Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

28 – Kasas Suresi | İbn Kesir Tefsiri

28 – Kasas Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Kasas Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Hahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — Tâ, Sîn, Mîm.

2 — Bunlar, apaçık Kitâb’ın âyetleridir.

3 — Sana Mûsâ ile Firavun’un haberinden inanacak bir kavim için doğru olarak anlatacağız.

4 — Gerçekten, Firavun, yeryüzünde zorbalığa yöneldi ve halkını sınıflara ayırdı. İçlerinden bir zümreyi güçsüz bularak oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.

5 — Biz ise istiyorduk ki; güçsüz sayılanlara iyilikte bu­lunalım, onları önderler kılalım ve onları vârisler yapalım.

6 — Ve onları memleketlerine yerleştirelim, Firavun’a, Hâmân’a ve ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şey­leri gösterelim.

Hz. Mûsâ ile Firavun’un Haberi

Hurûf-ı Mukattaa hakkındaki bilgi daha önce geçmişti.

«Bunlar, apaçık Kitâb’ın; (açık-seçik, işlerin gerçeklerini, olmuş ve olacakların ilmini açıklayan kitabın) âyetleridir. Sana Mûsâ ile Fira­vun’un haberinden inanacak bir kavim için doğru olanı anlatacağız.» Nitekim, başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: «Bizr sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle; kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz.» (Yû­suf, 3). Sanki sen şâhid olmuşsun ve hazır bulunmuşsun gibi işleri ol­duğu şekilde sana anlatacağız. «Gerçekten Firavun, yeryüzünde zorba­lığa yöneldi, (büyüklendi ve zâlimlerden oldu), halkını sınıflara ayırdı. (Onlardan her bir sınıfı devlet işlerinden dilediğinde kullandı.) İçlerin­den bir zümreyi, (İsrâüoğullannı) güçsüz buldu.» îsrâiloğulları o vakit­te, halkının en hayırlıları idiler. Allah Teâlâ onların üzerine bu inâdçı, . zalim kralı musallat kıldı. O, onları en bayağı işlerde çalıştırdı. Onları gece ve gündüz kendi işlerinde, tebeasının işlerinde yoruyordu. Ayrıca, hem pnlan bir aşağılama ve tahkir, ve hem de onların içinden çıkacağı kendilerine haber verilen” bir çocuğun doğup yetişmesinden korkarak, er­kek çocuklarını öldürtüyor ve kadınlarını diri bırakıyordu. Firavun ve ülkesi ahâlîsi, Isrâiloğullarının içinden,. Firavun’un helâkma ve devle­tinin ellerinden gitmesine sebep olacak bir çocuğun çıkmasıyla korku-tulmuşlardı. Kiptiler bu haberi îsrâiloğullarından almışlardı ki; onlar Mısır diyarına geldiği sırada Hz. İbrahim el-Halîl’in bunu müjdelemiş olduğunu (kitablannda) okumaktaydılar. Hz. îbr&hîm Mısır’a gelip te orada hükümrân olan bir zorba ile aralarında geçen hâdiseler meyda­na geldiğinde, o zorba Sâre’yi cariye edinmek üzere almış ve fakat Al­lah Teâlâ Sâre’yi ondan koruyarak kudreti ve saltanatı ile onu Sâre’den men’etmişti. Hz. tbrâhîm (a.s.) çocuklarına, kendi sulbünden ve zürri-yetinden, Mısır kralını helak edecek bir çocuğun doğacağını müjdele­mişti. Kiptiler bunu Firavun’un yanında anlattılar da, Firavun bundan sakınıp korkarak îsrâiloğullarmın erkek çocuklarının öldürülmesini em­retti. Ancak sakınma hiç bir zaman kader karşısında fayda vermeye­cekti. Zîrâ Allah Teâlâ’nın eceli (takdîr buyurmuş olduğu süre) geçip zamanı gelince, elbette geciktirilmez ve her sürenin bir yazgısı vardır. Bu sebepledir ki; Allah Teâlâ: «Biz ise istiyorduk ki; güçsüz sayılanlara iyilikte bulunalım, onları önderler kılalım ve onları vârisler yapalım. Ve omları memleketlerine yerleştirelim, Firavun’a, Hâmân’a ve ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.» buyurmuş ve on­lar hakkında da böylece yapmıştır. Nitekim başka âyet-i kerîme’lerde şöyle buyrulur: «Hor görülmüş olan o kavmi de, bereketlendirdiğimiz ye­rin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbımın îsrâiloğullarma vuku bulan güzel sözü de onların sabretmelerinden dolayı yerini buldu. Firavun’un da, kavminin de yapmakta ve yükseltmekte oldukları şey­leri harab ettik.» (A’râf, 137), «Böylece oralara Isrâiloğullannı mirasçı kıldık.» (ŞüErâ, 59). Firavun, gücü ve kuvvetli ile Hz. Musa’dan kurtul­mak istemiş; bu arzusu, kaderi emrine muhalefet olunamayan yüce melik olan Allah’uı kaderi yanında ona bir fayda vermemiş; aksine O’nun hükmü geçerli olup, Firavunun Hz. Mûsâ elleriyle helak olunmasına dâir ezelde yazmış oldukları yerine gelmiştir. Hattâ, varlığından sakındığı ve bu yüzden binlerce çocuğu katlettirdiği bu çocuğun yetişine yeri Fi-ravun’un yatağı ve evi olmuştur. Onun gıdası ey Firavun; senin yeme­ğinden olmuştur. Ve onu sen terbiye edip şefkat göstermiştin de, senin ve ordunun ölümü onun elleriyle olmuştu. Bu senin, yüce göklerin Rab-bının; Kahir, Gâlib, Azîm, Azîz, azabı şiddetli, dilediği olan ve dilemediği olmayan Allah olduğunu bilmen içindir.[1]

7 — Mûsâ’nm annesine: Onu emzir. Başına bir şey gel­mesinden korktuğun zaman onu suya bırak. Korkma, üzülme, şüphesiz onu Biz sana döndürecek ve peygamber yapacağız, diye vahyettik.

8 — Firavun’un adamları bunun üzerine onu aldılar.

Çünkü o, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Zira Firavun, Hâmân ve askerleri gerçekten suçlu idiler.

9 — Firavun’un karısı dedi ki: Benim de, senin de gözün aydın olsun. Onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur veya onu oğul ediniriz. Ve onlar, işin farkında değillerdi.

Hz. Musa’nın Annesi

Anlattıklarına göre Firavun’, Isrâiloğulları erkeklerinin çoğunu öl­dürdüğünde Kiptiler, îsrâiloğullarının tükenip, onların üstlenmekte ol­dukları zor işleri kendilerinin üstleneceğinden korktular ve Firavun’a: Eğer bu durum devam edecek olursa, onların ihtiyarlan ölecekler, er­kek çocukları da bu öldürme ile yaşamayacağına göre, onların kadınları erkeklerinin yapagelmekte oldukları işleri mümkün değil yerine getire­meyecekler ve bu işler bize kalacak, dediler. Bunun üzerine Firavun, ço­cukların bir sene öldürülmesini, bir sene de sağ bırakılmasını emretti. Hz. Harun (a.s.) çocukların sağ bırakıldığı senede dünyaya geldi. Hz. Musa (a.s.) ise, çocukların öldürüldüğü sene doğdu. Firavun’un bu işle görevli adamları vardı. Bunlar kadınları dolaşırlar ve hamile olanları gördükleri zaman, onun ismini kaydedip doğum zamanı geldiğinde, ço­cuğu kıptî kadınlar alırlar; eğer kadın kız çocuğu doğurmuşsa onu bı­rakır ve giderler, erkek çocuk doğurmuşsa o boğazlayıcılar ellerinde kes­kin bıçaklar olduğu halde girip çocuğu katleder ve bırakıp giderlerdi. Al­lah onları kahretsin. Hz. Musa’nın annesi, ona hamile kaldığı zaman di­ğer kadınlarda olduğu gibi hamilelik alâmetleri ortaya çıkmamış ve bu işle görevli kadınlar da onun durumunu anlayamamışlardı. Fakat Hz. Musa’nın annesi, bir erkek çocuk doğurduğu zaman son derece bunal­mış, hem çok korkmuş ve hem öle onu çok sevmişti. Hz. Musa (a.s.)yı kim görmüşse onu mutlaka sevmiştir. Onu seven ise tabîat gereği ve şer’an mes’ûd kişidir. Allah Teâlâ bir âyet-i kerîme’de: «Gözümün önün­de yetişesin diye senin üzerine katımdan bir sevgi koydum.» (Tâ-Hâ, 39) buyurur. Hz. Musa’nın annesi bunaldığı zaman onun kalbine ilham olundu. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Musa’nın annesine: Onu emzir. Başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu suya bırak. Korkma, üzülme, şüphesiz onu Biz sana döndürecek ve peygamber ya­pacağız, diye vahyettik.» Hz. Musa’nın annesinin evi Nil kıyısmdaydı. Bir sandık edindi, içine yatak döşedi ve çocuğunu emzirmeye başladı. Korktuklarından birisi yamna girdiği zaman çocuğu o sandığa koyar ve denize (Nil nehrine) salıverir, sandığı yanındaki bir ipe bağlardı. Bu­gün yanma korktuğu birisi girince gidip çocuğu o sandığa koydu, sandığı nehre salıverdi ve bağlamayı unuttu. Su, sandığı alıp götürdü. Ni­hayet sandık Firavun’un evine kadar geldi. Cariyeler sandığı alıp yük­lendiler, Firavun’un karısına götürdüler, tçinde ne olduğunu bilmiyor­lardı ve Firavun’un karısından bir başkası onu açacak olursa, başlarına bir musibetin gelmesinden korkuyorlardı. Firavun’un karısı sandığı açıp ta onda yaratıkların en güzel, en tatlısı bir çocuk görünce, ona bakar bakmaz Allah Teâlâ onun kalbine çocuğun sevgisini düşürüverdi. Şüp­hesiz bu, onun saadetinden idi. Bir de Allah Teâlâ onun şerefli kılınma­sını, kocasının ise mutsuzlardan olmasını takdir buyurmuştu. Bu se­bepledir ki Allah’ Teâlâ: «Firavun’un adamları bunun üzerine onu aldı­lar. Çünkü o, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.» buyurmuştur. Muhamrned tbn îshâk ve başkaları buradaki lâm harf-i cerrinin illet, sebep bildiren lâm değil de, akıbet, yani sonuç bildiren lâm olduğunu söylerler. Zîrâ onlar bu sandığı almakla, içindekinin kendi­lerine bir düşman olmasını istememişlerdir. Şüphesiz âyetin zahiri on­ların söylediklerini gerektirmektedir. Fakat âyetin siyakı ve sibakının anlamına bakıldığı zaman buradaki lâm harfinin illet, sebep bildiren lâm olduğu görülür. Zîrâ buranın anlamı şudur: Şüphesiz ki onların Hz. Musa’dan sakınmalarını Ibtâlde daha beliğ olması için, Hz. Musa’yı onlara bir düşman ve bir tasa kılması için, Allah Teâlâ onların sandığı almalarını takdir buyurmuştur. Bu sebepledir ki: «Zîrâ Firavun, Hâmân ve askerleri gerçekten suçlu idiler.» buyurmuştur. Mü’minlerin emîri Ömer îbn Abdülazîz’den rivayete göre, Allah’ın kitabını ve geçmiş il-mindeki geçerli kaderini yalanlamalarında, Kaderiyye’den bir toplulu­ğa o şu mektubu yazmıştı: Allah’ın geçmiş ilminde Hz. Mûsâ, Firavun’un bir düşmanı ve ona bir tasadır. Allah Teâlâ: «Firavun’a, Hâmân’a ve ikisinin askerlerine çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.» buyur­muştur. Siz ise: Şayet Firavun Hz. Musa’nın dostu ve yardımcısı olmak isteseydi, (olurdu) diyorsunuz. Halbuki Allah Teâlâ: «Çünkü o, sonun­da kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.» buyurmuştur.

«Firavun’un karısı dedi ki: Benim de, senin de gözün aydın olsun. Onu öldürmeyin, belki’bize faydası dokunur. Veya onu oğul ediniriz. Ve onlar, işin farkında değillerdi.» Firavun Hz. Musa’yı gördüğünde, onun tsrâiloğullarından olmasından korktuğu için öldürmek istemişti. Karısı Asiye Bint Müzâhim ise, Hz. Musa’yı ondan korumaya ve çocuğu Firavun’a sevdirmeye çalışmış ve: Benim de, senin de gözün aydın ol­sun, demişti. Bunun üzerine Firavun: Senin için ise, evet; ama benim için hayır, dedi. Nitekim böylece de olmuş ve Allah Teâlâ, Firavun’un karısına hidâyet bahşederken, Firavun’u da Hz. Musa’nın elleriyle he­lak buyurmuştur. Tâ-Hâ jsûresindeki Futun (fitneler) hadîsinde bu kıs­sa îbn Abbâs’tan rivayetle merfû’ olarak Neseî ve başka hadîs mecmua­larında uzun geçmişti.

«Belki bize faydası dokunur.» Gerçekten, Firavun’un kansı için umulan bu fayda husule gelmiş ve Allah Teâlâ, Hz. Musa İle ona hidâ­yet bahşederek bu yüzden onu cennetliklerden kılmıştır. Firavun’un karısı «Veya onu oğul ediniriz.» sözüyle Hz. Musa’yı oğul edinmek iste­miştir. Zîrâ onun Firavun’dan çocuğu olmamıştı.

«Ve onlar, işin farkında değillerdi.» Onların sandığı (ve içindeki ço­cuğu) almalarıyla Allah’ın murâd buyurduğu yüce hikmeti ve kesin hücceti bilmiyorlardı.[2]

10 — Musa’nın annesi, yüreği bomboş sabah etti. Şa­yet inananlardan olması için kalbini pekiştirmemiş olsay­dık; nerdeyse onu açığa vuracaktı.

11 — Onun kız kardeşine dedi ki: Onu izle, o da kimse farkına varmadan onu uzaktan gözetledi.

12 — Önceden Biz, onun süt annelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Bunun üzerine hemşiresi: Size, sizin adınıza ona bakacak ve iyi davranacak bir ev talkını tav­siye edeyim mi? dedi.

13 — Böylece onun gözü aydın olsun, tasalanmasın ve Allah’ın va’dinin mutlak gerçek olduğunu bilsin diye, an­nesine ‘geri verdik. Ama onların çoğu bilmezler.

Allah Teâlâ haber veriyor ki; çocuğunu Nü nehri alıp gittiği zaman Hz. Musa’nın annesinin kalbi, Hz. Musa dışında bütün dünya işlerinden boşalmış olarak sabahı etti. Bu açıklamayı îbn Abbâs, Mücâhid, Ikrime, Saîd tbn Cübeyr, Ebu Ubeyde, Dahhâk, Hasan el-Basri, Katade ve baş­kaları yapmıştır.

«Neredeyse onu açığa vuracaktı.» Şayet, Allah Teâlâ onu sabrettir­memiş ve ona sebat vermemiş olsaydı üzüntüsü ve esefinin şiddetinden neredeyse çocuğunun gittiğini (çocuğunu suyun alıp götürdüğünü) açığa vurup durumunu etrafına haber verecekti. Allah Teâlâ buyurur ki: «Şayet inananlardan olması için kalbini pekiştirmemiş olsaydık; ne­redeyse onu açığa vuracaktı. Onun kızkardeşine dedi ki: Onu izle.» Kendisine söylenenleri anlayacak kadar büyük olan kızına şöyle emret­ti: «Onu izle, (onun haberini ara, şehrin kenar ve köşelerinden onun durumu hakkında bilgi topla.) O da (Hz. Musa’nın kız kardeşi bu iş için çıkıp) kimse farkına varmadan onu uzaktan gözetledi.» İbn Abbâs, âyetteki kelimelerini: Yanından gözetledi; şek­linde anlarken Mücâhid: Onu uzaktan gözetledi, diye açıklar. Katâde der ki: Sanki onu kasdetmiyormuş (ona bakmıyormuş) gibi ona bak­maya başladı.

Hz. Mûsâ (a.s.) Firavun’un evine yerleşip, kralın karısı onu seve­rek Firavun tarafından serbest bırakılmasını sağladığında, evindeki süt annelerini ona arzetti. Fakat onlardan hiç birinin memesini kabul et­medi. Kabul etmemekte de direndi. Onu emzirebilecek bir kadın bul­mak ümidiyle çocuğu çarşıya çıkardılar. Hz. Musa’nın kız kardeşi, onu onların ellerinde görünce tanıdı; fakat onlar kendisini farketmedikleri gibi, o da durumunu açığa vurmadı. Allah Teâlâ: «Önceden Biz, onun, süt annelerin memesini kabul etmemesini (takdirî bir haram kılma ile) sağladık.» buyurur ki; böylece Allah Teâlâ onu şerefli kılmış ve annesi­nin dışında bir başkasının memesinden süt emmekten onu korumuştur. Zîrâ Allah Teâlâ bunu, annesi korku içine düştükten sonra emniyyet içinde emzirsin diye annesine dönüşüne bir sebep kılmıştır. Hz. Musa’­nın kız kardeşi onların Hz. Musa’yı emzirecek birini bulmada çaresiz­liğe düştüklerini görünce: «Size, sizin adınıza ona bakacak ve iyi dav­ranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?» dedi. îbn Abbâs der ki: Hz. Musa’nın hemşiresi bu sözü söylediğinde onu aldılar ve durumundan şüphelenerek: «ÇocuğaJyi davranacaklarını ve ona iyi bakacaklarını nereden biliyorsun? dediler. Hemşiresi dedi ki: Ona iyi bakmaları ve iyi davranmaları kral ailesine süt anne olmaya rağbetlerinden ve bundan bir fayda ummalarındandır. Bunun üzerine onu bıraktılar. Hz. Musa’­nın hemşiresi, onlara bu sözü söyleyip onların eziyyetlerinden kurtul­duktan sonra, onunla beraber evlerine gittiler. Çocuğu annesine verdi­ler, Hz. Musa’nın annesi, memesini ona verir vermez hemen memeyi aldı. Buna çok sevindiler ve kralın karısına müjdeci gitti. Firavun’un karısı, Hz. Musa’nın annesini çağırıp ona ihsanda bulundu, bol hediy-yeler verdi. Gerçekte Hz. Musa’nın annesi olduğunu bilmiyordu. Onun ihsanda bulunup hediyyeler vermesi, çocuğun onun memesini kabul et-mesindendi. Sonra Âsiye, Hz. Musa’nın annesinin, kendi yanında kalarak çocuğu emzirmesini istedi. Ancak o kabul etmeyerek: Şüphesiz be­nim bir kocam ve çocuklarım var. Senin yanında kalamam, dedi. Şöyle ilâve etti: Fakat, istersen onu evimde emziririm. Firavun’un karısı bu­na olumlu cevab verdi, ona nafaka, yicekler ve bol bol ihsanlarda bulun­du. Hz. Musa’nın annesi de, hoşnûd kılınmış olarak çocuğuyla beraber döndü. Allah Teâlâ onu izzet, makam ve bol rızık içinde, korkudan son­ra emniyyet içinde kılmıştır. (Onun korkusunu emniyyete çevirmiştir). Bu sebepledir ki; bir hadîste şöyle buyrulur: Bir iş işleyip de, yaptığı iş­te hayır murad edip sevabını Allah’tan bekleyenin misali, Hz. Musa’nın annesi gibidir. Hem çocuğunu emzirmiş ve hem de karşılığını almıştır. Hz. Musa’nın annesinin başına gelen bu sıkıntı ile, sıkıntıdan kurtuluşu arasında çok az bir süre vardır. Bir gün ve bir gece veya o kadar bir şeydir. En doğrusunu Allah bilir. îşin, kudret ellerinde olduğu Allah’ın şanı ne kadar yücedir. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz. Zâtından sakınanlara her bir üzüntüden sonra ferahlık; her bir sıkıntıdan sonra bir çıkış yeri bahşeder. Bu sebepledir ki: «Böylece onun (çocuğu ile) gözü aydın olsun ve (çocuğunun kaybolmasına) tasalanmasın ve (bir de) Allah’ın (çocuğunu ona geri çevireceğine ve onu peygamberlerden kılacağına dâir) va’dinin mutlak gerçek olduğunu bilsin diye, annesine geri verdik.» buyurmuştur. Çocuğun kendisine geri verilmesinin gerçek­leşmesiyle onun peygamberlerden bir peygamber olacağına artık kesin olarak inanmıştır. Böylece gerek tabiat olarak ve gerekse şer’an onun için gerekli olan terbiyeyi vermekte kusur etmemiştir.

«Ama onların çoğu bilmezler.» Allah’ın fiillerindeki hükmünü ve güzel akıbetlerini onların çoğu bilmez. Allah’ın fiilleri, dünyada ve ahi-rette övülmüştür. Bazan olur ki meydana gelen bir iş gönüllere hoş gel­mez. Halbuki gerçekte onun sonucu güzeldir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Bir şey hoşumuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir.» (Ba­kara, 216), «Olabilir ki; bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onu çok hayırlı kılar.» (IJişâ, 19).[3]

14 — Erginlik çağma erişip olgunlaşınca; Biz ona ilim ve hikmet verdik. İyi davrananları işte böyle mükâfatlan­dırırız.

15 — O, halkının haberi olmadığı bir sırada şehre gir­di ve birbiriyle dövüşen iki adam gördü. Şu, kendi adam­larından, bu da düşmanlarındandı. Kendi tarafından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Mûsâ, düşmanına bir yumruk indirdi ve ölümüne sebep ol­du. Bu, şeytânın işidir. Zîrâ o, apaçık saptıran bir düşman­dır, dedi.

16 — Dedi ki: Rabbım, doğrusu kendime zulmettim. Bağışla beni. Bunun üzerine onu bağışladık. Şüphesiz ki Allah, Gafur ve Rahim olanın kendisidir.

17 — Dedi ki: Rabbım, bana verdiğin nimet^hakkı için, artık suçlulara asla yardımcı olmayacağım.

Allah Teâlâ Hz, Mûsâ (a.s.)nın, işin başındaki durumunu zikrettik­ten sonra onun erginlik çağma erişmesi ve olgunlaşmasını da zikreder ki; Allah Teâlâ’nın ona ilim ve hikmet vermiştir. Mücâhid, buradaki ilim ve hikmetin; peygamberlik olduğunu söyler. «İyi davrananları işte böylece mükafatlandırırız.» Daha sonra Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ için tak-dîr buyurmuş olduğu peygamberlik ve onunla konuşma şerefine ulaş­masına sebep olan hâdiseyi zikreder ki: bu da, bir kıptîyi öldürmesi mes’elesidir. Bu, onun ft£ısır diyarından Medyen ülkesine çıkışına sebep olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: «O, halkının haberi olmadığı bir sırada şehre girdi.» îbn Cüreyc’in Atâ el Horasânî’den, onun da İbn Ab-bâs’tan rivayetine göre, Hz. Musa’nın şehre girmesi akşam İle yatsı ara­sında olmuştur, tbn el-Münkedir’in Atâ îbn Yessâr’dan, onun da İbn Ab-bâs’tan rivayetine göre ise bu, gece yarısı olmuştur. Saîd İbn Ctibeyr, tkrime, Süddî ve Katâde de böyle söylemiştir.

«Birbiriyle (çekişip) döğüşen iki adam gördü. Şu, kendi adamla­rından (yani İsrâiloğullarından), bu da düşmanlarından (yani KıpÜ-lerden)dı.» Kendi adamlarından olanın, îsrâiloğullarmdan; diğerinin de, Kıptîlerden olduğu açıklaması, İbn Abbâs, Katâde, Süddî ve Muham-med İbn İshâk’ındır. îsrâiloğullarından olanı, Hz. Mûsâ (a.s.)dan yardun istemiş ve Hz. Mûsâ da insanların habersiz olmalan fırsatını de­ğerlendirerek Kıptîye yönelip düşmanına bir yumruk indirerek ölümüne sebep olmuştur. Mücâhid; Hz. Musa’nın, düşmanına bir yumruk vurdu­ğunu söyler. Katâde ise, ona yarımdaki bir âsâ ile vurduğunu söyler. İş­te bu, onun ölümüne sebep olunca Hz. Mûsâ: «Bu, şeytânın işidir. Zira o, apaçık saptıran bir düşmandır, dedi. Dedi ki: Rabbım, doğrusu kendi­me zulmettim. Bağışla beni. Bunun üzerine onu bağışladık. Şüphesiz ki Allah, Gafur ve Rahîm olanın kendisidir. Dedi ki: Rabbım, bana verdi­ğin nimet (makam ve izzet) hakkı için, artık suçlulara (Seni inkâr edenlere ve Senin emrine zıd gidenlere) asla yardımcı olmayacağım.»[4]

18 — Şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabah­ladı. Bir de baktı ki dün, kendisinden yardım isteyen kimse bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Mûsâ ona dedi ki: Doğrusu şen, besbelli bir azgınsın.

19 — Derken ikisinin de düşmanı olanı yakalamak is­teyince: Ey Mûsât dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslâh edenlerden olmayı değil, yer­yüzünde bir zorba olmayı istiyorsun, dedi.

Bu âyetlerde de Allah Teâlâ Hz. Mûsâ (a.s.) dan haber veriyor. O kıptîyi öldürdüğü zaman, şehirde yaptığı işten dolayı korku içinde et­rafı gözetleyerek, olacak işleri bekleyerek sabahladı. Yollardan birisin­de iken düri bir kıptîye karşı kendisinden yardım isteyenin bu sefer bir başkasıyla dövüştüğünü gördü. Hz. Musa’nın oradan geçmesi üzerine, yine bağırarak ondan yardım istedi. Hz. Mûsâ kendisine: Doğrusu sen besbelli »apaçık bir azgınsın, çok kötü birisisin, dedi. Sonra o kıptîyi ya­kalamak İstedi. îsrâiloğullaruıdan olan adam kendisinin hor ve hakir olduğuna, güçsüz ve zelîl olduğuna inanarak Hz. Musa’nın kendisine kasdetmek istediğini zannetti. Özellikle onun söylediğini işittikten sonra, kendisini korumak isteyerek: «Ey Musa, dün bir cana kıydığın gibi bana damı kıymak istiyorsun?» dedi. Bu, sadece Hz. Mûsâ (a.s.) ve onun bildiği bir durumdu. Dövüşmekte olduğu kıptı bu sözü işitince, hemen onun ağzından alarak bunu Firavun’un kapısına ulaştırıp Fira-vun’a söyledi. Bunu öğrenen Firavun’un öfkesi ve kini şiddetlendi ve Hz. Musa’yı öldürmeye azmetti. Onu huzuruna getirmeleri için peşin­den adamlar gönderdi.[5]

20 — Şehrin öte başından koşarak bir* adam geldi ve dedi ki: Ey Mûsâ, ileri gelenler seni öldürmek için arala­rında görüşüyorlar. Hemen çık git, doğrusu ben, sana öğüt verenlerdenim.

Allah Teâlâ: «Bir adam geldi.» buyurarak, o gelenin erkeklik sıfata lannı hâiz olduğunu belirtir. Zîrâ o yolunu değiştirmiş, Hz. Musa’nın peşinden gönderilenlerin yolundan daha yakın bir yola girmiş; onlardan önce Hz. Musa’ya ulaşarak: «Ey Musa, ileri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşü (p istişare edi)yorlar. Hemen şehirden çık git. Doğ­rusu ben, sana öğüt verenlerdenim.» demiştir.[6]

21 — Bunun üzerine korku içinde gözetleyerek ora­dan çıktı ve: Rabbim, beni o zâlimler .güruhundan kurtar, dedi.

22 – Medyen tarafına yöneldiğinde dedi ki: Umarım ki Rabbım, beni yolun doğrusuna hidâyet eder.

23 — Medyen suyuna varınca; davarlarını sulayan bir insan topluluğu gördü. Ve onlardan başka sürülerini gö­zetleyen iki kadın buldu. Onlara: İşiniz nedir? dedi. On­lar da: Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır da ondan, dediler.

24 — Bunun üzerine onlannkini suladı. Sonra gölgeye çekildi ve dedi ki: Rabbım, doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım.

Hz. Musa’ya şehrin öte başından koşarak gelen adam, Firavun ve devleti erkânının, onun hakkında kurdukları düzeni haber verdiği za­man, o tek başına Mısır’dan çıktı. Bundan önce böyle bir duruma alış­mış değildi. Aksine; bir refah, nimet ve makam içindeydi. «Korku.için-de, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı ve; Rabbım, beni o zâlimler güru­hundan (Firavun ve erkânının elinden) kurtar, dedi.» Anlatılanlara göre Allah Teâlâ, ona kısrak üzerinde bir melek göndermiş ve bu melek ona yolu göstermiştir. En doğrusunu Allah bilir.

«Medyen tarafına yöneldiğinde (açık-seçik görülen bir yola girdi­ğinde buna sevinip) dedi ki: Umarım ki Rabbım, beni yolun doğrusuna hidâyet eder.» Nitekim Allah Teâlâ da onun hakkında böylece yapmış; dünyada ve âhirette onu dosdoğru yola ileterek onu hidâyet verici ve hi­dâyete erişmiş kılmıştır.

«Medyen suyuna vannca (Medyen suyuna gitti).» Orada bir kuyu vardı ve koyun çobanlan koyunlarını sulamaya oraya gelirlerdi. «Da­varlarını sulayan bir insan topluluğu gördü. Ve onlardan başka sürü­lerini gözetleyen (diğer çobanların davarları ile suya gidip de eziyyete duçar kalmasınlar diye koyunlarını kollayan) iki kadın buldu.» Hz. Mûsâ onları gördüğünde onlara acıdı ve: «İşiniz nedir? (Sizin durumu­nuz nedir ki şunlarla beraber sulamıyorsunuz?)» dedi. «Onlar da: Çoban­lar ayrılana kadar biz sulamayız. (Bunlar bitirmeden biz sulayamıyo-ruz.) Babamız çok yaşlıdır (İşte bu durum bizi şu gördüğün hale getiri­yor.) da ondan.» dediler. «Allah Teâlâ haber veriyor ki; Hz. Mûsâ: «Bu­nun üzerine onlannkini suladı.» Ebu Bekr tbn Ebu Şeybe der ki: Bize Abdullah’ın… Hz. Ömer İbn Hattâb (r.a.)dan rivayetine göre Hz. Mûsâ (a.s.) Medyen suyuna vardığı zaman, orada davarlarını sulayan bir in­san topluluğu görmjiştü. Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Onlar davarlarını sulama işini bitirdiklerinde, kuyunun üzerine (onu kapatmada kulla­nılan) kayayı yerine koydular. Onu, ancak on erkek kaldırabiliyordu.

Hz. Mûsâ o sırada davarlarını kollayan iki kadın gördü ve: Sizin işiniz nedir? diye sordu. Onlar da durumlarını ona anlattılar. Hz. Mûsâ kuyu­nun üzerine kapatılmış olan taşı kaldırdı, onlar için bir kova su çekti de, bununla koyunları suya kandılar. Bu haberin isnada sahihtir.

«Sonra gölgeye çekildi ve dedi ki: Rabbım, doğrusu bana indirece­ğin hayra muhtacım.» îbn Abbâs şöyle anlatıyor: Hz. Mûsâ Mısır’dan Medyen’e doğru yürüdü. Yanında bakla ve ağaç yapraklarından başka hiç yiyeceği yoktu. Yalınayaktı. Medyen’e ulaştığında ayağındaki nalını düşmüştü. Gölgeye oturdu. O ki, Allah’ın kulları arasından seçkin ku­luydu. Karnı açlıktan sırtına yapışmıştı. Karnının içindeki baklanın yeşilliği dışarıdan görülüyordu ve o yarını hurmaya muhtaçtı.

«Sonra gölgeye çekildi.» îbn Abbâs, Îbn Mes’ûd ve Süddî: Bir ağa­cın altına oturdu, diyorlar, tbn Cerîr der ki: Bana Hüseyn İbn Amr’ın… Abdullah İbn Mes’ûddan rivayetinde o, şöyle anlatıyor: İki gece deve üstünde yol aldım ve nihayet bir sabah Medyen’e ulaştım. Hz. Musa’­nın gölgesine sığındığı ağacı sordum. Bir de ne göreyim, yeşil taze bir ağaçtır. Devem ona doğru yöneldi —devem aç idi—, onu ağzına aldı, bir süre uğraştı, sonra (ağzında) çiğnedi. Hz. Mûsâ (a.s.) için Allah’a duâ ettim, sonra oradan ayrıldım. İbn Mes’ûd’dan gelen bir rivayette ise o, Allah Teâlâ’nın kendisinden Hz. Mûsâ ile konuştuğu ağaca gitmiş. Nitekim bu da ileride gelecektir. En doğrusunu Allah bilir. Süddî bu ağacın, bir sakız ağacı olduğunu söyler. Ata îbn Sâib der ki: Hz. Mûsâ: «Rabbım, doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım.» dediğinde, bunu o kadına işittirmişti.[7]

25 — Derken, o kadınlardan biri, utana utana yürüyüp ona geldi: Babam, dedi, sana sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor. Ona gelince başından geçeni anlattı. O da: Korkma .artık zâlimler güruhundan kurtuldun, dedi.

26 — O ikiden biri dedi ki: Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve emîn kişidir.

27 — O da dedi ki: Bana sekiz yıl çalışmana karşılık, bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Şayet on yıla tamamlarsan o, senden bir lütuf olur. Ama sana zor­luk çektirmek istemem. İnşâallah beni sâlihlerden bula­caksın.

28 — Dedi ki: Bu, seninle benim aramdadır. Bu iki sü­reden hangisini doldurursam doldurayım, bir kötülüğe uğramam. Söylediklerimize Allah Vekü’dir.

İki kadın, koyunlarını hızlıca sürerek babalarına döndüklerinde, babaları onların durumunu ve çabuk gelişlerini (dönmelerini) beğen­meyerek durumlarını sormuş; onlar da Hz. Musa (a.s.)nın yaptıklarını ona anlatmışlardı. Hz. Musa’yı babalarına çağırması için onlardan bi­risini Hz. Musa’ya gönderdi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Derken, o ka­dınlardan biri, utana utana yürüyüp ona geldi.» Mü’minlerin emîri Hz. Ömer (r.a.)den rivayete göre; o, şöyle demiştir: Gömleğinin ucuyla yüzünü kapamış olarak ona gelmişti. İbn Ebu Hatim der ki: Bize baba­mın… Hz. Ömer (r.a.)den rivayetinde o, şöyle demiştir: O kadınlardan biri, utana utana yürüyüp ona geldi. Elbisesini yüzüne örtmüştü. Yüz­süz bir durumda değildi. Bu haberin isnadı sahihtir. Cevheri Hz. Ömer’­in sözünde geçen kelimesini şöyle açıklar: Bu; erkeklerden cesur, kadınlardan1 lüzumsuz konuşan şerli kadın, develerden de zorlu ve itaat etmeyen deve anlarmnadır.

«Dedi ki: Babam, sana sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor.» Bu, konuşmadaki bir edebe işaret eder. Onun kalbine bir şüphe gelme­sin diye, ona mutlak bir isteği iletmemiş, aksine o: «Babam, sana sula* ma ücretini ödemek için seni çağırıyor. (Bizim koyunlarımızı sulaman karşılığında seni mükâfatlandırmak için çağırıyor.)» demiştir. «Ona gelince başından geçeni anlattı.» Başına gelen şeyleri, ülkesinden çık­masına sebep olan olayları anlattı. «O da: Korkma, (gönlün hoş, gözün aydın olsun) artık zâlimler güruhundan kurtuldun. (Onların ülkesin­den çıktm. Onların, bizim ülkemizde bir hükümranlığı yoktur.)» dedi.

Bu sebepledir ki o: «Artık zâlimler güruhundan kurtuldun.» demiştir.

Bu kişinin kim olduğunda müfessirler ihtilâf etmişlerdir. Bu hu­sustaki görüşlerden birine göre; o, Medyen ahâlisine peygamber olarak gönderilen Hz. Şuayb (a.s.)dır. Birçokları katında meşhur olan görüş budur. Hasan el-Basrî ve birçokları böyle söylemiştir ki; bu görüşü İbn Ebu Hâtûn rivayet ediyor ve diyor ki: Bize babamın… Mâlik tbn Ehes1-ten rivayetine göre, Hz. Musa’nın başından geçenleri anlattığı ve: «Korkma, artık zalimler güruhundan kurtuldun.» diyen, Şuayb’dır. Ta-berânî’nin Seleme tbn Sa’d el-Anezî’den rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.)ne bir hey’et içinde geldiğinde ona şöyle buyurmuş: Şuayb’ın kav­mi ye Musa’nın hısımları merhaba, hidâyete eriştirildiniz.

Bir başkaları da onun, Hz. Şuayb’ın kardeşi oğlu olduğunu söyler. Onun, Hz. Şuayb’ın kavminden mü’min bir kişi olduğu da söylenir. Bir başkaları şöyle diyor: Hz. Şuayb, Hz. Mûsâ (a.s.)dan uzun zaman önce­dir. Zîrâ o kavmine: «Lût’un kavmi sizden hiç de uzak değildir.» de­mişti. Hz. Lût’un kavminin helaki ise, Kur’ân’ın ifadesiyle Hz. tbrâhîm el-Halîl zamanındadır. Bilinmektedir ki Hz. Mûsâ ile Hz. îbrâhîm el-Hâlil arasında dört yüz seneden fazla bir zaman vardır. Bunu birçok­ları zikretmektedirler. Hz. Şuayb’ın uzun süre yaşadığına dâir söylenen­ler ise —en doğrusunu Allah bilir ama— bu müşkilden kurtulmak için­dir. Sonra bunun Şuayb olmadığını güçlendiren delillerden birisi de Kur’ân’da burada isminin açıkça belirtilmemesidir. Şayet bu Hz. Şuayb olsaydı Kur’ân’da ismi belirtilirdi. Bazı hadîslerde Hz. Musa’nın kıssa­sında onun isminin açıkça zikredildiğini görmekteyiz ama biraz sonra anlatacağımız üzere bunların isnadı sahîh değildir. İsrâiloğullan kitab-lanna göre ise bu adamın ismi Sebrûn’dur. En doğrusunu Allah bilir. Ebu Ubeyde tbn Abdullah tbn Mes’ûd der ki: Bu Eserûn (?) Hz. Şuayb (a.s.)ın erkek kardeşinin oğludur. Ebu Hamza’dan, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre, Hz. Musa’yı ücretle tutan Medyen sahi­bi Yesrâ (?) dır. îbn Abbâs’ın bu açıklamasını İbn Cerîr rivayet eder. Sonra der ki: Doğru olanı, buna ancak haberle ulaşılabileceğidir. Bu konuda hüccet olabilecek bir haber ise mevcûd değildir.

«O (adamın) iki kızından biri dedi ki: Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve emîn kişidir.» Bu kı­zın, Hz. Mûsâ (a.s.)nın arkasından giden kız olduğu söylenir. Babasına; babacığım, koyunları gütmek üzere onu ücretle tut, demişti. Ömer, İbn Abbâs, Kâdî Şureyh, Ebu Mâlik, Katâde Muhammed tbn İshâk ve bir­çokları şöyle diyorlar: Kızı: «Çünkü ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve emin kişidir.» dediğinde babası ona: Bunu sana öğreten nedir? diye sormuş da, kız şöyle demiş: Şüphesiz o, ancak on erkeğin taşıyabi­leceği kayayı kaldırdı. Ben onunla beraber gelirken onun önüne geç­miştim de bana: Arkamda ol (arkamdan gel), ben yoldan sapacak olursam bir çakıl at ki onunla yolu bileyim ve doğru yoldan gideyim, dedi.

Süfyân es-Sevrî’nin Ebu îshâk’dan, onun Ebu Ubeyde’den, onun da Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetinde o, şöyle demiş: İnsanların en fi-râsetlisi üçtür: Hz. Ömer hakkındaki firâsetinde Hz. Ebubekir; «Ona güzel bak…» (Yûsuf, 21) dediği sırada Hz. Yûsuf’un sahibi, «Babacı­ğım, onu ücretle tut, çünkü ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve emîn kişidir.» dediğinde Hz, Musa’nın (kadın) arkadaşı (eşi).

O da: «Bana sekiz,yıl çalışmana karşılık, bu iki kızımdan birini sa-> na nikahlamak istiyorum.» dedi ki; bununla o ihtiyar adam, Hz. Musa’­dan koyunlarını gütmesini ve bu iki kızından biriyle onu evlendirmek istediğini bildirdi. Şuayb el-Cübbâî, bu iki kızın Safûrâ ve Leyyâ oldu–ğunu söyler. Muhammed tbn îshâk der ki: Bu kızlar Safûrâ ve Şarkâ’^ dır. Leyyâ da denilir.. Satıcının: Şu iki köleden birini sana yüz (dînâr veya dirhem) karşılığı sattım demesi, alıcının da: Satın aldım, deme­siyle satışın sıhhatli olduğuna, Ebu Hanîfe’nin ashabı bu âyeti delil ge­tirirler. En doğrusunu Allah bilir.

«Bana sekiz yıl çalışman (ve koyunlarımı gütmen) a karşılık, bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Şayet on yıla tamamlarsan o, (iki sene ilâvesi) senden bir lütuf (bir teberru) olur. (Ama sekiz se­ne de yeterlidir.) Ama sana zorluk çektirmek, (sana eziyyet vermek) istemem, tnşâallah beni sâlihlerden bulacaksın (seninle tartışıp çekiş­meyeceğim) .» Sana, şunu peşin olarak on, veresiye olarak yirmiye sat­tım, denildiğinde; bu satışın sahîh olduğuna dâir Evzâî mezhebine bu âyet-i kerîme’yi delil getirirler. Bu durumda müşteri hangisini kabul edecek olursa olsun, sahihtir. Ebu Davud’un Sünen’inde rivayet olunan: Kim ki bir satışta iki satış yaparsa, aşağı ve eksik olanı onundur veya (diğerini kabul etmesi halinde) faizdir, hadîsi de bu mezhebe hamledilir. Bu âyeti bu konuda delil getirmek de, hadîsi bu mezhebe hamletmek de şüphelidir. Uzunluğu sebebiyle burası konunun genişçe anlatılacağı bir yer değildir. En doğrusunu Allah bilir. îmâm Ahmed’in ashabı ile onlara tâbi olanlar, karın tokluğu ve elbisesi mukabili işçi tutmanın sıh­hatli olduğuna bu âyet-i kerîme’yi delil getirirler. Ayrıca Ebu Abdullah Muhammed İbn Yezîd tbn Mâce’nin Sünen adlı kitabında rivayet et­miş olduğu şu hadîse dayanırlar. îbn Mâce; karın tokluğuna ücretli işçi tutma bâbı’ında der ki: Bize Muhammed İbn Musaffa el-Hımsî’nin… Utbe İbn Nüdder’den rivayetine göre; o, şöyle diyor: Biz, Allah Rasûlü (s.a.)nün yanındaydık. Tâ, Sin, Mîm, sûresini okudu. Hz. Musa’nın kıs­sasına ulaştığı zaman şöyle buyurdu: Şüphesiz Mûsâ kendisini sekiz se­ne —veya on sene— namusunu koruma ve karın tokluğu mukabili işçi (ücretli) kılmıştı. Hadîs bu kanaldan rivayetinde zayıftır. Zîrâ imam­lar katında Mesleme İbn Ali’nin rivayeti zayıftır. Hadîs başka bir ka­naldan da rivayet edilmişse de, o dahi şüphelidir, tbn Ebu Hatim der ki:

Bize Ebu Zür’a’nın… Utbe tbn Nüdder es-Sülemî —ki bu zât Allah Ra-sûlü (s.a.) nün ashâbındandır—den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) rivayet edip şöyle buyurmuş: Şüphesiz ki Mûsâ, namusunun korunması ve karın toklumu mukabili ücretli işçi olmuştu.

Allah Teâlâ yine Hz. Mûsâ (a.s.)dan haber vererek buyurur ki: «Bu, seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldu­rayım, bir kötülüğe uğramam. Söylediklerimize Allah VekÜ’dİr.» Hz. Mûsâ kayınpederine dedi ki: Durum, senin söylediğin gibidir; sen beni sekiz yıllığına ücretli tuttun. Şayet ben, bunu ona tamamlarsam bu bendendir. Ancak ben, bu iki sürenin az olanını yaptığımda; sözümden (verdiğim ahidden) aklanmış ve şarttan çıkıp kurtulmuş olurum. Bu sebepledir ki o, şöyle demişti: Bu iki süreden hangisini doldurursam dol­durayım, bir kötülüğe uğramam. Bana bir günâh yoktur. Kâmil olanı (uzun olanı) her ne kadar mubah ise de bu benim tarafımdan bir ar­tırmadır, bir fazlalıktır ki; bu haricî bir delil ile anlaşılmaktadır. Nite­kim Allah Teâlâ, başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur: «Kim İki günde acele ederse, ona günâh yoktur. Kim de geri kalırsa, ona da gü­nâh yoktur.» (Bakara, 203). Hamza tbn Arar el-Eslemî —Allah ondan razı olsun— çok oruç tutardı. Allah Rasûlü (s.a.)ne yolculukta oruç tu­tulup tutulmayacağını sordu da, Allah Rasûlü (s.a.): Dilersen oruç tut, dilersen iftar et, buyurdu. Şu kadar var ki; yolculukta oruç tutma, baş­ka bir delil ile daha üstün tutulmuştur. Hz. Musa’nın bu iki süreden daha kâmil ve tamâm olanını yaptığına başka bir delil daha vardır ki; Buhârî şöyle diyor: Bize Muhammed tbn Abdürrahîm’in… Saîd îbn Cübeyr’den rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hîre halkından bir yahûdî bana: Mûsâ iki süreden hangisini yerine getirmiştir? diye sormuştu: Ben: Bilmiyorum, gidip araplann âlimine sorayım, dedim. Gittim ve İbn Abbâs (r.a.)a sordum da,’ şöyle dedi: Bu iki süreden uzun ve daha hoş olanını yerine getirdi. Şüphesiz Allah’ın elçisi bir şey söylediği zaman yapar. Hadîsi, Buhârî bu şekilde rivayet ediyor. Hakîm İbn Cübeyr ve bir başkası da hadîsi ,Saîd İbn Cübeyr’den bu şekilde rivayet etmiştir. Kasım İbn Ebu Eyyûb rivayeti ile Saîd îbn Cübeyr’den nakledildiğine göre el-Fütûn hadîsinde ona (Saîd İbn Cübeyr’e) soranın bir hıristiyan olduğu belirtilmektedir. Ancak birincisi daha doğru görünmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, İbn Abâs’tan merfû’ olarak da rivayet edil­miş olup İbn Cerîr der ki: Bize Ahmed tbn Muhammed et-Tûsî’nin… İbn Abbâs’tan rivayetinde, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cib-J rîl’e: Mûsâ iki süreden hangisini yerine getirmiştir? diye sordum da: En kâmil ve tamâm olanını, dedi. Hadîsi İbn Ebu Hatim de babası kanalıy­la… îbrâhîm tbn Yahya tbn Ebu Yâ’kûb’dan —ki bu zât Süfyân îbn Uyeyne ile yaşıt veya yaşça ondan daha küçüktü— rivayetle zikretmiş­tir, Ben de derim ki: Bu îbrâhîm (İbn Yahya) bilinmemektedir. Bezzar hadîsi Ahmed İbn Ebân el-Kuraşî kanalıyla… tbn Abbas’tan, o da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetle zikretmiştir. Sonra Bezzâr der ki; Hadîsin İbn Abbas’tan merfû’ olarak rivayetini sadece bu kanaldan bil­mekteyiz. İbn Ebu Hatim der ki: Yûnus tbn Ab’dûl-A’lâ’ya… Yûsuf îbn Teyrah (?) tan rivayetle okunduğuna göre Allah Rasûlü (s.a.)ne: Mu­sa iki süreden hangisini yerine getirdi? diye sorulmuştu. Benim (bu ko­nuda) bilgim yoktur, buyurdu. Allah Rasûlü (s.a.) Cibril’e sordu da Cibril: Benim bilgim yok, dedi. Cibril de kendisinden üstün olan bir me­leğe sordu, o melek: Benim bilgim yok, dedi. O melek de Rabbına —Cib­ril’in kendisine sorduğu ve Muhammed (s.a.)in Cibril’e sorduğu— ko­nuyu sordu da, Rab Teâlâ şöyle buyurdu: O ikisinden daha iyi ve daha uzun olanım —veya daha temiz olanını— yerine getirdi. Bu hadîs mür-seldir. Yine aynı hadîs başka bir kanaldan da mürsel olarak gelmekte­dir. Süneyd’in Haccâc kanalıyla… Mücâhid’den rivayetinde Allah Ra­sûlü (s.a.) Cibril’e: Musa iki süreden hangisini yerine getirdi? diye sor­muş da o: İsrafil’e soracağım, demiş. İsrafil’e sormuş da o: Rab Teâlâ’ya soracağım, demiş. İsrafil’in sorusu üzerine Allah Teâlâ: O ikisinden daha iyi ve daha tamâm olanını, buyurmuş. Hadîs’in yine mürsel olan diğer bir kanaldan rivayeti şöyledir: İbntlerîr’in tbn Vekî’ kanalıyla… Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’den rivayetinde o, şöyle demiş: Allah Rasûlü (s.a.)ne: Mûsâ, iki süreden hangisini yerine getirdi? diye so­ruldu da o: O ikisinden daha tam ve kâmil olanı, buyurdu. Bunlar ha­dîsin birbirini destekleyen kanallarıdır. Hadîs, Ebu Zerr (ra.)den mer­fû’ olarak da rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Hafız Ebu Bekr el-Bezzar’ın Ebu Ubeydullah Yahya tbn Muhammed kanalıyla… Ebu Zerreden riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.) ne: Musa, iki süreden hangisini yerine getirdi? diye sorulmuştu. O ikisinden daha târn ve daha iyi olanını, bu­yurup; şöyle devam etti: O iki kadından hangisiyle evlendiği sana so­rulacak olursa; o ikisinden küçük olamyla, de. Hadîsi rivayetten sonra Bezzâr der ki: Hadîsin, Ebu Zerr’den sadece bu İsnad ile olan rivayetini biliyoruz. Hadîsi î£n Ebu Hatim de Avbed îbn Ebu tmrân -^-ki bu râvî zayıftır— kanalıyla rivayet etmiştir. Hadîs yukardakine benzer şekilde ancak gerçekten ğarîb bir fazlalıkla Utbe îbn Nüdder’den de rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Ebu Bekr el-Bezzâr’ın Ömer tbn Hattâb es-Sicis-tânî kanalıyla,.. Utbe tbn Nüdder’den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) ne: Mûsâ, iki süreden hangisini yerine getirdi? diye sorulmuştu. O ikisinden daha iyi ve daha tam olanını, buyurup şöyle devam ettiler: Hz. Mûsâ. (a.s.), Hz. Şuayb (a.s.)dan aynlmak istediğin­de; karısına, geçinmeleri için koyunundan bir kısmını ona vermesini babasından istemesini emretti. Hz. Şuayb da kızına, koyunlarının o se­ne annelerinden farklı renkte doğanlarını verdi. Râvî şöyle anlatıyor: Her bir koyun geçtikçe Hz. Mûsâ onun yan tarafına asâsıyla vuruyor ve hepsi de annelerinden başka renkte kuzular doğuruyordu. Koyunlar ikiz ve üçüz doğurdular, içlerinde sütü tutamayacak kadar memeleri geniş ve açık olanı, zor sağılara, ele gelmeyecek kadar memeleri küçük olanı, süt sağılmayacak durumda fazladan meme uçları olanı yoktu. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Şam’ı fethettiğiniz zaman sizler mut­laka onların kalıntılarını bulacaksınız ki, o Samîrî’dir. Hadîsi Bezzâr bu şekilde kaydediyor, tbn Ebu Hatim ise bundan daha geniş olarak riva­yet edip der ki: Bize Ebu Zür’a’nın… Utbe İbn Nüdder es-Sülemî —bu zât Allah Rasâlâ (s.a.) nün sahâbîsidir— den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetinde efendimiz şöyle buyurmuş: Şüphesiz ki Hz. Mu­sa (a.s.), iffetinin korunması ve karın tokluğuna ücretli işçi olmuştu. Süreyi tamamlayınca… Ey Allah’ın elçisi, iki süreden hangisini? denil­di de: O ikisinin en iyi ve en tamâm olanım, buyurup şöyle devam etti: Şuayb’dan ayrılmak istediğinde hanımının babasından, maişetlerini te’mîn etmek üzere ona koyunlarından bir miktar vermesini istemesini emretti. Hz. Şuayb kızına o sene doğan, annelerinden farklı (renkteki) kuzuları verdi. Koyunları, siyah ve güzel koyunlardı. Hz. Mûsâ (a.s.) gi­dip asasını aldı, bir ucundan besmele ile tutup havuzun dibine koydu. Sonra koyunları suya getirip onları suladı. Mûsâ, havuzun hizasında durup geçen her koyunun birer birer yanlarına vurdu. Bir veya iki ko­yunun dışında bütün koyunlar kendi renklerinden başka renklerde ikiz ve üçüz kuzu doğurdular. Onların içinde sütü tutamayacak kadar me­meleri geniş ve açık olan, zor sağılan, sütü az olan, süt sağılmayan faz­ladan meme uçları olan, ele gelmeyecek kadar memeleri küçük olanı yoktu. Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: Şayet Şam’ı fethederseniz, ora­da bu koyunların kalıntılarını bulacaksınız. O koyunlar Sâmîrî’dir-ler. (…)

Bu hadîs Abdullah tbn Lehîa el-Mısrî’ye dayanmaktadır ve onun hafızası zayıftır. Onun merfû’ olarak rivayet edilmesinin hatâ olacağın­dan korkarım. En doğrusunu Allah bilir. Hadîsin, içindeki ğarîb kelime­lerin açıklandığı kısım olmaksızın rivayet edilmesi gerekir, tbn Cerlr hadîsi yukardaki ifâdelere yakın olarak Enes tbn Mâlik’in sözünden ve onda mevkuf olarak rivayet etmiştir ki bu rivayetin isnadı ceyyiddir. tbn Cerîr der ki: Bize Muhammed tbn Müsennâ’ın… Enes tbn Mâlik (r.a.)den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Mûsâ ile kayınpederi arasındaki sürenin sonunda Allah’ın peygamberi Mûsâ (a.s.), ondan koyun istediğinde; kayınpederi ona: Kendi renginden başka renkte do* ğuran her bir koyunun kuzusu senindir, dedi. Hz. Mûsâ kalkıp suyun üzerine bir İp gerdi. Koyunlar ipi görünce korkup şöyle bir dolaştılar ve bir tek koyun hâriç hepsi siyah-beyâz renkli kuzular, doğurdular. Hz. Mûsâ da o senenin yavrulannı alıp götürdü.[8]

29 — Mûsâ süreyi doldurunca; ailesi ile birlikte yola çıktı. Tûr yanında bir ateş gördü. Ailesine dedi ki: Durun, ben bir ateş gördüm. Olur ki size ondan bir haber, yahut ısınmanız için ateşten bir kor getiririm.

30 — Oraya geldiğinde, feyizli yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaçtan: Ey Mûsâ, şüphesiz Ben âlemlerin Rab-bı olan Allah’ım.

31 — Âsânı bırak, diye seslenildi. Onun bir yılan gibi deprendiğini görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. Ey Mûsâ, beri gel, korkma. Çünkü sen emniyyette olanlardan­sın, denildi.

32 — Elini koynuna sok, lekesiz bembeyaz çıksın. Elle­rini kendine çek, korkun kalmasın. Bu ikisi, Firavun ve er­kânına karşı Rabbından iki burhandır. Doğrusu onlar fâ-sıklar güruhudur, denildi.

Hz. Mûsâ Süreyi Doldurunca

Bundan önceki âyetin tefsirinde de geçtiği üzere Hz. Mûsâ (a.s.) iki süreden en tamâm, en iyi, en kâmil ve temiz olanını yerine getirmiş tir. Bu, bu âyet-i kerîme’deki: «Mûsâ süreyi, o ikiden en kâmil olanını doldurunca…» kısmından da anlaşılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Ebu Necîh’in Mücâhid’den naklen söylediğine göre; Hz. Mûsâ on seneyi doldurmuş, bundan sonra orada diğer bir on sene daha geçirmiş­tir. Mücâhid’den başkasının bu sözü söylediğini görmedim. îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim bu görüşü ondan rivayet etmektedirler ki en doğru­sunu Allah bilir.

«Musa süreyi doldurunca; ailesi ile birlikte yola çıktı.» Anlatırlar ki Hz. Mûsâ, ülkesini ve ailesini özlemiş ve Firavun ile kavminden gizli olarak onları ziyarete karâr vermişti. Ailesini ve kayınpederinin kendi­sine vermiş olduğu koyunları yanına alarak soğuk, karanlık ve yağ­murlu bir gecede onlarla birlikte yola çıkmış. Bir yerde konaklamış. Çak­mak taşını her çakışında hiç aydınlık vermez olmuş ve buna çok şaş­mış. Bu durumda iken «Tur yanında bir ateş gördü. (Uzaklığına rağ­men aydınlanan bir ateş gördü.) Ailesine dedi ki: Durun, ben bir ateş gördüm. (Ona gideyim.) Olur ki size ondan bir haber, yahut ısınmanız için ateşten bir (parça) kor getiririm (de soğuktan onunla ısınırsınız.)» Hz. Musa’nın «Olur ki size ondan bir haber getiririm.» demesinin sebe­bi, yolu kaybetmiş olmalarıdır. «Oraya geldiğinde, feyizli yerdeki vâdî-nin sağ yanındaki ağaçtan seslenildi.» Yani batı cihetinden, Hz. Mûsâ’-ya göre onun sağından dağı ta’kîb eden vâdî tarafından ona seslenil-miştir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de: «Musa’ya buyruğumuzu bil­dirdiğimiz vakit, batı yönünde değildin sen.» (Kasas, 44) buyrulur. Bu da işaret ediyor ki Hz. Mûsâ ateşe yönelirken kıbleye yönelmiştir. Batı tarafındaki dağ ise sağında kalmıştır. O ateşi vâdîyi ta’kîb eden dağın eteğindeki yeşil bir ağaçta tutuşuyor olarak bulmuştur. İşte orada ne yapacağını şaşırmış olarak durmuş ve Rabbı ona «feyizli yerdeki vadi­nin sağ yanındaki ağaçtan seslenmiştir.» İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî’nin… Abdullah (îbn Mes’ûd)dan rivayetinde o, şöyle demiştir: Hz. Mûsâ (a.s.)ya seslenilen ağacın taze, yeşil bir sakız ağacı olduğunu gör­düm. Bu haberin isnadında bir beis yoktur. Muhammed îbn îshâk’ın itham olunmayan birisinden, onun da Vehb İbn Münebbih’den rivaye­tinde o, bu ağacın sarmaşık ağacı olduğunu söyler. Kitâb ehlinden bi­risi ise onun, böğürtlen olduğunu söylemiştir. Katâde der ki: O ağaç böğürtlenden olup, Hz. Musa’nın âsâsı da böğürtlen ağacmdandı.

«Ey Mûsâ, şüphesiz Ben âlemlerin Rabbı olan Allah’ım.» Seninle konuşup sana hitâb eden âlemlerin Rabbıdır. O, dilediğini yapandır. O’ndan başka ilâh, O’nun dışında Rab yoktur. Yücedir, Mukaddestir, zâtında, sıfatlarında, sözlerinde ve İşlerinde yaratıklara benzemekten münezzehtir, uludur.

«(Enindeki) asanı bırak, diye seslenildi.» Nitekim bu başka bir âyet­te şöyle anlatılmaktadır: «O sağ elindeki nedir ey Mûsâ? O benim değ-neğimdir. Ona dayanırım. Onunla davarıma yaprak silkerim ve daha birçok işlerde faydalanırım, dedi.» (Tâ-Hâ, 17-18). Buranın anlamı §öyle oluyor: Senin şu tanıyıp bilmekte olduğun asan var ya; işte onu at, denildi. «O da bıraktı. Bir de ne görsün o, hemen koşan bir yılan oluvermiş.» (Tâ-Hâ, 20). Böylece kendisine hitâb eden ve kendisiyle ko­nuşanın; bir şeye ol, dediğinde; onun hemen oluverdiği (Allah) olduğu­nu kesin olarak bilip anladı. Nitekim bunun açıklaması daha önce Tâ-Hâ sûresinde geçmişti. Burada ise şöyle buyuruyor: «Onun bir yılan gibi deprendiğini görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı.» Ayaklarının yaratılışının büyüklüğü, ağzının genişliği ile köpek ve azı dişlerinin birbirleriyle tokuşmalarına rağmen onun sür’atlice hareket ettiğini gö­rünce arkasını dönüp kaçmıştır. O hangi kayaya uğramışsa onu yut­muş ve kaya, ağzının içinde sanki bir vadiden yuvarlanıyormuş gibi ses çıkararak inmişti. İşte o zaman Hz. Mûsâ dönüp arkasına bakmadan kaçtı. Zîrâ beşerin tabiatı böyle bir şeyden kaçıp uzaklaşır. Allah Teâlâ: «Ey Mûsâ, beri gel, korkma. Çünkü sen, emniyyette olanlardansın.» bu-yurunca, dönüp ilk makamında durdu. Sonra Allah Teâlâ ona: «Elini koynuna sok. Lekesiz bembeyaz çıksın.» buyurdu. Sen elini elbisenin ce­bine sokup sonra çıkardığında, o şimşek parlaklığında sanki bir ay par­çasıymış gibi parlayarak çıkacaktır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Le­kesiz, (alatenlilik hastalığı olmaksızın) bembeyaz çıksın.» buyurmuştur.

«Ellerini kendine çek, korkun kalmasın.» âyetindeki kelimesini; Mücâhid ve Katâde korku ile açıklarken, Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eşlem ve ibn Cerîr: Yılandan meydana gelen korkun kalma­sın, diye eklerler. Ama açık olan odur ki, burada kasdedilen bundan daha umûmîdir. Hz. Mûsâ (a.s.) bir şeyden korktuğu zaman ellerini kendisine çekmekle emrolunmuştur ki, böyle yaptığı zaman başına ge­len korku gidecektir. Bazan olur ki birisi bu emre uyarak korku halinde elini kalbi üzerine koysa, inşaallah korkusu zail olup gidecektir. Güve­nimiz Allah’adır. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali tbn Hüseyn’in… Mücâ-hid’den rivayetinde o, şöyle diyor: Hz. Musa’nın kalbi Firavun korkusuy­la dolmuştu. Onujgördüğü zaman: Ey Allah’ım, (?) ve onun kötülüğünden sana sığınının, derdi. Allah Teâlâ Hz. Mûsâ (a.s.)mn kalbinde olan bu korkuyu oradan alıp Firavun’un kalbine koy­du. Firavun Hz. Musa’yı gördüğü zaman merkebin işediği gibi işermiş.

«Bu İkisi, Firavun ve erkânına karşı Rabbından iki burhandır.» Asayı attığı zaman; onun koşan bir yılan haline dönüşmesi, elini koy­nuna sokup ta çıkardığında; onun lekesiz, hastalıksız bembeyaz olarak çıkması FâiM Muhtar olan Allah’ın kudretine, bu harikulade hallerin ellerinde meydana getirildiği kimsenin peygamberliğinin sıhhatına ke­sin ve apaçık iki delildir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuş­tur: «Bu ikisi, Firavun ve erkânına (onun reisler, büyükler ve tâbilerin-den oluşan kavmine) karşı Rabbından iki burhandır. Doğrusu onlar fâsıklar güruhudur. (Allah’a itâattan ayrılmış, Allah’ın dinine zıd git­mişlerdir), denildi.»[9]

33 — Dedi ki: Rabbım, doğrusu ben, onlardan bir cana kıydım, beni öldürmelerinden korkarım.

34 — Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düz­gündür. Onu benimle beraber yardımcı olarak gönder ki beni tasdik etsin. Çünkü ben tekzîb etmelerinden endîşe duyuyorum.

35 – Buyurdu ki: Senin gücünü kardeşinle artıracağız. İkinize de öyle bir güç vereceğiz ki onlar, size erişemeye­cekler. Âyetlerimizle ikiniz de, ikinize uyanlar da üstün geleceklerdir.

Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı, ancak Firavun’dan kaçması ve onun satvetinden korkması sebebiyle olmuştu. Şimdi ise Allah Teâlâ ona Fi­ravun’a gitmesini emrettiğinde şöyle dedi: «Rabbım, doğrusu ben, onlardan bir cana kıydım, (bir kıptîyi Öldürdüm. Beni gördüklerinde) beni öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür.» (Daha önce el-Fütûn hadîsinde de geçtiği üzere bir keresinde Firavun’un hanımı Hz. Musa’yı onun yanma çıkardığında Firavun’un sakalını çekiştirmiş ve bundan netamelenen Firavun, onun hemen öldürülmesi için emir vermişken, karısının teklifi üzerine çocu­ğu imtihan etmek üzere) Hz. Musa’ya kor ile hurma getirilmiş ve Hz. Mûsâ koru alarak dili üzerine koymuştu. İşte bu sebeple onun dilinde bir pepelik vardı ve bu yüzden anlatımda zorluk çekerdi. Bu sebepledir ki Hz. Mûsâ: «Dilimden düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar. Kendi ailemden bir de vezîr ver bana, kardeşim Harun’u. Onunla destekle beni. Onu işimde ortak yap.» (Tâ-Hâ, 27-32) Bana emretmiş olduğun bu büyük işte bana yardımcı olacaktır. Bana emretmiş olduğun bu büyüklenen, zorba ve inââlçı krala risâlet ve peygamberliğimi iletip yerine getirme yükünü taşımada bana yardımcı olacaktır, demişti. Yine bu se­bepledir ki o: «Onu benimle beraber (benim işimde benî takviye edecek, bana yardım edecek bir vezîr) yardımcı olarak gönder.» Böylece c% benim Allah Teâlâ’dan alarak söylediğim ve haber verdiğim hususlarda beni doğrulayacaktır. Zîrâ iki kişinin haber vermesi, gönüllerde bir kişinin haber vermesinden daha te’sîrli olur. «Çünkü ben, beni yalanlamala­rından endîşe duyuyorum.» demiştir.

Muhammed îbn İshâk âyeti şöyle açıklıyor: Onu benimle beraber yardımcı olarak gönder ki benim onlara söylediklerimi benim yerime açıklayıversin. Zîrâ şüphesiz o, onların anlamadıklarını anlayacaktır.

Hz. Musa’nın bu isteğine karşılık Allah. Teâlâ şöyle buyurdu: «Se­nin gücünü kardeşinle artıracağız. (Senin işini onunla takviye edip se­ninle beraber bir peygamber olmasını istediğin kardeşinle senin tarafını güçlendireceğiz.)» Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme”lerde şöyle buyuru­yor: «Buyurdu: Ey Mûsâ, istediğin sana verilmiştir.» (Tâ-Hâ, 36), «Ve rahmetimizden ötürü ona, kardeşi Harun’u da bir peygamber olarak bağışladık.» (Meryem, 53). Seleften birisi şöyle diyor: Hz. Musa’nın Harun’a yaptığı iyilikten daha büyüğünü kardeşine yapan hiç kimse yoktur. O Hz. Hârûn hakkında şefâatta bulunmuş da, Allah Teâlâ kaî-deşini kendisi ile beraber Firavun ve erkânına elçi ve peygamber kıl­mıştır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ Hz. Mûsâ hakkında: «Ve o Allah katında değerli bir kişi idi.» (Ahzâb, 69) buyurmuştur.

«İkinize de öyle bir güç, (öyle üstün bir hüccet) vereceğiz ki onlar, size erişemeyecekler.» Onlar kendilerine Allah’ın âyetlerini tebliğ et­meniz sebebiyle size eziyyet vermeye yol bulmayacaklardır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme’lerde şöyle buyuruyor: <rEy peygamber; Rab-bından sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yap­mamış olursun. Allah; seni insanlardan korur.» (Mâide, 67), «O pey­gamberler Allah’ın risâletlerini teblîğ ederler, O’ndan korkarlar ve Al­lah’tan başka kimseden korkmazlardı. Hesâb görücü olarak.Allah yeter.» (Ahzâb, 39). Yardımcı ve destekleyici olarak Allah yeter. Bu sebeple Allah Teâlâ, dünyada ve âhirette güzel âkibetin o ikisine ve onlara uyan­lara âit olduğunu haber verip: «Âyetlerimizle ikiniz de, ikinize uyanlar da üstün geleceklerdir.» buyururken, başka âyetlerde şöyle buyruluyor: «Allah; Ben ve peygamberlerim elbette gâlib geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz ki Allah, Kavî’dir, Azîz’dir.» (Mücâdile, 21), «Şüphesiz ki Biz, peygamberlerimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında, hem de şâhidlerin şehâdet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz. O gün zâlimlere, ma’zeretleri Tayda vermez. La’net onların, yurdun kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 51-52). tbn Cerîr bu âyeti şöyle anlıyor: îkinize de öyle bir güç vereceğiz ki onlar, size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size uyanlar mutlaka Bizim âyetlerimizle üstün geleceklerdir. Şüphesiz ki bu anlam sıhhatlidir ve birinci tevdhden de bu anlam anlaşılmakta-^ dır. Dolayısıyla İbn Cerîr’in bu açıklamasına aslında gerek olmamalıydı. En doğrusunu Allah bilir.[10]

36 — Mûsâ onlara apaçık âyetlerimizle gelince: Bu, uydurulmuş bir sihirden başka bir şey değildir. Biz, önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik, dediler.

37 — Mûsâ dedi ki: Kimin hidâyetle katından geldiği­ni ve bu yurdun sonunun kimin olacağını Rabbım daha iyi bilir. Doğrusu zâlimler asla felah bulmazlar.

Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun’un Firavun ve erkânına gelişlerini haber veriyor, Hz. Mûsâ Allah’ı birleme ve Allah’ın emirleri­ne uymaya dâir Allah Teâlâ’dan alarak haber verdiklerinde, kendisinin ve Harun ‘un doğruluklarına delâlet eden son derece açık ve parlak mu­cizelerle Allah Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu üstün delâletleri, (delilleri) Firavun’a arzetmişti. îşte Firavun ve erkânı, bunları müş-âhade edip te Allah’tan olduğunu kesin olarak anladıklarında küfür, az­gınlık, inâd ve yalanla iftira yoluna saptılar. Bu, onların azgınlıklarından ve gerçeğe uymaktan büyüklenmelerinden ileri geliyordu. «Bu, uydurul­muş bir sihirden başka bir şey değildir.» diyerek Hz. Mûsâ ile lüle ve makamlarından istifâdeyle mücâdele etmek ve ona karşı çıkmak istedi­ler. Mucizeler onlara hiç te’sîr etmedi ve bir fayda sağlamadı.

«Biz, önceki atalarımızdan böylesini; (tek ve ortağı olmayan bir Allaha’ ibâdet edildiğini hiç) işitmemiştik.» Atalarımızdan bu din üzere olan hiç kimseyi görmedik. Biz insanların, Allah ile beraber diğer ilâh­lara tapınarak O’na ortak koştuklarını görmekteyiz, dediler. Hz. Mûsâ da onlara cevabla söyle dedi; «Rabbun, benim ile sizden hangimizin hi­dâyetle katından geldiğini daha iyi bilir ve benimle sizin aranızı ayırıp hükmünü verecektir. Bu dünya yurdunun sonunun; sonunda yardım, zafer ve desteklemenin kimin olacağını da en iyi bilen O’dur. Doğrusu zâlimler, (Allah’a ortak koşanlar) asla felah bulmazlar.»[11]

38 — Firavun da dedi ki: Ey ileri gelenler, sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân, hay­di benim için çamurun üzerinde ateş yak ta, bana büyük bir kule yap. Çıkar da belki Musa’nın tanrısını görürüm. Doğrusu onu yalancılardan sanıyorum.

39 — O da, askerleri de memlekette haksız yere bü­yüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyecekleri-ni sandılar.

40 — Biz de onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak.

41 — Onları, ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet günü de yardım görmezler.

42 — Bu dünyada arkalarına la’neti taktık.. Kıyamet gününden de “onlar çirkinleştiribniş olanlardır.

Allah Teâlâ Firavun’un —Allah ona la’net etsin— küfrünü azgın­lığını ve kendi habîs nefsi için ilâhlık davasındaki iftirasını haber veri­yor. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de: «Firavun kavmini küçümsedi ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavim idi.» (Zuhruf, 54) buyrulur. Zîrâ Firavun onları kendi Hanlığını itirafa çağırdığı zaman onlar akıllarının azlığı ve zihinlerinin, kafalarının boş­luğu sebebiyle onun bu isteğine icâbçt etmişlerdi. Bu sebeple Allah Teâlâ burada onun: «Ey ileri gelenler, sizin benden başka bir tanrınız oldğunu bilmiyorum.» dediğini haber verirken başka bir âyet-i kerîme’de de yine ondan haber vererek şöyle buyurur: «Adamlarını toplayıp seslendi. Ve: Sizin en yüce Rabbınız benim, dedi. Bunun üzerine Allah onu dünya ve âhiret azâbıyla yakaladı. Şüphesiz ki bunda korkan kim­seler için ibret vardır.» (Nâziât, 23-26). Kavmini toplamış ve yüksek bir sesle onların içinde bunu kendilerine açıkça nida etmiş, onlar da bu­nu işitip itaat ederek ona icabet etmişlerdi. Bu sebeple Allah Teâlâ on­dan İntikam almış, dünya ve âhirette onu başkaları için bir ibret kıl­mıştır. Hattâ o Allah’ın kelimi Musa’ya dönüp şöyle demişti: «Benden başka bir tanrı edinirsen şüphesiz seni, hapse atılanlardan kılarım.» (Şuarâ, 29).

«Ey Hâmân, haydi benim için çamurun üzerinde bir ateş yak ta bana büyük bir kule kur. Çıkar da belki Musa’nın tanrısını görürüm.» Firavun, veziri ve devlet işlerinde istişarede bulunduğu, raiyyetini (te-beasını) idare eden Hamân’a bir kule inşâsında kullanılmak üzere ki­reç elde etmesi için çamurda ateş yakmasını emretmişti. Burada yüksek ve muhteşem bir kule inşâ edilme emrinden bahsedilirken Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de bu durumu şöyle haber veriyor: ((Firavun de­mişti ki: Ey Hâmân, bana bir kule yap. Belki onunla yol bulurum. Gök­lerin yollarını. Musa’nın tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum. Böylece Firavun’a yaptığı kötü işi güzel gösterildi. Ve doğru yoldan alıkondu. Firavun’un düzeni elbette boşa gidecekti.» (Ğâfir. 36-37). Firavun’un inşâ ettirmiş olduğu bu kuleden daha yüksek olanı dünyada görülmemişti. O bununla, Firavun’dan başka bir ilâh olduğu dâvasında Hz. Musa’yı yalan çıkarmayı tebeasına göstermek istiyordu. Bu sebepledir ki o, şöyle demişti: «(Doğrusu onun, ortada benden başka bir Rab olduğuna dâir sözlerinden) onu yalancılardan sanıyorum.» Fi­ravun, Allah Teâlâ’nın Musa’yı peygamber olarak gönderdiğini yalan­lıyor değildi. Zîrâ aslında o, bir yaratıcının varlığını kabul etmemişti. Bu sebepledir ki o: «Âlemlerin Rabbı dediğin nedir?» (Şuarâ, 23) ve: «Benden başka bir tanrı edinirsen şüphesiz seni, zindana atılanlardan kılarım.» (Şuarâ, 29) vç: «Ey ileri gelenler, sizin benden başka biF tan­rınız olduğunu bilmiyorum.» demişti. Bu açıklama İbn Cerîr’indir.

«O da, askerleri de memlekette haksız yere büyüklük tasladılar. (Yeryüzünde bozgunculuğu çoğalttılar, Allah’a dönüşün ve kıyametin olmayacağına inandılar.) ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini san­dılar.» «Bu yüzden Rabbın onları azâb kırbacından geçirdi. Çünkü Rab-bın hep gözetlemekteydi.» (Fecr, 13-14). Bu sebeple burada da şöyle buyrulur: «Biz de onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. (Bir sabah vakti onları denizde boğduk. Onlardan hiç kimse kalmadı.) Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak. Onları; (peşlerinden giden ve Allah’ın

elçilerini yalanlama ve bir sâni-i Mutlak’ı kabul etmemede onlann yol­larını tutanları) ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet günü de yardım görmezler.» Âhiret rüsvâyhğına ilâve olarak dünyadaki rüsvâylık da on­ların üzerine kılınmış ve iki rüsvaylık onlar için bir araya gelmiştir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyruluyor: «Nice kasabaları yok ettik. Ki, onlar seni sürüp çıkaran kasabadan daha kuvvetli idiler. Ve onların yardımcısı da yoktur.» (Muhammed, 13).

«Bu dünyada arkalarına la’neti taktık.» Allah Teâlâ elçilerine tâbi olan İnanmış kullarının diliyle onlara ve onlann kralları Firavun’a la’­neti meşru’ kılmıştır. Aynı şekilde onlar, dünyada peygamberlerin ve peygamberlere uyanların dilleriyle la’netlenmişlerdir. «Kıyamet günün­de de onlar çirkinleştirilmiş olanlardır.» Katâde bu âyet-i kerîme’nin, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi olduğunu söyler: «Hem burada, hem de kıyamet gününde la’nete uğratıldılar. Kendilerine verilen bu bağış ne kötü bir bağıştır.» (Hûd, 99).[12]

43 — Andolsun ki Biz, önceki nesilleri yok ettikten sonra Musa’ya insanlar için basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik. Olur ki düşünürler diye.

Allah Teâlâ Firavun ve erkânını helak buyurduktan sonra kelîmi, rasûlü ve kulu Mûsâ (a.s.)ya Tevrat’ı İndirmek suretiyle ihsanda bulun­duğunu, nimet verdiğini haber veriyor.

«Andolsun ki Biz, önceki nesilleri yok ettikten sonra Musa’ya… o kitabı verdik.» Tevrat’ın indirilmesinden sonra bütünüyle bir ümmete Allah Teâlâ azâtr etmemiş; inananlara Allah’ın düşmanları olan müş-. riklerle savaşmalarını emretmiştir. Nitekim başka bir âyet-İ kerîme’de §Öyle buyrujür: «Firavun da, ondan öncekiler de, alt üst olmuş kasa­balarda oturanlar da hep suç işlemişlerdi. Ve Rablarının elçisine baş-kaldırmışlardı. Bunun üzerine Rabları onları gittikçe artan şiddetle ya-kalayıverdi.» (Hakka, 9-10). tbn Cerîr der ki: Bize îbn Beşşâr’ın… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetinde o, şöyle demiştir: Yüzleri silinip maymuna çevrilen bir kasaba dışında Tevrat’ı yeryüzüne indirdikten sonra gökten ve yerden bir azâb ile bir kavmi Allah Teâlâ toptan helak buyurmamış-tır. Allah Teâlâ’nın: «Andolsun ki Biz, önceki nesilleri yok ettikten son­ra Musa’ya… o kitabı verdik.» buyurduğunu görmedin mi? Îbn Ebu Hâtim de bunun bir benzerini Avf tbn Ebu Cemile el-A’râbî kanalıyla ri­vayet etmiştir. Ebu Bekr el-Bezzâr ise bunu Müsned’lnde Amr îbn Ali kanalıyla… Ebu Saîd’den mevkuf olarak rivayet ediyor. Bezzâr, Nasr Îbn Ali kanalıyla… Ebu Saîd’den rivayetinde hadisi Hz. Peygamber (s.a.)e ulaştırır ki efendimiz: Allah Teâlâ gökten ve yerden bir azab ile bir kavmi bütünüyle ancak Musa’dan önce helak buyurmuştur, deyip sonra da: «Andolsun ki Biz, önceki nesilleri yok ettikten sonra Musa’­ya… o kitabı verdik.» âyetini okumuştur.

«Biz Musa’ya insanlar için (körlük ve azgınlığa karşı) basiretler hi­dâyet ve rahmet olmak üzere, (gerçeğe ulaştırması ve sâlih amellere ile­tip onlara yol göstermesi için) o kitabı verdik. Olur ki (insanlar onun sebebiyle hidâyete erer ve onu) düşünürler diye.»[13]

44 — Musa’ya buyruğumuzu bildirdiğimiz vakit, batı yönünde değildin sen. Görenlerden de değildin.

45 — Ama Biz* daha nice nesiller yarattık, ömürleri .uzadıkça uzadı onların. Sen, Medyen halkı arasında bulu­nup ta onlara âyetlerimizi okumuyordun. O haberleri sa­na gönderen Biziz.

46 — Biz (Musa’ya) seslendiğimiz vakit, sen Tûr’un ya­nında da değildin. Fakat sen, kendinden önce onlara uya­rıcı gelmeyen bir kavmi uyarman için, Raibbmdan bir rah­met olarak gönderildin. Olur ki onlar, iyice düşünürler diye.

47 — Yaptıklarından ötürü başlarına bir musibet gel­diği zaman: Rabbımız, bize bir peygamber göndersey-din de âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak olmaz mıy­dı? derler.

Allah Teâlâ Muhammed (s.a.)in peygamberliğine delâlet eden bir burhana işarette bulunuyor. O, geçmişteki ğâiblerin haberini öyle veriyor ki sanki onu işiten geçmiş bu olayları gören ve ona şâhid olan gibidir. Halbuki o, geçmiş kitaplardan hiç bir şey okumamış ümmî birisidir. Bunlardan hiç birisini bilmeyen bir kavim içinde yetişmiştir. Aynca o, Hz. Meryem ve onun durumunu da haber vermiştir. Allah Tealâ şöyle buyuruyor: «Meryem’e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekişirlerken de orada bulunmadın.» (Âl-i îm-rân, 44). Sen orada değildin, buna şâhid de olmamıştın. Fakat bunlan sana Allah Teâlâ vahyetnıektedir. Aynı şekilde Allah Teâlâ Hz. Nûh ve kavmi ile Allah’ın Hz. Nuh’u kurtarması -ve kavmini suda boğmasından haber verip: «İşte bunlar gayb haberlerindendir ki, sana vahyediyoruz. Ne sen, ne de kavmin daha önce bunları bilmezdiniz. Öyleyse sabret, çünkü akıbet müttakîlerindir.» (Hûd, 49) buyurduktan sonra bu sûre­nin sonunda da şöyle buyurur: «Bunlar; o kasabanın haberleridir ki, sa­na anlatıyoruz,» (Hûd, 100). Hz. Yûsuf’un kıssasını andıktan sonra ise: «Bunlar gayb haberlerindendir ki, sana vahyediyoruz. Onlar elbirliği edip düzen kurdukları zaman sen orada değildin.» (Yûsuf, 102) buyur­muştur. Tâ-Hâ sûresinde de: «Sana geçmişlerin haberlerinden bir kısmı­nı işte böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana, katımızdan bir de zikir verdik.» (Tâ-Hâ, 99) buyurur. Burada ise başından sonuna kadar Hz. Musa’nın kıssasını ve Allah’ın ona vahyetmesi ile onunla konuşmasının keyfiyyetini haber verdikten sonra buyurur ki: «(Ey Muhammed,) Mû-sâ’ya buyruğumuzu bildirdiğimiz vakit, Allah Teâlâ’nın Mûsâ ile konuş­tuğu vadinin kenarında, doğudaki ağacın bulunduğu batıdaki dağın ya­nında da değildin İen. Bunu görenlerden de değildin. Fakat Allah’ın kendilerine hüccetlerini ve geçmiş peygamberlere vahyettiklerinl unu­tan ve üzerlerinden uzun zaman geçen nesillere bir hucet ve bürhân kıl­mak üzere bunları sana Allah Teâlâ vahyetmiştir.»

«Sen, (Medyen’in peygamberi Şuayb ile onun kavmine söyledikleri ve kavminin ona cevablarım haber verdiğinde) Medyen halkı arasında bulunup ta onlara âyetlerimizi okumuyordun. O haberleri sana gönde­ren Biziz. (Bunları sana ancak Biz vahyetmtşiz ve seni insanlara elçi olarak Biz göndermişizdir.)»

«Biz (Musa’ya) seslendiğimiz vakit, sen Tûr’un yanında da değildin.» Sünen’inin tefsir bölümünde Ebu Abdurrahmân en-Neseî der ki: Bize Ali İbn Hucr’un… Ebu Hüreyre (r.a.)den rivayetinde o, «Biz ses­lendiğimiz vakit, sen Tûr’un yanında da değildin.» âyetinde şöyle de­miştir: Nida olundu ki ey Muhammed ümmeti; Siz benden- istemezden önce ben size verdim, siz bana dua etmezden önce size icabet ettim. İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim de bir topluluk kanalıyla bunu Hamza tbn Ha-bîb ez-Zeyyât’tan, o ise A’meş’den rivayet etmiştir. Ayrıca İbn Cerîr; Vekî’ ve Yahya tbn İsa kanalıyla… Ebu Zür’a İbn Amr İbn Cerîr’den bunu Ebu Hüreyre’nin sözü olarak rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Mukâtü İbn Hayyân ise âyeti şöyle anlıyor: Biz senin ümmetine babalarının sulblerinde iken, sen gönderildiğin zaman sana îm£n etme­lerine dâir seslendiğimiz vakit sen, Tûr’un yanında da değildin. Katade ise âyeti: Biz Musa’ya seslendiğimiz vakit, sen Tûr’un yanında da değil­din, şeklinde anlamıştır. En doğrusunu Allah bilir ama bu, Allah Teâlâ’-nın: «Musa’ya buyruğumuzu bildirdiğimiz vakit, batı yönünde değildin sen.» âyetine daha çok benzemektedir. Burada yukardaki âyetten daha özel diğer bir sîga ile haber vermektedir ki bu sîga nida yani seslenme ifadesidir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyur­maktadır: «Hani Rabbın Musa’ya seslenmişti ki…» (Şuarâ, 10), «Hani Rabbı ona, mukaddes vâdîde «Tuvâ» da şöyle seslenmişti…» (Nâzîât, 16), «O’na Tûr’un sağ yanından seslendik. Ve onu gizlice söyleşmek için yaklaştırdık.» (Meryem, 52).

«(Sen, bunlardan hiç birisinde hazır bulunmuş değilsin, onlardan hiç bir şey görmüş değilsin.) Fakat sen, kendinden önce onlara uyarıcı gelmeyen bir kavmi uyarman için, Rabbmdan bir rahmet olarak gön-derildin.» Allah Teâlâ sana vahyedip bunları hem senin için, hem de kendilerine senin gönderilmenle kullara bir rahmet olsun diye sana ha­ber vermiştir. «Olur ki onlar, iyice düşünürler (ve senin Allah Teâlâ’dan getirmiş olduğunla hidâyete ererler) diye.»

«Yaptıklarından ötürü başlanna bir musibet geldiği zaman: «Rab-bımız, bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü’min-lerden olsak olmaz mıydı? derler.» Kendilerine bir elçi, bir uyarıcı gel­mediğini ileri sürüp iddia etmesinler diye ve Allah’ı inkârları sebebiyle başlanna Allah’tan bir azâb geldiğinde ma’zeretleri kalmasın diye onla* nn aleyhine hüccet koymak üzere Biz seni onlara göndermişizdir. Ni­tekim Allah Teâlâ mübarek kitabı Rur’ân’ı inzalini andıktan sonra şöy­le buyurur: «Demeyesİniz ki: Bizden önce kitâb, yalnız iki topluluğa indi. Bizim ise onlannkinden hiç haberimiz yok. Veya demeyesiniz ki: Bize de o kitâb indirilseydi, muhakkak ki onlardan daha fazla hidâyete ererdik. İşte size Rabbınızdan apaçık hüccet, hidâyet ve rahmet gelmiştir.» (En1-âm,. 156-157). Başka âyetlerde de şöyle buyrulmaktadır: «Müjdeleyicl ve uyarıcı peygamberler olarak. Tâ ki peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı hüccetleri kalmasın.» (Nisa, 165), «Ey ehl-i kitâb, peygamberlerin arası kesildiği bir dönemde, gerçekten size peygambe­riniz gelmiştir. Gerçekleri açıklıyor ki; bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz ve o size gerçekten müjdeci ve uyarıcı olarak gelmiştir. Ve Allah, her şeye kadir’dir.» (Mâide, 19). Bu hususta âyetler çoktur.[14]

48 — Ama onlara katımızdan gerçek gelince: Musa’ya verilenler gibi ona da verilmeli değil miydi? derler. Daha önce Musa’ya verileni de inkâr etmemişler miydi? Birbiri­ne destek olan iki büyücü, demişlerdi ve biz, hepsini inkâr edenleriz, demişlerdi.

49 — De ki: Şayet doğru sözlüyseniz Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitab getirin de ona uyalım.

50 — Şayet sana cevâb vermezlerse bil ki; onlar, sırf kendi heveslerine uymaktadırlar. Halbuki Allah’tan bir hidâyet olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim vardır? tâühakkak ki Allah, zâlimler güruhunu hidâ­yete erdirmez.

51 — Andolsun ki Biz, onlar için sözü birbirine bitiştir­dik. Belki düşünürler diye.

Allah Teâlâ, aleyhlerine delil konulmazdan önce şayet kendilerine azâb etmiş olsaydı kendilerine elçi gelmediğini iddia edecek olan bir ka­vimden haber veriyor ki; onlara Allah katından Muhammed (s.a.)in dili ile hak geldiği zaman onlar isyan, kibir, inâd, küfür, bilgisizlik ve ilhâd ile şöyle demişlerdi: «Musa’ya verilenler gibi ona da verilmeli de* ğil miydi?» «Daha önce Musa’ya verileni de inkar etmemişler miydi?»

En doğrusunu Allah bilir ama bununla Allah Teâlâ’mn Hz. Mûsâ elin­de Fira\run ve erkânı ile Isrâiloğullarına karşı hüccet ve burhanlar ola­rak gösterdiği Allah’ın düşmanlarını bunaltan âsâ, yed-i beyza, tûfân, çekirge, haşerât, kurbağa, kan, ekin ve meyvelerin eksilmesi mucizeleri ile denizin yarılması, bulutla gölgelendirme, bıldırcın ve kudret helvası indirme ve benzeri parlak, en üstün mucize ve hüccetleri kasdetmektey-diler. Bütün bunlar Firavun ve erkânına te’sîr etmemiş; aksine onlar, Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun’a inanmamışlardır. Nitekim Hz. Mûsâ ve Harun’a onlar: «İkiniz; bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyükleri olmak için mi geldiniz? Biz size inan­mıyoruz.» (Yûnus, 78) demişlerdi. Allah Teâlâ: «Onları yalanladılar ve bu yüzden helake uğratılanlardan oldular.» (Mü’minûn, 48) buyu­rur ki, bu sebeple burada şöyle buyurmaktadır: «(Beşeriyyet) daha ön­ce Musa’ya verilen (bu büyük mucizeler) i inkâr etmemiş miydi? Bir­birine destek olan iki büyücü demişlerdi. Biz hepsini (o ikisinden her birini) inkâr edenleriz, demişlerdi.» (…) Mücâhid İbn Cebr der ki: Yahudiler, Kureyş’e bu sözleri Muhammed (s.a.)e söylemeleri tavsiye­sinde bulundular da, Allah Teâlâ: «Daha önce Musa’ya verileni de in­kâr etmemişler miydi? Birbirine destek olan, (birbiri ile yardımlaşan ve her bireri diğerini doğrulayan) iki büyücü demişlerdi.» buyurdu. Bunlarla Hz. Mûsâ ve Hârûn (a.s.) kasdedilmektedir. Saîd İbn Cübeyr ve Ebu iRazîn de, buradaki iki büyücü ile Hz. Mûsâ ve Harun’u kasdet-tiklerini söyler. Bu, güzel ve kuvvetli bir görüştür. En doğrusunu Allah bilir. İbn Abbâs’tan rivayetle Müslim İbn Yesar, «Birbirine destek olan İki büyücü, demişlerdi.» âyetinde Hz. Mûsâ ve Muhammed (s.a.)in kasdedildiğini söyler. Hasal el-Basrî’den gelen bir rivayet de böyledir. Hasan ve Katade, burada Hz. İsa ve Hz. Muhammed (s.a.)in kasdedil-dibini söylemektedir. Ancak bu uzak ihtimaldir. Zîrâ burada Hz. isa’nın nın adı geçmemektedir. En doğrusunu Allah bilir.

«Birbirine destek olan iki büyü.» şeklinde okuyanlara gelince: İbn Abbâs’tan rivayetle AU tbn Ebu Talha ve Avfî diyorlar ki: Onlar Tev­rat ve Kur’ân’ı kasdediyorlar. Âsim el-Cenedî, Süddî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemiştir. Süddî der ki: O ikisinden her birerinin, diğerini doğruladığı kasdediliyor. îkrime der ki: Onlar Tev­rat ve İncil’i kasdediyorlar. Bu, Ebu, Zür’a’dan da rivayet edilmekte olup îbn Cerîr bunu tercih etmiştir. Dahhâk ve Katade burada kasdedilenin, İncil ve Kur’an olduğunu söylerler. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki kelimesini, büyü anlamına gelecek şekilde okuyanlar, bu­nunla Tevrat ve Kur’ân’ı kasdetmektedirler. Zîra Allah Teâlâ hemen bundan sonra: «De ki: Doğru sözlüyseniz şayet Allah katından bu iki­sinden daha doğru bir kitâb getirin de ona uyalım.» buyurmuştur. Ve Allah Teâlâ çok kere Tevrat ile Kur’ân’ı birlikte zikretmektedir. Nitekim şu âyet-i kerîme de böyledir. «De ki: Musa’nın insanlara bir nûr ve hidâyet olmak üzere getirdiği o kitabı kim indirdi?… Şehirlerin anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarasın diye sana indirdiğimiz işte bu ki­tâb, mübarektir.» (En’âm, 91-92). Sûrenin sonunda ise şöyle buyrulur: «Sonra Biz Musa’ya bir bütün halinde o kitabı (Tevrat’ı) verdik… İşte şu da indirdiğimiz kitâbdır, mübarektir. Öyleyse ona uyun ve sakının ki, merhamet olunasınız» (En’âm, 154-155). Cinnler de: «Doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen bir kitâb dinledik.» (Ahkâf, 30) demişlerdi. Varaka tbn Nevfel de: «Bu melek Musa’ya inendir.» demişti. Akıl sa­hiplerince zarurî olarak bilinmektedir ki, Allah Teâlâ peygamberine indirmiş olduğu müteaddit kitâblar içinde gökten Muhammed (s.a.)e indirilenden daha mükemmel, daha şümullü, daha fasîh, daha büyük ve daha şerefli bir kitâb indirmemiştir ki bu, Kur’ân’dır. Şeref ve bü­yüklük yönüyle Kur’ân’dan sonra geleni, Allah’ın İmrân oğlu Musa (a.s.)ya indirmiş olduğu kitâbdır ki bu, Allah Teâlâ’nın, hakkında: «Doğrusu Tevrat’ı Biz indirdik. Onda hidâyet ve nûr vardır. Kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamberler, yahûdîlere onunla; Rabba kul olan­larla bilginler de Allah’ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmeder­lerdi. Ve ona şâhid idiler.» (Mâide, 44) buyurduğu Tevrât’dır. tncil ise Tevrat’ı tamamlayıcı, îsrâiloğullarına haram kılınan şeylerin’ bazılarını helâl kılıcı olarak indirilmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: cDe ki: (Hakka karşı çıkmamızda ve onunla mücâdele ettiğiniz bâtılda) doğru sözlüyseniz şayet, Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitâb getirin de ona uyalım.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Şayet (senin onlara söylediklerin konusun­da) sana cevab vermezler (ve fakat gerçeğe de uymazlar) se bil ki; onlar, (bir delil ve hüccetleri olmaksızın) sırf kendi heveslerine uymaktadır­lar. Halbuki Allahtan bir hidâyet, (Allah’ın kitabından alınmış bir hüc­cet) olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Mu­hakkak ki Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.»

Mücâhid, «Andplsun ki Biz, onlar için sözü birbirine bitiştirdik.» âye­tini şöyle açıklıyor: Andolsun ki. Biz onlar içüi sözü açıklamışızdır. Süddî de aynı açıklamayı getirir. Katâde ise, Allah Teâlâ’nın burada şöyle bu­yurduğunu söyler: Allah Teâlâ belki düşünürler diye geçenlere neler ya­pıldığını ve Allah’ın neler yapacağını haber vermiştir. Mücâhid ve başka­ları, burada kendilerine sözün uzun uzun açıklandığı kimselerden Ku-reyş’İn kasdedildiğini söylüyor. Bu, âyetin zahirinden anlaşılandır. Fa­kat Hammâd îbn Seleme, Amr İbn Dinar kanalıyla… Rifâa’dan riva­yet ediyor ki o: «Andolsun ki Biz, onlar için sözü birbirine bitiştirdik.» âyeti, on kişi hakkında nazil olmuştur ki ben onlardan biriyim, demiştir. Rifâa’nın bu sözünü, îbn Cerîr ve tbn Ebu Hatim onun hadîsinden rivayet etmektedirler. Burada anılan Rifâa; Rifâa tbn Karaza el-Kurazî’dir. tbn Mende onun Huyey kızı Safiyye’nin dayısı Bifâa îbn Semev’el olduğunu söyler ki daha sonra Abdurrahmân îbn Cübeyr’in evlenmiş olduğu Vehb kızı Temîme’yi boşayan bu Rifâa’dır. tbn Esîr de böyle anlatmaktadır.[15]

52 — Kendilerine daha önceden kitâb verdiklerimiz de buna inanırlar.

53 — Onlara Kur’ân okunduğu zaman derler ki: Ona inandık, doğrusu o, Rabbımızdan gelen gerçektir. Şüphe­siz biz, daha önceden de müslüman olmuş kimseleriz.

54 — îşte onlara sabrettiklerinden ötürü ecirleri iki de­fa verilir. Kötülüğü iyilikle savar onlar. Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infâk ederler.

55 — Ve boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevi­rirdiler. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size­dir. Selâm olsun size, biz câhilleri aramayız derler.

Allah Teâlâ, Allah’ın dostu olan ehl-i kitâb bilginlerinin Kur’ân’a İnanacajdarmı haber veriyor. Nitekim başka âyet-i kerîmelerde de şöy­le buyrulmaktadır: «Kendilerine kitâb verdiğiniz kimseler onu hakkıyla tilâvet ederler. İşte buna onlar inanırlar.» (Bakara, 221), «Ehl-i kitâb’-dan öyleleri vardır ki; Allah’a, size indirilen ve kendilerine indirilmiş olana, Allah’a huşu’ duyarak inanırlar.» (Al-d İmrân, 199), «Muhakkak ki ondan önce kendilerine bilgi verilenlere; o okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanırlar ve derler ki: «Tenzih ederiz Rabbımıza. Rabbı-mızın va’di şüphesiz yerine gelmiş olacaktır.» (Isrâ, 107-108), «Andolsun ki; İman edenlere, sevgice en yakını da: Biz hıristiyanlarız, diyenleri bu­lacaksın. Bunun sebebi; onların içinde keşişler ve rahibler bulunmasın­dan ve onların gerçekten büyüklük taslamamalarındandır. Peygambe­re İndirileni işittiklerinde; hakkı tanıdıklarından dolayı gözleri yaşla dolup taşar da, derler ki: Rabbımız; biz îmân ettik, bizi de şâhidlerle be­raber yaz.» (Mâide, 82-63).

Saîd tbn Cübeyr der ki: Necâşî’nin göndermiş olduğu yetmiş pa­paz hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.)e geldiklerinde, Allah Rasûlü onlara sonuna kadar olmak üzere Yâ-Sîn sûresini okumuş, on­lar da ağlamaya başlamış ve müslüman olmuştular. İşte onlar hakkın­da şu âyetler nazil oldu. «Kendilerine daha önceden kitâb verdiklerimiz de buna inanırlar. Onlara Kur’ân okunduğu zaman derler ki: Ona inan­dık, doğrusu o, Rabbımızdan gelen gerçektir. Şüphesiz ki biz, (bu Kur’­ân’dan) daha önce de müslüman olmuş (Allah’ı birleyip O’na icabet et­miş ihlâslı) kimseleriz.»

Allah Teâlâ da buyurur ki: «İşte onlara (önce birinci kitaba, son­ra da ikincisine inanan, bu sıfatla nitelenmiş olan kimselere gerçeğe uy­mada) sabrettiklerinden ötürü ecirleri iki defa verilir.» Zîrâ böyle bir şeye katlanmak nefislere elbette ağır gelir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’-lerinde Âmir eş-Şa’bî kanalıyla… Ebu Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)den rivayete göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Üç kimse vardır ki onlara ecirleri iki defa verilir: Önce kendi peygamberlerine sonra da bana îmân eden kitâb ehlinden olan kimse, efendisinin ve Allah’ın haklarını yeri­ne getiren köle, bir cariyesi olup ta onu güzelce terbiye eden, sonra onu âzâd ederek onunla evlenen kimse. İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn îshâk’ın… Ebu Umâme’den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Mekke fethi günü Allah Rasûlü (s.a.) nün binitinin altındaydım. Son derece güzel bir söz söyledi. Söyledikleri içinde şöyle buyurmuştu: İki kitâb eh­linden (yahudi ve hıristiyanları kastediyor.) kim müslüman olursa, onun ecri iki defadır. Bizim lehimize olan onun da lehine, bizim aleyhimize olan da onun aleyhinedir. (Bize vâcib olanlar ona da vâcib, bize haram olanlar ona da haramdır) Müşriklerden kim de müslüman olursa, el­bette ecri onundur. Bizim lehimize olan onun da lehine, bizim aleyhimi­ze olan onun da aleyhinedir.

«Kötülüğü iyilikle savar onlar. (Kötülüğe misli ile mukabele etmez; aksine affeder, bağışlarlar.) Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infâk ederler. (Onlara vermiş olduğumuz helâl rızıktan aile ve akrabalarına vâcib olan nafakaları yanında Allah’ın yaratıklarına, farz kılınmış olan zekât, Allah’a yaklaştıran nafile sadakalar ve müstehab olan sadakalar­la infâkda bulunurlar.)»

«Ve boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirdiler.» Boş söz sa­hipleri ile muaşeret edip onlarla beraber bulunmazlar. Aksine Allah Teâlâ ‘nın buyurduğu veçhile «Boş ve kötü lakırdıya rastladıkları zaman yüz çevirip vakarla geçerler.» (Furkân, 72).

«Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Selâm olsun size, biz câhilleri aramayız, derler.» Onlara karşı beyinsiz birisi, bir beyinsizlik ve bilgisizlik yaptığında cevâbı onlara yaraşmayan bir sözle onlara hitâb ettiğinde ondan yüz çevirip onunki gibi çirkin sözle muka­belede bulunmazlar. Onlardan sâdece hoş, güzel sözler sâdır olur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, onların şöyle dediklerini haber veriyor: «Bi­zim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Selâm olsun size. biz câhilleri aaramayız, (câhillerin yoluna girmek istemeyiz ve bilgisizlerin yolunu sevmeyiz.)»

Muhammed Ibn İshâk, es^Sîre’sinde şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) Mekke-i Mükerreme’de iken O’nun haberi kendilerine ulaşan Ha­beşistan hıristiyanlarından yirmi veya buna yakın kişi Allah Rasûlü (s.a.)ne geldiler, onu mescidde bulup yanına oturdular, onunla konuş­tular ve ona sorular sordular. Kureyş’ten bazı kimseler Kâ’be etrafın­daki toplantı yerlerinde idiler. Onlar Allah Rasûlü (s.a.) ne istediklerini sorup sorularını bitirdiklerinde, onları Allah’a çağırıp kendilerine Kur’-ân okudu. Kur’ân’ı işittikleri zaman; gözleri yaşardı, sonra Allah’a ica­betle O’na îmân edip doğruladılar ve kendi kitablarında ona dâir zikre­dilen vasıfları onda aynen buldular. Hz. Peygamberin yanından kalk­tıklarında, Kureyş’den bir grup içinde Ebu Cehil Ibn Hişâm onların karşısına çıktı..Onlara: Ey topluluk, Allah sizi mahrum etsin; arkaları-nızdaki dindaşlarınız sizi şu adamın durumunu onlar için arastırasınız diye göndermişlerdi. Daha onun yanına oturur oturmaz dininizden ay­rıldınız ve söylediği sözlerde onu doğruladınız. Sizden daha beyinsiz ve ahmak bir toplululk bilmiyoruz, veya benzeri şeyler söylediler de onlar: Selam size, sizinle tartışacak değiliz. Bizim işlediklerimiz bize, sizin iş­ledikleriniz de sizedir. Biz nefislerimiz İçin ancak hayır dileriz, dediler. Muhammed Ibn İshâk bu hıristiyanlar topluluğunun, Necrân halkından olduğunun söylendiğini de ilâve eder ki, bunlardan hangisi olduğunu en iyi ancak Allah bilir. Yine tbn tshâk şöyle dendiğini ekler: En doğrusu­nu Allah billir ama onlar hakkında: «Biz câhilleri aramayız, derler.» kısmına kadar olmak üzere «Kendilerine daha önceden kitâb verdikle­rimiz de buna inanırlar..» âyetleri nazil oldu. Muhammed İbn îshâk der ki: Zührî’ye bu âyetlerin, kim hakkında nazil olduğunu sormuş­tum. Şöyle dedi: Âlimlerimizden devamlı olarak işitiriz ki; bu âyetler ile Mâide süresindeki, «Bunun sebebi; onların içinde keşişler ve rahipler bulunmasındandır… derler ki: Rabbımız; biz, îmân ettik, bizi de şehid-lerle beraber yaz.» (Mâide, 82-83) âyetleri, Necâşî ve ashabı hakkında nazil olmuştur.[16]

56 — Muhakkak ki sen, her sevdiğini hidâyete erdire­mezsin. Ama Allah, dilediğini hidâyete erdirir. Ve hidâyete erecekleri en iyi o, bilir.

57 — Dediler ki: Seninle beraber hidâyete uyacak olur­sak, yerimizden oluruz. Halbuki onları katımızdan bir rı-zık olarak her şeyin mahsûlünün toplandığı emîn bir ha­remde yerleştirmedik mi? Ama onların çoğu bilmezler.

Allah Dilediğini Hidâyete Erdirir

Allah Teâlâ Rasûlü (s.a.)ne şöyle buyuruyor: «(Ey Muhammed,) muhakkak ki sen, her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. (Bu sana veril­miş değildir. Sana düşen tebliğ etmektir.) Ama Allah, dilediğini hidâ­yete erdirir. (En yüce hikmet ve çürütülemez delil O’nundur.)» Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme’lerde şöyle buyurur: «Onları hidâyete erdir­mek sana düşmez. Allah, dilediğini hidâyete erdirir.» (Bakara, 272), «Sen ne kadar hırs göstersen de yine insanların çoğu inanmazlar.» (Yûsuf, 103). Bu âyet~i kerîme, diğer benzerlerinin hepsinden daha hâs (özel) dır. Allah Teâlâ burada: «Muhakkak ki sen, her sevdiğini hidâyete er­diremezsin. Ama Allah, dilediğini hidâyete erdirir. Ve hidâyete erecek­leri en iyi O, bilir. (Kimin hidâyete, kimin de sapıklığa müstehak oldu­ğunu en iyi bilen O’dur.)» Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde mevcûd bir hadîste belirtildiğine göre, bu âyet-i kerîme, Allah Rasûlü (s.a.)nün amcası Ebu Tâlib hakkında nazil olmuştur. Ebu Tâlib Allah Rasûlünü korur, ona yardım eder, onun tarafını tutar, şer’î bir sevgi ile değil de tabiî bir sevgi ile önu severdi. Ebu Tâlib’in eceli gelip vefat edeceği za­man, Allah Rasûlü (s.a.) onu îmâna ve İslâm’a girmeye çağırmıştı. An­cak kader onu geçmiş, Hz.Peygamberin elinden çekililp alınmış ve üze­rinde olduğu küfürde devam etmişti. Şüphesiz ki en mükemmel hikmet; Allah’ındır. Zührî der ki: Bana Saîd İbn Müseyyeb’in, babası Müseyyeb İbn Hazn el-Mahzûmî (r.a.)den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Ebu Tâ-lib’in vefatı ânı geldiğinde, Allah Rasûlü (s.a.) onun yanına geldi. Ebu Tâlib’in yanında Ebu Cehil tbn Hişâm ve Abdullah İbn Ebu Ümeyye îbn el-Muğîre’yi buldu. Allah Rasûlü (s.a.): Ey amca, Allah katında kendi­siyle senin lehinde şehâdette bulunabileceğim bir kelimeyi; «Allah’tan başka ilâh yoktur» kelimesini söyle, dedi. Ebu Cehil ve Abdullah İbn Ebu Ümeyye ise: Ey Ebu Tâlib, Abdülmuttallb’in dininden yüz mü çevireçeksin? dediler. Allah Rasûlü (s.a.) ona bu kelimeyi arzetmeye devam ederken, onlar da bu sözlerini Ebu Tâlib’e tekrarlıyorlardı. Nihayet son söz olarak Ebu Tâlib: O (kendisini kasdediyor) Abdülmuttalib’in dini üzeredir, deyip «Allah’tan başka ilâh yoktur,» dememekte direndi. Al­lah Rasûlü (s.a.): Sana istiğfarda bulunmaktan men’edilmediğim süre­ce senin için mağfiret dileyeceğim dedi de, Allah Teâlâ; «Cehennem as­habı oldukları muhakkak meydana çıktıktan sonra.akrâba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek peygambere ve mü’minlere yaraşmaz.» (Tevbe, 113) âyetini, Ebu Tâlib hakkında da: «Muhakkak ki sen, her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah, dilediğini hidâyete erdirir.» âyetini indirdi. Buhârî ve Müslim, hadîsi Zührî kanalıyla tahrîc etmiş­lerdir. Hadîsi Müslim aynı şekilde Sahihinde; Tirmizî ise Yezîd tbn Key-sân kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet etmiştir. Tirmizî’nin rivayetin­de Ebu Hüreyre şöyle diyor; Ebu Tâlib’in vefâtmda Allah Rasûlü (s.a.) ona gelip: Ey amcacığını, kıyamet günü senin lehinde kendisiyle şehâ-dette bulunabileceğim «Allah’tan başka ilâh yoktur» sözlerini şöyle, de­di. Ebu Tâlib: Şayet Kureyş beni ayıplayıp: Onu bu sözleri söylemeye iten, ancak ölüm korkusudur, diyecek olmasalardı; ben bu sözü söyle­mekle senin gözünü aydın ederdim.Ben bu sözleri, ancak bunlarla senin gözün aydın olsun diye söylerim, dedi. Allah Teâlâ da: «Muhakkak ki sen, her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah, dilediğini hidâyete erdirir ve hidâyete erecekleri en iyi O, bilir.» âyetini indirdi. Tirmizî der ki: Hasendir, ğarîbdir. Sâdece Yezîd îbn Keysân hadîsinden bilmekte­yiz. İmâm Ahmed de, Yahya tbn Saîd el-İKattân kanalıyla… Ebu Hürey-re’den rivayetle hadîsi yukardakine benzer şekilde zikretmiştir. İbn Ab-bâs, tbn Ömer, Mücâhid, Şa’bî ve Katâde derler ki: Âyet, Ebu Tâlib hak­kında nazil olmuştur. Allah Rasûlü (s.a.) ona: «Allah’tan başka ilâh yoktur.» kelimesini arzettiği zaman o bunu kabul etmeyerek: Ey karde­şim oğlu, ihtiyarların dini üzere, demişti. Son sözü de: O, Abdülmutta­lib’in dini üzeredir, olmuştu.

tbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Saîd tbn Ebu Râşid’den ri­vayetinde o, şöyle anlatıyor: Kayser’in elçisi bana gelmiş ve şöyle anlat­mıştı: Kayser, Allah Rasûlü (s.a.)ne bir mektup yazıp benimle gönder­mişti. Gelip mektubu verdim. Mektubu kucağına koydu, sonra: Bu adam kimlerdendir? diye sordu. Ben: Tenûh’dan, dedim. Baban İbrahim’in Hanîf dini hakkında görüşün nedir? Ona girer misin? buyurdu. Ben: Ben, bir kavmin elçisiyim ve onlara dönünceye kadar onların dini üze­reyim, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) güldüler ve ashabına bakıp: «Muhak­kak ki sen, her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah, dilediğini hidâyete erdirir.» buyurdu.

«Dediler ki: Seninle beraber hidâyete uyacak olursak, yerimizden oluruz.» âyetinde Allah Teâlâ, kâfirlerden bazılarının hidâyete uymamak İçin nasıl Özür beyân ettiklerini haber verir. Onlar Allah Rasûlü (s.a.)ne şöyle demişlerdi: «Seninle beraber hidâyete uyacak olursak, ye­rimizden oluruz. (Senin getirmiş olduğun hidâyete uyar ve çevremizde­ki müşrik arap kabilelerine muhalefet edersek; onların bize reziyyet vermeleri, bizimle muharebe etmeleri ve nerede olursak .olalım bizi yaka­lamalarından korkarız.)» Allah Teâlâ da onlara cevab olarak: «Halbuki onları katımızdan bir nzık olarak emîn bir haremde yerleştirmedik mi?» buyurur ki; onların beyân ettikleri özür, bir yalan ve bâtıldır. Zîrâ Allah Teâlâ onları emniyyetli bir ülkede ve kurulduğundana beri güvenli, em-niyyetli Harem’de kılmıştır. Nasıl olur da bu Harem, onların küfür ve şirk koşma hallerinde emniyyetli olur da müslüman olur ve gerçeğe uyarlarsa onlar için emniyyetli olmaz?

«Halbuki onları katımızdan bir nzık olarak, her şeyin mahsûlünün toplandığı emîn bir haremde yerleştirmedik mi?» Çevresindeki Tâif ve başka yerlerden diğer meyveler, ticâret malları ve eşyalar orada toplan­maktadır. «Ama onların çoğu bilmezler (de bu yüzden söylediklerini söy­lemişlerdir.)» Neseî’nin Hasan İbn Muhammed kanalıyla… Amrlbn Şu-ayb’dan, onun da tbn Abbâs’tan —Amr, tbn Abbâs’tan hadîs işitmemiş-tir— rivayetine göre, «Seninle beraber hidâyete uyacak olursak, yerimiz­den oluruz.» diyen Haris îbn Âmir tbn Nevfel’dir.[17]

58 — Biz, nimet ve refâhıyla şımarmış nice kasabaları yok etmişizdir. İşte kendilerinden sonra çok az- kimselerin oturabileceği yerleri. Ve oralara vâris olanlar Biz’dik, Biz.

59 — Rabbın, kasabaların merkezine, âyetlerimizi oku­yacak bir peygamber göndermedikçe oraları helak etmiş değildir. Ve Biz, halkı zâlim olan kasabalardan başkasını helak edici değiliz.

Refahtan Şımaran Kasabalar

Allah Teâlâ Mekke halkına ta’rîzde bulunarak şöyle buyurur: «Biz, nimet ve refâhıyla şımarmış, (azmış, kendilerine bahşolunan rızıklar içinde Allah’ın nimetini İnkâr etmiş) nice kasabaları yok etmişizdir.» Nitekim başka bir âyet-İ kertme’de: «Allah size huzur ve güven içinde olan bir kasabayı misal olarak verir. Her yandan oraya bol bol nzık ge­liyordu. Ama Allah’ın nimetine nankörlük ettiler de yaptıklarından dola­yı Allah onlara açlık ve korku belâsını tattırdı. Andolsun ki, onlara ken­dilerinden bir peygamber gelmişti de onu yalancı saymışlardı. Zulme­derken kendilerini azâb yakalayıvermişti.» (Nahl, 112-113) buyururken aynı sebeple burada da: «îşte kendilerinden sonra çok az kimselerin oturabileceği (harâb olmuş, sâdece evleri görünen silinip gitmiş ülke­leri) yerleri. Ve oralara vâris olanlar Biz’dik, Biz. (Nihayet içinde kim­seler olmayan harabelere dönmüştür.)» îbn Ebu Hâtim’in tbn Mes’ûd’-dan rivayetle zikrettiğine göre o, Kâ’b’ın Ömer’e şöyle dediğim işitmiş: Süleyman (a.s.) baykuşa: Niçin ekin yemiyorsun? diye sormuştu. Bay­kuş: Çünkü Âdem onun yüzünden cennetten çıkarıldı, diye cevabladı. Hz. Süleyman: Niçin su içmiyorsun? diye sordu da baykuş: Çünkü Al­lah Teâlâ onunla Nûh kavmini boğdu, diye cevabladı. Hz. Süleyman’ın: Niçin sâdece harabelere sığmıyor, oraları vatan tutuyorsun? sorusuna baykuş: Çünkü oralar Allah’ın mirasıdır, diye cevbb verdi. Sonra Kâ’b: «Ve oralara vâris olanlar Biz’dik, Biz.» âyetini okumuştur.

Bundan sonra Allah Teâlâ adaletini, haksız yere hiç kimseyi helak buyurmayacağım, helak ettiklerini ancak aleyhine hüccet ve delil ko­nulduktan sonra helak buyuracağını haber verir. Bu sebeple şöyle bu­yurur: «Rabbm, kasabaların merkezine —Mekke’ye— âyetlerimizi oku­yacak bir peygamber göndermedikçe oraları helak etmiş değildir.» Bu­rası, ‘kasabaların merkezinden peygamber olarak gönderilen ümmî pey­gamber. Muhammed (s.a.)in, arap ve acemleri ile bütün kasabalara Al­lah’ın elçisi olduğuna delâlet eder. Nitekim başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: «Şehirlerin anasını ve onun çevresinde bulunanları uyar­man için sana böyle arapça okunan bir kitab vahyettik.» (Şûra, 7), «De ki: Ey insanlar, ben gerçekten Allah’ın hepiniz için gönderdiği peygam­beriyim.» (A’râf, 158), «Bu Kur’ân bana sizi de, ulaştığı kimseleri de uyarmam için vahyolufıdu.» (En’âm, 19), «Herhangi bir güruh onu İn­kâr ederse onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17), «Hiç bir şehir yoktur ki, kıyamet gününden önce Biz onu helak edici veya şiddetli bir azâbla cezalandırıcı olmayalım. Bu, kitâb’da yazılmıştır.» (îsrâ, 58). Allah Te­âlâ başka bir âyeti kerîme’de: «Biz peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» (Îsrâ, 15) buyurmuşken, burada kıyamet günü önce­sinde bütün kasabaları helak buyuracağını haber vermiştir. Böylece Al­lah Teâlâ, bu ümmî peygamberin peygamber olarak gönderilmesini, bü­tün kasabalara şümullü kılmıştır. Zîrâ o, bütün kasabaların dönüş yeri ve aslı olan merkezlerine peygamber olarak gönderilmiştir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetle sabit olduğuna göre o: Kırmızı ve siyah (deriliye) peygamber olarak gönderil­dim, buyurmuştur. Bu sebepledir ki risâlet ve peygamberlik onunla so­na erdirilmiş, noktalanmıştır. Ondan sonra herhangi bir peygamber ve rasûl yoktur. Aksine onun şeriatı kıyamet gününe kadar gündüz ve gecelerin bekası süresince bakîdir.

«Kasabaların merkezleri»nden maksadın, iklimler ve kasabaların başlıcalan durumundaki merkezî ve büyük kasabalar olduğu da söylen­miştir. Zemahşerî ve İbn Cevzî ile başkaları bunu nakletmektedirler ki uzak bir ihtimâl değildir.[18]

60 — Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan ise daha ha­yırlı ve devamlıdır. Hâlâ akletmez misiniz?

61 — Şimdi kendisine güzel bir va’adde bulunduğu­muz ve ona kavuşan kimse, dünya hayatında kendisine bir geçimlik verdiğimiz, sonra kıyamet gününde huzurumuza getirilmişlerden olan kimse gibi midir?

Allah Teâlâ burada, dünya ile ondaki basit zînet ve fâni güzellikle­rin; Allah Teâlâ’ca âhiret yurdunda sâlih kullarına hazırlanan devamlı ve büyük ni’metlere nisbetle ne kadar küçük olduğunu haber vermekte­dir. Nitekim, başfca âyet-i kerîme’lerde de şöyle buyurur: «Sizin yanı­nızdaki tükenir. Allah’ın katında olanlar ise sonsuzdur.» (Nahl, 96), «Al­lah katında olanlar iyiler için daha hayırlıdır.» (Âl-i İmrân, 198), «Hal­buki dünya hayatı, âhiretin yanında sâdece bir geçimlikten ibarettir.» (Ra’d, 26), «Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhi­ret daha hayırlı ve daha bakîdir.» (A’lâ, 16-17). Allah Rasûlü (s.a.) de şöyle buyurmuştur: Allah’a yemîn olsun ki; âhirete göre dünya, ancak sizden birinin parmağını denize daldırması gibidir. Baksın bakalım, kendisine ne dönecek? Parmağı kendisine denizden ne getirebilecek?

«Hâlâ akletmez misiniz?» Dünyayı âhirete tercih edenin hiç aklı yok mu?

«Şimdi kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ona kavuşan kimse, dünya hayatında kendisine bir geçimlik verdiğimiz, sonra kıya­met gününde huzurumuza getirilmişlerden olan kimse gibi midir?» âye­tinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Salih amellerine karşılık olarak, Al­lah Teâlâ’nın va’detmiş olduğu ve mutlaka kavuşacağı sevabı doğrula­yan, mü’min olan kişi dünya hayatında çok az günler süresince nimet içinde olan; Allah’a kavuşmayı, Allah’ın va’dini ve tehdidini yalanlayan kâfir kişi gibi midir? Ki bu kâfir kişi, kıyamet gününde Allah’ın huzu­runa getirilmişlerden olacaktır. Mücâhid ve Katâde âyetteki kelimesini, azâb olunanlar anlamına almışlardır. Bu âyetin Allah Ra-sûlü (s.a.) ve Ebu Cehil hakkında; Hz. Hamza, Hz. Ali ve Ebu Cehil hak­kında nazil olduğu söylenmiştir. Her iki görüş de Mücâhid’den rivayet edilmektedir. Zahir olan odur; âyet geneldir. Bu âyet, Allah Teâlâ’nın: «Habbımm lutfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olacaktım.» (Sâffât, 57) âyeti gibidir ki; burada Allah Teâlâ, kendisi yüksek dere­celerde olup ta, diğeri (cehennemin) en alt derecelerinde olan arkada­şına, mü’minin tepeden bakışını haber vermiştir. Allah Teâlâ başka bir âyeH kerîme’de de söyle buyurur: «Andolsun ki, cinler onların götü­rüleceklerini bilmektedirler.» (Sâffât, 158).[19]

62 — O gün Allah, onlara seslenip: Benim ortağım ol­duklarını ileri sürdükleriniz nerededirler? der.

63 — Aleyhlerine hüküm gerçekleşen kimseler: Rab-bımız, işte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz na-

sil azmışsak onları da öylece biz azdırdık. Onlardan uzak­laşıp sana geldik, zâten onlar bize tapmıyorlardı, derler.

64 — Denir ki: Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın. Onlar çağırırlar, ama kendilerine cevâb veremezler. Cehennem azabını görünce de doğru yolda olmadıklarına yanarlar.

65 — O gün Allah onlara seslenip: Peygamberlere ne cevab verdiniz? der.

66 — Ama o gün, onlara karşı bütün haberler kör ol­muştur. Birbirlerine de soramazlar.

67 — Ama tevbe edip inanan ve sâlih amel işleyen kim­senin, kurtuluşa erenlerden olması ümîd edilir.

Allah Teâlâ, kıyamet günü Allah’a ortak koşan kâfirleri nasıl azar­layacağını haber verir ki; onlara nida edip şöyle buyuracaktır: «(Dün.: ya yurdunda iken kendilerine tapına geldiğiniz ve) Benim ortağım ol­duklarını ileri sürdükleriniz (ilâhlar) nerededirler?» Size yardımları oluyor mu? Veya kendilerine yardım edebiliyorlar mı? Elbette bu bir azarlama ve tehdîd kabîlindendir. Nitekim, başka bir âyette şöyle buy-rulur: «Andolsunki siz; ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız ve teker teker huzurumuza geldiniz. Ve size verdiğimiz şeyleri ardınızda bıraktı­nız. Hani, ortaklarımız olduğunu sandığınız şefâatçılarınızı da berabe­rinizde de görmüyoruz. Andolsun ki; aranızdakit bağlar artık kopmuştur. Ortak sandıklarınız da sizden kaybolup gitmiştir.» (En’âm, 94).

«Aleyhlerine hüküm gerçekleşen kimseler (şeytânlar, fesâdçı ve kö­tü kimseler ile küfre çağıranlar): Rabbımız, İşte bunlar azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz nasıl azmışsak onları da öylece biz azdırdık. On­lardan uzaklaşıp Sana geldik, zâten onlar bize tapmıyorlardı.» diyerek onları azdırdıklarına ve onların da kendilerine uyduklarına kendileri aleyhine şehâdette bulunurlar, sonra da onların ibâdetlerinden uzakla­şıp sıyrılırlar. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyrulur: «Onlar, kendi­lerine güç kazandırsın diye Allah’ı bırakıp ilâhlar edindiler. Hayır, on­lar kendilerinin ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönecek­lerdir.» (Meryem, 81-82), «Allah’ı bırakıp ta kıyamet gününe kadar ce­vap veremeyecek olana, kendilerine yapılan dualardan habersiz bulu­nan şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? İnsanlar bir araya ge­tirildikleri zaman, bunlar onlara düşman kesilirler. Ve onların tapınmalarını inkâr ederler.» (Ahkâf, 5-6). Hz. İbrahim el-Halîl de kavmine şöyle demişti: «Dünya hayatında Allah’ı bırakıp aranızda putları dost­luk vesilesi kıldınız. Sonra da kıyamet gününde birbirinize küfreder ve karşılıklı la’net okursunuz. Varacağınız yer ateştir. Yardımcılarınız da yoktur.» (Ankebût, 25) .Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de: «O za­man uyulanlar, uyanlardan uzaklaşmış ve azabı görmüş oldular. Ara­larındaki bütün bağlar kopmuştur. Uyanlar dediler ki: Bizim için (dün­yaya) bir dönüş olsaydı da, (şimdi) bizden uzaklaştıkları gibi, bizde on­lardan uzaklaşsaydık. Böylece, onların bütün yaptıklarını Allah hasret­ler halinde kendilerine gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değiller­dir.» (Bakara, 166-167) buyururken, bu sebeple burada da şöyle bu­yurur: «(Dünya yurdunda kendilerinden umagelmekte olduğunuz gibi içinde bulunduğunuz durumdan sizi kurtarsınlar diye) koştuğunuz or­taklarınızı çağınn (bakalım). Onlar çağırırlar, ama kendilerine cevâb veremezler. Cehennem azabını görünce de (mutlaka cehenneme gide­ceklerini açıkça görerek) doğru yolda olmadıklarına yanarlar. (Azabı gördükleri zaman; keşke dünya yurdunda doğru yolda olanlardan ol­saydık, diye temennide bulunurlar.)» Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavli gi­bidir: «O gün ki: Bana ortak kabul ettiklerinize seslenin, der. Onları çağırırlar ama hiç birisi cevab vermez. Aralarında bir uçurum koyarız. Suçlular ateşi görünce ona düşeceklerini anlarlar, ama ondan kaçacak yer bulamazlar.» (Kehf, 52-53).

«O gün Allah onlara seslenip: Peygamberlere ne cevab verdiniz? der.» Birinci nidada Allah’ı birlemeden soruluyordu. Burada ise peygam­berlikleri isbât vardır. Yani size gönderilen elçilere cevâbınız ne olmuş­tu? Onlarla birlikte sizin durumunuz neydi? Bu, kula kabrinde iken; Rabbın kimdir, peygamberin kimdir, dinin nedir? şeklinde sorulması gibidir. Mü’min kişi, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet edecektir. Kâfir ise: Ha, ha, bilmiyorum, diyecektir. J3u sebeple, kıyamet günün de onun susmaktan başka bir cevabı yoktur. Zîrâ burada (dünya yurdunda) kör olan, el-betteki ahirette de kör ve yolunu sapıtmış olacaktır. Bu sebepledir ki; Allah Teâlâ: «Ama o gün, onlara karşı bütün haberler kör olmuştur. Birbirlerine de soramazlar.» buyurur. Mücâhid der ki: Hüccetler (delil­ler) onlara karşı kör olmuştur ve onlar yakınlarından, neseb bağı ile bağlı oldukları kimselerden dilekte bulunamazlar.

«Ama (dünyada iken) tevbe edip inanan ve sâlih amel işleyen kim­senin, (kıyamet günü) kurtuluşa erenlerden olması ümîd edilir.» Allah Teâlâ’dan olan bu ümîd mutlaka gerçekleşecektir. Zîrâ bu, hiç kusku­suz Allah’ın fazlı ve ihsanı ile mutlaka meydana gelecektir.[20]

68 — Rabbın dilediğini yaratır ve seçer. Onlar için se­çim hakkı yoktur. Onların koştukları ortaklardan Allah münezzehtir ve yücedir.

69 — Rabbın, göğüslerinin gizlediklerini de, açığa vur­duklarını da bilir.

70 — O, öyle bir Allah’tır ki; kendinden başka ilâh yok­tur. Önünde de, sonunda da hamd O’nadır. Hüküm O’nun-dur ve O’na döndürüleceksiniz.

Allah Teâlâ yaratmada ve seçmede yegâne olduğunu, bu konularda kendisi ile çekişecek ve hükmünü geciktirecek hiç bir şey olmadığını haber vererek: «Rabbın, dilediğini yaratır ve (dilediğini) seçer.» buyu­rur. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz. Hayn ve şerri ile bütün işler O’nun kudret elindedir ve işlerin dönüşü O’nadır.

«Onlar için seçim hakkı yoktur.» kısmının başında bulunan ( “LT) edatı, bu husustaki iki görüşün sahîh olanına göre olumsuzluk ifâde et­mektedir. Nitekim «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman; ne mü’-min erkekler için, ne de mü’min kadınlar için artık işlerinde bir seçme hakkı olmaz.» (Ahzâb, 36) âyetinde de böyledir. îbn Cerîr işe, bu edatın burada «şey» anlamına olduğu görüşünü tercih eder. Buna göre cüm­lenin anlamı şöyle olacaktır: O, onlar için hayırlı olanı seçer. Mutezile’-den bir grup bunu, Allah Teâlâ’ya kullar için en uygun olanı seçmeye riâyetin vâcib olduğu görüşüne delil getirirler. Halbuki sahîh olan, bu­rada edatın olumsuzluk edatı olmasıdır. Nitekim Ibn Ebu Hatim, bunu îbn Abbâs ve başkalarından nakletmektedir. Zîrâ makam, Allah Teâlâ’-mn yaratmada, takdirde ve seçmede yegâne olduğunu, bu hususlarda O’nun bir benzeri olmadığını beyân makamıdır. Bu sebepledir ki: «(Al­lah, bir şey yaratmayan ve her hangi bir şey seçmeyen putlardan ve) onların koştukları ortaklardan Allah münezzehtir, yücedir.» buyurmuş­tur.

«Rabbın, (yaratıkların açık olan şeylerden açığa vurduklarını bil­diği gibi) göğüslerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.» Aranızdan birisi ister sözü gizlesin, ister açığa vursun, ister geceye bü­rünerek gizlensin, ister gündüzün ortaya çıksın; hiç fark yoktur.» (Ra’d, 10).

«O, öyle bir Allah’tır ki; kendinden başka ilâh yoktur.» O’nun dı­şında Yaratan ve seçen bir Rab olmadığı gibi, Ulûhiyyette yegâne olan O’dur. O’nun dışında tapınılan bir ma’bûd yoktur. «Önünde de, sonun­da da hamd O’nadır.» Adaleti ve hikmeti ile yaptığı her şeyde hamde-dilen O’dur. «Hüküm O’nundur.» Kahrı, galebesi, hikmeti ve rahmeti ile O’nun hükmünü geciktirecek hiç kimse yoktur. «Ve O’na döndürüle­ceksiniz.» Kıyamet günü topunuz O’na döndürüleceksiniz de, hayrı ve şerri ile her bir amel sahibini ameli karşılığında mükâfatlandıracak ve­ya cezalandıracaktır. Diğer bütün işlerden gizlenmeye çalışılan hiç bir şey O’na gizli kalmaz.[21]

71 — De ki: Şayet Allah, geceyi kıyamete kadar üzeri­nize uzatsaydi; Allah’tan başka size ışık getirecek tanrı kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?

72 — De ki: Şayet Alladı gündüzü kıyamet gününe ka­dar mütemadiyen uzatsaydi; size içinde dinleneceğiniz bir geceyi getirecek Allah’tan başka tanrı kimdir? Hâlâ gör­meyecek inisiniz?

73 — O’nun rahmetindendir ki; dinlenmeniz için gece­yi, lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü yaratmış­tır. Tâ ki şükredesiniz .

Allah Teâlâ burada, kullarına olan nimetlerini zikrediyor. Onlara geceyi ve gündüzü müsahhar kılmış, bunları kullarının buyruğuna ver­miştir ki; onlar olmaksızın kullarının ayakta ve hayatta kalabilmelerine imkân yoktur. Burada haber verir ve açıklar ki; şayet, kıyamet gü­nüne kadar geceyi onların üzerine devamlı ve ebedî kılmış olsaydı, mut­laka bu onlara zarar verir ve gönüller ondan bıkıp usanırdı. Bu sebep­ledir ki: «Allah’tan başka size ışık görebileceğiniz ve onun sebebiyle bir­birinize ünsiyet keşfedebileceğiniz ışığı) getirecek tanrı kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?» buyurmuştur. Bunun peşinden haber verir ki; şayet gündüzü, kıyamet gününe kadar devam edecek şekilde, sürekli ve ebedî kılmış olsaydı; şüphesiz, bu da onlara zarar verecek ve hareket­lerin, işlerin çokluğundan bedenler yorulup takatsiz düşecekti. Bu se­bepledir ki; şöyle buyuruyor: «Size (hareketlerinizden ve işlerinizden sonra) içinde dinlen (ip istirahat ed)eceğiniz bir geceyi getirecek Allah’­tan başka tanrı kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz? O’nun (size) rahme-tindendir ki; (geceleyin) dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı (yolculuklarla, seferlerle, hareketler ve işlerle) aramanız için gün­düzü yaratmıştır. Tâ ki şükredesiniz.» Âyette önce gece, sonra gündüz, daha sonra ise bunlarla ilgili olanlar zikredilmek suretiyle güzel bir leff-i neşr yapılmıştır.

«Tâ ki şükredesiniz.» Gündüz ve gece çeşitli ibadetlerle Allah’a şük­redesiniz. Kim, geceleyin bir ibâdeti kaçınrsa; bunu gündüz, kim de gündüz bir ibâdeti kaçınrsa; bunu geceleyin telâfi eder. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de:« İbret almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O*dur.» (Furkan, 62) buyrulur ki bu hususta ayetler çoktur.[22]

74 — O gün onlara seslenip: Nerededir Bana ortak ol­duklarım iddia ettikleriniz? der.

75 — Her ümmetten bir şâhid çekip çıkarmışızdır. Ve kesin delilinizi getirin, demişizdir. O zaman gerçeğin Al­lah’tan olduğunu ve uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığım anlarlar.

Bu da, Allah ile beraber başka bir tanrıya tapmanlara, azarlama ve suçlama şeklinde bir hitaptır. Rab Teâlâ, bütün yaratıkların huzurun­da onlara seslenip şöyle buyuracaktır: «Nerededir (dünya yurdunda iken) Bana ortak olduklarını iddia ettikleriniz.»

Mücâhid, «Her ümmetten bir şâhid çekip çıkarmışızdır.» âyetindeki şâhid ile, Rasûlün kasdedildiğini söyler. Allah’ın ortakları olduğuna dâir iddianızın sıhhatına kesin delilinizi getirin bakalım. O zaman ger­çeğin Allah’tan olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını anlarlar; hiç’ bir şey konuşamayıp bir cevab da veremezler. Bilirler ki; uydurdukları kendilerini bırakıp gitmiş ve onlara hiç bir fayda sağlamamıştır.[23]

76 — Gerçekten Kârûn; Musa’nın kavminden biriydi. Ama onlara karşı azgınlık etti. Biz ona anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazîneler vermiştik. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma, çünkü Allah, şımarıkları sevmez.

77 — Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk arama. Doğrusu Allah bozguncuları sevmez.

Kârûn Adında Biri

A’meş’in Minhâl İbn Amr’dan, onun Saîd îbn Cübeyr’den, onun da İbn Abbâs’tan rivayetimde, o «Gerçekten Kârûn; Musa’nın kavminden biriydi.» âyetinde: O, Hz. Musa’nın amcası oğluydu, demiştir. îbrâhîm en-Nehaî, Abdullah İbn Haris tbn Nevfel, Semmâk îbn Harb, Katâde, Mâlik İbn Dinar, tbn Cüreyc ve başkaları da, onun; Hz. Musa’nın (a.s.) nın amcası oğlu olduğunu söylemişlerdir. İbn Cüreyc der ki: O; Kârûn İbn Yashur İbn Kâhes’tir. Hz. Mûsâ ise, Mûsâ İbn îmrân İbn Kâhes’tir. (Kârûn ile Hz. Musa’nın dedeleri Kâhes’tir). Muhammed îbn İshâk îbn Yesâr ise Karun’un; Hz. Mûsâ (a.s.)nın amcası olduğunu sanmış­tır, îbn Cerîr: îlim ehlinin çoğuna göre Kârûn Hz. Musa’nın amcası oğ­ludur, demiştir ki en doğrusunu Allah bilir. Katâde İbn Diâme der ki: Bize Karun’un, Hz. Musa’nın amcası oğlu olduğu, Tevrat’ı okurken sesinin güzelliğinde dolayı ona el-Münevvir (veya el-Münevver) adı veril­diği rivayet edilirdi. Fakat Allah düşmanı Sâmirî’nin nifaka düştüğü gibi o da münafık olmuş ve malının çokluğundan dolayı azgınlık onu helak etmiştir. Şehr İbn Havşeb der ki: Kavmine karşı büyüklendiğin-den dolayı elbisesini bir karış uzun tutardı.

«Biz ona, (çokluğundan dolayı) anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazîneler (inallar) vermiştik.» Hayseme’den naklen A’meş der ki: Karun’un hazînelerinin anahtarları deridendi. Her anahtar par­mak gibiydi ve her bir anahtar, başlı başına bir hazînenindi. O bir yere gitmek üzere binitine bindiği zaman anahtarları da ayaklan sekili, be­yaz altmış katıra yüklenirdi. Bu hususta başka şeyler de söylenmiş olup en doğrusunu Allah bilir.

«Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma, çünkü Allah, şımarıkları sev­mez.» Kavminin sâlih kişileri, içinde bulunduğu durum hakkında ona nasihatte bulunmuş, bir nasihat ve irşâd olarak ona şöyle demişlerdi: îçinde bulunduğun durumla şımarma, sevinme. Sana verilmiş olan mal­larla azıp şımarmayasın. Zîrâ Allah, şımarıkları sevmez. İbn Abbâs, âyetteki çok sevinenler anlamına gelen ( ü^>-^ ) kelimesini, çok se­vinen, kendini beğenen anlamına alırken; Mücâhid bunun, Allah’ın ken-sine verdiklerine şükretmeyen azgın, şımarık, kibirlenen anlamına gel­diğini söyler.

«Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma.» Allah Teâlâ’mn sana vermiş olduğu çok mal ve nimeti, senin için âhiret yurdunda sevâb kazandıracak çeşitli ibâdetler ve Allah’a yaklaştıran şeylerle Rabbına itâatta kullan. Allah’ın sana mübâh kılmış olduğu yeme, içme, giyim, mesken ve benzeri şeylerle dün­yadaki nasibini de unutma. Şüphesiz senin üzerinde Rabbmm hakkı ol­duğu gibi nefsinin de, ailenin de, ziyaretçilerinin de haklan vardır. Her hak sahibine hakkını ver. «Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (Al­lah’ın yaratıklarına) ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk arama.» îçinde bulunduğum şeylerle maksadın, gayen ve tek düşüncen yeryüzün­de bozgunculuk yapmak ve Allah’ın yaratıklarına kötülük etmek olma­sın. «Doğrusu Allah bozguncuları sevmez.»[24]

78 — Dedi ki: Bu, bana; ancak bende olan bilgiden ötü­rü verilmiştir. Bilmez mi ki Allah, önceleri ondan daha

güçlü ve topladığı daha fazla olan nice nesilleri yok etmiş­tir? Suçlulardan günâhları sorulmaz.

Allah Teâlâ, kavmi kendisine nasihatte bulunup hayra irşâd etti­ğinde, Karun’un kavmine cevabım haber veriyor. O, şöyle demişti: «Bu (servet) bana; ancak bende olan bilgiden ötürü verilmiştir.» Ben, söy­lemekte olduğunuza ihtiyâç duymuyorum. Allah Teâlâ bu malı bana, ancak ona müstehak olduğumu bildiği için ve bir de beni sevdiği için vermiştir. Bana bu malın verilmesi, ancak Allah Teâlâ’mn benim buna lâyık olduğumu bilmesinden dolayıdır. Bu, Allah Teâlâ’mn şu âyetleri gibidir. «İnsanın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra ona ka­tımızdan bir nimet verdiğimizde; bu bana, bilgimden dolayı verilmiş­tir, der.» (Zümer, 49), «Başına gelen bir sıkıntıdan sonra kendisine ka­tımızdan bir rahmet tattırırsak: Elbette bu benim hakkımdır, der.» (Fussilet, 50).

Bazılarından, «Bu (servet) bana; ancak bende olan bilgiden ötürü verilmiştir.» âyetinde, onun kimya ilmi ile meşgul olduğunun kasdedil-diği rivayet edilirse de, bu görüş zayıftır. Zîrâ kimya ilmi (diğer bir de­yişle simya ilmi) hadd-i zâtında bâtıl bir ilimdir. Zîrâ cevherlerin başka bir şekle (veya cevhere) çevrilmesine ancak Allah Teâlâ güç yetirebilir. Allah Teâlâ bir âyeti kerîme’de: «Ey insanlar, bir misâl verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Şüphesiz ki Allah’ı bırakıp ta taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar.» (Hacc, 73) buyurur. Sahîh bir ha­dîste Hz. Peygamber (s.a.)den rivayet edildiğine göre, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Benim yaratışım gibi yaratmaya kalkışandan daha zâlim olan kimdir? Bir zerre yaratsınlar, bir arpa yaratsınlar bakalım. Bu, sâ­dece dış görünüş veya şekilde Allah’ın yaratmasına benzetmeye çalışan tasvîrciler (resim yapanlar) hakkında vârid olmuştur. O halde bir zâtın mâhiyyetini bir diğer zâtın mâhiyyetine çevirdiğini öne süren kimsenin durumu nasıl olur dersiniz? Şüphesiz bu bir yalandır imkânsızdır, bil­gisizlik ve sapıklıktan’ibarettir. Onlar ancak dış görünüşü, görünen su­retleri boyamaya güç yetirebilirler. Bu (bir cevherin mâhiyyetini başka bir mahiyyete çevirmek) yalan, göz boyama ve vakıada sahîh gibi gös­termeden ibarettir. Bu şüphesiz, kât’î, kesin değildir ve bu iftiracı, gü­nahkâr ve bilgisizler güruhunun uğraşmakta olduğu yoldan insanlar­dan herhangi birinin bunu gerçekleştirdiği sıhhatli bir haberle sabit de olmamıştır. Allah Teâlâ’mn, dostlarından bazılarının elinde bazı cevher­leri altun veya gümüş veya benzeri şeylere çevirme şeklinde yaratmış olduğu harikulade (tabiat üstü) şeylere gelince; elbette bu, bir müslü-manın inkâr edeceği bir şey değildir ve hiç bir mü’min bunu reddetmez. Fakat bu, san’at kabilinden değildir. Olsa olsa, göklerin ve yerin Eabbı olan Allah’ın dilemesi, ihtiyarı ve liilindendir. Nitekim, Hayve tbn Şü-reyh el-Mısrî’den —Allah ona rahmet eylesin— rivayet edildiğine göre, bir dilenci ondan bir şey istemişti. Yanında ona verecek bir şeyi yoktu ve dilencinin zaruret içinde olduğunu görmüştü. Yerden bir çakıl alıp bunu avucunda dolandırdı, sonra o dilenciye attı. Bir de gördüler ki; o çakıl, kırmızı bir altundır. Bu hususta hadîsler ve haberler gerçekten çoktur ve zikredilmeleri de uzundur.

Bazıları diyorlar ki: Kârûn, îsm-i A’zam’ı biliyordu. Allah’a onunla duâ. etti de, onun sebebiyle çok mala sahip oldu. Ancak birinci anlam, sahîh olanıdır. Bu sebepledir ki; Allah Teâlâ, ona mal vermek suretiyle Allah’ın kendisiyle ilgilendiği iddiasına bir red olarak şöyle buyurmuş­tur: «Bilmez mi ki Allah, önceleri ondan daha güçlü ve topladığı daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir?» Cndan mal itibarıyla daha çok olan kimseler vardı, bu bizim onlara sevgimizden dolayı değildi. Bunun­la birlikte Allah Teâlâ onları, küfürleri ve şükretmemeleri sebebiyle he­lak buyurmuştur. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Suçlulardan, (günâh­larının çokluğu sebebiyle) günâhları sorulmaz.» Katâde, «Bu (servet) bana; ancak bende olan bilgiden ötürü verilmiştir.» kısmını: Bendeki hayırdan ötürü verilmiştir, diye açıklar. Süddî der ki: Buna ehil oldu­ğuna dâir (Allah’ın) ilminden ötürü bana verilmiştir. Bu âyetin tefsi­rini güzel bir şekilde yapan îmâm Abdurrahmân tbn Zeyd tbn Eşlem, «Bu (servet) bana; ancak bende olan bilgiden ötürü verilmiştir.» âyeti hakkında şqyle der: Kârûn demişti ki: Şayet Allah, benden hoşnûd ol­masaydı ve benim üstünlüğümü bilmeseydi; bana bu malı vermezdi. Sonra Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eşlem şu âyeti okumuştur: «Bilmez mi ki Allah, önceleri ondan daha güçlü ve topladığı daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir? Suçlulardan günâhları sorulmaz.»[25]

79 ~ Debdebe içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: Keski Karun’a verildiği gibi bizim de olsaydı. Doğrusu o, büyük bir varlık sahibidir, demişlerdi.

80 — Kendilerine bilgi verilmiş olanlar da şöyle demiş­ti: Yazıklar olsun size. Allah’ın mükâfatı, îmân edip sâlih amel işleyenler için daha hayırlıdır. Ona da ancak sabre­denler kavuşabilir.

Allah Teâlâ, Karun’dan haber vererek şöyle buyurur: Bir gün Kâ-rûn, büyük bir zînet içinde; maiyyeti, hizmetçileri ve kendisi son derece parlak, göz kamaştıran güzellikte elbiseler giymiş ve şaşaalı binitlere binmiş olarak çıkmıştı. Dünya hayatını isteyerek dünyanın debdebe ve süsüne meyli olanlar onu gördüklerinde, ona verilenlerin bir mislinin kendileri için olmasını temenni ettiler ve: «Keski Karun’a verildiği gibi bizim de olsaydı. Doğrusu o, (dünyada) büyük (ve bol) bir varlık sa­hibidir.» demişlerdi. Faydalı bir ilme sâhib olanlar onların sözlerini işittiklerinde şöyle demişlerdi: «Yazıklar olsun size. (Âhiret yurdunda) Allah’ın mükâfatı, îmân edip sâlih amel işleyenler için (sizin şu gör­mekte olduğunuzdan) daha hayırlıdır.« Sahîh bir hadîste rivayet edil­diğine göre, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Sâlih kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir beşerin kalbine gelmeyecek şeyler hazırladım. Dilerseniz: «Yaptıklarına karşılık olarak, onlara gözlerin aydın olacağı nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bil­mez.» (Secde, 17) âyetini okuyunuz.

«Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» Süddî: Cennete ancak sabredenler kavuşacaktır, diyerek bunu sanki, kendilerine ilim veril­miş olanların sözünün devamı gibi kabul etmiştir. îbn Cerîr ise: Bu ke­limeyi; ancak dünya sevgisine karşı sabreden ve âhiret yurdunu iste­yenler söyleyebilir, diyerek burayı; kendilerine ilim verilmiş olanların sö­zünden ayırarak Allah Teâlâ’nın kelâmı ve O’nun haber vermesi olarak kabul etmiştir.[26]

81 — Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine geçir­dik. Allah’a karşı kendisine yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Bizzat kendisini koruyabileceklerden de değildi.

82 — Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Vay demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lutfetmemiş olsaydı; bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay, demek ki kâfirler, asla fe­lah bulmazlar, demeye başladılar.

Allah Teâlâ, Karun’un zîneti içinde kibirlenmesini, böbürlenmesini, kavmine karşı övünüp onlara karşı şımarış azmasını zikrettikten sonra, peşinden onu ve evini yere geçirdiğini zikreder. Nitekim, Buhârî’de Zührî kanalıyla Sâlim’den, onun da babasından rivayet edilen sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bir adam izârmı yerde sürürken birden bire yere batınldı. O, kiyâmet gününe kadar yere bat­maya devam etmektedir. Buharı, hadîsi ayrıca Cerîr İbn Zeyd kanalıy­la… Ebu Hüreyre’den, p da Hz. Peygamber (s.a.)den yukardakine ben­zer şekilde zikretmiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Nadr İbn İsmâîl’in… Ebu Saîd (eljHudrî)den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur: Sizden öncekiler içinde birisi kibirlenip böbürlenerek iki yeşil hırka içinde çıkmışken, Allah Teâlâ yeryüzüne emretti de yeryüzü onu içine alıverdi. Şüphesiz o, kıyamet gününe kadar orada batmaya de­vam etmektedir. Hadîsi, sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiş olup isnadı hasendir. Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsîlî der ki: Bize Ebu Hayseme’nin… Enes İbn Mâlik (r.a.)den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur. Sizden Öncekiler içinde birisi böbürlenerek iki hırka içinde çıkmışken Allah Teâlâ yeryüzüne emretti de yeryüzü onu içine alıverdi. Şüphesiz o, kıyamet gününe kadar orada batmaya devam etmektedir. Moıhammed İbn Münzir Şekker Kitâbu’l-Acâibi’l-Ğarîbe’sinde kendi is­nadı ile Nevfel tbn Müsâhik’den rivayet ediyor ki; o, şöyle anlatmış: Necrân mescidinde bir genç gördüm. Uzunluğuna, mükemmelliğine» ve güzelliğine şaşırarak ona bakmaya başladım. Bana niçin bakıyorsun? diye sordu da, beti: Güzelliğine ve mükemmelliğine şaşıyorum, dedim. Şüphesiz, Allah da bana şaşmaktadır, dedi. Eksilmeye ve küçülmeye başladı da, sonunda bir karış uzunluğuna kadar küçüldü. Akrabaların­dan birisi onu kolunun yenine alıp gitti.

Anlatıldığına göre, Kârûn’un’un helak olması Allah’ın peygamberi Hz. Musa’nın bedduası yüzünden olmuştur. Ancak Hz. Musa’nın, ona niçin .beddua ettiğinde ihtilâf edilmiştir. İbn Abbâs ve Süddî’den riva­yete göre; Kârûn, fahişe bir kadına Hz. Mûsâ Isrâiloğulları içinde durup onlara Allah’ın kitabını okurken, onların huzurunda Hz. Musa’yı sus­turması için bir miktar mal vermiş de kadmı: Ey Mûsâ, sen bana şöyle şöyle yapmıştın, demişti. Topluluk içinde kadın bu sözleri Hz. Mûsâ (a.s.)ya söylediğinde o korkudan titremiş, kadına doğru gelip iki rek’at namaz kılmış sonra: Denizi yaran, sizi Firavun’dan kurtaran, şöyle şöyle yapan Allah aşkına, seni bu söylediğine sevk edenin kim olduğunu bana haber vereceksin, demiş. Kadın: Madem ki bana Allah aşkına de­din; o halde Karun sana bunları söylemem için şunları şunları verdi. Ben Allah’a istiğfar edip O’na tevbe ediyorum, dedi. İşte o zaman Hz. Mûsâ, Allah için secdeye kapandı ve Kârûn hakkında istekte bulundu. Allah Teâlâ Hz. Musa’ya vahyedip: Yeryüzüne, sana onun hakkında itaat etmesini emrettim, buyurdu. Hz. Mûsâ, yeryüzüne Karun’u ve evi­ni yutmasını emretti de, öyle oldu.

Karun’un helaki hakkında, şöyle bir olay da anlatılıyor: Kârûn, (bir gün) zîneti içinde boz renkli katırlara binmiş olarak kavminin ya­nma çıkmıştı. Onun ve hizmetçilerinin üzerinde erguvan renkli (boyalı) elbiseler vardı. Bu maiyyeti içinde Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ (a.s.) nın meclisine uğradı, Hz. Mûsâ çevresindekilere Allah’ın günlerini ha­tırlatıyordu. Karun’u görünce, Hz. Musa’nın çevresindekiler yüzlerini ona döndürerek debdebe ve ihtişamına bakmaya başladılar. Hz. Mûsâ (a.s.) Karun’u çağırıp: Seni bu yaptığına sevkeden nedir? diye sordu. Kârûn: Ey Mûsâ, şayet sen benden peygamberlikle üstün kılınmışsan, şüphesiz ki ben de sana dünya ile üstün kılındım. Dilersen çıkalım; sen bana, ben de sana beddua edeyim, dedi. Hz. Mûsâ ve Kârûn kavmi için­de çıktılar. Hz. Mûsâ: Sen mi duâ edeceksin, yoksa ben mi duâ edeyim? diye sordu, Kârûn: Hayır, ben duâ e.deceğim, dedi. Kârûn duâ etti de onun duasına icabet olunmadı. Sonra Hz. Mûsâ: Duâ edeyim mi? diye sordu, Karun’un, evet cevabı üzerine: Ey Allah’ım, yeryüzüne bugün bana itaat etmesini emret, dedi. Allah Teâlâ ona: Şüphesiz öylece yap­tım, diye vahyetti. Hz. Mûsâ: Ey yeryüzü, onlan al (yakalayıp içine al), dedi. Yeryüzü onları ayaklarına kadar içine aldı. Sonra: Onlan al, dedi de topuklarına kadar, sonra dizlerine kadar içine aldı. Sonra Hz. Mûsâ: Onlann hazînelerini ve mallarını getir, dedi. Yeryüzü, onların hazîne ve mallarını getirdi de^ onlara baktılar. Hz. Mûsâ eliyle işaret edip: Ey Lâvi oğulları gidiniz, dedi. Yeryüzü onların üzerine kapandı, tbn Ab-bâs’tan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Onlar yedinci kat yeryüzüne ba-tırıldı. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre onlar, her gün bir adam boyu batırılmaktadır ve kıyamet gününe kadar da orada batmaya de­vam edeceklerdir. Burada daha birtakım İsrâiliyyât anlatılırsa da, bu­rada onları vermiyoruz.

«Allah’a karşı kendisine yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Bİz-zât kendisini koruyabileceklerden de değildi.» Malı, toplamış oldukları, hizmetçileri ve maiyyeti ona bir fayda vermedi. Ondan Allah’ın azabını, cezasını ve intikamını geri çeviremedi. Bizzat kendisi de, kendine yardun edebilecek değildi. Ne kendisinden, ne de başkasından, ona bir yar­dımcı çıkmadı.

Daha dün onu zîneti içinde görüp de: «Keski Karun’a verildiği gibi bizim de olsaydı. Doğrusu o, büyük bir varlık sahibidir.» diyenler, onun yere batırıldığını gördüklerinde: «Vay, demek ki Allah, kullarından di­lediğinin rızkını genişletip daraltmaktadır.» demeye başladılar. Mal, şüphesiz ki, sahibinden Allah’ın hoşnûd olduğuna delâlet etmiyor. Allah hem verir, hem vermez; hem daraltır, hem genişletir. Alçaltır da, yük­seltir de. En mükemmel hikmet ve en kesin hüccet O’nundur. İbn Mes’-ûd’dan rivayet edilen marfu’ bir hadîste şöyle buyrulur: Allah Teâlâ aranızda rızıkları bölüştürdüğü gibi, huylarınızı da paylaştırmıştır. Şüphesiz ki Allah; malı sevdiğine de, sevmediğine de verir. îmânı ise an­cak sevdiğine bahşeder.

«Eğer Allah, bize lütfetmemi^ (ihsanda bulunmamış) olsaydı; (şu­nu yerin dibine geçirdiği gibi) bizi de yerin dibine geçirirdi.» Zîrâ biz de, onun gibi olmayı istemiştik. Şüphesiz ki o bir kâfir idi. «Kâfirler (ise dünyada da, âhirette de Allah katında) asla felah bulmazlar.» (…)[27]

83 — İşte âhiret yurdu. Biz onu, yeryüzünde böbürlen­meyen ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Akı­bet müttakîlerindir.

84 — Kim ir iyilikle gelirse; ona, daha hayırlısı veri­lir. Kim de bir kötülükle gelirse; o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.

Âhiret Vurdu

Allah Teâlâ âhiret yurdunu, asla zevale ermeyecek ve çevrilmeye­cek devamlı nimetlerini; yeryüzünde böbürlenmeyen, Allah’ın yaratıkla­rına karşı büyüklenmeyen, onlara zulmetmeyen, onlar arasında bozgun­culuk yapmayan, tevazu’ sahibi inanan kullarına hazırladığım haber veriyor. İkrime, âyetteki kelimesini büyüklenmekle açıklar. Saîd îbn Cübeyr ise, bu kelimeyi; haddi aşmak, azmak ve zulümle tefsir eder. Süfyân îbn Saîd es-Sevrî’nin Mansûr’dan, onun da Müslim el-Ba-tîn’den rivayetine göre, yeryüzünde böbürlenmek; haksız yere büyük-lenmektedir. Âyette zikredilen bozgunculuk ise, malı haksız yere almak­tır, tbn Cüreyc âyeti şöyle açıklıyor: «İşte âhiret yurdu; Biz onu; yeryü­zünde (büyüklenmeyen) böbürlenmeyen ve (Allah’a isyan olan şeyleri işlemek suretiyle) bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz.» İbn Cerır der ki: Bize İbn Vekî’nin… Hz. Ali’den rivayetinde o, şöyle demiş: Şüp­hesiz ki; ayakkabısının bağının, arkadaşının ayakkabı bağından daha güzel olmasını isteyen ve bundan hoşlanan kimse, Allah Teâlâ’nın: «İş­te âhiret yurdu. Biz onu, yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Âkibet müttakîlerindir.» âyetinin hükmü içine girer. Hz. Ali’nin bu sözü, kişinin başkasına karşı övünmek iste­diği durumuna hamledilmelidir ki; şüphesiz bu, kötülenmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)den rivayet edilen sahîh bir hadîste o, şöyle buyur­muş: Bana alçak gönüllü (mütevâzi) olmanız vahyolundu. O kadar ki; kimse kimseye karşı övünmeyecek, kimse kimseye karşı zulmetmeye-cektir. Ancak kişi bunu sâdece güzelleşmek için sevip isterse, bunda bir beis yoktur. Bir adam: Ey Allah’ın elçisi, ben elbisemin ve ayakkabı­mın güzel olmasını seviyorum. Bu kibirden midir? diye sormuştu. Allah Rasûlü: Hayır, şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever, buyurdu.

«Kim (âhiret günü) bir iyilikle gelirse; ona daha hayırlısı verilir.» Allah’ın sevabı, kulun iyiliğinden daha hayırlıdır. Nasıl böyle olmasın ki; Allah Teâlâ ona karşılığını kat kat verecektir. Burası, Allah Teâlâ’nın fazl-u ihsanını beyân, makamdır. Bundan sonra adalet ve hükümlerin ayrılması makamını zikrederek şöyle buyurur: «Kim de bir kötülükle gelirse; o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.» Nitekim başka bir âyet-i kerime’de «Kim de bir kötülükle gelirse, yüzleri ateşte sürtülür. Ya siz yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılacaksınız?» (Nemi, 90) buyrulur ki; bu­rası da adaletle hükümlerin ayrılacağını beyân makamıdır.[28]

85 — Kur’ân’ı sana farz kılan Allah, elbette seni döne­ceğin yere döndürecektir. De ki: Kimin doğrulukla geldiği­ni, kimin apaçık sapıklıkta bulunduğunu en iyi bilen Rab-bımdır.

86 — Sen; sana bu Kitâb’ın verileceğini ummazdın. Bu, ancak Rabbının bir rahmetidir. Öyle ise, sakın kâfirlere yardımcı olma.

87 – Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbına davet et ve sakın müşriklerden olma.

88 — Allah ile birlikte bir başka tanrıya yalvarma O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey helak olacaktır. Hüküm O’nundur ve sâdece O’na döndürüleceksiniz.

Allah Teâlâ burada Rasûlü (s.a.)ne risâleti tebliğ etmesini ve in­sanlara Kur’ân’ı okumasını emrediyor. Ona haber veriyor ki; şüphesiz Allah, onu kıyamet gününe döndürecek ve gözetmesini, riâyetini iste­miş olduğu peygamberlik mükellefiyetinden ona soracaktır. Bu sebep­ledir ki; şöyle buyurur: «Kur’ân’ı (insanlara okuyup onlara tebliğ et­meni) sana farz kılan Allah, elbette seni döneceğin yere, (kıyamet gü­nüne) döndürecek (ve sana bunu soracak) tır.» Nitekim, başka âyetler­de şöyle buyrulur: «Andolsun ki; kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da soracağız, peygamber olarak gönderilenlere de.» (A’râf, 6), «Allah peygamberleri topladığı gün şöyle buyurur: Size ne cevab veril­di?» (Maide, 109), «Yeryüzü Rabbının nuru ile aydınlandı. Kitab ko­nuldu. Peygamberler ve şâhidler getirildi…» (Zümer, 69). Süddî’nin Ebu Salih’ten, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre Allah Teâlâ; «Kur’an’ı sana farz kılan Allah elbette seni döneceğin yere döndürecektir.» âye­tinde şöyle buyuruyor: Şüphesiz seni cennete döndürecek, sonra sana Kur’ân’ı soracaktır. Süddî ve Ebu Saîd de, bu açıklamanın bir benzerini yapmışlardır. Hakem îbn Ebân’ın İkrime’den, onun da Îbn Abbâs (r.a.) tan rivayetine göre; o, «Allah, elbette seni döneceğin yere döndürecek­tir.» âyetinde, kıyamet gününün kasdedildiğini söyler. Bunu, Mâlik de Zührî’den rivayet ediyor. Sevrî’nin, A’meş kanalıyla… Îbn Abbâs’tan rivayetine göre, burada ölüm kasdedilmektedir. Yani, Allah elbette seni ölüme ulaştırıp döndürecektir. îbn Abbâs’tan gelen rivayetlerin kanal­ları bunlardır. Bu rivayetlerin birisinde şöyle deniliyor: Şüphesiz ki Al­lah, seni cennetteki madenine (aslına) döndürecektir. Mücâhid der ki:

Kıyamet günü seni diriltecektir. 8u açıklama îkrime, Atâ, Saîd tbn Cü-beyr, Ebu Kazea, Ebu Mâlik ve Ebu Salih’ten de rivayet edilmiştir. Ha­san el-Basrî der ki: Evet, Allah’a yemîn olsun ki; onun için (Hz. Pey­gamber için) bir dönüş yeri vardır ve Allah Teâlâ kıyamet günü önce onu diriltecek, sonra cennete koyacaktır. İbn Abbastan bundan başka vecihler de rivayet edilmiş olup; Buharı, Sahîh’inin tefsir bölümünde der ki: Bize Muhammed tbn Mukâtil’in… îbn Abbâs’tan rivayetinde o, «Allah, elbette seni döneceğin yere döndürecektir.» âyetinde şöyle diyor: Allah elbette seni Mekke’ye döndürecektir. Bunu, Neseî de Sünen’inin tefsir bölümünde; İbn Cerîr ise, Ya’lâ İbn Ubeyd et-Tanâfisî kanalıyla rivayet ediyorlar. Avfî de, îbn Abbâs’tan rivayet ediyor ki, «Allah, el­bette seni döneceğin yere döndürecktir.» âyetinin anlamı şudur: Şüp­hesiz seni Mekke’den nasıl çıkarmışsa, yine oraya döndürecektir. Mu­hammed îbn îshâk da Mücâhid’den rivayetle âyeti şöyle anlıyor: El­bette Allah, seni doğum yerin olan Mekke’ye döndürecektir, tbn Ebu Hatim der ki: Bu açıklamanın benzeri İbn Abbâs, Yahya tbnu’l-Cezzâr, Saîd tbn Cübeyr, Atıyye ve Dahhâk’tan da rivayet edilmiştir. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Dahhâk’tan rivayetinde o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.), Mekke’den çıkıp ta Cuhfe’ye ulaştığında, Mek­ke’ye karşı bir özlem duymuştu. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona: «Kur’ân’ı sana farz kılan Allah, elbette seni döneceğin yere döndüre­cektir.» âyetini indirdi. Dahhâk’tan rivayet edilen bu söz, âyetin Medi­ne’de nazil olmasını gerektirir. Halbuki sûrenin tamamı Mekke’de na­zil olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Abdürrezzâk’ın Ma’mer’den, onun da Katâde’den rivayetine göre o, «Allah, elbette seni döneceğin yere döndürecektir.» âyeti hakkında şöy­le demiştir: Bu, tbn Abbâs’ın gizlediklerindendi. îbn Ebu Hatim’in ken­di isnadı İle Nuaym el-Kârî’den rivayetine göre; o, «Allah, elbette seni döneceğin yere döndürecektir.» âyetinde: Beyt el-Makdis’e döndürecek^ tir, demiştir. En doğrusunu Allah bük, ama bu söz, âyeti (Hz. Peygam­berin döndürüleceği yeri) kıyamet günü üe tefsir edenlerin sözüne dön­mektedir. Zîrâ Beyt el-^Makdis, mahşer ve insanların diriltilip toplana­cakları yerdir. Doğruya ulaştıran, Allah’tır.

Bu sözlerin arasını şöylece te’lîf etmek mümkündür: İbn Abbâs bir keresinde âyeti Allah Rasûlü’nün Mekke’ye dönüşü ile tefsir etmiştir ki; bu Mekke’nin fethidir ve îbn Abbâs’a göre Mekke’nin fethi, Allah Ra-bûiü (s.a.)nün ecelinin yaklaşmış olduğuna bir işarettir. Nitekim İbn Abbâs: «Allah’ın nusreti ve fethi geldiğinde, ve insanların fevc fevc Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünüzde, hemen Rabbmı hamd ile tes-bîh et ve O’ndan mağfiret dile. Şüphesiz ki O, Tevvâb olandır.» (Nasr, 1-4) sûresini de Allah Rasûlü (s.a.)nün eceli olduğu ve sûrede buna işaret edildiği şeklinde açıklamıştır. İbn Abbâs bu açıklamayı, Ömer tbn Hattâb’ın da bulunduğu bir yerde yapmış ve Ömer onun bu sözüne muvafakat ederek: Sûre’den senin anladığından başkasını anlamıyo­rum, demişti. Bu sebepledir ki; tbn Abbâs başka bir seferinde, Allah Rasûlünün döneceği yeri ölümle, diğer bir keresinde ölümden sonraki kıyamet günü ile, bir keresinde de Allah’ın risâletlni clnn ve insanlara teblîğ edip ulaştırması üzerine mükafatı ve varacağı yer olan cennetle tefsir etmiştir. Zîrâ o (Hz. Peygamber), Allah’ın yaratıklarının en ka­mili, en fasihi ve mutlak olarak Allah’ın yaratıklarının en şereflisidlr.

«De ki; Kimin doğrulukla geldiğini, kimin apaçık sapıklıkta bulun­duğunu en iyi bilen Rabbımdır.» Ey Muhammed, sana muhalefet edip yalanlayan kavminin müşriklerine ve küfürlerinde onlara uyanlara de ki: Şüphesiz Rabbın sizden ve benden hangimizin hidâyet üzere oldu­ğunu en iyi bilendir. Yurdun akıbetinin kimin için olacağını yakında bileceksiniz. Dünyada ve âhirette güzel akıbet ve zaferin kimin olduğu­nu da yakında bileceksiniz.

Sonra Allah Teâlâ peygamberine, ona olan yüce nimetini onu gön­dermek suretiyle kullarına olan nimetlerini hatırlatarak şöyle buyurur: «Sen, (sana vahiy indirilmesinden önce) sana bu Kitâb’ın verileceğini (ve sana vahiy indirileceğini) ummazdın. Bu, ancak Rabbının bir rah­metidir.» Allah’tan sana vahyin gelmesi, ancak Allah’ın sana ve senin sebebinle kullara rahmetlndendir. Madem ki sana bu yüce nimeti bah­setmiştir; «Öyle ise, sakın kâfirlere yardımcı olma.» Aksine onlardan ayni, uzaklaş ve onlara muhalefet et. «Allah’ın âyetleri sana indirildik­ten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.» Onların sana muhale­fetlerinden ve insanlan senin yolundan alıkoymalarından, çevirmele­rinden etkilenme. Buna iltifat edip aldırma. Şüphesiz Allah senin kelime­ni yüceltecek, dinini destekleyecek, seninle gönderileni diğer dinlere üstün kılacaktır. «Tek ve ortağı olmayan) Rabbına (ibâdete) davet et ve sakın müşriklerden olma. Allah ile birlikte bir başka tanrıya yalvar­ma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.» İbâdet sâdece O’na ve ilâhlık da sadece O’nun azametine yaraşır,

«O’nun zatından başka her şey helak olacaktır.» âyeti, Allah’ın Dâim, Baki, Hayy, Kayyûm olduğunu haber vermektedir. Öyle Allah ki bütün yaratıkla1″ ölür, O asla ölmez. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de: «Yeryüzünde bulunan her şey fânidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbınızın zâtı Bakidir.» (Rahman, 26-27) buyurarak burada Yüz keli­mesi ile zâtmı ifâde etmiştir. «O’nun zatından bajşka her şey helak olacak­tır.» âyetinde de ifâde tarzı aynıdır. Ebu Seleme kanalıyla Ebu Hüreyre1 den rivayet edilen sahih bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Şâirin söylemiş olduğu sözlerin en doğrusu, Lebîd’in: Dikkat ediniz, Allah’ın dışında her şey bâtıldır, sözüdür. Mücâhidve Sevrî O’nun zatın­dan başka her şey helak olacaktır.» âyetini: O’nun rızâsıriın istendiği şey­ler dışında her şey helak olacaktır, şeklinde anlamışlardır. Buhar! bu açıklamayı, Sahihinde bunu kabul eder tarzda nakletmektedir. (…) Bu açıklama birinci açıklamaya zıd değildir. Zîrâ bu; Allah’ın rızasının istenildiği ve kasdedildiği, şeriata uygun sâlih ameller dışında bütün amellerin bâtıl olduğunu haber vermektedir. Birinci açıklamanın muk-tezâsına göre İse, Allah’ın zatı dışında bütün zâtlar fânî’dir, yok olacak ve zevale erecektir. Şüphesiz ki Allah, her şeyden önce ve her şeyden sonra var olan Evvel ve Âhir’dir. Ebu Bekr Abdullah îbn Muhammed tbn Ebu Dünya, et-Tefekkür ve’1-îtibâr adlı kitabında der ki: Bize Ah-med tbn Muhammed îbn Ebu Bekr’in… Ebu’l-Velîd’den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: îbn Ömer, kalbini îman üzere tutmak ve korumak iste­diğinde; bir harabeye gider, kapısında durur ve hazîn bir sesle nida ederek: Senin ehlin nerede? der, sonra kendine dönerek: «O’nun zatın­dan başka her şey helak olacaktır.» dermiş.

((Hüküm O’nundur.» Mülk, tasarruf O’nundur, hükmünü değişti­rip geciktirecek hiç kimse yoktur. «(Diriltileceğiniz günde) sâdece O’na döndürüleceksiniz.» Size amellerinizin karşılığını verecektir: Amelleri­niz hayır ise hayır, amelleriniz kötü ise karşılaşacağınız da kötülük ola­caktır.

Kuran

Kasas Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.