Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

28 – Kasas Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

el-Hasen, İkrime ve Ata’nın görüşüne göre hepsi Mekke’de inmiştir. İbn Abbas ve Kâtade ise, Mekke ile Medine arasında inmiş, tek bir âyet müstes­nadır, derler. İbn Selam dedi ki: Bu âyet el-Cuhfe’de Rasûluüah (sav)’in Medine’ye hicreti esnasında inmiştir. Bu da yüce Allah’ın: “Sana Kur’ân’ı farz kılan Allak elbette seni bir dönüş yerine geri çevirecektir.” (el-Kasas, 28/85) buyruğudur. Mukatil de şöyle demektedir: Bu sûrede Medine’de inen buyruklar: “On­dan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler…” buyruğundan itibaren: “Bi­zim cahillerle işimiz yok” (el-Kasas, 28/52-55) âyetleridir. Bu sûre seksensekiz âyet-i kerimedir.

28 – Kasas Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Kasas Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

  1. Tâ. Sîn. Mîm.
  2. Bunlar açıklayıcı kitabın âyetleridir.

3- îman eden bir topluluk için Biz sana Musa ve Firavun’un habe­rinden bazısını hak ile okuyacağız.

  1. Şüphe yok ki Firavun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı ve ora ahalisini bölük bölük ayırıp onlardan bir kesimi zayıf düşürmek istiyor; oğullarını boğazlatıp, kadınlarını hayatta alıkoyuyordu. Gerçekten o bozgunculardan idi.
  2. Biz ise o arzda mustaz’aflara lütuf etmek, onları önderler yap­mak ve onları varisler kılmak istiyorduk.
  3. Ve onlara arzda güç ve imkân verelim, Fir’avun’a ve Haman’a ve ordularına da onlardan korkageldiklerini gösterelim (istiyorduk).

“Tâ. Sîn. Mîm” buyruğuna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulun­maktadır.

“Bunlar açıklayıcı kitabın âyetleridir” buyruğundaki Bunlar” ref

mahallinde olup; “dili; Bunlar, onlar” anlamındadır ve “âyetler” ondan bedeldir. Bununla birlikte “okuyacağız” buyruğu ile nasb mahallinde olma­sı “âyetler”in de ondan yine bedel olması da mümkündür. Bunun nasb ka­bul edilmesi de; “Zeyd’i vurdum” demeye benzer.

“Açıklayıcı” yani bereket ve hayrı apaçık, hakkı batıldan, helâli haram­dan açıkça ayırdeden, peygamberlerin kıssaları ile Muhammed (sav)’ın pey­gamberliğini açıkça ortaya koyan,., demektir. “O şey açıklık kazandı” denilir.[2]

“İman eden bir topluluk için Biz sana Musa ve Firavun’un haberinden bazısını hak ile okuyacağız.” Musa (a.s) ile Firavun ve Karun kıssaları (bu sûrede) zikredilmektedir. Böylelikle Kureyş müşriklerine karşı delil ortaya ko­nulmakla ve Karun’un Musa’ya yakınlığının, kâfir olması dolayısıyla kendi­sine bir fayda sağlamadığını açıklamaktadır. İşte Kureyş’in Muhammed’e ya­kınlığı da böyledir. Ayrıca Firavun’un yeryüzünde üstünlük ve zorbalık tas­ladığını da açıklamaktadır. Onun bu hali ise küfründen kaynaklanıyordu. Do­layısıyla yeryüzünde büyüklük taslamaktan uzak durulmalıdır, Mal çokluğu­na güvenerek güç ve kuvvete aldanmamalıdır. Çünkü bu iki tavır Firavun ve Karun un sergilediği tavırlardandı.

“Sana Musa ve Firavun’un haberinden bazısını” onların bir kısmını “hak ile okuyacağız.” Bizim emrimize binaen Cebraii sana okuyacaktır.

“(Mealde:) Bazısı” burada teb’îz (kısmilik bildirme) İçindir. “Habe­rinden” buyruğu “okuyacağız” buyruğunun mefulüdür. Yani Biz, sana on­lara dair haberlerin bir kısmını okuyacağız. (Bu yönüyle buyruk), yüce Al­lah’ın: Yağ veren…” (el-Mu’ininûn, 23/20) buyruğuna benzemek­tedir[3]

“Hak İle” nin ise; kendisinde herhangi bir şüphe ve yalanın asla söz ko­nusu olmayacağı doğruluk ile demektir.

“İman eden bir topluluk İçin” Kur’ân’ı tasdik eden ve onun yüce Allah tarafından indirildiğini bilen bir topluluk için… demektir. İman etmeyenler ise bunların hak olduğuna inanmazlar.

“Şüphe yok ki Firavun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı.” Büyüklük tasladı, zorbalık etti. Bu açıklamayı İbn Abbas ve es-Süddî yapmıştır. Kata-de dedi ki: O kâfirliği dolayısıyla Rabbine ibadeti kendi büyüklüğüne yedir­meyi p rubûbiyet iddiasında bulundu. Mülkü ve saltanatı ile büyüklük tasla­dı, dolayısıyla elinin altında bulunanlara karşı üstünlük kurmaya kalkıştı, di­ye de açıklanmıştır. Buradaki “arzda” buyruğundan kasıt da Mısır arazisidir.

“Ve ora ahalisini bölük bölük ayırıp…” hizmet hususunda onları çeşit­li fırkalara ve sınıflara ayırmıştı. el-A’şâ dedi ki:

“O öyle bir beldedir ki; ülkeleri yürüyerek kateden bir kimse korkar (orada); Öyle ki; böyle birisi, sen orada (kendisine arkadaşlık edecek)

arkadaşlar aradığını görürsün.”

“Onlardan bir kesimi” yani İsrailoğullarını “zayıf düşürmek istiyor. Oğullarını boğazlatıp kadınlarını hayatta alıkoyuyordu. Gerçekten o boz­gunculardan İdi.” Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın; “Oğullarınızı boğazlatıp kızlarınızı sağ bırakmakla size aza­bın en kötüsünü yükleyen Firavun hanedanından…” (el-Bakara, 2/49) âye­tini açıklarken geçmiş bulunmaktadır. Bunu yapmasına sebep ise kâhinlerin ona: İsrailoğulları arasında doğacak bir çocuk senin mülküne ve krallığına son verecektir, demiş olmalarıydı. Ya da bu sözü ona söyleyenler müneccimler idi. Bir diğer görüşe göre o bir rüya görmüş ve bu şekilde yorumlanmış idi.

ez-Zeccâc dedi ki: Firavun’un ahmaklığından hayret edilecek husus şu ki; o şayet kahin doğru söylemişse çocukları Öldürmenin ona faydasının olmaya­cağını, eğer yalancıysa öldürmenin anlamının olmayacağını farkedememişti.

Denildiğine göre; onları çeşitli bölüklere ayırmıştı. İsrailoğullarından herbir kavmi ayrı ve başlı başına bir işte angarya olmak üzere çalıştırıyordu.

“Gerçekten o” yeryüzünde yaptığı işleriyle, isyanlarıyla ve zorbalığıyla “bozgunculardan idi.”

“Biz İse o arzda mustaz’aflara lütuf etmek” onlara lütuf ve ihsanda bu­lunmak, nimetler bağışlamak “onları önderler yapmak…” İbn Abbas: Ha­yırlarda liderler, Mücahid: hayra davet edenler, Katade de yöneticiler ve hü­kümdarlar yapmak… diye açıklamıştır. Katade’nin delili de yüce Allah’ın: “Si­zi hükümdarlar yapmış…” (el-Maİde, 5/20) buyruğudur.

Derim ki: Bu daha umumi bir açıklamadır. Çünkü hükümdar aynı zaman­da kendisine uyulan ve arkasından gidilen imam yani önder demektir.

“Ve onları” Firavun’un mülküne “vârisler kılmak İstiyorduk.” Onun mül­küne mirasçı olacaklar ve Kıptîlerin meskenlerine yerleşecekler. Bunlar geçmişte gerçekleşen olayların anlatımıdır. İşte yüce Allah’ın: “Rabbinin İs-raüoğullanna olan o pek güzel vaadi, sabretmelerinden ötürü bütünüyle ye­rini buldu” (el-A’raf, 7/137) buyruğunun anlamı da budur.

“Ve onlara arzda güç ve İmkân verelim.” Yeryüzünde ve ora ahalisi üze­rinde onlara imkân ve iktidar verelim, tâ ki orayı yönetimleri altına alsınlar. Arzdan kasıt da Şam ve Mısır’dır. “Firavun, Haman’a ve ordularına da on­lardan korkageldiklerini gösterelim.” Yani Biz, Firavun’a bunları da gös­termek istiyorduk.

el-A’meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Halef “gösterelim” buyruğunu; “Görsün” diye “ya” ile ve: “Gördü” fiilinin sülâsisi (ziyadesiz şek­li) diye okumuşlardır. Buna karşılık “Firavun, Haman ve orduları” buyru­klarını da fail olduklarından dolayı ref ile okumuşlardır. Diğerleri ise ötre-li “nûn” ve esreli ra ile; “Gösterdi, gösterir”den rubai bir fiil olarak “gösterelim” anlamında okumuşlardır. İfadenin akışına uygun olan okuyuş budur. Çünkü bundan öncesi “istiyorduk” bu fiilden sonrası da “imkân ve­relim” şeklinde idi. Dolayısıyla “Firavun’a, Haman’a ve ordularına” anla­mındaki buyrukları da fiilin mefulü olarak nasb ile okumuşlardır. el-Ferra da “Allah Firavun’a göstersin” anlamında olmak üzere; “şeklinde “ya” öt-reli, “ra” esreli ve sonraki “ya” üstün olarak okumayı caiz kabul etmiştir.

“Onlardan korkageldikleri” buyruğu şu demektir: Onlara İsrailoğulların­dan bir adamın eli üzere helak edilecekleri haber verilmişti. Bundan dolayı “onlardan” yüce Allah kendilerine “korkageldikleri” şeyi göstermiş oldu.

Katade dedi ki: Firavun’un bir müneccimi vardı. Bu müneccim kendisine şöyle demişti: Bu sene doğacak bir evlat senin hükümdarlığına son verecek­tir. Bunun üzerine Firavun o sene doğan çocukların öldürülmesini emretmiş­ti. Buna dair açıklamalar daha Önceden geçmiş bulunmaktadır. [4]

  1. Musa’nın anasına: “Onu emzir, onun adına bir tehlikeden kor-karsan onu hemen denize bırak. Korkma ve üzülme! Şüphesiz Biz onu sana döndürecek ve onu peygamberlerden kılacağız” di­ye vahyettik.
  2. Sonra Firavun hanedanı onu aldılar. Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı. Muhakkak Firavun, Haman ve ordu­ları suçlu kimselerdi.
  3. Firavun’un hanımı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz­bebeği (olsun); onu öldürmeyin, belki bize faydalı olur, yahut onu evlad ediniriz.” Onlarsa farkında değillerdi.

“Musa’nın anasına: ‘Onu emzir…’ diye vahyettik” buyruğunda geçen vah­yin anlamına ve ne şekilde yorumlanacağına dair açıklamalar daha önceden (mesela Al-i İmran, 3/44. îvetin, Meryem, 19/11. âyetin, Tâ-Hâ, 20/38. âye­tin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

Musa’nın annesine yapılan bu vahyin mahiyeti hakkında görüş ayrılıkla­rı vardır. Bir kesim bu rüyada ona söylenmiş bir sözdür derken, Katade bu bir İlham İdi demiştir. Bir başka kesim: Bu kendisine görünen bir melek va­sıtasıyla olmuştur demiştir. Mukatil dedi ki: Cebrail bu hususu ona bildirmişti. Buna göre bu ilham değil, bildirmek suretinde bir vahiydir. Bununla bir­likte herkes Musa’nın annesinin peygamber olmadığını icma ile kabul etmiş­tir. Ona meleğin gönderilmesi ise meleğin Buhârt ve Müslim tarafından riva­yet edilen meşhur hadiste kel, abraş ve kör ile konuşması kabilindendir. Biz bu hadisi daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/60. âyetin tefsirinde, 24. baş-liğın sonlarında) zikretmiş bulunuyoruz. Bunun dışında ayrıca peygamber­lik söz konusu olmaksızın, meleklerin İnsanlarla konuştuklarına dair gelen başka rivayetler de bu kabildendir. Melekler İmran b, Husayn’a selam ver­mişlerdir. Fakat o bununla peygamber olmamıştı.

Musa’nın annesinin adı Ayariha idi. es-Süheylî’nin naklettiğine göre E ya-rihat de denilmiştir. es-Sa’lebî dedi ki: Musa’nın annesinin adı Luha’dır, ba­basından itibaren de Haned b. Lavî b. Ya’kub’dur.

“Onuemzİr” buyruğunu Ömer b. Abdu’l-Aziz “nûn” harfini esreli ve elifi de vasıl elifi kabul ederek; diye okumuştur. “Onu em-zir” fiilinin başındaki hemzenin hazfedilmesi tahfif iledir, daha sonra iki sa­kinin arka arkaya gelmesi dolasıyla “nûn”u esre ile harekelemiştir.

Mücahid dedi ki: Onu emzirmek ile ilgili vahiy doğumundan önce idi. Baş­kası ise sonra olmuştur demektedir. es-Süddî de dedi ki: Musa’nın annesi Mu­sa’yı doğurunca doğumun akabinde ona süt vermesi emri verildi ve âyet-İ ke­rimede belirtilen hususları yapması söylendi. Çünkü korkuya kapılması do­ğumunun akabinde olmuştu.

İbn Cüreyc dedi ki: Ona bir bahçede dört ay süreyle süt emzirmesi em­redildi. Şayet sütü ona yeterli gelmeyeceğinden dolayı ağlayıp sesini yükselt­mesinden korkarsa bu sefer belirtilen hususları yapması emredilmişti.

Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Şu kadar var ki sonuncu görüşü de yüce Allah’ın: “Onun adına bir tehlikeden korkarsan” buyruğu destekle­mektedir. Çünkü; şart edatı gelecek zaman için kullanılır.

Rivayet olunduğuna göre; o, hasır otundan bir sanduka yaptı ve onu için­den ziftledi. Musa’yı içine bıraktıktan sonra da bu sandukayı Mısır’daki Nil nehrine bıraktı. Buna dair haberler daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/36. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas dedi ki: İsrailoğullan Mısır’da çoğalınca insanlara haksızlık et­meye ve masiyetler işlemeye koyuldular. Allah da Kıptî’leri onlara musallat etti, onlan en kötü şekilde azaba uğrattılar ve bu, yüce Allah onları Musa (a.s) vasıtası ile kurtarıncaya kadar devam etti.

Vehb dedi ki: Bana ulaştığına göre Firavun, Musa sebebiyle yetmişbin ço­cuk kesti. Doksanbin çocuk kestiği de söylenmektedir.

Rivayet olunduğuna göre, annesinin doğumu yaklaşıp doğım sancıları başlayınca İsrailoğullanndan doğum yapacak hamilelerle görevli ebelerden bi­risinin, annesine karşı samimi bir sevgisi vardı. Bu ebeye: Haydi senin ba­na duyduğun sevginin bugün bana faydası olsun dedi. Ona doğumu yaptır­dı. Musa dünyaya gelince, güzünün önündeki “nur” kadını dehşete düşürdü, iliklerine kadar titredi. Ona duyduğu sevgi kalbine iş! eyi verdi ve sonra şun­ları söyledi: Ben aslında senin yanına çocuğunu öldürmek ve durumu Fira-vun’a haber vermek için gelmiştim. Fakat senin oğluna karşı duyduğum sev­ginin benzerini asla kimseye karşı duymuş değilim, sen onu iyi koru. Ebe ka­dının yanından çıkıp, gidince Firavun’un casusları geldi. Onu bir beze sarıp, ateş yanmakta olan bir tandıra bıraktı. Aklı başından gittiği için ne yaptığı­nı bilemiyordu. Etrafı araştıran casuslar bir şey bulamayınca çıkıp gittiler. An­nesi onu nereye bıraktığını dahi bilmiyordu. Tandırdan bir ağlama sesi duy­du, yüce Allah ateşi onun için serin ve selametli kılmıştı.

“Korkma” buyruğu iki türlü açıklanmıştır: İbn Zeyd’in açıklamasına gö­re suda boğulacağından yana onun için korkma, Yahya b. Sellam’ın açıkla­masına göre de onun zayi olacağından yana korkma, demektir.

“Ve üzülme.” Dunda da iki türlü açıklama söz konusudur: Ondan ayrıla­cağın için üzülme, bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Öldürüleceğinden ya­na üzülme diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da Yahya b. Sellâm’a aittir.

Denildiğine göre annesi onu dört ay süreyle emzirdikten sonra eni beş ka­rış, boyu beş karış olan bîr sandukaya koydu, anahtarı da sandukaya yerleş­tirdikten sonra suya bıraktı. el-Kelbî’nin naklettiğine göre başkaları üç ay, da­ha başkaları da sekiz ay emzirmiştir, demiştir.

Yine nakledildiğine göre marangoz bu sandukayı yapıp bitirdikten son­ra durumu gidip Firavun’a ulaştırdı. Onunla birlikte Musa’yı alıp getirecek kim­seler gönderdi. Yüce Allah marangozun gözlerini ve kalbini mühürledi, yo­lu bir türlü bulamadı. Bu sefer Firavun’un kendisinden korktuğu küçük ço­cuğun bu olduğuna inandı ve o andan itibaren imana geldi. İşte Firavun ha­nedanından iman eden şahıs budur. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Musa (a.s), sandukası içinde annesinin gözünden kaybolduktan sonra, şeytan ona pişmanlık duygulan verdi ve kendi kendi­sine şöyle dedi: Benim yanımda kesilseydi de onu kefenleseydîm ve göm-seydim. Bu benim onu denize bırakmamdan daha iyiydi. Bunun üzerine yü­ce Allah: “Şüphesiz Biz, onu sana döndürecek ve onu” Mısır halkına “pey­gamber kılacağız” diye buyurdu.

el-Esmaî dedi ki: Ben bedevi arap bir kadını şu beyitleri okurken dinle­dim:

“Mağfiret dilerim bütün günahlarım için Allah’tan, Bana helal olmayan bir insanı öptüm ben. Ceylan gibi yumuşak bir tavrı vardı onun, Gece yarı oldu ve ben daha namazımı kılmadım.”

-Allah kahretsin seni ne kadar da fasihsin! dedim, o şöyle dedi: Yüce Al­lah: “Musa’nın anasına… onu emzir… diye vahyettik.” buyruğunda tek bir âyette iki emir, iki yasak, İki haber ve iki müjdeyi bir arada zikretmişken be­nim, bu söylediklerim fasih mi sayılır? dedi.

“Sonra Firavun hanedanı onu aldılar, çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı.” Çünkü onların onu alışları, sonuç itibariyle onlara düşman ve bir tasa sebebi olmasına kadar götürecekti. Buna göre buradaki: “(^jSJ Olacaktı” lafzındaki lam, lam-ı akıbet ve lam-ı sayruret diye bilinir. Çünkü on­lar Musa (a.s)’ı kendileri için bir göz aydınlığı olsun diye aldılar, fakat sonun­da onlara düşman ve tasa sebebi oldu. Böylelikle yüce Allah, burada hali, akı­betin durumu ile zikretmektedir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“(Sonunda) ölüm için büyütmektedir herbir süt emziren, Evlerimizi de zaman onları yıksın diye bina ediyoruz.”

Bİr başka şair de şöyle demektedir:

“Anneler oğlaklarını (yavrularını) ölüm için beslemektedir,

Tıpkı meskenlerin zamanla sonunda yıkılması için bina edilmesi gibi.”

Yani binanın akıbeti yıkımdır, Hal-i hazırda bina yapılıyor diye sevinilse dahi.

İltikat: Almak, bir şeyi aramaksızın, istemeksizin bulmak demektir. Arap­lar aramaksızın ve istemeksizin buldukları bir şey hakkında;

Onu buldu, bulmak”; “Filan kişiyi aramaksızın buldum” der­ler. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Ve bir bu kaynağı ki, onu aramadan buldum.”

Lukata (buluntu) da buradan gelmektedir. Buna dair hükümler yeteri ka­darı ile daha önceden Yusuf Sûresi’nde (12/10. âyet, 5. başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır.

el-A’meş, Yahya, el-Mufaddaf, Hamza, el-Kisaîve Halef “bir tasa” anlamın­daki buyruğu şeklinde “ha” ötrelî ve “ze” sakin olarak okumuştur. Di­ğerleri ise her iki harfi de üstün olarak okumuşlardır. Ebu Ubeyd de bu oku­yuşu tercih etmiştir. Ebu Hatim de üstün okuyuşu benimsemiştir. Bunların iki­si de, iki ayrı söyleyiştir. Tıpkı; “Yokluk, hastalık, doğruluk” kelimelerinin iki türlü söylenişi gibi.

“Muhakkak Firavun, Haman” onun Kıptîlcrdcn veziridir “ve orduları suç­lu” isyankâr, müşrik ve günahkâr “kimselerdi.”

“Firavun’un hanımı dedi ki: Benim İçin de, senin içki de bir gözbebe­ği (olsun); onu öldürmeyin.” Rivayete göre Firavun’un Hanımı Âsiye sandu­kanın suda yüzmekte olduğunu görünce, bu sandukanın kendisine doğru sü­rüklendirilmesin! ve açılmasını emretti. İçinde küçük bir bebek görünce, ona acıdı ve sevdi. Bunun için Firavun’a: “Benim İçin de, senin için de bir göz­bebeği (olsun)” dedi. Yani bu benim için de, senin için de bir gözbebeğidir. Buna göre “gözbebeği” lafzı mahzuf bir mübtedânın haberidir. el-Kisaî böy­le demiştir. en-Nehhas dedi ki: Bunda Ebu İshak’ın söz konusu ettiği uzak ihtimalli bir açıklama şekli daha vardır. O da mübtedâ olarak merfu olması, haberinin ise “onu öldürmeyin buyruğunun olmasıdır. Bunun uzak olma ihtimali şudur: Çünkü bu durumda mana: O gözbebeği olmakla tanınan bi­risidir, şeklinde olur. Bu şekilde olmasının caiz olması da mananın şu şekil­de olması halinde sö2 konusudur: O benim için de, senin için de bir gözbe­beği olduğuna göre onu öldürmeyiniz.

Yüce Allah’ın: “Ve sana” buyruğunda İfadenin tamam olduğu da söylenmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Buna delil de Abdullah b. Mes’ud’un şu şe­kildeki okuyuşudur: “Firavun’un hanımı dedi ki: Onu öldürmeyiniz, benim için ve senin için bir gözbebeğidir (bu).”

“Gözbebeği” anlamındaki kelimenin; “Benim için ve senin için gözbebeği olanı ÖJdürme” anlamında nasb ile okunması caizdir.

Firavun’un hanımı: “Onu öldürmeyin” deyip de “onu öldürme” dememiş olması Firavun’a zorbalara hitab edildiği gibi ve zorbaların kendileri hakkın­da haber verdikleri şekilde hitab etmesinden dolayıdır.

Bir diğer açıklamaya göre: “Onu öldürmeyin” demesi şu demektir: Çün­kü Allah, onu Mısır dışındaki bir yerden buraya sürüklemiştir, İsrailoğullarından birisi değildir.

“Belki bize faydalı olur.” Böylelikle biz ondan hayır elde ederiz. “Yahut onu evlad ediniriz.” Âsİye’nin çocuğu olmuyordu, o bakımdan Musa’yı, Fi-ravun’dan kendisine bağışlamasını istedi. O da Musa’yı ona bağışladı. Firavun rüyasını görüp, kahinlerine ve alimlerine -daha önce geçtiği üzere- anlatın­ca onlar şöyle demişlerdi: İsrailoğullarından bir kişi senin bu hükümdarlığı­nın sonunu getirecektir. Bunun üzerine İsrailoğullarının çocuklarını kesme­ye koyuldu. Fakat bu gidişle nesillerini kurutacağını görünce, bîr sene kes­meye, bir sene de hayatta bırakmaya karar verdi. Harun (a.s) kesme emrinin uygulanmadığı sene, Musa ise kesme emrinin uygulandığı sene doğmuştu.

“Onlarsa farkında değillerdi.” Bu şanı, yüce Allah’ın olayın anlatımı ile ilgili yeni bir buyruğudur. Yani onlar helaklerinin onun sebebiyle olacağı­nın farkında değillerdi. Bunun kadının söylediği sözlerin devamı olduğu da söylenmiştir. Yani İsrailoğullart bizim onu aldığımızı bilmiyorlar, onlar an­cak onun bizim çocuğumuz olduğunu biliyorlar.

Te’vil bilginleri Firavun hanımının: “Benim için de, senin için de gözbe­beği (olsun)” sözlerini ne zaman söylediği hususunda farklı görüşlere sahip­tirler. Bir kesim bu sözleri Firavun’a durumu haber verip de sandukayı su­dan aldıkları sırada söylemişti. Ona bunu haber verdiğinde o hemen İsrailo­ğullarından olduğunu anlamıştı. Bu şekilde sandukaya bırakılmasından mak­sadın kesilmekten kurtulması olduğunu da anlamıştı. O bakımdan: Bana ke­sicileri getirin diye emir verince, hanımı da belirtilen sözleri söyledi. Bunun üzerine Firavun: Benim İçin gözbebeği olmasına gelince, böyle bir şey söz konusu değildir, diye cevap vermişti.

Peygamber (sav) buyurdu ki: “Eğer Firavun evet benim için de böyle ol­sun, demiş olsaydı, Musa’ya iman edecekti ve onun için de bir gözbebeği ola­caktı.”[5]

es-Süddî dedi ki: Firavun’un hanimi Musa’yı yürüme çağına gelinceye ka­dar yetiştirdi. Firavun onda bir yiğitlik gördü. Onun İsrailoğullarından oldu­ğunu anladı, onu eline aldı. Musa eliyle Firavun’un sakalını çekiştirmeye baş­ladı. İşte o vakit onu kesmek istedi ve hanımı da o sırada bu sözleri ona söyledi. Yakut İle kor ateşle de o zaman onu denedi. İşte -daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/27. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- dili o zaman yandı ve di­lindeki ağırlık (düğüm) o zaman oldu.

el-Ferra dedi ki: Ben kendisine es-Süddî denilen, Muhammed b. Mervan’, el-Kelbî’den, o Ebu Salih’ten, o İbn Abbas’tan şunları söylediğini nakleder­ken dinledim: Kadın: “Benim için bir gözbebeğidir, senin için ise değil” dedikten sonra: “Onu öldüreceksiniz ha!” dedi. el-Ferra de­di ki: Bu ise bir lahn (kurallara uygun olmayan) bir okuyuştur.

İbnu’l-Enbarî dedi ki; Böyle bir okuyuşun lahn olduğuna hüküm verme­sinin sebebi şudur: Eğer böyle olsaydı, bunun “nûn” ile; “Onu öldü­receksiniz” şeklinde olması gerekirdi. Çünkü muzari fiil başına nasb eden ya da cezm eden bir amil gelmediği sürece merfu olur. “Nûn”un sabit olması on­da reP alametidir.

el-Ferra (devamla) dedi ki: Bu şekildeki okuyucu reddetmeyi pekiştiren husus da Abdullah b. Mes’ud’un; “Fira-vun’un hanımı dedi ki: Onu öldürmeyiniz, benim için de, senin için de bir gözbebeği (olsun)” şeklinde ve “onu öldürmeyiniz” emrini başa alarak oku­muş olmasıdır. [6]

  1. Musa’nın annesi kalbi bomboş sabahı etti. Şayet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik, az kalsın onu açıklayıve-recekti.
  2. Anası, kızkardeşlne: “Git, onu İzle” dedi. Onlar farkında ol­maksızın, onu uzaktan gözetledi.
  3. Önceden Biz onun süt analarının memesini almamasını sağla­mıştık. Bunun üzerine (kızkardeşi) dedi ki: “Sîzin için ona baka­cak, hem de ona iyilikte bulunacak bir aile göstereyim nü?”
  4. Biz onu böylece anasına geri çevirdik ki gözü aydın olup üzül­mesin ve gerçekten Allah’ın vaadinin hak olduğunu da bilsin di­ye. Fakat onların çoğu bilmezler.
  5. Kıvamına erip olgunlaşınca Biz ona hüküm ve ilim verdik. Biz iyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.

“Musa’nın annesi kalbi bomboş sabahı etti” buyruğu hakkında İbn Mes’ud, İbn Abbas, el-Hasen, Mücahid, İkrime, Katade, ed-Dahhak, Ebu İm-ran el-Cevnî ve Ebu Ubeyde dünyada Musa dışında hiçbir şey hatırından ge-çirmeyerek sabahı etti, diye açıklamışlardır. Yine el-Hasen, İbn İshak ve İbn Zeyd dediler ki: Yüce Allah’ın kendisine vahyedîp de onu denize atmasını emrettiğinde kendisine “korkma ve üzülme” denildiğini, Musa’yı kendisine tekrar geri döndürüp onu peygamberlerden kılacağını taahhüd ettiğini be­lirtmiş olduğu vahiyden yana “kalbi bomboş” sabahı etmişti. Şeytan kendi­sine; Ey Musa’nın annesi, sen Firavun’un Musa’yı öldürmesinden hoşlanma­dın, bizzat kendin onu suda boğdun. Sonra ona Musa’nın, Firavun’un eline düşmüş olduğu haberi ulaştı ve böylelikle bu belânın büyüklüğü daha ön­ce yüce Allah’ın kendisine yaptığı caahhüdü unutturdu.

Ebu Ubeyde dedi ki: O Musa’nın suda boğulmadığını bildiğinden dolayı gam ve kederden yana kalbi bomboş sabahı etti, demektir. el-Ahfeş de böyle demiştir.

el-Alâ b. Zeyd dedi ki: “Bomboş” yani nefret edici olarak anlamındadır. el-Kisaî ise herşeyi unutmuş ve hiçbir şeyi hatırına getirmeyen, diye açıkla­mıştır. Kalbi ona bağlanmış olduğu halde… diye de açıklanmıştır ki; bunu da Said b. Cübeyr rivayet etmiştir.

İbnu’S-Kasım, Malik’cen: “Bomboş” demek aklın gitmesi demektir. Yani Mu­sa’nın Firavun’un eline düştüğünü işitince aşırı korku ve dehşetinden dola­yı aklı başından gitti. Yüce Allah’ın: “Kalpleri ise bomboş olacaktır.” (İbra­him, 14/43) buyruğu da bu anlama yakındır. Yani İbrahim Sûresi’nde (belir­tilen âyetin tefsirinde) belirtildiği gibi akıllan kendilerinde bulunmayarak, bomboş halde… demektir. Çünkü kalpler akılların merkezidir. Nitekim yüce Allah “Kendileri ile akledecek kalpleri…” (el-Hac, 22/46) diye buyurmak­tadır: “bomboş” anlamındaki kelimeyi-: “Korku ve dehşete kapılmış ola­rak” diye okuyanların kıraati bu açıklamanın lehine delil teşkil etmektedir.

en-Nehhas der ki: Bu görüşlerin en sahihi birincisidir. Bu görüşte olan­lar yüce Allah’ın kitabını en iyi bilenlerdir. Eğer kalbi Musa’yı anmanın dı­şında herşeyden yana bomboş ise vahyi de hatırlamıyordu demektir. Ebu Ubeyde’nin kederden yana bomboş şeklindeki açıklaması ise çirkin bir ha­tadır, çünkü ondan hemen sonra: “Şayet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmcseydik, a* kalsın onu açıklayiverecekti” diye buyurmaktadır.

Said b. Cübeyr de İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: O ne­redeyse: Vah oğlumun başına gelenler! diyecekti.

Fadale b. Ubeyd ei-Ensarî (r.a), Muhammed b. es-Sümeyka, Ebu’l-Aliye ve İbn Muhaysın; “Korku ve dehşete kapılmış olarak” şeklinde “fe” ve “ayn” ile; Korku ve dehşete kapılmak”dan gelmiş gibi okumaktadır. Öldürüleceğinden yana korkuya kapılmıştı, demektir. İbn Abbas ise “kar, “ra” ve “ayn” ile; “şeklinde okumuştur ki bu da cemaatin okuyuşu olan: “Bomboş” kıraatine racidir. Bundan dolayı üzerinde saç bulunmayan başa; denilmiştir, çünkü saçtan yana bomboştur.

Kutrub, Peygamber (sav)’ın ashabından kimisinin etifsiz olarak; di­ye okuduğunu rivayet etmiştir. Bu da “heder ve batıl olarak” demeye ben­zer. “Kanlan kendi aralarında hederdir” demektir. Buna gö­re de buyruğun anlamı şöyle olur: Kalbi hiçbir iş görmez olmuş, aklı gitmiş ve başına gelen musibetin ağırlığından dolayı kalpsiz kalmış gibi oldu.

Yüce Allah’ın; “Sabahı etti” buyruğu ile ilgili iki türlü açıklama yapılmıştır. Birincisine göre o Musa’yı geceleyin suya bırakmıştı, gündüzün kalbi bomboş sabahı etti. İkinci açıklamaya göre; o Musa’yı gündüzün suya bırakmıştı. Burada “sabahı etti” ise oldu, anlamındadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Halifeler o çok doğru işleri yapıp gittiler, Artık Medine de Velid’in oldu.”

“Az kalsın”; “Az kalsın o…”. takdirindedir. Burada za­mir hazfedildiğinden ötürü “nün” da sakin gelmiştir. O halde bu (muhakkak demek olan) muhaffef dir. Bundan dolayı “Onu açıklayıverecektl” buyruğunun başına “lam” harfi gelmiş bulunmaktadır. Az kalsın du­rumunu açığa çıkaracaktı, demek olup; “Açığa çıktı, çıkar, görün­dü, görünür” kökünden gelmektedir.

İbn Abbas dedi ki: Yani onu suya bıraktığında az kalsın vay benim yav­rum, diye feryad edecekti.

es-Süddî dedi ki: Yavrusu emzirmek ve onu yetiştirmek üzere götürüldü­ğünde az kalsın o benim oğlumdur diyecekti.

Şöyle de denilmiştir: Musa gençlik çağına erişince, herkesin: Firavun oğ­lu Musa demekte olduğunu işitti. Bu ona ağır geldi ve bundan dolayı kalbi daraldı. Az kalsın: O benim oğlumdur deyiverecekti.

Bir başka açıklamaya göre “onu’daki zamir vahye ait olup ifade: Az kal­sın bizim kendisine Musa’yı ona geri döndüreceğimize dair yaptığımız vah yi açıklayacaktı, takdirindedir. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir,

İbn Mes’ud dedi ki: Az kalsın: Onun anası benim, diyecekti. el-Ferrâ de­di ki: Bu konuda kalbi daralmış olduğundan dolayı, az kalsın onun İsmini acıklayıverecekti.

“Kalbini pekiştirmeseydik” buyruğunu, Katade; iman ile, es-Süddî onu korumak suretiyle… diye açıklamışlardır. Sabır ile diye de açıklanmıştır. Kalbi pekiştirmek (rabt) sabır ilham etmek demektir.

“Şayet inananlardan olsun diye…” yüce Allah kendisine: “Biz onu sana döndüreceğiz” buyruğundaki vaadini tasdik edip, doğrulayanlardan olsun diye… demektir.

Yüce Allah burada; “Onu acıklayıverecekti” diye buyurup da diye buyurmamış olması, bu gibi sıfat (teaddi, geçiş) harflerinin ifa­delerde bazen fazladan İlave edilmesinden dolayıdır. Mesela; “Halatı aldım” denildiği gibi (be harfi ziyadesiyle:), de denilebilir. Bu­nun; “Onun hakkında söz söyleyip açıklayıverecekti” anlamın­da olduğu da söylenmiştir.

“Anası, kızkardeşine: Git onu izle, dedi.” Yani Musa’nın annesi, Musa’nın kızkardeşine: Onun haberini öğrenmek üzere, onun izini takip et, dedi.

Kızkardeşinin adı İmran kızı Meryem idi. Bu şekilde adı İsa (a.s)’ın anne­si Meryem’in adı gibidir, bunu es-Süheylî ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir. el-Ma-verdî ise ed-Dahhak’tan adının Kelseme olduğunu nakletmektedir. es-Sühey­lî de Külsûm demiştir. Bu da ez-Zübeyr b. Bekkâr’ın rivayet ettiği bir hadis­te varid olmuştur. Buna göre Easûlullah (sav) Hatice (r.anha)’ya şöyle demiş­tir: “Yüce Allah’ın cennette bana seninle birlikte İmran kızı Meryem’i, Musa’nın kızkardeşi Külsum’u ve Firavun’un hanımı Asiye’yi de eş vereceğini biliyor musun?” O: Bunu Allah mı sana bildirdi diye sorunca, Peygamber: “Evet” diye buyurdu. Bunun üzerine Hatice; Hayırlı, uğurlu ve bol nesilli olsun, di­ye dua etti.[7]

“Onlar farkında olmaksızın” Musa’yı aldıklarını görünceye kadar neh­rin kıyısında yürüdüğünden dolayı onun kızkardeşi olduğunu farketmeksi-zin “onu uzaktan gözetledi.” Buradaki; ın ‘uzaktan” anlamına geldi­ğini Mücahid söylemiştir, “el-ecnebi: yabancı” kelimesi de buradan gelmek­tedir. Şair de şöyle demektedir:

“Beni NâiPden uzakta tutarak mahrum etme, Çünkü ben çadırların ortasında bir yabancıyım.”

Bunun aslı: “Uzak yerden…” şeklindedir. İbn Abbas dedi ki bu­rada “Uzaktan” yan taraftan anlamındadır. Nitekim en-Numan b. Salim de; “Bir yandan” diye okumuştur.

Özlemle, şevkle… diye de açıklanmıştır. Ebu Amr b. el-A’lâ’nın nakletti­ğine göre ise bu Cüzamlıların bir söyleyişidir. Onlar; “Seni özle­dim” derler. Bunun, kendisi ondan uzak kalarak, böylelikle hiçbir şekilde onun annesi olduğunu bilemedikleri anlamında olduğu da söylenmiştir, Katadc dedi ki: Sanki onu istemiyormuşcasına bir tarafta oturup ona bakma­ya koyuldu. O bu buyruğu; “Bir taraftan kıyıdan, kenardan” diye “cim” harfini üstün, “nun” harfini de sakin olarak okurdu.

“Önceden Biz onun süt analarının memesini almamasını sağlamıştık.”

Annesi ve kızkardeşinin gelişinden önce onun süt emmesini engellemiştik, demektir.

Süt emzirenler” kelimesi ‘in çoğuludur. Çoğul olarak; kullanılırsa, bunun tekili dan gelir. Bu kelimenin vez­ni olan vezni çokluk anlatmak içindir. Müennes ile müzekkeri bir birinden ayırmak için de bunun sonuna ayrıca “te” (müenneslik “te”si) gir­mez. Çünkü bu iş fiil üzerinde cereyan etmemektedir. Bununla birlikte Çok süt emziren” denilecek olursa, buradaki “he” (yuvarlak te) mü­balağa içindir. “Çokça çalgı çalan” anlamında; denilmesi gibi.

İbn Abbas dedi ki: Ne kadar süt anne getirildiyse hiçbirisini kabul etme­di. Buradaki “haram kılma” (mealde; “almamasını sağlamak”) men (engeller ve, alıkoyma) anlamında bir tahrimdir, şer’î anlamıyla bir tahrim değildir. Şa­ir İmruu’1-Kays da şöyle demiştir;

“(Deven) beni yere yıkmak için dönüp durdu, ona vazgeç bu işten, dedim, Çünkü senin beni yıkman, senin için haramdır (almayacak bir şeydir.)”

Kızkardeşi durumu görünce: “Sizin İçin ona bakacak, hem de ona iyilik­te bulunacak bir aile göstereyim mi?” dedi. Onlar: Nerden biliyorsun, sen onun ailesini biliyor olabilirsin, dediler. Kızkardeşi: Hayır fakat onlar hüküm­darın sevinmesini çok arzu ederler ve ona süt annelik yapmayı isterler, di­ye cevap verdi.

es-Süddî ve İbn Cüreyc dediler ki: O; “Hem de ona iyilikte bulunacak bir aile göstereyim mi” deyince, ona: Sen bu çocuğun ailesini biliyor olmalısın, haydi onları bize göster, dediler. O: Ben: Onlar hükümdara iyilikte buluna­caklar demek istemiştim dedi ve onlara Musa’nın annesini gösterdi. Onların emriyle Musa’nın annesine gidip onu yanlarına getirdi. Firavun ise şefkatin­den dolayı bebeği eline almış, ağlama masını sağlamaya çalışıyordu. Ancak Musa ağlayıp süt emmek istiyordu. Annesi gelince, bebeği ona verdi. Çocuk annesinin kokusunu alınca, memesini kabul etti.

İbn Zeyd dedi ki: Kızkardeşi bu söEİeri söyleyince, ondan şüphelendiler. Bu sefer o: Onlar hükümdara iyilik yapmak isteyen kimselerdir, dedi.

Yine denildiğine göre kızkardeşi: “Sîzin için ona bakacak, hem de… bir aile göstereyim mi?” deyince -ki bu arada memesini kabul edecek bir süt anne aramayı ısrarla sürdürüyorlardı-; Bu kim olabilir? diye sordular. Benim annem, dedi. Peki sütü var mı? diye sordular. Evet Harun’un sütü var dedi. -Ki Harun çocukların öldürülmediği yıl dünyaya gelmişti- Bu sefer Allah’a ye­min olsun ki bu doğru söylüyor, dediler.

“Hem de ona iyilikte bulunacak bir aile” yani bu aile hem şefkatlidir, hem de iyilik sahibidir.

Rivayete göre Musa, annesinin memesini kabul edince, annesine: Bu na­sıl oldu da senden başka hiç kimsenin memesini kabul etmezken senin me­meni kabul etti? diye sordular. Şöyle dedi; Ben kokusu hoş ve sütü güzel bir kadınım. Bana ne kadar çocuk getirildiyse, hemen hemen benden süt almış­tır, diye cevap verdi.

Ebu İmran el-Cevnî dedi ki: Firavun, Musa’nın annesine hergün bir dinar veriyordu. ‘

ez-Zemahşerî dedi ki: Çocuğuna süt emzirdiği için ücret alması onun için nasıl helal oldu, diye sorarsan, derim ki; O bunu süt em2İrme ücreti olarak almıyordu. Bunu mubah kabul ederek harbî olan bir kimsenin matıdır diye alıyordu.

“Biz onu böylece anasına geri çevirdik.” Bu sırada yüce Allah düşmanı­nın kalbini ona karşı merhametle doldurmuştu. Böylece ona verdiğimiz sö­zü de yerine getirdik. “Kİ” çocuğu dolayısıyla “gözü aydın olup” yavrusun­dan ayrı düştüğü için “üzülmesin ve gerçekten Allah’ın vaadinin hak oldu­ğunu bilsin diye.” Bu vaadin mutlaka gerçekleşeceğini bilsin diye. Çünkü o, çocuğunun kendisine geri döndürülmesinin gerçekleşeceğini bitiyordu.

“Fakat onların çoğu bilmezler.” Yani Firavun hanedanının çoğu bil­mezler, Bu da şu demektir: Onlar ilahi takdirden ve kazanın sırrından yana gaflet içindeydiler. Şöyle de açıklanmıştır: İnsanların çoğu Allah’ın bütün va-adlerinin hak olduğunu bilmemektedirler.

“Kıvamına erip olgunlaşanca, Biz ona hüküm ve ilim verdik.” Kıvamı­na ermeye dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/151-153. âyetlerin tefsin, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Rabia ve Malik’in görü­şüne göre bu, ergenlik yaşına ulaşmaktır. Bu hususta yapılmış en kabule şa­yan açıklama budur. Çünkü yüce Allah: “Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. * (en-Nİsa, 4/6) diye buyurmaktadır. İşte bu, kıvamı­na erişin ilk çağıdır. Bunun en ileri derecesi ise otuzdört yaşıdır. Bu da Süf-yan es-Sevrî’nin görüşüdür.

“Olgunlaşınca” buyruğu hakkında İbn Abbas kırk yaşına gelince, diye açıklamada bulunmuştur. Buyruktaki “hüküm” peygamberlikten önceki hik­met anlamındadır. Dinde fıkıh (derin ve incelikli bilgi) anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/129. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. İlimden kasıt da es-Süddînin görüşüne göre kavrayıştır; nübüvvet olduğu da söylen­miştir. Mücahid fıkıhtır, demiştir. Muhammed b. İshak ise kendisinin dini ve atalarının dîni ile ilgili bilgi demektir. Çünkü İsrailoğullarından dokuz kişi onun sözlerini dinliyorlar, ona uyuyorlar, onun etrafında toplanıyorlardı. Bu ise peygamberliğinden önce olmuştu.

“Bis İyi davrananları İşte böyle mükâfatlandırırız.” Yani Musa’nın an­nesi yüce Allah’ın emrine teslim olup yavrusunu denize bırakıp yüce Allah’ın vaadini tasdik ederek teslimiyet gösterip Biz de annesi emniyet içerisinde ol­duğu halde, çocuğunu kendisine çeşidi ikram ve armağanlarla geri çevirdik­ten sonra, una aklı, hikmeti ve nübüvveti vererek mükâfatlandirdığimız gi­bi, ihsan edici, iyi davranıcı herkesi böylece mükâfatlandırırız. [8]

  1. Şehre, ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte, girdi. Orada bir­biri ile döğüşen iki adam buldu. Şu kendi taraftarlarından, öbü­rü düşmanından. Taraftarlarından olan düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi. Musa ona bir yumruk vur­makla ölümüne sebeb olunca: “Bu, şeytanın içindendir. Şüphe­siz ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır” dedi.
  2. “Rabbim, gerçekten ben nefsime zulmettim. Onun için bana mağfiret eyle” dedi. O da ona mağfiret etti. Çünkü O, Gafurdur, Rahimdir.
  3. Dedi ki: “Rabbim bana verdiğin nimet hakkı için artık günah­kârlara arka çıkmam.”
  4. Nihayet şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti. Baktı ki dün kendisinden yardım isteyen yine ona feryad ediyordu. Musa ona: “Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin” dedi.

19- İkisinin de düşmanı olanı yakalamak isteyince dedi ki: “Ey Musa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi benî de mi öldürmek isti­yorsun? Sen ancak yeryüzünde bir zorba olmak İstersin, fakat ıslâh edicilerden olmak istemezsin.”

“Şehre ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte girdi” buyruğu ile ilgili ola­rak şöyle denilmiştir: Musa (a.s) dininin hak olduğunu bilince, bu sefer Fi-ravun’un kavminin izlediği yolu ayıplamaya koyuldu. Onun bu hali yaygın­lık kazandı, bundan dolayı onu korkuttular. O da onlardan korktu. Bu ba­kımdan Firavun’un şehrine ancak korku ile ve gizlice giriyordu.

es-Süddî dedi ki: Musa bu kıssanın cereyan ettiği sırada Firavun ile res­mi seviyede ilişkisi olan birisiydi. Onun bindiği bineklere biniyor ve hatta, Firavun’un oğlu Musa diye biliniyordu. Firavun bir gün bineklerine binip Mı­sır şehirlerinden Menuf -Mukatil Mısır’dan iki fersah uzaklıktadır demiştir- di­ye bir yere gitti. Musa, Firavun’un binip gittiğini öğrenince o da arkasından bindi ve öğle vakti istirahat! sırasında o kasabaya ulaştı. Bu da habersiz ka­lınan bir gaflet zamanıdır. Hu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yine o: Sözü edilen bu vakit akşam ile yatsı arasıdır, demiştir.

İbn tshak dedi ki: Burada sözü edilen şehir Mısır şehrinin kendisidir. Mu­sa o donemde Firavun’a muhaliF olduğunu açıkça ifade ediyordu. Firavun’a ve putlara tapılmasını da ayıplıyordu. Bir gün Firavun’un şehrine ahalisinin haberi olmadığı bir sırada girdi.

Said b. Cübeyr ile Katade: Öğle vakti insanların uykuda olduğu bir sıra­da girdi, demiştir. İbn Zeyd de şöyle demektedir: Firavun, Musa ile tartışmış ve onu şehirden dışarıya göndermişti. Musa da bu şehirden yıllarca uzak kal­mıştı. Durumunu unuttukları ve aradan uzunca bir zaman geçtiği için haber­leri olmadık bir zamanda (unlardan habersiz) geldi. O gün bir bayram gü­nüydü.

ed Dahhak dedi ki: O ahalisinin haberlerinin olmayacağı bir zamanda şe-hire girmek istedi. Onların bu hallerini bildikleri bir zamanda şehire girdi. Öl­dürülme emrini (Allah’tan) almadan önce o adamı öldürme işi de elinden çık­tı. Rabbinden mağfiret dileyince, Allah da ona mağfiret buyurdu.

“Ahalisinin farkında olmadığı bir sırada şehire girdim” anlamında denilir, amma; “denilmez. Bu âyet-i kerimede; ‘in gelmesi ise asıl maksadın “gaflet: habersizlik” oluşundan dolayıdır. Böylelikle bu: “Gafil oldukları (habersiz oldukları) bir zamanda geldim” demeye benzer. Arzu edilirse;”Habersiz oldukları bir zamanda geldim” de denilebilir. Ayet de bu şekildedir.

“Orada birbiri Ue döğüşen iki adam buldu. Şu kendi taraftarlarından”

yani dışardan bakan bir kimse bu onun taraftarlarındandır. Yani İsrailoğul-larındandır, diyebiliyordu. “Öbürü düşmanından” yani Firavun kavmin­den idi.

“Taraftarlarından olan, düşmanından olana karşı kendisinden yardım İstedi.” Kendisine yardım etmesini, imdadına yetişmesini istedi. Daha son­ra gelecek olan âyet-i kerimede de: “Baktı ki; dün kendisinden yardım is­teyen yine ona feryad ediyordu” diye buyurulmuştur. Yani bir başka Kıp­ti’ye karşı kendisinden yardım istiyordu. Musa’nın ona yardım etmesinin se­bebi, mazluma yardımcı olmanın bütün ümmetlerin dininde bulunan bir hü­küm olduğundan dolayıdır ve bütün şeriatlerde farz olduğu içindir. Katade dedi ki: Kıpti, İsrailoğullanndan olana angarya iş yükleyerek, Firavun’un mut­fağına odun taşımasını istemişti. İsrailoğullarına mensub kişi bunu kabul et­meyince, Musa’nın yardımını istedi. Said b. Cübeyr dedi ki: Bu kişi Firavun’un ekmekçisi idi.

“Musa ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebeb olunca…” Katade: Asasına vurmakla… diye açıklamıştır. Mücahid ise avucuyla vurmakla diye açıklamıştır, yani onu itmekle…

lafızları hep aynı anlamda olup, eli (bugün kullanı­lan Arap harfleriyle) yetmişüç şeklinde düğümlemek gibi parmakları bir araya getirmekle (yumrukla) vurmak demektir. İbn Mes’ud bunu; di­ye okumuştur.

in çeneye; ‘in ise göğüse yumruk vurmak demek olduğu da söylenmiştir. es-Sa’lebî’nin naklettiğine göre Abdullah b. Mes’ud’un Mushaf’ın­da bu lafız “nûn” harfi İle; şeklindedir. Manası birdir.

el-Cevherî, Ebu Ubeyde’den naklen şöyle demektedir: “Yumruk­la göğse vurmak” demektir. Ebu Zeyd ise vücudun her tarafına vurmaktır, di­ye açıklamıştır, ise tıpkı gibi yumrukla göğse vurmak demek­tir. Bu açıktama da yine Ebu Ubeyde’den nakledilmiştir, Ebu Zeyd de der ki: Bu çenelere ve boyna yumrukla vurmak demektir. “Yumruk vuran adam” demek olup, “mim” esreli kullanılır. el-Esmaî dedi ki: “Onu vu­rup itti” demektir. el-Kisaî dedi ki: Iaf2i tıpkı gibidir, yani vurup itti, demektir. ise zilleti dolayısıyla onu itti demek olup, bu muameleye maruz kalana da; denilir. da aynı anlamdadır. (Zil­leti dolayısıyla onu itti) demektir. Tarafe bir adamı hicvederken şöyle demek­tedir:

“(Savaşa) çağıranın (çağrısına) geç kulak verir, buna karşılık kötü

sözlerde eli çabuktur, Yiğitlerin yumruk] arıyla çokça ve zelil kılınmış itilip, kakılmış bir kimsedir o”

Burada; çokça itilip, kakılan demektir. Bunu şeddeli kullanması ise çokluk anlamını ifade etmek içindir.

Âişe (r.anha) da şöyle demektedir: “Beni -Peygamber (sav)’ı kastediyor öyte bir itti ki; canımı acıttı” demektedir. Bu­nu Müslim rivayet etmiştir[9]

Musa (a.s) Kıptî’yi öldürme kastı olmaksızın bu işi yapmıştı. Onun mak­sadı sadece adamı itmekti, ancak bununla öleceği mukaddermiş. İşte yüce Allah’ın: “Ölümüne sebeb olunca…” buyruğunun anlamı budur, Bir şeyi yapıp bitirmeye de; “Ben o işi bitirdim” denilir. Şair de şöyle demektedir:

°el-Eşca’ ısırdı onu ve işini bitirdi.”

“Bu, şeytanın içindendir.” Onun aldatmalarındandır. el-Hasen dedi ki: O gün için o durumda kâfirin öldürülmesi helal değildi. Çünkü o sırada sa­vaştan uzak durma hali söz konusu idi. “Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır, dedi” buyrukları da haberden sonra haber mahiyetindedir.

“Rabblm gerçekten ben nefsime zulmettim, onun için bana mağfiret eyle, dedi. O da ona mağfiret etti.” Musa (a.s) bir canın ölümüne sebeb teş­kil eden o yumruğundan dolayı pişman oldu. Onun bu pişmanlığı Rabbinin ününde alçak gönüllülükle eğilmesine ve günahından ötürü Rabbinden mağfiret dilemesine itti.

Katade dedi ki: Allah’a andolsun ki o, bu işten nasıl kurtulacağını bilmiş­ti. Bunun için Allah’tan mağfiret diledi. O kendisine mağfiret edildiğini bil­mekle birlikte, kendi aleyhine bu işi sayıp dökmeye devam etmiştir. Niha­yet kıyamet gününde de: Ben öldürmekle emrolunmadığım bir canı öldür­düm, diyecektir. O bunu kendi aleyhine bir günah olarak değerlendirmiş ve: “Rabbim gerçekten ben nefsime zulmettim. Onun için bana mağfiret ey­le” diye buyurmuştur. Çünkü hiçbir peygamberin emrolunmadıkça öldürme­mesi gerekir. Aynı şekilde peygamberler başkalarında bulunmayan korku ve şefkate sahiptirler.

en-Nekkaş dedi ki; O Kıptî’ye öldürmek maksadıyla vurmadı ve kasti ola­rak öldürmedi. O, sadece zulmünü bertaraf etmek maksadıyla Kıptî’ye yum­ruk vurmuştu. (en-Nekkaş devamla) dedi ki: Denildiğine göre bu peygam­berlikten önce olmuştur.

Ka’b dedi ki: O sırada oniki yaşında idi. Bununla birlikte öldürmesi de ha­ta yoluyla bir öldürme idi, çünkü yumruk çoğunlukla öldürmez.

Müslim’in rivayetine göre Salim b. Abdullah şöyle demiştir: Ey Irak aha­lisi, sizler ne kadar çok küçük günahları soruyor ve aynı zamanda büyük gü­nahları İşliyorsunuz. Ben babam Abdullah b. Ömer’i şöyle derken dinlemiş­tim: Ben Rasülullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: Fitne hiç şüphesiz bu­radan -bu arada doğu tarafına eliyle işaret etti- şu şeytanın iki boynuzunun çıktığı yerden gelecektir ve sizler birbirinizin boynunu vuracaksınız. Şunu bi­lin ki; Musa Firavun hanedanından öldürdüğü kişiyi hataen öldürmüştü. Yü­ce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Ve sen birisini öldürmüştün; ama yine de seni gamdan kurtardık ve seni deneyip mihnetten mihnete uğrattık.” (Tâ-Hâ, 20/40)[10]

Yüce Allah’ın: “Dedi ki: Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için artık günahkârlara arka çıkmam” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı da iki baş­lık halinde sunacağız; [11]

1- Yüce Allah’ın Nimetlerine Karşı Şükrün Belirtileri:

Yüce Allah’ın: “Itedl ki: Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için” bana verdiğin bilgi, hüküm (hikmet) ve Cevhid hakkı için “artık günahkârlara” kâ­firlere “arka çıkmam” yardımcı olmam.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bana yaptığın mağfiret hakkı için demeyiş sebebi, bu­nun vahiy döneminden Önce olması ve yüce Allah’ın kendisine bu öldürme günahını bağışlamış olduğunu bilmemesi idi.

el-Maverdî dedi ki: “Bana verdiğin nimet hakkı için” buyruğu ile ilgili iki açıklama söz konusudur. Birincisine göre nimetten kasıt mağfirettir, el-Mehdevî ve es-Sa’lebî böyle demişlerdir. el-Mehdevî dedi ki: “Bana verdi­ğin nimet hakkı için” buyruğu, bana mağfirette bulunup beni cezalandırma­dığın için anlamındadır. İkinci açıklama ise bana verdiğin hidayet hakkı için… demektir.

Derim ki: Yüce Allah’ın (bir önceki âyette geçen): “O da ona mağfiret et­ti” buyruğu günahının bağışlanmış olduğuna delil teşkil etmektedir. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Yüce Allah’ın: “Bana verdiğin nimet hakkı için” buyruğu cevabi hazfedilmiş bir yemin olabilir. İfadenin takdiri de şöyle olur; Senin bana mağfirette bulunmak suretiyle ihsan etmiş olduğun nime­tin hakkı için elbette tevbe edeceğim ve “artık günahkarlara arka çıkma­yacağım.” Yüce Allah’ın rahmet ve atıfetini celbedecek bir ifade dt: olabilir. Şöyle demiş gibidir: Rabbim, bana nimet olarak ihsan ettiğin mağfiret hak­kı için beni korursan, ben de -beni koruduğun takdirde- asla günahkârlara arka çıkmayacağım. O günahkârlara arka çıkmakla ya Firavun ile birlikle ar­kadaşlık edip onunla birlikte olanlar arasına katılarak etrafındakilerin sayı­sını arttırmayı kastetmiştir. Çünkü tıpkı çocuğun babasıyla birlikte binmesi gibi, Firavun’la beraber binerdi ve Firavun’un oğlu diye adlandırılıyordu. Ya da kendisine yardımcı olunması, günaha ve suça götüren kimselere yardım­cı olmamayı kastetmiş olabilir. Tıpkı İsrailoğullanna mensup kimseye yap­tığı yardımın kendisi için öldürülmesi helal olmayan kişiyi öldürmekle sonuç -tandığı gibi.

Bir görüşe göre de şunu demek istemiştir: Emrolunmadığım bu öldürme­de ben kötü bir iş yapmış olmakla birlikte, suçlulara karşı müslümanlara yar­dımcı olmayı asla bırakmayacağım. Buna göre İsrailoğullanna mensup kişi mü’min idi. Mü’min kimseye yardımcı olmak ise bütün şeriatlerde farzdır,

Bİr rivayette şöyle denilmektedir: İsrailoğullanna mensup o kişi kâfir idi. Ona onun taraftarlarından deniliş sebebi, İsrailoğullanna mensup olma­sı idi, yoksa din bakımından ona uygunluk kastedilmiş değildir. Buna göre Musa (a.s) pişman olmuştur. Çünkü o kâfire karşı bir diğer kâfire yardımcı olmuştur. O bakımdan: Artık bundan sonra hiçbir zaman kâfirlere yardımcı olmayacağım, demiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu Musa (a.s)’ın verdiği bir haber değildir, bu bir duadır. Yani artık ben bundan sonra… yardımcı olmayayım, demektir. Yani Rabbim Sen beni günahkârlara yardımcı kılma, anlamındadır.

el-Ferrâ dedi ki: Anlam şudur: Allah’ım, ben asla günahkarlara yardımcı olmayacağım. el-Ferrâ bu açıklamasının aynı zamanda İbn Abbas’ın görüşü olduğunu da iddia etmektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bununla birlikte bu ifadelerin haber anlamında olma­sı, ifadelerin akışı itibariyle daha uygun düşmekledir. Bu sözler: Ben Sana is­yan etmeyeceğim, çünkü Sen bana nimet ihsan etmiş bulunuyorsun, deme­ye benzer. Gerçekte İbn Abbas’ın görüşü budur, el-Ferra’nın naklettiği de-ğüdir. Çünkü İbn Abbas şöyle demiştir; Musa bu sözünde (ınşaallah diyerek) istisnada bulunmadığından ikinci gün tekrar sınandı. Duada İse İstisna yapıl­maz ve: Allah’ım dilersen, Sen bana mağfiret buyur denilmez. En hayret edi­lecek hususlardan birisi de el-Ferra’nın, İbn Abbas’tan bunu rivayet etmesi daha sonra da onun sözünü böylece nakletme sidir.

Derim ki: Bu hususun özet bir açıklaması en-Neml Sûresi’nde (27/11. âye­tin tefsirinde) geçmiştir. Bunun bir dua olduğu, haber olmadığı orada belir­tilmiştir. İbn Abbas’tan da; İstisnada bulunmadığından dolayı ikinci bir de­fa onunla sınandı, yani o inşaallah olmayacağım demedi, demişitr. Bu da yü­ce Allah’ın: “Birde zulmedenlere meyletmeyin…” (Hud, 11/113) buyruğunu andırmaktadır. [12]

2- Zalimlere Yardımcı Olmaktan Kaçınmak:

Seleme b, Nubayt dedi ki: Abdu’r-Rahman b. Müslim, ed-Dahhak’a Buha­ra ahalisinin maaşlarını gönderdi ve: Bunu onlara ver dedi. ed-Dahhak: Bu işten beni affet dedi ve kendisini affedinceye kadar affedilmesini isteyip dur­du. Ona: Senin onlara bir zararın olmadığı halde bağışlarını ne diye onlara vermiyorsun? denilince şöyle dedi: Ben hiçbir işlerinde zalimlere yardımcı ol­mayı sevmiyorum.

Ubeydullah b. el-Velid el-Vassâfî dedi ki; Ata b. Ebİ Rebah’a şöyle dedirn: Benim kalemim ile iş gören ve karşılığında bir ücret alan bir kardeşim var. Gireni ve çıkanı hesap ediyor. Çoluk-çocuğu da var, eğer bu işi bırakacak olursa muhtaç olur ve borçlanmak zorunda kalır. Ata ona: Baş kim? diye sor­du. Ben: Halid b. Abdullah el-Kasri’dir deyince, şöyle dedi: Sen yüce Allah’ın o salih kulunun: “Rabbün bana verdiğin nimet hakkı için günahkârlara ar­ka çıkmam” dediği buyruğunu hiç okumuyor musun? İbn Abbas dedi ki: Mu­sa bu sözlerinde istisnada (inşaallah diyerek) bulunmadığından dolayı ikin­ci defa benzer bir işle sınandı, fakat Allah ona yardım etti. Bundan dolayı sen kardeşine söyle, onlara yardımcı olmasın. Allah ona yardımcı olacaktır.

Ata dedi ki: Hiçbir kimseye bir zalime yardımcı olmak, ona katiplik yap­mak, onunla arkadaşlık yapmak helal değildir. Bunlardan herhangi birisini yapacak olursa, o zalimlere yardımcı olmuş olur.

Hadiste şöyle buyurulmaktadır “Kıyamet gününde bir münadi: Nerede za­limler, nerede zalimlere benzeyenler ve zalimlere yardımcı olanlar, hatta on­lara mürekkep hokkası uzatan yahut onların bir kalemini yontan dahi olsa(ne-rede)? Bunların hepsi demirden bir tabuta topluca konulurlar ve bu tabutta cehenneme atılır.”[13]

Peygamber (sav)’dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Uğradığı zu­lümde yardımcı olmak üzere bir mazlum ile yürüyen bir kimsenin ayakları­nı kıyamet günü o ayakların kaydığı o günde sırat üzerinde sabit kılar. Her kim de bir zalim ile birlikte zulmünde ona yardımcı olmak üzere yürüyecek olursa, yüce Allah ayakların kaydığı o günde sıratın üzerinde ayaklarını kaydıracaktır. “[14]

Yine hadiste: “Bir zalimle birlikte yürüyen günah işlemiş olur,” denilmek­tedir[15]

Zalimle ancak ona yardımcı olmak maksadıyla yürüdüğü cakdirde günah olur. Zira o yüce Allah’ın: “Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yar-dımlaşmayın” (el-Mâide, 5/2) buyıuğundaki yasağı İşlemiş olur.

“Nihayet şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti” buyruğunda buna aykırı iddialarda bulunanların kanaatleri reddedilmekte; korkmanın marife-tullah’a da, ona tevekkül etmeye de aykırı olmadrğına işaret edilmektedir. Ni­tekim daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/46. âyetin tefsirinde) ve başka yer­lerde bu husus açıklanmıştır.

Denildi ki: Musa (a.s) öldürdüğü kişi karşrlığında, öldürülmekten korka­rak sabahı etti. Kavminin kendisini teslim edeceğinden korkarak diye açık­landığı gibi yüce Allah’tan korkarak diye de açıklanmıştır.

“Gözetleyerek” buyruğunu Said b. Cübeyr: Korkusundan dolayı etrafına bakınarak diye açıklamıştır. Yakalanmayı gözetleyerek insanların kendisi hak­kında neler söylediklerini tesbite^çaUsarak, diye de açıklanmıştır.

Katade dedi ki: “Gözetleyerek” yani takip edilmeyi gözetleyerek.

Denildiğine göre o, durumun haberini öğrenmek üzere dışarı çıktı. İsra-iloğullanna mensup o kişinin dışında Kıptî’nin öldürülmüş olduğunu bilen yoktu.

“Sabahı etti” buyruğunun; “İdi, oldu” anlamında olma ih­timali de vardır. Yani o katil olunca korkmaya başladı. Bunun “sabah vak­tine girdi (sabahı etti)” anlamında olma ihtimali de vardır. Yani öldürdüğü günün ertesi gününün sabahında demek olur,

“Korku ile” buyruğu “Sabahı etti” buyruğunun haberi ola­rak nasbedilmiştir. Hal olarak nasbedildiği de kabul edilebilir. Bu durumda zarf, haber mahallinde olur.

“Baktı ki dün kendisinden yardım isteyen yine ona feryad ediyordu.” Yani dün kurtarmış olduğu İsrailoğullanna mensup aynı kişi kendisine an­garya iş yükletmek isteyen bir başka Kıptî ile kavga etmektedir.

“Yardım istemek” demektir. Bu da; “Feryad etmek”ten gelir, çünkü yardım isteyen kimse (el-müstağis) yüksek sesle bağırarak yardım ister. Şair şöyle demektedir:

“(Bizlere) dehşete kapılmış bir feryad edici (yardım isteyen) geldi mi, Onun feryadına karşı feryadımız; (atlarımızın) bacaklarına kamçıları vurmak olurdu (çabucak yardımına koşardık)*

Denildiğine göre, İsrailoğullarına mensub olan yardım isteyen o kişi Sa-miri idi. Firavun’un mutfakçısı, muıfağa odun taşıma işini ona yükletmek is­temişti . Bunu ei-Kuşeyrî zikretmektedir.

“en (kişi)” mübtedâ olarak merfudur. “Ona feryad edi­yordu” haber mahallindedir. Hal olarak nasb konumunda olması da müm­kündür. “Dün” ise içinde bulunduğumuz bugünün önceki günü de­mektir. Bu kelime iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla esre üzere meb-nidir. Baştna elif lam gelecek yahut izafet olursa, o takdirde nahivctlerin ço­ğunluğuna göre ref ve fetha ile i’rabı yapılabilir. “Eliflam”lı olduğu halde na-hivcilerden onu mebni kabul edenler de vardır. Sibeveyh ve başkalannın nak­lettiğine göre Araplar arasından bu lafzı sadece ref’ halinde iken gayr-ı munsarıf gibi değerlendirenler vardır. Şair de kimi zaman şiir zarureti dola­yısıyla cer ve nasb halinde de aynı şeyi yapabilir. Şair der ki:

“Andolsun dünden beri ben hayret edilecek bir şey gördüm”

Şair burada; edatı ile geçmiş günü belirten bu lafzı mecrur okumuş­tur. Halbuki güzel söyleyiş bunun merfu olmasıdır. O burada; “Dün” lafzını cer halinde ikinci söyleyişe uygun olarak ref halindeki gibi kullanmış­tır.

“MÛsa ona: Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin dedi.” Buradaki; “Azgın, hüsrana uğramış” demektir. Çünkü sen güç yeüremeyeceğin kimselere karşı çıkıyorsun. Bunun apaçık sapık anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Yani ben senden ötürü dün bir adam öldürdüm, bugün de beni bir başkası için çağırmaktasın.

“Azgın” lafzı; “Azdırdı, azdırır” fiilinden “fail” veznindedir ve; “Azdıncı” anlamındadır. Bu da; ile ‘in “acıtı-cı ve can yakıcı” anlamlarına gelmesine benzer. ‘ın “azan kimse” de­mek olduğu da söylenmiştir. Yani sen, sana yapacağı kötülüğü defedeme-yeceğin kimselerle kavgaya tutuşmak suretiyle çok azgın (azan, azdırıcı) bir kimsesin.

el-Hasen dedi ki: Musa (a.s): “Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin” sözlerini İsrailoğullarına mensub kimseye angarya iş yükletmesi dolayısıyla Kıptî’ye söylemiş ve onu yakalamak istemişti.

“Yakaladı, yakalar” demektir. Bunun (muzari halinin “ü” harfinin) ötreli okunması kıyasa daha uygundur, çünkü bu müteaddi olma­yan bir fiildir.

“Dedi ki: Ey Musa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi benîde mi öldürmek İstiyorsun?” İbn Cübeyr dedi ki; Musa aslında Kıptî’yi yakalamak istemişti. İsrailoğullanna mensup kişi ise kendisini yakalamak istediğini sanmıştı. Çünkü ona ağır bir söz söylemişti ve: “Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?” demişti. Kıptî bu sözü işitince etrafa yaydı.

Şöyle de denilmiştir: İsrailoğullarından biri Kıptî’yi yakalamak istemişti, Musa ise bu işi yapmamasını ona söyleyince, ondan korktu ve: “Dün bir ki­şiyi öldürdüğün gibi benide mi öldürmek İstiyorsun?” deyivermişti.

“Sen ancak yeryüzünde bir zorba” adam öldüren “olmak istersin.” İk-rime ve eş-Şa’bî: Bir insan haksız yere iki kişi öldürmediği sürece zorba (ceb­bar) olmaz[16]

“Fakat ıslâh edicilerden olmak” insanların arasını düzeltmeye çalışanlar­dan olmak “istemezsin.” [17]

  1. Derken, şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi. De­di ki: “Ey Musa, ileri gelenler seni öldürmek için hakkında da­nışıyorlar. Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim.”
  2. Bunun üzerine korku ile etrafı gözeterek o şehirden çıkıp: “Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar” dedi.
  3. Medyen’e doğru yönelince: “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir” dedi.

“Derken şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi” buyruğu ile ilgili olarak tefsir alimlerinin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Bu kişi Firavun ha­nedanından iman eden şahıs olan Hazkiyel b. Saburâ’dır. Firavun’un amca­sının oğlu idi, Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

Bu kişinin adının Talut olduğu da söylenmiştir. Bunu da es-Süheyıî zik­retmektedir.

el-Mehdevî, Katade’den naklen adının Şem’un olup Firavun hanedanın­dan iman eden kişi olduğunu nakletmektedir, Şem’ân adında olduğu da söy­lenmiştir. Darakutnî dedi ki: Şem’ân diye Firavun hanedanından iman eden kişiden başkasının adı bilinmemektedir[18] Rivayete göre Firavun, Musa’nın öldürülmesini emredince bu adam elini çabuk tutarak haberi Musa’ya ulaş­tırmış ve: “Dedi ki: Ey Musa İleri gelenler seni öldürmek için hakkında da­nışıyorlar.” Dün öldürmüş olduğun Kıptî’ye karşılık olarak, seni öldürme­yi görüşüyorlar, demişti. Danışıyorlar”ın biri diğerine emrediyor anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Ezherî dedi ki: “Biri diğerine emretti” demek­tir. Bunun benzeri yüce Allah’ın: “Aranızda maruf ile danışın (el-Ezherî’nin açıklamasına göre: Birbirinize marufu emredin)” (Ta­lak, 65/6) buyruğudur.

en-Nemîr b. Tevkb de şöyle demektedir:

“Ben insanların yeni bir huy icad ettiklerini görüyorum, Ve’elbetteki herbir hadisede danışılır {ya da: kimi kimine emir verir)”

“Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim. Bunun üzerine korku ile etrafı gözeterek” takip edilip edilmediğine bakarak “o şehirden çıkıp: Rabbtm beni zalimler topluluğundan kurtar, dedi.”

Denildi ki: Cebbar (zorba) dilediği şekilde haksızca döven ve öldüren, akı­betlere bakmayan ve gelecek bir zarar ya da tehlikeyi en güzel yol hangisi ise onunla savmayan kimse demektir. Yüce Allah’ın emrine karşı alçak gö­nüllülük göstermeyip büyüklenen kimse olduğu da söylenmiştir[19]

“Medyen’e doğru yönelince: Umarım Rabbim beni doğru yola iletir, de­di.” Musa (sav) tek başına korku ile kendisini kurtarmak maksadıyla çıkıp git tiğinde beraberinde ne azık, ne binek, ne ayakkabı hiçbir şey bulunmaksı­zın Medyen’e doğru yola koyuldu. Buna sebeb ise kendisi ile onlar arasın­daki neseb bağı idi.

Çünkü Medyenliler İbrahim (a.s)’ın soyundan geliyorlardı. Musa (a.s) da İbrahim’in oğlu İshak’ın oğlu Ya’kub’un soyundan idi. O kendi halini, yolu bilemediğini, azıksız olduğunu ve başka hiçbir şeyinin bulunmadığını görün­ce işini yüce Allah’a şu sözleriyle havale etmişti: “Umarım Rabbinı beni doğ­ru yola iletir.” İşte çaresiz kalanın hali budur.

Derim ki: Rivayet olunduğuna göre o ağaç yapraklarını yiyerek besleni­yordu. Ayaklarının tabanı düşmeden önce de oraya varamadı. Ebu Malik de­di ki: Firavun onu takib edip yakalamak üzere takipçiler göndermiş ve on­lara şu talimatı vermişti: Siz onu yol ayırımlarında arayınız, çünkü Musa yo­lu bilmemektedir. Bir melek beraberinde bir harbe ile birlikte ata binmiş ola­rak onun yanına geldi. Musa’ya: Beni takib et, dedi. Musa onu takib etti ve onu yola iletti.

Denildiğine göre melek Musa’ya elindeki harbeyi de verdi. O da Musa’nın asası olmuştu. Rivayet olunduğuna göre o asasını koyun otlatmak maksadıy­la Medyen’den almıştı. Daha çok kişinin yaptığı ve daha sahih olan rivayet budur.

Mukatil ve es-Süddî dedi ki; Yüce Allah ona Cebrail’i gönderdi. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

Medyen ile Mısır arasında da sekiz günlük bir mesafe vardır. Bunu İbn Cü-beyr ve sair insanlar söylemişlerdir. Medyen o sırada Firavun’un mülkünde değildi. [20]

  1. Medyen suyuna varınca üst tarafında (davarlarını) sulayan bir grub insan buldu. Onların gerisinde ise karışmasın diye (koyun­larını) kollayan iki hanım buldu. “Haliniz nedir?” dedi. “Çoban­lar gidinceye kadar biz sulamayız. Babamız ise çok yaşlı bir ih­tiyardır” dediler.
  2. Nihayet onların yerine davarlarını suladıktan sonra bir gölge­ye varıp: “Rabbim, doğrusu bana İndireceğin hayra muhtacım” dedi.
  3. Sonra onlardan birisi utana utana yürüyerek ona gelip: “Bize su­ladığının ücretini sana vermek üzere babam seni çağırıyor” dedi. Onun yanına gelip kıssayı ona anlatınca: “Korkma! O za­limler topluluğundan kurtuldun* dedi.
  4. İkisinden biri dedi ki: “Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü «enin ücretle tuttuklarının en iyisi, kudretli ve emin bir kişidir.”
  5. Dedi ki: “Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere bu iki kızımdan bi­rini sana nikâh edeyim istiyorum. Eğer ona tamamlarsan o se­nin bir lütfün olur. Bununla beraber sana zorluk çektirmek de istemem. İnşaallah beni iyilerden bulacaksın.”
  6. Dedi ki: “Bu seninle benim aramdadır. İki vadeden hangisini bi-tirirsem aleyhime bir düşmanlık olmasın. Allah da bu söyledi­ğimize vekildir.”

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız[21]

1- Medyen Suyunun Başında:

“Medyen suyuna varınca* yani Musa (a .s) Medyen suyuna varıncaya ka­dar yürüdü. Onun suya varışı, oraya ulaşması demektir, içine girdiği anlamı­nı taşımaz. Ulaşmak: Bazen gidilen varılan yere girmek anlamını da ifade eder. Bazan içine girilmese dahi oraya muttali olmak ve oraya ulaşmak anlamına da gelir. Musa’nın bu suya ulaşması ona varmasından ibaretti. Şa­ir Ziiheyr’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Derin yerleri mavimtırak olan o auya vardıklarında,

Çadırını kurmuş ikamet eden kimse gibi bastonlarını bıraktılar.”

O Ancak görüleceği gibi, başlık sayısı yirmidört değil, yirmi üçtür.

Yine bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın: “Şüpheyok ki ara­nızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

“Medyen” munsanf değildir, çünkü o bilinen bir şehirdir. Şair de şöyle de­mektedir:

“Medyen rahipleri görseler seni, inerler,

Genç ve yaşlı ceylanlar dahi dağların tepelerinden.”

Medyen’in, İbrahim oğlu Medyen’in soyundan gelen bir kabile olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-A’raf Sûrcsi’nde (7/85-âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ümmet (mealde: bir grup insan); büyük topluluk demektir. O, davarları­nı “Sulayan” bir topluluk görmüştü.

“Onların gerisinde ise” onun geldiği tarafta… anlamındadır. Yani o top­luluğun yanına varmadan önce bu iki hanımın yanına varmış ve bunların da­varlarını alıkoymakta olduklarını görmüştü. Peygamber (sav)’ın şu buyruğun­da da bu kökten gelen lafız şöylece kullanılmıştır: “Gerçekten bir takım insanlar benim Havzımdan uzaklaştırılacaklardır..,”[22]

Bazı Mushaflarda “Kollayan ve alıkoyan iki hanım” şeklindedir. “Alıkoydu, alıkoyar” demektir,Bir şeyi en­gelledim, alıkoydum demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Kafiyeler kapısında geceyi geçiririm sanki ben,

Onlarla yabani ve yabancı bir sürüyü alıkoyar (engeller) gibiyim.”

“Alıkoyan, kollayanın kovan, uzaklaştıran anlamında olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demektedir:

“Ttemimoğulları aenin asanı almış bulunuyor, Sen hangi asa ile kovacağını bilemiyorsun.”

Yani kovacağını, engelleyeceğini, alıkoyacağını… İbn Selam dedi ki: Baş­kalarının koyunlarıyla karışmasın diye koyunlarını engelleyen, alıkoyan de­mektir. Burada ya muhataba durumu hissettirmek için ya da bildiği için ge­rek görülmediğinden meful hazfedilmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Güçlü, kuvvetli sulayıcılardan korktukları için davar­larını suya gitmekten alıkoymaya çalışıyorlardı. Katade dedi ki: Bu onlar sa­ir insanları koyunlarına karışmaktan alıkoyuyorlardı demektir. en-Nehhas de­di ki: Ancak birinci anlam daha uygundur, çünkü bundan sonra: gidinceye kadar biz sulamayız” buyruğu gelmektedir. Eğer onlar insanların koyunla­rına karışmalarını engellemeye çalışıyor olsalardı, sulamalarını geciktirme se­bebini çobanların gitmesine bağlamazlardı. Musa (a,s) onların bu hallerini gö­rünce, onlara: “Haliniz nedir?” yani bu durumunuz niye diye sormuştu. Şa­ir Ru’be (hal anlamındaki hatb kelimesini kullanarak) şöyle demektedir:

“Onun hali ile benîm halime şaşılır doğrusu”

İbn Atiyye dedi ki: “Hatb; hal” kullanılarak soru sorulması, musibete uğ­rayan yahut bir zulme maruz kalan, yahut kendisine şefkat duyulan ya da uy­gun olmayan bir iş yapan kimseler hakkında söz konusu idi. Kısacası bu ke­lime genelde kötü haller ile ilgili sorularda kullanılırdı. İki hanım da ona du­rumlarını bildirdiler. Babalarının yaşlı bir adam olduğunu söylediler. Yani za­yıf ve güçsüz olduğundan dolayı koyunlarını bizzat sulayamtyordu, kendi­leri ise zayıf olduklarından güçleri de yetmediğinden güçlü, kuvvetli çoban­lar ile bir arada bulunamıyorlardı. Diğer taraftan onların adeti, insanlar su­lamalarını bitirip, gidinceye kadar davarlarını sulamayı geciktirmek idi. Her­kes gittikten sonra o vakit kendileri davarlarını sulamaya koyulurlardı.

İbn Âmir ve Ebu Amr; “Gidinceye” diye ‘den gelen muzari bir fiil olarak okumuşlardır. Bu da; “(suya) geldi” lafzının zıttıdır. Ço­banlar dönünceye kadar… demektir. Diğerleri ise “ya” harfini ötreli olarak; ‘ın muzari fiili olarak okumuşlardır. Bu da, onlar su içirmeye getirdik­leri davarlarını geri götürünceye kadar… demek olur. “Çobanlar” da ‘in çoğuludur, tıpkı “Tacir”in çoğulunun; “Tacirler” diye; “Sahip” kelimesinin çoğulunun da; “Sahipler” diye gelme­si gibi.

Bir kesim dedi ki: Kuyular o zaman üstü açık idi. İnsanların kuyuların ba­şında kalabalık yapmaları da onların yaklaşmalarına engel oluyordu. Musa onlara koyunlarını sulamak isteyince, diğer insanlar arasına girdi ve onlar­dan önce sulama işini gerçekleştirdi. İşte onun diğerlerine baskın çıkması do-layısı ile hanımlardan birisi onu güçlü, kuvvetli olmakla nitelendirdi.

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu hanımlar sarnıçlarda artan sularla ko­yunlarını sularlardı. Eğer havuzlarda bir şeyler kalmışsa bu suyu koyunları­na içirirlerdi, bir şey kalmamış ise koyunları susuz kalırdı. Musa onların hal­lerine acıdı, üstü kapalı bir kuyuya gitti. Diğer insanlar ise başka kuyulardan koyunlarını sulamaktaydı. Bu kuyunun üzerindeki taşı İbn Zeyd’e göre an­cak yedi, İbn Cüreyc’e göre on, İbn Abbas’a göre otu2 ve ez-Zeccac’a göre ancak kırk kişi kaldırabiliyordu. Bu taşı kendisi tek başına kaldırdı ve hanım­ların davarlarını suladı. İşte bu koca kaya parçasını kaldırdığından dolayı o hanımlardan birisi onu güçlü kuvvetli olmakla nitelendirdi.

Bir başka görüşe göre hepsinin kuyuları bir idi. O diğer sulayıcıların ay­rılmasından sonra kuyunun ağzındaki taşı kaldırdı. Çünkü o iki hanımın ade­ti artan sularla davarlarını sulamaktı. Amr b. Meymun, Ömer b. el-Hat-tab’dan şöyle dediğini rivayet eder: Çobanlar sularını aldıktan sonra kuyu­yu on adamın kaldırabileceği bir kaya parçası ile örttüler. Musa (a.s) gelip o taşı kaldırdı ve tek bir kova su çekti. İkinci bir kova su çekmeye de ihti­yaç duymadı. Bu suyla da koyunlarını suladı. [23]

2- Bir Peygamber Kızlarının Koyun Sulamasına Nasıl İzin Verebilir?

Şayet: Şuayb (sav) gibi bir peygamber kızlarının davarları sulamalarını na­sıl uygun buldu, diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Böyle bir şey ha­ram değildir, din de böyle bir şeyi reddetmez. Mertlik duygularına gelince, insanlar bu hususta farklı farklıdırlar. Bu konuda adetler arasında da farklı­lık vardır. Bu hususta Arapların durumu iie Arap olmayanların durumu ara­sında değişiklik vardır. Çölde yaşayanların bu hususta tutturdukları yol ite şe­hirde yaşayanların yolu ayrıdır. Özellikle durum bir zaruret haii olursa. [24]

3- Allah’a Muhtaç Oluş:

Yüce Allah’ın: “Sonra bir gölgeye varıp” İbn Mes’ud’a göre bir Arabistan kirazı ağacı gölgesine varıp, yüce Allah’tan umduğu şeyleri dilemeye koyu­larak: “Rabbim, doğrusu bana indireceğin hayıra muhtacım, dedi.” Yedi gündür hiçbir yemeğin tadına bakmamıştı, karnı sırtına yapışmıştı. Duaya kal­kışmakta birlikte açskça bir talepte bulunmadı. Bütün müfessirlerin bu şekil­de rivayet ettiklerine göre o bu sözleriyle Allah’tan yiyecek bir şeyler islemisti. Çünkü “hayır” şu âyet-i kerimede olduğu gibi yemek manasına da ge­lir. Yüce Allah’ın: “Eğer bir hayır bırakacak olursa” (el-Bakara, 2/180) buy­ruğu ile: “Ve gerçekten o hayır (mal) sevgisinde pek katıdır” (el-Adİyat, 100/8) buyruklarında olduğu gibi mal anlamında: “Bunlar mı hayırlıdır, yok­sa Tubba’ kavmi mi?” (ed-Duhan, 44/37) buyruğunda olduğu gibi güç ma­nasına: “Ve Biz, onlara hayırlar işlemelerini vahyettik” (el-Enbiya, 21/73) buyruğunda olduğu gibi ibadet manasına gelebilir.

İbn Abbas dedi ki: Oldukça acıkmıştı, hep yeşillikler, sebzeler yediği için adeta rengi yeşile çalmaya başlamıştı. Halbuki o yüce Allah nezdinde insan­ların en değerlisi idi. Rivayet edildiğine göre ayaklarının alt tarafı soyulma­dan Medyen’e ulaşamamıştı. İşte bu hususlar dünyanın yüce Allah nezdin­de çok önemsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Ebııbekr b. Tahir yüce Allah’ın: “Rabbani, doğrusu bana indireceğin hay­ra muhtacım” buyruğu hakkında dedi ki: Yani Senin dışında kalan varlık­lara muhtaç etmeyecek şekilde Senin lütfuna ve Senin zengin kılmana ihti­yacım var.

Derim ki: Tefsir alimlerinin sözünü ettikleri açıklamalar daha uygundur. Yüce Allah onu Şuayb vasıtası ile ihtiyaçtan kurtarmıştı. [25]

4- Hayalı Kadın ve Emin Erkek:

Yüce Allah’ın: “Sonra onlardan birisi utana utana yürüyerek ona gelip…”

buyruğunda, bu açık ifadelerin delâlet ettiği bir ihtisar vardır. İbn Abbas bu­nu şöylece takdir etmiştir: Bu iki kız babalarına hızlıca gittiler. Halbuki su­lamadan geç gelmek adetleri idi. Babalarına kendileri için davarlarını sula­yan adamın yaptıklarını anlattılar. O da kızlarından büyük olanına -küçük ola­nına da söylenmiştir- gidip kendisini yanına çağırmasını emretti. Bu âyet-i ke­rimede belirtildiği üzere ona geldi.,.

Amr b. Meymûn dedi ki: Bu kız erkeklere karşı gelişi güzel davranan, çok­ça heryere girip çıkan birisi değildi. Yüzünü gömleğinin yeni ile örterek gel­di, diye de söylenmiştir ki, bunu da Ömer b. el-Hattab söylemiştir.

Rivayete göre bu kızlardan birisinin adı Ley ya, diğerinin adı Safûriyâ olup, babalarının adı da Yesrûn idi. Yesrûn ise Şuayb (a.s)’m kendisidir. Şu-ayb’ın kardeşinin oğlunun adı olduğu ve Şuayb’ın da daha önceden ölmüş olduğu da söylenmiştir. Ancak çoğunluk bunların Şuayb (a.s)’ın kızları oldu­ğunu kabul etmektedir. Kur’ân’ın zahirinden anlaşılan da odur. Çünkü yü­ce Allah: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (peygambergönderdik)” (el-A’raf. 80/5) diye buyurmaktadır. el-A’raf Sûresi’nde böyle buyurulduğu gibi, eş-Şu-ara Sûresi’nde de şöyle buyurulmaktadır: “Askabu’l-Eyke peygamberleri yalanladılar. Hani Şuayb onlara… demişti,” (eş-Şuara, 26/176-177)

Katade dedi ki: Yüce Allah Şuayb’ı Ashabu’1-Eyke ile Medyenlilere pey­gamber olarak gönderdi. Babasının adı ile ilgili görüş ayrılıkları el-A’raf Sû-resi’nde (belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır.

Rivayete göre Musa (a.s)’a, Şuayb (a.s)’ın kızı haberi getirince, kalkıp onun arkasından yürüdü. Musa (a.s)’ın bulunduğu yer ile babasının bulunduğu yer arasında üç millik bir mesafe vardı. Esen bir rüzgar üzerindeki elbiseyi vü­cuduna yapıştırdı ve vücudunun hatlarını gösterdi. Musa ona bakmaktan çe­kinerek: Sen arkama geç ve sesinle bana yolu göster, dedi. Bir diğer görü­şe göre Musa (a.s) baştan beri: Benim arkamdan gel, çünkü ben İbrani bir adamım, hanımlara arkadan bakmam ve yolun sağına mı soluna mı gidile­ceğini sen bana söyle, dedi, İşte kızın Musa (a.s) hakkında emin olduğunu söylemesine sebeb budur. Bu açıklama İbn Abbas’a aittir.

Nihayet Musa kendisini davet edenin yanına ulaştı. Ona durumunu başın­dan sonuna kadar anlattı. Bu şahıs: “Korkma! O zalimler topluluğundan kur­tuldun” diyerek onu teselli etti. Medyen, Firavun krallığının sınırları dışında idi. Önüne yemek getirdi, Mûsar Yemem dedi. Çünkü biz dinimizi yeryüzü dolu altın karşılığında dahi olsa satmayız. Şuayb: Bu senin bize davarları su­lamanın bedeli değildir. Fakat misafirlerime ikram etmek, onlara yemek ye­dirmek benim ve benim atalarımın adetidir, deyince Musa yemek yedi. [26]

5- İcare Akdi Toplumsal Hayatın Bir Zorunluluğudur:

“İkisinden biri dedi kls Babacığım onu ücretle tut” buyruğu icare akdi­nin onlar arasında meşru ve bilinen bir akit olduğuna delildir. İcare aynı şe­kilde her dinde böyledir. İnsanlar için bir zorunluluktur, insanların birlikte bir arada yaşama maslahatının bir gereğidir, Bu akdi işitmekten yana sağır gibi duran el-Asarn’ın muhalefetine rağmen bu böyledir. [27]

6- Velinin, Kızı İle Evlenilmesini Teklif Etmesi:

“.«Bu İki kızımdan birini sana nikâh edeyim, İstiyorum” âyeti şunu gös termektedir: Veli erkeğe kızı ile evlenmesi teklifinde bulunabilir. Bu uygu-lanagelmiş bir sünnettir, işte Medyen’in o salih zatı kızını İsraüoğuüanrun sa-tih zatına teklif etti. Ömer b. el-Hattab kızı Hafsa’yı Ebubekir ve Osman’a tek­lif etti. Kendisini Peygamber (sav)’a adamış olan hanım aynı şekilde peygam­berin kendisiyle evlenmesi teklifinde bulundu.[28]Buna göre adamın velisi ol­duğu kızı teklif etmesi, hanımın kendisini salih bir erkeğe teklif etmesi, se-lef-i salihe uymak suretiyle bunu yapması güzel bir şeydir.

İbn Ömer dedi ki: Hafsa dul kalınca, Ömer, Osman’a: Eğer istiyorsan sa­na Ömer’in kızı Hafsa’yı nikahlayabilirim… demişti. Bu hadisi Buhârî tek ba­şına rivayet etmiştir.[29]

7- Velayet Altındaki Kızı Evlendirme Hakkı Velisine Aittir:

Bu âyet-i kerimede nikâh yetkisinin veliye ait olduğuna, kadının bu ko­nuda herhangi bir hak sahibi bulunmadığına delil vardır. Çünkü Medyen’de-ki o salih zat bu işi üstlenmiştir. Çeşitli bölgelerin fukahasi da bu görüştedir. Ancak bu hususta Ebu Hanife muhalefet etmiştir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır. [30]

8- Babanın Bakire Kızını Evlendirme Yetkisi:

Bu âyet-i kerime babanın buluğa ermiş bakire kızını onun görüşünü al­madan evlendirebileceğine delil teşkil etmektedir. Malik bu görüşü benim­semiş ve bu âyeti delil göstermiştir. Bu, bu hususta güçlü bir delildir. Onun bu âyeti delil göstermesi îsrailoğullarına dair (bizim nasslarda yer alan) ha­berleri (Şer’u men kablenâ: Bizden öncekilerin şeriatini) dayanak almış ol­duğunun delilidir. Daha önceden geçtiği gibi.

Bu meselede Şafiî ve pek çok ilim adamı da Malik’in görüşündedirler. Ebu Hanife ise şöyle demektedir: Küçük kız buluğa erdi mi artık hiçbir kimse onun rızası olmadan onu evlendiremez. Çünkü artık o mükellefiyet sınırına ulaş­mış bulunmaktadır. Eğer buluğa ermemiş küçük ise, o takdirde onun rıza­sını almadan onu evlendirebilir. Zira küçüğün izin ve rızasının olmadığı hu­susunda görüş ayrılığı yoktur. [31]

9- Nikâh Akdinde Kullanılabilecek Lafızlar:

Şafiî mezhebine mensub ilim adamları “… sana nikâh edeyim istiyorum” buyruğunu nikâh akdinin tezvic (evlendirme) ve inkâh (nikahlama) lafızla­rı ile yapılabileceğine delil göstermişlerdir. Rabia, Ebu Sevr, Ebu Ubeyd, Dâ-vûd ve -bu hususta ondan gelen farklı rivayetler olmakla birlikte- Malik de bu görüşü benimsemişlerdir.

Maliki mezhebine mensub ilim adamlarının meşhur görüşü ise, nikâh ak­dinin, her türlü lafız ile gerçekleşeceği şeklindedir.

Ebu Hanife dedi ki: nikâh akdi ebedi olarak temliki gerektiren herbir la­fız ile gerçekleşir.

Bu âyet-i kerimede Şafiîlerin lehine delil teşkil edecek bir taraf yoktur. Çün­kü bu bizden öncekilerin şeriatidir (şer’u men kablenâ) Onlar ise -mezheb-ierinde meşhur olan görüşe göre- hiçbir hususta bunu delil kabul etmezler,

Ebu Hanife, onun mezhebine mensub ilim adamları, es-Sevrî ve el-Hasen b. Hayy de şöyle demişlerdir: Nikâh eğer akde şahit tutulmuş ise hibe ve da­ha başka lafızlarla akd olur. Çünkü boşama da sarih ve kinaye lafızlarla ger­çekleşir. İşte nikâh da böyledir demişlerdir. Yine onlar derler ki: Peygamber (sav)’ın “hibe” lafzı ile özellikle kastettiği nikâh değil, bud’un (kadının erke­ğe helal olmasının) herhangi bir menfaatten uzak olmasıdır. Bu hususta İb-nu’1-Kasım da onlara uyarak şöyle demiştir: Şayet baba kızını nikahlamak mak­sadı ile hibe edecek olursa, Malik’ten bu hususta herhangi bir şey bellemiş değilim -ama, kanaatime göre bu alış-verig gibi caizdir.

Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr de şöyle demektedir: Sahih olan görüş şudur: Ni­kâh lafzı ile herhangi bir malın hibesi akdi gerçekleşmeyeceği gibi, hibe laf­zı ile de hiçbir nikâh akdi gerçekleşmez. Aynı şekilde nikâh akdinin sarih ifa­delerle yapılması lazımdır ki hakkında şahitlik söz konusu olabilsin. Üstelik nikâh talakın zıddıdır, nasıl ona kıyas edilebilir? Fukaha nikâhın (babanın): Sana mubah kıldım, sana helal kıldım, gibi sözlerle akd olmayacağını ittifak­la kabul etmişlerdir, hibe de böyledir. Peygamber (sav) da: “Siz onların if­fetlerini Allah’ın kelimesi ile kendinize helal kılmış oldunuz. “[32] diye buyur­muştur. Burada kastettiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise hibe laf­zıyla nikâh akdinin yapılacağına dair bir işaret yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de bu­lunan evlendirmek ve nikâhtır. Nikâhın hibe lafzıyla olabileceğini kabul et­mek de Peygamber (sav)’in hususiyetini kısmen de olsa iptal etmek söz ko­nusudur[33]

10- Şuayb (a.s)’ın Yaptığı Teklif miydi? Yoksa Akit miydi?:

“Bu iki kızımdan birini” buyruğu onun bu sözlerinin akit olmayıp, bir arz (tekliD olduğuna delildir. Çünkü bu bir akit olsaydı, üzerinde akit yapılanın tayin edilmesi gerekirdi. Çünkü ilim adamları her ne kadar: Ben sana şu iki kölemden birisini şu fiyata satıyorum demesi halinde satışın caiz olup olma­dığı hususunda ihtilaf etmiş iseler de; nikâhta böyle bir şeyin caiz olmaya­cağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü böyle bir şey muhayyerliktir, nikâh­ta ise herhangi bir muhayyerlik söz konusu olmaz. [34]

11- Nikâh İle İlgili Dört Husus:

Mekkî dedi ki: Bu âyet-i kerimede nikaha dair bir takım hususlar söz ko­nusudur. Zevcenin tayin edilmemesi, sürenin başının tahdid edilmemesi, ica-renin mehir olması, mehir olarak herhangi bir nakit ödemeden gerdeğe girmesi bunlardandır.

Derim ki: İşte bunlar onbirinci başlığın kapsamına giren dört husustur: [35]

Birinci Husus: Zevcenin Tayin Edilmesi:

Bu meselelerin ilki zevcenin tayin edilmesi meselesidir. İlim adamlarımız derler ki: Tayin göründüğü kadartyla bu husustaki görüşmelerin ikinci aşa­masında söz konusu olmuştur. Önce genel olarak ona durumu arzetmiş, bun­dan sonra tayine geçilmiştir. Şöyle denilmiştir: O (Şuayb) Musa’ya küçük kı­zı Safûriyâ’yı evlendirdi. Ebu Zerr’den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) bana dedi ki: “Sana Musa iki süreden hangisini tamamladı diye sorulacak olursa, sen de onların en hayırlısını ve en tam olanını, diye cevap ver. (Eğer iki kızdan hangisi ite evlendiği sorutacak olursa, küçüğü ile de. Onun arkasından gelen ve: “Babacığım onu ücretle tut. Çünkü senin üc­retle tuttuklarının en İyisi, kudretli ve emin bir kişidir” diyen de odur.”[36]

Denildi ki: Büyük kızdan önce küçük kız ile onu evlendirmesindeki hik­met -büyük kızın evliliğe ihtiyacı daha fazla olmakla birlikte- Musa’nın kü­çük kıza meyledeceğini beklediğinden dolayıdır. Çünkü haberci olarak ona gönderdiğinde, o kızı görmüş idi. Babasına gelince, onunla beraber yolda yü­rümüştü. Eğer ona büyük kızını teklif etmiş olsaydı, belki o da bu tercihi kabul eder görünürdü ama içinde de başka bir kanaat gizliyor olabilirdi. Da­ha başka açıklamalar da yapılmıştır. Doğrusunu en iyi biien Allah’tır.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre bazı haberlerde büyük kız ile evlendiği de bildirilmiştir. [37]

İkinci Husus: Sürenin Başlangıcının Belirtilmesi:

Sürenin başlangıcının belirtilmesine gelince, âyet-i kerimede bunun orta­dan kaldırılmasını gerektiren bir husus yoktur, Aksine burada kendisinden sözedilmemiştir. Ya bu süreyi tesbit etmişlerdir, ya etmemişlerdir. Etmemiş­lerse, akdin başlangıcından itibaren süre de başlamış demektir. [38]

Üçüncü Husus: İcare Karşılığında Nikâh:

İcare karşılığında nikaha gelince, bu âyet-İ kerimeden açıkça anlaşıl­maktadır. Bu bizim şeriatın da kabul ettiği bir husustur. Hadis imamlarının rivayet ettiği ve ezberlemiş olduğu Kur’ân-ı Kerîm’den başka hiçbir şeyi bu­lunmayan hadiste meydana gelen olay da budur. Bu hadisin rivayet yolların­dan birisinde şöyle denilmektedir; Rasûlullah (sav) ona (erkeğe): “Kur’ân’dan neleri ezbere biliyorsun?” diye sorunca, o da: Ben Bakara Sûresi ile ondan sonraki sureyi biliyorum, demişti. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Sen buna yirmi âyet-i kerime öğret. Bu senin hanımın olmuştur.”[39]

İlini adamlarının bu mesele hakkında üç farklı görüşü vardır: Malik böy­le bir akdi mekruh görmüş, İbnu’l-Kasım kabul etmemiş, İbn Habib ise ca­iz görmüştür. Aynı zamanda bu Şafiî’nin ve mezhebine mensub ilim adam­larının görüşüdür, Bunlar derler ki: Hür bir kimsenin sağlayacağı menfaatin mehir olması caizdir. Elbise dikmek, bina ve Kur’ân öğretmek gibi.

Ebu Hanife dedi ki: Böyle bir şey sahih olmaz. Bununla birlikte kölesinin hanımına bir sene süreyle hizmet etmesi yahutta kendi evinde bir sene onu yerleştirmesi karşılığında o hanım ile evlenmesi caizdir. Çünkü köle ile ev birer maldır. Ancak kendisinin bizzat hanımına hizmet etmesi ise mal değil­dir.

Ebu’l-Hasen el-Kerhî dedi ki: İcare lafzı ite nikâh akdi caizdir. Çünkü yü­ce Allah: “Onlara ecirlerini (mehirlerini) veriniz” (en-Nisa, 4/24) diye bu­yurmaktadır.

Ebubekr er-Razî dedi ki: Böyle bir akit sahih olmaz, çünkü icare geçici bir akittir. nikâh ise ebedi bir akittir, dolayısıyla bu iki akit birbirine aykırıdır.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Bu şekilde yapılan bir akit gerdeğe girilmeden ön­ce fesh olur, fakat gerdeğe girildikten sonra da sabit kabul edilir.

Esbağ dedi ki: Eğer bununla birlikte nakit bir şeyler verecek olursa, bun­da görüş ayrılığı vardır. Şayet hiçbir nakit vermezse bu daha da ağırdır, eğer tamamen terkedecek olursa Şuayb (a.s) kıssasının delil olarak kabul edilme­si ile her durumda akit geçerli olur. Bunu Malik, İbnu’l-Mevvaz ve Eşheb söy­lemiştir.

Böyle bir olayda müteahhir ve mütekaddim alimlerinden bir topluluk bu âyet-i kerimeyi dayanak kabul etmektedir. İbn Huveyzimendâd dedi ki: Bu âyet-i kerime icare akdi üzere nikâhı ve bu akdin sahih olduğunu, bununla birlikte icarenin mehir kabul edilmesinin mekruh olduğunu, mehrin de yü­ce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi bir mal olması gerektiği hükümlerini ihtiva etmektedir: “İffetinizi koruyup, zinaya sapmaksızın mallarınızla (nikahlanma yolunu) aramanız size helal kılındı.” (en-Nisa, 4/24) Bizim mez­hebimize mensub bütün ilim adamlarının kabul ettikleri görüş budur. [40]

Dördüncü Husus: Mehir Olarak Nakit Verilmeden Gerdeğe Girilirse:

(Mekkî’nin): “(Mehir olarak) nakit vermeksizin gerdeğe girmesi” sözüne gelince, bu hususta insanlar arasında görüş ayrılığı vardır. Acaba o akit yaptığı zaman mt gerdeğe girdi, yoksa yolculuğa çıktığı zaman mı? Şayet ak­di yaptığı sırada nakit (mehir) vermiş ise nakit olarak ne verdi? Kaldı ki bi­zim ilim adamlarımız çeyrek dinar dahi olsa, nakit olarak bir şeyler verme­den gerdeğe girmeyi kabul etmemişlerdir. Bu İbnu’l-Kasım’in görüşüdür, Eğer nakil bir şeyler ödemeden gerdeğe girerse geçerli olur. Çünkü mezhebimi­ze mensub müteahhir ilim adamları şöyle demişlerdir: Mehrin kısmen veya tamamen peşin verilmesi müstehabtır. Bu da şu hususa binaendir: Eğer me­hir koyunları otlatmak ise, işe başlamak onun için nakit ödeme gibi olur. Şa­yet yolculuğa çıktığı vakit gerdeğe girmiş ise, o zaman nikâhta uzun süre bek­lemek caizdir. İsterse -şart koşmaksızın- ömür boyu olsun, eğer şart koşula­cak olursa maksadın sahih olması hali dışında caiz olmaz. Gerdeğe girmek İçin hazırlanmak yahut eğer zevce küçük ise gerdeğe girişe elverişli olma­sını beklemek gibi. İlim adamlarımız bunu böylece ifade etmişlerdir. [41]

12- İcare ve Nikâh Akitleri Bir Arada Yapılabilir mi?:

Bu âyet-i kerimede icare ve nikâh akülerinden bir arada söz edilmekte­dir. Bu hususta ilim adamlarımızın üç farklı görüşü vardır. Birinci görüş Ebu Zeyd’in “Semaniye”sinde şöyle denilmektedir: Baştan beri bu şekilde bir akit yapmak mekruhtur, şayet yapılırsa geçerli olur.

İkinci görüş; Malik ve meşhur rivayete göre İbnu’l-Kasım dediler ki: Böy­le bir akit caiz olmaz, duhulden ünce de sonra da fesh ulur. Çünkü birbirin­den farklı diğer akitlerde olduğu gibi bu iki aktin maksatları da farklıdır.

Üçüncü görüş Eşheb ve Es bağ bunu caiz kabul etmişlerdir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan budur, âyet-i kerime de buna delâlet etmektedir. Malik de şöyle demiştir: Alış-verişlere en çok benzeyen şey nikâhtır. Peki icare ile satış ya da satış ile nikâh arasında ne gibi bir fark vardır?

Şayet hanımına mehir olarak mubah olan bir şiir öğretmeyi teshil edecek olursa, bu sahih olur. el-Müzenî dedi ki:

Şairin şu beyiti buna örnektir:

“Kul benim menfaatim, benim malım der,

Halbuki Allah korkusu elde ettiği menfaatlerin en üstünüdür.*

Şayet hiciv ya da çirkin sözler ihtiva eden bir şiir öğretmeyi mehir olarak verecek olursa, bu ona şarab ya da domuzu mehir olarak vermeye benzer, [42]

13- Akitlerde Zikredilmesi Gereken Hususlar İle Zikredilmesi Zorunlu Olmayan Hususlar:

Yüce Allah’ın: “Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere” buyruğunda “hiz­met” den mutlak olarak sözedilmiştîr. Malik dedi ki: Böyle bir ifade ile akit caizdir. Mutlak, örfe göre yorumlanır, ayrıca hizmet sırasında yapılacak iş­leri ismen zikretmeye gerek yoktur, Musa (a.s)’ın kıssasının zahirinden an­laşılan budur. O burada mutlak olarak icareden sözetmektedir.

Ebu Hanife ve Şafiî derler ki: “İsmen zikredilmedikçe cai2 olmaz, çünkü bu meçhuldür.” Buhârî ise: Yüce Allah’ın: ‘Sekiz yd bana hizmet etmen üze­re’ buyruğu dolayısı ile bir işçiyi ücretle tutup da ona süreyi açıklamakla bir­likte yapacağı işi açıklamayacak olursa (hükmün ne olacağına dair) bir bab”[43] diye bir başlık açmıştır.

el-Mühelleb dedi ki: Ancak durum Buhârî’nin açtığı başlıkta belirttiği şe­kilde değildi. Çünkü onlara göre yapılacak iş sulamak, tarlayı sürmek, davar­ları otlatmak ve buna benzer o çölde yaşayan ahalinin yaptıkları işler türün­den olup kendilerince bilinen işlerdi. Böyle şeyler örf ile bilinir. Yapılacak işler ismen sayılmasa ve miktarları belirtilmese dahi örf yoluyla bunların ne­ler oldukları bellidir. Mesela ona: Sen senenin şu kadar zamanında araziyi süreceksin, senenin şu kadarında koyun otlatacaksın, demesine gerek yok­tur. Çünkü bu, bu gibi yerlerdeki hizmetlerde alışılagelmiş bir şekildir. Her­kesin ittifakla caiz kabul etmediği, akit süresinin belli olmaması, yapılacak işin de alışılmadık ve meçhul olması halidir. Bu husus(lar) bilinmedikçe böy­le bir (icare) akdi caiz olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Tefsir bilginlerinin zikrettiklerine göre o Musa (a,s)’a koyun otlatmayı açıkça tayin etmiştir. Ancak bu sahih bir yolla rivayet edil­miş değildir, Fakat şöyle demişlerdir: Medyenli salih zatın koyun otlatmanın dışında yapılacak bir işi yoktu. Dolayısıyla onun halinin bu yönünün bilin­mesi, bu hususta yapılacak hizmetin tayin edilmesi gibidir. [44]

14- Çobanlık İçin îcare Akdinde Belirtilmesi Gereken Hususlar:

İlim adamları ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Bir kimsenin belli aylar, bel­li bir ücret ve sayılan belli koyunları otlatmak üzere bir çobanı ücretle tut­ması caizdir. Eğer bu koyunların sayıları belli ve muayyen ise mezhebimize (Mâlikî mezhebine) mensup ilim adamlarımızın konu ile ilgili etraflı görüş­leri vardır. İbnu’l-Kasım dedi ki: Şayet koyunlardan ölen olursa, onun yeri­ne o sayıda koyun eklemeyi şart koşmadıkça caiz olmaz. Ancak bu olduk­ça zayıf bir rivayettir. Medyenli salih zat, Musa’yı koyunlarını otlatmak üze­re ücretle tutmuş, o da koyunların miktarını görmüş olmakla birlikte, ölen­lerin yerine başkalarının katılması şartı koşulmamıştır. Şayet koyunların sa­yısı belirli olmayıp mutlak bırakılmış ve tayin de edilmemişse, böyle bir akit mezhebimiz ilim adamlarına göre caizdir.

Ebu Hanife ve Şafiî’ye göre ise; bu hususta bilgisizlik dolayısıyla caiz ol­maz, demişlerdir. Mezhebimize mensup ilim adamları az önce belirttiğimiz üzere bu hususta örfü dayanak kabul etmişlerdir ve ona gücünün kaldırabi­leceği kadar (koyun) verilir, İlim adamlarımızdan kimisi şunu da ilave etmiş­tir: Ücretle çoban tutan kimse, çobanın gücünün miktarını bilmedikçe caiz olmaz. Bu sahih bir görüştür, çünkü Medyen’li salih zat, taşı kaldırması su­retiyle Musa (a.s)’ın kuvvetinin miktarını bilmiş idi. [45]

15- Sürüden Telef Olursa, Çoban Tazminat Öder mi?:

Malik dedi ki: Çobanın tazminat ödeme yükümlülüğü yoktur. Telef olan yahut çalınanlar hususunda onun sözü doğru kabul edilir. Çünkü çoban da vekil gibi emin bir kimsedir. Buhârî: “Çoban yahut vekil ölmekte olan bir ko­yunu yahut telef olacak bir şeyi görüp de bozulacağından korkulan şeyi dü­zeltirse”[46] diye bir başlık açtıktan sonra; Ka’b b. Malik’in babasından nak­letmiş olduğu şu hadisi kaydeder: “Kendilerinin Sel’ dağında otlayan koyun­ları vardı. Bizim (çobanlık yapan) cariyemiz koyunlarımız arasından birisi­nin Ölmek üzere olduğunu gördü. Bir taş kırıp o taşla onu kesti. (Babam) on­lara: Peygamber (sav)’a soruncaya -ya da Peygamber (sav)’a soracak kimse gönderinceye- kadar yemeyin, dedi. O da Peygamber (sav)’a sordu -ya da ona birisini gönderdi-. Peygamber ona o kovundan yemeyi emretti. Abdullah de­di ki: Bunun hem bir cariye olması, hem de koyunu kesmiş olması benim hay­ret ettiğim bir husustur[47]

el-Mühelleb dedi ki: Bu hadisteki fıkhı inceliklerden birisi de şudur: Çu-ban ve vekil kendilerine emanet olarak verilmiş hususlarda -hainlik ettiklerine ya da yalan söylediklerine dair aleyhlerinde bir delil ortaya konulmadık­ça- sözleri doğru kabul edilir. Malik’İn ve bir fukahâ topluluğunun görüşü bu­dur.

İbnu’l-Kasım dedi ki: Bir koyunun öleceğinden korkar da onu boğazla­yacak olursa, koyunu kesilmiş olarak getirmiş olması halinde tazminat öde­mez ve söylediği tasdik edilir. Başkası ise: Söylediğini beyyine ile açıklama­dığı sürece tazminat öder, demişlerdir. [48]

16- Çoban Sürüdeki Koyunlara Koç Katarsa:

Çoban eğer sürüdeki koyunlara sahiplerinin izni olmaksızın koç katıp da bu koyunlar telef olursa, İbnu’l-Kasım ve Eşheb’in bu hususta farklı kanaat­leri vardır. İbnu’l-Kasım bu durumda çobanın tazminat ödemesi gerekmez, der. Çünkü koyunlara koç katmak, malı ıslah etmek ve onu arttırmak kabilindendir. Eşheb ise tazminat ödemesi gerekir, demiştir. Ka’b’ın hadisi delil olarak İbnu’l-Kasım’ın görüsüne daha uygundur ve bu durumda -eğer salih kimselerden ve malı koruduğu bilinenlerden ise- içtihadı ile telef olanlar do­layısıyla tazminat ödemesi gerekmez. Şayet fasık ve fesad ehli kimselerden olup mal sahibi onun tazminat ödemesini isteyecek olursa, bunu da yapa­bilir. Çünkü onun fasık olduğu bilindiğinden dolayı, bir koyunun ölmekte ol­duğunu gördüğüne dair söylediği sözleri doğru kabul edilmez. [49]

17- Musa (a.s)’ın Aldığı Ücret:

Musa (a.s)’ın aldığı ücretin ne olduğu nakledilmemiştir. Fakat Yahya b. Sel-lâm’ın rivayetine göre Medyenli salih zat, annesinden farklı bir renkte doğan herbir keçiyi Musa’ya verecekti. Yüce Allah da Musa’ya sen asanı onların ara­sına bırak o koyunların hepsi kendilerine benzemeyen farklı renklerde yav­ru yapacaklardır, diye vahyetti.

Yahya’dan başkaları da şöyle demiştir: Siyah ve beyaz renkli doğacak her yavruyu ona vereceğini söyledi. Hepsi de siyah beyaz yavrular doğurdu.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre Şuayb (a.s), Musa (a.s)’ı ücretle işçi tutun­ca ona şöyle dedi: Filan odaya gir ve o odada bulunan asalardan birisini al. Musa bir asa çıkardı, bu asayı Âdem cennetten çıkartmıştı. Peygamberler bi-ribirlerinden miras olarak bu asayı devralmışlar ve nihayet Şuayb’ın eline geç­mişti. Şuayb o asayı odaya bırakıp bir başka asa almasını emretti. Yine içe­ri girdi, tekrar aynı asayı çıkarıp getirdi. Bu iş yedi defa tekrarlandı, yedi de­fasında da eline bu asadan başka bir asa geçmiyordu. Şuayb, Musa (a.s)’ın özel bir durumunun olduğunu anladı. Sabah olunca ona: Koyunları yol ayı­rımına kadar güt, ondan sonra sağ tarafa sap. Orada fazla ot yoktur. Ancak sol tarafa da sakın gitme, çünkü orada pek çok ot, fakat davarların gelme­sini kabul etmeyen oldukça büyük bir keler vardır. Musa yol ayırımına ka­dar koyunları güttü, fakat koyunlar sol tarafa gitti ve onları bir türlü zapte-demedi. Musa uyudu ve bu keler çıktı. Asa hareket etti ve çatal kısmı demir oluverdi. Büyükçe vahşi keleri öldürünceye kadar savaştı ve tekrar Musa (a.s)’ın yanına geri döndü. Musa uyandığında asanın kana bulanmış olduğu­nu ve bu kelerin de öldürülmüş olduğunu gördü. Akşam Şuayb’a geri dön­dü, Şuayb’ın gözleri görmüyordu. Eliyle koyunları yokladı, koyunların bol bir otlakta otladıklarının izlerini hissetti- Ona durumu sordu, o da olanları an­lattı. Şuayb sevindi ve: Bu sene bu davarların doğuracakları iki renkli bütün yavrular senin olacaktır, dedi. O sene bütün yavrular iki renkli doğdu. Şu­ayb, Musa’nın Allah nezdinde Özel bir yerinin olduğunu anladı.

Uyeyne b. Hısn’m rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Mu­sa karın tokluğuna ve İffetini korumak üzere kendisini ücretle çalıştırdı.”[50]

Şuayb ona: Bu koyunlardan iki renkli doğan bütün yavrular -aralarında azûz, feşûş, kemûş, dabûb ve saûl olmamak üzere- senin olacaktır.

el-Herevî dedi ki: Azûz, sert arazi demek olan el-azâz’dan alınmıştır. Az süt veren demektir.

Feşûş ise, sağılmaksizın sütü akan demektir. Buna sebeb ise memelerinin deliklerinin geniş olmasıdır, el-fetuh ve es-serûr da bu anlamdadır. Arapla­rın darb-ı mesellerinden birisi de şudur: “Senin öfkeni ve kibrini başından çıkartacağım.” “Kırbanın içindeki havayı boşalc-tı” denilir.

Şu hadis de bu kabildendir:”Şüphesiz şeytan sizden herhangi birinizin kaba etleri arasında hava çıkartır; ta ki o kişi kendisinin abdestini bozduğunu zanneder.^’ Yani çok cılız bir üfle­me üfler demektir.

el-Kemûş memeleri küçük demektir, kemîşe de denilir. Bu ismin verilme­si ise memelerinin büzülmüş olmasından dolayıdır. “Belden aşağı sardığı elbisesi büzülü adam” tabiri de buradan gelmektedir. Keşûd da kemûş gibidir.

ed-Dabûb ise meme uçlarındaki deliği dar demektir. ed-Dabb da şiddet­le sıkmak suretiyle süt sağmak demektir.

es-Saûl memelerinde fazladan uç bulunan koyun demektir, es-sa’l da de­nilir. es-Sa’l aynı zamanda yaşlılık anlamındadır. Bu fazlalığa da “er-ruâl” denilir. “Es’al adam” yaştı adam demektir. Es’aî aynı zamanda sütün çıkış ye­rinin dar olması anlamındadır. d-Herevî dedi ki: “İki renkli (kalibu levn)” ta­biri bu rivayette annelerinden farklı renkte doğarlarsa… anlamındadır. [51]

18- Bilinmeyen Bedel Karşılığında İcare:

Bilinmeyen bedel karşılığında icare caiz değildir. (Yukarıda sözü edilen) koyunların doğumu malum olan bir şey değildir. Verimli bazı yerlerde kat’i olarak koyunların doğumu, bunların sayısı, yavrularının sağlıklı olup olma­yışları bilinebilir. Mısr diyarı ve benzerlerinde olduğu gibi. Bununla birlikte bu bizim şeriatimizde caiz değildir. Çünkü Peygamber (sav) gararh akitleri ya­saklamıştır. Aynı şekilde medâmîn ve melâkîh diye bilinen akit şekillerini de yasaklamıştır. Medâmîn dişilerin karnındaki yavrular, melâkîh ise erkeklerin sulblerindekilerdir. Şair ise şu mısraında bunun aksini dile getirmiştir:

“Yaşlı ve hamile dişi devenin karnında o aşılanmıştır.”

Buna dair açıklamalar el-Hicr Sûresi’nde (15/22. âyet, 5. başlık ve deva­mında) geçmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte Raşİd b. Ma’mer üçte bir ve dörtte bir koyun karşılığında icareyi caiz kabul etmiştir. İbn Şîrîn ve Ata da şöyle demişlerdir: Bir kumaş ondan alınacak belli bir pay karşılığında doku­nabilir. İmam Ahmed de böyle demiştir. [52]

19 Nikâhta Kefaet (Denklik):

Nikâhta kefâete (denkliğe) itibar edilir. İlim adamları bu kefaet acaba din­de, malda ve konum (haseb)de midir? yoksa bunların birisinde midir? Sahih olan mevali erkeklerin Arap ve Kureyş’e mensub kadınları nikanlamasının ca­iz olduğudur. Çünkü yüce Allah: “Şüphesiz ki Allah’ın katında sizin en şe­refliniz, en takvâlı olanmızdır* (el-Hucurat, 49/13) diye buyurmaktadır. Mu­sa (a.s) da Medyenli salih zatın yanına yabancı, kovulmuş, korkan, yalnız, aç ve çıplak olarak geldiği halde; onun dininden kesinlikle emin olup onun ha­lini görünce, kızını ona nikahladı ve bunun dışındaki herbir şeyden yüz çe­virdi. Yüce Allah’a hamdulsun ki; bu mesele daha önceden etraflı bir şekil­de geçmiş bulunmaktadır. [53]

20- Veli Mehirden Ayrı Olarak Kendisi Adına Malî Bir Ödeme İsteyebilir mi?:

Bazı ilim adamları şöyle demiştir; Şuayb (a.s)’ın yaptığı bu akitte kadının alacağı mehirden söz edilmemektedir, Ü sadece bedevilerin yaptığı şekilde kendisi adına şart koşmuştur. Çünkü bedeviler evlendirecekleri kızlarının me-hirlerini şart koşarken şöyle de derler: Özel olarak bana şu kadar verilecek­tir. Burada mehir tefviz edilmiştir. Tevfiz nikâhı da caizdir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bedevilerin yaptıkları bu iş aslında bir çeşit İkrami­ye ve mehirden ayrı bir şeydir. Bu ise haramdır ve peygamberlere yakışmaz. Ancak veli kendisi adına bir şeylerin verilmesini şart koşacak olursa, ilim adam­ları kocanın elinden çıkıp kadının eline girmeyen malların hükmü hakkında iki ayrı görüş ortaya atmışlardır. Bir görüşe göre bu caizdir, diğerine göre ise caiz değildir. Bana göre sahih olan ise, bu hususta duruma göre hükmün de­ğişeceğidir. Şöyle ki kadın ya bakiredir, ya duldur. Eğer dul ise bu caizdir, çün­kü dul kadının nikâhı kendi yetkisindedir. Veli ise sadece akdi doğrudan ya­pan kişidir. Vekilin satış akdi dolayısıyla bir ücret alması caiz olduğu gibi, bur­ada da ücret alması yasak kabul edilemez. Şayet evlenecek olan bakire ise bu durumda onun nikâh akid yetkisi babasının elindedir. Sanki bu durumda ni­kâh esnasında kocadan başkası için bir ivaz söz konusu edilmiş gibidir ki, bu da batıldır. Şayet böyle bir şey olursa, eğer henüz gerdeğe girilmemişse fesh olur. Bu husustaki meşhur rivayete göre gerdeğe girildikten sonra ise bu faz­lalık sabit olur. Hamd, Allah’a mahsustur. [54]

21- Akitte İttifakla Kabul Edilen Şartlarla İsteğe Bağlı Şartlar:

Medyenli salih zat şartı zikrettikten sonra on yılda da onu serbest bırak­mak suretiyle herbirisinin hükmü ayrıca tesbit edilmiş olmaktadır. Sonraki şart birinci şartın hükmünü taşımaz ve zorunlu şart ile isteğe bağlı şart hüküm­de ortak olmaz. Bundan dolayı akitlerde ittifakla kabul edilen şartlar yazıl­dıktan sonra, bunlar da isteğe bağlı şartlardır, denilir. Böylelikle ittifakla ka­bul edilen şartlar hükümlerine göre değerlendirilir, isteğe bağlı olan şartlar da hükümlerine göre değerlendirilir. Bu yolla yerine getirilmesi zorunlu olan şart ile isteğe bağlı şart birbirinden ayrılmaktadır.

Denildiğine göre, Şuayb (a.s)’ın akitlerde kullanılan lafızlar arasında ni­kâh ile ilgili olarak kullandığı lafız güzeldir. Buna göre; “Ben bu erkeği, bu kadına nikahlıyorum” ifadesi; “Bu kadını, bu erkeğe ni­kahlıyorum” ifadesinden daha uygundur. İleride el-Ahzab Sûresi’nde (33/49. âyet, 1. başlıkta) geleceği üzere Şuayb (a.s) sekiz yıllık hizmeti şart, ona ka­dar tamamlamayı da isteğe bağlı bırakmıştır. [55]

22- Hz. Musa’nın Şartları Kabulü ve Yüce Allah’ın Şahit Tutulması:

“Dedi ki: Bu seninle benim aramdadır. İki vadeden hangisini bitîrirsem aleyhime bir düşmanlık olmasın” buyruğunda görüldüğü gibi; Şuayb (a.s)’ın sözleri bittikten sonra, Musa (a.s) bu şartları kabul ettiğini belirtip, it­tifak olunan şartın sekiz yıllık sürede sö2 konusu olduğunu belgelemek su­retiyle Şuayb’ın koştuğu şartın anlamını tekrarlamış olmaktadır.

“Hangisi” istifham (soru) edatı olup, “bltirirsem” ile nasb edilmiştir. “İki va’deden” anlamındaki buyruk da; “Hangi” lafzının onlara izafeti dolayısıyla mecrurdur. Ondan sonraki ise te’kid için bir sıladır. Bunda şart manası vardır, cevabı da “aleyhime bir düşmanlık olma­sın” anlamındaki buyruktur. “Düşmanlık” anlamındaki lafız da; “Olma­sın” ile nasbedilmiştir.

İbn Keysan dedi ki: ona ‘m izafe edilmesi dolayısıyla cer mahal-lindedir ve nekredir. “İki vade” ise ondan bedeldir. Şanı yüce Allah’ın: “Allah’tan bir rahmet sayesinde…” (Al-i İmran, 3/159) buy­ruğunda da böyledir. Yani burada “rahmet” dan bedeldir.

Mekkî dedi ki: O (İbn Keysan) Kur’ân-ı Kerîm’de herhangi bir lafzın za-id olmadığını göstermeye çokça dikkat ederdi ve herbir lafız için zaid olma­dığını ortaya koyacak uygun bir açıklama bulurdu.

el-Hasen: “Hangisini” anlamındaki buyruğu “ya” harfini sakin olarak; diye okumuştur. İbn Mes’ud da: “iki vadeden hangisini bitirirsem” an­lamındaki lafızları; diye okumuştur.

Cumhur “bir düşmanlık” anlamındaki lafzı; şeklinde “ayn” harfi ötreli olarak okumuşlardır. Ebu Hayve ise bunu esreli okumuştur. Anlam da şudur; Bu süreye fazlalık katmak konusunda benim herhangi bir sorumlu­luğum yoktur ve benden böyle bir talepte bulunulamaz. “Udvân” farz olma­yan hususlardaki haddi aşmaktır, “el-Hicec” da yıllar demektir. Şair der ki:

“Hicr’in yüksekçe yerlerindeki yurtlar kimindir?

Yıllardan ve uzun zamandan beri oralar bomboş ve kuraktır.*

Tekili “ha” harfi esreli olarak “hicce” diye gelir.

“Allah da bu söylediğimize vekildir.” Denildiğine göre bunlar Musa’nın söylediği sözlerdendir. Bu sözü hanımın babası söylemiştir de denilmiştir.

O iki salih zat -Allah’ın salat ve selamlan üzerlerine olsun- yaptıkları bu akde Allah’ı şahit tutmakla yerindiler ve insanlardan kimseyi şahit tutmadılar. Nikâhta şahit tutmanın gereği hususunda ilim adamlarının farklı görüş­leri vardır ki; bu da bir sonraki başlığımızın konusudur. [56]

23- Nikâhta Şahit Tutmanın Hükmü:

Nikâhta şahit tutmanın vacip olup olmadığı hususunda iki görüş vardır. Bu iki görüşten birisine göre iki şahit olmadıkça nikâh akdi olmaz. Ebu Ha-nife ve Şafiî bu görüştedir. Malik ise nikâh akdi şahitsiz olur demiştir, çün­kü bu karşılıklı bir ivaz akdidir. Dolayısıyla bu akitte şahit tutmak şartı yok­tur, fakat bunda ilan ve açıklama şartı aranır, nikâh ile zina arasındaki fark ise tef çalmak (ilan etmek)dır. Bu mesele yeterli açıklamalarla el-Bakara Sû-resi’nde (2/221. âyetin 2. bölümü ile ilgili açıklamaların 9- başlığında) geç­miş bulunmaktadır.

Buhârî’deki rivayete göre de Ebu Hureyre şöyle demiştir: İsrailoğullann-dan birisi, İsraüoğullarmdan birisinden kendisine bin dinar borç vermesini istedi. Ona bana, onları şahit tutacağın şahitler getir deyince, borç isteyen: Şahit olarak Allah yeter dedi. Bu sefer: Bana bir kefil getir, dedi. Borç iste­yen, kefil olarak Allah yeter dedi. O da: Doğru söyledin deyip, ona bin di­narı verdi. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[57]

  1. Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesi İle yola çıkınca Tûr’un yan tara­fından bir ateş gördü. Ailesine: “Siz durun, çünkü ben bir ateş ‘ gördüm. Belki ateşten site bir haber veya ısınmanız için ateş­ten bir parça getiririm” dedi.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız; [58]

1- Musa (a.s) îki Süreden Hangisini Tamamladı:

Yüce Allah’ın: “MÛsa süreyi tamamlayıp” buyruğu ile ilgili olarak Said b. Cübeyr dedi ki: Hristiyanlardan bir adam bana Musa iki süreden hangisini tamamladı, diye sordu. Ben: Bilmiyorum, şu Arapların bilginine -İbn Ab-bas’ı kastediyor- gidip, ona bu hususu sorayım, dedim. Onun yanına gittim, sordum, dedi ki: Bu iki sürenin en mükemmel ve en eksiksiz olanını yerine getirdi, dedi. Ben de durumu hristiyana bildirince, o; Allah’a yemin ederim, bu alim doğru söyledi, dedi.

İbn Abbas’tan rivayete göre Peygamber (sav) bu hususta Cebrail’e sormuş, o da ona on yılı tamamladığını haber vermiştir.

Taberî Mücahid’den naklettiğine göre; on yılı ve ondan sonra bir on yıl daha bitirdi, dediğini nakletmektedir. Bunu el-Hakem b. Ebân, İkrime’den o İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bu, zayıf bir rivayettir. [59]

2- Erkek Hanımını Dilediği Yere Götürebilir:

Yüce Allah’ın: “Ailesi ile yola çıkınca” buyruğu ile ilgili olarak şöyle de­nilmiştir; Bu buyrukta erkeğin hanımını dilediği yere götürebileceğine delil vardır. Çünkü onun kavvâmiyyeti ve bir derece fazlalığı vardır. Ancak bu hu­susta onun koştuğu herhangi bir şarta bağlı kalması hali müstesnadır. Çün­kü mü’minler şartlarına bağlıdırlar. Yerine getirilmesi en layık şartlar da hiç şüphesiz kendileri sebebiyle evliliği helâl kılan şartlardır. [60]

3- Tûr’un Yan Tarafından Görülen Ateş:

Tûr’un yan tarafından bir ateş gördü” buyruğu ile ilgili açıklamalar da­ha ünce Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bir parça” anlamındaki kelimeyi kıraat âlimleri genel olarak, “cim” har­fi esreli olarak; diye okumuşlardır. Hamza ve Yahya ise ötreli oku­muşlardır. Âsim, es-Sülemî ve Zirr b. Hubeyş ise üstün okumuşlardır. el-Cev-herî dedi ki: “Hep alevli ateş” demektir. Çoğulu ise; diye gelir,

Mücahid yüce Allah’ın: “Veya… ateşten bir parça” buyruğunu kor ateş­ten bir parça demektir, diye açıklamıştır. Ayrıca der ki: Bu bütün Arapların şivesinde böyledir. Ebu Ubeyde dedi ki: Bir ucunda ateş bulunsun ya da bulunmasın tahtadan kalınca bir parça, anlamındadır. Şair İbn Mukbil şöyle demiştir:

“Leyla için odun toplayanlar arayıp durdular,

Çürük olmayan ve yanınca duman çıkarmayan, ucu iyice yanacak odunları.”

Yine (şair) der ki:

“Kayalılar üzerine öyle bir ateş parçası bıraktı ki, Onlara hem alevi, hem de sıcaklığı çok ağır geldi.” [61]

  1. Oraya varınca, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, o ağaçtan ona şöyle seslenildi: “Ey Musa! Muhakkak Ben âlemle­rin Rabbi olan Allah’ım.”

“Oraya” o ağacın yakınına… Burada zamir ağaçtan önce zikredilmiştir. “…Varınca… vadinin sağ kıyısından… ona şöyle seslenildi” buyruğunda -ki “kıyısından” İafzındakİ; “…dan” İle “o ağaçtan” lafzındaki ikinci; “…dan” gayenin ibtidâsı (yani başlama noktasını anlatmak) içindir. Va­dinin kıyısından ağaç tarafından ona ses geldi, seslenildi demektir. “O ağaç­tan” buyruğu “vadinin sağ kıyısından” buyruğundan bedelu’l-işürnal’dıi, çün­kü ağaç kıyının kenarı üzerinde idi. ile Vadinin yan ta­rafı, kıyısı” demektir. Çoğulları da; diye gelir. Bunu da el-Ku-şeyrî zikretmiştir.

el-Cevherî dedi ki: Vadilerin kıyısı” denilir ve (kıyı anlamın­daki lafzın) çoğulu yapılmaz. ise senin bir kıyıda, onun ise bir başka kıyıda yürümesi halinde kullanılır.

“Sağ kıyısından” ifadesi Musa’nın sağından anlamındadır, dağın sağından diye de açıklanmıştır.

“O mübarek yerdeki” buyruğunda geçen “yerdeki” anlamındaki lafzı el-Eşheb el-Ukaylî “be” harfini ötre yerine üstün olarak; diye okumuştur. Bunun çoğulunun; “ü diye yapılması, “be” harfi üstün okuyuşunun lehi­ne bir delildir. Nitekim; “Toprak tencere”nin çoğulunun diye gel­mesi de böyledir. Bunun tekiiini; diye kullananlara göre bunun çoğu­lu; diye gelir, “Oda”nın çoğulunun; diye gelmesi gibi.

“O ağaçtan” ağacın tarafından demektir. Bu ağacın sarmaşık olduğu söy­lenmiştir. Bunun bir Arabistan kirazı ağacı olduğu ya da bir böğürtlen ağa­cı olduğu da söylenmiştir. Asası da bu ağaçtan idi. Bunu da ez-Zemahşerî zik­retmiştir.

Bu ağacın unnab ağacı olduğu da söylenmiştir. Böğürtlen ağacı büyüdü­ğü takdirde ona “el-ğarkad” denilir. Hadiste belirtildiğine göre bu yahudile-rin ağaçlanndandır. İsa nazil olup, Deccâl ile birlikte yer alan yahudileri öl­düreceğinde herhangi bir ağacın arkasında onlardan birisi saklandı mı mut­laka o ağaç konuşacak ve: Ey müslüman, işte arkamda bir yahudi vardır, gel ve onu öldür diyecektir. el-Ğarkad bundan müstesnadır, çünkü o yahudile-rin ağaçlanndandjr ve bu ağaç (bu şekilde) konuşmaz.” Bu hadisi Müslim ri­vayet etmiştir[62]

el-Mehdevî dedi ki: Yüce Allah, Musa (a.s) İle Arşının üstünden konuşmuş ve dilediği şekilde ağaç cihetinden ona sesini işittirmiştir.

Allah’ın bir yerden bir yere inükaf etmekle, bir yerden bir yere zail olmak­la ve buna benzer mahlukata ait sıfatlarla nitelendirilmesi caiz değildir.

Ebul-Meâlî dedi ki: Meânî ehli (Me’âni’l-Kur’ân ilminde uzman olanlar) ile hak ehli derler ki: Yüce Allah’ın kendisiyle konuşup en yüksek mertebe­ye yükseltmek ve en ileri noktaya çıkartmak gibi bir hususiyet verdiği kim­seler, yüce Allah’ın harflere, seslere, ibarelere, nağmelere ve çeşitli dillere ben­zemekten münezzeh ve mukaddes olan kadim kelamını idrak ederler. Tıp­kı yüce Allah’ın çeşitli keramet mevkilerine yükseltip, üzerindeki nimetleri­ni tamamladığı, ona Allah’ı görmeyi nasib ettiği kimselere özel bir mevki ver­diği gibi. Böyle birisi de şanı yüce Allah’ı cisimlere benzemekten ve hadis­lerin hükümlerinden münezzeh olarak görür. Esasen şanı yüce Allah’ın za­tında da, sıfatlarında da hiçbir benzeri yoktur. Ümmet (âlimleri) şanı yüce Al lah’ın Musa (a.s) ile onun dışında seçkin meleklere kelâmını işittirmek gibi bir özellik vermiş olduğunu icma ile kabul etmiştir.

Üstad Ebu İshak (el-İsferâyînî) da şöyle demektedir: Hak ehli ittifakla şu­nu kabul etmişlerdir; Yüce Allah, Musa (a,s)’a manalardan bir mana yaratmış ve bu mana vasıtası ile onun kelâmını idrâk etmiştir. Bunun özelliği de onun bu sözü işitmesinde idi. Elbetteki o bütün mahlukatında benzerini de yarat­maya kadirdir. Bizim Peygamberimiz (sav)’in İsra gecesinde Allah’ın kelâmı­nı işitip işitmediği hususunda ve Cebrail’in de O’nun kelamını işitip işitme­diği hususunda iki görüş vardır. Bunlardan birisini öğrenmenin yolu kafi olan nakildir ki; bu da bulunmamaktadır. Bununla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’in okunması halinde insanlann Allah’ın kelâmını duyduklarını ittifakla kabul etmislerdir. Şu anlamda ki; onlar yüce Allah’ın kelâmını bizatihi değil de ken­disi vasıtasıyla manasını bilip, tanıdıkları ibareleri işitmektedirler.

Abdullah b. Sa’d b. Küllâb dedi ki: Musa (a.s) yüce Allah’ın bazı cisimler­de tesbit ettiği halkedilmiş. bir takım seslerden Allah’ın kadim kelâmını an­lamıştır.

Ebu’t-Meâlî (el-Cuveynî) dedi ki: Bu ise merdud bir görüştür. Aksine ha­rikulade bir şekilde Musa (a.s)’ın yüce Allah’ın, kelâmını idrak etmiş olmak özelliğine sahip olması gerekir. Eğer bu görüşü kabul etmeyecek olursak, Mu­sa Ca.s) ile yüce Allah’ın konuşması özelliğinin herhangi bir manası da olmaz. Şaru yüce Allah ona kelâm-ı azizini işittirmiş ve bu hususla onda zaruri bir ilim yaratarak böylelikle o İşittiği sözün Allah’ın kelâmı oSduğunu bilmiştir. Kendisi ile konuşanın ve kendisine seslenenin alemlerin Rabbi Allah oldu­ğunu katiyyetle bilmiştir. Kıssalarda vârid olduğuna göre Musa (a.s) şöyle de­miştir: Ben Rabbimin kelâmını bütün azalarımla duydum. Onu tek bir cihet­ten de duymadım.

Bu anlamdaki açıklamalar yeteri kadarıyla daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/35- âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmakladır.

“Ey Musa (diye seslenildi)” buyruğundaki; … diye” cer harfinin haz-fedilmesi sebebiyle nasb nıahaüindedir; demektir.

“Muhakkak Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım!” Bu buyrukla şanı yü­ce Allah’ın dışındaki varlıkların rububiyeti nefyedilmekledir.

Musa (a.s) bu kelâm ile yüce Allah’ın rasûllerinden değil de seçkin kul­larından olmuştur. Çünkü rasûl olmak, ancak ona risalet emri verildikten son­ra söz konusu olur. Risalet emri ise onunla bu şekilde konuştuktan sonra ve­rilmiştir. [63]

  1. “Ve asam da yere bırak!” Onu ufak yılan gibi hareket ediyor gö­rünce, arkasına bakmaksızın dönüp kaçtı. “Ey Musa, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven altında olanlardansın.”

“Ve asanı da yere bırak” buyruğu yüce Allah’ın: “Ey Musa…” buyruğu­na atfedilmiştir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce en-Neml Sûresi (27/7.

ayet ve devamının tefsiri) ile Tâ-Hâ Sûresi (20/17-18. âyetlerin tefsiri)nde geç­miş bulunmaktadır.

Dönüp” buyruğu ha] olarak nasbedihnigtir. Aynı şekilde yüce Al­lah’ın: “Arkasına bakmaksızın” buyruğu da hal olarak mahallen mansubtur.

“Ey Musa, geri gel ve korkma!” buyruğu ile ilgili olarak Vehb dedi ki: Ona: Eskiden olduğun yere geri dön, denildi. O da geri döndü ve cübbesinin ön tarafını elinin üzerine sardı. Melek ona dedi ki: Yüce Aüah senin çekindiğin şeyi başına getirmeyi murad edecek olursa, senin elini bu şekilde elbisene sarmanın sana bir faydası olur mu dersin’ O: Hayır, fakat ben zayıf bir kim­seyim ve zayıflıktan yaratılmışım, dedi. Ondan sonra elini açıp yılanın ağzı­na soktu, eskisi gibi asa oldu.

“Çünkü sen” sakındığın şeylerden yana “güven altında olanlardansın.” [64]

  1. “Elini yakana sok. Hastalıksız, bembeyaz çıkar ve ürkmeden do­layı Celini) koltuğunun altına koy. İşte bunlar Firavun’a ve ile­ri gelenlerine Rabbin tarafından iki burhandır, çünkü onlar fâ-sık bîr kavimdirler.”
  2. Dedi ki: “Rabbim, ben onlardan bîr kişi öldürmüştüm de, beni öldürmelerinden korkarım.
  3. “Kardeşim Harun’un ise onun dili benden fasihtir. Onu bana yar dımct olarak gönder ki; beni tasdik etsin. Çünkü ben, beni ya­lanlamalarından korkuyorum.”
  4. Buyurdu ki: “Gücünü kardeşinle pekiştireceği! ve size öyle bir güç vereceğiz ki; âyetlerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar galiplersiniz,”

“Elini yakana sok…” âyetiyle ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bu­lunmaktadır.

“Ürkmeden dolayı (elini) koltuğunun altına koy” buyruğunda yer alan; “Ürkmeden”deki .,.den” edatı “Kaçtı” buyruğuna taalluk etmektedir. Korktuğundan dolayı geri dönüp kaçtı, demektir.

Hafs, es-Sülemî, İsa b. Ömer ve İbn Ebi İshak “ürkmeden” anlamındaki buyruğunu “re” harfini üstün, he harfini de sakin olarak okumuşlardır. İbn Amir ile -Hafs müstesna- Kûfetiler ise “re” harfini ötreti, “he” harfini de cezm ile okumuşlardır. Diğerleri ise “re” ve “he” harflerini üstün ite okumuş-iardır. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim de bunu tercih etmişlerdir. Buna sebeb ise yüce Allah’ın: “Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi” (el-Enbiyâ, 21/90) buyruğunda bu şekilde kullanılmış olmasıdır. Hepsi de de­ğişik söyleyişler olup “korkmak” anlamındadır. Buyruğun anlamı şudur: Elinin haii ve parıltısı seni dehşete düşürecek olursa, sen onu yakana sok ve tekrar oraya geri çevir, önceki haline dönecektir.

Bir açıklamaya göre yüce Allah ona elini göğsüne götürmesini emretmiş­tir. Böylelikle yılandan duyduğu korkusu uzaklaşmış olacaktır. Bu açıklama Mücahid ve başkalarından rivayet edilmiştir. ed-Dahhak bunu İbn Abbas’tan da rivayet etmiş ve şöyle demiştir: İbn Abbas dedi ki: Artık Musa (a.s)’dan sonra herhangi bir kimse eğer korkacak olursa, elini sokup göğsüne koydu mu, mutlaka onun korkusu gider.

Ömer b. Abdu’l-Azi2 hakkında da nakledildiğine göre: Bir katib huzurun­da yazı yazıyorken elinde olmayarak yelleniverdi. Bundan çok utandı ve üzüi-dü. Bu sebebten kalkıp, kalemini yere vurdu. Ömer ona dedi ki: Sen kale­mini al ve elini koynuna sok. Senin korkun böylelikle uzaklaşıp gitsin, Hem ben böyie bir şeyin sesini bizzat kendimden duyduğumdan daha çok kimseden de duymuş değilim.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın senin kalbinde­ki korkuyu gidermesi için elini kalbinin üzerine koy.

Musa ya Firavun hanedanından yahut yılandan korkusundan titriyor idi. Elin (lafzi anlamıyla “kanat” demek oîan cenahın) koyna sokulması sükûnun kendisidir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Merhametinden do­layı onlara alçak gönüllülük kanadını indir.” (el-İsra, 17/24) Burada yumu-şaklığı kastetmektedir. Yüce Allah’ın: “Sana tabi olan mü’minlere de kana­dını indir” (eş-Şuarâ, 26/215) buyruğu da böyledir. Onlara merhamet anla­mındadır.

d-Ferra dedi ki: Burada “cenah” ile asasını kastetmiştir. Kimi Meânî bil­gini de şöyie demiştir. er-Rahb (mealde ürkme) Himyer ile Hanifeoğulları leh­çesinde elbisenin yeni anlamındadır. Mukatil dedi ki; Bedevî bir Arap kadın ben yemek yerken bana bir şey sordu. Ben de elimi doldurup, ona işarette bulundum. O da: İşte burada benim rahbimde, derken benim kolumun ye­ninde demek istemişti. el-Esmaî dedi ki: Ben bedevî bir Arabın bir diğerine: Bana rahbini ver dediğini duydum. Ona rahbin ne olduğunu sorunca, o da: Kolun yenidir, dedi.

Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Sen elini kendine doğru çek ve onu yeninden çıkart. Çünkü o elini yeninden yıkanmaksızın asayı eliyle tut­muştu. Yüce Allah’ın: “Elini yakana sok” buyruğu da bunun sağ el olduğu­nu göstermektedir. Çünkü yaka sol tarafta olur. Bunu da el-Kuşeyrî zikret­miştir.

Derim ki: Müfessirlerin elin göğse götürülmesi şeklindeki açıklamaları ya­kanın yerinin göğüs olduğuna delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar da daha önceden en-Nıır Sûresi’nde (24/31. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zemahşerî dedi ki; Tefsirlerdeki bid’atlerden birisi de şudur: Güya “er-rahb” Himyerlilerin lehçesinde elbisenin yeni demekmiş ve güya onlar: rah-binde (yeninde) bulunandan bana da ver, derlermiş. Keşke dilde bunun na­sıl doğru olduğunu bilebilseydim. Acaba Arapçalan beğenilen güvenilir ve sağlam kimselerden böyle bir şey işitilmiş olabilir mi? Keşke bu lafzın bu âyet-i kerimede nasıl kullanıldığı da bilinseydi ve keşke bunun Kur’ân-ı Ke-rîm’in sair kelimelerine etraflı bir şekilde nasıl uygulanabildiği bilinebilsey-di. Halbuki Musa (Allah’ın salat ve selamları üzerine olsun)’nin üzerinde mü-nacat gecesinde sadece yenleri bulunmayan yünden bir cübbe vardı.

el-Kuşeyri dedi ki: Yüce Allah’ın “koltuğunun altına koy” buyruğundan -şayet bununla yılandan korktuğundan ötürü emniyette olmasını kastettiği gö­rüsünü kabul edersek- kasıt ellerdir. Bununla birlikle “koltuğunun altına koy” buyruğunun risaletin yüklerini taşımak üzere kendini hazırla, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: İşte buna göre; “Çünkü sen güven altında olanlardansın” buy­ruğu sen rasûl olarak gönderileceklerdensin, demektir diye açıklanmıştır. Çünkü yüce Allah: “Çünkü benim katımda rasûller korkmaz” (en-Neml, 27/10) diye buyurmuştur.

îbn Bahr dedi ki: Bu açıklamaya göre o bu buyruklarla rasû! olmuş olur. Halbuki onun ancak yüce Allah’ın: “İşte bunlar Firavun’a ve ileri gelenle­rine Rabbin tarafından iki bardandır” buyruğu ile rasûl olduğu söylenmiş­tir. İki burhandan kasıt ise el ve asadır.

İbn Kesir; “İşte bunlarOn ikisi)” buyruğunda “nûn’\ı şeddeli oku­muştur, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır, Ebu Umâre’nin, Ebu’I-Fadl’dan, onun Ebubekir’den, onun da İbn Kesir’den rivayetine göre ise İbn Kesir şed­deli ve “ya” ile; diye okumuştur. Yine Ebu Amr’dan rivayete göre o şöyle demiştir: Hüzeyllilerin şivesi şeddesiz ve “ya” ile; şeklindedir. Kureyşlilerin şivesi ise Ebu Amr ve İbn Kesir’in okuduğu gibi; şeklin­dedir.

Bunun gerekçesi hususunda beş görüş vardır. Bir görüşe göre “nûn”un şed­deli okunması ‘deki elifin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da mer-fu olan; ‘ın tesniyesidir ve mübtedâ olarak ref halindedir, ‘ın elifi ise tesniye elifi geldiğinden dolayı hazfedilmiş,tir. Burada İki sakinin arka arka­ya gelmesi göz önünde bulundurulmamıştır, çünkü bunun aslı; şek­linde olup, birinci elif şeddeli “nûn”un yerine geçmek üzere hazfedilmiştir.

Bir diğer görüşe göre şeddeli “nün”, buraya “lam”ı ayrıca soktukları gibi te’kid içindir. Mekkî dedi ki: Denildiğine göre “nûn”ıı şeddeli okuyan kim­se tekilini diye kullananların şivesine göre bina etmiştir. O bu şekil­de kullanınca tesniye “nûn’undan sonra “lâm”ı da tesbk etmiş, daha sonra ise ikincinin birincisine idgam edilmesi hükmüne göre “lâm”ı “nûn”a idgam etmiştir. Halbuki aslolan her zaman için birincinin, ikincisine idgam edilme­sidir. Bundan tek istisna buna herhangi bir illetin engel teşkil etmesidir. O takdirde ikincisi, birincisine idgam edilir. Bu hususta birincinin, ikincisine idgamını engelleyen iflet ise şudur: Eğer böyle bir şey yapılacak olursa, o tak­dirde tesniyeye delâlet eden “nûn”un yerinde şeddeli bir “lam” olur. Bu du­rumda tesniye lafzı değişikliğe uğrar. İşle bu sebebten dolayı ikinci harf, bi­rincisine idgam edilmiştir ve böylelikle şeddeli bir “nün” ortaya çıkmıştır.

Yine denildi ki: Böyİe bir şey söz konusu olmadığından dolayı “nun”dan önce “lam'” isbat edilmiş, sonra da birinci harf idgamın usulüne uygun olarak ikincisine idgam edilmiştir. Böylelikle bu şeddeli bir “nün” haline gelmiştir.

Bir diğer açıklama şöyledir: Nûn’un şeddeli olması, bu nûn ile izafet se­bebiyle “nûn”u sakıt olan lafızlar arasındaki farkı belirtmek içindir. Çünkü; ın izafesi yapılmaz.

Bir diğer görüşe göre bu nûn, mütemekkin (i’rabı ulan) isim ile bu işaret ismi arasındaki farkı göstermek içindir. Aynı şekilde; “O ikisi” ile; Bu ikisi” lafızlarında “nûn”un şeddeli okunmasının iileti (sebebi) de budur.

Ebu Amr dedi ki: Ebu Amr’ın kendi türünden bütün tesniyeler arasında bil­hassa bu kelimeyi şeddeli kabul etmesi, harflerinin azlığından ötürüdür. Bun­dan dolayı şeddeli okumuştur.

Bu lafzı; diye “nün” şeddesiz olmakla birlikte “ya” ile okuyanların kıraatine göre bunun aslı; şeklinde şeddeli “nûn”dur. Tad’ıf (aynı har­fi şeddeli okuma)den hoşlanılma d ığı için “ya” harfi İkinci “nûn”dan bedel ola­rak getirilmiştir. Tıpkı; Ben ondan usanmam” şeklini aslı olan; yerine kullanarak, ikinci “lam”ın yerine “elif” kullandıkları gibi.

Şeddeli “nûn”dan sonra “ya” ile okuyanların kıraati de şöyie açıklanır: Bu şekilde okuyanlar “nûn”un esresini işba’ ite okurken, bu esre’den “ya” har­fi ortaya çıkmış olmaktadır.

“Onu bana yardımcı olarak gönder” buyruğundakİ “Yardımcı ola­rak* lafzı “Ona yardım ettim”den türemektedir. da “yardım” de­mektir. Şair der ki;

“Asam’ın benim yardımcım olduğunu görmedin mi;

Ve malım azken de, varken de insanların en hayırlısı olduğunu.”

en-Nehhas dedi ki: “Ona yardım etti” anlamındadır. (İkinci şekilde) hemzenin terkedilmesi hafif olsun diyedir. Nâfî’ de böyle okumuş­tur. Hemzeli ile aynı anlamdadır.

el-Mehdevî dedi ki: Hemzesiz okuyuşun Araplann;Yaşı yü­zü geçti” tabirinden gelmesi de mümkündür. Sanki anlam şöyle olur: Onu da beni daha çok tasdik olsun diye benimle birlikte gönder. Bu açıklamayı Müs­lim b. Cündeb yapmış olup, şairin şu beyitini de zikretmiştir

“(Bahreyn’de yapılan) Hattı bir mızrak ki; boğumları sert, ağızda eriyen hurmanın çekirdeklerini andırır; Ve adeta onun boyu on zira’dan da fazladır.”

el-Maverdî bu beyiti, bu şekilde; “Daha fazladır” diye zikretmiş, el-Ğaznevî ve es-Sıhah’ta el-Cevherî ise; diye zikretmiştir. (Bu da ay­nı anlamdadır.[65]

el-Cevherî dedi ki: “Bir şey bozuldu, buzulur, bozuk ol­mak” demektir. Bozuk demektir. Onu bozdum, aynı şekilde; Ona yardım ettim, anlamındadır. Mesela; Ben ona yardımcı idim, demektir. Yüce Allah da: “Onu bana yardımcı olarak gön­der” diye buyurmaktadır.

en-Nehhas dedi ki: “Ona yardım ettim, yardım etmek” şeklin­de nakledilmiştir. Yardımcının çoğulu; diye gelmektedir.

Âsim ile Hamza “benitasdik etsin” anlamındaki; buyruğunu ref ile okumuşlardır, diğerleri ise cezm ile okumuşlardır. Ebu Hatim’in tercih et­tiği okuyuş da -duanın cevabı olmak üzere- budur. Ebu Ubeyd ise ref ile oku­yuşu tercih etmiştir. Bu okuyuşa göre bu “onu… gönder” buyruğundaki “o” zamirinden haldir. Tasdik halinde sen onu doğrulayıcı bir yardımcı olarak gönder, demektir. Yüce Allah’ın: “Bizegökten bir sofra indir ki… olsun” (el-Maide, 5/114) fiilin müzari anlamında kabul edilmesi halinde “olmak üze­re” anlamındadır. Bununla birlikte (“beni tasdik etsin” anlamındaki fiil) yü­ce Allah’ın: “yardımcı olarak” buyruğunun sıfatı da olabilir.

“Çünkü ben” herhangi bir yardımcı ve destekleyicimin olmaması halin­de “beni yalanlamalarından korkuyorum.” Çünkü onların benim söyleye­ceklerimi anlamaları oldukça güçtür.

Bunun üzerine yüce Allah “buyurdu ki: gücünü kardeşinle pekiştirece­ğiz” onunla seni güçlendireceğiz. Bu ifade bir temsildir.[66] Çünkü elin gücü pazu iledir. Şair Tarafe de şöyle demiştir:

“Ey Lübeynâ oğulları, siz bir el değilsiniz, Olsa olsa pazusu olmayan bir elsiniz.”

Hayır dua edilirken de: “Allah senin pazunu (gücünü) pekiştirsin” deni­lir. Bunun zıttında (yani bedduada): “Allah senin pazunu darmadağın etsin (güçsüz bıraksın), denilir.

“Ve size öyle bir güç” yani delil ve belge “vereceğiz ki; âyetlerimiz sa­yesinde sîze” eziyet vermek maksadıyla “ulaşamayacaklar.” Yani siz “âyet­lerimizle” onlara karşı korunacaksınız. Burada “Size” üzerinde va­kıf yapılabilir, bu durumda ifadede takdim ve te’hir söz konusu olur. İfade­nin takdirinin şöyle olacağı söylenmiştir: Sizler ve size tabi olanlar, âyetle­rimiz sayesinde galip gelecek kimseler olacaksınız. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve el-Taberî yapmıştır. el-Mehdevî dedi ki: Bu şekilde olursa sılanın mevsûle takdim edilmesi söz konusudur. Ancak; “Âyetlerimiz sayesinde galip gelecekler sizlersiniz. Sizler ve size tabi olanlar galiplerdir” diye takdirde bulunulması hali müstesnadır. Burada “âyetler”den kasıt, diğer mucizeleridir. [67]

  1. Mûsa onlara apaçık âyetlerimizle gelince dediler ki: “Bu ancak düzmece bir büyüdür. Biz önceki atalarımız arasında da böyle-sini işitmemişiz.”
  2. Mûsa dedi kî: “Rabbim, kimin nezdinden hidayet getirdiğini ve yurdun (güzel) akıbetinin de kimin olacağını bilir. Doğrusu zulmedenler kurtulamazlar.”
  3. Firavun dedi ki: “Ey ileri gelenler, sizin benden başka ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Artık ey Hâmân, benim İçin çamura ateş yak. Bana yüksek bir kule yap! Olur ki Musa’nın ilâhının yanı­na çıkarım. Hem ben onu kesinlikle yalancılardan sanıyorum.”
  4. O da, orduları da arzda haksız yere büyüktendiler ve Bize don-dürülmeyeceklerini sandılar.
  5. Bunun üzerine onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zalim­lerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baki
  6. Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet gününde İse onlara yardım olunmaz.
  7. Bu dünyada da arkalarına bir lanet taktık. Kıyamet gününde de onlar çirkinleştirilmiş kimselerden olacaklardır.

“Mûsa onlara apaçık” açık seçik “âyetlerimizle gelince dediler ki: Bu, ancak düzmece” yalandan uydurulmuş “bir büyüdür. Biz önceki atalarımız arasında da böylesin! işitmemişiz.”

Denildiğine göre bu âyetler, Mûsa (a.s)’ın tevhidi ispatlamak için ortaya koymuş olduğu aklî delillerdir. Buradaki âyetlerin onun gösterdiği mucize­ler olduğu da söylenmiştir.

Mûsa dedi ki” buyruğu genel olarak başında “vav” ile okun­muştur. Mücahid, tbn Kesir ve İbn Muhaysın ise başında “vav” harfi olmak­sızın okumuşlardır. Mekkelilerin Mushaf’ında da böyledir.

“Rabbim kimin nezdinden hidayet” doğru yola irşadı “getirdiğini ve yur­dun güzel akıbetinin de kimin olacağını bilir.” Burada “olacağı” buy­ruğunu Âsim dışında Kûfelikr; şeklinde “ye” ile diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. “Yurdun akıbeti”, amellerin karşılığının verileceği yurt demektir.

“Doğrusu” buyruğundaki “he” zamiri se’n zamiridir. “Zulmedenler kurtulamazlar.”

“Firavun dedi ki; Ey ileri gelenler, sizin benden başka ilâhınız olduğu­nu bilmiyorum.” İbn Abbas dedi ki: Bu sözü ile onun; “Ben sizin en yüce rabbinizirn.1′ (en-Nâziât, 79/24) sözleri arasında kırk yıllık bir süre geçmiş­tir. Lanet olasıca Allah düşmanı yalan söylüyordu. Aksine o, bir Rabbinin olduğunu ve bu Rabbin kendisinin ve kavminin yaratıcısı olduğunu biliyordu: “Andolsun sen onlara kendilerim kimin yarattığını sorarsan, elbette: ‘Allah’ diyeceklerdir.” (ez-Zuhruf, 43/87)

“Firavun (devamla) dedi ki: Artık ey Haman, benîm İçin çamura ateş yak!” Yani sen benim için tuğla yap. Bu açıklama İbn Abbas (r.a)’dan nak­ledilmiştir. Katade dedi ki: O tuğla yapıp onunla bina yapan ilk kişidir.

Firavun veziri Haman’a bu şekilde bir kule yapmasını emredince Haman işçileri topladı. -Denildiğine göre bunlar, çeşitli hizmetlerde çalıştırılan işçi­ler île ücretliler dışında, ellibin inşaat ustası idi.- Tuğlaların ve kirecin pişi­rilmesini, kerestelerin yayılmasını, çivilerin çakılmasını emretti. Onlar da bi­nayı yapıp yükselttiler, Yüce Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günden o za­mana kadar bu şekilde yüksek bir bina yapılmamıştı. Öyle ki binayı yapan kişi, binanın tepesinde ayakta dikilemiyordu. Nihayet yüce Allah bu bina se­bebiyle onları fitneye düşürmek istedi. es-Süddînin naklettiğine göre Fira­vun damına çıktı ve semaya doğru bir ok attı. Attığı bu ok kendisine kanla­ra bulanmış olarak geri döndü. Bunun üzerine: Musa’nın İlahını öldürdüm, dedi. Rivayet olunduğuna göre Firavun bu sözleri söyleyince, yüce Allah da Cebrail (a,s)’i gönderdi ve o kuleye kanadıyla bir darbe indirdi, üç parçaya bölündü. Bir parçası Firavun’un askerleri üzerine düştü ve onlardan bir milyon kişi öldü. Bir parçası denize düştü, bir parçası da batı tarafına düş­tü. Bu kulenin yapımında herhangi bir iş yapmış olan herkes helak oldu. Bu­nun ne kadar sahih olduğunu ancak Allah bilir.

“Hem ben onu kesinlikle yalancılardan sanıyorum.” Burada “zan (san­mak)” şüphe etmek anlamındadır. Böylelikle o şüphe üzere küfre girmiş olu­yordu. Çünkü o, sağlam fıtrat sahibi İçin herhangi bir kapalı nokta bırakma­yan apaçık belgeler görmüş idi.

“O da orduları da o arzda haksız y«re* Musa’ya iman etmeyerek “büyük­tendiler” büyüklük tasladılar. Bunda da haklı değillerdi. Yani Musa’nın ge­tirdiklerini çürütecek herhangi bir delilleri yoktu.

“Ve Bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” Öldükten sonra diriliş olma­dığı vehmine kapıldılar.

Naff, İbn Muhaysın, Şeybe, Humeyd, Ya’kub, Hanıza ve el-Kİsaî “döndü­rülmeyeceklerini” buyruğunu “ya” harfi üstün, “cim” harfini de esreli ola­rak fail-i ma’hım bir fiil olmak üzere; “Dönmeyeceklerini” diye oku­muşlardır, diğerleri ise meçhul bir fiil olarak (“Döndürülmeyeceklerini” an­lamında) okumuşlardır. Ebu Ubeyd’in tercih ettiği şekil budur. Birincisi ise Ebu Hatim’in tercih ettiği okumadır.

“Bunun üzerine onu ve ordularını” -ki ikimilyonaltıyüzbin kişi idiler- “ya­kalayıp, denize attık.” Onları tuzlu denize bıraktık. Katade dedi ki: Bu Mısır’in ötesinde İsaf denilen bir denizdir. Yüce Allah onları bu denizde boğdu.

Vehb ile es-Süddî de şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın kendilerini boğdu­ğu deniz Batn-ı Mureyre diye bilinen Kızıl Deniz taraflarında bir yerdir. Bu­rası bugüne kadar çok dalgalı bir yerdir. Mukatil dedi ki; Kastettiği Nil neh­ridir. Ancak bu görüş zayıftır, meşhur olan birinci görüştür.

“Zalimlerin akıbetlerînin” işlerinin sonlannın “nasıl olduğuna bir bak” ey Muhammedi

“BİZ, onları ateşe çağıran” yani cehennemliklerin amelleri ile amel etme­ye davet eden “önderler kıldık.” Biz, onları küfür üzere kendilerine uyulan liderler yaptık. Böylelikle onlar hem kendi veballerini yüklenecekler, hem de kendilerine tabi olanların günahlarını yüklenecekler ki; cezaları daha bü­yük olsun.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah, onun kavminin mele’ini (ileri gelenle­rini) böyle olmayan aşağı tabakadakilerin başkanları kıldı. İşte onlar da (alt tabakadakileri) cehenneme çağırıyorlardı.

Bir diğer açıklamaya göre de; onları ibret alanların kendilerine uyup, ba­siret sahiplerinin de kendilerinden öğütler çıkartacağı önderler kıldık, demek­tir.

“Kıyamet gününde ise onlara yardım olunmaz. Biz dünyada da arka­larına bir lanet taktık.” Yani kullara onlara lanet okumalarını emrettik. Onları anan onlara lanet okur. Laneti yani hayırdan uzak kalmayı peşlerine taktık, diye de açıklanmıştır.

“Kıyamet gününde de onlar çirkinleştirümiş” yani helak edilmiş ve ken­dilerine gazab olunmuş “kimselerden olacaklardır.” Bu şekildeki açıklama­yı İbn Keysan ve Ebu Ubeyde yapmıştır. İbn Abbas ise şöyle açıklamıştır: Yüz­lerinin siyahlığı, gözlerinin maviliği (morluğu) ile yaratılışları çirkinleştirile-cektir. Uzaklaştırılmışlardan olacaklardır, diye de açıklanmıştır. Mesela dafzi manasıyla: Allah onu çirkin etsin, denilir). Allah her türlü ha­yırdan uzaklaştırsın anlamındadır. Onu çirkin yaptı” demektir. Ebu Amr dedi ki: Şeddesiz olarak; şekli, şeddeli olarak; ( ile aynı anlamda; “Yüzü çirkin oldu” demektir. Şair de şöyle demiştir;

“Çirkini eştir sin (kahretsin) Allah bütün Berâcimeyi, Ve kahretsin. Yerbû’u ve kahretsin Dârim’i.”

“Gününde” anlamındaki lafız ise “bu dünyada da” anlamındaki buyruğun mahalli i’rabına hamledilerek nasb ile gelmiştir, Ayrıca “çirkinleştirumiş kim­selerden” anlamındaki buyruğun başına atıf harfi getirmeye, “Sayıları üç­tür, dördüncüleri köpekleridir, diyeceklerdir” (el-Kehf, 18/22) buyruğunda olduğu gibi gerek görülmemiştir.

“Gününde” lafzının âmilinin “onlar çirkinleştlrilmiş kimselerden” buy ruğunun delâlet ettiği gizli bir fiil olması da mümkündür. O takdirde yüce Al­lah’ın: “Melekleri görecekleri gün, işte o günde günahkârlara müjde yoktur.” (el-Furkan, 25/22) buyruğuna benzer. “Gününde” buyruğundaki âmilin -zarf önceden geçmiş olsa dahi- yüce Allah’ın: “Onlar çirklnleştirilmiş kimseler­den” olması da mümkündür, ayrıca bunun mef ui olarak kabul edilmesi de mümkündür. Sanki; “Biz, bu dünyada da onların peşlerine bir lanet taktık, kıyamet gününde de bir lanet (taktık)” de­nilmiş gibidir. [68]

  1. Andolsun önceki nesilleri helak ettikten sonra Musa’ya kitabı; İnsanlara basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar.

“Andolsun ki… Musa’ya kitabı* Katade’nin açıklamasına göre Tevrat’ı “…verdik.” Yahya b. Sellam dedi ki; Tevrat farzların, hududun ve ahkâmın nazil olduğu ilk kitaptır. Burada sözü edilen kitabın yüce Allah’ın rasûlü Mu-hammed (sav)’a indirmiş olduğu es-Seb’u’1-Mesânî (diye bilinen yedi uzun sûrenin) altısı olduğu da söylenmiştir ki; bunu İbn Abbas söylemiş ve (pey­gambere atfen) merfu olarak da rivayet etmiştir.

“Önceki nesilleri helak ettikten sonra” buyruğuna gelince, Ebu Said el-Hudrî dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Allah, Musa’ya Tevrat’ı in­dirdiğinden beri semadan olsun, arzdan olsun gönderdiği azab ile herhan­gi bir kavmi, bîr nesli, bîr ümmeti ya da bir kasaba ahalisini -maymunlara dö­nüştürülen kasaba ahalisi dışında- kimseyi helak etmiş değildir. Yüce Allah’ın;

“Andolsun önceki nesilleri helak ettikten sonra Musa’ya kitabı… ver­dik” buyruğunu hiç düşünmez misin?”[69] Yani Nuh, Âd ve Semud kavminden sonra böyle bir helak olmamıştır. Firavun ve kavmini suda boğup, Karun’u da yerin dibine geçirişimizden sonra diye de açıklanmıştır.

“İnsanlara basiretler” yani Biz, ona kitabı basiretleri açılsın diye verdik. “Hidayet” gereğince amel eden kimseler için sapıklıktan hidayete ileten bir kitaptır, “ve” ona iman eden kimseler için de “rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar.” Bu nimeti hatırlasınlar da dünya hayatında imanları üze­re kalmaya devam etsinler, âhirette bunun mükâfatını alacaklarTna da güven­sinler, emin olsunlar. [70]

  1. Biz Musa’ya o buyruğu vahyettiğlmizde sen batı tarafında değil­din, sen hazır bulunanlardan da değildin.
  2. Fakat Biz, çeşitli nesiller yarattık da onların ömürleri uzadık­ça uzadı. Hem sen Medyenliler arasında kalan değildin ki, âyet­lerimizi onlara okuyasın. Fakat gönderenler gerçekten Bizleriz.

“Biz Musa’ya o buyruğu vahyettiğlmizde” onu emir ve yasaklarımızla mü­kellef kılıp ona verdiğimiz ahttleri yerine getirmekle yükümlü kıldığımızda “sen” ey Muhammed, “batı tarafında” yani dağın batı tarafında “değildin.”

Şair şöyle demiştir;

“Sana hidayeti veren ey peygamber,

Batı tarafındaki minberi süsleyen nuru da verdi.”

“Biz Musa’ya o buyruğu vahyettiğimizde” buyruğu şöyle de açıklanmış­tır: Yani Biz, Musa’ya senin durumunu vahyedip seni en hayırlı bir şekilde andığımızda.., (sen batı tarafında değildin), demektir. İbn Abbas dedi ki: “Vah-yettiğlmizde™ Muhammed ümmetinin ümmetlerin en hayırlısı olduğunu bil­dirdiğimizde, anlamındadır…

“Sen hazır bulunanlardan da değildin.” Bütün bunlara tanık olmamış­tın.

“Fakat Biz” Musa’dan sonra “çeşitli nesiller yarattık da onların ömür­leri uzadıkça uzadı.” Öyle ki onlar Allah’ın zikrini yani ahdini ve emrini unut­tular. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Üzerlerinden uzun bir zaman geç­ti diye kalpleri katılaşmış bulunanlar…” (el-Hadid, 57/16) buyruğudur.

Bu buyruğun zahiri şunu gerektirmektedir: O dönemde de bizim peygam­berimizden söz edilmiş, yüce Allah’ın onu peygamber olarak göndereceği be­lirtilmiştir. Fakat aradan uzun bir süre geçip kalplerin katılaşması yaygın bir hal alınca onlar bu hususu unuttular.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz Musa’ya kitabı verdik ve onun kavmi hakkın­da ahitler aldık. Sonra aradan geçen bu süre uzayınca küfre saptılar. Niha­yet Muhammed’i dinî yenileyici ve insanları ona davet edici olarak gönder­dik.

“Ve sen MedyenlUer arasında kalan” Musa ile Şuayb’in aralarında ika­met ettiği gibi ikamet eden “değildim ki…”

e)-Accâc (“kalan, ikamet eden” anlamındaki lafzı kullanarak) şöyle demiş­tir:

“Kalan kimsenin girdiği yerde geceyi geceledi.”

İkamet eden misafirin… demektir.

“Âyetlerimizi onlara okuyasın” Allah’ın mükafat vaadi ile azab tehdidi­ni oniara hattilacasın. “Fakat gönderenler gerçekten Bizleriz.” Yani Biz de seni Mekkeliler arasında peygamber gönderdik ve sana içinde bu haberle­rin bulunduğu bir kitap verdik. Eğer bu olmasaydı senin bunları bilmene im­kân olmazdı. [71]

  1. Biz, seslendiğimizde sen Tûr tarafında değildin. Fakat senden önce kendilerine hiçbir korkutucu gelmemiş bir kavmi korku-tasın diye, Babbinden bir rahmet olmak üzere (gönderildin). Umulur ki öğüt alırlar.

“Biz, seslendiğimizde sen Tûr tarafında değildin.” Yani yüce Allah Mu­sa’yı Firavun’a rasûl olarak gönderdiği vakit batı tarafında bulunmadığın gi­bi, yetmiş kişi ile birlikte Mîkat’a geldiğinde Musa’ya seslendiğimiz vakit de Tûr’un yakınında değildin.

Amr b. Dinar, merfu olarak yapağı rivayetinde şöyle demektedir-. “Ey Mu-hammed ümmeti, Ben siz bana dua etmeden önce duanızı kabul ettim Benden istekte bulunmadan önce size verdim.” İşte yüce Allah’ın: “Biz, seslendiğimizde sen batı tarafında değildin” buyruğunda anlatılan (sesle­niş) budur.

Ebu Hureyre -bir rivayete göre de İbn Abbas- dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır; “Ey Muhammed ümmeti, Bana dua etmeden önce Ben du­anızı kabul ettim. Benden istemeden önce Ben size verdim. Benden mağfi­ret istemeden önce, size mağfiret ettim. Benden merhamet istemeden önce size merhamet ettim.”[72]

Vehb dedi ki; Bu da şöyle olmuştu: Musa (sav)’a yüce Allah Muharnmed’in ve ümmetinin faziletini zikredince, Rabbim onları bana göster, dedi. Yüce Al­lah: “Sen onlara yetişemeyeceksîn, fakat arzu edersen Ben onlara seslenirim ve sana seslerini işittiririm” dedi. Musa: Peki Rabbim, dedi. Yüce Allah: “Ey Muhammed ümmeti” diye seslendi. Atalarının sulblerinden ona cevap ver­diler. Şöyle buyurdu: “Siz Bana dua etmeden önce, Ben sizin duanızı kabul büyürdüm.”

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Biz Musa ile konuşup senin ümmeti­ne seslendiğimiz ve senin ve ümmetin için dünyanın nihayetine kadar takdir etmiş olduğumuz rahmeti ona haber verdiğimizde Tûr tarafında değildin.

“Fakat” Biz bunu “senden önce kendilerine” yani Araplara “hiçbir kor­kutucu gelmemiş bir kavmi korkutasın diye” bunu yaptık. Yani sen bu ha­berlere tanık olmadın. Fakat Bizim bu haberleri sana vahy ediş. imiz, kendi­lerine peygamber olarak gönderilmiş olduğun kimseleri bunlarla uyarıp korkutasın diyedir ve Bizden size “bir rahmet olmak üzere” böyle yaptık.

el-Ahfeş dedi ki: “Bir rahmet olmak üzere” buyruğu mastar ola­rak nasbedilmiştir. Biz sana bir rahmette bulunduk anlamındadır. ez-Zeccac ise şöyle demiştir: Bu mef’ulün lehtir. Yani yüce Allah bunu sana rahmet ol­ması için yapmıştır. (Meal de buna göredir.) en-Nehhâs dedi ki: Yani sen pey­gamberlerin kıssalarına tanık olmadın, bunlar sana önceden de okunmuş de­ğildir. Ancak Diz, seni rahmet olmak için peygamber olarak gönderdik ve sa­na vahiyde bulunduk,

el-Kisaî de: Bu (ıl)lS)’in haberi olarak nas bedii mistir, İfadenin takdiri de: “Fakat Bizden bir rahmettir” şeklindedir. O şöyle demiştir: Bu­nunla birlikte; “O bir rahmettir” anlamında merfu olması da caiz­dir. ez-Zeccac dedi ki; Merfu olması; Fakat bunu yapış(ı-mız) bir rahmettir” takdirine göredir. “Umulur ki öğüt alırlar.” [73]

  1. Eğer ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile kendilerine bir mu­sibet gelip çattığında: “Kabbİmİz, Sen bize bir peygamber gön­dermeli değü miydin? O takdirde biz de Şenin âyetlerine uyar ve mü’minlerden olurduk” demeyecek olsalardı (Biz onlara pey gamber göndermezdik).
  2. Ama onlara nezdiralzdcn hak gelince dediler kî: “Musa’ya veri­lenler gibi ona da verilmeli değil miydi?” Acaba onlar önceden Musa’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? “İki sihir birbiri­ne yardım etti” dediler ve yine dediler ki: “Biz onların hepsini inkâr edenleriz.”

“Eğer ellerinin önden gönderdikleri” küfür ve isyanlar -özellikle “elle­din söz konusu edilmesi ise yapılan işlerin çoğunlukla ellerle yapılması do­lay ısıyladır- “sebebi ile kendilerine” Kureyşlileri kastetmektedir, yahudiler diye de söylenmiştir “bir musibet” yani bir ceza ve intikam “gelip, çattığın­da… demeyecek olsalardı…”

“…meyecek olsaydı” edatının cevabı hazf edilmiştir, Yani eğer da­ha önceden işledikleri masiyetler sebebiyle kendilerine bîr azab “gelip çat­tığında Rabbimiz, sen bize bir peygamber göndermeli değil miydin?… demeyecek olsalardı” Biz de peygamber göndermezdik, takdirindedir. Bu­nun… mutlaka onları âcîlen cezalandırırdık, takdirinde olduğu da söylenmiş­tir. Peygamberlerin gönderilmesi daha önceden de el-îsra (17/16. âyet, 1. baş­lık) ile Tâ-Hâ Sûresi (20/133. âyet ve devamının tefsirinde)’nin sonlarında geç­tiği üzere kâfirlerin ileri sürebilecekleri mazeretleri ortadan kaldırmak içindir.

“Biz de senin âyetlerine uyar” buyruğımdaki “Uyardık” lafzı tahdid (teşvik)in cevabı olmak üzere nasb mahallindedir. “Mü’minlerden” tasdik edicilerden “olurduk” anlamındaki buyruk da ona atfedilmiştir.

Akrl, iman ve şükür etmeyi gerektirir diyenler bu âyeti delil gösterirler. Çünkü yüce Allah: “Ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile” diye buyur­maktadır. Bu da ceza görmeyi gerektirir. Zira rasûilerin gönderilmesinden ön­ce vücubun kesinleşmiş olması söz konusudur. Bu da ancak akıl ile olur.

el-Kuşeyrî dedi ki: Sahih olan hazfedilen İfadelerin; Eğer şu olmasaydı, pey­gamberlerin tekrar tekrar yeniden gönderilmesine gerek duyulmazdı, takdi­rinde olduğudur. Yani şu kâfirler artık mazur değillerdir, çünkü daha önce gönderilmiş olan şeriatler ve tevhide çağrı onlara ulaşmış bulunmaktadır. Fa­kat aradan uzun bir zaman geçmiştir. Eğer onları azablandıracak olursak, ara­larından: Uzun zamandan beri peygamber gönderilmemiştir, diyen çıkabilir ve bunun özür olabileceğini sanabilir. Halbuki rasûlierin haberi kendilerine ulaştıktan sonra ileri sürebilecekleri bir mazeretleri kalmaz. Fakat Bizler hiçbir şekilde mazeret bırakmadık ve beyanı eksiksiz yaptık. O bakımdan ey Muhammed, seni onlara peygamber gönderdik. Şanı yüce Allah da beyanı ve delil göstermeyi tamamlayıp peygamberleri göndermedikçe de hiçbir kulu ce­zalandırmayacağım hükme bağlamıştır.

“Ama onlara nezdimizden hak” yani Muhammed (sav) gelinçe” Mekke kâfirleri “dediler ki: Musa’ya verilenler” asa ve beyaz el “gibi ona da verilmeli değil miydi?” Ona da Kur’ân-ı Kerîm -Tevrat gibi- bir defada indirilme­li değil miydi? Muhammed (sav)’dan önce Musa (a.s)’ın bu durumu kendi­lerine ulaşmış bulunuyordu. Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:

“Acaba onlar Önceden Musa’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? İki sihir birbirlerine yardım etti, dediler.” Yani Musa ile Muhammed sihir Üze­re birbirleriyle yardımlaştı, dediler.

el-Kelbî dedi ki: Kureyşliler yahudilere adam göndererek, onlara Muham­med (sav)’ın peygamber olarak gönderilmesi ve durumu hakkında soru sor­dular. Yahudiler; Biz onu vasıflarıyla, nitelikleriyle Tevrat’ta görüyoruz. Bu şekilde onlara cevap gelince, “İki sihir birbirine yardım etti, dediler.”

Kimileri de şöyle demiştir: Yahudiler müşriklere öğrettiler ve onlara Mu-hammed’e şöyle deyin dediler: Sana da Musa’ya verilenin bir benzeri veril­meli değil miydi? Ona Tevrat bir defada verilmişti.

Bu durumda bu delil getirme yahudilere karşıdır. Yani bu yahudjler, Musa ile Harun hakkında bunlar iki sihirbazdır dediklerinde ve “biz onların hepsini inkâr edenleriz” yani biz onların herbirisini ayrı ayrt inkâr ediyoruz diye karşı çıktıklarında, Musa’ya verilenleri de inkâr etmemişler miydi?

Kûfeliler “İki sihir” diye “eliP’siz olarak okumuşlardır ki; bu İn­cil ve Kur’ân demektir. Tevrat ile Furkan diye de açıklanmıştır ki; bu da el-Ferra’ya aittir. Tevrat ve İncil diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı da Ebu Re-zîn yapmıştır. Diğerleri ise “İki sihirbaz” diye elif ile okumuşlardır (ki, az önceki açıklamalar bu okuyuşa binaen yapılmıştır.) Bu hususta da üç türlü görüş vardır: Birincisine göre bu iki sihirbaz Musa ile Muhammed (ikisine de selam olsun)’dır. Bu Arap müşriklerinin sözüdür, İbn Abbas ve el-Hasen böyle demiştir.

İkinci görüş, Musa ile Harun’dur, bu da risaletlerinin başlangıçları döne­minde yahudilerin onlara söyledikleridir, Said b. Cübeyr, Mücahid ve İbn Zeyd de bu görüştedirler. Bu durumda bu buyruk, onlara karşı getirilen bir delil olmaktadır. Bu da yüce Allah’ın: “Kendilerine bir musibet gelip çatmaya­cak olsaydı” buyruğunda mahzuf ifadenin: Ardı arkasına peygamberleri göndermezdik şeklinde olduğunu göstermektedir. Çünkü yahudiler pey­gamberlikleri itiraf” etmişler, ancak hem tahrif etmişler, hem değiştirmişler. O bakımdan ilahi cezayı hak etmişlerdir. Yüce Allah da şöyle buyurmakta­dır: “Biz de Muhammed (sav)’ göndermekle onların mazeretlerini eksik­siz bir şekilde bertaraf etmiş olmaktayızv”

Üçüncü görüşe göre sözü edilen iki sihirbaz Isa ve Muhammed (ikisine de salat ve selam olsun)’dır. Bu da günümüz yahudilerinin görüşüdür, Ka-tade de böyle demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bütün yahudiler Musa’ya Tev­rat’ta bildirilen Mesih’in, İncil’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in söz konusu edilmesi­ni red ve inkâr etmediler mi? Böylelikle Musa’yı ve Muhammed’i iki sihirbaz, iki kitabı da iki sihir oiarak görmediler mi? [74]

  1. De ki: “Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, o halde Allah katın­dan ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım.”
  2. Eğer sana cevap vermezlerse, bil kî onlar ancak nevalarına uy­maktadırlar. Allah’tan bir hidayet olmaksızın nevasına uyandan daha sapık kim olabilir ki? Muhakkak Allah zalimler topluluğu­nu doğruya iletmez.
  3. Andolsun ki Biz, belki öğüt alırlar diye sözü onlara birbiri ar­dınca ulaştırdık.

“De ki: Eğer siz” ikisinin sihirbaz oldukları hususunda “doğru söyleyen­ler İseniz, o halde Allah katından ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım.” Yani ey Muhammed de ki: Siz müş­rikler topluluğu madem bu iki kitabı inkâr ediyorsunuz “o halde Allah ka­tında ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım,” Böylelikle bu sizin kâfir olmanıza bir mazeret teşkil etsin. Yahul-ta Musa ile Muhammed (ikisine de selam olsun)’a verilen kitaplardan daha çok doğru yolu gösteren bir kitap getirin. Bu da Kürelilerin “iki sihir” şek­lindeki kıraatlerini pekiştirmektedir.

“ona uyayım” buyruğunu el-Ferra ref ile okumuştur. Çünkü bu “Ki-tab’in sıfatıdır ve o da nekredir. el-Ferra dedi ki: Eğer (ona uyayım anlamın­daki buyruğu) meczum okursan -ki güzel olan budur- şart(ın cevabı) olarak meczum olmuştur.

“Eğer” ey Muhammed, Allah’tan bir kitap getirmek suretiyle “sana cevap vermezlerse, bil ki onlar ancak hevâlartna uymaktadırlar” yani kendi arzularına, güzel gördüklerine, şeytanın kendilerine sevdirdiği şeylere uymaktadırlar. Bu ise onlar lehine bir delil teşkil edemez.

“Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim ola­bilir ki?” Hiç kimse böylesinden daha sapık olamaz. “Muhakkak Allah za­limler topluluğunu hidayete iletmez.”

“Ahdolsun ki Biz… sözü onlara birbiri ardınca ulaştırdık.” Birini diğe­rinin izinden gönderdik. Bir peygamberin arkasından bir diğer peygamber gönderdik.

el-Hasen “(tüy)! Birbiri ardınca ulaştırdık” buyruğunu şeddesiz olarak; Birini diğerine ekledik” diye okumuştur. Ebu Ubeyde ve el-Ahfeş şöy­le demektedirler: Bu, tamamladık, eksik bırakmadık demektir. Birşeyi birbi­rine eklemek gibi. İbn Uyeyne ve es-Süddî ise; beyan ettik diye açıklamış­lardır. İbn Abbas da böyle demiştir. Mücahid ise Biz bunu geniş geniş açık­ladık, diye açıklamıştır, O bu lafzı böylece okurdu. İbn Zeyd dedi ki: Biz dün­yaya ait haberi onlar için, âhirete ait habere iliştirdik. Öyle ki onlar dünya­da iken âhirette gibidirler.

Meânî alimleri de şöyle demişlerdir: Bizler peşi peşine, ardı arkasına sö­zü ulaştırdık ve Kur’ân-ı Kerîm’i va’d, vaid, tehdit” kıssalar, ibretler, nasihat­ler ve öğütler olmak üzere, bir kısmı diğer bir kısmının ardından indirdik. Bundan maksadımız ise onların öğüt alarak kurtuluşa ermeleridir. Bu oku­yuşun aslı; “İplerin birini diğerine ekledi” ifadesinden gelmektedir. Şair dedi ki:

“De ki Mervanoğullanna: Nedir hali öyle bir himayenin

Ve sürekli birbirine eklenen (eskimiş, çürümüş) güçsüz bir ipin (himayenin)”

Îmruu’1-Kays da şöyle demiştir:

“(Benim atımın) hızlı koşusu çocuğun birbirine eklenmiş İpe bağlı bir fırfırı elinde döndürmesi gibi hızlıdır.”

“Onlara” lafzındaki zamir Mücahid’den gelen rivayete göre Kureyş’e ait­tir. Yahudilere ait olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre her ikisine de ait­tir.

Âyet-i kerime Kur’ân-t Kerîm Muhammed (sav)’a bir defada verilmedi, di­yenlerin bu itirazlarını reddetmektedir.

“Belki öğüt alırlar diye,” İbn Abbas dedi ki: Muhammed’in tebliğinden öğüt alırlar da ona iman ederler.

Şöyle de açıklanmıştır: Öğüt alırlar da kendilerinden öncekilere inen azabın benzeri bir azab üzerlerine iner diye korkarlar. Bu açıklamayı da Ali b. İsa yapmıştır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Belki Kur’ân ile öğüt alıp put­lara ibadetten vazgeçerler. Bu açıklamayı da en-Nekkaş nakletmiştir. [75]

  1. Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanı­yorlar.
  2. Onlara okunduğunda da dediler ki: “Biz ona iman ettik. Çünkü o Rabbimİz tarafından (indirilmiş) haktır. Muhakkak biz ondan önce de müslümanlardan İdik.”

“Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanıyorlar.”

Yüce Allah İsrail oğulları arasında kendilerine Kur’ân’dan önce kitap verilmiş olanlardan bir kesimin -Abdullah b. Selam ve Set man gibi- Kur’ân-ı Kerîm’e iman ettiklerini haber vermektedir. Hristiyan İlim adamlarından İslâm’a gir­miş kimseler de bunun kapsamına dahildir. Bunlar da kırk kişidirler. Cafer b. Ebi Talib ile birlikte Medine’ye gelmişlerdi. Bunların otuziki kişisi Habe­şistan’dan idiler. Sekiz kişi de Şam tarafından gelmişlerdi ki, bunlar da hris-tiyaniann ileri gelenleri idi. Bunlar rahib Bahira, Ebrehe, el-Eşref, Âmir, Ey-men, İdris ve Nafî adında idiler. el-Maverdî isimlerini böylece vermektedir.

Yüce Allah onlar hakkında bu âyet-i kerime ile bundan sonraki: “İşte bun­lara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir” (el-Kasas, 28/54) âyeti nazil ol­muştur. Bunu Katade söylemiştir. Yine ondan nakledildiğine göre bu âyet-i kerime Abdullah b. Selam, Temim ed-Dârî, el-Cârûd el-Abdî ve Selman el-Farisî hakkında inmiştir. Hepsi de İslâm’a girdiler, bu âyet-i kerime de on­lar hakkında nazil olmuştur.

Rifâa el-Kurazî de der ki: Bu âyet-i kerime on kişi hakkında nazil olmuş­tur, onlardan birisi de benim.

Urve b. ez-Zübeyr dedi ki: Bu âyet-i kerime Necaşi ve arkadaşları hakkın­da inmiştir. O oniki kişi göndermişti. Bunlar Peygamber (sav) ile birlikte otur­dular. Ebu Cehil ve ashabı da onlara yakın idi. Bunlar Peygamber (sav)’a iman ettiler. Yanından kalkıp gittiklerinde Ebu Cehil ve beraberindekiler onların peşlerinden gitti ve şöyie dedi: Allah sizin gibi bir kafileye hayır yüzü gös-tertmesin. Siz ne kadar körü bir heyetsiniz, hemen onu tasdik ediverdiniz. Siz­den daha ahmak, sizden daha cahil bir kafile görmüş değiliz. Bunun üzeri­ne: “Selam olsun sizlere” biz kendimiz için hayrı arayıp bulmakta hiç kusur göstermedik. “Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun.” (el-Kasas, 28/55) Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Maide Sû-resi’nde yüce Allah’ın: “Peygambere indirileni işittiklerinde…” (el-Maide, 5/83) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Ebu’l-Aliye dedi ki: Bunlar Muhammed (sav) peygamber olarak gönderil­meden önce ona îman eden bir topluluktur. Bazıları da ona yetişmişlerdir.

“Ondan önce” Kur’ân’dan önce demektir. Muhanımed (sav)’dan önce, di­ye de açıklanmıştır.

“…Kimseler ona” yani Kur’ân-ı Kerîm’e ya da Muhammed (sav)’a “ina­nıyorlar.”

«Onlara okunduğunda da dediler ki; Biz ona iman ettik. Çünkü o Rab-bimiz tarafından haktır.” Yani onlara Kur’ân-ı Kerîm okunduğunda; biz onun içindeki buyrukları tasdik ettik. “Muhakkak biz ondan önce” indirilmesin­den önce ya da Muhammed (sav)’tn peygamber olarak gönderilmesinden ön­ce “de müsuunanlardan” muvahhidlerden yahulta Muhammed’in peygam­ber olarak gönderileceğine ve kendisine Kur’ân-ı Kerîm’in indirileceğine inananlarrlan[76]

  1. İşte bunlara sabrettikleri İçin ecirleri iki kere verilir. Hem on­lar kötülüğü iyilikle savarlar ye kendilerine yerdiğimiz rızıktan İnfak ederler.
  2. Boş söz işittiklerinde de ondan yüz çevirirler ve derler ki: “Bi­zim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun. Selâm ol­sun sizlere! Bİzİm cahillerle işimiz yok.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [77]

1- İki Defa Ecir Alanlar:

Yüce Allah’ın: “İşte bunlara sabrettikler! için ecirleri iki kere verilir”

buyruğu ile ilgili olarak Müslim’in Sahih’inde sabit olduğuna göre Ebu Mu­sa, Rasûlullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Üç kişiye ecirle­ri iki defa verilir: Kitap ehlinden olup peygamberine iman eden, sonra da pey­gambere (sav) yetişip ona da iman eden, ona tabi olup onu tasdik eden kim­seye iki ecir vardır. Köle bir kul olup hem yüce Allah’ın üzerindeki hakkını eksiksiz yerine getiren, hem de efendisinin hakkını yerine getirene de iki erir vardır. Bir kişinin, bir cariyesi bulunup da onu besler, hem de güzel şekil­de besler. Sonra güzel bir şekilde te’dib eder, sonra onu a zad edip onunla da evlenirse onun için de iki ecir vardır.”[78]

eş-Şa’bî, el-Horasanî’ye dedi ki: Sen bu hadisi hiçbir karşılık vermeden al. Çünkü eskiden bir adam bundan daha azı için bile ta Medine’ye kadar yol­culuk yapardı. Bu hadisi Buhârî de rivayet etmiştir[79]

Bizim (mezhebimize mensub) âlimlerimiz dediler ki: Bunların herbirisi iki açıdan iki ayrı emre muhatab olduklarından ötürü, herbirisi iki ayrı eciri hak kazanmıştır. Kitab ehline mensub kişi kendi peygamberi cihetinden muha­tab idi. Daha sonra da bizim peygamberimiz cihetinden muhatab oldu, onun çağrısını kabu! edip <>n:ı uydu. O bakımdan ona her iki hak dinin di-ecri verilir. Köle de hem yüce Allah’ın emrine muhatabtır, hem de efendisi­nin emirlerine uymalıdır. Cariyenin sahibi de onu terbiye etmek ve te’dib et­mek yönüyle muhatab olduğu hususları yerine getirdiği için o cariyesine ter­biye yoluyla hayat vermiş demektir. Daha sonra da onu hürriyetine kavuş­turup onunla evlenince bu sefer o cariyesini kendi konumuna yükseltmiş ol­duğu hürriyeti ile de diriltmiş olur. Böylelikle o cariye hakkında emrolunduğu her iki hususu da yerine gelirmiş olur. O bakımdan bunların herbirisı iki ecir alır. Diğer taraftan bu iki ecrin herbirisi de kendi özü itibariyle kat kat mükâfatı gerektirir. Herbir iyilik on misli ile karşılık görecektir. Böylelikle ecir­ler de katlanmış olur. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Hem efendisinin hak­kını, hem de yüce Allah’ın hakkını yerine getiren bir köle, hür bir kimseden daha faziletlidir. İşte Ebu Ömer b. Abdi’l-Berr’in ve başkalarının beğendiği açıklama budur.

Sahih’de, Ebu Hureyre’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Mülkiyet altında bulunan ve ıslah edici köle İçin iki ecir vardır.” Ebu Hureyre’nin nefsi elinde olana yemin ederim ki şayet Allah yo­lunda cihad, haccetmek ve anneme karşı iyi davranmak yükümlülükleri ol­masaydı, köle olarak ölmeyi arzu edecektim[80]

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bize ulaştığına göre Ebu Hureyre annesi ile birlikte bulunmak için vefat edinceye kadar hacca gitmedi[81]

Yine Sahih’te kaydedildiğine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Hem Allah’a ibadetini güzel yapmış, hem de efendisine güzel bir şekilde arkadaşlık etmiş olan köleye ne mutlu! Ne mutlu o kimse-ye!'[82]

2- Sabrın Karşılığı:

Yüce Allah’ın: “Sabrettikleri İçin” buyruğu onların kendi dinleri üzerin­de sabırları hususunda umumidir. Diğer taraftan hem kendi dinleri üzerin­de vaktiyle sabrettiklerinden, hem de kâfirlerden gördükleri eziyetierine karşı sabırları ve başka hususlar sebebiyle de gösterdikleri bütün sabırlar hak­kında umumidir. [83]

3- İyilikle Kötülüğü Uzaklaştırmak:

“Hem onlar kötülüğü iyilikle sararlar” uzaklaştırırlar, geriye iterler. “Geriye ittim” demektir, “İtmek” anlamındadır. Hadis-i şerifte de ” Hadleri şüphelerle uzaklaştırınız, bertaraf ediniz”[84] denilmekte­dir.

Denildi ki: Onktr kötülüklere tahammül ederek ve güzel sözlerle eziyeti defederler. Tevbc itinalıları için mağfiret dilemekle de günahları savar­lar, diye de açıklanmıştır.

Birinci açıklamaya göre bu ahlâkın üstün değerlerinin bir özelliğidir.

Yani bir kimse onlara kötü bir söz söyleyecek olursa, ona karşı yumuşak dav­ranırlar ve onu önleyecek türden güzel sözlerle karşılık verirler.

Bu âyet-i kerime bir antlaşmadır. İslâmın ilk dönemleri ile ilgilidir. Bu âyet-i kerime de (cihadı emreden) kılıç âyetinin neshettiği âyetlerdendir. Bunun­la birlikte Muhammed ümmetinin küfrün dışında yapacağı bütün işler hak­kında, hükmü kıyamete kadar bakidir. Peygamber (sav)’ın, Muaz (r.a)’a söylediği: “Ve kötülüğün arkasında iyiliği yetiştir ki, onu silsin. İnsanlarla da güzel bir ahlâk ile geçin”[85] buyruğu da bu kabildendir. Hoşlanılmayan şey­leri ve eziyet verici hususları önlemek de güzel ahlâkın bir parçasıdır. Katı muamelelere karşı sabır, böyle davranandan yüz çevirmek ve yumuşak söz söylemekle olur. [86]

4- Rızıklarmdan İnfak Edenler:

Yüce Allah: “Ve kendilerine verdiğimiz rıztktan infak ederler” buyru­ğu ile mallarından itaat yolunda ve şeriatın çizdiği sınırlar çerçevesinde harcamakta olduklarını belirterek onları övmektedir. Bu buyrukla sadaka ver-mıek teşvik edilmektedir. İnfak kimi zaman oruç ve namaz gibi bedenlerden olur. Diğer taraftan yüce Allah onları boş sözlerden yüz çevirdikleri için de övmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyie buyurmaktadır: “Lağ-ue (boş ve bâtıl şeylere) rastladıklarında da şereflice yüz çevirip geçerler.” (el-Furkan, 25/72) Yani müşriklerin kendilerine söyledikleri rahatsız edici söz­leri, sövüp saymaları işittiklerinde, o sözlerden yüz çevirirler, yani onlarla uğ­raşmazlar.

“Ve derler ki: Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun.”

Bu onları (kendi kendilerine) terketmektir. Bu da yüce Allah’ın: “Cahiller on­lara hitab ettiklerinde onlar: Selam der, geçerler.” (el-Furkan, 25/62) Yani bizim dinimiz bizim, sizin dininiz sizin derler, buyruğuna benzemektedir.

“Selam olsun sizlere.” Yani bizden yana size eman var, biz sizinle savaş­mayız. Size karşılık vererek sövmeyiz. Yoksa bunun selamlaşmak ile bir il­gisi yoktur. ez-Zeccac dedi ki: Bu savaşma emrinden önce idi.

“Bizim cahillerle İşimiz yok.” Yani tartışmakla, karşılıklı sözler söylemek ya da sövmek maksadıyla biz onları aramayız. [87]

  1. Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir ve O, hidayet bulanları daha iyi bilir.

Allah’ın: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin” buyruğu ile ilgili olarak ez-Zeccac şöyle demektedir: Bu âyel-i kerimenin Ebu Talib hakkında nazil olduğunu bütün müslümanlar icma’ île kabul etmişlerdir.

Derim ki: Doğrusu, müfessirlerin büyük çoğunluğunun bu âyet-i kerimenin Peygamber (sav)’in amcası Ebu Talib hakkında indiğini ittifakla kabul etmiş olduklarıdır. Buhârî ve Müslim’in hadisinin açıkça söyledikleri budur.[88] Bu hususa dair açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/113. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ebu Ravk dedi ki: Yüce Allah’ın: “Fakat Allah dilediğine hidayet verir” buyruğu ei-Abbas’a bir işarettir. Katade de böyle demiştir.

“Ve o hidayet bulanları” Mücahid dedi ki: Hidayet bulacağı takdir edil­miş kimseleri demektir, “daha iyi bilir.”

“Sen sevdiğini” buyruğunun hidayete ermesini sevdiğini anlamında ol­duğu söylenmiştir. Cübeyr b. Mut’im dedi ki: Ebubekir es-Sıddîk dışında vah­yin peygambere indirilmekte olduğunu kimse işitmiş değildir. O, Cebrail’i: Ey Muhammed oku: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir” derken duymuştur. [89]

  1. Dediler ki: “Seninle birlikte hidayete uyarsak, hemen yerimiz­den çıkarılırız.” Biz onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere herşeyin mahsûllerinin toplandığı güven dolu bir Haremde yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.
  2. Biz geçimlerinde şımarmış nice ülkeleri helak ettik. İşte onlar­dan sonra -çok kısa bir müddet dışında- kimsenin oturmadığı meskenleri! Vâris olanlar Biz olduk Biz.

“Dediler ki: Seninle birlikte hidayete uyarsak, hemen yerimizden çı­karılırız.” Bu Mekke müşriklerinin söylediği sözdür. İbn Abbas dedi ki: Ku-reyş arasından bu sözü söyleyen kişi el-Hâris b. Osman b. Nevfel b. Abdi Me-naf e!-Kureşî’dir. Peygamber (sav)’a dedi ki: Bizler gerçekten senin söyledik­lerinin hak olduğunu biliyoruz, ancak seninle birlikte hidayete tabi olmamı­zı ve sana iman etmemizi engelleyen husus Arapların bizleri bu toprakları­mızdan -yani Mekke’den- çıkartacaklarından korkmamızdır. Zira onlar bize muhalefet konusunda söz birliği edeceklerdir ve bizim onlara gücümüz yet­mez.

Bu onların ileri sürdükleri gerekçelerdendi. Yüce Allah el-Haris’in göster­diği bu gerekçeye: “Biz onları… güven dolu bir Haremde”‘güvenliği olan bir Haremde “yerleştirmedik mi?” diye cevap vermektedir. Şöyle ki: Arap­lar cahiiiye döneminde birbirlerine baskın düzenler ve birbirlerini öldürür­lerdi. Mekkelîler ise Haremin hürmeti sayesinde güvenlik içinde idiler. Yü­ce Allah böylece Beyt’in saygınlığı sayesinde, onları güvenliğe kavuşturmuş, düşmanlarının kendilerine saldırmalarını engellemiş olduğunu bildirmekte­dir. O halde; Arapların kendileriyle savaşmayı helal görerek bu saygınlığı ih­lal edeceklerinden korkmasınlar.

“Yerinden çıkarılmak” (aslında) süratle sökülüp alınmak demek­tir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/20. ayetin tefsirinde) geçmişti.

Yahya b. Selam dedi ki: Yüce Aliah şöyle buyurmaktadır: Siz, Benim rız­kımı yemekle birlikte, benden başkasına ibadet ediyordunuz ve yine de gü­venlik İçinde idiniz, korkmuyordunuz. Peki, Bana ibadet etmek ve iman et­mek halinde mi korkacaksınız?

“Biz onları tarafımızdan bir rızık” Bizim kendilerine verdiğimiz bir rı­zık “olmak üzere herşeyin mahsullerinin toplandığı… yerleştirmedik miî” Yani her yerin, her beldenin meyveleri toplanarak oraya getirilmekte­dir. İbn Abbas ve başkalarından rivayet edilmiştir.

Suyu havuzda topladı” denilir. “Büyük havuz” anlamındadır. Nâfî “toplandığı” anlamındaki buyruğu “te” ile; diye okumuştur. Buna sebeb ise “mahsuller” kelimesi(nin çoğul olması ve bu lür çoğulun da müennes hükmünde olması)dır. Diğerleri ise “ya” ile oku­muşlardır, buna sebeb ise “herşeyin” buyruğudur. Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü bu müennes isim ile onun fiili arası­na bir başka Iafi2 girmiştir. Diğer taraftan “mahsuller” çoğuldur, hakiki mü­ennes değildir.

“Fakat onların çoğu bilmezler.” Yani akıllarını kullanmazlar, lîu da is­tidlalde bulunmaktan yana gaflet içindedirler, demektir. Kâfir oldukları geç­miş zamanda onlara rızık verip onları güvenlik altında tutan kimse, müslü-man oldukları takdirde yine onları nzıklandıracak ve o halde de kâfirlerin on­lara zarar vermelerini engelleyecek olan O’dur..

“Rızık olmak üzere” buyruğu mef’ulün leh olarak nasbedilmiştir. Mana yoluyla mastar olmak üzere nasbedilmiş olması da caizdir. Çünkü “top­landığı” buyruğu “nzık olarak geldiği” anlamındadır. “Toplandığı” anlamın­daki lafız; “Toplandığı” diye de okunmuştur ki; bu da; “Mah­sûl toplamak”tan gelmektedir. Bu buyruğun harfi ile teaddi etmesi (ge­çişi) de; Ağzına toplayıp götürmekte, heybesine toplamakta” demeye benzer.

“Bİz geçimlerinde şımarmış nice ülkeleri helak ettik.” Bu buyrukla eğer iman edecek olurlarsa Arapların kendileriyle savaşacaklarını zanneden kim­selere imanı terketmek halinde korkunun daha iteri derecede olacağını be­yan etmektedir. Çünkü kâfir olmuş nice topluluk vardır ki; sonra da helak olup gitmişlerdir.

Şımarmak” ni’met dolayısıyla azgınlaşmak demektir. Bu açıklama­yı ez-Zeccac yapmıştır. “Geçimlerinde” anlamındaki buyrukta; hazfedilmiştir. Bu hazf edildiğinden dolayı fiil doğrudan ona teaddi etmiştir. Bu açık­lamayı da ei-Mâzinî yapmıştır. ez-Zeccac dedi ki: Bu da yüce Allah’ın: “Musa tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti” (el-A’raf, 7/155) buyruğu gibidir.[90]

el-Ferrâ ise tefsir (temyiz) olmak üzere nasbedilmiştir demektedir. Bu da; “Malından dolayı sunardın” demeye benzer: Bunun ben­zeri de ona göre yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Kendini bil­mezden başka kim…” (el-Bakara, 2/130)

Aynı şekilde: “Gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa…” (en-Nisa, 4/4} buyruğu da böyledir.

Basrahlara göre ise marifelerin tefsir (temyiz) olarak nasbedilmeleri im­kansızdır. Çünkü tefsir ve temyizin anlamı bir şeyin nekre olup cinse dela­let etmesidir.

Bir diğer görüşe göre bu (“geçimlerinde” lafzı) “şımarmış” anlamındaki buyruk ile nasbedilmiştir. “Şımarmış” da cahillik etmiş demektir. Buna gö­re “geçiminin şükrünü bilmemiş, bilmeyen” anlamında olur.

“İşte onlardan sonra -çok kısa bir müddet dışında- kimsenin oturma­dığı meskenleri.” Yani bu meskenlerde yaşayanların ahalisi helak edildik­ten sonra ancak çok az meskenlerde kalınabtlmiştir. Çoğunluğu ise harab-tır. Burada istisna “meskenler”e aittir. Yani bu meskenlerin bir bölümünde kalınabilmektedir. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmıştır. Ancak ona itiraz edir lerek şöyle denilmiştir: Şayet istisna meskenlere ait olsaydı; “Çok az” demek gerekirdi, Çünkü sen; “Çok az dışında topluluğa vurmadın” dediğin zaman eğer vurulanlar az ise (müstesna) merfu gelir. Şa­yet nasb ile okunacak olursa, o takdirde “az” vurmanın sıfatı olur, Yani sen çok az vurma dışında vurmadin demek olur. Buna göre buyruğun anlamı şöy­le olur: İşte onların meskenleri! Onların meskenlerinde ancak yolcular ve ora­lardan geçenler, bir gün yahutta bir günün bir kısmı kalırlar. Yani mesken­lerinde onlardan sonra ancak az bir süre kalınmıştır. İbn Abbas da böyle de­miştir: O meskenlerde ancak yolcular yahut yoldan geçenler bir gün veya bir saat kalırlar.

Onlar helak olup geride bırakacaklarını bıraktıktan sonra “vâris olanlar Biz olduk Biz.” [91]

  1. Rabbin ana şehirlerine, onlara âyetlerimizi okuyan bir peygam­ber göndermedikçe ülkeleri helak edici değildir ve Biz ahalisi zalimler olmadıkça ülkeleri helak edenler değiliz.
  2. Size verilen herşey dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsü­dür. Allah’ın yanında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Hâlâ dü­şünmez misiniz?
  3. Acaba kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz -ki o elbette onunla karşılaşacaktır- bir kimse dünya hayatında kendisine ge­çimlik verdiğimiz, bundan sonra da kıyamet gününde huzura ge­tirilecek olan kimse gibi midir?

“Rabbin ana şehirlerine onlara âyetlerimizi okuyan bir peygamber” yqani Muhammed (sav)’ı “göndermedikçe ülkeleri” yanı ahalisi kâfir olan ül­keleri “helak edici değildir.” Buyrukta geçen “s Ana…” buyruğu hem­ze ötreli olarak okunduğu gibi (önceki kelimenin son harekesi) cerre itbâ’ ile (uydurarak) hemze esreli olarak da okunmuştur. Kasıt Mekke’dir. “Ana şehirleri”nin en büyükleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Gönderilecek “bîr peygamber” de o şehrin ahalisini uyarıp korkutmak içindir. el-Hasen ise “ana şehirleri” ile ilklerinin kastedildiğini söylemiştir.

Derim ki: Mekke saygınlığı dolayısıyla şehirlerin en büyüğü ve ilkidir. Çün­kü yüce Allah: “Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de bulunan… evdir.” (Âl-i İmran, 3/96) diye buyurmaktadır. Bu şehrin en büyük olma özel­liği ise Allah Rasûlünün orada peygamber olarak gönderilmesidir. Zira rasûl-ler en şereflilere gönderilir. Bunlar ise şehirlerde otururlar. Mekke ise etra­fındaki şehirlerin anasıdır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Yusuf Sû-resi’nin sonlarında (12/109-âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlara âyetlerimizi okuyan” buyruğundaki “okuyan* sıfat mahallinde-dir. İman etmedikleri takdirde başlarına inecek azabı kendilerine haber ve­ren… demektir.

“Biz ahalisi zalimler olmadıkça ülkeleri helak edenler değiliz” buyru­ğunda geçen “Helak edenler”den “nün”un düşme sebebi izafettir. “Nefislerinin zalimleri…”(en-Nisa, 4/97) buyruğunda olduğu gibi. Buyruğun anlamına gelince: Ben o ahaliyi onların ileri sürebilecekleri bir mazeret bırakmadıktan sonra ve küfürleri üzere ısrarları sebebiyle helak edilmeyi haketmedikleri sürece helak etmedim. Bu buyruk, onun adaletini ve zulümden münezzeh olduğunu açıklamaktadır. Şanı yüce Allah zulümle­ri sebebiyle helak edilmeyi haketmedikleri sürece onları helak etmemiş ol­duğunu haber vermektedir. Onlar zalim olmakla beraber onlara karşı geti­rilen deliller pekişürilmedikçe, peygamberlerin gönderilmesiyle de onlar için bağlayıcı hükümler ortaya konulmadıkça onları helak etmez. Hallerine dair bilgisini onlara karşı bir delil kılmaz. O kendi zatını, onlar zulnıetmeyen-ler oldukları halde onları helak etmekten münezzeh kılmıştır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Rabbin o ülkeleri ahalisi ıslah edip du­rurlarken, zulümle onları helak edecek değildi,” (Hud, 11/117) Buyruğun­da yüce Allah’ın “zulümle” kaydı açıkça şunu göstermektedir: Eğer o, ıslah ediciler oldukları halde kendilerini helak edecek olsaydı, bu onun onlara bir zulmü olurdu. O’nun böyle bir şeye muhtaç olmaması, yani mutlak olarak gani olması ve hikmeti, zulmetmesine aykırıdır. Buna da nefy harfiyle birlik­te nefy lamını kullanması delalet etmektedir ki; yüce Allah’ın şu (mealdeki) buyruğunda da böyledir: “Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir.” (el-Ba-kara, 2/143)

“Sîze verilen herşey” ey Mekkeliler”dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür.™ Bunlarla hayatınız süresince faydalanırsınız, yahutta hayatınız içerisinde bir süre faydalanırsınız. Daha sonra ya siz bu nimetleri bırakır gi­dersiniz yahut o nimetler elinizden gider.

“Allah’ın yanında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır.” Daha üstün ve sü­reklidir. Bununla âhiret yurdunu yani cenneti kastetmektedir. “Hâlâ” kalıcı olanın fani olandan daha üstün olduğunu “düşünmez misiniz?”

Ebu Amr; “düşünmez misiniz?” anlamındaki buyruğu “ya” ile; “(İ^Iiu): Düşünmezler” diye okumuştur. Diğerleri ise muhatap “te”si ile (düşünmez misiniz) okumuşlardır. Yüce Allah’ın: “Size verilen herşey” buyruğu dola­yısıyla tercih edilen okuyuş da budur.

“Acaba kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz” yani cenneti ve içindeki mükâfatları vaadettiğimiz “-ki o elbette onunla karşılaşacaktır- bir kimse, dünya hayatında kendisine geçimlik verdiğimiz” dünyadan istedik­lerinin bir bolümü kendisine verilmiş olan “bundan sonra da kıyamet gü­nünde” cehennem ateşinde “huzura getirilecek olan kimse gibi midir?” Bu buyruğun bir benzeri de şu âyet-i kerimedir: “Eğer Rabbimin nimeti olma­saydı ben de (cehennemde) hazır edilenlerden olurdum.” (es-Sâffât, 37/57)

İbn Abbas dedi ki; Bu âyet-i kerime Hamza b, Abdu’l-Muttalib ile Ebu Ce­hil b. Hişarn hakkında inmiştir. Mücahid de dedi ki: Bu âyet-i kerime Pey­gamber (sav) ile Ebu Cehil hakkında inmiştir. Muhammed b. Ka’b da bu âyet-i kerime Hamza ve Ali ile Ebu Cehil ve Umâre b. el-Velid hakkında inmiş­tir, demiştir. Âyetin Amnıâr ile el-Velid b. el-Muğîre hakkında indiği de söylenmiştir. Bunu da es-Süddt demiştir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Sahih olan ise bu âyet-i kerimenin genel olarak mü’minler ve kâfirler hakkında nazil olduğudur.

es-Sa’lebî dedi ki: Özetle bu âyec-i kerime, dünya hayatında afiyet, sağ­lık ve zenginlik gibi nimetlerle faydalandırılmış, âhirette de cehennem ate­şine atılacak herbir kâfir ile yüce Allah’ın vaadine güvenerek dünya hayatın­da belâya sabreden ve âhirette kendisine cennet verilecek olan her mü’min hakkında inmiştir. [92]

  1. Onlara sesleneceği o gün şöyle diyecektin “İddia ettiğiniz ortak­larım hani nerede?”
  2. Aleyhlerine söz hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz, işte azdır­dığımız kimseler bunlardır. Biz azdığımız gibi, onları da az­dırdık. Biz, Sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. On­lar bize ibadet etmiyorlardı.”
  3. Ve onlara: “Ortaklarınızı çağırın” denilecek. Bunun üzerine onları çağıranlar da kendilerine cevap vermezler. Üstelik aza­bı da görürler. Keşke hidâyet bulmuş olsalardı…
  4. O gün onları çağırıp buyuracak ki: “Peygamberlere ne cevap ver­diniz?”
  5. O günde onlara haberler kapanacak. Birbirlerine soru da sor­mayacaklar.
  6. Ama kim tevbe edip imana gelir ve salih amel işlerse, onun fe­lah bulanlardan olması umulur.

“Onlara sesleneceği o gün” yani yüce Allah’ın şu müşriklere seslenece­ği o kıyamet gününde “şöyle diyecektir:” Kendi iddianıza göre size yardım edeceklerini, size şefaat edeceklerini kabul ettiğiniz “iddia ettiğiniz ortak­larım hani nerede?”

“Aleyhlerine söz hak olanlar” -el-Kelbî’ye göre- haklarında azab sözü hak olmuş olan ileri gelenler; Katade’ye göre de şeytanlar “diyecekler ki: Rab-bimiz işte azdırdığımız” yani kendilerini azgınlığa davet ettiğimiz”kimseler bunlardır.” Onlara: Siz gerçekten bunları azdırdınız mı? diye sorulacak, on­lar da:

“Biz azdığımız gibi onları da azdırdık.” Yani biz nasıl sapık idiysek onları da öylece saptırdık. “Biz sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyo­ruz.” Yani kimisi kimisinden uzaklığını ilan edecek. Şeytanlar kendilerine ita­at edenlerden uzaklıklarını bildirecek; başkanlar kendilerinin söylediklerini kabul edenlerden uzak olduklarını bildirecek. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “O gün dostlar birbirlerine düşmandır, takva sahipleri müs­tesna.” (ez-Zuhruf, 43/67)

“Ve onlara” kâfirlere “: ortaklarınızı çağırın” yani dünyada iken kendi­lerine ibadet ettiğiniz ilâhlarınızı size yardım etsinler ve sizden azabı uzak-laştırsınlar diye yardımınıza gelmelerini isteyin “denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar” yardımlarını isterler “da kendilerine cevap vermezler.” Onlardan cevap almayacaklar ve onların faydalarını göremeyecekler.

“Üstelik azabı da görürler, keşke hidayet bulmuş olsalardı.” ez-Zeccac dedi ki: “Keşke”nin cevabı hazfedilmiştir, yani eğer onlar hidayet bulmuş olsalardı, elbetteki hidayet onları kurtarırdı ve sonunda azaba duçar olmazlardı. Şöyle de açıklanmıştır: Yani eğer onlar hidayet bulmuş olsalar­dı, onları çağırmazlardı. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Azabı göre­ceklerinde,-kıyamet günündeki azabı görecekleri vakit keşke dünyada iken hidayet bulsalardı, diye arzu edeceklerdir.

“O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne şekilde cevap ver­diniz?” Yani yüce Allah onlara: Size gönderilmiş olan peygamberlere benim mesajlarımı tebliğ ettiklerinde cevabınız ne oldu? diyecektir.

“O günde onlara haberler kapanacak.” Yani ne gibi bir delil getirecek­lerini bilemeyecekler. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Çünkü yüce Allah dünya hayatında iken onların ileri sürebilecekleri bir mazeretlerini bırakma­mıştır. Dolayısıyla kıyamet gününde de onların ileri sürebilecekleri bir ma­zeret ve bir delilleri de olmayacaktır.

“Haberler” demektir. Onların getirecekleri delillere bu şekilde “ha­berler” denilmesi, onların bunları haber diye bildireceklerinden dolayıdır.

“Birbirlerine soru da sormayacaklar.” Biri diğerine deliller ile İlgili bir şey soramayacak. Çünkü yüce Allah onların delillerini çürütmüş bulunmak­tadır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İbn Abbas da şöyle demektedir: “Birbirlerine soru soramayacaklar” yani onlar hiçbir delil ileri sürüp konu­şamayacaklardır. O saatte, o vakitte “birbirlerine soru soramayacaklar” ve o anın dehşetinden dolayı ne cevap vereceklerini bilemeyeceklerdir.

Daha sonra ise yüce Allah’ın onların: “Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık.” (el-En’âm, 6/23) diyeceklerini haber verdiği üzere cevap vereceklerdir, diye de açıklanmıştır.

Mücahid de dedi ki: Nesebleri ileri sürerek biribirlerinden bir şey işleye­meyeceklerdir. Biri diğerinden günahlarının bir bölümünü taşımasını isteye-meyecektir diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı İbn İsa nakletmiştir.

“Ama kim” şirkten “teybe edip imana gelir” tasdik eder “ve salih amel İşlerse” farzları eda edip çokça da nafile işlerse “onun felah bulanlardan” yani bahtiyarlığa erenlerden “olması umulur.”

Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında kullandığı; “Umulur” lafzı vü-cub ifade eder. (Yani böyleleri kurtuluşa ereceklerdir). [93]

  1. Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yok­tur. Allah, şirk koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir.

69- Rabbin kalplerinin ne gizlediklerini ve neyi açığa vurdukları­nı bilir.

70.O öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Hem dünyada hem âhirette hamd yalnız O’nundur, hüküm de yalnız O’nundur. Siz zaten O’na döndürüleceksiniz.

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer* buyruğu müşriklerin tapındıkları ve şefaat için seçtikleri, ortak koştukları varlıklar ile alakalıdır. Yani şefaatte buIlınacakları belirleme ve seçme hakkı Allah’a aittir, müşriklere ait değildir. Bu buyruğun el-Velid b, el-Muğire’nin: “Bu Kur’ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (ez-Zuhruf, 43/31) demesine bir cevap olarak indiği söylenmiştir. el-Velid bununla kendisini ve bir de Taif ten, Urve b. Mes’ud es-Sakafî’yi kastediyordu.

Bu âyet-i kerimenin yahudilere bir cevap olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: Eğer Muhammed’e gönderilen elçi melek Cebra­il’den başkası olsaydı, biz de Muhammed’e iman ederdik.

İbn Abbas dedi ki: Buyruk şu demektir: Rabbim yarattıklarından diledi­ğini yaratır ve onlar arasından dilediği kimseleri de kendisine itaat için se­çer.

Yahya b. Sellâm da şöyle açıklamıştır: Yani Rabbim yarattıklarından dile­diğini yaratır ve dilediği kimseyi de kendisine peygamber olmak üzere se­çer,

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre de anlam şöyledir: Rabbim yarattıkların­dan dilediğini yaratır. Bundan kasıt Muhammed (sav)’dır. Ensarı da dini için seçendir.

Derim ki: el-Bezzar’ın Kîtab’ında merfu ve sahih bir rivayet olarak Hz. Ca-bir’den şöyle dediği kaydedilmektedir: (Peygamber -sav- buyurdu ki): “Yü­ce Allah peygamberler ve rasûller dışında ashabını bütün âlemler arasından seçmiş (ve üstün kılmış)tir. Ashabım arasından da benim için dört kişiyi seç­miştir. -Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’yi kastetmektedir.- Onları benim as­habım kılmıştır. Bununla birlikte bütün ashabımda da hayır vardır. Ümme­timi de diğer ümmetler arasından seçmiş (ve üstün kılm)ş)tır. Ümmetimden de benim için dört nesil seçmiştir.”[94]

Süfyan b, Uyeyne, Amr b. Dinar’dan, o Vehb b. Münebbih’den, o baba­sından naklen yüce Allah’ın: “Rabbim dilediğini yaratır ve seçer” buyruğu hakkında, şöyle dediğini kaydetmektedir: Yani davarlar arasından koyun türünü, kuşlar arasından da güvercinleri (seçmiştir.)

Burada: “Ve seçer” buyruğu üzerinde tam bîr vakıf vardır. Ali b. Süleyman dedi ki: Bu tam bir vakıftır. (Ve hemen bu kelimeden sonra gelen): “Yoktur” lafzının “seçer” buyruğu ile nasb mahallinde olması mümkün değildir. Çünkü nasb mahallinde olsaydı, ona ait herhangi bir şey olmazdı. İşte bu ifadede de Kaderiye’nin kanaatleri reddedilmektedir, en-Nehhas de­di ki: “Ve seçer” buyruğunda mana tamam olmaktadır “ve rasülleri o seçer” demektir.

“Onların seçme yetkileri yoktur.” Yani onların bizzat seçtikleri kimse­leri o, peygamber olarak göndermez. Ebu İshak dedi ki: “Ve seçer” buyru­ğunda tam bir vakıf vardır ve tercih edilen budur. Bununla birlikte; “Yok­tur” buyruğunun “seçer” buyruğu ile nasb mahallinde olması da caizdir. Bu­na göre de anlam şöyle olur: Kendilerinin seçme imkanına sahip oldukları şeyleri kendileri için seçer. el-Kuşeyrî dedi ki: Ancak sahih olan birinci gö­rüştür. Çünkü (ilim adamları) yüce Allah’ın: “ve seçer” buyruğu üzerinde va­kıf yapılacağını ittifakla kabul etmişlerdir. el-Mehdevî der ki: Ehl-i sünnet mez­hebine daha uygun olan da budur. Yüce Allah’ın: “Onların seçme yetkile­ri yoktur” buyruğundaki: “Yoktur” herbir şeyi kapsayan umumi bir ne-fiydir. Yani kulun yüce Allah’ın kudreti ile kazandığı şeyler dışında seçebi­leceği hiçbir şey yoktur.

ez-Zemahşerî der ki: “Onların seçme yetkileri yoktur” buyruğu, yüce Al­lah’ın “ve seçer” buyruğunu açıklamaktadır. Çünkü bu, o dilediğini seçer, de­mektir. İşte bundan dolayı araya da atıf edatı girmemiştir. Mana da şöyle olur: Fiillerinde seçme yüce Allah’a aittir. O bu fiilleri seçmekteki hikmet yönle­rini en iyi bilendir. O’nun mahlukatından hiçbir kimsenin, O’nun yerine bir tercihte bulunması mümkün değildir.

ez-Zeccâc ve başkaları İse buradaki; “Yoktur” lafzının “seçer” buy­ruğu ile nasbedilmiş olacağını mümkün görmektedirler. et-Taberî de: Onla­rın geçmişte bir seçme yetkileri yoktu, fakat gelecekte böyle bir yetkileri var­dır, diye bir anlamın ortaya çıkmaması için, diğer taraftan nefy ile bir söz geç­mediğinden dolayı buradaki; ‘nın nefy edatı olmasını kabui etmez.

el-Mehdevî dedi ki: Ancak böyle bir şey olması gerekmemektedir. Çün­kü; hem hali, hem istikbali nefyeder. Tıpkı; gibidir, bundan do­layı bu edatın ameli gibi amel etmiştir. Diğer taraftan âyetler, Peygamber (sav)’in üzerfne, hakkında soru sorulan hususlara ve onların üzerinde ısrar ettikleri amellere dair -bu hususta doğrudan bir nass olmasa dahi- nazil olu­yordu.

Taberî’ye göre âyetin takdiri şöyledir; O kendisine veli olmaları için ya­rattıklarından hayırlı olan kimseleri seçer, çünkü müşrikler mallarının hayır­lılarını seçer ve bunu kendi ilâhlarına ayırırlardı. Yüce AJlah da: “Rabbitu di­lediğini yaratır ve seçer” diye buyurmaktadır. Yani kendi ilminde bahtiyar olacaklarını bildiği kimseleri mahlukatı arasından hidayet için seçer. Tıpkı müşriklerin mallarının iyilerini ilâhları için seçtikleri gibi.

Buna göre; aklı eren varlıklar hakkında kullanılmış olup; an­lamında bir mevsul isimdir, “Seçme”de mübteda olarak merfu olur, ): Onların” da haberdir. Cümle de bütünüyle; nın haberidir. Bunun bir benzeri de bizim; ” Zeyd’in babası gidiyor İdi” ifa­desidir. Ancak bu açıklamada bir parça zaaf vardır. Zira sözde; ‘nin is­mine bir aid yoktur. Ancak bii hazfedilmiş aid takdiri halinde olabilir. Bu da uzak bir ihtimal olarak caiz olur.

et-Taberî’nin sözlerinin anlamına gelecek bir rivayet İbn Abbas’tan da gel­miştir. es-Sa’lebî dedi ki: “Yoktur”, lafzı bir ncfy edatıdır, yani onların Allah’a karşı bir seçme yetkileri bulunmamaktadır. Bu daha doğrudur. Bu yö­nüyle Yüce Allah’ın: “Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hak­ları yoktur” (el-Ahzab, 33/36) buyruğuna benzemektedir. Mahmud el-Ver-rak dedi ki:

“istediğin her türlü ihtiyacında Rahman’a tevekkül et,

Muhakkak Allah hükmeder ve takdir eder.

Arş’m sahibi kulu hakkında bir şeyi murad etti mi,

Onu gelip bulur, kulun ise seçebilme yetkisi yoktur.

Bazen inaan sakındığı taraftan (gelen tehlike ile) helak olur gider,

Yüce Allah’a hamdolsun, (kimi zaman) sakındığı cihetten de kurtuluşa erer.’

Bir başka şair şöyle demektedir:

“Kul usanır durur, Rab ise takdir eder,

Zaman döner dolaşır, rızık paylaştırılmıştır.

Bütün hayırlar yaratıcımızın seçtiğindedir,

O’ndan başkasının seçtiklerinde ise kınama vardır, uğursuzluk vardır.”[95]

İstihare Namazı:

Kimi ilim adamı şöyie demiştir: Dünya işlerinden herhangi bir işi yapmak üzere Yüce Allah’a o husus için iki rekat istihare namazı kılmadıkça kimse o işe kalkışmamalıdır. Kılacağı bu namazın ilk rekatinde Fatiha’dan sonra: “De ki: Ey kâfirler” (el-Kâfirun, 109/1) Süresi’ni ikinci rekatte de: “De ki; O Al­lah’tır, bir tektir. U(el-İhlas, 112/1) Süresi’ni okur. Kimi ilim adamı ise birin­ci rekatte yüce Allah’ın: “Rabbim dilediğini yaratır ve seçer. Onların seç­me yetkileri yoktur…” âyetini ikinci rekatte ise: “Allah veRasûlü bir işi hük­me bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur” (el-Ahzab, 33/36) âyetini okur. Hep­si de güzeldir. Daha sonra selamın akabinde Buhârî’nin Sahih’inde, Cabir b. Abdullah’tan rivayet ettiği duayı okur. Cabir dedi ki: Peygamber (sav) biz­lere bütün işlerde istihareyi -Kur’ân-ı Kerîm’den bir sûreyi öğretir gibi öğre­tiyor- ve şöyle diyordu: “Sizden herhangi bir kimse bir işi yapmak istedi mi, farzın dışında İki rekat kılıversin, sonra da şöyle dua etsin:

“Allah’ım, Senin İlmin ile Senden hayırlı olanı diliyorum. Kudretinle ba­na güç vermeni diliyor ve Senin büyük lütfundan istiyorum. Şüphesiz ki Sen kadirsin, benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilmem. Sen bütün gizlilik­leri bilensin. Allah’ım, eğer şu işimin dinimde, hayatımda ve işimin sonun­da benim için hayırlı olduğunu biliyor isen -ya da: “dünya işimde ve âhire-timde” dedi- onu benim için mukadder kıl, benim için kolaylaşür. Sonra da onu benim için bereketli kıl. Allah’ım eğer Sen bu işin dinimde, dünyamda yaşayışımda ve işimin sonunda -ya da dünyamda ve âhiretimde dedi- kötü olduğunu biliyor isen onu benden, beni de ondan uzak tut. Hayır nerdey-se onu benim için takdir buyur, sonra da beni ona razı kıl.” Dedi ki: “Bu ara­da ihtiyacının ne olduğunu da söyler.”[96]

Âişe (r.anha)’ın da, Ebubekir (r.a)’dan rivayetine göre Peygamber (sav) bir işi yapmak istedi mi: “Allah’ım benim için seç, benim için tercih et”[97]

Enes’in rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ey Enes, bir İşi yapmak istedin mi o hususta yedi defa Rabbinden hayırlı olanı takdir etmesini dile. Sonra da öncelikle neyin kalbinde geçtiğine bir bak. Şüphe­siz ki hayır ordadır.”[98]

İlim adamları dediler ki; Bu kimsenin kalbinden bütün düşünceleri uzak­laştırması gerekir ki, herhangi bir işe kalbi meyletmesin. İşte o vakit önce­likle kalbinde geçene bakar ve ona göre amel eder. Yüce Allah’ın izniyle ha­yır oradadır. Şayet bir yolculuğa çıkmayı kararlaştıracak olursa, Rasûlullah (sav)’a uyarak perşembe ya da pazartesi gününe denk getirmeye çalışır.

Daha sonra yüce Allah şu hak buyruğu ile kendi zatını tenzih ederek şöy­le buyurmaktadır: “Allah şirk koştukları şeylerden yüce ve münezzeh­tir.” Şanı ve şerefi bundan pek yükseklerdedir.

“Rabbin kalplerinin ne gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir.”

İbn Muhaysın ve Humeyd burada geçen: “Gizlediklerini” buyruğunu “te” har­fini üstün, “kef’ harfini de ötreli okumuştur. Bu husus daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/74. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah gizli ve açık olan herşeyi bildiğini, hiçbir şeyin kendisine giz­li kalmadığını belirterek zatını şöylece övmektedir: “O, öyle Allah’tır ki ken­disinden başka hiçbir İlâh yoktur. Hem dünya ve hem de âhirette hamd yalnız O’nundur, hüküm de yalnız O’nundur. Siz zaten O’na döndürüle­ceksiniz.” Bu buyrukların anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır. O tek başına bir ve tektir. Bütün hamdler, övgüler ancak O’nun içindir. O’ndan baş­kasının hükmü yoktur. Kimse hüküm koyamaz, dönüş yalnız O’nadır, [99]

  1. De ki: “Ne dersiniz? Eğer Allah kıyamet gününe dek üzerinize geceyi kesintisiz sürdürürse, Allah’tan başka size aydınlık geti­recek kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?”
  2. De ki: “Ne dersiniz? Eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerînl-ze gündüzü kesintisiz sürdürürse Allah’tan başka sîze içinde ra­hat bulacağınız geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeye­cek misiniz?1′
  3. Geceyi ve gündüzü sizin için sükûn bulaşınız ve lütfundah ara-yasınız diye yaratmış olması, Onun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.

“De ki: Ne dersiniz? Eğer Allah kıyamet gününe dek üzerinize geceyi kesintisiz sürdürürse” daimi kılarsa, demektir. Şair Tarafe’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Yemin olsun, ki benim işim, benim için karanlık değildir, Gecem de gündüzüm de benim için ebedi değildir.”

Şam yüce Allah, nimetlerine karşılık şükürlerini edâ etmeleri için, geçim sebeplerini hazırlamış olduğunu beyan etmektedir.

“Allah’tan başka size aydınlık getirecek kimdir?” Aydınlığında geçimi nizi arayacağınız bir ışığı kim getirir size? Şöyle de açıklanmıştır: Geçim yol­larını ve sebeplerini görmenizi sağlayacak ve mahsûllerin ve bitkilerin yetiş­mesini gerçekleştirecek bir gündüzü kim getirir?

“Hâlâ” anlayacak ve kabul edecek şekilde “dinlemeyecek misiniz?”

“De ki: Ne dersiniz? Eğer Allah kıyamet gününe kadar üzerinize gün­düzü kesintisiz sürdürürse Allah’tan başka size içinde rahat bulacağı­nız” yorgunluktan dinlenip sükûn bulacağınız “geceyi getirecek ilâh kim­dir? Hâlâ” başkasına ibadet etmekle işlediğiniz hatayı “görmeyecek misiniz?” Eğer gece ve gündüzü O’ndan başka getirmeye kimsenin gücünün yetmedi­ğini kabul ediyorsanız, ne diye O’na başkalarını ortak koşuyorsunuz?

“Geceyi ve gündüzü sizin için onda” yani her ikisinde, demektir. Zami­rin zamana yani gece ve gündüze ait olduğu da söylenmiştir. “Sükûn bula­şınız ve lütfundan” o vakit O’nun rızkından -yani gündüz vaktinde demek olup hazfedil mistir “arayasınız diye yaratmış olması, O’nun rahmetinden­dir. Olur ki şükredersiniz.” [100]

  1. O gün onlara: “İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” diye seslene­cektir.
  2. Her ümmetten birer şahit çıkarır ve deriz ki: “Haydi delilinizi getirin!” Böylece hakkın gerçekten Allah’ın olduğunu bilecek­ler ve iftira edegeldîkleri şeyler de önlerinden kaybolup gide­cektir,

“O gün onlara: İddia ettiğiniz ortaklarım nerede? diye seslenecektir”

Yüce Allah’ın burada zamiri tekrarlaması iki durumun (62. âyet-i kerimede sözü edilen hal ile buradaki halin) farklı oluşundan dolayıdır. Bir defa on­lara seslenilir ve: “İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?” denilir. Onlar da put­lara dua ederler, fakat onların dualarına cevap verilmez. Böylece onların şaş­kınlıkları da ortaya çıkacaktır. Daha sonra bir defa daha onlara seslenilecek ve bu sefer de ses çıkarmayacaklardır. Bu ise hem bir azarlama, hem de hor-luklannın daha bir artması demektir. Buradaki sesleniş Allah tarafından de­ğildir. Çünkü yüce Allah: “Kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz.” (el-Bakara, 2/174) buyruğunda açıklandığı gibi, kâfirlerle konuşmayacaktır. Ancak yüce Allah, onları azarlayacak ve yaptıklarını başlarına kakacak kim­selere Cböyle demelerini) emredecek ve hesap verme konumunda onlara kar­şı delilini ortaya koyacaktır.

Bu azarın yüce Allah tarafından yapılacağı ihtimali de vardır. Yüce Allah’ın: “Allah onlarla konuşmayacaktır” buyruğu: ‘Yıkılın içerisine Bana da söz söylemeyin” (el-Mu’minun, 23/108) diye kendilerine söyleneceği vakit tecel­li edecektir. Yüce Allah’ın burada: “Ortaklarım” diye buyurması, onların bu ortaklara kendi mallarından belli bir pay ayırmış olmalarından dolayıdır.

“Her ümmetten birer şahit çıkarırız.” Mücâhid’den gelen rivayete göre birer peygamber çıkarırız, demektir. Bunların âhiretteki adaletli şahsiyetler olduğu da söylenmiştir. Bunlar kullara karşı dünya hayatındaki amellerinin ne olduğunu belirterek kullara karşı şahitlik edeceklerdir. Ancak birinci görüş daha güçlüdür, çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit göstereceğimiz zaman hal­leri nice olur?” (en-Nisa, 4/41) Her ümmetin şahidi de ona karşı şahidlik ede­cek rasûlüdür. (Ayetteki lafzıyla): Şehid (sahid) hazır bulunan demektir. Ya­ni Biz, onlara gönderilmiş olan rasûllerini de huzura getirmiş olacağız.

“Ve deriz ki: Haydi delilinizi” hüccetinizi, belgenizi “getirin. Böylece hak­kın gerçekten Allah’ın olduğunu bilecekler.” Yani peygamberlerin getirdik­lerinin doğru olduğunu bilecekler “ve iftira edegeldîkleri şeyler de önlerin­den kaybolup gideceklerdir.” Yüce Allah’a yalan uydurarak, onun ile birlik­te kendilerine ibadet olunan başka ilâhlar vardır, şeklindeki iftiraları ile uy­durma ilâhlar önlerinden kaybolup gidecek; batıl oldukları ortaya çıkacaktır. [101]

  1. Gerçekte Karun Musa’nın kavminden idi. Fakat onlara karsı az­gınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtar­ları dahi güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi’ Hani kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma, çünkü Allah şımaranları sevmez.”
  2. “Allah’ın sana verdiği ile âhiret yurdunu ara! Dünyadan da na­sibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de İhsan et! Yer­yüzünde de fesad isteme. Çünkü Allah fesad çıkaranları sevmez.”

“Gerçekte Karun, Musa’nın kavminden idi” buyruğundafı önce yüce Al­lah: “Size verilen herşey dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür.” (el-Kasas, 28/ĞO) diye buyurmuştu. Şimdi de Karun’a bu geçimlik ve bu sü­sün verilmiş olduğu, onun bunlara aldandığı, bunların Firavun’u Allah’ın aza­bından korumadığı gibi Karun’u da korumadığını açıklamaktadır. Siz ey müşrikler, sayınız da, malınız da Karun ve Firavun’dan fazla değildir. Fira-vun’a askerlerinin ve mallarının faydası olmadı, Karun’a da Musa’ya akraba­lığının da, hazinelerinin de bir faydası olmadı.

en-Nehaî, Katade ve başkaları dediler ki: Karun, Musa’nın öz amcasının oğlu idi. Karun’un geriye doğru nesebi şöyle idi; Karun b. Yeshur, b. Kahes, b. Lavî, b. Ya’kub. Musa da ibn İmran b. Kahes idi.

İbn İshak dedi ki; O anne baba bir Musa’nın amcası idi. Teyzesinin oğlu olduğu da söylenmiştir. Karun ismi ucme (Arapça olmayan bir isim) ve ma-rife olduğundan ötürü munsarıf değildir. Arapça olmayıp faul vezninde olan kelimelerin başına elif lam gelmesi, güzel olmuyorsa, marife halinde mun-sarıf olmaz, nekre halinde munsarıf olur. Şayet başına elif lam’ın gelmesi gü­zel olursa, eğer tavus ve râkûd gibi müzekker isim ise munsarıf olur. ez-Zec-cac dedi ki: Şayet, Karun “O şeyi ona eş kıldım” tabirinden ge­liyor olsaydı, munsanf olması gerekirdi.

“Fakat onlara karşı azgınlık etti.” Onun azgınlığı, elbisesini bir karış uzun yapması idi. Bu açıklamayı Şehr b. Havşeb yapmıştır. Hadiste de şöyle bu-yurulmaktadır: “Yüce Allah azgınlık ederek, elbisesini sürükleyene (rahmet nazarı ile) bakmaz.”[102]

Bir diğer görüşe göre onun azgınlığı yüce Allah’ı inkâr ederek kâfir olma­sıdır. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır. Azgınlığının mal ve evlâdının çok­luğu sebebiyle onları hafife alıp küçümsemesi olduğu da söylenmiştir ki; bu da Katade’nin görüşüdür. Bir diğer görüşe göre onun azgınlığı, yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu hazineleri bilgi ve bu husustaki becerisi dolayısıy­la kendi kendisine nisbet etmesi idi. Bunu da İbn Bahr söylemiştir.

Azgınlığının; “Eğer peygamberlik Musa’ya, kurban kesme yeri ve kurban da Harun’a ait iSe, peki ya benîm neyim var?” demesi olduğu da söylenmiştir.

Rivayet olunduğuna göre Musa, İsrailoğullarıyla birlikte denizi aşıp risa-let Musa’ya, habr’lık (alimlik) Harun’a ait bir görev olunca, Harun kurbanı sunup onların arasında başkanlık konumuna yükselince -ki kurban Mu­sa’ya ait bir görev idi, Musa onu kardeşine vermişti- Karun bu işten içten içe rahatsız oldu ve her ikisini de kıskandı. Musa’ya: Bütün isler sizin elinizde benim ise hiçbir şeyim yok. Ben ne zamana kadar sabredeceğim? dedi. Mu­sa: Bu Allah’ın takdiridir deyince, Karun dedi ki; Allah’a yemin ederim bir mucize getirmediğin sürece seni tasdik etmeyeceğim. Bunun üzerine İsrailo-ğullannın başkanlarının herbirisine asasını getirmesini emretti. Bunları bir de­met yapıp üzerinde vahyin nazil olduğu çadıra koydu. Bekçiler, geceleyin bu asaları koruyorlardı. Sabah olduğunda Harun’un asasının hareket edip yap­raklarının yeşermiş olduğunu görüverdiler. Harun’a ait olan sopa badem ağa­cından idi. Karun: Bu iş, yapmış olduğun sihirden daha da şaşırtıcı bir şey değildir, dedi. Buna göre “onlara karşı azgınlık etti” buyruğunda dile ge­tirilen “bağy: azgınlık” zulmün kendisi demektir,

Yahya b. Sellam ile Îbnu’l-Müseyyeb dedi ki: Karun zengin birisi idi. İs-railoğulları üzerinde Firavun adına memurluk yapıyordu. Onlara, onİardan birisi olduğu hatde haksızlık etti ve zulmetti.

Yedinci bir görüş de şöyledir: İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiş­tir: Yüce Allah zina eden kimsenin recmedilmesini emredince, Karun fahi­şe bir kadına giderek ona bir miktar mal verdi ve Musa’nın kendisi ile zina ettiğine ve kendisini hamile bıraktığına dair iddiada bulunmasını sağladı. Bu iş Musa’ya çok ağır geldi ve İsraiioğulları için denizi yaran, Tevrat’ı Musa’ya indiren Allah adına mutlaka doğru söyleyeceğine dair ona yemin ettirdi. Yü­ce Allah kadının yardımına yetişerek: Şehadet ederim ki sen suçsuzsun. Ka­run bana bir miktar mal verdi ve bu iddiada bulunmak için beni zorladı. Şüp­hesiz doğru söyleyen sensin, yalan söyleyen de Karun’dur, dedi. Bunun üze­rine yüce Allah Karun’un işini Musa’ya havale etti. Yeryüzüne de Musa’ya ita­at etmesi İçin emir verdi. Karun, Musa’nın yanına geldiğinde o yeryüzüne; Ey arz onu al, ey arz onu al, diyordu. Arz da parça parça onu içine alıyor. Karun ise; Ey Musa! diye imdat istiyordu. Nihayet o, evi ve onun yolundan giden, onunla beraber oturup kalkanların hepsi yerin dibine geçti.

Yine rivayete göre yüce Allah Musa’ya; Kullarım senden yardım istediler. Sen onlara merhamet etmedin. Ancak Bana dua etselerdi, şüphesiz Beni ya­kın ve duaları kabul edici olduğumu göreceklerdi, dedi.

İbn Cüreyc dedi ki: Bize ulaştığına göre onlar her gün bir adam boyu ka­dar yerin dibine geçiyorlar. Kıyamet gününe kadar da yerin en aşağısına ulaş-mayacaklardır. İbn Ebi’d-Dünya da “Kitabu’l-Faraç” adlı eserde şunu zikret­mektedir: Bana İbrahim b. Râşjd anlattı, dedi ki: Bize Dâvüd b. Mehran an­lattı: Dâvûd, el-Velid b. Müslim’den, o Mervan b. Cünah’tan, o Yunus b. Mey-sere b. Halbes’den dedi ki: Karun denizin karanlıklarında Yunus ile karşılaş­tı. Bunun üzerine Karun, Yunus’a şöyle seslendi: Ey Yunus, Allah’a tevbe et. Şüphesiz ki atacağın ve böylelikle kendisine döneceğin İlk adımında O’nu bulacaksın. Bunun üzerine Yunus ona: Peki seni tevbe etmekten alıkoyan ne oldu? dedi. Şu cevabı verdi: Benim tevbemin kabulü yetkisi amcamın oğlu­na havale edilmişti, o da benim tevbemi kabul etmedi. Haberde nakledildi­ğine göre Karun yedinci arzın dibine ulaşacak olursa, İsrafil de Sûr’a üfüre-cektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

es-Süddî dedi ki: Bu fahişe kadının adı Seberka idi. Karun ona ikibin dir hem vermişti, Katade dedi ki: Karun, Musa ile birlikte denizi geçmişti. Tev­rat’ta suretinin güzelliğinden dolayı “el-münewer” diye adlandırılıyordu. Fakat Samiri münafıklık ettiği gibi o Allah’ın düşmanı da münafıklık etti.

“Bi2 ona öyle hazineler vermiştik ki…” Ata dedi ki: O, Yusuf (a.s)’ın ha­zinelerinin bir çoğunu bulmuştu. el-Velid b. Mervan ise: O kimya ilmi ile uğ­raşırdı, demiştir.

“Onların anahtarları” buyruğunda; onun ismi ve habe­ri; nın sılası içerisindedir. Bu da “vermiştik”in mefulüdür. en-Nehhas de­di ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Kûfelilerin sılalar ile il­gili söyledikleri ne kadar çirkindir. Çünkü; ile benzerlerinin sılası ile kendilerinde amel ettiklerinin olması caiz değildir. Kur’ân-ı Ke­rîm’de de “onların anahtarları” buyruğu vardır. “Anahtarlar (anlamındaki mefâtîh)”in tekili esreli olarak; diye gelir. Bu da kendi­si ile açılan, açma aleti (anahtar) demektir. Tekili diye kullanan, ço­ğulunu da; diye getirir. Bunların “hazineler” olduğunu söyleyenle­rin görüşüne göre de tekili üstün olarak; diye gelir.

“…güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi.” Bu hususta yapılmış en güzel açıklama şudur: Bu anahtarlar güçlü kuvvetli kimseleri bile ağır oldukların­dan dolayı -yana doğru meyi ettirirdi. Buyruk; “Güçlü kuvvet­lileri (ağırlığından ötürü) meyi ettirirdi” şeklinde olmakla birlikte, “te” harfi üstün okununca bu sefer (fiilin mefulü olan “güçlü kuvvetli kimseler” anla­mındaki) ismin başına “be” gelmiştir. Nitekim: “O meşakka­ti giderir” denildiği gibi (aynı anlamda); da denilebilir. Dolayı­sıyla burada buyruk “Güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi” de­nilmiştir. Bu durumda güç sahibi olan topluluk, ağır olduklarından zorlana­rak onları kaldırıyordu, denmiş olur. Bu da bizim; Bizimle kalk (ya da: kalkalım” dememize benzer. Zorlukla kalktı, kalkar, zorluk­la kalkmak” denilir. Şair şöyle demektedir:

“Arkası dolayısıyla (ağır geldiğinden) zor kalkar ve kalkışında yan yatar, Yakıtımdan yavaş yürüdü mü de şaşkına çevirir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Aldım, fakat malik olamadım; eğildim, fakat kalkamadım,

Sanki ben zaman uzayıp gittiğinden dolayı zincire vurulmuş gibiyim.”

Bana ağır geldi” demektir. Açıklama İbn Zeyd’den nakledilmiştir. Ebu Ubeyde dedi ki: Allah’ın Güç sahibi bir topluluğa ağır

gellrdî” buyruğu kalbedilmiş bir ifadedir ve; “Güç sahibi top­luluk onu 2or kaldırırdı” anlamındadır. Ebu Zeyd dedi ki: “Yü­kü kaldırdım” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Biz, bizden sonra gelen birini (halef) bulduk, ne kötü bir haleftir ki; O yükü kaldırdı mı duran bir köledir.”

Birinci açıklama İbn Abbas, Ebu Salih ve es-Süddî’nin görüşlerinin anla­mını ifade eder. el-Ferrâ’nın görüşü de budur, en-Nehhas da onu tercih et­miştir. Bu da; “onu götürdüm” anlamında; ile denilmesi, “onu getirdim” anlamında da; ile demeye benzer. İşte “onu kaldır­dım” anlamında; demek de böyledir,

Arapların: Onun benim yanımda, onu üzecek ve ona ağır gelecek sözler vardır” ifadelerine gelince, bu ifadelerde itba’ (sonraki ke­limenin bir öncekine uydurulması) söz konusudur. Aslında; demek ge­rekirdi. Bunun bir benzeri de; Yemek bana afiyet verdi” ile; “İlgili ilgisiz herşey onu yakaladı (hatırına geldi)” demek gibidir. Bir görüşe göre bu kelime uzaklık anlamındaki; den alınmıştır. Şâirin şu beyi tinde de bu anlamdadır:

“Onlar bizden uzaklaşıyorlar amma uzaklaşmıyor sevgileri bizden, Nerede olurlarsa olsunlar kalb(imiz) onların tutsağıdır.”

Budeyl b. Meysere bu lafzı “ya” harfi İle; diye okumuştur. “O, güç­lü kuvvetli topluluktan birisine ağır gelir” yahut da “anılan…” demek olur ki; bu da manaya hamledilerek böyle gelmiştir. Ebu Ubeyde dedî kî: Ru’be b, el-Accâc’a:

“Onda siyahlıktan ve siyah beyazlıktan çizgiler vardır, Sanki o, derideki baras hastalığının beyazlığı gibidir.”

diye söylediği beyiti hakkında şunları dedim: Eğer çizgileri kastetmişsen; eğer siyahlığı ve siyah ve beyaz çizgileri kastediyorsan; (L*tf) de­men gerekirdi. O: Ben bunların hepsini kastetmiştim, diye cevap verdi.

“Biri diğerinin gücüne güç katan topluluk” demek olan “el – us be” hakkın­da onbir görüş vardır:

1- Üç adam demektir. Bu îbn Abbas’ın görüşüdür.

2- Yine ondan gelen rivayete göre üçten ona kadardır.

3- Mücahid dedi ki; Burada usbe yirmiden, yirmi beş kişiye kadardır.

4- Yine ondan gelen rivayete göre ondan onbeşe kadardır.

5- Ondan gelen bir başka rivayete göre beş ile on arasıdır. Birinci rivaye­ti es-Sa’lebî, ikincisini el-Kuşeyrî ile el-Maverdî, üçüncüsünü el-Mehdevî zikretmiştir.

6- Ebu Salih, el-Hakem b. Uteybe, Katade ve ed-Dahhak kırk adamdır, de­mişlerdir.

7- es-Süddî’ye göre on ile kırk arasıdır. Yine Katade de böyle demiştir.

8- İkrime dedi ki: Kimisi kırk, kimisi yetmiş adamdır demiştir. Bu aynı za­manda Ebu Salih’in görüşüdür. O, usbe yetmiş adamdır demiştir. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir. Birincisini de ondan es-Sa’lebî nakletmektedir,

9- Altmış adam da denilmiştir. Said b. Cübeyr de altı veya yedi kişidir, der.

10- Abdurrahman b. Zeyd: Üç ile dokuz arasıdır demiştir ki, nefer de bu demektir.

el-Kelbî dedi ki: Yusuf un kardeşlerinin; “Biz güçlü bir topluluk (usbe) ol­duğumuz halde” (Yusuf, 12/8) sözleri dolayısıyla on kişidir. Mukatü de böyle demiştir.

Hayseme dedi ki: Ben İncil’de şunu gördüm: Karun’un hazinelerinin anahtarları alınları ve ayakları beyaz akmış katır yükü idi. Ağır oldukların­dan dolayı bu bineklere ağır gelirdi. Bu anahtarların hiçbirisi de bir parmak­tan daha büyük değildi. Bu anahtarların herbirisi bir hazine mal içindi. Eğer o hazine Basra ahalisine paylaştırılacak olsaydı, onlara yeterli gelirdi.

Mücahid dedi ki: Anahtarlar deve derisinden idi. Hafif olmaları için inek derisinden yapıldıktan da söylenmiştir. Bineğine binecek olursa, bu anahtarlar onunla birlikte -el-Kugeyrî’nin naklettiğine göre- yetmiş kahra yükletilir-di. Kırk katıra yükletildiği de söylenmiştir. Bu da ed-Dahhak’ın görüşüdür. Yine ondan gelen rivayete göre anahtarlarından kasıt kaplarıdır. Ebu Salih de böyle demiştir: Anahtarlardan kasıt hazinelerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Hani kavmi” yani es-Süddî’nin dediğine göre İsrailoğullarından iman edenler “ona şöyle demişti…” Yahya b. Sellâm dedi ki: Burada kavminden kasıt, Musa (a.s)’dır. el-Ferrâ da şöyle demiştir: Bu çoğul isim olmakla bir­likte tek kişi kastedilmiştir. Yüce Allah’ın: “Onlar öyle kimselerdir ki, insan­lar kendilerine… dediler” (Âl-i İmran, 3/173) buyruğu gibidir. Burada önce­den de geçtiği gibi diyen kişi sadece Nuaym b. Mes’ud’dur.

“Şımarma!” Azgınlaşma! “Çünkü Allah şımaranlan” azgınlaşanları “sev­mez.” Bu açıklamayı Mücahid ve es-Süddî yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Zaman beni sevindirecek olursa, şımaran birisi değilim,

Zamanın dönüp duran musibetleri karşısında da zaafa düşen birisi değilim.”

ez-Zeccâc dedi ki: Sen malın dolayısıyla şımarma! Çünkü mal dolayısıy­la şımaran bir kimse o maldaki hakkı ödemez. Mübeşşir b. Abdullah da şöy­le demiştir: Şımarma! Bozulursun. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer sen hiç durmadan bir emaneti eda ederken Diğerini yüklenirsen, (bu sefer) o emanetler seni şımartır.”

İfsad eder, demektir,

Ebu Amr: (Bu kelime) “ağır borç altına girdi” demektir deyip az önce zik­rettiğimiz beyiti zikretti. Yine; “Onu sevindirdi” anlamındadır. O hal­de bu fiil müşterek (birden çok anlam hakkında ortak olarak kullanılan) bir fiildir.

ez-Zeccac dedi ki; “Şımaranlar, sevinenler” ile aynı anlama gelir. Ancak el-Ferrâ bu ikisi arasında ayırım gözeterek şöyle demiş­tir: “Şımarıklık halinde oiantar” yani halen şımarıklık edenler demek­tir. ise “gelecekte şımaracaklar” anlamındadır, O ayrıca; “Tamah eden” ile “Tamah edecek olan” “Ölü” ile “Ölecek olan” lafızlarının da bu kabilden olduğunu iddia etmiştir. Ancak yüce Allah’ın şu buyruğu onun söylediğinin hilafına delil teşkil eder: “Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir.” Burada görüldüğü gibi; diye buyurulmamıştır.

Mücahid de şöyle demiştir: “Şımarma” yanı azgınlaşma “çünkü Allah şı-maranları sevmez.” İbn Bahr dedi ki: Cimrilik etme, çünkü Allah cimrilik edenleri sevmez, demektir.

“Allah’ın sana verdiği İle âhiret yurdunu araP Allah’ın sana verdiği dün­yalık ile âhiret yurdu olan cenneti ara! Çünkü mü’mine layık olan dünya ha­yatında iken âhirette kendisine faydalı olacak yollarda harcamalarda bulun­maktır, zorbalık ve azgınlık uğrunda değil.

“Dünyadan da nasibini unutma” buyruğunun anlamı hakkında görüş ay­rılığı vardır. İbn Abbas ve büyük çoğunluk (cumhur) şöyle demiştir: Sen dün­yanda salih amel işlememek suretiyle ömrünü boşuna geçirme. Zira ancak âhiret için amel edilir. Dolayısıyla insanın dünyadan nasibi, ömrü ve o dün­yadaki salih amelidir. Bu açıklamaya göre ifade son derece büyük bir öğüt taşımaktadır.

el-Hasen ve Katade ise şöyle demişlerdir: Sen helâlden istifade etmek ve helali talep etmek ve dünyada akıbetini göz önünde bulundurmak suretiy­le, dünyadan payını almayı unutma, elden çıkarma!

Bu te’vile göre de buyrukta ona bir parça yumuşak ifade vardır ve onun canının çektiği işin ıslah edilmesi söz konusudur. Bu da, sert ifadelerden ötü­rü uzaklaşıhr korkusu ile, kendisine öğüt veriiene karşı izlenmesi gereken bir yoldur. Bunu İbn Atiyye söylemiştir.

Derim kû Bu iki te’vili İbn Ömer şu sözlerinde bir arada zikretmiş bulun­maktadır: “Ebediyyen yaşayacakmtş gibi dünyan için ekin ek, yarın ölecek­miş gibi âhiretin için çalış!” el-Hasen’den şöyle dediği nakledilmiştir: İhtiya­cından arta kalanı önden gönder (hayır yollarında harca) ve sana yetecek ka­darın; da yanında alıkoy.

Malik dedi ki: Bu, israfa gitmeksizin yemek ve içmektir. “Nasib”inden kas­tın kefen olduğu söylenmiştir. İşte bu kesintisiz bir öğüttür. Sanki şöyle de­miş gibidirler: Sen şu kefen diye bilinen nasibin dışında, malının tümünü ter-kedip gideceğini unutma!

Şairin şu beyi ti de buna yakındır:

“Ömrün boyunca bütün topladıklarından payın,

içinde sarmalanacağın iki bez ve bir hanût (denilen kefen koku su) dur.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Önemli olan kanaattir. Hiçbir şeye değişme onu,

Büyük nimetler ondadır, beden rahatı ondadır.

Bütünüyle dünyaya malik olana bir bak,

Bir pamuk ile bir kefenden başka bir dünyalık beraberinde götürdü mü?”

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hususta bana güre en güzel açıklama Katade’nin şu sözüdür: Sen helal olan nasibini unutma. İşte bu senin dünyadan alaca­ğın nasibindir. Gerçekten, bundan da güzel ne vardır!

“Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et.” Allah sana nasıl nimetler bağışlamış ise sen de O’na öylece itaat et ve ibadet et. Şu hadisteki bu ifa­de de ihsanı anlatmaktadır; “İhsan nedir? (Peygamber buyurdu ki): “Allah’a onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. “[103]

Bir görüşe göre burada yoksulları gözetme emri verilmiştir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hususta pek çok görüşler vardır. Hepsinin ortak noktası Allah’ın nimetlerini, Allah’a itaat yolunda kullanmaktır. Malik dedi ki: İsrafa gitmek­sizin yemek ve içmektir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Görüşüme göre Malik bu sözleriyle ibadette ve kıt kanaat geçinmekte aşırı giden kimselerin görüşle­rini reddetmek istemiştir. Çünkü Peygamber (sav) tatlıları sever, bal (şerbe­ti) içer. Közde kızartılmış şeyleri yer, soğuk su içerdi.

Bu anlamdaki açıklamalar daha önce bir kaç yerde geçmiş bulunmakta­dır.

“Yeryüzünde de fesad isteme!” Masiyet işleme! “Çünkü Allah fesâd çı­karanları sevmez.” [104]

  1. Dedi ki: “Bu bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiş­tir.” O bilmedi mi kî şüphesiz Allah, ondan önce kuvvetçe ken­disinden daha güçlü, topladıkları mal daha çok nice nesilleri he­lak etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz.

“Dedi ki: Bu bana ancak bende olan bir Uim dolayısıyla verilmiştir. “Bu­nunla Tevrat bilgisini kastetmektedir. Rivayet olunduğuna göre insanlar arasında Tevrat’ı en çok okuyan ve Tevrat’ı en iyi bilen kimselerden idi. Mu­sa (a.s)’ın Mîykat’a gitmek üzere seçtiği yetmiş ilim adamından birisiydi.

îbn Zeyd dedi ki; Yani bu mal bana O’nun benim faziletimi bilmesi ve ben­den razı olması dolayısıyla verilmiştir. Buna göre “bende olan” buyruğunun anlamı şu demek olur: Benim kanaatime göre yüce Allah bu hazineleri ba­na, bendeki bir fazilet dolayısıyla onları hakeltiğimi bildiğinden dolayı ver­miştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu mal benim çeşitli ticaret ve kazanç yollarına da­ir bilgim dolayısıyla bana verilmiştir. Bu açıklamayı Ali b. İsa yapmıştır.

O, eğer yüce Allah ona bunca serveti kazanmayı kolaylaştırmamış olsay­dı, bu malların toplanmayacağını bilmedi.

İbn Abbas dedi ki: Ben altın yapmaya dair sahib olduğum bir bilgiye bi­naen bana bu servet verilmiştir. O bununla kimya ilmine işaret etmektedir.

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre Musa (a.s) ona kimya sanatının üçte biri­ni, Yuşa’a üçte birini, Harun’a da üçte birini öğretmişti, Karun, Yuşa ile Ha­run’u -imanı üzere olmakla birlikte- aldattt ve nihayet onların bildikleri kimya ilmini öğrendi. Böylece malları çoğalmış oldu.

Şöyle de denilmiştir: Musa kimyayı üç kişiye öğretti. Yuşa b. Nun, Kâlib b. Yufennâ ve Karun. ez-Zeccac ise birinci görüşü tercih etmiş ve onun kim­ya ile uğraştığını söyleyenlerin görüşlerini kabul etmemiştir. Çünkü kimya (ya­ni basit ve değersiz madenleri altına çevirme bilgisi) batıldır, gerçeği yoktur. Yine denildiğine göre Musa kimyayı kızkardeşine öğretmişti. Kızkardeşi de Karun’un zevcesi idi. Musa’nın kızkardeşi de bu işi Karun’a öğretmişti. Doğrusunu. en iyi bilen Allah’tır,

“O bilmedi mi ki, şüphesiz Allah ondan önce kuvvetçe kendisinden güç­lü, topladıkları mal da daha çok nice nesilleri” geçmişteki kâfir ümmetle ri azab ile “helak etmiştir?” Eğer ma) bir fazilete delâlet etseydi, bu nesil­leri helak etmezdi. Buradaki kuvvetten kastın araçlar, gereçler, destekleyi­ci ve yardımcı kimselerin topluluğu olduğu da söylenmiştir. İfade şanı yü­ce Allah’ın Karun’u azarlaması sadedindedir. Yani Karun “bilmedi mi ki, şüp­hesiz Allah ondan önce kuvvetçe kendisinden güçlü, topladıkları mal da­ha çok nice nesilleri helak etmiştir?”

“Suçlulara günahları sorulmaz.” Yani onlara mazeret belirtmelerini is­teyen bir üslûpla soru sorulmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mazeret bildirerek (Rabblerini razı etmeleri) de istenmez.” (er-Rum, 50/57);”Onlardan razı olunmaz (mazeretleri kabul edilmez.)” (Fussilet, 41/24) Ama yüce Allah’ın: “Rabbine andolsun ki, onların hepsine elbette so­racağız.” (el-Hİcr, 15/92) buyruğu dolayısıyla onlara azarlamak maksadıyla soru sorulacaktır. Bu açıklamaları el-Hasen yapmıştır.

Mücahid de şöyle demiştir: Melekler yarın günahkârları sormayacaklar, günkü onlar simalarından tanınacaklardır. Günahkârlar yüzleri siyah, gözle­ri mavi haşredileceklerdir. Katade dedi ki: Günahkârlara, günahlarının açık­ça ortada olması ve çokluğu dolayısıyla işledikleri günahlar hakkında soru sorulmayacaktır. Aksine onlar hesaplan görülmeden cehennem ateşine gire­ceklerdir. Bir başka açıklama da şöyledir: Bu ümmetin günahkarlarına dün­yada azaba uğratılmış bulunan geçmiş ümmetlerin günahları sorulmaya­caktır.

Denildiğine göre; helak edilmiş olan nesiller yüce Allah’ın günahlarına da­ir bilgisi dolayısıyla helak edilmişlerdir. Bundan ötürü onların günahlarının sorulrnasınaihtiyac olmayacaktır. [105]

  1. Derken ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatı­nı İsteyenler dediler ki: “Keşke Karun’a verilen gibi, bize de ve­rilseydi. Gerçekten de o büyük bir nasip sahibidir.”
  2. Kendilerine ilim verilenler ise dediler ki: “Vah size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.”

“Derken ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı.” Israiloğullarının kar­şısına bir bayram günü ziynet olarak gördüğü dünya hayatının metaından sa­yılan elbise, binek, süs eşyaları ve benzer şeylerle çıktı, el-öaznevî dedi ki: Bugün bir cumartesi günüydü.

“Ziyneti içinde” ziyneti ile anlamındadır. Şair dedi ki:

“İnsanların kalpleri Ölüm korkusuyla yerinden fırlayacak oldu mu, Bu sefer canlarını öfkelendirecek yerlere dahi atarlar.”

Burada “canlarıyla birlikte (atılırlar)” demektir.

O, üzerlerinde aspur ile boyanmış elbiseler bulunan, hizmetçilerinden yet-mişbin kişi ile birlikte çıkmıştı. Elbiseleri aspura boyayan ilk kişi o olmuş­tur. es-Süddî ise bin tanesi beyaz kalırlar üzerinde akın eğerlerle ve arguvan-lı kadifelerle, bin beyaz cariye ile birlikte tıktı, demektedir. İbn Abbas de­di ki: O beyaz katırlar üzerinde çıkmıştı. Mücahid de: Üzerlerinde arguvan eğerler bulunan beyaz katanalar üzerinde çıkmıştı. Üzerlerinde aspurlu el­biseler vardıT Bu aspurlu elbiselerin ilk görüldüğü gündür.

Katade dedi ki: Üzerlerinde kırmızı örtüler bulunan dörtbin binek ile bir­likte çıktı. Bu bineklerin bini beyaz katır olup üzerlerinde kırmızı kadifeler vardı. İbn Cüreyc dedi ki: Kendisi üzerinde arguvan bulunan beyaz bir ka­tır üzerinde çıkmıştı. Beraberinde de yine kırmızı elbiseler giyinmiş ve be­yaz katırlar üzerinde üçyüz cariye vardı, İbn Zeyd dedi ki: Üzerlerinde as­purlu elbiseler bulunan yetmişbın kişi İle birlikte çıktı, el-Kelbî dedi ki: O yü­ce Allah’ın Musa’ya cennetten İndirmiş oidıığu yeşil bir elbiseyi giyinerek çık­mıştı. Karun bu elbiseyi Musa (a.s)’dan çalmıştı. Cabir b. Abdullah (r.a) de­di ki: Onun ziyneti kırmız idi.

Derim ki: Kırmız arguvan gibi kırmızı bir boyadır. Arguvan da sözlükte kır­mızı boya demektir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

“Dünya hayatını İsteyenler dediler ki: Keşke Karun’a verilen gibi bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir nasib sahibidir.” Ona dünyadan çok büyük bir pay verilmiştir.

Şöyle denilmiştir: Bu sözler o dönemin mü’mirilerinin sözleridir. Onlar dün­yayı arzulayarak serveti gibi mala sahip olmayı temenni etmişlerdi. Bir diğer görüşe göre bu, âhirete iman etmeyen, âhireti de arzulamayan kâfir olan bir topluluğun sözüdür.

“Kendilerine ilim verilenler ise” ki bunlar İsrailoğullannın hahamları idi­ler. Onun yerinde olmayı temenni eden kimselere “dediler kîs Vah sîze! îman edip salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı” yani cennet “daha hayır­lıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.” Yani salih ameller ancak on­lara verilir yahutta âhirette cennet ancak Allah’a itaat üzere sabredenlere ve­rilir. Burada; “O” (tekil dişi) zamirinin kullanılabilmesi yüce Allah’ın; “Allah’ın sevabı” buyruğu ile âhiretin kastedilmiş olmasındandır.[106]

  1. Sonra Biz, onu da evini de yere geçirdik. Allah’a karşı ona yar­dım edecek bir topluluğu yoktu. Kendisi de yardım edebile­ceklerden olmadı.
  2. Dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabah şöyle di­yorlardı: “Vay, demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı ge­nişletir ve daraltır! Eğer Allah bize lütfetmeseydi, bizi de elbet­te yere geçirirdi. Vay, demek ki kâfirler ıslah olmazlar!”

“Sonra Biz, onu da, evini de yere geçirdik” buyruğu ile ilgili olarak Mu-katil dedi ki: Musa yere emredip de, yer onu yutunca İsrailoğullan: Musa’nın onu helak etmesi, malına mirasçı olması içindir, dediler. Çünkü Karun onun amcasının oğlu idi. Bunun üzerine yüce Allah Karun’u, evini, bütün malla­rını da üç gün sonra yerin dibine geçirdi. Yüce Allah, Musa’ya şunu vahyet-ti: Ben, senden sonra yeryüzüne kimseye itaat etmesi emrini ebediyyen bir daha vermeyeceğim.

“Yer, yerin dibine geçti, geçer, yerin dibine geç­mek” denilir. Yerin içinde gitti, kayboldu demektir, “Allah onu yerin dibine geçirdi” denilir. Yani onun içinde kayboldu. Yüce Al­lah’ın: “Biz onu da, evini de yere geçirdik” buyruğu da bu şekilde kullanıl­mıştır. “O yerin dibine geçti” denildiği gibi, “yerin dibine geçirildi” de denilir. “Ay tutulması” demektir. Sa’leb dedi ki; “Güneş tutuldu”; Ay tutuldu” demektir. En güzel söyleyiş ve kullanım budur. “Noksanlık” demektir, mese­la; “Filan kişi noksanlığa razı oldu” denilir.

“Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu” bir cemaati, bir takım kimseleri “yoktu. Kendisi de yardım edilebileceklerden olmadı.” Onun ba­şına inen yerin dibine geçmek azabına karşı kendisini koruyabilenlerden ol­madı. Rivayet edildiğine göre Karun her gün bir adam boyu yerin dibine geç­mektedir. Nihayet yerin en alt tabakasının dibine ulaşacağında İsrafil Sûr’a üfürmüş olacaktır. Bu daha önceden geçmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Dün onun yerinde olmayı temenni edenler” böyle bir temennide bu lunmaktan ötürü pişman olmaya başladılar ve sabah olunca şöyle demeye ko­yuldular: “Vay demek ki Allah…” buyruğundaki “vay” pişmanlık ifade eden bir edattır. en-Nehhas dedi ki: Bu hususta yapılmış en güzel açıklama el-Ha-lil, Sibeveyh, Yunus ve el-Kisaî’nin su açıklamalarıdır: Bunlar ya kendileri uyandılar veya uyarıldılar. Bunun üzerine: “Vay…” dediler. Pişmanlık duyan, Arapça konuşan bir kimse pişmanlığı esnasında “Vay” der,

el-Cevherî dedi ki: Vay, bir teaccüb lafzıdır. Mesela; Vay sana ve vay Abdullah’a” denilir. Bazen “vay” şeddeli ya da şeddesiz; ın başına gelir ve; “Vay demek ki Allah…” denilir. el-Halil dedi ki: Burada “vay” ayrı bir lafızdır, önce “vay” denilir, sonra da yeni bir başlangıç yapılarak; denilir.

es-Sa’lebî dedi ki: el-Ferra dedi ki: Bu bir takrir (muhataba) sözü söylet­me) ifadesidir. Bir kimsenin: “Allah’ın san’atını ve İhsanını görmez misin?” de­meye benzer. Onun naklettiğine göre bedevi Arap bir kadın kocasına: “Nerde oğlun vay sana” deyince, kocası da Vay görmüyor musun? o evin arkasındadır” diye cevap vermiş.

İbn Abbas ve el-Hasen derler ki: Vay sana!” kelimesi hem ibtîda hem de tahkik ifadesidir. Bunun (buyruktaki ifadenin) takdiri de şöyledir: Mu­hakkak Allah rızkı yayar, Bir görüşe göre bu; ” Dikkat et, bunu yap­mayacak mısın?” sözlerindeki; uyarma (tenbih) edatı ile “İmdi” sö-r zündeki gibidir. Şair şöyle demiştir:

“İkisi benden (kendilerini) boşamamı istedi, çünkü gördüler

malımın azaldığını,

Siz ikiniz bana bu işi kabul etmeyerek geldiniz, Vay! Demek ki malı olan sevilir. Fakir düşen de bir zaruret hayatı sürer.”

Kutrub dedi ki: Bunun aslı; Vay sana” şeklindedir. Bunun “lam” harfi düşürüldükten sonra hitab için gelen “kef” de “vay”a ilave edilmiştir. Amere dedi ki:

“Andoİ3im nefaime şifa oldu, hastalığımdan iyileştirdi, Atlıların: Vay sana Anter! İleri atılaana demeleri.”

Ancak en-Nehhas ve başkaları bunu kabul etmeyerek şöyle demişlerdir; Böyle bir mana doğru olamaz, çünkü (bu buyrukta sözü edilen) topluluk kim­seye hitab etmiyordu kî ona: “Vay sana” desinler. Hem böyle olsaydı, o tak­dirde ‘in hemzesinin esreli olması gerekirdi. “Lam’ın den hazfe-dilmesi de caiz oLmaz.

Kimisi de şöyle demiştir: İfadenin takdiri: “Vay sana, sen şu­nu bil ki…” şeklinde olup “bil” emri takdir edilmiştir. İbnu’l-A’râbî dedi ki: “Vay demek ki Allah” buyruğu “şunu bil ki” demektir. Anlamının; “görmedin mi ki Allah…” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

el-Kutebî dedi ki: Bunun anlamı Himyerlilerirt şivesinde; “sana rahmet oi-sun”dur. el-Kisaî dedi ki: “Vay”da teactüb manası vardır. Yine ondan “vay” üzerinde vakıf yaptığı ve bu bir tefeccü’ (karşı karşıya kalınan faciayı dtie ge­tirme) kelimesi olduğunu söylediği rivayet edilmiştir.

Bu lafzı diye kabul edip de “kef” üzerinde vakıf yapanların, bu oku­yuşlarının anlamı şu olur: Hayret et! Çünkü yüce Allah rızkı yayar ve yine hay­ret et, çünkü kâfirler iflah olmaz. Bu durumda “kef’:in isim değil bir hitab har­fi olması gerekir. Çünkü “vay” izafe olarak kullanılan lafızlardan değildir. Bu­nun muttasıl (kefe bitişik) olarak yazılması çokça kullanılması dolayısıyla ken­disinden sonraki lafızla aynı şey kabul edilmesinden dolayıdır.

“Eğer Allah bize” iman ve rahmet ile “lütfetmeseydi” ve bizleri Ka­run’un izlemiş olduğu azgınlık ve şımarıklıktan korumamış olsaydı “bizi de elbette yere geçirirdi.”

el-A’meş: “Eğer Allah bize lütfetmeseydi” anlamındaki buyruğu “Eğer Allah’ın üzerimizdeki lutfu olmasaydı” şeklinde oku­muştur. Hafs da: “Bizi de elbette yere geçirirdi” anlamındaki buyruğu malum fiil olarak okumuş, diğerleri ise meçhul fiil olarak okumuşlardır. (Biz­de yerin dibine geçirilmiş olurduk, anlamında.) Ebu Ubeyd’in tercih ettiği oku­yuş budur. Abdullah’ın kıraatinde ise; “Elbette biz de yerin dibi­ne geçirilirdik” şeklindedir, “Biz götürüldük” demek gibi. el-A’meş ve Talha b. Musarrif de böyle okumuşlardır.

Ebu Hatim cemaatin kıraatini şu iki sebeb dolayısıyla tercih etmiştir: Bi­rincisi yüce Allah’ın: “Sonra Biz onu da, evini de yere geçirdik” buyruğu, ikincisi ise: “Eğer Allah bize lütfetmeseydi” buyruğudur. O halde burada “bi­zi de elbette yere geçirirdi” fiilînin, ona en yakın ismin yüce Allah’ın adı ol­ması dolayısıyla Allah’a izafe edilmesi en uygunudur.

“Vay demek ki kâfirler” Allah nezdinde “iflah olmazlar.” [107]

  1. İşte âhiret yurdu) Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak ve boz­gunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (Güzel) akıbet İse tak­va sahiplerinindir.
  2. Kim iyilikle gelirse, onun İçin ondan hayırlısı vardır. Kim de kö­tülükle gelirse, kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının kar­şılığı verilir.

“İşte âhiret yurdu!” yani cennet. Yüce Allah’ın böyle buyurması cenne­ti ta’zim ve şanının büyüklüğünü ifade etmek içindir. Yani işte orası, senin anılışını işittiğin ve vasıflan sana ulaşmış olan yurttur.

“Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak” imana ve mü’minlere karşı üs­tünlük ve büyüklük taslamak “ve bozgunculuk yapmak” masiyetierle amel etmek “istemeyenlere veririz.”

Bozgunculuğun, masiyetierle amel şeklindeki açıklaması İbn Cüreyc ve Mukatil’e aittir. İkrime İie Müslim el-Batîn İse fesad, haksız yere malı almak­tır demişlerdir. el-Kelbî dedi ki: Fesad, Allah’tan başkasına ibadete davet et­mektir. Yahya b. SelJam ise peygamberleri ve mü’minleri öldürmektir, demiş­tir,

“Güzel (akıbet) ise takva sahipierlnindir.” ed-Dahhak: Cennet diye açıklamıştır. Ebu Muaviye de şöyle demiştir; Üstünlük sağlamak istemeyen kişi, dünyanın zilletinden korkmayan, dünya gücünde de başkalarıyla yarış­mayan kimsedir. Allah nezdinde insanların en üstünü en çok mütevazi olan­larıdır ve yarın en güçlü ve aziz olacakları da bugün alçak gönüllülüğe en çok bağlı olan kimsedir.

Süfyan b. Uyeyne, İsmail b. Ebi Halid’den şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Ali b. el-Huseyn bineğinin üzerinde giderken, ekmek parçalarını yiyen yoksulların yanından geçti. Onlara selam verdi, onlar da kendileriyle yemek yemeye onu davet ettiler, O da şu: “İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzün­de üstünlük sağlamak ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz.” âye­tini okudu. Sonra bineğinden inip onlarla beraber yedi ve: Ben sizin dave­tinizi kabul ettim, siz de benim davetimi kabul ediniz deyip onları evine gö­türdü. Onlara yemek yedirdi, onlara giyecek verdi ve gönderdi. Bunu Ebu Kasım et-Taberanî Süleyman b. Ahmed rivayet etti ve dedi ki: Bize Abdul­lah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bize Süf­yan b. Uyeyne anlattı, deyip hadisi zikretti.

“Âhiret yurdu” lafzının hem sevabı, hem de ikabı (cezayı) kapsadığı da söylenmiştir. Yani, bu âhiret yurdundan ancak takva sahibi olanlar istifade edebilir. Takvalı olmayanlara gelince, âhiret yurdu onların iyiliğine değii, za­rarlarına olacaktır. Çünkü böyle kimselere âhiret fayda sağlamayacak, zarar verecektir.

“Kim iyilikle gelirse, onun için ondan hayırlısı vardır.” Bu buyruğa dair açıklamalar daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/89-90. âyetlerin tefsi­rinde) geçmiş bulunmaktadır. İlerime dedi ki: Lâ ilahe illallah’dan hayırlı hiç­bir şey yoktur. Buyruk; kim lâ ilahe illallah ile gelirse, onun için ondan bir hayır vardır, demektir.

“Kim de kötülükle” yani şirk ile “gelirse, kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.” Yani ameline uygun ceza ile cezalandırılır. [108]

85- Sana Koranı farz kılan (Allah) elbette seni bir dönüş yerine ge­ri çeviricidir. De ki: “Rabbİm, hidayette geleni ve apaçık sapık­lıkta olanı daha İyi bilir.”

  1. Seri bu Kitabın sana verileceği ümidinde değildin. Ancak Rab-bİnden bir rahmet olarak… O halde sen asla kâfirlere yardım­cı olma.
  2. Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Ve Rabbine davet et, asla müşriklerden olma!
  3. Allah İle birlikte başka bir İlâha dua (ve ibadet) etme! O’ndan baş­ka hiçbir ilâh yoktur. O’nun vechinden başka herşey helak olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürülecek­siniz.

“Sana Kur’ân’ı farz kılan (Allah) elbette seni bir dönüş yerine geri çe­viricidir.” buyruğu ile yüce Allah bu sûreyi, Peygamberi Muhammed (sav)’a, düşmanlarını kahretmiş olarak tekrar onu Mekke’ye geri döndüreceği müj­desi ile bitirmektedir. Bu buyrukla ona cennetlik olduğu müjdesi verilmek-tedrir, diye de söylenmiştir. Ancak birinci görüşü kabul edenler daha çok­tur. Bu Cabir b. Abdullah, İbn Abbas, Mücahid ve başkalarının görüşüdür.

el-Kutebî dedi ki: Kişinin “dönüş yeri” onun beldesidir. Çünkü kişi ora­dan ayrılır, sonra tekrar geri döner.

Mukatil dedi ki: Peygamber (sav) takib edilir korkusuyla mağaradan ge­celeyin Medine’ye muhacir olarak ve Medine’ye giden yoldan başka bir yo­lu izleyerek çıktı. Medine’ye giden yola dönüp de el-Cuhfe’ye ulaşınca Mek­ke’ye giden yolu tanıdı, ona özlem duydu. Bunun üzerine Cebrai] ona dedi ki; Muhakkak Allah: “Sana Kur’ân’ı farz kılan, elbette seni bir dönüş ye­rine geri çeviricidir” diye buyuruyor. Mekke’ye -ona karşı üstünlük sağla­mış olarak- seni geri çeviricidir, demektir.

İbn Abbas dedi ki: Bu âyet-i kerime el-Cuhre’de inmiştir. Ne Mekkj’dir, ne de Medeni.

Said b. Cübeyr de İbn Abbas’tan: “Bir dönüş yeri”nden kasıt ölümdür, de­diğini rivayet etmektedir.

Yine Mücahid’den, İkrime, ez-Zührî ve el-Hasen’den şöyle dedikleri riva­yet edilmiştir: Bu, şüphesiz seni kıyamet gününe döndürecektir, demektir. ez-Zeccac’ın tercih ettiği açıklama da budur. Mesela; “Benim ile senin aranda (hüküm) dönüş yerinde (mead’de) verilsin” denilir ki kıya­met günü verilsin demektir. Çünkü insanlar o günde canlı olarak dönecek­lerdir.

“Farz kılan” İndiren anlamındadır. Yine Mücahid’den, Ebu Malik ve Ebu Salih’ten “dönüş yerine” buyruğunun cennete diye açıkladıkları nakledilmiş­tir. Bu aynı zamanda Ebu Said el-Hudrî ve yine İbn Abbas’ın da görüşüdür. Çünkü Peygamber (sav) İsra gecesi cennete girmişti.

Çünkü babası Adem de oradan çıkartılmıştı diye de açıklanmıştır.

“De ki: Rabbim hidayetle geleni ve apaçık sapıklıkta olanı daha iyi bilir.” Yani Mekke kâfirleri sana: Şüphesiz ki sen apaçık bir sapıklıktasın diye­cek olurlarsa, sen de onlara; “Rabbnn hidayetle geleni ve apaçık sapıklık­ta olanı daha iyi bilir.” O ben miyim yoksa siz misiniz? de.

“Sen bu Kitabın sana verileceği ümidinde değildin.” Bizim seni bütün insanlara bir peygamber olarak göndereceğimizi, üzerine Kur’ân-ı Kerîm’i in­direceğimizi bilmiyordun, “Ancak Rabbindenbİr rahmet olarak…” ei-Kİsaî dedi ki: Bu istisna munkatı’ bir isüsnâ olup lâkin (Rabbinden bir rahmet olarak sana indirildi) demektir.

“O halde sen asla kâfirlere yardımcı” destek ve arka çıkan “olma!” Bu buyruk bu sûrede daha önce de geçmiş bulunmaktadır,

“Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra seni sakın onlardan alıkoy­masınlar.” Kasıt onların sözleri, yalanları ve eziyetleridir. Sen bunlara iltifat [109] etme, sen işine bak, emrotunduğunu yerine getir.

Ya’kub “Seni sakın alıkoymasınlar” anlamındaki buyruğun fi­ilini; (‘iti’ ,’aI) şeklinde “nûn” harfini sükûn ile okumuştur. Bu fiil; diye den müzari fiil olarak da okunmuştur. Bu da; onu alıkoydu, an-lamındadtr/1^ Bu Kelb oğullarının bir şivesidir. Şair de şöyle demektedir:

“Onlar öyle kimselerdir ki başkalarını kendilerine (ilişmekten)

kılıçla engellemişlerdir, Susamış hayvanların burunlarının su kanallarından alıkonulduğu gibi.”

“Ve Rabbine” tevhide “davet et!” Bu buyruk savaşmamayı ve ateşkesi ih­tiva eder. Bütün bunlar (cihadı emreden) kılıç âyeti ile neshediimıştir. Bu âyetin nüzul sebebi ise Kureyşl İlerin Rasûiullah (sav)’ı kendi putlarını ta’zim etmeye davet etmesidir. İşte o sırada şeytan daha önceden (el-Hac, 22/52. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere Garanik ile ilgili sözleri katmaya çalışmıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah İle birlikte başka bir ilâha dua etme!” Onunla birlikte başkasına ibadet etme! Çünkü “O’ndan başka hiçbir İlâh yoktur.” Bu buyruk, O’nun dışındaki her türlü ma’budun nefyedildiğint ve yalnızca yüce Allah’a ibadetin sabit olduğunu ihtiva etmektedir.

“O’nun Vechi’nden başka herşey helak olacaktır.” Mücahid dedi ki; Vec-h’inden başka; O’ndan başka anlamındadır, es-Sadık; dininden başka, diye açıklamıştır. Ebu’t-Aliye ve Süfyan da şöyle demişlerdir: Kendisi ile yalnız­ca O’nun Vechi dilenen şeyler… (kalıcıdır) demektir. Yani sadece O’na yakınlaşmak maksadı ile yapılan ameller kalıcıdır. Şair der ki:

“Sayamadığım kadar çok günahtan dolayı mağfiret dilerim Allah’tan, O, ki kulların Rabbidir, yalnız O’nun Vechi (ona yakın olmak) kasdedilir ve

amel yalnız O’nadır.”

Muhainmed b. Yezid dedi ki: Bana es-Sevrî anlattı, dedi ki: Ben Ebu Ubey-de’ye yüce Allah’ın: “O’nun Vech’inden başka herşey helak olacaktır”

buyruğu hakkında sordum da: Onun yüce zatı demektir, dedi. Mesela; “Filanın insanlar arasında bir vechi vardır” derken, bir makamı vardır, demektir.

Dünyada da, âhirette de “hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na dön­dürüleceksiniz.”

ez-Zeccac dedi ki: “Onun vechi” müstesna olarak nasbedilmiştir. Eğer Kur’ân’dan başka bir yerde olsaydı, merfu olarak okunacaktı ve anlamı şöyle olurdu: O’nun Vechi dışındaki herşey helak olucudur. Şairin şu beyitin-de olduğu gibi:

“Herbir kardeşinden kardeşi ayrılır,

Yemin olsun ki el-Ferkadân (diye bilinen iki yaldız) dışında.”

Yani el-Ferkadân dışında herbir kardeş, kardeşinden ayrılır,

“Yalnız O’na döndürüleceksiniz” yalnız O’na döneceksiniz, anlamındadır.

el-Kasas Sûresi burada bitmektedir. Hamd yüce Allah’a mahsustur.

Kuran

Kasas Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.