Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

28 – Kasas Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu sure, adını, 25. ayetinde geçen “el-Kasas” kelimesinden alır. “Kasas”, lugatte, olayları uygunluk sırasına göre zikretmektir. Dolayısıyla bu anlamla oluşan bakış açısına göre de, “Kasas” kelimesi sure’ye uygun düşen bir ad olabilmektedir; zira surenin içinde Hz. Musa’nın (a.s) kıssası ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

28 – Kasas Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Kasas Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Nüzul Zamanı: Daha önce Neml Suresi’nin girişinde de zikredildiği gibi, İbn Abbas ve Cabir b. Zeyd’in rivayetine göre; Şuara, Neml ve Kasas sureleri birbiri ardınca nazil olmuştur. Dil, uslûb ve konuları da bu üç surenin vahiy dönemlerinin hemen hemen aynı olduğunu göstermektedir. Aralarındaki benzer özelliklerin diğer bir sebebi, Hz. Musa’ya (a.s) ait kıssanın, bu surelerde hikayenin bütününü oluşturan muhtelif yerlerinde zikredilmiş olmasıdır. O, Şuara Suresi’nde risalet görevini kabul etmemesi hakkında şöyle bir mazeret ileri sürüyordu: “Firavun’un kavmi bana bir suç isnadında bulunuyor, bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.” Daha sonra Firavun’un huzuruna çıktığında Firavun şöyle diyecekti: “Biz seni bir çocukken evimizde alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yılını aramızda geçirdin, sonunda yapacağını yaptın.” Bu surede başka hiç bir şey zikredilmemiştir, oysa Kasas Suresi’nde kıssaya ait diğer ayrıntılar da mevcuttur. Aynı şekilde Neml Suresi’nde de kıssa apansız biçimde Hz. Musa’nın (a.s) ailesiyle birlikte seyahate çıktığı ve birden biraz ötede bir ateş gördüğü zamandan başlayıverir.

Bu surede de seyahatin mahiyeti yahut nereden geldikleri veyahut da nereye vardıkları başlarına neler geldiği konusunda hiçbir şey zikredilmez, oysa Kasas Suresi tüm gerekli ayrıntıları ihtiva etmekedir. Şu halde bu üç sure birlikte okunduğunda Hz. Musa’nın (a.s) kıssası tamamlanmış olmaktadır.

Konu: Anafikir, Hz. Muhammed’in (s.a) peygamberliği karşısında çoğalan şüphe ve itirazları bertaraf etmek ve kendisine iman etmemek için ileri sürülen mazeretleri geçersiz kılmaktadır.

Bu amaçla ilkin, Musa’nın (a.s) kıssasının vahyediliş dönemi, telmih ve temsilen anlatılmakta, böylece dinleyenlerin zihninde şu noktalar kendiliğinden uyandırılmış olmaktadır.

a) Allah irade buyurduğu her vasıta ve saiki, idrak edilemeyen yollarla devreye sokar. Allah aynı şekilde nesne ve olayları öyle ayarlamıştır ki, Firavun’u iktidarından uzaklaştıran çocuk, bizzat Firavun’un evinde beslenip, büyümüş ve Firavun, kimi beslediğini bilememiştir. Şu halde kim Allah ile savaşabilir ve O’nun planlarıyla başedebilir?

b) Peygamberlik bir kimseye gökler ve yerlerden yayınlanan bir bildiriyle, şenlikler içinde kutlanarak bahşedilmez. Sizler Hz. Muhammed’in (s.a) nasıl olup da beklenmedik bir şekilde peygamberlikle müjdelendiğine akıl erdiremiyorsunuz, oysa bizzat kendinizin bir peygamber olarak kabul ettiğiniz (48. ayet) Hz. Musa (a.s) da umulmadık bir zamanda peygamber olmuştur; bir seyahatte Sina Dağı’nın ıpıssız eteğinde hiç kimsenin ne olacağını bilmediği zamanda… Hatta bizzat Hz. Musa (a.s) bile peygamberlikle müjdelendiği anın bir öncesine kadar durumu bilmiyordu. Aslında bir parça ateş getirmeye gitmiş ve fakat, peygamberlik bağışıyla dönmüştü.

c) Allah’ın, bir görevi yerine getirmesini istediği kimse, ordusuz, zırhsız, görünürde bir destek yahut arkasında bir kuvvet olmadan, çok güçlü ve çok donanımlı muhaliflerini yenilgiye uğratır. Hz. Musa’nın (a.s) kuvvetleri ile Firavun arasındaki güç farkı, Hz. Muhammed (s.a) ile Kureyş arasındakinden çok daha belirgindi ve şimdi ise bütün dünya, sonunda kimin galip geldiğini, kimin yenildiğini bilmektedir.

d) Siz Hz. Musa’dan (a.s) tekrar bahisle, “Niçin Musa’ya verilen asa, parlayan el… vs. gibi mucizelerin aynısı Muhammed’e verilmedi?” diyorsunuz. Hz. Musa’nın Firavun’a gösterdiği türden mucizeler size de gösterildiğinde hemencecik inanıvercekmişsiniz gibi (!)… Peki, kendilerine mucize gösterilenler buna mukabil nasıl karşılık verdiler, biliyor musunuz? Onlar mucizeleri gördükten sonra bile inanmamış ve yalnızca şöyle demişlerdi: “Bu sihirdir”; zira hakikate karşı düşmanlık beslemekte ve ayak diretmekteydiler.

Aynı hastalık bugün sizi de yakalamış. Siz de sadece aynı türden mucizeler gösterildiğinde mi inanacaksınız? Öyleyse mucizeleri gördükten sonra inanmayanların akibetini biliyor musunuz? Onlar Allah tarafından helâk edilmişlerdi. Şimdi inatla mucize isteyerek aynı felaketle karşılaşmayı mı istiyorsunuz?

Bütün bunlar, bu kıssayı dinleyen Mekke’nin putperest çevresine mensup herkesin zihninde kendiliğinden vurgulanmış oluyordu. Zira bir zamanlar Hz. Musa (a.s) ile Firavun arasında vuku bulan çatışmanın benzeri şimdi Mekke müşrikleri ile Rasûlullah (s.a) arasında cereyan ediyordu. Musa’ya (a.s) ait kısssanın anlatılmasının sebeb-i hikmeti buydu ve böylece Mekke’de hüküm süren şartlarla Hz. Musa (a.s) döneminde mevcut olan şartlar arasındaki benzerlik, ayrıntılara varıncaya kadar kendiliğinden belirtilmiş oluyordu. 43. ayetten itibaren ise surenin içeriği asıl anafikre yönelmeye başlamaktadır.

Hemen girişte Rasûlulah’dan (s.a) iki bin sene önceki tarihî olayların, bu denli sarih biçimde anlatılmasının nedeni Rasûlullah’ın (s.a.) risaletine delil teşkil etmesi içindir. Zira o bir ummiydi. Gerek hemşehrileri, gerekse kabilesi bunun pek iyi farkındalardı ki, Hz. Muhammed’in (s.a) böyle ikibin yıllık bilgileri alabileceği bir kaynak, bildikleri kadarıyla bulunmuyordu.

Dahası, onun bir peygamber olarak tayin edilmesi, Allah’ın kendilerine bir lutfu olarak değerlendirilmelidir. Zira onlar gafildiler ve Allah bu icraatı onlar hidayet bulsun diye yapmaktaydı. Böylece onların sık sık tekrarladıkları “Niye bu peygamber Musa’nın getirdiği mucizeleri getirmiyor?” itirazları da cevaplanmış oluyordu. Şöyle ki: “Sanki siz -bizzat tasdik ettiğiniz gibi- Alllah’dan mucizeler getiren Musa’ya (a.s) inanmış mıydınız da, bu Rasûl’den mucize istemekte haklı olasınız? Şehvet ve heveslerinize tapmadığınız sürece hâlâ hakikatı görme şansınız var. Fakat bu hastalıktan kurtulamadığınız takdirde, size ne tür mucize gösterilirse gösterilsin hakikati asla göremezsiniz.

Sonra Mekke müşrikleri uyarılmakta ve o günlerde vuku bulan bir hadisenin hatırlatılmasıya utandırılmaktadırlar. Olay şudur: Bir grub Hıristiyan Mekke’ye gelmiş ve Rasûlullah’dan (s.a.) Kur’an’ı işitince müslüman olmuştu. Mekkeliler bundan bir ders almak yerine öylesine feveran ettiler ki, Ebu Cehil’in öncülüğünde hepsine fena muamelede bulundular.

Surenin son bölümü müşriklerin Rasûlullah’a (s.a.) neden inanmadıkları yolundaki mazeretlerini ele almaktadır. Korktukları şey şuydu: “Eğer biz Arapların çok tanrılı itikadından vazgeçip de, onun yerine tevhid inancını benimsersek, bu bizim dinî, siyasî ve ekonomik alandaki üstülüğümüzün sonu olur; çünkü aksi durumda Arabistan içinde en etkili kabile olma statümüzü kaybederiz; üstelik ülkede gidebileceğimiz hiçbir yer kalmaz.” Kureyş ileri gelenlerini, hakikate düşman olmaya iten temel neden buydu; bunun dışındaki şüphe ve itirazları yalnızca halkı aldattıkları birer bahaneden ibaretti. Allah (c.c) surenin sonunu tamamen bunlara ayırarak her birinin gerçek yüzünü, hikmetli bir şekilde sergilemiş ve Hak ile batıl’ı ayırmada yalnızca dünyevî çıkarları ölçü alanların bu temel hastalığına çözüm teklif etmiştir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Tâ, Sîn, Mîm.

2 Bunlar, apaçık olan Kitabın ayetleridir.

3 Mü’min olan1 bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun’un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız.2

4 Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş3 ve oranın halkını birtakın fırkalara ayırıp bölmüştü;4 onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu.5 Çünkü o, bozgunculardandı.

5 Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler6 yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.7

6 Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde ‘iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım’, Firavun’a, Hâmân’a8 ve askerlerine, onlardan sakınmakta oldukları şeyi gösterelim.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “İnat edip ayak diretmeyenlerin yararına, çünkü seni dinlemeye hiç niyeti olmayanlara tebliğ fayda vermez.”
  2. Mukayese için bk. Bakara: 47-59, A’raf: 100-141, Yunus: 75-92, Hûd: 96-109, İsra: 101-111, Meryem: 51-53, Taha: 1-30, Müninun: 51-76, Şuara: 10-32, 52-67, Neml: 1-14, Ankebut: 39-40, Mümin: 23-50, Zuhruf: 46-56, Duhan: 1-33, Zariyat: 38-40, Naziat: 15-26.
  3. Metinde geçen “Âlafilardi” kelimeleri kapsamlı bir şekilde şu anlama gelir. Firavun boyun eğmiş bir kul gibi davranacağı yerde, ülkede isyankar tavrı benimsedi ve teb’asına zorba ve mağrur bir yönetici gibi baskı yapmaya başladı.
  4. Yani, “Teb’asını tümüne eşit haklar sunarak yönetmedi, aksine onları parçalara bölen bir siyaset izledi. Kimini yönetici sınıfa dahil etmek üzere hak ve imtiyazlara boğuyor, kimisini de ezmek ve sömürmek üzere köle haline getiriyordu.”

Burada hiç kimse şu şüpheye kapılmamalıdır: İslâmî hükümet de müslümanlarla zimmî teb’a arasında ayırım yapar, onlara eşit haklar tanımaz; o veya bu şekilde bir tarafı kayırır… Böyle bir şüphe yersizdir; çünkü Firavun’un siyasetinin aksine, böyle bir ayırım, ırk, renk, dil ve sınıf esası üzerine değil, bilakis ideoloji ve hayat tarzı esası üzerine yapılmıştır. İslâmi sistemde müslümanlar ile zımmi’lerin yasal hakları konusunda kesinlikle bir ayırım sözkonusu değildir. Tek ayırım onların siyasal haklarıyla ilgilidir ve bu da şu basit sebebten ötürüdür: Bir ideoloji devletinde yönetici sınıf yalnızca devletin temel ideolojisine inananlardan oluşabilir. Bu ideolojiyi kabullenen herkes bu sınıfa girebilir. Reddedenlerse dışarda kalır. Dolayısıyla bu ayırımla, Fir’avnî ayırım arasında hiçbir benzerlik yoktur, zira Fir’avnî ayırıma göre ezilen sınıfın hiçbir üyesi, hiçbir şekilde (kesinlikle) yönetici sınıfına giremez; ezilen kavim temel insan (kul) haklarından yararlanamaz, siyasî ve ekonomik haklarından dem vuramaz. Hatta onlar yaşama ve hayatta kalma haklarından bile mahrumdur, her ne olursa olsun herhangi bir hakları güvencede değildir, buna mukabil tüm özel imtiyaz ve haklar, devletin yüksek kademeleri, hayatın nefis nimetleri, yönetici sınıfa ve bu sınıf içinde doğmuş bulunan herkese tahsis edilmiştir.

  1. Kitab-ı Mukaddes bunu şöyle açıklar: “Şimdi Mısır’ın başına Hz. Yusuf’u tanımayan yeni bir kral geçti ve halkına şöyle dedi: Dikkat edin İsrailoğulları bizden daha fazla ve daha güçlü. Haydi onları zekice bir hileyle halledelim ki çoğalmasınlar ve bakarsınız öyle bir zaman gelir ki, bir savaşa maruz kalırız da onlar düşmanlarımızla birleşerek bize karşı savaşırlar. Bu yüzden onları ülkeden kovun.” Bunun üzerine onlara ağır işleri yüklediler ki, onların altında ezilsinler. Ve onlar, Firavun için muhteşem şehirler inşa ettiler, Pithom ve Ramses ve Mısırlılar, İsrailoğulları’nı zorla köleleştirdiler. Ve onların hayatlarını, harç karma, tuğla yapımı, her türlü tarla hizmeti gibi zor işlerde çekilmez hale getirdiler. Ve Mısır’ın kralı İbrani ebelerle konuştu… Ve şöyle dedi: -İbrani kadınlara ebelik yaptığınızda çocuklara bakın, eğer oğlansa öldürün, kız ise bırakın yaşasın. (Çıkış: I: 8-16)

Bu gösterir ki, Hz. Yusuf’un (a.s) irtihalinden sonra Mısır’da kavmiyetçi bir devrim yapılmıştı. Ve Kıptîler yeni kavmiyetçi hükümete sahip olduklarında İsrailoğulları’na egemen olmak için her vasıtaya başvurmuşlardı. Onları yalnızca küçük düşürüp aşağılamak ve adi işlere koşmakla kalmıyorlar, oğullarını öldürmek, kızlarını yaşatmak suretiyle nüfuslarını azaltma siyaseti de güdüyorlardı. Böylece İsrail kadınları tedricî olarak Kıptilerin eline düşecek ve İsrailoğulları yerine Kıptî nesiller üretecekti. Talmud, Hz. Yusuf’un (a.s) irtihalinden 100 küsur sene sonra böyle bir devrimin vuku bulduğunu kaydeder. Talmud’a göre yeni hükümet, evvelemirde İsrailoğulları’nı verimli arazilerinden, evlerinden ve mülklerinden mahrum etti. Sonra devletle ilgili, iş ve görevlerinden uzaklaştırdı. Artık Kıptî liderler İsrailoğulları’nın ve onların Mısırlı dindaşlarının biraz palazlandığını ne zaman görseler onları zillete duçar ederek, küçük bir ücret vererek yahut beş kuruş vermeksizin en zor işlerde istihdam ederlerdi. “Mısır halkının bir bölümünü güç ve itibarından etti” ayetinin ve Bakara Suresi’nin, “sizi korkunç bir azaba duçar etmişlerdi.” mealindeki 49. ayetinin açıklaması budur.

İlaveten, ne Kitab-ı mukaddes, ne de Kur’an-ı Kerim’de Fravun’a bir müneccim tarafından İsrailoğulları arasında bir çocuğun doğacağı ve kendisini iktidarından edeceği söylendiği, Firavun’unun bu tehlikeyi bertaraf etmek üzere, israiloğulları’nın evinde doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emrettiği; yahud bizzat Firavun’un korkunç bir rüya gördüğü ve bu rüyanın, İsrailoğulları arasından kendisini iktidarından edecek bir oğlan çocuğunun doğacağı şeklinde yorumlandığı zikredilmez. Bizim müfessirlerimiz bu masalı Talmud’dan ve diğer İsrailiyyat’tan almışlardır. (bkz. Jewish Encyclopedia; “Musa” mad. The Talmud Selections, Sh: 123-124)

  1. Yani, “Onları yeryüzünde insanların öncüleri ve kılavuzları yapalım.”

7.Yani, “Yönetici olsunlar diye ülkenin mirasını onlara bağışlayalım.”

8.Batılı müsteşrikler bu konu hakkında oldukça kritik bir tutum takınmışlardır. Onlara göre, Hâmân, Hz. Musa’dan (a.s) yüz sene sonra M.Ö. 486-465 arası hüküm sürmüş olan Pers Kralı Xerxes’in nedimiydi. Fakat Kur’an onu Mısır’da Firavun’un bir bakanı olarak göstermektedir. Müsteşriklerin fikri katıksız bir ön yargıdan başka bir şey değildir. Bir kere müsteşriklerin elinde Xerxes’in Haman’dan önce, “Hâmân” isimli bir başka şahsın yaşamadığını ispatlayacak tarihî bir delil var mıdır? Varsa nedir? Eğer bir müsteşrik sahih belgeleri araştırarak Firavun’un bakan, başkan ve nedimlerine ait olan ve içinde “Hâmân” adı geçmeyen tam bir listeyi ortaya çıkarırsa hiç beklemeden bunu umuma duyurup mikrofilmini neşretmelidir. Çünkü Kur’an-ı reddetmek için bundan daha iyi, daha etkili bir araç olamaz.

7 Musa’nın9 annesine: “Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, bu durumda onu suya bırak, korkma ve hüzne kapılma; çünkü onu biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız” diye vahyettik (bildirdik).10

8 Nihayet Firavun’un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye11 sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun da Hâmân da ve askerleri de bir yanılgı içindeydi.

AÇIKLAMA

9.Yani, sonraları dünyanın Hz. Musa ismiyle bileceği ve aynı dönemde bir İsrail ailesine ait olarak doğmuş bir çocuk, gözden kaçmıştı. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre aile Hz. Yakub’un (a.s) bir oğlu olan Levi’nin nesebinden gelmekteydi. Hz. Musa’nın (a.s) babasının adı ise Kur’an’da İmran olarak geçen Amram’dı. Hz. Musa’dan (a.s) önce iki çocukları olmuştu. İlki abla olan Meryem, diğeri de onun erkek kardeşi Harun. Muhtemeldir ki İsraillilerin evinde doğan bütün erkek çocukların öldürülmesi hakkındaki genelge Harun (a.s) doğduğunda henüz yayınlanmamıştı ve o bu yüzden kurtulmuş olmalıydı. Üçüncü çocuksa genelgenin tam bir titizlikle uygulandığı zamanda doğmuştu.

  1. Yani, “Ona verilen emir çocuğu doğar doğmaz nehre atması yolunda değil, gerçek bir tehlike sezinceye kadar emzirmesi yolunda idi.” Sözgelimi, eğer sırrın açığa çıkarıldığını hisseder de, düşmanlarının bir takım yollarla yahut bizzat mel’un bir İsrailli’nin ihbar etmesiyle öğrendikleri sırrını tahkik etmek için geldiklerini görürse, çocuğu bir kutuya koyacak ve hiç tereddüt etmeden nehre atacaktı. Kitab-ı Mukaddes’e göre Musa’nın (a.s) annesi onun doğumundan sonra üç ay gizledi. Talmud bu rivayete şunu ilave der: Firavun hükümeti birtakım Mısırlı kadınları yanlarına çocuk alıp İsrailoğulları’nın evine girmek üzere gizlice görevlendirmişti. Yanlarındaki bebeği ağlatan kadınlar, evde bir başka bebeğin ağlamasını duyunca gizlenen bebeği keşfetmiş oluyorlardı. Bu yeni tip casusluk Hz. Musa’nın annesini çok endişelendirdi ve çocuğunun hayatını korumak için onu doğumundan üç ay sonra nehre attı. Bu kitapların olayın burasına kadar naklettikleri rivayet Kur’an’dakiyle benzerlik göstermektedir. Yine sandığı nehre salma olayı da tıpkı Kur’an da nakledildiği gibidir. Tâhâ Suresi’nde şöyle denmekdedir: “Bu çocuğu bir sandığa koy, sandığı da nehre sal.” (Ayet: 39) Aynı şey Kitab-ı Mukaddes ve Talmud tarafından da söylenmektedir. Bu kitablara göre Musa’nın (a.s) annesi kamıştan bir sepet yapmış ve su geçirmesin diye de katran ve zift ile kaplamıştır. Sonra çocuğu içine koyup Nil’e salmıştır. Burada kayda değer olan husus, Kur’an’da Zikredilen bu en önemli konunun İsrail kaynakları içinde zikredilmemiş olmasıdır. Yani Kur’an’a göre Musa’nın (a.s) annesi tüm bunları Allah’dan aldığı ilhamla yapmış ve Allah kendisini öyle temin etmiştir ki, bu yola başvurması halinde yalnızca çocuğunu kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda ona yine kavuşacak ve gelecekte çocuğu, Allah’ın peygamberi olacaktır.
  2. Onların niyeti bu değildi ama yaptıklarının akibeti bu oldu. Çocuğu, yani sonunda onun aracılığıyla yok edilecekleri çocuğu nehirden aldılar.

9 Firavun’un karısı dedi ki: “Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi.12

10 Musa’nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı.

11 Ve onun kız kardeşine: “Onu izle,”13 dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi.

12 Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik.14 (Kız kardeşi:) “Ben, sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?” dedi.15

AÇIKLAMA

  1. Bundan anlaşılan şey kısaca şudur: “Tahta sandık yahut sepet, nehir tarafından Firavun’un sarayının bulunduğu yere taşındı. Firavun’un köle (yahut hizmetçileri), onu tutarak alıp Kral ve Kraliçenin huzuruna getirdiler. Belki de o esnada Kral ve Kraliçe nehrin kenarında gezmeye çıkmışlardı ve sepeti farkederek tutulmasını emrettiler. İçinde bir çocuk olduğunu görünce onun bir İsrailoğlu ailesine mensup olduğunu kolayca tahmin ettiler. Çünkü sepet o günlerde çocukları öldürülmekte olan İsrailoğulları tarafından gelmekteydi. Besbelli biri bebeğini bir süre gizlemiş fakat daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca belki biri tutar da çocuk ölümden kurtulur ümidiyle nehre salmıştı.

Öyle anlaşılıyor ki, çok sadık köleler Kralın, çocuğun kendisi için tehlikeli olabileceği düşüncesiyle derhal öldürülmesi emrini yerine getirmeye çalışmışlardı. Fakat Kraliçe nihayetinde bir kadındı, hem de çocuğu olmayan bir kadın. Üstelik Taha Suresi’nde geçtiği üzere, o çok sevimli bir bebekti: “Sana kendimizden bir sevimlilik ilka etmiştik.”(Ayet: 39), yani; “Seni öyle sevimli bir çocuk kılmıştım ki sana bakanlar sevmeden edemezlerdi.” Dolayısıyla kadın da onu sevmemezlik edemedi ve Kral’a şöyle dedi: “Onu öldürme, onu evlat edinelim. Evimizde çocuğumuz olarak büyürse bir İsrailli olduğunu bilmeyecek, hatta Firavun’un akrabalarından biri olduğunu sanacak ve bize bir İsrailoğlu düşmanı olarak yardım edecektir.”

Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre Hz. Musa’nın evlat edinilmesini salık veren kadın, Firavun’un kızıydı, oysa Kur’an’a göre onun karısıydı. “Emraetu Fir’avn” Aşikardır ki, doğrudan Allah’ın kelamı, asırlar sonra derlenmiş sözlü bir rivayetten çok daha geçerlidir. Dolayısıyla “İmraetu Fir’avn” ibaresini Arapçadaki anlamı hilafına “Fir’avun ailesinden bir kadın” şeklinde çevirmeye ve sırf İsrailî rivayetlerle uyum içinde olsun diye böyle kullanmaya katiyen ihtiyacımız yoktur.

  1. Yani, kız yüzen sepet boyunca yürüdü ve düşmanlarının sepetle ilgili ne yapmak istediğini hissetirmeyecek şekilde onu izledi. İsrail kaynaklarına göre Hz. Musa’nın (a.s) kızkardeşi 10-12 yaşlarında idi. Küçük kardeşini zekice ve hiçkimseye birşey hissettirmeden takip ederek Firavun’un ev halkı tarafından tutulduğunu öğrendi.
  2. Yani, “Çocuk, Kraliçenin onu emzirmek için çağırdığı hiçbir süt anneninin memesini ağzına almıyordu.”
  3. Bu, kızkardeşin küçük kardeşinin Firavun’un sarayına ulaştığını anlayınca eve dönmediğini ve akıllıca bir hareketle, ne olup biteceğini öğrenmek üzere orada kalmış olduğunu gösterir, sonra çocuğun hiçbir sütanneyi kabul etmediğini görüp, Kraliçenin ona uygun bir sütanne için telaşa kapıldığını anlayınca akıllı kız, doğruca saraya gitmiş ve şöyle demiştir: “Size onu büyük bir sevgiyle yetiştirecek birini söyleyebilirim.”

Burada gözönünde bulundurulması gereken bir şey vardır. Eskiden bu ülkelerin soylu ve hali vakti yerinde aileleri genellikle çocuklarını yetiştirmeleri için sütannelere (dadılara) teslim ederlerdi. Rasûlullah’ın (s.a) sireti’nde şehir dışından, çöllerden dadıların gelip, hali vakti yerinde olan ailelerin çocuklarını yüksek ücretler karşılığında emzirmek ve büyütmek üzere aldıklarını biliyoruz. Bizzat Rasûlullah (s.a.) Halime Sadiye tarafından çöle götürülmüştü. Aynı görenek Mısır’da da vardı. Musa’nın (a.s) kızkardeşinin (ablasının) uygun bir dadı getirebileceğini değil de, özen ve sevgiyle onu yetiştirmeyi tekeffül edebilecek bir hane halkını tavsiye edebileceğini söylemesi bundandır.

13 Böylelikle, gözünün aydın olması, hüzne kapılmaması ve gerçekten Allah’ın va’dinin hak olduğunu16 bilmesi için, onu17 annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler.

14 O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca,18 biz ona bir ‘hüküm ve hikmet’ ve ilim verdik.19 Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz.

AÇIKLAMA

  1. Allah tarafından yürürlüğe konan bu hikmetli planın bir güzel sonucu da, Hz. Musa’nın (a.s) Firavun’un sarayında gerçek bir prens gibi değil, kendi halkı içinde yaşamasıydı. Bu yüzden Firavun’un sınıf ve halkının bir üyesi olarak yetişmek yerine hem aklî, hem de hissî bakımdan tam bir İsrailoğlu şeklinde yetişmişti.

Rasûlullah bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Kendi maişetini temine çalışan ve Allah’ın da rızasını gözeten kimse Musa’nın (a.s) annesine benzer, ki o bir taraftan kendi oğlunu emzirirken diğer taraftan kulluğunun mükâfatını da alıyordu.” Yani her ne kadar böyle bir kimse çocuğunun hayatını idame ettirmek için çalışıyorsa da, Allah’ın rızasını umarak hileye başvurmadan çalıştığı sürece -yani başkalarıyla münasebetlerinde âdil ve dürüst, kendisi ve çocukları için Allah’a ibadet niyetiyle temiz rızık arayan bir kimse olduğu sürece- hayatını kazanırken Allah’tan da mükâfâtını almış olur.

  1. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre, çocuğa Firavun’un sarayında iken “Moses” (Musa) olarak isim verilmişti. Bu kelime İbranice değil Kıptîce’dir. Ve “Onu sudan çıkardım” anlamına gelir, zira Kıptî lisanında “Mo” su demektir. “Oshe” ise ibârenin diğer kısmına karşılıktır: (Moşe)
  2. Yani, zihnî ve bedenî açıdan tam manasıyla gelişip rüşdüne ermiştir. Hz. Musa’nın (a.s) yaşı hakkında Yahudi kaynakları farklı rivayetler zikretmektedirler. Kimisi 18’di der, kimisi 20, kimileriyse 40 yaşlarında olduğunu söyler. Ahd-i Cedid’e göre 40 yaşlarındaydı. (İşler, 7: 23) Fakat Kur’an herhangi bir yaş zikretmez. Daha sonraki ayetlerde anlatılan olayın hangi maksatla zikredildiğine bakılırsa bu, onun olayın geçtiği esnada tam anlamıyla rüşdüne eriştiğini anlamaya yetecektir.
  3. “Hükm”; hikmet, anlayış ve hükmetme gücünü tazammun eder. “İlm” ise hem dinî hem dünyevî bilgidir. Hz. Musa (a.s) ailesiyle kurduğu temas sonucu atalarının -Yusuf, Yakub, İshak ve İbrahim (a.s)- öğretilerini biliyordu ve Kral’ın sarayında bir prens olarak eğitim görürken Mısır’da cari olan ilimlerden de nasibini almıştı. Burada “Hüküm” (Hikmet} ve “İlm” (Bilgi) peygamberliğin bağışlanması anlamına değildir, çünkü peygamberlik, Hz. Musa’ya birkaç yıl sonra bağışlanmıştır. Nitekim Şuara 21’de zikredilmişti ve aşağıda da zikredilecektir.

Onun bir prens olarak eğitim ve öğrenimi hakkında Ahd-i Cedid şunları söyler: “Musa, Mısırlıların tüm hikmetini öğrenmişti, hem sözde hem fiilde çok güçlü olmuştu.” (İşler 7: 22) Talmud şunu söyler: “Musa Kral’ın sarayında yakışıklı bir delikanlı olarak büyüdü: Kraliyete mensup elbiseler giydi, halk tarafından sevildi ve hep kraliyet hanedanına ait konumlar içinde göründü. Bir günlüğüne Goshen bölgesine gitti ve orada kardeşlerinin (İsrailoğulları’nın) maruz bırakıldığı şiddeti müşahade etti. Musa, Mısır Kralı’ndan ricada bulunarak işçilere haftada bir günlerini tatil olarak bağışlamasını söyledi ve Kral ricasını kabul etti. Musa şöyle dedi: “Onları böyle kesintisiz çalışmaya zorlarsanız güçlerini yitirirler. Oysa dinlenmek ve güçlerini toplamak için onlara hiç değilse haftada bir gün izin vermeniz kendi kâr ve yararınıza olacaktır.” Ve Rabb Musa’yla oldu ve şöhreti bütün ülkeye yayıldı. (H. Polane, The Talmud Selection, sh. 128-129)

15 (Musa,) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi,20 orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı21 ve işini bitiriverdi. (Sonra da:) “Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkça saptırıcı bir düşmandır” dedi.22

16 Dedi ki: “Rabbim, gerçek şu ki, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla.”23 Böylece (Allah) onu bağışladı.24 Hiç şüphe yok O, bağışlayandır, esirgeyendir.

AÇIKLAMA

  1. Herhalde yolların ıssız olduğu ve şehirde tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü bir sabahın erken saatleri, yahut bir yaz öğleni veyahut da bir kış gecesi olmalı. “Şehre girdi” ibaresi, sarayın şehrin dışında genel yerleşim bölgesinden uzak bir yerde bulunduğunu göstermektedir. “Şehre girdi” kelimeleri kullanılmış, “şehirden çıktı” denmemiştir. Çünk Hz. Musa (a.s) kraliyet sarayında yaşamıştır.
  2. “Vekeze” kelimesinin orijinal anlamı hem tokat vurmak, hem de yumruk atmaktır. Biz “Musa bir yumruk attı” anlamını benimsedik. Çünkü bir yumruk ölüme sebebiyet verebilir ama bir tokat veremez.
  3. Bir kimse, Hz. Musa’nın (a.s), Mısırlı’nın yumruğunu yedikten sonra düşüp son nefesini verdiğini görünce, bu kelimeleri kullanmasında bir karışıklık ve uzaklık olduğunu düşünebilir. Onun öldürmek gibi bir niyeti olmadığı gibi, yumruk da öldürücü değildi. Hiç kimse sağlıklı bir insanın böyle bir yumruk darbesiyle ölebileceğini ummazdı. İşte Musa’nın (a.s) “Bu şeytanın bir işi! Yine yoldan çıkarıcılığına başvurarak bana bu işi yaptırdı ki bir İsrailli’yi savunurken bir Mısırlı’yı öldürmekle suçlanabileyim. Böylece korkunç bir kızgınlık ve öfke fırtınası bütün Mısır’ı sarsın. Hem de yalnızca bana karşı değil, tüm İsrailoğulları’na karşı.” demesinin nedeni budur. Bu konuda Kitab-ı Mukaddes Kur’an’dan farklı bir rivayet nakleder. Ona göre Hz. Musa (a.s) kasıtlı cinayet işlemiştir. Hz. Musa’nın bir Mısırlı’yla bir İsrailli’nin kavga ettiğini gördüğü zaman Kitab-ı Mukaddes şöyle anlatır: “Bir o yana baktı, bir bu yana baktı, hiç kimsenin olmadığını görünce onu öldürdü ve cesedini de kuma gömdü.” (Çıkış 2: 12) Talmud rivayeti de aynıdır. Şimdi herhangi bir kimse burada İsrailoğulları’nın kendi atalarını nasıl rezaletle damgaladıklarını, Kur’an’ın ise onları nasıl yücelttiğini görebilir. Sağduyunun gereği de budur, gelecekte büyük bir peygamber olacak ve kendisine büyük kanun ve adalet mecmuası verilecek hikmet sahibi ve diline sahip bir kimse, kendi kavminden birinin bir başka kavimden biriyle döğüştüğünü görüp öfkelenen ve kasıtlı olarak diğer kavimden olanı öldüren kör bir milleyetçi olamaz. Çok açıktır ki, bir Mısırlı’yı, sırf zulmünden bir İsrailli’yi kurtarmak uğruna öldürmek kanunî sayılmaz.
  4. Hz. Musa’nın (a.s) bu duası şu anlama gelir: “Ey Rabbim! Bu günahımı affet: Bu günahı isteyerek işlemediğimi biliyorsun, onu ört ve halktan gizle!”
  5. Bu ifade iki anlama gelir ve ikisi de burada kullanılmıştır: Allah, Hz. Musa’nın suçunu halktan gizlediği gibi, hatasını da bağışladı. Zira ne bir Mısırlı, ne de Mısır hükûmetinin herhangi bir yetkilisi, olaya şahid olabileceği bir zamanda yoldan geçmedi. Böylece Hz. Musa (a.s) cinayet mahallinden teşhis edilmeden uzaklaşma imkânı bulmuş oldu.

17 Dedi ki: “Rabbim, bana verdiğin nimetler25 adına, artık suçlu-günahkârlara destekçi olmayacağım.”26

18 Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: “Sen gerçekten açıkça bir azgınsın.”27

19 Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı28 yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: “Ey Musa, dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.”29

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Yaptığım ‘iş’i düşmanlarımdan gizleyip, Mısırlılar’ın elinden zarar görmeden kurtarma” nimeti.
  2. Hz. Musa’nın (a.s) bu ahdi çok kapsamlı kelimelerle ifade edilmiştir. O’nun bununla demek istediği; ferd olsun, topluluk olsun, dünyada zulüm ve hainlik eden hiç kimseye yardımcı olmamak idi. İbn Cerir ve diğer birkaç Müfessir’in de doğru anladığı gibi o günlerde Hz. Musa (a.s), Firavun ve hükûmetiyle olan ilişkilerini kesmeyi ahdetmişti: Zira hükümet zalimdi ve ülkede kötü bir sistemi hakim kılmıştı. Daha sonra muttakî bir insanın böyle zorba bir krallıkta görev yapmaya, onun güç ve itibarının yükselmesine alet olmaya daha fazla devam edemeyeceğini anladı. Müslüman alimler, Hz. Musa’nın (a.s) bu sözünden genellikle şunu istidlâl ederler: Bir mümin, ister bir fert, ister bir zümre, isterse iktidardaki bir hükûmet olsun zalime yardım etmekten tamamen kaçınmalıdır. Bir kimse, Ashabın tanınmış tabiilerinden olan Atâ b. Ebi Rabah’a sordu: “Benim kardeşim Emevî hakimiyetinde olan Kûfe’nin vali kâtibi…

Gerçi halkın meseleleriyle ilgili kararları o vermiyor ama kararlar onun kalemiyle neşrediliyor. Bu hizmeti sürdürmek zorunda, çünkü bu onun tek gelir kaynağı…” Hz. Atâ bu ayeti okudu ve şöyle dedi: “O kardeşin kalemini elinden atsın. Rezzak Allah’dır.”

Başka bir Emevî kâtibi, Amir Şa’bî’ye sordu: “Ey Ebu Amr! Ben yalnızca verilen kararları kaydedip, neşretmekten sorumluyum. Bunun dışında hiçbir şey yapmam. Bu memuriyet dolayısıyla kazandığım rızk helal mi, değil mi?” O şöyle cevapladı: “Mümkündür ki masum biri cinayet suçuyla hüküm giyer ve karar senin kaleminden çıkar, yahut birinin mülkü adaletsizce müsadere edilir, yahut bir başkasının evinin yıkılması emredilir ve tüm emirler senin kaleminden çıkar.” Sonra imam bu ayeti okudu. Bunun üzerine kâtip şunları söyledi: “Bu günden itibaren kalemimden Emevîlerin hükümleri çıkmayacak!” İmam da karşılık verdi: “Öyleyse Allah da seni günlük rızkından mahrum bırakmayacak.”

“Abdurrahman b. Müslim, Dahhak’dan yalnızca Buhara’ya gidip oradaki memurların maaşlarını dağıtmasını istemişti, fakat o bunu bile reddetti. Arkadaşları bunda bir kötülük olmadığını söyleyince şöyle cevap verdi: “Bir zalime hiç bir şekilde yardımcı olmak istemem.” (Ruh’ul-Meani c:20, sh: 49)

İmam ebu Hanife’nin hayat hikayesini sahih biçimde yazanlardan el-Muvaffak el-Mekkî, İbn el-Bezzâz el-Karvarî, Molla Ali Kârî, v.s de dahil olmak üzere tümü, Mansur’un başkomutanı Hasan b. Kahtuba’nın sırf imamın direktifiyle görevinden şu sözleri sarfederek istifa ettiğini kaydetmişlerdir: “Bugüne kadar sizin saltanatınızın lehine yaptığım şeyler eğer bu saltanat Allah yolunda idiyse bana yeter. Yok eğer zulüm ve zorbalık yolunda ise amel defterimdeki günahlarıma yenilerini eklemek istemiyorum.”

  1. Yani, “Öyle görünüyor ki, sen geçimsizin birisin. Hergün onunla bununla yeni bir kavga çıkarıyorsun.”
  2. Bu konuda Kitab-ı Mukaddes’in rivayeti Kur’an’ınkinden farklıdır. Kitab-ı Mukaddes ertesi günkü kavganın iki İsrailli arasında cereyan ettiğini söyler. Oysa Kur’an’a göre kavga bir İsrailli ile bir Mısırlı arasında olmuştur. İkinci rivayetin itibara şayan olduğu açıktır. Zira ilk günkü katletme hadisesinin içyüzünün ortaya çıkabilmesi-nitekim bu aşağıda zikredilecektir- bir Mısırlı’nın olaydan haberdar olmasıyla mümkündür. Mezkur şahıs Mısırlı değil de, İsrailli olsaydı ve olayın içyüzünü bilseydi, böylesi bir ihanetin içine girmez, bir prens tarafından işlenmiş bu denli müthiş bir suçu Firavun hükûmetine bildirmezdi. Ne de olsa prens kendi cematinin büyük bir destekçisiydi.
  3. Bu bağıran şahıs Hz. Musa’nın (a.s) düşmanına karşı yardım etmek istediği İsrailliydi. Hz. Musa İsrailli’yi paylayıp azarladıktan sonra Mısırlı’ya saldırmak üzere hamle etti. İsrailli de sandı ki kendisini öldürecek… Bu yüzden bağırıp çağırmaya başladı ve böylece dünkü hadisenin sırrını kendi aptallığı yüzünden açığa vurmuş oldu.

20 Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: “Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim.”30

21 Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: “Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar” dedi.

22 Medyen’e31 doğru yöneldiğinde de: “Umarım Rabbim, beni doğru bir yola32 yöneltip iletir” dedi.

AÇIKLAMA

  1. Bu hadise kavganın yapıldığı ikinci gün vuku buldu. Yani öldürme hadisesinin açığa çıkıp Mısırlı’nın durumu yetkililere bildirdiği gün.
  2. Hem Kitab-ı Mukaddes, hem de Kur’an’ı Kerim Musa’nın (a.s) Mısır’dan ayrıldıktan sonra Medyen’e gittiğinde müttefiktirler. Fakat Talmud, Hz. Musa’nın Habeşiştan’a gittiğini ve orada kralın gözdesi olduğu yolunda saçma bir hikaye anlatır. Güya kralın ölümünden sonra ahali Hz. Musa’yı (a.s) kralları ilan etmiş ve kendisine müteveffa kralın dul karısını eş olarak vermişlerdi.

Fakat krallığının 40 yılı boyunca bu zenci karısıyla hiç ilişkiye girmemişti. Daha sonra sadece görünüşte Hz. Musa’nın eşi olan bu Habeşiştan kraliçesi halkına şöyle diyecekti: “Bu yabancı niçin sizi yönetmeye devam ediyor? O hiçbir zaman Habeş tanrılarına tapmadı.” Bunun üzerine Habeş halkı kendisini tahttan indirdi, bir çok değerli hediyeler verip büyük bir törenle kendisini uğurladı. Hz. Musa sonra Medyen’e geldi ve orada -aşağıda zikredilen- olaylarla karşılaştı. O sıralarda 67 yaşındaydı.

Bu hikâyenin saçma olduğunun apaçık delili şudur: Güya Kuzey Irak bölgesindeki Assria ülkesi o günlerde Habeşiştan’ın egemenliği altındaymış ve gerek Hz. Musa, gerekse selefi olan Habeş kralı Asuri isyancıları bastırmak için oraya bir ordu göndermiş. Şimdi, tarih ve coğrafyaya azıcık aşinalığı olan kimse açıp bir haritaya bakarak bizzat görebilir: Bir kere Asyria ülkesi, Habeş ordusu tarafından ancak ve ancak Mısır, Filistin ve Suriye’yi egemenliğine aldıktan sonra fethedilebilir. Yahut tüm Arabistan’ın kendi nüfuzu altında olması gerekir, ya da en azından öyle güçlü bir Habeş donanması olmalıdır ki Hind okyanusu ve İran körfezinden geçerek Irak’ı fethedebilsin. Oysa tarih Habeşistan’ın ne bu ülkeleri egemenliği altına aldığını, ne de bu kadar güçlü bir donanmaya sahip olduğunu kaydetmiştir. Bu İsrailoğulları’nın, kendi tarihleriyle ilgili olarak ne kadar eksik malumata sahip olduklarını ve Kur’an’ın onların hatalarını nasıl düzelttiğini ve gerçek olayları tüm saflığıyla nasıl gözler önüne serdiğini gösterir. Gelgelelim Hıristiyan ve Yahudi müsteşrikler Kur’an’ın tarihî olayları naklederken İsrail kaynaklarından faydalandığını hiç utanmadan iddia ederler.

  1. Doğru yol: “Yani onu Medyen’e sağ salim götürecek yol.” Medyen o günlerde Firavun’un imparatorluk sınırları dışında idi. Mısır o zamanlar Sina yarımadasının tümüne hakim değildi ve sadece iç batı ile güney bölgelerinde hakimdi. Akabe körfezinin doğu ve batı kıyılarına yerleşmiş bulunan Medyen halkı Mısır’ın etki ve hakimiyetinden korunmuştu. Hz. Musa’nın (a.s) Mısır’ı terkettikten sonra öncelikle Medyen’i seçmesinin nedeni budur. Zira burası en yakın bağımsız yerleşim bölgesiydi. Fakat Medyen’e ulaşmak için Mısır bölgesinden geçmek, yol üzerindeki Mısır polis ve asker mıntıkalarından uzak durmak zorundaydı. Allah’a kendisini Medyen’e sağ salim ulaştıracak doğru istikamet üzere kılması için dua etmesinin nedeni buydu.

23 Medyen suyuna33 vardığı zaman, ondan su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanlarını suya gitmekten) sakınan iki kadın buldu. Dedi ki: “Bu durumunuz ne?” “Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız da yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır.” dediler.34

24 Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: “Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım.”

25 Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana)35 yürüyerek ona geldi. “Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık olarak sana mükafaat vermek üzere seni davet etmektedir.” dedi.36 Bunun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o: “Korkma” dedi. “Zalimler topluluğundan kurtulmuş oldun.”

26 O (kadın)lardan biri dedi ki: “Ey babacağım, onu ücretli olarak tutuver; çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir (biri)dir.”37

AÇIKLAMA

  1. Hz. Musa’nın (a.s) ulaştığı bu yer, Arap kaynaklarına göre Akabe körfezinin batı kıyısı üzerinde Makna denilen yerin kuzeyine birkaç mil mesafede bir mahalde gösterilmiştir. Bugün buraya EL-BİD’ denmektedir ve küçük bir ikamet mahallidir. Burayı Tebük’ten Akabe’ye seyahat ettiğim 1959 yılının Aralık ayında ziyaret etmiştim. Yerli ahali bana, yaşlılarından buranın Medyen denilen yer olduğunu işittiklerini anlattı. Josephus’dan Burton’a kadar bütün kadim ve modern keşif ve coğrafyacılar buranın eski Medyen olduğunu teyid etmişlerdir. Oranın yakınlarında şimdi Mağair-i Şuayb yahut Mağarat-ı Şuayb denen bir yer bulunmaktadır. Burada Semud kavmine ait bazı âbidelere rastlanmaktadır. Bir mil kadar ötede bazı kadim harabeler vardır. Biz orada iki kurumuş kuyu görmüştük. Bana o kuyulardan birinin Hz. Musa’nın (a.s) keçileri suladığı kuyu olduğu söylendi. Aynı rivayet Ebu’l-Fidâ’nın (ö. 732. H.) Takvim’ül-Buldan adlı eserinde ve Yakut’un Mu’cem’ul-Büldan’ında Ebu Zeyd el-Ensari’den (ö. 216. H) naklen zikredilmiştir. Mezkur rivayete göre oranın yerlileri aynı kuyuyu Hz. Musa’nın (a.s) kuyusu olarak göstermişlerdir. Bu rivayetin halk arasında yüzyıllar boyu dilden dile ulaştırıldığını ve dolayısıyla bu yerin Kur’an’da zikredilen yerle aynı olduğunun tereddüdsüz ileri sürülebileceğini gösterir.
  2. Yani, “Biz kadınız, dolayısıyla bu çobanlarla başa çıkarak hayvanlarımızı sulamamız imkânsız. Babamız ise bu zor işi yapmak için çok yaşlı… Ailemizin başka bir erkeği de yok. Bu yüzden bu işin üstesinden gelmek ve tüm çobanlar hayvanlarını sulayıp da kuyuyu terk edinceye kadar beklemek zorundayız.” Tüm bu merâm, kadınlar tarafından, kendilerinin ne denli mutedil olduklarını gösteren kısa bir cümleyle anlatılmıştır. Onlar bir yabancıyla uzun boylu konuşmak istememişler, fakat aynı zamanda aileleri hakkında, erkekleri uyuşuk uyuşuk evde oturuyor da, kadınları dışarıda işleri yürütüyor şeklindeki bir düşünceyi akla getirip yanlış bir izlenime sebebiyet vermek de istememişlerdi.

Müslümanlar arasında yaygınlaşmış rivayetlere göre, bu hanımların babaları Hz. Şuayb (a.s) olarak geçer. Fakat Kur’an her ne kadar Hz. Şuayb’a ünlü bir karakter olarak yer veriyorsa da buna dair bir imâda bulunmaz. Eğer Hz. Şuayb gerçekten o hanımların babası olsaydı, Kur’an da açıkça zikredilirdi, şüphesiz onun isminden bahseden birtakım rivayetler vardır, fakat Allame İbn Cerir olsun, İbn Kesir olsun bu rivayetlerden hiçbirini sahih addetmez. İbn Abbas, Hasan Basri, Ubeyde ve Said b. Cübeyr gibi büyük müfessirlerin İsrail kaynaklarına dayanmalarının, Talmud v.s gibi kaynaklarda adı geçen bu şahsı aynı adla (Şuayb) zikretmelerinin nedeni budur.

Apaçıktır ki eğer Hz. Şuayb’ın adı fiilen Rasulûllah’dan (s.a) rivayet edilmiş olsa bu alimler başka isim (yani kaynak) zikretmezlerdi.

Kitab-ı Mukaddes onu bir yerde Revail (veya Reuel), bir başka yerde Jethro olarak zikreder ve onun Medyen’in Kahini olduğunu söyler. (Çıkış, 2: 16-18, 3: 1, 18: 5). Talmud literatüründe ise Revail, Jethro ve Hobab olarak çeşitli şekillerde zikredilir. Günümüz Yahudi alimleri Jethro’nun “âli cenapları”, (hazretleri) anlamına geldiğini, asıl ismin ise Revail veya Hobab olduğunu savunmaktadırlar. Aynı şekilde “Kâhin” (Kohen) kelimesinin anlamında da farklı görüşlere sahiptirler. Kimileri onun din büyüğü ile, kimileriyse “prens”le eşanlamlı olduğu görüşünü taşıyor.

Talmud’a göre Revail, Hz. Musa’nın (a.s) doğumundan önce Firavun’u sık sık ziyaret ederdi, Firavun da onun bilgisine güvenir, onunla iştişare eder, kamil görüşlerinden yararlanırdı. Fakat Mısır Kraliyet meclisi İsrailoğulları’nı ezme plânları konusunda istişareye başlayıp doğacak erkek çocuklarını öldürme kararı alınca, Firavun’u bu yanlış karardan çevirmek için elinden geleni yaptı, onu kararın kötü sonuçları konusunda uyardı ve eğer İsrailoğulları’nı tahammül edilmez buluyorsa onlara, atalarının yurdu olan Kenan’a gitmeleri için izin vermesini tavsiye etti. Revail’in bu sözü Firavun’u kızdırdı ve onu huzurundan kovdu. Sonra Revail Mısır’ı terk edip, kendi ülkesi olan Medyen’e gitti ve artık orada kalıcı olarak yerleşti.

Dinine gelince, genellikle onun Hz. Musa (a.s) gibi, Hz. İbrahim’in (a.s) bir takipçisi olduğu kabul edilir. Nasıl Hz. Musa (a.s) Hz. İbrahim’in oğlu İshak (a.s)’ın soyundan idiyse, o da bir Medyen’li olan Hz. İbrahim’in oğlunun soyundandı. Muhtemelen böyle bir münasebete dayanmış olarak Firavun’un İsariloğullarına zulmetmesini önlemeye çalışmış ve onu kızdırmıştı. Müfessir Nisaburî, Hasan el-Basrî’ye dayanarak şunları yazar: “O bir müslümandı. Şuayb’ın (a.s) dinini kabul etmişti.” Talmud ise onun, Medyenliler’in puta tapmalarını, alenî biçimde aptallık kabul ederek lânetlediğini söyler. Medyen halkı Talmud’a göre, işte bu yüzden kendisine düşman kesilmiştir.

  1. Hz. Ömer bu ayeti şöyle açıklamıştır: “O edep ve itidalle yürüyerek geldi, yüzünde, istedikleri yere gidip diledikleri yere çekinmeden giren hafif meşrep kadınların hilafına, dış elbisesinden bir kesim peçe vardı.” Bu konuyla ilgili birkaç hadis, sahih isnad zinciriyle Hz. Ömer’den, Said b. Mansur, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim ve İbn el-Münzir tarafından rivayet edilmiştir. Bu da gösterir ki, Hz. Rasûl’ün Ashabının Kur’an’dan ve Sünnet’ten çıkardığı edep ve haya anlayışı, yüzü yabancı erkeklere karşı açmaya ve ev haricinde hafif meşrep bir şekilde dolaşmaya kesinlike karşıydı. Hz. Ömer yüzü örtmeyi hayanın açık bir işareti, yabancı erkeklere açmayı ise, hayasızlığın ve edepsizliğin bir göstergesi saymıştır.
  2. O, bunu da haya ederek çekine çekine söyledi, zira yabancı bir erkeğin yanına gelişi için yeterli bir sebeb göstermek zorunda idi. Kibar bir erkeğin, sırf zor durumdaki kadınlara biraz yardım etti diye ödüllendirilmesi gerektiği şeklinde bir zorunluluk bulunmadığı için aksi durum sözkonusu olamazdı. Ve Hz. Musa’nın (a.s) ödül sözünü işitmesine rağmen kadını evine kadar takip etmede gösterdiği istek, onun içinde bulunduğu biçâre durumun ne kadar aşırı olduğunu göstermektedir. Mısır’ı yanına hiçbirşey almadan terk etmişti ve Medyen’e ulaşması en azından 8 gününü almış, acıkmış ve yolculuktan bitkin düşmüş olmalıydı. Ve bunlar bir yana yabancı bir ülkede barınacak bir yer, kendisine bir sığınak temin edecek iyi bir insan bulmanın endişesini taşıyor olmalıydı. Bu son derece zor şartlarda az bir yardım karşılığında ödüllendirilmek için çağırıldığını bilmesine rağmen kadınla birlikte gitmekte hiç tereddüd göstermedi. Allah’a yaptığı duaya bizzat Allah tarafından karşılık verildiğini düşünmüş olmalıydı. Bu yüzden gereksiz bir gurur gösterisine kapılarak Rabbi tarafından bahşedilmiş ağırlanma vesilesinden yüzçevirmeye hakkı olmadığını düşündü.
  3. Kızın bunu babasına Hz. Musa ile daha ilk karşılaşmasının ardından söylemesi gerekmez. Çok büyük bir ihtimalle babası bu yolcuyu birkaç günlüğüne barındırmış ve bu süre içinde kız babasına böyle bir tavsiyede bulunmuştur. Kızın bu tavsiyeyle demek istediği şuydu: “Baba sen yaşlısın ve bu yüzden biz kızlar dışarı işlerini kendimiz yapmak zorunda kalıyoruz. Bu işleri halledecek bir erkek kardeşimiz de yok. Bu adamı ücretli olarak istihdam edebilirsin. Güçlü adam! Bu işlerin hepsinin üstesinden gelir, aynı zamanda emin biri de… Bizi çaresiz bekleşir görünce, sırf asîl tabiatı gereği, bize yardım etti ama bir kez olsun gözlerini kaldırıp da bize bakmadı.”

27 (Babaları) Dedi ki:38 “Doğrusu ben, sekiz yıl bana hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum; şayet on (yıl)a tamamlayacak olursan, artık o da senden. Ben sana zorluk çıkarmak istemem; beni de inşaallah salih olanlardan bulacaksın.”

28 (Musa) Dedi ki: “Bu, benimle senin aranda olan (bir antlaşma)dır.39 Bu durumda iki süreden hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı bir haksızlık söz konsu olamaz. Allah da, söylemekte olduklarımıza vekildir.”

AÇIKLAMA

  1. Yine aynı şekilde, babanın bunu Hz. Musa’ya (a.s) kızının tavsiyesinin hemen ardından söylemesi gerekmez. İnsan onun bu görüşünün bir mütalaa sonucu şekillendirdiğini hissediyor. O şöyle düşünmüş olmalıydı: “Kuşkusuz bu asîl bir adam, fakat böyle sağlıklı, güçlü ve genç bir adamı, yetişkin kızların bulunduğu evde hizmetçi olarak istihdam etmek doğru bir iş olmaz. Madem ki asîl bir ailenin, kibar, tahsilli ve medenî bir erkeği (Bunları Hz. Musa’nın (a.s) anlattıklarından biliyor olmalıydı) niçin bu evin damadı olmasın? Böyle bir karara vardıktan sonra geriye uygun bir vakitte Hz. Musa ile konuşmak kalıyordu.

İsrailliler burada kendi peygamberlerini tasvir ederken, büyük bir zulüm işlemişler, onu büyük bir fırsatçı, ulusal bir kahraman olarak göstermişlerdir.

Talmud şöyle der: “Musa, Revail ile birlikte yaşadı ve ev sahibinin kızı Ziporah’a göz koydu ve onunla evlendi.” Jewish Encylopedia’da zikredilen bir başka Yahudi kaynağı şöyledir: Musa Jethro’ya hikayesini anlatınca, Jethro onun kehanetlerde bildirilen şahıs olduğunu anladı. Kehanetlere göre O, ellerinde Firavun’un saltanatının yıkılacağı şahıstı. Bu yüzden Musa’yı Firavun’a teslim edip ödül almak için hemen hapsetti. Musa karanlık bir yeraltı hücresinde yedi veya on yıl yaşadı. Fakat Jethro’nun ilk kez kuyu başında karşılaştığı kızı Ziporah onu gizlice hücresinde ziyaret etti ve ona yiyecek ve içecek tedarik etti. Hatta evlenmeye bile karar verdiler. Yedi yahut on yıl sonra Ziporah babasına şöyle dedi: “Yıllar önce hücreye bir adam koymuştun, sonra onu iyice unuttun, şimdiye kadar ölmüş olmalı, ama hala yaşıyorsa, bu demektir ki o ilâhî yardıma mazhar biri.” Bunu dinleyip de zindana giden Jethro, Musa’yı canlı buldu ve onun mucizevî bir şekilde hayatta kaldığını sandı. Sonra Ziporah’ı onunla evlendirdi.

Kur’an’daki rivayetlerin kaynağını dışarıda arayan batılı müsteşrikler, Kur’anî rivayetlerle, İsrailiyyat arasındaki bu apaçık farkı görmeye niye yanaşmazlar?

  1. Bazıları Hz. Musa (a.s) ile kızın babası arasındaki konuşmanın evlenme akdi için yapıldığı fikrine kapılarak, Hz. Musa’nın kızın babası hesabına verdiği hizmete, kızla evlenmenin mehri gözüyle bakılabileceği ve anlaşmanın zahiri şartlarının bir evlilik akdi için yapılmış olabileceği yolunda tartışma başlatmışlardır. Oysa tartışma konusu olan ayetlerin bizzat kendileri, oradaki konuşmanın bir evlilik akdi için değil, aksine daha ziyade evlilik akdinin icrasından önce yapılan başlangıç teklifi olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, iki kızdan hangisinin evlendirileceğine daha karar verilmeden bir nikâh akdi nasıl cari olabilir? Konuşmanın gelişi, babanın şunu demek istediğini ortaya koymaktadır: “Eğer evimde sekiz yahut on yıl kalıp ev işlerinde bana yardım etmeye söz verirsen, kızlarımdan birini seninle nikahlamayı düşünüyorum. Çünkü ben yaşlıyım, mülkümü yönetecek erkek çocuğum da yok, yalnızca dışarı işlerini kendilerine yaptırmak zorunda olduğum kızlarım var. Bana müstakbel damadım olarak destek olmanı istiyorum. Eğer bu sorumluluğu kabul etmek istersen ve eşini evlendikten sonra alıp götürmek gibi bir niyetin yoksa kızlarımdan birini sana vereceğim.” Hz. Musa (a.s) zaten bir barınak ihtiyacı içinde olduğundan bu teklifi kabul etti. Apaçıktır ki bu taraflarca evlilik öncesi kabul edilmiş bir anlaşma şekliydi. Bundan sonra yasaya göre evlilik gerçekleşmiş, mehir de tayin ve tahakkuk etmiş olmalıdır. Demek ki bizzat evlilik bağıyla ilgili herhangi bir hizmet şartı sözkonusu değildir.

29 Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp40 ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tûr tarafında41 bir ateş gördü. Ailesine: “Siz durun, gerçekten ben bir ateş gördüm; umarım ki ben ondan size ya bir haber, ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm.” dedi.

30 Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki42 vadinin sağ yanında olan43 bir ağaçtan: “Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah benim;” diye seslenildi.

31 “Asanı bırak.” (Attıktan hemen sonra) onun şimdi bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksınız kaçmaya başladı. “Ey Musa, dön ve korkuya kapılma. Gerçekten sen güvende olanlardansın.”44

32 “Elini koynuna sok,45 kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten onlar, fasık olan bir topluluktur.”46

33 Dedi ki: “Rabbim, gerçekten ben onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum.”47

34 “Ve kardeşim Harun; dil bakımından o benden daha düzgün konuşmaktadır, onu da benimle birlikte bir yardımcı olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum.”

AÇIKLAMA

  1. Hz. Hasan b. Ebi Talib’e göre, Hz. Musa (a.s) vadeyi sekiz yerine on yıl olarak tamamlamıştır. İbn Abbas’a göre bu konu bizzat Rasûlullah tarafından açıklanmıştır. O şöyle demiştir: “Musa (a.s) vadeyi, kayınpederine daha layık, daha uygun gelecek şekilde bitirdi, yani on yıla tamamladı.”
  2. Seyahatin Tur’a doğru yapılması Hz. Musa’nın (a.s) ailesiyle birlikte Mısır’a doğru yola çıkmış olduğunu gösterir; çünkü Tûr, Medyen’den Mısır’a doğru giden yol üzerinde bulunmaktadır. Belki de Hz. Musa on uzun yıl ayrı kaldığını, o ayrıldığında kral olan Firavun’un öldüğünü, sakin bir şekilde geri dönüp kavmi arasına karışırsa, hiç kimsenin onu tanımayacağını düşünmüştü. Olayların Kitab-ı Mukaddes’deki sırası Kur’an’ınkinden farklıdır. Kitab-ı Mukaddes’e göre; Hz. Musa (a.s) (kayınpederinin) sürüsünü çölün ardında bırakarak Tanrının dağına, Horeb’e geldi. Burada Allah onunla konuştu, onu peygamber tayin etti ve Mısır’a gitmesini emretti. Sonra Musa, kayınpederi Jethro’nun yanına döndü, ondan izin alarak ailesiyle Mısır’a gitti. (Çıkış 3:1, 4:18). Buna mukabil Kur’an, Hz. Musa’nın süreyi tamamladıktan sonra ailesiyle Medyen’i terk ettiğini ve bu seyahat esnasında Allah’ın onunla konuştuğunu ve ona peygamberlik bahşettiğini söyler.

Kitab-ı Mukaddes ile Talmud, Hz. Musa’nın (a.s) evinde yetiştiği Firavun’un o Medyen’de iken öldüğünde ve dönüş sonrası başta olan Firavun’un başka bir Mısır Kralı olduğunda müttefiktirler.

  1. Yani, ilahi nur’la aydınlatılan yerde.
  2. Yani, Musa’nın (a.s) sağ yanına dönen vadi tarafında.
  3. Bu iki mucize, Hz. Musa’nın (a.s) birinci olarak kendisiyle konuşan varlığın aslında, bütün kainat nizamının Hakimi, Rabbi ve Hâliki olan varlıkla aynı olduğuna bizzat itminan bulsun, ikinci olarak da kendisine tevdi edilen tehlikeli görevi ifa etmek üzere Firavun’un huzuruna silahsız değil, aksine iki güçlü silahla çıkacağına iyice kani olsun diye o esnada gösterilmişti.
  4. Yani, “Herhangi bir tehlikeden korku duyduğunda kolunu kendine çek ve böylelikle kalbine cesaret gelsin. Artık hiç kimse sana korku ve dehşet veremez. Burada “kol” ifadesiyle muhtemelen “sağ kolu ” kastolunmaktadır. Çünkü “el” ifadesi umumiyetle “sağ el”için kullanılır. “Kolunu kendine çek” ifadesi iki şekilde de anlaşılabilir: “Kolunu yanına yapıştır” veya “Kolunu, koltuk altına sok.” Ancak birinci şeklin kastolunması daha muhtemeldir. Çünkü bu davranış başkalarına, dış bir etkiyle yapılmış intibaı vermez.

Bu yol Musa’ya öğretildi, çünkü o herhangi bir ordu yahut maddi techizatı olmaksızın zalim bir hükûmete karşı çıkmak üzere gönderiliyordu. Korkutucu bir durumu göğüsleyecekti. Böyle bir durumda büyük bir peygamber bile korku ve dehşetten kendini alamazdı. Allah ona şöyle dedi: “Ne zaman tehlikeli bir durum ile karşılaşırsan böyle yap ! Firavun bütün güçlü hükümdarlığına rağmen kalbini sarsmayacaktır.”

  1. Burada açıkça Firavun’a gitmesi için emir verilmiş olmamasına rağmen, ifadelerden, “Firavun’a mucizelerle git ve kendini Allah’ın Rasûlü olarak taktim et. Sonra onu ve ileri gelenleri Alemlerin Rabbi olan Allah’a ibadet ve itaate çağır. “anlamı çıkmaktadır. Nitekim, Taha: 24 ve Şuara: 10’da bu emir açıkça belirtilmiştir.
  2. Bu onun korktuğu için gitmeye tereddüd ettiği anlamına gelmez. İfadeden kasıt şudur: “Öyle düzenlemeler yap ki, onlara senin mesajını iletmeden önce tutuklanmayayım, zira böyle bir durum gönderiliş gayemi inkiraza uğratacak hedefine ulaştırmayacaktır.” Nitekim bir sonraki ayet Musa’nın (a.s) kastını açıklığa kavuşturmaktadır. Sergilediği teslimiyet ruhuyla o, kastının risalet görevini reddetmek ve korku yüzünden Firavun’un huzuruna gitmekten yüz çevirmek olmadığını izhar etmektedir.

35 (Allah) Dedi ki: “Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz; sizin ikinize de öyle bir ‘güç ve yetki’ vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz de, size uyanlar da galip olanlarsınız.”48

36 Musa, onlara apaçık olan ayetlerimizle geldiği zaman: “Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden49 başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan50 da bunu işitmedik” dediler.

37 Musa dedi ki: “Rabbim, kimin kendisinden bir hidayetle geldiğini ve bu (dünya) yurdun(un)sonucunun kime ait olacağını daha iyi bilmektedir. Gerçek şu ki, zulmedenler felah bulmazlar.”51

AÇIKLAMA

  1. Hz. Musa’nın (a.s) Allah’la olan bu mukabele ve konuşması Taha Suresi’nde (9-48) çok daha detaylı biçimde zikredilmiştir. Uslûb zevkine sahip olup da kıssanın Kur’anî versiyonu ile Kitab-ı Mukaddes’deki versiyonu (Çıkış, Bölümler 3, 4) arasında bir mukayese yapan kimse hangisinin ilâhî vahiy, hangisinin insan ürünü olduğuna hükmedebilir. Bu kimse, Kur’anî versiyonun, -hâşâ- Kitab-ı Mukaddes ve İsrailiyattan bir intikal (yazı hırsızlığı) mi, yoksa kendi huzuruna çağırmak suretiyle Hz. Musa’yı (a.s) şereflendiren Allah’ın bizzat tasvir ettiği olmuş bir hadise mi olduğuna, rahatça karar verecektir. (Daha fazla açıklama için bkz. Tâhâ suresi 19 no’lu açıklama notu.)
  2. Metinde geçen kelimeler şu anlama gelmektedir: “Uyduruk veya düzmece bir büyü.” Eğer, “müftera” kelimesi uydurma ve gerçeğe aykırılık anlamına alınırsa, o zaman kelimeler şu anlama gelir: “Asanın bir yılana çevrilmesi yahut elin parlaması o şeylerin tabiatlarındaki hakiki bir değişikliğin tezahürü değildir. Olay yalnızca bir hayal, bir vehimden ibarettir ki bu adam bizi aldatmak için ona mucize diyor.” Eğer düzmece ve sunî anlamına alınırsa şu anlama çıkar: “Bu adam asa gibi görünen öyle bir şey imal etmiş ki (yani demirci gibi bir madeni kızdırıp o şekilde işlemiş ki, çev.) yere atıldığında yılan gibi hareket ediyor. Ele gelince, onun üzerine, koltuğundan çıkardığında parlasın diye birşey sürmüş. Böyle büyü hileleri yapıyor ve bizi onların Allah tarafından kendisine verilmiş mucizeler olduğuna inandırmaya çalışıyor.
  3. Buradaki gönderme, Hz. Musa’nın (a.s) tevhid mesajını naklederken ortaya koyduğu öğretilerdir. Bu ayrıntılar Kur’an’da diğer yerlerde zikredilmiştir. Mesela Naziat Suresi’nin 18. ve 19. ayetlerinde Hz. Musa Firavun’a şunları söyler: “Nefsini temizleme niyetindeysen ben seni rabbine ulaştıracak yolu gösterebilirim, umulur ki ondan korkarsın.” ve Taha Suresi 47-48. ayetlerde şunları söyler: “Biz sana rabbinden ayetlerle geldik, selâm hidayete uyanlaradır. Bize onu reddedip yüz çevirenlerin azaba uğratılacakları vahyedildi.” Ve: “Biz rabbinin elçileriyiz, şu halde İsrailoğulları’nı bırak bizimle gelsinler.” Bunlara mukabil Firavun’un söyledikleri aşağı yukarı şu şekildeydi: “Bizim atalarımız; “Mısır Firavunu’ndan daha güçlü, ona emir verme, onu cezalandırma, emirlerini bildirmek için mahkemesine adam gönderme ve Mısır Kralı’nı kendisinden korkması için uyarma yetkisine sahip”, bir varlıktan söz edildiğini hiç işitmediler. Bunlar senin gibi bir adamdan bugün işittiğimiz tuhaf şeyler.”
  4. Yani, “Siz benim bir büyücü, bir düzenbaz olduğumu sanıyorsunuz. Fakat Allah beni gayet iyi tanıyor. O, nasıl bir insanın, peygamber olarak tayin edileceğini çok iyi bilir ve son hüküm O’nda biter. Eğer ben bir yalancıysam sonum kötü olacaktır, yok eğer (yalanlayan) sizseniz şunu iyi bilin ki sonunuz iyi olmayacak. Hangisi olursa olsun, kaçınılmaz akibet şudur ki haklı olmayan; hakiki başarıya ulaşamaz. Gerçekte Allah Rasûlü olmayan ve kendini bencil saiklerle peygamber diye takdim eden bir kimse haksızdır, zalimdir ve başarıya ulaşamayacaktır. Aynı şekilde hak bir peygamberi asılsız suçlamalarla reddeden ve hakikati hile ve desiseyle örtmeye çalışan da haksızdır, zalimdir ve asla başarıya ulaşamaz.”

38 Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka bir ilah olduğunu bilmiyorum.52 Ey Hâmân, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.”53

39 O ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklendiler54 ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.55

40 Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutuverip suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.56

AÇIKLAMA

  1. Firavun bununla kavminin, yer ve göklerin yaratıcısı olduğunu kastetmiyordu, kastetmiş de olamazdı. Çünkü böyle bir şey ancak bir deli tarafından ortaya atılabilirdi. Bununla birlikte o, kendisinden başka ilahların olmadığını da kasdetmiyordu. Zira Mısırlılar birçok tanrıya ibadet etmekteydiler ve bizzat Firavun, Güneş Tanrısı’nın hulûl ettiği şahıs haline getirilmişti. Kur’an-ı Kerim bizzat Firavun’un birçok tanrıya ibadet ettiğine tanıklık etmektedir: “Firavun kavminin ileri gelenleri şöyle dedi: “Musa ve takipçilerini, ülkede karışıklık çıkarsınlar, seni ve ilahlarını geçersiz kılsınlar diye mi ülkede serbest bırakacaksın?” (A’raf: 127)

Dolayısıyla Firavun kendisi için “ilah” kelimesini kullanırken bunu zaruri olarak yaratıcı ve hakiki ulûhiyet sahibi anlamında değil, tartışmasız yüce iktidar sahibi anlamında kullanmıştı. Demek istediği şuydu: “Bu Mısır Ülkesi’nin sahibi benim. Tüm emir ve yasakların teşriî menbaı ancak ben kabul edilebilirim. Benden başka hiçkimse emir vermeye yetkili değildir. Musa da kim oluyor? Kim bu alemin rabbinin delegesi sıfatıyla karşıma çıkıp da, kendisi hükümdar, ben tâbî imişim gibi bana emirler tebliğ eden adam?” Saray erkanına dönerek onlara: “Ey kavmim! Mısır’ın krallığı bana ait değil mi? Bu altımdan akan ırmaklar benim değil mi.” (Zuhruf 51) diye sorması bundandır. Ve Musa’ya tekrar tekrar: “Bu ülkeyi ele geçiresiniz diye bizi atalarımızın dininden vazgeçirmeye mi geldiniz.” (Yunus: 78), “Ey Musa, büyücülüğünün kuvvetiyle bizi ülkemizden sürmeye mi geldin!” (Taha: 57) ve “Onun dininizi değiştireceğinden yahut ülkede karışıklığa sebeb olacağından korkuyorum.” (Mümin: 26) şeklinde sorular sorması bundandı.

Eğer mesele bu açıdan ele alınırsa, apaçık hale gelecektir ki, Firavun’un durumu peygamberler tarafından getirilen ilahî kanundan bağımsız olarak siyasî ve hukukî hakimiyet iddiasında bulunan devletlerin durumundan hiç de farklı değildir. Bu devletler kanun koyucu, emir ve yasakları belirleyici olarak ister bir kralı görsünler, isterse millet iradesini ülkenin, Allah’ın koyup peygamberlerin tebliğ ettiği kanun ile değil de kendi kanunlarıyla yönetilmesi durumuna müncer oldukları sürece, Firavun’un durumuyla kendilerininki arasında hiçbir fark yok demektir. Ancak bir fark vardır ki, o da cahil halkın Firavun’u lânetleyip bu devletleri yasal olarak tasdik etmesidir. Hakikati anlayan kimse yalnızca kelime ve ıstılahlara değil, ruha ve mânâya bakacaktır. Firavun “ilah” kelimesini kendisi için kullanmıştır, ancak bu devletler “hakimiyet” kelimesini de aynı anlamda kullanmaktadırlar. (Daha fazla bilgi için bkz. Taha Suresi, 21. açıklama notu.)

  1. Bu zihniyet, bugün Rus komünistlerinin sergiledikleri zihniyetle aynıydı. Onlar uzaya Sputnikler, Lunic’ler gönderdi ve dünyaya, bu araçlarının yukarılarda -haşa- Allah falan bulamadıklarını duyurdu. İşte eski zaman aptalı da Allah’ı bir kuleden görmek istemişti. Bu gösterir ki, dalâletteki insanların muhayyile sınırları 3500 yıldır olduğu gibi kalmış; bir santim bile genişlememiştir. Allah’a ibadet edenlerin Alemlerin Rabbi olarak teslim ettiği varlığın inançlarına göre, güya yukarılarda bir yerde olduğunu onlara kimbilir kim söylemiş! Buna göre eğer onlar Allah’ı sınırsız alem içindeyken, yeryüzünün birkaç bin km. yukarıda görmezlerse, bu onun güya hiçbir yerde olmadığına delil teşkil edecektir.

Kur’an, Firavun’un gerçekten böyle bir kule inşa ettirip de onun üzerinden Allah’ı görmeye çalışıp çalışmadığı konusunda herhangi bir açıklama getirmez. Fakat Firavun’un bu aptalca şeyi yapmadığı aşikardır. O yalnızca halkı aldatmak kastıyla böyle söylemişti. Ayrıca Firavun’un, Alemlerin Rabbi olan bir varlığı gerçekten inkâr mı ettiği, yoksa sırf inatçılık yüzünden mi böyle münkirce konuştuğu da açık değildir.

Bu açıdan bakıldığında onun sarfettiği sözler, bir kimsenin Rus komünistinin cümlelerinde rahatça göreceği kafa karışıklığının aynısına tekabül etmektedir. Nitekim Firavun bazen göğe tırmanıp insanlara Hz. Musa’nın tanrısını hiçbir yerde göremediğini söylemek için geri dönmek istemekte, bazen de şu sözleri sarfedebilmektedir: “Niçin ona altın bilezikler gönderilmiyor veya neden bir melekler topluluğu ona eşlik etmiyor?” (Zuhruf: 53) Bu sözler, Rusya sapık başbakanı Kruşçev’in söylediklerinden pek farklı değildir. O bazen Allah’ı inkar eder, bazen de O’na yalvarır, Bazen de O’nun adıyla yemin ederdi.

Bizim görüşümüze göre, “Yusuf (a.s) ve halefleri döneminin geçmesi ardından Mısır Kıptî kavmiyetçiliğinin hakimiyeti altına girmiş; ülkede ırkçı ve kavmiyetçi önyargıların sebeb olduğu siyasî bir ınkılab yaşanmış; kendi kavmiyetçi yargılarına pek düşkün yeni liderler Allah’a ve dolayısıyla Hz. Yusuf (a.s) ile onun izleyicileri olan İsrailoğulları ve Mısırlı müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınmışlardı ve halkı da böyle bir tavır almaya davet etmekteydiler. Onların düşüncesine göre eğer Allah’a inanırlarsa Hz. Yusuf (a.s) tarafından tesis edilmiş olan medeniyetin nüfuz ve etkisinin önüne geçmeleri mümkün olmayacaktı. Çünkü bu medeniyet yaşadığı sürece siyasî etkilerini pekiştirmeleri mümkün değildi. Onlar için Allah’a inanma ile müslümanların hakimiyeti birbirinden ayrılmayan, birbirine bağımlı şeylerdi. Dolayısıyla birini bertaraf etmek için diğerini inkâr etmek gerekiyordu. Her ne kadar bir Allah’a olan inancı kalblerinin derinliklerinden sökemez idiylerse de bu zorunluydu.

  1. Yani büyüklenme hakkına sahip olan yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah’dır. Ne varki Firavun ve orduları, yeryüzünün küçük bir bölgesinde mahdut bir güç elde ettiklerinde büyüklendiler.
  2. Yani, “Onlar sandılar ki, kendilerine hiçbir şey sorulmayacak. Sonra bu zanla günbegün daha da başıboş davranmaya başladılar.”
  3. Allah bu sözlerle, onların büyüklenmesine mukabil ne kadar değersiz, ne denli önemsiz olduklarını vurgulamaktadır. Sandılar ki onlar büyük bir kavim. Fakat Allah’ın kendilerini islah etme yolundaki ikazlarına rağmen kendi akıbetlerine bizzat çağırmalarından sonra süprüntü gibi denize atıldılar.

41 Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık,57 kıyamet günü yardım görmezler.

42 Bu dünya hayatında biz onların arkasına lanet düşürdük; kıyamet gününde ise, onlar çirkinleştirilmiş olanlardır.58

43 Andolsun, ilk kuşakları yıkıma uğrattıktan sonra,59 Musa’ya, insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere Kitap verdik. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürler diye.

44 Musa’ya o işi (ilahi vahyi verip) gerçekleştirdiğimiz zaman, sen (Tûr’un) batı yanında60 değildin ve sen (buna) şahid olanlardan da61 değildin.

45 Ancak biz birçok kuşaklar inşa ettik de onların üzerinde (nice) ömür(ler) uzayıp geçti.62 Ve sen Medyen halkı içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin.63 Ancak (bu bilgileri sana) gönderen biziz.

AÇIKLAMA

  1. Yani, onlar, zulüm işlemek, hakikati inkar etmek, sonuna kadar inkarda diretmek ve Hakka karşı batılı savunmak için her türlü vasıtayı kullanmakta sonraki kuşaklara öncü ve örnek oldular. Bu yolları insanlara gösterip cehennmi boyladılar ve şimdi onların takipçileri onların izlerini takip etmekte ve aynı felakete doğru koşmaktalar.

58.Metinde geçen ” Kıyamet gününde onlar, makbûhîn arasında olacaklar.” sözlerinin birkaç anlamı vardır. a) Onlar reddedilmiş ve itilmiş olarak kalakalacaklar, b) Allah’ın rahmetinden bütünüyle mahrum olacaklar, c) Onlara kahredilecek ve suratları bozguna uğramış kimselerin şeklini alacak.

  1. Yani, daha önceki kuşaklar, peygamberlerin talimatından dönmenin kötü sonuçlarıyla karşılaştılar. Firavun ve ordularının yaşadıkları azabı gördüler. Bütün bunlardan sonra Hz. Musa’ya insanoğluna yeni bir çağ başlatması için kitap verildi.
  2. “Batı tarafı”, Hicaz’ın batısına düşen Sina Dağı’dır ki, bu dağda Hz. Musa’ya (a.s) ilahi kanun verilmiştir.”
  3. “Şahidler”, Hz. Musa (a.s) ile birlikte kanunu takip edeceklerine dair akidde bulunmak üzere davet edilen 70 yaşlı İsraillidir. (Müracaat için bkz. A’raf: 155 ve Çıkış, Bölüm: 24)
  4. Yani, “Bu bilgileri doğrudan edinebileceğin hiçbir vasıta yok. Hepsi sana Allah tarafından vahyolunuyor. İşte ikibin yıl önceki olayları tıpkı bir görgü şahidiymişsin gibi anlatabiliyor olmanın sebebi budur.”
  5. Yani, “Musa (a.s) Medyen’e ulaşırken, orada hayatının on yılını geçirirken, sonra oradan Mısır’a doğru ayrılırken sen yoktun. Medyen sakinlerine tebliğde bulunan da sen değildin. Sen Mekke halkına tebliğde bulunmaktasın. Bu anlattığın olaylara görgü şahidi de değilsin. Bütün bu bilgi sana tarafımızdan vahyedilerek verilmektedir.”

46 (Musa’ya) Seslendiğimiz zaman da, sen Tur’un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı-korkutucu gelmemiş olan bir kavimi64 uyarıp korkutman için (gönderildin)65 Umulur ki, öğüt alıp-düşünürler diye.

47 Kendi ellerinin öne sürdükleri dolayısıyla, onlara bir musibet isabet ettiğinde: “Rabbimiz, bize de bir peygamber gönderseydin de böylece biz de senin ayetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık” diyecek olmasalardı (seni göndermezdik).66

AÇIKLAMA

  1. Hz. İsmail ve Hz. Şuayb’dan (a.s) sonraki ikibin yıl içinde Arabistan’da hiçbir peygamber çıkmadı. Fakat Hz. Musa, Süleyman ve Hz. İsa (a.s) gibi peygamberlerin tebliği bu ülke halkına ulaşmıştı.
  2. Bütün bunlar Hz. Peygamber’in (s.a) risaletinin bir delili olarak sunulmaktadır. Aynı zamanda bu ayetler, Mekke ileri gelenleri ile genel müşrik kitlesine okunduğunda, Rasûlûllah’ın, hâşâ “peygamberlik” iddiasında bulunan sahtekâr bir müddeî olduğu yolundaki tüm tezleri geçersiz kalmış olmaktaydı. Bu kampanyalar arasında Hicaz’da yaşamakta olan Yahudi alimleri ve Hıristiyan rahipleri onlara yardım etmekteydi. Gelgelelim yüce Rasûl (s.a) herhangi bir yerden gelerek aniden zuhur edip de insanlara Kur’an’ı tebliğ etmeye başlamamıştı, aksine o kendi yaşadıkları şehrin, Mekke’nin bir sakiniydi ve hayatının hemşehrilerinden, kabilesinden gizli kalmış hiçbir yanı yoktu. Bu üç şeyin onun risaletinin birer delili olarak apaçık bir meydan okuma şeklinde takdim edilmesinin nedeni buydu.

Yani Mekke’den, Hicaz’dan ve hatta bütün Arabistan ülkesinden bir tek kişi çıkıp da modern müsteşriklerin söylediği türden saçma bir iddiayı ileri sürmeye cesaret edemezdi. Kaldı ki onların, bâtıl sözler üretmede bu alim denen tiplerden hiç de aşağı kalır yanları yoktu. Fakat nasıl oldu da bu adamlar bir an için bile yaşamayacak olan böyle faydasız bir yalan söyleyebildiler? “Ey Muhammed sen bu bilgiyi filan Yahudi aliminden, falan Hıristiyan rahibinden aldın.” (!) Böyle bir şeyi müşrikler nasıl ciddi ciddi ileri sürebilirlerdi? Zira bütün ülke içinde zikredebilecekleri tek bir isim bile yoktu. Çünkü hangi ismi zikretseler Rasûlullah’ın (s.a) ondan herhangi bir bilgi almadığı hemen açığa çıkacaktı. “Ey Muhammed, senin kadim tarih, ilim ve edebiyatlarına dair her çeşit kitabı ihtiva eden büyük bir kütüphanen var. Bütün bu nutuklarını hazırlamana bu kitablar yardımcı oluyor değil mi?” Böyle bir şeyi nasıl söyleyebildiler? Değil bir kütüphaneden söz etmek, hiç kimse onun evinde bu tür bilgileri ihtiva eden bir kağıt parçası bile bulamazdı. Mekke’deki herkes bilirdi ki, Muhammed (a.s) bir ümmîydi, okuma yazma bilmiyordu ve hiç kimse, onun bu tertibinde kendisine İbranice, Süryanice ve Yunanca kitaplardan tercümeler tedarik eden birtakım mütercimlerle ilişkide olduğunu söyleyemezdi. Dahası hiç kimse, onun bu bilgiyi Suriye’ye ve Filistin’e yaptığı ticarî seyahatlar esnasında elde ettiğini ileri sürecek kadar utanmaz olamazdı. Zira, o bu seyahetları yalnız başına yapmadı. Aksine Mekke ticaret kervanlarıyla giden bir grupla birlikte yaptı. Eğer bir kimse çıkıp da böyle bir iddiada bulunsaydı, yaşayan yüzlerce şahit bunu reddedecek ve onun bu bilgiyi oradaki bir kimseden almadığına şahadet edecekti. Hem sonra Rasûlullah’ın (s.a.) irtihalinden sonra iki yıl içinde müslümanlarla Bizanslılar arasında savaş başlamıştı. Eğer Rasûl hayattayken Suriye ya da Filistin’in her hangi bir yerinde, her hangi bir Hıristiyan rahip yahut Yahudi hahamı ile bu tür bir konuşmada bulunsaydı Bizans İmparatoru, Hz. Muhammed’in -haşa- herşeyi onlardan öğrendikten sonra Mekke’ye dönüp peygamberlik iddiasında bulunduğu propagandasını başlatmakta bir an bile tereddüt etmezdi. Kısaca bu ayet, vahyedildiği zaman Kur’an’ın meydan okuyuşu münkir Kureyş ve müşrikler için matem çanı oldu. Bu demektir ki müşriklerin bu delillere olan ihtiyacı modern müsteşriklerinkinden çok daha fazlaydı. İçlerinden hiçbiri Rasullullah (s.a) Muhammed’in bu bilgiyi elde etmek için vahiyden başka vasıtalara sahip olduğunu ispatlamaya yarayacak herhangi bir malzeme bulamazdı. Ancak kişi, bu meydan okumanın yalnızca burada değil farklı kıstaslarla bağlantı içinde başka yerlerde de geçtiğini bilmelidir.

Hz. Zekeriya (a.s) ve Hz. Meryem’in (a.s) kıssasından sonra şunlar vurgulanır: “Ey Muhammed, bu sana vahyettiğimiz, gayb haberlerindendir. Meryem’e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken, sen yanlarında değildin, çekişirlerken de orada bulunmadın. ” (Al-i İmran:44) Hz. Yusuf’un (a.s) kıssasının sonunda şöyle denmektedir: ” Ey Muhammed, sana böylece vahyettiklerimiz, gayba ait haberlerdir. Onlar el birliği edip düzen kurdukları zaman yanlarında değildin, sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu inanmazlar. ” (Yusuf: 102-103) Aynı şekilde Hz. Nuh’un (a.s) kıssası tamamen anlatıldıktan sonra şunlar zikredilmiştir: “Ey Muhammed, bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de kavmin de daha önce bunları bilmezdiniz.” (Hud:49) Müteaddid defalar tekrarlanan bu tez, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve Hz Muhammed’in (s.a) O’nun Rasûlü olduğunu ispat etmek üzere Kur’an’ın ileri sürdüğü belli başlı burhanlardan biridir. Zira bir ümmî olan Rasulullah için geçmişin yüzlerce, binlerce yıl derinliklerinde vuku bulmuş olayları anlatabilmesi için, vahiy dışında elde edebileceği herhangi bir makul bilgi vasıtası yoktu. İşte Rasulullah’ın çağdaşlarının giderek sayıları artan şekilde inanmaya koşmalarının asıl sebebi budur. O gerçekten bir peygamberdi ve Allah’tan vahiy alıyordu. Günümüzde bir kimsenin böyle bir meydan okuyuşun, İslâm düşmanları açısından ne derece önem arzettiğini tasavvur etmesi çok kolaydır. Çünkü bu iddiayı çürütebilmek için, onların ellerinden gelen çabayı sarfettiklerine şüphe yoktur. Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a) sözkonusu iddiasında -hâşâ- bir zaaf bulunması halinde İslam düşmanlarının bunu ispat edebilmek için delil bulmaktan aciz olmadıkları da açıkça ortadadır.

  1. Bu tema, Rasûllerin gönderilme hikmeti meyanında Kur’an’ın müteaddid yerlerinde zikredilmiştir. Fakat bundan bir Peygamber’in her yerde ve her durumda bu amaçla gönderildiği şeklinde bir sonuca varmak doğru olmayacaktır. Peygamberlerin mesajı, bu dünyada dejenere olmadan etkinliğini sürdürdükçe, bu mesajı iletebilme vasıtaları bulundukça, yeni bir peygambere ihtiyaç yoktur. Yeter ki mesaja ilave yapma yahut yeni bir mesajla değiştirme ihtiyacı doğmasın. Bununla birlikte peygamberlerin mesajı unutulduğu yahut hatalarla karıştığı veya sapmalara maruz kaldığı zaman artık onlara hidayet vasıtaları olarak güvenilemez. Bu durumda insanlar şöyle bir mazerette bulunma şansını ele geçirmiş olurlar: Hakla bâtılı birbirinden ayırt etmelerine yarayacak, kendilerine doğru yolu gösterecek hiç bir düzenlemeye sahip değiller, şu halde kendilerine doğru dürüst hidayet edilmiş sayılmaz. Böyle bir mazerete meydan vermemek için Allah bu tür durumlarda peygamberler gönderir. Ta ki yanlış yoldakiler, artık bu sapıklıklarından sorumlu tutulabilsinler.

48 Fakat onlara kendi katımızdan hak geldiği zaman; “Musa’ya verilenlerin bir benzeri de buna verilmeli değil miydi?”67 dediler. Onlar, daha önce Musa’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi?”68 “İki büyü69 birbirine arka çıktı” dediler. Ve: “Gerçekten biz hepsini inkâr edenleriz” dediler.

49 De ki: “Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden (Musa’ya indirilen Tevrat ve bana indirilen Kur’an’dan) daha doğru olan bir kitap getirin de, ben de ona uymuş olayım.”70

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Niçin Hz. Musa’ya (a.s) verilen mucizeler, Hz. Muhammed’e (s.a) verilmedi? O da bize Asa mucizesini göstermeli, eli güneş gibi parlamalı değilmiydi? Onu inkar edenlerde yer ve gökten gelen kasırgalarla, taunlarla yok edilmeli değilmiydi? Taş levhalar üzerinde yazılı “emirler” getirilmeli değil miydi?”
  2. Bu, onların itirazlarına bir cevaptır ve şunu anlatmak ister: Mekke kafirleri ne Hz. Musa’ya inanmış ne de onun öğrettiklerini izlemişti. Bu yüzden onların, niye ” Musa’ya verilen mucizeler Muhammed’e verilmedi? ” şeklinde bir soru sormaya hakları yoktu. Sebe Suresinin 31. ayetinde Mekke müşriklerinin durumu kendi ağızlarından verilmektedir: ” Bu Kur’an’a ve ondan öncekilere inanmayacağız.”
  3. Yani, Kur’an ve Tevrat.
  4. Yani, ” Ben her halukârda hidayete, hokkabazlık ürünü olmayan Allah katından gelmiş gerçek bir hidayete uymak zorundayım. Kur’an ve Tevrat’tan daha iyi kılavuzluk eden bir ilahi kitabınız varsa haydi getirin. Hiç tereddüt etmeden ona uyayım. “

50 Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz (doğru yolu gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Hiç şüphe yok Allah, zulmetmekte olan bir kavime hidayet vermez.

51 Andolsun, biz öğüt alıp-düşünsünler diye, sözü birbiri ardınca dizip-indirdik.71

52 Bu (Kur’a)ndan önce, kendilerine kitap verdiklerimiz72 buna inanmaktadırlar.

53 Onlara okunmakta olduğu zaman: “Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden olan bir haktır, şüphesiz biz bundan önce de müslümanlar idik”73 derler.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “İş, inzarın iletilmesine (nasihata) kaldıysa biz onu Kur’an’da layıkı vechile yapmışızdır. Fakat hidayet ancak inatçılıktan vazgeçip, kalblerini ön yargılardan temizleyerek Hakkı isteyerek samimi bir şekilde kabule yanaşanlaradır. “
  2. Bu demek değildir ki, Ehli Kitab’ın (Yahudi ve Hiristiyanlar) tamamı buna inanır. Aslında ayet bu surenin inzal edildiği sıralarda vuku bulan bir olaya atıfda bulunmakta ve adeta şu manada Mekke halkını utandırmak istemektedir: “Siz kendi şehrinizden çıkarılıp gönderilmiş bir lütfu tepiyorsunuz. Oysa uzak beldelerden insanlar onu işittiklerinde kadrini bilmek ve kendisinden istifade etmek üzere buraya gelmekteler.”

Sözünü ettiğimiz olay İbn Hişam, Beyhaki ve İbn İshak’dan nakille diğerleri tarafından rivayet edilmektedir. Şöyle ki: “Habeşistan hicretinden sonra Hz. Rasûl’un (s.a) mesajı ve zuhuruyla ilgili haberler bu ülkeye de yayılınca 20 kişilik bir Hıristiyan heyeti işin aslını anlamak için Mekke’ye geldi ve Rasûlullah’la (s.a.) Mescid-i Haram’da karşılaştılar. Kureyş’den bir kalabalık da olup biteni izlemek üzere orada toplandılar. Heyet üyeleri Rasûlullah’a (s.a.) bir takım sorular sordu, Hz. Rasûl de cevapladı. Sonra onları İslâm’a davet etti ve önlerinde Kur’an’dan ayetler okudu. Kur’an’ı dinlerken gözyaşlarını tutamayan heyet üyeleri okunanın Allah Kelâmı olduğunu tasdik edip, Rasûlullah’a (s.a.) iman ettiler. Toplantı sona erip de halk dağılınca Ebu Cehil ve avanesi Hıristiyan grubun yolunu keserek onları şiddetle payladı. “Şimdiye kadar buraya sizden daha şapşal bir topluluk gelmedi. Ey aptallar güruhu, siz buraya kavminiz tarafından bu adam hakkında bilgi toplamak için geldiniz. Fakat henüz onunla yeni karşılaşmışken, itikadınızdan vazgeçtiniz.” Bu keremli topluluk şu cevabı verdi: “Selâm olsun size, sizinle tartışmak gibi bir niyetimiz yok. Siz kendi itikidınızdan mes’ulsunuz, biz kendi itikadımızdan. Şu var ki, bile bile kendimizi hayırdan mahrum etmeye de yanaşmayız.” (İbn Hişam, c: 2, sh: 32, el-Bidaye ve’n-Nihaye c: 3 sh: 82, Daha fazla malumat için Şuara Suresi’nin 123. açıklama notuna bakınız.)

  1. Yani: “Bundan önce de biz rasûllere ve ilâhî kitablara inanırdık. Zaten İslâm’dan başka bir itikadımız yoktu. Dolayısıyla bu peygamberin Allah’dan getirdiği bu Kitab’a da inandık. Yani inancımızda bir değişiklik olmuş değil, daha önce nasıl müslüman idiysek şimdi de öyle müslümanız.” Bu sözlerden açıkça anlaşıldığına göre, İslâm yalnızca Hz. Muhammed (s.a) tarafından getirilen itikadın adı; “müslüman” da yalnızca ona uyanlara verilen bir ad değildir.

Aksine İslâm, başından bu yana gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin itikaydıydı ve onlara her asırda uyanlar da müslüman idiler. Demek ki, daha önceki peygamberlere inanıp daha sonrakini de tasdik eden o topluluğun teslimiyetinde hiçbir kesinti yoktu. Daha önce müslüman idiyseler, sonra da müslüman olmaya devam ettiler. İşin tuhafı bir takım alimler de bu gerçeği anlayamadılar. Ve bu apaçık ayet bile onların fikirlerini değiştiremedi. Sözgelemi Allame Sûyûti, “müslüman” teriminin yalnızca Hz. Muhammed’in (s.a) takibçilerine has olduğu konusunda bir risale yazmıştır. Hatta bizzat kendi ifadesine göre bu ayetle karşılaşınca afallamış ve Allah’a kendisine bu konuda yol göstermesi için niyazda bulunmuştur. Fakat sonunda görüşünü tadil etmek yerine daha da sabitleştirdi ve ayete her biri, diğerinden daha geçersiz birkaç yorum getirdi. Mesela bu yorumlardan birisi şöyledir: “Biz bundan önce de müslümandık.” ayeti şu anlama gelir: “Biz Kur’an vahiy edilmeden önce müslüman olmaya niyetliydik. Çünkü bizim kutsal kitablarımızda onun geleceği önceden haber verilmişti. Ve biz de geldiğinde İslâm’ı kabule niyet etmiştik.” Diğer bir yorum da şöyledir: “İfadede “müslimîn”den sonra bir, “bîhî” kelimesi hazf olmuştur. O zaman anlamı şöyle olur: Biz Kur’an’a peşin peşin inandık. Çünkü onun gönderileceğini umuyorduk ve güven içinde geleceğini bekleyerek ona iman ettik. Dolayısıyla biz Tevrat ve İncil’e inandığımız için değil, daha vahyedilmeden, Kur’an’ın vahyedileceği gerçeğine teslim olduğumuz için müslümanız.” Üçüncü yorumu ise şöyledir: “Bizim Hz. Muhammed’in gelişi ve Kur’an’ın inzaliyle birlikte İslâm’ı kabul etmemiz takdir edilmişti. İşte bu takdir yüzünden biz daha önce müslümandık.” Bu yorumlardan hiçbirini ayetin doğru tefsiri için ilâhî yardıma müracaat edilmiş de alınmış gibi bir izlenim uyandırmadığı ortadadır. Kur’an yalnızca burada değil, birçok yerde şu temel prensibi açıklamıştır: Gerçek hayat tarzı yalnızca İslâm’dır. (Allah’a teslimiyettir) ve Allah’ın aleminde, O’nun mahlukatı için başka bir hayat tarzı olamaz. Yaratılışın başından beri insanlığa hidayet için gelen her peygamber bu hayat tarzını getirmiştir. Peygamberler daima müslimler olmuşlardır ve takipçilerinden de müslümanlar olarak yaşamalarını istemişlerdir. Dolayısıyla peygamberler tarafından getirilen ilâhî emire teslim olan tüm izleyiciler, her çağ için geçerli olmak üzere müslümandılar. Sözgelişi, şu birkaç ayeti mütalaa ediniz:

a. “Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır.” (Ali-İmran: 19)

b. “Her kim bu İslâm yolundan başka bir yolu benimserse bu ondan kabul edilmeyecek.” (Ali-İmran: 85)

Hz. Nuh şöyle demiştir:

c. “Benim mükafatım Allah’dandır ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum.” (Yunus: 72)

İbrahim (a.s) ve zürriyeti hakkında şunlar zikredilmektedir:

d. Rabbi ona ‘teslim ol’ buyurduğunda alemlerin Rabbına teslim oldum’ demişti. (ve bir müslüman oldu) Aynı yolu izlemelerini oğullarına da vasiyet etti. Yakub da aynısını yaptı ve oğullarından son isteği şu oldu: “Oğullarım, Allah bu aynı yolu sizin için seçti, bu yüzden son nefesinize kadar müslüman olarak kalın.” (Bunu inkara cesaretiniz var mı?). Yoksa Yakub son nefesini verirken siz orada mıydınız? O oğullarına şöyle sormuştu: “Ardımdan kime kulluk edeceksiniz?” Onlar da, “Senin ve ataların İbrahim, İshak ve İsmail’in Allah olarak kabul ettikleri, aynı tek Allah’a ibadet edeceğiz, hepimiz müslüman olarak ona teslim olmuşuz” demişlerdi. (Bakara: 131-133)

e. “İbrahim, Yahudi de Hıristiyan da değildi. Ancak doğruya yönelmiş (hanif) bir müslümandı.” (Alİ-İmran: 67)

İbrahim ve İsmail (a.s) bizzat şöyle dua buyurdu:

f. “Rabbimiz bizi, sana teslim olmuş müslümanlardan eyle ve zürriyetimizden de müslüman olan (senin iradene teslim olan) bir topluluk yetiştir.” (Bakara: 128)

Hz. Lût (a.s) kıssasıyla ilgili olarak şunlar zikredilmiştir:

g. “Orada bir tane dışında hiçbir müslüman evi bulamadık.” (Zariat: 36)

Hz. Yusuf (a.s) Allah’a şöyle yalvardı:

h. “Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat.” (Yusuf: 101)

Hz. Musa (a.s) kavmine şunları söyler:

I. “Ey kavmim! Eğer Allah’a samimiyetle inanıyorsanız, O’na güvenin, eğer müslimlerdenseniz………..” (Yunus: 84)

İsrailoğulları’nın gerçek dini, dost ve düşmanlarının bildiği gibi, Yahudîlik değil, İslâm’dı. Firavun’un boğulurken söylediği son sözler, bunu göstermekteydi:

İ. “Artık İsrailoğulları’nın inandığı Hak İlâh’dan başka ilah olmadığına inandım ve müslümanlardan oldum.” (Yunus: 90)

İslâm, bütün İsrail Nebileri’nin hayat tarzıydı.

j. “Kuşkusuz biz, içinde hidayet ve nur olan Tevrat’ı indirdik, müslim olan, tüm peygamberler, Yahudi olan kimselerin davalarında onunla hükmetti.” (Maide: 44)

Hz. Süleyman (a.s)’ın hayat tarzı da aynıydı. Sebe Melikesi Belkıs, kendisine inandığında şunu söylemişti:

k. “Ben, (bir müslüman olarak) Süleyman’la birlikte kendimi alemlerin Rabbine, teslim ettim.” (Neml: 44)

Hz. İsa’nın (a.s) ve Havarilerinin dini de İslâm’dı.

  1. “Havarilere, bana ve rasûlüme inanmalarını ilham edince şöyle dediler:

‘İnandık, bizim müslimler olduğumuza tanıklık et.” (Maide: 111)

Bu bağlamda eğer bir kimse Arapça olan “İslâm” ve “müslimler” kelimelerini farklı lisan ve ülkelerde kullanılmış olamayacağını ileri sürerse bu aptalca bir itiraz olacaktır. Çünkü asıl olan Arapça kelimeler değil, onların Arapçada geldikleri anlamdır. Yukarıda iktibas edilen ayetlerde vurgulanan şey, peygamberlerle gönderilen gerçek hayat tarzının ne İsevîlik, ne Musevîlik, ne de Muhammedîlik olmadığı, ancak ve ancak peygamberler ve kutsal kitablar tarafından talim edilen ilâhî emirlere teslim olmak olduğu ve bu yolu her kim (dünyanın her neresinde) ve ne zaman kabul ederse etsin, aynı evrensel, ebedî ve kalıcı hayat tarzını kabul etmiş sayılacağı gerçeğidir. Çünkü bu yolu bilinçli ve samimi bir şekilde benimseyen kimse için Hz. Musa’dan sonra Hz. İsa’ya, Hz. İsa’dan sonra Hz. Muhammed’e (s.a) inanmış olmak itikad değişikliği anlamına gelmeyecek, yalnızca aynı gerçek hayat tarzının (İslâm) mantıklı şekilde izlenmesi talebinden ibaret kalacaktır. Buna mukabil, peygamberlerinin topluluğu içinde hiçbir şey anlamadan yaşamış veya onların içinde doğmuş sonra millî, ırkî ve kabilevî önyargılarını dinî hale getirip, Yahudi ve Hıristiyan olmuş kimselerin Hz. Muhammed’in (s.a) gelişine bîgâne kalmalarının tutar yanı yoktu. Çünkü onlar, Allah’ın son peygamberine inanmayı reddetmekle, yalnızca gelecekte müslüman olmayı reddetmekle kalmadılar, aynı zamanda bundan önce de “müslümanlar” olmadıklarını kanıtlamış oldular. Zira onlar bir peygamberin yahut peygamberlerin şahsiyetiyle büyülenmişlerdi ve tıpkı ataları gibi gözleri kör olmuştu.

54 İşte onlar; sabretmeleri74 dolayısıyla ecirleri iki defa75 verilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp76 kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.77

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Onlar çifte ödül alacaklar, çünkü kavmî, ırkî ve kabilevî önyargıları reddedip Hakk itikad yolu üzerinde sebat gösterdiler. Yeni bir peygamberin gelişiyle sıkı bir imtihanla karşılaştıkları zaman da, Mesih’e tapmadıklarını yalnızca Allah’a taptıklarını davranışlarıyla ispatladılar. Onlar Mesih’in şahsiyeti karşısında büyülenip, zihinlerini dondurmadılar. Yalnızca İslâm’ı izlediler. Yeni peygamber Mesih’den sonra onun getirdiği İslâm’ı tekrar getirdiğinde hiç tereddüt etmeden yeni peygamberin liderliğindeki İslâm yoluna girdiler ve Hıristiyanlığa takılıp kalmışların yolundan vazgeçtiler.
  2. Yani, birinci ödül Hz. İsa’ya (a.s) iman etmelerinden, ikinci ödül Hz. Muhammed’e (s.a) iman etmelerinden ötürüdür. Aynı husus, Buhari, Müslim ve Hz. Ebu Musa el-Eşari’den naklen rivayet edilen bir hadisde de açıklanmıştır: “Allah Rasûlü şöyle dedi: “Çifte ödül alacak üç kişiden ehli kitab’a mensup olanı kendi peygamberine içten inanmıştı. Sonra Hz. Muhammed’e (s.a) iman etti.”
  3. Yani, “Onlar kötülük ve bâtıl’a, iyilik ve hakla cevap verirler, zulüm ve zorbalığı adalet ve aseletle savarlar, aynısıyla mukabelede bulunmazlar.” Bu ifadelerde Habeşistan’dan Mekke’ye sırf hakikati araştırmak için seyahat edenlerin durumuna da bir îmâda bulunuyor olmalıdır.
  4. Yani, “onlar, aynı zamanda Hak yolunda paralarını feda ederler -burada sırf hakikati araştırmak için Habeşistan’dan Mekke’ye gelenlerin durumuna da bir atıfda bulunulmaktadır- Onlar, birçok harcamayı gerektiren zahmetli bir yolculuğu göze aldıklarında hiçbir maddi kâr amacı gütmüyorlardı. Bir adamın Mekke’de peygamberliğini ilan ettiğini işittiklerinde, eğer gerçekten Allah tarafından gönderilmişse ona imandan mahrum kalmamak ve hidayet etmek için, işin aslını anlamak ve oraya gitmek gerektiğini düşünmüşlerdi.”

55 ‘Boş ve yararsız olan sözü’78 işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: “Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz” derler.

56 Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete eriştirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.79

57 Dediler ki: “Eğer seninle birlikte hidayete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız”80 Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp-toplandığı, güvenli bir harem’de yerleşik kılmadık mı? Fakat onların çoğu bilmiyorlar.81

AÇIKLAMA

  1. Buradaki ‘boş söz’ tabiri Ebu Cehil ve avanesine racidir. Onlar Habeşistan’dan gelen Hıristiyanlara, bu tür sözler sarfetmişlerdi. Nitekim yukarıda 72. açıklama notunda zikredildi.
  2. Ayetin siyak ve sibakından çıkan sonuca göre bu ibarenin Habeşistan’dan gelen Hıristiyanların iman etmesinden sonra Rasûlullah’a (s.a.) nispet edilerek zikredilmesindeki amaç Mekke müşriklerini mahcup duruma düşürmekti. Şöyle ki: “Ey biçare insanlar ne kadar sefilsiniz.

Kendi şehrinizde, gidip ulaşılabilecek bir rahmet menbaı varken ve uzak diyarlardan insanlar, kendisinden faydalanmak üzere geliyorken, sizler kendi kendinizi bile, isteyerek ondan mahrum bırakıyorsunuz.” Ancak aynı şey şu şekilde dile getirilmiştir, “Ey Muhammed. Sen bu hayat veren öz sudan; kabilen, akrabaların, yakınların, sevdiğin insanlar faydalansın istiyorsun ama yalnızca senin istemen yetmez. Hidayet vermek Allah’ın kudretiyledir. O yalnızca hidayeti kabule meyyal olduğunu gördüğü insanları onunla lütuflandırır. Eğer senin akrabaların da bu meyil yoksa onlar bu lütfa nasıl erebilir?”

Buharî ve Müslim’e göre ayet, Hz. Rasûl’un (s.a) amcası Ebu Talib’le ilgili olarak gönderilmiştir. Son nefesini vermek üzereyken yüce Rasûl La ilahe illallah’ı tasdik etsin diye elinden geleni yapmıştır. Onun bir müslüman olarak ölmesini istiyordu, fakat o, Abdülmuttalib’in itikadı üzerine ölmeyi tercih etti. Allah Teâlâ’nın “Sen sevdiğin kimseye hidayet edemezsin…” demesinin nedeni budur. Ancak bu muhaddis ve müfessirlerin bilinen bir usûlüdür: Rasûl’ün dönemine ait bir olaya uygun düşen bir ayet bulduklarında bu olayı o ayetin nüzul sebebi olarak değerlendirirler. Böyledir diye, bu ve benzeri hadislerden (örneğin bunlardan Tirmizi, Müsned-i Ahmed… v.s’nin Hz. Ebu Hureyre, İbn Abbas ve İbn Öme

r’e dayanarak rivayet ettiği hadisler) Kasas Suresi’nin bu ayetinin Ebu Talib’in ölümü üzerine inzal edildiği sonucunu çıkarmak illa da gerekmez. Bu, yalnızca ayetin hakiki anlamının Ebu Talib olayıyla çok daha açık hale geldiğini gösterir. Gerçi Hz. Rasûl (s.a) herkesin hidayete ermesini yürekten isterdi ama Ebu Talib, yatağında imansız giderken onu derin endişelere sevk eden, şahsî sevgi ve saygı bağı yüzünden hidayetini en çok arzuladığı şahıstı. Fakat ona bile hidayet etmede çaresiz kaldığına göre bir kimseyi hidayete erdirmek yahut bir başkasından hidayeti esirgemek Rasûl’ün (s.a) elinde değil, bütünüyle Allah’ın kudretindedir. Ve Allah bu nimeti dilediğine verir, ailevî durumuna, kabilevî münasebetlerine bakmadan, kişinin samimiyetini, kabiliyetini ve kalbinin meylini esas alarak ihsan eder.

  1. Bu inanmamakta direnen Kureyş’in İslâm’ı kabul etmemek için ileri sürdüğü en önemli mazerettir. Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek için Kureyş’in İslâm’ı kabul etmesi halinde vuku bulmasından korktukları durumun ne olduğunu tarihin perspektifinden görmek zorundayız.

Kureyş’in Arabistan’da yaygın biçimde kazandığı önem, onların Hz. İsmail’in (a.s) ahfadı (torunları) olmalarıydı, ve bu yüzden Araplar, onlara peygamber’in çocukları gözüyle bakıyorlardı.

Sonra Kusay b. Kilab’ın zekası sayesinde Kâbe muhafızlığını üstlendikleri ve Mekke, yurtları haline geldiği zaman önemleri büyüdü. Çünkü Arabistan’ın en kutsal yöresinin yetkilileri ve aynı zamanda din görevlileri olmuşlardı. Dolayısıyla her Arap kabilesi yıllık hacc seyahatleri sebebiyle onlarla münasebete geçmek zorundaydı. Bu merkezî konum avantıjını ele geçiren Kureyş, bir tüccar halk olarak önem kazanmaya başladı. Doğu Roma İmparatorluğu ile İran arasındaki siyasî çatışma, uluslararası ticarette önemli bir yer kazanmalarına yardım ettiğinde, talihleri iyiden iyiye düzeldi. O dönemde İran, Yunanistan, Mısır, Kuzey Suriye ile Çin, Hindistan, Endonezya, Doğu Afrika arasındaki bütün ticaret yollarını merkezî şekilde bloke etmişti. Bunun tek istisnası Kızıl Deniz yoluydu. Bu yolda Yemen İran’ın eline düştüğünde, İran’ın bloke ettiği yol ağına eklenmişti. Artık Roma için geriye tek yol kalıyordu; Arap tüccarlar, Doğu Roma mallarını Arap denizi ve İran körfezi limanlarına taşımalıydı. Sonra bu limanlardan alınan doğu ülkelerine özgü mallar Roma topraklarına onlar tarafından taşınacaktı. İşte bu düzenleme Mekke’yi uluslararası ticaretin önemli bir merkezi haline getirdi ve tabi Kureyşliler de bu ticareti tekellerinde tutuyorlardı. Ne var ki Arabistan’da hüküm süren bu grift şartlar, Kureyş topraklarından kervanları geçen kabilelerle iyi ilişkiler içinde olmadığı sürece problemsiz bir ticarî nakliyata izin vermiyordu. Bu yüzden Kureyş’in dinî nüfuzu, konumunu muhafaza için yeterli değildi. İlişkide olduğu kabilelerle anlaşmalar yapmak, kârlarından onlara hisseler ödemek, kabile reislerine ve diğer etkili insanlara hediyeler göndermek zorundaydı. Dahası geniş ölçüde, faizcilik yapıyorlardı ki bununla tüccarları ve hemen bütün civar kabile reislerini tuzağa düşürmüşlerdi.

Rasûlullah (s.a) tevhid mesajını sunduğunda şartlar işte böyleydi. Kureyş’in ilâhî mesaja karşı çıkmasının en büyük muharrik nedeni yalnızca atalar dinine körükörüne bağlılık değildi. Onlar mesajı kendi çıkarları için de tehlikeli görmekteydiler. Zanlarınca putperestlik ve çoktanrıcılığın yanlış, Tevhid’in doğru olduğu aklî delillerle ispatlansa bile, Tevhid’i kabul etmek onlar için yıkım olacaktı. Zira böyle yaptıkları anda bütün Arabistan kendilerine karşı ayaklanacaktı. Sonra Kâbe muhafızlığından çıkarılacaklar, çok tanrıcı kabilelerle yaptıkları bütün dostluk anlaşmaları, kurdukları tüm dostane ilişkiler bozulacak ve böylece ticaret kervanlarını anlaşmalı kabile topraklarından emniyetle geçirmenin yegane garantisi ortadan kalkmış olacaktı. Dolayısıyla bu yeni inanç yalnızca dinî nüfuzlarının değil, aynı zamanda ekonomik refahlarının da sonu demek olacaktı; hatta belki diğer Araplarca Mekke’den bile sürülebilirlerdi.

Bu dünya-perestlerin ne denli kısa görüşlü olduklarını gösteren ilginç bir vakıadır. Oysa mesajı kabul etmeleri halinde bütün dünya onlara boyun eğecekti ve Rasûlullah (s.a) buna kendilerini inandırmak için elinden geleni yapmıştı. (Sad Suresi’nin girişine bkz.) Fakat onlar mesajda ölümlerini gördüler. Zanlarınca itikad değişikliği onları yalnızca, servet, refah ve nüfuzdan mahrum etmekle kalmayacak, ülkede onları tamamıyla desteksiz bırakacaktı. O zaman gökteki kuşlar bile etlerini didikleyecekti.

Birkaç yıl sonra bütün Arabistan’ın Rasûlullah’ın (s.a) liderliğinde merkezî bir hükümetle yönetileceğini kestirecek durumda değillerdi. Oysa bizzat kendi kuşaklarının ömrü içinde İran, Irak, Suriye ve Mısır aynı merkezî yönetimin eline birer birer düşecek ve bir asır içinde bizzat Kureyş kabilesinden olan Halifeler Hindistan’dan İspanya’ya, Kafkaslar’dan Yemen kıyılarına uzanan geniş topraklara hükmedeceklerdi.

  1. Bu, onların mazeretlerine Allah tarafından verilen ilk cevaptır. Anlatmak istediği şudur: “Bütün dünyanın ticaret mallarının sizin çıkarınız ve faydanız için bu çıplak ve ekilemeyen vadiye çekilmiş olması sırf bu Mabed’in merkezî durumu ve kutsallığıyla ilgilidir. Şunu bilmeniz gerekir: Bu beldeye merkezî bir konum ve civarındaki bölgelere vaziyet eden bir güvenlik durumu kazandırmada sizin hiçbir dahliniz yoktur. 2500 yıl önce bir Allah kulu, eşi ve emzikteki çocuğuyla birlikte çıplak dağlar arasındaki bu çorak vadiye geldi. Burada taş ve çamurdan küçük bir oda inşa etti. Sonra Allah’ın burayı Mabed yaptığını, insanların burayı ziyarete gelip ibadet etmek üzere tavaf etmeleri gerektiğini ilan etti. Şimdi bu Mabed’in 25 asır önce Arabistan’ın merkezi olması yalnızca Allah’ın lütfuyladır. Civarda kargaşa varken bile orada barış ve sükunet hüküm sürer. Her Arap ona en yüce payeyi verir ve binlerce insan ibadet ederek, tavaf için her yıl oraya gelir. Yalnızca bu lütfun hakikatıyladır ki sizlere Arab aleminin ruhanî önderleri gözüyle bakılıyor ve uluslararası ticaretin büyük bir kısmı sizin elinizde. Şu halde, doğru yoldan yüz çevirmeniz ve sizi bu ihsanıyla lütuflandıran Allah’a isyan etmeniz halinde herşeyin yolunda gideceğini; fakat bu yola girer girmez mahvolacağınızı nasıl düşünebilirsiniz?

58 Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz.82

59 Senin Rabbin, ‘ana yerleşim merkezlerine’ onlara ayetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve biz, halkı zulmetmekte olan şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz.83

60 Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız?

61 Şimdi, kendisine güzel bir vaadte bulunduğumuz, dolayısıyla ona kavuşan kişi, dünya hayatının metaı ile metalandırdığımız sonra kıyamet günü (azaba uğramak için) hazır bulundurulanlardan olan kişi gibi midir?84

62 O gün (Allah) onlara seslenecek: “Benim ortaklarım olarak öne sürdükleriniz nerede?” der.85

AÇIKLAMA

  1. Bu da onların mazeretlerine şu anlama gelen ikinci bir cevaptır: “Kaybedersiniz korkusuyla haktan yüzçevirip bâtıla yapıştığınız ve bunca övünüp durduğunuz dünya refah ve servetine bir zamanlar Ad, Semud, Sebe, Medyen ve Lût kavmi de sahipti. Peki onları azabtan ne kurtardı? Herşeyden önce yüksek bir hayat standardı hayatın tek payesi olamaz ki, insan, Hakkı-Bâtıl’ı dert etmeyecek kadar refah peşinde koşsun da sırf Hakkı kabul ettiğinde ulaştığı refahı kaybedebilirim düşünücesiyle kabule yanaşmasın. Hem sizin, geçmişin müreffeh kavimlerini mahveden günah ve kötülüklerde ısrar ettiğinizde, emniyet içinde kalacağınıza ve onların karşılaştığı azabla karşılaşmayacağınıza dair garantiniz var mı?”
  2. Bu ayette, onların mazeretlerine karşı üçüncü cevabı oluşturmaktadır: “Sizden önce helâk edilmiş topluluklar da ahlâksızlığa dalmışlardı. Onları son bir kez uyarmak için Allah peygamberlerini gönderdi. Fakat onlar kulak bile asmadılar. Aynı şey şimdi sizin için de geçerli. Siz de ahlâksızlığa daldınız ve bir rasûl uyarmak için size de geldi. Eğer küfür ve inkârınızda ısrar ederseniz refah ve rahatınızı korumak yerine onları tehlikeye atmış olacaksınız. Korkup durduğunuz yıkım, inanmanız halinde değil, inanmayı reddetmeniz halinde sizi yok edecektir.”
  3. Mazeretlerine dördüncü cevap. Bu cevabı anlamak için iki şeyi gözönünde tutmak gerekir:

Birinci olarak, herkes için nihayet üç-beş yıl olan dünya hayatı bir yolculuğun yalnızca bir merhalesidir. Hiçbir zaman son bulmayacak olan gerçek hayat henüz gelmemiştir. Bu hayatta insan istediği kadar mal biriktirebilir, başarabildiğince konforlu bir hayat sürebilir, fakat her ne olursa olsun hepsinin bir sonu vardır ve insan bu dünyadan boş elle ayrılacaktır. Hiçbir akıllı insan, bu dünyadaki kısa yolculuğunun rahatlık ve zevkleri mukabilince ahirette hiç son bulmayacak azaba maruz kalmak gibi kötü bir pazarlığa girişmez. O böyle yapmayacak, bu dünyadaki üç-beş yıllık zorluğa katlanmayı ve öte dünyadaki ebedî hayatın hiç bitmeyen nimet ve rahatını kazanabilmeyi tercih edecektir.

İkinci olarak Allah’ın dini, insanın dünya nimetlerinden bütünüyle sarfı nazar etmesini ve zinetlerini terketmesini istemez. O’nun tek istediği insanın ahireti dünyaya tercih etmesi, onu üstün tutmasıdır. Çünkü bu dünya fanî, ahiret ebedîdir, bu dünyanın zevkleri süflî, öte dünyanın zevkleri ulvîdir. Dolayısıyla insan bu dünya hayatının mal ve zinetini elde etmek için çabalamalı ki, bu mallar kendisine ahiretteki hiç son bulmayan hayata doğru yola çıkarken gerçek bir veda töreni yapabilme imkânı versin yahut da onu ahiretteki ebedî ziyandan korusun. Fakat asıl konu ikisi arasındaki derece farkı meselesidir; önce dünya mı, ahiret mi, bu ikisi birbirine zıt mı düşer, birbiriyle çelişir mi? islâm’ın talebi, insanın dünya hayatını ahiret hayatı için feda etmemesi ve yalnızca kaçınılmaz şekilde, ebedî ahiret azabına yol açan geçici dünya nimetleri peşinde koşmaması şeklindedir ki bu taleb aklı selimin de gereğidir.

Allah’ın önceki cümlelerde Mekke müşriklerine ne söylediğine bir de bu iki şeyi gözönünde bulundurarak bakalım. O kendilerine işlerini güçlerini bırakmalarını, ticaretlerini durdurmalarını ve Rasûl’un peşinden gidip dilencilik etmelerini söylemiyor. O’nun söylediği, bu kadar bağlandıkları dünya malının hiçbir şey ifade etmediği, bu dünyada ondan yalnızca üç beş gün faydalanabilecekleri gerçeğidir. Buna mukabil Allah katında olan hem kemmiyetçe hem keyfiyetçe daha hayırlıdır ve de son bulmayacaktır… Dolayısıyla onlar bu geçici hayatın sınırlı nimetlerinden faydalanmak uğruna, kötü sonuçları ahirette ebedî bir kayıp şeklinde kendilerini taciz edecek olan yolu benimserlerse doğrusu aptallık etmiş olurlar. Kendileri karar versin kim daha kârlı: Kendisini rabbinin hizmetine adayıp, sonra ebedi olarak O’nun lütfuna mazhar olan mı, yoksa bu dünyada üç-beş gün için gayri-meşru servetten bir faydalanma fırsatı yakaladıktan sonra O’nun mahkemesine bir suçlu olarak çıkarılan mı?

  1. Bu söylenenler dördüncü cevabın bir devamıdır ve daha önceki ayetin son cümlesiyle bağlantı içindedir. Mânâsı şudur: “Şirk” ve putperestlik günahında ısrar eden ve sırf dünyevî çıkarları uğruna Rasûl’e inanmayı reddedenler, ahiretteki ebedî hayatta şöyle şöyle kötü sonuçlarla karşılacaklardır. Şu halde dünya hayatının zinet ve servetleriyle iyice keyif sürdükten sonra, isterlerse dünyadayken hiçbir felâkete maruz kalmamış olsunlar, sonunda böyle bir akibetle karşılaşmalarının iyi bir alış veriş olup olmadığına kendileri karar versinler.

63 Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar86 derler ki: “Rabbimiz, işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp-saptığımız gibi, onları da azdırıp-saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız.87 Onlar bize tapıyor da değillerdi.88

AÇIKLAMA

  1. Bu kimseler, insanlar ve cinlerden olan şeytanlardır, bu dünyada Allah’a ortak koşmuşlar, öğretileri ilahî emirlere tercih edilmiş, halkı doğru yoldan çevirip onlara yanlış hayat tarzları benimsetmişlerdir. Böyle şeytanlar asla ilâh olarak isimlendirilemez, onlara rab denemez. Fakat madem ki yalnızca Allah’a ibadet ve itaat gerekirken onlara da ibadet ve itaat ediliyor, şu halde onlar uluhiyete ortak koşulmuşlar demektir. (İzah için bkz. Kaf an: 50)
  2. Yani, “Biz onları zorla yaptırmadık, onları ne görme, ne işitme kuvvetlerinden, ne de düşünme melekesinden mahrum ettik ve ne de onlar hak yola girmek istediklerinde onları zorla bâtıl yola çekebileceğimiz bir durum sözkonusuydu. Gerçek şudur ki, nasıl biz kendi özgür irademizi kullanarak saptıysak, onlar da kendi özgür iradeleriyle bizim kendilerine sunduğumuz yanlış yolu tercih ettiler. Dolayısıyla onların yaptıklarından biz sorumlu değiliz; onlar kendi yaptıklarından, biz kendi yaptıklarımızdan sorumluyuz.

Burada işaret edilmesi gereken ince bir nokta vardır. Aslında Allah kendisine onları ortak koşanları hesaba çekecektir, fakat onlar cevap vermeden bizzat ortak koşulanlar cevap verecektir. Bunun sebebi şudur: Bütün müşrikler bu şekilde sigaya çekilirken onların önder ve kılavuzları azap vaktinin kendileri için geldiğini anlayacaktır, çünkü besbelli ki izleyiceleri kendilerini saptırdığı için onları suçlayacaktır. Dolayısıyla izleyiciler birşey söylemeden onlar atılacak ve masumiyetleri için mazeret ve ricada bulunacaklardır.

  1. Yani, “Onlar bize tapmıyorlardı, sadece kendilerine tapıyorlardı.”

64 Denir ki: “Ortaklarınızı çağırın.”89 Böylelikle onları çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidayet bulmuş olsalardı ne olurdu.

65 O gün (Allah) onlara seslenerek: “Peygamberlere ne cevab verdiniz?” der.

66 Artık o gün, haberler onlar için körelmiştir; onlar birbirlerine de soramazlar.

67 Ancak kim tevbe edip iman eder ve salih amellerde bulunursa artık kurtuluşa erenlerden olmasını umabilir.

68 Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değlidir. Allah, onların ortak koşmakta olduklarından münezzehtir, yücedir.90

69 Rabbin onların göğüslerinin saklamakta olduklarını da, açığa vurmakta olduklarını da bilir.91

70 O, Allah’tır, kendisinden başka ilah yoktur. İlkte de, sonda da hamd O’nundur. Hüküm de O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Onları yardıma çağırın. Dünyadayken onlara dayanıyor, emirlerimize kulak asmıyordunuz. Haydi çağırın onları da sizleri bu cezadan kurtarsınlar.”
  2. Bu gerçekte şirke bir reddiyedir. Allah, müşrikler tarafından yaratıkları arasından sayısız ilâh ittihaz edilmesine ve bu sözde ilâh-lara kendi kafalarından sıfatlar, dereceler ve mevkiler biçmelerine karşı çıkmaktadır. “Yarattığımız insanlar, melekler, cinler ve diğer kullar arasında dilediğimize hangi sıfatları, hangi kabiliyet ve güçleri bahşedebileceğimize, biz karar verir, dilediğimize dilediğimiz görevi biz kendimiz tevdi ederiz. Fakat müşrikler nereden yetki almışlar da kullarımız arasından akıllarına eseni bela savıcı, hazineler bahşedici ve dualara karşılık verici tayin etmişler? Birini yağmur ilâhı, bir diğerini mal ve çocuk bahşedici, bir başkasını da şifa verici ve hastalıkları iyileştirici olarak tayin etmek hakkını nereden almışlar? Nasıl hoşlarına gideni benim mülkümün bir kısmına yönetici yapıp, benim güçlerimden canlarının istediğini ona yamamışlar? İster melek olsun, ister cin yahut bir peygamber, veli yahut başka biri, hepsi tarafımdan yaratılmıştır. Bunlardan herhangi biri herhangi bir kemale sahipse bu ona tarafımızdan bahşedilmiştir: Kendisinden herhangi bir görevi üstlenmesini istemişsek biz istemişizdir. Dolayısıyla herhangi birinin özel bir görev için seçilmiş olması, onun kulluktan ilâhlık makamına yükseltilmesini, Allah’ı bırakıp ona yalvarılmasını, ondan yardım istenmesini, onun akibetleri belirleyici, ilâhi sıfat ve güçlere sahip biriymiş gibi kabul edilmesini gerektirmez.”
  3. Bu bağlamda zikredilen bu sözler, şöyle bir itirazın ifadesidir. Bir şahıs (yahut şahıslar) benimsediği yolun doğru ve geçerli olduğuna dair tam bir aklî-kalbî tatmin içinde olduğunu, aleyhte serdedilen delillerin ikna edici olmadığını bu sapıklığı herhangi bir kötülük saikiyle değil, samimi ve saf niyetlerle benimsediğini bu dünyadaki insanlara iddia edebilir. Fakat böyle bir iddiayı Allah huzurunda ileri süremez; çünkü Allah aklın ve kalbin yalnızca açığa vurulan değil, gizli tutulan sırlarını da bilir: O, bir kimse ne tür bilgi, duygu, idrak, arzu, niyet ve şuura sahipse onu doğrudan vasıtasız bilir. O, bir şahsa uyarının yapıldığı, hakikatin ulaştırıldığı, bâtılın bâtıl olduğunun kendisine ispat edildiği yol, vesile ve vasıtalardan ve ayrıca sapıklığı doğru yola tercih ettiren asıl saiklerden haberdardır.

71 De ki: “Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah’ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?

72 De ki: “Gördünüz mü söyleyin, Allah, kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah’ın dışında size içinde dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?

73 Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O’nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü var etti. Umulur ki şükredersiniz.

74 O gün (Allah) onlara seslenecek: “Benim ortaklarım olarak öne sürdükleriniz nerede” der.

75 Her ümmetten bir şahid92 ayırıp çıkardık da: “Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin”93 dedik. Artık öğrenmiş oldular ki, hak, gerçekten Allah’ındır ve düzüp uydurdukları kendilerinden uzaklaşıp-kaybolmuşlardır.

76 Gerçek şu ki,94 Kârun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı.95 Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarları birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu.96 Hani kavmi ona demişti ki: “Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez.”

77 “Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sende ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez.”

AÇIKLAMA

  1. “Bir şahit”: Topluluğu uyaran peygamber yahut topluluk içinde hakikatı tebliğ görevini icra eden peygamberlerin takipçileri arasından salih bir kişi, yahut hakikat mesajının topluluğa ulaştırıldığı vasıta.
  2. Yani, “Mazur olduğunuzu göstermek için ikna edici bir delil getirin. Ya ısrar edip durduğunuz Şirk’in risalet ve ahiret’i inkârın doğru inanç olduğunu ve akli delillerle bu inancı benimsediğinizi ispatlayın, yahut eğer bunu yapamıyorsanız, hiç değilse bu hataya karşı sizi uyarmak için Allah’ın hiçbir düzenlemede bulunmadığını, size doğru yolu göstermediğini ispat edin.”
  3. Bu gerçek, 57. ayetten bu yanaki pasajın temasını oluşturan mazeretin devam eden cevabı olarak zikrediliyor. Buna dikkat ederek şu gerçek akılda tutulmalı ki, Rasûlullah Muhammed’in mesajının, bütün kavmî çıkarları tersyüz edeceğinden korkanlar, aslında büyük sermayedarlar, faizciler ve Mekke kapitalistleriydi. Bu tipler, uluslararası ticaret ve faizcilik yüzünden zamanlarının Karun’ları haline gelmişlerdi. Bunlar asıl hakikatin azamî derecede servet kazanıp biriktirmek olduğuna inanan kimselerdi. Bu hedefi geçersiz kılan herhangi birşey hiçbir surette kabul edilemeyecek bir yalandı. Öte tarafta ise, bu kodamanlara özlem dolu gözlerle bakıp bir an önce bu insanların ulaştığı zenginliğe büyük bir ihtirasla ulaşmak isteyen halk vardı. Böyle para ihtirasıyla yüklü bir atmosferde insanlar, Rasûlullah Muhammed’in (s.a) Tevhid’e, Ahiret’e ve manevi bir yasaya yaptığı davetin kabul edilmesi halinde Kureyş’in yalnız ticarî değil, ekonomik açıdan da yıkımına yol açacağı şeklinde güya bomba gibi bir delile sahip oldukları düşüncesindeydiler.
  4. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da adı Korah olarak geçen Karun, Hz. Musa’nın (a.s) ilk yeğeniydi. Çıkış (6: 18-21)’da verilen şecereye göre Hz. Musa (a.s) ile Karun’un babaları özkardeş idiler. Kur’an’ın başka bir yerinde bu adamın bir İsrailli olmasına rağmen Firavun’la işbirliği yaptığı ve onun gözdelerinden biri olduğu zikredilir, öylesine ki Firavun’dan sonra Hz. Musa’ya (a.s) karşı çıkan iki elebaşıdan biri işte bu Karun’du: “Andolsun ki Musa’yı, ayetlerimiz ve apaçık bir burhanla (delille), Firavun, Haman ve Karun’a göndermişizdir. Ama onlar şöyle demişlerdi: O yalancı ve büyücünün biridir.” (Mümin: 23-24)

Bundan şu sonuç çıkar ki, Karun kendi kavmine ihanet etmiş ve İsrailoğulları’nı sürmeye niyetli düşman güçlerin destekçisi olmuştu. Kendi halkına bu ihaneti, kendisine Firavun nezdinde de büyük bir mevki kazandırmıştı. Firavun’un yanısıra Hz. Musa’nın (a.s) kendilerine gönderildiği iki önemli kişiden biri olmuştur. Yani, Firavun’un başbaşkanı Haman ile, İsrailli kapitalist Karun… O kadar ki, diğer önde gelen şahıslar ve saray erkanı isimleri anmaya değmeyecek kadar ikinci planda kalmışlardı. Karun’un bu konumu Ankebut Suresi 39. ayette de îmâ edilmektedir.

  1. Kitab-ı Mukaddes’de (Sayılar: Bab: 16) onunla ilgili zikredilen kıssada bu şahsın servetiyle ilgili hiçbir kayıt yoktur. Fakat Yahudi rivayetlerine göre o kadar muazzam bir servete sahipti ki, hazinelerinin anahtarını taşımak için üçyüz katıra ihtiyaç vardı. (Jewish Encylopedia c: VII. sh. 556) Her ne kadar mübalağalı ise de bu cümle Karun’un İsrail kaynaklarına göre bile zamanının en zengin insanı olduğunu göstermektedir.

78 Dedi ki: “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.”97 Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki kuşaklardan kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır.98 Suçlu-günahkârlardan kendi günahları sorulmaz.99

79 Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: “Ah keşke, Kârun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler.

80 Kendilerine ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size, Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerden bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz” dediler.100

AÇIKLAMA

  1. Metindeki kelimeler iki anlama sahip olabilir:

a) Neye sahipsem kendi kabiliyetimle elde ettim. Bu, başka birinin böyle bir hakka layık olmaksızın lütuf olarak bana verebileceği bir ihsan değildir ve şimdi bana hiçbirşey vermemiş kimselere servetimin bir kısmını vererek, şükranlarımı sunmak yahut ihsanda bulunmanın bana uzak birşey olmadığını göstermek için bir kısmını bağışlamam gerekebilir.”

b) Bana göre Allah bana bu serveti keyfiyet ve mükemmelliğimi gözönünde bulundurarak verdi. Eğer böyle biri olmasaydım, Allah tüm bunları bana vermezdi. Yani tüm bu nimetleri bana bağışlamış olması, benim onun gözdesi olduğuma ve izlediğim hayat tarzını tasdik ettiğine bir delildir.

  1. Yani, “Böyle bilgili, akıllı, uzman ve yetenekli olmakla övünen bu adam, kendisinden önce bu dünyada yaşamış daha zengin, daha büyük, daha güçlü ve nüfuzlu insanların yaşadığını ve Allah’ın sonunda onları toptan yok ettiğini bilmiyor muydu?” Eğer, kabiliyet, maharet ve işbitiricilik dünyevî ilerlemenin yegane garantisi idiyse niye bu özellikler onları helâk olmaktan kurtaramadı? Ve eğer bir şahsın dünyevi terakkisi Allah’ın kendisiden hoşnut olduğuna, yaptığı iş ve kazandığı keyfiyet (itibar)leri tasdik ettiğine delâlet ediyorsa, niye o halde bu insanlar tamamen helâk edildiler.”
  2. Yani, “Suçlular daima her türlü kötülükten beri olan en iyi kimseler olduklarını iddia etmişlerdir, fakat onlara verilecek ceza kendi ifadelerine dayanılarak verilmez. Çünkü yakalandıklarında kendi günahlarını v.s itiraf etmezler.”
  3. Yani, “Böyle bir karakter, böyle bir düşünme biçimi ve sonuçta Allah’ın cömert mükafatı ancak, ister yalnızca karınlarını doyuracak kadar az, isterse milyoner olabilecek denli çok kazansınlar, meşru hayat tarzında sebat ve sabırla ısrar eden, fakat kendilerine bütün dünya nimet ve servetini kazandıracak olsa bile asla gayri-meşru yollara tevessül etmeyenlerin harcıdır. Bu ayette “Allah’ın mükafatı” insan tarafından Allah’ın koyduğu sınırlar içinde sarfedilmiş emek ve gayretin bir sonucu olarak kazanılmış bol dünya ve ahiret nimetleridir. “Sabır” ise, bir kimsenin arzu ve isteklerini kontrol altına alması, ihtiras ve şehvete karşı doğruluk ve dürüstlükte sebat etmesi, hak ve adaletin tesisi için uğramak zorunda kalabileceği kayıplara tahammül etmesi, şer’i olmayan araçlarla edinilebilecek kârlara sırt çevirmesi, eksik ve yetersiz de olsa, helâl yollarla kazandığına kanaat etmesi, müfsit insanların debdebesine gıpta ve kıskançlık duymaktan çekinip, şöyle bir başını kaldırıp bakmaya bile tenezzül etmemesi ve dürüst bir insan için Allah’ın kendisine bahşettiği şatafatsız saflığın, günah ve fesadın, şehvani kirlerden daha iyi olduğu düşüncesiyle mutmain olması demektir. “Mükâfât”a gelince, inanan ve salih bir kimsenin, sahtekarlık ve ifsad yoluyla mültimilyoner olmaktansa açlıktan kıvranmanın daha hayırlı oluduğu düşüncesiyle ulaştığı vicdan huzuru gibi ilâhî bir karşılığı tazammun eder.

81 Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi.

82 Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: “Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır.101 Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten küfre sapanlar felah bulamaz” demeğe başladılar.102

83 İşte ahiret yurdu103 biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk104 yapmak istemeyenlere105 (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç da takva sahiplerinindir.106

84 Kim bir iyilikle gelirse, artık onun için ondan daha hayırlısı vardır; kim de bir kötülükle gelirse, artık kötülükleri yapanlar, yalnızca yapmakta olduklarıyla karşılık görürler.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Rızkın genişletilip bir ölçüye göre takdir edilmesi daima Allah’ın dilemesiyle olur ve Allah’ın iradesi O’nun kendi gerekçeleriyle tecelli eder. O’nun bir kimseye bol rızık vermesi illa da, o kimsenin O’nun katında makbul oluşuna ve nimetlerle şereflendirildiğine delâlet etmez. Çoğu kez öyle olur ki, Allah’ın gazabını celbeden fakat gittikçe daha çok nimete garkolan bir şahıs için aynı servet onun sonu olur ve Allah’ın azabı kendisine yetişiverir. Bunun hilafına bir kimsede belli bir ölçüyle rızıklandırılır, fakat bu kendisinin Allah tarafından sevilmediği ve cezalandırıldığı anlamına gelmez. Çoğunlukla salih kimseler, her ne kadar Allah’ın velileri olsalar da, zorluklar içinde yaşarlar ve çoğu durumda aynı zorluklar Allah’ın rahmetinin üzerlerine olmasını sağlar. Sonuç olarak, bu hakikati anlamayan kimse, gerçekte Allah’ın gazabını çağıran kimselerin refah ve servetine gıpta ve hasretle bakar.”
  2. Yani, “Biz sanmıştık ki dünyevî refah ve servet bizatihi gerçek başarıyı temsil eder. Öyleyse dedik, Karun tam anlamıyla başarılı… Fakat şimdi anladık ki gerçek başarı tamamen farklı birşey ve ona inkarcılar asla ulaşamazlar.”

Karun kıssasından çıkarılan bu hisse yalnızca Kur’an’da zikredilmektedir. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da böyle ahlâkî bir ders verilmez. Ancak bu kitablarda verilen tafsilata göre İsrailoğulları Mısır’ı terkettikleri zaman Karun da maiyeti ile onlara katılmıştı, sonra Hz. Musa ve Hz. Harun’a (a.s) karşı 250 adamıyla bir fesad kumkuması başlattı, sonunda Allah’ın azabı üzerine oldu, yer yarıldı, onu ve yardakçılarını mülkleriyle beraber içine yuttu.”

  1. Yani, hakiki felahın, gerçek başarının yurdu olan cennet.
  2. “Büyüklük peşinde koşmayan”lar, Allah’ın ardında bizzat kendi yüceliklerini (!) tesis gibi bir ihtirası olmayanlardır. Azgınlar, zorbalar ve büyüklenenler gibi değil, mütevazî kullar gibi yaşayanlardır. Allah’ın kullarını kendi köleleri yapmak istemeyenlerdir.
  3. “Fesad”, Hakkı ortadan kaldırmasının bir sonucu olarak insan hayatında kaçınılmaz biçimde tezahür eden kaosa delâlet eder. İnsanın Allah’a isyan edip O’na kulluktan yüzçevirdiğinde yaptığı şey fesaddan başka bir şey değildir. Servet, helal olmayan vasıtalarla biriktirilip çoğaltıldığında bu da fesadın bir türünü meydana getirir.
  4. “Müttaki” Allah’a isyandan çekinendir.

85 Hiç şüphesiz, sana Kur’an’ı farz kılan,107 seni dönülecek yere108 elbette döndürecektir. De ki: “Rabbim, hidayetle geleni de, açıkça bir sapıklık içinde olanı da daha iyi bilmektedir.”

86 Kitabın sana (kalbinde vahy ile) bırakılacağını umud etmezdin: (bu,) Senin Rabbinden ancak bir rahmettir.109 Öyleyse sakın kâfirlere arka olma.110

87 Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah’ın ayetlerinden alıkoymasınlar.111 Sen Rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma.

88 Ve Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (zâtından) başka her şey helak olucudur. Hüküm O’nundur112 ve siz O’na döndürüleceksiniz.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “O sana Kur’an’ı tebliğ etme, onu insanlara öğretme ve dünyayı muhtevasındaki kılavuza göre islah etme sorumuluğu vermiştir.”
  2. Meâd kelimesi orijinal anlamıyla bir kimsenin sonunda dönmek zorunda olduğu yer demektir. Nekra (Belirsiz isim) olarak kullanılması, onun tarif edilmemiş (edilemez) bir esenlik ve felah yeri olduğuna delâlet eder. Bazı müfessirler onun cennete delâlet ettiği düşüncesindedir. Fakat anlamı yalnızca cennetle sınırlamak için bir sebeb yoktur.

Bizzat Allah onu hem bu dünyaya, hem de ahirete taalluk eden bir vaad olarak kullanmışsa bırakalım belirsiz kalsın. Hem sonra ayetin bağlamı, Hz. Rasûl’e bağışlanacağı vaad edilen en yüksek şeref ve esenliğe yalnızca ahirette değil, dünyada da gerçekleşecek bir vaad olarak bakılmasını gerektiriyor. 57. ayetten bu yanaki ifadelerde dile gelen Mekke müşriklerinin sözleri şöyleydi: “Ey Muhammed, seninle birlikte helâk mı olalım istiyorsun? Eğer sana uyup da bu inancı kabullenirsek Arabistan bize zindan olacak.” Buna cevaben Allah, peygamberine şöyle diyor: “Ey Muhammed, sana mesajı iletme görevini veren Allah seni helâk etmeyecek, tam aksine seni bugün bu insanların hayallerinin bile erişemeyeceği bir mevkiye yükseltecek.” Gerçekten de, bundan üç-beş yıl sonra daha bu dünyada Allah Hz. Rasûl’e tüm Arabistan’ın hakimiyetini bağışladı. Ne kendisine direnecek bir güç vardı, ne de onun alternatifi olabilecek bir din. Koca bir yarımada bütünüyle tek bir şahsın kontrolüne girsin de hiçbir muhalifi ona meydan okumasın ve hiçbir kimse emirlerine isyana cesaret edemesin. Bu, tarihte örneği görülmüş bir durum değildi. Hem sonra bu salt politik değil, dinî bir egemenlikti, zira tüm bir nüfus İslâm’a kazandırılmıştı.

Bazı müfessirler, Kasas Suresi’nin bu ayetinin, Peygamber’in (s.a) Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında inzal edildiği ve Allah’ın bu ayetle Rasûlü’ne (s.a.), kendisini tekrar Mekke’ye döndüreceği vaadinde bulunduğu görüşündedirler. Fakat bir kere bu ayette geçen kelimeler “meâd” kavramının “Mekke” anlamına gelmesine müsait değildir. İkinci olarak bu sure, hem hadislere, hem de bizzat kendi mevzuunun delâletine göre Habeşistan’a hicret esnasında vahyedilmişti. Eğer bu ayet birkaç yıl sonra Medine hicreti dönemlerinde inzal edilmişse, o halde neden hiç gereği yokken araya sokuşturulmuş olsun? Bunu anlamak mümkün değildir. Üçüncü olarak böyle bir bağlam içinde Hz. Rasûl’ün Mekke’ye dönmekten sözetmesi son derece yersiz olurdu. Çünkü ayet eğer bu anlama alınırsa, müşriklerin mazeretlerine cevap vermek şöyle dursun, onların ekmeğine yağ sürmüş olur ve ayet şu anlama gelirdi: “Ey Mekke halkı, şüphesiz dediğiniz doğru. Muhammed bu şehirden sürülecek, ancak daima sürgün kalmayacak. Biz onu ergeç bu yere geri getireceğiz.”

Her ne kadar Buhari, Neseî, İbn Cerir ve diğer hadisçilerce İbn Abbas’dan mervi böyle bir rivayet zikredilmişse de, aslında İbn Abbas’ın şahsi görüşüdür, doğrudan Hz. Rasûl’den mervî bir hadis değildir ki kişi kabul etmek zorunda kalsın.

  1. Bu ayet Hz. Muhammed’in peygamberliğinin bir delili olarak zikredilmektedir. Tıpkı Hz. Musa’nın (a.s) bir peygamber olarak tayin edilip azim bir görevle gönderildiğinin farkına varmaması gibi -ki nitekim Hz. Musa böyle bir şeyi hiç ummamış ve temenni etmemişti, ancak bir seyahat esnasında aniden çağrıldı ve daha önceki hayatıyla hiç ilgisi olmayan bir göreve tayin edildi. Hz. Muhammed de (s.a) aynı ruh hali içindeydi. Mekke halkı Hira mağarasından indiği bir günün öncesine kadar, onun sürdürdüğü hayat biçimini gayet iyi biliyordu. Nelerle meşgul olduğunu, konuştuğu mevzuları, ilgi ve faaliyetlerinin mahiyetini tamamen bilmekteydiler. Şüphesiz o hakkın, doğruluğun ve dürüstlüğün tecessüm etmiş bir hali, asalet, barışseverlik, başkalarının hakkına riayet ve insanlığa hizmetin bir timsaliydi. Ancak bu hayat biçimi hiç kimsenin aklına böyle doğruluk timsali bir adamın ertesi gün peygamberliğini ilan edeceği fikrini çağrıştırmamıştı. En yakın dost, akraba ve komşuları arasında bile onun bir peygamber olmaya hazırlandığını söyleyecek tek kimse yoktu. Hiç kimse ondan Hira mağarasındaki inkılabî andan sonra birdenbire günlük konuşmalarının konusu haline geliveren mesele, problem ve fikirlerle ilgili tek bir kelime duymamıştı. Hiç kimse Kur’anî şekil içinde işitmeye başladığı bu tür kelimelere, terimlere, bu tür bir konuşma tarzına başvurduğuna şahit olmamıştı. Hiçbir tebliğ için kıyam edip dikilmemiş, bir mesaj sunmamış, yahut bir hareket başlatmamıştı. O inkilabî andan birgün öncesine kadar, hayatını dürüst ve kanuni yollarla kazanan, ailesiyle mutlu bir hayat süren, misafirlerini ağırlayan, fakirlere yardım eden, akrabalarıyla iyi geçinen ve bazen ibadet için inzivaya çekilen bir tüccar gibi yaşıyordu. Böyle biri için birdenbire dünyayı sarsan konuşmalar yapmak, inkılabî bir mesajı tebliğ etmek, özel bir literatür, dirençli ve atılımcı bir hayat felsefesi, temelli bir düşünce, ahlâk ve sosyal hayat sistemi getirmesi büyük bir değişiklikti. Ayrıca psikolojik olarak da böyle bir değişiklik hazırlanarak, zihnî gayret sarfederek olacak iş değildi. Böyle bir hazırlık ve gayret her halükârda bir şahsın, içinde yaşadığı kimselerden gizleyemeyeceği belirli tekamül aşamalarından geçmek zorundaydı. Eğer Hz. Rasûl’ün hayatı böyle tedrici bir gelişmenin merhalelerinden geçseydi, Mekke’de yaşayan yüzlerce kişi şöyle derdi: “Bu adamın birgün bu kadar ileri gideceğini sana söylememiş miydim?” Fakat tarih Mekke müşriklerinin Rasûl’e karşı her türlü itirazı yapmış olmalarına rağmen, hiç kimsenin Mekke’de böyle bir itirazda bulunduğunu kaydetmemiştir.

Sonra birşey daha: Hz. Rasûl’ün bizzat kendisi bir peygamber olarak tayin edileceğini ne bekliyor, ne umuyor, ne de temenni ediyordu. Fakat hiç beklenmedik şekilde bu tecrübeyle karşı karşıya kaldı.

Bu, vahyin başlangıcı ile ilgili hadislerde zikredilen olayla da desteklenmiştir: Cebrail ile ilk karşılaşmasından ve Alâk Suresi’nin ilk ayetlerinin inzalinden sonra Hz. Muhammed (s.a) korkudan titreyerek Hira’dan hızla evine döner ve eşine “Beni örtün, beni örtün” der. Bu endişe krizinden birazcık kurtulduğu bir sırada başından neler geçtiğini eşine anlatır ve şöyle der: “Galiba hayatım tehlikede.” Eşi şöyle cevaplar: “Hayır! Asla! Allah seni asla üzmez. Sen akraba haklarını gözetirsin, yoksula destek olur, zavallılara yardım edersin, hep iyilik etmeye hazırsın sen…” Sonra onu yeğeni Ehl-i Kitab içinde salih ve alim bir zat olan Varaka b. Nevfel’e götürür. Olup biteni dinleyen Varaka hiç tereddüd etmeden şunları söyler: “Sana gelen kimse, Musa’ya da gelen Nâmûs (özel olarak tayin edilmiş ilâhî elçi) ile aynı, keşke genç biri olsaydım da, kavminin seni süreceği zamana kadar yaşasaydım.” Yüce Rasûl sorar: “Kavmim beni sürecek mi?” Varaka cevab verir: “Evet, senin getirdiğin şeyi getirip de kavminin düşmanlığına maruz kalmamış bir tanesi geçmedi bu dünyadan.”

Bütün bir olay, bu tür beklentileri olmayan sade bir kişinin birdenbire olağanüstü bir tecrübeyle karşı karşıya kaldığında içine düştüğü durumu tüm tabiiliğiyle ortaya koymaktadır. Eğer Rasûlullah (s.a) sürekli bir peygamber olma hevesi taşısaydı, “peygamber olacak adamım” diye düşünseydi, aklı, fikri hep bir mesajla gelecek olan meleğin belireceği zamanda olsaydı, mağara tecrübesinden sonra içi sevinçle dolar ve dağdan o halde inerek kavminin huzuruna çıkıp peygamberliğini ilan ederdi. Fakat bunun tam aksine o gördüğü şey karşısında ne yapacağını şaşırıp korkudan titreyerek eve koştu ve tamamen üstü örtülü, yatağına uzandı kaldı. Birazcık kendine geldiğinde eşine mağaradaki inzivası sırasında başına geleni bir bir anlattı ve endişe ve güvensizlik hislerini dile getirdi. Bu, bir peygamber adayı olduğunu düşünen kimsenin durumundan ne kadar farklı değil mi?

Dahası, bir kocanın hayatını, tutku ve düşüncelerini, eşinden daha iyi kim bilebilir? Eğer kocasının bir peygamber adayı olduğunu, meleğin gelişini dört gözle beklediğini daha önceden bilmiş olsaydı, cevabı Hz. Hatice’nin sözlerinden çok farklı olurdu ve meselâ şöyle derdi: “Sevgili kocacığım. Niye bu kadar telaşa kapılıyorsun. İşte uzun süredir beklediğine kavuştun. Şimdi bir aziz gibi davran. Ben de hediye ve ikramları toplamak için kolları sıvayacağım.” Fakat o, 15 yıllık hayat arkadaşlığı boyunca kocasını tanıdığı kadarıyla şeytanın onun gibi salih ve fedakâr birine tasallut edebileceğine bir an bile ihtimal vermediği gibi, Allah’ın onu kasvetli bir imtihana tabi tutacağını da aklından geçirmedi. Demek ki kocanın gördüğü hak ve gerçekti.

Aynı izlenim Varaka b. Nevfel için de geçerlidir. O bir yabancı değildi, aksine Hz. Rasûl’ün kabilesinden biriydi ve onunla kayınbiraderi olarak yakın bir akrabalık içindeydi. Hem sonra alim bir Hıristiyan olarak risaleti, kitab ve vahyi, uydurma ve sahtesinden ayırabilirdi. Hz. Rasûl’den yaşça da çok büyüktü ve çocukluğundan beri tüm hayatı gözleri önünde geçmişti. Bu yüzden Hz. Rasûl’ün Mağara’daki tecrübesi hakkında, söylediklerini dinleyince hiç tereddütsüz, gelenin Hz. Musa’ya (a.s) ilâhî mesajı getiren melekle aynı varlık olduğunu söyledi. Çünkü aynı şey Hz. Musa’nın (a.s) başına da gelmişti. O da temiz ve salih kimseydi. Temiz düşünceliydi ve peygamberlik konusunda hiçbir beklentisi yoktu. O aynı tecrübeyi hiç beklemediği bir tarzda ve ne olup bittiğini anlamadan yaşamıştı. Bu yüzden hiç tereddüd göstermeden, hiçbir yanılmanın ve şeytanî tasallutun olmadığı şeklinde kesin bir sonuca vardı. Bu dosdoğru adamın herhangi bir arzu ve istek izhar etmeden gördüğü şey kesinlikle bir hakikat tecrübesiydi.

Bu, Hz. Muhammed’in risaletine öylesine apaçık delil teşkil eder ki, realist bir kimse onu kolay kolay inkar edemez. Onun bir risalet delili olarak Kur’an’ın çeşitli yerlerinde zikredilmesinin nedeni budur. Meselâ, Yunus Suresi’nde şöyle demektedir: “Ey peygamber onlara de ki, Eğer Allah dileseydi bu Kur’an’ı size asla okumazdım, ne de O size (onun varlığı hakkında) herhangi birşey bildirirdi. Onun vahyedilişinden önce bir ömür boyu aranızda yaşadım. Aklınızı kullanıyor musunuz?” (16. ayet) Ve Şura suresi’nde de şunlar zikredilmektedir: “Ey Muhammed, Böylece sana emrimizle vahyi gönderdik. Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu kullarımızdan dilediğimize yol gösterdiğimiz bir nur kıldık.” (Ayet: 52) Daha fazla izah için, Yunus Suresi’nin 21., Ankebut Suresi’nin 88-92. ve Şura Suresi’nin 84. açıklama notuna bakınız.

  1. Yani, “Allah, sen istemeksizin bu nimeti sana ihsan ettiği zaman bu sancağı yüksekte tutmak, mesajı başkalarına iletmek ve hedefe doğru ilerletmek için tüm çabanı harcamak, tüm enerjini kullanmak gibi bir yükümlülüğün altına girmemiş oldun. Bu konuda göstereceğin herhangi bir gevşeklik, müşriklere yardım ettiğin anlamına gelecektir. Bu demek değildir ki, -hâşâ- Hz. Rasûlü’n görevinde herhangi bir gevşekliğe rastlanmıştır. Aslında Allah şöyle bir iman ile yüce Rasûl’ü yüceltmiş olmaktadır: “Müşriklerin düşmanlık ve şamatalarına rağmen görevine devam et, hakikat düşmanlarının, kendilerine sunduğun mesajın kavmi çıkarlarına zarar vereceğini düşünerek izhar ettikleri korkuya da aldırma!”
  2. “Seni alıkoymasın”: O ayetleri başkalarına iletmekten onlara göre hayatını düzenlemekten alıkoymasın.
  3. Diğer anlam şu olabilir: “Hüküm O’nundur. Yalnızca O, hakkıyla bu yetkiye sahiptir.”
Kuran

Kasas Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.