Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 21°C
Sal 22°C

26 – Şuara Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

26 – Şuara Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Şuara Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 – Tâ, Sin, Mîm.

2 — Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.

3 — Mü’min olmuyorlar diye nerede ise kendini mah­vedeceksin,

4 — Dilersek, onlara gökten bir âyet indiririz de ona boyunları eğik kalır.

5 — Onlara Rahmân’dan bir öğüt geldiğinde, mutlaka ondan yüz çevirirler.

6 — Onlar gerçekten yalanladılar. Ama alay edip dur­dukları şeylerin haberleri kendilerine yakında gelecektir.

7 — Yeryüzüne bakmazlar mı ki. Biz orada bitkilerden nice güzel çiftler bitirmişizdir.

8 — Muhakkak ki bunda, bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’min olmadılar.

9 — Ve muhakkak ki senin Rabbın, elbette O; Azîz’dir, Rahîm’dir.

Sûrelerin başlarında bulunan hurûf-ı mukattâ hakkında bilgi Ba­kara sûresi tefsirinin başında geçmişti.

«Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.» Bunlar Kur’ân-ı Mübîn’in, hak ile bâtılı, sapıklıkla olgunluğu birbirinden ayıran apaçık Kur’ân’ın âyet­leridir. «Mü’min olmuyorlar diye (onların îmânına hırsından ve onlara olan üzüntüden) neredeyse kendini mahv (edip helak) edeceksin.» Bu, inançsız kâfirlerin imansızlıkları konusunda AUah Teâlâ’nın elçisi (s.a.)ni bir tesellîsidir. Nitekim başka âyet-i kerîmelerde de şöyle buy-rulmaktadır: «Artık onlara üzülerek kendini harâb etme.» (Fâtır, 8), «Demek ki, bu söze (Kur’ân’a) inanmayanların ardından üzülerek ne­redeyse kendini mahvedeceksin.» (Kehf, 6). Mücâhid, İkrime, Hasan, Katâde, Atıyye ve Dahhâk, «Neredeyse kendini mahvedeceksin.» âyeti­ni: Neredeyse kendini öldüreceksin, şeklinde anlamışlardır.

Allah Teâlâ buyurur ki: Dilersek onlara gökten bir âyet indiririz de, ona boyunları eğik kalır. Dilemiş olsaydık, onları zorla îmâna mec­bur bırakacak bir âyet indirirdik. Fakat Biz böyle yapmıyoruz. Zîrâ Biz, ihtiyarî olan îmânın dışında kimsenin îmânını murâd etmiş değiliz. Baş­ka âyet-i kerîme’lerde ise şöyle buyrulüyor: «Eğer Rabbın dileseydi, yer­yüzündeki insanların hepsi îmân ederdi. Öyleyse sen mi insanları mü’­min olmaları için zorlayacaksın?» (Yûnus, 99). «Rabbım dileseydi; bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Onlar ise hâlâ ayrılıktadırlar. Esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbının rahmet ettikleri, müstesnadır.» (Hûd, 118-119). Allah takdirini infaz etmiş, hikmeti geçmiş, kendileri­ne peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle yaratıkları aleyhine en kesin hüccet konulmuştur.

«Onlara Rahman’dan bir öğüt geldiğinde, mutlaka ondan yüz çe­virirler. (Onlara gökten ne zaman bir kitab gelse insanların çoğu ondan yüz çevirmiştir.)» Nitekim başka âyetlerde şöyle buyruluyor: «Sen ne kadar hırs göstersen de yine insanların çoğu inanmazlar.» (Yûsuf, 103), «Yazık şu kullara ki, kendilerine bir peygamber gelmeye dursun, onu hemen alaya alırlardı.» (Yâ-Sîn, 30), «Sonra birbiri ardı sıra peygam­berlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalanladı­lar. Biz de onları birbiri ardı sıra yok edip hepsini birer efsâne yaptık. İnanmayan bir kavîm uzak olsun.» (Mü’minûn, 44). Bu, sebeple Allah Teâlâ burada da: «Onlar gerçekten yalanladılar. Ama alay edip durduk­ları şeylerin haberleri kendilerine yakında gelecektir.» buyurmuştur. Onlar, kendilerine gelen gerçeği yalanlamışlardır. Ama bir süre sonra bu yalanlamanın haberini, neticesini bileceklerdir. «Zulmedenler göre­ceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını.» (Şuarâ, 227). Sonra Allan Te­âlâ, elçisine karşı çıkmaya ve kitabını yalanlamaya cür’et edenlere sal­tanatı, kadri ve şanının yüceliğindeki azametini haber verip tenbîhte bulunur. Şüphesiz O, yeryüzünü yaratan, orada ekinler, meyveler ve hayvanlardan nice güzel çiftler bitiren Kadir, Asam ve Kahir olan Al­lah’tır. Süfyân Sevrî’nin birisinden, onun da Şa’bî’den rivayetine göre, insanlar da yeryüzünün bitkilerindendir. Onlardan cennete giren ke­rîmdir, cehenneme girenleri ise alçaktır.

«Muhakkak ki bunda, bir âyet vardır.» Yeryüzünü yaymış ve göğü yükseltmiş olan Yaratıcının eşyaları yaratmadaki gücüne bir delâlet vardır. Bununla birlikte insanların çoğu îmân etmemiş; aksine O’nu, elçilerini, kitablarını yalanlayarak emirlerine muhalefet etmiş ve ya­saklarını işlemişlerdir.

«Ve muhakkak ki senin Rabbm, elbette O; Azîz’dir, (Her şeye gâ-lib olan, kahr n galabesi altında tutan O’dur. Yaratıklarına karşı) Ra-hîm’dir. Kendisine isyan edenlerin azabım hemen vermez, aksine onlara mühlet verir, geciktirir sonra muktedir ve Aziz olanın yakalamasıyla onları yakalayıverir. Kbu: Aliye, Katâde, Rebî’ îbn Enes ve İbn Ishâk derler ki: Emrine muhalefetle bir başkasına tapınanlardan intikam al­masında elbette Azîz olandır. Saîd tbn Cübeyr Allah’ın, kendisine tevbe edip dönenlere karşı Rahim olduğunu söyler.[1]

10 — Hani Rabbın Musa’ya seslenmişti ki; Zâlimler gü­ruhuna git;

11 — Firavun kavmine, sakınmazlar mı hâlâ?

12 — Dedi ki: Rabbım, onların beni yalanlamalarından korkarım.

13 — Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Bunun için Harun’a da elçilik ver.

14 — Hem onların bana isnâd ettikleri bir suç var. Kor­karım ki beni öldürürler.

15 — Buyurdu ki: Hayır, ikiniz âyetlerimizle gidin. Mu­hakkak Biz sizinle beraber dinleyicilerdeniz.

16 — Firavun’a varın ve deyin ki: Biz, âlemlerin Rabbı-nın peygamberleriyiz.

17 — îsrâiloğullarmı bizimle beraber gönder.

18 — Dedi ki: Çocukken biz seni yanımıza alıp büyüt­medik mi? Ve sen hayatının birçok yıllarını aramızda ge-

19 — Ve yapacağın işi de yaptın. Sen nankörlerdensin.

20 — Dedi ki: Ben, onu yaptım, ama o zaman şaşkınlar­dandım.

21 — Bu yüzden sizden korktuğum için kaçtım. Sonra Rabbım bana hüküm ihsan etti ve beni peygamberlerden kıldı.

22 — îşte, başıma kaktığın o nimet, Isrâiloğullannı kö­le ettiğin içindir.

Hz. Mûsâ ve Firavun’un Kavmi

Allah Teâlâ kulu, elçisi ve kelîm’i İmrân oğlu Musa’ya Tûr dağının saf tarafından seslendiği zaman ona emrettiklerini haber veriyor. Rab-bı o zaman kelîm’i mûsâ ile konuşmuş, ona seslenmiş, ona risâlet verip seçmiş ve Firavun ile erkânına gitmesini emretmiştir. Şöyle buyurur : «Zâlimler güruhuna git; Firavun kavmine. Sakınmazlar mı hâlâ?» O da dedi ki: «Rabbım, onların-beni yalanlamalarından korkarım. Göğ­süm daralıyor, dilim açılmıyor. Bunun için Harun’a da elçilik ver. Hem onların bana isnâd ettikleri bir suç var. Korkarım ki beni öldürürler.» Bunlar; Hz. Musa’nın Allah’tan giderilmesini istediği özürlerdir. Nite­kim Tâhâ sûresinde belirtildiği üzere şöyle demişti: «’Rabbım, göğsümü aç. İşimi kolaylaştır, dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar. Kendi ailemden bir vezîr ver bana, kardeşim Harun’u; onunla destek­le beni, onu işimizde ortak yap ki, Seni daha çok tesbîh edelim. Ve Se­ni daha çok anahm.Şüphesiz ki Sen, bizi görmektesin. Buyurdu ki: Ey Mûsâ, istediğin sana verilmiştir.» (Tâhâ, 25-36).

«Hem onların bana isnâd ettikleri bir suç var. Korkarım ki beni öldürürler.» Yani o kıptîyi öldürmüş olması sebebiyle kendisini öldüre­ceklerinden korkmuştur ki, zâten Mısır diyarından çıkışının da sebebi budur. Allah Teâlâ da buyurdu ki: «Hayır, (bu konuda hiç bir şeyden korkma.)» Nitekim başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor: «Bu­yurdu ki: Senin gücünü kardeşinle artıracağız. İkinize de Öyle bir güç, (bir bürhân) vereceğiz ki onlar, size erişemeyecekler. Âyetlerimizle iki­niz de, ikinize uyanlar da üstün geleceklerdir.» (Kasas, 35). «İkiniz âyet­lerimizle gidin. Muhakkak Biz sizinle beraber dinleyicilerdeniz.» Nite­kim Allah Teilâ başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurmaktadır: «Kork­mayın, Ben sizinle beraberim, hem görür, hem de işitirim.» (Tâha, 46). Ben korumam, gözetlemem, yardım ve desteklememle ikinizle berabe­rim. «Firavun’a varınve deyin ki: Biz, âlemlerin Rabbının peygamfcıer-leriyiz.» Başka bir âyeVİ kerîme’de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Poğru-su biz, senin Rabbının elçileriyiz.» (Tâhâ, 47). İkimizden her biri sana Allah’ın elçisidir. «Isrâiloğullarmı bizimle beraber gönder. (Onları esa­retinden, yakalamandan, kahrından ve işkence etmenden serbest bırak. Zîrâ onlar, Allah’ın inanan kulları ve ihlâslı taraftarlarıdır. Bununla beraber onlar senin yanında alçaltıcı bir azâb içindedirler.)» Hz. Mûsâ Firavun’a bunları söylediği zaman, Firavun büsbütün yüz çevirdi, horla­ma ve istihfaf gözüyle ona bakarak: «Çocukken biz seni yanımıza alıp büyütmedik mi? Ve sen hayatının1 birçok yıllarını aramızda geçirdin.» dedi. İçimizde, evimizde ve yatağımızda yetiştirip büyüttüğümüz, sene­ler boyu nimetlere boğduğumuz sen değil misin? Bütün bunlardan son­ra sen bu iyiliklerimize öyle bir şeyle mukabelede bulundun ki, bizden bir adamı Öldürdün ve sana olan nimetlerimizi inkâr ettin. Bu sebeple­dir ki Firavun ona: «Sen nankörlerdensin.» demişti. İbn Abbâs ve Ab-durrahman tbn Zeyd tbn Eşlem âyetteki kâfir kelimesini; nankör, şek­linde anlamışlardır, tbn Cerlr de bu açıklamayı tercîh ediyor.

«Dedi ki: (O durumda) ben, onu yaptım., ama o zaman şaşkınlar­dandım. (Allah bana vahyetmeden ve bana risâlet, peygamberlik nime­ti vermezden önce yapmıştım bunu.)» îbn Abbâs (r.a.), Mticâhid, Ka-tade, Dahhâk ve başkaları ayetteki kelimesini; bilgisizler olarak açıklarlar ki buna göre anlam: Ama o zaman ben bilgisizlerden­dim, şeklinde olacaktır. îbn Cüreyc âyetteki bu kelimenin, Abdullah îbn Mes’ûd’un kırâetinde bilgisizler anlamına gelecek şekilde olduğunu söy­ler.

«Bu yüzden sizden korktuğum için kaçtım. Sonra Rabbım bana hü­küm ihsan etti ve beni peygamberlerden kıldı.» Birinci durum ayrılıp gitti ve diğer bir durum geldi. Allah Teâlâ beni, sana peygamber olarak gönderdi. Şayet Allah’a itaat edersen kurtulur, O’na muhalefet edersen de helak olursun.

Sonra Mûsâ şöyle dedi: tfîşte başıma kaktığın o nimet, îsrâiloğul-Iannı köle ettiğin içindir.» Bana yapmış, olduğun iyilik ve beni yetiştirip büyütmen, îsrailoğullarına yaptığın kötülüğün karşılığıdır. Onları kö­leler ve hizmetçiler yaptın. İşlerinde ve tebeanm zorluklarında onları kullandın. Onların bütününe kötülük yapmış olman karşılığında onlar­dan bir tek kişiye iyilikte bulunmuş olman yetmiyor mu? Onlara yap­mış olduklarına nisbetle senin anlattığın hiç bir değer ifâde etmez.[2]

23 — Firavun: Âlemlerin Raıbbı da nedir? dedi.

24 — Dedi ki: Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bu­lunanların Rabbıdır. Eğer siz yakîn getirenlerden iseniz.

25 — Yanında bulunanlara: İşitmiyor musunuz? dedi.

26 — O da: Sizin de Rabbmız ve önce geçmiş atalarını­zın da Rabbıdır, dedi.

27 — Firavun dedi ki: Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir.

28 — O da: Eğer aklınızı başınıza alırsanız; doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbıdır, dedi.

Allah Teâla «Alemlerin Rabbı dediğin nedir?» sözünden Fİravun’un küfrü, inadı, azgınlığı ve inkârını haber verir. Zîrâ o kavmine daha ön­ce: «Ey ileri gelenler, sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyo­rum.» (Kasas, 38) dedi ve «kavmini küçümsedi. Ama onlar yine de ken­disine itaat ettiler.» (Zuhruf, 54). Onlar, yegane yaratıcı olan Allah’ı in­kâr eder ve kendilerinin Firavun dışında Rablan olmadığına inanırlar­dı. Mûsâ Firavun’a: «Şüphesiz ben âlemlerin Rabbının elçisiyim.» de­diği zaman Firavun kendisine : «Benim dışımda âlemlerin Rabbı oldu­ğunu zannettiğin kimdir?» demişti. Selef âlimleri ile halef imamları âyeti böyle açıklamışlardır. Hatta Süddî bu âyet-i kerîme’nin; «Ey Mû­sâ, Rabbınız kimdir sizin? dedi. (Mûsâ da) dedi ki: Rabbımız her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yola eriştirendir.» (Tâhâ, 49-50) aye­ti gibi olduğunu, söylemiştir. Buradaki sorunun mâhiyyetten suâl oldu­ğunu sanan mantıkçılarla başkaları hatâ etmektedirler. Zîrâ Firavun, bir yaratıcının varlığını kabul etmiyordu ki onun mâhiyyetini sorsun. Tam aksine aleyhine hüccet ve burhanlar konulmuş bile olsa göründü­ğü kadarıyla o, yaratıcıyı bütünüyle inkâr etme durumundaydı. İşte Hz. Mûsâ, Firavun kendisine âlemlerin Rabbını sorduğu zaman şöyle de­mişti: «Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbıdır.» Bunların hepsinin yaratıcısı, mâliki, onlarda tasarruf sahibi, onların ilâ­hı olup O’nun ortağı yoktur. Bütün eşyayı; ulvî âlemi ve ondaki sabit yıldızlarla parlak seyyareleri, âlem-i süflî ile ondaki denizleri, çölleri, dağlan, ağaçlan, canlıları, bitkileri ve meyveleri, bunlann arasındaki havayı, kuşları ve havanın içerdiklerini yaratan Allah O’dur. Bunların hepsi O’nun kullan olup O’na boyun eğmişlerdir.

«Eğer siz, yakîn getirenlerden iseniz.» Sizin yakîn sahibi kalbleriniz, gerçekleri gören gözleriniz varsa. İşte o zaman Firavun, çevresindeki er­kânına, devletinin büyüklerine dönüp söylediklerinde Hz. Musa’yı yalan­lama ve alay etme şeklinde onlara: «İşitmiyor musunuz?» Musa’nın, benden başka sizin bir ilahınız olduğuna dâir zannını ifâde eden sözle­rine şaşmıyor musunuz? dedi. Hz. Mûsâ da onlara: «Sizin de Rabbınız ve önce geçmiş atalannızın da Rabbıdır.» dedi. Sizin yaratıcınız, Fira­vun ve zamanından önceki İlk atalannızın yaratıcısı O’dur. «-Firavun da (kavmine) dedi ki: Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir.» Ortada benim dışımda bir Rab olduğunu iddia ediyor. Demek ki bunun aklı yok, dedi. Hz. Musa ise Firavunrun işaret ettiği şüphelere muhâtab olanlara şu sözüyle cevab verdi: «Eğer aklınızı başınıza alırsanız; doğu­nun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbıdır.» O Allah ki doğuyu doğu olarak yaratmış, yıldızlar oradan doğuyor. Batıyı batı ola rak yaratmış, sabit olanıyla ve seyyareleri ile yıldızlar oradan batıyor. Şayet şu adam Allah’ın buyruk altına alıp ölçüler koymuş olduğu şu nizâm ile birlikte gerçekten sizin Rabbınız ve ilâhınız olduğunu sanı­yorsa, durumu tersine çevirsin; doğuyu batı, batıyı da doğu, yapsın. Ni­tekim Allah Teâlâ Hz. İbrahim’le Rabbı konusunda münâkaşaya girişen kimseden şöyle haber veriyor: «Allah kendisine mülk verdiği için, Rabbı hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim: Benim Rabbım öldüren ve diriltendir, deyince o; ben de diriltir ve öldürürüm, demişti. İbrahim: Allah güneşi Doğudan getirir. Haydi sen de onu Ba­tıdan getir, deyince; o, küfreden herif apışıp kaldı. Öyle ya, Allah zâlim­ler güruhunu hidâyete erdirmez.» (Bakara, 258). Bu sebeple Firavun mağlûb olup hüccetleri tükenince makamını, gücünü ve hükümranlığı­nı kullanmaya dönmüş ve bunun kendisine fayda vereceğine, Hz. Mûsâ (a.s.) hakkında geçerli olacağına inanmıştır. Allah Teâlâ aşağıdaki âyet­lerde ondan şu şekilde haber verecektir:[3]

29 — Firavun dedi ki: Benden başka bir tanrı edinirsen; şüphesiz seni, hapse atılanlardan kılarım.

30 — Sana apaçık bir şeyle gelmişsem de mi? dedi.

31 — Firavun: Eğer doğru söylüyorsan haydi getir onu, dedi.

32 — Bunun üzerine o asâsmı attı, bir de ne görsün; apaçık bir ejderhâdır.

33 — Elini çıkardı bir de ne görsün; bakanlara bembe­yazdır.

34 — Çevresinde bulunan ileri gelenlere dedi ki: Şüp­hesiz bu. belletilmiş bir büyücüdür.

35 – Sizi büyüsüyle memleketinizden çıkarmak isti­yor. Ne dersiniz?

36 — Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere top­layıcılar gönder.

37 — Belletilmiş tüm büyücüleri sana getirsinler.

Firavun, aleyhine beyân ve akılla hüccet konulup (mağlûb olun­ca) Hz. Musa’ya gücü ve hükümranlığı ile gâlib gelmeye yönelmiş; bu makamdan sonra artık söze yer olmadığını zannetmiştir. Dedi ki: «Ben­den başka bir tanrı edinirsen; şüphesiz seni hapse atılanlardan kılarım.» Bunun üzerine Hz. Mûsâ da: «Sana apaçık bir şeyle (ve kesin bir bur­hanla) gelmişsem de mi?» dedi. Firavun: «Eğer doğru söylüyorsan hay­di getir onu.» dedi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ asasını attı, bir de ne görsün; apaçık (ayakları ve büyük bir ağzı olan, görenlerin kalbini ye­rinden hoplatıcı, korkutucu) bir ejderhâdır. Elini (cebinden) çıkardı, bir de ne görsün; bakanlara (ay parçası gibi) bembeyaz (parlamakta) dır. Firavun isyankâr tavnyla yalanlama ve inâdlaşmaya koşarak çev­resindeki erkânına: «Şüphesiz bu, belletilmiş bir büyücüdür. (Sihirde parlak ve üstün bir seviyededir.)» Böylece Firavun çevresindekilere, Hz. Musa’nın gösterdiklerinin mucize kabilinden olmayıp sihir kabilinden olduğunu kabul ettirmek isteyip sonra onları Hz. Musa’ya muhalefete ve onu inkâra teşvikle: «Sizi büyüsüyle memleketinizden çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?» Yaptığı bu şeyle insanların kalblerini kazanmak ve böy­lece taraftarlarını, yardımcılarını, kendisine tâbi olanları çoğaltıp size devletinizde gâlib gelerek ülkeleri sizin elinizden almak istiyor. Ne ya­pacağıma dâir bana görüşünüzü bildirin, dedi. Dediler ki: «Onu ve kar­deşini alıkoy. Şehirlere toplayıcılar gönder.» Onu ve kardeşini biraz ge­ciktir ki senin ülkenin şehirlerinden her bir bilgin sihirbazları ona karşı topla, ona mukabelede bulunsunlar, onun getirdiğinin bir benzerini yap­sınlar. Böylece sen ona gâlib gelmiş olursun, zafer ve güçlendirme senin olur. Firavun, onların bu sözlerine icabet etti. Bunlar, Allah Teâlâ’mn müsahhar kılmasıyla olmuştur. Böylece insanlar düz bir yerde toplana­caklar; Allah’ın âyetleri, hüccetleri ve burhanları güpegündüz açık ola­rak insanlara görünecekti.

Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ ile kiptiler arasında geçen bu fiilî münaza­rayı A’râf ve Tâhâ sûreleri ile bu sûrede zikretmektedir. Kiptiler Allah’­ın nurunu ağızlan ile söndürmek istemişler; Allah Teâlâ da kâfirler is­temese (hoşlanmağa) bile nurunu tamamlamakta ısrar etmiştir. Küfür­le îmânın zâten durumları budur; karşı karşıya geldikleri zaman îmân mutlaka ona galebe çalacaktır. «Hayır; Biz gerçeği, bâtılın tepesine in­diririz de onun beynini parçalar. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiş­tir. Allah’a yakıştırdıklarınızdan dolayı yazıklar olsun size.» (Enbiyâ, 18), «De ki: Hak geldi,.bâtıl yıkıldı. Muhakkak bâtıl zâten yıkılacaktı.» (Isrâ, 81). Mısır ülkesinin çeşitli yerlerinden toplamış oldukları büyü­cüler geldiler. O zamanda insanların büyü san’atını en iyi icra edenleri ve olmamış şeyleri olmuş gibi göstermede en güçlüleri idiler. Sihirbaz­lar, büyük bir topluluk teşkil ediyordu. Onların sayısı hakkında on iki bin, on beş bin, on yedi bin, on dokuz bin, otuz bin küsur, seksen bin ve benzeri sayılar ileri sürülmüştür. Onların sayılarını en iyi Allah bilir.

İbn tshâk der ki: onların ileri gelenleri ve başkanları dört kişi olun bunlar Sâtur, Âzûr, (?) ve Yasla (?) idiler.

İnsanlar o gün için toplanmaya ayrı bir önem verdiler. İçlerinden bazıları: «Eğer onlar gâlib gelirlerse, büyücülere belki biz de tâbi olu­ruz.» diyordu. Onlar; gerçek, ister sihirbazlardan isterse Musa’dan olsun biz gerçeğe uyarız, dememişlerdir. Aksine tebea, krallarının dini üzere­dir. Büyücüler Firavun’un meclisine geldiler. Firavun’un tahtı kurul­muş, hizmetçilerini, vezirlerini, devletinin ileri gelenlerini ve orduları­nı etrafına toplamıştı. Sihirbazlar Firavun’un önünde dikilip, Musa’ya gâlib geldikleri takdirde kendilerine ihsanda bulunmasını ve kendisine yakın olanlardan kılmasını istediler. Dediler ki: «Gâlib gelenler biz olur­sak, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi?» Firavun da: «Evet, dedi. O takdirde siz, muhakkak gözdelerdensiniz. (Sizin benden istedikleriniz­den daha özel bir şekilde mükâfatlandıracağım ve sizi katımdaki göz­delerden, arkadaşlarımdan kılacağını.)» Büyücüler münazara yerine döndüler ve: «Dediler 3ü:: Ey Mûsâ ya sen at, ya da ilk atanlar biz ola­lım. O da: Hayır, siz atın, dedi.» (Tâhâ, 65-66). Olay burada kısaltılarak anlatılmaktadır. Hz. Mûsâ onlara: «Atacak olduğunuz şeyleri atın.» de­di. Onlar da bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve dediler ki; «Firavun hakkı için elbette biz gâlib gelenleriz.» (…) Allah Teâlâ bu ko­nuyla ilgili olarak A’râf sûresinde: «Halkın gözlerini büyüledüer, onlara korku saldılar ve büyük bir sihir getirmiş oldular.» (A’râf, 116) buyu­rurken, Tâhâ sûresinde: «Bir de ne görsün; onların ipleri ve değnekleri, büyüleri yüzünden kendisine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi. Bu­nun için Mûsâ, içinde bir korku- hissetti. Korkma, muhakkak sen daha üstünsün, dedik. Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Zî-râ onların yaptıkları, sâdece sihirbaz düzenidir. Nerede olursa olsun sihirbâz asla basan kazanamaz.» (Tâhâ, 66-69) buyurmuş olup burada da: «Ardından Mûsâ asasını attı. Bir de ne görsünler; onların uydur­duklarını yutuveriyor.» Her yerden onların attıklarını yakalayıp yutu­yor ve onlardan hiç birisini bırakmıyor. Allah Teâla durumu başka bir âyet-i kerîme’de şöyle haber vermektedir: «Böylece hak yerini buldu ve onların yapimakta oldukları şeyler de boşa gitti. İşte orada yenildiler, hor ve hakîr geri döndüler. Sihirbazlar da hep birden secdeye kapandı­lar. Dediler ki: Âlemlerin Rabbına îmân ettik. Mûsâ ve Harun’un Rab-bına.» (A’râf, 118-122). Bu gerçekten azametli bir durum, kesin bir bur­han ve hasmı kahredici bir hüccet olmuştur. Kendilerinden zafer umu­lan ve mutlaka üstün gelmeleri istenilenler mağlûb olmuş, boyun eğ­miş ve o anda Hz. Musa’ya îmân ederek Hz, Mûsâ ve Harun’u gerçekle, parlak bir mucizeyle gönderen âlemlerin Rabbı Allah’a secde etmişlerdi. Firavun öyle bir mağlûb olmuştu ki âlemde bir benzerine şâhid olunma­mıştır. Firavun —Allah’ın la’neti onun üzerine olsun— o kadar utan­maz ve cür’etli idi ki hemen büyüklenmeye, inâdlaşmaya ve bâtıl iddi­asına döndü, büyücüleri tehdîd etmeye başladı. O, şöyle diyordu: «Doğ­rusu o, size büyü öğreten büyüğünüzdür.» (Tâhâ, 71), «Doğrusu bu; halkı şehirden çıkarmanız için düzdüğünüz bir hiledir. Fakat yakında bilirsiniz siz.» (A’râf, 123).[4]

49 — Ben, size izin vermezden önce mi ona inandınız? Şüphesiz size” büyü öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bilecek­siniz; elbette ben ellerinizi ve ayaklarınızı andolsun ki çap­razlama kestireceğim ve hepinizi astıracağım, dedi.

50 — Onlar da dediler ki: Zararı yok. Biz, muhakkak Rabbımıza dönenleriz.

51 — Biz, gerçekten Rabbımızm; mü’minlerin ilki olma­mızdan dolayı hatâlarımızı bağışlayacağını umarız.

Büyücülerin Firavun tarafından tehdîd olunması onlara te’sîr et-memiş, bilâkis bu tehdîd onların îmânını ve teslîmiyyetini arttırmıştır.

Zîrâ onların kalblerinden küfür örtüsü açılmış, kavimlerinin bilmedik­leri bilgileri ile gerçek onlara zahir olmuştur. Öyle ki Hz. Mûsâ’nm getir­miş olduğu şey bir beşerden asla sâdır olamazdı. Ancak Ailah tarafından te’yîd edilen, Rabbmdan getirdiğinin doğruluğuna Allah’ın bir hüccet ve delâlet kıldığı kimseden sâdır olabilirdi. Bu sebepledir ki Firavun onlara şöyle demişti: «Ben size izin vermezden önce mi ona inandınız?» Yaptığınız şeyde benden izin almanız ve bu konuda benden önce dav­ranmamanız gerekirdi. Şayet ben size izin verirsem yapacak, yasaklar­sam geri duracaktınız. Zîrâ ben, itaat olunacak yegâne hâkimim. «Şüp­hesiz size büyü öğreten büyüğünüadür.» Firavun’un bu tavrı, bile bile inâdlaşma ve hakkı inkârdır. Herkes bunun bâtıl olduğunu bilir. Zîrâ o günden önce Hz. Mûsâ onlarla bir araya gelmemişti. Onlara sihir san’-atını öğreten büyükleri nasıl olabilir ki? Zâten aklı olan böyle bir şey söylemez. Sonra Firavun ellerini, ayaklarını kestirip astırmakla tehdîd ettiğinde onlar dediler ki: «Zararı yok. Biz, (aldıracak da değiliz. Dönüş Allah’adır ve biz) muhakkak Rabbımıza dönenleriz.» O, güzel amel işle­yenin ecrini elbette zayi’ etmeyecektir. Senin bize yaptığın elbette O’na gizli kalacak değildir. Bu yüzden bizi, en mükemmel mükâfatla mükâr lâtlandıracaktır. Bu sebebledir ki onlar şöyle demişlerdir: «Biz gerçek­ten Rabbımızm; kavmimiz kıptîlerden hemen îman edenler olmamız se­bebiyle senin zorlamanla yaptığımız büyü ve işlediğimiz günâhlarımızı bağışlayacağım umarız.» Ve Firavun onların hepsini öldürtmüştür.[5]

52 — Musa’ya da vahyettik ki: Kullarımı geceleyin yola çıkar. Şüphesiz siz izleneceksiniz.

53 — Bunun üzerine Firavun şehirlere toplayıcılar gön­derdi.

54 — Şüphesiz ki bunlar; döküntü azınlıklardır.

55 — Ve gerçekten bize de büyük bir öfke beslemekte­dirler.

56 — Doğrusu biz topluca tedbirli olmalıyız.

57 – Fakat Biz, onları bahçelerden ve pınar başların­dan çıkardık.

58 — Hazînelerdenve şerefli makamlardan.

59 — Böylece onlara îsrâiloğullarmı mîrâsçı kıldık.

Hz. Mûsâ (a.s.)mn Mısır diyarında ikâmeti uzamış, orada Firavun ve erkânına karşı Allah’ın hüccet ve burhanlarını ortaya koymuş, bunun­la birlikte onlar inâd ve hakka karşı çıkmalarında devam etmişlerdir. Böylece azâb ve cezadan başka çâre kalmamış oluyordu. Allah Teâlâ Hz. Mûsâ (a.s.)ya İsrâiloğullarını geceleyin Mısır’dan çıkarmasını, onları emrolunduğu yere götürmesini emretti. Hz. Mûsâ (a.s.) da Rabbmın emrini yerine getirdi. B^ravun’un kavminden birçok süs eşyasını emâ­net olarak aldıktan sonra onları yola çıkardı. Müfessirlerden bir çoğu­nun anlattığına göre Hz. Mûsâ, onları ay doğma vaktinde yola çıkarmış­tı. Mücâhid, —Allah ona rahmet eylesin— o gece ay tutulduğunu söy­ler. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Mûsâ, Hz. Yûsuf (a.s.)un kabrini sor­muş ve îsrâiloğullarından ihtiyar bir kadın onun kabrini göstermiş, Hz. Mûsâ da onun tabutunu yanlarında taşımıştır. Hz. Musa’nın onun ta­butunu bizzat yüklendiği söylenir. Hz. Yûsuf tsrâiloğullan’na Mısır’dan çıkacakları zaman tabutunu, yanlarında taşımalarını vasiyyet etmiş. Bu hususta bir de hadis vârid olmuştur ki tbn Ebu Hatim —Allah ona rah­met eylesin— şöyle der: Bize Ali İbn Hüseyn’in… Ebu Mûsâ (el-E§’arî) den rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır: Allah Rasûlü (s.a.) bir bedeviye müsâfir olmuş ve o da efendimize ikramda bulunmuş, Allah Rasûlü (s.a.) ona: Ahidleştik, buyurmuştu. (Bir gün) o bedevi Allah Rasûlü (s.a.) ne geldi de, efendimiz ona: İhtiyâcın nedir? diye sordu. Bedevi: Koşumlu bir deve ve ailemin sağacağı bir miktar keçi, diye cevab verdi. Allah Rasûlü: İsrâiloğullarının ihtiyar kadım gibi olmaktan âciz mi kal­dın? buyurdu. Ashabı efendimize: Ey Allah’ın elçisi, İsrâiloğullarının ih­tiyar kadını da nedir? diye sordular, şöyle anlattı: Hz. Mûsâ, îsrâiloğul-larını yürütmek istediğinde yolu kaybetmişti. İsrâiloğullanna: Bu ne haldir? diye sordu. Isrâiloğullarının bilginleri kendisine: Hz. Yûsuf (a.s.) ölüm döşeğinde iken bizden Allah adma söz aldı ki onun tabutunu bi­zimle birlikte nakletmedikçe Mısır’dan çıkmayacağız. Bunu sana hatır­latırız, dediler. Hz. Mûsâ onlara: Yûsuf’un kabrinin nerede olduğunu hanginiz biliyor? diye sordu. İsrâiloğulları içinde ihtiyar bir kadından başka onu bilen yoktur, dediler. Hz. Mûsâ o kadma haber gönderdi ve: Yûsuf’un kabrini bana göster, dedi. Kadın: Bana hükmümü vermedikçe Allah’a yenûn olsun ki bunu yapmayacağım, dedi. Hz. Mûsâ ona: Senin hükmün nedir? diye sordu da kadın: Benim hükmüm seninle birlikte cennette olmamdır, dedi. Bu istek sanki Hz. Musa’ya ağır geldi de ona: Bu kadına hükmünü ver, denildi. Kadın onları bir su birikintisine gö­türdü ve: Bu suyu başka bir yere akıtın, dedi. Suyu başka bir yere akıt­tılar da kadın: Burayı kazın, dedi. Kazdıklarında Hz. Yûsuf’un kabrini bulup çıkardılar, tabutu yüklendiklerinde ise yol gündüz ışığında gibi aydınlanıverdi. Bu gerçekten ğarîb bir hadîstir. Mevkuf olması doğruya daha yakın görünüyor. En doğrusunu Allah bilir. Sabahleyin onların mahallelerinde hiç bir ses olmadığını görünce, Firavun îsrâiloğullanna son derece öfkelendi. Zîrâ Allah Teâlâ onu helak buyurmayı murâd et­mişti. Ülkesine hemen oralardan ordu toplayacak kumandanlarım, ket­hüdalarını gönderdi. Onlar için de şöyle nida ettirdi: «Şüphesiz ki bun­lar, (İsrâiloğulları), döküntü azınlıklarıdır. Ve gerçekten bize de büyük bir öfke beslemektedirler. (Her zaman onlardan bizi öfkelendirecek dav­ranışlar meydana gelmektedir.) Doğrusu biz, topluca tedbirli olmalıyız. (Biz her zaman onların gailesinden sakınagelmişizdir. Ben onların kök­lerini kazımak ve yeşilliklerini yok etmek istiyorum.)» Isrâiloğullan hakkındaki dileğine mukabil olarak kendisi ve ordusu o akıbete uğra­mıştır. Allah Teâlâ buyurur ki: «Fakat Biz onları bahçelerden ve pınar başlarından çıkardık. Hazînelerden ve şeref İli makamlardan.» Onlar ni­metlerden cehenneme çıkmışlardır. Yüce makamları, bahçeleri, nehirle­ri, mallan, nzıklan, hükümranlığı ve dünyadaki bol makamları terk et­mişlerdir. «Böylece onlara Isrâiloğullarını mirasçı kıldık.» Nitekim Al­lah Teâlâ başka âyet4 kerîme’lerde şöyle buyurmaktadır: «Hor görül­müş olan o kavmi de, bereketlendirdiğiniz yerin doğularına ve batıla­rına mirasçı kıldık. Rabbının İsrâiloğullannm vukûbulan güzel sözü de onların sabretmelerinden dolayı yerini buldu. Firavun’un da, kavminin de yapmakta ve yükselmekte oldukları şeyleri harâb ettik.» (A’râf, 137). «Biz ise istiyorduk ki; güçsüz sayılanlara iyilikte bulunalım, onları -Ön­derler kılalım ve onları vârisler yapalım. Ve onları, memleketlerine yer­leştirelim, Firavun’a, Hamân’a ve ikisinin askerlerine çekinmekte olduk­ları,şeyleri gösterelim.^ (Kasas, 5-6).[6]

60 — Güneş üzerlerine doğarken onları izlediler.

61 — İki topluluk karşı karşıya geldiğinde, Musa’nın arkadaşları dediler ki: Gerçekten biz, yakalandık.

62 — Hayır, dedi. Muhakkak ki Rabbım, benimledir. Bana doğru yolu gösterecektir.

63 – Bunun üzerine Musa’ya vahyettik ki: Âsânı deni­ze vur. O, hemen yarıldı ve her parçası yüce bir dağ gibi oldu.

64 — Sonra diğerlerini oraya yaklaştırdık.

65 — Musa’yı ve beraberindekileri topluca kurtardık.

66 — Sonra diğerlerini suda boğduk.

67 — Şüphesiz ki bunda, bir âyet vardır. Ama onların çoğu inananlar değildi.

68 — Muhakkak ki Rabbm, elbet Azîz’dir, Rahîm’dir.

Müfessirlerden bir çoğu şöyle anlatıyor: Firavun büyük bir toplu­luk ve muhteşem bir ordu içinde çıktı. Ordusu, zamanında Mısır diyarı ülkesinin bütününden; kumandanları, vezirleri, büyükleri, reisleri ve or­dularıyla, her bir düğümü çözebilecek bir topluluktu. Bir çoklarının ts-râiliyâttan olarak anlattıklarına göre; Firavun bir milyon altı yüz bin süvari içinde çıkmıştı. Bunlardan yüz bini yağız kısraklar üzerindeydi. Ka’b el-Ahbâr, yanlarında sekiz yüz bin yağız aygır olduğunu söyler, Ancak bu şüphelidir: Açık olan odur ki; bunlar, Isrâiloğullannın uydur-malanndandir. Allah Teâlâ en iyi bilir. O’nun haber verdiği faydalı olan­dır ki sayılarını bildirmemiş,tir. Zâten bunda bir fayda da yoktur. Şu kadar var ki onlar, bütünüyle seferber olarak çıkmışlardır.

«Güneş üzerlerine doğarken onları izlediler.» İsrâiloğullanna gü­neş doğarken yetiştiler. îki topluluk karşı karşıya gelip birbirlerini gör­dükleri zaman; «Hz. Musa’nın ashabı dediler ki: Gerçekten biz yaka­landık.» Zîrâ, yürümeleri onları deniz —ki Kalzem denizidir— sahiline ulaştırmıştı. Önlerinde deniz, arkalarında ise ordusuyla birlikte Fira­vun onlara yetişmişti. Bu sebepledir ki onlar: «Gerçekten biz yakalan­dık.» demişlerdir. Hz. Mûsâ dedi ki: «Hayır; muhakkak ki Rabbım be­nimledir.» Yani, bana doğru yolu gösterecektir. Sizin korktuklarınızdan hiçbirisi size ulaşmayacakty. Şüphesiz sizi buraya yürütmemi emreden Allah Teâlâ’dır. O ise, asla sözünden caymaz. Hz. Harun onların öncü­leri içindeydi ve yanında Yûşâ’ îbn Nûn vardı. Firavun ailesinden îmân eden ile Hz. Mûsâ (a.s.) ardçılar içindeydi. Müfessirlerden bir çoğu an­latıyor ki onlar ne yapacaklarını bilmez halde durdular. Yûşâ’ Îbn Nûn veya Firavun ailesinden îmân eden kişi, Hz. Musa’ya: Ey Allah’ın pey­gamberi; Allah Teâlâ sana buraya yürümeni mi emretti? diye sordu. Hz. Mûsâ bu soruya evet, cevabını verdi. Firavun ve ordusu yaklaşıp ta aralarında çok az bir mesafe kalmıştı ki;Allah Teâlâ, peygamberi Mû-sâ’ya âsâsıyla denişe vurmasını emretti. Hz. Mûsâ, denize vurup: Al­lah’ın izniyle yarıl, dedi. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a’nın… Muhammed İbn Hamza İbn Muhammed İbn Yûsuf İbn Abdullah İbn Sellâm’dan rivayetine göre Hz. Mûsâ (a.s.) denize ulaştığı zaman: Ey her şeyden önce var olan, her şeyi yaratan, her şeyden sonra var olan; bize bir çıkış yolu (bir kurtuluş çaresi) yarat, diye duâ etmiş de, Allah Teâlâ kendisine: «Âsânı denize vur.» diye vahyetmiş. Katâde der ki: Allah Teâlâ o gece denize: Mûsâ âsâsıyla sana vurduğu zaman onu dinle ve itaat et, diye vahyetti. Deniz o gece çırpınarak geceledi. Musa’­nın kendisine hangi yönden vuracağını bilmiyordu. Hz. Mûsâ denize ulaştığında fetâsı (hizmetlerini gören genç) Yûşâ’ îbn Nûn ona: Ey Allah’ın peygamberi, Rabbm sana nereyi emretti? dedi de, Hz. Mûsâ: Denize vurmamı emretti diye cevab verdi. Yûşâ’ İbn Nûn da: O halele ona vur, dedi. Muhammed îbn îshak der ki: Bana anlatıldığına göre, Allah Teâlâ denize: Mûsâ âsâsıyla sana vurduğu zaman onun için yarı­lıp açıl, diye vahyetmişti. Deniz birbirine vurarak, Allah’tan korkarak ve Allah’ın kendisine emrettiğini bekleyerek o geceyi geçirdi: Allah Allah Teâlâ Musa’ya: «Âsânı denize vur.» diye vahyetti. Hz. Musa âsâ­sıyla denize vurdu. Âsâ’da Allah’ın vermiş olduğu bir güç vardı. Böylece deniz yarıldı. Bir çoklarının anlattığına göre, Hz. Mûsâ denize künyesi ile hitâb ederek: Ey Ebu Hâlid; Allah’ın gücüyle yani, demişti.

«O, hemen yarıldı ve her parçası yüce bir dağ gibi oldu.» İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Muhammed îbn Kâ’b, Dahhâk, Katâde ve başkaları âyetteki kelimesini, dağ ile açıklamışlardır. Atâ el-Horasânî İse bu kelimeyi; iki dağ arasındaki geçit olarak açıklar. îbn Abbâs der ki: Deniz en iki yol haline geldi. Her bir aile İçin bir yol oldu. Süddî şöy­le ilâve eder: Arada kapı kemeri gibi açıklıklar meydana geldi ki’; bura­lardan birbirlerine bakıyorlardı. Su, kenarlannda duvar gibi dikildi. Allah Teâlâ denizin dibine bir rüzgâr gönderdi de, orayı ısıttı ve yer­yüzü gibi kupkuru oldu. Allah Teâlâ başka, bir âyet-i kerîme’de buna işaretle: «Denizde onlara kuru bir yol aç. Batmaktan ve düşmanların yetişmesinden korkma, endîşe etme.» (Tfthft, 77) buyurur. Bu kıssada ise şöyle denilmektedir: «Sonra diğerlerini oraya yaklaştırdık.» ibn Ab­bâs, Atâ el-Horasânî, Katâde ve Süddî, âyeti şöyle açıklıyorlar: «Sonra diğerlerini oraya yaklaştırdık.» Yani Firavun ve ordusunu denize yak­laştırdık.

«Musa’yı ve beraberindekileri topluca kurtardık. Sonra diğerlerini suda boğduk.» Hz. Mûsâ İle tsrâiloğullarını ve onlarla birlikte onların dini üzere olanları kurtardık, onlardan hiç kimse yok olmadı. Firavun ve ordusu ise suda boğuldu ve onlardan helak edilmemiş hiç kimse kalmadı.

tbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali tbn Hüseyn’in… Abdullah İbn Mes’-ûd’dan rivayetine göre; Hz. Mûsâ Isrâiloğullannı geceleyin yürüttüğün­de, bu haber Firavun’a ulaşmıştı. Bir koyun getirilmesini emretti ve onu boğazlattı. Sonra: Bunun yüzülmesi bitmeden önce, benim için kıptîler-den altı yüz bin kişi toplanacak, diye emretti. Hz. Mûsâ. yürüyüp de­nize ulaştı. Denize: Yarılıp açıl, dedi. Deniz: Ne kadar büyüklendin ey Mûsâ, Ademoğullarmdan kime yarılmışım ki, senin için yarılıp ayrıla­cağım? dedi. Hz. Mûsâ ile beraber, atı üzerinde birisi vardı. Bu adam Hz. Musa’ya: Ey Allah’ın peygamberi, sana neresi emrolundu? diye sor­du. Hz. Mûsâ denizi kasdederek: Bana ancak bu şekilde yapmam emro-lunmuştu,, diye cevabladı. Adam kısrağını sürdü, denizde yüzüp geri çıktı. Ey Allah’ın peygamberi, sana emrolunan neresidir? diye soruyu tekrarladı. Hz. Mûsâ: Ben ancak bu şekilde yapmakla emrolundum, di­ye cevabladı. Adam: Allah’a yemîn olsam ki sen yalan söylemedin, ya­lanlanmadın da, deyip ikinci kere atım sürdü, yüzdü. Sonra tekrar çı­kıp: Ey Allah’ın peygamberi, emrolunduğun yer neresidir? diye sordu. Hz. Mûsâ yine: Ancak şu s-âhil ile (buraya gelip denize açılmasını söy­lemekle) emrolundum, dedi. Adam: Allah’a yemîn olsun ki yalan söy­lemedin, yalanlanmadın da, dedi. Allah Teâlâ Musa’ya: Asanı denize vur, diye vahyetti. Hz. Mûsâ denize, âsâsıyla vurdu da deniz yarılıp açıldı. Orada on iki yol vardı. Her bir aile için bir yol oldu, (geçerken) birbirlerini görüyorlardı. Hz. Musa’nın ashabı denizden çıkıp Firavun’-un ashabı bütünüyle oraya girdiğinde deniz üzerlerine kapanıp onları boğdu. İsrail’in Ebu İshak’tan, onun Amr tbn Meymûn’dan, onun da Abdullah’tan rivayetinde şöyle anlatıyor: Hz. Musa’nın ashabının so­nuncuları çıkıp ta Firavun’un ashabı bütünüyle denize girince üzerle­rine deniz kapandı. O gündekinden daha çok bir kalabalık görülmemiş­tir. Firavun —Aliah ona la’net etsin— boğuldu.

«Şüphesiz ki bunda, (bu kıssada, bundaki gariplikler ile Allah’ın inanan kullarına yardım ve desteklemesinde) bir âyet (kesin bir hüc­cet, yüce bir hikmet ve delâlet) vardır. Ama onların çoğu inananlar de­ğildi. Muhakkak ki, Rabbın, elbet Azîz’dir, Rahîm’dİr.»[7]

69 — Onlara ibrahim’in haberini oku.

70 — Hani babasına ve kavmine: Nelere tapıyorsunuz? demişti.

71 — Onlar da: Putlara tapıyoruz ve onlara bağlanıp duruyoruz, demişlerdi.

72 — O da demişti ki: Çağırdığınızda sizi duyuyorlar mı?

73 — Yahut size fayda veya zarar veriyorlar mı?

74 — Demişlerdi ki: Hayır. Atalarımızı böyle yapar gör­dük.

75 — O da demişti ki: Neye tapmış olduğunuzu görü­yor musunuz?

76 — Siz ve geçmiş atalarınız?

77 — Doğrusu onlar, benim düşmanımdır. Ancak âlem­lerin Rabbı müstesna.

Ve İbrahim’in Haberi

Allah Teâlâ, kulu, elçisi, dostu, hanîflerin imâmı Hz. İbrahim’den haber vererek; elçisi Muhammed’e onun haberi ümmetine okumasını emrediyor ki; Ihlâs, tevekkül, tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet, şirk ve müşriklerden uzaklaşmada ona uysunlar. Şüphesiz Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’e, küçüklüğünden yaşlılığına kadar bir olgunluk vermişti: Ye­tişkinlik ve gençliğinden başlayarak o, kavminin Allah ile beraber put­lara tapınmasını hoş karşılamayıp inkâr etmişti «Hani babasına ve kavmine: Nelere tapıyorsunuz?» Bağlanıp durduğunuz şu heykeller de nedir? demişti. Onlar da; «Putlara tapıyoruz ve onlara ibâdet ve duâ ederek bağlanıp duruyoruz.» demişlerdi. «O da dedi ki: Çağırdığınızda sizi duyuyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar veriyorlar mı?» Onlar demişlerdi ki: «Hayır. Atalarımızı böyle yapar gördük.» Böylece putları­nın, anılanlardan hiç birisini yapamayacağını itiraf etmiş oldular. Sâ­dece onlar atalarını böyle yaparken görmüşler ve onlar peşlerinden git­mektedirler, îşte o zaman Hz. İbrahim, onlara: «Neye tapmış olduğu­nuzu görüyor musunuz? Siz ve geçmiş atalarınız. Doğrusu onlar, benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbı müstesna, demişti.» Yani, şayet şu putlar gerçekten bir şey iseler ve tefsirleri varsa, haydi baka­lım bana bir kötülük yapsınlar. Ben onların düşmanıyım, onlara aldır­mıyorum ve onları düşünmüyorum bile. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Nuh’un şöyle dediğini haber vermektedir: «Siz ve ortaklarınız toplanıp ne yapacağınızı karârlaştınn, içinizde ne tasarlıyorsanız açığa çıkarın, sonra bana mühlet de vermeyerek yapacağınızı yapın.» (Yûnus, 71). Hz. Hûd (a.s.) şöyle demişti: «Doğrusu ben Allah’ı şâhid tutuyorum. Siz de şâhid olun ki; sizin Allah’tan başka şirk koştuğunuz şeylerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana. Sonra da hiç müsâade et­meyin. Ben, sâdece benim de, sizin de Rabbınız olan Allah’a tevekkül ettim. Yürüyen hiç’ bir canlı yoktur ki, O alnından tutmasın. Elbette doğru yoldadır benim Rabbım.» (Hûd, 54-56). Hz. İbrahim ise onların tanrılarından uzaklaşmış ve şöyle demişti: «Hem siz; Allah’ın size hiç bir delil ve burhan indirmediği şeyleri O’na şirk koşmaktan korkmaz­ken, kendisine şirk koştuğunuz şeylerden ben nasıl korkarım?» (En’âm, 81). Allah Teâlâ başka âyet-i kerîmelerde de şöyle buyurmaktadır: «İbrahim’de ve onun beraberinde olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz,, sizden ve Al­lah’ı bırakıp taptığınız başka şeylerden uzağız. Sizi inkâr ediyoruz. Yal­nız Allah’a inanmcaya kadar bizimle sizin aranızda ebedî düşmanlık ve Öfke başgöstermiştir.» (Mümtahıne, 4), «Hani İbrahim, babasına ve kav­mine demişti ki: Şüphesiz ben, beni yaratan hâriç sizin taptığınız şey­lerden uzağım. Şüphesiz ki O, beni hidâyete iletecektir. Ve bu sözü ar­dından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı. Belki artık doğru yola, (Allah’tan başka ilâh olmadığını ikrara) dönerler.» (Zuh-ruf, 26-28).[8]

78 — Ki O, yaratmıştır beni. Ve O doğru yola eriştirir beni.

79 — Ki, O yedirir, içirir beni.

80 — Hastalandığımda O şifa verir, bana.

81 — Ki O, öldürür beni, sonra da O, diriltir.

82 — Ve dîn günü günâhlarımı bağışlamasını umdu­ğum O’dur.

Yani; ben ancak bu işleri yapana ibâdet ederim ki, O yaratmıştır beni. Ve beni doğru yola O eriştirir. O yaratıkları yaratıp kaderi ko­yan; yaratıkları o kadere İletendir. Her şey o kadere doğru akmaktadır. Dilediğine hidâyet veren, dilediğini sapıklıkta bırakan O’dur. Ki O, ye-dirir, içirir beni. O benim yaratıcımda*. Buyruğuna alıp, gök ve yer se­beplerini kolaylaştırarak, bana rızık veren O’dur. Yağmur bulutlarını sürüp suyu indiren, onunla yeryüzünü canlandıran, kullarına rızık olar rak bütün meyveleri onunla çıkaran, tatlı suyu indiren O’dur ki «Ya­rattığımız nice hayvan ve insanları sulayalım.» (Furkân, 49).

«Hastalandığımda O şifâ verir bana.» âyetinde her ne kadar has­talık, Allah’ın takdiri, kazası ve yaratmasından ise de; Hz. İbrahim, hastalığı kendine isnâd etmiştir. Burada hastalığı kendine nisbet etme­si edeb bakımındandır. Nitekim Allah Teâlâr namaz kılana şöyle deme­sini emretmektedir: «Bizi dosdoğru yola ilet. Nimete erdirdiklerinin yo­luna; gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerinkine değil.» (Fatiha, 5-7). Burada nimet verme Allah: Teâlâ’ya isnâd edilmiş; gazabın ise edeb yönüyle faili (öznesi) hazf edilmiştir. Aynı şekilde, sapıklık ta kul­lara nisbet edilmiştir. Nitekim cinnler: «Doğrusu biz bilmiyoruz, yeryü­zünde olanlara kötülük mü murâd olunmuştur, yoksa Rabları onlara iyilik mi dilemiştir?)) (Cinn, 10) demişlerdir. Hz. îbrâhîm de şöyle di­yor: «Hastalandığımda O şifâ verir bana.» Bir hastalığa düştüğüm za­man bana şifâ vermeye O’ndan başka hiç kimsenin gücü yetmez. Zîrâ şifâya ulaştıran sebepleri takcîîr buyuran O’dur.

«Ki O, Öldürür beni, sonra da O diriltir.» Dirilten ve öldüren O’dur. Buna, O’nun dışında hiç kimsenin gücü yetmez. İlk defa yaratan ve yaratmayı tekrar edecek olan O’dur. Ve din günü günâhlarıma bağışla­masını umduğum da O’dur.» Dünyada ve âhirette günâhları bağışla­maya güç vetiren O’dıâr .Allah’tan başka günâhları bağışlayacak” kimse yoktur. O, dilediğini işleyendir.[9]

83 — Rabbım, bana hüküm ver. Ve beni sâlihlere kat.

84 — Ve sonrakiler içinde bana doğru söyler bir dil ih­san et.

85 — Beni Naîm cennetinin vârislerinden kıl.

86 — Babamı da bağışla. Şüphesiz o, sapıklardan ol­muştur.

87 — Diriltilecekler! günde beni rezîl etme.

88 — 0 gün ki mal da fayda vermez, çocuklar da.

89 — Ancak Allah’a kalb-i selimle gelmiş olan başka.

Hz. İbrahim (a.s.), Rabbımn kendisine hüküm vermesini istemiş­tir, îbn Abbâs, bu hükmün ilim. olduğunuu söylerken, îkrime akıl oldu­ğunu, Mücâhid Kur’ân olduğunu, Süddî ise peygamberlik olduğunu söylemiştir.

«Ve beni sâlihlere kat.» Beni dünyada ve âhirette sâlihlerle bera­ber kıl. Nitekim Hz. Peygamber de vefatı anında üç kere: Ey Allah’ım, (beni) er-Refîk el-A’lâ’da kıl, diye duâ buyurmuştu. Duâ hakkındaki bir hadiste şöyle buyruluyor: Ey Allah’ım; bizi müslümanlar olarak ya­şat, müslümanlar olarak öldür, rüsvây olmadan, değiştirilmiş (saadeti şekâvete çevrilmiş) kimseler olmaksızın bizi sâlihlere kat.

«Ve sonrakiler içinde bana doğru söyler bir dil ihsan et.» Bana anılacağım güzel bir anı kıl. Hayırda bana uyulsun. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Ve sonra gelenler arasın­da ona iyi bir nâm bıraktık. Selâm olsun İbrahim’e. îşte Biz iyi davra­nanları böyle mükâfatlandırırız.» (Sâffât, 108-110). Mücâhid ve Katâ-de, «Ve sonrakiler içinde bana doğru söyler bir dil ihsan et.» âyetinde güzel övgünün kasdedildiğini söylerler. Mücâhid, bu âyet-i kerîme’nin şu âyetler gibi olduğunu söyler: «Ona dünyada mükâfatını verdik. Doğ­rusu âhirette de o, sâlihlerdendir.» (Ankebût, 27), «Dünyada ona iyilik verdik. Doğrusu 43, âhirette de iyilerdendir.» (Nahl, 122), Leys tbn Ebu Süleym der ki: Her millet (her din sâliki) O’nu sever ve O’nu dost edin­miştir, îkrime de böyle söylemiştir.

«Beni Naîm cennetinin vârislerinden kıl.» Kendimden sonra güzel bir anımın kalması nimetini dünyada ihsan buyur, âhirette de Naîm cenneti vârislerinden kılmakla bana ihsanda bulun.

«Babamı da bağışla. Şüphesiz o, sapıklardan olmuştu.» âyeti, Al­lah Teâlâ’nm: «Rabbımız; hesabın görüldüğü günde beni, ana-babamı ve mü’minleri bağışla.» (İbrâhîm, 41) âyeti gibidir. Hz. îbrâhîm, bu duasından daha sonra dönmüştür. Nitekim bir âyet-i kerîme’de bu şöy­le belirtiliyor: «îbrâhîm’in babası için mağfiret dilemesi; sâdece ona verdiği bir va’dder» dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu ken­disine belli olunca; ondan uzaklaştı. Muhakkak ki İbrahim, çok içli ve halim idi.» (Tevbe, 114). Allah Teâlâ, onu babasına istiğfarda bulun­maya devamdan alıkoyup bundan menetmiştir. Şöyle buyuruyor: «îb-râhîm’de ve onun beraberinde olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz, sizden ve Al­lah’ı bırakıp taptığınız başka şeylerden uzağız. Sizi inkâr ediyoruz. Yal­nız Allah’a inanmcaya kadar bizimle sizin aranızda ebedî düşmanlık ve öfke baş göstermiştir. Yalnız İbrahim’in, babasına: Andolsun ki, senin için mağfiret dileyeceğim. Ama, Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi defetmeye gücüm yetmez, demesi müstesna.» (Mümtahine, 4).

«(İlkleri ve sonlanyla bütün yaratıkların) diriltilecekleri (kıyamet) gün (ün) de beni rezîl etme.» Buiıârî; «Diriltilecekleri günde beni rezîl etme.» âyetinin tefsirinde der ki: İbrahim îbn Tahmân’ın… Ebu Hürey-re (r.a.)den, onun da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayetine göre şöyle bu­yurmuştur: Hz. İbrahim kıyamet günü babasını boz-bulanık bir halde görecektir. Bize İsmail’in… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)nden rivayetine göre şöyle buyurmuştur: Hz. îbrâhîm babasıyla karşılaşacak ve: Ey Rabbım, diriltilecekleri günde beni rezîl etmeyece­ğini bana va’detmiştin, diyecek. Allah Teâlâ: Şüphesiz ben cenneti kâ^ firlere haram kıldım, buyuracak. Buharî, bu âyetin tefsirinde bu şekil­de rivayet ediyor. Buhârî aynı isnâd ile tek kaldığı rivayetinde peygam­berler hadîsinde de buna yer vermektedir ki, lafzı şöyledir: Hz. İbra­him, kıyamet günü babası Âzer’i yüzü bozbulanık, karmakarışık bir hâl­de bulacak. İbrahim ona: Ben sana; bana karşı gelme dememiş miydim? diyecek. Babası: Bugün sana karşı gelmeyeceğim, diyecek. Hz. İbrahim: Rabbım, diriltilecekleri günde beni rüsvây etmeyeceğini bana va’det­miştin. Şu, cennetten uzaklaştırılmış babamdan daha şiddetli bir rüs-vâylık var mıdır? diyecek. Allah Teâlâ: Ben şüphesiz, cenneti kâfirlere haram kılmışımdır, buyuracak. Sonra Hz. Izrâhim’e şöyle nida olu­nacak : Ayaklarının altındaki nedir ey îbrâhîm? Bakacak ki ne gör­sün, çamura bulanmış bir “sırtlan ayaklarından tutulup cehenneme atı­lıyor. Sünçnu’l-Kebîrinin Tefsîr bölümünde, Ebu Abdurrahmân Neseî, «Diriltilecekleri günde beni rezîl etme.» âyeti hakkında der ki: Bize Ah-med Îbn Hafs tbn Abdullah’ın… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle anlatıyor: Hz. îbrâhîm kıyamet günü babasım yüzü boz-bulanık ve karmakarışık bir halde görüp, ona: Ben seni bundan menetmiştim de, sen bana karşı gelmiştin, diyecek. Babası: Fakat bu­gün, bir kerre dahi olsa sana karşı gelmeyeceğim, diyecek. Hz. îbrâhîm: Rabbım; diriltilecekleri günde beni rüsvây etmeyeceğini bana» va’det­miştin. Babasını rüsvây edersen oğlunu da rüsvây etmiş olursun, diye­cek. Rab Teâlâ buyuracak ki: Ey Îbrâhîm; şüphesiz Ben cenneti kâfirtere haram kılmışımdır. Hz. İbrahim’in babası ondan alınacak ve ona: Ey İbrahim, baban nerede? buyuracak. O da: Onu benden almıştın, di­yecek. Allah Teâlâ: Aşağı tarafına bak, buyuracak. Bakıp görecek ki kendi pisliği içinde bir sırtlan, ayaklarından tutulmuş ateşe atılıyor. Hadisin İsnadı garîbdir ve içinde münkerlik vardır. Hadîste geçen kelimesi; erkek sırtlan, anlamınadır. Sanki, Hz, İbrahim’in babası Azer kendi pisliğine bulanmış bir sırtlan suretine çevrilip aynı şekilde ateşe atılacaktır. Bezzâr, hadîsi Eyyûb kanalıyla… Ebu Hürey-re’den, o da Hz. Peygamber <s.a.)den rivayet eder ki, bunda da garîblik vardır. Yine Bezzâr, hadîsi.Katade kanalıyla… Ebu Saîd (el-Hudrî)den, o da Hz. Peygamber (s.a.)den yukardakine benzer şekilde rivayet et­miştir.

, «o gün ki mal da fayda vermez, çocuklar da.» Yeryüzü dolusu al-tunı fidye olarak vermiş dahi olsa, malı, kişiyi Allah’ın azabından ko­rumaz. Bütün yeryüzündekileri fidye olarak dahi vermiş olsa çocuklar fayda etmez. O gün Allah’a îmân, dini sâdece O’na tahsis etme ve şirk-den uzaklaşma dışında hiç bir şey fayda verecek değildir. Bu sebeple­dir ki: «Ancak Allah’a kalb-i selimle (şirk ve kirlerden temizlenmiş bir kalble) gelmiş olan başka:» buyurmuştur. Muhammed İbn Şîrîn, kalb-i selimin; Allah’ın hak olduğunu, hiç şüphe olmaksızın kıyametin mut­laka geleceğini, Allah’ın kabirlerdekini diriltecek olduğunu bilmesidir, diyor. Ibn Abbâs ta «Ancak Allah’a kalb-i selimle gelmiş olan başka.» âyeti hakkında şöyle diyor: Kalb-i selîm, Allah’tan başka ilâh olmadı­ğına şehâdet etmektir. Mücâhid, Hasan ve başkaları da; kalb-i selimin, şirkden kurtulmuş bir kalb olduğunu söylerler. Saîd îbn Müseyyeb, kalb-i selimin; sıhhatli bir kalb olduğunu ve bunun mü’minin kalbi ol­duğunu söyler. Zîrâ münafığın kalbi hastadır. Allah Teâlâ onlar hak­kında: «Kalblerinde bir hastalık vardır.» (Bakara, 10) buyurmuştur. Ebu Osman en-Neysabûrî de der ki: O, bid’attan soyulmuş (kurtulmuş), sünnet’te huzur bulmuş olan kalbdir.[10]

90 — Cennet müttâküer için hazırlanmıştır.

91 — Cehennem de azgınlara gösterilir.

92 — Ve onlara denilir ki: Nerdedir taptıklarınız?

93 — Allah’tan başka? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?

94 — Oraya; onlar ve azgınlar atılırlar.

95 ~ İblîs’in askerleri de topluca.

96 — Orada birbirleriyle çekişerek derler ki:

97 — Andolsun Allah’a ki biz, apaçık sapıklıkta idik.

98 — Hani biz sizi âlemlerin Rabbı ile bir tutmuştuk.

99 — Ve bizi suçlulardan başka da saptıran olmamıştı.

100 — Şimdi bize şefaat eden kimse yoktur.

101 — Ve sıcak bir dostumuz da yoktur.

102 — Keski bizim için geri dönüş olsa da, mü’minler-den olsak.

103 — Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onla­rın çoğu mü’minler olmadı.

104 — Muhakkak ki Rabbın, elbet Azîz’dir, Rahîm’oİLr.

Cennet Müttakîlerindir

«Cennet müttâkîler için hazırlanmıştır.» Kıyamet günü. ona baka­caklar için, süslenmiş olarak cennet, ehline yaklaştırılır. Onlar cennete rağbet duyan ve dünyâda iken onun için ameller işleyenlerdir. Cehen­nem de azgınlara açılıp gösterilir; onun bir parçası zahir olur da öyle bir kükrer ki, bu kükremeyle kalbleri hançerelerine dayanır. Bir azar­lama ve suçlama olarak cehennem ehline denilir ki: «Nerdedir Allah’­tan başka taptıklarınız? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yar­dımları dokunuyor mu?» Allah’ın dışında tapagelmekte olduğunuz şu putlar ve Allah’a denk tuttuklarınız bugün size herhangi bir fayda sağ­layabilecek değillerdir. Onlar kendilerinden bir zararı da defe&emeye-ceklerdir. Siz ve onlar bugün cehennemin yakıtısınız ve sizler oraya gi­receksiniz.

«Oraya; onlar ve azgınlar atılırlar.» Mücâhid, âyetteki ( kelimesini; Oraya itilirler, üst üste atılırlar, şeklinde anlamıştır. Bir başkası bu kelimeyi: Oraya yüzüstü atılırlar, şeklinde anlamıştır. Bu­rada anlatılmak istenen, kâfirlerin ve onları Allah’a ortak koşmaya çağırmış olan önderlerinin, birbiri üzerine cehenneme atılacaklarıdır. «İblîs’in askerleri de (sonuncularına varıncaya kadar) topluca (oraya atılırlar). Orada birbirleriyle çekişerek derler ki: Andolsun Allah’a ki biz, apaçık sapıklıkta idik. Hani biz sizi âlemlerin Rabbı ile bir tutmuş­tuk.» Zayıflar güçlülere: «Doğrusu biz size uymuştuk. Şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?» (Ğâfir, 47) derler, sonra ken­dilerine dönüp ayıplayarak: «Andolsun Allah’a ki biz, apaçık sapıklıkta idik. Hani biz sizi âlemlerin Rabbı ile bir tutmuştuk. (Nasıl ki âlemlerin Rabbına itaat olunuyorsa, biz de sizin emirlerinize itaat etmiş, âlem­lerin Rabbıyla birlikte size tapınmıştık.) Ve bizi suçlulardan başka sap­tıran olmamıştı. (Bizi bu davranışa suçlular çağırmıştı.) Şimdi bize şe­faat eden kimse yoktur.» diyeceklerdir. Bazıları burada, şefaat ediciler­den, meleklerin kasdedildiğini söylemişlerdir. Nitekim onlar: «Şimdi bi­ze şefaat edecek var mı ki; şefaat etsin? Yahut geriye çevrilir miyiz ki, yapmış olduğumuzdan başkasını yapalım? (A’râf, 53) diyecekleri gibi: «Şimdi bize şefaat eden kimse yoktur. Ve sıcak bir dostumuz da yoktur.» diyeceklerdir. Katâde der ki: Allah’a yemîn olsun ki, onlar salih olduğu takdirde arkadaşın fayda vereceğini; salih olduğu zaman dostun şefaat edeceğini iyi bilirler.

«Keski bizim için geri dönüş olsa da, mü’minlerdeh olsak.» diye te-mennî ederler. Kendi zannlanna göre, Rablarına itaat olan işleri işle­mek, üzere dünya yurduna geri çevrilmelerini temenni ederler. Allah Teâlâ iyi bilir ki; onlar dünya yurduna döndürülmüş olsalardı, yine ken­dilerine yasaklananlara döneceklerdi ve onlar mutlaka yalancılardır. Allah Teâlâ, cehennem ehlinin birbirleri ile çekişmelerini Sâd sûresin­de beyân edip, sonra şöyle buyurur: «İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir.» (Sâd, 64).

((Muhakkak ki bunda (İbrahim’in kavmi ile münâkaşa edip’ Allah’ın birliğine dâir onlara hüccetler getirmesinde, Allah’tan başka ilâh olma­dığına açıkça delâlet eden) bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’min-ler olmadı. Mulhakkak ki Rabbın, elbet Azîz’dir, Rahîm’dir.»[11]

105 — Nuh’un kavmi de peygamberleri yalanladı.

106 — Hani onlara kardeşleri Nûh demişti ki: Siz sa­kınmaz mısınız?

107 — Muhakkak ki ben, size emîn bir peygamberim.

108 — Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.

109 — Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbına aittir.

110 — O halde Allah’tan korkun da bana itaat edin.

Nûh Kavmi

Bu âyetlerde Allah Teâlâ kulu ve elçisi Nûh (a.s.)dan haber ver­mektedir. Putlara ve Allah’a eş koşulanlara tapınıldıktan sonra yeryü­züne gönderilen ilk peygamber odur. Allah Teâlâ bundan men’edici ve cezalandırmasından sakındırıcı olarak onu göndermiştir. Kavmi onu yalanlamış, putlara tapınmalanndaki çirkin işlerinde devam etmişlerdi. Onların, Hz. Nuh’u yalanlamaları, bütün peygamberleri yalanlamış ol­maları mesabesinde tutulmuştur. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Nuh’un kavmi de peygamberleri yalanladı* Hani onlara kardeşleri Nûh demişti ki: (Allah’tan bir başkasına ibâdet etmenizde) siz (Allah’tan) sakınmaz mısınız? Muhakkak ki ben, size emîn bir peygamberim. (Al­lah’ın beni gönderdiği peygamberlikte ben emanet sahibiyim. Fazlalık ve eksiklik yapmadan Allah’ın mesajını size ulaştırıyorum.) Artık Allah’­tan korkun da, bana itaat edin. Buna (size nasihatte bulunmama) karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbına aittir. (Ben bunun sevabını Allah katmda biriktirmekteyim.) O halde Allah’tan korkun da, bana itaat edin. (Şüphesiz ki benim doğ­ruluğum, nasihat ve üılâsım, Allah’ın beni gönderdiği hususlardaki emânetim size zahir olmuştur.)»[12]

111 — Sana mı inanacağız? Halbuki sana uyanlar en rezîl kimselerdir, dediler.

112 — Dedi ki: Onların yapmakta oldukları şeyler hak­kında bir bilgim yoktur.

113 —Onların hesabı ancak Rıabbıma aittir. Keski dü­şünseniz.

114 — Ve ben, inananları kovacak değilim.

115 — Ben, ancak apaçık bir uyarıcıyım.

Onlar diyorlardı ki: Sana îmân edip tabi olalım da, bizim en re­zillerimiz oldukları halde sana tâbi olup seni doğrulayan şu rezîllerle musâvî mi olalım? Bu sebeple onlar: «Sana mı inanacağız? Halbuki sa­na uyanlar en rezîl kimselerdir.» demişlerdi. Hz. Nûh da eledi ki: «On­ların yapmakta oldukları şeyler hakkında bir bilgim yoktur.» Onların bana tâbi olmalarından beni alıkoyacak şey nedir? Hangi hal üzere olur­larsa olsunlar, onların durumlarını araştırmak bana gerekmez. Bana düşen onların beni doğrulamalarını kabul etmemdir. Onların içlerin-dekini de Allah’a havale ederim. «Onların hesabı ancak Rabbıma ait­tir. Keşkİ düşünseniz. Ve ben, inananları kovacak değilim.» Sanki on­lar, kendisine tâbi olabilmeleri için daha önceden kendine uyanları uzaklaştırmasını istemişler de, Hz. Nuh onların bu isteklerini kabul et­meyerek: «Ve ben, inananları kovacak değilimrBen, ancak apaçık bir uyarıcıyım.» Ben, ancak bir uyarıcı olarak’gönderildim. Kim bana itâaat eder, bana tâbföiur ve doğrularsa benden olur; ben de onlardan olurum. Onların şerefli veya düşük olmaları, önemli veya Önemsiz olmaları bu konuda müsavidir, demiştir.[13]

116 — Ey Nûh, eğer son vermezsen sen muhakkak taş­lananlardan olursun, dediler.

117 — O da dedi ki: Rabbım, doğrusu kavmim beni ya­lanladı.

118 —Artık benimle onlar-ın arasında Sen, bir hüküm ver. Beni ve beraberimdeki mü’minleri kurtar.

119 — Bunun üzerine Biz de, onu ve beraberindekileri, dolu bir gemi içinde kurtardık.

120 — Sonra geride kalanları suda boğduk.

121 — Muhakkak ki bunda, bir âyet vardır. Ama onla-rm çoğu mü’minler olmadı.

122 — Ve muhakkak ki Rabbm, elbet Azîz’dir, Rahîm’-dir.

Hz. Nûh gece-gündüz, gizlide ve açıkta onları Allah’a davet ederek aralarında uzun süre kaldı. Onlara daveti her tekrârlayışmda; en ağır küfürde ve en şiddetli karşı koymada ısrar ettiler ve sonunda: «Ey Nûh, eğer (sen bizi kendi dinine davete) son vermezsen sen muhakkak taş lananlardan olursun, (seni taşlayacağız.)» dediler. îşte o zaman Hz. Nûh, Allah’ın icabet buyurduğu bir beddua ile onlara beddua edip: «Rabbım, doğrusu kavmim beni yalanladı. Artık benimle onların ara­sında Sen, bir hüküm ver. Beni ve beraberimdeki mü’minleri kurtar, dedi.» Başka bir âyet-i kerîme’de; «o da Rabbma yalvarmış; Ben ye­nildim, bana yardım ei,.demişti. Bunun üzerine Biz de; gök kapılarını boşanan sularla açmıştık. Yeryüzünde kaynaklar, fışkırttık da, su belir­tilen bir ölçüye göre birleşiverdi. Onu tahtadan yapılmış, mıhla çakıl­mışa bindirdik. İnkâr edilmiş olana mükâfat olmak üzere, Bizim göze­timimizle yüzüyordu.» (Kamer, 10-14) buyrulurken, burada da şöyle deniliyor: «Bunun üzerine Biz, de, onu ve beraberindekileri, dolu bir gemi içinde kurtardık. Sonra geride kalanları suda boğduk.» Âyette ge­çen kelimesi; malla, içine yüklenen her bir cinsten çift çift şeylerle dolu anlammadır. Yani biz Nuh’u ve onun beraberinde olan her şeyi kurtardık. Onu yalanlayan ve emrine zıd giden herkesi de suda boğ­duk. «Muhakkak ki bunda, bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’minler olmadı. Ve muhakkak ki Rabbm, elbet Azizdir, Rahîm’dir.»[14]

123 — Âd da peygamberleri yalanladı.

124 — Hani onlara kardeşleri Hûd demişti ki: Siz, sa­kınmaz mısınız?

125 — Muhakkak ki ben, size emin bir peygamberim.

126 — Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.

127 — Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbına aittir.

128 — Siz her yüksek yere koca bir bina kurup boş şey­lerle mi uğraşırsınız?

129 — Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?

130 — Ve yakaladığınız zaman da zorbaca mı yakalar­sınız?

131 — O halde Allah’tan korkun da bana itaat edin.

132 — Bildiğiniz şeylerle sizi destekleyenden sakının.

133 — O desteklemiştir sizi hayvanlar ve oğullarla;

134 — Bahçeler ve çeşmelerle.

135 — Doğrusu hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum.

Ad Kavmi

Allah Teâlâ kulu ve elçisi Hûd (a.s.)dan haber verir ki; o, kavmi Ad’ı Allah’ın dinine çağırmıştı. Onlar Hadromut ülkesinin Yemen ül­kesi hududunda olan kum tepelerinde yasıyorlardı. Onların zamanı Hz. Nûh kavminden sonradır. Nitekim A’râf sûresinde şöyle buyrulur: «Dü­şünün ki; O sizi Nûh kavminden sonra halîfeler yaptı. Yaratılış itiba­rıyla onlardan fazla boy-bos verdi.» (A’râf, 69). Onlar büyük bir terkîb ve inşâ gücüne sahiptiler. Uzak yerlere kadar uzanabilen güçleri, bol rızıklan, mallan, bahçeleri, kaynakları, oğulları ,ekin ve meyveleri var­dı. Bunlarla birlikte onlar, Allah ile beraber O’ndan bir başkasına tapı­nıyorlardı. Allah Teâlâ, içlerinden birini müjdeleyici ve uyarıcı bir elçi olarak gönderdi. Onları tek olan Allah’a çağırıp; muhalefet etmeleri ha­linde İntikam ve azâbıyla uyardı. Hz. Nuh’un kavmine söylediklerini o da kendilerine söyleyip sonunda şöyle dedi: «Siz her yüksek yere koca bir bina kurup boş şeylerle mi uğraşıyorsunuz?» Müfessirler, âyetteki kelimesinde ihtilâf etmişlerdir ki; özeti şudur: Bu kelime meş hur ana yolların yanlarındaki yüksek yerlerdir. Onlar böyle yerlerde sağlam, gösterişli ve heybetli binalar inşâ etmişlerdi. Bu sebepledir ki: «Siz her “yüksek yere k<?ca bir bina kurup boş şeylerle mi uğraşırsınız? . (Siz bunları ihtiyâcınızdan dolayı değil de mücerred bir eğlence olarak ve gücünüzü izhâr etmek için yapıyorsunuz.)» demiştir. Peygamberleri onların bu davranışlarını hoş karşılamamıştır. Zîrâ bu, zaman kaybı ve faydasız yere bedenleri yormaktan ibarettir. Ne dünyâda, ne de âhirette fayda vermeyecek bir şeyle meşgul olmaktır.

Sonra Hz. Hûd: «Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz.» demiştir. Mücâhid, âyetteki kelimesinin; yüksek, muhteşem burçlar, ebedîlestirilmiş yapılar olduğunu söyler. Ondan ge­len bir rivayete göre bu kelime, hamam burçları anlamınadır. Katâde ise kelimenin; su alma yeri anlamına geldiğini söyler. (…) Meşihûr kı-râette burası: Temelli kalacağınızı umarak… anlamına gelecek şekilde­dir. Siz oralarda ebedî olarak ikâmet edeceğinizi sanıyorsunuz. Halbuki bu, sizin İçin meydana gelecek değildir, aksine sizden kaybolup gidecek tir. Nitekim sizden öncekiler hakkında da böyle olmuştur. îbn Ebu Ha­tim —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize babamın… Avn îbn Ab­dullah îbn Utbe’den rivayetine göre; Ebu perdâ (r.a.), müslümariların Guta denilen yerde yüksek binalar yaptıklarını, ağaçlar diktiklerini gördüğü zaman, onların mescidinde dikilip: Ey Dimaşk ahâlîsi, diye ni­da etti. Yanma toplandılar. Ailah’a hamd edip senada bulundu; sonra şöyle dedi: Siz utanmıyor musunuz. Siz utanmaz mısınız? Yemeyeceği niz şeyleri topluyorsunuz, oturmayacağınız binalar yapıyorsunuz, ula­şamayacağınız emeller besliyorsunuz. Sizden Önce nesiller vardı. Topla yıp biriktirdiler, binalar yapıp sağlamlaştırdılar, tûl-i emelde bulundu­lar. Onların emelleri bir gurur, topladıkları ise helak oldu. Meskenleri kabirleri oldu. Uyanık olunuz; Âd kavmi Aden ile Umman arasındaki atlara ve binitlere sâthip olmuşlardı. Âd kavminin mirasını benden iki dirheme kim satın alır?

Hz. Hûd: «Ve yakaladığınız zaman da zorbaca mı yakalarsınız?» kavliyle onları, kuvvet, sertlik ve zorbalıkla nitelemiştir. Şöyle devam ediyor: «O halde Allah’tan korkun da bana itaat edin. Rabbınıza ibâdet ve elçinize itaat edin.» Sonra onlara olan Allah’ın nimetlerini hatırlat­maya başlayıp şöyle demiştir: «Bildiğiniz şeylerle sizi destekleyenden sakının. O desteklemiştir sizi hayvanlar ve oğullarla; bahçeler ve çeşme­lerle. Doğrusu (yalanlayıp muhalefet ettiğiniz takdirde) hakkınızda bü­yük bir günün azabından korkuyorum.» Böylece teşvik ve korkutmayla onları Allah’a çağırmış ve fakat bu, onlar hakkında hiç bir fayda ver, memişti.[15]

136 — Dediler ki: Öğüt versen de, yahut öğüt verenler­den olmasan da bizim için eşittir.

137 — Bu, öncekilerin âdetinden başka bir şey değildir.

138 — Hem biz azaba uğratılacak da değiliz.

139 — Böylece onu yalanladılar ve Biz, onları yok et­tik. Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’minler olmadı.

140 — Ve muhakkak ki Rabbın, elbet Azîz’dir, Rahîm’-dir.

Hz. Hûd (a.s.) kavmini sakındırıp korkuttuktan, onları teşvikle (Al­lah’ın azabından) sakındırdıktan ve onlara gerçeği açıkladıktan sonra onların kendisine cevabını Allah Teâlâ şöyle haber veriyor: «Öğüt ver­sen de, yahut öğüt verenlerden olmasan da bizim için müsavidir.» Biz içinde olduğumuz durumdan elbette dönecek değiliz. «Senin sözünden dolayı ilahlarımızı terketmeyiz ve sana inanmayız.» (Hûd, 53) Durum gerçekten böyledir. Allah Teâlâ başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyur­maktadır: «Şüphesiz ki, o küfretmiş olanları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.» (Bakara, 6). «Doğrusu, üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar.» (Yûnus, 96-97). «Bu, öncekilerin âdetinden başka bir şey değildir.» âyetindeki kelimesinde iki kırâet var dır. Bunlardan birincisine göre bu kelime hâ harfinin fethası ve lam harfinin sükûnu iledir. İbn Mes’ûd ve Abdullah İbn Abbâs’tan rivayet­le Avfî, Alkame ve Mücâhid derler ki: Bununla kasdettikleri anlam şu­dur: Senin bize getirmiş olduğun şey, evvelkilerin1 ahlâkından başka bir şey değildir. Nitekim Kureyş müşrikleri de şöyle demişlerdi: «Ön­cekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırıp sabah-akşam kendisine okunmaktadır.» (Furkân, 5). Allah Teâlâ başka âyet-1 kerîmelerde şöy le buyuruyor: «Küfredenler: Bu Kur’an, ancak onun bir uydurmasıdır ve ona bu hususta bir başka topluluk yardım etmiştir, diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. Öncekilerin masallarıdır, dediler.» (Fur­kân, 4-5). «Onlara: Size Rabbınız ne indirdi? denildiği zaman, Geçmiş­lerin masallarını, derler.» (Nahl, 24).

Diğerleri ise bu kelimeyi hâ ve lam harflerinin zammesi ile okurlar ki buna göre anlam şöyle olmaktadır: Onların dini ve üzerinde okluk­ları durum atalarının dinidir. Diyorlardı ki. Biz onlara tâbiyiz, onların arkasından gitmekteyiz. Onların yaşadıkları gibi yaşıyor, öldükleri gibi ölüyoruz. Öldükten sonra diriltilme ve Allah’a dönüş yoktur. Bu sebep ledir ki onlar: «Hem biz,azâba uğratılacak da değiliz.» demişlerdir. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, âyetteki bu kelimeyi; evvelkile­rin dini olarak açıklamıştır. İkrime, Ata el-Horasânî, Katâde, Abdurrah-mân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemiş olup îbn Cerîr bu açıklama­yı tercîh etmektedir.

«Böylece onu yalanladılar ve Biz, onları yok ettik.» Allah’ın pey­gamberi Hz, Hûd’u yalanlamakta, ona muhalefet etmekte ve onunla inâdlaşmakta devam ettiler. Allah Teâlâ da onları helak etti. Onların helak edilmelerinin sebebi (onların nasıl helak olundukları ve onları helak eden şeyin ne olduğu) Kur’ân’da başka yerlerde de izah edilmiş tir. Buna göre Allah Teâlâ, onların üzerine son derece soğuk ve şiddetli bir fırtına göndermiş ve helak edilmeleri kendi cinslerinden olmuştur. Zîrâ onlar, yeryüzündeki en azgın ve en zâlim kimseler idiler.’ Allah Teâlâ, üzerlerine onlardan daha azgınını ve daha güçlüsünü musallat kıldı. Buyurur ki: «Germez misin Rabbm nasıl yaptı Ad’a? O sütunlara sahip İrem’e.» (Fecr, 6-7). Bunlar eski Âd’dır ki başka bir âyet-i kerî-me’de: «Ve gerçekten O helak etti evvelki Ad’ı.» (Neon, 50) buyrulur. Bunlar Hz. Nuh’un oğlu Sâm’ın oğlu İrem’in neslinden olup yüksek bi­nalarda otururlardı. Âyette geçen İrem kelimesinin, şehir olduğunu sa­nanlar bunu Kâ’b ve Vehb’in sözleri olarak îsrâiliyyâttan almışlardır ve bu sözün bir aslı da yoktur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Hiç bir ül kede benzeri yaratılmamış.» (Fecr, 8) buyurmuştur. Yani kuvvet, şid­det ve zorbalıkta bu kabile gibisi asla yaratılmamıştır. Şayet burada kastedilen, o kavim değil de şehir olmuş olaydı; Allah Teâlâ: «Ülkelerde onun bir benzeri inşâ olunmamış.» buyururdu. Başka bir âyet-i kerîme’-de şöyle buyruluyor: «Ad kavmine gelince; yeryüzünde haksız yere bü­yüklük taslamış; Bizden daha kuvvetli kim var? demişlerdi. Onlar ken­dilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmü yorlar mıydı? Onlar âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.» (Fussilet, 15).

Daha önce de bilgi verdiğimiz üzere Allah Teâlâ onlara çok az bir miktarda (bir öküzün burun deliğinden çıkabilecek kadar) rüzgâr gön­dermiştir. Bu rüzgâr, onların sığınakları üzerine şiddetle esmiş, Allah Teâlâ’nm izni ile onların ülkelerinde en küçük taşlarına varıncaya ka­dar her şeyi söküp helak etmiştir. Nitekim başka âyet-i kerîmelerde şöy­le buyrulmaktadır: «Rabbın emri ile her şeyi yıkar. Bunun üzerine on-lann meskenlerinden başka bir şey görülmez oldu.» (Ahkâf, 25), «Âd’a gelince; onlar da uğultulu azgın bir fırtına ile helak edildiler. Onların kökünü kesmek üzere üzerlerine tâm yedi gün sekiz gece o rüzgârı es tirdi. Halkın kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi yere yıkıldığını görürdün.» (Hakka, 7). Başları olmayan cesedler halinde kalakalmış-lardır. Rüzgâr onlardan birinin üzerine geldiğinde yerden koparıp ha­vaya yükseltmiş, sonra tepetaklak! ters çevirip dimağlarını parçalayıp kırmış ve yere atmıştır. Sanki içi boşalmış hurma kütükleri haline gel­mişlerdir. Onlar dağlarda, mağaralarda sığmaklar yapmışlar, yarıları­na kadar yerde kendilerine çukurlar açmışlardı. Fakat bunların hiç biri Allah’m emrine karşı onlara bir fayda sağlamamıştı. «Muhakkak ki, Al­lah’ın süresi gelince geciktirilmez.» (Nûh, 4). Bu sebepledir ki burada da şöyle buyruluyor: «Böylece onu yalanladılar ve Biz, onları yok ettik. Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’minler olma di. Ve muhakkak ki Rabbın, elbet Azîz’dir, Rahîm’dir.»[16]

141 — Semûd da peygamberleri yalanladı.

142 — Hani onlara kardeşleri Salih demişti ki: Siz sa­kınmaz mısınız?

143 — Muhakkak ki ben, size emîn bir peygamberim.

144 — Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.

145 — Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbına aittir.

Semûd Kavmi

Allah Teâlâ kulu ve elçisi Salih (a.s.)den haber veriyor ki, onu Se­mûd kavmine peygamber olarak göndermişti. Onlar Vâdî el-Kurâ ile Şam ülkesi arasındaki Hicr şehrinde oturan araplarda, Onların yerleri herkesçe bilinmekte olup meşhurdur. Biz A’râf sûresinde, Hz. Peygam­ber (s.a.)in Şam seferine çıktığı sırada onlann yerlerinden geçicine dâir rivayet edilen hadîsleri vermiştik. Allah Rasûlü (s.a.) Tebük’e ulaşmış, sonra hazırlanmak üzere tekrar Medine’ye dönmüştü. Semûd kavmi, Âd kavminden önce olup Hz. İbrâhîm el-Halîl’den öncedirler. Peygamberleri Hz. Salih (a.s.), onları tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdete, tebliğ et­miş olduğu risâlette kendisine itaate davet etmiş; onlar yüz çevirerek onu yalanlamış ve .muhalefet etmişlerdi. Hz. Salih onları Hakk’a çağır masına karşılık onlardan bir ücret istemediğini; sevabını ancak Allah’­tan beklediğini haber vermiş, daha sonra da Allah’ın onlar üzerine olan nimetlerini hatırlatarak şöyle demişti:[17]

146 — Burada emniyet içinde bırakılır mısınız?

147 — Bahçelerde, çeşmelerde.

148 — Ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar ara­sında.

149 — Dağlardarustalıkla evler oyar mısınız?

150 — O halde Allah’tan korkun da bana itaat edin.

151 — Müsriflerin emrine itaat etmeyin.

152 — Onlar ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar da ıslâh etmezler.

Hz. Salih onlara öğüt vermiş, Allah’ın intikamının başlarına gel­mesiyle onları uyarmış, Allah’ın bol bol rızık vermek suretiyle anlara olan nimetlerini hatırlatmış, Allah’ın onları sakınılan şeylerden emniy-yette kıldığını, onlar için bahçeler bitirdiğini, akarsular kaynattığını, ekinler ve meyveler çıkardığını haber verip hatırlatmıştır. Bu sebepledir ki O: «Ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında…» buyur­muştur. İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî, hurmaların olgunlaşmış olduğu açıklamasını getirir. Hurma olgunlaştığı zaman ona hazîm adı verilir­miş. Yine îbn Abbâs’tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha, âyetteki hazîm kelimesini; otlanmış (yaprakları çıkmış) diye tefsir etmektedir, tsmâîl îbn Ebu Halid’in Arnr îbn Ebu Anır’dan -^bu zât sahabeye yetişmiştir— onun da îbn Abbas’tan «Salkımları sarkmış hurmalıklar arasında.» âyeti hakkındaki rivayetinde şöyle demiş: Hurmanın henüz yaş olduğu ve salkımlarının sarktığı zamanda. İbn Abbâs’ın bu açıklamasını tbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. Ayrıca bu açıklamanın bir benzeri Ebu Sa­lih’ten de rivayet edilmektedir. Ebu îstiâk ise, «Salkımları sarkmış hur­malıklar arasında.» âyeti hakkında Ebu’l-Alâ’mn şöyle dediğini nakle­der: O, yaş, hurmadan aşağı doğru sarkmış olandır. Mücâhid de der ki: O, dokunulduğu zaman kırılıp dağılarak saçılandır. (…)

«Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız?» tbn Abbâs ve birçokları, âyetteki kelimesini; ustalıkla, diye açıklamışlardır. İbn Ab­bas’tan gelen bir rivayette ise bu kelime büyüklenerek ve açgözlülükle anlamındadır. Mücâhid ve bir topluluk da bu açıklamayı tercih etmiş olup iki açıklama arasında tezâd yoktur. Zîrâ onlar dağlarda yontul­muş bu evleri bir kibir, bir gurur, bir büyüklerime vesilesi olarak ve fay­dasız, yere edinmekteydiler. Değilse onlar, bu evlerden mesken olarak istifâdeye ihtiyâç duymuyorlardı. Ayrıca onların yontulması ve nakıs-lanmasında ustalık sahibi idiler. Nitekim onların yerlerini görenler onla­rın bu durumlarını açıkça müşahede etmektedirler. Peygamberleri on­lara: «O halde Allah’tan korkun da bana itaat edin.» Gerek dünyada ve gerekse âhirette faydası size dönecek olan bir amele, bir işe yönelin ki, o da sizi yaratmış olan ve size nzık veren Rabbınıza ibâdettir. Böy­lece O’nu birlemiş, O’na ibâdet etmiş, sabah-akşam O’nu tesbîh etmiş olursunuz. «Müsriflerin emrine itaat etmeyin. Onlar ki yeryüzünde boz­gunculuk yaparlar da ıslâh etmezler.» demiş, bu son cümlesi ile onları Allah’a ortak koşmaya, küfre ve hak ile zıdlaşrnaya çağıran büyükleri­ni, reislerini kastetmiştir.[18]

153 — Dediler ki: Şüphesiz sen, ancak büyülenmişler­densin.

154 — Hem sen, bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Şayet sâdıklardan isen o zaman bir âyet getir.

155 — Dedi ki: işte şu devedir. Su içme hakkı; belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir.

156 — Sakın ona bir kötülük yapmayın. Yoksa sizi bü­yük bir günün azabı yakalayıverir.

157 — Onlar ise onu kestiler de pişman oldular.

158 — Bunun üzerine azâb onları yakaladı. Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’minler ol­madı.

159 — Muhakkak ki Rabbm, elbet Azîz’dir, Rahîm’dir.

Allah Teâlâ, Hz. Salih’in kavmi Semûd’un, onun kendilerini Rabla-rına ibâdete çağırdığı zamanda verdikleri cevabı haber veriyor. Onlar: «Şüphesiz sen, ancak büyülenmişlerdensin.» demişlerdi. Mücâhid ve Ka-tâde âyetteki kelimesiyle onların; büyülenmişlerdensin, de­mek istediklerini belirtiyorlar, tbn Abbâs’tan rivayetle Ebu Salih ise bu kelimeyle onların: Sen yaratılmışlardansın, demek istediklerini kay­deder. (…) Bu konuda güçlü olan görüş, Mücâhid ve Katâde’nin görü­şüdür ki onlar bu sözleriyle: Şüphesiz sen bu sözünle aklı olmayan bü­yülenmiş birisin demek istiyorlardı. Sonra dediler ki: «Hem sen, bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Nasıl oluyor da bizim dışımızda sana vahyolunuyor?» Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de onların şöyle dedikleri haber veriliyor: «Kitab aramızda ona mı verilmiş? Hayır o pek yalancı ve şımarığın biridir. Yarın; kimin pek yalancı ve şımarığın biri olduğunu bileceklerdir.» (Kamer, 25-26).

Sonra onlar, doğruluğunu tasdik etsinler, diye kendilerine bir mucize getirmesi teklifinde bulundular. İleri gelenleri toplanıp yanların­da bulunan bir kayaya işaret ederek, o kayadan, kendileri için hemen o anda şu şu niteliklere sahip ve on aylık gebe bir deve çıkarılmasını İstediler. O zaman Allah’ın peygamberi Salih istediklerine icabet olun­duğu takdirde kendisine îmân edeceklerine, kendisine tabî olacaklarına dâir söz vermelerini istedi. Onlar Hz. Salih’in bu teklifine olumlu cevab verdiler. Allah’ın peygamberi Salih (a.s.) kalkıp namaz kıldı, sonra oi> ların isteklerine icabette bulunması için Allah Teâlâ’ya dua etti. Onlarm işaret etmiş oldukları kaya yarılıp ondan nitelemiş oldukları sıfat­lara sâhlp on aylık gebe bir deve çıktı. Onların bir kısmı îmân ederken, çoğunluğu küfürlerinde devam ettiler. Dedi ki: «İşte şu devedir. Su iç­me hakki; belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir.» Suyunuza bir gün o gidecek, bir gün de siz gideceksiniz. «Sakın ona bir kötülük yap­mayın. Yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir.» Böylece Hz. Salih .deveye bir kötülük yapmaları halinde Allah’ın lntikâmıyla onları uyarmış oldu. Deve onların arasında bir süre kaldı. Su içmeye gidiyor, yaprak ve mer’alardan yiyordu. Onlar onun sütünden faydalanıyorlar­dı. Kendilerinin içmesine yetecek kadar ondan süt sağıyorlardı. Zaman uzayıp da onlann mutsuzluk vakti gelince deveyi boğazlayıp öldürmede yardımlaştılar. «Onlar ise onu kestiler de pişman oldular. Bunun üze­rine azab onları yakaladı.» Altlarındaki yer şiddetle sarsıldı, onlara öy­le büyük bir sayha (haykırış) geldi ki, kalbleri yerlerinden söküldü ve hiç .ummadıkları bir şey başlarına geldi. Böylece yurtlarında diz çökmüş halde kalakaldılar. «Muhakkak ki bunda, bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’minler olmadı. Muhakkak ki Rabbın, elbet Azîz’dir, Rahîm’dir.»[19]

160 — Lût kavmi de peygamberleri yalanladı.

161 — Hani onlara kardeşleri Lût demişti ki: Siz, sakın­maz mısınız?

162 — Muhakkak ki ben, size emin bir peygamberim.

163 — Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.

164 — Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbına aittir.

Lût Kavmi

Allah Teâla burada kulu ve elçisi Lût’dan haber veriyor. O, Âzer’in oğlu Hârân’ın oğlu Lût’dur ve Hz. İbrahim el-Halîl’in kardeşi oğludur. Hz. îbrâhîm hayatta iken Allah Teâlâ Hz. Lût’u büyük bir ümmete pey­gamber olarak göndermişti. Onlar, Allah Teâlâ’nın helak etmiş olduğu Sedom ve civarındaki kasabalarda oturuyorlardı. Helakinden sonra Al­lah Tealâ Sedom’un yerini pis kokulu bir göle çevirdi. Orası Ğûr ülke­sinde Beyt-i Makdis dağlan hudûdundadır. Beyt-i Makdis dağları ile el-Kerek ve eş-Şevbek ülkesi arasındadır. Hz. Lût onlan tek ve ortağı olmaksızın Allah’a .İbâdet etmeye, Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu elçilerine İtaat etmeye davet etmiş, onlan Allah’a karşı gelmekten, alem­de onların îcâd etmiş oldukları işi işlemekten men’etmişti. öyle bir İş îcad etmişlerdi ki yaratıklardan hiç kimse onlardan önce bu işi yapma­mıştı. Onların îcad etmiş oldukları bu habîs iş, kadınları bırakıp ta er­keklerle temas kurmaktı. Bu sebepledir ki Allah Tealâ şöyle buyurmak­tadır:[20]

165 — İnsanlar arasında enkeklere nü yaklaşıyorsu­nuz?

166 — Ve Rabbınızın sizin için yarattığı eşleri bırakı­yor musunuz? Hayır, siz azmış bir kavimsiniz.

167 — Dediler ki: Ey Lût, buna son vermezsen sen el­bette çıkarılanlardan olursun.

168 — Dedi ki: Doğrusu ben, sizin işlediğinize kızanlar­danım.

169 — Rabbmvbeni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar.

170 — Bunun üzerine onu ve ailesini topluca kurtardık.

171 — Sâdece yaşlı bir kadın geride kalanlardan oldu.

172 — Sonra diğerlerini yerle bir ettik.

173 — Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık. Uyarılanla­rın yağmuru ne kötüdür.

174 — Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onla­rın çoğu mü’minler olmadı.

175 — Muhakkak ki Rabbın, elbet Azîz’dir, Rahîm’dir.

Allah’ın peygamberi onları yaptıkları bu ahlâksızlıktan, erkeklerle temasta bulunmaktan men’edip onlara kendileri için Allah’ın yaratmış olduğu kadınlara yaklaşmalarını öğütleyince kavminin ona cevabı sâde­ce şöyle demeleri olmuştur: «Ey Lût, buna (bize getirmiş olduğun şeye) son vermezsen elbette çıkarılanlardan olacaksın. (Biz seni elbette ara­mızdan çıkaracağız.)» Nitekim Allah Teâlâ bu durumu başka bir âyet-i kerîme’de şöyle haber veriyor: «Kavminin cevabı sâdece: Çıkarın onları memleketinizden. Çünkü onlar, fazla temizlik yapan insanlarmış, de­mek oldu.» (A’râf, 82). Hz. Lût, onların içinde bulundukları duruma son vermeyeceklerini, sapıklıklarında devam etmekte olduklarını görünce onlardan uzaklaştı ve: «Doğrusu ben, sizin işlediğinize kızanlardanım. (Bunu sevmiyorum ve razı olmuyorum. Şüphesiz ben.sizden uzağım.)» deyip sonra onlara beddua ederek: «Rabbım, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar.» dedi. Allah Teâlâ da şöyle buyurdu: «Bunun üzerine onu ve bütün ailesini topluca kurtardık. Sâdece yaşlı bir kadın geride kalanlardan oldu.* Bu kadın Hz. Lût’un hanımı idi. Kötü bir ihtiyardı. Geride kalmış ve kavminin geride kalanlarıyla birlikte helak olmuştu. A’râf, Hûd ve Hicr sûrelerinde Allah Teâlâ’nm haber verdiği üzere Allah Teâlâ Hz. Lût’a karısı dışında ailesini geceleyin yürütmesi­ni, kavminin üzerine indiği esnada haykırışı işittiklerinde geri dönme­melerini emretmiş, onlar Allah’ın emrine sabrederek yollarına devam etmişlerdi. Allah Teâlâ geride kalanların üzerine onların tamamını kap­sayacak bir azâb indirmiş, çamurdan pişirilmiş katı ve sert tasları on­ların üzerine yağdırmıştır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyuru­yor: «Sonra diğerlerini yerle bir ettik. Üzerlerine de bir yağmur yağdır­dık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onların çoğu mü’minler olmadı. Muhakkak ki Rabtaın, elbet Azîz’dir. Rahîm’dir.[21]

176 — Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.

177 — Hani onlara Şuayb demişti ki: Siz, sakınmaz mı­sınız?

178 — Muhakkak ki ben, size emîn bir peygamberim.

179 — Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.

180 — Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak âlemlerin Eabbına aittir.

Eyke Halkı

Ashab-ı Eyke, sahîh olan görüşe göre Medyen halkıdır. Allah’ın Peygamberi Şuayb onlardan idi. Ancak burada Allah Teâlâ «Kardeşleri Şuayb» buyurmamıştır. Zîrâ onlar Eyke’ye tapınmaya nisbet olunmuş­lardır. Eyke bir ağaç olup —meşelik gibi sık bir ağaçlık olduğu da söylen­miştir— ona tapmıyorlardı. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.» buyurduğunda, «Kardeşleri Şuayb onlara demişti ki» buyurmamış, sadece: «Hani onlara Şuayb demişti ki…» bu­yurarak, onlar putperest oldukları için, her ne kadar neseb yönüyle on­ların kardeşi ise de, aralarındaki kardeşlik nisbetini kesmiştir. Bazıları, âyetteki bu nükteyi anlayamamış ve Eyke ashabının Medyen ahâlîsin­den başka bir kavim olduğunu, Şuayb (a.s.)ın iki ümmete peygamber olarak gönderildiğini sanmışlardır. Hattâ içlerinden bazısı onun üç üm­mete gönderildiğini zannetmiştir. îshâk İbn Bişr el-Kâhüî —ki bu râvî zayıftır—nin tbn Süddî kanalıyla… İkrime’den rivayetinde o, şöyle de­miştir: Allah Teâlâ Şuayb dışında hiç bir peygamberi iki kere gönder­memiştir. Onu bir keresinde Medyen’e peygamber olarak göndermiş ve Allah Teâlâ onları bir haykırışla yakalayıp helak etmiştir. Diğer bir ke­resinde onu, Eyke ashabına peygamber olarak göndermiş ve Allah Teâlâ onları da «zulle günü»nün azabı ile yakalayıp yok etmiştir. Ebu’l-Kâ-sım el-Beğavî’nin Hüdbe’den, onun Hemmâm’dan, onun da Katâde’den rivayetine göre ashâb-ı Ress ve Eyke ashabı Şuayb’m kavmidir. Îshâk İbn Bişr der ki: Cüveybir’den başkaları Eyke ashabı ile Medyen. halkı­nın bir olduğunu söyler ki doğrusunu Allah bilir. Hafız İbn Asâkir ise, Hz. Şuayb’m terceme-i halinde Muhammed tbn Osman îbn Ebu Şeybe kanalıyla… Abdullah îbn Amr’dan rivayet* ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Muhakkak ki Medyen kavmi ile Eyke ashabı iki ayrı ümmettir. Bu ikisine birden Allah Teâlâ peygamberi Şuayb (a.s.)ı gön­dermiştir. Bu garîbdir ve merfû’ olması da zâten şüphelidir. Doğruya yakın görüneni ise bu haberin mevkuf olmasıdır. Sahîh olan, onların bir ümmet oluşudur. Her bir makamda değişik bir şeyle nitelenmişler­dir. Bu sebepledir ki Hz. Şuayb, Medyen kıssasında anlatılanın aynısı olarak onlara ölçü ve tartıyı doğru tutmalarını öğütleyip emretmiştir. Bu da onların bir ümmet olduğuna delâlet eder.[22]

181 — ölçüyü tâm yapın da eksiltenlerden olmayın.

182 — Doğru ölçekle tartın.

183 — İnsanların eşyasını azaltmayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.

184 — Sizi ve daha önceki nesilleri yaratmış olan’dan korkun.

Allah Teâlâ onlara ölçü ve tartıya riâyeti emredip ölçü ve tartıyı eksik tutmaktan onları men’etmiştir. Buyurur ki: «Ölçüyü tâm yapın da eksiltenlerden olmayın.» İnsanlara bir şey verdiğiniz zaman onlar için ölçüyü tâm yapın, ölçüyü eksik tutup onlara eksik olarak verme­yin. Sizin lehinize bir durum olduğu zaman, onlardan alırken ölçüyü nasıl da tam olarak yapıyorsunuz. Aksine verdiğiniz gibi alın, aldığınız gibi verin. «Doğru ölçekle tartın.» Âyetindeki kıstas kelimesi ölçek, te­razi anlamınadır. Bazıları bu kelimenin, arapçaya rumcadan girmiş ol­duğunu söyler. Mücâhid bu kelimenin, rumcada adalet anlamına geldi­ğini belirtir. Katâde de aynı şeyi söylemiştir.

«İnsanların eşyasını azaltmayın ve (onların mallarını eksiltmeyin. Yol kesmek suretiyle) yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çı­karmayın.» Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyu­rur: «Ve siz, Allah’a îmân edenleri tehdîd ederek, her yolun başını tu­tup oturmayın.» (A’râf, 86).

Hz. Şuayb: «Sizi ve daha önceki nesilleri yaratmış olan (Allah) dan korkun.» sözüyle anları ve önceki atalarını yaratmış olan Allah’ın bas­kınıyla korkutmuştur. Nitekim Hz. Musa (a.s.) da: «Sizin de Rabbınız ve önce geçmiş atalarınızın da Rabbıdır.» (Şuarâ, 26) demişti. îbn Ab-bas, Mücâhid, Süddî, Süfyan îbn Uyeyne ve Abdurrahmân Zeyd Îbn Eşlem ise burayı: Evvelkileri, öncekileri yaratmış, şeklinde anlamışlar ve îbn Zeyd: «Andolsun ki, o sizden bir çok nesilleri saptırmıştır.» (Yâ-Sîn, 62) âyetini okumuştur.[23]

185 — Dediler ki: Sen, ancak büyülenmişlerdensin.

186 — Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu biz, seni yalancılardan sanıyoruz.

187 — Eğer sâdıklardan isen bize, gökten bir parça in­dir.

188 — Dedi ki: Rabbım; yaptıklarınızı en iyi bilendir.

189 — Onu da yalanladılar ve onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.

190— Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onla­rın çoğu mü’minler olmadı.

191 — Muhakkak ki Rabbm, elbet Azîz’dir, Rahîm’dir.

Hz.Şuayb’a kavminin aynen Semûd kavminin elçilerine cevab ver­diği şekilde cevab verdikleri haber veriliyor. Zâten kalbleri de birbirine benzemektedir. Onlar şöyle demiştiler: «Sen, ancak büyülenmişlerden­sin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu biz, seni yalancılardan sanıyoruz. (Söylediğim şeylerde sırf yalana dayanmak­tasın. Yoksa Allah senimize göndermiş değildir.) Eğer sâdıklardan isen, bize gökten bir parça indir.)) Bahhâk âyetteki kelimesini, gö­ğün bir tarafı ile Katâde gökten bir parça ile, Süddî ise gökten bir azâb ile açıklamıştır. Bu, Allah Teâlâ’nın da haber verdiği üzere Kureyş kav­minin söylediklerine benzemektedir. Onlar şöyle demişlerdi: «Sen bize yerden bir kaynak fışkırtmcaya kadar sana asla inanmayacağız… Ya­hut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça âüşüresin veya Allah’ı ve melekleri karşımıza getiresin.» (tsrâ, 90, 92), «Allah’ımız, eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» (Enfâl, 32). Aynı şekilde bu bilgisiz kâfirler de: «Eğer sâ­dıklardan isen bize gökten bir parça indir.» demişlerdi. Dedi ki: «Rab­bım; yaptıklarınızı en iyi bilendir. (Şayet buna müstehak olduysanız, elbette haksızlık etmiş olmaksızın sizi bununla cezalandıracaktır.)» Ni­tekim tam uygun bir ceza olarak, onların istedikleri gibisi başlarına gelmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Onu da yalanladılar ve onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.» buyurur. Başlarına gökten bir parçanın düşürülmesini istemişlerdi ki azâb, onların istedikleri cinsden olmuştur. Allah Teâlâ, önce yedi gün süreyle onlara şiddetli bir sıcak gönderdi. Onları gölgeleyip koruyacak hiç bir şey yoktu. Sonra onları gölgeleyecek bir bulut kendilerine yönel­di. Sıcaktan gölgesine sığınmak üzere, ona doğru, gitmeye başladılar. Hepsi bulutun altında toplandıklarında Allah Teâlâ onların üzerine bu­luttan ateşten bir şerare, büyük bir kıvılcım ve alev gönderdi. Yer on­ları sarstı ve onları öyle bir haykırış yakaladı ki canlan çıktı. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ onların nasıl helak olunduklarını, anlatıldıkları yere uygun düşecek üç şekilde beyân buyurmuştur. A’râf sûresinde onları bir sarsıntının yakaladığı ve yurtlarında diz çökmüş olarak kalakaldıkları anlatılır. Zîrâ onlar: «Ey’Şuayb; seni ve beraberindeki inanmış olanları ya memleketimizden çıkarırız veya mutlaka bizim dinimize dönersiniz.» (A’râf, 88) demişler, Allah’ın peygamberini ve ona tâbi olanları sıkıştı­rıp sarsmışlardı. Bu yüzden sarsıntı onları yakaladı. Hûd sûresinde de: «Zulmedenleri de korkunç bir ses yakaladı.» (Hûd, 94) buyrulur. Zîrâ onlar Allah’ın peygamberine: «Ey Şuayb, senin namazın mı bize baba­larımızın taptıklarını ve mallarımızı dilediğimiz gibi kullanmamızı men’-ediyor? Sen doğrusu aklı başında yumuşak huylu birisin.» (Hûd, 87) diyerek onunla alay etmişlerdi. Bu sözlerini onunla bir alay ve onunla istihfaf kabilinden söylemişlerdi. Onları susturacak bir haykırışın gel­mesi elbette uygun olmuştur ki Allah Teâlâ: «Zulmedenleri de korkunç bir ses yakaladı.» (Hûd, 94) buyurur. Burada ise onlar bir inâd ve Jıad-di tecâvüz olarak: «Eğer sâdıklardan isen bize, gökten bir parça indir.)) demişlerdi. Onların vuku bulmasını uzak gördüklerinin onlar hakkında gerçekleşmesi elbette uygun düşmüştür. «Ve onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.»

Katâde’nin naklettiğine göre, Abdullah İbn Ömer (r.a.) şöyle de­miştir: Allah Teâlâ yedi gün süreyle onlara sıcağı musallat kıldı. O ka­dar ki bu sıcaktan hiç bir şey onları gölgeleyemedi. Sonra Allah Teâlâ onlar için J)ir bulut yarattı. Onlardan birisi bulutun altına gidip gölge­sine girdi Onun gölgesinde serinlik ve rahat buldu. Bunu kavmine bil­dirdiğinde, hepsi birden bulutun altına gelip orada gölgelendiler. Bu­lut da onların üzerine ateş yağdırdı. îkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Katâde ve başkalarından da böyle rivayet edilmiştir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Allah Teâlâ onlara bulutu gönderdi. Onların hepsi (bulutun gölgesinde) toplandıkları zaman, Allah Teâlâ onlardan gölgçyi açıverdi de güneş onları kızdırdı, nihayet çekirgenin tavada kavrulduğu gibi yandılar. Muhammed îbn Kâ’b el-Kurazî der ki: Med-yen halkı üç çeşit azâbla azâb olunmuştur: Yurtlarında bir sarsıntı ya-kalayıverdi de oradan çıktılar. Çıktıkları zaman onları şiddetli bir korku yakaladı. Evlerine girdikleri takdirde evlerinin başlarına yıkılacağından korktular. Allah Teâlâ onların üzerine, gölge yapan bir bulut gönderdi. Birisi bulutun altına girdi ve: Bugünkü gibi hoş ve bundan daha serin bir gölge görmedim, ey insanlar buraya geliniz, dedi. Hepsi birden bulu­tun gölgesi altına girdiler. Onlara tek bir haykırışla haykırıldı da, topu birden Öldüler. Sonra Muhammed İbn Kâ’b: «Ve onları bulutlu bir gü­nün azabı yakaladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.» âyetini oku­muştur, îbn Cerîr der ki: Bana Hâris’in… Yezîd îbn el-Bahilî’den riva­yetine göre o, İbn Abbâs’a: «Ve onları bulutlu bir günün azabı yaka­ladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.» âyetini sormuş da o, şöyle anlatmış: Allah Teâlâ onların üzerine eyle şiddetli bir sıcak gönderdi ki soluk alamaz oldular ve evlerine kapandılar. Bu sıcak evlerinin içlerine girdi ve yine nefes alamaz oldular. Evlerinden kaçarak açıklıklara çık­tılar. Allah Teâlâ bir bulut gönderdi ve bulut onları güneşten gölgeledi. Bununla serinlik ve lezzet buldular. Birbirlerine seslendiler ve sonunda o bulutun altında toplandıklarında Allah. Teâlâ, onlann üzerine bir ateş gönderdi. îbn Abbâs der ki: îgte bu, bulutlu bir günün azabıdır. «Doğ­rusu o, büyük bir günün azabı idi.»

«Muhakkak ki bunda bir âyet vardır. Ama onlann çoğu mü’minler olmadı. Muhakkak ki Rabbın, (kâfirlerden intikam almasında) Azîz’dir, (inanan kullarına karşı ise) Raiıîm’dir.»[24]

192 — Muhakkak ki o, elbette âlemlerin Rabbının in­dirmesidir.

193 — Onu Rûh el-Emîn indirmiştir;

194 — Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın.

195 — Apaçık arap diliyle.

Bu Kur’ân

Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Muhammed (s.a.)e indirmiş olduğu ki-tâb’dan bahsediyor ki o, sûrenin başındaki «Onlara Eahmân’dan bir öğüt geldiğinde mutlaka ondan yüz çevirirler.» âyetinde geçen Kur’ân’-dır. »Muhakkak ki o (Kur’an), elbette âlemlerin Rabbının indirmesi­dir. (Ey Muhammed, sana bu kitabı Allah indirmiş ve vahyetmiştir.) Onu Ruh el-Emîn indirmiştir.» Ruh el-Emîn Cibril (a.s.)dir. Seleften îbn Abbâs, Muhammed tbn Kâ’b, Katâde, Atıyye el-Avfî, Süddî, Dah-hâk, Zührî ve îbn Cüreyc gibi birçokları böyle söylemişlerdir. Zaten bu konuda bir ihtilâf da yoktur. Zührî âyet-i kerîme’nin, Allah Teâlâ’nın şu âyeti gibi olduğunu söyler: «De ki: Kim Cebrail’e düşmansa bilsin ki… Kur’ân’ı senin kalbine Allah’ın izniyle indiren O’dur.» (Bakara, 97). Mücâhid der ki: Rûh el-Emîn kiminle konuşmuşsa yeryüzü (onun cesedini) yemez.

«Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın.» Onu; emîn, şerefli, Allah katında bir mevkii olan, Mele-i A’lâ’da itaat olunan bir melek indir­miştir. Ey Muhammed; o melek onu kirlerden, fazlalık ve noksanlıklar­dan salim bir halde senin kalbine indirmiştir ki Allah’a muhalefet edip onu yalanlayanları Allah’ın intikam ve baskını ile uyarasın, ona tâbi olan mü’minleri de kendisiyle müjdeleyesin.

«Apaçık arap diliyle.» Sana indirmiş olduğumuz bu Kur’ân; apaçık olsun, ma’zeretleri ortadan kaldırsın, dosdoğru yola delil olsun, hüc­cetler ikame etsin diye fasih, mükemmel ve şümullü olan senin dilin, arapça ile sana indirmişizdir.

Îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Muhammed îbn İbrâhîm et-Teymîden rivayetinde o, şöyle anlatmıştır: Allah Rasûlü (s.a.) bu­lutlu bir günde ashabı ile beraberken onlara : (Şu bulutun) dallanıp budaklanmış halini nasıl görüyorsunuz? buyurdu. Onlar: Ne kadar gü­zel ve ne kadar üst üste binip teraküm etmiş, dediler. Onun sarkan kı­sımlarım nasıl görüyorsunuz? buyurdu. Onlar: Ne kadar güzel ve ne kadar güçlü, sağlam yerleşmiş, dediler. Kara, koyu kısımlarını nasıl gö­rüyorsunuz? diye sordu, onlar: Ne kadar güzel ve ne kadar koyu siyah, dediler. Yuvarladığını nasıl görüyorsunuz, nasıl yusyuvarlak olmuş? di­ye sordu, onlar: Ne kadar güzel ve ne kadar yusyuvarlak, dediler. Şim­şeğini nasıl görüyorsunuz; zayıf mı, kuvvetli mi yoksa yarılıp çatlıyor mu? buyurdu, onlar: Yarılıp çatlıyor, dediler. İnşallah hayattır, inşal­lah hayattır, buyurdular. Birisi: Ey Allah’ın elçisi, anam babam sana feda olsun ne kadar fasîh konuşuyorsunuz. Senden daha fasîh konu­şan birini görmedim, dedi. Buyurdu ki: Gerçeği söyledin; Kur’ân, an­cak benim dilimle indirilmiştir. Allah Teâlâ: «Apaçık arap diliyle.» bu­yurmaktadır. Süfyân es-Sevrî der ki: Vahiy ancak arapça indirilmiş, sonra her peygamber onu kavmine tercüme etmiştir. Kıyamet günü dil süryânice’dir. Kim cennete girmişse arapça konuşacaktır. Süfyân es-Sevrî’nin bu sözünü îbn Ebu Hâtûn rivayet ediyor.[25]

196 — O, daha öncekilerin kitablarında vardır.

197 — îsrâiloğullarmın bilginlerinin bunu bilmesi de onlar için bir âyet değil midir?

198 — Biz onu arapça bilmeyen kimselerden birine in-dirseydik,

199 — Ve o,bunu onlara okusaydı, yine de ona inanan­lardan olmazlardı.

Allah Teâlâ buyurur ki: Bu Kur’ân’ın zikri ve adının yüceltilmesi evvelkilerin, peygamberlerinden devralmış oldukları kitablarında mev-cûddur. O kitablar her zaman Kur’ân’ı müjdelemişlerdir. Ayrıca Allah Teâlâ da bu konuda onlardan söz almıştır. Onlann sonuncuları (Hz. Isâ) erkanı içinde Hz. Ahmed’i müjdelemek üzere kalkıp bir hitabesinde şöy­le demişti: «Ey tsrâîloğullan, muhakkak ki ben Allah’ın, size peygam­beriyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayan ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyenim.» (3aff, 6). Âyette ge­çen kelimesi, kitablar anlamınadır ve Zebur kelimesinin ço­ğuldur. Ayrıca Zebur, Hz. Davud’a indirilen kitabdır. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de: «Yaptıkları her şey kitablarda kayıtlıdır.» (Kamer, 52) buyurur ki bu, meleklerin sayfalarında onların aleyhine yazrılrrnş-tvc. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: «îsrâîloğullannın bilginlerinin bunu bilmesi de onlar için bir âyet değil midir?» İsrâîloğullanndarı bil­ginlerin okuyup incelemekte oldukları kitaplarında bu Kur’ân’ın anıldı-dığıni görmeleri, size dosdoğru bir şâhid olarak yetmiyor mu? Burada İsrâiloğulları bilginlerinden kasdedilenler, onların adaletli ve insaflı olanlarıdır ki onlar, ellerinde bulunan Hz. Muhammed (s.a.)in nitelik­lerini, peygamber olarak gönderileceğini ve onun ümmetini itiraf eder­ler. Nitekim Abdullah İbn Sellâm, Selmân el-Fârisî ile Hz. Peygamber (s.a.)e ulaşmış olanlarla onlara benzeyenlerden îmân etmiş olanlar bu­nu haber vermektedirler. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyuruyor: «Onlar ki, yanlarındaki Tevrâtta ve İncil’de yazılı bulacak­ları, okuma-yazma bilmeyen ve Nebî olan Rasûl’e tâbi olurlar.» (A’râf, 157).

Allah Teâlâ Kureyş’in küfrünün şiddetini, bu Kur’ân’a karşı inâd-larını haber dahi verir ki, şayet bu Kur’ân’ı bir kelime olsun arapça bil­meyen acemlerden birine indirmiş olsaydı ve bu Kur’ân, bütün beyân ve fesahati ile ona indirilmiş olsaydı; onlar yine de bu Kur’ân’a îmân et­meyeceklerdi. Bu sebepledir ki: «Biz onu arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik ve o, bunu onlara okusaydı; yine de ona inananlar­dan olmazlardı.» buyurmuştur. Yine onlardan haber vererek başka âyet-i kerîme’lerde şöyle buyuruyor: «Onlara gökten bir kapı açsak ta yukarı çıkmaya kcyulsalardı. Gözlerimiz döndü. Biz herhalde büyülen­dik, derlerdi.» (Hicr, 14-15), «Eğer Biz onlara gerçekten melekleri in­dirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarında top-lasaydık, Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değillerdi.» (En’âm, 111), «Doğrusu üzerlerine Rabbımn sözü hak olanlar inanmazlar. On­lara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar.» (Yû­nus, 96-97).[26]

200 — İşte böylece onu suçluların kalbine sokarız.

201 — Elîm azabı görünceye kadar ona inanmazlar.

202 — O da kendilerine apansız, haberleri olmadan ge­liverir.

203 — O zaman derler ki: Acaba bekletilemez miyiz?

204 — Bizim azabımızı mı çabucak istiyorlardı?

205 — Gördün mü, şayet Biz onları yıllarca yararlan-dırsak;

206 — Sonra kendilerine va’dolunan şey başlarına gelse,

207 — Eğlendirilmiş olmaları onlara bir fayda sağla­maz.

208 — Uyarıcılar olmaksızın Biz, hiç bir kasabayı he­lak etmedik.

209 — Öğüt olarak. Ve Biz, zâlimler olmadık.

Allah Teâlâ buyurur ki: Böylece Biz suçluların kalblerine yalanla­ma, küfür, inkâr ve inadı sokarız da, zâlimlere ma’zeretlerinin fayda vermeyeceği bir yerde elîm azabı görünceye kadar gerçeğe inanmazlar. La’net onların üzerinedir ve yurdun kötüsü de onlarındır. Allah’ın aza­bı kendilerine ansızın, haberleri olmadan geliverir. «O zaman derler ki: Acaba bekletilemez miyiz?» Azabı gördükleri zaman Allah’a itaat olan işleri yapabilmeleri için kendilerine keşke birazcık zaman verilmiş ol­saydı diye temennide bulunurlar. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «İnsanları kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zulmedenler derler ki: Rabbımız, bizi yakın bir müddete kadar te’hîr et, davetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım. Siz daha önce de sonunuzun gelmeyeceğine yemin etmemiş miydiniz?» (îbrâhîm, 44). Her zâlim, günahkâr ve kâfir Allah’ın azabını müşâhade ettiği zaman büyük bir pişmanlık duyacaktır. İşte Allah’ın Kelimi Hz. Musa’nın hak­kında «Rabbımız, doğrusu Sen Firavun’a ve erkânına bu dünya haya­tında debdebeler, servetler verdin. Rabbımız, Senin yolundan insanlan saptırsınlar diye mi? Rabbımız mallarını yok et, onların kalblerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe îmân etmezler.» (Yûnus, 88) diye beddua ettiği Firavun. Onun Firavun hakkındaki bedduası te’sîrli clmuş ve elîm azabı görünceye kadar îmân etmemişti. «Boğulacağı an­da ise: Isrâiloğullarının îmân ettiğinden başka tanrı olmadığına inan­dım. Artık ben de müslümanlardanım, dedi. Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.» (Yûnus, 90-91). «Baskı­nımızı görünce: Yalnız Allah’a inandık ve O’na ortak koştuğumuz şey­leri inkâr ettik, dediler. Ama Bizim baskınımızı görüp te öylece inanma­ları kendilerine fayda vermedi.» (Ğâfir, 84-85).

«Bizim azabımızı *nü çabukcak istiyorlardı.» âyeti, hem onlara bir inkâr ve hem de onları bir tehdîdtir. Onlar Allah’ın Rasûlünü yalanla­yarak ve onun söylediklerini uzak görerek: «Bize Allah’ın azabını getir bakalım.» (Ankebût, 29) diyorlardı. Nitekim başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: «Senden azabı çarçabuk isterler.» (Ankebût, 53).

«Gördün mü, şayet Biz onları yıllarca yararlandırsak; sonra ken­dilerine va’dolunan şey başlarına gelse, eğlendirilmiş olmaları onlara bir fayda sağlamaz. (Biz onları geciktirip uzun bile olsa bir müddet onlara mühlet vermiş olsak, sonra da Allah’ın emri onlara gelseydi, içinde bu­lundukları nimetlerden hangisi Allah’ın emrine karşı onlara bir fayda sağlayacaktı?)», «Ve onlar onu gördükleri gün dünyada sâdece bir akşam veya bir kuşluk vakti kalmış gibi olurlar.» (Nâziat, 46), «Onlardan her biri bin yıl ömür verilmesini İster. Halbuki çok yaşatılması onu azabdan uzaklaştıracak değildir.» (Bakara, 96), «Düştüğü zaman malı o kimseye fayda vermez.» (Leyi, 11). Bu sebeple burada da: «Eğlendi­rilmiş olmaları onlara bir fayda sağlamaz.» buyurmuştur. Sahih bir ha­dîste şöyle buyruluyor: Kafir getirilip bir kere ateşe daldırılır sonra kendisine: Hiç hayır gördün mü? Hiç nimet gördün mü? denilir. Rab-bım, yemin ederim ki hayır, der. İnsanların dünyada iken en şiddetli yoksulluk İçinde olanı getirilir, bir kere cennete konulup sonra kendisi­ne: Hiç yoksulluk gördün mü? denilir. O, sanki olanlar hiç olmamış an­lamında: Rabbım, yemîn ederim ki hayır, der. (…)

Sonra Allah Teâlâ, yaratıkları hakkındaki adaletinden bahisle üm­metlerden herhangi bir ümmeti ancak kendilerinden özrü kaldırdıktan, onları uyardıktan, elçiler gönderdikten ve onların aleyhin© hüccetler konulduktan sonra helak buyurduğunu haber verir. Bu sebepledir ki burada: «Uyarıcılar olmaksızın Biz, hiç bir kasabayı helak etmedik. Öğüt olarak. Ve Biz, zalimler olmadık.» buyururken, başka ayet-i kerî-me’lerde şöyle buyruluyor: «Biz peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» (İsrâ, 15), «Rabbın kasabaların merkezlerine onlara âyetleri­mizi okuyacak bir peygamber göndermedikçe oraları helak etmiş değil­dir. Ve Biz, halkı zâlim olan kasabalardan başkasını helak edici değiliz.» (Kasas, 59).[27]

210 — Onu şeytânlar indirmemiştir.

211 — Bir; onlara düşmez de, buna güçleri de’yetmez.

212 — Onlar gerçekten işitmekten uzak tutuldular.

Allah Teâlâ, ne önünden ne arkasından kendisine bâtılın geleme­yeceği, Hakim ve Hamîd olan Allah tarafından indirilmiş Kitâb-ı Azîz-inden haber veriyor ki desteklenmiş Ruh el-Bmîn onu Allah’tan indir­miştir. «Onu (Kur’ân’ı) şeytânlar indirmemiştir.» Sonra Allah Teâlâ bunun üç yönden onlar hakkında muhal olduğumu zikreder: Bir kere bu onlara düşmez. Onların arzu ve isteklerinden değildir. Zîrâ bozgun­culuk ve kulları saptırmak, onların seciyyelerinde vardır. Bunda İse iyi­likle emir, kötülükten men’etme, nur, hidâyet ve yüce bir bürhân vardır. Onunla şeytânlar arasında büyük bir tezâd mevcûddur. Bu sebep­ledir ki: «Bu, onlara düşmez.» buyurmuştur. «Buna güçleri de yetmez.» Şayet bu onlara düşseydi bile buna güç yetiremezlerdi. Allah Teâla şöy­le buyurur: «’Şayet Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun; Allah’ın haşyetinden baş eğerek parça parça olduğunu görürsün.» (Haşr, 21). Sonra bu onlara düşse ve yüklenmeye, yerine getirmeye güç yetirmiş olsalar da buna ulaşamazlardı. Zîrâ Kur’ân’ın nüzulü sırasın­da onu dinlemekten uzak tutulmuşlardır. Çünkü Kur’ân’ın Allah Rasû-lüne İndirilme süresi içinde gökyüzü sert bekçiler ve kayan ateşlerle doldurulmuştur. Şeytânlardan hiç birisi, durum karışmasın diye onun bir harfini bile işitme imkânına sahip olmamıştır. Bu; Allah’ın kullarına olan rahmeti, şeriatını koruması, kitabı ve elçisini desteklemesinden-dir. Bu sebepledir ki: «Onlar gerçekten işitmekten uzak tutuldular.» bu­yurmuştur. Başka bir âyet-i kerîme’de ise cinlerden haber vererek şöy­le buyurur: «Doğrusu biz göğü yokladık da, onu sert bekçiler ve alev­lerle doldurulmuş bulduk. Doğrusu biz, göğün dinlenebileceği bir yerde oturmuştuk; ama şimdi, kim onu dinleyecek olursa, kendisini gözetle­yen bir alev buluyor. Doğrusu biz bilmiyoruz, yeryüzünde olanlara kö­tülük mü murâd olunmuştur, yoksa Rablan onlara iyilik mi dilemiştir.» (Cinn, 8-10).[28]

213 — O halde “Allah ile beraber başka bir tanrıya yal­varma. Yoksa azâblandırılanlardan olursun.

214 — Ve yakın akrabalarını uyar.

215 — Mü’minlerden sana uyanlara kanatlarını ger.

216 — Şayet sana isyan ederlerse, de ki: Ben sizin yap­tıklarınızdan uzağım.

217 — Azız, Rahîm’e tevekkül et.

218 — Görür O seni, kalktığında.

219 — Secde edenler arasında bulunduğunda.

220 – Muhakkak ki O’dur O, Semî’, Alîm.

Allah Teâlâ, tek ve ortağı olmaksızın zâtına İbadeti emredip, zâtı­na ortak koşanlara azat) edeceğini haber verir. Sonra Rasûlü (s.a.)ne yakın akrabalarını uyarmasını emreder. Ki onlardan hiç kimseyi Rab-bına îmândan başka bir şey kurtaramayacaktır. Allah’ın inanan kulla­rından, kendisine tâbi olanlara kanat germesini de emrediyor. Allah’ın yaratıklarından kim olursa olsun, ona baş kaldırırsa ondan da uzak­laşacaktır. Bu sebepledir ki: «Şayet sana isyan ederlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.» buyurmuştur. Rasûlullah’ın akrabalarını uyarmakla emrolunması onun bütün insanlar için uyarıcı olmasıyla te-zâd teşkil etmez. Aksine bu_ genel uyarının parçalarından birisidir. Ni­tekim başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyruluyor: «Babaları uyarılma-dığından gaflet içerisinde kalmış bir kavmi uyarman için.» (Yâ-Sîn, 6), «Şehirlerin arası ile çevresindekileri uyarasm diye…» (Eh’âm, 92), «Rablanna toplanacaklarından korkanları, sen onunla uyar.» (En’âm, 51), «İşte Biz, bunu müttakilere müjdeleyesin ve inatçı bir kavmi uyarasın diye senin dilinle indirerek kolaylaştırdık.» (Meryem, 97), «Bu Kur’ân; bana sizi de, ulaştığı kimseleri de uyarman için vahyolundu.» (En’âm, 19), «Herhangi bir güruh onu inkâr ederse; onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17). Müslim’in Sahîh’indeki bir hadîste şöyle buyrulu­yor :

Muhammed’in nefsi kudret elinde elan (Allah) a yemîn olsun ki, yahûdî olsun hıristiyan olsun, bu ümmetten beni kim işitir sonra da benim getirdiğime (benimle gönderilene) îmân etmemiş olarak ölürse, mutlaka cehennemliklerden olur.

Bu âyst-i kerîme’nin nüzulüne dâir bir çok hadîs vârid olmuştur. Şimdi bunları zikredelim:

1- îmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Ab­dullah îbn Nümeyr’in… îbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle anlatmıştır:

«Ve yakın akrabalarını uyar.» âyeti nazil olduğunda Hz. Peygam­ber (s.a.) Safâ’ya tırmandı, sonra da: Kureyş boylanna: Ey Flhr oğul­lan; ey Adiyy oğullan; diye seslenmeye başladı ve onlar toplandılar. Bizzat gelemeyenler, ne olduğuna bakması için bir ‘elçisini gönderdi. Ebu Leheb ve Kureyş gelip toplanınca Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurdu: Şu vâdîde atlılar olduğunu, size hücum, etmek istediklerini ha­ber vermiş olsaydım ne derdiniz? Beni doğrular mıydınız? Onlar: Evet, dediler, senden doğruluktan başka bir şey görmedik. O halde ben, şid­detli bir azâbdan önce sizi uyanyorum, buyurdu. Ebu Leheb: Kahrola-sıca, bizi bunun için mi topladan? dedi de Allah Teâlâ: «İki eli kurusun Ebu Leheb’in ve yok olsun.» (Leheb, 1-2) âyetini indirdi. Hadîsi; Bu-hârî, Müslim, Neseî ve Tirmizî, muhtelif kanallardan olmak üzere, A’meş’den rivayet etmişlerdir.

2- îmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’nin… Hz. Âişe’den rivayetin­de o, şöyle anlatıyor: «Ve yakın akrabalarını uyar.» âyeti nazil olduğun­da Allah Rasûlü (s,a.) kalktı ve: Ey Muhamrned’in kızı Fâtıma, ey Ab-dülmuttalib’in kızı Safiyye, ey Abdülmuttalib oğulları, Allah’a karşı si­zin için bir şeye mâlik değilim; benim malımdan dilediğinizi isteyin, buyurdu. Hadîsi sâdece Müslim tahrîc etmiştir.

3- Ahmed’in, Muaviye tbn Amr kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: «Ve yakın akrabalarım uyar.» âyeti nazil olduğunda, Allah Rasûlü (s.a.) avam ve havâssı ile Kureyş’i ça­ğırdı ve şöyle buyurdu: Ey Kureyş topluluğu, kendinizi ateşten kurta­rın. Ey Kâ’b oğullan, kendinizi ateşten kurtann. Ey Abdimenâf toplu­luğu, kendinizi ateşten kurtann. Ey Hâşim oğullan, kendinizi ateşten kurtann. Ey Abdülmuttalib oğullan, kendinizi ateşten kurtann. Ey Mu-hammed’in kızı Fktıma, -kendini ateşten kurtar. Allah’a yemîn olsun ki; sizin için Allah’a karşı hiç bir şeye mâlik değilim. Şu kadar var ki, sizin için bir akrabalık hakkı vardır ve ben sıla-i rahmde bulunacağım. Hadîsi Müslim ve Tirmizî; Abdülmelik İbn Umeyr kanalıyla rivayet et­mişlerdir. Tirmizî, hadîsin bu kanaldan rivayetinin garîb olduğunu söyler. Aynca Neseî, hadîsi Mûsâ îbn Talha kanalıyla mürsel olarak ri­vayet etmiş ve isnadında Ebu Hüreyre’yi zikretmemiştir. Hadîsin mev-sûl olarak rivayeti sahîh olanıdır. Buhârî ve Müslim, hadîsi Zührî ka­nalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetle tahrîc etmişlerdir. îmânı Ahmed der ki: Bize Yezîd’in… Ebu Hüreyre (r.a.)den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyrumuştun. Ey Abdülmuttalib oğullan, kendinizi Allah’­tan satın alınız. Ey Allah’ın elçisinin halası Safiyye; ey Allah Rasûlü-nün kızı Fâtıma, nefislerinizi Allah’tan satın alınız. Sizin için Allah’a karşı herhangi bir şeye sahip değilim. Benim malımdan dilediğinizi is­teyiniz. Bu kanaldan hadîsi, sâdece îmâin Ahmed rivayet etmiştir. Ay­rıca yine İmâm Ahmed, Muâviye kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den şeklinde bir isnâdla hadîsi rivayette tek kalmıştır. Yine tmâm Ahmed, hadîsi Hasen kanalıyla… Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak rivayet ediyor. Ebu Ya’lâ’nın, Süveyd tbn Saîd kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre şöyle bu­yurmuş: Ey Kusayy oğulları, ey Hâşim oğulları, ey Abdimenâf oğulları; ben uyarıcıyım, ölüm, (üzerinize) hücum eden; kıyamet ise, (size) va’dolunandır.

4- îmâm Ahmed’in, Yahya îbn Saîd kanalıyla… Kabîsa îbn Mu-hârık ve Züheyr îbn Amr’dan rivayetine göre; o, ikisi şöyle anlatmışlar­dır: «Ve yakın akrabalarını uyar.» âyeti nazil olduğunda, Allah Rasûlü (s.a.) bir dağın kayalık zirvesine çıkıp şöyle nida etmeye başladı: Ey Abdimenâf oğulları, ben ancak bir uyarıcıyım. Benim ve sizin benzeri­niz, bir adam gibidir ki; düşmanı görmüş düşman, ailesine ulaşıverecek diye korkarak ailesinin yanma koşuyor ve: Düşman geliyor, uyanık olu­nuz, diye nida edip çağırmaya başlıyor. Müslim ve Neseî, hadîsi Süley­man îbn Tarhan et-Teymî kanalıyla… Kabîsa ve Züheyr îbn Amr el-Hilâlî’den rivayet etmişlerdir.

5- îmâm Ahmed der ki: Bize Esved îbn Âmir’in… Hz. Ali (r.a.) den rivayetine göre, o şöyle anlatıyor: «Ve yakın akrabalarını uyar.» âyeti nazil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.), ailesini topladı. Otuz kişi toplandılar, yeyip içtiler. Onlara: Kim benim dinimi ve va’dlerimi tekef­fül edip, cennette benimle1 beraber olup ailemle benim halîfem olur? buyurdu. Birisi —Râvî Şerîk onun ismini vermiyor— ey Allah’ın elçisi, sen bir denizdin, bunu kim yerine getirebilir? dedi. Sonra bir diğeri aynı şeyi söyledi. Alfan Rasûlü bunu ailesine arzetti de, Hz. Ali: Ben tekef­fül ederim, dedi. Hadîsin yukardakinden daha genişçe ve başka bir ka­naldan rivayeti şöyledir: İmâm Ahmed’in, Affân kanalıyla… Hz. Ali (r.a.)den rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır: Allah Rasûlü (s.a.) Ab-dülmuttalib oğullarını topladı —veya çağırdı— onlar on kişi kadardı­lar. Bir oğlağı yediler, beş litre kadar içtiler. Allah Rasûlü onlar için dörtte bir sâ’ miktarında yemek hazırlamıştı. Yediler ve doydular. Ye­mek sanki hiç dokunulmamış gibi arttı. Sonra bir kadeh getirtti, doyun­caya kadar içtiler, içilen sanki bir dokunulmamış —veya içilmemiş— gibi, arttı. Allah Rasûlü (s.a.): Ey Abdülmuttalib oğulları, ben özellik­le size, genelde insanlara peygamber olarak gönderildim. Siz bu âyetten (mucizeden) gördüklerinizi gördünüz, Benim kardeşim ve arkada­şım olmak üzere, hanginiz bana bîat edecek? buyurdu. Hiç kimse kalk­madı. Ben kalktım ki; ö zaman kavmin en küçüğü idim. Bana: otur, bu­yurdu. Sonra, sözünü üç kere tekrarladı. Ben her seferinde kalkıyordum; o da bana, otur buyuruyordu. Nihayet, üçüncü keresinde elini elime koy­du. Hadîsin bundan daha garîb bir kanaldan, bu anlatılışından daha geniş ve başka fazlalıklarla rivayeti şöyledir: Hafız Ebu Bekr el-Beyha-kî, «Delâil’ün-Nübüvve» adlı eserinde der ki: Bize Hafız Muhammed tbn Abdullah’ın… Ali İbn Ebu Tâlİb (r.a.)den rivayetine göre o, şöyle anlatmıştır: «Ve yakın akrabalarını uyar. Mü’minlerden sana uyanlara kanatlarım ger,» âyeti Allah Rasûlü (s.a.)ne nazil olduğunda, Hz. Pey­gamber (s.a.) şöyle dedi: Bunu kavmime açtığım takdirde, onlardan hoşlanmayacağım şeyleri göreceğimi biliyordum. Bu sebeple sustum. Cibril bana gelip: Ey Muhammed, Rabbının sana emrettiğini yapmaya­cak olursan Rabbın sana azâb edecek, dedi. Hz. Ali der ki: Allah Rasû­lü beni çağırdı ve: Ey Ali, Allah Teâlâ yakın akrabalarımı uyarmamı emretti. Bunu onlara açtığım takdirde, onlardan, hoşlanmayacağım şey­leri göreceğimi bildiğimden sustum. Sonra Cibril bana gelip: Ey Muham­med, emrolunduğunu yapmayacak olursan Rabbın sana azâb edecek, dedi. Ey Ali, bizim için bir sâ’ yemekle bir koyun (yemeği) hazırla. Bü­yük bir kap süt de hazır et. Sonra Abdülmuttalib oğullarını benim ya­nımda topla, dedi. Öylece yaptım, onun yanında toplandılar, O gün, bir eksik veya bir fazlasıyla kırk kişiydiler. Amcaları Ebu Tâlib, Hamzâ, Ab-bas ve pis kâfir Ebu Leheb onların içindeydi, (tçine yemek koyduğum) tabağı onlara ikram ettim. Allah Rasûlü (s.a.), ondan uzunca bir parça et aldı, dişleriyle parçalayıp çevresine dağıttı ve: Allah’ın ismiyle yeyi-niz, buyurdu. Oradakiler yedi ve onunla doydular. Sâdece parmaklarının izleri görülüyordu. Allah’a yemîn ederim ki; onların yediklerinin hep­sini onlardan bir tanesi yiyebilirdi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.): Ey Ali, onlan sula, buyurdu. O büyük kabı getirdim, ondan içtiler ve sonunda hepsi de (süte) kandıla*.-Allah’a yemîn ederim ki; onlardan bir tanesi onun tamâmını içebilirdi. Allah Rasûlü (s.a.) onlarla konuşmaya dav­randığında, Ebu Leheb ondan önce söze başlayıp: Sizin arkadaşınız ne güzel insandır (ki bize ikramda bulundu), dedi, dağıldılar ve Allah Ra­sûlü (s.a.) onlarla konuşamadı. Ertesi gün olunca, Allah Rasûlü (s.a.): Ey Ali, dün yapmış olduğun yemek ve içeceklerin bir mislini bizim için bugün de yap. Şu adam, ben konuşmazdan evvel, senin de işittiğin gibi benden evvel davranıp konuştu, buyurdu. Onun emrettiğini yaptım. Sonra onları Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında topladım. Allah Rasûlü (s.a.) bir evvelki gün yaptıkları gibi yaptı. Yediler ve nihayet doydular. Allah’a yemîn ederim ki; onlardan birisi (onların hepsinin yediği mik­tarı) tek başına yiyebilirdi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.): Ey Ali, onları sula, buyurdu. O su kabını getirdim, ondan İçtiler ve hepsi kandılar. Allah’a yemîn ederim ki, onların tamâmının içtiğinin bir o kadarını on­lardan birisi tek başına içebilirdi. Allah Rasûlü (s,a.), onlarla konuş­mak istediğinde, Ebu Leheb ondan önce söze başlayıp: Sizin şu arkada­şınız ne kadar iyi insandır, dedi; onlar da dağıldıar ve Allah Rasûlü (s.a.) onlarla konuşamadı. Ertesi günü olunca Allah Rasûlü (s.a.): Ey Ali, dün bize yapmış olduğun yemek ve içeceklerin bir benzerini bizim için yap. Şüphesiz şu adam, ben konuşmazdan önce senin işittiğin söz­leri benden önce söyledi, buyurdu. Emrettiklerini yaptım. Sonra onları topladım, Allah Rasûlü (s.a.) bir evvelki gün yaptığı gibisini yaptı. Ye­diler ve nihayet doydular. Sonra onlara o kaptan su ikram ettim. So­nunda kandılar. Allah’a yemîn olsun ki; onlardan birisi hepsinin yeyip içtiklerinin bir benzerini tek başına yeyip içebilirdi. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Ey Abdülmuttalib oğulları, Allah’a yemîn olsun ki; araplardan hiç bir gencin kavmine, benim size getirdiklerimden da­ha üstününü getirdiğini bilmiyorum. Şüphesiz ben size, dünya ve âhi-retin hayrını getirdim. Ahmed îbn Abdülcebbâr der ki: Bana ulaştığına göre tbn İshâk, hadîsi Abdülgaffâr İbn Kasım Ebu Meryem’den, o Min-hâl îbn Amr’dan, o ise Abdullah İbn Hâris’den işitmiş. Ebu Ca’fer îbn Cerîr hadisi İbn Humeyd kanalıyla… Ali İbn Ebu Tâlib’den rivayetle yukardakine benzer şekilde zikretmiştir. Şüphesiz ben size, dünyâ ve âhiretin hayınnı getirdim, kısmından sonra şu fazlalık vardır: Allah Teâlâ bana, sizi kendisine davet etmemi emretmiştir. Benim kardeşim ve benimle şöyle şöyle olmak üzere bu işte bana hanginiz yardımcı ve destek olur? buyurdu. Oradakilerin hepsi birden susup kaldı. Ben, yaş­ları en küçük, şırlağan gözlü (gözünün beyazı karasından daha çok), karnı ve büyük ve bacakları en ince olanı olduğum halde: Ey Allah’ın peygamberi, bu işte senin yardımcın ben olacağım, dedim. Beni gözet­meye başladı sonra: İşte şu, şöyle ve şöyle benim kardeşimdir. Onu din­leyip itaat ediniz, buyurdu. Toplananlar gülerek kalktılar. Ebu Tâlib’e: Sana oğlunu dinleyip ona itaat etmeni emretti, diyorlardı. Bu ibarelerle hadîsi, sâdece Abdülgaffâr İbn Kasım Ebu Meryem rivayet etmiştir. Onun hadîsi metruktür, yalancıdır ve şîidir. Ali İbn el-Medînî ve baş­kaları ,onu hadîs uydurmakla itham etmişler, imamlar ise onu zayıf kabul etmişlerdir. Allah cümlesine rahmet eylesin. Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Hz, Ali (ra.)den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: «Ve yakın akrabalarını uyar.» âyeti nazil olduğunda Allah Rasûlü (s.a.) bana: Bana bir koyun paçasıyla bir sâ’ miktarı yemek ve bir kap süt hazırla, buyurdu. Emrini yerine getirdim. Sonra: Haşim oğullarım çağır, buyurdu. Onları çağır­dım. O günde bir eksiği veya bir fazlası ile kırk —veya^kırkbir— kişi idiler. İçlerinde on kişi vardı ki; onlar tek başına bir oğlağı yiyebilecek kimselerdi. Onlara yemek tabağı getirildiğinde, Allah Rasûlü (s.a.) en üstünden aldı, sonra; yeyiniz, buyurdu. Doyuncaya kadar yediler, taba­ğın içindeki yemek ilk geldiği gibi duruyordu; ondan ancak çok az bir kısmını eksiltmelerdi. Sonra onlara süt kabını getirdim, kanıncaya ka­dar içtiler ve bir miktarı arttı. Onlar yeme ve içmeyi bitirdiklerinde, Al­lah Rasûlü (s.a.) konuşmaya davrandı ise de, ondan önce söze başlayıp: Bugünkü gibi sihir görmemiştik, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) sustu. Son­ra: Bir sâ’ yemekle bir koyun parçası yap, buyurdu. Ben de yaptım, on­ları çağırdım. Yeyip içtiklerinde, yine önce söze davranıp önceki söyle­dikleri gibi söylediler. Allah Rasûlü (s.a.) sustu.sonra bana: Bir sâ’mik­tarı yemekle bir koyun parçası (yemeği) yap, buyurdu. Ben de yaptım, onlan topladım. Yeyip içtiklerinde, Allah Rasûlü (s.a.) onlardan önce söze başlayıp: Hanginiz benim yerime borcumu öder ve ailem içinde benim halîfem olur? diye sordu. Onlar sustular, bunu malıyla karşıla­yacak korkusuyla Abbâs da sustu. Abbâs’ın yaşı dolayısıyla, ben de sus­tum. Sonra Allah Rasûlü, bu sözü ikinci defa söyledi, Abbâs yine sustu. Bunu görünce ben: Ben; ey Allah’ın elçisi, dedim. O gün, durumu en kötü olanları bendim. Şırlağan gözlü, karnı büyük, bacakları ince biri­siydim. Bunlar Hz. Ali (r.a.)den rivayet edilen bu hadîsin müteaddit kanallarıdır. Allah Rasûlü (s.a.), amcalarıyla onların çocuklarından borçlarını edâ etmeleri ve ailesi üzerinde halîfeleri olmaları İsteğinde; Allah yolunda öldürülecek olursa ihtimâlini hesaba katmıştır. Sanki o, uyarma görevlerini yerine getirdiği zaman öldürüleceğinden korkmuş; Allah Teâlâ: «Ey peygamber; Rabbından Sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah; seni insanlardan korur.» (Mâide, 67) âyetini indirdiği zaman emîn olmuştur. Önceleri ise «Ve Allah; seni insanlardan koruyacaktır.» âyeti ininceye kadar çekin­gen davranmaktaydı. Hâşİm oğulları içinde o zamanda, Allah Rasûlü (s.a.)nü tasdik, ona îmân ve yakın sahibi olmada, Hz. Ali (r.a.)den da­ha güçlüsü yoktu. Bu sebepledir ki; Allah Rasûlü (s.a.) nün, kendilerin­den istediklerini yüklenmeye hepsinden önce davranmıştır. Bundan son­ra —en doğrusunu Alîah bilir— Allah Rasûlü (s.a.) nün insanları çağ­rısı, Safa tepesi üzerinde açıkça olmuştur. Avam ve havâssı ile Kureyş ailelerini uyarısı da o zamandır. Daha yakın olanın daha uzak olanına tenbîhte bulunması İçin; amcaları, halaları ve kızlarının isimlerini bi­rer birer saymıştır. Yani şöyle demek istemiştir: Şüphesiz ben ancak bir uyarıcıyım. Dilediğini dosdoğru yola ileten ise, yegane Allah’tır.

Hafız îbn Asâkir, Abdülvâhid ed-Dımaşkî’nin hâl tercemesinde Amr tbn Semure kanalıyla… Abdülvâhid ed-Dımaşkî’den rivayet ediyor ki; o, şöyle anlatmıştır: Ebu Derdâ (r.a.)yı insanlarla konuşur ve onlara fetva verirken gördüm. Oğlu yanı başında, ailesi ise mescidin bir tara­fında oturmuş, aralarında konuşuyorlardı. Ona: Şu insanlara ne oluyor da sendeki İlme istek ve arzu duyuyorlar ama, ailen ilgisiz olarak oturuyor? denildi. Ebu Derdâ dedi ki: Ben Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işittim: Dünyâda insanların en zahidi; peygamberlerdir. Onlara karşı en sert davrananları ise akrabalarıdır. Bu, Allah Teâlâ: «Ve yalan akrabalarım uyar.» âyetini indirdiğinde olmuştur. Sonra Ebu Derdâ şöyle devam etti: Şüphesiz, âlimlere insanların en uzağı kendi âilesidir, tâ ki onlardan1 ayrılıncaya kadar. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Ve yakın akrabalarını uyar. Mü’minlerden sana uyanlara ka­natlarım ger. Şayet sana isyan ederlerse, de ki: Ben sizin yaptıklarınız dan uzağım.)) buyurmuştur.

«(Bütün işlerinde) Azîz, Rahîm’e tevekkül et. (Şüphesiz o seni des­tekleyecek, yardım edecek, koruyacak, zafere eriştirecek ve senin keli­meni yüceltecektir.) Görür O seni (namaza) kalktığında. (Seninle ala­kalanacak olan O’dur.)» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme’-de: «Rabbının hükmüne sabret. Şüphesiz sen Bizim gözetimimiz al­tındasın.» (Tur, 48) buyurmuştur. îbn Abbâs, «Görür O seni kalktı­ğında.» âyetinde, namaza kalkmanın kasdedildiğini söyler. îkrime der ki: Onun kıyamını, rükû ve sacde etmesini görür. Hasan da âyeti şöyle anlıyor: Görür O seni yalnız başına namaza kalkıp namaz kıldığında. Dahhâk ise şöyle anlamıştır : Görür O seni yatağında veya oturduğun yerden kalktığında. Katâde ise, âyeti şöyle anlıyor: Görür O seni kalk­tığında, otururken ve diğer bütün hallerinde.

«Secde edenler arasında bulunduğunda.» Katâde der ki: Görür O seni namaza kalktığında, namazda secde edenler arasında bulundu­ğunda. Yalnız olduğunda da, bir topluluk içinde olduğunda da seni gö­rür, tkrime, Atâ el-Horasânî ve Hasan el-Basrî de böyle söylemiştir. Mücâhid der ki: Allah Rasûlü (S. A.) Önünde olan kimseyi gördüğü gibi, arkasında olanı da görürdü. Saflarınızı doğrultunuz. Şüphesiz ben arka tarafımdan da sizi görürüm, sahîh hadîsi de buna şâhiddir. Bez-zâr ve Îbn Ebu’lİâtim’in iki kanaldan olmak üzere îbn Abbâs’tan riva­yetlerinde, o bu âyet hakkında şöyle demiştir: Burada, onun bir pey­gamber olarak çıkarılışına kadar, bir peygamberin sulbünden bir diğe­rine geçişi kasdedilmektedir.

«Muhakkak ki O (kullarının sözlerini) en iyi işiten, (onların ha­reketlerini ve hareketsizlik hallerini) en iyi bilendir.)) Nitekim başka bir âyet-ikerîme’de şöyle buyurulur: «Ne işte bulunsan, Kur’an’dan ne okusan ve siz ne iş yaparsanız; yaptıklarınıza daldığınızda mutlaka Biz üzerinizde şahidiz.» (Yûnus, 61).[29]

221 — Şeytânların kime indiğini size bildireyim mi?

222 — Onlar her günahkâr, her müfteriye inerler.

223 — Bunlar ona kulak verirler ve çoğu yalancılardır.

224 — Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar.

225 — Görmedin mi onlar, her vâdîde şaşkın şaşkın dolaşırlar.

226 — Ve onlar, gerçekten yapmadıklarını söylerler.

227 — Ancak imân etmiş, sâlih amel işlemiş, Allah’ı çokça zikretmiş ve zulme uğratıldıktan sonra zafer kaza­nanlar müstesnadır. Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını.

Ve Şâirler

Allah Teâlâ burada, Allah Rasûlü (S. A.)’nün getirdiğinin gerçek olmadığını, bunları kendiliğinden uydurduğunu veya ona bunları bir cinnînin getirdiğini sanan müşriklere hitâb ediyor ve elçisini onların sözlerinden, iftiralarından tenzih ediyor. Tenbîhte bulunuyor ki; onun getirdikleri ancak Allah katındadır, O’nun indirmesi ve vahyidir. Onu şeytân değil; şerefli, emîn ve büyük bir melek indirmiştir. Zâten onla­rın, bu Kur’ân’ı Azîm gibisine bir rağbetleri de yoktur. Onlar ancak kendilerine benzeyen kâhin ve yalancılara inerler. Bu sebepledir M; Al­lah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Şeytânların kime indiğini size bildir (ip haber ver)eyim mi? Onlar (davranışlarında) her günahkar, (sözlerin­de) her müfteri (ve yalancı olan her bir kimse) ye inerler.» Şeytânla­rın yanlarına geldikleri, işte; kâhinlerle onlar gibi olan günahkâr ya­lancılardır. Zâten şeytânlar da onlar gibidirler.

«Bunlar ona kulak verirler.» Gökten kulak hırsızlığı yaparlar. Ğayb ilminden bir kelimeyi işitirler de, ona yüz yalan katarlar, sonra bunları insanlardan olan dostlarına ulaştırırlar. İnsanlardan olan dost­ları bu sözleri konuşur, her söylediklerinde insanlar onları doğrular. Zi­ra, gökten işitilmiş olan bu sözlerde onlar doğru söylemişlerdir. Nite­kim bu, sahîh bir hadîste şöyle anlatılmaktadır: Buhârî’nin Zührî kana­lıyla… Urve îbn Zübeyr’den rivayetine göre, Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlat­mıştır: Bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a.)e kâhinleri sormuştu. On­lar bir şey değildirler (hak üzere değildirler), buyurdu. Ey Allah’ın el­çisi, onlar gerçek bir şeyi haber vermezler mi hiç? dediler de, Hz. Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurdu: Cinnî, hak olan bir kelimeyi ezberler, onu tavuğun gıdıklaması gibi dostunun kulağına fısıldar. Dostu da buna, yüzden fazla yalan karıştırır. Yine Buhârî der ki: Bize Humeydî’nin.;. Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Tteâlâ gökte bir işe hükmettiği zaman, melekler, Allah’ın sözüne boyunlarını eğerek kanat çırparlar. Sanki onlar, cilâlı, düz bir taş üze­rindeki zincir gibidirler. Nihayet kablerindeki korku giderilince: Rabbı-mız ne buyurdu? derler. Rablarımn buyurduğu, şey hakkında cevabları: O gerçektir, şüphesiz o en yüce, en büyük olandır, derler. Bunu kulak hırsızlığı yapanlar işitir. Kulak hırsızlığı yapanlar şöyle şöyle birbirleri üzerindedirler, —Râvî Süfyân, elini uzatıp parmaklarının arasını aça­rak bu durumu anlatmıştır.— işte (onların en üstte olanı) o kelimeyi işitir, bir alttakine atar. Sonra, diğeri altında olana ulaştırır. Nihayet sihirbazın —veya kahinin— diline ulaştırırlar. Bazan olur ki; kulak hırsızlığı yapan, onu bir alttakine ulaştırmadan önce yakıcı alev onu yakalayıverir. Bazan da olur ki; yakıcı alev ona yetişmeden, kelimeyi bir alttakine atmış olur. O, kelimeyle birlikte yüz yalan daha söyler. Fi­lân filân gün, filân ve filân olacak diye, bize söylemedi mi? denilir ve gökten işitilen bu kelime doğrulanır. Hadîsi, sâdece Buhârî rivayet et­miştir. Müslim’in, Zührî kanalıyla… tbn Abbâs’tan, onun da ansâr’dan bazılarından rivayeti buna yakındır. Bu rivayet, Sebe’ süresindeki, «Ni­hayet, kalblerindeki korku giderilince, birbirlerine; Rabbınız ne dedi? diye sorarlar…» (Se’be, 23) âyetinde gelecektir.

Buhârî’nin, Leys kanalıyla… Hz. Aişe’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetinde o, şöyle buyurmuş: Şüphesiz melekler gökte, —bu­rada gök, bulutlar anlamınadır— yeryüzünde olacak bir işi konuşurlar. Şeytânlar bu kelimeyi işitir de, kâhinin kulağına, şişenin kaynarken çı­kardığı ses gibi fısıldarlar. Onlar da bunu yüz yalanla çoğaltırlar. Bu­hârî, Sahîh’inin Bed’ül-Hak kitabının başka bir yerinde Saîd tbn Ebu Meryem kanalıyla… Hz. Aişe’den, bu hadîsin bir benzerini rivayet et­miştir.

«Şâirlere gelince; onlara da algınlar uyar.» Ali İbn Ebu Talha’nın, îbn Abbastan rivayetine göre; burada azgınlardan maksad kafirlerdir ki; onlara (şâirlere) insan ve cinnlerin sapıkları (dalâlette olanları) tâbi olur. Mücâhid —Allah ona rahmet eylesin—, Abdurrahmân Zeyd îbn Eşlem ve başkaları da böyle söylemiştir. îkrime der ki: İki şâir kar­şılıklı birbirlerini hicvediyorlardı. İnsanlardan bir grup birisini, diğer bir grup ta, ötekini destekliyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar.» âyetini indirdi, imâm Ahmed der ki: Bize Kuteybe’nin… Ebu Saîd (el-Hudrî)’den rivayetinde o, şöyle anla­tıyor: Biz, Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber el-Arc denilen yerde yürür­ken karşımıza şiir söylemekte olan bir şâir çıktı. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Şeytânı tutunuz; sizden birinin kamına irin dolması, şiirle dolmasından daha hayırlıdır.

«Görmedin nü onlar, her vâdîde şaşkın şaşkın dolaşırlar.» İbn Ab-bâs’tan rivayetle, Ali îbn Ebu Talha şöyle der: Onlar, her boş söze da­larlar, îbn Abbâs’tan rivayetle, Dahhâk da: Sözün her çeşidine dalar­lar, demiştir. Mücâhid ve başkaları da böyle söylüyor. Hasan el-Basrî ise, şöyle der: Allah’a yemîn olsun ki; onların şaşkın şaşkın dolaştıkları vâ-dîleri gördük. Bir keresinde filancaya sövmede, başka bir keresinde fi­lancayı övmede. Katâde der ki: Şâir, bir kavmi bâtılla över; diğer bir kavmi bâtılla kötüler.

«Ve onlar, gerçekten yapmadıklarını söylerler.» îbn Abbâs’tan ri­vayetle, Avfî der ki: Allah Rasûlü (s.a.) nün zamanında ansâr’dan birisi İle, başka bir topluluktan birisi, karşılıklı olarak birbirlerini hicvediyor­lardı. Onlar ile beraber, kavimlerinden —ki .onlar beyinsiz olanlarıydı— teşvikçileri ve kızıstırıcılan vardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, şöyle bu­yurdu: «Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar. Görmedin mi onlar, her vâdîde şaşkın şaşkın dolaşırlar ve onlar, gerçekten yapmadıklarını söylerler.» İbn Abbâs’tan rivayetle, Ali ibn Ebu Talha der ki: Onlar, sözlerinin çoğunda yalan, söylerler. İbn Abbâs (r.a.)ın söylemiş olduğu, gerçekte meydana gelendir. Zîrâ şâirler, kendilerinden sâdır olmayan ve olmayacak söz ve işlerle sevinirler ve kendilerine âit olmayan şeyleri çoğaltırlar. Bu sebepledir ki; âlimler. —Allah onlara rahmet eylesin— bir şâirin, şiirinde haddi (şer’î bir cezayı) gerektirecek bir şeyi itiraf ettiği zaman; bu itirafı ile ona hadd uygulanıp uygulanmayacağında iki görüşe zâhib olarak ihtilâf etmişlerdir. Zîrâ şâirler, yapmayacakları şeyleri söylerler. Muhammed îbn îshâk’ın ve Muhammed îbn Sa’d’ın Tabakâtı’nda, Zübeyr İbn Bekkâr’ın Kitâbu el-Fekâhe’sinde anlattık-anna göre; mü’minlerin emîri Ömer îbn Hattâb (r.a.), Nu’mân îbn Adiyy İbn Nadle’yi, Basra ülkesindeki Meysan üzerine vâlî ta’yîn etmiş­ti. O şiir söylerdi. Bir şiirinde şöyle demişti: (…)

«Eğer sen benim hâs nedimim İsen büyüğüyle beni sula. Ağzında tülbent olan şu küçüğüyle beni sulama.

Yıkılmış bir köşkte sohbet etmemiz herhalde mü’minlerin emîrinin hoşuna gitmeyecektir.»

Bu, mü’minlerin emîrine ulaştığında: Evet, Allah’a yemîn olsun ki, bu benim hoşuma gitmiyor. Ona kim rastlarsa haber versin ki; ben onu azlettim, deyip ona şu mektubu yazdı: Rahman ve Rahîm olan Allah’m adıyla: «Hâ, Mîm. Kitâb’in indirilişi Azîz ve Alîm olan Allah’tandır. O, gü: nâhlan bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lutfu bol olandır. O’ndan başka ilâh yoktur ,dönüş O’nadır.» (Ğâfir, 1-3) Besmele ve ham-deleden sonra; bana senin: Yıkılmış bir köşkte sohbet etmemiz, herhal­de mü’minlerin emîrinin hoşuna gitmeyecektir, sözün ulaştı. Allah’a yemîn ederim ki; bu beni üzüyor ve şurası muhakkak ki ben seni az­lettim. (Azlinden sonra) Hz. Ömer’in yanına geldiğinde, bu şiir sebe­biyle onu azarladı da Nu’mân: Ben asla (içki) içmedim. Bu, dilime ge­lip te ondan (gayr-ı ihtiyarî olarak) döküleveren bir şiirden başka bir şey değil, dedi. Hz. Ömer: Ben de öyle sanıyorum. Fakat, madem ki bu söylediklerini söyledin; Allah’a yemîn ederim ki, bundan sonra asla be­nim hiç bir işimde çalışmayacaksın, dedi. Şiirinde geçmekle birlikte, Hz. Ömer’in ona içki haddi (cezası) uyguladığı zikredilmemiştir. Zîrâ şâ­irler yapmayacakları şeyleri söylerler. Bununla beraber Hz. Ömer (r.a.) bu yüzden onu azarlayıp, ayıplamış ve görevinden azletmiştir. Bu sebep­ledir ki bir hadîste şöyle buyurulmaktadır: Sizden birinin karnının, onu hasta edecek bir irinle dolması şiirle dolmasından daha hayırlıdır.

. Burada, kendisine Kur’ân’ın inzal edilmekte olduğu Allah Rasûlü (s.a.)nün asla bir kâhin ve bir şâir olmadığı belirtilmek istenmiştir. Zî­râ, son derece açık olarak, birçok yönlerden, durumu onlarm durumu­na benzememektedir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur: «Biz ona (peygambere) şiir öğretmedik. Zâ-ten ona ge­rekmezdi de. Bu, ancak bir zikirdir ve apaçık bir Kur’ân’dır.» (Yâ-Sîn, 69), «Muhakkak ki o, şerefli bir elçinin getirdiği sözdür. Ve o bir şâir sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz? Bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz? Âlemlerin Rabbından indirilmedir.» (Hâkkâ, 40-43). Aynı şekilde burada da şöyle buyruluyor: «Muhakkak ki o Kur’ân, elbette âlemlerin Rabbınm indirmesidir. Onu Rûh el-Emîn in­dirmiştir. Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın. Apaçık arap diliyle… Onu (Kur’ân’ı) şeytânlar indirmemiştir. Bu onlara düşmez de, buna güç­leri de yetmez. Onlar dinlemekten gerçekten uzak tutuldular… Şeytân­ların kime indiğini size bildireyim mi? Onlar her günahkâr, her müfte­riye inerler. Bunlar ona kulak verirler ve çoğu yalancıdırlar. Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar. Görmedin nü onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Onlar, gerçekten yapmadıklarını söylerler.»

«Ancak îmân etmiş, sâlih ameller işlemiş olanlar müstesnadır.» Mufaammed fbn îshâk’ın Yezid İbn Abdullah İbn Kusayt’dan, onun da Temîm ed-Dârî’nİn kölesi Ebu’l-Hasan Salim el-Berrâd’dan rivayetinde o, şöyle anlatmış: «Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar,» âyeti na­zil olduğunda; Hassan îbn Sabit, Abdullah îbn Revana ve Kâ’b İbn Mâ­lik ağlayarak Allaih Rasûlü (s.a.)ne geldiler ve: Bu âyeti indirdiği sıra­da şüphesiz Allah Teâlâ bizim şâir olduğumuzu biliyordu, dediler. Allah Rasûlü (s.a.): «Ancak îmân etmiş, sâlih amel işlemiş olanlar müstes­nadır.» âyetini okuyup, işte bunlar sizlersiniz; «Allah’ı çokça zikretmiş olanlar müstesnadır.» âyetini okuyup: İşte onlar sizlersiniz; «Zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar müstesnadır.» âyetini okuyup: İşte onlar sizlersiniz, buyurdu. Hadîsi, ibn Ebu Hatim ve tbn Cerîr de İbn İshâk kanalıyla rivayet etmişlerdir. Yine İbn Ebu Hatim rivayet ediyor: Ebu Said el-Eşecc kanalıyla… Nevfel oğullan kölesi Ebu’l-Ha-sân’dan rivayete göre, «Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar.» âyeti nazil olduğu sırada, Hassan İbn Sabit ve Abdullah İbn Revana ağlaya­rak Allah Rasûlü (s.a.)ne geldiler. Allah Rasûlü (s.a.) onlara.: «Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar.» âyetini okudu. Nihayet «Ancak îmân etmiş, sâlih amel islemiş olanlar müstesnadır.» kısmına ulaştığında: İş­te bunlar sizlersiniz, buyurdu. Yine îbn Ebu Hâtim’in ,babası .kanalıy­la… Urve’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: «Ve onlar gerçekten yapmadıklarını söylerler.» kısmına kadar «Şâirlere gelince; onlara da azgınlar uyar.» âyetleri nazil olduğunda, Abdullah İbn Revana: Ey Al­lah’ın elçisi, şüphesiz, Allah benim onlardan olduğumu bilmektedir, de­di de Allah Teâlâ: «Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkıla­caklarını.» kısmına kadar olmak üzere «Ancak îmân etmiş, sâlih amel işlemiş… olanlar müstesnadır.» âyetini indirdi. İbn Abbâs, İkrime, Mü-câhid, Katâde, Zeyd îbn Eşlem ve birçokları, bu istisnanın bir Önceki âyetten olduğunu söylemektedirler. Şüphe yok ki; bu âyette bir istisna vardır. Fakat bu sûre Mekke’de nazil olmuştur. Nasıl olur da bu âyetin nüzul sebebi, ansâr’dan olan bu şâirler olabilir? îşte bunda şüphe var­dır. Biraz önce geçen hadîsler ise, mürsel hadîsler olup bunlara itibâr etmek güçtür. En doğrusunu Allah bilir. Fakat şurası da unutulmama­lıdır ki; gerek ansâr şâirleri ve gerekse başkaları, bu istisnanın içine girmektedirler. Hattâ, daha önce söylemiş oldukları kötü sözlerden son­ra tevbe eden, Allah’a dönen, içinde bulunduğu durumdan vazgeçip ay­rılan, sâlih ameller işleyen, Allah’ı çokça zikreden Câhiliyye şâirlerinden İslâm ve müslümanları kötüleyenler dahi bu hükmün içine girmekte­dirler. Zîrâ şüphe yok ki; iyilikler kötülükleri giderir. Son olarak zik­rettiğimiz şâirler ise, İslâm öncesi İslâm’ı kötülemekle söylemiş oldukları yalan mukabilinde müslümanları ve İslâm’ı medhetmişlerdir. (…) Ni­tekim Ebu Süt yân İbn Haris îbn Abdülmuttalib, (müslüman olmazdan önce) Hz. Peygamber (s.a.)e düşmanlık besleyenlerin en şiddetlisi idi. Halbuki amcasının oğludur. Ayrıca Hz. Peygamberi en fazla hicveden­lerden de biridir. Müslüman olduktan sonra ise Allah Rasûlü(s.a.)nden, ona daha sevgili hiç kimse olmamıştır. Daha önceki hicvetmesinden sonra Allah Rasûlü (s.a.) nü medhetmiş; daha önce ona düşmanlık et­mişken, ona dost olmuştur. Müslim, Sahîh’inde îbn Abbâs’tan rivayet eder ki; Ebu Süfyân Sahr İbn Harb müslüman olduğunda: Ey Allaih’ın elçisi, üç şey var; onları bana verir misin? demişti. Allah Rasûlü (s.a.): Evet, buyurdu. Ebu Süfyân: Muâviye’yi yanında kâtib edinir misin? di­ye sordu. Hz. Peygamber: Evet, buyurdu. Nasıl ki müslümanlarla savaş-mışsam, kâfirlerle savaşabilmem için beni bir emîr, bir kumandan yap, dedi de Hz. Peygamber, buna da olumlu cevab verdi. Ve ravî onun üçün­cü isteğini de zikretmiştir.

Bu sebepledir ki; Allah Teâlâ: «Ancak îmân etmiş, sâlih amel iş­lemiş, Allah’ı çokça zikretmiş olanlar müstesnadır.» buyurmuştur. Al­lah’ı çok zikretmelerinin, sözlerinde olduğu da, şiirlerinde olduğu da söylenmiştir ki; her ikisi de doğru olup, daha önce geçenlere keffâret niteliğindedir.

«Ve zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar müstesnadır.» İbn Abbâs der ki: (Daha önce) İnananları hicvedegelmekte olanların kâfir­lere (şiirleriyle) cevab vermeleri kasdedilmektedir. Mücâhid, Katâde ve birçokları da bu açıklamayı yapmışlardır. Nitekim, sahih bir hadiste belirtildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), Hassan (İbn Sabit) e: Onları hic­vet, şüphesiz Cibril seninle beraberdir, buyurmuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Kâ’b İbn Mâlik’den rivayetine göre o, Hz. Peygamber (s.a.) e: Allah Teâlâ şür hakkında in­dirdiği âyeti indirdi, demişti. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Şüphesiz mü’min, kılıcıyla ve diliyle Allah yolunda cihâd eder. Nefsim kudret elinde o lan (Aİlah)a yemîn ederim ki; onların (dilleriyle) atmış olduk­ları (söz ve şiir) ok atmak gibidir.

«Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını.» Baş­ka bir âyet-i kerîme’de: «O gün zâlimlere ma’zeretleri fayda vermez. La’net onların, yardım kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 52) buyurulur-ken; sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Zulüm­den sakının; zîrâ zulüm, kıyamet günü karanlıklardır. «Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını.» âyetinde, Katâde îbn Diâme’nİn söylediğine göre, şâirler ve başkaları kasdedilmektedir. Ebu Davûd et-Tayâlisî’nin, lyâs îbn Ebu Temîme’den rivayetine göre; o, şöy­le demiştir: Hasan (el-Basrî)ın yanındaydım. Bir hıristiyan cenazesi oradan geçti de Hasan: «Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını.» dedi. Safvân İbn Muhriz’den rivayetle Abdullah İbn Rebâh der ki: O, «Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkıla­caklarını.» âyetini okuduğu zaman o kadar ağladı ki; sonunda, herhalde göğüs kemikleri kırılmıştır dedim.

İbn Vehb’in İbn Süreye el-îskenderânî’den, onun da bazı şeyhler­den rivayetine göre, onlar Rum ülkesinde imişler. Bir gece onlar ateş üzerinde bir şeyler kızartırlarken —veya o ateşle ısınırlarken— birden onlara doğru gelen atlılar görmüşler. Onları kaşılamışlar ve görmüşler ki; Fûdâle îbn Ubeyd onların içindedir. Onu konuklamışlar, onların ya­nına oturmuş. Şöyle anlatıyor: Bir arkadaşımız kalkmış namaz kılıyor­du. «Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarım.» âye­tine geldiğinde, Fûdâle îbn Ubeyd: îşte bunlar; evleri harâb edenler­dir (evleri tahrîb edenlerdir.) dedi.

Bunlardan maksadın, Mekke ahâlîsi olduğu da, müşriklerden hak­sızlık edenler olduğu da söylenmiştir. Sahîh olan ise, bu âyet-i kerîme1-nin her zulmeden (haksızlık eden) hakkında genel olduğudur. Nite­kim İbn Ebu Hatim der ki: Zekeriyyâ îbn Yahya el-Vâsıtî kanalıyla… Hz. Âişe (r.a.)den rivayetle zikredildiğine göre; o, şöyle demiştir. Ba­bam vasiyyetini iki satır olarak yazdı: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu, dünyadan ayrılması sırasında Ebu Kuhâfe oğlu Ebubekir’in vasiyyetidir: Kâfir inandığı, günahkâr günâhından vazgeçtiği, yalan söyleyen doğru söylediği şu zamanda, ben size yerime Hattâb’m oğlu Ömer’i bırakıyorum. Şüphesiz o, adaletli davranır. Onun hakkındaki zannım, ümidim budur. Zulmeder ve değişirse şüphesiz ben gaybı bil­mem. «Zulmedenler göreceklerdir nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını.

Kuran

Şuara Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.