Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 19°C

23 – Müminun Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Sure adını ilk ayetindeki “el-Mü’minûn” kelimesinden almaktadır. Nüzul Zamanı: Surenin gerek üslûb, gerekse ele aldığı konu onun Risalet’in Mekke döneminin ortalarında indirildiğini ortaya koymaktadır. Ayetleri okurken, işkenceler daha henüz vahşet derecesine ulaşmamışsa da, Hz. Peygamber’le (s.a) Mekkeli kâfirler arasında çetin bir mücadelenin başlamış olduğunu seziyoruz.

23 – Müminun Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Müminun Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Sure’nin sahih rivayetlere göre Risalet’in ortalarında meydana gelen ‘kıtlık’ senesinde indiği anlaşılıyor. Öte yandan, Urve bin Zubeyr’den rivayet edilen bir hadise göre, surenin indiği günlerde İslâm’a girmiş olan Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir: “Bu sure indiğinde ben de Hz. Peygamber’in (s.a) yanındaydım ve onun durumunu gözlüyordum. Vahy hali bittiğinde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdular: “Şimdi bana on ayet geldi ki, onlara uyan kesinlikle Cennete girecektir.” Sonra da Sure’nin başlangıç ayetlerini okudular.” (Ahmed ibn Hanbel, Tirmizî, Neseî, Hakim.)

Ana Tema ve Konular: Sure’nin ana teması, Hz. Peygamber’in (s.a) getirdiği mesajı kabul ve izlemeye çağrı olup, tüm sure bu tema çerçevesinde dönmektedir.

ÖZET

1-11 Hz. Peygamber’in (s.a) mesajını kabul edenlerin bu tür soylu karakter niteliklerini kazanmış olması Mesajın doğruluğunun pratik kanıtıdır.

12-22 Bu bölümde, insan da içinde olmak üzere, tüm kainatı; insanları tevhid ve ahiret inancına çağıran Hz. Peygamber’in (s.a) mesajının gerçekliğinin açık bir delili olduğunu vurgulamak için insanın ve kaniatın yaratılışına dikkat çekilmektedir.

23-54 Sonra, önceki rasullerle kavimlerinin hikayeleri anlatılarak mesajın doğruluğuna tarihi deliller getirilmekte ve şu gerçekler vurgulanmaktadır:

(a) Düşmanların Hz. Muhammed’in (s.a) mesajına karşı yükselttikleri itirazlar ve şüpheler yeni değildir. Aynı itiraz ve şüpheler bizzat Allah’ın elçileri olarak kabul ettikleri önceki peygamberlere karşı da yükseltilmiştir. Bu yüzden, tarihten bir ders almalı ve peyamberlerin mi, yoksa onlara karşı çıkanların mı doğru yolda olduklarına karar vermelidirler.

(b) Hz. Muhammed’in (s.a) getirdiği tevhid mesajı ve ahiret inancı öteki rasullerin de getirdiği şeyin aynısıdır, bu durumda kabul edilmemeleri için gerçekçi bir durum yoktur.

(c) Mekkeli müşrikler, peygamberlerin mesajını reddetmiş bulunan toplumların karşılaştığı sonuçlardan ders almalıdırlar.

(d) Bütün peygamberler Allah’dan tek ve aynı dini getirmişlerdir ve hepsi de tek ve aynı ümmetin üyeleridir. Başka tüm dinler, bizzat insanların kendileri tarafından uydurulmuş olup, Allah’tan gelme değildir.

55-67 Rasullerin hikayeleri anlatıldıktan sonra temel bir ilke ortaya konmaktadır: Dünya hayatındaki başarı ve mutluluk, Allah katındaki kurtuluş ve başarı için bir ölçü değildir. Eğer bazı kişiler veya herhangi bir kişi dünyada zengin, güçlü ve refah içindeyse, bu hiçbir zaman bu kişi veya kişilerin Allah’ın sevgilileri olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, diğerlerinin yoksulluğu ve başlarına gelen felaketler, Allah’ın onlardan razı olmadığının bir delili değildir. Gerçek ölçü iman (veya küfür) ve takva (veya zıddı)dır. Hz. Peygamber’in (s.a) düşmanları, zenginlikleri dolayısıyla Allah’ın ve tanrılarının kendilerinden razı oldukları inancına kapılan Mekke ileri gelenleri (ve onların izleyicileri) olduğundan, bu açıklama gerekliydi. Öte yandan Hz. Muhammed (s.a) ve izleyicileri yoksul ve çaresiz bir durumda oldukları gerçeğinden hareketle, Allah’ın onlardan razı olmadığını ve tanrılarının da kendilerini lanetlediğini iddia ediyorlardı.

68-77 Bu bölümde, müşrikler, Hz. Muhammed’in (s.a) Allah’ın gerçekten peygamberi olduğu konusunda ikna etmek için çeşitli deliller sıralanmaktadır. Sonra da, kıtlığın (ayet 75-76) yalnızca bir uyarı olduğu anlatılmakta ve “iyisi mi, yolunuzu doğrultun, yoksa korkunç bir azaba uğratılacaksınız” denmektedir.

78-95 Müşrikler, Hz. Peygamber’in (s.a) mesajının açık delilleri olması nedeniyle, yeniden kainattaki ve bizzat kendilerindeki “ayetler”i gözlemeye çağrılmaktadırlar.

96-97 Hz. Peygamber’e (s.a) düşmanların kötü davranışlarına misilleme olarak herhangi yanlış bir yola girmemesi ve şeytanın dürtmelerine karşı korunması söylenmektedir.

98-118 Bu son bölümde, gerçeğin düşmanları ahirette hesap verecekleri ve müminlere yaptıkları işkencelerin sonuçlarına katlanacakları, dolayısıyla yollarını düzeltmeleri konusunda uyarılmaktadırlar.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Mü’minler gerçekten felah bulmuştur;1

2 Onlar2 namazlarında huşû içinde olanlardır,3

AÇIKLAMA

  1. Kurtulan ‘Müminler’ Hz. Muhammed’in (s.a) mesajını kabul edip, Onu rehber edinerek gösterdiği yolda gidenlerdir.

Bu açıklama, yapıldığı ortam gözönüne alınmadan önce tam olarak kavranamaz. Bir yanda, zengin ve refah içinde yüzen Mekke şefleri, hayatın lezzetlerinden alabildiğine yararlanan ve işleri hep yolunda giden İslâm düşmanları, öte yanda ise çoğunluğu doğuştan yoksul veya İslâm’a olan acımasız düşmanlığın sonucu yoksullaşmış müslümanlar vardı. Dolayısıyla, surenin başlangıcı olan “Muhakkak müminler kurtuldu; gerçek başarıya ulaştı” ifadesiyle Kâfirlere başarı ve başarısızlığın gerçek ölçüsünün onların kafalarındaki gibi olmadığı anlatılıyordu. Onların başarı sandıkları şey yanlış değerlendirmelere dayanmasının yanısıra, geçici ve mahiyeti gereği sınırlıydı da; sonunda varacağı nokta ise tam bir başarısızlıktı. Bunun aksine, kaybedenler olarak gördükleri Hz. Muhammed’in (s.a) izleyicileri ise gerçekten başarılı olanlardı. Çünkü Allah’ın Rasûlü’nün hidayet çağrısını kabul etmekle müminler kendilerini dünyada ve ahirette gerçek başarı ve sonsuz mutluluğa götürecek bir alışverişte bulunurlarken, karşısındakiler mesajı reddetmekle gerçek kaybedenler oldukları gibi, hem dünyada hem de ahirette inkarlarının karşılığını göreceklerdir.

Sure’nin ve Allah’ın suredeki hitabının işlediği ana tema baştan sona işte budur.

  1. 2-9’uncu ayetlerde anılan müminlerin soylu nitelikleri yukarıdaki vurguyu kanıtlayan delillerdir. Bir başka deyişle, bu ayetlerde anılan niteliklere sahip olanların dünyada ve ahirette kurtuluşa erecekleri ifade olunmaktadır.
  2. “Hâşi’ûn”, bedenin olduğu kadar kalbin de bir durumu olan huşû’dan gelir. Kalbin huşûsu, korkmak ve güçlü bir şahsın karşısında heybet hissine kapılmaktır. Bedenin huşûsu ise, böyle bir şahsın huzurunda baş eğmek, bakışları aşağı çevirip sesi alçaltmaktır. Namazda hem kalbin, hem de bedenin huşû içinde olması istenir ve namazın özü de budur. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) namaz kılarken sakalıyla da oynayan bir adamı görünce, “Kalbinde huşû olsaydı, bedeni onu gösterirdi” buyurmuşlardır.

Yukarıdaki hadiste ifade olunduğu üzere, huşû her ne kadar kalbin durumuysa da, şüphesiz beden onu ortaya kor. Şeriat hem kalpte huşûnun sağlanmasına, hem de kalbin ‘oynak’ durumuna rağmen namazdaki fizîkî hareketlerin yerine getirilmesine yardımcı olmak açısından bazı kurallar koymuştur. Sözgelimi, namazdayken ne sağa dönülür ne sola; baş yukarı kaldırılmaz, göz her ne kadar sağa sola kayarsa da mümkün olduğunca secde yerine bakmak gerekir; yine namazdayken yer değiştirilmez, iki yana eğilinmez, elbiseyle oynanmaz ve üzerindeki toz toprak silkilmez. Aynı şekilde, secdeye varılırken oturulacak veya secde edilecek yer temizlenmez. Kazık gibi dimdik durmak, Kur’an ayetlerini “lâhn” üzere ve şarkı söyler gibi okumak, üst üste geğirmek ve esnemek de doğru değildir. Namazı hızlı hızlı kılmak da tasvip edilmemiştir. Namazın her bir rüknü yavaş yavaş ve huzur içinde yerine getirilmeli ve bir rükn tamamlanmadan diğerine geçilmemelidir. Şu kadar ki, namazda kişiye zarar verecek bir şeyden korkulursa bu bir elle giderilebilir, fakat eli tekrar tekrar kımıldatmak ve her iki eli birden kullanmak yasaklanmıştır.

Bu tür bedensel davranış kurallarının yanısıra, namaz esnasında ilgisiz şeyler düşünmekten de kaçınmak gerekir. İnsanın tabiî zayıflığı nedeniyle kendiliğinden zihne bir takım düşünceler gelirse, böylesi durumlarda zihnin ve kalbin bütünüyle Allah’a yönelmesi ve zihnin dille tam bir uyum içinde olması için elden gelen yapılmalı, ilgisiz düşüncelerin farkına varıldığında hemen dikkatler namaza yöneltilmelidir.

3 Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir,4

4 Onlar, zekâta ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir.5

5 Ve onlar ırzlarını koruyanlardır;6

6 Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahip olduklarına karşı (tutumları) hariç; bu konuda onlar, kınanmış değillerdir.

7 Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.7

8 (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.8

AÇIKLAMA

  1. “Lağv” , sözlük anlamıyla saçma, boşuna ve hiçbir şekilde kişinin hayattaki amacına ulaşmasında yararı olmayan şey demektir. Müminler böylesi şeylere önem vermezler ve hiç bir eğilim ve ilgi duymazlar. Bu tür şeylere dalındığını gördüklerinde hemen uzaklaşırlar ve titizlikle bunlardan kaçınırlar, ya da bunlara bütünüyle ilgisiz kalırlar. Bu tutum Furkan Suresi’nde şöyle ifade edilmektedir: “… Boş şeylerin yanından geçtiklerinde vakarla geçip giderler.” (Ayet: 72)

Şüphesiz müminlerin önde gelen niteliklerindendir bu. Mümin her an omuzlarında sorumluluğunun yükünü hisseden kişidir; dünya onun için bir imtihan yeri ve hayat da bu imtihan için ayrılmış sınırlı bir süredir. Tüm zihni, bedeni ve ruhuyla imtihan kağıdına eğilen bir öğrenci örneği, bu duygu da mümini tüm hayatı boyunca ciddi ve sorumluluk içinde davranmaya yöneltir…

Nasıl imtihan salonundaki öğrenci her anının geleceği için ne kadar önemli ve etkili olduğunun bilincindeyse ve bu bilinçle en ufak bir anını bile boşa harcamak eğilimi göstermezse, aynı şekilde mümin de hayatının her anını yararlı ve nihaî sonuca götürücü işlerle geçirir. O kadar ki, eğlenme ve dinlenme konularında bile, kendini hayatta daha yüce hedeflere hazırlayıcı ve zamanı boşa geçirtmeyecek seçimlerde bulunur. Bunun yanısıra, mümin doğru düşünür, pak ve temiz tabiatlıdır ve halis zevkler sahibidir. Ahlâk dışı şeylere karşı herhangi bir eğilim taşımaz o. Yararlı ve doğru söz söyler, gevezelik etmez ince bir şakacılığı vardır, ama bu hiçbir zaman alay, eğlence, güldürmece ve taklit cinsinden değildir. Kulakların koğuculuk, gıybet, çekiştirme, iftira, yalan, iğrenç şarkı ve müstehcen sözlerden uzak kalamadığı bir toplum, mümin için bir işkence kaynağıdır. Va’d edilen cennetin bir özelliği de, “…. orda boş ve yararsız hiçbir şeyin duyulmayacağı” değil midir?

  1. “Zekat” kelimesi arınma ve gelişme, büyüme, birşeyin düzenli olarak artması ve herhangi bir engelle karşılaşmadan büyümesine yardım etmek anlamındadır. İslâmi bir engelle karşılaşmadan büyümesine yardım etmek anlamındadır. İslâmi bir kavram olarak, hem serveti arındırmak için ondan alınan pay ve hem de bizzat arındırma eylemini ifade eder. Buradaki ayet metninin asıl anlamı, “Mümin sürekli arınma içindedir” şeklindedir. Bu yüzden anlam, yalnızca teknik anlamda “zekat” vermekle sınırlı olmayıp, ahlâk, mal-mülk, servet ve genelde tüm yaşayış açısından sürekli nefsi arınma halinde olmayı kapsar. Ayrıca, söz konusu edilen, kişinin yalnızca kendi nefsini ‘arındırması’ değil, başkalarını da arındırmaya çalışmasıdır. O halde, ayetin anlamı şöyle olmaktadır: “Müminler kendilerini ve aynı zamanda başkalarını arındıranlardır.”

Aynı durum Kur’an’ın başka yerlerinde de ifade edilmektedir: “Andolsun, arınan ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan felah buldu” (A’la: 14-15) “Andolsun, nefsini arıtan felah buldu ve andolsun onu gömen kaybetti” (Şems: 9-10). Şu kadar ki, buradaki ayet hem kişinin kendisinin, hem de toplumun arınmasını vurguladığından anlam açısından daha kapsamlıdır.”

  1. Onlar kelimenin tam anlamıyla iffet ve namus sahibidirler. Her türlü cinsel sapıklık ve aşırılıktan uzaktırlar. Öylesine iffetlidirler ki, İlahi Kanunun başkaları önünde açılmasını yasakladığı yerlerini de örterler. Daha fazla açıklama için bkz: Nur an: 30 ve 32.
  2. Bizzat cinsel arzunun ve onu özellikle dindar ve takva sahibi kişiler için meşru yollarla gidermenin de yerilmiş olduğu gibi yanlış bir anlama olmasın diye ‘antr-parantez’ (ara cümlesi) olarak bu iki ayet gelmiştir. Yalnızca müminlerin gizli yönlerini titizlikle korudukları ifadesiyle yetinilmiş olsaydı, bu durumda onların rahip ve münzevî bir hayat içinde yaşayan kişiler gibi evlenmeden “terk-i dünya” bir hayat sürmeleri gerektiği anlamı çıkarabileceğinden bu tür yanlış anlamalar pekişebilirdi. Bunu önlemek için, cinsel arzunun meşru yollarla giderilmesinde sakınca olmadığını böyle bir ara cümleyle belirtme gereği duyulmuş olsa gerektir. Şu kadar ki, bu arzuyu gidermede öngörülen sınırları aşmak yasaklanmaktadır.

Yeri gelmişken, bu ara cümleyle ilgili olarak birkaç noktayı belirtelim:

1) Özel yerlerin korunacağı kişilerden iki tür kadın hariç tutulmaktadır: a) Eşler, b) Yasal olarak kişinin mülkiyetinde bulunan kadınlar, yani cariyeler. Böylece, kişinin evlenmeyle değil, ama sahip olmakla elinde bulundurduğu cariyeleriyle cinsel ilişkide bulunmasına izin verilmiş olmaktadır. Eğer burada da evlilik şart olsaydı, cariye eşler arasında bulunacağından ayrıca anılmasına gerek kalmazdı. Cariyelerle cinsel ilişkide bulunma izni konusunda tartışmaya giren bazı modern yorumcular Nisa, 25’e dayanarak, bu ayetteki hür bir müslüman kadınla evlenmeye gücü yetmeyenin müslüman bir cariyeyle evlenebileceği hükmünü delil göstererek, evlenmeden cariyelerle cinsel ilişkide bulunulamayacağını iddia etmektedirler. Fakat, bu yorumcuların ilginç bir özellikleri var: Herhangi bir ayetin bir bölümü işlerine gelirse ne âlâ, kalan bölümü işlerine gelmedi mi, orasını görmeyiverir. Nisa 25’nci ayette geçen cariyelerle evlenme konusundaki hüküm şöyledir: “… Onları velilerinin izniyle nikah edin ve ücretlerini (mehirlerini) verin.” Burada sözü edilen evlenecek kişinin cariyenin efendisi değil de hür bir müslüman kadınla evlenmeye güç yetiremeyip, bir başkasının eli altındaki cariyeyle evlenmek isteyen olduğu apaçıktır. Çünkü, eğer sorun kişinin kendi cariyesiyle evlenmesi olsaydı, o zaman izni alınacak veli kim olacaktı? Sonra, böylesi yorumcuların bu ayetle ilgili tefsirleri Kur’an’da aynı konuyu işleyen daha başka ayetlerle de çelişmektedir. Bu konuda Kur’anî hükmü anlamak isteyen samimi bir kimse Nisa: 3, 25; Ahzab: 50, 52; Mearic: 30 ve ayrıca Müminûn Suresi’nin ele aldığımız bu ayetine de bakabilir. (Daha fazla açıklama için bkz. Nisa an: 44, ve “Tefhimat” adlı eserimiz, cilt: 2, sh: 290-324 yine “Resail ve Mesail” adlı eserimiz, cilt: 1, sh: 324-333.)

2). Ara cümledeki hüküm, metinden de anlaşılacağı üzere yalnızca erkeklerle ilgilidir. Hz. Ömer zamanında bir kadın, dinin bu ince noktasını anlamayarak kölesiyle cinsel ilişkide bulunmuş ve durumu sahabelerin danışma meclisine getirdiğinde hepsi “Allah’ın Kitabı’nı yanlış yorumlamış” kararına varmışlardır. Kimse, eğer bu istisna yalnız erkekler içinse, o zaman nasıl kocalar karılarına helal olur şüphesine düşemez. Kocalar gizli yerlerini kadınlarından da korumak emriyle yükümlü olmadıklarına göre karılar da kocalarıyla ilgili olarak aynı emirle yükümlü olmayacaklarından böylesi bir şüphe yersizdir ve ayrıca kadınlar için bir istisna belirtmeğe gerek yoktur.

Böylece, hüküm yalnızca erkekle yasal açıdan sahip olduğu kadın arasında geçerli ve köle, efendisi kadına haram olmaktadır. Kölenin kadına haram oluşunun hikmeti, onun bu şekilde yalnızca cinsel arzusunu doyurup, kadının ve ev halkının yöneticisi ve bakıcısı (kavvam) olamayacağı, bunun da aile hayatında ciddi bir gediğe yol açacağıdır.

3) “…. fakat kim bunların ötesini isterse, böyleleri sınırı aşanlardır” cümlesi cinsel arzunun zina, eşcinsellik, hayvanlarla temas ve bunlar gibi daha başka yollarla gidermenin haram olduğunu açıklamaktadır. Yalnız elle doyum (istimna) konusunda fakihler ihtilâf etmişlerdir. İmam Ahmed İbn Hanbel, onu mübah sayarken, İmam-ı Malik ve Şafiî kesinlikle haram kabul etmişlerdir; Hanefiler ise, haram saymakla birlikte, eğer kişi şehvet nöbeti anında elle doyumda bulunursa affedilebileceği görüşündedirler.

4) Bazı müfessirler bu ayetten Mut’a’nın (geçici evlilik) yasak olduğu sonucuna varmışlardır. Onlara göre, kişinin geçici evlilikte bulunduğu kadın ne bir eştir, ne de bir cariyedir. Cariye olmadığı ortadadır; eş de değildir. Çünkü normal evlilikte kadınla ilgili hükümler burada geçerli değildir; ne kadın erkeğe mirasçı olur, ne de erkek kadına; iddet (boşanma veya kocanın ölümünden sonra bir süre bekleme), boşanma, nafaka gibi hükümler söz konusu olmadığı gibi, erkeğin onunla evlilik ilişkilerinde bulunmayacağı sözü de sahte bir suçlamadan ibarettir. Ayrıca, erkek dörtten fazla kadınla evlenemeyeceğinden Mut’ayla bu sınır aşılmaktadır. Böylece, Mut’ayla alınan kadın eş ve cariye olmadığına göre, böyle bir evlilik ‘öte’yi istemek, bunu yapan da Kur’an’ın diliyle ‘sınırı aşan’ olmaktadır.

Bu her ne kadar güçlü bir delilse de, taşıdığı zayıf bir nokta dolayısıyla Mut’a yasağıyla ilgili olduğu kesin değildir. Gerçek şu ki, Hz. Peygamber (s.a) Mut’ayı nihaî olarak Mekke’nin fethi yılında yasaklamış olup, bundan önce Mut’anın caiz olduğu konusunda çok sayıda sahih rivayet vardır. Eğer Mekke’de inmiş olan bu ayetle Mut’a yasaklanmış olsaydı, Mekke’nin fethine kadar geçen bunca yıl Hz. Peygamber (s.a) bu yasağı nasıl açıklamazdı? Bu bakımdan Mut’a yasağı herhangi kesin bir Kur’anî hükme değil, Hz. Peygamber’in (s.a) sünnetine dayanmaktadır. Eğer, sünnetle yasaklanmamış olsaydı, Mut’anın bu ayetle haram kılındığını söylemek zor olurdu.

Mut’ayla ilgili iki noktayı daha açıklığa kavuşturmak gerekiyor burada:

(a) Mut’a yasağı Sünnet’e dayalı olup, onu Hz. Ömer’in yasakladığını söylemek yanlıştır. Hz. Ömer’in yaptığı bu yasağı pekiştirmek ve halka açıklamak olmuştur. Mut’a Hz. Peygamber’in (s.a) hayatının sonlarında yasaklandığından, bu yasak herkesçe bilinmiyordu.

(b) Şia’nın Mut’ayı mutlak anlamda meşru ve caiz görmesinin Kur’an’da ve Sünnet’te herhangi bir dayanağı yoktur. Gerçi birkaç sahabeyle birlikte onları izleyenler ve bazı fakihler aşırı gereklilik ve ihtiyaç durumunda Mut’ayı caiz görmüşlerse de, bunların hiçbiri onun normal evlilik gibi her zaman uygulanabilecek türde meşru olduğu görüşünde değildiler. Mut’ayı en fazla caiz sayan sahabe olarak gösterilen Hz. Abdullah İbn Abbas bizzat bu caiz oluşu şöyle açıklamıştır: “Yalnızca aşırı gereklilik (ıztırar) durumunda caiz olan lâşe gibidir o.” Hatta, halkın bu izni rastgele kullanıp, gerekli gereksiz uyguladığını görünce İbn Abbas görüşünü gözden geçirme gereği duymuştur. Fakat İbn Abbas ve aynı görüşteki birkaç fakih görüşlerini gözden geçirme gereği duymuş olsun veya olmasın, mut’ayı savunanların ancak aşırı gereklilik halinde ona izin verdikleri gerçektir. Mut’ayı mutlak anlamda caiz görmek, gereği yokken uygulamak ve nikahlı başka karısı veya karıları varken ona başvurmak, bırakın onu Hz. Muhammed’in (s.a) şeriatına ve ailesinin bilgin fakihlerine göndermeyi, zevk-i selim bile böyle bir izinden iğrenir. Ben kendi adıma, hiçbir saygıdeğer Şii müslümanın kızını veya kızkardeşini Mut’ayla evlendirmek isteyeceğini sanmıyorum. Çünkü eğer Mut’a gerçek anlamda caiz görülürse, bu, toplumda fahişeler gibi gerektiği zaman elde edilebilecek bir aşağı kadın sınıfının bulunduğu anlamına gelir. Yok, böyle değilse, mut’a toplumun yoksul katmanındaki kadınlarla sınırlıdır ve zenginler onları karıları gibi kullanma özgürlük ve hakkına sahiptirler. Böyle bir adaletsizlik ve ayırım İlahi Kanun’dan beklenebilir mi acaba? Ve Allah ve Rasûlü her saygıdeğer kadının kendisi için bir leke ve utanç sayacağı bir eyleme izin verecek midir?

  1. Müminler kendilerine verilen emanetleri yerine getirirler. Bu bağlamda, Arapça “emanet” kelimesi çok kapsamlı olup, Allah, toplum ve bireyler tarafından kişilere “tevdi” edilen herşeyi içine aldığını belirtmeliyiz. Aynı şekilde, ahd ve Allah’la insan ve insanla insan arasında yapılan tüm anlaşma, sözleşme ve söz vermeleri kapsar. Bizzat Hz. Peygamber (s.a) hutbelerinde ahidleri yerine getirmenin önemini sürekli vurgularlardı: “Emaneti yerine getirmeyenin imanı yoktur, sözünde ve va’dinde durmayanın da İslâmı yoktur.” (Beyhakî). Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste de şöyle buyurmaktadır o: “Dört özellik vardır ki, kendisinde bunların hepsi bulunan kimse hiç şüphesiz münafıktır; kendisinde bunlardan biri olan ise onu bırakıncaya değin o ölçüde münafıktır: a) Kendisine emanet edilen emanete ihanet eder, b) Konuştuğu zaman yalan söyler, c) Söz verdiği zaman sözünde durmaz, d) Kavga ve düşmanlığında sınır tanımaz.”

9 Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.9

10 İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır.

11 Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e varis olacaklardır;10 içinde de ebedi olarak kalıcıdırlar.11

12 Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.

13 Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.

14 Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik;12 sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik.13 Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.14

15 Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız.

16 Sonra siz gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz.

17 Andolsun, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık;15 biz yaratmada gafiller değiliz.16

AÇIKLAMA

  1. Salavât, salât’ın çoğuludur. Ayet 2’de bizzat “salât ameli” ifade olunmuştu; burada ise kelimenin çoğul şekli tek tek vaktinde kılınan namaza işaret etmektedir. “Namazlarını titizlikle korurlar” namazlarını tam vaktinde kılarlar; gerektiği şekilde ve nasıl istendiyse öyle kılarlar; taharete, setr-i avrete (örtülmesi gereken yerlerin örtülmesine) ve tüm diğer şartlara riayet ederler; namazları savalım da, nasıl savarsak savalım türünden bir yük olarak görmezler; mekanik hareketlerle yetinmeden okuduklarını anlamaya çalışırlar ve alçak gönüllü kullar olarak Rablerine yalvardıklarının, O’nu andıklarının bilincindedirler.
  2. “Firdevs” (Cennet) hemen hemen bütün dillerde birbirine pek yakın biçimlerde bulunan bir kelimedir. Kişinin evine bitişik, duvarlarla çevrili ve içinde de her türden meyve, özellikle üzüm bağları bulunan geniş bahçe anlamındadır. Bazı dillerde, kelimenin sevimli kuşlar ve hayvanlar içerme anlamı da vardır. İslâm öncesi Arap dilinde, “Firdevs” yaygın şekilde kullanılmaktaydı. Kur’an, Kehf: 107’de olduğu gibi kelimeye çoğul olarak da yer vermiştir. Demek ki, Firdevs, çok sayıda bahçeler, bağlıklar içeren geniş bir yerdir.

Müminlerin cennete varis olmaları Tâ Hâ an: 83 ve Enbiya an: 99’da ayrıntılarıyla açıklanmıştır.

  1. Surenin daha iyi anlaşılması için bu bölümün ana teması dört madde halinde özetlenebilir:

1) Mü’minlerin geçen ayetlerde sözü edilen seçkin nitelikleri herhangi bir ırk, ulus veya ülkeye özgü değildir.

2) Bu seçkin nitelikler ancak içten bir iman, güzel ahlâk ve hayatın her yönünde öngörülen kurallara uymakla kazanılabilir.

3) Gerçek başarı, geçici dünya ve maddî zenginliğe bağlı olmayıp, hem dünya, hem de ahiret hayatında başarılı olmak demektir, ancak içten bir iman ve salih amellerle elde edilebilir. Ne kötülerin, şerlilerin, zalimlerin ‘dünyevî’ başarısının, ne de takva sahibi kişilerin geçici ‘başarısızlıklarının’ tersini ortaya koyamayacağı temel bir ilkedir bu.

4) Müminlerin seçkin niteliklerinin, Hz. Peygamber’in (s.a) getirdiği mesaj’ın doğruluğunun pratikte görülen bir kanıtı olarak sunulduğunu bir kez daha belirtelim. Aynı konunun değişik açılardan işlendiği gelecek bölümleri ele alırken bu nokta hiç hatırdan çıkarılmamalıdır. Hem bu şekilde bölümler arasındaki bağlantıyı da koparmadan izleyebiliriz.

  1. Açıklama için bkz. Hacc an: 5-6 ve 9.
  2. Şimdi de kâfirler Hz. Peygamber’in (s.a) mesajına bir de kendi yaratılışları açısından baksınlar, çünkü bu tevhid doktrinini kanıtladığından, belki böylece onun doğruluğuna kanaat getirirler. İnsanın kökeni, anne rahminde çeşitli değişiklikler geçiren bir damla meniden ibarettir. Fakat bundan sonra o, gün ışığını gördüğünde, rahimdeki hücreden bambaşka bir yaratılışa geçmiş olmaktadır. Artık işitebilir, görebilir ve zamanla yürüyüp düşünebilir. Sonra, yetişkinlik ve olgunluk çağına geldiğinde harika işler başarabilecek bir kapasite kazanır. Açıktır ki, bir damla meniden tüm bu nitelikleri yaratabilen yalnızca Allah’tır.
  3. ” ” ifadesini tam anlamı bakımından açıklamak mümkün değildir. Lugat açısından iki anlama gelebilir. “O kutsal, yüce ve münezzehtir” veya “O umulanın üstünde hayır sahibidir. (İzah için bkz. Furkan an: 1 ve 19.) İnsanın geçtiği çeşitli yaratılış aşamaları Allah’ın bereketler verici, nimetlendirici ve rahmeti bol bir yaratıcı olduğunu kanıtlamak için anlatılmakta olup, insanların konuştuğu dillerden hiçbiri O’nu gerektiği ve hak ettiği şekilde övemez. Dolayısıyla bu ifade bir tarif niteliği taşımaktan çok kuvvetli bir delil olarak öne sürülmüştür. Burda da sanki şöyle denmektedir: “Çamurdan süzülmüş bir özden mükemmel bir insan meydana getiren Allah’ın, ilâhlığında ortağı olması mümkün değildir. Öyle ki, ölümünüzden sonra sizi tekrar diriltmeye ve daha pek çok harika işlere de gücü yeter O’nun.”
  4. Arapça “” kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Kelime, Kur’an’ın indiği dönemdeki insanların bildiği yedi gezegenin yollarını gösterdiği gibi, yedi göğe de işaret eder. Bu noktada, kelimenin modern bilimsel bir kavram olarak değil de, halkın dikkatini yaratılışları insanınkinden daha büyük bir şey olan göklerin harikalarına çekmek için dönemin Arapça’sına göre normal bir kelime olarak kullanıldığını belirtmeliyiz. Bkz. Mümin: 57.
  5. Bu ayet şu şekilde de çevrilebilir: “Biz yarattıklarımız karşısında vurdumduymaz değildik (veya) değiliz” Önceki (metindeki) çeviriye göre, yaratıcı olan Allah her bakımdan mükemmel olduğundan, tüm yaratılışın da belirli bir plan ve amaç çevresinde mükemmel bir biçimde meydana getirdiği anlamı çıkar. Bu bağlamda, bizzat yaratılışın kendisi, bir acemi işi olmadığına delildir. Kâinattaki tüm sistemin bütün fizikî yasaları öylesine bir örgü içindedir ki, yaratacısının Hakîm ve Alîm Allah olduğuna tanıklık etmektedir. Yukarıda verdiğimiz ikinci çeviriye göre ise anlam, Allah’ın en küçüğünden en büyüğüne her varlığı tabiatına göre yaşatıp rızıklandırmada ilgisiz kalmadığı demek olur.

18 Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik;17 şüphesiz biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.18

19 Böylelikle, bununla size hurmalıklardan, üzümlüklerden bahçeler-bağlar geliştirdik, içlerinde çok sayıda yemişler vardır;19 sizler onlardan yemektesiniz.20

20 Ve (daha çok) Tur-i Sina’da çıkan bir ağaç (türü de yarattık);21 o yağlı ve yiyenlere bir katık olarak bitmekte (ürün vermekte)dir.

21 Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz22 ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz.

22 Onların üzerinde ve gemilerde taşınmaktasınız.23

23 Andolsun, biz Nuh’u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik.24 Böylece kavmine dedi ki: “Ey Kavmim, Allah’a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de korkup-sakınmayacak mısınız?”25

AÇIKLAMA

  1. “Su”dan kasıt, arasıra yağıp duran yağmur olabileceği gibi, yeryüzünün yaratılışı esnasında, Son Gün’e değin çeşitli ihtiyaçları karşılamak üzere Allah’ın indirdiği ve şu anda denizler, göller yeraltı suları vs. şeklinde bulunan büyük su kaynağı da olabilir. Yazın buharlaşıp, kışın donan ve rüzgârlarla oradan oraya taşınıp, otların ağaçların bitmesi vs. için yeryüzüne inerek, ırmaklar, kaynaklar ve kuyularla dağılan ve yeniden denizlerde, göllerde biriken de aynı su’dur. Ne büyük su kaynağı bir damla eksilmekte, ne de yaratılışından bu yana bir damla artmasına gerek kalmaktadır. Bugün suyun belli oranda oksijen ve hidrojenin bileşimiyle nasıl meydana geldiği çok iyi bilinmektedir. Ama, dünyada hala bol miktarda oksijen ve hidrojen bulunduğu halde neden daha fazla su üretilememektedir? Kim başlangıçta okyanuslar oluşsun diye bunları belli oranda birleştirmiştir ve fazladan bir damlanın daha oluşmaması için birleştirmeyi artık durdurmuştur? Sonra, su buharlaştığı zaman su buharlarında gaz halinde bile oksijenle hidrojenin bir arada kalmasını sağlayan kimdir? Tanrıtanımazlar su, hava, yaz ve kış için ayrı ayrı tanrıları kabul eden putperestler, çoktanrıcılar bu sorulara cevap verebilir mi?
  2. Allah’ın dilerse suyu giderip, dünyayı bu en önemli hayat aracından yoksun bırakabileceği konusunda bir uyarıdır bu. Dolayısıyla bu ayet anlam bakımından Mülk Suresi 30. ayetten daha kapsamlıdır.

“De ki: “Hiç şöyle ibret nazarıyla bakmaz mısınız ki, suyunuz yere batsa, size kim su kaynağı getirebilir?”

  1. Yani, hurma ve üzümden başka türde meyveler.
  2. Yani, meyve, tane, odun vs. şeklinde bu bahçelerden edindiğiniz ürünlerle beslenip yaşıyorsunuz.
  3. Yani, Akdeniz çevresi ülkelerinin en önemli ürünü olan zeytin ağacı. Bu ağaç 2.000 yıl kadar yaşayabilir: O kadar ki, Filistin’deki bazı zeytin ağaçları İsa Peygamber’den bu yana var olduğu söylenmektedir. Belki o yörelerde en fazla bilinen Sina Dağı anayurdu olduğundan, bu ağacın Sina Dağı’nda yetiştiği ifade olunmuştur.
  4. Yani, süt Bkz.: Nahl: 66 ve an: 54
  5. Taşıma aracı olarak dört ayaklı büyük baş hayvanların burada gemilerle birlikte anılması, Arabistan’da devenin genellikle bu amaçla kullanılması ve bu yüzden kendisine “çölün gemisi” denmesindendir.
  6. Ayrıca bkz. A’raf: 59-64, Yunus: 71-73, Hud: 25-48, İsra: 3 ve Enbiya: 76-77.
  7. Yani, “Eğer gerçek Hakîm olan Allah’a şirk koşar, ortaklar tanır ve bu ortaklara teslim olup kulluk ederseniz, o zaman O’nun gazap ve cezasını çekeceğinizden korkmaz mısınız?”

24 Bunun üzerine, kavminden küfre sapmış önde gelenler dediler ki: “Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir.26 Size karşı üstünlük elde etmek istiyor.27 Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi.27/a Hem biz geçmiş atalarınızdan da bunu işitmiş değiliz.”

25 “O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.”

26 “Rabbim” dedi (Nuh). “Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.”28

AÇIKLAMA

26.”İnsan peygamber olamaz ve peygamber de insan olamaz” şeklinde yanlış bir inanç vardı. Bu yüzden Kur’an tekrar tekrar bu yanlış anlayışı reddetmekte ve tüm peygamberlerin insan olduklarını ve insanlara ancak bir insanın peygamber olarak gönderilebileceğini ifade etmektedir. Ayrıntılarla ilgili olarak bkz. A’raf: 63, 69, Yunus: 2, Hud: 27-31, Yusuf: 109, Râd: 38, İbrahim: 10-11, Nahl: 43, İsra: 94-95, Kehf: 110, Enbiya: 3-34, Müminun: 33, 34-47, Furkan: 7, 20, Şuara: 154-186, Yasin: 15, Fussilet: 6 ve ilgili açıklama notları.

  1. Halklarını ıslaha çalışan herkese karşı yükseltilen en eski itirazlardan biri de hep bu suçlama olagelmiştir. Karşı çıkanlar her zaman ‘düzeltici’leri, ülkede hakimiyet sağlamak için dini istismar etmekle suçlaya gelmişlerdir. Musa, Harun ve İsa Peygamber (a.s) gibi Hz. Muhammed (s.a) aynı suçla suçlanmıştı. (Bkz. Yunus: 78) O kadar ki, Peygamber inancının “hükümdarlık” olduğunu sanan Mekkeliler O’na mesajını yaymaktan vazgeçmesi halinde başlarına hükümdar yapmayı teklif etmişlerdir.

Gerçekten, kendilerini dünyevî kazanç ve çıkarlar peşinde tüketen kişiler, bu dünyada bazılarının özel çıkar gözetmeden ve içtenlikle insanlığın iyiliği için kendilerini ortaya koyabileceklerine asla inanamazlar. Böyleleri güç ve iktidarı ele geçirmek için kandırıcı sloganlar atmayı ve gece gündüz durmadan yalan va’dlerde bulunmayı oldukça tabii görürler. Ancak halkı kandırmak için içten ve bensiz görünmek gerektiği, aslında bunların hiçbir işe yaramayacağı düşüncesindedir onlar. Bu nedenledir ki, her dönemde iktidarda olanlar, sanki iktidar ve egemenlik kendilerinin doğuştan hakkıymış ve iktidarı ele geçirme kavgalarından dolayı kendileri hiç kınanamazmış gibi ‘ıslah ediciler’e, doğruya çağıranlara sürekli olarak ‘iktidar hırslısı’ damgasını vurmuşlardır. (daha fazla açıklama için bkz. an: 36)

Bu bağlamda, kokuşmuş hayat düzenlerini ıslah etmeye çalışanların hakk düzeni kurmak için iktidarda olanlarla çatışmalarının kaçınılmaz olduğu da belirtilmelidir. İktidarı ellerinde tutanların kendilerini yerlerinden etmesi kaçınılmaz olan Peygamberlere ve izleyicilerine her zaman karşı çıkmış olmalarının nedeni budur. Bununla birlikte, iktidarı kendileri için ele geçirmeye çalışanlarla halkı ve kokuşmuş düzenleri ıslaha çalışanlar arasında büyük bir farklılığın olduğu açıktır.

27/a. Nuh’un kavminin, Allah’ın varlığını ve O’nun Kâinatın Rabbi, meleklerin de O’nun itaatkâr kulları olduğunu inkâr etmediklerine açık bir delil vardır burada. Onlar yalnızca şirk içindedirler; Allah’a sıfatlarında, kudretinde ve haklarında ortaklar tanıyorlardı.

  1. “Bu halka karşı bana yardım et”; “Bunlardan intikamımı al, çünkü beni yalanladılar”, Kamer Suresi ayet: 10, “O da Rabbine yalvardı: “Ben yenildim, dolayısıyle yardım et.” Nuh: 26-27: “Ve Nuh dedi: “Rabbim, Yeryüzünde Kâfirlerden hiçbir yurt tutan bırakma; eğer bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve ancak facir, alabildiğine Kâfir doğur(tur)lar.”

27 Böylelikle biz ona: “Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim bizim emrimiz gelip de tandır29 kızışınca, onun içine her (tür hayvandan) ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş (azab gerekmiş) onlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaklardır” diye vahyettik.

28 “Böylece sen, beraberinde olanlarla gemiye bindiğinde o zaman de ki: “Bizi o zulmeden kavimden kurtaran Allah’a hamdolsun.”30

29 Ve de ki: “Rabbim, beni kutlu bir konakta indir, sen konuklayanların en hayırlısısın.”31

30 Hiç şüphesiz bunda ayetler vardır32 ve biz gerçekten denemeden geçiririz.33

31 Sonra onların ardından bir başka insan-kuşağı yaratıp-inşa ettik.34

AÇIKLAMA

29.Bazı yorumculara göre “tennur” yeryüzü demektir, bazılarına göre yeryüzünün en yüksek bölümüdür; daha başkaları Fâre’t-Tennur’la, şafağın attığının kastedildiği görüşündedirler. Bu ifadenin aslında mecaz olarak, tufanın başlaması anlamında kullanıldığını söyleyenler de olmuştur. Fakat, metnin bütünlüğünü göz önüne aldığımızda, Kur’an’ın açık bir kelimesine, neden bu kadar ilgisiz mecazî anlamlar verildiğini anlamak güçtür. Öyle görünmektedir ki, tufanın başlangıç yeri olarak özel bir fırın (tennur) seçilmiş ve umulmadık bir biçimde sapık insanların felaketi başlamıştır.

  1. Bu insanların yok edilmeleri nedeniyle Allah’a şükr edilmesi gerektiği gerçeği, bunların dünyanın en kötü ve en şerli insanları olduğunun açık bir kanıtıdır.
  2. “Konma” burada, yalnızca karaya ayak basma anlamında değildir; sözcüğün içinde “konuklama” anlamı da gizlidir; şöyle denmektedir sanki: “Ey Rabbimiz, artık senin konuklarınız ve yalnızca sensin bizim ev sahibimiz.”
  3. Nuh Peygamber’in kıssasının sonunda, kendinden pek çok dersler çıkarılabilecek bu kıssadaki ‘ayetler’e özel dikkat çekilmektedir. Sözgelimi, halkı tevhide çağıran peygamber doğrudayken, şirk ve küfr’de ısrar edenler yanlıştaydılar ve helâk edildiler. Hz. Nuh Peygamberle halkı arasında geçen çatışmanın aynısı Mekke’de cereyan ediyordu. Bu bakımdan düşmanları karşısında nihaî zafer Nuh Peygamber gibi Hz. Peygamber’e (s.a) ait olacaktır.
  4. Bu cümle, “İnsanları imtihana çekmeniz gerekiyordu veya gerekmektedir” şeklinde de çevrilebilir. Her iki durumda da amaç, yeryüzünde yerleştirilip kendilerine hayatın nimetleri sunulduktan sonra insanların kendi hallerine bırakılmayacakları ve Allah’ın sahip oldukları güç, iktidar ve nimetleri nasıl kullanılacakları konusunda kendilerini imtihana çekeceği uyarısında bulunmaktır. Nuh kavminin başına gelen, bu kuralın dışında değildi ve aynı durum ilerde kendisine yeryüzünde güç ve iktidar verilen her toplumda kaçınılmaz olarak cerayan edecektir.
  5. Bazı müfessirler, Nuh kavminden sonra yeryüzüne yerleştirilen ve kendilerine iktidar tanınan kavmin, Semud kavmi olduğunu söylemişlerdir. İddialarına delil olarak da, ileride gelen ayetlerde, bu kavmin, Semud kavmi gibi korkunç bir sesle (sayha) helak olduğunun zikredilmesini gösterirler. (Semud kavminin bir sayha ile helak oluşuyla ilgili bkz. Hud: 67, Hicr: 83; Kamer: 31) Bazı müfessirler de sözkonusu kavmin Ad kavmi olduğunu öne sürmüşlerdir. Çünkü Kur’an’da (A’raf: 69) Nuh kavminden sonra Ad kavminin geldiği zikredilmektedir. Bizce isabetli görüşün ikincisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira, ilk görüş mensuplarınca Semud kavminin de “sayha” ile helak olması şeklindeki felaket esnasında korkunç bir sesin duyulması ihtimal dahilinde olacağından, Ad kavminin helak oluşu esnasında böyle bir “sayha”nın duyulmuş olması mümkündür.

32 Onlara da kendi içlerinden: “Allah’a ibadet edin. O’nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?” (desin) diye içlerinden bir peygamber gönderdik.

33 Kendi kavminden, küfredip de ahirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine, dünya hayatında refah verdiğimiz önde gelenler35 dedi ki: “Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir, kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir.”

34 “Eğer sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun, siz gerçekten hüsrana uğrayanlar olursunuz.”36

35 “O, siz öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman, sizin mutlaka (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı va’dediyor?”

36 “Heyhat, size va’dedilen şeye heyhat…”

37 “O (bütün gerçek), bizim yalnızca (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz.”

38 “O ise, yalnızca bir adam (insan)dır, Allah’a karşı yalan uydurmaktadır, bizler de ona inanacak değiliz.” 36/a

39 (Peygamber) Dedi ki: “Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et.”

40 (Allah) Dedi ki: “Az bir süre (bekle). Onlar gerçekten pişman olacaklar.”

41 Derken, hak (ettikleri cezaya karşılık) olmak üzere, o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Böylece onları bir süprüntü kılıverdik.37 Zulmeden kavim için yıkım olsun:

AÇIKLAMA

  1. Rasullere karşı çıkan tüm insanların şu üç ortak özelliğe sahip olduklarını belirtmeliyiz: 1) Hepsi de kavimlerinin şefleri, reisleri idiler: 2) ‘Ahiret’ hayatına inanmıyorlardı 3) Zengin ve dünya hayatında başarılı olanlardı. Açıkça dünya hayatını seviyorlar ve kendilerine önderlik ve zenginlik kazandıran yaşantılarının yanlış olabileceğini düşünemiyorlardı. Bu yüzden de ölümden sonra bir başka hayattan ve dünyada yapılanların hesabının Allah’a verileceğinden söz etmekle kafa konforlarını bozan rasûllere karşı çıkıyorlardı. Mekke’de olup biten de aynıyla buydu.
  2. Bazı yorumcular, yanlışlıkla bu konuşmaların Rasûl’e karşı çıkan şefler arasında geçtiğini belirtmişlerdir. Oysa bu sözler ‘avam’a söyleniyordu. Şefler mesajın avam arasında yayıldığını görüp de, onların Rasûlün pak karakterinden etkilenmeleri sonucu kendi üstünlük ve egemenliklerinin sona ereceği tehlikesini sezince, bu tür itiraz ve sözde delillerle insanları kandırma çabası içine girmişlerdi. Bu arada belirtmeliyiz ki, hem Nuh kavminin, hem de Âd kavminin şefleri kendilerine gelen Rasûlleri ‘iktidar hırslısı’ olmakla suçlamışlar ve iktidar ve zenginliğin kendilerine ‘miras kalmış’ bir hak olduğu düşüncesiyle, her bakımdan kavimlerinin şefleri olma hakkını kendilerinde görmüşlerdir.

36/a. Bu sözler, Âd kavminin de Allah’ın varlığını inkâr etmediklerini göstermektedir. Onlar da şirke dalmışlardı. Bkz. A’raf: 70, Hud: 53-54, Fussilet: 14 ve Ahkaf: 21-22.

  1. “” sözlük anlamıyla, sel sularının getirdiği ve ırmak kenarlarında kalıp çürüyen süprüntü ve çer-çöp demektir.

42 Sonra onların ardından başka kuşaklar yaratıp-inşa ettik.

43 Ümmetlerden hiç biri, kendisine tesbit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.

44 Sonra birbiri peşi sıra peygamberlerimizi gönderdik; her ümmete kendi peygamberi geldiğinde, onu yalanladırlar. Böylece biz de onları (yıkıma uğratıp yok etmede) bir kısmını bir kısmının izinde yürüttük ve onları (tarihin anlatıp aktardığı) bir olay kıldık. İman etmeyen kavim için yıkım olsun.38

45 Sonra Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir delille39 gönderdik.

46 Firavun’a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, ‘büyüklenen-zorba’ bir topluluktu.40

47 “Kavimleri bize ibadet (kölelik) ederken40/a bizim gibi iki beşere mi inanalım?”41 dediler.

48 Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular.42

49 Andolsun, biz Musa’ya kitabı verdik, belki onlar hidayete erer diye.

50 Biz, Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık43 ve ikisini barınmaya elverişli ve akar suyu olan bir tepede44 yerleştirdik.

51 Ey Resul (peygamber)ler,45 güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun;46 çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Rasûllere inanmayanlar.”
  2. (Ayetlerimizin yanısıra bir de ‘apaçık bir yetki’ delil= sultan) kelimesinin kullanılması, “ayetlerin Hz. Musa ve Hz. Harun’un risaletlerinin açık delilleri veya mucizeleri anlamına geldiğini belirtmek için olsa gerektir; çünkü, ‘asâ’ aracılığıyla gösterilen mucizeler bu iki kardeşin Allah tarafından gönderildiklerinin açık delilleriydiler. Bkz. Zuhruf an: 43-44.
  3. Metindeki kelimeler şu iki anlama da gelebilir: (1) Oldukça kendini beğenmiş ve zalim bir topluluktular; (2) Kibir ve kendilerine güvenme gösterisinde bulundular.

40/a. Açıklama için bkz. an: 26.

  1. “Abid” ibadet eden, tapınan demektir. Arapça kullanıma göre, “tapınan” olmakla ‘kul-köle’ olmak aynı şeydir. Bu bakımdan peygamberler halklarını yalnızca Allah’a ibadet etmeğe çağırmakla, onlardan Allah’tan başkalarına tapınmamalarını ve hizmetçi, kul-köle olmamalarını, itaat etmemelerini istiyorlardı; ibadet kelimesinin gerçek anlamı da budur. (Daha fazla malumat için bkz. Kehf, an: 50).
  2. Hz. Musa ile Firavun arasında geçenlerin tüm ayrıntılarıyla ilgili olarak bkz. Bakara: 49-50, A’raf: 103-136. Yunus: 75-92, Hud: 96-99, İsra: 101-104, Ta-Ha: 9-80 ve ilgili açıklama notları.
  3. “Meryem’in Oğlu’yla anasını bir ayet kıldık” ifadesi oldukça anlamlıdır. Çünkü, bu şekilde ayrı ayrı Meryem’in Oğlu ve Anasının değil de, ikisinin birlikte bir ayet oldukları ifade edilmektedir. Bu ayet, Meryem’in herhangi bir erkekle birleşmeden bir oğul doğurduğunun ve İsa’nın babasız olduğunun açık bir kanıtıdır. Konunun tüm ayrıntıları için Bkz. Âl-i İmran: 45-49, Nisa: 156-171, Meryem: 16-35, Enbiya: 91 ve ilgili açıklama notları.

Bu bağlamda, Hz. İsa ile annesi konusunda düşülen yanlışlığın, insan oldukları için reddedilen diğer peygamberler konusunda düşülen yanlışlıktan farklı olduğunu belirtmeliyiz. İsa peygamber konusunda sapıklığa düşenler, onu insan olmaktan ‘Allah’ olma mertebesine çıkarmışlardır. Öte yandan, bir başka yönde aşırılığa kaçanlar ise, Hz. İsa’nın mucizevî doğumuna tanık olup, beşikte konuştuğunu işittikleri halde Hz. Meryem’i ‘iffetsizlikle’ suçlamışlardır.

  1. Allah’ın bu barındırdığı yer konusunda kimileri, Şam, kimileri Remle, kimileri Kudüs veya Mısır demişlerdir. Hristiyani rivayetlere göre, Meryem’in İsa Peygamber’in doğumundan sonra ilki Nerad zamanında onun ölümüne kadar kaldığı Mısır’a, ikincisinde ise Arişelus zamanında Galile’de Nasıra’ya olmak üzere iki kez yurdundan ayrıldığı anlaşılıyor (Matta 2: 13-23). Bu yüzden, burada Kur’an’ın bu göçlerden hangisine değindiğini kestirmek zordur. Şu kadar ki, barınılan yerin kendilerine her türlü hayat gerekliliklerini sağlayan bir yayla olduğu açıktır.
  2. Önceki bölümde (ayetler: 23-50) bazı peygamberlerin kıssaları teker teker anlatılmışken, bu ayette hepsine birden hitap edilmektedir. Şu kadar ki, buradan hepsinin hitap anında ve aynı yerde hazır oldukları anlamı çıkarılmamalıdır. Bu türden bir hitabın seçilişi, farklı zamanlarda farklı yerlerde gönderilen rasûllerin getirdikleri mesajın aynılığını ve rasûllerin tümünün tek ve aynı ümmete ait olduklarını göstermek içindir. (52). Dolayısıyla, bir rasûlün mesajı bütün rasûllerin mesajıdır. Bu ayette, bu önemli gerçeği vurgulamak için, sanki hepsi aynı anda ve bir yerde hazırmış gibi toplu bir hitapta bulunulmaktadır. Ama ne tuhaftır ki, çağımızın bir takım aptal kişileri bu ayetin Hz. Muhammed’den (s.a) sonra gelecek Rasûllere seslendiği sonucuna varmışlardır. Bu tür bir yorumun ayetin ‘siyak ve sibak’ına (öncesi ve sonrasına) uygun düşmediği de ortadadır.
  3. “Temiz-pak şeyler” (tayyibat); bunların sağlığa uygun olması ve meşru yollardan kazanılması gerektiği anlamını vermektedir. “Temiz şeylerden yiyin” emri teori ve uygulamada ‘dünyadan el-etek çekmeyi’ reddetmek içindir. Kur’an ‘ibahe’ (her şeyin mübahlığı) ile ‘terk-i dünya’ arasında orta bir yol çizer. “Temiz şeylerden yiyin” emrinin “salih amellerde bulunun” emrinden önce gelmesi, yenilen şeyler meşru (temiz) olmadığı sürece salih amellerin anlamsızlığını vurgulamaya yöneliktir. Hz. Peygamber, (s.a) “Ey insanlar, Allah temizdir, temiz şeyleri sever” diyerek bunu vurgulamış sonra bu ayeti (51) okuyarak, “Kişi darmadağınık halde uzun bir Hacc yolculuğuna çıkar ve ellerini kaldırıp, “Rabbim, Rabbim” diye dua eder; bir yandanda haram yer, haramdan giyinir ve haramlarla beslenmiştir. Böyle bir kişi, Allah’ın duasına karşılık verebileceğini nasıl bekleyebilir?” buyurmuşlardır. (Müslim, Tirmizi, İmam Ahmed, Ebu Hureyre’den nakletmişlerdir.)

52 İşte sizin ümmetiniz bir tek olan ümmettir ve ben de sizin Rabbinizim: öyleyse benden korkup-sakının.47

53 Ancak onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde parçalayıp-bölündüler; her bir grup, kendi ellerindeki olanla yetinip-sevinmektedir.48

AÇIKLAMA

  1. “Ümmet” kelimesi, temel müştereklere sahip kişilerden oluşan topluluğu ifade eder. Aynı inanç, aynı ortak kurallar ve aynı mesaja sahip olduklarından tüm rasuller bir ve aynı ümmete aittiler. Ayrıca bkz. Bakara: 130-133 ve 213, Âl-i İmran: 19-20, 33-34, 64, 79-85, Nisa: 150-152, A’raf: 59, 65, 73, 85, Yusuf: 37-40, Meryem: 49-59, Enbiya: 71-93 ve ilgili açıklama notları.
  2. Basit bir olgunun ifadesi değildir bu. Surenin başından beri süregelen delillendirmelerin halkalarından biridir. Şudur delillendirme: İslâm, Hz. Nuh’tan Hz. İsa’ya tüm peygamberlerin (Allah’ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun) bağlı olduğu tek ve aynı dinin adıdır, çünkü hepsi de aynı tevhid ve ahiret doktrinlerini getirmişler ve tebliğ etmişlerdir. Öte yandan, tüm diğer dinlerin çeşitli biçimlerde tahrife uğramış olmaları ‘tek ve değişmez din’den sapmaların sonucudur. Bu bakımdan, bozulmuş dinlere bağlı olanlar yanlışta, onları ‘ilk ve son, gerçek ve değişmez din’e çağran Hz. Peygamber (s.a) ise doğrudadır.

54 Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.49

55 Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine vermekte olduğumuz mal ve çocuklarla,

56 Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz) Hayır, onlar şuurunda değiller.50

AÇIKLAMA

  1. Metnin tümünün oturduğu zeminin doldurulmasına yardımcı olacağından, ayet 53 ve 54 arasında, doldurulması dinleyiciye bırakılmış bir boşluk vardır. Hz. Peygamber’in (s.a) halkını asıl dine çağırmaya başlamasının üzerinden beş yıl geçmiştir. Mesajının gerçeğe oturduğuna aklî ve tarihî delillerle halkını ikna etmek için el atmadığı dal kalmamıştır. Halk mesajını kabullenmenin pratik sonuçlarını görmüş, doğruluğunun ve güvenirliliğinin bizzat garantisi olan yüce karakterine yeterince tanık olmuştur. Fakat, bütün bunlara rağmen, atalarından miras olarak devredegeldikleri yanlış inançları içinde el çırpıp durmaktaydılar. Dahası da var: Rasûlün acımasız düşmanları haline gelmişler ve dolayısıyla onu ve mesajını yenilgiye uğratmak için her türlü aşağılık çareye başvurmaktan geri durmuyorlardı.

Bu boşluğu böylece doldurduktan sonra, ayet 54’ün anlamı daha açık hale gelmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a) tebliğini bırakıp, kâfirleri kendi hallerine terk etmesi gerektiği söylenmiyor burada. Bu tür hitaplar, kâfirleri sarsmak ve silkelemek içindir. Bu ayet, Rasûlün doğruda, kendilerininse yanlışta olduklarını görecekleri zamanın yaklaşmakta olduğunu kavrasınlar diye onları uyarmaktadır.

  1. Bu soru, surenin ana temasının bir kanıtı olarak sorulmaktadır. Kâfirlerin kendilerini kandırmak için oluşturdukları ‘başarı’, “refah”, ‘zenginlik’ gibi kavramlardaki yanlış anlamaları gidermeye yöneliktir bu soru. Kâfirlere göre, hayatın lezzetlerinden yararlanan ve toplumda güç, iktidar ve etki sahibi kişiler ‘başarılı’ kişilerdir. Buna karşılık, bu tür şeylerden yoksun olanlar ise ‘başarısız’ sayılırlar. Bu yanlış anlayış, Kâfirleri bir diğer ciddi yanılgıya sürüklemiştir. Şöyle ki, kendilerince ‘başarılı’ olanın doğruda olduğu ve Allah tarafından sevildiği düşüncesindeydiler.

Aksi halde, nasıl bunca ‘başarıya’ ulaşılabilirdi ki? Öte yandan, ‘başarısız’ olmuş, hayatın lezzetlerinden yoksun kalmış kişiler ise inanç ve davranışta yanlış yolda giden ve Allah’ın (veya ilâhların) gazabını çekmiş kişilerdi (!) Bu tür anlayış materyalistlerin en büyük yanlışlarından biri olduğu içindir ki, Kur’an yer yer çeşitli biçimlerde bunu reddeder, gerçeği ortaya kor. Örnek olarak bkz. Bakara: 126, 212, A’raf: 32, Tevbe: 55-69-85, Yunus: 17, Hud: 3, 27-31, 38-39, Ra’d: 26, Kehf: 28, 32-43-105, Meryem: 77-80, Ta Ha: 131-132, Enbiya: 44 ve ilgili açıklama notları.

Yukarıda sözü edilen yanlış anlayışı gidermek için aşağıdaki notlar gözönünde tutulmalıdır:

1) “Felah-kurtuluş, gerçek başarı, bir birey, toplum veya ulusun maddî refahı ve geçici ‘başarı’sından çok daha öte bir kavramdır.

2) “Refah” ve ‘zenginliği’ hakla bâtılın ölçüsü kabul etmek mutlak anlamda yanlıştır. Bu düşünce terkedilmedikçe salih akide, salih amel ve güzel ahlâk sahibi olmak mümkün değildir.

3) Bu dünya hayatının, ceza ve mükâfat verme değil, imtihan ve denemeden ibaret olduğu iyi bilinmelidir. Evet, zaman zaman dünyada da ceza veya mükafat verildiği olur; fakat bu sınırlı ölçülerde olmasının yanısıra, imtihanın bir yönüdür de. Bu nedenle maddi ‘başarı’ veya ‘refah’ı doğruda ve Allah’ın sevgili kulu olmanın kanıtı saymak bütünüyle aptallıktır. Kaldı ki, bireylerin ve toplumların tutulduğu imtihan ve denemeler çeşit çeşit olup, gerçeğin peşinde giden daha ilk adımında dünyevî, ‘başarı’ veya ‘başarısızlığın’ nihaî ceza veya mükâfatla ilgisinin bulunmadığını ve inancın, eylemin, ahlâkın doğru ve yanlışlığının bir ölçüsü, Allah tarafından sevilip sevilmemenin bir işareti olarak görülemeyeceğini peşinen anlamalı ve kabul etmelidir.

4) Hakkın ve doğruluğun, nihaî düzlemde bâtıl, yalan ve fesat karşısında galip geleceğine gönülden inanmak gerekir. Hakla bâtılın, doğruyla yanlışın değerlendirilmesi ve ölçülmesi vahyin ve rasûllerin öğretilerinin ışığında yapılmalıdır. Çünkü sağduyu bunu onaylar ve insanlığın iyiyle kötü hakkında her zaman sahip olduğu genel kanı da bunu destekler mahiyettedir.

5) Yukarıda anlatılanlara paralel olarak, Kur’an’a göre (ve sağduyunun onayladığı biçimde) “ceza” ve “mükâfat” anlayışı da genel kabul edilenden açıkça farklı olacaktır. Sözgelimi, eğer kötü bir kişi veya toplum ‘refah’ içinde yüzüyorsa, bu hiçbir zaman onun kötü amellerinin bir mükafatı ve Allah’ın nimeti değil, tersine Allah’ın gazabı ve sıkı bir imtihan demektir. Bundan, Allah’ın ‘refah içinde yüzenler’i şiddetli bir azapla cezalandırmaya karar verdiği anlamı çıkar. Buna karşılık, eğer doğru ve takva sahibi kişiler güçlükler, sıkıntılar ve belâlarla karşılaşıyorlarsa, bu hiçbir zaman Allah’ın cezası değil, aksine onları temizlemek ve ‘som’ altın yapmak için ‘ateşten’ geçirme işinde gizlenmiş bir nimeti olarak görülmelidir. Bu zorlu deneme takva sahibi insanlar için bir nimet, kötüler için ise öncekilere yaptıklarından dolayı hak ettikleri şiddetli cezayı görmeleri için bir imtihandır.

57 Gerçekten, Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar.51

58 Rablerinin ayetlerine iman edenler,52

59 Rablerine ortak koşmayanlar,53

60 Ve onlar gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;54

61 İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.

62 Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz;55 elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır56 ve onlar hiç bir haksızlığa uğratılmazlar.57

AÇIKLAMA

  1. Yani, Allah korkusundan yoksun, başıboş bir hayat yaşamıyor onlar. Allah korkusuyla ve O’nun tüm niyet ve hareketlerinde kendilerini gözlediğinin bilinciyle yaşıyorlar; bu yüzden de kötü niyet ve davranışlardan da geri duruyorlar.
  2. Burada, “ayetler”den amaç, hem peygambere gelen vahy, hem de kişinin kendinde ve çevresini saran kâinattaki işaretlerdir. Kitab’ın ayetlerine inanmak, bu ayetleri tasdik etmek ve insanın kendisindeki ve kâinattaki ayetlere inanmak da, bu ayetlerin işaret ettiği gerçekleri tasdik etmek demektir.
  3. Vahy’e iman her ne kadar kalplere tevhid doktrinini ekerse de, yine de müminler şirk’e karşı uyarılmaktadır. Çünkü, vahye inanmakla birlikte, insan şu veya bu şekilde, sözgelimi, peygamberlerin ve dindar kişilerin öğretilerini sınırların dışına taşırarak, Allah’tan başkalarına dua ve yakarışta bulunup kulluk yaparak her zaman şirke düşme eğilimindedir.
  4. Bu ayet (60) şu anlamları içermektedir: “Onlar Rabblerine kulluk ederler, O’na itaat için ellerinden geleni yaparlar ve salih amellerde bulunurlar, yine de her an kalpleri korku doludur ve dindarlıklarıyla asla gurur duymazlar, kendilerini beğenmeye kalkışmazlar. Tüm salih amellerine rağmen, kalpleri hep huşu içindedir, Rabblerine hesap verecekleri korkusuyla titrerler ve Rabblerinin mahkemesinde ‘berat’ edip etmeyeceklerinden emin değillerdir.

Bu konuda Hz. Aişe kanalıyla Hz. Peygamber’den (s.a) bir hadis rivayet olunmuştur: “Hz. Aişe Rasûllullah’a (s.a) bu ayetle ilgili olmak üzere şöyle bir soru sorar: “Ya Rasûlallah! Allah’tan korktuğu halde bir kimse, hırsızlık, zina yapar mı, içki içer mi?” Bunun üzerine Rasûlallah, “Hayır, senin anladığın gibi değil ey Sıddık’ın kızı! Burada kastolunan kişinin namaz kıldığı, zekat verdiği, oruç tuttuğu halde, yine de Allah’tan korkmasıdır” demiştir.” Bu cevaptan anlaşıldığına göre, burada (mal) vermekten maksat, kişinin en geniş anlamıyla Allah’a itaat etmesidir.

Hz. Ömer (r.a) bu ayetin somut tefsirini hayatıyla ortaya koymuştur. Herkese örnek olacak şekilde Allah’a kulluk yapıyordu. Fakat, her şeye rağmen O’na hesap vermekten öylesine korkuyordu ki, ölümünden önce şöyle dediği rivayet olunmaktadır: “Ahirette mükâfat da görsem ceza da görsem, ikisini de nimet sayacağım.” Hz. Hasan Basrî aynı şeyi şu güzel sözüyle ifade etmektedir: “Mümin Allah’a itaat eder, ama yine de O’ndan korkar, münafıksa Allah’a isyan eder, ama buna rağmen O’ndan korkmaz.”

  1. Bu temel ilkenin burada bu şekilde ortaya konuşu oldukça anlamlıdır. Önceki bölümde (57-61) gerçek başarıyı (kurtuluşu) hak etmiş kişilerin özellikleri anlatılmıştı. Bu ayette (62) ise bu seçkin özelliklerin gerçek başarıya ulaşmak isteyen herkes tarafından kazanılabileceği belirtilmekte ve sanki şöyle denmektedir: “Gerçek başarı için öngördüğümüz şartları yerine getirmek her çabalayanın kapasitesi içindedir; çünkü, “Biz.. yüklemeyiz-teklif etmeyiz. O halde, ey iman edenler, gerçek başarıya, kurtuluşa ermek istiyorsanız, bu başarıya ulaşmış olan içinizdeki müminleri örnek alın.”
  2. Kur’an’a göre herkesin tek tek ‘amel defteri’ tutulmaktadır. Bu deftere kişinin söylediği her söz, yaptığı her iş, içinden geçirdiği her düşünce ve kalbinde beslediği her niyet kaydedilir. Ayrıca bkz. Kehf: 49 ve an: 46.
  3. Yani, hiç kimse, ne yapmadığı bir şeyden dolayı suçlanıp cezalandırılacak, ne de yaptığı güzel bir amelin karşılığından mahrum bırakılacaktır.

63 Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir.58 Üstelik onların, bunun dışında da yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar.

64 Nihayet, onların refahtan şımaran önde gelenlerini azab ile yakalayıverdiğimiz zaman,59 onlar hemen feryadı basacaklar.60

65 Bugün61 feryadı basmayın, çünkü siz bizden yardım göremezsiniz.

66 Gerçekten benim ayetlerim size okunmaktaydı, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz;62

67 Buna (ayetlerime) karşı büyüklük taslayarak: gece vakti de hezeyanlar63 sergiliyordunuz.

68 Onlar, yine de o sözü (Kur’an’ı) gereği gibi düşünmediler mi,64 yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?65

69 Ya da kendi peygamberlerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkâr etmektedirler?66

AÇIKLAMA

  1. Yapıp söyledikleri herşeyin bir ‘kitaba (amel defteri) kaydolduğunu hiçe saymakta ve herşeyin hesabını vereceklerini kaygı edinmemektedirler.
  2. Yani, “Mutrefin” bu dünyada mal mülk sahibi olup, başıboş olarak yaşayan ve Allah’ın diğer kullarına hak tanımayanlardır. “Azab” kelimesiyle de sadece ahiretteki değil dünyadaki azap da kastolunuyor. Lüks ve zevk-safa içinde başkalarının haklarını unutup, öngörülen sınırları aştıklarından zevkperestler belki bu dünya hayatında da cezalandırılacaklardır.
  3. “” boğanın acıyla böğürmesi demektir; burada kelime “Yaptığınız kötülüklerden dolayı cezalandırılacaksınız diye böğürmeye başlarsınız değil mi?” denircesine, hiçbir şekilde merhamet olunmayı hak etmemiş bağıran bir kişi için alay makamında kullanılmaktadır.
  4. Yani, o zaman bu kendilerine söylenecektir.
  5. Yani, “Dünya hayatında Rasûl’ün söylediklerine kulak asmadığınız gibi, bunu duymak bile istememiştiniz.”
  6. Mekkelilerin geceleri danışmalarda bulunmak, dedikodu yapmak ve hikâyeler anlatmak için bir araya geldikleri toplantı yerleri.
  7. Yani, “Anlamadıkları için mi mesajı reddettiklerini demek istiyorlar? Oysa, Kur’an bir muamma değildir; anlaşılmaz bir dille sunulmadığı gibi, insanın anlayışının sınırları dışındaki konuları da ele almamaktadır. Onlar Kur’an’ın anlattığı herşeyi anlamasına anlıyorlar da işlerine gelmediği için anlatılanlara uymak istemiyorlar ve dolayısıyle onun mesajını reddedip karşı çıkıyorlar.”
  8. Yani, “Kur’an hiç duymadıkları bir şey mi sunuyor? Hiç de öyle değil. Allah, Arabistan’a ve komşu ülkelere gelen ve çok iyi tanıdıkları peygamberler, özellikle puta tapmayıp bir ilâha (Allah’a) ibadet eden ve kendilerinin de peygamber olarak kabul ettikleri İbrahim, İsmail, Hud, Salih ve Şuayb kanalıyla mesajını gönderip durmuştur.” Daha fazla bilgi için bkz. Furkan, an: 34, Secde an: 5 ve Sebe, an: 35.
  9. Yani, “Mesajı, kendilerini ona çağıran Hz. Muhammed’i (s.a) tanımadıkları için mi reddediyorlar; hiç de öyle değil, çünkü o aralarında soylu bir aile içinde doğup büyüdü. Temiz ve yüce bir karakteri vardır onun. Doğru, dürüst, namuslu, güvenilir, iffetli ve en temiz ahlâka sahip olduğunu hayatı boyunca ispatlamış biridir o. Soyludur, kibardır, tabiatı gereği kavgadan hoşlanmaz, adaletlidir, sözünde ve işinde doğrudur, cana yakındır, yoksulların ve zayıfların yardımcısıdır. Allah’ın Rasûlü olduğunu iddia etmeden önce bütün bu özelliklerini kendileri de doğruluyorlardı. Sonra, risaletinden itibaren ısrarla aynı mesajı tebliğ etmeye girişti. Ne söylüyorsa önce kendi uyguluyor ve söylediğinin doğruluğunu gösteriyor. Söylediği ile yaptığı arasında hiçbir çelişki yok. Bizzat kendisi ve izleyicileri Kur’an’ın mesajını inançla ve içtenlikle uygulamaya koyup bu uygulamanın en güzel sonuçlarını da göstermektedirler.” Daha fazla ayrıntı için bkz. En’am an: 21, Yunus an: 21 ve İsra, an: 105.

70 Yahut: “Onda bir delilik var” mı demektedirler?67 Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.

71 Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğradı.68 Hayır, biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunmaktayız, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çevirmektedirler.69

72 Yoksa sen onlardan haraç mı istiyorsun? İşte Rabbinin haracı (dünya ve ahiret armağanı) daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırılısıdır.70

73 Gerçekten sen onları dosdoğru olan bir yola çağırmaktasın.

74 Ancak ahirete inanmayanlar, şüphesiz yoldan sapmakta olanlardır.71

AÇIKLAMA

  1. Yani, Hz. Muhammed’de (s.a) delilik var diye mi mesajı reddediyorlar? Bu da doğru değil; çünkü kendi vicdanlarında onun akıllı ve zeki bir kişi olduğunu itiraf etmektedirler. O halde, böylesi güzel söyleyen ve soylu davranışlar sergileyen bir insan nasıl deli olabilir, nasıl onu cin çarpmış olabilir? Mecnun (veya bâtılı müsteşriklere göre sara nöbetleri tutan) bir kişinin Kur’an gibi yüce ve eşsiz bir Kitabı okuması ve yalnız kendi halkının değil, tüm dünya insanlarının hayatında devrim yapan bir hareketi başlatıp başarıyla sonuçlandırmasından tuhaf ne olabilir?”
  2. Bu kısa cümle iyi anlaşılması gereken büyük bir gerçeği ifade etmektedir. Dünyadaki bir takım aptal kişiler, gerçeği kendilerine gösteren bir kişi karşısında kendilerini saldırıya uğramış görürler. Arzularına ve çıkarlarına ters düştüğünden gerçeği duymak ve üzerinde düşünmek istemezler, ama gerçek yine gerçektir ve kişisel arzu ve isteklere uyularak değiştirilemez. İnsan kâinata, işleyen sonsuz ve değiştirilemez kanunlara bağlıdır, bu nedenle de düşünmesini, arzularını ve davranışlarını buna göre düzenlemek; tecrübe, gözlem ve akıl yürütmeyle gerçeği ve gerçekliği keşfetmek zorundadır. Yalnızca akılsız ve aptal kişilerdir ki, gerçek diye kendi kişisel vehim, arzu ve önyargılarına saplanıp kalırlar ve yalnızca kendilerine ters düştüğü için ne kadar akli ve bilimsel de olsa hiçbir delili duymak ve üzerinde düşünmeye yanaşmazlar ve inkâr yoluna giderler.
  3. “Zikr” burada şu anlamlara gelmektedir:

1) İnsan tabiatının ve isteklerinin anılışı, 2) Uyarı, 3) Şan, ün ve onur.

Bunların ışığında ayetin tam anlamı şöyle olmaktadır: “Sizin Kur’an’ı reddetmeniz akıl işi değildir. Çünkü Kur’an, insan tabiatında iyi gelişen şeyleri içermektedir. Kur’an, kendi iyiliğiniz ve mutluluğunuzla sonuçlanacak bir uyarıdır. Kur’an, hem dünyada, hem de ahirette size şan ve onur kazandıracaktır.”

  1. Hz. Peygamber’in (s.a) peygamberliğinin bir diğer delili de budur: Mesajı karşılığında hiçbir şey istemeden, hiçbir çıkar gözetmeden tebliğ etmektedir o. Bunun da ötesinde, işini bırakmış, adı deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmış, rahat hayatını terketmiş, görevi uğruna inanmayan yakınlarıyla ilişkilerini koparmış ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye katlanmak zorunda kalmıştır. Bencil birinin salt dünyevî amaçlar uğruna bütün bunları göze alması düşünülemez. Bırakın böyle şeyleri göze almayı, tam tersine, hükümdar ve önder olmak için halkının ırkî ve kabilesel önyargılarından yararlanma yoluna gider. Oysa, Rasûlün mesajı bu tür önyargıların köküne balta indirmekle kalmıyor, aynı zamanda kabilesinin Arabistan putperestleri üzerinde etki ve egemenlik kurmalarını sağlayan ana unsuru da yerle bir ediyordu. Kur’an’ın diğer peygamberlerin misyonun doğruluğunu da kanıtlamak için tekrar tekrar getirdiği bir delildir bu. Bkz. En’am: 90, Yunus 72, Hud: 29-51, Yusuf: 104, Furkan: 57, Şuara: 109, 127, 145, 164, 180, Sebe: 47, Yasin: 21, Şura: 23, Necm: 40 ve ilgili açıklama notları.
  2. Doğru yoldan sapmalarının gerçek nedeni budur işte. Ahirete inanmadıklarından, dünyada yaptıklarının hesabının kendilerine sorulacağını sanmıyorlardı. Bu nedenle de hakka uymuşlar; Bâtıla uymuşlar, mesele değildi. Yaşamaktaki tek amaçları şehvetlerini doyurmak, hem de mümkün olan en iyi biçimde doyurmaktı.

75 Eğer onlara merhamet eder ve onlara dokunan zararı gideriverirsek, tuğyanları içinde şaşkınca dolaşmalarını sürdürecekler.72

76 Andolsun, biz onları azabla yakalayıverdik, fakat yine de Rablerine boyun eğmediler ve yakarıp-yalvarmadılar.

77 Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler.73

78 O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne kadar az şükrediyorsunuz.74

79 O, sizi yeryüzünde yaratıp-türetendir ve hepiniz yalnızca O’na (döndürülüp) toplanacaksınız.

80 O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı75 (veya ardarda gelişi) da O’nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?

81 Hayır; onlar, geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.76

82 Dediler ki: “Öldüğümüz, bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman, gerçekten biz mi diriltilecek mişiz?”

83 “Andolsun, bu tehdit, bize de ve bizden önceki atalarımıza da yapılmıştı; bu, geçmişlerin uydurma-masallarından başka bir şey değildir.”77

AÇIKLAMA

  1. Bu ayette söz konusu edilen sıkıntı, risaletin başlarında Mekke’de başgösteren kıtlıktır. Hz. Abdullah İbn Mes’ud’dan gelen bir rivayete göre, Kureyş Hz. Peygamber’in (s.a) davetini reddetmekte ısrar edip, katı bir karşı koyuşa geçince, Hz. Peygamber (s.a) “Ey Allah’ım, Yusuf Peygamber zamanındaki yedi yıllık kıtlık gibi, yedi yıllık bir kıtlıkla bunlara karşı bana yardım et” diye dua etti. Bunun üzerine Mekke’de öyle bir kıtlık başladı ki, insanlar ölü eti yemeye başladılar. Bir kısım Mekkî surelerde bu kıtlığa işarette bulunulmaktadır. Sözgelimi, bkz. En’am: 42-44. A’raf: 94-99, Yunus: 11-12, 21, Nahl: 112-113, Duhan: 10-16 ve ilgili açıklama notları.
  2. “” kelimesi üç anlama gelir 1) Şaşkınlık 2) Korku ve dehşet içinde kalmak 3) Hayal kırıklığına uğrayıp, ümitsizliğe düşmek. Bu kelime yeis ve ümitsizliğin, her türlü cinayete başvurmaktan duraksamayacak derecede kapladığı gururunu yaraladığı kimse için kullanılır. Şeytana da bu nedenle İblis denmiştir.
  3. Kâfirlere, göz, kulak, akıl ve kalp nimetlerini gözönüne alıp, bunları insan gibi kullanarak, mesajını kabul etmek suretiyle Yaratıcı’ya şükretmeleri gerektiği anlatılıyor.
  4. Eğer insan melekelerini doğru biçimde kullanır ve bunları gerektiği şekilde değerlendirirse gerçeği bulabilir. Çünkü kâinattaki büyük mekanizma basit bir rastlantı sonucu oluşmamıştır. Hiçbir ortak ve yardımcıya ihtiyaç duymayan bir yaratıcısı olmalıdır. Çünkü bu nizamın temelinde tevhid vardır ve kâinat salt oyun ve eğlence olsun diye amaçsız da yaratılmamıştır. Çeşitli güçlerle donatılmış harika, akıllı, düşünen ve hisseden bir yaratığın-insanın- varlığı bile, hayatın ölümle sona ermeyeceğinin apaçık bir kanıtıdır.
  5. Burada dikkatler, hem tevhid, hem de ahiret hayatının delillerine çekilmekte ve şirk’i reddedip, ahireti isbat etmek noktasında daha bazı olgulardan söz edilmektedir.
  6. Ölümden sonraki hayatı inkârları, Allah’ın güç ve hikmetinin inkârını da beraberinde getiriyordu.

84 De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?”

85 “Allah’ındır” diyecekler. De ki: “Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?”78

86 De ki: “Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”

87 “Allah’ındır” diyecekler.79 De ki: “Yine de korkup sakınmayacak mısınız?”80

88 De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Her şeyin melekûtu81 (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.”

89 “Allah’ındır” diyecekler. De ki: “Öyleyse nasıl oluyor da siz böyle büyüleniyorsunuz?”82

90 Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar.83

91 Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir84 ve O’nunla birlikte hiç bir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı.85 Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir.

AÇIKLAMA

78-79. Yani, “Bunları itiraf ediyorsunuz da, Allah’tan başkasının ibadet edilmeye layık olmadığını ve yeryüzünü ve yerdeki her şeyi yaratan için, onları yok edip bir kez daha yaratmanın zor olmayacağını neden anlamıyorsunuz?”

  1. Yani, “O’na isyan edip, O’ndan başkalarına da ibadet etmekten niçin korkmuyorsunuz? Bir gün kâinatın Malik ve Hakimi’ne yaptıklarınızın hesabını vereceğinizden hiç korkup irkilmiyorsunuz?
  2. Metindeki “Melekût” kelimesi, hem hakimiyet hem de mülkiyeti birleştiren güçlü bir kelimedir. Bu bakımdan ayetin anlamı şöyle olmaktadır: “Kimindir hakimiyet ve Kimdir her şeyin gerçek maliki?”
  3. Bu sorunun anlamını kavrayabilmek için, büyü sanatının bir şeyi gerçekte olduğundan farklı gösterdiğini bilmeliyiz. Bu nedenle sorunun anlamı şöyle olmaktadır: “Sizi kim büyüledi ki, bütün bunları bilip itiraf etmenize rağmen gerçeği anlamıyorsunuz? Sizi kim büyüledi ki, Allah’ın gerçek mâlik ve herşeye gücü yeter bir Hakim olduğunu itiraf ettikten sonra O’nun yanısıra başka malikler ve hakimler ediniyor ve onları ibadette O’na ortak tutuyorsunuz? O’na karşı kimsenin size yardım edemeyeceğini bile bile, Allah karşısında sizi hain ve cür’etkâr yapacak ve yaptıklarınızın hesabını vermeyi unutturacak ölçüde sizi aldatan kimdir?”

Bu bağlamda bu ayetin daha ince bir anlamının da bulunduğunu belirtmeliyiz. Kureyş, Hz. Peygamber’i (s.a) büyü yapmakla suçluyordu. Bu soru tabloyu tersine çevirmekte ve sanki şöyle demektedir: “Ey aptallar! Gerçeği sunan kişi size büyücü gelirken, gerçeğe, sağduyuya, sizin inanç ve kanaatlarınıza karşı söz söyleyen şu liderler nasıl büyücü görünmez?”

83.Allah’ın yanısıra, başkalarının da O’nun ilâhlığında ortak olduğunu söyleyip böylece bizzat kendilerinin Allah’ın kâinatın Maliki ve Hakimi olduğu kabullerine ters düştüklerinden ve ölümden sonra hayat yoktur dediklerinden dolayı yalancıdır onlar. Sonra, bu ikinci iddiaları da, herşeye gücü yeten Allah’ın bir kez yarattığını bir daha yaratamayacağı varsayımına dayanmaktadır. Bu ise açıkça bir çelişkidir.

  1. Bunun, Allah’ın çocuk veya çocukları bulunduğu inancına genel bir red olduğu ve aynı zamanda, bununla Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu şeklindeki Hıristiyan inancını da reddettiği belirtilmelidir. Buna rağmen bazı büyük müfessirler burada yalnızca Hıristiyan inancının reddedildiğini belirtmektedirler. Tüm sure sadece Mekke kâfirlerine hitap ettiğinden ve bu kâfirler de Hıristiyanlar gibi Allah’a şirk koştuklarından, bu ayetle yalnızca Hıristiyan inancının reddedildiğini söylemenin gereksizliği ortadadır.
  2. Burada, tevhid şu ilke üzerinde temellendirilmektedir: Birden fazla ilâh veya Allah’a, ilâhlığında ortaklar bulunsaydı, bu çok sayıdaki değişik hakîm ve hükümdarlar arasında ciddi ayrılıklar çatışmalar ve savaşlar olurdu. Bkz. İsra: 42 ve an: 47 Enbiya: 22 ve an: 22

92 Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir;86 onların ortak koştuklarından yücedir.

93 De ki: “Rabbim, eğer onlara va’dolunan (azab)ı mutlaka bana göstereceksen,”

94 “Rabbim, bu durumda beni zulmeden kavmin içinde bırakma.”87

95 Gerçek şu ki biz, onları tehdit ettiğimiz şeyi şüphesiz sana gösterme gücüne sahibiz.

96 Kötülüğü en güzel olanla uzaklaştır; biz, onların nitelendiregeldiklerini en iyi bileniz.

97 Ve de ki: “Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım.”

98 “Ve onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim.”88

99 Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: “Rabbim, beni geri çevirin.”89

100 “Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım.”90 Asla,91 gerçekten bu, yalnızca bir sözdür,92 bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip-kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.93

101 Böylece Sur’a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da.94

102 Artık kimin tartısı ağır basarsa,95 işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

AÇIKLAMA

  1. Burada müşriklerin “şefaat” ile ilgili inançları reddedilirken, aynı zamanda onların, “şefaat edecek kimselerin gaybin ilmine de vakıf olmaları gerekir.” şeklindeki düşüncelerinin reddine de ince bir işaretle değiniliyor. İzah için bkz. Taha an: 85-86, Enbiya an: 27
  2. Bu dua -Allah esirgesin- Hz. Peygamber’in (s.a) cezaya dahil edileceği tehlikesinin bulunduğu veya bu duayı etmemiş olsaydı, cezaya dahil edilebilirdi anlamında değildir. Bu hitap biçimi, herkesin Allah’ın cezasından korkması gerektiği uyarısında bulunmak için seçilmiştir. Kimse cezanın gelmesini istememeli, buna rağmen gelirse işlediği kötülükte ısrar etmemelidir. Allah’ın cezası, kendisinden yalnızca günahkârların değil, dindar insanların bile korkması gereken bir şeydir. Çünkü, Allah’ın gazabı geldiğinde, yalnızca günah-kârları kapsamakla kalmaz, dindarları da içine alabilir. Bu bakımdan şerli ve kötü bir toplumda yaşamak zorunda olanlar, her zaman dua ile Allah’a sığınmalıdırlar. Çünkü azabın ne zaman geleceği bilinmez.
  3. Açıklama için bkz. En’am, an: 71-72, A’raf, an: 138, 150-153, Yusuf, an: 39, Hicr, an: 48, Nahl an: 122-124, İsra an: 53, 63, Fussilet an: 35-41.
  4. Ayette, duada ‘gönderin’ denilerek Allah için çoğul şekil kullanılmıştır; Bu saygı ifade edilebileceği gibi, kötülerin canını alan melekleri de kapsıyor olabilir. Yalvarış şu şekildedir: “Rabbim, beni geri gönderin.”
  5. Kur’an’ın çeşitli yerlerinde, kötülerden her birinin ölümünden Cehennem’e gireceği ana kadar ve hatta bundan da sonra tekrar tekrar “Rabbim, beni dünyaya geri gönder, sana bir daha itaatsizlik etmem, artık hep salih amellerde bulunurum.” diye yalvaracağı belirtilmektedir. Bkz. En’am: 27-28, A’raf: 53, İbrahim: 44-45, Müminun: 105-115, Şuara: 102, Fatır: 37, Zümer: 58-59, Mümin: 10-12, Şura: 44 ve ilgili açıklama notları.
  6. Yani, “Artık o bir daha geri gönderilmeyecek ve kendisine bir ikinci fırsat tanınmayacaktır.” Çünkü, bu durumda insanın dünya hayatında tutulduğu imtihanın bir anlamı kalmaz. Ancak insan geri gönderilecek olsaydı şayet, bu iki şekilde gerçekleşebilirdi: Birincisi, insan ölümden sonra orada tüm gördüklerine rağmen, dünyaya geri gönderilecek olurdu ki o takdirde imtihanın bir anlamı kalmazdı. Çünkü önemli olan gördükten sonra değil, görmeden önce iman etmektir. İkincisi, insanın ölümden sonra gördüklerine dair hafızasında ne varsa silinir ve ilk kez nasıl yaratılmışsa yine o şekilde gönderilirdi. Fakat bu şekilde gönderilen bir insan yine aynı davranışlar içerisinde olacağından böyle bir denemeye değmez. Daha fazla açıklama için bkz. Bakara: 210 ve an 228, En’am: 6, 139-140, Yunus, an: 26
  7. Yani, “Şimdi sonuyla karşı karşıya kalınca, artık dünyaya geri gönderilmesini söylemekten başka yapacağı bir şey yoktur; o halde, bırakın istediğini söylesin, nasıl olsa geri dönmesine asla izin verilmeyecektir.”
  8. Yani, “Artık onlarla dünya arasında, dünyaya geri dönmelerine izin vermeyecek bir “Berzah” bir engel bulunuyor. Dolayısıyla, Yeniden Dirilme Günü’ne kadar bu durumda kalacaklar.”
  9. Burada babanın ‘baba’ olarak, oğulun ‘oğul’ olarak kalmayacağı anlamı yoktur. Söylenmek istenen, birbirine yardım edemeyecekleri, herkes kendi getirdiği yükün derdine düşeceğinden baba-oğul olarak birbirlerini soruşturamayacaklardır. Ayrıca bkz. Mearic: 10-14, Abese: 34-37.
  10. Yani, iyilikleri ağır gelecek ve tartıda kötülükleri karşısında ağır basacak olanlar.

103 Kimin de tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar,96 cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.

104 Ateş, onların yüzlerini yalayarak-yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.97

105 Ayetlerim size okunuyorken, yalanlayanlar sizler değil miydiniz?

106 Dediler ki: “Rabbimiz, mutsuzluğumuz bize karşı üstün geldi; biz de sapan bir topluluk imişiz.”

107 “Rabbimiz, bizi (ateşin) içinden çıkar, eğer yine (küfre) dönersek, artık gerçekten zalimler oluruz.”

AÇIKLAMA

  1. Ahiretteki ‘başarı’ ve ‘başarısızlığın’ ölçüsü hakkında bkz. an: 1 ve 50.
  2. “” derisi soyulmuş ve dişleri ve çene kemikleri açığa çıkmış yüz demektir. Hz. Abdullah bin Mes’ud kendisine kâlih’in anlamını soran birine şu karşılığı vermiştir: “Boğazlanmış bir hayvanın ütülenmiş kellesini hiç görmedin mi?”

108 Der ki: “Onun içine siniverin ve benimle söyleşmeyin.”98

109 “Çünkü gerçekten benim kullarımdan bir grup: _ Rabbimiz, iman ettik, sen artık bizi bağışla ve bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın, derlerdi de,”

110 “Siz onları alay konusu edinmiştiniz; öyle ki, size benim zikrimi unutturdular ve siz onlara gülüp duruyordunuz.”

111 “Bugün ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar, ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenlerdir.”99

112 Dedi ki: “Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?”

113 Dediler ki: “Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık,100 sayanlara sor.”

114 Dedi ki: “Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten siz bir bilseydiniz,”101

115 “Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı102 ve sizin gerçekten bize döndürülüp-getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?”

116 Hak melik olan Allah pek yücedir.103 Ondan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş’ın Rabbidir.

117 Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın104 başka bir ilaha taparsa, artık onun hesabı Rabbinin katındadır.105 Şüphesiz küfredenler kurtuluşa eremezler.106

118 Ve de ki: “Rabbim, bağışla ve merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.”107

AÇIKLAMA

98.”… Benimle konuşmayın”, “… durumunuzu Bana arzetmeyin.” Bazı rivayetlere göre bunlar son sözleri olacak ve bir daha konuşmalarına izin verilmeyecektir. Fakat rivayetler, devam eden ayetlerle çelişmektedir. Dolayısıyla bu rivayetler yanlıştır ya da bir daha durumlarını arzedip, yalvarmayacaklarını ifade etmektedir denilebilir.

  1. Burada bir kez daha ahirette kurtulanlar ile kaybedenlere, bir başka deyişle başarılı olanlarla başarısız olanlara değinilmektedir.
  2. Açıklama için bkz. Ta-Ha: 103 ve an: 80
  3. “Elçilerimiz dünya hayatının geçici ve imtihan olduğunu size söyleyip uyarmışlardı da, siz o zaman bunu kavramamış ve ahireti inkâr ederek kendi inkara dayalı hayatınızı yaşamıştınız.”
  4. Ayetteki “” kelimesi “oyun ve eğlence için” anlamına da gelir; bu durumda ayetin anlamı şöyle olmaktadır: “Sizi yalnızca oyun ve eğlence için yarattığımızı ve yaratılışınızın gerisinde hiçbir amaç bulunmadığını mı sanıyordunuz? Bu sanıyla, keyfinizce yiyip, içiyor, neşeleniyor ve gülüp oynuyordunuz ha?”
  5. Allah böyle bir şeyden uzaktır; sizi karşılığını görmeden kendisine ortaklar koşasınız diye sizi boşuna yaratmadı O.
  6. Burada çeviri şöyle de olabilir: “Allah’tan başka bir tanrıya daha yalvaranın, bu işinde kendisini destekleyecek hiçbir delili yoktur.”
  7. Yani, hesap vermekten kaçamaz.
  8. Burada yine kurtuluşa, gerçek başarıya ereceklerle, ondan yoksun kalacaklara değinilmektedir.
  9. Bu “dua”yı 109. ayetle karşılaştırın. Burada Hz. Peygamber’e (s.a) ayet 109.’daki duanın aynını yapması söylenmekte ve sanki şöyle denmektedir: “Sen (ve izinden gidenler) Allah’a aynı duayı edin ki, sizinle alay edenler kendi aleyhlerine güçlü bir delili bizzat kendileri sağlasınlar.”
Kuran

Müminun Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.