Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 21°C
Sal 22°C

23 – Müminun Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

23 – Müminun Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Müminun Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla.

1 — Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır.

2 — Ki onlar; namazlarında huşu’ içindedirler.

3 — Ki onlar; boş sözlerden yüz çevirirler.

4 — Ki onlar; zekâtlarını verirler.

5 — Ki onlar; ırzlarını korurlar.

6 — Sâdece eşleri ve sağ ellerinin mâlik oldukları müstesnadır. Doğrusu onlar, bunun için de kınanacak de­ğildirler.

7 — Kim de bundan başkasını ararsa, işte onlar had­di aşanlardır.

8 — Ki onlar; emânetlerine ve ahidlerine riâyet eder­ler,

9 — Ki onlar; namazlarını korurlar.

10 — işte onlar, vâris olanlardır.

11 — Onlar ki; Firdevs’e vâris olacaklardır ve orada ebedî kalıcıdırlar.

Gerçek Mü’minler

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk… Ömer İbn Hattâb’dan rivayet etti ki o, şöyle diyor : Allah Rasûlü (s.a.) ne vahiy nazil oldu­ğu zaman onun yüzünün çevresinde arı vızıltısı gibi bir ses işitiliyordu. Bir süre sonra kıbleye döndü, ellerini kaldırdı ve : Ey Allah’ım, bize artır, eksiltme. Bize ikram buyur, bizi hakîr kılma. Bize ver, bizi mah­rum etme. Bizi tercih et, başkalarını bize tercih buyurma. Bizden hoş-nûd ol ve bizi hoşnûd eyle, buyurdu, sonra : Bana on âyet nazil oldu ki, kim onları yerine getirirse; cennete girer, buyurdu ve on âyeti bi­tirinceye kadar : «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır.» âyetleri­ni okudu. Hadîsi Tirmizî Tefsir bölümünde, Neseî de es-Salât bölü­münde Abdürrezzâk kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî: Hadîs mün-kerdir. Yûnus İbn Süleym’den başkasının rivayet ettiğini bilmiyoruz. Yûnus’u ise tanımıyoruz, demiştir. Neseî Sünen’inde der ki: Bize Ku-teybe İbn Saîd… Yezîd İbn Bâbenûs’dan rivayet etti ki o, şöyle anlat­mış : Hz. Âişe’ye : Ey mü’minlerin annesi, Allah Rasûlü (s.a.) nün ah-lâteı nasıl idi? diye sorduk da : Allah Rasûlü (s.a.) nün ahlâkı Kur’ân idi, deyip : «Ki onlar namazlarını korurlar.» âyetine ulaşıncaya kadar : «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır…» âyetlerini okudu ve : İş­te Allah Rasûlü (s.a.) nün ahlâkı böyleydi, dedi. Kâ’b el-Ahtoâr, Mücâ-hid, Ebu Aliye ve başkalarından rivayete göre Allah Teâlâ Adn cen­netini yaratıp onu eliyle diktiğinde ona bakmış ve : Konuş, buyurmuş. Adn cenneti de : «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır.» demiş. Kâ’b el-Ahbâr: Allah Teâlâ’nın onlar için hazırlamış olduğu şereften dolayı, diye ekler. Ebu Aliye : Allah Teâlâ bunu Kitâib’mda inzal bu­yurdu, der. Bu, Ebu Saîd el-Hudrî’den merfû’ olarak şöyle rivayet edi­liyor : Ebu Bekr el-Bezzâr, Muhammed İbn Müsennâ kanalıyla… Ebu Saîd’den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ cenneti altun ve gümüş kerpiçten yaratıp onu dikti, ona; konuş, buyurdu. Cennet: «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır.» dedi. Melekler ona girdiler ve: Ey kralların yurdu, müjdeler olsun sana, dediler. Yine Ebu Bekr el-Bezzâr’ın Bişr fbn Adem kanalıyla… Ebu Saîd’den, onun da Hz. Pey­gamber (s.a.) den rivayetinde şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ cenneti altun ve gümüş kerpiçten, sıvasını miskten yarattı. —Ebu Bekr der ki: Bu hadîsin başka bir yerdeki rivayetinde şöyle gördüm:— Cenne­tin duvarı altun ve gümüş kerpiçtir. Sıvası da misktir. Allah Teâlâ ona; konuş, buyurdu da : Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır, dedi. Melekler: Ey krallann yurdu, müjdeler olsun sana, dediler. Daha son­ra Bezzâr der ki: Adiyy îlbn Fadl dışında kimsenin hadîsi merfû’ ola­rak rivayetini bilmiyoruz. O ise hafız değildir, çok önceleri ölmüş bir hadîs şeyhidir. Hafız Ebu’l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Ahmed îbn Ali… İbn Abbas’tan rivayet eder ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyur­muştur : Allah Teâlâ Adn cennetini yarattığında, orada hiç ibir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve beşerden hiç kimsenin hatırı­na gelmeyecek şeyler yarattı. Sonra ona; konuş, buyurdu da Adn cen­neti : «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır,» dedi. Hadîsin isna­dında bulunan Bakıyye Hicâz’lılardan olup zayıftır. Yine Taberânî der ki: Bize Muhammed İbn Osman İbn Ebu Şeybe… İbn Abbâs’tan riva­yet etti ki —îbn Aibbâs hadîsi mertfû* olarak rivayet ediyor— Allah Te­âlâ Adn cennetini eliyle yaratmış, oraya meyvelerini sarkıtıp orada nehirler akıttıktan sonra ona bakmış ve : aMü’minler gerçekten felah bulmuşlardır.» demiş ve şöyle buyurmuş : İzzetim, hakkı için senin içdn-de hiç bir cimri bana komşu olmayacaktır. Ebu Bekr İbn Ebu Dünyâ der ki: Bize Muhammed İbn Müsennâ el-Bezzâr… Enes (r.a.) den ri­vayet etti ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : Allah Teâlâ Adn cennetini eliyle beyaz inci, kırmızı yakut ve yeşil zeberced kerpiçlerin­den yarattı. Sıvası misk, çakılları inci, otları za’ferân idi. Sonra ona; konuş, buyurdu da o: «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır.» de­di. Allah Teâlâ da: İzzetim ve celâlim hakkı için sende hiç bir cimri bana komşu olmayacaktır, buyurdu. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) : «Her kim ki, nefsinin tamahkârlığından korunabilmişse; işte onlar, felaha erenlerin ta kendileridir.» (Haşr, 9) âyetini tilâvet buyurmuştur.

Allah Teâlâ: «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır.» buyurur ki, bu sıfatlarla nitelenmiş olan inanmış kimseler gerçekten kazanmış­lar, mutlu olmuşlar ve kurtuluşu elde etmişlerdir.

«Ki onlar; namazlarında huşu’ içindedirler.» âyeti hakkında îbn Aibbâstan rivayetle. Ali İbn Ebu Talha der ki: Huşu’ içinde olanlar; korkanlar, sükûnet içinde olanlardır. Mücâhid, Hasan, Katâde ve Züh-rî’den de böyle rivayet edilmiştir. Aü îbn Ebu Tâlib (r.a.) den riva­yete göre; huşu’, kalbin huşû’udur. İbrâhîm en-Nehaî de böyle söyle­miştir. Hasan el-Basrî der ki: Onların huşû’lan kalblerinde İdi de, bununla gözlerini kapadılar ve mütevazı oldular. Muhammed İbn Şîrîn der ki: Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabı namazda gözlerini göğe kaldı­rırlardı. «Mü’minler gerçekten felah bulmuşlardır. Ki onlar; namazla­rında huşu’ içindedirler.» âyetleri nazil olunca gözlerini secde yerleri­ne indirdiler. Yine İbn Şîrîn der ki: Onlar : Gözü namaz kıldığı yeri geçmesin. Şayet bakma itiyadı kazanmış ise bu durumda gözlerini ka­pasın, derlerdi. İbn Sîrîn’in bu sözünü İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim ri­vayet etmişlerdir. Sonra İbn Cerîr’in İbn Sîrîn’den ve Ata İbn Ebu Re-bâh’tan mürsel olarak rivayet ettiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.) bu âyet nazil oluncaya kadar böyle yaparmış.

Namazda huşu’ ancak kalbini namaz için boşaltan, namaz dışın­daki şeylerden namaz sebebiyle vazgeçip sâdece onunla meşgul olan ve onu başka şeylere tercih edenler hakkında meydana gelebilir. İşte o zaman namaz, kişi için bir rahat ve göz aydınlığı olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) İmâm Ahmed ve Neseî’nin Enes’den rivayet ettik­leri bir hadîste şöyle buyurur : Bana hoş koku ve kadınlar sevdirildi. Göz aydınlığı da namazda kılındı. İmâm Ahmed der ki: Bize Vekî’-nin… Eşlem kabilesinden bir adamdan rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Bilâl, bizi namazla dinlendir, buyurdu. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî’nln… Muhammed İbn Hanefiyye’den rivayetine göre; o, şöyle anlatmış : Babamla beraber ansâr’dan bir hı­sımımızın yanına girmiştim. Namaz vakti geldi. Ey câriye, bana ab-dest almam için su getir; belki namaz kılarım da rahat ederim, dedi. Bizi gördü. Biz bu davranışını hoş karşılamadık da, şöyle dedi: Allah Rasûlü (s.a.) nün : Kalk ey Bilâl, bizi namazla rahat ettir, dinlendir, dediğini işittim.

Allah Teâlâ : «Ki onlar boş sözlerden, (bâtıldan) yüz çevirirler.» buyurur ki, bazılarının söylediği gibi bu; şirki, diğerlerinin söylediği gibi günâhları (ma’siyetleri) kendisinde hiç bir fayda olmayan söz ve fiilleri de içifte: alır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Boş ve kötü lakırdıya rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla geçerler.» (Fur-kân, 72) buyurur. Katâde der ki : Allah’a yemin olsun ki, onları bun­dan men’edecek, alıkoyacak Allah’ın emri gelmiştir.

Allah Teâlâ : «Ki onlar; zekâtlarını verirler.» buyurur. Âyet Mek­ke’de nazil olmakla birlikte çokları burada maksadın, malların zekâtı olduğu görüşündedir. Halbuki zekât, Medine’de ve hicretin ikinci se­nesi farz kılınmıştır. Zahir olan odur ki; Medine’de nazil olan, sâdece zekâtın nisabı ve cna hâs ölçülerdir. Değilse zekâtın aslı Mekke’de vâ-cib idi. Nitekim Allah Teâlâ Mekke’de nâziî olmuş olan En’âm sûresin­de : «Hasad edildiği gün de hakkını verin.» {En’âm, 141) buyurmak­tadır. Burada zekâttan maksadın nefsin şirkdsn ve kirlerden temizlenmesi de olabilir. Nitekim başka âyetlerde şöyle touyrulur : «Onu arıtan felaha ermiştir şüphesiz. Ve onu kirletip örten ise; muhakkak ziya­na uğramıştır.» (Şems, 9-10), «Müşriklerin vay haline. Onlar ki ze­kât vermezler.» (Fussilet, 6-7). Tabiî ki bu, âyetin tefsîrindeki iki ka­vilden birine göredir. Burada nefislerinin temizlenmesi ve malların ze­kâtı olmak üzere her iki durumun da kasdedilmiş olması ihtimâl da­hilindedir. Zîrâ malların zekâtı da, nefislerin temizlenmesi cümlesin-dendir. Kâmil mü’min odur ki hem bunu, hem de onu yapar. En doğ­rusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Ki onlar; ırzlarını korurlar. Sâdece eşleri ve sağ el­lerinin mâlik oldukları müstesnadır. Doğrusu onlar, bunun için de kı­nanacak değildirler. Kim de bundan başkasını ararsa; işte onlar haddi aşanlardır.» buyurur ki; mahrem yerlerini haramdan koruyan kimse­ler, hiç bir zaman Allah’ın yasaklamış olduğu zina veya livâtaya düşmezler. Allah’ın kendileri için helâl kılmış olduğu eşleri ve sahip olmuş oldukları cariyelerden başkasına yaklaşmazlar. Allah’ın kendi­sine helâl kılmış olduğunu yapan ise, elbette ayıplanmaz ve onun için bir zorluk da yoktur. Bu sebepledir ki: «Doğrusu onlar, bunun için de kınanacak değillerdir. Kim de bundan (eşler ve cariyelerden) başka­sını ararsa; işte onlar haddi aşanlardır.» buyurmuştur. İbn Cerir der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr… Katâde’den rivayet etti ki, bir ka­dın kölesi ile ilişki kurmuş ve : Allah’ın kitabındaki »Sağ ellerinin mâ­lik oldukları müstesnadır.» âyetini te’vü ettim, ona dayandım, demiş­ti. Kadın, Ömer tbn Hattâb’a getirildi de, Hz. Peygamber (s.a.) in as­habından bazı kimseler Hz. Ömer’e : Allah’ın kitabından bir âyeti te’-vîl edilmeyecek yönde te’vîl etti, dediler. Hz. Ömer köleyi sürgün et­ti, saçlarını kesti ve kadına : Bundan sonra sen, her bir müslümana haramsın, dedi. Bu, garîb bir haberdir ve isnadında kopukluk vardır. İbn Cerîr bu haberi Mâide sûresi tefsirinin başında vermiştir. Halbu­ki buraya daha uygundur. Hz. Ömer’in kadını (müslüman) erkeklere haram etmesi ancak onu maksadının zıddı ile cezalandırmaktan iba­rettir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Şafiî —Allah ona rahmet eylesin- ve onun görüşünde olan­lar «Ki onlar, ırzlarını korurlar. Sâdece ekleri ve sağ ellerinin mâlik oldukları müstesnadır.» âyetini el ile meni getirmenin haram olduğu­na delil getirirler. İmâm Şafii der ki : Bu iş, bu iki kısmın dışındadır. Allah Teâlâ : «Kim de bundan başkasını ararsa, işte onlar haddi aşan­lardır.” buyurmuştur. Onlar İmâm Hasan İbn Arafe’nin meşhur cüz’-ünde rivayet etmiş olduğu şu hadîse dayanırlar : Hasan İbn Arafe der ki : Bana Ali İbn Sabit el-Cezeri… Enes İbn Mâlik’den, o da Hz. Pey­gamber (s.a.) den rivayet eder ki şöyle buyurmuştur : Yedi sınıf insan vardır ki, kıyamet günü Allah Teâlâ onlara (rahmet) nazanyla bak­maz. Onları temize çıkarmaz, onları sâlih ameller işlemiş olanlarla bir araya getirmez ve ateşe ilk defa onları koyar. Ancak tevbe edenler müs­tesnadır. Kim Allah’a tevbe ederse, Allah Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Bunlar: Eli ile istimna eden, livâta yapan ve’ yapılan, devamlı içki içen, (Allah’dan) yardım istetinceye kadar ana-babasını döven, kendisine la’net edilinceye kadar komşularına eziyet eden ve komşu­sunun eşi ile zina edendir. Bu, garîb bir hadîs olup meçhul olması se­bebiyle isnadında bilinmeyen bir râvî vardır. En doğrusunu Allah bi­lir.

Allah Teâlâ : «Ki onlar; emânetlerine ve ahidlerine rivayet eder­ler.» buyurur ki, onlara bir şey emânet edildiği zaman emânete iha­net etmez, bilakis emânetleri ehline tevdî’ ederler. Bir ahid veya bir anlaşma yaptıklarında buna uyarlar. Değilse Allah Rasûlü (s.a.) nün haklarında : Münafığın alâmeti üçtür : Konuştuğu zaman yalan söy­ler, bir şey va’dettiğinde va’dinden döner, kendisine bir şey emânet olunduğunda ihanet eder, buyurduğu münafıkların sıfatları onlarda yoktur.

. Allah Teâlâ : «Ki onlar; namazlarını korurlar.» buyurur ki, İbn Mes’ûd’un da söylediği üzere onlar namazlarına vakitlerinde devam eder, namazları vakitlerinde kılarlar. İbn Meş’ûd der ki: Hz. Peygam­ber (s.a.) e sordum ve : Ey Allah’ın elçisi, amellerin hangisi Allah’a en sevimlidir, dedim. Vaktinde kılınan namazdır, buyurdu. Sonra han­gisi? diye sordum : Ana-babaya iyiliktir, buyurdu. Sonra hangisi? de­dim : Allah yolunda cihâddır, buyurdu. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sa-hîh’lerinde tahrîc etmişlerdir. Hadîsin Hâkim’in Müstedrek’indeki ri­vayetinde : İlk vaktinde kılman namazdır, kısmı da vardır. İbn Mes’ûd ve Mesrûk, «Ki onlar; namazlarını korurlar.» âyetinde, namaz vakit­lerinin kasdedildiğini söylemişlerdir. Ebu Duhâ, Alkame îbn Kays, Sa-îd îbn Cübeyr velkrime de böyle söylemiştir. Katâde : Vakitlerine, rü­kû* ve secdesine ^riayet ile devamlı kılarlar, demiştir. Allah Teâlâ bu güzel sıfatlan zikretmeye namazla başlamış ve namazla bitirmiştir. Bu, namazın üstünlüğüne delâlet eder. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: İstikâmet üzere olunuz. Ancak bunu tâm olarak yapamayacaksınız. Bilin ki amellerinizin en hayırlısı; namazdır. Mü’-, minden başkası abdeste itinâ göstermez. Allah Teâlâ onları bu güzel sıfatlarla ve bu güzel amellerle, bunları yerine getirmekle niteledikten sonra: «İşte onlar vâris olanlardır. Onlar ki; Firdevs’e vâris olacaklar­dır. Ve orada ebedî kalıcıdırlar.» buyurur. Buhârî ve Müslim’in Sa-hîh’lerinde rivayet edilen bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur : Allah’tan cenneti istediğiniz zaman, O’ndan Firdevs’l isteyin.

Muhakkak o, cennetin en üstünü ve cennetin ortasıdır. Cennetin ne­hirleri oradan kaynar ve üzeri Rahmân’m Arş’ıdır. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet etti ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Sizden hiç kimse yoktur ki onun iki evi olmasın: Cennette bir ev ve cehennemde bir ev. ölüp ce­henneme girdiği takdirde cennet ehli onun (cennetteki) evine vâris olurlar. İşte Allah Teâlâ’nın : «İşte onlar vâris olanlardır.» kavli bu­dur. İbn Cüreyc’in Leys’den, onun da Mücâhid’den rivayetinde o, «İş­te onlar, vâris olanlardır.» âyeti hakkında şöye der: Hiç bir kul yok­tur ki onun biri cennette, diğeri cehennemde iki evi olmasın. Müml-nin cennetteki evi bina edilir, cehennemdeki evi ise yıkılır. Kâfire ge­lince; onun cennetteki evi yıkılır ve cehennemdeki evi bina olunur. Sa-, îd İbn Cübeyr’den de bunun bir benzeri rivayet edilmiştir. Mü’müıler, kâfirlerin (cennetteki) evlerine vâris olurlar. Zîrâ onlar Allah’a ibâdet için yaratılmışlardır. İnananlar Allah’ın üzerlerine vâcib kılmış oldu­ğu ibâdeti yerine getirip kâfirler yaratılmış oldukları şeyi (Allah’a ibâ­deti) terk ettiklerinden Allah’a itaat etmiş olmaları halinde kâfirlerin kazanacakları nasîblerini mü’minler elde ederler. Mü’minler için bun­dan daha da üstünü vardır ki, Müslim’in Sahîh’Inde Ebu Bürde’nin babasından, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiş olduğu bir hadîste şöyle buyrulur: Kıyamet günü müslümanlardan bazı kim­seler, dağlar misâli günâhlarla gelirler. Allah Teâlâ bu günâhları on­lara bağışlar ve günâhları yahûdîler ile hırlstlyanlar üzerine koyar. Yi­ne Müslim’in, rivayet .etmiş olduğu bu hadîsin başka bir rivayetinde Allah Teâlâ her müsümana bir yahûdî veya bir hıristiyan verir de ona : İşte bu, senin ateşten kurtuluşundur, denilir. Ömer tbn Abdülazîz, Ebu Bürde’ye babasının bunu Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet ettiğine dâ­ir kendinden başka ilâh olmayan Allah adına üç kere yemîn ettirdi. Ebu Bürde yemîn etti. Ben derim ki: Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ’-nın şu âyetleri gibidir^ «İşte bu cennetlere kullarımızdan Allah’a kar­şı gelmekten sakınanları mîrâsçı kılacağız.» (Meryem, 63), «İşte o cen­net ki işlediklerinize karşılık size mîrâs kılındı.» (Zuhruf, 72). Mücâ-hid ve Saîd İbn Cübeyr : Cennet; rumcada Firdevs’tir, derler. Selef­ten birisi şöyle demiştir: Bahçeye, ancak içinde üzüm olduğu zaman Firdevs adı verilir. En do&rusunu Allah bilir.[1]

İzahı

12 — Andolsun ki Biz, insanı çamurdan, süzme bir özden yarattık.

13 — Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.

14 — Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık. Bir çiğ­nemlik et parçasını kemik olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu apayrı bir yaratık yaptık. Ya­ratanların en güzeli olan Allah’ın sânı ne yücedir.

15 — Sonra siz, bunun arkasından hiç şüphesiz ki öleceksiniz.

16 — Sonra siz, kıyamet gününde muhakkak dirilti­leceksiniz.

İnsanın Yaratılışı

Allah Teâlâ insanın yaratılışının başlangıcının çamurdan, süzme bir Özden olduğunu haber verir. Bu, Adem (a.s.) dir. Allah Teâlâ onu kuru bir çamurdan, cıvık bir balçıktan yaratmıştır. A’meş/in Minhâl

İbn Arar kanalıyla… İbn Aibbas’tan rivayetine göre; «Çamurdan sü­zülmüş bir özden yarattık.» âyetinde, suyun safı, hâlisi kasdedilmek-tedir. Mücâhid âyetteki kelimesini; Âdem (a.s.) in meni­sinden, olarak açıklamıştır. İbn Cerîr der ki: Âdem’e çamur adının Verilmesi, ancak onun çamurdan yaratılmış olması sebebiyledir. Ka-tâde şöyle diyor: Âdem çamurdan çekilip sıyrılınâi. Bu, anlam itiba­rıyla daha açık ve âyetin akışına en yakın olanıdır. Muhakkak ki Âdem (a.s.), yapışkan bir çamurdan yaratılmıştır ki o kuru bir çamur, cıvık bir balçıktandır. Böylece o topraktan yaratılmıştır. Nitekim Allah Te-âlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Sizi topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir. Sonra siz hemen (yeryüzüne) yayılıp bir (er) insan oldunuz.» (Rûm, 20). İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Sa-îd… Ebu Musa’dan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet ediyor ki şöyle buyurmuştur: Muhakkak Allah, Âdem’i bütün yeryüzünden a/vuçladığı bir avuç (topraktan) yaratmıştır. Âdemoğulları yeryüzün­den (alınmış oldukları toprağa) göre doğarlar. Onlardan kırmızı, si­yah, beyaz ve bunlar arasında olanlar, pis (çirkin) ve temiz, bunlar arasında olanlar (yeryüzünden alınmış oldukları topraklara göre) do­ğarlar. Hadîsi Ebu Dâvûd ve Tirmizî muhtelif kanallardan-olmak üze­re Avf el-A’râbî’den yukardakine benzer şekilde rivâ-yet etmişlerdir ki, Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler. «Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.» âyetindeki zamlar, bütün insan cinsine döner. Nitekim şu âyetlerde de ‘böyledir : «İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır. Sonra onun soyunun bayağı, zayıf bir su­yun özünden (nutfeden) yapmıştır.» (Secde, 7-8), «Sizi bayağı «bir su­dan Biz yaratmadık mı? Onu sağlam bir yere yerleştirdik —ki rahim bunun için hazırlanmıştır.— Belli bir süreye kadar buna gücümüz ye­ter. Bunu Biz takdir ettik, ne güzel takdir edenleriz Biz.» (Mürselât, 20-23). Yani biz onun için bilinen bir süre, muayyen bir ecel takdir buyurmuşuzdur. Sonunda kuvvetlenir, bir halden başka bir hale, bir sıfatdan başka bir sıfata dönüşür. Bu sebepledir ki burada : «Sonra da nutfeyi bir kan. pıhtısı haline getirdik.» buyurmuştur. Nutfe; erke­ğin sulbünden —ki erkeğin sulbü sırtıdır— ve kadının göğsünden —bo­yun kemiği ile memeleri arasındaki göğüs kemikleridir— tazyikle çı­kan sudur. İşte bu nutfe, uzun bir sülük şeklindeki kırmızı bir kan pıhtısı haline gelir. Allah Teâlâ : «Derken o kan pıhtısını bir çiğnem­lik et yaptık.» buyurur ki o, şekli ve hatları olmayan bir et parçası gibidir. «Bir çiğnemlik et parçasını kemik olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik.»’Ona kemikleri, sinirleri ve damarları ile baş, el ve ayak sahibi bir şekil verdik. Başkaları âyetteki «kemikler» anlamın­daki kelimesini tekil olarak Okumuşlardır. îbn Abbâs bunun bel kemiği (omurga) olduğunu söyler. Ebu ez-Zinad kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet edilen sahih bir hadîste Allah Ra’sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ucbü Zeneb dışındaki Âdemoğlunun bütün cesedi çürüyecektir. Âdemoğlu ondan yaratılmıştır ve kıyamet günü yaratı­lışı ondan terkîb olunup birleştirilecektir.

1 «Kemiklere de et giydirdik.» Bunların üzerine onu gizleyecek, güç­lendirecek ve kuvvetlendirecek et koyduk. «Ve sonra onu apayrı bir yaratık yaptık.» Sonra ona rûh ürürdük, hareketlendi, kulak, göz, id­râk, hareket ve deprenme sâhi’bi bambaşka bir yaratık oldu. «Yara­tanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.» İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Ali İfon Ebu Tâlib (r.a.) den rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir: Nutfenin dört ayı tamamlandığında ona bir me­lek gönderilir de, ona üç karanlık içindeyken ruhu üfürür. İşte Allah Teâlâ’nın : «Ve sonra onu apayrı bir yaratık yaptık.» kavli budur ki, ona rûh üfürülmesi kasdedilmektedir. Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayete göre; bu, rûh üfürülmesidir. İbn Albbas da burada ruhun kasdedildiği-ni söyler. Mücâhid, İkrime, Şa’bî, Hasan, Ebu Âliye, Dahhâk, Rebf İbn Enes, Süddî ve İbn Zeyd de böyle söylemiş olup, İbn Cerîr bu açıkla­mayı tercih etmiştir. Avfî’nin İbn Abbas’tan rivayetinde ise, burada onun çocuk oîarak doğuşuna kadar bir halden başka bir hale naklolun­ması kasdedilmektedir. Sonra yetişip küçük çocuk olur, sonra rüşde erer, sonra genç, sonra yetişkin, sonra ihtiyar ve sonra da pîr-i fânî olur. Katâde ve Dahhâk’tan da bu görüşün benzeri rivayet edilmiş olup, yukardakine zıd değildir. Zîrâ bütün bu durumlar ve bu durum­lar arasında onun naklolunması ancak rûh üfürmesinin başlangıcın­dan İtibaren başlar. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed Müsned’inde der ki: Bize Ebu Muâviye… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayet eder ki, onlara sâdık ve masdûk olan Allah Rasûlü (s.a.) şöyle haber vermiş: Muhakkak sizden birinin annesi karnında yaradılışıJ kırk günde toplanır. Sonra aynı sürede bir kan pıhtısı, sonra aynı sürede bir çiğnem et olur. Sonra ona melek gön­derilir de, ona ruhu üfürür. Meleğe şu dört kelime emrolunur: Rızkı, eceli, ameli ve mutlu mu yoksa mutsuz mu olduğu. Kendinden başka İlâh olmayana yemin ederim ki; muhakkak sizden biri cennet ehlinin amelini işler de, cennet ile onun arasında ancak bir kulaç kalır. İşte o zaman (hakkında yazılmış olan) kitâb ona üstün gelir de, onun amelleri cehennem ehlinin amelleri ile tamamlanır ve cehenneme gi­rer. Muhakkak sizden biri cehennem ile arasında ancak bir kulaç ka­lıncaya kadar cehennem ehlinin amellerini İşler de, kitab onu geçer ve ameli cennet ehlinin ameli ile biter ve cennete girer. Hadîsi Buhârî ve Müslim, Süleyman tbn Mihrân el-A’meş kanalıyla tahrîc etmişler­dir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan… Abdullah tbn Mes’ûd’dan rivayet eder ki o, şöyle demiştir: Muhakkak nutfe rahime düştüğü zaman her bir kıl ve tırnağa uçar. Oralarda kırk gün kalır. Sonra rahime iner ve bir kan pıhtısı olur. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn İbn Hasan’ın… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır : Allah Rasûlü (s.a.) ashabı ile konuşurken bir ya-hûdî ona uğradı. Kureyş : Ey yahûdî, muhakkak şu, kendinin peygam­ber olduğunu sanıyor, dediler. Yahûdî: Ben ona Öyle bir şey soraca­ğım ki, onu ancak bir peygamber bilebilir, dedi, Allah Rasûlü (s.a.) ne geldi, oturdu ve şöyle dedi: Ey Muhammed, insan neden yaratılır? Allah Rasûlü (s.a.) : Ey yahûdî, yaratılan herkes erkeğin nutfesi ile kadının nutfesinden yaratılır. Erkeğin nutfesi kaim bir nutfe olup ke­mikler ve sinirler ondandır. Kadının nutfesi ise ince bir nutfe olup et ve kan ondandır, buyurdu. Yahûdî kalkıp : Senden öncekiler de böy­le söylerdi, dedi. İmâm Ahmed der ki: Bize Süfyân’ın… Huzeyfe îbn Üseyd (Esîd) el-Ğıfârî’den rivayetinde o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Nutfe rahimde kırk gece kaldıktan sonra melek onun yanına girer ve : Ra’bbım, nedir? Mutlu mu yoksa mutsuz mu? Erkek mi, dişi mi? der. Allah Teâlâ- buyurur ve o iki melek yazarlar. Nedir? Erkek mi yoksa dişi mi? derler, Allah Teâlâ buyurur onlar ya­zarlar. Onun ameli, eseri, (uğrayacağı) musibeti ve rızkı yazılır, son­ra sayfa dürülüp kapatılır. Ondakilere hiç bir şey eklenmez ve hiç bir şey eksiltilmez. Hadîsi Müslim Sahîh’inde Süfyân İbn Uyeyne’den, o da Amr İbn Dinar’dan yukardakine benzer şekilde rivayet etmiştir. Başka kanallardan olmak üzere de Ebu Tufeyl Âmir İbn Vesîle’den, o da Huzeyfe İbn Esîd Ebu Serîha el-Ğıfârî’den yukardakine benzer şe­kilde rivayet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize. Ahmed İbn Abde’nin… Enes’den rivayetinde Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Muhakkak Allah rahime bir melek görevlendirir de ; Ey Rabbım, nutfedir, ey Rabbım, bir kan pıhtısıdır, ey Rabbım, bir çiğnen ettir, der. Allah Teâlâ onu yaratmayı takdir eylediği, istediği zaman melek :

Ey Rabbım erkek mi, yoksa dişi mi? Mutsuz mu yoksa mutlu mu? Rız­kı ve eceli nedir? diye sorar ve böylece annesinin karnında (bunlar) yazılır. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde Hammad İbn Zeyd ka­nalıyla tahrîc etmişlerdir.

Allah Teâlâ: «Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yüce­dir.» buyurur. Allah Teâlâ bu nutfeyi bir halden başka bir hale, bir şekilden başka bir sekile çevirip yaradılışı mükemmel, düzgün bir in­san haline gelinceye kadar ki yaratmasında kudreti ve lutfunu zik­rettikten sonra: «Yaratanların en güzeli olan Allah’ın sânı ne yüce­dir.» buyurmuştur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus îbn Habîb’in… Enes’den rivayetinde Ömer îbn Hattâb (r.a.) şöyle demiştir: Dört yer­de ben Rabbıma, Rabbım da bana muvafakat etti. «Andolsun ki Biz, insanı çamurdan, süzme bir özden yarattık.» âyeti nazil oldu da, ben: «Yaratanlarm en güzeli olan Allah’ın sânı ne yücedir.» dedim ve «Ya­ratanların en güzeli olan Allah’ın sânı ne yücedir.» âyeti nazil oldu. Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Zeyd îbn Sabit el-Ansâ-rî’den rivayetinde o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) bana «Ve son­ra onu apayrı bir yaratık yaptık.» kısmına gelinceye kadar «Andolsun ki Biz, inşam çamurdan, süzme bir özden yarattık.» âyetini yazdırdı. Muâz: «Yaratanların en güzeli olan Allahı’n sânı ne yücedir.» dedi. Allah Rasûlü (s.a.) güldü. Muâz ona : Ey Allah’ın elçisi, niçin güldün? diye sordu da: «Yaratanların en güzeli olan Allah’ın sânı ne yücedir.» ile âyet bitirildi, buyurdu. Hadîsin isnadında bulunan Yezîd el-Cu’fî gerçekten zayıf bir râvîdir. Onun haberinde şiddetli bir münkerlik var­dır. Zîrâ bu sûre, Mekke’de nazil olmuştur. Zeyd İbn Sabit ise sâdece Medine’de vahiy yazmıştır. Muâz İbn Cebel’in İslâm’a girmesi de aynı şekilde Medine’de olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

«Sonra siz, bunun arkasından (yani yoktan olan bu yaratılıştan sonra) hiç şüphesiz ki öleceksiniz. Sonra siz, kıyamet gününde (âhi-ret diriltilmesi ile) muhakkak diriltileceksiniz..» «İşte Allah yeni bir âhiret hayatını da tekrar yaratacaktır.» (Ankebût, 20). Burada âhiret günü, ruhların ve cesedlerin kalkması, diriltilmesi kasdedilmektedir. Bütün yaratıklar hesaba çekilecek, her amel sahibi amelinin karşılı­ğını tâm olarak alacaktır. Ameli hayır ise bulacağı hayır, ameli şer İse bulacağı da serdir, kötülüktür.[2]


İzahı

«Andolsun ki Biz, insanı çamurdan, süzme bir öztfen yarattık.» Bulanıklık arasından süzülmüş bir özden yarattık… İnsan Hz. Âdem’­dir. O, çamurdan süzülmüş bir özden yaratılmıştır. Veya cins ismi de olabilir. Çünkü insanlar belirli dönemlerden sonra nutfe haline geti­rilmiş özlerden yaratılmışlardır. Ve denildi ki: Çamurdan maksad, Adem’dir. Çünkü Âdem, çamurdan yaratılmıştır. Öz olan süzmeden maksad da; Âdem’in nutfesidir. «Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.» Ondan diğer varlıkları yaratma şeklinde yerleş­tirdik. Veya sonra o süzme özü, nutfe haline dönüştürdük. Burada za­mirin müzekker olması, cevhere veya süzülmüş şeye veya suya gön-derilmesindendir. Sağlam bir yere kuvvetli bir karargâha yerleştirdik. Yani anne rahmine,,. «Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik.»

Beyiz nutfeyi kırmızı et haline dönüştürdük. Donmuş kanı bir çiğ­nemlik et yaptık. Onu bir et parçası haline getirdik. Bir çiğnemlik et­ten kemikler yarattık ve onu sertleştirdik. Kemiklere de et giydirdik. Bir çiğnemlik etten veya etten kalanları kemiğin üzerine geçirdik. Ve­ya kemiğe ulaşan ve onu saran etleri yetiştirdik. Duyguların farklı olu­şu» değişimlerin farklılığmdandır… «Sonra onu apayrı bir yaratık yap­tık.» Bu; bedenin veya ruhun sureti veya ruhun bedene üflenmesi ile doğan güç, ya da hepsinin toplamıdır. «Sonra» denmiştir, çünkü iki yaratılış arasında farklılık vardır. Nitekim Eou Hanîfe buna dayana­rak, bîr yumurtayı çalan kişinin yanında o yumurtadan civciv çık­ması halinde civcivin değil, yumurtanın tazmin edilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Ona göre civciv bir başka yaratıktır.[3]

Nedir insan?…

Vazifesi neden ibarettir?…

Hayattan fonksiyonu nelerdir?…

Enerjisi neden ibarettir?…

Ve bu enerjinin hududu nereye kadardır?…

İşte daha «insan psikolojisi» üzerindeki araştırmamıza başlama­dan cevab vermemiz gereken sorular bunlardır. Çünkü bu sorulara ve­receğimiz cevablar önümüze bir yol açacaktır. Daha analiz ve senteze’ başvurmadan evvel, «İnsan» denen şu varlığın benliğinin ve tabiâtm çizdiği hudutların dışında olmadığımızı isbât etmemizi sağlayacaktır.

Batılı psikologlar, bu gibi sorulara cevab vermekten kaçınmışlar ve gerekçe olarak da bu konuların doğrudan doğruya felsefeyi ilgi­lendirdiğini ve psikolojinin çalışma sahasına girmediğini ileri sürmüş­lerdir. Psikolojinin doğrudan doğruya ortada bulunan pratik psikolo­ji konularıyla ilgilendiği ve bu sahalarda araştırma yaptığını, branşı dışında hiç bir faaliyet yapmayacağını belirtmişlerdir.

Ne var ki bu tavır, batılı psikologların araştırmalarında çok büyük iki kayba sebep olmuştur:

1- Batılı psikologlar insanı bir bütün olarak ele almamış, rea­liteler dünyasında yaşayan pratik insan gerçeğini asla göz önünde bu-lundurmamıştır. Bu ise büyük bir ekseriyetle insanın bazı bölümlerini Qİe alıp, «insan» in bu olduğunu söylemek gibi bir hatâya sevketmiştir. Bu bir yanı ile ele alınan insan vakıası, yanlış bir insan anlayışı ortaya çıkarmış ve ekonomi, siyâset, toplum ilimleri, edebiyat ve san’at saha­larında… Ferdî vg toplumsal konularda yanlış anlayışlara sebep ol­muştur.

2- Bu etüdler, o yanlış nedeniyle normal ve anormal durumlar arasında denge sağlayamamıştır. Çünkü normal ile anormal arasın­daki noktayı ayırdeden ölçüyü yitirmiştir. Ve her şey, bütün teori ve pratiklerin alındığı nokta yani insan psikolojisini, bir realite olarak ele alış seyri içinde cereyan etmiştir. Bunun için de Batı dünyasının XIX. ve XX. asırlar boyunca geçirdiği hayat merhaleleri ölçü alınmış, insan psikolojisinin normal ve anormal yönleri bu ölçüye göre değer­lendirilmiş, bütün nazariyeler buna göre ayarlanmış ve bilginlerin el­lerinde ölçü olarak aldıkları normal durum olarak kabul edilmiştir.

Bu iki metod hatâsı, batıdaki psikolojik araştırmaları gölgelemiş ve batılı bilginlerin ulaştıkları gerçeklerin bir çoğu cüz’î gerçekler olup insanın hakîkî durumunu ifâdeden uzak kalmıştır. Şayet bu araş­tırmaların kümelendiği temel nokta sağlam olsa ve doğrudan doğruya insanı konu alsaydı; bu hakîkatlara ulaşmak belki de mümkün olurdu.

Alexis Carrel «İnsan Bu Meçhul» adlı kıymetli eserinde diyor ki (Alexis Carrel insan konusunda derinliğine araştırmalar yapma imkânı bulmuş eşine az rastlanır kültürlü bir bilgindir. Tıp, fizik, kimya, ana­tomi, biyoloji, san’at ve edebiyat sahalarında çalışmalar yapmıştır):

«Cansız madde ilimleri ile canlı varlık ilimleri arasında tuhaf bir eşitsizlik var. Astronomi, mekanik ve fizik ilimlerinin esâslarında bun­ları matematik dilinde veciz ve zarif şekilde anlatan, uygun ve tutarlı kavramlar bulunuyor. Bu ilimler dünyaya eski Yunan âbidelerindeki ahenkli hatları kazandırdı. Bunlar dünyayı, faraziye ve hesâblannın muhteşem ağlarıyla sarıyor. Gerçeği, düşüncenin alışılmış şekillerin­den, sâdece sembollerle gösterilen, anlatılmaz, mücerred fikirlere ka­dar tâkîb ediyor. Fakat biyoloji ilimleri için durum böyle değildir. Ha­yat fenomenlerini inceleyenler, uçsuz bucaksız bir ormanda yollarını yitiren insanlar gibidirler. Hiç durmadan yer ve şekil değiştiren sayı­sız ağaçlı ve sihirli bir ormanın ortasında bulurlar kendilerini. Bir yı­ğın olgular altında ezildiklerini hissederler. Bunları târîf de edebilirler, ama cebir formülleriyle belirleyemezler. Madde dünyasında rastlanan şeyler atom ve yıldız, kaya ve bulut, çelik veya su olsun bunların bazı niteliklerini meselâ ağırlıklarını ve boyutlarını belirtmek tecrîd et­mek mümkün olmuştur. Eşyanın tedkîk ve müşâhadesi; ilmin ancak basit şekli, tasvirî şeklidir. Bu müşâhade, fenomenlerin tasnifini te’-min eder. Fakat değişebilir miktarlar arasındaki sabit ilişkiler, yani tabiî kanunlar ancak ilim daha mücerred bir hale geldiği zaman mey­dana çıkar. Fizik ve kimyada bu derece sür’atli ve büyük bir basan el­de edilmesinin sebebi, bunların abstre ve kemmî oluşudur, bunlar bize eşyanın yapısı hakkında nihaî bilgiyi vermek iddiasında olmakla be­raber, fenomenleri Önceden bilmemize ve istediğimiz zaman bu feno­menleri tekrar meydana getirmemize imkân verirler. Maddenin yapı­sındaki sırrı ve onun özelliklerini açıklamak suretiyle kendimiz müs­tesna yeryüzünde bulunan hemen hemen her şeyi hükmümüz altına almak imkânı vermişlerdir…

Genel olarak canlı varlıklar ilmi, özel olarak da insanın kendisi­ni inceleyen ilim pek ilerlemiş değildir. Canlı varlıklar ilmi henüz tas-vîr ve ta’rîf sâhâsındadır. însan son derece kompleks ve parçalanmaz bir bütündür. İnsan hakkında basit bir anlayışa sâhib olmak mümkün değildir. İnsan denen bu bütünün parçalarını, dış âlemlerle ilişkileri­ni tesbît edecek bir metod yoktur. Onun tedkîki değişik tekniklerle yapılmalıdır. Bu tsdkîkte birbirinden ayrı ilimlerden faydalanılır. Tabiî­dir ki bu ilimlerden her biri kendi objesinden ayrı bir kavrama ula­şır. Bu ilimlerin heı biri ancak kendi tekniği ile imkân verdiği soyut­lamayı yapar. Ve bütün bu abstraksiyonların toplamı, konkre vakıadan daha az zengindir. Sonunda bir tortu kalır ki bu asla ihmâl edileme­yecek kadar Önemlidir:

Zîrâ anatomi, kimya, fizyoloji, psikoloji, pedagoji, tarih, sosyoloji, ekonomi politik vs bütün bunların dalları konularım bitirmiyor tü­ketmiyorlar. Demek ki mütehassısların tanıdığı insan, müşahhas ve gerçek İnsan değildir. O, sâdece bir şemadır. Ve bu şemada her ilim tekniğini inşâ ettiği ayrı ayrı şemalardan kompoze edilmiştir.

Şüphesiz insanlık, kendini tanımak için muazzam bir gayret gös­termiştir. Bilginlerin, filozofların, şâirlerin ve mistiklerin müşâhade-lerinden. meydana gelen bir hazîne sahibi elmamıza rağmen insan hak­kındaki görüşlerimiz bazı görüş ve parçalardan ibarettir. Ve bu par­çalar da, bizim metodlarımızla yaratılmıştır. Her birimiz bir hayalet­ler alayından başka bir şey değiliz. Bilinmez gerçek de bu âletler ara­sında yürüyor.

Gerçekten cehaletimiz pek büyük. İnsanları inceleyenlerin kendi kendilerine sordukları soruların büyük bir kısmı cevabsız kalıyor. İç dünyamızda muazzam bölgeler henüz bilinmiyor. Kimyevî cevherle­rin molekülleri, dokuların geçici ve kompleks organlarını terkîb için nasıl uyuşuyor, nasıl bir düzen kuruyorlar?… İlkah edilen bir yumur­tanın içinde bulunan genler, bu yumurtanın içinden çıkan fsrdin ka­rakterini nasıl ta’yîn ve tesbît ediyorlar? Dokulardan vs organlardan mürekkeb bir topluluk halinde nasıl teşkilâtlanıyor? Denilebilir ki bunlar tıpkı karıncalar ve arılar gibi toplumun ne rol alacaklarını ön­ceden bilmektedirler. Fakat hem kompleks hem de basit bir organiz­manın teşekkülüne imkân veren mekanizmayı bilemiyoruz.

Besbelli ki konusu insan olan bütün ilimler gayet .yetersiz ve kendi hakkımızdaki bilgilerimiz pek noksandır.»

Sonra dönüyor Alexis Carrel, insan gerçeği üzerindeki bu cehale­tin, beşer hayatının medenî, fikrî, ekonomik ve sosyal yönleri üzerin­deki kötü te’sîrlerini açıklıyor:

«Bu soruya basit bir cevap verilebilirdi. Çağımız medeniyeti kö­tü durumdadır. Çünkü bize uygun değildir. Bu medeniyet bizim ger­çek tabiatımız bilinmeden kurulmuştur. İlmî buluşlardan insan isti­nasından, hayâlinden, teorilerinden ve arzularından doğmuştur. Bi­zim tarafımızdan kurulmuş olmasına rağmen, bizim ölçülerimize gö­re olmamıştır.»

«Bunların kötü te’sîrleri kendimizi gereği gibi dikkate almayışımızdan ileri gelmiştir. Mekaniğe, fiziğe ve kimyaya eski hayat şekille­rimizi rastgele değiştirme gücü veren şey, bizim kendimizi bilmeyişi-miz, bu husustaki cehâletimizdir.»

«İnsan her şeyin ölçüsü olmalıydı. Oysa insan kendi yarattığı âlemde bir yabancıdır. Bu âlemi kendisi için teşkilatlandırmayı bile­memiştir. Çünkü kendi tabiatına dâir müsbot bir bilgisi yoktur. De­mek ki cansız şeyler ilimlerinin canlı varlıklar ilimlerine nazaran mu­azzam ilerleme kaydetmiş olması insanlık tarihinin en fecî hâdisele­rinden biridir. Zekâmız ve buluşlarımızla kurulan çevre, bizim ne bo­yumuza ne de biçimimize uygundur. Bize yaramıyor. Bu çevrede bed­bahtız. Burada ahlaken ve zekâen dejenere oluyoruz… Vs. vs…»

Biz burada Alexis CarreTin kitabından yaptığımız iktibasları kâ­fi görerek kesiyoruz. Ne var ki adı geçen eser, üzerinde durduğumuz mevzu ile yakından ve derinden ilgilidir. Bizim buradaki ana hedefimiz İnsan gerçeğinin sâdece birkaç yönünü ele alıp «İşte insan gerçeği bu­dur.» demenin meydana getirdiği korkunç tehlikeyi ve önemli hatâyı açıklamaktır. Bunun yanı sıra insan gerçeğini bir bütün olarak ele al­manın zaruretini belirtmekle ele aldığımız bu bütünün mütekâmil şekli ile insanı ilgilendiren her konuda ölçü olarak alınmasını istiyoruz.

Batıdaki psikoloji ilminin hareket tarzına bir göz attığımız zaman, bu cüz’î anlayışın «insan» düşüncesi konusunda ne büyük sarsıntıla­ra meydan verdiğini hemen görürüz. Ve bu sebeple bilginlerin ulaştık­ları neticelerden istifâde etme imkânlarını nasıl kaybettiğimizi fark-ederiz…

Freud şuuraltı ile ilgili görüşlerini ortaya attığı zaman, şüphesiz bu nazariye insan psikolojisini öğrenmek konusunda yapılan çalışma­lar arasında kendine hâs bir değer ifâde ediyordu. İnsan psikolojisinin karanlıklarla örtülü derinliklerine götüren bir iz idi. Ne var ki bu na­zariye yine de cüz’î idi. Her ne kadar Freud ulaştığı bu cüz’î bilgilerin tamamen insan (gerçeğini ifâde ettiğinde ısrar da etse, bu cüz’î görüşler Freud’u insan psikolojisi ile ilgili tezini ortaya koyarken çok önemli ve aynı zamanda da tehlikeli sonuçlara götürdü. Çünkü Freud, şuuraltı­nın yalnızca insanın gerçek yanını yansıttığını, şuurun ise sahte bir insan tipini ifâde ettiğini, binâenaleyh hiç bir zaman insanı gerçekle­re götüremeyeceğini iddia ediyor ve doktrinini bu esâsa istinâd etti­riyordu. Şuur ise sahte insan tipini canlandırır ve o sebeple asla bizi hakîkatlara götürmez. İnsanın kendi benliğinin dışında ve varlığının ötesinde gerçek İnsana göre uydurulmuş hayalî insan. Bu benlik dı§ı uydurma insan, birtakım repression ve regressionlarla ortaya çıkmak­ta, gerek cemiyet gerekse «ben»in dışındaki etkenler —din, ahlâk, ge-lenek ve diğer baskıcı güçler— gerçek insan «ben»i üzerine tahakküm etmektedirler.

İşte insan hayatında ve ruhsal dünyasında ortaya çıkan birçok ka­rışıklıkların doğuş kaynağı, bu yanlış anlayıştı.

Gerçekte Freud, insan psikolojisi üzerindeki birtakım «ilmî» ger­çekleri unutmuştu. Halbuki bu cüz’î insan anlayışı üzerindeki sakat ısrar olmasaydı, belki o da bunları idrâk edecek ve cna göre hesa­bını yürütecekti.

Bir kere Freud şuurun tıpkı şuuraltı gibi insan psikolojisinin ya­pısını teşkil eden unsurlardan bir parça olduğunu, insanın «ben»in içinde varolup dışarıdan adapte edilmediğini bilmezlikten gelmişti. Bi­nâenaleyh ne dinin, ahlâk ve geleneklerin, baskı unsuru olan cemiye­tin ve diğer güçlerin, ne de maiddî ve manevî unsurların insan psiko­lojisinde önceden mevcûd olmayan bir şeyi getirip sokamayacaklarını kavrayamadı. Halbuki bütün bu baskı unsurlarının fonksiyonu şuur­altında önceden yer etmiş bulunan şeyleri çıkarmaktan ibaretti. Eğer insan yaratılışında böyle bir şey yoksa sözü geçen güçlerin bunları ye­niden meydana getirecek durumda olmadığını görmedi.

İkinci olarak da gerek cemiyet, gerek cemiyete karşı beslenen duy­gular, gerekse cemiyetin baskılarına boyun eğmek gibi hususların hep­si de, ruhun kendisinden ortaya çıkmaktadır. Cemiyeti meydana ge­tiren unsur ise başkaları ile birlik olma arzusundan neş’et etmektedir. Ve insan bu duygusundan ötürü bazan cemiyet halinde yaşamak için ferdî arzularını ve zevklerini feda eder. Bu da aslında insan ruhunun içinden gelen bir arzudur. Eğer insan ruhunda toplum halinde yaşa­ma duygusu bulunmamış olsaydı, dış âmillerin te’sirîyle veya doğru­dan doğruya baskı yoluyla yeryüzünün hiç bir kuvveti böyle bir duy­gu ihdas edecek güçte olamazdı. Binâenaleyh şuurun cemiyetin dış bas­kılarının te’sîriyle teşekkül ettiğini ileri süren görüş kökten sakattır. Çünkü bu duygu, netice itibarıyla insan benliğinin derinliklerinde mev­cûd olan doğuştan gelme bir duygudur. İşte Freud bunu da gözden uzak tutmuştur.

Üçüncü olarak da yüce değerleri belirten kısıtlayıcı engeller, bas­kılar veya psikolojik adı ile repressionlar bile insan benine dışardan zorla adapte edilmiş baskı ve zor mekanizmaları kullanılarak benim­setilmiş değildir. Eğer insan beninde doğuştan bunları benimseyscek kabiliyet olmasa, «ben» (ego) bunları ne benimser ne de bunlara da­yalı olarak kurulabilen üstün değerler mekanizması faaliyete geçiri­lebilirdi. Dış baskılar yoluyla bunları te’mîn etmek mümkün olmazdı. Bu baskılar ne kadar ağır ve şiddetli olursa olsun. Çünkü ne baskılar ne de engeller, tabiatı gereği olarak daha önce varolmayan bir şeyi yeniden meydana getirecek güçte değildir. îşte Freud bunu da bilmemek­tedir.

Bu yanlışlardan dolayı Preud, insan psikolojisi üzerinde birtakım yanlış yorumlara gitmiştir. Özetleyecek olursak Freud’a göre; insanın gerçek bünyesini teşkil eden ana nokta, egodur. Egoyu değiştirmek, eğitmek veya başka şekle sokmak için yapılan çalışmaların hepsi hadd-İ zâtında insanın bu gerçek bünyesini meydana getiren egoya sonradan zorla ve dıştan adapte edilen şeylerdir. Ve insanın gerçek benini mah­vedici derecede kötü ve tehlikeli motiflerdir.

Diğer taraftan da Freud, insan bünyesindeki cinsel içgüdünün de­rinliğini ve köklülüğünü, muhtelif kısımlara ayırmış ve dağılmış ol­duğunu ortaya attığı zaman, şüphesiz bu bizim beşer ruhunun derin­liklerini bilmemizi sağlayacak önemli bir keşif durumundaydı. Ne var ki o; direterek bir bütün olan insanı, üzerinde çalışma yaptığı bölüm­lerden, parçalardan ibaret sayarak, tahlil etmiş ve netice itibarıyla yan­lışlıklara düşmüştür.

Freud, insanı «libido» ile izah edip bütün hususiyetlerini kök ola­rak libidoya dayamak, sonra da birtakım faziletlerin insanın egosunun dışından zorla ve baskı yoluyla yaptırıldığını kabul etmekle de kalma­mış insana bir nevi azgın hayvan biçimi vermiştir. Bu nevi hayvan; gerçek hayvanlar gibi yiyen, yeme duygusuna sahip olan, içme hâssası bulunan ve içmekten zevk alan, koruma içgüdüsü ile hareket ederek kendisini savunan, sonra cinsel enerjisini yine cinsel zevk ile tatmin eden bir hayvan olmakla kalmamış; yerken, içerken, hareket ederken ve savunma mekanizmasını çalıştırırken hepsini de sırf libidonun da­yatmasıyla yapmakta ve cinsel içgüdüsünü tatmin etmektedir. Bilinen cinsel enerjiye daha başka cinsel enerjiler de ekleyerek. Bu motivas­yonun neticesinde artık çocuk annesinin memesini emerken sırf cin­sel içgüdüyle emmektedir. Küçük abdestini veya büyük abdestini ya­parken tamamen cinnet içgüdüyle yapmaktadır. Annesine karşı olan duyguları bütünüyle cinsel içgüdülerinin eseridir… Daha burada sa­yılamayacak kadar pek çok faaliyetlere bu çirkin ve iğrenç motivleri vermiştir.

Freud’un her keşfi de, işte bu yanlış ve eksik anlayışından ötürü, o çirkin ve iğrenç bataklığın içinde kaybolup gitti. Halbuki her iki bu­luş, gelişen insan anlayışı muvacehesinde Freud’un bugünkü mübte-zel ve cüz’î anlayışından çok daha iyi ve faydalı meyveler verebilirdi. Ne var ki Freud’un elinde, insan bünyesinin kirletilmesi ve basite in­dirgenmesi için bir vâsıta haline gelmiştir.

Freud’un talebesi Adler ve Jung hocalarının yanlışını düzeltmek ve cinsel içgüdü konusundaki aşırılığını bertaraf edebilmek için insan hayatına dâir cinsiyetin dışında bir kaide yerleştirmek istediler. Bunun üzerine Adler; «Ferdin organik içgüdüsü (üstünlük duygusunun) ce­miyete karşı üstünlüğünü ibraz etmenin eseridir» diyor. Jung ise; «în-san içgüdüsünün esâsı (aşağılık kompleksi), eksikliğini anlamak ve bu eksikliğini başka yollarla telâfi etmektir.» diyor… Her ikisi de parmak­larını insan benliğinin cüz’î bölümlerinden birisinin üzerine koyuyor ve bu benliğin çok derin noktalarından sadece bir noktayı aydınlat­maya çalışıyorlar. Ne var ki bu iki gerçek de, diğer çalışmalar arasın­da kaybolup gitti. Çünkü her ikisi de insan benliğini bu iki zaviyeden incelemeye ve sâdece bundan ibaret olduğunu belirtmeye çalıştılar. Halbuki tek başına bu açıklamalar insan psikolojisini ifâde etmekten çok uzaktı…

Tecrübeci ekol de insan psikolojisini laboratuvara yerleştirip ora­daki deneyler ile açıklamaya çalıştığı zaman şüphesiz birtakım cüz’î fakat faydalı gerçekler yakalamıştı. Ne var ki bunlar da elde ettikleri bu kısmî ve cüz’î neticeler insan psikolojisi üzerindeki küllî ve bütün netîcelermiş gibi kabul etmişler ve bunda da ısrar etmişlerdi. Böylece faydalı olması mümkün olan bir buluş, boş bir saplantı sonucunda he­ba olmuştur. Çünkü bu cüz’î neticeler, bir bütün olan insan psikoloji­sini bütünüyle izah edecek nitelikte değildi ve olamazdı da. Hem tecrü­beci ekolün elde ettiği cüz’î bilgiler, bu cüz’iyyâtın bile en sonunda yer alabilecek vasıftaydı. Çünkü tecrübeci ekol ancak insan psikolojisinin cesedle ilgili olan kısmını laboratuvara yerleştirebilirdi. Ve ancak bu­nu maddî ölçülerle ölçer, hisler ile izah edebilirdi. Ama makinamn ula­şamadığı, laboratuvardaki âletlerin anlayamadığı noktalarına asla nü­fuz edemezdi. Bu noktada büsbütün âciz kalırdı. Binâenaleyh, bütünüy­le üstün bir mekanizmaya sâhib olan insan psikolojisinin gerçekleri karşısında âciz kalırdı. Laboratuvardaki âletler sayesinde belki insa­nın yorgunluk veya vücûd enerjisini ölçebilir, insan duygularında ve psikolojik durumlarında iç salgı bezlerinin te’sîrini anlayabilirdi. Ama insanın hakîkatlar karşısındaki ihsaslarını, adalet duygusunu, güzel­lik anlayışını nasıl ölçebilirdi?.. İnsanın engin ruhî enerjisini ve kabi­liyetinin, fikrî buluşlarını nasıl anlayabilirdi?…

Davranış psikolojisi (Behaviorist Ekol)… İnsan gerçeğini birtakım geleneklerin te’sîriyle beliren ve cemiyetin geliştirdiği, şartladığı şart­lı refleks (conditined reflekses) lerle izah eden belirli etkilerin belirli tepkiler doğuracağının ve etkilerin değişmesiyle tepkilerin de kendili­ğinden değişeceğini ileri sürerek izah etmeye çalıştı. Behaviorist anla­yış aslında hayvan psikolojisini ifâde ettiği kadar, insan psikolojisini İfâde etmekten uzaktı… Hem insanı hayvan yerine koyuyor, hayvan hareketlerindeki şartlı durumları insanlar için de geçerli sayıyor ve bütün hareketleri fizyolojik nedenlere dayandırıyordu. Öğrenme aktım bir kenara bırakıyor ve fiilleri birtakım duygusal ve determinist nitelikten uzafclaştırıyordu. Böylece de insanın sâh’âsını daraltıyor ve çok gülünç bir duruma sokuyordu. Bu durumda insan için ne irâdenin, ne ideal­lerin, ne yüce değerlerin, ne de üstün duyguların yeri olabilirdi… Bi­nâenaleyh insan, sâdece en dar sınırları içinde duygusal bir canlılık emaresi gösterir ve belirli etkilere belirli tepkiler gösterirdi.

Mekanik okul ise insan hayatı da dâhil olmak üzere bütün hayatı otomatik bir âlete benzetiyordu. Ve hayat makinanın emrine boyun eğer, onun mahkûmudur diyordu. Bütün organik ve biyolojik faaliyet­leri tabiat ve kimya kanunlarıyla izah etmeye çalışıyordu… Mekanik ekol insanı insanlığından tecrîd etmekle, hattâ insanı dar sâhâlı bi­yolojik bir organizma sahibi varlık haline getirmekle iktifa etmiyordu. Bilakis aşağılara hem de çok aşağılara düşürüyordu… Buna göre insan, salt anlamda bir otomat durumundaydı ve makinanın otomatizmi gi­biydi onunki de. Dolayısıyla insanın insanlığına doğru yöneltilmiş olan bütün iradî mekanizma kendiliğinden siliniyordu. İnsan irâdesi değil, hattâ canlı ve organik irâde bütünüyle yok oluyordu. însanın bünye­sindeki her türlü engin duygular ve yüce arzular reddedilmiş oluyor­du. Nitekim ruhî ve fikrî bütün mekanizmaları, maddî, ekonomik ve sosyal mekanizmalarının tümü bir arı peteğindeki veya karınca yuva-sındaki içgüdüsel düzen ve mekanizmalardan çok daha aşağı oluyor ve böylece insan, kör, sağır ve sebeplerin mahkûmu büyük bir makinanın parçalarından bir parça haline geliyordu.

tşte Batıdaki psikolojik ekollerin ekseriyeti, bu eksik ve karışık bir atmosfer içerisinde cüz’î nazariyelerin peşinden sürüklenmiş ve kör inâdların mahkûmu olmuştur. Çünkü her biri ısrarla insan gerçeğini kendi cüz’î ve basit buluşlarıyla izah etmeye kalkışmış, netîcede ha­tâları, insan gerçeğine gülünç, basit ve yanhş bir biçim vermekle kal­mamış, aynı zamanda- bu parça parça gerçeklerden bir sentez yaparak istifâde etme yollarını da tıkamıştır. Böylece ortak ve sağlam bir na­zariye kurmak imkânı yok olmuştur. Bu cüz’î ve parça parça anlayış­lar üzerine ekonomik ve sosyal görüşler, ahlâk ve hareket metoüları, suç ve ceza anlayışı da oturtulunca hatânın ne kadar büyük ve köklü olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Netîcede durum Alexis Carrel’in de dediği gibi insan gerçeği üzerindeki katmerleşmiş bilgisizliğimizden do­layı insanlığın mahvına kadar varır…

Bu arada üçüncü bir hatâ şekli daha var ki istisnasız bütün Ba­tılı ekoller aynı hatâya düşüyorlar. Bu hatâ, insan psikolojisini ve in­san hayatını Allah’tan uzaklaşmış olarak etüd etme yanılgısıdır.

Bu yanılgının, batılıların hayatında uzun bir hikâyesi de var… Ol uzun bir hikâye… Kökü tâ asırların öncesine dayanıyor…

Batılıların rönesans’tan beri aşırı derecede kudsaliaştırdıkları ve temel mefhûmlarını aldıkları Helenist (Klasik Yunan) hayatı, esâs itibarıyla kendine hâs şekli bulunan putperest bir hayattı. Helenist an­layışa göre insanlar ile tanrılar arasındaki ilişkiler, devamlı bir çatış­maya ve ardı arkası kesilmez bir düşmanlığa dayanıyordu. Bu çatış­ma ve düşmanlık bazı kere daha sertleşiyor ve vahşî bir savaş haline geliyordu. Prometeus efsanesi, bu karşılıklı çatışmanın amansız bir yö­nünü tavsîr eder.

Mitolojik bir yaratık olan Prometeus’u tanrı Zeus insanları çamur­dan ve sudan yaratma işleminde kullanıyordu. Bir gün geldi Promete­us insanlara karşı aşırı bir sevgi bağıyla bağlandı. Gökten kudsal ate­şi çalarak insanoğlunun eline verdi. Bunun üzerine tanrılar tanrısı Zeus, onu cezalandırdı. Ve Kafkas dağlarında zincire vurdu. Üzerine bir kartal yolluyordu. Gün boyu ciğerini parçalatıyordu. Ne var ki er­tesi gün yeniden azâblandınmak için o gece ciğerini yeniletiyordu. Tanrı Zeus, kudsal ateşi eline geçiren insanları da cezalandırmak ve intikam almak için yeryüzünde ilk canlı dişi olan Pandora’yı dünya­ya yolluyor. Pandora gelirken, beraberinde de her türlü kötülüklerin içinde saklı bulunduğu bir valizi dünyaya getiriyor. Maksadı bütün insan türünü yok etmektir. Prometeus Hipemetos Pandora ile evlenin­ce tanrıların gönderdiği hediyeyi de kabul ediyor ve valizi açıyor. Böy­lece kötülükler yeryüzüne yayılıyor.

İşte insan ile tanrı arasındaki ilişki… Kudsal ateşi (bilgi ateşini) insanoğlu çalmış ve tanrıların elinden zorla almıştır. İnsanlar bu çal­dıkları at&şle kâinatın ve hayatın esrarını öğrenecekler ve yeryüzün­de her biri bir tanrı yerine geçecek, tanrılaşacak. Bunun karşılığında tanrılar da insanlarla korkunç bir savaşa girişiyorlar, intikam almak istiyorlar. Onların da maksadı kuvveti ellerinde tutmak ve yeryüzü­nün yalnız başma^hâkimleri olmaktır.

Avrupa ortaçağda Hıristiyanlığı kabul etti ama Helenizm (veya Helenistik anlayış) gizlice Hıristiyanlığın kabuğu altına saklandı. Rö­nesans ile birlikte Avrupa yeniden bu giz] i ve klasik putperestliğe dön­dü. Ama duygu yine aynı duygu idi. İlâhlarla veya Hıristiyanlığın tan-rısıyla savaş ve çekişme devam ediyordu. Tanrıya karşı sevgi ve dost­luk besleyeceklerine düşmanca hareket ediyor ve başkaldınyoriardı…

Yakın zamanlara kadar, yani herkes kiliseden yüz çevirmezden önce kilisenin insanların huzur ve rahatlarını tehdîd eden, insan bün­yesini büsbütün mahveden çirkin bir aşırılığa dalmasıyla bu durum daha da fecî bir şekil aldı. Din adamlarının hegemonyası bütün ağır­lığıyla avrupalüarın üzerine bindiği gibi engizisyon mahkemeleri, aforozlar ve endülijanslarla eameye çalıştı. Son olarak da —ki bu en son koz olmuştu— dinî bilgiler adını verdiği birtakım derme çatma bilgi­leri gökten inmiş kelimeler olarak zorla kabul ettirmeye çalıştı.. Sis­tematik ve tecrübî bilgiler bu söylenen şeylerin sakatlığım isbât edin­ce, bu sefer kilise baskısını daha da artırarak insanları yakmaya, bil­ginleri dine karşı geldi diye i’dâm ettirmeye başladı…

İşte bütünüyle bu faktörler Avrupa düşüncesinde ve aynı zaman­da avrupalılann şuur altında dine karşı bir nefret duygusu uyandır­dı. Bu nefret, sâdece dine karşı gelişmekle kalmadı. Allah’a kadar uzan­dı. İnsanlarla ilgili her şeyde hummalı bir şekilde Allah’tan uzaklaşma­lar başladı. Avrupalı yaptığı her şeyde Allah’ın adını anmamaya gay­ret ediyordu.

İşte bundan dolayıdır ki Avrupalı psikolojik araştırmalarında da Allah’tan uzaklaşmış bulunuyor. Allah fikrinden söz etmeyerek araş­tırmalarını sürdürüyor, halbuki insan nefsinin yaratıcısı, ona canlılık ve hareket bahşeden ve bütün kabiliyetlerini veren O’dur…

Psikologlar insan ruhunu her türlü te’sîr yönleriyle birlikte ince­liyorlar da, insan hayatındaki ilâhî irâdenin te’sîrlerine asla yer ver-tnek istemiyorlar.

Bazan bakıyorsunuz insanı coğrafî, sosyolojik ve maddî faktörler açısından inceliyorlar…

Bazan iktisadî açıdan araştırıyorlar…

Fakat bir kere de olsun ilâhî takdirin te’sîr mekanizması altında araştırmak istemiyorlar. İlâhî takdirin herşeyin sonucunu ta’yîn etti­ğini, bu arada insan denen varlığın da bunlar arasında bulunduğunu hiç mi hiç ele almak istemiyorlar. Gerek bütünüyle insanların, gerek­se ferd ferd toplum toplum insanların ilâhî irâdenin te’sîri altında ol­duğunu görmek istemiyorlar…

Bunun neticesinde birtakım fahiş hatâlar doğuyor tabiî… Hattâ hatâ değil, hatâlar yığını…

Bu nazariyelerin ve ekollerin hepsi de; insan ruhunun fıtrî olarak, loğuştan yaratanına karşı yönelmek ihtiyâcında olduğunu, bütün hüc­relerinin yaratanın gücüne ve yardımına muhtaç olduğunu, hareket kanunlarıyla birlikte hareket noktalarını da O’ndan alacağını, enerji­sini ve enerji kaynaklarını O’ndan almış olacağını hiç bir zaman he­saba katmıyorlar. Beşer tarihinin akışında gökten inmiş ilâhî dinle­rin yerini ve te’sîrini de ihmâl ediyorlar. Bütün bunların da üzerinde bir kâinat gerçeğini unutuyorlar. O da insanın hayatındaki hâdisele­ri düzenleyen ve ona seyrini te’mîn eden ilâhî takdir ile insanın doğ­rudan doğruya olan münâsebet ve teessürü… Hem bilmiyorlar ki ge­rek coğrafî faktörler gerek maddî, ekonomik ve sosyal faktörler… Hepsi de Allah’ın kudret çevresinin dahilindedir. Ve Allah’ın engin irâ­desinin dışında müstakil olarak cereyan edebilen şeyler değildir…

Biraz önce özet olarak tarihî sebeplerini açıkladığımız bu kasdî gaflet ve bilerek gönnemezlikten gelmek, insan için çizilen şemada büyük yanlışlıklar ve karışıklıklara sebep oluyor. Bir şemada bazan insanın kâinatta tek başına buyruk ve bu kâinatın asıl yaratıcısı oldu­ğunu gösteriyorlar. Halbuki bu ilmî bir gerçek değildir. Çünkü insan yaratanının yardımı olmadan hiç bir şey yapamaz. Yaratanın belirt­tiği plân dâhilinde insan kendi işlerini yürütebilir, ama bunun dı­şına asla çıkamaz. Bazan da gördüğümüz şemada insan varlığı kabul edilen birtakım farazi tanrıların; maddî, sosyal ve ekonomik tanrıla­rın kulu kölesi olarak gösteriliyor… Bu durumda tabiî olarak insanın gerçek değeri küçültülüyor ve basitleştiriliyor. Bir başka şemaya bak­tığımız zaman insanın hareketlerinin; şartlı reflekslerin… cinsel iç­güdülerin… kimyevî formüllerin… veya mekanik vâsıtaların eseri ol­duğunu görüyoruz… Bu ise insanın gerçek iç durumunu yanlış, ol­duğundan farklı göstermektedir… Bütün şemalarda, plânlı şekilde uygulanan o çirkin anlayış tarzı sırıtıp durmaktadır. Ve hepsinin gös­terdiği gerçek insana hiç mi hiç benzememektedir…

Bütün o Batılı ekoller, bizim bu bölümün baş kısmında sıraladı­ğımız sorulara cevab vermekten kurtulacağını sanıyordu. İnsan nedir? Vazifesi nelerden ibarettir? Hayatta insanın fonksiyonu nedir? Ener­jisi neden ibarettir? Ve insan enerjisinin hududu nereye kadar uzanır?

Netice; Carrel’in de dediği gibi insan gerçeğini iyi bilmemekten doğan katmerli bir cehaletin sonucu birtakım sistemler vaz’ederek, medeniyet anlayışı ortaya çıkararak, ilmî nazariyeler ileri sürerek top­luca insanlığı mahvetmek olmuştur…

«însan» gerçeği üzerinde enine boyuna bir inceleme yapmak in­san psikolojisi üzerinde yapılması gereken bütün çalışmalardan önce gelir… Diğer taraftan bu şümullü çalışma; insan psikolojisi üzerin­deki tafsilâtlı araştırmaları kısıtlamayacağı gibi o araştırmaların yo­lunu da aydınlatacaktır. Ayrıca insan fizyolojisi üzerindeki anatomik çalışmalara, da yardımcı olacaktır. Gerek insan kalbi, gerekse insan organizması üzerinde yapılacak etüdlerin derinleştirilmesinde de bu çalişmaların büyük faydası olacaktır.

Bu kitabın ta’kîb edeceği metoddan da anlaşılacağı gibi öncelikle insan gerçeğini bilmek, insanın vazifesinin neler, hayattaki yerinin neden ibaret olduğunu ve insan enerjisinin, kapasitesinin nerelere ka­dar vardığını Öncelikle bilmek sâdece psikolojik araştırmalar yönün­den değil, Batılı psikolojik ekollerin düştükleri metod hatâlarına da düşmemek için yegâne garanti unsurudur. Bir bütün olan insan varlığını muhtelif yönleriyle ele alarak bölümlere ayırmaya da yardımcı olur. Ayrıca bu parça parça tedkîklerin sonucu ortaya çıkan neticelerin sağlam bir senteze kavuşturulmasını da sağlar. Parçaların birbiri İle olan uygunluğu olduğu gibi ortaya çıkar. Her parçanın başlı başına ele alınarak ayrı ayrı tedkîk edilmesinin sonunda meydana çıkacak uyuşmazlıkların ortadan kalkmasını sağlar. Böylece muhtelif psiko­lojik tiplerin normaller ile anormaller arasındaki ayırım te’mînâtı or­taya çıkar. Ve insanın kâinat içindeki yeri ve hayat içindeki durumu da bütün realizmi ile ortaya çıkar.

«Hani Rabbın meleklere : Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım, demişti de melekler: Biz Seni hamd ile tesbîh, takdis eder dururken yeryüzünde fesâd çıkarıp, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? de­mişlerdi. Allah da : Sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Ben bilirim, demişti.

Allah, Adem’e bütün isimleri öğretmiş, sonra onları meleklere gös­tererek : Eğer sâdıklardan iseniz, bunların adlarını Bana bildirin, de­mişti.

Melekler ise : Sana tesbîh ederiz, bize öğrettiğinden başka bilgi­miz yoktur. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sa­hibi olan Sensin, demişlerdi.

Allah: Ey Âdem, onları adlarıyla kendilerine bildir, dedi, Âdem, adlarını söyleyince : Size demedim mi ki Ben, göklerin de, yerin de giz­liliklerini muhakkak bilirim. Ve sizlerin neyi açıklayıp neyi gizler ol­duğunuzu da bilirim.

Hani meleklere : Âdem’e secde edin demiştik de, onlar da hemen secde edivermişlerdi. Sâdece şeytân kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.

Ve demişti ki: Ey Adem, eşinle birlikte cennette otur. Dilediğiniz yerlerde onun meyvelerinden bol bol yeyin. Yalnız şu ağaca yaklaşma­yın. Yoksa ikiniz de zâlimlerden olursunuz.

Nihayet şeytân onları cennetten kaydırdı. Onları bulundukları yerden çıkardı. Biz de: Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryü­zünde sizin için bir zamana kadar yerleşim ve faydalanma vardır, dedik.

Âdem, Rabbmdan kelimeleri belleyip aldı. Bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz ki Tevvâb, Rahim O’dur O.

Dedik ki: Hepiniz oradan inin. Eğer tarafımdan size bir hidâyet gelir de, kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlar için hiç bir kor­ku yoktur. Ve onlar mahzun da olacak değillerdir…

Küfredenler, âyetlerimizi yalanlamış olanlar, işte onlar cehen­nemliklerdir. Ve onlar ateşte temelli kalıcıdırlar.» (Bakara, 30-39).

İşte Kur’an’da vârid olduğu şekliyle insanın kıssası… Diğer kitaplarımızda yarattığı varlıkları en iyi şekilde bilen Yüce Yaratıcının naklettiği bu kıssadaki eğitimle ilgili ve san’at yönüyle alâkalı ilham­larını açıklamıştık. «Ben onlara, göklerin ve yerin yaradılışı ile kendi benliklerinin yaradılışını göstermedim.» İnsan cinsinden hiç bir var­lığın görmediği bu bilinmezlikler âleminden bize haber verecek olan yegâne merci Zât-ı Bârî’dir.

Fakat biz bu âyet-i kerîme’yi, bu konunun baş taraflarında orta­ya koyduğumuz sorularla ilgisi bakımından psikolojik etüdümüzün sahası içinde bölümlere ayıracağız. İnsan nedir? Vazifesi neden iba­rettir? Hayatta fonksiyonu nelerdir? Enerjisi nasıldır? Ve bu ener­jinin hududu nereye kadardır? Sorularıyla ilgisi yönünden teker te­ker ayıracağız.

Kısa olmasına rağmen bu âyet-i kerîme’de bu soruların cevabı bu­lunmaktadır. Hem de en mükemmel şekliyle. Ve biz insan psikolojisi­nin tafsilâtına ve muhtelif şekillerine geçmeden önce bu soruların ce­vabını vermek zorundayız.

Nedir insan?… İnsan yeryüzünde Allah’ın halîfesidir. «Hani Rab-bın meleklere : Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım, demişti.» Ha­lîfe kelimesi, geniş anlamlar ifâde eden derin ve yüklü bir kelimedir.

Bu kelimenin taşıdığı mânâlardan birisi, insan denen şu varlığın hayat sahnesinde çok önemli bir yeri olup, değerinin son derece büyük­lüğüdür.

Bir kerre o, yeryüzünde halîfedir… Evet Allah’ın halîfesi…

Bütün kâinat güçlerine hâkim olan yaratıcı ve yoktan var edici Allah’ın halîfesidir…

Elbetteki halîfenin, hilâfetin gerekleriyle donatılmış olması gere-kecektir. Aksi takdirde hilâfetin ne mânâsı, ne de değeri kalır.

Ayrıca o, tabiî olarak kendisine hilâfeti bahşeden zâtın nurundan parçalar taşımalıdır. Aksi takdirde bu hilâfete namzed olamaz. Hak kazanamaz…

Hem bu halîfe olan varlığın yeryüzündeki fonksiyonu, hayattaki vazifesi diğer varlıklarınkinden hem daha büyük olmalıdır, hem de da­ha önemli… Aksi takdirde başka varlıkların değil de, onun hilâfet ma­kamına seçilmiş olmasının hiçbir mânâsı kalmaz.

H«r ne kadar biz bu etüdümüzde doğrudan doğruya insan psiko­lojisi üzerinde duruyor isek de, Kur’an’daki edebî tasvirin te’sîrinden kendimizi kurtarmamız tabiî ki imkânsızdır. Hilâfet kelimesinde giz­lenmiş bulunan bu mânâların hepsini âyet-i kerîme bütün açıklığı ile gözler önüne seriyor ki kelimenin muhtevası iyice anlaşılabilsin…

Göklerin ve yeryüzünün kucak açtığı şu varlık… Yücelerin yüce­sinde Allah Teâlâ, bu yüce varlığın öncülüğünü ve üstünlüğünü ilân, ediyor. Meleklerini de bundan haberdâr etmek için topluyor. Bu ha­ber karşısında melekler titriyorlar. Rablarma başvurarak bu insan de­nen varlığın yaratıhşındaki hikmeti ve halîfe seçilmesindeki nedenleri öğrenmek için daha fazla bilgi vermesini istiyorlar. Halbuki melekler kendilerine verilen hiç bir bilgi hususunda Rablarına karşı suâl tev-cîh etme durumunda değildirler. Çünkü onlar: «Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerde O’na isyan etmezler ve emrolunan şeyi yaparlar.» Sonra da melekler, insanın yaratılışmdaki mucize karşısında secdeye kapanıyorlar. Bu secde insanın yaratılışının önemini ibraz ettirme ga­yesine mebnîdir. Ve insan denen mucizenin, diğer mucizelerden üstün­lüğünün ifadesidir.

Bütünüyle bu ifâdeler insan denen varlığın eşsizliğine delâlet et­mektedir. ..

Sonra âyet-i kerîme, —hem burada hem de Kur’an’ın diğer yer­lerinde— insanın yeryüzündeki vazifesinin yeryüzünün i’mârı olduğu­nu belirtiyotr. Şu halde yeryüzünde Allah’ın halîfesi olmak demek; yapmak, îcâd etmek, i’mâr, tebdil ve tağyir etmek demektir. Bütün bu işler ise Allah’ın fiilleridir. Ancak insanoğluna birtakım parçalar ver­miştir ki insan bunlarla halifelik görevini yerine getirir. Ayrıca insa­na birtakım imkânlar sağlayarak destek olmuştur.

Sunulan bu imkânların en büyüğü bilgidir… ilimdir… «Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretmişti.»

İşte insanın, diğer varlıklardan ayrılmasını sağlayan en önemli özelliklerden birisi. İnsan, meleklerden bilgi yoluyla ayrılır. İnsanın yeryüzünde bilgi yoluyla yaptığı vazifeleri melekler bile yapmaktan âcizdiler. Bir bakıma da bilgi Allah’ın insana bahşettiği ehliyet belgesi oluyor. Bu belgeyi melekler de kabul ediyorlar ve güç ye kuvvet sahibi Yüce Yaratıcıya secde ediyorlar.

Ne var ki insana sunulmuş olan bu geniş kabiliyetler… Bunların başında da yer alan Allah’ın onun sayesinde gökleri ve yeri insana mü-sahhar kıldığı bilgi kabiliyeti… «Ve size göklerde ve yerdeki her şeyi müsahhar kıldı.» Evet bütün bu kabiliyetler insanın tabiatında var olan bir zaafı bütünüyle silip atamıyor. Duygusal şeyleri sevmesini…

^İnsanlara kadınlar, oğullar, altın ve gümüşten istiflenmiş yığın­lar, yayılıma salınmış atlar, davarlar ve ekinlerden yana nefsin istek­lerine muhabbet süslenip bezendi. Fakat bunlar, dünya hayatının ge­çici metâlarıdır.» (Âl-i İmrân, 14).

Yasaklanan meyveye burada şehvet ve duygusallık nisbet edil­mektedir. Biz burada psikolojik etüd sadedinde, bu meyvenin ne oldu­ğu konusundaki tafsilâtlara dalmak istemiyoruz. Memnu’ meyve ne­dir? Bununla ne kasdolunmuştur? Yeri neresidir? şibi sorulara dalmak istemiyoruz. Burada bizi ilgilendiren, sâdece bu memnu’ meyve ile in­sanın kontrol mekanizmasını işleten irâdesinin tecrübe edilmiş olması­dır. İnsana verilen en büyük nimetlerden birisi de bu kontrol fonksi­yonuna sâhi’b olan irâde mekanizmasıdır. Burada bizim üzerinde dur­duğumuz husus, kontrol mekanizmasını yürüten irâdenin «Şehvetler» e engel olup olmayacağı hususudur. İnsan denen bu eşsiz varlık her za­man direnememektedir. Karşı koymak için her defasında irâdesini tak­viye edememektedir. «Andolsun ki Biz, gerçekten Âdem’e daha Önce­den ahdettik. Ne var ki o ahdini unuttu ve onda bir azkn görmedik.»

Şu kadar var ki bu zaaf sonsuz değildir. Ayağa fcalkılması müm­kün olmayan bir düşüklük mânâsına da gelmez.

İnsan, her zaman bu düşüklükten kurtulabilecek durumdadır. Ye­ter ki yüzünü Yüce Yaradamna döndürsün. «Âdem, Rabbından kelime­leri belleyip aldı. Bunun üzerine onun tevbesini kabul etti.»

İşte insanın hayatî değerlerinin başlıcalarından birisi. İnsan, şeh­vetler karşısında bsr zaman zaaflara ma’rûzdur. Ne var ki bu zaafın yanı sıra aynı insan Allah’a yönelerek bu zaafdan kurtulacak kudret ile donatılmıştır. Tabiatının derinliklerinde her ikisini de yapacak güç vardır.

«Nefse ve onu düzenleyene. Sonra da ona itaati ve isyanı öğrete­ne. Allah’ın, temizlediği nefis, muhakkak kurtulmuştur. Azdırdığı da hüsrana uğramıştır.»

Sonra insan, çatışmalara karşı donatılmış bir güçtedir de : «Kimi­niz kiminize düşman olarak inin, dedik…»

Madem ki ortada bir düşmanlık söz konusudur, şüphesiz mey­danda çatışına da olacaktır. Çatışma gücü de bulunacaktır.

Şeytâna karşı düşmanlık. Çeşitli şekil ve surette ortaya çıkan şer kuvvetleriyle çatışma. Bizi burada ilgilendiren, bu çatışmadaki gücü tesbît etmektir. Hem bu güç insan hayatının en Önemli değerlerinden birini teşkil eder. ^Yeryüzündeki fonksiyonunu yerine getirmek için bu çatışma zarurîdir de. «Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile bertaraf etmiş olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı. Ne var ki Allah, âlemlere karşı lütuf ve ihsan sahibidir.»

Sonra insana yeryüzünde istikrar ve dinlenme imkânı da sağlan­mıştır: «Ve sizin için yeryüzünde eğlenme ve konaklama vardır.»…

Muvakkat istikrar ve istifâde edilecek şeyler, insan hayatının bel­li başlı iki önemli değerleri arasında yer alır. İnsan bünyesi bunlarla da donatılmıştır. Bunun yanı sıra çatışma gücü de verilmiştir.

Nihayet insan, yeryüzünde Allah tarafından kendisine verilen hi­lâfet vazifesini yerine getirmektedir. Ve kendisini bu vazîfeye seçen Al­lah tarafından da desteklenmektedir. Rabbânî hidâyet düstûru, onun bu faaliyeti için rehberdir: «Eğer tarafımdan size bir hidâyet gelir de, kimler Benim hidâyetime uyarsa; artık onlar için hiç bir korku yok­tur. Ve onlar mahzun da olacak değilerdir.» İnsan, fıtratı itibarıyla Allah’a yönelecek ve O’nun hidâyetinden faydalanacak kabiliyettedir. Ayrıca aynı insan fıtratı Allah’tan uzaklaşıp âyetlerini inkâr edecek kapasitededir de. «Küfredenler, âyetlerimizi yalanlamış olanlar ise, işte onlar cehennemliklerdir. Ve onlar ateşte temelli kalıcıdırlar…» İşte geniş hatlarıyla insan…

Şimdi artık bu yaratık ile ilgili genel bir fikir serdedebiliriz.

İnsan, eşsiz bir yaratıktır. Onu kâinattaki diğer varlıklar arasına sokarak yapılacak her türlü analiz kökten yanlış ve hatalı olacaktır. Gerek mekanik ifadelerle izah edilmek istensin, gerekse organik yapı olarak belirtilmek istensin farksızdır. İster melek yoluyla izah edilmek istensin, ister nûrânî bir varlık olarak değerlendirilsin başka tür açık­lamaların hepsi de eksik olacaktır.

Hayat devresinde insanın önemli bir rolü vardır. Bu önemin ilk işareti, bizzat Allah Teâlâ’nın onun doğuşunu haber vermesidir. Bu önemin diğer bir işareti de, meleklerini bu yaratığa secde ettirmiş ol­masıdır. Göklerin ve yerin onun emrine âmâde kılınmış olması, Allah Teâlâ’nın yüce irâdesini, insanın irâdesi ile gerçekleştirme plânına sokmuş olmasıdır. «Şüphesiz ki bir kavim kendini değiştirmedikçe, Al­lah da onları değiştirmez.» (Ra’d, 11), «Şayet Allah’ın insanları bir kısmını birbiriyle defedip savması olmasaydı, yeryüzü muhakkak fe­sada uğrardı.» (Bakara, 251), «İnsanların yaptıklarından ötürü kara­da ve denizde fesâd çıktı.» (Rûm, 41).

İnsan, birtakım isti’dâdlarla donatılmış bir yaratıktır. Bu isti’dâd-larm en belirgin olanı bilgi kabiliyeti, koruyucu güce sâhib olan irâde kabiliyetidir. Hilâfetin mânâsında ve gereklerinde gizlenmiş bulunan faal güçteki kabiliyettir. Çatışma gücünde ortaya çıkan kabiliyettir. Allah’a yönelmek emirlerini alarak doğru yolu bulmak kudreti ile yer­yüzünde yerleşip istifâde etme kabiliyetidir.

İnsan; zaaf noktaları bulunan bir yaratıktır. Şehvet ve arzusu vardır. Allah’a verdiği ahdi unutup, doğru yolu hatırlamayacak ve Al­lah’ın âyetlerini inkâr edecek derecede zaaf noktaları vardır.

İnsan zıd, çift tabiatlı (Ambivilence) bir mahlûktur. Hem en üs­tün mertebeye çıkabilecek güçtedir, hem de en alt tabakalara dügecek kabiliyette…

Bu genel düşünceleri belirttikten sonra, insan üzerindeki etüdü­müze girişebiliriz…

Fakat bu etüde dalmadan önce, insanın eşsizliği konusunda çağdaş ilmin neler söylediğine bir göz atmamız yerinde olur. Çünkü üze­rinde durduğumuz konular ile çağdaş ilmin söylediği hususlar arasın­da açık delâletler bulunmaktadır.

Bu genel düşünceden hareket ederek insan üzerindeki etüdümü­ze başlayabiliriz…

Fakat etüdümüze başlamadan önce ilmin bu konuda söylediklerine gez atmamız faydalı olacaktır sanırım. Modern ilim erbabı, insanın eş­siz bir yaratık oluşuyla ilgili neler diyor bunu görmemiz mevzûmuzun aydınlanmasında birçok yararlar sağlayacaktır.

Julian Huxley, «Modern Dünyada İnsan» (Ma İn the Modern VVbrld) adlı eserinde insanın eşsiz bir varlık olduğunu bildiren bölü­münde şöyle diyor:

((İnsanın diğer hayvanlara nisbetle kâinat içerisindeki yeriyle il­gili (görüşler bir sarkaç gibi durmadan yön değiştiriyor. Bazan kendi­sine hayranlığı son derece artarken bazan da bu hayranlığın derecesi zayıflıyor. Bazan insanla hayvan arasını korkunç uçurumlar ayırırken, bazan da çok küçük farklılıklar gösteriyor…

Danvin’in ileri sürdüğü nazariye ile sarkaç ters yöne doğru geliş­meye başladı. Ve bir kere daha insanın bir hayvan türü olduğu fikri ağırlık kazandı. Ama bu ağırlık budalaca bir duygusallık içinde değil ilmî bir gerçek olarak kendisini hissettirdi. Ne var ki bu sefer sarkaç, ulaşabileceği en son noktaya vardı. Ve ortaya çıkan netice, Darwin’in hipotezini destekleyici mâhiyette idi.

Darwin’e göre insan da diğer hayvanlar gibi bir hayvandır. Bi­nâenaleyh onun insan hayatıyla, yüce insanlık değerleriyle alâkalı görüşleri diğer varlıklara nisbetle imtiyazlı değildir. Meselâ bir kurt­tan veya bakteriden pek de farklı değildir. Evulosyener başarının ye­gâne mikyası, varlığı sürdürmektir. Dolayısıyla mevcûd olan ve varlı­ğını devam ettiren bütün canlılar Darwin’in nazarında aynıdır, değer bakımından farksızdır. Gelişmişlik düşüncesi ise sâdece insana mah­sûstur. Şurası da su götürmez bir gerçektir ki; İnsan hâl-i hâzırda mevcûd olan yaratıkların efendisi ve en üstünüdür. Fakat zaman olur ki bir karınca veya fare ds onun yerini alabilir.

Burada insanla hayvan arasında açılan gediğin küçüklüğü; hay­vana insancıl nitelikler vermenin abartılmış ve mübalağa edilmiş ol­masından değil, insanın insanlık niteliklerinin azaltılmış olmasından­dır. Bununla beraber yakın zamanlarda yeni yeni eğilimler ortaya çık­mış bulunuyor. Bu eğilimlerin nedeni ise bilgi sınırının gelişmiş ol­ması ve bilhassa deneysel bilgilerin her geçen ‘gün biraz daha ağırlık kesbetmiş olmasıdır.

Bunun içindir ki sarkaç İkinci defa yön değiştiriyor. Bu sefer in­sanla hayvan arasındaki gedik büyüyor ve bir uçurum halini alıyor.

Darwin Nazariyesinden sonra, artık hiç bir insan kendisinin hay-vanılk ile ilgisinin bulunmadığını iddia edecek güce sâhib olamamış, ancak kendisinin çok garip ve tuhaf bir hayvan olduğunu kabul et­meye başlamıştır. Birçok durumlarda İse kendisine benzeri bulunma­yan bir hayvan hüvlyyeti vermiştir. Ama hâlâ insanın biyolojik açı­dan eşsiz bir varlık oluşunun tahlili fenomeni tamamlanmış değildir.

İnsanın en büyük pzelliği ve hayretengîz hususiyeti, düşünme ka­biliyetidir. Eğer terminolojik kelimeleri seçmek temayülünüz varsa, bunu şöylece ifâde edebilirsiniz : İnsanın en büyük özelliği onun açık kionuşabilmesidir.

İnsanın bu özelliğe sâhib olmasının birtakım önemli sonuçlan var­dır ki, bunların gelişmesi büyük yer alır. Alışkanlıkların fazlaca ge­lişmesinin en Önemli sonucu ise, insanın sâhib olduğu âlet ve meka­nizmayı geliştirmesi ve güzelleştirmesidir.

Gerek bu alışkanlıklar ve gerekse vasıtalar insana yeryüzünde efendilik merkezini elde etmesini sağlamıştır. Bu biyolojik hususiyet, çağımızda insanın en hayretengîz hâssalarından birisidir. İnsanlık ço­ğalmakla kalmamış, gelişmiş, tekâmül etmiş, nüfuz sâhâsı artmış ve o değişik hayat yolları bulmuştur.

Böylece biyoloji; insanı dinlerin belirttiği gibi, yaratıkların efen­disi olduğunu belirten bir noktaya oturtuyor. Buna rağmen bizim ge­nel görüşümüze uymayan noktaları pek çoktur. Biyolojik açıdan bak­tığımız zaman görürüz ki bütün hayvanlar sırf insanoğluna hizmet etmek için yaratılmamıştır. Ama insan yapısı itibânyla diğer canlılar­dan ayrı bir hüviyyete sâhib olmuş, tabiî ve biyolojik faktörlerle diğer canlıları geçmiş ve yer yuvarlağının en gelişmiş canlısı durumuna gel­miştir. Binâenaleyh hiç bir zaman için dinî düşüncenin, mistik hayâl gücünün eseri olarak ortaya ^oyduğu insanla İlgili hikâyeler doğru değildir. Şu kadar var ki, İnsanın biyolojik mekanizmasında sağlam jeolojik faktörlerin de te’sîri çok büyüktür.

Konuşma, alışkanlık ve diğer organlar insana diğer birtakım daha Özellikler kazandırmıştır ki, bunların bir benzerinin diğer varlıklar ara­sında bulunması imkân hâricidir. İnsana hâs olan bu özellikleri, bura­da tekrar sayıp dökecek değiliz. Çünkü bunlar herkes tarafından bilin­mektedir. Biz sâdece insanın bilinmeyen özellikleri üzerinde duracağız. Aslında insan türü biyolojik özellikleri itibarıyla eşsiz bir yaratıktır. Ne var ki bu özellikler ve nitelikler üzerinde, ne zooloji nokta-İ nazarın­dan, ne de sosyoloji nokta-i nazarından dikkat ve itinâ ile durulma­mıştır.

Son olarak, gelişme çevresi itibarıyla insan diğer gelişmiş hayvan­lardan hiç birine benzemez.

Aslında insanın bir’ canlı varlık olarak en ağır basan yanı ve özel­liği; ma’nevî düşünce yapısıdır.

Şunu kafamızdan hiç çıkarmamamız gerekir ki, hayvanla insan arasındaki en bariz fark, düşünce yapısının farklılığıdır. İnsanın zihnî yapısının esnek oluşunun tabiî sonucu olarak birtakım psikolojik ne­ticeler ortaya çıkmaktadır ki, rasyonalist filozoflar bunların üzerinde fazlasıyla dururlar.

Biz insan seviyesine vardığımız zaman birtakım yeni yeni komp­lekslerle karşılaşırız. Daha önce de dediğimiz gibi insanın en büyük hu­susiyetlerinden birisi de, şehevî duygularına hâkim olmasıdır.

Sâdece insan türüne mahsûs olan bu özellik, biyolojik olmaktan daha çok psikolojiktir. Ama bunun tabiî sonucu olarak ortaya birta­kım özellikler daha çıkmaktadır ki bunları şöylece sıralayabiliriz:

I- İnsan hem genel anlamda, hem de özel anlamda bir düşün­ce mekanizmasına sâhibdir.

II- Hayvanlarda zekâ ile hareket arasında bir farklılık vardır. Ama insanın zihnî formasyonu bütüncüdür, birlikte çalışır.

III- Klan, kabile, millet, parti ve dinî cemaatlar gibi sosyolojik birliklere sâhibdir ve her birisine kültürü ve gelenekleriyle sımsıkı bağ­lıdır.

Burada bir insanın faaliyet tarzları üzerinde duracak değiliz.. Doğ­rusu insanın belli başlı faaliyetlerinin, aslında temel özelliklerinin ikin­ci dereceden tezahürleri durumundadır. Binâenaleyh insan, bu formas­yonu ile de diğer bütün canlılardan ayrılır ve eşsizdir.

Gerek konuşma, düzenli olarak oyunlar tertîb etme, öğrenme, üc­retle çalışma, bağ-bahçe ekimi yapma, tarımsal faaliyetlerde bulunma, gerekse ödev, vazife, sorumluluk, hatâ ve doğruluk horluk ve nedamet gibi motiflerin hepsi insanın temel özelliklerinin ikinci dereceden te­zahürleridir. Realitede asıl zor olan insanın eşsiz olmayan bir faaliye­tini tesıbît edebilmektir. Hattâ yemek içmek, yatmak ve uyumak gibi temel biyolojik faaliyetleri bile insana hâs eşsiz güzelliklerle süslen­miştir.

İnsanın eşsiz bir yaratık olmasının, ikinci derecede birtakım daha sonuçları olabilir. Ama biz, henüz onları keşfedememiş olabiliriz.

Doğrusunu söylememiz gerekirse; o sonuçlar da ortaya çıkınca bu günkünden çok daha eşsiz bir varlık durumuna gelecektir…»

Julian Huxley, ateist bir bilgindir. Allah’ın varlığını kabul etmez. Bu pasajlarda o hakkı görmeye yaklaşıyor ama, onuruna kapılarak ger­çeği kabul etmekten kaçınıyor. Bir de bakıyorsunuz kitapçık gerçeklere ters düşen iddialar İleri sürüyor fakat onun dilinden dinî düşün­cenin derin biyolojik temelleri olduğunu yakalamak az önemli değil­dir, imansız birisinin, dinî gerçeklere bundan daha fazla yaklaşmasını beklemekten daha safdillik olur mu?

İşte ilmin söylediği söz. Allah’a inanmayan bir ateistin dilinden sunduk onları.

Ne var ki bu imansızın söylediklerinde, Allah’ın kitabının açıkla­dığı hayretengîz gerçeklerin ikrarı yer alıyor. İlim —gün be gün— in­sanın eşsizliği hususunda yeni yeni keşiflerde bulunuyor. Halbuki bu buluşları din çok Önceden belirtmiştir.

Yukarıda iktibas ettiğimiz pasajlarda açıklanmasını istediğimiz metoda dâir bazı şeyler bulacağınızı sanıyorum.

Ama asıl gerçek, Allah’ın kelâmıdır. Bunları ikrar etmekle ilmî araştırmanın akışını tersyüz edecek’ değiliz. Aslında ilmî araştırmaların bu gerçekleri keşfetmesi Allah’ın âyetlerini araştırmak hususunda Ce-nâb-ı Rabb’il-Âlemîn’in buyruğuna uymanın ifâdesi olacaktır.

«Yeryüzünde de gerçekten insanlar için birçok ibretler vardır. Ne­fislerinizde de… Daha da bakmaz mısınız?» (Zâriyât, 20-21)

«İleride onlara hem yeryüzünün çevresinde, hem de bizzat nefis­lerinde âyetlerimizi göstereceğiz.» (Fussilet, 53)

Nihayet dinin koyduğu küllî gerçekler ilmin verdiği tafsilâtlı bil­gilerle birleşir ve böylece hayatın normal akışı sağlanır.

Şu anda insan konusunda bir genel fikre sâhib olmuş bulunuyo­ruz. Öyleyse konuyu derinlemesine incelemek üzere araştırmamıza gi­rişebiliriz. Böylece birtakım gereksiz uzatmalara düşmekten kurtulu­ruz.

Şüphesiz ki bu genel fikir, araştırıcının araştırmasında derinleş­mesini kısıtlayacak değildir. Araştırma hürriyetini zedelemeyecektir. Onu, muayyen bir programı ta’kîbe de zorlamayacaktır. Ne var ki araş­tırmacı bu genel fikir, *nuvâcehesinde atacağı adımlarını ayarlayacak ve metoddan uzaklaşmamak, yolunu şaşırmamak için bu genel fileri göz önünde bulunduracaktır.

Meselâ, insanın eşsiz bir varlık olduğunu düşündüğü zaman; kla­sik Danvinizm’in düştüğü yanlışlıklara düşerek, insanı diğer canlı var­lıkları izah ettiği gibi biyolojik ve psikolojik bir canlı olarak açıklama yanılgısına düşmeyecektir. Daha sonra Freud’un düştüğü hatâyı tek­rar etmeyecektir. İnsanın biyolojik ve psikolojik yapısındaki eşsizliği incelerken bu açık eşsizlikler karşısında gözünü yumarak kendi arzu­suna ‘göre bir açıklama tarzı tutturup illâ da onun üzerinde ısrar et­meyecektir,

İnsan ufkunun genişliğini, insanın kabiliyetlerinin değişikliğini gözönünde bulundurduğu zaman, insanı bir tek faktöre göre açıklama hatâsına düşmeyecektir. Freud’un yaptığı gibi insan faaliyetlerini li­bido İle izah etmeyecek, Adler’in yaptığı üstünlük kompleksi ile açık­lamayacak, Jung’un yaptığı gibi aşağılık kompleksi ile izah etmeye­cektir. Tecrübeci ekolün yaptığı gibi bedenî enerji ile, komünistlerin yaptığı gibi tarihî veya İktisadî materyalizmle İzah etmeye kalkışma­yacaktır. Çünkü insanın sahası, bütün bunların her birisinden çok daha geniştir. Her faktörü ayrı ayrı kapsar insan bünyesi. Birbirinden ayırdedilmesi mümkün olmayacak şekilde komple bir bütünlük arzeder. Bunların hepsi ve ancak hayâller peşinde koşuşan nazariyeler görmez­likten gelirler bu gerçeği…

«Hani Rabbın, meleklere demişti ki: kuru bir çamurdan, şekillen­miş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üfle­diğimde; siz derhâl onun için secdeye kapanın…» (Hıcr, 28-29).

însan varlığının en bariz özelliği iç içe bir tabiata sâhib olmasıdır.

Bu yapısıyla insan, bu kâinattaki varlıkların hepsinden ayrılır. Halbuki kâinatta mevcûd olan varlıkların hepsi muayyen bir hedefi olan bir tek tabiata sahihtirler.

Gerek melekler, gerekse hayvanlar bir yanlarıyla —ki her ikisi de insanla benzerlikleri olan yaratıklardır.— tek bir tabiata ve belirli bir hedefe sâhibtirler.

Bünyesinin organik yapısı itibarıyla insana çok benzeyen üst de­receden bir hayvan dahi tek bir tabiata sahiptir. Bu hayvanlık tabiatı cesedin sınırlarını aşmaz. İçgüdüsel faaliyetlerden öte bir faaliyet ör­neği göstermez. Onun bütün enerji kaynağı bedenidir. Bu enerjiye yön veren esaslı unsur ise içgüdüsüdür. En mükemmel şekliyle hayvanların dünyasını bu içgüdüsel faaliyetler ta’yîn eder.

Hayvan yer, içer ve cinsel faaliyetlerini doğrudan doğruya bir sevk-i tabiî ile yapara Belli bir hedefi olmadığı gibi idrâkden de yoksundur. Hiç bir hareketinde İrâde mekanizması göze çarpmaz.

Acıktığı zaman açlık içgüdüsüyle yer, içgüdüsü yeter dediği za­man da yemez bir daha. Cinsî faaliyetlerini muayyen bir mevsimde ve belirli zamanlar içinde, yerine getirir. Bunun vaktini kendisi ta’yîn etmez. Böyle bir seçme yetkisi yoktur. Cinsel faaliyetin hedefini de ken­disi belirlemez. Niçin yaptığını bilmez. İçgüdüsünün gösterdiği yönün dışında başlı başına bir hareket şekli seçemez. Yine belirli bir zaman içinde bu cinsel faaliyetlerini keser. Ama o bunu kendi isteğiyle ve arzusuyla yapmaz. Sırrını idrâk edemeyeceği gibi, karşı koyma gücü de yoktur.

Hayvanın bütün hareketleri aynı şekildedir. Hayvanın hareketleri belirli bir irâdenin mahsûlü değildir, onları neden yaptığını anlamaz. Sâdece bir sevk-i tabiî ile onları yapar ve mukavemet edecek kudreti yoktur. Ayrıca mukavemet etme fikrine sâhib olamaz/Şu halde hay­van, varlığı itibarıyla içgüdülerin eline teslim edilmiştir.

Hayvan, bedeninin hareket tarzına göre faaliyet icra eden tek bir tabiata sahip yaratıktır.

Melek de her ne kadar biz melekleri görmesek de, bizim öğrendiği­miz vasıfları ile tek tabiatlı varlıktır. Belirli bir hedefi vardır. Kendi tasarrufu ve irâdesi dışında doğrudan doğruya ruhuyla yaşayan ve ru­hunun direktiflerine boyun eğen bir mahlûktur. Melekler yaradılışları itibarıyla mutlak itâata mecburdurlar. «Ve Allah’ın kendilerine emret­tiği şeylerde O’na isyan etmezler. Ve emredileni yaparlar.» Meleklerin her ne kadar bedensel içgüdüleri yok ise de, onların kendi çerçevesi dâ­hilinde ruhî. içgüdüleri vardır. Bedensel içgüdüleri yoktur çünkü, mad­dî cisme sâhib varlıklar değildirler. Onlar bu ruhî içgüdülerinin direk­tiflerine göre hareket ederler. Bu konuda düşünme, tasarruf ve seçme yetkileri yoktur.

Şu halde melekler de tek tabiatlı varlıklar olup ruhlarının verdik­leri direktifler muvacehesinde hareket ederler.

Bizim bildiğimiz varlıklar içerisinde birkaç yönlü hareket kudre­tine sâhib eş tabiatlı tek varlık insandır.

Eş tabîatlılık insanın bütün varlığında kendisini gösterir. İnsan yapısının en derin noktalarına kadar hükmü geçirir. İnsanı diğer var­lıklardan ayıran bu mucizevî kabiliyetin tezahür ptmediği hiç bir ha­reketi, düşüncesi, duygusu ve fiili yoktur.

İlerdeki bölümlerde biz, insan bünyesinde meycûd olan bu eş tabî­atlılık ve tezahürlerini inceleyeceğiz. Fakat önce biz bu eş tabîatlılığın insan hayatı ve tasarrufları üzerindeki te’sîrini de gözden geçireceğiz. fakat önce biz bu eş tabîatlılığın en bariz şekilde tezahür ettiği nokta­dan, rûh ve beden noktasından işe başlayalım. Aslında insanın formas­yonunda yer alan bu eş tabîatlılığın neş’et ettiği ana kaynak rûh ve bedendir.

«Hani Rabbın meleklere demişti ki: Kuru bir çamurdan, şekillen­miş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üfledi­ğimde; siz derhâl onun için secdeye kapanın.» (Hicr, 28-29).

İnsan, yeryüzünden alınmış bir avuç çamur ve Allah’ın ruhundan üflenmiş bir nefhadır.

Yeryüzünden alınmış olan bir avuç çamur beşerin formasyonunda açıkça görülür. İnsanın kaslan, damarları, organizması ve iç organları bu çamurun ifadesidir.

İlim diyor ki: İnsan bedeni tamamıyla toprağın oluşturduğu elementlerden meydana gelmiştir. Oksijen, hidrojen, karbon, demir, ba­kır, kalsiyum, kireç, sodyum, potasyum ve magnezyum… gibi element­lerden teşekkül etmiştir…

Yeryüzünün toprağından alınmış bu bir avuç çamur, bedenin is­tekleri ve faaliyetlerinde de kendisini gösterir. İlim diyor ki; açlık ve susuzluk, hadd-i zâtında bedenin biyolojik oluşumu ile ilgilidir. Cinsel faaliyetler ve insanla hayvanların kaynak itibânyla ortak olduğu di­ğer faaliyetler de, aynı şekilde bedenin organik ve biyolojik yapısıyla alâkalıdır. Bu faaliyetlerin aldığı şekil, her ne kadar biçim ve ulaşılan hedef bakımından birbirine benzemese de çıkış noktası itibarıyla ay­nıdır.

«İstekler» veya fıtrî içgüdüler, insanın organik gücü bedenle ilgili faaliyetleridir. Ya da bedenî esâslara dayalı faaliyet şeklidir. Nitekim şayet o organlar veya enerjiyi te’mîn eden salgı bezleri yok edilecek olursa, bütün faaliyetler de ya yok olur veya bir müddet faaliyetini ke­ser.

İnsanın ruhî tarafını temsil eden ise Allah tarafından üflenmiş olan rûhdur ki; bu, kendisini İnsanın şuurunda, idrâkinde ve iradesinde or­taya çıkaiy. İnsanın edindiği her türlü ma’nevî «değerlerde» temessül eder.

Hayır, bereket, iyilik, rahmet, yardımlaşma, kardeşlik, dostluk, sevgi, doğruluk, adalet, Allah’a îmân, yüce değerlere inanma ve bunla­rın pratik hayatta tahakkuku için çalışma… Evet bütün bunlar; ruhî faaliyetlerdir veya ruhî temellere dayanan faaliyet şeklidir. Bu da ay­nen öbür duygular gibi ma’nevî bir fenomen olup, hislerle algılanamaz ama te’sîrleri hislerle algılanan günlük hayatta görülür, anlaşılır.

Bedenle ilgili gerçekleri belirtmeye luzûm bile yoktur. Çünkü on­lar açıkça gözümüzün önündedir. Hem görür, hem de dokunarak anla­rız. Hududunu çizmekte, derinliğini ve gücünü ölçmekte hiç de zahmet çekmeyiz… Şö kadar var ki bu konularda araştırmalar’yapan ilimler, bunların gerçek derinliklerini kavramaktan âciz olduklarını belirtmek­tedirler. Sâdece dış görünüşlerini belirtip boyutlarını çizmekle yetin­diklerini söylemektedirler.

Aksi takdirde, bunların derinliklerini tâm olarak anladıklarını id­dia edecek olurlarsa sormak gerekir onlara, bir hücreye başlangıçta ilk olarak hayat veren sır nedir?… Ölü bir maddeden onu canlı bir hücre haline getiren esrarengiz güç nerede saklıdır?

Hangi esrarengiz güçtür ki, hücreye sunulan bu hayat emaresini geliştiriyor, düzenli, gayet muntazam, belirli bir hudûd dâhilinde hare­ket eden bir enerji kaynağı olarak faaliyetini sürdürmesini sağlıyor?.

Hangi esrarengiz güçtür ki, canlı hücrelerden meydana gelen dokulann bir burun yapısını kurmak, ağız, göz, kaîb, beyin, kol ve bacak gibi kuvvetli mekanizmaları teşekkül ettirmek için birleştiriyor?.. As­lında bütün bunlar temelden birbirine benzeyen ameliyelerdir ki ilim bunu henüz kesinlikle belirtemiyor…

Hangi esrarengiz güçtür ki, ağız burun, göz vs… gibi organlardan meydana gelen mekanizmaya belirli bir şekil veriyor babalara veya ata­lara az çok benzeyen tipler çıkıyor ortaya?..

Hangi esrarengiz güçtür ki, o hücre kümelerinden meydana gelen dokulardan bir kısmını gözün yapısı için ayırıyor ve onunla insan görü­yor, bir kısmını burnunun yapısı için ayırıyor ve onunla insan koku alı­yor, bir kısmını kulağın yapısı için ayırıyor ve onunla insan duyuyor, bir kısmını da zihin için ayırıyor ve onunla insan düşünüyor?

Daha yüzlerce… binlerce esrarengiz olaylar… Hepsi de gizli bir gayb perdesiyle örtülüdür… Ve bunların dış görünüşlerinden ve satıhların­dan başka derinliklerine inemiyor hâlâ…

Ruhî gerçeklere gelince bunlar tamamen gizli henüz. Evet. Ama insan bünyesinin gizli olmayan neresi var ki?.. Doğruyu söylemek ge­rekirse, insan gerçeği tamamen gizliliklerle örtülü… Fakat… Bir canlı hücredeki hayat muammasını bilmemekle, bir hücrenin gelişmesindeki esrarı anlamamakla, hücrelerin vazife bölümü yapmasındaki, organiz­mayı teşekkül ettirmesindeki ve her organın son derece girift olan ken­di görevini yerine getirmesindeki esrarı bilmemekle birlikte ruhî gerçek­leri de bilmemek cehaletimizi bir kat daha artırmıyor mu?..

Evet rûh görünmüyor. Onun hududunu çizmek ve buudlarını ölç­mek elimizden gelmiyor. Ama onun izini görüyor ve algılıyoruz. Bunu bazan elle dokunulabilen hâdiseler şeklinde bazan da duygu ve arzu­lar tarzında görüyoruz. Bu yüzden de insanın bir ma’nevî varlığı bu­lunduğunu ve buna terminolojik olarak «rûh» adını verdiğimizi bir tür­lü gözden uzak tutmamız mümkün olmuyor. Başka bir ad da versek ne-tîce değişmez ya. Şuiadar var ki biz bu gerçeği hududu ve işaretleri be­lirli bir mefhûm olarak algılıyor ve kavrıyoruz.

Yüce değerleri ifâde eden… Hakdan, hayırdan, güzellikten, hürri­yetten, kardeşlikten ve sevgiden söz eden bütün kavramlar… Sonuna kadar hepsi de insanın bünyesinde var olan ma’nevî yapının ifâdesi-dirler. Bütün insanların bu kavramların topunu birden aynı anda kav­ramış olmaları gerekli değil tabiî. Bizim bunların toirer realite olduğu­nu, beşerî gerçekleri dile getirdiğini ve realiteler dünyasında bizzat var olduğunu ileri sürebilmemiz için bir kısım insanların bunlardan bazı­larını kavramış olmaları kâfidir. Hattâ insan dilinde bu mefhûmların bulunması bile onların bir realite olduğunu kabul etmemiz için yeter­lidir. ., Dil de, insana has ma’nevî bir değerdir. İnsan dilinde sözlüklerinde «sevgi» kelimesi veya «adalet» kelimesi, ya da «güzel» kelimesi mevcûd olduğu an bu değerlerin algılanan bir gerçek olmasıyla beşerin gerçekleştirilmesini arzuladığı bir rü’yâ olması arasında fark yoktur… Çünkü her ikisi de, insanın ma’nevî faaliyetlerinin isbâtı için yeterli bir delildir… Bu değerlere karşı olan istek bile ma’nevî bir faaliyettir. İs­ter hisler dünyasında tahakkuk etsin, ister etmesin netice değişmez. Tıpkı yeme arzusunun insan bedeninde belirli bir faaliyetin varlığına delil olduğu gibi. İster bu arzu fiilen insanın önüne bir yemek sofrası te’mîn etsin, ister etmesin bir şey değişmez.

Biz kesin olarak belirtiyoruz ki —ne derecede olursa olsun— bu kavramların ifâde ettiği gerçekler, realiteler dünyasında var olduğu için insanların dilinde de yer etmiş ve lugatlarına geçmiştir. Eğer belirli bir hedef uğrunda birbirleriyle yardımlaşan şahıslar bulunmamış olsaydı; «yardımlaşma» kavramı da olmayacaktı tabiî. Ayrıca dildeki bu keli­meden türemiş başka kelimeler de lugatlarda yer almayacaktı. Eğer doğru, adaletli ve merhametli… şahıslar bulunmamış olsaydı bu sıfat­ların delâlet ettiği manâlar da beşer lugatlannda bulunmayacak, insan­ların dilinde yer etmeyecekti. Halbuki bu vasıflar hususunda insanlar birbirinden farklı şekiller arzetmektedirler. Bu vasıflardan hiç bir hu­susiyet taşımayan ve dolayısıyla da onun lügat anlamını kavramayan normal bir şahsın bulunduğu da görülmemiştir…

Bedenî faaliyetlerin ölçüldüğü zaaf ve kuvvet derecesi takdir edil­diği ölçüler olduğu gibi ruhun da —veya ma’nevî faaliyetlerin de— ken­disine göre ölçüldüğü mikyasları vardır. Ne var ki bu ölçekler de, tıpkı onun gibi ma’nevîdirler. Meselâ bizim zihnimizde bir adalet şekli, bir merhamet, iyilik ve yardımlaşma tarzı vardır. Ve bu, bilinmeyen bir şekilde teşekkül etmiştir. Biz de bu şekle veya tarza uyarak insanların hareketlerini ölçer, kuvvet veya zaaf noktalarını ve derecesini tesbît ederiz,

Nasıl olursa olSün bu giriş kısmında bizim belirtmemiz gereken husus, insan bünyesinde bu iki tür faaliyet şeklinin varlığını tesbît et­mek ve bunun insanın kendi öz yapısında olduğu gibi eş bir yapıya sâ-hib ve sâdece insana mahsûs bir özellik olduğunu açıklamaktır.

Fakat bu eş tabîatlılığm salt olarak varlığı, bütün yaratıklardan ayrı olan insan mekanizması hususunda bize sağlam bir bilgi vermez. Çünkü bu mekanizmanın bir şekli daha vardır ki tezahür eder. Ve ger­çekte insan hayatının bütünü bunun üzerine kurulur.

İnsanın mekanizması eş tabiatlı olmasına rağmen, birbirinden ta^ mâmen ayrı ve her biri kendi istikametinde hareket eden iki unsurdan meydana gelmemiştir.

İnsan, rûh ve bedenden meydana gelmiştir. Ama bunlar tamamen birbirinden ayrı değildir.

«Onu düzeltince de ruhumdan üfürdüm…» (Hicr, 29).

İşte insana ruhunu veren bu ulvî nefha —ki bu rûh Allah’ın ru­hundan bir parıltıdır —onu çamurdan yapılmış mekanizmadan ayrı bir unsur olarak mütalâa etmemiştir. Başka bir yer de ayırmamıştır onun için. Sâdece o düzeltilmiş olan çamura aktarılmıştır… Baştan so­na kadar bütünüyle ona aktarılmıştır. Ve bütün varlığını kaplamıştır o çamurdan yaratığın. Böylece o çamurdan yaratık aynı anda hem ruhî, hem de bedenî yapıya birden sâhib olmuştur. Bu mekanizmada bir un­sur diğerinden ayrı, bir yapı diğerinden farklı olarak mütalaa edile­mez.

Çünkü insan gerçekte sâdece çamurdan yoğrulmamıştır. Onu yal­nızca çamura çevirmek mümkün değildir…

Sâdece ruhtan da ibaret değildir… Ve onu sırf ruhtan ibaret ola­rak görmek de mümkün olamaz…

Her iki unsur da birbiriyle karışmış ve içice girmiştir. İkisinden bir­likte, karışık evsâfta ve nitelikleri birbiriyle özdeşleşmiş tek bir meka­nizma teşekkül etmiştir.

İşte insan mekanizmasındaki en büyük gerçek. İnsanın bütün faa­liyetleri duyguları ve hayatla ilgili tasarrufları bu gerçeğin üzerine ku­rulur…

Başlangıcı itibarıyla insanın —normal şartlar altında— bedenî faa­liyetlerini hayvansal yollarla değil de, insanî yollarla îfâ etmesi de bu gerçeğe dayanır. Tıpkı burum gibi ruhî faaliyetlerini de yine insanî yollarla yerine getirir. .Yoksa birbirinden ayrı ve başlı başına bu unsur­lardan birisi ile değil.

İnsan yer… yeme işleminde insanla hayvan arasında bir fark yok­tur. Yeme işlemini bedeninin organları yerine getirir. Ve bu işleme kim­yevî oluşumların kanunin hükmeder. Bir de çamurla ilgili unsurlar.

Ne var ki insanın yeyiş tarzı, hayvanmkinden farklıdır. Ayrılık, sâ­dece insanın yediği yemeğin çeşitliliğinden ibaret değil. İnsan birkaç çeşit yemek yer ve yiyeceğini kendisi seçerken, hayvan sâdece bir tek çeşit yemek yer ve onu da içgüdüsü ta’yîn eder. Her yemek çeşidini iç­güdüsü ayarlar ve hayvan bunun dışına çıkamaz. Ama insanla hayvan arasındaki yeyiş farkı, sâdece bundan ibaret değil ki, yeyiş şekli ve he­defi bakımından da ayrılırlar.

Bu ayrılışın en bariz şekli; insan yemeğe doğru hareketini kendi isteği ile ta’yîn eder ve bunda hürdür.

İnsanın da bir içgüdüyle yemek arzu ettiği bir gerçektir. Organiz­mayı teşekkül ettiren bir içgüdü. Ve insan çok ağır bir baskı unsuruyla içten tepip gelen isteklerini te’nıîn etmek zorundadır. Ne var ki. insan kendisini zorlayan bu isteği yerine getirirken birçok şeyler yapabilecek güçtedir. Bir kere yemek yiyeceği zamanları kendisi seçer. Ve bunu doğ­rudan doğruya kendi iradesiyle yapar. Gerek ferd olsun gerek toplum bu değişmez. Uzun veya kısa bir müddet seçtiği yemeği yemeyebilir. Alışkanlıkla veya oruç tutarak yemeyebilir. Yemeği yerken de çeşitli şe­killerde yiyebilir. Hazırlattığı yemeklerden canının istediğini yer, iste­mediğini yemez. Canının istediğini kendi isteği ile tıpkı hayvanlar gibi oburca ve hiç bir sınır tanımaksızın yiyebilir. Ya da gayet efendice ve görgülü olarak çok az yer. Veya son derece dikkat ve itinâ ile yer;.. İs­terse yemeğini helâl gıdalardan yer, isterse haram gıdalardan. Dilerse tek başına kimse görmeden yer, dilerse herkesle birlikte sohbet ederek yer. Bunları kendi hayat ölçülerine ve değerlerine göre ayarlar.

Şu halde insan da bir zorlama sonucu olarak.tıpkı hayvan gibi iç­güdüsel arzusunu tatmin için yemek yer. Fakat bu yolda ilerlerken, ar­zu ve isteklerini tatmin ederken kendi isteği ve iradesiyle birçok yol ta’kîb eder… İşte bu istek ve arzular insanda ruhun varlığından ve ça­murla karışıp birleşmesinden neş’et eder.

Şu halde irâde ve ihtiyar, ruha hâs bir niteliktir. Bunların mutlak olan şekli, Allah Teâlâ’nm Zât-ı Sübhânî’sinde temessül eder. Ve O’dur insana kendi ruhundan üflemiş olan. Ve yine bu iki nitelik mahdûd şe­killeriyle de insanda ortaya çıkar. Bu da ancak bir avuç çamurun Al­lah’ın ruhundan koparabildiği parçalara parıltılara tahammül edebil­diği kadar olabilir.

însan cinsel isteklerini de tatmin eder… Bunlar da hayvanı zorla­yan şiddetli isteklerin aynısıdır.

Ne var ki insan, cinsel isteklerini hayvanların tatmin ettiği yollar­la tatmin etmez.

Hem burada önemli olan mes’ele, bu isteklerin cinsel arzulann yay­gınlaştığı mevsimlerde olmasıyla ilgili değildir. İnsan her sene belirli günlerde cinsel arzularını tatmin etmez. Halbuki hayvanlarda bu is­tekler belirli mevsimlere ve zamanlara münhasırdır. Aradaki farklı­lık yalnız, bundan da ibaret değil… Bunun dışında metod ve hedefi ba-. kımından da ayrıdır insanla hayvan arasındaki cinsel İstekler.

însan nasıl ki yemek karşısındaki davranışını kendisi ayarlarsa, cinsel duygular karşısındaki davranışınızda kendisi ayarlar. Ve bu ko­nuda kendi isteğini yerine getirmek için geniş bir irâde gücüne sâhibtir.

Bir kere insan, cinsel duygularını tatmin ederken muhtelif duygu derecelerine sâhib bulunur. Hayvanda ise böyle bir şey mevzûubahis de­ğildir. Hayvan, cinsel ihsas çeşitlerinden sâdece birisini tanır. Cinsel ihsas her ferde göre ayrı ayrıdır. Her ferdin cinsel arzulan farklıdır.

İnsan, değişik cinsten isteklere sâhibtir. Cinsel konularda bir kıs­mı hızlı iken bir kısmı yavaştır. Bir kısmı son derece arzulu iken bir kısmının arzusu azdır. Bir kısmı sert iken bir kısmı incedir. Bir kısmı karmakarışık duygulara sâhib iken bir kısmınınki apaydınlıktır. Bu ba­samakların en alt kısmında hayvanı arzular yer alır ise de, temiz ve sâf arzular da yer alır. Bu grafik insanın hayvanı yanından başlar, alevlenmiş yanan azgın bedeni hareketlerle gelişir. En sonunda insa­nın meleklik yanına ulaşır. Ve o zaman insanı; bir rûh inceliği bir ay­dınlık ve nûrâniyet kaplar.

Azgın bir şehvet türü vardır ki heyecan halindeki insanın cesedin­de, susamış cinsel organlarda ve çekici arzuların döküldüğü gözlerde çıkar ortaya.

Bir başka şehvet türü vardır ki; düzenli, sakin, nizâm ve intizâm içinde hazırlıklara girişir, neticede hiç acele etmeden, belli bir müddet zarfında başarıyla hedefine ulaşır.

İnsan bünyesinden coşup gelen ve yolu îcâbı kalbe uğrayarak ger­çek alevli, yakıcı arzular da vardır. Ve kalbden geçtiği için de birtakım kirlerini temizler, soluyan cesedin çığlıklarına karışan bir sevgi ve arzu ile karışır.

Bir de kalbden coşup gelen parlak ve uçarı istekler vardır. Ne var ki bu istekler kalbden doğmasına rağmen yol uğrağı olarak cesede ge­çer ve ortaya yakıcı alevlerinin bir kısmını sokar. Her ne kadar vücû­dun kirli unsurlarından bir kısmını kendi üzerine bulaştırırsa da, kalb­den geldiği için yine de parlaklığını ve safiyetini muhafaza eder.

‘ Bir başka arzu çeşidi de hayâller içinde yüzen ruhun parlayışla-rıyla ortaya çıkar ve her türlü pisliklerden arınır. Cesedin kirlerini yok eden bir parlaklık kazanır. Bedenî kayıdları ve hudûdlan hiç mi hiç ta­nımaz. Doğrudan doğruya öz ve sâf güzelliğe âşık olur tâ ilk akışa baş­ladığı kaynaktan beri…

Daha başka türden arzular vardır ki kelimeler ifâde ederöez, cüm­leler anlatamaz onları…

İnsanlar birbirinden farklı bu iki uzak uçlar arasında değişik şekil­ler gösterirler… Hattâ bir tek insanda bile bu arzular an be an değişik şekiller arzeder. Bir an önceki tavrı bir an sonraki tavrına uymaz. Ne var ki bütün bunlara rağmen —normal haldeki— cinsel arzular, psi­kolojik duygulardan ayrı olarak mülâhaza edilemez. Bedenin itici arzu­ların yanı sıra her zaman psikolojik duygular eşlik ederler. İster az, is­ter çok olsun bu psikolojik duygular tamamıyla insanın yapısında rûh ile çamurun birleşmesinin neticesidir.

İster kendisini cinsel konuları düşünmeye verir, isterse bu gibi dü­şüncelerden uzaklaşarak kendi bünyesi ile ilgili kapsamı geniş ve mükemmel, hedefleri itibânyla muhtelif yönleri bulunan mes’elelere ve­rir.

Buna göre insan cinsel arzularının ezici gücüne uymak zorunda kalır. Ne var ki bu, hayvanlarda olduğu gibi tam manâsıyla içgüdüsel değildir. Yani insan organizmasının temelini teşkîl eden çamurun ge­tirdiği bedenî arzuların ve kimyevî reaksiyonların sonucu ortaya çıkan isteklerin sonucu değildir.

Durum böyle olunca, insanoğlu bedenî arzularını muhtelif şekil­lerde tatmin eder.

îsterse arzularını sonuna kadar ileterek tatmin eder, isterse hafif­letir.

îster cinsel duygularını bedenî hareket haline dönüştürür ve be­denî hareketlerle cinsel isteklerini boşaltarak rahatlar. İsterse onu, ruhî ve duygusal hareketlere dönüştürür ve bunun neticesinde çeşitli san’-at dallarında, düşünce ve duygu şekillerinde, gelişme alanlarında ba­şarılı örnekler verir. Böylece kendi içindeki sahasını genişletir. Aynı za­manda hafifler ve esnek bir tarz alır. Mutlaka yerine getirilmesi gere­ken varlık, oluştan hissen yaşanan bir güzellik biçimine dönüşür.

En sonunda cinsel duyguların seslenişine karşı kendisini korur, ne kadar zor ve meşakkatli olursa olsun bu isteklere karşı koyar… – Bu durum hedefler arasında ortaklık ve yönelişler bakımından benzerlikler bulunmasına rağmen ferdden ferde değişir.

Böylece insan, seçmelerle dolu uzun yol boyunca istekler ve bu is­teklere verilen cevablarla yürür gider. Bu arzu ve istekleri, ruhun bir avuç toprakla karışmış olmasından ve hiç bir konuda toprağın kendi başına harekete geçmemesinden ileri geliyor.

İşte insanla hayvan arasında müşterek noktalar. İnsan da tıpkı hayvan gibi aynı ezici baskılara ma’rûz kalıyor. Şu kadar var ki insanla nayvan arasındaki istekler bir olmakla beraber verilen karşılıklar de­ğişik oluyor. «İrâde»-1-tarafından yönetilen ve «seçme» kabiliyeti tara­fından harekete geçirilen karşılığın şekli ayrı oluyor ki, gerek irâde ge­rekse seçme kabiliyeti ruhun mümeyyiz vasıfları arasında yer almak­tadır.

İşte insanın hayvanla ortak olan yanı…

Aynı şekilde bir de meleklerle ortak olan yanı vardır insanın:

İnsan yüce arzular duyar içinde. Ruhu ince, hafîf ve parlak bir ka­natla açılır enginlere doğru.

İştiyakla Allah’a vâsıl olmak ister. O’nun mahabbetini kazanmak için çalışır. Rızâsına nail olmak için gayret sarfeder. Bazan o derece ibâ­dete verir ki kendisini her şeyi unutur. Kendi şahsını bile. Yeryüzünde yaşadığını hiç mi hiç farketmez. Kendisinin de bir bedeni olduğunu or­ganların et ve sinirden yapıldığını, karşı koyulması mümkün olmayan arzulan bulunduğunu unutur. Çünkü o anda insan bedeninin hududu­nu tâyîn edemez. iKendisi ile Allah arasındaki fasılanın neden ibaret olduğunu kestiremez..Ayrıca kâinat ile de ilgi kurmak iştiyakını duyar. Tabiatın güzelliklerini açığa çıkarmak ister. Güzel bir çiçekten bir neh­re geçer. Oradan sarp kayalarla dolu dağlara tırmanır, yerle gökyüzü arasında dolaşıp duran bulutlara takılır. Bazan tabiat karşısında duy­duğu hayret o dereceye varır ki, kendisinin mekân içinde bir yer işgal eden hududu belli ve algılanabilen bir varlık olduğunu unutuverir bir­den. Çünkü o anda bu sınırlı varlıkla engin ve geniş kâinatın birbirin­den ayrıldığı çizigiyi hissetmez.

Başkalarıyla da ilişki kurmak, dostluk ve yardımlaşma içinde ge­çinmek ister. Birbirleri arasında adalet, müsavat ve kardeşlik ölçüleri­ni yerleştirmek ister… Bazan bu duygular onu o kadar kaplar ki kendi varlığını unutur. Ferdiyetini kaybeder. Ve böylece ferdî bünyesinin ge­reği olarak şahsî istek ve arzulardan feragat eder. Çünkü o anda insan, kendi ferdî istekleriyle diğer ferdlerin arzuları arasında bir ayrılık gay-rılık gözetmez.

Başka cinsten bir ferd ile de ilişki kurmak ister insan… Ama bu ilişki cinsî ilişkilerden farklıdır… Parlak bir sevgi ve mahabbet ilişkisi­dir ki bu cesedlerin birbiriyle birleşmesini gerektirmez. Burada sevgi kalbden kalbe akar… Bir varlıktan bir başka varlığa uzanır. Bu sevgi hâlesi bazı anlar öyle kuşatır ki insanı, bedenî arzularıyla birlikte bü­tün varlığım unutturur. Bünyesindeki kimyevî reaksiyonların taşıdığı gerçekleri hatırlamaz bile. Çünkü o anda beden engelini tanımaz ve ruhu enginlere doğru kanat açar…

İşte bütün bunlar ruhun an be an değişen halleridir… Her türlü kayıptan âzâde olarak bu enginliklerde yüzer…

O anlarda rûh meleklerin nûranî havasına bürünür ve insan me-leklik tarafı ağır basan bir varlık haline gelir.

Şu kadar var- ki her şeye rağmen insan melek halins ‘dönüşmez. Hatta o enginliklerde kanat gererken bile melek haline dönüşmez… Bir kere onunla melek arasındaki fark o anlarda bile insanda ((ihtiyar» adım verdiğimiz seçme kabiliyetin bulunmasıdır. Halbuki melek tabi­atının gereği olarak o halde bulunmaktadır ve aksi vârid değildir onun için… «Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerde Allah’a isyan etmezler. Ve emrolunanı yaparlar.»

«Gece gündüz hiç durmadan Allah’ı tesbîh ederler.»

însan irâde ve ihtiyar sahibi olmakla beraber her ferdin hareket tarzı değişir.

Fakat aralarındaki en büyük fark, insan ancak balirli bir an için o havaya girebilir… Sonra tekrar yaşanan dünyanın sınırlan içine dö­ner. Çünkü onun hissini ağır baskılar altına alan zaruretler vardır. Acıkmak ve doymak gibi birtakım arzu ve istekler onu ağır baskılarıyla tek­rar yeryüzüne döndürürler… İnsan ne kadar çalışırsa çalışsın, ruhî âle­minde bir müddet yaşar kısa veya uzun, bslirli bir müddet sonra yine yaşadığı âlemin gerçeklerine döner. Ve onu bu yaşanan realiteler dün­yasına dönmekten alıkoyacak hiç bir güç ve kudret yoktur…

Bu da ruhun cesed ile karışmasının bir neticesi, ruhun cesedden ayrılmayışının sonucudur. Hiç bir zaman için ruh bütünüyle cesedden ayrılamaz, çünkü bir avuç toprakla bu yeryüzüne bağlanmıştır…

Şu halde ne zaman olursa olsun, insan tamamıyla hayvana ve me­leğe benzemez. Bilakis o, her haliyle insandır. Bunun sebebi de ruhun toprağa karışıp birbirinden ayrılmayacak derecede komple bir varlık meydana getirmiş olmasıdır.

Zaman zaman insanın bu iki yandan birisine doğru kanatlanıp uç­tuğu doğrudur.

Bazan olur hislerin ağır baskısıyla bedenî arzular âlemins doğru kanat gerer… Bazan da olur rûh dünyasındaki aydınlıklara doğru uçar gider…

Bazan olur öldürücü baskılar; bedenî zaruretler ve istekler yönün­den gelir… Çünkü insan olarak «biyolojik» zaruretleri yerine getirmek zorundadır. İnsan birtakım bedenî ifrazlarını akıtırken veya cinsî ha­reketlere dalarken bedenî yönü onun bütün hareket ve faaliyetlerine hâkim olur. Ve böylece insan bünyesinin ağır basan yanı tamamıyla beden olur.

İnsan heyecana kapıldığı zaman da durum aynıdır. Heyecanlanan insan kızar ve köpürür… Fıtrî isteklerinden herhangi birisine karşılık verirken, bir müddet açlıktan ve mahrumiyetten sonra arzularını tat-mîn ederken de durum aynıdır…

İnsanın hisleriyle ilgili eğlencelerinin hepsinde de bedenî unsur hâkimdir. Ve temel yapıyı teşkil eden bir avuç toprağın arzularına bo­yun eğer.

Hissi eğlencelerden ve bedenî arzulardan uzaklaşma anlarında da bir başka yönü hâkim olur ve ruhun kanatlanışı başlar.

Her ikisini de yapan insandır. Tabiatı îcâbı olarak insanoğlu gün olur o yana, gün olur bu yana kanat gerer. Bu da tabiatında ve asıl ya­pısındaki toprak ile ruhun, birleşip karışmasının neticesidir.

Ne var ki bu hususta üç nokta üzerinde dikkatle durmamız gere­kecektir :’

I- Her iki halde de insan insandır. İnsan normal durumunu de­vam ettirdiği müddetçe, yani psikolojik anormalliklerden uzak olduğu müddetçe her iki durumda da insan olarak kalır. Birbirine ekli ve kar­ma tabiatıyla bütün faaliyetlerini yerine getirir. Zaman zaman bu iki durumdan birisi diğerine gâlib gelecek de olsa yine insan olma vasfını kaybetmez. Bu yanlardan birisinin ağırlık kazanması ile kendi Öz var­lığından ayrılarak müstakil bir varlık olması arasında çok fark vardır.

II- Normal durumlarda bu iki yandan birisinin ağır basması, muvakkat bir zamana kadar olup sürekli değildir. An olur insan be­deni faaliyetlere dalar tamamıyla, sonra döner ruhî ve ma’nevî faali­yetler alanına girer… Bu gelgitler sürekli olarak devam eder. Anormal­lik halleri dışında hiç bir zaman devamlı olarak tek tarafta kalmaz.

III- Bedenî faaliyetler ile ruhî faaliyetler arasındaki bu sürekli gelgitler, insanı, ruhla cesedin müsâvî olduğu bir noktada dengeli ola­rak tutar ve muvâzenesini korumasını sağlar. İnce bir şey üzerinde yürüyen kimseyi andırır o bu haliyle. İnce ve dar bir mekân üzerinde yürümek zorunda olan kimse bir o yana, bir bu yana sallanarak yürür ve her seferinde böylece dengesini korur. Onun bir o yana, bir bu yana sallanması dengesini kaybetmesine vesile olmaz hiç bir zaman, aksine dengesini sağlaması için yardımcı olur…

Eşsiz bir yapıya sâhib olan insan bünyesini, bu şartlar içinde kav­ramaya çalıştığımız zaman onu tam manâsıyla kavrayamayız. İnsanın sâdece eş tabiatlı bir varlık olduğunu söylemekle onu kavramış olma­yız. Onu meydana getiren bu iki unsur arasında bir karışma ve birlik bulunduğunu, her iki unsuru da —meleklik ile hayvanlık— kendisine hâs metodlar dâhilinde harekete geçirdiğini yani hem hayvana benze­yen, hem de meleğe benzeyen yönleri birleştirdiğini, en sonunda da ne melek ne de hayvan olup aksine insanlığını devam ettirdiğini söyle­mekle tüm gerçekleriyle insanı ifâde etmiş olmayız.

însan bünyesinin durumu sâdece bundan ibaret değildir.

Biz ancak onun bütün eş tabiatına rağmen bir ve tek bir varlık ol­duğunu söylesek gerçeği ifâde etmiş oluruz.

Tek bir yapıya sahiptir insanoğlu… Ondan meydana gelen bütün faaliyet şekilleri tek bir bünyeden doğmaktadır… Terkibi son derece güç ve girift bir birleşime sâhib olan tek bir bünyedendir.

Zaman zaman aralarında bir birlik bulunmadığı görülürse de, in­sanın bütün faaliyetleri arasında bir bağ ve birlik vardır.

Maddî faaliyetler ve ma’nevî faaliyetler…

Fiilî faaliyetler ve kullukla iligili faaliyetleri…

İktisadî, içtimaî, siyâsî faaliyetleri, fikri ve ruhî çalışmaları.-..

Ferdî ve sosyal faaliyetleri…

Bütün bu ve buna benzer faaliyetlerinin hepsi ilk bakışta birbirin­den ayrı faâliyetlermiş gibi görünürse de, her birinin apayrı özellikleri bulunduğu, geniş ve insanın muhtelif yönlerinden birisini içine alan başka yönleriyle İlgisi olmayan faâliyetlermiş gibi olduğu görünürse de…

Bu apaçık bir yanılmadan ibarettir… İnsanı rûh ve beden diye iki­ye ayıran vehimler gibi bir vehimdir bu da…

Bazı anlar bu iki yönden birisinin ağır basmasıyla ortaya çıkan durumlar aldatmaktadır insanı… Halbuki bu belirtiler tamamen be­lirli bir zaman içindir ve gelip geçicidir.,.

İnsan beden ile faaliyet yaptığı zaman, bütünüyle bedenini işe ver­diği zaman bu faaliyetinin tamamen maddî olup kendi başına müsta­kil ve bağımsız olduğunu sanıyor. Gerek kendi içinde gerekse hayatın­da kendisini maddî işe verdiği an hiç bir şekilde ma’nevî yanlarıyla il­gisinin bulunmadığını zannetmektedir…

İnsan kendisini kulluğa verip de, ma’nevî havaya girdiği an da onun bu ruhî faaliyetinin diğer bütün varlığından ayrı olduğunu sanı­yor. İbâdete daldığı an, gerek kendi içinde ve gerekse hayatında maddî hiç bir şeyle ilgisinin bulunmadığını zannediyor.

Halbuki gerçekte böyle bir ayırım hiç bir zaman için söz konusu olamaz. Aradaki ilişkiler ne kadar kaybolsa veya insan tarafından unu­tulsa da, asla bütünüyle bir ayrılık mevzûubahis değildir.

İnsan eliyle bir işe daldı mı ve kendisini bütünüyle ona verdi mi… Bazı kere ne yaptığının bile farkına varamaz… Ne var ki belirli bir hedefe ulaşmak için kendisini ona vermiş ve her şeyi unutmuş olması hedefin mevcûd olmadığını göstermez. Hem o, ilk olarak bu işe başla­dığı zaman hedefini bilmemekteydi denilemez. Binâenaleyh realiteler dünyasında işle hedef birleşir ve onu yapan kişi bu birleşimi bizzat ken­di içinde hisseder. Zaman zaman bu hedefin farkına varmasa, işle he­def arasındaki münâsebeti farketmese de, netice değişmez.. Bu takdirde maddî i§ hem maddî hem de ma’nevî bir iş haline gelir. “Muhtelif yön­leri arasında birlik sağlanarak alâkasını devam ettirir ve hem ruhî hem de baden! faaliyetler yaparak insanlığın gereklerini yerine getirir.

Ve bir an da ibâdete daldı mı… O an maddî bünyesinin kendi ya­pısındaki te’sîrini unutur. Çünkü o esnada bedenî istirahata çekilmiş durumdadır. İnsan bedeni öyle bir yapıya sahiptir ki, ancak acıtıldığı veya acıktığı zaman varlığı hissedilir. Tabiî haletinde ise açlık, acıma, heyecan ve hastalık bulunmayacağından insan onun farkına bile va­ramaz. Ama her şeye rağmen o mevcûddur. O, bu ruhî haleti içinde bi­le mevcudiyetinin ağırlığını bilir, tahammülü dâiresinde bulunan faa­liyetleri hisseder. Eğer bu faaliyetler ilerleyecek olursa te’sîri altında kalır, yorgunluğunu ve acısını farkeder. Beden her ne kadar yerinden oynamasa da vâki’ olacak şeyleri hisseder. Hattâ çoğu kerre fazlalaşır-sa insan bedenini doğrudan doğruya yorar. Böylece ibâdet esnasında dahi rûh ile beden birbiriyle irtibat halindedir… Hem gerçekler dün­yasında hem de ruhun derinliklerinde iki realite birbiriyle ilgi halin­dedir. Her ne kadar insan bunlar arasındaki bu ilgiyi farketmese de o vardır…

însan hayatındaki bütün olaylar da, bu iki örnekte olduğu gibi ce­reyan eder.,.

însan bir ekonomik projeyi tatbik sahasına koyarken… Veya in­sanların yeryüzündeki iktisadî faaliyetlerine göz atarken çoğu kere şöyle tahayyül eder : «Ekonomi, insanın varlığından büsbütün ayrı bir faaliyet şeklidir. Veya insanın varlık yapısı içerisinde apayrı bir kuv­vettir ve onun gerek fikir dünyası ile gerekse rûh âlemi ile bir ilgisi ola­maz. Ahlâkî değerler ve ma’nevî kıymetlerle alâkası yoktur.»

Bu tahayyül, olması imkânsız bir vehimden ileri geçemez. İnsan­ların birbirleriyle olan münâsebetlerinden iktisâdi faaliyetler ortaya çı­kar. Sevgi, yarış, savaşma veya düşmanlık münâsebetleri hep bu eko­nomik faaliyetlerden doğar. Bütün bu durumlarda ekonomik faaliyet­lerle insanlığın «ma’nevî» yönleri birbiriyle ilişkilidir. Onun duygula­rına şekil veren, düşüncelerini yöneten ve hayat mes’elelerine el atış tarzını hazırlayan hep bu ilişki olmuştur. Bir yandan da fıtrî duygu ve isteklerle bunların neticesi ortaya çıkan düşünce ve ideallere te’sîr eder. İktisadî hayatın zaman zaman belirli yönlere doğru tevcih edilmesini sağlar. Mal ve mülk sahibi olma arzusu, ortaya çıkıp bilinme arzusu, lüks bîr hayat sürme isteği, güçlü ve kuvvetli olma temayülü, başkala­rını köleleştirme ve kendisine boyun eğdirme arzusu veya diğerleriyle yardımlaşma isteği gibi normal ve anormal istekler, yüce ve aşağılık arzular cemiyet içindeki ekonomik faaliyetlere yön verir. Ve bu duygu­lar ekonomik faaliyetlere yön vermekle kalmaz, belirli bir hudûd dâ­hilinde normal akıp gitmesini te’mîn eder. Binâenaleyh ekonomik faa­liyeti ruhî ve ma’nevî değerlerden ayrı olarak mütalaa etmek imkân­sızdır. Gerek pratik hayatta gerekse ruhî platformda ahlâkî ve ma’nevî kıymetlerden ayırmak mümkün değildir. Her ne kadar zaman zaman insana müstakil bir kuvvet vehmini verse de bu, vehminden öteye ge­çemez.

İnsan ibâdet ederken de… Doğrudan doğruya bu ruhî kıymetler maddî, siyâsî, sosyal ve iktisadî hayattan ayrı olarak mütalaa edilmez. İbâdetten nefret edip kaçtığı zaman da değişen bir şey yoktur. Her iki halde de insanın pratik hareketleriyle ibadeti arasında karşılıklı te’-sîrler vardır. İnsan yaptığı ibâdette sadakatli olursa, maddî hareketle­rini ve faaliyetlerini de Rabbınm rızâsına nail olmak için dikkatle ya­par. Böylece üretim; kemiyyet ve keyfiyet yönünden ibâdet ruhunun te’sîri altında kalır. Ayrıca ibâdet, ekonomik ilişkilere de te’sîr eder.

Rabbına kulluk eden bir kişi, bir mü’min kendi faaliyetinin semeresin­den başkalarını mahrum etmek istemez. Başkalarının kendisinin ka­zancından faydalanmamasını istemez. Böylece ibâdet bir nev’î yardım­laşma ve dayanışma ruhu doğurur ki; ekonomik hayatı kendisine hâs bir seyir içinde yürütür. Ama insan ibâdetinde sadakatli olmazsa veya ibâdetten nefret eder ve ondan yüz çevirirse, hiç bir zaman için işine dikkat vermez. Kendisini dikkat etmeye zorlayan veya iten başka fak­törler olmadıkça işini dikkatli olarak yapmaz. Devletin sultasını veya iş sahibinin korkusunu sû-i isti’mâl etmeye çalışır. Hiç bir zaman için ruhunda yardımlaşma ve dayanışma duygusu gelişmez. Ve iktisadî ha­yat bir sömürü, kapkaç ve gasb havası içinde gelişir. En sonunda da hâ­kim olacak ekonomik sistem; ya feodalite, ya kapitalizm veya iktidarı elinde bulunduran devletin ferdleri köleleştirmesi esâsına dayanan ko­münizmdir.

İşte böylece ruhî değerlerle maddî, sosyal ve siyâsî değerler birbi­rinden ayrılmadan alâkasını devam ettirir.

Bir şahıs haram veya helâl olsun, muayyen bir lahzada cinsel ener­jisini telâfi ederken o anda her türlü değerlerden uzak olduğunu tahay­yül edebilir. Bunun sâdece bedenî bir arzunun tatmini, bir şehevî duy­guya karşılık verme mâhiyetinde olduğunu, ruhî kıymetlerle alâkası ol­mayacağım sanabilir.

Daha önce bedenle rûh arasındaki ayırımın imkânsızlığı üzerinde söz etmiştik. Normal haldeki cinsel faaliyette, iki cinsi birbirine bağla­yan duyguların varlığı bahis mevzuu olduğu müddetçe, ruhla beden arasında bir ayırımın söz konusu olamayacağını belirtmiştik.

Fakat biz aynı konuyu burada biraz daha geniş olarak ele almak istiyoruz. Ferdin cinsel enerjisi hiç bir zaman İçin tek başına değildir. İnsanlar bir toplum olarak hayatlarına devanı ettikleri müddetçe fer­din tek başına mütâlâa edilmesi imkân dışıdır. Hattâ toplum hayatı bile aslında ferdlerin cinsel faaliyetlerinin sonucu ortaya- çıkmakta­dır. Bir ferdin cinsel faaliyeti ne şekilde olursa olsun, cemiyete ikinci derecede te’sir eder. Cemiyet de, değer ölçüsü, düşüncesi maddesi ve mânası ile ona baskı yapar. Ve ferd bunun te’sîri altında kalır. Bir kişi cinsel faaliyetinin helâl olmasını isterse ve buna titizlikle dikkat eder­se —yani meşru hudûdlar dâhilinde cereyan etmesini arzularsa— ilk başta bir değer Ölçüsünü benimsemiş demektir. Bu değer ölçüsü ge­rek her zaman uyanık olarak yer etsin, gerekse şuuraltında yerleşsin şurası şüphesiz ki vardır ve ilk baştan İtibaren ferd onu bilir ve idrâk eder. Fakat ferd, bu değer ölçüsüne aldırmazsa ve gayr-i meşru’ faa­liyetlerine devam ederse; bu takdirde de yine değer ölçüsünden tama­men ayrı olarak mütâlâa etmek mümkün değildir. Sâdece bu şahıs yüce değerleri basit değerlerle değişmiş demektir. Bu basit değerleri kendi özel görüşüyle edinmiş olabileceği gibi çevresindeki toplumdan da almış olabilir. Bu aşağılık değerleri ferd hatırlasa da unutsa da o şuuraltında yer etmiştir. Ve kişi, başından itibaren onu bilir ve idrâk eder. Böylece de doğrudan doğruya bedene âit olan bu faaliyet, kendi­sine eşlik eden değer ölçüleriyle irtibatını devam ettirir ve ondan ay­rılmaz.

Sonra bu iki kat’î sonuçta Cemiyetin yapısında birtakım Önemli so­nuçlar ortaya çıkar. Şöyle ki: Cemiyet; ferdlerin toplamıdır. Ferdlerin tasarruflarının mahsûlü, düşünce ve duyguları, inandıkları değer öl­çüleri ve bu değer ölçüsüne göre yaptıkları işler neticede cemiyetin ha­reket hattını ta’yîn eder ve hayat nizâmını belirler. Ferdler, cinsel faa­liyetlerinin meşru’ ve temiz hudûdlar dâiresinde cereyan etmesine dik­kat ederlerse; cemiyette karşılıklı bir anlayış, yardımlaşma ve daya­nışma havası hâkim olur. Ve biyolojik enerjiler, temiz ve yüce bir faa­liyet çizgisine doğru yükselir. Ama bir de pis bir cinsel havaya girecek olurlarsa o zaman cemiyetin şekli de değişir, parçalanma ve bölün­meye yüz tutar, biyolojik enerjiler sapıklık yolunda mahvolup gider. Üçüncü bir şık da, cemiyetin her iki türden insanlardan teşekkül etmiş karma bir hüviyyet kazanmasıdır. O takdirde de cemiyet, zaaf veya kuv­vet yolunda ferdlerin ağır bastığı yöne doğru eğilir. Ya temizlik ve ne­zâket yolunda hızla ilerler, ya da aşağılık yollarda bocalar durur.

Böylece de ferd ile toplum igeçici cinsel duyguların tatmini anında bile bedenin düşünce ve değer ölçüleriyle ilişkili olarak irtibatını de­vam ettirir gider. İnsanoğlu hayat gerçeklerini nereden alırsa alsın, en sonunda varacağı neticede beşerî faaliyetlerin birbiriyle ilgili olduğunu görecektir.

Yaşanan hayattaki bu gerçek, derin ve İçten gelen bir psikolojik hakikatin yankısından ibarettir… İnsan bünyesine birlik veren ve onu birbiriyle irtibat haline getiren tablâtındaki farklılığa ve eşdeğerlere rağmen onu bir bütün olarak karşımıza çıkaran faktör budur.

Ruhun derinliklerinde bütün işler birbiriyle ilgilidir. Bu ilişkinin günlük hayattaki akisleri, geniş ufuklara ve derin sahalara kadar uza­nır. Ama ruhun derinliklerindeki ana kaynak birbiriyle yakından İlgi­lidir. Değişik olabilir ama, İlgisiz olmaz. Çünkü ana kaynak aynıdır.

Her an vuku bulan şeyler insan hayatının muhtelif yönlerinden bi­risinin tezahüründen ibarettir.

Bazı an olur ekonomik faktörler belirgin hal alır.

Bazı an olur ruhî âmiller tebarüz eder.

Bazı anlarda da cinsî faktörler ağırlık kazanır…

Bütün bunlar, insanın bazı ruhî yönlerinin tabiî bir yansıma ile açığa çıkmasından ve bazısının sonra belirmesinden ibarettir. Şu ka­dar var ki ruhî âlemde doğruluğu kabul edilmiş bulunan bu gerçek, be­şer hayatındaki fonksiyonlarıyla birlikte yansır. Gerek ruhî, gerekse maddî yönlerden herhangi birisinin açığa çıkması, onu hiç bir zaman için diğer yanlarından tamamıyla ayırmaz. Ve rûhda devamlı olarak değişik tezahürler ortaya çıkar. Anormal haller dışında hiç bir zaman için tek bir durum üzerinde sürekli olarak durmaz. Ve bu sürekli olan değişim, ruhî muvâzenenin sağlanmasında büyük faydalar sağlar… Ha­yatta da böyle.

İşte bundan ileri gelmektedir insan psikolojisini analiz ederken in­san yapısının muhtelif yönlerinden sâdece birisini göz önünde bulun­duranların işledikleri büyük hatâ.

İnsanı hayvani değerlerden hareket ederek izah etmeye çalışmak… Veya insanı rûhânî bir varlık, bir melek olarak telâkki ederek açıklama­ya çalışmak… Her ikisi de hatâdır.

Hayvani değerlerden hareket ederek izaha kalkışanlar onun ruhî yanını ihmâl etmektedirler. Ve insanı sâdece cesedden ibaret bir varlık clarak kabul etmektedirler. Bir lokma yemek… Bir atımlık cinsel ar­zu… Ve birtakım maddî istekler… İşte onların insanı…

Bedenî gerçekleri ihmâl ederek insanı ruhî bir varlık olarak ele al­maya çalışanlar da bunun bedenle ilgili yanını hiçe saymaktadırlar. Böylece yalnız ruhtan ibaret bir varlık getirmektedirler gözler önüne. Nûrânî bir berraklık… Sâfiyyet… Ve apaydınlık bir kayıdsızlık… işte onlarında insanı…

Her iki grup ta, insana nisbetle tamamen vehimden ibaret olan hayalî bir varlıktan söz etmektedirler…

Ve her iki grup ta gerek insan konusunda, gerekse insan hayatı hu­susunda yanlışlıklara düşmektedirler.

İnsan ruhunun bütünlüğünü kabul etmeyen ve onun iki büyük un­surdan teşekkül ettiğine inanmayan bütün sistemler büyük bir yanlış­lığa sapmaktadırlar. Ve bu sapıklığın sonu mutlaka: Ya bedenle ilgili duygular baskı altına alınmakta. Ya da ruhla ilgili duygular… Bunun sonucu olarak birtakım talî sapıklıklar ortaya çıkar.

Bazı sistemler de, ruhî değerler ile maddî değerlerin arasını açmak­tadırlar. Bunlar, bedeni bütünüyle ihmâl edip küçümser ve bir kenara atarlar. Bedenî duyguları ve ezici arzuları baskı altında sindirirler. Be­denî duyguyu tatmin etmez ve iğrenç karşılayıp nefret ederler. Bunun sonucunda, insan psikolojisinde birtakım sarsıntılar meydana gelmiş­tir. Ve hayatta bozukluklar baş göstermiştir. Bir bağnazlık hüküm sür­meye bağlamış ruhlarda. Ve cemiyet gerilemiş, ileri atılımlardan tama­men mahrum kalmıştır..,

Birtakım sistemler de yine rûh ile bedenin arasım açmış ve” ruhu ihmâl etmişler, ruhla ilgili değerlerin hepsini silkip atmışlar. Bütün faa­liyet ve enerjilerini maddî âleme hasretmişler, bedenle ilgili hareketle­re vermişler. Ne var ki ruhî sahadaki çoraklıklardan Ötürü birbirlerini yemeye ve yok etmeye başlamışlar, rahat ve huzur yüzü görmemişler.

Hindular, Budistler ve benzeri dinlerin, inanç sistemlerinin ve fel­sefî akımların hepsi bedenî arzuları kökten baskı altına almışlar ve rûh alanında yükselmeye çalışmışlar. Neticede gülünç bir taassuba düş­müşler.

Materyalist Avrupa da ruhî duyguları hiçe saymış, bedenî arzuların tatmininde ve maddî üretim sahasında yükselmeye çalışmış en sonun­da insanların birbirleriyle olan münâsebetleri hayvanlarmkine benze-miş, insanlar birbirlerini sömürmeye, köleleştirmeye, müstemlekeler kurmaya başlamışlar, ruhî ve ahlâkî sâhâda bunalımlar baş göstermiş, özellikle cinsî konularda düşüklükler ortaya çıkmış, insanın insanlığına yaraşmayan hayvani şekiller almış.

Sonra materyalist Avrupa muhtelif değerler arasında da ayırım yapmış: Siyâsî ve iktisadî hayatı, ruhî değerlerden uzak temeller üs­tüne ikâme etmiş. Cinsel faaliyetleri ahlâkî kaidelerden ayırmış, dün­ya işiyle âhireti birbirinden farklı olarak mütâlâa etmiş, hayatî husus­ları dinî konulardan ayırmış ve bunun neticesi birbirinden ayrılan de­ğerler arasında korkunç çatışmalar ortaya çıkmış. Korkunç bir sarsın­tıdır başlamış her sâhâda. Ruhun derinliklerinde şiddetli bunalımlar baş göstermiş, sinir hastalıkları almış yürümüş. Delirme ve intihar ha­vadisleri her yerde yayılmaya başlamış, rûh hastalıkları, psikolojik kriz­ler ve sekte-i kalbler insanlık tarihinde eşi görülmemiş şekilde yaygın­laşmış.

Bütün bunların sebebi, bu zihniyetlerin şu psikolojik gerçekleri görmemesi ve çığlıklarına kulak vermemesinden ileri gelmektedir.

İnsan bünyesinin yapısı tek bir hüviyyete sahiptir ve insan psikolo­jisinde ruhla cesed arasında bir bütünlük hâkimdir. Ve bunların neti­cesinde ortaya çıkan her hâdisede bir irtibat söz konusudur.

Allah’ın yeryüzüne gönderdiği bir kelimesi olan İslâm ise, beşer fıt-ratıyla Allah’ın yarattığı şekilde at başı yürüyen yegâne nizâmdır…

Beşer fıtratı bir avuç toprakla bu toprağa üflenen ilâhî ve ulvî rûh-dan ibarettir. Bu çamurla bu rûh birleşmiş ve bir tek varlık yapısını meydana getirmiştir.

Yalnız İslâm’dır ki, beşerî faaliyetlerin her türlüsünü birbiriyle bir­leştirir ve bir tek yöne sevkeder.

Ruhla cesedin arasını birleştirir ve ikisini tek bir varlık haline ge­tirir. Rûh ve cesedden neş’et eden her türlü duygu, düşünce ve hare­keti bir bütün olarak ele alır.

Yemeyi de, içmeyi de mübâh kılar. Sonra da onun Allah’ın adıyla yapılmasını emreder. Yani yemek ve içmek işlemine ruhî bir kıymet ve­rir. Ve böylece yemek ve içmek rnes’elesini hayvani değil, insanî bir mes’ele kılar. Ve insan bu ihtiyâçlarını insanca telâfi eder, hayvanca değil. Böylece de Allah’ın insanoğluna verdiği normal fıtrat seviyesi ile atbaşı yürümesini sağlar.

İnsan Allah’ın adıyla yeyip içince, bunu sâdece lâf olsun diye yap­maz. Allah’ın adıyla yerken onunla birlikte rûh ve beden faaliyetlerini birleştiren ve aralarında bir irtibat sağlayan hakîkatlar yığını olarak ele alır.

Allah’ın adıyla başlamanın tabiî gereği olarak yemeğin ve içece­ğin helâl Alması gerekir: «Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin.» (Bakara, 168), «Allah’ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin.» (Mâide, 88).

Ayrıca Allah’ın adını anarak yemeye başlamadan önce yiyeceği şeyi yine Allah’ın adıyla kesmiş olması lâzımdır. Yani onu vicdanın de­rinliklerinde Allah’a bağlamalıdır. «Üzerine Allah’ın adının anılma­yanlardan yemeyin.» (En’âm, 121).

Ayrıca insanın yediği şeylerde israfa dalmaması kontroldan uzak bulunmaması gerekir : «Ve yeyin, için ama israf etmeyin.» (A’râf, 31).

Yediği şeyi yalnız başına hodgamca yememelidir: «Siz de bunlar­dan yeyin. Çaresiz kalmış, yoksulu da doyurun.» (Hacc, 28).

Bunun yanı sıra yemeği ana gaye bilmemesi, hedef olarak yemeyi almaması gerekir. Yemeyi bir gaye değil vâsıta olarak kabul etmesi îcâbeder.

Bütün bunlarla yemek, hem ruhî hem de bedeni bir olay oluyor. Başka bir ifâde ile, muhtelif yönleriyle karşılıklı olarak birlik ve bera­berlik arzeden insan bünyesinden sudur eden ve bölüm bolüm ayrılma­sı mümkün olmayan bir faaliyet şekli oluyor ve bütünlük arzediyor…

İslâm cinsel faaliyetleri de mübâh sayar… Ama onun da Allah’ın adıyla yapılmasırü ister.

Cinsel faaliyetin, önce hela; ve meşru’ yollarla olmasını şart koşar : «Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı. Kitâb verilmiş olan­ların yemeği size helâldir, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ve sizden önce kitâb verilenlerden iffetli ka­dınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehirlerini verdiği­nizde size helâldir. Kim de îmânı inkâr ederse; yaptıkları boşa git­miştir ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.» (Mâide, 5).

Her cinsel faaliyete başlamadan önce de, Allah’ın adının anılması bir sünnet olarak intikâl etmiştir. Yani cinsel ameliyeyi ibâdetle bağ­daştırarak Allah’a yöneltmek gerekir.

Sonra bizzat o fiilin de temiz ve nezih olması îcâbeder.

«Sana âdet hâlinden de soruyorlar. De ki: O, bir ezadır. Onun için âdet hâlinde kadınlarınızdan ayrılın. Temizleninceye kadar onlara yak­laşmayın. İyice temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden on­lara varın. Şüphesiz ki Allah; hem çok tevbe edenleri sever, hem de çok temizlenenleri sever.» (Bakara, 222).

Ayrıca hayvanlarda olduğu gibi salt bir bedenî faaliyet olarak da kalmamalıdır.

Önce cinsel faaliyetin hissî ağırlıktan âzâde olarak birtakım oyun­lar ve sözlerle yapılması gerekir. Hz. Âişs (r.a.) nin Hz. Psygamber’-den rivayet ettiği hareketler de bu mânâyı te’kîd eder mâhiyettedir. Çünkü bu tür oynamalar birçok çeşitleriyle anlatılmıştır.

İkinci olarak İslâm, cinsiyetin bir vâsıta olduğunu kabul eder, bir hedef olarak kabul etmez. «Kadınlarınız sizin için bir tarladır.» (Baka­ra, 223) Burada işaret edilen tarla tâbiri açıktır ve ekilen, nebat yetiş­tirilen yer demektir. Mecazî anlamıyla tenasülün vasıtasıdır.

Üçüncü olarak cinsel ilişki, bedenî münâsebet olduğu kadar, ruhî ve vicdanî bir münâsebet olarak değerlendiriliyor.

«Onlar sizin için, siz de onlar için bir elbisesiniz.» (Bakara, 187)

«O’nun âyetlerinden birisi de, sükûnet bulmanız için sizin nefsi­nizden sizlere eşler yaratmış olması ve aranızda dostluk kurmuş ol­masıdır.» (Rûm, 21)

Böylece cinsel faaliyet, hem ruhî hem de bedenî bir faaliyet olu­yor. Bir başka ifâdeyle insan bünyesinden sudur eden «insanî» bir faa­liyet türü oluyor.

Sonra insanın hayattaki muhtelif faaliyet çeşitleri ruhun derin­liklerinde olduğu gibi birbiriyle bağlantı ve içice olarak ortaya konu­luyor. Amel ve ibâdet birbiriyle ilgili iki şeydir :

İnsanın Allah’a yöneldiği her iş ibâdettir. Hattâ ibâdet budur zâ­ten :

«Yüzlerinizi Doğu ve Batı tarafına çevirmeniz birr (iyilik) değil­dir. Lâkin asıl birr; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitablara, pey­gamberlere îmân eden, malını seve seve yakınlarına, yetimlere, mis­kinlere, yolculara, dilenenlere, kölelere, esirlere veren, namazı kılan, ze­kâtı veren, muahede yaptıklarında ahidlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve şiddetli savaş anında sabredenlerinkidir. İşte sâdık olan­lar da onlardır, muttaki olanlar da.» (Bakara, 177)

İbâdet, bedenin ruhî yön ile birleştiği bir ameldir.

İslâm inancının temeli ve özü olan namaz bir bedenî harekettir.

Ruhî hareket olduğu kadar da beden temizliği ile ilgilidir. Ve bu temiz huşu’ havası içinde insan Allah ile ilgi kuruyor. Bedenî temizlik olma­dan ruhî bir öz taşıyan namaz da olmaz. Temizlik ve abdest yoluyla be­denî temizlik tamamlanmadan ve rükû,’ sücûd, kıyam ve diğer hare­ketler olmadan namaz olmayacağı gibi, şuurlu bir huşu’ ve ruhî hazır­lık olmadan da sahîn olmaz: «Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki na­mazlarında yanılırlar.» (Maun, 4), de «Mü’minler gerçekten felah bul­muşlardır. Ki Onlar, namazlarında huşu içindedirler.» (Mü’minûn, 1-2).

Oruç bedenin yemek ve içmekten alıkonmasıdır. Duygu temizliği ve rûh enginliğinin yanı sıra açlık ve susuzluğa tahammüldür. Bu iki un­surdan birisi olmadan oruç sahîh olmaz. Beden mübâh olan yiyecek, içe­cek ve eğlencelerden imtina’ etmedikçe oruç sahîh olmayacağı gibi, tak­va duygusuyla rûh temizlenmedikçe, sövüp saymak gibi göz dil ve el azgınlığından sakmılmadıkça da, tâm manâsıyla sahîh olmaz :

«Ey îmân edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Tâ ki, konmasınız.» (Bakara, 183).

Oruç bir sakınmadır. Sizden biriniz oruçlu olduğunuz zaman had­di aşmasın ve kimseye sataşmasın. Eğer birisi ona küfredecek olursa veya dövüşecek olursa; ben oruçluyum, ben oruçluyum, desin. (Kütüb-ü Sitte hadîsi)

Kim yalan sözü ve onunla amel etmeyi bırakmazsa; onun yiyece­ğini ve içeceğini bırakmasına Allah’ın ihtiyâcı yoktur. (Buhârî)

Zekât da, ruhî temizliğin yanı sıra edâ edilmesi gereken maddî bir ameldir. Bu iki unsurdan birisi olmadan sahîh olmaz. Temiz niyete, edâ fiili eşlik etmezse sahîh olmayacağı gibi, insanın mâlik olduğu aynî ve nakdî eşyadan fakirlerin yararına olanı vermesi ve infâk gibi, şartlar da yerini bulmadan olmaz :

«Onların mallarından kendilerini temizleyecek ve arıtacak zekât al.» (Tevbe, 103) :_ ,

«Ey îmân edenler Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakma ve eziyet etmekle heder etmeyin.» (Bakara, 264).

«Ey îmân edenler, kazandıklarınızın iyilerinden ve size yerden çı­kardıklarımızdan infâk edin. Kendinize göz yummadan alıcısı olmadığı­nız bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin.» (Bakara, 267).

Hacc da böyledir. Hem bedenî, hem de ruhî bir ibâdettir. İki unsur­dan birisi olmadan diğeri sahîh olmaz. Sefer ve nakil gibi bedenle ilgili hareketler olmadan sahîh olmayacağı gibi temizlik, takva ve huşu’ da hâkim ulmadan sahîh olmaz.

«Hacc bilinen aylardır. Her kim o aylarda kendisine haccı farz ederse; artık haccda kadına yaklaşmak, günâh işlemek, tartışma yok­tur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir.» (Bakara, 197).

Böylece amelle ibâdet birleştiriliyor ve birbirine bağlanıyor. Tıpkı insanın bünyesindeki rûh ile cesedin birleştirilmesi ve birbirine bağlan­ması gibi.

İslâm’da maddî değerlerle, ma’nevî değerler, birbiriyle alâkalıdır­lar…

Maddî üretim ile iktisadî nizâm, onlara hükmeden ma’nevî değer­lerden ayrı mütâlâa edilmez.

«Sizden biriniz bir iş yaptığınız zaman ahde titizlik göstermenizi Allah sever.»

Malın insanlar arasında iyice dağıtılması gerekir : «Tâ ki sizlerden zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.» (Haşr, 7)

Ahlâk da alış-veriş, mal ve mülk sahibi olma, istihsâl yapma gibi iktisadî ameliyelerle yakından ilişkili bir unsurdur. «Alış-veriş yaptığı zaman ve hüküm verdiği zaman- müsâhamahakâr davranan kimseye Allah rahmet etsin.»

Faiz kesinlikle ve şiddetle yasaklanmıştır. Çünkü muhtevasında sosyal ve iktisadî zulüm unsurları,taşımaktadır. Faiz yasağıyla Allah’­ın gazabı arasında irtibat kurulmakta ve Allah ve Rasûlüne karşı giri­şilmiş bir harb olarak nitelendirilmektedir :

«Faiz yiyenler, ancak şeytân çarpan kimsenin kalktığı gibi kal­karlar. Bu, onların : Zâten alış-veriş faiz gibidir, demelerinden dolayı­dır. Halbuki Allah, alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kime Rab-bından bir öğüt gelir de faizcilikten vazgeçerse, geçmiş olanlar kendi­sine ve hakkındaki hüküm Allah’a aittir. Kim de dönerse, onlar cehen­nem yaranıdırlar. Ve orada temelli kalacaklardır.

Allah faizi mahveder, sadakaları artırır. Ve Allah hiç bir günah­kâr kâfiri sevmez.

îmân edip sâlih -amel işleyenlerin, namaz kılıp zekât verenlerin Rabları katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Ve üzüle­cek de değillerdir.

Ey îmân edenler; Allah’tan korkun. Eğer mü’minlerden iseniz faiz­den kalanı bırakın.

Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve peygambere karşı bir harb olduğunu bilin. Şayet tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Hem hak­sızlık yapmamış, hem de haksızlığa uğratılmamış olursunuz.

Borçlu darda ise, kolaylığa kadar beklemelidir. Eğer bilirseniz, sa­daka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.» (Bakara, 275-280).

İhtikâr tamamen lanetlenmiştir: «Kim ihtikâr yaparsa, hatâ et­miştir.» (Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî).

Böylece iktisadî muamelelerle ahlâkî ve ruhî değerler birleştirili­yor. Hayatın içinde ve ruhun derinliklerinde olduğu gibi, birbiriyle bağ­lantılı olarak ele alınıyor.

İslâm’da dünya ile âhiret, gökle yer birbirine bağlanıyor.

Dünya bedenin ahirette ruhun ülkesi değildir… Bilakis her ikisi­nin de ülkesi dünyadır. Bu upuzun bir yolculuktur ki dünya ile başlar, âhiret ile son bulur. Hem de hiç fasılaya uğramaksızın… İnsan da in­san olması nedeniyle bu yolculuğu baştan sona kadar yapar.

Bu noktada da islâm bütünüyle açıktır. Kur’ân-ı Kerîm’in bütün hükümleri yeryüzündeki insanlaradır. Âhiret gününün hâdiselerini di­le getiren kıyamet sahneleri, dünya ile âhireti kuvvetli olarak birbirine bağlar. Ve bu bağlantı o kadar pekiştirilmiş olarak serilir ki gözlerimi­zin önüne insan kalbinde her ikisinin de bir olduğu ve aralarında fa­sıla bulunmadığı hissini verir.

İnsana, dünyada yaptığı her işte; «Allah’tan kork ve âhiret günün­den sakın» denir. Yeryüzünde yapılan her işte âhiret hatırlatılır.

«Her nefis, yarına ne hazırladığını düşünsün.» (Haşr, 18)

«Ya geleceğinden şüphe olmayan bir günde onları topladığımız ve kendilerine zulmedilmeden herkesin kazandığı tastamam ödendiği za­man halleri ne olacak.» (Âl-i İmrân, 25)

«Düşünün o günü ki; herkes ne hayır işledi ise karşısında onu ha­zırlanmış bulacak. Kötülükten de ne yapmış.sa, kendisiyle onun ara­sında uzun bir mesafe olmasını ister.» (Âl-i İmrân, 3ü).

«Ey îmân edenler, alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel size verdiğimiz rızıklardan infâk edin.» (Bakara, 254).

«Onlar Allah’a ve âhiret gününe inanırlar. İyiliği emreder, kötü­lükten alıkoyarlar.» (ÂH İmrân, 114).

«Kıyamet gününde Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunla­rına dolanacaktır.» (Âl-i İmrân, 180).

«Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksik­siz verilecektir.» (Âl-i İmrân, 185).

«De ki; o, dünya hayatında iken inanmış olanlara mahsûstur kı­yamet günü» (Rûm, 30).

İslâm bunu yaparken doğrudan doğruya fıtrat ile birlikte hareket eder. Evet Allah’ın yarattığı normal fıtrat ile :

öyle ise sen yüzünü hanîf (muvahhid) olarak dine, «Allah’ın fıtra­tına çevir ki Allah insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yara­tışında bir değişme yoktur. İşte doğru din budur.» (Rûm, 30-31).

Mucize diye vasıflandırılacak bir derecede eşsiz olarak, insan bün­yesine uygun gelir bu nizâm. Allah, insanı eşsiz bir varlık olarak ya­ratmış. Ve ona bu eşsiz nizâmı yollamıştır. Oldukça üzün tafsilâtlı ve inceliklerle dolu mazbut bir nizâmdır, insan bünyesinden neş’et eder ve beşer hayatındaki faaliyetlerin hepsini içine alır. [4]

17 — Andolsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol ya­rattık. Biz yaratmadan gafiller değiliz.

Allah Teâlâ insanın yaratılışını zikrettikten sonra, peşinden yedi göğün yaratılışını zikreder. Çoğu kere Allah Teâlâ göklerin ve yerin ya­ratılışını insanın yaratılışı ile birlikte anar. Nitekim şu âyette böyle­dir : «Göklerin ve yerin yaratılması; insanların yaratılmasından elbet­te ki daha büyüktür.» (Gâfir, 57). Allah Rasûlü (s.a.) nün Cum’a gü­nünün sabahında okuduğu secde sûresinin baş tarafı da böyledir. Bu sûrenin başında önce göklerin ve yerin yaratılışı zikredilir. Sonra insa­nın çamurdan süzülmüş bir özden yaratılışı beyân olunur. Bu sûrede kı­yamet ve cezanın durumu ile geleceğe dâir başka hususlar da mevcûd-dur.

«Andolsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık.» âyetinde Mü-câhid’in söylediğine göre, yedi kat gök kasdedilmektedir. Bu, Allah Te-âlâ’nın şu âyetleri gibidir : «Yedi gök, yeryüzü ve içinde bulunanlar; O’-nu tesbîh ederler.» (İsrâ, 44), «Görmediniz mi Allah’ın göğü yedi kat olarak nasıl yarattığını?» (Nûh, 15), «Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratmış olandır. Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner du­rur. Ki, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın gerçekten her şeyi ilmiyle kuşatmış olduğunu bilesiniz.» (Talâk, 12). Allah Teâlâ burada ise aynı şekilde şöyle buyurur: «Andolsun ki Biz, sizin üstünüzde ye­di yol yarattık. Biz yaratmadan gafiller değiliz.» Allah Teâlâ yeryüzü­ne giren ve ondan çıkanı, gökten inen ve göğe yükseleni en iyi bilir. Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir ve Allah sizin yaptıklarınızı (görendir. Bir gök diğer bir göğü, bir yer başka bir yeri asla O’nun gö­rüşünü engellemez, kapatmaz. Hiç bir dağ yoktur ki Allah onun de­rinliklerinde olanı, hiç bir deniz yoktur ki diplerinde olanı bilmesin. Dağlarda, tepelerde, kumlarda, denizlerde, çöllerde ve ağaçlarda ola­nın sayısını O, en iyi bilendir. «Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olma­mak üzere her şey apaçık bir kitabtadır.» (En’âm, 59).[5]

İzahı

18 — Gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yerde durdurduk. Şüphesiz Biz, onu gidermeye de kadi­riz.

19 — Onunla sizin için hurmalıklardan, üzümlükler-den nice bağlar ve bahçeler yaptık ki içlerinde sizin için birçok yemişler vardır. Onlardan yersiniz.

20 — Tûr-u Sina’da yetişen, yiyenlere yağ ve katık veren bir ağaç da var ettik.

21 — Davarlarda da sizin için elbette bir ibret vardır. Onların karınlarmdakinden size içiririz. Sizin için onlar­da daha birçok faydalar vardır. Ve onlardan yersiniz de.

22 — Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üstün­de taşınırsınız.

Gökten İnen Su

Allah Teâlâ gökten yetecek kadar su (yağmur) indirmekle kulla-larına olan sayısız nimetlerini zikrediyor. O, yeryüzünü ve ma’mûre-leri bozacak kadar çok, ekinlere ve meyvelere yetmeyecek kadar az ol­mamak üzere ihtiyâca göre yağmur indirir. Yağmuru sulama, içme ve kendisinden faydalanmak üzere ne kadar ihtiyâç duyuluyorsa o kadar indirmektedir. Hattâ yeryüzünde öyle yerler vardır ki zirâat için çok suya ihtiyâç duyar da, toprağı üzerine yağmur indirilmesine dayanıklı olmaz. İşte Allah Teâlâ Mısır arazîsinde olduğu üzere başka ülkelerden oraya su gönderir. Mısır arazîsine «el-Arzu’1-Cezer» adı verilir ki; Al­lah Teâlâ Nil suyunu, Habeş ülkelerinden yağmurlu zamanlarda sü­rükleyip getirdiği kırmızı çamurla birlikte oraya sevk eder. Nil suyu kırmızı çamuru sürükleyerek gelir ve Mısır arazîsini sular. Zirâat ya-

Bunun içindir ki sarkaç ikinci defa yön değiştiriyor. Bu sefer İn­sanla hayvan arasındaki gedik büyüyor ve bir uçurum halini Alıyor.

Danvin Nazariyesinden sonra, artık hiç bir İnsan kendisinin hay-vanılk ile ilgisinin bulunmadığını iddia edecek güce sâhib olamamış, ancak kendisinin çok garip ve tuhaf bir hayvan olduğunu kabul et­meye başlamıştır. Birçok durumlarda ise kendisine benzeri bulunma­yan bir hayvan hüviyyetl vermiştir. Ama hâlâ insanın biyolojik açı­dan eşsiz bir varlık oluşunun tahlili fenomeni tamamlanmış değildir.

İnsanın en büyük özelliği ve hayretengîz hususiyeti, düşünme ka­biliyetidir. Eğer terminolojik kelimeleri seçmek temayülünüz varsa, bunu şöylece ifâde edebilirsiniz : însanın en büyük özelliği onun açık konuşabilmesidir.

İnsanın bu özelliğe sâhib olmasının birtakım önemli sonuçları var­dır ki, bunların gelişmesi büyük yer alır. AlışkanlıMarin fazlaca ge­lişmesinin en önemli sonucu ise, insanın sâhib olduğu alet ve meka­nizmayı geliştirmesi ve güzelleştirmeğidir.

Gerek bu alışkanlıklar ve gerekse vâsıtalar insana yeryüzünde efendilik merkezini elde etmesini sağlamıştır. Bu biyoiojîk hususiyet, çağımızda insanın en hayretengîz hâssalarından birisidir. İnsanlık ço­ğalmakla kalmamış, gelişmiş, tekâmül etmiş, nüfuz sahası artmış ve o değişik hayat yolları bulmuştur.

Böylece biyoloji; insanı dinlerin belirttiği gibi, yaratıkların efen­disi olduğunu belirten bir noktaya oturtuyor. Buna rağmen bizim ge­nel görüşümüze uymayan noktaları pek çoktur. Biyolojik açıdan bak­tığımız zaman görürüz ki bütün hayvanlar sırf insanoğluna hizmefe, etmek için yaratılmamıştır. Ama insan yapısı itibarıyla diğer canlılar­dan ayrı bir hüviyyete sâhib olmuş, tabiî ve biyolojik faktörlerle diğer canlıları geçmiş ve yer yuvarlağının en gelişmiş canhat durumu]» gel­miştir. Binâenaleyh hiç bir zaman için dinî düşüncenin, mistlir fıayâl gücünün eseri olarak ortaya koyduğu insanla ilgili hikâyeler doğru değildir. Şu kadar var ki, İnsanın biyolojik mekanizmasında sağlam jeolojik faktörlerin de te’sîri çok büyüktür.

Konuşma, alışkanlık ve diğer organlar insana diğer birtakım daha özellikler kazandırmıştır ki, bunların bir benzerinin diğer varlıklar ara­sında bulunması imkân hâricidir. İnsana hâs olan bu özellikleri, bura­da tekrir sayıp dökecek değiliz. Çünkü bunlar herkes tarafından büfri-mektedir. Biz sâdece insanın bilinmeyen Özellikleri üzerinde duracağız. Aslında insan türü biyolojik özellikleri itibarıyla eşsiz bir yaratıktır. Ne var ki bu özellikler ve nitelikler üzerinde, ne zooloji nokta-i nazarın­dan, ne de sosyoloji nokta-i nazarından dikkat ve itinâ İte durulma­mıştır. ağaçlan bulunan yerin çevresindeki dağlara verilen isimdir. Tûr-u Sı-nîn de denilir.

Bazıları «Yiyenlere yağ ve katık veren bir ağaç…» âyetinde kelimesinin başında bulunan harfinin zâid olduğunu söylemişlerdir. Nitekim bu kullanılış arapçada vardır. Bazıları ise bura­da veya fiili takdir etmek, buraya «çıkarmak veya getir­mek» anlamı vermek suretiyle bu harf-i cerrin zâid olmadığını söylemiş­lerdir. Katâde bu görüştedir. Yani: Onda gerek yağ ve gerekse katık edilme suretiyle istifâde edilecek şeyler vardır. İmâm Ahmed der ki: Bi­ze Vekî’nin… Mâlik İbn Rabîa es-Sâidî el-Ansârfden rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Zeytin yağını yeyiniz ve onunla yağ­lanınız. Muhakkak o bereketli bir ağaçtandır. Abd İbn Humeyd de Müs-ned’inde ve Tefsîr’inde der ki: Bize Abdürrezzâk… Ömer’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Zeytin yağını katık edinin ve onunla yağlanın. Muhakkak o, bereketli bir ağaçtan çıkar. Hadîsi başka bir şekilde olmak üzere Tirmizî ve İbn Mâce, Abdürrez­zâk kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî der ki: Bu hadîsi, sâdece Ab­dürrezzâk kanalından rivâyetiyle biliyoruz. Hadîs muzdariptir. Hadîsin isnadında bazan Hz. Ömer zikredilirken, bazan da râvî Ömer’i zikret-memektedir. Ebu’l-Kâsım et-Taberânî der ki : Bize Abdullah İbn Ah­med İbn Hanbel… Şüreyk İbn Hamle’den rivayet etti ki o, şöyle demiş­tir : Bir aşure gecesi Ömer İbn Hattâb’a müsâfir olmuştum. Bana so­ğumuş bir deve başı (etinden) ve zeytinyağı yedirdi. Bu bereketli zeytinyağı, Allah Teâlâ’nın Peygamberi (s.a.) ne buyurmuş (bildirmiş) olduğudur dedi.

Allah Teâlâ, ((Davarlarda da sizin için elbette bir ibret vardır. On­ların karınlarındakinden size içiririz. Sizin için onlarda daha birçok faydalar vardır. Ve onlardan yersiniz de. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üstünde taşınırsınız.» âyetinde, kulları (yaratıkları) için hayvanlarda yaratmış olduğu faydaları zikrediyor. Onlar hayvanların fışkı ve kanları arasından çıkan sütlerinden içerler. Yavrularından yer­ler. Onlrm yünlerinden, kıllarından (elbise yapıp) giyerler. Sırtlarına binerler. Ağır yükleri kendilerinden uzak ülkelere onlarla taşırlar; Ni­tekim başka âyetlerde şöyle buyurulur: «Kendi kendinize zor varaca­ğınız memleketlere yüklerinizi taşırlar. Muhakkak ki Rabbınız, Rauf’­tur, Rahîm’dir.» (Nahl, 7), «Görmezler mi ki, kendi gücümüzle onlar için hayvanlar yarattık. Kendileri bunlara sahip bulunmaktadırlar. Ve onları kendilerinin buyruğuna verdik. Onlardan kimisi binekleridir, ki­misinden de yerler. Onlarda kendileri için faydalar ve içecekler vardır. Hala şükretmezler mi?» (Yâsîn, 71-73).[6]

23 — Andolsun ki Nuh’u, kavmine gönderdik. Dedi ki : Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. O’ndan başka tanrı­nız yoktur, sakınmaz mısınız?

24 — Bunun üzerine kavminin önde gelen kâfirlerin­den bir grup dediler ki: Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizden üstün olmak istiyor. Şayet Allah dilemiş olsaydı, melekler indirirdi, ilk atalarımızdan da böyle bir şey işitmedik.

25 — O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan baş­kası değildir. Bir süreye kadar onu gözetleyin.

Allah Teâla haber veriyor ki; Nûh (a.s.) u kavmine Allah’ın aza­bı, zorlu baskını, Allah’a şirk koşanlardan, emrine zıd gidenlerden ve elçilerini yalanlayanlardan intikamı ile onları korkutup sakındırsın diye gönderdiği zaman şöyle demişti: «Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. O’ndan başka tanrınız yoktur. (Allah’a şirk koşmanızda Allah’tan kor­kup) sakınmaz mısınız?» Bunun üzerine kavminin ileri gelen kafirleL rinden bir grup dediler M: «Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizden üstün olmak istiyor.» Sizin gibi bir beşer olduğu halde peygamberlik iddiasıyla size karşı ,böbürlenmek, büyüklük taslamak İstiyor. Sizin dışınızda nasıl olur da ona vahyolunurmuş? «Şayet Allah (bir peygamber göndermek) istemiş olsaydı, (peygamber olarak katın­dan) melekler gönderir (bir insan göndermez)di. İlk atalarımızdan da böyle bir şey (Allah’ın bir insanı peygamber olarak gönderdiğini) işit­medik.» Burada onlann; ilk atalarımızdan beri böyle bir şey işitmedik, sözlerinde kaydettikleri, onların ataları ve geçmiş ümmetleridir.

«O kendisinde (Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiği ve sizin aranızdan vahyi ona tahsîs ettiği zannında nedense biraz) deli­lik bulunan bir adamdan başkası değildir.» Bir süreye kadar onu gözetgoaönünde bulundurduğu zaman, insani’ bir tek faktöre göre açıklama

E Ona düşmeyecektir. Freud’un yaptığı gibi insan faaliyetlerini li­fi» İzah etmeyecek, Adler’in yaptığı üstünlük kompleksi İle açık-yacak, Jung’un yaptığı gibi aşağılık kompleksi ile İzah etmeye­cektir. Tecrübecl ekolün yaptığı gibi bedenî enerji ile, komünistlerin yaptığı gibi tarih! veya iktisadi materyalizmle izah etmeye kalkışma­yacaktır, çünkü insanın sahası, bütün bunların her birisinden çok daha geniştir. Her faktörü ayrı ayrı kapsar insan bünyesi. Birbirinden ayırdedilmesi mümkün olmayacak şekilde komple bir bütünlük arzeder. Bunların hepsi ve ancak hayâller peşinde koşuşan nazariyeler görmez­likten gelirler bu gerçeği…

«Hani Rabbın, meleklere demişti ki: kuru bir çamurdan, şekillen­miş feir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üfle­diğimde; siz derhâl önün için secdeye kapanın…» (Hıcr, 28-29).

İnsan varlığının en bariz ezelliği iç içe bir tabiata sâhib olmasıdır.

Bu yapısıyla insan, bu kâinattaki varlıkların hepsinden ayrılır. Halbuki kâinatta mevcûd olan varlıkların hepsi muayyen bir hedefi olan bir tek tabîata sahihtirler.

Gerek melekler, gerekse hayvanlar bir yanlarıyla —ki her ikisi de insanla benzerlikleri olan yaratıklardır.— tek bir tabîata ve belirli bir hedefe sahihtirler.

Bünyesinin organik yapısı itibarıyla insana çok benzeyen üst de­receden bir hayvan dahi tek bir tabîata sahiptir. Bu hayvanlık tabiatı cesedin sınırlarını aşmaz. İçgüdüsel faaliyetlerden öte bir faaliyet ör­neği göstermez. Onun bütüiHenerji kaynağı bedenidir. Bu enerjiye yön veren esaslı unsur ise içgüdüsüdör. En mükemmel şekliyle hayvanların dünyasını bu içgüdüsel faaliyetler ta’yîn eder.

Hayvan yer, içer ve cinael faaliyetlerini doğrudan doğruya^bir sevk-i tabiî İle yapar.-Belli bir hedefi olmadığı gibiMdrâkden de yoksundur. Hiç bir hareketinde irâde mekanizması göze çarpmaz.

Acıktığı zaman açlık içgüdüsüyle yer, içgüdüsü yeter dediği za­man da yemsz bir daha. Cinsî faaliyetlerini muayyen bir mevsimde ve belirli zamanlar içinde, yerine getirir. Bunun vaktini kendisi ta’yin etmez. Böyle bir seçme yetkisi yoktur. Cinsel faaliyetin hedefini de ken­disi belirlemez. Niçin yaptığını bilmez. İçgüdüsünün gösterdiği yönün dışında başlı başına bir hareket şekli seçemez. Yine belirli bir zaman içinde bu cinstt faaliyetlerini keser. Ama o bunu kendi isteğiyle ve arzusuyla yapmaz. Sırrını idrâk edemeyeceği gibi, karşı koyma gücü deyofcpŞf

Hayvanın bütün hareketleri aynı şekildedir. Hayvanın hareketleri belirli bir irâdenin mahsûlü değildir, onları neden yaptığını anlamaz. Sâdece bir sevk-i tabi! ile onları yapar ve mukavemet edecek kudreti yoktur. Ayrıca mukavemet etme fikrine sâhib olamaz. Şu halde hay­van, varlığı itibarıyla içgüdülerin eline teslîm edilmiştir.

Hayvan, bedeninin hareket tarzına göre faaliyet İcra eden tek bir tabîata sahip yaratıktır.

Melek de her ne kadar biz melekleri görmesek de, bizim öğrendiği­miz vasıflan İle tek tabiatlı varlıktır. Belirli bir hedefi vardır. Kendi tasarrufu ve irâdesi dışında doğrudan doğruya ruhuyla yaşayan ve ru­hunun direktiflerine boyun eğen bir mahlûktur. Melekler yaradılışları itibarıyla mutlak itâata mecburdurlar. «Ve Allah’ın kendilerine emret­tiği şeylerde O’na isyan etmezler. Ve emredileni yaparlar.» Meleklerin her ne kadar bedensel İçgüdüleri yok ise de, onların kendi çerçevesi dâ­hilinde ruhî. içgüdüleri vardır. Bedensel içgüdüleri yoktur çünkü, mad­dî cisme sâhib varlıklar değildirler. Onlar bu ruhî içgüdülerinin direk­tiflerine göre hareket ederler. Bu konuda düşünme, tasarruf ve seçme yetkileri yoktur.

Şu halde melekler de tek tabiatlı varlıklar olup ruhlarının verdik­leri direktifler muvacehesinde hareket ederler.

Bizim bildiğimiz varlıklar içerisinde birkaç yönlü hareket kudre­tine sâhib eş tabiatlı tek varlık insandır.

Eş tabîatlılık insanın bütün varlığında kendisini gösterir. İnsan yapısının en derin noktalarına kadar hükmü geçirir. İnsanı diğer var­lıklardan ayıran bu mucizevî kabiliyetin tezahür etmediği hiç bir ha­reketi, düşüncesi, duygusu ve fiili yoktur.

İlerdeki bölümlerde biz, insan bünyesinde meycûd olan bu eş tabS-atlılık ve tezahürlerini inceleyeceğiz. Fakat önce bjlz bu eş tabîathlığın insan hayatı ve tasarrufları üzerindeki te’sîrini de gözden geçireceğiz. fakat önce biz bu eş tabîatlılığın en bariz şekilde tezahür ettiği nokta­dan, rûh ve beden noktasından işe başlayalım. Aslında insanın formas­yonunda yer alan bu eş tabîatlılığın neş’et ettiği ana kaynak, rûh ve bedendir.

«Hani Rabbın meleklere demişti ki: Kuru bûr çamurdan, şekillen­miş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üfledi­ğimde; siz derhâl onun için secdeye kapanın.» (Hicr, 28-29).

İnsan, yeryüzünden alınmış bir avuç çamur ve Allah’ın ruhundan üflenmiş bir neîhadır.

Yeryüzünden alınmış olan bir avuç çamur beşerin formasyonunda açıkça görülür. İnsanın kasları, damarları, orAnİzması ve iç orgajjj$fkn bu çamurun ifadesidir.

îlim diyor ki: İnsan bedeni tamamıyla toprağın oluşturduğu[7]

31 — Bunların ardından başka bir nesil yarattık.

32 — Onlara da, kendilerinden: Allah’a ibâdet edin, O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısı­nız? diyen bir peygamber gönderdik.

33 — Onun kavminden; kendilerine dünya hayatın­da rızık verdiğimiz halde küfrederek âhirete kavuşmayı yalanlayan ileri gelenler dediler ki: Bu, sizin gibi bir be­şerden başka bir şey değildir. Sizin, yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden içiyor.

34 — Eğer kendiniz gibi bir insana boyun eğecek olursanız, hüsrana uğrayacağınızda hiç şüphe yoktur.

35 — Öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz zaman tekrar dirilmenizi mi va’d ediyor?

36 — Va’df edildiğiniz şey ne kadar uzak, hem de ne kadar uzak.

37 — Hayat, ancak bu dünyadakidir. Ölürüz, yaşa­rız. Ama tekrar diriltilecek değiliz.

38 — O’sâdece Allah’a karşı yalan uyduran biridir. Biz ona inanacak değiliz.

30 — O peygamber: Rabbım, beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et, dedi.

40 — Allah da buyurdu ki: Az sonra pişman olacak­lar.

41 — Gerçekten onları müdhiş bir çığlık yakaladı ve onları bir süprüntû yığını haline getirdik. Zulmeden ka­vim uzak olsun.

Ve Bir Başka Nesil

Allah Teâlâ, Nûh kavminden sonra başka bir nesil yarattığını ha­ber veriyor. Burada Âd kavminin kasdedildiği söylenir. Zîrâ Ad kavmi Nûh kavminden sonra, onların yerine getirilmiştir. Bunların, «Ger. çekten onları müdhiş bir çığlık yakaladı.» (Mü’minûn, 41) âyetinin de delaletiyle Semûd kavmi olduğu söylenmiştir. Allah Teâlâ onlara, içlerinden (kendilerinden) bir peygamber göndermiş ve o peygamber kendilerini tek ve ortağı olmayan bir Allah’a ibâdete davet etmişti. On­lar ise, bu peygamberi yalanlamış, ona zıd gitmiş ve kendileri gibi bir insan olması sebebiyle ona tâbi olmaktan yüz çevirmiş, beşer olan bir elçiye tâbi olmaktan yüz çevirerek kıyamet günü Allah’a kavuşmayı yalanlamış, cismânî dirilmeyi inkâr etmişlerdi. Onlar demişlerdi ki: «Öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz zaman, tekrar diril­menizi mi va’dediyor? Va’dedildiğiniz şey ne kadar uzak hem de ne ka­dar uzak. (Size getirmiş olduğu risâlet, uyarma ve âhireti haber ver­mesinde) o sâdece Allaha karşı yalan uyduran biridir. Biz ona ina­nacak) değiliz.» O peygamber: «Rabbım, beni yalanlamalarına karşı­lık bana yardım et.» demek suretiyle onlara karşı Rabbmdan yardım ve zafer istemiş, Allah Teâlâ da onun duasına icabetle : «(Sana zıd git­meleri ve kendilerine getirdiklerin konusunda seninle inâdlaşmaları se­bebiyle) az sonra pişman olacaklar.» buyurmuştur. «Gerçekten onları müdhiş bir çığlık yakaladı.» Küfürleri ve azgınlıkları sebebiyle Allah’­tan böyle bir azaba zâten müstehak idiler. Âyetten açık olarak anlaşılı­yor ki, onlara şiddetli bir fırtına ile beraber müdhiş bir çığlık birleşmiş, iki azâb birlikte gönderilmiştir. «Rabbımn emri ile her şeyi yıkar. Bu­nun üzerine onların meskenlerinden başka hiç bir şey görülmez oldu » (Ahkâf, 25).

Allah Teâlâ : «Onları (yıkılmış, helak olmuş, selin sürüklediği çer-çöpve) bir süprüntü yığını haline getirdik.» buyurur ki, buradaki kelimesi; hiç bir şekilde kendisinden yararlanılamayan helak olmuş, hakîr ve önemsiz şey anlamındadır. «Zulmeden kavim uzak olsun.» Al­lah Teâlâ başka bir âyette: «Biz onlara zulmetmemiştik. Ama onlar, zâlim kimselerin kendileriydiler.» (Zuhruf, 76) buyurur ki; onlar kü­fürleri, inâdlaşmaları ve Allah’ın elçisine zıd gitmeleri ile kendilerine zulmetmişlerdir. İşte bunları işitenler Allah’ın elçisini yalanlamaktan sakınsınlar.[8]

50 — Biz Meryem’in oğlunu da, annesini de bir âyet kıldık. Her ikisini de sulak, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.

Allah Teâlâ kulu ve elçisi Meryem Oğlu îsâ (a.s.) dan haber ve­rerek, hem onu hem de annesini insanlar için bir âyet, Allah’ın dile­diğine güç yetirici olduğuna kesin bir hüccet kılmıştır. Muhakkak Al­lah Adem’i babasız ve anasız, Havva’yı kadın olmaksızın erkekten, îsâ’ yi erkek olmaksızın kadından, diğer insanları da bir erkekle bir dişi­den yaratmıştır.

«Her ikisini de sulak, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştir­dik.» İbn Abbâs’tan rivayetle Dahhâk, âyetteki kelimesinin; bitkilerin en güzel olduğu yeryüzünün yüksek bir yeri anlamında ol­duğunu söyler. Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr ve Katâde de böyle söylemişlerdir. İbn Abbâs kelimelerinin; bereketli, otu bol, anlamında olduğunu kelimesiyle ise akarsuyun kasde-

dildiğini söyler. Mücâhid, âyette kasdedüen yüksek yerin; düz ve yük­sek bir yer olduğunu söyler. Saîd İbn Cübeyr «Sulak, oturmaya elve­rişli.» kısmını: Orada su kalır, akıp gitmez, şeklinde açıklar. Mücâhid ve Katâde âyetteki kelimesini, akarsu şeklinde açıklamış­lardır. Müfessirler bu yüksek yerin, yeryüzünün neresinde olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eşlem : Bu yüksek yer­ler ancak Mısır’dadır. Su salındığı (Nil nehri taştığı) zaman köyler bu yaksek yerlerde olur. Şayet bu yüksek yerler olmamış olsaydı, köyler su altında kalırdı, der. Vehb îbn Münebbih’den de bu açıklamanın benzeri rivayet edilmiş olup bu, gerçekten uzak bir te’vîldir. İbn Ebü Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Yezîd’in… Saîd îbn Müseyyeb’den rivayetinde o, «Her ikisini de sulak, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.» âyeti hakkında: Burası, Dimagk’tır, de­miştir, îbn Ebu Hatim bu görüşün benzerinin Abdullah İbn Selâm, Hasan, Zeyd İbn Eşlem ve Hâlid îbn Ma’dân’dan rivayet edildiğini söy­ler. Yine İbn Ebu Hatim tarafından Ebu Saîd el-Eşecc kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre; sulak, oturmaya elverişli yerden maksad Dimaşk nehirleridir. Leys îbn Ebu Süleym’in Mücâhid’den ri­vayetinde o, «Her ikisini de yüksek bir yere yerleştirdik.» âyeti hak­kında der ki: Allah Teâlâ’nın burada kasdetmiş olduğu zaman;. Mer­yem Oğlu îsâ ile annesinin Dimaşk’m civarındaki ağaçlık, sulak bir yer olan «Gota» adındaki yere sığındıkları zamandır. Abdürrezzâk’ın Bişr îbn Râfi’ kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetinde o, «Her ikisini de sulak, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.» âyeti hak­kında : O, Filistin’deki Ramle’dir, demiştir. îbn Ebu Hatim der ki: Bi­ze babamın… Mürre el-Behzî’den rivayetinde o, Hz. Peygamber (s.a.) i bir adama : Muhakkak sen Rabve’de (yüksek bir yerde) öleceksin, bu­yurduğunu işitmiş ve o adam Rarnle’de ölmüş. Bu, gerçekten garîb bir hadîstir. «Her ikisini de sulak, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.» âyeti hakkında söylenenlerin doğruya en yakını Avfî’nin İbn Âbbâs’tan rivayet etmiş olduğu şu sözüdür: Âyetteki kelimesi, akarsu anlamındadır. Bu nehir; Allah Teâlâ’nm hakkında : «Rabbın senin ayağının altında bir ırmak akıttı.» (Meryem, 24) bu­yurmuş olduğu nehirdir. Dahhâk ve Katâde, burada Beyt el-Makdis’in kasdedildiğini söylerler. En doğrusunu Allah bilir, ama burada en kuv­vetli olan görüş budur. Zîrâ burası başka bir âyette de zikredilmekte olup, Kur’an’m bazısı bazısını açıklar, tefsir eder. Kur’an’ı tefsirin en üstünü, yine Kur’an ile tefsir etmektir. Sonra sahîh hadîslerle, sonra da eserler ile olan tefsir gelir.[9]

57 — Muhakkak ki Rablarından korktukları için titre­yenler,

58 — Rablannın âyetlerine inananlar,

59 — Rablarına şirk koşmayanlar,

60 — Ve Rablanna döneceklerinden kalbleri ürpererek vermeleri gerekenleri verenler,

61 — tşte onlar; hayırlarda yarışırlar ve o uğurda öne geçerler.

Rablarından Korkanlar

Allah Teâlâ: «Muhakkak ki Rablarından korktukları için titreyen­ler…» buyurur ki; onlar İyilikleri, imânları ve sâlih amel İşlemeleri ya­nında Allah’tan korkarlar, Allah’ın onlar hakkındaki düzeninden kalb­leri titrer. Nitekim Hasan el-Basrî şöyle diyor: Şüphesiz mü’min iyiliği ve Allah korkusunu; münafık ise kötülüğü ve emniyyet hissini kendinde toplamıştır. Allah Teâlâ burada «Rablarımn (kevnî ve şer’î) âyetlerine inananlar.» buyururken, Hz. Meryem (Allah’ın selâmı onun üzerine ol-sun)den haber vererek şöyle buyurur: «Rablarımn sözlerini ve kitâbla-rını tasdik etmişti.» (Tanrım, 12). Hz. Meryem, olan her şeyin Allah’ın takdiri ve kazası ile olduğuna kesin olarak inanmıştır. Allah’ın kanun olarak koymuş olduğu şey şayet bir emir ise sevdiği ve hoşnûd olduğu şeylerdendir. Eğer bir yasak ise bu Allah’ın hoşlanmadığı ve arzulama­dığı şeylerdendir. Eğer o bir hayır ise muhakkak haktır. Nitekim Allah Teâlâ: «Ve Rablanna şirk koşmayanlar…» buyurur ki; onlar, Allah ile beraber O’nun gayrısına tapınmazlar. Aksine O’nu birlerler, O’nun ken­disinden başka ilâh olmayan Ehâi, Samed, Allah olduğunu bilirler. Yi­ne bilirler ki O, bir arkadaş, bir oğul edinmemiştir. O’nun benzeri ve den­gi yoktur.

«Ve Rablanna döneceklerinden kalbleri ürpererek vermeleri gere­kenleri verenler.» Onlar bir ihsanda bulundukları zaman, kendilerinden kabul edilmeyeceği korkusu içindedirler. Zîrâ onlar, vermenin şartlarını yerine getirmekte kusurlu davranmış olmalarından korkarlar. Bu; kork­ma ve ihtiyat kabîİmdendir. Nitekim İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya îbn Âdem’in… Hz. Âişe’den rivayetinde o, şeyle demişti: Ey Allah’ın el­çisi. «Kalbleri ürpererek vermeleri gerekenleri verenler,»; Allah’tan kor­kar olduğu halde hırsızlık yapan, zina eden ve içki içenler midir? Allah Rasulü şöyle buyurdu: Hayır ey Ebubekir’in kızı, Sıddîk’ın kızı; fakat o, Allah’tan korkar olduğu halde namaz kılan, oruç tutan ve sadaka verendir. Tirmizî ve İbn Ebu Hatim de hadîsi yukardakine benzer şe­kilde Mâlik İbn Miğvel’den rivayet etmişlerdir. Onun lafzı şöyledir: Ha­yır, ey Sıddîk’ın kızı; fakat onlar kendilerinden kabul olunmayacak di­ye korkarak namaz kılan, oruç tutan ve sadaka verenlerdir. İşte onlar, hayır işlerinde yarış ederler. Tirmizî der ki: Bu hadîs Abdurrahmân İbn Saîd kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber (s.a.)den isnadı ile yukardakine benzer şekilde rivayet edilmiştir. Bu âyetin tefsirinde İbn Abbâs, Muhammed îbn Kâ’b el-Kurazî ve Hasan el-Basrî de böyle söylemişlerdir. Diğerleri bu âyeti: Korkar oldukları halie yaptıklarını yapanlar, anlamında olmak üzere şeklinde okumuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.)e kadar ulaştırılan merfû bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.)nün âyeti bu şekilde okuduğu da rivayet edilmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân’m… Cümah oğulları kölesi Ebu Halef’den rivayetinde o, Ubeyd ibn Umeyr ile beraber Hz. Âişe —Allah ondan razı olsun—nin yanına girmişti. Hz. Âişe: Merhaba Ebu Asım, bizi ziyaret etmekten veya bize rnüsâfir olmaktan— seni alıkoyan nedir? dedi. O: Seni usandırmaktan korkarım, diye cevab verdi. Bunu yapacak değilsin, o halde niçin geldin? sorusuna karşı: Allah’ın kitabından bir âyeti sormaya geldim. Allah Rasûlü (s.a.), o ayeti nasıl okurdu? de­di. Hz. Âişe: Hangi âyet? diye sordu, o «Vermeleri gerekenleri verenler.» şeklinde mi, yoksa «Yaptıklarım yapanlar.» şeklinde mi? dedi. Hz. Âişe: Sana sevimli olanı hangisidir? diye sordu, ben: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onlardan birisi bana bütün dünyadan —veya dünyadan ve ondakilerden— daha sevimlidir, dedim. O hangisi­dir? diye sordu, «Yaptıklarını yapanlar.» şeklinde olanıdır, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) nün bu şekilde okuduğuna, bu şekilde nazil olduğuna şehâ-det ederim. Fakat lehçeler değişik değişiktir, dedi. Hadîsin isnadında bulunan Müslim eHMekkî ismindeki râvî zayıftır. Kurrâ-i Seb’a’nın cumhuru ve başkalarının kırâeti olan «Vermeleri gerekenleri verenler.» anlamındaki birinci kırâetin anlamı daha kuvvetlidir. Zîrâ Allah Teâlâ, hemen bunun arkasından: «İşte onlar; hayırlarda yarışırlar ve o uğurda öne geçerler.» buyararak, onları öne geçenlerden kılmıştır. Şayet an­lam, diğer okuyuşa göre olsaydı; onların öne geçenlerden olmayıp orta yolu tutanlar veya bu hususta kusurlu olanlar olmaları mümkündü. Al­lah Teâlâ en iyi bilendir.[10]

62 — Biz, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitâb vardır. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.

63 — Hayır, onların kalbleri bundan habersizdir. On­ların bundan başka da yapageldikleri işler vardır.

64 — En sonunda refahla şımaranlarmı azâbla yakala­dığımız zaman hemen feryâd ederler.

65 — Feryâd etmeyin bugün. Doğrusu siz, katımızdan bir yardım görmezsiniz.

66 — Âyetlerimiz size okunuyordu da, siz ona arkanızı dönüyordunuz.

67 — Büyüklük taslıyor, gece ağzınıza geleni söylüyor­dunuz.

Allah Teâlâ, dünyada kullarına kanun olarak koyduklarında ada­letli olduğunu haber veriyor ki O, hiç bir nefse gücünün dışında bir şey yüklemez.Kişiye ancak taşımaya güç yetirebileceği ve yerine getire­bileceğini yükler. Onlan kıyamet gününde, Kitâb-ı Mestûr’da farz kıl­mış olduğu amelleri ile hesaba çekecektir. Ondan hiç bir şeyi zayi et­meyecektir. Bu sebepledir ki: «Katımızda gerçeği söyleyen amellerin yazıldığı bir kitab vardır. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.» bu­yurmuştur. Onların hayrından hiç bir şey eksiltilmez. Günâhlarına ge­lince; inanan kulları için onlardan bir çoğunu affedip bağışlayacaktır. Daha sonra Allah Teâlâ Kureyş müşrikleri ve kâfirleri inkâr sadedinde olmak üzere şöyle buyurur: «Hayır, onların kalbleri bundan (Allah’ın Rasûlü (s.a.)ne indirmiş olduğu Kur’an’dan) habersizdir, (gaflettedir, sapıklıktadır.) Onların bundan başka yapageldikleri işler vardır.» Ha­kem tbn Ebân’ın İkrime’den, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre; onların «yapagelmekte oldukları bunun dışındaki günâhları» ndan şirk kaydedilmektedir. Onlar bunu mutlaka yapacaklardır. Mücâhid, Hasan ve bir çoklarından da bu açıklama rivayet edilmiştir. Diğerleri ise «On­ların bundanbaşka da yapageldikleri işler vardır,» âyeti hakkında şöyle diyorlar: Onlar hakkında ölümlerinden önce mutlaka yapacakları kötü ameller yazılmış, takdir edilmiştir ki, haklarındaki azâb kelimesi ger­çekleşsin. Bu açıklamanın benzeri Mukâtil îbn Hayyân, Süddî ve Ab-durrahmân İbn Zeyd İbn Eslem’den rivayet edilmiştir. Bu; açık, kuv­vetli ve güzel bir açıklamadır. Daha önce vermiş olduğumuz îbn Mes’-ûd’un hadîsinde şöyle buyuruluyor: Kendinden başka ilâh olmayan Al­lah’a yemîn olsun ki; kişi, cennet ehlinin amelini işler. Tâ ki onunla cennet arasında bir kulaç kalıncaya kadar. Nihayet Kitab onu geçer de, cehennem ehlinin amelini işler ve oraya girer.

«En sonunda refahla şımaranlarım, (dünyada nimet içinde göne-nen mutlu kişileri) azâbla yakaladığımız; (Allah’ın azabı, baskını ve intikamı dünyada iken onların başına geldiği) zaman hemen feryâd ederler, (imdâd dilenirler).» Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyu­ruyor: «Nimet sahibi olan o yalancıları Bana bırak. Ve onlara biraz mühlet ver. Muhakkak ki, katımızda ağır boyunduruklar ve cehennem var. Boğazı tıkayan bir yiyecek ve elîm bir azâb var.» (Müzzemmil, 11-13), «Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik, (o zaman) çığlık­lar attılar. Halbuki kurtulmak vakti değildi.» (Sâd, 3).

«Feryâd etmeyin bugün. Doğrusu siz, katımızdan bir yardım gör­mezsiniz.» İster feryâd edin, ister susun başınıza gelenden sizi elbette kurtarmayacağız. Ondan uzaklaşma, kurtuluş ve ondan sığınacak bir yer yoktur. îş bitmiş, azâb vâcib olmuştur. Sonra Allah Teâlâ, onların en büyük günâhlannı zikredip şöyle buyurur: «Âyetlerimiz size oku­nuyordu da, siz ona arkanızı dönüyordunuz.» Siz çağırıldığınız zaman inâd ediyor, istendiğiniz zaman da imtina ediyordunuz. Bunun sebebi şu­dur: «Yalnız Allah’a duâ edildiği zaman inkâr ederdiniz de, O’na şirk koşulunca inanırdınız. Artık hüküm, Aliyy, Kebîr Allah’ındır.» (Ğâfir, 12). «Büyüklük taslıyor, gece ağzınıza geleni söylüyordunuz.» âyetinin tefsirinde iki görüş vardır: Bunlardan birincisine göre; «Büyüklük tas­lıyordunuz.» kısmı, hakkı ve hak ehlini küçük görerek, ona karşı bü-yüklenerek haktan yüz çevirmeleri ve hakka tâbi olmamakta direnme­leri sırasındaki hallerini beyân etmektedir. Bu takdirde bu kısmın so­nundaki zamirden neyin kasdedildiğinde üç görüş vardır: Birinci görüş bu zamirin, Mekke’deki Harem’in yerini tuttuğudur. Onlar kötülenmiş-lerdir, çünkü geceleyin Haremde hezeyanlar savururlardı. İkincisine gö­re burada zamîr, Kur’an’ın yerini tutmaktadır. Zîrâ onlar geceleyin ko­nuşuyorlar, Kur’an hakkında hezeyanlar savuruyorlardı. «O sihirdir, o şiirdir, o kehânettir.» ve benzeri bâtıl sözler sarf ediyorlardı. Üçüncü görüşe göre bu zamîr, Muhammed (s.a.)in yerini tutmaktadır. Onlar gece sohbetlerinde fâsid, bozuk sözlerle Muhammed- (s.a.)i anıyorlar, onun şâir, veya kâhin, veya büyücü, veya yalancı, veya deli olduğuna dâir onun hakkında bâtıl misâller veriyorlardı. Elbette bütün bunlar asılsızdır. Aksine o, Allah’ın kulu ve elçisidir. Allah onu onlara gâlib getirmiştir. Onları Harem’den bayağılaşmış ve zelîl kılınmış bir halde çıkarmıştır.

«Büyüklük taslıyordunuz.» kısmından maksadın; Kâ’be ile büyük-leniyordunuz, olduğu da söylenmiştir. Onlar Kâ’be ile iftihar eder, onun dostları olduklarına inanırlardı. Halbuki hiç de onun dostları değildi­ler. Nitekim Neseî Sünen’inin tefsir bölümünde Ahmecî îbn Süleyman kanalıyla… îbn Abbâs’tan rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir: «Büyük­lük taslıyor, gece ağzınıza geleni söylüyordunuz.» âyeti nazil olduğu za­man gece sohbeti kerîh görülmüştü. Çünkü müşrikler Kâ’be ile büyük-lenirler ve: Biz onun ehliyiz, derlerdi. Büyükleniyorlar (Kâ’be ile iftihar ediyorlar), yanında gece sohbetleri yapıyorlar ve fakat onu i’mâr etmi­yor, hali üzere bırakıyorlardı. îbn Ebu Hatim de yukarda özet olarak verdiğimiz bilgiyi uzunca vermiştir.[11]

68 — Söyleneni düşünmediler mi hiç? Yoksa onlara, daha önce geçen atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

69 — Yoksa peygamberlerini tanımadılar da onun için mi inkâr ediyorlar?

70 — Yahut; onda bir delilik var mı diyorlar? Hayır, o kendilerine hak ile gelmiştir. Ama, onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.

71 — Şayet hak, onların heveslerine uysaydı; gökler, yer ve onlarda bulunanlar muhakkak bozulup giderdi. Ha­yır, Biz onlara kendi zikirlerini getirdik. Ama onlar zikir­lerinden yüz çeviriyorlar.

72 — Yoksa sen, onlardan bir ücret mi istiyorsun? İşte Rabbımn ecri, daha hayırlıdır. Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

73 — Aslında sen onları dosdoğru bir yola -çağırıyor­sun.

74 — Ama âhirete inanmayanlar, mutlaka bu yoldan sapmaktadırlar.

75 — Şayet Biz, onlara acısak ve başlarındaki sıkıntıyı gidersek yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlar.

Geçmiş Atalarına Uyanlar

Allah Teâlâ müşrikleri Kur’ân-ı Azîm’i anlamadıkları, üzerinde dü­şünmedikleri ve ondan yüz çevirdikleri için kınıyor. Halbuki Allanın hiç bir peygambere daha mükemmelini ve daha şereflisini göndermemiş olduğu bu kitab onlara tahsis edilmiştir. Özellikle câhiliyet devrinde öl­müş olan atalarına bir kitab ulaşmamış, onlara bir uyarıcı da gelme­mişti. Onlara yaraşan, Allah’ın kendilerine bahşetmiş olduğu bu nimete onu kabul etmek, şükrünü yerine getirmek, anlamaya çalışmak, gece-gündüz gereğince amel etmekle mukabelede bulunmalarıydı. Nitekim onlardan İslâm’a giren ve Allah Rasûlü (s.a.)ne tâbi olan soylular böy­le yapmışlardır. Allah onlardan hoşnûd olsun. «Söyleneni düşünmediler mi hiç?» âyeti hakkında Katâde der ki: O halde Allah’a yemîn olsun ki kavim düşünmüş ve akletmiş olsaydılar, Kur’an’a Allah’a isyan olan şeylerden kendilerini alıkoyacak olanı bulurlardı. Halbuki onlar müte-şâbih olanını almışlar ve işte o zaman helak olmuşlardır.

Daha sonra Allah Teâlâ Kureyş kâfirlerini inkâr sadedinde şöyle buyurur; «Yoksa peygamberlerini tanımadılar da onun için mi inkâr ediyorlar?» Onlar Muhammed’i, doğruluğunu, emîn oluşunu ve günah­sızlığım bilmediler mi? O, içlerinde bu vasıflarla yetişmişken bütün bun­ları inkâr edip bu konularda yalan söyleyebilirler mi? Bu sebepledir ki Cafer îbn Ebu Tâlib (r.a.) Habeş kralı Necaşî’ye: Ey kral, şüphesiz Allah bize nesebini, doğruluğunu ve emîn oluşunu bildiğimiz bir elçi gönder­di, demiştir. Muğîre îbn Şu’be de Mübâreze (savaş) sırasında Kisrâ’mn vekiline aynı şeyleri söylemiştir. Ebu Süfyân Sahr İbn Harb, Rum kralı Hirakl ve arkadaşları Hz. Peygamber (s.a.)in niteliklerini, nesebini, doğ­ruluğunu ve emîn oluşunu sorduğunda ona aynı şeyleri söylemiştir. Halbuki onlar henüz müslüman olmamış kâfirler idiler. Bununla bir­likte doğru söylemekten başka çâre bulamamışlar ve bunu itiraf etmiş­lerdir.

((Yahut: Onda bir delilik var mı, diyorlar?» âyeti, müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.) hakkında söylemiş oldukları: Muhakkak o, Kur’an’ı kendiliğinden uyduruyor, veya onda bir delilik var ki ne söylediğini bil­miyor, demelerini hikâye etmekte ve onların Kur’an hakkında söyle­diklerinin bâtıl olduğunu bildikleri halde kalblerinin ona îmân etmedi­ğini haber vermektedir. Halbuki onlara, Allah Kelâmından güç yetiri-lemeyecek ve karşı konulamayacak olanı gelmiştir. Kur’an, hem onlara ve hem de bütün yeryüzü halkına onun bir mislini getirmeleri çağrı­sında bulunmuş; buna güç y dirememişler ve ebediyyen de güç yetire-meyeceklerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Hayır, o kendilerine hak ile gelmiştir. Ama onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.» buyur­muştur.

Katâde der ki: Bana anlatıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.) bir adama rastlamış ve ona: Müslüman ol, demişti. Adam: Sen beni öyle bir işe davet ediyorsun ki, ben ondan hoşlanmıyorum, demişti. Hz. Peygamber (s.a.): Hoşlanmasan bile, buyurdu. Yine bize anlatıldığına gö­re; o, bir adama rastlamış ve ona: Müslüman ol, buyurmuştu. Bu teklif ona zor ve ağır geldi. Hz. Peygamber ona: Ne dersin; sen sarp meşak­katli bir yolda olsaydın da yüzünü tanıdığın, nesebini bildiğin bir ada­ma kavuşsaydm ve o seni geniş, kolay bir yola çağırmış olsaydı, ona tâbi olur muydun? buyurdu. Adam; evet, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurdu: Muhammed’in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemin olsun ki, muhakkak sen o yoldan çok daha sarp ve meşakkatli olanındasın. Şüp­hesiz ben seni o durumda çağmlabileceğin yoldan daha da kolayına ça­ğırmaktayım. Yine bize anlatıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.) bir ada­ma rastlamış, ve ona: Müslüman ol, buyurmuştu. Bu ona ağır ve zor gelince, Hz. Peygamber (s.a.) ona: Ne dersin; senin iki kölen olsa birisi sana bir haber verdiği zaman doğru söylese, kendisine bir şey emânet ettiğinde onu sana tevdî etse, bu mu sana daha sevimlidir, yoksa bir haber verdiği zaman yalan söyleyen, kendisine bir şey emânet ettiğinde ihanet eden mi? buyurmuştu. Adam: Bilakis bana bir haber verdiği za­man doğru söyleyen,, kendisine bir şey emânet ettiğimde onu bana tev­dî eden kölem bana daha sevimlidir, demişti. Hz. Peygamber (s.a.) şöy­le buyurdu: İşte Rabbınızın katında siz de böylesiniz.

«Şayet hak, onların heveslerine uysaydı;’gökler, yer ve onlarda bu­lunanlar muhakkak ki bozulup giderdi.» âyeti hakkında Mücâhid, Ebu Salih ve Süddî derler ki: Hak, Allah Teâlâ’dır. Şayet Allah Teâlâ, on­ların gönüllerindeki heveslerine icabet etse ve onlara uygun şekilde iş­leri düzenlemiş olsaydı, heveslerinin bozukluğu ve muhtelif oluşu se­bebiyle gökler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi. Nitekim Al­lah Teâlâ, onların şöyle dediklerini haber verir: «Bu Kur’an, iki şehrin filinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?» (Zuhruf, 31-32). Başka âyetlerde ise şöyle buyurmaktadır: «De ki: Eğer siz, Rabbımın rahmet hazînelerine sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla on­ları paklardınız. Zâten insan pek cimridir.» (tsrâ, 100), «Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Öyle olsaydı, onlar insanlara bir çekirdek par­çası’bile Vermezlerdi.» (Nisa, 53). Bütün bunlardan ortaya çıkıyor ki; kullar âcizdir, görüşleri ve hevesleri muhteliftir, bütün sıfatlarında, söz­lerinde, fiillerinde, kanun koymasında, takdirinde ve yaratıklarını dü­zenleyip idare etmede Allah Teâlâ en kâmil olandır, yücedir, kudsaldır, O’ndan başka, jjah O’nun dışında Rab yoktur.

«Hayır, Biz onlara zikirlerini getirdik.» âyetinde, Kur’an kasdedil-mektedir. «Ama onlar zikirlerinden yüz çeviriyorlar.» aYoksa sen, on­lardan bir ücret mi istiyorsun?» âyetindeki kelimesini, Ha­san; ücret olarak, Katâde; ayak kirası ve mükâfat olarak, anlamışlar­dır. «İşte Rabbanin ecri, daha1 hayırlıdır.» Sen onları hidâyete çağırman karşılığında onlardan ne bir ücret, ne bir mükâfat ne de başka bir şey istememektesin. Aksine sen bunda, Allah katında bol sevabı di­lemekte beklemektesin. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmakta­dır: «De ki: Sizden bir ücret istersem eğer o sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah’a aittir.» (Sebe\ 47), «De ki: Ben buna karşı sizden bir üc­ret istemiyorum. Ve ben, kendiliğinden bir şey iddia edenlerden de de­ğilim.» (Sâd, 86), «De ki: Ben sizden buna karşılık; akrabalıkta sev­giden başka bir ücret istemem.» (Şûra, 23), «Şehrin öte başından bir adanı koşarak geldi, şöyle dedi: Ey kavmim, gönderilmiş bulunan elçi­lere uyun. Sizden bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar hidâyete erdiril­mişlerdir.)) (Yasin, 20-21).

«Aslında sen, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Ama âhirete inanmayanlar, mutlaka bu yoldan sapmaktadırlar.»’ İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan İbn Musa’nın… tbn Abbâs’tan rivayetinde, Allah Ra-sûlü (s.a.)nün rü’yâsında ona iki melek gelmiş, birisi ayakucuna, di­ğeri basucuna oturmuş. Ayakucuna oturanı başucunda oturanına: Şu adam ve ümmetine bir misâl ver, demiş de öteki, şöyle anlatmış: Bu­nun ve ümmetinin misâli şudur ki yolculukta olan bir kavim bir çölün başına ulaşırlar. Yanlarında çölü geçecekleri ve dönecekleri azıkları yok­tur. Onlar bu durumda iken birden onlara çizgili kumaştan elbise giy­miş bir adam gelir ve: Sizi otlu, yemyeşil bahçelere ve su dolu havuzla­ra götürsem, bana uyar mısınız? diye sorar. Onlar; evet, deyince onları götürür ve otlu bahçelere, su dolu havuzlara iletir. Yerler, içerler ve semizlerler. Onlara: Ben sizi şu halde bulup; sizi otlu bahçelere, su dolu havuzlara götürsem bana uyar mısınız dedim de, bana uymuştunuz de­ğil mi der. Onlar; evet sana uymuştuk, derler. Sizin önünüzde bundan daha otlu bahçeler, bundan daha dolu havuzlar var; bana tâbi olun, uyun, der. Bir grup: Allah’a yemîn olsun ki doğru söylüyor, ona tâbi olalım, derler. Diğer bir grup ta: Biz bundan hoşnuduz, burada kala­lım, derler.

Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılî der ki: Bize Züheyr’in… Ömer tbn Hat-tâb (r.a.)dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Ben sizin kuşaklarınızdan tutmuş, ateşten bana gelin, ateşten bana gelin diyorum; siz beni altederek kelebek ve çekirgelerin ateşe atıldıkları gi­bi ona atılıyorsunuz. Neredeyse kuşaklarınızı bırakıvereceğim. Havuz başında ben sizin önderinizim. Siz bana, toplu olarak ve dağınık halde gelirsiniz. Sizi yüzlerinizle ve isimlerinizle kişinin develeri içinde yaban­cı bir deveyi tanıdığı gibi tanırım. Siz sağa ve sola götürülürsünüz. Si­zin hakkınızda âlemlerin Rabbına münâcâtta bulunur ve: Rabbım kav­mim, Rabbım ümmetim, derim. Ey Muhammed, şüphesiz sen, senden sonra onların neler ihdas ettiklerini bilmiyorsun. Muhakkak onlar senden sonra arkalarına dönüp gittiler, denir. Kıyamet günü sizden birisi meleyen bir koyunu sırtlamış halde gelirken tanıyacağım. Ey Muham-med, Ey Muhammed, diye nida edecek de ben: Senin hakkında elimden bir şey gelmez, ben tebliğ ettim, diyeceğim. Sizden birini tanıyacağım, kıyamet günü bağıran bir deveyi sırtlamış geliyor ve: Ey Muhammed, ey Muhammed, diyor. Ben senin için bir şeye sâhib değilim, ben tebliğ ettim, diyeceğim. Sizden birini kişneyen bir kısrağı taşıyarak kıyamet günü gelirken tanıyacağım. Ey Muhammed, ey Muhammed, diye nida edecek de ben: (Senin hakkında) herhangi bir şeye sâhib değilim. Ben tebliğ etmiştim, diyeceğim. Kıyamet günü deriden bir kırbayı taşıyarak gelen sizden birini tanıyacağım. Ey Muhammed, ey Muhammed, diye nida edecek de, ben: Senin için herhangi bir şeye sâhib değilim, tebliğ etmiştim, diyeceğim/Ali İbn el-Medînî der ki: Bu, isnadı hasen bir ha­dîstir. Şu kadar var ki hadîsin isnâdındaki Hafs İbn Humeyd meçhul­dür. Yâkûb İbn Abdullah el-Eş’arî’den başka ondan rivayet edeni bil­miyorum. Ben de derim ki: Bilakis ondan Eş’as İbn îshâk da hadîs ri­vayet etmiştir. Yahya îbn Maîn onun hakkında; sâlihtir, demiş, Neseî ve İbn Hibbân güvenilir kabul etmişlerdir.

«Şayet biz, onlara acısak ve başlarındaki sıkıntıyı gidersek yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlar.» âyetinde Allah Teâlâ, onların kü­fürlerinde ne kadar şerli ve katı olduklarını haber verir. Şayet Allah Teâlâ onların illetlerini gidermiş ve onlara Kur’an’ı anlama imkânı ver­miş dahi olsaydı; onlar Kur’an’a boyun eğmezler, küfürlerinde, inâdla-nnda ve azgınlıklarında devam ederlerdi. Nitekim başka âyetlerde şöy­le buyrulur: «Şayet Allah onlarda bir hayır görseydi; onlara işittirirdi. Eğer işittirmiş olsaydı; yine de yüz çevirenler olarak arkalarını döner­lerdi.» (Enfâl, 23), «Bir görsen; ateşin başında durdukları: Keski geri döndürülseydik ve Rabbımızm âyetlerini yalan saymasaydık da mü1-minlerden olsaydık, dedikleri zaman. Hayır, ötedenberi gizleyegeldikleri şeylerle karşılarına çıktık. Eğer geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu onlar, yalancılardır. Ve de­diler ki: Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ve biz dirilecek de­ğiliz.» (En’âm, 27-29). Bu, Allah Teâlâ’nın vuku bulmayan bir şeyin, şayet meydana gelmiş olsaydı nasıl olacağını bilmesi kabüindendir. İbn Abbâs’tan rivayetle Dehhâk der ki: Kur’an’da başında edatı bulunan her şey ebediyyen vuku bulmayacak, olmayacak şeylerdendir.[12]

76 — Andolsun ki Biz, onları azâbla yakaladık. Ama yine de Rablarına boyun eğmediler. Onlar, yalvarıp yakar-mazlar.

77 — Sonunda onlara şiddetli bir azâb kapısı açtığımız­da şaşkına dönüp ümitsiz kalıverdiler.

78 — Sizin için kulaklar, gözler ve kalbler var eden O’dur. Ne de az şükrediyorsunuz.

79 — Sizi yeryüzünde yaratıp türeten O’dur. Ve O’nun huzurunda toplanacaksınız.

80 — Dirilten de, öldüren de O’dur. Geceyle gündüzün birbiri ardı sıra gelmesi de, O’nun emrine bağlıdır. Hâlâ düşünmez misiniz?

81 — Hayır, onlar yine de öncekilerin dediklerini derler.

82 — Onlar demişlerdi ki: Ölüp te toprak ve kemik yı­ğını olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?

83 — Andolsun ki biz, ve daha önce de atalarımız bu­nunla tehdîd edilmişti. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Andolsun ki Biz, onları azâbla yakala­dık. (Musibetlerle ve zorluklarla denedik.) Ama ine de Rablarına bo­yun eğmediler.» Bu, onları içinde bulundukları küfür ve muhalefetten çevirmedi, bilakis sapıklık ve azgınlıklarında devam ettiler. Allah’a bo­yun eğmediler. «Onlar (Allah’a dua edip) yalvanp yakarmazlar.» Baş­ka bir âyette şöyle buyrulur: «Onlar, hiç değilse kendilerine bir azabı­mız geldiği zaman; yalvarmalı değiller miydi? Fakat kalbleri katılaş­mış, şeytân da onlara yaptıklarını süsleyip püslemişti.» (En’âm, 43). İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn el-Hüseyn’in… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle anlaunış: Ebu Süfyân, Allah Rasûlü (s.a.hıe geldi ve: Ey Muhammed, Allah ve akrabalık aşkına (bize merhamet et) biz yün ve kandan yapılmış yiyecekler yedik, dedi. Bununla kıtlıktan Ötürü yün ve kan yemek zorunda kaldıklarını ifâde etmek istiyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Andolsun ki Biz, onları azâbla yakaladık. Ama yine de Rablarına boyun eğmediler. Onlar, yalvarıp yakarmazlar.» âyetini in­dirdi. Hadîsi Neseî de Muhammed tbn Akîl’den, o Ali îbn Hüseyn’den, o da babasından rivayet etmiştir. Bu hadîsin aslı, Buhârî ve Müslim’de mevcûd olup buna göre Allah Rasûlü (s.a.) kendisine karşı durdukların­da, isyan ettiklerinde Kureyş’e beddua etmiş ve: Allah’ım, onlara kar­şı bana Yûsuf’un yedi kıtlık senesi gibi yedi sene ile yardım et, demişti. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali îbn Hüseyn’in… Vehb İbn Ömer İbn Keysân’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Vehb îbn Münebbih hapsolunmuştu. Oğullardan (gençlerden) birisi ona; Ey Ebu Abdullah, sana bir’beyt şiir okumayayım mı? dedi. Vehb: Muhakkak biz, Allah’ın azabından bir azâb içindeyiz. Allah Teâlâ: «Andolsun ki Biz, onları azâbla yakaladık. Ama yine de Rablarına boyun eğmediler. Onlar, yal­varıp yakarmazlar.» buyurur, dedi. Vehb peşpeşe (iftar etmeksizin) üç gün oruç tuttu. Ona: Bu oruç da ne oluyor ey Ebu Abdullah? denildi de, şöyle cevabladı: Bizim için hapis îcâd olundu. Biz de fazla ibâdeti îcâd ettik.

«Sonunda onlara şiddetli bir azâb kapısı açtığımızda şaşkına dönüp ümitsiz kalıverdiler.» Sonunda Allah’ın emri ile kıyamet onlara ansızın geliverdiğinde ve beklemedikleri Allah’ın azabı onları yakalayıverdiğin-de; işte o zaman her bir hayırdan, her türlü rahattan ümitlerini kesti­ler. Emelleri ve ümitleri kesiliverdi. Sonra Allah Teâlâ kullarına kulak­lar, gözler, eşyayı idrâk edecekleri, Allah’ın birliğine, O’nun dilediğini işleyen Fâil-i Muhtar olduğuna delâlet eden kâinattaki âyetlere ibretle bakacakları akıllar, anlayışlar vermek suretiyle onlara nimetini zikre­der ve; «Ne de az şükrediyorsunuz.» buyurur. Size vermiş olduğu nimetle­re karşı Allah’a şükrünüz ne kadar azdır. «Sen ne kadar hırs göstersen de, yine insanların çoğu inanmazlar.» (Yûsuf, 103).

Daha sonra Allah Teâlâ, yüce kudreti ve kahredici saltanatından haber verir. Yüce kudreti ve kahredici saltanatı ile yaratıkları yarat­mış, yeryüzünün diğer yerlerinde cinsleri, dilleri ve nitelikleri değişik olarak onları halketmiştir. Sonra kıyamet günü, belli günün toplantısı için onların ilklerini ve sonlarını toplayacak; onlardan ne bir küçüğü ne bir büyüğü, ne bir erkeği, ne bir dişiyi, ne bir azametli, haşmetli ola­nı, ne bir hakiri bırakmayacak ve ilk defa yarattığı gibi onları dirilte-cektir. Bu sebepledir ki: çürümüş kemikleri diriltecek olan da, ümmet­leri öldürecek olan da O’dur, buyurmuştur. «Geceyle gündüzün birbiri ardı sıra gelmesi de, O’nun emrine bağlıdır.» Bunlardan her bireri digerini ısrarla ta’kîb eder. Devamlı olarak birbirlerini ta’kîb edip, hiç bir zaman yek diğerlerinden ayrılmazlar. Nitekim başka bir âyette şöy­le buyrulur: «Güneşe aya ulaşmak düşmez. Gece de, gündüzü geçecek değildir. Her birisi bir yörüngede yüzerler.» (Yâsîn, 40).

«Hâlâ düşünmez misiniz?» Sizi Azız ve Alîm olan, her şeyin kahr u galabesi altında olduğu, her şeye gücü yeten ve her şeyin kendisine bo­yun eğdiği Allah’a ulaştıracak akıllarınız yok mu?

Sonra Allah Teâlâ, kendilerinden önceki yalanlayanlara benzeyen, yeniden diriltilmeyi inkâr edenlerden haber vererek şöyle buyurur: ((Ha­yır, onlar yine de öncekilerin dediklerini derler. Onlar demişlerdi ki: Ölüp te toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, gerçekten biz mi di­riltileceğiz?» Bununla, çürüdükten, sonra diriltilmenin meydana gele­ceğini uzak buluyorlardı. «Andolsun ki biz, ve daha önce de atalarımız bununla tehdîd edilmişti. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey de­ğildir.» diyorlardı. Bunun muhal olduğunu, evvelkilerin kitablarını ve uydurmalarını elde eden birinin, bunları onlardan naklederek haber verebileceğini kasdediyorlardı. Onların bu inkâr ve yalanlamaları, Allah Teâlâ’nın onlardan haber verdiği şu sözlerine benzemektedir: «Ufalan­mış kemikler olduğumuz vakit mi? O, takdirde bu, zararlı bir dönüş­tür, derler. Doğrusu o, bir tek çığlıktır ki, o zaman hepsi toprağın yü­züne dökülecektir.» (Nâziât, 11-14), «İnsan, kendisini gerçekten bir nut-feden yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir düşman kesilmek­tedir. Kendi yaradılışını unutarak Bize bir misâl getirdi. Çürümüşken kemikleri diriltecek kimdir? dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan dirii-tecektir. O, her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir.» (Yâsîn, 77-79).[13]

84 — De ki: Yer ve onda bulunanlar kimindir? Biliyor­sanız söyleyin.

85 — Allah’ındır, diyecekler. Öyleyse ibret almaz mı­sınız? de.

86 — De ki: Yedi göğün Rabbı ve yüce Arş’m Rafobı kimdir?

87 — Allah’tır, diyecekler, öyleyse sakınmaz mısı­nız? de.

88 — De ki: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, barın­dıran, ama barındırılmaya asla muhtaç olmayan kimdir?

89 — Allah’tır, diyecekler. Öyleyse nasıl aldanıyorsu­nuz? de.

90 — Hayır, Biz onlara gerçeği getirdik. Ama onlar mu­hakkak yalancıdırlar.

Her Şeyin Hâkimi

Allah Teâlâ kendisinden başka ilâh olmadığına, ibâdetin tek ve ortağı olmaksızın sâdece O’na gerektiğine irşâd buyurmak üzere vah-dâniyyetini, yaratmada, tasarruf ve hükümranlıkta yegâne olduğunu kalblere yerleştiriyor. Bu sebepledir ki Allah’ın Rab olduğunu, Rablıkta O’nun ortağı olmadığını itiraf eden bununla birlikte tanrılıkta O’nunla birlikte ortaklar koşan, tapındıklarının hiç bir şey yaratmadığını, bir şeye sahip olmadığını, hiç bir şeye hâkim olmadığını itiraf etmeleriyle birlikte Allah ile beraber O’ndan başkasına tapman, bu ortaklara tapın­malarının kendilerini Allah’a yaklaştıracağı inancında olan müşriklere Rasûlü (s.a.)nün şöyle demesini emrediyor. «De ki: Yer ve onda bulu­nanlar kimindir? (Yeryüzünü ve ondaki hayvanları, bitkileri, meyve­leri ve diğer yaratık çeşitlerini yaratan ve onların mâliki olan kimdir?) Biliyorsanız söyleyin. Allah’ındır, diyecekler. (Sana bütün bunların tek ve ortağı olmayan Allah’ın olduğunu itiraf edeceklerdir. Durum böyle clunca) Öyleyse (İbâdetin bir başkasına değil de, sâdece yaratıcı, nzık vericiye yaraştığı hususunda) ibret almaz mısınız? de.»

«De ki: Yedi göğün Rabbı ve yüce Arş’m Rabbı kimdir?» İçindeki parlak yıldızlarla, gökyüzünün diğer yerlerinde ve yonlerindeki Allah’a boyun eğen meleklerle birlikte ulvî âlemi yaratan kimdir? Yüce Arş’m Rabbı kimdir? Burada yüce Arş ile kasdedilen, yaratıkların tavanı olan yüce Arş’tır. Nitekim Ebu Davud’un rivayet ettiği Allah Rasûlü (s.a.) nden nakledilen bir hadîste o: Allah’ın sânı şundan daha yücedir, mu­hakkak ki O’nun semâları üzerinde Arş’ı şöyledir, buyurmuş ve eli ile kubbe gibi bir işaret yapmıştır. Diğer bir hadîste şöyle buyrulur: Yedi gök, yedi kat yeryüzü ve ondakilerle ikisi arasındakiler Kürsi’ye göre çöle atılmış bir halka gibidir. Kürsî ve ondakiler de Arş’a nisbctle o çöl­deki o halka gibidir. Bunun içindir ki Seleften birisi şöyle diyor: Arş’ın bir yönden diğer yöne iki kutru arasındaki mesafe elli bin senelik yol­dur. Yedinci kat yeryüzünden yüksekliği de, elli bin yıllık yoldur. İbn Abbâs’tan rivayetle Dahhâk: Arş’a Arş isminin verilmesi onun yüksek-liğindendir, demiştir. Kâ’b el-Ahbâr’dan rivayetle A’meş: Gökler ve yer­yüzü Arş’da gökle yer arasında asılmış bir kandil gibidir, der. Mücâhid: Gökler ve yeryüzü Arş’da ancak çölde bir halka gibidir, demiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ala İbn Salim… îbn Abbâs’tan rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Arş’ın ölçüsünü hiç kimse bilemez. Bir rivayette ise: Arş’ın ölçüsünü Allah’tan başka hiç kimse takdir edemez, demiştir. Se­leften birisi, Arş’ın kırmızı yakuttan olduğunu söyler.

Burada: «Yüce Arş’ın Rabbı.» buyurulmuş ve bu yücelikle büyük­lüğü kasdedümiştir. Sûrenin sonunda da: «O, yüce Arş’ın Rabbıdır.» buyrulur ki, orada Arş’ın güzelliği kasdedilmektedir. Böylece Arş, ge­nişlik ve yüceliğinde azamet sıfatıyla göz kamaştırıcı güzellik sıfatını kendinde toplamıştır. Buna istinaden Arş’ın kırmızı yakuttan olduğu söylenmiştir, ibn Mes’ûd der ki: Şüphesiz Rabbınız katında, gece ve gün­düz yoktur. Arş’ın nuru O’nun yüzünün nûrundandır.

«Allah’tır, diyecekler. Öyleyse sakınmaz mısınız? de.» Madem ki O’nun, göklerin ve yüce Arş’ın Rabbı olduğunu itiraf ediyorsunuz; o halde O’nunla birlikte başkasına ibâdet etmeniz ve O’na şirk koşmanız sebebiyle O’nun azabından korkup sakınmaz mısınız? Ebu Bekr Abdul­lah îbn Muhammed îbn Ebu Dünya el-Kuraşî «et-Tefekkür ve’1-î’tibâr» adlı kitabında der ki: Bize İshâk îbn İbrahim’in… İbn Ömer’den riva­yetinde o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) çok kere câhiliye devrin­de, bir dağ başında yaşayan bir kadından bahsederdi. Bu kadının yanın­da koyunlarını otlatan bir oğlu varmış. Oğlu ona: Ey anneciğim, seni kim yarattı, diye sormuş da o: Allah, demiş. Peki babamı kim yarattı? demiş, kadın: Allah.^İemiş. Çocuk: Peki beni kim yarattı? diye sormuş, kadın yine; Allah, demiş. Çocuğun: Göğü kim yarattı? sorusuna kadın, yine Allah cevabını vermiş. Onun: Peki yeryüzünü kim yarattı? sorusu­na kadın, Allah cevabını vermiş. Çocuk: Peki dağları kim yarattı? diye sormuş, kadın Allah cevabını vermiş. Koyunları kim yarattı? sorusuna kadın; Allah, cevabını verince çocuk: Muhakkak hen, Allah için yüce bir şân işitiyorum, demiş, sonra kendini dağdan atmış ve parça parça olmuş. îbn Ömer der ki: Allah Rasûlü (s.a.) bize bu hadîsi defalarca nakletti. Abdullah İbn Dînâr ise: İbn Ömer bu hadîsi bir çok kere bize nakletti, demiştir. Ben de derim ki: Bu hadîsin isnadında İmâm Ali İbn el-Medînî’nin babası olan Abdullah İbn Ca’fer el-Medînî vardır ve onun hakkında konuşulmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

«De ki. Her şeyin hükümranlığı elinde olan kimdir?» «Yürüyen hiç bir canlı yoktur ki, O alnından tutmasın.» (Hûd, 56). Allah Rasûlü (s.a.): Nefsim kudret elinde olan (Allah) a. yemin olsun ki hayır, dermiş. En şid­detli yemini ise: Kalblerİ döndürene yemîn olsun ki hayır, şeklinde imiş. O, yegâne yaratıcı, mâlik ve tasarruf sahibi olan Allah’tır. «Barındıran, ama barındınlmaya asla muhtaç olmayan kimdir? Eğer biliyorsanız.» Araplar içinde bir efendi olur da birisini banndınrsa onun civarında ahdi bozulmaz, ondan üstün olma gayreti ile onun aşağısında olan kim­selerin onun barındırdığı kimseyi barındırma hakkı olmazdı. Bu sebep­ledir ki Allah Teâlâ: «Banndıran, ama barındınlmaya asla muhtaç ol­mayan-O’dur.» buyurmuştur. O; kendisinden daha büyüğü olmayan, yaratma ve emir elinde olan, hükmünü değiştirecek, geciktirecek kimse olmayan, karşı durulup muhalefet olunamayan, dilediği olan, dileme­diği olmayan en yüce efendidir. Allah Teâlâ: «O; yaptığından sorumlu değildir, fakat onlar sorumludurlar.» (Enbiyâ, 23) buyurmuştur. Aza­meti, kibriyâsı, kahrı, galebesi, izzeti ve hikmeti ile O, yaptığından so­rulmaz. Bütün yaratıklar ise yaptıklarından sorulacaklardır. Nitekim Al­lah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Rabbına andolsun ki, onla­rın hepsine birden mutlaka soracağız; yapmakta oldukları şeyleri.» (Hicr, 92-93).

«Allah’tır diyecekler.» Barındıran, ama barındınlmaya asla muh­taç olmayan en yüce efendinin tek ve ortağı olmaksızın Allah olduğunu itiraf edeceklerdir. «Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz de.» Bütün bunları bilip itiraf etmenizle birlikte Allah ile beraber bir başkasına ibâdet et­menizde nasıl oluyor da akıllarınız gidiveriyor? Sonra Allah Teâlâ: «Ha­yır, Biz onlara gerçeği getirdik.» buyurur ki bu, Allah’tan başka tanrı olmadığını bildirmektir. Biz buna delâlet eden sıhhatli, açık ve kesin deliller koyduk. «Ama onlar (Allah ile beraber bir başkasına tapınmala­rında) muhakkak yalancıdırlar.» Onların buna delilleri de yoktur. Ni­tekim Allah Teâlâ ftlü’minûn sûresinin sonunda: «Kim —hiçbir delil ol­maksızın— başka İ3İr tanrıya taparsa; onun hesabı Rabbmın katında-dır. Gerçek şu ki, kâfirler felah bulmazlar.» (Mü’minûn, 117) buyurur. Müşrikler, kendilerini iftira ve sapıklığa götüren bir delilden dolayı bun­ları yapmakta değildirler. Bunu ancak şaşkın ve bilgisiz atalarına, geç­mişlerine uymak suretiyle yapmışlardır. Nitekim şu da onların sözle-rindendir: «Doğrusu biz, babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve onla­rın izlerinde gitmekteyiz.» (Zuhruf, 23).[14]

91 — Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir ve O’nunla bir­likte hiç bir ilâh da yoktur. Olsaydı, o zaman her ilâh, kendi yarattığını alıp götürür ve birbirinden üstün çıkmaya çalı­şırlardı. Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.

92 — O, görüleni de, görülmeyeni de bilir. Onların koş­tukları ortaklardan çok yücedir.

Allah Teâlâ yüce zâtını, kendisinin bir çocuğu ve hükümranlıkta bir ortağı olmaktan tenzih ederek buyurur ki: «Allah hiç bir çocuk edin­memiştir ve O’nunla birlikte hiç bir ilâh da yoktur. Olsaydı, o zaman her ilâh kendi yarattığını alıp götürür ve birbirinden üstün çıkmaya çalışırlardı.» Şayet ilâhların teaddüdü farzedilmiş olsaydı, bunlardan her bireri yarattığını alıp götürürdü ve öylece varlıklar muntazam ol­mazdı. Halbuki görülen odur ki varlıklar muntazamdır, düzenlidir. Ul­vî ve süflî âlemden her bireri birbirine kemal derecesinde bağlıdır. «Sen, Rahman’m yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın.» (Mülk, 3). Son­ra şayet böyle olsaydı, onlardan her bireri diğerine zıd gitmek ve diğe­rine üstün gelmek ister de, biri diğerine üstün gelirdi.

Kelâmcılar bu anlamı delîl-i temamı1 olarak; ifâde ederler. Özeti şöyledir: Şayet iki ve daha fazla yaratıcı farzedilseydi, birisi bir cismin hareket ettirilmesini, diğeri hareket ettirilmemesini murâd ederdi. Şa­yet bunlardan her birerinin muradı meydana gelmemiş olsa her ikisi de âciz olurdu. Vâcib el-Vücûd ise asla âciz olamaz. Birbirine zıd olma­sı sebebiyle ikisinin murâdlannın bir araya gelmesi ise mümteni’, mu­haldir. Bu muhal olma durumu, ancak ilâhların teaddüdünün farz edil­mesinden meydana gimiştir ki, bu da (muhal olanın sebebi de) muhal­dir. Şayet birinin değil de, ötekinin muradı meydana gemis olsa; gâlib olan (irâdesi yerine gelen) vâcib el-Vücûddur, diğer mağlûb olan ise mümkindir. (Mümkin el-Vücûddur.) Zîrâ mağlûb olma durumu, vâcib el-Vücûd sıfatına yaraşmaz. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Ve birbirin­den üstün çıkmaya çalışırlardı. Allah, (bu haddi aşan zâlimlerin Allah’a çocuk veya ortak koşma iddialarıyla) onların nitelendirdiklerinden mü­nezzehtir, yücedir.» buyurmuştur.

«O, görüleni de, görülmeyeni de bilir.» Yaratıklardan gizli kalanı da, onların müşâhade ettiklerini de en iyi bilir. «Onların koştukları or­taklardan çok yücedir. Bu zâlim ve inkarcıların söylediklerinden mü­nezzehtir, yücedir, mukaddestir.[15]

93 – De ki: Rabbım, onların tehdîd olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen,

94 — Rabbım, o zaman beni zâlimler güruhunun içinde bulundurma.

95 — Biz, onlara va’dettiğimizi sana göstermeye elbet­te kadiriz.

96 — Sen, kötülüğü en güzel ile sav. Onların nitelen­dirmekte olduklarını Biz çok daha iyi biliriz.

97 — Ve de ki: Rabbım, şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım.

98 — Rabbım, onların huzurumda bulunmalarından Sana sığınırım.

Allah Teâlâ peygamberi Muhammed (s.a.)e, Allah’ın intikamının inmesi sırasında şu duayı etmesini emrediyor: «Rabbım, (ben görüp du­rurken onları eğercezâlandırırsan) onların tehdîd olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen; o zaman beni zâlimler güruhunun içinde bu­lundurma.» îmâm Ahmed ve Tirmizî’nin rivayet etmiş, olduğu ve Tir-mizî’nin; sahihtir, dediği bir hadîste şöyle buyrulur: Rabbfm, bir kav­min fitnesini murâd buyurduğun zaman, beni fitneye dûçâr kalmamış olarak kendi katına al, öldür.

Allah Teâlâ: «Biz, onlara va’dettiğimizi sana göstermeye elbette kadiriz.» Şayet dilemiş olsaydık; onların başına gelen belâ, musibet ve mihnetleri sana gösterirdik, buyurup; daha sonra insanlarla beraber olmada faydalı olacak panzehire işaret buyurur. Panzehir; kötülük ya­panın aklını kendine çekebilmek için ve düşmanlığı dostluğa, öfkesi sevgiye dönsün diye kötülük yapana iyilik yapmaktır. Burada: «Sen, kötülüğü en güzel ile sav.» buyururken, başka bir âyette şöyle buyur­maktadır: «Sen fenalığı en iyi şekilde sav. O zaman göreceksin ki se­ninle arasında düşmanlık bulunan kişi, yakın bir dost gibi oluvermişrtir. Bu, ancak sabredenlere vergidir. Ve bu, ancak o büyük hazzı tadan­lara vergidir.» (F’ussüet, 34-35).

«Ve de ki: Rabbım, şeytânların kışkırtmalarından Sana sığınırım.» âyetinde Allah Teâlâ Rasûlüne, şeytânlardan kendisine sığınmasını em­rediyor. Zîrâ onlarla birlikte çâreler fayda vermez, onlar asla iyiliğe kanıp yapacaklarından vazgeçmezler. Daha önce îstiâze’nin tefsirinde verdiğimiz üzere, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle duâ edermiş: Taşlanmış şey­tândan, şeytânın kışkırtmasından, üfürmesinden, işiten ve en iyi bilen Allah’a sığınırım. Allah Teâlâ: Rabbım, işlerimden hangisinde olursa olsun, onların huzurumda bulunmalarından Sana sıvınırım, buyurmuş ve bu sebeple işlerin başlangıcında, Allah’ı anmakla emretmiştir. Zîrâ yeme içme, cima; boğazlama ve bunun dışındaki diğer işlere başlarken Allah’ı anmak şeytânları kovucudur, Ebu Davud’un rivayetine göre; Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle duâ edermiş: Allah’ım, bunaklıktan Sana sığı­nırım. Yıkılmadan (yıkıntı altında kalıp ölmeden ve) suda boğulmadan Sana sığınırım. Ölüm anında şeytânın beni sürçtürmesinden de Sana sı­ğınırım.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd’in… Amr tbn Şuayb’dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayete göre; o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) uyku sırasında korkudan (korunmak üzere) söylediği şu kelimeleri bize öğretirdi: Allah’ın ismiyle, Allah’ın gazabından, azabın­dan, kullarının kötülüklerinden, şeytânların kışkırtmalarından ve şey­tânların huzurumda bulunmalarından Allah’ın en mükemmel kelime­lerine sığınırım. Râvî der ki: Abdullah îbn Amr baliğ olmuş, erişkin ço­cuklarına uykuları esnasında bunları söylemesini öğretirdi. Çocukların­dan küçük olup ta ezberleyemeyenler içinse bu kelimeleri yazar ve onun boynuna asardı. Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî Muhammed îbn îshâk’dan rivayet etmişlerdir. Tirmizî; hasendir, ğarîbdir, der.[16]

99 — Onlardan birine ölüm geldiği vakit der ki: Rab­bım, beni geri döndür.

100 — Belki yapmadan bıraktığımı tamâmlar ve sâlih amel işlerim. Hayır, bu söylediği, sâdece kendi lâfıdır. Tekrâr diriltilecekleri güne kadar arkalarında onları geriye dönmekten alıkoyan bir berzah vardır.

Ölüm Gelince

Allah Teâlâ kâfirlerden veya Allah’ın emirlerini uygulamada kusur­lu olanlardan ölüm halinde olan kimselerin, bu sıradaki sözlerini ve hayatı boyunca fâsid olarak yaptığı şeyleri düzeltmek üzere, dünyaya dönmeyi isteyeceklerini haber verir ve buyurur ki: «Rabbım beni geri döndür. Belki yapmadan bıraktığımı tamâmlar ve sâlih amel işlerim.» der. Hayır. Allah Teâlâ bu kabilden olmak üzere başka âyetlerde şöyle buyurur: «Herhangi birinize ölüm gelip te: Rabbım, beni yakın bir sü­reye kadar geciktirsen de, sadaka versem ve sâlihlerden olsam, diyeceği zaman gelmezden evvel, size mülk olarak verdiğimizden infâk edin. Eceli gelince Allah, hiç bir nefsi geri bırakmaz. Ve Allah işledikleriniz­den haberdârdır.» (Münâfikûn, 10-11), «İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar, zulmedenler derler ki: Rabbımız; bizi yakın bir müddete kadar te’hîr et, davetine uyalım ve peygamberlere, tâbi olalım. Siz, daha önce de sonunuzun gelmeyeceğine yemîn etmemiş miydiniz?» (îbrâhîm, 44), «Onun te’vîlinin geldiği gün; daha Önce onu unutmuş olanlar derler ki: Gerçekten Rabbımızm elçileri bize hakkı getirmişti. Şimdi bize şefaat edecek var mı ki; şefaat etsin? Yahut geriye çevrilir miyiz ki, yapmış olduğumuzdan başkasını yapalım?» (A’râf, 53), «Suç­luları Rablarının huzurunda başları öne eğilmiş olarak: Rabbımız, gör­dük ve dinledik. Artık bizi dünyaya geri çevir de, sâlih amel işleyelim. Gerçekten biz, kesin olarak inandık, derken bir görsen.» (Secde, 12), «Bir görsen; ateşin başında durdukları; Keski geri döndürülseydik ve Rabbımızm âyetlerini yalan saymasaydık da mü’minlerden olsaydık, de­dikleri zaman. Hayır, ötedenberi gizleyegeldikleri şeylerle karşılarına çıktık. Eğer geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu onlar, yalancılardır.» (En’âm, 27-28), «Görecek­sin ki, o zâlimler azabı gördükleri zaman: Geri dönecek bir yol yok mu? diyeceklerdir.» (Şûra, 44), «Onlar da: Rabbımız bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de suçlarımızı itiraf ettik. Bir daha çıkmaya yol var mı? derler. Bunun sebebi şudur: Yalnız Allah’a duâ edildiği zaman inkâr ederdiniz de, Ö’na şirk koşulunca inanırdınız. Artık hüküm, Aliyy Kebîr Allah’ındır.» (Ğâfir, 11-12), «Orada onlar bağınşırlar: Rabbımız bizi çıkar da, yapageldiklerimizden farklı olarak sâlih amel işleyelim. Öğüt alacak kişinin öğüt alacağı kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadınız. Zâlimler için bir yardımcı yoktur.» (Fâtır, 37). Allah Teâlâ onların dönmek isteyecek­lerini ve fakat ne ölüm halinde, ne mahşer günü, ne Cebbar olan Allah’a arzolunduklan vakit, ne cehenneme arzolundukları sırada ve ne de ce­hennem azabının sıkıntıları içindelerken bu isteklerine icabet olunma­yacağını haber verir. «Hayır, bu söylediği, sâdece kendi lâfıdır.» âyetin-deki kelimesi; bir men’etme edatıdır. Anlam: Onun istediğine icabet etmeyiz ve bunu ondan kabul etmeyiz, şeklindedir. «Bu söylediği, sâdece kendi lâfıdır.» âyeti hakkında Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eş­lem der ki: Ölüm halinde olan her zâlim, mutlaka bunu söyleyecektir. Ancak kelimesinden sonraki kısmın bu edatın illeti olması da ih­timâl dahilindedir. Buna göre anlam şöyle olacaktır: Salih amel işle­mek üzere geri dönmeyi istemesi, bir amel olmayıp sözden ibarettir. Şayet geri çevrilmiş olsaydı dahi sâlih amel işlemez ve bu sözünde yalan söylemiş olurdu. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Eğer geri dondürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere döne­ceklerdi. Doğrusu onlar, yalancılardır.» (En’ânı, 28). Muhammed İbn Ka*b el-Kurazî der ki: «Onlardan birine ölüm geldiği vakit, Rabbım, beni geri döndür. Belki yapmadan bıraktığımı tamamlar ve sâlih amel İşlerim, der.» Cebbar olan Allah Teâlâ da: «Hayır, bu söylediği, sâdece kendi lâfıdır.» buyurur. Ğufre’nin kölesi Ömer tbn Abdullah der ki: Al­lah Teâlâ’nın buyurduğunu işittiğin zaman bil ki burada Allah Teâlâ: Hayır, yalan söyledi, buyurmuştur. «Onlardan birine ölüm gel­diği vakit…» âyeti hakkında Katâde, Alâ îbn Ziyâd’m şöyle dediğini nakleder: Sizden birisi kendini, ölüm halinde bulunmuş da Rabbından geri döndürmesini istemiş ve AUah da bu isteğini kabul etmiş saysın ve Allah’a itaat olan işleri işlesin. Yine Katâde der ki: Allah’a yemîn olsun ki o, ne ailesine ne kabilesine dönmeyi temenni ediyor. Fakat o, dönüp Allah’a itaat olan ameller işlemeyi temenni etmiştir. Fırsatı ka­çırmış kâfirin umuduna bakın da Allah’a itaat olan amelleri işleyin. Kuvvet, ancak Allah iledir. Muhammed İbn Kâ”b el-Kurazî’den de bu sözün benzeri rivayet edilmiştir.

Muhammed îbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet ettiğine göre; o, şöyle demiştir: Kâfir kabrine konulduğu vakit cehennemde oturacağı yeri görür ve: Rabbım, beni geri çevir ki tevbe edeyim ve sâlih amel işleyeyim, der. Ona: Yaşatılmış olduğun sürece sana ömür verilmişti. Yaşamıştın, denilir. Kabri onun üzerine daraltı­lır. O yılan veya akrep sokmuş kimse gibidir. Uyur ve korkar. Yeryüzü­nün haşerâtı, yılanları ve akrepleri ona yönelirler. Yine tbn Ebu Hâtim’­in babası kanalıyla… Hz. Âişe’deîı rivayetinde o, şöyle demiştir: Kabir ehlinden günahkâr olanlara yazıklar olsun. Kabirlerinde onların yanına simsiyah yılanlar girer. Bir yılan baş ucunda, bir yılan ayak ucundadır.

Ortasından bir araya gelinceye kadar onu kemirirler, tşte Allah Teâla’run hakkında: «Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında onlan geriye dönmekten alıkoyan bir berzah vardır.» buyurduğu Berzah’taki azâb bu­dur. Ebu Salih ve başkaları, âyetteki kelimesinin; Ön, önlerin­de, anlamında olduğunu söylerler. Mücâhid, Berzah’ın; dünya ve ahi-ret arasındaki engel olduğunu söyler. Muhammed İbn Kâ’b der ki: Ber­zah, dünya ile âhiret arasıdır. Dünya halkından değiller ki yeyip içsin­ler, âhiret ehlinden değiller ki amelleri ile cezalandırılsınlar, amelleri­nin karşılığını görsünler. Ebu Sahr şöyle diyor: Berzah, kabirlerdir. On­lar ne dünyada ne de âhirettedirler. Onlar diriltilecekleri güne kadar kalacaklardır. «Arkalarında onları geriye dönmekten alıkoyan bir ber­zah vardır.» âyetinde, zâlimlerden ölüm halinde olan bu kişilere, Ber­zah azabı ile bir tehdîd vardır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyrulur: «Arkalarından cehennem.» (Câsiye, 10), «Ve arkasından şiddetli bir azab gelip çatacaktır.» (İbrahim, 17).

«Tekrar diriltilecekleri güne kadar…» diriltme gününe kadar onun azabı devam edecektir. Nitekim bir hadîste şöyle buyrulur. Orada, yani yeryüzünde azâb görür halde devam edecektir.[17]

101 — Sûr’a üflendiği zaman; o gün, artık aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez. Birbirlerine bir şşy de sora­mazlar.

102 – Tartılan ağır gelenler-, işte onlar, felaha ermiş olanların kendileridir.

103 — Kimin de tartıları hafif gelirse; işte onlar, ken­dilerine yazık edenlerdir, cehennemde ebedî kalırlar.

104 — Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.

Sûr’a Üflendiği Gün

Kabirlerden kalkış için Sûr’a üfürülüp de, insanlar kabirlerden kalktıkları zaman aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez. Baba evlâ-

dına acımaz, ona iltifat etmez. Allah Teâlâ başka bir âyette: «Hiç bir yakın bir yakına soramaz. Yalnız birbirlerine gösterilirler.» (Meâric, 10-11) buyurur ki, akraba akrabasını gördüğü zaman dünyada iken in­sanların kendisi için en kıymetlisi olduğu halde o gün belini büken gü­nâhlar altında dahi görmüş olsa ona bir şey sormaz. Ona iltifat etmez, bir sivrisinek kanadı ağırlığı dahi onun yükünü taşıyıvermez. Başka bir âyette şöyle buyrulur: «Kişinin kaçacağı gün; kardeşinden, anasından ve babasından, eşinden ve oğullarından. O gün herkesin kendine yeter bir işi vardır.» (Abese, 34-37). îbn Mes’ûd der ki: Kıyamet günü oldu­ğunda Allah Teâlâ, ilkleri ve sonlan bir araya toplar, sonra bir müriâdî: Kimin (dünyada iken) bir haksızlığa uğramışlığı varsa gelsin, hakkını alsın, diye nida eder. Küçük dahi olsa kişi babası, çocuğu veya hanımı üzerinde bir hakkı olur diye sevinir. Allah’ın kitabında bunun tasdiki: «O gün, artık aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez. Birbirlerine ,bir şey de soramazlar.» âyetidir. Îbn Mes’ûd’un bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed’in Hâşim oğulları kölesi Ebu Saîd kanalıyla… Misver tbn Mahrame (r.a.)den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzer, onu sevindiren beni de sevindirir. Benim nesebim ve hısımlığım dışında kı­yamet günü şüphesiz nesebler kesilecektir. Bu hadîsin aslı Buhâri ve Müslim’in Sahîh’lerinde Misver’den rivayetle mevcûd olup bu hadîste Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Kızım, benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzer, ona eziyet veren bana da eziyet verir. İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Âmir’-in… Hamza îbn Ebu Saîd el-Hudrî’den, onun da babasından rivayetin­de o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) nü şu minberde şöyle buyurur­ken işittim: Birtakım kişilere ne oluyor ki onlar: Muhakkak Allah Ra­sûlü (s.a.) nün akrabalığı kavmine fayda vermiyor, diyorlar. Hayır, fay­da verir. Allah’a yemîn olsun ki benim akrabalığım, dünyada ve âhirette geçerlidir. Ey insanlar, muhakkak ben (Havz-ı Kevser’de sizin) önderi-nizim. Siz geldiğinizde bir adam: Ey Allah’ın elçisi, ben filân oğlu filâ­nım, diyecek, kardeşi: Ben filân oğlu filânım, diyecek. Ben de onlara: Neseb yönünden ise; evet tanıdım. Fakat siz, benden sonra öyle şeyler ihdas ettiniz ki arkanızı dönüp dinden çıktınız, diyeceğim.

Mü’minlerin emîri Ömer İbn Hattâb’ın Müsned’inde ona kadar va­ran müteaddid kanallardan bize anlatıldığına göre; o, Hz. Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.)in kızı Ümmü Gülsüm ile evlendiğinde şöyle demiştir; Allah’a yemîn olsun ki benim evlenmeye ihtiyâcım yoktur. Şu kadar var ki Al­lah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işittim: Her hısımlık ve akraba­lık muhakkak kıyamet günü kesilecektir. Ancak benim akrabalığım ve hısımlığım müstesinâ. Hadîsi Taberani, Bezzâr, Heytem İbn Küleyb, Bey-hakî ve «el-Muhtara»da Hafız Ziya (el-Makdisî) rivayet etmişlerdir. Bize anlatıldığına göre Hz. Ömer, Ümmü Gülsûm’a bir ikram ve ta’zim olmak üzere kırk bin (dinar) mehir vermiştir. Hafız İbn Asâkir, Allah Rasûlü (s.a.)nün kızı Zeyneb’in kocası Ebu’l-Âs tbn Rebî’nin hâl tercemesinde Ebu’l-Kâsım el-Beğavî kanalıyla… tbn Ömer’den rivayet ediyor ki; Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Benim nesebim (akrabalığını) ve hısımlığım dışında kıyamet günü her akrabalık ve hısımlık kesilecektir. Yine aynı yerde îbn Asâkir, Ammâr İbn Seyf kanalıyla… Abdullah ibn Amr’dan merfu’ olarak şu hadîsi rivayet ediyor: Ümmetimden sâdece cennette benimle beraber olacak kimselerle evlenme yoluyla akraba ol­mamı, yine sâdece cennette benimle beraber olacakların onlar içinden bana evlenme ile akraba olmalarını Rabbımdan istedim, bunu bana ver­di. Aynı hadîs Ammâr İbn Seyf kanalıyla… Abdullah İbn Amr’dan da rivayet edilmiştir.

«Tartıları ağır gelenler; işte onlar, felaha ermiş olanların kendile­ridir.» Bir tane ile dahi olsa, iyilikleri kötülüklerinden ağır gelenlerdir bunlar. Açıklama İbn Abbâs’ındır. «İşte onlar, felaha ermiş olanların, (kazanan, ateşten kurtulan ve cennete konulanların) kendileridir.» İbn Abbâs der ki: Onlar; istediklerini elde etmiş, kaçmış olduklarının kötü­lüğünden kurtulmuş olan kimselerdir.

«Kimin de tartılan hafif, (kötülükleri iyiliklerinden ağır) ge­lirse; işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir.» Kaybeden, helak olan ve zarar eden bir alış-verişle dönen kimselerdir. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize îsmâîl İbn Ebu Hâris’in… Enes İbn Mâlik’den —Enes, hadî­si merfû’ olarak, rivayet ediyor— rivayetinde şöyle buyrulur: Allah’ın terazi ile görevlendirdiği bir melek vardır. Âdemoğlu getirilir ve terazi­nin iki kefesi önünde durdurulur. Şayet terazisi (tartısı) ağır çekerse, melek yaratıkların duyacağı bir sesle: Filânca öyle bir mutlu oldu ki bundan sonra ebediyyen mutsuz olmayacak, diye nida eder. Eğer tartı­sı hafif gelmişse, yine bütün yaratıkların duyacağı bir sesle şöyle nida eder. Filânca öyle bir mutsuz oldu ki bundan sonra ebediyyen mutlu olmayacak. Hadîsin isnadı zayıf olup, isnâdda bulunan râvîlerden Dâ-vûd tbn Muhber’in hadîsi metruktür. Bu sebepledir ki Allah Tealâ: «Ce­hennemde ebedî kalırlar, (orada devamlı kalacak olup, oradan ayrıla­mazlar.)» buyurmuştur. Allah Teâlâ burada: «Ateş onların yüzlerini ya­lar.» buyurmuştur. Başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Yüzlerini ateş bürüyecektir.» (İbrahim, 50), «O küfredenler yüzlerinden ve sırtların­dan ateşi engelleyemeyecekleri ve yardım göremyecekleri zamanı keski bilseler.» (Enbiya, 39). tbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Ebu Hü-reyre’den, cnun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetinde ^öyle buyur­muş: Cehennem ehli cehenneme sürüldüklerinde cehennemin alevleri onları karşılar, sonra bir alev onları yakıverir de üzerlerinde hiç bir et kalmaz ökçeleri üzerine düşüverir. İbn Merdûyeh’in Ahmed İbn Muham-med İbn Yahya kanalıyla… Ebu Derdâ (r.a.)dan rivayetinde Allah Ra-sûlü (s.a.) «Ateş onlann yüzlerini yalar.» âyeti hakkında şöyle buyur­muştur; Bir alev onları yakar da, etleri topuklarına akar. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Dişleri sırıtıp kalır.» âyetinde onların asık suratlı olacaklarının kasdedildiğini söyler. Sevrî’nin Ebu İshâk ka­nalıyla… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetinde ise o, «Dişleri sırıtıp kalır.» âyeti hakkında şöyle der: Yarısı yakılmış (dağlanmış), dişleri meydana çıkmış ve dudakları kasılmış kelleyi görmez misin. İmâm Ah­med —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Ali İbn îshâk’ın… Ebu 3aîd el-Hudrî’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetinde şöyle buyurmuş: Dişlerinin sırıtıp kalması ateşin çirkinleştirmesidir. Üst du­dağı kasılır, tâ başının ortasına ulaşır. Alt dudağı sarkar, tâ göbeğine değer. Hadîsi Tirmizî, Süveyd İbn Nasr’dan, o da Abdullah İbn Mübâ-rek’den rivayet etmiştir. Tirmizî: Hasendir, ğarîbdir, der.[18]

105 — Âyetlerim size okunurken, onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?

106 — Derler ki: Rabbımız, bedbahtlığımız bizi yenmiş­ti. Sapıklar topluluğu olmuştuk.

107 — Rabbımız, bizi buradan çıkar, tekrar dönersek doğrusu zulmetmiş oluruz.

Bu, Allah Teâlâ’run cehennemlikleri (dünyada iken) işlemiş olduk­ları ve kendilerini bu helake sürükleyen küfür, günâhlar, haramlar ve büyük günâhlar sebebiyle azarlamasından ibarettir. Buyurur ki; «Âyet­lerim size okunurken, onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?» Ben si­ze peygamberler gönderdim, kitâblar indirdim ve şüphelerinizi giderdün. Sizin artık delil olarak getireceğiniz bir hüccetiniz kalmamıştır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Tâ ki peygamber­ler geldikten sonra, insanların Allah’a karşı hüccetleri kalmasın.» (Nisa, 165), «Biz bir peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» (İsrâ, 15), «tçine her bir topluluk atıldığında bekçileri onlara sorarlar: Size bir uyarıcı gelmedi mi? Onlar: Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve dedik ki: Allah hiç bir şey indirmemiştir. Siz büyük bir sapıklık içindesiniz, derler. Eğer kulak vermiş veya düşünmüş ol­saydık, bu çılgın cehennemlikler arasmda bulunmazdık, derler. Böylece günâhlarını itiraf ederler. Yok olsun çılgın alevli cehennem ashabı.» (Mülk, 8-11). Bu sebepledir ki: «Rabbımız, bedbahtlığımız bizi yenmiş­ti. Sapıklar topluluğu olmuştuk.» Evet, bizim aleyhimize hüccet konul­muştu. Fakat biz ona boyun eğme ve tâbi olmaktan yüz çevirme bed­bahtlığına uğramıştık. Sonunda ondan ayrılıp kaybettik ve ondan is­tifâde edemedik, derler.

Sonra şöyle derler: «Rabbımız, bizi buradan çıkar, tekrar dönersek doğrusu zulmetmiş oluruz.» Bizi dünya yurduna geri döndür. Eğer da­ha önce yaptıklarımıza dönecek olursak, işte o zaman biz zulmetmiş ve azabı haketmiş kimseler oluruz. Allah Teâlâ onların şöyle diyeceklerini haber verir: «Biz suçlarımızı itiraf ettik. Bir daha çıkmaya yol var mı? Bunun sebebi şudur: Yalnız Allah’a duâ edildiği zaman inkâr ederdiniz de, O’na şirk koşulunca inanırdınız. Artık hüküm, Aliyy Kebîr Allah-‘ indir.» (Gâfir, 11-12) Artık onlar için çıkış yolu yoktur. Zîrâ onlar, mü’-minler Allah’ı birlediği zaman Allah’a ortak koşmuşlardır.[19]

108 — Buyurdu ki: Yıkılıp gidin içerisine. Benimle ko­nuşmayın.

109 — Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki, onlar: Rabbımız, inandık, artık bağışla bizi, merhamet et bize. Sen merhamet edenlerin en hayırhsısm, diyordu.

110 — Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Öyle ki size Benim zikrimi unutturdular. Ve siz, onlara hep gülüyordu­nuz.

111 — Sabrettiklerinden dolayı bugün onları mükâfat­landırdım. Doğrusu onlar, kurtuluşa erenlerin kendileridir.

Kâfirler ateşten çıkmayı ve dünyaya dönmeyi istedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın onlara cevabı budur. «Yıkılıp gidin içerisine.» Orada zelil, hakir, horlanmış, alçaltılmış olarak kalın. «Benimle konuşmayın.» Bu isteğinize bir daha dönmeyin. Zîrâ Benim katımdan size (müsbet) bir cevab yoktur, buyuracaktır. îbn Abbâs’tan rivayetle Avfî: «Yıkılıp gidin içerisine. Benimle konuşmayın.» âyeti hakkında der ki: Bu, onla­rın sözleri Allah’a ulaştığı zaman Rahmân’ın onlara olan sözüdür. İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Abdullah îbn Amr’dan rivayetinde o, şöyle demiştir: Cehennemlikler Mâlik’i çağıracaklar. Onlara kırk yıl ce­vab vermeyecek. Sonra onlara: Muhakkak siz (burada) kalıcısınız, di­ye cevab verecek. Allah’a yemîn olsun ki onların çağırışları Mâlik’e ve Mâlik’in Rabbına çok hafif gelecek, tesiri olmayacak. Sonra Rablarma duâ edip: «Rabbımız, bedbahtlığımız bizi yenmişti. Sapıklar topluluğu olmuştuk. Rabbımız, bizi buradan çıkar, tekrar dönersek doğrusu zul­metmiş cluruz.» diyecekler. Allah Teâlâ dünya süresinin iki katı kadar bir süre onlara cevâb vermeyecek, sonra cevab verip: «Yıkılıp gidin içe­risine. Benimle konuşmayın.» buyaracak. Allah’a yemîn olsun ki onlar bundan sonra bir kelime dahi söyleyemeyecekler. (Onların söyleyecek­leri tek şey) cehennem ateşi içinde soluklarını içlerine çekme ve dışarı salmadan ibaret olacaktır. Onların sesleri, merkeb seslerine benzetil­miştir. Zîrâ merkebin anırmasının evveli soluğunu içeri çekme, sonu ise dışarı salarak anırmadır. Yine İbn Ebu Hâtuna’in Ahmed tbn Sinan ka­nalıyla… Abdullah tbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o şöyle anlatmış­tır: Allah Teâlâ cehennemden hiç kimsenin çıkmamasını murâd ettiğin­de, onların yüzlerini ve renklerini değiştirir. Mü’minlerden birisi gelip şefaat etmek ister ve: Rabbım, (beni şefaatçi kıl, şefaatimi kabul bu­yur), der. Rab Teâlâ: Tanıdığın kimseyi çıkar, buyurur. O mü’min ki­şi gelir, bakar ve hiç kimseyi tanıyamaz da (onlardan birisi): Ben fi­lânım, der. Mü’min kişi: Ben seni tanımıyorum, der. İşte o zaman (ce­hennemdeki kişi): «Rabbımız, bizi buradan çıkar, tekrar dönersek, doğ­rusu zulmetmiş oluruz.» der. O zaman Rab Teâlâ: «Yıkılıp gidin içerisi­ne. Benimle konuşmayın.» buyurur. Bunu söylediği zaman da, cehennem onların üzerine kapanır ve onlardan hiç bir beşer dışarı çıkamaz.

Daha sonra Allah Teâlâ onlara, dünyadaki günâhlarını ve inanan kullarıyla, dostlarıyla nasıl alay etmekte olduklarını hatırlatıp-şöyle buyurur: «Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki, onlar: Rabbımız, inan­dık, artık bağışla bizi, merhamet et bize. Sen,, merhamet edenlerin en hayırlısısm, diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. (Bana duâ etme­leri, Bana yakarmaları yüzünden onlarla alay ediyordunuz.) Öyle ki size Benim zikrimi unutturdular. (Onlara olan öfkeniz sizi, Beni unut­maya sürüklüyordu.) Ve siz, onlara, (yaptıklarına ve ibâdetlerine) hep gülüyordunuz.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyuruyor: «Doğru­su suç işlemiş olanlar, mü’minlere gülerlerdi. Yanlanndan geçtiklerinde de birbirine göz kaparlardı.» (Mutaffiîın, 29-30).

Allah Teâlâ dostlarını, sâlih kullarını nasıl mükâfatlandıracağını haber verip şöyle buyurur: «(Sizin eziyyetlerinize ve kendileriyle alay etmenize) sabrettiklerinden dolayı bugün onlan mükâfatlandırdım. Doğıusu onlar, kurtuluşa erenlerin kendileridir.» Onları mutluluğu, kurtuluşu, cenneti kazanan ve ateşten kurtulanlar kıldım.[20]

112 — Buyurdu ki: Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne ka­dar kaldınız?

113 — Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor, derler.

114 — Buyurdu ki: Çok az bir süre kaldınız. Keski bil­seydiniz.

115 — Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize hiç döndürül-meyeceğinizi mi sandınız?

116 – Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O’ndan başka hiç bir tanrı yoktur ve O, yüce Arş’m Rabbıdır.

Gerçek Hükümdar

Allah Teâlâ dünyadaki kısa ömürlerinde, yegâne Allah’a itaat ve ibâdet etmemekle neleri kaybettiklerine, şu kısa dünya süresince sab­retmiş olsalardı, Allah’tan korkan Allah’ın dostlarının kazandığı gibi kazanmış olacaklarına işaretle «Buyurur ki: Yıl sayısı olarak o yeryüzünde ne kadar kaldınız?» Dünyada ikâmetiniz ne kadar olmuştur? Onlar: «Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor.» derler. Buyurdu ki: Her halükârda çok az bir süre kaldınız. Keski bilseydiniz. Fâni ola­nı bakî olana tercih etmez; kendiniz hakkında bu kötü tasarrufta bu­lunmaz, bu kısacık sürede Allah’ın öfkesine hak kazanmazdınız. Şayet inananların yaptığı gibi Allah’a itaat ve ibâdette sabretmiş olsaydınız, onların kazandığı gibi siz de kazanırdınız. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Safvân’dan rivayetine vöre; o, Eyfâ İbn Ebd el-Kelâî’yi in­sanlara hutbe okurken işitmiş. O, şöyle demiş; Allah Rasûlü (s.a.) bu­yurdu ki: Allah Teâlâ cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenne­me koyduğunda: Ey cennet halkı, yıl sayısı olarak, yeryüzünde ne ka­dar kaldınız? buyuracak. Onlar: «Bir gün veya daha az bir süre kal­dık.» diyecekler. Bir gün veya daha az bir süre içinde ne güzel ticâret yaptınız: Rahmetimi, hoşnûdluğumu ve cennetimi (kazandınız). Ora­da ebedî olarak kalın, buyuracak. Sonra Cehennemliklere: Ey cehennem halkı, yeryüzünde kaç sene kaldınız? buyuracak. Onlar: «Bir gün veya daha az bir süre kaldık.» diyecekler. Bir gün veya daha az bir sürede ne kötü bir ticâret yaptınız. Ateşimi (cehennemi) ve öfkemi (kazandı­nız) . Orada ebedî olarak kalın, buyuracak.

«Sizi boşuna yarattığımızı; (Bizim bir hikmetimiz, sizin bir mah-sad ve iradeniz olmaksızın boşuna yaratıldığınızı ve âhiret yurdunda) Bize hiç döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?» Başka bir âyette şöyle buy-rulur: «însan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?» (Kıyâme, 36). «Gerçek hükümdar olan Allah yücedir.» Bir şeyi boşuna yaratmak­tan münezzeh ve mukaddestir. Gerçek hükümdar olan Allah bundan münezzehtir. «Ondan başka hiç bir tanrı yoktur ve O, yüce Arş’ın Rab-bıdır.» Allah Teâlâ burada Arş’ı anmaktadır. Zîrâ Arş, bütün yaratık­ların tavanıdır. Arş’ı «kerîm olma» sıfatıyla nitelemiştir ki Arş, güzel görünüşlü ve çarpıcı güzellikle olan bir şekildedir. Allah Teâlâ Kerîm sıfatını, buna benzer”şekilde başka bir âyette şöyle zikretmektedir: «Ora­da her güzel türden çiftler yetiştirdik.» (Kâf, 7). İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Saîd İbn el-Âs ailesinden birisinden rivayet et­ti ki o, şöyle anlatmıştır: Ömer İbn Abdülazîz son okuduğu hutbede Al­lah’a hamd etti, senada bulundu sonra şöyle dedi: Muhakkak siz boş yere yaratılmış değilsiniz ve asla başıboş bırakılacak değilsiniz. Sizin için bir dönüş vardır ki, Allah Teâlâ orada aranızda hükmetmek ve aranızı ayırmak için inecektir. Allah’ın rahmetinden çıkmış, genişliği göklerle yer arası kadar olan cennetten mahrum olmuş kişi mutlaka kaybetmiş, hüsrana uğramıştır. Bilmez misiniz ki yarından; ancak bu­gün sakınan, korkan .bitip tükenecek olanı (dünyayı) bakî olan mu­kabili satan azı çok mukabili, korkuyu emniyet mukabili satan kimse yarın emîn olacaktır. Siz görmüyor musunuz ki helak olanların soyun­dan gelmektesiniz. Sizden sonrakiler, hepiniz vârislerin en hayırlısına döndürülünceye kadar kalacak olanlardır. Sonra şüphesiz siz, her gün sabah-akşam (bazı kimseleri) uğurluyorsunuz ki; ömrünü geçirmiş sü­resini bitirmiştir. Nihayet onu yeryüzünden bir çukurda kaybediyor, yatağı ve yastığı olmayan bir çukur içinde kaybedip bırakıyorsunuz. Sevdiklerinden ayrılmış, toprakla hemhal olmuş, hesâbla karşı karşıya kalmıştır. Ameli mukabili rehin kalmıştır. Terkettiklerinden müstağni, önce yaptıklarına muhtaçtır. Ey Allah’ın kullan, Allah’ın ahidleri sona ermeden, size ölüm inmeden evvel Allah’tan sakının. Sonra Ömer îbn Abdülazîz ridâsının bir tarafını yüzüne koydu, ağladı ve etrafmdakileri de ağlattı.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Yahya Îbn Nasr el-Havlânî’nin… Haneş Îbn Abdullah’dan rivayetine göre, Abdullah îbn Mes’ûd cinnet getirmiş birisine rastlamış ve onun kulağına, sûrenin sonuna kadar olmak üzere: «Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize hiç döndürülmeyeceğinizi mi sandı­nız? Gerçek hükümdar olan Allah yücedir…» âyetlerini okumuş ve o kişi iyileşmiş. Bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne anlatılmış da: Onun kulağına ne okudun? diye sormuş ve îbn Mes’ûd ne okuduğunu haber vermiş. Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn olsun ki yakın sahibi birisi bu âyeti bir dağa okusa dağ yerinden kayardı. Ebu Nuaym’ın Hâlid Îbn Nizâr kanalıyla… İbrahim îbn Hâ-ris’den rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) bizi bir seriyyeye göndermişti. Akşamladığımızda ve sabahladığımızda: «Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize hiç döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?» dememizi emretti. Bu âyeti ckuduk, ganimet aldık ve selâmette olduk. Yine îbn Ebu Hâtîm’in îshâk îbn Vehb el-Vâsıtî kanalıyla… Abdullah îbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), söyle buyur­muştur: Gemilere bindikleri zaman ümmetimin suda boğulmaktan emîn olmaları şu sözlerdir. Gerçek hükümdar olan Allah’ın adıyla; «Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü bü­tün yeryüzü, O’nun avucundadır. Ve gökler O’nun kudretiyle durulmuş olacaktır. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.» (Zümer, 67). «Onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Rabbım muhak­kak Gafur ve Rahîm’dir.» (Hûd, 41).[21]

117 — Kim, —hiç bir delili olmaksızın— başka bir tan* riya taparsa; onun hesabı Rabbının katmdadır. Gerçek şu ki, kâfirler felah bulamazlar.

118 — De ki: Rafobım, mağfiret et, merhamet et. Sen, merhamet edenlerin en hayırlısının.

Allah Teâlâ, Allah’a şirk koşanların sözlerine hiç bir delilleri ol­madığını haber vererek, bir başkasını Allah’a ortak koşan ve O’nunla birlikte bir başkasına tapınanları tehdîdle şöyle buyurur: «Kim —hiç bir delili olmaksızın— Allah ile birlikte başka bir tanrıya taparsa; onun hesabı Rabbının katmdadır (ve Allah Teâlâ bunun üzerine onu hesaba çekecektir.) Gerçek şu ki, kâfirler felah bulamazlar.» Kıyamet günü Al­lah katında onlar için bir felah ve bir kurtuluş yoktur. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.) bir adama: Neye ibâdet ediyorsun? diye sormuştu. Adam: Allah’a, şuna ve şuna ibâdet ediyo­rum, deyip birtakım putlan saymıştı. Allah Rasûlü (s.a.): Sana bir za­rar gelip te dua ettiğinde, hangisi senden o zaran savıp gideriyor? diye sordu, adam: Allah, diye cevapladı. Senin bir ihtiyâcın olup ta duâ et­tiğinde, onlardan hangisi sana bu ihtiyâcını verir? sorusuna adam yine: Allah diye cevab verdi. Allah ile beraber bunlara ibâdet etmeye seni sevkeden nedir? sorusuna adam: Onunla birlikte bunlara ibâdetle ona şükretmek istedim. Yahut da ona galip gelineceğini sandım, dedi. Allah Rasûlü (s.a.): Siz biliyorsunuz, onlar bilmiyorlar, buyurdu. Müslüman olduktan sonra adam şöyle demiştir: Öyle bir adama kavuştum ki, bana hasım oldu (ve beni mağlûb etti). Bu kanaldan rivayetinde hadîs mür-seldir. Yukardakine benzer şekilde Ebu Isâ et-Tirmizî de, Cami’inde müs-ned olarak îmrân îbn Husayn’dan, o babasından, o da Allah Rasûlü (s.a.)nden rivayet etmiştir.

«De ki: Rabbım,_-mağfiret et, merhamet et. Sen, merhamet- edenle­rin en hayırhsısın.» âyeti, Allah Teâlâ’nın bu duaya bir irşadından iba­rettir. Mağfiret kelimesi, mutlak olarak anıldığı zaman anlamı; günâhı silme ve insanlardan örtme, gizlemedir. Rahmetin anlamı ise; kulu doğ­rultma, söz ve işlerinde ona tevfîk bahşetmedir.

Kuran

Müminun Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.