Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 16°C
Az Bulutlu
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cum 15°C
Cts 19°C
Paz 20°C
Pts 18°C

22 – Hac Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu sure adını 27. ayetten alır.

22 – Hac Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Hac Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Nüzul zamanı: Bu sure hem Mekkî hem de Medenî surelerin özelliklerine sahip olduğu için, müfessirler surenin nazil olduğu zaman konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat gerek üslubu gerekse ele aldığı konuları gözönünde bulundurarak biz surenin ilk bölümünün (1-24) Peygamber’in (s.a) Mekke hayatının son döneminde, diğer bölümünün ise (25-78) Medine hayatının ilk döneminde nazil olduğu sonucuna vardık. İşte bu nedenle bu sure, hem Mekkî hem de Medenî surelerin özelliklerini taşımaktadır.

  1. ayetten itibaren üslupta göze çarpan ani değişiklik, 25-78. ayetlerin büyük bir ihtimalle Hicret’in birinci yılında Zil-Hicce ayında nazil olduğunu göstermektedir. Bu görüşün dayanağı 25-41. ayetlerde yer almakta ve 39-40. ayetlerin nazil oluşu ile desteklenmektedir. Zil-Hicce ayı Muhacirlere vatanları Mekke’yi hatırlatmış, onlar da Kutsal şehirlerini, oradaki hac ibadetini düşünüp müşrik Kureyşlilerin kendilerini Mescid-i Haram’ı ziyaretten alıkoymalarına üzülmüş olmalılar. Bu nedenle kendilerini yurtlarından çıkaran, Allah’ın Evi’ni ziyaret etmelerini engelleyen ve onların İslam’ı uygulamalarını zorlaştıran bu zalimlere karşı savaş açmak için Allah’ın iznini bekliyor ve bunun için dua ediyor olmalılar. İşte bu ayetler böyle bir psikolojik ortamda nazil olmuştur. Bu nedenle Mescid-i Haram’ın inşa ediliş amacına özellikle değinilmektedir. Haccın yalnızca bir tek Allah’a ibadet için emredildiği açıkça belirtilmektedir.

Ne yazık ki sonraları Mescid-i Haram şirke dayalı ibadetler için kullanılmaya başlanmış ve bir tek Allah’a ibadet edenlerin onu ziyaret etmeleri engellenmiştir. Bu nedenle bu zalimleri oradan çıkarıp hakkı hakim kılmak ve bâtılı yeryüzünden silmek için, doğru hayat tarzını ikame etmek için onlara karşı savaş açma izni verilmiştir. İbn Abbas, Mücahid, Urve bin Zübeyir, Zeyd bin Eslem, Mukâtil bin Hayyan, Katade ve diğer büyük müfessirlere göre 39. ayet, müslümanların savaş açmasına izin veren ilk ayettir. Hadis ve siyer kitapları, bu izinden sonra savaş hazırlıklarının başladığını ve H.2. yılın Sefer ayında Kızıldeniz sahiline Veddan veya El-Ebva seferi olarak bilinen bir sefer düzenlendiğini söyler.

Anafikir ve Konular: Bu sure, 1) Mekkeli müşriklere 2) Kararsız müslümanlara, 3) Gerçek müminlere hitap etmektedir. Müşrikler korkutularak şöyle uyarılmaktadırlar: “Siz inatla ve ısrarla cahiliye fikirlerinin üzerinde duruyor, hiç bir güce sahip olmadıkları halde, Allah’a değil, put ve ilahlarınıza güveniyor ve Allah Rasulü hakkında kötü şeyler yayıyorsunuz. Siz de, daha öncekilerin akibeti ile karşılaşacaksınız. Elçimizi inkar etmekle ve kendi kavminizin en iyilerine işkence etmekle kendi kendinize kötülük yapıyorsunuz. Taptığınız bu ilâhlar sizi Allah’ın gazabından kurtaramayacaktır.” Aynı zamanda müşrikler, tekrar tekrar şirke karşı uyarılmakta ve tevhid ve ahiretle ilgili sağlam fikir ve deliller öne sürülmektedir.

İslâm’ı kabul eden, fakat henüz bu yolda karşılaşacakları zorlukları göğüslemeye hazır olmayan kararsız müslümanlar da şöyle uyarılmaktadırlar: “Sizin bu imanınız nasıl bir iman? Bir taraftan zenginlik ve barış ortamı içinde olduğunuzda Allah’a inanmaya ve O’nun kulu olmaya hazırsınız, diğer taraftan O’nun yolunda herhangi bir güçlük veya engelle karşılaştığınızda Allah’ı bir tarafa bırakıp O’nun kulu olmaktan vazgeçiyorsunuz. Bilin ki, sizin bu kararsız tutumunuz, Allah’ın sizin için tayin ettiği kayıp ve şanssızlıkları sizden uzaklaştıramaz.”

Gerçek müminlere gelince, onlara iki şekilde hitap edilmektedir: 1) Arabistan’daki herkesi kapsayacak kadar genel bir tarzda ve 2) sadece onları kasteden özel bir şekilde:

1) Müminlere, müşriklerin onları Mescid-i Haram’ı ziyaretten alıkoymaya asla hakları olmadığı söylenmektedir. Onların kimseyi Hac’dan alıkoymaya hakları yoktur. Çünkü Mescid-i Haram onların özel mülkü değildir. Bu karşı çıkış sadece ispatlanmakla kalmayıp aynı zamanda Kureyş’e karşı siyasi bir silah olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu itiraz diğer Arap kabilelerini de şöyle bir soru sormaya yöneltmektedir:

Kureyşliler Mescid-i Haram’ın sadece bağlıları mı, yoksa onun sahipleri mi? Eğer Kureyşliler hiçbir tepki görmeksizin müslümanların Haccını engelleyebiliyorsa, gelecekte Kureyş’le ilişkileri kötüye giden herhangi başka bir kabilenin de hacccetmesini engelleme cesaretini kendilerinde bulabilirlerdi. Bu noktayı vurgulamak için, Mescid-i Haram’ın Allah’ın emri ile Hz. İbrahim tarafından inşa edildiğini ve onun tüm insanları Kabe’ye haccetmeye çağırdığını göstermek üzere Mescid-i Haram’ın inşa ediliş tarihi anlatılmaktadır. İşte bu nedenle başlangıçtan beri orada yaşayanlarla, haccetmeye gelen diğer insanlar eşit haklara sahiptirler. Burada Kabe’nin şirke dayalı ibadetler için değil, bir tek Allah’a ibadet için inşa edildiği de açıkça belirtilmektedir. O halde, orada putlara açıkça tapılınırken Allah’a ibadetin yasaklanması apaçık bir zulümdü.

2) Müslümanların, Kureyşlilerin bu zulmüne karşı koyabilmeleri için savşamalarına izin verilmektedir. Fakat oraya hakim oldukları zaman hak ve adalete dayalı bir tutum takınmakla da emrolunuyorlar. İnananlara resmen “Müslüman” adı verilmiş ve onlara şöyle denmiştir: “Siz İbrahim’in gerçek varislerisiniz ve tüm insanlar katında Hakkın şahitleri olarak seçildiniz. Bu nedenle doğru hayat tarzının birer timsali olabilmeniz için namaz kılın, zekatı verin ve Allah’ın kelamını tebliğ etmek için cihad edin.” (41, 77, 78. ayetler)

Bu sureyi okurken Bakara ve Enfal surelerinin giriş bölümlerini gözönünde bulundurmak faydalı olacaktır.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir.1

2 Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek2 ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah’ın azabı pek şiddetlidir.3

3 İnsanların kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır-durur4 ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer.

4 Ona yazılmıştır: “Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.”

5 Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan,5 sonra bir alak’tan (Embriyo), sonra yaratış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından;6 size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir.7 Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.

AÇIKLAMA

  1. İlk müfessirlere göre (Alkame ve Şa’bi) bu zelzele, kıyametin başlangıcı olacaktır. Bu olay büyük bir ihtimalle dünya ters yönde dönmeye başladığında meydana gelecek ve güneş batıdan doğacaktır. İbn Cerîr, Taberâni ve İbn Ebî Hatîm’in Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri uzun bir hadiste Peygamber (s.a), ilk Sûr’a üflendiğinde büyük bir karışıklık meydana geleceğini, ikincisinde bütün insanların öleceğini, üçüncüsünde hepsinin tekrar diriltilip Allah’ın huzuruna çıkarılacağını söylemiştir. Sur’a ilk üflenişinde yeryüzü, dalgalara kapılıp yalpalayan bir gemi gibi veya güçlü bir rüzgarla oradan oraya savrulan asılı bir lamba gibi sarsılacaktır.

Bu durum Kur’an’da daha bir çok yerde anlatılmıştır. Mesela, Vakıa: 4-6; Hâkka: 13-14; Müzzemmil: 14, 17-18; Naziat: 6-9; Zilzal: 1-3.

Bazı müfessirlere göre ise bu zelzele, ölüler dirilip Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında meydana gelecektir. Bu görüş de bazı hadislerle desteklenmektedir. Fakat biz (Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadis “zayıf” olmasına rağmen) Kur’an’ın apaçık ayetleriyle desteklendiği için ilk görüşü tercih ediyoruz.

  1. Bunlar, zelzelenin dehşet ve şiddetini göstermek için anlatılmaktadır. O gün o kadar büyük bir karışıklık meydana gelecektir ki, anneler emzirdikleri o çok sevdikleri çocuklarını bile unutup bırakacaklardır.
  2. Burada kıyamet gününün tasvir edilmesinin amaçlanmadığına, bilakis kıyamet saatinin dehşetinin, insanları doğru yola getirmek için anlatıldığına dikkat edilmelidir. Bu nokta bir sonraki bölümde anlatılanlarla da açığa çıkmaktadır.
  3. Onlar Allah’ın varlığı hakkında değil, bir sonraki bölümden de anlaşıldığı gibi O’nun hakları, güçleri ve ayetleri hakkında tartışıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) onları tevhide ve öldükten sonra dirilmeye imana ikna etmeye çalıştığında, sadece bir tek Allah’ın, bir tek Hakim’in mi varolduğu, yoksa O’nun ilâhlıkta ortakları mı bulunduğu, O’nun insanları tekrar diriltmeye kadir olup olmadığı vs. konularında bir tartışma ortaya çıkarıyordu.
  4. “Sizi nutfeden…. yarattı”: İlk insan Hz. Adem direkt olarak topraktan yaratılmıştı, ondan sonra üreme nutfe ile sağlanmıştır. Bu nokta Secde Suresi 7-8. ayetlerde de belirtilmiştir. Bu, insanın nutfeden yaratıldığı, fakat vücudunun toprakta bulunan elementlerden oluştuğu anlamına da gelebilir.
  5. Burada çocuğun anne karnında geçirdiği devrelere işaret edilmektedir. Bu tasvir bilimsel araştırmaya değil, gözleme dayanmaktadır ve buradaki zikrediliş amacı için böyle bir bilimsel temele de gerek yoktur. Çünkü o zaman bir bedevi bile bu safhaların keyfiyyetini biliyordu. Dolayısıyla bu ayetleri bilimsel ifadelerin içinde, ayrıntıyla anlamak için çaba sarfetmek anlamsızdır.
  6. Yani, “Yaşlılıkta insan tekrar çocukluktaki durumuna döner. Algılama yeteneğini yitirir ve bir çocuk gibi çok az bilir ya da hiç bilmez.”

6 İşte böyle; hiç şüphesiz Allah, hakkın kendisidir8 ve şüphesiz ölüleri diriltir ve gerçekten her şeye güç yetirendir.

7 Gerçek şu ki, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir.9

AÇIKLAMA

  1. Arapça metin şu üç anlama da gelebilir:

1) Allah Hakk’ı söylüyor, fakat siz öldükten sonra dirilmek mümkün değildir derken yanlış düşünüyorsunuz.

2) Allah’ın varlığı sadece bir zan değildir, bilakis gerçektir, O sadece herşeyin sebebi değil aynı zamanda en yüksek otoritedir de. Ve O tüm evreni kendi iradesi, ilmi ve hikmetine göre idare etmektedir.

3) O’nun tüm işleri Hakk’a dayanır, bu nedenle de ciddi, anlamlı ve hikmet doludur.

  1. Bu bölümde insan hayatının devreleri ve yağmurun yeryüzü ve bitkilerin büyümesindeki etkileri şu beş gerçeğe işaret etmektedir:

1) “Allah, Hakkın ta kendisidir”

2) “Ölüleri o diriltir.”

3) “O herşeye kadir ve hakimdir.”

4) “Kıyamet günü ve dünya hayatının son bulması kaçınılmazdır.”

5) “Elbette Allah ölenlerin hepsini tekrar diriltecektir.” Şimdi de bu ayetlerin yukarıdaki gerçeklere nasıl işaret ettiğine bir bakalım:

1) “Allah Hakk’ın ta kendisidir”: Bunu ispatlamak için önce insanı ele alalım. İnsan hayatında geçirilen devrelerin hepsi, bunların Allah tarafından bir hikmet eseri düzenlendiklerinin apaçık delilleridir. İnsan hayatı, mükemmel bir şekilde yaratılmış olan nutfeden başlar. Bir insanın yediği yiyecekler saç, et ve kemiklere dönüşür, bir kısmı da potansiyel olarak milyonlarca insan üretebilecek meniye dönüşür.

Meninin içindeki bu milyonlarca spermden hangisinin yumurta hücresi ile birleşip bir kadını hamile bırakmakta kullanılacağına karar veren o hikmet sahibi ve Hakk olan Allah’tır. Bu önemsiz nesne dokuz ay içinde anne karnında yaşayan bir çocuğa dönüşür. Eğer çocuğun doğumunun devrelerini incelersek tüm bunların Hakk olan ezeli ve ebedi bir düzenleyici tarafından düzenlendiği sonucuna varırız. Çünkü onun kız mı erkek mi, kör mü değil mi vs. olacağına karar veren O’dur. Sonra o çocuğun ne kadar süre yaşayacağına karar veren de O’dur. Tüm bunlar yalnızca Allah’ın Hakk olduğunun apaçık delilidir.

2) “Ölüleri dirilten O’dur.” Doğru kafa yapısıyla azıcık bir düşünce bile akıllı ve sağduyulu bir insanı, ölülerin her an gözümüzün önünde dirilip durduğu sonucuna götürecektir. Her insan “ölü” bir spermden yaratılmıştır. Daha sonra o, insanı yaşayan bir canlı yapan demir, kireç, tuzlar ve gazları ihtiva eden yiyecekler gibi “ölü şeyler”den hayat alır. Bir de çevremizdekilere bakalım. Rüzgar ve kuşlar tarafından oraya buraya saçılan çeşitli tohumlar ve toprakta ölü ve çürümüş bir halde duran çeşitli bitkilerin kökleri yağmur suyunu görür görmez canlılık kazanırlar. Ölülerin bu şekilde dirilmesi süreci her yıl yağmur mevsiminde gözlenebilir.

3) “Kıyamet günü kaçınılmazdır” ve “Allah elbette ölenlerin hepsini tekrar diriltecektir”: Bu ikisi, önceden belirtilen üç ön açıklamanın doğal bir sonucudur. Allah herşeye kadirdir ve bu nedenle kıyameti istediği anda gerçekleştirebilir. O nasıl insanları hiç bir şey değilken yaratmışsa, aynı şekilde ölüleri de diriltmeye kadirdir. O, hikmet sahibi olduğu için insanları amaçsız ve gayesiz boşuboşuna yaratmamıştır. O, yaratılış gayesine göre dünyada geçirilen hayatları sınayacaktır. O, bütün insanlardan verdiği emanetlerin hesabını soracaktır. Çok basit: İnsanlar bile birbirlerine emanet ettikleri malların vs. hesabını soruyorlar. Aynı şekilde Allah’ın hikmeti de her insanın kendisine emanet edilen şeylerden hesaba çekilmesini gerektirir. Yine insan tabiatı iyiyle kötünün ayırdedilmesini, iyi işlerin mükafatlandırılıp, kötülerinin cezalandırılmasını gerektirir. İşte bu nedenle adalet mahkemeleri kurulmuştur. Bu nedenle insan, Yaratıcının kendisine emanet ettiği şeylerden, güç ve yeteneklerden kendisini hesaba çekmeyeceğini hayal bile edemez. O halde akıl ve mantık, herkesin hakkı olan ceza ve mükafatı alabilmesi için Allah’ın Hüküm Gününü hazırlamış olduğunu kabul eder.

8 İnsanlardan kimi,10 hiç bir bilgisi,11 yol göstericisi12 ve aydınlatıcı kitabı13 olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur.14

9 Allah’ın yolundan saptırmak amacıyla ‘gururla salınıp-kasılarak’ (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız.

10 (Ey insan) Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici değildir.

AÇIKLAMA

  1. Yani onlar gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, inatçı ve mağrur insanlardır ve “Zikr”e hiç kulak asmazlar.
  2. “Bilgi”: Direkt olarak gözlem ve deney sonucu kazanılan bilgi.
  3. “Yol gösteren”: Düşünerek veya bilgi sahibi başka bir insan aracılığı ile elde edilen bilgi.
  4. “Aydınlatıcı bir kitap”: İlahi vahy ile elde edilen bilgi kaynağı.
  5. Üçüncü ayette sadece kendileri sapıtan kimselere değinilmişti. Dokuzunca ayette ise sadece kendileri doğru yoldan sapmakla kalmayıp, başkalarını da saptırmaya çalışan kimselerden bahsediliyor.

11 İnsanlardan kimi de, Allah’a bir ucundan ibadet eder,15 eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir.16 O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.17

12 Allah’tan başka, kendisine ne zararı dokunan, ne yararı olan şeylere yakarır. İşte bu, en uzak bir sapıklıktır.

13 (Ya da) Zararı, yararından daha yakın olana tapar;18 ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır.19

14 Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları,20 altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Gerçek şu ki, Allah, her istediğini yapar.21

AÇIKLAMA

  1. Bu tip insanlar zamana göre hareket eden ve kazanan tarafa geçmek için İslâm ile küfür arasındaki sınırda duran kimselerdir.
  2. Bu tür bir insan zayıf bir karaktere sahip olduğu ve İslâm’la küfür arasında kararsızlıkla gidip geldiği için “nefs”inin bir kölesi olur. İslâm’ı kişisel çıkarı için seçer: Bütün istekleri yerine gelir, kolay ve rahat bir hayat sürerse İslâm’a bağlı kalır; Allah’tan razı olur ve imanında “sebat” eder. Tam tersine, eğer “iman”ı ondan bazı fedakarlıklar ister veya bazı sıkıntılarla karşılaşır, Allah yolunda zorluk ve kayıplara katlanması gerekir, yahut da istediklerine sahip olamazsa, Allah’ın ilahlığı, Rasûl’ün elçiliği hakkında tereddüt etmeye başlar ve “İman”ın herşeyinden şüphe duyan bir kimse olur. İşte o zaman bir kazanç elde edeceği veya bir kayıptan korunmasını sağlayacak olan her gücün önünde boyun eğmeye hazır bir hale gelir.
  3. Bu, kapalı bir şekilde ifade edilmiş büyük bir gerçektir. Kararsız insan aslında hem bu dünyada hem de ahirette ziyandadır ve bir kâfirden bile kötü durumdadır. Kâfir kendisini sadece bu dünyanın faydalarını kazanmaya ayarlar, az veya çok bunda başarılı olur.

Çünkü o kendisine Allah korkusu, ahirette hesaba çekilme ve İlahi kanunun koyduğu yasaklar gibi sınır ve engeller koymaz. Aynı şekilde gerçek bir mümin de sabır ve sebatla Allah yolunda ilerler ve bu dünyada da başarı kazanması mümkündür. Fakat dünya malının hepsini kaybetse de, o ahirette kurtuluşa ereceğinden emindir. Buna karşılık “Kararsız Müslüman” hem bu dünyada, hem de ahirette ziyan içindedir. Çünkü o, şüphe ve kararsızlık içindedir ve iki dünyadan birini seçememektedir. O Allah’ın ve ahiret hayatının varlığına karar veremediği için, kafirin rahatlığı gibi bir kararlılıkla sadece dünya hayatına yönelemez. Allah’ı ve ahiret hayatını düşündüğünde ise dünyanın çekiciliği ve ilâhi davete cevap verdiğinde hayatta karşılaşması muhtemel olan güçlükler ve uymak zorunda kalacağı sınırlamaların korkusu onun sadece ahiret hayatı için yaşamasına izin vermez. “Allah’a ibadet” ile “dünyaya tapma” arasındaki bu çatışma onu hem bu dünyada, hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan kılar.

  1. 12-13. ayetler, müşriklerin yalvardığı ilâhlar hakkında iki noktayı açıklığa kavuşturur: Birincisi, onlar insana ne fayda, ne de zarar vermezler, hatta çok zarar verirler. Çünkü bir müşrik Allah’tan başka ilâhlara yalvardığında hemen imanını kaybeder. İkinci müşrik de, kendisi güçsüz ve çaresiz olan “ilâh”ından bir fayda gelmesinin imkan ve ihtimalinin olmadığını bilir. İlâhından istediklerinin bazen gerçekleşmesi ise Allah tarafından onu imtihan etmek için yapılır.
  2. Yani, bir kimseyi şirke yönelten şeytan olsun, insan olsun en kötü yardımcı ve en kötü yoldaştır.
  3. “İnanıp iyi işler yapanlar” kararsız müslümanlardan oldukça farklıdırlar. Çünkü onlar Allah’a, Peygamberine ve ahiret gününe yakinen inanırlar. Bu nedenle varlıkta da yoklukta da Doğru yoldan ayrılmazlar.
  4. Yani, “Allah’ın güç ve kudreti sınırsızdır: O dilediği kimseye dilediği şeyi, ister bu dünyada, ister ahirette isterse her ikisinde de lutfedebilir, dilerse de bundan mahrum bırakabilir. O’nun dilediğini ve yaptığını hiç kimse engelleyemez.”

15 Kim, Allah’ın ona, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir araç uzatsın sonra kesiversin de bir bakıversin, kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?22

16 İşte biz onu (Kur’an’ı) apaçık ayetler olarak indirdik; şüphesiz Allah, dilediğini hidayete yöneltir.

17 Gerçekten iman edenler,23 Yahudiler,24 yıldıza tapan (Sabii) lar,25 Hristiyanlar,26 ateşe tapan (Mecusi)lar 27 ve şirk koşanlar;28 şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır.29 Doğrusu Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetin gerçek anlamının ne olduğu konusunda çok farklı görüşler vardır. Bu yorumlardan bazıları şunlardır:

1) Kim Allah’ın ona (Muhammed: Allah’ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, kendisini bir iple tavana assın.

2) Kim Allah’ın ona (Muhammed: Allah’ın selamı üzerine olsun.) yardım etmeyeceğini sanıyorsa iple göğe yükselsin de Allah’ın yardımını durdurmaya çalışsın.

3) Kim Allah’ın ona (Muhammed: Allah’ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe yükselsin de inen vahiyleri durdursun.

4) Kim Allah’ın ona (Muhammed: Allah’ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe yükselsin de ona inen nimetleri durdursun.

5) Kim Allah’ın ona (zanda bulunan kimsenin kendisine) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, kendisini bir iple evinin tavanına assın.

6) Kim Allah’ın ona (zanda bulunan kimsenin kendisine) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, yardım istemek için göğe yükselsin.

İlk dört yorum, konunun akışı içinde anlamsızdır, son ikisi ise konunun akışına uysa bile ayetin gerçek anlamını ifade etmekten uzaktır. Konuyu bütünlüğü içinde gözönünde bulundurursak, bu zanda bulunan kimsenin “Allah’a imanın sadece bir kısmına ibadet eden” kimse olduğu meydana çıkar. bu sözle o şöyle azarlanmaktadır: “Sen Allah’ın hükümlerini değiştirmek için ne yaparsan yap, bu hükümler ve emirler senin düzenlerine uygun düşsün veya düşmesin, kullandığın hiç bir alet ve tuzağın işe yaramadığını göreceksin.”

Elbette “göğe yükselsin… onda bir delik açsın” ifadesi gerçek anlamda değil mecazi anlamda kullanılmıştır.

  1. Bu, Hz. Muhammed’e (s.a) kadar gelen Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına inanan her çağdaki müslümanlar için kullanılmıştır. Hem gerçek müslümanları hem de kararsız müslümanları içermektedir.
  2. Bkz. Nisa an: 72.
  3. “Sabiiler” Eski çağlarda iki grup insan bu adla tanınmaktadır:

1) Irak’ın yukarı bölgesinde büyük bir çoğunluk halinde bulunan ve vaftizi uygulayan Yahya’nın (a.s) takipçileri.

2) Dinlerini Şit ve İdris (a.s) Peygamberlere dayandıran ve elementlerin gezengenler tarafından, gezegenlerin de melekler tarafından yönetildiğine inanan yıldızlara tapan insanlar. Merkezleri Harran’dı ve kolları tüm Irak’a yayılmıştı. Bunlar, felsefe ve bilimdeki ileri bilgileri ve tıptaki başarıları ile bilinirler.

  1. Bkz. Maide an: 36.
  2. Yani, iki tanrıya -biri aydınlık biri karanlık tanrısı- inanan ve kendilerini Zerdüşt’in takipçileri olarak kabul eden İran’lı ateşperestler. Bunların inanç ve ahlâkları Mazdek tarafından o denli bozulmuştu ki bir adam rahatlıkla kızkardeşi ile evlenebilirdi.
  3. Yani, “Yukarıdakiler gibi özel adla anılmayan Arabistan’lı ve diğer memleketlerden tüm müşrikler”
  4. Yani, “Allah, farklı insanlar ve dinler arasındaki tüm tartışma ve anlaşmazlıklar hakkında kıyamet gününde hükmünü verecek ve hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu konusunda kararını bildirecektir.”

18 Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar,30-31 güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu32 Allah’a secde etmektedirler. Birçoğu üzerinde de azab hak olmuştur.33 Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur.34 Hiç şüphesiz Allah, dilediğini yapar.35

19 İşte bunlar çekişen iki gruptur,36 Rableri konusunda çekiştiler. İşte o küfre sapanlar, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir;37 başları üstünden de kaynar su dökülür.

20 Bununla karınları içinde olanlar ve derileri eritilmiş olur.

21 Onlar için demirden kamçılar vardır.

22 Ne zaman ordan, sarsıcı-üzüntüden çıkmak isterlerse, oraya geri çevrilirler ve (onlara:) “Yakıcı azabı tadın” (denir).

23 Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler;38 ordaki elbiseleri de ipektir.

AÇIKLAMA

  1. Bkz. Ra’d an: 24-25 ve Nahl an: 41-42.
  2. Yani, “Melekler, yıldızlar, gezegenler vs. ve evrenin diğer bölümlerinde varolan diğer tüm yaratıklar, ister insan gibi seçme özgürlüğü ve akla sahip olsun, isterse hayvanlar, bitkiler, katı madde, hava ve ışık gibi iradesiz varlıklar olsun”
  3. Yani, “İnsanların çoğu zoraki değil isteyerek Allah’a secde ederler. Diğer taraftan evrendeki diğer herşeyle birlikte zorunlu olarak O’na secde edenler de vardır. Fakat onlar cezayi haketmişlerdir, çünkü onlar hayatın itaat ve isyan etmekte serbest bırakıldıkları alanlarında Allah’a itaatı kabul etmemişlerdir.”
  4. Yani, gerçi nihai Hüküm kıyamet gününde verilecektir, fakat keskin bir göz bugün bile “üzerlerine azap hak olanlar”ı görebilir. Mesela, apaçık bir Kitap olan Tabiat’ın sunduğu mesajları ve peygamberlerin getirdiği mesajları reddeden, kendi icat ettiği şeylere iman eden ve bunlar hakkında gerçek müminlerle tartışan bir kimsenin kendisi, bu dünyada iken büyük bir hata içinde olduğunun apaçık bir göstergesidir.
  5. Bu ayette geçen “hor kılınmak” ve “kerem” sahibi olmak, Hakkı kabul etmek veya reddetmek anlamlarında kullanılmıştır. Apaçık ayetleri görmeyen kimsenin hor ve zelil olacağı meydandadır. Çünkü Allah onun dilediğini ve çabaladığını elde etmesine izin vermiştir. Allah kime de Hakkı kabul etme şerefini ikram etmemişse, kimse onu bu nimete ulaştıramaz.
  6. Burada secde yapmak, bütün fakihlerin ittifakı üzerine vaciptir. Ayrıntılı açıklama için bkz. A’raf an: 157.
  7. Burada, Allah hakkında tartışanlar sayılarının çok büyük olmasına rağmen iki ana gruba ayrılmışlardır:

1) Peygamberlerin davetine inanan ve hak dine tabi olanlar.

2) Daveti reddeden ve aralarında sayısız fark ve ihtilaflar olmasına rağmen hepsi küfür olan çeşitli yollara sapanlar.

  1. Bkz. İbrahim: 50 ve an: 58.
  2. Burada, onların Kur’an’ın indirildiği dönemde altın ve kıymetli taşlardan yapılan takılar kullanan krallar ve zenginler gibi ağırlanacakları gösterilmek istenmektedir.

24 Onlar, sözün en güzeline39 iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir.40

25 Gerçek şu ki, inkâr edip41 Allah yolundan ve yerlilerle dışarıdan gelenler için eşit olarak (haram ve kıble) kıldığımız42 Mescid-i Haram’dan alıkoyanlara,43 orada zulmederek adaletten ayrılanlara44 acı bir azab taddırırız.

AÇIKLAMA

  1. “Sözün en güzeli”: Her tür temiz ve güzel şeyi ifade eder, fakat burada özellikle imanın temel maddeleri kasdedilmektedir.
  2. Giriş bölümünde de değinildiği gibi surenin Mekke’de nazil olan bölümü burada sona ermektedir. Uslûbu tamamen Mekki surelerin uslûbu olmasına ve bir kısmının (veya tümünün) Medine’de nazil olduğuna delâlet eden hiç bir işaret olmamasına rağmen, ayette (19. ayet) geçen “iki hasım taraf” sözleri, bu ayetlerin Medine’de nazil olduğu gibi bir yanlış anlamaya neden olmuştur.Bazı müfessirler burada değinilen iki hasım tarafın Bedir’de savaşan iki taraf olduğu görüşündedirler. Fakat konunun akışında bu görüşü destekleyecek hiç bir işaret yoktur. Tam aksine konunun akışından burada değinilen “iki taraf”tan “kafirler ve müminler”in kasdedildiği açığa çıkmaktadır. çünkü iman ve küfür arasındaki çatışma, insanın yaratılışından beri varola gelmiştir ve kıyamet gününe kadar da varolmaya devam edecektir.

Bu ikinci görüş, aynı zamanda, Kur’an’ın devam eden bir bütün olduğunu ve her bölümün diğeriyle belli bir ilişki ve bağ içinde bulunduğunu ispatlamaktadır. Oysa daha önce de değindiğimiz yorum Kur’an’da hiç bir sürekliliğin ve akışın bulunmadığı ve hiç bir anlam ve bağ olmaksızın farklı bölümlerin arka arkaya dizildiği anlamına gelecektir.

  1. “İnkar edenler” Peygamber’in (s.a) getirdiği mesajı reddedenlerdi. Konunun devamında bunların Mekke’li müşrikler olduğu açığa çıkmaktadır.
  2. Yani “Bu ne bir şahsın, ne bir aile, ne de bir kabilenin özel mülkü değildir, bilakis tüm insanlar içindir. Bu nedenle kimsenin başkalarını ondan alıkoymaya hakkı yoktur.”

Bu bağlamda İslâm fakihleri arasında iki soru ortaya çıkmıştır:

1) “Mescid-i Haram”la ne kasdedilmektedir? Bununla sadece Mescid mi kasdedilmekte, yoksa Mekke’deki tüm “haram bölge”yi de içermekte midir?

2) “Gerek yerli, gerek dışardan gelenler için eşit olarak” ifadesi ile ne kasdedilmektedir?

Bazı müfessirlere göre Mescid-i Haram’la tüm haram bölge değil sadece Mescid’in kendisi kasdedilmektedir. Bunlar görüşlerini Kur’an’ın ifadesine dayandırırlar ve “eşit olarak” ifadesiyle orada ibadet etmekte eşit haklara sahip olmanın kasdedildiğini söylerler. Görüşlerini desteklemek için Peygamber (s.a) den bir hadis de naklederler: “Ey Abdu Menaf oğulları, sizden insanlar üzerinde söz sahibi olanlar, kimseyi, Kabe’yi tavaftan ve orada gece ve gündüz dilediği zamanda namaz kılmaktan alıkoymasınlar.”

Bu görüşü kabul eden İmam Şafii ve diğerleri, bu ayetten, Mekke’de oturanlarla dışardan gelenlerin her bakımdan eşit oldukları sonucunu çıkarmanın yanlış olduğunu, onların sadece ibadet hakkında eşit olduklarını söylerler. Çünkü Mekkeliler İslâm’dan önce de sonra da oradaki topraklara ve evlere sahiptiler. O denli ki Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Safvan b. Umeyye’nin evi kendisinden Mekke’de hapishane olarak kullanılmak üzere 4.000 dirhem karşılığında satın alınmıştır.

“Mescid-i Haram” ile tüm haram bölgenin kasdedildiğini söyleyenler ise görüşlerini Bakara Suresi 196 ve 217. ayetlere dayandırırlar. Bu görüşte olanlar, haccın sadece Kabe’de (Mescid) ifa edilmediğini, hacının haccını tamamlayabilmesi için Mina, Müzdelife, Arafat vs.’i ziyaret etmesi gerektiğini söylerler. Bu nedenle, derler ki, eşitlik sadece Mescid’de ibadette eşitlik anlamında değil, Mekke’deki tüm diğer haklar anlamındadır. Bu belde, tüm insanlar için Allah tarafından hacc yeri olarak belirlendiğinden, kimsenin ona malik olmaya hakkı yoktur. Herkes orada istediği yerde kalabilir ve kimse onu böyle yapmaktan alıkoyamaz. Bu görüşlerini destekleyen bir çok hadis de sıralarlar:

1) Abdullah b. Ömer Peygamber’in (s.a) şöyle dediğini rivayet eder: “Mekke, yolcuların konaklayacağı yerdir. O halde onun toprağı satılamaz, evlerinden de kimse kira talep edemez.”

2) İbrahim en-Nahai’ye göre Peygamber (s.a) şöyle demiştir: “Mekke Allah, (c.c) tarafından haram bölge tayin edilmiştir. Bu nedenle onun toprağını satmak ve evlerinden kira almak haramdır.” Mücahid de buna benzer bir hadis rivayet etmiştir.

3) Alkame der ki: “Peygamber (s.a) zamanında ve ilk üç halife zamanında Mekke toprakları kamu malı kabul edilirdi ve dileyen kimse orada yaşar ve başkalarının da kalmasına izin verirdi.”

4) Abdullah b. Ömer der ki: “Halife Ömer, Mekke’de oturan herkesin hacc dönemi boyunca evinin kapısını açık tutmasını emretti.” Mücahid’e göre Halife Ömer, Mekkelilerin bahçelerini kapatmak için kapılar koymamalarını, dileyenin gelip orada kalması için kapılarını açık tutmalarını emretmiştir. Aynı haberi A’ta da rivayet etmiştir. Fakat bu rivayete göre, ticaret malı olan develerini koruması için bahçesinin kapısını kapatmasına izin verilen Süheyl bin Amr bu emrin tek istisnasıydı.

5) Abdullah b. Ömer, Mekke’de bulunan evinden kira alan kimsenin karnına ateş doldurduğunu söyler.

6) Abdullah b. Abbas der ki: “Allah tüm Mekke’yi Mescid-i Haram kıldı ki burada herkes eşit haklara sahiptir. O halde Mekkelilerin kira hakları yoktur.

7) Ömer bin Abdulaziz, Mekke valisine şöyle bir emir göndermiştir: “Mekke’deki evler için hiç bir kira alınmasın, çünkü bu haramdır.”

Yukarıdaki hadislere dayanarak, tabiundan bir çoğu ve fakihlerden İmam Malik, İmam Ebu Hanife, Süfyan-ı Sevri, Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Rahaveyh, Mekke’de en azından hacc döneminde, bir parça bile olsa toprak satmak ve kira almanın haram olduğu görüşüne varmışlardır. Fakat fakihlerin çoğu, insanların Mekke’de ev sahibi olabilecekleri ve bunları toprak olarak değil bina olarak satabilecekleri görüşündedirler.

Bana göre bu son görüş doğru görünmektedir. Çünkü bu Kur’an’a Sünnet’e ve Raşîd halifelerin uygulamasına uygun düşmektedir. Allah’ın haccı, dünyanın her tarafındaki insanlara, Mekkelileri zengin etmek için farz kılmadığı meydandadır. Allah “haram bölgeyi” tüm müminlerin faydası için ayırdığına göre, bu toprak hiç kimsenin şahsi malı değildir ve her hacı bulabildiği her yerde kalma hakkına sahiptir.

  1. Yani, “Onlar, Peygamber (s.a) ve müminleri hacc ve umre yapmaktan alıkoymuşlardı.”
  2. Burada özel bir davranış değil, zulüm tarifi altına giren doğruluktan sapan her tür davranış kasdedilmektedir. Gerçi bu davranışlar her zaman ve mekanda günahtırlar, ama “Mescid-i Haram” da işlenmesi onları daha da büyük ve kötü kılar. O denli ki bazı müfessirler gereksiz bir yeminin bile orada bu gruba dahil olacağını söylerler.

Sıradan günahların yanısıra, haram bölgede işlenmeleri sebebiyle bu kategoriye dahil olan başka şeyler de vardır. Mesela:

1) “Haram bölgeye” sığınan bir katil hakkında bile yasal işleme geçmek yasaklanmıştır; öyle ki kişi orada kaldığı müddetçe tutuklanamaz. Haram bölgenin bu kutsiyeti, Hz. İbrahim (a.s) zamanından beri korunmaktadır. Kur’an der ki: “O, içine girildiğinde güven ve eminliğe erilen mabeddir.” (Al-i İmran: 57)

2) Dışarıda işlenen hiç bir suç için “haram bölge”nin içinde ceza verilemeyeceği konusunda görüş birliği vardır. Hz. Ömer, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas şöyle ilan etmişlerdir: “Babalarımızın katili bile olsa orada ona karşı bir davranışta bulunmayacağız.”

3) Mescid-i Haram’da savaş etmek veya kan dökmek haramdır. Mekke’nin fethinin ikinci gününde Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: “Ey insanlar, Allah, Mekke’yi dünyanın yaratılışından beri mabed kıldı ve o Allah’ın emri ile kıyamet gününe kadar böyle kalacak. Bu nedenle Allah’a ve ahiret gününe inanan kimsenin orada kan dökmesi helal olmaz.” Daha sonra şunları eklemiştir: “Benim burada savaştığımı söyleyerek kan dökmeyi helal kılan kimseye deyin ki: ‘Allah onu sizin için değil Rasulü için helal kıldı.’ Bu bana sadece çok kısa bir süre için helal kılındı. Sonra önceki gibi tekrar “haram” kılındı.”

4) Kendiliklerinden orada büyüyen ağaçları kesmek ve otları sökmek haramdır. Haram bölge sınırları içinde kuşları ve hayvanları avlamak veya onları avlayabilmek için “Mescid-i Haram”ın dışına sürmek de haramdır. Fakat yılan ve akrep gibi zararlı hayvanları öldürmek ve “Izhir” denilen otla kuru otları yolmak helaldir.

5) Yere düşen (kaybolan) herhangi bir eşyayı almak da haramdır. Ebu Davud’un rivayet ettiği bir hadiste. Peygamber (s.a) hacılara ait olan ve yere düşen şeyleri toplamayı yasaklamıştır.

6) Hacc veya umre niyetiyle gelen bir kimsenin oraya ihramsız girmesi haramdır. Fakat hacc amacıyla gelmeyenlerin ihramsız girmesi hakkında bir çok farklı görüş vardır. Abdullah b. Abbas ne olursa olsun hiç kimsenin oraya ihramsız giremeyeceğini söyler ve bu görüş İmam Ahmed ve İmam Şafii’nin sözleri tarafından da desteklenmektedir. İmam Ahmed ve İmam Şafii’nin başka sözlerinde ise, ticaret ve iş sebebiyle Mescid-i Haram’a sık sık gidenler bundan hariç tutulmuşlardır. İmam Ebu Hanife ise “Mikat” sınırları içinde yaşayanlara Mekke’yi ihramsız ziyaret edebilecekleri, dışardan gelenlerinse ihramsız giremeyecekleri görüşündedir.

HARİTA – IX

Safa ve Merve arasında koşmanın ve

Ka’be’nin taslak haritası

26 Hani biz İbrahim’e Evin (Kâbe’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) “Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi temiz tut.45

27 “İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş46 develer üstünde sana gelsinler.”47

AÇIKLAMA

  1. Bazı müfessirler Hz. İbrahim’e (a.s) hitabın 26. ayetle bittiği ve 27. ayetteki emrin Hz. Muhammed’e (s.a) hitaben yapıldığı görüşündedirler. Fakat bu görüş bunun akışına uymamaktadır. Çünkü bu emrin, Kabe’yi inşa ettiğinde Hz. İbrahim’e (a.s) hitaben verildiği aşikardır. Bunun yanısıra bu emir Allah’ın evinin bir tek Allah’a ibadet için yapıldığını ve O’na hacc için gelip ziyaret edenlere ta ilk günden beri izin verildiğini ifade etmektedir.
  2. “Zayıf develer” ifadesi, hacc için çok uzaklardan gelen develerin görüntüsünü gözler önünde canlandırmak için kullanılmıştır.
  3. Bence Hz. İbrahim’e (a.s) hitap 27. ayele bitmektedir. 28-29. ayetler hacca ait diğer bilgileri vermek ve vurgulamak için ilave edilmişlerdir. Bu görüşümüzü “Eski Ev” (Beyt-i Atik) ifadesinin kullanılmasına dayandırıyoruz. Bu ifade tabii ki Hz. İbrahim’in (a.s) Kabe’yi yeni inşa ettiği bir dönemde kullanılamaz. (Kabe’nin inşası ile ilgili daha geniş ayrıntılar için bkz. Bakara: 125-129, Al-i İmran: 96-97 ve İbrahim: 35-41.)

28 Kendileri için bir takım yararlara şahid olsunlar48 ve kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (kurban adarken) Allah’ın adını ansınlar.49 Artık bunlardan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun.50

29 Sonra kirlerini51 gidersinler, adaklarını yerine getirsinler,52 Beyt-i Atik’i tavaf etsinler.53

AÇIKLAMA

  1. “Faydalar” hem dini hem de dünyevi faydalardır. Hz. İbrahim (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a) arasında geçen 2500 yıl boyunca, kabile hayatı sürmelerine rağmen Arapların bir tek merkezi yere bağlı kalmalarının asıl nedeni Kabe’ydi ve Araplar her yıl Arabistan’ın çeşitli bölgelerinden hacc için Kabe’ye gelmeye 2500 yıl boyunca devam etmişlerdi. Bu da onların dillerini, kültürlerini ve Arap kimliklerini korumalarını sağlamıştı. Bundan başka yolculuk edebileceği dört ay gibi bir barış zamanları da vardı. Bu nedenle hacc menasiki, ülkenin ekonomik hayatını olumlu yönde doğrudan etkiliyordu. Ayrıntılar için bkz. Al-i İmran: 97 ve an: 80-81; Maide: 97 ve bununla ilgili an: 113.
  2. Burada “hayvan”la; En’am: 142-144’de açıkça değinildiği gibi, deve, inek, koyun ve keçi kasdedilmektedir. “… üzerinde Allah’ın adını ansınlar” sözü ile hayvanı Allah için ve Allah adına kesmeleri gerektiği ifade edilmektedir. Hayvanlar kesilirken müslümanların hayvanları sadece Allah için O’nun adına boğazladıklarını ve kurban ettiklerini göstermek üzere Allah’ın adı anılmalıdır. Böylece müslümanlar, hayvanlarını Allah’ın adını anmaksızın veya Allah’tan başka adlar anarak boğazlayan kafirlerden ayrılmış olacaklardır.

“Bilinen günler” ifadesinin gerçek anlamı hakkında farklı görüşler vardır. “Bilinen günler”in ne olduğu konusundaki bazı görüşler şunlardır:

1) Zil-Hicce’nin ilk on günü. Bu görüş İbn Abbas, Hasan Basri, İbrahim Nahâi, Katade ve daha bir çok sahabe ve tabiun tarafından desteklenmektedir. İmam Ebu Hanife, İmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.

2) Zil-Hicce’nin onuncu günü ve bunu takip eden üç gün. Bu görüş İbn Abbas, İbn Ömer, İbrahim Nahai, Hasan Basri ve A’ta tarafından desteklenmektedir. İmam Şafii ve İmam Ahmed’de bu görüşü desteklediklerine işaret eden birer sözleri rivayet edilmiştir.

3) Zil-Hicce’nin onuncu günü ve bunu takip eden iki gün. Bu görüş Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Enes b. Malik, Ebu Hureyre, Said b. Müseyyeb ve Said b. Cübeyr tarafından desteklenmektedir. Süfyan-ı Sevri, İmam Malik ve fakihlerden İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed de bu görüşü benimsemişlerdir. Hanefiler ve Malikiler de genellikle bu görüştedirler.

  1. Fiilin emir kipinde kullanılması onların etinden yemenin ve fakirlere vermenin zorunlu olduğu gibi bir yanlış anlamaya neden olmuştur. İmam Şafii ve İmam Malik, onun etinden yemenin iyi, fakirlere vermeninse vacip olduğu görüşündedirler. İmam Ebu Hanife’ye göre ikisine de izin verilmiştir, fakat bunlar vacip değildir. Onların etinden yemek hayırlıdır, çünkü cahiliye döneminde insanlar kendi kestikleri kurbanın etinden yemeyi yasak sayarlardı. Yine bu etlerden yardım amacıyla fakirlere vermekte de fayda vardır. İbn Cerîr, Hasan Basri, A’ta, Mücahid ve İbrahim Nahâi ‘den emir kipinin her zaman emir ve zorunluluk ifade etmeyeceğini gösteren örnekler rivayet eder. Mesela Maide: 2 ve Cuma: 10. O halde “… onun etinden yoksulu, fakiri de doyurun.” ifadesi bu etten zenginlere verilemeyeceği anlamına gelmez. Çünkü Peygamber’in (s.a) ashabı, kurban etinden zengin olsun, fakir olsun dostlarına, komşularına, akrabalarına verirlerdi. İbn Ömer’e göre kurban etinin üçte biri evde kalmalı, üçte biri komşulara dağıtılmalı, üçte biri de fakirlere verilmelidir.
  2. Bu, zorunlu hacc vazifelerini yaptıktan sonra ihramın çıkartılması, artık haccın kısıtlamaları sona erdiği için yıkanılması gerektiği anlamına gelir. Fakat hacı, ziyaret veya ifade tavafını yapmadan önce yine de cinsel ilişkide bulunamaz.
  3. Yani, kişinin bu ziyaretinde yapmayı nezrettiği adak.
  4. Kabe için kullanılan “Atik” kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir.

1) Eski

2) Bir kimsenin sahibiyetinden ve egemenliğinden uzak.

3) Şerefli ve hürmet edilen.

Bence buradaki tavafla, Zilhicce’nin onuncu günü, haccın son menasiki olan ihramdan çıkma işleminden sonra yapılan bir tavaf-ı ziyaret veya tavaf-ı ifade adı verilen tavaf kasdedilmektedir.

30 İşte böyle; kim Allah’ın haram kıldıklarını (gözetip hükümlerini) yüceltirse, Rabbinin katında kendisi için hayırlıdır.54 Size (haklarında yasaklar) okunanlar dışındaki hayvanlar55 helal kılındı.56 Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının,57 yalan söz söylemekten de kaçının.58

31 Allah’ı birleyen (Hanif)ler olarak, O’na (hiç bir) ortak koşmaksızın. Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.59

AÇIKLAMA

  1. Gerçi buradaki “emir” genel niteliklidir, fakat özellikle “Mes-cid-i Haram”, hacc, umre ve Kabe ile ilgili haramlar (yasaklar) kasdedilmektedir. Burada aynı zamanda müslümanları Mekke’den çıkaran, onları haccdan alıkoyan hacc ve Allah’ın Evi ile ilgili İbrahim’in koyduğu kurallara aykırı pis ve kötü kurallar koyarak “Eski Ev”in kutsiyetini ihlâl eden Kureyşlilere gizli bir uyarı ve tehdit de vardır.
  2. Burada En’am: 145 ve Nahl: 115’e atıf yapılmaktadır. Bu ayetlerde Allah müslümanlara, ölü eti, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kılmıştır.
  3. “… hayvanlar sizin için helal kılınmıştır.” ifadesi burada iki amaçla yer almıştır.

1) Bazı hayvanların -bahîre, sâibe, vesile ve hâm- yenmesini haram kılan âdetini reddetmek. Onlara bu hayvanların da diğerleri gibi helâl oldukları söylenmektedir.

2) Kureyşlilerin sandığı gibi ihramlı iken de hayvanların etlerini yemek haram değildir.

  1. Yani, “Nasıl kirli ve pis şeylerden çekinip kaçınıyorsanız, putlara tapmaktan da kaçınınız.”
  2. Gerçi “yalan söz” ifadesi geneldir ve yalan, yalancı şahitlik, iftira vb. şeyleri kapsar, fakat burada özellikle küfür ve şirkin dayanağını teşkil eden sapık inanç, âdet, gelenek ve ibadet şekillerini kasdetmektedir. Tabii ki Allah’ın varlığına, sıfatlarına, güçlerine ve haklarına ortaklar koşmaktan daha büyük yalan olamaz. Bahîre ve benzeri şeyleri haram kılmak bâtıl ve yalandır. Bkz. Nahl: 116.

Yalan yere yemin etmek ve yalancı şahitlikte bulunmak da bu emrin kapsamına girer. Bir hadiste Peygamber (s.a): “Yalan yere şahitlik etmek, Allah’a şirk koşmak gibidir” buyurmuştur. İşte bu nedenle İslâm hukukuna göre yalancı şahitler cezalandırılmalı ve tahkîr edilmelidirler. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, yalancı şahitlik yapan kimsenin halkın önünde yargılanması ve uzun bir hapis cezasına çarptırılması gerektiği görüşündedirler. Hz. Ömer zamanındaki uygulama böyleydi. Mekhûl’e göre Hz. Ömer şöyle demiştir:

“Böyle bir kimse kamçılanmalı, başı tıraş edilmeli, yüzü karalanmalı ve uzun bir hapis cezasına çarptırılmalıdır.”

Abdullah b. Amir, babasından Hz. Ömer zamanında bir adamın mahkemede yalancı şahitlik ettiğini rivayet eder. Bunun üzerine halife bu adamı bir gün boyunca halkın önünde gezdirmiş ve insanların onu tanıması için kim olduğunu, nasıl yalancı şahitlik ettiğini anlatmış, daha sonra da hapsetmiştir. Günümüzde de bu, yalancı şahitin ismini gazetede ilan etmek şeklinde olabilir.

  1. Bu misalde “gök” insanın aslî fıtratı anlamındadır. İnsan başkasının değil Allah’ın kuludur ve yaratılıştan tevhid ilkesini kabule hazırdır. Bu nedenle peygamberlerin davetini kabul edenler fıtratlarında sabit kalırlar ve yükselirler. Bunun aksine Allah’ı inkar eden veya O’na ortak koşan kimse ise bu aslî fıtrat “gök”ünden düşer. İşte o zaman ya misaldeki düşen adamı kapan kuşlara benzer, lider ve şeytanların kurbanı olur, ya da misaldeki rüzgara benzeyen arzu, istekler veya nefsinin kölesi olur. Bunlar onun diğer tarafa doğru alçaltırlar ve sonunda onu sapıklığın en derin çukuruna götürürler.

“Sahik” “sahak”tan türemiştir. Parçalanmış, ezilmiş anlamına gelir. Sahik, içine bir şey düştüğünde parçalanacak kadar derin bir yere denir. Burada ise sahik, ahlâki ve düşünce bakımından, içinden çıkılması mümkün olmayan derin uçurumlar anlamında mecazen kullanılmıştır. Yani böyle bir yere düşen kimse, ahlâken paramparça olur.

32 İşte böyle; kim Allah’ın şiarlarını60 yüceltirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır.61

33 Onlarda sizin için adı konulmuş bir süreye kadar yararlar vardır.62 Sonra onların yerleri Beyt-i atik’tir.63

34 Biz her ümmet için bir “Mensek” kıldık,64 O’nun kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar diye. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır, artık yalnızca O’na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver.65

AÇIKLAMA

  1. “Allah’ın işaretleri” Namaz, oruç, hacc.. vs. veya bir mescid, kurban kesme vs. (Bkz. Maide: 2 ve bununla ilgili an: 5-7).
  2. Yani, bir kimsenin Allah’ın “işaretlerine” saygı göstermesi onun kalbinde takva olduğunu gösterir. Diğer taraftan onların kutsiyetine saygı göstermeyen kimse, kendisinde Allah korkusu ve takva olmadığını belirtmiş olur. Bu, ya onun Allah’a inanmadığını, ya da O’na isyankâr bir tavır içine girmiş olduğun gösterir.
  3. Burada, “Allah’ın işaretlerinden” sayıldığı için kurbanlık hayvanlardan da bir yarar sağlanamayacağı konusunda meydana gelen yanlış anlama ortadan kaldırılmaktadır. Bu açıklama gerekliydi, çünkü Araplar, bu hayvanlardan faydalanmayı haram kabul ediyorlardı. Bu hayvanlar hacc sırasında kurban edilmek üzere işaretlendikleri andan itibaren onların sütü içilemez, üzerlerine ne binilebilir, ne de yük taşınabilirdi. Bu ayette bu yanlış anlama ortadan kaldırılmaktadır.

Hz. Ebu Hureyre ve Enes, Peygamber’in (s.a) devesini yedeğinde götürdüğü halde çok yorgun ve zavallı bir şekilde yürüyen bir adam gördüğünü rivayet ediyorlar. Peygamber (s.a) ona devesine binmesini söylediğinde, adam devenin kurban için adandığı cevabını vermişti. Peygamber (s.a) de tekrar ona devesine binmesini emretmişti.

“Belli bir süreye kadar” sözlerinin neyi ifade ettiği konusunda büyük bir görüş ayrılığı vardır. Bazı müfessirler, özellikle İbn Abbas, Katade, Mücahid, Dahhâk ve A’ta, bunun hayvanların kurban için işaretlendikleri (adandıkları) zaman olduğu görüşündedirler. Bu görüş yanlıştır, çünkü o zaman onlardan yararlanma konusunda verilen izin anlamsız olur. Urve bin Zübeyr ve A’ta bin Rabia’nın da içlerinde bulunduğu bir grup müfessir ise “belirli süre”nin hayvanın kurban edileceği zaman olduğu ve hayvan kurban edilinceye kadar onlardan yararlanıbileceği görüşündedir. Kişi bu hayvanlara binebilir, sütlerini içebilir, genç olanlarını kullanabilir, kıl ve yünlerini kesebilir vs. İmam Şafii, bu görüşü benimsemiştir. Hanefiler de gerektiğinde onlardan yararlanılabileceği, fakat yararlanmamanın daha iyi olacağı görüşündedirler.

  1. Bu, kurbanların Kabe’nin “Eski Ev”in çevresinde kesilmesi gerektiği anlamına gelmez. Kur’an “Allah’ın Evi” veya Mescid-i Haram’ı sadece Kabe’nin binası için değil, Mekke’nin, yani haram bölgenin tümü için kullanır. (Maide: 95).
  2. Bu ayet iki şey ifade eder:

1) Kurban kesmek, tüm vahyî dinlerde bir tek Allah’a ibadetin önemli bir bölümüdür. Allah, tevhidi aşılamak için insanların kendisinden başkası adına kurban kesmelerini yasaklamıştır. Bu Allah’tan başkası önünde yapılması yasaklanan diğer şeylerle de uyum içindedir. Mesela Allah’tan başkası önünde secde etmek, Allah’tan başkası adına yemin etmek, Allah’ın belirlediği yerler dışındaki yerleri kutsal kabul edip ziyaret etmek, Allah’tan başkası için oruç tutmak vs. hep yasaklanmıştır.

2) Ayrıntıları farklı olsa da çeşitli zaman, ülke ve dinlerde vahyî dinin ortak özelliklerinden biri, Allah adına kurban kesilmesinin amacının aynı oluşuydu.

  1. Arapça “muhbitin” kelimesini tek bir kelime ile tercüme etmek mümkün değildir. Bu ifade 1) Allah önünde gurur ve kibiri bırakıp tevazuyu seçenleri, 2) Kendilerini O’nun hizmet ve kulluğuna adayanları, 3) O’nun emirlerine samimiyetle boyun eğenleri içerir.

35 Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; onlar, kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.66

36 İri cüsseli develeri67 de size Allah’ın işaretlerinden kıldık, sizler için onlarda bir hayır vardır.68 Öyleyse onlar bir dizi halinde (veya saf tutmuşcasına ayakta durup) boğazlanırken69 Allah’ın adını anın;70 yanları üzerine yattıkları zaman71 da onlardan yiyin, kanaatkara ve isteyene yedirin. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirdik, umulur ki şükredersiniz.72

AÇIKLAMA

  1. Bu, salih insanların helal yoldan kazandıkları mallarını, kendi ve bakmak zorunda oldukları kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak, akrabalara, komşulara ve diğer ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, Allah’ın kelimesini tebliğ etmek için Allah yolunda harcadıkları anlamına gelir. Haram amaçlarla haram yollarda para harcamak buna dahil değildir. Kur’an’daki infak terimi, ne aşırı harcama, ne de cimri ve haris olma anlamına gelir, tam tersine kişinin toplumdaki yerine ve imkanlarına göre gerek kendisine gerek başkalarına harcamasıdır.
  2. Bir devenin, bir ineğin veya benzer bir hayvanın kurban edilmesine, Müslim’in Sahihinde Cabir b. Abdullah’tan rivayet edilen bir hadise göre, sadece yedi kişi ortak olabilir.
  3. Yani, “Hayvanlardan bir çok faydalar elde ettiğiniz için onları verene yani Allah’a karşı şükrünüzü ve O’nun Hakimliğini, üstünlüğünü kabul ettiğinizi göstermek üzere bu hayvanları kurban etmelisiniz.”
  4. Devenin ayakta iken kurban edildiğine dikkat edilmelidir. Bu Peygamber (s.a) tarafından emredilmiş ve İbn Abbas, Mücahid ve Müslim, bir adamı deveyi ayakta kurban ederken gören İbn Ömer’den şöyle bir söz rivayet ederler: “Devenin bir ayağını bağla ve onu ayağa kaldır. Çünkü bu Ebul-Kasım’ın sünnetidir (selam onun üzerine olsun)”. Ebu Davud’da Cabir b. Abdullah’tan rivayet edilen bir hadise göre, Peygamber (s.a) ve ashabı devenin bir ayağını bağlar ve onu diğer üç ayağı üzerinde durdururlar, sonra da keserlerdi. Aynı nokta bir sonraki cümle ile de ifade edilmektedir “…. yanları üstü düştükleri vakit..”, yani yeteri kadar kanları aktıktan sonra yere düştükleri vakit.
  5. “… üzerlerine Allah’ın ismini anın.” ifadesi hayvanların üzerlerine Allah’ın ismi anılarak kesilmesi gerektiği, çünkü aksi taktirde etlerinin yenmesinin haram olacağı anlamına gelir. Bu, İslâm hukukunda, üzerine Allah’ın ismi anılmaksızın hayvan boğazlanması gibi bir durumun asla olmadığını gösterir. Hadislere göre, kesildiği sırada hayvanlar üzerine Allah’ın isminin nasıl anılacağını gösteren bir çok farklı ifade şekli vardır. Bunlardan bazıları:

1) Bismillahi Allahu Ekber: Allahümme minke ve leke: “Allah’ın adıyla. Allah Büyüktür: Allah’ım bu sendendir ve sana sunuyorum.”

2) Allahu Ekber Lailahe İllallahu: Allahümme minke ve leke: “Allah Büyüktür; Allah’tan başka ilah yoktur; Allah’ım sendendir ve sana sunuyorum.

3) İnni veccehtü vechiye lillezi fatara-es-semavati vel-arda hanifen, ve ma ene minel müşrikin. İnne salâtî ve nûsukî ve mahyaya ve mematî lillahi Rabb-il-alamîn. La şerîke lahü ve bi-zalike umirtü ve ene minel-müslimin. Allahümme minke ve leke.

Yüzümü samimiyetle yeri ve gökleri yaratana döndürdüm ve ben ortak koşanlardan değilim, Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, hepsi, alemlerin rabbi olan Allah içindir. O’nun hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben teslim olanlardanım. Allah’ım bu sendendir ve sana sunuyorum.”

  1. “…. yanları üstü düştükleri vakit…”, tamamen öldükleri vakit anlamına gelir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) kesilen hayvanda hayat belirtileri olduğu sürece ondan bir parça et bile kesmeyi yasaklamıştır. Eğer ölmeden et koparırlarsa, bu parça haram olur.
  2. Kurban kesilmesinin başka bir nedeni de budur: “Bu hayvanlar, onları size boyun eğdiren Allah’a şükrünüzün bir göstergesi olarak kurban edilmelidirler.”

37 Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na sizden takva ulaşır.73 İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O’nun size hidayet vermesine karşılık Allah’ı tekbir etmeniz için.74 Güzellikte bulunanlara müjde ver.

AÇIKLAMA

  1. Bu, Allah’a ibadet için kesilen kurbanın önemli bir şartını belirtmektedir. Bir kurban, ancak samimiyet ve takva ile kesilmişse Allah tarafından kabul edilir. Nitekim burada onun ancak takva ile kesilirse kabul edileceği belirtilmektedir: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşmaz, fakat sizin takvanız O’na ulaşır.” Bu ayetle aynı zamanda, cahiliye günlerinde Arapların kurban etlerini Kabe’ye götürüp kanlarını Kabe duvarlarına bulaştırarak uyguladıkları bir âdeti de yasaklamış olmaktadır.
  2. “… Allah’ı tekbîr edesiniz.”: Bu hayvanların başkasına değil Allah’a ait olduğunu kabul edip tasdiklemeniz için kurbanı keserken Allah’ı sözlü olarak da ululamalısınız. Kurban kesilirken söylenilen sözlerden biri de şudur: Allahümme minke ve leke (Allah’ım, bu hayvan sendendir [senindir] ve senin içindir [sana sunuyorum.]).

36 ve 37. ayetlerde yer alan kurban kesme emri sadece hacılar için değildir ve hacc döneminde sadece Mekke ile de sınırlı değildir. Bu, varlıklı olan tüm müslümanlar için genel bir emirdir. Müslümanlara Allah’a şükretmeleri emredilmektedir, çünkü O, tüm insanların faydası için bu hayvanlara boyun eğdirmiştir. Bu nedenle diğer müslümanlar da Mekke’ye hacc için gidenlere ruhen katılabilmeleri için aynı günlerde kurban kesmelidirler.

Hz. Peygamber’in (s.a) Medine’de olduğu halde bu belirli günlerde kurban kestiğini bildiren bir çok sahih hadis vardır:

1) “[Kesebilecek gücü olduğu halde kurban kesmeyen, Bayram namazında bize katılamaz.” (Müsned-i Ahmed, İbn Mace) Ebu Hureyre’den]

2) İbn Ömer’den rivayet edilen bir hadise göre, Peygamber (s.a) on yıl Medine’de ikamet etmiş ve her yıl kurban kesmiştir. (Tirmizi)

3) Hz. Enes’e (r.a) göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: “Bayram namazından önce kurban kesen bir daha kurban kessin. Bayram namazından sonra kesen ise doğru yapmış ve müslümanların yoluna uymuştur.” (Buhari)

4) Cabir bin Abdullah rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) Medine’de Bayram namazını kıldırınca, bazıları onun Kurban da kestiğini sanmış ve gidip kurbanlarını kesmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) bunun üzerine şöyle emir vermiştir: “Benden önce kurban kesenler, yeniden kurban kessinler.”

Bu bağlamda Zil-Hicce’nin onunda Mekke’de Bayram namazı kılınmadığına dikkat edilmelidir. O halde bu emir, sadece Mekke’de hac vazifelerini yerine getirenler için değil, aynı zamanda tüm müslümanlar için geçerlidir.

O halde, bütün müslüman alemde kutlanan bayram sırasında kurban kesmek Peygamber’in (s.a) bir sünnetidir ve onun tarafından emredilmiştir. Bu konuda tek ihtilaf kurban kesmenin (fıkhi anlamda) vacip mi yoksa sadece sünnet mi olduğudur. İbrahim Nahaî, İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Muhammed ve bir rivayete göre İmam Ebu Yusuf da kurban kesmenin vacip olduğu görüşündedirler. Diğer taraftan İmam Şafii ve İmam Ahmet b. Hanbel bunun sadece sünnet olduğunu söylerler. Süfyan-ı Sevrî de, bir kimsenin kurban kesmesinde hiçbir beis olmadığını söyleyerek aynı görüşü benimsemiştir. Fakat ne yazık ki çağımızda ne Kur’an’a ne de Sünnet’e uymayan bazı “bilgili” müslümanlar (!) eğer bütün müslümanların icması olursa Bayram’da kurban kesme sünnetinin terkedilebileceği şeklinde bir görüş beyan etmişlerdir.

38 Hiç şüphe yok ki75 Allah, (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmaktadır.76 Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez.77

39 Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere savaşma) izni verildi.78 Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir.79

AÇIKLAMA

  1. Buradan itibaren müslümanlar, ilk defa olarak cihada hazırlanmaktadırlar. Bunu anlayabilmek için iki taraf (müminler ve kafirler) arasında meydana gelen tartışmanın ve sonucunun anlatıldığı bir önceki bölümü (19-24. ayetleri) gözönünde bulundurmalıyız. Bu tartışma, silahlı çatışmaya bir örnek teşkil etmektedir. İşte bu nedenle 26-37. ayetlerde savaşı gerekli kılan sebepler, Mekkeli müşriklerle yapılacak savaşa bir giriş niteliğinde ve onun haklılığını göstermek amacıyla sıralanmaktadır.

Medine’ye hicretten sonra ilk hacc mevsimi yaklaştığında, bu durum, hacc için Mekke’ye gitmekten alıkonulan Muhacirleri, Ensarı kızgınlık ve nefretle doldurmuştu. İşte bu nedenle 26-37. ayetlerde, sanki kafirlere kimseyi haccdan alıkoymaya hakları olmadığını söylemek istercesine haccın amacı ve nasıl yapılacağı anlatılmaktadır. Diğer taraftan müslümanlar, intikam için değil, ıslah etmek için savaş yapmak üzere hazırlanmaktadırlar. Aynı zamanda hacc esnasında kurban kesmek, onların (ve tüm dünya müslümanlarını) haccı ve onunla ilgili diğer ibadetleri hatırlamaları, böylece karşılaştıkları işkencelerden dolayı Mekkelilerin intikam almaktan sakınmaları için sürekli yapılması gereken bir ibadet şeklinde emredilmiştir. Bu nedenle müminlere, işkence yapanlardan intikam almak için değil, daha iyi şart ve durumlara ulaşmak için savaşmaları emredilmektedir.

  1. “” kelimesi Arapçada iki şey ifade eder:

1) Düşmanın saldırılarına savaşarak karşılık vermek.

2) Düşmanla sadece bir kez değil, ihtiyaç ortaya çıktığı her anda savaşmak. Allah, ne zaman küfürle İslâm arasında bir çatışma olsa, müminleri destekleyeceğini temin etmiştir. Bu, müminlere savunmada yalnız kalmayacaklarını, bilakis Allah’ın onların yanlarında olacağını, düşmanın tuzaklarını boşa çıkarmakta ve saldırılarını savmada onlara yardımcı olacağını söyleyerek müminleri cesaretlendirmek amacıyla burada yer almıştır. Bu ayet müminler için büyük bir cesaret kaynağıdır, çünkü onların kalplerini hiç bir şeyin sağlayamayacağı bir güç ve cesaretle doldurmaktadır.

  1. Allah inananları savunur, çünkü onlar, Allah’ın kendilerine verdiği nimet ve lütuflara rağmen nankörlük ve ihanette bulunan kafirlere karşı savaş açmakta haklıdırlar.

78.Bu ayet (39), hicretten sonra birinci yılın Zil-Hicce ayında savaşmaya verilen iznin yer aldığı ilk Kur’an ayetidir. Daha sonra H. 2. yılın Recep ve Şa’ban ayında Bakara Suresi’nin 190, 191, 193, 216 ve 244. ayetleriyle de savaş emri verilmiştir.

  1. “… şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir.” Bu teminat, o dönemde savaş güçleri çok zayıf olan -Medineli müslümanlar ve Muhacirlerle birlikte en fazla bin kişi- müminlerin cesareti için gerekliydi. Diğer taraftan Kureyş’in gücü ise çok büyüktü. Bunun yanısıra diğer bütün müşrik Araplar da onları destekliyordu. Daha sonra Yahudiler de onlara katılmıştı. Bu nedenle bu teminat çok zaruriydi ve kafirlere yapılan tehdit de çok önemliydi. Çünkü bu, onların az sayıdaki müslümanlarla değil, Allah’la savaştıklarını söylemek demekti. O halde, “Eğer istiyorsanız, savaşa hoşgeldiniz.”

40 Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar.80-81 Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar82 ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi.83 Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder.84 Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.

41 Onlar ki, yer yüzünde kendilerini yerleştirir iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar.85 Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.86

AÇIKLAMA

  1. ayette müminlerin yurtlarından çıkarılmış olmalarına değinilmesi, Hacc Suresi’nin bu bölümünün Medine’de nazıl olduğunu göstermektedir.

1) Hz. Suheyb Rûmî Medine’ye hicret edeceği sırada herşeyini kaybetmişti. Oraya vardığında üzerine giydiği elbiseler hariç hiç bir şeyi yoktu. Sahip olduğu herşeyi kendi emeğiyle kazanmış olmasına rağmen Mekkeliler onun tüm mallarına el koymuşlardı.

2) Hz. Ebu Seleme, karısı ve henüz memedeki çocuğuyla Mekke’yi terkedeceği sırada, karısının ailesi zorla onu karısından ayırdılar. Daha sonra kendi ailesi de çocuğu karısının ailesinden aldılar. Böylece zavallı kadın bir yıl üzüntü ve hasret içinde yaşadı. Bir yıl sonra her nasılsa çocuğunu kurtardı ve tehlikeli bir yolculukla yalnız başına Mekke’den Medine’ye gitti.

3) Ayyaş bin Rebia, Ebu Cehil’in üvey kardeşi idi. Medine’ye hicret ettiğinde Ebu Cehil ve başka bir kardeşi onu takip ederek ona şöyle bir yalan söylediler: “Annen seni (Ayyaş) görünceye dek güneşten korunmayacağına ve taranmayacağına dair yemin etti. Bu yüzden bizimle Mekke’ye gelip annene görünmelisin.” Ayyaş bu tuzağa kandı. Mekke’ye giderlerken kardeşleri onu esir aldılar ve Mekke’ye elleri ayakları bağlı bir şekilde sokup: “Ey Mekkeliler, işte bu delileri böyle terbiye edip yola getirin”, dediler. Ayyaş uzun süre bu durumda kaldı, en sonunda cesur bir müslüman tarafından kurtarıldı.

  1. Savme, Biye ve Salavat dünyayı bırakıp kendilerini ibadete adayan kimselerin ibadet yerlerinin isimleridir. Salavat, Aramicede salavta idi. Belki de İngilizce’deki salute ve salutation kelimelerinin kökenidir.
  2. Bu cümlede ilahi bir kural ortaya konulmaktadır: “Allah hiç bir topluluğun ve hiç bir grubun sürekli hakim durumda olmasına izin vermez. Her an bir grubu başka bir grupla defeder.”

Eğer böyle olmasaydı, sürekli hakim olan grup sadece siyasi ve ekonomik alanlarda karışıklık çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda ibadet yerlerini de yakıp yıkardı. Bu kurala Bakara Suresi 251. ayette de değinilmiştir.

  1. “Allah’a yardım edenler”, insanları tevhide çağıran ve “Hak Din”in ve doğruluğun ikame edilmesi için çaba harcayan kimselerdir. Daha geniş açıklama için bkz. Âl-i İmran an: 50.
  2. “…. iktidar verdiğimiz vakit.. çalışırlar.” Bu bir tek cümlede İslam devletinin asıl gayesi ve o iktidara sahip olanların özellikleri geniş geniş değil kısaca anlatılmaktadır. Allah’a yardım eden ve O’nun yardımını hakedenler, doğru davranışlarda bulunur, namazı kılar, zekat toplamak için gerekli düzenlemeleri yapar, yetki ve güçlerini iyiliği emir, kötülükten sakındırma yolunda harcarlar.
  3. Yani, “Yeryüzünde kime, ne zaman iktidar verileceğine karar veren Allah’tır.” Burada, yeryüzünün ve orada yaşayanların kaderinin kendi ellerinde olduğunu ve bu gücü ellerinden alacak başka bir gücün varolmadığını zanneden gururlu ve kendini beğenmiş insanların bu asılsız zanları ortadan kaldırılmaktadır. Bilakis Allah, kendisinin her şeye kadir ve en güçlü olduğunu göstermek için olağanüstü bir şekilde iktidarı kuvvetli görünenden alıp güçsüze verir.

42 Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan87 önce Nuh, Âd, Semud kavmi de yalanlamıştı.

43 İbrahim’in kavmi ve Lut’un kavmi de:

44 Medyen halkı da (yalanlamıştı peygamberlerini). Musa da yalanlanmıştı. Böylelikle Ben, o küfre sapanlara bir süre tanıdım, sonra onları yakalayıverdim.88 Nasılmış benim (her şeyi alt üst edip kökten değiştiren) inkilabım89 (veya inkârım).

45 (Halkı) Zulmediyorken yıkıma uğrattığımız nice ülkeler vardır ki, şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmakta, kullanılamaz durumdaki kuyuları90 (terkedilmiş bulunmakta), yüksek sarayları (çın çın ötmektedir).

46 Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve kendisiyle işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü gerçek şu ki, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.91

47 Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar;92 Allah, va’dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.93

48 Nice ülkeler vardır ki, (halkı) zulmediyorken ben ona bir süre tanıdım, sonra yakalayıverdim; dönüş yalnızca banadır.

AÇIKLAMA

  1. “Mekkeli müşrikler”
  2. Peygamberlerini reddeden bazı kavimlerin misalleri, Mekkeli müşriklere, kendilerine azaptan önce bir müddet mühlet verildiğini vurgulamak için anlatılmıştır. O halde, “Ey Mekkeliler, cezalandırılmanızdaki gecikme sizi yanıltmasın. Size verilen süre sona erdiğinde, eğer verilen süre içinde gidişatınızı düzeltmemişseniz, önceki topluluklar gibi siz de cezalandırılacaksınız.”
  3. Nekîr kelimesi Arapça’da çok geniş bir anlama sahiptir ve şu iki anlamı da ifade eder:

1) Karşısındakinin kötü davranışından duyulan hoşnutsuzluk.

2) İnsanı tanınamayacak kadar değiştiren şiddetli bir ceza. Bu durumda cümle şu anlama gelir: “Bak! Bu kötü hallerinde onları yakaladığım zaman cezam ne kadar korkunçmuş!”

  1. Arapça’da “kuyu” “yerleşim bölgesi” ile hemen hemen eş anlamlıdır. O halde: “Nice kullanılmaz olmuş kuyu” cümlesi, “Nice memleket helak olmuştur” anlamına gelir.
  2. “…. kalpler kör olur” sözleri, gerçek anlamda değil, mecazi anlamda kullanılmıştır. Kalp, tüm duygular, hisler, zihnî ve ahlakî niteliklerin merkezi olarak kabul edildiğinden, bu sözler kendi inatçılıklarının onları duymaktan ve akıllı hareket etmekten alıkoyduğunu ima etmek üzere kullanılmışlardır.
  3. Burada kafirlerin sık sık tekrarladıkları bir meydan okuyuşa değinilmektedir: “Peki, eğer sen gerçekten peygambersen, bizi tehdit ettiğin azap neden gelmiyor, zira biz senin Allah’ın Peygamberi olduğun iddiasını kabul etmiyoruz?”
  4. Yani, “Allah’ın karar ve iradesi sizin zamanınıza ve takviminize göre değildir. Yaptığınız kötü amellerin sonuçları da hemen işlediğiniz anda ortaya çıkmaz. O halde, zalimce ve günahkar bir tavır içine girdiklerinden beri bir on yıl veya bir yüz yıl geçtiği için ceza ve azap tehdidinin asılsız olduğunu düşünenler yanılgı içindedirler.

49 De ki: “Ey insanlar, gerçekten ben sizin için yalnızca bir uyarıcı-korkutucuyum.”94

50 Buna göre, iman edip salih amellerde bulunanlar, onlar için bir bağışlanma (mağfiret) ve üstün bir rızık vardır.95

51 Ayetlerimiz konusunda acze düşürücü çabalar harcayanlar, onlar da alevli ateşin halkıdır.

52 Biz senden önce hiç bir Resul ve Nebi96 göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman,97 şeytan, onun dileğine (bir kuşku veya sapma unsuru) katıp-bırakmış olmasın.98 Ama Allah, şeytanın katıp-bırakmalarını giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir.99 Allah, gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.100

53 Şeytanın (bu tür) katıp-bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah’ın) bir deneme kılması içindir. Hiç şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.

54 (Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kur’an’ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın. Hiç şüphe yok Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltip-iletmektedir.101

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Ben sadece bir uyarıcıyım ve sizin kaderinizi tayin eden değilim. Hüküm veren ve cezalandırma kararını veren Allah’tır.”
  2. “İnananlar için mağfiret vardır.” Bu, Allah’ın onları hata, zayıflık, eksiklik ve fazlalıklarını görmezlikten geleceği anlamına gelir. Onlar için “bol rızık” vardır demek ise onlara orada izzetli bir şekilde bol bol nimetler verileceği anlamına gelir.
  3. Nebi ile Rasûl arasındaki fark için bkz. Meryem açıklama notu, 30.
  4. Temenna kelimesi Arapça’da hem “arzu” hem de “bir şey okumak” anlamına gelir.
  5. Eğer birinci anlam alınırsa ayet: “Şeytan onun arzusunu yerine getirmesini engellediği” anlamına gelir. Eğer ikinci anlam alınırsa şu anlama gelir: “Peygamber ayetleri okuduğu sırada, şeytan insanların kafasında onların doğruluğu ve anlamı hakkında şüpheler yaratır.”
  6. Eğer birinci anlam kabul edilirse: “Allah nebisinin arzusunu yerine getirir ve şeytanın engellerine rağmen onun görevini başarılı kılar. Peygamber’e (s.a) yaptığı va’dleri yerine getirerek vahiylerinin doğruluğunu teyid eder.” İkinci anlam kabul edilirse: “Allah, şeytanın insanların kafalarında yarattığı şüphe ve itirazları siler ve inen vahiylerle ilgili meydana gelen karmaşıklıkları ortadan kaldırır.”

100.”Allah bilendir” ve şeytanın kurduğu tuzaklardan ve onların etkilerinden haberdardır. “Hikmet sahibi” olduğu için de şeytanın tüm tuzaklarını bozar.

  1. Yani, “Allah hem salih, hem de günahkar insanları sınamak için, şeytanın böyle tuzaklar kurmasına izin verir.” Çarpık bir kafa yapısına sahip olanlar bunlardan yanlış sonuçlara varmışlar ve doğru yoldan sapmışlardır. Oysa doğru düşünebilenler tüm bunların şeytanın aldatmaları olduğunu ve Peygamber’in mesajının Hakk’a dayandığını anlayıp kabul ederler. Onlar şeytanın bu denli çok uğraşıp karşı çıkmasının bile O’nun Hakk olduğunun bir delili olduğu sonucuna varırlar. Bu bölümün (52-54. ayetler) ciddiyetini kavramak çok önemlidir, çünkü bu konuda bir çok yanlış anlamalar meydana gelmiştir.

Konunun akışına bakacak olursak, bu ayetlerin Peygamber’in (s.a) arzu ettiği gayeye ulaşamadığını sanan sıradan gözlemcilerin bu boş iddiasını reddetmek amacıyla indirildiğini anlarız. Çünkü o, onüç uzun yıl boyunca insanları getirdiği Daveti kabule çağırmış ve sonuçta (görünürde) sadece bunda başarısızlıkla karşılaşmakla kalmamış aynı zamanda kendisine inanan bir grup müslümanla birlikte, yurdunu terketmek zorunda kalmıştı. Bu “sürgün”, O’nun Allah’ın Rasulü olduğu, Allah’ın yardım ve desteğine mazhar olduğu konusundaki iddialarıyla çelişiyor ve bazı insanlar bu nedenle şüphe duyuyorlardı. Bunun yanısıra bu insanlar Kur’an’ın hak olduğu konusunda da şüpheye kapılıyorlardı. Çünkü tehdit edildikleri ve daha önceden peygamberleri yalanlayan toplulukların başına gelen azap onlara gelmiyordu. Peygamber’in (s.a) düşmanları alay ederek şöyle diyorlardı: “Allah’ın yardımı nerede? Nerede bizi tehdit edip durduğu azap?” Kafirlerin bu şüphelerine, bir önceki bölümde cevap verilmektedir. Bu bölümde ise hitap bu propagandadan etkilenenlere çevrilmiştir. Özet olarak onlara verilen cevap şöyledir:

“Bir kavmin kendilerine gönderilen Peygambere yalancı demesi yeni bir olay değil, bu hep böyle olagelmiştir. Peygamberlerini yalanlayan toplulukların harabelerinden, onların bu nedenle nasıl helak edilip cezalandırıldıklarını görebilirsiniz. Eğer dilerseniz bundan ders alabilirsiniz. Azabın gecikmesine gelince, Kur’an hiç bir zaman kafirleri hemen cezalandıracağını söylememiştir. Azap indirmek Peygamberin işi de değildir. Azap gönderen Allah’tır ve O azabını indirmekte acele etmez. Şimdi size verdiği gibi, O, insanlara gidişatlarını düzeltmeleri için mühlet verir. Bu nedenle size yapılan azap tehditlerinin boş olduğunu sanıp aldanmayın.”

“Peygamberin arzu ve istediklerinin engellerle karşılaşması ve Mesajına karşı propaganda ile cevap verilmesi de yeni bir olgu değildir. Çünkü tüm evvelki peygamberler de aynı şeylerle karşılaşmışlardır. Fakat en sonunda Allah şeytanın tuzağını boşa çıkarır ve Rasûlü’nü zafere ulaştırır. O halde şeytanın eskiden beri yaptığı bu oyunlardan ve en sonunda başarısızlığa uğramasından ders almalısınız. Bilmelisiniz ki, bu engeller ve şeytanın tuzakları, doğru insanları İslâm’a çeken, şerefsizleri ise ondan uzaklaştıran birer imtihan ve araçtır.”

Fakat ne yazık ki konunun akışına çok uygun olan yukarıdaki basit ve apaçık anlama rağmen, bu bölümün sadece anlamını değiştirmekle ve konunun akışına aykırı bir anlam yüklemekle kalmayıp imanın temel ilkelerinde de şüpheye neden olan bir hadis büyük bir yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu nedenle Kur’an’ın sahih tefsirinde hadislerin nasıl kullanılacağını göstermek üzere bu hadisin bir eleştirisini yapacağız.

Bu hadise göre, Peygamber’in (s.a) şöyle bir arzu ve isteği vardı: “Müşrik Kureyşlilerin İslâm’a karşı nefretlerini yumuşatacak ve onları İslâm’a yaklaştıracak veya en azından onların düşmanlıklarını kışkırtmayacak şekilde onların inançlarını daha az geliştiren vahiyler nazil olmasını arzu ediyorum.”

Peygamber böyle bir arzu içindeyken, bir gün Kureyşten bir topluluğun arasında oturduğu bir sırada Necm Suresi nazil oldu ve Peygamber (s.a) de bu sureyi okumaya başladı. 19-20. ayetlere: “Gördünüz mü haber verin, Lat ve Uzza’yı ve üçüncü (put) olan Menat’ı?” geldiğinde birdenbire “Bunlar yüce putlardır ve onlardan şefaat beklenilebilir” dedi. Bundan sonra Necm Suresi’ni sonuna kadar okudu ve sonunda secde yaptı. Bütün müslümanlar ve Kureyşli müşrikler de secdeye kapandılar, çünkü müşrikler diyorlardı ki: “Şimdi Muhammed’le aramızda hiç bir fark kalmadı; biz de Allah’ın yaratıcı ve rızık veren olduğunu kabul ediyoruz ve bu taptığımız putların sadece O’nunla aramızda şefaatçi olduğuna inanıyoruz.” Bundan sonra akşam Cebrail gelip: “Ne yaptın? Ben bu iki cümleyi getirmemiştim” dediğinde, Peygamber (s.a) çok üzüldü ve Allah, İsra Suresi 73-75. ayetleri indirdi: “Ey Muhammed! Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara biraz eğilim gösterecektin. O takdirde ise biz de sana dünyada da ve ahirette de kat kat azap tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”

Fakat buna rağmen Peygamber (s.a) üzülmeye devam etti. Ta ki Allah aynı şeyin, daha önceki peygamberlerin başına da geldiğini belirterek onu teselli ettiği bu surenin 52. ayetini indirdi.

Bu sırada meydana gelen bir başka olay da, Peygamber’le (s.a) Kureyşliler arasında bir uzlaşma olduğu haberinin Habeşistan’daki muhacirlere ulaşmasıydı. Buna dayanarak muhacirlerin çoğu Mekke’ye geri döndüler, fakat döndüklerinde bu uzlaşma haberinin yanlış olduğunu ve İslâm ile küfür arasındaki savaşın eskisi gibi tüm şiddetiyle devam ettiğini gördüler.

Şimdi İbn Cerir ve daha bir çok müfessirin anlattığı ve hatta bir çok hadis kitaplarında da yer alan bu hikayeyi eleştirel bir gözle inceleyelim:

1) Bu hikayeyi rivayet edenlerin hiç biri, İbn Abbas hariç, sahabe değildir.

2) Ayrıntıları konusunda bir çok farklılık ve çelişkili rivayetler vardır.

3) Peygamber’in (s.a) söylediği rivayet edilen putları yüceltici sözlerin söyleniş şekli her rivayette farklıdır.

Bundan başka bu sözler, farklı hadislerde farklı kaynaklara dayandırılmaktadır: (a) Vahy geldiği sırada bu sözler şeytan tarafından araya sokulmuş, Peygamber (s.a) de bunları Cebrail’in söylediğini zannetmiştir. (b) Peygamber (s.a) kendi arzusunun etkisiyle bu sözleri kendisi söylemiştir. (c) Peygamber (s.a) bu sözleri söylediği sırada uyukluyordu. (d) Peygamber (s.a) bu sözleri bilerek, putların gerçekliğini sorgulamak amacıyla söylemiştir. (e) Şeytan bu sözleri vahyin içine sokmuştur. Peygamber (s.a) okuyor izlenimi vermiştir. (f) Bu sözleri okuyan herhangi bir müşrikti.

Hafız İbn Hacer gibi hadis alimleri, Ebu Bekr el-Cessas gibi fakihler, Zemahşerî gibi akılcı müfessirler ve İbn Cerîr gibi müfessir, tarihçi ve fakihler bu hikayeyi doğru kabul ederler ve bu surenin 52. ayetinin tefsiri olduğunu söylerler. İbn Hacer şöyle der:

“Bir tanesi hariç, bu hadisin isnadları ya zayıf ya da kesik (maktu) olmasına rağmen, hadisin bu kadar çok yoldan (senedle) rivayet edilmesi hikayede doğruluk payı bulunduğunun bir delilidir. İsnadı sağlam olan hadis, Said İbn Cübeyr hadisidir ki, Said, bunu İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. (Taberi’nin zikrettiği) diğer iki hadisin ravileri de Buhari ve Müslim tarafından güvenilir (sika) bulunmuşlardır.”

Diğer taraftan bu hikayenin tamamen asılsız olduğunu söyleyen bir çok alim de vardır. İbn Kesîr der ki: “Bu hadisin hiç bir isnadı sahih değildir ve ben bu hadisin sahih bir yolunu bulamadım.” Beyhakî der ki: “Bu, rivayet kurallarına göre sahihliği ispatlanmamış bir hikayedir.” İbn Huzeyme’ye olay hakkında sorulduğu zaman “Bu hikaye mürtedler (zındıklar) tarafından uydurulmuştur” demiştir. Kadı ‘Iyaz der ki: “Bu hadisin altı sahih hadis kitabından hiç birinde yer almaması ve güvenilir raviler tarafından sahih hiç bir rivayetinin olmaması, onun zayıflığını gösterir.” Bunların yanısıra İmam Râzî, Kadı Ebu Bekr, İbn’ül-Arabî, Alûsî vs. hepsi de bu hadisi reddetmişlerdir.

Ne yazık ki bu hikayeyi reddedenler de meseleyi tam adaletle ele almamışlardır. Bu hikayeyi sadece “isnad” zayıf diye reddedenler vardır. Başka bir deyişle bunlar, eğer hadisin isnadı sahih olsa kabul edeceklerdir. Bazıları da bu hadis kabul edildiğinde tüm iman şüpheye düşeceği için kabul etmezler. Bu tür bir düşünüş tarzı müminleri tatmin edebilir, fakat İslâm’dan şüphe duyanlar veya İslâm’ın doğru görüşünü ortaya koymak için araştırma yapan bir kimse için bu ikna edici olamaz. Onlar böyle diyeceklerdir: “Bir hadis, büyük bir sahabi tarafından rivayet edilmiş ve hadis kitaplarında yer almışsa, imanımızı şüpheye düşürdüğü için bu hadisi reddetmemizi gerektiren bir sebep yoktur.”

Şimdi de hikayeyi, kabul edilmesinin imkansız olduğunu göstermek üzere eleştirel bir yaklaşımla ele alalım.

1) Hikaye kendi kendisinin yalan olduğunu ispatlamaktadır: (a) Hikayeye göre, bu olay Habeşistan’a yapılan birinci hicretten sonra meydana gelmiştir. Çünkü Muhacirlerin bazısı bu olayı duyduktan sonra Mekke’ye geri dönmüşlerdir. Habeşistan’a hicret peygamberliğin beşinci yılının Recep ayında meydana gelmiş ve Muhacirlerden bazıları üç ay sonra, yani aynı yılın Şevval ayında Mekke’ye dönmüşlerdir. (b) Bu olay nedeniyle Peygamber’in (s.a) “azarlandığı” iddia edilen İsra Suresi’nin 73-75. ayetleri ise, peygamberliğin onbirinci veya onikinci yılında, yani bu olaydan beş-altı yıl sonra nazil olmuştur. (c) Şeytanın ilka ettiği şeylerin iptal edileceğini bildiren bu ayet (52) ise, Hicret’in birinci yılında, yani “azarlama”dan yaklaşık iki yıl sonra nazil olmuştur. Aklı başında olan bir kimse, bu ekleme için Peygamber’in (s.a) altı yıl sonra azarlanacağını ve bundan iki yıl sonra da bu eklemenin iptal edileceğini kabul edebilir mi?

2) Hikayeye göre, bu ekleme Necm Suresi’nde olmuştur. Peygamber (s.a) “ve üçüncü (put) olan Menat”ı okurken, şeytanın ilka ettiği cümleyi de araya koymuş ve sonra yine sureyi okumaya devam etmiştir. Mekkeli müşriklerin bunun üzerine “Şimdi Muhammed’le (s.a) aramızdaki farklılıklar sona erdi” diyecek denli sevindikleri belirtiliyor.

Şimdi Necm Suresi’nin 19-23. ayetlerini araya eklenen cümle ile birlikte okuyalım: “Gördünüz mü -haber verin, Lat ve Uzza’yı, ve üçüncü (put) olan Menat’ı?- Bunlar yüce putlardır ve onlardan şefaat beklenilebilir. Erkek evlat sizin de, dişiler O’nun (Allah’ın) mu? Eğer böyleyse bu adaletsiz bir paylaşma. Bunlar, sizin ve atalarınızın adlandırdığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlara hiç bir delil (otorite) indirmemiştir. Onlar yalnızca zanna ve nefislerinin her arzu ettiklerine uymaktadırlar. Oysa, andolsun onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir.”

Sıradan bir okuyucu bile bu bölümde bir çelişki olduğunu farkedecektir. Putları “yücelttikten” hemen sonra tapanlara o sert eleştiri gelmektedir: “Ey akılsızlar! Nasıl oluyor da kızları Allah’a isnad ediyor da erkeklere kendinizi layık görüyorsunuz? Bütün bunlar sizin kendi uydurduğunuz şeylerdir ve Allah’tan bu konuda size hiç bir delil inmemiştir.” Araya eklenen bu cümle, bu pasajı değil Allah’a (Allah korusun) sıradan bir insana bile isnad edilmeyecek denli saçma bir ifade haline sokmaktadır. Hikaye bunu dinleyen tüm Kureyşlilerin akıllarını kaybetmiş olmaları gerektiğini varsayıyor. Aksi takdirde onların artık, Hz. Muhammed’le (s.a) aralarında hiç bir farkın kalmadığını söylemeleri imkansızdır.

Hikayenin kendi içinden çıkan bu deliller onun saçma ve anlamsız olduğunu ispatlamaktadır.

3) Şimdi de müfessirlerce bu ayetlerin iniş sebebini oluşturduğu söylenen olayların Kur’an’ın kronolojik dizilişiyle uygunluk içinde olup olmadığını ele alalım. Hikayeye göre, Necm Suresi’ne yapılan bu ekleme (tahrif) Peygamberliğin beşinci yılında meydana gelmiş; “azarlama” İsra: 73-75. ayetlerde olmuş ve bu olayın reddi ve iptalini içeren ayetler, tahrifin meydana geldiği aynı dönemde nazil oldu, yahut da azarlamanın yer aldığı ayet Hacc Suresi ile birlikte nazil oldu. Birinci durumda bu ayetlerin (İsra: 73-75) neden Necm Suresi’ne dahil edilmediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Neden bu ayetler indirilmiş olduğu halde altı uzun yıl bekletilip İsra Suresi’ne dahil edilmiş ve 52-54. ayetler bundan sonra neden iki yıl daha bekletilip Hacc Suresi’ne dahil edilmişlerdir? Bu, bir olay üzerine nazil olan ayetlerin yıllarca bekletilip o veya bu sureye gelişigüzel dahil edildiği anlamına mı gelmektedir? İkinci durumda ise şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: “Azarlama”yı içeren ayetlerin (İsra: 73-75), bu olaydan altı yıl sonra, adı geçen olayı iptal eden ayetlerin de (Hac: 52) olaydan dokuz yıl sonra nazil olmasının mantıkî bir dayanağı var mıdır? “Azarlama” ve “iptal”in İsra ve Hacc Surelerinde nazil olmalarının sebebi neydi?

4) Şimdi de Kur’an’ı doğru değerlendirmenin üçüncü ilkesini ele alalım.

Kur’an’ın doğru anlaşılıp değerlendirilebilmesi için, belirli bir yorumun Kur’an’da konunun akışı içinde bir anlamı olup olmadığının incelenmesi gerekir. İsra: 71-77. ayetlerine şöyle bir göz atmakla bile, 73. ayette yer aldığı söylenen “azar”ın hiç bir anlamı olmadığı ve bu sözlerde azar ve tenkidin yer almadığı, çünkü ayette geçen ifadede Peygamber’in Kâfirlerin fitnelerine aldandığı iddiasının reddedildiği kolayca anlaşılabilir. Hacc Suresi’nde 52-54. ayetlerden önceki ayetleri dikkatle incelersek, burada Peygamber’i “tahrif” nedeniyle teselli etme ve olaydan dokuz yıl sonra onu teselli etmenin gereği ve yeri olmadığı anlaşılır.

5) Biz diyoruz ki, Kur’an’ın metni hadise aykırı bir delil teşkil ediyor ve hadis Kur’an’daki ifade tarzına, konunun akışına, düzenine vs. uymuyorsa, bu isnadı ne kadar sağlam olursa olsun hiç bir hadis kabul edilemez. Bu olayı, bu bakışla ele alırsak, şüphe içinde olan bir araştırmacı bile bu hadisin yanlış olduğu sonucuna varacaktır. Mümine gelince, o hadisin sadece bu ayete değil, Kur’an’daki daha pek çok ayete muhalif olduğunu bildiği için bu hadisi asla kabul etmez. O, Peygamber’in (s.a) değil, belki de hadisin ravilerinin şeytan tarafından aldatılıp saptırıldığına inanmayı tercih eder. O, Peygamber’in (s.a) kendi arzusuna uymak için Kur’an’dan bir tek sözü bile tahrif edebileceğine asla inanmaz.

Onun gönlünde şirkle tevhidi birbirine katıp kâfirlerle uzlaşma yapmak gibi arzu doğabileceğine veya Allah’ın kâfirleri hoşnutsuz kılacak ayetleri indirmemesini arzu edebileceğine yahut da Vahye her an şeytanın sanki Cebrail getiriyormuş gibi sözler katabileceğine, şüpheli ve gevşek bir şekilde indirilmiş olabileceğine de asla inanmaz. Bunlardan her biri, Kur’an’ın apaçık ayetlerine ve gerek Kur’an’dan gerekse Peygamber’den (s.a) öğrendiğimiz İman’ın temel ilkelerine aykırıdır. Allah bizi, sadece “sahih” olduğu için kişiyi yukarıdaki zanları kabule götüren böyle hadisleri kabul etmekten korusun.

Şu konuyu ele almak da faydalı olacaktır: Nasıl olmuş da bu kadar çok ravi bu hadisi rivayet etmişler? Bu, bu olayda bir gerçeklik payı bulunduğunu göstermez mi? Aksi takdirde, çok güvenilir ve büyük hadis alimlerinin de içinde bulunduğu bu kadar çok ravi, Kur’an’a ve Peygamber’e (s.a) böyle büyük bir iftira etmezlerdi. Bu sorunun cevabı güvenilir hadis kitaplarında, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesâî ve Müsned-i Ahmed’de yer almaktadır. Olayın gerçek yüzü şöyledir:

Peygamber (s.a) Necm Suresi’ni okumuş ve sonunda secde etmiştir. Bunun üzerine tüm dinleyenler, müslüman olsun müşrik olsun, secdeye kapanmışlardır. Olay budur ve bunda bir gariplik de yoktur. Durumu şöyle bir inceleyelim: Peygamber (s.a) çok veciz olan Kur’an’dan şiddetli bir bölümü etkileyici bir şekilde okuyordu. Doğal olarak bu durum duygusal bir etki yaratıp ve dinleyenler ister istemez onunla birlikte secdeye kapandılar. İşte Peygamber’in (s.a) müşriklerin putlarını yücelttiği şeklindeki hikayeye gelince, Kureyşliler bunu, “yenilgi”lerini gizlemek için uydurmuş olmalılar. Herhalde içlerinden veya öteki kimselere bu yenilgiyi şöyle diyerek açıklamaya çalışmış olamalılar: “Biz Muhammed’in bizim putlarımızı yücelttiğini duyduk. Bu nedenle onunla birlikte biz de secdeye kapandık.” Habeşistan’daki Muhacirler ise Peygamber’le (s.a) Kureyşliler arasında bir uzlaşma olduğuna işaret eden bu uydurma hikayeyi duyunca, Mekke’ye dönmüşlerdir. Müslümanlarla müşrikleri bir arada secde ederken gören birisi, aralarında uzlaşma ve barış yapıldığını sanmış olmalı ve bu hikaye Habesiştan’daki Muhacirlere kadar ulaştığında haberi tetkik etmek imkanı olmayan Muhacirlerden yaklaşık 33 kişi Mekke’ye dönmüştür.

Bu üç olay -Kureyş’in secde etmesi, onların bu olayı kamufle etmek için yaptıkları açıklama ve Habeşistan’daki Muhacirlerin geri dönüşü- böyle bir hikaye oluşturmak üzere birleştirilmiştir. Öyle ki, bazı güvenilir alimler bile buna kanmışlardır. Çünkü insanoğlu yanılır ve takva sahibi akıllı kimseler de bundan müstesna değildir. Fakat muttaki kimselerin hatası, çok daha zararlıdır. Çünkü saf insanlar, doğru davranışlarıyla birlikte onların hatalarını da gözü kapalı kabul ederler. Diğer taraftan fitneciler, salih insanların bu hatalarını toplarlar ve bunları, tüm hadis kitaplarının yanlış olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini ispatlamakta kullanırlar.

55 Küfre sapanlar ise, kıyamet-saati onlara apansız gelinceye ya da kesintiye uğramış (akîm, verimsiz) bir günün azabı102 onlara yetişinceye kadar ondan (Kur’an’dan) yana şüphe içinde sür-git kalacaklardır.

56 Mülk, o gün yalnızca Allah’ındır. O, aralarında hükmedecektir. Artık iman edip salih amellerde bulunanlar; nimetlerle donatılmış cennetler içindedirler.

57 Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayanlar; artık onlar için de aşağılatıcı bir azab vardır.

58 Allah yolunda hicret edip öldürülen veya ölenlere gelince muhakkak Allah, onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Hiç şüphe yok Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

59 Onları, kendisinden gerçekten hoşnut kalacakları bir yere sokacaktır. Şüphesiz Allah, bilendir, halîmdir.103

60 İşte böyle; her kim kendisine yapılan haksızlığın benzeriyle karşılık verir, sonra aleyhine ‘azgınlık ve saldırıda’ bulunulursa, Allah, mutlaka ona yardım eder.104 Hiç şüphe yok Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.105

61 İşte böyle;106 çünkü Allah, geceyi gündüze bağlayıp katar ve gündüzü de geceye bağlayıp-katar.107 Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.108

AÇIKLAMA

  1. “Kısır” sıfatı mecazi anlamda güne atfedilmiştir. Bir “gün”, eğer o günde tüm planlar, ümitler ve araçlar etkisiz kalıyor veya gecesini getiremiyorsa “kısır bir gün”dür. Mesela, Hz. Nuh’un (a.s) kavmi, Ad ve Semud kavimleri, Lut ve Medyen kavimlerinin Allah’ın azabı ile karşılaştıklarında yaşadıkları günler de bu anlamda kısır günlerdir. Çünkü bu günler onlar için hiç bir “yarın” getirmemiş ve hiç bir şey onların akıbetini engelleyememiştir.
  2. Allah her şeyi bilen olduğu için, kendi uğrunda yurtlarını terkedenleri ve onların ne mükafat hakettiklerini de bilir. O Halîm’dir; insanların küçük zaafları O’nun mümin kullarını, ibadet ve fedakarlıkları karşılığında mükafatlandırmasını engellemez.
  3. Buraya kadar olan ayetlerde intikam alamayan işkence gören kimseler kastediliyordu. Bu ayetlerde ise karşı koyabilecek kimseler kastedilmektedir.

Bu ayetten İmam Şafiî “ceza”nın, suçun işleniş şeklinden etkileneceği sonucunu çıkarmıştır. Eğer kişi suda boğularak öldürülmüşse, katil de yakılarak cezalandırılmalıdır. Hanefiler buna karşı çıkarlar. Onlara göre, katil maktulü nasıl öldürmüş olursa olsun katil, sadece belirlenmiş bir tek şekilde cezalandırılmalıdır.

  1. Bu ayet (60) iki noktayı ifade eder:

1) İnsan öldürmek aslında iyi bir davranış olmamasına rağmen, Allah nefsi müdafaa için “öldürme”yi affeder.

2) Allah esirgeyen ve bağışlayan olduğu için O’nun kulları olan müminler de esirgeyip bağışlamalıdırlar. Ceza ile mukabele etmeye hakları olduğu halde aşırı gidip fazla kan dökmemelidirler.

106.”Bu (bir önceki paragrafta belirtildiği gibi) böyledir.” Çünkü Allah bütün kainatın yöneticisidir ve hak edenlere ceza ve mükafat vermek hakkı O’na aittir.

  1. “Allah geceyi (gündüzün içine)… sokar.” Bu gerçek, O’nun tüm kainatın Yöneticisi, Hakimi ve Sahibi olduğunun delilidir. Fakat ayetin daha derin anlamı, gecenin karanlığından gündüzün aydınlığını çıkarmaya kâdir olan Allah’ın cahiliye ve küfür karanlığından adalet aydınlığını çıkarmaya da kâdir olduğudur.
  2. O her şeyi duyar, her şeyi görür ve hiç bir şeyden habersiz değildir.

62 İşte böyle; çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nun dışında onların kendilerine tapmakta oldukları ise, şüphesiz batılın ta kendisidir.109 Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.

63 Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil donatıldı.110 Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şeyden haberdardır.111

64 Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Şüphesiz Allah, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır.112

65 Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp gitmekte olan gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmaksızın, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoymaktadır.113 Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.

66 Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O’dur. Gerçekten insan pek nankördür.114

AÇIKLAMA

  1. Aslında evrenin hâkimi Allah olduğu için, O’na ibadet edenler gerçek başarıya ulaşacaklar, sahte ilâhlara tapanlar ise apaçık bir yenilgiye uğrayacaklardır.
  2. Gerçi bu ayette sadece Allah’ın gökten yağmur indirip yeryüzünü yeşertme gücüne sahip olduğu söylenmektedir. Fakat ayetin daha derin ve gizli bir anlamı da vardır. Bu da, bereketli vahy yağmurunun, yakın gelecekte, Arabistan’ın kısır toprağını bir bilgi ve ahlâk yuvası haline getireceği, büyük ve adil bir medeniyet ortaya çıkaracağı gerçeğidir.
  3. Metindeki Latîf kelimesinin tam bir karşılığı yoktur. “gizli ve ince” kelimeleri kötü çağrışımları nedeniyle özellikle kullanılmamıştır. Latîf, Allah’ın planladığı işleri, bu işler gerçekleşinceye ve gözle görülünceye kadar hiç kimsenin bunları anlayamayacağı şekilde gizlilik ve incelikle yaptığı anlamına gelir. Sözgelimi Hz. İbrahim’in dünyanın dörtte üçünün rûhânî atası olacağını kim bilebilirdi? Yine kim bilebilirdi ki, Cengiz, Asya ve Avrupa’yı alt üst edecekti. mikroskop henüz icad edilmeden önce, atom ve hidrojen bombalarının icad edilebileceğini kim bilebilirdi? Kristof Kolomb’un sefere çıkışının ABD’nin başlangıcı olduğunu kim bilebilirdi? Kısaca Allah’ın planları o kadar gizlidir ki, sonucun ne olduğunu hiç kimse bilemez.

O herşeyden haberdar olduğu için, mülkünü nasıl idare edeceğini de bilir.

  1. Sadece O, “müstağni”dir ve hiç bir şekilde hiç kimseye muhtaç olmaz. “O hamde layıktır” çünkü bir kimse O’na hamdetse de etmese de bütün hamdler O’na ait ve O’na mahsustur.
  2. Burada “gök”, yeryüzünün her tarafında var olan ve herşeyin yerli yerinde (kendi olması gerektiği yerde) durduğu bütün evren için kullanılmıştır.
  3. Yani, “İnsan, peygamberlerin sunduğu gerçeği gördüğü halde, onu reddeder.”

67 Biz her ümmete115 bir ibadet-tarzı116 (Mensek) kıldık, onlar bu tarz üzere ibadet etmektedirler. Öyleyse, (din) iş(in)de seninle çekişmesinler.117 Sen, Rabbine çağır. Şüphesiz sen dosdoğru bir hidayet üzerindesin.118

68 Eğer seninle mücadeleye girişirlerse, de ki: “Allah, yapmakta olduklarınızı daha iyi bilir.”

69 “Allah, kıyamet günü, kendisinde ihtilafa düşmekte olduğunuz şey hakkında aranızda hükmedecektir.”

70 Allah’ın, gökte ve yerde olanların hepsini bilmekte olduğunu bilmiyor musun? Gerçekten bunlar bir kitaptır. Hiç şüphesiz bunlar(ı bilmek), Allah için pek kolaydır.119

71 Onlar, Allah’ı bırakıp da (Allah’ın) kendisine ispatlayıcı bir delil indirmediği ve haklarında kendilerinin (hiç bir) bilgileri olmayan şeylere tapmaktadırlar.120 Zulme sapanlar için hiç bir yardımcı yoktur.121

72 Onlara karşı apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman, sen o küfre sapanların yüzlerindeki ‘red ve inkârı’ tanıyabilirsin. Neredeyse, kendilerine karşı ayetlerimizi okuyanın üzerine çullanıverecekler. De ki: “Size, bundan daha kötü olanını haber vereyim mi?122 Ateş, Allah, onu küfre sapanlara va’detmiş bulunmaktadır; ne kötü bir duraktır.”

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Her peygamberin gönderildiği topluluk, kavim”
  2. Burada “” kelimesi, “kurban”ı da içeren en geniş anlamıyla kullanılmıştır. (34. ayet) İbadet, sistem, kısacası “tüm hayat tarzı” anlamına gelir. Aynı konu 48. ayette de işlenmişti.”
  3. Yani, “Önceki peygamberler nasıl kavimlerine bir “hayat tarzı” getirmişlerse, sen de aynı “hayat tarzı”nı getirdin. Bu nedenle insanların senin getirdiğin “Kanun”a karşı çıkmaya ve bu konuda seninle tartışmaya hakları yoktur.”
  4. Bu, an: 117’de yapılan açıklamayı teyid etmektedir.
  5. Bu paragrafın önemini kavrayabilmek için, bu bölümün ilgili olduğu 55-57. ayetleri gözönünde bulundurmakta fayda vardır.
  6. Yani, “Onların putlarının ne herhangi vahyî bir kitapta adı geçiyor, ne onlar hakkında başka bir bilgi dayanakları var, ne de onlara ibadet etmelerini gerektiren bir dayanakları. Bu nedenle kendi icat ettikleri ilâhları Allah’a ortak koşmaları, onlara ibadet etmeleri, onlara kurbanlar kesip adaklar yapmaları, ihtiyaçları için onlara dua etmeleri vs. apaçık cehalettir.
  7. Burada, bu akılsız insanlar; ilâhlarının kendilerine bu dünyada da ahirette de yardım edeceklerini ummakla hata ettikleri konusunda uyarılmaktadırlar. Çünkü bu ilâhların onlara yardım edecek güçleri yoktur. O halde onlar hiç bir yardımcı bulamazlar, çünkü sadece Allah onlara yardım edebilir ve onlar da isyankâr davranışlarıyla Allah’ı kızdırmışlardır.
  8. Yani, “Siz, size ayetlerimizi okuyanlara karşı kurduğunuz tuzaklardan daha kötü , şiddetli bir acı ve elemle karşılaşacaksınız.”

73 Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de.123

74 Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.

75 Allah, meleklerden elçiler seçer ve insanlardan da.124 Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.

AÇIKLAMA

  1. Bu misal, putperestlere taptıkları putların tamamen güçsüz olduğunu vurgulamak için anlatılmıştır. Çünkü küçücük bir sinek yaratmak için onların hepsi toplansalar bile yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey kapıp alsa, bunu bile engelleyemezler. Bu, putperestlerin kendilerinin ne kadar zayıf, yalvardıkları putların da ne kadar güçsüz olduğunu göstermektedir.
  2. Şirki reddin devamında Allah, en çok saygı gösterilen “ilâh”lardan ikisini, onların gerçek konumunun ne olduğunu göstermek üzere seçmiştir: “Sizin ilâh olarak kabul ettiğiniz melekler ve peygamberler sadece Allâh’ın elçileridir. Allah onları emirlerini tebliğ etmek üzere seçmiştir ve bu ne onları ilâh yapar ne de O’nun ilâhlığına ortak kılar.”

76 O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir.125 Bütün işler de Allah’a döndürülür.126

77 Ey iman edenler, rükû edin, secdeye varın, Rabbinize ibadet edin ve hayır işleyin, umulur ki kurtuluş bulursunuz.127

78 Allah adına gerektiği gibi cihad edin.128 O, sizleri seçmiş129 ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir,130 atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi).131 O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi ‘müslümanlar’ olarak isimlendirdi;132 peygamber sizin üzerinize şahid olsun,133 siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın,134 sizin Mevlanız O’dur. İşte ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.

AÇIKLAMA

  1. Kur’an bu cümleyi, müşriklerin şefaatle ilgili inançlarını reddetmek amacıyla kullanır ve sanki şöyle der: “Siz melekleri, peygamberleri, azizleri ve benzerlerini sizin adınıza Allah katında şefaatçi sanıyorsunuz ve bu nedenle onlara tapıyorsunuz. Tamamen yanılgı içindesiniz, çünkü taptığınız ilâhlardan hiç biri sizin için hayırlı olanın veya olmayanın ne olduğunu bilmez; sadece Allah her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilendir. Bu nedenle O, razı olup dilediği kimseler müstesna, hiç kimseye şefaat ve aracılık hakkı vermemiştir.”
  2. Burada küçük-büyük, her şeyin, her meselenin nihâî hüküm ve karar için Allah’ın huzuruna götürüleceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle Allah’tan başkasına yalvarmamalısınız, çünkü herkes tamamen aciz ve güçsüzdür. Kendi istek ve ihtiyaçlarını bile karşılayamaz.
  3. Felaha kavuşmanın yolu budur, fakat bu ibadetleri yaptıktan ve salih ameller işledikten sonra bile kişi kendini yeterli görmemeli veya Allah’a ibadet edip salih amel işlediği için mutlaka felaha kavuşacağını düşünerek gurura kapılmamalıdır. O, sadece Allah’ın, lütfu ile ibadetlerini kabul edeceğini ve kendisine ebedî kurtuluşu bahşedeceğini ümit edip beklemelidir.

İmam Şafiî, Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Mübarek ve İshak bin Rahavayh Hacc Suresi’ndeki bu ayette secde yapılması gerektiği görüşündedirler. Fakat İmam Ebu Hanife, İmam Malik, Hasan Basri, Said ibn’ül-Müseyyeb, Said bin Cübeyr, İbrahim en-Nahâî ve Süfyan-ı Sevrî ayrı görüştedirler. İki tarafın öne sürdüğü deliller kısaca şöyledir:

İlk grubtaki müfessirler görüşlerini şu noktalara dayandırırlar:

1) Ayetteki fiil emir kipindedir.

2) İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, İbn Merdûye ve Beyhakî’nin rivayet ettiği Ukbe bin Âmir hadisi şöyledir: “Dedim ki ‘Ey Allah’ın Rasûlü Hacc Suresi’nin fazileti, içinde iki secde ayeti olmasından mı kaynaklanıyor?’ ‘Evet, bu iki ayette secde etmeyen onları okumasın’ cevabını verdi.”

3) Ebu Davud ve İbn Mace’nin tahric ettiği hadis. Bu hadiste Amr İbn’ül-As, Peygamber’in (s.a) kendisine Hacc Suresi’nde iki secde ayeti bulunduğunu söylediğini rivayet eder

4) Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, İbn Ömer, İbn Abbas, Ebud-Derda, Ebu Musa El-Eş’ari ve Ammar bin Yasir’in Hacc Suresi’nde iki secde ayeti bulunduğuna dair sözleri.

İkinci grubtaki müfessirler de şu delilleri öne sürerler:

1) Ayette hem secde, hem de rüku için emir yer almaktadır. Bu da Kur’an’daki kullanımına göre tüm ibadetleri kasdetmektedir, sadece secdeyi değil.

2) Ukbe bin Amir’in rivayet ettiği hadisin senedinde zayıf raviler bulunduğu için sahih (güvenilir) değildir.

3) Amr İbn’ül-As’ın hadisi de sahih (güvenilir) değildir, çünkü ravilerinden bazıları tanınmamaktadır (meçhul).

4) Sahabeden zikredilen şahısların sözlerine gelince, İbn Abbas, Hacc Suresi’ndeki birinci ayette secde yapmanın vacip olduğunu, ikincisinde ise sadece müstehap olduğunu açıklamıştır.

  1. Arapça’da cihad kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Her tür çaba, çalışma, çatışma ve savaşı içerir. Allah uğrunda cihad etmek, O’nun yolunda, O’nun rızasını kazanmak için, başkalarını O’nun yoluna uymaktan alıkoyanlara karşı koymak anlamına gelir. Cihad, ilk önce kişinin kendi nefsine boyun eğdirebilmesi için onunla savaşmasını gerektirir. Çünkü kişi kendi nefsinin kötülüklerine karşı savaşmadıkça ve arzu ve isteklerini Allah’a itaate boyun eğdirmedikçe gerçek bir cihad yapamaz. Peygamber (s.a) de bu tür cihadın gerekliliğini vurgulamıştır. Allah yolunda savaşa gidenlere cihaddan döndüklerinde: “Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz.” demiştir. Etrafındakiler “Büyük cihad nedir?” diye sorduklarında, Peygamber (s.a) “Kişinin kendi istek ve arzularına karşı yaptığı cihaddır” demiştir.

Aslında Cihad’ın savaş alanı tüm yeryüzüdür ve İslâm, kişinin Allah’a asi olanlara ve günahkarlara karşı tüm kalbi, zihni, bedeni ve malı ile karşı koyup çaba harcaması gerektiğini söyler.

  1. Bu ifadenin muhatapları Allah Rasûlü’nün (s.a) ashabıydı, çünkü onlar bu hizmet için seçilme şerefine eren ilk insanlardı. Daha sonradan gelenlere ise onlara tabi oldukları için dolaylı olarak hitap edilmiş olmaktadır. Bu, Kur’an’da başka şekillerde de ifade edilmiştir. Bkz. Bakara: 143 ve Âl-i İmran: 110.
  2. “…. (Allah) size dinde bir güçlük yüklemedi.” Yani, “Size gönderilen din çok basit ve açıktır, uymak zorunda olduğunuz kanun ve kurallar ise çok pratik ve uygulaması kolaydır. Bu dinin sınırları içinde istediğiniz kadar ilerleyebilirsiniz.” Burada, müslümanların hayatının, daha önceki topluluklara kanun koyucular ve rahipler tarafından uygulanan tüm sınırlama ve kısıtlamalardan uzak olduğu vurgulanmaktadır. Aynı noktanın olumsuz yönü ise A’raf 157’de uygulanmaktadır: “O, onlara marufu emrediyor, münkeri yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor. Onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri kaldırıyor.”
  3. Gerçi İslâm, Hz. Nuh’un (a.s) Hz. Musa’nın (a.s) Hz. İsa’nın (a.s)… vs. dini diye adlandırılabilir, fakat Kur’an, onun tekrar tekrar İbrahim’in (a.s) dini olduğunu vurgulamaktadır. O halde, “Onda sebat edin”. Bunun üç sebebi vardır: 1) Kur’an’ın ilk muhatapları, diğer peygamberlerden çok Hz. İbrahim’i tanıyan ve onu yüce bir kişi, bir önder olarak kabul eden Araplardı.

2) Yahudilerin, Hıristiyanların, müslümanların ve gerek Arabistan gerekse çevre ülkelerde yaşayan müşriklerin ağız birliği ile büyük bir peygamber olarak kabul ettiği tek şahıs Hz. İbrahim (a.s) idi.

3) Kur’an tüm bu toplulukları Hz. İbrahim’in dinine uymaya çağırırken aslında onları kendi dinlerinin Hz. İbrahim’den sonra icad edildiği, bu nedenle onun öğrettiklerine uygun olmadığı için de güvenilir olmadığı konusunda uyarmaktadır. Arabistan müşriklerine gelince onlar da kendi aralarında putatapıcılığın Beni Huzaa’nın lideri Amr bin Luhay ile onun M.Ö. 600 yıllarında Maab’dan Hübel adında bir put getirmesiyle başladığını kabul ediyorlardı. O halde Allah Rasûlü Hz. Muhammed (s.a) (Allah’ın salatı ve selamı onun üzerine olsun) tarafından öğretilen aynı katışıksız ve saf din idi.

Daha geniş ayrıntılar için bkz. Bakara an: 134-135, Âl-i İmran an: 58-79 ve Nahl an: 119-120.

  1. Buradaki “siz” kelimesi, sadece bu ayetin nazil olduğu dönemde yaşayan veya bu ayetin nüzulünden sonra mümin olanları kasdetmemektedir: Burada “siz” ile insanlık tarihinin başlangıcından beri tevhide, ahirete, peygamberlere ve vahyî kitaplara inanan tüm insanlar kasdedilmektedir. Onlar “Yahudiler” veya “Hıristiyanlar” değillerdi, fakat kendilerini Allah’a teslim etmiş “müslümanlar”dı. Aynı şekilde Hz. Muhammed’e (s.a) (Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun) uyanlar Muhammedîler değil, bilakis “müslümanlar”dır.
  2. Açıklama için bkz. Bakara an: 144 ve “Şehadet-i Hak” adlı eserim.
  3. “… Allah’a sarılın”: Sadece Allah’ın hidayetine ve hükmüne uyun, sadece O’na itaat edin; O’ndan korkun ve tüm ümit ve beklentilerinizi O’na yöneltin; yardım için sadece O’na yalvarın; O’na güvenin ve tüm ihtiyaçlarınız için O’na dua edin.
Kuran

Hac Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.