Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Az Bulutlu
İstanbul
14°C
Az Bulutlu
Sal 17°C
Çar 17°C
Per 14°C
Cum 13°C

22 – Hac Suresi | Şifa Tefsiri

“Hacc” sûresi; 78 âyettir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre; bu su­renin ayetlerinin çoğunluğu Medine’de nazil olmuş, bir kısmı da Mekke’de nazil olmuştur. Böyle bir durumda âyetlerin çoğunluğu ne­rede nazil olmuşsa, sûre ona göre Mekkî veya Medenî sûre diye nite­lendirilir. Hacc sûresi de üçte ikisi Medine’de nazil olduğu için “Medenî” diye nitelendirilmiştir.

22 – Hac Suresi | Şifa Tefsiri

Hac Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

1- Ey insanlar,! Rabbinizden sakının, çünkü kıyamet gününün zelzelesi büyük bir şeydir.

Ayetteki bu “Ey insanlar” sözü ile Arap, Acem, Türk, Kürd, Laz, Çerkez, Amerika’h, Rusya’h veya Japonya’lı ayırımı yapmadan hepsine birden hitab ediyor. Hz. Peygamber (s.a.v.)’de bir hadisinde; “Ben, bütün insanlara gönderildim. Beyazına da siyahına da kırmızısına da…” buyurmaktadır.[2] Yine bir âyette de; “Biz seni bü­tün insanlara Peygamber olarak gönderdik” buyruluyor.[3]

Günümüzde, dünyanın neresinde bir anarşi varsa, kökeninde ilk olarak bilgisizlik yatar, ikincisi de iman zayıflamasıyla ortaya çıkan ırk unsurudur. Güney Afrikadaki, Filipinlerdeki…..gibi dünyanın neresinde

bir anarşi ve huzursuzluk varsa temelinde bu mevcuttur. Bunu, bu un­suru ortadan kaldıran yegane ilaç İslâm’dır.

Bu çerçeveden bakarsak İnsanların muhtaç olduğu sözlerden biri de; “Ey insanlar” sözüdür, Eğer; Ey Türkler! Ey Kürtler! Ey Çerkez ve Lazlar!” şeklinde olsa ayrılığa sebep olur. Bu ayrılık ta huzursuzluk getirir.

Rabbinizden sakınınız, Rabbînizden korkunuz. Daha önceki âyet­lerde geçtiği gibi; “ittika” “vekâye” kökünden gelmektedir. Takva, îman’ın en üst mertebesidir. Kişinin, Kur’ân’ın bir hukuk kitabı oldu­ğuna, bütün hukuk kurallarının Kur’ân’dan alınması gerektiğine inan­ması ve devletine karşı olan görevlerini de yerine getirmesi onun iyi bir Müslüman olduğunun alâmetidir.

Muttaki Müslüman ise; bunun da ötesinde, Müslüman devletine karşı, görevlerini yerine getirmesinin ötesinde, devletinin ayakta dur­ması için de gece gündüz çalışan, onun bekası için gayret göster.

Bilinki; o Kıyâmet’in zelzelesi çok büyük, çok dehşetli birşeydır. Yani üzerinde durduğunuz, yaşadığınız, yeşillik ve diğer ni’metlerinden yararlandığınız, bahçeler kurup evler yaptığınız, sularından içtiğiniz dünya, birgün gelir sarhoşun sallandığı gibi sallanır, her taraf titrer, yer yerinden oynar, yıldızlar dökülür, güneş dürülür ve ayağınızın altındaki en değerli evleriniz bahçeleriniz kaydırılıverir. Bunların birgün sonu ge­lir. Sonu gelenlerden korkmayın, sonu gelmeyen Allah (cc)’den korku­nuz.[4]

2- O gün emziren her kadının emzirdiğini unutur, her hamile ka­dın yükünü bırakırken görürsün. Onlar sarhoş olmadıkları halde in­sanları sarhoş görürsün. Ancak Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

İkinci âyette; Allah (ce), o dehşetli günün dehşetini bir misal ile anlatıyor; “O günde sen görürsün, çocuğunu kucağına alıp emzirmekte olan kadın, o dehşetli anda yavrusunu bırakır kendi başının derdine dü­şer.” Âyette ifade edilmek istenen şey şudur: Yeryüzünde insanoğlu­nun ençok bağlandığı, kalbî bağ ile sadâkat gösterdiği şey, annenin süt çağındaki çocuğudur. Annenin çocuğuna göstermiş olduğu bağlılık ve sadâkatin üstünde başka bağlılık ve sadâkat yoktur. İşte bu bağlılık ve sadâkat bile o Kıyâmet’in dehşeti anında ayrılığa dönüşür ve anne yav­rusunu terk edip kendi derdine düşer. O Kıyamet gününün acısı, anne­nin çocuğuna duyduğu acıdan daha üstündür.

“O Kıyâmet’in dehşetinden hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değildir.” Günümüzde de bazı kadınlar çok şiddetli bir korku Veya acıdan dolayı hamileliği sona eriyor. Bu Kıyâmet’in şiddeti o kadarki, aynı şekilde o günde de gebe olan kadınlar hamlini bırakır. Kafirlerde ellerindeki im­kanların gitmesi, evinin, bahçesinin, işyerinin, ticaretinin mahvolması, tarumar olması, ve hak ve hakikatin ortaya çıkıp hüsranda olduğunu anlamasının acısı ile kendisi sarhoş halde olacak ama, o hakikaten sarhoş değildir.

Fakat Mü’minler böyle olmayacaktır. Allah (cc) Mü’minlere bir çi­çek kokusu verirki, o çiçek kokusu ile beraber bir mutluluk içinde bayı­lıp ölecekler, böylelikle de Kıyâmet’in dehşetini görmeyecekler.

İşte bunlar birer dehşetli sahnelerdir. “Fakat, Allah’ın azabı daha şiddetlidir.” Yani, dağların insanın üzerine göçmesi, denizlerin ateş alması ki; Tekvîr Sûresi’nde; “Denizler yangına verildiğinde” diye ifade ediliyor. İşte bunlar acıklı sahnelerdir ama ahiret azabının yanında cılız kalır.[5]

3- İnsanlardan bir kısmı ilimsiz olarak Allah hakkında tartışır ve hayırsız her şeytana uyar.

İnsanlardan bir kısmı, ilimsiz olarak bilgisizce Allah(cc) hakkında mücadele eder. Allah’a iftira eder. Varlığını kabul eder fakat sıfatların­dan bazısını veya birini kabul etmez. Varlığını kabul eder, hâkimiyetini veya Onun gönderdiği Peygamberi kabul etmez. İşte bunları bilgisizce yaparlar. Bu konuda herhangi bir araştırma veya çalışma yapmamış­lardır. İşte bunlar bunu, Allah’ın çizgisinden çıkmış şeytana tâbi olduk­larından dolayı böyle yaparlar. “Merid” şeytanın sıfatıdır. İsyan eden, karşı koyan, hiç bir hayır bulunmayan anlamındadır. Şeytan da işe, Rabbine karşı isyan ile başlamıştır.[6]

4- Şeytanın üzerine: “Kim onu dost edinip uyarsa şüphesiz onu sapıtır ve onu alevli azaba götürür” yazıldı.

Şeytana tâbi olan hakkında şöyle bir hüküm verilmiştir: “Kim şey­tanı dost ve yönetici, kılavuz edinirse, muhakkak şeytan onu sapıtır. Ve Allah’ın yakmış olduğu o Cehennem ateşine onu götürür. Şeytanı kendisine dost edinen, onun vesvesesine uyan, Allah’ın emir ve yasak­larına tâbi olmayan kişiyi, şeytan sapıtır ve ona yanmış Cehenneme kadar kılavuzluk yapar. Karga’yı kılavuz edinenin burnu pislikten kur­tulmadığı gibi, şeytanı kılavuz edinenin de varacağı yer cehennemdir.[7]

5- Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilişden şüphede iseniz, şüp­hesiz biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfc (meni) den, sonra alaka (rahme yapışan) dan, sonra yaratılışı belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, sizcfoldükten sonra sizi tekrar diriltmeye gücümüzün yetti­ğini) açıklayalım. Belirli bir süreye kadar dilediğimizi rahimlerde dur­duruyoruz. Sonra sizi çocuk olarak çıkarıyoruz. Sonra gücünüze eriş­meniz için (büyütüyoruz). Sizden bir kısmı (erken) Ölür, bir kısmınız bi­lirken bilmez hale gelmesi için ömrün en reziline döndürülür. Yeryüzünü ölmüş görürsün. Onun üzerine su indirdiğimizde hemen harekete geçer, kabarir ve her güzel çiftten bitirir.

Ey insanlar! Eğer ahirette tekrar diriliş konusunda şüphede iseniz, yani ahiret var mı, yok mu? diye bir şüphe içinde iseniz, bu insanlar tekrar nasıl diriltilecek? diye şüphe içinde iseniz, Ahirette olacakların birçoğunu, bir benzerini, Allah bu dünyada vermekte, bize anlatmakta­dır.

“Yakın zamanda ölenlerin kemiklerini görüyoruz. Ama Bundan bin yıl önce ölmüş veya beş bin yıl önce ölmüş, kemikleri de kalmamış top­rak olmuş kişilerin ise çok azının kalıntılarına rastlayabiliyoruz. Hemen hemen çoğunluğun hiç izi yok Allah bunları nasıl diriltecek.?” Sakın ha..!, böyle demeyin.

Eğer böyle diyorsanız kafir olursunuz. Allah (cc) bizi zaten toprak­tan yarattı. Hz. Adem (as)’i topraktan yarattığı gibi, bu topraktan ya­ratma olayına biz insanlar da dahiliz. Yani ana rahminden ençok 4-5 kilogram olarak dünyaya gelen insan, 70-80-90-100 K.grama ulaşın­caya kadar, yine topraktan yaratılmış çeşitli yiyecekleri tüketiyor.

Ayrıca ana rahmindeki yumurta, baba sulbündeki meni de birer kandır. Ana ile babanın kanı; yediği gıda maddelerinden, bütün gıda maddeleri de; topraktan, domatesinden, elmasına, ekmeğinden, makar­nasına, şekerinden, sütüne, etinden, yumurtasına varıncaya kadar her-şey topraktan yaratılmaktadır.

Topraktan yetişen otları yiyen bir koyunun için de aynı otlar bir ta­raftan yün, diğer taraftan et, öbür taraftan süt başka bir yönü ile de gübre olarak dışarı çıkıyor.

Dünyanın en pahalı fabrikasını kursalar bu işlemleri yapan süt üre­ten bir aleti yapmaları çok zordur. Yapsalar bile, nebatî yağlardan elde edilen margarinler gibi sun’i süt elde ederler. .O da halis tere yağının yanında margarin yağı nasılsa, saf halis süt yanında öyle olur.

Moda olduğu için ilk çıktığında belki pahalı olabilir. Nayîon’dan yapılan sentetik gömlekler ilk çıktığında aynı şekilde hayli pahalıydı ve ancak zenginler alabiliyordu. Ama bugün kimsenin itibar ettiği yok.

“Ahirete inanıyorsanız sizi topraktan yarattık. Bu dünyada yuka­rıda izah edildiği gibi siz bunu görüyorsunuz. Sonra sizi meni’den ya­rattık, sonra o meni’yi ana rahmindeki yumurta ile döllendirdikten sonra rahim duvarına yapışan “alaka”dan, o alaka denilen kan pıhtısını da et parçası gibi olan “muzga”dan ki tamamen kan değil, kemik te yok, et parçası halinde olan muzga’dan tamamen şekillenmiş veya çocuk ha­line dönüşemeden şekillenemeden düşmüş olarak.”

Bu âyetle Allah (cc), insanın baba sulbünden başlayan, ana rah­minden geçen merhaleyi gözler önüne seriyor ve bu sûrede geçen dö­nem ve değişiklikleri izah ediyor. Ahireti inkâr edenlere, ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlere, “Siz şöyle bir kendi yaratılışınıza bakı­nız. Sizi topraktan meni haline, baba sulbünde daha sonra gözle zor gözüken o meni’nin spermleri ki ana rahminde yumurta ile döllendirip alak’a, alak’a halinden et parçası denilen muzga, sonra bu muzga’ya kemik te vermek suretiyle şekillenmiş bir biçimde, şekillenmiş bir du­rumda sizi annelerinizin karnından belirli bir vakite kadar durduktan sonra çocuk olarak çıkarıyoruz. İşte bu halinize baksanız ahirete iman edeceksiniz,” buyurarak kudretini açıklıyor.

İşte dilediklerimizi biz böylece rahimlerde karar kıldırırız. Bazıları kaderi ve haşr’i (yeniden dirilmeyi) inkâr edenler şöyle bir misal veri­yorlar: Diyelimki; bir adam denizde boğulsa, onu da balina yese, daha sonra da bu balinayı (balıkları) tutup fabrikada konserve yapsalar, konserve yense, bu konserveyi de Japonya’daki adamdan, Amerika’daki adama, Afrika’daki adamdan, Rusya’daki adama varın­caya kadar çeşitli millet ve dine mensub insanlar yese, Allah bu adamı nasıl toplar da tekrar diriltir? şeklinde…

Aslında bu biraz düşünülürse cevabı da soru içinde; zira soru insa­nın dağılışını anlatıyor. Ama onun toplanması da dağılması gibi değil mi? Konya’dan gelen buğday, Erzurum’dan gelen peynir, Gemlik’ten gelen zeytin, Adapazarı’ndan gelen şekerle Afrika’dan gelen lodos rüz­garı, Kafkaslar’dan gelen poyraz ile insan 3-5 kilodan 70-80-90 K.grama ulaşıyor. Hiç yoktan bu hale gelen, tekrar niye bir daha mey­dana gelmesin?

Dilediklerimizi rahimlerde belirli bir zamana kadar karar kıldırır yerleştiririz. Alimlerimize göre; (bu beklemenin) en azı 6 aydır, yıl’dır. Normal olanı da 9 ay 10 gündür.

Sonrası, sizi çocuk olarak çıkarır. Sizi bedenen ve zihnen, aklen kuvvetli olacağınız vakte eriştirir. Sonra Allah (cc) sizden bir kısmınızı öldürür bir kısmınızı da en son ömrüne kadar uzatır.

Ezeli hayat denilen, hayatın en düşkün bir zamanına kadar yaşatır, bilirken bilmez hale getirmek, tutarken tutamaz hale getirmek, görür­ken, duyarken, duyamaz, göremez hale getirmek için…

Kısacası insanı çocuk iken öldüren, genç iken öldüren, ihtiyarken öldüren, kimisine kısa ömür, kimisine de uzun ömür veren O’dur. Bazı insanlar bedenî kuvvetini kaybettiği halde aklî kuvvetini kaybetmiyor, ama genelde çoğunluğu bu aklî kuvvetini de bedenî kuvveti ile kaybedi­yor.

Âyeti kerime, bedenine hâkim olduğunu iddia eden inkarcıya; ma­dem bedenine-kendine hâkimsin, gençlik halini kaybettirme, saçını ağarttırma, aklını yerinde tut, tutabilirsen, demeli…… Belki gençler için

bunlar pek birşey ifade etmez ama onların da yaşlı babalarına dedele­rine bakması gerekir. Bu memlekette öyle insanlar geldi geçtiki, kâfirlik için yapılması gereken herşeyi yaptılar. Ama birgün oldu elleri ayakları tutmaz oldu. Akıllan çalışmaz hale geldi.

İstiklâl Mahkemesi cellatlarından birini anlattılar; Zamanında bin­lerce Müslüman’a eziyet ettirmiş, onları inim inim inletmiş. Allah (cc) onun aklını alınca; “altındaki pisliğini yiyordu” derler. İşte O Allah; in­sanı bildiğini bilmez hale getirir. Hareket eden vücudunu hareket et­mez hale getirir. Bu, kâfirlerde olduğu gibi Mü’minler’de de görülebilir. Mü’min için bu, Sevabının çok olması ve bazı küçük günahlarının af edilmesi için bir rahmettir. Kâfire de bunun tam tersi, hem bu dünyada azabının artması, hem de ahirette günahının çok olması içindir.

“Ve sen, yeryüzünün, kupkuru çorak haline geldiğini görürsün.” Yeryüzü sonbaharın gelmesiyle kupkuru hale gelir. Otlar solar, ağaç­ların yapraklan dökülür, göçmen kuşlar da gider. İşte inanmayan insan, yeryüzünün tekrar eski haline gelemiyeceğini zanneder veya bu eski durumuna gelmesinin çok zor olacağını sanır….

“Biz, o yeryüzüne suyu indirdiğimizde, o kıpırdanır ve her çeşit ne­batat oradan biter.” En güzel parlaklığıyla işte bu yeniden dirilmenin bu dünyadaki örneğidir.

Allah(cc), bu dünyada Ölmüş topraklara yağmurla hayat verdiği, toprağa düşmüş çekirdekleri yeşerttiği gibi, insan oğlunu da toprağa düşdükten sonra ahirette tekrar diriltecektir.[8]

6- İşte bu (meniden insanın yaratılışı, ölü toprağın diriltilişi) Allah’ın hak olmasından, ölüleri diriltmesinden ve herşeye gücünün yetmesindendir.

Hakk olan Allah’dır. Doğru söz Allah’a aittir. Allah(cc); “Ahiret vardır” diyorsa doğru olan odur. O Allah, ölüleri diriltir ve O herşeye gücü yetendir.[9]

7- Kıyamet muhakkak gelecektir ve onda hiç şüphe yoktur. Allah muhakkak kabirdeküeri diriltir.

Kabirlerde olandan maksat, “ölen her canlı” anlamındadır. “Denizde boğularak ölen veya yanarak Ölen adamın kabri yoktur, Onlar d iri İmi ye çektir” gibi bir yanlış anlama sözkonusu olabilir. Bu yanlıştır. Her canlı nerede ölürse ölsün nasıl ölürse ölsün mutlaka kabir hayatı dediğimiz “Berzah hayatını” yaşayacak, kabri “Ya Cennet bahçelerin­den bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukur” olacaktır.

Ayrıca boğulsa da, yansa da yırtıcı hayvan parçalasa veya yata­ğında ölse, bunların hepsi Allah’ın mülkü olduğundan Allah’ın mülkün­den çıkıp gitmesi de mümkün olmadığından dolayı kabir hayatı ve on­dan sonra dirilme mutlak surette vardır.[10]

8- İnsanlardan bir kısmı ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışır.

İnsanlardan bir kısmı; bilgisizce veyahut ellerinde dayandıkları hiç bir delil olmamaksızm, hiç bir kitabı (vahiy) olmamaksızın Allah hak­kında mücadele ederler. Sadece “Allah’a inanmam” demekle yetinirler.

İmansızlar bu dünyanın en akılsız kişileridir. Sultanahmet meyda­nının delileri bunlardan bin kat daha iyidir. Yarın Kıyâmet’te onlar (deliler) ilahî emir ve yasaklarla mükellef olmadıkları için kurtulacak ama kâfirler asla kurtulamayacaktır.[11]

9- Allah yolundan sapıtmak için yan çizerek (tartışır). Onun için dünyada rüsvaylık vardır, kıyamet gününde de ona yangın azabını tat­tırırız.

Allah’ın yolundan insanları sapıtmak için İslâm’dan yan çizerler ve Müslümanlara karşı kibir ve azamet içinde olurlar. Allah’ın ve Peygamberin anlatıldığı bir toplumda cemiyette burunlarını yukarı kal­dırır ve o halkaya, derse katılmamayı tavsiye ederler.

Onlar için bu dünyada rezil olma, rüsvay olma vardır. Bu dünyada Firavun, Nemrut, Ebu Cehil gibi insanların rezil olması görüldü. Yine günümüzdeki büyük kâfirler için de aynı şekilde rezil olma zillete düşme görülmektedir.

“Ve Kıyamet gününde en yakıcı azabı ona tattıracağız.” Yıllarca Afganistan’da Mü’minlere zulm eden Gorbaçov’un bugün oturacak yeri yok. Allah(cc), bu dünyada iken insanları Allah’ın yolundan alıkoyanları rezil ve rüsvay ediyor. Ahirette de büyük bir azâb ile azâblandıracak.[12]

10- İşte bu, senin ellerinle yaptıkların sebebiyledir. Allah kullarına zulmedici değildir.

  1. âyette Allah (cc), insanları Allah yolundan alıkoyanları bu dün­yada rezil ve rüsvay edeceğini ahirette de acıklı bir azâbla azâblandıracağını belirtiyor. Buna göre Allah(cc), hâşâ ve kellâ zalim midir? Hayır. 10. âyet ile de bu konuya açıklık getiriyor.

“Allah(cc) kullarına kesinlikle zulmetmez. Bu senin başına gelenler kendi ellerinle yaptıklarından dolayıdır.” Yani sen kendi elinle yaptığı­nın karşılığını buluyorsun. Yunus’un da şiirlerinde bu âyetin ifade et­mek istediği husus;

“Kişi kendi ateşini bu dünyadan götürür” şeklindedir.

Nisa sûresinde (ayet 10) “Yetim malını yiyenler karınlarına ateş doldururlar.” buyruluyor. Yani kişi yetimin malını bu dünyada yiyorsa, o ahiretteki ateşini yiyor demektir. Böylece kişi ateşini bu dünyadan gö­türür.

İyilik yaparken en güzel iyiliği yapmalı, birşeyi sadaka olarak verir­ken de en güzelini vermelidir. Ali îmran (ayet 92) sûresinde ifade edil­diği gibi “En sevdiğiniz şeyleri infak etmedikçe, dağıtmadıkça takvaya erişemezsiniz” buyuruyor.[13]

11- insanlardan bir kısmı da bir tarafından (çıkarı olduğu şey­lerde) Allah’a ibadet eder. Eğer ona bir hayır isabet ederse rahatlar, eğer ona bir fitne isabet ederse yüzü üzerine dönüverir. O dünyayıda, ahiretide kaybetmiştir. İşte apaçık zararda budur.

Ayet 1400 yıl önce nazil oldu ama sanki günümüzdeki insanı da ta­rif etmektedir. Dine girmek bir menfaat temin edecekse dine giriyor, dini cemaatlerin içinde bulunuyor. Derken hür maddî zarar gördüğü za­man da yan çiziyor. Siyasi partilerin hangisi iktidarda ise onunla haşir neşir olur. O iktidardan indiği zamanda öbürünün yanına yaklaşır o’ndan menfaatlenmeye başlar. Merhum Mehmet Akif Ersoy, “Ben eski­den iki yüzlüleri sevmezdim, artık iki yüzlüleri sevmeye başladım, demiş. Sebebini sorduklarında, “Eskilerin iki yüzü vardı, şimdikilerin ise iki bin tane yüzü var” cevabını verir.

Bu âyet, dine kalbî bir inançla değil de kendisine dünyevî bir fayda sağlayacağı ümidi ile bağlananları kınamakta O, dünyada da, ahirette de ziyana uğramıştır. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.

Nitekim tefsirlerde nakledildiğine göre bu âyet, bir kısım bedeviler hakkında nazil olmuştur ki, bunlar Medine’ye hicret etmişlerdi, içlerin­den biri; bedeni sıhhatli, atları da güzel iken ve karısı sağlıklı çocuklar doğurunca malı mülkü arttığı zaman; “Ne iyi ettim şu dine girmekle” der sevinirmiş. Durumu tersine dönüp bir ziyana uğradığında da; “Başıma bir yığın kötülük geldi” dermiş.

Bugüne kadar tecrübelerimin bana verdiği şey şudur: Öyle arkadaş­larım olmuştur ki ömr-ü hayatının hiç bir devresinde taviz vermemiştir. Hak bildiği şey için sonuna kadar mücadelesini vermiştir. Buna karşılık da her yerde itibar görmüş, dostu tarafından sevilmiş düşmanı da tak­dir etmiştir.

Bir ilçe de; müftümüze, kaymakam: “Bak..! ben kominist bir kayma­kamım, sen de iyi bir müftüsün; sen benim bu makamdan uzaklaştırıl­mam için çalış, ben de senin sürülmen için çalışacağım. Bir şehirde iki tane horoz olmaz” der. Ama müftü, bir güneş gibi etrafını aydınlatır.

Kaza’da mahkemeler durur, kız kaçıran müftüye, adam yaralayan müf­tüye, miras anlaşmazlığı olan müftüye müracaat eder. Sonunda kayma­kamın dediği olur ve müftüyü oradaki görevinden alırlar. Ama çalışkan olan Müslüman, nereye giderse gitsin durmaz çalışır… Ayçiçeği gibi güneş ne tarafa giderse o tarafa yönelen dönek değildir.[14]

12- Allah’dan başka kendine fayda ve zarar vermeyecek şeylere ça­ğırır. İşte en uzak sapmada budur.

Allah’tan başkasına yalvarır ki ona ne faydası vardır ne de zararı vardır. İşte Allah’tan en uzak sapıklık ta budur.[15]

13- Zararı faydasından daha yakın olana çağırır. O ne kötü bir dost, ne kötü bir arkadaştır.

O, zararı faydasından daha yakın olan bir varlığa dua eder, yani iki yüzlü münafık tipli insanlar belirli çevrelere yaranmak için yaltaklanır­lar. Bunun faydası vardır, bu yaltaklanmanın maddî menfaati celbetme faydası vardır. Fakat zararı faydasından daha çoktur. O, kişinin dua ettiği yalvardığı kişiler ne kötü bir dost ve ne kötü yardımcılardır.[16]

14- Şüphe yokki Allah, iman edip, ameli salih işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere kor. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.

İman edip sâlih amel işleyenleri altından ırmaklar akan Cennetlere koyar. İman yeterli değil, imanın hemen arkasından sâlih amel de ol­ması gerekir.

“Ameli sâlih”; iki yüzlülük değil, tek yüzlü olmaktır. İslâm’a yan çizmek değil, Ona gönül vermektir. Onun emir ve yasaklarını hayata geçirmektir. İşte, Allah(cc) dilediğini yapar. Mü’minlerin mükâfatlan-dırümasi kâfir ve münafıkların cezalandırılmasını irade etti mi bunları yapar, yaparken de O’nu hiçbir güç ve kudret aciz bırakamaz.[17]

15- Kim ona (Allah’ın kuluna) dünyada ve ahirette yardım etmeye­ceğini zann ediyorsa, hemen gökyüzüne bir sebeb uzatsın, sonra kes­sin. Baksın kurduğu tuzak kinini giderecekmi.

Bu âyet hakkında tefsirciler hayli uzun görüşler ortaya atmışlar. Türkçe’de” olduğu gibi Arapça’da da zamir vardır. Bu zamirler, ismin yerini tutan kelimelerdir. Bir şahısdan veya bir olaydan bahsederken ismi- bir yerde veya birkaç yerde söylenir, daha sonra da onun yerini tu­tan zamir tekrar edilir. Devamlı ismi tekrar etmek kulağa hoş gelmez ve muhatab üzerinde de iyi bir etki bırakmaz.

İşte bu âyette geçen “Hû” zamiri üzerinde de tefsirciler hayli gö­rüşler ortaya atmışlar; Bir kısmı “yensura hû” daki “hû” zamirinden maksat, Hz. Peygamber’dir. Bir kısmı da; okuyan herkes, yani Kur’ân’ı okuyan her Mü’mindir diyorlar. O zaman mana şöyle olur: Kim; “Allah ona bu dünyada da ahirette de yardım etmez” zannediyorsa, o zaman; eline bir ip alıp kendini assın, işini bitirsin anlamında…

Veya “kim, Allah Peygamberi’ne yardım etmez”, yani bu âyette ge­çen “o” zamirinin Hz. Peygamber’e işaret ettiğinden hareketle Peygamberi’ne yardım etmez, bilgisi zannı içinde ise; “bir merdivenle göğe çıksın da Peygamber’e gelen vahyi kessin.” (Bunu yapamayaca­ğına göre şimdi baksın bakalım hilesi öfke duyduğu şeyi, yani Allah’ın Peygamber’e olan yardımını engelleyebiliyor mu?” Ki Allah Nebi’sine yardım etmiş, Mekke’de tek bir kişi olarak İslâm’ı yaymaya başlamış, 23 yıl gibi kısa bir zamanda Arap yarımadası İslâm’ın hâkimiyetine girmiş.

“Yensurahû” kelimesindeki zamir: Hz. Peygamber’e işaret etmiş bile olsa, O bugün artık Peygamberin şahsında O’nuıı yolunda giden, O’nun sünnetine sarılan Müslüman’dır.

Müslümanlar Hz. Peygamber’in sünnetine uydukları müddetçe Allah’ın yardım ve nusreti de Mü’minlere gelecektir. Bazı Müslümanlar; “İslâm için çalışıyoruz da bu yolda bir arpa boyu mesafe kat edemiyoruz” diyorlar. O zaman metodlannın Allah Rasülü’nün me-tod ve sistemine uygun olup olmadığına bakmaları gerekir.

O’nun devlet adamlarına gönderdiği mektuplardaki ifadelerden tu­tun da, insanlara İslâm’ı anlatmadaki metod ve tekniklerini savaşlarda ve barış zamanlarında izlediği sistemi iyi incelemek gerekecektir. Yoksa İslâmi olmayan yol ve metodlarJa İslâm için başarıya ulaşmak mümkün değildir.[18]

16- İşte biz onu açık ayetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah diledi­ğini hidayete erdirir.

17- İman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Nesara, Mecusiler ve (Allah’a) ortak koşanlar, şüphesiz Allah kıyamet günü onların arasını ayıracak. Şüphesiz Allah herşeye şahiddir.

Bu âyetin benzeri iki âyetin tefsin daha önceden geçti. Biri Bakara Sûresinin 62. âyetinde diğeri de Maide suresinin 69. âyetinde.. Hatta bu konu ile ilgili olarak başlı başına bir kitap bile yazıldı.

Bir kısım insanlar; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ayrımı yoktur iyi kalbli herkes Cennete gidecektir” şeklinde fikir de beyan ettiler.

Fransızlar Cezayir’i işgal edince oradaki Müslümanlar yıllarca Fransıza boyun eğmedi. Ülkeleri işgal edildi ama “Allah kâfirlere, Mü’rninlerin yüreğine, kalbine gidecek yolu vermeyecektir.” Ayetinde ifade edildiği gibi- kalblerini işgal edemediler.

Mü’minler, imanlarından dolayı kâfirlere asla boyun eğmeyince, müsteşriklerine “Analiz Kur’ân” diye bir broşür hazırlatıp o broşüre, bu âyetlerin manasını tahrip ederek, Tefsirini yönlendirerek: Bakın kutsal kitabınız Kur’ân’da Bakara Sûresi’nde, Allah (cc); “iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, yıldıza tapanlar için büyük mükâfaatlar vardır.

Rableri katında…. “buyruluyor şeklinde yorumlayarak, kendilerinin de, “İyi insanlar olduklarını, kanıtlamaya çalışarak; biz de sizinle Cennete gideceğiz, Cennette sizinle beraber olacağız diyorlar.[19] Öyle ise bu dünyada da iyi geçinelim. Yöneticiniz Ahmet Muhtar yerine Mitterant olmuş ne fark eder” şeklinde onları aldatma ve oya­lama yönüne gitmişlerdir. İşte ülkemizdeki insanlardan biri de “mal bulmuş Mağribli” gibi bunu Türkiye’de aynen yayımladı.

Halbuki Bakara Sûresi’nde, Allah (cc); Yahudi, Hıristiyan ve Mecûsüeri saydıktan sonra; “iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler” şeklinde iman ve sâlih ameli belirlemiştir. Yahudi, Hıristiyan ve Mecûsiler, Kur’ân’m tarif ettiği şekilde iman ve sâlih amelini yapsın o zaman Cennete gider. Ama Kur’ân’m tarif et­tiği şekilde iman ve sâlih amel yapmazsa: Hacc sûresinin bu 17. âye­tinde Allah; “iman edenlerle Yahudi, Hıristiyan, yıldıza tapan, ateşe tapan mecûsilerin ve Allah’a şirk koşup ata, ite, puta tapanların arasını ayıracaktır.” Mü’minler bir tarafa, hristiyanlar bir tarafa, yahudiler bir tarafa, şeklinde ayrılıp ona göre muamele olunacaktır.

Allah(cc) herşeye şahiddir. Yani bu dünyada insanları kandırabilir­ler. Kuvvetli deliller ortaya koyup, haklı oldukları kanaatini oluşturabi­lirler. Fakat Allah herşeye şahiddir ve ayrımı da O yapacaktır.

Bu dünyada Müslüman gibi giyinip, Onun gibi traş olup sakalını uzatan, hatta dükkanına “besmeleyi şerif” asanlar, biz Müslümanları kandırabilirler. Ama ahirette Allah’ı asla…..[20]

18- Görmedin mi, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu ona, Allah’a secde ederler, (insanlardan) bir çoğunun üzerinede azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa ona ikram eden olmaz. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.

Kur’ân-ı Kerim’de 14 yerde “secde âyeti” bulunmaktadır. İşte o secde âyetlerinden bir tanesi de Hacc sûresinin 18. âyetidir.

Bu âyet okunulduğu veya işitildiği zaman; Müslüman’ın abdestli bir şekilde kıbleye yönelerek; “Niyet ettim Allah rızası için tilavet sec­desine” deyerek niyet edip secdeye gitmeli ve orada üç, beş, yedi defa “sübhane Rabbiyel âlâ” dedikten sonra “AHahû ekber” diyerek ayağa kalkmalıdır.

Müslüman bn secdeyi niçin yapar? Allah-u Teâlâ bir âyette, “Onlara (imansızlara) itaat etme..! Rabbine secde et. Ve Ona yakın ol” buyurmaktadır. Rabbe en yakın olunan yer secdedir, secde halidir. Yine bir yerde, “Kâfirler secde etmez ama biz ederiz” diye secde edilir. Bu âyette de “Görmedin mi, görür gibi bilmedin mi? Allah’a yerde ve gökte olanların tamamı secde eder, güneş, ay secde eder, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar secde eder, insanlardan bir çoğu secde eder.” buyruluyor.

Biz Mü’minler de secde ederiz. “Yârabbi biz de o secde eden in­sanların içindeyiz,” diyerek secde etmemiz gerekir. Âyette: Güneş, Ay, Yıldız, Dağ, Ağaç ve Hayvanlar gibi mahlûkâtın da sayılması, in­sana heran birer hatırlatma için konmuş işaret taşlan gibidir. Gündüz insan güneşe bakacak, dağlara, taşlara etrafındaki hayvanlara bakacak Rabbine secde edecek. Gece de Aya, yıldızlara bakacak, onların her an Allah’a secde ettiklerini hatırlayıp Rabbine olan secdesini yapmayı ha­tırlayacaktır.

Allah’ın alçalttığını yüceltecek yoktur. Allah(cc) kimi alçaltmış ise, ona kimse izzet-i ikramda bulunup yüceltemez. Allah dilediğini yapar.[21]

19- İşte şu ikisi (mü’minle-kafir) Rableri konusunda çekişen iki hasımdırlar. İnkar edenlere ateşden elbise biçilmiştir. Başlarının üs­tünden de kaynar su dökülür.

20- Onunla (kaynar su ile) onların karnındakiler ve derileri eritilir.

21- Onlar için demirden kamçılar vardır.

22- Oradan, o gamdan her kurtulmak isteyişlerinde oraya geri çevrilirler ve “Yangın azabı tadın” (denir).

İşte şu ikisi Rableri konusunda birbirleriyle hasm olup çekiştiler, yani Mü’minler ve onların karşısındaki; Yahudi, Hıristiyan, Mecûsi ve yıldıza tapanlarla, putperestler. Mü’minler bir gurup Mü’minlerin dışın­dakiler de bir guruptur.

Her ne kadar sayıları çok isimleri değişik olsa bile, âyet onların böyle olduğunu ifade ederken günlük hayatta da uygulama böyledir. Bütün küfür milleti Müslüman’a karşı tek vücut olabiliyor.

Allah(cc) Mü’mine hasım olan gurubdan kâfirlere, ateşten bir el­bise biçmiştir. Ve başlarından aşağı bakır eriyiği dökülür. O dökülen su veya bakır eriyiği ile karınlarında olanın tamamı ve derileri de eritilir. Deri olmaktan çıkar ve onlar için demirden kamçılarla vurulur. Onlar o acıya dayanamayarak oradan ne zaman çıkmak isterlerse tekrar ateşin içine geriye iade edilir. Onlara yakıcı azabı tadın denilir. Dünyada bunu inkâr ediyordunuz.[22]

23- Şüphe yokki Allah iman edip ameli salih işleyenleri altından ır­maklar akan cennetlere kor. Orada altın bilezikler ve incilerle süslene­cekler. Orada elbiseleride ipekdiı.

O Cennet’teki elbise bu dünyadaki ipek gibi değil, ondan daha üs­tündür dünyadaki en güzel elbise ipektendir.

Allah-u Teâlâ, gözlerin görmediği, insanların hayal edemediği gü­zelliklerin var olduğu, Cennetteki ni’metleri bize anlatırken; bizim kav-rayabilmemiz, kıyas etmemiz için dünyada en iyi olan şeylerle misal vermiştir.[23]

24- Sözün güzeline ulaştırıldılar ve çok övülenin (Allah’ın) yoluna kavuşturuldular.

Bu âyet bir önceki 23. âyetle bağlantılı olarak izah edildiği zaman, 23. âyette; Allah-u Teâlâ iman edip sâlih amel işleyenleri Cennete ko­yacağını ve O Cennetin altından ırmaklar aktığını, oradaki Mü’minlerin altın ve incilerle süslenip ipekli elbiseler giyeceklerini bildiriyordu. İşte bu âyette de; “o Mü’minler sözlerin en güzeline götürülmüşlerdir.” buyruluyor. En güzel sözde, Yâsîn Sûresi’nde ifade edildiği gibi; “Allah’ın Mü’mirileri selamlaması ve kendi Kelamı olan Kur’ân’i bizzat kendisinin okumasıdır.” Ve “onlar en güzel bir yola iletilmiş, övülmüş bir yola iletiliyorlar” anlamındadır.

Bir de, âyetler tek başına da hükümler ifade ederler. Yani “sebebi nuzûl âyeti tahsis etmez” kaidesi gereği olarak, âyetleri, sebebi nuzûlün dışındaki bir olay, bir durum içinde, kullandığımız gibi, âyet bir ön­ceki âyete bağlı olmadan, Cennet kelimesi kullanılmadan Allah (cc); “O, Mü’minler sözlerin en güzeline, en temizine doğru yönlendirilmiş­lerdir.”

“Allah’a çağırandan daha güzel sözlü kim vardır. Allah’tan daha gü­zel sözlü kim vardır”[24] diye de bir âyet vardır. En güzel söz de Kur’ân-ı Kerîm olduğuna göre Mü’minler, Allah’ın Kelamı’na doğru yönlendirilmişlerdir.[25]

Dünyada da en güzel söze Mü’minler sahiptir. En güzel sözün de özü “Kelime-i Tevhiddir” ki; “Kelime-i Tayyibe’nin” izahında tefsiri geçmiştir. Allah’a Hamdü senalar olsun; sözlerin en güzeli olan Allah’ın Kelamı’na biz Mü’minler bugün sahibiz. Dünyada hiç bir yazar yoktur ki, başka bir yazardan başka bir şahısdan etkilenmemiş olsun. Ama Allah’ın Kelamı’nda böyle bir şey yoktur. Aksine insanlar Ondan etkilenir ve Mü’minleri Allah(cc) O kelamıyla hidâyete ulaştırmıştır.

O Mü’minler güzel söze ulaştırıldığı gibi, övülmüş yola da ulaştırıldı ve hidâyet olundular.

Yollar, bu âyetten anlaşıldığı gibi birden çoktur, Övülmüş bir yol vardır, o da İslâm yoludur. Bu yol üzerinde gidenler bir önceki âyette ifade edilen Cennet ni’metlerine kavuşacaklardır.[26]

25- Şüphesiz inkar edenler ve Allah’ın yolundan ve insanlar için kıldığımız, kendisinde yerli ve misafirlerin eşit olduğu mescidi haram­dan alıkoyanlar… Kim orada zulüm ile ilhadı isterse ona acıklı azabı tattırırız.

Müslümanları Allah’ın yolundan ve de yerli, taşralı ayırımı yapma­dan, bütün insanlar için kıble yapılan Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar, İnkar edenlerdir.

Ayette, hem Allah yolundan alıkoyanlar, hem de Mescid-i Haram’a, Hacc ve diğer ibadetler için yönelenleri alıkoyanlar olmak üzere iki hu­sus üzerinde durulmaktadır. Daha önceleri yurdumuzda Hacc mevsiminin yaklaşhğı zamanlarda bir hastalık ortaya çıkardı. Öyle bir akıllı hastalıktı ki başka zamanlar bu salgın çıkmaz, Hacc mevsimi yaklaştı mı ortaya çıkardı.

İşin enterasan tarafı; Türk Televizyonu’nda başka yerde çekilmiş, hastalıkla alakası olmayan filimler, Arabistan Televizyonlarına da sa­kın Türk hacılarını almayın diye hastanelerde kuyrukta bekleyen insan­lara haber olarak yayınlatırlardı. Şu anda bile Hacca vizeyle ve uçakla gitme zorunluluğu vardır. İşte bu durum âyette ifade edilen Mescid-i Haram’dan alıkoymadır, engellemedir.

İnançsız insanlar önce Müslüman’ı Allah yolundan, Onun rızasını kazanmayı amaçlayan iman yolundan alıkoymaya çalışır. Müslümanlar’ın inanmaması, ibadetlerini yapmaması için gerekli olan her türlü yola başvurur.

Bu birinci derecede Allah’ın yolundan alıkoymada, Türkiye’de Türkistan’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da ve daha diğer İslâm belde­lerinde, Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak için başarılı olamamış­lardır.

Bunda başarılı olamayınca, âyette ikinci derecede ifade edilen Mescid-i Haram’dan alakoyma işlemi başlar. Yukarıda ifade ettiğimiz örnekte de olduğu gibi kolera, vize vermeme; kota koyma gibi mazeret­lerle Müslümanlar’ın yıllık kongresi, yıllık biraraya gelip kaynaşması olan Hacc ibadetinden alıkoyma yönüne gitmişler.

Ayette Kabe’den, engellenmesinden bahsediliyor da Mescid-i Haram’a konulan engel namaza konulmuyor. Kur’ân’da namazı engel­lerler âyeti yoktur. Fakat, Mescid-i Haram’a gitmeyi engellerler diye birçok âyet mevcuttur.

Mescid-i Haram; farkına varsak ta varmasak ta Oraya ziyarete gi­den insanlara birçok şeyler verir. Olayları tahlil etme, meseleleri kav­ramada Müslüman üzerinde olumlu şeyler bırakır. Hacc’ dönüşünde de etrafındaki insanlara; “Filan ülkeden gelen hacılar şöyle iyiler, yardım severler, filan yerdekiler.de hakikaten yardıma muhtaç, Müslüman kardeşlerimiz, zulüm altındalarmış, Müslümanlar güçlü olmalı, onlara maddî ve manevî destek vermemiz gerekir” şeklinde birşeyler anlatır­lar. Belki de o Müslüman da devlet olma fikri yoktur ama, ona bu ha­vayı Mescid-i Haram’ı ziyaret hissettirir. Onun için Kabe’nin büyük bir önemi vardır. Âyetimiz de bu konu üzerinde durmaktadır.

“O Mescid-i Haram’da kalanlarla dışarıdan gelenler eşittir.” Bu âyetten hareketle müçtehidlerimiz hayli fıkhı meseleler üzerinde dur­muş, Haremin toprağı satılır mı, satılamaz mı? kiraya verilir mi, veri­lemez mi,? gibi münakaşalar yapmış, deliller de ortaya serd etmişler.

Bir kısım müçtehid; “harem sınırları içindeki bölge bütün dünya Müslümanlarmındır.” demişler. Hanefi fıkhına göre de Harem sınırları içinde kalan kısmın toprağı satılamaz, kişi üzerine ev yapma hakkına sahiptir. Sattığı takdirde toprağı değil, evini satma hakkına sahiptir, ki­raya verdiğinde de toprağı değil, evini kiraya vermiştir. Onu kiraya ve­rebilir.

Bu hususların geçerli olabilmesi, bütün İslâm ülkelerinin aynı şuur ve hedefde birleşip “Birleşmiş İslâm milletlerini” oluşturmalanyla mümkündür. Konsey oluşturulur. Konseyde her İslâm ülkesi nüfusu oranında temsil edilip, konsey bir fon oluşturup o fondan da gelen hacı­lar için evler yapılır, Müslümanlar’ın oralarda belirli zamanlarda kala­bilmesi için yerler tahsis edilir. Bu iyi bir organize ile mümkündür, înşaallah bunları görmek nasip olur.

Günümüzde insanları Mescid-i Haram’dan alıkoymanın yollarından birisi de vize olayıdır ki tarihde böyle bir olayın bir benzeri yoktur. Orası Ümmet-i Muhammedin en büyük mescididir. Fıkıh kitaplarımızda şöyle bir fetva vardır. Bir kişi camiden halı çalsa ona tazir cezası uygu­lanır da had cezası uygulanmaz. Zira her Müslüman’ın yeryüzündeki her mescidde hakkı vardır. Endonezya’dan Amerika’ya varıncaya kadar bütün mescidler Müslümanlar’ın ortak malıdır. Hatta Müslümanlar ge­rekirse mescidde yatabilirler.

Bir de Mescid-i Haram’dan alıkoymanın diğer bir nedeni de eko­nomik ve siyasî olabiliyor. Bir zamanlar Türkiye’de de kırk yaşın altın­daki Müslümanlar’a Hacc vizesi verilmiyordu. Orada olay çıkarırlar şe­riat ilanı yaparlar diye… Yine İranlıları da olaylar çıkarıyor bahanesi ile bir iki yıl Mescid-i Haram’dan alıkoydular.

Kim Harem’de sapmayı, yani İslâmî çizgiden dışarı çıkmayı murad ederse; İşte Ona zulm ile acıklı azabı taddınrız, buyrulur. (ilhad: Allah’tan başkasına geldiği gibi dini kötülemek Mü’min olduğu halde yasaklanmış olan şeyleri yapmak anlamındadır. Kabire de (Lahid) ismi verilir, zira cenazenin konacağı tarafı içe doğru biraz saptırılır.)

Hz. Ömer (r.a.) Mekke’de kalırken Mescid-i Haram’da namazını kılar evini de Harem’in dışından tutar, orada iskân edermiş. Sebebini sorduklarında; Hz. Ömer (RA): Harem mıntıkasının içinde işlenen gü­nah, dışarıda işlenen günahdan fazladır. Buna delil olarak da, “Kabe’nin içinde kılman namaz Kabe’nin dışında kılınan namazdan bin kat fazla­dır” hadisini göstermiştir.

Harem mıntıkasında işlenen günah, Harem’in dışında işlenen gü­nahdan bin kat fazladır. Delil olarak yukarıda zikrettiğimiz hadis ile Hacc sûresi 25. âyettir. Onun için Harem, İslâm’ın uluslararası bir eği­tim yeridir. Orası günah işlememek için yapılan çalışmanın fiili olarak gösterildiği yerdir. Orada kimsenin gönlü kırılmaz, eziyet edilmez ve de âyette de geçtiği gibi; gönlünden dahi kötülük düşünmemesi gerekir.[27]

26- Hani beytin (Ka’benin) yerini İbrahim’e hazırlamıştık (ve şöyle demiştik): “Bana hiçbir şeyi ortak koşma ve evimi tavaf edenler, kı­yamda duranlar, rükû ve secde edenler için temizle.”

Tevhid inancı gönülledir, bu gönülde olan şeyin görünüre çıkması gerekir. Hürriyet de aynı şekilde gönüldedir, ama bu hürriyetin varlığı­nın alâmeti olarak da bayrak dikilir. Bayrak dikilip millet köle gibi olsa veya millet hür olup bayrak dikilmese, bu da bir anlam ifade etmez.

Allah’a şirk koşulmayacak ama bu soyut halde kalmayıp somutlaş­mak, pratik hayata da dökülmelidir. Onun için Allah Hz. İbrahim (as)’a; Mekke’ye gidip bir ev inşâ edip, orada Allah’dan başkasına ibadet et­meyip, sadece Allah’a ibadet edip, gönüllerdeki birlik gibi bedenlerde de birlik sağlanmalıdır, diye emretmiştir. Kabe, oraya gelen ziyaretçiler ve ibadet edenler için, temiz tutulması gerekiyor. Bu Hz. İbrahim’le be­raber, Hz. Peygambere de şâmildir.

Bizim dinimizin temeli peygamberlerle atılmıştır. Allah-u Teâlâ, Peygamber ve devlet adamı Hz. İbrahim (as)’a Kabe’nin temiz tutulmasını emrediyor “Kavmin efendisi; onlara hizmet edendir.” prensibi bizim dinimizin temelini oluşturur. Onun için günde 5 vakit kendisine yöneldiğimiz Kabe’nin yapılmasında zulüm yoktur. Bir insanın canı ve kanı haksız yere heder edilmemiştir. Bir Mısır’daki pramitlerin yapımı, bir Kremlin’in Sarayı’nm inşası binlerce kölenin kanma mal olmuştur. Onun için bizim tarihimizde, alnımızı ak edecek ibrert dolu hadiseler çoktur.[28]

27- İnsanlar içinde haccı i’lan et, uzun yollardan gelen yaya ve yorgun deve (Çevik binek) üzerinde sana gelsinler.

Alimlerimiz güzel adamlarmış. Ayetleri halka Müslüman kitleye, öyle yerleştirmişler ki: Birisine Hacc’a gittin mi,? diye sorulduğunda, eğer gitmemişse “biz daha çağrılmadık,” veya gitmişse de; “çağrılmışız biz de ona icabet ediverdik” şeklinde cevap verir.

Âyette Allah(cc), İbrahim (as)’e şöyle emrediyor: “İnsanlar ara­sında Hacc’ı ilân et ki, onlar da uzak yollardan, zayıf develer sırtında gelsinler.”

Müfessirler âyetin tefsirinde; “Hz. İbrahim (as) Ebu Kubeys da­ğına çıktı ve oradan insanları Hacc’a çağırdı. Analarının rahimlerinde, babalarının sulbünde olanlar O’na, “lebbeyk” diye cevap verdiklerini” anlatıyorlar.[29]

Bugün genetik mühendisliği hayli gelişti. Bu sayede insanların ka-rekterlerinden nasıl olacağı üzerinde duruyorlar. Belki birkaç yıl sonra genetik mühendisliği öyle gelişecek ki kişinin genine bakıp bu da “leb­beyk” diyenlerdir, diye bir tesbit raporu verilebilir mi?… günün birinde belki olabilir.

Ayette; “uzak yollardan zayıf develerle, çevik binekle gelsinler” buyurulmakta, Tabiiki uzak yollardan gelince hayli yorgun ve zayıf ola­rak geliyorlar. Bugün otobüs ve de uçaklarla gidiliyor, iyi bakımlı araba­lar bile oraya varıncaya kadar bir hayli yoruluyorlar. İmkanlar ne kadar iyi olursa olsun neticede bir güçlük meşakkat söz konusudur. Haccın farzıyyetini, Hz. Muhammed (sav)’in insanlara duyurması emri olarakda anlaşılabilir.[30]

28- Kendilerine ait menfaatlara şahid olsunlar ve kendilerine rızik olarak verdiği hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansın­lar. Onlardan yeyin ve yoksulu fakiride yedirin.

İşte bu meşakkatli yolculuğu kendileri için faydalı görsünler. Hacc’a gitmenin faydası, diğer ibadetlerde olduğu gibi kişinin kendisinedir.

Menfaati tek değildir. Çoğul olarak kullanıldığından dolayı faydalan, Allah’ın emrini yerine getirmek. Bütün dünya Müslümanlar’ımn dertle-şip kaynaşabildiği bir yer, ticari ilişkiler kurmayı sağlıyor. Hacc ibadeti içinde ticaret yapmak yasak değildir. Bazıları adam Hacc’a mı gitti tica­rete mi gitti, belli değil, dememeli. Dinen yasak değil. Bu konuda özel âyet inmiştir.[31]

Götürebildiği kadar mal götürüp, gelirken de getirebildiği kadar mal getirebilmelidir. Yasak olan; Müslüman’ın Müslüman’la ticaretini en­gellemektir. Bunun günahı Hacc’ının üstüne yükleniyor.

“Enam” koyun, deve, sığır cinsine denir. Bu isimle de bir sûre mev­cuttur. Allah’ın kendilerine nzık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine, belirli günlerde Allah’ın ismini anmaları için… Kurbanı kestik­ten sonra da, o kesdiğiniz etlerden kendiniz yiyiniz, fakir olanlara da yedir iniz…[32]

29- Sonra kirlerini gidersinler, (traş olup temizlensinler) adaklarım yerine getirsinler ve Beyti atik’ı tavaf etsinler.

Sonra kirlerini gidersinler yani traş olup banyolarını yapsınlar. Hacc’a gidenler, Arafat’ta vakfeden sonra şeytanı taşlarlar, sonra kur­banlarını keserler, daha sonra da ihramdan çıkmak için başlarını traş ederler.

Adaklarını yerine getirsinler ve o “atik” olan Evi tavaf etsinler. Bu tavaf, “ziyaret” dediğimiz tavaf dır. “Atik” kelimesi eski, tarihi anla­mına geldiği gibi değerli anlamında da kullanılır. Üçüncü olarak da “hür” anlamına gelir. AH İmran suresi 96. âyetinde; “Yeryüzünde İbadet İçin yapılan İlk ev Bekke(Mekke)’dekidir.” şeklinde buyruluyor. Bu ilk ev de Hz. Adem (as) tarafından inşaa edilmiştir. Onun için Kabe Hz. Âdem (as) kadar eskidir ve değerlidir, çünkü peygamberler yapmıştır. Hür bir evdir. Kâfirlerden daha ziyade Müslümanlar’ın hâkim olduğu, peygamberlerin hâkim olduğu bir evdir.

İnsan iyi şeyin etrafında dolaşırsa iyi insanların etrafında bulunursa iyi olur. İyi olan güzel kokan bir güle baktığı zaman nasilki insan te­bessüm edip, kokusundan zevk alırsa onun gibi, bu insanın bütün hüc­relerine etki eden bir şeydir.

Hoşa gitmeyen şeyler de insanın bedenini zekasını etkilediği gibi hücrelerini de olumsuz yönde etkiler.

Kısacası, iyi olandan insan iyi yönde, kötü şeyden kötü yönde, hür olan şeyden de hür olma yönünde etkilenir. Kabe’de hür olunca, Onu ziyaret eden insanlara hürriyet aşkını verir. Kâfirlerin sultasından, ev­lerin, ülkenin mal-mülkün hür olmasını ve ibadetin hür bir biçimde Allah’a yapılmasını insana motive eder. Yine hür insanla arkadaşlık eden kişi de hürriyet duygusu, köle insanla dolaşan insanda da kölelik ruhu gelişir. Hz. Peygamber’in bir hadisini[33] atalarımız; “İs’linin yanında oturan da is mi’slinin yanında oturanda da mis kokar.” şeklinde terceme etmiş ve ata sözü haline getirmiştir.[34]

30- İşte (Hac) budur. Kim Allah’ın hürmetlerine saygı gösterirse Rabbi katında bu onun için daha hayırlıdır. Size okunanların dışındaki hayvanlar helâl kılınmıştır. O halde putlardan olan pislikden ve yalan sözden kaçının.

Kim Allah’ın, bu haram kıldığı yerleri yüceltir saygı gösterirse; Rabbinin katında kendisi için bu daha hayırlıdır. Yani Allah tarafından yüce, muhterem kabul edilen, Kabe, Mina, Arafat gibi yerlere hürmet gösterirse, demektir.

Deve, sığır, koyun, keçi gibi “enam” size helal kılındı. Size okunan­lar müstesna. Okunanlar, Maide Sûresi’nde geçmişti. Domuz, Allah’tan başkasına kesilenler, leş, bir de parçalayıcı hayvanların öldürdüğü’dür.[35]

Putların pisliğinden ve yalan sözden sakınınız. Şöyle bir şey söyle­nebilir: Putların pisliği’de olur mu,? veya taştan, ağaçtan bakır ve ben­zeri maddelerden yapılan bir heykelin putun pisliği nedir? Tabi ki bun­ların maddî herhangi bir pisliği yoktur ama insan ruhunu karartıp kir­lendiren manevî pislikleri vardır.

Başka bir âyette de; “Müşrikler neces’dir, pis’dir.” buyrulmakta,[36] Ayette; “Necis” denmiyor necis; gözle görülen maddî bir pisliği ifade eder. Ama “Neces” ise manevî pisliği ifade eder.

Bugün televizyonlarda veya günlük hayatımızda Batı’nın hristiyan-lık aleminin insanlarını ve diplomatlarını görüyoruz, üzerindeki elbise­leri pırıl pırıl, bedenleri temiz, güzel kokular da sürünüyorlar. Ama ma­neviyatları pis..! İsbatı mı? Amerika’nın hangi diplomatı dünyanın ne­resine girdiyse orada kargaşa, orada vahşet, orada huzursuzluk olmuş­tur.

İşte pis ruhlu olunca gittiği yerlerdeki insanları da aynı şekilde etki­liyor. O pis ruhlulukları onlara sirayet edip,o gittiği ülkelerde neceslik-leri ortaya çıkıyor. Maddî pislik, kişinin kendisine zarar verdiği gibi, en çok etrafındaki birkaç kişiye de etki eder. Onlara da pis kokular ulaştırır. Ama manevî pislik, iman hastalığı, öyle bir şeydir ki, binlerce-milyonlarca insanı etkileyen onları zulüm altında inim inim inletmek zelil bir haldir.

Onun için Allah (cc); “putların pisliğinden, put adamların necase­tinden sakınınız” buyuruyor ki; bugün Türkiye’yi geri bırakan, senelerce geri kalmasını sağlayan, putlaşmış ilahlaşmış insanlardır. Yalan söz­den de uzak durunuz ki; “inkarcılık yalan sözdür, iftira yalan sözdür, yalana şahitlik, ticarette haksız kazan yalandır.”[37]

31- Allah için hanifler olarak (Allah’dan başkasının Hanlığına gö­nülden dahi meyletmeden) ve Allah’a ortak koşmadan. Kim Allah’a or­tak koşarsa sanki gökyüzünden düşüyorda kuş onu kapıyor veya rüz­gar onu uzak bir yere uçuruyor gibidir. (İmanın yüceliğinden inkarın uçurumuna düşer.)

Ayette geçen “sema” kelimesi gökyüzü anlamına geldiği gibi yüce-yüksek anlamına da gelir. Her insan İslâm fıtratı üzerine yaratıldığı için yücedir, değerlidir. Buna göre; yücelerden-yüksek değerden, aşağı düşmüş demektir ve bunu yani bu düşüşü iki misalle canlandırıyor:

Sanki onu bir kuş kapmışta kaçırmış veya onu bir rüzgar atıp gö­türmüş de en çukur bir yere atılmış gibidir. “Mevdûdi” bu âyeti izah ederken; onu yüksek olduğu yerden kapıp kaçan kuşları; değerli imanlı insanların yolunu kesip alakoyan şeytan gibi adamlara, rüzgarı da; hevâ ve heves rüzgarına benzetip, nefsinin etkisi, nefsinin rüzgarları ile yüce yerde kalamayıp kendisini aşağılara doğru atıvermiş insana benzetiyor.

Müslüman’a düşen görev; âyetin başında ifade edildiği gibi; hanîf olarak, şirke düşmemeksizin, bu değerli makamdan düşen insanları kurtarmak ve de diğer insanların düşmemesi için çalışmaktır.[38]

32- İşte böyle. Kim Allah’ın şeairine (işaretlerine) saygı gösterirse bu saygı kalblerin takvasındandır.

Allah’ın “Şeairi”, “Remizleri”; yani Allah’a ibadet için konulan alâ­metleri ki; Mekke’deki Kabe, Mina, Arafat, Namaz, Oruç, Zekat, Ezan gibi şeylerdir, Şeair; diğer bir ifadesiyle bir partiyi, vakfı, hayır kurulu­şunu, ticarî kuruluşu, vb. temsil eden-sembolize eden bir amblem, bir rozet gibidir.

İşte kim İslâm’ın bu şiarına, alâmetlerine saygı gösterirse, bu kalblerin takvasındandır. Kalbi takva ile dolu olanlar bu saygıyı göste­rirler veya onu yapanların kalbi takva ile dolar. Şeair, gaye ve hedef değildir. Onun için ayette; “Şeairillah” denmiştir.Yani bu İşaretlerin hepsi Allah’ındır, O yaratmıştır, Yaratılan her şey bize Allah’ı işarat eden şeylerdir. Sizler işaret taşına takılıp kalmayın işaret edilene yü­rüyün takvaya kavuşun.[39]

33- On.ar (kurban, hayvanlar) da belirli bir zamana kadrin iÇin er vardır. Sonra on.ar.n (kurban için) varacak.ar, yer Beyti atik’dir.

Hayvanlarda, sizin için faydalar vardır; belirli bir zamana kadar. Yani kurbanlık olan yerde kesilinceye kadar. Bu âyette şu fıkhî hüküm çıkmıştır: Kurbanlık hayvanlardan, kesilinceye kadar yararlanılabilir.

Kurban kesme olayının, Hz. İbrahim (as) zamanından beri var ol­duğu bilinmektedir. Efendimizden önce müşrikler bu ibadet için işaret­ledikleri, belirledikleri hayvanlardan bir daha yararlanmıyor, üzerine binmiyorlar, yük yüklemiyorlardi. Medine’den Mekke’ye giderken; bunu orada kurban edeceğim demişse, adam yürüyor, yoruluyor, devesine binmiyordu. İşte bu âyet, böyle bir yersiz asılsız olan davranışı kaldır­maktadır.[40]

34- Kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine Allah’ın adını anmaları için, biz her ümmete bir ibadet (kurban) yeri kıldık. Sizin ilahınız birtek ilahdir. Ona teslim olun. Yumuşak kalblüeri müjdele.

Her ümmet için kurban kesecek bir mahal kıldık. Kurban yalnız Ümmet-i mahsus bir ibadet değil, geçmişde ki bütün Peygamberlerin ümmetinde bu kurban ibadeti vardır. Bu günkü Yahudi ve Hıristiyanlarda da bu inanç vardır. Yine Kur’ân’da, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem (as)’in iki oğlunun kurban olayı anlatılmakta, Müslümanlar’m Hacc’daki kurban yeri Mina’daki kurban kesme yeridir.

Rızık olarak onlara verdiği o “enam”da (hayvanlarda) Allah’ın(cc) ismini ansınlar. Keserken, “Bismillâhi Allâhû Ekber” diyoruz. Bunun anlamı şudur: “Yârabbi, bu “en’amı” yoktan var eden sensin, bir kuzu veya yavru olarak anasından doğup, daha sonra otları yoncaları yiyip bu büyük haline getiren sensin. Her ne kadar biz bunun etini yemek için kesiyorsak ta bunu dahi keserken yine sana şükrediyor, senin bir ve tek olduğuna, senden başka ismi anılacak hiçbir ilahın olmadığına iman ve tasdik ederiz” demektir.

“Sizin ilahınız tekbir ilah’dır. Ona teslim olun. Allah’tan başka ilah­lar edinip veya sizin gibi adamları ilahlaştırıp onlara teslim olmayın. Gönülden, kalbden inananları da müjdele…” Âyeti kerime sonunu açık bırakmış, Mü’minlerin ne ile müjdeleneceğinden söz edilmemiş. Bu da dünyadaki sıhhat, afiyet devlet, ahirette ise Cennettir. Ve de Mü’minlerin menfaatına olan bütün hayırlardır.[41]

35- O (yumuşak kalbli ola) nlar, Allah anıldığı zaman kalbleri titrer. Başlarına gelene sabrederler, namazı kılarlar, ve onlara verdiğimiz rızıkdan infak ederler.

Bu âyetde, bir önceki âyette geçen (muhbitin); boyun eğen müte-vazi kişilerin sıfatını anlatıyor.

O kimseler öyle insanlardırki, Allah’ın ismi anıldığı zaman kalbleri titrer, kendilerine birşey isabet ettiğinde sabr ederler, başına bir kaza, bela gelse sabr eder. Allah’ın dini doğrultusunda yaşamak ve yaşarken meydana gelen sıkıntılara sabr ederler. Bunlara sabrettiği gibi bir iyilik veya bol miktarda Allah’ın nimetlerine kavuştuğu zaman da sabreder, haddi aşıp azgınlık yapmaz.

Yoksa sabr etmek; eve çekilip kapıları kapatıp, dış dünya ile bütün irtibatı kesip, sabır teşbihi çekmek değildir; küfür dışarda kol gezerken.

Böyle bir sabır ne Peygamberin ne de Sahâbe’nin hayatında mevcut değildir.

Zaten âyet te böyle bir şeyi reddediyor. Ayette; “Onlara birşey isabet ederse….” şeklinde ifade edilmiş, bir şey isabet edecek, savaşta yara alacak, dinini yaşamak için küfrü engelleyecek, dinine namusuna dil uzatıp o da bu yolda çalışıp gayret gösterip yapılması gerekeni yap­tıktan sonra, sabr edecektir. İşte bunlar birer isabettir.

Namazlarını kılarlar, kendilerine verdiğimiz azıklardan da dağıtır­lar. Âyette, kendi azıklarını demiyor. “Bizim onlara verdiğimiz azıklar­dan dağıtırlar. Ne güzel bir ifade. Allah’ın vermiş olduğu mülkün zeka­tım sadakasını vermeyen adam, kendisine karşılıksız olarak 100 mil­yon verilip bundan sadece 2,5 milyonu fakirlere verilmesi istenince vermekten kaçman, çekinen gibidir.

Allahu Teâlâ, insana milyarlarca değerle ölçülebilen servetler veri­yor. İnsanoğlundan da bunun kırkta birini fakirlere vermesini istiyor. İşte Allah bu âyette Mü’minleri övüyor, o Mü’minlerin bu rızkın, verilen servetin hakkını yerine getirdiklerini ifade ediyor.[42]

36- Kurbanlık develeride sizin için Allah’ın işarelerinden yaptık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar ayakda iken üzerlerine Allah’ın adını anın (kesin). Yanları yere düşdüğünde (öldüğünde) onlardan yeyin ve kanaat edip (istemeyen fakirede) isteyen fakirede yedirin. İşte biz bu hayvanları size musahhar kıldık ki şükredersiniz.

Deveyi de sizin için Allah’ın alâmetlerinden kıldık. Onda da Allah’ın alâmetleri vardır. Gâşiye Sûresi’nde de “Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratıldı?, Semaya bakmazlar mı nasıl yukarı kaldırılmış?… şeklinde, bizim dikkatimiz etrafımızdaki varlıklara çekilmektedir. Bunların hep­sini dikkatli bir nazar ile nazar eylediğimizde kişiyi Allah’a götüren bir vasıta, bir yol olduğunu göreceğiz.

Allah(cc) deveyi de, (ki bu âyette kast edilen kurbanlık develerdir.) şeâirinden kabul etmiştir. İslâm’ın alâmeti farikalarından biri de; kur­banlık için ayrılan develerdir. Sizin için onda hayır vardır. Kurban kes­mekle kurban ibadeti yerine getirilir. İbadetin sonunda sevab alma, etini de insanlara dağıtmak suretiyle insanlara faydalı olma sözkonusudur.

“O ayakta iken Allah’ın ismini anınız.” Bu âyette devenin kesiminin ayakta olduğuna işaret vardır. Deve ayakta kesilir. Sığır ve koyun cinsi ise yatırılarak kesilir. Devenin bir ayağını bağladıklarında ayakta iken boynunun en dibinden bir yere hançeri saplayıp kesiliyor, kendine has bir kesme usulü.

Âyet Allah’ın isminin anılarak ayakta kesildiğine işaret ettikten sonra “O yanı üzeri yatıp öldüğünde, siz kendiniz yeyiniz ve etrafınız daki ihtiyaç sahibi insanlara da ihtiyaç sahibi olmayanlara da yediriniz. Yani fakir olana da zengin olana da yedirilir.

İşte böylece biz bu kurbanlıkları sizin emrinize amade kıldık, olaki şükredersiniz. Bütün bu mahlûkat insan için yaratılmıştır. İnsanın fay­dalanması için yaratılmıştır. Bunlardan faydalanıp yiyip içip Rabbine şükredesin diye. Birisinin bize bir faydası dokunsa dönüp, dönüp ona teşekkür eder hürmet gösteririz.

Halbuki O, yukarıda bahsi geçtiği gibi kendi yanından birşey vermi­yor. Allah’ın ona vermiş olduğu nimeti şuradan alıp size veriyor.

Mesela bir kumaş hibe eden kişiyi düşünün; kumaş hibe eden kişi­nin, hibe ettiği kumaş kendisinin icat ettiği birşey değildir. Onun ana maddesi olan pamuğu bitiren yoktan var eden onu yetiştirip bitiren Rabbimdir. O sadece onun tohumunu toprağa atıyor daha sonra da be­lirli işlemlerden geçirdikten sonrada kumaş haline getirip size hediye ediyor.

Yani Allah’ın vermiş olduğu ni’meti bir başka kişinin tasarrufuna veriyor, diğer hususlar da bunun gibidir.

İnsan bütün bu nimetlerin Yaratıcısına değil de onların zahiri geçici olan mucidlerine, hibe edenlerine şükrediyor.

Yoksa Allah’ın ete ihtiyacı yoktur. 37. âyette de bunu ifade ediyor.

Buradan anlaşılan bir başka husus da; Kur’ân-ı Kerim insana kapı çalma adabından devlet yönetimine, kurbanın nasıl kesileceği ve bu kurbana nasıl işlemler yapılacağından, kişinin toplumuna karşı olan gö­revlerine varıncaya kadar bütün herşeyin edeb ve adabını bize öğreti­yor.[43]

37- Onların (kurbanlıkların) kanları ve etleri asla Allah’a ulaşmaz. Ancak sizin takvanız O’na ulaşır. İşte o hayvanları size musahhar kildıki size yol gösterdiği için Allah’ı büyükleyesiniz. Muhsinleri (Allah’ı görür gibi ibadet edenleri) müjdele.

Takva ; içimizi hak için süslemek, dışımızı da halk için süslemek, İslâm’ın emir ve yasaklarını severek gönülden yerine getirmektir.

Bir şeyh efendi; “Yarabbi bana uzun ömür ver,” diye dua ediyor­muş. Müridi eri; “Efendim inşaallah Cennete gideceksiniz, orada Allah’ın her türlü ni’meti var” dediklerinde; “Cennette her türlü ni’met var da, “namaz” ni’meti yok. Hiç olmazsa bu dünyada biraz daha çok yaşayalım da “namaz” ni’metinden istifade edelim” demiş.

Böyle kişilerde namaz sevgisi o kadar yerleşmiş ki, onu ifade et­mek mümkün değil. Allah’ın bütün emir ve yasaklarını severek yapmak gerekir, zorla değil. İş zorla oldu mu randımanlı bir şekilde yürümez.

Günümüzde insanların kanunlara uyma konusundaki tavrını suç iş­leme oranlarından anlayabiliriz. Severek uyanlar olduğu gibi, çoğunluğu da zorla uyum gösteriyor. Bu da toplumda huzursuzluk meydana

getiriyor. İnsanlar kanunlara emir ve yasaklarla ilgili kuralları inanarak yapmalıdır.

Zaten İslâm’i devletin istediği de budur. Önce iman, daha sonra bunları hayata geçirmek esasdır. Şimdiki düzende ise kanunlara iman olmadığı gibi, kanunlar da kendisine inanılmasını emr etmez. Sadece uyulmadığı, yerine getirilmediği zaman, maddî bir ceza uyguluyor ve işi zorbalığa vuruyor. Ama İslâm’da öyle zorbalık değil, iman vardır. İmanın da ötesinde severek, gönülden bağlanarak emir ve yasakları yerine getirmek vardır. İşte Allah’a da ulaşan bu kalblerdeki takvadır.

“İşte böylece, Allah bunları sizin emrinize verdi” Allah’ı, vermiş ol­duğu ni’metler sebebiyle büyükleyesiniz. “Allâhû Ekber” diyesiniz diye. İşte kurban keserken “Bismillâhi Allâhû Ekber denilmesinin da­yanağı bu 37. âyeti kerimedir. Yârabbi, en büyük Sensin. Bu maddî şeyler önemli değil, Senin büyüklüğünün önünde bunlar bir hiç kalır.

“İyilikte, güzellikte bulunanları müjdele” Muhsin; iyilik yapan an­lamına geldiği gibi güzel şeyler yapan anlamına da gelir.[44]

38- Şüphesiz Allah iman edenleri savunur. Şüphesiz Allah bütün hainleri ve nankörleri sevmez.

İmansızlar, (Hz. Peygamber (sav)’e) “Bu adam bunlarla mı, bu gü­cüyle mi İslâm’ı yüceltecek,? Dünyaya Peygamber olarak görevlendiril­diğini söylüyor. Yarın biz bunu ve adamlarını ezer geçeriz” diyorlar.

Kâfir imansızlığı doğrultusunda o kadar çalışıyor ki, bugün basın yayın araçlarında apaçık bir şekilde görmek mümkündür. Kâfirin çalış­ması ile Mü’minin (inançları doğrultusundaki) çalışmalarını oranlarsak, Mü’minin çalışmas:, kâfirin küfrü doğrultusundaki çalışmasının binde birine tekabül eder.

Allah, ni’metlerini imanımızın ölçüsünde verseydi, Müslümanlar olarak şu seviyemizin altında olmamız gerekirdi. Ancak Allah (cc) bizi, bizim azıcık gayretlerimizin karşılığını çok fazlasıyla veriyor.

Şu anda dünya siyasileri, askerleri ve basın mensupları nezdinde toplumun en saygı değer insanları, islamı yaşayan nıüslümanlardır, Adı Müslüman olanlar değil. İşte bu, Allah’ın mü’min insanları korumasıdır.[45]

39- Zulme uğramaları sebebiyle kendileriyle harb edilenlere (harb) izni verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.

Mekke döneminde iken Efendimiz (as), 13 yıl kâfirlerin her türlü eziyet ve işkencelerine karşı fiili mukabelede bulunmayıp, kendine gön­derilen âyetleri insanlara duyurmuştur. İşkencelere maruz kalan Sahâbesi’ne ve O’na inanan Mü’minlere sabrı tavsiye etmiştir.

Mekke’den Medine’ye hicret edildikten sonra da zamanı gelince Allah (cc) savaşa izin vermiştir.

Zulme uğramalarından dolayı, o kendileriyle harb edilen Müslümanlara harb izni verilmiştir. Bu ayet, savaşa izin veren âyetler­den biridir. Allah onlara yardım etmeye kadirdir.

Müşrikler, savaşa izin veren bu âyeti duyarlar ve yine bu olaya gü­lerler. Buhari’nin rivayet ettiği bir hadis de; Hz. Peygamber Medine’ye varınca nüfus sayımı yaptırmıştır. Fakat nüfus sayımından sonra kaç kişi olduğunu bildiren bir rivayet yoktur. Bedir harbinde, haydin harbe denildiğinde herkes harbe iştirak eder. Çocuklar alınmaz, bazı küçük Sahabeler de “parmaklarımızın ucuna basarak büyük görünmeye çalış­tık” rivayetleri vardır ki, Bedir savaşma 313 kişilik bir gurupla katılınmıştı.

İşte böyle az bir guruba savaş izni verilse ne olur, verilmese ne olur, şeklindeki, müşriklerin alaycı tavırlarına cevap niteliğinde; “Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir” buyuruluyor. Böylece Mü’minlere bir moral müşriklere de bir cevap olmuş oluyor âyet..

Bakara sûresi 190. âyette de “Sizinle harb edenlerle Allah yolunda harbedin ama haddi aşmayın…” yani misli iîe mukabele ediniz. Misli ile mukabele etmek vardır. Bazı kardeşlerimiz batıya şirin görünmek için, (bilhassa üniversite çevresindekiler) “İslâm’da savunma harbi vardır. Müslüman’ın yayılmacılık politikası yoktur. Kendilerinin üzerine gelen­lere savunma yaparlar” demektedirler.

Eğer Öyle olsaydı Hz. Ömer (RA) Kudüs’e niye gitti? Mısır’ı niye fethetti? Türkmenistan, Azarbeycan yöreleri niye fethedildi…..? Veyahutta Hz. Peygamber İstanbul’u niye hedef gösterdi!..?

Yine, Bakara 191. âyette de “Onları nerede bulursanız öldürünüz.” Bazı inançsızlar, İslâm’ı kötülemek için bu âyeti basın yayın yoluyla in­sanlara duyurmaya çalışıyorlar ve “Müslümanlar’ın eline fırsat geçerse, sizi nerede bulurlarsa kesecekler” diyorlar. Çok satan bir gazetenin üst düzey yetkilileriyle görüştüm de; “nasıl görüyorsunuz İslâm’ı?” dediğimde. “İslâm hâkim olduğunda kesileceğimizden korkuyoruz” di­yorlar.

Tabiiki bu kişilerin özgeçmişini araştırıp, işin temeline vakıf olduğu­muzda altında İslâm olduğunu müşahede ediyoruz. Fakat yetişme tarzları ve imansız görünmelerinin neticesinde elde ettikleri dünyevî imkanlar yüreğin en derinliğinde olan imam kapatıyor.

Kendisine, “bak, sen yaman bir adamsın, serçeyi bülbül diye satan adamsın, gazeteyi bu güce getirecek insansın, şu İslâm’ında insanlara reklamım propogandasını yapsak,” dedim. Çok samimi olarak söylediği şey şu; “Benim yetişme tarzım budur. Ama dinin tanıtımı konusunda bilmiyorum. Batıda da örneği yok. Biz Batı dünyasını, gazetelerini günlük trajlarını takib ediyoruz. Ama dinin böyle bir örneği batıda yok” diye ifade etti.

  1. âyetteki ifadeler, bu tür insanlara, bu şekilde aktarılmış ama âyet; size fiilen harp açmış kişileri kasd ediyor, onlar yakalandıkları yerde öldürülür. Yani Müslüman’a fiilen harp açmış inançsızları öldür­memek; “bin tane kuzuyu bir kurda teslim etmek, veya bin tane koyunu bir kurda feda etmek” gibi bir durumdur. Allah (cc), dürüst insanların korunması için kötü insanlara karşı sert tedbirler almıştır.

Atalarımız bize, “su gibi aziz ol” demiş. Su yumuşaktır, ağacı yu­muşatır, ağacın tepesine kadar çıkar. Orada çiçeğe dönüşür güzel ve faydalı olur. Ama demirin üzerine ne kadar su dökülürse dökülsün, onu yumuşatmak yerine sertleştirir. Onu yumuşatmak, için şekil vermek için ateşe konulursa ve örs’ün üzerinde balyoz veya çekiç ile dövülünce bir faydası olur. Bir takım imansızların dövülmesinin hikmeti de budur. Yani savaşın mantığı, anlamı budur.

Batı’ya yaranmak isteyen bazı zat-ı muhteremler; Kur’ân-ı Kerîm’deki yumuşaklık ve merhametle ilgili âyetleri gündeme getirirler de, harple ilgili âyetleri hiç yazmazlar. Kur’ân’da bir âyet varki, zimmî-lerin durumunu bildirir. “Onlarla harb ediniz, tâki zillet içinde vergilerini getirip ödeyinceye kadar.” buyrulmuştur. Bu âyetin hayata uygulanışı, İslamın hakim olduğu geçmiş dönemlerde yapılmıştır. Hz. Ömer, Hz. Osman zamanında, gayri Müslimlerin giydikleri ve kullandıkları eşya­lar hiç bir zaman Müslümanlar’inkinden üstün olmamıştır.

Günümüzde “ehli zimme” hakkında araştırma yapanlar, bahsi ge­çen buna benzer âyetleri dahi Avrupa’nın hoşuna gitmez diye zikre­demiyorlar. Müslüman ülkesinde, Yahudinin bindiğine Müslüman bi­nemiyor, onun giydiğini Müslüman giyemiyor, onun kullandığı ortamı Müslüman kullanamıyor. Tabii bu kanunla sağlanmış değil ama pratikdeki uygulama böyle.

Yine Bakara suresi 193, âyetinde de; “Tamamen din Allah’ın dini oluncaya kadar fitne, zulüm, imansızlık yeryüzünden kalkıncaya ka­dar…” buyrulmaktadır. “Kalkıncaya” dan maksat, imansız adam kalma­yacak anlamında değil, onun hâkimiyeti ortadan kalkıncaya kadardır.

Bu hususu insanlara biz anlatamadık. “Yeryüzünde fitne kalmayın-caya kadar” buyuruyor Allah (cc). Yeryüzündeki birtakım insanlar, Afrika’daki insanların kanını, canını emmiş, ayağının altındaki maden­lerini almış, başının üstündeki ormanlarım traş etmiş, fakirlik ve zaru­ret içinde bırakmıştır.

İşte bir gurup Müslüman çıkıp bunlara haddini bildirmeli. Ayetin emrettiği; “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar” dediği husus.

Üç kişi bir araya gelseler bir çete kurup küçük çocukları yakalayıp yaksalar dünya ayağa kalkıyor. Amerikada da olduğu gibi yakın bir zamanda Belçikada ondan fazla çocuğu öldüren yüksek tahsilli önemli bir görevi de olan biri yakalandı. Bunlara karşı yine dünya ayağa kalktı. Bunlar yaktıkları insana belki beş dakika acı verirler.

Ama devlet halinde kurumlaşmış imansız çeteler eğitim yoluyla ço­cukları dinden uzaklaştırarak milyarlarcasmj cehenneme atıyorlar.İşte cihad, bu devlet çetesinin yakma işine son vermektir.

Herkes toprağına, hanımına ailesine sahip çıkacak, hayata din hâ­kim olacak, din hâkim olduğu zaman da huzur ve güven olacaktır.[46]

40- Onlar yalnız “Rabbimiz Allah” dedikleri için haksız yere yurt­larından çıkarıldılar. Eğer Allah insanlardan bir kısmını (kafirleri) bir kısmıyla (mü’irinlerle) def etmeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın ismi çokça anılan mescitler yıkılırdı. Ona yardım eden Allah mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, galiptir.

“Allah’ın harbe izin verdiği adamların, yurtlarından haksız yere çı­karılan insanlar olduğunu ifade ediyor. O insanların bir tek suçu var. “Rabbimiz Allah”, demeleri. Buruc Sûresi’nde d&;(ayet 8) “Onların, Aziz ve Hamîd olan Allah’a imanlarından başka bir suçları yoktu. İmansızlar onlardan, intikamı; “bunlar Allah’a iman ediyor” diye alıyor ve ateşte yakıyordu.”

Günümüzde de imansız yöneticilerin Müslümanlardan intikam al­mak, çeşitli eza ve cefalar yapmak, harp ve darpleri Müslüman ülke­lerde geliştirmelerinin yegane sebebi, bu insanların Müslüman olmala­rıdır. Ortadoğuda bitmeyen savaş buna bir örnektir.

Savaşın hikmetini de 40. âyette şu şekilde açıklıyor. “Eğer Allah (cc) imanlı insanlar vasıtasıyla imansızları yok etmeyi kılmamış ol­saydı…” Bakara Sûresi’nde (Ayet 25) Davud (as)’ın komutanı “Tâlut” ve “Câlut’un” olayını bahsettikten sonra; “Allah(cc), bazı insanları bazı insanlarla def etmemiş olsaydı, yer yüzünde fesat çıkardı,” buyurduğu gibi. 40. âyette de dağ başlarındaki rahiplerin sığındığı manastırlar, ya-hudilerin havraları, hıristiyanlarm kiliseleri ve içinde Allah’ın çokça anıldığı mescidler yıkılır. Demekki mescidler toplumun birliğini, dirliğini sağlayan hürriyetini sembolize eden, bozulmayı önleyen yerlerdir.

Buradan şu anlaşılıyor; Devlet yönetimiyle ibadethaneler arasında sıkı bir alaka ve bağlantı vardır. Yönetimi inançsız insanlar elde ettiği zaman -ki tarihde bunun örnekleri vardır- gerek hristiyanlık, gerek ya-hudilik, gerekse İslâm beldelerinde bu dinlerin yaşadığı ve yaşamakta olduğu zaman ve mekanlarda fitne, fesat çıkıp Allah’ın bolca zikredil-diği mescidler yıkılmıştır.

Onun için Müslüman, inanan insanlar, yönetimi ele geçirmelidir. Yâni Müslüman Musa (as) gibi olmalı. Musa (as) denildi mi Asâ, Asâ denildi mi de Musa (as) akla gelir. O Peygamber, Firavun karşısında çok hoş, yumuşak söz söyler, elinde Asâ’sı olduğu halde. Asâ bir kılıcı, bir gücü ve bir kuvveti temsil ediyordu. Firavun’un karşısına asâ’sı ile çıktığı zaman; “Bak kılıcımla seni tehdit etmiyorum. Sana zor kullanmı­yorum, yumuşak bir dille İslâm’ı tebliğ ediyorum. Fakat beni bu tebli­ğimden alakoyup engellersen, benim üzerime gelirsen seni bununla mahvederim” mesajını veriyordu. Nitekim Kızıl denizde de gereken ders, O Asâ ile verilmiştir.

İşte Müslüman Musa (as) gibi olmayıp, idareyi ele geçirmezse müşrikler-kâfirler dünyanın neresinde olursa olsun bu ibadethaneleri yıkarlar. Kullanılacak, yıkılacak çok yerler olduğu halde ille de bu mescid ve benzerlerini yıkarlar. Bunu yapmalarından maksat, yönetimi el­lerine geçirdiğinin bir alâmeti, hâkimiyetlerinin bir sembolü olarak kul­lanmalarıdır. Allah (cc) buna dikkatimizi çekiyor.

Bir de bize moral veriyor, teselli ediyor. Dünyanın günümüze kadar ulaşan en eski yapıları olarak, Mekke’deki “Kabe’yi Muazzama”, Yine Mısır’daki “Karnak Mabedi” bilinir.

Kabe Hz. Âdem (as) tarafından temelleri atılmış, Hz. İbrahim (as) tarafından da bu temeller üzerine tekrar inşa edildiğine dair âyet vardır.

Bu husus şunu gösterir. Zaman içinde inananlarla inanmayanlar ara­sındaki hak-batıl mücadelesi devam eder ama galib gelen, inanan-Müslümanlar olmuştur.

Gerçi şu anda biz Müslümanlar biraz mağlubiyet içindeyiz, ama ta­rihimize baktığımızda, 1400 yıllık İslâm tarihi hep zaferlerle doludur. Son 150 sene içinde Müslümanlar tökezleyip zillete düşmüştür. Bu hemen hemen bütün milletlerde vardır. Nasılki tökezlemeyen atın mev­cudiyeti mümkün değilse ve de tökezleyen at daha sonra tökezlediği gibi kalkabiliyorsa, inşallah yakın bir gelecekte Müslümanlar da bu zilletten kurtulacaktır.

“Allah’ın dinine yardım edenlere Allah mutlaka yardım eder.” Âyette iki tane te’kid edatı kullanılmış. Türkçemizde bunu “mutlaka” kelimesi ile ifade ediyoruz. Buna göre mana “Mutlaka ve mutlaka, Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım eder.” Şüphesiz Allah (cc) güçlüdür. Gâlibtir. Ancak yardımı, güçlü ve azîz olan yapar, bu vasıfları olmayan birisinin yardımı da sınırlı olur. Allah’ın dinine yardım edenlere yardım edeceğini vaad ettikten sonra, kendisinin de güçlü ve gâlib olduğunu ifade ediyor bu da, dikkati calibdir.

Günümüzde basın-yayın yoluyla hep süper devletlerin teknolojik üstünlükleri Müslümanların gözlen önüne seriliyor. Onlara gözdağı verircesine, hergün yeni yeni ürettikleri ölüm makinaları olan silahlar gösteriliyor.

Ama biz inanıyoruz ki Hz. Peygamber de her sabah kalktığında, ya­tağında ilk söylediği; “lâilâhe illaîlâhu vahdehû lâ şerike leh, lehül-mülkü velehül hamdü ve hüve alâ külli şeyin kadir.” bu söz olmuştur. Biz Müslümanlar da bu sözü söylemeliyiz. Böylece biz kendimizi mo-ralmen yüceltip güçlü ve kuvvetli bir hale geliyoruz. Zira bütün silahlar da, Allah’ın yarattığı şeydir. Allah’ın yarattığı şeylerden değil kendin­den, Onun gazabından korkmak gerekecektir.

Allah’ın, inananlara yardım örnekleri tarihde sayılamıyacak kadar çoktur. Roma’nın güçlü kuvvetli askerlerine karşı Hz. İsa (as)’ın üçbeş neferi, Roma’nın hıristiyan olmasına sebep olmuştur.

Cengiz’in ordularına karşı Müslümanların sabır ve metaneti, onların Müslüman olmasına sebep olmuş ve tarihde Cengiz’in torunları İslâm’a hayli hizmetler yapmıştır.[47]

41- Onlara eğer yeryüzünde (iktidar için) bir mekan verirsek na­mazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar. İşlerin sonu Allah’a aittir.

Bu âyet bize derki; “mutlak surette devlet kurulmalıdır. Namazınızı dosdoğru kılabilmeniz için, zekatınızı edâ edebilmek için, insanlara emr-i-bil ma’ruf nehy-i- anil münkeri yapabilmek için devletin kurulması gerekir.” Çünkü bunlar devletle mümkündür devlet olmadığı takdirde ferdî olarak kaçamak usulüyle yapılır.

Onlara yeryüzünde dinlerini tatbik edecek bir mekan verirsek ki, âyette kast edilen Medine’dir. Medine’ye hâkim olup müşrikin sözü orada geçmeyince, namazlarını dosdoğru kılarlar, zekatlarını verirler, iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar, işlerin sonucu Allah’a aittir. Yani kimin gâlib kimin de mağlup olacağını Allah(cc) bilir ve O belirler.

Günümüzde çeşitli işyerlerinde ve devlet kuruluşlarında Mü’minler rahat bir şekilde ibadetlerini yapamamaktalar. Mesela, askeriyede na­maz kılanların atılmasının istenmesi veya namaz kılmak için işinin ba­şından ayrıldığında müdürü veya patronu tarafından tehdid edilmesi, namaz kılarken; acaba beni görürler mi? gibi bir endişe içinde namaz kılması, diğer taraftan zekatta ve Hacc ibadetinde çıkan birçok sorunun temelinde Müslümanların devlet olmaması gerçeği yatmaktadır.

Eğer devlet İslâmî olursa; askeriyedeki Müslüman komutan gönül rahatlığıyla namazını kılacak. Fabrikada, büroda, dairede çalışan me­mur, işçi namaz vakitlerine göre çalışma saatleri ayarlanacağından ra­hatlık içinde, işini aksatmadan kılacak.

Aynı husus diğer ibadet ve itaatler için de geçerli olacaktır. Müslüman zekatını verecek; müftülere dirayetli gördüğü alimlere soru­yor: “Acaba devlete vergi olarak verdiklerimiz zekat yerine geçer mi?” veya ödediğimiz vergilerden de zekat vereceğiz mi diye. Tabi ki bunlar Müslümanlar arasında çözülmesi gereken, İslâmî devletin olmayışın­dan kaynaklanan hususlardır.

Biraz da bu hocalardan kaynaklanmakta. Devletle bitecek bazı problemleri dahi ferde yüklemekte. Mübarek gecelerden birinde bir ar­kadaşı vaaz ederken dinledim: Cemaatine, içkiyi içersiniz sonrada be­nim karşıma gelirsiniz, faizi alırsınız yersiniz yine camiye gelirsiniz, değil mi? şeklinde hep cemaati suçluyor. Onlara çıkış yolu göstermi­yordu. Zira küçük esnaf bile olsa, faize bulaşmadan mümkün değil, hatta şehri bırakıp dağa çıksa bir sürü koyun edinip yünlerini kendisine giyecek yapsa sütünü de gıda yerine yese, bu adam o koyunlarının kı­şın yiyeceği yem’i için bankadan kredi almak zorunda, sistem öyle ku-rulmuşki bunu atıp İslâmî Sistem’i kurmadan başka çaresi yok. Hz. Osman (ra); “Hz. Allah Kur’ân’la yapmadığını, sultanla yapar” demiş­tir. Yani yönetimle yapar. Kur’ân’ı evin köşesine assanız Kıyamete ka­dar durur. Kendiliğinden bir şey yapmaz. Ama sultan onu uygular, yani yönetimde icraat vardır.

Onun için yönetime sahip çıkılmasını vurgulayan âyetlerden biridir 41. âyet.[48]

42- Eğer seni yalanlıyorlarsa, bunlardan önce Nuh, Ad ve Semud kavmide yalanlamıştı.

43- İbrahim’in kavmi ve Lud’un kavmide (yalanlamıştı.)

44- Medyen halkıda (yalanlamıştı.) Musa’da yalanlandı. Kafirlere zaman tanıdım. Sonra yakalayıverdim. Benim inkarım nasılmış?

Bu âyetler Hz. Peygamber (sav)’e birer tesellidir. Tabiki O’nun şahsında bugün de bu teselliler bizedir. Bu teselliyi o döneme ait gör­memeli.

“Eğer seni yalanlarsa” yani getirdiğin bu âyetleri okuduğunda; “sen sihirbazlık yapıyorsun, insanlar arasında fitne fesat çıkarıyorsun” der­lerse, desinler. Daha önce de Nuh (as)’ın kavmi Nuh’u yalanlamıştı, Ad Kavmi, Semud Kavmi, İbrahim (as)’ın Kavmi, Lût (as)’ın Kavmi, Şuayp (as)’ın Kavmi, Medyen halkı da aynı şekilde peygamberlerini yalanlamışlardı. Hz. Musa (as)’ın elinde o kadar mucizeler olmasına rağmen, Onu da yalanladılar.

Burada Lût (as)’ın örnek olarak gösterilmesinin hikmeti ki; O’nun kavmi fuhuşta çok ileri giden bir kavimdi. Lût (as) çalıştı gayret gös­terdi, onların yalanlamasına rağmen devlete nail oldu.

Yine “Yûsuf Sûresi’nde” geçtiği gibi, yüksek sosyete; “o erkekle mi zina edilir, bununla mı zina edilir?” “Şu kralın hanımının yatmak istediği erkeği bir görelim.” gibi yaptıkları ahlâksızlığı kendi aralarında anlatan bir kavim iflah oldu, düzeldi.

Nuh (as)’ın kavmi (o kadar inat ki, imansızlıklarının neticesi) helak edilmiş, daha sonra Nuh (as) devletini kurmuştur. Diğer bahsedilen peygamberler de yalanlanmalarına inkâr edilmelerine rağmen devletle­rini kurmuşlardır. İşte bunları misal olarak veriyor ve bize diyorki, top­lumdaki fahişelerin sayısı ne olursa olsun, köşe dönenlerin sayısı kaç olursa olsun, soyguncu katillerin sayıları ne kadar çok olursa olsun, yeterki İslâm’ı temsil eden insanlar bu peygamberlerin yolundan yürüsün, onların taktiğini kullansın.[49]

45- Zalim olan nice memleketler helak ettik. Onlar(in ülkelerinde) şimdi çatıları üzerine çökmüş, nice terkedilmiş kuyu ve nice (ıpıssız) yüksek köşkler vardır.

Zalim olan nite şehirleri helak ettiğini, tavanlarının yere çöktüğünü ve su kuyularının muattal kaldığını, yıkılmayan köşklerin insansız kal­dığını haber vermekte, yani peygamberlerine ve Onların yollarından gi­den insanlara Allah(cc) yardım etmiştir.

İki türlü yardım etmiştir; birincisi. Nuh (as) kavminin “Tufan” ile boğulması, Lût (as) kavminin “yere batırılması” şeklinde kâfirlerin he­lak olması diğeri de; Müslümanların galib gelmesi ki,[50] Davud’un (as) komutanı olan Talut’un, Calut’u yenmesi Ona galib gelmesi gibi. Yani Allah (cc) kâfirlerin saltanatının sona erece­ğine birçok âyetle işaret etmiş, geçmişte bunun örnekleri olmuştur. Kıyamete kadar da olmaya devam edecektir.[51]

46- Onlar yeryüzünde gezmedilermi ki (kafirlerin bu harabelerini görüp ibret alarak) düşünen kalbleri, işiten kulakları olsun. Çünkü (iman konusunda) gözler kör olmaz. Ancak göğüslerindeki kalbler kör olur.

Onlar yeryüzünde şöyle dolanmazlar mı, seyahat etmezler mi? Bu bir turistik seyahat ta olabilir. Kur’ân diğer âyetlerde de “yeryüzünde gezin, dolaşın, yürüyün dini yalanlayanların akibetine bakınız…” buyu­rur. Tarihimizde ünlü seyahatnameleri olanlar vardırki en meşhurları Evliya Çelebi, İbni Batuta’dir. Son dönem seyyahlarımızın ünlüsü de M. Akif merhumun değerli arkadaşı Abdurreşid İbrahim Efendi’dir. Gezdiği yerlerin kilometrelerini dahi vermiştir. Kendisi Kazan Türklerindendir. Seyahatmdaki amaç; İslâm alemini uyandırmaktır.

Bir de ilim seyahatleri vardır ki, Buharı, Müslim gibi hadis yazan zatların ilmi seyahati gibi. Bir de ticarî seyahatler ki İslâm’ın dünyanın herbir tarafına yayılmasına vesile olan Müslüman tacirlerdir. Allah-u Teâlâ bunlara açıklık getirmeden, yani ilim için, ticaret için olduğunu belirtmeden “yeryüzünde dolaşmamızı” istiyor.

Yani hangi vesileyle dolaşılırsa, dolaşılsın fark etmez, dolaşırken de ibretle çevreye, etrafımıza bakmamızı istiyor. “Zira dolaşsalardı el­bette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu” buyuruyor. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz, sinelerdeki kalbler kör olur.” Hakikati görmeyen kalbdir.

Bakara Sûresi’nde; (Ayet 18) “Onlar sağırdırlar, kördürler dilsizdir­ler” buyruluyor. Bunlar “Ateistim” diyen imansızlardır. Bu insanların da bizim gibi gözü kulağı ve dili de vardır. Güzel yazılar yazar, etrafın­daki sesleri işitir ve eşyaları görür.

Fakat âyette geçen körlük ise “Gözdeki değildir, göğüsdeki kalbdir.” Kalb deyince de, daima sol tarafımızda olan sesini (atışlarını) duyduğumuz çam kozalağı gibi olan et parçası değildir. O, gözle gö­rülmeyen şeffaf bir şeydir. İnsanın iyiyi görmesi, güzeli kavraması bu kalb ile olur.

Gözün görmesine “nazar” (bakma), kalbin görmesine de “basiret” denir. Hakk’ı görmeyenlere; “basireti kapanmış” deyimi kullanılır. Gerçek körler bütün kafirlerdir. İki gözü de âmâ olan kişinin enkötü hali kaldırımdan düşer ama, sonra yeniden kalkar. Gönül gözü kör olan ka­firler ise cehenneme düşer ve asla çıkamaz.

Bir adama iki gözünden birisi kapatılacak denilse her halükârda hiç birine razı olmaz ama mutlaka birisi kapatılacak ısrarında bulunulduğu zaman, akıllı olan insanın başdaki gözünün kapatılmasına razı olup ba­siret gözü dediğimiz kalb gözüne razı olmaması gerekir. Çünkü baş­daki gözün kapatılması dünya ni’metlerini görmemizi engeller, dünyada fani olduğu için geçicidir.

Gönül gözünün kapatılması ise; bu dünyada karamsar bir hayat ya­şamamıza, ahirette ise sonu gelmez bir derecede Cehennemde yan­mamıza sebeb olur. Ebu Cehil’in başındaki gören iki gözü ona fayda vermedi. Buna karşılık, “Âmâ” olan Abdullah bin Ümmî Mektum’un basiret gözünün açık olması onun iman etmesine sebep oldu. O bu ha­liyle müezzinlik yapma şerefini elde ediyor, hatta müslümanlar harbe gittiklerinde Medine’deki yönetimi ona bırakıp gidiyorlardı.

Birgün hukuk fakültesinde okuyan gençlerle islam hukuku ile ilgili dersler yapıyordum, derken aynı yere akşam saaat yedide, elinde bir beyaz değnekli “Âmâ” biri geldi, birkaç dakika sonra bir tane daha, derken bir tane daha, tam dört âmâ kişi geldi.

Sohbet bitiminde sorduk; “hayrola nereden nereye?” “Biz burada Kur’ân öğreniyorduk günümüzü şaşırmışız, birgün sonra gelecektik” dediler.

Azmin elinden hiç birşey kurtulmaz. Bu kişiler birçok İslâm devleti başkanlarına mektup yazıp oralardan, kendilerinin okuyabileceği bir Kur’ân istemişler. Derken Yeşilköy havaalanı gümrüğüne Pakistan’dan bir Kur’ân gelir. Tabiiki üzerinde Mushaf yazılı, kabartma usulü olduğu için, devletin sırlarım ifşa edecek casusluk malzemesi zannederler ve Diyanet İşleri Başkanlığından o konuda rapor isterler. Neticede hallolur.

Yani o gümrüktekilerin görmeyen baş gözü ve içindeki basiretinden kaynaklanan azmi, öbür tarafta da bazı çevrelerce saygı duyulan zahiri gözü daima, öküzün karpuz kabuğunu gördüğü gibi menfaatini gören, basireti kapalı, Allah’ın alâmetlerini göremeyen insanlar…!!![52]

47- Azabın çabucak olmasını senden istiyorlar. Allah asla sözünden dönmez. Rabbin katında birgün sizin saydıklarınızdan bin sene gibidir.

Hz. Peygamber (as)’e; nerede Allah’ın azabı? Hani, kâfirlerin mağ­lup olacağını söylüyorsun? Hani ahiret, Kıyamet? diyorlar. Bunları gü­nümüzün inançsızları da söylüyor; “Kur’ân’da Kıyamet yaklaştı, ay ikiye ayrıldı âyeti var ama 1400 yıl geçmiş daha Kıyamet gelmemiş.?”

İşte Hacc Sûresi’nin 47. âyetinde, “Allah vadinden dönmez,” buy-rulur, sonra “yakın” demesinden, yaklaştı demesinden kasıt; Allah in­dinde 1 gün, bizim için bin seneye tekabül eder. Böyle olunca da Kıyametin ne zaman kopacağını bilemeyiz.

Azabı acele eden kâfirlerin başına azâbları geldi ve de kendi gözle­riyle gördüler. Âd kavmi, Semud kavmi, Lût ve Nuh (as)’ın kavimle­rinde olduğu gibi, Hz. Peygamber’in de karşısında duran kâfirlerin de başlarına azâbları geldi. Gerçi Ebu Cehil göremedi. O’nun oğlu îkrime Mekke’nin fethini görünce, “iyiki babam Bedir’de Ölmüş, Mekke’nin fethini görseydi tamamen kahrolurdu.” diyor. Ama ilahî tecelli gerçek­leşir, İkrime(ra) Müslüman olur ve İslâm’a da güzel hizmetler eder.

Günümüzün Azılı kâfirlerine de bu gözle bakıp, belki birgün gelir İkrime gibi Müslüman olurlar da, bu sefer İslâm’ın bayrağını taşıyıp onun yücelmesi yolunda gayret gösterirler düşüncesiyle hareket etmek gerekir. Yoksa Cehenneme iyi odun olur, hayli de kilolu, iyi de yağı çı­kar düşüncesinde olmak ve o şekilde hareket etmek yanlış bir davra­nıştır.[53]

48- Halkı zalim nice şehirlere mühlet verdim, sonra onları yakala­dım. Dönüş ancak banadır.

Bu kadar Müslümanların kanını döken bu imansızlara Allah(cc) niye cezasını vermiyor? diye soruyor kardeşlerimiz. Allah (cc) bu­günkü zalimlere olduğu gibi, tarih boyunca birçok alime de mühlet vermiş ama daha sonra; “Onları ansızın yakalayıverdik.” buyuruyor. İmanlının da imansızın da dönüşü Allah’adır. Bir kısmım âleme ibret olması için bu dünyada cezalandırıyor. Mevlana; “tarihde binlerce kâfir yöneticinin gelip geçmesine karşılık bunların içinden Firavun’un isminin zikredilmesini ibret alınması içindir” diye ifade etmektedir.

Yine Mevlâna bir hikayesinde şöyle zikrediyor; bir kurt, bir aslan ve de tilki ava çıkarlar, bir tane yaban öküzü, bir geyik, bir de tavşan yakalarlar.

Ormanlar kralı aslan, kurt’dan taksim yapmasını ister. Kurt; yaban öküzünü aslana, geyiği kendisine, tavşanı da tilkiye verir. Buna kızan aslan, kurdun başının derisini bir pençede aşağı indirir.

Sonra tilkiden taksim yapmasını ister. O da aslanın yaban öküzünü sabah kahvaltısında, geyiği akşam yemeğinde, tavşanı da yatarken çe­rez olarak yemesini ister. Aslan, tilkiye; “sen nereden öğrendin bu akılı” dediğinde; “kurdun başına gelenlerden” cevabını verir.

İşte Allah Teâlâ da, ibret almamız için Firavun’un başına gelenleri bize anlatıyor. Bunun anlamı şudur; “Ben firavun, imansızlık yaptım ba­şıma bunlar geldi, sakın ha! siz bunu yapmayın” demektir.

Elektrik direklerine ölüm levhasının konduğu gibi, Allah Teâlâ da tarih direklerine Firavun’u takıvermiştir.[54]

49- Deki: “Ey İnsanlar, ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcı­yım.”

Bazıları “Nezir” kelimesini korkutucu olarak ta tercüme etmişler­dir. “Uyarıcı” kelimesi daha uygundur. Alarm zili gibi herhangi bir du­rumda tehlikede, uyarması dikkat çekmesi için uyarıcı diyoruz.

İşte peygamberler de Cehennem azabının uyarıcısıdır. Küfürün hâ­kim olduğu yerde binlerce milyonlarca insanın ahiret hayatı mahvolduğu gibi, bu dünyası da heder ediliyor. Küfür içinde yaşayan insanların dünyaları o kadar heder ediliyorki o kadar berbatki, basın yayın yoluyla biz Müslümanlara ulaşanı bunun yüzde biridir. Diğer % 99’u bize ulaşmıyor.

Yani kâfirlerin hayatında da çekilmez yönleri, sıkıntı yapan bir çok merhaleler var. Onun için Allah (cc) bizden; “Ey Rabbimiz; dünyada da ahirette de iyilik ver, bizi Cehennem ateşinden koru” şeklinde ken­disine dua etmemizi istiyor. Burada geçen “ateş” genelde Cehennem ateşi olarak anlaşılıyor, doğrudur, ama bu dünyadaki ateş anlamına da gelir, ateş insanın yüreğini bedenini yakar.

Bugün birçok insanın yüreği yanmış, endişeler içinde kıvranıp dur­maktadır. Onun için peygamberler bu konuda da (yani dünyanın aza­bından) uyarıcıdırlar. Hz. Peygamber Mekke insanına; “bakın bu insan­lar sizi sömürüyor,” şeklinde uyarmıştır.

Yine Hz. Peygamber, mektuplarını devlet başkanlarına göndermiş­tir. Gerçi çoğu Müslüman olmadı. Bir Bizans İmparatoru, bir İran Kisrası, Müslüman olmadı ama oralardaki insanlar yeni bir dinin ortaya konduğunu, son Peygamber’in geldiğini duydular ve Mekke’den gelen insanlara haber sormaya başladılar. Binlerce Romalı köle, binlerce Bizanslı çiftçi esaretten zulümden kurtulmak için Peygamber’i bekle­miştir.

Kısacası bu din, insanları bu dünyada da kurtarıyor. Biz hep ahiret vaadi yapmayalım. Günümüzdeki inananlara da, imansızına da, köşe dönücüsüne de, faizcisine de, fuhuş ticaretini yapana da; “Bakın!, bu bıktığınız hayata yeni bir hayat kazandıracak olan İslâm’dır.” demeli­yiz.[55]

50- İman edip ameli salih işleyenlere gelince, onlara mağfiret ve gü­zel rızık vardır.

Daha önceki dönemlerde yazılan tefsirler, genelde İslâm dünyası­nın yükselişte olduğu, parlak dönemlerinde yazılmıştır.

İbni Cerir et Taberî, İbni Kesîr, Zemahşeri, Kadı Beydavî hep o dö­nemde yazılmış eserlerdir. Bazı gençlerimiz bu tefsirlerde cihad ruhu­nun olmadığından şikayetçiler ama nasıl ki; iş yapılırken laf etmenin gereği yoksa, cihadın içinde olan insanın da bundan bahsetmesine, la­fını etmesine gerek yoktur. Cihadı o günün Müslüman’ı da yapıyor, devleti de yapıyor. Böyle bir ortamda bugünkü Müslüman insanımızın yazdığı gibi yazılara gerek yok.

Devletin hâkim olduğu dönemlerde insanlar birçok nimete sahibdir. “İman edip ameli sâlih işleyenlere Allah’tan af ve mağfiret vardır. Değerli ni’metler vardır.”

Bu âyeti iki türlü anlamak mümkündür. Bu dünyada iman, edip sâlih amel işleyenler “devlete” sahip olurlar. Dünyada devlete sahip olunca da güzel nimetler onların olur. İsrâ Sûresinde de (Ayet 13-20) belirtil­diği gibi, “Dünyâyı isteyene dünyayı veririz, ahireti isteyenlere dünyayı da, ahireti de veririz.” buyrularak. Dünyanın da ahiretin de Mü’minlere ait olduğu ifade edilmektedir.

İkincisi de bu dünyada iman edip sâlih amel işleyenlere, ahirette Cennet vardır, anlamına da gelir.[56]

51- Ayetlerimize galip gelmek için koşanlara gelince, onlar alevli ateşin yaranıdırlar.

Ayetlerimize galip gelmek onu aciz bırakma konusunda koşuşturan kâfirlere de yakıcı Cehennem azabı vardır. Onlar yakıcı Cehennemin adamıdır, oranın yaranıdırlar.

Kâfirler de küfürlerinin yerleşmesi için koştururlar. Âyette, “yürür­ler” denilmiyor “koşarlar” ifadesi kullanılmıştır. Başka bir âyette de; “onlar, küfürlerinin yerleşmesi için mallarından infak eder ve onlar ta-ğutları yolunda harb ederler.” buyruluyor.[57]

Müslümanlar’ın azıcık kıpırdanmasından endişelenir, rahatsız olur­lar. Devlet yönetimini Müslümanlar’ın elde etmesinden korkuyor, hatta Müslümanlar % 98 çoğunlukta seçimlerde galip gelseler bile devlet onlara yine verilmez. Çünkü, bu da çoğunluğun despotluğudur şeklinde işi çıkmaza sürme niyet ve düşüncesindedirler.[58]

52- Senden önce gönderdiğimiz her Rasul ve Nebi birşey temenni ettiğinde şeytan onun temennisinin içine birşey atardı. Allah’da şeytanın attığını derhal ibtal eder, sonra Allah ayetlerini sağlamlaştırır, Allah bi­lendir, hükmünde hikmet sahibidir.

Tefsirimize başlarken belirttiğimiz gibi, âyetleri tefsir ederken bi­rinci derecede âyetin âyetlerle tefsirine, ikinci derecede âyetin hadisle tefsirini nazan itibare alıyoruz. Âyetin hadisle tefsiri iki yönlüdür.

Birincisi bizzat Hz. Peygamberin âyeti alıp ve âshâbı’na; bu âyetin manası budur” diye açıkladığıdır. Yani âyetleri Hz. Peygamber kendisi açıklıyor.

Bir de İbni Kesîr gibi, Taberî gibi bazı müfessirler; âyeti alıp o âyetle alakalı hadisleri bulup ard arda veriyorlar. Bunun doğru yönleri olduğu gibi hata ihtimali de vardır. Zira âyetlerle hadisler arasındaki alakayı-ilgiyi kuran müfessirdir.

Bu söylediklerimizi daha iyi netleştirirsek.., birgün Hz. Peygamber Kum üzerine bir çizgi çizer, daha sonra bu çizginin sağına da soluna da çizgiler çizer ve âyeti okur, ve sonra: “işte benim dosdoğru yolum bu­dur, buna uyunuz, şu diğer yollara uymayınız…” buyurur. (İbni Mace Mukaddime) işte bu hadis, âyetin bizzat Hz. Peygamber tarafından yapılan bir tefsiridir.

Bir de Hz. Peygamber’in herhangi bir sebeble bir yerde söylediği hadisi, o konu ile ilgili âyetle ilgisi var diye o âyetin açıklamasına iliş­tirmek iyidir, ama bu hadis bu âyeti açıklar, bu âyetinde anlamı mutlak budur demek yanlış olur.

Bunu, şunun için izah ettik. Gerek bazı tarih kitaplarımız, gerekse tefsirlerimizin bazılarımda şöyle anlatılır. Güya Hz. Peygamber Mekkeyi Mükereme’deyken Necm Sûresi nazil olur. Kabe’nin etrafına gelir, orada Necm Sûresi’ni okur müşrikler de dinlerler, Sûrenin so­nunda secde âyeti olduğundan dolayı Hz. Peygamber secdeye kapa­nınca müşriklerde secdeye kapanır, Sahabe de hayret eder.

İşte şeytan âyetleri isimli kitabı yazan Salman Rüşdü de bu uy­durma olay üzerine kitabını yazmıştır. İşte o esnada Hz. Peygamber sûreyi okurken şeytan, kendisi de birşeyler fısıldamış Hz. Peygamber’in ağzından, Mekke’li müşrikler de Muhammed (sav) bizim putlarımızı da kabul etti. Biz de öyle ise secdeye kapanalım demişler. Bu rivayet tefsir kitaplarımızda var, sağlam olan güvenilir olan müfes­sirler bu olayı reddeder böyle bir şeyi ve o hadis’in senedinde sakatlık var diyerek kabul etmezler. İslâm kaynaklarına “Garanik olayı” diye geçen bu olayı kabul edenler, Hacc Sûresi’nin bu 52. âyetini delil olarak getirirler.

Senden önce biz, hiç bir Peygamber veya Nebi’yi göndermedik ki, onlar birşey arzu ettiklerinde şeytan onların arzusuna kendi vesvese­sini katar. Allah o şeytanın kattığını giderir ve âyetlerini sağlamlaştırır.

Yukarıda geçen olayda, Hz. Peygamber’in ağzından “lât ve menât” gibi, müşriklerin putlarını övücü sözler çıksa bile Allah(cc) onu düzel­tir. Bu konuda ulemâ birleşiyor ama biz temelde böyle bir olayı redde­diyoruz. Çünkü ilgili hadis sağlam rivayetlerle gelmemiştir …

Biz, senden önce gönderdiğimiz her Peygamber ve Nebi’ye, birşey okumak istediklerinde veya birşeyi arzu ettiklerinde şeytan, onların okuduğu mesajına veya arzusu içine vesvese atar.

Yani Peygamber kendisine nazil olan âyeti Sahâbesi’ne okuyor, orada iman edenlerin yanısıra buna inanmayan münafıklar da var. İşte şeytan, imansızların kalbine vesvese atar, âyet hakkında şüphe uyan­dırır veya Hz. Peygamber cihada hazırlanmalarım arzu ediyor. Şeytan da; verirsen hepsini fakir olursun, gidersen ölürsün, şeklinde vesvese veriyor. Hatta şeytan, Efendimizin istek ve arzuları içine vesvese katmak ister ama asla muvaffak olamaz.

Çünkü Rabbim o vesveseyi ortadan kaldırır ve âyetleri Mü’minlerin yüreğinde sağlamlaştırır. Allah(cc) herşeyi bilendir. Hükmedendir.[59]

53- Kalbleri katı olan ve kalblerinde hastalık olanlara şeytanın at­tığı, bir imtihan olsun. Muhakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.

54- Kendilerine ilim verilenler onun Rabbinden bir gerçek oldu­ğunu bilmeleri, ona iman etmeleri ve kalbleri ona ısınması için (Allah onu şeytanın vesvesesinden korur) Şüphesiz Allah iman edenleri doğru yola iletir.

Kalbleri katılaşmış ve kalblerinde hastalık olan insanları imtihan için Allah(cc), onların kalblerine, şeytana vesvese verme fırsatını verir.

Mü’minle kâfiri ortaya çıkarmak için Allah(cc) şeytana vesvese verme imkanını vermiştir. “Herşeyin yaratıcısı Allah’dır” âyetinde ifade edildiği gibi, onun vesvesesini de Rabbim yaratır.

O Mü’minler, Allah’tan gelen hakka iman ederler. Kalbleri de Allah’tan korkar. Allah(cc) iman edenleri dosdoğru yola hidâyet eder. İslam yolunda olmamızın ilk müsebbibi Allah (cc)’dır. Bu Rabbimızin Mü’minlere olan bir lütf-û keremidir. Aynı göze ve uzuvlara sahip bir imansız bunu başaramıyor.[60]

55- Kafirler kendilerine (kıyamet) saati ansızın gelinceye kadar veya hayırsız günün azabı gelinceye kadar şüphe içinde devam edecekler.

Kâfirler de Hak olan Kur’ân hakkında şüphe üzerindedirler, ta ki kendilerine ölüm veya Kıyamet ansızın gelinceye, sonu güdük gün, kı­sır gün gelinceye… kadar. Bu “kısır gün” den maksat “zor gün” anla­mında (yani, hani bazen insan zor birğün geçirir) o gün ile ondan önceki günler arasında gün olarak hiçbir fark yoktur. Sadece o iki günde yaşa­nan olaylar insanı rahatlatır veya onu zor durumda bırakır. İşte böyle zorlu gün “kısır gün, hayırsız gün” olarak ifade edilmiştir. Kafirlere hiç bir hayır olmayacağı için böyle ifade edilmiştir.[61]

56- Mülk o gün Allah’ındır. Onların arasında hükmeder. İman edip ameli salih işleyenler naim cennetlerindedirler.

Fatiha Sûresi’nde “Din gününün sahibi” şeklinde geçiyordu ve bu­nun ne anlama geldiğini açıklamıştık. Bu âyette de mülkün o günde Allah’a ait olduğunu belirtiyor. Kıyamette mülk Allah’a(cc) ait olduğu gibi, bugün de yine mülk ve o mülk üzerinde hükmetme de Allah’a(cc) aittir. Al-i İmran Sûresi’nde mülkün Allah’a ait olduğu belirtiliyor “Deki mülkün sahibi olan Allahım, malı dilediğine verir, dilediğinden de alır…” (Ayet 26)

Bu âyette ise özellikle ahirette mülkün sadece Allah’a ait olduğunu belirtiyor. Buradan şunu anlıyoruz; yeryüzü de gökyüzü de tamamen Allah’a ait, bu dünya imtihan dünyası olması hasebiyle kişinin iradesini istediği gibi kullanma hakkı verilmiştir. Bu iradeyi kötüye kullanan in­sanlar inkarcılık mantığını geliştirebiliyor.

Ama ahirette böyle bir irade verilmiyeceğinden , orada bütün yetki ve salahiyetler Allah’a ait olduğundan dolayı, insanoğluna hiçbir güç ve hiç bir maddî şey, dostları ve çocukları fayda vermeyecektir.

İşte O günde Allah(cc) insanların arasında hükmedecektir. İyilere mükâfatlan kat kat verilecek, kötülere de kötülüklerinin tam karşılığı “zulmedilmeden” verilecek, iman edip sâlih amel işleyenlere de “Naim” Cennetleri vardır. Nimetleri bol, çok hoş ve güzel olan Cennetler….

Ayetlerde genelde iman ve amel ard arda zikredilir. Fakat Hz. Peygamber’in hadislerinde ayrılır; “İmanı olan Cennete gidecektir.” hadisi gibi. Onun için Mü’min; Hz. Peygamber’in hadisi ile Cennete ümitlenecek ama, ayağının da hemen Cehenneme kayıverecekmiş kor­kusuyla hareket edip imanının dış uzuvlara yansıması olan sâlih ameli yapması gerekir.[62]

57- İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar için alçaltıcı azap vardır.

Allah’ı ve O’nun kitaplarını, peygamberlerini inkâr edenler, görme-mezlikten gelenler..! Küfür; “Kefere” kelimesindendir; kafir ise birşeyi Örttü, gizledi anlamındadır. Çiftçiye kâfir denir, tohumu toprakla örttü­ğünden dolayı. Kâfire de; Allah’ın varlığını, birliğini ve Onun âyetlerinin alâmetlerini örttüğünden gizlediğinden dolayı kâfirdir.

“Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar.” Bu yalanlayanlar; Tevrat’a inanmayanlar, İncil’e inanmayanlar, Zebur’a inanmayanlar, Kur’ân âyetlerine inanmayanlar, bir de Allah’ın tabiattaki âyetleri olan O’nun varlığına işaret eden, eşyayı ve nesneleri inkâr edenlerdir. Âyet hep­sine şamildir.

Bunlar İlahî kitapların emir ve yasakları hakkında; “Peygamberler böyle bir şeyi getirmiştir veya bu söylediklerini kendileri uyduruyor” şeklinde yalanlarlarken, tabiatı da; “Bunları Allah yaratmadı” şeklinde

inkâr ederler.

İşte bunlar için, -alçaltıcı bir azabın içine atılacaklarını- Allah (cc) haber veriyor. Bu alçaltıcı azâb Cehennemde olduğu gibi, bu dünyada da bu azâb verilebiliyor. Mekke’li müşrikler, kendi mülk ve saltanatla­rını sürerlerken, Mekke’nin fethi ile beraber izzetten zillete düşüver­mişlerdir.

Günümüzde de Müslümanlara, zamanın evvelinde eza ve cefa edenler, artık biraz daha temkinli, biraz daha dikkatli davranmak zo­runda kalmışlardır. Yine bu inançsızlar için, İslâm’ın günden güne güç­lenip gündemin devamlı konuşulan konusu haline gelmesi bir zillet bir azâbdır, onlara…[63]

58- Allah yolunda hicret eden sonra öldürülen veya ölenlere gelince elbette Allah onları güzel nzıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en hayirlısıdır.

Bu rızıklandırmanın ahirette yapılacağını açıkça belirtmiyor âyet. Aynı şekilde kâfirlerin de azabı tadacağını açıkça belirtmiyor.

Her ikisi yani mükâfat ve ceza ahirette garanti. Salih amel işleyen, imanı ile giden, Allah yolunda ölen veya öldürülenlerin, Allah katında iyi rızıklara kavuşacağını Allah (cc) haber veriyor. Allah yolunda ölen ve öldürülenler bu dünyadan ayrıldıkları için zaten Cennettedir. Fakat hicret edenler ise onlar, hem bu dünyada hem ahirette güzel azıklarla rızıklandınl acaklar.

Mesela Sahabe, hicretten daha önce köle olarak yaşarken, bir çoğu imanla şereflenip hicret ettikten sonra kölelikten kurtulup kainatın Efendisi’nin yanında oturma şerefine nail oluyorlar. Medine’de de bir­çok dünya nimetlerine kavuşmuşlar. Evleri, aileleri İslâm’a hizmet eden, ilme, fıkha, tefsire, hadise hizmet eden güzel evlatlara nail ol­muşlardır.

Sahâbe’den birisi anlatıyor; iki cenaze geçiyormuş, biri Allah(cc) yolunda öldürülmüş şehid, diğeri de Allah(cc) yolunda ölmüş. Cematin çoğu şehit olanın peşinden gidiyormuş. Bu Sahabe de Allah yolunda ölenin peşinden gider. Hikmeti sorulunca; “Ben ikisini de tanırım, ikisi de yiğit delikanlı insanlardı. Birisi Allah yolunda öldürüldü, birisi de Allah yolunda idi, ikisi de netice olarak aynı yolun yolcusu, aynı hizmet için çalışıyordu. Biri öldürüldü diğeri de öldü” diyor. Ayette de ifade edildiği gibi her ikisinin mükâfatı aynıdır.

Cephede savaşanla cephe gerisinde, o savaşanlara hizmet edenler aynıdır. Belki dünya muamelesi olarak şehîd muamelesi yapılmaz, fa­kat ahirette Allah katında her ikisi de aynı muameleyi, işlemi görecek­lerdir inşaallah. Yeterki niyetler halis ve muhlis olarak O’nun dinine hizmet olsun: Aksi takdirde durum vahimdir.

Allah(cc), rızıklandıranların en hayırhsıdır. Ehli sünnet itikadına göre; en iyi bir şekilde rızkı Allah(cc) verir. Allah’ın rızık verici oldu­ğuna inanmayanlar da rızık verici olarak Allah’tan başka şeyleri kabul ediyorlar.

İşte bu Allah’tan başka rızık verici olarak kabul ettiği güçlerin;

emirlerini yapmazsa, askerlerini kabul etmezse, bize ekonomik am­bargo uygularlar, ülke olarak, millet olarak aç kalırız endişesini taşıyor. Böyle bir düşünce ve inanç İslâm’a ters düşen bir durumdur. Ve de Allah’tan başkasını “Razık” olarak kabul etmektir. Biz Müslümanlar şunu iyi bilmeli ve ona göre hayatımızı tanzim etmeliyiz. “İslâm’ın ya­yılması için, dîni yaşayabilmek için; çalışır, gayret gösterir, cihat ede­riz, gerekirse hicret eder, bu yolda ölür veya öldürülür, daha sonra da Allah’ın ni’metlerinin en güzeline kavuşuruz. Bu dünyada da ahirette de nzıklarm en güzelini verenin Allah olduğuna inanırız.”[64]

59- Onları hoşlanacakları yere sokacaktır. Allah herşeyi bilendir, Halimdir.

Allah(cc), onları hoşnut olacakları bir yere yerleştirir, koyar,*yani insanın hoşnut olacağı yer; çevresi güzel, etrafında iyi niyetli dostları­nın olduğu yerdir, işte başka âyetlerde Cennetin vasıfları anlatılırken, bu vasıfların bulunduğu yer olarak anlatılmaktadır, mutlak ve mutlak Allah (cc) herşeyi bilendir, yumuşak muamele edendir.

Daha önceden geçen bir âyette; “Mekke’nin fethinden Önce infak edip harp edenlerle, Mekke’nin fethinden sonra infak edip harp edenle­rin bir olmadığını” beyan ediyordu.[65]

Bu hadiseyi günümüze uyarlarsak; İslâm’ın zor günlerinde ona yar­dım edenlerle, İslâm’ın yükselip güçlü kuvvetli iktidar olduğu günlerde yardım edenler de elbette bir olmaz. Nasılki İslâm’ın zor günlerinde Müslüman olan Bilali Habeşi ile, Uhud Savaşı’ndan sonra Müslüman olan Halid bin Velid bir tutulmamışsa..

Gerçi Halid b. Velid Müslüman olduktan sonra İslâm için büyük hizmetler yapmış, İslâm’ın bayraktarlığını komutanlığını yapmış ama belki de günümüzde İslâm’ın yücelmesiyle Müslüman olanlar da Halid b. Velid gibi büyük hizmetlerde bulunabilirler. Fakat zor günlerde İslâm’a hizmet edenlerle bir olamazlar.

Bir de insanları, malî imkanlarına göre, yaşlarına göre değerlendir-memeli, zira ilk Müslümanlardan Hz. Ali bir çocuk, Hz. Ebu Bekir bir işveren ve bugünkü ifadesiyle bir “parlementer,” Zeyd; bir köle. Onun için herkesin kendine göre, ihlası ve samimiyeti oldukça İslâm’a bir hizmeti ve katkıları vardır.

Savaş âyetinin ardından, Allah (cc), kendisinin herşeyi bildiğini, “halım” olduğunu da ifade ediyor. Zahiren ilgisi yok gibidir. Yani bir ci-had âyetinin arkasından, verilecek mükâfatlar, sonrada Allah’ın herşeyi bildiği ve Halîm olduğu hatırlatılıyor.

Öyle ise bizim her halükârda halim olmamız gerekir. Yani Rabbimizin bu sıfatının bizde de tecelli etmesi gerekiyor. Yine biz ilme âşinâ olup, önce Allah’ın kelamını, sonra da Rasulü’nun sünnetini iyi bilmeliyiz. Allah’ın ve Onun Rasulü’nun emir ve yasaklarını, vermiş ol­duğu bilgiler dahilinde de eşyayı değerlendirmeliyiz.

Allah (cc), harb meydanında öldürmemizi istediği kâfire bile halîm sıfatıyla davranıyor, savaşın halîmlikle ne alâkası var? denebilir. İslâm; ülkeler feth etmek için savaş yapmaz. Fetih, “İmansızlar Cehenneme doğru koşarken onların kemerlerinden tutarak ateşe düşmemeleri için gayret sarfetmek, yeryüzünde fitne kalmayıp, İslâm’ın ve hakkın hâkim olması için yapılır.”

Küfürde İsrar eden, kâfir olarak yaşamak isteyen kişiye zorla islâm’a girmesi için baskı yapılmaz. Ama küfürünü etrafa yaymasına da müsâde edilmez. Önce vazgeçmesi için telkinde bulunulur, vazgeç­mezse kendisine savaş açılır.[66]

60- İşte böyle. Kim kendisine yapılan cezanın misliyle ceza verir de sonra kendine saldırılırsa elbette Allah ona yardım eder. Şüphesiz Allah afvedicidir, bağışlayıcıdır.

Bu savaşla ilgili bir âyettir. İslâm ferde cezalandırma yetkisi ver­memiştir. Yani aynı ülke insanları birbirlerine saldırır, işkence eder ve zarar verirlerse, Müslümana da böyle bir durum karşısında misli ile mukabele etme hakkı yoktur. Sadece yetkili makamlara müracaat edip hakkını araması gerekir. Daha sonra onlar haddi aşacak olurlarsa Allah (cc) Mü’minlere yardım eder. Allah(cc) affedicidir, mağfiret edici­dir.

Burada af kelimesi ile mağfiret kelimesi ardarda gelmiştir, af; Türkçe’mize aynen geçmiştir. Tamamen günahını, hatasını kaldırmaktır. Gafur kelimesi ise, birşeyi örtmek, görmemezlikten gelmek anlamın­dadır.

Askerlerin başına giydiği koruyucu şeye, başı koruduğundan dolayı “miğfer” derler. “Gafur” ise; Mü’min kulların günahının örtülmesi, Kıyamet gününde onlardan dolayı hesaba çekilmemesi, af etmek ve gü­nahları tam silmektir.

Âyette; “Allah, Mü’minlere yardım eder derken, bir te’kid lam’ı, bir de te’kid nun’u olmak üzere iki tane te’kid edatı kullanılmıştır, bu, işin kesin olduğunu ifade içindir.

“Küfür İslâm’a galib geldi, Müslüman’a Allah’ın yardımı gelmedi”, şeklinde yanlış bir düşünceye düşmemek gerekir. Belki bizim gözü­müzde Allah(cc) onlardan yardımım esirgedi gibi gelir ama; “Sizden Öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden Cennete girive­receğinizi mi zannettiniz ?”[67] ayetinden de anladığımız gibi, bazı merhalelerden de geçmek gerekiyor.

Sahabeye öylesine zorluk gelip çattı, öyle sarsıldılar ki; Peygamber ve Onun yanındakiler şöyle dediler: “Allah’ın yardımı nerede” Allah(cc) de, “Allah’ın yardımı yakındır” buyurmuştur.

Bu, inancında samimi olanla olmayanı ayırmak için yapılan bir olaydır. İnancında sağlam olan her zaman sebat ve sadâkatim gösterir. Sağlam olmayan da böyle zor bir durum ve zaman geldi mi, sabr ede­meyip Allah korusun küfre düşüverir.

İnancı sağlam olup Allah’dan ümidini kesmeyenler, tarih boyunca mükâfatım görmüştür. Hz. Musa (as) yerinden, yurdundan çıkarılıyor. Ona iman edenlerle beraber çöllerde yaşıyor ama daha sonra bir dev­lete kavuşuyorlar. İbrahim (as) aynı şekilde çeşitli eziyet ve sıkıntılar­dan sonra Kıyamete kadar devam edecek insanların önderi imamı kılı­nıyor. Onun için Allah(cc) hangi kuluna ne zaman yardım edeceğini bi­lir. Eğer biz tayin edecek olursak bu bizim zararımıza da olabilir.[68]

61- İşte böyle, Allah geceyi, gündüze sokar, gündüzü geceye sokar. Ve Allah herşeyi işitendir, görendir.

Yani karanlık gecenin içinden aydınlığı, aydınlık gündüzün içinden de karanlık geceyi çıkaran O’dur.

Allah(cc) Müslüman’a nasıl yardım eder diye düşünmeye gerek yok. Nasıl ki; karanlık geceden aydınlığı, aydınlıktan karanlık geceyi çı­karıyorsa, kâfire-zulme karşı da Müslüman’ı, İslâm’ı galib getirecek O’dur.

Müslümanlar, İslâm’dan uzaklaşmaya başladığı zaman ise; yükse­lişin sonunda zevali, onun sonunda da kâfiri başa geçirecek, idareyi ellerine verecek olan Allah (cc)’dır. Mülk Onun, dilediğini azız, diledi­ğini de zelîl eder.

Mutlaka Allah(cc) işitendir ve de görendir. Yani, Afganistan, Pakistan, Cezayir, Tunus, Türkiye, Suudi Arabistan……. gibi dünyanın her tarafında olup bitenleri görmüyor değil, herşeyi görüyor, en gizli mahzenlerde işkencelerde inliyenlerin iniltilerini de işitir. Kâfirlerin Müslümanlar aleyhinde kurduğu bütün plan ve tuzakları hem görmek­tedir, hem de işitmektedir. [69]

62- İşte böyle, Allah Hakkın ta kendisidir. Ondan başka çağırdık­ları ise batılın ta kendisidir. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.

Hak olan, gerçek olan Allah (cc)’dır. Hakkı hukuku en iyi bir şekilde bize öğretecek olan Allah’dır. Büyük olan-yüce olan Allah (cc)’dir. Bunu da müezzinlerimiz günde beş vakit minarelerimizden bütün in­sanlığa duyurmakta, onlara ilan etmektedir.[70]

63- Görmedin mi Allah gökten su indirdi de yeryüzü ycşeriverdi. Şüphesiz Allah Iatifdir, herşeyden haberdardır.

Değerli hocam anlatmıştı; “Konya’da bir kış günü yüniyorddm, her taraf soğuktan buz tutmuştu, üzerine basarken kayıp düzüyordum. Manifaturacının biri buzları keserle kazmaya çalışıyor; buz o k^dar sert ki keseri her vuruşunda bir çınga(küçük parçacık) çıkıyor. Adam o ka­dar uğraştı ki, sonunda yine başaramadı. Fakat o gece Rabbim bir lo­dos rüzgarı gönderdi. Sabahleyin baktığımda O manifaturacının kırama­dığı buzları süpürge ile kaldırımdan aşağı indiriyorlardı.” diye anlat­mıştı.

Yani bir adam dükkanının önündeki buzunu kıramazken Rabbim bir gecede bütün Konya’nın buzunu çözüveriyor. İmansızlığın katılığı nasıl çözülür diye düşündüğümüzde bu yukarıdaki örnek, bir de Mevlâna’nın ifade ettiği gibi; “Dikenden gülü çıkaran Rabbim, bunu da yapabilir,” şeklinde rahat bir biçimde anlayabiliriz. İşte herşeye gücünün yettiğine inandığımız Allah(cc) küfürün karanlığından İslâm’ın aydınlığını getirir.

İşte 63. âyette de buna başka bir misal; gökyüzünden yağmuru in­dirip, yeryüzünü yemyeşil bir hale getirip, her tarafı yeşille döşenmiş bir ortam haline getiriyor. Bazı kardeşlerimiz, dünyanın her tarafındaki imansızlığa, ahlâksızlığa bakıp İslâm’ın yeniden yeşermesini yeniden hayat bulmasını imkansız olarak görmektedirler.

Ama nasılki gökyüzünden yağmur indiğinde kara toprak yemyeşil hale geliyorsa, İslâm’ın yeşermesi de işte o şekilde olup, Kur’ân’ın bü­tün âyetleri rahmet damlaları halinde insanların kalbine inip, o ahlâk-sız o çorak insanlar, o zorba insanlar, yeraltı dünyasının insanları, hepsinin de baharın yeşerdiği gibi gönüllerinde İslâm yeşeriverir.

Şüphesizki Allah(cc) latiftir, haberdardır. Sanki Esmâ-i Hüsna’yı sayar gibi, 59. âyetten 65. âyete kadar, Allah’ın sıfatları sayılmakta, ki bu sıfatlar Razık, Âlim, Halîm, Afüv, Gafur, Semî, Basîr, Âliy, Kebir, Lâtif, Habîr, Sani, Hamîd, Rauf, Rahîm….

Lâtif: Bütün olayların en ince teferruatına, detayına kadar nüfuz eden, demektir. Bizim insan olarak bütün olayların arka planda olanla­rını görmemiz mümkün değil. Bir Cezayir, bir Afganistan, bir Bosna savaşının hikmetini biz kavrayanlayız.

Bazan sıkıntılar, zulüm gibi eziyet gibi gelir ama mesela; Türklerin Orta Asya’da kıtlık çekmeleri, Osmanlılar’ın İslâm’ı Viyana’ya kadar götürmelerine sebeb olmuştur.

Habîr: Bütün olaylardan haberdar anlamında, kişi Rabbinin bütün dünyada olan bitenden haberi olmadığını zannetmesin, o herşeyden haberdardır. İbrâhîm SÛresi’nde; “Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıkların­dan habersiz sanma….” Duyurulmaktadır. (Ayet 42)[71]

64- Göklerde ve yerde olanlar onundur. Şüphesiz Allah zengindir, hamdedilendir.

Yerde ve gökte olan herşey O’nundur. İnsan, nasıl ki sahip olduğu eşyalarının adedini, rengini nicelik ve niteliklerini bilirse, işte kâinatın sahibi olan Allah(cc) de herşeyi bilir. Denizin 10 bin metre derinliğinde kayanın üzerine yapışmış canimin da rızkını tayin eder, onun ne zaman öleceğini, ne kadar yaşayacağını bilir.

Ben kendi saçlarımın adedini bilmiyorum ama Allah(cc) biliyor, zira bu saçlarımın rızkım her birine ayrı ayrı gönderiyor, onları büyütüyor. Bilmezse rızkını veremez, veremeyince de büyümemesi gerekir.

Şüphesiz ki, Allah(cc) zengindir ve de hamd edilmeye layıktır. Allah’ın hiç birşeye ihtiyacı yoktur. O bütün mahlukattan müstağni, onların ibadetine, sadaka vermelerine, cihad etmelerine ihtiyacı yoktur. Fakat hamdedilmeye de tek layık O’dur. O’ndan başka hiçbir varlık hamde-övülmeye layık değildir. Bir de hamd’in övgü ve senaların yapı­lacağı tek mercî O’dur.[72]

65- Görmedinmi yeryüzündekileri ve emriyle denizde akıp giden gemileri sizin emrinize verdi. Gök yerin üzerine düşmesin diye tutuyor. Ancak onun izniyle (gök düşer). Şüphesiz Allah insanlara çok şefkat­lidir, çok merhametlidir.

Yeryüzündekilerden sonra Allah(cc) denizler üzerinde gezen gemi­lere dikkatimizi çekiyor. Bu gemilerin de Allah’ın emri ve izni ile yüzdü­ğünü ifade ediyor. Emirden maksat; Rabbimizin tabiata koymuş olduğu kanunlar dahilinde olduğuna işaret eder.

İşte inanan insanla inanmayan arasında bir fark vardır. İnanan in­san bu kanunu koyanın Allah(cc) olduğuna inanırken, inanmayan da; Hayır..! bu, eşyanın bizzat kendisidir, demektedir,

Sema’yı da tutan Allah’dır. Yani yıldızlar ki sayılarını sayabilmiş değiliz, en kabiliyetli yaratık insan; o da ancak bir kaç tanesinin duru­mundan biraz bilgisi vardır. Yine en kabiliyetli insan birkaç tane eşyayı elinde tutabilir, onun haricindekilerini tutamaz, tutsa bile belirli bir za­man sonra yorulur. Âyet-el Kürsi’de geçtiği gibi; bütün melekûtat birbirine girer.[73] Bütün bu varlıkları yörüngesinde tutan Allah(cc)’dır. O yıldızlar ancak O’nun izni ile düşerler.

Şüphesiz ki, Allah(cc) insanlara Rauf dur, Rahim’dir, yarattıklarına karşı gayet merhametlidir.[74]

66- O sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek ve sonra (ahirette) diriltecek. Muhakkak insan çok nankördür.

İnsan Rabbine karşı Kefur’dur. Kefur’u mütercimlerimiz; “nankör” olarak tercüme ederler. Tabiiki bu imansızlar için kullanılmış bir keli­medir. Nankör de; verilen ni’meti görmezlikten gelen, iyiliğe karşı kötü­lük ile muamele eden kişi, demektir.

Küfür ile kefûr aynı kökden gelmektedir ve kefür, küfürden biraz daha ileri bir durumdur. Her insanda kefûrlar madenî cevheri vardır. Allah(cc) tarafından verildiğinden dolayı herhangi bir ayıbı veya nok­sanlığı ifade etmez.

Müslüman da bu özelliğini, Allah’tan başka ilahları ve Tâğûti sis­temlerini inkârda kullanacaktır. Eğer Allah(cc) bu özelliği yani kefûr sıfatını bize vermemiş olsaydı, biz bu Tâğût’i sistemleri ve Allah’tan başka ilahları inkâr edemezdik.[75]

67- Her ümmet için ibadet yeri – yolu kıldık. Onlar ona göre ibadet etsinler. Bu işlerde seninle çekişmesinler. Rabbine çağır. Muhakkak sen dosdoğru bir yol üzerindesin.

Her ümmet için ibadet yeri ve tarzı kıldık. Yani belirli bir makam da, belirli bir ibadetin yapılmasına “menasik” denmiştir. Biz evleri­mizde olduğu gibi, cami veya mescid’lerde de ibadet yaparız. Üzerine hacc farz olanlar için de, hac ibadeti Kabe ve Mescid-i Haram’da yapı­lır. Zilhicce’nin 9. günü de Arafat dağında bugünkü Türkçe karşılığı “Saygı duruşu” olan “Vakfe” ibadeti gerçekleştirilir.

İnanan insanların ibadet yerleri ve şekilleri böyle olduğu gibi, inan­mayan insanların da aynı şekilde kendilerine has bazı ibadet şekilleri vardır. Onlar da bazı mekanlara, bazı taşdan şekillendirilmiş insanların huzuruna gidip orada ibadetlerini gerçekleştirirler. Huzuruna geldik-emrine amadeyiz, sen rahat uyu, biz senin izinde yürümeye devam ediyoruz, şeklinde ibadetlerini yapmışlardır.

Âyette bahsedilen ibadet şekli Mü’minler içindir. Allah-û Teâlâ İbrâhîm (as), Musa (as), Nuh (as), İsa .(as) gibi Peygamberlere iba­detler yapmalarını emretmiştir.

“Onlar seninle dini konularda münakaşa yaparlar, bu takdirde sen onları Rabbine davet et, onlarla münakaşa etme. Sen, dosdoğru olan müstakim olan bir hidayet yolu üzerindesin.”[76]

68- Eğer seninle mücadele ederlerse “Allah yaptıklarınızı daha iyi bilir” de.

69- Allah kıyamet günü hakkında ihtilaf ettikleriniz şeylerde ara­nızda hükmedecektir.

Allah, sizin bu ihtilaf ettiğiniz konular hususunda Kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Ben sizi ikna edemedim-iman etmediniz. Mücadelenize devam ettiniz. Bu dünyada belki cezanızı da çekmeyebi­lirsiniz ama ahirette Allah (cc) hükmünü verecektir. Ve ahirette haksız olduğunuzu da göreceksiniz. Zira imansız bu dünyada kendinin haklı olduğunu savunur. Şeytan ona inançsızlığını mantikî temellere oturt­ması için yollar gösterir.[77]

70- Bilmezmisin Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Şüphesiz bu bir kitap (levhi mahfuz)dadır. Şüphesiz bu, Allah’a kolay­dır.

Yani Allah’ın (cc) Levh-i Mahfuz’undadır. Yerde ve gökte olanların hepsi yazılmıştır. Olmuş ve olacağı tamamen kayıtlıdır ve bu da Allah için kolaydır.

Hadiste ifade edildiği gibi; Allah(cc) önce kalemi yarattı, kaleme yaz dedi, yazdı. Kalem de yaratılacak ve olacak olan herşeyi yazdı.[78]

İnançsız insan buna itiraz ediyor; “Olur mu?, bundan bin sene son­rasının ne getireceğini, kim bilir?” diyor. Allah(cc), ilm-i ezeli ve ilm-i ebedîsi ile bunu bilir. Çünkü bin sene sonrasını da yaratacak olan O’dur.[79]

71- Allah’dan başkasına ibadet ederler. Allah onun hakkında hiç­bir delil indirmem iştir. Onların bu konuda hiçbir bilgileride yoktur. Zalimlerin yardımcısı yoktur.

Ateistlerle münakaşaya girildiği zaman biraz sıkıştılar mı “Bu ko­nuda fazla derine dalmayalım” deyip işin kaçamak yönüne gidiyorlar.

Zalimlere yardımcı da yoktur. Ahirette hiç olmayacak. O gün mülk tamamen Allah’a aittir.

Bazen bu dünyada da yardımcı olmaz, çünkü zalim zalime, otoriteyi elinde tuttukça yardım eder. Otorite elinden gittimi artık hiç yardımcı yoktur. Tarîhen sabittir. İran Şahı’na, Amerika olsun, diğer Batılı dev­letler olsun her türlü yardımı yapıp her türlü silahı veriyorlardı. O da o yardımlarla Müslümanlar’a zülüm ediyordu. Fakat otorite elinden gi­dince çoğu ülke ve başta ABD olmak üzere adamı ülkelerine almadılar.[80]

72- Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda kafirlerin yüzlerinde inkarı tanırsın. Neredeyse kendilerine ayetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. Deki: “Size bundan (inkar ve öfkenizden) daha şerlisini haber vereyim mi? O Allah’ın kafirlere va’dettiği ateştir. O ne kötü bir dönüş yeridir.

Bugün Mü’minlere öyle saldırılıyorki; hatta üzerinde secde alâmet­leri belirdi mi ibadet edenleri inancından, başını örtenleri toplumun için­den kovma yönüne gidiyorlar.

Rabbim âyetin devamında “Sizin bu yaptığınız bir serdir. Ama ben size bundan daha şerlisini haber vereyim mi? İşte O ateştir! Allah O ateşi kâfirlere vaad etti ve onların varış yeri, gideceği yer ne kötüdür.[81]

73- Ey insanlar, bir misal verildi, onu dinleyin. Şüphesiz sizin Allah’dan başka çağırdıklarınızın hepsi bir araya toplansalar bir sineği bile katiyyen yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa onu ondan geri alamazlar. İsteyende istenende zayıf kaldı.

Allah’tan başka çağırdıklarınız varya -ki, biz Rabbimizi çağırıyoruz. Günde 40 rekat namazda kırk defa “Rabbimiz, ancak sana ibadet eder ancak senden yardım dileriz” diyoruz. İnanmayanlar da işte Allah’tan başkalarına çağırırlar. Saltanatımız gitmek üzere, Müslümanlar her an güçleniyorlar…. şeklinde yalvarırlar.- İşte bu yardım istediğiniz kişiler varya; onların hepsi biraraya gelseler bir sinek yaratamazlar. Eğer si­nek onlardan birşey alsa, mesela sivri sinek hortumunu sokup kanını alsa, o sinekten tekrar kanını geri alamazlar. Üzerlerinden bir sineği dahi def edemeyen acizlerdir.

Senedi biraz zayıf olmakla beraber, Nemrud ilahlik iddiasında bulu­nunca Allah(cc) Onun beynine bir sinek yerleştirdi. Sineğin kanadı tit­redikçe Nemrut çildırırmış, başına tokmakla vurdukları zaman sinek dururmuş.

İsteyen de zayıf, istenen de zayıf, yani yardım isteyen de zayıf, bi­zim gibi insan olan, karnı ağrıyan, yemeye içmeye muhtaç olan yardım istenen kişi de zayıf, O da ölecektir.

Sinekten, aldığını geri isteyen de zayıf, sinek hortumunu sokmuş kanını almış o da zayıf. İkisi de Allah’ın yarattığıdır. Allah’ın yarattığı mahluk ilahlaştınlınca durum böyle olur.[82]

74- Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah güçlüdür, kadirdir.

Yaratıcı olarak Allah’ı kabul eden, fakat yönetici olarak kendisi gibi bir veya birkaç insanın kurallarını kabul edenler Allahı(CC) hakkıyla tanımayanlardır. Bizler Allah’ımıza, O kendisini kitabında nasjl tanıtı­yorsa öyle iman ve itaat ederiz.[83]

75- Allah meleklerden ve insanlardan elçiler seçer. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.

76- Onların önlerinde ve arkalanndakileri bilir. Bütün işler Allah’a döndürülür.

Allah(cc), meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. Cebrail (as)’ı meleklerden seçmiş peygamberlerine göndermiştir. İnsanlardan da Hz. Âdem (as) dan Hz. Peygamber Efendimiz’e kadar elçilerini seçmiş insanlara göndermiştir.

Allah(cc) herşeyi bilendir. Herşeyi işitendir, insanların önlerinde olanı da, arkasında olanı da bilir. İnsanların yaptıklarını da yapacakla­rını da bilir. İnsanlardan ölmüş olanı da bilir, insanlardan gelecek olanı da bilir. Bütün işler O’na döndürülür.[84]

77- Ey iman edenler, rükû edin secdeye varın, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyinki kurtuluşa eresiniz.

Yetmişikinci âyette hitab bütün insanlara yönelikti; şimdi ise sa­dece Mü’minler’e “Ey iman edenler! Rükû ediniz, secde ediniz! O’nun yarattığı şeylere değil, Rabbinize kulluk yapınız. Ve iyi işler yapınız. Olaki kurtulursunuz.

İyi işler yapın, hayır yapın, gözünüz hayırlı şeyleri görmeye çalış­sın, eliniz hayırlı şeyler yapsın, diliniz hayırlı sözler söylesin, kulağınız da en seçkin seslen dinlesin. Yani Allah’ın kelamını O’nun sünnetini dinlesin, tabiattaki mahlukatm sesini dinlesin.[85]

78- Allah (yolun) da onun cihadına layık cihad ediniz. O sizi seçti. Dinde size hiçbir zorluk kılmadı. Babanız ibrahim’in dini (gibi kolay kıldı). O (Allah) sizi bundan (Kur’an’dan) Öncede bunda, (Kur’an’da) da “Müslümanlar” diye isimlendirdi ki Peygamber size şahit olsun, sizde bütün insanlara şahit olasınız. Haydi namazı dosdoğru kılınız, zekatı veriniz, ve Allah’a (Allah’ın ipi olan Kur’ana) sarılınız. O’dur, sizin mevlanız. O ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.

Allah yolunda nasıl cihad edilmesi gerekiyorsa öyle cihad ediniz. Mal ile, can ile, kanla, göz yaşıyla, alın teriyle. Bunlar birbiriyle bağ­lantılı hususlardır. Biri terk edildi mi olmaz. Ümmetin ayakta durması için çoğu insanların canının ve kanının verilmesi yani fiili cihad için ne gerekiyorsa yapılmalı. Fiili cihad için can ve kanlar hazır, ortada mal yoksa iş eksik, emir yerine getirilmemiş demektir. Mal ile de takviye edilmelidir.[86]

Sizi, Allah(cc) seçti. Sahâbe’yi, Tabiini, ondan günümüze kadar gelen Müslümanlar’ı seçen Allah (cc)’dür. Şu anda da seçilmiş, insan­lar arasındayız. Onun için bütün her anımızda dikkatli olup oturmamıza kalkmamıza yeme, içme ve diğer davranışlarımıza da dikkat edeceğiz.

İbrahim’in milletinden olduğumuzu unutmayacağız. Allah(cc) şimdi bizi Müslümanlar olarak isimlendirdiği gibi bundan önceki ümmetleri de Müslümanlar olarak isimlendirmiştir. Öyle ise bundan sonra “Allah’a davet eden, iyi işler yapan ve ben Müslümanım diyenden daha güzel sözlü kim var” buyuruyor.[87]

Yani üç vasıf

1- Allah’a davet edip, başkalarına boyun eğmiyeceğiz.

2- İyi ve güzel işler yapacağız.

3- Ben Müslüman’ım, Müslümanlardanım diyeceğiz.

Allah-û Teâlâ, bizden önceki Musa (as)’ın kavmini de, İsa (as)’ın kavmini de Müslüman olarak isimlendirmiş. O Peygamberleri, O üm­metlere şahit olarak, bizi de bu insanlara şahid olarak yaratmıştır. Namazınızı kılıp, zekatınızı veriniz. Allah’a güvenip, Ona bağlanınız.

O’na bağlanmak; Onun emir ve yasaklarına uymakla olur. O’dur si­zin dostunuz-yöneticiniz- ve O ne güzel yardımcıdır.

Kuran

Hac Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.