Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 21°C

22 – Hac Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. 1 — Ey insanlar, Rabbınızdan sakının. Doğrusu kıya­met saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. 2 — Onu göreceğiniz gün; her emzikli emzirdiğini unutur, her yüklü.yükünü düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün. Oysa sarhoş değildirler, ama Allah’ın azabı pek çetindir.

22 – Hac Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Hac Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Kıyamet Günü

Allah Teâlâ. kullarına, kendinden sakınmalarını emreder ve on­lara ilerde başlarına gelecek kıyamet gününün korkularını, sarsıntıla­rını ve durumlarını haber verir. Müfessirler kıyamet saatinin sarsıntısı konusunda ihtilâf etmişlerdir: Bu; insanların kabirlerinden kalkıp kı­yamet arsalarında toplanmalarından sonra mıdır; yoksa insanlar ka­birlerinden kalkmazdan önceki yeryüzünün sarsıntısından mı ibarettir? Nitekim Allah Tealâ bu hususta başka âyetlerde şöyle buyurmak­tadır : «Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı zaman. Yer bütün ağırlıkla­rını çıkardığı zaman.» (Zilzâl, 1-2), «Yer ve dağlar kaldırılıp bir vu­ruluşla birbirine çarpıldığında, işte o gün, olan olmuş (kıyamet kop­muş) tur.» (Hakka, 14-15), «Yer sarsıldıkça sarsıldığı zaman. Dağlar ufalandıkça ufalanıp, dağılmış toz haline gelmiştir.» (Vakıa, 4-6).

Birtakım kimseler bu sarsıntının, dünya Ömrünün sonunda ve kı­yamet saati hallerinin başında olduğunu söylemişlerdir. îbn Cerh* der ki:Bize tbn Beşşâr… Alkame’den rivayet etti ki: «Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir.» âyeti hakkında o : Bu sarsıntı kı­yamet saatmdan (kıyametin kopmasından) öncedir, demiştir. Bu gö­rüşü îbn Ebu Hatim de, Sevrî kanalıyla… Alkame’den rivayetle zikret­miştir. Yine İbn Ebu Hatim bu görüşün benzerinin Şa’bî, îbrâhîm ve Ubeyd İbn Umeyr’den de rivayet edildiğini söyler. Ebu Küdeyne’nin Atâ’dan, onun da Âmir eş-Şa’bî’den rivayetine göre; o, «Ey insanlar, Rabbınızdan sakının…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, kıyamet gününden önce dünyadadır. İmâm Ebu Ca’fer îbn Cerîr, bu görüşte olan­ların dayanağım «Sûr Hadîsi»nde zikretmiştir. Bu hadîs Medine hal­kının kadısı îsmâîl İbn Râfi1 kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet edi­lir ki, bu hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ gökler ve yerin yaratılmasını bitirdiğinde Sûr’u yarattı, onu İsrafil’e verdi. İsrâfîl onu ağzına koymuş, ne zaman emredileceğini beklemek üzere gözünü Arş’a dikmiş beklemektedir. Ebu Hüreyre : Ey Allah’ın elçisi, Sûr nedir? diye sordu da, efendimiz : Bir boynuzdur, buyurdu. Ebu Hüreyre: O nasıldır? diye sordu da, şöyle buyurdu : Büyük bir boynuzdur. Ona üç kere üflenecektir: Birincisi, korku üfürmesidir. İkincisi, yıkılma üfürmesidir. Üçüncüsü ise, âlemlerin Rabbı için kal­kış üfürmesidir. Allah Teâlâ İsrafil’e birinci üfürmeyi emredecek ve : Korku üfürmesini üfür, buyuracak. Birinci üfürme ile gökler ve yer­yüzü ahâlîsi, Allah’ın diledikleri dışında korkacaklar. Allah Teâlâ (ikin­ci kere) üfürmesini uzatmasını ve kesintisiz üfürmesini emredecek. İş­te bu, Allah Tealâ’nın hakkında: «Bunlar bir tek çığlık beklemektedir­ler ki, onun bir an gecikmesi yoktur.» (Sâd, 15) buyurduğu üfürme-dir. AUah Teâlâ dağları yürütecek de dağlar serâb gibi olacak. Yer­yüzü, halkıyla beraber sarsılacak. İşte bu; Allah Teâlâ’nın: «O gün bir sarsıntı sarsar.» (Nâeiât, 6) buyurduğu üfürmedir. Yeryüzü dalgalı de­nizde yolunu şaşırmış ve batma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir ge­mi gibi olacak. Dalgalar onu dövecek ve ahâlîsi ile beraber ters çevire­cek. O, ruhların ağır gelip bir tarafa meylettirdikleri Arş’a asılı kan­dil gibi olacak. İnsanlar yeryüzü üzerinde uzanacaklar. Emzikli ka­dınlar emzirdikleri çocuklarını unutacak, hâmile kadınlar (doğurma vakti gelmediği halde) yüklerini düşürecekler, çocuklar ihtiyarlayacak, şeytânlar kaçışarak uçacaklar ve nihayet (yeryüzünün sonundaki) ül­kelere varacaklar da, melekler onları karşılayıp yüzlerine vuracak ve onlar dönecekler. İnsanlar arkalarını dönüp kaçacaklar ve birbirlerine bağıracaklar. İşte bu, Allah Teâlâ’nın: «Ey kavmim, bağrışıp çağrış­ma gününden sizin için endîşe ediyorum. Arkanızı dönüp kaçacağınız gün… Allah’a karşı sizi koruyan bulunmaz. Allah kimi saptınrsa, onu doğru yola getirecek yoktur.» (Ğâfir, 32-33) buyurduğu durumdur. On­lar bu halde iken yeryüzü bir ülkeden diğer ülkeye kadar yarılıp çat­layacak ve onlar çok büyük bir korku yaşayacaklar. Bununla onlar, ancak Allah’ın bilebileceği bir üzüntüye gark olacaklar. Sonra göğe bakacaklar ki ne görsünler gök, erimiş bakır gibi olmuş. Sonra güneşi ve ayı tutulacak, yıldızları saçılacak. Sonra bu durum onlardan savı­lıp giderilecek. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Ölüler bundan hiç bir şeyi bilmeyecekler. Ebu Hüreyre : Allah Teâlâ’nm: «Sûr’a üfürülece-ği gün, Allah’ın dilediklerinden başka göklerde olanlar da, yerde olan^ lar da korku İçinde kalırlar.» (Nemi, 87) âyetinde istisna ettikleri kim­lerdir? diye sordu da, Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Onlar şehîdlerdtr. Korku ancak dirilere ulaşacaktır. Onlarsa diriler olup, Rablan katın­da nzıklanmaktadırlar. Allah Teâlâ onları bugünün kötülüğünden ko­ruyacak, emniyette kılacaktır. Bu, Allah’ın yaratıklarının kötüleri üze­rine göndereceği bir azâb, Allah Teâlâ’nın hakkında: «Ey İnsanlar, Rabbınızdan sakının. Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün; her emzikli emzirdiğini unutur. Her yük­lü yükünü düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün. Oysa sarhoş değil­dirler, ama Allah’ın azabı pek çetindir.» buyurduğu haldir. Bu hadîsi Taberânî, îbn Cerîr, İbn Ebu Hatim ve birçokları gerçekten uzun ola­rak, rivayet etmişlerdir. Bundan maksad bu hadîsin, sarsıntının kıya­met gününden önce olduğuna delâlet etmesidir. Sarsıntının kıyamete nisbet edilmesi, ona ^yakınlığından dolayıdır. Nitekim kıyametin alâ­metlerinin ve benzerlerinin kıyamete nisbet edilmesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

Diğerleri ise: Bu, kıyamet günü arsalarda, kabirlerden kalkıldık­tan sonra olacak bir korku, zelzele ve kaygıdır, demişlerdir. îbn Cerîr bu görüşü tercih eder. Aşağıdaki hadîsleri bu görüşlerine delil getiri­yorlar :

1- İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya’nın… İmrân tbn Huasyn’-dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), seferlerinden birisinde asha­bı yürüyüşte birbirlerinden önde ve arkada oldukları bir sırada yüksek sesle: «Ey insanlar, Rabbınizdan sakının. Doğrusu kıyamet gününün sarsıntısı büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün; her emzikli emzirdiğini unutur, her yüklü yükünü düşürür. İnsanları sarhoş gibi görür sün. Oysa sarhoş değildirler, ama Allah’ın azabı pek çetindir.» âyetleri­ni okumuş. Ashabı bunu işitince, Allah Rasûlü (s.a.) nün bir şey söy­leyeceğini anlayarak binitlerini hızlandırmışlar. Etrafında toplandık­larında Allah Rasûlü (s.a.) buyurmuş ki: Bilir misiniz bu hangi gün­dür? Bu, Âdem (a.s.) e nida olunacağı gündür. Rabbı ona nida eder ve : Ey Âdem, cehennemlikleri çıkar, buyurur. Âdem : Rabbım, cehen­nemliklerin çıkarılması da nedir? diye sorar da : Her binden dokuz yüz doksan dokuzu cehennemde, birisi cennettedir, buyurur. Hz. Psygam-berin ashabı sustular, içlerinde gülümsemekte olanlar gülümsemelerini kestiler. Allah Rasûlü (s.a.) bu durumu görünce : Müjdeler olsun size, çalışın. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki muhakkak siz, iki yaratıkla berabersiniz. O ikisi ne ile beraber olur­larsa, onu çoğaltırlar : Ye’cûc ve Me’cûc ile Âdemoğullarmdan ve İb-lls oğullarından helak olanlar. Hz. Peygamberin ashabının üzüntüsü gitti, Allah Rasûlü sonra şöyle buyurdu : Çalışın ve ferah olun. Mu­hammed’in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn olsun ki siz, in­sanlar içinde devenin böğründeki bir ben veya hayvanın iki kolunun iç kısmındaki tüysüz boğum gibisinden başka bir şey değilsiniz. Tir-mizî ve Neseî, Sünen’lerinin «Kitâb et-Tefsîr» bölümlerinde hadîsi Mu-. hammed İbn Beşşâr kanalıyla… Katâde’den yukarıdakine benzer şe­kilde rivayet etmişler ve Tirmİzî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyle­miştir.

Tirmizî der ki: Bize İbn Ebu Ömer,.. İmrân İbn Husayn’dan riva­yet etti ki Hz. Peygamber «Ama Allah’ın azabı pek çetindir.» kısmına kadar «Ey insanlar, Rabbınızdan sakının. Doğrusu kıyamet gününün sarsıntısı büyük bir şeydir.» âyetleri nazil olduğunda —ki bu âyetler Allah Rasûlüne, bir seferde iken nazil olmuştur— şöyle buyurdu : Bu hangi gündür bilir misiniz? Onlar: Allah ve Rasûlü en iyi bilir, de­diler de, şöyle buyurdu : O gün; Allah Teâlâ Âdem’e : Cehennemlikleri çıkar, buyuracağı gündür. Âdem: Rabbım, cehennemliklerin çıkarıl­ması da nedir? diyecek de : Dokuz yüz doksan dokuzu ateşe, biri cen­nete, buyuracak. Müslümanlar ağlamaya başladılar da Allah Rasûlü (s.a.) : Orta yolu tutun, doğru olun. Hiç bir yükseliş yoktur ki hemen önünde bir câhiliyet olmasın. Bu sayı (dokuz yüz doksan dokuz kişi) câhiliyet devri ehlinden alınacak. Eğer tamamlanırsa ne âlâ, değilse münafıklardan tamamlanacak. Siz ve diğer ümmetler, hayvanın iki kolunun iç kısmındaki tüysüz bir boğumun misâli veya bir devenin böğ­ründeki bir ben misâli gibisiniz, buyurdu. Sonra, şöyle devam etti: Ben öyle umuyorum ki sizler, cennet ehlinin dörtte biri olacaksınız. Onlar tekbîr getirdiler. Muhakkak ben öyle umuyorum ki sizler, cennet ehlinin üçte biri olacaksınız, buyurdu, tekbîr getirdiler. Sonra: Muhak­kak ben öyle umuyorum ki sizler, cennet ehlinin yarısı olacaksınız, bu­yurdu, yine tekbîr getirdiler. Râvî der ki: (Cennet ehlinin) üçte ikisi (olacaksınız.) buyurdu mu, buyurmadı mı bilmiyorum. Hadîsi İmâm Ahraed de, Süfyân İbn Uyeyne’den rivayet etmiştir. Yine Tirmizî ha­dîsin hasen, sahîh olduğunu söyler. Hadîs Saîd İbn Ebu Arûbe kanalıy­la… îmrân îbn Husayn’dan da rivayet edilmiştir. İbn Ebu Hatim de hadîsi Saîd İbn Ebu Arûbe kanalıyla… İmrân İbn Husayn’dan riva­yetle zikretmiştir. İbn Cerîr de Bündâr kanalıyla… Hasan’dan rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir : Balıa ulaştığına göre Allah Rasûlü (s.a.) zorluk gazvesinden (Tebük gazvesinden) dönüşte, Medine’ye yaklaştık­larında yanındaki ashabına: «Ey insanlar, Rabbınızdan sakının. Doğ­rusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir…» âyetlerini oku­muştur. Ve râvî hadîsi yukarıdaki (Tİrmizî’nin rivayet ettiği) İbn Cüd’ân hadîsine benzer şekilde zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

2- İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Enes’ten rivayetine göre; o, «Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir…» âye­ti nazil oldu, dedi ve hadîsi yukarıda Hasan’ın İmrân’dan rivayet et­tiği şekle benzer olarak zikretti. Şu kadar var ki o, (Âdemoğulların-dan ve îblîs oğullarından helak olanlar ifâdesi yerine) : Cin ve insan­ların kâfirlerinden helak olanlar, dedi. îbn Cerîr hadîsi Ma’mer kana­lıyla uzunca rivayet etmiştir.

3- İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… İbn Abbâs’tan riva­yet etti ki o: Allah Rasûlü (s.a.) bu âyeti okudu… dedi ve hadîsi yu-kardakine benzer şekilde nakletti. Bu rivayette şu fazlalık vardır: Mu­hakkak ben öyle umuyorum ki sizler, cennet ehlinin dörtte biri ola­caksınız. Daha sonra: Muhakkak ben, sizin cennet ehlinin Üçte biri olacağınızı umuyorum, buyurdu. Daha sonra da : Muhakkak ben siz­lerin cennet ehlinin yarısı olacağınızı umuyorum, buyurdu da, onlar sevindiler. Bu hadîste, şu fazlalık da vardır : Sizler ancak bir parçadan bir parçasınız.

4- Bu âyetin (tefsîrinde) Buhârî der ki: Bize Ömer îbn Hafs… Ebu Saîd’den rivayet eder ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Kıyamet günü Allah Teâlâ : Eyj Âdem, buyurur. Âdem : Buyur Rabbımız, der. Ona bir sesle: Allah sana, zürriyetinden cehennemlik­leri çıkarmanı emrediyor, diye nida olunur. Âdem : Rabbım, cehennem­liklerin çıkarılması da nedir? der. Her binden dokuz yüz doksan dokuz, buyurur. İşte o zaman yüklü olan kadın yükünü düşürür, çocuk ihti­yarlar (saçı ağarır). İnsanları sarhoş gibi .görürsün. Oysa sarhoş değil­dirler, ama Allah’ın azabı pek çetindir. Bu, insanlara (Hz. Peygambe­rin ashabına) çok ağır geldi ve yüz ifâdeleri değişti. Hz. Peygamber (s.a.) : Ye’cûc ve Me’cûc’dan dokuz yüz doksan dokuz, sizden bir. Son­ra sizler, insanlar içinde beyaz bir öküzün böğründeki siyah bir kıl ve­ya siyah bir öküzün böğründeki beyaz bir kıl gibisiniz. Muhakkak ki ben sizin, cennet ehlinin dörtte biri olacağınızı umuyorum, buyurdu, biz tekbîr getirdik. Sonra: Cennet ehlinin üçte biri buyurdu, biz tekbîr getirdik. Sonra ; Cennet ehlinin yarısı, buyurdu, biz tekbîr getirdik. Buhârî hadîsi buradan başka yerlerde, Müslim ve Neseî Tefsîr’de muh­telif kanallardan olmak üzere A’meş’den rivayet etmişlerdir.

5- İmâm Ahmed der ki: Bize Ammâr îbn Muhammed’in.,. Ab­dullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Muhakkak Allah Teâlâ, kıyamet günü bir nida eden di­riltecek (gönderecek) de şöyle nida edecek: Ey Âdem, Allah Teâlâ se­nin zürriyetinden bir bölümünü ateşe göndermeni emrediyor. Âdem : Rabbım, onlar kimlerdir? diyecek de, ona : Her yüzden doksan dokuz, denilecek. Kavimden (ashabın içinden) birisi: Bundan sonra bizden kurtulan kimdir ^ey Allah’ın elçisi? dedi de: Sizlerin, insanlar içinde devenin göğsünde bir beji gibisinden başka bir şey olmadığınızı bili­yor musunuz? buyurdu. Hadîsi bu isnâd ile ve bu lafızlarla sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiştir.

6- İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya… Aişe’den, o da Hz. Pey­gamber (s.a.) den rivayet etti ki o :

Muhakkak siz, kıyamet günü yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrölunacaksınız, buyurdu da, Hz. Âişe: Ey Allah’ın elçisi, erkek­ler ve kadınlar birbirlerine bakmazlar mı? diye sordu. Allah Rasûlü: Ey Âişe, durum, onların bunu düşünemeyecekleri kadar şiddetlidir, bu­yurdu. Hadîsi Buhârî ve Müslim de Sahihlerinde tahrîc etmişlerdir.

7- İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn İshâk… Hz. Âişe’den rivayet ediyor ki o, şöyle anlatıyor: Ben : Ey Allah’ın elçisi, sevgili, sevgilisini kıyamet günü hatırlamaz mı? diye sordum. Ey Âişe, üç şey sırasında ise hayır, buyurdu. Mîzân sırasında. Tâ ki ağır veya hafîf ge­linceye kadar. İşte o zaman hatırlamaz. Kitablann uçuştuğu sırada ise sağından veya solundan verilinceye kadar yine hatırlamaz. Cehennem­den bir şerare çıktığı, onlara sarıldığı, hışımla üstlerine ilerlediği za­man yine hatırlamaz. Cehennemden çıkan bu şerare : Üç kimse için gö­revlendirildim, üç kimse için görevlendirildim, üç kimse için görevlen­dirildim : Allah ile beraber başka bir tanrı iddia edenler için görevlen­dirildim. Hesâb gününe îmân etmeyenler için görevlendirildim. Her bir inâdçı zâlim için görevlendirildim, der ve onların üzerine kapanır, onları alevlerin içine çeker. Cehennem için kıldan ince, kılıçtan kes­kin bir köprü vardır. Üzerinde kancalar ve dikenler olup, Allah’ın dile­diklerini yakalarlar. İnsanlar o köprü üzerinde bir göz açıp kapama gi­bi, şimşek gibi, rüzgâr gibi, at ve binitlerin en iyileri gibidirler. Melek­ler : Rabbımız kurtar, kurtar, derler. İçlerinde kurtuluşa ererek kur­tulmuş olanlar, (kancalar ve dikenler tarafından) tırmalanmış, yara­lanmış olarak, kurtulmuş olanlar, yüzü üzere ateşe yuvarlanmış olan­lar vardır. Kıyamet gününün korkularına dâir gerçekten bir çok ha­dîs ve eser vardır. Bu hadîs ve haberler buradan başka bir yerde veri­lecektir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Doğrusu kıyamet saatinin sar­sıntısı büyük bir şeydir.» Büyük bir durumdur, zor bir durumdur, kor­kutucu, rüsvây edici, ansızın geliveren bir durumdur, şaşılacak, korku­lacak bir hâdisedir, buyurmuştur. Âyetteki «sarsıntı» gönülleri için meydana gelen korkudur ki Allah Teâlâ başka bir âyette : «İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.» (Ahzâb, 11) buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: «O’nu gördüğünüz gün her emzikli kadın emzirdiğini unutur.» Gördüğünün korkusuyla insanların kendisine en sevgili olanını, üzerine insanların en çok şefkat gösterdiğini unutur. Bu durumdan hayrete düşer de, emzirme halindeki çocuğunu bile unutur. Bu sebepledir ki Allah Te­âlâ, «yanında emzikli çocuğu olan kadın» anlamındaki bu-yurmamış, «çocuğu göğsünde emer haldeki emzikli kadın» anlamın­da buyurmuştur. Burada emzikli kadının unutacağı emzir­diği çocuk, sütten kesmeden önce emzirilen çocuktur.

«Her yüklü (hâmile kadın korkunun şiddetinden hamilelik süresi­nin tamamlanmasından önce) yükünü düşürür. İnsanları (dûçâr kal­dıkları durumun şiddetinden) sarhoş gibi görürsün. (Akıllan gitmiş, zihinleri kaybolmuştur. Onlan kim görse, onların sarhoşlar olduğunu sanır.) Oysa sarhoş değildirler, ama Allah’ın azabı pek çetindir.»[1]

3 — İnsanlardan kimi Allah hakkında bilmeden tar­tışır ve her azgın şeytânın ardına düşer.

4 — Onun aleyhinde şu hüküm yazılmıştır: O, ken­disini dost edinen kimseyi saptırır ve alevli ateşin azabına götürür.

Allah Hakkında Tartışanlar

Allah Teâlâ yeniden dirilmeyi yalanlayan, Allah’ın peygamberle­rine indirdiklerine karşı çıkarak, sözünde, inkâr ve küfründe her bir insan ve cin şeytânlarının peşine düşerek Allah’ın ölüleri diriltmeye kadir olduğunu inkâr edenleri zemmediyor. Bu; haktan yüz çe­viren, bâtıla uyan, Allah’ın Rasûlüne indirmiş olduğu apaçık hakkı bırakarak sapıklık önderlerine, kendi arzu ve hevesleri ile bid’atlara çağıranlara uyan, sapıklık ve bld’at ehlinin durumudur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ onlar ve benzerlerinin durumu hakkında şöyle buyurur : «İnsanlardan kimi Allah hakkında bilmeden (sıhhatli bir bilgileri ol­madan) tartışır ve her azgın şeytânın ardına düşer.» Allah Teâlâ’nm: «Onun aleyhinde şu hüküm yazılmıştır.» âyetinde Mücâhid’e göre; şeytân kasdedilmektedir. Yani takdirî bir yazılışla onun eleyhinde şu hüküm yazılmıştır : O, kendisini dost edinen, kendisine tâbi olan kim­seyi dünyada sapıklığa düşürür ve âhirette de alevli, yakıcı, elem ve­rici cehennem azabına götürür. Ebu Mâlik’den rivayete Süddî, bu âyetin Nadr İbn Haris hakkında nazil olduğunu söyler. İbn Cüreyc de böyle söylemiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Amr İbn Selem el-Basrf-nin… Ebu Kâ’b el-Mekkî’den rivayetinde o, şöyle demiştir : Kureyş çir-keflerinden birisi: Bize Rabbınızdan haber ver: O altından mı, yoksa gümüşten mi, yoksa bakırdan mı? diye sormuştu da, gök öyle bir gürledi ki bir de baktık beyninin tepesi Önüne düşüverdi. Mücâhid’den rivayetle Leys İbn Ebu Süleym şöyle diyor: Bir yahûdî geldi ve: Ey Muhammed, bana Rabbından haber ver: O, hangi şeydendir? İnciden mi, yoksa yakuttan mı? dedi ve bir yıldırım gelip onu çarpıverdi.[2]

5 — Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir şüphede ise­niz; gerçek şu ki; size açıkça gösterelim diye Biz sizi top­raktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış bir kandan, son­ra da yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık. İs­tediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Son­ra sizi bir çocuk olarak çıkarırız. Böylece yetişip erginlik çağına gelirsiniz. Kiminiz öldürülür, kiminiz de bilirken hiç bir şey bilmez olsun diye ömrünün en fena zamanına geri itilir. Yeryüzünü kupkuru olarak görürsün. Ama Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her çeşit güzel bitkiden çift çift yetiştirir.

6 — îşte böyle. Muhakkak ki Allah hakkın tâ ken­disidir. Doğrusu, ölüleri O, diriltir. Ve O, her şeye ka­dirdir.

7 — Kıyamet saati mutlaka gelecektir onda hiç şüp­he yoktur. Ve Allah, kabirlerde olanları dirütecektir.

Allah Teâlâ, yeniden diriltmeyi ve âhireti inkârla muhalefet eden­leri zikrettikten sonra, yaratmaya başlamasından müşahede olunanla Allah’ın- âhirete (insanları’ âhirette tekrar diriltmeye) güç yetirici ol­duğuna delil getirir ve şöyle buyurur: Ey insanlar, şayet öldükten son­ra kıyamet günü cesedler ve ruhların kalkmasından, tekrar diriltilme-lerinden şüphede iseniz; Biz sizi topraktan yarattık. Sizi yaratmasının aslı topraktandır. Âdem (a.s.) ondan yaratılmıştır. Sonra bir nutfe (sperma) den yarattık. Âdem’in neslini, az bir su olan nutfeden, son­ra pıhtılaşmış bir kandan yaratmıştır. Nutfe, kadının rahminde yer­leştiği zaman o halde orada kırk gün kalır. Ona kendisinden toparla-nılacâğı şeyler ilâve edilir, sonra bu, Allah’ın izni ile kırmızı bir kan pıhtısına döndürülür. Bu durumda kırk gün kalır. Sonra şekil değişti­rir, şekli ve hatları olmayan bir parça ete dönüşür. Sonra şekillenme­ye ve hatları belli edilmeye başlanılır. Ondan baş, iki el, göğüs, karın, iki uyluk, iki ayak ve diğer uzuvlar şekillendirilir. Bazan şekillendiril­meden ve hatları belli olunmadan kadın onu düşürür. Bazan da şekil ve hatları belli olmuş durumda atar. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Gerçek şu ki; (Sizin de müşâhade ettiğiniz- gibi onu) size açıkça gös­terelim diye, yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık.» buyur­muştur. «İstediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız.» Ba­zan bu bir çiğnem et rahimde yerleşir, kadın onu atmaz ve düşürmez. Nitekim Mücâhid, «Yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et.» kısmı hak­kında : Bu, yaratılışı belirli ve belirsiz olan düşüktür, demiştir. Bir çiğ­nem et iken üzerinden kırk gün geçtiğinde Allah Teâlâ ona bir melek gönderir de, melek ona rûh üfürür ve Allah’ın dilediği şekilde güzel ve­ya çirkin, erkek veya dişi olarak düzeltir. Rızkını, ecelini, mutlu mu yoksa mutsuz mu olduğunu yazar. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sa-hîh’lerinde A’rrieş kanalıyla… İbn Mes’ûd’dan rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) nden —ki o doğru sözlü ve doğrulardandır— şöyle rivayet etmiştir :

Muhakkak sizden birinin yaratılışının anne kârnında toplanması kırk gün kırk gecedir. Sonra aynı sürede bir kan pıhtısı, yine aynı sü­rede bir çiğnem’et olur. Sonra ona melek gönderilir de, ona dört keli­me bildirilir ve melek o kimsenin rızkını, ecelini, amelini, mutlu mu yoksa mutsuz mu olduğunu yazar. Sonra ona rûh üfürülür.

İbn Cerîr ve îbn Ebu Hatim, Dâvûd îbn Ebu Hind kanalıyla… Ab­dullah îbn Mes’ûd’dan rivayet ediyorlar ki o, şöyle demiştir: Nutîe rahimde yerleşince onu bir melek avucuna alır ve : Rabbım, yaratılışı belirli mi yoksa belirsiz mi? der. Eğer; belirsiz, denilirse o, insan olmaz ve rahimler onu kan olarak atar. Eğer: Yaratılışı belirli, denilirse me­lek : Rabbım, erkek mi, dişi mi? Mutlu mu, yoksa mutsuz mu? Eceli (ömrü) nedir? İzi (ameli) nedir? Nerede ölecektir? der. Nutfeye : Rab-bın kim? denilir de, nutfe : Allah’tır, der. Sana rızık veren kimdir? denilir, Allah’tır, der. Ona : Ana Kitâb’a (Ümmü’l-Kitâb’a) git. Mu­hakkak sen, orada bu nutfenin kıssasını bulacaksın, denilir. Yaratılır da ömrünün sonuna kadar yaşar, rızkını yer, izine (ameline) basar. Ni­hayet eceli gelince ölür, (ecelinin geldiği) o yerde defnolunur. Sonra Âmir eş-Şa’bî şu âyeti okumuştur: «Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir şüphede iseniz; gerçek şu ki; size açıkça gösterelim diye Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış bir kandanj’sonra da ya­ratılışı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık.» O, bir çiğnem et olma durumuna ulaşınca, dördüncü yaratılışa döndürülür de, insan olur. Şayet yaratılışı belirsiz ise rahimler onu kan olarak atar. Eğer yaratı­lışı belirli ise yaratmaya döndürülür.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Yezîd el-Mukrî’nin… Huzeyfe İbn Esîd’den —ki Huzeyfe hadîsi Hz. Peygam­ber (s.a.) e ulaştırır— rivayetinde o, şöyle buyurmuştur : Nutfe rahim­de kırk veya kırk beş gün kaldıktan sonra nutfenin yanma melek girer ve: Rabbım, mutlu mu, yoksa mutsuz mu? diye sorar. Allah Tealâ bu­yurur Ve iki melek yazarlar. O melek; Erkek mi, yoksa dişi mi? diye sorar, Allah Teâlâ buyurur, iki melek yazar. Sonra o melek o nutfenin amelini, eserini, rızkını ve ecelini yazar. Sonra sayfalar kapatılır da onda olan şey artınlmaz ve eksiltilmez. Müslim, bu hadisi Süfyân İbn f Uyeyne’den, başka bir kanaldan olmak üzere Ebu Tufeyl’den yukarda-kine benzer anlamda rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ: Sonra sizi bedeni, işitmesi, görmesi, duyulan kuvveti ve aklı zayıf bir çocuk olarak çıkarırız, buyurur. Sonra Allah Teâlâ ona azar azar kuvvet verir, ona lutf ile davranır, ana-babasını gece ve gün­düz ona karşı şefkatli kılar. Bu sebepledir ki şöyle buyurmuştur: «Böy­lece yetişip erginlik çağma gelirsiniz.» Kuvvetleriniz, melekeleriniz mü-kemmelleşir ve artar, -böylece görünüşü güzel gençliğin başlangıcına ulaşmış olursunuz. «(Kiminiz gençlik halinde öldürülür) kiminiz de bilirken hiç bir şey bilmez olsun diye ömrünün en fena zamanına (ih­tiyarlığa, bunaklığa; kuvvet, akıl ve anlayış zayıflığına, düşünce ve maharetlerin noksanlığına) geri itilir.» Bu sebepledir ki Allah Tealâ: «Kiminiz de bilirken hiç bir şey bilmez olsun diye.» buyurmuştur. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Allah O’dur ki, sizi güç­süz olarate yaratmıştır. Güçsüzlükten sonra kuvvetli kılmış, sonra da kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapmıştır. O, dilediğini yara­tır. O Alîm’dir, Kadîr’dir.» (Rûm, 54).

Hafız Ebu Ya’lâ îbn Ali İbn Müsennâ el-Mavsılî Müsned’inde der ki: Bize Mansûr İbn Ebu Müzâhim… Enes İbn Mâlik’den —Enes ha­dîsi merfû’ olarak rivayet etmiştir— rivayetinde şöyle buyurmuştur: Doğan çocuk, sevâb ve günâh yazılacak çağa kadar bir iyilik işlerse bu, babasına veya annesine yazılır. Bir kötülük işlerse ne ona, ne de ana-babasına yazılır. Sevâb ve günâh yazılacak çağa ulaştığı zaman Allah Teâlâ onun hakkında kalemi yürütür, onunla birlikte olan iki meleğe onu sıkıca muhafaza etmeleri emrolunur. İslâm’da kırk sene­ye ulaştığında, Allah Teâlâ onu şu üç musibetten emîn kılar: Delilik, cüzzâm ve abraşlık hastalığı (alatenlilik). Elliye ulaştığı zaman Allah Teâlâ onun hesabını hafifletir. Altmışa ulaştığında Allah Teâlâ sevdiği şeyle kendine dönüşü ona bahşeder. Yetmişe ulaştığı zaman gök ehli onu sever. Seksene ulaştığında, Allah Teâlâ onun iyiliklerini yazar, kö­tülüklerinden vazgeçer. Doksana ulaştığı zaman Allah Teâlâ onun geç­miş ve gelecek günâhlarını bağışlar, ailesi efradı hakkında onu şefaatçi kılar. Yeryüzünde Allah’ın esiri olur. Bilirken hiç bir şey bilmez olsun diye ömrünün en fena zamanına ulaştığında, Allah Teâlâ onun sıhhati halinde işlemiş olduğu hayırların bir mislini onun için yazar. Bir kö­tülük işlediğinde bu onun aleyhine yazılmaz. Bu, gerçekten garîb bir hadîstir ve bunda şiddetli bir münkerlik durumu da vardır. Bununla birlikte İmâm Ahmed İbn Hanbel Müsned’inde bu hadîsi merfû’ ve mevkuf olarak .rivayet eder ve der ki: Bize Ebu Nadr… Enes’ten riva­yet etti ki o, şöyle demiştir : Müslüman bir kimse kırkına ulaştığı za­man Allah Teâlâ onu delilik, cüzzâm ve abraşlık gibi çeşitli musibet­lerden emîn kılar. Elliye ulaştığında Allah Teâlâ onun hesabını yumu­şatır. Altmışa ulaştığı zaman Allah Teâlâ ona kendisinin -sevdiği şeyle dönüşü bahşeder. Yetmişe ulaştığında Allah Teâlâ onu sever ve gök ehline sevdirir. Seksene ulaştığında Allah Teâlâ onun iyiliklerini ka­bul buyurur, kötülüklerini siler. Doksanına ulaştığı zaman ise Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek günâhlarım bağışlar ve ona : Yeryüzün­de Allah’ın esîri, ismi verilir de ailesi hakkında şefaatçi kılınır. Sonra İmâm Ahmed İbn Hanbel: Bize Hâşim… Abdullah İbn Ömer îbn Hat-tâb’dan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etti… diyerek yukarda-ki hadîsin benzerini zikreder. Yine İmâm Ahmed, Enes İbn İyâz kana­lıyla… Enes İbn Mâlik’den rivayet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurmuştur : İslâm’da kırk sene yaşamış olan hiç kimse yoktur ki Allah Teâlâ ondan şu üç çeşit belâyı çevirmiş olmasın : Delilik, cüzzâm ve abraşlık… Ve râvî yukardakinin aynı olarak hadîsin tamâmını zikretmiştir.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr, Abdullah İbn Şebîb kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den rivayet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Müslüman olarak kırk sene yaşamış hiç bir kul yoktur ki; delilik, cıhszâm ve abraşlık gibi hastalıkları Allah ondan savmış olmasın. Elli seneye ulaştığı zaman Allah Teâlâ onun hesabını yumuşatır. Altmış seneye ulaştığında, Allah Teâlâ kendisinin sevdiği şeyle kendine dönü­şü ona bahşeder. Yetmişe ulaştığı zaman, Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek günâhlarını bağışlar. Ona: Allah’ın esîri, adı verilir ve gök ehli onu sever. Seksene ulaştığında, Allah Teâlâ onun iyiliklerini ka­bul buyurur ve kötülüklerinden vaz geçer. Doksana ulaştığında ise Al­lah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek günâhlarını bağışlar: Allah’ın yer­yüzünde esîri, diye isimlendirilir ve ailesi hakkında şefaatçi kılınır.

Allah Teâlâ’nın : «Yeryüzünü kupkuru olarak görürsün…» kavli Allah Teâlâ’nın ölüleri diriltmeye kadir olduğuna diğer bir ıdelildir Al­lah Teâlâ nasıl ölü, kupkuru ve içinde hiç bir nebat olmayan yeryüzü­nü diriltiyorsa, aynı şekilde ölüleri diriltmeye de kadirdir. Katâde, âyet­teki ( ;_uU ) kelimesini; tozlu ve kurak, olarak; Süddî ise; ölü, ola­rak açıklamışlardır. «Ama Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete ge­çer, kabanr ve her çeşit güzel bitkiden çift çift yetiştirir.» Allah Teâlâ yeryüzüne yağmur indirdiği zaman ölümünden sonra dirilir, nebatlarla harekete geçer, içindeki nem ile kabanr, muhtelif renk, tat, koku, şe­kil ve faydalarda olmak üzere değişik bitkileri, ekinleri ve meyveleri bitirir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Her çeşit güzel (görünüşlü, hoş kokulu) bitkiden çift çift yetiştirir.» buyurmuştur. «İşte böyle. Muhak­kak ki Allah, hakkın (dilediğini yapan müdebbir Yaratıcının) ta ken­disidir.» Nasıl ölü yeryüzünü diriltip ondan bu çeşitli bitkileri yetiş-tirmişse, aynı şekilde o ölüleri de diriltir. «Ona can veren Allah, şüp­hesiz ki ölüleri de diriltir. Muhakkak ki O, her şeye kadirdir.» (Fussi-let, 39), «O’nun emri, bir şeyi murâd ettiği zaman, sâdece ona; ol, de­mektir. O da oluverir.» (Yâsîn, 82).

«Kıyamet saati mutlaka gelecektir onda hiç şüphe yoktur. Ve Al­lah, kabirlerde olanları (çürümüş kemikler haline geldikten sonra tek­rar) diriltecek (ve yoktan onları var edecek) tir.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misâl getirdi: Çürümüşken kemikleri diriltecek kimdir? dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı hakkıy­la bilendir. Yemyeşil ağaçtan size ateş çıkartan O’dur. Siz ondan he­men yakıverirsiniz.» (Yâsîn, 78-80). Bu hususta âyetler pek çoktur. İmâm Ahmed der ki: Bize Behz… Ebu Razîn Lakît îbn Âmir el-Ukaylî’den rivayet etti ki o: Ey Allah’ın elçisi, kıyamet günü herkes Rab-bını görecek mi? Bunun Allah’ın yaratıkları içinde alâmeti nedir? de­mişti. Allah Rasûlü (s.a.) : Hepiniz aya ayrı ayrı bakmaz mısınız? bu­yurdu. Biz : Evet bakarız, dedik. Allah en büyüktür, buyurdu. Ben : Ey Allah’ın elçisi, Allah Ölüleri nasıl diriltir? Bunun Allah’ın yaratıkları içinde alâmeti nedir? dedim. Kuraklıktan helak olmuş bir vadiye*hiç rastlamadın mı? buyurdu. O : Evet rastladım, dedi. Sonra yeşillikler içinde dalgalanırken de ona uğradın mı? buyurdu, o yine; evet uğra­dım, dedi. İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve yaratıkları içinde bu­nun alâmeti budur, buyurdu. Hadîsi Ebu Dâvûd ve İbn Mâce, Ham-mâd İbn Seleme kanalıyla rivayet etmişlerdir. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Ali İbn İshâk’ın… Ebu Razın el-Ukaylî’den rivayetinde o, şöy­le anlatmıştır : Allah Rasûlü (s.a.) ne geldim ve : Ey Allah’ın elçisi, Al­lah ölüleri nasıl diriltir? dedim. Senin arazînden kurak bir yere uğra­yıp, sonra aynı yere bitek iken uğradın mı? diye sordu. O : Evet, uğ­radım, dedi. İşte yeniden diriltilme de böyledir, buyurdu. İbn Ebu Ha­tim der ki: Bize babamın… Muâz İbn Cebel’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Kim Allah’ın, apaçık gerçeğin ta kendisi olduğunu, kı­yametin hiç şüphesiz geleceğini, Allah’ın kabirlerdekileri dirilteceğini bilirse; cennete girer.[3]

İzâhı

8 — İnsanlardan öyleleri de vardır ki; bilmeden, doğ­ruya götüren bir rehberi olmadan, aydınlatıcı bir kitabı bulunmadan Allah hakkında tartışmaya girer.

9 — Allah yolundan saptırmak için, kibirlenerek, ya­nını eğip büker. Dünyada rüsvâylık onadır. Ve kıyamet günü ona can yakıcı azabı tattırırız.

10 — Ona: Bunlar senin yaptıklarından ötürüdür, denir. Yoksa Allah kullarına asla zulmedici değildir.

Bilgisizce Tartışanlar

Allah Teâlâ: «İnsanlardan kimi Allah hakkında bilmeden tartışır ve her azgın şeytâmn ardına düşer.» âyetinde sapıklıkların, bilgisiz ve taklîdçilerin durumunu zikrettikten sonra, bu âyette de sapıklığa ça­ğıran küfür ve bid’at liderlerinin durumunu zikreder ve buyurur ki: «İnsanlardan öyleleri de vardır ki;, bilmeden, doğruya götüren bir reh­beri olmadan, aydınlatıcı bir kitabı bulunmadan, sıhhatli bir akü, açık ve sıhhatli bir nakil olmaksızın mücerred kendi görüş ve arzusu ile Al­lah hakkında tartışmaya girer.» İbn Abbâs ve başkaları âyetteki «Ya­nım eğip büker.» kısmını: Hakka çağrıldığı zaman, ona karşı büyükle-nerek yanını eğip büker, demişlerdir. Mücâhid, Katâde ve Mâlik, Zeyd İbn Eslem’den rivayetle «Yanını eğip büker.» âyetini şöyle açıklamış­lardır : Çağrılmış olduğu hak’tan büyüklenerek yüz çevirir ve boynunu büker. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Mû-sâ’da da, hani onu apaçık bir delille Piravun’a göndermiştik. O, erkânı ile birlikte yüz çevirmiş; ya bir büyücü, ya da bir delidir, demişti.» (Zâ-riyat, 38-39), «Onlara : Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin, deni­lince; münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.» (Ni­sa, 61), «Onlara : Gelin Allah’ın peygamberi sizin için mağfiret dile­sin, denildiği zaman başlarını çevirdiler. Ve sen onların büyüklük tas­layarak yüz çevirdiklerini gördün.» (Münâfikûn, 5). Lokman da oğ­luna : «Kibirlenerek insanları küçümseyip onlardan yüz çevirme.» (Lok-jnân, 18) demiştir. Allah Teâlâ başka bir âyette ise şöyle buyurur: ((Âyetlerimiz ona okunduğu zaman kulaklarında ağırlık var da işitmi-yormuş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte ona çok acıklı bir aza­bı müjdele.» (Lokman, 7).

«Allah yolundan saptırmak için…» Bazıları bu cümlenin başında­ki lam harfinin akıbet (sonuç) bildiren lâm olduğunu söylemiştir. Zîrâ bu lâm ile bazan bu anlam kasdedilir. Sebeb bildiren lâm olması da muhtemeldir. Burada inâdçılar kasdedilmiş olabileceği gibi, böyle ya­pan kimsenin, Allah tarafından insanları Allah yolundan saptırma ci­billiyet ve fıtratı üzere yarattığı kimselerden kılınmış olması da düşü­nülebilir.

Sonra Allah Teâlâ buyurur ki: «Dünyadaki rüsvâylık, (zillet) ona­dır.» Nasıl ki o, Allah’ın âyetlerine karşı büyüklenmişse; Allah Teâlâ da dünyada ona zillet verir. Âhiretten önce onu bununla cezalandırır. Zîrâ onun dünyadaki en büyük düşüncesi de ilminin ulaşabileceği en yüksek yer (onun anlayabileceği cezalandırma) budur. «Ve kıyamet günü ona, can yakıcı azabı tattırırız. Ona (bir azarlama ve suçlama olarak) : Bunlar senin yaptıklarından ötürüdür, denir. Yoksa Allah kullarına asla zulmedici değildir.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Onu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra azâb olarak başına kaynar ^su dökün. Tad bakalım, hani güçlü olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, doğrusu şüphelenip durduğunuz şeydir.» (Duhân, 47-50). İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Hasan’dan riva­yet eder ki o, şöyle demiş : Bana ulaştığına göre onları yakalayacak olan azâb, günde yetmiş bin kere yakılır.[4]

11 — İnsanlardan öyleleri de vardır ki; Allah’a bir yar kenarındaymış gibi kulluk eder. Ona bir iyilik gelirse yatışır, başına bir belâ gelirse yüzüstü döner. Dünyayı da âhireti de1 kaybetmiştir. İşte apaçık kayıp budur.

12 — O, Allah’ı bırakıp ta kendisine fayda ve zarar veremeyecek şeylere tapınır. îşte en derin sapıklık budur.

13 — Kendisine zararı faydasından daha yakın olana tapınır. Tapındığı şey ne kötü yardımcıdır, ne kötü yol­daştır.

Mücâhid, Katâde ve başkaları âyetteki kelimesini; şüphe, ile açıklamıştır. Başkaları da bunu; taraf, ile açıklarlar. Dağın bir ta­rafı anlamına olmak üzere denilir. Yani o kimse dine bir yönden girmiştir, bir kıyısından girmiştir. Eğer (onda) sevdiğini bu­lursa orada kalır, yerleşir, yatışır. Değilse çekip gider. Buhârî der ki: Bize tbrâhîm İbn Hâris’in… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o : «İnsan­lardan öyleleri de vardır ki; Allah’a bir yar kenarındaymış gibi kulluk eder.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Kişi Medine’ye gelirdi. Eğer (ora­da) karısı erkek çocuk doğurur, atı yavrularsa : Bu, sâlih bir dindir, derdi. Karısı doğurmaz, atları yavrulamaz ise : Bu, kötü bir dindir, derdi. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn’in… İbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle anlatmıştır : Bedevilerden bazı kimseler Hz. Pey­gamber (s.a.) e gelir ve müslüman olurlardı. Ülkelerine döndükleri za­man yağmur, -bolluk ve hayvanları için güzel yavrulama senesi bulur­larsa : Bizim şu dinimiz ne kadar sâlih bir dindir, derler ve ona sımsıkı yapışırlardı. Eğer kurak, kötü yavrulama ve kıtlık senesi bulacak olur­larsa : Bizim şu dinimizde hiç bir hayır yok, derlerdi. İşte bunun üze­rine Allah Teâlâ peygamberine : «İnsanlardan öyleleri de vardır ki; Allah’a’ bir yar kenarındaymış gibi kulluk eder. Ona bir iyilik gelirse yatışır, başına bir belâ gelirse yüzüstü döner.» âyetini indirdi. İbn Ab­bâs’tan rivayetle Avfî şöyle anlatıyor: Onlardan birisi Medîneye gel­diği zaman şayet orada bedeni sıhhat bulur, kısrağı güzel bir yavru doğurur, karısı erkek çocuk dünyaya getirirse, hoşnûd olur ve kalbi mutmain olur da: Şu dinim üzere olduğumdan beri hayırdan başka bir şey bulmadım, derdi. Eğer ona bir belâ gelirse, Medînenin acısı ona ulaşır, karısı kız çocuk doğurur ve sadaka ona gelmekte gecikirse şey­tân ona gelir ve: Allah’a yemîn olsun ki şu dinin üzere olduğundan bu yana başına kötülükten başka bir şey gelmedi, derdi. İşte fitne bu­dur. Bu âyetin tefsirinde Katâde, Dahhâk, İbn Cüreyc ve Seleften bir çokları da böyle söylemiştir.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: O, münafıktır. Eğer dünyası onun için sâlih olursa ibâdete devam eder, eğer dünyası onun İçin bozulur ve değişirse yüzüstü dönüp gider, ibâdete ancak dünyası için uygun gelecek şeylerde devam ederdi. Ona bir musibet, bir zorluk, bir deneme ve darlık gelirse; dinini terk eder ve küfre dönerdi. Mücâ-hid, «Yüzüstü döner.» kısmını; kâfir olamk döner gider, şeklinde açık­lamıştır.

Allah Teâlâ : «Dünyayı da, âhireti de kaybetmiştir.» buyurur ki, dünyada hiç bir şey elde edememiştir. Âhirete gelince; madem ki yüce Allah’ı inkâr etmiştir; o halde orada da mutsuzluğun ve hakaretin en üst düzeyinde olacaktır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «İşte apaçık ka­yıp budur.» buyurur. İşte bu, en büyük kayıp ve zarar eden bir alışve­riştir.

«O, Allah’ı bırakıp ta kendisine fayda ve zarar veremeyecek şey­lere tapınır.» Putlardan ve Allah’a eş tuttuklarından yardım, imdat is­ter, onlardan rızık taleb eder. Halbuki onlar kendisine ne bir fayda ne de bir zarar veremezler. «İşte en derin sapıklık budur. Kendisine za­rarı faydasından daha yakın olana tapınır.» Âhiretten önce dünyada­ki zararı, âhiretteki faydasından ona daha yakın görünür. Âhirete ge­lince; oradaki zararı muhakkak ve kesindir.

«Tapındığı şey ne kötü yardımcıdır, ne kötü yoldaştır.» Âyetinde Mücâhid’in söylediğine göre; putlar, kasdedilmektedir. Yani onun Al­lah’ı bırakıp ta duâ ettiği şey ne kötü dost, ne kötü yardımcı, ne kötü yoldaştır. İbn Cerîr burada kasdedilenin : Kendisine bir iyilik geldiğin­de yatışan, başına bir belâ geldiğinde yüzünü dönüp giden ve Allah’a bir yar kenarındaymış gibi kulluk edenin ne kötü amca oğlu ve ar­kadaş olduğu, görüşünü tercih etmiştir. Mücâhid’in söylemiş olduğu : Burada maksad putlardır, görüşü sözün akışına daha yakın ve daha uygun olanıdır. En doğrusunu Allah bilir.[5]

14 — Muhakkak ki Allah, îmân edenleri ve sâlih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere ko­yar. Doğrusu Allah, istediğini yapar.

Allah Tealâ sapıklık ehli ve mutsuzları zikrettikten sonra, peşin­den mutlu ve iyi kişileri zikreder. Bunlar; kalbleri ile îmân eden, îmân­larını işleri ile doğrulayan, Allah’a yaklaştıran her çeşit salih amelleri işleyen, yasakları terk eden kimselerdir. İşte Allah Teâlâ, cennet bah­çelerinde onlara üstün dereceleri, makamları mîrâs olarak vermiştir. Allah Teâlâ diğerlerini saptırdığını, dalâlete düşürdüğünü, bunları da hidâyete erdirdiğini zikrettikten sonra : «Doğrusu Allah, istediğini ya­par.» buyurmuştur.[6]

15 — Kim dünyada ve ahirette Allah’ın ona yardım etmeyeceğini sanıyorsa; yukarı bağladığı bir ipe kendini asıp sonra kessin de bir düşünsün bakalım; bu hilesi ken­disini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?

16 — İşte böylece onu apaçık âyetler olarak indirdik. Muhakkak ki Allah, dilediğini hidâyete eriştirendir.

îbn Abbâs der ki: Kim Allah’ın Muhammed (s.a.) e dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa; evinin tavanına bağlayacağı bir ipe kendini asıp sonra ayağını yerden kessin, kendini boğsun. Mü-câhid, İkrime, Ati, Ebu Cevza, Katâde ve başkalan da böyle söylemiş­tir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ise «Yukarı bağladığı bir ipe kendini asıp…» âyetim şöyle açıklıyor: Göğe erişmeye tevessül etsin. Muhakkak ki yardım Muhammed’e ancak gökten gelmektedir. Sonra eğer gücü yeterse ayağını yerden kessin. îbn Abbâs ve ashabının sözü anlam itibarıyla daha uygun ve daha açık, alay etme yönüyle daha beliğdir. Zîrâ anlam şöyledir : Kim Allah’ın Muhammed’e, kitabına ve dinine yardımcı olmadığını sanıyorsa; gitsin ve kendini öldürsün. Eğer kendisini öfkelendiren bu ise (bilsin ki) muhakkak Allah ona yardım edecektir. Zîrâ Allah Teâlâ başka bir âyette : «Şüphesiz ki Biz, peygam­berlerimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında, hem de şâ-hidlerin şehâdet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz. O gün zâ­limlere ma’zeretleri fayda vermez. La’net onların, yurdun kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 51-52) buyururken, burada da: «Bir düşünsün ba­kalım; bu hilesi kendisini Öfkelendiren şeye engel olabilir mi?» buyur­muştur. Süddî der ki: Burada Muhammed (s.a.) in durumundan onu öfkelendiren şey kasdedilmektedir. Atâ el-Horasânî der ki: Bir düşün­sün baksın bakalım; göğsünde hissetmekte olduğu öfkeyi bu giderebi­lecek mi?

İşte böylece Kur’an’ı apaçık âyetler, (lafzı ve anlamı açık âyetler, Allah’tan insanlara karşı bir hüccet) olarak indirdik. Muhakkak ki Al­lah, dilediğini hidâyete eriştiren dilediğini sapıklığa düşürendir. Bu hususta tâm hikmet ve kesin hüccet Allah’ındır. «O, yaptığından so­rumlu değildir, fakat onlar sorumludurlar.» (Enbiyâ, 23). Ama Allah Teâlâ hikmeti, rahmeti, adaleti, ilmi, kahr u galabesi ve azameti ile O’nun hükmünü değiştirecek, geciktirecek hiç kimse yoktur. O, hesabı çabuk görendir.[7]

17 — Muhakkak ki Allah îmân edenler; yahûdîler, sâbiîler, hıristiyanlar, mecûsîler ve puta tapanlar arasın­da kıyamet günü kesin hükmünü verecektir. Doğrusu Al­lah, her şeye şâhMdir.

Allah Teâlâ burada haber veriyor ki mü’minler ile onların dışın­daki yahûdîler, sâbiîler —Bakara sûresinde bunlarla ilgili ta’rîf ve in­sanların onlar hakkındaki ihtilâflarını vermiştik— hıristiyanlar, me­cûsîler ve şirk koşup ta Allah ile beraber Allah’ın dışındaki şeylere ta-pmanlar arasında muhakkak Allah «Kıyamet günü kesin hükmünü verecektir.» Onlar arasında adaletle hükmedecektir. Kendisine îmân edenleri cennete, kendisini inkâr edenleri de ateşe koyacaktır. Muhak­kak Allah onların işlerine şâhiddir, sözlerini muhafaza etmektedir, iç­lerini ve gönüllerinin gizlediklerini iyi bilmektedir.[8]

İzahı

18 — Göklerde ve yerde olanların; güneş, ay, yıldız­lar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun? İnsanların bir çoğu da azabı hak etmiştir. Ve Allah’ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur. Şüphesiz ki Allah, ne dilerse ya­par.

Allah Teâlâ, zâtının tek ve ortağı olmaksızın ibâdete müstehâk ol­duğunu, her şeyin isteyerek veya istemeyerek O’nun azameti karşısında secde ettiğini, secde etmeye tahsis edilen her şeyin secdelerini haber veriyor. Başka bir âyette : «Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin sa­ğa sola vurarak, boyun eğip Allah’a secde ettiklerini görmüyorlar mı?» (Nahl, 48) buyururken burada da şöyle buyurur: Göklerde melekle­rin; yerde insanı, cini, hayvanları ve kuşları ile her çeşit canlının Allah’a secde ettiğini görmüyor musun?», «O’nu hamd ile tesbîh etme­yen hiç bir şey yoktur.» (İsrâ, 44). Allah Teâlâ : «Güneş, ay ve yıl­dızların Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun?» buyurmuştur. Bun­lar özellikle ve ismen zikredilmişlerdir. Zîrâ Allah’ın dışında ibadet edi­len şeyler bunlardır. Allah Teâlâ, bunların da yaratıcılarına secde et­tiklerini, onların yetiştirilip Allah’ın emrine müsahhar kılındıklarını beyân etmiştir. «Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer O’na ibâdet et­mek isteyen kinıselerseniz onları yaratmış olan Allah’a secde edin.» (Fussilet, 37). Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Zerr (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) bana : Şu güneş nereye gider biliyor musun? diye sordu. Ben : Allah* ve Ra­sûlü en iyi bilir, dedim. Şöyle buyurdu : Muhakkak o gider, Arş’m al­tında secde eder, sonra emir bekler. Ona: Geldiğin yere dön, denilmesi yakındır. Müsned’de, Ebu Davud’un Sünen’inde, Neseî ve İbn Mâce’-deki Küsûf hadîsinde şöyle buyrulur : Muhakkak güneş ve ay Allah’ın yaratıklarından iki yaratıktır. Onlar birisinin ölümü veya hayatı “için tutulmazlar. Fakat Allah Teâlâ yaratıklarından bir şeye tecellî ettiği zaman, o şey Allah’a boyun eğer. Ebul-Âliye der ki : Gökte hiç bir yıl­dız, güneş ve ay yoktur ki battığı zaman Allah için secdeye kapanma­sın. Sonra kendisine izin verilinceye kadar secdeden ayrılmaz. Doğaca­ğı yere dönünceye kadar sağ tarafında durur, yerini alır. Dağların ve ağaçların secdelerine gelince; bunların secdeleri gölgelerinin sağ ve sollarına meyletmesidir. İbn Abbâs’tan rivayete göre o, şöyle demiştir : Bir adam geldi ve : Ey Allah’ın elçisi, bu gece rü’yâmda kendimi gör­düm. Sanki bir ağacın arkasında namaz kılıyordum. Ben secde ettim. Ağaç da benim secdem üzerine secde etti. Onun şöyle dediğini işittim : Ey Allah’ım, bununla benim için katında mükâfat yaz. Benim bir gü­nâhımı alçalt. Bunu benim için katında bir azık kıl. Kulun Dâvûd’dan kabul ettiğin gibi bunu benden kabul et. İbn Abbâs der ki: Hz. Pey­gamber (s.a.) bh\secde âyeti okudu, sonra secde etti. (Secdede) o ada­mın ağacın sözü olarak haber verdiği gibi söylediğini işittim. Hadîsi Tirmizî, İbn Mâce ve Sahîh’inde İbn Hıbbân rivayet etmişlerdir. Âyet­teki kelimesi, bütün hayvanlardır. İmâm Ahmed’den riva­yet edilen bir hadîste belirtildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), hayvan­ların sırtlarının minberler edinilmesini yasaklamıştır. Öyle binitler var­dır ki; bineninden Allah’ı daha çok zikreder ve ondan daha hayırlıdır. «İnsanlardan birçoğunun Allah’a (isteyerek, seçerek ve bununla Al­lah’a tapınarak) secde ettiklerini görürsün. (Secdeden imtina’ eden, yüz çeviren ve büyüklenen) bir çoğu da azabı hak etmiştir. Ve Allah’ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur. Şüphesiz ki Allah, ne dilerse yapar.»

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Şeybân er-Rainlî… Hz. Ali’den rivayet eder ki o, şöyle demiştir : Ali’ye : Şurada bir adam irâ­de hakkında konuşuyor, denmişti. Hz. Ali ona : Ey Allah’ın kulu, Allah seni dilediği gibi mi yoksa senin dilediğin gibi mi yarattı? diye sordu. O : Dilediği gibi yarattı, dedi. Dilediği zaman mı yoksa senin dilediğin zaman mı seni hastalandırır, diye sordu. Bilakis dilediği zaman, dedi. O dilediği zaman mı yoksa sen dilediğin zaman mı sana şifâ verir? di­ye sordu. O dilediği zaman, dedi. Seni istediğin yere mi yoksa dilediği’ yere mi koyar? diye sordu. Bilakis dilediği yere, dedi. Hz. Ali şöyle de­di : Allah’a yemîn olsun ki eğer bundan başkasını söylemiş olsaydın, gözlerinin bulunduğu yere (kafana) kılıçla vururdum. Ebu Hüreyre’-den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Âdemoğlu secde âyetini okuduğu zaman şeytân ağlayarak uzaklaşır, ayrılır ve şöyle der : Yazıklar olsun; Âdemoğlu secde ile emrolundu da, Secde etti ve cennet onun oldu. Ben secde ile emrolundum da karşı gel­dim (secde etmekten imtina’ ettim) cehennem benim için hak oldu. Hadîsi Müslim rivâyt etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim oğulları kölesi Saîd ve Ebu Ab-durrahmân el-Mukrî’nin… Ukbe İbn Amir’den rivayetlerine göre o, şöyle dermiş : Ey Allah’ın elçisi, Hacc sûresi Kur’an’m diğer yerlerine iki secde ile mi üstün kılındı? dedim. Evet, kim onlarda secde etmez­se; onları okumasın, buyurdu. Hadîsi Ebu Dâvûd ve Tirmizî, Abdullah İbn Lehîa kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî, hadîsin isnadının sağ­lam olmadığını söyler. Ancak bu şüphelidir. Zîrâ İbn Lehîa, işitme kay­dını açıkça belirtmiştir. İmamlar onu çoğu kere tedlîs ile ayıplarlar. Ebu Dâvûd, Merâsil’de der ki: Bize Ahmed İbn Amr İbn es-Şerh’in… Hâlid îbn Ma’dân’dan rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Hacc Sûresi, Kur’an’ın (diğer) sûrelerine iki secde ile üstün kı­lındı. Ebu Dâvûd hadîsin başka kanallardan rivayetini kasdederek bu hadîsin müsned olduğunu söylerse de bu, sahîh değildir. Hafız Ebu Bekr (İbn İbrâhîm İbn: İsmâîl el-Cürcânî eş-Şâfiî) el-İsmâîlî der ki: Bize îbn Ebu Davud’un… Ebu Cehm’den rivayetine göre Hz. Ömer, Câbiye’de iken Hacc sûresini okumuş ve iki kere secde etmiş; Muhak­kak ki bu (sûre), iki secde ile üstün kılınmıştır, demiştir. Ebu Dâvûd ve îbn Mâce’nin Haris îbn Saîd el-Utekî kanalıyla… Amr îbn el-Âs’tan rivayetlerinde Allah Rasûlü (s.a.) Amr İbn el-Âs’a Kur’an’dan on beş secde okutmuştur. Bunlardan üçü el-Mufassal (gurubundaki) sûreler­dedir. Hacc sûresinde de iki secde vardır. Bütün bunlar birbirini kuv­vetlendiren şâhidierdir.[9]

19 — Bunlar çekişen iki düşman gruptur. Rabları hakkında çekişmişlerdir. O küfredenler için ateşten elbi­seler kesilmiştir. Başları üstünden de kaynar su döküle­cektir.

20 — Bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir.

21 — Demir kamçılar da onlar içindir.

22 — Ne zaman oradan, oradaki ıztırâbdan çıkıp kur­tulmak isteseler; her defasında oraya geri çevrilirler. Ya­kıcı azabı tadın, denir.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Miclez kanalıyla… Ebu Zerr’den rivayete göre o, «Bunlar çekişen iki düşman gruptur. Rabları hakkında çekişmişlferdir.» â^eti Harnza ve iki arkadaşı ile Utbe ve iki arkadaşı hakkında Bedir günü mübâreze ettiklerinden ötürü nazil ol­muştur. Bu âyetin tefsirinde Bıtfıârî’nin lafzı böyledir. Sonra Buhârî der ki: Bize Haccâc İbn Minhâl’in… Ali îbn Ebu Tâlib’den rivayetin­de o, şöyle demiştir: Rahmân’m huzurunda kıyamet günü hasımlaş-mak üzere diz çökeceklerin ilki benim. (Râvî) Kays der ki: Onların hakkında «Bualar çekişen iki düşman gruptur. Rabları hakkında çe­kişmişlerdir.» âyeti nazil oldu. Bunlar Bedir günü mübâreze edenler­dir ki Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ubeyde ile Şeybe İbn Rabîa, Utbe îbn Ra-bîa ve Velîd îbn Utbe’dir. Hadîsi sâdece Buhârî tahrîc etmiştir.

Katâde’den rivayetle Saîd îbn Ebu Arûbe «Bunlar çekişen iki düşman gruptur. Rabl&rı hakkında çekişmelerdir.» âyeti hakkın­da şöyle diyor : Müslümanlar ve kitajo ehli çekiştiler de, kitab eh­li : Bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden ‘öncedir. Bizim kitabımız sizin kitabınızdan öncedir. Biz Allah’a sizden daha lâyı­ğız, dediler. Müslümanlar da : Bizim kitabımız bütün kitablar hakkın­da hüküm vermiştir. Bizim peygamberimiz peygamberlerin sonuncusudur. Biz Allah’a sizden daha lâyığız, dediler. Allah Teâlâ İslâm’ı ona düşmanlık edenlere üstün kıldı ve : «Bunlar çekişen İki dü§man grup­tur. Rablan hakkında çekilmişlerdir.» âyetini indirdi. Avfî de îbn Ab-b&s’tan ‘böyle rivayet etmiştir. Şu’be’nin Katâde’den rivayetinde o, «Bun­lar çekişen İki düşman gruptur. Rablan hakkında çekişmişlerdir.» âye­ti hakkında şöyle demiştir: Doğrulayan (tasdîk ehli) ve yalanlayan­dır. Bu âyet hakkında Mücâhid’den rivayetle İbn Ebu Necîh der ki: Bu, ölümden sonra dirilme hakkında çekişen kâfir ve mü’minin misâ­lidir. Yine İbn Ebu Necîh’in rivayetinde Mücâhid ve Atâ’ bu âyet hak­kında : Onlar mü’minler ve kâfirlerdir, demişlerdir. İkrime «Bunlar çe­kişen iki düşman gruptur. Rabları hakkında çekişmişlerdir.» âyeti hak­kında der ki: Bunlar cennet ve cehennemdir. Cehennem : Beni ceza için kıl, derken cennet de : Beni rahmet için kıl, der. Mücâhid ve Atâ’-mn, buradan maksadın kâfirler ve mü’minler olduğuna dâir sözü, bü­tün bu sözleri içine almakta, Bedir günü kıssası ile başkalarını da içermektedir. Muhakkak ki mü’minler Allah’ın dininin muzaffer ol­masını isterler. Kâfirler ise îmân nurunu söndürmek, hakkı yalnız bı­rakmak ve bâtılı gâlib getirmek isterler. İbn Cerîr’in de tercih ettiği görüş bu olup bu görüş güzeldir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «O küf­redenler için ateşten elbiseler kesilmiştir.» buyurmuştur. Saîd îbn Cü-beyr : Bakırdan elbiseler kesilmiştir. Bakır, kızdınldığı zaman eşya için­de harareti en şiddetli olandır, der.

«Başları üstünden de kaynar su dökülecektir. (Başlarına kaynar su döküldüğü zaman) bununla kannlarmdakiler ve derileri eritilir.» Saîd der ki: Ö, eritilmiş bakırdır. Karınlarındaki yağlan ve organlan eritir. îbn Abbâs, Mücâhid, Saîd îbn Cübeyr ve başkaları da böyle söy­lemiştir. Aynı şekilde derileri de erir. îbn Abbâs ve Saîd : (Derileri de eriyip) dökülür, demişlerdir. İbn Cerîr der ki: Bana Muhammed îbn Müsennâ… Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamberden rivayet eder ki o, şöyle buyurmuştur : Muhakkak kaynar su onlann başlanna dökülür de kafatasına işler, geçer, nihayet içine, karnına vanr. İçinde olan şey­leri parçalar ve nihayet ayaklarına ulaşır. îşte erime budur. Sonra eski haline çevrilir. Hadîsi Tirmizî de İbn Mübarek kanalıyla rivayet et-.miş, hasen ve sahîh olduğunu söylemiştir. îbn Ebu Hatim de babası kanalıyla… tbn Mübârek’den bu hadîsi rivayet eder. Sonra îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali tbn Hüseyn’in… Abdullah İbn es-Sırrî’den riva­yetinde o, şöyle demiştir: Melek ona bir kabı hararetinden dolayı iki kıskaç ile taşıyarak gelir. Onun yüzüne yaklaştırdığı zaman tiksinir. Melek yanındaki demirden bir kamçıyı kaldırır ve bununla onun ba­şına vurur da, beynini “boşaltır. Sonra kabı onun beyninden aşağı dö­ker, bu beyninden karnına ulaşır. İşte Allah Teâlânın: «Bununla karmlarındakiler ve derileri eritilir.» kavli budur.Allah Teâlâ: «Demir kamçılar da onlar içindir.» buyurur ki; İmâm Ahmed şöyle diyor: Bi­ze Hasan İbn Musa’nın… Ebu Saîd’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.) n-den rivayetinde o, şöyle buyurmuştur: Şayet demirden bir kamçı yer­yüzüne konulmuş olsa, insan ve cinler onu yerden kaldırmak için top-lansalardı, onu yerden kaldıramazlardı. Yine İmâm Ahmed der ki: Bi­ze Mûsâ İbn Dâvûd… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet eder ki Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Demirden bir kamçıyla dağa vurulmuş olsaydı; paramparça olur, sonra eski haline dönerdi. Şayet cehennem-dekilerden akan kan ve irinden bir kova dünyaya dökülmüş olsaydı, yeryüzü halkını kokuştururdu. İbn Abbâs «Demir kamçılar da onlar içindir.» âyeti hakkında der ki: Bununla (onlara) vururlar da karşı­sına gelen, isabet ettiği her organ düşer. (İşte o zaman) helak olalım, diye duâ ederler.

Allah Teâlâ : «Ne zaman oradan, oradaki ıztırâbdan çıkıp kurtul­mak isteseler; her defasında oraya geri çevrilirler.» buyurur. A’meş Ebu Zabyân’dan, o da Selmân’dan rivayet eder ki o : Ateş simsiyahtır. Onun alev ve korları aydınlanmaz, demiş sonra : «Ne zaman oradan, ora­daki ıztırâ.bdan çıkıp kurtulmak isteseler; her defasında oraya geri çev­rilirler.» âyetini okumuştur. Zeyd İbn Eşlem de, «Ne zaman oradan, Oradaki ıztırâ’bdan çıkıp kurtulmak isteseler; her defasında oraya geri çevrilirler.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre ce­hennem ehli cehennemde teneffüs edemeyeceklerdir. Fudayl İbn İyâz der ki: Allah’a yemîn olsun ki çıkma ümidleri olmayacaktır. Zîrâ eller ve ayaklar sımsıkı bağlıdır. Fakat ateşin alevleri onları yükseltecek, de­mir kamçılar onları geri çevirecektir. Allah Teâlâ’nın : «Yakıcı azabı tadın, denir.» âyeti; «Onlara: Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın, denir.» (Secde, 20) âyeti gibidir. Buranın anlamı şudur ki; on­lar, söz ve fiilî olarak azâbla alçaltılacakl ardır.[10]

23 — Muhakkak ki, Allah, îmân edip sâlih ameller iş­leyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada

altun bilezikler ve inciler takınırlar. Ve oradaki elbiseleri ipektendir.

24 — Onlar sözün en güzeline alıştırılmışlar ve övül­meye lâyık olan Allah’ın doğru yoluna iletilmişlerdir. .

Allah Teâlâ, cehennem ehlinin durumunu —Allah onların duru­mundan bizi korusun— ve onların içinde bulundukları azabı, cezayı, yakıcı azabı, bukağıları ve onlar için hazırlanan ateşten elbiseleri zik­rettikten sonra, cennet ehlinin durumunu zikreder. Allah’tan fazlı ve keremi ile bizi cennete koymasını dileriz. Buyurur ki: «Muhakkak ki, Allah, îmân edip sâlih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cen­netlere koyar.» Cennetin ortalarından, kenar ve kıyılarından, ağaçla­rının ve köşklerinin altından ırmaklar kaynar. Cennet ehli onları dile­dikleri ve istedikleri yere çevirirler. «Orada (ellerine) altun bilezikler ve inciler takınırlar.» Üzerinde ittifak olunan (sıhhati müttefekun aleyh olan) bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Mü’minin süsü, zîneti abdestin ulaştığı yere kadar ulaşır. Kâ’b el-Ahbâr der ki: Cennette öyle bir melek vardır ki ismini vermek isteseydim, onun is­mini söylerdim. Allah’ın yarattığı günden beri kıyamet gününe kadar cennet ehli için süs, zînet eşyası döker. Şayet ondan bir bilezik olta­ya çıkarılmış olsaydı; güneşin, ayın nurunu kapattığı gibi güneşin şu­asını kapatırdı.

Allah Teâlâ: «Ve oradaki elbiseleri ipektendir.» buyurur ki; ce­hennemlikler için ayrılan, kesilen (ateşten) elbiselere mukabil bunla­rın elbiseleri ak atlas ve kızıl atlas ile ipektendir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: «Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir^ Rabları onlara tertemiz bir içecek içirmiştir. İşte bu, size işlediklerinizin karşılığıdır. Sa’yinİz meşkûr olmuştur.» (însân, 21-22). Sahîh bir hadîste de :

İpekli giymeyin. Zîrâ her kim dünyada ipekli giyerse onu âhiret-te giyemeyecektir, buyrulmuştur. Abdullah îbn Zübeyr der ki: Kim âh’irette ipek giymemişse, cennete de girmemiştir. Allah Teâlâ: «Ve oradaki elbiseleri ipektendir.» buyurur. Allah Tealâ’nın : «Onlar sözün en güzeline alıştırılmışlardır.» kavli şu âyetleri gibidir: «îmân eden­ler, sâlih amel işleyenler altlarından ırmaklar akan cennetlere konu­lurlar. Rablarınm izni ile orada ebediyyen kalırlar. Onların birbirine sağlık temennîleri de; Selâm’dır.» (îbrâhîm, 23), «Melekler her Kapı­dan yanlarına gelir. Sabrettiğiniz için selâm size. Burası dünyanın ne güzel karşılığıdır, derler.» (Ra’d, 23-24), «Orada boş bir laf, günâha sokacak bir şey işitmezler. Yalnız selâma karşılık selâm işitirler.» (Va­kıa, 25-26). Onlar güzel söz işitecekleri bir yere iletilirler. «Orada sağ­lık ve selâmla karşılanırlar.» (Furkân, 75) Cehennem ehlinin kendilerini dehşete düşürecek ve onları cezalandıracak söz ile alçaltı-lacakları gibi bir duruma dûçâr olmayacaklardır. Cehennem ehline (bunlarınkinin aksine) : «Yakıcı azabı tadın, denilecektir.»

Allah Teala : «Övülmeye lâyık olan Allah’ın doğru yoluna iletil­mişlerdir.» buyurur ki Allah’ın kendilerine bahşetmiş ve ihsan etmiş olduğu nimetlerine karşılık Rablarına hamd edecekleri bir yere eriş-tfcrilmişlerdir. Nitekim sahîh bir hadîste belirtildiğine göre : Onlara nefes alıp vermenin ilham olunduğu gibi, tesbîh ve hamd etme de ilham olunacaktır. Müfessirlerden bazısı, «Onlar sözün en güzeline alıştırılmışlardır.» âyetinde Kur’an’m kasdedildiğini söyler. Buradan «Lâilâhe İllallah.» sözünün kasdedildiği de, meşru’ kılman zikirlerin kasdedildiği de söylenmiştir. «Övülmeye lâyık olan Allah’ın doğru yo­luna iletilmişlerdir.» sözünden İse, dünyadaki dosdoğru yol kasdedili-yor. Bütün bunlar bizim zikrettiklerimize zıd değildir. En doğrusunu Allah bilir.[11]

25 — Muhakkak ki o küfredenlere, Allah’ın yolundan ve yerli, yolcu bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Ha-râm’dan alıkoyanlara ve orada zulm ile ilhâda yeltenen­lere elîm bir azâbtan tattırırız.

O Küfredenler

Allah Teâlâ, mü’minleri Mescid-i Harâm’a gelmekten ve orada hacc farzlarını yerine getirmekten alıkoyan ve kendilerinin Mescid-i Haram’ın dostları olduğunu iddia eden kâfirlerin bu iddialarını redde­der. «Hem O’nun dostu değillerdir. O’nun dostları ancak müttakîler-dir, ama onların çoğu bilmezler.» (Enfâl, 34). Bu âyet, sûrenin Medi­ne’de nazil olduğuna delildir. Nitekim Bakara sûresinde de : «Sana haram aydan ve onda savaştan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak; bü­yük bir günâhtır. Fakat insanlar-ı Allah yolundan alıkoymak ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’a gitmelerine engel olmak, onun ehlini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günâhtır.» (Bakara, 217) buyurulmuştur. Burada da: «Muhakkak ki o küfredenlere Allah’ın yo­lundan, Mescid-i Harâm’dan alıkoyanlara…» buyurur. Küfürlerine Üâ-veten onların sıfatı, Allah’ın yolundan ve Mescid-i Harâm’dan insan­ları alıkoymalarıdır. Gerçekte Mescid-i Harâm’a insanların en lâyığı olan mü’minlerden Mescid-i Harâm’a gelmek isteyenleri oradan çevir­mektedirler. Bu âyet-i kerîme’deki bu terkîb Allah Teâlâ’nın: (Onlar ki; inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dik­kat edin; gerçekten kalbler, ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.» (Ra’d, 28) kavli gibidir. Yani onların sıfatı, kalblerinin Allah’ın zikri ile sükûn bulmasıdır.

Allah Teâlâ: «Yerli, yolcu bütün insanları eşit kıldığımız Mes­cid-i Harâm’dan alıkoyanlar.» buyurur ki; onlar insanları Mescid-i Harâm’a ulaşmaktan men’ediyorlar. Halbuki Allah Teâlâ orayı herkes için eşit, meşru’ kılmıştır. Orada oturan ile evi oradan uzak olan ara­sında bu hususta hiç bir fark yoktur. Yerli, yolcu bütün insanlar eşit­tirler. Mekke evleri ve meskenleri hususunda bütün insanların eşitliği de buradandır. Nitekim îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İ’bn Ebu Talha, «Yerli, yolcu bütün insanları eşit kıldığımız…» âyeti hakkında şöyle diyor : Mekke ehli ve başkaları Mescid-i Harâm’a iner, orada konaklar. Mücâhid der ki: Yerli ve yolcu bütün insanlar eşittir. Mekke ehli ve başkaları dereceleri itibarıyla orada eşittirler. Ebu Salih, Abdurrahmân fcbn Sabit, Abdurrahmân İbn Zeyd de böyle söylemiştir. Abdürrezâk’m Ma’mer’den, onun da Katâde’den rivayetine göre; orada Mescid-i Ha-râm’ın ehli ile ora halkından olmayan eşittir.

Şâfü ve îshak İbn Rahûyeh Mescid-i Hayf’da bu meselede Ahmed îbn Hanbel’in de bulunduğu bir mecliste ihtilâf etmiştiler. Şafiî, —Al­lah ona rahmet eylesin— Mekke evlerinin mülk edinileceği, mîrâs bı­rakılabileceği ve kiralanabileceği görüşündeydi. Bu görüşüne Zührî ka­nalıyla… Üsâme İbn Zeyd’den rivayet edilen şu hadîsi delil getirdi: Üsâme îbn Zeyd demiş ki: Ey Allah’ın elçisi, yarın Mekke’deki evinde mi konaklayacaksın? Allah Rasûlü: Ukayl bize ev mi bıraktı ki? de­yip sonra da: Kâfir müslümana, müslüman da kâfire mîrâsçı olamaz, buyurdu. Bu hadîs Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde tahrîc edilmiş­tir. İmâm Şafiî’nin diğer bir delili de şudur: Ömer îbn Hattâb Mek­ke’de Safvân îbn Ümeyye’den bir evi dört bin dirheme satın alıp orayı hapishane olarak donatmış. Tâvûs ve Amr îbn Dînâr da böyle söyle­mişlerdir, îshâk İbn Rahûyeh ise, Mekke evlerinin mîrâs bırakılama­yacağı ve kirâlanamayacağı görüşündeydi. Bu, Seleften bir gurubun da mezhebidir. Mücâhid ve Ata bunu açıkça belirtmişlerdir. İshâk İbn Rahûyeh aynca İbn Mâce’nin Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla… Alkame İbn Nadle’den rivayet ettiği şu hadîsi delil getirmiştir: Allah Hasûlü (s.a.), Ebu’bekir ve Ömer vefat ettiklerinde, Mekke evleri an­cak Sâibe (Allah için serbest bırakılmış) olarak çağırılırdı. İhtiyâcı olan orada kalır, ihtiyâcı olmayan da başkasını orada iskân ederdi. Abdürrezzâk’ın İbn Mücâhid kanalıyla… Abdullah İbn Amr’dan riva­yetinde o : Mekke evlerinin satışı ve kiralanması helâl değildir, demiş­tir.

Yine Abdürrezzâk, İbn Cüreyc’den rivayetle der ki: Atâ Harem’-de kirayı yasaklar ve bana Ömer İbn Hattâb’ın Mekke evlerine, hacılar arsalarına konaklamasın diye kapı konulmasını men’ettiğini ha­ber verirdi. Evine kapı koyanların ilki Süheyl îbn Amr olmuştu. Ömer İbn Hattâb ona bu konuda haber gönderdi de, Süheyl: Ey mü’-minlerin emîri, beni gözet. Ben bir tacirim.” Binitimi koruyacak, hap­sedecek iki kapı edinmek istedim, dedi. Hz. Ömer de : O halde bir beâs yok, buyurdu. Abdürrezzâk’ın Ma’mer kanalıyla… Mücâhid’den riva­yetinde Ömer İbn Hattâb şöyle demiştir : Ey Mekke ahâlîsi, yolcular diledikleri yere inmesinler diye evlerinize kapılar edinmeyin. Yine Ab-dürrezzâk’m Ma’mer kanalıyla… Atâ’dan rivayetinde o, şöyle dermiş : Yerli ve yolcu bütün insanlar eşit kılınmıştır, diledikleri yere iner, ko­naklarlar. Dârekutnî’nin İbn Ebu Necîh kanalıyla Abdullah İbn Amr’­dan mevkuf olarak rivayetine göre : Kim Mekke evlerinin kirasını yer­se ateş yemiş olur.

İmam Ahmed de orta yolu ta’kîb ederek ve delillerin arasım bir­leştirerek : Mülk edinilir, mîrâs olarak bırakılır ve fakat kiralanmaz, demiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Orada zulüm ile ilhâda yeltenenlere elîm bir azâb-tan tattırırız.» buyurur. (…)

İbn Cüreyc’in İbn Abbâs’tan rivayetine göre âyetteki ke­limesi, Jcasıd anlamındadır. Yani kim te’vîli mümkün olmaksızın açıkça ve haksız olarak ilhâda yeltenirse, Allah onlara elîm bir azâb tattıra-caktır. Yine İbn Abbâs’tan rivayete göre Ali İbn Ebu Talha, bu keli­meyi şirk ile açıklamıştır. Mücâhid: Orada Allah’tan başkasına tapı-nılmasıdır, demiştir. Katâde ve bir çokları da böyle söyler. İbn Abbâs’-tan rivayetle Avfî, bu kelimeyi şöyle açıklar : Bu, Allah’ın Mescid-i Ha-râm’dan sana haram kılmış olduğu gıybet, sözlü tecâvüz veya öldürme gibi şeyleri helâl kabul ederek sana haksızlık etmeyene haksızlık et­men, seninle dövüşmeyen, seni öldürmeye kasdetmeyeni öldürmendir. İşte kişi bunu yaptığı zaman elem verici azâb ona vâcib olmuştur. Mü­câhid de bu kelimeyi: Orada kötü amel işlemektir, diye açıklar. Harem’in hususiyetlerinden birisi de, yolcunun (Harem’e dışardan gele­nin) orada yaptığı kötülüğe karşılık cezâlandırümasıdır. Yapmamış ol­sa dahi kötülüğe azmetmiş olması, cezalandırma için yeterlidir. Nite­kim İbn Ebu Hatim Tefsîr’inde der ki: Bize Ahmed İbn Sinan’ın… Ab­dullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o, «Orada zulm ile ilhâda yel­tenenlere…» âyeti hakkında şöyle demiştir ; Şayet birisi orada en uzak Aden’den dahi gelip zulm ile ilhâda yeltenmiş olsa, Allah Teâlâ ona elîm bir azâbtan tattırır. Şu’be der ki: O (Râvî) hadîsi bize merfû’ ola-rak rivayet etti. Ama ben onu size merfû’ olarak rivayet etmiyorum. Râ. vî Yezîd der ki: O, hadisi merfû’ olarak rivayet etmiştir. Hadîsi İmâm Ahmed de Yezîd İbn Harun’dan rivayet etmiştir. Ben de derim ki: Bu hadîsin isnadı, Buhârî’nin şartlarına göre sahihtir. Mevkuf olarak ri­vayeti, merfû’ olarak rivayetinden daha doğrudur. Bu sebepledir ki Şu’be, İbn Mes’ûd’un sözünden olarak mevkuf şekilde rivayet etmiştir. Aynı şekilde Esbât da Süfyân es-Sevrî kanalıyla… İbn Mes’ûd’dan ha­disi mevkuf olarak rivayet eder. En doğrusunu Allah bilir. Sevrî’nin Süddî kanalıyla,.. Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o, şöy­le demiştir : Orada kötülüğe yeltenen hiç bir kimse yoktur ki bu, onun aleyhine yazılmış olmasın. En uzak Aden’den bir adam bu Beyt’de bi­rini öldürmeye yeltense, Allah Teâlâ ona elem verici azâbtan tattırır. Dahhâk İbn Müzâhlm’ de böyle söylemiştir. Süfyân’ın Mansûr’dan, onun da Mücâhid’den rivayetine göre oradaki ilhâd : Allah’a yemîn ol­sun ki hayır, Allah’a yemîn olsun ki evet, sözleridir. Bu sözün bir ben­zerini Mücâhid’den, o da Abdullah İbn Amr’dan rivayet etmiştir. Saîd İbn Cübeyr: Hizmetçiye sövme ve bundan daha yukarısı zulümdür, demiştir. Süfyân es-Sevrî’nin Abdullah İbn Atâ kanalıyla… İbn Ab-bâs’tan rivayetinde o, «Orada zulm ile ilhâda yeltenenlere…» âyeti hak­kında : Enıîrin oradaki ticâretidir, demiştir. İbn Ömer’den rivayete göre ise, (orada) yiyecek satılması ilhâddır. Habîb îbn Ebu Sabit «Ora­da zulm ile ilhâda yeltenenlere…» âyeti hakkında: Mekke’de ihtikâr yapan, demiştir. Bunu bir çokları söylemiştir. îbn Ebu Hatim der ki: Bize ‘babamın… Ya’lâ İbn Ümeyye’den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) Mekke’de yiyecek ihtikârı ilhâddır, buyurmuştur.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a… İbn Abbâs’tan rivayet eder ki o, «Orada zulm ile ilhâda yeltenenlere…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Abdullah îbn Üneys hakkında nazil olmuştur, Allah Rasûlü (s.a.) birisi muhacir, diğeri ansâr’dan olan iki kişi ile birlikte onu gön­dermişti. Nesebleri konusunda birbirlerine karşı övünmeye başladılar da, Abdullah İbn Üneys kızıp ansârdan olan adamı öldürdü, sonra İs­lâm’dan dönüp Mekke’ye kaçtı. Onun hakkında : «Orada zulm ile ilhâda yeltenenlere…» âyeti nazil oldu. Yani: Kim İslâm’dan saparak ilhâd ile Harem’e iltica ederse.

Bu haberler her ne kadar bunların ilhâddan olduğuna delâlet ederse de, ilhâd bunlardan daha geneldir. Bilakis bu haberlerde bun­lardan daha ağır olanlarına da bir tenbîh vardır. Bu sebepledir ki Fîl Ashabı Beyt’i tahrîb etmeye yeltendikleri zaman Allah Teâlâ onların üzerine Ebâbîl kuşları gönderdi, «Onların üzerine pişkin tuğladan taş­lar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.» (Fîl, 4-5), onları helak buyurdu ve Beyt’e karşı kötülük murâd edenler için onları bir ibret kıldı. Bu sebepledir ki bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bir ordu bu Beyt’e karşı savaş için yola çıkmıştı. Çöl bir arazîye geldiklerinde ilklerinden sonuncularına vanncaya ka­dar yere batırılmışlardı.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İ’bn Künâse’nin İshâk İbn Saîd’den, onun da babasından rivayetine göre; o, şöyle anlatmış.: Abdul­lah İbn Ömer, Abdullah îbn Zübeyr’e geldi ve : Ey Zübeyr’in oğlu, Allah’-tn Haremi’nde ilhâddan sakın. Muhakkak ben Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu işittim ; Muhakkak ki burada Kureyş/ten birisi ilhâ-da düşecektir. Günâhları, insan ve cinlerin günâhları ile tartılsa ağır ge­lirdi. Bak ve sakın o sen olma. Yine İmâm Ahmed’in Hâşim kanalıyla… Saîd îbn Amr’tian rivayetine göre Abdullah İbn Amr, İbn Zübeyr Hicr’de otururken yanma gelmiş ve şöyle demiş: Ey Zübeyr’in oğlu, Harem’-de ilhâd’dan sakın. Muhakkak ben Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle bu­yurduğunu işittim : Orada Kureyş’ten birisi oturacak. Şayet günâhları insan ve cinlerin günâhları ile tartılmış olsaydı; onlara ağır basardı. Bak ve sakın o sen olma. Hadîsi bu iki kanaldan Kütüb-i Sitte asha­bının hiç birisi tahrîc etmemiştir.[12]

26 — Hani îbrâhînVe : Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyama duranlar, rükû’ edenler ve secdeye varanlar için evimi temiz tut, diye Kâ’be’nin yerini hazır­lamıştık.

27 — İnsanlar içinde haccı ilân et. Gerek yaya, gerek arık binekler üzerinde uzak vadiden ve yollardan sana gelsinler.

İnsanları Hacca Çağır

Burada kurulduğu ilk günden Allah’ı birleme, tek ve ortağı olmak­sızın sâdece O’na ibâdet üzere kurulmuş bir yerde Allah’tan başkası­na ibadet eden, Kureyş’ten Allah’a şirk koşanlara bir azarlama var­dır. Allah Teâlâ, İbrahim’i Kâ’be’nin yerine yerleştirdiğini, oraya ilet­tiğini ve Beyt’in binası için ona izin verdiğini zikreder. İbrahim (a.s.) in Beyt-i Atîk’ı ilk bina eden olduğu ve Beyt-i Atîk’m Hz. İbrahim’den önce inşâ olunmadığı görüşündekilerden çoğu bu âyeti delil getirirler. Nitekim Ebu Zerr’den rivayet edilen sahîh bir hadîste o, şöyle demiş­tir : Ey Allah’ın elçisi, ilk konulan (inşâ olunan) mescid hangisidir? diye sordum. Mescid-i Harâm’dır, buyurdu. Sonra hangisi? diye sor­dum : Beyt-i Makdis’tir, buyurdu. Aralarında ne kadar zaman var? di­ye sordum. Kırk sene, buyurdu. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Muhakkak kî; insanlar için konulmuş ilk ev çok mü­barek olarak kurulan ve âlemler için hidâyet olan Mekke’dekidir. Orada apaçık alâmetlerle, İbrâJhîm’in makamı vardır.» (Âl-i İmrân, 96-97), «İb-râhîm ile fcsmâîre de : Evimi tavaf edenler, orada kalanlar, rükû’ ve sec­de edenler için temizleyin, diye aîıid vermiştik.» (Bakara, 125). Kâ’be’nin inşâsı hakkında vârid olan sahîh hadîsleri ve haberleri daha Önce ver­miştik. Burada tekrarına gerek görmüyoruz. Allah Teâlâ burada da şöyle buyurur: «Bana hiç bir şeyi ortak koşma, (Kâ’be’yi sâdece Be­nim ismim üzere inşâ et. Evimi) tavaf edenler, kıyama duranlar, rü­kû’ edenler ve secdeye varanlar (tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâ­det edenler) için evimi temiz tut, diye Kâ’be’nin yerini hazırlamıştık.» Mücâhid ve Katâde, -‘«Evimi temiz tut.» âyetinin Kabe’nin şirkden te­mizlenmesi anlamında olduğunu söylemişlerdir. Tavaf, Kabe yanın­da ibâdetlerin en özelidir. Yeryüzünde oranın dışında hiç bir yerin çev­resinde tavaf yapılmaz. Âyetteki kıyamdan maksad, nama2dır. Bu se­bepledir ki Allah Teâlâ : «Rükû’ edenler ve secdeye varanlar için.» bu­yurmuştur. Allah Teâlâ tavaf ile namazı birlikte zikretmiştir. Zîrâ her ikisi de Kâ’be’ye mahsûs ibâdetlerdendir. Tavaf Kâ’be yanında (çev­resinde) dır. Namaz da kıblenin kesin olarak bilinmemesi ile harbde kılınan namaz ve yolculukta kılman nafile namaz durumu istisna edi­lirse Kâ’be’ye doğrudur. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «İnsanlar içinde haccı ilân et.» Sana in­şâsını emretmiş olduğumuz bu Beyt’i haccetmeye insanları çağırmak üzere onlar içinde nida et. Anlatıldığına göre Hz. İbrahim : Rabbım, benim sesim yetişmezken insanlara nasıl ulaştırayım? demiş de : Sen nida et, ulaştırmak Bize aittir, buyurulmuş. Hz. İbrâhîm, makamı üze­rinde —Hicr üzerinde, Safa üzerinde, Ebu Kubeys dağı üzerinde de de­nilmiştir— dikilmiş ve: Ey insanlar, Rabbınız bir Beyt edindi. Orayı haccediniz, demiş. Denilir ki; dağlar eğilmiş ki sesi yeryüzünün her tarafına erişsin. Allah Teâlâ onun sesini rahimlerde ve sulblerde olan­lara dahi işittirmiş ve onu işiten taş, toprak, ağaç ile kıyamet gününe kadar Allah’ın haccetmesine hükmettiği her şey ona: Buyur, ey Al­lah’ımız buyur, diye cevab vermiş. İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr ve Seleften bir çoklarından rivayet edilenlerin anlamı öu-dur. En doğrusunu Allah bilir. İbn Cerîr ve İbn Kbu Hatim, bu riva­yetleri uzunca zikretmişlerdir.

Allah Teâlâ: «Gerek yaya, gerek arık binekler üzerinde uzak vâ-dîden ve yollardan sana gelsinler.» buyurur ki, âlimlerden hacca güç vetiren için yürüyerek gitmenin, binitli olarak haccetmekten üstün ol­duğu görüşünde olanlar bu âyeti delil getirirler. Zîrâ yürüyerek haccet­me, binitli olarak haccdan Önce zikredilmiştir. Zîrâ yürüyerek hacca gitme, böylelerinin hacca ihtimamlarına, himmetlerinin kuvvetine ve azimlerinin şiddetine delâlet eder. Âlimlerin çoğunluğu ise Allah Ra-sûlü (s.a.) nün fiiline uyarak binitli hacca gitmenin daha faziletli ol­duğu görüşündedirler. Zîrâ Hz. Peygamber (s.a.), yaya olarak hacca gitmeye gücü yetmekle birlikte binitli olarak haccetmiştir.

«Uzak vadiden ve yollardan sana gelsinler.» âyetindeki ke­limesi, yol anlamındadır. Şu âyette de aynı anlamda kullanılmıştır: «Doğru yolda gitsinler diye orada geniş yollar açtık.» {Enbiyâ, 31). Ay­nı âyetteki kelimesi de, uzak anlamındadır. Mücâhid, Ata, Süddî, Katâde, Mukâtil İbn Hayyân, Sevrî ve bir çokları bu kelimeye «uzak» anlamı vermişlerdir. Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ’nm Hz. tb-râhîm’den haber verdiği ve Hz. İbrahim’in duasında: «Rabbımız; in­sanların gönüllerini onlara meylettir.» (İbrâhîm, 37) dediği âyete ben­zemektedir. Ehl-i İslâm’dan hiç kimse yoktur ki Kâ’be’yi görmeye ve tavafa karşı bir iştiyakı olmasın. Bütün insanlar her taraftan ve ülke­den oraya yönelirler.[13]

28 — Tâ ki, kendileri için faydalara şâhid olsunlar ve Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli gün­lerde kurbân ederken O’nun adını ansınlar. Siz de bunlar­dan yeyin. Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun.

29 — Bilâhare kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt el-Atîk’ı tavaf etsinler.

İbn Abbâs, «Kendileri için faydalara şâhid olsunlar.» âyeti hak­kında der ki: Dünya ve âhiret menfaatlarını bilsinler. Âhiret menfa­ati Allah’ın hoşnûdluğudur. Dünya menfaatları ise elde ettikleri kur­bânlar, kâr ve ticâretlerdir. Mücâhid ve bir çokları buradaki menfa-atlarm, dünya ve âhiret menfaatları olduğunu söylemişlerdir. Bu âyet, Allah Teâlâ’nın: «Rabbmızın lutfu keremini aramanızda bir günâh yoktur.» (Bakara, 198) kavli gibidir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hay­vanları belli günlerde kurbân ederken O’nun adım ansınlar.» Şu’be ve Hüışeym… İbn Abbâs’tan rivayet ederler ki, belirli günler on gündür. Bu hârî, İbn Abbâs’tan onun bu sözünü muallak olarak ve cezm sîgası ile rivayet etmiştir. Aynı açıklama E’bu Mûsâ el-Eş’arî, Mücâhid, Atâ, Sa-îd îbn Cübeyr, Hasan, Katâde, Dahhâk, Atâ el-Horasanî, İbrâhîm en-Nehaî’den de rivayet edilmiştir. İmâm Şafiî’nin mezheibi ile Ahmed İbn Hanbel’den gelen meşhur rivayet de budur. Buhârî der ki: Bize Muiıammed İbn Ar’ara’nın… İbn Abbâs’tan, onun da Hz. Peygamber (s.a,) den Tivâyetinde o, şöyle buyurmuştur : Diğer günlerdeki hiç bir amel, bu günlerdekinden daha üstün değildir. Allah yolunda cihâd da mı? dediler. Allah yolunda cihâd da. Kendini ve malım tehlikeye ata­rak çıkan ve (malından) hiç bir şeyi geri getiremeyen kişi müstesna, buyurdu. Hadîsi İmâm Ahmed, Efou Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce de rivayet etmişlerdir. Tirmizî: Bu hasen, garîb, sahîh bir hadîstir, der. Bu konuda İbn Ömer, Ebu Hüreyre, Abdullah İbn Amr ve Câbir’den rivayet edilen hadîsler de vardır. Ben de derim ki: Ben hadîsin bu ka­nallarını iyice araştırdım ve buna başlıbaşına bir cüz tahsis ettim, tmâm Ahmed’in Affân kanalıyla… î’bn Ömer’den rivayet etmiş oldu­ğu şu hadis bunlardandır : Bu hadîste Allah Rasûlü (s.a.) buyurur ki: Allah katında şu on günden daha büyük, amelin kendilerinde daha sevimli olduğu başka hiç bir gün yoktur. Bu günlerde tehlîl, tekfbîr ve tahmîdi çoğaltın. Başka bir kanaldan olmak üzere Mücâhid’den, o da tbn Ömer’den şeklinde bir İsnâdla bu hadîsin bir benzeri rivayet edil­miştir. Buhârî der ki: Ebu Hüreyre ve İbn Ömer (bu) on günde çar­şıya çıkarlar, tekbîr getirirlerdi. Onların tekbîri ile insanlar da tekbîr getirirdi. İmâm Ahmed’in Câbir’den merfû’ olarak rivayetine göre, Al­lah Teâlâ’nm : «Andolsun fecre, ve o on geceye.» (Fecr, 1-2) âyetle­rinde kendileriyle yemîn etmiş olduğu on gün işte bunlardır. Seleften birisi der ki: Allah Teâlâ’nm : «Sonra bunu on ile tamamladık.» (A’râf, 142) âyetinde kasdedilen günler, bu on gündür. Ebu Davud’un Sünen’-inde rivayete göre, Allah Rasûlü (s.a.) bu on günde oruç tutardı. Müs­lim’in Sahîh’inde Ebu Katâde’den rivayet edildiğine göre Allah Rasû­lü (s.a.) ne arafe günü orucu sorulmuştu. Hz. Peygamber: Allah Te­âlâ’nm (bununla) geçmiş ve gelecek senenin günâhlarını bağışlaya­cağını umarım, buyurmuştur. İşte bu hadîste geçen arefe günü de, bu on gün içindedir. Bu on gün, hacc-ı ekber günü olan nahr gününü de içine almaktadır. Özet olarak hadîste de belirtildiği üzere bu on gün, senenin en üstün günleridirler. Bir çokları bu on günü, Ramazân ayı­nın son on gününden üstün tutmuştur. Zîrâ bu on günde; Ramazân ayının son on günündeki gibi namaz, oruç, sadaka ve başka şeyler meş­ru’ kılınmıştır. Ayrıca bu on gün, kendilerinde hacc farizasının edası­na tahsis edilmekle ayn bir özelliğe sahiptir. Ramazânın son on günü­nün, içindeki bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini içermesi yönüyle daha üstün olduğu da söylenmiştir. Diğerleri ise iki görüşün ortasını ta*kîb ederek: Bu on günün gündüzleri, diğerinin de geceleri daha üs­tündür, demişlerdir. Böylece deliller bir araya toplanmış oluyor. En doğrusunu Allah bilir.

Belli günler; hakkındaki ikinci görüş ise şöyledir : Hakem, MSk-sem’den, o da İbn Abbas’tan rivayet eder ki belli günler; nahr günü ile ondan sonraki üç gündür. Bu görüş İbn Ömer ve İbrâhîm en-Ne-haî’den de rivayet edilmiştir. Kendisinden gelen rivayetlerden birinde Ahmed İbn Hantoeî de, bu görüştedir.

Belli günler; hakkındaki üçüncü görüş şudur: İbn Ebu Hâtim’în babası kanalıyla… Nâfi’den rivayetinde İbn Ömer şöyle dermiş: Belli ve sayılı günlerin tamâmı dört gündür. Belli günler; nahr günü Üe on­dan sonraki iki gündür. Sayılı günler ise; nahr gününden sonraki üç gündür. Bu rivayetin İbn Ömer’e varıncaya kadar isnadı sahihtir. 8Üfl-dî de bu görüştedir. Ayrıca İmâm Mâlik İbn Enes’in mezhebi de budur. Bu görüş ile bundan önceki görüşü, kurbân edilmeleri sırasında Al­lah’ı zikretmenin kaydedildiği «Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hay­vanları belli günlerde kurbân ederken O’nun adını ansınlar.» âyeti de desteklemektedir,

Dördüncü görüşe göre İse belli günler; Arafe, nahr günleri ile nahr gününden sonraki gündür. Ebu Hanîfe’nin mezhebi böyledir. İbn Vehto der ki: Bana îbn Zeyd İbn Eelem’in babasından rivayetine göre o : Bel­li günler; arafe günü, nahr günü ve teşrik günleridir, demiştir. Allah Teâlâ’nın: «Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanlar…» âyetin­de; En’âm sûresinde (En’âm, 143) tafsilâtlı olarak beyân edildiği üze­re sekiz çift olmak üzere deve, inek ve koyunlar kasdedilmektedir. Kur­bânlardan yemenin vâcib olduğu görüşündekiler, «Siz de bunlardan yeyin. Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun.» âyetini delil getirirler. Bu, garîb bir sözdür. Çoğunluğun görüşüne göre bu, bir ruhsat ve ‘müste-hâblık kabîlindendir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) nden sabit olduğu üzere Hz, Peygamber, kurbânını boğazladığında her bir kurbânından bir parçanın pişirilmesini emretmiş, etinden yemiş ve çorbasından da içmiştir. Abdullah İbn Vehb der ki: Mâlik bana : Allah Rasûlü kurbâ­nından yemeyi severdi. Zira Allah Teâlâ: «Siz de bunlardan yeyln.» buyurmuştur, dedi. Leys’e sordum, o da bunun bir benzerini söyledi. Süfyân es-Sevrî’nin Mansûr’dan, onun da İbrahim’den rivayetine göre; o, «Siz de bunlardan yeyin.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Müşrikler kurbânlarından yemezlerdi. Müslümanlara ruhsat verildi. Dileyen on­dan yer, dileyen yemez. Bu açıklamanın benzeri, Mücâhid ve Atâ’dan da rivayet edilmiştir. Hüşeym’in Husayn’darC onun da Mücâhid’den ri­vayetine göre; «Siz de bunlardan yeyin.» âyeti, Allah Teâlâ’nın: «İh­ramdan çıkınca avlanın.» (Mâide, 2), «Namaz bitince yeryüzüne dağı-lın.» (Cum’a, 10) âyetleri gibidir. Yani buradaki emir ruhsat içindir, îbn Cerîr, tefsirinde bu görüşü tercih etmiştir. Kurbânların yarısının tasadduk edileceği görüşünde olanlar, bu âyetteki «Siz de bunlardan yeyin. Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun.» kısmını delil getirirler. Böy­lece kurbânlar ikiye bölünecek; yarısı kurbân kesen için, yarısı da fa­kirler için olacaktır. Diğer bir görüşe göre ise kurbân üçe bölünecek­tir : Üçte biri kurbân, kesenindir, üçte birini hediye edecektir, üçte bi­rini de tasadduk edecektir. Bunda delil, Allah Teâlâ’nın başka bir âyet­te : «Kesilince onlardan yeyin. İsteyene de, istemeyene de verin.» (Hacc, 36) buyurmasıdır. înşaallah o âyetin tefsirinde, bundan ayrıca bahse­dilecektir. Güvenimiz O’nadır.

«Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun.» âyetinde İkrime, kelimesinin; yoksulluk içindeki muztarr kimse, kelimesinin de; kendini sıkarak İstemeyen, iffetli olan anlamında olduğunu söyler. Mücâhid fakiri; el açmayan kişi olarak açıklarken, Katâde; Musibete ve bir âfete dûçâr kalan kişi, şeklinde açıklar. Mukâtü İbn Hayyân ise bunun; kör olduğunu söyler.

Allah Teâlâ: «Bilâhare kirlerini gidersinler.» buyurur. İbn Abbâs’-tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Bu, ba§ı tıraş etme, elbise giy­me, tırnaklan kesme ve benzerleri ile ihramdan çıkmaktır. Mücâhid ve Ata da, bu açıklamayı İbn Abbâs’tan rivayet etmişlerdir. İkrime ve Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî de böyle söyler. İbn Abbâs’tan riva­yetle İkrime : «Bilâhare kirlerini gidersinler,» âyetindeki ke­limesi, haccın menâsiki (rükünleri) dir, der. Yine İbn Abbâs’tan riva­yetle Ali îbn Ebu Talha, «Adaklarını yerine getirsinler.» âyetinde, ada­nan kurbânların boğazlanmasının kasdedildiğlnî söylemiştir. Mücâhid’-den rivayetle îbn Ebu Necîh, ((Adaklarım yerine getirsinler.» âyeti hak­kında der ki: Hacc adağı, kurbân adağı ve insanın haccda adamış ol­duğu her şey. Müeâhid’den rivayetle İbrahim İbn Meysere burada, kur­bânlarının kasdedildiğini söyler. Yine Müeâhid’den rivayetle Leys İbn Ebu Süleym, bu âyet hakkında: Her adak bir süreye kadardır, demiş­tir. İkrime, «Adaklarını yerine getirsinler.» âyeti hakkında der ki : Bu­radaki adak, hacc adağıdır. Hacca giren herkes üzerine emredildikleri şekilde Kâ’be’yi tavaf, Safa ile Merve arasında sa’y, arafe, müzdelife ve cemrelerin taşlanması vâcibdir (farzdır). Mâlik’den de bu açıkla­manın bir benzeri rivayet edilmiştir. Mücâhid «Ve Beyt el-Atîk’ı tavaf etsinler.» âyetinde, nahr günü vâcito olan tavafın kasdedildiğini söy­ler.

İbn Ebu Hatim der ki; Bize babamın… Ebu Hamza’dan rivayetin­de o, şöyle demiştir: İbn Abbâs bana dedi ki: Hacc sûresini okuyor musun? Allah Teâlâ : «Ve Beyt el-Atîk’ı tavaf etsinler.» buyuruyor. Hacc farzlarının sonuncusu, Beyt’i tavaf etmektir. Ben de derim ki: Allah Rasûlü (s.a.) de böyle yapmıştır. Nahr günü Minâ’dan dönüşün­de cemre’yi taşlamayla başlamış, cemre’yi yedi taşla taşlamış, sonra kurbânını kesmiş ve başını tıraş etmiş, sonra da Mekke’ye inerek Beyti tavaf etmiştir. İbn Abfoâs’tan rivayet edilen sahîh bir hadîste o, şöyle demiştir : İnsanların Beyt ile son beraberlikleri tavaf olur. Şu kadar var ki hayızlı olan kadından bu hafîfletilmiştir.

Tavafın Hicrin arkasından yapılmasının vâcib olduğu görüşünde-kiler bu görüşlerine «Ve Beyt el-Atîk’i tavaf etsinler.» âyetini delil ge­tirirler. Her ne kadar imkânları yeterli olmadığında Kureyş, Hicr’i Beyt’den çıkarmışsa da Hicr, Hz. İbrahim’in inşâ etmiş olduğu Beyt’in aslındanda1. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) Hicr’in arkasından tavaf etmiş, Hicr’in Beyt’den olduğunu haber vermiş ve Şam tarafın­daki iki rüknü istilâm etmemiştir. Zîrâ bu iki rükün, Hz. İbrahim’in inşâ etmiş olduğu eski temellerde tamamlanmamışlardı. Bu sebepledir ki İbn Ebu Hatim şöyle der; Bize İbn Ebu Ömer’in… İbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle demiştir: «Ve Beyt el-Atîk’ı (Kâ’be’yi) tavaf etsinler.» âyeti nazil olduğunda; Allah Rasûlü (s.a.), Hicr’in arkasından tavaf etmiştir. «Ve Beyt el-Atîk’ı tavaf etsinler.» âyeti hakkında Ha­san el-Basrî’den rivayetle Katade şöyle diyor: Zîrâ o, insanlar için ko­nulan ilk Beyt’tir. Abdurrahnıân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söyle­miştir. İkrime’den rivayette o, şöyle diyor : Ona Beyt el-Atîk adının verilmesi, Nuh zamanında tûfân günü âzâd edilmesindendir. Husayf da şöyle diyor : Ona Beyt el-Atîk adı verilmiştir. Zîrâ hiç Ibir zâüm ona gâlib gelememiştir. Mücâhid’den rivayetle İbn E’bu Necîh der ki: O, üzerine zâlimlerin musallat kılınmasından âzâd edilmiştir. Katade de böyle söylüyor. Hammâd İbn Seleme’nin Humeyd kanalıyla… Mücâ­hid’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Zîrâ ona karşı kötülük mu-râd eden her Orim olmuşsa, helak olmuştur. Abdürrezzâk’ın Ma’mer ka­nalıyla… İbn Zübeyr’den rivayetinde o, şöyle demiştir: Ona Beyt el-Atîk adının verilmesi, ancak Allah’ın onu zâlimlerden (zâlimlerin bas­kın ve zulmünden) âzâd etmiş olmasındandır. Tirmizî der ki: Bize Mu-hammed İbn İsmâîl ve Ibir çokları… Abdullah İbn Zübeyr’den rivayet ettiler ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: O’na Beyt el-Atîk adının verilmesi, a»cak ona hiç bir zâlimin galib gelmemesindendir. İbn Cerîr de bu hadîsi Muhammed İbn Sehl en-Neccârî’deri, o ise Ab­dullah îbn Sâlih’den rivayet etmiştir. Ayrıca İbn Cerîr : Şayet sahîh ise, diye ekler. Tirmizî: Bu; hasen, garîb bir hadîstir, demiştir. Ayrıca Tirmizî, hadîsi başka bir kanaldan olmak üzere Zührî’den mürsel ola­rak da rivayet etmiştir.[14]

İzahı

İslâm sırf tevhîd dinidir. Onda kul ile Allah arasında aracı yok­tur. (Peygamberlerin aracılığı, ilâhî risâleti tebliğde ve Allah’ı sıfatla­rıyla, O’na lâyık olan ve olmayan hususlarıyla ta’rîftedir.) Gözlerin eri­şemediği Allah’ı, hayâl etmesi için, insan düşüncesinin temerküz ede­ceği, insan hikmetinin yöneleceği, gözle görülür, elle tutulur put ve benzerlerine de inanmaz İslâm dini… Binâenaleyh onda ne aracı, ne put, ne heykel, ne de imtiyazlı dinî bir zümre bahis konusu değildir:

«Kullarım sana Beni sorarsa, şüphesiz ki Ben, çok yakınımdır. Ba­na dua edince Ben, o duâ edenin duasına icabet ederim. Öyleyse on­lar da Benim davetime icabet etsinler. Bana. îmân etsinler ki doğru yola varmış olalar.» (Bakara, 186).

«O halde dinî Allah için hâlis kılarak O’na kulluk et. Dikkat edin, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp ta kendilerine başka dostlar edinenler: Onlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz, der­ler.» (Zümer, 2-3).

Öyleyse İslâm, hayâlde mücerredîiği, düşüncede yüceliği, irâde ve niyyetde temizliği, amel ve tatbikatta ihlâsı, mâsivâdan alâkayı kes­meyi isteyen tür dindir ki düşünce ve inançta bundan daha üstünü ta­savvur olunamaz. Ne dinler, ne felsefeler, ne de aklî nizâmlar, değil böylesine, benzerlerine bile ulaşamamışlardır. Bizzat Cenâb-ı Hak ken­disini, incelik ve yücelikte daha güzeli olmayan bir tavsifle vasfetmiş ve şöyle buyurmuştur : «O’nun benzeri hiç bir şey yoktur. Ve O, Semî’-dir, Basîr’dir.» (Şûra, 11).

Fakat insan fıtratı, eskiden olduğu gibi bugün de, arzularım yö­nelteceği, ta’zîm ve yaklaşma konusundaki ısrarlı isteğini gerçekleşti­receği ve gönlündeki dinmeyen aşkı dindireceği ve gözüyle görebile­ceği bir şeyi aramaktadır.

Cenâb-ı Hak gözle görülen, elle tutulan, kendisine mahsûs olan ve kendisine nisbet edilen, aynı zamanda rahmetinin tecellî ettiği, inaye­tinin kuşattığı bazı şeyleri seçmiştir ki, bunlar görüldüğünde Allah anılır ve onlar, Allah’ın günlerini, nimetlerini, dinini, tevhidini ve Pey­gamberlerinin kahramanlıklarım hatırlatan olaylarla çok yakından il­gilidirler. Allah bunlara, «Allah’ın şiarları» adım vermiş ve onlara ya­pılan ta’zîm ve hürmetleri kendisine yapılmış kabul etmiş, onlann ya­nında yapılan edebsizliği de kendi nezdinde yapılmış saymıştır. İnsan­lara, gönüllerindefki aşkı, görmek ve yaklaşmak hususundaki fıtrî ar­zuyu onlarla tatmin etmeleri için müsâade etmiş, hattâ teşvik edip davet etmiş ve şöyle buyurmuştur :

«Kim Allah’ın nişanelerine saygı gösterirse; şüphesiz ki bu, kalb-lerin tafevâsmdandır.» (Hacc, 32), «İşte böyle. Kim, Allahln haram kıldıklarına ^saygı gösterirse; Rabbı katında bu, onun hayrınadır.» (Hacc, 30).

İnsan ne sırf akıldır, ne de körü körüne kanuna boyun eğen can­sız bir varlıktır; ne de belli bir plân ve düzene göre hareket eden bir robottur. İnsan akıl ve kalbdir, îmân ve atıfettir, itaat ve hudû’dur, sevgi ve aşktır… Onun azametinin, şeref ve kerametinin, kuvvet ve dehâsının, feragat ve fedâkârlığının sırrı bundandır. Bununla zorluk­ları yenmiş, hârikalar göstermiş, yer ve göğün özür beyân edip kabul etmedikleri Allah’ın emânetini yüklenmeye hak kazanmıştır. Böyle­ce ne meleğin, ne hayvanın, ne bitkinin, ne de cansız bir varlığın ula­şamadığı bir mevkiye ulaşmıştır.

İnsanın Rabbıyla olan bu bağı; vecîbelerini yerine getirmek, ver­gilerini ödemek, O’nun emirlerine itaat şeklinde tecellî eden yalnız ak­lî ve kanunî bir bağ değildir. Aynı zamanda o bağın temelinde de sevgi ve atıfet vardır. Beraberinde de aşk ve muhabbetin, feragat ve fe­dâkârlığın olması şarttır. Din bunu yasaklamaz, aksine ona davet eder ve onu besleyip güçlendirir. Kur’an bir âyet-i kerîme’de :

«îmân edenlerin Allah sevgisi ise, daha fazladır.» (Bakara, 165) buyururken, başka bir âyette de şöyle buyurur :

«De ki; Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, ka­bileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktu­ğunuz ticâret, hoşunuza giden “evler, size Allah’tan ve peygamberinden ve Allah yolunda cihâddan daha sevimli ise; o zaman Allah’ın emri ge­linceye kadar .bekleyedurun. Ve Allah, fâşıklar güruhunu hidâyete er­dirmez.» (Tevbe, 24).

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın peygamberlerini, onların aşk ve muhabbetlerini ve bu sevgide nasıl eridiklerini açıklar ve Yah­ya (a.s.) hakkında şöyle buyurur :

«Daha çocuk iken ona hikmet verdik. Katımızdan bir kalb yumu­şaklığı ile safiyet verdik. O, takva sahibi biriydi.» (Meryem, 12-13).

Yine Kur’ân-ı Kerim, İbrahim Aleyhisselâm’ın vak’asını; onun Al­lah’ın tâat ve sevgisini, çocuğunun ve ciğer paresinin sevgisine nasıl tercih ettiğini, nasıl çocuğunun boğazına bıçağı dayayıp kesmeye te­şebbüs ettiğini ve nasıl Cenâb-ı Hakkın onun samîmiyyet ve imtihan­daki başarısına şehâdet ettiğini… anlatır ve şöyle buyurur :

«Sen rü’yâyı gerçekleştirdin. Muhakkak ki Biz, ihsan edenleri böy­lece mükâfatlandırırız. Muhakkak ki bu, apaçık bir imtihandı.» (Sâf-fât, 105-106). Bundan dolayıdır ki, İbrahim (a.s.) Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde vasfedilmiştir:

«Doğrusu İbrahim; yumuşak huylu, çok içli ve kendisini Allah’a vermiş bir kimseydi.» (Hûd, 75).

Kur’ân-ı Kerîm’ın, Allah’ın sıfat ve efâlini, sayılamayacak kadar bol olan nimetlerini tekrar tekrar zikretmesinin sırrı işte budur. Çün­kü onlar, muhabbet ve^rlkkati, rağbet ve arzuları uyandırırlar. Bâzı ke­lâm âlimlerinin «Mücmel nefiy ve mufassal isbât» diye ifâde ettikleri Kur’ân-ı Kerîm tafsilâtının sırn da budur. Zîrâ muhabbetin, rikkat ve şevkin menibâı isbâttır, insanın duyguları onunla gıdâlanır. Nefiy ak­la ışık tutuyorsa, istoât da kalbe rehberlik etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’te îbahsolunan bu yüce sıfatlar —ki arifler onları terennüm etti, âşıklar onlara tutuldu, dalgıçlar onların derinliğine daldı— olma­saydı, din gayet sönük ve donuk olurdu, mensûblarının kalbîerine hâ­kim olamaz, onlarda rikkat ve hamaset uyandıramazdı. Namazda hu­şu’ olmaz, gözler yaşarmaz, duada ibtihâl ve cihâdda ölümün üstünf gitme olmazdı. O takdirde kul ile Allah arasındaki ilgi ruhsuz ve kup kuru olurdu, hayat da; şevksiz, tatsız, aşksız, cansız ve monoton olurdu. Durum böyle olunca, ölümle hayat, insanla cemad arasında ne fark kalındı?

Müslümanın kalbini beslemeye, duygularını doyurmaya, aşk ve şevkini dindirmeye zaman zaman ihtiyâcı vardır. O, bardağın dolup taş­masına ihtiyâç duyar, zîrâ dolup taşmayan bardağın kıymeti nedir ki?…

İmâm Gazzâlî, eşsiz zekâsı ve teşrî’in sırlarını kavrayan engin an­layışıyla bu sırra parmak basmış, insan tabiatında aşk ve şevkin var­lığını, insanın bunları tatmin için çırpındığını, Kâ’be^i Muazzama ile etrafındaki Allah’ın şiarlarının ve hacca âit ibâdetlerin bu aşk ve şev­ke en güzel şekilde cevab verdiğini çok iyi anlatmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur*ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur :

«Hani İbrahim’e : Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyama duranlar, rükû’ edenler ve secdeye varanlar için evimi temiz tut, diye Kabe’nin yerini hazırlamıştık. İnsanlar içinde haccı ilân et, gerek yaya, gerek arık binekler üzerinde uzak vâdîden ve yollardan sa­na gelsinler. Tâ ki, kendileri için faydalara şâhid olsunlar ve Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurbân ederken O’nun adını ansınlar. Siz de bunlardan yeyin. Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun. Bilâhare kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt el-Atîk’ı tavaf etsinler.» (Hacc, 26-29).

İmâm Gazzâlî bu konuda şöyla demektedir :

«Allah’a kavuşmaya olan iştiyakı, kulu kavuşmanın sebeplerine teşvik edeceğinde şüphe yoktur. Aynı zamanda seven kimse sevgisine nlsbet edilen her şeyi sever. Kâ’be, Allah’a nisbet edilmiş ve «Allah’ın evi» adını almıştır. Va’dedilen mükâfatlar şöyle dursun, burayı ziyaret içir^yalnız AJlah’a.nisbet edilmesi bile kâfidir.»

Gazzâiî’yi müte&kib Şâiı Veliyyullah Dehlevî aynı noktaya işaret ediyor, onu haecın asıl hikmeti sayarak şöyle diyor :

«Bazan insan Rabtomı son derece arzular, bu arzusunu dindirmek için bir şey arar ve haccdan başkasını bulamaz.

Evet, müslüman için, her gün kıldığı namazlarla bu şevk ve aşkı­nı dindirme imkânı vardır, onlarla gönlü teselli bulur, aşkının ateşi sö­ner. Fakat onlar yaşlar döken, huşû’lar meydana getiren mahdûd dam­lalardır, îcâbmda bu damlalar gönülde yanan aşkı söndüremez, susa­yan kalbi doyuramaz ve açlığı gideremez.

Müslümanm; ruhunun susuzluğunu gidermesi, aşkının ateşini sön­dürmesi, putperestlik haline gelen âdet ve alışkanlıklarına karşı isyan etmesi, Ramazân’da midesini boşaltmak suretiyle ruhunu doyurması mümkündür. Fakat mahdûd zamanda ve muayyen saatlarda… Üstelik hırçın bir denizin küçük bir adayı kuşatması gibi oruçluyu kuşatan ve orucun te’sîrini azaltan çok yemek, israf etmek lüzumundan fazla istirâhat etmek ve isyankâr bir toplumda yaşamak gibi faktörlerle… Bü­tün buniarls. beraber müslüman, dar ve ©ski hapishaneden kendisini kurtaracak, her türlü kayıd ve bağlan koparacak bir sıçrayışa muh­taçtır; diğer taraftan hepsi eski, alışılmış, mahdûd ve kayıdlı, mono­ton ve yapmacık olan bir âlemden, tamâmı aşk ve muhabbet olan bir âlemıe İntikâl etmesi de zarurîdir. O öyle bir âlemdir ki, müslüman ona kavuşunca, her türlü kölelikten kurtulur, her türlü puta isyan eder, irk ve renk ayırımına karşı gelir, Allah’ın birliğine, insanlığın vahde­tine, akidenin tekliğine, gayenin aynılığına inanır. Orada bütün insan­lar «birlik halinde:

«Lebbeyk allâhümme lebbeyk, letabeyke lâ şerike leke lebbeyk, in-ne’1-hamde ve’n-Ni’mete leke ve’1-Mülke lâ serîke lek» diye nida eder­ler…

Şüphesiz müslüman her gün kıldığı namazdan, Ranıazân’da tut­tuğu oruçtan ve şartlan tahakkuk edince verdiği zekâttan sonra, âşık­ların birleştiği, sevgi ve muhabbetin kaynaştığı, âbid ve ihlâslılarm top­landığı bir mevsimi görmeye muhtaçtır…

Müslüman, ölçülü ve onurlu aklına karşı isyan etmeye de muh­taçtır. İsyanın ve azgınlığın olmadığı hayatın ne tadı vardır? Yine in­san, gelenek ve göreneklerden, yapmacık ve uydurma prensib ve kai­delerden meydana gelen çemfcjeri yırtmak, akün elinden dizgini alıp kal­be teslim etmek ihtiyâcmdadır. İşte o zaman kalb, dilediği gibi insana hükmeder, âşıkların yaptığı gibi onu dilediği, istikâmete yöneltir… Artık o zaman gam yoktur. Çünkü cemiyetin esiri olan, medeniyetin tahakkümti altına giren, gelenek denen ilâhlann tasallutuna uğrayan bir insan için hürriyet yoktur. Şehvetlerin, âdet ve alışkanlıkların ze­bûnu olanın tevhidi yoktur. Daima aklına güvenen, akıl terazisinde tartıp ölçmeyince ve maddî faydalarını görmeyince emre uymayan tâm teslim olmuş ve tâm itaatkâr sayılmaz. Hacc, ince ve derin durumuyla akla ve maddeye tapanların bilinen alışkanlıklarını, monoton ve sis­tem esirlerinin âdetlerini tamamen ortadan kaldırır ve gayba îmâna, mücerred emre uymaya, mahdûd (bir zaman ve muayyen Mr mekân için aklı vazifesinden-affetmeye davet eder. Aynı şekilde mantık ve fel­sefeyi, delil ve hikmet aramayı her zaman ve her yerde ikinci plânda bırakmaya çağmr.»

İmâm Gazzâlî haccm ruhu ve hakikatini —ki o, gayba îmân ve mutlak olarak emre uymadır— kuvvetli kalemiyle, eşsiz ve parlak bir şekilde, tasvir etmiş, bu büyük rüknü açıklarken İslâm’ın ruhuna ve özüne ulaşmış, eski ve yenilerden birçok âlim ve yazarların gaflet et­tikleri en mühim noktaya parmak basmıştır :

«Mekândan münezzeh olduğunu itiraf ile Beyt’ln Rabbına karşı tevazu’ gösterecek huzû’ ve meskenet içinde her vadiden ve uzak me­safelerden gelen tozlu topraklı insanlar burayı ziyaret ederler. Bu du­rum gönüllerini daha çok yumuşatır, kulluk ve ibâdetlerini kuvvetlen­dirir, anlayış ve bağlılıklarım artırır. Bunun için hacılara, insanların ünsiyet etmediği ve mâhiyetini akılların kestiremediği bazı ibâdet şe­killeri borç edilmiştir. Cemreleri atmak, Safa ile Merve arasında tek­rar tekrar sa’y etmek ve benzeri ibâdetler gibi… Yumuşaklığın kemâli, kulluk ve zilletin tamâmı bu gibi ibâdetlerle zahir olur. Zîrâ zekâtın, ebnâyı cinsine acıma neticesi bir yardım olduğunu; orucun, Allah Te-âlâ’nm düşmanı olan şeytânın âfeti sayılan şehveti kırmak için ve oruç­lu iken yapılan ibâdetin meşgalesiz ve huzur içinde olduğunu, rükû’ ve sücûd gibi namaz içinde Allah Teâlâ’ya karşı saygı ve tevâzu’un bu­lunduğunu akıl kolaylıkla anlar. Fakat sa’y etmek, cemreleri atmak ve benzeri hacc işlerinin hikmetini akıl idrâk edemez ve bunları insan ta­biatı kolaylıkla benimseyemez. Bunları ancak bir emr-i ilâhî olarak yapar. Burada aklı çalıştırmamak ve nefsi, arzularından men’etmek vardır. Çünkü mânâsını akim anladığı her şeye, insanın nefsi de bir derece meyleder ve bu meyil o emre inkıyadı kolaylaştırır. Bununla da kulluğun kemâli ve eğilmenin tamâmı hâsıl olmaz. (Fakat ef’âl-i Haçc’da bu yoktur. Çünkü akıl ve mantık bu hareketlerden bir şey anlamaz.) Bunun için Rasûl-ü Ekrem yalnız hacc işinde:

Taatibüd ve Rikkıyyet, kölelik ve kulluk olarak senin hacc hak­kındaki emrine imtisal etdik, buyurdu, namaz ve benzeri ibâdetlerde böyle buyurmadı.

Vaktâ ki Allah Teâlâ hikmeti, insanların kurtuluşunu; tabiat ve arzularının hilâfına olan amellere bağlamayı ve dizginlerini şeriatın hükmünde bulundurmiayı hükmetti; onlar da kulluk îcâbı inkıyâd yo­lu ile, sa’y ve cemreler gibi mâhiyetini anlayamadıktan bu ibâdetleri tekrar tekrar yapmak zorunda kaldılar. Çünkü mâhiyetini anlayama­dan arzulannıri hilâfına olarak yapılan bu gibi ibâdetler, insanı arzu­larından men’etmekte, kulluk zevkini tattırmakta ve nefsini tezkiye etmekte daha müessirdir. İşte şu anlattıklarımızı düşünürsen, bu ka­bil ibâdetlere şaşmanın sebebinin kulluğun esrarından gaflet olduğu­nu anlarsın. Haccın aslını anlamak için inşâallah bu kadarı yeter.»

Gazzâlî, cemreleri atmada da esâs olanın, mücerred emre itaat ol­duğunu beyân ederek şöyle diyor :

«Cemreleri atarken mantık-.ve muhakemeye başvurmadan, mücer­red emr-i ilâhî olduğu için ve kendine düşen kulluk vazifesi gereğin­ce Allah’ın emrine uymaya niyet ederek taşları atmalıdır. Ayrıca Ha-lîl’i İbrahim’e benzemeye de niyet etmeli; çünkü burada ya İsyan et­tirmek veya hacc amelinde yanıltmak için şeytân, İbrahim (a.s.) e gözüktü, Allah’ın emriyle İbrahim (a.s.) de onu taşladı, şayet tbrâhîm şeytânı gördü ve taşladı, fakat foana görünmüyor, neyi taşlayayım? Boşuna bir iş yapıyorum dersen; bilmiş ol ki bu da şeytândır, seni bu vazifeden şaşırtmak için sana vesvese veriyor, bu çocuk oyuncağı gibi bir şey dedirterek seni aldatmaya çalışıyor. Sen şeytânın inadına, hik­metini anlayamadığın bu kulluk vazifesini yerine getirmeye çalış. İyi bil ki, görünüşte her ne kadar taşlan o muayyen yerlere atıyorsan da, gerçekte fbu taşlar ile şeytânın belini kırmakta ve şeytânı içinden at­maktasın. Çünkü şeytânın asıl burnunu sürtmek ve belini kırmak sır­rı; hikmetini anlayamadığın halde, yalnız Allah Teâlâ’nın emri oldu­ğu için O’na saygı ve ta’zîm göstererek bu vazifeyi îfâ etmektir.»

Gazzâlî kurbân, kesme hakkında da şöyle demektedir:

«Kurbân kesmek ise, emre uymak ile Allah’a yaklaşmaktır. Onun için kurbânı iyisinden kesmeli ve onun her cüz’üne karşılık senin her cüz’ünün cehennemden âzâd olmasını Allah’tan dilemelisin. Nitekim hadîste böyle va’dedilmiştir: Kurbân ne kadar daha büyük ve daha iyi olursa; cehennemden âzâd olman o derece kuvvetlenmiş ‘olur.»

Haccın rükünleri ve ibâdetleri; hepsi, hepsi mücerred emre mut­lak şekilde itaat etmek için alıştırma ve davete icabet etmekten iba­rettir. Hacı, Mekke ile Minâ, Arafat ile Müzdelife, sonra tekrar Minâ ile Mekke arasında k*na-göçe gidip-gelip durur, çadır kurar, çadır sö­ker… Böylece o, irâdesini hükmü ve hürriyeti olmayan bir işaretin itaatkârı ve bir emrin fedaîsi olduğunu isbât eder. Minâ’ya varır, is­tirahat edeyim derken Arafat’a gitmekle emrolunur, hem de Müzdeli-fe’de durmaksızın. Arafat’ta duâ ve ibâdetle meşgul olarak sıcağın al­tında vakfeye durur; nefsi güneş battıktan sonra gölgede ve rahat şe­kilde vakfeye durmasını fısıldarsa da kendisine müsâade edilmez, üs­telik Müzdelife’ye gitmesi emrölunur. Müslümanm hayatı, vaktinde namazları kılmakla geçtiği halde, Arafat’ta akşam namazını’terket-mekle emrölunur; çünkü o, namaz ve alışkanlıklarının kulu değil, Al­lah’ın kuludur. Bunun içindir ki, bu emirden sonra akşam namazım ancak yatsıyla beraber Müzdelife’de kılabilir. Müzdelife’de de uzun müddet kalmayı cam istediği halde müsâade edilmez ve ‘Minâ’ya git­mesi emrölunur.

Bütün Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm), îbrâhîm’in ve âşık mü’-minlerin hayatı işte böyledir: Durma-göçme, bağlama-çözme, kavuş-ma-aynlma… Onların hayatlarında ne âdetlere boyun eğme, ne şeh­vet ve arzulara icabet etme vardır.

Bu (Allah’ın rahmetini niyaz), öyle bir yerde olması lâzımdır ki orada; âşıkların büyüğü, ihlâslıların imâmı, asrının Allah’a en yakını ve onun pâk fakat küçük ailesi, muhabbet ve bağlılıkta, ihlâs ve vefakarlıkta, diğer-gâmlık ve fedâkârlıkta en büyük rolü oynamış ve ta­rihin altun sahîfelerini orada yazmış, aynı zamanda onlardan sonra gelen peygamberler, âşıklar, ihlâslılar da onların yolundan gitmiş, on­ların yaptığı ibâdetleri yapmış, onların söylediklerini tekrarlamış, Kâ’-be’yi tavaf etmiş, Sala ile Merve arasında sa’yetmiş., Arafat’ta vakfe­ye durmuş, Müzdelife’de gecelemiş, cemreleri atmış ve Minâ’da ibade-tini yapmış olsunlar… Evet, Allah’ın rahmetini taleb (böyle bir yerde olmalıdır. Nitekim öyle bir yerde ve öyle bir zamanda olmaktadır; îmân ve aşkla dolup taşan bir atmosfer içinde, geçmişlerin amellerinin ay­nısını yapma ve tarihi tekrarlama ânında olmaktadır. Bu niyaz, yer­yüzünde bir benzeri daha olmayan bu dinî birleşme, gökleri inleten bu duâ ve telbiye; ölü kalbleri canlandırır, durgun himmetleri harekete geçirir, sönen veya sönmeye yüz tutan aşk ateşini tutuşturur ve Al­lah’ın rahmetini celbeden

Âlim ve aynı zamanda arif olanlar, müslümanlann bu muazzam toplantılarının, kalb ve himmetlerinin bir araya gelişinin, Allah’ın rahmetini harekete geçirişine, katılaşmış kalbleri canlandırışına dik­kati çekmişlerdir. Nitekim İmâm Gazzâlî şöyle demiştir:

«Müşterek gaye uğrunda gönüller Allah’a bağlanır, eller semâya kaldırılır, gözler göklere dikilir, hepsi birden Allah’tan rahmet diler­lerse, Allah’ın dileklerini kabul eylemeyip rahmetini onlardan esirge­yeceğini mi zannedersin?»

Şah Veliyyullah Dehlevî de şöyle demektedir :

«Haccm hakîkatı; sâlihlerden büyük bir kitlenin, peygamberlerin, sâlihlerin, sıddîk ve şehîdlerin anıldığı bir zamanda ve din ulularının Allah’ın şiarlarına hürmet etmek, günâhlarım affettirmek için geldik­leri ve birçok açık alâmetlerin bulunduğu bir yerde toplanmalarıdır. Gönüller bu şekilde bir araya geldikten sonra Allah’ın rahmet ve mağ­firetinin inmemesi için hiç bir sebep kalmaz. Peygamber (s.a.) in aşa­ğıdaki hadîsi de .buna işaret etmektedir :

«Şeytân Arefe gününden başka hiç bir günde daha küçük, daha matrût, daha hakîr, daha kızgın görülmedi.»

Ve Şah Veliyyullah şöyle devam eder :

«Salih insanların hürmet etmek için geldikleri ve Allah’ın zikriy-le i’mâr ettikleri bir yerde bulunmak, muhakkak ki nefsi temizler. Çün­kü orası meleklerin gönüllerini çeker, ve oraya yüce insanların ehl-İ hayr için yaptıkları duâ kanatlan gerilir. İşte böyle bir yerde -bulu­nuldu- mu, o yüce varlıkların temiz renkleri, bulunan kimsenin nefsi­nin rengine hâkim olur, böylece nefis de temizlenmiş olur.»

Haccın başlıca gayelerinden biri; tevhîd dininin imâmı ve kuru­cusu İbrâhîm Aleyhisselâm’la alâkayı yenilemek, onun ruhunu içesindirmek, onun mîrâsmı korumak, onun hayatıyla kendi hayatımızı karşılaştırmak, – dünyadaki müslümanların hayatını gözden geçirmek ve vuku bulan değişiklik ve bozuklukları düzeltip aslına irca’ etmek­tir, öyleyse hacc, müslümanların amel ve hayatlarının teşhir edildiği senelik bir panayırdır ki onunla, içinde yaşadıkları toplumun ve dışa­rıdan gelecek te’sîrin etkisinden masun kalırlar.

Şâh Veliyullah Dehlevî bu konuda şöyle diyor :

«Haccm gaye ve maksadlarmdan biri, insanların İbrahim’le İs­mail’den (Aleyhimüsselâm) mîrâs yoluyla alageldiklerine uymaktır. Çünkü omlar, tevhîd dininin imamları ve onu Araplara tebliğ eden peygamberlerdir. Peygamber (s.a.) ise, bu tevhîd dininin meydana çık­ması ve Kelime-i Tevhîd’in yücelmesi için gönderilmiştir ki, Cenâb-ı HaKk’ın bu âyeti buna delâlet etmektedir :

«Babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kalma­mıştır.» (Hacc, 78).

Öyleyse irsî bir haslet gibi imamından feyizli şekilde intikâl eden hacc ibâdetlerini korumak lâzımdır. Peygamber (s.a.) in şu hadîsi bu­nu ifâde etmektedir:

«Şiarlarınız üzerinde durun; çünkü siz, o takdirde atanızın mira­sından biri üzerindesiniz.»

Haccın en belirgin vasfı ve haccda yapılan ibâdetlere hâkim olan; ruh, aşk, sevgi ve fedâkârlıktır, cisim ve zihnin dizginini kalb ve hisse vermektir; âşıkları ve onların lideri İbrahim’i taklîddir. Bazan bir âşık gibi Kâ’be’nin etrafında tavaf edilir, bazan Hacer-i Esved öpülür ve selâmlanır, bazan iki hedef arasında sa’y edilir ve şefkatli bir annenin yavrusu için koşması taklîd edilir, o kadar ki sür’atli ve yavaş koş­masında bile… Sonra Terviye gününde Minâ’ya, daha sonra da Ara­fat’a gidilir ve orada vakfeye durulur, dua ve ibtihâl edilir, daha son­ra Müzdelife’de gecelenir, sonra tekrar Minâ’ya dönülür, îbrâhîm ve Muhammed’in (Aleyhimüsselâm) sünnetine uymak için tıraş olunur, kurbân kesilir…

Bu sevgi ve taklidin en parlak şekli, cemreleri atmaktır; artık bu, İbrahim Aleyhisselâm’ın yaptığını sembolize etmekten başka bir şey değildir. Âşıkların amellerini taklîd etmenin, aşk derdinin sirayetinde, cereyanın merkezine ulaşmada büyük rolü vardır, aynı zamanda Al­lah’ın rahmet ve inayetini celbetmek için de bir vesiledir. Sevginin ta­dını tatmış bir kimse için, binlerce sene evvel geçmiş olmasına rağ­men, Allah’ın ebedîleştirdiği ve âşıklardan tekrar edilmesini istediği bir kıssanın tekrar canlandırılması için toplanan bu muazzam kalaba­lığın teşkil ettiği manzaradan daha tatlı bir manzara olamaz. Zîrâ o manzaranın tekrarı; şeytânı rezîl etmek, îmânı kuvvetlendirmek ve îbrâhîm Aleyhisselam’a uymak içindir.

İbrahim, put yapıp satan putçunun evinde dünyaya geldi. Putçu-nun putla hem inanç, hem san’at yönünden alâkası vardı. Böylece du­rum çetrefilleşiyor, dinî duygu maddî menfaatla birleşiyordu. Artık böyle bir ortamda îmân ve akideyi uyandıracak ve bâtıl putperestliğe isyana teşvik edecek bir şey düşünülemezdi. Fakat peygamberliğe ve yeni bir âlem kurmaya hazırlanmış bir kalb vardı:

«Andolsun ki Biz, daha önce İbrahim’e de rüşdünü vermiştik. Ve Biz, onu bilenlerdik.» (Enbiyâ, 51).

O, inkılâbına netice alamadığı bir merhaleden, doğduğu ve İçin­de yaşamaya mahkûm olduğu ailesinden başladı. Neticede Kur’ân-ı Kerîm’in beyân buyurduğu gibi; İbrahim (a.s.) in putları kırması, put­perestlerin hışmına uğraması, ateşe atılması, ateşin İbrahim’e serin ve selâmet olması, İbrahim’in zâlim kral karşısında edebî ve vecîz mü­nâkaşası gibi olaylar vuku buldu.

Başladığı bu inkilâb, cemiyetinin gazabına uğraması, ülkesinin kendisine dar gelmesi ve hükümetinin kendisini kovması ile netice^ lendi. Fakat o, bütün bunları, sanki beklediği bir sonuçmuş gibi ka­bullendi, ülkesinden gönlü hoş olarak ayrıldı; çünkü sermâyesi olan îmânım kurtarmıştı. Yalnızlığına rağmen tanımadığı gurbet yollarına düştü, bütün ülkeler putperestlik ve hurafede adetâ birbirinin kopya­sı idi. Nihayet Mısır’a indi. Ne hazindir ki orada da imtihana hedef ol­du. Fakat kralın göz koyduğu eşiyle beraber kurtulup Şam’a sığınma imkânını buldu, buradaki ilâhî ağacın fidesini dikti, putları bırakıp bir olan Allah’a ibâdet etmeye davet etti.

Tabiî yönden güzel ve verimli bir yer olan Şam’da oturmak İb-râhîm (a.s.) in hoşuna gider, fakat bir müddet sonra Şam gibi güzel, sulu ve bol mahsûllü bir yerden göçme emrini alır, nefsi için bu emre karşı gelme hakkı tanımaz ve hiç bir ülkeye bağlanmaz, gelen işaret ve verilen emir ne ise onun tatbîkçisi olur. Yeryüzünü; vatanı, bütün beşeriyeti; ailesi kabul eder. Evet, hanımı Hâcer ve henüz süt emen küçük yavrusunu alıp götürmekle emrolunur ve alıp götürür.

Götürdüğü yer dar bir vadidir; etrafı çıplak ve korkunç dağlar­la çevrili, havası kasvetli, susuz ve ıpıssız bir yerdir. İşte burada sev­gili eşini, ciğer-pâresi yavrusunu bırakmakla emrolunur… Hiç tered-düd etmeden, endîşeye kapılmadan, üzüntü ve ıztırâb duymadan Al­lah’a güvenerek, O’nun kaderine teslim olarak, O’nun emri yerine gel­sin diye en sevdiklerini orada bırakır… Çünkü kendisi bu gibi acı tecrübeleri geçirmiş, tabiata karşı gelmeye alışmış, zahirî sebeplerden ziyâde gayba îman etmiş, Allah’a güvenmiş sarsılmayan bir îmânın sahibidir.

Bu ıpıssız vâdîde, beklenen ve muhtemel olan durum. meydana gelir: Çocuk ve annesi susar… Susuzluklarını giderecek azıcık olsun bir sudan ümîd yok… İşte o anda annede, yavrusuna karşı ta’rîfi güç bir şefkat uyanır… Su aramak veya suyu bulunan bir kervana tesa­düf etmek gayesiyle, yüreği yanarak, içi sızlayarak iki tepe arasında kcşar, koşar… Çocuğunun hayatından emîn olmak için de geriye dö­nüp onu kontrol eder… Bir su bulma veya bir insan izine rastlama ümîdi ile tekrar koşar… O bu halde, tabiatın kendisine fısıldadığı en, dîşe ile gayba îmânın, Allah’a güvenin kendisine ilham ettiği güven ve itmi’nân arasındadır… O, bilmektedir ki —çünkü o peygamber ha­nımı ve peygamber annesidir— sebelbe sarılmak, Allah’a îmân ve O’na güvenle tezâd teşkil etmez. Bunun için o (Hâcer) endişelidir, fakat ümîdsiz değil inanmıştır, tenbel ve sebebi bırakmış değildir. Bu öyle bir manzaradır ki, semâ bir benzerine şâhid olmamıştır. Bu hazîn man­zara karşısında ilâhî rahmet coşar, hârika bir yolla su fışkırır, bu su (zemzem) ebedî ve mübarek olur, asırlara, nesillere yettiği gibi şifâ ve bereket saçar, azalmaz bitmez ve bitmeyecektir de…

Cenâb-ı Hak, samîmi mü’mine bir kadın tarafından zaruret ha­linde yapılan bu hareketleri, zarûretsiz yapılır kıldı, onlarla her asır ve nesildeki en büyük akıllıları, filozofları, kral ve sultanları mükellef tuttu; zfrâ haccdaki ibâdetler ancak bu iki dağ arasında sa’y etmek ile tamâm olur. Bu iki dağ, her âşıkın mîkâtı, her itaatkârın gayesi­dir. Sa’y da, müslümanın bu âlemdeki durumunu en güzel şekilde ifâ­de eden bir ibâdettir: Müslüman akılla hissi, inançla duyguyu birleş­tirir, aklını hayatıyla ilgili konularda kullanır, ondan istifâde eder; bazan da akıldan daha derin olan hissine uyar. O, şehvetlerle aldatıcı ve göz alıcı nesnelerle dolu bir dünyada yaşar, fakat Safa. ve Merve arasında sa’y eder gibi hiç birine iltifat etmez ve hiç birine gönül ver­mez… Onun gayesi ve düşüncesi istikbâldir (Âhirettir); o, hayatını muayyen şavt (Safa ile Merve arasında bir kere gidip gelme ve Kâ’-be’yi bir defa tavaf etme bir şavttır.) lardan ibaret kabul eder, Rab-bına itaat ve selefine uymak için bu «şavtları» kat’eder… Gönlünde­ki îmânı, onun araştırma yapmasına ve çalışmasına mâni olmaz, ça­lışması da Allah’a dayanmasına ve güvenmesine engel teşkîl etmez. Her hücresi îmân dolu bir kadıncağızın yaptığı bu hareketin taşıdığı mânâ elbette bu kadarcık değil, ancak şurası muhakkak ki bu hare­ketin ruhu ve değeri, «aşk» ve «emre itaattir.»

Çocuk (îsmâîl) büyür, baba şefkatini artıracak bir yaşa ulaşır ve babasının yanma koyulup, onunla beraber çalışır.,, însânî duygusu urtan, zâten yaradılışta çocuğuna karşı sevgi ve şefkatle meşbû’ olan o büyük bada (İbrahim), içinde ciğerparesine karşı daha fazla bir meyi ve düşkünlük hisseder… İşte esâs mesele burada başlar; çün­kü onun yalnız Allah sevgisiyle dolu olan kalbi her insanın kalbi gibi değildir, o «HaUTür-Rahmân» in kalbidir. Sevgi ise ortaklığı kabul et­mez, hele ilâhî sevgi olursa… Bunun içindir ki îbrâhîm Aleyhisselâm, yavrusuna düşkünlük gösterdiği bir zamanda onu kesme işaretini alır, peygamberlerin rü’yâsı da gerçektir; işaret tekerrür eder, anlar ki iş ciddîdir ve bu bir emr-i ilâhîdir… Bu durumda çocuğunu yoklar, çün­kü bu is ancak onun muvafakati ve onun cesaretiyle tahakkuk ede-ceKt’ir. Onu son derece itaatli, asîl ve ilâhî emre canını vermeye ha­zır bulur… Çünkü o, peygamber oğlu peygamberdir ve peygamberle­rin dedesidir:

«Oğulcuğum, doğrusu ben rü’yâda iken seni boğazladığımı görü­yorum. Bir bak ne dersin. O da dedi: Babacığım, sana emredileni yap. İnşâallah beni sabredenlerden bulursun.» (Sâffât, 102).

işte ourada aklın inkâr ettiği olay meydana geliyor : Baba, asîl evlâdını götürüyor, gezmeye değil kesmeye… Her ikisi de Rablarmın emrine teslim olmuş… İnsanları mutluluktan men’etmeyi ve dalâle­te sevketmeyi üzerine almış olan şeytân, önlerine geçiyor, yaşamaya teşvik edip emre karşı gelmelerini ve bu işi yapmamalarını onlara şi­rin göstermeye yelteniyor, fakat onlar Allah’ın emrini yerine getirmek­ten başkasını kabul etmiyorlar… Bundan sonra melekleri titreten, in­san ve cinnîleri ürperten hazîn manzara vuku buluyor… Çocuk bıça­ğın altına yatıyor, baba bıçağı boğazına dayıyor… kesmeye çalışıyor… ve… Allah’ın irâde buyurduğu meydana geliyor… Maksad İsmail’i kes­mek değildi. Asıl maksad İbrahim (a.s.) in kalbindeki ilâhî sevgiye ortak olmak isteyen çocuk sevgisini (İsmail’in sevgisini) kesmekti ki bu da bıçağın boğaza dayanmasıyla kesilmiş oldu. İsnıâîl kesilmek için değil yaşamak,: gelişmek ve zürriyet yetiştirmek için doğmuştu; nitekim peygamberlerin sonuncusu ve efendisi onun neslinden oldu. Allah’ın muradı olan bu husus gerçekleşmeden, o nasıl Öldürülür ve nasıl kesilirdi? Kesilmedi… Cenâb-ı Hak, onun yerine kesilmek üzere cennetten bir koç gönderdi. Ondan sonra da ona tâbi olanlara bu şe­kilde kurbân kesmeyi vâcib kıldı. Onlar da kurbân günlerinde, bu mu­azzam kurbân olayının hâtırasını yenilemek için mallarının en güze­lini Allah yolunda kurbân etmekte tereddüd etmediler:

(cBöylece ikisi de teslîm olunca, babası; oğlunu alnı üzeri yatırdı. Biz ona şöyle seslendik : Ey îbrâhîm, sen rü’yâyı gerçekleştirdin. Mu­hakkak ki Biz, ihsan edenleri böylece mükâfatlandırırız. Muhakkak ki bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Ve sonra gelenler arasında ona (iyi bir nâm) bıraktık. Selâm alsun îbrâhînVe.» (Sâffât, 103-109).

Cenâb-ı Hak, şeytanın, İbrahim Aleyhisselâm’ın önüne geçip onu vaz geçirmeye çalışmasını, bunun üzerine İbrahim’in onu taşlaması olayını, her sene en faziletli günlerde sembolik olarak şeytânın taşlan-masıyla ebedîleştirdi ki şeytân kızsın, mü’minler de böyle şeytana uy­mayacaklarım belirtme fırsatım bulmuş olsun. Elbette böyle bir ha­reket, mü’minin lezzet, hayat ve rikkat duyacağı bir harekettir, tabiî îmân sağlam olur, anlayış doğru olur ve Allah’a itaat tâm olursa… Bu vesîle ile mü’min anlar ki o, şer kuvvetleriyle, şeytân ve askerle­riyle devamlı savaş halindedir, vazîfesi de onları taşlamak ve küçük düşürmektir.

Zaman normal seyrine devam ededursun, küçük İsmâîl artık güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur, Cenâb-ı Hak kendisine peygam­berlik ve ululuk ikram etmiş, babası İbrahim Aleyhisselâm’ın davası artık meyve vermiş, genişlemiş ve yayılmıştır… Yeryüzünde Allah’a ihlâsla ibâdet edilen bir mescid yokken, şeytân ve putlara tapılan bir­çok ma’bedlerin, krallar için birçok sarayların varlığı elbette kendi­sine sığınılacak ve Allah’a ibâdet edilecek bir mescidin yapılmasını ge­rektiriyordu. İşte İbrahim, din ayakta durmaya başladıktan ve tevhîd dininin nüveleri görüldükten sonra, insanlara sığınak ve emniyet, yal­nız Allah için ma’bed olmak üzere «Beytullah» ı yapmakla emrolun-muştu; batoa ile oğul, görünüşü sâde ve mütevâzi, mânâsı yüce ve aza­metli olan bu «Beyt» i yaparken yardımlaşıyor, taş taşıyor, binayı yük­seltiyor ve şöyle diyorlardı:

«Hani İbrahim, Kâ’be’nin temellerini İsmâîl ile birlikte yükselti­yordu ve diyordu ki: Rabbımız, bizden kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen-6in Sen Semî; Alîm. Rabbımız, ikimizi de Sana teslim olanlar kıl, so­yumuzdan da. Sana teslim olanlar yetiştir, ibize ibâdet edeceğimiz yer­leri göster, tevbelerimizi kabul et. Çünkü Sensin Sen Tevvâb, “Rahim.* (Bakara, 127-128).

Nihayet «Beytullah», dünyada benzeri olmayan îmân ve ihlâs te­melleri üzerinde yükseldi. Cenâb-ı Hak da onu en güzel şekilde kabul etti, ebedî kalmasını takdîr buyurdu, ona cemâl ye celâl Örtüleri giy­dirdi, gönülleri ona meylettirdi, onu kalbleri çeken manyetik alanın merkezi kıldı. O derece ki insanlar değil ayaklarıyla başlarının üze­rinde oraya koşmayı cânu gönülden ister oldu, üstelik medeniyet ve tabîat güzelliğinden uzak bir ülkede, göz alıcı manzaralardan yoksun olduğu halde… Artık Kâ’be denilen şekilde yükselince, İbrahim Aley-hisselâm’a nida ofdu:

«İnsanlar içinde haccı ilân et. Gerek yaya, gerek arık binekler üzerinde uzak vâdîden ve yollardan Sana gelsinler. Tâ ki, kendileri için faydalara şâhid olsunlar ve Allah’ın rızık olarak kendilerine verdiği -hay­vanları belli günlerde kurbân ederken O’nun adını ansınlar. Siz de bun­lardan yeyin. Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun. Bilâhare kirlerini gi-dersinier, adaklarını yerine getirsinler ve Bey t el-Atîk’ı tavaf etsinler.» (Hacc, 27-29).

İbrâhîm (a.s.) in zamanında dünya, maddî sebeplere çok bağlı idi. İnsanlar onlara haddinden fazla güvenirlerdi, nerdeyse müstakil şekil­de te’sîr edici ve zâtıyla kâim telâkki olunurdu; hattâ Allah bırakılıp onlar rab kabul olunmuştu. Bu derece bağlılık, putlara tapmanın ya­nında başka bir putperestlik meydana getiriyordu. İbrâhîm (a.s.) in ha­yatı ise, putlara isyan, her türlü şirkten arınmış hâlis tevhide davet ve Allah’ın her şeyi kuşattığını gerçekleştirmek için cihâddan ibaretti. O, Allah’ın bütün eşyayı yoktan var ettiğini, maddî sebepleri O’nun yara­tıp O’nun mâlik olduğunu, sebepleri müsebbiblerden O’nun ayırdığını, eşyadan özelliğini ve karakterini soyup ondan tâm tersini çıkardığını (ateşin yakmayıp serin olması gibi) ve eşyayı dilediği zaman ve diledi­ği için emre amade kıldığını… Evet bütün bunları Allah’ın yaptığım cihâna ilân etmek için yaşıyordu İbrâhîm. İnsanlar onu yakmak için ateş yakmış ve şöyle demişlerdi:

«Onlar: Bir şey yapacaksanız şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin, dediler.» (Enbiyâ, 68).

Fakat İbrahim, ateşin Allah’ın irâdesine tâbi olduğunu, yakma özel­liğinin ondan ayrılmayan bir karakter olmadığını, bu özelliğinin ona emânet olarak verildiğini, Allah dilerse te’sîr icra edebileceğini, aksi takdirde yakmayıp serinlik ve selâmet olacağım biliyor ve inanıyordu. Bunun için de ateşe sağlam bir îmân ve tereddüdsüz bir kalble daldı, netice de inandığı ve bildiği gibi oldu :

«Biz de : Ey ateş; İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol, dedik. Ona düzen kurmak istediler. Ama Biz, onları daha çok hüsrana ‘uğrayanlar kıldık.» (Enbiyâ, 69-70).

İnsanlar, bol su ve verimli bir arazî olmadan hayatın olmayacağı­na inanmışlardı. Bunun için de ikâmet edecekleri ülkenin, suyunun bol ve mahsûlünün çok olmasına dikkat eder, ticâret ve zanaatın kolay olduğu yerleri seçerlerdi. İbrâhîm (a.s.) yapılan ve yaygın olan bu âdete de, maddî sebeplere güvenmeye de karşı geldi, anne ve yavru­sundan teşekkül eden küçük ailesi için dünyadan ve ticarî merkezler­den uzak, ticâret ve zanaatın olmadığı, bolluk ve servetin uğramadığı bir vadiyi seçti. Allah’a da rızıklannı bollaştırması, kalbleri onlara meyillendirmesi, bilinmeyen bir sebep ve yolla meyveler ihsan etme­si için niyazda bulunarak şöyle yalvardı ;

«Rabbımız; ben çocuklarımdan kimini namaz kılabümeleri için Senin mukaddes evinin yanında çorak bir vâdîye yerleştirdim. Rab-bımız; insanların gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri için on­ları meyvelerle rızıklandır.» (îbrâhîm, 37).

Cenâb-ı Hak duasını kabul etti, onların rızık ve emniyetlerini ga­ranti altına aldı, ülkelerini de hayır ve meyvelerin istasyonu kıldı:

«Halbuki onları katımızdan bir rızık alarak her şeyin mahsûlü­nün toplandığı emin bir haremde yerleştirmedik mi?» (Kasas, 57).

«Bu evin (Kâ’be’nin) Raibbına ibâdet etsinler. Kİ O, kendilerini açlıktan kurtarmış korkudan emîn kılmıştır.» (Kureyş, 3-4).

Onları (İsmail’le annesini) sudan eser olmayan bir yerde bıraktı, ama sonunda ne oldu? İnsanlar bol bol içtikleri gibi memleketlerine de götürdükleri sonu olmayan ;bir su fışkırdı kumdan… İnsan nâmı­na bir varlığın olmadığı ıpıssız bir çölde bıraktı, sonunda orası dün­yanın dört bir yanından müslümanların can atıp geldikleri mukaddes bir ülke oldu.

İşte İbrahim (a.s.) in hayatı; zamanında yaygın olan maddeci­liğe ve maddî sebeplere tapmaya meydan okuyan ve Allah’ın mutlak kudret ve irâdesine inanmaya örnek teşkil eden müstesna bir hayat­tır. Cenâb-ı Hakk’ın sünneti (yaratmadaki âdeti) onunla böyleydi. Maddî sebepler ona boyun eğer ve akılların almadığı haller vuku’ bu­lurdu…

Hacc, haccm ibadetleri, haccı donatan hâtıra ve olaylar, hacıların yaptıkları her türlü gösterişten soyunma ve diğer ibâdetler —ihram, vakfede durma, ifâza, recm, sa’y, tavaf— hepsi hepsi İbrahim (a.s.) in şahsiyetinin temeli olan vasıfları tevhîd, maddî sebepleri red, Allah’a dayanma ve O’nun uğrunda her şeyi feda etme, O’nun tâat ve rızâ­sını her şeyin üstünde tutma, âdet ve örflere karşı gelme… gibi sı­fatlan ebedîleştirme ve o eşsiz îmân, aşk ve fedâkârlığı yenilemedir. Hacc, bu yüce mânâjarm ve bu ilâhî değerlerin bakâsımn garantisi­dir. Aynı zamanda uydurma, yapmacık ırkçılık ve bölgeciliğin üstün­de olan İslâm camiasının da bakâsı için bir sigortadır. Hacc insanla­ra, İbrahim (a.s.) in gittiği yolu izlemek, onun ruhunu ruhlarına sin­dirmek ve onun davasını her yer ve zamanda ayakta tutmak için bir çağrıdır:

«Babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin İçin bir zorluk kılma-mıştır. Daha önce peygamberlerin size şâhid olması, sizinde insanlara şâhidler olmanız için size müslüman adını veren O’dur. Şu hailde na­mazı kılın, zekâtı verin, Allah’a sarılın. O’dur sizin mevlânız. Ne gü­zel mevlâ, ne güzel yardımcı.» (Hacc, 78).

İnsanlığın uzun tarihinde, îbrâhîm Aleyhisselim’ın davası ve cihâdı parlak bir başlıktır. Onunla tarihin seyri değişir, onunla insanlık, zaman var oldukça kalacak olan iki orduya ayrılır, onunla bir çağ baş­lar bir çağ kapanır. Cenâb-ı Hak İbrahim’e ebedî önderliği ve devam­lı (kelimeyi) bahsetmiştir. Zürriyetine de peygamberliği, velayeti ve ebedî olarak dünyaya dinî vasî’ olmayı lütfetmiştir. Onun ailesine ve halkasına girene, Hakk için cihâdı, ebediyyen bâtılın karşısında dur­mayı, Allah’a davet etmeyi, hırçın dalgalar, korkunç kasırgalar ara­sında bile beşeriyetin gemisini yürütmeyi ve bu meş’aleyi söndürme­den korumayı farz kılmıştır. O (İbrâhîm), Allah’ın, insanlığın saa­dete kavuşması, cehennemden kurtulması ve dünyanın harâb olmak­tan masun kalması için kullandığı büyük yapıcı ve büyük ustadır.

Hacc ve her sene hacc mevsiminde İbrâhîm dininin evlâdlannın bir araya gelmesi; İbrâhîm ‘(a.s.) ile ona tâbi olan ma’nevî evlâdlan­nın arasındaki rûhânî bağın bakâsı için kâfî bir sebep, aynı zamanda bu din ve insanlığın ayakta kalmasını sağlayan yüce mânâ, inanç ve hedefleri yenilemedir. Bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak şöyle buyur­muştur :

((Allah Kâ’be’yi, o haram evi insanlar için hayat ve güven kayna­ğı kıldı. Keza o haram olan ayı da, kurbânı da, boynu bağlı kurban­lıkları da. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah’ın gerçekten her §eyi bilici olduğunu bilmeniz içindir.» (Mâide, 97).

Risâlet-i Muhammediyye geldikten sonra da Beyt (Kâ’be), yine hidâyet ve irşadın, ma’nevî nûr ve âtıfî gıdanın merkezi oldu: Etrafın­da ibâdetler yapılan, hisler doyurulan, kalb korları tutuşturulan, boş bataryalar doldurulan, kendisinden dinî risâlet alınan, her sene et­rafında taât vazifesini yapmak, sevgi ve inkıyâd vergisini ödemek, bu ipe sarıldığını isbât etmek için İslâm âleminin toplandığı, etrafında büyüğü küçüğü ile, zengini, fakiriyle, hakîri ulusu ile, âlimi câhili ile insanların tavaf ettiği bir merkez… Evet böyle bir merkez oldu o Beyt. Orada toplanan müslümaniar; ayrı oldukları halde birleşmiş, çok oldukları halde bir, dağınık oldukları halde toplu, fakîr oldukları halde zengin, zayıf oldukları halde kuvvetli olduklarını isbât etmiş olurlar. Onlar yeryüzüne dağılır, herkes rızkı peşinde, çalışır, ayrı ayrı milletlere mensûb olur, muhtelif kültür ve hars almış olur, evet bun­ların hepsi olur ve olabilir. Bunlarla beraber onlar bir noktada topla­nır ve bir noktada birleşir… Hacc bunun en güzel delili ve isbatla-yıcısıdır. Zaten müslümanlarm hayatının hepsi, tavaf ve sa’y*den, nü-sük ve ibâdetten, îmân ve akideden ibarettir. Makamları da; Minâ ve Arafat’tan, yolculuk ve vakfeden ibarettir. Onlar dâima göçmekte, de­vamlı ilerlemekte ve tekrar tekrar tanışmaktadırlar, tâ ki ölüm ge­linceye dek…

Artık bütün bunlardan sonra nıüslümanın, özellikle uzaklardan koşup gelen müslümanm haccmı bitirdikten sonra peygamber (s.a.) in göçtüğü ve sığınağı olan mescide, nurun fışkırttığı, hidâyet ve ilim dalgalarının yükseldiği, İslâm kuvvetinin oradan çıkıp dünyaya ya­yıldığı Mescid’e… İslâm’ın sığındığı, İslâm tarihinin ilk bölümünün yaşandığı, toprağının Ashabın kanı ve göz yaşıyla sulandığı Medine’­ye… Evet, bütün bunlara bir âşık gibi koşması, kendisinde kılman bir rek’at namazın bin rek’ata denk olduğu (Ebu Hüreyre’den rivayet edil­diğine göre Peygamber B (s.a.) şöyle buyurmuştur : Benim bu mesci-dimdeki namaz, Mescid-i Haram hâriç, diğerlerinde kılınan namazlar­dan bin defa daha hayırlıdır. Buhârî ve Müslim) Mescid’de namaz kılması, şehîd ve siddîkların, selef-i sâlihîn’in ayak bastıkları yerde durması, buralardan samîmiyyet, îmân, aşk ve İslâm uğrunda kahra­manlık göstermeyi ve şehîd olmayı istimdâd etmesi, sayesinde karan­lıktan nura, kula tapmaktan Allah’a ibâdete, dar dünyadan bol âle­me kavuştuğu, ilk defa îmân tadım tadıp insan kıymetini takdîr et­tiği bu yüce Peygambere salât ve selâm getirmesi… evet bütün bun­ları yapması son derece tabiî değil de nedir?

Hacc, ümmet için senelik bir panayırdır. Ümmetin asalet ve te­mizliğini muhafaza etmesinde, tahrifat ve fesâddan uzak kalmasın­da, ruh kökünden kopmayıp ona bağlı kalmasında, birçok ümmetle­rin düştüğü tuzak ve mugalatalardan (yanılmalardan) kendisini ko­rumasında en büyük pay hacca aittir. Ümmet-i Muhammed, bu muh­teşem müessese yoluyla İbrâhîmî karakterini muhafaza eder; emâne­te riayetkar, şefkatli, merhametli, müsamahalı, kuvvetli ve hamleci olan bu karakteri nesilden nesile aktarır. Sanki o, damarlara ve bütün cisme kan dağıtan canlı bir kalbdir. Bu ümmet, onun sayesinde toplu gösteri yapar. Âlimler onun sayesinde müfritlerin ifratını, câhillerin te’vîlini, bozguncuların tahrifatını reddedip onları esâs olan İbrâhîmî tevhide, hâlis olan Muhammedi dine döndürür. Ümmet-i Muhammed, onun ‘(Hacc müessesinin) sayesinde dinî ve kültürel birliğini korur. Bunlar, Muhammedî İslâm damgasını ve İbrâhîmî tevhidin birliğini bozabilecek olan mahallî te’sîrleri önler. Nitekim bu bozulmalar, geç­miş birçok dinlerde vuku bulmuştur.

Cenâb-ı Hak, Ümmet-i Muhammed’in çeşitli toplum ve iklimler­de yaşamasını, gerçekten çok ve çeşitli devrelerden geçmesini mukad­der kıldı. Bu devreler; hararet ve kuvvet, donukluk ve şiddet, mü­câdele ve mukavemet, maddî ve siyâsî aldatıcılar, kültür ve: medeniy-yette ilerleme, mal ve maddede bolluk, darlık ve sıkıntı, düşman ve zâlimin musallat olması gibi cidden çok çeşitli olan devrelerdir. Bu durum karşısında müslümanlann, îmân cezvesini kaynatmaya, aşk ve muhabbet duygularını ayakta tutmaya, bağlılık ve vefakârlığı di­ğer azalara iade etmeye şiddetle ihtiyâcı vardır. İşte Hacc, her sene ebedî olan bu ağacın yeşerdiği ve Rabbın izniyle meyvesini verdiği bir mevsim kılındı. Bu mevsimde, cihanşümul olan bu ağaç, taze ve yeşil bir elbise giyer.

Merhum Şâh Veliyullah Dehlevî, teşrî’in sırlarına inen engin an­layışıyla bu inceliğe «Huccetullah’il-Bâliğa» adlı eserinde işaret ede­rek şöyle der :

«Devlet muayyen devrelerden sonra, dürüst vatandaşlık vazifele­rini yapmayanı ayırdetmek için nasıl umûmî kontrol ve teftişe muh­taç ise, Ümmet-i Muhammed de münafıkla samimî mü’minin ayırd edilmesi, Allah dinine olan akının müşâhade edilmesi ve mü’minlerin birbirini görüp tanışmaları için hacc’a muhtaçtır. Çünkü orada her­kes, kendisinde olmayan güzel haslet ve meziyyetleri başkalarında gör­mek suretiyle benimseyerek alır. Zâten iyi ve güzel şeyler, arkadaşlık etmek ve birbirinden görmek suretiyle meydana gelir.»

Ve şöyle devam eder :

«Eğer hacc, vsrilmesi gereken bir vergi, yapılması zarurî olan bir gelenek haline getirilir ve Allah’ın emri olan bu farîza hakkıyla yapı­lırsa, diğer gedenek ve göreneklere pek luzûm kalmaz. (Allah’ın em­rettikleri müstesna). Tevhîd dini olan İslâm’ın îmân liderlerinin hal­lerini ve onların yollarından gitmeyi haccdan daha güzel hatırlatan bir başka şey yoktur.»

Kitabın başka bir yerinde ise aynı zât şöyle demektedir:

«Haccın maksadlanndan biri: Teftiş ve teşrî’in anlamını gerçek­leştirmektir. Çünkü her millet ve devletin birbirleriyle tanışmaları, carî olan ahkâmı öğrenmeleri ve kudsal saydıkları muayyen zaman ve mevsimleri vardır. Hacc da müslümanların panayırı, kuvvet gösterisi, carî olan dinî hükümleri birbirinden görmek suretiyle öğrenme mev­simi ve İslâm’m. bütün azametiyle teşhiridir. Cenâb-ı Hakk’m şu âyeti Üe buna işaret etmektedir.

«Hani, Beyti insanlar için bir toplantı yeri ve emîn bir mahal yap­mıştık.» (Bakara, 125).

Cenâb-ı Hak, Ümmet-i Muhammed’in en kara ve şiddetli günle­rinde bile ihlâslı insanların, samimî mürşidlerin, duası nıüstecâb mü’­minlerin haccdan eksik olmamasını takdir buyurdu. Bu insanlar ki havayı rûhâniyyet ve huşu’ ile doldurur, o havayı teneffüs eden katı kalbler yumuşar, âsî nefisler yola gelir, donmuş gözler yaşarır, sön­müş aşklar tutuşur; aynı zamanda Allah’ın rahmet ve bereketi iner, diğer taraftan şeytân rezîl ve rüsvây olur… Bunun içindir ki Peygam­ber (s.a.), bir hadîsinde şöyle buyurmuştur :

«Şeytân Arafe gününde olduğu gibi başka hiç bir günde, daha kü­çük, daha matrûd daha hakîr ve daha kızgın görülmedi. Bunun sebe­bi rahmetin inmesinden ve Allah’ın büyük günâhları bağışlamasın­dan başka bir şey değildir.»

Böyle bir ortamda elbette hava ma’nevî cereyanla dolar; dört bir yandan gelen mü&Iünıanlar boşalmış gönül bataryalarını doldurur ve îmân, sevgi, hamaset çeşitlerinden azıklarını alırlar. Hayatlarının ge­ri kalan kısmında aldıkları bu azıkla yaşar, karşılaştıkları her türlü iğfal edici ve aldatıcılara onunla karşı koyar; üstelik fakirlik, hasta­lık gibi sebeplerden dolayı gelmeyen din kardeşlerini de ona ortak ya­parlar. Çeşitli kıt’alarda yaşayan Ümmet-i Muhammed’in cismine îmân cereyanı işte böyle yayılır, böylece bilmeyen öğrenir, zayıf kuvvetle­nir ve uyuşuk canlanır. Ayrıca müslümanlar, vazifelerini yapmak için yeni bir kuvvet ve yepyeni bir cihâd ruhu kazanır.

Hacc, bazı müslümanların kurbanı oldukları ırk, renk ve bölgeci­lik zihniyetine karşı İslâm şuurunun zaferi ve îslâmî şiarların teşhir edildiği bir panayırdır. Hacc’da bütün müslümanlar ayrı ayrı olan her türlü mahallî şekillerden soyunur ve hepsi dinî lisânda «İhram» de­nilen bir şekle bürünür. Bu şekilde büyükle küçüğün, fakirle zengi­nin, hâkimle mahkûmun farkı yoktur, hepsinin başı açık ve hepsi ay­nı sözü terennüm etmektedir:

«Lebbeyk allâhümme lebbeyfc, lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk, in-ne’1-Hamde ve’n-Ni’mete leke ve’1-Mülke lâ şerike lek.» Böylece İslâm birliği, gerek giyimde, gerek dilde en güzel şekilde tecellî etmiş olur. Diğer taraftan Arabın, Acemin ve çeşitli ırk ve renkteki müsltimanla-rın ibâdetlerinin, gayelerinin bir ve aynı olduğu görülür: Hepsi bir «Beyt» (Kâ’be) nin etrafında tavaf eder, hepsi iki hedef olan Safa ile Merve arasında koşar, hepsi Minâ/ya gider, hepsi Arafat’ta vakfeye durur, hepsi aynı yerde geceler :

«Arafat’tan geri döndüğünüz zaman, Meş’ar-ı Harâm’ın yanında Allah’ı zikredin. O, sizi hidâyete ulaştırdığı gibi, siz de O’nu zikredin. Nitekim siz bundan önce, sapıklardan idiniz.» (Bakara, 198). Hepsi birden sel gibi akıp boşanır :

«Sonra insanların döndüğü yerden siz de dönün. Ve Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.» (Baka­ra, 199). Nihayet hepsi Minâ’Üa toplanır ve kurbân kesme, tıraş ol­ma, cemreleri atma gibi vazifelerini yaparlar.

Hacc devam ettiği müddetçe —ki o, kıyamete kadar bâfcî bir fa-rîzâdır— birçok ümmetlerde olduğu gibi ırkçılık müslümanları yuta-maz ve müslümanlar onun kurbânı olamaz. Hiç bir zaman da doğup büyüdükleri memleket, ne kadar kendileri için mukaddes olursa olsun, dönüp namaz kılacakları kıble ve hacc edecekleri Kâ’be oiamaz. Zîrâ Arabın ve Acemin, şarklının ve garbimin döndüğü kıble ve her ülkedeki müslümanın haccettiği Kâ’be tektir ve birdir:

«Hani, Beyti insanlar için bir toplantı yeri ve emîn bir mahal yap­mıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgah edinin.» (Ba­kara, 125). O Kâ’be’ye, arzın en uzak yerindeki müslüman can atar, ona gidebilme şerefine nail olmak için adaklar adar, onun uğrunda karşılaşacağı her türlü zorlukları hiçe sayar ve bunu erişilmez bir sa­adet ve gaye olarak telakki eder.

Hacc, bizim bir çoğunu bilip bir çoğunu bilmediğimiz fâide ve menfaatlar için farz kılınmıştır. Belki bu fâide ve menfaatlar, bizim bu konuda bildiklerimizden ve âlimlerin bahsettiklerinden pek çok­tur. Nitekim Cenâb-ı Hak: «Kendileri için faydalara şâhid olsunlar.» (Hacc, 28) diye buyurduğu halde, menfaati kapalı (nekre), ve mutlak olarak zikretmiştir. Bu vecîz ifâde, söz konusu menfaatlann her za­man yenilenen, sayılamayacak kadar çok ve çeşitli olduğuna delâlet etmektedir.» (Şüphesiz hacc, müsümanlann dünyanın dört bir buca­ğından kendileri için hazırlanan menfaatlan görmek ve şâhid olmak için can atıp geldikleri bir mevsimdir. Bu mevsimde fikirler teâtî edi­lir, müslümanlar birbiriyle tanışır, bir kelime ve bir maslahat üzerin­de Mrleşilir.

Fakat haccın hikmeti —bazı rnodemist yazarların sık sık bahset­tikleri gibi— yalnız bundan ibaret değildir. Zîrâ hacc, bazı kalemşor ve politikacıların tasvir ettikleri gibi sırf siyâsî bir konferans değil­dir : Şayet haccın hikmeti bundan ibaret olsaydı; o zaman hacc’da bir yere ikâmet etme olur ve oradan oraya gidip gelme olmazdı. Hal­buki hacc, bir yerden diğerine intikâl ve bir ibâdetten diğer .bir ibâ­dete koşmaktan ibarettir. Evet, haccın teşrî’indeki hikmet; siyâsî bir konferans oluş, ancak haccın meyvelerinden biridir, fakat bu büyük farizanın teşrî’infleki yegâne gaye asla o değildir. Nitekim haccın müs-lümanlara farz kılınışında Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: «Ona yol bulabilen herkesin Kâlbe’yi hacc etmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim inkâr ederse; bilsin ki doğrusu Allah, âlemlerden müs­tağnidir.» (Âl-i İmrân, 97)

Aynı konuda peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: Kim, ken­disini Beytuliah’a ulaştıracak azık ve binit bulur da haccetmezse; ya-hûdî veya hıristiyan olarak ölmesi işten değildir. Şayet haccın teşrî’in-deki hikmet siyâsî konferans olmuş olsaydı; durumu, mevcûd vaz’iy-yeünden başka olur ve yapıldığı yer de bugünkü uzak ve çorak yerin­den başka bir yer olurdu.)

Hacc müslüinanlarm, rûhânî bir atmosfer içinde inanç, duygu ve gayede birleştikleri senelik bir panayır ve resmî geçit olunca; oradaki duruma bakıp, âdet ve şiarlarına, yabancı kültür ve felsefelerin te*sî-riyle ve başka milletleri taklîd etme özentisiyle arız olan tahrifat ve fesadı düzeltip aslına irca etme ve suyu kaynağından alma mevsimi olunca; akıl ve mantık, İslâm’ın ruhu ve haccın hikmeti, haccm ya­pıldığı bu «Emîn Belde» nin İslâmî hayatı bütün meziyyet ve yönle­riyle canlandırmasını gerekli kılar. O kadar canlandırmalı ki, oraya her gelen müslüman ne kadar anlayışsız olursa olsun, ne kadar az du­rursa dursun İslâmî hayatı anlayabilmen ve onun zevkini tadabilme-lidir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu beldenin, kıyamete kadar haccın merke­zi ve toplanma yeri olmasını mukadder kılmıştır. Her sene dünyanın dört bucağından oraya akın eden müslümanlar, temiz kaynağa, dinin beşiğine ve İslâm’ın merkezine geldiklerine gönülden inanırlar. Ora­da duyulan ve görülen her şey, İslâm beşiğinden uzakta olan müslü­man için örnek ve delil teşkil eder. Avam müslümanların nezdinde, Mekke ve Medine halklarının yaptıklarının ötesinde bir delil ve hüc­cet yoktur. (Abadan’ın ötesinde köy yoktur.)

Bir din liderinin yaşadığı veya bir kültürün doğup geliştiği mer­kez, halkının yaptıklarının delil ve hüccet kabul edilmesi, beşer tabi­atının bir icâbıdır, ne mantık ne de başka bir delil bunu yenemez. Bu husus lügat ve edebiyat alanında, fıkıh ve kültür sahasında da kendi­ni göstermiştir. Meselâ Arab dilinde evvelâ Kureyş’in sonra Bedevi Arapların dili delM kabul edilmiştir; Medine halkının ameli, İslâm mezheblerinden büyük bir mezhebce hüccet telâkki edilmiştir. Kurtu-ba kültür ve medeniyete beşiklik ettiği devrelerde, halkının yaptıkla­rı birçok Mağrib fakîhlerince örnek ve delil kabul edilirdi, çünkü ora­sı ilmin ve kadıların toplandığı merkezdi. İnsanlar gerek eskiden, ge­rek §imdi ülkelerinin başkenti veya kültür merkezi olan şehirlerin âdetlerini hüccet kabul eder, onları taklide özenir ve onların medeni­yet, kültür ve nezâket yönünden ideâl davranışlar olduklarına’inanır­lar. Öyleyse müslümanların, İslâm’ın merkezi ve vahyin iniş yeri olan «Emin Belde» de İslâmiyet’e aykırı bazı şeyler görüp onları hüccet kabul etmeleri ve taklide özenmeleri gayr-i tabiî bir şey değildir. An­cak bu yolla giren gayr-i İslâmî davranışları söküp atmakta İslâm davetçileri ve ıslâhat liderleri güçlük ve sıkıntı çekerler.

Yukarıda bahsedilenden daha ince bir husus vardır ki, o da bu «Emin Belde» nin —asırlar ve nesiller geçmesine, medeniyet ve tek­niğin ilerlemesine rağmen— basitlik ve tabiîliği, zühd ve takaşşüfü muhafaza etmesi lâzımdır ki, dünyanın dört bir yanından gelenler, Ük müslümanların hacc ibâdetlerini yaptıkları havayı teneffüs etsin, onlann şuuruna veya ona yakın bir şuura erişsin, bir âlemden başka bir âleme, bir havadan başka bir havaya, bir hayattan başka bir ha­yata intikâl ettiğini hissetsin… Zîrâ böyle bir his ruhlarda, mâzîden kuvvet alıp istikbâle yeni yeni şeyler ümidiyle bakmayı hâsıl eder, ül­kelerinde bulamadıkları sürür ve huzuru tattırır. Eğer söylenilen şe­kilde olmaz, yalnız Kâ’be-i Muazzama ile Harem eski şeklinde kalıp etraflarındaki her şey değişir, o Emîn Belde Avrupa veya Amerika’­dan bir parça haline gelir, Garb Madeniyeti hayır ve şerri ile oraya yerleşir, Şeriat dilinde «üstü başı dağınık, toz toprak içinde ve nahoş kokulu» diye nitelendirilen hacı, rahattan rahata, nimetten ntnıete, yeniden daha yanisine koşarsa; işte o zaman duygularında inkılâb meydana getiren ve kendisini ruhî yönden dolduran ma’nevî zevki du­yamaz.

Bunun içindir ki hacc, cihâdın fidesi sayılmıştır. Âişe (r.a.) nin merfû* olarak rivayet ettiği ve Buhârî’nin naklettiği bir hadîs-i şerif­te şöyle buyurulmuştur:

«Cihâdın en üstün ve en güzeli hacc-ı mebrûr’dur.»

Yine Âişe şöyle demiştir :

Biz cihâdı, ibâdetlerin efdalı biliyoruz. Biz, cihâda iştirak edemez miyiz? diye sordum. Rasûlullah: Hayır, siz cihâd edemezsiniz. Siz ka­dınlar için efdal-i cihâd, her halde hacc-ı mebrûr olur, buyurdu.

Ömer (r.a.) de şöyle derdi:

Haccda paçaları sıvayınız; çünkü o iki cihâddan biridir.

Mekke köklü bir değişikliğe uğrayıp Batı’dan her türlü konforu alır, hacılar da ancak büyük merkezlerde bulunabilen rahat ve nimet­lere kavuşursa; işte o zaman hacca gidenler kendilerinde ruhî bir boş­luk hisseder, haccın faydalarında, rûh ve hayattaki te’sîrinde bir azal­ma görürler.

İlâhî vahiy, semavî teşrî’ hacca öyle bir hava hazırladı ki bu at­mosfer, rûh ve^ihni uyarır, arzu ve azmi ayaklandırır; diğer yandan onu İbâdetten, rûhânîlik ve kudsiyyetten müteşekkil bir çitle kuşatır. Halbuki hacc, çoğu zaman uzun bir yolculuktan, memleketten mem­lekete intikâlden ibaretti: Hacca giden çeşitli yerlere uğrar, çeşitli ha­valar teneffüs eder, çeşitli yatacak ve vakit geçirecek yerlere gider, uzun veya kısa bir müddet çeşitli şeylerle meşgul olur ve çeşitli harca­malar yapar… Yeni bir memlekete girer, orada çeşitli insanlarla ka­rışır, kadmlar erkeklerle beraber çıkar, halbuki içlerinde genci ihtiya­rı vardır; baaan bir aile efradı bir araya gelir, adam hanımı ve çoluk çocuğuyla beraber olur… Bütün bunlar haccın parlaklığını, heybetini, kudsiyyetdni ve haccdaki ibâdet ve cihâd ruhunu kaybettirir; hacca gidiş turistik bir geziden veya Mekke’de ikâmetten; haccdaki ibâdet yerlerinden birinden konup ötekine geçme ve herhangi bir yerde otu­rup kalkmadan farksız olur…

Bundan dolayıdır ki teşrî’, hacca kudsiyyet ve ciddiyyetten mü-rekkeb silinmeyecek bir renk vermiştir; onu, gaflet ve zühulden, oyun­cak olma ve fazlalıktan koruyacak hendek ve sûrlarla çevirmiştir. İs­lâm’ın bu hususta öyle yerinde hükümleri vardır ki onlar, haccın ruh ve hayattaki büyük te’sîrini icra ederek, ıslâh ve eğitim rükünlerin­den bir rükün olarak ve Allah’a yakaşma yollarından kuvvetli bir yol olarak kalmasını garanti altına alır.

Bu hükümlerden biri; İslâmiyet’in haccı İslâm’ın beş temelin­den biri kılması ve şartları tahakkuk ettikten sonra mutlaka yapıl­ması gereken bir fariza olarak vaz’etmesidir ki, Cenâb-ı Hak bu ko­nuda şöyle buyurmuştur:

«Ona yol bulabilen herkesin Kâ’be’yi haccetmesi, insanlar üzerin­de Allah’ın bir hakkıdır. Kim inkâr ederse; bilsin ki, doğrusu Allah, âlemlerden müstağnidir.» (Âl-i İmrân, 97).

Tirmizî’nin Ali (r.a.) den merfû’ olarak rivayet ettiğine göre şöy­le buyurmuştur:

. «Kim Beytullah’a kendisini götürecek azık ve binit bulur da hac­cetmezse yahûdî ve hıristiyan olarak Ölmesi işten değildir. (Hangisini dilerse o şekilde ölsün.)»

Bu Cenâb-ı Hakk’ın şöyle buyurmasmdandır: «Ona yol bulabilen herkesin Kâ’be’yi haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.» Peygamber (s.a.) de bu konuda şöyle buyurmuştur:

«İslâm beş şey üzerine todnâ edildi: Allah’tan başka ilâh yoktur, Muihammed Allah’ın peygamberidir diye şehâdet etmek, namaz kıl­maz, zekât vermek, haccetmek, Ramazân orucunu tutmak.»

Peygamber (s.a.) haccm faziletini, Allah nezdindeki mevkiini ve ona âit faziletleri öve öve bitirememiştir. Çünkü bu faziletler, ruhta hacca karşı şevk ve arzu uyandırır, îman ve ecri Allah’tan (beklemeyi ayağa kaldırır. Zâten bu ikisi (îmân ve ihtisâb) olmadan hiç bir ame­lin değeri olmaz, müslünıanı zikri geçen faziletleri elde etmeye sevke-den de onlardır. Kütüb-ü Sitte sahiplerinin Etou Hüreyre (r.a.) den merfû’ olarak rivayet ettikleri bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

«Hacc-ı Mebrûr’un mükâfatı ancak cennettir.»

Yine Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Peygam­ber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

«Bir kimtse hacceder ve hacc esnasında fena lâkırdı söylemez ve büyük günâhlardan çekinir, küçük günâhları işlemekte ısrar etmez­se; o kimse günâhlarından arınarak annesinden doğduğu günkü gibi haccdan döner.»

Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.) un rivayet ettiği diğer bir hadîs-i şe­rifte ise Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur :

«Hacc ve Umreyi arka arkaya yapın; çünkü onlar körüğün demir, gümüş ve altundan pisliği giderdiği gibi günâhları giderirler. Mebrûr haccm sevabı ancak cennettir. Bir mü’min gün boyunca ihrâmlı kal­dığında, güneş onun günâhlanyla batar.»

Âişe (r.a.) den rivayet edilen başka bir hadîs-i şerifte de şöyle bu* vurmuştur:

«Cenâb-ı Hak kullarını, Arefe gününde cehennemden âzad ettiği kadar başka günlerde âzad etmemiştir.»

Yine Peygambere :

Hangi amel daha ifdaldır? diye soruldu. Allah yolunda cihâddır, buyurdu. Daha sonra? denildiğinde ; Kusursuz îfâ edilen haccdır, ce­vabını verdi.

Yerinde Konulan hükümlerden biri de, «Mîkat» lardır. Bunlar ha­cıda yeni bir şuur meydana getirir ve onda ma’nevî bir düşünce uya­nıklığı peyda eder. Onlar sayesinde hacı, «huzûr»a yaklaştığını ve mu­kaddes toprakların hududuna girdiğini anlar. Eğer Mîfcatlar olmasa, kaba saba adamların kralların huzuruna ve sultanların eşiğine perva­sızca dalmaları ve hücum etmeleri gibi, hacılar da mukaddes yerle­re dalar ve hücum ederler. Neticede, bu hareketleri nefretle karşıla­nıp kovulan ve hakarete uğrayan söz konusu insanlar gibi, onlar da aynı akıbetten kurtulamazlar. Şah Veliyullah Dehlevî Mîkatlarm hik­metlerini güzel bir şekilde açıklayarak şöyle demiştir:

«Mîkat’da asü olan şudur: Mekke’ye, nefsin arzularım terkederek üstü başı perişan ve toz toprak içinde gelmek matlûb olunca, insanın memleketinden uzaklaşıp uzak illere gitmekle mükellef oluşunda açık bir zorluk bulununca, bir aylık, iki aylık gibi uzak mesafelerde bütün güçlüklere gö^üs gererek gelen bu Mekke âşıkları için, Mekke havâli­sinde ihrama girecekleri yerler tâ’yîn olunması lâzımdır ki, ihramla­rını oralardan öteye bırakmasınlar. Ayrıca söz konusu yerlerin, uzak­tan gelen mü’minlerin geçtikleri yerlerde de olması lâzımdır. Nitekim bu hususlar inceden inceye hesâblanmış ve ondan sonra ta’yîn edil­mişlerdir. Meselâ en uzak Mîkât, Medine halikı için seçilmiştir. Çünkü Medine vahyin indiği, îmânın sığındığı ve kendisine hicretin olduğu yerdir, Allah’a ve Rasûlüne ilk îmân eden şehirdir. Binâenaleyh o bel­de halkı, kelimetullah’ı i’lâda = yüceltmede fazlalığa, Allah’a itâatta ziyâdeliğe daha lâyıktırlar. Medine de, Rasûlullah’ın zamanında îmân eden ve îmânında samimî olan şehirlerin başındadır. Cüâsâ, Tâif, Ye-mâme ve ~başkalan böyle değildir ve bunun için de onlara tâatta ziyâ-delik konmamıştır.»

Yerinde konulan hükümlerden biri de «İhram» dır. İhram hacı­da intibah ve şuur uyandırır; ona, büyük bir işe basamak üzere oldu­ğunu, «huzur» a yönelmiş bulunduğunu, boş gösterişlerden, yaldızlı sembollerden ve yapmacık ululuklardan soyunduğunu hatırlatır. Böy­lece ihram, namazdaki başlangıç tekbîri gibi olur ki, hacıyı bir havadan başka bir havaya, hürlükten bağlılığa nakleder. Şah Veliyuilah Dehlevî bu konuda şöyle der :

«Bilmiş ol ki Hacc ve Umre’de İhram, namazdaki başlangıç tek­bîri gibidir. İhramda, samîmiyyet ve ta’zîmin tasviri vardır, hacca az­metmenin görünürdeki bir işle tesbîti vardır. Evet, ihramda, bütün lez­zetleri, alışılmış âdetleri ve her türlü süslenmeleri bırakmak suretiyle nefsi alçalma vardır, Allah için yorgunluğa, tozlanmaya ve perişan­lığa katlanmanın gerçekleştirilmesi vardır.»

Aynı şekilde İhramda ve İhramın yüklediği mükellefiyetlerden çıkmak için de, yapılması güç olmayan ve nefiste şuur uyandıran za­hirî bir yol vardır. Binâenaleyh hacı, istediği zaman ve aniden îhrâm-dan çıikıp mubahlardan faydalanmaya başlayamaz; namazdan kendi kasıd ve iradesiyle selâm verip çıktığı gibi, İhramdan da kasıd ve ira­desiyle yapacağı bir amel-i zahir ile çıkar ki, o da tıraş olmaktır. Şâh Veliyuilah Dehlevî bu konuda da şöyleder :

«Tıraş olmadaki sır; İhramdan, vakarla tezâd teşkil etmeyecek bir işle çıkmak için yol ta’yîn etmektir. Çünkü herkes kendi haline bıra­kılmış olsa her toiri bir yol tutar ve başı boşluğa meydan verilmiş olur. Tıraş olmakda, ihramdayken toz toprak içinde ve pejmürde vaz’iyyet-te olmanın mükemmel şekilde geçtiğinin isbâtı da vardır. Hulasa tı­raş olma, namazda selâm verme gibidir.»

Yerli yerinde konulan hükümlerden biri de «Telbiye» dir. Şeriat çok Telbiye yapmaya teşvik etmiş, Peygamber (s.a.) de Telibiye’yî yük­sek sesle yapmayı uygun görmüştür. Nitekim kendisine:

Haccın hangisi efdaldır? diye sorulduğunda : Yüksek sesle fer-yâd edilen ve ısrarla yalvanlanıdır, buyurmuştur.

Telbiyenin, ruhu haccın gayelerine yöneltmede, ona îmân ve aşk ruhunu doldurmada, onu Rahmân’ın eşiğine atmada şaşılacak te’sîri vardır. Onunla îmân cereyanı, kabloda elektrik cereyanının akması gibi hacmin ruhuna, duygu ve sinirlerine akar; hacıyı belki de şuur­suzca başladığı bu büyük rükünden (haccdan) istifâde etmeye hazır­lar. Hacı:

«Lebbeyfc Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk, İn-ne’1-Hamde ve’n-Ni’mete leke ve’1-Mülke, lâ şerîke lek», «Rabbım, da­vetine tekrar tekrar icabet ettim, her emrini îfâ için dîvânına geldim. Rabbım, Senin her davetine icabet borcumdur. Senin saltanatında eşin ve ortağın yoktur. Allah’ım, bütün varlığımla Sana yöneldim, hamd Senindir, nimet Senindir, mülk de Senindir, bütün bunlarda eşin ve ortağın yoktur.» denince hacc yüce maksadlan ve ruhuyla gözünün önünde canlanır, hacıda ma’nevî hazlar uyanır, aşk ve sevgi bardağı taşar, Tevhîd kıvılcımı her tarafını kaplar ve İbrahim, Muhammed (Aleyhimüsselânı) ve onların yolunda gidenlerin zümresine dâhil olur.

Cenâb-ı Hak, hacc için hem zaman hem mekân kudsiyyetini top­lamıştır ki, bu muazzam rüknün (haccın) kudsiyyeti, azamet ve.par­laklığı, mes’ûliyet duygusu kuvvetlensin, hacc yapan kimse de kendi­sini kuşatan ruhanî havadan bir an olsun gaflet etmesin, dâima, otu­rup kalkmasında, konup göçmesinde aklı başında ve hislerine hâkim olsun…

Cenâb-ı Hak, zaman ve mekân kudsiyyetlerini belirterek aşağıda­ki âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmuştur :

«Doğrusu ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Al­lah’ın kitabında on iki aydır. Bunlardan dördü haram olanlardır. îşte doğru din budur. O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyin.» (Tev-be,36),,

«Sana haram aydan ve onda savaştan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak; büyük bir günâhtır.» (Baıkara, 217).

Konuyla ilgili olarak îmâm Müslim’in rivayet ettiği bir ha&îs-i şe­rifte Peygamber (s.a,) şöyle buyurmuştur :

(Mütemadiyen dönmekte olan) zaman (ve yıl, ay dediğimiz vakit ölçüsü bugün) Allah’ın gökleri, yerleri yarattığı günkü (ilk) vaz’iyye-tine dönmüştür (ve yıl, ay o ak hesaba tâbi bulunuyor ki:) bir yıl ay ölçüsü ile on iki aydır. Bunlardan dördü haram (yasak) aylardır ki üçü arka arkaya Zülka’de, Zülhicce, Muharrem’dir. (Dördüncüsü) Mu-dar’m ayı olan Reeeb’tir ki O Cümâd (el-âhir) ile Şa’bân arasındadır,

Mekân kudsallığına gelince, Kur’ân-i Kerîm’de bu konuda şöyle Duyurulmuştur:

«Ben, ancak bu şehrin Rabbına —ki o, bunu hürmetli kılmıştır— kulluk etmekle emrolundum. Her şey O’nundur, Ben müslümanlardan olmakla emrolundum.» (Nemi, 91).

Bu konudaki hadîs-i şerifler ise şöyledir: İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.), Mekke’nin fethedildiği günde şöyle buyurmuştur:

«Feth (i Mekke) den sonra (artık Mekke’den Medine’ye) hicret yoktur. (Ba’demâ) Mekke’den yalnız cihâd kasdıyla ve tahsîl-i Fazâil niyetiyle çıkılabilir. Binâenaleyh (devlet tarafından) cihâda davet olunduğunuzda hemen icabet ediniz.»

Yine Mekke’nin fethinde şöyle buyurmuştur :

«Allah, bu Mekke’yi gökler, yerler halk olunduğu gündenberi vâ-cib’ül-îhtirâm bir şehir kılmıştır. Bu belde-i Haram, Allah’ın hürmeti sebebiyle Kıyamet ıgününe kadar vâcib’ül-İhtirâm olmuştur. Benden evvel burada kıtal edilmesi kimseye helâl kılınmamıştır. Benim için de yalnız bir günün gündüzünden bir saat helâl kılınmıştır. O belde-i Haram, Allah’ın hürmeti sebebiyle kıyamet gününe kadar vâcib’ül-İh­tirâm olmuştur: Dikeni (bile) kesilmez, avı avlanmaz, yitiği kimse (elini uzatıp) alamaz, meğer ki sahibini aramak için ola. Otu biçil­mez. Bunun üzerine İbn Abbâs: Yâ Rasûlallah, izherden (Mekke ay­rığı) başka… Zîrâ biz onu evlerimizin inşâasında, kabirlerimiz (in bi-hâsm) da kullanırız, dedi. Peygamber de : İzher başka, buyurdu.

(Haram) daki ma’siyet daha şiddetli ve daha ağırdır. Bazı âlim­ler aşağıdaki âyet-i kerîme’yi, orada günâha niyet etmenin günâh ola­cağına delil olarak göstermişlerdir, halbuki başka yerlerde günâha ni­yet günâh değildir:

«Kim orada zulm ile ilhâda yeltenirse Biz ona pek acıklı bir azâb taddırınz.» (Hacc, 25).

İbn Kesîr diyor ki: Bu, Harem’e mahsûs bir özelliktir. Orada şer­re başlayan kararlı oldu mu velevki yapmasın cezalandırılır.

Bütün bunlara bir de ihramın hürmeti eklenmiş ve ona hâs bazı ahkâm ve âdâb konulmuştur ki; bunlardan birisi, ihrâmlı iken avlan­manın haram oluşudur. Nitekim Cenâb-ı Hak aşağıdaki âyet-i kerîme’-lerde şöyle buyurmuştur:

«Ey îmân edenler; siz ihrâmlı iken avı öldürmeyin. Deniz avı ve onu yemek, size de, yolculara da geçimlik olmak üzere helâl kılınmış­tır. İhrâmlı bulunduğunuz sürece, kara avı haram kılınmıştır. Hem huzuruna varıp toplanacağınız Allah’tan korkun.» (Mâide, 95-96).

Şâh Veliyyullah Dehlevî konuyla ilgili olarak şöyle der:

«îhrâmlının, zikri geçen şeylerden sakınması; tesellül, süslenmeyi bırakma ve pejmürde^ halde olmanın gerçekleştirilmesi ve Allah’ın aza­met ve haşyetini hatırlamaya, nefsi başıboş bırakmayıp sîgaya çekme­ye bir alâmet olsun diye lüzumlu kılınmıştır. Avlanmak ise, eğlenmek ve boşa vakit geçilmekten başka bir şey değildir.»

Hacc yolculuğu çoğu zaman uzun bir yolruluk olur. Nitekim Ce­nâb-ı Hak bu hususu şöyle beyân buyurur :

«İnsanlar içinde haccı ilân et. Gerek yaya, gerek arık binekler üze­rinde uzak vadiden ve yollardan sana gelsinler.» (Hacc, 27).

Bu yola koyulan da halden hale intikâl edip çeşitli muamelelere, çeşitli insanlara karışınca, yol arkadaşlığı uzun sürünce, bu durum çe­şitli münâkaşalara ve yapılması yasak olan birçok şeylerin irtikâbına yol açabilir, yolcunun içi daralıp sabrı tükenebilir, neticede hacı memleketinde yapmadığı birçok şeyleri yapabilir, bazı ma’siyet ve ahlâka sığmayan işleri irtikâb edebilir… .İşte bu durumu göz önüne alan İs­lâmiyet, yukarıda sayılan şeylerin yapılması kuvvetle muhtemel olan haccda, özellikle onları nehyetmiş ve Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

«Hacc, bilinen aylardır. Her kim o aylarda kendisine haccı farz ederse artık haccda kadına yaklaşmak, günâh işlemek, tartışma yok­tur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de azık edinin. Şüp­hesiz ki azığın en hayırlısı, takvadır. Ey akıl sahipleri, Ben’den kor­kun.» (Bakara, 197).

Yutandan beri sayageldiğimiz, kalb ve a’zâlarla amel ve niyetle, zaman ve mekânla ilgili olarak hikmetli hükümler, hacca; kudsiyyet ve temizlikten, teverru’ ve takaşşüften, Allah’ı murakabe ve nefsi sî-gaya çekmeden, başka hiç bir dinin konusuna girmeyen ve benzerlerin­den üstün olan cihâddan müteşekkil bir elbise giydirmişjlerdir ki bu­nun rûhda, ahlak ve hayatta derin te’sîri vardır. Onunla peygamber (s.a.) in şu sözü gerçekleşir :

<cBir kimse hacceder ve hacc esnasında fena lâkırdı söylemez ve büyük günâhlardan çekinir, küçük günâhları işlemekte ısrar etmezse; o kimse günâhlarından annarak annesinden doğduğu gibi haccdan döner.»

Hiç bir din ve millet yoktur ki ziyaret edilmesini teşvik ettiği, «bu mukaddes ziyaret» için birtakım âdâb ve şart koyduğu ve gidip ziya­ret ettiği «Mukaddes yerler» i bulunmasın. Bu, tabiatın icâbı ve vicda­nın sesidir. İnsan —daha evvel de söylediğimiz gibi— devamlı, ta’zîm etmek ve yaklaşmak hususundaki isteğini tatmin etmek, aşkını sön­dürmek, arzularını yöneltmek için gözüyle görebileceği bir şeyi arar. Aynı şekilde günâhlarını affettirmek, hatâlarını bağışlattırmak için de uzun ve zor bir ameli aramaktadır ki, vicdan azabından ve dinî duy­gusunun azarlamasından kurtullsun. İnsan, din kardeşleriyle ve ma’-âevî bağlarla bağlı bulunduğu insanlarla bir araya geleceği büyük bir dinî toplantıya her zaman ihtiyâç hisseder. Bunun içindir ki hiç bir millet ve medeniyet devirlerinden hiç bir devir; dinî seferlerden, in­sanların bir araya geldiği, Allah veya putları için kurbanlıklar kestiği, ibâdetler yaptığı muazzam toplantılardan hâlî değildir. Aşağıdaki âyet-i kerîme’ler bunu ifâde etmektedir

«Biz, her ümmet için kurbân kesmeyi meşru’ kıldık ki Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine O’nun adını an­sınlar. Sizin tanrılarınız bir tek tanrıdır. O’na teslim olun. Mütevazı’ olanları müjdele.» (Hacc, 34),

«Her ümmete yerine getirmeleri gerekli ibâdet koyduk. Öyle ise işte seninle çekişmesinler. Rabbına davet et. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir hidâyet üzeresin.» (Hacc, 67).

Tarihî eserler ve arkeolojik kazılar, geçmiş medeniyetlerde de bu nevi toplantı ve ibadetlerin mevcudiyetine delâlet etmekte, tarih de ay­nı paralelde ma’lûmat vermektedir. Şu kadar var ki, söz konusu top­lantı ve ibâdetlerin hakîkatlannı, tarihlerini, aihkâm ve âdabını kesin­likle ortaya koymak cidden zordur. Belki de bu konuda araştırma ya­pan kimse, tâm bir fikir ve açık bir tablo meydana getirmeyen bazı karşılaştırmalar, kısa, kesik haberlerden başka bir kaynak bulamaya­caktır.

Bize en yakın olan dinler, aslında birer semavî din olan Yahûdî-lik ve Hıristiyanlık’tır. Bunlar tarih sahnesinde ve ilim dünyasında uzun zaman yaşamışlardır. Tarihçiler ve yazarlar onlara özel bir iti­nâ göstermişlerdir. Halen de medeniyette, siyâset ve te’lîfte büyük bir canlılık gösteren milletlerin dinidirler. Beyt el-Makdis ve civarındaki kudsal eserler, bu iki dinin birleşme noktası ve asıl ruhlarının merke­zidirler. Buraların ziyareti, her iki dinde de eski ve köklüdür. Buna rağmen bu dinî temel —îslâmî hacc ile karşılaştırdığımız zaman— bü­yük bir kapalılık arzetmekte ve hakkındaki ma’lûmat —İslâmî haccın ibâdetlerine dâir olan eserler cildler tuttuğu halde— çok az görülmek­tedir.” Yahudilik Ansiklopedisindeki ma’lûmâtın özeti aşağıdadır:

«Reyıah ziyareti denilen ve Beyt el-Makdis’e yapılan hacc, Şav-vat, Pesah ve Kipur bayramlarında yapılır. Bu hacc küçükler, körler, kadınlar, akıl ve .beden hastaları hâriç bütün yahûdîlere farz idi. Mu­sevî dini, her «ziyaretçi veya hacı» nın beraberinde Rabba takdim ede­ceği bir «sungu» götürmesini lüzumlu kılmışsa da miktarını ta’yîn et­memiştir. Kadın ve çocuklar bu ziyaretten muaf tutulmuş olmakla be­raber birçokları kocaları ve ebeveynleriyle ziyârtte gitmektedirler. Muhtelif zamanlardaki ziyaretçi sayılarına âit rakamlar, mübalağa­dan pek hâlî değildir. Büyük sayıda kurbânlar kesilirdi. Kurbân deri­leri, karşılıksız olarak ziyaretçilerin hizmetinde bulunanlara verilir­di.

Hacc ibâdeti, «Ma’bed» in yıkılmasından sonra da devam etti. Müslümanlar Milâdî 1187 senesinde Salâhaddin Eyyûbî’nin kumanda­sında Kudüs’ü fethedince, gerek o mıntıkada, gerekse Şam, Bâibil ve Mısır arasında ikâmet eden yahûdîler Beyt el-Makdis’i ziyaret etine imkânını elde ettiler. Milâdî XIV. asırda Şark’taki, özellikle Bâbii ve Kürdistan’daki yahûdîler, hacc farizasını senede en az bir defa yap­mayı âdet edinmişlerdi. Bazıları bunu yaya olarak yaparlardı. Haçlı seferleri, Avrupa’daki yahûdîleri hacc ve ziyaret yapmaya teşvîk et­miştir. Milâdî 1492 senesinde, yahûdîler İspanya’dan kovulup bir çoklan İslâm ülkelerine sığınınca, yahûdî ziyaretçilerin sayısı arttı. Ço­ğu zaman, senelik bayramlarının pazarı kurulduğu ve dinî ayinlerin icra edildiği Rame (Filistin’de bir köydür) köyündeki Samuel peygam­berin kabrinin başında toplanırlardı.

Yahudiler ve hıristiyanlar Beyt el-Makdis’i ziyaret için ellerine ge­çen fırsatları değerlendirirken, kendilerinde hacc ve ziyaret arzuları nerdeyse sönmeye yüz tutan başka ülkelerdeki yahûdî dindaşlarına si­tem ederler.

Şark’taki ve Kuzey Afrika’daki yahûdîlerin «Ziyaret Günleri» de­dikleri haccın, muayyen günleri vardır. Yahûdîlerde meşhur olan kral, peygamber, velî gibi insanların kabirlerinin ziyaret edilmesi yaygın­dır. Zikri geçen günlerde, umûmî bayramlardaki gibi fazla duâ eder, neşelenir ve sevinirler. Süleyman Ma’bedinin batı duvarının karşısın­da, Temmuzun 17. gününün akşamından Ağustosun 19. gününe ka­çlar 23 (gün devamlı toplanırlar. Bu ibâdet Ağustosun dokuzunda gece yarısından itibaren başlar.

Daha başka, çeşitli ülkelerde ziyaret edilen kabirler ve mahallî zi­yaret yerleri de vardır.»

Hıristiyanlardaki hacc ve ziyarete gelince, «Din ve Ahlâk Bilgi­leri Ansiklopedisi» nde yer alan bu konudaki ma’lûmâtın özetini aşa­ğıda takdim ediyoruz:

Hacc : îsâ Aleyhisselâm’m hayatına âit hâtıraları taşıyan mukad­des yerlere veya Romandaki dinî liderlerin bulunduğu mukaddes mer­kezlere veya kabul görmüş bazı din büyüklerine nisbet edilen kudsal yerlere insanın yaptığı yolculuktur.

İlk hıristiyan nesil, sonrakiier gibi îsâ Aleyhisselâm’a âit kudsal yerleri ziyarete fazla luzûm görmemişlerdir. Fakat bu ziyaret işi Mî-lâdî III. asırdan itibaren yayılmıştır. Birçok hıristiyanlar, îsâ Aleyhis-selâm’m vasiyyet ve. emirlerine göstermedikleri itinâyı, ona âit kudsal yerleri araştırmaya göstermişlerdir.

XIII. asırda, Beyt el-Makdis’in aleyhine olarak Roma’daki kudsal yerlerin ziyareti gelişmiştir. Evet, Beyt el-Makdis’in ziyareti tamamen ortadan kalkmamıştır; fakat Roma, birçok hıristiyanların ziyaret et­tiği Beyt el-Makdis’den sonra ikinci ziyaret merkezi olmuştur.

Papalığın, zirvesine ulaştırdığı bazı sebepler vardır ki; onlar Ro-ma’yı ziyaret merkezi yapmıştır. Özellikle, Petrus ile Pavlos’un mezar­larının orada oluşu Roma’ya apayrı bir azamet vermiş ve onu katolik-lerin toplantı merkezi haline getirmiştir. Katolik hıristiyanlar” oraya büyük bir aşkla akın eder, özellikle «Çata Combs» denilen ölü türbele­rine büyük rağbet gösterir ve büyük şehîdler için takdis ederler. Tari­hin hiç bir devrinde «Roma»yı ziyaret eksik olmamıştır. Kiliselerin ve tarihî eserlerin çokluğu, dikkatleri her zaman Roma’nın üzerinde top­lamıştır.

Okuyucu, Filistin’deki umûmî türbe ve kudsal yerlerin, diğer ta­raftan yahûdî ve hıristiyanların ikâmet ettikleri yerlerdeki mahallî mezar ve ziyaret yerlerinin çokluğundan —isimlerini vermeye kalk­sak— usanır. «Yahudilik Ansiklopedisi» ile «Din ve Ahlâk Ansiklope­disinde «Hacc ve Ziyaret» makalesinin yazarı Avrupa ve Asya’nın muhtelif bölgelerindeki söz konusu dinlerin büyüklerine âit ziyaret yer­lerinin isimlerini vermekte, ziyaret günlerini ve aylarını zikretmekte, ziyaret için lüzumlu olan âdâb ve âdetlerini anlatmaktadır. Okuyucu; yahûdî ve hıristiyanların bu ziyaret yerlerine verdikleri önemi, onla­ra yaptıkları takdîsi, onların uğruna katlandıkları uzun ve meşak­katli yolculukları, her yer ve her zamanda onların duygu ve düşünce­lerine nasıl hâkim olduklarını, takdîs ve ta’zîmde haddi aşıp nasıl şirke vardıklarını, Allah yerine başkalarına taptıklarını düşünürse; Peygamber (s.a.) in bu gibi âdetlere karşı gösterdiği tepkinin, bunla­rın, kıyamete kadar Tevhidin sancakdârı olan ümmetine sirayet et­mesinden endişelenmesinin ve kendi kabrinin her türlü şirk ve tapın­madan uzak kalması için gösterdiği gayretin sırrım çözer ve bu pey­gamberi davranışlarındaki derin hikmeti anlar. Bu endîşeler, Hz. Pey­gamberi son hastalığında dahi meşgul etmişti. Nitekim Buhârî’nin ri­vayet ettiği -bir had£s-i şerifte Abdullah îbn Abbâs ile Âişe (r.a.) şöy­le demişlerdir:

Peygamber (s.a.) e hastalık geldiğinde (hamîsa) benekli elbisesi­ni yüzüne örtmeye başlar, sıkıldı mı yüzünden onu atardı ve bu hal­de iken: Allah’ın la’neti hıristiyan ve yahûdîlerin üzerine olsun. On­lar Peygamberlerinin kabirlerini secde yeri yapmışlardı, diye onların yaptıklarından men’ederdi.

Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen diğer bir hadîs-i şerifte .de Peygamber (s.a.) şöyje buyurmuştur :

((Allah yahûdîlerin canını alsın; onlar peygamberlerinin kabirleri­ni secde yeri yaptılar.»

Âişe’den rivayet edilen diğer bir hadiste de şöyle denilmiştir :

Ümmü Seleme, Habeş diyarında gördüğü «Mâriye» denilen bir ki­liseyi ve onda gördüğü resimleri Rasûlullah’a anlattı. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem: Habeg’liler öyle kimselerdir ki, bunlardan aziz bir ki­şi ölünce hemen onun kabri üzerinde bir mescid yaparlar. Ve o azizin bir resmini o mescide korlar. Bunlar Allah indinde halkın en şeriri­dirler.

Yine Peygamber (s.a.) den sabit olduğuna göre: O, şöyle buyur­muştur :

«Allah’ım, benim kabrimi kendisine tapılan bir put yapma. Al­lah’ın ‘gazabı Peygamberlerinin kabirlerini secde yeri edinenlere karşı şiddetlendi.»

Peygamber (s.a.) aşağıdaki meşhur hadîsiyle bazı türbe ve mu­kaddes yerlere yapılan husûsî ve uzun seferlere yolu daraltmıştır:

«(Namaz ve ibâdet için) hiç bir mescide sefer edilmesi doğru de­ğildir. (Ziyâde sevâb umarak) yalnız (şu) üç mescide sefer edilir : Mes­cid-i Haram, Mescid-i Rasûl (s.a.) ve Mescid-i Aksa. Ebu Saîd el-Hud-rî’den rivayet edildiğine güre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Sizden evvelkilerin ta’kîb ettikleri yollan siz de muhakkak karışı ka­rışma, arşını arşınına ta’kîb edeceksiniz. Hattâ kertenkele deliğine gir­seler onlara tâbi olacaksınız. Ya Rasûlallah : Yahûdî ve Hıristiyanları mı denildi. Ya kim? buyurdu.» (Buhârî ve Müslim).

Böylece ümmetini, yahûdî ve hıristiyanlarm düştüğü türbelere tapma fitnesinden korumuş oldu. Câhili ümmetler çoğu zaman şirk ve putperestliğin ağına düşmüşlerdir.

Fakat müslümanlar, eskiden olsun şimdi olsun, peygamberin ha­yatının sonunda bile unutmadan söylediği vasiyyetini tutmadılar, ona fazla önem vermediler, mukaddes meşhed ve eserler için tâ uzak ülke­lerden seferler yaptılar, teberrük ve taabbüd için oralarda durdular. Bu halleri Peygamber (s.a.) in şu sözünü tasdik etmekte ve onun ger­çek olduğunu ortaya koymaktadır:

«Sizden evvelkilerin ta’kîb ettikleri yolları siz de muhakkak karışı karışına, arşını arşınına ta’kîb edeceksiniz.»

Bu meşhed ve türbeler, çoğu zaman Mescid-i Harâm’m ve diğer mescidlerin haklarını gasbetmektedir. Halbuki içlerinde uydurma olan­ları da vardır. Birçok ülkelerde bazı câhiller onları «Kâ’be» yapıp uzak yerlerden oralara gider, her sene oralarda bayram yapar, panayırlar kurarlar.

Şeyh’ul-İslârrL Takıyyüddîn bu zümrelerin durumunu- şu tarihî cümlesiyle dile getirir: «Türbeleri ma’mûrdur, mescidleri metruktür.» İslâm ülkelerini gezen, bu meşhed ve türbeleri, onların geniş alanları­nı, muazzam bina ve kubbelerini görür; bunların yanında da secde et­me, adak adama, kurbân kesme ve türbenin yatırından bazı şeyler ni­yaz etme gibi İslâm’ın alnına leke düşürecek şirke kaçan hareketlere şâhid olur.

Hind dinlerine gelince —Budizm, Jainizm ve Brahmanizm dâhil— onlarda da meşhedler, ma’bedler ve mukaddes yerler çoktur. Oraların büyük şerefe ve özel kudsallığa hâiz olduğuna inanırlar. Büyüklerinin, oralarda kelâma, kurbiyyete, vusul veya ma’rifete mazhar olduklarına veya bazı ilâhlarının oralarda özel şekilde tecellî ettiklerine inanırlar.

Oralarda dinî havaya bürünen bayramlar, mevsimler ve panayırlar çokça icra edilir.

Bu meşhed ve mukaddes yerlerin çoğu «Ganges-Ganj» nehrinin kenanndadır. Bu nehirde yıkanmak için tflke halkı korkunç bir kala­balık halinde orada toplanır, Bu toplantıların bazısı senede bir, bazısı birkaç defa, bazısı da Darayag’daki Ganj nehriyle Camna nehirlerinin birleştikleri yerde olduğu gibi on iki senede bir yapılır. Bu kudsal,yer-lerln en meşhurları Ganj nehrinin üzerinde bulunan Benâres şehridir. .Bu şehirde ölmeye can atarlar, hattâ ölünün naşı yakılmak üzere uzak yerlerden oraya, kadar getirilir, yakılmadığı takdirde Ganj nehrine bı­rakılır, burada yıkanmak en büyük sevâb ve en büyük ketffâret sayı­lır. Bu kudsal yerlerden biri de, Ram Chander’in merkezi olan Kalkü-ta’dır. Bundan başka Krişna’nın tarihi ile ilgisi bulunan Manhura ile Herdvâr da kudsad yerlerdendir. Bunların ekseriyeti kuzey-batıya düş­mektedir. Bunlardan başka Hindistan’da daha pek çok meşhedler ve önemli ma’bedler vardır. îklîm ve bölgelerin değişikliğine, dinî zümre­lerin çeşitliliğine göre oralardaki âdet ve ibâdetler de değişik icra edi­lir.

Budistlerin en büyük ziyâretgâhı, bu dinin kurucusu olan ve tan-nlaştırılmış bulunan Gotama Buddha’nm uzun müddet ikâmet etmiş olduğu Bihâr eyaletindeki Gaya şehridir. Gotama Buddha burada, Nir-van dedikleri şühûd ve nıa’rifet mertebesine ulaşmıştır.

Bu mukaddes yerlerde yapılan bayramlar ve kurulan panayırlar, adetâ başıboşluğun, disiplinsizliğin ve pisliğin sahneye konulurudur. Çünkü ziyaretçiler çoktur, bazan sayıları —özellikle senelerden sonra yapılan toplantılarda— milyonlara ulaşır. Hükümetin nizâmı koru­mak, salgın hastalıkları Önlemek hususundaki gayretleri bu yüzden nafiledir. Bu nevi dinî toplantılarda bir çok câhilî âdetler, Allah’a şirk koşmalar, tanrı ve tanrıçalarına âit efsâneler yayılır gider… Kur’an1-ın mucizelerinden biri de; İbrahim Aleyhisselâm’ın inşâ ettiği Beyt’in ziyaretini zikredip ona teşvik ettiğinde, diğer dinlerdeki hacc ve ziya­ret işlerinin şirk, putperestlik ve uydurma işlerle kirletildiğine ve çı­ğırından çıkarıldığına dikkati çekmesi ve şöyle buyurmasıdır:

«İşte böyle. Kim, Allah’ın haram kıldıklarına saygı gösterirse; Rabbı katında bu, onun hayrınadır. Size okunanlardan başka bütün hayvanlar helâl kılınmıştır. O halde murdardan, putlardan kaçının, yalan sözden çekinin. Allah’a şirk koşmaksızın, hanîfler olarak.» (Hacc, 30-31).

Bu, milyonlarca mensubu bulunan başlıca dinlerdeki hacc ve zi­yaretlerin, kısa bir görünüşüdür, tnsâf ve doğrudan ayrılmayan derin bilgi ve engin görüş sahibi olan Şâh Veliyullah Dehlevî «Huccetullah’İl-

Bâliğa» adlı kitabında hacc konusuna temas ederek şöyle diyor:

ccHacc’ın esâsı her ümmette vardır. Çünkü her ümmetin, Allah’ın alâmetlerinin tecellî ettiğine inandıkları, seleflerinin hürmet ve ta’-zîm ettikleri, seleflerinden kalma kudsal yerleri mutlaka vardır. Söz konusu yerler onlara, inandıkları tanrılara mukarreb olanları ve ya­şadıkları halleri hatırlatır.

Haccedümeye en lâyık olan; Beytullah’dır. Orada açık açık âyet­ler vardır. Onu İbrahim (a.s.) inşâ etmiştir. Çorak ve çöl olmasına rağmen Allah’ın emri ve vahyi ile, birçok milletlerin dilinde hayırla yâdedilmiştir. Çünkü kendisine haccedilen başka hiç bir yer yoktur ki, orada şirk ve aslı olmayan şeyler yapılmasın.» .

Okuyucu; İslâmî hacc ile diğerlerini kolaylıkla karşılaştırıp ara­larındaki farkı rahat şekilde anlayabilir ve aşağıdaki âyet-i kerîme’yi okuyup Allah’ın nimetini iftiharla söyleyebilir’:

«Her ümmete yerine getirmeleri gerekli ibâdetler koyduk. Öyle ise işte seninle çekişmesinler. Rabbına davet et. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir hidâyet üzeresin.» (Hacc, 67).

İslâmiyet diğer üç rükünde olduğu gibi hacc rüknünde de ıslahat­çı rolünü oynamıştır. Câhiliyyet devrindekiler hacca, câhili âdetlerini ve Allah’ın, hakkında hiç bir hüccet indirmediği bid’atları sokmuş ve Allah’ın İbrâhîm Aleyhisselâm’ın lisanıyla vaz’ettiği haccı bozmuşlar­dı. Bu bozukluğu Araplar nesilden nesile tevarüs etmiş, böylece hac-cın fayda ve maksadlan katlolunmuştu. Bu bid’at ve tahrifatın en bü­yük âmili, câhiliyye hamiyyeti, kabile hamaseti ve Kureyş’in başkala­rından üstün görünme hevesi idi. Kur’ân-ı Kerîm ve İslâmî teşri’, bü­tün bu bid’at ve hurafeleri ve câhili âdetleri kökünden kazıyıp yerle­rine daha hayırlılarını koymuştur.

Bunlardan biri şudur: Kureyş, hacılarla beraber Arafat’a girmez, Harem’de durur ve : «Biz ehlullahız, Harem-i Şerifin hizmetçileriyiz, biz «Hums» sahibiyiz» derler, bunu da herkese üstünlük iddiasından, câhiliyetteki mevkilerini koruma gayretinden ve hayâl ettikleri imti­yazın ellerinden gitmesi endîşesinden dolayı yaparlardı. Cenâb-ı Hak bu câhili imtiyazları kaldırdı, onlara insanların yaptıklarını yapmala­rını ve Arafat’ta vakfeye durmalarını emrederek şöyle buyurdu: «Son­ra insanların döndüğü yerden siz de dönün.» (Bakara, 199).

Diğer taraftan Buhârî’nin, senediyle Âişe’den rivayet ettiğine göre şöyle buyurulmuştur:

Diğer Araplar Arafat’ta vakfe ederken Kureyş, cemâatlarıyla Müz-delife’ye giderler, orada dururlardı ve buna «Hums» derlerdi. îslâmi: yet gelince; Allah, Peygamberine Arafat’a gitmesini, vakfeye durma­sını ve oradan dönmesini emretti. «İnsanların döndüğü yerden…» âyet-i kerîme’si, işte bunu ifâde etmektedir. İbn Kesîr, Mücâhid, Atâ, Katâde, Süddî ve İbn Abbâs aynı şeyi söylemişlerdir. İbn Cerîr bunu ihtiyar etmiş ve üzerinde icmâ’m olduğunu söylemiştir.

Kaldırılan hurafelerden ve onun yerine konulan hükümlerden bi­ri de şudur: «Câhiliyyet devrindekiler, Ukâz, Mecenne ve Zil-Mecâz’da yaptıkları gibi hacc mevsimini övünme ve böbürlenme panayırı haline getirmişlerdi. Her fırsatı, soy-sopları, ata ve ecdâdlarıyla övünme za­viyesinden değerlendirirlerdi. Minâ’daki toplantıları, câhiliyyet duy­gularını tatmin için en elverişli bir toplantı idi. Cenâb-ı Hak bundan nehyetti, onun yerine daha hayırlısı olan «Allah’ı zikretme»yi koydu ve şöyle buyurdu :

«Hacc ibâdetinizi bitirince, atalarınızı andığımız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anışla, Allah’ı zikredin.» (Bakara, 200).

İbn Abbâs da bu konuda şöyle der :

Câhiliyyet ehli, hacc mevsiminde toplanır, onlardan biri kalkar, atalarıyla övünerek: Babam yedirir içirirdi, başkalarının borçlarını öder ve diyetlerini üzerine alırdı, derdi. Atalarının yaptıklarından baş­ka onlann «zikri» yoktu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygambere şu âyeti inzal buyurdu : «Atalarınızı (böbürlenerek) andığınız gibi, hat­tâ daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın.»

Bu hükümlerden biri de şudur: Zamanla hacc; kudsallığından-, temizlik ve nezâhetinden çok şey kaybetti. Eğlence, münakaşa ve câ­hiliyyet bayramı yeri haline geldi. Cenâb-ı Hak Kur’an’da bunu yere­rek şöyle buyurdu :

«Artık haccda kadına yaklaşmak, günâh işlemek, tartışma yok­tur.» (Bakara, 197).

İbn Kesîr, Abdullah İbn Vehb ve Mâlik diyorlar ki: Allah; «Hacc­da kavga etmek yoktur.» buyurdu. Haccdaki kavga —yine Allah (bilir— dan maksad şu olsa gerek: Kureyş Müzdelife’de Meş’ar-ı Harâm’ın yanında toplanır münâkaşa ederlerdi; onlar der: Biz doğruyuz, öte­kiler der: Biz doğruyuz. Bizim görüşümüz budur. (En doğrusunu Al­lah bilir). Muhammed İbn Kâ’b da şöyle demektedir : «Kureyş Minâ’-da toplandıklarında onlar der: Bizim haccımız daha mükemmel, öte­kiler der: Bizim haccımız daha mükemmel.,. İşte haccdaki kavga bu­dur.

Bu hükümlerden biri de şudur: Câhiliyyet devrindeki Araplar put­ları için kestikleri kurbânların etlerinden parçalan putların üzerine kor ve kanlarını onlann üzerlerine serperierdi. Bu sapık âdeti kaldır­mak üzere Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu :

«Onlann ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşır.» (Hacc, 37).

İbn Kesîr ve İbn Ebu Hatim diyorlar ki; bize, AIİ İbn Hüseyn, Muhammed İbn Ebu Hammâd, İbrahim İbn Muhtar (R. Anhüm) silsile­sinin îbn Cüreyc’den naklen tahdîs ettiklerine göre; o, şöyle demiş­tir : CâMiyyet ehli, kurbân ettikleri develerin kanlarını ve etlerini Beyt’e sürerlerdi. Ashab-ı Kiram; biz bu işi yapmaya daha lâyığız, ele­diler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak :

«Onların ne etleri, ne kanlan Allah’a ulaşır. Sizden O’na sâdece taikvâ ulaşır.» (Hacc, 37) mealindeki âyet-i kerîme’yi inzal buyurdu.

Bu hükümlerden bir diğeri de şudur: Araplar hacca niyet ettik­lerinde evlere kapıdan girmeyi mahzurlu bulur, bunu günâh Sayar, hacca ve Allah’a karşı hürmetsizlik telâkki ederlerdi. Bu yüzden ih-râmlı oldukları müddetçe, evlere arkadan dolaşıp girerlerdi. Cenâb-ı Hak .bunu ibtâl etti ve bunun iyilik ve tâat olmasını nefyederek şöyle buyurdu :

«Evlere arka taraflarından girmeniz birr değildir. Ancak foirr; müt-takî olanınkidir. Evlere kapılarından gelin.» (Bakara, 189).

Buharı diyor ki: Ubeydullah İbn Musa’nın İsrail’den, onun da Be-râ (R. Anhüm) dan tahdîs ettiğine göre Berâ şöyle dedi: Câhiliyyet devrinde ihrama girdiler mi evlere arkalarından gelirlerdi. Bunun üze­rine Cenâ;b-ı Hak yukarıdaki âyeti inzal buyurdu. E,bu Davud’un; Ta-yâlisî Şu’be’den, o da Ebu İshâk’dan, o da Berâ’dan aynı şekilde riva­yet etmiş, ve bu rivayete göre Berâ şöyle demiştir : Ansâr seferden gel­diklerinde, adam kapısından girmezdi, bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Bu hükümlerden biri de şudur : Araplardan bazıları hacca gider­ken Kâ’be’ye kadar yetecek azığı beraberlerinde almayı günâh sayar, utanır, gûyâ mütevekkil olduklarını açıklar ve şöyle derlerdi: Biz Al­lah’ın müsâfirleriyiz, azık almayalım. Fakat bunlar, dilenmekten sı­kılmazlardı, bu yaptıklarını da Allah yolunda kabul ederlerdi. îşte Ce­nâb-ı Hak onları bundan nehyetti ve şöyle buyurdu:

«Bir de azık edininiz. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvadır.» (Bakara, 197).

tıbn Kesîr dedi ki, İbn Abbâs’tan naklen Avfî bana dedi ki: İnsan­lardan bazıları beraberlerinde azık olmadan çoluk çocuklarından ay­rılır ve derlerdi ki: Biz Allah’ın evine haccedelim de, O ibizi doyurma­sın. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak : «Bir de (insanlara yük olmaktan ko­ruyacak) azık edinin.» buyurdu. Yine Buhârî’nin İbn Abbâs’tan tah-rîcine göre; o, şöyle demiştir : Yemen halkı hacceder, fakat azık al­maz, üstelik şöyle derlerdi: Biz mütevekkil insanlarız. İşte bunun üze­rine Cenâb-ı Hak yukardaki âyeti inzal buyurdu.

Aynı şekilde hacc mevsiminde ticâret yapmayı günâh sayarlardı. Bu ise Allah’ın helâl kıldığını haram yapmaktı. Buhârî’nin İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; o, şöyle demiştir : Câhiliyyet devrinde Ukâz, Mecenne ve Zil-Mecâz ticarî merkezlerdi. Fakat hacc mevsiminde ti­câret yapmayı günâh sayarlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme na­zil oldu: «(Hacc mevsiminde ticâretle) Rahibinizin lutf u keremini aramanızda bir günâh yoktur.» (Bakara, 198). Mücâhid’in îbn Ab bâs’tan naklettiğine ıgöre; o, şöyle demiştir : Hacc mevsiminde alış ve­rişten sakınır ve bu günler zikir günleridir, derlerdi. Bunun üzerine Cen&b-ı Hak yukarıdaki âyeti inzal buyurdu.

Bu hükümlerden biri de şudur : Müşrikler Kâ’be’yi çıplak olarak tavaf eder ve şöyle derlerdi: Üzerimizde iken günâh işlediğimiz elbi­selerle tavaf edemeyiz. Halbuki bu, büyük bir fesâd ve câhili bir teşri’ idi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyeti inzal buyurdu :

«Ey .âdemoğullan; her mescidin yanında zînetlerirüzi alın.» (A’râf, 31) Müslim, Neseî ve İbn Cerîr’in —lafız onundur— İbn Abbâs’tan naklettiklerine göre; o, şöyle demiştir : Kadınlar da erkekler de Kâ’­be’yi çıplak tavaf ederlerdi, erkekler gündüz kadınlar gece. Hattâ bir kadın şöyle demişltir : Bugün (şimdi) onun bir kısmı veya tamâmı gö­rülmektedir. Onun görünen kısmını ben helâl yapmam. Avfî, İbn Ab-bâs’tan <cHer mescidin yanında zînetlerinizi alın…» âyet-i kerîme’si hakkında şunu nakletmiştir : Erkekler Kâ’be’yi çıplak tavaf ederlerdi. Allah onlara zînetlerini almalarını emretti. Zînet de, avret yerini veya daha fazlasını örten elbisedir ki, her mescid huzurunda zînetlerini al­malarıyla emrolundular. İbn Kesîr diyor ki: «Bu âyet, Kâ’be’yi çıplak tavaf eden müşrikler hakkında inmiştir. Mücâhid,’ Atâ, Nehaî, Saîd İbn Cübeyr, Katâde, Süddî, Dahhâk ve Zührî’den nakleden Mâlik ve birçok Selef ulemâsı bu âyeti tefsir ederken aynı şeyi söylemişlerdir.»

Söz konusu hüküm, Peygamber (s.a.) in emir ve tatbikine mukâ-rin olmuştur. Nitekim Peygamber Hicrî dokuzuncu senede Ebubekir’i gönderip şöyle ilân ettirmiştir : «Kâ’be’yi çıplak olan tavaf etmesin.» Buhârî’nin senediyle Ebü Hüreyre’den naklettiği hadîs ise şöyledir :

Peygamber (s.a.) Veda haecmdan bir evvelki haccda, emîr ta’yîn ettiği Ebubekir’i insanlara: «(Artık) bu yıldan sonra hiç bir müşrik hacc etmesin hiç îbir çıplak Beyt-i tavaf etmesin.» diye ilân etmesi için gönderdi.

Bu hükümlerden biri de şudur : Araplardan bazıları Umre kasdıy-la Kâ’be’yi hacc veya ziyaret ettiklerinde, Safa ile Merve’yi tavaf (sa’y) etmeyi mahzurlu sayıyor ve bunu câhiliyyet âdetlerinden telâkki edi­yorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyeti inzal buyurdu :

«Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah’ın nişânelerindendir. Artık kim Hacc veya Umre niyetiyle Kâ’be’yi ziyaret ederse; ikisini de tavaf et­mesinde bir beis yoktur.» (Bakara, 156).

Âişe (r.a.) den rivayet olunduğuna göre : Âişe-i Sıddika’dan kız kardeşinin oğlu Urve İbn Zübeyr, Allah Teâlâ’mn : ((Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah’ın nişânelerindendîr. Artık kim Hacc veya. Umre niye­tiyle Kâ’be’yi ziyaret ederse; fou ikisini de tavaf etmesinde günâh yok­tur.» mealindeki kavl-i şerifinin hükmünden sorup: Şu halde yemîn ederim ki, hiç bir kimse Safa ile Merve arasında sa’y etmemekten do­layı günahkâr olmaz, demiştir. Hz. Âişe şöyle cevab vermiştir:

Ey kardeşim oğlu ne fena söz söyledin. Eğer bu âyet-i kerîme’nin hükmü senin te’vîl ettiğin gibi (sa’y’i mübâh kılmış) olsaydı; âyet-i kerîme: Safa ile Merve arasında sa’y etmemekte günâh yoktur, şek­linde olurdu. Şu kadar ki bu âyet-i kerîme, Ansâr hakkında inzal bu-yurulmuştur : Ansâr müslüman olmazdan evvel «Menâti Tâğıye» pu­tuna teabbüd için ihrama girerlerdi. Bu puta (dikili bulunduğu) «Mü-şellel» mevkiinde ibâdet ederlerdi. Ansâr’dan ihrâmlanan kimseler, (kendi putları karşısında merkûz olan) Safa ile Merve putları arasın­da sa’yetmeyi günâh addederlerdi. Ansâr müslüman olunca, müşkül addettikleri ibu vaz’iyyeti Rasûlullah (s.a.) dan sordular ve

Ya Rasûlallah, Safa Ue Merve arasında sa’yetnıek bize girân ge­liyor, dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: «Safa ile Merve şeâir-i ilâ-hiyye’dendir…» mealindeki âyet-i kerîme’yi inzal buyurdu,

Âişe (r.a.) :

Rasûlullah (s.a.), Safa ile Merve arasında Sa’yi (lisân-ı Rur*an ile) teşri’ buyurdu. Euniar arasında sa’yi terk etmek, kimse için caiz değildir, demiştir.

Buhârî hazretleri diyor ki: Muhammed İbn Yûsuf Süfyân’dan, o da Âsim İbn Süleyman’dan tahdîs ettiklerine göre Âsim şöyle dedi: Enes’e Safa ile Merve hakkında sordum, o da : Biz onları câhiliyyete âit işlerden telâkki ederdik, bu yüzden İslâmiyet geldiğinde onlardan çekindik. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak : «Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah’ın nişaneierindendir.» mealindeki âyet-i kerîme’yi’inzal buyur­du, dedi.

Te’sîrleri çok derin olan bu ıslahatlarla İslâmî teşri’, hacc rüknü­nü İbrâhînıî aslına irca’ etti ve onu câhillerin te’vîlinden, ifsâdçıların ifsadından, ifrâtçılarm ifratından uzak aslî durumuna oturttu.[15]

30 — îşte böyle. Kim, Allah’ın haram kıldıklarına saygı gösterirse; Rabbı katında bu, onun hayrınadır. Size okunanlardan başka bütün hayvanlar helâl kılınmıştır. O halde murdardan, putlardan kaçının ve yalan sözden çekinin.

31 — Allah’a şirk koşmaksızın, hanîfler olarak. Kim Allah’a şirk koşarsa; gökten düşüp te kuşların kaptığı ve­ya rüzgârın uçuruma attığı bir şeye benzer.

Allah Teâlâ buyurur ki: Bizim şu emrettiklerimiz, hacc farizala­rının yerine getirilmesindeki ibâdetlerden olup yapanlara bol sevâb vardır. «Kim, Allah’ın haram kıldıklarına saygı gösterirse; (Allah’ın yasaklarından sakınır ve kendi kendine onları işlemeyi “büyük görür­se) Rabbı katında bu, onun hayrınadır.» Onun için bunlar üzerine çok hayır, bol sevâb vardır. Nasıl ki ibâdetleri yapmadan dolayı bol sevâJb ve büyük ecir varsa, haramları ve yasaklan terk etmek de böylecedir. İtan. Güreye, Mücâihid’in «İşte böyle. Kim Allah’ın haram kıldıklarına saygı gösterirse…» âyeti hakkında .şöyle dediğini nakleder: Harâmlık; Mekke, hacc, umre ve Allah’ın haram kılmış olduğu her türlü ma’si-yetlerdir. İbn Zeyd de böyle söylemiştir.

Allah Teâlâ : «Size okunanlardan başka bütün hayvanlar helâl kı­lınmıştır.» buyurur ki; Allah Teâlâ, beş kere doğuran ve beşincisi dişi olan deveyi, putlar adına serbest bırakılan deveyi, biri erkek ‘biri dişi olmak üzere ikiz doğuran deve veya koyunu, on nesil dölleyen erkek deveyi haram kılmamıştır. Allah Teâlâ : «Size okunanlardan başka…» buyurur ki ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkasının ismiyle boğazla­nan, boğulan, taş ve benzeri birşeyle vurulup öldürülmüş olan, yüksek bir yerden yuvarlanarak ölmüş olan, boynuzlanarak öldürülmüş olan, yırtıcı hayvanların yediği hayvanlar haram kılınmıştır. Bunlar (Mâ-ide, 3) âyetinde beyân edilmiştir. îbn Cerîr bunu Katâde’den rivayet­le zikreder.

Allah Teâlâ; «O halde murdardan, putlardan kaçının ve yalan söz­den çekinin.» âyetinde, Allah’a şirk koşma ile yalan sözü birlikte zik­retmiştir. Şu âyette de durum böyledir; «De ki: Rabıbm, açığıyla, gizlisiyle tüm hayâsızlıkları, günâhı, Allah’a şirk koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.» (A’râf, 33). Yalan sahicilik de bundandır. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Bekir’den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) :

ti. (îbrâhîm sûresi 27. âyetinin tefsirinde) Allah Teâlâ En’âm sûresin­de müşrik için başka bir misâl verir ve şöyle buyurur : «De ki: Allah’ı bırakıp ta bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvaralım? Al­lah bizi hidâyete erdirdikten sonra arkadaşlar; bize gel, diye doğru yola çağırırken; şeytânların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi ökçelerimizin üstünde gerisin geri mi dönelim? Da ki: Allaıh’ın hidâyeti, asıl hidâyetin kendisidir.» (En’âm, 71).[16]

32 — Bu, böyledir. Kim. Allah’ın nişanelerine saygı gösterirse; şüphesiz ki bu, kalblerin takvâsındandır.

33 — Onlarda belli bir süreye kadar sizin için fay­dalar vardır. Sonra varacakları yer, Beyt el-Atîk ile son bulur.

Allah’ın Nişaneleri

Allah Teâlâ : «Bu böyledir. Kim Allah’ın nişanelerine, (emirleri­ne) saygı gösterirse; şüphesiz ki bu, kalblerin

takvâsındandır.» buyu-, rur. Hedy ve kurbânlara saygı gösterilmesi de bunlardandır. Nitekim Hakem’in Miksem’dem, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre, Hedy ve kurbânlara saygı gösterilmesi; onların semizletUmesi ve güzelleşti­rilmesi, süslenmesidir. îbn Ebu Hâtim’in Ebu Saîd el-Eşecc kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «Bu böyledir. Kim Allah’ın nişane­lerine saygı gösterirse…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Onları se­mirtmek, güzelleştirmek ve büyütmektir. Ebu Ümâme İbn Sehl der ki: Biz Medine’de kurbânı semirtirdik. Müslümanlar da semirtirlerdi. Ebu Ümâme’nin bu sözünü Buhârî rivayet etmiştir. Ebu Hüreyre’den rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Ak tüylü koyu­nun kanı Allah’a iki siyah koyunun kanından daha sevimlidir. Hadîsi Ahmed ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Derler ki : Hadîste geçen kelimesi, saf beyaz olmayan koyun anlamınadır. Beyaz ola­nı diğerlerinden daha üstündür. Ancak diğerleri de yeterlidir. Zîrâ Bu-hârî’nin Sahîh’inde Enes’ten rivayet edilen bir hadîse göre; Allah Ra­sûlü (s.a.), beyazı siyahından fazla olan boynuzlu iki koç kurbân et­miştir. Ebu SaM’den rivayete göre ise Allah Rasûlü (s.a.) ‘boynuzlu, yaratılışı mükemmel, erkek, karnında siyahlık olan, gözü kınalı ve ayaklarında siyahlık olan bir koç kurbân etmiştir. Bu hadîsi Sünen sahipleri rivayet etmişler ve Tirmizî; sahihtir, demiştir, tbn Mâce’nİn Sünen’inde Ebu Râfi’den rivayete göre ise Allah Rasûlü (s.a.) iri, se­miz, boynuilu, beyazı siyahından fazla ve husyeleri bulunan iki koç kurbân etmiştir, Allah Rasûlü (s.a.) nün kurbân ettiği bu koçların husyelerinin olduğu, husyeleri burulmuş ve fakat kesilmemiş olduğu aa söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ebu Dâvûd ve İbn Mâce’nin Câbir’den rivayetlerine göre Allah Rasûlü (s.a.) boynuzlu, beyazı ka­rasından fazla olan ve husyeleri bulunan iki koç kurbân etmiştir. Hz. Ali’den rivayete göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bize kur­bân edeceğimiz hayvanların göz ve kulağına bakmamızı; burnunun önü, kulağının arkası (sonu) kesik, kulağı uzunluğuna yarık, kulağı genişçe delinmiş hayvanları kurbân etmememizi emretti. Hadîsi Ah-med ve Sünen sahipleri rivayet etmiş ve Tirmizî de; sahihtir, demiş­tir. Yine Sünen sahiplerinin Hz. Ali’den rivayetlerine göre; o, şöyle demiştir; Allah Rasûlü (s.a.) bir boynuzu kırık ve bir kulağı kesik hayvanları kurbân etmemizi yasakladı. Saîd İbn Müseyyeb, hadîste­ki kelimesini; yarısı ve daha fazlası kesik veya kırık, olarak açıklamıştır. Dil âlimlerinden birisi der ki: Eğer üst boynuzu kırılmışsa o, Kasmâ’dır. azto ise; alt boynuzu kırık olan­dır. Kulağı kesik olana gelince; bu da Kulağın bir kısmının kesik ol­masıdır. İmâm Şafiî’ye göre böyle hayvanın kurbân edilmesi yeterlidir ancak mekruhtur. Ahmed der ki: Bu hadîs gereğince, bir boynuzu kı­rık ve bir kulağı kesik olan hayvanın kurbân edilmesi yeterli değildir. Mâlik der ki: Eğer kan boynuzundan akıyorsa yeterli değildir, değilse yeterlidir. En doğrusunu Allah bilir. Hadîste geçen kelime­si; kulağının önü kesik olan, kelimesi; kulağının sonu ke­sik olan, kelimesi; kulağı uzunlamasına kesik olan —bu açıklama Şafiî’nindir—,kelimesi ise; nişan veya dağlama­nın kulağını yuvarlak bir şekilde delmiş olduğu hayvan anlammadır. En doğrusunu Allah bilir. Berâ’dan rivayet edilen bir hadîste Allah Ra­sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Dört (hayvan) kurbân olarak caiz de­ğildir : gözle görülür şekilde şaşı, hastalığı açık olan hasta, topallığı açık olan topal ve kemiklerinde ilik kalmamış ayakları kırık hayvan. Hadîsi Ahmed ve Sünen sahipleri rivayet etmişler ve Tirmizî de sahîh görmüştür. Bu ayıplar hayvanın zayıflığı ve iyi bir şekilde otlamak­tan âciz olması sebebiyle hayvanın etini azaltır. Zîrâ koyunlar mer’a-ya gidişte birbirleriyle yarışır, birbirlerini’ geçerler. Bu sebeple Şâflî ve diğer imamlara göre bu ayıpları olan hayvanı kurbân etmek yeterli değildir. Nitekim hadîsin zahirinden de bu anlaşılmaktadır. Has­talığı hafif olan hayvanın kurbân edilmesi konusunda İmâm Şâiî’nin birbirinden değişik iki kavli vardır. Ebu Davud’un Utbe İbn Abd es-Sülemî’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) sürüde geriye kalan (veya kulağı kökünden kesik), boynuzu kırık, gözü olup da görmeyen (şaşı), sürünün arkasında kalıp (çobanı tarafından yedilen), topal hayvanların (kurbân edilmesini) yasaklamıştır. Hadîste geçen kelimesinin; arık, kulağı kökünden kesik anlamında, ke­limesinin; boynuzu kırık, kelimesinin; şaşı [17], kelimesinin devamlı olarak sürü arkasında yedilen, zayıflığı sebebiyle sürüye uyamayan, kelimesinin ise; topal, anlamında ol­duğu söylenmiştir. Bütün bu ayıplar hayvanın kurbân olarak yeterli olmasına engeldir. Ancak bu ayıplar, hayvanın kurbanlık olarak ta’* yîninden sonra meydana gelirse; Şafiî’ye göre bu ayıp zarar vermez. Bbu Hanîfe bu görüşün aksini savunmuştur. İmâm Ahmed, Ebu Sa-îd’den rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir: Kurbân etmek üzere bir koç satın aldım. Bu koçun üzerine kurt saldırdı ve bir parçasını aldı gö­türdü. Allah Rasûlü (s.a.) ne sordum da: Onu kurbân et, buyurdu. Yine bu sebepledir ki bir hadîste şöyle denilmektedir: Allah Rasûlü (s.a.) bize (kurbân edilecek hayvanın) göz ve kulağına bakmamızı emretti. Yani hedy veya kurbanlık semiz, güzel ve değerli olacaktır. Nitekim İmâm Ahmed ve Ebu Davud’un Abdullah İbn Ömer’den riva­yetlerine göre; o, şöyle demiştir : Ömer soylu bir hayvanı hedy olarak aldı ve ona mukabil üç yüz dînâr verdi. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) e gelip; Ey Allah’ın elçisi, soylu bir hayvanı hedy olarak aldım, muka­bilinde üç yüz dînâr verdim. Onu satıp bedeli ile (kurbanlık) bir de­ve satın alayım mı? dedi de, Allah Rasûlü (s.a.) : Hayır bizzat onu kur­bân et, buyurdu. İbn Afbâs’tan rivayetle Dahhâk, kurbanlık develerin Allah’ın nişanelerinden olduğunu söyler. MuhammeÖ İbn Ebu Mûsâ der ki: Vakfe, müzdelife, cemr&ler, (cemrelerin taşlanması), (kurban­lık) develer, (baışın veya sakalın) tıraş edilmesi Allah’ın nişânelerin-dendir. İbn Ömer de : Nişanelerin en büyüğü Beyt (Kâ’be) dir, de­miştir.

Allah Teâlâ : «Onlarda belli bir süreye kadar sizin için faydalar vardır.» buyurur ki; bu kurbanlık develerde sizin için sütlerinden, yün­lerinden, kıllarından istifade edilmesi onlara binilmesi gibi birtakım faydalar vardır, Allah Teâlâ : «Belli bir süreye kadar sizin için fayda­lar vardır.» buyurmuştur. İbn Abbâs’tan rivayetle Miksem «Onlarda belli bir süreye kadar sizin için faydalar vardır.» âyeti hakkında der ki: Kurbanlık olarak isimlendirilmediği sürece (kurbanlık olarak se­çilmediği, ta’yîn edilmediği sürece). Mücâhid «Onlarda belli bir süre­ye kadar sizin için faydalar vardır.)) âyeti hakkında der ki: Bu fay­dalar binme, süt ve yavru’dur. Kurbanlık veya hedy olarak isimlen­dirildiği, ayrıldığı zaman bunların hepsi gider. Ata, Dahhâk, Katâde, Atâ el-Horasanî ve başkaları da -böyle söylemiştir. Diğerleri ise şöyle diyor: İhtiyâcı olduğu zaman, hedy dahi olsa ondan istifâde etme hakkı vardır. Nitekim Buharı ve Müslim’in Sahîh’lerinde Enes’ten ri­vayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), kurbanlık bir deveyi süren bir adam görmüş de ona : Ona bin, buyurmuş. Adam: O kurbanlıktır, demiş. Allah Rasûlü ikinci veya üçüncü seferinde : Yazıklar olsun sa­na, ona bin, buyurmuş.

Müslim’in Câbir’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayeti­ne göre; o, şöyle buyurmuş : Ona muhtaç olduğun zaman güzellikle bin. Şu’ıbe’nin Züheyr İbn Sabit el-Almâ’dan, onuri da Muğîre İbn Hazf’dan rivayetine göre Hz. Ali birinin, yanında yavrusu olan kur­banlık ‘bir deveyi sürdüğünü görmüş de : Yavrusundan artanı dışında onun sütünden içme. Nahr günü olunca da hem onu hem de yavrusu­nu boğazla, demiş.

Allah Teâlâ : «Sonra varacakları yer, Beyt el-Atîk ile son bulur.» buyurur ki; hedy’in varacağı yer, ulaşacağı yer Beyt el-Atîk olup bu da Kâ’be’dir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Ka­be’ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere…» (Mâide, 95), «Bekletilmek­te olan kurbanlıkları da mahalline ulaşmaktan men’edenlerdir.» (Feth, 25). Beyt el-Atîk’m anlamı biraz önce geçmişti. Hamd, Allah’ın­dır. İtan Cüreyc’in Atâ’dan rivayetine göre, İbn Abbâs şöyle dermiş : Beyt (Kâ’be) i tavaf eden herkes ihramdan çıkmış olur. Zîrâ’Allah Te-alâ: ctSonra varacakları yer, Beyt el-Atîk ile son bulur.» buyurmuş­tur.[18]

34 — Biz her ümmet için kurbân kesmeyi meşru* kıl­dık ki Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanla­rın üzerine O’nun adını ansınlar. Sizin tanrılarınız bir tek tanrıdır. O’na teslim olun. Sen, mütevazı1 olanları müj­dele.

35 — Onlar ki; Allah anıldığı zaman kalbleri titrer. Başlarına gelenlere sabreder, namaz kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infâk ederler.

Hayvanları Keserken Allah’ın Adını An

Allah Teâlâ, kurbân kesme ve Allah’ın ismi ile kan akıtmanın bü­tün dinlerde meşru’ olduğunu kaber veriyor. Ali İJbn Ebu Talha, İbn Abbas’m âyetteki kelimesini; bayram ile tefsîr ettiğini nak­leder. İkrime bu kelimeyi; boğazlama, kurbân kesme, olarak açıkla­mıştır. Zeyd İbn Eşlem de, «Biz her ümmet için kurbân kesmeyi meş­ru* Kıldık.» âyeti hakkında der ki: O, Mekke’dir. Allah Teâlâ hiç bir ümmete, oranın dışında kurbân kesme yeri kılmamıştır. Allah Teâlâ : «Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine O’nun adını ansınlar diye…» buyurmuştur. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerin-de Enes’ten rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) ne, beyazı ka­rasından çok ve boynuzlu iki koç getirilmiş, onların üzerine Allah’ın ismini anmış, tekbîr getirmiş ve ayağını hayvanın yanı üzerine —boy­nunum bir tarafına— koymuş. îmâm Ahmed îbn Hanbel’in Yezîd tibn Hârûn kanalıyla… Zeyd İbn Erkam’dan rivayetine göre o, şöyle de­miştir : Ben —veya onlar— : Ey Allah’ın elçisi, bu kurbânlar da ne­dir? dedim. Babanız îbrâhîm’in sünnetidir, buyurdu. Onlar: Ondan bize (ecir ve sevâb olarak) ne var? dediler. Her bir kılı için bir hasene sevabı, buyurdu. Ya yünü? dediler. Yününün her bir kılı için bir ha­sene (sevabı), buyurdu. îmâm Ebu Abdullah Muhammed îbn Yezîd îbn Mâce de Sünen’inde hadîsi Sellâm İbn Miskin kanalıyla tahrîc et­miştir.

Allah Teâlâ: «Sizin tanrınız bir tek tanrıdır. O’na teslîm olun.» buyurur. Her ne kadar peygamberlerin şeriatları çeşitli olsa, birbirle­rini neshedip kaldırsa dahi ma’bûdunuz birdir. Hepsi tek ve ortağı ol­mayan Allah’a ibâdete çağırır. «Senden önce gönderdiğimiz her pey-gamibere: Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin, diye vahyet-mişizdir.» (Enbiyâ, 25). Bu sebepledir ki: «O’na teslîm olun.» Dini ve ibadeti O’na tahsis edin, O’nun hükmüne ve tâatına teslîm olun, bu­yurmuştur. Mücahid âyetteki kelimesini; mutmain olanlar, olarak; Daıhhâk ve Katâde: Mütevazı* olanlar, olarak, Süddî de: (Al­lah’tan) korkanlar, olarak açıklamışlardır. Amir İbn Evs der ki: Muh-bitûn; zulmetmeyenler, kendilerine zulmedildiği zaman da intikam al­maya kalkışmayanlardır. Sevrî âyeti şöyle anlıyor: Sen Allah’ın kaza (ve kaderine) razı olup mutmain olanları, Allah’a teslim olanları müj­dele. Buranın tefsirinin en güzeli kendisinden sonraki âyet ile yapıl­mıştır. Şöyle ‘Duyuruluyor: «Onlar ki; Allah anıldığı zaman kalbleri titrer, (kaübleri Allah’tan korkar). Başlanna gelen (musibet) lere sab­rederler.» Hasan el-Basrî der ki: Allah’a yemin olsun ki ya sabreder­siniz, ya da helak olunursunuz.

«Namaz kılarlar.» âyetindeki ( uwüt ) kelimesini Cumhur, Kur-râ-i Seb’a ve Kurrâ-i Aşera’nın kalanları izafetle (yani sonundaki nun harfini düşürerek ve «sâlât» kelimesinin sonunu kesreli olarak) oku­muşlardır. Muhammed İbn Abdurrahmân İbn Semeyka’ ise tou keli­meyi sonundaki nün harfini isbâtla ve mansûb olarak okumuştur. Hasan ed-Basrî der ki: Bu kelimenin sonundaki nûn harfi, hafifletme için hazfedilnıiştir. Şayet tamlamadan dolayı düşürülmüş olsaydı, «sâ­lât» kelimesinin son harfinin de kesreli olarak okunması gerekirdi. Hafifletmek için hazf edildiği içindir ki. «sâlât» kelimesinin sonu fet-hâlı olarak okunmuştur. «Onlar namaz kılarlar.» Yani Allah’ın kendi­leri üzerine vâcib kılmış olduğu farzlarının edasını, Allah’ın hakkını yerine getirirler. «Kendilerine verdiğimiz rızıktan infâk ederler.» Al­lah’ın kendilerine vermiş olduğu temiz rızıktan ailelerine, kölelerine, akrabalarına, fakirlerine, yoksullarına harcamada bulunurlar. Allah’­ın hadlerini muhafaza etmeleriyle beraber Allah’ın yaratıklarına da iyilikte bulunurlar. Bunlar; münafıkların sıfatlarının tersine olan ni­teliklerdir. Münafıklar bütün bu hususlarda onların aksinedir. Nite­kim Berâe sûresinin tefsirinde (Berâe, 67) geçmişti.[19]

36 — Biz, kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın ni­şanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır, ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Kesilince onlardan yeyin. İsteyene de, istemeyene de verin. Şükredersiniz diye onları böylece sizin emrinize müsahhar kıldık.

Ve Kurbanlık Develer

Allah Teâlâ, kullarına kurbanlık develeri yaratma ve onları Al­lah’ın nişanelerinden kılma nimeti bahşettiğini haber veriyor. Allah Teâlâ kurbanlık develeri, Beyt eJ-Harâm’a sürülen hedy’ler kılmıştır. Hattâ onlar Hedy’lerin en üstünüdür. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur : «Allah’ın nişanelerine, haram olan aya, hediye olan kurban­lığa, ‘gerdanlığı hayvanlara… hürmetsizlik etmeyin.» (Mâide, 2). İbn Cüreyc, Atâ’nm : «Biz, kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın nişa­nelerinden kıldık.» âyeti hakkında der ki: Âyetteki ( jJuM ) keli­mesi; inek ve devedir. İıbn Ömer, Saîd İbn Müseyyeb ve Hasan el-Bas-rî’den de böyle rivayet edilmiştir. Mücâhid bu kelimenin, ancak deve­lerden ibaret kurbânlar olduğunu söyler. Ben de derim ki: Deveye «Bedene» ismi verilmesinde ittifak vardır. Ancak ineğe ((Bedene» is­mi verilip verilemeyeceği hususunda iki görüş vardır. Bunlardan sıh­hatli olanına göre ineğe şer’an «Bedene» ismi verilir. Nitekim bir ha­dîste ıbu belirtilmiştir. Âlimlerin Cumhuru kurbanlık devenin yedi ki­şiye, ineğin de yedi kişiye yeteceği görüşündedir. Nitekim Müslim’in Sahîh’inde bulunan ve Câbir İbn Abdullah’tan rivayet edilen bir ha­dîste o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bize kurbânları müşterek kesmemizi emretti. Deve yedi kişi, inak de yedi kişi için olmak üzere. İshâk İbn Rahûyeh ve başkaları derler ki: Bilakis inek yedi kişiye, de­ve ise on kişiye yeter. Bu, İmâm Ahmed’in Müsned’inde, Neseî’nin Sü-nen’inde ve başka eserlerdeki bir hadîste vârid olmuştur. En doğrusu­nu Allah bilir.

Allah Teâlâ’nm : «Onlarda sizin için hayır vardır.» âyetinde âhi-ret yurdundaki sevâıb kasdedilmektedir. Süleyman İbn Yezîd el-Kâ’ibî’-nin Hişâm İbn Urve’den, onun babasından, onun da Hz. Âişe’den rivâ: yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Âdemoğlu Nahr günü kan akıtmaktan. Allah’a daha sevimli gelen başka amel iş­lememiştir. Muhakkak ki o (kurbân), kıyamet günü boynuzları, tır­nakları ve kılları ile gelecektir. Kurbanlığın kanı yere düşmezden ön­ce Allah katında üstün bir makama ulaşır. O halde bunu gönül hoş­luğu ile yapınız. Hadîsi İbn Mâce ve Tirmizî rivayet etmiş olup, Tir-mizî hadîsin hasen olduğunu belirtmiştir. Süfyân es-Sevrî der ki: Etou Hatim borçlanır ve kurbanlık deve sürer. götürürdü. Ona : Borçlana­rak mı” kurbanlık deve götürüyorsun? denildi de, o: Ben, muhakkak Allah Teâlâ’nm : «Onlarda sizin için hayır vardır.» buyurduğunu işit­tim, dedi. îbn Abbâs’tan rivayete göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Bayram günü kurbanlık bir deveye harcadığından daha üstün bir şeye para harcamamışımdır. Hadîsi Dârekutnî Sünen’inde rivayet etmiştir. Mücâhid onlardaki hayrın, ecir ve menfaatlar oldu­ğunu söyler. îbrâhîm en-Nehaî de der ki: İhtiyâç duyduğun zaman ona biner ve onun sütünü sağarsın.

Allah Teilâ: «ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’­ın adını anın.» buyurur ki; Muttalib îbn Abdullah İbn Hantafo’dan, onun da Câbir îbn Abdullah’dan rivayetinde o, şöyle anlatmıştır: Al­lah Rasûlü (s.a.) ile birlikte kurbân bayramı namazını kıldım. Namaz­dan ayrıldığımda ona bir kbç getirildi de boğazladı ve Allah’ın adıyla, Allah en yüce­dir. Allah’ım, bu ‘benden ve ümmetimden kurban kesmeyenlerdendir, buyurdu. Hadîsi Afomed, Ebu Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Muhammed İbn İshâk’m Şezîd İbn Ebu Hubeyb’den, onun İbn Abbâs-tan, onun da Câbir’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : Allah Rasûlü (s.a.) bayram günü iki koç kesti. Onları kesmek üzere kıbleye döndür­düğünde : Muvahhid, müslüman olarak yüzümü gökleri ve yeri ya-radana çevirdim. Ben, müşriklerden değilim. Muhakkak benim nama­zım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Ben böylece emrolundum. Ve ben, müslümanla-rın ilkiyim. Allah’ım, bu Senden ve Sanadır. Muiıammed ve ümme-tindendir, buyurup; sonra besmele çekti, tekbîr getirdi ve boğazladı. Ali îbn Hüseyn’den, onun da Ebu Râfi’den rivayetinde anlatılıyor ki; Allah Rasûlü (s.a.) kurbân bayramı geldiğinde semiz, boynuzlu, be­yaz iki koç satın aldı. Bayram namazını kılıp insanlara hutbe oku­duktan sonra bunlardan birisi Efendimiz musallasında dururken ge­tirildi, onu bizzat kendisi kesip sonra : Allah’ım, bu bütün ümmetim­den Senin birliğine şehâdet eden ve benim için tebliğ şehâdetinde bu­lunan kimselerdendir, buyurdu. Sonra diğeri getirildi, onu da ken­disi için kesip : Bu, Muhammed’den ve Muhammed âilesindendir, bu­yurdu. Her ikisini, de yoksullara yedirdi, o ve ailesi de onlardan yedi. Hadîsi Ahmed ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir. A’meş’in Ebu Zab-yân’dan, onun da îbn Abbâs’tan rivayetinde o, «Ön ayakları bağlı hal­de keserken üzerlerine Allah’ın adını anın.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Kurbanlık hayvan sol Ön ayağı bağlı üç ayağı üzerinde di­kilirken, kunbân ıkesen şöyle der: Allah’ın adıyla, Allah en yücedir. Allah’ım, bu Sendendir ve Senin İçindir. Mücâhid, Ali İbn Ebu Talha ve Avfî de, îbn Abbâs’tan bunun bir benzerini rivayet etmişlerdir. Mü-câihid’den naklen Leys der ki: Sol ayağı bağlandığı zaman üç ayağı üzerinde dikilir. İbn Ebu Necîh de, MticâJhid’den bunun bir benzerini rivayet etmiştir. Dahhâk der ki: Bir ayağı bağlanır da üçü üzerine durur. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerlnde îbn Ömer’den rivayet edildiğine göre; İbn Ömer, boğazlanmak üzere kurbanlık devesini çöktü-ren bir adama gelmiş ve: Eıbu’l-Kâsım (s.a.) in sünneti olarak, onu ayakta bağlı halde bırak, demiştir. Câbir’den rivayet edildiğine göre; Allah Rasulü (s.a.) ve ashabı, kurbanlık develeri sol ayaklan bağlı, ka­lan diğer ayaklan üserinde dikilir halde boğazlarlardı. Hadîsi Ebu Davûd rivayet etmiştir. İbn Lehîa’nm Atâ îbn Dinar’dan rivayetle söylediğine göre Salim İbn Aıbdullah, Süleyman İbn Abdüknelik’e şöy­le demiştir: (Kurbân edeceğin devenin) sağ tarafında dur ve onu sol yarısından boğazla. Müslim’in Sahîh’inde Câbir’den rivayet edilen, veda haccımn sıfatına dâir hadîste şöyle denilmiştir : Allah Rasûlü (s.a.), bizzat kendi eliyle altmış üç deve boğazladı. Onlara elindeki bir harbe ile vururdu. Abdürrezzâk’ın Ma’mer’den, onun da Katâde’den rivayetinde o, der ki: İbn Mes’ûd’un kırâetinde bu kelime; ayakta ‘bağ­lı olarak, anlamında olmak üzere şeklindedir.(…) Tâvûs, Hasan ve başkaları «Ön ayaklan bağlı halde keserken üzerlerine Al­lah’ın adını anın.» âyetini yani onları sırf Allah için kesin şeklinde anlamışlardır. Bu açıklamayı Malik de Zührî’den rivayet eder. Ab-durrahman İbn Zeyd kelimesini «İçinde câhiliye devrinde­ki putları ortak koşma gibi bir şirk bulunmayan» şeklinde açıklar.

«Kesilince)) âyeti hakkında Mücâhid’den rivayetle İbn Ebu Ne-cîh : «Yani yere düşünce.» demiştir. Bu, İbn Abbâs’dan da rivayet edil­miş olup, Mukâtil îbn Hayyân da böyle söylemiştir. el-Avfî’nin İbn Abbâs’tan rivayetle söylediğine göre burası «Boğazlanınca.» anlamın­dadır. Abdurrahman İbn Zeyd İbn Eşlem de «Yani ölünce.» demiştir. İbn Abbâs ve Mücâhid’in de söylemek istedikleri bu sonuncu görüş­tür. Zîrâ kesildiği zaman Ölüp de hareketleri soğuyuncaya kadar de­venin yenilmesi caiz değildir. Merfû bir hadîste : «(Kestiğiniz) hay­vanın canının çıkmasında acele etmeyin.» duyurulmuştur. Sevrî bu hadîsi Camiinde Eyyûb kanalıyla… Ömer İbn el-Hattâb’dan onun sö­zü olarak rivayet etmiştir. Müslim’in Sahîh’indeki Şeddâd İbn -Evs’-den rivayet edilen şu hadis de bunu destekler mahiyettedir : «Muhak­kak Allah herşeye ihsanı farz kılmıştır. Öldürdüğünüz zaman öldür­meyi, boğazladığınız zaman boğazlamayı güzel yapınız. Sizden birisi bıçağını keskinleştirsin ve boğazlayacağı hayvanı rahat ettirsin.» Bbu Vâkıd el-Leysi’den rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) : «Diri iken hay­vandan kesilen (et) ölü etidir, buyurmuştur. Ahmed, Ebu Dâvûd ve Tirmizî bu hadîsi rivayet etmiş olup Tirmizî hadîsi sahîh kabul et­miştir.

Allah Teâlâ «Onlardan yeyin. İsteyene de istemeyene de verin.» buyurur ki Selef den bazılan «Onlardan yeyin.» emrini mübâh kılma emri olarak kabul etmişlerdir. Mâlik bunun müstahab olduğunu söylerken, bir ‘başkası vâcibdir der ki; bu, Şafiî’lerden bazılarının görüşü­dür. Âyetteki Ve kelimelerinden neyin kasdedildlği hususunda İhtilâf edilmiş olup, İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî bunlardan birincisinin; evinde İken senin götürüp verdiğinle müs­tağni odan, yetinen, anlamında olduğunu, ikincisinin de : Sana gelen, kendisine et vermen için gözünü diken ve fakat istemeyen, anlamın­da olduğunu söylemiştir. Mücâhid ve Muhammed İbn Ki’b el-Kurazî de ıböyle söylemiştir. Yine İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Tal-ha bunlardan birincisini: İffetli olan, istemeyen anlamında, ikincisi­ni de; istemeyen, anlamında olduğunu söyler. Bu; Katâde, İbrahim en-Nehaî ve kendinden gelen rivayetlerden birinde Mücâhid’in de kavli­dir. İbn Abbâs, Zeyd İbn Eşlem, İkrime, Hasan el-Basrî, İbn Kelbî, Mukâtü İbn Hayyân ve Mâlik İbn Enes bunlardan birincisini; sana gelip isteyen olarak, ikincisini ise; sana geljp boyun büken ve fakat istemeyen,’ şeklinde açıklamışlardır. Bu, güzel bir açıklamadır. SaîÜ İbn Cüfbeyr bunlardan birinci kelimeyi; isteyen, olarak açıklar. Ona göre kelimenin kökü «istemek» anlaminadır. İbn Zeyd de böyle söyle­miştir. Zeyd İbn Eşlem der ki ev ev dolaşan yoksuldur. ise evleri dolaşmayan, ziyaret etmeyen arkadaş ve zayıf kişidir. Abdullah İbn Zeyd’dem de böyle bir rivayet vardır. Yine Mü-câhld’den rivayete göre bunlardan birinci kelime; senin evine gireni gören zengin komşun anlamında, ikincisi ise; insanlardan sana gelejı anlamınadır. Mücâhid’den rivayete göre tamahkâr olan anlammadır. ise; zengin olsun, fakîr olsun kurbanlık -de­venin çevresinde (bulunandır. İkrime’den de buna benzer bir görüş ri­vayet edilmiştir. Yine İkrime’den rivayette Mekke ahâlî-sidir. îbn Cerîr bunlardan kelimesinin, isteyen anlamına olduğu görüşünü tercih etmiştir.(…)

Kurbânın üç parçaya bölüneceği görüşünde olan âlimler bu âye-, ti delil getirirler. Buna göre kurbânın üçte biri, yemesi için sahibinin­dir. Üçte birini arkadaşlarına hediye eder. Üçte birini de fakirlere ta-sadduk eder. Zîrâ Allah Teâlâ : «Onlardan yeyin. İsteyene de, isteme­yene de verin.» buyurmuştur. Sahih bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) insanlara şöyle buyurmuştur: Kurbânların etlerini üç günden fazla saklamanızı size yasaklamıştım, (onlardan) Yeyin ve uygun görece­ğiniz* kadarını saklayın (biriktirin). Bir başka rivayette : Yeyin, birik­tirin ve tasadduk edin, buyurulmuştur. Başka bir rivayette ise: Ye­yin, yedirin ve tasadduk edin, buyrulur.

Kurbânın kaç parçaya bölüneceği hususundaki ikinci görüş; kurbân kesenin yansını yiyeceği, diğer yarısını da tasadduk edeceği şek­lindedir. Bu görüşün delili; «Siz de bunlardan yeyin. Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun.» (Hacc, 28) âyetidir. Ayrıca hadîste Allah Ra­sûlü : Yeyln, biriktirin ve tasadduk edin, buyurmuştur. Şayet kurbân kesen kurbânın tamâmını yerse, durum ne olacaktır? Bu hususta: Hiç­bir şeyle tazmin etmez, denilmiştir. Bu, Şafiî’lerden İbn Süreyc’in gö­rüşüdür. Bazıları: Tamamını; ya misli ile veya kıymeti ile tazmîn eder, demişlerdir. Yansının, üçte birinin, kurbânın en küçük parçasının tazmîn edileceği de söylenmiş olup, bu sonuncusu Şafiî Mezhebinde meşhur.olan görüştür. Kurbânların derilerine gelince; İmam Ahmed’-in Müsned’inde Katâde İbn Nu’lân’t}an rivayet edilen kurbânlar ha­dîsinde : Yeyiniz, tasadduk ediniz, derilerinden istifâde ediniz ve de­rilerini satmayınız, buyrulmuştur. Âlimlerden buna ruhsat verenler de vardır. İçlerinden bazısı: Bedeli fakirlere bölüştürülür, demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Berâ İbn Âzib’den rivayette Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Bu günümüzde başlayacağımız ilk iş, namaz kılmamızdır. Sonra dener, kurbân keseriz. Kim böyle yaparsa; ‘bizim sünnetimize uymuş olur. Kim de namazdan önce keserse; o, ailesi için kesmiş olduğu bir ettir. Bunun kurbânla bir ilgisi yoktur. Hadîsi Buhârî ve Müslim tah-r$c etmişlerdir. Bu se’bepledir ki Şafiî ile âlimlerden bir cemâat şöyle diyorlar: Kurbân kesmenin ilk vakti, nahr günü güneş doğup bay­ram namazı ve iki hutbe okuyacak kadar zaman geçtikten sonradır. İmâm Ahmed, İmâm (devlet başkanı) kesmeden kurbân kesmeyiniz, şeklinde Müslim’in Sahîh’indeki bir hadîse istinaden: Bayram nama­zı ve hutbeden sonra İmâmın kurbân kesmesinden sonra, diye ekler. Ebu Hanîfe der ki: Köylüler ve benzerlerinin, fecrin doğuşundan son­ra kurban kesme hakları vardır. Zîrâ Bbu Hanîfe’ye göre; onlar için bayram namazı yoktur. Şehirlilere gelince; onlar İmâm namaz ikildir-.madrkça kurtoân kesemezler. En doğrusunu Allah bilir.

Sonra şöyle deniliyor: Kurbân kesme, ancak tek başına nahr gü­nü meşrû’dur. Kurbân kesme gününün, şehirliler için nahr günü ol­duğu da söylenmiştir. Zîrâ kuribânlıklar onlar yanında -kolaylıkla bu­lunabilir. (Onlar için kurbân kesme işi kolaydır). Köylülere gelince; kurbân kesme günleri onlar için nahr günü ile ondan sonraki teşrik günleridir. Saîd İibn Cübeyr böyle söylemiştir. Nahr günü ile ondan sonraki gün herkes için kurbân kesme günüdür, de denilmiştir. Ayrı­ca ; Nahr günü ile ondan sonraki İki gün, de denilmiştir. İmâm Ah-med’in görüşü budur. Şafiî’ye göre ise kurbân kesme günü nahi* günü ile ondan sonraki üç teşrik günleridir. Şafiî’nin bunda1 delili Cübeyr îbn Mut’im’den rivayet edilen ve Allah Rasûlü (s.a.) nün : Teşrik gün- lerinin hepsi kurbân kesme günleridir, buyurduğu hadîstir. Hadîsi tornanı Ahmed ve îön Hibbân rivayet etmişlerdir. Kurbân kesme vak­tinin, zilhicce ayının sonuna kadar uzandığı da söylenmiştir. İtorâhîm en-Nehaî ve Ebu Seleme İbn Abdurrahmân’ın görüşü böyledir. Ancak bu garîb bir sözdür.

«Şükredersiniz diye onları böylece sizin emrinize müsahhar kıl­dık.» âyetinde Allah Teâlâ buyurur ki: İşte bu sebepledir ki onları, böylece sizin emrinize müsahhar kıldık. Onları size boyun eğer kıl­dık. Dilerseniz binersiniz, dilerseniz sütlerini sağarsınız, dilerseniz on­ları kurbân ödersiniz. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette: «Gör­mezler mi ki, kendi .gücümüzle onlar için hayvanlar yarattık. Kendi­leri bunlara sahip bulunmaktadırlar. Ve onları kendilerinin buyruğu­na verdik. Onlardan kimisi binekleridir, kimisinden de yerler. Onlar­da, kendileri için faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?» (Yasın, 71-73) buyururken, bu âyet-i kerîme’de de : «Şükredersiniz di­ye onları böylece sizin emrinize müsahhar kıldık.» buyurmuştur.[20]

37 — Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Sizden O’na sadece takva ulaşır. Sizi hidâyete erdirdiği için Allah’ı tekbîr edesiniz diye O, bunları size müsahhar kılmıştır. îhsân edenleri müjdele.

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de şöyle buyuruyor : Bu hedy ve kur­bânların boğazlanması ancak onların boğazlanması sırasında Allah’ın adını anmanız için meşru’ kılınmıştır. O, yaratıcı ve rızık vericidir. Değilse onların etlerinden ve kanlarından hiç bir şey Allah’a ulaşa­cak değildir. Zîrâ Allah Teâlâ, mâsivâdan müstağni olandır. Câhiliye devrinde ilâhları için kurbân kestikleri zaman, kurbânlarının etlerin­den onlar üzerine koyarlar ve kanlarından onların üzerine serperlerdi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ: «Onların ne etleri, ne de kanları Al­lah’a ulaşır.» buyurmuştur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali tbn Hü-seyn’in… İbn Cüreyc’den rivayetine göre; o, şöyie anlatıyor: Câhili­ye devri insanları (kurbân olarak kestikleri) develerin etlerini ve kan­larını Kâ’be’ye serperlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabı: (Kurbân­larımızın etlerini ve kanlarını) serpmeye biz daha lâyığız, dediler de, bunun üzerine Allah Teâlâ: «Onlann ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Sizden O’na sadece takva ulaşır. (Allah Teâlâ bunu sizden ka­bul buyurur ve bu sebeple sizi mükâfatlandırır).» âyetini indirdi. Ni­tekim sahîh bix hadîste de şöyle buyrulur: Allah Teâlâ sizin şekilleri­nize ve mallarınıza bakmaz. Fakat O, sizin kalblerinize ve amelleri­nize bakar. Bir hadîste şöyle buyrulur: Muhakkak sadaka, isteyenin eline ulaşmazdan önce Rahmân’ın eline ulaşır. (Kurbânların) kanı yere dökülmezden önce Allah katındaki yerine ulaşır. Bu hadîs daha önce İbn Mâce ve Tirmizî tarafından Hz. Âişe’den merfû’ olarak riva­yetle geçmişti. Tirmizî hadîsin hasen olduğunu söylemiştir. Hadîsin anlamı şudur: Muhakkak Allah Teâlâ amelinde ihlâslı davrananın amelini kabul buyurur. Âlimler katında bu hadîsin hemen akla geli­veren başkaca bir anlamı olmasa gerektir. En doğrusunu Allah bilir.

Vekî’nin Yahya İbn Müslim Ebu Dahhâk’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Âmir eş-Şa’bî’ye kurbânların derilerini sordum. Dedi ki: «Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır.» Dilersen at, di­lersen alıkoy, dilersen tasadduk et.

«Sizi hidâyete erdirdiği, (sizi dinine, şeriatına, sevip hoşlandıkla­rına iletmesi, hoşlanmadığı ve istemediği şeyleri yapmaktan sizi men­etmesi) için ve Allah’ı tekbîr edesiniz diye O, bunları size müsahhar kılmıştır. (Ey Muhammed,) ihsan edenleri müjdele.» Amellerinde ih-lâs sahibi olanları, Allah’ın haddlerini koruyanları, kendileri için ko­nan şeriata uyanları, Rabbı katından kendilerine getirip teblîğ ettiği hususlarda Allah Rasûlünü doğrulayanları müjdele.

Ebu Hanî-fe, Mâlik ve Sevrî nisaba mâlik olana, kurbânın vacib oDduğu görüşündedirler. Ebu Hanîfe .buna ilâveten ikâmeti de şart koşar. Bunların delilleri; İmâm Ahmed ve îbn Mâce tarafından, ta­mâmı güvenilir râvîlerden oluşan bir isnâdla Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak rivayet edilen şu hadîstir: Kim imkân (zenginlik) ibulur da kurbân kesmez ise, bizim namazgahımıza yaklaşmasın. Ancak hadîs­te garîblik olup, Ahmed İbn Hanibel hadîsi münker bulmuştur. îbn Ömer der ki: Allah Rasûlü (s.a.) kurbân keserek on sene ikâmet bu­yurmuştur, îbn Ömer’in bu sözünü Tirmizî rivayet ediyor.

Şafiî ve İmâm Ahmed ise kurbânın vâcib olmadığını, bilakis müs-tehab olduğunu söylerler. Bunda delilleri: Malda zekât dışında baş­ka hiç bir hak yoktur, hadîsidir. Daha önce de geçtiği üzere Allah Ra­sûlü (s.a.), ümmetinin yerine kurbân kesmiş ve böylece kurbânın vâ-cibliği onlardan sakıt olmuştur. Ebu Serîha der ki: Ebubekir ve Ömer’­in komşusu idim. İnsanlar kendilerine uyar korkusuyla kurbân kes­mezlerdi. Bazıları kurbânın sünnet-i kifâye olduğunu söylemiştir. Bu­na göre bir ülke veya bir mahalle halkından birisi kurbân kestiği takdîrde kalanlardan sakıt olur. Zîrâ kurbân kesmekten maksad, Allah’ın nişanelerini izhâr etmektir. İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin —Tir­mizî, hadîsin hasen olduğunu söyler.— Muhannef İbn Selîm’den riva­yetlerine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü Arafat’ta şöyle buyururken işitmiş: Her bir ev halkı üzerine her sene bir kurbân ve bir atîra ge­reklidir. Atîra nedir bilir misiniz? O, Recebiyye olarak çağırdığınız (Receb1 ayında kesmiş olduğunuz bir koyun) dır. Hadîsin isnadı hak­kında konuşulmuştur. Ebu Eyyûb der ki: Allah Rasûlü (s.a.) nün za­manında kişi kendisi ve ailesi halkından olmak üzere bir koyun kur­bân eder ve kendileri onu yerler, yedirirlerdi. Nihayet insanlar birbir­lerine karşı (kurbân kesme konusunda) övünme ve yarışmaya başla­dılar da, görmekte olduğunuz durum meydana geldi. Hadîsi Tirmizî ve îbn Mace rivayet etmiş olup, Tirmizî hadîsin sahîh olduğunu söy­ler. Abdullah İbn Hişâm da bütün ailesi için bir tek koyun kurbân ederdi. Bu haberi Buhârî rivayet etmiştir.

Kurbanlığın yaşının miktarına gelince; Müslim, Câbir’den riva­yet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Beş yaşma gir­miş dişi deve, iki yaşına girmiş koyun ve üç yaşına girmiş sığır dışın­da kurbân kesmeyin. Ancak size zor gelmesi halinde koyundan iki ya­şma girmiş olanı kesin. Bu hadîsten hareketle Zührî, iki yaşına girmiş koyunun kunbân için yeterli olmadığı görüşündedir. Buna mukâlbil Evzâî, her bir cinsten iki yaşına girmiş olanın kurbanlık olarak yeter­li olduğu görüşündedir. Her iki görüş de garîbdir. Cumhur ise der ki: «Seniyy» ta’bîr edilen devenin altı yaşında olanı, sığırın iki yaşında olanı, keçinin bir yaşında olanı, koyunun iki yaşında olanı kurbanlık olarak yeterlidir. Deveden «seniyy» ta’bîr olunanı; beş yaşında olup altı yaşma girmiş olanıdır. Sığırdan iki yaşında olup üç yaşına girmiş olandır. Sığır için üç yaşında olup dördüne girmiş olanına bu ad ve­rildiği de söylenmiştir. Keçiden ise iki yaşında olanıdır. Koyun cin­sinden kuzuya-‘gelince; buma «cezea» denilir ki; bunun bir yaşında, ön aylık, sekiz aylık, altı aylık kuzu olduğu söylenmiştir. Altı ay, bu­nun yaşı hakkında söylenenlerin en azıdır. Ondan daha küçüğüne «ha-mel» derler. Hamel ile cezea arasındaki fark hameFin sırt tüyleri kal­kık, cezeanm sırt tüyleri ise yatık olur ve ikiye ayrılmış gibi bir du­rumdadır. En doğrusunu Allah bilir.[21]

38 — Muhakkak ki Allah, îmân edenleri savunur. Muhakkak ki Allah, hainleri ve nankörleri sevmez.

Allah Teâlâ kendisine tevekkül eden, Zâtına dönüp bağlanan Icul-lannı kötülerin şerrinden, günahkârların hilesinden muhafaza edip savunacağını, onları koruyup, sığındırıp onlara yardım edeceğini ha­ber verir. Nitekim başka âyetlerde şöyle Duyurulmaktadır : «Allah ku­luna yetmez mi?» (Zümer, 36), «Kim Allah’a tevekkül ederse; O ken­disine yeter. Şüphesiz ki Allah, emrini. yerine getirendir. Gerçekten Allah her şey için bir ölçü var etmiştir.» (Talâk, 3). «Muhakkak ki Al­lah, hâinleri ve nankörleri, (kullarından bu sıfatlarla muttasıf olan­ları asla) sevmez. Bu sıfatlar ahidlere, sözlere ihanet etmek ve söyle­diği sözde durmamaktır. Küfür; nimetleri inkârla onları itiraf etme­mektir.[22]

İzahı

39 — Zulmedildikten için kendilerine savaş açılanla­ra izin verildi. Allah, onlara yardım etmeye elbette kâ-dir’dir.

40 — Onlar ki; haksız yere ve sâdece : Rabbımız; Al­lah’tır, dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır. Şüp­hesiz ki Allah, insanların bir kısmını diğerleriyle bertaraf etmeseydi; manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Al­lah’ın adı çok anılan mescidler yıkılır giderdi. Allah, ken­disine yardım edenlere elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah, Kavî’dir, Azîz’dir.

Haksızlığa Uğratılanlar

îbn Abbâs’tan rivayetle Avfî, âyetin Mekke’den çıkarıldıklarında; Mühammed ve ashabı hakkında nazil olduğumu söyler. Seleften bir çokları bu âyetin, cihâd hakkında nazil olan ilk âyet olduğunu söyler. Bu âyeti delil getirerek bazıları sûrenin Medine’de nazil, olduğunu söy­lemişlerdir. Bu açıklama Mücâhid, Dahhâk, Katide ve bir çoklanna aittir. İbn Cerîr der ki: Bana Yahya İbn Dâvûd el-Vâsıtî’nin… İfon Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) Mek­ke’den çıkarıldığında Ebubekir : Peygamberlerini çıkardılar. Biz Allah içiniz ve muhakkak Allah’a döneceğiz. Şüphesiz onlar helak olunacak­lar, demiştir. İbn Abbâs der ki: Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Zulme-dildikleri için kendilerine savaş açılanlara izin verildi. Allah, onlara yardım etmeye elbette kâdir’dir.» âyetini indirdi ve Ebubekir (r.a.) : Savaş olacağını bildim, dedi. Hadîsi İmâm Ahmed de İshâk İbn Yûsuf el-Ezrak’dan rivayet etmiş olup, İmâm Ahmed’in rivayetinde şu fazlalık vardır : İbn Abbâs : Bu, savaş hakkında nazil olan ilk âyettir, dedi. Ha­dîsi Tirmizî ve Neseî Sünen’lerinin tefsir bölümlerinde; İbn Bbu Ha­tim ise, İshâk îbn Yûsuf kanalıyla rivayet etmişlerdir. Ayrıca Tirmizî ve Vekî’ hadîsi Süfyân es-Sevrî’den de rivayet etmişlerdir. Tirmizî; ha­dîs hasendir, demiştir. Hadîsi bir çokları Sevrî’den rivayet etmiş olup, bunların isnadında îbn Abbâs yoktur.

Allah Teâlâ : «Allah, onlara yardım etmeye elbette kâdir’dir.» bu­yurur ki O, inanan kullarına savaşsız olarak yardım etmeye kâdir’dir. Ancak O, kullarını ne derece kendine itâata uğraşacaklar diye denemek ister. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Küfredenlerle karşılaştığınızda boyunlarına vurun. Nihayet onları sindirince, ıbağı sı­kı basın. Sonra onları ya karşılıksız veya fidye mukabili salıverin. Harb ağırlıklarını ‘bırakıncaya kadar bu böyledir. Eğer Allah dileseydi, on­lardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince; Allah onların amellerini asla boşa çı­karmaz. Onları hidâyete eriştirecek ve durumlarını düzeltecektir. On­ları kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.» (Muhammed, 4-6), «On­larla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları azâblandırsm, rüsvây et­sin ve sizi onlara karşı üstün kılsın ve mü’minler topluluğunun göğüs­lerini ferahlandırsın. Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediği­ne tevibe nasîb eder. Ve Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.» {Tevıbe, 14-15), «Yoksa siz, içinizden cihâd edip Allah’tan, peygamberinden ve mü’-minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri Allah, ortaya çıkarmadan bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Allah yapageldiklerinizden haberdâr­dır.» (Tevbe, 16), «Yoksa Allah, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?» (Âl-i İmrân, 142), «Andolsun ki, içinizden mücâhldlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.» (Muham-med, 31). Bu hususta âyetler pek çoktur. Bu sebepledir ki tbn Ab-bâs, «Allah, onlara yardım etmeye elbette kâdir’dir.» âyeti hakkında : Ve öylece yapmıştır, der.

Allah Teâlâ cihâdı, cihâd için en uygun vakitte meşru’ kılmıştır. Zîrâ onlar Mekke’de iken müşrikler sayı bakımından çoğunlukta idi­ler. Şayet müslümanlara sayıları henüz on bile olmamışken cihâdı, di­ğerleri ile savaşı emretmiş olsaydı; elbette bu onlara ağır gelirdi. Bu sebepledir ki Yesrib ahâlîsi, Akabe gecesi Allah Rasûlü (s.a.) ne biat ettiklerinde —ki onlar, seksen küsur kişi idiler— onlar Minâ halkını kasdederek: Ey Allah’ın elçisi, Minâ gecelerinde şu vâdî halkı üzeri­ne yürüyüp onları öldürmeyelim mi? demişler; Allah Rasûlü (s.a.) ise: Ben bununla emrolunmadım, buyurmuştu. Müşrikler azgınlaşıp Hz. Peygamber (s.a.) i aralarından çıkarıp öldürmeye kaydettiklerin­de, Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabını sağa sola bölük pörçük dağıttık­larında; onlardan bir grup Habeşistan’a, bir grup Medine’ye gitmişti. Müslümanlar Medine’de karâr kılıp Allah Rasûlü (s.a.) ne gelerek onun etrafında toplandıklarında, ona yardıma koştuklarında, Medine onlar içki bir İslâm yurdu ve sığınacakları sağlam bir yer, bir kale olunca Allah Teâlâ düşmanlarla cihâdı meşru’ kılmış ve bu âyet bu konuda nazil olan ilk âyet olmuştur. Allah Teâlâ burada : «Zulmedildikleri için kendilerine savaş açılanlara, izin verildi. Allah, onlara yardım etme­ye elbette kâdir’dir. Onlar ki; haksız yere yurtlarından çıkarılmışlar­dır.» ıbuyurdu. tbn Abbâs’tan rivayetle Avfî: Haksız yere Mekke’den Medine’ye çıkarıldılar, deyip; burada Muhammed ve ashabının kasde-dildiğini söyler. Allah Teâlâ: «Ve sâdece: Rabbımız; Allah’tır, dedik­leri için…» buyurur ki; onların kavimlerine karşı hiç bir kötülükleri, ,tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet etmelerinden başka hiç bir gü­nâhları yoktur. Müşriklere göre ise bu (onların tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet etmeleri) günâhların en büyüğüdür. Nitekim Allah Te­âlâ başka bir âyet-i kerîme’de : «Halbuki onlar, Rabbmız olan Allah’a inandığınızdan dolayı sizi ve peygamberi yurdundan çıkarıyorlar.» (Mümtahme, 1) buyururken, Uhdûd ashabı kıssası hakkında şöyle bu­yurmaktadır : «Onlar, ancak Azız, Hamîd Allah’a inandıkları için mü’-minlerden öç almışlardı.» (Bürûc, 8). Yine bu sebepledir ki müslü-manlar hendek kazılırken şiir söylüyorlar ve söyle diyorlardı:

«Ne gam, şayet sen olmasaydın biz hidâyete erdirilmezdik, tasad-duk etmez, namaz kılmazdık.

(Müşriklerle) karşılaştığımız takdirde bize sekînet indir, ayakla­rımızı sabit kıl.

Muhakkak ki onlar bize tecâvüz ettiler. (Bize haksızlık ve zulmet­tiler) Onlar fitne murâd ettiklerinde biz bundan yüz çevirdik.»

Allah Rasûlü (s.a.) de onlara muvâfakatla her tolr kâfiyenin sonu­nu onlarla birlikte söylemiştir. Onlar: Onlar fitne murâd ettiklerinde biz karşı durduk, dediklerinde; Allah Rasûlü sesini uzatarak: Biz kar­şı durduk, yüz çevirdik, buyurmuştu.

Allah Teâlâ : «Şüphesiz ki Allah, insanların bir kısmını diğerleriyle bertaraf etmeseydi…» buyurur ki, eğer Allah Teâlâ bir kavmi başka bir kadimle bertaraf etmeseydi, yaratıp takdir buyurduğu sebeplerle birtakım insanların kötülüğünü atıp gidermeseydi; muhakkak yeryü­zü fesada uğrar ve güçlü zayıfı yok ederdi. «Manastırlar yıkılır gider­di.» Âyetteki kelimesi; râhibler için inşâ olunan küçük ta­pmaklardır. Bu açıklama İbn Abbâs, Mücâhid, Efou Âliye, İkrime, Dah-hâk ve başkalarına aittir. Katâde ise bunların, yıldıza tapanların tapı­nakları olduğunu söyler. Ondan gelen bir rivayette de bunların, me-cûsîlerin tapmakları olduğu söylenmiştir. Mukâtil İbn Hayyân bunla­rın; yollar üzerindeki evler, olduğunu söyler ise onlardan daha geniş olup içinde tapınanları daha çoktur. Bunlar hıristiyanlara aittir. Bu açıklama Ebu Âliye, Katâde, Dahhâk, İbn Sahr, Mukâtil İbn Hayyân, Husayf ve başkalarına aittir. İbn Cerîr, Mücâhid ve baş­kalarından (buraların, yahûdîlerin kiliseleri olduğunu nakleder. Süddî ise İbn Abbâs’tan rivayetle bunların; yahûdîlerin kiliseleri olduğunu söyler. Mücâhid sâdece : Bunlar kiliselerdir, demiştir. En doğrusunu Al­lah bilir. İbn Abtoâs’tan rivayetle Avfî kelimesi; kiliseler an-lammadır, der. İkrime, Dahhâk ve Katâde bunların; yahûdilerin kili­seleri olduğunu söylemiştir. Onlar, kiliselerine «salût» adı verirlerdi. Süddî ise kendisinden hadîs rivayet ettiği birisi kanalıyla İbn Abbâs’­tan bu kelimenin; hıristiyanların kiliseleri, anlamında olduğun-u nak­leder. Ebu Âliye ve başkaları bu kelimenin, yıldıza tapanların tapmak­ları olduğunu söyler. Mücâhid’den rivayetle îbn Eıbu Necîh der ki: Sa-lavât; kitâb ehli ve diğer din sâliklerinin yollardaki mescidi eridir. Mes-cid ise sâdece müslümanlara aittir.

«Ve içinde Allah’ın adı çok anılan.» kısmındaki zamirin mescidle-re döndüğü söylenmiştir. Zîrâ anılan yerler (manastır, kilise, havra, camiler) arasında bu anlama en yakını odur. Dahhâk ise: Hepsinin içinde Allah’ın adı çok anılır, demiştir. îbn Cerîr der ki: Doğru olan şu ki; râhiblerin manastırları, hıristiyanların kiliseleri, yahûdîlerin havraları ve içinde Allah’ın ismi çok anılan müslümanların mescidle-rl yıkılır giderdi. Arap dilinde bilinen ve kullanılan şekli budur. Âlimlerden birisi der ki: Bu, mescidlere ulaşıncaya kadar azdan çoğa doğ­ru bir terakki, yükselmedir. Mescidler; i’mâr edicileri ve ibâdet eden­leri en çok olanlarıdır. Ayrıca bunlar (mescidleri i’mâr edip oralarda ibâdet edenler) sıhhatli bir niyyet sahibidirler.

Allah Teâlâ’nın : ((Şüphesiz ki Allah, kendisine yardım edenlere elbette yardım eder.» kavli şu âyeti gibidir: «Ey îmân edenler, Al­lah (in davası) a yardım ederseniz; Allah da size yardım “eder ve se­batınızı artırır. Küfredenlere gelince; onlar ummasınlar. Allah, yap­tıklarını boşa çıkarmıştır.» (Muhammed, 7-8).

Allah Teâlâ : «Şüphesiz ki Allah, Kavî’dir, Azîz’dir.» âyetinde Zâ­tını kuvvet ve izzetle nitelemiştir. Kuvveti ile her şeyi yaratıp takdir buyurmuştur. İzzeti ile hiç bir güçlü O’na karşı duramaz, hiç bir gâlib O’nu mağlûb edemez. Bilakis her şey O’nun önünde zelildir, O’na muh­taçtır. Bir kimse ki yardımcısı Kavî ve Azız olan Allah’dır; işte o, za­fere ulaştırılan, düşmanı ise kahrolunandır. Allah Teâlâ başka âyet­lerde şöyle buyurmaktadır: «Andolsun ki bizim peygamber kullarımı­za sözümüz vardır. Onlar; muhakkak ki yardım görenlerdir. Ve şüphe­siz ki bizim askerlerimiz, onlar gâliblerdir.» (Sâffât, 171-173), «Allah: Ben ve peygamberlerim elbette gâlib geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphe­siz ki Allah Kavî’dir, Azîz’dir.» (Mücâdile, 21).[23]

41 — Onlar ki; eğer kendilerine yeryüzünde bir ikti­dar mevkii verirsek; namaz kılarlar, zekât verirler, ma’-rûfu emreder,, münkerden nehyederler. Bütün işlerin akı­beti Allah’a aittir.

Mü’minler Başa Geçerlerse

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Osman İbn Affân’dan ri­vayetinde o, şöyle demiştir: ((Onlar ki; eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek; namaz kılarlar, zekât verirler, ma’rûfu em­reder, münkerden nehyederler.» âyeti, bizim hakkımızda nazil oldu. Biz ülkemizden hatasız yere çıkarıldık. Biz sâdece: Rabbımız Allah’tır, demiştik. Sonra biz yeryüzünde yerleştirildik, bize imkân verildi. Na­mazı hakkıyla kıldık, zekâtı verdik, ma’rûfu emrettik, münkerden nehyettik. Bütün işlerin âkı/beti Allah’a aittir. Bu da -benim ve ashabım içindir. Ebu Aliye : Onlar Muhammed (s.a.) in ashabıdır, demiştir.

Sabah İbn Sevâde el-Kindî der ki: Ömer İbn Abdülazîz’i hutbe okurken işittim. «Onlar ki; eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek…» âyetini okuyup sonra şöyle dedi: Uyanık olun, mu­hakkak bu sâdece vâlî hakkında değildir. Fakat o, hem vâlî (idare eden) hem de idare olunan hakkındadır. Size vâlî üzerindeki hakkı­nızı, valinin de sizin üzerinizdeki hakkını haber vermeyeyim mi? Si­zin vâlî üzerindeki hakikiniz; sizin hakkınızda Allah’ın hukukunu gö­zetmesi ve sizi bunlarla cezalandırması, bazısının hakkını diğerlerin­den almasıdır. Gücü yettiği ölçüde en doğru olan yola sizi iletmesidir.’ Onların sizin üzerinizdeki hakkı ise; haksızlık ve zorlanma olmadan, gizlisi açığına zıd olmaksızın itaat etmenizdir. Atıyye el-Avfî bu âye­tin, Allah Teâlâ’nın ; «Allah; içinizden îmân edip sâlih amel işleyen­lere va’detti ki: Onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise onları da yer­yüzüne halef kılacak…» (Nur, 55) âyeti gibi olduğunu söyler. «Bütün eşlerin akıbeti Allah’a aittir.» âyeti: «Akıbet müttakîlerindir.» (Kasas, 83) âyeti gibidir. Zeyd İbn Eşlem «Bütün işlerin akıbeti Allah’a aittir.» âyeti hakkında: Yaptıklarının sevabı Allah katmdadır, demiştir.[24]

42 — Seni yalanlıyorlarsa; bil ki, onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd da yalanlamıştır.

43 — ibrahim’in kavmi, Lût’un kavmi de.

44 — Medyen halkı da. Mûsâ da yalanlanmıştır. Ama Ben, kâfirlere mühlet verdim, sonra da onları yakaladım. Benim inkârım nasılmış?

45 – Nice kasabaları zulüm ederken helak ettik. Şim­di onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmaktadır, ku­yuları körelmiş, sarayları yıkılmıştır.

46 — Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanla­rı akledeeek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ne var ki yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalbler de kö­relir.

Allah Tealâ, kavminden kendine muhalefetle yalanlayanların ya­lanlaması konusunda peygamberi Muhammed (s.a.) i teselli ederek bu­yurur ki: «Seni yalanlıyorlarsa; bil ki, onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd da yalanlamıştır… Mûsâ da (getirmiş olduğu açık âyetler, apaçık delâletlerle birlikte) yalanlanmış ti. Ama Ben, kâfirlere müh­let verdim, (onları geciktirdim.) Sonra da onlan yakaladım. Benim inkârım nasılmış? (Benim onları inkârım ve onları cezalandırmam na-sılmış görsünler).» Seleften birisi, Firavun’un kavmine : «Ben sizin en yüce rabbınızım.» demesi ile, Allah’ın onu helak buyurması arasın­da kırk sene olduğunu söyler. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Musa’dan, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre o: Mu­hakkak Allah zâlime mühlet verir. Nihayet onu yakaladığı zaman as­la kurtulamaz, buyurmuş, sonra da : «İşte böyledir Rabbının yakala-yışı, kasabaların zâlim halkını yakaladığı zaman. Çünkü O’nun yaka­laması hem şiddetli, hem de acıklıdır.» (Hûd, 102) âyetini okumuştur. Daha sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Nice kasabaları zulüm eder­ken (Rasûlünü yalanlayıcı oldukları halde) helak ettik. Şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmaktadır, (evleri harâib olmuş, me­deniyetleri çökmüş) kuyuları körelmiş, (kuyularından su alınmıyor, su almaya gelenlerin çokluğu ve etraflarındaki izdihamdan sonra ar­tık kimse onlara -su almaya gelmiyor.) sarayları yıkılmıştır.» îkrime, buradaki sarayların; kireçle sıvanarak beyazlatılmış olduğunu söyler. Bu açıklamamın benzeri Ali İbn Ebu Tâlib, Mücâhid, Atâ, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Melîh ve Dahhâk’dan da rivayet edilmiştir. Diğerleri: O, yüksek, muhteşem olandır, derken; diğer bazıları da : Kuvvetli, güçlü, muhkem olandır, derler. Bütün bu açıklamalar birbirine yakın olup aralarında bir zıdlık yoktur. Kuvvetli bir şekilde inşâ edilmiş olması, yüksekliği, sağlam ve muhkem oluşu ehlini, Allah’ın baskınının onlar üzerine inmesinden koruyamamıştır. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurur : «Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde dahi olsanız ölüm sizi bulacaktır.» (Nisa, 78).

«Yeryüzünde (bedenleri ve düşünceleri ile) dolaşmıyorlar mı ki?»

Aslında onların bedenleri ile değil de sadece düşünceleri ile dolaşma­ları bile yeterlidir. İbn Ebu Dünyâ, «et-Tefekkür ve’1-İ’tibâr» isimli ki-tâibında der ki: Bize Hârûn İbn Abdullah… Mâlik İbn Dinar’dan riva­yet ediyor ki o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ya vahyetti ki: Ey Mûsâ, demirden iki nalın ve bir asâ edin. Sonra yeryüzünde seya­hat et, eserleri ve ibretleri ara. Tâ ki nalinler delinip asâ kınlmcaya kadar. İbn Bbu Dünyâ’nın anlattığına göre, hakimlerden birisi şöyle demiştir: Kalbini öğütlerle yaşat, düşünmekle aydınlat, zühd ile öl­dür, yakın ile güçlendir, ölümle onu alçalt, ölümü ve yok olmayı an­makla ona sükûnet ver, ona dünyanın fecâatlarmı göster, zamanın hü­cumu ve günlerin değişmesinin kötülüğünden onu sakındır, geçmişle­rin haberlerini ona arzet, ondan öncekilerin başına gelenleri ona ha­tırlat, an. Onların ülkelerinde ve kalıntılarında yürü. Neler yapmış­lar, başlarına neler gelmiş, nelere yerleşmişler ve akıbetleri ne olmuş bak. Yani peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başına gelen musi­bet ve azaba bak. «Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları ak-ledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun (da onlardan ibret alsınlar). Ne var ki yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalbler de körelir.» Körlük, göz körlüğü değildir. Asıl körlük; basiret yoksulluğudur. Her ne kadar görme duyusu sağlam olsa dahi o, ibretlere nüfuz edemez, haberleri bilip anlayamaz. (…)[25]

47 — Senden çabucak azâb getirmeni istiyorlar. Al­lah; asla va’dinden caymaz. Doğrusu Rabbınm katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.

48 — Nice kasabalar var ki, zâlim oldukları halde onlara mühlet vermiştim. Sonunda onları yakalayıver-dim. Dönüş yalnız Bana’dır.

Ta’cîl Edenler

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne buyurur ki: Allah’ı, kitabını, el­çisini ve âhiret gününü yalanlayan, inkâr eden şu kâfirler senden ça­bucak azâb getirmeni istiyorlar. Başka âyetlerde ise şöyle buyurmaktadır : «Hani demişlerdi ki: Allah’ımız; eğer bu, gerçekten Senin ka­tından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» (Enfâl, 32), «Ve dediler ki: Rabbımız, hesâb gününden önce bizim payımızı çabucak ver.» (Sâd, 16). «Allah asla va’dinden caymaz.» Va’detmiş ol­duğu kıyameti koparma ve düşmanlarından intikam alma, dostlarına ikram etme va’dinden asla caymaz. Asmaî der ki: Ebu Amr İbn A’lâ’-nın yanında idim. Amr İbn Ubeyd ona geldi. Ey E’bu Amr, Allah sözün­den cayar mı? diye sordu. O, hayır dedi. Bir vaîd (tehdîd) âyetini zik­retti de, ona şöyle dedi: Sen Acem’den misin? Muhakkak araplar va’­dinden dönmeyi alçaklık, tehdidinden dönmeyi de şeref sayar. Şâirin şöyle dediğini işitmedin mi:

«Amca oğlunu benden, hücumum korkutmaz. Tehdîd edenin sat-vetinden de gizlenip saklanmaz.

Muhakkak ki ben bir şey va’detmiş veya bir şeyle tehdîd etmiş-sem; muhakkak tehdidimden döner, va’dimi yerine getiririm.»

«Doğrusu Rabbının katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gi­bidir.» Muhakkak ki Allah Teâlâ acele etmez. Yaratıkları katındaki bin senenin miktarı, Allah’ın hükmüne nisbetle onun katında bir gün gibidir. Zîrâ O, iyi bilir ki onlardan intikam almaya kâdir’dir. Te’hîr edip mühlet verse bile hiç bir şey ondan kaçıp kurtulamaz. Bu sebep­ledir ki bundan sonra: «Nice kasabalar vardır ki, zâlim oldukları hal­de halkına mühlet vermiştim. Sonunda onları yakalayıverdim ve dö­nüş yalnız Banadır.» buyurmuştur.

İbn Elbu Hatim der ki: Bizö Hasan İbn Araf e… Ebu Hürey re’den rivayet etti ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Müslümanla­rın fakirleri zenginlerinden, yarım gün Önce cennete girecektir ki bu da, beş yüz yıldır. Tirmizî ve Neseî, hadîsi Sevrî kanalıyla Muhammed İbn Amr’dan rivayet etmişlerdir. Tirmizî; hadîsin hasen, sahîh oldu­ğunu söyler. Hadîsi Ebu Hüreyre’den mevkuf olarak rivayet eden İbn Cerîr der ki: Bana Ya’kûb’un… Ebu Hüreyre’den rivayetinde o, şöy­le demiştir: Müslümanların fakirleri cennete zenginlerinden yarım gün önce gireceklerdir. Ben : Yarım gün nedir? diye sordum da : Kur’-an okumuyor musun? dedi. Ben : Evet, okuyorum, dedim. «Doğrusu Rabbının katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.» dedi. Ebu Dâvûd Sünen’inin Kitâb el-Melâhim bölümünün sonunda der ki: Bi­ze Amr İbn Osman… Sa’d İbn Ebu Vakkâs’tan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etti ki şöyle buyurmuş : Muhakkak ben ümmetimin (zenginlerinin) Rabları katında yarım gün onları geciktirmesinden sı­kılmayacaklarını umuyorum. Sâd’a ; Yarım gün nedir? denildi de : Beş yüz senedir, dedi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan… İbn Abbâs’tan rivayet etti ki «Doğrusu Rabbının katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.» âyeti hakkında şöyle dedi: Allah’ın gökleri ve yeri yaratmış olduğu günlerden, îbn Abbâs’ın bu sözünü; İbn Ce-rîr îbn Beşşâr’dan, o da İbn Mehdî’den rivayet etmiştir. Mücâhid ve İkrime de böyle söylemişlerdir. Ahmed îbn Hanbel de «er-Redd Alâ el-Cehmiyye» isimli kitabında ıbunu belirtmektedir. Mücâhid bu âye­tin, «Gökten yere kadar her işi O, düzenler. Sonra (o iş) sizin hesabı­nıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O’na yükselir.» (Secde, 5) âyeti gibi olduğunu söyler. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Mu-hammed İbn Sîrîn’den, o da kitaib ehlinden olup, müslüman olmuş bi­risinden rivayet etti ki; o, şöyle demiştir : Muhakkak ki Allah Teâlâ, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. «Doğrusu Rabbmın katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.)) Dünyanın ecelini (süresini) altı gün takdir etmiş, kıyameti de yedinci günde kılmıştır. «Doğrusu Rab-bınin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.» Altı gün geç­miştir. Siz, yedinci gündesiniz. Bunun benzeri (son) ayma girmiş hâ­mile kadının misâli gibidir. Hangi anda doğurursa (süresi) tamamlan­mış olur.[26]

49 — De ki: Ey insanlar, ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.

50 — îmân e^ip sâlih amel işleyenler için mağfiret ve cömertçe verilmiş rızık vardır.

51 — Âyetlerimizi tartışarak bozmaya uğraşanlar ise; işte onlar cehennem ashabıdır.

Apaçık Bir Uyarıcı

Allah Teâlâ, kâfirler kendisinden azabın vuku bulmasını isteyip bunda acele ettiklerinde Peygamberi (s.a.) ne şöyle buyuruyor : «De ki: Ey insanlar, ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.» Allah Teâlâ beni size şiddetli bir azabın önünden uyarıcı olarak göndermiştir. Si­zin hesabınız bana ait değildir. Sizin işiniz Allah’a havale edilmiştir.

Dilerse sizin için azfibı hemen getirir. Dilerse onu sizden geciktirir. Di­lerse kendisine tevbe edenin tevbesini kabul buyurur. Dilerse hakkın­da mutsuzluk yazdığı kimseyi saptırır. O, dilediğini ve istediğini ya­pandır, tercih edendir (yapacağını seçendir). «O’nun hükmünü boza­cak yoktur. Ve O, hesabı çabuk görendir.» (Ra’d, 41). Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım. îmân edip sâlih amel işleyenler için, kalbleri îmân etmiş ve îmânlarını amelleri ile doğrulamış, tasdik et­miş kimseler için geçmiş günâhlarına mağfiret ve bağışlanma, cömert­çe verilmiş rızık, az iyiliklerine güzel mükâfat vardır. Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî der ki: Allah Teâlâ’nın : «Cömertçe verilmiş rızık var­dır.» buyurduğunu işittiğin zaman (bil ki) o cennettir. ((Âyetlerimizi tartışarak bozmaya uğraşanlar ise…» âyeti hakkında Mücahid : İnsan­ları Hz. Peygamber (s.a.) e uymaktan alıkoyanlar, der. Abdullah İbn Zübeyr de, âyetteki kelimesini; alıkoyanlar, olarak açıkla­mıştır. İbn Abbâs ise kelimeyi; düşmanlık edenler, olarak açıklar. «İş­te onlar cehennem ashabıdır.» âyetindeki kelimesi; kızgın acıtıcı, azabı şiddetli olan ateştir. Allah Teâlâ bizi ondan kurtarıp mu­hafaza buyursun. Başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Küf­redip te Allah yolundan alıkoyanlara; bozgunculuk yaptıklarından do­layı azâb üstüne azâb artırdık.» (Nahl, 88).[27]

52 — Senden önce gönderdiğimiz hiç bir Rasûl ve hiç bir Nebî yoktur ki bir şeyi arzuladığı zaman şeytân onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. Allah, şeytanın karıştırdığını giderir. Sonra Allah kendi âyetlerini yerleş­tirir. Ve Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

53 — Şeytanın karıştırdığı; kalblerinde hastalık bulunan ve kalbleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile iulmak içindir. Zâlimler, şüphesiz derin bir ayrılık içinde­dirler.

54 — Bir de bu, kendilerine ilim verilenlerin onun Rabbından gelme bir gerçek olduğunu bilip inanmaları ve gönüllerini ona bağlamaları içindir. Muhakkak ki Al­lah, îmân edenleri dosdoğru yola iletir.

Kendilerine İlim Verilenler

Müfessirlerden bir çoğu burada, Ğarânîk kıssasını ve Kureyş müş­riklerinin müslüman olduğunu sanarak Habeş ülkesine hicret edenle­rin çoğunun dönüşünü anlatırlar. Fakat bütün bunlar mürsel kanal­lardan olup, sahîh bir kanaldan müsned olarak rivayetini görmedim. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Etou Hatim der ki: Bize Yûnus İ-bn Habîb’in… Saîd İ’bn Cü-beyr’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) Mek­ke’de Necm sûresini okudu. «Ne dersiniz Lât ve Uzzâ’ya? Üçüncüsü olan diğer Menât’a?» (Necm, 19-20) âyetine gelince; şeytân onun di­line vesvese karıştırdı da, «İşte bunlar ulu beyaz kuğulardır. Şefâat-ları umulur.» dedi. Onlar (Mekke müşrikleri) : Bu günden önce ilâh­larımızı hayırla anmamıştı, dediler. Allah Rasûlü secde etti, onlar da secde ettiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Senden önce gönderdiğimiz hiç bir Rasûl ve hiç bir Nebi yoktur ki bir şeyi arzuladığı zaman şey­tân onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun.» âyetini indirdi. Ha­dîsi yukardakine benzer şekilde İbn Cerîr de Bündâr kanalıyla… Şu’-be’den rivayet etmiştir. Ancak bu rivayet mürseldir. Bezzâr ise Müs-ned’inde Yûsuf İbn Hammâd kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet edi­yor ki; Hz. Peygamber .(s.a.) Mekke’de «Ne dersiniz Lât ve Uzzâ’ya?…» (Necm, 19) âyetine gelinceye kadar Necm sûresini okudu… Ve râvî hadîsin kalanını da” zikretmiştir. Hadîsi rivayetten sonra Bezzâr der ki: Hadîs muttasıl olarak sâdece bu isnâd ile rivayet edilir. Muttasıl olarak rivayetinde Ümeyye İbn Hâlid tek kalmış olup, o da meşhur ve güvenilir bir râvîdir. Hadîsin bu rivayeti sâdece Kelbî kanalıyla… İbn Abbâs’tandır. İbn Ebu Hatim ise E’bu Âliye kanalıyla hadîsi mürsel olarak rivayet eder. İton Cerîr de Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ve Muhammed İbn Kays’dan yine mürsel olarak hadîsi rivayet etmiştir.

Katâde der ki: Hz. Peygamber (s.a.), makamın yanında uyuklar-ken şeytân onun dili üzerine : Muhakkak ki onların şefâatları umu­lur. Muhakkak onlar ulu beyaz kuğularla beraberdirler, İfâdelerini karıştırdı. Müşrikler bunu eterlediler. Şeytân bunu sanki Hz. Peygam­ber (s.a.) okumuş gibi gösterdi. Böylece bu kelimeler onların (müş­riklerin) dillerine düştü. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Ssnden önce gönderdiğimiz hiç bir Rasûl ve hiç bir Nebî yoktur ki…» âyetini in­direrek şeytânı tardetti, kovdu. Sonra İ’bn Ebu Hatim der ki: Bize Musa tbn Ebu Mûsâ el-Kûfî’nin… İ’bn Şihâb’dan rivayetinde o, şöyle demiştir : Necm sûresi nazil oldu. Müşrikler : Şayet şu adam ilâhları­mızı hayırla anmış olsaydı, biz onu ve ashabım kabul ederdik. Onun dinine muhalif olan yahûdî ve hıristiyanlar bile onun gibi, ‘bizim ilâh­larımıza sövmüyorlar, diyorlardı. Onların, Allah Rasûlü (s.a.) ve as­habına olan eziyet ve yalanlamaları son derece şiddetlenmişti. Onların sapıklıkları Hz. Peygamberi üzüyor ve onların hidâyete ermelerini te-mennî ediyordu. Allah Teâlâ Necm sûresini inzal ‘buyurup Hz. Pey­gamber (s.a.), «Ne dersiniz Lât ve Uzzâ’ya? Üçüncüsü olan diğer Me-nât’a. Demek erkekler sizin, dişiler O’nun mu?» (Necm, 19-21) âyetini okuduğunda, Allah Teâlâ’nın putları zikrettiği sırada şeytân birtakım kelimeler atıp : Muhakkak ki onlar ulu beyaz kuğulardır. Onların şe-fâatları; işte bu umulandır, dedi. Bunlar, şeytânın düzmeceleri ve fit­nesi kabilinden idi. Bu iki cümle Mekke’deki her müşriğin kalbinde yer etti, dilleri bunu söyler oldu. Birbirlerine müjde verip : Muhakkak Muhammed, ilk dini olan kavminin dinine dönmüştür, dediler. Allah Rasûlü (s.a.), Necm sûresinin sonuna eriştiğinde secde etti. Orada bulunan müslüman olsun müşrik olsun herkes secdeye kapandı. Şu kadar var ki Velîd İbn Muğîre cüsseli birisi idi de (secdeye kapana-madığı için) avucuna toprak alıp onun üzerine secde etti. Her iki grup ta (müslümanlar ve müşrikler grubu) Allah Rasûlü (s.a.) nün secde­sinden dolayı topluca secde etmelerine şaştılar. Müslümanlar müşrik­lerin kendileriyle birlikte îmânsız ve yakînsiz olarak secde etmelerine şaşmışlardı. Zîrâ müslümanlar şeytânın, müşriklerin kulağına eriştir­diği âyeti (sözleri) işitmemişlerdi. Böylece müşriklerin gönülleri, Al­lah Rasûlü (s.a.) nün arzusuna şeytânın karıştırmış olduğu vesvese­den huzur -buldu. Şeytân müşriklere, Allah Rasûlü (s.a.) nün fou ke­limeleri suretle okumuş olduğunu bildirmişti. Böylece onlar, ilâhlarını ta’zîm için secde etmiş oldular. Bu söz insanlar arasında yayıldı. Şey­tân *bu kelimeyi şayia olarak yaydı. O kadar ki bu, Habeş ülkesinde olanlara ve oradaki müslümanlardan Osman İbn Maz’ûn ve ashabına kadar ulaştı. Mekke ahâlîsinin bütünüyle müslüman olduğunu ve Al­lah Rasûlü (s.a.) ile birlikte namaz kıldıklarını sandılar. Hattâ Velîd İbn Muğîre’nin avucundaki toprağa secdesi haberi dahi onlara ulaştı ve onlara müslümanların Mekke’de emniyyet içinde oldukları söylen­di.- Sür’atle (Mekke’ye) geldiler. Halbuki Allah Teâlâ, şeytâmn karıştırmış olduğu vesveseyi gidermiş ve âyetlerini sağlamlaştırarak yalan­dan muhafaza buyurmuştu. Allah Teâlâ buyurdu ki: «Senden önce gönderdiğimiz hiç bir Rasûl ve hiç bir Nebî yoktur ki bir şey arzuladığı zaman şeytân onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. Allah, şey­tânın karıştırdığını giderir. Sonra Allah kendi âyetlerini yerleştirir. Ve Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.» Bu; şeytânın karıştırdığını kalelerinde hastalık bulunan ve kaskatı olan kimseleri sınamaya vesîle kılmak için­dir. «Zâlimler şüphesiz derin bir ayrılık içindedirler.» Allah Teâlâ ka­zasını beyân buyurup onu şeytânın uydurmalarından temizlediğinde; müşrikler sapıklıklarına, müslümanlara olan düşmanlıklarına döndü­ler. Onlara karşı şiddetli davranmaya başladılar. Bu rivayet de mür-seldir. İbn Cerîr’in tefsirinde Zührî’den, onun da Ebu Bekr Ton Abdur-ra-hman İbn Haris İbn Hişâm’dan bunun bir benzeri rivayet edilmiş­tir. İmâm Ebu Bekr el-Beyhakî «DelâiTün-Ntibüvve» adlı kitabında hadîsi rivayet etmiş- olup, «Meğâzî»sinde de buna benzer şekilde zik­retmiştir. Ayrıca İbn îshâk’dan bu kıssanın kendilerine rivayet edil­miş olduğunu da belirtmiştir. Ben de derim ki: Muhammed İbn İs-hâk «es-Sîre»sinde yukardakine benzer şekilde olayı zikretmiştir. An­cak hepsi de mürsel olup (isnâdlarında) kopukluklar vardır. En doğ­rusunu Allah bilir. Beğâvî Tefsirinde İbn Abbâs, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ve başkalarının sözlerinden toplanmış olarak yukardakine benzer şekilde olayı anlatmıştır. Sonra burada şöyle fbir suâl sorar : Allah Teâlâ Rasûlü (s.a.) nü ma’sûm kılmış olmakla birlikte böyle bir olay nasıl meydana geJebilir? Bu sorudan sonra, insanların buna ver­dikleri cevabları da nakleder. Bu cevabların en güzellerinden biri şu­dur : Şeytân bu sözleri müşriklerin kulaklarına düşürdü (iletti). On­lar da bunun gerçekte öyle olmadığı ve Rahmân’ın elçisi (s.a.) nden ol­mayıp şeytânın işinden olduğu halde Allah Rasûlü (s.a.) nden sâdır olduğunu sandılar. En doğrusunu Allah bilir. Bu haberlerin sahîh ol­duğu nokta-i nazarından hareketle mütekellimler buna muhtelif ce-vablar vermişlerdir. Kâdî İyâz —Allah ona rahmet eylesin— «eş-Şifâ» adlı kitabında bu fikre karşı çıkıp buna cevablar vermiştir.

Allah Teâlâ’nm : «Senden önce gönderdiğimiz hiç bir Rasûl ve hiç bir Nebî yoktur ki bir şeyi arzuladığı zaman şeytân onun arzusu­na vesvese karıştırmamış olsun.» kavli Allah Rasûlü (s.a.) nü tesellî-dir. Yani: Bunlar seni üzmesin. Senden önceki rasûl ve nebilere de bunun bir benzeri isabet etmiş, onların da başına gelmiştir. Buhârî1-nin rivayetinde İbn Abbâs, «Şeytân onun arzusuna vesvese karıştır­mamış olsun.» âyeti hakkında der ki: Konuştuğu zaman şeytân onun sözüne vesvese karıştırır. Ama Allah şeytânın vesvesesini yok eder, âyetlerini yerleştirir. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Bir şeyi arzuladığı zaman şeytân onun arzusuna vesvese karıştırmamış ol­sun.» âyeti hakkında der ki: Konuştuğu zaman şeytân onun konuş­ması içine vesvese karıştırır. Mücâhid âyetteki kelimesini; söylediği zaman, şeklinde açıklar. Âyetteki kelimesinin; kı-râet (okuma) anlamında olduğu söylenmiştir. Beğâvî’nin naklettiği­ne göre; müfessirlerden çoğu âyetteki kelimesinin, Allah’ın

Kitâbı’nı okuma anlamında olduğunu söyler.(…) Dahhak da kelime­yi bu anlamda almıştır. İbn Cerir bu açıklamanın, sözün te’vîlinde en güzel kavil olduğunu söyler. Allah Teâlâ : «Allah, şeytânın karıştırdı­ğını giderir.)) buyurur ki; Nesh’in hakikati, dilde izâle ve kaldırmadır. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha : Yani Allah Teâlâ şeytâ­nın karıştırmış olduğu vesveseyi rbtâl eder, .giderir, demiştir. Dahhâk der ki: Allah’ın emri ile Cibril şeytânın karıştırmış olduğu vesveseyi giderdi ve Allah Teâlâ âyetlerini yerleştirdi.

Allah Teâlâ buyurur ki : Ve Allah olan içleri ve hâdiseleri en iyi bilendir. Hiç toir gizlilik ona gizli kalmaz. Takdirinde, yaratmasında, emrinde tâm hikmet ve en yüce hüccet O’nundur, Hakîm’dir O. Bu sebepledir ki: «Şeytânın karıştırdığı; kalblerinde hastalık, (şek, şüp­he, küfür ve münafıklık) ıbulunan ve kalbleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılmak içindir.» buyurmuştur. O müşrikler gibisi ki, bununla sevinmişler ve ancak şeytândan olduğu halde bunun sahîh olduğuna inanmışlardır. İbn Cüreyc «Kalblerinde hastalık bulunan kimseler»in münafıklar; «Kalbleri kaskatı olan kimseler»in de müş­rikler olduğunu söyler. Mukâtil İbn Hayyân’a göre bunlar, yahûdîler-dir. «Zâlimler şüphesiz derin bir ayrılık, (derin bir sapıklık, muhale­fet ve hakka, doğruya karşı derin «bir inâd) içindedirler.» Bir de bu, kendilerine ilim verilenlerin, hak ile bâtılı birbirinden kendisiyle ayı­racakları faydalı ilme nail olanların, Allah’a ve Rasûlüne inanmış kim­selerin sana vahyetmiş olduğumuz ve Allah’ın ilmi ile, başka şeylerle karışmasından korumasıyla inzal etmiş olduğu bu Kur’an’m Rabbm-dan gelme bir gerçek olduğunu bilip inanmaları ve gönüllerini ona bağlamaları içindir. Muhakkak o, hikmet dolu bir kitabdır. «Önünden de ardından da bâtıl sokulamaz. O; Hakîm, Hamîd katından indiril­miştir.» (Fussilet, 42), «Muhakkak ki Allah, îmân edenleri (dünya­da ve âhirette) dosdoğru yola iletir.» Dünyada onları hakka ve ona tâbi olmaya iletir, bâtıla muhalif olmaya ve ondan sakınmaya muvaf­fak kılar. Âhirette ise onları cennet derecelerine ulaştıran dosdoğru yola iletir ve onları elîm azaba ve cehennem derecelerine düşmekten uzaklaştırır, kurtarır.[28]

55 — Küfredenler; kendilerine o saat ansızın gelin­ceye veya gecesi olmayan günün azabı gelip çatana ka­dar ondan yana devamlı bir şüphe içinde kalırlar.

56 — o gün mülk, Allah’ındır. Onların arasında hükmeder. îmân edip sâlih ameller işleyenler Naîm cen-netlerindedirler.

57 — Küfredip âyetlerimizi yalan sayanlar ise; işte .onlar için horlayıcı bir azâb vardır.

Âyetlerimizi Yalan Sayanlar

Allah Teâlâ, kâfirlerin bu Kur’an’a karşı devamlı bir şek ve şüp­he içinde olduklarını haber veriyor, İbn Cüreyc’in yapmış olduğu bu açıklamayı İbn Cerîr de tercih etmiştir. Saîd İbn Cübeyr ve İbn Zeyd âyetteki zamiri, «Şeytânın karıştırmış olduğu vesvese» ye döndürür­ler.

«Küfredenler; kendilerine o saat ansızın gelinceye kadar…» Mü-câhid âyetteki kelimesini; ansızın, anlamında almıştır. Ka-tâde der ki: Allah’ın emri kavme ansızın gelinceye kadar… Allah Te­âlâ bir kavmi ancak onların sarhoşluğu, gafil olmaları ve nimetleri içinde yakalayıverir. O halde Allah’tan gaflette olmayınız. Zîrâ fâ-sıklar güruhundan ‘başkası Allah’tan gaflet içinde olmaz. Mücâhid’in Übeyy tbn Kâ’b’den rivayetine göre «Gecesi olmayan günün azabı ge­lip çatana kadar.» âyetinde kasdedilen gün, Bedir günüdür. İkrinıe, Saîd îbn Cübeyr, Katâde ve bir çokları da böyle söylemiş olup, İbn Ce­rîr bu görüşü tercih etmiştir. Kendilerinden gelen rivayetlerden birin­de İkrime ve Mücâhid bugünün, gecesi olmayan kıyamet günü oldu­ğumu söylemişlerdir. Dahhâk ve Hasan el-Basrî de böyle söylemiştir. Bu görüş, doğru olan görüştür. Bedir günü, müşriklerin tehdîd edilmiş olduğu günler cümlesinden olsa dahi burada maksad o olmayıp îkrime ve Mücâhid’in söylemiş olduklarıdır. Bu sebepledir ki Allah Te-âlâ : «O gün mülk, Allah’ındır. Onların arasında hükmeder.» buyur­muştur. Başka âyetlerde de şöyle buyrulur: «Din gününün mâlikidir.» (Fatiha, 3), «O günde gerçek mülk Rahmân’mdır. Kâfirler için de pek yaman bir gündür.» (Furkân, 26).

«İmân edip sâlih ameller işleyenler; (kalbleri îmân edip Allah’ı ve Rasûlünü doğrulayanlar, bildikleri gereğince amel edenler, kalble­ri, sözleri ve işleri birbirine uygun olanlar) Naîm cennetler indedirler.» Ayrılmayacakları, zail ve yok olmayacak devamlı nimetler onlar için­dir. Kalbleri hakkı inkâr edip yalan sayanlar, Allah Rasûlüne munâ-lefet edenler, ona tâbi olmaktan ‘büyüklenenler ise; büyüklenmeleri ve Hakk’tan yüz çevirmeleri mukabilinde işte onlar için horlayıcı bir azâb vardır. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Ba­na kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.» (Ğâfir, 60).[29]

58 — Onlar ki; Allah yolunda hicret edip te sonra ölür veya öldürülürler, Allah onlara, elbette güzel bir rı-zık verecektir. Şüphesiz ki Allah, rızık verenlerin en ha-yırlısıdır.

59 — Andolsun ki, onları hoşnûd olacakları bir ye­re koyacaktır. Muhakkak ki Allah, Alîm’dir, Halîm’dir.

60 — tşte böyle. Kim, kendisine yapılan haksızlığa benzeriyle mukabele eder de sonra yine kendisine saldı-rılırsa; andolsun ki Allah, ona yardım edecektir. Şüphe­siz ki Allah Afüvv’dür, Gâfûr’dur.

Allah Teâlâ haber veriyor ki; Allah yolunda Allah’ın hoşnûdluğunu ve Allah katındakileri dileyip isteyerek muhacir olarak çıkan, va­tanlarını, ailelerini,, dostlarını terk eden, Allah ve Rasûlü için, Allah’ın dinine yardım için ülkelerinden ayrılan, sonra cihâdda öldürülen ve­ya savaş olmaksızın yataklarında eceli ile ölenler, bol ecir ve güzel öv­güyü elde etmişlerdir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: «Al­lah’a ve Rasûlüne hicret ederek evinden çıkan kimseye ölüm gelirse; onun ecrini vermek Allah’a düşer.» (Nisa, 100). «Allah onlara, elbette güzel bir rızık verecektir.» Allah Teâlâ onlara cennetinden gözlerinin aydın olacağı rızkını ve fazlını akıtacaktır. «Şüphesiz ki Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Andolsun ki onları, hoşnûd olacakları bir ye­re koyacaktır.» Ki orası da cennettir. Başka bir âyette şöyle buyrulur : ;»Eğer o kişi gözdelerden ise; rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti onundur.» (Vakıa, 88-89). Allah Teâlâ bu âyette, onların rızık ve Naîm cennetlerini elde edeceklerini, bunlara kavuşacaklarını haber vermiş­tir. Burada ise şöyle buyurur : Allah onlara, elbette güzel bir rızık ve­recektir… Andolsun ki onları hoşnûd olacakları bir yere koyacaktır. Muhakkak ki Allah hicret eden, yolunda cihâd eden ve buna müste-hak olanı en iyi bilendir. Halîm’dir. Allah’a hicret etmeleri, O’na gü­venmeleri ile onların günâhlarını bağışlayacaktır. Onlara hilmi ile muamele edecektir. Muhacir olsun veya olmasın Allah yolunda Öldü­rülen kimseye gelince; muhakkak o, Rabbı katında diri olup rızıklan-maktadır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur : «Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Rabları ka­tında rızıklanırlar.» (Âl-i İmrân, 169). Daha önce de geçtiği üzere bu hususta hadîsler pek çoktur. Muhacir olsun veya olmasın Allah yolun­da Ölen kimseye gelince; bu âyet-i kerîme ve sahîh hadîsler ona da rızkın ve Allah’ın büyük ihsanlarının akıtılacağı müjdesini içermek­tedir, tbn Ebu Hatim der ki: Bize babam… Şurahbil îbn es^Semat’dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmıştır: Rûm ülkesinde bir kalede kalma­mız ve nöbet beklememiz uzamıştı. Selmân el-Fârisî bana Uğradı da dedi ki: Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu işittim : Kim, hu­dutta nöbet beklerken Ölürse; Allah Teâlâ bu ecrin bir mislini ona akı­tır, nzık bahşeder ve iki fitneciden onu emîn kılar. Dilerseniz : «On­lar ki; Allah yolunda hicret edip te sonra ölür veya öldürülürler; Al­lah onlara, elbette güzel bir rızık verecektir. Şüphesiz ki Allah, nzık verenlerin en hayırlısıdır. Andolsun ki onları hoşnûd olacakları bir yere koyacaktır. Muhakkak ki Allah, Alîm’dir, Halîm’dir.» âyetlerini okuyunuz. Yine îbn Ebu Hâtim’in Ebu Zür’a kanalıyla… Ebu Kubeyl ve Rabîa tbn Seyf el-Meâfirî’den rivayetinde onlar şöyle anlatmışlar: Biz Rodos’ta idik. Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabından Fudâle tbn Ubeyd el-Ansârî de, bizimle birlikteydi. Birisi (Allah yolunda cihâdda) öldürülmüş, diğeri (yatağında eceliyle) ölmüş iki cenaze yanımız­dan geçti. İnsanlar öldürülmüş olana doğru meyletti. Fudâle: Ne olu­yor ki insanların şuna meyledip ötekini terk ettiklerini gö­rüyorum? dedi. Onlar: Şu Allah yolunda öldürülmüştür, dediler de, şöyle dedi: «Bu ikisinden hangisinin kabrinden haşrolunacak olursam olayım Allah’a yemîn olsun ki aldırmam. Allah’ın kitabım dinleyiniz: «Onlar ki; Allah yolunda hicret edip te sonra ölür veya Öldürülürler…» Yine İbn Efou Hâtim’in, babası kanalıyla… Abdurrahmân İbn Cahdem el-Havlânî’den rivayetinde Fudâle İbn Ubeyd, birisi denizde mancınık isabet ederek ölmüş, diğeri eceliyle ölmüş iki cenazede hazır bulun­muş. Fudâle İbn Ubeyd, eceliyle ölmüş olanın kabri yanına oturmuş. Ona: Şehidi bıraktın, onun yanında otunnadın, niçin? denilmiş. Bu ikisinden hangisinin kabrinden haşrolunacak olsam aldırmam. Muhak­kak ki Allah Teâlâ : <cOnlar ki; Allah yolunda hicret edip te sonra ölür veya öldürülürler… Andolsun ki onları hoşnûd olacağı bir yere koya­caktır.» buyurmaktadır. Ey kul, memnun olacağın bir yere konulup gü­zel bir rızıkla nzıklandırıldıktan sonra daha ne istersin? Allah’a yemîn olsun ki bu ikisinden hangisinin kabrinden haşrolunacak olsam aldır­mazdım, dedi. Bu haberi İbn Cerîr de Yûnus îbn Abd’ül-A’lâ kanalıy­la… Selâlân İbn Amir’den rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir: Fudâle Rodos’ta emîr (başkan veya kumandan) idi. Birisi Öldürülmüş, diğeri ölmüş iki kişinin cenazesi çıkmıştı… Ve İbn Cerîr haberi biraz önce ge­çene benzer şekilde zikretti.

Mukâtil İbn Hayyân ve İbn Cüreyc «İşte böyle. Kim, kendisine ya­pılan haksızlığa benzeriyle mukabele eder sonra yine kendisine saldi-nlırsa; andolsun ki Allah, ona yardım edecektir.» âyetinin sahabeden bir seriyye hakkında nazil olduğunu söylerler. Bunlar Muharrem ayın­da müşriklerden bir topluluğa rastlamışlardı. Müslümanlar haram ay­da kendileriyle savaşmak istemediklerini söyledilerse de, müşrikler sa­vaştan başkasını -kabul etmeyip müslümanların üzerine saldırdılar. Müslümanlar da onlarla savaştı ve Allah onlara yardım etti. «Şüphesiz ki Allah Afüvv’dür, Gafûr’dur.»[30]

61 — îşte böyle. Allah geceyi gündüze katar, gündü­zü de geceye katar. Muhakkak ki Allah, Semf dir, Basîr’-dir.

62 — İşte böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp ta taptıkları şeyler de doğrudan doğruya bâ­tıldır. Muhakkak ki Allah, Aliyy’dir, Kebîr’dir.

Hak ve Hakikat

Allah Teâlâ burada yaratıkları hakkında dilediği şekilde tasarruf­ta bulunan yaratıcı olduğuna tenbîhte bulunurken başka bir âyette : «De ki: Ey mülkün sahibi, olan Allah’ım; Sen, mülkü dilediğine verir­sin. Sen mülkü dilediğinin elinden alırsın. Sen dilediğini azız edersin, Sen dilediğini zelil edersin. Hayır, yalnız Senin elindedir. Sen; hiç şüp­he yok ki, her şeye Kâdir’sin. Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin…» (Âl-i İmrân, 26-27) buyurur. Allah Teâlâ’nın geceyi gün­düze, gündüzü de geceye katmasının anlamı; birini diğerine, diğerini berikine girdirmesidir. Bazan kışın olduğu gibi geceler uzar, gündüz­ler kısalır. Bazan da yazın olduğu gibi gündüz uzar gece kısalır. «Mu­hakkak ki Allah, kullarının sözlerini en iyi işiten, onları görendir.» On­ların durumlarından, hareketlerinden ve durgunluklarından olan hiç bir gizlilik O’na gizli değildir. Allah Teâlâ varlıklar hakkında yegâne tasarruf sahibi, hükmü asla geciktirilmeyecek yegâne hâkim olduğu­nu beyân buyurduktan sonra şöyle devam eder : «İşte böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir.» İbâdetin ancak kendisine lâyık olduğu yegâne gerçek ilâh O’dur. Zîrâ O, en yüce saltanatın sahibidir. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz. Her şey O’na muhtaç, katında zelildir. «O’nu bırakıp ta taptıkları şeyler (putlar, eşler ve Allah dışında tapı­nılan her şey) de doğrudan doğruya bâtıldır. (Zîrâ onlar ne bir fayda, ne de bir zarara mâlik değildirler.) Muhakkak ki Allah, Aliyy’dir, Ke-bîr’dir.» Başka âyetlerde şöyle buyrulur : «O, öyle ulu, öyle yücedir.» .(Bakara, 255), «Yücelerin yücesidir O.» (Ra’d, 9). Her şey O’nun kah­rı, saltanatı ve azameti altındadır. O’ndan başka ilâh, O’nun dışında Rab yoktur. Kendisinden daha büyük olmayan en büyüktür. O, ken­disinden daha ulusu olmayan en uludur. Yücedir, mukaddestir, zâ­limlerin söylediklerinden münezzehdir.[31]

63 — Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de böy­lece yeryüzü yemyeşil olmaktadır. Ve gerçekten Allah, Latîf dir, Hamîd’dir.

64 — Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. Muhak­kak ki O, Ganî’dir, Hamîd’dir.

65 — Görmedin mi, Allah yerde olanları ve emriyle denizde akıp giden gemileri buyruğunuz altına vermiştir. îzni olmadıkça, göğü yerin üzerine düşmemesi için O tu­tar. Doğrusu Allah, insanlara karşı Rauf dur, Rahîm’dir.

66 — O’dur sizi dirilten, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek olan. Gerçekten insan, çok nankördür.

Allah’ın Emri

Bu da Allah’ın kudretine ve yüce saltanatına delâlet eder. Mu­hakkak Allah rüzgârları gönderir de rüzgârlar bulutları sürer, sert, kuru, bitki olmayan, sönmüş, kuru ve kara yeryüzüne yağmur yağdı­rır. «Ama Bİz-ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır…» (Hacc, 5). «Böylece yeryüzü yemyeşil olmaktadır.» kısmının başında olan harfi ta’kîb içindir. Tabiîdir ki her şeyin ta’kîbi kendi öl-çüsüncedir. Nitekim başka bir âyette «Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık. Bir çiğnemlik et parçasını kemikler olarak yarattık…» (Mü’minûn, 14) buyuruimaktadır ki, bu kabildendir. Halbuki Buhârî ve Müslim’in Sa-hîh’lerindeki bir hadîse göre «Her iki şey arasındaki süre kırk gün­dür.» bununla birlikte birbirlerine, ta’kîb ifâde eden fâ harfi ile atfe-dilmişlerdir. Aynı şekilde burada da «Böylece yeryüzü yemyeşil olmak­tadır.» buyurulmuştur. Yani kuruluğundan ve kuraklığından sonra yemyeşil hale gelmektedir. Hicaz ahâlîsinden birisinden rivayetle zikredildiğine göre orası yağmurun akabinde yemyeşil olurmuş. En doğ­rusunu Allah bilir.

«Ve gerçekten Allah, Latiftir, Habîr’dir.» Yeryüzünün hangi ye^ rinde ve parçasında olursa olsun, bir taneyi ve ondan daha küçüğünü en iyi bilendir. Hiç bir gizlilik O’na gizli kalmaz. Onlardan her bireri­ne sudan nasibini ulaştırır da o, bu su ile uyanır. Nitekim Lokman şöyle demiştir: «Oğulcuğum, işlediğin şey bir hardal tanesi kadar da olsa, bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir (ortaya çıkarır). Muhakkak ki Allah, La­tiftir, Habîr’dir.» (Lokman, 16). Başka âyetlerde şöyle buyurulur : «Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan… Allah’a secde etme­sinler diye…» (Nemi, 25), «Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin. Yerin karanlıkları içinde tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üze­re her şey apaçık bir kitabdadır.» (En’âm, 59), «Yerde ve gökte hiç bir zerre Rabbından gizli değildir.» (Yûnus, 61).(…)

«Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. (O’nun mülkü herşeydir.) Muhakkak ki O, Ganî’dir, Hamîd’dir.» O, dışındakilerden müstağnidir. Her şey O’na muhtaç olup, katında kuldur. «Görmedin mi, Allah yer­de olan (hayvanları, cansızları, ekin ve meyve) lan buyruğunuz altı­na vermiştir.» Başka bir âyette şöyle buyrulur : «Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini size müsahhar kılmıştır.» (Câsiye, 13). «(İh­sanı, fazlı ve nimetinden olarak) emriyle (rüzgârlı dalgaları birbirine çarpan) denizde (müsahhar kılması ve yürütmesi ile) akıp giden ge­mileri buyruğunuz altına vermiştir.» Gemiler üzerlerinde olanları hoş bir rüzgârla, rıfk ile ve yumuşaklıkla götürür, gemilerde dilemiş ol­dukları ticâret eşyalarını ve menfa atlarını bir ülkeden başka bir ülke.-ye, bir iklimden başka bir iklime taşırlar. Onların yanında olanları bunların yanma getirirler. Aynı şekilde yanlarında olanları isteyip ar­zuladıkları ve ihtiyâç duydukları şeylerden öbürlerinin yanına götü­rürler. «Buyruğu olmadıkça, göğü yerin üzerine düşmemesi için O tu­tar.» Şayet dileyip göğe izin vermiş olsaydı, yeryüzüne düşer ve on-dakileri helak ederdi. Fakat lutfu, rahmeti ve kudretinden olarak gö­ğü buyruğu olmadıkça yeryüzüne düşmemesi için O tutar. Bu sebep­ledir ki: «Doğrusu Allah insanlara karşı (onların zulümlerine rağmen) Rauf’tur, Rahîm’dir.» buyurmuştur. Diğer bir âyette de şöyle buyu­rur : «Doğrusu insanların zulmetmelerine rağmen, Rabbın mağfiret sahibidir. Şüphesiz ki Rabbının cezalandırması şiddetlidir.» (Ra’d, 6). Allah Teâlâ’nın : «O’dur sizi dirilten, sonra öldürecek, sonra yine di­riltecek olan. Gerçekten insan, çok nankördür.» âyeti, şu âyetlere ben­zemektedir : «Nasü oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz ölüler iken O diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek en sonunda yalnız O’na döndürüleceksiniz.» (Bakara, 28), «De ki: Sizi, Allah diriltir, sonra öldürür, sonra şüphe götürmeyen o kıyamet gü­nünde toplar.» (Câsiye, 26), «Onlar da : Rabbımız bizi iki defa öldür­dün, iki defa dirilttin… derler.» (Ğâfir, 11). Buna göre âyetin anlamı şöyle olacaktır : Bununla birlikte nasıl olur da Allah’a eşler (denkler) koşar ve O yaratmada, rızık vermede ve tasarrufta yegâne iken O’nun-la birlikte bir başkasına tapınırsınız? «O’dur sizi dirilten, (sizi yoktan yaratan), sonra öldürecek, sonra (kıyamet günü) yine diriltecek olan. Gerçekten insan, çok nankördür.»[32]

67 — Her ümmete yerine getirmeleri gerekli ibâdet­ler koyduk. Öyle ise işte seninle çekişmesinler, Rabbı-na davet et. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir hidâyet üzere­sin.

68 — Seninle tartışırlarsa, de ki: Allah, yapmakta olduğunuzu en iyi bilendir.

69 — İhtilâfa düştüğünüz şeylerde Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir.

Allah Teâlâ her kavme yerine getirmeleri gerekli ibâdetler koydu­ğunu haber veriyor. İbn Cerîr der ki: Yani her ümmetin kendisine tâbi olacakları, uyacakları bir peygamberi vardır. Arap dilinde kelimesinin aslı; insanın itiyâd kazandığı, hayır veya kötülük için gi­dip geldiği yer anlamındadır. Bu sebepledir ki insanların gidip geldik­leri ve bir süre kalmak üzere varıp durdukları haccm rükünlerine de bu isim verilmiştir. Şayet bu âyetin anlamı ve bundan maksad İbn Ce-rîr’in söylemiş olduğu gibi ise «Öyle ise işte seninle çekişmesinler.» âyetinde kasdedilenler, müşrikler olacaktır. Ama âyetten maksad: Her ümmete takdirî bir farz kılma ile ibâdetler koymuşuzdur, şeklin­de ise —ki hemen sonra «yerine getirmeleri, yapmaları gerekli» kısmı getirilmiştir— bu durumda zamîr kendileri için ibâdet yerleri ve yollar konulan kimselere dönecektir. Yani onlar bunu Allah’ın takdiri ve irâdesi ile yapmaktadırlar. O halde seninle çekişmelerinden müteessir olma. Bu seni üzerinde olduğun haktan çevirmesin. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ,: «Rahbına davet et. Şüphesiz ki sen, (maksada ulaştıran) dosdoğru, (apaçık) bir hidâyet üzeresin.» buyurmuştur. Bu, Allah Te-âlâ’nın şu âyeti gibidir : «Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, sa­kın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbına da’vet et.» (Kasas, 87).

Allah Teâlâ’nın :” «Seninle tartışırlarsa, de ki: Allah yapmakta ol­duğunuzu en iyi bilendir.» kavli, şu âyeti gibidir : «Şayet seni yalan­larlarsa : Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir. Si?, benim yap­tığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım, de.’» (Yûnus, 41). Kuvvetli ve şiddetli bir tehdîd olan «Allah, yapmakta olduğunu en iyi bilendir.» âyeti, Allah Teâlâ’nın : «O yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter.» (Ah-kâf, 8) âyeti gibidir ve bu sebepledir ki: «İhtilâfa düştüğünüz şeyler­de Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir.» buyurmuştur. Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir : «İşte bunun için sen, davet et ve’, emrolunduğun şekilde dosdoğru ol, onların heveslerine uyma. Ve de ki: Allah’ın indirdiği Kitâb’a inandım, aranızda adalet etmekle emro-lundum. Allah bizim de Rabbımız, sizin ds Rabbınızdır. Bizim işledik­lerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışı­lacak hiç bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar ve dönüş de O’nadır.» (Şûra, 15).[33]

70 — Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde olanı bi­lir. Hiç şüphesiz bunlar bir Kitâb’dadır. Doğrusu bunlar Allah için pek kolaydır.

Allah Teâlâ yaratıklarını en mükemmel şekilde bildiğini haber ve­rir. Muhakkak O, göklerde ve yerde olanları ilmiyle kuşatmıştır. Yer­yüzünde ve gökte zerre ağırlığı, ondan daha küçüğü ve ondan daha büyüğü Allah’a gizli kalmaz. Muhakkak ki Allah Teâlâ var olmasın­dan önce bütün kâinatı bilir ve bunları Levh-i Mahfûz’daki kitabında yazmıştır. Müslim’in Sahîh’inde Abdullah İbn Amr’dan rivayet edi­len bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle b “vurmaktadır ; Muhakkak Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmazdan elli bin sene önce ve Arş’ı su üzerinde İken yaratıkların kaderlerini takdîr buyurmuştur. SÜnen’ler-de sahabe’den bir topluluktan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah’ın yarattıklarının ilki kalemdir. Ona yaz buyurmuş, o : Ne yazayım? diye sormuş da : Olanları (olacakları) yaz, buyurmuş ve kalem kıyamet gününe kadar olacakları yazmıştır, Ibn Ebu Hitim der ki: Bize Ebu Zür’a’nın… İbn Abbâs’tan rivayetin­de o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ Levh-i Mahfûz’u yüz yıllık yol (uzun­luğunda) yarattı. Yaratıkları yaratmazdan önce ve Rab Teâlâ Arş üze­rinde iken kaleme; yaz, buyurdu. Kalem ne yazayım? dedi. Kıyametin kopacağı güne kadar yaratıklarım hakkındaki ilmimi, buyurdu ve ka­lem kıyamet gününe kadar Allah’ın ilminde olacakları yazdı. İşte Al­lah Teâlâ’nm Peygamberi (s.a.) ne hitaben : «Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde olanı bilir.» âyeti budur. Allah Teâlâ’nın eşyayı olmaz­dan önce bilmesi, takdîr buyurup aynı zamanda yazması, kullar ne işleyeceklerse, onların yapacakları şekliyle onlar yapmazdan Önce bil­mesi O’nun ilminin tamâmmdandır. Yaratmazdan Önce bilir ki şu, kendi ihtiyarı ile mutî olacaktır, şu ise kendi ihtiyarı ile âsî olacaktır ve “bunu katında yazmıştır, her şeyin ilmini ihata etmiştir. Bu O’nun için son derece kolaydır. Bu sebepledir ki: «Hiç şüphesiz bunlar bir Kitâb’dadır. Doğrusu bunlar Allah için pek kolaydır.)) buyurmuştur.[34]

71 — Onlar, Allah’ı bırakır da Allah’ın haklarında hiç bir delil indirmediği ve kendilerinde de bilgi bulun­mayan şeylere taparlar. Zâlimlerin hiç bir yardımcısı yok­tur.

72 — Onlara, apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, o küfredenlerin yüzlerinden inkârı anlarsın. Nerdeyse, ken­dilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Ateş. Allah, .onu küfredenlere va’detmiştir. Ne kötü dönüş.

Allah’ı Bırakıp Ta Putlara Tapanlar

Allah Teâlâ müdriklerin bilgisizliklerini, inkârlarını, Allah Teâlâ’-nın hakkında herhangi bir delil, hüccet, burhan indirmemiş olduğu şeylere tapındıklarını haber verir. Başka bir âyette : «Kim, hiç bir de­lili olmaksızın Allah ile birlikte başka bir tanrıya taparsa; onun hesa­bı Rabbının katındadır. Gerçek şu ki, kâfirler felah bulmazlar.» (Müf-nıinûn, 117) ıbuyururken, burada da : «Allah’ın haklarında hiç ‘bir de­lil indirmediği ve kendilerinde de bilgi bulunmayan şeylere (putlara) taparlar.» buyurmuştur. Onların, uydurdukları şeyler hakkında her­hangi bir bilgileri yoktur. Bunlar; delilsiz ve huccetsiz olarak geçmiş­lerinden ve babalarından almış olduklarından başka bir şey değildir. Bunların aslı da şeytânın onlara güzel gösterdiği, süslediği şeylerden ibarettir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ onları: «Zâlimlerin hiç t>ir yar­dımcısı yoktur.» Onların başlarına gelecek azâb ve cezadan Allah’a karşı onlara yardım edecek bir yardımcı ‘bulunmaz, sözüyle tehdîd bu­yurmuştur. «Onlara, apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, (Allah’ı bir­lemeye, O’ndan başka ilâh olmadığına, şerefli elçilerinin hak ve doğ­ru olduğuna delâlet eden Kur’an’ın âyetleri, hüccetleri, apaçık delil­leri onlara anıldığı zaman) neredeyse, âyetlerimizi okuyanlara saldı­racaklar.» Neredeyse Kur’an’dan sahîh delillerle kendilerine hüccet getirenlerin üzerine koşup onlara elleriyle ve dilleriyle kötülük yapa­caklar. Ey Muhammed onlara de ki: «Size bundan kötüsünü haber ve­reyim mi? Ateş. Allah, onu küfredenlere va’detmiştir.» Cehennem ve azabı sizin dünyada iken Allah’ın dostları inananları korkutagelmek-te olduklarınızdan daha. büyük, daha ağır ve şiddetlidir. Bu yaptıkla­rınıza karşılık âhiret azabı sizin onlardan kendi zannınız ve isteğiniz­le elde ettiklerinizden daha büyük, daha ağırdır. Dönüş yeri ve kala­cak yer olarak cehennem ne kadar kötüdür. «Muhakkak O, ne kötü bir karargâh ve konaklama yeridir.» (Furkân, 66).[35]

73 — Ey insanlar, bir misâl verildi, şimdi onu dinle­yin : Şüphesiz ki Allah’ı bırakıp ta taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar. Ama sinek onlardan bir şey kapsa, bunu. da ondan kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de âciz.

74 — Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Muhakkak ki Allah, Kavî’dir, Azîz’dir.

Allah Teâlâ putların ne kadar hakîr ve onlara tapınanlann ne ka­dar zayıf akıllı olduklarına işaretle buyurur ki: «Ey insanlar, (Allah’a şirk koşan ve Allah’ı tanımayanların tapındıktan için size) bir misâl verildi, şimdi (susun) onu dinleyin (ve anlayın) : Şüphesiz ki Allah’ı bırakıp ta taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar.» Sizin tapınmakta olduğunuz putların ve Allah’a denk saydıklarınızın hepsi bir tek sineği yaratmaya güç yetirebilmek üzere bir araya gel­miş olsalardı bile buna güç yetiremezlerdi. İmâm Ahmed der ki: Bize Esved İbn Âmir’in… Ebu Hüreyre’den —Ebu Hüreyre hadîsi merfû’ ola­rak rivayet etmektedir.— riyâyetinde şöyle buyrulmaktadır : Benim yaratışım gibi yaratmaya kalkışandan daha zâlim olanı kimdir? Be­nim yaratışım gibi bir zerre veya bir sinek, veya bir tane yaratsınlar ya. Buhârî ve Müslim hadîsi Umâre kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet eder ki, Allah Teâlâ şöyle buyur­muş : Benim yaratışım gibi yaratmaya kalkışandan daha zâlim olanı kimdir? Bir zerre yaratsınlar, bir arpa yaratsınlar bakalım.

Daha sonra Allah Teâlâ buyurur ki: «Ama sinek onlardan bir şey kapsa, bunu da ondan kurtaramazlar.» Onlar bir tek sineği yaratmak­tan âcizdirler. Hattâ acizleri bundan daha büyüktür. Şayet bir sinek o putların üzerindeki güzel şeylerden (meselâ güzel kokudan) bir şey al­mış olsaydı, onlar buna mukavemet etmekten ve karşı durmaktan bi­le âcizdirler. Sonra sinekten bunu kurtarmak istemiş olsalardı, buna da güç yetiremezlerdi. Halbuki sinek, Allah’ın yaratıklarının en zayıf ve en hakir olanlarından birisidir. Bu sebepledir ki: «İsteyen de, iste­nen de âciz.» buyurmuştur. İbn Abbâs burada isteyenin put, istenenin de sinek olduğunu söyler ki, îtin Cerîr bu görüşü tercih etmiştir ve âye­tin akışından açıkça görünen de budur. Süddî ve başkaları ise İsteye­nin kuî, kendisinden istenenin de put olduğunu söylemişlerdir.

Allah Teâlâ daha sonra: «Onlar Allah’ı gereği gibi takdîr edeme­diler.» buyurur. Onlar, aczi ve zayıflığı sebebiyle bir sineğe bile mu­kavemet edemeyen putlara Allah ile beraber, tapındıklarında, Allah’ın kadrini ve azametini gereği gibi takdîr edememişlerdir. «Muhaikkak ki Allah Kavî’dir, Azîz’dir.» Kudreti ve kuvveti ile her şeyi yaratmış olan Allah en kuvvetlidir. «Önce yaratan, sonra onu tekrar eden O’dur. Bu, O’nun için daha kolaydır.» (Rûm, 27), «Doğrusu Rabbmın yakalayışı amansızdır. Önce yaratıp sonra tekrarlayan O’dur O.» (Burûc, 12-13), «Şüphesiz ki rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan Allah’tır.» (Zâriy&t, 58). «Muhakkak ki Allah Kavî’dir.» O, her şeye gâlibdir. Aza­meti ve saltanatı ile hiç bir şey O’na gâlib gelemez ve O’na karşı du­ramaz. Vâhid ve Kahhâr olandır O.[36]

75 — Allah meleklerden elçiler seçer. İnsanlardan da. Doğrusu Allah, Semî’dir, Basîr’dir.

76 — Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Bütün işler Allah’a döndürülür.

Allah Teâlâ şeriat ve kaderinden dilediği hususlarda meleklerden; risâletlerini ulaştırmak için de insanlardan elçiler seçtiğini haber ve­rir. «Doğrusu Allah, Semî’dir, Basîr’dir.» Kullarının sözlerini işitendir, pnları görendir, onlardan bu seçime kimin müstehak olduğunu en iyi bilendir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Allah, risâ-letini nereye vereceğini en iyi bilendir.» (En’âm, 124).

«Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Bütün işler Allah’a döndürülür.» Allah Teâlâ rasûllerini göndermiş olduğu hususlarda el­çilerine neler yapıldığını en iyi bilendir. Onların işlerinden hiç bir şey O’na gizli kalmaz. Nitekim O, başka bir âyette şöyle buyurur «Görül­meyeni bilendir. Görünmezliklerine kimseyi muttali’ kılmaz. Ancak beğenip seçtiği bir peygamber bundan müstağnidir… ve her şeyi bir sayı ile sıralamıştır.» (Cinn, 26 — 28). Allah Te’âlâ onları gözetmek­tedir, onlara söylenenlere şâhiddir, onları koruyandır ve kendi taraf­tarlarına yardım edicidir. «Ey peygamber; Rabbmdan sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah; seni insanlardan korur.» (Mâide, 67).[37]

77 — Ey imân edenler; rükû1 edin, secdeye varın, Rabbmıza kulluk edin ve iyilik yapın ki kurtuluşa eresi-niz.

78 — Ve Allah için hakkıyla cihâd edin. O, sizi seç­miş ve babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce peygamberlerin size şâhid olması, sizin de insanlara şâhidler olmanız için size müs-lüman adını veren O’dur. Şu halde namaz kılın, zekât ve­rin ve Allah’a sarılın. O’dur sizin mevlânız. Ne güzel mev-lâ, ne güzel yardımcı.

Hacc süresindeki bu ikinci secdede, secde etmenin meşru’ olup ol­madığı konusunda imamlar iki görüş üzere ihtilâf etmişlerdir. Bunlar­dan birinci secdenin tefsirinde biz Ukıbe İbn Âmir’den rivayet edilen ve Allah Rasûlü (s.a.) nün : Hacc sûresi iki secde ile üstün kılınmış­tır. Kim bu iki secde âyetinde secde etmemişse; onları okumamıştır, buyurduğu hadîsi vermiştik. Allah Teâlâ burada : «Ve Allah yolunda hakkıyla, (mallarınızla, dillerinizle ve canlarınızla) cihâd edin.» bu­yururken, ıbaşka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Ey îmân edenler, Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun.» (Âl-i İmrân, 102). Ey (Muhammed) ümmeti, Allah sizi diğer ümmetler üzerine seçmiş, sizi üstün ve şerefli kılmış, en şerefli elçiyi ve en mükemmel şeriatı size vermiştir. Dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Güç yetireme-yeceğiniz şeyle sizi mükellef tutmamış; size zor gelen bir şeyi size yük-lemişse mutlaka sizin için ondan bir çıkış ve ferahlık ‘koymuştur. Me­selâ kelime-i şehâdet’ten sonra İslâm rükünlerinin en büyüğü olan na­mazı ele alalım; ikâmet halinde dört rek’at olarak vacib iken seferde iki rek’ata düşürülmektedir. Korku halinde onu imamlardan bazısı bir rek’at olarak kılar. Nitekim bu, hadîste belirtilmiştir. Namaz yürürken, binitli iken, kıbleye dönerek ve dönmeyerek kılınmaktadır. Seferde (yolculukta) kılınan nafile namaz da böylecedir. Kıbleye doğru ve baş­ka tarafa doğru kılına bilmektedir. Namazın rükünlerinden birisi olan kıyam hastalık özrü ile düşmektedir. Hasta oturarak namaz kılabilir. Buna güç yetiremez ise yanı üzeri (yatarak) kılabilir. Buna ilâveten diğer farzlar ve vâciblerde de buna benzer ruhsatlar ve hafifletmeler vardır. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) : Hanîf ve müsamahakâr din ile gönderildim, buyurmuştur. Ayrıca Muâz ve Elbu Musa’yı Ye-men’e emîr olarak gönderirken onlara: Müjdeleyiniz, nefret ettirme­yiniz. Kolaylaştınnız, zorlastırmayımz, buyurmuştur. Bu hususta ha­dîsler pek çoktur. Bu sebepledir ki İbn Abbâs, «Dinde sizin için bir zor­luk kılmamıştır.» âyetinde darlığın kasdedildiğini söylemiştir. İbn Ce-rîr «Babanız İbrahim’in yolu» kısmındaki ( <l. ) kelimesinin: Baba­nız İbrahim’in dininde olduğu gübi size de dinde herhangi bir zorluk kılmamış, onu size geniş tutmuştur, anlamında olmak üzere mansûb olduğunu söyler. Yine İbn Cerîr: «Babanız İbrahim’in dinine yapışın,» takdiri ile mansûb olma ihtimâlinden bahseder. Ben de derim ki: Bu anlamda olmak üzere bu âyet, Allah Teâlâ’nm : «De ki: Şüphesiz Rab-bım, beni dosdoğru yola iletti. Halis muvahhid olan İbrahim’in dini­ne.» (En’âm, 161) âyeti gibidir.

İmâm Abdullah îbn Mübârek’in îbn Güreye kanalıyla… İbn Alb-bâs’tan rivayetine göre; «Daha önce size müslüman adını veren O’dur.» âyetinde, Allah Teâlâ kasdedilmektedir. Yani size bu adı veren Allah’­tır. Mücâhid, Ata, Dahhâk, Süddî, Katâde ve Mukâtil tbn Hayyân da böyle söylemiştir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ise burada Hz. İbrahim’in kasdedildiğini söylemiştir. Onun bu tercîhindeki delili; «Rabbımız ikimizi de sana teslim olanlar kıl, soyumuzdan da sana tes-lîm olanlar yetiştir…» (Bakara, 128) âyetidir. İbn Cerîr der ki: Ab­durrahmân İbn Zeyd İbn Eslem’in bu tercihi doğru değildir. Zîrâ bili­nir ki Hz. İbrahim/bu ümmete Kur’an’da müslümanlar adını koyma­mıştır. Allah Teâlâ : «Daha önce size müslüman adım veren O’dur.» buyurmaktadır. Mücâhid der ki: Daha önce geçmiş kitablarda, Zikir’-de ve (bunda yani Kur’ânda Allah Teâlâ sizi müslümanlar olarak isim­lendirmiştir. Başkaları da böyle söyler. Ben de derim ki: Bu; doğru olan görüştür. Zîrâ Allah Teâlâ : «O, sizi seçmiş ve dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır.» buyurmaktadır. Daha sonra Allah , Teâlâ onları Allah Rasûlü (s.a.) nün getirmiş olduklarına teşvik buyurur ki; o, ba­baları İbrahim Halil’in dinidir. Daha sonra Allah Teâlâ bu ümmetin sânını yüceltmesi, geçmiş zamanlarda peygamberlerin kitablarında râ-hibler ve papazlara okunan güzel övgü ile anması şeklindeki nimetini zikreder. Ve buyurur ki: «Bu Kur’an’dan önce ve bu Kur’ân’da size müslüman adını veren O’dur.» Bu âyetin tefsiri sırasında Neseî der ki: Bize Hişâm İbn Ammâr… Haris el-Eş’arî’den, o da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet ediyor ki, şöyle buyurmuştur: Kim câhiliyet dava­sı güderse; o, cehennemde diz çökenlerdendir. Bir adam: Ey Allah’ın elçisi, oruç tutup namaz kılsa bile mi? dedi de : Evet, oruç tutup na­maz kılsa dahi. Sizler; sizi müslümanlar, mü’minler, Allah’ın kullan olarak Allah’ın isimlendirmiş olduğu Allah’ın daveti ile çağırın, bu­yurdu. Bu hadîsi daha önce biz «Ey insanlar; sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbınıza ibâdet edin. Tâ ki, takva sahibi olasınız.» (Ba­kara, 21) âyetinin tefsirinde uzunca vermiştik. Bu sebepledir ki: «Pey­gamberlerin size şâhid olması, sizin de insanlara şâhidler olmanız için…» buyurmuştur. Yani Allah’ın sizi orta yolu ta’kîta eden, adalet­li, seçkin, bütün ümmetler katında adaletine şehâdet edilmiş ümmet kılması; ancak kıyamet günü insanlara şâhidler olmanız içindir. Zîrâ bütün ümmetler o günde, bu ümmetin efendiliğini ve dışındaki bütün ümmetlere üstünlüğünü itiraf edecektir. Bu sebepledir ki kıyamet gü­nü onların, peygamberlerin risâleti onlara eriştirdiğine dâir şehâdet-leri kabul olunacaktır. Allah Rasûlü ise, bu ümmet hakkında onlara risâleti tebliğ ettiğine dâir şehâdet edecektir. Bu husustaki bilgi daha önce «Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, insanların üzerine şâhid­ler olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun.» (Bakara, İ43) âyetinde geçmişti. Biz orada Hz. Nûh (a.s.) ve ümmeti ile ilgili hadîsi tekrarına gerek bıraJanayacak şekilde zikretmiştik.

Allah Teâlâ : «Şu halde namaz kılın, zekât verin.» buyurur ki; Al­lah’ın bu ibüyük nimetine O’nun şükrünü yerine getirmek suretiyle mukabele edin. Sizin üzerinize farz kılınanları yerine getirmek, vâcib kıldıklarına itaat etmek, haram kıldıklarını terk etmek suretiyle Al-Jah’m sizin üzerinizdeki hakkını yerine getirin. Namaz kılmak ve ze­kât vermek bunların en önemlilerindendir. Zekât vermek; Allah’ın ya­ratıklarına iyilikte bulunmaktır. Allah Teâlâ zenginler üzerine fakîr-îer için her sene malından az bir kısmını zayıflara ve muhtaçlara ver­mek üzere çıkarmayı vâcib kılmıştır. Nitekim daha önce Tevbe süre­sindeki zekât âyetinde (Berâe, 60) tafsilâtlı olarak anlatılmıştı.

«Allah’a sarılın.» Allah’tan yardım dileyin, Allah’a güvenin ve O’nunla güç bulun. O’dur sizin sahibiniz. Sizi koruyan, size yardım eden ve düşmanlarınıza karşı sizi muzaffer kılacak olan O’dur. «NÖ güzel mevlâ (sahip ve düşmanlarınıza karşı) ne güzel yardımcı.» Vü-heyb îbn Verd der ki: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : Ey Ademoğlu, öf­kelendiğin zaman Beni an ki, öfkelendiğimde seni anayım. Seni helak ettiklerim içinde helak etmeyeyim. Haksızlığa uğradığında sabret, sana yardımıma razı ol. Benim sana yardımım, muhakkak senin kendi­ne yardımından daha hayırlıdır. Vüheyb’in bu sözünü tbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. Allah Teâlâ en iyi bilendir. Hamd, minnet, güzel öv­gü ve nimet O’nundur. Diğer işlerde ve sözlerde muvaffakiyet ve ma’-sûmiyeti O’ndan dileriz.

Hacc sûresi tefsirinin sonudur. Allah’ın salât ve selamı efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabına olsun, O’nu şereflendirsin ve ikram etsin. Allah Teâlâ sahabeden ve kıyamet gününe kadar güzellikle on­lara uyanlardan hoşnûd olsun

Kuran

Hac Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.