Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

22 – Hac Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de inmiştir, 78 âyettir. Bu sûre şu üç âyet-i kerîme müstesna Mekke’de inmiştir. Bunlar: “Bun­lar Rableri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” (el-Hacc, 21/19) buyru­ğundan itibaren üç âyettir. Bu açıklama İbn Abbas ve Mücahid tarafından ya­pılmıştır. Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre Medine’de inen âyet-i ke­rîmeler dört tanedir. Bunlar da; bu buyruktan itibaren; “yakıcı ateşin azabı­nı tadın” (el-Hacc, 22/22) buyruğuna kadar olan âyetlerdir,

22 – Hac Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Hac Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île

ed-Dahhak yine tbn Abbas’tan bu sûrenin Medine’de indiğini söylediğini nakletmektedir. Katade de böyle demiştir. Bundan müstesna olan âyetler ise dört tanedir: “Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek…” (el-Hacc, 22/52) buyruğundan itibaren “… akîm bir günün azabı gelinceye ka­dar…” (el-Hacc, 22/55) buyruğuna kadar olan âyetler Mekke’de inmişlerdir, en-Nekkaş ise Medine’de inen âyetlerin on tane olduğunu bildirmektedir.

Cumhur da şöyle demiştir: Sûre kanşiktır. Onun bir bölümü Mekke’de in­miştir, bir bölümü Medine’de İnmiştir. Daha doğru olan görüş de bu olma­lıdır. Çünkü âyetler bunu gerektirmektedir. Zira “ey insanlar” diye başlayan buyrukların Mekke’de, “ey iman edenler” diye başlayan buyrukların da Me­dine’de indiği kabul edilmiştir.

el-öaznevî der ki; Bu, hayret verici özelliklere sahip sûrelerden birisidir. Onun bir bölümü gece bir bölümü gündüz, bir bölümü yolculuk halinde bir bölümü ikamet halinde, bir bölümü Mekke’de bir bölümü Medine’de inmiş­tir. Bir takım buyrukları barışı öğütleyen ve o döneme ait âyetlerken, bir ta­kım buyrukları savaşı emretmektedir. Dazı âyetleri nâsih, bazıları mensûh-tur. Bazıları muhkem, bazıları da müteşabihtir. (Bunların) herbirilerinin sa­yısı da farklı farklıdır.

Derim ki: Bu sûrenin faziletine dair Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Üârakut-nî’nin rivayet ettikleri bir hadis-i şerif gelmiştir. Buna göre Ukbe b. Âmir şöy­le demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, el-Hacc Sûresi kendisinde bulunan iki secde ile (diğerlerine) üstün kılınmıştır. Şöyle buyurdu: “Evet; bu iki secdeyi yapmayacak olan, o iki âyeti okumasın.” Bu, Tirmizî’nin lafzı olup, Tirmt-zî: Bu hasen bir hadistir, isnadı o kadar kuvvetli değildir demiştir.[1]

Bu hususta ilim ehlinin görüş ayrılıkları vardır. Ömer b. el-Hattab (r.a) ile İbn Ömer’den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Hac Sûresi kendisinde bu­lunan iki secde İle üstün kılınmıştır.[2]

İbnu’l-Mubarek, Şafiî, Ahmed ve İshak da bu görüşü kabul etmişlerdir. Ki­misinin görüşüne göre de bu sûrede bir tek secde vardır. Süfyan es-Sevrî’nin görüşü budur.

Dârakutnî’de, Abdullah b. Sa’lebe’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Ömer b. el-Hattab’ın Hacc Sûresi’nde iki kere secde ettiğini gördüm. Ona: Sabah namazında mı? diye sordum. O: Evet, sabah namazında dedi.[3]

  1. Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının! Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir.

Tirmizî’nin kaydettiği rivayete göre İmran b. Husayn: “Ey insanlar! Rab-blnizden sakının, çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir… fakat Al­lah’ın azabı pek şiddetlidir” (1 ve 2. âyetler) buyruğunun nüzulü hakkın­da şunları söylemiştir: Bu âyet-i kerîme ona yolculukta iken nazil oldu ve: “Bunun hangi gün olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashab; Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, deyince şöyle buyurdu: “Bu yüce Allah’ın Âdem’e şu sözleri söyleyeceği gündür: Ey Âdem! Haydi cehenneme gidecek olan kafi­leyi gönder. O: Rabbim, cehenneme gidecek kafile de ne oluyor? diye sora­cak. (Yüce Allah) şöyle buyuracak: Dokuz yüz doksan dokuz kişi cehennem ateşine, bir kişi ise cennete!” Müslümanlar ağlamaya koyuldular, bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Aşırılıktan uzak durunuz, orta yo­lu tutunuz. Çünkü ne zaman bir nübüvvet dönemi başlamış ise mutlaka ile­risinde bir cahiliye olmuştur. (Devamla) buyurdu ki-:

Cahiliye’ye mensub olanlardan belli bir sayı alınır, eğer bu tamamlanır­sa mesele yok, aksi takdirde münafıklardan tamamlanır. Sizin (sayınız itibariyle) misaliniz ile sair ümmetlerin misali ancak bir bineğin ön ayağında tüy bitmeyen sertçe, yuvarlak yahut ta devenin böğründeki bir ben gibisiniz. -Sonra şöyle buyurdu-: “Ben sizin cennetliklerin dörtte birini teşkil edeceği­nizi ümid ediyorum.” Bunun üzerine ashab tekbir getirdiler. Daha sonra şöy­le buyurdu: “Ben sizin cennetliklerin üçte biri olacağınızı ümid ediyorum.” Yine ashab tekbir getirdi. Devamla şöyle buyurdu: “Ben sizin cennetliklerin yarısı olacağınızı ümid ediyorum.” Bunun üzerine tekbir getirdiler. (îmran b. Husayn) dedi ki: Üçte ikisi (olacağınızı ümid ediyorum) dedi mi, demedi mi bilemiyorum. Tirmİzî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Bu ayrıca el-Ha-sen’den, o İmran b. Husayn… yolu ile başka şekilde de rivayet edilmiştir.[4]

Yine Tirmizî’deki bir diğer rivayette şöyle denilmektedir: Bunu duyanlar ümitsizliğe kapıldılar, öyle ki yüzlerinde tebessüm görülemedi. Rasûlullah (sav) bunu görünce şunları söyledi: “Siz amel ediniz ve size müjdeler olsun, nefsim elinde olana yemin ederim ki, sizler iki yaratık türü ile birlikte ola­caksınız ve bunlar kiminle birlikte olurlarsa mutlaka onun sayısını çoğaltır­lar. Bunlar ise Ye’cuc ve Me’cuc ile Âdemoğullarından ve İblis’İn çocukların­dan ölenlerdir.” (İmran) dedi ki: Bunun üzerine duydukları o sıkıntı kısmen gitti. Daha sonra şöyle buyurdu: “Siz amel ediniz, size müjdeler olsun ki; Mu-hammed’in canı elinde bulunana yemin ederim. Siz (sayınız itibariyle) insan­lar arasında ancak devenin böğründeki bir ben; gibi yahut bineğin ön aya­ğındaki tüy bitmeyen sert benek gibisiniz.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sa­hih bir hadistir.[5]

Müslim’in Sahih’inde de Ebu Said el-Hudrî’nin şöyle dediği kaydedilmek­tedir: RasûMullah (sav) buyurdu ki: “Yüce Allah: Ey Âdem! diye buyuracak. O, buyur Rabbim huzurundayım. Her türlü hayır Senin ellerindedir. (Peygam­ber) buyurdu ki: Şöyle buyuracak: Cehennem ateşine gidecek kafileyi çıkart. O: Cehennem ateşine gidecek kafile ne oluyor? diyefcek. Yüce Allah şöyle bu­yuracak: Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz kişi. (Peygamber) buyur­du ki: İşte küçük çocuğun saçlarının ağarıp ihtiyarlayacağı, gebe olan her-bir annenin yavrusunu bırakacağı, insanlar sarhoş olmadıkları halde kendi­lerini sarhoş göreceğin vakit budur.

Çünkü Allah’ın azabı pek çetin olacaktır.” (Ebu Said) dedi ki: Bu onlara (ashab-ı kirama) çok ağır geldi ve dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden han­gimiz o kişi (yüzde bir arasına giren kişi) olabilir kt? Şöyle buyurdu: “Size müf-de olsun ki Ye’cuc ile Me’cuc’dan bin kişi ve sizden bir kişi.”[6] Bundan son­ra da hadisin geri kalan bölümlerini az önce geçen İmran b. Husayn hadisine benzer bir şekilde tamamladı.

Ebu Ca’fer, en-Nehhas dedi ki: Bize Ahmed b. Muhammed b. Nafi’ anlat­tı, dedi ki: Bize Seleme anlam dedi ki: Bize Abdu’r-Rezzak anlattı, dedi ki; Bize Ma’mer, Katade’den haber verdi, Katade, Enes b. Malik (r.a)dan dedi ki: “Ey İnsanlar! Rabblnizden sakının, çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir… Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir” buyruğunu okuduktan son­ra dedi ki: Bu Peygamber (sav)a bir yolculukta bulunduğu sırada nazil oldu. Bunu yüksek sesle okudu ve sonunda ashabı onun etrafında gelip toplanın­ca, dedi ki: “Bugünün hangi gün olduğunu biliyor musunuz? Bu aziz ve ce-lil olan Allah’ın Âdem (a.s)a: “Ey Âdem! Kalk, cehennem ehli olacak olan ka­fileyi gönder. Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz kişi cehennem ate­şine, bir tanesi de cennete.” Bu müslümanlara çok ağır geldi, bunun üzeri­ne Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Siz bütün işlerinizde aşırılıktan kaçının ve orta yolu takip edin. Size müjdeler olsun ki, nefsim elinde olana yemin ederim. Siz sair insanlar arasında ancak devenin böğründeki bir ben yahut ta eşşeğin ön ayağında tüy bitmeyen sertçe bir benek gibisiniz. Sizinle bir­likte iki grub yaratık bulunacak ki bunlar ne ile birlikte bulunurlarsa mutla­ka onu çoğaltırlar: Ye’cuc ve Me’cuc ile helak olmuş cin ve insan kâfîrleri”[7]

“Ey insanlar! Rabbinlzden sakının!” buyruğundaki bu nidadan kasıt bütün mükelleflerdir. Yani O’nun size vermiş olduğu emirleri terketmekten, yasaklarını da işlemek cesaretini göstermekten korkunuz, çekininiz.

İttika (sakınmak, korkmak); hoşlanılmayan şeyden korunmak demektir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresinin baş tarafla­rında (2/1-2. âyetler, 4. başlıkta) geçmiştir, tekrara gerek yoktur.

Buyruk: O’na itaat etmek suretiyle, O’nun cezalandırmasından korununuz, sakınınız demektir.

“Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir.” Sarsıntı (zelzele); ileri derecede hareket etmek demektir. Yüce Allah’ın: “Ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber kendisine iman edenlerle birlikte… der­lerdi.” (el-Bakara, 2/214)

Kelimenin aslı; “Bir yerden ayrıldı, hareket edip uzaklaş­tı”, kökünden gelmektedir. “Allah onun ayağını sarstı, hareket ettirdi”, demektir. Bu kelime bir şeyin dehşetini anlatmak için kullanılır.

Bu “sarsıntıdan maksadın kıyamet gününden önce dünyada gerçekleşe­cek ve kıyametin alâmetlerinden birisi olan bilinen, büyük sarsıntı (zelzele) olduğu da söylenmiştir. Hatta cumhurun görüşü budur. Denildiğine göre bu sarsıntı, ramazan ayının ortalarında olacak, ondan sonra ise güneş batıdan doğacaktır. Doğrusunu en İyi bilen Allah’tır,[8]

  1. Onu göreceğiniz gün bütün emzikliler, emzirdiklerini unutur­lar. Her hamile (karnındaki) yükünü bırakır. Sen İnsanları sar­hoş görürsün, halbuki onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.

“Onu göreceğiniz gün” buynığundaki zamir cumhura göre “sarsıntıya aittir. Yüce Allah’ın: “Bütün emzikliler emzirdiklerimi unuturlar. Her ha­mile (karnındaki) yükünü bırakır” buyruğu da bu görüşü pekiştirmektedir. Süt emzirmek ve hamilelik ise ancak dünya hayatında olur.

Bir kesim de burada sözü edilen sarsıntı kıyamet gününde olacaktır, der ve daha önce sözünü ettiğimiz İmran b. Husayn’ın hadisini delil gösterirler. Çünkü o hadiste: “Bugünün hangi gün olduğunu biliyor musunuz?…” ifade­leri geçmektedir. Müslim’in rivayet ettiği Ebu Said el-Hudrî yoluyla gelen ha­disin gereği de budur.

“Unuturlar” yani onlarla değil başka şeylerle uğraşırlar. Bu açık­lamayı Kutrub yapmış ve şu beyiti zikretmiştir:

“Kafaları kaylûle uykusuna daldıkları yerden kaldıran, Ve dostu dostundan başka bir şeyle uğraştıran bir darbe…”

Bunun: “Unuturlar* anlamında olduğu söylendiği gibi “başka şeylerle oya­lanırlar” ve “başka şeylerle uğraşırlar” anlamında olduğu da söylenmiştir. An­lamlar birbirlerine yakındırlar.

el-Müberred, “emzirdiklerini” buyruğunda yer alan; mastar anlamı­nı vermek üzere kullanıldığını söylemiştir. Süt emzirmeyi unuturlar, demektir. el-Müberred der ki: İşte bu, bu sarsıntının dünyada olacağına delil­dir. Zira öldükten sonra dirilişten sonra ne gebelik, ne de süt emzirmek söz konusudur. Ancak şöyle denilmesi müstesnadır: Gebe olarak Ölen bir kadın, yine gebe olarak diriltilir ve kıyametin dehşetinden dolayı karnındaki yav­ruyu düşürür. Süt emzirdiği halde Ölen kadın da aynı şekilde diriltilir… Şöy­le açıklanır: Bu şanı yüce Allah’ın: “Çocukların saçlarını ağartacak bir günden…” (el-Müzzemmil, 73/17) buyruğunu andırmaktadır, diye açıklanır. Bir diğer görüşe göre bu, Sûr’a birinci üfürüş ile birlikte gerçekleşecek­tir. Kıyametin kopmasıyla birlikte insanlar ikinci Nefha’da (üfürüşte) kabir­lerinden hareket edip çıkacakları vakte kadarki sürede olacağı da söylenmiş­tir. Âyet-i kerîmede sözü edilen “sarsıntının kıyamet gününün dehşetli hal­lerini anlatan bir ifade olma ihtimali de vardır. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip çattt ve öyle sar­sıldılar ki.,.” (el-Bakara, 2/214) Peygamber (sav)ın şu duası da buna ben­zemektedir: “Allah’ım! Sen onları bozguna ve sarsıntıya (zelzeleye) uğrat.”[9]

O günün dehşetini söz konusu etmenin faydası, o gün için gerekli hazır­lıkları yapmaya ve salih amellerde bulunarak hazırlıklı olmaya teşvikte bu­lunmaktır.

“Sarsıntının “şey” diye adlandırılması ya gerçekleşmesinin kesinlikle bi­linen bir husus oluşundan dolayıdır. O bakımdan ona fiilen şu anda olma­dığı halde “şey” adı vermek mümkün olmuştur. Zira kesinlikle bilinen bir hu­sus fiilen var olanlara benzer. Yahut ta sonuç göz önünde bulundurularak böyle denilmiştir. Yani bu meydana geleceği vakit büyük bir şey olarak or­taya çıkacaktır. Bu açıklamaya göre; sanki bu ad ona şimdiden verilmemiş gibi bir mana çıkmaktadır. Yani bu sarsıntı meydana geleceğinde çok büyük bir şey ile karşılaşılmış olacaktır. İşte bundan dolayı emzikliler, emzirdikle­rini unutacak ve insanları sarhoş edecektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Sen İnsanları” o kıyametin dehşetinden, kuşatacak korku ve deh­şetten “sarhoş görürsün. Halbuki onlar” içki içtikleri için “sarhoş değiller­dir.”

Meânî âlimleri şöyle demişlerdir: Sen insanları sanki sarhoşmuşlar gibi gö­receksin. Bu şekildeki anlamaya Ebu Zür’a, Herim b. Amr b. Cerir b. Abdul­lah’ın -“te” harfini ötreli olarak-: “Ve insanlar… sana gösterile­cek”, şeklindeki kıraat de buna delâlet etmektedir. Sen insanları bu halde­dirler diye zannedeceksin ve sana böyle gelecek, demektir.

Hamza ve el-Kisaî de “sarhoşlar” anlamındaki kelimeyi “elifsiz olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri ise “elif ile şeklinde okumuş­lardır. Bu İki şekil de “sarhoş” anlamındaki; kelimesinin çoğulunun iki ayrı şeklidir. (Tembel demek olan keslân kelimesinin çoğulunun): “Tembeller” şeklinde gelmesi gibi.

Zelzele (sarsıntı); şiddetlice hareket ettirmek, oynatmak demektir. Zühal (unutmak) ise kişinin karşı karşıya kaldığı İteder, ağrı veya başka meşgul edi­ci herhangi bir sebep dolayısıyla bir şeyden gafil olmak demektir. İbn Zeyd dedi ki: Bu buyruk, kadının karşı karşıya kaldığı keder ve üzüntü dolayısıy­la çocuğunu terkedeceği anlamındadır. [10]

  1. İnsanların bazısı Allah hakkında bilgisizce tartışır ve azgın her şeytana uyar.
  2. Onun hakkında şu yazılmıştır: “O kendisini dost edinen her­kesi mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.”

“İnsanlardan bazısı Allah hakkında bilgisizce tartışır.” Denildiğine gö­re kastedilen kişi, en-Nadr b. el-Hâris’dir, O: Yüce Allah çürümüş ve topra­ğa dönüşmüş olan varlıkları diriltmeye kadir değildir, demişti.

“Ve” o bu sözlerinde “azgın” azgmlaşıp, duran “her şeytan’a uyar.” “Onun hakkında şu yazılmıştır: O kendisini dost edinen herkesi” -Ka-tade ve Mücahid’e göre- şeytanı dost edinen herkesi “mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.” [11]

  1. Ey İnsanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak Biz sîzi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra şekil belli belirsiz bir çiğnem etden (ya rattık), Size açddayalım diye rahimlerde dilediğimizi belli bir za­mana kadar durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartı­yoruz, sonra en güçlü ve olgun çağınıza ermeniz için (bunu ya­pıyoruz). Kiminiz ölür, kiminiz de ömrün en zayıf ve fena döne­mine döndürülür. Önceden bümlş olduğu şeyleri bilmez ol sun diye. Sen yeryüzünü kuru ve ölü görürsün de Biz üzerine su­yu indirdiğimizde sarsılır, kabarır ve her çeşit güzel bitkiden bi­tirir.

Yüce Allah’ın: “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa… belli bir zamana kadar durduruyoruz” buyruğu ile ilgi li olarak açıklamalarımızı on iki başlık halinde sunacağız: [12]

1- İnsanın Yaratılışı, Öldükten Sonra Dirilişin Delilidir:

Yüce Allah’ın: “Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa…” buyruğu ile bütün insanlara karşı ilk yaratılış delil olarak gösterilmek­tedir. “Şüpheniz varsa” İfadesi bu hususta bilgiye bağlı olarak söz söyleme gereğini ihtiva etmektedir.

el-Hasen b. Ebi’l-Hasen; “el-ba’s: Öldükten sonra diriltilmek” kelimesini “ayn” harfini üstün olarak; şeklinde okumuştur. Bu Basrahlara göre “el-ba’s”in bir söyleyiş şeklidir. Kûfelilere göre ise bu; in hafifletilmiş (sükunu kaldırılmış) söylenişidir.

Buyruk: Ey insanlar! Eğer tekrar yaratılmaktan yana şüphe içerisindeyse­niz “muhakkak Biz sizi topraktan yarattık” demektir. Yani insanlığın ilk ata­sı olan babanız Âdem (a,s)ı “topraktan yarattık” demektir.

“Sonra* onun soyundan gelenleri “nutfeden” yarattık. Nutfe; menidir, az­lığı dolayısıyla ona nutfe denilmiştir. Nutfe az miktardaki su demektir, çok miktarda olması halinde de aynı tabir kullanılabilir. Şu hadiste de bu İfade kullanılmıştın “O kadar ki süvari her iki nutfe arasında yolculuk yapar ve hiçbir zulümden korkmaz. “[13] Bununla do­ğudaki deniz ile batıdaki denizi kastetmiştir.

“en-Natf” yağmur demektir. Fiil olarak; şeklinde kulla­nılır.Yağmuru sürekli devam eden gece demektir.

“Sonra alakadan” buyruğundaki; “Alaka” donmuş kan demektir, “el-Alak” ise taze kan anlamına gelir. Oldukça kırmızı kan demek olduğu da söy­lenmiştir.

“Sonra da… bir çiğnem etten” yarattık. “Mudğa (bir çiğnem et)” çiğne-nebilecek miktardaki az et demektir. Hadis-i şerifte yer alan: “Şunu biliniz ki hiç şüphesiz bedende bir çiğnemlik et vardır…”[14] bulgunda da bu kelime kullanılmıştır.

Burada sözü edilen aşamalar dört aylık bir süreyi kapsar. İbn Abbas der ki; Bu dört aydan sonraki on günde ise cenine ruh üflenir. İşte kocası vefat etmiş olan kadının iddeti de bu kadardır, yani dört ay on gündür. [15]

2- Anne Karnındaki Yavrunun Durumu île İlgili Rivayetler:

Yahya b. Zekeriya b. Ebi Zaide şunu rivayet eder: Bize Davud, Âmir’den anlattı. O Alkame’den, o İbn Mes’ud’dan, onun da İbn Ömer’den rivayetine göre nutfe, rahimde yerleştikten sonra melek onu eline alır ve: Rabbim der erkek mi, dişi mi, bahtiyar mı, bedbaht mı, eceli ne, ameli ne, ve nerede öle­cek? diye sorar. Ona: Ana kitaba git, sen orada bu nutfe ile ilgili bilgileri bu­lacaksın, denir. Melek oraya gider ve ana kitapta onun ile ilgili bilgileri bu­lur. Bu nutfe yaratılır, rızkını yer, izlerini bırakır (amelde bulunur). Eceli gel­di mi canı alınır, kendisi için takdir edilmiş olan yerde defnedilir. Âmir da­ha sonra: “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak Biz sizi topraktan yarattık” buyruğunu okudu.[16]

Sahih(-i Buhârî ve Müslim)’de Enes b. Mâlik’ten -hadisi Rasûlullah’a ref ederek- şöyle dediği kaydedilmektedir: “Şüphesiz Allah rahim ile bir melek görevlendirmiştir. Bu melek: Rabbim nutfe oldu, Rabbim alaka oldu, Rabbim mudğa (bir çiğnemlik et) oldu, der, Yüce Allah bir şeyi yaratmaya hükmet­meyi murad edince, melek der ki; Rabbim erkek mi, dişi mi, bedbaht mı, bah­tiyar mı? diye sorar. Rızkı nedir? Eceli nedir? O, annesinin karnında iken (bun­lar) böylece yazılır. “[17]

Yine Sahih(-i Müslim)’de Huzeyfe b. Esîd el-Gıfârî’den şöyle dediği riva­yet edilmektedir: Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: “Nutfe üze­rinden kırk iki gün geçtikten sonra yüce Allah ona bir melek gönderir. Ona suret verir, kulağını, gözünü, derisini, etini, kemiklerini yaratır. Sonra da o melek: Ey Rabbim! erkek mi, yoksa dişi mi?… diye sorar” deyip, hadisin ge­ri kalan bölümünü zikretti.[18]

Yine SahihC-i Buhârî ve MüslirrO’de Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle dedi­ği rivayet edilmektedir Doğru sözlü ve doğru sözlülüğü tasdik edilen Allah Rasûlü bize şunu anlattı; “Sizden herbirinizin hilkati annesinin karnında kırk günde bir araya getirilir. Sonra yine bu kadarlık bir süre içerisinde bir alaka olur, sonra onun gibi bir sürede bir mudğa olur. Daha sonra melek gön­derilir, o da ona ruh üfler. Meleğe şu dört kelimeyi (yani) rızkını, ecelini, ame­lini, mutlu mu, bahtiyar mı olduğunu yazması emredilir…”[19]

İşte bu hadis, bundan önceki hadisleri tefsir etmektedir. Çünkü burada şu ifadeler yer almaktadır: “Sizden herhangi biriniz annesinin karnında kırk gün­lük bir süre içerisinde nutfe olarak bir araya getirilir. Sonra kırk günlük bir sürede bir alaka olur, sonra kırk günlük bir sürede bir mudğa olur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruhu üfler.” İşte böylelikle dört aylık bir süre geç­miş olur. Bundan sonraki on gün İçerisinde de melek ruhu üfler. İşte İbn Ab-bas’ın dediği gibi kocası vefat etmiş kadının beklemesi gereken İddet süre­si de bu kadardır.

Hadisteki: “Sizden herhangi biriniz annesinin karnında,., yaratılır” şeklin­deki ifadeyi İbn Mes’ud açıklamış bulunmaktadır. el-A’rneş’e: Annesinin karnında bir araya getirilir ifadesi ne demektir? diye sorulmuş, o şöyle cevab vermiştir: Bize Hayseme anlattı, dedi ki: Abdullah (b*. Mes’ud) dedi ki: Nut­fe rahime düşüp de ondan (yüce Allah) bir insan yaratmayı murad ederse bu nutfe kadının teninin her tarafına, herbir tırnağının, herbir tüyünün altına da­ğılır. Sonra kırk gün süre ile kalır, sonra rahimde bir kan olur. İşte onun bir araya getirilmesi demek, bu demektir. İşte alaka oluş süresi de budur. [20]

3- İlgili Hadislerde Yaratma ve Suret Vermenin Melek’e Nisbet Edilmesi Mecazidir;

Bu rivayetlerde yaratıp, suret vermenin meleğe nisbet edilmesi gerçek an­lamıyla değil, mecazi anlamdadır. Onun mudğada yaptığı işler yüce Al­lah’ın kudreti, yaratması ve icadı ile suret verip şekillendirmesi sonucu ger­çekleşir. Nitekim yüce Allah gerçek yaratmayı bizzat kendisine nisbet etmiş ve bütün yaratıklara nisbetinîn kökünü ortadan kaldırmış ve şöyle buyurmuş­tur: “Andolsun ki sizi yarattık, sonra da size şekil verdik.” (el-A’raf, 7/11); “Andolsun ki Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu sağ­lam bir karargahta yerleşen bir nutfe kıldık.” (el-Mu’minun, 23/12-13)

Burada da şöyle buyurmaktadır: “Ey İnsanlar! Eğer öldükten sonra di-riltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak ki Biz sizi topraktan yarat­tık. Sonra nutfeden, sonra alakadan…” Bir başka yerde de şöyle buyurmak­tadır: “Sizi yaratan O’dur. Buna rağmen kiminiz kâfir oluyor, kiminiz de mü’min oluyor.” (et-Teğâbun, 64/2) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O size suret verip, suretlerinizi güzelleştirmiştir” (el-Mu’min, 40/64); “Andol-sun Biz, insanı gerçekten ahsen-i takvimde yarattık.” (et-Tîn, 95/4); “O in­sanı bir kan pıhtısından yarattı.” (el-Alak, 96/2) Ve buna benzer daha bir çok âyet-i kerîme.

Bununla birlikte pek çok kafi delil ve belgede âlemlerin Rabbinden baş­ka yaratıkların yaratıcısı olmadığını ortaya koymaktadır. İşte hadis-i şerifte­ki: “Sonra melek gönderilir ve ona ruh üfler” ifadeleri hakkında da aynı şey­leri söyleyebiliriz. Yani “üflemek” yüce Allah’ın nutfeye ruhu ve hayatı ya­ratmasının bir sebebidir. Mutad olan diğer sebebler hakkında da aynı şeyler söylenebilir. Bütün bunlar hep yüce Allah’ın yaratması ve var etmesi ile olur, başka yolla değil, Bu esas kaideyi iyice düşünmeli ve buna sımsıkı sarılma­lıyız. Böylelikle sapıkların görüşlerinden, tabiatçıların ve diğerlerinin yanlış kanaatlerinden kurtulmak mümkün olur. [21]

4- Cenine Ruh Üflenmesi İçin Geçen Süre ve İlgili Hükümler:

Cenine yüzyirminci günden sonra ruh üflendiği hususunda ilim adamla­rı arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu da dört ayın tamamlanıp, beşinci aya gir­mesi demektir. Nitekim hadislerle bunu açıklamış bulunuyoruz. İşte çocuğun kimden olduğu hususunda anlaşmazlık halinde, boşanmış kadınlar hamile ise­ler, onlara verilmesi gereken nafaka hakkında söz konusu olan hükümler­de buna baş vurulur. Böyle olmasının sebebi artık ceninin annesinin karnın­da hareket etmeye başlaması ile varlığının kesinlikle anlaşılmasıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, kocası vefat etmiş kadının dört ay, on günlük süre iddet beklemesinin hikmetidir. Bu şekilde beşinci aya girmekle birlik­te hamilelik ortaya çıkmayacak olursa, bu süre sonucunda rahimde hami­leliğin bulunmadığı muhakkak olarak anlaşılır. [22]

5- Nutfe ile İlgili Hükümler:

Nutfenin bir şey olmadığı kesinlikle bilinmektedir. Dolayısı ile eğer rahim­de bif afava gelip toplanmadan İfadın bu nutfeyi bırakacak (düşürecek) olur­sa, ona herhangi bir hüküm taalluk etmez. Bu haliyle tıpkı erkeğin sulbün­de gibidir. Şayet kadın bunu bir alaka olarak düşürecek olursa, o vakit biz nutfenin (rahimde) karar kıldığına, toplanmış olduğuna ve bir çocuk oldu­ğu muhakkak olarak anlaşılan hallerden ilk hale geçmiş olduğuna dair ke­sin bilgi sahibi oluruz. Buna göre alaka ve ondan daha ileri durumdaki bir çiğnemlik et parçasının düşürülmesi, gebeliğin düşürülmesidir ve bununla ra­him (gebelikten yana) temizlenmiş olur ve böylelikle de iddet sona erer. Bu şekildeki bir düşük ile de kadın (cariye) hakkında um-veled (efendisinden çocuk doğurmuş olma) hükmü sabit olur. Malik’in ve onun mezhebindekilerin görüşü budur.

Şafiî (r.a) da şöyle demektedir: Alaka düşürme muteber değildir. Yalnız­ca suretin ve çizgilerin ortaya çıkmasına itibar edilir. Eğer çizgiler belirgin ol­mayıp sadece et parçası ise, bu husustaki nakil ve tahrice binaen iki görüş söz konusudur. Nass ile sabit görüşe göre bu yolla iddetin sona ereceğidir, ancak annenin bununla um veled olamayacağıdır. Onlar şunu gerekçe gös­terirler: Çünkü iddet, akan kan ile sona erdiğine göre, başka şey ile sona er­mesi öncelikle söz konusudur. [23]

6- “Şekli Belli Belirsiz Bir Çiğnem Et”:

Yüce Allah’ın: “Şeklibelli belirsiz” ifadesi hakkında el-Ferrâ şöyle demek­tedir: “Şekli belli” hilkati tam ve eksiksiz, “belirsiz” ise düşük demektir.

İbnu’l-Arabî de şöyle demektedir: “Şekli belli” yani hilkati başlamış, “be­lirsiz” ise henüz suret ve şekil verilmemiş demektir,

İbn Zeyd dedi ki: “Şekli belli” yüce Allah’ın başını, ellerini ve ayakları­nı yaratmış olduğudur. “Belirsiz” ise hiçbir şeyi yaratılmamış olan demek­tir.

İbnu’l-Arabî der ki: Bizler kelimenin asıl köküne (iştikakına) baş vurdu­ğumuz takdirde şunu görürüz: Nutfe, alaka ve mudğanın herbirisi “muhal-laka’ dır, çünkü hepsi de yüce Allah’ın yaratması (halkı)dır. Ancak şanı yü­ce Allah’ın: “Sonra onu bambaşka bir hilkat olarak var ettik” (el-Mu’minûn, 2.V14) buyruğunda belirtildiği gibi, hilkatin son aşaması olan suret vermeyi göz önünde bulunduracak olursak, o vakit İbn Zeyd’İn görüşünü kabul et­memiz uygun olur.

Derim ki: (Şekli belli, belirsiz diye meali verüen “muhallaka ve ğayr-i mu­hallaka” İfadelerinin mastarı olan) et-tahlîk; “halk: yaratmak”dan gelmekle­dir. Bu kipte çokluk anlamı vardır, buna göre ardı arkasına değişik aşama­lardan geçen, ardı arkasına yaratılmış demektir. Nutfe olduğu takdirde de o mahluk demektir. Bundan dolayı yüce Allah: “Sonra onu bambaşka bir hilkat olarak var ettik” (el-Mu’minûn, 23/14) diye buyurmaktadır. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın: “Şekil belli belirsiz” buyruğu dü­şük yapılan yavruya değil, bizatihi anne karnındaki yavruya râci’dir. Yani şa­nı yüce Rabbimiz onlardan kimisinin bir çiğnem etten sonraki yaratılışını ta­mamlar ve onun bütün azalarını yaratır. Kimisinin ise hilkati eksik olur, or­ganları tam oimaz.

Bir başka açıklama da şöyledir: Şekli belli demek kadının tam doğum za­manında doğurmasıdır, İbn Abbas der ki: “Şekli belli” canlı doğan demek­tir, “belirsiz” ise düşük demektir. (Şair) şöyle demiştir:

“Şekli belirsiz (ğayr-i muhallaka, düşük) için mi ağlıyorsun? Yazık sana, nerede kararlılık, nerede haya?” [24]

7- Düşük Yapmak ve Tam Çocuk Doğurmakla ile İlgili Bazı Hükümler:

İlim adamlarının icmâı ile cariye, hilkati tam bir düşük yapacak olursa, “um veled’7 olur. Malik, Evzaî ve diğerlerinin kanaatine göre ise şekli ister belir­li, ister belirsiz olsun bir çiğnem et ile dahi um veled olur. Mâlik, eğer onun bir çiğnem et olduğu bilinirse, şartını kaydeder.

Şafiî ve Ebu Hanife derler ki: Eğer parmak, göz yahut buna benzer Âde-moğuiiarının hilkatinden olduğu bilinen herhangi bir organı açıkça şekillen­miş ise, bundan dolayı düşük yapan cariye, um veled olur.

Yine ilim adamları icmâ ile şunu kabul etmişlerdir: Doğan çocuk ağlaya­rak doğduğu takdirde cenaze namazı kılınır, eğer ağlayarak doğmazsa Mâ­lik, Ebu Hanife, Şafiî ve diğerlerine göre cenaze namazı kılınmaz.

İbn Ömer’den cenaze namazının kılınacağı rivayet edilmiştir. İbnu’1-Mü-seyyeb, İbn Şîrîn ve başkaları da böyle demişlerdir,

el-Muğtre b. Şu’be’den rivayet edildiğine göre o, düşüğün de cenaze namazının kılınmasını emreder ve şöyle dermiş: Onlara isim veriniz, yıkayıni2, kefenleyiniz ve kefenlerini kokulandırınız. Çünkü yüce Allah İslâm sayesin­de sizin küçüğünüzü de, büyüğünüzü de mükerrem kılmıştır. Daha sonra da şu: “…Muhakkak Biz sizi topraktan yanıttık. Sonra nutfcden, sonra… şek­li belli belirsiz bir çiğnem etden” buyruğunu okurdu.

İbnu’l-Arabî der ki: Muğîre b. Şu’be’nin “düşük” tabiri ile hilkati belirgin­leşmiş düşüğü kastetmiş olma ihtimali vardır. İşte kendisine isim verilen dü­şük budur. Hilkati belirginleşmemiş düşük ise bu manada bir varlık sahibi değildir,

Seleften bazıları şöyle demişlerdir: Kendisine ruh üflendiği ve dört ayı ta­mamladığı takdirde düşüğün namazı kılınır.

Ebû Dâvûd’da yer alan rivayete göre; Ebu Hureyre (r.a) Peygamber (sav)den: “Doğan çocuk ağlayarak doğdu mu miras alır” diye buyurduğunu rivayet etmiştir.[25]

İstihlâl (hadisin tercümesinde: Ağlayarak doğmak) sesi yükseltmek demek­tir. O halde bu şekilde sesi çıkan, yahut organlarını oynatan, aksıran ya da nefes alan herbir çocuk, hayat sahibi olduğuna delâlet eden bu hususların varlığı dolayısıyla miras alır. Süfyan es-Sevrî, el-Evzaî ve Şafiî de bu görüşü benimsemişlerdir.

el-Hatta bî der ki: En güzel görüş rey sahiplerinin görüşüdür. Malik ise şöy­le demektedir: Hareket etse ve aksırsa dahi sesini çıkarmadıkça ona miras ve­rilmez. Bu görüş Muhammed b. Şîrîn, eş-Şa’bî, ez-Zührî ve Katade’den de ri­vayet edilmiştir. [26]

8- Müessir Bir Fiil Dolayısıyla Düşük Yapmanın Hükmü:

Malik (r.a) der kî: Bir kimsenin, karnına vurması dolayısı ile kadın düşük yapsa ve bunun, bir çiğnem et yahut bir kan pıhtısı ya da bir cenin olduğu anlaşılırsa, gurre[27] verilir.

Şafiî de şöyle demektedir: Onun hilkati açıkça ortaya çıkmadıkça hiçbir şey gerekmez.

Malik der ki: Cenin düşüp de ağlayarak doğmazsa gurre icab eder. İster hareket edip kımıldasın, ses çıkararak doğmadıkça gurre gerekir. Ses çıkar­ması halinde ise tam bir diyet verilir.

Şafiî (r.a) ile diğer bölgelerin fukahası şöyle derler: Hareket edip kımıl­damak, aksırmak, ağlamak yahut başka bir yolla hayatta olduğu kesin ola­rak bilinen herbir sebeb dolayısıyla tam bir diyet gerekir. [28]

9- Düşük Dolayısıyla İddet Sona Erer mi?:

Kadı İsmail, iddet bekleyen kadının düşük yapmakla, iddetinin sona ere­ceğini zikretmektedir. O, buna düşüğün de bir hamilelik olduğunu delil gös­terir ve şunları söyler: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hamile olanların iddetleri ise yüklerini bırakmalarıdır.” (et-Talâk, 65/4)

Kadı İsmail der ki: Buna delil de böyle bir düşüğün babasından miras al­masıdır. Bu da onun hem hilkat itibariyle var olduğuna, hem çocuk olduğu­na, hem de kendisine hamile kalındığına delildir.

İbnu’I-Arabî der ki; Eğer şekli belirgin değil ise sözü edilen bu hüküm­lerin hiçbirisinin cenin ile ilgileri olmaz.

Derim ki: Sözünü ettiğimiz kelimenin türeyişi ve Peygamber (sav)ın: “Sizden herbirinizin hilkati annesinin karnında.,, bir araya getirilir” ifadele­ri söylediklerimizin doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Diğer taraftan ister kan pıhtısı, isterse de bir çiğnemlik et halinde düşük yapan bir kadın hak­kında: Önce hamile idi ve rahminde karar kılmış bulunanı bıraktı, dememiz doğru olur. O halde yüce Allah’ın: “Hamile olanların iddetleri ise yükleri­ni bırakmalarıdır.” (et-Talâk, 65/4) buyruğu bu gibi kadınları da kapsamı­na alır. Diğer taraftan kadının, henüz bedeninin ilk aşamasında bulunan nut-feyi düşürmesi, şekli belirgin düşük yapması gibidir, bu da açıkça anlaşılan bir husustur. [29]

10- Düşük Yapmanın Fazileti:

İbn Mace şunu rivayet etmektedir: Bize Ebubekr b. Ebi Şeybe anlattı: Bi­ze Halid b. Mahled anlattı: Bize Yezid, Abdu’l-Melik en-Nevfelî’den anlattı. O, Yezid b. Rûman’dan, o Ebu Hureyre’den naklen dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Önden göndereceğim bir düşük benim için geride bıraka­cağım bir at binicisinden daha hayırlıdır.”[30] Bu hadisi el-Hakim, “Mârifetu Ulûmi’l-Hadîs” adlı eserinde Süheyl b. Ebi Salih’den, o babasından, o da Ebu Hureyre’den naklen rivayet etmiş ve şöyle demiştir: “… geriye bırakacağım bin tane at binicisinden benim için daha sevimlidir.” [31]

11- Kudretimizi Size Açıkça Gösterelim Diye:

“Size açıklayalım diye” buyruğu, sizin yaratılışınızı aşamadan aşamaya ge­çirmek suretiyle, kudretimizin kemalini size gösterelim diye, demektir.

“Rahimlerde… durduruyoruz” buyruğunda “durduruyo­ruz” anlamındaki; nasb ile okunmuştur. “Çıkartıyoruz” keli­mesi de böyle okunmuştur. Bunu Ebu Hatim, Ebu Zeyd’den o el-Mufad-dal’dan, o Âsim’dan rivayet etmiş ve şöyle demiştir: Ebu Hatim dedi ki: Nasb ile okumak bu fiilleri atfetmek dolayısıyladır.

ez-Zeccac der ki: “Durduruyoruz” anlamındaki fiil sadece üstün ile oku­nabilir, çünkü burada anlam: Biz bunları rahimlerde dilediğimizi durduralım diye yapıyoruz, şeklinde değildir. Yüce Allah’ın onları yaratması kendileri­ne doğruyu ve salâhın yomnu göstermesi içindir.

Biz onlara öldükten sonra dirilişi açıkça gösterelim diye… anlamında ol­duğu da söylenmiştir. O takdirde bu, iki ifade arasında bir ara cümlesi de­mek olur. Bu kesirn de “durduruyoruz” anlamındaki fiili ref ile okumuşlar­dır. Anlamı da: Biz durduruyoruz, şeklînde olur. Cumhurun kıraati bu şekil­dedir.

Bu fiil; “Durduruyor” diye “ya” ile okunduğu gibi “çıkartıyoruz7′ an­lamındaki fiil de “ya” ile şeklinde (çıkartıyor anlamında) okunmuş­tur. Buna göre fiillerin ref’ ile okunması uygundur.

İbn Vessâb “dilediğimizi” anlamındaki buyruğu “nûn” harfini esrelî ola­rak; diye okumuştur.

“Belli bir zaman (ecel-i müsemmâ)” teninden, cenine değişebilmekte­dir. Kinlisi erken düşmekte, kimisi tamamlanmakta ve canlı olarak dünyaya gelmektedir. Şanı yüce Allah’ın “dilediğimizi” diye buyurarak “dilediği­miz kimseyi” diye buyurmaması, ifadenin hamile kalınana râci olmasından dolayıdır. Yani o gebe kalınan ceninden ve et parçasından dilediğini orada bırakmaktadır. Bunlar İse cansız varlıklar olduğundan dolayı bunlardan “şey” anlamına gelen; lafzı ile söz edilmiştir. [32]

12- Çocukluk ve Sonraki Aşamalar:

“Sonra sîzi bir çocuk olarak” yani çotuklar halinde “çıkartıyoruz.”

Çünkü bu, bir cins isimdir. Diğer taraftan Araplar kimi zaman çoğuldan da (burada olduğu gibi) tekil isimle söz etmektedirler. Şair de söyle demiştir;

“Onu seviyorum diye (o kadınlar) kınıyor ve ayıplıyorlar beni. Elbetteki kmayıcılar bana bir emir olamaz.”

Burada şair “emirler” demiyerek tekil olarak “emir” demiştir.

el-Muberred de şöyle demektedir: Bu “rıza, adi (adalet)” gibi mastar ola­rak kullanıl an bir isimdir. O bakımdan tekil hakkında da, çoğul hakkında da kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve kadınların avret yer­lerini anlamayan erkek çocuk(lar)dan…” (en-Nur, 24/31)

et-Taberî der ki: Burada “çocuk olarak” anlamındaki kelime temyiz oia-rak nasbedilmiştir. Yüce Allah’ın: “Bununla bera­ber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa…” (en-Nisa, 4/4) buyruğunda olduğu gibi.

Anlamın: Sonra sizden herbirinizi çocuk olarak çıkartıyoruz, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Tıfl (çocuk); kelimesi çocuğun sütten kesildiği zamandan itibaren ergen­lik yaşına kadar olan dönemi anlatmak için kullanılır. Yabani herbir dişinin yavrusuna da aynı şekilde “tıfl” denilir.

da görüldüğü gibi bir, iki ve daha çok kız çocukları için, bir erkek çocuğu için ve birden fazla erkek çocukları için hep aynı şekilde olmak üzere “tıfl” kullanılır. Bununla bir­likle “Erkek çocuk, kız çocuk, iki erkek çocuk, iki kız çocuk ve çocuklar” şeklinde de kullanılır. Kız çocukları kastet­mek maksadıyla; şekli kullanılmaz. “Kadının çocuğu ol­du” demektir, ise beraberinde yavrusu bulunan ve doğurma vakti de yakın ceylan demektir. Dişi deve hakkında da böyle kullanılır, çoğulları da; şekillerinde gelir. “Ta” harfi üstün olarak Yumuşak de­mektir, mesela; “Yumuşak (küçük) kız çocuğu”, demektir. da yumuşak parmak anlamındadır, “Gecenin karanlı­ğı bastırdı”, anlamındadır. Harekeli olarak; ise güneşin batıya doğru kaydığı ikindi sonrası vaktini anlatır. Yine şekli, yağmur demektir. Şa­ir şöyîe demiştir:

“Süreyya yıldızı yağmurunun bağışladığı alçak düzlük bir araziye…” “Sonra en güçlü ve olgun çağınıza ermcnîz için” buyruğundaki “sonra” buyruğu yüce Allah’ın: “Nihayet oraya gelip, ka­pıları açılacağında…” (ez-Zümer, 39/73) buyruğundaki “vav” gibi fazladan gelmiştir.”Sonra” kelimesi “vav” gibi nesak (atı O harflerindendir.

“Güçlü ve olgun çağınıza” akıllarınızın kemal derecesine ve gücünüzün nihai noktasına… Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/151-153. âyetler, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Kiminiz ölür, kiminiz de ömrün en zayıf ve fena” en değersiz ve en ge­ri “dönemine döndürülür.” Bu, kocamıslık ve bunamışlık halidir ve sonun­da kişi akledemeyecek dereceye kadar varır. Bundan dolayı yüce Allah: “Ön­ceden bilmiş olduğu şeyleri bilmez olsun diye” diye buyurmaktadır. Yasin Sûresi’nde de şöyle buyurmaktadır: “Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu baş aşağı çeviririz.” (Yasin, 36/68)

Peygamber (sav) da şu şekilde dua ederdi:

Allah’ım cimrilikten Sana sığınırım, korkaklıktan Sana sığınırım, ömrün en zayıf ve fena dönemine döndürülmekten Sana sığınırım, dünya fitnesinden ve kabir azabından Sana sığınırım. “[33] Bu hadisi Nesaî, Sad’dan rivayet etmiş­tir. O da bu duayı yazı öğreten öğretmenin küçük çocuklara öğrettiği gibi ço­cuklarına öğretirdi. en-Nahl (16/70. âyetin tefsirinde) bu anlamdaki açıkla­malar geçmiş bulunmaktadır.

“Sen yeryüzünü kuru ve ölü görürsün” buyruğunda yüce Ailah öldük­ten sonra dirilişe daha güçlü bir delili söz konusu etmektedir. Birincisinde: “Muhakkak Biz sizi topraktan yarattık” diye buyurmuş ve belli bir toplu­luğa hitab etmişti. İkincisinde ise: “Sen yeryüzünü… görürsün” diye buyu­rarak tek bir kişiye hitab etmektedir. Böylelikle bir lafız, diğerinden ayrılmış olmaktadır. Ancak öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere delil getirmek ba­kımından anlam arasında bir ilişki vardır, kopukluk yoktur.

“Kuru ve ölü” hiçbir şey bitirmeyen kupkuru demektir. Bu açık­lamayı İbn Cüreyc yapmıştır. İzi, alametleri silinmiş diye de açıklanmıştır, çün­kü: “iz ve alâmetlerinin silinmesi” demektir. el-A’şâ şöyle demiştir:

“Kuteyle: Tenine ne oldu seni solgun ve zayıf görüyorum, Elbiselerini de çürümüş ve el değmekle darmadağın olacak gibi.”

el-Herevî bu ifadenin toprağı bulunan kuru arazi demek olduğunu söy­lemiştir. Şemir de şöyle demektedir: Bir yerin ağaçlarının çürüyüp yok olma­sı halini anlatmak üzere; denilir. “Sesleri dindi”, demektir, ise, yerde hayat, bitki, ağaç gibi bir şeyin bu­lunmaması ve ona yağmurun isabet etmemesi halini anlatır. Hadis-i şerifte: “O kadar ki açlıktan nerdeyse helak olacaktı[34] denil­miştir. Elbise çürüyüp, eskimesi halinde; “Elbise eskidi, es­kir” şeklinde fiil kullanılır. Ateşin sönüp, dinmesini anlatmak için de:denilir.

“Biz ürerine suyu indirdiğimizde sarsılır” yani hareket eder. Sarsılmak (el-ihtizâz): Şiddetlice hareket etmek demektir. “Bir şeyi hareket ettirdim, o da hareket etti”, demektir. De­velerin kendilerine söylenen şarkı üzerine yürüyüşünde hareket etmesi ha­lini anlatır. Yıldızın hızlıca kayıp, dağılması halinde; denildiği gi­bi, “Hızlıca kayıp dağılan yıldız” demektir. Buna göre yer de bit­ki İle sarsılıp, dağılır. Çünkü bitki görülmeyecek bir şekilde yerin bir bölü­münü diğer bir bölümünden ayırmadıkça toprağın üzerine çıkmaz. Bundan dolayı bitkinin çıkmasına mecazi olarak “sarsılma (ihtizaz)” denilmiştir. “Onun (yerin) bitkisi sarsıldı”, ifadesinde ise muzaf hazfedilmiştir. Bu açıklamayı da el-Müberred yapmıştır. Bir şeyin sarsılması (ihtizazı) şiddet­lice hareket etmesidir. Nitekim şair de böyle demiştir:

“Ayağa kalktı mı eğilip, bükülür, yürürse sarsılır (salınır), Tıpkı yeşil yaprakları ile sorgun ağacı dalının sarsılması gibi.”

Sarsılma, yere göre bitkide daha fazla görülür.

“Kabarır” yani yükselir ve artış gösterir demektir. Bunun şişer anlamına geldiği de söylenmiştir, mana itibariyle birdir. Asıl anlamı ise artış göstermek­tir, çünkü; Arttı anlamındadır (Faiz anlamındaki) er-ribâ ile (yüksekçe yer ve tepe anlamındaki) er-Rabve de buradan gelmektedir.

Yezid b. el-Ka’kâ ile Halid b. İlyas bu kelimeyi; diye okumuşlardır. Yani kavmi etrafı görebilen yüksekçe bîr yerden gözetleyerek koruyan kişi demek olan “er-rabîe” konumuna gelinceye kadar yükseldi, demektir. Bu işi yapan kimseye de ile mübalağa kipi olarak da denilir. Şa­ir İmruul-Kays der ki:

“Bundan, önce biz kimse kendisinin farkına varmaam diye saklanıp,

gizlenen bir gözcü gönderdik.

Ağaçlar arasında gizlenerek kendisini koruyup, gizleyen ve tuzak kurmak kastıyla hilekârca yürüyen bir kurt gibi.”

“Ve her çeşit” her türlü ve “güzel” görünümlü “bitkiden bitirir.” Bu açık­lama Katâde’den nakledilmiştir.

Yani onu gören ondan hoşlanır, güzel görür. “Behçet;” güzellik dernek­tir, mesela; “Güzel görünümlü adam” denilir. “He” harfi ötre-li olarak; “Güzel göründü, güzel görünmek, gü­zel görünüş, güzel görünümlü kişi (veya şey)” denilir, “Güzelliği ho­şuma gitti,” anlamındadır.

Şanı yüce Allah’ın yeryüzünü bitki bitirmek ile nitelendirmesi, “Sarsılır, kabarır” fiilleri bitkiye değil de yeryüzüne raci olduğunu göstermektedir. Doğ-rusunvı en iyi bilen Allah’tır. [35]

  1. Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir ve çünkü O, ölü­leri diriltir. Gerçekten O, herseye güç yetirendir.
  2. Ve çünkü hiç şüphesiz kıyamet gelecektir. Onda hiç şüphe yok­tur ve Allah muhakkak kabirdekilerl diriltecekttr.

“Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir.” Yüce Allah bütün var-unn mnrlaka kendisine muhtaç olduklarını, kudret ve tercihine uygun bir şekilde bunları müsahhar kıldığını daha önce geçen; “Ey insanlar! Eğer öl­dükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa, muhakkak Biz… ve her çeşit güzel bitkiden bitirir” buyruğu ile dile getirdikten sonra: “Bu böy­ledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir ve çünkü O, ölüleri diriltir. Ger­çekten O, herşeye güç yetirendir. Ve çünkü hiç şüphesiz kıyamet gelecek­tir, onda hiç şüphe yoktur ve Allah muhakkak kabirdekileri diriltecektir” diye buyurmaktadır. Böylelikle şanı yüce Allah bununla O’nun dışında bu­lunan bütün varlıkların gerçekten var olmalarına rağmen bizzat kendilerin­den kaynaklanan bir hakikatlerinin bulunmadığına dikkat çekmektedir.

Çünkü bu varlıkların hepsi Allah tarafından musahhar kılınmış ve O’nun tasarrufu altındadır. Gerçek anlamıyla hak ise mutlak var ve mutlak gani (muhtaç olmayan) varlıktır. Herbir varlığın var oluşu, varlığı vacib olandan gelmektedir. İşte bundan dolayı yüce Allah bu sûrenin sonlarında “O’ndan başka taptıkları ise bizatihi bâtıldır” (el-Hacc, 22/62) diye buyurmakta­dır.

Hak hiçbir şekilde değişikliğe uğramayan, zeval bulmayan, sabit olarak var olan demektir, Bu ise yüce Allah’tır.

Kulları üzerinde hak sahibi diye de açıklandığı gibi, fiilerindeki mana iti­bariyle O haktır, diye de açıklanmıştır.

ez-Zeccac der ki: “Bu” anlamındaki buyruk ref mahallindedir. Durum si­ze nitelendirildiği ve açıklandığı şekildedir, demektir.

“Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir.” Yani buna sebep yüce Allah’ın hakkın tâ kendisi olmasıdır. (ez-Zeccac) ayrıca der ki: “Bu” işaret İsminin nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani Allah bunu böylece yapmıştır, çün­kü O hakkın tâ kendisidir.

“Ve çünkü O, ölüleri diriltir. Gerçekten O, herşeye de güç yetiren­dir.” Çünkü O, istediği her şeye kadir olandır.

“Ve çünkü hiç şüphesiz kıyamet gelecektir” buyruğu “çünkü Allah hakkın tâ kendisidir” buyruğuna lafız itibariyle bir atıftır, mana itibariyle atıf değildir.

Zira yüce Allah sözü edilen hususları kıyamet geleceği için yapmıştır de-niiemez, aksine burada bu manayı ihtiva edecek bir hazfin takdiri kaçınılmaz­dır. Yani: Şunu da bilsinler ki, kıyamet mutlaka gelecektir.

“Onda hiç şüphe ve tereddüt “yoktur ve Allah muhakkak kabirdeki leri” mükâfatlandırmak ve cezalarını vermek İçin “diriltecektir.” [36]

  1. İnsanlardan kimisi Allah hakkında bilgisiz, delilsiz ve aydın­latıcı bir kitabı olmaksızın mücadele eder.
  2. İnsanları Allah’ın yolundan saptırmak için büyüklenerek yüz çevirir. Dünyada onun için rüsvaylik vardır. Kıyamet günü de Biz ona yakıcı ateş azabını tattırırız.
  3. “Bu senin ellerinin önden gönderdiği sebebiyledir ve çünkü Al­lah kullarına zulmedici değildir.”

“İnsanlardan kimisi Allah hakkında bilgisiz, delilsiz ve aydınlatıcı bir

kitabı” önünü aydınlatacak açık, seçik bir delili “olmaksızın mücadele ed­er.”

Bu âyeti kerîme en-Nadr b, el-Haris hakkında nazil olmuştur. Ebu Cehil b. Hişam hakkında indiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmış­tır, ancak çoğunluk bunun ilk âyet gibi en-Nadr b. el-Haris hakkında indi­ğini kabul etmektedir. Her ikisi de aynı kesim hakkındadır, bunun tekrar edil­mesi ise bu kesimin yerilmesini mübalağa üslubuyla ileriye götürmektir. Ni­tekim yerdiğin ve azarladığın bir kimseye; Bu işi sen yaptın, bu İşi sen yap­tın diye tekrar tekrar söyleriz.

Buradaki tekrarlamanın herbir âyette fazladan yeni bir sıfat ile nitelendir­miş olması dolayısı ile yapılmış olması da mümkündür. Şöyle denilmiş gibi­dir: en-Nadr b. el-Haris yüce Allah hakkında bilgisizce tartıştığı gibi, azgın herbir şeytana da uyar. Yine en-Nadr b. el-Haris, yüce Allah hakkında hiç­bir bilgiye dayanmadan, belirsiz ve aydınlatıcı bir kitabı da bulunmaksızın mücadele eder. Böylece Allah’ın yolundan saptırmak ister. Bu da şu ifade­lerimize benzer; Zeyd bana söver ve Zeyd beni döver. Bu tekrarın faydası ek bir mana ihtiva etmesidir. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî yapmıştır.

Onun hakkında on küsur âyet-i kerîme nazil olmuştur. Birinci âyette kastedilen onun öldükten sonra dirilişi inkâr etmesidir. İkincisinden kasıt ise peygamberliği ve Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından indirildiğini inkâr etme­sidir.

Bir başka açıklama şöyle yapılmıştır: en-Nadr b. el-Hâris’in söylediği bir söz de meleklerin Allah’ın kızı oldukları şeklinde idi. Bu ise yüce Allah hak­kında bîr tartışmadır.

“Kimisi” ifadesi mübtedâ olarak ref mahallindedir. Haberi ise (ön­ceden geçen): “İnsanlardan” ifadesidir.

“Büyüklenerek” anlamındaki buyruk, hal olarak nasbedilmistir. Bunun iki türlü açıklaması yapılabilir:

1- îbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu kişi en-Nadr b. el-Hâ-ris’tir. Böbürlenerek ve büyüklenerek o yüzünü haktan başka tarafa çevirmiş­tir.

2- eî-Ferrâ’nın görüşüne göre ifadenin takdiri şöyledir: İnsanlar arasından kimisi yüce Allah’ın zatı hakkında bilgisizce ve yan çizerek tartışır, yani ona gelen öğütten yüz çevirir. Bu açıklamayı da ed-Nehhas zikretmiştir.

Mücahid ve Katade de: Küfre saparak, yüzünü çevirir, diye açıklamışlar­dır, İbn Abbas da: Küfürde direnerek kendisine çağrıldığı şeyden yüz çevi­rir, diye açıklamıştır ki her ikisinin de anlamı birdir.

el-Evzal’nin, Mahİed b. Huseyn’den, onun Hişam b. Hassan’dan, onun İbn Abbas’tan rivayetine göre, yüce Allah’ın: “İnsanları Allah’ın yolundan sap­tırmak için büyüklenerek yüz çevirir” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Bu­rada kastedilen kişi bid’at sahibi olan kimsedir.

el-Müberred der ki: Âyet-i kerîmede geçen: “Yüz çevirmek” ifa­desi boynun bükülmesi demektir. el-Mufaddal ise bu kelime; yan (el-cânib) demektir, der. Arapların; “Filan kişi yan taraflarına bakar” tabirleri de buradan gelmektedir. Kişinin iki yanı ise başından baldır­larına kadar olan bölümü demektir. Aynı şekilde herbir şeyin iki yanı da bu manadadır. Bir kimse senden yüz çevirecek olursa, onun bu halini an­latmak üzere: denilir. Buna göre buyruğun anlamı şu olur: Böyle bir kimse tartışmasında haktan yüz çeviren ve ona söylenen hak söz üzerinde düşünmeyi kabul etmeyen bir kimse demektir. Bu da yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “… bunları işitmemiş gibi büyüklenerek yüz çevirir.” (Lukman, 31/7); “Sen onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini görürsün.” (el-Münafikun, 63/5); yüz çevirir ve yan çizer.” (el-İsra, 17/83); “Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti.” (el-Kiya-me, 75/33)

“Allah’ın yolundan” yani yüce Allah’a itaatten “saptırmak için büyüklenerek yüz çevirir” buyruğundaki: ” Saptırmak için” ifadesi (ken­disi sapmak için anlamına gelecek şekilde) “ya” harfi üstün olarak da okun­muştur. Buradaki lam “lam-ı akıbef’dir. Yani o tartışır ve sonunda saptırır, (diğer okuyuşa göre sapar). Bu da yüce Allah’ın şu buyruğundaki “larn” har­fine benzer: “Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir ta­sa olacaktı” (el-Kasas, 28/8) yani sonunda onlara bu şekilde oldu. Bunun bir diğer benzeri de yüce Allah’ın: “İçinizden bir grub Rabblerine şirk koşuverirler. Nankörlük etsinler diye” (en-Nahl, 16/54-55)

“Dünyada onun İçin rüsvaylık vardır.” Yani kıyamet gününe kadar mü’minler tarafından kötü ve çirkin bir şekilde anılacağından ötürü, onun için aşağılanmak ve zelil olmak söz konusudur. Nitekim yüce Allah bir başka yer­de şöyle buyurmaktadır: “Sakın itaat etme, çokça yemin eden aşağılık ve de­ğersiz her kişiye” (el-Kalem, 68/10); “Bbû Leheb’in iki eli kurusun, kendi­si de helak oldu zaten.” (el-Mesed, 111/1)

Burada “rüsvaylık”ın öldürülmek anlamında kullanıldığı da söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sav) en-Nadr b. el-Hâris’i Bedir günü -daha önce el-En-fal Sûresi’nde geçtiği üzere- ölüme mahkûm etmişti.

“Kıyamet günü de Biz ona yakıcı ateş azabını” yani cehennem ateşini “tat­tırırız.”

“Bu, senin ellerinin önden gönderdiği sebebiyledir.” Yani ona âhiret-te cehennem ateşine gireceği vakit şöyle denilecektir: Bu azab senin elleri­nin önden göndermiş olduğu isyanlar ve küfür sebebiyledir. Burada “el” ile bedenin tümü ifade edilmektedir çünkü bedenin bütün işlerini el yapar ve yakalar.

Uzak için işaret zamiri olan “Şu” (yakın için istn-i işaret olan):Bu anlamındadır, Nitekim el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [37]

  1. İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a ibadet eder. Eğer ona hayır isabet ederse, onunla mutmain olur. Şayet ona bir bela İsabet ederse, yüzü üzere döner. Dünyayı da, âhlreti de kaybetmiş olur. İşte bu, apaçık ziyanın tâ kendisidir.

“İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a ibadet eder” buyrıı-ğundaki: “(J*): …dan” kelimesi mübtedâ olarak ref mahallindedir. îfade “…yüzü üzere döner” buyruğunda tamam olmaktadır. “( j?-^): Kaybetmiş olur” kelimesi cumhur tarafından böylece okunmuştur.

Bu âyet-i kerîme münafıkların durumunu haber vermektedir. İbn Abbas der ki: Bu buyruk ile Şeybe b. Rabia kastedilmektedir. Bu kimse Rasûlullah (sav) davetini açıklamadan ünce İslâm’a girmişti. Allah, (davetini açıklama­sı doğrultusunda) ona vahiy indirince bu sefer Şeybe b. Rabia irtidad etti.

Ebu Said ei-Hudrî de şöyle demektedir: Yahudilerden bir adam İslâm’a gir­di. Sonra da gözlerini ve malını kaybetti. Bunların İslâm’ın uğursu2İuğundan başına geJdiğini zannederek Peygamber (sav)a gidip; Benim İslâm’dan dö­nüşümü kabul et deyince, Peygamber şöyle buyurdu: “İslâm’a girdikten sonra, İslâm’dan dönüş kabul edilme2.” Bu sefer adam: Ben bu yeni dinim­den doiayi herhangi bir hayır ile karşılaşmadım. Gözlerimi, malımı, çoluk ço­cuğumu kaybettim, dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Yahudi! Demirin, gümüşün ve altının pisliklerini ateşin potada eritip giderdiği gibi, şüphesiz İslâm da adamların pis(lik)lerini öylece alıp götürür.” Bunun üzerine yüce Allah: “İnsanların bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a ibadet eder” buyruğunu indirdi.

İsrail, Ebu Husayn’dan, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas1 tan rivayete gö­re İbn Abbas: “İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a İbadet eder” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Adam Medine’ye gelirdi. Şayet hanı­mı erkek gocuk doğurur, atları yavmlayacak olursa bu iyi bir dindir derdi. Ha­nımı doğurmaz, atları da yavrulamazsa bu sefer: Bu kötü bir dindir derdi.[38]

Müfessirler de şöyle demektedir: Bu âyet-İ kerîme, Peygamber (sav)ın hu­zuruna gelerek İslâm’a girdiklerini bildiren bedevi bir takım Araplar hakkın­da nazil olmuştur. Bunlar bolluk ile karşılaşacak olurlarsa, Medine’de kalma­ya devam ederlerdi. Şayet darlık ve sıkıntıyla karşı karşıya kalırlarsa, irtidad eder dönerlerdi.

Bu âyet-i kerîmenin de en-Nadr b. el-Hâris hakkında indiği de söylenmiş­tir.

İbn Zeyd ve başkaları İse; bu n^jrnafıklar hakkında inmiştir, demişlerdir,

“(Dinin) bir tarafından” ifadesi Mikahid ve başkalarının açık­lamalarına güre; şüphe üzere… arifemındadır. Bunun gerçek anlamı ise; böyle bir kimse bulunduğu yarın kenarında sallanıp duran kişinin gösterdi­ği zaaf gibi ibadetinde zayıflık gösterir demektir. Herhir şeyin harfi (tarafı, kenarı), onun etrafı, kıyıcı ve ..sınırını teşkil eden uç noktalan demektir. “Dağın harfi” tabiri de btaada getmektedir ki; üst ve sivri yanı demektir.

“Bir tarafından” ifadesini yalnız bir yönünde anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da bir kisfısenin darlık ve zorluk zamanında değil de sade­ce bolluk ve rahatlık zamanında Allah’a ibadet etmesi demektir. Eğer bu gi­bi kimseler botluk zamanlarında şükür üzere, darlık zamanlarında da sabır üzere ibadet etmiş olsalardı, yüce Allah’a bir kenarından, bir ucundan iba­det etmiş olmazlardı.

“Bir tarafından” ifadesinin şartlı olarak anlamında olduğu da söylenmiş­tir. Şöyle ki: Şeybe b. Rabia, Peygamber (sav) davetini açığa vurmadan ön­ce şöyle demişti; Rabbine dua et ki bana mal, deve, at ve evlad ihsan etsin. Ben de sana inanayım ve senin dinine döneyim. Bunun üzerine Peygamber onun için dua etti. Yüce Allah da onun dileklerini ihsan etti. Daha sonra yü­ce Allah -durumunu en iyi bilen olduğu halde- onu fitneye düşürüp, dene­meye tabi tuttu. İslâm’a girdikten sonra ona ihsan etmiş olduklarını geri al­dı. Bu sefer o da İslâm’dan döndü. Bunun üzerine yüce Allah hakkında: “İn­sanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah’a, ibadet eder” yani şartlı ola­rak ibadet eder, buyruğunu indirdi.

el-Hasen de şöyle demektedir: Burada kasıt kalbi ile değil de sadece di­li ile Allah’a ibadet eden münafıktır.

Özetie söyleyecek olursak, yüce Allah’a dinin bir tarafından ibadet eden böyle bir kimse, bütünüyle dine girmiş değildir. Bu hali de yüce Allah şöy­lece açıklamaktadır:

“Eğer ona hayır” bedenen sağlık, geçiminde bolluk “isabet ederse, onunla mutmain olur.” Bundan razı olur ve dini üzere kalmaya devam eder. “Şayet ona bir belâ isabet ederse* yani bunun aksi durumlarla sına­nacak olursa “yüzü üzere döner.” Yani daha önce tutturmuş olduğu küfür yolunda gerisin geriye döner,

“Dünyayı da, âhireli de kaybetmiş olur. İşte bu apaçık ziyanın tâ ken­disidir” buyruğunda geçen: “kaybetmiş olur” buyruğunu Müca-hid, Ubeyd b. Kays, el-A’rec, ez-Zührî ve İbn İshak -ayrıca Ya’kub’dan da-rivayet edildiğine göre bir elif ziyadesiyle ve hal olarak nasb ile: “Kaybeden” diye okumuşlardır. Buna göre bu âyette; “Yüzü üzere” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz.[39]

Böyle bir kimsenin dünyayı kaybetmesi ganimet ve övgüden pay alma­ması, âhireti kaybetmesi ise orada alacak bir sevap ve mükafatının bulunma­ması şeklindedir. [40]

  1. O Allah’ı bırakıp kendisine zarar da veremeyen, fayda da vere­meyen şeye tapar. İşte bu, uzak sapıklığın tâ kendisidir.

“O” yani küfre sapan bu kimse “Allah’ı bırakıp kendisime zarar da ve­remeyen, fayda da veremeyen şeye” yani putlara “tapar. İşte bu, uzak sa­pıklığın* el-Ferrâ’nın açıklamasına göre alabildiğine uzayıp giden sapıklığın “tâ kendisidir.” [41]

  1. O, zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olana ibadet eder. (O) ne kötü bir yardımcı, ne kötü bir arkadaştır!

“O, zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olana ibadet eder.”

Yani şu yüzüstü dönüp, giden kişi zarar vermesi fayda vermesinden çok da­ha yakın olan kimselere ve şeylere dua eder. Bu zarardan kasıt ise, âhiret-teki zarardır. Zira böylesine ibadet etmekten ötürü cehenneme girmiş olacak­tır ve ondan asla hiçbir fayda da göremeyecektir. Ancak burada ifadeye bir yüce (latif, incelikli) mana kazandırmak maksadıyla “zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olan” tabiri kullanılmıştır. Yüce Allah’ın şu buy­ruğunda olduğu gibi: “Şüphe yok ki Biz yahut siz, ya bir hidayet üzereyiz ya da apaçık bir sapıklıkta.” (Sebev, 34/24)

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu putları yarın kendilerine şefaat edecek­ler diye vehmedip ibadet ediyorlardı. Bu hususta da yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda ver­meyecek olan şeylere taparlar. Bir de: ‘Bunlar Allak katında bizim şefaat-çilerimizdir’derler.” (Yunus, 10/18); “O’ndan başka ilâh edinenler: ‘Biz bun­lara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ derler.” (ez-Zümer, 39/3)

el-Ferrâ, el-Kisâî ve ez-Zeccâc derler ki: İfadenin anlamında hem yemin hem de te’hir vardır. Yani; O kimse -Allah’a an-dolsun ki- zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olana ibadet eder.” Görüldüğü gibi burada (hem yemin vardır) hem de “lam” harfi, gelmesi ge­reken gerçek yerinden öncesine alınmıştır. Ayrıca: “Kimse” kelimesi “ibadet eder” fiili ile nasb mahallinde olup, “lam” harfi de yeminin cevabı­dır, “Zarar vermesi” mübtedâ, “Yakıtı olan” kelimesi de onun haberidir.

en-Nehhâs ise ifadede bir te’hir olduğu görüşünü zayıf kabul eder ve şöy­le der: Bu “lam” harfinde takdim veya te’hir olduğunu söylemeyi gerektire­cek herhangi bir özellik yoktur.

Derim ki: (Bu) “lâm’ın hakkı takdimdir, bazen te’hir de edilebilir. Şair de şöyle demiştir:

“Dayım elbetteki aen(ain) ve kimin dayısı Cerir olarsa, Yüceliklere nail olur ve dayılara da ikramda bulunur.”

“Dayım elbetteki sensin” demektir. Bu beyit daha önceden (Tâ-Hâ, 20/63.âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

en-Nehhâs der ki: Bize Ali b. Süleyman’ın naklettiğine göre Muhammed b. Yezid şöyle demiştir: İfadede hazfedilmiş tabirler vardır. Yani: O, ilâh ola­rak zarar vermesi, faydalı olmasından daha yakın olana ibadet eder. en-Neh­hâs der ki; Zannederim bu açıklama Muhammed b. Yezid’den yapılmış yan­lış bir nakildir. Çünkü böyle bir ifadenin anlamı yoktur, zira “lâm” harfinden sonra gelen ifade mübtedâdır. Buna göre “ilâh” anlamındaki kelimenin (İbn Zeyd’den nakledildiği bildirilen açıklamasına göre mansub olması gerekir) nasb edilmesi caiz değildir. Ben Muhammed b. Yezid’in görüşünün, el-Ahfeş’in görüşü gibi olacağını zannediyorum ve bu da bana göre âyet-i kerîme ile ilgili olarak yapılmış açıklamaların en güzelidir, (en-Nehhâs devamla) der ki: “(Mealde) İbadet eder buyruğu söyler anlamındadır, “Kim­se” ise mübtedâ olup, haberi hazfedilmiştir. Bunun anlamı da şöyledir: Q za­rar vermesi, fayda verme ihtimalinden daha yüksek olan kimse hakkında ken­disinin ilâhıdır, der.

Derim ki: Bu görüşü ei-Kuşeyri -Allah’ın rahmeti üzerine otsun- ez-Zec-cac’dan naklederken, el-Mehdevt de el-Ahfeş’ten nakledip, irabını da tamam­layarak şunları söylemektedir: “İbadet eder” buyruğu söyler anlamındadır. ” Kimse” kelimesi mübtedadır. “Zarar vermesi” ikinci mübtedâ ” Yakın olan” ise onun haberidir. Cümle de; Kimse’nin sılası olup, haberi de hazfedilmiştir. İfadenin takdiri de şöyledir: ” O kimse şüphesiz zararı, faydasından daha ya­kın olan kimseye ilahıdır,” der.

Antere’nin şu beyi ti de (bu yönüyle) bunun gibidir:

“Atımın göğsüne kuyuya sarkıtılan ipler gibi, Saplanırken mızraklar, Anter diye çağırırlar.”

et-Kuşeyri der ki: Put benim mabudumdur diyen kâfir, elbetteki onun za­rarı faydasından daha yakındır, demez. Ancak anlamı şudur: Kâfir şüphesiz -müslümanların inancına göre- faydası, zararından daha yakın kimseye: ma­budum ve ilahım der. Bu da yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Ey Sihirbaz! dediler. Senin yanında, sana olan ahdi gereği Rabbine dua et.” (ez-Zuhruf, 43/49) Yani -seni sihirbaz diye adlandıran o kimselere göre- ey si­hirbaz kişi.,, dediler demektir.

ez-Zeccac da der ki: Buradaki “tapar” buyruğunun hat mahallinde olma­sı ve bunda (sonunda) bir “he”nin hazfedilmiş olması da mümkündür. Ya­ni işte onun kendisine ibadet ettiği, taptığı büyük sapıklık budur. Bu da; ona dua etmesi halindeki sapıklığı budur demektir. Buna göre: “”Tapar” fiilinin sonunda “ona” anlamını veren bir “he” zamiri hazfedilmiştir. Bu açık­lamaya göre: “”Tapar” kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Buna karşılık yüce Allah’ın: “Zarar vermesi, fayda vermesinden daha yakın olan” anla­mındaki buyruk mübtedâ olarak ref mahallinde ve yeni bir cümle olur. Ha­beri ise “(o) ne kötü bir yardımcı” buyruğudur. Buna sebeb ise baştaki

“lâm”m “yemin lâm”ı olmasıdır. Te’kid dolayısıyla ifadenin başına gelmiş­tir.[42]

ez-Zeccac der ki: Bu buyrukta: “İşte bu” kelimesinin: “O kimse ki, o ki” ism-i mevsûlü anlamında ve bunun “ibadet eder” fiilinin on­da ameli dolayısıyla nasb mahallinde olması mümkündür. Yani: ” Uzak sapıklığın ta kendisi olana o dua eder.” Nite­kim yüce Allah’ın: “O senin sağ elindeki nedir? Ey Mu­sa” (Tâ-Hâ, 20/17) buyruğunda da ism-i mevsulü anlamındadır. Daha sonra da yüce Allah’ın: “Zarar vermesi” buyruğu yeni (mübtedâ) bir sözdür, Buna karşılık “O ne kötü bir yardımcıdır” ifa­desi de mübtedânın haberi olur. Buna göre âyetin takdiri: “Uzak sapıklığın kendisi olana dua eder” takdirin­de olup, meful olan önceden zikretmiş olmaktadır.

Mesela; “Zeyd’İ dövdüm,” demek bunun gibidir, Ebu Ali (el-Farisı) bu açıklamayı güzel diye değerlendirmiştir, ez-Zeccac’ın iddiasına gö­re de nahivciler bu görüşe pek dikkat etmemişlerdir. ez-Zeccac buna (tanık olarak) şu beyiti de zikretmektedir:

“Dur ey atım, Abbâd’m senin üzerinde bir emirliği yoktur, Kurtuldun artık ve bu taşıdığın özgür bir kimsedir.”

Buradaki “ve bu” anlamındaki işaret ismi; Ve… kimse” anlamın­dadır.

Yine ez-Zeccac ve el-Ferrâ şöyle demişlerdir: Bu buyruktaki “İbadet eder” kelimesinin dua (ibadet) anlamındaki bu fiili çokça zikretmek suretiyle ma kablinin (bir önceki âyette geçen ve “tapar” anlamı verilen ay­nı lafzın) tekrarı olması da mümkündür, “Vurdum Zeyd’i vurdum” ifadesi gibidir. Daha sonra birincisi ile yetinerek ikincisi hazfedil-nıiştir. el-Ferrâ der ki: “Zarar vermesi… olan”ın “lam” harfi esreli okunması da mümkündür. O kimse zararı faydasından daha yakın olana dua (ibadet) eder, demektir. Nitekim yüce Allah’ın şu buyruğu da (bu yönüyle) buna benzemektedir: “Çünkü Rabbin ona vakyetmiştir.” (ez-ZÜzâl, 99/5) bu buyruktaki: Ona” kelimesi “(Wl): Ona anlamın­dadır.

Yine el-Ferrâ ve el-Kaffal şöyle demişlerdir: Bu buyruktaki “lam” sıla’dır. (Ulama amacıyla fazladan getirilmiştir). Yani; “O fayda­sı, zararından daha yakın olana ibadet eder,” demektir. Nitekim Abdullah b. Mes’ud’un kıraatinde de bu şekildedir.

“(O) ne kötü bir yardımcı” yani yardımlaşması ne kötü; “ne kötü bir ar­kadaştır!” Kendisiyle arkadaşlık yapılan, dostluk kurulan ve ilişkilerde bu­lunulan kişi olarak o ne kötüdür! Mücahid: Bununla put kastedilmektedir, de­miştir. [43]

  1. Muhakkak Allah mümin olup salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Şüphe yok ki Allah ne diler­se yapar.

“Muhakkak Allah mü’mln olup salih amel İşleyenleri altlarından ırmak­lar akan cennetlere girdirir.” Cenab-ı Allah müşriklerin durumunu, müna­fık ve şeytanların halini söz konusu ettikten sonra yine âhirette mü’minlerin durumunu söz konusu etmektedir.

“Şüphe yok ki Allah ne dilerse yapar.” Dilediği kimseyi mükâfatlandı­rır, dilediğini azaplandınr. Onun doğru olan va’di ve lütfü gereğince mü’minlere cennet vardır. Ezeli adaletinin, ezeli hükmü gereğince de kâfir­lere cehennem ateşi vardır. Yoksa kulların fiilleri, Rabbin fiillerinin bir ge­rekçesi değildir. [44]

  1. Allah’ın ona dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanan kimse tavana bir ip bağlasın, sonra kessin. Sonra başvurduğu bu yol öfkelendiği şeyi giderir mi bir baksın?

“Allah’ın ona dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanan kimse tavana bir İp bağlasın.” Ebu Ca’fer en-Nehhâs der ki: Bu hususta yapılan en güzel açıklamalardan birisine göre buradaki mana şudur: Kim yüce Allah’ın Muhammed (sav)a yardım etmeyeceğini zannediyor ve ona verilmiş bulunan ilâhî yardımın kesilebileceğini kabul ediyorsa… “tavana bir ip bağlasın” ya­ni kendisi vasıtasıyla semaya ulaşabileceği bir çare arasın. “Sonra kessin.” Yani imkân bulursa ona verilen yardımın sonunu getirsin, “Sonra başvurdu­ğu bu yol” ve bu çaresinin “öfkelendiği şeyi” Peygamber (sav)ın yardıma mazhar oluşundan dolayı öfkelenirini “giderir mi bir baksın?”

Bu buyruğun anlatmak istediği şudur; Böyle bir kimse bunun gibi bir işi yapabilmeye yol bulamayacak ve bu doğrultuda bir tuzak hazırlayamayacak olduğuna göre; ona verilen ilâhî yardımı da keısemez,

İbrı Abbas da böyle demiştir. Buna göre “Allah’ın ona… yardım etmeye­ceğini” buyruğundaki zamir Muhammed (sav)a râci’dir. Her ne kadar daha önceden onun ismi zikredilmemiş ise de bütün sözler zaten buna delâlet et­mektedir. Zira iman Allah’a ve Muhammed (sav)a iman demektir. Dinden dön­mek ise Muhammed (sav)ın getirdiklerinden dönmektir. Yani Muhammed (sav)a düşmanlık eden ve yüce Allah’a bir tarafından ibadet eden kimseler arasından bizim Muhammed’e yardımcı olmayacağımızı zannedenler varsa on­lar da şunu şunu yapsın demektir.

Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre buradaki zamir “kimse”ye aittir. Mana da şöyle olur; Her kim Allah’ın kendisine rızık vermeyeceğini zanne­decek olursa, haydi kendisini boğarak kendi kendisini öldürsün. Zira Allah’ın yardımından uzak bir hayatın hiçbir hayrı yoktur.

Bu görüşe göre buradaki “yardım” rızık demektir. Nitekim Araplar şöy­le derler; Bana yardım edene Allah da yardım etsin, yani kim bana bir şey­ler verirse Allah da ona versin. Yine Arapların “yardım görmüş bir arazi” ifa­deleri de bu kabilden olup yağmur isabet eden, yağmur alan arazi demek­tir. Nitekim el-Fek’asî şöyle demektedir:

“Ve sen hiçbir kimseye hakkından fazlasını vermiyorsun,

Üstelik yağmurun yardım ettiği (yağdığı) tarafa da malik değilsin.”

İbn Ebi Necih de, Mücahid’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Allah’ın ona… yardım etmeyeceğini” asla rızık vermeyeceğini “sanan kimse…” de­mektir, Bu Ebu Ubeyde’nin de görüşüdür,

Buradaki “ona” zamirinin dine ait olduğu da söylenmiştir, mana şöyle olur: Allah’ın, dinine yardımcı olmayacağını sanan kimse…

‘Tavana bîr ip bağlasın” buyruğundaki “sebeb” ip demektir. Sebeb ken­disi vasıtasıyla bir şeye ulaşılan bir şey demektir.

Buyruktaki “semâ” ketim esi de evin tavanı anlamındadır. İbn Zeyd, bil­diğimiz sema kastedilmiştir demektedir.

Kûfeliler “Sonra kessin” buyruğunu “lâm” harfini sakin olarak okumuşlardır. en-Nehhâs der ki: Ancak bu, Arapça bakımından doğru olma ihtimali uzak bir okuyuştur, çünkü “Sonra” vav ile fâ gibi değildir. Zi­ra onun üzerinde vakıf yapılabildiği gibi, tek başına da kullanılabilir. Abdul­lah (b, Mes’ud)un kıraatinde ise “Sonra onu kessin, sonra baş vurduğu bu yol öfkelendiği şeyi giderir mi bir baksın?” diye okumuştur.

Bu buyruktaki: “Şey” kelimesinin ism-i mevsul anlamında ol­duğu söylenmiştir. Yani onun baş vurduğu bu yol, öfkelendiği o hususu gi­derir mi bir baksın? demektir. Buna göre; “Öfkelendiği o husus” ifadesinde daha hafif olsun diye “he” zamiri hazfedilmiştir.

“Şey” kelimesinin mastar anlamını verdiği de söylenmiştir. Onun baş­vurduğu bu yol öfkelenmesini giderir mi?… demektir. [45]

  1. İşte Biz onu böylece apaçık âyetler halinde indirdik. Muhakkak Allah dilediğini doğru yola iletir.

“İşte Bia: onu” yani Kur’ân’ı “böylece apaçık âyetler halinde indirdik” ve “muhakkak Allah” böylece “dilediğini doğru yola İletir.”

Bu buyrukla yüce Allah hidayeti kendi iradesine bağlı olarak yarattığını bildirmektedir. Hidayete ileten sadece O’dur, O’ndan başka hidayete ilete­cek kimse yoktur. [46]

  1. İman edenler, yahudiler, sabiîler ye hristiyanlar, ateşperestler ve müşrikler (var ya); muhakkak Allah kıyamet gününde arala­rında hükmedecektir. Muhakkak Allah herşeye şâhiddir.

“İman edenler” Allah’a ve Muhammed’e inananlar, “yahudiler” Musa (a,s)ın dinine müntesib olanlar, “sahiller” yıldızlara tapan bir kavimdir, “hristiyanlar” bunlar da İsa (a.s)tn dinine muntesib olanlardır. “Ateşperest­ler” bunlar da âlemin biri aydınlık biri karanlık olmak üzere iki aslı olduğu­nu söyleyen ateşe tapanlardır. Katade der ki: Dinler beş tanedir, buniann dör­dü şeytana biri de Rahmân’adır.

Denildiğine göre mecusilerin asıl adı “en-necûs”dur. Bu ismi alış sebeb-leri ise necasetleri kullanmayı dinlerinin bir gereği kabul etmeleridir. Mim ile nun harfleri ise biri diğerinin yerine kullanılabilir. (Bulut anlamında) hem “el-ğayn”, hem de “el-ğaym” demek; “yemin anlamında”, “el-eym” ile “el-eyn” demek gibi. Bütün bu hususlara dair geniş açıklamalar daha önceden el-Ba-kara Sûresİ’nde (2/62. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve müşrikler” bunlar puta tapan Araplardır.

“Muhakkak Allah kıyamet gününde aralarında hükmedecektir.” Bun­lar arasında hüküm vererek kâfirler için cehennem ateşi, mü’minler için de cenneti verecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada sözü edilen hüküm vermek onlara kafi bir şekilde kimin haklı olduğunu, kimin de batıl yolda olduğunu tanıtmak, bil­dirmektir. İşte o günde haklı ve haksız, düşünmek ve istidlal İle değil, açık bir şekilde birbirinden ayırd edilecektir.

“Muhakkak Allah herşeye şâhiddir.” Kullarının amellerini, davranışları­nı, sözlerini bilir. Onlardan hiçbir şey O’na kaybolmaz, (O’nun bilgisi dışında kalmaz) O bundan münezzehtir.

“Muhakkak Allah kıyamet gününde aralarında hükmedecektir” buyru­ğu; “İman edenler” buyruğundaki “Muhakkak”in haberidir. Nitekim; “Şüphesiz ki Zeyd’in yanında muhakkak hayır vardır,” demeye benzer. el-Ferrâ ise der ki: Konuşma esnasında; “Muhakkak Zeyd, muhakkak kardeşi gitmekte olan­dır,” şeklindeki bir kullanım caiz değildir. Onun iddiasına göre bunun âyet-i kerîmede caiz olması, ifadede mücazât (karşılık verme) anlamı bulunduğun­dan dolayıdır. Yani kim iman eder, kim yahudiliğe bağlanır, kim hristiyan oiur, kim sabiî olursa onların aralarında hüküm verir ve hesaplarını görmek aziz ve celil olan Allah’a aittir.

Ebû İshak (ez-Zeccâc) ise el-Ferrâ’nın bu görüşünü reddederek onun: “Muhakkak Zeyd kardeşi gitmekte olandır,” ifadesi ca­iz değildir demesini çirkin bir ifade olarak kabul eder ve şöyle der: Çünkü burada Zeyd demek ile (âyet-i kerîmedeki) ism-i mevsul olan; “…îer” arasında bir fark yoktur ve bu edat mübtedâ olan her kelimenin başı­na gelebilir. Buna göre; “Muhakkak Zeyd o gitmekte olan­dır” denilebilir. Sonra bunun başına edatı getirilerek Muhakkak Zeyd şüphesiz ki o gitmekte olandır, diyebiliriz. Nitekim şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz ki halifeye, muhakkak Allah ona giydirmiştir. İzzet elbisesini; onunla (güzel) sonuçlar umud edilir.” [47]

  1. Görmedin mi, göklerde ve yerde olan herkes güneş, ay, yıldız­lar, dağlar, ağaçlar, hayranlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler? Bir çoğuna da azab hak olmuştur. Allah’ın hor kıl­dığını yüceltebilecek yoktur. Muhakkak Allah dilediğini yapar.

“Görmedin mi, göklerde ve yerde olan herkes… Allah’a secde ederler?”

buyruğunda sözü edilen “görmek” kalble görmektir. Yani kalbin ve aklın ile bunları görmedin mi? Secde etmenin anlamı ile ilgili açıklamalar daha önce­den el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 4. başlıkta) cansız varlıkların secde et­mesi ile ilgili açıklamalar da en-Nahl Sûresi’nde (16/49-50. âyetlerin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır.

“Güneş” kelimesi daha önceden geçen “herkese” atfedilmiştir. “Ay, yıldız­lar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu” buyrukları da ay nı şekildedir.

“Bir çoğuna da azab hak olmuştur” anlamındaki buyruk, i’rab bakımın­dan biraz zor açıklanabilir bir haldedir. Çünkü fiilin kendisinde amel ettiği lafza yine fiilin kendisinde amel ettiği lafızın atfedilebilmesi için nasıl olmuş da nasb edilmemiştir[48]” Yüce Allah’ın: “Zalimlere ge­lince, onlara çok acıklı bir azab hazırlamıştır” (el-İnsan, 76/31) buyruğun­da oiduğu gibi (niye mansub değildir)?

el-Kisaîve el-Ferrâ burada bu kelime mansub olsaydı, güzel olurdu diye iddiada bulunmuşlardır. Ancak merfu gelmesi tercih edilmiştir, çünkü mana­sa “Çoğu ise secde etmeyi kabul etmemiştir,” şeklindedir. Bu durumda mübtedâ ve haber olur, ifade de yüce Allah’ın: “İnsanlardan bir çoğu…” ile tamam olabilmektedir.

bunun sözü edilen secde etmenin şanı yüce Allah’ın zayıflık, kuvvet, sağ­lık, hastalık, güzellik, çirkinlik gibi tedbirlerine boyun eğmek ve zilletle İta­at etmek şeklindeki secde anlamında olmak üzere atfedilmiş olması da mümkündür. Bunun kapsamma ise herşey girmektedir.

“Üzerine azabın hak olduğu pek çok kimseyi de hakir düşürmüştür” şeklinde ve benzer takdirler ile mansub olması da müm­kündür.

Yüce Ailah’ın: “Ve hayvanlar (secde ederler)” buyruğunda ifade tamam olduktan sonra “insanlardan bîr çoğu da” cennettedirler “bir çoğuna da az­ab hak olmuştur” diye yeni bir cümle başlamıştır, diye de açıklanmıştır.

İbn Abbas’tan da aynı şekilde şöyle dediği rivayet edilmiştir: Anlam şöy­ledir: İnsanlann bir çoğunun cennette, bir çoğu aleyhine de azab hak olmuş­tur. Bunu İbnu’l-Enbarî nakletmektedir.

Ebu’l-Âliye der ki: Göklerde ne kadar yıldız varsa, ay ve güneş mutlaka battığı vakit yüce Allah için secdeye kapanır. Sonra da kendisine izin veril­medikçe secdeden ayrılmaz. İzin alınca da tekrar doğuş yerine geri döner.

el-Kuşeyrî der ki: Bu husus güneş hakkında muttasıl senet île rivayet edil­miştir. Burada hakiki bir secdeden söz edilmektedir. Bunun kaçınılmaz bir gereği olarak bu secde eden varlıkta hayat ve akıl da yerleştirilir.

Derim ki: Kendisine işaret ettiği muttasıl senetli hadisi Müslim rivayet et­miştir. İleride yüce Allah’ın: “Güneş kendisi için belirlenmiş bir karar yeri­ne kadar akıp gider…” (Yâsîn, 36/38) buyruğu açıklanırken geleceği gibi, da­ha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet 4. başlıkta) sucud’un sözlük ve te­rim anlamı ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Allah’ın hor kıldığını yüceltebilecek yoktur.” Allah her kimi bedbaht kılmak ve küfür ile hakir kılmış ise hiçbir kimsenin onun üzerindeki bu hor-lanmışlığı kaldırmaya gücü yetmez. İbn Abbas der ki: Allah’a ibadet etmeyi önemsemeyen kimse sonunda cehenneme varır,

“Muhakkak Allah dilediğini yapar.” Onların sonunda cehenneme ulaşa­cağını kastetmektedir. Kimse O’na İtiraz edemez,

e!-Ahfeş, el-Kisaî ve el-Ferrâ: “İkram edici (mealde; yüceltebile­cek)” kelimesini; şeklinde yani bir ikram, bir yücelik… diye okumuş­lardır. [49]

19.Bunlar Rabbleri hakkında davalaşan İki hasımdırlar. Kâfir olanlar için ateşten elbiseler biçilir, başlan üzerinden gayet kay­nar su dökülür.

  1. Onunla karınlarında ne varsa eritilir, derileri de.
  2. Ve onlar İçin demirden topuzlar da vardır.

“Bunlar Rabbleri hakkında davalaşan iki hasımdırlar.” Müslim’de riva­yet edildiğine göre Kays b. Ubad şöyle demiştir: Ben Ebu Zerr’i yemin ederek: Muhakkak “bunlar Rabbleri hakkında davalaşan iki hasımdırlar”

âyeti Bedir günü teke tek çarpışmak üzere meydana atılan Hamza, Ali ve Ubeyde b. el-Hâris (r.a) ile onlara karşı çıkan Rabia’nın oğullan Utbe ve Şey-be ile el-Velid b. Utbe hakkında nazil olmuştur.[50] Müslim -Allah’ın rahme­ti üzerine olsun- kitabını bu hadis ile bitirmiştir.

İbn Ab bas da şöyle demektedir; Bu üç âyet-i kerîme, Peygamber (sav)a Medine’de mü’minlerden üç ve kâfirlerden üç kişi hakkında nazil olmuştur, Daha sonra da Ebu Zerr’in dediği şekilde bunların isimlerini vermiştir.

Ali b. Ebi Talİb (r.a) da şunları söylemektedir: Kıyamet gününde Allah’ın huzurunda davalaşmak için ilk diz çökecek kişi benim. O bununla kendisi­nin ve diğer iki arkadaşının teke tek çarpışmaları ile ilgili olaya işarette bu­lunmaktadır. Bunu da Buhari zikretmektedir.[51]

Hilal b. Yesaf ile Atâ b. Yesar ve başkaları da bu görüşü benimsemişler­dir.

İkrime ise şöyle demektedir: İki hasımdan kasıt cennet ile cehennemdir. Bunlar birbirleriyle davalaştılar. Cehennem; O beni cezasını vermek maksa­dıyla yaratmıştır, dedi. Cennet de; Beni rahmetini ihsan etmek için yaratmış­tır, demiştir…

Derim ki: Cennet ile cehennemin bir -irieriyle davalaşması hususunda Ebû Hureyre (r.a)dan bir hadis vârid olmuştur. Ebû Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Cennet ile cehennem tartıştılar. Biri (cehennem) dedi ki: Zorbalar ve mütekebbirler bana girecektir. Diğeri (cennet) dedi ki: Bana da zayıflar ve miskinler girecektir. Bunun üzerine yüce Allah ona: Sen Benim azabımsın, seninle dilediğim kimseyi azaplandınnm dedi. Ötekine de: Sen Benim rahmetimsin, seninle dilediğim kimseye rahmet ederim. Sizden her-birinizi de mutlaka dolduracağım, dedi.” Bu hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir. Tirmizî de rivayet etmiş olup: Hasen, sahih bir hadistir demiştir.[52]

Yine İbn Abbas şöyle demektedir: Bunlar kitab ehli olanlardır. Mü’min-lere: Biz Allah’a sizden daha çok yakınız, bizim kitabımız sizden daha ön­cedir. Peygamberimiz de, peygamberinizden öncedir dediler. Mü’minler de şöyle dedi; Biz sizden daha çok Allah’a yakın olmaya layıkız, çünkü Muham-med’e iman ettiğimiz gibi, peygamberinize de iman ettik. Ona indirilen ki­tapların hepsine de iman ettik. Sizler, bizim peygamberimizi bilip tanıdığınız halde kıskandığınızdan dolayı onu bıraktınız ve inkâr ettiniz. İşte aralarındaki davalaşma bu itli. Yüce Allah da haklarında bu âyeM kerîmeyi indirdi.

Bu da Katade’nin görüşüdür. Birinci görüş daha sahihtir. Bu görüşü de Bu-hârî, Haccâc b. Minhal’den, o Hüseyin’den, o Ebu Haşim’den, o Ebu Mic­lez’den, o Kays b. Ubad’dan, o Ebu Zerr’den diye rivayet etmiştir. Müslim de Amr b. Zürare’den, o Hüseyin’den rivayet etmiştir. Süleyman et-Teymî’de bu­nu Ebu Miclez’den, o Kays b. Ubad’dan rivayet etmiştir. Kays, Ali’den şöy­le dediğini rivayet etmektedir: Bu âyet-i kerîme “bunlar Rabblerl hakkın­da davalaşan İki hasımdırlar… yakıcı ateşin azabını tadın” buyruğuna kadar, bizim ve Bedir günü teke tek çarpışmamız (mübarezemiz) hakkında inmiştir.[53]

İbn Kesir “bunlar… İki hasımdırlar” buyruğundaki; “Bunlar… iki” kelimesinde “nûn” harfini şeddeli okumuştur.

el-Ferra “İki has im “ı, iki ayrı din mensubu, iki kesim olarak yorumlamış ve bir hasmın müslümanlar, diğerlerinin İse yahudilerle, hristiyanlar olduk-lannı İddia etmiştir. Bunlar Rabbleri hakkında davalaşmalardır. O der ki: Yü­ce Allah’ın “DavalaşanOar)” buyruğunun çoğul olarak gelmesi cem’i oluşlarından dolayıdır. Yine el-Ferrâ der ki: Eğer: “İkisi de davalaş-tıiar” diye kullanılmış olsaydı yine caiz olurdu.

en-Nehhâs der ki: Bu; hadisi ve tefsir âlimlerinin kitaplarını bilmeyen kim­senin yaptığı bir te’vildir. Çünkü bu âyet ile ilgili hadis meşhurdur, bunu Süf-yan es-Sevrî ve başkaları Ebu Haşim’den, o Ebu Miclez’den, o Kays b Ubad’dan yoluyla rivayet etmişlerdir. Kays dedi ki: Ben Ebu Zerr’i yemin ede­rek şunları söylerken dinledim: Bu âyet-i kerîme Hamza, Ali, Ubeyde b. el-Haris b. Abdu’l-Muttalib ile Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe bir de el-Velid b. Utbe hakkında nazil olmuştur.

Ebû Amr b. el-A’lâ da aynı şekilde Mücahid’den, o da İbn Abbas’tan ri­vayette bulunmuştur.

Bu hususta dördüncü bir görüş daha vardır. Buna göre burada sözü edi­lenler, hangi dinden olurlarsa olsunlar bütün kâfirler ile bütün mü’minlerdir. Bu görüş Mücahid, el-Hasen, Atâ b. Ebi Rebah, Âsim b, Ebi’n-Necûd ve el-Kelbî’nin görüşüdür.

Bu şekilde umumu kapsayan bu görüş, hem buyruğun hakkında nazil olduğu kimseleri, hem de başkalarım kapsamına almaktadır.

Bu âyet-i kerîmenin öldükten sonra diriliş ite amellerin karşılığının veril­mesi ile ilgili davalaşma hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir takım kimseler bunu kabul ederken, başkaları bunu inkâr etmişlerdir.

“Kâfir olanlar” yani az önce sözü edilen kesimlerden kâfir olanlar “için ateşten elbiseler biçilir.” Yani böyle elbiseler dikilmiş ve hazırlanmıştır. Ate­şin elbiselere benzetilmesine sebep, tıpkı elbisenin giydirilmesi gibi, ateşin de onlara gtydirileceğindendir, “Biçilir buyruğu da âhirette onlara ateşten elbiseler kesilip biçilecek demektir. Âyet-İ kerîmede fiilin mazi lafzı ile zik­redilmesi şundan dolayıdır: Âhirete dair olan haberlerde verilen vaadi er ve yapılan tehditler fiilen meydana gelmiş, muhakkak olarak var olmuş, gibidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hatırla ki Allah: Ey Meryem oğ­lu İsa:İnsanlara… diye sen mi söyledin? dedi (diyecek.)” (el-Maide, 5/116) Burada “dedi” anlamındaki mazi fiil, yüce Allah böyle diyecek demektir.

Şöyle de denilebilir: Cehenneme varacakları vakit giysinler diye o elbise­ler hazırlanmış bulunuyor.

Said b. Cübeyr der ki: “Ateşten” buyruğu bakırdan demektir. Bu sözü edi­len eibiseter eritilmiş bakırdandır. Yüce Allah’ın: “Gömlekleri katrandandır.” (İbrahim, 14/50) buyruğunda sözü edilen elbiseler ile aynı şeylerdir. Kulla­nılan kap kaçak arasında ısıtıldığı zaman harareti ondan daha ağır olacak hiç­bir maden yoktur.

Denildiğine göre buyruğun anlamı şudur; Biçilmiş, elbiseleri üzerlerine giy­diklerinde nasıl her taraflarını kuşatırsa, ateş de onları öylece kuşatmış ola­caktır. Bu yönüyle ateş onlara elbise olacaktır, çünkü kuşatmasıyla elbiseyi andıracaktır. Bu da yüce Allah’ın: “Geceyi bir elbise yaptık” (en-Nebe’, 78/10) buyruğuna benzemektedir.

“Başları üzerinden” cehennem ateşinde kaynatılmış son derece sıcak “ga­yet kaynar su dökülür.” Ttrmizî’de kaydedilen rivayete göre Ebu Hu rey re, Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; “Şüphesiz kaynar su onların başları üzerine dökülecek ve bu kaynar su (onlardan) herbirisinin kar­nına ulaşıncaya kadar içenlere nüfuz edecek, karnında ne varsa yerinden sö­küp alacak ve nihayet bunlar ayaklarından çıkıp gidecek. İşte (20. âyette) sö­zü edilen eritme budur. Sonra da tekrar eski haline iade edilecek.” Tirmİzî dedi ki; Bu hasen, sahih, garib bir hadistir.[54]

“Onunla karınlarında ne varsa eritilir.” Eritmek (es-sahr) yağın eritilme­si demektir. “Suhâre” ise ondan eriyen şey demektir. Mesela; “Ben bir şeyi erittim, o da eridi” denilir. Bu şekilde eri­yen şeye de; denilir. İbn Ahmer bir keklik yavrusunu şöylece nitelen­dirmektedir:

“Dümdüz bir yere terkedilip, bırakılmış birisine su verir, Güneş ise onu (beynini) eritir, o ise (direnir) erimez.”

Yani güneş onu (beynini) eritirken, o buna katlanır.

“Derileri de” deriler de yakılır, yahut kızartılır, demektir. Çünkü deriler eritilmez. Ancak herbir şeye yakışan uygulama ne ise o yapılır. Bu da şöy­le demeye benzer: Ona vardım ve bana lirit yedirdi, Allah’a yemin ederim, bir de soğuk bir süt. Bu da bana soğuk bir süt içirdi, demektir. Şair de şöy­le demiştir:

“Ve ben ona yem olarak saman verdim, bir de soğuk bir su.”

“Ve onlar için demirden topuzlar davardır.” Bu topuzlarla vurulurlar, itilip kakılırlar.

“Topuzlar” kelimesinin tekili şeklinde gelir, Aynı şekil­de; diye de gelebilir. Bu topuz kendisiyle filin kafasına vurulan “mih-cen (baston)” gibidir.

“(di -ü ): Onu topuzla vurdum,” demektir. ile aynı anlam­da olup, onu kahrettim, onu zelil kıldım, o da öyle oldu, demektir. İbn es-Sikkît der ki: Bir kimsenin yanına gelip, senin onu geri çevirip uzaklaştırma halini anlatmak üzere; denilir.

“Topuzlar”ın balyozlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: “Cehennem bekçilerinden herbir meleğin elin­de iki çatalı bulunan bir balyoz vardır. O bir darbe indirdi mi onunla yetmig-bin (yıl) aşağıya doğru yuvarlanır.”[55]

Bu kelimenin, cehennem ateşinden kamçılar demek olduğu da söylenmiş­tir. Bunlara bu ismin veriliş sebebi, kendisine bunlarla vurulan kimseyi ze­lil kılmalarıdır. [56]

  1. Oradan bir ızdıraptan kurtulmak istedikleri her seferinde ora­ya geri iade olunurlar ve: “Yakıcı ateşin azabını tadın” (denilir, onlara).

“Oradan” yani cehennem ateşinden, “bir ızdıraptan kurtulmak iste­dikler! her seferinde oraya” topuzlarla vurulmak suretiyle “geri iade olu­nurlar.”

Ebû Zabyan dedi ki; Bize nakledildiğine göre cehennemlikler, cehennem ateşinin alevi coşup kaynadığında ve içinde bulunanları üst kapılarına doğ­ru atacağında, cehennem ateşinden çıkmaya çalışacaklar, çıkmak isteye­cekler, Ancak cehennem bekçileri ellerindeki topuzlarla, balyozlarla onları tekrar cehenneme iade edecekler.

Şöyle de açıklanmıştır: Oradaki gam ve kederleri artacağında kaçmaya ça­lışacaklar. Kaçanlar arasından kıyısına yakın bir yere ulaşabilenleri melek­ler, topuzlarla cehennem ateşine geri döndürür ve onlara: “Yakıcı ateşin aza­bını tadın” derler.

Buyruktaki “el-harîk: Yakıcı” (anlam itibariyle) elîm ve vecî’ (can yakı­cı ve acıtıcı) gibidir.

“el-Harîk”in el-ihtirak (yanrnak)dan İsim olduğu da söylenmiştir. Bir şeyin ateşte yanması demektir. İsmi ile şeklinde gelir.

“Tatmak”da tadın idrâkinin beraberinde gerçekleştiği bir dokunuştur. Bu­rada ifadenin manası genişletilmiştir. Onların can yakıcı acı ve ızdırabı idrâk edecekleri kastedilmiştir. [57]

  1. Muhakkak Allah mümin olup salih amel işleyenleri altından ır­maklar akan cennetlere girdirir. Onlar orada altından bilezik­lerle ve incilerle bezenirler. Orada giyecekleri de ipektir.

“Muhakkak Allah mümin olup salih amel işleyenleri altından ırmak­lar akan cennetlere girdirir” buyruğunda yüce Allah iki hasımdan birisi olan kâfiri söz konusu ettikten sonra, diğer hasım olan mü’mini söz konusu etmek­tedir.

“Onlar orada altından bileziklerle… bezenirler” buyruğundaki: “…dan” edatı bir sıladır.

“el-Esâvlr (bilezikler)” kelimesi “esvira”nin çoğuludur. Bunun da tekili “si-vâr” şeklinde gelir. Üç türlü söylenir, “sin” harfi ötrelt, “sin” harfi esreli ve “is-vâr” şeklinde.

Müfessirler derler ki: Dünyada krallar, hükümdarlar bilezik ve taç giydik­leri gibi yüce Allah da bunu cennetliklere ihsan edecektir. Cennetlik olup da elinde birisi altın, birisi gümüş, diğeri.de inciden olmak üzere üç tane bile­zik olmayacak hiçbir kimse yoktur. Şanı yüce Allah burada ve Fâtir Sûresi’nde: “Altından bileziklerle ve incilerle süslenirler.” (Fâtır, 35/33) diye buyurmak­tadır, el-însan Sûresi’nde de: “Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” (el-İnsan, 76/21) diye buyurmaktadır.

Müslim’in, Sahihinde yer alan Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste Ebu Hu-reyre şöyle demektedir: Ben candan dostumu (sav) şöyle buyururken din­ledim: “Mü’minin süsü abdestin ulaştığı yere kadar ulaşır.”[58]

Bir görüşe göre de kadınlar altın süs eşyaları ile erkekler de gümüş ile süs-leneceklerdir. Ancak bu açıklama su götürür bir açıklamadır, Kur’ân-ı Kerîm de bunu reddetmektedir.

“Ve incilerle bezenirler” buyruğundaki: “İncilerle” lafzını Nâfi”, İbnu’l-Ka’kâ, Şeybe ve Âsim gerek burada gerekse de el-Melâike (Fatır) Sû­resi’nde nasb ile ve: “Ve incilerle süslenirler, bezenirler” anlamında olmak üzere okumuşlardır. Bütün mushaflarda burada elif ile yazılmış olduğunu da kıraatlerine delil göstermişlerdir. Ya’kub, el-Cahderî ve îsa b. Ömer de bu­rada nasb ile Fâtır Sûresi’nde ise mushafa tabi olarak esreli okumuşlardır. Çün­kü bu kelime burada elif ile Fatır Sûresi’nde ise elifsiz olarak yazılmıştır. Di­ğerleri ise her iki yerde de esreli okumuşlardır. Ebubekr, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamında: “İnci” kelimesini hemzeli okumazdı. Burada bu kelime ile denizde sadef (denilen midye türü)in içinden çıkartılan kastedilmektedir.

el-Kuşeyrî der ki: Maksat bileziklerin inciler ile süsleneceğidir. Bununla bir­likte cennette tek parça inciden bileziklerin bulunması ihtimali de uzak de­ğildir.

Derim ki: Kur’ân’ın zahirinden hatta nassından anlaşılan budur.

İbnu’l Enbarî der ki: Burada “inci” anlamındaki kelimeyi esreli okuyan­lar bu keiirne üzerinde vakıf yaparlar. “(^iJt): Altından” kelimesi üzerin­de vakıf yapmazlar. es-Sicistanî de şöyle demektedir; “el-Lu’lu: İnci” kelimesini nasb ile okuyanların okuyuşuna göre yeterli vakıf: “Altından…” ke­limesi üzerindedir. Çünkü mana: … ve inci ile de bezenirler, şeklindedir. İb-nu’l-Enbarî şöyle demektedir: Durum onun dediği gibi değildir, çünkü biz­ler “inci” kelimesini esreli okuyacak olursak, “Bilezikler” lafzı üz­erine atf-ı nesak yapmış oluruz. Eğer nasb ile okuyacak olursak, “bilezikler” lafzının teviline (yanı cümle içindeki konumunun i’rabma) nesak yaparak (atıfta bulunarak) okumuş oluruz. Sanki biz: “Orada bileziklerle ve incilerle süslenirler” demiş gibi oluruz. Buna göre onun nasb halindeki konumu, tıpkı cer halindeki konumu gibidir. Dolayısıyla onun birin­cisi ile ilişkisini koparmanın anlamı yoktur.

“Orada giyecekleri de ipektir.” Bütün giyecekleri, yaygılan, elbiseleri, per­deleri hep İpektir ve elbetteki bu dünyadakinden çok daha üstün olacaktır. Nesaî’de yer alan E bu Hureyre’den gelen rivayete göre Peygamber (sav) şöy­le buyurmuştur: “Dünyada ipek giyen kimse, âhirette onu giyinemıyecektir. Dünyada şarab içen bir kimse, âhirette onu içemeyecektir. Dünyada altın ve gümüş kaplarda içen bir kimse, âhirette onlardan içemeyecektir.” Daha sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Cennetliklerin elbiseleri, cennetlik­lerin içeceği, cennetliklerin kap kaçakları (bunlar olacaktır).”[59]

Eğer: Peygamber (sav) bu üç şeyi aynı seviyede tutmuştur. Bunları kul­lananın âhirette bunlardan mahrum olacağını belirtmiştir. Böyle bir kimse aca­ba cennete girecek olursa, onlardan mahrum edilecek mi? diye sorulursa, biz de deriz ki: Evet bunları kullanmaktan vazgeçip tevbe etmeyecek olursa, cen­nete girecek olsa dahi âhirette bunlardan mahrum edilecektir. Çünkü yüce Allah’ın dünyada kendisine haram kılmış olduğu şeyi acilen elde etmiştir, Bu­rada cehennem ateşinde azab göreceği vakitlerde bunlardan mahrum edilir, yahut ta hesap için duracağı o uzun süre boyunca mahrum bırakılır, cennete girdikten sonra mahrum edilmez. Çünkü cennette bulunan bir kimsenin cen­netin lezzetlerinden herhangi birisinden mahrum bırakılması bir çeşit ceza ve bir çeşit sorgulanmadır. Cennet ise cezalandırma yurdu olmadığı gibi, hiçbir şekilde orada sorgulanma da olmayacaktır, denilemez. Çünkü buna biz şöyle cevap veriyoruz: Sözünü ettiğiniz husus ihtimal dahilindedir. Ancak sözünü ettiğimiz hadisin zahiri bu ihtimali bertaraf edip onu reddetmektedir. Ayrıca hadis imamlarının da İbn Ömer yoluyla rivayet ettikleri şu hadis de bizim bu kanaatimizi pekiştirmektedir. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Dünyada şarab (içki) içip de sonra bundan tevbe etmeyen kimse, âhirette ondan mahrum edilecektir. “[60]

Aslolan İse elimizdeki nassın zahirinin kastedilmediğini ortaya koyan bir nass çıkıncaya kadar nassın zahirine yapışmaktır. Hatta bizim sözünü et­tiğimiz hususun doğruluğuna dair nass dahi vârid olmuştur. Bu da Ebû Dâvûd et-Tayalisî’nin Müsned’inde yer alan şu rivayettir; Bize Hi^am, Katade’den anlattı, o Davud es-Serrâc’dan, o Ebu Said el-Hudrî’den rivayet­le dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Dünyada ipeği giyinen bir kim­se âhirette onu giyinemeyecektir. Eğer cennete girecek olsa dahi, cennet eh­li onu giyinecek, o ise onu giyinemeyecektir. “[61]

Bu çok açık bir nasstır ve senedi de sahihtir. Şayet “eğer cennete girer­se, cennet ehli onu giyecektir. O ise onu giyemeyecektir” ifadesi Peygamber (sav)ın sözü ise en ileri derecede bir beyandır. Eğer belirtildiği üzere ravinin bir sözü ise, elbetteki O, söylenen sözün maksadını en iyi bilendir, hale yakışan ifadenin hangisi olduğunu çok iyi bitendir ve böyle bir şey elbetteki re’ye dayanarak söylenemez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“İçki içip de tevbe etmeyen” ifadesi ile “altın ve gümüş kaplarını kul­lanan…” ifadeleri de böyledir. Nasıl ki cennettik bir kimse kendisinden da­ha yüksek mevkide bulunanın makamını arzulamayacak ve bu hali bir ceza değil ise aynı şekilde cennete giren böyle bir kimse de cennette şarab içmeyi, cennet ipeğini giyinmeyi arzulamayacakür, canı çekmeyecektir ve bu da bir ceza olmayacaktır. Biz bütün bunları yeterli açıklamalarıyla “et-Tezkire” ad­lı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun. Yine orada cen­netin ağaçlarının ve meyvelerinin cennetteki örtüler arasından çıktığını da zik­retmiş bulunuyoruz. Biz bu hususu el-Kehf Sûresi’nde (18/31. âyetin tefsirin­de) sözkonusu etmiştik. [62]

  1. Onlar hem güzel söze hidayet olunurlar, hem de Hamîd olanın yoluna hidayet olunurlar.

“Onlar hem güzel söze hidayet olunurlar.” Yani bu yol onlara gös­terilir. İbn Abbas der ki: Bundan kasıt; lâ ilahe illallah ve elhamdülillah zikir­leridir. Kur’ân olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bu, dünyada olacaktır, onlar kelime-i şehadet getirmeye ve Kur’ân okumaya hidayet olunmuşlardır.

“Hem de Hamîd olanın yoluna hidayet olunurlar.” Kasıt Allah’ın yolu­na iletildikleridir. Allah’ın yolu ise O’nun dini demektir ki bu da İslâm’dır,

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar âhirette güzei söz söylemeye hidayet olunur­lar ki bu da elhamdülillah sözüdür. Çünkü onlar yarın (cennette): Bizi buna ileten Ailah’a hamdolsun; Bizden keder ve üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun” diyecek­lerdir. Cennette boş söz yoktur, yalan yoktur. Onların söyledikleri bütün söz­ler hoş ve güzel sözlerdir ve cennette onlar yüce Allah’ın yoluna iletilmiş olacaklardır. Zira cennette Allah’ın emrine muhalefet diye hiçbir şey ol­mayacaktır.

“Güzel söz”den kastın, Allah’tan onlara gelen güzel müjdeler olduğu da söylenmiştir. “Hamid olan Allah’ın yoluna hidayet olunurlar” buyruğu da cennetin yoluna iletilirler, demektir. [63]

  1. Şüphe yok ki kâfir olanlar, İnsanları Allah’ın yolundan ve in­sanlar için kendisinde hem yolcuları, hem de yerli olanları eşit kıldığımız Mescidi Haram’dan alıkoyanlar… Kim orada zulümle, ilhâdı isterse Biz ona pek acıklı azabı tattırırız.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [64]

1- Kâfirler Allah’ın Yolundan Alıkoy arlar:

Yüce Allah: “Şüphe yok ki kâfir olanlar insanları Allah’ın yolundan… alıkoy anları..,” buyruğu ile, tekrar Arap müşriklerinden, Hudeybiye yılı Al­lah Rasûlü (sav)nü Mescid-i Haram’dan alıkoymaları dolayısıyla, söz konu­su etmektedir. Çünkü onların, -insanlar arasından ferdî bir takım alıkoyma­ları kastediyor olması halî müstesna- bundan önce bu topluluğu alıkoyma­larından başka bir alıkoyuşSarı bilinmemektedir. Ferdî alıkoymaları ise pey­gamberliğin ilk yıllarında olmuş bir şeydir.

“es-Sadd: Alıkoymak”: Mani olmak, engel olmak demektir ve kendileri alı­koyanlar… takdirindedir. Muzari fiilin, mazi fiile atfedilmesi böylelikle uygun düşmektedir. Bununla birlikte “Ve… alıkoyanlar” ifadesindeki “vav” zaid olup, fiil bu haliyle; “(h): Şüphe yok ki”nin haberidir. Ancak bu açıklama maksad olarak gözetilen anlamı ifsad edici bir özelliktedir. Haber olsa olsa mahzuftur ve yüce Allah’ın: “Yolcuların” buyruğunda takdir edilmiş olup, takdiri de: Helak oldukları takdirde hüsrana uğramışlar­dır, şeklindedir.

“Alıkoyanların muzari bir fiil şeklinde gelmesi, onların alıkoy­ma işini devamlı yapıyor olmalarındandır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda ol­duğu gibi: “Bunlar iman edenlerdir, gönülle­ri Allah’ın zikri ile huzura kavuşanlardır” (er-Ra’d, 13/28)[65]

Burada şöyle buyurulmuş gibidir: Şüphesiz ki kâfir olanların özelliklerin­den birisi de alıkoymalarıdır. Şayet “alıkoymak” fiili de mazi olarak kullanıl­mış olsaydı, bu dahi ifade bakımından uygun düşerdi. en-Nehhâs der ki: Be­nim Ebu İshak’tan yazdıklarıma göre o şöyle demiştir: Burada haberin -ki uy­gun açıklama da budur- “Biz ona pek acıklı azabı tattırırız” anlamındaki buy­ruk olması da mümkündür. Ebu Ca’fer (en-Nehhâs) der ki: Ancak bu bir yan­lıştır. Çünkü ben uygun açıklama şeklinin bunun nasıl görülebildiğini bilmi­yorum. Zira burada; in haberi olduğu belirtilen ifade cezm ile gelmiştir. Aynı şekilde bu, şartın da cevabıdır. Şayet haber olsaydı o takdirde şart ce­vapsız kalırdı. Bilhassa şart cümlesinde yer alan fiil de muzari bir fiil oldu­ğundan dolayı mutlaka cevabının gelmesi de kaçınılmaz bir şeydir. [66]

2- Mescidi Haram’dan Alıkoyanlar:

“Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar…” buyruğunda, kastedilenin bizatihi Mescidin kendisi olduğu söylenmiştir. Kur’ân’ın zahirinden anlaşılan da bu­dur. Zira ondan başkası zikredilmiş değildir. Kastın Harem bölgesinin tamamı olduğu da söylenmiştir. Çünkü müşrikler Rasûlullah (sav)ı ve ashabını Hu-deybiye yıh Harem’İn İçerisine girmekten alıkoymuşlardır. O da Harem’in dı­şında konaklamak durumunda kalmıştı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “…Sizleri Mescidi Haram’dan… alıkoyanlardır.” (el-Feth, 48/25); “Kulunu geceleyin Mescid-i Haramdan… götüren (Allah) münezzehtir.” (el-İsra, 17/1) Bu da doğru bir açıklama olmakla beraber, burada Harem bölgesinden maksat önemli olarak gözetilen yer bilhassa zikredilmiş bulunmaktadır. [67]

3- Yolcunun da, İkamet Edenin de Birbirine Eşit Olduğu Yer, Mekke ve Çevresi ile İlgili Hükümler:

“İnsanlar için… kıldığımız” yani namaz, tavaf ve ibadet için tayin etti­ğimiz.,. Bu da yüce Allah’ın: “Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev…” (Al-i İmran, 3/96) buyruğuna benzemektedir,

“Kendisinde hem yolcuları, hem de yerli olanları eşit kıldığımız…” buyruğumdaki “el âkif: Orada ikamet edip, oradan ayrılmayan”, “el-Bâdi; Çölde yaşayıp ontarın bulundukları yere gelen kimseler” demektir. Buyruk şu an­lama gelir: Onun saygınlığını (hürmetini) ta’zim edip, orada ibadetlerini ifa etmek bakımından etrafında bulunan ve ikamet eden kimseler ile sair böl­gelerden gelen kimseler birbirine eşittirler. Mekke ahalisi bu hususta dışar­dan oraya gelenlere göre daha bir hak sahibi değildirler.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada eşitlikten kasıt, Mesci t-i Haram’ın evleri ve konaklama yerleri ile ilgilidir. Orada ikamet eden kimselerin oraya dışarıdan gelenlere göre bir öncelikleri yoktur. Bu açıklama Mescid-i Haram’ın bütün Harem bölgesini kapsadığı görüşüne göredir. Mücahid ve Malik’in görüşü de budur. İbnu’i-Kasım bunu Maiik’ten rivayet etmiştir.

Ömer, İbn Abbas ve belli bir topluluktan rivayet edildiğine göre dışardan gelen kimsenin, bulduğu yerde konaklamak hakkı vardır. O yer ve ev sahi­binin de ister ist&mez onu orada barındırması vazifesidir. Süfyan es-Sevrî ve başkası da bu görüştedir. Aynı şekilde İslâm’ın ilk dönemlerinde de durum böyleydi. (Harem bölgesi ahalisinin) evleri kapısızdı. Hırsızlık olayları çoğa-lmcaya kadar bu böyle devam etti. Adamın birisi evine bir kapı yaptırınca Ömer (r.a) bunu tepki ile karşılayarak: Allah’ın evini haccetmeye gelen bir kimsenin yüzüne kapı mı kapatacaksın? demiş. O adam da şu cevabL vermiş­ti: Ben onların eşyalarını hırsızl-ğa karşı korumak istedim. Bunun üzerine Hz. Ömer ona ilişmedi. Oranın ahalisi de böylelikle evlerine kapılar yapmaya baş­ladılar.

Yine Ömer b. el-Hattab (r.a)dan rivayet edildiğine göre o hac mevsimin­de Mekke’deki evlerin kapılarının sökülmesini emrederdi, tâ ki oraya gelen dilediği yerde konaklayabilsin. Konaklamak için büyük çadırlar da evlerin bahçelerine kurulurdu. Malik’ten rivayet edildiğine göre etrafı çevrilmiş bahçe ve avlular mescid gibi değildir. Ora sahiplerinin böyle bir konaklama­yı kabul etmemek ve kendi tasarrufları altında tutmak haklan vardır. Bugü­ne kadar uygulama da budur, ümmetin cumhurunun benimsediği görüş de bu şekildedir.

Bu husustaki görüş ayrılığının iki temel dayanağı vardır: Bunlardan biri­sine göre Mekke evleri oranın sahiplerinin mülkü müdür, yoksa insanların mıdır?

Bu görüş ayrılığının da iki nedeni vardır; Birincisine göre Mekke kılıç zo­ru ile fethedilmiş bir yer midir? O takdirde orası ganimet demektir. Ancak Pey­gamber (sav) orayı paylaştırmamış ve ora ahalisi ile onlardan sonra gelen­lerin elinde bırakmıştır. Tıpkı Ömer (r.a)ın Sevâd (Irak) topraklarında uygu­ladığı ve onların esir alınmalarını, köle edinilmelerini -diğer kâfirler arasın­dan istisna olarak- bağışlayarak, onları affettiği gibi affetmiştir. O bakımdan bu haliyle oralar satılmamak ve kiralanmamak üzere kalmıştır. Böyle bir ye­re öncelikle sahip olan kimse ise, başkalarına göre öncelik hakkına sahip­tir. Malik, Ebu Hanife ve el-Evzaî de bu görüşü benimsemiştir,

Diğer bir görüşe göre -ki Şafiî’nin kabul ettiği görüş de budur- Peygam­ber (sav) Mekke’yi sulh yoluyla fethetmiştir. O bakımdan evleri ellerinde ka­lır ve onların mülkle rindedir. Burada diledikleri gibi tasarruf ederler. Ömer (r.a)dan rivayet edildiğine göre o Safvan b. Ümeyye’ntn evini dört bine sa­tın almış ve orayı hapishane yapmıştır. Daha önceden el-Mâide Sûresi’nde muharipler (yol kesiciler) ite ilgili âyet-i kerimede (5/33-34) açıklandığı üzere, İslâm tarihinde hapiste ilk tutuklayan kimse odur.

Peygamber (sav)ın bîr itham dolayısıyla hapsettiği rivayet edilmiştir. Ta­vus ise Mekke’de hapsetmeyi mekruh görür ve şöyle derdi: Rahmet evinde bir azab evinin bulunmaması gerekir.

Derim ki: Doğrusu Malik’in söylediğidir. Bu hususta sabit olan haberle­rin zahirleri Mekke’nin kılıç zoruyla fethedildîğine delalet etmektedir. Ebu Ubeyd der ki: Bildiğimiz kadarıyla hiçbir şehir Mekke’ye benzememektedir. Dârakutnî’nin kaydettiği rivayete göre Alkame b. Nadla şöyle demiştir: Ra-sûlullah (sav), Ebubekir ve Ömer (Allah ikisinden de razı olsun) vefat etti­ler de Mekke’nin evleri ve konaklama yerleri sadece “es-Sevâib” (serbest kı­lınmış yerler) diye anılıyordu. İhtiyaç duyan orada konaklar, ihtiyacı olma­yan da başkasının konaklamasına imkân verirdi. Bir diğer rivayette de “… ve Osman döneminde de” (fazlalığı vardır).[68]

Yine Alkanıe b, Nadla el-Kinânî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Mek­ke evleri Rasûhıllah (sav), Ebubekir ve Ömer (r. anhuma) dönemlerinde “es-Sevaib” diye adlandırılırdı. Bunlar satılmazlardı, ihtiyacı olan orada yerleşir, ihtiyacı olmayan da başkalarını yerleştirirdi.[69]

Yine Abdullah b. Amr’dan, onun da Peygamber (sav)dan rivayetine gö­re Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak yüce Allah Mekke’yi ha­ram bölge kılmıştır. Bundan dolayı oranın evlerinin satılmaları ve paraları­nın yenilmesi de haramdır. -Şöyle de buyurdu-: Kim Mekke evlerinin kira­larından bir şeyler yiyecek olursa, hiç şüphesiz ki o bir ateş yemiş olur.” Dâ-rakutnî dedi ki: Bunu Ebu Hanife bu şekilde merfu olarak rivayet etmiş, an­cak bu hususta yanılmıştır. Yine o “Ubeydullah b. Ebi Yezid” dîye ravinin adı­nı verirken de yanılmaktadır, Çünkü bu kişinin asıl adı Ubeydullah b. Ebi 71-yad el-Kaddah’tır. Sahih olan da bu hadisin mevkuf olduğudur.[70]

Yine Dârakutnî, Abdullah b. Amr’dan senedini kaydederek şöyle dediği­ni nakletmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Mekke bir konaklama ye­ridir. Evleri, avluları satılmaz, evleri icara (kiraya) verilmez.”[71]

Ebû Dâvûd’da ki rivayete göre de Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Ben sana Mina’da bir ev yahut seni güneşe karşı gölgelendi­recek bir yapı yapayım mı? O şöyle buyurdu: “Hayır, orası oralara öncelik­le gelenin konaklama yerleridir.”[72]

Şafiî (r.a) da delil olarak yüce Allah’ın: “Onlar ki evlerinden, yurtların­dan çıkartılmışlardır” (el-Hacc, 22/40) buyruğuna sarılmıştır. Burada görül­düğü gibi yüce Allah evleri onlara izafe etmektedir. Peygamber (sav) da Mek­ke’nin fethi gününde şöyle demiştir: “Kim evinin kapısını kapatırsa, o kim­se emniyet altındadır. Ebu Süfyan’tn evine giren de emniyet altındadır.”[73]

4- Kıraat ve Nahiv Açıklamaları:

İnsanların çoğunluğu; “Eşit” kelimesini ref ile mübtedâ olarak oku­muşlardır. “Yerli olanlar” kelimesi de onun haberidir. “Eşit” anla­mındaki kelimenin mukaddem bir haber olduğu da söylenmiştir. Yani ora­da ikamet eden de, dışardan yolculuk ederek oraya gelen de orada eşittir. Bu açıklama Ebu Ali’nin açıklamasıdır, yani: Bizim kendisini insanlara bir kıble yahut ibadet olunacak yer kıldığımla mekânda, ikamet eden de, oraya yol­culuk edip gelen de eşittir.

Hafs’ın, Âsım’dan kıraatine göre ise o, “Eşit” kelimesini nasb ile okumuştur. el-A’meş’in kıraati de budur. Bu da iki şekilde açıklanabilir: Bi­rincisine göre “kıldığımız” anlamındaki fiilin ikinci bir mef ûlüdür. Bu du­rumda ” Yerli olan” kelimesi, (“eşit” kelimesi) mastar olduğundan ötürü onunla merfû’ olur. Böylelikle ism-i fail gibi amel etmiş demektir, çün­kü ism-i fail; manasınadır.

İkinci açıklama şekline göre bu; “Kıldığımız” kelimesindeki za­mirden hal olabilir.

Bir kesim de “eşit* anlamındaki lafzı nasb ile “yerli olan” anlamındaki kelimeyi de cer ile okumuşlardır. “Yolcu” kelimesini de “İnsanlar” anlamındaki kelimeye atf ile okumuşlardır. İfade de: Orada ikamet edeni ile, dışardan yolculuk edip geleni ile insanlara… kıldığımız… takdirindedir.

îbn Kesir “yolcu” anlamındaki “el-bâdı” kelimesini hem vakfederken, hem vaslederken “ya” ile okumuştur. Ebu Amr ise vakıf halinde “ya”siz, vasi ha­linde “ya” ile okumuştur, Nâfî ise hem vakıf, hem vasi halinde “ya”sız oku­muştur.

İnsanlar bizzat Mescid-i Haram’da eşitlik hususunda icmâ’ etmiş olmak­la birlikte, Mekke’de eşitlik hususunda farklı görüşlere sahiptir ki biz bunu (az önce) söz konusu ettik. [74]

5- Orada Zulüm ile İlhâd’t İstemenin Cezası:

“Kim orada zulümle ilhâd’ı İsterse” buyruğu şarttır. Bunun cevabı: “Biz ona pek acıklı azabı tattırırız” buyruğudur. Sözlükte “ilhâd” meyletmek de­mektir. Ancak yüce Allah burada meylin zulüm ile olmasını zikrederek bu­na açıklık getirmiştir ki, maksat da budur. Zulmün ne olduğu hususunda fark­lı görüşler vardır. Ali b. Ebi Talhafnın İbn Abbas’tan rivayetine göre “kim ora­da zulümle İlhad’ı isterse” buyruğunu, şirki isterse diye açıkladığını rivayet etmektedir. Atâ da şirk ve öldürme diye açıklamıştır. Anlamının, oranın gü­vercinlerini avlayıp, ağacını kesmek, ihramsız olarak oraya girmek olduğu da söylenmiştir.

İbn Ömer der ki: Biz kendi aramızda orada ilhâd’ın insanın, hayır valla­hi, evet vallahi, asla vallahi demek olduğunu konuşurduk. Bundan dolayı İbn Ömer’in biri helâl bölgesinde (Harem’in dışında) diğeri de Harem bölgesin­de olmak üzere iki tane çadırı olurdu. Namaz kılmak istediği takdirde Ha­rem hudutları İçerisindeki çadırına girer, diğer bazı işlerini görmek istediği vakit Harem bölgesi dışındaki çadırına girerdi. Böylelikle Harem bölgesi içerisinde asla vallahi, evet vallahi demekten kendilerini korumuş oluyorlardı. Çünkü yüce Allah orada işlenen günahın pek büyük olduğunu belirtmiş bu­lunmaktadır.

Aynı şekilde Abdullah b. Arar b. el-Âs’ın da birisi Harem bölgesinin dışın­da “Hill’de”, diğeri ise Harem bölgesi içerisinde iki tane çadırı vardı. Çoluk-çocuğuna sitem etmek istediği vakit onlarla Harem bölgesi dışında sitemle-şirdi, namaz kılmak istediği vakit de Harem bölgesinde namaz kılardı. Bu du­rumu hakkında ona soru sorulunca o şu cevabı vermişti; Gerçek şu ki biz ken­di aramızda Harem bölgesinde: Asla vallahi, evet vallahi dememizin bir il-had olduğunu söyler dururduk. Masiyetler de tıpkı hasenatın katlandırıldı-ğı gibi Mekke’de katlandırılır. Dolayısıyla bir masiyet iki masiyet olur. Biri­si bizatihi emre muhalefet şeklindeki masiyet, ikincisi ise haram olan belde­nin hürmetini çiğnemekle işlenen masiyet. İşte haram aylar da aynen bu şe­kildedir. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Dâvûd’da yer alan bir rivayete göre Ya’lâ b. Ümeyye, Rasûlullah (sav)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir; “Harem bölgesinde yiyecek ih­tikâr etmek, orada bir ilhâddır.”[75]

Bu, aynı zamanda Ömer b. el-Hattab’ın da görüşüdür. İfadenin umumi ol­duğunu kabul etmemiz halinde bütün bunlar da kapsama girer. [76]

6- Mekke’de Yapılması Niyet Edilen Masiyetler Dolayısıyla Günahkâr Olmak Söz Konusu mudur?:

Aralarında ed-Dahhâk ve İbn Zeyd’İn de bulunduğu bazı te’vil bilginleri­nin kanaatine göre bu âyet-i kerime; Mekke’de işlemeyi niyet ettiği masiyet­ler sebebiyle -o masiyeti işlemeyecek olsa dahi- kişinin cezalandırılacağına de­lil teşkil etmektedir. Buna benzer bir görüş İbn Mes’ud ile İbn Ömer’den ri­vayet edilmiştir. Buna göre onlar şöyle demişlerdir: Şayet bir kimse bu Beyt’te bir adamı öldürmeyi içinden geçirecek olursa ve kendisi “Aden Ebyen” denilen yerde bulunsa dahi, şüphesiz Allah onu azaplandıracaktır.

Derim ki: Bu doğrudur, çünkü bu mana yüce Allah’ın: “Nûn. Kalem’e… andolsun Jfei”(el-Kalem, 68/1) buyruğunda -orada yüce Allah’ın izniyle açık­laması geleceği üzere- açıkça ifade edilmiş bir husustur. [77]

7- “Zulümle llhad”:

Yüce Allah’ın: “tlhâd’ı” buyruğundaki “be” fazladan gelmiştir, Ni­tekim yüce Allah’ın: “Yağ veren” (el-Mu’minûn, 23/20) buyruğunda da bu harf fazladan gelmiştir. Şairin şu beyitini de (nahivciler) böyle açık­lamışlardır :

“Biz Ca’deoğullarıyız, el-Pelec denilen yerin sakinleri, Kılıçla darbe indirir ve kurtulmayı da ümid ederiz.”

Burada şair -“be” harfi olmaksızın-: Kurtuluşu ümid ederiz, de­mek istemiştir.

el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Bizim mızraklarımız çoluk-çocugumuzun rızkını teminat altına almıştır.”

Burada da “rızık” kelimesinin başına “be” harfi fazladan gelmiş bulunmak­tadır. Bîr başka şair de şöyle demiştir:

“Sana ulaşmadı mı -ki haberler yayılıp, durmaktadir-Ziyadoğullarının süt veren develerinin karşılaştıklarını.”

Burada da; Karşılaştıkları” kelimesinde “be” harfi fazladan gel­miştir. Bu şekilde kullanım pek çoktur. el-Ferrâ da şöyle demektedir: Ben ken­disine bir şeye dair soru sorduğum bedevi bir Arab’ın: Böyle ola­cağını ümid ederim” anlamında “be” harfi ziyadesi ile; O dediğini duy­dum.

Şair de şöyle demektedir:

“Bereketli bir vadi ki üst tarafı boya bitkisi (eş-şes) yetişir, Alt tarafında ise (ateş yakmakta kullanılan) raerh ile yine (çok güzel kırmızı gülleri olan) eş-şebehan yetişir.”

Burada da “el-merh” kelimesinin başına “be” harfi fazladan gelmiştir. Bu el-Ahfeş’in de görüşüdür ve ona göre mana; “Her kim orada zulüm ile ilhâdı isterse…” şeklindedir.

Kûfeliler de şöyle demektedirler: Burada “be” harfinin gelmesi anlamın; “İthad etmek suretiyle” şeklinde olduğundan dolayıdır. “Be” har­fi ise; (üt) ile kullanıldığı gibi, hazf de edilebilir.

İfade; Kim orada insanlara bir ilhadde (haksızlık meyli) isteğinde bulunursa, takdirinde de olabilir.

Buradaki ilhad ve zulüm küfürden, küçük günahlara kadar bütün masi-yetleri bir arada ifade eder, İşte mekânın hürmetinin büyüklüğü dolayısıyla yüce Allah orada kötülük yapma niyeti dolayısıyla dahi tehditte bulunmak­tadır. Bir kötülük yapmayı niyet ettiği halde işlemeyen kimse bundan dola­yı hesaba çekilmez, Mekke müstesna. İbn Mes’ud i!e Ashab-ı Kiram’dan bir topluluğun ve başkalarının kabul ettiği görüş budur, bunu da az önce zik­retmiş idik. [78]

  1. Hani Biz, İbrahim’e Beyt’in yerini tayin etmiş ve şöyle demiş­tik: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, orada ikamet edenler, rükû’ ve sucud edenler için Beyt’imi temizle!”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [79]

1- Beyt’in Yerinin İbrahim (a.s)a Gösterilmesi:

“Hani Biz, İbrahime Beyt’in yerini tayin etmiş” buyruğu ibrahim’e Beyfin yerini tayin edişimizi hatırla demektir. “Ona tayin ettim,” anlamında kullanılır. Nitekim; “Sana imkân verdim, imkân hazırladım,” derken de böyledir. “İbrahim’e” anlamındaki buyrukta­ki “lam” harfi te’kid için bir sıladır. Yüce Allah’ın: “Hemen ardınız­da…” (en-Neml, 21/72) buyruğunda olduğu gibi. Bu, el-Ferrâ’nın görüşüdür.

“Hani Biz, İbrahim’e Beyt’in yerini tayin etmiş” buyruğunun yeniden in­şa etmek için, temellerini ona göstermiş idik, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü tufan ve başka etkenler sebebiyle Ev yıkılmıştı, tbrahim (a.s)ın dönemi gelince yüce Allah orayı yeniden bina etmesini emretti. O da Beyt’in bulunduğu yere geldi ve onun izlerini tesbit etmeye koyuldu. Yüce Allah’ın gönderdiği bir rüzgar Âdem (a.s)ın kurduğu temelleri açığa çıkardı, o da Beyt’i o temeller üzerinde -daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/127. âyetin cefsi rin­de) belirtildiği gibi- bina etti.

“Tayin etmiştik” buyruğunun Kıldık” fiili gibi “lam” ile te-addi (geçiş) yapan bir fiil konumunda olduğu söylenmiştir. Yani Biz Beyt’in yerini İbrahim’e tayin edilen bir yer kıldık. Şair de şöyle demektedir:

“Benim nice şanlı kardeşim vardır ki,

Kendi ellerimle ben onu lahde yerleştirmişimdir.” [80]

2- İman ve İbadetin Esası Allah’a Ortak Koşmamak:

“Bana hiçbir şeyi ortak koşma, demiştik” ifadesi cumhurun görüşüne göre İbrahim (a.s)a bir hitaptır. İkrime bunu; “Bana ortak koşmasın diye…” şeklinde “ya” harfi ile ona söylenen sözün anlamının aktarılması suretinde okumuştur. Ebu Hatim: Bu kıraate göre Or­tak koşmaması için” anlamında olmak üzere “kef” harfinin nasb ile okunma­sı kaçınılmaz bir şeydir, der.

Ayrıca; ( af )nin şeddeli olanından hafifletilmiş olduğu söylendiği gibi, mü-fessire (açıklayıcı) olduğu da, zaide (fazladan geldiği) de söylenmiştir. Yü­ce Allah’ın: “Müjdeci gelince” (Yusuf, 12/96) buyruğunda ol­duğu gibi.

Âyet-i kerîmede Beyt’in etrafında yerleşmiş bulunanlar arasından şirk koşanlar da yerilmektedirler. Yani sizin atanız İbrahim’e, ondan sonra gelen­lere ve sizlere bu şekilde hareket etmek bir şarttı. Siz bu şartı yerine getir­mediniz, aksine şirk koştunuz.

Bir başka kesim de yüce Allah’ın: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma” buy­ruğundan itibaren hitab Muhammed (sav)adır. O Beytullah’ı temizlemek ve hac için insanları çağırmakla da emrolunmuştur, Ancak cumhur bu emirle­rin İbrahim (a.s)a verildiği kanaatindedir, daha sahih olan görüş de budur.

Küfür, bid’at, bütün pisliklerden ve kan davalarından Beytultah’ın temiz­lenme emri umumidir.

Bir görüşe göre bu temizleme emri ile putlardan temizlenmesi kastedilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şu halde pisliğin tâ ken­disi olan puflardan uzak durun.” (el-Hacc, 22/30) Çünkü Curhumlular İle Amalikahların Beytullah’ın bulunduğu yerde ve etrafında -İbrahim (a.s) onu bina etmeden önce- putları bulunmakta idi.

Şöyle de açıklanmıştır: Buyruğun anlamı benim evimi orada bir puta ibadet edilmesi gibi bir pislikten uzak tut. Bu, orada tevhidin açıkça ortaya konulmasına dair bir emirdir. Mescid-i Haram’in ve diğer mescidlerin bu gi~ bi pisliklerden tenzih edilmesi ile ilgili olarak ilim adamlarının görüşlerine dair yeterli açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/28. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“Orada ikamet edenler” orada ayakta duranlar demek olup, namaz kılan­lar kastedilmektedir. Şanı yüce Allah, burada namazın rükünlerinden en bü­yük olanlarını söz konusu etmiştir ki, bu da kıyam, rükû ve sücuddur. [81]

  1. “Ve insanlar arasında haccı ilân et. Hem yayan, hem de her uzak yoldan gelecek zayıf develer üstünde sana gelsinler,”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız; [82]

1- Haccın İlanı:

Yüce Allah; “Ve insanlar arasında haccı İlan et” buyruğunda yer alan “İlan et” anlamındaki kelimeyi büyük çoğunluk “zel” harfini şeddeli olarak; diye okumuşlardır. el-Hasen b. Ebi’l-Hasen ile İbn Muhaysın ise “zel” harfini şeddesiz, “elifi de med ile; diye okumuşlardır.

İbn Atiyye der ki: İbn. Cinnî bu okuyuşun tashif olduğunu (yanlış yazıldığını) söylemiştir. O, onların bunu mazi bir fiil olarak; “İlan et­ti” diye okuduklannı da nakletmekte ve buna binaen bu kelimeyi; “Ta­yin etmiş…tik” kelimesine atf diye i’rabım yapmıştır,

Ezan, bildirmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sû­resi’nde (9/3. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [83]

2- İbrahim (a.s)ın İlânı ve Yüce Allah’ın Bu İlânı Ulaştırması:

İbrahim (a.s), Beyt’i İnşa etme İşini bitirdikten ve ona: “İnsanlar arasın­da haccı İlan et” emri verildikten sonra, Rabbim benim sesim nereye kadar ulaşır ki deyince, yüce Altah şöyle buyurdu: Sen ilan et, ulaştırmak bana ait.

Bunun üzerine yüce Allah’ın Halil’i İbrahim, Ebu Kubeys tepesine çıka­rak, “ey insanlar” diye seslendi. “Allah size karşılığında cenneti verip mükâ­fatlandırmak, ateş azabından da sizi korumak İçin bu Beyt’i haccetmenizi em­retmektedir. Si2 de haccediniz.” Erkeklerin sulblerinde ve kadınların ra­himlerinde bulunan herkes ona: Lebbeyk, Allahumme lebbeyk diye cevap ver­di. İşte o gün bu çağrıya icabet eden kimseler, icabet ettiği kadarıyla hacceder. Bir defa icabet ettiyse bir defa, iki defa icabet etmişse iki defa hacceder. Tel-biye de bu şekilde cerayan edegeldi. Bu açıklamayı İbn Abbas ve İbn Cubeyr yapmıştır.

Ebu’t-Tufeyl’den şöyle dediği rivayet olunmaktadır: İbn Abbas bana de­di ki: Telbiye getirmenin esasının ne olduğunu biliyor musun? Ben: Hayır, dedim. Bunun üzerine dedi ki: İbrahim (a.s)a insanlar arasında haccı ilan et­mesi emredilince, dağlar başlarını eğdi, yerleşik beldeler onun için yukarı­lara kaldırıldı. O da insanlar arasında seslendi ve herşey ona: Lebbeyk Alla­humme lebbeyk, diye cevap verdi.

Bir diğer görüşe göre İbrahim (a.s)a yapılan hitab yüce Allah’ın; “Ve sü-cud edenler için Beyt’lmi temizle” buyruğu İle sona ermektedir. Daha son­ra yüce Allah, Muhammed (sav)a hitab ederek: “Ve insanlar arasında hac­cı ilan et” diye buyurmaktadır. Yani onlara haccetmekle yükümlü oldukla­rını bildir,

Üçüncü bir görüşe göre yüce Allah’ın: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma” buyruğundan itibaren Peygamber (sav)a hitab edilmektedir. Nazar ehlinin ka­bul ettiği görüş budur, çünkü Kur’ân Peygamber (sav)a indirilmiştir. Onda­ki bütün hitablar böyle olmadığına dair kat’î bir delil bulunmadığı sürece yal­nızca ona yöneliktir. İşte burada bir diğer delil daha buradaki hitabın Pey­gamber (sav)a yönelik olduğunu göstermektedir. Bu da muhatab kipi ile: “Ba­na hiçbir şeyi ortak koşma” hitabıdır. Bu ise tanık olan kimseye bir hitap­tır. İbrahim (a.s) ise gaibtir. Buna göre buyrukların anlamı şöyle olur: Hatır­la ki Biz, İbrahim’e Beyt’in yerini tayin edip göstermiş, sana da yüce Allah’ın tevhidine ve İbrahim’in de yalnızca Allah’a ibadet ettiğine dair delilleri gös­termiş bulunuyoruz.

Büyük çoğunluk “Haccı” kelimesini “ha” harfini fethalı olarak oku­muştur. İbn Ebi İshak ise bu kelimeyi Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği her yerde ay­nı harfi esreîi olarak okumuştur.

Bir görüşe göre İbrahim (a.s)a yapılan nida, ona emredilmiş bulunan di­nin şer’î hükümleri arasındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [84]

3- Hacca Geliş (Gidiş) Keyfiyeti:

“Hem yayan, hem de her uzak yoldan gelecek zayıf develer üstünde sa­na gelsinler” buyruğu ile yüce Allah insanların kimi yayan, kimi binekli ola­rak Beyt’i hac etmek çağrısını kabul edecekleri va’dinde bulunmaktadır. Ge­lecekler Ka’be’ye gelecek olmakla birlikte, yüce Allah’ın “sana gelsinler” di­ye buyurması nida edenin İbrahim (a.s) oluşundan dolayıdır. Buna göre hac­cetmek maksadıyla Ka’be’ye giden bir kimse İbrahim (a.s)a gitmiş gibidir, çün­kü bununla onun nidasını kabul etmiş, çağrısına icabet etmiş olmaktadır. Bu ifade ile İbrahim (a.s)ın şanı ve şerefi yüceltilmektedir.

îbn Atiyye der ki: “Yayan(lar)” kelimesi, çoğuludur. Tacir, tacirler” ile “Arkadaş, arkadaşlar” kelime­leri gibi.

Bir diğer görüşe göre “Yayalar” kelimesi (ıp-j)in çoğuludur. Bu da; in çoğuludur. Tıpkı ile keli­meleri gibi. Bunun çoğulu olarak “cim” harfi şeddeli: de denilebilir in çoğulunun, şeklinde gelmesi gibi.

îbn Ebi İshak ve İkrime “yayan” kelimesini; şeklinde “re” harfi ötreli ve “cim” harfini de şeddesiz olarak okumuştur. Bu kip ise çoğul şekil­lerinde az kullanılır. Bu kıraat Mücahid’den de rivayet edilmiştir. Yine Mü-cahid’in “fuâlâ” vezninde; diye okuduğu rivayet edilmiştir. “Tembeller” kelimesi gibi.

en-Nehhâs der ki: “Yayan” kelimesinin beş türlü çoğulu yapılabi­lir. “Rükkâb” gibi “rüccâl” şeklinde. İkrime’den rivayet edilen budur. “Kıyam” gibi “rical” şeklinde, bir de “reci” ve “reccâle” diye. Mücahid’den rivayet olu­nan “rücâl” kıraati ise bilinen bir çoğul şekli değildir. Ancak uygun olan bu kelimenin tenvinsiz olarak “küsâlâ” ve “sükârâ” gibi tenvinsiz olarak yapıl­masıdır. Eğer tenvinli olursa, bunun vezni “fuâl” olur ki bu çoğulda az kul­lanılan bir vezindir.

Âyet-İ kerîmede yayan geleceklerin binekli olarak geleceklerden önce söz konusu edilmesi, yürümek suretiyle onların daha çok yorulduklarından do­layıdır.

“Her zayıf develer üstünde… gelsinler” diye buyurui-masının sebebi “Zayıf deve” kelimesinin çoğul anlamını ihtiva etme­sinden dolayıdır. el-Ferrâ der ki: Burada fiilin çoğul değil de lafza uygun te­kil olarak şeklinde gelmesi de mümkündür.

Zayıf deve” ise yolda oldukça yorgun düşmüş ve zayıflamış de­ve dernektir. Fiili: Zayıfladı, zayıflar, zayıflamak” şeklinde gelir.

Şanı yüce Allah burada develeri Mekke’ye ulaşacakları vakitteki son hal­leriyle nitelendirmektedir. Ayrıca zayıflayışlarının sebebini de zikredip: “Her uzak yoldan gelecek…” diye buyurmaktadır. Yani bu develeri yapılan uzun yolculuklar etkilemiş olacaktır. Zamirin develere İrca edilmesi ise, sahiple­riyle birlikte hac maksadı ile gidişlerinden ötürü onlara bir üstünlük vermek kastıyladır. Nitekim yüce Allah cihada giden atlar hakkında Allah yolunda koş­tuklarında onlara bir ikram oirnak üzere: “Andolsun (mücahidlerin) harıl ha­rıl koşan atlarına” (ei-Âdiyât, 100/1) diye buyurmaktadır. [85]

4- Yayan Haccetmenin Fazileti:

Kimisi şöyle demiştir. Yüce Allah’ın burada: “( S)Wj ): Yayan olarak” di­ye buyurması (bu kelime aynı zamanda erkekler anlamında da kullanılabi­lir) çoğunlukla hacca gidenlerin kadınlar değil, erkekler oluşundandır. Bu gö­rüşe göre buradaki bu kelime: Bu bir racul’dür (adamdır) demekten gelmiş kabul edilmektedir, ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü daha sonra yüce Al­lah binicileri kastederek: “Hem de her uzak yoldan gelecek zayıf develer üstünde” diye buyurmaktadır. Bunun kapsamına ise erkekler ve kadınlar da­hildir.

Yüce Allah: “Yayan” diye buyurup önce onları söz konusu etmesi yayan haccetmenin binekli olarak haccetmekten faziletli olduğuna delildir. İbn Ab-bas der ki: Yapamadığım hiçbir şeye üzülmedim, sadece yürüyerek haccet-memiş olduğuma üzülüyorum. Çünkü ben yüce Allah’ın: “Hem yayan… sa­na gelsinler” diye buyurduğunu işitmiş bulunuyorum.

İbn Ebİ Necîh de der ki: İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- yürü­yerek haccettiler.

İbn Mes’ud’un arkadaşları; şeklinde (“ya” harfi yerine, “vav” ile) okumuşlardır. Bu aynı zamanda İbn Ebi Able ve ed-Dahhak’ın kıraatidir. O takdirde zamir insanlara ait olur. (Diğer okuyuşa göre ise zamir zayıf deve­lere aittir). [86]

5- Yürüyerek Haccetmek mi, Binerek mi Faziletlidir?:

Hac yolculuğunda binmenin de, yürümenin de caiz oluşunda görüş ay­rılığı yoktur. Ancak bunların hangisinin daha faziletli olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Malik, Şafiî ve başkaları binme­nin daha faziletli olduğu kanaatindedir. Böylelikle Peygamber (sav)a uyulmuş olur ve daha çok para harcanmış, haccın şeâiri de binmek için gerekli hazırlıklar yapılmak suretiyle, daha bir ta’zim edilmiş olur.

Başkalarının kanaatine göre ise nefse verdiği meşakkat dolayısıyla yürü­mek daha faziletlidir. Ayrıca Ebu Said’in rivayet ettiği hadis de bunu gerek­tirmektedir. O şöyle demektedir: Peygamber (sav) ve ashabı Medine’den, Mek­ke’ye yürüyerek haccettiler. Peygamber de: “Kuşaklarınızı, izarlarınıza (ör­tü şeklindeki elbiselerinize) bağlayınız.” diye buyurdu ve bazen koşarcası­na, bazen de normal yürüdü. Bu hadisi İbn Mace, Sünen’inde rivayet etmiş­tir[87] Bütün hac ibadetlerinde binek üzerinde olmanın, -Peygamber (sav)a uymak bu yolla gerçekleşeceğinden dolayı- daha fazîfetli oluşunda Malik’e göre (gelen rivayetlerde) görüş ayrılığı yoktur. [88]

6- Deniz Yoluyla Hac Farz mıdır?:

Bazı ilim adamları bu âyet-i kerîmede denizin söz konusu edilmemesinin deniz yoluyla haccetme farzının sakıt olduğuna deli! göstermişlerdir. Malik “el-Mewâziyye”de şöyle demektedir: Ben denizden söz edildiğini duymadım.

Ancak bu sadece işaret yoluyla bir kavrayıştır, yoksa denizin söz konu­su edilmemesi denizde yolculuk yapmak durumunda olanlardan bu farzın sa­kıt olması manasına gelmez. Çünkü Mekke deniz kıyısında değildir kî, insan­lar oraya gemilerle gelsinler. Denizde yolculuk yapan kimsenin de Mekke’ye kıyıdan itibaren ya piyade, yahut ta deve üzerinde yolculuk yapması kaçı­nılmaz bir şeydir. Âyet-i kerîmede sadece Mekke’ye ulaşılabilecek iki hal söz konusu edilmiştir.

Yalnızca deniz zikredilmedi diye hac farzını iskat etmek pek kabul edi­lebilecek ve güçlü bir delil değildir. Ancak bununla beraber düşman, korku yahut büyük bir dehşet ya da kişinin maruz kalabileceği bir hastalık bulun­ması halinde Malik, Şafiî ve ilim adamlarının cumhuru bu özürler sebebiy­le haccın vücubunun düşeceğini kabul etmektedirler. Böyle bir yolculuk ise güç yetirîlebilecek bir yolculuk değildir.

İbn Atiyye der ki: “el-İstihzâr” müellifi bu anlamda bir takım sözler nak­letmektedir ki, bunların zahirinden anlaşıldığına göre bu özürlerden hiçbi­risi dolayısıyla hac farizası sakıt olmaz. Ancak bu zayıf bir görüştür.

Derim ki: Hatta bu zayıftan da zayıftır. Nitekim buna dair açıklamalar da­ha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır.

“el-Fecc: geniş yol” demektir. Bunun çoğulu da; şeklinde gelir. Ni­tekim daha önce el-Enbjyâ Sûresi’nde (21/30-33- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“el-Amîk: Uzak” anlamındadır.

Büyük çoğunluk:”Gelsinler* diye okumuşlardır. Abdullah (b. Mes’ud’un) arkadaşları ise; (0^) diye okumuşlardır. Bu şekildeki okuyuşa göre zamir binicilere aittir. Öbür okuyuşa göre ise zamir develere raci’dir: Ge­lecek olan zayıf ve güçsüz develer üzerinde… denilmiş gibidir.

“Her uzak yoldan” buyruğundaki; kelimesi uzak demektir, “Dibi uzak (derin) kuyu” tabiri de buradan gelmektedir. Şu mısra-da da bu kelime bu manadadır:

“Derinlikleri çok derin, geçilen yolu da çok tenhadır.” [89]

7- Beytullah’a Ulaşanın Yapacağı İş:

Beytullah’a ulaşan kimsenin, Beytullah’ı görünce ellerini kaldırıp kaldır­mayacağı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ebu Davud’un kaydettiği rivayete göre Cabir b. Abdullah’a Beytullah’ı görüp de ellerini kal­dıran kişinin durumu hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Ben bu işi yahudilerden başka yapan hiçbir kimseyi görmemiştim. Biz Rasûlullah (sav) ile birlikte haccettik ve böyle bir şey yapmazdık[90]

İbn Abbas (r.a) da, Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğu rivayet edilmek­tedir; “Eller yedi yerde kaldırılır: Namaza başlarken, Beytullah’a yönetirken, Safa’ya-Merve’ye yönelirken, vakfe yapılan iki yerde (Arafat ve Meg’ar-i Ha-ram’da) ve iki cemrede.”[91]

es-Sevrî, Îbnu’l-Mübarek, Ahmed ve İshak, İbn Abbas’ın bu hadisi doğ­rultusunda görüş belirtmişler ve Cabir’in rivayet ettiği hadisi zayıf kabul et­mişlerdir. Çünkü Muhacir el-Mekki isimli ravi meçhul bir ravidir. İbn Ömer de Beytullah’ı gördüğünde ellerini kaldırırdı. İbn Abbas’tan da bunun gibi bir rivayet nakledilmiştir. [92]

  1. “Tâ ki kendileri için menfaatlere tanık olsunlar. Belirli günler­de Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurban edilen hay­vanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan yeyin ve eli dar olan fakire de yedilin.”
  2. “Sonra kirlerini gidcrsinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atİk’i tavaf etsinler.”

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı yirmi üç başlık halinde sunacağız: [93]

1- Haccın Faydalarına Tanık Olmak:

” … Tanık olsunlar.” Yani tanık olsunlar diye sen haccı ilan et, onlar da sana yayan ve binekli olarak gelsinler.

“Tanık olsunlar” hazır bulunsunlar demektir. Çünkü tanık olmak (şuhûd) hazır bulunmak demektir.

“Kendileri İçin menfaatlere* yani Arafat ve Meş’ar-i Haram gibi hac menasiklerinde bulunsunlar. Mağfiret diye de açıklandığı gibi, ticaret diye de açıklanmıştır. Genel kapsamlı olduğu da söylenmiştir, yani kendileri için fay­dalı olacak şeylere tanık olsunlar, hazır bulunsunlar. Yani dünya ve âhiret ile ilgili işlerden Allah’ı razı edecek işler yapsınlar. Bu açıklamayı da Müca-hid ve Atâ yapmış, İbnu’l-Arabî de tercih etmiştir. Çünkü bu açıklama hac iba­detleri, ticaret, mağfiret, dünya ve âhiret menfaatlerini kapsayan bir açıkla­madır. Yüce Allah’ın: “(Hac aylarında) Rabbinizden bir lütuf istemenizde si­ze bir günah yoktur” (el-Bakara, 2/198) buyruğunda ticaretin kastedildiğin­de görüş ayrılığı yoktur. [94]

2- Bilinen Günler:

“Belirli günlerde Allah’ın… adını ansınlar.” Daha önce “bilinen günler” ile “sayılı günler”e dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nde (2/203. âyet, 1. baş­lık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın adının anılmasından kasıt ise, davarların ve develerin ke­silip boğazlanması esnasında besmele çekmektir. “Bismillahi vellahu ekber, Allahumme minke ve leke: Allah’ın adı ile, Allah en büyüktür, Allah’ını, bu Sendendir, Senin içindir” demek gibi. Ya da kesim esnasında: “Şüphesiz be­nim namazım, kurban kesmem,..” (el-En’âm, 6/162) âyetini okumak gibi.

Kâfirler putlarının adını anarak keserlerdi. Şanı yüce Rabbimiz Allah’ın adı­nı anarak kesmek gerektiğini açıklamış olmaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/118-121. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [95]

3- Kurban Bayramı Birinci Günü Kurban Kesme Vakti:

İlim adamları kurban bayramı birinci günü (yevmu’n-nahr) kurban kes­me vakti hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik (r.a) imamın (halife­nin ve onun namaz kıldırmak için tayin ettiği kimsenin) namaz kılıp kurba­nını kesmesinden sonradır, der. Ancak haddi aşacak kadar bir gecikmede bu­lunursa, o takdirde ona uyma gereği de sakıt olur.

Ebu Hanİfe, kurban kesmeyi değil de sadece namazı bitirmeyi göz önün­de bulundurmuştur.

Şafiî, namaz vaktinin girip iki hutbe irad edilecek kadar bir süre geçme­sini göz önünde bulundurmuştur. Buna göre, namazı değil de vakti nazar-ı itibara almaktadır. el-Müzent’nin ondan yaptığı rivayet bu şekildedir, et-Ta-berî’nin görüşü de budur,

er-Rabî’İn el-Buveytî’den naklettiğine göre Şafiî şöyle demiştir: İmam kurbanını kesmedikçe -kurban kesmesi gerekmeyenlerden olması müstesnâ-hiç kimse kurbanını kesmez. İmam namazını kılıp hutbeyi bitirdikten son­ra da kurban kesmek helâl olur. Bu, Maİik’in görüşüne benzemektedir.

Ahmed der ki: İmam namazını bitirdi mi, sen de kurbanını kesebilirsin. Bu, İbrahim’in de görüşüdür.

Bu görüşlerin en sahih olanı, Malik’in görüşüdür. Çünkü Câbir b, Abdul­lah rivayet ettiği hadiste şöyle demektedir: Rasûlullah (sav) kurban günü bi­ze Medine’de namaz kıldırdı. Bir takım kimseler acele edip kurbanlarını kes­tiler. Çünkü Peygamber (sav)ın kesmiş olduğunu zannettiler. Peygamber (sav) kesmiş olanlara tekrar yeni bir başka kurban kesmelerini emretti ve Peygam­ber (sav) kesmedikçe, kesmemelerini söyledi. Bu hadisi Müslim ve Tirmizî rivayet etmiş olup[96] Tirmizî: Bu hususta Cabir’den, Cundub’dan, Enes’ten, Uveymir b. Eşkar’dan, İbn Ömer’den ve Ebu Zeyd el-Ensarî’den de rivayet­ler gelmiştir, bu da hasen bir hadistir. İlim ehli de buna göre uygulama yap­maktadırlar. Şehirde bulunan bir kimse imam kesmedikçe, kurbanını kesme-melidir.

Ebu Hanife de el-Berâ’nm rivayet ettiği hadisi delil göstermektedir. O ha­diste şöyle denilmektedir: “Kim namazdan sonra kurbanını keserse, artık önün kurban kesmesi tamam demektir ve müslümanların sünnetini de isabet ettir­miştir.” Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.[97]

Görüldüğü gibi burada kurban kesme sadece namaza bağlı olarak zikre­dilmiş ve imamın kurban kesmesi söz konusu edilmemiştir. Cabir’in rivayet ettiği hadis ise bunu kayıtlamaktadır. Aynı şekilde yine el-Berâ yoluyla ge­len hadis de böyledir. Buna (bu hadisin başka rivayetlerine) göre Rasûlul-lah (sav) şöyle buyurmuştur; “Bizim bugünde yapacağımız ilk iş önce namaz kılmak, sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle yaparsa bizim sünnetimi­zi de isabet ettirmiş olur.”[98]

Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr de şöyle demektedir; İlim adamları arasında şe­hir halkından (yani bayram namazı kılınan bir yerde yaşayanlardan) olup da namazdan önce kurbanını kesen bir kimsenin kurban kesmemiş olacağında bir görüş ayrılığı bulunduğunu bilmiyorum. Çünkü Peygamber (sav): “Namaz­dan önce kim kurban keserse, o kestiği (kurban değil) et için kesilmiş bir ko­yun olur”[99]

4- Bayram Namazı Kılınmayan Yerde Ne Zaman Kurban Kesilir?:

Çölde yaşayanlarla, imamları olmayanlara gelince Malik’in mezhebinde­ki meşhur görüşe göre imamın yahut da kendi bölgesine yakın imamın kurban kesim vaktini tesbit etmeye çalışır.

Rabia ile Atâ, imamı olmayan kimseler hakkında şöyle demişlerdir; Şayet güneş doğmadan Önce kurbanım keserse, yerini bulmaz. Güneş doğduktan sonra keserse, yerini bulur, Re’y sahipleri ise tan yerinin ağırmasından son­ra yeterli olur demişlerdir. İbnul-Mubarek’in görüşü de budur, Tirmizî bu gö­rüşü ondan nakletmektedir. Bunlar yüce Allah’ın: “Belirli günlerde Allah’ın kendilerine rızik olarak verdiği kurban edilen hayvanlar üzerine Al­lah’ın adını ansınlar” buyruğunu delil göstermişlerdir. Burada görüldüğü gi­bi yüce Allah, kurban kesmeyi güne izafe etmiştir. Günün tan yerinden mi, yoksa güneşin doğuşundan itibaren mi başladığı hususunda da iki görüş var­dır.

Kurban bayramı birinci günü can yeri ağırımdan önce kurban kesmenin yerini bulmayacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. [100]

5- Kurban Kesme Günleri:

Kurban kesme günlerinin kaç gün olduğu hususunda görüş ayrılığı var­dır. Malik, kurban bayramı birinci günü ve ondan sonraki iki gün olmak üze­re üç gündür, demiştir. Ebu Hanife, es-Sevrî ve Ahmed b. Hanbel de bu gö­rüştedirler. Aynı zamanda bu Ebu Hureyre ve Enes b. Malik’ten de -onlardan farklı bir rivayet söz konusu olmaksızın- nakledilmiştir.

Şafiî, kurban bayramı birinci günü ve ondan sonraki üç gün olmak üze­re dört gündür, demiştir. e!-Evzaî de bu görüştedir. Bu görüş Ali (r.a), İbn Abbas ve İbn Ömer (r.anhum)dan da rivayet edilmiştir. Yine onlardan Ma­lik ve Ahmed’in görüşlerinin aynısı da rivayet edilmiştir.

Kurban günlerinin özel olarak kurban bayramının birinci günü yani zül-hicce’nin onuncu günü olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Şîrîn’den de ri­vayet edilmiştir.

Said b. Cübeyr ile Câbir b. Zeyd’den şöyle dedikleri nakledilmektedir: Şe­hirlerde kurban kesme günü bir gündür. Minâ’da ise üç gündür.

Hasan-! Basrî’den bu hususta üç rivayet gelmiştir. Birisi Malik’in görüşü gibi, ikincisi Şafiî’nin görüşü gibidir. Üçüncüsü ise zülhicce’nin son gününe kadar devam eder. Muharrem ayının hilali görülmekle birlikte artık kurban kesmek söz konusu olmaz.

Derim ki: Bu, aynı zamanda Süleyman b. Yesâr ve Ebu Seleme b. Abdu’r-Rahman’ın da görüşüdür. Bunlar Dârakutnî’nin, Sünen’inde kaydettiği mür-sel ve merfu bir hadis olarak: “Kurban kesmeler zülhicce ayı(nın sonunda­ki muharrem) hilâline kadardır”[101] şeklinde bir hadis rivayet etmişlerse de bu hadis sahih değildir. Bizim delilimiz ise yüce Allah’ın: “Belir­li günlerde” buyruğudur ki, bu cem-i kıllet (azlık bildiren çoğuDdır. Bundan kat’î olarak bilinen sayı ise üçtür. Üçten sonrasının bu çoğula girip girmedi­ği kat’î olarak bilinmemektedir. O bakımdan ondan sonrası ile amel edilmez.

Ebu Ömer b. Abdi’1-Berr der ki: İlim adamları yevmu’n-nahr’ın kurban kes­me günü olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Yine zülhicce ayının bitimin­den sonra kurban kesmenin söz konusu olmayacağını da icma ile kabul et­mişlerdir. Bana göre bu hususta sadece İki görüş sahihtir. Bunlardan birincisi Malik ile Kûfelilerin görüşüdür, diğeri ise Şafiî Üe Şamlıların görüşüdür. Bu iki görüş Ashab-i Kiram’dan rivayet edilmiştir. O halde bunlara muhalif olan görüşlerle uğraşmanın bir anlamı yoktur, çünkü bunlara muhalif olan görüşlerin ne sünnette, ne de Ashab-ı Kiram’ın sözlerinde herhangi bir asli dayanağı bulunamaz. Bu iki görüşün dışında görüş belirtenler, görüşleriyle başbaşa bırakılırlar.

Katade’den altıncı bir görüş daha rivayet edilmiştir ki buna göre kurban yevmu’n-nahr (kurbanın birinci günü) ile ondan sonraki altı gündür. Bu da aynı şekilde Ashab-ı Kiram’ın görüşleri dışında kalmaktadır ve bunun da bir anlamı yoktur, [102]

6- Kurban Kesme Günlerinin Geceleri, Kurban Kesme Günlerine Dahil midir?

Kurban kesme günlerinin gecelerinin, kurban kesme günlerine dahil olup olmadığı ve bu gecelerde kurban kesmenin caiz olup olmadığı husu­sunda farklı görüşler vardır. Malikten rivayet olunan meşhur görüşüne gö­re geceler dahil değildir ve geceleyin kurban kesmek caiz olmaz. Ashabın cumhuru ile re’y sahiplerinin çoğunluğu bu görüştedir. Çünkü yüce Allah: “Belirli günlerde Allah’ın… adını ansınlar” buyruğu bunu gerektirmekte­dir. Burada görüldüğü gibi “el-eyyâm: Günler”i söz konusu ermektedir. Günlerin söz konusu edilmesi, geceleyin kurban kesmenin caiz olmadığına delildir.

Ebu Hanife, Şafiî, Ahmed, İshak ve Ebu Sevr ise şöyle demektedirler: Ge­celer de günlere dahildir ve geceleyin de kurban kesmek yerini bulur. Ma-tik ve Eşheb’den de buna yakın bir görüş rivayet edilmiştir. Eşheb’in görü­şüne göre ise hedy (hediye kurbanı) ile udhiye (kurban) arasında fark gö­zetilir. Hediye kurbanının geceleyin kesilmesini caiz kabul etmiş, udhi­ye’nin geceleyin kesilmesini caiz kabul etmemiştir. [103]

7- Kurban Edilen Hayvanlar:

Yüce Allah’ın: “Kendilerine rızık olarak verdiği” ve kurban olarak kes­tikleri “kurban edilen hayvanlar üaserine Allah’ın adını ansınlar” buyru­ğunda sözü edilen hayvanlar (el-en’âm), kurban olarak kesilen deve, inek ve koyun türleridir. “Kurban edilen hayvanlar” bizzat hayvanlar (de­mek olan: el-en’âm) demektir. Bu da bir kimsenin “birinci namaz” “cami’ mes-cid” demesine (yani bir şeyin bizzat kendisine izafe edilmesine) benzer. [104]

8-Kurban Etinden Yemenin Hükmü:

“Artık onlardan yeyin” buyruğundaki emrin anlamı, cumhura göre men-dubluk ifade etmesidir. Kurban kesen bir kimsenin hediye ya da udhiye kur­banı olsun, ondan yemesi ve çoğunluğunu da tasadduk etmesi müstehabtır. Bununla birlikte ilim adamları tamamını sadaka olarak vermeyi de tamamı­nı yemeyi de caiz görmüşlerdir.

Bir kesim istisnaî olarak yemeyi ve yedirmeyi âyet-i kerîmenin zahiri do­layısıyla, bir de Peygamber (sav)ın: “Yiyin, saklayın ve tasadduk edin.”[105] buy­ruğu dolayısıyla vacib kabul etmişlerdir.

el-Kiyâ (et-Taberî) der ki: Yüce Allah’ın: “Artık onlardan yeyin… veye-dirin” buyruğu tamamını satmanın yahut tâ tamanını tasadduk etmenin ca­iz olmadığına delil teşkil etmektedir. [106]

9- Keffaret Kurbanları:

Keffaret maksadı ile kesilen kurbanlardan kurban sahipleri yiyemezler. Ma­lik (r.a)ın meşhur olan görüşü kurban sahibi üç kurbandan yiyemez: (İhram-h iken) avlandığı hayvana ceza olarak kestiği kurban, yoksulların adak kur­banları ve eziyet (başındaki rahatsızlık) dolayısı ile (başını traş ettiği için) kes­tiği fidye kurbanı. Bunun dışında kestiği kurbanlar, kurban kesme yerine ulaş­ması şartıyla ister vacib, ister nafile olsun yiyebilir. Bu hususta gerek selef­ten, gerek değişik bölgelerdeki fukahadan bir topluluk Mâlik’in görüşüne uy­gun kanaat belirtmişlerdir. [107]

10- Kurban Sahibi Yemesi Yasak Olan Kurbanından Yerse:

Kurban kesen şahıs şayet kendisi için yemesi yasak olan kurbandan yi­yecek olursa, acaba yediği miktarının tazminatını mı öder, yoksa kendisin­den bir miktar yediği hediye kurbanının tamamını mı öder? Bu hususta mezhebimizde İki görüş vardır. İbnu’l-Macişun birinci görüşü benimsemiş­tir. İbnu’l-Arabî de: Hak olan görüş budur ve kurban sahibine bunun dışın­da bir mükellefiyet de düşmez, demektedir. Aynı şekilde bir kimse yoksul­lar için bir kurban hediye etmeyi adayacak olur da kurban mahalline ulaş­tıktan sonra ondan yiyecek olursa -“eI-Müdevvene”deki ifadenin aksine- sa­dece yediği kadarının tazminatını öder. Çünkü kurban kesme işi (nahr) gerçekleşmiş bulunmaktadır. Herhangi bir haddi aşmak ise sadece ete yapıl­mıştır, o bakımdan bu hususta haddi aştığı kadarının tazminatını öder.

Yüce Allah’ın “adaklarını yerine getirsinler” buyruğu adağın gereğinin yerine getirilmesinin vacib olduğuna delildir. Bu adak ister bir kan akıtmak (kurban kesmek), ister hediye kurbanı, isterse de başka türlü olsun hüküm değişmez. Bir kimsenin adağını gereği gibi yerine getirmesi ondan yemesi­nin caiz olmaması buna delildir. İhramlı iken avlanmanın cezası da baştaki rahatsızlık dolayısıyla (traş etmekten dolayı) kesilen fidye kurbanının duru­mu da böyledir. Çünkü istenen şey, etinden, yahut başka cihetten herhan­gi bir eksiklik söz konusu olmaksızın adağını lam anlamıyla yerine getirmek­tir. Şayet ondan bir şey yiyecek olursa, onun tam bir hediye kurbanı kesme­si icab eder. (Bu da ikinci görüşe bir delildir). Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [108]

11 Tazminat Aynî mi Ödenir? Nakdî mi Ödenir?:

Bu şekildeki bir kurban etinden yiyen kimse etin kıymetini mi tazminat olarak öder? yoksa yiyecek olarak mı tazminat öder. “Muhammed’in Kica-b/’nda Abdu’l-Melik’ten rivayetle yiyecek olarak tazminat öder, ancak birin­ci görüş daha sahihtir. Çünkü yiyecek ibadet olarak hediye kurbanının tama-miyle gönderilmesine imkân bulunmadığı halde hediye kurbanının karşılı­ğı olarak verilir. Haddi aşmanın hükmü ile ibadetin hükmü ise aynı değildir. [109]

12- Hediye Kurbanı Yerine Ulaşmadan Önce Sakatlanır ya da Telef Otursa:

İhramlı iken avlanmanın cezası yahut (baştaki) rahatsızlık dolayısıyla fidye olarak verilmesi gereken kurban, ya da yoksullar için adanmış olan ve tazminat altında olan bu hediye kurbanında bir sakatlık olursa, bu kurbanın sahibi ondan yiyebilir, zenginlere de, fakirlere de, sevdiği kimselere de on­dan yedirebilir. Ancak etini, derisini ve ona gerdanlık olarak taktığı şeyler­den herhangi bir şeyi satamaz.

İsmail b. îshak dedi ki: Çünkü (gerektiğinde) tazminatı ödenmesi icab eden hediye kurbanı mahalline ulaşmadan önce telef olursa, onun bedelini ver­mesi gerekir. Bundan dolayı o kurban sahibinin ondan yemesi de, yedirme­si de caizdir. Şayet nafile hediye kurbanı mahalline ulaşmadan önce telef olur­sa, ondan yemesi de, başkasına yedirmesi de caiz değildir. Çünkü onun be­delini ödeme mükellefiyeti olmadığından dolayı hediye kurbanı telef olma­dan da bu uygulamayı yapabileceğinden ve telef olmadan kurbanı kesme­ye kalkışabileceğinden korkulur. O bakımdan insanlara karşı ihtiyatta hüküm verilmiştir, uygulama da böylece devam edegelmiştir.

Ebû Davud’un, Nâctye el-Eslemî’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (sav) kendisi ile birlikte hediye kurbanlarını göndermiş ve şöyle buyur­muştur: “Şayet bunlardan sakatlanan bir şey olursa, onu kes. Sonra da (bo­yunlarına alâmet olarak taktığın) nalınlarını kanı ile boya, sonra da onu in­sanlarla başbaşa bırak (onların yemesine izin ver).”[110]

Malik ile iki görüşünden birisinde Şafiî, Ahmed, İshak, Ebu Sevr, Re’y as­habı ve onlara tabi olanlar da nafile hediye kurbanında bu hadisin gereği­ne göre görüş belirtmişler ve bu hediye kurbanlarını götüren kimse onlar­dan bir şey yemez ve o kurbanı insanlar yesinler diye onlara terkeder, de­mişlerdir.

Müslim’in, Sahih’indeki hadiste şöyledir: “Sen de, beraberindeki yol arka­daşlarından hiçbir kimse de ondan yemesin.”[111]

İbn Abbas ve diğer görüşünde de Şafiî bu nehyin zahirine uygun olarak görüş belirtmişlerdir. İbnu’l-Münzir de bunu tercih etmiştir. İbn Abbas ile Şa­fiî derler ki: Hediye kurbanlarını güden onlardan bir şey yemediği gibi ar­kadaşlarının ahalisinden hiç kimse de o kurbanlardan bir şey yemez.

Ebu Ömer (İbn Abdi’1-Berr) der ki; Peygamber (sav)ın: “Onlardan sen de, yol arkadaşlarından bir kimse de yemesin” ifadesi sadece İbn Abbas’in riva­yet ettiği hadiste vardır. Hişam b. Urve’nin babasından, onun Naciye’den nak­lettiği hadiste bu şekilde değildir. Bize göre Naciye yoluyla gelen hadis İbn Abbas’ın hadisinden daha sahihtir, fukahaya göre uygulama da ona göredir. Peygamber (sav)m: “O kurbanlığı insanlara terket” ifadesinin kapsamına ki­şinin yol arkadaşının yakınları da, başkaları da girer.

Şafiî ve Ebu Sevr derler ki: Aslı itibariyle vacib olan hediye kurbanların­dan hiçbir şey yemez. Ancak tatavvu’, yahut hac ibadetinin bir nüsükü (kurbanı) ise ondan yer, hediye eder, saklar ve tasadduk da eder, Ona gö­re temettü’ ve kıran haccı da bir nüsiiktür. el-Evzaî’nin mezhebi de buna ya­kındır.

Ebu Hanife ve arkadaşları da derler ki: Temettü ve tatavvu’ dolayısıyla ke­silen kurbanlardan yer. Bunların dışında ihramlı olması dolayısıyla kesme­si vacib olan diğer kurbanlardan İse yemez,

Malikten de: İhrama aykırı fiilleri dolayısıyla kestiği kurbanlardan yemez, dediği nakledilmiştir. Buna kıyasen bir hatayı telâfi etmek için kesilen kur­bandan da yiyemez. Şafiî ve Evzaî’nin dediği gibi.

Maiik bu görüşlerine şunları delil göstermektedir: Yüce Allah: “Yahut düş­künlere yemek yedirmek şeklinde bir keffaretdir” (el-Mâide, 5/95) buyruğunda ihramlı iken avlanmanın cezasını yoksullara (düşkünlere, miskinlere) tahsis etmiştir. Başındaki bir rahatsızlık dolayısıyla saçlarını traş edenin fid­yesi ile ilgili olarak da: “Oruç, sadaka yahut kurbandan bir fidye vermesi ge-rekir” (el-Bakara, 2/196) diye buyurmaktadır. Peygamber (sav) da Ka’b b. Uc-re’ye şöyle demiştir: “Sen ya herbir miskine İki mud olmak üzere altı yoksul doyur, yahut üç gün oruç tut, yahut ta bir koyun kurban kes” demiştir.[112]

Yoksullar için yapılan adak zaten açıkça ifade edilmiştir. Bunun dışında­ki hediye kurbanlıklar ise yüce Allah’ın şu buyruğunda belirtilen esas hüküm üzeredir: “Kurbanlık develeri de size Allah’ın şeâirinden kıldık… Artık yanları üzere, düşüp can verince etindenyeyin…”(el-Hac, 22/36) Peygam­ber (sav) da, Ali (r.a) da getirdikleri hediyelik kurbandan yemişler, etinin su­yundan içmişlerdir. Peygamber (sav) de konu ile ilgili en sahih rivayete ve görüşe göre hacc-ı kıran yapmıştır. O bakımdan onun getirdiği hediye kur­banı vacib idi. Dolayısıyla Ebu Hanife’nin delil diye yapıştığı sahih olamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şanı yüce Allah’ın hediye kurbanlıklardan yemeye izin vermesi şundan do­layıdır: Araplar hac dolayısıyla kesilen kurbanlıklardan yemeyi uygun gör­müyorlardı. Şanı yüce Allah peygamberine onlara muhalefet etmeyi emret­miştir. Şüphesiz ki o bunu böylece teşrî’ buyurmuş ve böylece tebliğ etmiş­tir. Nitekim hediye olarak kurbanlık gönderip ihrama girdiğinde de o böyle yapmıştır. [113]

13- Kurbanlık Etlerinden Yemek:

“Artık onlardan yeyin” buyruğu ile ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle de­miştir: Yüce Allah’ın: “Artık onlardan yeyin” buyruğu Arapların (İslâm’dan önceki) uygulamalarını neshetmiştir.

Çünkü onlar kurbanlık ellerinden yemeyi kendilerine haram kabul ediyor­lardı ve bunlardan -dediğimiz gibi -hediye kurbanlıklarından yemezlerdi. İş­te yüce Allah onların bu uygulamasını: “Artık onlardan yeyin” buyruğu ile; Peygamber (sav) de: “Kim bir kurban keserse, o kestiği kurbandan yesin”[114] buyruğu ile neshetmiştir. Ayrıca Peygamber (sav) da bizzat kendi kurbanın­dan ve hediye kurbanlıklarından yemiştir. ez-Zührî der ki: Sünnet ilk olarak kurbanın ciğerinden yemektir. [115]

14- Kurban Etinin Müstehab Olan Paylaştırma Şekli:

İlim adamlarının çoğunluğunun kanaatine göre kurban etinin üçte birini sadaka olarak vermek, üçte birini (dost, tanıdık ve akrabaya) yedirmek, üç­te birini de çoluk-çocuğuyla birlikte yemek müstehabtır.

İbnu’l-Kasım, Malik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Bize göre kurban-lıklann nitelikleri belli ve bilinen bir paylaştırma şekli yoktur. Malik bu husus­taki hadis hakkında şunları söylemektedir: Bana İbn Mes’ud’dan (bu şekilde bir rivayet) ulaşmış olmakla birlikte uygulama buna göre yapılmamıştır.

SahihC-i Müslim) ile Ebu Davud’un kaydettikleri rivayete göre Rasûlullah (sav) bir koyun kurban etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Sevban! Bu koyu­nun etini pişir.” Dedi ki: Ben Medine’ye gelinceye kadar peygambere o ko­yunun etinden yedirip, durdum.[116]

Bu rivayet, bu maksada açıklık getiren bir nasstır. Şafiî’nin bu husustaki görüşü farklıdır. Bir seferinde: Yarısını yer, öbür yarısını da tasadduk eder demiştir. Çünkü yüce Allah: “Artık onlardan yeyin ve elî dar olan fakire de yedirin” buyurmuş ve burada iki şahıs sö2 konusu etmiştir. Bir başka sefe­rinde de şöyie demektedir: Üçte birini yer, üçte birini hediye eder, üçte bi­rini de yoksullara yedirir. Çünkü yüce Allah: “Artık yanları üzere düşüp can verince etinden yeyin ve ondan dilenen, dilenmeyen fakirlere yedirin.” (el-Hac, 22/36) buyruğunda üç kişiden söz etmektedir. [117]

15- Yolcunun Kurban Kesme Yükümlülüğü:

Mukim kurban kesmekle muhatab olduğu gibi, yolcu da kurban kesmek­le muhataptır. Çünkü aslolan bu hususta hitabın umumî olduğudur. Genel olarak bütün ilim adamlarının görüşü de budur. Ancak bu hususta Ebu Ha-nife ve en-Nehaî farklı kanaattedirler. Bu farklı kanaat Ali (r.a)dan da riva­yet edilmiştir, ancak hadîs onlara karşı delil teşkil etmektedir.

Malik yolculardan Mina’daki hacıları istisna etmiştir. Ona göre hacının kur­ban kesme yükümlülüğü yoktur.[118]en-Nehaî de bu görüştedir. Yine bu gö­rüş iki halife Ebubekir ve Ömer ile seleften bir topluluktan (Allah hepsinden razı olsun) da rivayet edilmiştir. Çünkü hacı aslında hediye kurbanı kesme­ye muhataptır, eğer o kurban kesmek isteyecek olursa hediye kurbanı ola­rak keser. Hacı dışındakiler ise Mina’da bulunanlara kendilerini benzetmek maksadıyla kurban kesmekle emrolunmuşlar, böylelikle onlar da Mina’daki-lerin ecirlerinden bir pay elde etmiş olurlar. [119]

16- Kurban Etini Saklamak:

İlim adamları kurban etini saklamak hususunda dürt farklı görüşe sahip­tirler. Alî ve İbn Ömer (r.a)dan sahih bir yolla rivayet edildiğine göre üç gün­den sonra kurban etlerinden bir şey saklanmamalıdır. Onlar bunu Peygam­ber (sav)dan rivayet etmişlerdir, İleride gelecektir,

Bir topluluk da şöyle demektedir: Kurban etlerinin saklanmasının yasak­landığına dair gelen rivayet neshedilmiştir. O bakımdan kurban kesen iste­diği vakte kadar etini saklayabilir. Ebu Said el-Hudrî ile Bureyde el-Eslemî bu görüştedirler.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Kurban etinden yemek mutlak oiarak caizdir. Bir başka kesim de şöyle der: Şayet insanların kurban etine ihtiyaç­ları varsa saklamaz, çünkü yasaklama belli bir illet (sebeb) dolayısıyla yapıl­mıştır. O da Peygamber (sav)ın şu buyruğunda dile getirilmektedir: “Benîm size (kurban etlerini saklamanızı) yasaklamamın sebebi çevreden misafir ola­rak gelen bedevi Araplardır.”[120] Bu ihtiyaç ortadan kalkınca daha önceden söz konusu edİJmİş olan yasak, bu yasağı gerektiren sebeb kalktığı için kal­dırılmış oldu, yoksa neshedildiği için kaldırılmış değildir. İşte burada bir usûl meselesi ortaya çıkmaktadır ki o da bir sonraki başlığın konusunu teşkil et­mektedir: [121]

17- Nesh İle Hükmün Kaldırılması île İlletinin Kalkması Dolayısıyla Hükmün Kaldırılması Arasındaki Fark:

Nesh dolayısıyla hükmün kaldırılması tle illetinin kalkması dolayısıyla hük­mün kaldırılması arasında bir fark vardır. Şunu belirtelim ki, nesh dolayısıy­la kaldırılmış bir hükümle bir daha ebediyyen hüküm verilemez. İlletinin kalk­ması dolayısıyla kaldırılmış olan hüküm, illetinin avdet etmesi dolayısı ile tek­rar geri gelir. Buna göre bir belde ahalisinin yanına kurban kesme zamanın­da ihtiyaç sahibi bir takım insanlar gelecek olursa ve o belde ahalisi gelen­lerin İhtiyaçlarını ancak kurban etleri ile karşılayabiliyorlarsa, o takdirde Pey­gamber (sav)ın yaptığı gibi üç günden sonrası için kurban etlerini saklama­maları muayyen bir yükümlülük olarak ortaya çıkar. [122]

  1. Kurban Etini Saklamayı Yasaklayan ve Mubah Kılan Rivayetler:

Bu hususta yasak kılan ve mubah kılan hadisler sahih ve sabittir. Aynı za­manda hem yasaklayıcı, hem mubah kılıcı ifadeler gelmiştir. Nitekim Âişe, Seleme b, el-Ekva’, Ebu Said el-Hudrî yoluyla gelen ve sahih kitaplarda yer alan hadislerde bu hususlar açıkça belirtilmiştir.

Sahih(-i Buharî)nin, İbn Ezher’in azatlısı Ebu Ubeyd’den rivayetine göre Ömer b. el-Hattab (r.a) ile birlikte (kurban bayramında) hazır bulundu ve de­di ki: Sonra Ali b. Ebi Talib (r.a) ile de bayram namazı kıldtm. Bize hutbe oku­madan önce namaz kıldırdı, sonra insanlara hutbe irad edip, dedi ki: Muhak­kak Rasûlullah (sav) sizlere üç günden sonra kestiğiniz kurbanların etlerin­den yemenizi yasak kılmıştır. O bakımdan onlardan yemeyiniz.[123]İbn Ömer’den de rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) üç günden sonra kurban etlerinin yenilmesini yasaklamıştır. Salim dedi ki: İbn Ömer üç günden son­ra kurban etlerinden yemezdi.[124]

Ebû Dâvûd da, Nubeyşe’den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûiuîlah (sav) buyurdu kî: “Bİ2 sizlere yetsin diye üç günden sonra kurban etlerinden ye­menizi yasaklamıştık. Artık Allah sizlere bolluk vermiş bulunuyor, yeyiniz, saklayınız ve (Allah’tan) ecir isteyiniz. Şunu bilin ki bu günler yeme, içme ve aziz ve celil olan Allah’ı anma günleridir.”[125]

Ebû Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta söylenmiş sözlerin en gü­zelidir. Tâ ki konu ile ilgili hadisler arasında uyum olduğu ve çelişki bulun­madığı ortaya çıksın. Mü’minlerin emiri AU b. Ebi Talib o sözleri Osman (r.a) kuşatma altında bulunurken söylemiştir. Çünkü o sırada insanlar ihtiyaç içerisinde idiler ve darlık çekiyorlardı. O da Rasulullah (sav) Medine’ye dı­şardan pek çok kimseler geldiği vakit yaptığı gibi yaptı. Buna delil İse İbra­him b. Şerîk’in bize naklettiği şu rivayettir: İbrahim dedi ki: Bize Ahmed an­lattı, dedi ki: Bize Leys anlattı, dedi ki: Bana el-Haris b. Yakub, Yezid b. Ebi Yezid’den anlattı: O hanımından naklettiğine göre, hanımı Âişe (r.a)ya kur­banlık etlerine dair soru sormuş, şu cevabı vermiş: Ali b. Ebi Talib bir yol­culuktan bizim yanımıza geldi. Biz de ona kurban etinden takdim ettik. Ra­sulullah (sav)a sormadan yemeyi kabul etmedi. Ona sorunca, Peygamber şöy­le buyurdu: “Sen (kurban etinden) zülhicce ayından gelecek zülhicce ayına kadar yiyebilirsin. “[126]

Şafiî der ki: Üç günden sonra kurban eti saklamanın yasak olduğu görü­şünü kabul edenler bu husustaki ruhsat bildiren rivayetleri işitmemişlerdir. Mutlak olarak ruhsatı kabul edenler de et saklamayı yasaklayan hadisleri İşitmemişlerdir. Hem yasak olduğunu, hem ruhsat olduğunu söyleyen de her iki tür hadisi de İşitmiş ve gereklerince amel etmiş demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İleride -yüce Allah’ın izni ile- el-Kevser Sûresi’nin tefsirinde kurban kes­menin vücubu ve mendub oluşu ile ilgili görüş ayrılıklarına; kurbanın daha önceden söz konusu olan (ve ibadet maksatlı) bütün kesimleri neshedici ol­duğuna dair açıklamalar gelecektir. [127]

19- Eli Dar Olan Fakire Yedirmek:

“Ve eli dar olan fakire de yedirln” buyruğunda aslın­da “el-fakir” kelimesi “el-bâis: eli dar” kelimesinin sıfatıdır. Bu da sefil düş­müş ve ileri derecede fakir kimse demektir. Fakir düşen bir kimse hakkın­da; Fakir düştü, düşer, fakir düşmek” denilir. Bu durumda olan kimseye de denilir (ism-i fail). Fakir olmamakla birlikte başına bir musibet gelen kimse hakkında da kullanılır. Peygamber (sav)ın; Fakat o zavallı Sa’d b. Havle…”[128] ifadeleri de bu ka­bildendir.

İleri derecede güçlü kimseyi kastetmek üzere; denilir. Olduk­ça güçlü kimse hakkında: “Oldukça güçlendi, güçlenir, ol­dukça güçlü olmak” denilir. Yüce Allah’ın: “Zulmedenleri de yapageldihleri fasıkhkları yüzünden şiddetli bir azabla ya­kaladık.” (el-Aizf, 7/1Ğ5) Burada görüldüğü gibi “beîs” şiddetli (güçlü, çe­tin) anlamındadır.

Kurbanlık etleri ne kadar çok tasadduk edilirse, ondan da daha çok ecir alınır. Kendisinden yenilmesi caiz olan miktar hususunda ise sözünü ettiği­miz şekliyle görüş ayrılıklan vardır. Yüce Allah’ın: “Yeyin… ve yedilin* buy­ruğu dolayısıyla yarısının yenilebileceğİ söylendiği gibi, Hz. Peygamber’in: “Yeyin, saklayın ve başkasına yedirmek suretiyle de ecir bekleyin” buyruğu dolayısıyla üçte ikisinin yenilebileceğİ dahi söylenmiştir.

Yemenin ve yedirmenin hükmü hususunda da görüş ayrılığı vardır. Her ikisinin vacib olduğu söylendiği gibi, müstehab oldukları da söylenmiştir. Ye­mek ile yedirmek arasında fark olduğu da söylenmiştir. Buna göre yemek müstehab, yedirmek vacibtir ve bu Şafiî’nin görüşüdür. [129]

20- Kurban Kestikten Sonra Bacan Diğer İşleri:

“Sonra kirlerini gidersinler” buyruğu kurbanlıklarını ve hediye kur­banlıklarını kestikten sonra traş olsunlar, cemrelere taş atıp (ihramda kalmak­tan ötürü) üstbaşlannın kirlerini gidersinler ve buna benzer hac İşlerinden geri kalanlarını yerine getirsinler, demektir. İbn Arafe der ki: “Üzerlerinde­ki kirlerini gidersinler” anlamındadır. el-Ezherîder ki: “Kirleri gider­mek” bıyıklan kısaltmak, tırnaklan kesmek, koltuk altlarını yolmak ve etek traşı yapmaktır. Bu da ihramdan çıktıktan sonra olur.

en-Nadr b. Şumeyl der ki; Bu kelime Arap dilinde insanın üzerindeki kir pası gidermesi demektir. el-Ezherî’yi şöyle derken dinledim: Arapçada bu ke­limenin ne demek olduğu ancak İbn Ab bas ile tefsir alimlerinin açıklamala­rından bilinmektedir.

el-Hasen dedi ki: Bu ihram dolayısıyla insanın vücudundaki bakımsızlık sonucu meydana gelen kir pasın izale edilmesi demektir.

Bu kelimenin haccın bütün menâsiki demek olduğu da söylenmiştir. Bu­nu da İbn Ömer ve İbn Abbas rivayet etmişlerdir.

İbnu’l-Arabî der ki: Eğer bu rivayet onlardan sahih olarak gelmişse bu on­ların ashabdan olmak şerefi ve dili İyice bilmek özellikleri dolayısıyla bir de­lil olurdu… Bu lafız garib (yabancı) bir lafızdır, Arap dili ile uğraşanlar bu kelimenin kullanıldığı bir şiir tesbit edemedikleri gibi, anlamına dair herhan­gi bir rivayet te bilmemektedirler. Ancak ben bu kelimenin sözlük anlamı­nın ne olabileceğini tesbit etmeye çalıştım. Ebu Ubeyde Ma’mer b. el-Müsen-nâ’nın şunları söylediğini gördüm: Bu, tırnaklan kesmek, bıyıkları kısaltmak ve -nikâh (cinsî beraberlik) dışında- ihramlı olan kimseye haram olan her-bir İşi yapabilmektir. Bu hususta delil gösterilebilecek bir şiir de bize ulaş­mamıştır. “Kitabu’I-Ayn”m müellifi (Halil b. Ahmed) der ki: et-Tefes: Taş at­mak, traş olmak, saçları kısaltmak, kurban kesmek, tırnaklan kesmek, bıyık ve koltuk altlarını da traş etmek demektir. ez-Zeccac ve el-Ferrâ da benzer açıklamalarda bulunmuşlardır. Ancak ben onların bu açıklamaları, ilim adamlarının konu ile ilgili açıklamalarından almış oldukları kanaatindeyim. Kutrub da der ki: (^rjJI ıi-ü) tabiri; adamın kiri pası arttığı zaman kullanılır. Ümeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demektedir:

“Başlarını çepeçevre kuşattılar (veya: saçlarını kısalttılar) hiçbir kirlerini (uzamış saçlarını) da traş etmediler. Ne bitlerini ayıkladılar, ne de bitlerin sirkelerini.”

Kutrub’un işaret ettiği bu anlam İbn Vehb’in, Malik’ten naklettiği anlamın aynısıdır. Bu kelimenin doğru anlamı da budur. İşte bu, sözlük anlamı itiba­riyle kirleri giderme şeklini ortaya koymaktadır. Şer’î bakımdan gerçek ma­nasına gelince, hac yahut umre yapan kimse kurbanını kesip de saçlarını traş edip, kirlerini giderip temizlendiğinde, kirlerinden arınıp da elbise giydi mi artık o kimse “üzerindeki kirleri gidermiş ve adağını yerine getirmiş” olur. Adak ise insanın yerine getirmesi gereken ve kendisinin yerine getirmeyi üst­lendiği şey demektir.

Derim ki: Kutrub’un naklettiği ve zikrettiği şiiri aynı şekilde el-Maverdî de Tefsir’inde zikretmiş bulunmaktadır. Bir diğer beyit daha zikrederek şöyle de­mektedir:

“Kirlerini de giderdiler, ihtiyaç ve adaklarını da, sonra yola koyuldular, Necid’e doğru ve Ali’yi de beklemediler,”

es-Sa’lebî der ki: Bu kelimenin sözlükteki asıl anlamı kirdir. Araplar kir­li buldukları bir adama: “(kHitlU): Ne kadar pis, ne kadar kirlisin,” derler, Umeyye b. Ebi’s-Salt’ta şöyle demiştir:

“Koltuk altlarını (oldukları gibi) bıraktılar, hiçbir kirlerini atmadılar, Üzerlerinden ne bir bit, ne de sirkesini uzaklaştırdılar.”

el-Maverdî der ki: Salihlerden birisine: İhramlı olan kimsenin kir, pas içer­sinde kalmasından maksat nedir, diye sorulmuş o şu cevabı vermiştir; Yüce Allah’ın senin kendi nefsine ihtimam göstermekten yüz çevirdiğini görüp, nef­sini O’na itaat uğrunda feda etmekte samimi olduğunu ortaya çıkarmasıdır, [130]

21- Adakları Yerine Getirip el-Beytul-Atîk’i Tavaf Etmek:

“Adaklarını yerine getirsinler” buyruğunda masiyet olması hali müstes­na kayıtsız ve şartsız olarak adaklarını gereği gibi yerine getirmekle emro-lunmuşlardır. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’a isyan hususunda adaği yerine getirmek söz konusu değildir”[131] “kim Allah’a itaat etmeyi adamış ise O’na itaat etsin, O’na isyan etmeyi adayan ise asla O’na isyan etmesin. “[132]

“Ve Beyt-İ Atîk’i tavaf etsinler” buyruğunda sözü edilen tavaf haccın farz­larından olan ifâda tavafıdır.

Taberî der kî: Bu hususta te’vil âlimlerinin herhangi bir görüş ayrılığı yok­tur. [133]

22- Hacdaki Tavaflar:

Hacda üç türlü tavaf vardır. Kudüm tavafı, ifâda tavafı ve veda tavafı.

İsmail b. İshak der ki: Kudüm tavafı sünnettir. Murahik, Mekkeli ve hac için Mekke’den İhrama giren herkesin üzerinden düşen bir tavaftır. (Yine) der ki: Vacib olan tavaf ise hiçbir şekilde sakıt olmayan tavaftır. Bu da Arafe’den sonra yapılan ifâda tavafıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Son­ra kirlerini gidersinler, adaklarım yerine getirsinler ve Beyt-İ Atik’i tavaf etsinler.” İşte yüce Allah’ın Kitabında farz kılınan tavaf budur. Hacının bü­tünüyle ihramdan çıkıp (bütün) yasakların kendisine helâl kılınmasına sebeb olan tavaf da budur.

Hafız Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) dedi ki: İsmail b, İshak’ın ifâda tavafı ile ilgiü naklettikleri Medinelilere göre Malik’in görüşüdür. Bu aynı zamanda İbn Vehb’in, İbn Nâfî’in ve Eşheb’in ondan yaptığı rivayettir. Hicaz ve Irak fuka-hâsından ilim ehlinin çoğunluğunun görüşü de budur. Ancak İbnu’l-Kasım ve İbn Abdi’l-Hakem, Malik’ten Kudüm tavafının vacib olduğunu nakletmek­tedirler. İbnu’l-Kasım “el~Müdevvene”nin birkaç yerinde de böyle demiş ve bunu yine İbn Malik’ten rivayet etmiştir: Vacib tavaf, Mekke’ye gelenin ya­pacağı tavaftır. Mekke’ye girdiği sırada tavaf etmeyi unutan yahut onun bir şavtını (turunu) ya da sa’y etmeyi yahut ondan bir şavtt unutup da beldesi­ne dönünceye kadar bunu hatırlamaz, sonra bunu hatırlayacak olursa, şayet kadına yaklaşmamış ise Mekke’ye geri döner, Beyt’i tavaf eder, tavaf nama­zını kılar Safa ile Merve arasında sa’y eder, sonra da kurbanını keser. Şayet kadına yaklaşmış ise geri döner, tavaf eder ve sa’y eder. Sonra da umre ya­pıp hediye kurbanını keser. Onun bu görüşü tıpkı İfâda tavafını unutan kim­se hakkındaki görüşü gibidir. Bu rivayete göre ise her İki tavaf da ve aynı şe­kilde say etmek de vacibtir.

Veda tavafı diye de adlandırılan Sader tavafına gelince; İbnu’l-Kasım ve başkalarının Malik’ten abdestsiz olarak İfâda tavafı yapan bir kimse hakkın­da şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Böyle bir kimse memleketinden geri döner ve İfada tavafı yapar. Bundan sonra tatavvu’ (nafile tavaf) yapmış olması müstesnadır. Bu da Malik’in ve arkadaşlarının icma ettikleri hususlar­dandır. Buna göre yaptığı nafile tavaf, onun hakkında farz olan tavafın ye­rini tutar. Yine icma ile kabul ettiklerine göre haccı esnasında hac amelle­rinden herhangi birisini tatavvu’ olarak yapan bir kimse, eğer hac amellerin­den yapması farz olan o amelin de vakti geçmiş bulunuyor ise, onun yaptı­ğı o nafile amel -namazın hilâfına- tatavvu’ değil, vacib’in yerine geçer. Hac esnasında yapılan nafile amel, farzın yerini tuttuğuna göre, Mekke gi­rişi dolayısıyla, yapılan tavafın, İfâda tavafının yerini tutması daha bir uygun­dur. Ancak kurban bayramı birinci günü Akabe cemresine taş atmaktan ya­hut ta bundan sonra veda maksadıyla yapılan tavaf böyle değildir. İbn Ab­di’1-Hakem’in, Malik’ten yaptığı rivayet İse bundan farklıdır. Çünkü oradaki rivayete göre Mekke’ye giriş tavafı ile birlikte sa’y etmek, kurban kesmekle birlikte beldesine geri dönen kimse için yapması gereken İfâda tavafının ye­rini tutar. Tıpkı sa’y ile birlikte yapılmış İfâda tavafının Mekke’ye girdiği es­nada tavaf da, sa’y de yapmayan bununla birlikte kurban kesmiş kimsenin bu tavafının Kudüm tavafı yerine geçmesi gibi.

Bu görüşü kabul eden şunu da söyier: Mekke’ye giriş tavafının da İfada tavafının vacib olduğunun söylenmesi onların birisinin, diğerinin yerini tut­masından dolayıdır. Çünkü Malik’ten rivayet edildiğine göre bunlardan her­hangi birisini unutan bir kimse -belirttiğimiz üzere- beldesinden döner ve ye­rine getirir. Zira yüce Allah hac eden kimseye şu buyruğuyla sadece bir ta­vaf farz kılmıştır: “Ve insanlar arasında haccı İlan et… ve Beyt-İ Atîk’i ta­vaf etsinler.” Bu görüşü kabul edenlere göre bu âyetteki ve başka yerlerde­ki “vav”ın rütbeyi (tertibi) vacib kılması ancak tevkif ile (konu ile ilgili vâ-rid olmuş bir nass ile) söz konusu olabilir.

et-Taberî de Amr b. Seleme’den senedini kaydederek şöyle dediğini nak­letmektedir: Ben yüce Allah’ın: “Ve Beyti Atîk’i tavaf etsinler” buyruğu ile ilgili olarak Züheyr’e soru sordum da şöyle dedi: Buradaki tavaf, Veda tava­fıdır, İşte bu da onun vacib olduğuna delildir. Şafiî’nin iki görüşünden biri­si de budur. Çünkü Peygamber (sav) ay hali olanın bu tavafı yapmadan Mek­ke’den ayrılmasına müsaade etmiştir. Böyle bir müsaadeyse ancak vacib olan hakkında söz konusu olabilir. [134]

23- Beytullah’ın “Atik” Diye Nitelendirilmesi:

Te’vii bilginleri, Beytullah’ın “el-Atîk” ile nitelendirilmesinin sebebi husu­sunda farklı görüşlere sahiptirler. Mücahid ve el-Hasen: el-Atîk kadim, eski demektir. “Atık kılıç” demek “eski kılıç” demektir. Bu görüşü kıyas da desteklemektedir. Sahih hadiste de: “O yeryüzünde kurulmuş ilk rnesciddir”[135] denilmektedir.

Bir diğer açıklamaya göre “atik” denilmesi, yüce Allah’ın zorba herhan­gi bir kimsenin kıyamete kadar onu küçümseyecek bir surette oraya musal­lat olmaktan yana o Ev’i kurtarmış olmasından dolayıdır. Bu anlamdaki bir açıklama İbn ez-Zübeyr ve Mücahid’den yapılmıştır. Tirmizî’de de, Abdullah b. ez-Zübeyr’den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Beyt’e “el-Atîk” adının verilmesi, herhangi bir zorbanın onun üzerinde üs­tünlük sağlayamarnasından dolayıdır.” Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sav)dan mürsel olarak da rivayet edilmiştir.[136]

Herhangi bir kimse eğer Haccac b. Yusuf’un sözünü edip de onun Ka’be’ye karşı mancınıklar kurup, oranın bir bölümünü yıktığını ileri süre­cek olursa, ona şöyle denilir: Yüce Allah orayı zorba kâfirlerin tasallutundan azade etmiştir. Çünkü bizzat onlar Allah’a karşı isyan ile gelip Beytullah’m hürmetine inanmayacak olurlarsa ve böylelikle Ka’be’ye kötülük yapmak is­teyecek olurlarsa, Ka’be onlara karşı korunur ve onlar eliyle Ka’be’ye bir kö­tülük ulaşmaz. İşte bu, şanı yüce Allah’ın onları kendileri istemese bile ve zor­la bu işten uzak tuttuğunu gösterir.

Ka’be’nin saygınlığına inanan müslümanlara gelince, onlar eğer Ka’be’ye zarar vermekten uzak duracak olurlarsa, bu durum Ka’be’nin Allah nezdin-deki değerine, düşmanların önlenmesi halinde ortaya çıkacak olan değeri ka­dar ortaya çıkmaz, O bakımdan yüce Allah mü’minler taifesini Ka’be’ye ya­sak ve tehdit suretiyle zarar vermekten vazgeçmelerini istemiştir. Bundan İle­riye geçerek, kötülük yapmak isteklerini mecburen ve çaresizce önlemek nok­tasına kadar götürmemiştir. Bu şekilde (Ka’be’nin hurmiyetine inananların) Ka’be’ye saygısızlık etmeleri dolayısıyla onları kıyamet günü ile tehdit etmiş­tir. Kıyamet günü ise daha büyük bir musibet ve daha uzun sürelidir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Beyt’e “el-Atîk” denilmesinin sebe­bi, onun hiçbir kısmının asla mülkiyet altına alınamayacağından dolayıdır.

Bir kesim de şöyle der: Beyt’e “el-Atîk” denilmesinin sebebi, yüce Allah’ın orada günahkârların boyunlarım azaptan kurtarmasıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Beyt’e “el-Atîk” denilmesi, tufan suyunun baskının­dan azad edilmiş, kurtarılmış olmasıdır. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır.

el-Atîk’in, el-Kerim anlamında olduğu da söylenmiştir. “îtk” de kerem de­mektir. Tarafe atın kulaklarını nitelendirirken şöyle demektedir:

“Kulakları çok keskindir, sen onları görünce asaletini anlarsın, Yaban öküzü sürüsü içerisinde korkuya kapıldığı için kulaklarını dikmiş

bir koyunun kulakları gibi.”

Rakik’in (kölenin) ıtk’ı (azadı) ise köleliğin zilletinden, hürriyetin şerefi­ne çıkıp kurtulmaktır.

“el-Atîk”in bir şeyin kaliteli oluşunu gerektiren bir övgü sıfatı olması ih­timali de vardır. Nitekim Ömer (r.a)’in: Atık bir ata bindim… sözleri bu ka­bildendir.

Birinci görüş, kıyas ve sahih hadis dolayısıyla daha sahihtir. Mücahid der ki: Allah Beyt’i yeryüzünden ikibin yıl önce yaratmıştır, bundan dolayı ora­ya atîk (eski) denilmiştir. Doğruyu en iyi bifen Allah’tır, [137]

  1. Bu (böyledir). Kim Allah’ın saygı duyulmasını İstediği şeyleri ta’zim ederse, bu, Rabbi katında kendisi İçin daha hayırlıdır. Si­ze davarlar helâl kılındı, ancak size okunanlar müstesna. Şu halde pisliğin tâ kendisi olan putlardan uzak durun ve yalan söy­lemekten de kaçının;
  2. Yalnız O’na yönelenler olarak ve O’na şirk kosmaksızın. Kim Al­lah’a ortak koşarsa, o sanki gökyüzünden düşüp, kuşların kap­tığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere attığı kimseye benzer.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: [138]

1- Allah’ın Saygı Duyulmasını İstediği Şeyleri Tu’zim:

Yüce Allah’ın “bu” anlamındaki buyruğunun: Üzerinizdeki farz yahut va­cip budur, takdirinde ref mahallinde olması ihtimali olduğu gibi “bu emre uyu­nuz” anlamındaki bir takdir ile nasb mahallinde olma ihtimali de vardır, Zü-heyr’in şu beyiti de, buradaki bu beliğ işaretle benzerlik arzetmektedir:

“Bu (böyledir; işte) planı dolayısıyla yorulan bir kimse gibi değildir, Meclisin ortasında söz söyleyen konuştuğu vakit.”

Burada sözü edilen “el-hummât: Allah’ın saygı duyulmasını istediği şey­lerden kasıt, yüce Allah’ın: “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler” (Hacc-22/29) buyruğunda kendilerine işaret edilen hac fiilleridir. Bunun kapsamına hac mahallerinin ta’zim edilmesi de girmektedir. Bu açık­lamayı İbn Zeyd ve başkası yapmıştır. el-Hunımât (saygı duyulması İstenen şeyler) farz ve sünnetleriyle emirlere uymak demektir, şeklindeki bir açık­lama bütün bunları kapsar.

“Bu, Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır” buyruğu onun gerek li ta’zimde bulunması Rabbi katında bunların herhangi birisini önemseme­mekten, daha hayırlıdır.

Şöyle de açıklanmıştır: Böyle bir ta’zim kendisi vasıtası ile faydalanılan ha­yırlarından bir hayırdır. Buradaki “daha hayırlıdır” ifadesi bir tafdil (başka­sına göre daha üstünlük) manasını ifade etmek için değil, hayır vaadetmek anlamındadır. [139]

2- Davarlardan Helâl Kılınanlar:

“Size davarlar”ı yemeniz “helâl kılındı.” Davarlar: “el-£n’âm”dan kasıt İse deve, inek ve koyun türüdür.

“Ancak size okunanlar” Kitab-ı Kerîm’de haram oldukları belirtilenler “müstesna.” Bunlar, meyte (leş), başına ağır bir darbe indirilmiş ve diğer ben­zerleridir.

Bunun hac ile yakın bir ilişkisi vardır. Çünkü hacda kurban kesmek söz konusudur. Böylelikle kesilmesi ve etinin yenilmesi helâl olanları da açıklamış olmaktadır. Bununla yüce Allah’ın: “îhram’da iken avlanmayı helâl say­mamak şartı ile ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere…” (el-Mâide, 5/1) buyruğuna atıfta bulunulduğu da söylenmiştir. [140]

3- Putlardan ve Pis Şeylerden Kaçınmak:

“Şu halde pisliğin tâ kendisi olan putlardan uzak durun” buyruğunda geçen (ve pislik anlamına gelen): er-rlcs, pis oian şey demektir. (Put demek olan): cl-vesen İse tahta, demir, altın, gümüş ve buna benzer şeylerden ya­pılan heykel demektir. Araplar bu heykelleri diker ve onlara ibadet ederler­di. Hrİstiyanlar ise haçı diker, ona ibadet eder ve onu ta’zim ederler. Bu da aynı şekilde kendisine tapınılan heykel durumundadır.

Adiy b. Hatim dedi ki: Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Peygamber (sav)ın huzuruna vardım. O; “Üzerindeki şu putu at” yani haçı at, dedi.[141]

Bu kelimenin aslı; “O şey yerinde kaldı” tabirinden alınmadır. Pufa “vesen” denilmesinin sebebi dikilmesi ve belli bir yerde bırakılarak o putun da oradan ayrılmamasıdır.

Yüce Allah bununla putlara ibadet etmekten uzak durun, demektedir. İbn Abbas ve İbn Cüreyc’den bu açıklama rivayet edilmiştir. Putlara (pislik an­lamına gelen:) “rics” demesi, onların azabın kendisi olan ricz’e sebeb olma­larından ötürüdür.

Bir diğer açıklamaya göre putların “er-ricz” diye nitelendirilmesi, necaset anlamına gelmesi ve putların da hükmen necis olmalarından dolayıdır.

Necaset, bu putların bizatihi nitelikleri değildir. Bu nitelik imanın hüküm­lerinden olup, şer’î bir vasıftır. Nasıl ki taharet ancak su ile yapılabiliyor ise, bu vasıf da ancak İman ile izale olunur. [142]

4- Özel ve Geneliyle Pislikten Uzak Durmak:

Yüce Allah’ın: “Putlardan” buyruğundakİ” …dan” eda­tının cinsin beyanı için olduğu söylenmiştir. Buna göre yüce Allah sadece cins olarak putların pisliğinden yasaklamış olmaktadır. Diğer pisliklerden yasak­lamak ise, bir başka buyrukta söz konusu edilmiştir. Buradaki bu edatın ga­yenin ihtidası (başlangıç noktası)nı ifade etmek için gelmiş olma ihtimali de vardır. Sanki önce onlara genel olarak pisliği yasakladıktan sonra, bu pisli­ğin kendilerine gelip bulaşacağı noktanın başlangıcını tayin etmiş gibi olmak­tadır. Zira puta tapmak, her türlü fesad ve pisliği ihtiva eder. Buradaki bu edatın teb’îd (kismîlik bildirmek) için olduğunu söyleyenler, âyetin manasını al­tüst eder ve bozarlar. [143]

5- Batıl Sözlerden Uzak Durmak:

“Ve yalan söylemekten de kaçının” buyruğundaki (yalan anlamı verilen): “ez-zûr” batıl ve yalan demektir. Ona bu ismin veriliş sebebi, haktan uzak­laştırılmış olması dolayısıyladır. Yüce Allah’ın: “Mağarala rından… meyledip, yöneldiğini”(el-Kehf, 18/17) buyruğuyla: “Eğimli, meyilli bir şehir,” ifadeleri buradan gelmektedir.

Kısacası hakkın dışındaki herbir şey yalandır, batıldır ve zûr’dur. Peygam­ber (sav)ın hutbe irad ederken de: “Yalan şahid-lik Allah’a şirk koşmayla birlikte zikredilmiştir” diye buyurmuş ve bunu iki ya da üç defa tekrarlamıştır.[144] Yani yalan sahicilik puta tapmanın yasaklan­ması ile birlikte yasaklanmıştır. [145]

6- Yalan Şahitliğin Hükmü:

Bu âyet-i kerîme yalan şahidliğe tehdidi ihtiva etmektedir. Hakimlik ya­pan bir kimsenin yalan şahidlik yapan birisini tesbit ettiği takdirde onu ta’zir ile cezalandırması ve onun şahidliğine kimsenin kanmamasını sağlamak için ve bilinmesi maksadıyla onu teşhir etmesi gerekir. Tevbe etmesi halin­de şahidlik ederse, durumuna göre hükümleri farklıdır. Eğer adalet vasfına sahip olmakla meşhur olmuş, bu hususta bariz bir halde görülüyor ise tev-besi kabul olunmaz. Çünkü tevbe ederken halini bilmeye imkân yoktur. Zi­ra bu kimse hal-i hazırda yapmakta olduğu Allah’a yakınlaştırıcı amellerden fazlasını yapamaz.

Eğer bundan daha aşağı merhalede olup da daha sonra ciddi bir şekilde ibadete kendisini verir, takva hali daha ileri dereceye ulaşırsa, şahitliği ka­bul edilir.

Sahih’de, Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir; “Şüphe­siz büyük günahların en büyüğü Allah’a ortak koşmaktır. Anne-baba hakla­rına riayet etmemek, yalan şahitlikte bulunmak ve yalan söz söylemektir.” Ra-sûlullah (sav) yaslanmış iken oturdu ve bizler: Keşke sussa diye temennide bulununcaya kadar, bu sözlerini tekrarlayıp durdu.[146]

7- Yalnız Allah’a Yönelmek (Haniflik):

“Yalnız Allah’a yönelenler olarak” buyruğu, hakka istikamet üzere dos­doğru giden yahut teslimiyet arzeden kimseler olarak… demektir. “HanîP ke­limesi zıt anlamlı kelimelerdendir. Bu kelime hem istikamet, hem de mey­letmek anlamında kullanılır.

“Yönelenler olarak” hal olarak nasb edilmiştir. Bu kelimenin hac-cedenler olarak anlamında kullanıldığı da söylenmiştir, ancak bu herhangi bir delili bulunmayan bir tahsistir. [147]

8- Allah’a Şirk Koşanın Misali:

“Kim Allah’a ortak koşarsa o sanki” kıyamet gününde kendisine hiçbir fayda sağlayamayan, kendisine gelecek herhangi bir zarar ve azabı önleye­meyen kimse durumunda olup “gökyüzünden düşüp” ve bundan dolayı ken­disini hiçbir şekilde savunamayan “kuşların kaptığı” yani pençeleriyle pa­ramparça ettiği… “kimseye benzer.”

Bir görüşe göre bu durum onun canının çıkıp meleklerin ruhunu dünya semasına doğru yükseltmeleri esnasında olur. Bu ruha göğün kapıları açıl­mayacağından tekrar yerin üzerine atılır. Nitekim el-Berâ yoluyla gelen ha­diste de böyle bildirilmektedir[148] ve biz bunu “et-lhzkire” adlı eserimizde zik­retmiş bulunuyoruz.

Uzak, demek olup yüce Allah’ın: “Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun” (el-Mülk, 67/11) buyruğunda da bu kökten gelen kelime kullanıldığı gibi; Peygamber (sav)ın: “Benden uzak olsunlar, benden uzak olsunlar”[149] ifadesi de buradan gelmek­tedir. [150]

  1. Bu (böyledir). Kim Allah’ın şeâirİni tazim ederse, şüphesiz ki o kalplerin takvâsındandır.
  2. Onlarda sizin için belirli bir süreye kadar faydalar vardır. Son­ra onların varacakları yer Beyt-İ Atîk’tir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [151]

1- “Bu” Buyruğunun Cümle İçindeki Yeri;

“Bu” buyruğu ile ilgili üç açıklama söz konusudur. Birincisine gö­re bu mübtedâ olarak ref mahaÜindedir, yani “bu Allah’ın emridir.” (İkincisi): Hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olarak reP mahallinde olması da müm­kündür. Ayrıca; “Buna tabi olunuz” anlamında nasb mahallinde olması da mümkündür. [152]

2- Allah’ın Şeâirini Ta’zim Etmek:

“Kim Allah’ın şeâirini ta’zim ederse” buyruğundaki “şeftir* kelimesi “seîra” kelimesinin çoğuludur. Bu da yüce Allah’ın hakkında emri bulunan yahut da kendisini farkettirdiği ve bildirdiği herşey demektir. Savaşta sava­şanların şiarı da buradan gelmektedir. Bu da kendisi vasıtasıyla biri birleri­ni tanıdıkları alametleri (parolaları) anlamındadır. Kurbanlık develerin iş’ârı da buradan gelmektedir. Bu da kanı akıp bir alâmet haline gelinceye kadar sağ yanına bir bıçak darbesi indirmek demektir. Bu şekildeki kurbanlık hayvana şiârlandınlmış (el-meş’ûra) anlamında “şeîra” denilir. Buna göre Al­lah’ın şeâiri dininin alâmetleri ve bilhassa hac ibadetleriyle ilgili olanları de­mektir.

Bazı kimseler de şöyle demiştir; Burada şeâir’den kasıt kurbanlık deve­lerin kilo almalarını sağlamak, onlara gereken önemi vermek ve bu konuda onların pahalı olanlarını tercih etmek demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas, Mü-cahid ve bir topluluk yapmıştır. Bunda lafzı bir işaret de vardır, çünkü de­velerin satın alınması bazen kişiyi kaçınılmaz bir takım işleri yapmak zorun­da bırakabilir ve bu ihlâsa delâlet etmeyebilir. Ancak daha aşağısı yeterli ol­makla birlikte, kurbanlığını ta’zim ederse (yani büyük olanlarından seçerse) o vakit böyle bir kimsenin sadece şeriatı ta’zim ettiğini ortaya koyan bir ame­li ortaya çıkar. İşte bu da kalplerin takvasından ileri gelir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [153]

3- Şeâirin Ta’zimi:

Yüce Allah’ın: “Şüphesiz ki o” buyruğundaki zamir ifadenin ihtiva ettiği işe aittir. O bakımdan; denilseydi, bu da (lafzan) caiz olurdu, Bir görüşe göre de burada zamir şeâire râcidir. Yani şüphesiz ki şeâirin ta’zim edilmesi… demektir. Burada ifadenin delâleti dolayısla, muza f hazfedil m iş­tir ve böylelikle zamir de şeâire râci olmuştur. [154]

4- Şeâifin Tazimi Kalplerin Takvasından İleri Gelir:

“Şüphesiz ki o kalplerin takvâsındandır” buyruğunda “kalpler” kelime­si ‘takva” şeklindeki mastar dolayısıyla fail olduğundan ref ile de okunmuş­tur. Bir diğer kıraate göre İse takva, “el-kulûb: kalbler”e izafe edilmiştir, (Bun­dan dolayı mecrûr olunmuştur). Çünkü takva hakikati itibariyle kalpte bu­lunur. Bundan dolayı Peygamber (sav) da sahih hadiste: “Takva buradadır” deyip göğsüne işarette bulunmuştur.[155]

5- Kurbanlıkların Faydalan:

Yüce Allah: “Onlarda sizin için belirli bir süreye kadar faydalar vardır”

buyruğu ile; bu develere sahip olanlar onları hediyelik kurban olarak gön­dermeyecek olurlarsa, sırtlarına binmek, sütlerini sağmak, üremeleri, yün vb. özellikleriyle faydalanmalarını kastetmektedir. Bunları kurbanlık olarak gön­derdiği takdirde, “belirli olan süre” ortaya çıkmıştır. Bu açıklamayı İbn Ab-bas yapmıştır. İşte bunlar hediye gönderilecek kurbanlık haline getdi mi yi­ne bunlardan ihtiyaç duyulduğu takdirde sırtlarına binmek ve yavrularının süt ihtiyaçlarını karşılamasından sonra sütlerini içmek suretiyle yararlanılır.

Sahih hadiste Ebu Hureyre (r.a)dan rivayete göre Rasûlullah (sav) bir de­veyi önünden süren bir adam görünce ona: “Ona bin” diye emretmiş, adam: Ama bu bir kurbanlıktır, deyince ona: “Ona bin” diye buyurmuş, yine: Bu bir kurbanlıktır deyince, Peygamber: -İki veya üçüncü defasında-: “Yazıklar ol­sun sana ona binsene” diye söyledi.[156]

Câbtr b. Abdullah’tan rivayete göre kendisine hediyelik kurbanların sır­tına binmeye dair soru sorulunca şöyle demiş: Ben Peygamber (sav)ı şöyle buyururken dinledim: “Bir başka binek buluncaya kadar mecbur kalırsan ona maruf bir şekilde binebilirsin.”[157]

Bu görüşe göre “belirli süre” onun boğazlanması demektir. Bu açıklama­yı da Atâ b. Ebi Rebâh yapmıştır. [158]

6- Kurbanlık Deveye Binmenin Hükmü:

Kimi ilim adamı, Peygamber (sav)ın; “Ona bin” buyruğu dolayısıyla, kur­ban edilmek üzere götürülen devenin sırtına binmenin vacib olduğunu ka­bul etmiştir. Bu emrin zahirini esas alanlar arasında Ahmed, İshak ve Zahi­rîler de vardır. İbn NafT, Malikten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kurban olarak götürülen devenin sırtına aşırı olmayacak şekilde binmekte bir mah­zur yoktur. Meşhur olan görüş ise kurbanlık sahibinin böyle bir deveye mec­bur kalmadıkça binmeyeceği şeklindedir. Cabir (r.a)in hadisi bunu gerektir­mektedir, çünkü bu hadis bir kayıt getirmektedir. Kayıt getiren nass ise mut-lakın hükmünü kayıtlandırır.

Şafiî ve Ebu Hanife de bu doğrultuda görüş belirtmişlerdir.

İhtiyaç halinde bindiği takdirde (ihtiyacını karşıladıktan sonra) üzerinden iner. Bu açıklamayı İsmail el-Kadî yapmıştır. Maliki mezhebinin delâlet et­tiği görüş de budur. Ancak bu, İbnu’l-Kasım’ın “inmek yükümlülüğü yoktur” şeklindeki nakline muhaliftir. Buna dair delili ise Peygamber (sav)ın deve­nin sırtına binmeyi mubah kılmış olmasıdır. O halde bu binmenin istishâbı (yani hükmünün bu şekilde kalması) da caizdir. Peygamber efendimizin: “Bir başka binek buluncaya kadar mecbur kalırsan” ifadesi ise İmam Şafiî ve Ebu Hanife (r.a)ın görüşleri ile İsmail’in, Malik’in mezhebine dair naklettiğinin doğ­ruluğuna delil teşkil etmektedir. Ayrıca açık bir şekilde Peygamber (sav)ın kendisi yorgun argın düştüğü halde bir deveyi süren bir adamı gördüğü ve ona: “Ona bin” dediği açık olarak rivayet edilmiştir. Ebu Hanife ve Şafiî der­ler kt: Eğer mubah olan şekliyle o devenin sırtına binmek onu(n değerini) eksiltirse, o takdirde bunun kıymetini ödemesi gerekir ve bu kıymeti tasad-duk eder. [159]

7- Kurbanlıkların Varacağı Yer:

“Sonra onların varacakları yer Beyt-İ Atîk’tir” buyruğu ile bu kurban­lıkların Beyt’e kadar gideceklerini kastetmektedir ki, bundan kasıt da tavaf­tır.

Yüce Allah’ın: “Varacakları yer* ifadesi ihramlı olan kimsenin ih­lâli (ihramdan çıkması) tabirinden alınmıştır. Yani Arafe’ye vakfede durmak­tan, cemrelere taş atmaktan ve sa’y etmekten ibaret olan bütün hac şeâiri so­nunda, Beyt-i Atîk’te İfada tavafı yapmakla sona erer. Bu açıklamaya göre bu buyrukta bizzat Beyt’in kendisi kastedilmektedir. Bu açıklamayı da Malik, Muvatta’da yapmış bulunmaktadır.

Atâ; Mekke’ye, Şafiî ise Harem bölgesine ulaşıncaya kadar, diye açıklamış­tır. Bu açıklama da burada sözü edilen “şeâir”in kurbanlık develer olmasına binâendir. Ancak umumî bir anlam ifade etmekle birlikte şeâirin tahsis edil­mesinin ve ayrıca özellikle Beytin zikredilmiş olmasını anlamsız gibi kabul etmenin açıklanabilir bir tarafı yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [160]

  1. Biz, kendilerine nzık olarak verdiğimiz kurbanlık hayvanlar üze­rine Allah’ın adını ansınlar diye her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık. İlâhınız bir tek ilâhtır. O halde Ona teslim olun. İtaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele!

Yüce Allah kesilecek kurbanları söz konusu ettikten sonra “Biz… her üm­mete kurban kesmeyi meşru kıldık” buyruğu ile kurban kesmeyi teşri’ buyurmadık bir ümmet bırakmadığını beyan etmektedir.

Ümmet belli bir görüş ve inanç etrafında toplanmış olan topluluk demek­tir. Yani Biz, iman etmiş herbir topluluğa böyle bir kurban kesmeyi teşri’ et­mişizdir. “el-Mensek” kesmek ve kan akıtmak demektir. Bu açıklamayı Mü-cahid yapmıştır. Kurban kestiği vakit; denilir. Kesilen hay­vana; denilir, çoğulu: şeklinde gelir. Şanı yüce Allah’ın: “Ya­hut bir sadaka, yahut da kurbandan bir fidye” (e!-Bakara, 2/196) buyruğun­da da bu manada kullanılmıştır. Aynı zamanda bu kelime itaat anlamına da gelir.

eî-Ezherî yüce Allah’ın: “Biz… her ümmete kurban kesmeyi meşru kıl­dık” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Bu, bu gibi yerlerde kurban kes­me yerine delâlet etmektedir. Kurbanın kesileceği yeri gösterdik, demektir. Bu manada olmak üzere; ile denilir ve bunlar iki ayrı söyle­yiştir. Her iki şekilde de okunmuştur. Âsim dışında Kûfeliler “sin” i esreli ola­rak okurken, diğerleri üstün olarak okurlar.

el-Ferrâ der ki: Bu kelimenin “sin” harfi kesreli olarak okunursa, Arapça’da, hayır yahut şerrin işlenmesi mutad olan yer anlamındadır. Hac menâsiki de­nilmesi, insanların Arafe’de vakfe yapmak, cemrelere taş atmak, sa’y etmek gibi ameller için belirlenen yerlere gidip, gelmeleri dolayısıyladır.

İbn Arafe ise yüce Allah’ın: “Biz… her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Her ümmete yüce Allah’a ita­at etmek için izleyecekleri bir yol tesbit ettik. Çünkü bir kimse kavminin git­tiği yolu takib ettiği takdirde denilir.

kelimesinin “bayram” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açık­lamayı el-Ferrâ yapmıştır, Katade ise bunu hac diye açıklamıştır. Ancak bi­rinci görüş yüce Allah’ın şu buyruğu dolayısıyla daha kuvvetli görülmekte­dir: “(Allah’ın) kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üze­rine” yani Allah’ın kendilerine nzik olarak verdiği hayvanları kurban edip ke­serken “Allah’ın adını ansınlar diye…” Böylelikle yüce Allah kurbanın kesilmesi esnasında adının anılmasını ve yalnız kendisi için kesilmesini em­retmektedir. Çünkü bunları rızık olarak veren O’dur.

Daha sonra ifade geçmiş ümmetlere dair verilen haberden hazır olanlara: O, sizin hepinizin bir tek ilâhıdır, anlamında bir haber şekline geçmektedir. O halde kurban kesimi esnasında da durum böyledir. Bunun ihlâsla yalnız­ca O’na yapılması icab eder.

“O halde O’na teslim olun” buyruğu O’nun hakkı, O’nun rızası ve size olan nimetleri dolayısıyla O’na iman edin ve O’na teslim olun, demektir. Bu buyruğun teslimiyet gösterin, anlamını kastetme ihtimali de vardır. Bu da O’na İtaat edin, O’nun emirlerine boyun eğin, anlamındadır.

“İtaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele!” buyruğundaki “Alçak gönüllü” ifadesi mü’minler arasında huşu’ duyan ve alçak gönüllü kim­seler demektir. ise yerin alçak olan bölümü demektir. Buyruk, işte böyle olanları pek büyük mükâfatla müjdele, anlamındadır. Amr b. Evs der ki: Alçak gönüllü olanlar zulmetmeyenlerdir, zulmedildikleri vakit intikam al­maya kalkışmayanlardır,

Süfyan’ın, İbn Ebi Necîh’den, onun da Mücahid’den rivayetine göre Müc-ahid şöyle demektedir: “Alçak gönüllüler (el-muhbitûn)” yüce Allah’ın em­ri ile mutmain olanlar, huzur bulanlardır. [161]

  1. Onlar ki; Allah anılınca kalpleri titrer. Kendilerine isabet eden­lere karşı sabreder, namazı dosdoğru kılarlar ve onlara rızık ola­rak verdiklerimizden de infak ederler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [162]

1- Allah Anılınca Kalpleri Titreyenler:

“Kalpleri titrer” korkar, ona muhalefet etmekten çekinir, dernektir. Yü­ce Allah, adı anıldığında korkmak ve çekinmekle onları nitelendirmektedir. Bu ise onların güçlü bir yakîne sahip olmaları ve Rabblerinin emirlerine ri­ayet etmeleri dolayısıyladır. Adeta O’nun huzurundaymış gibidirler. Yine on­ları sabırla, namazt dosdoğru ve devamlı kılmakla da nitelendirdiğini görü­yoruz. Bu âyet-i kerîmenin, (önceki âyetin sonunda yer alan) “itaatkâr ve al­çak gönüllü olanları müjdele” buyruğu ile birlikte Ebubekir, Ömer ve Ali (Al­lah onlardan razı olsun) hakkında nazil oiduğu da rivayet edilmiştir.

“Namazı” kelimesini cumhur izafet olarak esreli okumuştur. Ebu Amr ise bir önceki kelimenin sonunda “nûn”un bulunduğunu kabul ede­rek nasb ile okumuştur. Ona göre buradaki “nûn”un hazfedilmesi ismin uzun­luğu dolayısıyla hafif olsun diyedir, Sibeveyh de şu beyiti nakletmektedir:

“Aşiretin avretini (korunması gereken yerlerini) koruyanlar. “[163]

2- Allah’ı Bilip Tanıyan ve O’ndan Korkanların Hali:

Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın şu buyruklarını andırmaktadır: “Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu) onların imanını arttırır ve onlar ancak Rabblerine dayanıp, güvenirler” (el-Enfâl, 8/2); ‘Allah sözün en güzelini müteşâbih, tekrar edilen (mesânî) bir kitap halinde indirmiş­tir. Ondan dolayı Rabblerine kalpten saygı duyanların derileri ürperir. Sonra Allah anıldığı için derileri ve kalpleri yumuşar…” (ez-Zümer, 39/23)

İşte Allah’ı bilip tanıyanların, O’nun azab ve cezasından korkanların ha­li budur. Bid’atçi, sapık ve bağırıp çağıran, avam ve cahillerin yaptıkları gi­bi çıkardıkları sesleri eşeklerin anırmasını andıranların bağırışları gibi bağır-mazlar. Bu şekilde hareket eden ve bunun vecd ve huşu’ olduğunu iddia eden kimselere şöyle demek gerekir: Allah’ı tanımak, O’ndan korkmak, O’nun ce­lâlini hakkıyla ta’zim etmek hususlarında ne Rasûluüah (sav)a, ne de Ashab-ı Kiram’ın haline eşit bir hale ulaşabilirsin. Bununla birlikte onlar, kendilerine öğüt verildiğinde Allah’tan gelen öğütleri kavramaya çalışır ve Allah’tan korktukları için ağlarlardı.

Aynı şekilde yüce Allah kendi adının anıldığını ve Kitabının okunduğu­nu işiten marifet ehli kimselerin hallerini de böylece bizlere anlatmış bulun­maktadır. Bu halde olmayan bir kimse, hiç şüphesiz onların gösterdikleri yol­dan giden ve onların yollarını takib eden bir kimse olamaz. Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Peygambere indirileni işittiklerinde, hakkı bildiklerin­den gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz iman et­tik. Artık bizi şâhid olanlarla beraber yaz.” (el-Mâide, 5/83) İşte bu İfade­ler onların hallerini nitelendirmekte ve söylediklerini nakletmektedir. Her kim sünnete tabi olmak İstiyorsa, işte bunların sünnetine uysun. Kim de delile­rin halleriyle hallenmek istiyorsa bilsin ki; delilik insanların halinin en ba-yağışıdır ve delilik de çeşit çeşittir.

Sahih(-i Buhârî)’de Enes b, Mâlik’ten rivayet edildiğine göre bazı kimse­ler Peygamber (sav)a aşırıya kaçacak kadar çok soru sordular. O da bir gün mescide çıkageldi ve minbere çıkıp şöyle buyurdu: “Haydi bana soru soru­nuz. Bugün bana neye dair soru sorarsanız, bu bulunduğum yerde kaldığım sürece onu mutlaka size açıklayacağım.”

Bunu işitmeleri üzerine sustular ve artık gelip çatmış bir işin yanı başın­da olduklarından korktular. Enes dedi ki: Sağa sola bakmaya başladım. Baktım ki herkes başını elbisesine sokmuş ağlıyor.., deyip, hadisin geri ka­lan bölümünü zikretmektedir.[164]

Bu mesele ile ilgili açıklamalar bundan daha doyurucu bir şekilde el-En-fâl Sûresi’nde (8/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. [165]

  1. Kurbanlık develeri de size Allah’ın şeâirlnden kıldık. Onlarda sizler için hayırda r) vardır. Onlar ayakları üzere iken, üzerleri­ne Allah’ın adını anın. Artık yanları üzere düşüp can verince etinden yeyin ve ondan dilenen, dilenmeyen fakirlere yedi-rin. Onları şükredeslniz diye böylece size müsahhar kıldık.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on baştık halinde sunacağız: [166]

1- Kurbanlık Develer:

Yüce Allah’ın: “Kurbanlık develer ” buyruğunu İbn Ebİ İshak “dal” harfini (sükûn yerine) ütreli olarak okumuştur. Bunlar iki ayrı söyleyiş­tir. Tekili: şeklinde gelir. Nitekim “meyve” anlamına gelen: kelimesirsin-çoğulu da; şeklinde, tahta anlamına gelen; keli­mesinin çoğulu da: şekillerinde gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de de: “Onun ayrıca bir geliri de vardı” (Kehf 18/34) buynığundaki “gelir” anlamın­daki kelime “mim” harfi üstün olarak değil de; şeklinde ötreli okundu­ğu gibi, peklinde sakin olarak da okunmuştur ve bunlar iki ayn söyle­yiştir.

Deveye; denilmesi, semizleyip kilo almasından dolayıdır “Sensizlik” demektir. Bu ismin develere has bir İsim olduğu da söylenmiştir.

Develer, kelimesinin -be ve dal harfleri üstün olmak üzere in çoğulu olduğu da söylenmiştir. “Adam kilo aldı,” anlamındadır, “Yaşı ilerledi, yaşlandı” anlamındadır. Hadiste de: Gerçek­ten ben büyüdüm, yaşlandım”[167] denilmektedir. Bu kelime; (oüp diye de ri­vayet edilmiş olmakla, birlikte bunun bir anlamı yoktur. Çünkü bu Peygam­ber (sav)ın sıfatına muhaliftir, zira bu, etim çoğaldı, arttı demektir. Nitekim “Adam irileşti, kilolandı…” denilir. “İri-yan adam,” demektir. [168]

2- “el-Budn” Kelimesi Develer Dışında İnekler Hakkında da Kullanılabilir mi?;

İlim adamları “el-budn” kelimesinin develer dışında, inekler hakkında kul­lanılıp kullanılmayacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Mes’ud, Ata ve Şafiî, kullanılmaz derler. Malik ve Ebu Hanife İse kullanılır demişlerdir.

Bu husustaki görüş ayrılığının etkisi, bir bedene kurban etmeyi adayıp ta, bedene (deve) bulamayıp, yahut bulduğu halde buna gücü yetmeyip, inek kesmeye gücü yetenin durumu hakkında ortaya çıkar. Böyle birisi için inek kesmek yeterli olur mu, olmaz mı? Şafiî’nin mezhebine ve Atâ’ya göre yeter­li olmaz, Malik’in mezhebine göre ise yeterli olur.

Sahih olan görüş ise Şafiî ve Atâ’nın kabul ettiği görüştür. Çünkü Peygam­ber (sav) cuma günü ile ilgili sahih hadisinde şöyle buyurmaktadır: “İlk sa­atte (cuma namazına) giden kişi sanki bir bedene (deve) kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte giden kimse ise sanki bir inek kurban etmiş gibi olur…”[169] Peygamber (sav)ın burada inek (bakara) ile bedene arasında fark gözetme­si, ineğe ayrıca bedene demlemeyeceğinin delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Aynı şekilde yüce Allah’ın: “Artık yanlan üzere düşüp, can verince” buy­ruğu da buna delâlet etmektedir. Çünkü buradaki vasıf develere hastır. İnek ise ileride geleceği gibi koyunlar gibi yatırılarak boğazlanır.

Bizim delilimize gelince, bu kelime iri cüsse sahibi olmak demek olan “el-bedâne”den alınmıştır. İri cüsseli olmak vasfı ise hem develerde, hem inek­lerde bulunur. Aynı şekilde kanlarının akıtılması suretiyle yüce Allah’a ya­kınlaşmak özelliği ineklerde, develerdeki gibidir. Öyle ki, bir inek kurban ola­rak tıpkı deve gibi yedi kişi için yeterlidir. Bu Ebu Hanife lehine de bir de­lildir, zira Şafiî de bu hususta ona muvafakat etmektedir. Ancak bizim mez­hebimizde bu görüş yoktur.

İbn Şecere’nin naklettiğine göre koyunlara da “bedene” denilebilir, An­cak bu gaz bir görüştür.

“el-Bııdn” ise Ka’be’ye hediye olarak gönderilen (kurbanlık) develerdir. “el-Hedy” ise deve, inek ve koyun türü(nün hediye olarak gönderilmesi) hak­kında kullanılan genel bir tabirdir. [170]

3- Kurbanlıklar Haccın Sedirinin Bir Kısmıdır:

Yüce Allah’ın: “Size Allah’ın şeâirinden kıldık” İfadesi bunların, şeâirin bir kısmı olduğu hususunda açık bir nasstır. Yüce Allah’ın: “Onlarda sizler İçin hayır vardır” buyruğunda da daha önce sözü edilen faydalar kastedil­mektedir. Doğrusu, bu hayrın hem dünya, hem âhiret hayırları hakkında umu­mi, olduğudur. [171]

4- Kurbanlık Develerin Allak Adına Kesilmeleri:

“Onlar ayakları üzere İken, «zerlerine Allah’ın adım anın” Yani Allah’ın adına onları boğazlayın, “Ayaklan üzerinde duruyorken,” demektir. Develer ayakları bağlı, ayakta oldukları halde boğazlanırlar. Bu vasıf asıl iti­bariyle atlar için kullanılan bir vasıftır. Nitekim atın, üç ayağı üstünde diki­lip, dördüncüsünün toynağını yere değdirecek şekilde duruşu halini anlat­mak üzere denilir. Böyle duran ata da; denilir.

Deve boğazlanacağı vakit, ön ayaklarından birisi bağlanır ve üç ayağı üze­rinde ayakta durur.

el-Hasen, el-A’rec, Mücahid, Zeyd b. Eşlem ve Ebu Musa el-Eş/arî bu an­lamdaki kelimeyi- diye okumuşlardır. Bu da; yüce AJlah’a hâlis ola­rak, onları boğazlarken Allah’tan başkasının adını onunla ortak olarak zik­retmeyerek boğazlayınız demektir.

Yine el-Hasen’den; şeklinde “fe” harfini esreli, şeddesiz ve ten-vin ile okuduğu da nakledilmiştir ki; bu da bundan önceki okuyuş ile aym anlamdadır. Ancak kıyasa muhalif olarak tahfif kastıyla “ya” harfi hazfedil-miştir,

şekli, cumhurun kıraati olup, “Sıraya dizdi, hizaya sok­tu,” fiilinden gelen bir kelime olarak “fe” harfini üstün ve şeddeli okumuş­lardır. Bunun tekili de; şeklindedir. Öbür okuyuş olan; in te­kili de seklinde gelir.

İbn Mes’ud, tbn Abbas, İbn Ömer, Ebu Ca’fer, Muhammed b, Ali ise “nun” harfi ile; şeklinde ve; nin çoğulu olarak (anlamt biraz sonra gelecek) okumuşlardır. Bunun tekili ise sonunda “te”nis “te”st olmaksızın gel­mez. Çünkü “fail” veznindeki bir kelimenin, ancak kıyasa konu olmayan özel bir takım harflerde “fevâil” diye çoğulu yapılabilir. Bu da “faris, fevâris, ha­lik, hevâlik, hâlif, havâlif” gibi kelimelerdir. “Ön ayaklarından bi­risi çırpınmasın diye bağlanarak yukarıya kaldırılmış olan” demektir. Şanı yü­ce Allah’ın: “Bir ayağını tırnağı üzere dikip, üç ayağı üze­re duran asil atlar” (Sad, 38/31) buyruğu da bu kabildendir. Amr b. Külsûm da şöyle demiştir:

“Atları onun yanıbaşında durur bıraktık,

Yularları boyunlarına üç ayağı yerde diğerinin tırnağını yere dikmiş olarak.”

Bu beyit şu şekilde de rivayet edilmektedir:

“Atlan onun için feryad eder durur,

Yularları boyunlarına dolanmış, üç ayağı yerde diğerinin tırnağını yere dikmiş olarak.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“O, bir ayağının tırnağını diken asil atlara alışkındır hâlâ o,

Üç ayağı üzerinde, birini de kırmış (bükmüş) olarak duranlardandır.”

Ebu Amr el-Cermî der ki: es-Sâfîn ayağın ön taraflarında bir damar adı­dır, Ata vuruldu mu ayağını kaldırır. el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Uzunca ağaç gövdesini andıran herbir siyah at, göz ucuyla gözünü

kırpmadan mızraklara bakar. Asaletle üç ayağı üstünde durup, tekinin tırnağını yere değdirince,” [172]

5- Develerin Boğazlanma Şekli:

İbn Vehb dedi ki: Bana İbn Ebi Zi’b’in anlattığına göre o İbn Şihab’a de­veleri ayakta kesmenin hükmü hakkında soru sormuş, ona: Önce bir ayağı­nı bağlarsın, sonra da üç ayağı üstünde bırakırsın diye cevap vermiştir. Ma­lik b. Enes de bana onun benzerini söylemiştir. İlim adamları bunu müstehab görürlerdi. Ancak Ebu Hanife ile es-Sevrî develerin çökmüş olarak da, ayak­ta oldukları halde de kesilmelerini caiz görmüşlerdir. Ata istisna kabilinden buna muhalefet etmiş ve çökmüş halleriyle develeri kesmeyi müstehab kabul etmiştir. Sahih olan ise cumhurun kabul ettiğidir, çünkü yüce Allah: “Artık yan­ları üzerine düşüp can verince…” diye buyurmaktadır. Bu da kesimlerinden sonra yere yıkılırlarsa anlamındadır. Nitekim “Güneş batıya kay­dı” İfadesi de buradan gelmektedir.

Müslim’in, Sahih’inde Ziyad b. Cübeyr’den rivayete göre İbn Ömer çök­müş olduğu halde deve kesen bir adamın yanından geçmiş ve ona şöyle demistir: Sen (bir ayağı) bağlı olarak ve ayakta olduğu halde onu kes. Peygam­berinizin (salât ve selâm ona) sünnetine uyunuz, demiştir.[173]

Ebû Davud’un rivayetine göre de ez-Zübeyr, Câbir’den yine ez-Zübeyr, Abdu’r-Rahman b. Sabit bana haber verdi diyerek. Peygamber (sav) ile as­habı deveyi sol ayağı bağlı ve diğer ayaklan üzerinde ayakta dikili olduğu halde keserlerdi.”[174]

6- Devenin Belirtilen Şekilden Başka Türlü Boğazlanması:

Mâlik dedi ki: Şayet bir insan deveyi bu şekilde kesemeyecek olursa, ya­hut devesinin kaçıp kurtulacağından korkarsa onu bağlayarak boğazlamasın­da bir mahzur görmüyorum. DeVe uygun halde, bağlı olmayarak ve ayakta boğazlanır. Ancak bu imkânsız olursa, o takdirde ön ayakları bağlanır, arka ayaklarının bağlanması ise kesicinin ona güç yetirememesi yahut zorlanma­sından korkması halinde söz konusu olur. Çökmüş halde boğazlanması ar­ka ayaklarının bağlanmasından daha faziletlidir. İbn Ömer gençliğinde har­beyi eline alır, göğsüne saplar, hörgücünden çıkartırdı. Ancak yaşlanınca gü­cü azaldığından ötürü, çökmüş haliyle deveyi boğazlar, harbeyi onunla bir­likte bir başka adam tutar, bir başkası da devenin yularını tutardı.

İnek ve koyunlar ise yatırılarak kesilirler. [175]

7- Kurban Gününden Önce Kurban Kesmek:

Kurban günü tan yeri ağarmadan önce, hacda develeri kurban etmek, ic-ma üe caiz olmadığı gibi, hacda olmayanların da can yeri ağarmadan önce kurban kesmeleri caiz değildir. Tan yeri ağardıktan sonra Minâ’da kurban kes­mek caiz olur. İmamlarının kurban kesmesini beklemek görevleri yoktur. Di­ğer bölgelerdeki kurban kesmek ise böyle değildir. Hac yapan herkes için kurban kesme yeri Minâ’dır. Umre yapan herkes için kurban kesme yeri de Mekke’dir. Hacceden bir kimse Mekke’de, umre yapan ise Mina’da kurban kesecek olursa, yüce Allah’ın izniyle herhangi birisi için vebal yoktur.[176]

8- Yanları Üzere Düşen Develer:

Yüce Allah’ın: “Artık yanları üzere düşüp, can verin­ce…” buyruğunda benzer tafızia: “Güneş batıya kaydı” deni­lir. “Duvar yıkıldı” demektir. Kays b. el-Hatîm der ki:

“Avfoğulları kendilerine barışı yasaklayan bir emire itaat etti, Sonunda ilk yere yıkılan o oldu.”

Evs b. Hacer de şöyle demektedir:

“O yıkılan dağ dolayısıyla güneş tutulmaz, Ay tutulmaz ve yıldızlar sönmez mi?”

Buna göre yüce Allah’ın: “Artık yanları üzere düşüp can verince…” buy­ruğu ile, bu develer yan tarafları üzerine ölü yıkıldıkları zamanı kastetmek istemektedir. Yüce Allah “yanı üzere yıkılmayı” ölümden kinaye olarak zik­retmiştir. “Onlar ayakları üzere İken, üzerlerine Allah’ın adım anın” buy­ruğunda onları kesip boğazlamayı kinaye yoluyla kastettiği gibi. Bir çok yer­de kinaye açık ifadeden daha beliğdir. Şair şöyle demektedir:

“Onu yırtıcı hayvanlara parçalasınlar diye bıraktım, onlar da onu Tepeden tırnağa kadar paramparça edip yediler.”

Yine Antere şöyle demektedir;

“Ben onun koçunun iki boynuzuna bir darbe indirdim, o da yere yıkıldı.”

Yani yere ölmüş olarak yıkılıp düştü. Bu tür anlatımların benzerleri pek çoktur.

Kesimden sonra yanı üzere yıkılıp düşmek, kanının akmasının ve canının çıkmasının alâmetidir. İşte bu da etinin yenileceği yani yenilmesinin yaklaş­tığı vakittir. Çünkü bundan sonra artık derisi yüzülmeye başlanır ve kesilen kurbanlıktan bir parça koparıldıktan sonra pişirilir.

Soğumadıkça (hareketi kesilmedikçe) derisi yüzülmez. Çünkü bu bir çe­şit işkence kabilindendir. Bundan dolayı Ömer (r.a) şöyle demiştir: Canları çıkarmakta acele etmeyiniz. [177]

9- Kurban Etinden Yeme Emri:

“Etinden yeyin” emri mendübluk ifade eder. Bütün ilim adamları insanın kestiği hediye kurbanından yemesini müstehab kabul etmişlerdir. Bunda hem ecir almak, hem de ilâhî emre uymak söz konusudur. Zira cahiliye dönemi insanları önceden de geçtiği üzere hediye kurbanlıklarından bir şey ye mezlerdi.

Ebu’l-Abbas b. Şureyh der ki; Yemek ve yedirmek müstehabtır. O bunlar­dan dilediği herhangi birisini de yapabilir. Şafiî İse şöyle demektedir: Yemek müstehab, yedirmek vaciptir. Hepsini başkasına ikram edip yedirecek olur­sa bu dahi yeter. Ancak hepsini tek başına yiyecek olursa bu olmaz.

Bu hüküm, kestiği hediye kurbanının tatavvu’ (nafile) olması halinde böy­ledir. Eğer kesilmesi vacib olan kurban türünden ise, önceden de açıklandı­ğı üzere onlardan yemesi caiz olmaz. [178]

10- Dilenen ve Dilenmeyen Fakirlere Yedirmek:

“Ve ondan dilenen, dilenmeyen fakirlere yedirin buyruğu ile ilgili oiarak Mücahid, İbrahim ve et-Taberî şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın “ye-dirin* buyruğu mübahlık bildiren bir emirdir.

“Dilend” demektir. Dilencilik yaptığı takdirde; “Adam dilencilik etti, eder” diye mazisinde “nün” rneftuh, muzariinde mek-sûr olarak[179] kullanılır. Müzari’i şeklinde, mastarı şeklinde, ism-i faili şeklindeki kullanım, elinde az miktardaki şey ile yetinerek, iffetli davranıp dilenmeyen kimsenin halini anlatmak içindir. Mastarları da; şekillerinde gelir, Bu açıklamaları el-Halit yapmıştır, eş-Şemmâh’ın şu beyitinde birinci manasıyla kullanılmıştır:

“Kişinin malı kendisini ıslah edip fakirlikten onu kurtarırsa, Elbetteki dilenmekten onu daha iffetli kılar.”

İbnu’s-Sikkît der ki: Araplardan “el-kunû”u kanaat anlamında kullanan­lar da vardır. Bu da razı olmak, iffetli davranmak ve düenmemektir.

Ebu Recâ’dan; diye okuduğu rivayet edilmiştir. Bunun anla­mı ise birincisinden farklıdır. Çünkü bir kimse hoşnut olduğu vakit; “Adam hoşnut oldu, o hoşnut olandır,” denilir.

“Dilenmeyen fakir”; senin etrafında dolaşıp da senden yanından bir şeyler isteyen kimsedir. İster açıkça istesin, ister sussun. Muhammed b. Ka’b el-Kurazî, Mücahid, İbrahim, el-Kelbî ile el-Hasen b. Ebi’l-Hasen der ki: Bu kelime dilenmeksizin karşında dikilen kimse demektir. Şair Zuheyr der ki:

“Karşılarına çıkıp dilenmeyen fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak,

varlıklılarının görevidir, Az malı olanlar ise hem cömerttirler, hem de holca verirler.”

Malik dedi ki: Bu kelimelerin anlamı ile ilgili duyduğum en güzel açıkla­ma “el-kan kelimesinin fakir, “el-mu’ter” kelimesinin ise ziyaretçi anlamı­na geldiğidir.

el-Hasen’den (“dilenmeyen fakir” diye meali verilen lafzı): di­ye okuduğu da rivayet edilmiştir, bunun manası; ile aynıdır. Bir kimsenin yanında bir şeyler ister gibi davranan yahut fiilen isteyen kimse­nin halini anlatmak üzere; denilir. Bu açıklamaları en-Nehhas zikretmiştir. [180]

  1. Onların etleri de, kanlan da Allah’a asla ulaşmaz. Fakat sizden O’na takva ulaşır. Bu şekilde O, onları size musahhar kıldı ki, size hidayet verdiği için tekbir getirip Allah’ı ta’zim edesiniz. İh­san edenleri müjdele!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [181]

1-Allah’a Ulaşan Kurban Etleri Değildir:

“Onların etleri de, kanları da Allah’a asla ulaşmaz” buyruğu ile ilgili ola­rak İbn Abbas şöyle demektedir: Cahili ye dönemi insanları kestikleri deve­lerin kanlarını Beyt’e sürerlerdi, müslumanlar da aynı işi yapmak isteyince bu âyec-i kerîme nazil oldu.

Nail olmak (ulaşmak), yüce yaratıcı ile alâkası olan bir fiil değildir. Bu fi­il kabul etmek manasını mecazi bir yolla anlatmaktadır. O’na asla ulaşmaz demektir. İbn Abbas: O’na asla yükselmez diye açıklamıştır. îbn İsa da: Al­lah kurbanların etlerini de kanlarını da asla kabul etmez, fakat sizden O’na takva ulaşır, diye açıklamıştır. Yani yalnız kendi rızası istenenleri kabul eder, onları kendisine yükseltir, bunu işitir (kabul eder), bunun mükâfatını verir, “Ameller ancak niyetler iledir”[182] hadisi bu manadadır.

“Allah’a asla ulaşmaz” ile: “Ona ulaşır” fiillerinin her ikisi de “ya1” iledir. Ancak Ya’kub bu iki Fiili de “el-luhm; etler” kelimesini na-zar-ı itibara alarak “te” ile okumuştur.[183]

2- Kurbanlıkların Bize Müsahhar Kılınması tlâhî Bir Lütuftur:

“Bu şekilde O, onları size müsahhar kıldı.” Şanı yüce Allah, onları bi­zim emrimize vermekle ve onlarda tasarruf etme imkânını sunmakla bize Iü-tufca bulunmuştur. Halbuki bunlar yapt itibariyle bizden daha iri, organları da bizden daha güçlüdür. Bunun böyle olması ise, kulun İşler zahiren kula göründüğü şekliyle idare edilmemekte olduğunu, işlerin ancak aziz ve ka­dir olanın iradesine göre tedbir edildiğini bilmesi; insanların da O’nun ira­desiyle küçük olanın, büyük olana galip geldiğini, mutlak galibin, kullan üs­tünde kaiılıâr olan bir ve tek Allah olduğunu bilmeleri içindir. [184]

3- Hidayete İleten Allah’a Şükür:

Şanı yüce Allah, bundan önceki âyet-i kerimede adının kurbanlıklar üze­rinde anılması gereğini dile getirerek: “Onlar ayaklan üzere iken, üzerleri­ne Allah’ın adını anın” diye buyurmuştu. Burada “Size hidâyet verdiği için tekbir getirip Allah’ı ta’zim edesiniz” buyruğu ile Allah’ın adını tekbir ederek yüceltmeyi söz konusu etmektedir. İbn Ömer (r.a) da hediyelik kur­banını boğazladığı zaman her iki emri yerine getirmek üzere; “Bismillahî val-lahu ekber: Allah’ın adına ve Allah en büyüktür” derdi. Bu onun fıkhının bir göstergesidir.

Sahih(-i Buhârüde, Enes’ten şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûiullah (sav) beyaz ve boynuzlu iki koç kurban etti. (Enes) dedi ki: Ben onu o iki koçu elleriyle keserken gördüm. Ayağını yanlan üzerine koyup besmele çekip tek­bir getirdiğini gördüm.[185]

İlim adamları bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Ebu Sevr der ki: Bes­mele çekmek, namazdaki tekbir gibi olup yerine getirilmelidir. Ancak bütün ilim adanılan bunun müstehab olduğunu kabul etmişlerdir. Şayet yüce Allah’ın isimlerinden bir başka ismi zikrederek, bununla da besmele getirmeyi kas­tetmiş ise bu da caizdir. Sırf “Allahu ekber” yahut İâ ilahe İllallah” dese de böyledir. Bunu İbn Habib söylemiştir. Eğer besmele kastıyla söylemeyecek olursa, bu sözleri besmelenin yerini tutmaz ve yenilmez. Bu görüş, de Şafiî ve Muhammed b. el-Hasen’in görüşüdür. Bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının tamamı ve başkaları kesim esnasında besmele ile birlikte Pey­gamber (sav)a salavâı getirmeyi, veya onun adını anmayı mekruh görmüş­ler ve: Böyle bir durumda yalnızca yüce Allah’ın adı anılır demişlerdir. Şa­fiî kesim esnasında Peygamber (sav)a salavât getirmeyi caiz görmektedir. [186]

4- Kurban Kesenin Kabulü İçin Dua Etmesinin Hükmü:

Cumhur kurban kesen kimsenin: Allah’ım, benden kabul buyur demesi­nin caiz olduğu kanaatindedir. Ancak Ebu Hanife bunu mekruh görmekte­dir. Oysa 5ahih(-i Müslim)’in kaydettiği Âişe (r.anhâ) yoluyla gelen rivayet onun aleyhine bir delildir. Bu rivayette şöyle denilmektedir: …Sonra: “Bis-millahi, Allah’ım sen Muhammed’den, Muhammed’in aile halkından ve Mu-hammed’in ümmetinden kabul buyur” dedi, sonra da onu kurban etti.[187] Bazıları da kurban kesenin kabulü için dua etmesini, âyet-i kerîmenin şu nassı gereği müstehab görmüşlerdir: “Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüp­hesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” (el-Bakara, 2/127)

Ancak Malik, Allah’ım bu Sendendir ve Sanadır, demelerini mekruh ka­bul etmiş ve bunun bid’at olduğunu söylemiştir. Fakat bizim (Maliki mezhe­bimizin) mensublarından İbn Habib ile el-Hasen bunu caiz kabul etmektedirler. Bunların lehlerine delil de Ebû Davud’un, Câbir b. Abdullah’tan kay­dettiği şu rivayettir: Câbir dedi ki; Peygamber (sav) kurban kesme günü boy­nuzlu, burulmuş ve beyaz iki koç kesti. Onları kıbleye yönelttiğinde: “Şüp­hesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (el-En’âm, 6/79)… buyruğu İle (el-En’âm, 6/162-163 âyetlerini)… vve ben müstümanların ilkiyim” buyruğuna kadar okudu. “Al­lah’ım (bunlar) Sendendir, Sanadır. Muhammed’den ve onun ümmetinden, Bismillahi vailahu ekber” dedikten sonra kurbanlarını kesti.[188]

Bu haberin Malik’e ulaşmamış olması yahut sahih bir rivayetle ona var­mamış olması veya Medine’de yapılan uygulamanın bundan farklı olduğu­nu görmüş olması ihtimali vardır. İşte onun: Bu bir bid’attir, sözü buna de­lâlet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [189]

5- İhsan Edenlere Müjdeler Olsun:

Yüce Allah’ın: “İhsan edenleri müjdele” buyruğunun -bundan önceki âyet-i kerîmede geçtiği üzere- dört râşid halife hakkında nazil olduğu rivayet edil­miştir. Lafzın zahiri ihsan edici herkes hakkında umumî olmasını gerektirmek­tedir. [190]

  1. Muhakkak Allah mü’roinleri savunur. Çünkü Allah hainlik ve nankörlük edenlerin hiçbirisini sevmez.

Rivayete göre bu âyet-i kerîme mü’minler dolayısıyla nazil olmuştur. Şöyle ki; mü’minter Mekke’de sayıca çoğalıp kâfirler onlara eziyet ve işken­celer yapınca, onların bir bölümü Habeşistan’a hicret etti. Mekke’de kalan bir takım mü’minler de imkân bulduğu kâfirleri öldürmek, suikast tertiple­mek, emanetlerine hainlik etmek ve hile yapmak istediler. Bunun üzerine bu âyeti kerîme -yüce Allah’ın: “… ve nankörlük edenlerin hiçbirisini sevmez” buyruğuna kadar nâ2il oldu. Bu âyet-i kerîme ile şanı yüce Allah, mü’min-leri savunma va’dinde bulundu ve çok açık bir şekilde hainliği ve gadretmeyi yasakladı. Gadredip ahdi bozmanın çok ağır bir vebal olduğuna dair açıklamalar daha önceden el-Enfal Sûresi’nde (8/58. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır. Yine orada (belirtilen âyet, 3. başlıkta) Peygamber (sav)ın: “Ahdini bozanın arkasında ahdini bozduğu kadarıyla bir sancak di­kilir ve bu filanın hainliğidir, denilir”[191] buyruğu da geçmişti.

Buyruğun anlamının şu olduğu da söylenmiştin Yüce Allah iman kalple­rinde iyice yer edinceye kadar mü’minlerin muvaffakiyetlerini sürdürerek sa­vunur. Kâfirler onları dinlerinden uzaklaştıramazlar. Eğer herhangi bir bas­kı ve zorlama ile karşı karşıya kalacak olurlarsa, kalpleriyle İrtidad etmeme­leri için onları korur, muhafaza eder.

Bir başka açıklama da şöyledir: O, müzminleri ortaya koydukları deliller­le onları üstün getirmek suretiyle savunur. Diğer taraftan bir kâfirin, bir mü’mi-ni öldürmesi nadirdir. Şayet bir kâfir, bir mü’mini öldürecek olursa, yüce Al­lah o raü’mini kendi rahmetine ruhunu kabzederek almak suretiyle savunur.

Nafî’: “Savunur” şeklinde, “eğer Allah… savmasaydı” (el-Hac, 22/40) buyruğundaki “fe” harfinden sonra elif ilavesiyle; diye okumuştur. Ebu Amr ve İbn Kesir bu âyetteki bu kelimeyi “dal” harfi ile “fe” harfi arasında elif siz, kırkıncı âyet-İ kerîme’deki kelimeyi de aynı şekilde elif-siz olarak okumuştur. Âsim, Hamza ve el-Kisaî ise bu âyetteki bu kelimeyi “dal” harfi ile “fe” harfi arasında elif ile, kırkıncı âyet-i kerîmedeki kelimeyi ise elifsiz olarak okumuştur. Elifli okuyuş ile elifsiz okuyuş aynı anlamdadır. “Hırsızı cezalandırdım” ve “Allah ona afiyet versin” ta­birlerinde olduğu gibi. Mastarı da şeklinde gelir. ez-Zehravî!nin nak­lettiğine göre elifli okuyuş mastarıdır, de olduğu gibi. [192]

  1. Kendileri ile savaşılanlara zulme uğradıkları için (savaşmaya) İzin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir,

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [193]

1- Savaş İzni:

Yüce Allah’ın; “Kendileri Üe savaşılanlara… izin verildi” buyruğu ile il­gili bir açıklamaya göre: Bu buyruk yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah mü’min-leri savunur” buyruğunu beyan etmektedir. Yani onlara savaşmayı mubah kılmak, onlara yardım etmek suretiyle kâfirlerin başlarına açtıkları musibet­lere karşı onları savunur. Bu buyrukta hazfedilmiş kelimeler vardır: Savaşa­bilecek durumda olanlara savaşmaya izin verilmiştir, demektir. Bunun haz-fedilmesine sebep ifadenin hazfedilen ifadelere delâlet etmesidir.

ed-Dahhak dedi ki; Rasûlullah (sav)ın ashabı Mekke’de kâfirler kendile­rine eziyet ve işkence ettikleri için kâfirlerle savaşmak için izin istediler. Yü­ce Allah da: “Çünkü Allah hainlik ve nankörlük edenlerin hiçbirini sev­mez” buyruğunu indirdi. Hicret ettikten sonra da: “Kendileri ile savaşılan­lara zulme uğradıkları için izin verildi” âyeti nazil oldu. İşte bu buyruk, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan yüz çevirmek, terketmek ve affedip, bağışlamak emirlerinin hepsini neshetmektedir. Savaş hakkında nâzü olmuş ilk âyet-i ke­rîmede budur.

İbn Abbas ve İbn Cübeyr derler ki: Bu âyet-i kerîme Rasûlullah (sav)ın Me­dine’ye hicret etmesinden sonra nazil olmuştur. Nesaî ve Tirmizî’nin İbn Ab-bas’tan rivayetlerine göre o şöyle demiştir: Peygamber (sav) Mekke’den çı­kartılınca Ebubekir: Peygamberlerini çıkarttılar, mutlaka helak edilecekler­dir, dedi. Bunun üzerine yüce Allah da; “Kendileri İle savaşılanlara zulme uğradıkları için İzin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir” buyruğunu indirdi. Ebubekir de dedi ki: Bunun üzerine anladım ki artık sa­vaş olacaktı r.194 dedi ki: Bu hasen bir hadistir. Ayrıca bunu birden çok kişi Süfyan’dan, o el-A’rneş’ten, o Müslim el-Batîn’den, o Said b. Cü­beyr’den mürsel olarak rivayet etmiş ve bu rivayette: “İbn Abbas’tan” kaydı zikredilmemiştir.[195]

2- Mubah Kılmak da Şer*l Hükümlerdendir:

Bu âyei-İ kerîmede-Mutezile’nin kanaatinin aksine- mubah kılmanın şer’t hükümlerden olduğuna dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah’ın: “İzin ve­rildi” buyruğu, mubah kılındı, anlamındadır. Bu da sözlükte yasak olan her-bir şeyin mubah kılınması manasına kullanılmıştır. Bu anlamdaki açıklama­lar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde ve başka yerlerde geçmiş bulunmak­tadır.

“İzin verildi” anlamındaki buyruk, hemzenin (ötre yerine) üstün okunmasıyla: “İzin verdi” şeklinde de okunmuştur ki, Allah İzin verdi de­mektir.

“Kendileri île savaşılanlara” anlamındaki buyrukta “te” harfi esreli ola­rak; şeklinde “düşmanlarıyla savaşanlara” diye okunmuştur, “te” har­fi üstün olarak da okunmuştur. Yani müşriklerin kendileriyle savaştıkları kim­seler demek olup, bunlar da mü’minlerdir. İşte bundan dolayı “zulme uğra­dıkları için* denilmiştir. Bu da onların yurtlarından çıkartıldıkları anlamın­dadır. [196]

  1. Onlar ki, yurtlarından haksız yere ve sadece “Rabbimiz Al­lah’tır” dedikleri için çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını savmasaydı elbette manastırlar, ki­liseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescitler yıkılırdı. Allah kendi (dini)ne yardım edene, elbette yardım eder. Muhakkak Allah güçlüdür, Azizdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: [197]

1- Zulmün İlk Şekli: Yurtlarından Çıkarılmaları:

Yüce Allah’ın: “Onlar ki yurtlarından haksız yere… çıkarıldılar” buy­ruğu kendilerine yapılan zulümlerin birisini dile getirmektedir. Yurtlarından çıkartılıp sebebleri sadece: Rabbimiz bir ve tek olarak Allah’tır demiş olma­larıdır. Yüce Allah’ın: “Sadece Rabhimiz Allah’tır, dedikleri İçin” buyruğu munkatı’ bir istisnadır. Yani, ama onların Rabbimiz Allah’tır (demeleri bir hak­tır ve bu hakka karşı gelerek onları çıkarmışlardır). Bu açıklamayı Sibeveyh yapmıştır. el-Ferrâ ise şöyle demektedir: Bu ifadenin cer mahallinde olma­sı da mümkündür. O böylelikle bunun, “haksız yere” anlamındaki buyruğun başında bulunan cer harfi olan “be”ye merdûd (bağlı) olduğunu kabul etmek­tedir. Ebu İshak ez-Zeccâc’ın görüşü de budur, ona göre de mana şöyledir: Onlar yurtlarından haksız yere çıkarıldılar. Çıkarılmalarının tek sebebi, Rab-bimiz Allah’tır demeleridir. Yani onlar tevhidleri sebebiyle yurtlarından çı­karıldılar, onları çıkartanlar da putperest kimselerdir.

“Yurtlarından… çıkarıldılar” anlamındaki ifade, yüce Allah’ın: “Kendi­leri ile savaşılanlara” anlamındaki buyruktan bedel olarak cer mahallindedir. [198]

2- Savaş İzninden Önce ve Sonra Müslümanların Hali:

İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız şöyle demişlerdir: Rasûlullah (sav)a Akabe bey’atinden önce savaşmaya izin verilmemiş ve kan dökmek ona helâl kılınmamıştı. Ona -on yıl süreyle- sadece yüce Allah’ın dinine davet et­mek, eziyetlere sabretmek, cahillerin cahilliklerini affetmekle emir veril­mişti. Bundan maksat ise yüce Allah’ın onlara karşı delilini ortaya koymak ve: “Biz bir rasûl göndermedikçe de azab ediciler değiliz” (el-İsrâ, 17/15) buy­ruğunda lütfunu dile getirdiği vaadini yerine getirmek için böyle yapmıştır. Tebliğe muhatab olan insanlar ise azgınlıklarını sürdürdükleri gibi apaçık de­lilleri de delil olarak görüp benimsemediler. Kureyşliler ise Peygamber (sav)a tabi olan muhacirlere çok ağır baskılar yapmıştı. Öyle ki onları din­lerinde fitneye düşürdüler, ülkelerinden sürdüler. Onlardan kimisi Habeşis­tan topraklarına kaçtı, kimisi de Medine’ye çıkıp gitti. Kimileri de eziyete sab­retti. Kureyş yüce Allah’a karşı azgınlaşıp emrini reddedip peygamberini ya­lanlayınca, Allah’a iman ederi, O’nu tevhid ile ibadet edenlere, Peygamber (sav)ı tasdik edip, dinine sımsıkı sarılanlara işkencelerini sürdürünce, yüce Allah da Rasûlüne savaşmak için izin verdi. Kendilerine zulmedenlere kar­şı kendilerini savunup İntikam almalarına müsaade etti ve: “Kendileri ile sa­vaşılanlara… izin verildi… îşlerin akıbeti Allah’ındır.” (el-Hac, 22/39-41) buyruklarını indirdi. [199]

3- İkrah Altında Bulunanın Fiili, Zorlayana Nisbet Edilir;

Bu âyet-i kerîmede zorlama ve baskı altında kalan kimsenin yaptığı fiili­nin, onu zorlayıp o işi işlemeye mecbur edene nisbet edileceğine dair delil vardır. Çünkü yüce Allah burada çıkarmayı kâfirlere nisbet etmektedir. Çün­kü ifade günahın miktarını dile getirmek ve bu günahı işlemeye mecbur tut­mak sadedindedir. Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın: “Hani kâfirler onu çıkar­dıklarında…” (et-Tevbe, 9/40) buyruğuna benzemektedir. Her ikisi hakkın­da bu kabilden yapılacak açıklamalar aynıdır. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/40. âyet, 2. bastıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yü­ce Allah’a hamdolsun. [200]

4- Cihadın Faydalan:

“Eğer Allah İnsanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını savmasaydı”

yani yüce Allah peygamberlere ve mü’minlere düşmanlarla savaşmayı meş­ru’ kılmamış olsaydı, müşrikler her tarafı istila eder ve çeşitli dinlere men-sub kimselerin inşa ettikleri ibadet yerlerini işlemez hale getirirlerdi. Fakac O, çeşitli din mensuplarının kendilerini ibadete verebilmeleri için savaşma­yı farz kılarak, böyle bir olumsuz hali önlemiş bulunmaktadır.

O halde cihad geçmiş ümmetlere de emredilmiştir. Şeriatler onunla salâh bulmuş ve ibadet yerleri o sayede ayakta durabilmiştir. Sanki şöyle buyurul-muş gibidir: Savaşmaya izin verilmiştir, o halde mü’minler savaşsınlar. Da­ha sonra yüce Allah bu savaşma emrini: “Eğer Allah İnsanların bir kısmıy­la, diğer bir kısmını savmasaydı…” âyetiyle de pekiştirmektedir. Yani eğer savaş ve cihad olmasaydı, her ümmet arasında mutlaka hakka galib gelinir­di. Buna göre hristiyan ve sabitlerden cihadı uygun bir iş görmeyenler, as­lında kendi kabul ettikleri inançlarıyla çelişmektedirler. Zira savaş olmasay­dı, uğrunda savunma yapılan din diye bir şey kalmazdı.

Aynı şekilde şu dinlerini tahrif etmeden, değiştirmeden önce yaptıkları ma-bedler ve İslâm’ın bu dinleri nesİletmesinden önce yapılmış mabedler İşte bu maksatla burada söz konusu edilmiştir. Yani bu savunma olmasaydı, Musa döneminde havralar, İsa döneminde kiliseler ve manastırlar, Muhammed (a.s) döneminde de mescidler yıkılacaktı.

“Yıkılırdı” kelimesi; “Binayı yıktım”, O da yıkıldı” ifadesinden alınmıştır.

İbn Atiyye der ki: Bu, bu âyet-i kerîmenin te’vilt hususunda yapılmış en doğru açıklamadır.

Ali b. Ebi Talib (r.a)dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer Alla”h, Muham­med (sav)tn ashabı vasıtasıyla kâfirleri, tabiînden ve daha sonra gelecek olan­lardan savmasaydı (onların zararlarını önlememiş olsaydı) … diye açıklamış­tır.

İfadelerde her ne kadar bir kavmin, bir başka kavim vasıtasıyla savulma­sı yani bertaraf edilmesi söz konusu ise de buna savaş manasının verilmesi -önceden de geçtiği gibi- daha uygundur.

Mücahid şöyle demektedir: Eğer Allah bir kavmin zulmünü âdil kimsele­rin şahitliğiyle savmasaydı…

Bir kesim şöyle açıklamıştır: Eğer Aliah zalimlerin zulmünü, adaletli yö­neticilerle bertaraf etmemiş olsaydı… Ebu’d-Derdâ şöyle demektedir: Şayet yüce Allah mescidde bulunmayanlara gelecek kötülükleri mescidlerde bulu­nanlar vasıtasıyla, gazaya katılmayanlara gelecek kötülükleri gazaya katılan­lar vasıtasıyla savmasaydı, elbetteki azab onları gelir bulurdu.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Eğer Allah faziletli ve hayırlı kim­selerin duası ile azabı savmasaydı… ve buna benzer âyet-i kerîmenin anla­mını açıklayıcı daha başka açıklamalar da yapılmıştır. Çünkü âyet-i kerîmeye göre insanların bir kısmı vasıtasıyla, bir şeyi erin savulması ve kendilerinden bir şeyler savulan kimselerin varlığı mutlak olarak gereklidir. Bunun üzerin­de dikkatle düşünelim. [201]

5- Zimmet Ehlinin İslâm Ülkesindeki Mabedleri:

tbn Huveyzîmendad der ki: Bu âyet-i kerîme zimmet ehlinin kiliselerini, havralarını, ateş yaktıkları mabedlerini yıkmayı yasaklamaktadır. Ancak da­ha önce bulunmayan yeni mabedi er inşa etmelerine izin verilmez. Mevcut bi­nalarını ne genişletebilirler, ne de yükseltebilirler. Müslümanların ise bu ma-bedlere girmemeleri ve orada namaz kılmamaları gerekir. Eğer zimmet eh­li mabedİerinde bir fazlalık meydana getirecek olurlarsa, yıkılması gerekir. Harb ülkesinde bulunan havra ve kiliseler ise yıkılır. Ancak tslâm ülkesin­de zimmet ehline ait olanlar yıkılmaz, çünkü bunİar İslâm ülkesi ile ahitleş-tikleri vakit korunmalarını isledikleri evleri ve mallan durumundadır. Bunun­la birlikte daha fazla bir şey yapma imkânını vermek caiz değildir. Çünkü bu yolla küfrün sebeplerinin açığa çıkartılması, güçlendirilmesi söz konusudur. Mescidlerin yeniden yapılması için yıkılmaları caizdir. Nitekim Osman (r.a) da Peygamber (sav)ın mescidini bu şekilde yıkıp yeniden yapmıştır. [202]

6- Manastırlar, Kiliseler ve Havralar:

“Yıkılırdı” anlamındaki kelimenin “dal” harfi hem şeddesiz,hem de şeddeli olarak okunmuştur.

“Manastırlar” kelimesi; ın çoğuiu olup “fev’ale” veznin-dedir. Bu da üst tarafı sivri, yüksekçe yapı demektir. Tiridin üst tarafını yük­seltip inceltti, anlamında: denilir. “Keskin zekalı adam,” demektir. “Keskin sözlü adam,” anlamına gelir. İnsanlardan olsun, başka varlıklardan olsun kulağı küçük kimseye denildiği de söylen­miştir.

Buralar İslâm’dan önce hrisüyan rahiplere ve sabiîlerin âbidlerine mah­sus yerlerdi. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Daha sonra ise müslümanların ezan okudukları yer (minare) hakkında da kullanılmaya başlanmsştır.

“Kiliseler” kelimesi in çoğuludur, hristiyanların mabedi olan kilise demektir. Taberî der ki: Bunun yahudilerin kiliseleri (havraları) anla­mında olduğu da söylenmiştir. (Ancak) daha sonra Mücahid’den böyle bir an­lamı gerektirmeyen açıklamalar bu kelimenin anlamı arasına sokuşturulmuştur.

“Havralar” kelimesi ile ilgili olarak ez-Zeccac ve el-Hasen: Bunlar yahudilerin kiliseleri (manastırlarOdır, demişlerdir, İbranice’de bu ke­lime; şeklinde söylenir.

Ebu Ubeyde der ki: Bu kelime hristiyanlarm çöllerde yolculuklarında dua ve ibadet etmek İçin yaptıkları binaların adıdır. Bunlara “salûtâ” adı verilir ve Arapça’ya uydurularak “salavât” diye kutlanılmıştır,

Bu kelimede İbn Atiyye’nin söz konusu ettiği şekilde dokuz ayrı kıraat var­dır: ile “fuûlî” vezninde; ile “salîb”in çoğulu olarak “be” harfi ile; şeklinde fuûl vezninde üç noktalı peltek se ile; şeklinde, “sâd” ve “lâm” harfleri ötreli, “vav”dan sonra da elif ile; şeklinde, yine “sâd” ve “lâm” harfleri ötreli, üç noktalı peltek “se” den sonra elif ile; şeklinde. Ayrıca “sâd” harfi esreli, “lâm” harfi sa­kin, ondan sonra esreli bir “vav” harfi ile “ye” harfi, arkasından üç noktalı pel­tek bir “se” ve ondan sonra da elif ile; şeklinde.

en-Nehhâs’ın naklettiğine göre de Âsim el-Cahderî bu kelimeyi; diye okumuştur. ed-Dahhak’tan da üç noktalı pekek “se” ile; diye okuduğu da rivayet edilmiştir. Ancak bu kıraatinde “sâd” harfini üstün mü, yoksa ötreli mi okuduğunu bilmiyorum.

Derim ki; Buna göre bu kelimede oniki kıraat söz konusu olmaktadır.

İbn Abbas der ki: “Salavât” kiliseler demektir. Ebu’l-Âliye der ki: Salavât, sabiîlerin mabedleri demektir. İbn Zeyd der ki: Bunlar müslümaniarın kıldık­ları namazlardır. Düşman onların üzerine baskın yapacak olursa, namazları kesilir ve mescidler yıkılır. Buna göre “salavât” hakkında “yıkılma” kelime­si, artık kılınmaları imkânsız hale getirileceği anlamında istiare olarak kul­lanılmıştır. Yahut da bu ifadeyle salavât (namaz kılma) yerlerini kastetmiş ve muzafı hazfetmiş de olabilir.

İbn Abbas, ez-Zeccâc ve başkalarının açıklamalarına göre; yıkma İşi ha­kikat anlamında kullanılmıştır. eî-Hasen ise salavâtın yıkılması, namazların terkedilmesi demektir. Kutrub ise: Salavât küçük manastırlar, demektir. Bu­nun tekilinin kullanıldığı işitilmiş değildir.

HasîPin kanaatine göre bu isimlerden maksat, ümmetlerin ibadet ettikle­ri yerlerin kısımlarına işaret etmektir. Manastırlar (es-sevâmi1) rahiplere, kiliseler (el-bîa) hristiyanlara, havralar (es-saiavât) yahudilere, mescidler de müslümanlara aittir.

İbn Atiyye der ki: Daha açıkça anlaşılan, bu buyruklar İle ibadet yerleri­nin anılmasında mübalağa kastının güdülmüş olmasıdır. Bu isimler çeşitli üm­metler tarafından aynı yerler hakkında isim olarak kullanılabilir. Ancak ki­lise (el-bî’a) Arapça’da hristiyanlara has mabedin adıdır. Bu isimler kitab eh­li olan bütün ümmetlerde eskiden beri bilinen anlamları olan kelimelerdir. Bu âyet-i kerîmede mecusiler de, müşrikler de söz konusu edilmemişlerdir. Çünkü bunların korunmaları gereken yerleri olmadığı gibi, Allah’ın anılma­sı, ancak semavi şeriat sahibi ümmetler arasında süz konusudur.

en-Nehhas der ki: Arapça’da işin gerçeğine bakılacak olursa, “içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı” vasfının -başkalarına değil de- sadece mes-cidlere ait olması gerekir. Çünkü zamir hemen mescidlerden sonra zikredil­mektedir. Bununla birlikte bu zamirin “manastırlar” ile ondan sonra gelen mabed isimlerine ait olması da mümkündür. O takdirde buyruk, onların şe-riatlerinin tahrif edilmediği ve hakkı ikame ettikleri zamanı kastetmiş olur. [203]

7- Gayr-ı Müslimlerin Mabedlerinin, Müslümanların Mescidlerindetı Önce Zikredilmesinin Sebebi:

Zimmet ehlinin mabedleri ve dua ettikleri yerler niçin müslümanların mes-cidierinden önce zikredilmiştir, denilecek olursa, cevap olarak: Çünkü on­ların bina ve yapılışları daha eskidir, denilir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Buna sebep bunların yıkılma ihtimallerinin daha yüksek, mescidlerde de Al­lah’ın adının anılmasının daha ileri bir ihtimal oluşudur. Nitekim yüce Allah’ın: “Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” (Fâtır, 35/32) buyruğunda “ileri geçen”in sonradan amimast da buna benzemektedir. [204]

8- Allak, Dinine Yardım Edene, Yardım Eder:

“Allah, kendi (dini)ne yardım edene, elbette yardım eder.” Yani O, di­nine ve peygamberine yardım edene yardım eder.

“Muhakkak Allah güçlüdür.” Yani kudret sahibidir, gücü yetendir. el-Hat-tâ.bî der ki: Güçlü (el-Kavî) kadir (gücü yeten, muktedir) anlamında kulla­nılabilir. Bir şeye güç vetiren, ona muktedir olur, demektir.

“Azizdir.” Pek yücedir, şanı pek üstündür. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yap­mıştır. Kendisine zarar ulaştırılamayan mutlak güçlü anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Biz bu iki ismi “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmâi’Uahi’l-Hüsnâ” ad­lı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. [205]

  1. O kimselere eğer, Biz, yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek, onlar namazlarını dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu em­reder, münkerden alıkoyarlar. İşlerin akıbeti Allah’ındır.

ez-Zeccac der ki: “O kimselere” buyruğu Al­lah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder” (Hacc 22/40) buyru­ğunda yer alan “…ene” buyruğundan bedel olarak nasb mahallindedir.

Başkaları ise bunun yüce Allah’ın: “Kendileri ile sava­şılanlara” (Hacc 22 i39) buyruğu dolayısı ile cer mahallindedir, demiştir. Bu durumda; “O kimselere eğer Biz yeryüzünde bir iktidar imkânı verirsek” anlamındaki buyruk, Rasûlullah (sav)ın ashabından yeryüzünde bu imkâna sahib olan dört kişi (Râşid Halifeler) olur ve başkaları bunun kapsamına gir­mez.

İbn Abbas der ki: Maksat muhacirler, ensar ve onlara gü2el bir şekilde ta­bi olanlardır,

Katade: Bunlar Muhammed (sav)ın ashabıdır, demektedir. İkrime: Bun­lar beş vakit namaz kılanlardır, der. el-Hasen ve Ebu’l-Âliye de der ki: Bun­lar şanı yüce Allah’ın kendilerine zafer nasib ettiği vakit namazı kılan bu üm­mettir. İbn Ebi Nerîh: Maksat yöneticilerdir derken, ed-Dahhak da şöyle de­mektedir: Bu, yüce Allah’ın kendisine mülk ve yönetim imkânını verdiği kim­selere koştuğu bir şarttır. Bu da güzel bir açıklamadır.

Sehl b. Abdullah da der ki: İyiliği emredip münkerden alıkoymak, yöne­ticiye ve onun yanına gidip gelen ilim adamlarına vaciptir. İnsanların yöne­ticiye emretmek gibi görevleri yoktur, çünkü bu onun bir vazifesidir ve onun bunu yapması vacibtir. İlim adamlarına da emretmezler, çünkü zaten delil on­ların bunun gereğini yerine getirmelerini vacib kılmıştır. [206]

  1. Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önce Nuh’un kavmi, Âd ve Smûd kavmi de yalanlamıştı;
  2. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de;
  3. Medyen Ashabı da yalanlamıştı. Musa da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Benim ceza­landırmam nasümış?

Bu buyruklar Peygamber (sav)a bir teselli ‘ve onun acısını hafifletme maksadına yöneliktir. Yani senden önce de yalanlanmış peygamberler var­dı. Onlar da yüce Allah, yalancıları helak edinceye kadar sabrettiler, sen de onlara uy ve sabret.

“Musa da yalanlandı.” Yani Firavun ve kavmi onu yalanladı. İsrailoğul-ları ise onu yalanlamamış!!. Bundan dolayı yüce Allah bu ifadeyi daha ön­ceki buyruklara atfetmemiştir. O takdirde; Musa’nın kavmi de yalanladı, demek olurdu.

“Ben de o kâfirlere mühlet verdim.” Yani onların cezalandırılmalarını er­teledim. “Sonra onları yakaladım.” Cezalandırdım, “Benim cezalandır­mam nasılmış?” Bu da değişiklik yapmak anlamını taşıyan bir sorudur. Ya­ni onların içinde bulundukları nimeti azab ve helak etme ile değiştirmemin nasıl olduğuna bir bak. İşte ben Kureyş’ten yalanlayıcılara da böyle yapaca­ğım.

el-Cevherî der ki: Münkeri değiştirmek (mealde: cezalandırmak) demektir. “Münker” kelimesi de “el-menâkîr” kelimesinin tekilidir. [207]

  1. Nice memleketler vardır ki (ahalisi) zalim İken, Biz onu helak et­tik. İşte çatıları düşüp üzerlerine duvarları yıkılmış; kuyular sa­hipsiz, yüksek köşkler (ıssız) kalmıştır.

“Nice memleketler vardır ki” ahalisi küfür ile “zalim iken Biz onu”

oranın ahalisini “helik ettik.” “Nice” kelimesine dair açıklamalar da daha önce Al-i İmran Sûresi’nde (3/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

“İşte çatılan düşüp, üzerlerine duvarları yıkılmış.” Bu buyruğa dair açık­lamalarla daha önceden el-Kehf Sûresi’nde (18/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Kuyular sahipsiz, yüksek köşkler (ıssız) kalmıştır.” ez-Zeccâc der ki; “kuyular sahipsiz” ifadesi “memleketler” kelimesine atfedilmiştir. Yani ni­ce memleketler ahalisi İle nice kuyular ahalisi (vardır ki, Biz onları helak et­mişizdir).

el-Ferrâ’mn kanaatine göre ise “kuyular” kelimesi “çatıları” kelimesine atfedilmiştir.[208]

el-Esmaî der ki: Ben Nafî’ b. Ebi Nuaym’e “(kuyu anlamına gelen): bi’r” kelimesi ile “(kurt anlamına gelen) zi’b” kelimesinde hemze var mıdır? diye sordum. O şu cevabı vermiştin Eğer Araplar bunları hemzeli okuyorlarsa, sen de onları hemzeli oku. Nâfî’den rivayet edenlerin bir çoğu bu iki kelimeyi hemzeli okurlar. Ancak Verş’in, Nâfî’den rivayeti bu iki kelimeyi hemzesiz okumak şeklindedir, aslolan ise hemzeîi olduklarıdır.

“Sahipsiz” kelimesi terkedilmiş anlamındadır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Ahalisi helak olduğu için çevresinde kimse kalmamış, boş anlamı­na geldiği de söylenmiştir. Suyu çekilmiştir, diye de açıklanmıştır. Kuyula­rın başında kovaları ve bu kovaların bağlandığı ipleri yokcur, diye de açık­lanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır.

“Yüksek köşkler” buyruğunu Katâde, ed-Dahhâk ve Mukatil, yüksek ve uzun diye açıklamışlardır. Adiy b. Zeyd der ki:

“O sarayını sert mermerle yükseltti ve kireç ile sıvadı, Onun tepelerinde ise kuşlara yuvalar vardır.”

Said b. Cübeyr, Atâ, İkrime ve Mücahid de “meşîd; yükseltilmiş” kelime­sinin alçı ile sıvanmış anlamında kullanıldığını söylemişlerdir. Recez veznin­de de şair şöyle demektedir:

“Ben her ne tadar deneyimsiz bir kimse isem dahi, sen beni sanmayasın, Çamur ile alçı arasındaki su yılanı gibi.”

İmruu’1-Kays da şöyle demektedir;

“(Gelen sel) taş ve çakıldan yapılmış hiçbir yapı bırakmadı; oldukça sağlam taşlarla yükseltilmiş olan müstesna.”

İbn Abbas, bu kelimenin oldukça sağlam, korunan anlamında olduğunu söylemiştir. el-Kelbî de böyle açıklamıştır. Bu kelime “mefûl” anlamında ve “mef il” veznindedir. Mebyû’ (satılan) anlamında mebî’ demek gibi.

el-Cevherî der ki: “el-Meşîd” kelimesi şîd ile yapılmış olan demektir. Bu da alçı yahut buna benzer duvarın kendisi ile sıvandığı herbir malzemenin adıdır. “Şin” harfi üstün söylenirse (şeyd şeklinde) mastar olur. “Onu alçıladı,” demektir. Şeddeli olarak; “Uzunca yapılmış, boyu uzatıl­mış” anlamındadır. ei-Kisaî der ki: “Yüksek” tekil için kullanılır. Yü­ce Allah’ın: “Yüksek köşkler” buyruğunda olduğu gibi. Şeddeli ola­rak kullanılırsa, çoğul anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Yüksek kaleler içinde…” (en-Nisâ, 4/78) buyruğunda olduğu gibi.

Bu buyrukta hazfedilmiş sözler de vardır. İfadenin takdiri de: Ve onlar gibi nice yüksek köşkler de ıpıssız katmıştır, şeklindedir.

Denildiğine göre sözü edilen kuyu ve köşk Hadramut’ta bilinen iki yer­dir. Buradaki köşk, hiçbir şekilde yanma çıkılamayan bir dağın tepesinde yük­sekçe bir köşktür. Sözü edilen kuyu da bu dağın alt taraflarında bulunup içi­ne düşen ne olursa olsun rüzgar mutlaka onu dışarı çıkartırdı.

Köşk sahiplen şehirlerin hükümdarlarıdır. Kuyu sahipleri ise çöllerin hü­kümdarlarıdır. Yani Biz, onları da, öbürlerini de helak ettik.

es-Sa”tebî, Ebu Muhammed b. el-Hasen el-Mukrî ve başkalarının naklet­tiklerine göre ed-Dahhak ve başkaları şöyle demiştir: Sözü geçen kuyu “er-ress” kuyusudur. Bu kuyu Hadranıut bölgesinde, Yemen’de Aden’de İdi. Ha-dûrâ denilen bir beldede bulunuyordu. Burada Salih (a.s)a iman edenlerden dört bin kişi gelip konaklamışlar ve beraberlerinde Salih (a.s) ile birlikte azab-tan kurtulmuşlardı. Salih burada vefat etti, o bakımdan bu yere “Hadra Mevt” adı verildi. Çünkü Salih (a,s)t ölüm burada yakalamış ve vefat etmiş­ti. Buraya bir Hazire bina ettiler ve bu kuyunun etrafında kaldılar, başları­na el-Ils b. Cülâs b. Suveyd diye bilinen birisini emir yaptılar. el-Gaznevî’nin naklettiklerine göre böyledir.

es-Sa’lebî’ye göre bu emirin adı Culhüs b. Cülâs imiş. Bu emir, uygulama­ları güzel ve onlara karşı adaletle davranan birisi idi. Senhârîb b. Sevâde’yi de ona vezir yaptılar. Bir süre orada kalıp, zamanla nesilleri çoğaldı. Bu ku­yu şehrin tamamının ve etrafındaki göçebe diyarının su ihtiyacını karşıladı­ğı gibi, buralarda bulunan bütün binek, koyun, inek ve diğer hayvanların su ihtiyacını da karşılıyordu. Çünkü bu kuyunun üzerinde kurulmuş pek çok çık­rıklar, dolaplar vardı. Bu kuyunun başında da görevli bir çok kimse bulunu­yordu. Ayrıca kuyunun kenarında bir kısmı insanlar için bir kısmı binekler için, diğer bir kısmı inekler, diğerleri de koyunlar için doldurulan büyükçe havuzlar da bulunuyordu. Bunlar üzerinde görevli olan kimseler de gece-gün-düz nöbetleşerek bu havuzlardan su ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlıyor­lardı. Başka kuyuları da bulunm /ordu. Başlarına geçirdikleri hükümdar uzun bir ömür sürdü. Ölüm gelip çatınca, suretinin olduğu gibi kalıp değişmeme­si için vücudunu yağla sıvadılar. Onlardan birisi Ölüp de kendileri için de­ğerli olan herkese bu şekilde uygulama yaparlardı. Hükümdarları ölünce bu İş onlara ağır geldi ve işlerinin bozulduğu kanaatine kapıldılar. Hepsi feryad edip ağlamaya başladılar, “eytan onların bu hallerini ganimet bildi. Hü­kümdarlarının ölümünden pek çok gün sonra hükümdarlarının cesedinin içi­ne girdi, onlarla konuşuo ;’edı ki: Ben ölmedim, ancak sizin neler yapaca­ğınızı görmek üzere sizin gözünüzden kayboldum. Buna çok sevindiler. Çok yakın adamlarına kendisi ile kavmi arasına bir perde germesini ve bedenin­deki şeklî değişiklikler dolayısıyla, öldüğünün anlaşılmaması için bu perde arkasından onlarla konuşmayı emretti. Onlar da perde gerisinden yemeyen, içmeyen bir putu diktiler. Onlara hükümdarlarının ebediyyen ölmediğini ve bu putun kendilerinin ilâhı olduğunu da haber verdi.

Bütün bunları şeytan söylüyor ve onlara hükümdarları konuşuyormuş in­tibaını veriyordu. Bir çoğu bunu tasdik etti, bazıları ise bu işten tereddüde düştü. Bunu yalanlayan iman eden kimseler, bunu tasdik edenlerden daha azdı. Onlara bu hususta öğüt veren bir kimse konuştu mu mutlaka azarlanır ve tesirsiz hale getirilirdi. Sonunda hepsi de ona ibadet etrafında toplanmış oldular. Yüce Aİİah kendilerine bir peygamber gönderdi. Bu peygambere de vahiy uyanıkken değil, sadece uykudayken inerdi. Peygamberin adı, Hanza-la b. Safvan idi. Onlara bu suretin cansız bir put olduğunu, şeytanın kendi­lerini saptırdığını, yüce Allah’ın mahlukatın suretine asla girmediğini, hüküm­darın yüce Allah’a ortak olmasının imkânsız olduğunu bildirdi. Oniara öğüt verdi, nasihat etti, Rabblerinin intikamını ve mutlak kudretini hatırlatarak sa­kındırdı.

Onlar da bu peygambere eziyet ve düşmanlık ettiler. O da sırası geldik­çe onlara öğüt veriyor ve bundan geri kalmıyordu. Nihayet çarşıda gezerken onu öldürdüler ve bir kuyuya attılar. İşte o vakit başlarına gelen geldi. Ge­celeyin tok ve suya kanmış olarak uyudular, ancak sabahleyin uyandıkların­da kuyunun suyu çekilmiş ve kovalan, ipleri işlemez hale gelmişti. Hep bir­likte bağırıştılar, kadınlar çocuklar feryad ettiler. Hayvanlar da susuzluktan bağırıp, çağırılmaya koyuldular. Sonunda hepsi öldüler ve toptan helak edildiler. Yaşadıkları topraklarda onların yerine yırtıcı hayvanlar kaldı. Ev­lerinde ise tilkiler ve sırtlanlar yaşadı. Güzel bahçeleri ve mallarının yerine Arabistan kirazı, dikenleri bol ve keresteleri sert ve işe yaramaz ağaçlar kal­dı. Orada sadece cinlerin sesleri ve yırtıcı hayvanların ulumaları İşitilir oldu,

Yüce Allah’ın satvetlerinden ve O’nun intikam almasını gerektiren günah­lar üzerinde ısrar etmekten O’na sığınırız.

es-Süheylî dedi ki; Bu yüksek köşk Şeddad b. Âd b. İrem’in yaptırdığı bir köşktür. Nakledip iddia ettiklerine göre yeryüzünde onun bir benzeri yapıl­mamıştır. Bunun da durumu aynen sözü edilen kuyu gibi olmuştu, yani ön­celeri orada insanlar varken sonradan ıpıssız kalmıştır. Önceleri mamurken sonradan kurumuştur. Hiçbir kimse onun yanına bir çok millik mesafe ka­dar dahi ona yaklaşamaz çünkü orada işittiği cinlerin çalgıları ve görülme­dik sesler buna imkân vermemektedir. Halbuki daha önceden pek çok ni­metler, rahat bir yaşayış, göz kamaştırıcı bir mülk ve insanlar arasında bir ger­danlık ahenginde bir düzen vardı. Fakat yok oldular ve bir daha geri döne­mediler.

Sanı vüce Allah iste bu âyet-i kertmede bir öğüt, bir ibret ve bir hatırlatma olmak üzere onları hatırlatmaktadır. Masiyetin içine düşüp kalmaktan ve kötü akıbete uğramaktan sakındırarak onları hatırlamamızı istemektedir, Böyle bir durumdan yüce Allah’a sığınırız, kötü akıbetten O’nun himayesi­ni taleb ederiz.

Şöyle de denilmiştir: Onları helak eden, daha önceden el-Enbiya Sûre-si’nde: “(Halkı) zalim olan nice ülkeler helak ettik.” (el-Enbiyâ, 21/11) buy­ruğunu açıklarken belirttiğimiz üzere Buht Nassar’dır, Bunun sonucunda ku­yuları ıpıssız kalmış ve sarayları harab olmuştu. [209]

  1. Acaba onlar yeryüzünde gezmezler mi ki, kendileri ile aklede-cek kalpleri, kendileri ile işitecekleri kulakları olsun. Çünkü göz­ler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalbler kör olur.

“Acaba onlar” Mekke kâfirleri “yeryüzünde gezmezler mi ki” şu kasaba­ları görüp de öğüt alsınlar, kendilerinden öncekilerin başına indiği gibi Al­lah’ın azabının kendilerinin de başına inmesinden sakınıp, çekinsinler de ken­dileri ile akledecek kalpleri, kendileri ile işitecekleri kulakları olsun.”

Bu buyrukta yüce Allah aklı, kalbe izafe etmiştir. Çünkü aklın mahalli ora­sıdır. Nitekim işitme yeri de kulaklardır.

Aklın bulunduğu yerin dimağ (beyin) olduğu da söylenmiştir. Bu görüş Ebu Hanife’den de rivayet edilmiştir. Ancak ben bu rivayetin ondan sahih bir yolla geldiğini zannetmiyorum.

“Çünkü gözler kör olmaz” buyruğunda yer alan: “Çünkü”deki “he” zamiri eJ-Ferrâ’ya göre imaddır. Elifsiz olarak diye okunması da uygun­dur.-Nitekim Abdullah b. Mes’ud’un kıraati böyledir, anlam birdir. Müzekker (elifsiz) kabul edilirse haber olarak i’rabı yapılır. Müennes (elifli) olarak gel­mesi ise; gözlere bağlı olarak yahut bu kıssaya bağlı olarak, böyle gelmiş ka­bul edilir. Yani “şüphesiz ki gözler kör olmaz” veya kıssa (yani olay gerçek) şu ki “gözler kör olmaz.” Yani onların göz ile görmeleri sabit bir şeydir. Hsd göğüslerdeki kalbler kör olur.” Hakkı idrak edemez, ibret alamaz.

Katade der ki: Gören göz, insan için bir gaye ile ve bir fayda olarak ya­ra tılmışür. Fakat asıl faydalı olan basiret kalptedir, Mücâhid der ki: Herbir ayn’ın (kişinin) dört gözü vardır. Yani herbir insanın dört gözü bulunmak­tadır. Bunların ikisi dünyası için başındadır, ikisi de âhireti için kalbindedtr. Başındaki gözleri kör olup da, kalbindeki gözleri görecek olursa, bu körlü­ğünün ona hiçbir zararı olmaz. Şayet başındaki gözleri görür de, kalbinde­ki gözleri kör olursa, onun dünya gözü ile görmesinin kendisine hiçbir fay­dası olmaz.

Katade ve îbn Cübeyr dedi ki: Bu âyet-i kerîme gözleri görmeyen İbn Um Mektûm hakkında nazil olmuştur.

İbn Abbas ve Mukatil derler ki: Yüce Allah’ın: “Kim bunda kör ise, o âhi-rette de kördür.” (el-İsra, 17/72) buyruğu nazil olunca, İbn Um Mektûm: Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ben dünyada gözleri görmeyen bir kimseyim, âhiret-te de kör mü olacağım? diye sorunca, “Çünkü gözler kör olmaz. Asıl göğüs­lerdeki kalbler kör olur” buyruğu indi. Yani bu dünyada kalbi kör olduğu için İslâm’ı görmeyen bir kimse âhirette de cehennem ateşinde olacaktır. [210]

  1. Senden azabı çabucak getirmeni isterler. Allah sözünden asla caymaz. Gerçek şu ki, Rabbinin yanında bir gün, sayacağınız bin yıl gibidir.

“Senden azabı çabucak getirmeni İsterler” buyruğu en-Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuştur, Çünkü o: “O halde doğru söyleyenlerden isen bi­zi kendisiyle tehdit ettiğin şeyi (azabı) getir” (el-A’râF, 7/70) demişti. Bu âyet-i kerîmenin Ebu Cehl b, Hişam hakkında indiği de söylenmiştir. O da: “Ey Allah! Eğer bu Senin katından hakkın kendisi ise durma, bizim üzerimize gökten ta§ yağdır…” (el-Enfâl, 8/32) demişti.

“Allah” azabı indirmeye dair “sözünden asla caymaz.” ez-Zeccâc der ki: Azabın çabucak gelmesini istediler, yüce Allah da azabından hiçbir şeyin kur­tulamayacağını onlara bildirdi. Nitekim dünya hayatında bu azab Bedir gü­nü onlara gelip çatmıştı.

“Rabbinin vanında bir gün, sayacağınız bin yıl gibidir.” îbn Abbas ve Mücahid dediler ki: Bununla şanı yüce Allah’ın kendilerinde gökleri ve yeri yaratmış olduğu günleri kastetmektedir. İkrime der ki: Bunun­la âhiret günleri kastedilmektedir. Yüce Allah onlara şunu.bildirmiştir: On­lar kısacık günlerde azabın çabucak gelmesini kendisinden isteyecek olur­larsa, O bu azabı upuzun günlerde onlara verir.

el-Ferrâ der ki: Bu onların âhiretteki azablannın uzayıp gideceğine dair bir tehdididir. Yani onların âhiretteki azablannın bir günlük süresi, bin yıl gi­bi olacaktır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Âhirette korku ve çetin azab içe­risinde geçecek bir gün, dünyada korku ve sıkıntının bulunduğu bin yıllık bir süreye denktir. Nimet günleri de dünyaya kıyasen böyledir.

İbn Kesir, Haraza ve el-Kisaî “sayacağınız” anlamındaki buyruğu “( öj-Ui Lj): Sayacakları” anlamına gelecek şekilde “ya” ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd; (^iijiıyc^tj): Senden çabucak getirmeni isterler” buyruğu dolayısıy­la bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise muhatab kipi ile “te” ile “sayaca­ğınız” anlamında okumuşlardır. Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. [211]

  1. Zalim oldukları halde, kendilerine mühlet verdiğim nice mem­leketler vardır. Sonra onları yakaladım. Dönüş yalnız Bana’dır.

“Zalim oldukları halde, kendilerine” azgınlıklarına rağmen süre tanıya­rak “mühlet verdiğim nice memleketler vardır. Sonra onları” azab İle “ya­kaladım. Dönüş yalnız Bana’dır.” [212]

  1. De ki: “Ey İnsanlar! Ben size apaçık bir korkutucuyum sadece.”
  2. Şu mü’min olup salih amel işleyenler (var ya); onlar için mağ­firet ve bitmez tükenmez bir rmk vardır.
  3. Biri diğerini âciz bırakircasına âyetlerimizi iptal etmeye çalışan­lar ise, azgın alevli ateşin arkadaşıdırlar.

“De ki: Ey insanlar” ey (ilk muhatablar olan) Mekke ahalisi **ben size apa­çık bir korkutucuyum sadece.” Korkutup uyaran bir kimseyim. Korkutup uyarmanın (inzârın) anlamına dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nin baş taraf­tarında (2/6. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Apaçık” yani ben size dininiz ile ilgili gerek duyacağınız hususları çok açık bir şekilde bildiren bir kimseyim.

“Şu mü’min olup salih amel işleyenler (var ya); onlar için mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık* yani cennet “vardır.”

Âyetlerimizi hükümsüz kılmak uğrunda “biri diğerini aciz bırakırcasına âyetlerimizi İptal etmeye çalışanlar ise azgın alevli ateşin arkadaşıdırlar.”

Bu buyruktaki “biri diğerini aciz bırakırcasına” anlamındaki buyruğu İbn Abbas bu hususta biri diğerini yenmek istercesine, hatta bu hususta biri bir­leri ile ayrılığa diişercesine… el-Ferrâ biri, diğerinin inadına; Abdullah b. ez-Zübeyr İslâm’dan uzak tutmak isteyerek… diye açıklamışlardır. el-Ahfeş: İnat­laşmakta biri birteriyle yarışarak; ez-Zeccac: Onlar bizi aciz bırakacaklarını zannederek.,, diye açıklamışlardır. Çünkü onlar ölümden sonra diriliş olma­dığı kanaatine sahiptiler. Yüce Allah’ın da onlara güç yetiremeyeceğini sa­nıyorlardı. Katâde de böyle açıklamıştır.

İbn Kesir ile Ebû Amr’ın “ayn”dan sonra elifsiz olarak ve “cim” harfini şed­deli olarak; (û* >!**•) şeklindeki okuyuşunun anlamı da budur. Bunun anla­mının şu şekilde olması da mümkündür: Onlar mü’minleri Peygamber (sav)a ve âyetlere iman etmekte âciz bırakmaya çalışıyorlardı. Bu açıklamayı da-es-Süddî yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar Muhammed (sav)a tabi olan-lan acizliğe nisbet ediyorlar. Bu da Arapların: “Onu cahilliğe nis-bet etti onu fasıkhğa nisbet etti” şeklindeki sözlerini andırmaktadır. [213]

  1. Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak İstediği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir. O şeytanın katacağını Allah iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir. Allah her-şeyi bilendir, hükmünü yerine getirendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [214]

1- Peygamber’in Okuduğu:

“Ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak istedi­ği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir.” Âyet-

i kerîmesindeki: “Okumak İstediği…” lafzına dair açıklamalar daha ön­ceden el-Bakara Sûresi’nde (2/28. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ibn Atiyye der ki: İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre o: Senden önce ne kadar rasûl, pey­gamber ve ilhama mazhar birisini gönderdiysek…” diye okuyormuş. Bunu Mesleme b. el-Kasını b. Abdullah zikrettiği gibi, Süfyan, Amr b. Dinar’dan, o İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Mesleme dedi ki: Bizler -İbn Abbas’ın kıra­atine binaen- (ilhama mazhar) muhaddeslerin peygamberliğe sımsıkı sarıl­mış olduklarını gördük. Çünkü onlar da gayba dair haberlerden çok üstün meseleler ile ilgili konuşup söz söylediler. Batınî hikmet gereği konuştular ve konuştuklarında isabet ettiler, söylediklerinde ismete mazhar oldular. Ömer b. el-Hattab’ın, Sâriye kıssasında[215] olduğu ve kendisinin söylediği pek üs­tün belgelerde olduğu gibi.

Derim ki; Bu haberi Ebubekr el-Enbari “Kitabu’r-Redd” adlı eserinde zik­retmiştir: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, bize Alî b. Harb anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O Amr’dan, o İbn Abbas (r.a)dan ri­vayet ettiğine göre: “Senden önce ne kadar rasûl, peygamber ve ilhama mazhar gönderdiysek…” diye okumuştur. Ebubekr dedi ki: Bu hadis, bu­radaki fazla ifadenin Kur’an’dan olduğuna dair delil olarak ele alınamaz. Mu-haddes (ilhama mazhar) kul ise uykuda iken kendisine vahiy gelen kimse de­mektir. Çünkü peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. [216]

2- Bu Âyet-i Kertmede Açıklanması Gerekli Hususlar:

İlim adamları derler ki: Bu âyet-i kerîme iki bakımdan müşkildir (anlaşıl­ması zordur). Evvela bazıları nebilerden kiminin rasûl olduğunu, kiminin de rasûl olarak gönderilmediğini kabul etmektedirler. Diğer başkaları ise bir kim­se rasûi olarak gönderilmedikçe, ona nebî denilmesinin caiz olmadığını söylemişlerdir. Bu görüşün sahih olduğunun delili yüce Allah’ın: “Senden Ön­ce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek…” buyruğudur. Böylelikle peygamber için risaletin gerekli olduğunu dile getirmektedir. Buradaki “ne­bî; Peygamber”in manası aziz ve celil olan Allah’tan nebe’ (haber) veren de­mektir. Allah’tan nebe’ (haber) vermek ise bizatihi risâlet ile aynı şeydir.

el-Ferrâ der ki: Rasûl, Cibril (a,s)m ona açıktan açığa gönderilmesi sure­tiyle diğer insanlara da elçi olarak gönderilen kimsedir. Nebî ise ilham ya da rüyasında nebi olduğu kendisine bildirilen kimsedir. Dolayısıyla herbir ra­sûl nebidir, fakat herbir nebi rasûl değildir.

el-Mehdevî der kifSahih olan da budur. Çünkü gerçekten bütün rasûller nebidirler, fakat bütün nebiter rasûl değildir. Kadı Iyad da “eş-Şifâ” adlı ese­rinde bunu böylece zikredip şöyle demiştir: Sahih olan ve büyük çoğunlu­ğun kabul ettiği görüşe göre herbir rasûl aynı zamanda nebidir, fakat herbir nebi rasûl değildir. Buna delil olarak da Ebu Zerr (r.a)ın hadisini[217] göster­mektedir. Bu hadise göre üç yüz on üç bin nebi arasından rasûller gönde­rilmiştir ve bunların ilki Âdem, sonuncuları da Muhammed (sav)dır.

Bu âyet-i kerîmenin anlaşılması için açıklanması gereken ikinci husus ise bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir: [218]

3- Bu Âyetin Nüzulü ve İşaret Ettiği Olaya (Ğarânik) Dair Rivayetler ve Bu Rivayetlerin Değeri:

Bu âyet-İ kerîmenin nüzulüne dair rivayet edilen hadisler arasında sahih hiçbir rivayet yoktur. Kâfirlerin avam olanlarına gerçeği ters yüz edip gös­terdikleri hususlardan birisi de onların şu sözleri idi: Aslında peygamberle­rin hiçbir şeyden âciz olmamaları gerekir. Muhammed niye bize olan düşman­lığında bu kadar aşın gittiği halde, bizi tehdit ettiği azabı getirmiyor? Yine on­lar şöyle diyorlardı: Peygamberlerin herhangi bir şekilde yanılmamaiarı, ha­ta etmemeleri gerekir.

Ancak yüce Allah onların birer insan olduklarını, azabı ancak Allah’ın di­lediği gibi getireceğini açıkladı ve yüce Allah âyetlerini sapasağlam yerleş­tirip, şeytanın hilelerini hükümsüz kılıncaya kadar insanların yanılabileceklerini, unutup hata edebileceklerini de belirtti.

el-Leys, Yunus’tan, o cz-Zührî’den, o Ebubekr b. Abdu’r-Rahman b. el-Ha-ris b. Hişam’dan.şöyle dediğini rivayet eder; Rasûlullah (sav): “Battığı zaman yıldıza andolsun ki…” (en-Necm, 53/1) diye Necm Sûresini okumaya baş­ladı. “Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Me-nât’tan.” (en-Necm, 53/19-20) buyruklarına ulaşınca yanılmış ve: “Şüphesiz ki onların şefaatleri umulur” demiştir. Bunun üzerine onunla karşılaşan müşrikler ve kalplerinden hastalık bulunan kimseler, ona selâm verdiler ve bu işe çok sevindiler. O: “Şüphesiz ki bu şeytandan olan bir şeydi” dedi. Bu­nun üzerine yüce Allah: “Senden önce ne kadar rasûl ve bir peygamber gön-derdiysek…” âyetini indirdi.

en-Nehhâs dedi ki: Bu, munkaü’ bir hadistir, üstelik bu hadiste çok bü­yük bir husus vardır. Aynı şekilde Katade’nin hadisi de böyledir, orada: “Ve şüphesiz ki onlar o pek yüce heykellerdir” fazlalığım da katmaktadır. Bun­dan da daha korkuncu Vakıdî’nin, Kesir b. Zeyd’den, onun el-Muttalib b. Ab­dullah’tan şöyle dediğine dair naklettiği rivayettir: el-Velid b. Muğire müs­tesna bütün müşrikler secde etti. O, yerden bir miktar toprak aldı ve bunu alnına değdirerek üzerine secde etti. Oldukça kocamış bir yaşlı idi. Bu kişi­nin Ebu Uhayha Said b. el-Âs olduğu da söylenir.

Nihayet Cebrail (a.s) indi ve Peygamber (sav) ona bu buyrukları da oku­du. Cebrail (a.s) ona: “Ben sana böyle bir şey getirmedim” dedi. Yüce Allah da bunun üzerine: “Onlara az kalsın biraz meyledecektin.” (el-İsra, 17/74) buyruğunu indirdi.

en-Nehhas der ki; Bu da münker ve munkatı’ bir hadistir. Bilhassa Vaki-dî yoluyla gelen bir rivayettir.

Buhârî’de belirtildiğine göre yerden bir avuç toprak alıp, bunu alnına gö­türüp, üzerinde secde eden kişi Ümeyye b. Haleftir. İleride bu bahsin sonun­da yüce Allah’ın izniyle en-Nehhâs’ın hadise dair açıklamalarının tamamı ge­lecektir.

İbn Atiyye dedi ki: Şu kendisinde yüksek put ve heykellerin söz konusu edildiği hadis, tefsir kitaplarında ve benzerlerinde zikredilmiştir. Bunu ne Bu-hârî, ne de Müslim kitaplarına almadıklan gibi, bildiğim kadarıyla meşhur bir musannif dahi bunu eserinde zikretmiş değildir. Ancak hadis ehlinin izledi­ği yol şunu gerektirmektedir: Şeytan bir telkinatta bulunmaya çalışmıştır. An­cak onlar bu hususta ne bu sebebi, ne de bir başkasını tayin etmemektedir­ler. Şeytanın telkinatının işitilen sesler ile olduğunda şüphe yoktur ve bun­larla fitne vukua gelmiştir. Daha sonra insanlar bu telkinin şekli hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Tefsirlerde yer alan ve meşhur olan açıklamalara göre; Peygamber (sav) kendi diliyle bu lafızları söylemiştir. Babam (Allah on­dan razı olsun)ın bana anlattığına göre, doğuda karşılaştığı ileri gelen ilim adamları ve kelaracılardan bazıları şöyle demiştir: Böyle bir şey Peygamber (sav) hakkında caiz olamaz, o tebliğde masumdur. Durum şundan ibarettir: Peygamber (sav)ın: “Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüle­ri Menat’tan” (en-Necm, 53/19-20) buyruklarını okuyunca şeytan, bu (anı­lan) sözleri kâfirlere sesini işittirecek şekilde söylemiştir. Bu esnada sesini de Peygamber (sav)ın sesine benzetmeye çalışmış ve nihayet müşrikler işi ka­rıştırmışlar ve: Bunları Muhammed okudu, demişlerdir.

Böyle bir te’vile benzer bir açıklama İmam Ebu’i-Meairden de rivayet edil­miştir. Bu sözleri telkin edenin, insan şeytanlarından birisi olduğu da söylen­miştir. Nitekim yüce Allah’ın: “O Kur’ân okunurken anlamsız sesler çıkarın.” (Fussilet, 41/26) buyruğunda ve benzerlerinde de buna işaret edilmektedir.

Katade der ki: Bu, Peygamber efendimizin uyuklama esnasında okudu­ğu bir buyruktur. Kadı Iyad “eş-Şifa” adlı eserinde, Peygamber (sav)ın doğ­ruluğuna dair delili söz konusu edip, peygamberin tebliğ etmekle yükümlü olduğu hususlarda, herhangi bir şey hakkında gerçek halinden başka türlü haber vermekten yana masum olduğunu, bu hususta kasti, bilerek ya da ya-nılarak yahut hata ederek yanılmasının söz konusu olmadığını ümmetin k-ma ile kabul etmiş olduğunu belirtirken şunları söylemektedir: Şunu bil ki -Allah’ın lütfuna mazhar olasıca- bu hadisin müşkil tarafları hakkında bizim aleyhte iki tane mülahazamız vardır: Evvela bu hadis aslı itibariyle çok gev­şektir. İkincisi de bu hadisin doğru kabul edilemeyeceği hakkındadır. Birin­cisi ile ilgili olarak söyleyeceğimiz şudur: Sahih hadis rivayet edenlerden hiç­bir kimsenin bunu kitaplarına almamış olması yeterlidir. Güvenilir tek bir ra-vi dahî bunu sahih, sağlıklı ve muttasıl bir senetle de rivayet etmiş değildir. Bu ve benzeri hadislere iltifat edenler sahifelerden doğru ve yanlış herbir şe­yi ağızlarına dolayan, garib herbir rivayete iltifat eden müfessirler ve tarih­çiler olmuştur. Ebubekr el-Bezzâr der ki: Biz bu hadisin zikredilmesi caiz ola­bilecek muttasıl bir sened ile Peygamber (sav)dan rivayet edildiğini bilmiyo­ruz, Ancak Şu’be, Ebu Bişr’den, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan -zan­nettiğim kadarıyla- rivayet etmiştir. Hadiste şüphe etmenin sebebi de Peygam­ber (sav)ın Mekke’de bulunuşu dolayısıyladır… deyip, kıssayı zikretmekte­dir. Bu hadisi Ümeyye b. Halİd’den başka, Şu’be yoluyla muttasıl senedle kay­deden olmamıştır. Başkası ise bu hadisi Said b. Cübeyr’den mürsel olarak nak­letmektedir. Hadis, el-Kelbî’den, o Ebu Salih’ten, o da İbn Abbas yoluyla bi­linmektedir. Ebubekr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- da bu hadisin, bunun dışında zikredilmesi caiz olan bir rivayet yoluyla bilinmediğini açıklamış bu­lunuyor. Bu hadiste sözünü ettiğimiz kendisine güven duyulamayan ve bir hakikati bulunması söz konusu olmayan, böyle bir şüphe ile birlikte; ayrı­ca dikkat çektiği şekilde de hadis oldukça zayıftır. el-Kelbî’nin rivayet etti­ği hadise gelince, bu da ondan rivayet edilmesi, ondan nakledilmesi caiz ol­mayan rivayetlerdendir. Buna sebeb ise el-Kelbî’nin oldukça zayıf olması ve yalancılığıdır. Nitekim el-Bezzâr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- buna işa­ret etmiştir. Bu rivayetten Sahih’de bulunan kısmına gelince, Peygamber (sav) Mekke’de iken “ve’n-Necmi” suresini okumuş, onunla birlikte müslümanlar da, müşrikler de, cinler de, insanlar da secde etmiştir.

İşte bu, hadisin nakil bakımından gevşekliğini ortaya koymaktadır.

Bu rivayetin aleyhindeki ikinci mülahazaya gelince, bu da bu hadisin sa­hih olduğunu bir varsayım olarak kabul etme esasına mebnidir. Esasen böyle bir hadisin sahih olmasından yana Allah bizi korumuş bulunmaktadır. -Fakat durum ne olursa olsun, yine müslümanların önderleri buna bir kaç çe­şit cevap vermişlerdir. Verilen bu cevapların kimisi yerindedir, kimisinin de herhangi bir değeri yoktur. Bu hadisin sahih olduğu farzedilecek olsa bile te’vtlinde güçlü ve ağır basan te’vil şekli şudur: Peygamber (sav) Rabbinin kendisine emrettiği üzere Kur’ân-ı Kerîm’i tertil ile okurdu. Kur’ân okurken sika ravilerin ondan rivayet ettiği üzere âyetleri birbirinden rahatlıkla ayır-dedilmesini sağlayacak şekilde okurdu. Bu ise şeytanın âyet aralanndaki sus­malarını gözetlemesine ve bu tür uydurduğu sözleri arada telkin etmesine im­kân verebiliyordu. Şeytan bunu yaparken Peygamber (sav)ın nağmesini taklit ediyordu. Bu nağmeyi oraya yakın oian kâfirler işitebilecek şekilde söy­lüyordu, O bakımdan kâfirler de bunu Peygamber (sav)ın sözlerinden zan­netmiş ve bunu yaygınlaştırmalardı.

Bu durum müslümanların daha önceden bu sûreyi yüce Allah’ın indirmiş olduğu şekliyle ezberleyip bellemelerine, Peygamber (sav)ın putları yerme­si ve onun bilinen hali üzere bunları ayıplamış olması halinden kesin olarak emin olmalarına hiçbir şekilde gölge düşürmez. Dolayısıyla Peygamber (sav)ın böyle bir haberin yayılmasına, böyle bir şüphenin ortaya çıkmasına ve böyle bir fitnenin sebebine oldukça üzüldüğüne dair rivayetlerde anlatı­lan hali söz konusu olmuş olabilir. Şanı yüce Allah da: “Senden önce n« ka­dar rasûl ve peygamber gönderdlysek, o bir şey okumak istediği za­man…” âyetini indirmiş olmaktadır.[219]

Derim ki: Böyle bir yorum bu hususta yapılmış açıklamaların en güzeli­dir. Süleyman b. Harb de şöyle demektedir: Buradaki edatı, an­lamındadır. Şeytan, Peygamber (sav)ın okuması esnasında kâfirlerin kainle­rine böyle bir şey katmıştır, demek olur. Bu da yüce Allah’ın: “Aramızda eğlendin” (eş-Şuarâ, 26/18) buyruğunun, yanımızda kaldın anla­mına gelmesine benzer. İşte İbn Atiyye’nin Şark ulemasından naklen baba­sından yaptığı naklin manast budur.

Kadı Ebu Bekir b, el-Arabî de buna işaret etmiştir. Bundan önce de şöy­le demektedir: Bu âyet-i kerîme bizim maksadımızı anlatan açık bir nasstır. Peygamber (sav)a söyledi diye nisbet edilen sözlerden uzaklığı hususunda bizim izlediğimiz yolun doğruluğuna dair asli bir delildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönder-diysek, o bir şey okumak İstediği zaman şeytan mutlaka onun okuması­na bir şey katmak istemiştir.” Yüce Allah böylelikle şunu haber vermekte­dir: O’nun rasûlleri hakkındaki sünneti ve peygamberlerine yapageldiği uy­gulaması şu şekildedir: Kendileri yüce Allah’tan naklen bir söz söyledikleri vakit, şeytan o sözlere -diğer masiyetleri işlediği gibi- kendiliğinden bir şeyler ilave etmeye kalkışır. Mesela: Ben eve şunu ilka ettim (bıraktım) ve torbaya, keseye şunu bıraktım (ilka ettim), denilir. (Âyet-i kerîmenin lafzı­nın manasına işaret ediyor.) Bu ise şeytanın Peygamber (sav)ın söyledikle­rine btrşeyler ilave etmeye çalıştığı hususunda açık bir nasstır. Peygamber (sav)ın bunları söylediğini ortaya koymamaktadır… O, Kadı lyad’ın açıkla­malarıyla aynı anlama gelecek şeyier söyledikten sonra şunları belirtmekte­dir: Bu hakikati ancak Taberî görebilmiştir, bu da onun üstün değerinin dü­şüncesinin temizliğinin, ilimdeki iktidarının kıyas ve aklını kullanmaktaki güç­lü konumunun bir neticesidir. Sanki o bu maksada işaret etmiş ve bu hede­fe doğru yönelmiş gibidir. Belirtilen hususlardan sonra buna dair hepsi de batıl ve aslı astarı olmayan bir takım rivayetleri kaydedip durmuştur. Rabbim dilemiş olsaydı, elbetteki bunları hiç kimse rivayet etmez ve hiç kimse bun­ları yazmazdı, fakat O dilediğini yapandır.

Bunun dışındaki açıklamalara ve bazılarının belirttikleri: Şeytan bu husus­ta onu zorladı ve nihayet o bu sözleri söyledi, iddiaları ise imkânsızdır. Zi­ra şeytanın insandan tercih gücünü kaldırabilmesi imkânı yoktur. Yüce Al­lah şeytanın durumu hakkında haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz.” (ibrahim, 14/22) Şayet şeytanın böyle bir gü­cü olsaydı, Âdemoğullanndan hiçbir kimse Allah’a itaat edecek gücü kendin­de bulamazdı, Şeytanın böyle bir güce sahip olduğunu vehmeden bir kim­se şunu bilmeli ki, bu seneviye’nin (hayır ve şer ilâhlarının mevcudiyetine inananların) ve mecusilerin görüşüdür. Onlara göre hayır Allah’tan, şer ise şeytandandır.

Bu sözlerin Peygamber (sav)ın dilinden sehven döküldüğünü söyleyen­ler de şöyle demektedirler: Bu iki kelimeyi müşriklerden vaktiyle işitmiş olması ve bunların ezberinde kalmış olduğu, sûreyi okuduğu esnada ise seh­ven ezberinde bulunan bu kelimelerin dilinden dökülmüş olması uzak bir ih­timal değildir. Ancak bu görüşe göre peygamberlerin yanılmaları, sehvetme-leri caizdir, fakat bu halleri üzere bırakılmazlar. Yüce Allah bunun üzerine bu âyet-i kerîmeyi onun mazur olduğunu anlatmak ve onu teselli etmek için indirmiştir. Tâ ki: O, vaktiyle okumuş olduğu hükümlerin bir bölümünden vazgeçmiştir, denilmesin. Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, benzeri bir duru­mun sehven diğer peygamberlerin başından da geçtiğini beyan etmektedir. Sehvetmek ise ancak yüce Allah hakkında düşünülemez. İbn Abbas da şöy­le demiştir: el-Ebyad diye anılan bir şeytan Rasûlullah (sav)a Cebrail suretin­de gelmiş ve Peygamber (sav)ın kıraati arasında şunu da telkin etmişti: İşte bunlar o yüksek putlardır ve elbette onların şefaatleri umulur.

Böyle bir te’vil her ne kadar birinci te’vilden daha uygun gibi görünüyor ise de, asıl kabul edilen birinci te’vildir. O te’vil bırakılıp, başka bir tevile il­tifat edilmez. Çünkü muhakkik ilim adamları onu tercih etmişlerdir. Esasen hadisin bu derece zayıf olması hiçbir te’vile de ayrıca ihtiyaç bırakmamak­tadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Bu hadisin zayıf ve senedinin de çok gevşek olduğunu ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim’deki delillerden birisi de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Ne­redeyse seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurasm di­ye fitneye düşüreceklerdi…” (el-İsra, 17/73) Bu ve bundan sonraki âyet bunu göstermektedir. Bu iki âyet-i kerîme bunların, bu hususta rivayet ettik­leri haberi reddetmektedir. Çünkü yüce Allah nerdeyse onu iftirada bulunun­caya kadar fitneye düşüreceklerini belirtmektedir. Eğer Allah ona sebat ver­memiş olsaydı, onlara meyledecekti demektedir. Bunun muhtevası ve bun­dan anlaşılan şu ki; yüce Allah onu iftirada bulunmaktan korumuş, ona se­bat vermiş ve az dahi onlara meyletmesine imkân vermemiştir. Peki çokça meyletmesi nasıl düşünülebilir? Onlar kendi gevşek haberleri arasında mey­letmenin de ötesinde, ilâhlarını övmek suretiyle iftirada dahi bulunduğunu belirtirler ve Peygamber (sav)ın şöyle dediğini de kaydederler: Ben Allah’a iftirada bulundum ve onun söylemediğini söyledim. Bu ise âyet-i kerîmeden anlaşılan mananın tam aksinedir. Sahih dahi olsa, böyle bir hadîsin (mana iti­bariyle) zayıf olduğunu ortaya koymaktadır. Kaldı ki hadis hiç de sahih de­ğildir. Bu yüce Allah’ın şu buyruğunu da andırmaktadır: “Eğer senin üzerin­de Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan herbir zümre seni saptır­maya çalışırlardı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar veremezler.” (en-Nisâ, 4/113)

el-Kuşeyrî dedi ki: Kureyşlİler ve Sakifliler putlarının yanından geçtiği va­kit yüzünü onların tarafına çevirmesini dahi istediler. Böyle bir şey yaptığı takdirde ona iman edeceklerine söz verdiler; ama o bunu yapmadı, yapacak da değildi.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Rasülullah (sav) ne böyle bir şeye yaklaştı, ne de meyletti.

ez-Zeccac dedi ki: Âyet (îsrâ, 17/73. âyeti kastediyor) onların bunu ger­çekleştirmek İçin tuzak hazırladıklarını vurgulamaktadır.

Şöyle de denilmiştir: “Okumak İstedi” konuştu, söyledi demektir. Okudu anlamında değildir.

Ali b. Ebi Talha’dan, o İbn Abbas’tan yüce Allah’ın: “Okumak istediği za­man… mutlaka” buyruğu; ancak konuştuğu zaman şeytan onun konuşma­sına bir şey katmak istemiştir; yani onun konuşmaları arasına bîr şeyler so­kuşturmaya çalışmıştır, diye açıklamıştır.

“O şeytanın katacağını Allah iptal eder.” (İbn Abbas) dedi ki: Allah, şey­tanın kattığını, bıraktığını iptal eder, boşa çıkartır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama âyet-i kerîme hakkında yapılmış açıkla­maların en üstünü ve en değerlisidir.

Ahmed b. Muhammed b. Hanbel dedi ki: Mısır’da tefsire dair bir sahife var­dır. Bunu Ali b. Ebi Talha rivayet etmektedir. Eğer bir adam Mısır’a onu al­mak maksadıyla yolculuk yapsa, değer, fazla sayılmaz. Bu açıklamaya göre mana şöyle olur: Peygamber (sav) kendi içinden bazı hususlar geçirdiğinde, şeytan hile kastı ile onun İçinden geçirdiği düşüncelere bir takım telkinler­de bulunmaya çalışır ve şöyle derdi: Yüce Allah’tan müslümanların darlık­tan kurtulması için sana ganimetler ihsan etmesini dileyecek olsan! Yüce Al­lah salâhın bunun dışındaki hallerde olduğunu bilmektedir. O bakımdan -İbn Abbas (r.a)m dediği gibi- şeytanın bu telkinlerini iptal ediyordu,

el-Kisaî ile el-Ferrâ birlikte: “Okumak İstediği” lafzının, kendi içinden bir şeyler geçirdiği zaman anlamında olduğunu nakletmişlerdir. Sözlükte bilinen manası da budur. Yine her ikisi de bu kelimenin “okuduğu zaman” anlamı­na geldiğini de nakletmişlerdir. Bu görüş yine İbn Abbas’tan rivayet edilmiş, Mücahid, ed-Dahhak ve başkaları da bunu benimsemişlerdir.

Ebu’l-Hasen b. Mehdî der ki: Buradaki temenni (okuma)mn Kur’ân’la, va­hiyle hiçbir ilgisi yoktur. Peygamber (sav)ın elinde mal namına bir şey kal­mayıp da ashabının kötü halini görünce, kalbinden ve şeytanın vesvesesinin bir sonucu olarak, dünyayı temenni ederdi. el-Mehdevî’nin, İbn Abbas’tan naklettiğine göre ise mana: O içinden bir şeyler geçirdiği zaman, şeytan da bu içinden geçirdiği düşüncelere bir şeyler katardı, şeklindedir. Taberî’nin tercih ettiği kanaat de budur.

Derim ki: Yüce Allah’ın: “Tâ ki şeytanın koyacağı şeyi… Allah bir fitne (imtihan sebebi) kılsın” âyeti (bunun) içinden geçirdiği şeyler hakkında oldu­ğuna dair yorumlan reddetmektedir. İbn Attyye de şöyle demektedir: Şeyta­nın telkinlerinin işitilen lafızlar olduğu hususunda bir görüş ayrılığı yoktur. Fitne bundan dolayı söz konusu olmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

en-Nehhas dedi ki: Eğer hadis sahih olup senedi de muttasıl olsaydı, bu­na dair bu açıklama da sahih olurdu. O takdirde bu husustaki rivayetlerde geçen ve peygamberin yanıldığı belirtilen “yanıldı” ifadesi “ıskat etti, düşür­dü” anlamına gelir. İfadenin takdiri de şöyle olur: “Gördünüz mü Lat ve Uz-za’yı” sözlerinde ifade tamam olur. Daha sonra “el-ğarânîk el-uiâ” ifadesini düşürdü. Bundan kasıt da meleklerdir. “Muhakkak onların şefaatleri” ifade­sinde de zamir meleklere ait olur. Ancak burada ifadeyi; “Şüphesiz ki onlar o yüce putlardır” şeklinde rivayet edenlere gelince, bu ri­vayete dair de bir kaç türlü cevap verilebilir. Mesela Arapların pek çok yer­de kullandıkları gibi “demek” emri hazfedilmiş olabilir, edilmemiş de olabi­lir. Bu durumda ifade azar manasını taşır, çünkü bundan önce ” Şim­di haber verin” denilmektedir. Bu da onlara karşı bir delil getirmek mana­sınadır. Şayet bu sözler namazda iken okunmuş ise, o zamanlar namazda ko­nuşmak mubah idi, (denilir). Bu olayda okunan ifadeler arasında: Şimdi ha­ber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan ve yüksek put­lardan ve şüphesiz onların şefaatleri umulur” sözleri de rivayet edilmektedir. Bu manadaki bir rivayet Mücahid’den de nakledilmiştir. el-Hasen dedi ki; Bu­radaki “el-ğarânik el-ulâ (tercümede; yüksek putlar)” ile melekleri kastetmiş­tir. el-Kelbî de burada “el-ğaranikatu” kelimesini melekler diye tefsir etmiş­tir. Çünkü kâfirler putların da, meleklerin de Allah’ın kızları olduğuna ina­nıyorlardı. Nitekim yüce Allah da onların bu inanışlarını bize nakletmiştir. Yü­ce Allah bu sûrede onların kanaatlerini: “Erkekler sizin, dişiler onun mu ?” Cen-Necm, 53/21) buyruğu İle reddetmektedir. Yüce Allah onların bütün bu sözlerini böylelikle reddetmiş olmaktadır.

Meleklerin şefaat etmelerini ummak doğru bir kanaattir. Müşrikler bu ifa­delerle putlarının kastedildiğini zannedip şeytan da bu hususta onları tered­düde düşürünce yüce Allah şeytanın bıraktığı bu telkinatı neshetti, âyetleri­ni muhkemleştirdi ve şeytanın işi karıştırmaya kendileri vasıtasıyla yol bul­duğu bu iki lafzın da okunuşunu kaldırdı. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok buyru­ğunu neshedip tilâvetini kaldırdığı gibi,

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklama pek uygun bir açıklama değildir. Çün­kü yüce Allah: “O şeytanın katacağını Allah iptal eder” diye buyurmakta­dır. Meleklerin şefaati ise bâtıl değildir. “Allah herşeyi bilendir.” Peygam­bere (salât ve selam ona) neleri vahyettİğini çok iyi bilir. Yarattıkları hakkın­da “hükmünü yerine getiren” Hakim”dir.” [220]

  1. Tâ ki şeytanın koyacağı şeyi kalplerinde hastalık bulunan ve kalbkri gayet katı olanlar için Allah bir fitne (sebebi) kılsın. Mu­hakkak zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.

“Tâ ki şeytanın koyacağı şeyi kalplerinde hastalık” şirk ve münafıklık “bulunan ve kalbleri gayet katı olanlar” ve yüce Allah’ın emrine kalbleri yu-muşamayanlar “İçin Allah bir fitne” yani bir sapıklık sebebi “kılsın.”

es-Sa’lebî der ki: Âyet-i kerîmede peygamberlerin şeytanın vesvesesi ile yanılmalarının, unutmalarının ve şaşırmalarının caiz olduğuna yahut ta şaşı­racak kadar kalplerinin meşgul olabileceğine delil vardır. Daha sonra pey­gamber uyarılır, dikkati çekilir ve doğru olana döner. îşte yüce Allah’ın: “O şeytanın katacağını Allah iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini sapasağ­lam yerleştirir” (Hacc 22152) buyruğunun anlamı budur. Ancak peygambe­rin şaşırması bizden herhangi birimizin şaşırması gibidir. Asılsız rivayetleri nakledenlerin rivayetlerinde ona izafe olunan: İşte bunlar o yüksek putlar­dır, gibi ifadeler ise Peygamber (sav)a uydurulmuş bir yalandır. Çünkü bu ifa­delerde putların ta’zim edilmesi söz konusudur. Peygamberler hakkında ise bu caiz değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in bir bölümünü okuyup, daha sonra da bir şiir okuyarak: Ben şaşırdım ve bunu Kur’ân zannettim, deme­sinin caiz olmadığı gibi.

“Muhakkak zalimler” yani kâfirler “uzak bir ayrılık içindedirler.” Allah’a ve Rasûîüne karşı muhalefet, isyan ve onun zıddı bir konumdadırlar. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/137. âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnız Allah’adır. [221]

  1. Ve tâ ki kendilerine ilim verilenler, bunun Rabbinden gelen hak olduğunu bilip ona iman etsinler ve onunla kalbleri rahat ve hu­zur bulsun. Muhakkak Allah iman edenleri dosdoğru yola ileten­dir.

“Ve tâ ki kendilerine ilim verilenler” yani iman edenler, bir görüşe gö­re de kitap ehli “bunun” yani Kur’ân âyetlerini muhkem kılıp sağlamlaştıra-nın “Habbinden gelen hak olduğunu bilip, ona iman etsinler ve onunla kalpleri rahat ve huzur bulsun.” Huşu’ ve sükûna ersin. Bir açıklamaya gö­re de ihlâsa kavuşsun.

“Muhakkak Allah İman edenleri dosdoğru yola iletendir.” Bu buyruk­taki: “İleten” kelimesini Ebu Hayve; şeklinde tenvirdi okumuş­tur.

“İletendir” hidayete karşılık onları mükafatlandırandır, anlamındadır. [222]

  1. Kendilerine ansızın kıyamet gelinceye dek yahut kendilerine akim bir günün azabı gelinceye kadar, kâfirler ondan yana şüphe İçinde kalmaya devam edeceklerdir.

“Kendilerine ansızın kıyamet gelinceye dek yahut kendilerine akün bir günün azabı gelinceye kadar, kafirler ondan yana” İbn Cüreyc’e göre Kur’ân’dan yana, başkalarına göre ise dosdoğru yol demek olan dinden ya­na “şüphe içinde kalmaya devam edeceklerdir.” Bir açıklamaya göre de: Şeytanın, Muhammed (sav) dili ile bıraktıklarından yana şüphe içinde kal­maya devam edeceklerdir, demektir. Onlar: Ne diye önce putlardan iyilikle söz etti, sonra da bundan geri döndü, demeye devam edeceklerdir.

Ebu Abdu’r-Rahman es-Sülemî: “Şüphe içinde” buyruğunu “mim” harfini ötreli olarak diye okumuştur. Ancak esreli okuyuş da­ha çok bilinendir, bunu da en-Nehhâs zikretmiştir.

“Akim bir gün”ü ed-Dahhâk: Gecesi olmayan bir gün olan kıyamet gü­nünün azabı diye açıklamıştır. en-Nehhâs da şöyle demektedir: Kıyamet gü­nüne akîm (kısır) denilmesinin sebebi, akabinde benzeri bir gün gelmeyeceğinden dolayıdır. ed-Dahhak’ın açıklaması da bu anlamdadır. “el-Akim” sözlükte çocuğu olmayan kimse hakkında kullanılır. Çocuk ebeveynin seme­resi olduğundan, günler de ünce ve sonra, ardı arkasına geldiğinden dola­yı, sonradan gelişi evlat sahibi olmaya benzetmiştir. Bu günün ardından bir gün gelmeyeceğinden dolayı, bu gün “akîm” olmakla nitelendirilmiştir.

İbn Abbas, Mücahid ve Katade derler ki: Burada kastedilen Bedir günü aza­bıdır. Akîm de benzersiz büyüklükte demektir, çünkü melekler bu günde sa­vaşmışlardır.

İbn Cüreyc der ki: Çünkü bu günde kendilerine geceye kadar mühlet ve­rilmedi. Akşamdan önce öldürüldüler, o bakımdan bu gün onlar için gece­si olmayan bir gündüz oldu.

Aynı şekilde ed-Dahhâk’ın açıklamasına göre de bu gün, kıyamet günü demek olur. Çünkü kıyamet gününün de gecesi olmayacaktır. Bir açıklama­ya göre: Bu günde şefkat ve rahmet olmayacağından ve hayırların her tür­lüsünden mahrum (kısır) olacağı itibariyle bu isim verilmiştir. Yüce Allah’ın: “Hani onların üzerine akîm rüzgarı göndermiştik.” (ez-Zâriyât, 51/41) ya­ni hayırsız ve yağmur da, rahmet de getirmeyen rüzgarı göndermiştik, buy­ruğu da bu kabildendir. [223]

56.O gün mülk Allah’ındır, aralarında O hükmeder. İman edip, sa-lih ameller işleyenler İse Naîm cennetierindedirler.

  1. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar İçin küçül­tücü bir azab yardır.

“O gün mülk Allah’ındır, aralarında O hükmeder.” Yani kıyamet günün­de mülk yalnız Allah’ın olacaktır. Hiç kimse bu konuda onunla çekişemeye-cektir ve böyle bir iddiada bulunamayacaktır.

Mülk; işleri çekip çevirme hakkına sahip olan kimsenin muktedir oldu­ğu alanın genişliğini ifade eder. Daha sonra yüce Allah hükmünü beyan ede­rek şöyle buyurmaktadır:

“İman edip salih amel İşleyenler ise Naînı cennetlerlndedirler. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar için küçültücü bir azab var­dır.” Derim ki: Burada “o gün” buyruğu ile Bedir gününe işaret edilmiş ol­ma ihtimali de vardır. O günde yüce Allah kâfirleri helak etmeyi, mü’minle-rin de bahtiyarlığa erişmesini hükme bağlamıştır. Peygamber (sav) da Ömer (r.a)a şöyle demiştir: “Ne biliyorsun Allah’ın Bedir ehline muttali olup onla­ra: Dilediğinizi yapınız, Ben size mağfiret buyurdum, demediğini.”[224]

  1. Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülen yahut ölenleri Al­lah, elbette güzel bir rızıkla rızıkİandıracaktır. Çünkü rızık ve­renlerin hayırlısı şüphesiz ki, bizzat Allah’tır.
  2. Onları elbette razı olacakları bir yere girdirecektir. Muhakkak ki AUah çok İyi bilendir, Halîm’dir.

Yüce Allah, ölen ve öldürülen muhacirleri tek başlanna söz konusu etmek­tedir. Böylelikle onların diğer ölülerden üstün ve şerefli olduklarına dikkat çekmiş olmaktadır.

Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebine gelince, Osman b. Maz’un ve Ebu Se­leme b. Abdi’1-Esed Medine’de vefat ettiklerinde bazıları şöyle demişti: Al­lah yolunda öldürülenler, yataklarında ölen kimselere göre daha faziletlidir­ler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme aralarında bir fark bulunmadığını, Allah-u Teala’nın hepsine de çok güzel bir nzık vereceğini belirtmek üzere nazil oldu.

Şeriatın zahiri Allah yolunda öldürülenin daha faziletli olduğuna delildir. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Allah yolunda öldürülen de Allah yolunda ölen kimse de şehittir. Fakat öldürülenin Allah uğrunda kendisine isabet eden ölüm gibi bir üstün meziyeti vardır. Bazıları da bunlar arasında fark yoktur, demiş ve hem bu âyeti hem de yüce Allah’ın şu buyruğunu delil göstermiş­lerdir: “Allah’a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkan kimseye da­ha sonra ölüm erişirse, onun mükâfatı Allah’a ait olur.” (en-Nisâ, 4/100) Ay-nca Um Hararn’ın rivayet ettiği hadisi de delil gösterirler. O bineğinin sırtın­dan düşmüş ve ölmüştü. Kimse onu öldürmemişti, Peygamber (sav) ise ona: “Sen ilklerdensin” demişti.[225]

Yine Peygamber (sav)ın Abdullah b. Atik yoluyla rivayet edilen şu hadi­sini delil göstermişlerdir: “Kim Allah yolunda hicret ederek evinden çıkar da, bineğinin sırtından düşer ve ölürse, yahut onu bir yılan sokar ve ölürse, ya da ölüm gelip kendisini bulursa, onun ecrini vermek Allah’a ait olur. Her kim de yediği bir darbe ile bulunduğu yerde ölürse o da güzel bir şekilde Allah’a dönüşü hak eder.”[226]

İbnu’l-Mübarek de, Fedâle b. Ubeyd’den şunu nakletmektedir: İki adam­dan birisi bir gazada mancınıktan yapılan atış ile isabet alıp ölmüş, diğeri ise orada ölmüştü. Fadâle ölen kişinin yanında oturmuştu, kendisine: Sen şehi­di bıraktın ve onun yanında oturmadın (niye?) diye sorulunca, şu cevabı ver­mişti: Bu ikisinden hangisinin kabir çukurundan dirıltileceği benim için hiç önemli değildir.

Daha sonra yüce Allah’ın: “Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülen, yahut Ölenleri Allah elbette güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır” âyetini ta­mamen okudu.

Süleyman b. Âmir dedi ki: Fadâle Rodos’ta gaziler başında kumandan idi. Birisi öldürülmüş, diğeri vefat etmiş iki kişinin cenazesi çıkarılıp getirildi. O insanların öldürülen cenazenin mezarına doğru gittiklerini görünce şunları söyledi: Ey insanlar! Bakıyorum ki sizler öldürülenle beraber gidiyorsunuz. Nefsim elinde olana yemin olsun ki bu ikisinden hangisinin mezar çukurun­dan diriltileceğl benim için önemli değildir. İsterseniz yüce Allah’ın: “Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülen, yahut ölenleri…” âyetini okuyunuz.

Bunu es-Sa’lebî de Tefsir’inde böylece zikretmiştir. İbnu’l-Mubarek’in naklettiği ile aynı manadadır.

Öldürülenin fa2ileti daha çoktur, diyenler de Rasûlullah (sav)ın söyledi­ği sabit olan şu hadisi delil gösterirler: Peygamber (sav)a: Hangi cihad da­ha faziletlidir? diye sorulmuş, o da: “Kanı akıtılan ve bineği de kesilen kim­senin ki” diye buyurmuştur.[227]

Kanı akıtılan ve bineği de öldürülenler, şehitlerin en faziletlisi olduğuna göre bu nitelikte olmayan kimsenin fazilet itibari ile daha aşağıda olduğu an­laşılmaktadır.

tbn Âmir ve Şam ahalisi “öldürülen” anlamındaki buyruğu; şeklin­de çokluk ifade edecek şekilde şeddeli okumuşlardır, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır.

“Onları elbette razı olacakları bir yere” cennetlere “glrdirecektir.” Me-dineliler; “Girilecek bir yer” kelimesini “mim” harfini üstün olarak okumuşlardır Bu da giriş, girmek anlamındadır, diğerleri ise bunu ötreli oku­muşlardır. Buna dair açıklamalar ise daha önceden el-lsrâ Sûresi’nde (17/80. âyetin tefsirinde) geçnrş bulunmaktadır.

“Muhakkak Allah çok iyi bilendir, HaKm’dlr.” İbn Abbas dedi ki: Niyet lerini çok iyi bilir, onları cezalandırmakta acele etmez.[228]

  1. Bu (böyledir). Kim kendisine yapılan haksızlığı misliyle cezalan­dırır, sonra yine ona haksızca saldınhrsa, Allah elbette ona yar­dım eder. Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, çok mağfiret edici­dir.

“Bu (böyledir)” buyruğundaki: “”Bu” ref mahallindedir. Yani bu, bizim sana anlattığımız durumdur.

Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerîme, Mekke müşriklerinden bir topluluk hak­kında nazil olmuştur. Bunlar muharremin bitmesine iki gün kala bir grub müs-lüman ile karşılaşmışlar ve şöyle demişlerdi: Muhammed’in ashabı haram ay­da savaşmaktan hoşlanmazlar, haydi onların üzerine bir hamle yapınız.

Müslümanlar onlara haram ayda kendileriyle savaşmamaları için hatırlatma­da bulundular. Ancak müşrikler savaşmaktan başka bir şey kabul etmediler. Onlara bir hamle yaptılar, müsfümanlar karşılarında sebat gösterdi ve yüce Allah müşriklere karşı onlara zafer verdi. Ancak haram ayda savaşmaktan ötü­rü, müslümanlar içten içe rahatsız oldular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bir başka görüşü göre, bu âyet-i kerîme müşriklerden bir topluluk hak­kında inmiştir. Bunlar Uhud günü öldürdükleri bazı müslümanlara müsle yap­mışlardı (Öldürdükten sonra organlarını kesmişlerdi.) Rasûlullah (sav) da bu şekilde bîr uygulamayı onlara yaparak cezalandırdı. Buna göre yüce Allah’ın: “Kim kendisine yapılan haksızlığı misliyle cezalandırır” buyruğu, her kim zalime yaptığı zulmün misli ile ceza verecek olursa… demek olur. Bu­rada haksızlığa (ukubete) karşılık olarak verilen cezaya da “ukubet” denil­mesi, şeklen her iki fiilin birbirine eşit olmalarından dolayıdır. Bu bakımdan yüce Allah’ın şu buyruklanna benzemektedir: “Bir kötülüğün cezası onun gi­bi bir kötülüktür” (eş-Şûrâ, 42/40); “Onun için size kim haksızlık edip sal­dırırsa, siz de tıpkı onların saldırdıkları gibi karşılık verin.” (el-Bakara, 2/194) Buna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/194.âyet, 5.baş-lıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra yine ona haksızca” sözlü olarak veya rahatsız edilerek yurdun­dan uzaklaştırılarak “saldırtUrsa…” Çünkü müşrikler peygamberlerini yalan­lamış, ona iman edenlere eziyet etmiş, onu da, mü’minleri de Mekke’den dı­şarı çıkartmışlar ve çıkarılmalarına da yardımcı olmuşlardı.

“Allah elbette ona yardım eder.” Muhakkak Allah Muhammed (sav) ve ashabına yardım edecektir. Çünkü kâfirler onlara haksızlık etmişlerdi.

“Şüphesiz ki Allah çok affedicidir.” Yani mü’minlerin günahlarını bağış­lamıştır. “Çok mağfiret edicidir.” Haram ayda savaşlarının günahını da ba­ğışlamış, örtmüştür. [229]

  1. Bu (böyledir) Çünkü Allah geceyi, gündüze ular, gündüzü de ge­ceye ular. Ve çünkü Allah her şeyi işitendir, görendir.

“Bu (böyledir,) Çünkü Allah geceyi, gündüze ular.” Yani Benim sana an­latmış olduğum mazluma yardım edişim, Benim geceyi gündüze bitiştiren olu­şumdan dolayıdır. Benim güç yetirdiklerime hiçbir kimse güç yetiremez. Ya­ni buna güç yetiren elbette kuluna yardım etmeye de kadirdir.

Âl-i İmrân Sûresi’nde de (3/27. âyetin tefsirinde) geceyi gündüze ulama­sının anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Ve çünkü Allah herşeyi işitendir, görendir.” Sözleri işitir, fiilleri görür. Zerre ağırlığı kadar hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Bir karıncanın hareket edi­şini bile mutlaka bilir, işitir ve görür. [230]

  1. Bu (böyledir). Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise bizatihi batıldır. Şüphesiz ki Allah yücedir bü­yüktür.

“Bu (böyledir.) Çünkü Allah hakkın” hak sahibinin “ta kendisidir.”

O’nun dini haktır, O’na ibadet haktır. Mü’minler de O’nun hak olan vaadi ge­reğince, O’nun yardımına hak kazanırlar.

“O’ndan başka taptıkları” ibadet namına hiçbir şeyi hakketmeyen put-lar “ise bizatihi batıldır.”

Nâfî\ İbn Kesir, İbn Âmir ve Ebubekr “taptıkları” anlamındaki buyruğu muhatab kipiyle ve “te” harfiyle; “taptığınız” şeklinde okumuşlar­dır. Ebu Hatim de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise burada ve Lukman Sû­resi’nde (31/30. âyette) gaib şahıslardan haber kipi olarak “ye” harfiyle okumuşlardır Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir.

“Şüphesiz ki Allah yüce” kudretiyle herşeyin üstünde yüce, benzeri ve eşi bulunmaktan yüce, zalimlerin söyledikleri O’nun celâl ve azametine ya­kışmayan her türlü vasıftan yüce”dir, büyüktür.” Azamet, celâl ve şanının bü­yüklüğü sıfatlarıyla mevsuftur.

“el-Kehîr (büyük)”in kibriyâ sahibi anlamında olduğu da söylenmiştir. Kib­riya ise zatın kemalinin ifadesidir, yani ebedi olarak ve ezelden beri mutlak vücud (varlık) sahibidir. O ilk ve kadim olandır, bütün mahlukatı yok olduk­tan sonra son ve baki kalacak olandır. [231]

  1. Görmedin mi Allah gökten bir su indirir de yeryüzü yemyeşil oluverir? Muhakkak Allah hıtfedicidir, haberdardır.

“Görmedin mi Allah gökten bir su indirir de yeryüzü yemyeşil oluve­rir.” Bu, kudretinin kemaline delildir. Yani buna kadir olan elbette ölümden sonra tekrar hayat verip yeniden yaratmaya da kadirdir. Yüce Allah’ın şu buy­ruğu da buna benzemektedir: “Biz üzerine suyu indirdiğimizde sarsılır, kabarır…” (el-Hac, 22/5) Benzeri buyruklar pek çoktur.

“Oluverir” anlamındaki; buyruğu cevab değildir. O bakımdan man-sub gelmemiştir. el-Halif ve Sibeveyh’e göre bu bir haberdir. el-Halil dedi ki: Dikkat et, Allah semadan bir su indirdi de bunlar bunlar oluyor, demektir. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Sen. kupkuru yere sorup da o konuşmadı mı?

Bugün sana kupkuru bitkiaiz arazi (herhangi bir şeye dair) haber verir mi ki?”

Burada ifade sen ona sordun, o da konuştu anlamındadır. Buyruğun tahkik anlamında istifham (soru) olduğu da söylenmiştir. Yani sen bunu gör-müşsündür, nasıl bir hale geldiğini iyice düşün. Atıf da olabilir; çünkü an­lamı: Görmez misin ki Allah… indirmektedir, şeklindedir. el-Ferrâ da “gör­medin mi?” ifadesinin haber olduğunu söylemiştir. Nitekim konuşma esna­sında; şunu bil ki muhakkak Allah gökten bir su indirir, demeye benzer.

“Yeryüzü yemyeşil oluverir.” Yeşillenir. Nitekim bir arazi hakkında on­da bakliyat vardır, yırtıcı hayvanlar vardır demek için de aynı kökten gelen kelimeler bu vezinde kullanılır. Burada ifade yerin suyun inişinin akabinde çabucak bitkiyi bitirdiğini ve adeten bu halini sürdürüp, gittiğini anlatmak­tadır.

İbn Atiyye der ki: İkrime’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bu ancak Mekke ve Tihame’de olur. Bunun anlamı da şudur: O yüce Allah’ın: “Yem­yeşil oluverir” anlamındaki buyruğunun (kelime kökünden hareketle) yağmurun yağdığı gecenin sabahının kastedildiğini kabul etmiştir. Onun kana­atine göre yerin yağmur yağdığı gecenin sabahında yeşermesi sair beldeler­de söz konusu olmayıp, daha sonra gerçekleşir. Ben Sûs el-Aksa’da bunu mü­şahede ettim. Kuraklıkla geçen bir süreden sonra geceleyin yağmur yağdı ve ertesi sabah o rüzgarların savurduğu kumiu yerin ince ve zayıf bir bitki ile yeşermiş olduğunu gördüm.

“Muhakkak Allah hıtfedicidjr, haberdardır.” İbn Abbas dedi ki O: yağ murun gecikmesi esnasında kulun içine düştüğü ümitsizlikten haberdar olan (Habîr)dır. Kullarının rızıklanm lütfeden (Latif)dir. Bir diğer açıklama­ya göre; yeryüzünden bitkiyi çıkartmak suretiyle Latif, onların ihtiyaç ve fa­kirliklerinden haberdar olandır. [232]

  1. Göklerde olanlar da, yerde olanlar da yalnız O’mındur. Allah muhtaç olmayandır, kendisine hamd edilendir.

“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da” yaratılışları itibariyle de, mül­kiyetleri itibariyle de “yalnız O’nundur.” Bütün yaratıklar O’nun tarafından tedbir ve idare edilmeye sağlam ve muhkem bir şekilde yaratılışa muhtaçtır­lar.

“Allah muhtaç olmayandır.” O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Her ha­lükârda “kendisine hamd edilendir.” [233]

  1. Görmedin mî Allah yerde olanları da, emriyle denizde akıp gİ-den gemileri de emrinize vermiştir. O’nun izni olmadıkça, ye­rin üzerine düşmesin diye semâyı O tutuyor. Muhakkak Allah insanları çok eslrgeyt adir, onlara çok merhametlidir.

“Görmedin mi Allah yerde olanları da, emriyle denizde akıp giden ge­mileri de emrinize vermiştir.” Yüce Allah bu buyruğunda diğer bir nime­ti söz konusu etmekte, kullarına kendilerine ihtiyaç duydukları binek, davar, ağaç ve ırmakları kullarının emrine verdiğini, akıp giden gemileri de onla­rın emrine müsahhar kıldığını bildirmektedir.

Ebu Abdu’r-Rahman el- A’rec: “Gemiler” kelimesini mübtedâ ola­rak merfû’ okumuş ve ondan sonrasını da haber kabul etmiştir.[234]

Geri kalaniarı ise yüce Allah’ın: “Yerde olanları” anlamındaki buyruğu üzerine atf-ı nesak olarak nasb ile okumuşlardır.

“O’mın İzni olmadıkça yerin üzerine düşmesin diye semâyı o tutuyor.”

Semânın düşmesini istemediği için O tutuyor. Kûfeliler de (mealde olduğu gibi) düşmesin diye… açıklamışlardır. O’nun semâyı tutması ise ardı arkası kesilmeden oradaki sükûnu yaratması sureciyle olur.

“O’nun izni olmadıkça…” Sema ancak Allah’ın ona düşme izni vermesi halinde, O’nun izniyle düşebilir, demektir. Yani O’nun iradesiyle ve O’nun bırakmasıyla düşebilir.

“Muhakkak Allah” kendilerine müsahhar kılmış olduğu bu şeylerle “in­sanları çok esirgeyendir, onlara çok merhametlidir.” [235]

  1. Sizi dirilten, sonra sizi öldürecek olan, sonra tekrar sizi diril­tecek olan O’dur. Şüphesiz ki insan çok nankördür.

“Sizi” önceden nutfe halinde iken “dirilten, sonra” ecellerinizin bitimi ha­linde “sizi öldürecek olan, sonra tekrar sizi” hesaba çekmek, mükâfatlan­dırmak ve cezalandırmak için “diriltecek olan O’dur.”

“Şüphesiz ki insan çok nankördür.” Yüce Allah’ın kudret ve vahdaniy-yetine delâlet eden bunca belgeleri ortaya koymuş olmasına rağmen bunla­rı çokça inkâr edendir.

İbn Abbas der ki: Bu buyruk ile yüce Allah el-Esved b. Abdi’l-Esed’i, Ebu

Cehl b. Hişam’ı, el-Âs b. Hişam’ı ve müşriklerden bir topluluğu kastetmek­tedir.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah’ın böyle buyurması çoğunlukla in­sanın nimetlere karşı nankörlük etmesinden dolayıdır. Nitekim yüce Allah: “Kullarımdan şükreden ise pek azdır” (Sebe\ 34/13) diye buyurmaktadır. [236]

  1. Her ümmet için bir ibadet yolu tayin ettik ki, ona göre ibadet et­sinler. O halde bu hususta seninle asla çekişmesinler re sen Rab* bine çağır. Muhakkak sen hakka götüren dosdoğru yol üzeresin.

“Her ümmet için bir ibadet yolu” bir şeriat “tayin ettik ki, ona göre iba­det etsinler.” Ona göre amel ederler.

“O halde bu hususta seninle asla çekişmesinler.” Yani yüce Allah’ın se­nin ümmetin için ön görmüş olduğu şeriat hakkında onlardan hiçbir kimse seninle tartışmasın. Çünkü her asırda şeriatler var olagelmiştir.

Bir kesimin rivayet ettiğine göre bu âyet-i kerîme, kâfirlerin kesilen hay­vanlar hakkında tartışmaları ve mü’minlere: Siz kendinizin kestiğinizi yersi­niz ama yüce Allah’ın kestiği meyteleri yemezsiniz. Oysa Allah’ın doğrudan öldürdüğünü yemeniz sizin bıçaklarınızla öldürdüklerinizi yemenizden da­ha uygundur, demeleri üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. Bu husus da­ha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/119. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Yine bu sûrede şanı yüce Allah’ın: “Bir ibadet yolu (mensek)” buyruğu ile ilgili ilim adamlarının görüşlerine dair açıklamalar, daha önceden bu sûre­de (34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Ona göre ibadet etsinler” buyruğu “el-mensek” kelimesinin mastar olduğunu ortaya koymaktadır. Eğer bundan kasıt yer ol­saydı, burada; “Onlar orada ibadet ederler, etsinler,” demesi gerekirdi.

ez-Zeccâc der ki: “O halde bu hususta seninle asla çekişmesinler.” Bu konuda seninle asla mücadele etmesinler, seninle tartışmasınlar, demektir. Bu anlama geldiğini gösteren ise (bundan sonraki âyette gelecek olan):

“Yine de seninle tartışırlarsa…” (Hacc 22/68) buyruğudur. Onlar, onunla tar­tıştılar, nasıl olur da seninle tartışmasınlar, çekişmesinler denilmiştir, diye so­rulursa, cevap şudur: Bu, sen onlarla tartışmaya, çekişmeye girişme, demek­tir. Âyet-i kerîme savaş emrinden önce nazil olmuştur. Meselâ, günlük ko­nuşmamızda birisine: ” Filân seni vurmasın, sen de onu vurma” denilir. Bu “müfâale” babında cereyan eden bir anlam (ve kul­lanmadır. Ancak: Sen Zeyd’i vurma, demek isterken: “seni vur­masın,” diye söylenmez.

Ebu Miclez bu buyruğu diye okumuştur. Yani sakın on­lar seni aceleciliğe sevketmesin ve dininde sana verilmemiş bir enrfi yapma­ya itmesin demektir. Cemaatin (büyük çoğunluğun) kıraati ise “münazaa”den gelmektedir. Her iki kıraatde de nehy lafzı kâfirlere olmakla birlikte, kasıt Pey­gamber (sav)dır.

“Ve senRabbİne” O’nu tevhid etmeye, dinine ve O’na iman etmeye “ça­ğır. Muhakkak sen hakka götüren dosdoğru yol” bir din “üzeresin” ve bun­da hiçbir eğrilik yoktur. [237]

  1. Yine de seninle tartışırlarsa deki: “Allah yapmakta olduğunu­zu en iyi bilendir.”
  2. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gü­nünde Allah aranızda hüküm verecektir.

“Yine de seninle tartışırlarsa” yani ey Muhammed, Mekke müşrikleri se­ninle düşmanlık ederek, mücadelelerini sürdürürlerse “deki: Allah yap­makta olduğunuzu en iyi bilendir.” Bununla onların Muhammed (sav)ı ya­lanlamalarını kastetmektedir. Bu açıklama İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Mu-katil de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sav)a İsra gecesinde Rabbinin pek büyük âyetlerinden bazılarını gördüğü yedinci semada iken na­zil olmuştur. Yüce Allah ona: “Yinede seninle” bâtılı ileri sürerek “tartışır­larsa” sen de: “Allah yapmakta olduğunuzu” küfür ve yalanlamanızı “en iyi bilendir* sözlerinle onlara karşı savunma yap.

Yüce Allah, böylelikle ona, onların işi yokuşa sürmeleri ile uğraşmaktan koruyarak gereksiz yere tartışmaktan yüz çevirmesini emretmektedir. Çünkü bile bile inad eden kimseye cevap verilmez.

“Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususlara dair kıyamet gününde Al­lah aranızda hüküm verecektir.” Anlaşmazlığa düştükleri hususlardan kasıt Peygamber (sav) ile kavmi arasındaki ayrılıklardır. Anlaşmazlığa düşülen hu­suslar ise Allah’ın âyetleri ile ilgili muhalefetleridir. Yüce Allah hüküm ver­diğinde, o vakit siz neyin hak, neyin bâtıl olduğunu bileceksiniz, demektir. [238]

Bir Mesele: Bile Bile İnatçılık Edenlere Karşı Takınılacak Tutum:

Bu âyet-i kerîmede yüce Allah’ın kullarına öğrettiği güzel bir edeb vardır. Bu da işi yokuşa sürmek ve sırf tartışmış olmak için inatlaşan kimselere kar­şı takınılacak tutuma dairdir. Böyle bir kimseye cevap vermemeli, onunla tar­tışmamalıdır. Yüce Allah’ın peygamberine öğretmiş olduğu bu söz ile onla­rın inatlaşmaları defedilmelidir.

Bu âyet-i kerîmenin, yani muhalif kimselere karşı susup yalnızca: “Allah aranızda hüküm verecektir” sözleri ile yetinmenin, kılıç âyetiyle nesholdu-ğu da söylenmiştir. [239]

  1. Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde olan herşeyi bilir. Şüphe­siz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu Allah’a çok kolaydır.

“Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde olan herşeyi bilir.” Yani ey Mu-hammed, sen bu gerçeği bilip kesin olarak inandığına göre şunu da bil ki; aynı şekilde sizin hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz hususları da bilir. Ara­nızda hüküm verecek olan O’dur.

Bunun başkasına yönelik takriri bir istifham olduğu da söylenmiştir,

“Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır.” Kâinatta ne cereyan ediyor­sa, b yüce Allah’ın nezdinde Ümmü’l-Kİtab’ta yazılıdır.

“Gerçekten bu, Allah’a çok kolaydır.” Yani anlaşmazlığa düşenler ara­sında ayırd edici hükmü vermek, Allah’a pek kolaydır. Anlamın şöyle oldu­ğu da söylenmiştir: Yüce Allah’ın, kıyamet gününe kadar olacak herşeyi yaz­masını emrettiği Kalemin yazması, Alfah için pek kolaydır. [240]

  1. Onlar Allah’ı bırakıp Onun haklarında bir delil İndirmediği ve kendilerinin herhangi bir bilgilerinin de bulunmadığı şeylere ibadet ederler. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.

“Onlar” yani Kureyş kâfirleri “Allah’ı bırakıp, O’nun haklarında bir de­lil” belge ve burhan “İndirmediği ve kendilerinin herhangi bir bilgileri­nin de bulunmadığı şeylere İbadet ederler.” Bu buyrukta geçen (ve delil anlamı verilen) “sultan” kelimesine dair açıklamalar dpha önceden Âl-i İrn-ran Sûresi’nde (3/151. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Zalimler İçin hiçbir yardımcı yoktur.” [241]

  1. Onlara âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman, o kâfirlerin inkâr­larını çehrelerinden anlarsın. Neredeyse onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine hücum edip çullanacaklar. De ki: “O yap­tığınızdan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateştir o. Al­lah onu kâfirlere vaad etmiştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!”

“Onlara âyetlerimiz” yani Kur’ân-ı Kerîm “apaçık okunduğu zaman, o kafirlerin inkârlarını” öfkelerini, astıkları “çehrelerinden anlarsın. Nere­deyse onlara âyetlerimizi okuyanların üzerlerine hücum edip, çullanacak­lar.” Onları şiddetle yakalayacaklar.

“Hücum edip, çullanmak (satvet)” şiddetle yakalamak demektir. Bir kimseyi şiddetle yakalamayı anlatmak üzere fiili kullanılır. Bu ya-kalayış esnasında dövmek ya da sövmek de olabilir. Aynı zamanda; de kullanılır.

İbn Abbas dedi ki: Bundan kasıt zarar vermek kastıyla onlara el uzatma­larıdır. Muhammed b. Ka’b der ki: Onları dillerine dolayıp onlardan kötülük­le söz etmeleri demektir, ed-Dahhâk dedi ki: Onları elleriyle şiddetle yaka­larlar, demektir. Hepsinin anlamı birdir ve bu kelimenin asıl anlamı kahret­mektir. Yüce Allah ise; satvetler sahibidir, yani şiddetle yakalayandır.

“De ki; O yaptığınızdan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Ateştir o.* Yani size, sizin için bu dinlediğiniz Kur’ân’dan kendisinden daha çok hoş­lanılmayacak bir şeyi bildireyim mi? O cehennem ateşidir. Sanki onlar; Da­ha kötü olan nedir? diye sormuşlar da bunun üzerine: O ateştir, diye cevap verilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben size, sizin Kur’ân okuyanlara yaptığınız kö­tülüklerden daha kötü olan bir şeyi haber vereyim mi? O ateştir. O takdirde bu ifade, onların Kur’ân okuyanlara uyguladıkları baskılara karşılık bir teh­dit olur.

“Ateştir o” anlamındaki; kelimesinin ref, nasb ve cer ile okunma­sı caizdir, Ref ile okunması “ateştir o” anlamını verecek şekilde; ya da; takdirindedir. Nasb halinde “ateşi kastediyorum” anlamında bir takdir ile okunur. Yahut ta ikinci fiile benzer bir fiil takdiriyle, ya da mana­ya hamledilerek nasb ile okunur. Bu da: Ben size bu yaptığınızdan daha kö­tü olanı bildiriyorum, ateşi (bildiriyorum) demek olur. Cer ile okuyuş, (“da­ha kötü” anlamındaki şer kelimesinden) bedel olarak okunması halinde söz konusudur.

“Allah onu kâfirlere” kıyamet gününde “vaadetmiştir. O” kendisine va­racağınız yer olan ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” [242]

  1. Ey İnsanlar! Bir misal verildi, onu iyice dinleyin. Allah’tan başka kendilerini çağırdığınız putların hepsi -bu İş için bir araya toplansalar dahi- şüphesiz bir sinek bile yaratamazlar. Si­nek onlardan bir şey alsa, bunu dahi ondan geri alacak güçle­ri olmaz. İsteyen de âciz, istenen de.

“Ey İnsanlar! Bir misal verildi, onu İyice dinleyin* buyruğu daha önce geçen: “Onlar Allah’ı bırakıp, O’nun haklarında bir delil indirmediği… şey­lere ibadet ederler” (71. âyet) buyruğu ile alakalıdır.

Yüce Allah’ın: “Bir misal verildi” diye buyurması, yüce Allah’ın onlara kar­şı misaller vermek suretiyle getirmiş olduğu delillerin onlar tarafından daha iyi kavranılabilir oluşundan dolayıdır.

Verilen misal nerededir? diye sorulacak olursa, buna iki türlü cevap ve­rilmiştir:

1- el-Ahfeş dedi ki: Burada misat diye bir şey yoktur. Anlam şudur: On­lar Allah’a bir misal vermişlerdir, onların söylediklerine kulak veriniz. Yani kâfirler, yüce Allah’a, O’ndan başkasına ibadet etmekle misal göstermiş ol­dular. Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Onlar Bana ibadet hususunda başka­larını Bana benzettiler, şimdi bu benzetmenin haberine kulak veriniz, din­leyiniz.

2- el-Kutebî’nin şu sözü buna cevap teşkil etmektedir: Buyruğun anlamı şöyledir: Ey İnsanlar! Bir sinek dahi yaratacak gücü olmayan ve eğer bu si­nek kendilerinden bir şey alacak olursa, onu kendilerinden kurtaramayacak durumdaki ilâhlara İbadet edenlerin misali şudur…

en-Nehhâs da der ki: Buyruğun anlamı şudur: Aziz ve celil olan Allah ken­disinden başka ibadet edilen varlıklara misal vermiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir. Yani yüce Allah sizin ve mabudlarınızın neye benzediğini şöylece açıklamıştır: “Allah’tan başka ça­ğırdığınız putların hepsi…”

Kıraat alimleri genel olarak: “Çağırdığınız” anlamında; şeklinde “te” harfi ile okumuşlardır. es-Sülemî, Ebu’l-Âliye ve Ya’kub ise “çağırdıkla­rının” anlamını verecek şekilde “ya” ile okumuşlardır. Maksat, onların Allah’tan başka tapındıkları putlardır. Ka’be’nin etrafında olan bu putlar üç yüz altmış tane idi. Kastedilenlerin, onları yüce Allah’a itaat etmekten alıkoyan ileri ge­lenleri oldukları söylendiği gibi; yüce Allah’a isyana kendilerini iten şeytan­ların kastedildiği de söylenmiştir: Ancak birincisi daha doğrudur.

“Bu iş için bir araya toplansalar dahi- şüphesiz bir sinek bile yarata­mazlar.” Sinek (ez-zübâb) erkeği ve dişisi için aynen kullanılan bir isimdir.

Bunun azlık çoğulu; şeklinde, çokluk çoğulu da; şeklinde gelir. Tıpkı; Karga, kargalar kelimesi gibi. Sineğe bu ismin ve­riliş sebebi ise çokça hareket etmesinden dolayıdır.

el-Cevherî der ki: ez-Zübâb (sinek)in ne olduğu bilinmektedir. Tekili; şeklinde gelir, denilmez. ise kendisi ile sineğin kovalan­dığı araç demektir. ise develerin dişlerinin keskin tarafı, kılıcın kendisi ite vurulan keskin tarafı; gözün be­beği; da borcun geri kalan kısmı demektir. Günün geriye pek az bir bölümünün kaldığını anlatmak üzere de; denilir. Ha­reket etmek; İse havada asılı bir şeyin hareket etmesi demektir. ” Gidip, gelmesi dolayısıyla zekerin adıdır.” Nitekim hadiste; ” Her kim zekerinin şerrinden korunursa…”[243] denilmektedir. Bu, yani hadisteki bu kullanım, el-Cevherî’nin söz konusu etmediği bir hu­sustur.

“Sinek onlardan bir şey alsa, bunu dahi ondan geri alacak güçleri ol­maz.” (Geri alacak güç anlamı verilen:) el-istinkâz ve inkâz; kurtarmak de­mektir. İbn Abbas der ki: Onlar putlarını zaferan ile sıvarlardı. Daha sonra bu zaferan kurur, sinek gelir ve onlardan bir şeyler götürürdü. es-Süddî de­di ki: Putların önüne yemekler koyarlardı, o yemeklere sinekler konar ve o yemeklerden yerdi.

“İsteyen de âciz, İstenen de.™ Denildiğine göre burada isteyen putlar, is­tenenler de sineklerdir, aksi de söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre iste­yen puta ibadet eden, istenen de puttur. İsteyen bu puttan yakınlaşmayı di­lemektedir, put da kendisinden istenendir.

“Sinek onlardan bir şey alsa* ifadesi ile, sineğin onları sokarken sabır ve tahammüllerini ortadan kaldıracak ve vakarlarını koruyacak imkânını bırak­mayacak şekilde, bedenlerine acı vermesinin kastedildiği söylenmiştir.

Özellikle sineğin zikrediliş sebebi, sahip olduğu dört Özellik dolayısıyla -dır. Hakirliği, güçsüzlüğü, tiksinti verişi ve çokça bulunması. Canlıların en zayıf ve en hakirinin durumu bu olduğuna ve Allah’tan başka tapındıkları var­lık, onun gibi bir varlık yaratamayacaklarına, eziyetini önleyemeyecekleri­ne göre; peki bu tapındıkları varlıklar nasıl mabud ve kendilerine itaat olu­nan rabbler olabilirler? Bu, en güçlü delillerden ve en açık belgelerdendir. [244]

  1. Onlar Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar. Muhakkak Allah güçlü­dür, Azizdir.

“Onlar Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar.” Hakkı İle O’nun azametini an­la mayamadılar, çünkü onlar bu putları O’na ortak bellediler. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/91. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

“Muhakkak Allah güçlüdür, Aztalir.” Buna dair açıklamalar da önceden geçmiştir. [245]

  1. Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer. Muhakkak Al­lah herşeyi İşitendir, herşeyi görendir.
  2. Onların önceden yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.

“Allah, meleklerden ve İnsanlardan rasûller seçer.” Yüce Allah sûreyi, Muhammed (sav)ı risaletini tebliğ etmek üzere seçtiğini beyan ederek sona erdirmektedir. Yani O’nun, Muhammed’i peygamber olarak göndermesi da­ha önce benzeri görülmedik bir iş değildir.

Denildiğine göre; d-Velid b. el-Muğire’nin: Zikir (Kur’ân-ı Kerîm) aramız­dan ona mı indirildi, demesi üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuş ve peygam­ber gönderilecek şahsın seçiminin yüce Allah’a ait olduğunu bildirmiştir.

“Muhakkak Allah her şeyi” kullarının sözlerini “işitendir. Herşeyİ” in­sanlar arasından risaleti için kimi seçeceğini de “görendir.” ‘ “Onların önceden yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir.” Bu da Yasîn Sûresi’ndeki şu buyruğu andırmaktadır: “Muhakkak Biz, ölüleri diriltiriz. On­ların önden gönderdiklerini de, geride bıraktıklarını da yazarız.” (Yâsîn, 36/12)

“Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.” [246]

  1. Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin. Hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz.

“Ey iman edenleri Rükû’ edin, secde edin.” Sûrenin baş taraflarında bu sûrede iki secde bulunmak meziyetine sahip olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ancak Malik ve Ebu Hanife’nin görüşüne göre bu ikin­ci secde azimet yoluyla yapılması istenen bir secde değildir. Çünkü burada rükû’ ve sücûd birlikte zikredilmiştir ve bundan maksat farz olan namazdır. Özellikle rükû ve sucûdun söz konusu edilmesi, namazın şerefini dile getir­mektir. Rükû ve sucuda dair geniş açıklamalar daha önceden el-Bakara Sû-resi’nde (2/43. âyet, 5-11. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Hamd yalnız Allah’adır.

“Rabbinize İbadet edin.” Yani Onun emirlerine uyun. “Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” Yüce Allah, daha başka bir çok yerde vacib (farz) ol­duğu sahih olarak sabit olmuş farzların dışındaki amelleri de buyrukla teş­vik etmektedir. [247]

  1. Allah (yolun)da da hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti, dinde size güçlük vermedi. Atanız İbrahim’in milletine (uyunuz.) Önce­den de bu (Kur’ân)’da da sizi “muslünûn” diye o adlandırdı. Ta ki Rasûl size şahîd olsun, siz de İnsanlara karşı şahidlik edesi­niz. İmdi namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güve­nin. Mevlânız O’dur. O, ne iyi ve ne güzel mevlâ, ne iyi ve ne gü­zel yardımcıdır!

“Allah (yolun)da da hakkıyla cihad edin.” Bu buyrukla kâfirlere karşı ci­had kastedilmiştir, denildiği gibi; yüce Allah’ın vermiş olduğu bütün emirle­ri yerine getirmek ve bütün yasakladıklarından uzak durmaya İşaret olduğu da söylenmiştir. Yani nefislerinize karşı Allah’a itaat etmek, nefislerinizi ne­valardan uzak tutmak uğrunda cihad ediniz. Vesveselerini reddetmek sure­tiyle şeytana karşı cihad ediniz. Zulümlerini reddetmek uğrunda zalimlere kar­şı cihad ediniz. Küfürlerini bertaraf etmek için de kâfirlere karşı cihad ediniz.

İbn Atiyye dedi ki: Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın: “O hal­de gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun.” (et-Teğâbun, 65/16) buyru­ğu ile nesh olunmuştur. Hİbetullah da böyle demiştir: Yüce Allah’ın: “Hak­kıyla cihad edin” buyruğu ile diğer âyet-i kerîmedeki: “Allah’tan nasıl kork­mak lazım geliyorsa, öylece korkun.” (Âl-i İmran, 3/102) buyruğu, verilen bu gibi emirlerde güç yetirilebilinen dereceye hafifletilmek suretiyle neshedilmiş-tir. Ancak burada bir neshin varlığını kabul etmeye ihtiyaç da yoktur. Çün­kü zaten başından beri hükümden kastedilen de budur. Çünkü “hakkıyla ci­had edin” buyruğu sizi zora koşmayacak kadarıyla cihad edin, demektir,

Said b. el-Müseyyeb’in de rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyur­muştur: “Dininizin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır,”[248]

Ebu Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu buyruk, hakkında neshin caiz olmaya­cağı buyruklardandır, çünkü bu(radaki hüküm) İnsan üzerine farzdır. Nite­kim Hayve b. Şureyh de, Peygamber (sav)a ref ederek şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Mücahid, aziz ve celil olan Allah için nefsine karşı cihad eden kimsedir. “[249]

Yine Ebu Galib’in Ebu Umame’den rivayet ettiğine göre bir adam Peygam­ber (sav)a birinci cemrenin yakınında: Hangi cihad daha faziletlidir!1 diye sor­muş ve ona cevap vermemiştir. Sonra ikinci cemre yanında da ona sormuş, yine cevap vermemiş. Sonra Akabe cemresinin yanında ona sorunaa, Peygam­ber (sav): “Soru soran nerede?” diye buyurunca, adam: İşte ben buradayım, demiştir. Peygamber (sav) da: “Zalim bir yöneticinin huzurunda söylenecek hak (adaletli) bir sözdür” diye buyurmuştur.[250]

“Sizi O seçti.” Dinini korumak ve emrine bağlanmak için sizi seçen O’dur. Bu da mücahede emrini te’kid etmektedir. Yani üzerinize cihad etmek farzdır, zira bunun için sizi seçen Allah’tır, [251]

Yüce Allah’ın: “Dinde size güçlük vermedi” buyruğu ile ilgili açıklama­larımızı üç bağlık halinde sunacağız: [252]

1- Güçlük:

Yüce Allah’ın “güçlük” buyruğu darlık demektir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/125. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır. Bu âyet-i kerîme bir çok ahkâm ile yakından ilgilidir. Bu da yüce Al­lah’ın bu ümmete vermiş olduğu Özelliklerdendir. Ma’mer, Katade’den şöy­le dediğini rivayet etmektedir: Bir peygamber olması müstesna kimseye ve­rilmemiş üç özellik bu ümmete verilmiştir. Peygamber’e: Git, senin için bir güçlük, darlık yoktur, denilirdi. Bu ümmete de: “Dinde size güçlük verme­di” diye buyurulmuştur. Herbir peygamber ümmetine karşı şahittir. Bu üm­mete de: “İnsanlara karşı şahidler olasınız diye…” (el-Bakara, 2/143) de­nilmiştir. Peygamber’e: İste, istediğin sana verilecektir denilirdi. Bu ümme­te de: “Bana dua edin ki ben de duanızı kabul edeyim.” (el-Mu’min, 40/60) diye buyurulmuştur. [253]

2- Kaldırılan Güçlüğün Mahiyeti:

İlim adanılan yüce Allah’ın kaldırmış olduğu bu güçlüğün mahiyeti husu­sunda farklı görüşlere sahiptirler. İkrime dedi ki: Bu, helâl kılınan hanımlar­dan ikişer, üçer ve dörder nikahlamak ile sahip olunan cariyelerdir.

Maksat namazın kısaltılması, yolcununorucunu açabilmesi, başka türlü­süne gücü yetmeyen kimsenin ima ile namaz kılması, kör, topal, hasta, ga­zaya çıkmak için gerekli harcamaları bulamayan fakir, borçlu, anne-babası bulunan kimselerden cihad yükümlülüğünün kaldırılması ve İsrailoğulları üze­rinde bulunan ağır yüklerin kaldırılmasıdır. Bu hususların pek çoğuna dair geniş açıklamalar daha önceden (meselâ; el-Bakara, 2/143, 286. âyetler, el-A’râf, 7/157. âyetin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas’tan ve Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre bu husus ra­mazan orucunu bitirmek, kurban bayramı birinci gününü tesbit etmek ve oru­ca başlamak için hilâlleri (kasıt olmaksızın) daha önce veya daha sonra gör­müş kabul etmek hakkındadır. Mesela, müslüman cemaat, zülhicce hilâlinin görüldüğünü tesbit etmek hususunda yanılacak olup da Arefe gününden bir gün önce vakfe yaparlarsa, yahut ta kurban bayramı birinci günü vakfede bu­lunurlarsa, bu onlar için yeterli gelir. Bu hususta bizim “el-Muktebes fi Şer­hi Muvattai Muliki’bni Enes” adlı eserimizde açıkladığımız üzere görüş ay­rılıkları da vardır.

Bizim sözünü ettiğimiz ise bu hususta sahih olan açıklamalardır. Rama­zan sonu oruç açmak ve kurban kesmek de böyledir. Çünkü Hammad b. Zeyd, Eyyub’dan, o Muhammed b. el-Munkedİr’den, onun da Ebu Hurey-re’den rivayetine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyur­du ki: “Sizin oruç açmanız, oruç açtığınız gündür. Kurban gününüz de kur­ban kestiğiniz gündür,” Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Dârakutnî rivayet etmiş olupc[254]lafzı da zikrettiğimiz şekildedir.

Bunun anlamı da şudur: İçtihadınız ile nasıl tesbit ederseniz size herhan­gi bir vebal ve zorluk söz konusu olmaksızın öyledir.

Hadis imamlarının rivayetine göre; Peygamber (sav)a kurban günü bazı hususlara dair sorular sorulmuş, ona kişinin unutabileceği yahut ta bir takım işleri öne alınıp, bazılarının sonraya bırakılmasına dair bilinmeyen bazı hu­suslar ve benzerleri hakkında kendisine ne kadar soru sorulduysa, mutlaka: “Yap, bir vebal yoktur” diye cevap vermiştir.[255]

3- Zorluğun Kaldırılması Kimler Hakkında Söz Konusudur?

İlim adamları derler ki: Zorluğun kaldırılması ancak şeriatın gösterdiği yol üzere dosdoğru yürüyen kimseler içindir. Talancılar, hırsızlar ve bir takım had­leri gerektiren suç işlemiş olanlar için ise zorluk vardır. Onlar zaten dinden uzaklaşmakla bu zorluğu kendi aleyhlerine tesbit etmiş oluyorlar. Şeriatte Al­lah yolunda bir tek kişinin iki kişinin karşısında sebat etmekle mükellef tu­tulmasından daha büyük bir zorluk yoktur. Ancak sağlam bir yakın ve mü­kemmel bir azim ile birlikte olması halinde bu, hiç de zor olmaz.

“Atanız İbrahim’in milletine,” ez-Zeccâc der ki: Atani2 İbrahim’in mil­letine uyunuz, demektir. el-Ferrâ da “millet” kelimesi başta gelmesi gereken “kef (benzetme edatı)”mn hazfedildiği takdirine göredir. Sanki; “Mil­leti gibi (olun)” denilmiş gibidir.

Sizler babanızın yaptığı hayır işleri yapınız, anlamında olduğu da söylen­miştir. Burada fiil kelimesi (yapınız) emri “millet” kelimesi yerine kullanıl­mış olmaktadır.

İbrahim bütün Arapların atasıdır.

Burada hitabın bütün müslümanlara yönelik olduğu da söylenmiştir. Her ne kadar bütün müslümanlar onun soyundan gelen çocukları değilse bile İb­rahim (a.s)ın müslümanlar nezdindeki saygınlığı, tıpkı evladı nezdinde ba­banın saygınlığı gibi oluşundandır.

“Önceden de bunda sizi musümûn diye o adlandırdı.” İbn Zeyd ile el-Hasen dedi ki: Buradaki “o” zamiri İbrahim’e racidir, yani Peygamber (sav)dan önce size müslümanlar diye ad veren odur.

“Bunda” da şu demektir: Yani onun hükmü gereğince Muhammed (sav)a tabi olan muslümandır. İbn Zeyd dedi ki: İşte bu buyruk, yüce Allah’ın: “Rab-bimiz, ikimizi de Sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da yal­nız Sana itaat eden müslüman bir ümmet var et” (el-Bakara, 2/128) buyru­ğu ile aynı anlamdadır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu görüş ümmetin ileri gelen (ilim adam)lerinin gö­rüşüne muhaliftir. Çünkü Ali b. Ebi Talha’nın, İbn Abbas’tan rivayetine gö­re o şöyle demiştir: Daha önceden size müslümanlar adını veren aziz ve ce-lil olan Allah’tır. Yani hem daha önceki kitaplarda, hem de bu Kur’ân-ı Ke-rîm’de size bu ismi O, vermiştir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları da yap­mıştır.

“Ta ki Kasûl size” size tebliğ ettiğine dair “şahit olsun. Siz de insanla­ra karşı” resullerin kendilerine tebliğ ettiklerine dair “şahitlik edesiniz.” Ni­tekim daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/143. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İmdi namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güvenin. Mevlâ’nız O’dur. O, ne İyi ve ne güzel mevlâ, ne İyi ve ne güzel yardımcıdır!” Bu buy­ruğa dair yeterli açıklamalar da daha önceden[256]

Âlemlerin Rabbİ Allah’a hamdolsun.

Kuran

Hac Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.