Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

21 – Enbiya Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu surenin adı, içindeki bir ayetten alınmamış, fakat birçok peygamberin (enbiya) kıssasına değindiği için “Enbiya” adını almıştır. Bununla birlikte yine de sembolik bir isimdir.

21 – Enbiya Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Enbiya Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Nüzul Zamanı: Hem surede ele alınan konu, hem de üslûbu, surenin Hz. Peygamber’in (s.a) Mekke hayatının üçüncü safhasında indirildiğini göstermektedir. (Bkz. En’am Suresi’nin giriş bölümü).

Konu ve Başlıklar: Sure, indirildiği dönemde Hz. Peygamber (s.a) ile Mekke’nin ileri gelenleri arasında gündemde olan çatışmaları ele alır ve peygamberler, tehvid ve ahiret ile ilgili şüphe ve itirazları cevaplandırır. Surede aynı zamanda Mekke’nin ileri gelenleri de Peygamber’e (s.a) kurdukları tuzaklar nedeniyle azarlanmakta ve kötü amellerinin sonuçları ile uyarılmaktadırlar. Onlara davete karşı takındıkları ilgisiz ve sert tutumdan vazgeçmeleri tavsiye edilmektedir. Surenin sonunda ise onların “bela ve felaket” diye niteledikleri kimsenin onlara “bir rahmet” olarak geldiği söylenmektedir.

Anafikirler: 1-47. ayetlerde özellikle aşağıdaki konular ele alınmaktadır:

1) Kafirlerin, bir insanın peygamber olamıyacağı, bu nedenle de Hz. Muhammed’i (s.a) peygamber olarak kabul edemiyecekleri konusundaki itirazları reddedilmektedir.

2) Kur’an’a ve Peygamber’e (s.a) karşı yönelttikleri birbirine karşıt ve çok çeşitli itirazlar nedeniyle, kafirler sorguya çekilmektedir.

3) Onların hayat hakkındaki yanlış fikirlerinin asılsız olduğu ortaya konmaktadır. Çünkü onların Peygamber’in (s.a) davetine karşı ilgisiz ve sert bir tavır takınmalarının asıl sorumlusu bu hayat görüşüdür. Onlar, hayatın sadece bir oyun ve eğlence olduğuna, bunun ötesinde ve öncesinde hiçbir amacının olmadığına ve hesaba çekilme, ceza veya mükafat görme gibi bir şeyin sözkonusu olmadığına inanıyorlardı.

4) Kafirlerle Peygamber (s.a) arasındaki çatışmanın en büyük sebebi onların şirkte ısrar etmesi ve Tevhid’e karşı çıkmalarıydı. Bu nedenle burada şirk reddedilmekte ve Tevhid güçlü ve etkili delillerle desteklenmektedir.

5) Kafirlerin hatalı anlayışlarından birini daha düzeltmek için ikna ve uyarı delilleri kullanılmaktadır. Onlar, Hz. Muhammed’in (s.a) yalancı peygamber ve onun Allah’ın azabı konusundaki uyarılarının boş tehditler olduğunu zannediyorlardı. Çünkü Peygamber’i (s.a) inkarda ısrar etmelerine rağmen hâlâ onlara bir azab gelmemişti. 48-91. Ayetlerde, Allah tarafından gönderilen peygamberlerin hepsinin insan olduğunu ve peygamberlere özgü bazı özellikler dışında, hepsinin her insanda bulunan niteliklere sahip olduğunu vurgularcasına peygamberlerin hayat hikayelerinden önemli kıssalar anlatılmaktadır. Onların ilâhlıkta hiçbir payları yoktur ve her ihtiyaçları için Allah’dan yardım dilemek zorundadırlar.

Bunların yanısıra iki noktaya daha değinilmektedir:

1) Bütün peygamberler, zorluk ve engellerle karşı karşıya gelmek zorunda kalmışlardır, düşmanları da onların görevlerini engellemek için ellerinden geleni yapmışlardır. Fakat buna rağmen onlar Allah’tan gelen olağanüstü bir yardımla zafere ulaşmışlardır.

2) Bütün Peygamberler, Hz.Muhammed (s.a) tarafından sunulan aynı “hayat tarzı”nı (DİN) tebliğ etmişlerdir. Tek doğru hayat tarzı budur ve sapık insanlar tarafından uydurulup icad edilen tüm diğer yollar yanlıştır.

92-106. ayetlerde, Allah’ın hükmü sonunda sadece doğru yola uyanların kurtuluşa erecekleri ve o yoldan sapanların kötü bir akibetle karşılaşacakları bildirilmektedir.

107-112. ayetlerde insanlara, Allah’ın gerçeği bildirmek üzere kendilerine bir peygamber göndermesinin büyük bir lütuf olacağı ve onu rahmet olarak değil de, bir bela ve felaket olarak kabul edenlerin büyük bir aptallık içinde oldukları bildirilmektedir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 İnsanların sorgulaması yakınlaştı,1 kendileri ise bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.2

2 Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma3 gelmeyiversin, onlar bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinlemektedirler.

3 Onların kalpleri tutkuyla-oyalanmadadır.4 Zulme sapanlar, gizlice fısıldaştılar: “Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre siz büyüye mi geleceksiniz?”5

AÇIKLAMA

  1. “… hesap günleri yaklaştı.” Mahşer günü. Burada insanlar, Rablerinin huzuruna çıkarılıp amellerinin hesabını verecekleri günün uzak olmadığı söylenerek uyarılmaktadırlar. Hz. Muhammed’in (s.a) peygamber olarak gelişi insanlığın tarihinin büyük bir bölümünün geride kaldığını gösteriyordu. Peygamber (s.a) de iki parmağını bitiştirip aynı noktaya temas etmiştir: “Ben bu iki parmağın birbirine bitiştiği gibi kıyamet gününe bitişik bir zamanda gönderildim. Bununla Allah’ın Rasûlu (s.a) şöyle demek istiyordu: “Benimle kıyamet günü arasında başka bir peygamber gelmeyecek. Bu nedenle halinizi şimdi düzeltin, çünkü benden sonra müjdeleyen ve uyaran bir rehber gelmeyecektir.”
  2. Yani, “Onlar, ne uyarılara kulak asıyor, ne akibetleri konusunda kafa yoruyor ve ne de Rasûlün mesajını (nasihat veya zikr) dinliyorlar.”
  3. “Yeni bir uyarı”: Kur’an’dan yeni bir sure.
  4. Orjinal Arapça metindeki sözler iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, “Onlar bu hayatı bir oyun sanarak, Allah’tan ve ahiret inancından gafildirler.” İkincisi, “Onlar Kur’an’ı ciddiye almazlar ve ona bir oyun eğlence gözüyle bakarlar.”
  5. Bu cümle şöyle de ifade edilebilir: “Ne! Şimdi de onun sihrine mi kapılıyorsunuz?”

Mekke’nin ileri gelenlerinden oluşan bir grup kafir, bu konuda aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Bu adam kesinlikle bir peygamber olamaz, çünkü o da bizim gibi bir insan; yiyor, içiyor ve bizim gibi karısı ve çocukları var. Onda, onu bizden farklı ve peygamberlik görevine layık kılacak hiçbir üstün özellik göremiyoruz. Bununla birlikte onun konuşmalarında ve kişiliğinde büyülü bir yapı olduğunu kabul ediyoruz. İşte bu nedenle onu dinleyen ve ona yaklaşan onun cazibesine kapılıyor. Bu yüzden yapılacak en iyi şey, onu dinlememek ve ona yaklaşmamak olmalıdır. Çünkü onu dinlemek ve ona yaklaşmak bilerek kendinizi onun sihrine kaptırmanız anlamına gelir.”

Onların Peygamber’i (s.a) sihirbazlıkla suçlamalarının nedeni, düşmanlarının bile onun yanına gittiklerinde kişiliğinin “büyüsü”ne kendilerini kaptırmalarıydı. Muhammed b. İshak (H.Ö. 152.) der ki: “Bir keresinde Ebu Süfyan’ın kayınpederi ve Hind’in babası Utbe b. Rebia, Kureyş ulularına Peygamber’i (s.a) görüp ona tavsiyelerde bulunmak istediğini söyledi. Onlar “Biz sana güveniyoruz, git ve onunla konuş” dediler. Bu olay Hz. Hamza müslüman olduktan sonra vuku bulmuştur. Bunun üzerine Utbe Peygamber’e (s.a) gitti ve şöyle dedi: “Ey Kardeşimin oğlu biliyorsun ki sen bundan önce saygıyla anılırdın ve şerefli bir aileye mensupsun. Peki neden halkına bu tehlikeli meseleyi getirdin? Bununla kavminin arasını açtın, kavmini akılsızlıkla suçluyor, onların dinlerini ve tanrılarını küçümsüyor ve atalarına kafir diyorsun. Ey kardeşimin oğlu, eğer istediğin zenginlikse, mallarımızı birleştirir seni aramızda en zengin kimse yaparız. Eğer istediğin şerefse, seni liderimiz, istersen kralımız yaparız. Eğer sana musallat olan hastalıktan kurtulamıyorsan seni tedavi edecek en iyi hekimi buluruz.” Utbe bu tür konuşmaya devam etti ve Peygamber (s.a) sessizce bekledi. Uzun konuşmasını bitirdiğinde, Peygamber (s.a): “Ey Velid’in babası, konuşacakların bitti mi, yoksa söyleyecek başka şeylerin var mı? diye sordu. Utbe söyleyeceklerini söylediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a): “Şimdi beni dinle’ dedi ve Bismillah diyerek “Fussilet” suresini okumaya başladı. Utbe sanki büyülenmiş gibi onu dinliyordu. Peygamber (s.a) 38. ayete geldiğinde secde yaptı. Daha sonra secdeden başını kaldırıp: “Ey Ebu’l-Velid, sana söyleyeceklerimi söyledim, sen de duydun. Benim söyleyecek başka şeyim yok” dedi. Utbe arkadaşlarının yanına döndüğünde onlar Utbe’nin yüzündeki ifade değişikliğini fark etmişlerdi: “Tanrı’ya andolsun sanki o burdan giden adam değil” dediler. Yanlarına vardığında:

“Ne yaptın?” diye sordular. “Tanrı’ya andolsun, bugün hiç duymadığım bir söz duydum. Allah’a andolsun o ne şiir, ne büyü, ne de kehanet. Ey Kureyşliler, size bu adamı kendi haline bırakmanızı tavsiye ederim. Ondan duyduklarımdan mesajının burada büyük bir devrim yaratacağı sonucunu çıkardım. Eğer Araplar onu yok ederlerse kendi kardeşinizi öldürme suçundan kurtulmuş olacaksınız; eğer o Araplara üstün gelirse onun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve onun şerefi sizin şerefiniz olacak” cevabını verdi. İnsanlar ona: “Ey Ebu’l-Velid, Tanrı’ya andolsun sen onun büyüsüne kapılmışsın.” dediler. Bunun üzerine Utbe: ‘Ben kendi görüşümü söyledim. İster kabul edin, ister etmeyin’ dedi.” (İbn Hişam, cilt I, s. 313-314)

Beyhaki, yukarıdaki olayı anlattıktan sonra şunları ekler: “Peygamber (s.a) “Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud kavimlerine isabet eden yıldırıma benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum.” ayetini okuduğunda Utbe elini Peygamber’in (s.a) ağzına kapayarak: “Allah aşkına kavmine merhamet et.” dedi.

Aynı bağlamda İbn İshak başka bir olay anlatır. Bir keresinde Eraş kabilesinden bir adam develeriyle Mekke’ye geldi ve Ebu Cehil onun develerini satın aldı. Adam parasını isteyince, Ebu Cehil onu saçma bir takım özürlerle başından savdı. Sonunda adam Kabe’ye geldi ve açıkça Ebu Cehil’in şerefsizliğini halka ilan etmeye başladı. O sırada Peygamber (s.a) de Kabe’nin bir köşesinde oturuyordu. Kureyşin ileri gelenleri adama: “Bu meselede sana hiçbir şekilde yardımcı olamayız, bak şurada bir adam oturuyor, ona git, o sana paranı verir,” dediler. Bunun üzerine Eraşî Peygamber’e (s.a) doğru gitti. O sırada Kureyş’in ileri gelenleri: “Bugün büyük bir eğlence olacak” diye aralarında gülüşüyorlardı. Adam Peygamber’e (s.a) durumu haber verdiğinde o hemen kalktı ve adamla birlikte Ebu Cehil’in evinin yolunu tuttu. Arkalarından bir adam da Kureyşliler adına gözcü olarak onları takip ediyordu. Peygamber (s.a) Ebu Cehil’in kapısını çaldı ‘kim o’ sesine “Muhammed” cevabını verdi. Bunu duyan Ebu Cehil hemen dışarı çıktı. Hz. Peygamber (s.a) ona: “Bu adamın parasını öde” dedi. Bunun üzerine Ebu Cehil hiçbir şey söylemeden develerin parasını getirdi ve adama ödedi. Bunu gören Kureyşli gözcü arkadaşlarının yanına döndü, bütün olayı anlattı ve: “Tanrıya andolsun, bugün şimdeye dek hiç görmediğim birşey gördüm. Ebu Cehil çıktığında Muhammed (s.a) ona adamın parasını ödemesini söyledi, o da sanki büyülenmiş gibi onun dediğini yaptı” dedi. (İbn Hişam cild. II, s. 29-30)

Kureyşlilerin “sihir etkisi” diye algıladıkları ve insanları, büyüsünden korkarak ona yaklaşmamaları konusunda uyarmalarına neden olan “sihir” işte Peygamber’in (s.a) kişiliğinde, karakter ve ifade tarzındaki bu tesir idi.

4 Dedi ki: “Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen-sözü bilir; O, işitendir, bilendir.”6

5 “Hayır” dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi düzüp-uydurmuştur; hayır o bir şairdir.7 Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin.”

AÇIKLAMA

  1. Bu, Peygamber (s.a) tarafından onların karşı propagandalarına verilen cevaptır. Onları

n her sözüne misli bir cevap vermek yerine Peygamber (s.a) “Sizinle Rabbim ilgilencektir, çünkü O herşeyi duyar ve bilir” demekle yetinmiştir.

7.Bu ayetin arka-planı şöyledir: “Peygamber’in (s.a) getirdiği mesaj taraftar kazanmaya başladığında Mekke’nin ileri gelenleri bu akıma karşı bir propaganda geliştirmeyi planladılar. Bu amaçla Hac için Mekke’ye gelen her ziyaretçinin zihnini Peygamber’e (s.a) karşı silahlandırıp onu dinlememesini sağlamaya karar verdiler. Gerçi bu kampanya yılboyunca sürüyordu, fakat özellikle Hac mevsiminde, çadırlarına kadar gidip insanları Peygamber’e (s.a) karşı uyaran adamlar tayin edilmişti. Bu konuşmalar sırasında Peygamber (s.a) hakkında çok değişik şeyler söyleniyordu. Bazen onun bir sihirbaz olduğu, veya Kur’an’ı kendisinin uydurduğu ve Allah’a isnad ettiği söyleniyordu. Bazıları onun okuduğu (vahyin) deli bir insanın sözleri olduğunu ve içinde saçma fikirler bulunduğunu söylüyorlardı. Bazıları da bunların Allah’ın sözleri şekline sokulmuş sıradan şiirler olduklarını söylüyorlardı. Onların yapmak istedikleri tek şey, kendi görüşlerinin doğruluğuna aldırmaksızın ziyaretçilerin zihinlerini bulandırıp zehirlemekti. Onların bu mesele hakkında belirli ve kararlı bir görüşleri yoktu.

Bunlara rağmen bu karşı propaganda tam tersi bir etki uyandırdı. Mekkeli müşriklerin bu kötü davranışları sonucu Peygamber’in (s.a) adı tüm ülkede duyuldu ve tanındı. O yıllarda Kureyş’in propagandasının sağladığı bu şöhreti, müslümanların yapacağı hiçbir olumlu propaganda bu hızla sağlayamazdı. Kureyş’in tutumu herkesi düşünmeye sevkediyordu: “Hakkında böyle bir kötü propaganda başlatılan adam acaba kim?” Aralarında ciddi olanlar: “Biz hemen büyüye kapılacak kadar çocuk muyuz?” deyip en azından Peygamber’i (s.a) dinlemeye karar veriyorlardı.

Mesela İbn İshak, Tufeyl b. Amr ed-Devsî’nin başından geçenleri kendi ağzından şöyle anlatır: “Ben Devs kabilesinden bir şairdim. Mekke’ye gittiğimde çevremi Peygamber (s.a) hakkında birçok şeyler söyleyen bir yığın Kureyşli sardı. Bunun üzerine şüphelendim ve mümkün olduğu kadar ondan kaçmaya çalıştım. Ertesi gün Kabe’ye gittiğimde onu namaz kılarken gördüm. Şans eseri birkaç cümle duydum ve okuduklarının olağanüstü mükemmellikte sözler olduğunu hissettim. Kendi kendime: “Ben bir şairim, aklı başında genç bir adamım ve doğru ile yanlışı ayırtedemeyecek bir çocuk değilim. O halde neden yanına gidip de okuduğu şey hakkında sorular sormıyayım? dedim. Hemen sonra onu evine kadar takip ettim ve: “İnsanlar senin aleyhinde o kadar çok şeyler söylediler ki, senin sesini duymamak için kulaklarıma pamuk tıkadım. Fakat bugün şans eseri senden duyduğum şeyler o denli etkileyiciydi ki mesajını daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmeye kendimde cesaret buldum,” dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a) Kur’an’dan bir bölüm okudu, ben de hemen orada o anda müslüman oldum. Eve döndüğümde karımı ve babamı İslâm’a davet ettim, onlar da kabul ettiler. Daha sonra kabilemi İslâm’a davet ettim. Hendek Savaşı’na dek kabilemden 80 kadar aile müslüman olmuştu.” (İbn Hişam c. II, s. 22-24).

İbn İshak’ın naklettiği diğer bir rivayete göre, Kureyş’in ileri gelenleri yaptıkları bir toplantıda Peygamber’e (s.a) yöneltilen bütün suçlamaların asılsız olduğunu ikrar etmişlerdi. İbn İshak’a göre bir gün Nadr b. Haris topluluğa hitaben: “Siz bu metodlarla Muhammed’i (s.a) altedemezsiniz. O genç bir adamken onu aranızda en iyi huylu kimse olarak kabul ediyor ve onu en doğru ve şereflimiz diye saygı duyuyordunuz. Şimdi ise o olgunluk yaşına ulaştı ve siz ona: ‘Büyücü, kahin, şair, büyülenmiş mecnun’ diyorsunuz. Tanrıya andolsun o bir büyücü değil, çünkü biz sihirbazların ne tür insanlar olduklarını ve ne tür hilelere başvurduklarını biliriz. Tanrıya andolsun o bir kahin de değil, çünkü biz kahinlerin tahmine dayalı bilgilerinden de haberdarız. Tanrıya andolsun o bir şair de değil, çünkü şiir sanatı onun sözlerinin şiir sınıfına dahil edilemeyeceğini takdir etmektedir. Tanrıya andolsun o bir mecnun da değil. Çünkü biz mecnunların ne kadar saçma ve anlamsız şeyler söylediklerini biliyoruz. O halde ey Kureyş uluları, onu alt etmek için başka bir plan bulalım” dedi. Bundan sonra insanların dikkatini Kur’an’dan çevirmek için Rüstem ve İsfendiyar gibi İran kültürüne ait hikayeleri toplumda yayma önerisinde bulundu. Bunun üzerine bu planı uygulamaya koydular ve Nadr bu hikayeleri insanların toplu bulundukları yerlerde anlatmaya başladı. (İbn Hişam c. I, s.320-321).

6 Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?8

7 Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında peygamber-göndermedik.9 Eğer bilmiyorsanız, şu halde zikir ehline sorun.10

8 Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.

9 Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.11

10 Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?12

11 Biz, zulmeden, ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.

12 Bizim zorlu-azabımızı hissettikleri zaman,13 oradan büyük bir hızla uzaklaşıp-kaçıyorlardı.

AÇIKLAMA

  1. Bu, gökten bir ayet isteğine verilen üstü kapalı bir cevap niteliğindedir:

1) Evvelki peygamberlerin gösterdiğine benzer ayetler (mucizeler) gösterilmesini istiyorsunuz. Fakat siz o inatçı kimselerin gösterilen mucizelere rağmen iman etmediği gerçeğinden habersizsiniz.

2) Siz bir ayet isterken, kendilerine bir ayet gösterildiği halde inanmayan kimselerin helâk olduklarını gözönünde bulundurmuyorsunuz.

3) Size istediğiniz ayeti göndermemesi Allah’ın bir lütfudur. Bu nedenle sizin için en hayırlı tutum, ayet (mucize veya azab) gelmezden evvel inanmanızdır. Aksi halde, kendilerine mucize gösterildikten sonra da inanmayan kavimler gibi siz de helâk olursunuz.

  1. Bu, “O da bizim gibi bir insan”, bu nedenle Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olamaz itirazına verilen bir cevap niteliğindedir. Onlara kendilerinin “Peygamber” olarak kabul ettikleri geçmiş peygamberlerin hepsinin de insan oldukları ve Allah’dan gelen vahye mazhar kılındıkları bildirilmektedir.
  2. Yani, “Musa (a.s) dahil bütün peygamberlerin birer insan oldukları gerçeğini, sizin gibi İslâm’a düşman olan ve size ona karşı gelmenin yollarını öğreten yahudilere sorarak da kontrol edebilirsiniz.
  3. Tarih bize sadece gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin insan olduğunu söylemekle kalmaz, aynı zamanda onların Allah’ın yardımına mazhar olduklarını ve düşmanlarınında helâk olduğunu bildirerek ders verir. O halde ulaşmaya çalıştığınız amacı ciddi olarak düşünün.
  4. Mekkeli müşriklerin Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e (s.a) yönelttikleri itirazlara (Kahin, şair, mecnun vb.) verilen geniş kapsamlı bir cevaptır ve şöyle denilmek istenmektedir: “Bu kitabta anlamadığınız ne var? Onu neden doğru bir yaklaşımla ele almıyorsunuz? Onda kesinlikle hiçbir çelişki yoktur: O sizi, sizin problemlerinizi ve hayatınızla ilgili meseleleri ele almaktadır. O sizin fıtratınızı, kökeninizi ve sonunuzu açıklamaktadır; O doğru ile yanlışı ayırmakta ve sizin vicdanınızın da kabul ettiği yüce ahlâkî değerler ortaya koymaktadır. O halde neden bu kadar kolay ve basit bir şeyi anlamak için kafalarınızı kullanmıyorsunuz?”
  5. Yani, “Allah’ın azabının gerçekten gelmekte olduğunu kavradıkları zaman…”

13 “Uzaklaşıp-kaçmayın, içinde şımarıp-azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz.”14

14 “Yazıklar bize” dediler. “Gerçekten biz, zalimmişiz.”

15 Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.

16 Biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.15

17 Eğer biz, bir ‘oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.16

18 Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.17

19 Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur,18 O’nun yanında olanlar,19 O’na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve onlar yorgunluk da duymazlar.20

AÇIKLAMA

  1. Bu çok anlamlı bir cümledir ve şu anlamlara gelebilir.

1) “Bu azabı iyice düşünün ki biri size onun hakkında soru sorduğunda, ayrıntılı ve kesin bir hesap verebilesiniz.”

2) “Her zamanki gibi büyük toplantılarınızı yapın. Belki köleleriniz elpençe divan bir şekilde emirlerinizi almak için gelebilirler.”

3) “Eskisi gibi toplantılarınıza devam edin, belki insanlar yine gelip size bir şeyler danışabilirler.”

  1. Burada, onların insanın her istediğini yapmakta özgür olduğu, ona hesap soracak ve sorgulayacak hiç kimsenin olmadığı, yani kişinin iyi amellerinin mükafatlandırıldığı ve kötü amellerinin cezalandırıldığı bir ahiret yurdunun olmadığı zannına dayanan dünya görüşleri reddedilmektedir. Başka bir deyişle onların bu görüşü, bütün evrenin hiçbir ciddi sebebe dayanmaksızın yaratıldığı ve bu nedenle bir peygamberin mesajına kulak asmanın gereksiz olduğu anlamına geliyordu.
  2. Yani, “Bu dünya, sadece oyun ve eğlence olsun diye değil, belirli bir amaçla yaratılmıştır. Çünkü eğer o sadece oyun, eğlence olsaydı, biz bunu, sizin gibi akıllı muhakemeli ve sorumlu bir varlık yaratmadan da sağlayabilirdik. Sadece oyun ve eğlence için insanı sınamak ve denemek bizden uzaktır.”
  3. Yani, “Bu dünyanın yaratılış amacı, Hakla bâtılın çatışmasına zemin teşkil etmesidir. Siz de bu çatışmada bâtılın her an yenilip helâk olduğunu biliyorsunuz. O halde bu gerçeği ciddi olarak düşünmelisiniz; çünkü eğer tüm hayat sisteminizi dünyanın sadece oyun-eğlenceden ibaret olduğu zannına dayandırırsanız, dünyayı sadece oyun ve eğlence olarak kabul eden sizden önceki toplulukların akibetine uğrarsınız. Bu nedenle size gelen mesaja karşı takınacağınız tavrı tekrar gözden geçirmelisiniz. Onunla alay edip Allah Rasûlü’nü hafife almak yerine, sizden evvelki toplulukların akibetinden uyarı ve ders almalısınız.”
  4. Buradan itibaren Tevhid’i tasdik eden ve Şirki reddeden bir bölüm başlamaktadır, çünkü Peygamber’le (s.a) Mekkeli müşrikler arasında var olan tartışmanın temel nedenleri bunlardı. Bu arada öne sürülen fikirlerin özü ise şöyledir: Evrenin düzeni, yaratıcı, hakim, malik ve rab olan bir tek Allah’ın varlığının apaçık bir delilidir. Onun mülkünde ve hükmünde ortakları olduğu veya herşeyden üstün bir tanrının yanısıra onun mülkünü idare eden küçük tanrılar bulunduğu fikri tamamen bâtıldır. Bu ispat, evrenin boşu boşuna ve eğlence olarak değil, bilakis çok ciddi bir amaçla yaratıldığı; Hakla bâtıl arasında her zaman bir çatışma olduğu ve bâtılın her zaman yok olmaya mahkum olduğu konularına değinen bir önceki ayete de dayanmaktadır.
  5. Yani Arabistan müşriklerinin Allah’ın çocukları olarak kabul ettikleri ve ilahlıkta ona ortak koşarak ibadet ettikleri melekler.
  6. Yani, “Onlar, bıkmaksızın ve yorulmaksızın gece gündüz ona ibadet ederler.”

20 Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.

21 Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler?21

22 Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti.22 Arşın Rabbi olan Allah23 onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.

23 O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.

24 Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitabı) ve benden öncekilerin de zikri.”24 Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çevirmektedirler.25

25 Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: “Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin.”

26 “Rahman (olan Allah) çocuk edindi” dediler.26 O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.

27 Onlar sözle (bile olsa) O’nun önüne geçmezler ve onlar O’nun emriyle yapıp-etmektedirler.

AÇIKLAMA

  1. Bu soru, kafirlerin, cansız maddeye Allah’dan başkasının can vermeyeceğine inandıkları halde, neden Allah’ın yanısıra başka ilâhları kabul ettiklerini düşünmeleri için sorulmuştur.
  2. Bu kısa cümle iki fikri ihtiva eder:

1) Değil birbirinden uzak binlerce yıldızı içeren evren, bir tek kurum veya ev bile iki efendi olduğunda gereği gibi düzgün bir işleyiş içinde olamaz.

2) Dünyanın düzeni dahil tüm evrendeki sistem, evrensel bir kanuna göre işlemektedir. Çeşitli güçler ve sayısız eşya arasında uyum, ahenk, denge ve işbirliği olmasa bu sistem bir an bile işleyemez. Bu da güç ve varlıkların birbirleriyle mükemmel bir denge ve ahenkle uyum ve işbirliği içinde olmalarını gerektiren evrensel ve herşeye hakim bir kanun ve düzenin var olduğunun apaçık bir delilidir. Eğer birbirinden bağımsız yönetici ve hakimler olsa bu mümkün olamazdı. Böyle bir düzenin olması başlı başına, tüm evreni yöneten ve düzenleyen bir Hakim ve herşeyi yöneten bir Efendinin var olduğunun apaçık bir delilidir. Daha geniş ayrıntılar için bkz. İsra Suresi, an: 47.

  1. Yani, “Tüm evrenin sahibi”
  2. İlk ikisi akla dayalı bir fikir veya delillerdi. Bu ise tarihsel bir delil. Burada sanki şöyle denilmektedir: “Önceki kitablar incelendiğinde evrenin yaratıcısının bir tek Allah olduğu ve sadece O’nun ibadet ve taate layık olduğu görülür. Oysa sizin dininiz, ne akli delillerle ne de tarihsel delillerle desteklenmiyor.”
  3. Onların Peygamber’in mesajına karşı ilgisiz bir tavır takınmalarının sebebi gerçeklik bilgisinden yoksun olmalarıdır. Onların mesaja karşı pervasız ve aldırmaz bir tavır takınmalarının sebebi de budur.
  4. Burada “Çocuk” kelimesi ile, 28. ayetten de anlışalacağı üzere, melekler kastedilmektedir. Arap müşrikleri, meleklerin Allah’ın kızları olduklarına inanıyorlardı.

28 O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O’nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.27

29 Onlardan her kim ki: “Gerçekten ben, O’nun dışında bir ilahım” diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız.

30 O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık28 ve her canlı şeyi sudan yarattık.29 Yine de onlar inanmayacaklar mı?

31 Yer onları sarsmasın diye onun üstünde dağlar yarattık. 30 Ve orada iniş yolları açtık. 31 Ta ki (maksatlarına) ulaşabilsinler. 32

32 Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık;33 onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler.34

33 Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.35

AÇIKLAMA

  1. Bu iki ayet müşriklerin melekleri ilâh olarak kabul etmelerine neden olan iki sebebi reddetmektedir.

1) Onlar melekleri Allah’ın çocukları olarak kabul ediyorlardı.

2) Onlar meleklere ibadet ettiklerinde, meleklerin bundan memnun olup kendileri adına Allah katında şefaatçi olacaklarını sanıyorlardı. (bkz. Yunus: 18, Zumer: 3)

Bu bağlamda Kur’an’ın müşriklerin şefaat ilkesini, onların bu şefaatçilerinin şefaat etmeye yetkili olmadıklarını söyleyerek reddettiğine dikkat edilmelidir. Bunun nedeni ise onların gaybı bilememeleridir. Oysa Allah onlara açık olanı da gizli olanı da bilir. O halde melekler, peygamberler ve veliler ancak Allah’ın izniyle şefaat edebileceklerdir. Şefaati dinleme ve kabul etme yetkisi sadece Allah’a mahsus olduğuna göre, kimse ilâhî haklara ve ibadete layık değildir. Ayrıntılar için bkz. Tâ-Hâ an: 85-86.

  1. Metnin ifadesinden, tüm evrenin bir zamanlar sadece su kütlesi olduğu anlaşılmaktadır. Daha sonra bu kütle farklı parçalara ayrılmış ve dünya ve diğer gök cisimleri olmuştur. Ayrıntılar için bkz. Fussilet an: 13-15.
  2. Metindeki ifadeden Allah’ın, suyu hayatın kökeni ve sebebi kıldığını anlıyoruz Bkz. Nur: 45.
  3. Açıklama için bkz. Nahl an: 12
  4. “Geniş yollar” yeryüzünün çeşitli bölgelerini birbirine bağlayan ve dağlar, ovalar ve kayalar arasında yer alan nehirler ve çeşitli doğa olayları ile oluşturulan yollardı.
  5. Bu çok anlamlı bir cümledir. İnsanlar yeryüzünde seyahat etmek için yol bulabilirler anlamına gelebilir. Aynı zamanda yaratılışın düzeni altında yatan hikmetin onları Hakka ulaştırabileceği anlamına da gelebilir.
  6. Açıklama için bkz. Hicr Suresi, an: 8 ve 10-12
  7. Yani “Gökte var olan ayet ve işaretler.”
  8. “” (hepsi) ve “” (yüzmektedirler) kelimelerinin çoğul kullanılışı, sadece güneş ve ayın değil, tüm gök cisimlerinin kendi yörüngelerinde yüzdüklerini, durgun ve sabit olmadıklarını ifade etmektedir. Bkz. Yasin an: 37. Bu ayetler (30-33) bu günkü fizik, biyoloji ve astronominin ilkeleriyle uyum içinde modern bilimsel terimlerle de açıklanabilir.

19-23. ayetlerde şirk reddilmekte, 30-33. ayetlerde ise tevhidi ispatlayan deliller sunulmaktadır. Bu ayetlerde, evrenin yaratılışının ve düzenli işleyişinin, bunların bir tek güçlü yaratıcı tarafından yaratıldığını gösterdiği ve akıllı bir insanın bunların boşu boşuna yaratılmadığını anlayacağı ima edilmektedir. Gerçek bu iken ve çevrenizde, yeryüzünde ve gökte tevhid ilkesinin delillerini görüp dururken neden Peygamber’in mesajını reddediyor ve ondan başka ayetler, mucizeler istiyorsunuz?

34 Senden36 önce hiç bir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?

35 Her nefis ölümü tadıcıdır.37 Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan etmekteyiz38 ve siz bize döndürüleceksiniz.

36 Küfre sapanlar seni gördüklerinde, seni yalnızca alay-konusu edinmektedirler (ve:) “Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?”39 (derler.) Oysa Rahman (olan Allah)ın sözünü (Kitabını) inkâr edenler kendileridir.40

37 İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı.41 Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin.42

38 “Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va’id (edilen günün sorgu ve azabı) ne zamandır?” derler.

AÇIKLAMA

  1. Burada 19-33. ayetlerle bölünen ve Hz. Peygamberle (s.a) kafirler arasındaki çatışmayı ele alan bölüme tekrar dönülmektedir.
  2. Bu, Peygamber’e (s.a) karşı yapılan tüm uyarılara, tehditlere ve Kureyşlilerin gece gündüz onun aleyhinde düzenledikleri öldürme planlarına verilen bir cevaptır. Bir taraftan Kureyşli kadınlar ona lanet okuyorlardı, çünkü onlara göre Peygamber (s.a) akraba ve çocuklarını kandırarak onların aile hayatına zarar vermişti. Diğer taraftan ise Kureyş’in ileri gelenleri, İsläm’ı tebliğ ettiği için onu korkunç bir akibetle tehdit ediyorlardı. Özellikle Mekke’deki her aileyi etkileyen Habeşistan’a hicretten sonra bu beddua ve tehditler daha da arttı. Bu ayet, onların tehditlerinden korkmaksızın görevine devam edebilmesi için Peygamber’i (s.a) teskin ve teselli etmektedir.
  3. Yani Allah, insanları daima ya fakirlik ya da zenginlikle imtihan edip sınamaktadır. İnsan, acaba zenginlik onu kibirli, kaba ve nefsinin kölesi mi yapacak, yoksa Allah’a şükür mü edecek diye denenmektedir. Diğer taraftan Allah insanların belirli ve helâl sınırlar içinde mi kalacaklarını yoksa üzüntü ve ümitsizliğe mi kapılacaklarını sınamak için onlara fakirlik belâsını vermektedir. Bu nedenle akıllı bir insan ne zenginlik ne de fakirliğe aldanmamalı; onların imtihan olduğunu göz önünde bulundurmalı ve bu imtihanı başarmaya çalışmalıdır.
  4. Bu cümlede sadece onların niçin alay ettiklerine değinilmekte, fakat nasıl alay ettiklerine, ne söylediklerine değinilmemektedir. Muhakkak ki kafirler, Peygamber’den (s.a), elleriyle yaptıkları putlara karşı çıktığı için ondan intikam almak üzere daha farklı ifade ve sözler kullanıyorlardı.
  5. Burada kafirler şöyle tenkit edilmektedirler: “Siz ellerinizle yaptığınız putlarınıza ve yalancı ilâhlarınıza o denli sevgi besliyorsunuz ki, onlara karşı yapılan hiçbir şeye müsamaha gösteremiyorsunuz. Hatta Allah’ın Rasûlü ile alay ediyorsunuz. Fakat Rahman’ın adını duyduğunuzda hemen aceleye kapılmanızdan ve kibirlenerek O’nu anmayı bir tarafa bırakmanızdan utanmıyorsunuz.”
  6. Bu metnin tam kelimesi kelimesine karşılığı değil. Arapça’da kullanılışına göre cümle şu anlama gelir: “İnsan yaratılıştan aceleci ve sabırsız bir varlıktır.” Aynı noktaya İsra Suresi 11. ayette de değinilmişti: “İnsan pek aceleci ve sabırsızdır.”
  7. Bundan sonra gelen cümlelerden burada “Ayetler”le Allah’ın azabı ahiret ve cehennem gibi “tehdit”lerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Kafirler bunlarla alay ediyorlardı: “Bu adam, eğer kendisini inkar edersek bizi Allah’ın azabı, kıyamet gününün dehşeti ve cehennemin yakıtı olacağımız iddiası ile tehdit ediyor. Fakat bunlardan hiç biri bize isabet etmedi. Her zaman olduğu gibi güçlüyüz ve bir şey olacağa da benzemiyor.”

39 O küfre sapanlar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi püskürtmeyecekleri ve hiç yardım alamayacakları zamanı bir bilselerdi.

40 Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne de onlara süre tanınacak.

41 Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları sarıp-kuşatıverdi.

42 De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah)tan kim koruyabilir?”43 Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir.

43 Yoksa onların, bize karşı kendilerini, engellemeyle-koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar.

44 Evet, biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyleki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi.44 Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip onu çevresinden eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı?45 Şu halde, üstün gelenler onlar mı?46

45 De ki: “Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp-korkutmaktayım. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler.”

46 Andolsun, onlara Rabbinin azabından ‘bir ufak esinti’ dokunacak olsa hiç tartışmasız; “Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız” diyecekler.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Gece ve gündüz herhangi bir anda size isabet etse bizi Allah’ın azabından koruyacak ve kurtaracak kim var?”
  2. Başka bir deyişle şu anlama gelir: “Bu insanlar, bizim lütuf ve ihsanımıza aldanıyorlar. Yaşadıkları zenginlik ve iyi hayatın kişisel hakları olduğunu ve bunu kendilerinden alabilecek hiç bir gücün olmadığını düşünüyorlar. Üzerlerinde kaderlerini iyiye de kötüye de yönlendirebilecek bir Allah’ın var olduğunu unutuyorlar.”
  3. Bu bağlamda bkz. Ra’d: 41 ve bununla ilgili an: 60. Burada bunun yanısıra başka bir anlam daha taşımaktadır. Herşeye gücü yeten Allah’ın yeryüzünde her an, her yerde salgın hastalıklar, kıtlık, fırtına, deprem ve diğer afetler şeklinde ayetlerini gösterdiğinin farkında değiller mi? Milyonlarca insan ölüyor, yerleşim bölgeleri ve hasatlar yok oluyor ve insanların düzenini bozan daha nice zararlar meydana geliyor.” İzah için bkz. Secde an: 33.
  4. “Bütün hayat kaynaklarının ve nimetlerin bizim elimizde olduğunu ve bunları dilediğimiz gibi azaltıp çoğaltabileceğimizi bildiklerine göre bizim cezamıza karşı kendilerini koruyacak bir güç ve kuvvete sahipler mi bari? Bu “ayetler”den güçlerinin, zenginliklerinin ve lükslerinin sonsuz olmadığını ve kendilerini hesaba çekip cezalandıracak bir Allah’ın var olduğunu anlamıyorlar mı?”

47 Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.48

48 Andolsun,49 biz Musa’ya ve Harun’a, takva sahipleri için50 bir aydınlık51 ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik.

49 Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O’nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden ‘içleri titremekte olanlardır.’52

50 Bu, bizim ona indirdiğimiz mübarek olan bir zikirdir. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?

51 Andolsun, bundan önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.53

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Acele olarak istedikleri ve alay ettikleri azab.”
  2. Bkz. A’raf an: 8-9. Bu “terazi”nin gerçek yapısını anlamak bizim için çok zordur. Fakat yine de bu “terazi”nin maddi şeyler değil, insanın amellerini ölçeceği ve bir insanın günahkar mı, dürüst mü ve ne kadar günahkar ve dürüst olduğunu tespit etmeye yarayacağı açıktır.
  3. Buradan itibaren peygamberlerin kıssaları başlar. Eğer bu kıssaları anlatıldıkları çerçeve içinde ele alırsak, aşağıdaki konuları vurgulamak için burada yer aldıkları açığa çıkar:

1) Daha önce gönderilen tüm peygamberler birer insandı: Bu nedenle Hz. Muhammed (s.a) gibi bir insanın peygamber olarak gönderilmesinde bir gariplik yoktur.

2) Bu Peygamberin görevi ve öğretileri de kendisinden önce gönderilen peygamberlerinkinin aynısıdır.

3) Bütün peygamberlere, kendilerine seçkin nimetler bahşeden Allah tarafından soylu ve yüksek bir mevki verilmiştir. Mesela peygamberler, yıllarca işkence ve zorluklar çekmelerine rağmen, en sonunda Allah onların dualarını kabul etmiş ve düşmanlarına karşı onlara mucizevî yollardan yardım etmiştir.

4) Allah’ın bahşettiği tüm seçkin nimetlere rağmen, onlar, Allah’ın alçak gönüllü kulları idiler. Ve ilahlıkta hiç bir payları yoktu. Hatta onlar da bazan hüküm verirken hata ederler, hasta olurlar, imtihana tabi tutulurlar ve Allah’a hesap verecekleri hatalar işlerlerdi.

  1. Gerçi Tevrat, bütün insanların iyiliği için gönderilmişti, ama sadece bu özelliklere sahip olanlar ondan yararlanabilirler.
  2. Bu üç kelime de Tevrat’ı yüceltmek ve övmek için kullanılmıştır: 1) Hakkı bâtıldan, ayıran bir kriter (Furkan) 2) Doğru hayat tarzını gösteren bir ışık (ziya) 3) Yanlış yola sapan Ademoğullarına unuttukları dersi hatırlatacak bir öğüt (zikr).
  3. “Kıyamet” saati.
  4. Arapça (rüşd) kelimesinin anlamı çok geniştir ve doğruluk, hakla bâtılı ayırdetme kabiliyeti anlamına gelir.

“Andolsun İbrahim’e doğru yolu bulma kabiliyetini (rüşd) vermiştik”.: “O’nun yanlışla doğruyu ayırmada gösterdiği yetenek (rüşd) kendi çabasının bir sonucu değildi, onu biz lütfetmiştik.”

“Biz onu biliyorduk”: “Biz onun peygamberliğe layık olduğunu biliyorduk, bu nedenle onu bu göreve atadık.” En’am Suresi, 124. ayete göre “…. Allah elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir.” Bu Kureyşlilerin şu itirazına bir cevap niteliğindedir: “Allah, bizden hiç bir üstünlüğü olmadığı halde neden bu adamı, Muhammed’i peygamber olarak seçti?” Bu itiraza şu şekilde cevap verilmektedir: “Aynı itiraz, halkı tarafından Hz. İbrahim’e de yöneltilebilirdi, fakat biz onun yeteneklerini biliyorduk. Bu nedenle onu peygamber olarak seçtik.”

Bu konuyla ilgili olarak bkz. Bakara: 124-141, 258-260; En’am: 74-84; Tevbe: 114; Hûd: 69-76; İbrahim: 35-41; Hicr: 51-58; Nahl: 120-123 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar.

52 Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?”

53 “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler.

54 Dedi ki: “Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.”54

55 “Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?”55

56 “Hayır” dedi. “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim.”

57 “Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.”56

58 Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça kıldı;57 belki ona başvururlar diye.58

59 “Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir” dediler.

60 “Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik” dediler.

61 Dediler ki: “Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.”59

AÇIKLAMA

  1. Daha ileriye gitmeden, İbrahim (a.s) kıssasından bu olayın burada yer almasının nedeninin, Kureyşlilerin yanlış inançlarını düzeltmek olduğuna dikkat edilmelidir. Burada onları şiddetle sarsıp uyarmak amaçlanıyor. Çünkü Kureyşliler, Hz. ibrahim’in (a.s) soyundan geliyorlar ve bununla övünüyorlardı. Kabe’nin koruyucuları oldukları için Arabistan’ın en önemli kabilesi olmuşlardı. Bu nedenle bu cevaba ilgisiz kalamazlardı.
  2. Tam tercümesi şöyle olabilir: “Sen bize Hakkı mı getirdin, yoksa bizimle eğleniyor musun?” Kendi inançlarının doğruluğundan o derece emindiler ki, bunların yanlış olduğunun söylenmesinin ciddi olabileceğini hayal bile edemiyorlardı.
  3. Yani, “Eğer bunu tartışıp konuşma sonucunda anlamazsanız, bu putların çaresiz ve güçsüz olduğunu size görünür bir delille ispat edeceğim. O halde bunları ilahınız olarak kabul etmeniz doğru değildir.”
  4. İşte görünür delil buydu. Rahiplerin ve ziyaretçilerin olmadığı bir sırada İbrahim (a.s) mabede girdi ve putları parçaladı.
  5. Orjinal metindeki “hu” (ona) zamiri, büyük puta veya Hz. İbrahim’e (a.s) işaret edebilir. Birinci durumda, onların putatapıcılığın ne kadar aptalca olduğunu anlamaları için gizli bir alay ifade eder, çünkü büyük putu küçüklerin kırıp parçalamayacağı açıktır. İkinci durumda ise “olay” hakkında kendisine gelip soracaklarını ve onlarla bu saçma inançları ile ilgili ciddi bir konuşma fırsatı elde edeceğini düşünen Hz. İbrahim kasdedilmiş olur.
  6. Hz. İbrahim’in beklediği olay buydu. O, olayın sadece rahipler ve din adamları arasında kalmamasını ve halkın da putların çaresiz olduğunu ve rahiplerin kendilerini kandırdığını görmesini istiyordu. Rahipler daha sonra Firavun’un da işlediği aynı hataya düştüler. Firavun, Musa (a.s) ile sihirbazlar arasındaki karşılaşmayı açık alanda halkın önünde yapmıştı. Böylece Musa (a.s) sihirbazların sihir ve büyülerini yutan asa mucizesini herkese açık olarak gösterme fırsatı elde etmiş oldu.

62 Dediler ki: “Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?”

63 “Hayır” dedi. “Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.”60

64 Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da: “Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz” dediler.

65 Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler:61 “Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.”

AÇIKLAMA

  1. “Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse” cümlesi, İbrahim’in (a.s) “İşte şu en büyükleri yapmış” derken yalan söylemediğinin apaçık bir delilidir. İbrahim’in (a.s) bununla yapmak istediği, onların, putların kendilerini korumak üzere hiç bir şey yapamamış olmalarının hatta çaresiz ve güçsüz oldukları için konuşamamalarının farkına varmaları ve bunu kabul etmeleriydi. Bir kimse tartışma esnasında, karşı tarafın görüşünün imkansız olduğunu gündeme getirmek için gerçek dışı bir soru sorarsa elbette bu soruya yalan denilemez. Çünkü konuşan kişi bunu yalan niyetiyle söylememiştir; ikincisi muhatab olanlar da bunun yalan olmadığını bilmektedirler.

Hz. İbrahim’in (a.s) hayatı boyunca yukarıda adı geçen olay dahil üç kez “yalan” söylediğini bildiren bir “hadis” nedeniyle bu tespitlere burada değinmemiz gerekti. Hz. İbrahim’in söylediği ikinci “yalan” Saffat Suresi, 89. ayette yer alır: “Ben doğrusu hastayım”. Üçüncü yalan ise, Kur’an’da yer almaz. Kitab-ı Mukaddes’de karısını kardeşi olarak tanıttığı şeklinde geçer. (Tekvin 12: 12, 18, 19) Ne yazık ki bu “hadis” iki aşırı görüşe neden olmuştur. Rivayeti kutsallaştıran rivayetperest birinci grup “sahih bir hadis” böyle söylediği ve hadis Buhari ile Müslim’de kayıtlı olduğu için Hz. İbrahim’in (a.s) gerçekten bu yalanları söylediğine inanırlar.

Bir peygamberi “yalancılıkla” suçlayan bu “hadis”i bir tarafa bırakmanın daha iyi olacağını düşünmezler. İkinci grup ise Buhari ve Müslim tarafından sahih kabul edilen bu hadis güvenilir olamayacağı için bütün hadisleri bir tarafa atarlar. Elbette bir veya birkaç hadis güvenilir değil diye, tüm hadis malzemesinden yararlanılamayacağını söylemek doğru değildir. Birinci görüşü kabul edenler diğer aşırı uca yönelmişler ve ravileri güvenilir olan bir hadisin metnini incelemeden kabul etmişlerdir. Oysa bir hadisin senedi sahih olsa da, metni bir takım nedenlerden ötürü sahih olmayabilir. Çünkü rivayet edilen hadisin senedi sağlam olmasına rağmen, Hz. Peygamberin (s.a) böyle bir sözü söylemesinin mümkün olmadığı sonucuna varılabilir. Nitekim hadis ilmine görede de, bir hadis senedi sağlam olsa da, muhtevasıyla zayıflık taşıyabilir. Dolayısıyla hadisin metni böyle bir şeyin Peygamber (s.a) tarafından söylenemeyeceğini gösteriyorsa, o zaman sadece ravileri güvenilir diye hadisi güvenilir (sahih) kabul etmekte ısrarın hiç anlamı yoktur.

Bu hadis başka sebepler yüzünden de güvenilir değildir. Daha önce de gösterdiğimiz gibi birinci “yalan” yalan sayılmaz. İkinci “yalan”a (Ben doğrusu hastayım) gelince, İbrahim’in (a.s) o sırada tamamen sağlıklı olduğu ispatlanmadan bu sözün “yalan” olduğu söylenemez. Kur’an da bu noktayı açıklığa kavuşturmamaktadır. Üçüncü “yalan”a gelince, Kitab-ı Mukaddes’te Tekvin’in 12. babında adı geçen olay baştan saçmadır. İbrahim (a.s) karısı Sare ile birlikte Mısır’a gittiğinde, Kitab-ı Mukaddes’e göre de 75 yaşındaydı, karısı ise 65 yaşındaydı. O halde Sare’nin yaşı bile, Sare’nin İbrahim’i (a.s) kendi hayatını kurtarmak için onu kardeşi olarak tanıtmaya zorlayacak denli “güzel ve alımlı” bir kadın olamayacağını gösterir. Binaenaleyh isariliyata dayanan bu tür rivayetleri Hz. Peygamber’e (s.a) isnad etmekte ısrar yanlıştır. Bu yüzden İbrahim’i (a.s) yalan söylemekle itham eden bu hadisin, bu nedenle hiçbir dayanağı yoktur ve ravilerinin güvenilir olmasına rağmen hadis sahih kabul edilemez. Böyle bir aşırılık, “hadis inkarcıları” diye bir grubun ortaya çıkmasına neden olmuştur. İzah için bkz. Resail ve Mesail adlı eserim. cilt: 2, sh. 35-39

  1. Orjinal metin şu anlama gelir: “Başları üzerinde geri döndürüldüler.” Bazı müfessirler bu ifadenin “utançtan başlarını öne eğdiler” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat bu yorum konunun bütünlüğüne ve metnin ifadesine uymamaktadır. Bu ifadenin en doğru yorumu şu olsa gerek: “Kavmi, İbrahim’in cevabını düşündüklerinde, kendilerini kimin kırdığını bile söylemeye güç yetiremeyen güçsüz putları ilâh edindikleri için hatalı olduklarını fark ettiler. Fakat hemen sonra düşüncelerini saptıran inatçılık ve cehalete kapılıp tekrar eski sapıklıklarına döndüler.”

66 Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapmaktasınız?”

67 “Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?”

68 Dediler ki: “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.”

69 Biz de dedik ki: “Ey ateş, İbrahim’e karşı soğuk ve esenlik ol.”62

70 Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.

71 Onu ve Lut’u63 kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.64

72 Ona İshak’ı armağan ettik, üstüne de Yakub’u;65 her birini salihler kıldık.

73 Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.66

AÇIKLAMA

  1. Bu, Kur’an’da açıkça değinilen mucizelerden biridir. Fakat buna rağmen böyle bir mucizenin olmadığını “ispatlamaya” çalışanlar da vardır. Bu ayetlere göre (68-70) İbrahim (a.s) diri diri ateşe atılmakla tehdit edilmiş ve yanan alevlerin içine fırlatılmıştır, fakat Allah ateşe İbrahim’e serin ve esenlik olmasını emretmiştir. Kur’an’daki bu apaçık ifadelere rağmen bu insanlar yine de böyle bir mucizeyi reddederler, çünkü onlara göre Allah bile fizik kurallarını aşamaz. Bunlar bu mucizelerin, çağdaş rasyonalistlere çekici gelmeyeceğini ve bu nedenle fizik kurallarına uygun bir şekilde tefsir edilmesi gerektiğini söylerler. Fakat onlar, Kur’an’a göre Allah’ın herşeye kadir olduğunu ve O’nun “bilim” ile açıklanmayan olağanüstü şeyler yapabileceğini unutuyorlar. Bu nedenle Kur’an’ı, bahsettikleri rasyonalizme uydurmağa çalışmayıp ya onu olduğu gibi kabul etmeli ya da reddetmelidirler. Bkz. izah için Ankebut an: 69
  2. Kitab-ı Mukaddes’e göre İbrahim’in (a.s) Haran ve Nahor adında iki kardeşi vardı. Lut (a.s) Haran’ın oğluydu (Tekvin: 11:26) ve İbrahim’e (a.s) inanan tek insandı. Bkz. Ankebut: 26
  3. “Bereketli yer” ile hem maddi hem de manevi değere sahip olan Suriye ve Filistin toprakları kastedilmektedir. Burası dünyadaki en verimli bölgelerden biriydi ve ikibin yıldan beri dünyanın diğer bölgelerine nazaran birçok peygamberle şereflendiriliyordu.
  4. Yani “Oğlunu ve torununu da peygamber kıldık.”
  5. İbrahim’in (a.s) hayatı ile ilgili bu önemli olaya Kitab-ı Mukaddes’te hiç değinilmemektedir. Hatta onun Irak’taki hayatıyla ilgili hiçbir şeye Nemrut’la, babasıyla ve bütün kavmiyle çatışmasına, putperestliği ortadan kaldırma çabalarına, sonunda memleketinden zorla çıkmasına neden olan ateşe atılması olayına, Kitab-ı Mukaddes’in hiçbir yerinde rastlanmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes sadece onun memleketinden göç edişine, ona da sanki sadece bir aile maişeti için bir yerden bir yere göç ediyormuş gibi değinir. Kur’an’la Kitab-ı Mukaddes arasında ilginç bir fark daha vardır. Kur’an’a göre bir müşrik olan İbrahim’in (a.s) babası, oğlunu cezalandıranların en başında geliyordu, fakat Kitab-ı Mukaddes daha değişik bir olay anlatır:

“Terah’ın zürriyetleri bunlardır. Terah Abram’ın Nahor’un ve Haran’ın babası oldu ve Haran, Lut’un babası oldu. Haran doğduğu memlekette, Keldanilerin Ur şehrinde babası Terah’ın önünde öldü. Abram ve Nahor kendilerine eşler aldılar. Abram’ın karısının adı Sara ve Nahor’un karısının adı Milka idi. O Milka’nın babası ve İska’nın babası olan Haran’ın kızı idi. Ve Sara kısırdı. Onun çocuğu olmazdı. Ve Terah oğlu Abramı, Haran’ın oğlu olan torunu Lut’u oğlu Abram’ın karısı olan gelini Sara’yı alıp Kenan diyarına gitmek üzere Keldanilerin Ur şehrinden onlarla çıktı. Ve Haran’a gelip orada oturdular. Terah’ın günleri 205 yıl oldu ve Terah Haran da öldü.” (Tekvin 11: 27-32)

“Ve Rab Abram’a dedi: “Memleketinden akrabanın yanından ve babanın evinden sana göstereceğim memlekete (Kenan’a) git. Seni büyük bir millet yapacağım. Seni mübarek kılacağım ve senin adını yücelteceğim: Sen de mübarek olacaksın. Seni mübarek kılanları mübarek kılacağım, sana lanet edene lanet edeceğim ve yeryüzünün bütün kabileleri sende mübarek olacaktır.” (Tekvin 12: 1-3).

Burada Hz. İbrahim’e niçin bu kadar iltifat edildiği nedense belirtilmemiştir.

Talmut ise İbrahim’in (a.s) Irak’da kaldığı sürece yaşadığı olaylarla ilgili bir kaç ayrıntıya yer verir. Bunlar genellikle Kur’an’daki ayrıntılara uyar, fakat bazı önemli olaylarla ilgili çok büyük çelişkiler vardır. Hatta insan Talmut’ta anlatılan olayların karmakarışık ve faraziyelerle dolu olduğunu hisseder, oysa Kur’an’da anlatılan apaçıktır ve İbrahim’e (a.s) yakışmayacak hiçbir şey yoktur. Okuyucunun bu olayla ilgili Kur’an’ı açıklamayla Yahudi versiyonu arasındaki farkı anlaması için Talmut’da anlatılanları aşağıda özetliyoruz. Bu, aynı zamanda Kur’an’ın, Kitab-ı Mukaddes’ten ve Yahudi edebiyatından kıssalar aldığını düşünen kimselerin zihnindeki yanlış anlamayı da ortadan kaldıracaktır.

Talmut’a göre, “Kahinler, Abram’ın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız gördüler ve Nemrud’a Terah’ın evinde doğan çocuğu öldürmesini tavsiye ettiler. Kral çocuğu öldürmeye karar verdi, fakat Terah çocuğunu sakladı ve onun yerine bir hizmetçinin çocuğu öldürüldü. Bunun üzerine Terah karısını ve çocuğunu bir mağaraya sakladı, çocukla annesi orada on yıl yaşadılar.

Onbirinci yılda Abram, Terah tarafından Nuh’a götürüldü. Abram, Nuh ve oğlu Sam’ın gözetiminde 39 yıl yaşadı. Bu sırada Abram, kendisinden 42 yaş küçük olan yeğeni Sara ile evlendi. (Kitab-ı Mukaddes, Sara’nın Abram’ın yeğeni olduğuna değinmez, adı geçen yaş farkı ise 10 yıl olarak belirtilmiştir.) (Tekvin 11: 29; 17: 17).

Talmut daha sonra şöyle devam eder: “Abram 50 yaşına gelince Nuh’dan ayrıldı ve babasına geri geldi. Babasının bir putperest olduğunu ve evinde 12 aya tekabül eden 12 put bulunduğunu gördü. Babasını putperestlikten vazgeçirmeye çalıştı, fakat babası onu dinlemeyince İbrahim birgün evdeki bütün putları kırdı. Bunu gören Terah doğruca Nemrud’a gitti ve 50 yıl önce evinde doğan çocuğun ihanet ettiğini ve evdeki putları kırdığını söyledi. Bu konuda kralın hüküm vermesini istedi. Nemrut, Abram’ı sorguya çekti, fakat Abram’ın verdiği cevaplar, dosdoğru, kesin ve açıktı. Nemrud onu hapse attı ve meseleyi karar için meclise sundu. Meclis Abram’ın yakılarak öldürülmesi hükmünü verdi. Bunun üzerine bir ateş hazırlandı ve Abram ateşe atıldı. Kardeşi, aynı zamanda da kayınpederi olan Haran da ateşe atıldı. Nemrud, Terah’a doğduğu gün Abram’ın yerine neden başka bir çocuk öldürüldüğünü sormuş, o da bunu Haran’ın planlandığı cevabını vermişti. Bu nedenle Haran da yakılarak cezalandırıldı. Haran yanarak öldü, fakat insanlar Abram’ın alevlerin arasında hiçbir zarar görmeksizin yürüdüğünü gördüler. Nemrud’a bunu haber verdiklerinde o da bu olayı kendi gözleriyle gördü ve şöyle bağırdı: “Ey göklerin ilahının adamı! Ateşten çık ve yanıma gel.” Bunun üzerine Abram ateşten çıktı. Nemrud ona inananlardan biri oldu. Ve ona çok pahalı hediyeler verdi. Bundan sonra, Talmut’a göre Abram Irak’da iki yıl daha kaldı. Ta ki Nemrud korkunç bir rüya gördü ve kahinler Abram’ın onun krallığını yerle bir edeceğini, bu nedenle Abram’ı öldürmesi gerektiğini söylediler: Nemrud, Abram’ı öldürmek üzere adamlar gönderdi, fakat Abram, Nemrud’un kendisine verdiği Eleazar adındaki köleden onların planlarını öğrendi. Bunun üzerine Abram kaçtı ve Nuh’un yanına sığındı. Terah da onu orada ziyarete geldi. Baba ile oğul en sonunda o memeleketi terk etmeye karar verdiler, Nuh ve oğlu Sam de bu kararı desteklediler. Bunun üzerine Terah, oğlu Abram, torunu Lut, aynı zamanda torunu olan oğlunun karısı Sara ile birlikte Ur şehrini terk edip Haran’a gitti.” (H. Plano: The Talmut Selections, Londra, sh. 30-42.)

Mantıklı bir insan Talmut’un bu anlattıklarını okuduktan sonra, bu kitabın Kur’an’da anlatılan kıssalara kaynak teşkil ettiğini düşünebilir mi?

74 Lut’a da bir hüküm ve ilim67 verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavimdi.

75 Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.

76 Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman,68 biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ailesini büyük bir üzüntüden kurtardık.69

77 Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden ‘ona yardım edip-öcünü aldık.’ Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.

78 Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip-yayıldığı ekin-tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahidler idik.

79 Biz bunu (hükmü) Süleymana kavrattık, her birine de hüküm ve ilim verdik.70 Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik.71 (Bunları) Yapanlar biz idik.

80 Ve sizin için ona, zorlu-savaşınızda sizi korusun diye, ‘(madeni) giyim-sanatını’ öğrettik.72 Buna rağmen siz şükredenler misiniz?73

81 Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgâra (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi.74 Biz her şeyi bilenleriz.

AÇIKLAMA

  1. “Hükm” kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir. Yargı, hikmet, doğruyu yanlıştan ayıran ölçü ve Allah’tan gelen yetki anlamlarına gelir. “İlim”, ise vahyolunan gerçek bilgi anlamındadır. O halde “Lut’a hükm ve ilm verdik” ayeti, “Lut’u peygamber kıldık” anlamına gelir (Lut kıssası için bkz. A’raf: 80-84; Hud: 69-83; Hicr: 57-76 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar)
  2. Burada Nuh’un kavmini ıslah için elinden geleni yaptıktan sonra en sonunda yaptığı şu dua kastedilmektedir: “Rabbim, ben yenik düştüm bana yardım et.” (Kamer: 10 ve “Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma” (Nuh: 26)
  3. “Büyük sıkıntı” ile onların günahkar bir topluluk içinde yaşadıkları sıkıntılı hayat ve Tufan kastedilmiş olabilir. (Bkz. A’raf: 59-64; Yunus: 72-74; Hud: 25-48; İsra: 3 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar.)
  4. Bu olaya ne Kitab-ı Mukaddes’te ne de Yahudi eserlerinde değinilmemiştir. Müslüman müfessirlere göre bu olay şöyle meydana gelmiştir: Bir adamın davarları geceleyin başka bir adamın ekinine girmişti. Ekin sahibi Davud’a (a.s) şikayet etmiş, o da davarların tarla sahibine verilmesine hükmetmişti. Fakat Süleyman (a.s) bir görüşü kabul etmemiş ve ekinler eski haline gelinceye dek davarların tarla sahibinde kalması fikrini öne sürmüştü. Bununla ilgili olarak Allah: “Biz doğru hükmü Süleyman’a öğrettik” buyuruyor. Fakat hukukî yönden böyle bir meselenin İslâmî hükmünün de olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuda Rasûlullah’tan (s.a) rivayet olunan bir hadis yoktur. Bu nedenle fakihler bu konuda farklı görüşler öne sürmüşlerdir.

Fakat ele alındığı çerçeve içinde bu olayın, peygamberlerin de, Allah vergisi güç ve yeteneklerine rağmen sadece birer insan olduklarını vurgulamak için anlatıldığına dikkat edilmelidir. Bu olayda her ikisi de peygamber oldukları halde, Allah Hz. Süleyman’a gösterdiği doğru yolu, Hz. Davud’a (a.s) göstermediği için o yanılmıştı. Bundan sonra gelen bölümlerde her ikisinin sahip oldukları harika yetenekler; bunların Allah tarafından verildiğini, kimseyi ilâh kılmadığını göstermek için anlatılmaktadır.

Bu ayetten, bir mesele de iki yargıç farklı hükümler verdiğinde, sadece birisinin hükmü doğru olduğu halde her ikisinin de hüküm verme yetkisine sahip olmaları şartıyla ikisinin de doğru kabul edileceklerini öğreniyoruz. Peygamber (s.a) aynı ilkeyi daha açık bir şekilde ifade etmiştir. Buhari’de Amr İbn el-As’ın rivayet ettiği hadiste Peygamber’in (s.a) şöyle dediği nakledilmektedir: “Eğer bir yargıç doğru hükme varabilmek için elinden gelen çabayı harcarsa, doğru hüküm verdiğinde iki sevap, yanlış hüküm verdiğinde ise bir sevap kazanır. Ebu Davud ve İbn Mace’de Bureyde’den rivayet edilen bir hadiste de Peygamber’in (s.a) şöyle dediği nakledilmektedir. “Yargıçlar üç çeşittir ve sadece bir tanesi cennettedir. O da Hakkı kabul eden ve ona göre hüküm verendir. Diğer taraftan hakkı bildiği halde, ona aykırı hüküm veren ile yeterli bilgi ve yetkisi olmadığı halde hüküm mevkiinde oturan kimse ise cehennemdedir.”

  1. Metindeki ifadeden “Dağların ve kuşların” Davud’a (a.s) boyun eğdirilmediği, bilakis Allah’ı tesbihte ona katıldıkları anlaşılmaktadır. Bu, Sad Suresi 18-19. ayetlerle de desteklenmektedir: “Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah onunla (Davud) birlikte bizi tesbih ederlerdi. Toplanıp gelen kuşları da. Hepsine onunla birlikte bizi tesbih edin diye emrettik, kuşlara da aynısını emrettik.” Bu ayetin şu anlama geldiği görüşündeyiz: “Davud (a.s) güzel ve tatlı sesi ile Allah’ı zikr edip tesbih ettiğinde dağlar onun güzel sesini yankılandırıyor, kuşlar da çevresine toplanıyor ve bu manzara çok etkileyici oluyordu.” Bu görüş şu hadisle de desteklenmektedir:

Güzel bir sese sahip olan Ebu Musa el-Eşari (r.a) Kur’an okurken oradan geçen Peygamber (s.a) ayakta durup uzun bir süre onu dinlemiş ve o Kur’an okumayı bitirdiğinde: “Bu adama Davud’un güzel sesinden bir parça verilmiş’ demiştir.”

  1. Sebe Suresi, 10-11. ayetlere göre bu olay şöyledir: “… ve ona demiri yumuşattık (ve şöyle emrettik): “geniş zırhlar yap ve onları düzenli bir biçime sok”. Bu, Allah’ın Davud’u (a.s) demiri kullanmada usta kıldığını ve özellikle korunma amacıyla ona zırh yapma sanatını öğrettiğini gösterir. Bu gerçek, arkeolojik ve tarihi araştırmalarla da desteklenmektedir. Çünkü bu araştırmalara göre demir devri M.Ö. 1200 ile 1000 yılları arasında başlamıştır ve bu da Davud’un (a.s) yaşadığı dönemdir. İlk önce Suriye ve Anadolu’da M.Ö. 2000-1200 yılları arasında yaşayan Hititler, demiri eritip şekil vermek için bir metod icad etmişler, fakat bunu diğer insanlardan gizlemişler, bu nedenle de demir yaygın bir kullanıma geçmemiştir. Daha sonra Filistiler bunu keşfetmiş fakat yine bir sır olarak saklamışlardı. Hükümdar Seul’den (Talut) önce İsrailoğulları’nın Hititler ve Filistiler’e defalarca yenilmelerinin nedeni karşılarındakinin savaşlarda demiri kullanmasıydı.

M.Ö. 1020’de Talut, Allah’ın emri ile İsrailoğulları’nın hükümdarı olduğunda (M.Ö. 1004-965) sadece tüm Filistin’i ve Ürdün’ü değil, Suriye’nin bir bölümünü de İsrail krallığına kattı. İşte o zaman Hititlerin ve Filistilerin bu kadar gizledikleri zırh yapımı sırrı açığa çıktı ve demirden günlük ucuz eşyalar bile yapılmaya başlandı. Filistinin güneyinde demir madenleri bakımından zengin bir bölge olan Edom’da yapılan yeni arkeolojik kazılar, demir eritme ve şekil verme işleminde kullanılan ocakları açığa çıkarmıştır. Akabe Körfezi’nde, Elat’ın yakınlarında, Süleyman (a.s) zamanında bir liman olan “Ezion-Geber”de yapılan kazılarda açığa çıkan bir ocağın, bu günkü modern eritme fırınlarında kullanılan ilkelere uygun bir şekilde inşa edildiği sanılmaktadır. O halde Davud’un (a.s) bu keşfi ilk önce savaş gayesi ile kullanılmış olması doğaldır. Çünkü kısa bir süre öncesine kadar hükümdarlığının çevresinde yaşayan Kenanlılar halkını rahatsız ediyorlardı. Kitab-ı Mukaddes’de Davud’un (a.s) savaşta kullanılmak üzere demiri eritme ve kullanmada usta olduğunu belirtir. (Bkz. Yeşu, 17: 16 Hakimler, 1: 19, 4: 2-4)

  1. Davud (a.s) hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Bakara 251, İsra: 55 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar)
  2. Bu, Sebe Suresi, 12. ayette de açıklanmıştır. “Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü de bir ay olan rüzgara boyun eğdirdik”. Sad Suresi, 36. ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Böylece biz rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakca eserdi.” O halde rüzgar Süleyman’ın (a.s) emrindeydi ve o, bir aylık uzağa deniz seferleri düzenliyebiliyordu. Çünkü rüzgar onun gemileri için istediği yönde esiyordu.

Kitab-ı Mukaddes’de Süleyman’ın (a.s) büyük bir deniz ticareti geliştirdiğini kaydeder. (I Krallar, 10: 22) Bir taraftan onun ticaret gemileri Kızıldeniz boyunca Ezion-Geber’den Yemen’e ve diğer doğu ve güney ülkelerine gidip geliyor, diğer taraftan Tarsis adı verilen donanması Akdeniz’de batı ülkelerine seyahat ediyordu. Edon’da Akabedeki maden ocaklarından çıkarılan bakır ve demirleri eritmek ve işlemek için Ezion-Geber’de onun kurduğu fırın, bugün yapılan arkeolojik araştırmalar tarafından da doğrulanmaktadır. Bu eritilmiş demir ve bakır, başka faydalarının yanı sıra gemi yapımında da kullanılıyordu. Kur’an bu konuya şöyle değinmektedir: “Erimiş bakır madenini ona (Süleyman’a) sel gibi akıttık.” (Sebe: 12)

Rüzgarın ona boyun eğdirilmesi konusuna gelince, bu Allah’ın lütfu ile rüzgarın yönünün hep Süleyman’ın (a.s) gemilerinin gideceği yöne esmesi -ki o dönemde gemiler tamamen rüzgara bağlı olarak hareket ediyorlardı- anlamına gelebilir. Fakat 81. ayette geçen “Onun emriyle eserdi” ifadesini zahiri anlamda olduğu gibi kabul etsek de bir sakıncası yoktur. Çünkü Allah, kullarından dilediğine böyle güçler verebilir.

82 Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik.75

83 Eyup76da; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: “Şüphe yok, bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.”77

84 Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik;78 ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.79

85 İsmail, İdris80 ve Zü’l-Kifl,81 hepsi sabredenlerdendi.

86 Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih olanlardandı.

87 Balık sahibi (Zünnun yani Yunus’u da);82 hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki,83 kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı.84 (Balığın karnındaki) Karanlıklar için de:85 “Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten de ben zulmedenlerden oldum” diye çağrıda bulunmuştu.

AÇIKLAMA

  1. “Şeytanların” boyun eğmesi olayı, Sebe Suresi, 12-13. ayetlerde açıklanmıştı. Bu ayetler, Süleyman (a.s) için çalışan şeytanların ve cinlerin insanlardan tamamen farklı bir yapıya sahip olduklarını göstermektedir. Nitekim Araplar, cinlerin gaybın ilmine vakıf olduklarına inanırlardı. Ayrıca bizzat cinlerin kendileri de gaybın ilmini bildikleri zannı içindeydiler. Bu ayetleri önyargısız okuyan herhangi bir kimse buradaki cin ve şeytanların ne tür bir niteliğe sahip mahluklar olduklarını açıkça görür. İşte Arapların gaybın ilmine vakıf sandıkları cinler bunlardı. Bu nedenle, bazı çağdaş müfessirlerin yaptığı gibi bunların “insan” olduğu sonucuna varmak için Kur’an’ın anlamını saptırmak doğru değildir. Kur’an’daki ifade tarzından ve bu ifadenin yer aldığı konunun akışından bahsedilen cinlerin insan olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer bunlar insan olsalardı, bu sadece Süleyman’a (a.s) lutfedilmiş bir nimet olamazdı. Çünkü o zamana dek insanlar Mısır’daki piramitler gibi dev yapılar inşa etmişlerdi bile.
  2. Eyyûb’un (a.s) kim olduğu, yaşadığı dönem ve mensup olduğu millet konusunda birçok farklı görüş vardır. Bazı müfessirler onun İsrailoğulları’ndan olduğunu, bazıları Mısırlı olduğunu, bazıları Hz. Musa’dan önce yaşayan veya Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s) zamanında yaşayan bir Arap olduğunu söylerler. Bütün bu tahminler, Kur’an’a muhalif ve kendi içinde çelişkilerle dolu olan Eyyub kitabına dayandırıldığı için onun hakkında hiçbir kesin fikir öne sürülemez. Fakat daha güvenilir eserler olan İşaya kitabına (M.Ö. 8.yy) ve Hezekiel kitabına (M.Ö. 6. yy) göre Eyyub M.Ö. 9.yy veya daha önce yaşamıştır. Milliyetine gelince adının geçtiği Nisa: 163 ve En’am: 84’deki konunun akışından onun bir İsrailî olduğu tahmin edilebilir. Hz. Vehb İbn Münebbih’e göre o Hz. İshak’ın (a.s) oğullarından biri olan Esau’nun torunlarından olabilir.
  3. Duanın sözleri çok ilgi çekicidir. Eyyub (a.s) çektiği sıkıntıdan bahseder, fakat Rabbine: “Sen merhametlilerin en merhametlisisin” demekten başka bir şey söylemez. Bu, onun sabırlı, soylu ve mutmain olan kişiliğinin bir göstergesidir.
  4. Eyyub’un (a.s) hastalığının nasıl iyileştirildiği Sad Suresi, 42. ayette anlatılmaktadır: “Ayağını yere vur. İşte yıkanılacak ve içilecek serin bir su” bundan, onun ayağını yere vurur vurmaz oradan bir suyun fışkırdığı anlaşılmaktadır. O bu sudan içmiş, onunla yıkanmış ve hemen sonra hastalığından kurtulmuştur. Tedavinin şekli bizi onun bir deri hastalığından muzdarip olduğu fikrine götürmektedir. Bu fikir Kitab-ı Mukaddes tarafından da desteklenmektedir.” Şeytan Rabbin önüne çıktı ve Eyyub’u ayağının tabanından tepesine kadar kötü çıbanlarla vurdu.” (Eyyub 2:7)
  5. Eyyub’un (a.s) Kur’an’da anlatılan yüce kişiliği ile Kitab-ı Mukaddes’te anlatılan Eyyub’u karşılaştırmakta fayda vardır. Kur’an onu bir sabır ve dayanıklılık abidesi ve Allah’a ibadet edenlere mükemmel bir örnek olarak sunar. Fakat onun Eyyub kitabında sunulan genel karekteri, Allah’a karşı şikayetlerle dolu bir adamın karakteridir: “Doğmuş olduğum gün yok olsun, Rahimde bir erkek peyda oldu diyen gece de yok olsun. Günü lanetleyenler ona lanet etsinler… Çünkü anam rahminin kapılarını kapamadı ve gözlerinden sıkıntıyı saklamadı. Ben niçin doğunca ölmedim, rahimden çıkınca son soluğumu vermedim?” (Eyyub: 3)…. “Keşke kederim bir kere tartılsa ve felaketimle beraber teraziye konsa… çünkü Kadir’in okları içimdedir, ruhumun onların zehrini içmede Allah’ın dehşetleri bana karşı cenge dizildiler.” (Eyyub: 6)…. “Suç ettimse, sana ne ettim ey insan gözcüsü? Niçin beni kendine hedef ettin ve ben kendime bir yük oldum? Niçin günahımı bağışlamaz, fesadımı da gidermezsin?” (Eyyub, 7: 20-21).

Üç arkadaşı onu teselliye ve sabretmesini tavsiye etmeye çalışırlar, fakat o ümitsizlik içinde şöyle der: “Canım hayatımdan bıktı… Ruhumun çektiği acı ile söyleyeyim” (10:1)… “Ben bunlara benzer çok şeyler işittim, hepiniz yorgunluk veren tesellicilersiniz.” (16: 2)…. “Ve bu üç kişi artık Eyyub’a cevap vermekten vazgeçtiler… O zaman Elihu’nun öfkesi alevlendi… Eyyub’a karşı… çünkü o kendisini Allah’tan ziyade haklı çıkarmakta idi.” (32: 1-3) Fakat o da Eyyub’u teselli etmeyi başaramadı. Bunun üzerine Rab kendisi geldi, Onun üç arkadaşını ve Elihu’yu suçladı, Eyyub’u azarladı ve daha sonra onu affetti, kabul etti ve ona lutfetti.” (Bab: 41 ve 42)

Bu kitabın ilk iki babında Eyyub Peygamber’in Allah’dan korkan doğru ve mükemmel bir insan olarak gösterilmesi daha sonraki bölümlerde ise sanki şeytanın onun hakkındaki tahminleri doğru ve Allah’ın ondan beklediği iyi kulluk yanlış çıkmış gibi bir şikayet ve isyan timsali olarak sunulması çok ilginçtir. Bu nedenle, bu kitap, kendisinin ne Allah’ın ne de Eyyub’un (a.s) sözü olmadığının, bilakis sonraları başka birisi tarafından yazılıp Kitab-I Mukaddes’e dahil edildiğinin apaçık bir delilidir.

  1. Açıklama için bkz. Meryem Suresi, an: 33.
  2. “Zü’l-Kifl”, bu salih adamın ismi değil, lakabıdır ve “nasib ve kısmet sahibi” anlamına gelir. Fakat burada dünyevi zenginliği değil, onun üstün kişiliğini ve ahiretteki derecesini kastetmek için kullanılmıştır. Bu zat yine aynı adla Sad Suresi, 48’de anılmıştır. Onun kimilği ve mensup olduğu millet hakkında birçok farklı görüşler vardır. Bazıları onun Zekeriyya olarak kabul etmişlerdir (fakat bu görüş doğru değildir, çünkü 89. ayette Zekeriyya ayrıca anılmaktadır.) Bazıları onu İlyas, Nuh’un oğlu Yeşu veya Elyasa olduğu fikrini öne sürmüşlerdir. Fakat bu da yanlıştır, çünkü Sâd Suresi, 49. ayette Elyasa ve Zü’l-Kifl farklı kimseler olarak anılmaktadır. Bazıları onun Eyyub’un (a.s) kendinden sonra peygamber olan Bişr adındaki oğlu olduğunu söylerler.

Alleme Alusî şöyle der: “Yahudiler onun, İsrailoğulları’nın esareti sırasında (M.Ö. 597) Peygamber tayin edilen ve vazifesini Habur ırmağı yakınlarında bir bölgede yapan Hezekiel olduğunu iddia ederler.”

Bu birbirine karşıt fikirler aslında hiçbir şey ifade etmezler. Fakat çağdaş müfessirler, hakkında inandırıcı bir delil olmamasına rağmen onun Hezekiel olduğu görüşünü kabul etme taraftarıdırlar. Bu görüş mantıklı görünmektedir, çünkü ayette geçen “O sabreden salihlerdendi ve ona lutfettik” ifadesi Hezekiel kitabınca da desteklenmektedir. O da İsrailoğulları’ndan aldığı esirleri Irak’taki Habur ırmağı yakınlarında Tel-abib’e yerleştiren Bahtunnasır’ın Kudüs’ü fethettiğinde aldığı esirlerden biriydi. M.Ö. 594’de en fazla 30 yaşındayken Hezekiel’e peygamberlik verildi ve o tam 22 yıl boyunca gerek esaretteki İsrailoğulları’na gerekse zalim yönetici ve adamlarına Allah’ın mesajını tebliğ etti. Görevinin 9. yılında “gözlerinin sevgilisi” diye adlandırdığı karısı öldü, fakat o ertesi gün karısının ölümüne ağlamaya gelenleri Allah’ın gazabı ve gelecek olan azabla korkuttu. (Bab 24: 15-27) Kitab-ı Mukaddes’deki Hezekiel kitabı, doğru ve ilâhî kaynaklı olduğu anlaşılan yazılardan biridir.

  1. Yani Yunus, “Zün-nun” sözlük anlamı olarak “balık sahibi” anlamına gelir, Yunus’a bu ad verilmiştir. Çünkü Allah’ın emriyle Onu bir balık yutmuştu. (Bkz. Saffat: 142 ve an: 77-85, Yunus 98 an: 98-100)
  2. Yunus (a.s), hicret için Allah’dan emir gelmeden kavminden ayrılmıştı.
  3. O, Allah’ın azabına uğrayacak olan bu beldeden ayrılması gerektiğini düşünmüştü. Bu davranış aslında başlı başına bir günah teşkil etmez, fakat bir peygamberin Allah’ın izni olmaksızın gönderildiği yeri terketmesi günahtır.
  4. “Karanlıklar..”: Balığın içindeki ve onun dışındaki denizin karanlıklarından.

88 Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.

89 Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: “Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.”

90 Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya’yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık.86 Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.87

91 Irzını koruyan (Meryem);88 biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, 89 onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.90

92 Gerçek şu ki, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.

AÇIKLAMA

  1. Karısını islah ettik. “Karısının kısırlığını tedavi ettik.” “Sen varislilerin en iyisi” olduğun için bana çocuk vermesen de üzülmem. (Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Al-i İmran: 37-41; Meryem: 2-14 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar.)
  2. Peygamber kıssalarının neden burada anlatıldığına bir göz atmamızda fayda vardır:

1) Zekeriyya’nın (a.s) kıssası, bütün peygamberlerin birer insan ve Allah’ın kulları olduklarını ve ilahlıkta hiçbir payları bulunmadığını vurgulamak için anlatılmıştır. Onlar başkalarına çocuk bahşetme kudresine sahip değildirler. Çünkü kendileri de çocuk sahibi olabilmek için Allah’a dua etmek zorundadırlar.

2) Yunus peygamberin kıssası, onun gibi büyük bir peygamberin bile Allah’ın vahyine aykırı bir davranışta bulunması sebebiyle yargılanacağını göstermek için anlatılmıştır. Fakat o tevbe ettiğinde Allah, lutfu ile onu balığın karnından sağ-salim çıkarmıştır.

3) Eyyub’un (a.s) kıssası, peygamberlerin bile zor deneme ve sınavlardan geçirildiklerine, onların da, değil başkalarının hastalıklarını iyileştirmek, kendi sağlıkları için bile Allah’a dua etmek zorunda kaldıklarını göstermek için anlatılmıştır.

Bunların yanısıra vurgulanmak istenen önemli bir gerçek de, bütün peygamberlerin Tehvid’e olan imanlarıdır. İşte bu nedenle onlar ihtiyaç ve istekleri için yalnızca bir tek olan Allah’a dua etmişlerdir. Onlar sınavlarla karşılaşmış olmalarına rağmen, Allah onlara yardım etmiş ve dualarını kabul edip doğa üstü, olağan dışı şekillerde gerçekleştirmiştir.

  1. Yani, “Meryem” (Allah’ın selamı onun üzerine olsun)
  2. İsa’nın (a.s) doğumunun Adem’inkinden (a.s) farklı olmadığına dikkat edilmelidir. Çünkü her iki durumda da Arapça metindeki ifadeler aynıdır. (Bkz. Sâd: 71-72) Bunun yanı sıra 91. ayette İsa Mesih’in doğuşu anlatılırken hemen hemen aynı kelimeler kullanılmıştır. (Bkz. Nisa 171 ve Tahrim: 12) Bizzat Allah, Hz. İsa’nın yaratılışının Adem’in yaratılışı gibi olduğunu bildirmiştir. “Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “ol” dedi, o da hemen oluverdi.” (Al-i İmran: 59). Bu ayetlerin ışığında Allah’ın “Ona ruhumuzdan üfledik” gibi sözleri mucizevî doğumlar için kullandığı sonucuna varabiliriz. (Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Nisa Suresi an: 212-213.)
  3. Yani, “Anne ve oğul Allah’ın ortakları değildi, İlahlıkta bir payları da yoktu, bilakis onlar Allah’ın ayetlerinden birer ayetti.” (Bkz. Meryem, an: 21, Müminun an: 43.)

93 Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar);91 hepsi bize döneceklerdir.

94 Artık kim, bir mü’min olarak salih olan amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak nankörlük) küfran yoktur. Şüphesiz biz, onun yazıcılarıyız.

95 Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkânsız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.92

96 Yecuc ve Mecuc(un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler;

97 Gerçek olan va’d yaklaşmıştır,93 işte o zaman, küfre sapanların gözleri yuvalarından fırlayacak: “Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zulme sapmıştık” (diyecekler).94

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetle hitap tüm insanlaradır ve şu anlama gelir: “Ey insanlar, aslında siz bir tek topluluksunuz (ümmet), bir tek dininiz var ve bütün peygamberler aynı imanı tebliğ etmişlerdir. O da şudur: “Bütün insanların Rabbi Allah’dır. O halde insanlar sadece O’na ibadet etmelidirler”

Fakat daha sonraları insanlar inancı saptırmışlar ve sevdikleri, hoşlandıkları yeni şeyler icat edip bunları İlah kabul etmişler ve bu inancın içine kendi teori, arzu ve isteklerini karıştırmışlardır. Bu da sayısız topluluk (ümmet) ve dinlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle şu peygamber şu dinin, bu peygamber öbür dinin kurucusudur, diye belirlemelerde bulunmak tamamen yanlıştır. Zaman içinde çeşitli dönemlerde birçok dinin ortaya çıkmış olması, bu farklılıkları peygamberlerin meydana getirdiğini göstermez. Şu bir gerçektir ki, Allah’ın Rasulleri’nin farklı dinler icat etmiş ve kendilerine inananlara Allah’tan başkalarına tapmalarını öğretmiş olması imkansızdır.

  1. Bu ayet (95) üç şekilde tefsir edilebilir:

1) Allah’ın azabı ile helâk olan bir topluluk, artık ikinci defa veya yeni bir hayat süremez.

2) Bu felaketten sonra artık bu topluluğa ikinci bir denenme fırsatı verilmez ve hemen nihai hüküm için Allah’ın huzuruna çıkarılırlar.

3) Bir topluluk isyan, haksızlık ve günahta son sınırları da aşar ve Allah o topluluğu helak etme emrini verirse bu topluluğa artık tevbe etme şansı verilmez. Çünkü böyle bir topluluk artık doğru yola dönemez.

  1. Ye’cuc ve Me’cuc hakkındaki ayrıntılı bilgiler için bkz. Kehf Suresi, an: 62 ve 69. Ye’cuc ve Me’cuc açılacaktır, yani onlar kafesten salıverilen bir av hayvanı gibi yeryüzüne dağılacaklardır.

“Gerçek Vaad” kıyamet günü meydana gelecektir ve Ye’cuc ve Me’cuc’un görünmesi de onun işaretlerinden biri olacaktır. Müslim’de Huzeyfe b. Esîd el-Gifari’den rivayet edilen bir hadise göre Peygamber (s.a) şöyle demiştir: “Şu on işaret görülmedikçe kıyamet kopmayacaktır: 1) Duman, 2) Deccal 3) Dabbet ül-Arz 4) Güneşin batıdan doğması 5) Meryem oğlu İsa’nın gelmesi 6) Ye’cuc ve Me’cuc’un çıkması 7-9) Birincisi doğuda, ikincisi batıda, üçüncüsü de Arabistan’da olmak üzere üç kara çökecek. 10) Yemen’de insanları mahşer meydanına toplayacak büyük bir ateşin ortaya çıkması.” Başka bir hadiste de Peygamber (s.a) Ye’cuc ve Me’cuc’un ortaya çıkmasından sonra kıyametin çok yakın olacağını, nasıl hamile bir kadın gününü tamamladığında akşam sabah doğum yapması beklenirse kıyametin de hemen kopmak üzere olacağını bildirmiştir. Fakat Kur’an’da ve Hadisler’de Ye’cuc ve Me’cuc’un ortaya çıkacağına değinilen yerler onların hep birden insanların üstüne çullanıp çullanmayacağı konusunu açıklığa kavuturmaz. Belki de onlar Kıyamete yakın bir zamanda birbirleriyle çarpışacaklar, bu karşılıklı savaşta evrensel bir felaket ve helâka sebep olacaklardır.

  1. “Biz bundan gaflet içindeydik” sözleri bir tür özürü ifade eder. Yani “Peygamberler bizi kıyamet günü ile uyardılar. Fakat biz zalimlerdendik ve bu uyarıya hiç kulak asmadık.”

98 Gerçekten siz de, Allah’ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız.95

99 Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.

100 Orda kendileri için, ‘kemikleri çatırdatan inlemeler’ vardır.96 Onlar orda işitmezler de.

101 Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte onlar, ondan uzaklaştırılmış olanlardır.97

102 Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.

103 Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz98 ve: “İşte bu sizin gününüzdür, size va’dedilmişti” diye melekler onları karşılayacaklardır.

104 Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaidtir. Hiç tartışmasız, biz yapıcılarız.

AÇIKLAMA

  1. Rivayet edilen hadislerden, Abdullah bin ez-Zeb’ara’nın bu konuda “Bu ayete göre sadece bizim putlarımız değil, İsa ‘a.s), Uzeyr ve melekler de Cehennemin yakıtı olurlar, çünkü onlara da ibadet edilmiştir.” diyerek itiraz ettiğini öğreniyoruz. Peygamber (s.a) buna karşı şu cevabı vermiştir: “Evet, Allah yerine kendisine ibadet edilmesini kabul eden herkes, kendisine ibadet edenlerle birlikte Cehenneme girecektir.” Bununla Peygamber (s.a) şöyle demek istiyordu: “İsa (a.s) Uzeyr (a.s) ve meleklerin cehenneme girmeleri için hiçbir sebep yoktur, çünkü onlar hiç bir zaman Allah yerine kendilerine ibadet edilmesini kabul etmemişlerdir ve bu konuda hiç bir sorumlulukları yoktur. Bilakis onlar insanlara yalnızca Allah’a ibadet etmeyi öğretmişlerdir.” Elbette ilah olmaya çalışan ve başkalarının şirkine ortak olanlar, kendilerine ibadet edenlerle birlikte cehennemi boylayacaklardır. Aynı şekilde başkalarını Allah’tan başka ilâh edinmeye teşvik edip yönelten kimseler de cehenneme gireceklerdir. Şeytan bu sınıfa dahildir. Çünkü o insanları putlara tapmaya yöneltir. O halde Allah’tan başkasına itaat edip onu ortak koşan kimseler aslında Şeytan’ı ilahlaştırmaktadırlar. Bunun yanısıra taş veya tahtadan yapılmış putlar ve diğer şirk araçları da müşriklerle birlikte cehenneme atılacaklardır. Böylece müşrikler, taptıkları putların kendileri için şefaatçi olacakları yerde çektikleri azabı artırıcı rol oynadıklarını göreceklerdir.
  2. “Zefîr” kelimesi aşırı sıcak, çok çalışma veya yorgunluk sebebiyle “zor nefes alma” anlamına gelir.
  3. Bunlar, bu dünyada iken iyi ve doğru davranışlarda bulunan kimselerdir. Allah onlara azabdan uzak olacaklarına ve kurtuluşa ereceklerine dair söz vermiştir.
  4. Yani, “bütün insanların toplanıp Allah’ın huzuruna götürülecekleri an, herkes için çok korkunç bir andır. Fakat salih kimseler çok rahattırlar, çünkü herşey onların bekledikleri şekilde gerçekleşmektedir. Onların imanları ve bu dünyada iken yaptıkları iyi işler, Allah’ın rahmeti ile onları, teskin etmeye gelir. Üzüntü ve keder yerine onlar, kendilerine vadedilen mükafatları elde etme ümidiyle doludurlar.”

105 Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: “Hiç şüphesiz Arz’a salih kullarım varisçi olacaktır” diye yazdık.

106 Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur’an’da) ‘açık bir mesaj’ (veya gerçek bir çıkış yolu) vardır.99

107 Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.100

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetin tefsiri konusunda çok büyük yanlış anlamalar ortaya çıkmıştır. Bazıları bu ayeti Kur’an’ın mesajına ters düşecek bir şekilde tefsir etmişlerdir. Onlara göre ayet şu anlama gelir: “Yeryüzünün kaynaklarına, mülküne bu dünyada sadece salih kimseler varis olur. Allah sadece bu kimselere lütuf ve fazlını verir.” Daha sonra bu formülü ters bir şekilde uygulayıp, yeryüzüne varis olma lütfunun “iyi kul” ile “kötü kul”u ayırt etme konusunda tek kriter olduğu sonucuna varırlar. İyi kullar yeryüzüne hakim olan kimselerdir, kötü kullar ise bu mirastan mahrum bırakılanlardır. Fakat bu formülü tarihi perspektife uyguladıklarında, geçmişte ve günümüzde yeryüzüne varis olanların çoğunlukla kafirler, müşrikler, ateistler ve ahlaksız kimseler olduklarını görürler ve bunlar da Kur’an’ın ortaya koyduğu kriterle sınandıklarında salih kimseler değillerdir. Nemrud’dan Firavun’a ve günümüz çağdaş despotlarına dek yeryüzüne varis olanlar kafirlerdir. Allah’ın düşmanlarıdır ve Kur’anî anlamda iyi (salih) kimseler değillerdir. Bu formülü kabul edenler böyle bir durumla karşılaşınca “salih” (iyi) kavramında bir yanlışlık olduğunu ve bu kavramın, Ebu Bekir es-Sıddık ve Ömer Faruk gibi halifeler veya Cengiz ve Hulagu olsun yeryüzüne varis (hakim) olan herkesi kapsayacak ve herkese uyacak bir şekilde genişletilmesi gerektiğini iddia etmeye başlarlar. Bu araştırma onları Darwin’in güçlü ve uygun olanın yaşaması teorisine götürür ve onlar uygun ile “salih”in eş anlamlı olduğunu farz ederler.

“Salih”in bu yeni tanımına göre ifade şu anlama gelecektir: “Ülkeleri askeri güçle ele geçirip fethetmeye muktedir olan ve yeryüzü kaynaklarını sömürebilen kişi veya kişiler grubu ‘Allah’ın iyi kulu’dur ve onun başarısı başka insanların takip etmesi gereken bir doğruluk ve ibadet mesajı ve kriteridir. Sonuç olarak eğer bir kimse yeryüzünün mirasını elde etmeyi başaramazsa ne salihlerden bir kimse, ne de Allah’ın iyi kullarından bir kul olamaz.”

Ayetin bu şekilde tefsir edilmesi ve bu yeni “salih” ve “ibadet” kavramları sonucunda bu kimseler, İslam inancının temel ilkelerini de tekrar yorumlama sorunuyla karşı karşıya kalırlar. Mesela, Kur’an’a göre, ne kadar iyi olursa olsun, hiçbir amel, Allah’a, ahiret gününe, peygamberlere ve meleklere iman olmaksızın salih kabul edilmez. Bu durumda bu kimseler kendi yorumlarıyla salih bir insan için peygambere ve emirlerine itaatin zaruri olduğunu ve bunlar olmayınca o kimsenin Allah’ın gazabına uğrayan bir zalim ve kafir olacağını söyleyen Kur’an öğretilerini bağdaştırmazlar. Eğer onlar bu problemi cesurca ve samimiyetle karşılasalardı, kendi yorumlarının yanlış olduğunu anlayacaklardı. Fakat bunun yerine onlar, İslam’ın temel inanç ilkelerini, tevhid, peygamberlik, ahiret, İslam ve İman kavramlarını kendi tefsirlerine uydurmak için değiştirme yolunu seçtiler. Böylece onlar Kur’an’ın tüm öğretilerini tersine çevirdiler ve hiç tereddüt etmeksizin anlamını bozdular.

Şimdi onların bu yorumunu ele alalım ve hatalarına işaret edelim:

1) Bu yorum, bir bütün olarak Kur’an’ın öğretilerine terstir. Çünkü Kur’an’a göre fazilet, takva ve iyilik, maddi gelişme ve ülkeleri yönetme yeteneğinden ibaret değildir. Bundan başka, eğer Kur’an’daki “salih” kelimesi “Sahib-i Selahiyet” (beceri ve yetenek sahibi) ile eş anlamlı kabul edilirse bu bir tek ayet tüm Kur’an’la çatışma halinde olacaktır.

2) Bu kimseler bu ayeti, yer aldığı çerçeveden ayrı ele almakta ve ona diledikleri anlamı yakıştırmaktadırlar. Aksi takdirde onlar adı geçen “miras”ın, mü’minlere ahirette vadedilen şeyler olduğunu ve dünyadaki verasetle hiçbir ilgisi bulunmadığını anlarlardı.

Eğer bu ayet konunun akışı içinde yorumlanırsa, önceki ayetlerden salih kimselere yapılan bu vaadin ahiret hayatına uyduğu açıkça anlaşılır. Bu nokta Müminun: 10-11 ve Zümer: 73-74’da daha açık ifade edilmiştir. Kesinlikle ahiretten bahseden bu bölüme göre, salih kimseler cennete girdiklerinde şöyle diyeceklerdir: “Vadinde sadık kalan, bizi arza varisler kılan Allah’a hamdolsun.”

Şimdi de bu meseleyi, ayette de değinilen Zebur’un ışığında ele alalım. (Kitab-ı Mukaddes’teki Mezmurlar kitabı (Zebur) sahih de olabilir, tahrif edilmiş de olabilir. Çünkü Davud’un Mezmurları (Zebur) başka herhangi bir yerde yoktur.) Bap 37: 9-29’a göre: “… Şerirler kesilip atılacak; fakat Rabbi bekleyenler dünyayı miras alacaklardır. Biraz bekle ve kötü yok olacaktır. Onun yerini araştıracaksın ve o yok olacaktır. Fakat salihler dünyayı miras alacaklar ve selamet bolluğunde lezzet alacaklardır… onların mirası da ebedi olur… salihler arzı miras alır ve onda ebediyyen otururlar.” Şu halde Zebur da (Mezmurlar) kelimesi kelimesine 105. ayeti desteklemektedir: “Onlar orada ebediyyen otururlar.” cümlesinin ahiret hayatını kastettiği apaçık ortadadır.

Bu dünya hayatında arza varisler olmaya gelince, Allah onu, kafir olsun, mümin olsun, doğru olsun, günahkar olsun, dilediği kullarına bir mükafat olarak değil bir sınama olarak bahşeder. (A’raf: 128) “… Rabbiniz sizleri yeryüzünde halifeler kılacak, böylece de nasıl davranacağınızı gözleyecek.” (A’raf: 129). Bu dünya hayatında arza varis olmak ne sürekli, ne de ebedidir. O sadece çeşitli topluluklara deneme amacıyla bahşedilir. Diğer taraftan 105. ayette zikredilen “Arz”a varis olma sürekli ve ebedidir ve Kur’an’a göre şu formüle dayanılarak bahşedilir: “Arz Allah’ındır ve O sadece salih kullarını denemek amacıyla değil dünya hayatında yaptıkları salih ameller nedeniyle buna varis kılar.” Bkz. Nur an: 83.

  1. Bu ayete şöyle bir meal de verilebilir: “Biz seni ancak insanlara bir rahmet olarak gönderdik.” İki durumda da bu ayet, Peygamber’in yeryüzüne Allah’ın bir rahmet ve bereketi olarak gönderildiği anlamına gelir, çünkü o dünyayı gafletten uyandırmış, Hakla bâtılı ayıran gerçek bilgiyi getirmiş ve tüm dünyayı kurtuluş ve azabdan her ikisiyle de uyarmıştır. Bu gerçek burada Mekke müşriklerinin Peygamber’i bir bela ve felaket olarak kabul etmekle yanılgıya düştüklerini bildirmek için tekrarlanmıştır. Onlar “Bu adam aramıza ayrılık tohumları ekti, yakın akrabaları birbirinden ayırdı,” diyorlardı. Cevap olarak onlara şöyle deniliyor: “Ey akılsızlar, onun size bir bela olarak geldiğini düşünmekle yanılgıya düşüyorsunuz, aslında o size Allah’tan bir rahmet ve bereket olarak gelmiştir.”

108 De ki: “Gerçekten bana: Sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır” diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?”

109 Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: “Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab günü)101 yakın mı, uzak mı, bilemem.”

110 “Şüphesiz O, sözün açıkta söylenenenini de bilmekte, saklamakta olduklarınızı da bilmektedir.”102

111 “Bilemem; belki bu (sürenin açıklanmaması), sizin için bir (fitne) denemedir,103 (belki de) belli bir vakte kadar yararlanma (meta)dır.”

112 (Resulullah) Dedi ki: “Rabbim, hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahman (olan Allah)dır.”

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Daveti reddetmeniz nedeniyle Allah’ın size vereceği cezanın zamanını ve şeklini bilmiyorum. Her an ve her şekilde gelebilir.”
  2. Burada, onların 3. ayette de adı geçen gizli plan ve tuzakları kasdedilmektedir. Orada da Peygamber (s.a) aynı şeyi söylemiştir. “Rabbim gökte ve yerde olan her sözü bilir. Çünkü O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.” (Enbiya: 4) Burada bu yaptıklarından da hesaba çekilecekleri konusunda uyarılmaktadırlar.
  3. Bu bir “imtihan”dı, çünkü “azab”ın gecikmesi onları şöyle düşünmeye sevkediyordu: “Peygamberin söyledikleri hep yanlış, eğer o gerçekten Allah’ın peygamberi olsaydı, küfrümüz nedeniyle çoktan cezalandırılmış olurduk.” Onlar bu sürenin Allah tarafından kendilerine durumlarını düzeltmeleri için verildiğinin farkında değiller.
Kuran

Enbiya Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.