Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Az Bulutlu
İstanbul
23°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C
Cum 21°C

21 – Enbiya Suresi | Şifa Tefsiri

“Enbiya” kelimesi “Nebi” kelimesinin çoğuludur. Dolayısıyla “Pey­gamberler” anlamındadır. 112 ayet olup, Mekke’de nazil olmuştur. Başka konuların yanısıra bilhassa bazı peygamberlerin kıssasından bahsettiği için bu ismi almıştır.

21 – Enbiya Suresi | Şifa Tefsiri

Enbiya Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

Bu sûre’de de; Allah(cc), ahiret ve risalet çokça tekrarlanmıştır. Çünkü bunlar bir insanın hayatında en önemli üç şeydir. Nasılki veliler, çocuklarının çok önemli bir imtihanında her hangi bir uyarıyı on defa, yirmi defa yaparlar sonunda birde kendileri konturol ederler ve imtihan salonuna girerken son bir dafa daha uyarırlar.

İşte bizim Mevlamız’da bizi uyarıyor,[1]

1- İnsanların hesapları yaklaştı, onlar ise gaflet içinde (hakdan) yüz çeviriyorlar.

İnsanoğlunun gafil olduğunu ve hayatını da gaflet içinde geçirdiğini, hesap gününün de yaklaştığını ifade ediyor.

Hesabın yaklaşmasından maksat, bütün insanların ölümünden sonra başlayan ahiret hayatındaki mahşer yerinde toplanıp, dünyada yaptıklarının tartılıp hesaba çekilmesi anlamına gelir.

O günün ne zaman olacağını Allah (c.c.) bize bildirmemiştir. Fakat ayet; o günün yakın olduğunu bize haber veriyor. Birde bütün peygam­berler kıyamet alameti olarak Hz. Peygamberi ve O’nun ümmetini ha­ber veriyordu. Bunlarda zuhur etmiştir.

Belki Ümmeti Muhammed için Kıyamet yaklaşmamış gibi gelebilir. Diyelim ki, dünyanın sonuna bin yıl var. Ama ayeti kerime herhangi bir sınıf, ümmet veya kavim demiyor. İnsan kelimesi kullanıldığından do­layı diyelim ki; Hz. Adem (a.s.) döneminde Ölmüş bir insanın hesaba çekilme zamanı haydi haydi yaklaşmıştır.

Bu yukarıda söylediklerimiz ümmet bazındadır. Birde bu hesabın yaklaşmasını fert açısından ele alacak olursak, insan kabirde ilk defa Münker ve Nekir melekleri tarafından Rabbin kimdir? Dinin hangisidir? Peygamberin kimdir? Kitabın nedir? şeklinde bir hesaba çekilecektir ki, her insanda an be an bu hesablanna yaklaşmaktadır.

Bu açıdan ayetin meali veya anlamı “insan gaflette iken ve haktan yüz çevirmiş olduğu halde hesabı yaklaştı.” şeklindedir. Allah(cc) bizi bundan muhafaza etsin. Gerçekten insan bunun şuurunda olsa, her anın hakkını vermeye çalışır.[2]

2- Onlara, Rablerinden gelen her yeni öğüdü alaya alarak dinlerler.

Yani Allah-u Teâla, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla ayetlerini gönderi­yor. Hz.Peygamber de bu gelen ayetleri insanlara tebliğ ediyor. Ama imansız insanlar Kur’an ayetlerini her duyuşlarında, Hz.Peygamber ve okuduğu ayetlerle alay ediyorlar. Yani Hz. Peygambere; “Bu ayetler, Mekke’de gele gele sana mı geldi?” şeklinde alay ettikleri gibi, okunan, tebliğ edilen ayetlerle de alay ediyorlar. “Sana gelen bunlar mı?, ev­velkilerin masalları” şeklinde eğleniyorlardı.

Hz. Peygamber zamanındaki o günün imansızları bu şekilde alay ederken günümüzün imansızları da aynı şekilde alay ediyorlar. Müslümanlar bir toplantıda, kahvede, işyerinde, mağaza veya kışlada her hangi bir konu üzerinde tartışılırken meseleyi Allah’ın ayetleriyle isbat etmeye çalışırsa karşısındakiler onu dinlememezlikten gelir veya kaş göz hareketleriyle veya dudak büküp ilgilenmeme gibi davranışlar sergileyebilir.

Tıpkı sineğin gülden kaçıp, pisliğe gittiği gibi, böyle insanlarda müs-îümandan, Allah’ın ayetlerini açıklayan insanlardan uzaklaşırlar. Ama müslümanın parası varsa, maddi imkanları varsa, ağzından çıkan söz­lerinden nefret eder, ama o hacı babayı, o müslümanı artık şirin gör­meye başlar. Allah’a inanmayan birinin, müslümanı sevmesi, ağzından çıkan o hoş sözlerden hoşlanması mümkün değildir.

Daha önce de izah edildiği gibi[3] “O inançsızlar efendimiz (a.s.)’ın yanında bulunmaktansa deliklere ve mağaralara girmeyi tercih ederlerdi” şeklinde belirtiliyor. Eğer iş yerinizdeki, mahallenizdeki, semtinizdeki Allah(cc)’a inanmayan insanlar sizi seviyor, aranızda herhangi bir anlaşamama durumu olmuyorsa, siz o insanlara Allah’ın ayetlerini anlatmada, ulaştırmada pasif kalıp onun gibi düşünen bir in­san durumuna girmişsiniz demektir.

Zira o inançsızlara bütün İslamın adaletini şefkat ve merhametini ne kadar gösterirseniz gösterin İslam inanç ve hakimiyetinin, kendi inanç ve hakimiyetine üstünlük taslamasına tahammül edemez.

Gerçekten böyle bir durumda İslâm sergilense, böyle insanlar müs-lümandan rahatsız olur ve nefretini ortaya koyar, gücü yetmeyince de İslamla alay ederler.[4]

3- Kalbleri bomboş olarak o zalimler: “Bu da sizin gibi bir insandır. Siz göz göre göre sihire mi kapılıyorsunuz?” fısıltısını gizlediler.

O zalimler kendi aralarında fısıldaşirlar plan ve programlar hazırlar­lar. Fısıldaşmalarım da gizli tutmaya çalışırlar. Peygamber Efendimiz hakkında dedikodu üretirler ve de şöyle derler. Bu sizin gibi bir insan­dır başka birşey değil. Siz şimdi gözünüz göre göre sihire mi kapılıyor­sunuz? Yani inançsızlar, göz göre göre bir sihirbazın sihirine tutulu­yorsunuz.

Hz. Peygamberin tebliğ ettiği hakikatleri kabul etmede akılları aciz kalıyor. Öyle bir durum ki, baba İslâmı kabul etmiyor ama oğlu müslman oluyor. Veya koca müslüman oluyor, hanımı Müslüman olmuyor, cehalet döneminde de birbirlerine delicesine sevmesine rağmen iman­sız olduğu için ondan boşanıyor.

İşte bunları gözleriyle görünce o günün, o inançsızları inananları; “sihirlennıişler, göz göre göre sihire tutulmuşlar” olarak nitelendiriyor.

Günümüzün modern inançsızları da aynı, onlar da gazetelere demeç veriyor, beyanat veriyor; “Müslümanlar, lisede okuyan, üniversitede okuyan oğlumun beynini yıkadılar, onun Müslüman olmasına vesile ol­dular, klasik tabiriyle büyülediler” diyor. Ama bilmiyor ki pis olan bey­nini yıkayıp İslâm ile temizlemişler. İkinci ayette de bahsettiğimiz gibi, sineğin gülden kaçıp pisliğe koştuğu gibi bunlarda; İslamın güzelliğin­den, küfrün pisliğine koşarlar.[5]

4- Dedi ki: “Rabbim, gökte ve yerdeki her sözü bilir. O herşeyi işiten ve herşeyi bilendir.”

Bu ayet, ikinci ayette geçen imansızların kendi aralarında Hz. Peygamber aleyhinde laf üretmelerine vede ürettikleri lafların Allah’ın izni ile Hz. Peygambere bildirilip onların şaşalamalarını sağlayan bir cevaptır.

“Bu konuda hayal etmeyin. Benim Rabbim yeryüzünde, gökyüzünde söylenenleri bilir.” Yani batının inançsız devletlerinin, İslam alemi aleyhine yeryüzünde olsun, gökyüzünde olsun icat etmiş olduğu plan, program, alet ve edevatın ne olduğunu Allah(cc) bilir.

Ayet-i kerime burada bize bir edebi daha öğretiyor o da; kötü şeyle­rin yayılmamasıdır. Mekke müşrikleri vede Medine’deki kafir ve müna­fıklar, Hz. Peygamber hakkında o kadar kötü şeyler uyduruyorlar, onu kötüleyen şiirler söylüyorlardı ki; o günün şiiri, bugünün basın yayın or­ganları gibiydi. Hemen bir dörtlük oluşturuldumu, bu dilden dile insan­lar arasında yayılıp gidiyordu.

İşte Kur’an bu kötülüklerin hepsini açıklamıyor, sadece yeteri kada­rını açıklıyor. Zira kötülüğü açıklayıp tasvir etmek saf olan zihinleri, saf olan kalbleri bulandmp, onlara şüphe hastalığını koymaktır. İşte bu gü­nün batılısı da bunu yapıyor.

Cerrahpaşa Tıp fakültesi’nde okuyan üniversiteli gençlere “İmanın altı esası” ile ilgili bir konuşma yaptım. Konuşmanın sonunda gençler­den hayli sorular geldi. Soruların bir kısmı gençlerin kendi problemle­rinden neşet ederken, bir kısmı da inançsız kimseler tarafından sorul­muş sorulardı. Bu konuşma ve soruların cevabını daha sonra bir kitap haline getirdim. Fakat soruları içine almadım. Eğer sorulan da kitabın içine alsa idim, imanı saf kimseye o soruları okutma ile belki kalbinde şüpheler uyandırma imkanını vermiş olabilirdik.

(Türkçe baskısı birçok kez yapılan,”Allaha îman ve Altı Esası” isimli bu eserimiz, ruscaya da tercüme edilerek üç kez basılmıştır.)

İşte ben de, bir bâ’tılı tasvir etmemek için o sorulan kitaba alma­dım. Çünkü hayatın ve olayların olumlu yönlerini söyleyip, olumsuz yönlerini söylemeyeceğiz. Ayette de Rabbimiz; “Onlar kendi aralarında gizlice fısıldaşırken” diyor ama neleri fısıldadıklarını bize haber ver­memiştir. Haber verse bile o fısıldaşmalarının bize bir faydası yoktur.

Günümüz imansızı da yine kendi aralarında müslümanlar aleyhinde, kendi klüp ve localarında fısıldaşirlar. Menfaat çevreleri bazı merciler­den müslümanlardan dolayı işini yürütemeyince o müslümanı takibe alıp para teklif ederler, kadın teklif ederler. Müslüman bunları da red­dedince başlarlar, bu Müslümanlar nereden çıktı, yetiştiği yerleri araş­tırıp buraların kapatılması gerektiği şeklinde fiskoslar üretirler, hatta böyle Müslüman insanların devletin bünyesine alınmaması için raporlar hazırlarlar.

Biz diyoruzki: “Rabbimiz yeryüzünde ve gökyüzünde konuşmaları da bilir.” Bize düşen onun emir ve yasakları doğrultusunda hareket et­mektir.[6]

5- (Kafirler) dediler ki: “(Muhammed’in spzleri) karışık rüyalardır. Hayır onu uydurmuştur. Hayır O bir şairdir. Önceki peygamber gönderildiği gibi bize bir mu’cize geti. Nübüvveti itiraf etmeleri, kabul etmeleri gerekirken kendi arala­rında dediler ki: “Bilakis bunlar karışık rüyalardır.” Yani bu Peygamber hayal görüyor veya uyduruyor diyorlar. Veyahutta “o şairdir” diyorlar. Ayetin ifadesiyle de kendi söylediklerinden de kendileri vazgeçiyor. İmansız ediblerinden bir tanesi, Hz. Peygamberi kast ederek; “Buna şair demeyin. Çünkü şiiri içinizde en iyi bilen benim, bütün vezin kalıp­larını bilirim, bu onlardan değil diyor.

Hz. Peygamberin söyledikleri, şiir kalıplarına ne rnana, ne de lafız olarak uymuyor. Bu apayrı birşey, insanı kendine çekiyor. İftiraya ge­lince de Allah (c.c); “Eğer Kur’an uydurma ise buyurun siz de bir sure uydurup, ortaya koyun.” buyuruyor.[7] Bu konuda birşey or­taya koyamayınca, sanki inanacaklarmış gibi; “Daha evvelki peygam­berlerin mucizelerinden göstersin,” diyorlar. Halbuki önceki peygam­berlere de imanları yoktu.[8]

6- Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etme­mişti. Şimdi onlar mı iman edecekler..?

Onların bu isteklerine Allah (c.c.) cevap veriyor. “Bunlardan önce helak ettiğimiz hiçbir şehir halkı iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? Tabii ki helak edilenler iman etmediler. Onlar içinde inanan­ları vardı. Gerek Musa (a.s.)’a, gerek Hz. Peygambere inananları oldu. Musa (a.s.)’ın asasını gördüler, elinin bembeyaz olduğunu gördüler, buna rağmen iman etmediler. Salih (a.s.)’ın devesini gördüler, İbrahim (a.s.)’m ateşde yanmadığını gördüler iman etmediler. Buna benzer ör­nekler peygamberlerin Tevhid mücadelesinde çoktur.

İman etmede inad eden adama ne kadar mucize gösterirseniz gös­teriniz iman etmesi mümkün değildir. Biz inananlara düşen vazife Allah’ın ayetlerini insanlara duyurmaktır. Tabiiki bununda bir usulü me­todu yeri ve zamanı vardır. Bu üç hususa iyi dikkat etmek, bunları yerli yerinde kullanmak gerekir.

Bu Ayette bir de, Hz. Peygambere teselli var. Çünkü bu kafirler, o kadar mucizeyi gördüler iman etmediler. Zaten önceden de onların de­deleri iman etmemişti. Eğer iman edecek olsalardı, zaten sana bakıp iman etmeleri gerekirdi.

Kırk yaşma kadar aralarında büyümüş, o güne kadar hiçbir yalan söz duyulmamış, şakadan bile olsa hiçbir şeye hile etmemiş. İşte bu olağan üstü vasıflara sahib bir kişinin böyle şeyleri söylemesi dikkat­lerini çekmeliydi.[9]

7- Senden önce Peygamber gönderdiklerimiz, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekler idi. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.

Bu ayette Rabbimiz 3. ayette geçen inançsızların; “Sizin gibi bir be­şerden başka birşey değildir” sözlerine bir cevap niteliği arzetmektedir. Biz senden öncede kendilerine vahyettiğimiz peygamberi erkek olarak gönderdik. Bu ayeti delil ittihaz ederek ulema Hz. Adem’den Hz. Peygambere kadar olan Peygamberlerin hepsinin erkek olduğu hükmüne varmıştır.

Bazı İslâm alimleri de; kadınların da Peygamber olabileceğini öne sürmüşler, delil olarak da; “İsa (a.s.)’m annesi Meryem validemiz[10] ve Musa (a.s.)’ın annesi[11] gibi kadınların kendi­lerine vahiy geldiği Kur’an’da belirtilmektedir.” diyorlar. Halbuki

Allah(cc) Nahl suresinde; Arı’ya da vahyedüdiğini belirtiyor.[12] Bu durumda Ari’nin da Peygamber olması gerekir.

Kadınlardan değerli alime ve zahide bir hanima;”Kadmlardan hiç peygamber çıkmadı” diyen bir adama, “Kadınlardan firavun da nemrut da çıkmadı” diye cevap vermiş.

Biz gönderdiğimiz O erkek Peygamberlere vahy ederiz. Öyle ise; hangi konuda olursa olsun fark etmez- eğer bilmiyorsanız kitap ehline sorunuz. Gerçi ayette; “Tevrat’ı okuyanlara, İncil’i okuyanlara” anla­mındadır, ama “nüzul sebebinin özel olması, ayetin umumi manasını tahsis etmez” kaidesi gereği ayeti başka türlü anlamamıza mani değil­dir. Kumaş dikimini alımını bilmiyorsanız, kumaşdan anlayan, o iş de ehilleşmiş kişiye sorunuz.

Ayette geçen zikir ehlinden maksat, eline teşbih alıp Allah, Allah diye zikir çeken kişi değildir. Zikir ehlinden kasıt kitapları bilen Kur’an’ı, Tevrat ve İncil’i bilen kişi demektir. Günümüzde ise sadece Kur’an’ı bilen kişidir. Teşbihle zikir çekerken Kur’an-ı da iyi bilen zakir-ler de bu sınıfa dahildir.

Nahl suresinin 44. ayetinde zikirden kasdedilenin Kur’an olduğu açıkça belirtilmiştir. Zikir ehlinden kasdedilen de; Kur’an’ı manasıyla bilen ve yaşayan kişilerdir. Malesef günümüzde Kur1 an ehline değil roman ehline itibar vardır. Romanları ve roman yazarlarını bilenler, ar­tistleri ve filmlerini bilenler kültürlü adam kabul ediliyor.[13]

8- Onları (Peygamberleri) yemek yemeyen bir cesed kılmadık. Onlar ebedi de (ölümsüz de) değillerdi.

Peygamberler insandır ve erkek olarak seçilmişlerdir. Yoksa “biz bunları yemek yemeyen cesedler yaratmadık ki!” Onlarda insanlar gibi yerler, içerler, bizim gibi onlarda havayı teneffüs ederler. Çarşılarda do­laşıp diğer insanlar gibi ticaretle, çiftçilikle ve diğer sanatla uğraştıkları gibi alışveriş de yaparlar. Böylelikle Peygamberler diğer insanlara ör­nek teşkil ederler.

Ayetin sonunda, onların da bizim gibi bir insan olması hasebiyle bu dünyada yaşayacaklar ancak ebedi kalmayacakları “Onlar bu dünyada ebedi ds değildir” ifadesi belirtmektedir.

Bu sebeple Peygamberlere ilahlık vasfı vermeyin. Onları bu vasıfla görmeyin. Peygamber insan mı olurmuş? diye bunu hafife almayın. Allah’tan vahy gelmektedir. Furkan suresinde bu söylediklerimiz güzel bir şekilde izah edilmekte ve devamında “Peygamber bir melek olmalı değimliydi?” veya “Onun yanında birde melek olmalı değilmiydi?” ifa­desi yer almaktadır.

Eğer Allah (c.c.) Peygamberi melekten gönderse idi veya insan gibi durup çarşılarda dolaşmayan, yiyip, içmeyen birini gönderse idi, insana şöyle bir itiraz etme fırsatı doğardı; “Sen bize bunu yeme diyorsun ama tadım bilmiyorsun, çok tatlı birşeyi yasaklıyorsun” derlerdi. Halbuki Peygamberin yediği, içtiği, yaptığı, yapmasını istediği veya kendisi yapmayıp başkalarından da aynısını istediği şeylerin yapılabilecek, ya­şanabilecek, yapılması veya yapılmaması zor olmayan şeylerden ol­ması gerekmektedir. Peygamberler insan olmasaydı, sorular o zaman daha çok olacak vede İslam ve İslamdan önceki dinler daha çok sorgu­lanacaktı.[14]

9- Sonra sözümüzde durduk. Onları (Peygamberleri) ve diledikleri­mizi kurtardık ve müsrifleri helak ettik.

Bu ayet geçmiş toplumlardan Allah’ın azabını hak edenlere, azabın geldiğini, bu dünyada iken onları helak ettiğini, ancak iman edenlerin ve Rabbimizin dilediklerinin kurtulduğunu haber veriyor. Özellikle de; “is­raf edenleri de helak ettik” buyruluyor. İsraf edenler denilince kasd edilen ekmek, su, sebze ve meyveden, giyim kuşam israfı yapanlar değildir.

Gerçi genel manada israf kelimesinin içine bu saydıklarımızda girer, ama ayette ifade edilmek istenen israfçılar; “insanı israf edenler”dir. İnsanı Allah yolundan alıkoyup, nasılki yiyecek ve içeceklerimizin ihti­yaçtan fazlası çöplüğe döküldüğü gibi, insanı cehenneme döken veya dökülmesine sebep olan insanlardır. Bu insan israfçıları dünyada dev­leti, güç ve otoriteyi hakimiyetlerinde tutup eğitim yoluyla onlara İslama yaklaşan bir eğitim bir hayat tarzı değilde bunun tam tersine bir tutumla hareket ediyorsa, işte onlar insanları israf eden müsriflerdir, mutlak bunun hesabını vereceklerdir. İnsan israfı için bakınız;[15]

10- Yemin olsun ki biz, size bir kitap indirdik ki, sizin zikriniz (şerefiniz) onun içindedir. Akıl etmiyormusunuz.?

Biz size kitap indirdik. Sizin adınız şan ve şerefiniz ondadır. Yani sizinle ilgili muhtaç olduğunuz nasihat, öğüt, şan-ü şeref bunda.

Öyle bir kitap indirdik ki, onda siz varsınız. Nasıl evleneceğiniz, nasıl ticaret yapacağınız, nasıl vekalet vereceğiniz, insanlarla tabiat ve diğer mahrukat ile nasıl bir ilişkide bulunacağınız, vb. vardır. Hala aklı­nızı başınıza almayacakmısınız?

Kur’an Kıyamete kadar gelecek insanlığın hepsine hitap etmektedir. Bazıları; İslam; 1400 sene öncesi Mekke toplumuna inmiştir, şeklinde bir fikir ortaya almaktalar ama bu 10. ayette ne Mekke’den bahsedili­yor, ne de 1400 sene önceden.

Ama 1400 sene önceki insanlar okudular, onlara hitap etti. Yani; “Biz size bir kitap indirdik, onun için de sizin zikriniz şan-ü şerefi geçti” şeklinde.

Bugün biz okuyoruz, aynı ayet bize de; “Size bir kitap indirdik, orada sizin muhtaç olduğunuz şan-ü şerefiniz geçmekte” hitabım yapı­yor. Bizden sonraki insanlara da aynı hitabı yapacağından dolayı Kur’an böylelikle canlılığını kıyamete kadar koruyacaktır.

Bize düşen görev, İslamın bu emirlerini içine alan Kur’an-ı iyi öğrenmemizdir. Eğer iyi öğrenmezsek;[16]

11- Zalim olan nice memleket halkını kırıp geçirdik. Onlardan sonra başka bir kavim getirdik.

Zalimlerin belinin kırılması ile insan neslinin sonu gelmedi. O za­limlerin yerine, Allah’a itaat eden nice topluluklar meydana getirildi ve böylelikle insan nesli üredi. Zalim devlet yok edildi. Onun yerine Allah (c.c.) Adil bir devlet vücuda getirdi ve bu devlet güçlendirilip kuvvet­lendirildi.

Maide suresinde: “Sizden kim dininden dönerse Allah onun yerine bir başka toplumu getirir. Allah o toplumu sever, o toplum da Allah’ı sever.” buyrulmakladır. Bu ayete göre Kıyamete kadar yer­yüzünden Allah’a iman eden toplum hiç eksik olmayacaktır.

Fakat arada bir müslümanlar üzerine geri kalmışlık zilleti vurula­caktır. Zira şımarmanın neticesinde nimet elden gider, bunun neticesinde de müslümanlar çetin bir imtihandan geçirilir ki, imanında samimi olanla olmayan ayırt edilir.

Bu konuda samimi olanla samimi olmayanı Rabbimiz bilir. Ama bu imtihanı bizim de bilmemiz için yapar.

Bizim bilmemiz önemlidir çünkü; zor günlerde en sadık dostlar or­taya çıkar. İyi günlerde ise iyi dostların ortaya çıkması çok zordur. Zira sahte dostlar etrafını çevreler kişinin.

Şu anda zor günleri yaşayan müslümanların hakikileri ile sahteleri çabuk ayırt edilir. Yiğit insan; kafirin karşısında da yiğitçe mücadele edip, kaypaklık, iki yüzlülük yapmayan kişidir. Hangi şartlarda olursa olsun asliyyetini bozmaz. Ama münafık insanlar; müslümanın yanında müslüman gibi görünür, kafirin yanına vardımı da onu hoşnut etmeye çalışır. Hangi taraf galip gelirse o taraftan işi kurtarma yönüne gider. İşte bunlar Peygamberin ifadesiyle; iki koyun arasında kalmış koç gi­bidirler. Veya halkın diliyle camii ile kilise arasında kalmış beynamaz gibidir.[17]

12- Onlar, azabımızı hissettiklerinde hemen kaçıyorlardı.

13- “Kaçmayın, şımartildığınız nimetlere ve evlerinize dönün, çünkü sorgulanacaksınız.”

Geçmiş Peygamberlerin ümmetleri, helak edilişlerinde oradan oraya, oradan oraya kaçmaya çalışmışlar ama kaçılacak yer bulama­mışlardır, çünkü bütün mülk O’nundur.

Mekke’nin fethinde de Peygamberimiz 10 binlerce ordusuyla şehrin kenarına geliyorlar. Peygamberimiz; gücünüz yettiği kadarıyla gecenin karanlığında ateş yakınız buyurmuş ve çok ateş yakılmış. Bu ateş yak­maktaki amaç müşriklerin yüreklerine korku salmak ve sabahleyin hü­cum esnasında onların kılıçlarını çekerek karşı koymamalarını sağla­maktır.

Yani onlar üzerinde psikolojik bir çökertme taktiği uygulamakiır. Nitekim buda gerçekleşmiş, Hz. Peygamber Mekke’yi kana bulamadan teslim almıştır.

İşte o esnada, o güne kadar devleti, güç ve otoriteyi elinde tutan bu insanların kendi elleriyle Mekke’den kovdukları sürüp çıkardıkları bir peygamber tarafından , İslamın gücü karşısında mağlup olmaları ve bu mağlubiyetin vermiş olduğu halet-i ruhiyeyi görmek gerekirdi. Buda onlar için bir azabdır.

İşte Rabbimiz onlara; “Niye kaçıyorsunuz?, daha önce nimetlerini yediğiniz evlerinize dönünüz, zira bunlardan dolayı Kıyamet gününde hesaba çekileceksiniz” buyuruyor.[18]

14- “Eyvah bize, biz zalimlerden olduk” dediler.

15- Onların bu feryatları devam ederken biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş yangın gibi yaptık.

Allah(cc), Peygamber efendimize (a.s.v.) geçmişten örnekler veri­yor. Geçmişdekî ümmetlerde Peygamberleriyle böyle alay edip eğlen-mişlerdi, iman etmemişlerdi. Bütün planlarını kurup onlara karşı harb ilan etmişlerdi. Ama neticede, yenilmişler ki, Fil suresinde bu ifade kul­lanılıyor. Burada da yenmiş ekin gibi oluv er diklerini bildiriyor.

Bizimle ayetin alakasına gelince: İnançsız kişi ve devletler ne ka­dar silah, para, güç gibi şeylere sahip olurlarsa olsunlar, müslüman gerçekten şu inanç içinde olmalıdır; Bunu yaratan Allah(cc)’dür. Bunların elindeki teknik imkanları yaratanın ve herşeyin Allah’ın oldu­ğunu, insanın da O’na döneceğine inanır, bu imansızların gücünden değil de, Allah’tan korkar ve bu insanlara kendi düşünceleri yerine Allah’ın emir ve yasaklarını anlatırsa, öldür semde amacıma ulaşırım, öldürülür s emde amacıma ulaşırım. Zira benden sonraki insanlar de­vam ederler.

Büruc suresinde anlatılır; Bir delikanlı, toplumun önünde imanı se­bebiyle ok atılarak şehit edilir. Ama onu seyreden binlerce insan; “Bu çocuğun Rabbine iman ettik” deyip topluca imana girerler. İşte “Bir ölür, bin diriliriz” sözüde belki buradan kaynaklanmıştır.[19]

Maışeri vicdanın ne zaman ayaklanacağı bilinmez. Avrupa teknolo­jide ne kadar ileri giderse gitsin, ama toplumun harekete geçirilme ka­nununu hesap edemiyor. Amerika’hlar Vietnam’a o kadar insanların canına kıyıp eza ve zulüm ediyor. Toplum ayaklanmıyor, bir subayın canlı bir insanı yerde kurşunlayıp öldürmesi bütün bir milletin ayaklan­masına sebep oluyor.

Körfez olayı ise biraz daha farklı. Zira oradaki yönetim yıllarca ko-ministlik adına mücadele etti. Bu işi İslâm adına devam ettirmedi ve davalarında da (tabiiki İslam adına) samimi değillerdi.

Ama bir Afganistan halkı mücadeleye 1979’da başladı Rusya’nın yı­kılmasına, onun parçalanmasına sebep oldu. Afganistan’dan gelen mü­cahitlere soruyorlar. “Savaş niçin bu kadar uzun sürdü?” O da “savaşın uzun sürmesi bizim meıııaaııiinza. Zira Türk devletleri Rusya’nın Afganistan’la savaştığını bilmiyorlar. Şimdi biz buralara açıldık, bura­daki insanlara bu savaşı duyuracağız.” diyorlar. Ve nitekim savaşın uzun sürmesi Afganistanm yararına, savaşı kazanmasına, Rusya’nında dağılmasına, yenmiş ekin haline gelmesine sebep olmuştur.[20]

16- Biz göğü, yeri ve ikisi arasmdakileri eğlence için yaratmadık.

Yani Allah(cc) kendisine bir oyun olsun diye yaratmadı. Yoksa dünya bizim için bir oyuncak, tatlı bir oyuncaktır. Mü’min bunun hela-liyle oynayacaktır. Allah-u Teâla bu dünyayı bir hikmete binaen ya­ratmıştır.[21]

17- Eğer biz oyuncak edinmek isteseydik kendi katımızdan edinirdik. Ama yapmadık.

Yani yeryüzünü, gökyüzünü kendisine bir oyuncak olsun için yarat­madığını ifade ediyor. Yeryüzü ve gökyüzünü insan için insanı da; ken­disi için, kendisine ibadet yapması, kulluk yapması için yaratmıştır.[22]

18- Tam aksine biz hakkı batıl üzerine atarız da, batılın beynini par­çalar. Birde bakmışsın ki, batıl yok olmuş. (Allah’a) yakıştırmalarınız­dan dolayı, veyl size.

Yani biz bu kainatı hak üzerine yarattık, zaman gelir hak batılın ba­şına, beynine çarpar ve batıl yok olur gider. Allah’a yakışmayan şeyleri ona izafe ediyorsunuz, eksik ifadeler kullanıyorsunuz bundan dolayı. İmansızlardan bir kısmı; “Allah vardır (onun varlığını kabul ediyor) an­cak kainatı yaratmıştır, ondan sonrasını kendi haline bırakmıştır. İnsanların işleriyle ilgilenmez. İnsan kendi işlerini kendi düzenleyebile­cek şekildedir,” diyorlar.

Bir kısım insanlar da; Allah’ın varlığını kabul etmez ve kainat kendi kendini tamamlamaktadır, bir tesadüfün eseri böyle olmuştur görüşün­deler.

İşte bunların her ikiside Allah’a bir iftiradır. Allah(cc) hakkında,bil­medikleri sözleri söylemektedirler.

İşte Rabbim bu sözlerinizden dolayı; size yazıklar olsun veya Cehennem sizin olsun, buyuruyor. Biz Mü’minlere de; “Mademki hak üzerindeyiz, hak batılın beynini parçalar, hak gelince batıl gider,” de­mek kalıyor.

“Hak geldi batıl zail oldu” ayetinin tefsin İsra suresinde geçmişti. Tıpkı ışık gelince karanlığın gittiği gibi. Peki ışık gelmese de, biz bir teşbih virdi gibi; “ışık gelince karanlık gider” veya “Hak geldi batıl zail oldu’yu” devamlı söylesek, günlerce yıllarca söylesek, söylemekle hak, ışık gelir mi? gelmez. Batıl-karanlık gitmez.

Fiili olarak ışığın gelmesi gerekir. Işık zayıfda olsa, mum ışığıda olsa aydınlatır. Azlığımızdan şikayet etmemeli. Karanlığın büyüklü­ğüne karşı ışık az yer kaplar ama onun gücünün çok olması gerekir.

İşte müslüman olarak, ticaretten siyasete, eğitimden ziraatına, tek­nolojisine varıncaya kadar her sahada müslüman bulunmalı, oraları feth etmelidir. Bir sahayı boş bıraktınızmı küfür orada odaklaşır, diğer saha­ları aydınlatma faaliyeti boşa gider.[23]

19- Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. O’nun yanında olanlar O’na ibadet etmekten kibirlenmezler ve bıkmazlarda.

Gökte ve yerde olanlar Allah’a aittir. Yani inansın inanmasın insan­ların, cinlerin, şeytanların, meleklerin tamamı Allah (c.c.)’e aittir. Zulmünden endişe edilen kafir de, insanı aldatan şeytan da Allah’ındır. Nasıl ki; 10 tane çoban köpeği ile başa çıkmak zor bir iş iken, çobanı haberdar edip, onun köpeklerine sahip çıkması, köpeklerin geri kalma­sını sağlarsa, yürekten inanarak onun dinine hizmet eden, onun için ça­lışan mü’minin Önüne çıkan engelleri, inançsızları da Allah (c.c.) çoba­nın bir ıslık ile köpeklerini durdurduğu gibi onları da durdurur.

Onun huzurunda bulunanlar, onun katında bulunanlar ki, müfessirlerin bir kısmı, melekler olarak, bir kısmı da Allah’ın salih kullandır görü­şünde tefsir etmişler.

İşte o salih kullan ve melekler O’na ibadette hiç kibirlenmezler ve hiç de geri durmazlar, devamlı Allah’a (c.c.) ibadet ederler. Bir zata sormuşlar; “Ayette ara vermeden ibadet ederler- ifade ediliyor bu nasıl olur?” o da; “Her varlığın, verilen görevini yerine getirmesi bir ibadettir” cevabını verir.

İbadet denilince verilen görevden ayrı birşey değildir. İnsanın Allah’ın emirleri ve yasaklarına uyduğu zaman, bu doğrultuda hareket etmesi, sabah evinden Allah’ın emirlerini yerine getirmek, çoluğunun çocuğunun rızkını kazanıp görevini yapmak üzere çıkması bir ibadettir.

Sabah evinden görevi için çıkması sevap, akşama evine dönüp aile­sine, çocuklarına karşı diğer görevlerini yerine getirmek için dönmesi sevaptır.[24]

20- Ara vermeden gece gündüz teşbih ederler.

21- Yoksa yerden ilah edindilerde, onlar mı diriltecek?

Onlar bıkıp usanmaksızın gece gündüz teşbih ederler. Yoksa o müşrikler yerden bir takım ilahlar mı edindiler de ölüleri onlar mı diril­tecekler?

Yani herşeyi Allah’ın dirilttiğini görüyorlar, O’na inanmıyorlar da, bizi diriltsin diye onun yarattıkları arasından ilahlar ediniyorlar, öyle ki, o ilah edinilen kendi doğumuna, ölümüne karnındaki bir ağrıya sahip değil. Dünyada böyle birşeye sahip olamayan, diriltemeyen ahirette haydi haydi diriltemez.[25]

22- Eğer göklerde ve yerde Allah’dan başka ilahlar olsaydı ikiside bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah onların yakıştırmalarından uzaktır.

Eğer yer ile gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı yer ile gök fe­sat olur, düzeni bozulurdu.

Diyelim ki: 90-100 metrekare bir daireniz var, burada ailenizle otu­ruyorsunuz. Bir adam gelse dese ki; “Bu evi bundan sonra beraber paylaşacağız. Odaların yarısı senin, yarısı benim, bu evde yapılan iş ve verilen emirlerde bende yetkiliyim. Harcanan paraların hesabını sormada, o parayı kazanmada, çocukların tahsilinden terbiyesine kadar hcrşeyine bende ortağım” dese ne derecede bu iş yürür. Ve de siz ne kadar bunu kabul edersiniz.

İşte bunu kabul etmeyen insan yerin ve göğün sahibi olan Allah’a nasıl eş koşar?, nasıl iki tane ilah tanır.? Bir şehre tek vali, bir köye bir tane muhtar atanır. İki tane muhtarın veya valinin bir anda anlaşıp iş­leri yürütmesi mümkün değil. Köyün veya şehrin işlerini berbat ederler.

Nitekim Türkiye’de şehirlerin yönetimi tek bir merkezden yapılma­yıp ayrı ayrı müesseselerden yönetildiği için herşey karma karışık yü­rüyor, yollar kazılmış, trafik berbat, hava, su, elektirik hepsi problemli.

Hal böyle olunca; iki ilahında anlaşması, kainatın sistemli bir şe­kilde düzeninin devam etmesi mümkün olmaz. Biri ilkbahar isterken öbürü kış olmasını ister, biri yağmur yağmasını isterken öbürü dolunun yağmasını isteyecek. Biri insanlara iyilik yapmayı arzu ederken, diğeri de bunun tam tersi cezalandırmayı isteyecek. Neticede kâinatın sis­temi, yerin göğün sistemi düzgün bir şekilde çalışmayacak.

Arşın Rabbi olan Allah(cc), onların yakıştırdığı sıfatlardan münez­zehtir. Hiçbir sıfatında eksilme, noksanlaşma veya fazlalaşma yoktur.[26]

23- O (Allah) yaptığından sorulmaz. Onlar ise sorulurlar.

Bu ayet Allah’ın (c.c.) dokunulmazlığını bildiren bir ayettir. Zaten hiçbir şekilde hiçbir insan, Allah’a zarar veremez. İnsan haddi aşıp tenkid edebilir, bu geçersizdir ve insanın günah kazanmasına sebep olur. Küfre girmesine vesile olur. Onun için gönlümüze ve dilimize dik­kat etmek gerekiyor.

Biz inanıyoruz ki ilk günden Kıyametin sonuna kadar hava hep ay­nıdır, hiçbir değişiklik yoktur. Havanırkşoğuk olması, suyun donması o kadar nimettir ki milyonlarca mikrobun ölümü ve çevrenin temizlenmesi demektir. İşte bizim açımızdan kötü gibi görülen bu olay ve buna ben­zer diğer hadiselerde birçok hikmetler vardır. Onun için O bu hikmetle­rinden dolayı sorguya çekilmez, asıl hesaba çekilecek biz insanlarız.

İnsanoğlu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Batıl dinler veya hak dinin tahrif edilmiş şekli olarak ortaya çıkan dinler hep hak dinden ya­rarlanmış faydalanmıştır.

Mesela Hak dinde Rabbin dokunulmazlığı var, hiç bir kimse ondan hesap soramaz Öyle ise; ilah olarak kabul edilen zat, kişi, nesne, canlı her ne ise onunda dokunulmazlığının olması gerekir. Tıpkı Hindistan’daki ineğe tapanların, ineklere dokunmayıp, yolun ortasına dahi yatıp trafiği aksatan ineğin rahatsız edilmemesi gibi. İslamda böyle birşey yoktur. İnsanlar tarağın dişleri gibi hukuk ve kanunlar önünde eşittir.

Günümüzde İslama dayalı olmayan devletlerin yöneticilerinin doku­nulmazlığı vardır. Bu kanunla teminat altına alınır. Çünkü kanunları onlar koyduğundan kendilerinin hesaba çekilmemesi kendi mantıkları içinde doğrudur.

Yani devleti yönetebilmek için bir üst tabakanın kanunların üstünde bir elit tabakanın var olması gerekir. İşte İslama göre bu Allah (c.c.)’dür. Peygamber bile değildir. Hz. Peygamber ve diğer Peygamberler hem bu dünyada hemde ahirette sorumlu kişilerdir, yap­tıklarının hesabını vermeye hazırdırlar. Yalnız sorumlu olmayan Allah (c.c.)’dür.

İslamm dışındaki sistemlerde belirli kişilerin dokunulmazlığını ka­bul etme mecburiyeti vardır. Çünkü o kanunların yürürlükte kalması için buna ihtiyaç vardır. Beşeri sistemde bazı insanların ilahlaşabilmesi için bu dokunulmazlık gereklidir.[27]

24- Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler? Deki: “Getirin delili­nizi. İşte benimle olanların zikri ve benden öncekilerin zikri budur.” Hayır, onların birçoğu hakkı bilmezler ve onlar (hakdan) yüz çevirirler.

  1. ayette Allah-u Teala, birliğini isbat eden bir akli delil getiriyor. “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı kainatın düzeni bozulurdu” diyor. Hakikaten ilahlık iddiasında bulunan insanlar yöne­timi ellerine geçirdimi düzen bozuluyor. Tabiatı yöneten Allah (c.c.)’dür. Tabiattaki gül ile bülbülde hiçbir değişiklik yoktur. İlkgün nasılsa bugünde aynıdır. Ama insanların yönetiminde ise Allah’ın yö­netimini kabul etmeyen kendilerine göre birşeyler yapınca da işler bir­birine karışıyor.

İşte bu akli delili verdikten sonra 24. ayette de bunun nakli delilini veriyor. Kafirlere; Allah’tan başka bu tapındığınız ilah edindiğiniz şey­ler hakkında delil getirin deniliyor.

Oysa bizim delilimiz var. “İşte benimle beraber olan zikir -Kur’an-burada, benden öncekilerin zikri olan İncil ve Tevrat’a bakınız, onlarda da Allah’tan başka ilah olacağına hiçbir yazıya, delile rastlanmamakta­dır.” buyuruyor.

Onların çoğu hakkı bilmezler gerçeği bilmezler. Yani Allah’ı bilmez­ler. Allah’dan gelen hakikat ve gerçekleri bilmezler. Bilmediklerinden ve cehaletlerinden dolayı da o imansızlar, hak ve hakikatten, Allah’dan ve Allah’ın ayetlerinden yüz çevirirler.[28]

25- Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere: “Benden başka ilah yoktur, bana ibadet edin” diye vahyettik.

İncil’de de, Tevrat’ta da, Zebur’da da; “Allah’tan başka ilah yoktur, bana ibadet edin” diye yazmaktadır. Diğer Kutsal sahife dediğimiz Suhuflarda da aynı emir var. Ve bütün Peygamberlerin ümmetlerine ilk önce öğrettiği, üzerinde önemle durduğu şey; Kelime-i Tevhid’dir. Allah’tan başka ilahın olmadığı ve ibadetin ancak ve ancak O’n’a yapıl­ması gerektiğidir.

Bunu da Yunus Emre;

“Dört kitabın manası, Lailahe İllallah” şeklinde tercüme etmiştir. Bu dörtlüğü bu ayetten ilham alarak söylemiştir.

Ancak günümüzde bir kısım cahil sofular “La İlahe İllallah” demek “Dört kitabı okumak sayılır” diyerek Kur’an okumayı, Hadis, Fıkıh okumayı gereksiz görmektedir. Ayetin sonundaki “Bana ibadet edin” bölümüne dikkat etsinler. İbadetin nasıl olacağını öğrenmek için; Kur’ani,Sünneti ve Fıkhı bilmek zorundayız.[29]

26- “Rahman çocuk edindi” dediler. O (çocuk edinmekten) münezzehdir. Hayır onlar ikram edilmiş kullardır.

Mekke’li müşrikler; “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” dediler. Hristiyanlarda; “Hz. İsa’yı (a.s.) Allah kendine oğul edindi” diyorlar.

Bizde; “Haşa ve kella, O bundan münezzehtir. Allah hiç bir kimseyi oğul edinmemiştir. Hiçbir meleği kız edinmemiştir. Bütün kainat O’nundur. Şu benim kızımdır, şu oğlumdur şeklinde ayrım yapmasına gerek yoktur.” diyoruz.

Bilakis o melekler, Allah katında İkram görmüş, ibadet eden kullar­dır. Onlar Allah’a isyan etmeden verilen emirleri yerine getiren, ibadet­lere devam eden kullardır.[30]

27- Onun sözünün önüne geçemezler ve onun emriyle iş yaparlar.

İnsanların inançsızları Allah’ın emirlerini yerine getirmedikleri gibi, bununla da kalmayıp, O’nun sözleri önüne -kendi emir ve yasaklarım koymakla geçerler.

Hücûrat suresinde de Allah (c.c); “Ey iman edenler, Allah ve Rasulünün önüne geçmeyiniz” buyuruyor. Geçme denince önüne ayakla geçme değildir. Allah’ın ayetlerini arkaya atıp insanların sözlerini öne geçirmektir. Burada imanlı imansız ayırımı yapılmamalıdır.

İnsan bazen, çok sevdiği kardeşi, şeyhi, hocası farketmez herhangi bir yaratılmışın sözünü, ayetin önüne geçiriyorsa buna itibar edilme­meli.

En önde olacak olan Allah’ın ayetleri, Efendimizin hadisleri, ondan sonra o insanların sözleridir. Aksi durum İslam inançlarına ters düşer. Hele hele sözler ayete de taban tabana zıt düşüyorsa durum daha va­himdir.

Müslümana düşen görev Allah ve Rasulünün sözlerini arkaya atıp, onları geçecek söz söylememeli, başkalarına da söyletmemelidir.[31]

28- Onların önünde ve arkasındakileri bilir. Allah’ın razı olduğun­dan başkasına şefaat edemezler. Onlarda O’nun korkusundan titrerler.

Bu ayet kıyamette şefaatin varlığına bir delildir. Bazı müslümanlar şefaatin olmayacağına, şefaat diye bir hadisenin olmadığı görüşündeler ve şefaati şirk olarak değeılendirmekteler. Fakat ayet; “Melekler Allah katında şefeatte bulunamazlar, ancak Allah’ın razı olduğu müs-. lümaıılara şefeatçi olurlar, diyor. Ve o melekler, Allah korkusundan tir tir titrerler. Onun ilahi azameti karşısında isyan etmeleri, sözünün önüne geçmeleri mümkün değildir.

Peygamberlerin de, salih insanların da şefaat etme hakkı vardır. Bu konu ile ilgili Kur’an’da ayetler ve Hz. Peygamberinde hadisleri mev­cuttur. Peygamberlerin ve Salih insanların şefaat edebilmesi için önce Allah’ın izni olması gerekir. Yoksa; “Ya Rabbi ben bunu çok sevdim, bunu af et” şeklinde değildir, o dilerse ancak şefaat ve af dileme geçer­lidir.

İkinci olarak şefaat edilecek kişinin müslüman olması gerekir. Müslüman olmayan insana Peygamberlerin ve diğer salih kulların şe­faat etme hakkı yoktur.[32]

29- Onlardan kim: “Allah’ın dışında bende ilahım” derse işte onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz işte böyle cezalandırırız.

Yani burada Meleklerden ilahlık iddiasında bulunan olursa ki ola­maz, onu cezalandırırız.

İnsanlar arasındaki zalimleri de aynı şekilde Cehennemle cezalan­dırırız. Zalimden maksat ayetin işaret ettiği gurub, zümre; kafirler zümresidir. Haddi aştığından dolayı kafire zalim denmiştir. Zulüm haddi aş-masıdır. Allah’a (c.c.) itaat etmesi ve O’nun koyduğu sınırlar içinde yü­rümesi gerekirken sının aştığı için kafirdir, diğer bir tabirle zalim ol­muştur.[33]

30- Göklerle yerin bitişik iken ikisini ayırdığımızı kafirler görmediler mi? Ve biz her canlı şeyi sudan yarattık. Hala iman etmeyecekler mi?

Bu ayette Allah (c.c.) kafirleri imana davet edip, onlara akli deliller getiriyor. 22. ayette, “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar ol­saydı, yerin ve göğün düzeni bozulurdu” ifadesiyle birliğini isbat eder­ken, bu ayette de; “kafirler, bakmazlar mı veya görür gibi bilmezlerini ki yer ve gök deniziyle, dağıyla, yıldızıyla, gezegeniyle bir birine biti­şikti. Bir tane idi, biz onları birbirinden ayırdık.” buyruluyor.

Bu ayeti bazı bilginlerimiz, alimlerimiz, batının buluşları doğrultu­sunda izah etmeye çalışmışlar; “Uzay bir gaz bulutu şeklinde idi, dünya ve diğer gezegenler bu gaz bulutundan koptu, zamanla dağlar, denizler oluştu ve Canlılar türedi” şeklindeki batının açıklamasına karşı; “Efendim Kur’an’da bu teoriyi isbat eden ayetler var” deyip bu ayeti delil gösteriyorlar.

Tabii ki batının bu konuda ciddi çalışmaları var. Ama onlar bu buluş­larının kesin olduğunu söylemiyorlar; “Bizim yaptığımız çalışma budur” diyor. Bizim ulemadan bir kısmı da hemen Kur’an ayetlerini bir mühür gibi o buluşun altına (basıveriyor) kullanıveriyor. İşte bu davranış yan­lıştır.

Kur’an; yer ile gök bitişikti, sonra biz bunları birbirinden ayırdık, şeklinde ifade ediyor. Yer ile gök birdi, “buhar, gaz bulutu halindeydi” biz ayırdık denilmiyor.

Bu ayeti Hz. Ömer (r.a.) şöyle anlamış; “Yer ile gök yaratık halin­deydi. Yani gökte ve yerde hiçbirşey yoktu. Ne bir yeşillik, nede bir canlı. Gökyüzünde de yağmur yoktu. Sonra biz bunları ayırdık, gökyü­zünden yağmuru, yeryüzünden de çiçekleri çıkardık” anlamında anla­mışlar.

Bizim dikkat edip gözden kaçırmamamız gereken bir husus, ayetler; bilim adamlarının ilmi buluşlarını isbat için değil, Allah’ın varlığını ve birliğini akli delillerle isbat için gönderilmiştir. “Yeryüzünde otlar, çi­çekler yoktu. Onları bitiren biziz, sizi dünyaya getiren biziz, gökyü­zünde de yağmurlar yok iken Onu yeryüzüne indirip ölü toprağı dirilten biziz. Bunları biz yaptığımıza göre Ahirctte de diriltecek olan biziz’-den” kasıt bu anlamdadır.

“Biz herşeyi sudan diri kıldık.” Çoğu tarihi çeşmelere hattatlar tara­fından yazılan bir ayettir bu.

Alimler herşeyin aslının su olduğu görüşündeler. “Bütün eşyanın aslı su. Yeryiizününde, gökyüzününde aslı sudur. Allah (c.c.) önce suyu yarattı, sonra suyu belirli bir değişime uğrattı. Derken yıldızlar, güneş, dünya oluştu” diye mana verenler var.

İkinci olarak herşeyin yaşamasını suya bağlı olduğunu anlamış alimlerimiz. İnsanın vücudunun dörtte üçü su, yeryüzününde dörtte üçü su. Bütün canlı ve nebatat su ile büyüyor. En katı olarak bilinen taşın, kayanın içinde de kimyagerler suyun olduğunu, ateşin içinde suyun ol­duğunu söylüyorlar. Yasin suresi son sayfada, “yeşil ağaçtan ateşi çı­karan Allah” şeklinde geçmekte ki yeşil ağaç bir sudur, ve bu sudan ateşi çıkarıyor Allah (c.c).

Su, insan hayatı içinde büyük önem arz eden bir maddedir. Susuz bir hayat mümkün değil. Gıdasız bir hayat belirli bir süre devam eder ama susuz bir hayat, canlılık çok zor vede kısa olur. Öyle bir madde ki başkasını temizleyip kendisi kirleniyor. Daha sonra toprak fi üt re s in den geçirilip, güneşin ışınlarıyla gök ve denizlerde, ondan sonra havada dolaşan bulutlarda, daha sonrada tekrar yere indiriliyor.

Son günlerde “atık suların” kullanılıp kullanılmamasının fıkhi yönü tartışılıyor. Eğer yağmur suyunun antıldığı kadar arıtılıp temizlenebili-yorsa kullanılır. Zira bizim kullandığımız atık sular, buhar haline gelir­ken pislikleri toprakta kalıyor, daha sonra güneş ışınlarıyla dezenfekte edilip havalandırıldıktan sonra da yeryüzüne lemiz olarak gönderiliyor. İşte bu olayları gördükleri halde “Hala mı iman etmeyecekler?” Yani Allah’a boyun eğmeyen, O’ndan başka ilahlara iman edenlerden daha geri zekalı, aklı kıt insan yoktur. Zira Kur’an “Hala mı iman etmi­yorlar, hala mı düşünmüyorlar?” ifadeleri onların zekâlarının, akıllarının ne denli kıt olduğunun bir delilidir.[34]

31- Onları sarsmasın diye yeryüzünde dağlar yarattık. Yol bulabil­sinler diye orada geniş yollar yarattık.

İnsanları sarsmasın diye yeryüzünde dağlar diktik. Dünyanın dö­nüşü esnasında insanların sarsılıp etkilenmemesi için dağlar dikilmiş­tir. Yeryüzünde dağlar bir denge unsurudur.

“Ve o dağların üzerinden de gedikler açtık ki” biz buna “geçit” diyo­ruz. Öyleki, yeryüzünde sıra dağlar bir baştan bir başa uzanıp giderken insanların bu dağlan geçip diğer belde ve bölgelere ulaşımı için Allah bazı geçit ve gedikler bırakmış ki, insanlar rahatça geçebilsin. Bunlar ülkemizdeki Zigana geçidi, Sertavul geçidi, Külek boğazı gibi geçitler­dir.

İşte böylece insanlar yollarını bulabilsinler, yani uzun seyahatlerde, ticaretlerinde, varacakları yerlere kolay varabilsinler diye. Bu anlama geldiği gibi, dağlara onlar üzerinde kurduğumuz geçit ve yollara baksın­lar, derken Dağların nasıl yükseltildiğine baksınlar da hidayete Sırat-ı Müstakıyme ersinler anlamına da gelir.[35]

32- Gökyüzünü korunmuş tavan olarak yarattık. Onlar ise gökyü­zünün ayetlerinden yüz çeviriyorlar.

Biz, gökyüzünde korunmuş, sağlam bir tavan yaptık. Tabii ki yeryü­zünden baktığımızda bize göre tavandır. Dünya yuvarlak olduğu için in­san kendisini dünyanın ortasında zanneder. İşte dünyada aynı şekilde bütün yıldızların ortasında, çevresi tamamen diğer yıldızlarla kuşatıl­mış gibidir. Böyle bir kuşatma ile gökyüzüne bakıldığında her bakan kişi için gökyüzü bir tavan gibidir. Tıpkı Süleymaniye camii veya Sultanahmet camii kubbeleri gibi.

Fakat o imansızlar bu gökyüzündeki ayetlerden yüz çevirirler. Ayetlere, “öküzün karpuz kabuğuna baktığı gibi” bakarlar. Güneşin ısı­sından, ayın ışığından faydalanırlar da bunun kaynağı nedir, nereden geliyor diye düşünmezler.

Yine bu gökyüzü cisimleri “med ve cezirlere” faydası oluyor. Bu “med ve cezir” olayları da insanoğlunun binlerce işine yarıyor. İşte bu inançsızlar, bunlara ibret nazarıyla bakmazlar. Bir sanat galerisini ge­zip oradaki sanatları görüp sanatçıya teşekkür ettikleri gibi, Kainatın sanat galerisini görürler, gezerler de, o kainatın sanatçısına şükret­mezler.[36]

33- Geceyle gündüzü, güneşle ayı yaratan O’dur. Her biri bir yö­rüngede yüzmektedir.

Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan Allah (cc)dür, Her biri bir yö­rüngede yüzüp durmaktadırlar.

Yani güneşin kendine has bir yörüngesi, ayın kendine has bir yö­rüngesi, diğer gezegen ve yıldızların bir yörüngesi vardır. Aynı şekilde gündüz ile gecenin bir yörüngesi vardır. Onlarda yılın hangi gününde kaç dakika uzayıp kısalması gerekiyorsa, o gün, o ay ve zaman geldi mi; o tayin edilen rotada gidiyor. İzinsiz ne bir an uzama, nede kısalma yoktur.

“Küllün” kelimesiyle de bütün yıldızların kendi yörüngelerinde dö­nüp durduğunu bize haber veriyor. İnsanoğluda kendi yörüngesinde dö­nüp durması gerekir. Bu yörünge Allah’ın çizmiş olduğu sınırı aşmamakdır. Hz Peygamber; “Mü’min kazığa bağlı at gibidir.” buyurmuştur.[37] Yani mü­’min; şeriate bağlı bir insandır. O şeriatın dışına çıkmamalı. Çıkarsa da geriye dönmeli.[38]

34- Senden önce hiçbir insana ebedilik vermedik. Sen ölünce onlar ebedi mi kalacaklar?

Hz. Peygamberin başarısını gören inançsızlar Peygamber için “bir Ölsede kurtulsak” derler. Ama Allah (c.c.) “Senden önce de hiçbir in­sana ebedilik vermedik.” Ebedi olarak devamlı yaşayan olmamıştır. O kafirler ebedi mi kalacaklar. Sen de öleceksin, senin öldüğün gibi Onlarda ölecekler.

Başka bir ayette de; “Muhammed’de ancak bir Rasuldür. Ondan Ön­cede nice Peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o, ölür veya öldürülürse dinden geriye dönüp gidecekmisiniz.?” buyruluyor.[39]

Hz. Peygamberin vefatında bazı münafıklar sevinmişlerdi, ama se­vinçleri kursaklarında kaldı. Zira O’nun mirası dört büyük halife ve on­dan sonraki alimlerin, mücahitlerin, müslümanların yardım ve gayretle­riyle günümüze kadar gelmiştir. Bundan sonra da devam edecektir. Biz Efendimizin bedenini kaybettik ama onun dini bugüne kadar gelmiştir.[40]

35- Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi şer ve hayırla imtihan ederiz. Ve bize döndürüleceksiniz.

Her canlı ölümü tadacaktır. Yani Peygamberde ölecek, onun dost­ları da onun düşmanları da ölecektir. Günümüzde, bizler de öleceğiz, bizim dostlarımız da, düşmanlarımız da ölecektir.

Ölüm ile İslâm davası sona ermez, Ölmez. İslâm davası Allah’ın da­vasıdır, koruyacak olan O’dur. Bugün bizimle korur, yarın başka insan­larla korur. “Binlerce insan bu İslâmın korunması için mallarını gerektiği zamanda canlarını vermişler, gözyaşı akıtıp alın teri dökmüşlerdir. Bundan sonra da bu aynı şekilde devam edecektir.

“Sizi, biz iyilik veya kötülükle imtihan ederiz.” Yani bazen fakir­likle, bazen zenginlikle; Zenginliği verince şükredecek mi? Fakirliği verince sabr edecek mi? diye imtihan eder. Hastalık veya sıhhat ile de­ner hastalıkta sabır, sıhhatle şükredecek mi? diye imtihan eder.

Bizim için imtihan; bilinmeyen birşeyi bilip, bilmediğini ortaya çıkar­mak içindir. Ama Allah’ın ilmi ezelisi var. insanoğlunun fakirlik ve zen­ginlikte sabır veya şükür edeceğini O’nıın bilmemesi mümkün değildir.

Madem ki biliyorda niçin imtihan ediyor.? diyen olabilir. Eğer imti­handan geçirilmezsek ahirette; “Ya Rabbi eğer sen fırsat verseydin ben sabrederdim veya şükrederdim” şeklindeki itirazı bertaraf etmek içindir.

İnsanın yapmış olduğu ameller ki, bunlar birer soru kağıdı durumun­dadır. İşte bu imtihanın neticesidir denilecek. Ancak bize döndürüle­ceksiniz. İmanlısı da, imansızı da O’na doğru gidiyor, bunu inkar ede­miyorlar.

Belki sağlığında Allah’ın varlığım, birliğini inkar ediyor ama bu Rabbe olan dönüşünü inkar etmesi mümkün değil. Zira dedesi, ninesi, annesi, babası gidiyor. Kendisi yaşlanıyor, bu dünyaya gelmesi veya gelmemesi elinde değil. İstese de istemese de büyüyüp yaşlanıyor. Ölümün neticesinde imanlısını da, imansızım da toprağın altına koyu­yorlar.

İşte bu olaylar imansızın birgün aklına gelir ve “inkar ediyoruz ama elimizde olmadan karşı koyma gücümüz olmadan bir yerden alınıp götürülüyoruz” diye yatağına yatıp, belki kafasına, zihnine takılır düşü­nür.[41]

36- Kafirler seni gördüklerinde, “sizin ilahlarınızı ağzına alan bu mu?” diye seni alaya alırlar. Halbuki onlar Rahmanın zikrini inkar ediyorlar.

Hz. Peygamber; “Allah’tan başka ilah edinmeyin, bu ilah diye kabul ettiğiniz adamlar, sizi yöneten bu adamlar bunlarda ölecek, ölenden ilah olmaz, ölüm acizlik belirtisidir. Öyle ise bu adamlara bağlanmayın, onları tanımayın” deyince, inkarcılarda; “bizim atalarımız, büyüklerimiz hakkında bu mu konuşuyor?” şeklinde cevap veriyorlar ve “Sen kim? Darünnedvenin parlamenterleri kim?” diye de Hz. Peygamberi hafife alıyorlar.

Günümüzde de mtislumanlar alaya alınıyorsa ki alınmaması müm­kün değil. Müslüman sevinmeli, zira Peygamberinin ‘yolunda olduğunun bir kanıtıdır.

Gerçi Peygambere lâyıkıyla ümmet olduğumuzu iddia edemeyiz. Ama müslümanları alaya almak hafife almak için yazılan çizilen herşey bizim onun ümmeti olduğumuza bir işarettir.

Gazetesinde, “İsâlmın ayak sesleri geliyor” dikkatli olun diyenler, şimdi alaya almaktan vazgeçmişler, biraz korkuya yönelmişler korku­yorlar. Köşe yazarlarından biride; “müslümanlar % 98 çoğunlukla ikti­dara gelseler, yönetim yine onlara verilmemeli. Zira buna demokrasi değil, çoğunluğun despotluğu denir” diyor.[42]

37- İnsan aceleden yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim. Acele etmeyin. İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. İnsanın mayasında acelecilik de vardır. Allah-u Teâla bize neyi vermişse o güzeldir. Güzel olduğu için bize verir. İnsanın hoşuna gitmeyen “korku” insana verilmiştir. İnsanların akıllarının farklı olduğu gibi, bu korku olayı da farklıdır.

Diyelim ki Allah (c.c.) bazı hasletleri çocuklarımızın yaratılışında verme yetkisini bize veripde “istediğiniz kadar korku verin, istediğiniz kadarda vermeyin” demiş olsaydı, geri zekalı insan çocuğunun korku­suz olmasını isterdi. Korkusuz insanda tren yolunda korkmadan trene karşı yürür. Trafikte arabaya karşı yürür, kavgada diğer insanın ölü­müne sebep olabileceği gibi belki de kendi ölümüne sebep olur.

Yani korku olmayınca tedbir olmaz. İşte bu korkunun neticesi ola­rak tedbire baş vuruyoruz. Asi olan bunu yönlendirmektir. Yani Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkmamız gerekir.

İşte acelecilikte aynıdır. O da insanın fıtratına verilmiştir. İyi yön­lendirilirse korkuda olduğu gibi iyi olur. Namazı vaktinde kılmak için acele etmek, ecel gelmeden önce tevbede acele etmek, hayırlı işlerde acele etmek, şer olan işlerde de.yavaş olmak iyidir. Taha suresi 84. ayetinde, Musa Aleyhisselamın Rabbinin rızasını elde etmek için acele ettiği bildirilmiştir. Size ayetlerimi göstereceğim, benden acele iste­meyin, acele etmeyiniz buyuruyor Allah (cc).[43]

38- “Eğer doğru söylüyorsanız, va’d (kıyamet) ne zaman?” derler.

39- Keşke kafirler cehennem ateşini yüzlerinden ve sırtlarından sa­yamayacaklarını vede yardım olunmayacakları zamanı bir bilselerdi.

Yani birgün ateşle karşılaşacaklarını önlerinden ve arkalarından ateşin onları saracağını, kimseninde imdadına yctişemeyeceğini, itfaiye ekibinin de ahirette olmadığını bir bilselerdi, Allah’ın azabının acele gelmesini istemezlerdi, demişler.[44]

40- Hayır o, onlara ansızın gelecek ve onları şaşırtacak. Onlarda onu geri çevirmeye gücü yetmeyecek ve onlara mühlet verilmeyecek.

“Kıyamet-i Kübra” dediğimiz, bu kainatın sonu mutlaka gelecek. Bizler belki ona yetişenleyiz ama “Kıyameti Suğra” dediğimiz herkesin “küçük kıyameti” kopacak. Yani ölüm mutlak, bunda kimsenin şüphesi yoktur. Bunun ne zaman geleceğini de yine kimse bilemez.

Ansızın, kimimizi evinden çıkarken, kimisini yolda, kimisini iyilik iş­lerken, kimisini de şer bir amel başında yakalayıveriyor. Bundan dolayı kişi bütün davranışlarına hemen ölüverecekmiş gibi dikkat etmelidir. Aksi halde kötü bir amel başında iken ölüm yakalarsa bunun hesabını vermek zor olur. Böyle bir duruma düşmemenin de yolu iyi işler yapıp, iyi düşünmek, niyetimizi salih kılmaktır.[45]

41- Andolsun ki senden önceki Peygamberlerle de alay edildi de on­larla alay edenleri alay ettikleri kuşatıverdi.

Kafirler, Peygamberlerin zayıflığıyla alay ediyorlardı ama kendileri zayıf düşmüştür. Peygamberlere; “siz başarılı olamazsınız, yok olur gi­dersiniz” denildi, inkarcıların kendisi başarısız olup yok oldular.

Yani hangi sahada, hangi yönden alay etmişlerse o başlarına geli­vermiştir. Türkiyede müslümanların aleyhine alınmış bütün kararlar müslümanların lehine dönmüştür. Korkarak müslümanlar için aldıkları kararlar başlarına bela olarak dönmüştür.

Bu imansız kesim hatayı bir yerde yapıyor. O da Allah’a iman da, başta inanç konusunda hata ettikleri için diğer hataları da onun peşin­den geliyor. 1957’de A.B.D. Cumhurbaşkanı Türkiyeye gelir, hiç ko­ruma olmaksızın halkın içinde tokalaşarak, selamlaşıp gezer.

Ama 1991 de gelen Başkan ise A.B.D.’li polis ile 5000 tane T.C. polisi tarafından korunur. Bunun anlamı şudur. ABD’nin Dünya için almış olduğu bütün tedbirler aleyhine gelişmiştir.[46]

42- Deki: “Gece ve gündüz Rahman’dan sizi kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar.

Deki Allah’a karşı gecede veya gündüzde sizi kim koruyabilir. Geceyi yaratan Allah, gündüzü yaratan O, gece veya gündüzde size, başınıza bir bela geliverecek olursa kim sizi korur. Fakat onlar Rablerin zikrinden yüz çeviriyorlar. O Kur’an’dan yüz çevirene Allah(cc) bu dünyada iken azabını tattıracak olursa onu engelleyecek hiçbir güç yoktur.[47]

43- Yoksa onları bizden koruyacak ilahlar mı var? Onlar (ilahlar) kendilerine bile yardım etmezler. Ve onlar tarafımızdan sahip çıkılmazlar.

Allah’tan başka onların ilahları mı varki onları savunsun? -Ellerindeki mevcut silahları kendi başlarına birgün gelir bela olur. Onun için Allah’ın azabından kurtaracak, o azabı engelleyecek hiçbir güç yok­tur.

Allah (c.c.) bu azabı tabiat üstü güçlerle, yani gökyüzünden taş yağdırmakla, Firavunu denizde boğdurmakla, Nuh (a.s.)’ın tufanı gibi olaylarla bunları yapmıştır. Zaman içinde de müslümünları güçlendire­rek, kafirlerinde yüreğine korku salarak yapmıştır ki, günümüz şartları yavaş yavaş buna doğru gidiyor.

O zaman o ilahlar kendilerine bile gelen azabı def edecek güçte değillerdir. İlah diye tapılanlar öyle bir duruma düşerler ki kendi başla­rının derdine ancak kendileri bakar, fayda veremez.

Bir zamanlar Afrika’daki küçük devletlerden Rusya’ya kızan kapita­list oldu, Amerika’ya kızan sosyalist oldu. Halkları da kendi aralarında kavga etti. Öyleki kapitalist A.B.D. ile sosyalist Rusya’nın kendi baş­larına bakacak durumu yok ki bu küçük devletlere fayda versin.

Onların Allah katında da bir değeri yoktur. Canına faydası olmaya­nın, cananına da faydası olmaz. Fakat onların bu dünyada iyi imkanlara sahip olmalarına gelince:[48]

44- Evet, biz onları ve babalarını, ömürleri onlara uzayıncaya kadar (uzun zaman) faydalandırdık. Bizim yeryüzüne gelip etrafından eksiltti­ğimizi görmüyorlar mı? Acaba galip gelen onlar mı?

Bu toplumların da belirli bir ömrü vardır. Bazı devlet üzerine felsefe yapanlar; “Devletlerinde insanlar gibi ömrü vardır. Doğarlar, büyürler sonra küçülüp tekrar yeniden doğarlar.” derler. Ayet-i Kerime doğrudan bunu onaylamıyor. Ama biz onlara nimetler veririz ki, devlet olmada bir nimettir. Tabii ki bu nimet belirli bir zamana kadar devam eder.

“Görmüyorlar mı? biz yeryüzünün çeşitli yerlerinden gelip ve onun etrafından noksanlaştınyoruz.”

Yani küfrün saltanatı her zaman noksanlaşıyor. Müslümanlar güç­lenip çoğalıyorlar, bunu görmüyorlar mı? Yoksa onlar mı galip gelecek­ler? Yani müslümunların galibiyeti devam ederken Ailah(cc) o müslü-manlara yardım ederken, o imansızlar mı galip gelecek? tabiki galip gelemeyecekler.

Başka bir ayette; “Allah’a (dinine) yardım ederseniz o da size yar­dım eder.” Eğer Allah(cc) size yardım ederse size gaiip gelecek olan yoktur.

Önce gayret etmek gerekir. Allah(cc)bir zaman meleklerle ka­firleri savaştırıp, meleklere kafirleri kullanmıştır. Mü’minler gayret ettikleri zaman başarılı olmuşlardır. Amaç kafir kırmak, onları katlet­mek de değil. Bütün dünya insanına hakimiyeti sağlamaktır.[49]

45- Deki: “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum. Sağırlar uyarıldıkları zaman çağrıyı duymaz.

Deki; ben sizi ancak vahiy ile uyarmaktayım. Yani yolunuz Cehenneme gidiyor, yazık oluyor size. Bu can Cehennemde yanmamak diye vahiyle sizi uyarıyorum.

Fakat imansızlar, sağır olanlar bu kadar ikaza, uyarmaya rağmen bu çağrıyı duymazlar. Hak ve hakikate karşı kulaklarını kapatıyorlar. Herhangi bir ortamda İslam’dan, hakikatten bahsetmeye başladınız mı, rahatsız olan imansız ya orayı terk eder veya oradaki insanları alaya almak, susturmak suretiyle onu dinlemez.

İşte gerçek sağır, fiili olarak kulakları duymayan değil, Allah’m(cc) Peygamberi vasıtasıyla yapmış olduğu çağrıyı ve ikazı duymayan imansızlardır.[50]

46- Eğer Rabbinin azabından bir esinti onlara dokunsa; “Eyvah bize, biz gerçekten zalimlerden olduk.!” derler.

47- Kıyamete ait adalet terazilerini koyarız. Hiçbir kimseye hiçbirşeyle zulmedilmez. Eğer (yaptığı) hardal tanesi ağırlığında bile olsa, biz onu getiririz. Hesaba çekici olarak biz yeteriz.

O gün amellerin tartılması için adaletle hareket eden teraziler koya­rız. Bu terazilerin keyfiyeti bizce malum değildir. Elektronik terazi gibi midir? Bakkalın marketin iki kefeli terazisi gibi midir? Yoksa belediye­nin baskülü gibi midir? bilemiyoruz ama, ayet bize; amellerin tartılma­sını ve tartı içinde bir terazinin konulacağını haber veriyor .

Aynı şekilde meleklerin de amellerimizi nasıl kaydettiği, iyi veya kötü şeyleri nasıl yazdığı bizce keyfiyeti bilinen şey değildir.

Orada hiçbir kimseye haksızlık yapılmayacaktır. Yapılan iş hardal tanesi kadarda olsa o adalet terazisine konulacaktır.

Ayette; “hardal tanesi” ifadesi geçiyor. Bu küçüklükten kinaye için­dir. Yani Arabın dilinde küçük denilince ilk akla gelen küçük hardal ta­nesi olduğu için. İncir çekirdeği vede haşhaş taneleri de onun kadar kü­çüktür.

Başka bir ayette de; “Zerre” olarak ifade etmiş, “kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür, kimde zerre miktarı şer işlerse onu görür” buyruluyor. (Zilzal suresi) Zerreden maksat maddenin en küçük parçasıdır. Biz buna bugün “atom” diyoruz.

Herkes amelinin karşılığını mutlaka görecektir. Bu iyilik olsun, kö­tülük olsun farketmez. Diyelim ki çok iyilik yapan bir kafirin durumu, amelleri tartılırken; imansızlığı terazinin bir tarafına, iyi amelleri de bir tarafa konulur. Yaptığı şey zayii edilmez. Fakat imansızlık ameli bütün kainattaki varlıklara saygısızlık olduğundan, alemlerin Rabbini tanı­mama olduğundan dolayı küfrü ağır basar.[51]

48- Andolsun, Musa’ya ve Harun’a hak ile batılı ayıranı, müttaki-lere bir ışık ve öğüt olanı (Tevrat’ı) indirdik.

49- Onlar (müttakiler), görmeden Rablerinden korkarlar ve onlar kıyametten de korkarlar.

Bu ayetlerde Allah (c.c); “Musa ve Harun’a Furkam verdik.” bu­yuruyor. “Furkan” Tevrat’ın diğer bir ismidir . Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in de bir ismidir. Furkan; hak ile batılı birbirinden ayırt eden an­lamındadır.

Şu yapılan ameller iyi, şu yapılanlarda kötüdür, diye açıklamak üzere; “Harun ve Musa (a.s.)’a ve muttaki insanlara, onların yolunu aydınlatması, ışık olması için Tevrat’ı indirdik” der Allah (c.c).

  1. ayette de müttakiler tarif ediliyor. “Onlar tenhada Rablerine candan saygı gösterirler ve onlar kıyametten de korkarlar, ona görme­den iman ederler.”

Allah’a(cc) hamd olsun bizde O’nu görmeden, O’na inandık, hemde görür gibi. Çünkü etrafımızdaki herşey O’nun varlığına işaret etmekte. İnsan teknolojisini ne kadar geliştirirse geliştirsin, geliştirdikçe kendi aczini ortaya koymaktadır. Zira bu kadar teknolojik ilerlemeye rağmen bir ağaç yaprağını yapamamaktadır. Sadece suni olarak, naylondan çi­çek ve yapraklar yapabilmektedir.[52]

50- İşte bu (Kur’an) indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz onu in­kar mı ediyorsunuz.?

Allah’a (cc) hamd olsun şu anda mü’minler arasındayız. Bizim için böyle seçkin bir inanan topluluk içinde bulunmak büyük bir nimettir.[53]

51- Andolsun ki daha önce de İbrahim’e rüşdünü (doğruyu bulma ilmini) vermiştik. Ve biz onu biliyorduk.

  1. ve 50. ayete kadar olan ayetlerde ahiret hayatının varlığını ve ahirette azabın olacağını, o günde hesabın yapılıp terazide amellerin tartılacağını ve insanlara zerre kadar zulüm edilmeyeceğini, kişilerin amelleri hardal tanesi kadar da olsa onun değerlendirileceğini beyan ediyordu.

Hardal tanesini örnek vermesindeki hikmet, bütün dünya insanın tanıyabileceği bir kelime olduğu içindir. Yani uluslararası tanınan, bili­nen birşey olduğu için bunu örnek vermiştir. Yine cennetteki nimetler­den bahsedilirken de üzüm, süt, bal gibi bütün insanların tanıdığı şey­lerden bahsedilir. İşte bu husus, aynı zamanda islâmm bütün dünya insanına geldiğinin delillerinden biridir.

Hardalı bütün dünya tanıdığı için, sanayide de hayli kullanılan bir bitki. Onun için Kur’an bütün insanlığa geldiğinden dolayı bütün insan­lığın anlayabileceği kelimeleri, deyimleri kullanır. Daha sonra ayetler ibrahim (a.s.)’m olayına geçer. Ve ardarda 10’a yakın Peygamberin ha­yatından bahseder. Başta da belirttiğimiz gibi bu sureye Enbiya suresi ismi verilmiştir. Diğer surelerin hiçbirinde bu sure kadar diğer Peygamberlerin olaylarından söz edilmez. Bu surede; Musa (a.s.), Harun (a.s.), İbrahim (a.s.), Lut (a.s.), îshak (a.s.), Yakub (a.s.), Nuh (a.s.), Davud (a.s.), Süleyman (a.s.), Eyyub (a.s.), İsmail (a.s.), İdris (a.s.), Zülkifl (a.s.), Yunus (a.s.), Zekeriyya (a.s.), Yahya (a.s.), İsa (a.s.)’dan bahsediliyor. Yaklaşık 17 Peygamber.

Müslümanlar bu Peygamberlerin isimlerini çocuklarına isim olarak da koymaktadır. Sadece Zülkifl ismi çok az kullanılıyor.

Kur’an’da bunlardan bahsedilmesi Hz. Peygambere bir moraldir. Geçmişte bu peygamberlerde bu tevhid mücadelesini verdiler. Sen de bu mücadelenin bir devamısın. Onlar Tevhid mücadelesinden yılmadı­lar. Sen de aynı mücadeleden yılma anlamındadır.

Bu ayette de Rabbim buyuruyor ki; “Biz İbrahim’e rüşdünü verdik.” “Rüşd” doğru yol, sağlam hidayet yolu, eğriliği olmayan, insanı dün­yada devlete, ahirette de saadete ve Cennete götüren İslâm yoludur denmiştir.

Birde, “iyilik yapabilme kabiliyeti” manası da verilmiştir. Türkçemizde de kullanılır, “Çocuk rüşdüne erdi.” Yani iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edecek kabiliyete geldi manasında da kullanılır.

Ayette, Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)’a; iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edebilecek kabiliyet verdi ve Peygamber olarak görevlendirdi diyor.

Kimin Peygamber olup, kimin olmayacağını Allah (c.c.) bilir. Mekkeli müşrikler bu mu Peygamber olacak? diye alay ediyorlardı. Şimdi İbrahim (a.s.)’m Peygamberliğine itiraz edenlere bir cevap ol­duğu gibi, Efendimizin Peygamberliğine de itiraz edenlere bir cevap taşımaktadır. Peygambe’r seçme hakkı Hz. Allah’a (c.c.) aittir, diledi­ğini Peygamber yapar.[54]

52- Hani o babasına ve kavmine “şu ibadet edip durduğunuz hey­keller nedir?” demişti.

İbrahim (a.s.) Peygamber olunca babasına ve kavmine şöyle der. Şu sizin önünde ibadetler yaptığınız, el pençe divan durduğunuz bu heykeller neyin nesidir?

Peygamberlik görevini ifa ederken önce babası İbrahim (a.s.)’ın kar­şısına durur. Burada Peygamberlerin kıssalarının ardarda verilmesin­deki hikmetlerinden biri de; İslami hizmet ifa etmek isteyen bir kişinin karşısına da en yakım olan babasının çıkabileceği gibi Hz. İbrahim (a.s.)’in karşısına babası çıkmıştır. Nuh (a.s.)’m karşısına oğlu, Lût (a.s.)’m karşısına hanımı çıkmış, Yusuf (a.s.)’m karşısına da kardeşleri çıkmış. Yani böyle bir vazifede en yakın akrabaların karşı çıkabilece­ğini, bunu göğüslerken de, bunlara hitab ederken, hitabın iyi seçilmesi gerekir.[55]

53- Dediler ki: “Biz babalarımızı onlara ibadet yaparken bulduk.”

Babalarımız bunlar Önünde ibadet yapıyorlardı, bizde onların yoluna uyduk diyorlar.

Bu cevap, Kur’an’ın birçok yerinde kafirlerin dilinden bize nakledil­miştir. Bu, kafirlerin Allah’tan başkasına ibadet ederken, onun yolun­dan giderken, bu ibadet ve gidişatının akli ve nakli herhangi bir daya­nağı yoktur.

Günümüzde de durum bundan ibarettir. Onun için bu konuda köşeye sıkıştıklarında eski dönenılerdekilerin verdiği cevap; babalarımızı böyle yaparken bulduk. Günümüzde ise Avrupa böyle yapıyor, filan devlet böyle yapmamızı istedi. Veya o uygar da onun için böyle yapıyoruz, ce­vabını verirler. Üslub olarak Hz. İbrahim (a.s.)’ın zamanındaki inançsız ile günümüzün inançsızının ifadeleri aynı, kelimelerinde biraz değişiklik var.[56]

54- (İbrahim): “Muhakkak siz ve babalarınız apaçık bir sapıklığın içindesiniz” dedi.

Babalarınızın sapıklıkta olması, onların peşinden de sizin gitme­niz, sizin yanlış yolda olmadığınızı göstermez.

Ateşe doğru giden adamın, peşinden giden kişinin ateş tarafından yakılmayacağını, suçunun affedileceğini, “Bu adam geldi de bende bu­nun peşinden geldim” şeklindeki özürünün kabul edileceğini gerektir­mez.

İşte İbrahim (a.s.)’da kavmine bunu anlatmaya çalışıyor. Yani ba­balarınız sapıklık içinde, sizde aynı yoldan gitmekle sizde sapıklık için­desiniz, çocuklarınızı da arkanızdan getirecek olursanız onlarıda sa­pıtmış olursunuz diyor.[57]

55- Dediler ki: “Sen bize hak ile mi geldin, yoksa şakacılardanmısın:

Dediler ki: “Sen bize gerçeğimi getirdin. Yoksa sen bizimle dalgamı geçiyorsun.?

Yani İbrahim (a.s.)’ın böyle birşeyi söylemesine ihtimal veremiyor­lar. Zira babası put bakanı vede üzerine konan sineği dahi uzaklaştır­maktan aciz olan ama Nemrut’un emri üzere, kendi elleriyle yapmış ol­dukları bu putlara; “ibadet etmeyin..!” diyecek. Bu mümkün olmayan birşey.

Adamlar öylesine şartlanmışlar ki, ona ibadet edilmesi, onun yo­lundan gidilmesi konusunda İbrahim (a.s.) gibi bir Peygamberin birşeyi söyleyebileceği akıllarının ucundan bile geçmediği için; “her halde şaka yapıyorsun!” diyorlar.[58]

56- (İbrahim) dedi ki: “Hayır, sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları (ilahlarınızı) O yarattı. Ben de buna şahitlik edenler­denim.”

Sizin Rabbinizde yerin ve göğün Rabbidir. O Rab ki; bu tapındığınız İlahları da yaratmıştır. Ve ben de buna şahidim. Yani bunların ilah ol­madığına ben şahidim. Bunları Allah’ın yarattığına da şahidim.

Nasıl ki bir hakim önünde bir olayın nasıl olduğuna, o kişiye ait olup olmadığına veya o kişinin o fiili gerçekleştirip gerçekleştirmediğinin söylenmesine, “şahidlik” diyorsak, halkın huzurunda da Allah’tan başka ilahların olmadığına, yeri göğü ve bu ikisinde bulunan herşeyi o yarattığına ikrar etmeye şahidlik diyoruz.

Her ne kadar İbrahim (a.s.) bunlar yaratılırken yok ise de; “Ey bi­zim Rabbimiz, senin inzal ettiklerine inandık ve Rasullerine tabii olduk, bizi şahid olanlardan yaz” diyoruz.

İşte her inanan buna şahiddir. Her inanan gibi İbrahim (a.s.)’da bende bunlara bu şekilde şahidim diyor. Onun için kelimei şehadette “Ben şahitlik yaparım” lafzı kullanılmıştır. “Ben şahidlik yaparım ki Allah’tan başka ilah yoktur” derken şahitliği neye dayanarak yapıyo­ruz. Etrafımızda gördüğümüz eşyaya, ağaçlara, insanlara ve diğer olaylara bakarak şahidlik yapıyoruz.

Daneyi yeşertip, büyütüp tekrar dane haline getiren O. Hiçbir canlı­nın bunu yapması mümkün değil. İşte İbrahim (a.s.)’da böyle bir şahit­lik yapıyor.[59]

57- “Allah’a yemin olsun ki, siz dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım.”

58- Onları (putları) paramparça etti. Ancak, kendisine başvursunlar diye putların büyüğünü bıraktı.

İbrahim (a.s.); Allah’a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım diyor. Sonrada onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı, belki ona müracaat ederler diye.

İbrahim (a.s.) puthaneye gider orada hepsini parçalayıp büyüğünü parçalamayıp bırakmasındaki gaye de, insanların ona müracaat etmesi, ona sorması, veya bu “İleyhi”deki zamirin İbrahim (a.s.)’a raci oldu­ğunu söylerler. O zaman, “İbrahim’e gelsinler, sorsunlar” diye anlamı çıkar.

Söz yaptırım gücüyle orantılı olur. Yani kişi sözünü fiile dönüştürmezse bir ömür boyu konuşsa bile faydası olmaz. İbrahim (a.s.); onla­rın heykellerin önünde eğilmemelerini istedi. Onlara tapınmamalarını istedi. “Elinizle yonttuğunuz taşlara, ağaçlara ilah diye tapıyorsunuz, sizde, sizden önceki babalarınızda sapıklık içindeydi bundan vazgeçin” dedi. Kavmi de; sen bunu ciddi söylemiyorsun, bize şaka yapıyorsun şeklinde karşılıyorlar.

İşle günümüz din alimleri olarak bizlerde bugün hep bunu yapıyo­ruz. Fiiliyyattan uzak İslami hep anlatıyoruz. Buda söz planında kalıyor. Yukarıda belirttiğimiz gibi fiiliyata geçmeyen sözünde bir faydası olmuyor, yaptırım gücü olmayınca da gücünü yitiriyor.

İşte İbrahim (a.s.) bu durumdan kurtulmak için sözünü fiiliyata dö­küyor. Ve onları da paramparça ediyor, büyüğüne dokunmuyor.[60]

59- Dediler ki: “Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Şüphesiz o zalimler­dendir.”

60- Dediler ki: “İşittik ki bir genç onları konuşuyordu. Ona İbrahim deniyor.”

61- Dediler ki: “O halde onu insanların gözleri önüne getirinde şahit olsunlar.”

62- Dediler ki: “İbrahim, bunu ilahlarımıza senmi yaptın?”

63- (İbrahim): “Hayır, şu büyükleri yapmış, eğer konuşuyorlarsa onlara (kınlan ilahlara) sorun” dedi.

64- Kendilerine döndüler ve “şüphesiz siz zalimlersiniz” dediler.

Ey İbrahim!! ilahlarımıza bunu sen mi yaptın? dediler. İbrahim (a.s.) da; “Belki bunların en büyüğü olan varya o yapmıştır. Eğer konuşuyor­larsa ona sorun” dedi. Eğer konuşuyorsa küçük putlara sorun diyor. Kendi nefislerine iç dünyalarına döndüler. Kendi kendilerine, siz zalim insanlar kendinizsiniz dediler.

Yani bunlar konuşmaz, bunlar birşey yapamazki, buna rağmen buna ibadet ediyorsanız, gerçek zalim bunları kıran değil, bunları yapıp, on­lara ibadet edendir.[61]

65- Sonra başlan üzerine çevrildiler ve “Sende bilirsin ki bunlar ko­nuşmaz” (dediler).

66- (İbrahim) “Allah’tan başka size hiçbir fayda ve zarar vermeyen­lere mi ibadet ediyorsunuz?” dedi.

67- “Yuh size ve Allah’dan başka ibadet ettiklerinize. Akıl etmiyormusunuz?”

“Size de, Allah’ı bırakıp ibadet ettiğiniz şeylere de, yazıklar olsun. Siz hâla mı akıllanmayacaksınız?”

İbrahim (a.s.) insanları önce sözle uyardı. Sonra sözün uygulaması olan fiiliyatı gerçekleştirdi, putJan kırdı. Bu kırılma gerekçesini ve o in­sanların bunlara ibadet etmenin yanlışlığını mantıki bir yolla izah edi­yor.

Başka bir ayette de; niçin ibadet ettiklerinin gerekçesi açıklanmak­tadır. Siz onları kendi aranızda bir muhabbete ve sevgiye vesile olsun için putlar edindiniz. Allah’tan başka ilah edinmeniz, kendi aranızda sevgi birliği, dostluk birliği olsun diye ediniyorsunuz. Yani siz de bili­yorsunuz ki bu bir taşdır, ağaçtır, tunçtur, çamurdan yapılmıştır. Bunların fayda ve zarar vermeyeceğini biliyorsunuz diyor.

Peki bütün bunları bilirler de, niçin bu yola baş vururlar? Çünkü böyle toplumlarda bir gurup insan bir araya gelip, “devlet” adı altında bir çete kurarlar. İşte bu devletin yürüyebilmesi, bütün çıkarların kendi­lerinde toplanabilmesi vede toplumu bir arada tutabilmenin yolu; o toplumun müştereken kabul edeceği, vazgeçilmez vede değiştirilemezliğine inandırıldıkları belirli şeyler olmalıdır ki, toplumda birlik sağlan­sın, ve devlet çetesinin emelleri gerçekleşsin.

Onun için bütün bunlar bu çıkar çevreleri tarafından uydurulur.

Ama İslâmın öyle müesseseleri var ki; gerçekten bizi yaratana yö­nelten ve birliğimizi sağlayan müesseselerdir. Mesela camiler, hac iba­deti, ve bu ibadetin yapıldığı yerler müslümanları topladığı gibi insanlar arasındaki birlik ve beraberliğide sağlamakta.

Ramazanın bir sahurunda bütün insanlar gece kalkabilmekte, bir if­tar vakti herkes sofrasının başına oturmuş akşam ezanını beklemekte. Devlet başka bir zaman bunu yapmayı denese yapamaz. Yani “şu ayın, şu gününde -tabii ki ramazan dışında- akşam yemeğini saat 7’de yemeye başlayacaksınız.” Buna uymayanın başını uçuracağız dese bunu sağlayamaz, buna uyan % 10-15’dir. Ama din insanları bir arada topluyor, bu batılda olsa, hakda olsa hele hele hak dinin tesiri daha çok oluyor.

İşte putlara tapan insanları, Allah’tan başka ilahlar edinmeye sevk eden sebeplerden biride bu çıkar çevrelerinin ortaya birinin heykelini dikip, onun etrafında sıkı sıkı kenetlenmeleri ve hatta onun için koruma kanun ve prensipleri edinmeleri bundandır.

İşte bu hususlar İbrahim (a.s.)’ın kıssasında gayet güzel bir şekilde anlatılmaktadır. Tabii ki bu çıkar çevreleri de oyunlarını bozanlara karşı boş durmayacaklardır.[62]

68- Dediler ki: “Onu yakın.! İlahlarınıza yardım edin. Eğer birşey yapacaksanız.”

Yani ilahın güçlenmesi İbrahim (a.s.)’ın yakılmasına bağlı, buda onların ilahlarının acizliğine diğer bir delildir. Halbuki, ateşi yaratan, insanı, Peygamberleri, Mü’mini, kafiri yaratan da Allah’dır (c.c).

Allah; Mü’minlerin sadece Allah’a güvenmelerini istiyor. İbrahim de (a.s.) Rabbine güvenmiş, hiçbir endişesi yok.

Büyük bir alana ateş yakılır, öyleki insanlar ateşe yaklaşamaz bir durumda. Fakat İbrahim (a.s.) mancınıkla ateşe atılır.

İbni Kesir’in tefsirine göre; İbrahim(as) daha havada iken Cebrail gelir; “benden ne dilersen dile” der. İbrahim (a.s.) ise; “Allah bana ye­ter. O ne güzel mevla, ne güzel vekildir” der. İşte bunun üzerine Allah (cc):[63]

69- Biz dedik: “Ey ateş, İbrahim’e serin ve selamet ol.”

Müfessirler “Berden” deyip de “Selamen” demese idî bu sefer de soğuktan donardı diyorlar. Ama Allah (c.c.) ona öyle bir hal aldınyorki, Şeyh Sadi Şirazinin ifadesiyle; Allah Öylesine güçlüdür ki, ateşin içinde İbrahim’e gülistanı yaşattı. Yani Allah(cc) ateşin içinde sulan, meyve­leri olan bahçeyi anında yaratmış, Firavunu da suyun içinde boğarak yakmıştır.[64]

70- Ona tuzak kurmak istediler. Bizde, onları en fazla hüsrana uğ­rayanlar kıldık.

Onlar böylelikle oyun kurmuşlardı, tuzak kurmuşlardı. Biz onların tuzaklarını boşa çıkardık. İbrahim (a.s.) kıssası bu surede bu kadar, diğer surelerde başka yönleriyle veriliyor.

Kur’an’m kendine has bir usulü var. Bunu ancak bol bol Kur’an okuyanla tabiiki manasını, anlamını bilerek okuyanlar, birde Kur’an üze­rinde çalışanlar iyi bilirler.

Bugün günümüzde kitab yazma denilince herhangi bir konuda o konu ile ilgili bilgilerin peşpeşe verilmesi gelir. Mesela İbrahim (a.s.) denilince doğumundan, vefatına kadar tevhid mücadelesini anlatan ayetlerin bir araya alınmasıdır.

Ama Kur’an bu metodu kullanmamıştır. Kur’an, bir konuyu anlatır­ken önce ayetlerle o konuyu ortaya koyuyor. Daha sonra tarihde o ko­nunun benzeri, yakın yaşanmış örnekleri varsa onları veriyor. Ve böy­lelikle tabiri caizse bir kompozisyon oluşturuyor.

Mesela Enbiya suresinde Allah (c.c); varlığını, birliğini isbat eden akli ve nakli delillerden sonra, ahiret hayatının gerçekliği üzerinde durur. Ondan sonrada İbrahim (a.s.) ile başlayıp diğer Peygamberlerin tevhid akidesi konusundaki mücadelelerini anlatır.

Burada da İbrahim (a.s.)’m, putların ilah olamayacağı konusunda kavmi ile yapmış olduğu mücadele ve bu konuda karşılaştığı zorluklar ile Allah’ın ona olan yardım ve nusretini anlatıyor.

İşte Kur’an; surenin birinde İbrahim (a.s.)’m doğumundan ölümüne kadar geçen bütün hayatım değil, yukarıda da belirttiğimiz gibi onun hayatında cereyan eden olaylardan çarpıcı örnekler vererek bizim; Onun hayatım bilen kültürlü bir insan olmamızı değil, Onun hayatını kendimize örnek alıp, kendi hayatına geçiren pratik, aksiyon adamı ol­mamızı istiyor.

Bazı emir ve yasakları verirken bize İbrahim (a.s.) gibi olmamızı is­tiyor. İbrahim (a.s) “feten” kelimesi kullanılmış. “Feten” kelimesi Kehf suresinde; Musa (a.s.)’a yardım eden muhterem zat için kullanılmıştır ki, onun “Yuşa bin Nun” olduğunu söylerler. Yine Ashabı Kehf için de “gençler” anlamına gelen “Feten” kelimesi kullanılır. Yusuf suresinde de Yusuf (a.s.) için kullanılmış.

Bunların özellikleri; İbrahim (a.s.) kafir bir devletin putlarını elle­riyle paramparça etmiş.

Ashabı Kehf kafir devlet başkanına; “ölürüz ama sana ibadet et­meyiz,, seni ilah olarak kabul etmeyiz.” demiş.

Yusuf (a.s.)’a dünyanın en güzel kadını; “gel” dediğinde, O; “Allah’a sığınırım” demiştir. Ve de Allah (c.c.) onu yiğitlikle övmüştür.

Musa (a.s.)’a hizmet edene de “yiğit” kelimesi kullanılıyor. Zira bu­rada Allah’ın dinini yayan, İslâm’ın gücünü insanlara tanıtmak için yola çıkan insana hizmet etmek de bir yiğitliktir.

Yiğit insanlar arasına girebilmek için Allah’dan başkasını tanıma­malı, haram şeylerden uzak durmalı, inançsızlığı ortadan kaldırmak için bütün imkanları kullanmalı.

  1. ayetin tefsiri, tefsir kitaplarında hayli işlenir. Bu ayette Hz. İbrahim (a.s.) kendisi kırdığı halde; “Bu en büyükleri kırmıştır belki, ona sorun” diyor. Tabii kendisi kırdığı halde ben kırmadım demiyor, fa­kat “belki büyükleri kırmıştır” diyor.

Buharı ve Müslim’den gelen bir rivayette bir hadisi bunun tefsirinde nakleder. Ebu Hureyreden Hz. Peygamber; “İbrahim (a.s.) üç yerde yalan söylemiştir.

1- Putları kırdığı halde bu büyükleri kırmıştır, ona sorun demiştir.

2- Bütün insanlar, -putlara tapınma günü olan bayram günü putların yanına giderken hasta olmadığı halde, “ben hastayım” demiştir ki, bu Saffat suresi 92-95. ayetlerinde geçer.

3- Bir de kavminden ayrılıp hicret edip giderken zalim bir yönetici­nin toprağından geçerken hanımına göz koyan yöneticiye karşı, bu ya­nındaki kim dediğinde “bu benim kız kardeşim” demiştir.[65]

Hadisin devamında, niye kız kardeşim dediğine dair bir açıklama yoktur. Fakat bu “hanımına, kız kardeşim” dediği kısım Tevrat tekvinde de geçmektedir. Tevrata göre; eğer hanımım dese önce İbrahim (a.s.)’ı öldürüp sonrada hanımını alacaklardı. Kız kardeşim deyince; “o zaman seni benden isteyecekler, bu isteme esnasında da bir çaresine bakarız” şeklinde geçer. Fakat bu açıklamalar hadisde yoktur. Hadisde ise; “bu kız kardeşimdir dedim, beni yalan çıkarma, zaten sende benim kız kar-deşimsin.” şeklinde geçiyor.

Fahrettin Razi; “Böyle birşey olmaz, Peygamber yalan söylemez” diyor.(5/176) Mevdudi de bu görüşte. Yani Fahrettin Razi’ye katılıyor. Fahrettin Razi’ye hadisin sahih olduğunu hatırlatmaları üzerine o da “ne biliyorsunuz sahih olduğunu” der. “Efendim senedinde yalan söy-Iemeyen raviler vardır.” Cevabına karşılık; “Hadis rivayet eden ravinin yalan söylemediğini kabul ediyorsunuz da Peygamberin yalan söyledi­ğini mi kabul ediyorsunuz.” “Hem bu sözlerinde yalan diye birşey yok ki. Putları ben kırmadım demiyor ki, sadece büyüğüne sorun, belki o yapmıştır” cevabını veriyor. “Belki o bayram günü gerçekten hasta idi.

Ayette hasta olmadığına dair açık birşey yok ki” şeklinde meseleyi yo­rumlar. Hadis de de bir zayıflık olabileceğine hükmediyor.

Bizim tefsir metodumuz; Kur’anda bildirilenler vede Efendimiz (a.s.)’m bu konuda yapmış olduğu -bize gelen- sahih açıklamalarıdır.[66]

71- Onu (İbrahim’i) ve Lut’u alemler için mübarek kıldığımız yere(hicret ettirerek) kurtardık.

Biz Onu ve Lût (a.s.)’ı kurtardık. İçinde cümle aleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık. Tefsircilere göre bu bereketli yöre Şam ve Filistin bölgesidir. Bu bölgelerin bereketli olmasının sebebi Peygamberlerin pek çoğunun oralarda yetişmiş ve dinlerini oralarda yaymalarından gelmektedir.[67]

72- Ona İshak’ı bağışladık. Fazladan olarak Ya’kub’u (bağışladık.) Hepsini salihler kıldık.

İbrahim’e (a.s.), İshak’ı (a.s.) verdik. Yani İshak (a.s.) İbrahim (a.s.)’m oğlu. Fazladan bir bağış olmak üzere Yakub’u (a.s.) verdik. Yakub (a.s.)’da İshak (a.s.)’ın oğlu, İbrahim (a.s.)’ın torunu oluyor.

Saffat suresi 100. ayetinde İbrahim (a.s.); “Ya Rabbi bana salihlerden-olan bir çocuk ver” şeklinde dua ediyor. Sadece çocuk ver demiyor, çocuğun salihlerden olmasını istiyor. Günümüzde de Anne ve babalar dua ederlerken buna dikkat etmesi gerekir. Al-i İmran suresinde de Zekeriyya (a.s.) dua ederken: “Ya Rabbi senin katından bana tertemiz bir zürriyet ver” şeklinde dua ediyor. Meleklerde Zekeriyya (a.s.)’a Yahya’yı müjdelerken “Seyyid olarak -bir çocuk- günahlardan korun­muş ve salihlerden bir Peygamber olarak Yahya (a.s.’ı verdiğini” belirtiyor.[68]

Çocukda istenen temizlik, günaha batmayan bir neslin olması de­mektir. Peygamberlerin bu duaları örnek dualardır. “Her birini salihler­den kıldık” diyor. Yani İbrahim (a.s.) ıda, İsmail, İshak, Yakub (a.s.)’ı da salihlerden kıldığım ifade ediyor.[69]

73- Onları, emrimizle yol gösteren imamlar (önderler) kıldık. Onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.

Biz onları önderler kıldık. Yani Peygamberler gönderildikleri top­lumların önderleridir, öncüleridir. “Eimme” kelimesi “İmam” kelimesi­nin çoğuludur. İmamlık denince akla, camilerde ibadet yaptıran din gö­revlisi gelir. Bir de “İmameti Kübra” da denir ki bu Devlet başkanlığı­nın ismidir.

Burada aynı zamanda Rabbimiz bize dua etmeyi öğretiyor; “Muttaki insanlara önder kıl Ya Rabbi” diye[70] Bizim de böyle dua et­memizi istiyor.

“Bizim emrimizle doğru yolu bulurlar, insanları doğru yola götürür­ler. Ve onlara iyi işler yapmayı vahyettik (emrettik).” derken; Namaz kılmayı, zekat vermeyi onlara emrettik. Onlar bize ibadet ederler. Yalnız ve yalnız Allah’a kulluk yaparlar, ondan başkasına kulluk yap­mazlar anlamındadır.

Namazlarını kılıp zekatlarını verirler ve hayırlı işler yaparlar. Yani yapılacak her işin hayırlı olmasına özen göstermeli, hayırlı olmayan, şer olan kötü işlerden uzak durmalı.[71]

74- Lut’a da hükmü ve ilmi verdik. O’nu kötülükler yapan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar kötü, fasık bir kavm idiler.

Lût (a.s.)’a hükmü, hikmeti verdik. Hikmet veya hüküm; Peygamberlik, hükümranlık, yöneticilik anlamındadır. Tabii ki Peygamberlik verilince peşinden ilim de gerekir. Ve ilmi de verdik, bu­yuruyor.

Allah (c.c.) onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtarır. Kötü işlerden maksat da, başka surelerde ve Hud suresinde de (Ayet 77-83) ifade edildiği gibi; Lutilik dediğimiz, erkek erkeğe yapılan bir ahlaksızlıktır. İnsanlık tarihinde bu ahlaksızlığı yapan kavim Lût (a.s.)’m kavmidir. Allah (c.c.) onların arasından Lût (a.s.)’ı kurtarmış­tır.

Bu ahlaksızlığı, bugün medeniyetin beşiği dedikleri Avrupa devlet­leri de resmileştirip kanunlaştırıyor. Yani kanunlarla serbest bırakıyor.

Birgün gelecek bu işten onlarda dönecekler. Zira Allah (c.c.) bize günümüzdeki ahlaksızlığa bakıp da bu millet iflah olmaz demeyin. Allah(cc) tamamı ahlaksızlaşmış nice toplumlarda, Peygamberine devlet kurdurmuştur.

Bu tip insanların iyi tarafları da var. Onlara biz kendimizi tanıtsak iş biraz daha değişik olacaktır. Bu bizim dışımızdaki toplum, yaptıklarının iyi olduğuna inanıyor. Bizce çok kötü olarak kabul ettiğimiz şey, onlara göre iyi olarak kabul ediliyor.

Bu insanlara kötülüğü anlatmanın bir faydası yoktur. Malkolm X’in dediği gibi; babasından kalan kirli bir bardakla su içen adama, onun pis bir bardak olduğunu anlatmak çok zordur. Ona yeni bir bardak alıp sende bardağım yıkarsan aynı şekilde olur, derseniz inanır. Yani işin doğrusunu anlatma yerine bizzat onu göstermek daha etkili olur.

Lût (a.s.) da insanları çirkinlikten, ahlaksızlıktan uzaklaştırırken “bunu yapmayın” derken, öbür taraftan da doğrusunu göstermiştir. “Gidin kızlarımla evlenin, nikahlanın” diyor ki her Peygamber, ümme­tinin babası makamındadır. Lût (a.s.) Onlara bu şehvetinizden vazge­çin demiyor, şehvetlerini meşru yolda teskin etmelerini söylüyor.[72]

Günümüzde biz de müslümana şu hatayı yapma, bunu bırak onu yapma şeklinde hep yanlıştan men edip, ona doğrusunu göstermiyoruz. Kuman bırak diyoruz da onun yerine neyi yapacağını öğretmiyoruz. Halbuki bütün insanları Kur’ana yöneltmemiz gerekiyor, orada herkes kendi hastalığının çaresini bulacaktır.[73]

75- Onu (Lut’u) rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o salihlerdendi.

Allah’ın rahmetine ulaşabilmenin yolu, salih insan olmaktan geç­mektedir.[74]

76- Daha önce dua ettiğinde Nuh’un da duasını kabul edip kendi­sini ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.

77- Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı, Ona (Nuh’a) yardım ettik. Onlar kötü bir kavim olmaları sebebiyle, onların hepsini suda boğduk.

Nuh’a, ayetlerimizi inkar eden kavme karşı yardım etmiştik, Onu korumuştuk. Onlar kötü bir toplumdu. Ve onların tamamını suyun içinde boğduk, buyuruyor Allah (c.c).

Nuh suresi, mustakillen Nuh (a.s.)’ın kıssasını anlatıyor. Daha ön­ceki surelerde de tefsiri geçmişti.[75] Nuh (a.s.) 950 yıl kavmi içinde kalmış bir insan.[76] Bu kadar zaman içinde kendine

inanan çok azdır.

Bize verilen mesaj şudur. Biz müslümanlara düşen İslamı anlat­maktır. Bunun neticesinde inanan insanlar çok az olabilirler. Hz. Peygamberin bir hadisinde de “Kendisine hiç inanmayan insanları olan Peygamberler vardır” buyuruyor. (Buharı, Enbiya 31) Yani Peygamber olarak gönderilmiş bu dünyaya, ona hiç inanan kimse ol­mamış.

Fakat biz her yatsı namazı sonunda okuduğumuz ve Amenarrasulü” diye bilinen ayette; “biz hiçbir Peygamber arasında ayırım yapmayız” diyoruz. Yani başarımızın ölçüsü, çevremizdeki in­sanlarla orantılı değildir. Başarımızın ölçüsü Kur’an ve sünnete uygun olarak İslamı anlatıp vede onu bizzat kendi nefsimizde yaşamaktır.

Nuh (a.s.) da bizzat bunu uygulamış. 950 yıl bıkmadan, usanmadan anlatmış ve Rabbin rızasını kazanmıştır.[77]

78- Davud ve Süleyman’a da (bağışda bulunduk.) Hani o ikisi, o kavmin koyun sürüsünün girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Bizde onların hükmüne şahidtik.

79- Biz onu (n hükmünü) Süleyman’a anlattık. Her birine hüküm ve ilim verdik. Dağları ve kuşları Davud’un emrine verdik. Onunla be­raber teşbih ediyorlardı. Bunları yapan bizdik.

Bu iki ayette Allah (c.c.) Davud (a.s.) ve Süleyman (a.s.)’m bir ko­nuda vermiş oldukları hükme dikkat çekiyor. Ayetin ifadesi şudur; Süleyman (a.s.) ile Davud (a.s.) zirai mahsul olan tarlaya giren koyun sürüsünün yemesi neticesinde vermiş olduğu zarar konusunda Davud (a.s.)’ın da Süleyman (a.s.)’m da hüküm verdiğini, Allah’ında (c.c.) bu olaya şahid olduğunu Süleyman (a.s.)’a nasıl hükmedeceğini Allah’ın öğrettiği şeklindedir.

Tefsirlerde ise bu olay şöyle anlatılır; Koyun sürüsü olan bir adam, ekini olan bir adamın tarlasına koyunlarını salar ve koyunlar ekini yer.

Bu her iki adam Davud (a.s.)’m huzurunda mahkemeleşir. Davud (a.s.) ekinin zararına karşılık olarak koyun sürüsünün ekin sahibine verilme­sine hükmeder. Ekinin zararı hesab edilir, koyunlar hesab edilir. Her ikiside denk olunca bu hükme varır. Süleyman (a.s.) ise; “Hayır öyle değil” der. “Koyunları ekin sahibine emaneten verecek, ekin sahibi ko­yunlardan faydalanacak. Koyun sahibi de tarlayı alıp tarlada ziraat ede­cek ve tarladaki mahsulü eski haline kadar getirecek.

Yani koyunlarıyla otlatmadan, zarar vermeden önceki haline kadar büyüyecek ve böylelikle artık bir yıl sonra veya altı ay sonra karşılıklı koyun sahibi koyunlarını emanet olarak verdiği tarla sahibinden alacak. Tarla sahibi de koyunları teslim edip tarlasını alacak, kaldığı yerden zi­raatına devam edecektir.

Tefsirlerde bu şekilde anlatılıyor. Ama bu hadis değildir. Hz. Peygamber nakl etmemiştir. Ayetten bize verilen şey. “Davud (a.s.) bir hüküm veriyor ve bu hükmünde isabet etmeyip Süleyman (a.s.) hükmünü bildirmesi ile Süleyman (a.s.) hükmünde isabet ediyor. Allah (c.c.)’de buna tanıklık ediyor. Fakat nasıl hükmedip, Allah’ın (c.c.) nasıl öğrettiği verilmiyor.

Verilmemesinin hikmet ve sebebine gelince; zamanın değişmesi ile fıkhı hükümlerde, örf ve zaman şartlarına göre değişebilir. Belki Öğretse idi, yani verilen hükmü de bize bildirse idi zamanın değişmesi ile hüküm değişeceğinden bizi ilgilendirecek birşey olmayacaktı.

Bir diğer hususda Davud (a.s.) da; Peygamber, Süleyman (a.s.)da Peygamber. Ayette Davud (a.s.)’ın hükümde isabet etmeyip Süleyman (a.s.)’m Allah’ın öğretmesi ile hükümde isabet ettiği belirtiliyor. Yani Peygamberlerde bir insandır. Onlar ancak kendilerine öğretileni ve öğ­retildikleri kadarını insanlara açıklarlar, bildirirler ve hükmederler.

Bize burada verilen ders; Allah’dan başkalarının hükmüne uymayın, çünkü insan yamlabildiği gibi yanlış da hükmedebilir.

Davud (a.s.) Peygamber iken bile yanılabiliyor. Fakat Allah (c.c.) bu yanılmadan dolayı da Davud (a.s.)’ı kötülemiyor. Hz. Peygamber bir hadisinde; “Hakim, içtihadına dayanarak bir davada hüküm verir, isa­bet ederse iki sevap alır. Yanılacak olursa bir sevap alır” buyurmakta­dır.[78] Bu içti­hadını İslami esaslara göre ve bütün taraf şahidleri dinledikten sonra hata yapmamak için hüküm verirken, sanki Cehenneme gidiyormuş ti­tizliği ile hükmetmesi gerekir.

Davud (a.s.) da burada bütün gayretini gösterdiğinden dolayı bir sevabını almıştır. Süleyman (a.s.) ise Allah’ın öğretmesi ile meseleyi hükme bağladı. Ama nasıl bağladığım Allah (c.c.) ayetinde bahsetmi­yor.

“Biz hepsine hikmeti verdik, otoriteyi verdik, ilmi verdik” dedikten sonra “Teşbih eden, dağlan ve kuşları da Davud’a boyun eğdirdik, ita­atkâr kıldık” buyuruyor. Davud (a.s.) Zebur’u okurken dağlar ve kuşlar onu dinler, Davud (a.s.)’la birlikte teşbih ederlermiş.

Ebu Musa Eşari (r.a.) Kur’an okurken, Hz. Peygamber onu dinler sonra yanma varıp; “sana Davud’un sesinden bir ses verildi” demiştir. Bu hadisinde ifade ettiği gibi Hz. Davud (a.s.)’ın sesi çok güzelmiş. Zebur’u okurken kuşlarda onu dinlermiş. Yunus’un;

Dağlar ile taşlar ile çağırayım mevlam seni, seherlerde kuşlar ile çağırayım mevlam seni. şiiri de bu ayetten esinlenerek söylenmiş bir manzumedir.

Bestekârlarımızdan Alaaddin Yavaşça bir televizyon programında; “Ben Kilis’liyim, dedem hafızdı. Bahçemizde Kur’an okumaya başladı­ğında etraftan bülbüllerin gelip dinlediğini bizzat görmüşümdür. Fakat dedemin ölümünden uzun bir müddet sonra memleketime gittiğimde baktım ki ağaçlar kurumuş, evimiz çökmüştü kuşlar da gelmez ol­muştu.” diyor.

“Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok” isimli şarkısını bunun üzerine yazdığını ifade ediyor. tşte bu 79. ayete günümüzde canlı bir örnektir.

Bazıları şarkıların dinlenip, dinlenemeyeceğini sorarlar. Böyle soru soranlara ilahinin dinlenip, dinlenemeyeceğini sormak gerekir.

Merhum Saadettin Kaynak, biıgün sabah namazından sonra yatar ve rüyasında Hz. Peygamberi görür ve alır eline kalemi;

“Muhabbet bağına girdim bu gece” diye bir şiir yazar. Tabiiki bu ilahi olarak söylendiği gibi şarkı olarakda söyleniyor.

Bu olayı birisine anlattığımda, O da; “Hocam ben o şarkıyı dinler­ken ne kadınlar düşünürdüm” diyor. Onun için kabahat şarkının kendi­sinde değil, dinleyenle söyleyendedir.[79]

80- Ona (Davud’a), savaşlarınızda sizi korusun diye, size elbise (zırh) yapma sanatını öğrettik. Siz şükrediyormusunuz?

Çocukluğumuzda demircilerin piri Davud (a.s.), terzilerin piri İdris (a.s.), gemicilerin piri Nuh (a.s.) diye sayardık, hemen hemen bütün sanat dallarının pirleri Peygamberlerdir.

Günümüz okullarında bunlar okutulmuyor. Tabii ki batılı bilim adam­ları olarak lanse ediliyor. Bu bir iman meselesidir. İnançsız Avrupa ge­lip de bizim peygamberlerimizi kabul edecek hali yok. Peygambere ina­nan insanda inancı gereği sanayisini, endüstrisinin kaynağını Peygamberlere, geçmiş toplumlara dayamak gerekir. Bu devletlerde de böyledir. Devlet olmanın gereği budur.

Maddi zararlara karşı ten’imizi zırhla koruduğumuz gibi, manevi za­rarlara karşıda can’ımızi takva zırhıyla koruyalım. Rabbimiz Hz. Davud’a ikisini de öğretiyor.[80]

81- Süleyman’a da rüzgârı (emrine) verdik. Süleyman’ın emriyle mübarek kıldığımız yere akar gider. Biz herşeyi biliriz.

Rabbimiz; Şiddetli esen rüzgarları, Süleyman’ın emrine verdik. Onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her­şeyi biliriz, buyuruyor

Bugün fen bilim adamlarının, fizikçilerin rüzgarla ilgili kanunlarım kabul ediyoruz. Yani, “sıcak hava ısınır ve yükselir. Yükselen bu hava soğuk tarafına doğru hava akımı yapar ve rüzgar meydana gelir.” gibi. Ateşin yakması da bir kanuna tabiidir.

Fakat bütün bu tabiat kanunlarını koyan Allah(cc)’dır. Kanunu koyabilen, koymaya gücü yeten; Onu kaldırmaya gücü yettiği gibi, kal­dırma yetkisine de sahiptir.

İbrahim suresinde; “Ateşin İbrahim (a.s.)’ı yakmaması”nı, “Süleyman (a.s.)’ın emrine rüzgarın verilmesi” gibi olayları, batıya şirin görünme gayretinde olan bir kısım çağdaşlar tevil etme yönüne gider­ler.

Biz diyoruz ki; bu kanunları koyan Allah(cc)’dir. Konulan kanunları kaldırma hakkına da sahiptir. Nasıl dilerse, O hiçbir kimse ve kuruluşa sormadan, onlardan (haşa) görüş ve emirler almadan, dilediğini dilediği şekilde yapar, dilemediğini de yapmaz.

Bu ayette de; Süleyman (a.s.)’u emrine rüzgarın verildiğinden, bir aylı yolu bir günde gIdip gelenden, Sebe suresi 12. ayet, Saad suresr 36. ayetlerinde de aynı şekilde bahsetmektedir.[81]

82- Şeytanlardan, onun (Süleyman) için denize dalan ve bundan başka işler yapanları (emrine verdik). Onları koruyan bizdik.

Süleyman (a.s.)’ırı bu kıssasını haber veren Sad suresinin 37-38. ayeti kerimelerinde şeytanların Süleyman (a.s.)’a bina yapımında, de­nizden değerli madenlerin, cevherin, incinin çıkartılmasında O’na hiz­met ettiklerini haber verir ve bu ayet-i kerimede ifade edildiği gibi bu­nun dışında da diğer hizmetleri de gördüklerini bildirir Allah (c.c).

Bundan şunu anlıyoruz, tabiatta hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Al-i İmran suresinde geçmişti. “Ey Rabbimiz sen boş birşey yaratma­dın” diyorduk.[82]

Şeytan da yaratılmış, Rabbime isyan etmiş. Rabbime karşı kendini büyük görmüş ve, rahmetten uzaklaştırılmış. İşte mü’min Allah’a sım­sıkı sarılacak olursa, O’nun emri doğrultusunda hareket edecek olursa, yaratılmışların tamamı Allah’ın izniyle onun emrinde de çalışırlar.

Şeytanlar, Süleyman (a.s.)’a hizmet etmişlerdir. Biz de Süleyman (a.s.)’ın yolundan yürüyecek olursak günümüzdeki şeytana uymuş in­sanları da bizim emrimizde rahatlıkla çalıştırabiliriz.

Yani bunların varlığından korkmamak, kuşkulanmamak gerekiyor. Bizim onların varlığından korkmamız yerine, kendi zayıflığımızdan korkmamız gerekiyor. Ve bizim kendimizi Süleyman (a.s.)’a benzet­meye ve O’nun yolundan gitmeye gayret etmemiz gerekiyor.

Eğer bunu yaparsak; burada Rabbimiz; “Biz o Peygamberlerin hep­sini koruyucuyuz” diyor Allah (c.c). Şeytanlara karşı koruyor, insan­lara karşı, düşmanlara karşı da Peygamberlerini koruyor. Kuşkusuz Peygamberlerinin yolundan yürüyenleri de korur.[83]

83- Rabbine “Bu dert bana dokundu. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin” diye dua ettiğinde Eyyub’a da (iyilik yaptık).

Eyyûb (a.s.) da Rabbine dua etmiştir, nida etmiş ve demiş ki: “Ya Rabbi..! .beni hastalıklar sardı, hastalıklar tuttu beni, Sen ise merha­metlilerin en merhametlisisin” diyor.

Yani “bu hastalığımı benden kaldır” demiyor da; “Ya Rabbi Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diyerek Rabbimin rahmetiyle o hastalığını gidermesine işaret ediyor. Yoksa bu hastalığı benden al diye bir ifade kullanmıyor. Ya Rabbi ben bir hastalığa tutuldum. Sen ise merhamet sahibisin, merhametlilerin en merhametlisi sensin diyor.

Eyyûb (a.s.)’ın kıssası da Sâd suresinde (Ayet 41) anlatılmıştı. Devamla rabbimiz buyuruyor.[84]

84- Biz onun duasını kabul ettik ve ondaki derdi giderdik. Ona katı­mızdan bir rahmet ve ibadet edenlere bir nasihat olarak, ailesini ve on­larla beraber bir mislini verdik.

“Biz de Eyyûb’un duasını kabul ettik” diyor Rabbim. “Ve ondaki hastalığı giderdik ve ona ailesini, çocuklarını verdik ve malının benze­rini yine ona iade ettik, katımızdan bir rahmet olarak ve ibadet eden­lere de bir nasihat olarak bunu yaptık” diyor Allah (c.c.).

Yani bedenindeki hastalık sıhhate dönüştürüldü ve Allah (c.c.) ölen çocuklarının yerine yeniden çocuklar verdi. Kaybedilen mallarının (da daha iyisiyle) yerine daha değerlisini verdi.

Bu, Peygamberine olan rahmetini göstermek ve biz.müslümanlara da, ibadet eden insanlara da bir nasihat vermek için olduğunu haber ve­riyor Allah (c.c.).

Eyyûb (a.s.)’m hanımı bir defasında demişti ki: “Ne olur, Rabbine dua et de Rabbin bu hastalığı senden alsın.” (Eyyûb (a.s.) bazılarına göre 7, bazılarına göre 8, bazılarına göre 17 veya 18 sene hasta olarak kalmıştır.) Eyyûb (a.s.) hanımına der ki: “Rabbim bana 70 sene ömür vermiş, 70 sene ben sıhhatli bir şekilde yaşadım, şimdi Rabbim bana yedi senelik bir hastalık verdi. Yetmiş sene sıhhat veren Rabbime yedi sene hastalık verdiğinden dolayı şikayette mi bulunayım.?”[85]

Böylesine sabır Örneği gösterdiğinden dolayı kıyamete kadar gele­cek olan insanlara da sabrın sembolü olarak Eyyûb (a.s.) gösteriliveri-yor.

Bir kısım insanlar demişler ki: “Eh! bir ettiği vardır da onu çekiyor-dur.” Yani Peygambere, “bir ettiği, bir kötülüğü vardır da onun cezasını çekiyordur” demişler.

işte Eyyûb (a.s.) bunu duyunca dayanamadı ve bu duayı yaptı. “Ya Rabbi hastalandım biliyorsun, Sen merhametlilerin en merhametlisisin” aedi ve bunun üzerine de Rabbim onun duasını kabul buyurdu.

Bunlar bize şöyle örnek, bir müslümanın başına bir bela, musibet Sildiğinde, bir hastalık geldiğinde, malı yanıp zarara uğradığında, iflas atiğinde, deli bir çocuğu dünyaya geldiğinde veya sonradan delirdiğinde, yani kısaca malına, hanımına, şahsına, çocuklarına gelen bir bela ve musibette sakın ha “bir ettiği vardı da başına geldi” demeyiniz.

Eyyûb (a.s.) herşeye katlanmış ama, etraftaki insanların “bir ettiği vardır da başına ondan gelmiştir” sözüne dayanamamıştır. “El yarası geçer, dil yarası geçmez” derler ya, hiç kimseyi dilimizle yaralama-maya dikkat edelim.

Bir de ne kadar malımız olursa olsun, ne kadar evladımız olursa ol­sun, ne kadar ordularımız olursa olsun, mülküyle, hanımıyla, çoluğuyla çocuğuyla çok büyük bir güce sahip olan Eyyûb (a.s.)’ın elinden bir anda bunlar almıveriyor, yalnız hanımıyla beraber başbaşa kahveriyor.

“Rabbim mülkü verendir, mülkü alan da yine Rabbimizdir” diye Al-i îmran suresinde bir ayet~i kerimenin tefsirinde bundan bahsetmiştik.[86]

85- İsmail, İdris ve Zü-I-Kifl’e de (lütfettik). Hepsi sab­redenlerdendir.

86- Onları rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar sahillerdendirler.

“İsmail, İdris ve Zü’1-kifl bunların hepsi sabredenlerdendir.” Allah bunlara da Peygamberlik vermiştir. İsmail (a.s.) İbrahim (a.s.)’m oğlu, İdris (a.s.) bir Peygamberdir, Efendimizin haber verdiğine göre kendi­sine 30 sahife inmiştir, tefsirlerin anlattığına göre de Şit (a.s.)’m oğlu­dur İdris (a.s.).

Zü’1-kifl hakkında ise kesin bir bilgi verilmemiştir tefsir kitaplarında. Kifin manası kefil olan demektir. Güya anlatıldığına göre Peygamberlerden el-Yesa’ (a.s.) “benim yerime kim bu insanları yöne­tir? Kim gecelerini ibadetle, gündüzlerini oruçla geçirir ve her türlü be­laya da sabrederse o benim yerime geçer” dediğinde, bu Zü’1-kifl denen zat; “ben yaparım bunu” demiş ve onun kefili olarak yerine geçtiğinden dolayı, yani o öldükten sonra o ümmetin kefaleti onun üzerine verildi­ğinden dolayı Zü’1-kifl denildi diyorlar. İbni Kesirin buna benzer rivayet­leri Peygamberimiz’in haberi değildir, Tabiin’in sözleridir. Kur’anı Kerim’de iki yerde adı geçen Zülkif (sav), bu ayette iki Peygamberin arkasından zikredilmiştir. Yine Sad suresi 48. ayette de iki Peygamberin ardından zikredilmiştir.

Peygamberlerin ismini sayarken bunu da Allah (c.c.) Peygamberler arasında saydığından dolayı alimlerimiz demişler ki; “Zü’1-kifl de pey­gamberdir.” Çünkü burada sayılanlar Peygamberlerdir. Zü’1-kifl de Peygamberdir ve aynı zamanda sabredenlerdendir diyorlar.

Allah (c.c). Ayet-i kerime de Peygamberlerin övüldüğü taraf, sab­redenlerden olmaları. Demek ki bizden sabır isteniyor. Neye sabır? Emredilenleri yerine getirmeye sabır. Emredilenler nedir? Namazdır, oruçtur, hacdır, zekattır, insanlıktır, İslamı hakkıyla yaşamaktır.

Bunları yerine getirmektir sabır, yasaklananlardan uzaklaşmaya sabır. Öyle ya nefsimiz istiyor, Rabbimiz yasaklıyor. Biz de nefsin is­teklerine uymamakla sabır gösteriyoruz.

Allah yolunda cihad ederken sabır. Bela ve musibetler geldiğinde bunlar birer imtihandır diyerek sabretmek, şikayet etmemek gerekiyor, Peygamberler de bunu yapmışlar. Peki sabredince:

“Ve onların hepsini biz rahmetimize koyduk,” yani Cennetimize koyduk, “onlar salihlerdendir” diyor Allah (c.c).

Yani Rabbimin emrine uygun iş yapanlar ve bozulmuşlukları düzel­ten insanlar salihlerdir.[87]

87- Zûn-Nun’a (Yunus’a) da (lütfettik). Hani o (kavmine) kızarak gitmişti ve bizim ona güç yetiremeyeceğimizi zannetmişti. (Balığın kar­nında) karanlıklar içinde: “Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ede­rim. Ben zalimlerden oldum” diye dua etmişti.

Bu ayet-i kerimede de, Yunus (a.s.)’a dikkatimiz çekiliyor, “nûn” balık demektir, “Zü’n-nûn”; balık sahibi manasına geliyor, bu da;Yunus (a.s.)’ın lakabıdır.

“Hani Zü’n-nûn’u hatırla,O kavmine kızarak şehri terketmişti.”

Kavmine yıllarca Peygamberliği anlatmasına rağmen bunlar ibadet ve itaat etmediler, Yunus (a.s.)’a iftiralar yaptılar. Yunus(as) da onları terk ediyor.

Allah (c.c.)’den izin almadan Peygamberlerin hicret etmesi doğru değildir. Mesela Peygamber efendimiz (s.a.v.) Mekke’den, Medine’ye hicret etmiştir, ama Allah (c.c.)’den hicret izni çıkmıştır. Musa (a.s.)’da kavmiyle hicret etmiştir ama Rabbinden izni ve emri çıkmıştır.

Bütün Peygamberler emirle ve izinle hicret etmişlerdir, ama Yunus (a.s.) Rabbinden o izni beklemeden şehri terketmiş, kavmine kızarak terketmiş.

“Ve o zannetti ki sanki oradan çıkınca biz onu daraltmayacağız,” o kavmin içinde kalmak bir daralma meydana getiriyor. Çünkü dinlemi­yorlar, hakaret ediyorlar, iftira ediyorlar. Her türlü isyanı ve inkarı ya­pıyorlar.

Böylece Yunus (a.s.) tek başına kalıyor ve orada daralıyor. “Oradan çıkınca, rahatlayacağını zannederek çıktı” diyor Rabbim.

“Sen o imansızların arasından uzaklaşıp da rahat edeceğini mi zan­nediyorsun?” gör bakalım diyor.

Yunus(as) bir gemi ile, başka bir tarafa giderken denize atılıyor veya düşüyor.

Denize atılması veya atlaması tefsirlerin ifadesine göre şöyledir; Kayıkta az kişiîermiş, Fakat dalgalar da fazla, denizin suyu da nere­deyse sandalın içine girmeye çalışıyor, kaptan demiş ki; “Bir kişi fazla burada, bir kişi inecek..! Eğer inmezse hepimiz boğulacağız.” (Denizin ortasında inmek demek, denize düşmek demektir.)

Hani bizdeki asansörlerde de olur ya, dört kişilik asansöre, beşinci veya altıncı adam bindimi, asansör inlemeye başlar. Ve bazen de içinde kalmalar olur. O anda yapılması gereken şey, fazla kişinin asan­sörden inmesidir.

Kayıkda da aynen böyle batma tehlikesi geçirmişler, bir tanesi inerse iş düzelecek. Kur’a sonucu Yunus (a.s.)’a çıkar ve Yunus (a.s.) kendisi atlar. Atlayınca da balık onu yutar.

İşte imansız insanların arasında kalmak bir karanlıktır doğru, ama Rabbimden izin almadan onların arasından çıkılmaz, bunu da bilmek gerekir. Rabbimizde; “Madem ki çıktın buyur denizde balığın karnın­daki başka bir karanlığa.” diyor.

Üç karanlık üst üste, gecenin karanlığı, denizin karanlığa ve bir de balığın içinin karanlığı, üç tane karanlık iç içe oluyor. (Peygamberler de hata ederler, Peygamberlerden meydana gelen hataya “zelle” denir,)

Peygamberlerin günahsızlığı şöyledir; Peygamberler hatasız olarak bu dünyadan gitmişlerdir, hatayı yapar, ancak Rabbim tarafından düzel­tilir. Mesela Yunus (a.s.)’m yaptığı bu hata dünyada iken düzeltilmiş­tir. Yani bu senin yaptığın doğru değildir diye Yunus (a.s.). uyarılmış­tır.

Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in kör bir insana karşı olan bir davra­nışı, yine Rabbim tarafından Abese suresi ile uyarılarak düzeltilmiştir.

Yani “Peygamberler hatasız ölmüşlerdir” deriz biz. Günahsız ve hata­sız ölmüşlerdir.

Burada da Yunus (a.s.) ki ; ilk nazil olan surelerden Kalem sure­sinde Allah (c.c.) tarafından; “Bu insanların belasına, her türlü iftira­sına, her türlü engellemelerine Sabret.!, balık sahibi gibi (yani Yunus (a.s.) gibi olma” diye Peygamber efendimiz uyarılıyor.

Ve Yunus (as) o balığın karnında iken Rabbine dönüyor ve diyor ki: “Senden başka ilah yoktur, Senden başka yaratan, yaşatan, yöneten yoktur, ben seni teşbih ederim, Seni bütün eksik sıfatlardan tenzih ederim. Ben zalimlerden oldum Ya Rabbi..!” Yani senin bu iznini alma­dan o şehirden çıkmakla “ben zulmedenlerden oldum, beni affet ya Rabbi” diye Yunus (a.s.) Rabbine dua ediyor ve Rabbimiz de diyorki;[88]

88- Onun (Yunus’un) duasını kabul ettik ve onu gam (ü-keder) dan kurtardık. İşte mü’minleri biz böyle kurtarırız.

“Biz de Onun duasını kabul ettik, Onu gamlı andan kurtardık. (Yani denizin derinliklerinden kurtardık.) İşte mü’minleri de biz böylece kur­tarırız” diyor Allah (c.c).

Peki mü’minleri nasıl kurtaracak Rabbim? Yunus (a.s.)’ın dediğini dersek kurtaracak. Şu anda biz bir karanlığın, küfür karanlığının içeri­sindeyiz. Yunus (a.s.)’m balığın karnında karanlık içinde olduğu gibi, mü’mimler de bugün küfrün hakim olduğu yerde karanlıklar içindeler demektir. Allah’a isyanın olduğu yerde karanlık var demektir.

Buradan kurtulabilmenin yolu topyekün fertlerin veya milletlerin; “La ilahe illa ente sûbhaneke inni küntü minez zalimiyn” demeleri ge­rekir.

Kabahati kendimizde arayacağız, başkalarında kabahat aramaya gitmeyeceğiz. Günümüzde biraz buna ağırlık vermemiz lazım, hep ga­vuru dışarıda ararız biz, kabahati dışarıda ararız. Vay efendim Amerika şöyle ediyor, İngiltere böyle yapıyor, Almanya böyle böyle planlar ku­ruyor. Efendim İsrail şöyle şöyle ediyor vs.

Onlar kendi görevlerini yapacak, yani akrep sokuyor diye bas bas bağırmanın da anlamı yok. Bizim görevimiz akrebe sokulmamak, ateşte yakılmamaktır. Ona karşı tedbirimizi almaktır.

Karanlığın içersindeki Yunus (a.s.) bize kabahatin kendimizde ol­duğunu öğretiveriyor. “Ya Rabbi ben zulmedenlerden olduğum için bu benim başıma geldi Ya Rabbi. Senden başka ilah olmadığını ikrar edi­yorum Ya Rabbi, zaten iman ediyordum, tekrar ikrar ediyorum, Seni eksik sıfatlardan tenzih ediyorum, seni teşbih ediyorum Ya Rabbi” di­yor ve kurtarıyor,

Yalnız O’nu kurtardığını haber vermiyor Rabbim; “İşte biz mü’min­leri böylece kurtarırız” diyor. Biz de Allah’a iman etmiş insanlarız, bi­zim de kurtulmamızın yolu; Allah’tan başka ilah olmadığına, imanımız var ama bunu ikrar etmeliyiz, bu karanlığın içerisinde, küfrün karanlığı içersinde bütün insanlara duyurmalıyız. Rabbimi teşbih etmeliyiz vede yaptığımız işlerin yanlışlığından dolayı bunların başımıza geldiğini ka­bul etmeliyiz. Suç ve kabahati kimse kabul etmez, kimse suça sahip çıkmaz derler, biz suçumuzu kabul ederek Rabbimden af dilemeliyiz.[89]

89- Zekeriyya’ya da (lütfettik). Hani o Rabbine: “Rabbim, beni yal­nız bırakma (bana çocuk ver). Varislerin en hayırlısı sensin” diye dua etmişti.

Kendisi epeyce yaşlanıyor, hanımının da çocuğu olmuyor. Meryem suresinde ifade edildiği gibi Zekeriyya (a.s.)’m ilanımı kısırmış hatta bunun tefsiri Al-i İmran suresi 38. ayet-i kerimede geçmişti; “Ya Rabbi bana tertemiz bir nesil ver, çocuk ver ya Rabbi” diye Zekeriyya (a.s.)dua ediyor ve Rabbim de ona Yahya (a.s.)’ı müjdeliyor.

Melekler geliyorlar, Zekeriyya (a.s.) mihrabda iken, Ona bir oğlu­nun olacağını müjdeliyorlar ve müjdelerken de, musaddik olduğunu, yani bu İslamı doğrulayan, tasdik eden biri olduğunu, efendi olduğunu, günahlara karşı korunmuş birisi olduğunu ve salihlerden bir Peygamber olduğunu haber veriyorlar. Meryem suresinde de 2.,3. ve 4. ayet-i keri­melerinde tefsiri geçmişti hatta 8. ayet-i kerimede diyor ki: (Çocuk istiyor ama melekler müjdelemeye gelince de); “Ya Rabbi benim çocu­ğum nasıl olur, ben yaşlıyım, hanımım ise kısır” ifadesini kullanıyor ve melekler ona; “Allah (c.c.) için bunun kolay olduğunu” bildiriyorlar ve derken Yahya (a.s.) da dünyaya geliyor.

Demek ki Rabbimizden çocuk isteyeceğiz ama isterken “Ya Rabbi çok güzel bir nesil ver.” Yani temiz, günahlarla kirlenmeyecek bir nesil ver ya Rabbi, bedenen sıhhatli, ruhen İslama aşina ve İslamı yaşayan, dürüst, tertemiz kalabilmesini bilen Yahya (a.s.)’da olduğu gibi günah­lara karşı korunmuş bir evlat ver bize Ya Rabbi” diyeceğiz.

Burada Allah (c.c), duamızın böyle olması gerektiğini de bize Öğ­retmiş oluyor.[90]

90- Biz de Onun duasını kabul ettik. Ona Yahya’yı bağışladık. Eşini de onun için (doğuma) elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlara koşar­lar, ümit ve korku içinde bize dua ederler ve bize karşı saygılı idiler.

“Biz onun duasını da kabul ettik ve ona Yahya’yı hibe ettik” (Hibe kelimesini kullanmış Rabbim burada.) Demek ki bizim çocuklarımız bize Rabbimin birer hibesi, türkçe karşılığı; “Bağış”.

Öyle ise bize birşey bağışlandığında nasıl ki seviniyoruz ve onu ko­ruyoruz, çocuklarımızı da Allah (c.c.)’ün bağışı olarak kabul edeceğiz ve O’nun bize verdiği gibi O’na iade etmeye çalışacağız.

Allah (c.c.) bize günahsız olarak veriyor çocukları, biz de günahsız olarak iade etmek için gayret göstereceğiz.

Tam başarılı olmamız mümkün değil ama, hiç değilse küfürle ve bü­yük günahlarla kirlenmemesine dikkat edersek başarılı olabiliriz.

Alah (cc); “Ve eşini de ona uygun kıldık.” buyuruyor. Yani doğum yapacak hale getirdik, yani kısırlığını giderdik diyor. Bu bir mucizedir, Zekeriyya (a.s.)’m hanımı kısır ve tefsircilerin ifade ettiğine göre 99 yaşındaydı, hem kısır, hem de 99 yaşındaki bir hanımdan çocuğun mey­dana gelmesi mucizedir.

Ama Rabbim bizim bir şeye de dikkatimiz çekmiş oluyor, o da kısır olan hanımların tedavisidir. Günümüzde de doktorların müdahalesiyle, tedavisiyle bazen çocuklar dünyaya geliyor, bazılarında başarılı oluna-mıyor ama bazılarında başarılı olunuyor.

Peki mucizenin değeri düşer mi? Düşmez. Mucize, vasıtasız olarak, tabiat üstü oluyor. İnsanların yaptığı ise Rabbimin yine tabiata koy­duğu kanunlarından yararlanarak oluyor.

“O Peygamberlerin hepsi iyiliklerde yarışırlardı ve bize “havf” ile “reca” arasında dua ederlerdi” Yani yaptıklarından dolayı Allah Cennetini verecekmiş, diye ibadet yapıyorlar, dua ediyorlar ve yapama­dıklarından hesaba çekileceklerinin korkusuyla İslama sarılıyorlar.

Bir tarafta sanki ateşe ayaklan dtişüverecekmiş gibi isyandan ve günahlardan korkuyorlar, öbür tarafta da Cennete girivereceklermiş gibi dua ediyorlar. Bunu “Rağab” ve “Rahab” tabirleriyle ifade ediyor Allah (c.c). Halkımızın dilinde ise tasavvuf erbabının ağzıyla “Havf ve Reca” şekliyle geçmiştir. Yani “ümit ile korku” arasında Allah’a dua ediyorlardı.

Hz. Ömer (r.a.) “Cennete bir tek kişi gidecek deseler o ben olurum ümidi içerisinde olurum, ama bu ümmetten Cehenneme bir kişi gidecek denilse o benimdir diye korkarım” diyor.

İşte bu “Havf “ile “Reca” arasında olmaktır. Ve o Peygamberlerin tamamı Allah’dan korkan insanlardır diyor Allah (c.c).

Bunların ard arda verilmesinin hikmetlerine değinmiş tefsircilerimiz. Bazıları filan dedeye gider, çocuğu olmayanlar dededen çocuk isterler. Tabii dede ölmüş, bir dağın başında iki tane taş çevirmişler, oraya gi­derler, “Ey dede bana da çocuk ver” derler. Dedelerden çocuk isten­mez.

Rabbimin bize bunu vermesinin sebebi şu; Zekeriyya (a.s.) bir Peygamberdir. Yani binlerce evliya bir araya gelse bir Peygamber ola­maz. Evliya’nın tamamı bir araya gelse bir Peygamber derecesine yük­selmeleri mümkün değil. Peygamberin çocuğu olmazsa ve Peygamber bu kadar istemesine rağmen çocuğu dünyaya gelmezse, yani Peygamber çocuk meydana getirecek güce sahip değilse, düşünüverin siz diğerlerini.

Yani hiçbir mezara veya hiçbir dedeye gidip te “Ey dede bana çocuk ver” yahut “Ey dede bana şöyle şöyle bir şey ver” demeyeceğiz. Hastalıklarımızın tedavisi konusunda Rabbimden şifa aranacaktır, va­sıtalar kimlerdir? Doktorlardır. Rabbimin tabiattaki şifalarını, ilaçlarını bulan ve bize uygulayan onlardır.

Ama özellikle bedeni hastalıklarda yine filan dedeye gidenler var­dır, oralara gidip te tedavi olmayı beklemeyeceğiz ama bu, Eyyûb (a.s.)’m kıssasını anlatan Sâd suresinde, Allah fc.c.) Eyyûb (a.s.)’a diyor ki; “Ayağını yere vur.” Ayağını yere vurunca yerden su çıkıyor ve o su ile hastalığının tedavi olduğunu haber veriyor Rabbim.

Bununla bize şunu işaret etmiş oluyor Allah (c.c): “Hastalıkların giderilmesi için Rabbimin tabiata koyduğu ilaçlardan istifade etmemiz gerektiği.”

Tefsircilerimiz o ayet-i kerimeye dayanarak Eyyûb (a.s.)’ın hastalı­ğının daha ziyade cilt hastalığı olduğuna hükmetmişler ve günümüzde de bir kısım hastalıkların, özellikle cilt hastalıkları için kaplıcalar oldu­ğunu biliyoruz ve oralardan da tedavi olanlar var.

Hatta doktorların da tavsiye ettiği bazı kaplıcalar var. Yani tedavi için Rabbimin koyduğu kurallara riayet edeceğiz. Peygamber efendimiz de; “Devası olmayan hastalık yoktur. Allah devasını yaratmadığı bir hastalığı indirmemiştir.” buyurmuştur.

Günümüzde “Aids” hastalığı varya, mutlak surette bunun da ilacı tabiatta var. Ama nerededir? O ilim adamlarımızın ve doktorlarımızın hassas bir gözle arayıp bulacağı birşeydir. Bu mutlaka bulunacaktır, çünkü hastalık varsa ilacı da vardır. Ölüm ve ihtiyarlama hariç. Hadis-i şerifte; “ölüm ve ihtiyarlamaya çare yok” deniyor.[91]

91- Irzını koruyan (Meryem’e) de (lütfettik) ona ruhumuzdan üfürdük. Onu ve oğlunu (İsa’yı) alemlere ayet kıldık.

Bu ayet-i kerimede de İsa (a.s.) ile onun annesi Meryem valide­mize dikkat çekiliyor. “Namusunu koruyan Meryem’e gelince biz ona ruhumuzdan üfürdük, Onu ve Onun oğlunu bütün alemlere bir ayet kıl­dık” diyor Rabbim.

Şimdi burada bizim Kur’an-ı Kerim’imiz de “ruhumuzdan o Meryem’e üfürdük” kelimesine bazı hristiyanlar takılıyorlar. “Bak sizin Kur’an’da da İsa (a.s.)’ın Allah’ın ruhu olduğu kabul ediliyor” “Yani O’ndan bir parçadır” diyorlar.

Biz de diyoruz ki; O’ndan bir parça değildir. Ama “Ruhumuzdan” di­yor.

Bütün ruhlar Allah’a aittir. Bülbülün ruhu da Allah’a aittir, öyleyse O’nun; “bizim ruhumuz ve ruhlarımız” deme hakkı vardır. Ruhlarda dahil olmak üzere Tabiatın tamamı O’nundur. Öyleyse “mülkümüz,” veya “mülküm,” kelimesini O kullanır. Bu O’nun bir parçası anlamında değil, O’nun yarattığı birşey olduğu anlamındadır.

Ondan yani o ruhtan Meryem validemize üfürdüğünü, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla üfürdüğünü ve İsa (a.s.)’ın dünyaya geldiğini, İsa (a.s.)’ın da, Meryem validemizin de, bütün alemlere bir ayet olduğunu haber veriyor Allah (c.c).

Nasıl ayet? Dikkat ediyoruz, Zekeriyya (a.s.) kendisi ihtiyar, ha­nımı kısır olmasına rağmen çocuk meydana geliyor, daha önce Bakara suresinde geçmişti ve başka birçok surede de geçmişti. İlk insanın top­raktan yaratıldığını haber veriyor Allah (c.c).

Annesiz ve babasız, topraktan Hz. Adem’i yaratıyor, bu Allah’ın bir ayetidir. Hz. Adem babasız ama anne gibi olacak. Yani Havva valide­miz, Adem (a.s.)’dan dünyaya gelmiş. Bir insandan meydana geliyor ama annesi yok.

İsa (a.s.), Annesi var, babası yok dünyaya gelmiş. Yahya (a.s.). annesi kısır babası ihtiyar dünyaya gelmiş. Bütün bunlar Allah’ın birer mucizesidirler, gördüğümüz herşeye de aslında mucize diyoruz. Bunlar tabiat kanunlarının dışında olduğundan dolayı mucize diyoruz. Yoksa gördüğümüz herşey bir mucizedir de her-gün meydana gelen bu olaylara gözümüz alışmıştır.

Rabbim burada gözümüzün alışmadığı bir olayı haber verdiğinden, bizim için bir ayet, bir ibret olduğunu haber veriyor.

Biz burada bu ayet-i kerimeyle Meryem validemizin iffetli bir hanım olduğunu ve hiçbir erkekle temas etmediğini kabul ediyoruz, bu bizim imanımızdır. Buna iman farzdır. Ama bugün Yahudilerle, Hristiyanlar birlikte gibi görünürler, değiller aslında. Tarih boyunca Yahudileri yerle bir eden ve sayılarını bugünkü halde tutanlar hep hristiyanlar olmuştur. Yahudiler bugüne kadar Müslümanlardan darbe yememiştir. Yani müslümanlara sıra gelmemiştir. Hep Hristiyanlar tarafından topluca katliama uğratılmışlardır. M.Ö. de, M.S. da hep toplu katliama uğratıl­dıklarından dolayı en az nüfusa sahiptirler.

Onun için; “siyaset bilmeyen tek millet bunlardır” diyorum ben. Dünyada siyaset bilmeyen tek millet var, o da Yahudilerdir. Ve bu Yahudiler İsa (a.s.)’ı öldürmeye teşebbüs etmiş insanlardrr.

Hıristiyan aleminin hatırından çıkması mümkün değildir. Yani mev­cut İncil’e bile inananlar, İsa ‘a.s.)’a yanlış yoldan da olsa inananların Yahudilerle biraraya gelmeleri mümkün değildir.

Peki şu anda niçin bir araya geliyorlar? Müslümana karşı biraraya geliyorlar, bir de Hristiyanlar, bizimle karşı karşıya gelmektense Yahudilerle Müslümanlar karşı karşıya gelsin istiyorlar.

Yani İsrail’de bunlara devlet kurduracak, Müslümanlar da onları oradan çıkarmaya çalışacak. Böylece Yahudi Müslümanı öldürdüğün­den Hristiyan rahatlıyor, Müslüman Yahudiyi öldürdüğünde yine Hristiyanlar rahatlıyor. Yani biz dış görüntüde Yahudi ile Hristiyanları birlik halinde zannederiz ama değil.

Rabbim: “Onları sen birlik halinde zannedersin ama kalpleri param­parçadır onların” buyuruyor. Yani kalpten ayrıdırlar bunlar, ama dış gö­rüntüde birlikte görünürler.

Biz Meryem validemizi tertemiz kabul etmişiz, onlar ise iftira et­mişlerdir. Yani Yahudiler İsa (a.s.)’ın babasız olmadığını, zina mah­sulü olduğunu söylemişlerdir. Onun içindir ki, bu hatıra Hristiyanların içinden çıkmaz, kıyamete kadar da çıkacak değildir. Mutlak surette eninde sonunda ya bizimle hesaplaşacak Yahudiler veya onlarla he­saplaşacaklar. Başka yolu yok bunun.

İki Almanya’nın birleştiği gün İsrail’de yas günü ilan edilmiştir. Her sene o günde ağlayacaklar, ağlama duvarları var onların. Onun önüne gelecekler ve her sene o gün ağlayacaklar adamlar.

Bu surenin hemen sonunda gelecek. “Peygamberimizi alemlere rah­met olarak göndermiştir Allah (c.c.).” Bu rahmeti yahudiler iyi bilirler. “Yahudilerin İspanya’dan Osmanlı İmparatorluğuna getirilişinin 500. yıldönümü kutlandı. Çünkü 1492 yılında mart ayında Yahudiler Osmanlı Devletine gemilerle taşınmaya başlanmış. Çünkü Orada bütün Müslümanlar ve Yahudiler toplu katliama tabii tutulmuş. Portekiz Yahudileri almamış, Almanya’ya gidenler Öldürülmüş, Fransa’ya giden­ler ölmüş ve öldürülmüş. Ancak gemilerle Türkiye’ye getirilenlerin ne­silleri devam etmiş ve onlar da Osmanlı’ya şükranlarını ifade etmek için Mart-Nisan-Mayis aylarında hem Türkiye’de, hemde Türkiye dı­şında kutlamalar yapıyorlar.

Getirmeselerdi ne olurdu? Getirmeselerdi bir insanlık borcunu, Müslümanlık borcunu yerine getirmemiş olurlardı. Müslüman nerede olursa olsun katliama karşıdır. Peki hocam, ama başımıza bela oldular. Öyle düşünmeyelim. Bazı Osmanlı’ya düşman olan arkadaşlarımız bunu söylüyorlar, bu doğru değil.

Doktorlar insan vücudunda bazı zararlı mikroplar da var diyorlar ve zararlı mikroplar olmamış olsa diğer faydalı mikroplar uyuşurmuş, çalışmazlarmış ve hastalanırmışiz. Zararlı mikroplara karşı hep atakta olurmuş, diğer faydalı mikroplar ve insan zinde kalırmış.

Rabbimizin vücudumuza zararlı mikropları vermesi bile rahmetmiş bize, onun için toplumun bünyesinde bu tür adamlar olmamış olsa top­lum gevşeyecek, yani ileri gitme olmayacak, zararlı mikroplara karşı hep böyle tetikte durmak var.

Bunu dediğimde yine yazar çizer takımından bir arkadaş. “Yahudileri getirmiş ama Müslümanları getirmemiş” diyor. “1492’de Müslümanlar getirilmemiş” diyor. Ertuğrul Düzdağ tarafından -Barbaros Hayreddin Paşa’nın hatıratı yayımlanmış. Orada Barboros paşa; “100 bin kadar kardeşimizi gemilerle Fas, Tunus, Cezayir’e yer­leştirdim” diyor.

Buraya getirilmemişler. Çünkü serhad boyunda adam lazım. Fas, Tunus, Cezayir’de Müslümanların şimdiki kıyamı o insanların nesilleri ile olmaktadır. Osmanlı müslümanları da getirseydi daha o zamandan teslim etmiş olurduk Fas, Tunus ve Cezayir’i. İşte bu da ince bir siya­settir.[92]

92- Bir tek ümmet olarak işte bu sizin ümmetinizdîr. Bende sizin Rabbinizim. Yalnız bana ibadet ediniz.

“İşte bu sizin ümmetiniz tek ümmettir, (bu din tek dindir) Ve ben de sizin Rabbinizim ve ancak bana ibadet ediniz” diyor Allah (c.c).

“Dininiz tek din; (burada sayıldığına göre) Nuh (a.s.)’dan İsa (a.s.)’a, ondan da Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar gelen bütün Peygamberlerin dini tek dindir. Bunlar tek ümmettirler, Adem (a.s.)’a inanan, Nuh (a.s.)’a inanan, İbrahim (a.s.)’a inanan, İsa (a.s.)’a inanan, Peygamber efendimize inananların hepsi bir tek ümmettir. Rabbimizde Allah (c.c.)’dür. Öyleyse yalnız O’na ibadet etmemiz gerekiyor. Peki imansızlar ne yapıyor;[93]

93- İşlerini aralarında parçaladılar (ayrılığa düştüler). Hepsi bize dönecekler.

“Onlar kendi aralarında paramparça oldular, birbirlerinden ayrıldı­lar.” Bu dünyada ne kadar ayrıhrlarsa ayrılsınlar, ne kadar gavurluk icad ederlerse etsinler, bunların hepsi bize döneceklerdir” diyor Allah (c.c). Bir kısım insanlar Peygamberler çizgisinde oluyor, bir kısmı da müslümanların karşısına geçiyor ama kendi aralarında paramparça olu­yorlar. Ve eninde sonunda yine Rabbimin huzuruna dönüyorlar.[94]

94- Kim Mü’min olarak salih amellerden işlerse çalışması boşa git­mez. Biz onun için yazarız.

“Kim iyi işler yaparsa, ama mü’min olarak iyi işler yaparsa, (dikkatimizi çekiyor.) Hani bazı insanlar iyi iş yaparlar ama iman et­mezler, Allah’a iman etmeden iyi iş yapan olur mu? Olur.

Rabbim iman ederek iyi işler yaparsa, onun yaptıkları zayii edilmez ve biz onları yazmaktayız” diyor.

Yani kişinin yaptığı herşey, söylediği her kelime, duyduğu ve gör­düğü herşey yazılmaktadır. Herşeyimiz kayda geçiyor.

Allah (c.c.) onu ifade ediyor ve bunlar da hiç zayii edilmeyecek ol­duğu gibi hesabınıza işlenecektir buyuruyor.[95]

95- Helak ettiğimiz ülke halkının (tevbe etmek için dünyaya) geri dönmesi mümkün değildir.

Bu ayet-i kerimeye iki türlü mana verilebilir. “Helak ettiğimiz şehir­lerin halkının tekrar dünyaya getirilip iman ettirilmesi yasaktır.”

Yani kıyameti görünce “Ya Rabbi bizi döndür de Vallahi de iman edeceğiz, billahi de iman edeceğiz, biz bir hata ettik Ya Rabbi” diye geri döndürülmeleri olmaz. Yani son pişmanlık fayda vermez. Ahirete vardıktan sonra Cennet, Cehennemi gördükten sonra dünyaya gidelim, biz orada iman edeceğiz Ya Rabbi, demelerinin faydası yok manasına geldiği gibi.

“O helaki hak etmiş insanların imana gelmesi de haram kılınmıştır, onlar imana gelmezler artık” manasına da gelir ki; başka kavimlerden bahsedilirken bu vardır.

Mesela Lût (a.s.)’m kavmini helak etmek üzere melekler geldiğinde İbrahim (a.s.) helak edilmemesi için dua ediyor. Rabbim de: “Rabbinin emri gelmiştir. Geri çevrilmeyen azap onlara gelecektir” diyor, tefsiri geçmişti.[96]

96- Ye’cüc ve Me’cüc (sedleri) açıldığında onlar herbir tepeden saldı­rırlar.

97- Gerçek va’d (kıyamet) yaklaşdı. Kafirlerin gözleri belerip kaldı­ğında; “Yazıklar olsun bize. biz bundan gafil idik. Hayır biz kendimize zulmetmişiz.” derler.

“Allah (c.c.) burada kıyametin alametlerinden biri olan “Ye’cuc ve Me’cuc’un” önlerinin kapalı olan bölümünün açılıvereceğini haber veri­yor ve önleri açılıverince de her taraftan dünya insanının üzerine saldı­racaklarını, koşarak geleceklerini ifade ediyor.

Ye’cüc ve Me’cüc kimdir? Kesinlikle bilemeyiz dedik. Kehf suresinin tefsirinde, bir kısmı Çinlilerdir demiş, bir kısmı Moğollardır demiş, bile­meyiz. Tefsirlerde Kehf suresinde anlatıldığına göre; “Zü’1-karneyn (a.s.)î (bir kısmı Peygamberdir, bir kısmı değildir diyor. Peygamber de­ğilse de salih insan olduğu ayetle sabittir. Yani Allah’a inanmış ve o yolda yürüyen Allah’ın ermiş kullarından biridir, aynı zamanda bir ko­mutandır.) Güneşin doğduğu yere kadar gittiğini ve oradaki insanlara kötülük yapan insanlar ile beri taraftakiler arasına bir set yaptığını ifade ediyor.”

Şimdi o set nerededir? O kavim kimdir? Kesinlikle belli değil, Faraziyeler var. Onlar Türk kavmidir diyen bazı tefsirler vardır, ama doğru demek mümkün değildir. Çünkü Rabbim isim vermediğine göre bizde isim vermekten kaçınıyoruz. Çin demek te doğru değildir. Çünkü Çin denilmiyor ayet-i kerimede.

Bugün bile bir adam; bu Amerika’dır diyebilir. Çünkü daha önce orada Berk boğazı açık değilmiş kapalıymış. Oradaki insanlar da olabi­lir. Bunu da bilemeyiz.

Ama şunu biliyoruz ki kıyamete yakın zamanda sayıları çokça olan bir milletin, dünya insanı üzerine saldıracağını, zararlar vereceğine dair bu ayet-i kerimede açıkça ifade ediliyor. Nasıl zarar vereceğini de bilemiyoruz.

“O kıyamet günü geldiğinde kıyamet sahneleri de görülmeye başla­yınca kafirlerin gözleri belerir” diyor Allah (c.c).

Derler ki: “Keşke biz böyle olmasaydık, gaflet halinde yakalandık ve biz zalimlerden olduk” diyorlar. Ansızın gelirverdi bu. Halbuki an­sızın gelmedi, aslında ta 1400 sene evvelinden Peygamber efendimize haber verilmişti, geleceği bildirilmiş ama insanların bir kısmı inanma-

mışlar, inanmayan insanlar ansızın onunla karşılaşıverince “Biz ansı­zın yakalandık” derler ve “gözleri belerir” diyor Allah (c.c.).[97]

98- Siz ve AHah’dan başka ibadet ettikleriniz cehennem odunudur. Sİz, o cehenneme varacaksınız.

Bu ayet-i kerimeye imansızın birisi mantıki yönden itiraz etmiş, Kureyşlilere “Muhammed Yakalandı, ben Muhammed’in açığını bul­dum” demiş. Koşmuşlar; “ne buldun?” demişler. Demiş ki: “Ayette siz ve sizin tapındıklarınız Cehennemin yakıtıdır” diyor. Peki buyrun Hristiyanlar Hz. İsa’ya tapınırlar, Yahudiler de Üzeyr’e tapınırlar. Öyleyse siz sizin tapındığınız İsa’da Cehennemin odunudur. Öbür ta­rafta İsa’nın Cehennemin odunu değil, Cennetlik olduğunu söylüyor. Bu nasıl olacak?” demiş, müşrikler hemen Peygamberimize gelmişler.

Peygamber efendimiz de; “hemen devam eden ayet-i kerimede: “Kendileri hakkında bizim tarafımızdan Cennet Va’di geçen, yani onlara iyilikler verilen Cennete girecektir diye bahsettiğimiz o Peygamberler, o insanlar, onlar Cehennemden uzaklaştırılmışlardır” diyor Allah (c.c.) buyurmuşlar.

Doğru, İsa (a.s.)’a bunlar tapınıyorlar ama İsa (a.s.)’m Cennetlik olduğunu Allah (c.c.) kendisi haber veriyor ve İsa (a.s.) da onların ta­pınmasından memnun değil. Siz ve sizin taptıklarınız Cehennemdedir dediğinde ayet-i kerimede; burada Cehennemlik olan tapılanlar, tapan­ların tapınmasını isteyenlerdir.[98]

99- Eğer onlar ilahlar olsaydılar, cehenneme girmezlerdi. Hepsi ce­hennemde ebedidirler.

Yani şu ilah diye tapındığınız, kanunlarına uyduğunuz insanlar ilah olsalardı cehenneme girmezlerdi. Üstelik onların hepsi birden cehen­nemde ebediyyen kalacaklardır.[99]

100- Onlar için cehennemde inleme vardır. Onlar (sevindirici birşey) işitmezler.

Orada onların iniltileri vardır. Nefes alıp vermeden doğan bir inilti. Cehennemin alevini alıp, alevini veriyorlar. Bundan dolayı çıkan inilti­leri vardır. Onlar kendileri için hoşa giden, sevinecekleri hiçbirşey de duymazlar, herkes kendi derdindedir, başkalarının sesini duymazlar.[100]

101- Bizden kendilerine iyilik geçmiş olanlar, işte onlar cehennem­den uzaklaştırılmışlardır.

102- (Cennetlikler) Cehennemin cayırtısını işitmezler. Onlar canları nın istediği şeyler içinde ebedi kalırlar.

103- Büyük korku onları üzmez. Onları melekler: “Size va’dolunan gününüz işte budur” diyerek karşılarlar.

“Allah’ın Cennetle müjdelediği kimselerse Cehennemden uzaktır.” O kadar ki: “O Cehennemin hışırtısından hiçbirşey işitmezler. Onlar nefislerinin arzu ettiği herşeylerle beraber ebedidirler orada.”

“O büyük korkudan onlar üzülmezler, kıyametin dehşetli sahneleri onlara hiçbir zarar vermez, melekler onları karşılar ve işte size vaado-lunan budur” derler. Yani Cennet size va’dolunmuştur, buyrun Cennete selametle girin derler.[101]

104- O gün biz gökleri kitapları dürer gibi düreriz. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar (mahşere) döndürürüz. Üzerimize bir söz olarak. Muhakkak biz onu yapacağız.

“Bir de bakmışsınız o gün gökyüzünü bir kitabı dürer gibi düreriz.” Yani o ayrı ayrı duran yıldızlar ve onların Ötesindekiler hepsi biraraya getiriliverir. “Onları ilk yarattığımız hale döndürürüz.”

Bunu açıklarken Peygamber efendimiz (s.a.v.) “Dünyaya çıplak ola­rak geldiler, çıplak olarak haşrolunacaklardır” diyor. Hz. Aişe valide­miz “Ya Rasulellah birbirlerine bakmazlar mı?, yani utanmazlar mı?” diye sormuş, Efendimiz demiş ki: “Herkes kendi derdine düştüğünden kimse etrafını göremez.”[102]

105- Muhakkak, zikir (Tevrat) den sonra Zebur’da da: “Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır” diye yazdık.

Yani yeryüzünün yönetimi salih kullara aittir. Kafirlerin yönetimi idaresi geçicidir. Bunun içindir ki Hz. Adem (a.s.)’dan bugüne kadar çoğunlukla yeryüzü yönetiminde Müslümanlar söz sahibi olmuşlardır.

Son 1400 senelik dönemde de yine efendimizden butarafa Emevisi, Abbasi’si ve Osmanh’sıyla dünya yönetiminde çoğunlukla Müslümanlar söz sahibi olmuştur.

Yönetimdekiler salih kullar değilse, onlar varis değil işgalcidir. Peygamberlerin çizgisinden gitmeyen insanlar varis olamazlar. Ve on­lar salih de olamazlar.[103]

106- Şüphesiz bunda ibadet eden kavim için yeterli nasihat vardır. Yani abidlere, “salih olun” demektedir Rabbimiz. Yalnız abidlik için emredilenleri yapıp, nehyedilenlerden kaçmak yetmiyor, bir de; müslüman etrafa müdahaleci olacak, dünyanın denge­sinde bozulan yerleri düzeltecek, havasında, suyunda, insanların yöne­timinde ne bozulmuşsa ona müdahale edecek, İslah edecek diyor Allah (cc).[104]

107- Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.

Bu ayet-i kerimede Allah (cc.) Peygamber efendimizin bütün alem­lere rahmet olarak gönderildiğini haber veriyor.

Yaratılmışların tamamına “Alem” diyoruz. Cennet-Cehennem, yer­yüzü, gökyüzü, denizi, yıldızı hepsi alemdir.

Yani Peygamber efindimiz yalnız insanlara değil, bütün alemlere rahmettir. Yere, göğe, hayvanata ve insanlara hepsine rahmettir.

Rahmet yağarken gül ile diken, bülbül ile akrep arasında ayrım yapmadığı gibi, Rahmet Peygamberi de insanlar arasında ayırım yap­madan, onlar cehennemde yanmasın diye gece gündüz çalışmış.

Günümüz müslümanları da rahmet ümmeti olmalı, kafirlere acımalı ve cehenneme doğru giden yolun önüne geçip engellemeli. Nasılki kendini yakmak için üzerine benzin döken insanı görünce, hemen hare­kete geçip onu engellemeye çalışırız. İşte kafirlerde, kendini cehen­neme atmak için koşan insanlar gibidirler. Mü’minler bunların önüne geçmeli, yalvarmalı ve yanmaları engellenmeli.

Güneş gibi, pislikleri kurutan, gül gibi güzellikleri saçan, su gibi yanmış topraklara can katan rahmet ümmeti olmalıyız.[105]

108- Deki: “İlahınız ancak bir tek Halıdır diye ancak bana vahyolu-nuyor. Siz müslüman olacakmisıniz?”

109- Eğer yüz çevirirlerse hemen söyle: “Ben size (ayırım yapma­dan) eşit olarak bildirdim. Size va’dolunan (kıyamet) yakın mı, uzak mı? bende bilmiyorum.

İlamı tebliğ ederken, zengin – fakir, genç – ihtiyar, amir – memur, kadın – erkek ayırımı yapmadan,tebliğ yapıldığı gibi, ayetler insanlara sunulurken de, eğip bükmeden sunulmalı ve adamına göre kelimeler tahrif edilmemeli. Kıyametin ne zaman olacağını efendimiz bilmediğine göre Allah’tan başka kimse bilemez.[106]

110- Şüphesiz O, sizdeki açık olanı da bilir, gizlediğinizi de bilir.

111- Bilemem, belki de (cezanın geciktirilmesi) bir imtihandır. Ve bir zamana kadar faydalandırmadın

“O açıktan söylediğiniz sözü de, gizli tuttuğunuzu da bilmektedir” diyor. “Size belirli makam mevki veriyorsa, size mal mülk veriyrosa; Bilmem? Belki de size bir imtihandır bu! Azabınızı artırmak içindir bu! Belirli bir zamana kadar nimet vermesidir Allah (c.c.)’ün, mühlet ver­mesidir ve ondan sonra bütün bu verdiği imkanlardan dolayı da sizi he­saba çekecektir. Zulüm ile ayakta durup saltanat sürenler kendi elle­riyle ateşlerini toplayanlardır.[107]

112- (Allah’ın Rasulü) dedi: “Rabbim, hak ile hükmet. Rabbimiz Rahman’dir. Sizin söylediklerinize karşı kendisinden yardım isteyendir.

Peygamberimiz (s.a.v.) “Ya Rabbi! Hak ile hükmet. Sizin bütün bu yaptıklarınız, söyledikleriniz karşısında, kendisinden yardım talebedilecek olan, bizim Rabbimiz, Rahman olan Allah’tır.” Allah (c.c.) bu ayet-i kerimeyi Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in dilinden söyleyivermiş. “Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasını hak ile aç” şeklinde de başka bir Peygamberin duası vardır. (A’raf)

Böylece Enbiya suresini bitirmiş olduk. Allah(cc), bize bu sureyi de anlayıp, amel etmeyi nasip etsin amin.

Kuran

Enbiya Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.