Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Yağmurlu
İstanbul
14°C
Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 23°C
Sal 22°C

21 – Enbiya Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

21 – Enbiya Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Enbiya Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

1 — İnsanların hesâb görme zamanı yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çeviriyorlar.

2 — Rablarından kendilerine yeni bir uyarı gelmeye dursun. Onlar bunu mutlaka eğlenerek dinlemişlerdir.

3 — Kalbleri gaflet içerisinde. Zulmedenler gizlice fi-sıldaştüar: Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey mi­dir? Siz, göz göre göre büyüye mi aldanacaksımz?

4 — Dedi ki: Benim Rabbım gökte ve yerde söylene­ni bilir. O, Semî’dir, Alîm’dir.

5 — Onlar: Hayır, bunlar saçma sapan rü’yalardır. Hayır, onu uydurmuştur, hayır, o, şâirdir. Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin, dediler.

6 — Onlardan önce helak etmiş olduğumuz kasaba halkı îmân etmemişti. Şimdi bunlar mı îmân edecekler?

Hesâb Görme Zamanı

Allah Teâlâ kıyametin yaklaştığı ve insanların ondan gaflet için­de olduğu, onun için amel işlemedikleri, kıyamete hazırlıkta bulunma­dıktan tenbîhinde bulunuyor. Neseî der ki: Bize Ahmed îbn Nasr… Ebu Saîd el-Hudrî’den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet ediyor ki insanlar: ((Dünyada gaflet içinde yüz çevirmektedirler.» Allah Te­âlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Allah’ın emri geldi. Artık onu ace­le istemeyin.» (Nahl, 1), «Saat yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir âyet görürlerse, yüz çevirirler ve; süregelen bir büyüdür, derler.» (Ka­mer, 1-2),

îbn Asâkir’in Âmir İbn Rabîa’nın hal tercemesinde Mûsâ İbn Ubeyd el-Âmidî kanalıyla…Âmir tbn Rabîa’dan rivayetine göre bir arap ona müsâfir olmuş, Âmir ona güzelce ikramda bulunmuş ve Allah Ra-sûlü (s.a.) nden bahsetmiş. Adam daha sonra Âmir’e gelip : Allah Ra-sûlü’nden araplâr içinde bir vâdîyi bana arazî olarak vermesini iste­dim. Allah Rasûlü; (bu isteğimi kabul edip bana o yeri verdi) istiyo­rum ki sana ve senden sonra nesline âit olacak ondan bir parçayı sa­na vereyim, dedi. Âmir ona şöyle cevab verdi: Senin bana vereceğin arazîye ihtiyâcım yok. Bugün öyle bir sûre nazil oldu ki bize dünyayı unutturdu. O, şu sûredir: «İnsanların hesâb görme zamanı yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çeviriyorlar.»

Sonra Allah Teâlâ, Kureyş ve onlara benzeyen kâfirlere hitaben onların, Allah’ın Rasûlüne indirmiş olduğu vahye kulak vermedikleri­ni haber verip şöyle buyurur: «Rablanndan kendilerine yeni bir uyan gelmeye dursun. Onlar bunu mutlaka eğlenerek dinlemişlerdir.» İbn Abbâs der ki: Size ne oluyor ki kitâb ehline ellerinde olanları soruyor­sunuz; onlar kitâblannı tahrif etmişler, değiştirmişler, ona ziyâdede bulunmuş ve eksiltmişlerdir. Halbuki sizin kitabınız, Allah’ın kitâbla-rının en yenisidir. Sâdece onu okuyun ki o eskimemiştir. İbn Abbâs’ın bu sözünü bizim verdiğimize benzer şekilde Buhârî rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Zulmedenler gizlice fısıldattılar : Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir?…» buyurur ki; onlar, bu sözleriyle Allah Rasûlü (s.a.) nü kasdediyorlar ve onun peygamber olmasını uzak gö­rüyorlardı. Zîrâ Hz. Peygamber de onlar gibi bir insandır. O halde na­sıl olur da vahiy kendilerine değil, ona gelebilir? Bu sebepledir ki on­lar : «Siz, göz göre göre büyüye mi aldanacaksınız?» Ona tâbi olup da sihir olduğunu bile bile sihir yapan kimse gibi mi olacaksınız? diye konuşurlar. Allah Teâlâ da onların iftira ve uydurduklanna bir cevab olarak şöyle buyurur : Dedi ki: «Benim Rabbım gökte ve yerde söyle­neni bilir.» O’na hiç bir gizlilik gizli kalmaz. İlklerin ve sonların ha­berini içine alan şu Kur’an’ı indiren O’dur. O Kur’an ki göklerde ve yerde gizliyi bilen Allah’tan başka onun gibisini hiç kimse getiremez. Allah Teâlâ : «O; sizin sözlerinizi en iyi işiten ve sizin durumlarınızı en iyi bilendir.» buyurur ki; bu, onlar için bir tehdîddir. «Onlar : Ha­yır, bunlar saçma sapan rü’yâlardır. Hayır, onu uydurmuştur…» âyeti kâfirlerin inâd ve inkârlarını, Kur’an’ı nitelemelerinde ihtilâfa düştük­lerini, Kur’an hakkında şaşkınlık ve sapıklıklarını haber veriyor. Bir keresinde onu sihir, diğer bir keresinde şiir, başka bir zaman saçma sa­pan rü’yâlar, diğer bir keresinde de uydurma saymışlardır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur : «Bir bak, sana nasıl misâller getirip saptılar. Bir daha yol bulamazlar.» (Furkân, 9).

«Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin.» sözleriyle Salih (a.s.) in devesini, Hz. Mûsâ ve îsâ (a.s.) nın mucizele­rini kasdediyorlar. Allah Teâlâ başka bir âyette : «Bizi âyetlerle gön­dermekten alıkoyan şe-y; ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları­dır. Semûd’a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik de, ona zul­metmişlerdi.» (İsrâ, 59) buyururken aynı sebeple burada : «Onlardan önce helak etmiş olduğumuz kasabalar halkı îmân etmemişti. Şimdi bunlar mı imân edecekler?» Kendilerine elçiler gönderilen kasabalar­dan hangisinin peygamberine mucize vermişsek îmân etmemişler, ak­sine onları yalanlamışlardır. Biz de bu sebeple onları helak etmişizdir. Onlar îmân etmemişken bunlar mı mucizeleri görseler îmân edecekler? Hayır : «Doğrusu, üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile, elem verici azabı görünceye kadar.» (Yûnus, 96-97) buyurmuştur. Onların hepsi (Kureyş kâfirleri) Allah Rasûlü (s.a.) nün ellerinde diğer peygamberlerden müşahede olunandan daha açık, daha parlak, daha kesin ve mağlûb edici mucizeleri, ke­sin hüccetleri, apaçık delilleri müşahede etmiş, görmüşlerdir.

İbn Ebu Hatim —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Zeyd İbn Hubâb kanalıyla… Ubâde İbn Sâmit’i gören birisinden rivayetle anla­tıldığına göre; o, şöyle anlatıyor : Biz mescidde idik. Ebubekir es-Sıd-dîk (r.a.) bizimle beraberdi. Bir kısmımız diğer bir kısmımıza Kur’an okutuyordu. Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl geldi. Yanında bir yastık ve bir örtü vardı. Bunları koydu ve yaslandı. İbn Übeyy güzel yüzlü, fa­sih konuşan çokça mücâdele eden birisiydi. Ey Ebubekir, Muhammed’e söyle evvelkilerin getirdiği gibi bize bir mucize getirsin. Mûsâ levha­ları getirmiş, Dâvûd Zebur’u getirmiş, Salih deveyi getirmiş, îsâ İncil’i ve sofrayı getirmiş, dedi. Ebubekir (r.a.) ağladı. Allah Rasûlü (s.a.) dışarı çıktı. Ebubekir Allah Rasûlü (s.a.) ne; kalkın, şu münafığa kar­şı ondan yardım isteyelim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Benim için kal­kılmaz, kalkmak ancak Allah içindir, buyurdu. Biz : Ey Allah’ın elçisi, biz şu münafıktan (hoşlanmadığımız bazı şeyler) gördük, bize eziyye-ti dokundu, dedik. Şöyle buyurdu : Cibril bana dedi ki: Çık ve Allah’ın sana bahşettiği nimetleri, senin üstün kılındığın faziletini haber ver. Bana müjdeledi ki Allah beni kırmızı ve siyah (derililere) gönderdi, cinleri uyarmamı bana emretti, ümmî olduğum halde bana kitabını verdi,, geçmiş ve gelecek günâhımı bağışladı, adımı ezanda zikretti, be­ni meleklerle te’yıd buyurdu, bana zaferi bahşetti, korkuyu önümde kıldı, bana Kevser’i verdi, kıyamet günü benim havuzumu havuzların en büyüğü kıldı, insanlar başlarını dikerek koşuşturdukları zamanda bana Makâm-ı Mahmûd’u va’detti, beni insanlardan haşrolunacak İlk zümre içinde kıldı, benim şefaatıma ümmetimden yetmiş bin kişiyi he-sâbsız olarak cennete koydu, bana hükümranlık ve mülk verdi, beni Naîm cennetleri içinde cennetin en yüce odasında kıldı. Benim üze­rimde Arş’ı taşıyan meleklerden başka hiç kimse yoktur. Bana bizden öncekilerden hiç kimseye helâl kılmadığı halde ganimetleri helâl kıl­dı. Bu hadîs gerçekten garîbdir.[1]

7 — Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz er­keklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zi­kir ehline sorun.

8 — Biz onları yemek yemez bir cesed kılmadık ve onlar ebedî de değillerdi.

9 — Nihayet onlara verdiğimiz sözün doğruluğunu gösterdik. Kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı gidenleri de yok ettik.

Peygamberlik Müessesesi

Allah Teâlâ, insanlardan elçiler gönderilmesini inkâr edenlere red makamında şöyle buyuruyor: «Senden önce de kendilerine vahyettiği­miz erkeklerden başkasını göndermedik.» Daha önce geçen elçilerin hepsi beşerden erkekler idi. İçlerinde meleklerden hiç kimse yoktu. Baş­ka âyetlerde ise şöyle buyrulur: «Senden Önce gönderdiğimiz elçiler de ancak kasabalar halkından, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkek­lerdi.» (Yûsuf, 109), «De ki: Ben, peygamberlerin ilki değilim.» (Ah-kâf, 9). Allah Teâlâ geçmiş ümmetlerin de bunu inkâr ederek : «Bir insan mı bizi hidâyete eriştirecek?» (Teğâfoün, 6) dediklerini hikâye eder. Bunun içindir ki burada : «Bilmiyorsanız; zikir ehline sorun.» Yahûdî, Hıristiyan ve diğer dinlere mensûb olanlar gibi ümmetlerden ilim ehline sorun: Onlara gelen elçiler insan mı yoksa melek mi imiş­ler? Onlar ancak insan idiler, buyurur. Bu, Allah’ın yaratıklarına olan nimetlerinin kemâlindendir. Zîrâ onlara kendi içlerinden Allah’tan ala­rak tebliğ ettiklerini alabilecekleri elçiler göndermiştir.

«Biz onları yemek yemez bir cesed kılmadık.» Aksine onlar yemek yiyen cesedler idiler. Başka bir âyette Allah Teâlâ : ((Senden önce gön­derdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, sokaklarda gezinirlerdi.» (Furkân, 20) buyurur ki; onlar, beşer nevinden bir insan idiler. İnsanlar gibi yer içerlerdi. Kazanç ve ticâret için çarşılara da girerlerdi. Müşrikler: «Bu peygambere ne oluyor ki, yemek yiyor, so­kaklarda geziyor? Ona beraberinde bulunup uyaran bir melek indiril­meli değil miydi? Yahut kendisine bir hazîne verilmeli veya beslene­ceği bir bahçe olmalı değil miydi? O zâlimler dediler ki: Siz, büyülen­miş bir adamdan başkasına tâbi olmuyorsunuz.» (Furkân, 7-8) diyor­lar ama bütün bunlar onlara bir zarar verecek ve tınlardan hiç bir şey de eksiltecek değildir. «Onlar dünyada ebedî de değillerdir.» Aksine ya­şar, sonra ölürler. «Senden önce hiç bir insanı ebedî kılmadık.» (En­biyâ, 34). Onların özelliği, kendilerine Allah Teâlâ’dan vahyolunmasıdır. Melekler onlara, Allah Teâlâ’dan yaratıkları hakkındaki hüküm­lerini, O’nun emir ve yasaklarını indirirler. «Nihayet onlara verdiğimiz sözün doğruluğunu gösterdik.» Zâlimler mutlaka helak olunacaktır. Allah Teâlâ va’dinde doğru söylemiş ve böylece de yapmıştır. Bunun içindir ki: «Kendilerini ve dilediklerimizi (onlara tâbi olan inananla­rı) kurtardık, (elçilerin getirmiş olduğunu yalanlayan) aşırı gidenleri de yok ettik.» buyurmuştur.[2]

10 — Andolsun ki, size içinde zikrinizin bulunduğu bir Kitâb indirdik. Hâlâ akletmiyor musunuz?

11 — Biz, zulmeden nice kasabayı kırıp geçirdik. Ve onlardan sonra başka bir kavmi var ettik.

12 — Bizim baskınımızı hissettikleri zaman onlar oradan kaçmaya yelteniyorlardı.

13 — Koşup kaçmayın, size nimet verilen yere, yurt­larınıza dönün. Elbette sorguya çekileceksiniz.

14 — Dediler ki: Vay başımıza gelenlere, doğrusu biz zâlimler idik. , .

15 — Bu haykırmaları devam edip dururken Biz; on­ları, biçilmiş bir ot, sönmüş bir ocak haline getirdik.

Baskına Tutulanlar

Allah Teâlâ Kur’an’m şerefine işaret ve onun kadrini bilmeye teş­vikle şöyle buyurur: «Andolsun ki, size içinde zikrinizin bulunduğu bir kitâb indirdik.» îbn Abbâs âyetteki keiinıesini; sizin şerefi­niz, olarak açıklar. Mücâhid aynı kelimeyi : Sİ2in sözünüz, sizden bah­seden, olarak açıklarken Hasan da: Sizin dininiz, demiştir. «Hâlâ akletmiyor musunuz?» Hâlâ bu nimeti anlayıp kabul ile karşılamıyor musunuz? Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur : «Doğrusu bu; sa­na ve kavmine bir öğüttür. Ondan sorguya çekileceksiniz.» (Zuhruf, 44). Allah Teâlâ : «Biz zulmeden nice kasabayı kırıp geçirdik.» buyu­rur ki, buradaki edatı çokluk bildiren bir edattır. Nitekim şu âyetlerde de böyledir : «Nûh’dan sonra nice nesilleri yok etmişizdir.» (İsrâ, 17), «Nice kasabaları zulüm ederken helak ettik. Şimdi onların altları üstlerine gelmiş, ıpıssız durmaktadır, kuyuları körelmiş, saray­ları yıkılmıştır.» (Hacc,45).

«Ve onlardan sonra başka bir kavmi, (başka bir ümmeti) var et­tik. Bizim baskınımızı hissettikleri zaman onlar (peygamberlerinin va’dettiği gibi azabın başlarına geleceğini anladıklarında) oradan kaç­maya yelteniyorlardı. Koşup kaçmayın, size nimet verilen yere, yurt­larınıza dönün.» Burası takdirî olarak (Allah’ın bir kaderi olarak) on­larla alay etmedir. Onlara takdirî olarak şöyle deniliyor : Âzâbın tepe­nize inmesinden kaçmaya yeltenmeyin. Nimet, sevinç, hoş bir hayat ve mesken içinde olduğunuz yerlere dönün. Katâde buranın onlarla bir alay olduğunu söyler. «(İçinde bulunduğunuz hale, nimete şükrü yerine getirip getirmediğinizden) elbette sorguya çekileceksiniz.» Gü­nâhlarını itirafın kendilerine hiç bir fayda vermediği anda «Vay başı­mıza gelenlere, doğrusu biz zâlimler idik.» diyerek günâhlarını itiraf ettiler. «Bu haykırmaları, (âdetleri olduğu şekilde, zulümlerini itiraf ettikleri sözlerine) devam edip dururken Biz; onlan, biçilmiş bir ot, sönmüş bir ocak haline getirdik. (Hareketleri ve sesleri söndü gitti.)»[3]

16 — Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.

17 — Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat asla edinmedik.

18 — Hayır; Biz gerçeği, bâtılın tepesine indiririz de onun beynini parçalar. Bir de bakarsın ki o, yok olup git­miştir. Allah’a yakıştırdıklarınızdan dolayı yazıklar olsun size.

19 — Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Katın­da olanlar O’na kulluk etmekten büyüklenmezler ve usan­mazlar.

20 — Gece gündüz hiç durmaksızın O’nu tesbîh eder­ler.

Oyun Olsun Diye Bir Şey Yaratmadık

Allah Teâlâ : «Kötülük edenlere yaptıklarının karşılığını vermek, güzel hareket edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırmak…» (Necin, 31) üzere gökleri ve yeryüzünü hak ile, adaletiyle yarattığını haber ve­riyor. O, bunları boş yere ve oyun olsun diye yaratmamıştır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur : «Biz göğü, yeryüzünü ve ikisinin ara­sında bulunanları boşuna yaratmadık. Bu, küfretmiş olanların zannı-dır. Vay o küfretmiş olanlara cehennem ateşinden.» (Sâd, 27). «Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinir­dik. Fakat asla edinmedik.» âyetini Mücâhid’den rivayetle İbn Ebu Ne-cîh şöyle açıklar : «Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik.» Cenneti, cehennemi, ölümü, yeniden di­riltmeyi ve hesabı yaratmazdık. Hasan, Katâde ve başkaları da âyet­teki «eğlence» anlamında olan kelimenin Yemen ahâlîsi­nin dilinde kadın anlamına geldiğini söylerler. İbrâhîm en-Nehaî âye­ti şöyle anlıyor : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu ken­di katımızdan, hurilerden edinirdik. İkrime ve Süddî ise burada eğlen­ceden maksadın,, çocuk olduğunu söylerler. Bu ve bundan önceki iki açıklama birbirinin tamamlayıcısı gibidir. Bu, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibidir : «Şayet Allah, çocuk edinmek isteseydi, yaratıklarından diledi­ğini seçerdi. O, bundan münezzehtir.» (Zümer, 4). Allah Teâlâ zâtını mutlak olarak çocuk edinmekten tenzih buyuruyor. Özellikle Allah’ın îsâ’yı veya melekleri çocuk edindiği gibi iftiralarından ve bâtıl olarak söylediklerinden zâtını tenzih etmiştir. Allah Teâlâ onların söyledikle­rinden münezzehtir, mukaddestir, yücedir. Allah Teâlâ : «Fakat asla edinmedik.» buyurur. Katâde, Süddî, İbrâhîm en-Nehaî ve Muğîre tbn Miksem burayı şöyle anlarlar: Asla Biz onu yapacak değiliz. Mücâhid, âyetteki her kelimesinin inkâr anlamında olduğunu söyle­miştir.

«Hayır’; Biz gerçeği, bâtılın tepesine indiririz.» Gerçeği açıklarız, böylece batıl zail olur, ortadan kalkar. «Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir.» Allah’a yakıştırarak söyleyip attığınız İftiralardan, Allah’a çocuk lsnad etmenizden ötürü yazıklar olsun size.

Sonra Allah Teala, meleklerin kendisine ibadet üzere olduklarım, gece ve gündüz âdetlerinin Allah’a İtaat olduğunu haber verip şöyle buyuruyor: «Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Katında olan (me­lek) lar O’na kulluk etmekten büyüklenmezler, bundan usanmazlar.» Başka bir âyette şöyle buyrulur : «Mesîh, Allah’a kul olmaktan asla çekinmez. Gözde melekler de. Kim O’na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa; bilsin ki O, hepsini huzuruna toplayacaktır.» (Nisa, 172). «Ve büyüklenmezler, usanmazlar. Gece gündüz hiç durmaksızın O’nu tes-bîh ederler.» Gece ve gündüz amel etmek onJarda âdet haline gelmiş­tir. Gerek niyyet ve amelleriyle Allah’a itaat ederler, ancak buna güç­leri yeter. «Ki onlar, Allah’ın kendilerine emrettiğine kat’iyyen baş kal­dırmazlar ve emrolunduklannı yaparlar.» (Tahrîm, 6). İbn Ebu Ha­tim der ki: Bize Ali İbn Ebu Dülâme el-Bağdâdî’nin… Hakîm İbn Hi-zâm’dan rivayetinde o, şöyle anlatmış : Allah Rasûlü (s.a.) ashabı ara­sında idi. Birden onlara : Benim işittiğimi işitiyor musunuz? diye sor­du. Onlar : Biz hiç bir şey işitmiyoruz, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurdu : Şüphesiz ben, gökyüzünün inleyişini işitiyorum. O, inle­meden dolayı elbette ayıplanacak değildir. Onda hiç bir karış yer yok­tur ki üzerinde secde eden veya kıyamda olan bir melek bulunmasın. Hadîs garîb olup tahrîc etmemişlerdir. Ayrıca İbn Ebu Hatim hadisi Yezîd îbn Zürey’ kanalıyla… Katâde’den mürsel olarak da rivayet et­miştir. Ebu îshâk’ın Hassan îbn Muhârık’tan, onun Abdullah îbn Ha­ris İbn Nevfel’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : Ben çocuk İken bir gün Kâ’b el-Ahbâr’ın yanma oturmuştum. Ona : Allah Teâlâ’nm : «Ge­ce gündüz hiç durmaksızın O’nu tesbîh ederler.» kavli hakkında ne dersin? Konuşma, mesaj iletme ve amel onları teşbihten alıkoyup meş­gul etmez mi? dedim. Kim bu çocuk? diye sordu. Abdülmuttalib oğul-larmdandır, dediler. Başımı öptü, sonra bana şöyle dedi: Yavrucuğum, Allah sizin için nasıl nefes alıp verme yaratmışsa, onlar için de tes-bîhi yaratmıştır. Sen nefes alıp verirken konuşmuyor musun? Nefes alıp verirken yürümüyor musun?[4]

21 — Yoksa onlar yerden birtakım tanrılar edindiler de onlar mı ölüleri diriltecekler?

22 — Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrı­lar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak ki bozulup gitmiş­ti. Arş’ın Rabbı olan Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.

23 — O; yaptığından sorumlu değildir, fakat onlar sorumludurlar.

Allah Teâlâ kendisi dışında ilâhlar edinenlere inkâr sadedinde şöy­le buyurur: «Yoksa onlar yerden birtakım tanrılar edindiler de onlar mı ölüleri diriltecekler?» Yeryüzünden onları diriltip çıkaracaklar? On­lar elbette bunun hiç birine güç yetirici değildirler. O halde nasıl olur da Allah için eşler koşar ve O’nunla birlikte bunlara tapınırlar? Son­ra Allah Teâlâ, Allah dışında ilâhlar olmuş olsaydı, göklerin ve yeryü­zünün bozulup gideceğini haber verip şöyle buyurur: «Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak ki bozulup gitmişti.» Allah Teâlâ başka bir âyette : «Allah hiç bir ço­cuk edinmemiştir ve O’nunla birlikte hiç bir ilâh da yoktur. Olsaydı, o zaman her ilâh, kendi yarattığını alıp götürür ve birbirinden üstün çıkmaya1 çalışırlardı. Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzeh­tir.» (Mü’minûn, 91) buyururken burada da : «Arş’ın Rabbı olan Al­lah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.» Allah’ın oğlu veya or­tağı olduğuna dâir söylediklerinden Allah Teâlâ münezzehtir, onların uydurup iftira ettiklerinden yücedir, uzaktır, buyurur. «O, yaptığın­dan sorumlu değildir, fakat onlar sorumludurlar.» O; hükmü değişti­rilmeyecek, azameti, celâli, kibriyâsı, yüceliği, hikmeti, adaleti ve lut-fu ile karşısına kimsenin çıkamayacağı yegâne hâkimdir.’ «Fakat on­lar sorumludurlar.» O, yaratıklarına yaptıklarından soracaktır. Başka bir âyette : «Rabbma andolsun ki, onların hepsine birden mutlaka so­racağız; yapmakta oldukları şeyleri.» (Hıcr, 92-93) buyurur ki bu, yi­ne Allah Teâlâ’nm : «Barındıran, ama banndınlmaya muhtaç olma­yan kimdir.» (Mü’minûn, 88) âyeti gibidir.[5]

24 — Yoksa O’ndan başka tanrılar mı edindiler? De ki: Kesin delilinizi getirin, işte benimle birlikte olanların zikri ve benden öncekilerin zikri. Hayır; onların çoğu hak­kı bilmezler de onun için yüz çevirirler.

25 — Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin, diye vah-yetmişizdir.

«Yoksa O’ndan başka tannlar mı edindiler? (Ey Muhanımed) de ki: (Söylediğinize) kesin delilinizi getirin.» İşte benim ve ümmetimin kitabı olan Kur’an ve benden öncekilerin geçmiş semavî kitâbları. Bü­tün bunlar sizin söylediğiniz ve sandığınızın tersinedir. Allah Teâlâ’-nın gönderdiği her peygambere indirdiği bütün kitâblar Allah’tan baş­ka ilâh olmadığını söylemekte, bildirmektedir. Fakat ey müşrikler, siz gerçeği bilmemektesiniz ve bu yüzden ondan yüz çevirmektesiniz. «Sen­den önce gönderdiğimiz her peygambere : Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin, diye vahyetmişizdir.» Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Senden Önce gönderdiğimiz peygamberlerden sor. Biz, Rahmân’dan başka ibâdet edilecek tanrılar meşru’ kılmış mıyız?» (Zuh-ruf, 45), «Andolsun ki her ümmete : Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir.» (Nahl, 36). Allah’ın gön­dermiş olduğu her peygamber, tek ve ortağı olmayan Allah’a İbâdete çağırır. Yaratılış da buna zâten şâhiddir. Müşriklerin ise bir delili, oür-hânı yoktur. Rablart katında onların delilleri çürütülmüştür. Allah’ın gazabı onlar üzerinedir ve onlara şiddetli bir azâb vardır.[6]

26 — Dediler ki: Rahman çocuk edindi. O’nun şAnı yücedir. Hayır, onlar ikram edilmiş kullardır.

27 — Onlar sözle asla O’nun önüne geçemezler. An­cak O’nun emriyle hareket ederler.

28 — O, onların önlerindekilerini de bilir, arkaların-dakini de bilir. Onlar, Allah’ın hoşnûd olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O’nun korkusundan titrer­ler.

29 — Bunlardan kim: Tanrı O değil de benim, derse; onu derhâl cehennemle cezalandırırız. Biz, zâlimlerin ce­zasını böyle veririz.

Rahman Çocuk Edindi Diyenler

Allah Teâlâ araplardan bazılarının : Melekler Allah’ın kızlarıdır, dedikleri gibi Allah’ın meleklerden çocuğu olduğunu sananların bu inançlarını red makamında şöyle buyuruyor: «O’nun sânı yücedir. Ha­yır, melekler ikram edilmiş, Allah katında yüce makamlarda Allah’ın şerefli kullarıdır. Onlar söz ve iş olarak son derecede Allah’a itaat üze­redirler. Allah’tan önce söz söyleyemezler. Ancak O’nun emriyle hare­ket ederler. O’nun huzurunda herhangi bir işte öne geçemezler. O’nun hiç bir emrine muhalefet etmezler. Aksine O’nun emrini yerine getir­meye koşarlar. Allah Teâlâ’nın ilmi onları kuşatmıştır. Onlara gizli olan hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz. «O, onların Önlerindekilerini de bilir, arkalarındakini de bilir. Onlar, Allah’ın hoşnûd olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler.» Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyu­rur : «O’nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir?» (Bakara, 255), «Allah’ın katında, kendisine izin verdiğinden başkası şefaat ede­mez.» (Sebe’, 23). Bu anlamdaki âyetler çoktur. «Allah’ın korkusun­dan titrerler. Bunlardan kim (Allah’ın dışında Allah ile beraber bir ilâh olduğunu iddia eder) ve: Tanrı O değil de benim, derse; onu der­hâl cehennemle cezalandırırız. Biz, zâlimlerin cezasını böyle veririz.» Bu durumda olan herkesi işte böylece cezalandırırız. Bu, şart olup şar­tın bulunması onun meydana gelmesini gerektirmez. Nitekim şu âyet­lerde de böyledir : «De ki: Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı, kulluk eden­lerin ilki ben olurdum.» (Zuhruf, 81), «Eğer Allah’a ortak koşarsan şüphesiz amellerin boşa gider.» (Zümer, 65).[7]

30 — O küfredenler görmezler mi ki, gökler ve yer bitişikken Biz ayırdık onları. Ve her şeyi sudan canlı kıl­dık. Hâlâ inanmıyorlar mı?

31 — Onlar sarsılmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdik. Doğru yolda gitsinler diye orada geniş yollar açtık.

32 — Gökyüzünü de korunmuş bir tavan kıldık. Fa­kat onlar bundaki âyetlerden yüz çeviriyorlar.

33 — Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’-dur. Her biri bir yörüngede yüzer.

Korunmuş Tavan

Allah Teâlâ tâm kudretine, eşyayı yaratmadaki yüce hükümran­lığına, bütün mahlûkâtı kahr u galebesi altına almasına işaretle bu­yurur ki: O küfredenler, Allah’ın Hanlığını inkâr edenler, O’nunla bir­likte başkasına tapınanlar bilmezler mi ki Allah yegâne yaratıcı, ye­gâne idare edicidir. Nasıl olur da O’ndan başkasına tapınma ve O’na bir başkasıyla ortak koşma uygun düşer? «Onlar görmezler mi ki, gök­ler ve yer bitişikken Biz ayırdık onları.» Her şey birbirine bitişik, ya­pışık, birbirinin üzerinde yığılmış halde idi. Başlangıçta bu böyle idi. Bonra Allah Teâlâ birini diğerinden ayırdı; gökleri ve yeryüzünü yedi kat kıldı. Dünya semâsı ile yeryüzünün arasım hava ile ayırdı. Gökyü­zü yağmur yağdırdı ve yeryüzü bitki bitirdi. Bunun İçindir ki: «Ve her şeyi sudan canlı kıldık. Hâlâ İnanmıyorlar mı?» Onlar yaratıkların azar azar, ayân-beyân olarak meydana geldiğini müşahede etmektedirler. Bu ise dilediğine güç yetiren, fâil-i muhtar bir yaratıcının varlığına de­lildir. Şair’in dediği gibi:

«Her şeyde O’nun bir olduğuna delâlet eden bir alâmet vardır.» Süfyân es-Sevrî’nin babasından, onun da îkrime’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : ibn’Abbâs’a : Gece mi yoksa gündüz mü daha önce oldu? diye soruldu da, şöyle dedi: Görmüyor musunuz; gökler ve yer bitişik iken aralarında karanlıktan başka bir şey var mıydı? Bu, gece­nin gündüzden önce olduğunu bilmeniz içindir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… îbn Ömer’den rivayetine göre bir adam ona gelip gök­leri ve yeri sorup : «Gökler ve yer bitişikken» ne durumda idiler? de­mişti. Dedi ki: Şu ihtiyara git ve ona sor. Sonra gel, sana ne söyledi­ğini bana da haber ver. Adam İbn Abbâs’a gidip ona sordu da, îbn Ab-bâs şöyle dedi: Evet, gökler bitişik idi, yağmur yağdırmıyordu. Yer­yüzü bitişik idi, bitki bitirmiyordu. Allah Teâlâ yeryüzü halkım yarat­tığı zaman bunu (gökleri) yağmurla; şunu da (yeryüzünü) bitkilerle yardı. Adam İbn Ömer’e dönüp bunları haber verdi de İbn Ömer: İş­te şimdi gerçekten İbn Abbâs’a Kur’an hakkında ilim verilmiş olduğu­nu bildim, doğru söylemiş, gerçekten öyle idi, dedi. İbn Ömer der ki: îbn Abbâs’ın Kur’an tefsîrindeki cür’eti beni şaşırtıyor, derdim. Şim­di ise ona Kur’an hakkında ilim verildiğini gerçekten bildim. Atıyye el-Avfî der ki: Şu (gökyüzü) bitişik olup yağmur yağdırmıyor idi, yağ­mur yağdırdı. Şu yeryüzü bitişik olup bitki bitirmiyordu, bitki bitirdi.

îsmâîl İbn Ebu Hâlid der ki: Ebu Salih el-Hanefî’ye «Gökler ve yer bitişikken Biz ayırdık onları.» âyetini sordum, şöyle dedi: Gök bir idi, onu yarıp yedi gök yaptı. Yeryüzü bir idi, yeryüzünü de yedi kat olarak ayırdı. Aynı şeyi söyleyen Mücâhid şöyle ilâve eder : Gök ve yer birbirine temas eder durumda değildiler. Saîd İbn Cübeyr ise: Aksine gök ve yer birbirine bitişik idiler. Gökyüzünü yükselttiği ve yeryüzü­nü ondan ayırıp ortaya çıkardığı zaman Allah Teâlâ’nın kitabında an­mış olduğu ayırma meydana gelmiştir, der. Hasan ve Katâde de : İkisi bir bütün idiler de, ikisi arasını şu hava ile ayırdı, demişlerdir.

Allah Teâlâ: «Ve her şeyi sudan canlı kıldık.» buyurur ki, bütün canlıların aslı sudur. îbn Ebu Hâtİm’in babası kanalıyla… Ebu Hürey-re’den rivayetinde o: Ey Allah’ın elçisi, ben seni gördüğüm zaman gö­züm aydın oluyor ve gönlüm hoşnûd oluyor. Bana «her şey» den ha­ber ver, demiş de Allah Rasûlü (s.a.) : Her şey sudan yaratıldı, buyur­muş. İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd’in… Ebu Hüreyre’den rivayetin­de o, şöyle anlatmış : Ben : Ey Allah’ın elçisi, şüphesiz ben seni gördü­ğüm zaman gönlüm hoş, gözüm aydın oluyor. Bana her şeyden ha­ber ver, dedim. Her şey sudan yaratıldı, buyurdu. Bana öyle bir işden haber ver ki onu yaptığım zaman cennete gireyim, dedim. Selâmı yay, yemek yedir, sıla-i rahmda bulun, insanlar uykudayken geceleyin kalk (geceyi ihya et) sonra da selâmetle cennete gir, buyurdu. İmâm Ah­med hadîsi Abdüssamed, Affân ve Behz kanalıyla Hemmâm’dan da rivayet etmiş olup hadîsi rivayette İmâm Ahmed tek kalmıştır. Hadîsin isnadı, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uygundur. Ancak hadîsin isnâdında bulunan Ebu Meymûne Sünen hadîslerinin ricalinden olup adı Selîm’dir. Tirmizî onun hadîsini sahîh kabul eder. Hadîsi Saîd îbn Ebu Arûbe de Katâde’den mürsel olarak rivayet etmiştir. En doğru­sunu Allah bilir.

«Onlar sarsılmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdik.» Yer­yüzünü durduran, tesbît eden, insanları sarsıp hareket ettirmesin diye ağırlaştıran dağlar yaratıp yerleştirdik. Şayet böyle yapmamış olsay­dık, onlar yeryüzü üstünde karâr bulamazlardı. Zîrâ yeryüzü, dörtte bir miktarı dışında suya batmış durumdadır. Bu dörtte birlik kısmı hava ve güneşle temas halindedir. Böylece yeryüzü ahâlîsi, gökyüzünü ve ondaki parlak alâmetleri, hikmetleri ve delâletleri müşahede edebi­lirler. Bunun için Allah Teâlâ : «Onlar sarsılmasın diye.» buyurmuş­tur. «Doğru yolda gitsinler diye orada geniş yollar açtık.» Dağlar ara­sında geçitler açtık. Onlardan bir ülkeden başka bir ülkeye, bir iklim­den başka bir iklime yollar bulup girsinler diye. Nitekim yeryüzünde görünen de budur. Dağlar bir ülke ile diğer bir ülke arasında engeldir. Allah Teâlâ insanların buradan oraya yol bulup gitmeleri için onla­rın içinde gedikler yaratmıştır. Bunun içindir ki: «Doğru yolda git­sinler diye.» buyurmuştur.

((Gökyüzünü de yeryüzü üzerinde onun üzerindeki bir kubbe gibi korunmuş bir tavan kıldık.» Nitekim başka âyetlerde şöyle -buyrulur : «Göğü, gücümüzle Biz kurduk. Ve muhakkak ki Biz genişleticiyiz.» (Zâriyât, 47), «Andolsun göğe ve onu bina edene.» (Şems, 5), «Üstle­rindeki göğe hiç bakmazlar mı; onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmı­şız? Onda hiç bir çatlak da yoktur.» (Kât 6). Burada bina; kubbe di-kilmesidir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) de : İslâm; beş şey üzerine bina edilmiştir, beş direk üzerine bina edilmiştir, buyurur. Bu, arapların da alıştığı üzere ancak çadırlarda olur. «Gökyüzünü de (erişilmekten) ko­runmuş (yüksek) bir tavan kıldık.» Mücâhid, âyetteki ke­limesini; yükseltilmiş,-, anlamına almıştır. İbn Ebu Hâtim’in Ati İbn Hüseyn kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetinde bir adam: Ey Allah’ın elçisi, şu gökyüzü nedir? diye sormuş, da, şöyle buyurmuş : O, sizden men’olunmuş bir dalgadır. Hadîsin isnadı garîbdir. «Fakat onlar bun­daki âyetlerden yüz çeviriyorlar.» âyeti Allah Teâlâ’nm şu kavli gibi­dir : ((Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, yüzlerini çevirerek on­ları görüp geçerler.» (Yûsuf, 105). Onlar Allah’ın onda yaratmış oldu­ğu uçsuz bucaksız genişlik, parlak yükseklik, geceleyin onun süslendiği sabit yıldızlar ve seyyareler, bir gün ve gecede miktarını ancak takdîr eden, emri altına alan ve yürütenin bilebileceği bir hedefe doğru yü­rüyüp bütün uzayı kat’eden gündüzündeki şu güneş üzerinde düşün­müyorlar.

İbn Ebu Dünya, —Allah ona rahmet eylesin— «et-Tefekkür ve’l î’tibar» adlı kitabında şöyle anlatıyor: îsrâiloğulları zâhidlerinden bi­risi otuz sene İbâdet etmiş. Onlardan birisi otuz sene ibâdet ettiği za­man onu bir bulut gölgelendir irmiş. Bu adam başkalarına görünen bu durumdan hiç bir şey görmemiş de, annesine bunu şikâyet etmiş. An­nesi ona : Oğulcuğum, herhalde bu ibâdetin süresinde bir günâh işle­din, demiş; o: Hayır, Allah’a yemîn olsun ki bilmiyorum, demiş. An­nesi : Herhalde bir şey düşündün, demiş, o : Hayır, hiç bir şey düşün­medim, demiş. Annesi: Herhalde gözünü göğe çevirdin, sonra tefek­kür etmeksizin aşağı indirdin, demiş, o : Evet, çokça yaptım, demiş. An­nesi : İşte senin başına gelen buradan gelmiştir, demiş.

Sonra Allah Teâlâ, âyetlerinden bazılarına işaretle şöyle buyurur : «Geceyi ve gündüzü yaratan O’dur.» Şu, karanlığı ve sükûneti içinde­dir; diğeri aydınlığı ve ünsiyyeti iledir. Bazan biri uzayıp diğeri kısa­lır, bazan aksi olur. «Güneşi ve ayı yaratan O’dur.» Birine O’na hâs bir nûr, O’na mahsûs bir felek, başlı başına bir zaman, O’na özgü bir hareket ve yürüyüş tahsis etmiş; diğerine de başka bir nûr, başka bir felek, başka bir seyir, başka bir ölçü koymuştur. «Her biri bir yörün­gede yüzer (döner.)» İbn Abbâs der ki: İğin iğ ağırşağı (iğin üzerine yerleştirilen tahta veya demirden bir sap) içinde döndüğü gibi döner­ler. Mücâhid de : Ne iğ ağırsaksız, ne de ağırşak iğsiz dönmez. Yıldız­lar, güneş ve ay da ancak onunla, o da ancak bunlarla döner. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Sabahı yanp çı­karandır. Geceyi bir sükûn, güneşi ve ayı da vakit ölçüsü kılmıştır. İş­te bu; Azîz, Alîm olanın takdiridir.» (En’âm, 96).[8]

İzahı

İkinci Mes’ele; burada geçen «görme» ile ilgilidir. Birisi şöyle di­yebilir : «O küfredenler görmezler mi ki?» âyetinde geçen «ru’yet» ke­limesini ancak iki şekilde anlayabiliriz; görmek veya bilmek. Bu ke­limenin görmek mânâsında anlaşılması imkânsızdır. Çünkü inkâr eden o zamanın kâfirleri kâinatın yaratılışını görmemişlerdir. Nitekim Al­lah Teâlâ «Oysa onları; ne göklerin ve yerin yaratılmasında, ne de… şâhid tuttum.» (Kehf, 51) buyurmaktadır. Âyette geçen «ru’yet» ke­limesinin, bilmek mânâsına gelmesi de imkânsızdır. Çünkü bütün eş­ya yapısı îcâbı ayrışma ve bitişmeye aynı oranda müsaittirler. Binâen­aleyh yer ve göklerin bitişik halde iken ayrılmış olmalarını kabul ve iddia etmek ancak nass (âyet ve hadîs) ile mümkün olabilir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.), peygamberliğini inkâr eden kâfirlerle münazara etmekteydi. Bu durum muvacehesinde nübüvveti inkâr eden kâfirlerle ancak peygamber (s.a.) in getirdiği nass ile bilinebilen böyle bir ko­nuda yine nass ile istidlalde bulunmak ne derece isabetli olur? Böyle diyene cevabımız şöyle olacaktır : Bize kalırsa burada geçen «ru’yet» kelimesi, ilim (bilmek) mânâsına gelmektedir. Bu kelimenin bilmek mânâsına gelemeyeceğini ileri sürüp bu konuda birtakım deliller ser-dedenlere ise birkaç şekilde cevab vermek mümkündür : l)Biz, Hz. Mu-hammed (s.a.) in peygamberliğini evvelâ onun göstermiş olduğu diğer mucizelerle isbât ediyor, ondan sonra da onun sözleriyle istidlalde bu­lunuyor, bu sözleri bu kâinatta bulunan nizâma oradaki inayete delil yapıyoruz. İşte bu delil de, Allah (c.c.) in birliği hakkında zikrolunan

diğer delilleri te’kîd etmektedir. 2) Âyette geçen ve kelimelerinin bitişebilme ve ayrılabilme mânâsına alınması aklen mümkündür. Çünkü cisimler birbirleriyle birleşebilir ve birbirlerinden ayrılabilirler. Binâenaleyh cisimlerin bitişik ve ayrı olma hallerinden herhangi biri İle tahsîs edilmeleri bir tahsis ediciyi gerektirir. 3) Ya-hûdî ve hıristiyanlar yer ve göklerin Önce bitişik olup sonra birbirin­den ayrıldığını biliyorlardı. Çünkü Tevrât’da şöyle bir ibare vardı: «Al­lah Teâlâ bir «cevher» yarattı. Sonra bu cevhere heybet ve azamet na­zarıyla baktı. Bunun üzerine o cevher su oldu. Sonra Allah (c.c.) on­dan (yani sudan) yer ve gökleri yarattı ve bunları birleşik kıldı.» Ay­rıca putperestlerle yahûdîler arasında, Hz, Muhammed (s.a.) e karşı takındıkları ortak düşmanlık dolayısıyla bir nevi dostluk ve anlaşma söz konusu idi. Bunun içindir ki putperest olan müşrikler bu konuda yahûdîlerin fikirlerini kabul ettikleri için, Allah Teâlâ bunlara da bu delille (dünya ve âhiretin önce bitişik halde olup sonra birbirinden ko-parıldıkları tarzındaki delille) mukabele etmiştir.

Üçüncü Mes’ele : Âyet-i kerîme’de ikili sîga ile denip ço­ğul sîgasıyla denmemiştir. Çünkü, «semâvât» kelimesi her ne kadar çoğul bir kelime ise de burada bu kelime ile cinse delâlet eden bir (tekil) kasdolunmaktadır. Arap nahiv bilgini A’hfeş de göklerin bir nevi, yerin de bir nevi olduğunu söylemektedir. «Allah zeval bul­masınlar diye gökleri ve yeri tutmaktadır.» (Fâtır, 41) âyetindeki kul­lanılış ile arapların «iki kavmi barıştırdık» tarzında ikili sîga ile ge­çen ifâdeleri bu kullanılışın arap dilinde mevcûd olduğunu gösteren misâllerdir.

Dördüncü Mes’ele : Lugatta kelimesi bitiştirmek kelimesi ise bitişik olan iki şeyi birbirinden ayırmak mânâsına gelmek­tedir. Zeccâc kelimesinin masdar olduğunu, dolayısıyla âyette buraya «bitişme sahibin İdiler tarzında mânâ vermek gerektiğini söyler. Mufaddal ise bu âyet hakkında şöyle demektedir: Ayet-i kerl-me’de «Onlar bitişik idiler» tarzında bir ifâde kullanılmaması, «Biz onlan yemek yemez bir cesed kılmadık.» (Enbiyâ, 8) âyetindeki üs­lûba benzemektedir. Nasıl ki son âyette söz konusu edilen «onların her biri» bir cesed olarak düşünülmüşse, bu âyette de yer ve göklerin ay­rı ayrı her birinin bitişik olduğu dikkate alınmıştır.

Beşinci Mes’ele: Müfessirler ve kelimelerinden neyin anlaşılması gerektiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâf­ları birkaç görüş halinde mütâlâa etmek mümkündür: 1) Hasan el-Basrî, Katâde, Saîd İbn Cübeyr’in görüşüne ve îkrime’nin İbn Abbâs (r.a.) tan rivayetine göre bu âyetin mânâsı şudur : Yer ve gökler bir­birine bitişik bir tek parça halinde idiler. Allah onlan birbirinden ayır­dı. Semâyı şu anda bulunduğu yere yükseltti ve yer küreyi de bulun­duğu yerde bıraktı. Bu görüş dünyanın (yer kürenin), semâdan önce “yaratılmış olmasını gerektirir. Kâ’b bu âyete, bu görüşe uyan bir mâ­nâ verir ve: Allah, yer ve gökleri birbirine bitişik olarak yarattı. Da­ha sonra aralarında bir rüzgâr yaratarak onları birbirinden ayırdı, der. 2) Ebu Salih ve Mücâhid’in ileri sürdüğü bu görüşe göre bu âyetin mâ­nâsı şöyledir: Gökler bitişik idiler. Sonra yedi gök haline getirildiler. Aynı durum dünya (yer yuvarlağı) için de söz konusudur. 3) İbn Ab­bâs, Hasan el-Basrî ve ekseri müfessirlerin görüşü ise şu tarzdadır: Yer ve gökler katılık ve yerleşik olmada (istikrar) birbirlerine bitişik halde idiler. Sonra Allah (c.c.) göklere yağmuru, dünyaya da bitki ve ağaçlan vererek yer ve gökleri birbirinden ayırdı. «Dönüşü olan göğe andolsun ki, yarılması olan yere andolsun ki.» (Târik, 11) âyeti de bu mânâyı açıklamaktadır. Ulemâ bu âyetten sonra gelen «Ve her şeyi sudan canlı kıldık.» (Enbiyâ, 30) âyetine dayanarak bu görüşü daha önceki görüşlerden daha çok tercihe şayan kabul etmektedirler. Zîrâ bu âyette zikredilen suyun daha Önceki âyetle bir ilgisi olması gerekir. Bu ilgi de ancak âyete gökler ve yerlerden birinin yağmurla, diğerinin de bitkilerle aynlması halinde kurulabilir. Ancak burada denilebilir ki, bu görüş tercihe şayan değildir. Çünkü yağmur göklerden değil, dün­ya semâsı olan bir tek gökten yağar. Buna verilebilecek cevab şudur: Âyette gök değil de gökler denmiş olmasının sebebi, onun her bir par­çasının bir gök (semâ) olmasındandır. Burada şunu ifâde etmeliyiz ki; bu âyet-i kerîme’ye bu tarzda bir mânâ verdiğimiz zaman, orada geçen «ru’yet» kelimesini görmek mânâsına alabiliriz. 4) Ebu Müslim Isfahânî şöyle bir görüş daha ileri sürer: Bu âyette geçen kelimesi îcâd etme (yaratma) ve ortaya çıkarma mânâlanna alınabilir. Nitekim Cenâb-ı Allah başka âyetlerde «Göklerin ve yerin yara­tanı.» (Yûsuf, 101), «Hayır Rabbınız göklerin ve yerin Rabbıdır ki on­ları, O yaratmıştır.» (Enbiyâ, 56) buyurmaktadır. Allah Teâlâ bu âyet­te yer ve göklerin yaratılmasını ifâde etmek için (birbirin­den ayırma); yaratılmalarından önceki halleri için de (bir­birine bitişik olma) ta’bîrlerini kullanmıştır. Burada şunu ifâde etme­liyiz ki: Aslında yokluk, hâlis ve tâm^bir olumsuzluk (nefy) tur. Yok­lukta birbirinden ayrılabilen, birbirine zıd varlıklar bulunmak. Yok­luk, birbirine benzeyen bitişik bir tek şey gibidir. Ancak eşya yokluk âleminden varlık âlemine çıktığı zaman, bu var olma ve oluşma anın­da birbirinden ayrı özelliklere ayrılır ve birbirinden kopar. îşte bu mâ­nâya gelmek üzere kelimesi yokluğu; kelimesi, ise varolmayı mecaz yoluyla güzel bir şekilde ifâde etmiştir. 5) «Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyup alırız.» (Yâsîn, 37) âye­tinin de ifâde ettiği gibi, gece gündüzden önce yaratılmıştır. O halde önceleri yer ve gökler karanlık idi, sonra Allah Teâlâ aydınlık olan gündüzü yaratarak onları birbirinden ayırmıştır. Eğer; sizce bu görüş­lerin hangisi âyetin zahirî mânâsına daha uygun düşmektedir? gibi bir suâl sorulacak olursa, buna verilecek cevab şudur : Âyetin zahirî; gök­lerin de, yerin de kendi şartları, yapı özellikleri içinde olmak üzere birbirleriyle bitişik olmalarım gerektirir. Bunlar mevcûd olmadan bu şekilde bulunamazlar. Bitişik olma ise ayrılmış olmanın zıddıdır. Bun­lardan, «ayrılmak» sıfatı ayrılmanın ta kendisi olduğuna göre, «bitiş­me» sıfatı da birbiriyle beraber olmayı gerektirir. O halde bu noktalar nazar-ı dikkate alındığında, dördüncü ve beşinci görüşler tercîhe şâ-yân olamazlar; birinci görüş birinci derecede tercîhe şâyân olurken, ikinci görüş birinci görüşü ta’kîb eder. Buna göre âyetin mânâsı: Yer ve göklerin her biri birbiriyle bitişik iken onların her birini yedi tane yapmak suretiyle birbirinden ayırmıştır, şeklinde olur. Yer ve .gökler; her hangi bir bozukluk ve aralarında bir açıklık olmaksızın katı bir madde halinde bulunuyorlardı. Sonra, gökten yağmur yağması ve yer yüzünde bitkiler bitmesi için Allah Teâlâ onları birbirinden ayırdı, tar­zında ileri sürülen görüş ise üçüncü derecede tercîhe şayandır.

Altıncı Mes’ele : Yukarıdaki âyette geçen fiiller, Allah (c.c.) in var­lığı ve birliğine gayet açık bir tarzda delâlet etmektedir. Çünkü O’n-dan başka hiç bir varlık böyle bir şey yapamaz. Yer ve göklerin niçin önce birbiriyle bitişik yaratıldığı ve sonra niçin ayrıldığı konusuna ge­lince, burada akla en yakın olan görüş şudur: Cenâb-ı Allah melekle­rin istifadesine uygun olduğu için, onları önce birbiriyle bitişik bir hal­de yaratmış daha sonra yeryüzünde insanları yerleştirince, kullarının yararlarına olacağı için yer ve gökleri birbirinden ayırmıştır.

Bu âyette Allah Teâlâ’nın varlığı ve birliğine delâlet eden ikinci delil «Ve her şeyi sudan canlı kıldık.» cümlesidir. Burada birkaç mes’e-le vardır:

Birinci mes’ele : Keşşaf tefsirinin müellifi şöyle demektedir : Bu âyette geçen fiili ya bir nesne veya iki nesne için geçişli olur. Şayet bu kelimeyi bir nesneye geçişli kabul edersek bu takdir­de âyetin bu cümlesinin mânâsı: Biz her şeyi sudan yarattık, tarzın­da olur; «Allah hareket eden her canlıyı sudan yaratmıştır.» (Nur, 45) âyetinde olduğu gibi. Yahut da canlıların suya olan aşırı ihtiyâcı ve onun yokluğuna karşı tahammüllerinin azlığından ötürü : Biz on­ları sudan yaratmışızdır, mânâsına gelir ki bu ifâde tarzını «İnsan aceleden yaratılmıştır.» (Enbiyâ, 37) âyetinde de müşahede etmek­teyiz. Şayet fiili, iki nesneye geçişli bir fiil olarak düşü­nülürse bu takdirde de âyetin mânâsı: Biz canlı olan her şeyi su se­bebiyle yarattık; insan onsuz olamaz, tarzında olur ve bu âyette ge­çen edatı, Hz. Peygamber (s.a.) in: Ben, oyun ve eğlenceden değilim, oyun ve eğlencede benden değildir, hadîsinde geçen harfinin kullanıldığı mânâda İsti’mâl olunmuşdur.

îkind mes’ele : Şöyle bir som akla gelebilir : Bu âyet-i kerîme’de «Ve her şeyi sudan canlı kıldık.» buyuruluyor. Oysa bir başka âyette «Daha önce de cinleri alevli ateşten yarattık» (Hıcr, 27) buyurulur-ken, Hz. îsâ (a.s.) hakkında da şöyle buyuruluyor: «Hani Allah: Ey Meryem Oğlu îsâ; senin ve ananın üzerindeki nimetimi hatırla… Hani sen; Benim iznimle çamurdan kuş gibi bir şey yapıyordun da içine üflüyordun ve Benim iznimle kuş oluyordu, demişti» (Mâide, 110) Ayrıca Hz. Âdem (a.s.) hakkında «Allah onu topraktan yarattı.» (Al-i İmrân, 59) Duyurulmuştur. Bu âyetler arasında görülen çelişki nasıl giderilebilir? Bu soruya verilebilecek cevab şudur: Âyet-i kerî­me’de geçen «sudan canlı kıldık.» lafzı her ne kadar âmm (genel ka­rakterli) bir lafız ise de cümlenin siyakında bu lafzı tahsis edecek bir karîne mevcûddur. Ma’lûm olduğu üzere bu cümle, . müşriklere karşı bir delil olarak vârid olmuştur. İleri sürülen bir delilin istenen neticeyi daha iyi verebilmesi için onun duyularla müşahede olunan bir şey olması îcâb eder. Hal böyle olduğuna göre melekler; cinler, Âdem (a.s.) ve îsâ (a.s.) nın kıssası bir delil olarak zikredilen «su­dan canlı kılma» olayına dâhil olmazlar. Çünkü müşrikler, bu olay­lardan herhangi birini görmüş değillerdir.

Üçüncü mes’ele: Müfessirler «her şey» kelimesinden neyin kas-dedildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazı âlimler bu kelimenin kapsamına sâdece hayvanların gireceğini söylerken, bazıları da su ile büyüdüğü rutubet, yeşillik, çiçek ve meyve verdiği gerekçesiyle bitki ve ağaçların da bu kelimenin kapsamına gireceğini söylemişlerdir. Bize göre bu ikinci görüş, âyetin siyakına daha uygun düşmektedir. Burada Cenâb-ı Allah sanki: Biz yağmur yağdırmak için semâyı dün­yadan ayırdık ve o (indirdiğimiz) sudan yeryüzünde bulunan bitkiyi ve diğer her şeyi canlı kıldık, buyurmaktadır. Birinci görüşü ileri sü­renler, bitkilere canlı denemeyeceği gibi i’tirâzî bir delil serdedebilir-ler. Ki, bu doğru değildir. Çünkü Allah Teâlâ «Yeryüzünü ölümün­den sonra nasıl diriltiyor…?» (Rûm, 50) âyetinde bitkileri de canlı­lar kategorisine almaktadır. «İnanmıyorlar mı?…» cümlesinden kas-dolunan mânâ ise : Onlar bu delilleri düşünerek bunlar vasıtasıyla hiç bir şeye benzemeyen Yaratıcıyı tanıyıp îmân etmiyorlar ve şirk yolu­nu bırakmıyorlar mı? tarzındadır.

Üçüncü Nevi: «Onlar sarsılmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yer­leştirdik.» (Enbiyâ, 31) âyetidir. Bu âyette birkaç mes’ele yardır:

Birinci mes’ele : Âyette geçen «sarsmasın diye» lafzı­nın aslı; sarsılmasını istemediği için, veya sarsılmaması için, şeklin­dedir. Herhangi bir karışıklık, yanlış anlama söz konusu olmayacağı için âyetin metninde olumsuzluk edatı lâfzan gösterilmemiştir.

tkinci mes’ele : Âyette geçen kelimesi; dağlar, mana­sınadır ve yerin içine gJ.-miş olan mânâsına gelen kelime­sinin çoğuludur.

Üçüncü mes’ele : İbn Abbâs (r.a.) şöyle diyor : Önceleri dünya (yer küre) su üzerinde yüzüyor ve bir gemi gibi üstünde bulunan yol­cuları İle birlikte bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Bunun üzeri­ne Allah Teâlâ ağır dağları yaratarak dünyayı sabit kıldı, dengeledi.

Dördüncü Nevi: «Doğru yolda gitsinler diye orada geniş yollar açtık.» (Enbiyâ, 31) âyetidir. Burada da birkaç mes’ele vardır :

Birinci mes’ele : Keşşaf tefsirinin müellifi bu âyette geçen kelimesinin, geniş yol mânâsına geldiğini söylemektedir. Burada şöy­le’bir soru akla gelebilir : Âyette geçen kelimesi; «geniş»

mânâsına gelen bir sıfattır. Arap dili gramerinde cümle dizilişinde sıfat isimden (mevsûftan) sonra geldiğine göre, burada da kelimesinin kelimesinden sonra gelmesi gerektiği haide ni­çin ondan önce gelmiştir? Nitekim «Orada yollar ve geniş geçitler­den geçebilmeniz için.» (Nûh, 20) âyetinde kelimesi mev­sûftan sonra gelmiştir. Bu sorunun cevabı şöyledir : Burada kelimesi sıfat olduğu halde mevsûftan önce gelmemiştir. Bu “kelime gramer bakımından «hâl»dir. Burada kelimesinin mevsûftan sonra gelmesi halinde mânâ: Allah Teâlâ orada geniş yollar açtı, şeklinde olurken, önce gelmesi hâlinde ise : Onları yarattığı zaman bu nitelikte yarattı, tarzında olur. Dolayısıyla bu âyet, birinci âyette kapalı bırakılan bir konuyu açıklamaktadır.

İkinci mes’ele: Âyette geçen kelimesi hakkındadır. Bu kelimedeki zamirinin neye ait olduğu konusunda iki görüş vardır: 1) Bu zamîr âyette geçen dağlara aittir. Yani: Biz kazık ve direkler mâhiyetinde olan dağlarda geniş yollar yarattık, demek­tir. Mukâtil ve Dahhâk’a âit olan bu görüş, Atâ’nın İbn Abbâs ve îbn Ömer yoluyla rivayet ettiği şu söze uymaktadır: Daha önceleri dağ­lar birbirine bitişik halde bulunuyordu. Allah Teâlâ.Nuh (a.s.) un kavmini tufanda boğduktan sonra dağlan birbirinden ayırmış ve on­lar üzerinde yollar açmıştır. 2) Bu görüşe göre âyetteki bu zamîr dünyaya dönmektedir. Yani: Biz dünyada yol ve geçitler açtık, de­mektir. Kelbî bu görüştedir.

Üçüncü mes’ele; «Umulur ki yollarını bulurlar»- mânâsı veren edatı «yollarını bulmaları için» mânâsına kullanılmıştır. Çün­kü Allah Teâlâ için tereddüd ve şüphe gibi bir durum düşünülemez.

Dördüncü mes’ele : fiilinin mânâsına dâirdir. Bu keli­menin mânâsı hakkında iki görüş vardır: 1) «Yollarını bulmaları için» demek; şehirlerin yollarını bulmaları için, demektir. 2) «Yolla­rını bulmaları için» demek; istidlal yoluyla Allah Teâlâ’nın birliğine giden yolu bulmaları için, demektir. Mu’tezile bu te’vîlin, Allah Teâlâ’­nın mükelleflerin hidâyete ermelerini murâd ettiğine delâlet ettiğini söylemişdir. Mu’tezile’nin söz konusu,ettiği bu mes’ele üzerinde daha önce açıklama yapmıştık. Burada- üçüncü bir görüş daha ileri sürül­müştür, ki buna göre ihtida kelimesi; hem şehirlere giden yolu bul­ma ve hem de Allah Teâlâ’nın bir olduğunu bilmeye götüren yolu bulma mânâlarında müşterektir. Bu durumda âyet her İki mânâyı da içine almış olacak ve müşterek bir lafzın bir anda iki mânâ için kullanılmasını da gerektirmeyecektir.

Beşinci Nevi: «Gökyüzünü de, korunmuş bir tavan kıldık. Fakat onlar bundaki âyetlerden yüz çeviriyorlar.» (Enbiyâ, 32) âyetidir. Bu âyette de birkaç mes’ele vardır :

Birinci mes’ele: Bu âyette semâya «tavan» denmesinin sebebi, onun yeryüzü (dünya) için bir evin tavanı mesabesinde olmasıdır.

İkinci mes’ele : «Korunmuş» kelimesi hakkındadır. Bu kelimenin mânâsı konusunda iki görüş vardır: 1) Semâ, diğer tavanlar için cereyan etmekte olan düşmekten, çökmekten korunmuştur : Nitekim «îzni olmadıkça, göğü yerin üzerine düşmemesi İçin O tutar.» (Haca 65), «O’nun âyetlerinden biri de, göğün ve yerin O’nun buyruğuyla durmasıdır.» (Rûm, 25), «Allah, zeval bulmasınlar diye gökleri ve yeri tutmaktadır.» (Fâtır, 41), «Onları koruyup gözetmek O’na ağır­lık vermez.» (Bakara, 255) âyetleri bu görüşü desteklemektedir. 2) Âyette geçen «korunmuş» kelimesi; şeytânlardan korunmuş, mâ­nâsına gelmektedir. «Ve onları, kovulmuş her şeytândan koruduk.» (Hicr, 17) âyeti de bunu te’yîd etmektedir. Şeytânlardan korumanın nasıl olduğu konusunda da iki görüş vardır. Bunlardan birinci görü­şe göre, gök şeytânlardan melekler vasıtasıyla korunmuştur. İkinci görüşe göre ise bu koruma yıldızlarla olmaktadır. Bize göre birinci görüş daha kuvvetli görünmektedir. Çünkü âyetleri bu görüşe ham­letmede nimetleri daha da büyütüp artırıcı bir mânâ vardır. Çünkü bu durumda Allah Teâlâ onu korumayı, mükelleflerin üstüne düşma-sine mâni olmayı üzerine almış oluyor. Oysa ikinci görüşte böyle bir mânâ bulunmamaktadır. Çünkü cinlerin semâyı dinlemesinden kor­kulmaz.

Üçüncü mes’ele : «Fakat onlar bundaki âyetlerden yüz’ çeviriyor­lar.» (Enbiyâ, 32) cümlesinin mânâsına dâirdir. Yani: Fakat onlar hâlâ Allah Teâlâ’nm göklerde vaz’etmiş olduğu delilleri; göklerin ha­reketleri, hareket keyfiyeti ve yönü, doğuş ve batış yerleri, birbirle­rine bitişik ve ayrı olmalarında bulunan ibretleri, ince hesaba, son­suz hikmet ve üstün kudrete delâlet eden o hayret verici nizâm gös­teren âyetleri düşünmeden yüz çevirip gitmektedirler, demektir.

Dördüncü mes’ele : Âyet-i kerîme’de geçen kelimesiyle ilgilidir. Bu kelime tarzında tekil olarak da okunmuştur. Bu durumda bir tek âyet değil de, âyet denen nesnenin cinsi murâd edilmiş olur. Buna göre âyetin bu kısmının mânâsı şöyle olur : Onlar semâdan gelen oradaki ayın ışığıyla aydınlanmak, yıldızlanyla yol bulmak ve yeryüzünün onun yağmurlarıyla canlanması gibi dünyevî faydalarını kesinlikle bildikleri halde bunların, yaratıcısının varlığı­na ve birliğine açık bir delil olduklarını “düşünmeden yüz çevirip gi­derler.

Altıncı Nevi: «Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzer.» (Enbiyâ, 33) âyetidir. Burada da bir­kaç mes’ele vardır :

Birinci mes’ele : Allah Teâlâ önce «Fakat onlar bundaki âyetler­den yüz çeviriyorlar.» buyurduktan sonra burada da o âyetlerin neler olduğunu birer birer zikretmiştir. Zîrâ Allah Teâlâ gök ve yeri yara­tıp da gece ve gündüz, soğuk ve sıcak dolayısıyla birçok faydalar elde edilecek ay ve güneşi yaratmamış olsaydı; kullarına lütfetmiş oldu­ğu nimetleri eksik kalacak, hattâ Allah Teâlâ’mn kullarına bahşetmiş olduğu nimetler sâdece ay ve güneşin kendilerine âit yörüngeler­de hareketlerinden ibaret olacaktı. İşte bunun içindir ki Allah (c.c.) : «Her biri bir yörüngede yüzmektedir.» (Yâsîn, 40) buyurmuştur. Bu yörüngede yüzmeyi biraz açalım: Rasatlarla görülmüştür ki, yıldız­ların muhtelif hareketleri mevcûddur. Bu hareketlerden biri bütün yıldızları içine alan ve doğudan batıya doğru cereyan eden hareket­tir. Bu hareket, güneşin yapmakta olduğu günlük harekettir. Filozof­ların çoğunluğu ve astronomi âlimlerine göre, bu hareketten başka bir de batıdan doğuya doğru cereyan etmekte olan bir hareket daha vardır ki, bu hareket gezegen yıldızlarda açıkça görüldüğü halde, sabit yıldızlarda açık değil, gizlidir. Filozoflar ve astronomi âlimleri bu gö­rüşlerini şöyle delillendirmektedirler : Hareket eden yıldızlara bakıyo­ruz. Bunlardan daha hızlı hareket eden bir yıldız, kendisinden daha ağır hareket eden bir yıldızla bir noktada buluştuğu zaman onu ba­tıda bırakıp kendisi doğuya geçiyor. Bu durum ayda çok açık bir şe­kilde görülmektedir. Batıda güneşle bir araya gelen ay, bir iki gün sonra güneşten uzak bir yerde görünür. Bundan sonra her gün güne-ı şi biraz daha batıda bırakan ay, nihayet ayın onbeşine doğru güneşin bulunduğu yerin tam karşısında olur. Ayın doğuya doğru olan yol­culuğunda daha doğuda bulunan yıldızlar her geçen gece aya biraz daha yakınlaşır. Ay, bu yıldızların her birine kavuştuğu zaman onun batı tarafından başlayarak tutulduğu (görülmez olduğu) görülür. Bu müşahede bize, hareket eden bu yıldızların batıdan doğuya doğru ha­reket etmekte olduğunu gösterir. Keza sabit yıldızların da burçlar bo­yunca cereyan eden ağır hareketlerini ve bunların da batıdan doğu­ya doğru olduğunu görmekteyiz. Bu zâtlar böyle diyorlar. Fakat biz bu konuda onlar gibi düşünmemekteyiz. Bize göre böyle bir hareket imkânsızdır. Çünkü güneş batıdan doğuya doğru ağır hareket ediyor olsaydı —şüphesiz bu hareketini, batıdan doğuya doğru yapmakta ol­duğu .günlük hareketi dolayısıyla yapacaktı—; bir cismin bir anda iki ayrı yöne iki hareket yapması gerekirdi. Bu ise muhaldir. Çünkü bir yönde meydana gelen bir hareket, hareketi yapan cismin hareke­tin meydana geldiği yönde bulunmasını gerektirir. Hal böyle olduğu­na göre eğer bir cisim bir anda iki ayrı yöne doğru hareket etseydi bu, onun bir anda iki ayrı yerde olmasını gerektirirdi. Bu ise muhal­dir. Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: Niçin güneşin doğuya doğru yaptığı hareketi anında batıya doğru, batıya doğru yaptığı ha reketi anında doğuya doğru olan hareketinin durabileceğini söyleme­yelim? Sizin bir şeyin bir anda iki ayrı yöne hareket etmesinin mu­hal olduğu şeklinde ileri sürdüğünüz görüş ise doğru değildir. Meselâ bir değirmen taşı üzerinde bulunan karınca bir anda taş bir yöne, kendisi diğer bir yöne hareket etmek suretiyle bir anda iki ayrı yöne doğru hareket edebilmektedir. Bu i’tirâza şu tarz bir cevab vermek mümkündür : Güneşin bir yöne hareket ederken diğer yöne doğru yap­tığı hareketin duracağı tarzında ileri sürdüğünüz görüşü ele alalım. Bu görüş yine sizin ileri sürdüğünüz esâslara ters düşmektedir. Zîrâ size göre feleklerin yapmakta olduğu hareketler durmazlar. Karınca ve değirmen örneğine gelince bu her ne kadar ihtimâl dâhilinde bir misâl ise de bizim bahsettiğimiz kesin delile karşı çıkabilecek güçte değildir. Ayrıca tüm yıldızların batıdan doğuya doğru hareket etmek­te olduğu tarzında ileri sürülen görüş zayıf bir görüştür. Çünkü şöyle bir görüşü benimsemek için hiç bir mâni bulunmamaktadır : Bütün yıldızlar doğudan batıya doğru hareket etmektedirler. Ancak yıldızla­rın bazısı diğerlerinden daha ağır hareket ettiği için onlardan geri kalmakta, dolayısıyla onların, ters istikâmette hareket ettiği zanne­dilmektedir. Meselâ Felek-i A’zam 24 saatta tâm bir devir yapar. Oysa sabit yıldızların bulunduğu felek bu zaman içinde ondan bir saniye­lik daha eksik bir devir yapmaktadır. Bunu gören bazı kimseler bu feleğin bir saniyelik bir süre için büyük feleğin dönüşüne ters bir yön­de döndüğünü zanneder. Oysa gerçekte böyle bir şey yoktur. Sâdece bir saniyelik bir geri kalma söz konusudur. Binâenaleyh tüm yıldız­ların yapmakta olduğu hareketler doğu yönünden meydana gelmek­tedir. Bu hareketlerin en hızlısı sırasıyla günlük hareket, sabit yıl­dızların hareketi, zühâl yıldızının hareketi ve en sonunda ayın hare­ketidir. Çünkü ay, feleklerlerin en ağır hareket edenidir. Bizim gö­rüşümüz bu merkezdedir. Yukarıda zikrettiğimiz delilin de te’yîd et­tiği bu görüş varlık sıralamasına daha yakın bir görüştür. Buna göre hareketin sonu Felek-i A’zam hareketsizliğin sonu da en uzakta olan yeryüzü kütlesidir. Felek-i A’zam’a en yakın olanın hareketi en hızlı en uzak olanın hareketi ise en yavaş olanıdır.

Feleklerin boylanılan doğrultusunda yaptıkları hareketler konu­sunda söyleyeceklerimiz bundan ibarettir. Enlemleri istikâmetinde yaptıkları harekete gelince, bu açıktır ve kuzeye ve güneye doğru eğim­lerinin farklılığı sebebiyle olmaktadır. Bu hükmü verdikten sonra şunu da ifâde etmeliyiz ki: Eğer. yıldızlar bu eğimle hareket etmemiş olsalardı, etkileri yalnız bir bölgeye mahsûs olur ve diğer yönler o yıldızlardan faydalanamazdı. Onlara yakın olan bir yer hep aynı hal­de kalır; eğer yaptığı etki meselâ sıcaksa orada bulunan tüm nemi kurutur, varlıkları ateş haline getirirdi. Hulâsa yıldızların yörünge­sinde olan yerler bir çeşit, yörüngeye parelel olmayan yerler bir baş­ka çeşit, bunların ortasında olan yer ise daha başka bir çeşit olurdu. Meselâ, bir bölge sürekli kış .olur; burada soğuk ve buz olur, bir başka bölgede sürekli sıcak bir yaz hüküm sürer, daha başka bir bölgede ise besinlerin olgunlaşmasına elvermeyen sürekli bir ilkbahar veya sonbahar olurdu. Öte yandan peşpeşe devam etmekte olan dönmeler olmayıp yıldızlar ağır hareket ediyor olsaydı, faydası az olmakla bir­likte son derece fazla olur ve hiç güney-kuzey yönünde eğilip meylet­memesi halinde meydana gelen duruma yakın bir hal vâki’ olurdu. Bir de yıldızların bu yapmakta olduğundan daha hızlı hareket etti­ğini düşünelim. İşte o zaman yine faydasızlık söz konusu olurdu. Fa­kat bahsettiğimiz güney-kuzey yönünde sapma söz konusu olduğu za­man, bu meyil önce hareketin bir müddet bir bölge ve yönde olması­nı, sonra bir başka bölge ve yöne geçmesini ve her bölge ve yönde ye­teri kadar kalması neticesini doğurur ve böylece ifrat ve tefritten ko-runulmuş olur. Hulâsa insan aklı, mahlûkâtın taşıdığı sırların an­cak bir kısmına nüfuz edebilmektedir. Üstün hikmet ve sonsuz kud­retle kâinatı idare eden ne yücedir?..

İkinci mes’ele: «Her biri bir yörüngede yüzer.» âyetinin kapsa­mına ay ve güneşten başka yıldızlar da girmediği sürece cümlenin yapı ve mânâsı bozuk ve eksik olur. Çünkü sâdece ay ve güneşle (iki şeyle) cemî ve «her biri» mânâları düşünülemez. Binâenaleyh, her ne kadar yıldızlar ay ve güneş gibi açıktan açığa zikredilmemişlerse de, âyette bulunan cemî zamîrinin kapsamına girmektedir.

Üçüncü mes’ele: Araplar dönen her bir şeye «felek» derler. Bu kelimenin çoğulu «eflâk» gelir. İlim erbabı feleğin mâhiyeti hakkın­da ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre felek bir cisim değil, bu yıldız­ların bulunduğu yörüngedir. Dahhâk bu görüştedir. Ulemânın çoğun­luğu ise feleğin bir cisim olduğu ve yıldızların da bu cisim üzerinde döndüğü görüşündedirler. Bu görüş, Kur’an’ın zahirî mânâsına daha yakın görünmektedir. Ayrıca feleğin keyfiyeti de ihtilaflıdır. Bazı alimler felek; güneş ay ve yıldızların kendisinde dalıp gittiği korun­muş bir dalgadan^, ibarettir derken Kelbî onun, yıldızların içinde akıp gittiği toplu bir su olduğunu söylemekte, yüzme fiilinin ancak suda olabileceğini de delil göstermektedir. Bize kalırsa bu görüş doğru de­ğildir. Çünkü koşarken ayaklarını uzatan ata da «yüzmektedir» de­nir. Filozofların çoğunluğu ile astronomi bilginlerine göre ise felek §öyle ta’rîf edilir : Onlar katı cisimlerdir, ne ağırdır ve ne de hafiftir­ler. Onlar ayrılmaya, birleşmeye, çoğalma ve azalmaya elverişli değil­dirler. Burada filozoflara cevab verecek değiliz. Çünkü onlara cevab vermeye elverişli olan kitablarda bu cevablar verilmiştir. Gerçek şu ki, göklerin sıfatlarının neler olduğunu bilmek ancak nass ile müm­kün olacak bir hâdisedir.

Dördüncü mes’ele : Âlimler yıldızların hareketleri konusunda da ihtilâf etmişlerdir. Yıldızların yapmakta olduğu hareketin üç müm­kün şekli vardır: 1) Felek sakin (durgun) olur. Yıldızlarsa onda, durgun suda hareket eden balık gibi hareket ederler. 2) Felek de yıldızlar da hareket halinde olurlar. Bu durumda yıldızların hare­keti feleğin hareketiyle ya aynı yönde veya ters yönde olur; ya sür’at ve yavaşlıkta feleğin hareketinin aynı viya, ondan farklı olur. 3) Veya felek hareket eder, yıldızlar ise durur vaziyette olurlar. Bunlardan bi­rinci görüş filozoflara göre bâtıldır. Çünkü bu, feleklerin parçalanıp ayrılmasını gerektirir ki; bu muhaldir. İkinci görüşe gelince, şayet: Yıldızlar feleğin yaptığı hareketin tersi istikâmetinde hareket ediyor­lar, diyecek olursak, bu da yine feleklerin parçalanmasını gerektirir. Bu hareketin feleğin hareketiyle aynı yönde olduğunu kabul edersek, bu durumda şayet ondan daha hızlı veya yavaş hareket ederse yine parçalanmayı gerektirir; aynı yön ve aynı sür’atle olmaları da parça­lanmayı doğurur. Çünkü yıldızlar bu durumda feleklerin hareketleri dolayısıyla hareket etmiş olurlar ve kendi hareketleri feleklerin ha­reketleri üzerine zâid hareket olarak kalır. Bu da parçalanmayı ge­rektirir. O halde yalnız üçüncü şekil kalmış oluyor. Buna göre yıl­dızlar feleğe tesbît edilmiş ve orada durmakta olacaklar; felek hare­ket edecek, bu hareket sebebiyle de yıldız hareket edecektir.

Biz burada şunu hemen belirtelim ki: Yukarıdan beri serdedilen görüşlerin tümü feleklerin parçalanamayacağı görüşü dikkate alına­rak ileri sürülmektedir ve doğru da değildir. Doğrusunu söylemek ge­rekirse, bu üç şeklin üçü de hadd-i zâtında mümkündür, Allah Teâlâ da bütün mümkinâtı yaratmaya kadirdir. Ayrıca Kur’an’ın lafzının delâlet ettiğine göre felekler durmakta, yıldızlar ise suda balıkların yüzmesi gibi o feleklerde yüzmektedirler.

Beşinci mes’ele: Keşşaf müellifi, âyette geçen kelimesin­deki tenvînin muzafun ileyhden bedel olduğunu söylemekte ve âyetin mânâsı: Onların her -biri bir yörüngede yüzerler, şeklindedir, demek­tedir.

Altıncı mes’ele: îbn Sînâ âyette geçen «yüzerler» keli­mesi ile «ben ayı ve güneşi bana secde eder gördüm» âyetinde geçen kelimesindeki çoğul şeklinin, akü sahibi varlıklara mah­sûs bir şekil olduğuna dayanarak, yıldızların da insanlar gibi’ konu­şabilen canlılar olduğunu ileri sürmektedir. Oysa yıldızların burada insanlara mahsûs sîga ve çoğul bir kelimeyle vasıflanmaları onların canlı ve konuşabilen varlıklar olduğundan değil, yaptıkları yüzme fiilinden dolayıdır.[9]

«O küfredenler görmediler mi ki gökler ve yeryüzü yapışık idi de onları Biz ayırdık.» Çeşitli nevllere ve farklara bölerek Biz ayır­dık. Aslında onlar tek bir şeydiler ve birleşik bir hakîkattılar. Muhte­lif hareketlendirmelerle onlar birbirinden ayrıldı. Gökler bir tek ya­pıya sahipti. Muhtelif tahriklerle parçalanarak felekler oluştu. Yerler de bir tek parçaydı, keyfiyet ve hallerinin farklı oluşuna göre katlar ve iklimler var edildi. Denildi ki: Gökle yer yüzü; aralarında hiç bir ayrık olmayacak biçimde birleşik idiler, sonra ayırıldılar. Ve yine de­nildi ki: Gökler ve yeryüzü verimsiz, yağmursuz ve bitkisiz idiler, bitki ve yağmurla onlar birbirlerinden ayrıldı. Bu takdirde göklerden maksad, dünya göğü olur. Bunun cemî olarak kullanılması ufuklar itibârıyladır. Kâfirler her ne kadar bunu bilmeseler de, bu bilgiyi na­zarî olarak elde etme imkânına sahiptirler. Çünkü ayırma arazî bir haldir ve gerek başlangıç olarak, gerek aracı olarak vâcib olan bir müessiri gerektirir. Veya bilginlerin görüşleri alınarak kitaplar mü­tâlâa edilmekle böyle bir müesire ihtiyâç olduğu bilinir. Allah Teâlâ; «o ikisi» buyurmuş da «onlar» dememiştir. Çünkü maksad, göklerin bütünü ile yerin bütünüdür. «Ve- her şeyi sudan canlı kıldık.» Bütün canlıları sudan yarattık. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyette : «Al­lah her canlıyı sudan yaratmıştır.» buyuruyor. Çünkü su, canlının sâ-hib olduğu maddelerin başında gelir. Ayrıca canlının suya ihtiyâcı çok fazladır. Bizzat canlının sudan istifâde etme ihtiyâcı da vardır. Veya âyete şöyle de mânâ verilebilir : Biz her şeyi su sebebiyle canlı kıl­dık, Su olmadan canlılığını devam ettiremez.[10]

Gök Küresi

Gök küresi rengi, tadı ve kokusu bulunmayan gazların karışımın­dan ibarettir. Bunun yanı sıra su buharı da yer alır. Çünkü su buharı kuru havadan yoğunluk bakımından da ağırlık bakımından da daha azdır. Bu ise yüce Yaratıcının delillerinden biridir. Çünkü O havaya buharı atmosferin yüksek kısımlarına taşıyıp çıkarma imkânlarını ver­miş ve o kısımlarda çıkan buhar, bulut yağmur halinde yeryüzüne inip topraktan fışkıran tatlı suların meydana gelmesini sağlamıştır.

Havanın bileşiminde bulunan gazların en önemlileri azot (%. 78), oksijen (% 21) ve çok âz miktarda öteki gazlar {% 1) bulunur. Atmos­ferde yüksek miktarda azotun bulunması yangınların sönmesinde bü­yük Önem ifâde etmektedir. Eğer azot oranı düşük, oksijen oranı yük­sek olsaydı (% 78) orman ve diğer alanlardaki yangınların hiç biri­sinin söndürülmesi mümkün olmazdı. Keza atmosferdeki azot sayesin­de şimşek ve yıldırım meydana gelmekte, bunlar azotun toprağa taşın­masına, suda erimesine ve zirâatın mümkün olmasına yardım etmek­tedirler. İnsanlar sun’î gübreyi keşfetmezden Önce yeryüzü tabiî ola­rak bu yolla zirâata elverişli bir hale gelmişti. Yağmur havayı yıkar. Gökyüzündeki kirleri, pislikleri ve mikropları temizler. Yağmur yağ­dıktan sonra havanın ne kadar tatlı olduğu bilinmelrtedir. Kışın bile yağmurdan sonra havada ısınma olur. Çünkü yağmur haline dönüşen buharda saklı bulunan ısı çevreye yayılır. Bu ısıyı deniz suyu güneş­ten almaktadır. Güneşin ısısıyla buharlaşan hava yağmur halinde tek­rar yeryüzüne inerken çevresine ısı dağıtmaz. Atmosferdeki oksijen, canlı varlıkların nefes almasını ve özümlemesini sağlar. Hava kanı te­mizlemek ve insanoğluna çalışma gücünü te’mîn etmek üzere akciğer­lerimiz tarafından emilir. Göğe doğru yükseldikçe hava miktarı aza­lacağından havadaki oksijen miktarı da azalır. Deniz seviyesinde ha­vadaki oksijen miktarı 200 birim ise, 10 kilometre yükseldiğinde 40’a, 20 kilometre yükseldiğinde 10’a düşer. Bundan sonra her 30 kilomet­rede de iki birim iner. Yani insan 10 kilometre yukarıya çıkacak olur­sa tamamen boğulur. Bunun için ya gaz tüpü kullanılması lâzımdır, yahut da korunmuş bir yere sığınması.

Kur’ân-ı Kerîm, havadaki oksijen miktarının yükseldikçe düşme­sine ve teneffüs edilen bu oksijenin insan sağlığı için yeterli olmaya­cağına işaretle şöyle buyuruyor : «Dalâlete düşürmek istediğinin kal­bini de öyle dar ve kasvetli kılar ki ona göğe çıkmak kadar zor ge­lir.» (En’âm, 125).

Eğer başlangıcından beri dünyadaki varlıklar havanın oksijenini alıp karbondioksit salarak havayı kirletmiş olsalardı ve bunun dışın­da bir ameliye mevcûd olmasaydı, zamanla havanın içindeki oksijen miktarı tükenecek ve yeryüzündeki yaratıklar nefes alamayacak du­ruma geleceklerdi. Ama Yüce Yaratıcı bizi yeryüzüne yerleştirdiği gibi kloroform adı verilen özümleme ameliyesiyle oksijenin tükenmesini önleyen değişik bir ameliyeyi var ederek hayatın devamım sağlamış­tır. Şöyle ki: Bitkiler havadaki karbondioksiti alırlar, güneş ışığının etkisiyle sâf oksijeni ayırarak tekrar havaya verirler. İçindeki karbo­nu da biriktirirler. Bitki, bu karbonu kökünün teşekkülünde, sakkari-aasyon ameliyesinde ve gelişmesinde kullanır. Şüphesiz ki bu özümle­me olayı Yaratıcının fevkalâde büyük mucizelerinden biridir. Kirli olan havadaki karbondioksiti alıp sonra içindeki sâf oksijeni -‘dışarı bıraka­rak alınan karbondioksitten bitki için lâzım olan organik yapıyı sağ­lamak ve hayvanlar âleminin gıdasını bu yolla te’mîn etmek. Bütün canlılar gıdalarını havanın karbondioksitinden arıtılmış olan karbon sayesinde te’mîn etmektedirler. İnsanoğlu neden bu gerçekleri düşün­mekten kaçmıyor ve bunların tesadüfen meydana geldiğini iddiaya yelteniyor? Şüphesiz bu gerçekler karşısında duyuları çalışmaz hale getirmek, Yaratıcının gücünü takdisten kaçınmak demek; fikir hür­riyetini öldürmek, vicdanı kasden ortadan kaldırmak demektir ki, bu insan için en büyük kötülüktür.

Dediğimiz gibi hava su buharını taşır, yülcseklere çıkınca hava soğur. Soğuyunca içindeki buharı taşıyamaz hale gelir ve su buharı küçük noktacıklar halinde yoğunlaşır. Mevcûd ısı derecesine bağlı ola­rak yağmur veya kar tanecikleri halinde tekrar dünyamıza iner. Yağ­mur yüklü bulutla yağmur yüklü olmayan bulut arasında ne fark vardır? Mesele gayet basittir. Yağmur getiren bulutun yoğunlaşabil-mesi, içindeki su buharını bırakarak yağmur, dolu veya kar halinde yeryüzüne indirmesi için bir yardımcıya ihtiyâcı vardır. İşte bu yar­dımcı esen rüzgârdır. Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyur­maktadır : «O Allah ki Rüzgârları gönderip bulutlan yürüten, onları gökte dilediği gibi yayan ve kısım kısım yığan Allah’tır. Artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün.» (Rûm, 48)

«Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderdik, gökten su indirip onun­la sizi suladık. Yoksa siz onu biriktiremezdiniz.» (Hıcr, 22)

İşte gökyüzü ile yeryüzü arasındaki su deveranı böyle teşekkül et­mektedir. Tatlı suyun, içinde yaşadığımız bu büyük feza kesimindeki hikâyesi ma’lûmdur. Güneş ışınları okyanuslardaki ve denizlerdeki su­ların bir kısmını buharlaştmr. Buharlar yukarı doğru yükselir ve ha­va tarafından göğe çıkarılır. Yüksek kısımlarda bulutlar haline gelir ve bulutlardan inen yağmurlar yeniden ırmakları, su kaynaklarını mey­dana getirir ve oradan sular denizlere akar gider. Teneffüs ettiğimiz havayı mikroplardan arıtan yağmur, tatlı su kaynağını teşkil eder ki su yeryüzündeki hayatın esâsını meydana getirir. İster kuyulardan, ister ırmaklardan, ister çeşmelerden, ister yağmurlardan elde edilsin yeryüzünde hayatın kaynağı sudur. Havanın en önemli özelliklerinden birisi de, dünyamızı aydınlatıcı bir tabaka olmasıdır. Yeryüzünün üs­tünde hava küresi 1,000 kilometrelik bir miktar uzamasına rağmen gündüzün dünyamızı aydınlatan tabaka 200 kilometrelik genişliği olan ince kabuk tabakasıdır. Güneşten çıkan ışınlar nisbeten büyük kesa­fete hâiz olan tabakada parçalanıp dağılır. En çok dağılan renk mavi­dir. Bu yüzden gök kubbesi mavi renk alır. Şu halde mavi kubt>e, sâ­dece bir ışık oyunudur-: Yüce Allah ışınları muhtelif yönlere dağıtmış­tır. Böylece gündüzün evlerimiz değişik yönlerden ışık alır. Biz bir fü­zeye binip bu aydınlık tabakanın üzerine çıktığımız zaman dünyamı­zın yeniden karardığını ve gökyüzünde başka yıldızların belirdiğini gö­rürüz. Güneş zaman zaman görülür zaman zaman kaybolur. Ama ışın­ları cisimler üzerine iğne ucu gibi yansır. İçinde bulunduğu karanlık feza boşluğunu aydmlatamaz. Dünya ekseni etrafında döndükçe ka­ranlık tabakadan aydınlık tabakaya doğru bir geçiş başlar. Nitekim bu hususta Kur’ân-ı Kerîm Yâsîn sûresinde şöyle buyurur : «Gece de onlar için bir delildir, gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıve-rirler.» (Yâsîn, 37). Bir koyunun derisi soyulduğu gibi fezadaki gün­düz de geceden soyulur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi gök kürenin en büyük faydaların­dan birisi de, bizi zaman zaman öldürücü olan ve fezada yaygın halde bulunan ışınlardan koruması, meteorlardan ve öldürücü gök taşların­dan muhafaza etmesidir. Ayrıca fezadaki yüksek ve alçak ısılardan da bizi korumakta ve kâinatımızın ısısını sıfırın altında 270 derecede tut­maktadır. Dünyamızın tavanı olan atmosferin bizi şerrinden korudu­ğu ışınların en tehlikelisi güneş tarafından gönderilen ültraviyole ışın­larıdır. Bu ışınlar çok yakıcıdırlar. Ancak atmosfer, bunun pek çok has­talık için faydalı olan az bir kısmının dünyamıza ulaşmasına müsâ­ade etmektedir. Ültraviyole ışınlarından istifâde edilecek yerler deniz kıyılarıyla yüksek dağ tepeleridir. Atmosfer, dünyamızın yüzeyini aşın­ma faktörüyle aşındırarak, üzerinde hayatın elverişli olmasını sağla­mıştır. Rüzgâr, yağmur, kar ve dalgalar her an dağlardan kayaları par­çalayarak zirâat için elverişli toprağın oluşmasını, dalgalar karalara vurarak kumların teşekkülünü sağlarlar. Yeryüzündeki hayat için at­mosferin bu aşındırma ameliyesi pek Önemlidir. Nitekim Yüce Kur*an bu konudan şöyle bahseder : «Bundan sonra da yeri döşedik.» (Nâzİât, 30) Balık ve benzeri deniz hayvanları havanın oksijenini su yoluyla te’mîn ederler. Bunun için akvaryumlarda beslenen süs balıklarının suyunun değiştirilmesi gerekir. Bugün yeryüzünde 3 milyardan fazla nüfus yaşamaktadır. Bu nüfus dünyanın nimetlerinden karşılıksız ola­rak istifâde etmektedir ki, bunu atmosfere borçludur. Hava akımları­nın ve rüzgâr hareketlerinin dünyamızın muhtelif mıntıkalarına uy­gun ölçüde ısının yayılmasında ne kadar önemli rol oynadıklarını bize meteorolojik gözlemler bildirmektedir. Hava, dönencelerle veya ekva­tordan aldığı ısıyı kutub bölgelerine kadar ulaştırır. Keza denizlerin yüzeyinin güneşten elde ettikleri ısıyı su buharı halinde toplayan bu­lutlar, hava akımıyla susuz alanlara doğru sürüklenir ve yükselen ha­vanın su buharını taşıyamaz hale gelmesinin neticesinde insanların faydasına olmak üzere yeryüzüne iner. Aslında bizim, Allah’ın bu ni­metlerini iyice araştırıp şükretmekten başka yapmamız gereken bir şey yoktur.

«Şüphesiz ki; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârların değiştirilmesinde, gökle yer arasında emre hâzır bekleyen bulutta elbette akleden bir kavim için âyetler vardır.» (Bakara, 164)

Gece yarısı balkonunuzda oturup gökyüzünü gözlediğiniz zaman görürsünüz ki, yığınlarca meteor üstünüzde hızla kayıp düşmekte ve size yaklaşmadan Önce yanıp kül olmaktadırlar. Meteorlar hava ile sürtüşmenin neticesinde kazandıkları yüksek ısı sebebiyle yanar ve akkor hale gelirler. Saniyede yirmi veya daha fazla millik bir hız ka­zanırlar.

Bu yanan meteorların parçaları yoğunlaşan çekirdek adını alır ve­ya bu noktalardaki havadaki su buharı bulutun içerisinde su veya kar halinde toparlanır. Gözlemle tesbît edilmiştir ki gökyüzünde meteor­lar bol oldukça yeryüzünde yağmur da fazla yağar ve dünyamız böy­lece hayır ve berekete nail olur. Şüphesiz ki atmosferin faydalarını ve Önemini burada sıralayacak durumda değilim. Bu saydıklarımızın ya­nı sıra iletken rolü oynar. Bitkilerin aşılanmasında önemli rol alır. At­mosferin bir unsuru olan rüzgârlar sayesinde gemiler denizlerde yüzer. İnsanoğlu henüz sun’î gübreyi bilmezden önce şimşek ile yeryüzüne azot inmekte ve böylece yeryüzü tarıma elverişli olmakta idi. Atmos­fer tabakasının önemini şöyle sıralayabiliriz:

1- Sudaki canlıların da yaşaması için gerekli olan oksijen at­mosfer tabakasında bulunur.

2- Dünyanın sathından uzaklaştıkça havada uçan kuşların uçu­şuna elverişli bir ortam rolünü oynar.

3- Bitkilerin gövdesini meydana getirmek için lâzım olan kar­bondioksiti şekere çevirir ve bundan bitki kökü ve ağaç kökü meyda­na gelir. Karbondioksit deveranı zamanla oksijenin tükenmesini im-kânsızlaştınr. Çünkü bitkiler, güneş ışığı sayesinde havanın karbondi­oksitini emer ve onu sâf oksijen haline çevirir.

4- Hava, su buharından daha ağırdır. Yoğunluk oranı 5/8’dir. Bu sayede hava su buharını taşır. Ancak yükseklere çıkınca soğur ve su buharım taşıma gücü azalır. Böylece yoğunlaşma olayı ve bulutlar meydana gelir. Bulutlardan hayat için elzem olan tatlı su kaynağı olan yağmur yeryüzüne iner.

5- Hava sesin iletilmesini sağlar.

6- Rüzgâr ve yağmurla birlikte atmosfer olayları dünya yüze­yinin hayata elverişli kılınmasını te’mîn eder.

7- Gündüzün aydınlığı sağlar.

8- Meteorları ve gök taşlarını parçalar. Eğer dünyamızın tava­nı hava şeklinde değil de katı bir şekilde olsaydı; bir süre sonra atmos­fere çarpan meteorlar ve göktaşlarıyla parçalanırdı. Ama Yüce Yara­tıcı yeryüzünün tavanının bu cisimleri parçalamasını ve bunların ok­sit halinde süzülmesini irâde buyurmuştur.

9- Gök taşlarından ve meteorların parçalanmalarından meyda­na gelen toprak ve tozlar, yağmurlama ameliyesini mümkün kılan en önemli faktörlerdir. Çünkü bu tozlar bir yoğunlaşma nüvesi meydana getirirler ve orada biriken su damlaları kar ve yağmur halinde yeryüzüne iner. 1946 yılında atmosferde büyük bir meteor parçalandı ve bu olay Mısır’da açıkça görüldü. Şayet bu meteor atmosferde parçalanma-yıp dünyamıza ulaşmış olsaydı 1908 yılında Sibirya’ya düşen büyük meteorun yaptığı gibi dünyamızın büyük bir bölgesini mahvederdi. Ge­rek Sibirya meteoru ve gerekse Arizona meteoru parçalandığı yerdeki 100.000 metrekarelik bir alanı mahvetmişti.

10- Havadaki yüksek azot oranı yangının sönmesine yardım et­mektedir. Eğer havanın bileşiminde yüksek derecede azot olmayıp ok­sijen olsaydı, yangınların söndürülmesi imkansızlaşırdı. Bu da Allah’ın bize bir lutfudur.

11- Fezadan ve güneşten gelen birçok öldürücü ışınlan atmos­fer tabakası alıkoyar ve dünyamıza gelmesini önler. Bu konuda man­yetik alan önemli rol oynar. Hava, şeffaf bir madde olma özelliğiyle yeryüzünde görme yeteneğini te’mîn eder.

12- Rüzgârların hareketi, bulutların taşınması ve yağmurun yağması gibi ameliyeler, aslında güneş enerjisinin dünyamızın yüze­yine âdil olarak dağıtılmasını sağlayan ameliyelerdir. Çünkü bu saye­de güneş enerjisi çok olan yerlerden ısısı az olan yerlere doğru taşınır. Bilimsel olarak buharlaşma ve yoğunlaşma ameliyesinin güneşten dün­yamızın yüzeyine gelen enerjinin 1/3’ini kullandığı tesbît edilmiştir. Ne yücedir O yaratıcı ki şöyle buyurmaktadır :

«Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gök­ten indirip yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü can­lıyı orada yaymasında, rüzgârların değiştirilmesinde, gökle yer ara­sında emre hâzır bekleyen bulutta elbette akleden bir kavim için âyet­ler vardır.» (Bakara, 164)

Bütün bunların tesadüfen meydana geldiğini ve bunları yarata­nın bulunmadığını söyleyebilecek bir kişi çıkabilir mi? Şüphesiz ki bu­nu söyleyecek olanlar Allah’ın delillerinden yüz çeviren budalalardır.

Atmosfer tabakası pek çok bölümlere ayrılır, ancak gerçekten han­gi tabakanın nerede başlayıp nerede bittiğini kestirmek mümkün de­ğildir. Hatta mütehassıslar bunu ta’yîn edememektedirler. Ancak bu ayranın esâsı genellikle ısı derecesinin farklılığına dayanmaktadır. 1950 yılında Sidney tarafından atmosferin üç ana tabakaya avrıldığı ortaya konmuştur. Bunlar stratosfer, mezosfer, iyonosferdir. Bilâhare Sidney, mezosferi iki tabakaya ayırmış ve her biri arasındaki maksi­mum ısı derecesini ölçü almıştır. Öteki meteoroloji bilginleri ise tro-pesferi 80 kilometre yukarılara kadar stratosfer olarak kabul edilen kısımları içine alacak şekilde tasnif etmişlerdir. Ve troposferi eski adı iyonosfer olarak adlandırmak gelenek halindedir. 1960 yılında Sovyet bilgini Nikolay yeryüzü tabiatı beynelmilel kongresinde Helsinki’de verdiği bilgide stratosferle troposfer arasında 50 kilometrelik bir fark olduğunu ifâde etmiştir. Mezosfer ise, stratosferle iyonosfer arasında yer almıştır. Normal hava rasatları için kullanılan balonlar hemen he­men atmosferde 30 kilometreye kadar yükselirler. Bunun için stratos­fer, üst ve alt basamakları olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 30 kilomet­relik sınır, ozon gazının fazla bulunduğu üst stratosfer bölgesinin hu­dudu olarak kabul edilmiştir. Alt bölgede kalan stratosfer bölümünde havadaki ozon gazı muhtelif hava kütlelerinin deveranında rol oynar. Bir başka bilgin, atmosferi 80 kilometreye kadar homosfer ve bunun ötesinde kalan kısımları ise hidrosfer diye tasnif etmiştir. Dünyamızın yüzeyinde yüzlerce kilometre yüksekliklere çıkınca atmosfer tabaka­sındaki moleküllerin çoğu dünyanın çekim alanından çıkar ve boşluk­ta istediği yörüngede hareket eder. Bu tabakaya iksosfer adı verilir. Dünyamızın yüzeyinden yukarı doğru çıktıkça hava basıncı hızlıca dü­şer.[11]

34 — Senden önce hiç bir insanı ebedî kılmadık. Sen ölürsen onlar bakî mi kalırlar?

35 — Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi iyilik ve kötülükle deneriz. Sonunda Bize döndürüle­ceksiniz.

Her Canlı Ölümü Tadacaktır

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, senden Önce hiç bir in­sanı dünyada ebedi kılmadık. Aksine «Yeryüzünde bulunan her şey sonludur. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbının zâtı bakî kalacak.» (Rahman, 26-27). Âlimlerden Hızır (a.s.) m ölmüş olup şimdiye ka­dar diri olmadığı görüşündekiler bu âyet-i kerîme’yi delil getirirler. Zîrâ Hızır da ister velî, ister peygamber, isterse rasûl olsun nihayet bir insandır. Allah Teâlâ ise: «Senden önce hiç bir insanı ebedî kıl­madık.» buyurmuştur. «(Ey Muhammed.) sen ölürsen onlar bakî mi kalırlar?)) Senden sonra yaşayacaklarını mı umarlar? Bu asla olma­yacaktır. Bilakis her şey yok olacak, sona erecektir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Her nefis ölümü tadıcıdır.» buyurmuştur. Şafiî —Allah ona rahmet eylesin— den rivayet edildiğine göre; o, söylediği şu iki beyti delil getirmiş :

«Bir takım kimseler benim ölmemi temenni ediyorlar. Eğer ben ölürsem bu öyle bir yoldur ki ben bu yolda yegâne değilim. Geçmişin tersini isteyene söyle : Sanki kesin olarak olmuş gibi diğer bir misline hazırlan.»

«Bir imtihan olarak sizi iyilik ve kötülükle deneriz.» Sizi; kim şükredecek, kim inkâr edecek, kim sabredecek, kim ümit kesecek gö­relim diye bir keresinde musibetlerle, diğer bir keresinde nimetlerle deneriz. Nitekim İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, âyeti şöyle açıklıyor : Bir imtihan olarak sizi kötülükle ve iyilikle; zorluk ve bollukla, sağlık ve hastalıkla, zenginlik ve fakirlikle, helâl ve ha­ramla, itaat ve ma’siyetle, hidâyet ve sapıklıkla deneriz. «Sonunda Bi­ze döndürüleceksiniz (de, size amellerinizin karşılığını vereceğiz.)»[12]

36 — O küfredenler seni gördükleri zaman, alaya al­maktan başka bir şey yapmazlar. Ve: Tanrılarınızı diline dolayan bu mudur? derler, tşte Rahmân’ın kitabını inkâr edenler onlardır.

37 — insan aceleden yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim. Ama o kadar çabuk istemeyin.

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne hitaben şöyle buyuruyor: «(Ebu Cehil ve benzerleri gibi Kureyş’ten o küfredenler seni gördükleri zaman; alaya almaktan, (seni ayıplamaktan) başka bir şey yapmazlar.) Ve : Tanrılarınızı diline dolayan, (sizin ilâhlarınıza söven, rü’yâlarmızı bayağı gören) bu mudur?» derler. Allah Teâlâ da şöyle buyurur: «İş­te Rahmân’ın Kitâbı’m inkâr edenler onlardır.» Onlar Allah Rasûlü ile alay etmeleriyle birlikte Allah’ı da inkâr etmektedirler. Nitekim baş­ka bir âyette şöyle buyrulur; ((Seni gördükleri vakit: Bu mu Allah’ın gönderdiği elçi? diye alaya almaktan başka bir şey yapmazlar.» Ger­çekten tanrılarımız üzerinde direnmeseydik bizi az kalsın onlardan sap-tıracaktı, derler. «Azabı gördükleri vakit, kimin yolunun sapık oldu­ğunu bileceklerdir.» (Furkân, 41-42).

Allah Teâlâ burada : «İnsan aceleden yaratılmıştır.» buyururken başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Ve insan; esasen çok aceleci­dir.» (İsrâ, 11) Mücâhid der ki: Allah Teâlâ Âdem’i, yaratıkları yarat­tığı günün gündüzü sonunda her şeyden sonra yarattı. Rûh onun göz­lerini, dilini ve başını diriltip aşağı kısmına ulaşmıştı ki: Rabbım, gü­neşin batmasından önce yaratılmamda acele buyur, dedi. İbn Ebu Hâ-tim’in Ahmed İbn Sinan kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetinde Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : «Kendisinde güneşin doğduğu gün-, lerin en hayırlısı cuma günüdür. O günde Âdem yaratılmış, o günde cennete konulmuş, o günde cennetten (yeryüzüne) indirilmiş, o gün­de kıyamet kopacaktır. Onda öyle bir saat vardır ki inanan kişi na­maz kılarken o saata rastlar da —Allah Rasûlü (s.a.) parmaklarını kapatıp onların sayısını azalttı— Allah’tan hayır dilerse muhakkak Al­lah ona verir. Ebu Seleme’nin rivayetinde Abdullah İbn Selâm şöyle der­miş : Bu saati bildim, o, cuma günü gündüz saatlarının sonudur. Allah Teâlâ’nın Âdem’i yaratmış olduğu saat da odur. Allah Teâlâ : «İnsan aceleden yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim. Ama o kadar ça­buk istemeyin.» buyuruyor.

Burada insanın aceleciliğinin amlmasındaki hikmet şudur : Allah Rasûlü (s.a.) ile alay edenler zikredildiği zaman inananların gönülle­rine hemen intikam alma fikri düştü, bunda gönülleri acele etti de Allah Teâlâ: «İnsan aceleden yaratılmıştır.» buyurdu. Zîrâ Allah Te­âlâ zâlime mühlet verir; ama sonunda yakaladığı zaman asla kurtula­maz. Te’hîr edip geciktirir, sonra hemen azabı tepesine indirir. Ona mühlet verir, bekletir, sonra da (vakti gelince) asla geciktirmez. Bu­nun İçindir ki: «Size âyetlerimi, (intikamımı, hükmümü, Bana karşı gelenlere iktidarımı) göstereceğim. Ama o kadar çabuk istemeyin.» buyurmuştur.[13]

38 — Doğru sözlüler iseniz bu vaad ne zaman? derler.

39 — O küfredenler yüzlerinden ve sırtlarından ate­şi engelleyemeyecekleri ve yardım göremeyecekleri zama: m keski bilseler.

40 — Doğrusu o, aniden gelecek ve onları şaşırtacak­tır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecektir. Ve onlara mühlet de verilmeyecektir.

Allah Tealâ müşriklerin yalanlama, inkâr, küfür ve inâdlarından, azabın kendilerine gelmesini uzak görerek başlarına azabın hemen gel­mesini istediklerini haber verip şöyle buyurur: «Doğru sözlüler ise­niz bu vaad ne zaman? derler.» Buna karşı Allah Teâlâ şöyle buyur­maktadır : «o küfredenler yüzlerinden ve sırtlarından ateşi engelle­yemeyecekleri ve yardım göremeyecekleri zamanı keski bilseler.» Şa­yet azabın mutlaka başlarına geleceğini kesin olarak bilmiş olsalar, anlamış olsalardı elbette acele gelmesini istemezlerdi. «Hele bir de azâb üstlerinden ve altlarından onları sardığmdaki durumlarını bir bilmiş olsalardı.» (Zümer, 16), «Onlar için cehennemde bir döşek ve üstlerine de örtüler vardır.» (A’râf, 41). Bu âyette: «O küfredenler yüzlerinden ve sırtlarından ateşi engelleyemeyecekleri zamanı keski bil­seler.» buyrulurken, başka bir âyette Allah Teâlâ: «Gömlekleri katran­dandır, yüzlerini ateş, bürüyecektir.» (İbrâhîm, 50) buyurmaktadır. Azâb her yönlerinden onları kuşatmış olacak ve onlar yardım da göre­meyeceklerdir. Onlara yardım edecek hiç kimse yoktur. Nitekim Allah Teâlâ bagka bir âyette: «Allah’a karşı onları koruyacak kimse de yok­tur.» (Ra’d, 34) buyurur. «Doğrusu azâb (ateş) aniden gelecek, onla­rı şaşırtacak (korkutacak) tır.» Ateşe doğru gidip teslim olurlarken şaşkın, ne yapacaklarını bilmez durumda olacaklardır. «Artık onu ge­ri çevirmeye güçleri yetmeyecektir, buna bir çâre bulamayacaklardır. Ve onlara mühlet de verilmeyecek, (azâb onlardan bir an dahi gecik­tirilmeyecek) tir.»[14]

41 — Andolsun ki senden önce de birçok peygamber­le alay edilmişti. Ama alaya alanları, eğlendikleri şey mah­vetmişti.

42 — De ki : Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmân’dan kim koruyabilir? Ne var ki onlar, Rablarının zikrinden yüz çevirmektedirler.

43 — Yoksa kendilerini Bize karşı savunacak tanrı­ları mı var? Oysa bunlar kendilerine bile yardım edemez­ler. Bizden yakınlık ta görmezler.

Peygamberle Alay Edenler

Allah Teâlâ müşriklerin kendisiyle alay etme ve yalanlama sure­tiyle eziyet etmelerine karşı Rasûlünü teselli ederek şöyle buyurur: «Andolsun ki senden örice de birçok peygamberle alay edilmişti. Ama alaya alanları, eğlendikleri (ve meydana gelmesini uzak görmekte ol­dukları azâb) mahvetmişti.» başka bir âyette şöyle buyrulur : «Andol­sun Ki; senden önce de nice peygamberler yalanlandı da, yalanlanma­larına ve eziyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız ge­lip yetişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki; peygamberlerin haberinden bir kısmı sana gelmiştir.» (En’âm, 34). Sonra Allah Tealâ kullarını gece ve gündüz koruması, asla uyumayan gözleriyle onları gözetmesi şeklindeki nimetlerini anar ve şöyle buyu­rur : «De ki: Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmân’dan, (Rahmân’ın ye­rine) kim koruyabilir?» (…)

Allah Teâlâ buyurur ki: Ne var ki onlar, Rablarının zikrinden yüz çevirmekte, onlara olan nimetlerini ve iyiliklerini i’tirâf etmemekte; aksine âyetlerinden ve nimetlerinden yüz çevirmektedirler. Allah Te-âlâ’nın : «Yoksa kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı1 var?» kavli onları azarlama, suçlama ve inkâr şeklinde bir sorudur. Yani: Bizim dışımızda onları gözetip koruyacak ve musibetlerin (azabın) onlara ulaşmasını engelleyecek ilâhları mı var? Durum hiç de onların vehmettikleri ve sandıkları gibi değildir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Oysa bunlar (onların Allah’ın dışında dayandıkları bu ilâhlar) kendilerine bile yardım edemezler.» buyurmuştur. «Bizden yakınlık da görmezler.» âyetindeki kelimesini îbn Abbâs’tan rivayetle Avfî: Barındırılmazlar, şeklinde; Katâde : Hayır görmezler, hayırla be­raber olmazlar, şeklinde; bir başkası ise; (Herhangi bir azabı) engel­leyemezler, şeklinde açıklamıştır.[15]

44 — Evet, Biz onlara da, atalarına da geçimlikler verdik. Öyle ki ömürleri kendilerine uzun geldi. Fakat şimdi görmüyorlar mı ki Biz, o yeryüzüne gelip çevresin­den eksiltip durmaktayız. Onlar mıdır gâlib gelenler şu halde?

45 — De ki: Ben, ancak sizi vahiy ile uyarıyorum. Sa­ğırlar uyarıldıkları, zaman çağrıyı işitmezler.

46 — Andolsun ki Rabbınm azabından onlara bir esinti dokunsa; eyvâhiar bize, doğrusu biz gerçekten zâ-limlermişiz, diyeceklerdir.

47 — Biz, kıyamet günü adalet terazilerini kurarız. Hiç kimse hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal ta­nesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesâb gören­ler olarak da Biz yeteriz.

Allah Teâlâ müşriklerden haber vererek şöyle buyuruyor : Onları içinde bulundukları sapıklığa teşvik edip sürükleyen ancak onların dünya hayatında faydalandırılmaları, kendilerine nimet verilmesi, için­de bulundukları durumda Ömürlerinin onlara uzatılmasıdır. Böylece onlar, bir gerçek üzere olduklarına inanmışlardır. Daha-sonra onlara öğütte bulunarak : «Fakat şimdi görmüyorlar mı ki Biz, o yeryüzüne gelip çevresinden eksiltip durmaktayız.» buyurur. Müfessirler buranın anlamında ihtilâf etmişlerdir. Biz, Râ’d sûresinde daha önce bu konu­da bilgi vermiştik. Bu âyetin tefsirinin en güzeli Allah Teâlâ’nın : «An-dolsun ki Biz, çevrenizdeki kasabaları da yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri tekrar tekrar açıkladık.» (Ahkâf, 27) kavli ile tefsir edilmesidir. Hasan el-Basrî : Bununla İslâm’ın küfre gâlib gel­mesi kasdediliyor, demiştir. Buna göre mânâ şöyle oluyor: Allah Te­âlâ’nın düşmanlarına karşı dostlarına yardım etmesinden, halkı zâlim olan kasabaları ve yalanlayan ümmetleri helak etmesinden, inanan kullarım kurtarmasından onlar ibret almıyorlar mı? Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Onlar mıdır gâlib gelenler şu halde?» buyurmuştur ki aksine onlar mağlûb olan, alçaltılan, en fazla hüsrana uğrayıp rezîl olanlardır.

«De ki: Ben, ancak sizi vahiy ile uyarıyorum.» Ben ancak Allah’­tan tebliğ ediciyim. Sizi uyarmış olduğum azâb ve cezalandırma, an­cak Allah’ın bana vahyetmiş olduğundan ibarettir. Fakat Allah’ın ba­siretini bağlamış, kulağını ve kalbini mühürlemiş olduğu kimselere el­bette bu bir fayda vermez. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Sağırlar uyarıldıkları zaman çağırıyı işitmezler.» buyurmuştur.

«Andolsun ki Rabbınm azabından onlara (şu yalanlayanlara) bir esinti dokunsa; (günâhlarını ve dünyada iken kendilerine zulmetmek­te olduklarını itiraf ederek); eyvâhlar bize, doğrusu biz gerçekten zâ-limlermişiz, diyeceklerdir.»

«Biz, kıyamet günü adalet terazilerini kurarız. Hiç kimse hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı or­taya koyarız. Hesâb görenler olarak da Biz yeteriz.)) Âlimlerin çoğun­luğu mizanın (terazinin), kıyamet günü bir tek terazi olacağı görüşün­dedirler. Ancak içinde tartılacak amellerin müteaddid olması itibarıy­la burada çoğul olarak getirilmiştir. «Hiç kimse hiç bir şeyle haksızlı­ğa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesâb görenler olarak da Biz yeteriz.» Nitekim Allah Teâlâ başka âyet­lerde : «Ve Rabbm kimseye asla zulmetmez.» (Kehf, 49), «Allah; şüp­hesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik yapılsa onu kat kat artırır. Ve kendi katında büyük bir mükâfat verir.» (Nisa, 40) bu­yururken Lokman da şöyle söylemiştir: “Oğulcuğum, işlediğin şey bir hardal tanesi kadar da olsa bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir, (ortaya çıkarır).

Muhakkak ki Allah Latiftir, Habîr’dir.» (Lokman, 16). Buhârî ve Müs­lim’in Sahîh’lerinde Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyuruyor : İki kelime vardır ki bunlar dile hafîf (ve kolay), mizanda ağırdırlar, Rahmân’a sevgilidirler. Bunlar : Al­lah’ı teşbih eder, O’na hamd ederim, Yüce Allah’ı teşbih ederim, sözle­ridir. İmâm Ahmed’in İbrahim İbn İshâk et-Tâlekânî kanalıyla… Ab­dullah İbn Amr İbn Âs’tân rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur : Muhakkak Allah Teâlâ kıyamet günü bütün yaratıkların göz­leri önünde ümmetimden birisini seçer. Ona karşı doksan dokuz (amel) defteri açar. Her defter göz uzanabildiği kadar büyüktür. Sonra : Bun­lardan bir şeyi inkâr ediyor musun? Yazıcı hafaza meleklerim sana zulmetmiş mi? diye sorar. O : Hayır Rabbım, der. Senin bir ma’zere-tin veya bir iyiliğin var mı? diye sorar, kişi şaşırıp kalır da : Hayır, Rab­bım, der. Bilakis var. Senin Bizim katımızda bir tek iyiliğin vardır. Bugün sana asla haksızlık yok, buyurur, onun için üzerinde : «Allah’­tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi oldu­ğuna şehâdet ederim.» yazılı olan bir etiket (bir vesika) çıkanr ve : Onu hazır edin, getirin, buyurur. Kul: Rabbım, bu defterlerle beraber şu etiketin ne değeri olabilir? der de Rab Teâlâ : Sen asla haksızlığa uğratılmayacaksın, buyurur. Defterler terazinin bir kefesine, o etiket de diğer kefesine konulur, defterler hafîf kalıp etiket ağır çeker. Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur : «Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla» kelimesinden daha ağır bir şey yoktur. Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce, . Leys İbn Sa’d kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, ga-rîb olduğunu söyler.

İmâm Ahmed’in Kuteybe kanalıyla… Abdullah İbn Amr İbn Âs’-tan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Kıyamet günü teraziler konulur, kişi getirilir ve bir kefesine konulur. Onun hak­kında yazılıp kaydedilmiş olanlar da konulur. Mîzân (terazi) yazılan­lar tarafına meyledip ağır çeker. O kişi cehenneme gönderilir. Arkası­nı döndürüp götürdüklerinde Rahmân’ın katından birisi: Acele etme­yin, muhakkak ki onun için bir şey daha kalmıştır, diye bağırır. İçin­de : «Allah’tan başka ilâh yoktur» yazılı bir etiket (bir vesika) getiri­lir, kişi ile beraber bir kefeye konulur da terazinin o kefesi ağır basar. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nûh Kurâd’ın… Hz. Âişe’den ri­vayetinde Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabından birisi (gelip) onun hu­zurunda oturmuş ve : Ey Allah’ın elçisi, benim iki kölem var. Beni ya­lanlıyor, bana hainlik ediyor ve bana karşı geliyorlar. Ben de onları dövüyor, onlara sövüyorum. Onlarla benim durumum nasıl olacak? de­mişti. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Onların sana ihanetleri, kar­şı gelmeleri, yalanlamaları ile senin onları cezalandırman hesâb edilecek. Eğer senin cezalandırman onların günâhlarından daha az ise bu, senin onlara karşı bir üstünlüğün olur. Şayet senin onları cezâlamhr-man günâhları miktannca olursa bu (her iki taraf için de) yeterli ola­cak, ne senin lehine ne de aleyhine olacaktır. Şayet senin onları ceza­landırman onların günâhlarından üstün ve fazla ise senin cezalandır­mandan kalan fazlalık onların lehine senden kısasla alınacaktır. Adam, Allah Rasûlü (s.a.) nün huzurunda sesli olarak ağlamaya başladı da, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Buna ne oluyor? Allah’ın kitabı­nı okumuyor mu? «Biz kıyamet günü adalet terazilerini kurarız, hiç kimse hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesâb görenler olarak da biz yeteriz.» buyurulmuyor mu? Adam : Ey Allah’ın elçisi, şunlardan —kölelerini kasdediyor— ayrılmaktan benim için daha hayırlı hiç bir şey görmü­yorum. Seni şahîd tutarım ki onların hepsi hürdürler, dedi.[16]

48 — Andolsun ki, Biz, Mûsâ ile Harun’a bir ışık, tak­va sahihleri için de bir zikir olan Furkân’ı verdik.

49 — Onlar ki görmedikleri halde Rablarmdan kor­karlar ve kıyamet saatından titrerler.

50 — İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir Zi­kir’dir. Yoksa siz onu inkâr mı ediyorsunuz?

Mûsâ ve Hârûn

Daha önce de çok yerde işaret ettiğimiz gibi Allah Teâlâ Hz. Mûsâ ile Hz. Muhammed ve kitablarını birlikte zikreder. Bunun içindir ki burada da: «Andolsun ki, Biz Mûsâ ile Harun’a Furkân’ı verdik.» bu­yurur. Mücâhid buradaki Furkân’ın kitab olduğunu söylerken; Ebu Sa­lih Tevrat olduğunu, Katâde ise : Helâli, haramı ile Tevrat ve Allah’ın hak ile bâtılın arasını ayırdığı (hükümleri) dir, demiştir. İbn Zeyd bu­rada onlara yardımın (zaferin) kasdeü”ildiğini söyler. Buranın tefsirin­de toparlayıcı olan görüş şudur: Semavî kitablar hak ile bâtılın, hidâ­yetle sapıklığın, azgınlıkla doğru yolun, helâl ile haramın arasını ayı­ran, kalblerde bir nûr, bir hidâyet bir korku, Allah’a dönüş ve haşyet meydana getiren şeylere sahiptirler. Bunun içindir ki: «Mûsâ ile Hâ-rûn’a bir ışık, takva sahipleri için de bir zikir olan Furkân’ı verdik.» buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ o takva sahihlerini: «Onlar ki gör­medikleri halde Rablarından korkarlar.» şeklinde niteler. Şu âyetlerde de onların niteliklerinden bahsolunmaktadır : «Görmediği halde Rah-mân’dan korkan ve Allah’a yönelik bir kalb ile geJen kimselere aittir.» (Kaf, 33), «Muhakkak ki, Rablarından gıyaben korkanlar; işte onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.» (Mülk, 12). Ve kıyamet saatından korkup titrerler. Önünden ve ardından bâtılın gelemeyece­ği, Hakîm ve Hamîd olan Allah katından indirilme olan şu yüce Kur’-an’da bizim indirdiğimiz mübarek bir Zikir’dir. Yoksa son derece açık ve parlak olduğu halde siz onu inkâr mı ediyorsunuz?[17]

51 — Andolsun ki Biz, daha önce İbrahim’e de rüş-dünü vermiştik. Ve Biz, onu bilenlerdik.

52 — Hani o, babasına ve kavmine demişti ki: Şu ta­pınıp durduğunuz heykeller de nedir?

53 — Onlar da: Babalarımızı bunlara tapar bulduk, demişlerdi.

54 — O : Andolsun ki sizler de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içerisindesiniz demişti.

55 — Onlar: Sen, bize gerçeği mi getirdin, yoksa bi­zimle eğleniyor musun? dediler.

56 — O da dedi ki: Hayır, Rabbmız göklerin ve yerin Rabbıdır ki onları, O yaratmıştır. Ve ben buna şâhidlik edenlerdenim.

İbrâhîm Halîlullah

Allah Teâlâ, Halil’i İbrahim (a.s.) e küçüklüğünden itibaren doğ­ru yolu bulma kabiliyetini verdiğini, ona gerçeği ve kavmine karşı huçceti ilham buyurduğunu haber verir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «İşte bu, bizim huccetimizdir. Onu kavmine karşı İb­rahim’e verdik.» (En’âm, 83). Hz. İbrahim’i babasının, o henüz süt emen bir çocuk iken bir hayvan inine veya bir mağaraya koyduğu, gün­ler sonra onu çıkardığı, İbrahim’in yıldızlara ve yaratıklara bakıp on­lar üzerinde düşündüğü ve buna benzer müfessirlerin hikâye ettikleri birçok şeyin tamâmı İsrâiliyyâttandır. Bunlardan elimizdeki korunmuş, muhafaza olunmuş Kur’an’a ve gerçeğe uyan, sahîh olan haberlere mu­vafık düştüğünde kabul ederiz. Bunlardan herhangi birine muhalif ola­nı ise reddederiz. Ne muvafık ve ne de muhalif olmayanlara gelince; onları ne tasdik eder ne de yalanlarız. Bilakis olduğu halde terkederiz. Bu çeşitten olanların rivayetini Seleften çokları caiz görerek buna ruhsat vermişlerdir. Halbuki bunların bir çoğu faydasız şeylerdendir. Dinde fayda getirmeyecek hususlardandır. Şayet mükelleflere dinlerin­de herhangi bir fayda sağlamış olsaydı, herhalde bu mükemmel ve şü­mullü şeriat bunları beyân eder, açıklardı. Bu çeşit açıklamalarda bi­zim yolumuz, zaman kaybına sebep olacağı ve içlerine karıştırılmış ya­lanlarla dolu olduğu için bu tür İsrâilî haberlerin çoğundan yüz çevir­mektir. Zîrâ bu tür haberleri rivayet edenler onların sahihleri ile yan­lışlarım ayıracak durumda değildirler. Nitekim bu ümmetin itkân sa­hibi hafız imamları da bu yolu tutmuşlardır. Burada maksad, Allah Teâlâ’nm Hz. İbrahim’e bundan önce doğru yolu bulma kabiliyetini vermiş olmasıdır. «Ve Biz onu, (buna ehil ve lâyık olduğunu) bilenler­dik. Hani o, babasına ve kavmine demişti ki: Şu tapınıp durduğunuz heykeller de nedir?» Allah Teâlâ’nm Hz. İbrahim’e vermiş olduğu doğ­ru yolu bulma kabiliyeti, kavminin Allah dışında putlara ibâdetini kü­çüklüğünden itibaren inkâr etmesidir. O : «Şu tapınıp durduğunuz, (de? vâmlı olarak ibâdet ettiğiniz) heykeller de nedir?» demişti. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hasan İbn Muhammed es-Sabâhıın… Asbâğ İbn Nübâte’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : Hz. Ali satranç oynayan bir topluluğa uğrayıp şöyle dedi: Bu başına toplandığınız heykeller de ne­dir? Sizden birinin sönünceye kadar bir kor parçasına dokunması bun­lara dokunmasından kendisi için daha hayırlıdır.

«Onlar da : Babalarımızı bunlara tapar bulduk, demişlerdi.» On­ların bu işlerinde, sapıtmış babalarının yaptıklarından başka herhangi bir hüccetleri yoktu. Bu sebepledir ki Hz. İbrâhîm : «Andolsun ki siz­ler de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.» demiştir. Ya­ni yaptıklarım delil getirdiğimiz babalarımızla konuşmak sizinle ko­nuşmak gibidir. Onlar ve siz sapıklık üzeresiniz, doğru olmayan bir yol­dasınız. Hz. İbrâhîm onlan beyinsizlikle, babalarını da sapıklıkla nite­leyip ilâhlarını tahkir edince onlar : «Sen, bize gerçeği mi getirdin, yoksa bizimle eğleniyor musun?» Senin söylemiş olduğun şu sözü sen bir eğlence olarak mı yoksa gerçekten mi söylüyorsun? Biz bunu senden önce hiç işitmedik, dediler. O da dedi ki: «Hayır, Rabbmız göklerin ve yerin Raibbıdır ki onları, O yaratmıştır.» Sizin Rabbmız kendinden baş­ka ilâh olmayandır. Gökleri ve yeri, onların ihtiva ettiği yaratıkları yaratan, onları ilk olarak (yoktan) var eden, her şeyi yaratıcı olandır. «Ve ben buna şâhidlik edenlerdenim.» O’ndan başka ilâh, O’nun dışın­da Rab olmadığına ben şehâdet ederim.[18]

57 — Allah’a yemîn ederim ki siz arkanızı dönüp git­tikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım.

58 — Derken hepsini paramparça edip içlerinden bü­yüğünü, ona başvursunlar diye sağlam bıraktı.

59 — Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Doğrusu o, zâ­limlerden biridir, dediler.

60 — Dediler ki: Kendisine İbrahim denilen bir gen­cin bunları diline doladığını duymuştuk.

61 — Dediler ki: O halde bunların şâhidlik edebilme­leri için onu insanların gözleri önüne getirin.

62 — Ey îbrâhîm, tanrılarımıza bu işi sen mi yaptın? dediler.

63 — Dedi ki: Belki onu şu büyükleri yapmıştır. Ko-nuşabiliyorlarsa onlara sorun.

Hz. îbrâhîm Halîl kavminden bir kısmına işittirecek şekilde onla­rın putlarına bir tuzak hazırlayacağına, onlara eziyet verip onlar ar­kalarını dönüp bayram yapmaya gittiklerinde onları kıracağına yemin etti. Onların kasabaları dışına çıkıp kutladıkları bir bayramları var­mış. Süddî der ki: Bu bayram vakti yaklaştığında babası ona : Ey oğul­cuğum, keşke bizimle birlikte bayram yerine çıkmış olsaydın bizim di­nimiz senin de mutlaka hoşuna giderdi, demişti. Hz. îbrâhîm onlarla beraber çıktı. Yolun bir kısmında iken kendini yere atıp: Ben hasta­yım, dedi. O yere yıkılmış halde iken yanından geçmeye başladılar. On­lar : Sana ne oldu? diyor o da : Ben hastayım, diye cevab veriyordu. Onların hepsi geçip de zayıfları kaldığında : Allah’a yemîn ederim ki. putlarınıza bir tuzak kuracağım, dedi ve kavminin zayıfları bunu işit­tiler. Ebu İshâk’m Ebu’l-Ahvas’dan, onun da Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatmış : İbrahim’in kavmi bayram yapma­ya gittiklerinde ona uğrayıp : Ey İbrahim, bizimle birlikte çıkmıyor musun? diye sordular, o : Ben hastayım, dedi. Ertesi gün olduğunda ; Allah’a yemîn ederim ki, siz ayrıldıktan sonra putlarınıza bir tuzak ku­racağım, dedi ve içlerinden bazısı bunu işitti.

Derken hepsini kırıp paramparça etti, içlerinden sâdece onlar ka­tında putların en büyüğünü bıraktı. Allah Teâlâ bu durumu başka bir âyette şöyle haber veriyor : «Nihayet üzerlerine yürüyüp sağıyla vur­du.» (Sâffât, 93). «İçlerinden en büyüğünü, ona başvursunlar diye sağ­lam bıraktı.» Anlattıklarına göre Hz. İbrahim, putları kırmış olduğu keseri en büyük putlarının diğer putlan kıskanıp kendisiyle beraber bu küçük putlara tapınılmasını istemediği ve kıskandığı için onları kırdı­ğına inansınlar diye en büyüklerinin eline koymuştu.

Dönüp geldikleri ve Hz. İbrahim’in putlarına yapmış olduğunu on­ların ilâh olmadıklarına, onlara tapmanlann akıllarının ne kadar za­yıf olduğuna delâlet eden hakareti müşâhade ettikleri zaman : «Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Doğrusu o, (yaptığı bu işte) zâlimlerden bi­ridir, dediler.» Mz. İbrahim’in onların putlarına tuzak kuracağına dâir yeminini işiten kimseler dediler ki: «Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını duymuştuk.» İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Avf’ın… İbn Abbâs’tan rivayetinde O : Allah an­cak peygamberleri genç olarak göndermiş, her bir âlime ilim ancak genç iken verilmiştir, demiş ve: «Dediler ki: Kendisine İbrahim deni­len bir gencin onları diline doladığını duymuştuk.» âyetini okumuş.

«Dediler ki: O halde bunların şâhidlik edebilmeleri için (onu bütün insanların hazır bulunacağı büyük bir toplantıda) onu insanların göz­leri önüne getirin.» Zâten Hz. İbrahim’in en büyük maksadı ve gayesi; kendilerinden hiç bir zararı def edemeyen, kendileri için hiç bir yardıma güçleri yetmeyen bu putlara tapınmada onların akıllarının azlığı ile bilgisizliklerinin derecesinin böyle büyük bir toplantıda meydana çıkması idi ki, bu durumda olan putlardan nasıl olur da herhangi bir zararı defetmeleri veya yardım etmeleri istenebilir?

«Ey İbrahim, tanrılarımıza bu işi sen mi yaptın? dediler.» Kırma­yarak bırakmış olduğu putu kasdederek «Dedi ki: Belki onu şu büyük­leri yapmıştır. Konuşa biliyorlarsa onlara sorun.» Hz. İbrahim bu dav­ranışı ile onların, kendiliklerinden putların konuşamayacaklarını iti­raf etmelerini istemiştir. Zîrâ böyle bir şey elbette cansız olan o put­tan sâdır olacak değildir. Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde Hişâm İbn Hassan kanalıyla… E bu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre Al­lah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Hz. İbrahim (a.s.) şu üç durum öışmda yalan söylememiştir. Bunlardan ikisi Allah’ın zâtı hakkındadır. Bunlar : «Belki onu şu büyükleri yapmıştır.» sözü ile «Ben hastayım.» sözüdür. İbrahim yanında Sârre olduğu halde zâlimlerden birinin ül­kesinde yürürken bir yerde konakladı. O zâlime birisi gelip : Senin ara­zînde bir adam konakladı ki yanında insanların en güzeli olan bir ka­dın var, dedi. O zâlim Hz. İbrahim’e birisini gönderip çağırttı. İbrahim zâlimin yanına geldi. O : Bu kadın senin neyin olur? diye sordu da : O, kız kardeşimdir, dedi. O zâlim : Git, onu bana getir, dedi. İbrahim Sârre’ye gidip : Muhakkak şu zâlim bana seni sordu. Ona senin kız kardeşim olduğunu söyledim. Onun yanında beni yalancı çıkarma. Mu­hakkak sen Allah’ın kitabında benim kız kardeşimsin. Yeryüzünde be­nim ve senin dışında hiç bir müslüman yok, dedi. İbrahim onu götür­dü, sonra kalkıp namaza durdu. O zâlim Sârre’nin yanma girdiğinde onu gördü ve ona doğru ilerleyip tuttu. Sârre’yi tutar tutmaz onu şid­detli bir sar’a yakalayıverdi de : Benim için Allah’a duâ et. Sana hiç bir zarar vermem, dedi. Sârre onun için duâ etti ve bu durum ondan giderildi. Yine ona doğru ilerleyip tuttu, bir önceki gibi veya daha şid­detli bir sar’aya yakalandı. Bunu üçüncü kere yaptı ve yine sar’aya tu­tuldu. İlk iki seferdeki sözlerini tekrarlayıp: Benim için Allah’a duâ et, sana hiç bir zarar vermem, dedi. Sârre onun için duâ etti ve bu du­rumdan kurtuldu. Sonra en yakın kapıcıyı çağırıp : Şüphesiz sen ba­na bir insan değil, bir şeytân getirmişsin. Onu çıkar ve Hâcer’e ver, dedi. Çıkarılıp Hâcer’e verildi. Dönüp geldiğinde İbrahim onun gelişi­ni hissedince namazından ayrıldı ve : Durumun nedir, neler oldu? di­ye sordu da, şöyle cevabladı: Allah Teâlâ kâfir ve günahkârın tuzağı­nı engelledi ve beni Hâcer’in hizmetine verdi, dedi. Muhammed İbn Şîrîn der ki: Ebu Hüreyre bu hadîsi rivayet ettiği zaman : Ey gök so­yunun oğullan (ey araplar) işte o, sizin annenizdir, dermiş.[19]

64 — Bunun üzerine kendilerine dönüp dediler ki: Hiç şüphesiz, zâlimler, sizsiniz siz.

65 — Sonra eski kafalarına döndürüldüler: Bunların konuşamayacağını andolsun ki, sen de bilirsin, dediler.

66 — Dedi ki: O halde Allah’ı bırakıp ta size hiç bir fayda veya zarar veremeyecek şeylere ne diye taparsınız?

67 — Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarını­za. Daha akıllanmayacak mısınız?

Allah Teâlâ Hz. İbrahim’in, kavmine yukarıda haber verilen söz­lerini söylediği zamanda onların durumlarım anlatıp şöyle buyurur : Bunun üzerine onlar tanrılarını korumadıklarından ötürü kendi ken­dilerini ayıplayarak dediler ki: «Hiç şüphesiz zâlimler, sizsiniz siz.» Tanrılarınızı yanlarında bir koruyucu olmaksızın ihmâl edip terket-menizde haksızsınız. «Sonra (başlarını yere eğip) eski kafalarına dön­dürüldüler ve : Bunların konuşamayacağını andolsun ki sen- de bilir­sin, dediler.» Katade der ki: Kavim kötü bir hayrete yakalanıp dehşet­le : «Bunların konuşamayacağını andolsun ki sen de bilirsin, demiş­lerdir.» Süddî der ki: Sonra fitne içindeki eski kafalarına döndürüldü­ler. İbn Zeyd ise : Sonra eski görüşlerine döndürüldüler, der. Anlam itibarıyla Katâde’nin sözü daha kuvvetlidir. Zîrâ onlar bu yaptıkları­nı, ancak bir hayret ve bir aciz ifâdesi olarak yapmışlardır. Bu sebep­ledir ki Hz. İbrahim’e : «Bunların konuşamayacağını andolsun ki, sen de bilirsin.» O halde onların konuşamayacağını bile bile niçin bize : «Konuşabiliyorlarsa onlara sorun.» dersin? demişlerdir. îşte onlar bu­nu itiraf ettiklerinde Hz. İbrahim kendilerine : Madem ki onlar konu­şamıyor, hiç bir zarar ve fayda vermiyorlar, «O halde Allah’ı bırakıp ta size hiç bir fayda veya zarar veremeyecek şeylere ne diye taparsı­nız? Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Daha akıllan­mayacak mısınız?)) Ancak bir bilgisize, bir zâlim ve günahkâra yara­şan içinde bulunduğunuz şu sapıklık ve ağır küfür hakkında hiç düşünraez misiniz? demiş, onların aleyhine delil getirmiş ve bu delille onları susturmuştur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «İşte bu, bizim huccetimizdir. Onu kavmine karşı İbrahim’e verdik.» (En’âm, 83) bu­yurmuştur.[20]

68 — Onlar : Bir şey yapacaksanız şunu yakın da tan­rılarınıza yardım edin, dediler.

69 — Biz de : Ey ateş; ibrahim’e karşı serin ve selâmet ol, dedik.

70 — Ona düzen kurmak istediler. Ama Biz, onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.

Selâmet Yurdu Olan Ateş

Onların delilleri hükümsüz kalıp güçsüzlükleri ortaya çıkınca, hak ortaya çıkıp bâtıl defedilip reddedilince krallarının makamından is­tifâde ile onu kullanmaya döndüler ve : «Bir şey yapacaksanız şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin.» dediler. Çokça odun topladılar. Süddî’nin söylediğine göre, onlardan bir kadın hastalansa iyileştiği takdirde İbrahim’in yakılması için odun taşımayı adarmış. Sonra odun­ları çukur bir yerde topladılar, tutuşturdular. Öyle bir şerare ve o de­rece yüksek alevleri varmış ki benzeri bir ateş asla yakılmamış. Kürd asıllı İran çöl araplarından birisinin işareti, yol göstermesi ile Hz. îb-râhîm’i mancınığın kefesine koymuşlar. Şuayb el-Cübbâî bu adamın is­minin Heyzen olduğunu söyler. Allah Teâlâ onu yerin dibine batırmış, kıyamet gününe kadar da batmakta devam edecekmiş. Hz. İbrahim’i ateşe attıkları zaman o : Allah bana yeter, O ne güzel Vekîl’dir, demiş. Buhârî’nin îbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Hz. İbrâ-hîm ateşe atıldığında : Allah bana yeter, o ne güzel Vekîl’dir, demiş­tir. Bu sözü Hz. Muhammed de «Düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar, onlardan korkun.» (Âl-i İmrân, 173) dediklerinde söylemiş­tir. Hafız Ebu Ya’lâ der ki: Bize Ebu Hişâm’ın… Ebu Hüreyre’den ri­vayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : İbrahim (a.s.) ate­şe atıldığında : Allah’ım, şüphesiz Sen gökte teksin, ben de yeryüzün­de tekim, Sana ibâdet ediyorum, dedi. Yine rivayet edildiğine göre Hz. îbrâhîm’i bağlamaya başladıklarında şöyle demiş : Senden başka ilâh yok, Seni teşbih ederim, hamd Sanadır, hükümranlık Senindir, Senin hiç bir ortağın yok. Şuayb el-Cübbâî’nin belirttiğine göre; o zamanda Hz. İbrahim onaltı yaşında imiş. En doğrusunu Allah bilir. Seleften bi­risinin anlattığına göre Cibril havada olduğu halde ona görünmüş ve : Bir ihtiyâcın var mı? diye sormuş. Hz. İbrahim : Sana olan ihtiyâcımı soruyorsan yok, ama Allah’a’ olan ihtiyâcımı soruyorsan evet O’na ih­tiyâcım var, demiş.

Saîd İbn Cübeyr der ki: —Aynı açıklama îbn Abbâs’tan da riva­yet edilir— Hz. İbrahim ateşe atıldığı zaman yağmurla müvekkel olan melek : Ne zaman yağmur yağdırmam e’mredilecek de yağmuru salı­vereceğim? demeye başlamış. Allah’ın emri meleğin emrinden daha sür’atli olmuştur. Allah Teâlâ : «Ey ateş; İbrahim’e karşı serin ve se­lâmet ol.» buyurmuştur. Yeryüzünde hiç bir ateş kalmamış, sönmüş­tür. Kâ’b el-Ahbâr der ki: O gün hiç kimse ateşten istifâde edememiş, ateş bağları dışında Hz. İbrahim’in hiç bir yerini yakmamıştır, A’meş kanalıyla… Hz. Ali İbn Ebu Tâlib’den rivayetle Sevrî şöyle diyor : «Biz de : Ey ateş; İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol, dedik.» Ateş Hz. İb-râhîm’e o kadar soğudu ki neredeyse öldürecekti. Sonunda : «İbrahim’e karşı selâmet ol.» denildi de, ona zarar vermedi. İbn Abbâs ve Ebu Âli­ye şöyle diyorlar: Şayet Allah Teâlâ (ateşe) : «İbrahim’e karşı selâmet ol.» dememiş olsaydı, ateşin soğukluğu İbrahim’e eziyyet verirdi.

Cüveybir’in Dahhâk’dan rivayetinde o, «Ey ateş; İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Hz. İbrâhîm için kuru odundan bir duvar ördüler. (îbrâhîm’i onun içine attıktan son­ra) her taraftan ateşlediler. Ateşten İbrahim’e hiç bir şey erişmemiş olarak (orada) sabahladı. Nihayet Allah Teâlâ ateşi söndürdü. Cibril’in orada Hz. îbrâhîm ile beraber olduğu, yüzünün terini sildiği ve İbra­him’e bunun dışında ateşten hiç bir zarar erişmediği anlatılır. Süddî ise, orada îbrâhîm ile beraber gölge ile müvekkel meleğin, olduğunu söyler.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Minhâl İbn Amr’-dan rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Bana haber verildiğine göre Hz. İbrâhîm ateşe atıldı. Orada ya elli, veya kırk gün kaldı. O, şöyle de­mişti : Orada olduğum kadar hoş bir şekilde yaşadığım gün ve gecele­rim olmamıştır. Bütün yaşantı ve hayatımın orada olduğum zaman­daki yaşantım gibi olmasını isterdim. Ebu Zür’a İbn Amr îbn Cerîr’in Ebu Hüreyre’den rivayetinde o, şöyle demiştir : Hz. İbrahim’in babası, İbrâhîm ateşte iken onun yanından tabağı kaldırdığı zaman alnının terlediğini görmüş ve işte o zaman: Ey İbrâhîm, senin Rabbin ne güzel Rabdır, demiş. İşte İbrahim’in babasının söylediklerinin en güzeli budur.

Katâde şöyle diyor : Kertenkele dışında o gün gelen her bir hay­van Hz. İbrahim’in ateşini söndürmüştür. Zührî der ki: Hz. Peygam­ber (s.a.) onun (kelerin) öldürülmesini emretti ve onu «Füveysık» olarak isimlendirdi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize İbn Vehb’in kardeşi oğlu Ebu Abdullah’ın… Fâkih İbn Muğîre eî-Mahzûmî’nin bir cariye­sinden rivayetinde o, şöyle anlatmış : Hz. Âişe’nin yanma girdim ve evinde bir mızrak gördüm. Ey mü’minlerin annesi, bu mızrakla ne ya­parsınız? diye sordum. Dedi ki: Bununla şu kelerleri öldürürüz. Şüp­hesiz Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : İbrahim ateşe atıldığı zaman keler dışında yeryüzünde ateşi söndürmeyen hiç bir hayvan kal­mamıştır. O ise Hz. İbrâhîm üzerine (ateşe) üfürdü. Allah Rasûlü (s.a.) bize onun öldürülmesini emretti.

«Ona düzen kurmak istediler. Ama Biz, onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.» Alçaltılmış, mağlûblar kıldık. Zîrâ onlar, Allah’ın peygamberine tuzak kurmak istediler. Allah Teâlâ da onların düzen­lerini başlarına geçirdi, peygamberini ateşten kurtardı ve işte orada mağlûbiyete uğradılar. Atıyye el-Avfî der ki: Hz. İbrâhîm ateşe atıl­dığında kralları ona bakmak üzere geldi. Ateşten bir şerare kopup baş­parmağına düştü ve onu bir yün parçası gibi yaktı.[21]

73 — Onları emrimizle insanlara doğru yolu göste­ren imamlar kıldık. Ve onlara hayırlar yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar Bize kulluk eden kimselerdi.

74 — Lût’a da hüküm ve ilim verdik, onu çirkin işler yapan o memleketten kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir kavim idiler.

75 — Ve onu rahmetimize kattık. Doğrusu o, sâlih kimselerdendi.

Lût ve Kavmi

Allah Teâlâ yine Hz. İbrahim’den haber veriyor ki Allah Teâlâ onu kavminin ateşinden ve onların aralarından kurtarmış; Şam ülke­sine, oranın kudsal kılınmış yerlerine hicret ederek çıkmıştır. Nitekim Rebî’ İbn Enes’in Ebu Âliye’den, onun da Übeyy İbn Kâ’b’dan «Âlem­ler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.» âyeti hakkında rivayetine göre o şöyle demiştir : Burası Şam’dır. Hiç bir tatlı su yok­tur ki kaya altından çıkmasın. Ebu Âliye de böyle söylemiştir. Katâde ise şöyle diyor : Onlar Irak ülkesinde idiler. Şam’a doğru çıkıp kurtul­dular. Şam için; Hicret yurdunun direği, denilir. Yeryüzünden eksil­tilen her şey Şam’a ilâve edilir. Şam’dan eksiltilen ise Filistin’e ekle­nir. (Orası hakkında) Mahşer ve kabirlerden çıkarılma yeridir. Mer­yem Oğlu îsâ (a.s.) oraya inecektir ve Mesîh Deccâl orada helak ola­caktır, denilirdi. Kâ’b el-Ahbâr ise, «Âlemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.» âyetinde Harran’ın kasdedildiğini söyler. Süd-dî der ki: İbrahim ve Lût Şam’a doğru gittiler. İbrahim Sârre’ye rast­ladı. Sârre, Harran kralının kızıdır. Kavminin dinine karşı çıkmıştı. Hz. İbrahim onunla, üzerine başka bir kadınla evlenmeme şartıyla ev­lenmiştir. Süddî’nin bu sözünü İbn Cerîr rivayet eder ki garîbdir. Meş­hur olan ise; Sârre’nin, Hz. İbrahim’in amcası kızı olduğudur. Ülke­sinden hicret ederken onu da çıkartmıştır. İbn Abbâs’tan rivayetle Av-fî der ki: (Allah Teâlâ onlan) Mekke’ye doğru çıkarın, kurtarmıştır. Allah Teâlâ’nın : «Muhakkak ki; insanlar için konulmuş ilk ev, çok mübarek olarak kurulan ve âlemler için hidâyet olan Mekkedekidir.» (Âl-i İmrân, 96) kavlini işitmez misin?

«Ona İshâk’ı, üstelik bir de Ya’kûb’u ihsan ettik.» âyetindeki ( «ÜÇ ) kelimesi, Atâ ve Mücâhid’e göre; atıyye, ihsan anlamında­dır. İbn Abbâs, Katâde ve Hakem İbn Uyeyne bu kelimenin «oğulun oğlu» anlamında olduğunu söylerler. Bununla da Ya’kûb’un, İshâk’ın oğlu olduğunu kasdederler. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Biz de ona İshâk’ı, İshâk’ın ardından Ya’kûb’u müjdeledik.» (Hûd, 71) buyurmuştur. Abdurrahmân İbn Zeyd İbtı Eşlem der ki: Hz. İbrahim bir çocuk isteyip : «Rabbım, bana sâlihlerden olacak bir çocuk ver.» (Sâffât, 100) demiş, Allah Teâlâ da ona İshâk’ı verip Ya’kûb’u da bir ihsan, bir atıyye olarak fazladan vermiştir.

«Ve her birini sâlih kimseler, (hayır ve salâh ehli) kıldık. Onları emrimizle insanlara doğru yolu gösteren (Allah’ın izni ile insanları Al­lah’a çağıran ve kendilerine uyulan) imamlar kıldık. Ve onlara hayır­lar yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar Bize kulluk eden (insanlara emrettiklerimi bizzat kendileri yapan) kimse­lerdi.» Burada namaz kılma ve zekât vermenin iyi şeyler yapmaya .at­fedilmesi, daha özel olanın daha genel olana atfedilmesi kabîlinden-dir. Daha sonra Allah Teâlâ Lût’u zikreder. Bu Lût; Lût İbn Haran İbn Âzer’dir. Hz. İbrahim’e îmân etmiş, tâbi olmuş ve onunla birlikte hicret etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Bunun üzeri­ne Lût ona inandı ve : Doğrusu ben, Rabbıma hicret edeceğim, dedi.» (Ankebût, 26) buyurur. Allah Teâlâ ona da hüküm ve ilim vermiş, ona vahyetmiş, Sedom ile havalisindeki kasabalara peygamber olarak göndermiştir. Ona muhalefet etmişler, yalanlamışlar ve Allah Teâlâ da Kitâb-ı Azîz’inde başka bir yerde haberlerini anlattığı üzere onları toptan helak buyurmuştur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ burada: «Çir­kin işler yapan o memleketten kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çık­mış kötü bir kavim idiler. Ve onu rahmetimize kattık. Doğrusu o, sâ­lih kimselerdendi.» buyurmuştur.[22]

76 — Nün da, hani daha önceleri Bize niyaz etmişti. Onun duasını kabul edip kendisini ve ailesini büyük sı­kıntıdan kurtardık.

77 — Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yar­dım ettik. Doğrusu onlar, kötü bir kavim idiler. Biz de hep­sini birden suda boğduk.

Nûh ve Kavmi

Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Nûh (a.s.), kavminin kendisini yalan­laması üzerine onlara beddua ettiğinde onun duasına icabet buyurdu­ğunu haber veriyor. «O da Rabbına yalvarmış; ben yenildim, bana yardım et, demişti.» {Kamer, 10), “Nûh dedi ki: Rabbım, kâfirlerden yeryüzünde yurt tutan hiç bir kimse bırakma. Çünkü Sen onları bıra­kırsan kullarını yoldan çıkarırlar. Kötüden ve öz kâfirden başka da evlâd doğurmazlar.» {Nûh, 26-27). Bunun içindir ki burada da şöyle buyuruyor : «Nûh da, hani daha önceleri Bize niyaz etmişti. Onun du­asını kabul edip kendisini ve (ona îmân etmiş olan) ailesini büyük sı­kıntıdan kurtardık.» Başka bir âyette ise şöyle buyrulur: «Nihayet buyruğumuz gelip sular kaynamaya başlayınca : Her cinsten birer çif­ti ve hakkında hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye al, dedik. Zaten onunla beraber pek az kimse inanmıştı.» (Hûd, 40). «Büyük sıkıntıdan; şiddetten, yalanlamadan ve eziyyetten kurtardık.» Nûh, kavmini dokuz yüz elli sene Allah’a davet ederek aralarında kalmış, onlardan ancak çok azı kendisine îmân et­mişti. Ona eziyet ve kötülük ediyorlar, nesil be nesil birbirlerine ona muhalefet etmeyi vasiyet ediyorlardı. «Âyetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım ettik. {Kavminden onu kurtardık.) Doğrusu onlar, kötü bir kavim idiler. Biz de hepsini birden suda boğduk.» Allah Teâlâ onların bütününü helak buyurmuş, peygamberleri kendilerine beddua ettiği içindir ki onlardan hiç birini yeryüzünde bırakmamıştır.[23]

78 — Dâvûd ve Süleyman da, hani, kavmin koyunla­rının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken Biz onların hükmüne şâhidlerdik.

79 — Biz bu hükmü hemen Süleyman’a belletmiştik. Her birine hüküm ve ilim verdik. Dâvûd ile birlikte teşbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bun­ları yapanlar Bizdik.

80 — Biz, ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma san’atını öğrettik. Artık şükreder inisiniz?

81 — Süleyman’a da şiddetli esen rüzgârı müsahhar kıldık. Rüzgâr onun emriyle mübarek kıldığımız yere doğ­ru eserdi. Ve Biz her şeyi bilenleriz.

82 — Denize dalacak ve bundan başka işler görecek şeytânları da onun emrine verdik. Onları gözetenler de Bizdik.

Dâvûd ve Süleyman

Mürre kanalıyla İbn Mes’ûd’dan rivayetle Ebu îshâk otlatılan bu ekinin, salkımları oluşmuş bir bağ olduğunu söyler. Şüreyh de böyle

söylemiştir. İbn Abbâs, âyette geçen ( otii)t ) kelimesinin otlatma an­lamında olduğunu söylerken; Şüreyh, Zührî ve Katâde gece otlatma anlamında olduğunu söylemişlerdir. Katâde gündüz otlatmaya ise arap

dilinde denildiğini belirtir. İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Kü-reyb Hârûn İbn İdrîs el-Asâmm’ın… İbn Mes’ûd’dan rivayetlerine gö­re; o, «Dâvûd ve Süleyman da, hani, kavmin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken…» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Bu, salkımları oluşmuş bir bağ idi ve koyunlar onları bozmuş­tu. Dâvûd, koyunların bağ sahibine âit olduğuna hükmetti. Süleyman ise şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi hüküm bundan başkadır. Hz. Dâvûd : Hüküm nasıldır? diye sordu da, şöyle cevabladı: Bağı koyun sahibine verirsin, eski haline dönünceye kadar ona bakar. Koyunları da bağ sahibine verirsin. Onlardan istifâde eder. Nihayet bağ eski hâ­line döndüğü zaman bağı sahibine, koyunları da sahibine verirsin. İş­te AUah Teâlâ’nın: «Biz bu hükmü hemen Süleyman’a belletmigtik.» âyeti budur. Avfî de aynı açıklamayı İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir. Hammâd İbn Seleme’nin Ali İbn Zeyd kanalıyla… İbn Abbâs’t’an riva­yetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Dâvûd, koyunların ekin sahibine ait olmasına hükmetmişti. Çobanlar yanlarında köpekleri ile çıktıklarında Süleyman onlara: Aranızda nasıl hüküm verdi? diye sordu, onlar Hz. Davud’un hükmünü haber verdiler. Şayet işinizi ben üstlenmiş olsay­dım bundan başka bir hüküm verirdim, dedi. Bu, Hz. Davud’a haber verildi de Hz. Süleyman’ı çağırdı ve : Aralarında nasıl hükmedersin? diye sordu. Koyunları ekin sahiplerine veririm, koyunların yavruları, sütleri, yağları ve faydaları onların olur. Koyunların sahipleri de ekin sahiplerinin zirâat yaptıkları gibi onlar için ekin ekerler. Ekin eski ha­line ulaştığı zaman ekin sahipleri ekini alır, koyunlar da sahiplerine geri verilir, dedi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam’ın… Mesrûk’dan rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Koyunların içinde otlamış olduğu ekin bağ idi. Koyunlar orada otlamış ve üzüm salkımı bırakmayıp yemişler­di. Onlar (bağın sahipleri) Hz. Davud’a gelmişler ve koyunların sa­hipliğini onlara vermişti. Hz. Süleyman şöyle dedi: Hayır, aksine ko­yunlar alınır ve bağ sahiplerine verilir. Koyunların sütleri ve fayda­lan onlara âit olur. Koyunların sahiplerine de bağ verilir, onu ıslâh eder ve i’mâr ederler. Tâ ki koyunların otladığı gecedeki haline gelin­ceye kadar. Sonra koyun sahiplerine koyunları bağ sahiplerine de bağ­ları verilir. Şüreyh, Mürre, Mücâhid, Katâde, İbn Zeyd ve bir çokları da böyle söylemiştir.

İbn Cerîr’in İbn Ebu Ziyâd kanalıyla… Âmir’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : Şüreyh’e iki kişi geldi. Birisi: Şu adamın koyunu be­nim bir ipimi kopardı, dedi. Şüreyh: Gündüz mü yoksa gece mi? Eğer gündüz olmuşsa koyun sahibi suçsuzdur. Şayet gece olmuşsa tazmin edecektir, dedi, sonra: «Dâvûd ve Süleyman da, hani, kavmin koyun­larının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken…» âyetini okudu. Ştireyh’in bu söylediği İmâm Ahmed, Ebu Dâvûd ve İbn Mâ-ce’nin Leys îbn Sa’d kanalıyla… Haram İbn Muhayyısa’dan rivayet etmiş olduğu şu hadîse benzemektedir: Berâ îbn Âzib’in devesi bir bahçeye girmiş vff orayı talan etmişti. Allah Rasûlü (s.a.),” bahçe sa­hiplerinin onu gündüzün korumalarına hükmetti. Yayılan hayvanla­rın geceleyin talan ettikleri şey ise sahipleri tarafından tazmin edilir hükmünü verdi. Bu hadîs illetli bulunmuştur. Biz bu hadîs hakkında el-Ahkâm adlı eserde genişçe bilgi verdik. Tevfîk Allah’tandır.

Allah Teâlâ : «Biz bu hükmü hemen Süleyman’a belletmiştik. Her birine hüküm ve ilim verdik.» buyurur ki, İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Humeyd’den rivayetine göre; İyâs İbn Muâviye’ye kadı­lık teklif edildiği zaman Hasan’a gelmiş ve ağlamıştı. Hasan: Seni ağ­latan nedir? diye sordu. O, şöyle dedi: Ey Ebu Saîd, bana ulaştığına göre kadılar şöyle imişler: Birisi İctihâd eder ve hatâ ederse o ateş­tedir. Birisini arzuları (haktan) meylettirirse o da cehennemdedir. Birisi ictihâd eder ve içtihadında doğruyu bulursa; o cennettedir. Hasan el-Basrî ona şöyle dedi: Allah Teâlâ’nm Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman ve peygamberlerin haberlerinden anlatmış olduklanndaki hüküm, bu in­sanların sözlerini geri çevirip reddecektir. Allah Teâlâ: «Dâvûd ve Sü­leyman da, hani, kavmin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hü­küm veriyorlarken Biz onların hükmüne şâhidlerdik.» buyurmuş; Hz. Süleyman’ı överken Hz. Davud’u da kötülemiştir. Sonra Hasan şöyle ilâve etti: Muhakkak Allah Teâlâ, kadılardan şu üç konuda ahid al­mıştır : Hükümlerini az bir pahaya satmayacaklar, hükümleri konu­sunda arzularına uymayacaklar ve bu konuda hiç kimseden korkma­yacaklar. Daha sonra Hasan : «Ey Dâvûd, seni gerçekten yeryüzüne halîfe kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet. Heveslere uy­ma…» (Sâd, 26), «İnsanlardan korkmayın da Ben’den korkun. Ve âyetlerimi az bir değerle değiştirmeyin.» (Mâide, 44) âyetlerini oku­du. Ben de derim ki: Şüphesiz peygamberlerin tamâmı ma’sûmdur-lar ve Allah tarafından te’yîd edilip desteklenmişlerdir. Selef ve Ha­lef âlimlerinin muhakkıkları arasında bu konuda ihtilâf yoktur. Pey­gamberlerin dışındaki (hâkim) lere gelince; Buhârî’nin Sahîh’inde Amr İbn Âs’tan rivayetle sabit olduğuna göre Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurmuştur: Hâkim, ictihâd ettiğinde doğruya ulaşırsa onun için iki ecir vardır. İctihâd edip hatâ ettiğinde ise onun için bir ecir var­dır. Bu hadîs İyâs’ın;1 Kadı ictihâd edip te hatâ ettiğinde ateştedir, şek­lindeki vehmini açıkça reddetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sü-nen’lerde rivayet edilen bir hadîste şöyle buyrulur: Kadılar üçtür: Bunlardan birisi cennette, ikisi ise cehennemdedir: Bir kişi ki gerçe­ği bilir ve onunla hükmederse, işte o cennettedir. Kişi insanlar arasın­da bilgisizce hüküm verirse o ateştedir. Yine birisi gerçeği bilir ve bu­nun tersine hükmederse işte bu da cehennemdedir. İmâm Ahmed’in Müsned’inde rivayet etmiş olduğu şu kıssa, kur’an’da anılan bu kıssa­ya yakındır: İmâm Ahmed’in Ali îbn Hafs kanalıyla… Ebu Hüreyre’-den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: İki kadının yanlarında iki oğullan varken kurt gelip iki oğuldan birini alıp gitmiş­ti. İki kadın Hz. Davud’un hakemliğine baş vurdular da, kalan çocu­ğun büyüğe ait olduğuna hükmetti. İkisi Hz. Davud’un yanından çık­tıklarında Süleyman ikisini çağırdı ve: Bir bıçak getirin, çocuğu ikisi arasında pay edeyim (çocuğu ikiye böleyim) dedi. Kadınlardan küçük olanı: Allah sana rahmet eylesin bu onun oğludur, onu kesme, dedi de çocuğun küçük olan kadına ait olduğuna hükmetti. Buhârî ve Müs­lim, hadîsi Sahihlerinde tahrîc etmişler ve Neseî Kitâb el-Kazâ’da «Hâ­kim gerçeği öğrenmek üzere vereceği hükmün tersine bir hüküm ve­receğini hissettirir babı» diye müstakil bir bâb ayırmıştır. Yukardakine benzer şekilde Hafız Ebu’l-Kasım tbn Asâkir «Tarih» inin Hz. Sü­leyman’ın terceme-i halinde Hasan tbn Süfyân kanalıyla… tbn Abbas’-tan rivayetle uzunca bir kıssa nakleder ki, özeti şudur: tsrâiloğulları zamanında güzel bir kadın varmış. Onlann ileri gelenlerinden dördü onu kendilerine ram etmek istemişler, kadın onların hepsini reddetmiş. Bunlar kadın aleyhinde bir araya gelmişler ve Hz. Davud’un huzurun­da, kadının köpeği ile cinsel İlişki kurduğuna ve köpeğini buna alıştır­dığına şehadet etmişler. Hz. Dâvûd da kadının taşlanarak öldürülme­sini emretmiş. O günün akşamı olduğunda Hz. Süleyman oturmuş, Hz. Davud’un etrafında toplandıkları gibi gençler onun çevresinde toplan­mışlar aralarında hâkim olarak kalkmış, onlardan dördüne Hz. Da­vud’un yanında şahadet eden dört kişinin elbisesini, bir diğerine de kadının elbisesini giydirmiş. Bu dört kişi diğeri aleyhinde olmak üze­re onun köpeği ile cinsî ilişki kurduğuna şehâdet etmişler. Hz. Süley­man : Şunların aralarını ayarın, demiş, sonra birincilerine: Köpeğin rengi ne idi? diye sormuş. O; siyah demiş, onu serbest “bırakmış, diğe­rini çağırıp köpeğin rengini sormuş. O; kırmızıdır, demiş. Bir diğeri boz renkli olduğunu, dördüncüleri de beyaz olduğunu söylemiş. Hz. Sü­leyman dördünün de öldürülmesini emretmiş. Bu Hz. Davud’a nakle­dilince, derhâl o dört kişiyi çağırmış, her birine ayrı ayrı olarak o kö­peğin rengini sormuş, köpeğin renginde ihtilâf etmişler. Bunun üze­rine Hz. Dâvûd, onlann öldürülmelerini emretmiş.

Allah Teâlâ: «Dâvûd ile birlikte tesbîh etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları yapanlar Bizdik.» buyurur ki; bu, kitabı olan Zebur’u okumasında sesinin hoşluğundandır. Zebur’u te­rennüm ettiği zaman kuşlar havada durup ona cevab verir; dağlar da teşbihle, aks-İ sadâ İle ona cevab verirlermiş. Hz. Peygamber (s.a.), Ebu Mûsâ el-Eş’arî geceleyin Kur’an okurken ona uğradığı zaman —ki önün çok hoş bir sesi vardı— durur ve onun okumasını dinleyip : Mu­hakkak ki şuna Dâvûd ailesinin seslerinden verilmiş, buyurmuş, Ebu Mûsâ da : Ey Allah’ın elçisi, şayet senin dinlediğini bilmiş olsaydım; onu senin için güzelleştirir, süslerdim, demiş. Ebu Osman en-Nehdî der ki: Ebu Mûsâ (r.a.) nın sesi gibi ne bir tef, ne bir ud ve ne de bir düdük sesi işitmedim. Bununla birlikte şöyle ilâve edermiş: Şüphesiz ona Dâvûd ailesinin seslerinden bir ses verilmiştir.

«Biz, ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma san’atını öğret­tik.» Katâde der ki: Hz. Dâvûd’dan önce zırhlar yassı, dümdüz imiş. Zırhı halkalar halinde örenlerin ilki odur. Nitekim Allah Teâlâ: «Ve ona demiri yumuşak kıldık. Geniş zırhlar yap ve dokumasını sağlam tut, diye.» (Sebe\ 10-11) buyurur. Halkayı çivi tutmaz halde genişlet­mez, çiviyi de halkayı yaracak kadar sert yapmazmış. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Biz ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma san’atını Öğrettik. Artık (Allah’ın size olan nimetlerine) şükreder mi­siniz?» Zîrâ O, kulu Davud’a zırh yapma san’atını İlham buyurmuş ve bunu sizin için ona öğretmiştir, buyurur.

«Süleyman’a da şiddetli esen rüzgârı müsahhar kıldık. Rüzgâr onun emriyle mübarek kıldığımız yere (Şam ülkesine) doğru eserdi. Ve Biz her şeyi bilenleriz.» Hz. Süleyman’ın ahşaptan bir halısı vardı. Ülke işlerinden ihtiyâç duyulan her şey; atlar, develer, çadırlar ve as­kerler onun üzerine konulur, sonra rüzgâra onu taşımasını emrederdi de, rüzgâr o halının altına girer, yüklenir, yükseltir ve onu götürürdü. Kuşlar oriu gölgeleyip arzuladığı yere kadar sıcaktan korurdu. Onun arzu ettiği yere indirir, âletleri ve odunları (keresteleri) konurdu. Al­lah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Bunun üzerine Biz de rüzgârı emrine verdik. Emri ile istediği yere kolayca giderdi.» (Sâd, 36), «Gündüz estiğinde gidişi bir aylık mesafedir. Akşamleyin de geli­şi bir aylık mesafedir.» (Sebe’, 12).

îbn Ebu Hâtim’in Süfyân İbn Uyeyne’den, onun Ebu Sinan’dan, onun da Saîd îbn Cübeyr’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : Hz. Sü­leyman için altı yüz bin kürsü konulur, onu ta’kîb eden kürsülere ih­sanların mü’minleri, onların arkalarına da cinlerin mü’minleri oturur. Kuşlara emreder de onlan gölgeler. Rüzgâra emreder de onu taşırdı. Abdullah îbn TJbeyd îbn Umeyr der ki: Hz. Süleyman rüzgâra emre­der ve rüzgâr yüce, büyük bir dağ gibi toplanırdı. Sonra tahtının ge­tirilmesini emreder ve toplanan rüzgârın en yüksek yerine konurdu. Sonra kanatlı olanlarından bir kısrağı çağırır, kısrak tahtının üzerine çıkıncaya kadar yükselirdi. Paha sonra rüzgâra emreder ve rüzgâr onu göğün altında yüceliklere yükseltirdi. Hz. Süleyman bu durumda ba­şını eğer, sağa ve sola dönmezdi. Bu; Allah’a olan ta’zîminden ve AU lah’ın hükümranlığı yanında içinde bulunduğu durumun bir hiç oldu­ğunu bilmesinden dolayı şükründen idi. Tâ ki rüzgâr kendisini iste­diği yere koyuncaya kadar.

«(Cevherler, inciler ve başka şeyler çıkarmak üzere) denize dala­cak ve bundan başka işler görecek şeytânları da onun emrine verdik.» Başka bir âyette de şöyle buyrulur: «Bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytânları da, demir halkalarla bağlı diğerlerini de.» (Sâd, 37-38).

Allah Teâlâ: «Onları gözetenler de Bizdik.» buyurur ki, şeytân­lardan herhangi birinin ona bir kötülük etmesine karşı Allah onu ko­rurdu. Aksine onların hepsi onun elinde, kahr u galebesi altındaydı., Onlardan hiç birisi ona yaklaşmaya cesaret edemez, tam tersine o, on­ların hakkında yegâne hâkim idi. Onlardan dilediğini serbest bırakır, dilediğini hapsederdi. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ başka bir âyette: «Demir halkalarla bağlı diğerlerini de.» (Sâd, 38) buyurmuştur.[24]

83 — Eyyûb da, hani Rabbına niyaz etmiş: Bu dert beni sarıverdi. Sen merhametlilerin merhametlisisin, de­mişti.

84 — Biz de onun duasını kabul etmiş ve uğradığı sı­kıntıyı kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hâtıra olmak üzere ona hem ailesini, hem de bir kadını vermiştik.

Sabır Çağlayanı Eyyûb

Allah Teâlâ Eyyûb (a.s.) un malı, çocukları ve bedenine isabet eden musibeti anlatıyor. Onun birçok malları, hayvanları, ekinleri, ev­lâdı ve hoşnûd olunacak evleri vardı. Bütün bunlarüa imtihana tâbi tutuldu, musibete dûçâr kaldı ve sonunculanna varıncaya kadar hep­si gitti. Sonra* bedeninde belâya dûçâr kaldı. Onun cüzzâma yakalan­dığı söylenir. Kalbi ve dili dışında hastalıktan kurtulan hiç bir yeri kalmamıştı. Bunlarla da Allah’ı zikrederdi. Nihayet onunla beraber oturanlar ondan tiksindi, ülkenin bir köşesinde tek başına kaldı. Ha­nımı dışında insanlardan ona şefkat gösterecek, acıyacak kimse kal­mamıştı. Hanımı onun işlerini görürdü. Hanımının yoksul düştüğü, Hz. Eyyûb’a hizmet etmek için insanlara hizmet etmeye başladığı söylenir. Hz. Peygamber (s.a.) bir hadîslerinde : İnsanların en şiddetli belâya dûçâr kalanları peygamberler, sonra sâlih kişiler sonra derece derece onlara benzeyenlerdir, buyururken, diğer bir hadîste şöyle buyrulur: Kişi, dini ölçüşünce belâya dûçâr kılınır. Şayet dininde sağlam, güçlü ise onun musibeti (dininin sağlamlığı ölçüşünce) artırılır. Allah’ın peygamberi Hz.”Eyyûb (a.s.), son derece sabırlı olup sabır konusunda darb-ı”mesel olmuştur.

Yezîdîbn Meysere der ki: Allah Teâlâ Hz. Eyyûb (a.s.) u ailesi, malı ve oğullarım kaybetmekle imtihan ettiğinde onun için zikirden daha güzel hiç birşey kalmamıştı. Bunlardan sonra şöyle derdi: Bana İhsanda bulunan, bana mal ve oğullar veren Rabların Rabbı Sana hamd ederim. Kalbimden “bunların girmediği hiç bir yer kalmamıştı. Sen bü­tün bunları benden aldın, kalbimi boşalttın, benimle Senin aranda en­gel olacak artık hiç bir şey yok. Şayet düşmanım îblts benim yaptığı­mı (veya bana yaptığını) bilmiş olsaydı, beni çekemezdi. Bu sebeple t-blîs, hoşlanmayacağı bir durumla karşılaşmış oluyordu. Yine Yezîd İbn Meysere der ki: Eyyûb (a.s.) şöyle dermiş : Rabbım, bana mal ve çocuk verdin. İşlemiş olduğum bir zulümden dolayı beni şikâyet eden hiç kimse kapıma dikilmedi. Bunu Sen de biliyorsun. Benim için yatak hazırlanırdı da, ben yatağı terk eder ve kendi nefsime : Ey nefis, şüp­hesiz ben yatakta yatmak için yaratılmadım, derdim. Bunu ancak Se^ nin rızânı dileyerek terkettim. Yezîd İbn Meysere’nin bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet eder.

Hz. Eyyûb’un haberi ile ilgili olarak Vehb İbn Münebbih’den riva­yetle uzun bir kıssa anlatılır. İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, kendi se-nedleriyle Vehb İbn Münebbih’den rivayet ederler. Müteahhir müfessir-lerden bir çokları da bunu zikretmişlerdir. Ancak uzun olduğu için bi­zim terk ettiğimiz bu kıssada garîblik vardır.

Hz. Eyyûb (a.s.) un bu belâda uzun süre kaldığı rivayet edilir. Onu bu duaya sevk eden sebep konusunda ihtilâf etmişlerdir. Hasan ve Ka-tâde, Hz. Eyyûb (a.s.) un yedi sene birkaç ay îsrâiloğullan çöplüğüne atılmış halde musibete dûçâr kaldığını söylemişlerdir. İsrâiloğullan çöplüğünde atılmış halde iken bedeni üzerinde haşarat dolaşırmış, Al­lah Teâlâ ondan bu musibeti kaldırmış, ecrini çoğaltmış ve ona gü­zel övgüde bulunmuştur. Vehb îbn Münebbih: Belâda ne çok ne faz­la; tam üç sene kalmıştır, der. Süddî şöyle anlatıyor : Eyyûb’un etleri dökülmeye başladı, sinir ve kemikleri dışmda bedeninden hiç bir şey kalmadı. Karısı onun işlerini görür, bulunduğu yere azığını getirirdi. Ağrısı uzayınca karısı ona: Ey Eyyûb, Rabbına duâ etsen de, senden bu belâyı giderse, dedi. Hz. Eyyûb : Yetmiş sene sağlıklı olarak yaşa­dım. Allah için yedi sene sabretmem çok mudur? diye cevab verdi. Kadın feryâd ederek çıktı. Bir ücret mukabili insanlara iş görür, bundan kazandığını Hz. Eyyûb’a getirir ve ona yedirirdi. İblîs, Hz. Ey­yûb’un Filistin’den dostu ve arkadaşı olan iki kişiye gitti, onlara var­dı ve : Kardeşiniz Eyyûb’a şöyle şöyle bir belâ isabet etti. Ona gidin,-onu ziyaret edin ve bir miktar ülkenizin içkisinden yanınıza alın. Eğer ondan içecek olursa iyileşir, dedi. Hz. Eyyûb’un bu iki arkadaşı ona geldiler. Ona baktıklarında ağladılar. Hz. Eyyûb : Siz kimsiniz? diye sordu. Onlar: Biz filan ve filanız, dediler. Onlara merhaba dedi ve: Musibet anında beni terketmeyene merhaba, diye ekledi. Onlar : Ey Ey­yûb, belki de sen bir şey gizledin ve. gizlediğinin dışında bir şeyi izhâr ettin de bu sebeple Allah seni bu musibete dûçâr kıldı, dediler. Hz. Ey-yûb başını göğe kaldırdı, sonra şöyle dedi: O biliyor ki, ben bir şeyi gizleyip onun dışında bir şeyi izhâr etmedim. Fakat Rabbım ben sab­redecek miyim yoksa feryâd mı edeceğim buna bakmak üzere beni bu belâya dûçâr kıldı. Onlar kendisine : Ey Eyyûb, bizim içkimizden iç. Eğer ondan içecek olursan sen muhakkak iyileşeceksin, dediler. Kızdı ve : Habis (İblîs) size gelip bunu mu emretti? Sözünüz, yiyeceğiniz ve içeceğiniz haram üzerinedir, dedi. Onun yanından kalktılar, karısı in­sanlara iş yapmaya gitti. Küçük çocukları olan bir aile için ekmek pi­şirdi. Oğulları uyuyordu. Onu uyandırmak istemediler ve ekmeği kadı­na verdiler. O da ekmeği Eyyûb’a getirdi. Hz. Eyyûb bunu hoş karşı-lamayıp; Sen bana bunu getirmezdin. Bugün sana ne oluyor? diye sordu. Kadın durumu anlattı da o : Belki de çocuk uyanmış ve ekmek isteyip bulamamış, ailesine ağlıyordur. Bu ekmeği ona götür, dedi. Ka­dın gidip o ailenin merdivenine ulaştığında, o ailenin “bir koyunu ken­disini süstü de kadın: Kahrolası Eyyûb, dedi. Merdiveni çıktığında ço­cuğu uyanmış, ekmeği istiyor ve ailesine ağlıyor buldu. Onlardan ek­mek dışında hiç bir şey kabul etmiyordu. Kadın: Allah Eyyûb’a rah­met eylesin, deyip ekmeği çocuğa verdi ve döndü. Sonra İblîs, bir dok­tor suretinde kadına geldi ve ona : Şüphesiz kocanın hastalığı uzamış­tır. Şayet iyileşmek istiyorsa bir sinek alsın, filanca oğulları kabilesi­nin putu adına onu kessin, muhakkak o bununla iyileşecektir. Bundan sonra da tevbe eder, dedi. Kadın bunu Hz. Eyyûb’a söylediğinde o : Mu­hakkak sana habîs (îblîs) gelmiş. Allah’a yemin olsun ki, eğer iyile-şirsem sana yüz sopa vuracağım, dedi. Kadın, Hz. Eyyûb için yine ça­lışmaya çıktı fakat ondan rızık kesilmişti. Hangi aileye gitse ken­dilerine iş yapmasını İstemiyorlardı. Durumu daha da bozulup Hz. Ey-yûb’un aç kalmasından korktuğu zaman saçından bir bölüm traş edip onu eşrafın kızlarından küçük bir kız çocuğuna sattı. Ona hoş ve bol yemekler verdiler, bunları Eyyûb’a getirdi. Hz. Eyyûb bu yiyeceği gör­düğü zaman hoş karşılamadı ve: Bu sana nereden geliyor? diye sordu. Kadın : Birtakım insanlara iş gördüm de, onlar bana yiyecek verdi, di­ye cevabladı. Hz. Eyyûb o yiyecekten yedi. Ertesi gün olduğunda ka­dın yine çıktı ve iş görmek istedi. İş bulamadı. Yine saçının bir bölü­ğünü kesip onu daha önceki satmış olduğu kız çocuğuna sattı. Bunun karşılığında ona yiyecek verdiler, o da bunu Eyyûb’a götürdü. Hz. Ey­yûb : Allah’a yemin olsun ki bunun nereden olduğunu bilmeden yeme­yeceğim, dedi. Kadın baş örtüsünü indirdi, kadının başını tıraş edil­miş olarak gördüğü zaman şiddetle feryâd etti. İşte o zamandır ki Rab-bına: «Bu dert beni sanverdi. Sen merhametlilerin merhametlisisin.» diye duâ etti. îbn Ebu Hâtİm der ki: Bize babamın… Nevi el-Bekâlî’den riva­yetine göre Hz. Eyyûb’un yanına gelen şeytâna Savt denirmiş. Hz. Ey-yûb’un karısı: Allah’a dua et de sana şifâ versin, dedikçe o duâ etmez-miş. Nihayet ona İsrâiloğullarından bir grup uğramış ve birbirlerine : Bunun başına gelen ancak (işlemiş olduğu) büyük bir günâhtan olsa gerektir, demişler. İşte o zaman Hz. Eyyûb : «Bu dert beni sarıverdi. Sen merhametlilerin merhametliyisin.» demiştir. Yine İbn Ebu Hâ-tim’in babası kanalıyla… Abdullah îbn Ubeyd İbn Umeyr’den rivaye­tinde o, şöyle anlatmış: Hz. Eyyûb (a.s.) un iki kardeşi varmış. Bir gün gelmişler ve kokusundan ona yaklaşamamışlar. Uzağına oturmuş­lar. Birisi diğerine: Şayet Allah Teâlâ Hz. Eyyûb’da bir hayır olduğu­nu bilmiş olsaydı, onu bu belâya dûçâr kılmazdı, demiş. Hz. Eyyûb, an­ların bu sözlerinden öyle bir feryâd koparmış ki, hiç .bir şeyden dolayı böyle feryâd etmemiş imiş. Allah’ım, şayet benim hiç bir gece tok ola­rak gecelemediğimi ve benim aç olanın durumunu bildiğimi biliyor­san beni tasdik et, demiş, o ikisi işitir olduğu halde gökten tasdik olun­muş. Sonra: Allah’ım, benim asla iki gömleğim olmadığını, çıplak ola­nın durumunu bildiğimi biliyorsan beni tasdik et, demiş, o ikisi işitir olduğu halde gökten tasdik olunmuş. Allah’ım, izzetin hakkı için, de­miş, sonra secdeye kapanmış. Daha sonra: Allah’ım, izzetin hakkı için benden bu (belâyı) gidermedikçe başımı asla kaldırmayacağını, demiş, başını kaldırdığı zaman bu belâ kendisinden giderilmiş. İbn Ebu Ha­tim, yukardakine benzer şekilde bu hadîsi başka bir kanaldan merfû* olarak şöyle rivayet eder: Bize Yûnus İbn Abd’ül-A’lâ… Enes İbn Mâ-lik’den rivayet ediyor ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah’ın peygamberi Eyyûb, belâda on sekiz sene kaldı. Kardeşlerinden en yakın ve sadık olan iki kişi dışında yakını ve uzağı onu terketti. Ancak o ikisi kendisine gelir giderlerdi. Biri arkadaşına: İyi bil ki, Al­lah’a yemîn ederim Eyyûb, âlemlerden kimsenin işlememiş olduğu bir günâh işlemiştir, dedi., Arkadaşı ona : Nedir o? diye sordu. O : On sekiz seneden beri Allah Teâİâ ona acımadı ki içinde bulunduğu belâyı on­dan gidersin, dedi. İkisi Hz. Eyyûb’a gittiklerinde adam sabremedi, sonunda Hz. Eyyûb’a bunu anlattı. Hz. Eyyûb (a.s.) şöyle dedi: Senin söylediğini bilmiyorum. Şu kadar var ki Allah biliyor ben (bir gün) çekişmekte olan iki kişiye uğramıştım. Allahı’n adını anıyorlardı. Evi­me döndüğümde bir gerçek, bir hak dışında Allah’ın anılmasından hoş­lanmadığım için onların yerine keffâretlerini vermiştim. Hz. Eyyûb, (bu belâ içinde iken) ihtiyâcını defetmek için çıkardı. İhtiyâcını giderdiği zaman karısı (yerine geri gelinceye kadar) elinden tutardı. Bir gün karısının gelmesi gecikmişti. Yerinde iken Hz. Eyyûb’a: Ayaklarını ha­reket ettir, yere vur. Bu yıkanılacak, soğuk ve içilecek bir sudur, diye vahyoluhdu. Bu hadîsin merfû’ olarak rivayeti gerçekten garîbdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… İbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle anlatmış : Allah Teâlâ (dûçâr kaldığı belânın sonunda) Eyyûb’a cen­net hüllelerinden bir hülle giydirdi ve uzaklaşıp bir köşeye oturdu. Ka­rısı geldiğinde onu tanımadı ve: Ey Allah’ın kulu, şuracıktaki belâya dûçâr kalmış kişi nereye gitti? Herhalde onu köpekler veya kurtlar gö­türmüş olsa gerek, deyip bir süre konuşmaya devam etti. Hz. Eyyûb: Yazık sana, ben Eyyûb’um, dediyse de kadın : Ey Allah’ın kulu, be­nimle alay mı ediyorsun? dedi. Hz. Eyyûb : Yazıklar olsun sana, ben Eyyûb’um. Allah Teâlâ benim bedenime sağlığımı geri verdi, dedi. İbn Abbâs şöyle ekler: Allah Teâlâ ona malını ve çocuklarını aynıyla ve bir misli fazlasıyla geri vermiştir. Vehb İbn Münebbih der ki: Allah Te­âlâ Eyyûb’a vahyetti ve buyurdu ki: Sana aileni, malım ve onların bir misli fazlasını geri verdim. Şu suda yıkan. Muhakkak senin şifân bun­dadır. Karının yerine bir kurbân kes, onlar için istiğfar et. Şüphesiz onlar senin hakkında âsi olmuşlardır. Bu haberi İbn Ebu Hatim riva­yet eder. Yine îbn Ebu Hâtim’in Ebu Zür’a kanalıyla… Ebu Hüreyre’-den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre, şöyle buyur­muş : Allah Teâlâ Eyyûb’a afiyet verip hastalığından kurtardığında üzerine altın çekirgeler yağdırmış. Eyyûb eliyle yakalayıp elbisesine doldurmaya başlamış. Ey Eyyûb, doymadın mı? denilmiş de : Rabbım, Senin rahmetinden kim doyar? demiş. Hadîsin aslı Buhârî ve Müs­lim’in Sahîh’lerinde mevcûd olup başka bir yerde tekrar gelecektir.

«Ona hem ailesini, hem de bir katım vermiştik.» İbn Abbas’tan ri­vayetle daha önce geçtiği üzere o: Ona (malı, ailesi ve çocuklarının) aynıları geri verildi, demiştir. İbn Abbâs’m bu sözünü Avfî de rivayet etmiştir. Bu açıklamanın benzeri İbn Mes’ûd ve Mücâhid’den de riva­yet edilmiş olup, Hasan ve Katâde de böyle söylemişlerdir. Bazıları ha­nımının isminin Rahmet olduğunu sanmışlardır. Şayet böyle söyleyen ki§i bunu âyetin akışından almışsa bu uzak olup âyetten anlaşılmaz. Eğer kitab ehlinin nakillerinden almış ve onlardan rivayeti sahîh ise bu; ne doğrulanır, ne de yalanlanır. İbn Asâkir, «Tarihainde —Allah ona rahmet eylesin— Eyyûb’un zevcesinin ismini verir ve şöyle der: İsminin Leyyâ Bint Mineşşâ İbn Yûsuf İbn Ya’kûb İbn İshâk İbn îb-râhîm olduğu söylenir. Yine İbn Asâkir şöyle diyor : Leyyâ Bint Ya’­kûb (a.s.), Eyyûb’un zevcesi olup Beseniyye ülkesinde onunla beraber­di denilir.

Mücahid der ki: Hz. Eyyûb’a : Ey Eyyûb, muhakkak senin ailen cennettedir. Dilersen sana onları getireyim, dilersen senin için onları cennette bırakıp onların yerine benzerlerini vereyim, denildi. Hayır, onları benim için cennette bırak, dedi de, onlar cennette onun için bırakıldılar ve dünyada onların yerine bedel olarak benzerleri verildi. Hammâd İbn Zeyd’in Ebu înırân el-Havnî’den, onun da Nevf el-Bek-kâlî’den rivayetinde o, şöyle ‘demiştir: Onların ecirleri âhirette, ben­zerleri dünyada (Hz. Eyyûb’a) verilmiştir. Râvî der ki: Bunu Mutar-rif’e rivayet ettim de: Bu günden önce (bu âyetin) açıklamasını, tev­cihini bilememiştim, dedi. Katâde, Süddî ve Seleften bir çoklarından da böyle rivayet edilmiş olup, en doğrusunu Allah bilir.

«Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hâtıra olmak üze­re» ona böyle yapmıştık. Onu bu konuda bir örnek kıldık ki belâya dû-çâr olanlar onlara bu belâyı bizim katımızda hakîr oldukları için ver­diğimizi sanmasınlar ve Allah’ın takdirine, kullarından dilediğini belâ­ya dûçâr kılmasına sabrederek katlansınlar. Şüphesiz bu husustaki en yüce hikmet Allah’ındır.[25]

85 — İsmail, İdrîs ve Zülkifl de. Onların her biri sab­redenlerdendi.

86 — Ve onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar, sâlih kimselerdendi.

İsmâîl ve Diğerleri

Burada İsmail’den murâd, İbrahim Halil (a.s.) in oğlu olan İs­mail’dir. Daha önce Meryem sûresinde anılmıştı. İdrîs (a.s.) de öyle.

Zülkifl’e gelince; âyetin akışından anlaşıldığına ve peygamberler­le birlikte zikredildiğine göre o da bir peygamberdir. Diğerleri ise: O ancak sâlih bir kişi, âdil bir kral, adaletli bir hakem idi, demişlerdir. İbn Cerîr de bu konuda ihtiyatlı davranmıştır. En doğrusunu Allah bi­lir. İbn Cüreye’in Mücâhid’den rivayetine göre; o, Zülkifl hakkında şöy­le demiştir : Sâlih bir kişidir. Peygamber değildir. Bir peygambere kav­mi için kefîl olmuş, kavminin işleri için onun yerini tutmayı tekeffül etmiş, peygamberin yerine onların işlerini üstlenmiş, aralarında ada­letle hükmetmiştir. Böyle yaptığı için ona Zülkifl ismi verilmiştir. İbn Ebu Necîh de bu açıklamayı Mücâhid’den rivayet eder.

İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Müsennâ’mn… Mücâhid’­den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: el-Yesâ ihtiyarladığı zaman:

Ben hayatta iken insanlara onları idare edecek birisini yerime halîfe olarak bıraksam da nasıl iş yapacağını görsem, dedi. İnsanlar toplan­dılar da o: Şu üç şartla bunu benden kim kabul eder: Halîfe olarak bırakacağım kişi gündüz oruçlu olacak, geceyi ihya edecek ve Öfkelen­meyecek, dedi. Gözlerin hakir göreceği birisi kaiktı ve: Ben, dedi. el-Yesâ : Sen gündüz oruç tutar, geceyi ihya eder ve öfkelenmez misin? diye sordu. Adam: Evet, diye cevabladı. O gün kavmi geri çevirdi. Di­ğer gün aynı sözleri söyledi, herkes sustu, yine o adam kalktı ve ben, dedi. el-Yesâ onu kendine halîfe tayîn etti. Iblîs, şeytânlara: Falanca­ya dikkat ediniz, onu azdırmak görevinizdir, dedi. Ancak o kişi şeytân­ları “bundan âciz bıraktı da Iblîs : Onu bana bırakın, dedi ve fakîr, yaş­lı bir ihtiyar suretinde ona gitti. Öğle uykusu için yatağına yattığı za­man ona vardı. Gece ve gündüz sâdece o kısa uykusundan başka uy­ku uyumazdı. İblîs kapısını çaldı, o : Kimdir o? diye sordu. İblîs : Maz­lum yaşlı bir ihtiyar, dedi. Kalkıp kapıyı açtı ve îblîs ona: Benimle kavmim arasında bir hasımlık var. Onlar bana zulmettiler, -bana şöyle yaptılar, şöyle yaptılar… diye uzun uzun anlatmaya başladı, sonunda günün sonu geldi ve adamın öğle uykusu gitti de : Ben geldiğim za­man bana gel, senin hakkını alıvereyim, dedi. Gitti, yerinde iken ihti­yarı görür müyüm diye bakmaya ‘başladı, göremedi. Kalktı aradı. Er­tesi gün olunca insanlar arasında hükmetmeye ve onu beklemeye baş­ladı, yine onu göremedi. Öğle uykusuna dönüp de yatağına yattığında, İblis ona gelip kapıyı çaldı. O : Kimdir o? diye seslendi. Mazlum, yaşlı ihtiyar, diye cevab verdi. Onun için kapıyı açtı ve : Ben sana deme­dim mi ki ben (hükmetmek için) oturduğum zaman bana gel? dedi. îblîs: Onlar; en habîs bir kavimdir. Senin (hükmetmek için) oturur olduğunu bildikleri zaman : Biz sana hakkını veririz, dediler. Sen kalk­tığın zamansa benim hakkımı inkâr ettiler, dedi. O kişi: Git, ben (in­sanlar afasında hüküm vermek üzere) geldiğim zaman bana gel, dedi Böylece öğle uykusunu kaçırdı, gitti ve onu beklemeye başladı da, onu göremedi. Uykusuzluk ona ağır gelmeye başladı ve ailesinden birine: Hiç kimseyi şu kapıya yaklaşmaya bırakmayın ki uyuyayım. Şüphesiz uykusuzluk bana ağır gelmeye başladı, dedi. Yine o saat gelince îblîs ona geldi. Kapıya dikmiş olduğu kişi tblîs’e : Gerisin geri dön ve git, dediyse de İblîs: Muhakkak ben dün gelmiş ve ona durumumu anlatmıştım, dedi. Adam: Hayır, Allah’a yemîn olsun ki o kendisine yaklaşmak İçin kimseyi bırakmamamızı bize emretmiştir, dedi. Şeytân çaresiz kalınca baktı ve evde bir delik görüp oradan tırmandı ve eve girdi. Kapıyı içerden çaldı. Adam uyandı ve : Ey filan, ben sana em-retmemiş miydim? dedi. Kapıdaki adam: Benim tarafımdansa Allah’a yemîn olsun ki sana kimse gelmedi. Sana geldiğine bak, dedi. Kapıya baktı ve bir de gördü ki daha önce kapatmış olduğu şekilde kapalıdır ve adam evde onunla beraberdir. Onu tanıdı ve : Sen Allah’ın düşma­nı mısın? dedi. İblis : Evet, sen beni her bir şeyde âciz bıraktın ve ben de seni kızdırabilmek için gördüğün işi yaptım, dedi. Allah Teali da ona Zülkifl adını verdi. Zîrâ o, bir işi tekeffül etmiş ve bu kefaletine vefa göstermişti. Hadisi İbn Ebu Hatim de Züheyr îbn îshâk kanalıy­la… MÜc&hid’den yukardakine benzer şekilde rivayet etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın,.. İbn Abbâs’tan rivayetin­de o, şöyle anlatmış : Isrâiloğulları içinde bir hâkim vardı. Ölüm za­manı gelince : Öfkelenmemek şartıyla benim yerimi kim tutar? diye sordu. Birisi: Ben tutarım, dedi de, ona Zülkifl adı verildi. Bütün ge­cesini namazla geçirir, sabahleyin oruçlu olduğu halde insanlar ara­sında hüküm verirdi. Onun için öğle uykusu uyuduğu bir saat vardı. O uyku saatında iken şeytân ona geldi. O adamın ashabı şeytâna: Ne­yin var (hacetin nedir) ? dediler, o : Yoksul bir insanım. Bir adam üze­rinde hakkım var. Bana üstün geldi (ve hakkımı vermedi), dedi. On­lar : Uyanmcaya kadar bu halde dur, dediler. O, uyuyanın üst tara­fında idi. Kasden bağırmaya başladı ve nihayet onu uyandırdı. Onun sesini işitti ve : Neyin var? diye sordu. Şeytân : Bir adam üzerinde hak­kı olan yoksul bir insan, diye cevab verdi. O adam: Git ve ona söyle hakkını versin, dedi. Şeytân : Vermemekte diretiyor, dedi. Adam : Sen ona git, dedi. Şeytân gitti, ertesi gün yine geldi. Adam : Neyin var, sa­na ne oluyor? dedi de, şeytân: Ona gittim, senin sözüne kulak asmadı, dedi. Adam : Ona git, söyle, senin hakkını versin, dedi. Şeytân gitti, er­tesi günü adam öğle uykusuna yattığında yine geldi. Adamın arkadaş­ları ona : Çık, Allah seni kahretsin, her gün .uyuduğu zaman geliyor­sun ve bırakmıyorsun ki uyusun, dediler. Şeytân bağırmaya başladı: Tabiî, ben yoksul bir insan olduğum için bu böyle. Şayet zengin olsay­dım… Adam yine işitti ve : Neyin var? diye sordu. Şeytân ; Ona git­tim, beni dövdü, dedi. Adam: Yürü ki seninle beraber geleyim, dedi. Adam şeytânın elini tutmuşken onun kendisiyle beraber gittiğini gö­rünce, elini ondan kurtardı ve kaçtı. Bu haber, Abdullah îbn Haris, Muhammed îbn Kays, İbn Huceyre el-Ekber ve Seleften başkaların­dan bu kıssaya benzer şekilde rivayet edilmiş olup en doğrusunu Al­lah bilir. Yine İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Ebu Kinâne el-Ah-nes’den rivayetine göre o, şöyle demiş: el-Eş’arî’yi şu minber üzerinde şöyle derken işittim : Zülkifl; bir peygamber değildi. Fakat İsrâiloğul-ları içinde sâlih bir adam vardı. Her gün yüz (rek’at veya vakit) na­maz kılardı. Zülkifl ondan sonra bu sâlih kişinin işlerini deruhde et­meyi tekeffül etti, her gün yüz namaz kılardı. Bunun Üzerine «Zülkifl» diye isimlendirildi. Hadîsi İbn Cerîr de, AbdÜrrezzâk kanalıyla… Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den munkatı’ bir isnâdla rivayet etmiştir. En doğrusu­nu Allah bilir.

îmânı Ahmed garîb bir hadîs rivayet eder ve der ki: Bize Esbât İbn Muhamnıed’in… İbn Ömer’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) nden öyle bir hadîs işittim ki, bir veya iki —’İbn Ömer, yedi kereye kadar saymıştır.— kere işitmiş olsam neyse. Fakat onu bundan daha fazla işitmişimdir. Şöyle buyurdu : îsrâiloğulların-dan el-Kifl, hiç bir günâh bırakmayıp işlemişti. Bir kadın ona geldi ve o da kendisiyle münâsebette bulunma şartıyla kadına 60 dînâr verdi. Kadınla münâsebete teşebbüs edip o vaziyete geldiğinde, kadın Allah korkusuyla titreyip ağladı. el-Kifl: Seni ağlatan nedir? Seni bu işe ben mi zorladım? diye sordu. Kadın : Hayır, fakat bu öyle bir iş ki hiç yap­madığım bir şeydir. Buna beni ancak ihtiyâç sevk etmiştir, dedi. Adam : Sen bu işi yapıyorsun ve şimdiye kadar hiç yapmadım diyorsun öyle mi? deyip üzerinden indi ve : Git, dinarlar senindir, diyerek şöyle de­vam etti: Allah’a yemîn olsun ki el-Kifl, bir daha asla Allah’a âsî gel­meyecek. Ve o gece öldü. Kapısında sabahleyin şöyle yazıyordu : Şüp­hesiz Allah el-Kifl’i bağışlamıştır. Bu rivayette adamın ismi, Zülkifl şeklinde değil el-Kifl olarak geçmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu hadîsi Kütüb-i Sitte sâhiblerinden hiç biri tahrîc etmemiştir. İsnadı da garîbdir. Her halükârda hadîsin lafzında el-Kifl denilmiş; Zülkifl denilmemiştir. Herhalde başka bir adanı olsa gerektir. En doğrusunu Allah bilir.[26]

87 — Zünnûn’u da, hani o, öfkelenerek giderken ken­disine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı. Ama sonunda ka­ranlıklar içinde: Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim, diye niyaz etmişti.

88 — Biz de onun duasını kabul edip üzüntüden kur­tarmıştık, işte inananları böyle kurtarırız.

Ve Zünnûn

Bu kıssa, bu sûrede, Saffât sûresinde ve Nûn (el-Kalem) sûre­sinde zikredilmiştir. Allah Teâlâ, Yûnus İbn Matta (a.s.) yi Nine-va kasabası halkına peygamber olarak göndermişti. Nineva, Musul ül­kesinde bir kasabadır. Onları Allah’a çağırmış, icabet etmemişler ve küfürleri üzere devam etmişlerdi. Onlara kızgın olarak aralarından çık­mış, üç gün scnra başlarına azâb geleceğini onlara müjdelemişti. Bu­nun gerçek olduğunu kesin olarak anlayıp, peygamberlerin yalan söy­lemediğini bildiklerinde; çocuklarını ve hayvanlarını sahraya çıkar­mışlar, annelerle çocuklarını birbirlerinden ayırmış, sonra Allah’a yal­varıp yakararak O’na sığınmışlardı. Develer ve yavruları, inekler ve yavruları böğürmüş, koyunlar ve kuzuları melemişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlardan azabı kaldırmıştır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor : «îmân edip îmânı kendisine fayda sağlayan bir kasaba ol­saydı ya? Yûnus’un kavmi müstesna. Onlar, îmân ettikleri zaman üzer­lerinden bu dünya hayatında rüsvâylık azabını kaldırdık, bir zamana kadar da kendilerini faydalandırdık.» (Yûnus, 98). Yûnus (a.s.) a ge­lince; o, gidip bir kavimle birlikte bir gemiye binmişti. Deniz yükselip gemi dalgalar arasında bocalamaya başladı da, batmaktan korktular ve içlerinden birini denize atıp böylece hafiflemek üzere atılacak kişiyi te&bît için kur’a çektiler. Kur’a Yûnus’a çıktı. Onu atmak istemediler ve Kur’ayı tekrarladılar. Yine ona çıktı. Atmak istemediler sonra kur’-ayı tekrarladılar da, bu sefer yine ona çıktı. Allah.Teâlâ buyurur ki: «Kur’a çekmişti de yenilenlerden olmuştu.» (Saffât, 141). Üçüncü de­fada kur’a Yûnus’a çıkınca kalktı, elbiselerini çıkardı, sonra kendini denize attı. İbn Mes’ûd’un anlattığına göre; Allah Teâlâ, yeşil deniz­den denizi yara yara ilerleyen bir balık gönderdi. Balık gelip Hz. Yû­nus kendini gemiden attığı zaman onu yuttu. Allah Teâlâ bu balığa, onun etini yememesini ve herhangi bir kemiğini incitip kırmamasını vahyetti. Buyurdu ki: Yûnus senin için bir rızık değildir. Senin kar­nın onun için sâdece bir hapishane olacak.

«Zünnûn’a da, hani o, —Dahhâk’ın söylediğine göre kavmine— öfkelenerek giderken kendisine güç yetiremeyeceğimizi, (balığın kar­nında onu sıkış tır anlayacağımızı) sanmıştı.». Âyetin, «Kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı.» kısmının : Balığın karnında sıkıştırama-yaeağımızı sanmıştı, şeklindeki açıklaması İbn Abbâs, Mücâhid, Dah-hâk ve başkalarından da rivayet edilmiş olup, İbn Cerîr bu açıklamayı tercih eder. İbn Cerîr bu tercihine Allah Teâlâ’nm: «Rızkı kendisine daraltılmış bulunan da, nafakayı Allah’ın kendisine verdiğinden ver­sin. Allah kimseyi kendisine verdiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz.

Allah güçlüğün ardından bir kolaylık İhsan eder.» (Talâk, 7) âyetini delil getirir. Atıyye el-Avfî ise «Kendisine güç yetiremeyeceğimizi san­mıştı.» âyetini: Aleyhine hüküm vermeyeceğimizi sanmıştı, şeklinde açıklayıp âyetteki fiilini; takdîr etme, hükmetme anlamında almıştır. Bu fiilin takdîr etme anlamında kullanılışı arap dilinde var-dır.(…)

«Ama sonunda karanlıklar içinde : Senden başka hiç bir İlâh yok­tur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim, diye niyaz etmişti.» îbn Mes’ûd der ki: Balığın karnının karanlığı, denizin karan­lığı ve gecenin karanlığı âyette zikredilen karanlıklardır. İbn Abbâs, Âmir İbn Meymûn, Saîd İbn Cübeyr, Muhammet! İbn Kâ’b, Dahhâk, Hasan ve Katâde’den de böylece rivayet edilmiştir. Salim İbn Ebu Ca’d da der ki: Âyette zikredilen karanlıklar denizin karanlığındaki balığın karnında bulunan karanlıktır. İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve başkaları şöy­le diyor : Balık onu denizi yara yara denizde götürdü ve nihayet deni­zin dibine ulaştırdı. Yûnus, deniz dibinde çakılların teşbihini işitti, orada ve o sırada : «Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzeh­sin.» dedi. Avf da der ki: Yûnus balığın karnına düştüğünde önce öl­düğünü sandı. Sonra ayaklarını hareket ettirdi. Ayakları hareket edin­ce de bulunduğu yerde secde etti, sonra: Rabbım, Senin için öyle bir yerde secde yeri edindim ki hiç kimse (burayı) secde yeri edinmemiş-tir, diye nida etti. Saîd İbn Hasan el-Basrî, Hz. Yûnus (a.s.) un balığın karnında kırk gün kaldığını söyler. Avf ve Saîd İbn Hasan’ın sözlerini îbn Cübeyr rivayet etmiştir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yesâr kendisinden rivayette bulunduğu birisi kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayet eder ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ Hz. Yûnus’u balığın karnında hapset­meyi murâd buyurduğunda, balığa : Onu al, hiç bir etini incitme, hiç bir kemiğini kırma, diye vahyetti. Balık onu denizin dibine ulaştırdığı zaman Yûnus bir ses, bir hareket işitti. Kendi kendine : Bu da nedir? diye konuştu O, balığın karnında iken Allah Teâlâ kendisine şöyle vahyetti: Muhakkak bu deniz hayvanlarının teşbihidir. Hz. Yûnus da balığın karnında iken Allah’ı tesbîh etti. Melekler onun ,tesbîhini işitip : Rabbımız, biz garîb bir yerden zayıf bir ses işitiyoruz, dediler. Rab Te­âlâ : Bu, kulum Yûnus’tur. Bana isyan etti, Ben de onu denizde balı­ğın karnında hapsettim, buyurdu. Melekler: Her gün ve gece kendi­sinden sâlih ameli Sana yükselmekte olan sâlih kuldan mı? diye sor­dular Allah Teâlâ : Evet, buyurdu. İşte o zaman melekler Yûnus için şefâatta bulundular da, Allah Teâlâ balığa onu sahile atmasını em­retti. Allah Teâlâ’nın da buyurduğu üzere balık, (tonu hasta olarak» (Saffât, 145) sahile attı.

Hadîsi İbn Cerîr ile Müsned’inde el-Bezzâr, Muhammed İbn îshâk kanalıyla… Ebu Hüreyre’den yukardakine benzer şekilde rivayetle zik­retmişlerdir. Sonra el-Bezzâr : Bunun Hz. Peygamber (s.a.) den bu şe­kilde-ve bu isnâdla olanın dışında rivayetini bilmiyoruz. İbn Abdülhak da Şu’be kanalıyla… Hz. Ali’den hadîsi merfû’ olarak rivayet etmiştir. Bu hadîste şu kısım vardır : Bir kula : Ben, Yûnus İbn Mettâ’dan daha hayırlıyım, demek yaraşmaz. Muhakkak o, Allah’ı karanlıklar içinde tesbîh etmiştir. Hadîs bu fazlalık olmaksızın İbn Abbâs, İbn Mes’ûd ve Abdullah İbn Ca’fer’den de rivayet edilmiş olup, bu rivayetlerin is-nâdları ilerde Nûn (el-Kalem) sûresinde gelecektir.

İbn Ebu Hâtim’in Ebu Abdullah Ahmed îbn Abdurrahmân kana­lıyla… Enes İbn Mâlik’den —Enes’in hadîsi Allah Rasûlü (s.a.) nden merfû’ olarak rivayetini biliyorum— rivayetinde şöyle buyrulmuştur: Peygamber Yûnus (a.s.) a balığın karnında iken bu kelimelerle duâ etmesi fikri aklına geldiğinde : «Ey Allah’ım, Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim.» dedi. Bu duâ gelip Arş’ı kuşattı. Melekler : Rabbımız, bilinmeyen bir ülkeden bilinen zayıf bir ses? dediler. Rab Teâlâ : Bunu tanımıyor mu­sunuz? diye sordu, onlar : Hayır, Rabbımız, o kimdir? dediler. Allah Teâlâ : Kulum Yûnus’tur, buyurdu. Melekler : Devamlı olarak kendi­sinden makbul amel ve icabet olunmuş duâ yükselen kulun Yûnus mu? diye sordular. Rab Teâlâ : Evet, buyurdu. Onlar : Ey Rabbımız, bolluk ve ferahlık halinde bunları yapan (kuluna) acıyıp onu belâdan kur­tarmayacak mısın? dediler de, Allah Teâlâ : Evet, kurtaracağım, bu­yurdu ve balığa emretti de onu bir düzlüğe attı.

Biz de onun duasını kabul edip, onu balığın karnından, bu karan­lıklardan çıkarıp, üzüntüden kurtarmıştık. İşte inananları böyle kur­tarırız. Onlar sıkıntıya dûçâr kalıp, Bize dönerek duâ ettiklerinde; özel­likle de belâ halinde bu duâ ile duâ ettiklerinde… peygamberlerin.efen­disinin bu duâ ile duaya teşvik ettiğine dâir hadîsler vârid olmuştur. İmâm Ahmed’in İsmâîl İbn Ömer kanalıyla… Sa’d îbn Ebu Vakkas’-dan rivayet ettiğine göre o, şöyle anlatmıştır: Mescidde Osman îbn Affân (r.a.) a rastladım, ona selâm verdim. Benden (beni gördüğün­den) gözleri doldu, selâmıma cevab vermedi. Ömer İbn Hattâb’a gelip iki kere: Ey mü’minlerin emîri, İslâm’da yeni bir şey mi meydana gel­di? diye sordum. Hayır, o da nedir? dedi. Ben: Hayır, ancak biraz ön­ce mescidde Osman’a rastladım, ona selâm verdim, benden (benim yü­zümden) gözleri doldu, sonra benim selâmıma cevab vermedi, dedim. Ömer, Hz. Osman’a birini gönderip onu çağırdı ve: Kardeşinin selâ­mına cevab vermekten seni alıkoyan nedir? diye sordu. Hz. Osman: Böyle, bir şey yapmadım, dedi. Sa’d şöyle anlatır : Ben : Hayır, yaptın, dedim. Sonunda o da yemîn etti, ben de yemîn ettim. Sonra Osman hatırlayıp şöyle dedi: Evet, yaptım, Allah’tan mağfiret diler ve tevbe ederim. Şüphesiz sen, biraz önce benimle karşılaşmıştın. Ben, Allah Rasûlü (s.a.) nden işitmiş olduğum bir kelimeyi kendi kendime konu­şuyordum. Hayır, Allah’a yemîn olsun ki onu ne zaman hatırlasam, gözüm buğulanıp kalbime bir perde geliyor, dedi. Sa’d der ki: Ben onu sana haber vereyim. Allah Rasûlü (s.a.) bize, ilk vaki’ olan duayı an­dı. Sonra bir bedevi gelip onu meşgul etti. Nihayet Allah Rasûlü (s.a.) kalktı, ben de peşine düştüm. Ben yetişmeden evine gireceğinden kork­tuğumda ayağımı yere vurdum. Allah Rasûlü (s.a.) döndü ve: Kim­dir o? Ebu İshâk mı? diye sordu. Ben : Evet, ey Allah’ın elçisi, dedim. Ne istiyorsun? diye sordu, ben : Bir şey istemiyorum. Şu kadar var ki sen bize ilk duayı andın, sonra şu bedevi gelip seni meşgul etti, dedim. Evet, Zünnûn’un duâsıdır. O balığın karnında iken : «Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim.» demişti. Hiç bir müslüman yoktur ki Rabbma hangi hususta olursa olsun bu duayı yapsın da, ona icabet olunmasın. Hadîsi Tirmizî ile el-Yevm ve’1-Leyle’de Neseî, İbrâhîm Ton Muhammed İbn Sa’d kanalıy­la… Sa’d’dan rivayet etmişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Sa-îd el-Eşecc’in… Sa’d’dan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Kim, Yûnus’un duası ile dua ederse; duasına icabet olu­nur. Ebu Saîd der ki: Bununla Allah Rasûlü (s.a.), «İşte inananları böyle kurtarırız.» âyetini kasdediyor.

İbn Cerîr’in İmrân İbn Bekkâr el-Kelâî kanalıyla… Sa’d İbn Mâ­lik —ki bu zât, İbn Ebu Vakkâs’tır— den rivayetine göre o, Allah Ra­sûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işittim : Duâ edildiği zaman icabet olunan, kendisiyle istendiği zaman verilen Allah’ın ismi; Yûnus İbn Mettâ’nın duâsıdır. Ben : Ey Allah’ın elçisi, bu sâdece Yûnus’a mı hâs­tır yoksa müslümanlar topluluğuna mı? diye sordum da : O, Özellikle Yûnus İbn Mettâ’ya, genelde de onunla duâ ettikleri zaman mü’min-leredir. Allah Teâlâ’nın : «Ama sonunda karanlıklar içinde : Senden baş­ka hiç bir ilâh yoktur. Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık eden­lerdenim, diye niyaz etmişti. Biz de onun duasını kabul edip üzüntü­den kurtarmıştık. İşte inananları böyle kurtarırız.» kavlini işitmez mi­sin? Bu, Allah Teâlâ’nın kendisine bu duâ ile duâ edenler için bir şar­tıdır, buyurdu. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Kesîr îbn Ma’-bed’den rivayetinde o, şöyle anlatıyor : Hasan’a sorup : Ey Ebu Saîd, kendisiyle duâ edildiği zaman icabet olunan, kendisiyle istendiği za­man verilen Allah’ın en yüce ismi nedir? dedim. Ey kardeşim oğlu, Kur’an’ı okumuyor musun? «İşte inananları böyle kurtarırız.» kısmı­na kadar «Zünnûn’u da, hani o, öfkelenerek giderken…» âyetlerini okumaz mısın? İşte bu, kendisiyle duâ edildiği zaman icabet olunan ve kendisiyle istenildiğinde verilen Allah’ın en yüce ismidir, dedi.[27]

İzahı

89 — Zekeriyyâ da, hani Ratabma niyaz etmiş ve : Rabbım, beni tek başıma bırakma. Sen vârislerin en ha-yırlısısın, demişti.

90 — Biz de ona icabet ederek Yahya’yı ihsan etmiş, eşini doğum yapabilecek bir hale getirmiştik. Doğrusu onlar; hayırlı şeylerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm

Allah .Teâlâ, kulu Zekeriyyâ’dan haber veriyor. O, Allah Teâlâ’dan, kendisinden sonra peygamber olacak bir çocuk ihsan buyurmasını is­temişti. Bu kıssa daha önce geniş olarak Meryem ve Âl-i İrmân sû­relerinde (Meryem sûresinin 2-15 ve Âl-i İmrân sûresinin 37-41, âyet­lerinde) geçmişti. Dolayısıyla burada tekrarına gerek görmüyoruz. «Ze­keriyyâ da, hani Rabbma (kavminden gizli olarak) niyaz etmiş ve: Rabbım, beni (çocuksuz ve benden sonra insanlar içinde yerimi tuta­cak bir vârisim olmaksızın) tek başıma bırakma. Sen vârislerin en ha-yırlısısın, demişti.» Duasının son kısmı istediğine uygun bir övgü ve bir duadır. Allah Teâlâ da buyurdu ki: «Biz de ona icabet ederek Yah­ya’yı ihsan etmiş, eşini doğumu yapabilecek bir hale getirmiştik.» tbn Abbâs, Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr: Eşi kısır olup doğurmazken doğurdu, derler. Abdurrahmân îbn Mehdî ise Talha İbn Amr’dan, o da Atâ’dan rivayetle şöyle diyor: Onun dilinde bir uzunluk vardı da, Allah Teâlâ bunu düzeltti. Başka bir rivayete göre ise onun yaradılı­şında bir şey (bir bozukluk) vardı. Allah Teâlâ bunu düzeltti. Mu-hammed İbn Kâ’b ve Süddî de böyle söylemişlerdir. Ancak âyetin akı­şından açık olan birinci açıklamadır.

«Doğrusu onlar; hayırlı şeylerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı.» Âyet-i kerîme’nln «korkarak ve umarak…» kıs­mını Sevrî: Bizim katımızda olanları umarak ve Bizim katımızda olanlardan korkarak… şeklinde açıklar. Ali îbn Ebu Talha ise İbn Ab-bâs’tan rivayetle âyetin «Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.» kısmı­nı : Allah’ın indirdiklerini doğrulayarak, şeklinde açıklar. Mücâhid bu­rayı : Gerçekten inanmış kimseler olarak, diye açıklarken; Ebu Âliye : Korkar kimseler olarak, diye tefsir eder. Ebu Sinan der ki: Huşu’, kalb-den kat’iyyen ayrılmayan ve ona yapışan korfcuaur. Müc&hid’derı riva­yete göre âyetteki mütevâzi’, alçak gönüllü olanlar, anla­mındadır. Hasan, Katâde ve Dahhâk ise bu kelimeyi; Allah için ken­dilerini alçaltanlar, hakîr görenler, şeklinde açıklamışlardır. Bütün bu sözler birbirine yakındır.

İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Abdullah İbn Hakîm’den [28] rivayetine göre Ebubekir (r.a.) bir hutbesinde şöyle demiş : Besmeîe, hamdele ve salveleden sonra; muhakkak ben size Allah’tan korkmanı­zı, lâyık olduğu şekilde O’na senada bulunmanızı, umutla korkuyu bir­birine karıştırmanızı (hem umutlu hem korkar halde olmanızı), iste­mede ısrarlı olmanızı öğütlerim. Muhakkak Allah Teâlâ Zekeriyyâ ve ailesini övmüş ve : «Doğrusu onlar; hayırlı şeylerde yarışıyorlar, kor­karak ve umarak Bize yalvanyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyor­lardı.» buyurmuştur.[29]

İzahı

91 — Mahrem yerini koruyana da ruhumuzdan üf-lemiş; onu da, oğlunu da âlemler için bir âyet kılmıştık.

Hz. Meryem

Allah Teâlâ bu şekilde Hz. Meryem ile oğlu îsâ (a.s.) nın kıssası­nı ve Zekeriyyâ ile oğlu Yahya (a.s.) nın kıssasını birlikte zikretmiş­tir. Önce Zekeriyyâ’nm kıssasını zikredip peşinden Meryem’in kıssası­nı anar. Zîrâ bu, diğeri için bir hazırlık mesabesindedir. Birincisi yaşı ilerlemiş bir ihtiyar ile gençliğinde çocuk doğurmamış kısır bir ihtiyar kadından çocuk yaratmaktadır. Sonra bundan daha garip olan Mer­yem kıssasını zikrediyor. Bu; erkeksiz olarak bir dişiden çocuk yarat­maktır. Âl-i İmrân ve Meryem sûrelerinde de bu şekilde vâki’ olmuş­tur. Burada da Allah Teâlâ, Önce Zekeriyyâ’mn kıssasını zikredip Mer­yem’in kıssasını peşinden getirir. Bu; «Mahrem yerini koruyana da…» kavlidir ki burada Hz. Meryem (a.s.) kasdedilmektedir. Nitekim Tah-rîm sûresinde de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Mahrem yerini ko­rumuş olan îmrân kızı Meryem’i de an. Ona ruhumuzdan üflemiştik.» (Tahrîm, 12).

«Onu da, oğlunu da âlemler için (Allah’ın her şeye güç yetirici ol­duğuna, O’nun dilediğini yaratan olduğuna delâlet eden) bir âyet kıl­mıştık.» O’nun emri, bir şeyi murâd ettiği zaman, sâdece; ol, demek­tir. O da oluverir.» (Yâsîn, 82). Allah Teâlâ’nın bu sözü, «Onu insan­lar için bir âyet kılacağız.» (Meryem, 21) kavli gibidir. İbn Ebu Ha­tim der ki: Bize babamın… «Âlemler için…» âyeti hakkında İbn Ab-bâs’tan rivayetinde o, şöyle demiştir : Âlemler; cinnler ve insanlardır.[30]

92 — Gerçek, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ve Ben de Rabbınızım, artık yalnız Bana ibâdet edin.

93 — Onlar aralarında kendi işlerinde bölük bölük oldular. Ama hepsi Bize döneceklerdir.

94 — Artık inanmış olarak sâlih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmez. Ve Biz onu yazanlarız.

Gerçek Din

«Gerçek, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.» âyeti hakkında îbn Abbâs, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eslem’in söylediklerine göre; sizin dininiz, bir tek dindir, bu-yurulmaktadır. Bu âyet hakkında Hasan el-Basrî der ki: Allah Teâlâ onlara, sakınacaklarım ve yapacaklarını beyân buyurmuş sonra da : «Gerçek, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.» Sizin yolunuz bir tek yoldur.» buyurmuştur. Burada ( .A* ) ismi işareti baştaki ke­limesinin ismidir. kelimesi, aynı edatın haberidir. Buna gö­re buranın anlamı: Bu; size beyân olunan ve açıklanan şerîatınızdır, şeklindedir. «Bir tek din olarak» kısmı ise cümlede hal olarak man-sûbdur. Bunun içindir ki: «Ve Ben de Rabbınızım, artık Bana kulluk edin.» buyurmuştur. Nitekim başka bir âyette : «Ey peygamberler, te­miz şeylerden yeyin, sâlih amel işleyin. Doğrusu Ben yaptığınızı bili­rim. Şüphesiz bu, tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de si­zin Rabbınızım. Benden korkun.» (Mü’minûn, 51-52) buyururken, Al­lah Rasûlü (s.a.) de: Biz peygamberler topluluğu, anaları bir kardeş-lerizdir. Dinimiz birdir, buyurmuştur ki, burada kasdedilen; peygam­berlerin değişik, çeşitli şeriatları ile tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâ­dettir. Nitekim başka bir âyefcte şöyle buyrulur : «Sizden her biriniz için bir yol, bir şeriat kıldık.» (Mâide, 48).

«Onlar aralarında kendi işlerinde bölük bölük oldular.» Ümmetler peygamberleri hakkında (onlara karşı davranışlarında) ayrılığa düş­müşlerdir. Onların aralarında doğrulayan da vardır yalanlayan da. Bu sebepledir ki: «Ama hepsi (kıyamet günü) Bize döneceklerdir.» bu­yurmuştur. Hepsi amellerine göre cezalandırılacaktır. Eğer amelleri hayır ise hayırla, şer ise şer ile karşılık göreceklerdir. Bunun için Allah Teâlâ: «Artık inanmış olarak, (kalbi tasdik eder halde) sâlih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmez.» buyurmuştur. Nitekim başka bir âyette: «Muhakkak ki Biz, iyi hareket edenlerin ecrini zayi’ etmeyiz.» (Kehf, 30) buyurulur ki; onun çalışması, ameli gizlenmez, inkâr edil­mez. Aksine karşılığı verilir. Zerre ağırlığı ona haksızlık yapılmaz. Bu­nun içindir ki Allah Teâlâ : «Ve Biz onu yazanlarız.» buyurmuştur. Onun bütün ameli yazılır ve onun için ondan hiç bir şey kaybolmaz.[31]

95 — Helak ettiğimiz kasaba halkının âhirette ceza görmek üzere Bize dönmemesi imkânsızdır.

96 — Ye’cûc ve Me’cûc (un şeddi) açılıp ta her tepe­den ve dereden akın ettikleri vakit.

97 — Ve gerçek va’d yaklaştığı zaman, o küfreden­lerin gözleri belerip kalır: Vah bize, bundan önce gaflet içindeydik, biz gerçekten zâlimler idik.

Ye’cûc ve Me’cûc

Allah Teâlâ : «Helak ettiğimiz kasaba halkına… haramdır.» buyu­rur ki, İbn Abbâs burayı şöyle açıklar: Mukadder bir kader üzerine helak olunmuş her İnr kasaba halkı, kıyamet gününden önce asla dün­yaya dönmeyecektir. îbn Abbâs, Ebu Ca’fer el-Bâkır, Katâde ve bir çokları da böyle açıklamışlardır.

İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre ise; «Onların… Bize dön­memesi İmkânsızdır.» âyetinde onların tevbe etmemelerinin imkânsız­lığı kaydedilmektedir. Ancak burada birinci açıklama daha kuvvetli olup en doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Ye’cûc ve Me’cûc (un şeddi) açılıp ta her tepeden ve dereden akın ettikleri vakit…» buyurur ki, biz daha önce onların Âdem (a.s.) in sülâlesinden, hattâ Hz. Nuh’un da neslinden olduğunu kaydetmiştik. Onlar, Türklerin babası olan Hz. Nuh’un oğullarından Yâfeş’ten türemişlerdir. Türkler onların küçük bir bölüğüdür. Zülkar- neyn’in inşâ etmiş olduğu şeddin arkacında bırakılmışlardır. Allah Te-âlâ başka bir âyette : «Bu, Rabbımm bir rahmetidir. Rabbımın va’di gelince, onu yerle bir eder. Rabbımın verdiği söz gerçektir. O gün Biz, onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sûr’a üflenince hepsini bir araya toplarız.» (Kehf, 98-99) buyururken, bu âyet-i kerî-me’de de şöyle buyurur: «Ye’cûc ve Me’cûc (un şeddi) açılıp ta her tepeden ve dereden akın ettikleri (fesada yürümede süratlendikleri) vakit…» Âyet-i Kerîme’de geçen kelimesi; yeryüzünün yük­sek yerleri anlamındadır. İbn Abbâs, İkrime, Ebu Salih, Sevrî ve baş­kaları böyle açıklamıştır. Onların, çıkışları durumundaki nitelikleri bu­dur. Bunu işiten, sanki onu müşâhade etmiş gibidir. «Haberdâr olan gibi, kimse sana haber veremez.» (Fâtır, 14). Zîrâ bu, olmuş ve ola­cağı bilen, göklerin ve yerin gizliliklerini en iyi bilen, kendinden baş­ka ilâh olmayanın verdiği bir haberdir. İbn Cerîr der ki: Bize Muham-med İbn Müsennâ’nın… Ubeydullah İbn Ebu Yezîd’den rivayetinde o, şöyle demiştir : İbn Abbâs, birbirinin üzerine sıçrayarak oynayan ço­cuklar gördü de : İşte Ye’cûc ve Me’cûc böyle çıkacak, dedi. Ye’cûc ile Me’cûc’un çıkışı, Hz. Peygamberin Sünnet’inde müteaddid hadîslerde zikredilmiştir.

1- İmâm Ahmed’in Ya’kûb kanalıyla… Ebu Saîd el-Hudri’den rivayetinde o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Ye’cûc ve Me’cûc açılıp; Allah Teâlâ’nın : «Her tepeden ve dereden akın et­tikleri vakit…» buyurduğu veçhile çıktıklarında, bütün insanların ba­şına musallat olup yeryüzünü kaplayacaklar. Müslümanlar onlardan kaçıp şehirlerine ve kalelerine sığınacaklar. Hayvanlarını da yanları­na alacaklar. Ye’cûc ve Me’cûc yeryüzünün sularını içecekler. O ka­dar ki onlardan bir kısmı bir nehre uğrayıp ondaki suyun hepsini içe­cek ve orayı kupkuru bir halde bırakacak. Ondan bir sonraki bu ne-hire uğradığında: Burada bir keresinde su vardı, diyecek. İnsanlardan bir kalede veya bir şehirde olan dışında hiç kimse kalmayınca içlerin­den birisi: Bunlar yeryüzü ehlidir. Onların işlerini bitirdik, gök ehli kaldı, diyecek. Sonra onlardan birisi harbesini sallayıp onu göğe ata­cak. Harbe kendisine, bir imtihan ve fitne vesilesi olarak kana bulan­mış halde geri dönecek. Onlar bu halde iken Allah Teâlâ birden onla­rın boyunlarından, çekirgelerin boynunda çıkan çekirge kurtçuğu gibi bir kurtçuk gönderecek. Hiç bir hareket ve ses işitilmeyen ölüler hali­ne gelecekler. Müslümanlar: Allah için kendini feda edip şu düşma­nın ne yaptığına bakacak bir kimse yok mu? diyecekler. İçlerinden bi­risi kendini ölmüş sayarak aralarından sıyrılıp çıkacak, inecek ve on­ları birbirleri üzerine yığılmış Ölüler halinde bulacak da : Ey müslü-manlar topluluğu, müjdeler olsun, Allah Teâlâ sizin için düşmanınıza yeterli olup sizin yerinize onların hakkından geldi, diye bağıracak, şehirlerden ve kalelerden çıkıp hayvanlarını serbest bırakacaklar, Hay­vanları için onların (Ye’cûc ve Me’cûc’un) etlerinden başka bir otla­maya ihtiyâçları olmayacak. Hayvanları daha önce bulup yedikleri hiç bir bitki ile semirmedikleri kadar güzel bir şekilde semizleyecekler. Ha­dîsi İbn Mâce de Yûnus İbn Bükeyr’den, o ise İbn İshâk’dan rivayet etmiştir.

2- Yine Ahmed der ki: Bize Velîd İbn Müslim Ebu Abbâs ed-Di-nıaşkî’nin… Nuvâs İbn Sem’ân el-Kilâbî’den rivayetinde o, şöyle anlat­mıştır : Allah Rasûlü (s.a.) bir sabah bize Deccâl’den bahsetti. Bu ko­nuda sesini alçaltıp yükseltti. Zannettik ki o (Deccâl), bir hurmalığın içindedir. Öğleyin ona geldiğimizde yüzümüzden anladı ve bize sordu da: Ey Allah’ın elçisi, sabahleyin Deccâl’i andın. Onu anarken sesini alçaltıp yükselttin. Biz de onun bir hurmalıkta olduğunu sandık, de­dik. Sizin için Deccâl’den daha fazla korktuğum bir başkası var. Eğer ben içinizde iken Deccâl çıkacak olursa, sizin önünüzde ona karşı hüc­cetiniz benim. Ben sizin içinizde yokken çıkacak olursa, herkes kendi nefsinin hüccetidir. Allah Teâlâ her müslüman üzerine benim halî-femdir. Şüphesiz Deccâl çok kıvırcık saçlı, patlak gözlü bir gençtir. Şam ve Irak arasında bir yoldan çıkacak, sağı solu fesada boğacaktır. Ey Allah’ın kulları sebat üzere olun. Biz : Ey Allah’ın elçisi, yeryüzün­de kalması ne kadardır? diye sorduk. Kırk gün; bir gün bir sene gibi, bir gün bir ay gibi, bir gün bir cum’a gibi, diğer günleri de sizin gün­leriniz gibidir, buyurdu. Biz : Ey Allah’ın elçisi, hani şu bir sene gibi olan günde bir gün ve gecenin namazı bize yeter mi? diye sorduk. Ha­yır, onun ölçüsünü ölçünüz (ve bu ölçüye göre namazlarınızı kılınız), buyurdu. Biz: Ey Allah’ın elçisi, yeryüzünde (fesada boğmaya koş­mada) sür’ati nasıldır? diye sorduk. Arkasına rüzgârı almış yağmur gibidir, buyurdu. Ve şöyle devam etti: Bir kabileye uğrayıp onları (ken­di yoluna) çağıracak. Ona icabet ederlerse göğe emredecek de yağ­mur yağdıracak, yeryüzüne emredecek de bitki bitirecek. Otlayan hay­vanları boyları en uzun, böğürleri en etli, memeleri en fazla süt dolu olarak onlara gelecek. Bir kabileye de uğrayıp onları (kendi yoluna) çağıracak, onlar onun sözünü geri çevirecekler. Onların malları Dec-câl’ın peşine düşüp gidecek ve onlar kuraklığa dûçâr kalıp yoksul dü­şecekler. Mallarından hiç bir şey kalmayacak. Bir harabeye uğrayıp ona : Hazînelerini çıkar, diye emredecek. O harabenin hazîneleri, er­kek anlar misâli onun peşine düşecekler. Bir adamın öldürülmesini em­redecek de öldürülecek, ona kılıçla vurup iki parçaya bölecek. Sonra ça­ğırdığında güler yüzlü olarak ona gelecek. Onlar bu haldelerken Allah Teâlâ Meryem Oğlu Mesih’i diriltecek ve o Şam’ın doğusunda beyaz minarenin yanına, iki sarı elbise giymiş, elini iki meleğin kanatları üzerine koymuş olarak inecek, DeccâFm peşine düşecek ve onu Lüdd eş-Şarkî kapısının yanında yetişip öldürecek. Onlar bu haldelerken Al­lah Teâlâ Meryem Oğlu îsâ’ya şöyle vahyedecek : Muhakkak Ben kul­larımdan Öyle kullar çıkardım ki senin onlarla savaşma gücün yoktur. Kullarımı uzaklaştırıp Tûr’a götür. Allah Teâlâ Ye’cûc ve Me’cûc’u di­riltecek. Onlar Allah Teâlâ’nın da buyurduğu gibi: «Her tepeden ve dereden akın edecekler.» Hz. îsâ ve ashabı Allah Teâlâ’ya niyazda bu­lunacaklar. Allah da onların (Ye’cûc ve Me’cûc’un) üzerlerine boyun­larında birtakım kurtçuklar gönderecek ve onlar bir tek kişinin ölümü gibi bir anda Ölecekler. Hz. îsâ ve ashabı inip yeryüzünde onların pis kokularının dolmadığı hiç bir ev bulamayacaklar, o ve ashabı Allah Teâlâ’dan dilekte bulunacaklar da O, onların üzerine deve boyunları gibi kuşlar gönderecek, bu kuşlar onları yüklenip Allah Teâlâ’nın di­lediği yere atacak.

îbn Câbir der ki: Bana Ata İbn Yezîd es-Seksekî Kâ’b’dan —veya bir başkasından— rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Onları Mehbil adında bir çukura atacaklar. İbn Câbir şöyle diyor : Ey Ebu Yezîd, Meh­bil nerededir? diye sordum : Güneşin doğduğu yerdedir, diye cevab verdi.

Allah Rasûlü şöyle devam buyurdu : Allah Teâlâ öyle bir yağmur gönderecek ki; kırk gün hiç bir köy, hiç bir kasaba, hiç bir ev ondan korunmayacak. Tertemiz oluncaya kadar yeryüzünü yıkayacak. Yer­yüzüne : Meyvelerini bitir ve bereketini geri getir, denilecek. İşte o gün bir grup bir tek hurma yiyecek (onunla doyacaklar) ve kabuğunda gölgelenecekler. Hayvanlar bereketlenecek. O kadar ki sağmal bir de­ve insanlardan büyük bir topluluğa yetecek. Sağmal bir inek büyük bir aileye, sürüden bir koyun bir aileye yeterli olacak. Onlar bu haldeler­ken Allah Teâlâ, onların koltuk altlarından hoş bir rüzgâr gönderecek. Her bir müslümanın —veya her mü’minin demiştir— ruhlarını kabze-decek ve merkeblerin çekiştiği gibi, birbirleriyle çekişen insanların kö­tüleri kalacak. İşte kıyamet, onların üzerine kopacak. Hadîsi Buhârî değil sâdece Müslim tahrîc etmiş, diğer Sünen sahipleriyle beraber muhtelif kanallardan olmak üzere hadîsi Abdurrahmân İbn Yezîd İbn Câbir’den rivayet etmiştir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söy­ler.

3- İmâm AhmedUn Muhammed İbn Bişr kanalıyla… İbn Har-mele’den, onun da teyzesinden rivayetinde şöyle anlatmış : Allah Ra­sûlü (s.a.) bir akrep tarafından sokulan parmağını sıkarak onlara bir hutbesinde şöyle buyurmuş : Siz diyorsunuz ki düşman yok. Halbuki siz, Ye’cûc ve Me’cûc gelinceye kadar düşmanla savaşmaya devam ede­ceksiniz. Onlar (Ye’cûc ve Me’cûc) geniş yüzlü, küçük gözlü, kızıl saç­lı olup her bir dereden ve tepeden boşanacaklardır. Onların yüzleri, sanki deri kaplı kalkanlar gibidir. Hadîsi İbn Ebu Hatim de, Muham­med İbn Amr kanalıyla Hâlid İbn Abdullah îbn Harmele el-Müdlicî’den, işe bir teyzesinden, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetle yu-kardakine benzer şekilde zikretmiştir.

4- Daha önce A’râf sûresi tefsirinin sonunda da geçtiği üzere İmâm Ahmed’in Hüşeym kanalıyla… İbn Mes’ûd’dan, onun da Allah Rasûlü (s.a.) den rivayetine göre şöyle buyurmuş: Mi’râc gecesi İbrâ-hîm, Mûsâ ve îsâ’ya uğradım. Aralarında kıyametin durumunu tartı­şıyorlardı. İşi İbrahim’e havale ettiler de o: Bu konuda benim bilgim yok, dedi. İşi Musa’ya havale ettiler: Benim bu konuda hiç bir bilgim yok, dedi. İşlerini îsâ’ya havale ettiler de o, şöyle konuştu : Onun za­manına gelince; Allah’tan başka hiç kimse bunu bilemez. Rabbımın bana va’dine göre Deccâl mutlaka çıkacaktır. Benimle birlikte iki değ­nek (asâ) bulunacak. Deccâl beni görünce kurşunun eridiği gibi eri­yecek. Beni gördüğü zaman Allah Teâlâ onu helak edecek. O kadar ki taş ve ağaçlar : Ey müslüman, benim altımda bir kâfir var. Gel onu öl­dür, diyecek ve Allah Teâlâ onları helak buyuracak. Sonra insanlar ül­kelerine ve vatanlarına dönecekler. İşte o sırada Ye’cûc ve Me’cûc her bir dereden ve tepeden boşanıp çıkacaklar. Onların (insanların) ülke­lerini çiğneyecekler. Neye uğrarlarsa helak edecekler, uğradıkları her suyu içecekler. Sonra insanlar bana dönüp onları şikâyet edecekler de onların helaki için Allah’a dua edeceğim. Allah Teâlâ onları helak bu­yurup öldürecek. O kadar ki yeryüzü, onların kokularının pisliğinden kokuşacak. Allah Teâlâ bir yağmur indirecek ve bu yağmur onların ce-sedlerini sürükleyerek denize atacak. Rabbımın bana va’dine göre bun­lar böylece olduğu zaman kıyamet, günü dolmuş hâmile bir kadın gibi olacak ki onun ailesi gece mi, yoksa gündüz mü birden doğuverecek diye beklemektedirler. Hadîsi İbn Mâce de, Muhammed İbn Beşşâr ka­nalıyla… Avvâm İbn Havşeb’den yukardakine benzer şekilde rivayet etmiş ve şöyle ilâve etmiştir: Avvâm der ki: Bunun Allah’ın kitabın­daki tasdiki: «Ye’cûc ve Me’cûc (un şeddi) açılıp ta her bir tepeden ve dereden akın ettikleri vakit.» âyet-i kerîme’sidir. Burada İbn Cerîr de Cebele hadîsini rivayet etmiş olup, bu konuda hadîsler vs Seleften gelen haberler pek çoktur. İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Ma’mer kana­lıyla… Kâ’b’dan rivayet ederler ki o, şöyle demiştir: Ye’cûc ve Me’cûc’-un çıkış zamanı geldiğinde onlar (çukur veya hendekler, yeryüzüne çıkmak için tüneller) kazarlar. Nihayet kazanlann yanı başında on­ları ta’kîb edenler onlann kazma seslerini işitirler. Gece olduğunda : Yarın gelir, çıkarız, derler, Allah Teâlâ kazılan yeri eski haline döndü­rür. Ertesi gün geldiklerinde, Allah Teâlâ’nın orayı eski haline döndür­düğünü görür ve kazmaya başlarlar. Onların peşindekiler onların kaz­ma seslerini işitecek hale geldiklerinde akşam olmuştur. O zaman Al­lah Teâlâ onlardan birinin diline ilhamda bulunur da; yarın gelir Allah dilerse çıkarız, der. Ertesi gün geldiklerinde orayı bıraktıkları hal­de bulurlar. Kazmaya devam eder ve nihayet çıkarlar. Onlardan birin­ci zümre bir göle uğrar, suyunu içer. Sonra ikinci zümre gelir çamu­runu yalar. Sonra üçüncü grup gelir de : Bir keresinde burada su var­dı, derler. İnsanlar onlardan kaçar, insanlara âit hiç bir şeyi ayakta bırakmazlar. Daha,sonra oklarmı göğe atarlar da, okları kendilerine kana bulanmış olarak döner. Yeryüzü ve gök ehline gâlib geldik, der­ler. Meryem Oğlu îsâ (a.s.) onlara beddua edip: Allah’ım, bizim onla­ra karşı gücümüz yok. Dilediğinle onların belâsını bizden kaldır, der. Allah Teâlâ onlara en-Neğaf denilen bir kurtçuğu musallat eder. On­ların boyunlarını kırar. Allah Teâlâ onlar üzerine birtakım kuşlar gön­derir de, gagalarıyla onları tutar ve denize atar. Allah Teâlâ «el-Ha-yât» denilen bir kaynak fışkırtır, yeryüzünü temizler ve orada bitki­ler bitirir. O kadar ki bir hurma ile bir ev doyar. Kâ’b’a : Ey Kâ’b, es-Seken de nedir? denildi de; bir ailedir, diye cevab verdi ve şöyle devam etti : İnsanlar bu haldelerken bir haberci gelip ince ba­caklı birinin Hz. İsa’nın üzerine geldiğini haber verir. Meryem Oğlu îsâ, yedi yüz veya yedi yüzle sekiz yüz kişi arasında öncü gön­derir. Onlar yolun bir kısmmdalarken Allah Teâlâ hoş bir güney yeli gönderir. Bununla her bir mü’min kişinin ruhu kabzolunur. Sonra in­sanların rezîlleri kalır. Hayvanların birbirleri üzerine aştıkları gibi bir­birlerinin üzerine yürürler. İşte o zaman kıyametin misâli, ne zaman doğuracak diye kısrağının etrafında dolanarak bekleyen kişinin misâli gibidir. Kâ’b sözünü şöyle tamamladı: Benim bu sözümden sonra ve­ya bu bilgimden sonra kim herhangi bir zorlamada (ilâve bilgi edin­mek arzusuyla zorlamada) bulunursa; işte o, gerçekten zorlayan kişi­dir (tekellüfte bulunan kişidir). Sahîh haberlerden şahidi olması ha­sebiyle, Kâ’b el-Ahbâr’dan rivayet edilen sözlerin en güzellerinden bi­risi budur. Hadîste sabit olduğu üzere Meryem Oğlu îsâ, Beyt-i Atîk’i haccedecektir. îiriâm Ahmed’in Süleyman İbn Dâvûd kanalıyla… Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bu Beyt mutlaka Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkışından sonra haccolunacak ve burada umre yapılacaktır. Hadîsi sâdece Buhârî tahrîc etmiştir.

Bu korkular, bu kaygılar, bu sarsıntılar görüldüğü zaman kıyamet günü ve gerçek va’d yaklaşmıştır ki, o zaman «küfredenler: Bu, ger­çekten zor bir gündür. »(Kamer, 8) derler. O küfredenlerin gözleri müşahede etmiş oldukları bu büyük işlerin şiddetinden dolayı belerip kalır: Vah bize, dünyada bundan önce gaflet içindeydik, biz gerçekten zâlimler idik, diyerek, haksızlıklarını itirafın kendilerine hiç bir fay­da vermeyeceği bir zamanda yaptıkları haksızlıklarını itiraf eder­ler.[32]

98 — Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehennem odunusunuz. Oraya gireceksiniz.

99 — Şayet bunlar tanrı olsaydı, oraya girmezlerdi. Ve hepsi orada temelli kalacaklardır.

100 — Orada inim inim inleyecekler ve bir şey de işit-meyeceklerdir.

101 — Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden gü­zellik va’di geçmiş olanlar; bunlar oradan uzaklaştırılmış­lardır.

102 — Onun uğultusunu duymazlar. Canlarının iste­diği şeyler içinde temelli kalırlar.

103 — O en büyük korku bile onları tasalandırmaz. Melekler onları: Size söz verilen gün, işte bu gündür, diye karşılarlar.

Cehennem Odunları

Allah Teâlâ Kureyş müşriklerinden ve putlara tapanlardan onla­rın dinini kabullenmiş olanlara hitaben buyurur ki: «Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehennem odunusunuz.» îbn Abbâs, âyetteki kelimelerini; cehennem yakıtısınız, diye açık­lar. Bu, Allah Teâlâ’nın: «Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu yakacağı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.» (Tahrîm, 6) âyeti gibidir. Yi­ne İbn Abbâs bu kelimenin: Cehennem ağaçları, anlamında olduğunu söyler. Ondan gelen rivayetlerden birinde ise burayı; zenci dilinde ol­mak üzere, cehennem odunu, diye açıklamıştır. Mücâhid, İkrime ve Katâde bu kelimeyi; cehennem odunu, şeklinde açıklarlar. Hz. Ali ve Hz. Âişe’nin kırâetlerinde kelime zâten odun anlamında olmak üze­re şeklindedir. Dahhâk: «Cehennem odunusunuz.» âyeti hakkında : Oraya atılan şeylerdir, açıklamasını getirir. Bir baş-kaeı da böyle söylemiş olup bu açıklamaların hepsi birbirine yakındır.

«Oraya gireceksiniz. Şayet sizin Allah’ın dışında tanrılar edindiği­niz putlar ve Allah’a koştuğunuz eşler gerçek ilâhlar olsalardı, ateşe gitmez ve oraya girmezlerdi. Tapınanlar ve tapındıklarının hepsi ora­da temelli kalacaklardır.» Allah Teâlâ burada «Orada inim inim inle-yeceklerdir.» buyururken başka bir âyette: «Orada yüksek sesle solur­lar.)» (Hûd, 106) buyurur. Buradaki nefeslerinin çıkışı, ise; nefeslerini içeri çekmeleridir. «Ve bir şey de işitmeye-ceklerdir.» İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… İbn Mes’ûd’dan ri­vayetinde o, şöyle demiştir: Cehennemde sâdece orada temelli olanlar kaldığı zaman bunlar, içinde ateşten çivilerin olduğu ateşten tabutla­ra konulurlar. Onlardan hiç kimse kendi dışında cehennemde birine azâb olunduğunu görmez. Bu sözlerinden sonra Abdullah : «Orada inim inim inleyecekler ve bir şey de işitmeyeceklerdir.» âyetini okumuştur. İbn Mes’ûd’un bu sözünü İbn Cerîr, Haccâc İbn Muhammed kanalıy­la… îbn Mes’ûd’dan rivayetle zikretmiştir.

Allah Teâlâ : «Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar…» buyurur ki; İkrime âyetteki kelime­sini; rahmetle, bir başkası da mutlulukla tefsir etmiştir. «Bunlar ora­dan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.» Allah Teâlâ önce, cehen­nem ehli ile Allah’a ortak koşmaları yüzünden dûçâr kalacakları azabı zikrettikten sonra bunların peşinden Allah’a ve Rasûllerine îmân eden mutlu kişileri zikreder. Allah Teâlâ’nın mutluluk sözü onlar içfh daha önce geçmiştir. Onlar dünyada daha önce sâlih ameller İşlemişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Güzel davranan­lara, daha güzeli ve fazlası var.» (Yûnus, 26), «İyiliğin karşılığı, iyi­likten başka bir şey midir?» (Rahman, 60). Nasıl ki onlar dünyada gü­zel ameller işlemişlerse, Allah Teâlâ da onların akıbetlerini ve mükâ­fatlarını güzel yapmış, onları azâbdan kurtarmış, onlara bol sevâb bah­setmiştir. Buyurur ki: «Bunlar oradan uzaklaştırılmışlardır.” Cehenne­min uğultusunu duymazlar.» Onun cesedleri yakarken çıkardığı sesi de duymazlar. îbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Ebu Osman’dan rivayetinde o, «Cehennemin uğultusunu duymazlar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, sırat üzerinde onları sokacak yılanlardır. Onları soktukları zaman «hass hass» diye ses çıkarırlar.

«Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.» Allah Teâlâ on­ları korktuklarından kurtarmış ve onlar için arzulanıp sevilen şeyleri meydana getirmiştir. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Nu’mân tbn Beşîr’den rivayetinde Nu’mân bir gece Hz. Ali ile beraber sohbet­te bulunmuş ve: «Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar; bunlar oradan uzaklaştırılmışlardır.» âyetini oku­muş da, Hz. Ali şöyle demiş : Ben onlardanım, Ömer onlardandır, Os­man onlardandır, Zübeyr onlardandır, Talha onlardandır, Abdurrah-mân onlardandır —veya Sa’d onlardandır, demiştir— Nu’mân der ki: Namaz için ikâmet olundu da kalktı. Öyle sanıyorum ki elbisesini to­parlarken «Cehennemin uğultusunu duymazlar.» diyordu. Şu’be’nin Ebu Bişr kanalıyla… Muhammed İbn Hâtıb’dan rivayetinde o, «Şüp­hesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar…» âyeti hakkında Hz. Ali’nin şöyle dediğini işitmiş : Bunlar Osman ve ashabıdır. Hadîsi İbn Ebu Hatim de rivayet etmiştir. Yine İbn Cerîr’in Yûsuf İbn Sa’d kanalıyla… Hz. Ali’den rivayetle zikretmiş olduğu bu hadîsin İbn Cerîr rivayetinde lafzı: Osman onlardandır, şeklindedir. İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Şüphesiz ki daha Önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar; bunlar oradan uzak­laştırılmışlardır.» âyeti hakkında şöyle der: Bunlar Allah’ın dostları­dır. Şimşekten daha sür’atli olarak sırat üzerinden geçerler. Kâfirler ise orada diz çökmüş olarak kalır. Bu açıklamalar, bizim zikretmiş ol­duklarımıza uygundur. Başkaları İse şöyle diyor: Aksine bu âyet, ta­pınılanlardan bir istisna olarak nazil olmuştur. Böylece Uzeyr ve Me-sîh, onlanh arasından çıkmış oluyor. Nitekim Haccâc İbn Muhammed el-A’ver’in îbn Cüreyc ve Osman İbn Atâ’dan, onların Atâ’dan, onun da ibn Abbâs’tan rivayetine göre Allah Teâlâ önce : «Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehennem odunusunuz.» buyurmuş, sonra bunlardan istisna ederek : «Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar…» buyurmuştur. Bunların; Al­lah’ın dışında tapınılan melekler, Isâ ve benzerlerinin olduğu söylenir, tkrime, Hasan ve İbn Cüreyc de böyle söylemiştir. İbn Abbâs’tan riva­yetle «Şüphesiz ki daha Önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar…» âyeti hakkında Dahhâk der ki: Meryem Oğlu îsâ ve Üzeyr (a.s.) hakkında nazil olmuştur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Hz. Ali’den «Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar…» âyeti hakkında o, şöyle demiştir: Güneş, ay ve Mer­yem Oğlu îsâ dışında Allah’tan başka İbâdet olunan her şey cehennemdedir. Hadîsin isnadı zayıftır. îbn Ebu Necîh’in Mücâhid’den rivayetine göre; o, «Bunlar oradan uzaklaştırılmışlardır.» âyetinde îsâ, Üzeyr ve meleklerin kaydedildiğini söyler. Dahhâk da : îsâ, Meryem, melek­ler, güneş ve ay, demiştir. Bu açıklama Saîd İbn Cübeyr, Ebu Salih ve bir çoklarından da rivayet edilmiştir. îbn Ebu Hatim bu konuda ger­çekten garîb bir hadîs rivayet edip der ki: Bize Fadl İbn Ya’kûb er-Rûh-hânî’nin… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den «Şüp­hesiz ki daha önce; kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar; bunlar oradan uzaklaştırılmışlardır.» âyeti hakkında rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur: Bunlar îsâ, Üzeyr ve meleklerdir. Bazıları İbn Zeb’arî kıssası ile müşriklerin münazaraları kıssasını zikretmişlerdir ki, bu meyânda olmak üzere Ebu Bekr İbn Merdûyeh şöyle diyor: Bize Muhammed İbn Ali İbn Sehl… İbn Abbâs’tan rivayet etti ki o, şöyle anlatmıştır : Abdullah İbn Zeb’arî Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve : Sen Allah’ın sana «Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehen­nem odunusunuz, oraya gireceksiniz.» âyetini indirdiğini iddia ediyor­sun. Güneşe, aya, meleklere, Üzeyr’e ve Meryem Oğlu îsâ’ya da ibâdet olunmuştur. Bütün bunlar sizin tanrılarınızla birlikte cehennemdeler mi? dedi de, bunun üzerine : «Meryem Oğlu misâl verilince senin kav­min hemen bağrıştı ve : Bizim tanrılarımız mı, yoksa o mu daha iyi­dir? dediler. Sana sâdece tartışmaya girişmek için böyle dediler. Hayır, onlar yaygaracı bir kavimdir.» (Zuhruf, 57) âyeti, peşinden de : «Şüp­hesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olanlar; bunlar oradan uzaklaştırılmışlardır.» âyeti nazil oldu. Hadîsi Hafız Ebu Abdullah, el-Ehâdîs’ül-Muhtâra (Seçme Hadîsler) adlı kitabında riva­yet etmiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… İbn Abbas’tan ri­vayetinde o, şöyle demiştir: «Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, şüp­hesiz ki cehennem odunusunuz, oraya gireceksiniz.» âyeti nazil oldu­ğunda müşrikler : Allah’ın dışında meleklere, Üzeyr’e ve îsâ’ya da ibâ­det olunuyor, demişlerdi. Bunun üzerine : «Şayet bunlar tanrı olsaydı, oraya girmezlerdi, —ki bunlar tapınılan tanrılardır— Ve hepsi orada temelli kalacaklardır.» âyeti nazil oldu. Bu haberin benzeri Ebu Kü-deyne kanalıyla… İbn Abbas’tan rivayet edilmiş olup, bu rivayette o: «Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik va’di geçmiş olan­lar; bunlar oradan uzaklaştırılmışlardır.» âyeti nazil oldu, demiştir.

Muhammed îbn îshâk îbn Yessâr —Allah ona rahmet eylesin— «es-Sîre» adlı kitabında der ki: Bana ulaştığına göre bir gün Allah Rasûlü (s.a.) Velîd îbn Muğîre ile birlikte mescidde oturmuştu. Nadr İbn Haris gelip onlarla birlikte oturdu. Kureyş’den bir çokları mes­cidde idiler. Allah Rasûlü (s.a.) konuştuğunda Nadr İbn Haris ona kar­şı çıktı. Allah Rasûlü (s.a.) onunla konuştu ve onu ilzam edip susturdu. Ona: «Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehennem odunusunuz, oraya gireceksiniz. Şayet bunlar tanrı olsaydı, oraya gir­mezlerdi… Orada İnim inim inleyecekler ve bir şey de işitmeyecekler-dir.» âyetini okuyup kalktı, (biraz sonra) Abdullah İbn Zeb’arî es-Seh-mî gelip oturdu. Velîd îbn Muğîre, Abdullah İbn Zeb’arî’ye : Allah’a yemîn olsun ki Nadr İbn Haris, biraz önce Abdülmuttalib oğluna karşı duramadı, onun karşısında yenilgiye uğradı. Muhammed bizim ve ta­pındığımız şu ilâhların cehennem odunu olduğunu sanıyor, dedi. Ab­dullah İbn Zeb’arî şöyle dedi: Allah’a yemîn olsun eğer onu bulmuş olsaydım; mutlaka ona üstün gelir, onu sustururdum. Muhammed’e sorun bakalım; Allah’tan başka tapınılan her şey onlara tapmanlarla birlikte cehennemde midir? Biz meleklere tapınırız, yahûdîler Üzeyr’e tapınır, Hıristiyanlar Meryem Oğlu îsâ’ya tapınırlar. Velîd ve onunla birlikte mecliste olanlar, Abdullah îbn Zeb’arî’nin sözünden çok hoş­landılar ve onun hasmım susturacak bir delil getirdiğini sandılar. Bu, Allah Rasûlü (a.s.) ne anlatıldı da : Allah’tan başka kendisine tapımlma-yı seven her şey kendisine tapmanla beraberdir. Şüphesiz onlar şeytân­lara ve şeytânların tapınmalarını emrettiklerine ibâdet ediyorlar, bu­yurdu. Allah Teâlâ da : «Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden gü­zellik va’di geçmiş olanlar; bunlar oradan uzaklaştırılmışlardır. Onun uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalır­lar.» âyetini İndirdi. Hz. îsâ, Üzeyr, Allah’a itaat üzere geçip giden ra­hipler ve din adamlarından kendilerine tapınılanları dalâlet ehli için­den onlara tapmanlar Allah dışında kendilerini Rablar edinmişlerdir. Onların meleklere tapındıkları ve meleklerin Allah’ın kızları oldukları­na dâir söyenenler hakkında ise : Bunlardan kim: Tanrı o değil de benim, derse; onu derhâl cehennemle cezalandırırız. Ve Biz zâlimlerin cezasını böyle veririz, kısmına kadar olmak üzere «Dediler ki: Rah­man çocuk edindi. O’nun sânı yücedir. Hayır onlar ikram edilmiş kul­lardır. Onlar sözle asla O’nun Önüne geçemezler…» (Enbiyâ; 26-29) âyetleri nazil oldu. Hz. îsâ’nın durumu, Allah’ın dışında-ona tapmıl-dığı, Velîd ile orada hazır bulunanların Abdullah İbn Zeb’arî’nin delil ve münâkaşasından hoşlanılmasma dâir anlatılanlar hakkında ise: «Meryem Oğlu misâl verilince senin kavmin hemen bağrıştı. Ve: Bizim tanrılarımız mı, yoksa o mu daha iyidir? dediler. Sana sâdece tartış­maya girmek için böyle dediler. Hayır, onlar yaygaracı bir kavimdir. O, sâdece kendisine nimet verdiğimiz ve îsrâiloğullanna örnek kıldığımız bir kuldur. Şayet dileseydik yeryüzünde yerinizi tutacak melekler var ederdik. Şüphesiz ki O, beklenen saati bildirir. Ondan şüphe etmeyin hiç.» (Zuhruf, 56-61) âyetleri nazil olmuştur. Hz. îsâ’ya verilen ölüleri diriltme ve hastaları iyileştirme mucizeleri kıyâmetirl bilinmesine (kiyâmetin vukuuna) yeterli delildir. Allah Teâlâ onun (Hz. îsâ’nuı) şöy­le dediğini haber verir: «Ondan şüphe etmeyin hiç ve bana tâbi olun. îşte dosdoğru yol.» (Zuhruf.61).

İbn Zeb’arî’nin söylemiş olduğu bu söz, büyük bir hatâdır. Zîrâ bu âyet ancak Mekke ehline hitaben, onların aklı olmayan cansız şeyler­den ibaret putlara tapınmaları konusunda onlara tapınanlan bir azar­lama ve suçlama olarak nazil olmuştur. Bu sebepledir ki: «Siz ve Al­lah’tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehennem odunusunuz.» buyur­muştur. Salih amelleri olan, kendilerine tapınanların tapınmasına ra­zı olmayan Mesîh ve Üzeyr gibileri nasıl olur da buna hamlolunabilir? İbn Cerîr tefsirinde, buradaki îsm-i Mevsûl olan ( U ) edatının arap-lar katında aklı olmayan şeyler hakkında kullanıldığı cevabını verir. Bundan sonra Abdullah tbn Zeb’arî müslüman olmuştur. Meşhur şâir­lerden birisi olup önceleri müslümanları hicvedermiş. Daha sonra Özür beyân eden şiirler söylemiştir.(…)

Abdürrezzâk’ın Yahya îbn Rabîa’dan, onun da Atâ’dan rivayetine göre, «O en büyük korku bile onları tasalandırmaz.» âyetinde ölümün kasdedildiği söylenmiştir. İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî ve Ebu Sİnân Saîd tbn Sinan eş-Şeybânî ise buradaki büyük korkudan maksadın, Sûr’a üfürülmesi olduğunu söylemişlerdir. îbn Cerîr de tefsirinde bu görüşü tercih etmiştir. Hasan el-Basrî’nin söylediğine göre ise bu bü­yük korku, kulun cehenneme atılması emredildiği zamandadır. Saîd İbn Cübeyr ve İbn Cüreyc’in söylediklerine göre bu korku, cehennemin cehennem ehli üzerine kapandığı zamandır. îbn Ebu Hâtim’in Ebu Bekr el-Hüzelî’den rivayetine göre ise o, bu korkunun; cennet ile ce­hennem arasında ölümün boğazlanması zamanında olduğunu söyle­miştir.

Melekler onları kabirlerinden çıktıkları zamanda Allah’a dönecek­leri o günleri ile müjdeleyip : «Size söz verilen gün, işte bu gündür. (Si­zi sevindiren bu günle karşılaşın, sevinin) diye karşılarlar.»[33]

104 — Göğü kitab dürer gibi ettireceğimiz gün; yarat­maya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir va’d olarak onu yeniden var edeceğiz. Doğrusu Biz yapanlarız.

Göğün Dürülüşü

Allah Teâlâ buyurur ki: «Bu, göğü kitab dürer gibi düreceğimiz gün; —ki kıyamet günü olacaktır— o gün, mutlaka meydana gelecek­tir.» Allah Teâlâ başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur: «Onlar Al­lah’ı gereği gibi takdîr edemediler. Halbuki kıyamet günü bütün yer­yüzü O’nun avucundadır. Ve gökler O’nun kudretiyle durulmuş olacak­tır. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.» (Zümer, 67). Bu-hârî der ki: Bize Mukaddem tbn Muhammed’in… tbn Ömer’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetinde şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah, kıyamet günü yerleri dürer, katlar ve gökler onun kudret elin­de olur. Bu kanaldan hadîsin rivayetinde Buhârî —Allah ona rahmet eylesin— tek kalmıştır. îbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… İbn Ab-bâs’tan rivayetinde o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ yedi kat göğü içinde olan yaratıklarla, yedi kat yeri.içinde olan yaratıklarla birlikte dürer, bütün bunlan kudret eliyle dürecektir. Bunların hepsi, O’nun kudret elinde bir hardal tanesi mesabesinde olacaktır.

«Göğü kitab dürer gibi düreceğimiz gün…» âyetindeki kelimesinden maksadın, kitab olduğu söylenmiştir. Buradaki sicili ke­limesinden meleklerden bir meleğin kasdedildiği de söylenir. îbn Ebu Hâtim’in Ali îbn Hüseyn kanalıyla… «Göğü kitab dürer gibi düreceği­miz gün…» âyeti hakkında İbn Ömer’den rivayetine göre; o, şöyle de­miştir : Sicili, melektir. O (kulların) istiğfarını Allah’a yükseltip ulaş­tırdığı zaman: Onu bir *ıûr olarak yaz, buyrulur. îbn Ömer’in bu sö­zünü îbn Cerîr, Ebu Küreyb’den, o ise îbn Yemmân’dan rivayet etmiş­tir, îbn Ebu Hatim der ki: Âyetteki sicill’in melek olduğu görüşü Ebu Ca’fer Muhammed İbn Ali İbn Hüseyn’den de rivayet edilmiştir. Bu âyet hakkında Süddî der ki: Sicili; sahîfelerle görevlendirilmiş melek­tir, insan öldüğü zaman kitabı (amel defteri) sicili adındaki bu meleğe ulaştırılır, o bu defteri dürer ve kıyamet gününe ulaştırır. Bununla kas-dedilen Sahâbe’den birinin ismidir. Hz. Peygamber (s.a.) için vahiy ya­zardı, da denilmiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a’nm… İbn Ayaş’tan rivayetinde o, «Göğü kitab dürer gibi düreceğimiz gün…» âyeti hakkında şöyle demiştir: Sicili; işte o bir adamdır. Nûh der ki: Bana Yezîd İbn Kâ’b’m… İbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle demiştir: Sicili; Hz. Peygamber (s.a.) in kâtibidir. Ebu Dâvûd ve Neseî’nin Ku-teybe İbn Saîd kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetlerine göre o, Sicill’in Hz. Peygamber (s.a.) in kâtibi olduğunu söylemiştir. Daha önce de geç­tiği üzere İbn Cerîr bunu Nasr İbn Ali el-Cehdemî’den rivayet eder. İbn Adiyy ise Yahya îbn Amr îbn Mâlik en-Nükrî kanalıyla… îbn Abbâs’­tan rivayet eder ki o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber (s.a.) in «es-Sicill» adı verilen bir kâtibi vardı. Allah Teâl&’nın : «Göğü kitab dürer gibi düreceğimiz gün…» âyeti budur. îşte bu Sicili denen kişinin kitabı dür-düğü gibi, Biz de gökyüzünü düreriz. Sonra İbn Adiyy bu hadîsin mah­fuz olmadığını söyler. Hatîb el-Bağdâdî «Tarih» inde der ki: Bize Ebu Bekr el-Berkânî’nin… İbn Ömer’den rivayetine göre o: es-Sicill, Hz. Peygamber (s.a.) in bir kâtibidir, demiştir. Bu, Nâfi’ kanalıyla îbn Ömer’den şeklinde rivayeti ile son derece münker bir hadîstir ve asla sıhhatli değildir. Ebu Dâvud ve başkalarınca İbn Abbâs’tan rivayetle geçen hadîs de böyledir. Ebu Davud’un Sünen’inde dahi olsa hafızlar­dan bir grup bu hadîsin uydurma olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Şey­himiz Ebu Haccâc el-Mizzî, —Allah ömrünü uzun edip ecelini geciktir­sin ve onun akıbetini sâlih amel ile bitirsin— bu hafızlar cümlesinden-dir. Ben, bu hadîs için başlı basma bir cüz tahsis ettim. İmâm Ebu Ca’fer îbn Cerîr bu hadîsin sahîh olup olmadığım tesbite çalışmış ve en güzel, en mükemmel bir şekilde bunu reddetmiştir. O, şöyle diyor: Sahabe içinde adı Sicili olan birisi tanınmıyor. Hz. Peygamber (s.a.) in vahiy kâtibleri bilinen kimselerdir. Onlar içinde adı Sicili olan hiç kimse yoktur. İmâm Ebu Ca’fer îbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— bu konuda doğru söylemiştir. Bu; bu hadîsin münkerliğine delâlet eden delillerin en kuvvetlilerindendir. Sahabe içinde bu isimde birinin ol­duğunu söyleyenler başka bir şeye değil, sâdece bu hadîse dayanmış­lardır. En doğrusunu Allah bilir. Görüşlerden sahîh olanı İse İbn Ab­bâs’tan rivayet edilen Sicill’in, sahîfe olduğu görüşüdür. Ali İbn Ebu Talha ve Avfî bu açıklamayı îbn Abbâs’tan rivayetle zikretmişlerdir. Mücâhid, Katâde ve bir çokları buna dayanmış, bunu belirtmişler ve İbn Cerîr de bu görüşü tercîh etmiştir. Zîrâ bu kelimenin, sahîfe anla­mında olduğu arap dilinde bilinmektedir. Dolayısıyla sözün anlamı da bu olmalıdır. Dolayısıyla «Göğü kitab dürer gibi düreceğimiz gün…» âyetinde kelimesinin başında olan «lâm» harf-i cerri harf-i cerri anlamındadır. Nitekim «Böylece ikisi de teslîm olunca, babası; oğlunu alnı üzeri yatırdı.» (Saffât, 103) âyetindeki kelimesinin başında bulunan harf-i cer de böyledir ve bu­nun dilde daha birçok benzerleri vardır. En doğrusunu Allah bilir.

«Yaratmaya İlk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir va’d ola­rak onu yeniden vâr edeceğiz. Doğrusu Biz yapanlarız.» Bu; Allah Te-âlâ’nın’ bütün yaratıkları yeni bir yaratılışla var ettiği gün mutlaka olacak, meydana gelecektir. Onları ilk olarak yarattığı gibi, onları ye­niden yaratmaya da elbette güç yetiricidir. Bunun meydana gelmesi vâcibdir. Zîrâ va’dinden dönmeyen ve değiştirmeyen (sünnetinde hiç bir değişiklik olmayan) Allah’ın va’dl cümlesinderidir. O, buna güç yetiricidir. Bunun içindir ki: «Doğrusu Biz yapanlarız.» buyurmuştur îmâm Ahmed der ki: Bize Vekî1 ve İbn Ca’fer’İn mânâ olarak Şu’be ka­nalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetlerinde o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bize öğüt vererek kalktı ve buyurdu ki: Şüphesiz siz yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allah’ın huzurunda haşrolunup toplanacak­sınız. «Yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir va’d olarak onu yeniden var edeceğiz. Doğrusu Biz yapanlarız.» Ve râvî ha­dîsin tamâmını zikretmiştir. Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde hadîsi Şu’be’den rivayetle tahrîc etmişlerdir. Yine aynı hadîsi Buhârî, kitabı­nın bu ayetin tefsirine dâir olan babında rivayet eder. Hadîsin bir ben­zeri Leys İbn Ebu Süleym tarafından Mücâhid’den, o Hz. Aişe’den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den şeklinde bir isnâdla rivayet edilmiştir. «Taratmaya ilk başladığımız gibi onu yeniden var edeceğiz.» âyeti hak­kında İbn Aibbâs’tan rivayetle Avfî şöyle der : İnsanlar yaratılmazdan önce olduğu gibi her şeyi helak edeceğiz.[34]

105 — Andolsun ki Biz, Zikir’den sonra Zebur’da da yazdık ki: Yeryüzüne ancak sâlih kullarım vâris olur.

106 — Doğrusu bunda ibâdet edenler için tebliğ var­dır.

107 — Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gön­derdik.

Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed

Allah Teâlâ burada sâlih kullan için yazıp takdir buyurduğu dün­ya ve âhiretteki mutluluğu, onlarm dünya ve âhirette yeryüzüne vâ­ris olacaklarını haber vermektedir. Nitekim başka âyetlerde şöyle bu­yurur : «Yeryüzü muhakkak ki Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar ve akıbet müttakîlerindir.» (A’râf, 128), «Şüphesiz ki Biz, peygamberlerimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında hem de şâhidlerin şehâdet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz.» (Öâfİr, 51), «Allah; İçinizden îmân edip sâlih amel işleyenlere va’d etti ki: Onlardan Öncekileri nasıl halef kıldı ise onları da yeryüzüne halef kı­lacak ve onlar için beğendiği dini temelli yerleştirecektir.» (Nur, 55).

Aynca Allah Teâlâ, bunun şüphesiz ve mutlaka meydana gelece­ğinin şeriat kitablannda ve takdir-i ilâhide yazılmış olduğunu da haber vermiştir. Bunun İçindir ki: «Andolsun ki Biz Zikirden sonra Zebur’da da… yazdık ki…» buyurmuştur. A’meş şöyle diyor: Saîd tbn Cüıbeyr’e «Andolsun ki Biz, Zikir’den sonra Zebur’da da… yazdık ki…» âyetini sor­dum : Zebur; Tevrat, încil ve Kur’an’dır, dedi. Mücâhid, âyetteki Zi-kir’in kitab olduğunu söyler. îbn Abbâs, Şa’bî, Hasan, Katâde ve bir çoklan derler ki: Zebur; Davud’a indirilendir. Zikir ise Tevrât’dır. Îbn Abbâs’tan rivayete göre âyette anılan Zebur, Kur’an’dır. Saîd îbn Cü-beyr Zikir’in, gökte olan (kitab) olduğunu söyler. Mücâhid’e göre Ze­bur; Zikir’den sonraki kitablardır. Zikir de, Allah katındaki ana kitab-dır. îbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— bu görüşü tercîh etmiştir. Zeyd Îbn Eşlem de bunun ilk kitab olduğunu söyler. Sevrî ise bunun Levh-i Mahfuz olduğunu söylemiştir. Abdurrahmân îbn Zeyd îbn Eş­lem der ki: Zebur; peygamberlere indirilen kitablardır. Zikir ise bun­dan Önce kendisine eşyanın yazılı olduğu ana kitabdır. Îbn Abbâs’tan rivayetle Ali Îbn Ebu Talha “der ki: Allah Teâlâ Tevrat, Zebur ve gök­lerle yer olmazdan önceki geçen ilminde, Muhammed ümmetinin yer­yüzüne vâris kılınacağını, onları cennete koyacağını, onların sâlihler olduklarını haber vermiştir. îbn Abbâs’tan rivayetle Mücâhid’in belirt­tiğine göre; o, «Yeryüzüne ancak sâlih kullarım vâris olur.» âyetinde geçen yeryüzünün, cennet arazîsi olduğunu söylemiştir. Ebu Aliyye, Mücâhid, Saîd îbn Cübeyr, Şa’bî, Katâde, Süddî, Ebu Sâlih, Rebî’ Îbn Enes ve Sevrî de böyle söylemiştir. Ebu Derdâ: Bizler; sâlih olanlarız, demiştir. Süddî de, onların mü’minler olduğunu söyler.

Doğrusu kulumuz Muhammed (s.a.) e indirmiş olduğumuz şu Kur’-an’da da ibâdet eden bir kavim İçin tebliğ, menfaat _ve bir yeterlilik vardır. Onlar ki, Allah’a O’nun meşru’ kıldığı, sevdiği ve hoşnûd oldu­ğu şekilde ibâdet eder, şeytâna ve nefislerinin arzulanna itâata Allah’a itaati tercîh ederler.

Allah Teâlâ, «Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» âyetinde Muhammed (s.a.) i âlemler için bir rahmet kıldığım haber verir. Onu, bütün âlemlere bir rahmet olarak göndermiştir. Bu rahme­ti kabul edip bu nimete şükredenler dünyada ve âhirette mutluluğa ulaşırlar. Onu reddedip inkâr edenler ise dünyada ve âhirette hüsrana uğrarlar. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Allah’ın verdiği ni­meti küfre çevirip değiştirenleri ve milletlerini helak olacakları yere götürenleri görmüyor musun? Yaslanacakları cehenneme ki o, ne kö­tü bir karargâhtır.» (îbrâhîm, 28-29) buyururken, Kur’an’ı niteleme sadedinde diğer bir âyette şöyle buyurmuştur : «De ki: Bu, îmân eden­lere hidâyet ve şifâdır. îmân etmemiş olanların İse kulaklarında ağırlık vardır. Ve bu; onlara kapalıdır. Sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.» (Fussilet, 44). Müslim Sahîh’İnde der ki: Bize İbn Ebu Ömer’in… Ebu Hüreyre’den rivayetinde o, şöyle demiş­tir : Ey Allah’ın elçisi, müşriklere beddua et, denildi de : Şüphesiz ben, çok la’net edici olarak gönderilmedim. Ben ancak bir rahmet olarak gönderildim, buyurdu. Hadisi sâdece Müslim tahric etmiştir. Başka bir hadîste ise: Ben, ancak bahşedilmiş (hidâyete erdirilmiş ve hidâyete erdiren) bir rahmetten ibaretim, buyrulmuştur. Hadîsi Abdullah İbn Ebu Urâbe ve başkaları Vekî1 kanalıyla… Ebu Hüreyre’den merfû’ ola­rak rivayet etmişlerdir. İbrâhîm el-Harbî der ki: Bir başkası hadîsi Vekî’den rivayet etmiş, fakat (hadîsin isnadında) Ebu Hüreyre’yi zik-retmemiştir. Buhârî’ye bu hadîs sorulmuş da, şöyle demiş : Bu hadis Hafs îbn Öıyâs’ın yanında mürsel olarak mevcûddur. Hafız İbn Asâ-kir : Mâlik İbn Süayr İbn el-Hıms… Ebu Hüreyre’den merfû’ olarak ri­vayet etmiştir, dedikten sonra Ebu Bekr İbn el-Mukrî ve Ebu Ahmed el-Hâkİm kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayete göre; o, şöyle demiş­tir : Allah Rasûlü (s.a.) : Ben, ancak bahşedilmiş bir rahmetten İbare­tim, buyurdu, diye hadisi zikretmiştir. Yine îbn Asâkir, Salt İbn Mes’-Ûd kanalıyla… İbn Ömer’den rivayet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurmuştur: Şüphesiz ki Allah Teâlâ beni bahşolunmuş bir rah­met olarak gönderdi. Ben bir kavmi (inananları) yüceltmek ve diğer­lerini alçaltmak için gönderildim.

Ebu Kasım Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Nâfi’ et-Tahhân’ın… Muhammed İbn Cübeyr îbn Mut’im’den, onun da ba­basından rivayetinde o, şöyle anlatmıştır: Hz. Hamza’nın seriyyesin-den Mekke’ye dönüşünde Ebu Cehil Mekke’ye gelmiş ve: Ey Kureyş topluluğu, muhakkak ki Muhammed Yesrib’e inmiş ve öncülerini gön­dermiştir. O, ancak sizden bir şeyler elde etmek İstiyor. Onun yoluna uğramaktan veya ona yaklaşmaktan sakının. Şüphesiz o, yırtıcı bir arslan gibidir. Size karşı son derece öfkelidir. Zîrâ sizler, devenin aya­ğından (veya tırnağından) kurtçukların sökülüp atıldığı gibi onu Mek­ke’den sürüp çıkardınız. Allah’a yemin olsun ki onun bir büyüsü var. Onu ve ashabından birini gördüğümde mutlaka onlarla birlikte şeytâ­nı gördüm. Sizler Kayle’nin iki oğlunun —Evs ve Hazrec kabilelerini kasdediyor— düşmanlığını İyi bilirsiniz. O (Muhammed), düşmandan yardım alan bir düşmandır, demişti. Mut’im İbn Adiyy ona şöyle dedi: Ey Ebu Hakem, Allah’a yemîn olsun ki sizin kovmuş olduğunuz kar­deşinizden dili daha doğru, va’dinde daha sâdık birisini asla görmedim. Madem ki yaptığınız şeyleri yapmış bulundunuz, o halde insanların ondan geri, uzak duran ve ona ilişmeyeni olun. Ebu Süfyân îbn Haris ise şöyle dedi: İçinde bulunduğunuz halden daha şiddetli, katı ve sert olun. Eğer Kayle’nin iki oğlu sizi ele geçirecek olurlarsa, sizin hakkınız­da hiç bir anlaşma ve merhamet gözetmezler. Eğer bana itaat edecek olursanız, sizi en hayırlı sığmağa sığındırırım veya Mühammed’i onla­rın arasından çıkarırsınız da, kovulmuş halde ve tek başına kalır. Kay-le’nin iki oğluna gelince; Allah’a yemin olsun ki zillet ve alçaklıkta onlar Dehlek [35] ahâlîsiyle birdirler… Bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaş­tığında şöyle buyurdu : Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ede­rim ki onları mutlaka öldüreceğim, onları mutlaka asacağım ve onlar istemeye istemeye kendilerini Allah’ın beni göndermiş olduğu rahme­te ulaştıracağım. Allah, dinini gâlib getirinceye kadar beni öldürme-yecektir. Benim beş ismim var: Ben Muhammed’im, Ahmed’im, ben Allah’ın benimle küfrü imha edeceği imha edici, siliciyim. Ben, insan­ların ayaklarım dibinde toplanacağı Hâşir’im. Ben, son gelenim. Ah-med İbn Salih der ki: Bu hadîsin sahîh olduğunu umarım.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muâviye îbn Amr’ın… Amr İbn Ebu Kurra el-Kindî’den rivayetinde o, şöyle anlatmıştır: Huzeyfe Medâin’-deydi ve Allah Rasûlü (s.a.) nün söylediği birtakım şeyleri zikrediyor­du. Huzeyfe, Selmân’a geldi de, Selmân şöyle dedi: Ey Huzeyfe, şüphe­siz Allah Rasûlü (s.a.) öfkeliyken de hoşnûdluk ve şadlık halindeyken de bir şeyler söylerdi. Ben biliyorum ki Allah Rasûlü (s.a.) bir hutbe­sinde şöyle buyurmuştu : Ümmetimden birine öfkeli halimde sövmüş veya la’net etmişsem, ben ancak Âdemoğlundan birisiyim. Onların öf­kelendiği gibi, ben de öfkelenirim. Allah beni ancak âlemlere bir rah­met olarak göndermiştir. Ben onu (bu rahmeti) kıyamet günü ona (o kula) bir dua kılacağım. Hadîsi Ebu Dâvûd, Ahmed îbn Yûnus’dan o da Zâide’den rivayet etmiştir.

Onu inkâr eden için hangi rahmet meydana gelmiştir, diye soru­lursa buna Ebu Ca’fer İbn Cerîr’in rivayet ettiği şu hadîsle cevab ve­ririz: îshâk İbnŞâhîn kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayete göte; o, «Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kim Allah’a ve âhiret gününe îmân etmişse, dünyada ve âhirette ona rahmet yazılır. Kim de Allah’a ve Rasûlüne îmân et­memişse, daha önceki ümmetlerin başına gelen yere geçirme ve başı­na taş yağdırmadan affolunmuştur. İbn Ebu Hatim de Mes’ûdî kana­lıyla… îbn Abbâs’tan yukardakine benzer şekilde hadîsi rivayet etmiş­tir. En doğrusunu Allah bilir. Ebu Kasım Taberânî’nin Abdan İbn Ah­med kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetinde ise o, «Biz, seni ancak âlem­lere rahmet olarak gönderdik.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Kim ona tâbi olmuşsa, dünyada ve âhirette onun için bir rahmet olmuştur. Kim de ona uymamışsa, diğer Ümmetlerin başına gelen yere geçirme, yüzle­rini silme ve başlarına tas, yağmadan affolunmuştur.[36]

İzahı

«Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik» âyetine gelin­ce, burada birkaç mes’ele vardır.

Birinci Mes’ele : Hz. Muhammed (s.a.) in hem din ve hem de dün­ya işleri bakımından bir rahmet olmasına dâirdir. Hz. Peygamber (s.a.), din bakımından bir rahmettir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) efendimiz, in­sanların câhiliyet ve sapıklık içinde oldukları, ehl-i kitâb’ın kitabla-nnda bulunan farklılıklardan, doğru haberlerden mahrum bulunma­larından ve uzun süre öylece kalmalarından dolayı dinleri hakkında bir şaşkınlık içinde bulundukları bir zamanda gönderilmiş; hakkı arayan herhangi bir kimsenin kurtuluş ve sevâb yolunu bulamadığı bir za­manda gelerek insanları hakka çağırmış, onlara sevâb ve mükâfat yo­lunu göstermiş, birçok hükümler vaz’ederek helâl ve haramı belli et­miştir. Fakat bütün bunlara rağmen bu ilâhî rahmetten ancak Hakk’ı arayan; taklîd, inâd ve kibir hastalıklarına tutulmayan, Allah Teâlâ-nın tevfîk ve hidâyetine mazhar olanlar faydalanabilmişlerdir. Nite­kim Cenâb-ı Allah, bu duruma işaretle şöyle buyurmaktadır : «De ki: Bu, îmân edenlere hidâyet ve şifâdır. îmân etmemiş olanların İse, ku­laklarında bir ağırlık vardır. Ve bu onlara kapalıdır.» (Fussilet, 44).

Hz. Peygamber (s.a.) bu dünya hayatı bakımından da bir rahmet idi. Çünkü kendi zamanının insanları onun vasıtasıyla birçok fenalık­lardan, yağma ve savaşlardan kurtulmuş ve onun dini hürmetine za­ferler elde etmişlerdi. Ancak denebilir ki, Rasûlullah (s.a.) savaş ve küfredenlerin ve mallarının garıîmet olarak alınmasını mubah- görme gibi şeyler de getirmiştir. Binâenaleyh onun dünya nimetleri bakımın­dan bir rahmet olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bu soruya birkaç açı­dan cevab vermek mümkündür: 1) Hz. Peygamber (s.a.), savaşı yal­nız şirkde inâd eden, gurura kapılan ve gerçeği düşünmeyenler için ge­tirmiştir. Allah Teâlâ’nın sıfatları arasında Rahman ve Rahîm de var­dır. İşte .bu rahmet aynı zamanda âsîlerden intikam almayı gerektirir. Ayrıca bazan zarara da sebep olabilen yağmur hakkında Cenâb-ı Allah : «Gökten bereketli bir su indirdik.» (Kaf, 9) buyuruyor. Burada olduğu gibi Hz. Peygamber (s.a.) in inâdçılara karşı yaptığı savaş, onun rahmet olması vasfım kaldırmaz. 2) Hz. Peygamber (s.a.) den önce gönderilen herhangi bir peygamberi ümmeti ısrarla reddettiği zaman Allah Teâlâ onları yere batırma, hayvan şekline sokma ve suda boğma gibi âfet­lerle yok ederdi. Fakat Hz. Muhammed (s.a.) i tekzîb eden müşriklerin azabı öldükten sonraya veya ahirete te’hîr edilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ «Halbuki sen içlerinde iken, Allah onlara azâb etmez.» (Enfâl, 33) buyurmuştur. Bu noktada «Onlarla savaşın ki Allah, sizin elleri­nizle onları azâblandırsın.» (Tevbe, 14) ve, «Allah’ın münafık erkek­leri ve münafık kadınları cezalandırması için.» (Ahzâb, 73) âyetleri bu mesele ile çelişkili değildir. Çünkü bu iki âyet, amm (genel) olan bir duruma açıklık getirmekte, onu ta,hs& etmektedir. 3) Rasûlullah (s.a.) ((Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.» (Kalem, 4) âyetinin de gösterdiği gibi, son derece güzel bir ahlâk sahibi idi. Ebu Hüreyre (r.a.) nin rivayet ettiğine göre; bir defasında kendisine : Ya Rasûlallah, müşrikler İçin beddua ediniz, dendiğinde; ben bir azâb olarak değil, sâ­dece bir rahmet olarak gönderildim, buyurmuştur. Huzeyfe (r.a.) nin rivayetinde İse şöyle buyurmaktadır: Ancak, ben de bir insanım. Her­hangi bir insan gibi ben de sinirlenebilirim. Binâenaleyh herhangi bir kimseye acı bir söz söylemiş İsem, Allah’tan o-sözleri kıyamet günü o kimse İçin bir duâ hükmüna geçirmesini niyaz ederim. 4) Abdurrah-mân tbn Zeyd : Âlemlere rahmet olarak demek; özellikle mü’minler için rahmet olarak, demektir, demiştir. Ebu’l-Kâsım el-Ensârî bu iki görüşün aynı mânâyı ifâde ettiğini söylemektedir. Nitekim daha önce açıkladığımız gibi, şayet Allah (c.c.) m ve Rasûlü (s.a.) nün âyetleri­ni düşünmüş olsalardı, Hz. Peygamber (s.a.) herkes için bir rahmet olacaktı. Fakat ondan yüz çevirip gurura kapılanlar, âyette «Kur’an onlara kapalıdır.» (Fussİlet, 44) Duyurulduğu gibi, kendi kendilerini yine kendileri mihnet ve felâkete atmışlardır.

İkinci Mes’ele : Mu’tezile mezhebinde olanlar şöyle bir fikir ileri sürüyorlar: Eğer Allah Teâlâ ehl-i sünnet âlimlerinin söylediği gibi, kâfirlerin İşlemiş oldukları küfrü murâd edip, peygamber (s.a.) i ka­bul etmelerini düemememiş olsaydı, hattâ bu kimselerin -peygamberi sâdece reddetmelerini dileyip onlar için bunları yaratmış ve onları da yalnız bu fıtrat üzere yaratmış bulunsaydı; bu durumda onlara pey­gamber göndermesi onlar için- bir rahmet olmak şöyle dursun, bir azâb Ve felâket olurdu. Oysa nasslar bunun hilafını; Hz. Peygamber (s.a.) in bir rahmet olarak gönderildiğini gösteriyor. Hz. Peygamber (s.a.) in kâ­firlere rahmet olarak gönderilmesini, daha önce gelmiş geçmiş millet­lerin cezaları hemen bu dünyada verildiği gibi, bunların cezalarının bu dünyada verilmemesi açısından ele almak doğru olmaz. Çünkü bize göre o, bütün İnsanlara aynı ölçüde rahmettir. Sizin kâfirler nokta-i nazarından bulunduğunu söylediğiniz azabın te’hîr edilmesi mes’elesi mü’minler için de vâki’dir. O halde Hz. Peygamber (s.a.) in mü’minler için rahmet olması nokta-i nazarından kâfirler için de rahmet ol­ması gerekir. Bu durumda bir ölçüde rahmet olma esâsı ihlâl edilmiş; â$î olan kâfirler mü’minlerden daha kazançlı olmuş olurlar. Ayrıca kâ­firler için Rasûlullah (s.a.) m gönderilmesinden sonra vâki* olduğunu söylediğiniz birtakım nimetler, onun gönderilmesinden önce de vâki’ idi. Hattâ ondan önce bu nimetler daha da fazla idi. Çünkü Rasûlul-lah (s.a.) in gönderilmesinden sonra müşrikler birtakım endîşe ve kor­kulara kapılmışlardır. Sonra bir de cihâd emri vardır ki bu, onlann ço­ğunun canlarına mal olmuştur. Binâenaleyh âyet-i kerîme’den nıurâd edilen mânâ, sizin ileri sürdüğünüz mânâ olampz. Buna cevaben şöy­le diyebiliriz: Siz diyorsunuz ki, Allah Teâlâ Ebu Leheb’in îmân et­meyeceğini bildiği ve bunu haber verdiği İçin bütün bunlardan sonra ona, îmân etmeyi emretmesi Allah (c.c.) in ilmini cehle, doğru olan haberini yalana çeviren bir emir olur ki, bu muhaldir ve muhali em­retmektir. İşte sizin İleri sürdüğünüz bu görüşe rağmen Hz. Muham-med (s.a.) in gönderilmesi insanlar için rahmet olabiliyorsa; Allah Te-âlâ’nın, kâfirin küfrünü yaratmış olması halinde bile, onun peygam­ber olarak gönderilmesinin bir rahmet olduğunu kabul etmemiz niçin mümkün olmasın? Zîrâ kâfirin gücü yalnız küfrü işlemeye elverişli bir güç ise bunun niçin böyle olduğunu Mu’tezİle’ye sormak gerekir. Şa­yet bu güç, hem küfre ve hem de îmâna kullanılmaya elverişli ise bun­lardan birini tercih etmek, bu konuda bir teselsülü önlemek İçin, Al­lah Teâlâ’nm yaratacağı bir müreccihin bulunmasını gerektirir. Bu da Mu’tezile’nin görüşünün yanlış olduğunu gösterir. Sonra şunu da sorarız ki: Niçin Hz. Peygamber (s.a.), intikam azabını te’hîr etmek mânâsına kâfirler için bir rahmet olmuş olmasın? Mu’tezile âlimleri Hz. Peygamber (s.a.) in herkes için aynı bakımdan rahmet olması ha­linde, mü’minler için rahmet olduğu nokta-i nazardan kâfirler için de rahmet olması gerektiğini söylemektedirler. Bize göre yukarıdaki âyet­te, Rasûlullah (s.a.) m herkes için bir veya iki bakımdan rahmet ol­duğuna dâir herhangi bir kayıd yoktur. O halde bu kimselerin, Hz. Pey­gamber (s.a.) İn herkes için bîr bakımdan rahmet olduğunu iddia et­meleri delilsiz verilmiş bir hükümdür. Kâfirlerin Hz. Peygamber (s.a.) gönderilmeden önce de dünya nimetlerine sahip olduklarına, gelince; bu doğrudur. Fakat Hz. Peygamber (s.a.) mü’minlere rahmet olduğu için ilk zamanlar kâfirler, üzerlerine bir azâb gelmesinden korkmuş­lardı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), aralarında bulunduğu için ken­dilerine herhangi bir azâb gelmeyeceği açıklanınca, Rasûlullah (s.a.) müşrikler için de bir rahmet olmuştur.

Üçüncü Mes’ele : Bazı âlimler bu âyete istinâd ederek, meleklerin de âlemler kelimesinin kapsamına girmesinden ötürü Hz. Muhammed (s.a.) İn meleklerden daha üstün olduğunu, dolayısıyla melekler için de bir rahmet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüşe şöyle cevab ve­rebiliriz : Bu görüş, Allah Tealâ’nın melekler hakkında «Onlar, îmân edenler için af dilerler.» (Ğâfir, 7) âyetiyle çelişmektedir. Çünkü me­leklerin mü’minler için af dilemesi, onların mü’minler için bir rahmet olduklarını gösterir ve Peygamber (s.a.) de mü’minlerden biridir. Ke­za «Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi Överler.» (Ahzâb, 56) âye­ti de aynı mâhiyettedir.[37]

108 — De ki ; Gerçekten bana, sizin tanrınızın yalnız­ca bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman olacak mısınız?

109 — Şayet yüz çevirirlerse de ki : Ben, size eşitlik üzere bildirdim. Artık tehdîd edildiğiniz şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem,

110 — Doğrusu O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.

111 — Bilmem. Belki bu, sizin için bir deneme ve bir süreye kadar yararlanmadır.

112 — Dedi ki: Rabbım, hak ile hükmet. Rahman olan Rabbımız. Sizin nitelendirmelerinize karşı yardımına sı­ğınılacak olandır.

Sizin İlâhınız

Allah Teâlâ Rasûlüne, müşriklere şöyle demesini emreder: ((Ger­çekten bana, sizin tanrınızm yalnızca bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık (buna tâbi olup, boyun eğip teslim olacak) müslüman olacak mısınız? Şayet senin kendisine çağırıp, davet ettiğini terkeder ve yüz çevirirlerse de ki: «Ben, size eşitlik üzere bildirdim.» Sizin bana düşman olduğunuz gibi benim de size düşman olduğumu, sizin benden uzak olmanız gibi benim de sizden uzak olduğumu size bildirdim. Al­lah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «şayet seni yalanlar­larsa : Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir. Siz, benim yaptı­ğımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım de.» (Yûnus, 41), «Eğer bir kavmin hiyânet etmesinden korkarsan; sen de onlara karşı aym şekilde davran.» (Enfâl/ 58) Bu, karşılıklı ve müsâvî olarak an­laşmaların bozulduğunu, senin ve onların bilmesi içindir. Burada ise şöyle buyuruyor : «şayet yüz çevirirlerse de ki: Ben, size eşitlik üzere bildirdim.» Benim sizden uzak olduğumu, sizin de benden uzak olduğu-, nuzu bildiğim için size bildirdim.

«Artık tehdîd edildiğiniz şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bil­mem.» Bu, mutlaka meydana gelecektir. Fakat onun yakınlığı ve uzak­lığı hakkında benim hiç bir bilgim yoktur. «Doğrusu O, sözün açı^a vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.» şüphesiz Allah, gaybm hepsini bilir. Kulların açığa vurduğunu da gizlediklerini de bilir. Açık olan şeyleri ve gönüllerde olanları, gizliyi ve gizlinin de gizlisini en iyi O bilir. Kulların açık ve gizli hallerinde neler yapacaklarını da bilen O’dur. Az olsun, çok ve büyük olsun bunlar sebebiyle onları cezalandı­racaktır.

«Bilmem. Belki bu, gecikme sizin için bir deneme ve bir süreye kadar yararlanmadır.» âyeti hakkında İbn Cerîr der ki: Belki de bu­nun geciktirilmesi, sizin için bir imtihan ve belirli bir süreye kadar ge­çindirme, faydalandırmadan ibarettir. Bunu Avn da İbn Abbâs’tan nak­letmiş olup en doğrusunu Allah büir.

«Dedi ki: Rabbım, (gerçeği yalanlayan kavmimizle aramızda) hak ile hükmet.» Katâde der ki: Peygamberler: «Rabbımız, kavmimizle bi­zim aramızda Sen, hak ile hüküm ver. Sen, hüküm verenlerin en ha-yırlısısın.» (A’râf, 89) derlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) de böyle demekle emrolundu. Mâlik’den, onun da Zeyd İbn Eslem’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) bir savaşta hazır bulunduğunda: «Rabbım hak ile hükmet.» derdi.

«Rahman olan Rabbımız sizin nitelendirmelerinize karşı yardımı­na sığınılacak olandır.» Onların söyleyip attıkları iftiralara karşı, ya­lanlama ve iftiralarının her bir makam ve derecesine karşı ancak Al­lah’tan yardım istenir.

Kuran

Enbiya Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.