Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

21 – Enbiya Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île, Genelin görüşüne göre Mekke’de inmiştir. 112 âyettir.

21 – Enbiya Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Enbiya Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

  1. İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı; Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler.
  2. Kendilerine Rabblerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.
  3. Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak. Zulmedenler aralarında gizlice danışıp: “Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır? Siz görüp dururken büyüyü kabule nasıl yanaşırsınız?” (dediler).

“İnsanların hesaba çekileceği vakit yaklaştı.” Abdullah b. Mes’ud dedi ki: Kehf, Meryem, Tâ-Hâ ve el-Enbiyâ sûreleri ilk ve eski sûrelerdendir. Be­nim de ilk olarak bellediğim sûrelerdendir.[1]

O, bu sözleriyle eskiden beri edinilmiş bir mal gibi Kur’ân-ı Kerîm’den es­kiden beri ezberleyip kazanmış olduğu sûrelerden olduklarını kastetmektedir.

Rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav)ın ashabından birisi bir duvar in­şa etmekte idi. Bu sûrenin nazil olduğu gün bir başka kişi onun yanından geç­ti ve duvar inşa etmekte olan kişi: Bugün Kur’ân’dan ne nazil oldu diye so­runca, diğeri: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı, onlar ise gaf­let içerisinde yüz çeviricidirler” buyruğu indi, dedi. Duvar yapan kişi el­lerindeki harcı silkeleyerek; Allah’a yemin ederim, hesap yaklaşmış buiunu-yorken ebediyen bina yapmayacağım, dedi.

“Yaklaştı” yani amelleri dolayısıyla kendisinde hesaba çekilecekleri za­man yaklaştı.

“İnsanların” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demiştir: Burada “in-sanlar”dan kasıt müşriklerdir. Buna yüce Allah’ın; “Her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler… Siz görüp dururken büyüyü kabule nasıl ya­naşırsınız?” buyrukları delildir.

Bir diğer görüşe göre “insanlar” ile o dönemde her ne kadar Kureyş’in kâ­firlerine işaret edilmekte idiyse de bütün insanlar kastedilmektedir. Buna da bu âyetlerden sonra gelen buyruklar delil teşkil etmektedir.

Hesabın yakın olduğunu bilen bir kimsenin emeli uzun olmaz.

Gönül hoşluğu ile tevbeye yönelir, dünyaya meyletmez. Daha önce elde bulunan bir şey, elden gittiği vakit sanki hiç yokmuş ve olmamış gibi gelir. Gelecek olan her şey de pek yakındır. Ölüm de kaçınılmaz olarak gelecek­tir. Her insanın ölümü kıyametinin kopuşu demektir. Kıyamet te aynı şekil­de geçen zamana nisbetle pek yakındır. Çünkü dünyanın geriye kalan süre­si geçmiş olandan daha azdır,

ed-Dahhak dedi ki: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” buyruğu, azap edilecekleri vakit yaklaşü, demektir. Burada da kasıt Mekkeli-lerdir. Çünkü onlar yalanlamak kastı ile kendilerine vaad olunmuş ve ken­disiyle tehdit olundukları azabın geciktiğini iteri sürdüler. Halbuki Bedir gü­nünde onlar kılıçtan geçirildiler.

en-Nehhâs dedi ki: Konuşma esnasında: “Hesaba çe-k’ilmeteri insanlar için yaklaştı” demek caiz değildir. Çünkü bu şekildeki bir ifadede zamir açık ismin önüne geçmiş olur ve zamirin sonradan gelişini ni­yet etmek te caiz olmaz.

“Onlar ise gaflet İçerisinde yüz çeviricidirler” buyruğu mübtedâ ve haberdir. Kur’ân’ın dışındaki ifadelerde hâl olarak mansub olması da müm­kündür.

İki türlü açıklanabilir. Birincisi: “Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviri­cidirler” yani onlar dünyaya aldanarak âhiretten yüz çeviricidirler, İkincisi ise onlar hesaba çekilmek için gerekli hazırlıkları yapmaktan ve Muhammed (sav)ın getirdiklerinden yüz çevirmektedirler.

Sibeveyh’e göre buradaki “vav” ( H ) anlamındadır. Nahivcilerin “hâl vav”i adını verdikleri “vav” da budur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmak­tadır; “O içinizden bir kısmını örtüp duru­yordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüşlerdi.” (Âl-i İmran, 3/154)

“Kendilerine Rabblerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde…” buy­ruğu ndaki “yeni” lafzı “öğüfün sıfatıdır. el-Kisaî ve el-Ferrâ “yeni” anlamın­daki kelimenin şeklinde gelişini de caiz kabul ederler ki bu: “Ken­dilerine… yeni olarak” anlamında hâl olarak nasb edilir.

Yine el-Ferrâ “öğüt” anlamındaki kelimenin sıfatı olmak üzere “yeni” anlamındaki kelimenin merfu gelmesini de caiz kabul etmektedir. Çünkü; edatı hazfedilecek olursa “zikir (öğüt)” kelimesi merfu gelir. Burada­ki “yeni”den kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’in bölümlerinin nüzulü ve Cibril (as)ın, Pey­gamber (sav)a onu okumasıdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresi diğerin­den, bir âyeti ötekinden sonra iniyordu. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’i zaman zaman böyle indirmekteydi. Yoksa burada Kur’ân’ın yaratılmış oldu­ğu anlamı kastedilmemiştir.

Denildi ki; Zikir (öğüt) Peygamber (sav)ın kendilerine hatırlattığı ve kendisiyle onlara öğüt verdiğidir,

“Rabblerinden” diye buyurması ise, Peygamber (sav)ın ancak vahiy ile konuşmasından ötürüdür. Peygamber (sav)ın öğüt vermesi ve sakındırması bir zikirdir ve bu muhdes (yeni)dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Artık sen hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın.” (el-Ğâşiye, 88/21)

Meselâ: Filân kişi zikir meclisindedir, denilir. Bir diğer görüşe göre zikir, bizzat Allah Rasûlünün kendisidir. Bunu da el-Huseyn b. el-Fadl söylemiş­tir. Âyet-i kerîmede geçen: “Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” ifade­leri buna delildir. Eğer “zikir (öğüt)” ile Kur’âh-ı Kerîm’i kastetmiş olsaydı, onların: Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey midir? şeklindeki söz­lerini aktarması gerekirdi. Bu yorumun bir başka delili de yüce Allah’ın; “Bir de: Muhakkak ki o bir delidir, diyorlar. Halbuki o ancak âlemler için bir öğüt­tür.” (el-Kalem, 68/51-52) buyruğudur. Burada da kasıt Muhammed (sav)dır. Bir başk’a yerde de şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki, Allah size bir zikir indirmiştir… bir peygamber (göndermiştir.)” (et-Talâk, 65/10-11)

“Mutlaka onu” yani Muhammed (sav)ı yahut Peygamber (sav)dan ya da onun ümmetinden Kur’an-ı Kerîm’i “alay ederek dinlerler.” “Alay ederek” buyruğundaki “vav” hâl vavıdır. Buna da: “Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” buyruğu delildir. “Alay ederek”; oya­lanarak anlamındadır. Meşgul olarak, uğraşarak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Eğer bu kelimenin oyalanma anlamı kabul edilirse, onların kendisiyle oya­landıkları şeylerin iki türlü olma ihtimali vardır: Birincisi onlar zevk ve arzu­larıyla oyalanmaktadırlar. İkincisi unlar kendilerine okunanları dinlerken oya­lanmaktadırlar.

Eğer meşguliyet anlamı kabul edilecek olursa, iki türlü meşguliyetleri dü­şünülebilir. Birincisi onlar dünya üe meşguldürler, çünkü dünya bir oyundur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir.” (Muharnmed, 47/36) İkincisi onlar, tenkid etmek ve İtiraz et­mekle uğraşıp durmaktadırlar. el-Hasen dedi ki: Onlara yeni bir zikir geldi­ği her seferinde yine cahilliklerini sürdürüp gittiler. Bunun, alay ederek Kur’ân’ı dinlerler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” kalpleri oyalanarak, Allah’ın zik­rinden yüz çevirerek, dikkatle düşünmek ve kavramaktan uzaklaşıp başka şey­lerle uğraşarak demektir. Bu tabir Arapların bir şeyi terkedip başka şeyler­le uğraşıp teselli bulmayı anlatmak üzere; denil­mesinden gelmektedir.

“Meşgul olarak” İsimden önce gelmiş bir sıfattır. Halbuki sıfatın bütün i’râb hallerinde mevsûfa tabi olması gerekir. Sıfat İsimden Önce gelecek olursa o takdirde mansub olur. Yüce Allah’ın; “Gösteri önlerine eğilmiş…” (el-Kalem, 68/43); “Gölgeleri üzerlerine yakınlaşmış” (el-İnsan, 76/14); buyruklarında olduğu gibi: “Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” buyruğu da böyledir. Şair der ki:

“Azze’nia bomboş kalmış, ıpıssız bir diyarı vardır, Ve bu, adeta kılıç kınının süsü gibi parıldamaktadır.”

Şair burada kalıntılarının ıssız olduğunu kastetmek istemiştir.

el-Kisaî ve el-Ferrâ: “Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak” buyruğunun “kalpleri başka şeylerle meşguldür” anlamında olmak üzere merfû’ olması­nı caiz kabul etmişlerdir. Başkaları da burada ref i, ikinci haber olarak ve müb-tedânın hazfedilmiş olduğu takdiriyle caiz kabul etmişlerdir. el-Kisaî şöyle de­miştir: Bu: Onlar bunu mutlaka kalpleri başka şeylerle meşgul olarak dinler­ler, demektir.

“Zulmedenler aralarında gizlice danışıp..,” Yani kendi aralarında gizlice danışarak yalanlamayı söz konusu ettiler. Daha sonra bunların kim olduk­larını açıklayarak: “Zulmedenler” yani şirk koşanlar olduklarını bildirmekte­dir. Buna göre “zulmedenler”; lafzı, “gizlice danıştılar” buyruğundaki çoğul bildiren “vav’den bedeldir. Bu da daha önce kendilerinden söz edilen insan­lara aittir. Bu görüşe göre “gizlice danışmak” anlamını ifade eden “en-Nec-vâ” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz. el-Muberred dedi ki: Bu bir kimsenin: “Evde bulunanlar (yanı) Abdullah’ın oğulları ayrılıp, gittiler’ demeye benzer. Burada “oğullar” lafzı, “ayrılıp gittiler” anlamındaki fiilin çoğul takısını ifa­de eden “vaV’den bedeldir.

Bunun zem olmak üzere merfû’ olduğu da söylenmiştir. Yani onlar zul­meden kimselerdir.

“Söz söylemek” mastarının hazfedildiği de söylenmiştir. İfadenin takdiri şöyledir: O zalimler derler ki… Bu da yüce Allah’ın: “Melekler de her kapı­dan onların yanma girip: Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizlere” (er-Rad, 13/23-24) buyruğuna benzemektedir. en-Nehhâs da bu görüşü tercih et­miştir. Bu şekildeki bir cevabın doğruluğunun delili de bundan sonraki İfa­denin: “Bu, sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” şeklinde olmasıdır.

Dördüncü bir görüşe göre bu, “ben zalimleri kastediyorum” anlamında mansub olabilir. el-Ferrâ ayrıca; “Zulmeden insan­ların hesaplarının görüleceği vakit yaklaştı” anlamında mecrur olmasını da uygun kabul etmektedir. Bu açıklamaya göre ise “en-necvâ; gizlice konuşup danışmak” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz. Ancak önce geçen üç açıklama şekline göre bundan önce vakıf yapılabilir. Böylelikle bu hususta beş görüş ortaya çıkmaktadır.

el-Ahfeş; “Pireler beni yediler” söyleyişine uygun olarak merfu olmasını da caiz kabul etmiştir ve bu güzel bir açıklamadır. Yüce Al­lah da şöyle buyurmaktadır: “Sonra onlardan bir ço­ğu yine görmezler ve işitmezler oldular.” (el-Mâide, 5/71) Şair şöyle demek­tedir:

“Senin ile verilen mücadele kendisi için çalışılan maksatlara erişti, Ve atılan oklar da hedeflerini buldu.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Fakat (sen) Diyaflısın, babası da, annesi de, Akrabaları da Havrân’da zeytinyağı sıkarlar.”

el-Kisaî de şöyle demiştir: İfadede takdim ve te’hir vardır. İfade; o zulme­denler aralarında gizlice danıştılar, demektir.

Ebu Ubeyde dedi ki: “Gizlice… lar” ifadesi burada zıt anlamlı kelimeler­dendir. Konuşmalarını gizlemiş olma anlamında olduğu gibi; bunu açığa vu­rup ilân etmiş olmaları anlamına gelme İhtimali de vardır.

“Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” Yani kendi aralarında gizlice fısıldaşıp şöyle dediler; Şu RasûTün kendisi olan zikir (öğüt) yahut ta şu si­zi davet eden kişi sizin gibi ve sizden herhangi bir farklılığı bulunmayan bir beşerden başkası mıdır? O da sizin yaptığınız gibi yemek yiyen, çarşı pazar­larda dolaşan birisidir.

Ancak onlar yüce Allah’ın söylediklerini bellemeleri ve kendilerine dini öğretmesi için beşerden başka birisini kendilerine peygamber olarak gönder­mesinin caiz olamayacağım bilemediler.

“Siz”, sizin gibi bir insan olduğunu “görüp dururken büyüyü kabule na­sıl yanaşırsınız?” Yani Muhammed (sav)ın getirdikleri bir büyüdür. Sizler na­sıl olur ona gider, arkasından yürürsünüz. Yüce Allah peygamberi Muham-med (sav)i kendi aralarında gizlice neyi konuştuklarına muctali kılmış oldu.

“Büyü (sihir)” sözlükte gerçeği bulunmayan ve doğru da olmayan, ger­çekle İlişkisiz bir şekilde varmış gibi gösterilen şey demektir.

“Siz görüp dururken” buyruğu “siz akıl edip dururken” ifadesine benze­mektedir. Çünkü akıl; eşyayı basiret ile görmektir. Anlamıh şöyle olduğu da söylenmiştir; Sizler bunun büyü olduğunu bildiğiniz halde büyüyü kabul ede­cek misini2?

Bir başka görüşe göre anlam şöyledir: Sizler hakkı biliyor iken, batıla mı yöneleceksiniz? Bu, azarlama anlamını taşımaktadır. [2]

  1. “Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir ve O, her şeyi İşitendir, bilendir” dedi.
  2. Hatta onlar: “Anlamsız rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuş­tur. Hayır, o bir şairdir. O hakle öncekilerle gönderildiği gibi o da bize bir âyet getirsin” dediler.
  3. Bunlardan önce helik ettiğimiz hiçbir ülke halkı imana gelme­mişti. Acaba bunlar iman ederler mi?

“Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir.” Yani gökte ve yer­de söylenenlerden hiçbir şey O’na gizli ve saklı kalmaz. Kûfeiilerin Mushaf -larında, “Rabbİm… dedi”[3] şeklinde olup yani Muhammed, Rabbim söylenen her sözü bitir dedi, demektir. Bunun da: O, sizin kendi aranızda fısıldaştığı-nız, gizlice yaptığınız konuşmaları bilir, demektir.

Birinci kıraatin (“dedi” değil “de” anlamındaki kıraatin) daha uygun ve da­ha güzel olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar bu sözlerini gizlice söylemiş­lerdi. Yüce Allah bu sözleri peygamberine açıkladı ve onlara bu sözleri söy­lemesini emretti.

en-Nehhâs dedi ki: Her iki kıraat de sahihtir ve bu iki kıraat iki âyet gi­bidir. Her iki kıraatte de Peygamber (sav)a ernir verildiği ve onun da emro-lunduğu sözleri söylediğini anlatan ifadeler bulunmaktadır.

“Hatta onlar: Anlamsız rüyalardır-., dediler.” ez-Zeccâc dedi ki: Yani on­lar şöyle dediler: Muhammed’in getirdikleri, anlamsız karma karışık rüyalar­dır. Başkası da şöyle açıklamıştır: Onlar dediler ki: Onun bu getirdikleri, rü­yasında görmüş olduğu dehşet verici ve karmakarışık karışık şeylerdir. Bu an­lamdaki açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Şairin şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır:

“Kendisinden dolayı onu görenin aldanışa düştüğü karmakarışık bir rüya gibi.”

el-Kutebî dedi kî: Bunlar yalan (yani gerçek çıkmayan) rüyalardır. Şairin şu beyiti de böyledir:

“(Onlar) ya Ta simli I arın haberlerine dair sözlerdir, yahut geniş düzlük bir arazide,

Yol alana, akan ince bir şuymuş gibi görünen bir serap ve rüya görenin gerçekle ilgisi olmayan rüyalarıdır.”

el-Yezidî dedi ki: “Anlamsız rüyalar (el-edğâs)” le’viJi olmayan, yorum-lanamayan rüyalar demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden Yusuf Sû­resi ‘nde (12/44. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müşrikler durumun dedikleri gibi olmadığını görünce, bu sefer ağız de­ğiştirerek: “Hayır, onu kendisi uydurmuştur” dediler. Sonra bunu da bıra­kıp: “Hayır, o bir şairdir” dediler. Yani onlar, şaşırmış haldeydiler. Belli bir iddiada karar kılaraıyorlardı. Bir sefer büyüdür dediler, bir sefer anlamsız ka­rışık rüyalardır dediler, bir sefer onu kendisi uyduruyor dediler, bir başka se­ferinde de o bir şairdir dediler.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu şu demektir: Bîr kesim: O bir sihirbazdır der­ken, bir başka kesim: O (Kur’ân) anlamsız rüyalardır, bir başka kesim: Onu kendisi uydurmuştur, bîr diğeri ise; O bir şairdir demiştir.

Uydurma (iftira); bir şeyi aslı ve gerçeği olmaksızın, ortaya koymak, id­dia etmek demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmak­tadır.

“O halde öncekilere gönderildiği gibi o da bize bir âyet getirsin.” Ya­ni Musa ile birlikte asâ ve buna benzer mucizeler gönderildiği gibi, Salih’in dişi devesi gibi o da bize bir mucize göstersin.

Onlar Kur’ân-ı Kerîm’in büyü de olmadığını, bir rüya da olmadığını bili­yorlardı ama şöyle diyorlardı: Peygamberin bizim İstediğimiz bir mucizeyi ge­tirmesi gerekir. Halbuki tek bir mucize görmelerinden sonra artık onların tek­lif edecekleri bir mucizeyi İsteme hakları kalmamıştı. Aynı şekilde insanlar arasında bu hususu en iyi bilenler onlar olduğuna ve hiçbir şekilde şüphe etmelerine yer bulunmayan bir mucizeye iman etmediklerine göre; onun dı­şında başka bir mucizeye nasıl iman edeceklerdir? Eğer anadan doğma kö­rü ve abraşı tedavi etmiş olsaydı, bu tıp ile ilgili bir iştir, derlerdi. Biz de bu işten anlamayız. Ancak onların bu istekleri sadece inatlaşmak ve işi yokuşa sürmek kabilindendi. Zira yüce Allah onlara yeteri kadar âyetler (belge ve mucizeler) vermiş bulunuyordu. Yüce Allah da şunu beyan etmektedir: Eğer onlar iman edecek olsalardı, elbette onlara istediklerini verirdi. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bil­seydi, elbette onlara işittirirdi. Şayet onlara işittirmiş olsaydı, yine onlar muhakkak yüz çevirerek arkalarına döner, giderlerdi.” (el-Enfâl, 8/23)

“Bunlardan önce helak ettiğimiz” yani helak edileceklerini bildiğimiz “hiçbir ülke halkı imana gelmemiş ti.” İbn Abbas dedi ki: Bu buyruğu ile Salih ve Firavun kavimlerini kastetmekledir.

“Acaba bunlar îman ederler.” Yanı tasdik ederler “mi?” Bu da şu demek­tir: Öncekiler gönderilen mucizelere iman etmedikleri için kökten imha edildiler. Şayet bunlar gösterilmesini istedikleri mucizeleri görecek olsa­lardı, yine iman etmeyeceklerdir. Çünkü bu husustaki ilâhî hüküm onların iman etmeyecekleri şeklindedir. Onların cezalarının gecikmesi ise Bizim onların sulblerinden, nesillerinden iman edecek kimselerin geleceğini bilme-mizdir.

Hiçbir ülke” ifadesindeki cer harfi yüce Allah’ın:O zamanda sizden hiçbir kimse bunu ona yapma­mıza engel olamazdı” (el-Hakka, 69/47) buyruğunda olduğu gibi fazladan gelmiştir. [4]

  1. Senden önce gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahiy İn­dirdiğimiz erkekler idiler. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.
  2. Onları yemek yemez bir cesed de kılmadık, onlar ebedî de kat madılar.
  3. Sonra onlara verdiğimiz sözümüzde durup onları ve dilediğimiz kimseleri kurtarıp, haddi aşanları da helak ettik.
  4. Andolsun ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap indirdik. Hiç akıl etmez misiniz?

“Senden önce gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahiy indirdiği­miz erkekler idiler.” Bu buyruk onların: “Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır?” (Âyet 3) sözlerini reddetmekte, Peygamber Csav)ı teselli etmektedir.

Yani senden önce gönderilen bütün peygamberler erkek idiler,

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” Burada Peygamber (sav)a iman eden, Tevrat ve İncil ehli kimseleri kastetmektedir. Bu açıklamayı Süfyan yapmıştır. Onlara “zikir ehli” adını vermesinin sebebi Arapların bil­medikleri peygamberlerin haberlerini zikrediyor olmaları İdi. Kureyş kâfir­leri de Muhammed (sav)ın durumu ile ilgili olarak kitap ehline başvuruyor­lardı.

İbn Zeyd dedi ki: “Zikir” ile Kur’ân-ı Kerîm’i kastetmiştir. Yani Kur’ân eh­linden ilim sahibi olan mü’minlere sorunuz.

Cabir el-Cu’fî dedi ki; Bu âyet-i kerime nâzit olunca Ali (ra): Zikir ehli biz­leriz, dedi.

Tevatür ile sabit olmuştur ki; bütün peygamberler insanlardandı. O hal­de anlam şudur: Sizler işe inkârla ve peygamberlerin meleklerden olması ge­rekir, şeklindeki sözlerle başlamayınız. Bunun yerine peygamberlerin insan­lar arasından gönderilmesinin mümkün olduğunu size açıklamaları için mü’minlerle tartışınız. Meleğe ise “erkek” denilmez. Çünkü “erkek” lafzı, laf­zından zıddı bulunan varlık hakkında kullanılır. Meselâ bir erkek, bir kadın. Yahut bir erkek ve bir çocuk denilir. Buna göre yüce Allah’ın: “Ancak… er­kekler idiler” buyruğu Âdemoğullanndan idiler, demektir.

Hafs, Hamza ve el-Kisaî “kendilerine vahiy indirdiğimiz” anlamında; diye okumuşlardır.[5]

Avamdan Olanların İlim Adamlarını Taklid Etmesi: Avamdan olanların ilim adamlarını taklid etmekle yükümlü oldukları hu­susunda ve yüce Allah’ın: “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” buyru­ğunda kastedilenlerin âlimler oldukları hususunda ilim adamları arasında gö­rüş ayrılığı yoktur. Yine icma ile kabul ettiklerine göre, kör olan bir kimse eğer kıbleyi bulmakta güçlük çekiyor ise, güvendiği kimseler arasından başka birisini taklid etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Aynı şekilde bilgisi olma­yan, dini hususunda nasıl bir yol takip edeceğini bilemeyen, bu konuda ba­siret sahibi olmayan kimsenin de ilim adamını taklid etmesi kaçınılmazdır, Yine ilim adamları ittifakla avamın fetva vermesinin caiz olmadığını kabul et­mişlerdir. Çünkü avam helâl ve haram kılmanın kendisine bağlı olarak caiz olduğu manaları (hususları) bilmez.

“Onları yemek yemez bir cesed de kılmadık” buyruğundaki “onları” zamiri peygamberlere aittir. Yani Biz senden önceki peygamberleri insan ta­biatı dışında yemeye ve içmeye ihtiyacı olmayan kimseler kılmadık.

“Onlar ebedi de kalmadılar.” Ölümsüz değildiler. Bu da onların: “Bu an­cak sizin gibi bir insandır.” (el-Mu’minün, 23/33) sözleri ile: “Bu nasıl pey­gamberdir ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır’ (el-Furkan, 25/7) şeklinde­ki sözlerine bir cevaptır.

“Bîr ceset” cins isimdir. Bundan dolayı çoğul olarak “cesetler (aniamın-da: ecsâden)” denilmemiştir. Bir diğer görüşe göre böyle denilmeyiş sebe­bi onun: “Biz onların her birisini yemek yemeyen bir cesed kılmadık’ demek istediğinden dolayıdır. Cesed, beden İle aynı şeydir. İşte bundan dolayı (bu kökten olmak üzere): “Cesed haline geldi” denilir. Nitekim “cisim’ kelimesinden; “Tecessüm etti” denilir. Cesed aynı şekilde zaferan ve buna benzer boyalara verilen isimdir. Kana da cesed denilir. Nitekim en-Nâ-biğa şöyle demektedir:

“Ve putların üzerine akıtılan cesetlere (kanlara) yemin olsun.”

el-Kelbî dedi ki: Cesed canı bulunan, yiyen ve içen beden sahibi varlık demektir. Bu görüşe göre yemeyen ve içmeyene cesed değil, cisim denilir. Mücahid dedi ki: Cesed, yemeyen ve içmeyen varlıktır. Bu görüşe göre de; yiyen ve içen varlık “nefs” oiur. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

“Sonra onlara* yani peygamberlere onları kurtarmak, onlara yardim et­mek ve kendilerini yalanlayanları da helak etmek üzere “verdiğimiz sözü­müzde durup onları ve” peygamberleri tasdik eden “dilediğimiz kimsele­ri kurtarıp, haddi aşanları” şirk koşanları “da helak ettik.”

“Andolsun ki Biz size, sizin İçîn bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap” yani Kur’ân-ı Kerîm’i “indirdik.”

Bu buyruktaki (şan ve şeref kaynağı anlamı verilen): “Zikir” kelimesi müb-tedâ olarak merfu olmuştur. HCf?j* Js): Sizin İçin bir şan ve şeref kayna­ğı olan cümlesi ise nasb mahallindedir. Çünkü “kitab”ın sıfatıdır.

Burada “zikir”den kasıt şereftir. Yani onda sizin şerefiniz vardır. Bu da yüce Allah’ın: “Muhakkak o sana ve senin kavmine bir zikir (büyük bir şe­refidir. ” (ez-Zuhruf, 43/44) buyruğuna benzemektedir,

Daha sonra bu yaptıklarından vazgeçip konu üzerinde düşünmeleri an­lamını ihtiva eden bir soru İle dikkatlerini çekerek yüce Allah: “Hiç akıl etmez misiniz?” diye buyurmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu kitapta sizin yani dininizin emirleri, şeriatini-zin hükümleri, sonunda karşı karşıya kalacağınız mükâfat ve cezanın söz ko­nusu edildiği bir kitap İndirilmiştir. Siz sözü edilen bütün bu hususlar üze­rinde akıl edip düşünmeyecek misiniz?

Mücahid dedi ki; “Sizin İçin bîr şan ve şeref kaynağı olan bir kitap” si­zin söz konusu edildiğiniz bir kitap demektir. Bir diğer açıklamaya göre si­zin için üstün ahlâkî değerler ve güzel ameller ihtiva eden bir kitap… demek­tir. Sehl b. Abdullah dedi kir Sizin kendileri vasıtasıyla hayat bulacağınız şey­ler gereğince ameli ihtiva eden bir kitap, demektir.

Derim ki: Bütün bu görüşler aynı anlamdadır. Birinci görüş hepsini kap­sar. Çünkü bütün bunların hepsi bir şan ve şereftir. Kitap, Peygamberimiz için bir şan ve şereftir. Çünkü onun mucizesidir. Eğer biz ondakiler gereğince amel edecek olursak, bizim için de şan ve şereftir. Buna delil de Peygamber (sav)ın: “Kur’ân ya senin lehine yahut aleyhine bir delildir. “[6] buyruğudur. [7]

  1. Zalim olan nice ülkeleri helak ettik ve onlardan sonra başka ka­vimler yarattık.
  2. Onlar Bizim azabımızı gördüklerinde hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı.
  3. “Kaçışmayın. İçinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dö­nün. Belki size soru sorulur” (denildi.)
  4. Onlar: “Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdendik” dediler.
  5. Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş ha­line getirinceye kadar feryatları bu oldu.

“Zalim olan nice ülkeleri helak ettik.” Bununla Yemen taraflarında bu­lunan bir takım şehirleri kastetmektedir. Tefsir ve ahbâr (geçmiş kavimlerin hallerine dair haberler) bilginleri de derler ki: Bununla Hadur denilen yerin ahalisini kastetmektedir. Onlara Zu Mehdem oğlu Şuayb adında bir peygam­ber gönderilmişti. Bu peygamberin kabri Yemen de, karı pek bol ve Danan diye bilinen bir dağda bulunmaktadır. Bu Şuayb Medyenlilere peygamber ola­rak gönderilen Şuayb’dan başkasıdır. Çünkü Hadur ile ilgili kıssa İsa (as)ın peygamberliğinden önce ve Süleyman (as)dan birkaç yüzyıl sonra olmuştur. Bunlar peygamberlerini öldürdükleri gibi o sırada da Ashabu’r-Ress diye bi­linenler, kendilerine gönderilmiş adı Safvan oğlu Hanzala olan bir peygam­beri öldürmüşlerdi. Hadur denilen bölge Şam cihetinde, Hicaz toprakların­da idi. Yüce Allah, Ermiyâ’ya şunu vahyetti: Buhtunassar’a git ve ona Benim kendisini Arap topraklarına musallat kıldığımı ve onun vasıtası ile onlardan intikam alacağımı bildir. Ayrıca yüce Allah Ermiyâ’ya şunu da vahyetti: Sen Adnan oğlu Mead’ı Burak’ın üzerinde Irak topraklarına taşı ki, onlara isabet edecek olan belâ ve musibet ona isabet etmesin. Çünkü Ben onun sulbün­den âhir zamanda adı Muhammed olan bir peygamber göndereceğim. Bu­nun üzerine o da Mead’ı oniki yaşında iken burak üzerinde taşıdı. Büyüyün-ceye kadar İsrailoğulları arasında kaldı ve Meane adında bir kadın ile evlen­di. Sonra Buhunassar orduları ile yola çıktı. Araplara belli bir yerde pusu kur­du. -Naklettiklerine göre ilk pusu kuran kişi o olmuştur.- Sonra da Ha-durlular üzerine baskınlar düzenledi. Pek çok kimseyi öldürdü, esirler aldı, bayındır yerleri tahrib etti. Hadur’dan geriye hiçbir iz bırakmadı. Sonra da (Irak’ın) Sevad bölgesine geri döndü.

“Nice” edatı “helak ettik” anlamındaki kelime ile nasb mahallinde-dir. “el-Kasm: Helak etmek”; kırmak demektir. Meselâ; “Filâ­nın belini kırdım” denilir. Dişi kırıldı” demektir.

Burada da bununla kastedilen helak etmektir. “Fe” harfi ile; “Bir Şeyde ayrı bir parça haline gelmeksizin, çatlaklık meydana gelmesi’ demek­tir. Şair de der ki:

“Sanki o (ceylan) gümüşten -çevre genç kızlarının oynadığı yerde-Unutuverdikleri çatlak bir bilezik gibidir.”

Hadiste geçen: “Ona gelen vahiy kesildiğinde alnından ter sızıyordu”[8] hadisinde de bu kökten gelen kelime (el-fasm) kul­lanılmıştır.

“Zalim olan” kâfir olan demektir ki, maksat oranın ahalisidir. Zulüm, bir şeyi olmaması gereken bir yere koymaktır. Onlar küfrü imanın yerine koy­dukları için zalim olmuşlardır.

“Ve onlardan” onları helak ettikten “sonra başka kavim yarattık.” İcad ettik, var ettik.

“Onlar Bizim azabımızı gördüklerinde…” Bu anlamda meselâ; “Ben onda bir zaaf gördüm” denilir.

el-Ahfeş; bunu azabımızdan korktuklarında ve onun geleceğini bekleyip umduklarında anlamındadır, der.

“Hemen hızlıca oradan kaçışıyorlardı.” “Hızlıca koşmak” de­mek olup aynı zamanda ayağı hareket ettirmek anlamına da gelir. Nitekim yüce Allah’ın: “Ayağını yere vur.” (Sâd, 38/42) diye buyur­maktadır.Atı hızlıca koşması için topukladım” demektir. Daha sonra bu Fiilin kullanımı çoğalarak nihayet atın koşmasını anlatmak için dahi; kullanılır oldu, ancak asıl sekil bu değildir. At hakkında doğ­ru kullanım şekli; diye meçhul fiil olarak kullanılmasıdır. Bu şe­kilde koşturulana da; denilir.

“Kaçışmayın” dağılmayın. Denildi ki: Onlar geri dönüp kaçışmaya baş­layınca melekler onlara alay olmak üzere seslendi ve: “Kaçışmayın” dediler.

“İçinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün.” Sizin azgınlaşma­nıza, şımarmanıza sebeb olan nimetlerinize dönün, demektir. Mutref de ni­metlere mazhar olan kişi demektir. Meselâ; “Geçiminde bolluk görüldü” demektir. Onlara bu şekilde refahı sağlayan, ihsan eden yüce Al­lah’tır. Nitekim şöyle buyurmaktadır; “Ve dünya hayatında kendilerine refah ve nimet verdiğimiz ileri gelenler…” (el-Mu’minun, 23/33)

“Belki size soru sorulur.” Katade’nin açıklamasına göre -onlarla alay ol­sun diye-: Belki sahip olduğunuz dünyalıktan sizden bir şeyler vermeniz is­tenir, demektir. Bir diğer açıklamaya göre “belki size soru sorulur” buyru­ğu şu demektir: Belki size başınıza gelen bu ceza hakkında sorulur da siz de bunu bildirirsiniz. Bir diğer açıklamaya göre anlam şöyledir: Bu azap başı­nıza gelmeden önce sizden istendiği gibi, belki yine iman etmeniz istenebi­lir. Bu sözler ise onlara alay olsun diye ve azarlanmaları için söylenir.

“Onlar: Vay bize… dediler.” Melekler kendilerine: “Kaçışmayın” deyip de haydi peygamberlerin intikamı alalım diye seslendiklerinde, kendileri ken­dileriyle konuşan bir kişi görmeyince artık aralarında gönderilen peygambe­ri öldürdükleri İçin kendilerine düşmanlarını musallat edenin aziz ve celil olan Allah olduğunu anladılar. İşte o vakit de: “Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdendik, dediler.” Ve itirafta bulunmanın fayda vermeyeceği bir zamanda zalimlik ettiklerini itiraf ettiler.

“Biz onları tırpanla biçilmiş bir ekin* Mücahidin açıklamasına göre tır­panla ekinlerin biçildiği gibi kılıçla onlan biçinceye… el-Hasen’e göre de azab-la onları helak edinceye ve “alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye” ölünceye “kadar feryadları bu oldu.” Yani: “Vay bize! Çünkü biz gerçek­ten zalimlerdendik” deyip durdular.

(Alevi sönmüş bir ateş haline gelmek, anlamı verilen): el-Humûd: Dinmek demektir. Söndüğü vakit ateşin alevinin dinmesi gibi. Burada hayatın son bul­ması, ateşin dinmesine benzetilmiştir. Nitekim ölen kimseye, ateşin sönme­sine benzetilerek; “söndü” denilir. [9]

  1. Biz, göklerle yeri ve aralarında olanları oynayalım diye yarat­madık.
  2. Eğer Biz eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımız­dan edinirdik. Fakat Biz yapanlar değiliz.
  3. Bilakis Biz, hakkı bâtıl üzerine bırakırız da hak onun beynini darmadağın eder. O da derhal çekişerek can verir. Nitelendir­menizden ötürü vay size!

“Biz, göklerle yeri ve aralarında olanları oynayalım diye yaratma­dık.” Boşuna ve batıl yere yaratmadık. Aksine bunların her şeye gücü yeten, emrine uyulması gereken, kötülük işleyenin de, iyilikte bulunanın da yap­tığının karşılığını veren bir yaratıcısının olduğuna dikkat çekelim diye yarat­tık. Yani, Bizler gökleri ve yeri insanlar birbirlerine zulmetsin diye, onların bir bölümü küfre sapsın ve emrolunduklarına bazıları muhalefet etsin, son­ra da amellerinin karşılıkları verilmeksizin ölsünler, dünyada kendilerine hiç­bir iyilik emredilmesin; çirkin ve kötü olan hiçbir şey de kendilerine yasak­lanmasın diye yaratmış değiliz. İşte hikmetin zıttı olan ve hakim olan Allah hakkında söz konusu olmayan “oyun ve eğlence” budur.

“Eğer Biz.eğlence edinmek isteseydik…” Bir takım kimseler onun evla­dı bulunduğuna inandığından dolayı O: “Eğer Biz, eğlence edinmek istesey­dik” diye buyurmuştur.

Eğlence (lehv); Yemenlilerin lehçesinde kadın demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Ukbe b. Ebi Cesra -kendisine yüce Allah’ın: “Eğer Biz, eğ­lence edinmek isteseydik” buyruğu hakkında soru sormak üzere gelmiş bu­lunan Tavus, Ata ve Mücahid’e- şöyle demiştir: Lehv (eğlence) zevce demek­tir. el-Hasen de böyle demiştir.

İbn Abbas da: Lehv evlât demektir. Yine el-Hasen de böyle demiştir, el-Cevherî dedi ki: Bazen kinaye yoluyla cima dan lehv diye söz edilebilir.

Derim ki: İmruu’l-Kays’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Beabâse bugün benîm yaşlandığımı ve,

Benim gibi bir kimsenin güzelce lehv yapamayacağını iddia etti.”

Cima’a lehv denilmesinin sebebi, kalbi oyalamasıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Onlar arasında arkadaş için bîr oyalanma ve güzelce bakılacak özellikler vardır.”

el-Cevherî dedi ki: Yüce Allah’ın: “Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik”

buyruğundaki “eğlence” nin, kadın olduğunu söylemişlerdir, evlad da denil­miştir.

“Elbette onu kendi katımızdan edinirdik.” Yani bunu Biz kendi nezdi-mizden edinirdik, sizden değil,

İbn Cüreyc dedi ki: Biz onu sema ehlinden edinirdik, arz ehlinden değil. Şöyle de açıklamıştır: Bu buyruğu ile: Putlar Allah’ın kızlarıdır, diyenlerin id­dialarını reddetmeyi murad etmiştir. Yani sizin ellerinizle yonttuğunuz var­lıklar, nasıl bizim evladımız olabilir?

İbn Kuteybe dedi ki: Ayet-i kerîme hristiyanJann kanaatlerini reddet­mektedir; “Fakat biz yapanlar değiliz.” Katade, Mukatil, İbn Cüreyc ve el-Hasen: “Biz böyle bir şey yapanlar olmadık” de­mektir. Nitekim yüce Allah’ın: “Sen ancak bir nezirsin (kor­kutucu ve uyarıcısın)” (Fâtır, 35/23) buyruğu, sen bir uyarıcıdan başka bir şey değilsin, demektir. Burada; red ve inkâr manasınadır.

“Elbette onu kendi katımızdan edinirdik” buyruğunda ifa de tamam olmaktadır.

Bu buyruğun şart anlamını taşıdığı da söylenmiştir. Yani eğer Biz böyle bir şey yapanlar olsaydık (bunu kendi katımızdan edinirdik); ancak Bizler böyle bir şey yapanlar değiliz. Çünkü Bizim evladımızın olması imkânsızdır. Zira böyle bir şey olsa Bizim cennet, cehennem, ölüm, diriliş ve hesabı ya­ratmamız söz konusu olmazdı.

Şöyle de denilmiştir: Eğer Biz evlat edinmek yoluyla evlat sahibi olmak isteseydik; elbette bunu kendi nezdimizden melekler arasından edinirdik. Ba­zıları da bu kanaate meyletmişlerdir. Çünkü kimi zaman kişi evlat edinmek isteyebilir. Ancak yüce Allah’ın evlat edinmek istemesi imkânsız bir şeydir (muhaldir.) İmkânsız (müstahîl) olan bir şeye de ilâht irade taalluk etmez. Bu­nu da el-Kuşeyrî nakletmiştir.

“Bilakis Biz hakkı batıl üzerine bırakırız buyruğundaki “el-kazf atmak demektir. Yani hakkı batilin üzerine atarız “da hak onun beynini darmada­ğın eder.” Onu kahreder, helak eder.

“ed-Damğ” beyne ulaşıncaya kadar kafayı yaralamak demektir. (Kafada­ki yaralama şekillerinden birisi olan): ed-Dâmiğa da buradan gelmektedir.

Burada haktan kasıt, Kur’ân-ı Kerîm’dir, bâtıldan kasıt da Mücahid’in görüşüne göre şeytandır. O şöyle demiştir: Kur’ân-ı Kerîm’de nerede bâtıl ta­biri geçiyorsa o, şeytandır.

Şöyle de açıklanmıştır. Batıl onların yalanları, yüce Allah’ı sahip olmadı­ğı evlat vb. sıfatlarla nitelendirmeleridir. Hak ile kesin delili, batıl ile onla­rın şüphelerini kastettiği söylendiği gibi, hak ile ilâhi öğütler, batıl ile masi-yetlerin kastedildiği de söylenmiştir. Manalar birbirine yakındır. Kur’ân-ı Ke­rîm de hem kesin delilleri hem de Öğütleri ihtiva etmektedir.

“O da derhal çekişerek can verir.” Helak olur, yok olur gider. Bu açık­lamayı Katade yapmıştır.

“Nitelendirmenizden” -Katade ve Mücahid’e göre- söylediğiniz yalanlarınızdan ötürü “vay size!” Yüce Allah’ı caiz olmayan sıfatlarla nitelendirdi­ğinizden ötürü âhirette azaba uğratılacaksınız.

İbn Abbas dedi ki: Veyl, cehennemde bir vadi demektir. Buna dair açık­lamalar daha önceden (el-Bakara, 2/79- âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulun­maktadır.

“Nitelendirmenizden ötürü” yani söylediğiniz yalanlardan ötürü de­mektir. Bu açıklamayı Katade ve Mücahid yapmıştır. Bunun benzeri bir baş­ka buyruk da şudur: “(Allah) onların bu nitelendirmelerinin cezasını vere çektir.” (el-En’âm, 6/139) Yalanlan sebebiyle onları cezalandıracaktır, demek­tir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ı imkânsız bir şey olan evlad edinmek ile nitelendirdiğinizden dolayı size veyl vardır. [10]

  1. Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. Onun yanında olanlar ise O’na İbadete karşı büyîiklenmezler ye usanmazlar;
  2. Gece ve gündüz aralıksız teşbih ederler.
  3. Acaba onlar yerden ilahlar mı edindiler? Onlar diriltir mi hiç?

“Göklerde ve yerde kim varsa” hem yaratılmaları hem mülkiyetleri itiba­riyle “O’nundur.” O halde hem kendi kulu, hem kendi yaratığı olan varlık­ların O’na ortak koşulması nasıl düşünülebilir-

“O’nun yanında olanlar” sizin Allah’ın kızlan olduklannı söylediğiniz me­lekler “ise O’na ibadete” O’nun önünde zelil olmaya, alçalmaya “karşı bü-yüklenmezler;’1 bundan çekinmezler “ve usanmazlar.” Katade’ye göre bun­dan dolayı yorulmazlar.

Bu kelime bitkin düşmüş ve oldukça yorulmuş deve anlamına gelen “el-hasî”den alınmıştır. “Yorgun ve bitkin düştü” demektir. de bu anlamdadır. “Onu yordum, bitkin düşür­düm” demektir. Bitkin düşmek fiili müteaddi de olabilir, olmayabilir de, şekli de böyledir. İsm-i faili; diye gelir.

İbn Zeyd bunu onlara bundan ötürü usanç gelmez diye açıklarken, İbn Abbas bundan çekinmezler diye açıklamıştır. Ebu Zeyd de bundan dolayı yor­gun argın düşmezler, diye açıklamıştır. Bitkin düşmezler diye de açıklanmış­tır. Bunu da İbnu’l-A’rabî zikretmektedir. Anlam birdir.

“Gece ve gündüz aralıksız teşbih ederler. Yani namaz kılarlar, Allah’ı anarlar ve daima O’nu tenzih ederler. Bundan dolayı da ne zaafa düşerler, ne usanırlar. Tıpkı nefes alıp vermek gibi teşbih ve takdis ederler.

Abdullah b. el-Hâris dedi ki: Ben Ka’b’a onları teşbihten alıkoyacak baş­ka uğraşıları, bundan onları alıkoyacak şeyleri yok mudur? diye sordum. O: Kimlerdensin? diye sordu. Ben Abdutmuttatib oğullanndanım dedim. Aldı, be­ni bağrına bastı ve dedi ki: Ey kardeşimin oğlu, herhangi bir meşguliyet se­ni nefes almaktan alıkoyar mı? İşte teşbih de onlar için nefes alıp vermek gi­bidir.

Melekler Âdemoğullarından daha faziletlidir diyenler, bu âyet-i kerîme’yi delil göstermişlerdir. Bu husus daha önce (el-Bakara, 2/33. âyetin tefsiri, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun.

“Acaba onlar yerden İlâhlar mı edindiler? Onlar diriltir mi hiç?” el-Mu-faddal dedi ki: Bu istifhamdan (sorundan) kasıt, red ve inkârdır. Yani onlar diriltmeye gücü yeten İlâhlar edinmemişlerdir.

Buradaki; edatının; mi? anlamında olduğu söylenmiştir. Ya­ni bu müşrikler yeryüzünden ölüleri dirilten ilâhlar mı edindiler?

Burada bu edatın; “Hayır, bilakis” anlamında olması mümkün de­ğildir. Çünkü böyle bir mana onların ölüleri diriltmelerini gerektirir. Ancak bu edat istifham ile birlikte kabul edilecek olursa, o takdirde munkatı’ olur ve mana doğru olur. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

Bunun manaya atıf olduğu da söylenmiştir, Yani, Biz gökleri ve yeri bo­şuna mı yarattık? Yoksa onların Bize bu izafe ettikleri şeyler Bizden midir ki, bu konuda onların şüphe edecek! eri bir hususları olsun? Yahut onların yer­yüzünden ilâh diye edindikleri bu varlıklar ölüleri diriltebilir mi kî, bu on­ların şüphe ettmelerine sebeb olsun!

Şöyle de açıklanmıştır: “Andolsun ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap indirdik. Hiç akıl etmez misiniz?” (âyet 10) diye bu-yurulduktan sonra, mütabaat yoluyla bu da ona atfedilmiştir. Bu iki açıkla­maya göre ise edat burada muttasıldır.

“Onlar diriltir” anlamındaki; fiilini Cumhur “ya” harfini ötreli “sin” harfini de esreli olarak; “Allah ölüyü diriltti, o da dirildi” ki­pinden gelmiş bir fiil olarak okumuşlardır. el-Hasen ise “ya” harfini üstün ola­rak okumuştur. Bu da onlar hayat bulurlar ve asla ölmezler (mi), demek olur. [11]

  1. Eğer göklerle yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı ikisinin de düzeni bozulup gitmişti. Arş’ın Rabbi olan Allah nitelemelerin­den münezzeh ve yücedir.
  2. O, işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur.
  3. Yoksa Ondan başka ilâhlar mı edindiler? “Delilinizi getirin” de. “Bu benimle olanın da zikridir, benden öncekilerin de zikridir.” Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler. Bundan ötürü de yüz çe­viricidirler.

“Eğer göklerle yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düze­ni bozulup gitmişti.” Yani göklerde ve yerde Allah’tan başka kendilerine iba­det olunan ilâhlar bulunmuş olsaydı, ikisi de bozulur giderdi.

el-Kisaî ve Sibeveyh derler ki: “Müstesna (mealde; başka)” edatı; “Başka” anlamındadır. Birincisi, ikincisinin yerine kullanılınca istisna edatından sonra gelen isim diğerinin i’rabını almış oldu. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Babanın ömrü hakkı için yemin ederim, her kardeş kardeşinden Ayrılacaktır, iki kutup yıldızından başka.”

Sibeveyh de (bu manada olmak üzere) şöyle denildiğini nakletmektedir: Eğer bizimle birlikte Zeyd’den başkası olsaydı, mut­laka helak olurdu.”

el-Ferrâ da şöyle demektedir: Buradaki istisna edatı; “Dışında” anlamındadır. Yani eğer her ikisinde Allah’ın dışında bir takım ilâhlar bulun­muş olsaydı, orada bulunanların düzeni bozulurdu.

Başkası da şöyle demiştir: Eğer göklerde ve yerde iki tane ilâh bulunmuş olsaydı, kâinatın idaresi bozulurdu. Çünkü ilâhlardan birisi bir şey, diğeri onun aksi olan bir şey isteyecek olursa (istediği olmayanlardan) birisi âciz olurdu.

Yine “bozulup gitmişti” ifadesinin, onlar harab olur giderdi ve ortaklar arasında meydana gelen anlaşmazlıklar dolayısı ile birbirleriyle çekiştiklerin­den ötürü her ikisinde bulunanlar helak olurlardı, anlamına geldiği de söy­lenmiştir.

“Arş’ın Rabbi olan Allah nitelemelerinden münezzeh ve yücedir.” Yü­ce Allah kendisini ortağı yahut evladı bulunmaktan tenzih ettiği gibi, kulla­rına da kendisini böylece tenzih etmelerini emretmektedir.

“O işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur.” Bu buyruk Kaderiye’nin ve başkalarının belini kıran bir buyruktur. İbn Cüreyc dedi ki: Yani kullar O’nun yarattıkları hakkındaki kaza ve kaderinden ötü­rü O’na soru soramazlar. Aksine O, bütün yaratıklara yaptıklarından ötürü soru sorar. Çünkü onlar kuldurlar. Bununla şunu açıklamaktadır: Yarın Me­sih gibi, melekler gibi amellerinden sorumlu tutulacak herhangi bir kimse hiç­bir şekilde ilâh olmaya elverişli değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: O, yaptıklarından dolayı sorgulanamaz ama ken­dileri sorgulanacaklar.

Ali (ra)dan rivayet edildiğine göre bir adam ona: Ey mü’minlerin emiri de­miş. Rabbimiz kendisine isyan edilmesini sever mi? diye sormuş. O da şu ce­vabı vermiş: Peki Rabbimize rağmen O’na isyan edilebilir mi? Adam sormuş: Beni hidayet bulmaktan alıkoysa ve beni helak etse, bana iyilik mi etmiş olur, kötülük mü? Ona şu cevabı vermiş: Eğer hakkın olan bir şeyi senden alıkp-yarsa, sana kötülük etmiş olur. Şayet lütfunu sana vermemiş ise, bu O’na ait bir şeydir. Onu dilediğine verir. Daha sonra şu: “O işlediklerinden sorum­lu tutulmaz, halbuki onlara sorulur* âyetini okumuş.

İbn Abbas’tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah Musa’yı pey­gamber olarak gönderip onunla konuşunca ve üzerine Tevrat’ı indirince şöy­le dedi: Allah’ım, şüphesiz ki Sen pek büyük bir Rab’sin, Eğer Sana itaat olun­masını dilersen, şüphesiz ki Sana İtaat olunur. Eğer hiçbir şekilde Sana isyan edilmemesini dilesen, Sana isyan edilmez. Bununla birlikte Sen, Sana İtaat edilmeyi seversin. Ve yine bu hususta Sana isyan olunuyor. Rabbim bu na­sıl olur? Yüce Allah kendisine: Bana yaptığımdan dolayı soru sorulmaz, ama onlara sorulur diye vahyetti.

“Yoksa ondan başka İlâhlar mı edindiler?” Allah’tan başka ilâh edinmekten ötürü azarı daha da ileri götürmek üzere tekrar bu hayret ifade eden so­ruyu sormaktadır. Yani yaratmakta ve hayat vermekte sıfatlan önceden geçtiği gibi İken… (nasıl olur da ondan başkasını ilâh edinirler)? Bu durumda; “Yoksa” burada önceden de geçtiği üzere “…mı, mu” anlamında olur. O halde buna dair delillerini getirsinler.

Şöyle de açıklanmıştır: Birincisi aklî bakımdan bir delillendirme idi. Çün­kü orada; “Onlar diriltir mi hiç?” yani ölüleri diriltebilirler mi? Heyhat… de­mekti. İkincisi ise naklî delillerle bir delillendirmedir. Yani haydi bu açıdan delilinizi getirin, hangi kitapta böyle bir. şey indirilmiştir. Kur’ân’da mı yok­sa diğer peygamberlere indirilmiş kitaplarda mı?

“Bu benimle olanın da zikridir.” Yani Kur’ân’da ihlasla tevhid emri ve­rilmiştir. “Benden öncekilerin de zikridir.” Tevrat’ta, İncil’de ve Allah’ın in­dirmiş olduğu bütün kitaplarda da olan budur. Bakın bakalım, bu kitaplar­dan herhangi birisinde Allah, kendisinden başka ilâh edinmeyi emretmiş mi­dir? Çünkü tevhid ile ilgili hususlarda şeriatler arasında farklılık yoktur. Farklılık emir ve nehiylerdedir sadece.

Katade de şöyle demektedir: Burada Kur’ân-ı Kerîm’e işaret edilmektedir. Yani “bu benimle olanın” onlar için gerekli ve bağlayıcı olan helâl ve ha­rama dair hükümleri İhtiva eden “zikridir. Benden öncekilerin” iman ile kur­tulup, şirk dolayısıyla helak olan önceki ümmetlerin “de zikridir.”

Şöyle de açıklanmıştır: “Benimle olanın zikri” iman dolayısıyla onlara ve­rilecek mükâfat ile, küfür dolayısıyla onlara verilecek ceza; “Benden önce­kilerin zikri” ise benden önceki ümmetlere dünyada yapılacak şeyler ile âhi-rette yapılacak şeylere dair bilgi demektir.

Bu ifadenin tehdit anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani siz istediğini­zi yapınız, pek yakında perde açılacaktır.

Ebu Hatim’in de naklettiğine göre Yahya b. Ya’mer ile Talha b. Musarrif bu buyruğu: “Bu nem benimle beraber olandan bir zikirdir hem benden öncekilerden bir zikirdir” diye tenvin ile ve “mim”i es-reli okumuşlardır. Ebu Hatim bu okuyuşun izah edilecek bir tarafı olmadı­ğını söylemiştir. Ebu İshak ez-Zeccâc ise şöyle demiştir; Bu kıraate göre an­lam şöyle olur; Bu bana indirilen ve benimle birlikte olanlardan bir zikirdir ve benden öncekilerden de bir zikirdir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu benden öncesinden beri devam eden bir zikirdir. Yani ben, benden önceki peygam­berlerin getirdiklerini getirmiş bulunuyorum.

“Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler.” İbn Muhaysın ve el-Hasen “hak­kı” kelimesini diye ötreli olarak;” ile o haktır, bu hakkın ta kendisidir” anlamında ref ile okumuştur. Bu kıraate göre bundan önceki kelime olan “bilmezler” kelimesi üzerinde vakıf yapılır.[12] Ancak “hak” kelimesinin nasb ile kıraatine göre burada vakıf yapılmaz.

“Bundanötürüde” haktan ki bu da Kurandır “yüzçeviricidirler.” Tev­hidin deiil ve belgesi üzerinde düşünmezler. [13]

  1. Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: “Benden başka İlâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin.”

“Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vah­yederdik…” Hafs, Hamza ve el-Kisaî “gönderdiğimiz” buyruğu dolaytsı ile “vahyederdik” anlamında olmak üzere; diye okumuşlardır. (Nafîİse “ona vahyolunurdu” anlamında olmak üzere “nun” harfi yerine “ya” ile oku­muştur).

“Benden başka ilâh yoktur, o halde yalnız Bana ibadet edin.” Yani Biz, onların hepsine: Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, de­dik. Aklî deliller O’nun hiçbir ortağı bulunmadığına tanıklık etmekte, bütün peygamberlerden gelen nakiller de O’nun varlığını bildirmektedir. Delil de­nilebilecek bir şey ise ya aklîdir, ya da nakildir.

Katade dedi ki: Ne kadar peygamber gönderilmişse mutlaka tevhidi ge­tirmiştir. Şer’î hükümler ise Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da farklı farklıdır. Bü­tün bunlar ise ihlâs ve tevhid temeli üzerinde yükselirler. [14]

  1. “Rahman evlâd edindi” dediler. O bundan münezzehtir. Bilâkis onlar mükerrem kullardır.
  2. Sözleri ile O’nun önüne geçemezler. Onlar, O’nun emri gereğin­ce iş görürler.
  3. Onların önündekini de, arkalarındakini de bilir. O’nun razı ol­duğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar korkusun­dan titrerler.
  4. Onlardan kim: “Ben O’ndan gayrı İlâhım” derse, Biz böylesin! cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.

“Rahman evlâd edindi, dediler. O bundan münezzehtir.” Bu âyet-i ke­rîme melekler Allah’ın kılarıdır, dedikleri için Huzaalılar hakkında inmiştir. Onlar meleklerin kendilerine şefaat edecekleri umuduyla meleklere İbadet ediyorlardı.

Ma’mer, Katade’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yahudiler dediler ki -Ma’mer rivayetinde: Ya da insanlardan bir takım kesimler dediler ki de­miştir-: O cinlerden zevce almıştır. Melekler de cinlerdendir. Şanı yüce Al­lah da “subhanehû” diye buyurmuştur, yani O bundan münezzehtir.

“Bilakis onlar mükerrem kullardır.” Yani bu kâfirlerin iddia ettikleri gi­bi değildirler, ez-Zeccac’a göre: “Mükerrem…lardır” kelimesinin; bi­lakis O mükerrem kullar edinmiştir, anlamında olmak üzere nasb ile gelme­si caizdir, el-Ferrâ da bunun “edindi” fiilinin anlamı dolayısıyla mansub olabileceğini kabul etmiştir. Yani, bilakis Biz onları evlad edinmedik, aksi­ne Biz onları mükerrem kılınmış kullar edindik.

Burada “evlâd” anlamındaki “el-veled” kelimesi çoğul İçindir. Bu aynı za­manda tekil için de, çoğul için de kullanılabilir bir şekildir. Bununla birlik­te “el-veled” lafzının cins için olması da mümkündür. Nitekim, filânın malı vardır, denilmesi de böyledir.

“Sözleri ile O’nun önüne geçemezler.” Yani O buyurmadıkça onlar bir söz söylemezler, kendilerine emir vermedikçe konuşmazlar.

“Onlar O’nun emri gereğince* O’na İtaat ve O’nun emirlerine uygun ola­rak “İş görürler.”

“Onların önündekini de, arkalarındakini de bilir.” Yani yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yine ondan nak­ledildiğine göre “önündekileri” âhireti, “arkalarındakinl” dünyayı “de bi­lir” demektir. Birinci açıklamayı es-Salebî, ikincisini de el-Kuşeyrî nakletmek­tedir.

“O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.” İbn Abbas dedi ki: Bunlar; lâ ilahe illallah şehadetini getirenlerdir. Mücahid dedi ki: Bun­lar Allah’ın kendisinden razı olduğu herkestir. Sahih-i Müslim’de ve başkala­rında olduğu gibi melekler yarın âhirette şefaat edecekleri gibi dünyada da şefaat ederler, çünkü onlar ileride geleceği üzere mü’minlere ve yeryüzünde bulunanlara -Kur’ân-ı Kerîm’de açık nassla belirtildiği gibi- mağfiret dilerler.

“Onlar” melekler “korkusundan titrerler.” O’nun kendilerine duymadık­ları bir azap ve bir tehlike saklamış olup olmadığından yana emin değildirler,

“Onlardan kim: Ben O’ndan gayrı İlâhım derse…” Katâde, ed-Dahhâk ve başkaları şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme ile ortaklık iddiasında bu­lunduğu, kendisine ibadete davet ettiği için İblis’i kastetmiştir. Halbuki o ön­ceden melekler arasında idi. Meleklerden hiçbir kimse: Ben Allah’tan gayrı ilâhım dememiştir.

Burada bütün meleklere bir işaret vardır, denilmiştir. Yani kim böyle di­yecek olursa “Biz böylesin! cehennemle cezalandırırız.” Bu şuna delildir: Onlar her ne kadar günahlardan korunmuş olmak lütfuna mazhar iseler de yine onlar Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. Bazı cahillerin de zan­nettiği gibi onlar ibadet etme mecburiyetinde değildirler ve çaresizliklerin­den ibadet etmiyorlar. İbn Abbas bu âyet İ kerîmeyi Muhammed (sav)ın se-madakilerin de en faziletlisi olduğuna delil göstermişlerdir. Buna dair açık­lamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/253, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“İşte zalimleri böyle cezalandırıra.” Yani Biz böylesini cehennem ate­şiyle cezalandırdığımız gibi, ulûhiyet ye ubudiyeti olması gereken yerlerin­den başka yere koyan zalimleri de böylece cezalandırırız. [15]

  1. Acaba kâfirler görmedi mî ki göklerle yer birleşik ve yapışık İdi. Biz onları ayırdık ve canlı her şeyi sudan yarattık. Hâlâ imana gelmezler mi?
  2. Ve yer onları çalkalamasın diye onda sağlamlaştırıcı kazıklar ya­rattık. Orada yol bulabilsinler diye de ondaki dağlar arasından yollar açtık.
  3. Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Halbuki yine onlar O’nun âyetlerinden yüz çeviricidirler.
  4. O gece ve gündüzü, güneşi ve ay’ı yaratandır. Her biri bir yörün­gede yüzerler.

“Acaba kâfirler görmedi mi ki?” buyruğundaki; “…medl mi ki* buy­ruğu genel olarak “vav” İle okunmuştur. İbn Kesir, İbn Muhaysın, Humeyd ve Şibl b. Abbâd ise “vav”sız, diye okumuşlardır, Mekke Mushaf’ın­da da bu böyledir, “Görmedi mi ki”; bilmedi mi ki anlamındadır.

“Göklerle yer birleşik ve yapışık îdi.” el-Ahfeş dedi ki: Burada: “(İkisi) idi” şeklinde gelmesi gök ve yerin iki ayrı sınıf olmasındandır. Nite­kim Araplar “onların ikisi iki siyah erkek devedir” derlerken, yine bu şekil­de tesniyeye riayet ederek söylerler. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmak­tadır: “Muhakkak Allah göklerle yeri ze­val bulmasınlar diye tutar.” (Fatir, 35/41)

Ebu İshak dedi ki: Burada “idi(ter)” lafzının tesniye geliş sebebi semavâttan tek bir semâ gibi söz edilmesinden dolayıdır. Çünkü bütün semavât bir tek semâ idi. Arzlar da aynı şekilde böyleydi. Yüce Allah’ın burada “birleşik ve yapışık” anlamındaki lafzı tekil olarak kullanıp “ikisi birleşik ve yapışık idi” şeklinde tesniye kullanmaydı da bunun mastar oluşundandır. İkisi de birle­şik ve yapışık olmak özelliğinde idi, anlamındadır. el-Hasen bu lafzı “te” har­fini de üstün olarak; diye okumuştur, İsa b. Ömer dedi ki; Bu doğru bir okuyuştur ve bir söyleyiştir. “er-Ratk” sed ve kapalı almak demektir. Fetk’m (söküp ayırmanın) zıtüdır. Meselâ;”Söküğü kapattım, kapanrım, kapandı” denilir. Ferci dar olana “er-retkâ” denilmesi de buradan gel­mektedir.

İbn Abbas, el-Hasen, Ata, ed-Dahhâk ve Katide şöyle demişlerdir: Yani gökler ve yer tek bir bütün idiler. Ve bunlar birbirlerine yapışıktılar. Yüce Al­lah ikisinin arasını hava ile ayırdı. Ka’b da böyle demiştir: Allah gökleri ve yeri birbirinin üstünde yarattı. Sonra aralarında bir rüzgar var etti ve bu rüz­garla onları birbirinden ayınp uzaklaştırdı. Gökleri yedi gök, yeri de yedi yer yaptı.

İkinci bir görüş de Mücahid, es-Süddî ve Ebu Salih tarafından şöylece ifa­de edilmiştir: Semalar tek bir tabaka halinde birbiri içinde idi. Yüce Allah bun­ları birbirinden ayırdı ve yedi sema haline getirdi. Yerler de aynı şekilde bir­birine bitişik tek bir tabaka halinde idi. Yüce Allah onları da birbirinden uzak­laştırıp yedi tabaka haline getirdi. Bunu el-Kutebî de “Uyunu’l-Ahbâr” adlı eserinde İsmail b. Ebi Halid’den şanı yüce Allah’ın: “Acaba kâfirler görme­di mi ki göklerle yer birleşik ve yapışık idî. Biz onları ayırdık” buyruğu hakkındaki açıklamalarından nakletmekte ve şöyle demektedir: Sema tek ba­şına ayrı bir mahluk, yer de tek başına ayrı bir mahluk idi. Yüce Allah birin­den yedi sema ayırdı, ötekinden de yedi arz yarattı. En üstteki arzı yaratıp oranın sakinlerini cinler ve insanlar kıidı. Orada nehirler açtı, meyveler, bit­kiler yetiştirdi. Denizleri yarattı ve oraya mer’a adını verdi. Onun eni de beş-yüz yıllık bir mesafedir. Daha sonra ikinci arzı da eni ve kalınlığı itibariyle onun gibi yarattı, orada da bir takım kavimler var etti. Bunların ağızlan kö­pek ağzı gibi, elleri ise insan eli gibidir. Kulakları sığır kulaklarına, saçları da koyun tüylerine benzer. Kıyametin yakınlaşacağı sırada yer onları Ye’cuc ve Me’cuc’un üzerine bırakır. Bu arzın adı da “ed-Dekmâ”dır. Sonra üçüncü ar­zı yarattı. Bunun da kalınlığı beşyüz yıllık bîr mesafedir. Bundan da arza doğ­ru bir hava (akımı) vardır, Dördüncüsünde ise karanlık ve cehennem ehli için siyah katırları andıran akrepler yarattı. Bu akreplerin uzun atların kuyrukla­rını andıran kuyrukları vardtr. Biri diğerini yer ve bunlar AdemoğuHarına mu­sallat edilir. Sonra beşinci arzı, kalınlığı eni ve boyu İtibariyle onun gibi ol­mak üzere yarattı. Bu arzda cehennem ehli İçin zincirler, bukağılar ve tas­malar vardır. Sonra altıncı arzı yarattı, bunun da adı Mâd’dır. Orada simsiyah taşlar vardır. Adem (as)ın toprağı da buradan yaratılmıştır. Kıyamet günün­de bu siyah taşlar ve bundaki her bir taş, pek büyük bir dağ gibi gönderi­lecektir. Bu büyük taşlar kibrittendir, kâfirlerin boyunlarına asılacak ve yüz­lerini, ellerini yakıncaya kadar tutuşacak, yanacaktır. İşte yüce Allah’ın: “Yakıtı insanlar ve taşlar olan… o ateş” (el-Bakara, 2/24) buyruğunda an­latılan budur. Arkasından yedinci arzı yarattı, bunun da adı Arabiyye’dir, Ce­hennem de ordadır. Burada iki tane kapı vardır. Birisinin adı Siccîn’dîr, diğeri ise el-Ğalak adındadır. Siccîn denilen kapı açıktır. Kâfirlerin amel def­terleri oraya ulaşır. İsa (as)a indirilen sofraya rağmen iman etmeyenlerle, Fi­ravun kavmi bu kapıya arz olunurlar (ve Berzah azabını çekerler.) el-Galak denilen kapı ise kilitli olup kıyamet gününe kadar açılmayacaktır.

el-Bakara Sûresi’nde (2/29. âyet, 8. başlıkta) arzların sayısının yedi oldu­ğuna ve her birisinin arasında beşyüz yılltk bir mesafe bulunduğuna dair açık­lamalar geçmişti. İleride yüce Allah’ın izniyle et-Talâk Sûresi’nin sonlarında (65/16. âyetin tefsirinde) daha başka açıklamalar da gelecektir.

Üçüncü bir görüşü de İkrime, Atiyye, İbn Zeyd ve -el-Mehdevî’nin zikret­tiğine göre- yine İbn Abbas şöylece ifade etmiştir: Gökler yapışık idi, yağ­mur yağdırmıyordu. Yer de aynı şekilde yapışıktı, bitki bitirmiyordu. Yüce Allah semayı yağmur ile yeryüzünü de bitki ile ayırdı. Buna benzer bir an­lam da yüce Allah’ın şu buyruklarında dile getirilmektedir: “Andolsun dönüş­lü olan semâya ve yarılan yere…” (et-Târık, 86/11-12) et-Taberî de bu görü­şü tercih etmiştir. Çünkü bundan sonra da: “Ve canlı herşeyi sudan yarat­tık. Hâlâ imana gelmezler mi?” diye buyurmaktadır.

Derim ki: Gözle görmekle ve gözlem ile bununla ibret alınacak hususlar vardır. Bundan dolayı yüce Allah bu hususu birden çok âyet-i kerîmede bi­ze haber vermektedir ki, kudretinin kemaline, öldükten sonra dirilişe ve amel-ierin karşılıklarının verileceğine delil teşkil etsin, Şair şöyle demiş:

“Öfkelendiler mi onlar için basit kalır, Düşmanların gazabı ve boyun eğdirmesi. Bir de açıkları kapatmakla, kapalıları açmak, Ve bir de işleri bozmak ve bağlamak.”

“Ve canlı her şeyi sudan yarattık” buyruğu ile ilgili olarak üç türlü açık­lama yapılmıştır:

Birinci açıklamaya göre O, herşeyi sudan yaratmıştır. Bu görüş Kata-de’nindir.

İkincisine göre, herşeyin hayatının korunması su ile mümkündür.

Üçüncü açıklamaya göre; Biz canlı olan her şeyi sulbün suyundan yarat­tık. Bu açıklamayı da Kutrub yapmıştır.

“Yarattık” demektir. Ebu Hatim el-Bustî, “el-Müsned es-Sahih” adlı eserinde rivayet ettiğine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Ey Allah’ın Ra-sûlü, dedim. Seni görünce gönlüm bir hoş oluyor, gözüm aydın oluyor. Sen bana herşeyden haber verir misin? Şöyle buyurdu: “Herşey sudan yaratıldı”[16] Ebu Hatim dedi ki: Ebu Hureyre’nin: “Herşeyden bana haber ver” sözü ile o, sudan yaratılmış herşeyden bana haber ver. demek istemiştir. Bu kanaatin doğruluğunun delili de Mustafa (as)ın kendisine: “Herşey sudan yaratılmış­tır” diye cevap vermiş olmasıdır. Velev ki (ondan) yaratılmamış olsa dahi.

Bu ise; daha önce geçen göklerin ve yerin bitişik olduklarına dair delil­den ayrı bir delildir.

Şöyle de denilmiştir: “Herşey (el-kül)” bazen “bazı şeyler” anlamında da kullanılabilir. Yüce Allah’ın: “Kendisine herşeyden verilmiş” (en-Neml, 27/23) buyruğu,ile: “Rabbinin emri ile her şeyi helak eder.” (el-Ahkaf, 46/25) buyruğunda olduğu gibi. Ancak sahih olan umum ifade ettiğidir. Çün­kü Peygamber (sav): “Herşeyi sudan yaratmıştır” diye buyurmuştur. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır.

“Hâlâ İmana gelmezler mi?” Gördüklerine, bunların kendiliklerinden olmadığına, aksine bir var edici tarafından var edildiklerine, herşeyi idare eden tarafından icat edildiğine ve bütün bunların var edicisinin sonradan yaratıl­mış olmasının mümkün olmadığına inanmaz ve bu gerçekleri tasdik etmez­ler mi?

“Ve yer onları çalkalamasın diye onda sağlamlaştıncı kazıklar” son de­rece sağlam ve sarsılmaz dağlan “yarattık.” Yerin üzerinde iyice karar kılın­sın, yer hareket etmesin, onları çalkalamasın diye böyle yaptık. Bu açıkla­mayı Kûfeliler yapmıştır. Basralılar ise şöyle demiştir: Yani onun çalkalanma­sını istemediğimiz için böyle yaptık, (Âyet-i kerîmede geçen): “el-Meyd” ha­reket etmek, deveran etmek demektir. Meselâ; “Başı döndü” demek­tir. Buna dair açıklamalar yeterli bir şekilde en-Nahl Sûrest’nde (16/15. âye­tin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Orada yol bulabilsinler” yeryüzünde yolculuk yapma imkânını elde ede­bilsinler “diye de ondaki dağlar arasından yollar açtık.” Bu yolların orada­ki dağlar arasından açıldığına dair açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

“eMffccâc” gidilebilecek yollar demektir. (Tekili olan): el-Fecc; İki dağ ara­sındaki geniş yol demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz yerde geniş yollar aç­tık. et-Taberî’nİn tercih ettiği görüş budur. Bu tercihe sebeb ise “yol bulabil­sinler diye” ifadesidir. Bundan sonra gelen “yollar” ifadesi uel-ficâc”in tefsi­ridir. Çünkü “el-fecc” bazen bir yere ulaşan ve izlenen bir yol olabilir de, öy­le olmayabilir de.

Bunlardan ibret alarak dinleriyle hidâyet bulabilsinler (doğru dini bula­bilsinler) diye,., şeklinde de açıklanmıştır.

“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık.” Onu düşmeye ve yeryüzü­nün üstüne çökmeye karşı korunmuş kıldık. Buna delil de yüce Allah’ın: “O’nun izni olmadıkça, yerin üzerine düşmesin diye semâyı O tutuyor” (el-Hac, 22/65) buyruğudur.

Şüyle de denilmiştir: O (semâ) yıldızlarla, şeytanlara karşı korunmuştur. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Buna delil yüce Allah’ın: “Biz o göğü ko-ğulmuş her şeytandan koruduk,” (et-Hicr, 15/17) buyruğudur.

Orasını yıkılmaktan ve çözülmekten, herhangi bir yol ile birilerinin ora­ya ulaşmasından yana onu koruduk, diye açıklandığı gibi; herhangi bir di­reğe ihtiyaç duymaksızın korunmuştur, diye de açıklanmıştır. Mücahid; yük­seltilmiştir diye açıklamıştır. Şirk ve masiyetlere karşı korunmuştur, diye açık­layanlar da olmuştur.

“Halbuki yine onlar” kâfirler “O’nun âyetlerinden yüz çeviricidirler.”

Mücahid’den (âyetlerden) kasıt, güneş ve aydır, dediği rivayet edilmiştir. Ayet­lerin semâya izafe edilmesi, bunların orada yaratılmış olmalarındandır. Âyet­leri başka yerlerde kendi nefsine de İzafe etmiştir. Çünkü onlan var eden ken­disidir.

Müşriklerin semâlara, oranın gece, gündüz, güneş, ay, yörüngeler, rüzgar­lar, bulutlar ve onlarda bulunan yüce Allah’ın kudretinin eserlerinden iba­ret olan âyetlere (belge ve mucizelere) bakarak üzerlerinde dikkatle düşün­mekten gaflette olduklarını beyan etmektedir. Çünkü bunlara bakıp ibretle düşünecek olurlarsa, bunların bir, tek, mutlak kudret sahibi ve yaratıcısının olduğunu, ortağının olmasının da imkânsızlığını kesinlikle bilirlerdi,

“O gece ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır.” Kendilerine bir nimet da­ha hatırlatmaktadır. Geceyi içinde sükûn bulsunlar, gündüzü de geçimleri için gerekeni yapsınlar diye yaratmıştır. Ayrıca güneşi, gündüzün âyeti, ayı da ge­cenin âyeti kılmıştır. Böylelikle aylar, yıllar ve hesap bilinebilsin diye. el-İs-râ Sûresi’nde (17/12. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi.

“Her biri” yani güneş, ay, yıldızlar, gezegenler, gece ve gündüz “bir yö­rüngede yüzerler.” Suda yüzer gibi hızlıca akarlar ve yol alırlar. Söz söyle­yenlerin en doğrusu olan yüce Allah: “Dalıpyüzenlere de andolsun ki…” (en-Nâziât, 79/3) diye buyurmaktadır. Koşarken ön ayaklannı ileri atan ata da “yü­zen” anlamında: “Sâbih” denilir.

Bu buyrukta nahiv bakımından şu husus dikkat çekicidir. Yüce Allah bu­rada:veya; şeklinde (çoğul müennesi hatırlatan) bir kip kul­lanmamıştır. Sibeveyh’in görüşüne göre yüce AJlah bu varlıklar hakkında aklı eren varlıkların işi gibi bir iş yaptıklarını haber verip itaatte onları akıllı var­lıklar seviyesinde dile getirince, onlar hakkında da (akıllı varlıklar için kul­lanılan) “vav” ve “nûn” ile çoğul olarak haber vermektedir. el-Ferrâ’mn açıklaması da buna yakındır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden Yu­suf Sûresi’nde (12/4. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

el-Kisaî de şöyle demektedir: Burada “yüzerler” fiilinin “vav-nûn” ile ço­ğul gelmesi âyet-i kerîmenin sonu oluşundan dolayıdır. Nitekim bir başka yer­de: Biz birbirine yardım eden bir topluluğuz.” (el-Kamer, 54/44) diye buyurmuş ve bunu çoğul olarak “vav-nûn” ile getirmemiştir.

Bir görüşe göre asıl akıp yüzüş “yörünge” içindir. O bakımdan bu ona nis-bet edilmiştir. Ancak daha doğru olan gezegenin yörüngede aktığıdır. Bu yö­rüngeler meleklerin alanı ve melekûtun esbabı olan tabaka tabaka olan göklerin dışında yedi tanedir. Ay en yakın yörüngededir. Bundan sonra Uta­rit (merkür), sonra Zühre (venüs), sonra Güneş, sonra Merih (mars), sonra Müşteri (Jüpiter), sonra Zuhal (satürn), sonra burçların yörüngesi gelir, do­kuzuncusu ise en büyük felektir.

Felek; gezegenlerin yörüngeleri demek olan “eflâk”in tekilidir.

Ebu Amr dedi ki: Bu kelimenin çoğulunun “(yani fulk) şeklinde ya­pılması da mümkündür. “Arslan, arslanlar, tahta, tah­talar” gibi.

Bu kelimenin aslı dönmek anlamındadır. Nitekim dönüp durduğu için kir­menin “felke”si de buradan gelmektedir. “Kadının meme­si yuvarlaklaştı” ifadesi de buradan gelmektedir.

İbn Mes’ud’un naklettiği hadiste de şöyle demektedir: Ben atımı adeta bir felekte dönüyormuş gibi bıraktım.[17]Atını dönüşü dolayısıyla üzerinde yıl­dızların döndüğü semânın felekine benzetmiş gibidir.

İbn Zeyd dedi ki; Felekler yıldızların, güneşin ve ayın akıp gittiği yerler­dir. Bunlar sema ite arz arasındadırlar.

Katade ise şöyle demiştir: Felek semânın sabit olması ile birlikte yıldız­larla beraber semâdaki bir dairesel dönüştür.

Mücahid de şöyle demektedir: Felek, değirmenin merkez noktasını ve ek­senini teşkil eden demiri şeklindedir.

ed-Dahhâk da şöyle demiştir: Feleği, onun akışı ve hızlıca yol alışıdır.

Feleğin dairesel bir dalga olduğu, güneş ve ay’ın onun içinde aktığı da söy­lenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [18]

  1. Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Sen ölürsen eğer onlar ebedi mi kalacaklar?
  2. Her nefs ölümü tadıcıdır. Biz sizi şer ve hayırla -imtihan olmak üzere- deneriz. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.

“Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik.” Yani dünyada devam­lı kalıcılık vermedik.

Bu âyeti kerîme, müşrikler: Biz Muhammed’e ölümün musibetlerinin ge­lip çatmasını bekliyoruz, demeleri üzerine inmiştir. Çünkü müşrikler onun peygamber olduğunu reddediyor ve: O bîr şairdir. Onun ölümün musibet­lerine uğramasını bekliyoruz. Belki o da filân oğullarının şairi öldüğü gibi ölür, diyorlardı. Yüce Allah da bunun üzerine şöyle buyurdu: Senden önceki peygamberler öldü. Yüce Allah da onun dinini zafere kavuşturmayı ve ko­rumayı üzerine aldı. İşte Biz senin dinini ve şeriatını da böylece koruyaca­ğız.

“Sen Ölürsen eğer onlar ebedi mi kalacaklar?” Burada “Onlar” ke­limesi, Onlar mı?” takdirindedir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Korkumu teskin ettiler ve: Ey Huveyİid korkma, dediler,

Ben de onların yüzlerini tanıyamadım ve onlar onlar (mı)dır, dedim.”

Görüldüğü gibi burada da; Onlar mıdır? demek istemiştir.

Buyruktaki istifham (soru) inkârdır (yani onlar da ebedî kalmayacaklar­dır).

el-Ferrâ dedi ki: Bu buyrukta “fe” harfinin getirilmesi şarta delâlet etme­si içindir. Çünkü bu onların “ölecektir” sözlerine bir cevaptır. Burada “fe” harfinin geliş sebebi, şu takdirde olması da mümkündür: “Eğer sen Ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklardır?”

el-Ferrâ dedi ki: Burada “fe’nin hazfedilerek takdiri olarak var kabul edilmesi de mümkündür. Çünkü “onlar” zamirinde i’rab açıkça görülmez (ya­ni mebnidir). Bu da şu demek olur; Eğer sen ölürsen, onlar da aynı şekilde öleceklerdir. O halde senin öldürülecek olmanda onları sevindirecek bir hu­sus yoktur.

“Sen ölürsen” anlamındaki;”mim” harfi esreli okunduğu gibi, öt-reli de okunmuştur ve bunlar iki ayrı söyleyiştir.

“Her nefe ölümü tadıcıdır.” Bu buyruk, daha önceden de Âl-i İmran Sûresi’nde (3/185. âyet, 1 ve 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

“Biz sizi şer ve hayırla -İmtihan olmak üzere- denerfa” buyruğundaki: “İmtihan olmak üzere” kelimesi başka kökten gelen (aynı manadaki) bir lafız olarak mastar (meful-i mutlak)dır. Yani Bizler, şükür ve sabrınızın nasıl olduğuna bakmak için, sizleri darlıkla, bollukla, helalla, haram ile sı­narız.

“Sonunda” amellerinizin karşılığının verilmesi için “bize döndürülecek­siniz.” [19]

  1. Kâfirler seni gördüklerinde, seni ancak alaya alırlar: “Bu mu­dur İlâhlarınızı kötülükle anan?” (derler.) Halbuki onlar Rah-mân’ın zikrini inkâr edenlerdir.

“Kâfirler seni gördüklerinde seni ancak alaya alırlar.” Seninle alay etmekten başka bir şey yapmazlar. “Alay etmek” ile ilgili açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/14 ve 15. âyederin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bunlar daha önce el-Hicr Sûresi’nin sonlarında: “O alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz.” (el-Hicr, 15/95) buyruğunda sözü edilen “alay edenlerdir.” Putlarının İlâhlığını inkâr eden kimseleri ayıplıyorlardı. Buna karşılık kendileri de Rahman olan Allah’ın iiâhlığını inkâr ediyor­lardı, Bu ise cahilliğin en ileri derecesidir. Onlar “bu mudur ilâhlarınızı kötülükle anan” diyorlardı.

Burada “gördüklerinde” buyruğundaki zaman bildiren edatın cevabı ol­makla birlikte “diyorlar” anlamındaki kelime hazfedilmiştir. “Seni ancak alaya ahrlar” anlamındaki buyruk ise, şart edatı ile şartın cevabı arasına gir­miş bir mu’tarîza (ara) cümledir.

“Bu mudur ilâhlarınızı” kötüleyerek ve ayıplayarak “anan?” Antere de şu beyitinde kelimeyi bu anlamda kullanmıştır:

“Sen benim bu tayımı ve ona yedirdiklerimi (ayıplayarak) söz konusu etme, O takdirde senin derin uyuza yakalanmışın derisi gibi olur,”

O “tayımı ağzına alma” derken, onu ayıplama, demek istemiştir.

“Halbuki onlar Rahmanın zikrini” yani Kur’ân-ı Kerîm’i “İnkâr eden­lerdir.” Buradaki ikinci ( f): Onlar …İer” onların küfürlerini te’kid etmek­tedir. Yani onlar, küfürle nitelendirilişleri oldukça ileri derecede olan kâfir­lerin tâ kendileridir. [20]

  1. İnsan aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi gös­tereceğini. Benden acele istemeyin.
  2. “Eğer doğru söyleyenler İseniz bu vaad ne zaman gerçek­leşecektir” derler.
  3. O kâfirler, azap geleceğinde ateşi yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da olunmayacağı za­manı bir bilselerdi.
  4. Bilakis o, onlara ansızın gelip kendilerini hayrete düşürüp şaşırtacaktır da onu geri çevirmeye güçleri de olmayacak ve on­lara bir mühlet de verilmeyecektir.

“İnsan aceleden yaratılmıştır.” Onun yapısında acele vardır. O aceleci olarak yaratılmıştır. Yüce Allah’ın şu buyruğu da insanın yaratılışının bir baş­ka özelliğini dile getirmektedir: “Allah sizi bir zaaftan yaratan… dır.” (er-Rûm, 30/54) Yani O, inşam zayıf olarak yaratmıştır. Meselâ, insan serden yaratıl­mıştır denilir. Yani biz, onun bu sıfatını mübalağa yolu ile dile getirmek is­tersek o çok şerlidir, anlamında bu ifadeyi kullanırız. Yine: Sen çok gider ve çok gelirsin, denilir. Yani işin gücün gidip gelmektir, anlamındadır. Buna göre ifade acele insanın tabiatında vardır. O bakımdan o zararlı dahi olacak olsa pek çok şeyi alelacele isteyiverir.

Diğer taraftan burada “insan”dan kastın Âdem (as) olduğu da söylenmiş­tir. Said b. Cübeyr ve es-Süddî dedi ki: Ruh, Adem (as)ın gözlerine girince cennet meyvelerine baktı. Karnına girdiğinde canı yemek istedi, Ruh henüz ayaklanna ulaşmadan çabucak cennet meyvelerine uzanmaya çalıştı. İşte yüce Allah’ın: “İnsan aceleden yaratılmıştır” buyruğunda anlatılan budur.

Şöyle de açıklanmıştır: Âdem cuma günü günün sonlarına doğru yaratıl­dı. Yüce Allah onun başına hayat verince acele etmek istedi ve güneşin batınımdan önce ruhun ona tamamen üflenmesini istedi. Bu açıklamayı da el-Kelbî, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

Ebu Ubeyde ve meânî bilginlerinin pek çoğu “acele (el-acel)” Himyer dilin­de çamur demektir, derler ve şu mısraı naklederler:

“Hurma ağacı ise a ile el-acel (çamur) arasında yetişir.”

Bir diğer görüşe göre “insan”dan kasıt bütün İnsanlardır. Maksadın en-Nadr b. el-Hâris b. Al karne b. Kelede b. Abdu’d-Dar olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas’ın tefsirine göre böyledir. Yani değersiz çamurdan yaratılmış olan bir kimsenin Allah’ın âyetleri ve peygamberleri ile alay etmeye kalkışmaması gerekir.

Bunun ters çevrilmiş ifadelerden olduğu da söylenmiştir. Yani acele in­sandan yaratılmıştır. Bu da Ebu Ubeyde’nin görüşüdür. en-Nehhâs dedi ki: Ancak Allah’ın Kitabında böyle bir açıklama yoluna gitmemek gerekir. Çün­kü kalb ancak şiirde zaruretten dolayı söz konusu olur. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Zina recmin farizanı dır (yani recin, zinanın farz olan cezasıdır.)”

Bu âyetin bir benzeri de: “İnsan pek acelecidir.” (el-İsra, 17/11) Buna dair açıklamalar da el-tsra Sûresi’nde (belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır. “Yakında size âyetlerimi göstereceğim. Benden acele istemeyin.” Bu

birinci görüşü ve acelenin insanın tabiatında olduğu, onun kendisine hakim olamayacak şekilde yaratılmış olduğu kanaatini pekiştirmektedir. Nitekim el-İsra Sûresi’nde (17/11. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere Peygamber (sav)ın buyurduğu gibi, kendi kendisine hakim olamayan bir şekilde yaratılmıştır.

Buradaki buyrukta geçen “âyetlerİm”den kasıt, Muhammed (sav)ın doğ­ruluğuna delil teşkil eden mucizeler ile yüce Allah’ın onun için takdir etmiş olduğu güzel âkıbettir.

Bir başka açıklamaya göre: Onların istedikleri azap kastedilmiştir. Onlar azabın çabuklaştırılmasını İstediler ve: “Bu vaad ne zaman gerçekleşecek?” dediler. Halbuki onlar her bir iş için tayin edilmiş bir süre olduğunu bil-mediler.

Bu âyet-i kerîme, en-Nadr b. el-Hâris ile onun: “Ey Allah: Eğer bu senin katından (indirilmiş) hakkın kendisi ise…” (el-Enfal, 8/32) şeklindeki söz­leri hakkında inmiştir.

el-Ahfeş Said’de şöyle demektedir: Yüce Allah’ın: “İnsan aceleden yaratıl­mıştır” buyruğunun anlamı şudur: Yani ona, ol denildi, o da oluverdi. Bu görüşe göre “benden acele istemeyin” buyruğunun anlamı şu olur: Bir şeye ot der demez, o istediği olan kimse, sizin alelacele gösterilmesini is­tediğiniz mucizeleri göstermekten âciz değildir.

“Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaad ne zaman gerçekleşecektir, der­ler” buyruğundaki “vaad”den kasıt, vaad olunan şeydir. “Allah umudumuz-dur” denilince, Biz Allah’tan umarız denilmek istenmesi gibidir. Burada “vaad”den kasıt, vaîd (tehdit)dir. Yani bizi kendisi ile tehdit ettiği azabın va’de-si ne zamandır? Maksadın kıyamet olduğu da söylenmiştir.

“O kâfirler… bîr bilselerdi.” Buradaki “bilmek” böyle bir bilgi sahibi ol­mak (marifet) anlamındadır. O bakımdan ikinci bir mePul aiması gerek­memektedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi; “Siz onları bilmez­siniz, Allah onları bilir.” (el-Enfâl, 8/60)

“…se” edatının cevabı hazfedilmiştir. Yani; eğer onlar “azap geleceğin­de ateşi yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da olunmayacağı zamanı bir bilselerdi” hiç de tehdit olunduktan o azabı acele istemezlerdi.

ez-Zeccâc dedi ki: Yani (şartın cevabı:).,, va’din de doğru olduğunu bilirlerdi, demektir.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Onlar bunu bilmiş olsalardı, küfür üzere kalmazlar ve mutlaka iman ederlerdi.

el-Kİsaî de şöyle demektedir: Bu, kıyametin kopmasının gerçekleşeceğinin kesin olduğuna dikkat çekmektedir. Yani eğer onlar bunu kesin olarak bil­miş olsalardı, kıyametin de mutlaka geleceğini bilirlerdi. Buna yüce Al­lah’ın: “Bilakis o, onlara ansızın gelip* buyruğu delil teşkil etmektedir. Yani kıyamet onlara ansızın gelecektir. Onlara gelecek olanın cezalandır, diye açık­landığı gibi, bu ceza ateştir ve onlar buna karşı hiçbir çare bulamayacaklar­dır, diye de açıklanmıştır.

“Kendilerini hayrete düşürüp şaşırtacaktır.” el-Cevherî dedi ki: “Onu ansızın aldı, yakaladı” demektir. Nitekim yüce Allah: “Bilakis o, onlara ansızın gelip kendilerini hayrete düşürüp şaşırtacaktır” diye buyurmuştur.

el-Ferrâ da: “Onları şaşırtacaktır” diye açıklamıştır. Bir kimsenin karşısına onu şaşırtacak bir şey ile çıkmayı anlatmak üzere; fiili kul­lanılır. Bir görüşe göre de bu, ansızın onlara gelir, anlamındadır.

“Onu çevirmeye” yani o ateşi sırtlarından uzaklaştırmaya “güçleri de ol­mayacak ve onlara bir mühlet de verilmeyecektir.” Tevbe etmeleri, özür beyan etmeleri için onlara süre tanınmayacak ve ertelenmeyecektir. [21]

  1. Andolsun ki senden önceki bir çok peygamberle alay edildi de onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey çepeçevre kuşattı.

“Andolsun ki senden önceki bir çok peygamberle alay edildi” buyruğu Peygamber (sav)a bir tesellidir. Şunu kastetmektedir: Eğer bunlar seninle alay etmekte iseler, şunu bil ki senden önce de pek çok peygamberle alay edil­miştir. Önceki peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret. Daha sonra ona yardım vaadinde bulunarak şöyle buyurmaktadır: O kâfirleri ve “onlar­la alay edenleri alay ettikleri şey* yani alay etmelerinin cezası “çepeçevre kuşattı.” Onları her taraftan çevirdi. [22]

  1. De ki: “Gece ve gündüz Rahmân’a karşı sizi kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rabblerinin zikrinden dahi yüz çevirenlerdir.
  2. Yoksa onların kendilerini Bize karşı koruyan İlâhları mı vardır? Onlar kendi kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan destek de verilmez.
  3. Hayır. Biz bunları da, atalarını da o kadar faydalandırdık ki ömürleri uzayıp gitti. Bizim arza gelip onu etrafından eksilt­tiğimizi görmüyorlar mı? Acaba üstün gelenler onlar mıdır?

“De ki: Gece” uyuduğunuz vakit “ve gündüz” uyanıp işlerinizi gör­düğünüzde “Rahmân’a karşı” yani O’nun azap ve intikamından “sizi kim koruyabilir?” Yani sizi kim bekler ve kim muhafaza eder. Bu da yüce Allah’ın:

“Allah’a karşı” yani Allah’ın azabına karşı “bana kim yardım eder?” (Hud, 11/63) buyruğunu andırmaktadır.

“(-İkil): Bekçilik ve korumak” demektir. “Allah onu ko­rudu” anlamındadır.” Allah’ın koruması altında git” denilir. Onlara karşı kendimi korudum” anlamındadır. Şair İbn Herine şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki Silleyma -ki Allah onu korusun- (vermiş olması halinde) hiç de kendisine zarar vermeyecek, Bir şeyini eksiltmeyecek bir hususta bize cimrilik etti.”

Bİr başka şair de şöyle demektedir:

“Çöktürdüm devemi ve onun (uyumayan) gözüyle kendimi korudum.

el-Kisaî ve el-Ferrâ ise: “Sizi koruyabilir” buyruğunun “lam” har­fi üstün ve “vav” harfi sakin okunduğunu naklettikleri gibi yine her iki hal­de de hemzenin hafif okunduğunu da nakletmişlerdir. Ancak bilinen şekil hemzenin tahkikidir. Bu da genel olarak kıraat âlimlerinin okuyuşudur.

şeklindeki okuyuşa gelince; bu da en-Nehhâs’ın naklettiğine göre İki bakımdan yanlıştır. Evvela hemzenin değiştirilmesi ancak şiirde olur. İkincisi, mazide (buna göre) “ya” ile; demeleri gerekir ki, bu tak­dirde mana değişir. Çünkü bu, onun böbreğini ağrıttım, anlamına gelir. Bir kimse birisine; diyecek olursa; Allah’ın onun böbreklerine ağrı vermesi için beddua etmiş olur.

Şöyle de denilmiştir: Burada ifade soru anlamında olmakla birlikte mak­sat nefiydir ve ifade: Sizi, O’ndan başka koruyacak kimse yoktur, takdirin­dedir.

Hitab, aralarından Allah’ın yaratıcılığını kabul edenleredir. Yani sizler, O’nun yaratıcı olduğunu kabul ettiğinize göre; sizin çabuk gelmesini is­tediğiniz azabı başınıza getirmeye kadir olan da O’dur.

“Hayır, onlar Rabblerinin zikrinden” yani Kur’ân-ı Kerîm’den, Rabblerinin öğütlerinden diye açıklandığı gibi, O’nu bilip tanımaktan diye de açık­lanmıştır; “yüz çevirenlerdir” başka şeylerle oyalanarak gaflete düşenlerdir.

“Yoksa onların kendilerini Bize” yani azabımıza “karşı koruyan İlâh­ları mı vardır?” Buradaki; “Onların… mı” buyruğunda “mim” sıladır (faz­ladan gelmiştir).

“Onlar” yani kâfirlerin kendilerine yardımcı olacaklarını zannettikleri bu varlıklar bizzat “kendi kendilerine bile yardım edemezler.” Nasıl ken­dilerine ibadet edenlere yardım edebilsinler?

“Onlara tarafımızdan destek de verilmez.” İbn Abbas dedi ki: Onlar tarafımızdan korunmazlar. Onlar tarafımızdan himaye edilmezler, diye açık­landığı nakledilmiştir. Taberî bu ikinci açıklamayı tercih etmiştir. Araplar; sözleriyle; ben seni filâna karşı korurum, destek­lerim derler. Şair de şöyle demektedir;

“Sesi çıkabildiği kadar himaye isteyerek seslenir,

Ona karşı korunmak maksadıyla, halbuki mızraklar da ona pek yakındır.”

Ma’mer, İbn Ebi Necîh’ten, o Mücahid’den şöyle dediğini nakletmek­tedir: Onlara yardım olunmaz, yani onlar korunmazlar. Kata de dedi ki: Al­lah onlara hayır namına bir şey vermez ve rahmetini onlara arkadaş kılmaz.

“Hayır. Biz bunları da atalarını da o kadar faydalandırdık ki…” İbn Ab­bas dedi ki: Mekkelileri kastetmektedir. Yani Biz, hem onlara, hem de ata­larına bol bol nimetler verdik ki, nimet içerisinde “ömürleri uzayıp gitti* ve bu nimetlerin kendilerinden alınmayacağını sandılar, aldanışa düştüler ve yüce Allah’ın delil ve belgelen üzerinde düşünmekten yüz çevirdiler.

“Bizim arza gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı?” Yani ey Muhammed, senin Mekke çevresinde bulunan yerlere peşpeşe galip gel­diğini, etrafındaki şehirleri biri diğeri ardınca fethettiğini görmüyorlar mı? Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır. Öldürmek ve esir al­makla… diye de açıklanmıştır ki, bunu da el-Kelbî nakletmektedir, anlam bir­dir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden (er-Rad 13/41. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Acaba üstün gelenler onlar mıdır?” Yani Biz, onların çevrelerini eksil­tip durduktan sonra Mekke kâfirleri mi üstün geleceklerdir? Aksine sen on­lara galip gelecek ve onları yenik düşüreceksin. [23]

  1. De ki: “Ben sizi ancak vahy İle korkutuyor ve uyanyorum.” Hal­buki sağırlar uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.
  2. Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey dokunursa, elbet­te: “Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerden olduk” diye­ceklerdir.

“De ki: Ben sizi ancak vahy ile” Kur’ân ile “korkutuyor ve •uyarıyorum” ve onunla sizi sakındırıyorum.

“Halbuki sağırlar uyarıldıkları zaman” yani âyetleri kavramalarını, hak­kı işitmelerini önleyecek şekilde Allah’ın kalbini sağırlaştırdığt, kulaklarını mü-hürleyip gözlerini perdelediği kimseler “yapılan çağrıyı işitmezler.”

Abdu’r-Rahman es-Sülemî ve Muhammed h. es-Semeykâ “işitmezler” an­lamındaki buyruğu; şeklinde “ya” harfi ötreli ve “mim” harfi üstün olarak meçhul bir fiil diye okumuştur. “Sağırlar” anlamındaki kelime ise nâ-ib-i faili olarak merfudur. Yani Allah onları işittirmez.

Ebu Âmir ve yine es-Sülemî ile Ebu Hayve ve Yahya b. el-Hâris bu keli­meyi “te” harfi ötreli, “mim” harfi esreli “sağırlar” anlamındaki kelime de üs­tün ile, mansub olarak okumuşlardır. “Şüphesiz ki sen ey Muhammed, sağır­lara çağrıyı işittiremezsin” demek olur. Bu kıraate göre hitap, Peygamber (sav)adır. Ancak kimi dilbilginleri bu okuyuşu reddetmişlerdir. Çünkü bu tak­dirde; “Kendilerini uyardığın” zaman denilmesi gerekirdi. en-Neh-hâs ise şöyle demektedir: Bu caizdir, çünkü mana zaten bilinmiş oluyor.

“Eğer Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey” İbn Abbas, bir parça, Katade,*bir miktar ceza, İbn Keysan az ve asgari bir miktardaki “şey doku­nursa” diye açıklamıştır.

“Azıcık bir şey” kelimesi, “Misk kokusu” tabirinden alınmıştır. Şair şöyle demiştir:

“Amre ise hanımların en şereflilerindendir, Onun kolları etrafa misk kokusu saçıyor.”

İbn Cüreyc de bunun hâl anlamında olduğunu söylemiştir. Nitekim; “Filan kişi filana kendi malından bir pay verdi” denil­mektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Sizin yanına lutf ile yapacağınız bağışlarınızı umarak geldiğimde. Sen. bana öyle bir mal verdin ki, gönlümü onunla hoş ettin.”

Burada “el-Arab” kelimesi nefis (gönül) demektir.

Nefha, sözlükte basit bir itme anlamındadır. Buna göre anlam şöyle olur: Şayet onlara azabtan asgari bir bölüm dahi isabet edecek olsa; “Elbette: Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerden olduk” haddi aşanlar olduk “diye­ceklerdir.” Böylelikle günahları itiraf etmenin kendilerine fayda vermeyece­ği bir zamanda itirafta bulunacaklardır. [24]

  1. Kıyamet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz, hesaba çekenler olarak Biz yeteriz.

“Kıyamet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz” buyrugundaki: “el-Mevâzîn”: Mîzân (terazi) kelimesinin ço­ğuludur.

Şöyle denilmiştir: Bu buyruk zahiri itibariyle her bir mükellef için amel­lerinin kendisi ile tartılacağı bir mizan olduğuna delildir. Yapılan iyilikler bu terazinin bir kefesine, kötülükler de diğer kefesine konulacaktır.

Tek bir kişinin dahi bir çok terazileri olabilir, denilmiştir. Bu terazilerin her birisiyle amellerinin bir çeşidi tartılacaktır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bir hükümdar ki hadiseler kopar, adaleti dolayısıyla, Her bir hadisenin kendine has ayn bir terazisi vardır.”

Diğer taraftan çoğul lafzı ile ifade edilmiş tek bir mîzân’ın varlığı da mümkündür. el-Lâlekâi Hafız Ebul-Kasım, “Sünen’inde Enes’ten merfu ola­rak (Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Mizan ile gö­revli bir melek vardır. Âdemoğlu getirilir ve mizanın iki kefesi arasında durdurulur. Eğer (iyilikleri) ağır gelirse, melek bütün mahlukatın, sesini işi­teceği bir sesle: Filan kişi artık sonrasında ebedıyyen bedbaht olmayacak şe­kilde mutlu oldu, diye seslenir. Eğer (iyilikleri) hafif gelirse melek şöyle ses­lenir: Filan kişi artık sonrasında ebediyyen mutlu olamayacağı bir şekilde bed­baht olmuştur.” Huzeyfe (ra)dan da şöyle dediğini rivayet etmektedir; “Kı­yamet gününde mizan ile görevli metek Cibril (as)dır.”

Denildiğine göre; terazinin iki kefesi, ipleri, dili ve destek yerleri vardır. Çoğul halinde gelmesi bundan dolayıdır.

Mücahid, Katade ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Mizanın söz konusu edil­mesi bir temsildir, yoksa ortada mizan dîye bir şey olmayacaktır, olan şey ada­letten ibarettir.

Ancak haberlerin vârid olduğu ve ümmetin büyük çoğunluğunun kabul ettiği husus birinci görüştür. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sû­resi (7/8-9- âyetlerin tefsirinde) ile el-Kehf Sûresi’nde (18/105. âyetin tefsi­rinde) geçmiş bulunmaktadır. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde de ye­terince söz konusu etmiş bulunuyoruz. Allah’a hamd olsun.

“el-Kıst” adalet demektir. Yani orada dünya tartılarında olduğu gibi ek­sik vermek ve zulüm söz konusu değildir.

Burada “el-kıst (adalet)” terazilerin sıfatıdır, tekil gelmesi mastar olduğun­dan dolayıdır. “Kist bir terazi, kist iki terazi ve kist teraziler” denilir. Nitekim; “Âdil ve razı olunan adam­lar” denilmesi de böyledir.

Bir kesim uel-kıst” kelimesini “sin” yerine “sad” ile okumuşlardır.

“Kıyamet gününe has” ifadesi, kıyamet günü insanlarına has demektir. Anlamın kıyamet gününde… olduğu da söylenmiştir.

“Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz.” İyilik yapanın iyiliği eksiltilme­yecek, kötülük yapanın kötülüklerine de bir şey katmayacak.

“Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz.” Nâfî, Şeybe ve Ebu Ca’fer “miskal; ağırlığınca” kelimesini burada ve Lukman Sûresi’nde (31/16. âyette) ref ile okumuşlardır ki bu, öyle bir şey olursa veya meyda­na gelirse… anlamını taşır. Bu durumda; tam bir fiil olur ve ayrıca ha­bere ihtiyacı olmaz. Diğerleri ise bu kelimeyi nasb ile “eğer amei yahut da o şey… ağırlığınca olursa” anlamında okumuşlardır. Bir şeyin miskali şeyin kendi mislinden ağırlığı demektir.

“Biz onu getiririz.” Cumhurun kıraatine göre “getiririz” anlamındaki fiil­deki “eliP maksuredir.[25] yani onun mükâfatını yahut cezasını vermek üzere hazır ederiz, getiririz demektir. O, yani tane getirilir. Şayet; yerine denilseydi, yine caiz olurdu ki; bu da onun ağırlığım getiririz, demektir.

Tanenin ağırlığının, tanenin dışında bir şey olmadığı da söylenmiştir, Bun­dan dolayı burada zamir müennes olarak getirilmiştir, diye de açıklanmıştır.

Mücahid ve İkrime ise “getiririz” anlamındaki fiildeki “elif’i med ile: “Onun karşılığını veririz” anlamında okumuşlardır.

Bu fiil; verdi, verir, şeklinde kullanılır.

Onların önden göndermiş oldukları hayır ve şerri “hesaba çekenler ola­rak Biz yeteriz.” Burada; “Hesaba çekenler” denilmesinin, Biz’den daha süratli hesaba çeken yoktur, anlamında olduğu söylenmiştir.

Hesab; saymak demektir.

Tirmizî, Âİşe (ra)dan şunu rivayet etmektedir: Bir adam Peygamber (sav)ın önünde oturdu ve şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, benim iki tane kö­lem var. Bana yalan söylüyorlar, bana hainlik ediyorlar, bana isyan ediyor­lar. Ben de onlara sövüp sayıyorum, onları dövüyorum. Benim onlara kar­şı halim nedir?

Peygamber şöyle buyurdu: “Sana yaptıkları hainlik, sana isyan etmeleri ve sana yalan söylemeleri ile senin onları cezalandırman hesap edilir. Eğer se­nin onları cezalandırman onların günahları kadar ise o zaman hesabınız ba­şa baş çıkar. Ne senin lehine, ne de aleyhine olur. Şayet senin onları ceza­landırman, onların suçlarından daha aşağıda olursa bu senin için bir fazilet olur, eğer senin onlara verdiğin ceza suçlarından daha yukarıda ise fazlalık kadarıyla onlar lehine sana kısas uygulanır.”

Bu sefer adam bir kenara çekilip ağlamaya ve kendi kendisine konuşma­ya başladı. Bunun üzerine Rasûluüah (sav) şöyle buyurdu: “Sen yüce Allah’ın Kitabını (ve şu buyruğunu): “Kıyamet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz” buyruğunu okumuyor musun?” Adara şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ey Allah’ın Rasûlü ben kendim ve bunlar için onlardan ayrılmaktan daha hayırlı bir şey bulamıyorum. Seni hep­sinin hür olduğuna (onları azad ettiğime) şahiı tutuyorum. (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadisti r.[26]

  1. Andolsun ki Biz, Musa İle Harun’a Furkan’ı takva sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak üzere verdik.
  2. Onlar ki Rabblerinden gıyaben korkarlar, hem onlar kıyamet­ten de oldukça çekinirler.
  3. İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz onu inkâr eden­ler misiniz?

“Andolsun ki Biz, Musa ile Harun’a Furkan’ı takva sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak üzere verdik.” İbn Abbas ve İkrime’den: ‘Tür­kan’ı… bir ışık…” buyruğunu “vav”sız olarak hâl olmak üzere okudukları nak­ledilmiştir. el-Ferrâ’mn İddia ediğine göre burada “vav”ın hazfedil mesi ile zik­redilmesi arasında fark yoktur,

Yüce Allah’ın: “Muhakkak Biz dünya­ya en yakın gökyüzünü bir süsle, yıldızlarla süsledik ve koruduk” (es-Sâf-fât, 37/6-7) buyruğunda olduğu gibi: Burada da “vâv”ın olması iie olmama­sı arasında fark yoktur. Ancak ez-Zeccac onun bu görüşünü reddedip şöy­le demektedir: Çünkü “vav” belli bir anlam için getirilir, zâid olarak gelmez (ki zikredilmesiyle hazfedilmesi bir olsun.) (ez-Zeccac) dedi ki: Burada “el-Furkan’dan kasjt Tevrat’tır. Çünkü Tevrat’ta helal ile haram birbirinden ayırt edilmektedir. “Bir ışık” ifadesi de: “Onda bir hidayet ve bir nur vardır.” (el-Maide, 5/44) buyruğuna benzemektedir.

İbn Zeyd dedi ki: Burada “hırkan” düşmanlara karşı zaferdir. Buna de­lil de yüce Allah’ın: “Furkangünü olan iki ordunun birbirleriyle karşılaş­tıkları günde” (el-Enfal, 8/41) buyruğunda Bedir gününün kastedilmiş olma­sıdır.

es-Sa’lebî dedi ki: Bu görüş “ziya (bir ışık)” kelimesinin başına “vav” gel­miş olması dolayısıyla, âyetin zahirine daha uygun gibi görünmektedir. Bu­na göre âyetin manası şöyle olur: Andolsun Biz Musa ve Harun’a zaferi, ışık ve zikrin kendisi olan Tevrat’ı verdik.

“Takva sahiplerine bir ışık ve zikir olmak üzere verdik. Onlar kî Rable-rinden gıyaben korkarlar.” Yani onlar yüce Allah’ı görmemektedirler. On­lar düşünmekle, delilleri görmekle, herşeye gücü yeten, amellerin karşılığı­nı veren bîr Rabblerinin olduğunu bilmişlerdir. O bakımdan onlar gizli hal­lerde de insanlar tarafından görülmedikleri, yalnızlık hallerinde de yalnız O’ndan korkarlar.

“Hem onlar kıyametten” tevbe edemeden önce kıyametin kopmasından “de oldukça çekinirler” korkarlar ve irkilirler.

“İşte bu” yani Kur’ân-ı Kerîm “indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz” ey Araplar “onu takar edenler misiniz?” Halbuki o, benzerini getirme gü­cünü bulamadığınız bir mucizedir.

el-Ferrâ “Biz onu mübarek olarak İndirdik” anlamında olmak üzere; “Bizim kendisini mübarek olarak indirdiğimiz bir zikirdir bu” diye okumanın (nahiv bakımından) caiz olduğunu söylemiştir. [27]

  1. Andolsun ki Biz İbrahim’e daha önceden doğru yolu bulma imkânını verdik. Biz onu biliyorduk.
  2. O zaman babasına ve kavmine demişti ki: “İbadet edip durdu­ğunuz bu heykeller de ne oluyor?”
  3. “Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk” dediler.
  4. “Andolsun ki siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içerisinde­siniz” dedi.
  5. “Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa şaka mı yapıyorsun” dediler.
  6. Dedi ki: “Hayır. Sizin Rabbiniz göklerle yerin Rabbl ve onları yoktan var edendir ve ben buna tanıklık edenlerdenim.”

“Andolsun ki Biz İbrahim’e daha önceden” peygamberlikten önce “doğ­ru yolu bulma” hidayete ulaşma “imkânı verdik.” Yani gece kararınca yıl­dızları, ayı ve (gündüzün) güneşi görünce aklını kullanma ve delil getirme başarısını ihsan ettik. “Daha önceden” Musa ve İbrahim’den önce anlamın­da olduğu da söylenmiştir. “Doğru yolu bulma imkânı” (rüşd) de buna gö­re peygamberlik demek olur. Ancak tefsir bilginlerinin çoğunluğu birinci ka­naattedir. Nitekim Yahya (as) hakkında şöyle buyurulmuştur: “Ve Biz ona hik­meti daha çocuk iken verdik.” (Meryem, 19/12) el-Kurazî de der ki: “Doğ­ru yolu bulma imkânı (rüşdünü)” salâh’ını verdik demektir, demiştir.

“Biz onu” ona bu şekilde rüşdünü vermeye ve nübüvvete uygun olduğu­nu zaten “biliyorduk.”

“O zaman babasına ve kavmine demişti ki…” Anlamın şöyle olduğu söy­lenmiştir: Babasına şöyle dediği zamanı hatırla! Bu durumda ifade “Biz onu biliyorduk” buyruğu ile birlikte tamamlanmış olur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Biz onun babasına ve kavmine şöy­le dediğinde onu biliyorduk.” Bu durumda ifadeler muttasıldır ve yüce Al­lah’ın “biliyorduk” anlamındaki buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz.

“Babası” İse Âzer’dir, “Kavmine” gelince onlar da Nemrut ve ona uyan kimselerdir.

“İbadet edip durduğunuz” kendilerine ibadeti sürdürdüğünüz “bu hey­keller” bu putlar “de ne oluyor?”

Timsâl (heykel); yüce Allah’ın yarattıklarından birisine benzer şekilde ya­pılmış şeyler hakkında kullanılan bir İsimdir. Meselâ, bir şeyi bir şeye tem­sil ettim, onu ona benzettim, demektir. İşte bu benzetilen ve benzer yapılan şeye “timsâl” denilir.

“Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk, dediler.” Yani biz de geç­mişlerimizi taklid ederek bu heykellere ibadet ediyoruz.

“Andolsun kî siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık İçerisindesiniz, dedi.” Bu heykellere ibadet ettiğinizden ötürü hüsrandasınız. Çünkü bunlar cansız varlıklardır, ne fayda sağlayabilir, ne zarar verebilir, ne de birşey bi­lebilirler.

“Sen Bize hakkı mı getirdin?” Yani sen bu söylediklerini hak olarak mı getirdin? “Yoksa şaka mı yapıyorsun?” Bizimle eğleniyor musun? “dediler.”

“Dedi ki: Hayır.” Ben sizinle eğlenmiyorum, şaka da yapmıyorum. “Sizin Rabbiniz göklerle yerin Rabbi ve onları yoktan var edendir.” Rabbiniz ve işlerinizi çekip çeviren, ihtiyaçlarınızı gören bu putlar değil, gökleri ve ye­ri “yoktan var edendir” ve onları oldukça mükemmel bir şekilde yaratan­dır.

“Ve ben buna” O’nun göklerin ve yerin Rabbi olduğuna “tanıklık eden­lerdenim.”

Tanıklık eden (şahid): Hükmü açığa çıkartır. Yüce Allah’ın: “Allah… şa-hidlik etti.” (Âl-i İmraıı, 3/18) buyruğunda da; Allah açıkladı ki… demektir. Burada buyruk: Ve ben işte söylediklerimi delil ile açıklıyorum, demek olur. [28]

  1. “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”
  2. Derken ona başvururlar diye, büyükleri dışında onların hepsi­ni paramparça etti.

“Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten” buradan uzaklaşıp ayrıldıktan sonra “ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”

Kendisinin yalnız dil ile onlara karşı delil getirmekle yetinmeyeceğini, ak­sine yüce Allah’a güvenen ve kendisini dini korumak uğrunda hoşa gitme­yecek şeylere karşı katlanmaya hazırlayan bir kimsenin tutumunu ortaya ko­yarak, putlarını dahi kıracağını haber verdi.

“Vallahi” deki “te” harfi yalnızca yüce Allah’ın adına yemin etmek için kullanılır. “Vav” harfi ise açıkça zikredilen her bir isme yemin etmekte kullanılmak özelliğini taşır, “Be” harfi ise hem zikredilmeyen (zamir olarak kullanılan) ile hem de açıktan zikredilen ile yeminde kullanılır. Şair de şöy­le demektedir:

“Tallahi (vallahi) yasemin ile mersin ağacının bulunduğu

Yüksek bir dağın tepesindeki çıkıntıda, günler boyunca (başkası) kalmaz.”

İbn Abbas dedi ki: Allah’a karşı duyulan saygı hakkı için ben sizin put­larınıza mutlaka bir tuzak kuracağım, demektir.

Tuzak; (el-keyd): Hile ve tuzak demektir. “Ona tuzak hazırladı, hazırlar” anlamındadır. “el-Mukâyede” de aynı anlamdadır. “Savaş”a da “keyd” denildiği olabilir. Mesela filan kişi gazaya çıktı, ama herhangi bir keyd ile karşılaşmadı (çarpışmadı) denilebilir. Kendisine karşı ve kendisine bir şeyler yaptığın her bir şey hakkında da; “Sen ona keydde bulu­nuyorsun” denilir.

İbrahim (as)ın kavminin her sene toplandıkları bir tören günleri vardı. İb­rahim (as)a: Sen de bizimle birlikte törenimize gelecek olursan bizim dini­mizi beğeneceksin, dediler. -Bu açıklama ileride es-Sâffât Sûresi’nde (37/91-93. âyetlerin tefsirinde) geleceği üzere İbn Mes’ud’dan rivayet edilmiştir,- İb­rahim de kendi içinden; “Vallahi… ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak ku­racağım” dedi.

Mücahid ve Katade de şöyle demişlerdir; İbrahim (as) bu sözieri kavmin­den gizlice söylemişti. Onun bu sözünü yalnız bir kişi duymuştu, işte onun bu gizli sözünü onun aleyhine olmak üzere açıklayan o kişi olmuştu. Bazen bir kişi hakkında eğer onun söyledikleri başkalarım da hoşnut edecek tür­den ise, çoğul kipi kullanılarak haber verilebilir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bunun gibidir; “Derler ki: Eğer Medine’ye dönersek elbetteki en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır.” (el-Munâfikûn, 63/8) .

Şöyle de denilmiştir: O bu sözlerini kavmi çıkıp gittikten ve geriye güç­süz (çıkamayacak durumda) olanlar kaldıktan sonra söylemişti. İşte onun bu sözlerini işitenler de onlar olmuştu. İbrahim (as) da: “Gerçekten ben hasta­yım.” (es-Sâffât, 37/89) yani hareket edecek gücüm yok sözleri ile onlarla bir­likte çıkmama yoluna baş vurmuştu.

“Derken ona baş vururlar diye büyükleri dışında onların hepsini pa­ramparça etti” buyruğundaki “Derken… onların hepsini paramparça etti” buyruğundaki; lafzı “cim” harfi esreli olmak üzere; kesmek demektir, “O şeyi kırdım ve parçaladım” demektir. ile ise; o şeyden kırılanlar anlamındadır. Bununla birlikte “cim” harfinin Ötreli okunması, esreli okunuşundan daha fasihtir. Bu açıklamayı el-Cevhe-rî yapmıştır.

el-Kisaî dedi ki: Altın (karışımı) bulunan taşa da “cüzâ2” denilir, çünkü kı­rılıp parçalanır.

el-Kisaî, el-A’meş ve İbn Muhaysın bu kelimeyi “cim” harfini esreli olarak diye okumuşlardır ki bu, kırılıp dökülmüş anlamındaki; in ço­ğulu olmak üzere, kırık dökük parçalar demektir. Kelime (vezin itibariyle);ile andırmaktadır. Şair de şöyle demektedir:

“(O) putları mabedlerinde paramparça etti,

Bunu da h erseye gücü yeten pek yüce Allah içi a yaptı.”

Diğerleri ise “cim” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bunu tercih etmişlerdir. ile kelimeleri gibi. Bunun tekili de; şeklinde gelir. İşte İbrahim (as)ın, kuracağına dair yemin et­tiği tuzağı da bu idi.

Yüce Allah burada “Onları… etti” diye buyurması kavminin put­larının ilâhi iğına inanmaları dolayısı iledir. İbn Abbas, Ebu Nehîk ve Ebu’s-Simal “paramparça” anlamındaki kelimeyi ( îyip şeklinde “cim” harfini üs­tün olarak okumuşlardır. Üstün ve esreli okunması da; keli­melerinde olduğu gibi; iki ayrı söyleyiştir. Ebu Hatim der ki: “CinTin üstün, esre ve ötreli okunması aynı manaya gelir. Bunu da Kutrub nakletmiştir.

“Büyükleri dışında” yani cüsse itibariyle putların büyüğünü kirmayıp sağ­lam bıraktı. es-Süddî ve Mücahid dedi ki: O en büyük putu sağlam bırakıp kendisiyle putları kırdığı baltayı -bu yolla onlara karşı delil getirmek üzere-boynuna astı.

“Ona” yani İbrahim’e ve onun dinine, onlara karşı böylelikle delili orta­ya koyması halinde “başvururlar diye” böyle yaptı. Bir diğer açıklama; “ona” en büyük puta bu putların kırılması hususunda “başvururlar diye” böy­le yaptı, şeklindedir. [29]

  1. Dediler ki: “Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz kî o zalim­lerdendir.”
  2. Dediler ki: “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladı­ğını işitmiştik.”
  3. Dediler ki: “Onu herkesin gözü önüne getirin, belki sahidlik ederler.”

“Dediler ki: Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz ki o zalimlerden­dir.” Yani onlar törenlerinden geri dönüp de putlarına yapılanları gördük­lerinde hem araştırmak, hem de böyle bir şeye tepki göstermek maksadıy­la: “Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz ki o zalimlerdendir” dedi­ler.

Buradaki; “Kini’in soru anlamında kullanılmayıp mübtedâ olduğu, haberinin de: “O zalimlerdendir” buyruğu olduğu da söylenmiştir. Yani bu işi yapan zalim bir kimsedir. Ancak; “İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını işitmiştik” buyruğu dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir[30] Bu ifade ise “bunu kim yaptı?” sorusunun cevabını teşkil etmektedir.

“Dediler ki: İbrahim adındaki…” buyruğunda diyenler İbrahim (as)ın söz­lerini işiten (ve törene gidemeyen) zayıf kimselerdir yahut -az Önce geçtiği gibi- onun bu sözünü işiten tek kişidir.

“Bunları diline doladığını” buyruğu, onları ayıpladığını, onlara dil uzat­tığını bundan dolayı bu işi yapan belki de odur… demektir.

Nahjvciler “İbrahim” lafzının niçin merfu geldiği hususunda farklı görüş­lere sahiptirler. ez-Zeccac dedi ki: Bu; “Kendisine o İbra­him’dir, denilen…” anlamında olmak üzere merfu’dur. Buna göre hazfedil­miş bir mübtedânın haberi olup cümle de başkası tarafından hikâye edilmiş olur. Yine şöyle demiştir: Bunun nida olup (özel isim olması dolayısıyla) münâdânm (ref üzere mebni olması dolayısıyla) dammesinin de bu mebnilik do­layısıyla gelmiş olması da mümkündür. Bu durumda “kendisine İbrahim denilen” deki; “Kendisine” lafzı da meçhul fiilin naib-i faili olur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunun ref ile gelmesi nâib-i fail olduğundan ötürüdür. Bu durumda “İbrahim” lafzı belii bîr şahsa delalet etmeyen, bunun yerine onun telaffuz edilmesi, bu lafzın bu şekilde mebni oluşuna delil teş­kil ettiği kabul edilir. Yani bu sözle ve bu lafızla anılan kişinin (onları dili­ne doladığını işitmiştik), demek olur. Mesela Zeyd, fa’l veznindedir, yahut Zeyd üç harfli bir kelimedir, anlamındaki ifadeler de böyie olup, bunlar her­hangi bir şekilde şahsa delalet etmeyip bunları telaffuz etmekle bizzat lafzın kendisine işaret edilmiş olur. İşte buna binaen bir kimse; “Ben İbrahim dedim” denildiğinde “İbrahim” lafzı sahih bir mef ul olur ve bu, söy­lenen söz ve telaffuz edilen lafız konumunda olur. Bu durumda artık fiilîn meçhul gelmesinde de herhangi bir imkânsızlık düşünülemez. Burada “İb­rahim” lafzının merfu geliş sebebi hususunda İbn Atiyye’nin tercih ettiği açık­lama şekli de budur,

Üstaz Ebu’i-Haccac el-İşbilî “el-A’lemde” şöyle demiştir: Bu lafız mühmel olduğu için (yani kendisinde amel eden bir başka lafız olmadığından) mer­fu gelmiştir. İbn Atiyye dedi ki: O merfu geliş şekli ile ilgili açıklamaların bu sözü söyleyenlerin maksadını açıklamaya yeterli olmadığını görmüş gibi olduğundan olmalıdır ki; herhangi bir sebeb olmaksızın merfu olduğu kana­atine varmıştır. Nitekim her türlü amilden uzak, lafızların da mübtedâ olarak merfu gelmesi böyledir.

“el-Fetâ” genç demektir. “el-Fetât” de genç kız demektir. İbn Ab bas de­di ki: Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler genç yaşta peygamber olmuş­lardır. Sonra da: “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığımı işit­miştik” buyruğunu okudu.

“Dediler ki: Onu herkesin gözü önüne getirin” buyruğu ile ilgili açıkla­nacak tek bir husus vardır. O da şudur: Buna dair haber Nemrud’a ve kav­minin ileri gelenlerine ulaşınca, onu herhangi bir delil olmaksızın yakalayıp sorgulamak istemediler. Bundan ötürü insanların gözü önünde açıkça görü­lebileceği bir şekilde onu getirin dediler, tâ ki onu görsünler ve “belki” söy­ledikleri hususunda aleyhine “şahidlik ederler.” Böylelikle bu ona karşı bir delil teşkil etsin.

Bir açıklama şekli de şöyledir: “Belki şahidlik ederler” şu demektir: Böylelikle onun çarptırılacağı cezayı görsünler ve kimse onun yaptığı işi yap­maya kalkışmasın. Ya da belki bir topluluk, onu putları kırarken gördükle­rine dair “şahidlik ederler” ya da “belki” onun ilâhlarına dil uzattığına da­ir “şahidlik ederler” ve böylelikle cezayı hak ettiğini bilmiş olurlar.

Derim ki: Bu buyrukta, bundan önceki dönemlerde de herhangi bir kim­senin mücerred bir iddia ile sorumlu tutulmadığına dair delil vardır. Çünkü yüce Allah: “Onu herkesin gözü önüne getirin. Belki şahidlik ederler” buy­ruğu bunu gerektirmektedir. Bizim şeriaıimizde de durum böyledir ve bun­da hiçbir görüş ayrılığı yoktur. [31]

  1. Dediler ki: “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın; ey İbrahim?”
  2. “Hayır” dedi. “Onların bu büyükleri bunu yapmıştır, onlara so­run; eğer konuşabİlirlerse.”

“Dediler ki: Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?…” buyru­ğuna dair açıklamalarımızı dört başlsk halinde sunacağız: [32]

1- Konuşamayan, İş Yapamayan Putlar:

Onun bu sözlerini herkes işitmediğinden ve şahitlik de sabit olmadığından dolayı böyle bir işi yapıp yapmadığını sordular. Burada hazfedilmiş sözler de vardır: Yani İbrahim getirildi ve ona: Bu putlara bu işi sen mi yaptın? diye so­ruldu. İbrahim de karşı delil getirme üslûbu ile: “Hayır, dedi. Onların bu bü­yükleri bunu yapmıştır” dîye cevap verdi. Yani o, kendisi ile birlikte küçük küçük putlara da tapılmasını kıskandı ve bu işe öfkelendi. Bundan dolayı di­ğer küçük putlara bu işi yaptı. Eğer onlar konuşabiliyor iseler onlara sorun. Böylelikle büyüğün yaptığı işin ortaya çıkmasını diğerlerinin konuşabilmesi şartına bağladı. Bununla onların inançlarının tutarsızlığına dikkat çekmek is­tedi. Sanki şöyle demiş gibiydi: Eğer bunlar konuşabilirlerse o zaman bu işi o yapmıştır. Bu açıklamaya göre yüce Allah’ın: “Onlara sorun, eğer konuşa-bilirlerse” buyruğunda bir takdim (ve te’hir) vardır.

Bir başka açıklamaya göre: O, hayır bu işi -eğer öbürleri konuşabiliri er­se- bu büyükleri yapmıştır. Böylelikle o konuşamayan ve hiçbir şey bilme­yen varlıkların ibadete layık olmadığını açıklamış oldu. Onun bu söylediği sözler de ta’riz (üstü kapalı açıklamalar) kabilinden sayılır. Ta’rizli ifadeler ise yalan söylemekten kurtarıcı bir yoldur. Yani siz kendilerine sorun, eğer konuşabİlirlerse onlar doğruyu söyleyeceklerdir ve eğer konuşamazlarsa bu işi o yapmamıştır, demektir. Böyle bir ifadenin kapsamı içerisinde bu işi yapanın kendisi olduğunu İtiraf etmek de vardır. Sahih olan da budur, çün­kü o bu sözleri kendi aleyhine anlam çıkacak şekilde İfadelendİrmiştir. O hal­de onun bu sözlerinin ta’riz türünde olduğunu da ortaya koymaktadır.

Şöyle ki; onlar Allah’tan başka bu putlara İbadet ediyorlar ve onlan ilâh ediniyorlardı. Nitekim İbrahim (as) babasına şöyle demişti; “Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye niçin ibadet eder­sin?” (Meryem, 19/42)

İbrahim: “Hayır, dedi. Onların bu büyükleri bunu yapmıştır” sözlerini, muhatapları: Bunlar konuşmazlar, faydalan da yoktur, zarar da vermezler de­sinler; o da kendilerine: O halde onlara niye ibadet ediyorsunuz, desin di­ye söylemişti. Böylelikle bizzat kendilerinin ifadesiyle onlara karşı delil or­taya koymuş olacaktı.

Bundan dolayı ümmet nazarında karşıt görüşü savunanın iddiasını görü­nüşte kabul ederek, batılın doğruluğunu var saymak caiz görülmüştür, tâ ki karşı kanaati savunan bizzat kendi söylediklerinden hareketle hakka döne­bilsin. Çünkü böyle bir tutum delil olma özelliği açısından daha açıktır ve şüp­heyi daha bir ortadan kaldırmaktadır. Nitekim o kavmine: “Bu, benim Rab-bimdir.” (el-En’âm, 6/76) Bu benim öz kardeşimdir ve: “Muhakkak ben has­tayım.” (es-Sâffât, 37/89) ile:”Hayır, onların bu büyükleri bunu yapmıştır” demişti.

İbn es-Sümeyka Hayır … bunu yapmıştır” buyruğunu “lâm” harfi şeddeli olarak: diye okumuştur ki: Bunu şu büyüklerinin yap­mış olması muhtemeldir, anlamındadır.

el- Kisaî dedi ki: “Hayır… bunu yapmıştır” buyruğu üzerinde va­kıf yapılır, yani bu işi yapan yapmıştır. Sonra; “Büyükleri budur (onlara sorun eğer konuşabilirlerse)” diye okumaya başlar.

Bir görüşe göre; onlar bu işi şu büyüklerinin yaptığını niye kabul ediyor­lar ki, demektir. Bu ise haber lafzı ile karşı tarafı iddiayı kabul etmeye mec­bur etme anlamını taşır, yani bunların ibadet ettiklerine inanan bir kimse on­ların bir işi yaptıklarını da kabul etmelidir. Bu da: Hayır -sizin de kabul etmek Zorunda olduğunuz gibi- bu İşi onların şu büyükleri yapmıştır, demektir. [33]

2- Dış Görünüşü İtibariyle İbrahim (as)ın Yalan Söylediği Kabul Edilen Sözlerinin Anlamı:

Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nİn rivayetlerine göre Ebu Hureyre şöyle de­miştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Peygamber İbrahim -üç husus dışında-asla hiçbir şey hakkında yalan söylemiş değildir. Bunların birisi onun: “Şüpheşiz ki ben hastayım” (es-Sâffât, 37/89) sözü, diğeri Sara hakkında: O be­nim ktzkardeşimdir demesi, diğeri de: “Hayır; onların bu büyükleri bunu yapmıştır” demesidir.” Lafız Tirmizrye aittir. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sa­hih bir hadistir.[34]

İsra’yi anlatan hadiste, Müslim’in Sahih’indeki rivayete göre Ebu Hurey-re (ra), İbrahim (as) kıssası hakkında şöyle demiştir: Ve onun yıldız hakkın­daki; “Bu benim Rabbimdir.” (el-En’âm, 6/76) sözünü de zikretmektedir.[35] Buna göre onun söylediği yalanların sayısı dört tane olmaktadır. Ancak Ra-sûlullah (sav): “İbrahim peygamber ancak üç defa yalan söylemiştir. Bunla­rın ikisi şanı yüce Allah’ın zatı hakkındadır. (Biri): “Gerçekten ben hastayım” sözü ile: “Hayır; onların şu büyükleri bunu yapmıştır” sözleri, birisi de Sa­ra hakkındadır.” Bu lafzıyla hadisi Müslim rivayet etmiştir.[36]

Yıldız hakkında söylediği: “Bu benim Rabbimdir” sözünü yalan kapsa­mına girmekle birlikte; söylediği yalanlar arasında saymayışıntn sebebi -doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır ya- bu sözünü henüz çocukken ve mükellef ol­madığı bir halde söylemiş olabilir. Yahut da o kavmine bu sözleri onları azar­lamak ve yaptıklarını reddetmek anlamında, soru maksadı ile söylemiş olma­lıdır ve soru edatı hazfedilmiştir. Ya da kavmine karşı değişikliğe uğramak özelliğinde bulunan varlığın rab olmaya elverişli olmadığına dikkatlerini çek­mek maksadıyla delil getirmek üzere söylemiş olabilir. Bütün bu şekiller ge­niş açıklamaları ile birlikte el-En’âm Sûresi’nde (6/76. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun. [37]

3- Ancak Allah İçin Yapılan İşler, îhlâslı İşler Olabilir:

Kadı Ebu Bekr İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu hadiste insanın adeta belini kıran çok büyük bir ilke vardır. O da şudur: Peygamber (sav): “İbrahim yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlann ikisinde Allah’ın dini hakkında mücadele ver­miştir. Bunlar da: “Gerçekten ben hastayım.” (es-Sâffât, 37/89) sözü ile: “Hayır, onların şu büyükleri bunu yapmıştır” sözüdür. “[38] O: Bu benim kiz-kardeşimdir sözünü her ne kadar o sözle hoşlanılmayan bir hali savmak is­tedi ise de, Allah için söylenmiş bir söz olarak saymamıştır. Çünkü İbrahim (as)ın söylediği bu sözlerde namusunu korumak ve hanımını kollamak gibi şahsına ait bir payı bulunduğundan, bu sözü Allah için söylenmiş bir söz olarak değerlendirmemiştir. Buna sebeb de her türlü dünya şaibelerinden tama-miyle arınmış amel dışında herhangi bir ameli Allah için ve Allah uğrunda yapılmış bir amel olarak değerlendirmemiş olmasıdır. Nefse raci’ olan ta’riz-li ifadeler eğer halis bir şekilde din için yapılacak olursa, o vakit yalnız yü­ce Allah için yapılmış olurlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur; “Şu­nu bilin ki halis olan din yalnız Allah’ındır” (ez-Zümer, 39/3) Böyle bir dav­ranışı eğer biz yapmış olsaydık, Allah için olurdu, fakat İbrahim (as)in ko­numu bunun öbür türlü olmasını gerektirmiştir, Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır. [39]

4- Yalanın Mahiyeti:

İlim adamlarımız der ki: Yalan bir şey hakkında üzerinde bulunduğu hal­den farklı olarak haber vermek demektir. Kuvvetli görülen o ki, İbrahim (as)ın haber verdiği hususlar bir takım ta’rizlerden ibarettir. Her ne kadar bunlar ta’riz, hasenat ve mahlukat hakkında bir takım deliller ve belgeler ise de, rütbeyi olumsuz olarak etkilemiş ve (onu) Muhammed (sav)ın mevkiinden daha aşağıya indirmiş, bu sözleri söyleyen bunlardan doiayı -şefaat hadisinde va-rid olduğu üzere- haya etmiştir. Çünkü peygamberler yüce Allah’ı ta’zim et-tikierinden, başkalarının çekinmedikleri şeylerden çekinirler. Peygamberlik ve halillik mertebesinde ona yakışan hakkı açıkça söylemek ve ne olursa ol­sun durumu açıktan açığa bildirmekti. Bununla birlikte ona bu hususta ruh­sat verilmiş, o da ruhsatı kabul etmişti. Bundan dolayı da o olayda anlatılan­lar olmuştu. Bu sebebten ötürü şefaat hadisinde de şöyle diyeceği belirtilmiş­tir: “Ben ise ötelerden ötelerden halil edinildim,”[40] Bu hadiste “ötelerden öte­lerden” anlamı verilen; lafzının her ikisi de “Onbeş” lafzında olduğu gibi, fetha üzere mebnidirler, “O ev ev dola­şıyor” ifadesinde de böyledir.

Müslim’in bazı nüshalarında ise; denilerek tekrar edilmiştir. Bu takdirde (kelime sonlarındaki hemzelerin) fetha üzere bina edil­mesi caiz olmaz. Bunların her birisi damme üzere mebni olur. Çünkü bura­da izafe kesilmiş ve muzaf da niyet edilmiştir. “Önce ve sonra” ke­limeleri gibi. Eğer muzaf niyet edilmeyecek olursa hem i’rabı verilir, hem de tenvin alır. Ancak: “Öte” kelimesi munsanf değildir, çünkü bunda te’nis elifi vardır. Zira Araplar bunun küçültme ismini yaparlarken: derler. el-Cevherî der ki: Bu kelime şazdır. Buna göre; lafzının tekrarlanma­sı ile birlikte, fetha gelmesi sahih olur. Hadisin anlamı da şu olun Ben, ben­den başkalarından sonra halil oldum.

Bundan da şu anlaşılır: Halil oluşun, kemal derecesine ulaşmak, ancak o günde -daha önceden de geçtiği gibi- Makam-ı Mahmud’da olması mümkün olan kimse için söz konusudur ki; bu da bizim Peygamberimiz Muhammed (sav)dır. [41]

  1. Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: “Muhakkak asıl zalim let sizlersiniz.”
  2. Sonra baş aşağı edildiler de: “Sen de çok iyi bilirsin ki, bunlar konuşamazlar.”
  3. Dedi ki: “Peki; Allah’tan başka, size fayda ve zarar veremeyen şeylere İbadet eder misiniz?”
  4. “Yuh size ve sizin Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

“Kendi vicdanlarına dönerek” yani kendisi delil getirmekten acze düş­müş ve karşı görüşü savunanın delilinin doğruluğunu fark etmiş kimse gibi birbirlerine dönerek “dediler ki: Muhakkak” tek bir söz söyleyemeyen, bir an dahi kendi kendisine sahip olamayan varlıklara ibadet etmek suretiyle “asd zalimler sizlersiniz.” Peki başına inen baltaya karşı kendisini koruyamayan, onu geri çeviremeyen bir varlık, nasıl olur da kendisine ibadet edenlere fay­da sağlayabilir, onlara gelecek bir sıkıntıyı giderebilir?

“Sonra başaşağı edildiler.” Yani cahilliklerine ve putlara ibadet etmeye geri döndüler “de” şöyle dediler: “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konu­şamazlar.”

Bunun üzerine İbrahim (as) onların hezeyanlarını sona erdirmek, uydur­dukları yalanlara karşı onları susturmak üzere “dedi ki: Peki, Allah’tan baş­ka size fayda ve zarar veremeyen şeylere İbadet eder misiniz? Yuh size” yazıklar olsun sizlere, siz gerçekten kokuşmuşsunuz “ve sizin Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

Şöyle de açıklanmıştır: “Sonra başaşağı edildiler,” Yani İbrahim’den utanç­larından dolayı başlarını önlerine eğdiler. Ancak bu açıklama su götürür bir açık­lamadır. Çünkü bu takdirde “kef” harfi üstün olarak; Başları­nı eğdiler” diye buyurulmamış; bunun yerine “Başaşağı edil­diler” diye buyurulmuştur. Yani, ilkin bulundukları hale geri döndürüldüler. İbn Abbas da böyle demiştir: Bedbahtlık onlara yetişiverdi ve küfürlerine ge­ri dönüverdiler. [42]

  1. Dediler ki: “Onu ateşle yakın ve ilâhlarınıza yardım edin. Eğer yapacaksanız (bunu yapın).”
  2. “Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol” dedik.

“Dediler ki; Onu ateşle yakın!” Onlar delil ileri süremeyecek hale geldik­lerinde günahkârlık ile üstünlük duygusu onları yakaladı ve zorbalık, galip gelmek yoluna koyularak: “Onu ateşle yakın” dediler.

Rivayet edildiğine göre bu sözleri söyleyen kişi Pers Bedevilerinden ya­ni çölde yaşayan göçebelerden Kürtlerden bir adammış. Bunu İbn Ömer, Mü-cahid ve İbn Cüreyc demiştir. Denildiğine göre adı; Heyzer imiş. Allah onu yerin dibine geçirmiş ve kıyamet gününe kadar yerin içinde batmaya devam edip durmaktadır. Bir diğer görüşe göre bu sözü söyleyen, onların hüküm­darları Nemrut imiş.

İbrahim’i ateşte yakmak suretiyle de “İlâhlarınıza yardım edin.” Çünkü o, onlara dil uzatmakta ve onları ayıplamaktadır.

Haberde nakledildiğine göre; Nemrut seksen arşın yüksekliğinde ve kırk arşın eninde büyükçe bir köşk inşa etmişti. İbn İshak dedi ki: Bir ay boyun­ca odun topladılar, sonra ateş yaktılar. Ateş alev aldı ve gittikçe alevi arttı. Öyle ki etrafından uçan bir kuş geçecek olursa, saçtığı ısının etkisiyle yanı­yordu. Sonra İbrahim (as)ın ayaklarını bağladılar; elleri de boynuna doğru bağlanmış olduğu halde mancınıka yerleştirdiler. Denildiğine göre o gün man-cınıkı onlara yapan İblis olmuş. Semavat, arz ve onlarda bulunan bütün me­lekler ve bütün yaratıklar -insanlar ve cinler müstesna- tek bir ses halinde:

Rabbimiz diye feryat ettiler. Bu yeryüzünde İbrahim’den başka sana ibadet eden kimse yük, senin uğrunda ateşe atılıp yakılacak. Ona yardımcı olmak üzere bize izin ver. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Eğer sizden herhangi bir şe­yin yardımını ister yahut yardıma davet edecek olursa, ona yardım edin. Bu hususta Ben ona izin verdim. Eğer benden başkasına dua etmeyecek ve ça­ğırmayacak olursa onun halini en iyi bilen Benim, onun dostu ve yardımcı­sı da Ben olacağım.”

İbrahim’i ateşe atmak istediklerinde -henüz o daha havada iken- su ha­zinedarı olan melekler ona gelip; Ey İbrahim, dediler. Dilersen ateşi su ile söndürebiliriz. O: Benim size bir ihtiyacım yok, dedi. Rüzgarla görevli olan melek ona gelip; Dilersen ateşi uçururum, dedi. Yine: Hayır dedi. Sonra ba­şını semaya kaldırıp: “Allah’ım semada olan biricik (ilâh) sensin. Yeryüzün­de de yapayalnız olan benim. Benden başka Sana ibadet eden kimse yok. Ai-lah bana yeter, O ne güzel vekil’dir.”

Ubeyy b. Ka’b (ra)ın rivayetine göre; Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tur: “İbrahim’i ateşe atmak üzere el ve ayaklarını bağladıklarında; “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim, ey âlemlerin Rabbİ, Hamd yal­nız Senindir, mülk yalnız Senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur” dedi. Sonra onu mancınık ile oldukça uzak bir mesafeden attılar. Cebrail onu karşıladı ve: Ey İbrahim dedi; Bir ihtiyacın var mı? O, sana bir ihtiyacım yok dedi. Ceb­rail, o halde Rabbİnden iste, deyince şöyie dedi; “O’nun halimi bilmesi O’ndan dilekte bulunmama gerek bırakmıyor.” Bunun üzerine söz söyleyen­lerin en doğru sözlüsü olan yüce Allah şöyle buyurdu: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!”

Kimi ilim adamı şöyie demiştir: Allah o ateşte hararetini kaldıracak bir so­ğukluk, soğukluğunu da kaldıracak bir hararet yarattı. Böylelikle ateş onun için esenlik oldu.

Ebu’l- Âliye dedi ki: Eğer “serin ve selâmet ol” dememiş olsaydı, ateşin soğuğu hararetinden daha fazla olurdu. Eğer “İbrahim’e” dememiş olsaydı, soğukluğu da ebediyete kadar devam edecekti.

Kimi ilim adamının da naklettiğine göre yüce Allah cennetten bir yaygı in­dirdi ve onu canimde yaydı. Allah Cebrail, Mikail, soğuk meleği ve selâmet meleği gibi melekleri indirdi.

Ati ve İbn Abbas dediler ki: Eğer soğukluğunun akabinde “selâmet oîma-sı”nı dilememiş olsaydı, İbrahim o ateşin soğuğundan ölürdü ve o gün ken­disi kastediliyor kanaatiyle sönmedik hiçbir ateş kalmayacaktı.

es-Süddî dedi ki: Yüce Allah ağaçtan alınmış her bir odun parçasına ağacına geri dönüp, meyvesini bırakmasını emretti. Ka’b ve Katade dediler ki: Ateş İbrahim’in kendisiyle vurulup bağlandığı bağlardan başka şeyleri yak­madı. O ateşin içerisinde yedi gün kaldı, kimse ateşe yaklaşamadı. Sonra ora­ya vardıklarında onun ayakta namaz kılmakta olduğunu gördüler.

el-Minhâl b. Amr dedi ki: İbrahim dedi ki: Ben ateşte bulunduğum gün­lerde, karşı karşıya kaldığım nimetlerin benzerini hiçbir zaman görmedim.

Ka’b, Katade ve ez-Zührî de dediler ki: O gün zehirli keler dışında, İbra­him’in ateşini söndürmeye çalışmamış hiçbir hayvan kalmadı, Bu zehirli ke­ler ona karşı ateşi üflüyordu. İşte bundan dolayı Rasûlullah (sav) öldürülme­sini emretmiş ve ona Fuveysika (fasıkçık, küçük bozguncu) adını vermiştir.

Şuayb el-Himmanî dedi ki: İbrahim onaltı yaşında iken ateşe atıldı.

İbn Cüreyc dedi ki: İbrahim yirmialtı yaşında iken ateşe alıldı. Birincisi­ni es-Sa’lebî, ikincisini de el-Maverdî nakletmektedir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır.

el-Kelbî dedi ki: Bütün yeryüzü ateşleri soğudu, bir davar paçası dahi pi-şiremedi. Nemrut, yaptırdığı köşkten, onun gölge meleği tarafından teselli edi­lerek bir divan üzerinde oturmakta olduğunu görünce: Senin Rabbin ne iyi bir Rabbdir! Yemin ederim O’na dörtbin tane ineği kurban edeceğim, dedi ve İbrahim (as)a ilişmedi. [43]

  1. Ona bir tuzak kurmak istediler. Bizse onları en büyük zarara uğ­rayanlar kıldık.
  2. Biz onu ve Lût’u âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştı np) kurtardık.
  3. Ve ona İshak’ı, istediğinden ayrı olarak da Ya’kub’u bağışladık. Onların her birini de salih kimseler kıldık.
  4. Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermele­rini vahyettik. Onlar yalnızca Bize ibadet eden kimselerdi.

“Ona Nemrut ve beraberindekiler “bîr tuzak kurmak istediler. Bizse on­ları” yaptıkları işlerinde “en büyük zarara uğrayanlar kıldık.” Ve onların tu­zaklarını en zayıf yaratığımızı, kendilerine musallat kılmak suretiyle başla­rına geçirdik.

İbn Abbas dedi ki: Allah onların üzerine en zayjf mahluku olan sivrisine­ği musallat etti. Aradan vakit geçmeden Nemrut arkadaşlarının ve atlarının parıldayan kemiklerini gördü. Bu sinekler onların etlerini yemiş, kanlarını iç­mişti. Bir tanesi de onun burun deliğine girmiş ve beynine ulaşıncaya kadar önüne geleni kemirip durmuştu. İnsanlar arasında en değerli kabul ettiği ki­şi demir bir balyozla kafasına vuran kişi oluyordu. O yakLaşık kırk yıl bu şe­kilde kaldı.

“Biz onu ve Lût’u âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştırıp) kurtardık.” Biz İbrahim’i ve Lût’u Şam arzına ulaştırarak kurtardık, demek­tir. İkisi ise daha önce Irak topraklarında idiler. İbrahim (as) -İbn Abbas’ın dediğine göre- Lût (as)ın amcası idi.

Oraya “mübarek” denilmesinin sebebi ise çok verimli, mahsûllerinin ve ırmaklarının bol olmasıdır. Ayrıca orası peygamberler yatağıdır.

Bereket hayrın bir yerde karar kılması demektir. Eğer deve bir yere ça­kılıp kalır da oradan ayrılmazsa: denilmesi de buradan gelmekte­dir.

İbn Abbas dedi ki: Mübarek topraklardan kasıt Mekke’dir. Beytu’1-Mak-dis olduğu da söylenmiştir. Çünkü peygamberlerin çoğunu yüce Allah ora­dan göndermiştir. Aynı şekilde orası da çok verimli ve mahsulü bol bir yer­dir, suları tatlıdır ve tatlı sular da yere oradan dağılır. Ebu’i-Âliye dedi kî: Ne kadar tatlı bir su varsa, mutlaka semadan Beytu’l-Makdis’teki kayaya iner, son­ra oradan yere dağılır. Benzeri bir söz Ka’b el-Ahbar’dan da nakledilmiştir.

Mübarek toprakların Mısır olduğu da söylenmiştir,

“Ve ona İshak’ı, istediğinden ayrı* fazla “olarak da Ya’kub’u bağışladık.”

Çünkü o İshak için dua etmiş, fakat dua etmeksizin de ona fazladan Ya’kub (as) verilmişti, O bakımdan bu da ona istediğinden ayrı (nafile) olarak ve­rilmiş oldu. Çünkü o “Rabbim, bana salihlerden bağışla.” (es-Sâffât, 37/100) diye dua etmişti. Oğlun oğluna da “nafile (fazladan, ayrı olarak)” da denilir.

Çünkü torun oğlun dışında fazladan verilmiş bir bağıştır.

“Onların her birini de salih kimseler kıldık.” Yani İbrahim de, İshak da, Ya’kub da salih kimseler idiler ve Allah’a itaat ediyorlardı. Onların salih kim­seler kılınmalan ancak onların lehine salâh ve itaatin tahakkuku ve itaata kud­ret sahibi olmalarının yaratılması, sonra da kulun bunu kazanması ile müm­kün olur. O bakımdan bu, Allah tarafından halk edilen bir şeydir.

“Onları emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık.” Hayırlarda ve itaat olan İşlerde kendilerine uyulan başkanlar idiler.

“Emrimizle” buyruğu da: Onlara indirmiş olduğumuz vahiy, emir ve ya­saklarla, demektir. Onlar bizim kitabımızla doğru yolu gösteren önderlerdi, denilmiş gibidir.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Onlar Bizim kendilerine: İn­sanları irşad edin, ve tevhide onları davet edin diye emir vermemiz üzerine insanları dinimize ileten kimseler idiler.

“Onlara hayırlar yapmayı” itaatler işlemeyi “namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermelerini vahyettik. Onlar Bize İbadet eden” itaat eden “kim­selerdi.” [44]

  1. Lût’a da hikmet ve ilim verdik. Onu kötülükleri işleyen o ülke­den kurtardık. Çünkü onlar kötü bir kavim idiler, hem Asıktı­lar.
  2. Ve Biz onu rahmetimizin içine aldık. Çünkü, o salihlerdendir.

“Lût’a da hikmet ve ilim verdik.” Bu buyrukta “Lût” kelimesi ikinci fiilin delil olduğu gizli bir fiil ile nasb edilmiştir ki; Biz Lût’a verdik, ona verdik, takdirindedir. Bir başka açıklamaya göre; Lût’u da hatırla şeklindedir.

Hikmetten kasıt peygamberlik, din İşlerini bilmek ve davalılar arasında kendisi ile hüküm verilen şey demektir. “İlim” ise kavrayış diye açıklanmış­tır ki, anlam birdir.

“Onu kötülükleri İşleyen o ülkeden kurtardık.” Sedum ülkesini kastet­mektedir. İbn Abbas dedi ki: Bunlar yedi kasaba idiler. Cibril (as) bunların altısını altüst etti, bir tanesini ise Lût ve aile halkı için bıraktı. Buranın adı ise Zeğar idi, bunda pek çok mahsûller yetişirdi. Bu Serat sınırına kadar Filis­tin kasabalarından birisidir. Hicaz denizi sınırına kadar da bunun pek çok köy­leri, kasabaları vardır.

Onların işledikleri kötülükler hususunda iki görüş vardır. Birisi önceden geçtiği gibi Lût kavminin işidir, diğeri ise yüksek sesle yellenmektir. Yani on­lar oturup kalktıkları yerlerde ve meclislerinde bu şekilde hareket ediyorlar­dı. Yüksek sesle yellenmek ile parmak uçlanyla çakıl taşlan atmak olduğu da söylenmiştir ki, ileride gelecektir,

“Çünkü onlar kötü bir kavim İdiler, hem fâsdrtılar.” Allah’a itaatin dı­şına çıkan kimselerdi, Fâsıklık, önceden geçmiş olduğu gibi sınırın dışına çı­kıştır,

“Ve Biz onu rahmetimizin içine” peygamberliğe “aldık.” İslâm’a aldık di­ye de açıklanmıştır, Cennete koyduk diye açıklandığı gibi, rahmetten kasıt onun kavminden kurtarılmasıdır, diye de açıklanmıştır.

“Çünkü o sallhlerdendir.” [45]

  1. Nuh’u da (an.) Hani o daha önce Bize dua etmişti de onun duası­nı kabul edip hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtar­mıştık.
  2. Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun intikamını aldık. Çünkü onlar kötü bir kavim idiler. Bundan ötürü hepsini suda boğduk.

“Nuh’u da” an. “Hani o daha önce” İbrahim ve Lût’tan önce, kavmine kar­şı “Bize dua etmişti.”

Bundan kasıt onun: “Ey Rabbim? Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma” (Nuh, 71/26) şeklindeki duasıdır. Kendisini yalanladık­larında da: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, artık intikamımı al!” (el-Ka-mer, 54/10) diye dua etmişti.

“Onun duasını kabul edip hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan”

suda boğulmaktan “kurtarmıştık.”

Büyük sıkıntı (el-kerb) ileri derecedeki üzüntü ve keder demektir. “Ai­lesinden kasıt ise aralarından iman edenlerdir.

“Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun İntikamını aldık.” Ebu

Ubeyde dedi ki: Buradaki: “…den”…e, a anlamındadır.[46] Anlamı­nın (mealde olduğu gibi:) “Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun in­tikamını aldık” şeklinde olduğu da söylenmiştir.

“Bundan ötürü hepsini” kücükleriyle büyükleriyle “suda boğduk.” [47]

  1. Dâvud ve Süleyman’ı da (an.) Hani kavmin koyunlarının girdi­ği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. BİZ onların hükümleri­ne tanık idik.
  2. Biz onu hemen Süleyman’a kavrattnıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve İlim verdik. Davud’a da onunla birlikte teşbih etsinler diye dağları ve kuşları müsahhar kıldık. Yapanlar Biz­leriz,

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmialtı başlık halinde sunacağız: [48]

1- Dâvûd ve Süleyman (ikisine de selâm olsun)ın Hükümleri:

“DâvÛd ve Süleyman’ı da” an. “Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı.”

Yüce Allah’ın: “Hüküm veriyorlardı” buyruğunda her ne kadar bir ara­da kendilerinden söz edilmekte ise de hüküm vermekte ikisinin bir araya gel­meleri kastedilmemiştir. Çünkü aynı konu ile ilgili olarak İki hakimin (bir ara­da) hüküm vermeleri caiz değildir. Onların her birisi tek başına hüküm vermiştir. Bu hükmü doğru olarak kavrayan ise yüce Allah’ın ona kavratma­sı sayesinde Süleyman (as) olmuştu.

“Ekin hakkında” buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır. Bir görüşe gö­re bu bir ekin (ziraat) idi. Bu görüş Katade’ye aittir. Bir diğer görüşe göre ise salkımları ortaya çıkmış bir üzüm bağı idi, bu da İbn Mes’ud ve Şureyh’in gö­rüşüdür. “el-Harsi Ekin” her ikisi hakkında kullanılır. Ancak ziraat hakkın­da kullanılması istiâreli anlatımdan daha bir uzaktır. (Yani hakikate daha ya­kındır). [49]

2- Koyunların Yayılması:

“Hani kavmin koyunlarının” geceleyin “girdiği” ve otladığı “ekin hakkın­da hüküm veriyorlardı.” Görüldüğü gibi burada “en-nefş” geceleyin otlamak demektir. O bakımdan çobansız olarak otlamaları halinde; “Ge­celeyin yayıldı” denilirken, gündüzün yayılmayı anlatmak üzere de; l denilir. Sahibi tarafından otlatıhrlarsa: denilir. ): Alabiidiğine yayılan develer” demektir.

Abdullah b. Amr’ın rivayet ettiği hadiste de şöyle denilmiştir: Cennette­ki bir tane geceyi yayılarak geçiren devenin İşkembesi gibidir.[50] Bunu da el-Herevî nakletmektedir. İbn Sîde ise şöyle demektedir: Gündüzün yayılmak anlamındaki “el-hemel” koyunlar hakkında kullanılmaz, bu sadece develer hakkında kullanılır, [51]

3- Arapçada İki Kişi İçin Çoğul Kipi Kullanılabilir mi?

“Biz onların hükümlerine tanık idik” buyruğu çoğulun asgari miktarı­nın iki kişi olduğuna delildir. Ancak bir görüşe göre maksat, hüküm veren iki şahıs ile hakkında hüküm verilenlerdir. Bundan dolayı {üç ve yukansi ço­ğul için kullanılan): “Onların hükümlerine” denilmiştir. [52]

4- Hükümlerinin Mahiyeti:

“Biz onu” yani meseleyi ve onun hakkındaki hükmü “Süleyman’a kav-

ratmıştık.” Burada hakkında hüküm verilen meseleden zamir ile söz edil­mesi, buna delil teşkil edecek ifadelerin önceden geçmiş olmasındandır.

Süleyman (as)ın hükmünün babasının hükmünden daha üstün oluşu şu bakımdandır: O, onların her birisinin elinde bulundurduğu öz malını elinde bulundurmasına devam etmesine hükmetmiş ve böylelikle rahat içerisinde kalmasını sağlamıştı. Dâvûd (as) ise koyunları ekinin sahibine vermeyi uy­gun görmüştü.

Bir kesim şöyle demiştir: Hayır, o koyunları ekin sahibine, ekini de ko­yunların sahibine vermişti.

İbn Atiyye dedi ki: Birinci görüşe göre o, koyunların telef ettikleri mah­sule eş değerde olduklarını görmüş olmalıdır. İkinci görüşe göre ise o, ko­yunların ekine ve gelire eş değerde olduklarını görmüştür.

Süleyman (as) hasımlann çıktıkları kapı tarafında oturdu. Dâvûd (as)ın ya­nına da bir başka kapıdan giriyorlardı. Hasımlar, Süleyman (as)ın bulundu­ğu taraftan çıktıklarında onlara: Aranızda Allah’ın peygamberi Dâvûd ne şe­kilde hüküm verdi? diye sordu. Hasımlar: Koyunların ekin sahibine verilme­sine hükmetti, dediler. O: Hüküm belki başka türlü alabilir, benimle bera­ber geliniz, dedi. Babasının yanına varıp: Ey Allah’ın Peygamberi, dedi. Sen şunu şunu hükme bağladın, ben ise her iki kişiye de daha uygun gelen bir görüşe vardım. Dâvûd (as) O nedir? deyince şöyle dedi: Koyunları ekin sahibine ver, o koyunların sütlerinden, yağlarından, yünlerinden faydalan­sın. Ekini de ona bakmak Ü2ere koyunların sahibine ver. Koyunların zarar verdiği o ekin ercesi sene telef olmadan önceki haline gelince herkes elin­deki malı öbürüne teslim etsin.

Bunun üzerine Dâvûd (as): Oğulcağızım, gerçekten başarılı bir hüküm ver­din. Allah senin bu kavrayışını sürekli kılsın, deyip oğlu Süleyman’ın verdi­ği şekilde o da hüküm verdi. Bu manadaki açıklamaları İbn Mes’ud, Müca-hid ve başkaları yapmıştır.

el-Kelbî dedi ki: Dâvûd (as) koyunları ve koyunların telef ettikleri bağın kıymetini göz önünde bulundurdu. Her ikisinin eşit değerde olduklarını gö­rünce koyunları bağın sahibine verdi. en-Nehhâs da böyle demiştir: Onun ko­yunların ekin sahibine verilmesini hükme bağlaması, koyunların değerinin ona yakın olmasından ötürüdür.

Süleyman’ın hükmü hakkında da şöyle denilmiştir; Ekin sahibinin koyun­lardan elde ettiklerinin değeri İle koyunların telef ettikleri ekinlerin değeri aynı şekilde eşit idi. [53]

5- Dâvûd ve Süleyman (as)ın Hükümlerinin Değeri:

“Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik” buyruğundan ba­zı kimseler Dâvûd (as)ın bu olayda hata etmediğini, aksine bu hususta kendisine ilim ve hikmetin verilmiş olduğu sonucunu çıkarmışlar. Yüce Al­lah’ın: “Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” buyruğunun da Süleyman (as)ın Dâvûd (as)a karşı bir üstünlüğünü İfade ettiğini ve üstünlüğünün de nihayette Dâvûd (as)a döndüğünü söylemişlerdir. Baba da zaten oğlunun ken­disinden üstün olmasına sevinir.

Bir diğer kesim şöyle demiştir: Hayır, o bu olayda istenen muayyen so­nucu isabet ettirememiştir. Allah onu, başka bir olay İle ilgili olarak kendi­sine hikmet ve ilim vermiş olduğunu belirterek öğmektedir. Bu olayda isa­bet eden Süleyman (as)dır, hata eden de Dâvûd (as)dır. Başkalarında görül­düğü gibi peygamberlerde de yanlış ve hata yapmak imkânsız bir şey değil­dir. Aksine onlar hataları üzerinde bırakılmazlar. Başkaları hataları konusun­da (uyarılmayıp) bırakılsalar dahi.

Velid, Dimaşk (Şam)daki kiliseyi yıkınca, Bizans Hükümdarı ona şu mek­tubu yazdı: “Sen babanın ilişmediği kiliseyi yıkmış bulunuyorsun.”

Eğer sen isabet ettiysen baban hata etmiştir, eğer baban isabet ettiyse sen hata etmiş bulunuyorsun. Bunun üzerine Velid: “Dâvûd ve Süleyman’ı da (an.) Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlar­dı. Biz onların hükümlerine tanık idik. Biz onu hemen Süleyman’a kav-ratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve İlim verdik” buyruğunu yazarak cevap verdi.

Bir kesim de şöyle demiştir: Dâvûd ve Süleyman -İkisine de selâm olsun-peygamberdi. Bunlar kendilerine gelen vahye göre hüküm verirlerdi, Dâvûd bir vahye göre hüküm verdi, Süleyman da yüce Allah’ın kendisi ile Davud’un hükmünü neshetmiş olduğu başka bir vahye göre hüküm verdi. İşte buna gö­re “Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” buyruğu Davud’a verilen vah­yi neshedici vahiy yoluyla kavratmıştık ve Süleyman’a da bunu Davud’a teb­liğ etmesini emretmiştik demek olur. “Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik.”

Bu da İbn Fûrek’in de aralarında bulunduğu bir grup ilim adamının gö­rüşüdür. Cumhurun kanaatine göre ise; her ikisi ictihadlarına dayanarak hü­küm vermişlerdi ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur; [54]

6- Peygamberlerin tçtihad Etmeleri Caiz midir?:

İlim adamları peygamberlerin içtihad etmelerinin caiz olup olmadığı hu­susunda farklı görüşlere sahiptirler. Caiz olmadığını söyleyenler olmuş ise de; muhakkikler caiz olduğunu bildirmişlerdir. Çünkü peygamberlerin içtihad et­meleri aklen imkânsız değildir. Diğer taraftan içtihad şer’î bir delildir. O hal­de peygamberlerin bunu delil olarak kullanmalarının imkânsız görülecek bir tarafı yoktur. Nitekim şanı yüce Allah’ın: “Bu husus ağırlıklı olarak sende bir kanaat halini alırsa, kanaatinin ağır bastığı tarafı sen kesin inanıp ve Benim hükmüm olduğunu kabui edip bunu ümmetine tebliğ et” diye buyurmuş ol­ması da aklen imkânsız bir şey değildir.

Eğer: İçtihadın delil olması nassın olmaması halinde söz konusudur. Peygamberlerin nass bulamaması ise söz konusu değildir, denilecek olursa biz de şöyle cevap veririz:

Melek inmeyecek (ve gerek duyulan nassı getirmeyecek) olursa, onlarda da nass bulunmamış olur. Onlar da ellerinde bulunan nasslann manalarını araştırmak hususunda kendileri dışındaki diğer müçtehidlerle aynı durum­da olurlar. Kendileri ile sair müçtehidler arasındaki fark; peygamberlerin iç-tihadlarında hatadan, yanlışlık yapmaktan ve kusurlu davranmaktan masum (korunmuş) olmalarında ortaya çskar. Başkaları ise böyle değildir. Nitekim Cumhurun kanaatine göre bütün peygamberler içtihadlannda hata etmekten ve yanlışlık yapmaktan yana korunmuşlardır.

Şafiî mezhebi alimlerinden Ebu Ali İbn Ebi Hureyre’nin kanaatine göre de Peygamberimiz (sav) peygamberlerin hata etmeleri açısından özel bir konum­da bulunmaktadır. O, bizim peygamberimiz ile sair peygamberler arasında fark gözetmekte ve son peygamberin arkasından hatasını telafi edecek bir kimse bulunmadığı için, yüce Allah’ın onu hatadan korumuş olduğunu, di­ğer peygamberlerden sonra ise hatalarını telafi edecek kimselerin gelmiş ol­duğunu söylemektedir.

Şöyle de denilmiştir: Genel olarak bütün peygamberlerle bizim peygam­berimiz arasında hatalarının mümkün olması açısından bir fark yoktur. An­cak onlar, o hatalarını uygulama noktasında bırakılmazlar. Dolayısıyla onlar­dan sonra gelecek olan peygamberlerin o hatalarını telâfi etmelerine itibar edilmez. İşte Rasûlullah (sav)a bir kadın iddet hakkında soru sormuş, o da ona: “Dilediğin yerde iddet bekle” dedikten sonra, aynı kadına: “Yazılı va­de sona erinceye kadar evinde bekle” diye buyurmuştur.[55]

Bir adam ona: Ne dersin? Ben ecrimi Allah’tan tekleyerek öldürülecek olur­sam, cennete ulaşmama herhangi bir şey engel olur mu? diye sorunca, ona önce; “Hayır” demiş, sonra da onu çağırarak: “Borç müstesna, Cebrail (as) bana böyle haber verdi” diye buyurmuştur.[56]

7- Hakim ve Müçtehidlerin Farklı İçtihadlarının Hükmü:

el-Hasen dedi ki: Eğer bu âyet-i kerîme olmasaydı, hakimlerin helak olacakları görüşüne varırdım. Ancak yüce Allah Süleyman (as)ı doğruluğu isa­bet ettirmesi dolayısıyla överken, Dâvûd (as)ı da içtihadı dolayısıyla mazur görmüştür.

İlim adamları farklı sonuçlara varmaları halinde feri meselelerde içtihad eden müçtehidierin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesi­min kanaatine göre hak Allah’ın nezdinde yalnızca bir taraftadır. Buna dair de bir takım deliller ortaya koymuş, müçtehidleri de bu delilleri araştırma­ya, bunlar üzerinde düşünmeye davet etmiştir. Belli bir meselede istenen mu­ayyen hükme ulaşan bir kimseye gelince; işte mutlak olarak isabet eden odur. Böyle bir kişinin de iki ecri vardır, biri içtihad ecri, diğeri de İsabet ettirme ecri. Hakka isabet ettiremeyen ise, içtihad etmekte isabetli fakat muayyen hak­ki isabel ettirememek bakımından da hatalıdır. Böyle bir kimsenin de bir ec­ri vardır. Bununla birlikte mazur da değildir. İşte Süleyman da istenen hak­ka isabet ettirmiş ve kavradığı husus da bu olmuştur.

Bir başka kesim hata eden âlimin mazur olmamakla birlikte, hatası dola­yısıyla günahkâr da olmayacağı görüşündedir. Bir kesim de şu görüştedir: Hak belli bir taraftadır. Yüce Allah da ona dair delilleri açıkça ortaya koymuş de­ğildir. Aksine o meseleyi müçtehidlerin görüşlerine havale etmiştir. Bu hak­kı isabet ettiren isabet etmiş, ettiremeyip hata eden ise hem mazurdur hem de ecir alır. Yüce Allah (bu gibi hususlarda) bizden muayyen gerçeği isabet ettirmekle kulluk etmemizi istememiştir. O bizden sadece içtihad ederek, kul­luk etmemizi istemiştir.

-Aynı zamanda Malik’in ve mezhebine mensub ilim adamlarının (Allah on­lardan razı olsun) bellenmiş ve tesbit edilmiş görüşlerinin de ifadesi olan- ehl-i sünnetin cumhuru da şöyle demektedir: Fer’î meselelerde hak her iki taraf­tadır. Her müçtehid isabet eder. İstenen şey ise kendi kanaatince daha fazi­letli olanı tesbit etmesinden ibarettir. Her müçtehid kendi özel kanaatince en faziletli olanı İçtihadı ile tesbit etmiştir.

Bu görüşün deliline gelince; Ashab-ı Kiram ve onlardan sonra gelenlerin biri diğerinden farklı hükümleri kabul etmiştir. Onlardan herhangi bir kim­se kendisine muhalefet edenin görüşünü bırakılarak, kendi görüşünün ka­bul edilmesi kanaatinde olmamıştır,

Ebu Ca’fer el-Mansur’un insanları Muvatta’ı kabul etmeye zorlama isteği­ni Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)in reddetmesi de bu kabildendir. Bu­na göre bir İlim adamı bîr husus hakkında helaldir diyecek olsa, bu yüce Al­lah’ın nezdinde bu alime has olan bu konuda hak odur. Onun kanaatini kabul eden herkes için de böyledir. Aksinde de durum böyledir. Bu kanaatin sahiplen derler ki: Süleyman (as) meseleyi en mükemmel şekilde kavramış ve daha tercihe değer olan o olmakta birlikte, birincisi de hatalı değildir. Bu kanaat sahipleri Peygamber (sav)ın: “İlim adamı içtihad edip de hata eder­se “[57] hadisini daha faziletli olanı isabet ettiremezse diye açıklamışlardır. [58]

8- İçtihad Eden. Hakimin Ecri:

Müslim ve başkalarının rivayetlerine göre Amr b. el-Âs, Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinlemiş: “Hakim hükmedip, içtihad eder sonra da isabet ettirirse onun için iki ecir vardır. Hakim içtihad eder, sonra da hata ederse onun İçin bir ecir vardır. “[59] Müslim’in eserinde bu şekilde “hükmedip içti­had ederse” şeklinde içtihaddan önce hükmetmeyi zikretmiştir. Halbuki du­rum aksinedir. İçtihad hüküm vermekten öncedir. İcma ile içtihad etmeden hüküm vermek caiz kabul edilmemiştir. Hadisin manası şundan ibarettir: Hük­metmek isteyip de içtihad ederse… Nitekim yüce Allah’ın: “Kufân okuduğun zaman Allah’a sığın.” (en-Nahl, 16/98) buyruğu da böyledir. (Yani önce is-tiâze çekilir, sonra Kur’ân okunur). Buna göre burada olay hakkında içtihad etmesini kastetmiştir. Bu da usûl alimlerinin şu kanaatlerinin doğruluğunu ifade eder: Müçtehidin aynı olayın yeniden tekrarlanması halinde bir daha içtihad edip düşünmesi icab eder. Daha önceki içtihadına dayanmamahdır, çünkü birincisinde kuvvetli gördüğü kanaatin farklısının ikinci seferinde ona kuvvetli görüş olarak görünmesi mümkündür. Ancak ilk içtihadının esasla­rını hatırlıyor ve ona meylediyor ise; bir başka emare üzerinde yeniden dü­şünmeye ihtiyacı olmaz. [60]

9- Hata Etmekle Birlikte İçtihadında Ecir Alan Müçtehidin Nitelikleri:

Hata eden hakimin ecir alması ancak içtihadı, sünnetleri, kıyası ve geç­miş hakimlerin hükümlerini bilmesi halinde söz konusudur. Çünkü onun yap­tığı içtihad bir ibadettir. Hataya karşılık ona ecir verilmez, aksine sadece on­dan günah kaldırılır. Eğer o mesele içtihad konusu değil ise bu sefer kendi­si böyle bir yükümlülüğün altına gereksiz yere girmiş demektir. Bu durum­da da verdiği hükmünde hatadan dolayı mazur görülemez. Aksine onun en ağır günahı kazanacağından korkulur. Buna da Peygamber (sav)ın Ebu Dâ-vûd tarafından rivayet edilen bir başka hadisi delil teşkil etmektedir: “Hakimler üç türlüdür…”[61]

İbnu’l-Münzir dedi ki; Hakime içtihad ederken hata ettiği için değil, doğ­ruyu bulmak için çalıştığından dolayı ecir verilir. Bunu destekleyen deliller­den birisi de yüce Allah’ın: “Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” âyetidir. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah Süleyman (as)ı övmekte, Dâvûd (as)ı da yermemektedir. [62]

10- Müçtehidlerin Farklı Görüşlerinden Yalnız Birisi İsabetlidir;

Ebu Temmâm el-Mâlikî’nin naklettiğine göre Maliksin görüşü şudur: Hak müçtehidlerin görüşleri arasında yalnız birisindedir. Diğer farklı kanaatler­de bu özellik yoktur, fukahanm çoğunluğu da bu kanaattedir, Ebu Teramam dedi ki: İbnu’l-Kasım’ın naklettiğine göre o Malik’e, ashabın ayrılıkları hak­kında sormuş, o da; kimisi hata etmiştir, kimisi isabet etmiştir. Onların bü­tün görüşleri haklı demek değildir, diye cevap vermiştir.

Bu görüşün İmam Malik’in meşhur görüşü olduğu söylenmiştir. Muham-med b. el-Huseyn de bu kanaattedir. Bu görüşü kabul edenler Abdullah b. Amr’ın hadisini delil göstermişler[63] ve şöyle demişlerdir: Bu, müçtehidler ve hakimler arasında hata edenin de, isabet edenin de bulunduğu hususunda açık bir nasstır. Her bir müçtehidin isabet ettiğini söylemek aynı şeyin hem helal, hem haram, hem vacib, hem mendub olmasını gerektirebilir.

Diğer görüşün sahipleri de İbn Ömer’in şu hadisini delil göstermişlerdir;

İbn Ömer dedi ki: Rasûlullah Ahzab gazvesinden sonra (Kurayzaoğulla-rına) gittiği günü aramızda nida et(tir)di: “Hiç kimse Kurayzaoğulları diyarı dışında ikindi namazını kılmasın.” (Yolda) bazı kimseler vaktin geçeceğin­den korktular, Kurayzaoğulları diyarına varmadan namazlarını kıldılar. Di­ğerleri ise; vakti geçirecek dahi olsak Rasûlullah (sav)ın bize emrettiği yer­den başka bir yerde namaz kılmayacağız. Rasûlullah bu iki kesimden de kim­seyi azarlamadı.[64]

Bu kanaatte olanlar derler ki; Eğer iki kesimden birisi hata etmiş olsay­dı, Peygamber (sav) onu elbette tayin ederdi.

Şöyle de denilebilir: Belki hata edenleri tayin etmeyip susması, hata ede­nin de günahkâr olmayıp ecir almış olmasından dolayıdır. O bakımdan ha ta edeni tayin etmeye ihtiyaç duymamıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İçtihad meselesi uzun ve dallı budaklı bir meseledir. Bizim burada ondan bu kadarcık söz etmemiz âyetin anlamı ile ilgili olarak yeterlidir. Hidayete ulaşmak başarısını veren Allah’tır. [65]

11- Hakimin Hüküm Verdikten Sonra İçtihadından Dönmesi:

Âyet-i kerîme ile ilgili başka meseleler vardır. Bunlardan birisi de; hakimin kendi içtihadı ile vermiş olduğu birinci hükümden daha tercihe değer bir baş­ka içtihada dönmesidir. İşte Dâvûd (as) böyle yapmıştır. Bizim (mezhebimi­ze mensub) ilim adamlarımız -yüce Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hu­susta farklı görüşlere sahiptirler. Abdu’l-Melik ve Mutarrif, ael-Vâdtha”d’d şöy­le demekledirler: Yetki alanı içerisinde olduğu sürece bu hakka sahiptir. Eğer başkasının yetki alanına girerse böyle bir hakka sahip değildir ve o da yar­gı bakımından başkası gibidir. Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)in “el-Müdevvene* deki sözünün zahirinden anlaşılan budur.

Suhnûn da hakkında (aleyhinde) görüş belirtilmiş bir içtihaddan daha doğ­ru kabul ettiği bir başka içtihada dönüşü hususunda: “Buna hakkı yoktur” de­mektedir. İbn Abdi’l-Hakem de böyle demiştir. Onlar derler ki: O bu durum­da kendisince güçlü kabul ettiği görüşüne göre yeniden hüküm verir. Suh­nûn dedi ki: Ancak o vakitte kendisince daha kuvvetli görüşün hangisi ol­duğunu unutmuş, yahut yanılmış ise ve bundan başka bir hüküm gereğin­ce hükmetmiş ise, o verdiği hükmünü bozabilir. Ama hüküm verdiği zaman kendisince daha güçlü kabul ettiği hüküm gereğince hükmetmiş, sonra da başka bir görüşün kuvvetli olduğunu görmüş ise, birinci hükmünü bozma im­kânı yoktur. Suhnun bunu “oğlunun kitabında (mektubunda?)” ifade etmiş­tir. Eşheb de “Îbnu’l-Mevvazın Kitabı”n6& şöyle demektedir; Eğer onun ver­diği hükümden daha doğru olana dönüşü mali bir hususa ait ise birinci hük­münü nakzedebilir, Şayet talak, nikah ya da köle azad etmek ile ilgili ise ön­ceki hükmünü bozmak hakkı yoktur.

Derim ki: Hakim eğer hakkın başka kanaatte olduğunu açıkça görecek olursa o hüküm kendi yetki alanı çerçevesinde kaldığı sürece vermiş oldu­ğu hükümden dönebilir. Ömer (ra)ın Ebu Musa (ra)a yazdığı ve Darakutnî’nin rivayet ettiği[66] mektubunda da böyledir. Biz bunu el-A’raf Sûresi’nde (el-A’raf, 7/12. âyetin tefsiri, 4. başlıkta) zikretmiştik. Orada Ömer (ra) böyle bir taf­silata girişmemiştir. Malik’in zahir görüşü lehine delil de budur.

Hakim haddini aşarak ve ilim ehline muhalefet ederek hüküm verecek olursa, hükmünün -içtihad etmiş olsa dahi- reddedileceği hususunda ilim adamlarının görüş ayrılığı yoktur.

Bir hakimin hükmünü, bir başka hakimin koğuşturmasına gelince; bu o kimseye caiz değildir, çünkü hükümlerin nakledilmesi açısından ve helali ha­rama değiştirmek bakımından bunun pek büyük bir zararı vardır. Ayrıca İs­lâm kanunları da zapl u rapt altına alınmış olmaz, İlim adamlarından hiçbir kimse bir başkasının rivayetini nakzetmeye kalkışmamışım Herkes ancak ken­disince kuvvetli gördüğüne göre hüküm vermiştir. [67]

12- Dâvûd (as)ın Verdiği Hükümden Dönüşünün Mahiyeti:

Bazıları: Dâvûd (as) henüz hükmünü yürürlüğe koymamış ve başkasının söylediği görüşün haklı olduğunu görmüştü. Başkaları da: Onun verdiği hü­küm hakim hükmü değil, bir fetva idi, demişlerdir.

Derim ki: Ebu Hureyre’nin Peygamber (sav)dan yaptığı şu rivayet de böy­lece yorumlanır. Ebu Hureyre dedi ki: Bir seferinde beraberlerinde birer oğul­ları da bulunan iki kadın vardı. Bir kurt gelip onlardan birisinin oğlunu ka­pıp gitti. Biri öteki kadına: O kurt senin oğlunu alıp gitti, dedi. Diğeri de öte­kine: Hayır, u senin oğlunu kaptı, dedi. Her ikisi Dâvûd (as)ın hükmüne baş­vurdular. O da oğlun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi. Davud’un oğlu Süleyman’ın (ikisine de selâm olsun) yanına çıktılar ve durumu ona ha­ber verdiler. O da: Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye böleceğim, her biri­nize yansını vereceğim, küçük kadın: Hayır, Allah’ın rahmeti üzerine olsun, böyle yapmana gerek yok, o onun oğludur, dedi. Bunun üzerine oğulun kü­çük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi. Ebu Hureyre dedi ki: Ben o za­mana kadar (bıçağa) sikkîn denildiğini duymamıştım. Bizler bu anlamda an­cak “el-mudye” lafzını kullanırdık. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[68]

Bu hükmün Dâvûd (as)ın bir fetvâsıdır, şeklindeki görüş zayıf bir görüş­tür. Çünkü o bir peygamberdi ve onun verdiği fetva bir hüküm idi. Diğer gö­rüş de uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah: “Hani… ekin hakkında hüküm veriyorlardı” diye buyurmakta ve böylelikle onların her birisinin ayrı ayrı hüküm vermiş olduğunu beyan etmektedir. Hadis-i şerifte geçen: “Çocuğun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi” ifadesi de vermiş olduğu hük­münün geçerli ve yerine getirilen bir hüküm olduğuna delil teşkil etmekte­dir.

Hele şöyle diyenler oldukça uzak bir İhtimali dile getirmişlerdir: Onun ço­cuğun büyük kadının hakkı olduğuna dair hüküm vermesi, kadının büyük olması dolayısıyla lehine hüküm vermesinin, Davud’un şeriatının bir gere­ği olduğundandı. Bunun tutarsızlık sebebi, büyüklüğün ve küçüklüğün davalar esnasında uzunluk, kısalık, siyahlık ve beyazlık gibi göz önünde bu­lundurulmaması gereken şeyler oluşundan dolayıdır. Çünkü bunların hiçbi­risi davacıların herhangi birisinin görüşünü tercih etmeyi gerektirmez ki, bun­dan dolayı onun lehine ya da aleyhine hüküm vermek söz konusu olsun. Hü­küm şer’î buyrukların getirdiklerinin iyice kavranılmasından hareketle doğ­ruluğu kestirilebtlen şeyler arasında yer alır.

Burada söylenmesi gereken şudur: Dâvûd (as)ın çocuğun büyük kadına ait olduğuna hüküm vermesi, kendisince o kadının sözünü tercih etmesini gerektiren bir sebepten ötürü olmuştur. Hadis-i şerifte bunu tayin eden bir ifade yoktur. Çünkü bunun tayin edilmesini gerektiren bir sebep de yoktur. Belki çocuk elinde idi. Diğerinin ise delil getirebilmekten yana âciz ol­duğunu bilmişti. Bu sebebten ötürü çocuğun o kadına ait olduğuna dair hüküm verdi ve bunu mevcut olanı, mevcut hali üzere bırakmak (İstishâb) esasına dayanarak yapmıştı.

Böyle bir yorum bu hadis ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güze­lidir. İndirilmiş şeriatlerin hakkında ihtilâf etmiş olmaları uzak bir ihtimal bu­lunan şer’î davalar İle ilgili kaidelerin, lehine tanıklık ettiği de budur. O bakım­dan; Eğer Dâvûd şer’î bir sebebe binaen böyle bir hüküm vermiş ise, Süley­man’ın onun hükmünü nakzetmesi nasıl uygun düştü, denilemez. Böyle bir itiraza şu şekilde cevap verilir:

Süleyman (as) babasının hükmünü nakzetmeye kalkışmış değildir. O ol­dukça incelikli bir yola başvurmuştur ve bu sebebten küçük kadının doğru söylediğini anlamıştır. Bu da şudur: Haydi bana bir bıçak getir. Ben aranız­da bu çocuğu ikiye paylaştırayım deyince, küçük kadın: Hayır dedi. Böylelik­le o küçük kadında tesbit ettiği şefkat karinesi İle, bunun büyük kadında bulunmadığını görmesi, bir de küçük kadının doğru söylediğine dair kendisin­de yeterli bir kanaat ve bilgi hasıl edecek başka bir takım karineleri de ek­lemiş olması muhtemel olduğundan, çocuğun küçük hanıma ait olduğuna hüküm vermiştir. Onun bu şekilde bir hüküm vermesine uygun sebep teşkil eden hususlardan birisi de, kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi olabilir.

Nesâî bu hadisi naklettiği babta: “Hakim’in kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi”[69] diye bir başlık kullandığı gibi, yine aynı şekilde bu hadis için: “Hakim’in hakkın ortaya çıkması için yapmayacağı bir şey hakkında: Onu yapayım diyebileceği”[70] şeklinde; yine bu hadis ile ilgili olarak: “Hakim’in kendisi gibi yahut kendisinden daha üstün bir başka hakimin vermiş olduğu hükmü bozması”[71] diye bir başlık açmıştır.

Büyük hanımın çocuğun Süleyman (as)ın bu hususta ciddi ve kararlı ol­duğunu görmesi üzerine küçük kadına ait olduğunu itiraf etmiş olması ve bunun üzerine onun da çocuğun küçük hanıma ait olduğuna dair hüküm ver­miş olması İhtimali de vardır. Böylelikle bu, hakimin yemin ile hükmetmiş olmasına benzer. Kişi yemin etmeye kalkınca bu sefer inkâr edenden ikrar etmesini gerektiren bir husus ortaya çıkar. Bu durumda hakim onun aleyhine yeminden önce de, sonra da bu ikrar gereğince hüküm verir ve bu da birin­ci hükmü nakzetmek kabilinden olmaz. Aksine sebeplerin değişmesine uy­gun olarak hükümlerin değişmesi kabilinden olur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.

Hu hadisteki fıkhî İnceliklere gelince; peygamberlerin de içtihadlanna göre hüküm vermeleri caiz görülmüştür. Bunu daha önceden zikrettik. Bir diğer fıkhî incelik şudur: Hakimler hakları ortaya çıkartacak bir takım yollara başvurabilirler ve bu güçlü bir zekâ ve kavrayışın, insanların durumlarım yakından tanıyışın bir neticesidir. Bazen takva ehlinde dini ve nuranî bir feraset bulunabilir. Bu da Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Bu hususta: Anne (çocuğunun nesebine) ilhak edilebilir, diyenlerin lehine bir delil de vardır. Bu Malik’in mezhebinde meşhur bir görüş değildir, bunu söz konusu etmenin yeri de burası değildir.

Özetle söyleyecek olursak bu meselede Süleyman (as)ın hüküm vermesi dolayısıyla yüce Allah: “Biz onu hemen Süleyman’a kavratmıştık” buyruğu ile ona övgüyü de kapsamaktadır. [72]

13- Hayvanların Verdikleri Zararların Hükmü:

Ekine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu olayda şeriatimizdeki hükme gelince: Bahçe ve ekin sahipleri gündüzün bahçelerini ve ekinlerini korumakla yükümlüdürler. Bundan sonra ise mislî olan şeyler­de misilleriyle kıyemî olan şeylerde de kıymetleriyle tazminat söz konusudur. Şeriatimizde bu meselenin asıl dayanağı, Peygamberimiz Muhammed (sav)in, el-Berâ b. Âzİb’in devesi İle ilgili olarak vermiş olduğu hükümdür. Bunu İmam Malik, îbn Şihab’dan rivayet etmektedir. Onun, Haram b. Sa’d b. Muhay-yisa’dan rivayet ettiğine göre el-Bera’nin devesi bir adamın bahçesine girdi ve orada bir takım zararlara sebeb oldu. Rasûlullah (sav)da bahçe sahiplerinin bahçelerini gündüzün konamakla yükümlü olduklarına, davarların gece­leyin verdikleri zararların tazminatının da sahipleri tarafından ödeneceğine hüküm verdi.[73]

Hadîsi bu şekilde bütün raviier mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Aynı şekil­de îbn Şihab’ın arkadaşları da İbn Şihab’dan böylece rivayet etmişlerdir. An­cak İbn Uyeyne bunu ez-Zührî’den, o Said b. Haram b. Sa’d b. Muhayyisa’dan: el-Berâ’nın devesi diyerek bunun bir benzerini ve bu manada rivayet etmiş­tir.

Diğer taraftan İbn Ebi Zi’b de İbn Şihab’dan rivayet ettiğine göre kendisine d-Berâ’nın devesinin baz: kimselere ait bir bahçeye girdiğine dair haber ulaş­tığını belirterek Malik’İn rivayet ettiği hadisin aynısını nakletmektedir. Ancak o Haram b. Sa’d b. Muhayyısa’yı da başkasını da zikretmemektedir.

Ebu Ömer dedi ki: İbn Ebi Zi’b bu rivayetin senedini bozmaktan başka bir şey yapmış değildir.

Yine bunu Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o ez-Zührî’den, o Haram b. Muhayyisa’dan, o babasından, o da Peygamber (sav)dan rivayet etmiş olmak­la birlikte; bu hususta Abdu’r-Rezzak’a mutabaat yapılmamıştır ve onun Haram b. Muhayyisa’dan, o babasından… demesini kabul etmemişlerdir.

Yine bu hadisi İbn Cüreyc, İbn Şihab’dan rivayet etmektedir. İbn Şihab de­di ki; Bana Ebu Umame b. Sehl b. Huneyf naklettiğine göre; bir dişi deve bazılarına ait bir bahçeye girdi ve orada bazı zararlara sebeb oldu diyerek, hadisi İbn Şİhâb’dan, o Ebu Umame’den diye nakletmiştir. Bu dişi devenin el-Berâ’ya ait olduğundan da söz etmemektedir. Hadisin İbn Şihab’dan, o İbn Muhayyisa’dan senedi ile ve yine aynı şekilde Said b. el-Museyyeb’den ve Ebu Umame’den de rivayet edilmiş olması mümkündür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Böylelikle onlardan rivayet eden, onlardan dilediği kimseden, hatırına geldiği üzere rivayet etmiştir. Bunların hepsi de güvenilir ravilerdir.

Ebu Ömer dedi ki: Her ne kadar bu hadis mürsel ise de, hadis imamlarının mürsei olarak rivayet ettikleri meşhur bir hadistir. Güvenilir raviier de bunu nakletmiş, Hicaz fukahâsı bu hadise göre hüküm vermiş ve onu kabul iie kar­şılamıştır. Medine’de de bu hadis gereğince amel edilegelmiştir. Gerek Medinetilerin, gerekse de diğer Hicazhların bu hadisi delil alıp kullanmış ol­maları yeterlidir.[74]

14- ‘Davarların, Verdikleri Zararların Hükmü;

Malik ve imamların cumhuru el-Berâ hadisi gereğince görüş belirtmişler­dir, Ebu Hanife, arkadaşları ve bir grup Küfe alimi bu hükmün nesh olduğu kanaatindedir. Bunlara göre davarlar, gece ya da gündüz eğer bir ekine zarar verecek olurlarsa, o davarların sahiplerinin herhangi bir sorumlulukları yoktur. Bunlar davarların bu gibi zararlarını Peygamber (sav)ın: “Hayvanın yaralaması hederdir”[75] hadisinin genel çerçevesi içerisine sokmuşlar ve hayvanların yaptıkları bütün diğer işlerini (verdikleri zararları) yaralamalarına kıyas etmişlerdir.

Bu görüşü Ebu Hanife’den önce belirten kimsenin olmadığı da söylenmiş­tir. Ne onun ne de ona tabi olanların bu hadiste lehlerine delil olacak bir taraf yoktur. Bunun el-Berâ hadisini neshetmiş olması ve onunla çelişmesine gelince; nesh şartlan burada bulunmamaktadır. Çelişki (tearuz) ise bir hadisin hükmünü kabul etmenin ancak diğer hadisi reddetmekle mümkün olması halinde söz konusu olabilir. “Hayvanın yaralaması hederdir” genel ve ittifak­la kabul edilmiş bir hadistir. Daha sonra Peygamber ekinleri ve bahçeleri el-Berâ hadisiyle tahsis etmiştir. Çünkü Peygamber (sav)ın aynı hadiste; “Hay­vanın gündüzün yaralaması hederdir, geceleyin heder değildir. Ekinlerde, bah­çelerde ve-tarlalarda böyledir” diye bir rivayet gelmiş olması; imkânsız görülecek bir şey değildir. Bu durumda (bu hadisler hakkında) bunların çeliş­tikleri (taaruz ettikleri) nasıl söylenebilir? Bu gibi hadisler usûl kitaplarında belirtildiği üzere umum ve hususiyet bildiren hadisler kabilindendîr, o kadar, [76]

15- Hayvanın Geceleyin Verdiği Zarar İle Gündüzün Verdiği Zarar Arasında Fark Gözetmenin Hikmeti:

Leys b. Sa’d: Davar sahipleri gece olsun, gündüz olsun yaptıkları bütün zararların tazminatını öder. Ancak davarların değerinden daha fazla da taz­minat ödemez; demişken Sari’in gece ile gündüz verilen zarar arasında fark gözetmesinin hikmeti nedir? diye sorulacak olursa cevabımız şu olur

Aralarındaki fark açıktır. Çünkü davar sahiplerinin hayvanlarını gün­düzün otlamak üzere salmaları bir zorunluluktur. Çoğunlukla görülen de şu ki: Ekini bulunan kimseler gündüzün ekinlerini gözetler, korur ve ona zarar vermek isteyenlere karşı ekinini himaye eder. O bakımdan ekinin gün­düzün korunmasını ekin sahiplerine görev olarak tesbit etmiştir. Çünkü gündüz geçimi sağlamak için tasarrufta bulunulacak bir vakittir. Nitekim yüce Allah: “Gündüzü degeçim zamanı kıldık” (en-Nebe’, 78/11) diye buyurmak­tadır. Gece geldi mi artık herşeyin yerine ve istirahat edeceği meskenine dönüş zamanı geldi, demektir. Nitekim yüce Allah söyle buyurmaktadır: “Al lah’tan başka size içinde rahat bulacağınız geceyi getirecek ilâh kimdir?” (el-Kasas, 28/72); “Geceyi de bir sükûn vakti… kıldı.” (el-En’âm, 6/76) Davar sahipleri de davarlarını korumak maksadıyla yerlerine geri getirirler. Davar sahibi bir kimse davarını evine geri çevirmekte kusurlu hareket eder yahut geceleyin yayılmasını başkasına ait herhangi bir şeyi telef edecek şekilde zap-tedemeyîp etrafa yayılmasını engelleyemeyecek olursa, o vakit verdiği bu zararın tazminatını ödemesi gerekir. Böylelikle hüküm daha uygun ve daha müsamahalı olan şekilde cereyan edegelmişür. Bu şekildeki bir hüküm her iki kesim hakkında da daha insaflıcadır. Her İki kesim için daha kolaydır, her iki tarafın malını daha bir koruyucudur. Artık gözlen gören ve duyu organ­ları sağlam olan kimseler için sabah apaçık aydınlığıyla ortadadır.

el-Leys b. Sa’d’ın: “Davarın kıymetinden daha fazlasını tazminat olarak öde­mez” şeklindeki sözlerine gelince, Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) şöyle demiş­tir: el-Leys b. Sa’d’ın bu görüşünü neye dayanarak İleri sürdüğünü bil­miyorum, ancak bunu cinayet işleyen köleye kıyas etmiş olması hali müstes­nadır. Çünkü böyle bir köle kendi değerinden daha fa2İası karşılığında azad edilmiş sayılmaz. Kölenin cinayet işlemesi halinde de kölesinin kıymetinden fazlasını efendi ödemekle mükellef değildir. Ancak böyle bir kıyas şekli ol­dukça zayıftır. İbn Abdi’1-Berr, “et-Temhid” ve “el-lstizkâr”da böyle demiş­tir. Böylelikle (el-Leys) “hayvanın yaralaması hederdir” hadisine de el-Berâ’ya ait dişi deve ile ilgili hadise de muhalefet etmiştir. Bu konuda araların­da Ata’nın da bulunduğu İlim adamlarından bir kesim ondan daha önce bu doğrultuda görüş belirtmişlerdir. İbn Cüreyc dedi ki: Ata’ya şöyle sordum: Ekine davar gece yahut gündüz zarar verecek olursa (ne olur?) Sahibi bunun tazminatını öder, zararını verir. Ben: Ekin ister korunmuş, ister korunmamış olsun (hüküm yine böyle midir)? diye sordum. O, evet. Tazminatını öder, de­di. Bu sefer ben: Ne öder? diye sordum. O da: Eşeğinin, bineğinin ve davarının yediklerinin kıymetini, dedi.

Ma’mer de, İbn Şubrüme’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ekine zarar görmüş haliyle dirhem cinsînden değer biçilir.

Ömer b, el-Hattab ile Ömer b. Abdu’l-Aziz’in -Allah ikisinden de razı ol­sun- (Sahih olmayan yollarla); Davar sahibi gece ya da gündüz (davarının ver­diği zararın) tazminatını öder, dedikleri rivayet edilmektedir. [77]

16- Hayvanların Gece Verdikleri Zararların Tazminatı Ödeme Şekli:

Malik dedi ki: Davarların geceleyin ekinlere verdikleri zararlar korku ile ümit arası (bir hassasiyetle) değerlendirilir. Korunan bahçelerle, korun­mayanlar, üzerlerinde engel bulunanlarla, bulunmayanlar arasında fark yok­tur. [78]

17- Telef Edilen Ekinin Kıymetini Tesbit Zamanı:

Ekinde yeşermesi yahut yeşermemesi -küçük çocuğun dişinin çıkmasının beklenmesinde olduğu gibi- beklenmez. İsa, İbnu’l-Kasım’dan naklen şöy­le demektedir: Kıymeti onun satış zamanına göre tesbit edilir. Eşheb ve İbn Nâfî ise “el-Mecmua”&L ondan şöyle dediğini nakletmektedir: İsterse olgun­laşacağı ortaya çıkmamış olsun, farketmez.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü ekinin sıfatı odur. Dofayısı ile telef olunan şey o anda sahip olduğu nitelikleriyle de­ğer biçildiği gibi, ona da bu haliyle değer biçilir. [79]

18- Telef Edilen Ekinin Tazminatı Ertelenecek Olursa:

Eğer ekin yeşerinceye ve zarar böylelikle ortadan kalkıncaya kadar, ma­lı telef olan lehine herhangi bir hüküm verilmeyecek olursa, bu halden ön­ce otlatmak yahut buna benzer bir menfaat sağlanıyor ise; (hayvanın verdi­ği zarar dolayısıyla) sağlanamayan o menfaatin tazminatı ödenir. Eğer böy­le bir menfaatin sağlanması söz konusu değil ise, tazminat Ödemek de söz konusu olmaz.

Asbağ şöyle der: (Durum ne olursa olsun) tazminat öder. Çünkü telef ta­hakkuk etmiştir. Bu telefin telafi edilmesi İse, hayvan sahibi tarafından olma­mıştır. Dolayısıyla bu telafi, hiçbir şekilde onun lehine değerlendirilemez. [80]

19- Etrafı Çevrili Bahçeler İle Geniş ve Bitişik Tarlalarda Verilen Zararların Tazminatı:

İbn Suhnûn’un “Kitabı”nda şu zikredilmektedir; Hadis, bahçelerinin et­rafı çevrili olan Medine gibi yerler hakkındadır. Birbirine bitişik ekinleri ve etrafı korunmamış tarlalar ve aynı şekilde bu türden bahçelerin bulunduğu yerlerde ise, hayvan sahipleri gece ya da gündüz hayvanlarının verdikleri her türlü zararın tazminatını öderler.

Bu görüşüyle sanki hayvanın bu gibi yerlerde eğitilmemeaini bir haksız­lık olarak kabul etmiş gibidir. Çünkü (eğitilmemiş hayvanların) zarar verme­leri kazınılmaz bir şeydir. Böyle bir kanaat, eHeys’in görüşüne doğru mey­letmek demektir. [81]

20- Bölgenin, Otlak Yahut Ekin Bölgesi Olması Halinde Zararların Tazminatı:

Asbağ, Medine’de şöyle demiştir: Davar sahiplerinin davarlarını, ekinci­lik yapan köy ve kasabalarda çobansız bırakmamaları gerekir.

İlim adamları buradan harekede şunu söylemişlerdir: Her bir bölge ya ekin ekilen bir yerdir yahut hayvanların otlamak üzere yayıldıkları bir yerdir. Eğer ekin bölgesi ise oraya ancak telef edici bir davar girer. Döylelerini ise sahip­leri korumakla görevlidirler. Bu gibi davarların verdikleri zararların tazmina-tt ister gece, ister gündüz olsun sahipleri tarafından ödenir. Şayet bölge ot­lak bölgesi ise, bu durumda böyle bir yerdeki ekin sahibi ekinini korumak­la görevlidir, davar sahiplerine de bir şey düşmez. [82]

21- Dizginlenebilen Davarlar İle Bizginlenemeyenler:

Davarlar iki türlüdür; Saldırgan olup, zaptedilemeyenler ve zaptedilebi-lenler. Buna göre Malik de davarların hükmünü iki kısımda mütalâa etmiş­tir. Dizginlenemeyenler ekinlere, meyvelere saldırma alışkanlığı bulunan da­varlar demektir. Malik dedi ki: Bu gibi davarlar başka yere götürülür ve ekin bulunmayan bir yerde satılırlar. Bunu İbnu’l-Kasım “el-Küab”&d ve başka yer­lerde zikretmektedir.

İbn Habîb de: Sahibi bunu kabul etmese dahi böyledir, demektedir. Yi­ne Malik; ekinleri bozup telef etmekten alıkonulamayan hayvan hakkında: Başka yere götürülür ve satılır demiştir, Zararlarına karşı korunabilen hay­vanların sahiplerine, başka yere götürmeleri emredilmez, [83]

22- Arı, Güvercin ve Kümes Hayvanlarının Zararları:

Asbağ dedi ki: Arı, güvercin, ördek ve tavuk da davarlar gibidir. Bunlar saldirganlaşacak olsalar dahi kimse bunlara sahip olmaktan engellenmez. Köy ve kasaba ahalisinin de (bunlara karşı) ekinlerini korumaları gerekir,

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu zayıf bir rivayettir. Ona iltifat edilmez. Her kim başkasına zarar vermeksizin, kendisinin de faydalanabileceği bir şey edin­mek isterse, ona bu imkân verilir. Ancak başkasına zarar verecek şeyleri edi­nerek fayda sağlamasına gelince buna yol yoktur. Çünkü Peygamber (sav): “Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur”[84] diye buyurmuş­tur.

İbnu’l-Kasım’dan nakledildiğine göre; bu saldırgan hayvanların şehirde ol­maları halinde sahiplerine -fiilen zarar vermedikçe- tazminat söz konusu de­ğildir. İbnu’l-Arabî der ki; Benim görüşüme göre hayvanların eğer saldırgan­lık özellikleri varsa, bundan öncesinden tazminatta bulunmaları gerektiği gö­rüşündeyim.[85]

23- Hayvanın Verdiği Zararın Zamanla İlişkisi:

Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o Katade’den, o eş-Şa’bî’den naklettiğine göre bîr koyun, bir dokumacının eğirmiş olduğu yüne zarar verdi. Davayı Şu-reyh’e götürdüler. eş-Şa’bî dedi ki: Vereceği hükme dikkat edin. O onlara, bu iş geceleyin mi oldu, yoksa gündüzün mü oldu? diye soracaktır. Gerçek­ten de öyle sordu, sonra dedi ki: Eğer bu zarar geceleyin olmuşsa (hayvan sahibi) tazminat ödeyecektir, eğer gündüzün olmuşsa tazminat ödemeyecek­tir. Daha sonra Şureyh: “Hatıl kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkın­da hüküm veriyorlardı” buyruğunu okudu ve dediki: (Ayette geçen): “en-Nefş” geceleyin yayılmak, el-Hemel ise gündüzün yayılmak demektir.

Derim ki: Peygamber (sav)ın; “Hayvanın yaralaması da hederdir” [86] buy­ruğu da bu kabildendir.

İbn Şihab dedi ki: “el-Cubâr” heder demektir. “el-Ecma'”de hayvan demek­tir. İlim adamlarımız dediler ki: Peygamber (sav)ın: “Hayvanın yaralaması he­derdir” buyruğunun zahirinden anlaşıldığına göre hayvanın tek başına telef ettiği şeylerde herhangi bir şey söz konusu değildir. Şayet beraberinde onu önden çeken yahut arkadan yeden ya da bir binicisi var da onlardan birisi bir şeyin üzerine gitmesini sağlayarak telef etmesine sebeb teşkil ederlerse, o takdirde telef olunan şeyin hükmü gereğince sorumlu olur. Şayet bu kısas ile tazminatı ödenen bir cinayet olursa ve hayvanın üzerine sürülmesi kas­ti ise; bunda kısas gerekir. Bu konuda ihtilaf yoktur, çünkü binek de bu du­rumda alet gibidir. Eğer kasıt yoksa o takdirde karşılığında âkile tarafından diyet ödenmesi gerekir. Telef edilen şey mal ise; bu cinayete sebeb teşkil ede­nin malından tazminat söz konusu olur. [87]

24- Hayvanın Ayağından Yahut Kuyruğundan Zarar Görenin Durumu:

Hayvanın ayağı yahut kuyruğu kendisine isabet eden kişi hakkında fukahâ farkh görüşlere sahiptir. Mâlik, el-Leys ve el-Evzaî o hayvanın sahibinin tazminat ödemesi gerektiği kanaatinde değildir.

Şafiî, İbn Ebi Leylâ ve İbn Şubrume ise, sahibi tazminat öder, demişler­dir. Saldırgan olan hayvan hakkında ise farklı görüşleri vardır. Onların ço­ğunluğu, bu da öyle olmayan diğer hayvanlar gibidir derken, Malik ve kimi arkadaşları sahibinin tazminat ödemesi gerektiği kanaatindedirler. [88]

25- Heder Kabul Edilen Diğer Zararlar:

Süfyan b. Huseyn, ez-Zührî’den, o Said el-Museyyeb’den, o Ebu Hurey-re’den şöyle dediğini rivayet etmektedir; Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “(Hay­vanın) ayakdyla isabet ettiği) hederdir.” Dârakutnî dedi ki: Bu hadisi Süfyan b. Huseyn’den başkası rivayet etmemiştir, bu hususta ona uyan yoktur. Ay­rıca ez-Zührî’den rivayet eden hadis hafızları ona muhalefet etmişlerdir. Malik, İbn Uyeyne, Yunus, Ma’mer, İbn Cüreyc, ez-Zübeydî, Ukayl ve Leys b. Sa’d iie başkaları bunlar arasındadır. Bunların hepsi de bu hadisi ez-Züh­rî’den rivayet ederek şöyle demişlerdir: “HayvanGn telefi) hederdir. Kuyu (ile telef olan) hederdir. Maden (dolayısıyla telef olan) hederdir,”

Bunların hiçbirisi ayağın telef ettiğinden söz etmezler. Doğru rivayet de budur.

Ebu Salih es-Semmân, Abdu’r-Rahman el-A’rec, Muhammed b. Şîrîn, Mu-hammed b. Ziyad ve diğerleri de Ebu Hureyre’den böylece rivayet etmişler ve bu rivayetlerinde “ayakdn telef ettiği) de hederdir” lafzını söz konusu et­memişlerdir. Ebu Hureyre’den bellenen şekil de böyledir.[89]

26- Zararları Heder Olan Şeyleri Sayan Hadislere Dair:

Hz. Feygamber’in: “Kuyu (ile telef olan) da hederdir” buyruğundan, bu­nun yerine “ve ateş(de telef olan)” diye de rivayet edilmiştir. Dârakutnî de­di ki: Bize Hamza b. el-Kasım el-Haşimî anlattı. Bize Hanbel b. İshak anlat­tı, dedi ki: Ben Ebu Abdullah Ahmed b. Hanbel’i, Abdu’r-Rezzak’ın hadisi hak­kında şöyle derken dinledim: Ebu Hureyre yoluyla geldiği söylenen: “Ve ateş(de telef olan) da hederdir” şeklindeki hadisin hiçbir değeri yoktur. Bu ifade kitapta yazık değildir ve batıldır, sahih de değildir. Bize Muhammed b. Mahled anlattı, bize İshak b. İbrahim b. Hanî anlattı, dedi ki: Ben Ahmed b, Hanbel’i şöyle derken dinledim: Yemen ehli “en-nar” ketirnesini (elif yerine ya ile); “en-neyr” şeklinde “el-bi’r” kelimesini de (şeklen ona benzer) ve hem­ze yerine “ya” ile yazarlar. Yani bunlar (hat itibariyle) birbiri gibidir. “Ateş(de telef olan) da hederdir” ifadesini telkin eden de Abdu’r-Rezzak’tır. er-Remâ-dî dedi ki; Abdu’r-Rezzak dedi ki: Ma’mer dedi ki: Benim görüşüme göre bu ancak bir vehimdir (yanılmadır)[90]

Ebu Ömer (İbn Abdi’l-Berr) dedi ki; Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’den, o Ebu Hureyre’den, o Peygamber (sav)dan: “Ateş.(de telef olan) da he­derdir” hadisi rivayet edilmektedir. Yahya b. Maîn ise şöyle demiştir: Bunun aslı “el-bi’r (kuyu)”dır. Ancak Ma’mer bunu tashif[91] etmiştir. Ebu Ömer (devamla) dedi ki: İbn Main bu sözüne delil getirmemektedir. Güvenilir ra-vîlerin hadisleri böylece reddedilmez. Vekî’, Abdu’1-Aziz b. Husayn’dan o Yah­ya b. Yahya el-Gassânî’den şöyle dediğini nakletmektedir: Adamın birisi tar­lasında ekininde arta kalanları yaktı. Ateşten bir kıvılcım sıçrayıp komşusu­na ait bir şeyler yaktı. Bu hususta İbn Husayn, Ömer b. Abdu’1-Aziz (ra)a mek­tup yazıp, hükmü sordu. O da şunları yazdı: Rasûlullah (sav): “Hayvandn te­lef ettiği) hederdir” diye buyurmuştur. Benim görüşüme güre ateşin telef et­tiği de hederdir.[92]

Bu hadiste (hayvan demek olan): el-Acmâ’ yerine (yayılan hayvan demek olan): “es-Sâime(nin telef ettiği) de hederdir.”[93] şeklinde de rivayet edilmiş­tir. İşte bu hadisin lafızları ile ilgili olarak varid olanlar bunlardır. Her bir ma­nanın hadisin şerhinde ve fıkıh kitaplarında söz konusu edilmiş sahih bir laf­zı da vardır. [94]

“Davud’a da onunla birlikte teşbih etsinler diye dağları ve kuşları mü-sahhar kıldık” buyruğu hakkında Vehb dedi ki; Dâvûd teşbih ederek dağ­ların yanından geçer, dağlar da teşbih İle ona karşılık verirlerdi, kuşlar da ay­nı şekilde.

Şöyle de açıklanmıştır: Dâvûd kendisinde biraz yorgunluk hissetti mi dağlara emreder, onlar teşbih ederlerdi ve bu kendisi teşbihi özleyinceye ka­dar devam ederdi. İşte bundan dolayı “müsahhar kıldık” diye buyurulmuş­tur. Biz o dağları onlara teşbih etmelerini emrettiği vakit ona itaat edecek şe­kilde yarattık, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre; dağların onunla birlikte yol alması onların teş­bihi idi. Çünkü teşbih (yüzmek demek olan) “sibâhafdan alınmadır. Buna delil de yüce Allah’ın: “Ey dağlar, siz de onunla dönüş yapın (teşbih edin.)” (Sebe1, 34/10) buyruğudur.

Katade dedi ki: “Teşbih etsinler” o namaz kıldığı vakit, onlar da namaz kılsınlar demektir. Çünkü teşbih namazdır.

Bunların hepsi muhtemel açıklamalardır. Bu da yüce Allah’ın dağlara yap­tırdığı bir iştir. Çünkü dağların eren bir akılları yoktur. Onların teşbih etme­leri yüce Allah’ın, âcizlerin ve sonradan yaratılmışların (muhdesterin) sıfat­larından münezzeh oluşuna delil teşkil etmektedir. [95]

  1. Ve Biz, ona sizin faydanıza sizi savaşlarınızda korusun diye gi­yecek yapma sanatını öğrettik. Acaba şükredecek misiniz?

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [96]

7- Demirden Zırh Yapma Sanatı:

“Ve Biz, ona sizin faydanıza… giyecek yapma sanatını öğrettik.” Yani demiri kendisine yumuşatmak suretiyle zırh edinme sanatını öğrettik.

“Lebûs”: Giyecek” Araplarca her türlü silâhın adıdır. Bu ister tam bir zırh olsun, ister yarım zırh olsun, ister kılıç, ister mızrak olsun. el-Hüzelî bir mız­rağı nitelendirirken şöyle demektedir:

“Beraberimde Öyle bir lebûs (mızrak) vardır ki o kahraman için; Dehşetle kaçıp giden öküzün alnındaki bir boynuz gibidir “

Lebûs, giyiien herbir şey demektir: İbnu’s-Sikkît de şu beyiti nakletmektedir:

“Her bir durum için ona has elbisesini giyin, Ya onun nimetlerini yahut da sıkıntılarını.”

Yüce Ailah burada zırhı murad etmektedir. Bu kelime melbûs (giyilen şey) anlamındadır. Nitekim “binilen” anlamında “er-rekûb” ile “sütü sağılan” an­lamında da “el-halûb” de bu kabildendir.

Katade dedi ki: Halkalı zırhlan ilk imal eden kişi Dâvûd (as)dır, O zama­na kadar zırhlar düz parçalardan oluşuyordu, bunları ören ve halkalar halin­de ilk yapan kişi odur. [97]

2- Savaşta Silâhlara Karşı Korunmak:

“Sizi savaşlarınızda korusun diye” yani giriştiğiniz savaşlarda sizi hima­ye etsin diye.

Kılıç, ok ve mızrağa karşı yani savaşiarınızdaki âletlere karşı sizi korusun diye anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre muzaf hazfedilmiştir.

İbn Abbas dedi ki: “Savaşlarınızda” buyruğu, silâhlarınıza karşı… demek­tir. ed-Dahhak: Düşmanlarınızın size karşı savaşlarınızda diye… açıklamıştır. Anlam birdir.

eİ-Hasen, Ebu Ca’fer, İbn Âmir, Hafs ve Ravh “Sizi… korusun diye” buyruğunu sıfata bağlı olarak “te” ile okumuştur.[98]

Bunun giyecek ve zırhlar demek olan “koruma”ya ait olduğu da söylen­miştir. Şeybe, Ebu Bekir, el-Mufaddal, Ruveys ve İbn Ebi İshak ise bunu “si­zi koruyalım diye” anlamında olmak üzere “te” yerine “nûn” ile okumuşlar­dır. Buna sebeb de “ve Bizona… öğrettik” diye buyurulmuş olmasıdır. Di­ğerleri ise “ya” ile (sizi koruması için anlamında) diye okumuşlar ki, bu fi­ilin öznesi ya “giyecekler”dir, yahut da mana “Allah sizi korusun diye” de­mektir.

“Acaba” sizin için zırh yapmanın kolaylaştırılması nimetine karşılık “şük­redecek misiniz” buyruk Rasûlüme itaat etmek suretiyle “acaba şükredecek misiniz” diye de açıklanmıştır. [99]

3- Sanayi ve Sebeblere Başvurmak:

Bu âyet-i kerime çeşitli sanayi dallarıyla uğraşmak ve sebeblere baş vur­mak noktasında aslî bir delildir. Akıl ve fikir sahiplerinin kabul ettiği görüş de budur. “Bu gibi şeyler zayıf kimseler için meşru kılınmıştır” diyen cahil ve ahmakların görüşü doğru olamaz, sebeblere başvurmak Allah’ın yarattıklarındaki bir sünnetidir. Buna kim dil uzatırsa Kitab ve sünnete de dil uzat­mış olur ve sözünü ettiğimiz kimseleri de zaafa ve Allah’ın minnetini kabul etmemeye nisbet etmiş olur. Yüce Allah, peygamberi Dâvûd (as)’ın zırh yap­tığını bize haber vermektedir. Aynı şekilde o hurma yaprağından zenbil de yapardı, el emeği ile geçinirdi. Âdern çiftçi, Nuh marangoz, Lokman terzi, Ta-lut da tabak idi, sakalık yaptığı da söylenmiştir. Kişi sanat sahibi olmakla İn­sanlara el açmaktan kendisini korur, sanat sayesinde kendisine gelecek za­rarları ve fakirliği uzaklaştırır. Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır: “Muhakkak Allah meslek sahibi (mesleğinde çalışan) zayıf, iffetli hareket eden mü’mini sever. Buna karşılık ısrarla dilencilik yapan kimseye de buğz eder.”[100]

Buna dair daha geniş açıklamalar ileride el-Furkan Sûresi’nde (25/20. âyet, 3. başlıkta) gelecektir. Daha önceden de birden çok âyet-i kerîmede bu hu­susa dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu açıklamalar da yeterlidir. Yü­ce Allah’a hamd olsun. [101]

  1. Süleyman’ın emrine de şiddetli rüzgarı verdik. Onun emriyle be­reket verdiğimi! toprağa hızlıca götürürdü. Biz herşeyi bilen­leriz.
  2. Şeytanlardan denize dalan ve onun İçin bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik). Onları gözetenler Bizlerdik.

“Süleyman’ın emrine de şiddetli rüzgarı verdik.” Yani şiddetle esen rüz­garı Süleyman’ın emrine musahhar kıldık. Bu kökten olmak üzere; Rüzgar şiddetle esti” denilir. Şiddetle esen rüzgara da; ve denilir. Esedoğulları lehçesinde; “Rüz­gar şiddetle esti” denilir. îsm-i faili de; İle diye gelir. ise, saman demektir. Rüzgarın şiddetli esişine de bu isim verilmiştir. Çünkü rüzgar samanı yerinden alıp şiddetle uçurur.

Abdurrahman el-A’rec, es-Süiemî ve Ebu Bekr “ha” harfi ötreli olarak ma­kabli (önemli buyruklar) ile ilişkili olmaksızın diye okumuşlar­dır. “Süleyman’a da rüzgar musahhar kılınmıştı” anlamında mübtedâ ve ha­ber olur.

“Onun emriyle bereket verdiğimiz toprağa” yani Şam’a “hızla götürür­dü.”

Rivayet edildiğine göre rüzgar onu ve arkadaşlarını istediği yere götürür, sonra tekrar Şam’a geri getirirdi.

Vehb dedi ki: Dâvûd oğlu Süleyman meclisine gitmek üzere çıktığı vakit kuşlar huzurunda dururlar. Cinler ve insanlar o tahtına oturuncaya kadar hu­zurunda ayakta kalırlardı. Çokça savaşan, gazaya çıkan birisi idi. Gaza yap­maksızın yerinde durmazdı. Gaza yapmak istedi mi emir verir, keresteler ye­re uzatılır, insanlar, hayvanlar, savaş aletleri bu kerestelerin üzerlerine ko­nurdu.

Sonra hızlıca esen rüzgara emir verir. O da bunları taşırdı. Sonra tatlı ve yumuşak esen rüzgara emir verir ve bu rüzgar onu gidişi bir ay, gelişi bir ay süren bîr mesafeye kadar götürürdü. İşte yüce Allah’ın: “Biz de emriyle yu­muşak olarak istediği yere akıp giden rüzgarı emrine verdik.” (Sad, 38/36) buyruğunun anlamı budur. “er-Ruh┑ yumuşak esen rüzgar demektir.

“Biz herşeyi bilenleriz.” Yani Biz her ne yaparsak onun tedbir ve idare­sini çok iyi bilenleriz.

“Şeytanlardan denize dalan…lan da” musahhar kılmıştık. Bununla su al­lına dalanları kastetmektedir. Yani bunlar onun İçin denizden mücevherat çı­kartırlardı.

Uel-Ğavs” suyun altına inmek demektir. “Suya battı, demek” olur. Bir şeye hücum edene de; denilir. “el-Ğavvâs” inci çıkarmak üze­re denize dalan kişi demektir. Bu işin yapılmasına da “el-ğıyâse” denilir.

“Ve onun için bundan başka işler görenleri” yani dalmanın dışında başka işler yapanları… (musahhar kıldık.) Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Bununla büyük binalar, büyük heykeller ve buna benzer yerine getirilmesi için kullandığı, görevlendirdiği işlerin yapılmasını kastetmektedir; de denil­miştir.

“Onları” yani amellerini “gözetenler Bizlerdik.” el-Ferrâ dedi ki: Amellerini bozmaya karşı onları koruyanlar; yahut Süleyman döneminde Âdemo-ğullarından herhangi birisini rahatsız etmelerine karşı onian koruyanlar Bizlerdik.

Onları kaçmaktan yahut da emre karşı gelmekten “gözetenler Bizlerdik” diye de açıklanmıştır. Yahut da Biz onları emrime karşı gelmekten yana ko­ruduk.

Hamam, hamam otu, değirmenler, şişelerdeki çeşitli ilaçlar ve sabunun şey­tanların ortaya çıkardıkları şeyler oldukları da söylenmiştir. [102]

  1. Eyyûb’u da (an). Hani Rabbİne: “Rabbim, başıma bu belâ gelip çat­tı ve Sen merhametlilerin merhametlisisin” diye seslenmişti.
  2. Biz onun duasını kabul ettik ve başındaki sıkıntıyı açıp gider­dik. Ayrıca ona hem katımızdan bir rahmet hem de iyi kulluk­ta bulunanlara bir ibret olmak üzere, aile ve çocuklarını ve onlarla birlikte bir o kadarını da verdik.

“Eyyûb’u da” an. “Hani Rabbine! Rabbim başıma bu belâ gelip çattı… di­ye seslenmişti.” Yani benim bedenimde bir belâ, malımda ve aile halkım­da bir musibel gelip beni buldu.

İbn Abbas dedi ki: Ona “Eyyûb” adının veriliş sebebi, her durumda yü­ce Allah’a dönüşünden dolayıdır.

Rivayet edildiğine göre Eyyûb (as) oldukça büyük serveti bulunan Rumlar­dan bir adam idi. Oldukça iyi, takva sahibi, yoksullara merhametli idi. Ye­timleri ve dulları görüp gözetiyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, misafire ikramlar­da bulunuyor, yolda kalmışı gideceği yere kadar ulaştırıyor, yüce Allah’ın ni­metlerine şükrediyordu. Kavmi ile birlikte zorba olan büyüklerinin huzuru­na girdiler ve bir hususta onunla konuştular. Eyyûb kendisine ait olan bir ekin dolayısıyla onunla yumuşak konuşmaya başladı. Yüce Allah da kendisini, malını ve ailesini kaybetmekle bedeninde de hastalıkla imtihan etti. Öyle ki eti parça parça döküldü, bedeni kurtlandı. Sonunda onun hemşehrileri kendi­sini kasabanın dışına çıkardılar. Hanımı kendisine hizmet ederdi.

et-Hasen dedi ki: Bu şekilde dokuz yıl, altı ay kaldı. Yüce Allah onu kur­tarmayı murad edince kendisine; “Ayağını yere vur. Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur.” (Sâd, 38/42); bu senin için şifa kaynağı ola­caktır, Ben sana aile halkını, malını, çocuklarını ve onlarla beraber bir o ka­darını geri bağışladım, diye buyurdu. İleride Sâd Sûresi’nde (38/41. âyet ve devamının tefsirinde) mtifessirlerin Eyyûb kıssası İle İlgili olarak şeytanın ken­disine musallat kılınması ve bu kanaati savunanların görüşlerinin reddedil­mesi ile ilgili açıklamalar -yüce Allah’ın izniyle- gelecektir.

Eyyûb (as)m: “Rabbim, başıma bu belâ gelip çattı* buyruğu ile ilgili ola­rak farklı onbeş (görüleceği gibi onyedi) görüş ileri sürülmüştür.

1- O namaz kılmak üzere ayağa kalkmak istedi, kalkacak gücü kendisin­de bulamayınca belâst dolayısıyla şikayet etmek kastıyla değil, halini bildir­mek üzere “başıma bu belâ gelip çattı” dedi. 13u açıklamayı Enes, (peygam­bere) merfu olarak rivayet etmiştir.

2- Bu buyruk, onun aczini ifade ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu sab­ra aykırı değildir.

3- Şanı yüce Allah bu sözleri söylemesini sağladı. Tâ ki başlarına gelen mu­sibetleri açıklamak hususunda ondan sonra gelecek belâ ehline delil olsun.

4- Âdemoğlu niteliği ile belâya katlanmaktaki zaafını ortaya koymasını sağ­lamak üzere, yüce Allah bu sözleri ona söyletti.

5- Kırk gün süreyle ona vahiy gelmez oldu. Rabbinin kendisinden uzak­laşacağından korkarak; “Bu belâ başıma gelip çattı” dedi. Bu da Ca’fer b. Mu-hanımed’in görüşüdür.

6- Onun söylediklerini yazan öğrencileri bu hale ulaştığını görmeleri üzerine ondan yazdıklarını sildiler ve: Bu adamın Allah nezdinde bir değe­ri yoktur, dediler. O da vahyin ve dinin, insanların elinden gitmesi şeklinde­ki bu belâdan Allah’a şikâyette bulundu. Bu açıklama, senedi sahih olmayan açıklamalardandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır, Bu görüşü İbnu’l-Arabî ifade etmiştir.

7- Bir kurt onun eünden yere düştü, onu yerden alıp yerine koydu. Bu kurt onu sokunca bu sefer: “Başıma bu belâ gelip çattı” diye bağırdı. Bu sefer ona: Sen bize karşı mı sabır gösterisinde bulunuyorsun, denildi, İbnu’l-Ara­bî dedi ki: Bu, sahih bir nakle ihtiyacı olmakla birlikte oldukça uzak bir ih­timaldir. Bu şekilde sahih bir naklin varlığına da imkân yoktur.

8- Kurtlar onun bedenini yiyip duruyorlardı. O buna sabretti, nihayet bir kurt kalbine, diğeri onun diline daldı. Bu sefer: “Başıma bu belâ gelip çat­tı” dedi. Çünkü böylelikle Allah’ı anmaktan başka şeylerle meşgul olacaktı. İbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer bunun bir senedi bulunsaydı ve gelişigüzel bir id­dia olmasaydı, ne kadar da güzel olurdu!

9- Ona bu belânın hangi sebeb ve maksatla verildiği açıklanmadı, bunu da anlamasına fırsat verilmedi. Acaba bu belâ bir tehdit miydi, bir azaptan­dınız mıydı, bir özellik miydi, bir arındırma mıydı, bir azık yahut bir temiz­leme miydi? O bakımdan o: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi. Yani hangi sebebten ötürü bu sıkıntıların geldiği benim için içinden çıkılamaz bir hal oia-rak musibete dönüştü. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu gereksiz bir aşırıya kaçmak­tır.

10- Ona: Allah’tan afiyet vermesini dile, denildi. O da şöyte dedi: Ben yet­miş yıl boyunca nimetler içinde yüzdüm. Yedi yıl da belâ içerisinde kalabi­lirim. İşte o vakit ondan dilekte bulunurum. Bunun İçin: “Başıma bu belâ ge­lip çattı” dedi. İbnu’l-Arabî dedi ki; Böyle bir şey mümkündür fakat onun be­lâda kaldığı süre ile ilgili sahih bir haber bulunmadığı gibi bu kıssa hakkın­da da sahih bir rivayet yoktur.

11- Onun belâsı İblis’in hanımına: Bana secde et, demesi idi, O hanımı­nın imanının gideceğinden, böylelikle helak olacağından ve kendisine ba­kacak kimse kalmayacağından korktu.

12- Onun belâya uğradığı üzerinde görülmeye başlayınca kavmi: Onun bi­zimle birlikte kalması pislikleri bize zarar vermeye başladı. Haydi bizim ya­nımızdan uzaklaşıp çıksın, dediler. Hanımı onu alıp şehrin dış taraflarına çı­kardı. Şehrin dışına çıktıklarında onu görürler ve onu görmeyi bir uğursuz-luk sayarlardı. Bunun üzerine: onu göremeyeceğimiz bir yere kadar uzakla­şıp gitsin, dediler. O da kasabadan uzakça bir yere çıkıp gitti. Hanımı onun işlerini görüyor ve günlük gıdasını ona götürüyordu. Bu sefer şöyle dediler: O ona değiyor, gelip bizimle oturup kalkıyor. Bu sebebten de onun belâsı da bize bulaşıyor. O bakımdan hanımını ondan büsbütün koparıp uzaklaş­tırmak istediler. O da: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi.

13- Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr dedi ki: Eyyûb’un iki kardeşi vardı. Ya­nına geldiler, uzakta bir yerde ayakta durdular. Aşırı kokusundan ötürü ona yaklaşamadılar. Onlardan birisi şöyle dedi: Allah Eyyûb’un hayırlı bir kim­se olduğunu bilseydi, ona böyle bir belâyı vermezdi. O kendisi için bu sözden daha ağır bir söz işitmemişti. Tam bu esnada: “Başıma bu belâ ge­lip çattı” dedi. Sonra şöyle dua etti:” Allah’ım eğer Sen benim herhangi bir yerde aç bir kimse olduğunu bildiğim halde asla tok bir karınla geceleme­miş olduğumu biliyor isen beni tasdik et.” Semada bir münadi: “Benim kulum duğru söyledi” diye seslendi. Kardeşleri de bu sesi işittiler, hemen sec­deye kapandılar.

14- “Başıma bu belâ gelip çattı” ifadesi, düşmanların benim bu halime se­vinmeleri belâsı demektir. Bundan dolayı kendisine: Başına geten belâda sa­na en ağır gelen ne oldu? diye soruldu. Kendisi de: Düşmanların halime se vinmeleri, diye cevap verdi. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu mümkündür, çünkü ke-limullah Musa’dan kardeşi kendisini bu hale düşmekten kurtarmasını istemiş ve şöyle demişti: ‘Bu kavim beni gerçekten zayıf buldular. Neredeyse beni öldüreceklerdi. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma!” (el-A’râf, 7/150)

15- Hanımının uzunca zülüfleri vardı. Eyyûb’a ihtiyacı olan bir faydayı sağ­lamak maksadı ile bu zülüflerini kesmiş ve bunların bedeli ile yiyecek bazı şeyler alıp, bunları ona getirmişti. O ise hareket ederken, bir yerden başka bir yere giderken onun zülüflerine tutunuyor idi. Yerinden kalkıp başka ye­re gitmek isteyince bunları bulamayınca buna güç yetiremedi ve bu sefer: “Ba­şıma bu belâ gelip çattı” dedi.

Bir diğer görüşe göre hanımı sattığı zülüfleri karşılığında yiyecek satın alın­ca îblis bir adanı suretinde ona geldi ve: Senin hanımın hayasızlık işledi ve bunun karşılığında ücret aldı, saçlarını kestirdi, dedi. Eyyûb da ona sopa vu­racağına dair yemin etti. Bu sebeble hanımının kalbinin uğradığı belâ ve sj-kintı, Eyyûb’un kalbindeki belâ ve sıkıntıdan daha ağır idi.

16- Derim ki: Burada İbn el-Mubarek’in söz konusu ettiği onaltıncı bir gö­rüş daha vardır: Bize Yunus b. Yezid, Akîl’den haber verdi. O İbn Şihab’dan naklettiğine göre Rasûlullah (sav) bir gün peygamber Eyyûb (as)ı ve ona isa­bet eden belâyı söz konusu etti… deyip hadisi zikretti. Hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: Ona sabrı tavsiye eden ve onun yanından ayrılmayan yakın arkadaşlarından birisi ona dedi ki; Ey Allah’ın Peygamberi! Senin halin be­ni hayrete düşürmüştür ve ben bunu senin kardeşin ve arkadaşına zikretmiş bulunuyorum: Allah seni, hanımını, malını kaybetmekle belâya düşürdüğü gibi, cesedinde de seni belâya uğrattı. Bu onsekiz yıldan beri böylece devam ediyor ve sonunda şu gördüğün hale kadar geldi. Allah sana merhamet edip senin bu belâ ve sıkıntılarını gidermeli değil mi? Sen öyle bir günah iş­lemiş olmalısın ki, kimsenin böyle bir günah işlemiş olduğunu sanmıyorum. Bunun üzerine Eyyûb (as) dedi ki: “Ben onların neler söylediklerini bilmi­yorum. Ancak aziz ve celil olan Rabbim biliyor ki ben karşılıklı iddialarda bu­lunan ve her birisi Allah adına yemin eden -yahut ta karşılıklı olarak birbi­rine kızarak iddialarda bulunan ve her birisi Allah adına yemin eden- iki ki­şi yanımdan geçiyor, ben de ailemin yanına geri dönüyor, onların yeminle­rinin keffaretini ödüyordum. Bundan maksadım ise, onun adını anan herhangi bir kimsenin günaha girmesini; kimsenin hak olmayan bir maksatla adı­nı anmayıgını isteyişimdi.” Bunun üzerine Rabbine: “Rabbim, başıma bu be­lâ gelip çattı ve Sen merhametlilerin merhametlisisin” diye seslenmişti. Onun bu duası şanı yüce ve mübarek olan Allah’a halini arzetmesinden iba­retti. O, durumunun ulaştığı noktayı haber veriyordu. Şanı yüce ve mübarek olan Allah’tan gelenlere O’nun uğrunda sabrediyordu… deyip hadisin geri ka­lan bölümünü zikretmektedir.

17- Birilerinden işittiğim fakat tesbit edemediğim bir görüş de şudur: Bir kurtçuk bedeninden yere düştü. Onu yerine iade etmek için aradıysa da bu­lamadı. Bu sefer: “Başıma bu belâ gelip çattı” dedi. Bunu söylemesi ise o kurtçuğu bulamamaktan ötürü kaçırdığı ecir idi. İyileşeceği vakte kadar ec­rinin tam ve eksiksiz kalmasını istemişti.[103] Bu güzel bir açıklamadır, ama se­nede ihtiyacı vardır.

İlim adamları dediler ki: Onun “başıma bu belâ gelip çattı.” sözleri taham­mülsüzlükten dolayı söylenmiş sözler değildi. Çünkü yüce Allah: “Biz onu sabredlci bulduk” (Sâd, 38/44) diye buyurmaktadır. Aksine o bu sözlerini dua olarak söylemişti. Şikâyette sabırsızlık ise, yüce Allah’a değil, mahluka-ta yapılandır. Allah’a dua etmek, kaderine rızaya aykırı değildir.

es-Sa’lebî dedi ki: Ben hocamız Ebu’l-Kasım b. Habib’i şöyle derken din­ledim: Sultanın sarayında fukahâ ve ediblerle dopdolu bir mecliste bulunmuş­tum. Onlar Eyyûb (as)ın bu sözlerinin şikâyet yolu ile söylendiği üzerinde icma ettiklerinden sonra bu âyet hakkında bana soru soruldu. Halbuki yü­ce Allah; “Gerçekten Biz onu sabredici bulduk” diye buyurmaktadır. Ben şu cevabı verdim: Onun bu sözleri bir şikâyet olsun diye söylenmemiştir. O bu sözlerini dua maksadıyla söylemiştir. Bunun açıklayıcı ifadesi ise “Biz onun duasını kabul ettik” buyruğudur. Duanın kabul edilmesi ise şikayette bulun­manın arkasından değil, duanın arkasından gelir. Orada bulunanlar benim bu açıklamamı güzet buldular, beğendiler.

Cüneyd’e bu âyet-i kerîme hakkında soru sorulmuş, o da söyle demiş: Ken­disine yaptığı bol lütuf ve ihsanlan dolayısıyla, Allah’a minnet duygularını bes­lemesi için ona dilemenin fakirliğini, dilenciliğin muhtaçlığını öğretti.

“Ve başındaki sıkıntıyı açıp giderdik. Ayrtca ona… aile ve çocuklarını ve onlarla birlikte bir o kadarını da verdik.” Mücahid ve İkrime dedi ki: Ey­yûb (as)a denildi ki: Biz aile halkını sana cennette verdik. Dilersen onları se­nin için cennette bırakırız, dilersen onları sana dünyada veririz. Mücahid de­di ki: Yüce Ailah onları onun adına cennette bıraktı ve dünyada da onların bîr benzerini verdi. en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta onlardan gelen sened sa­hihtir.

Derim ki: el-Mehdevî de bunu İbn Abbas’tan nakletmektedir. ed-Dahhak dedi ki; Abdullah b. Mes’ud dedi ki: Eyyûb’un hanımı dışında aile halkı ve­fat etmişti. Yüce Allah onları göz açıp kırpacak kadar bir süreden daha kı­sa bir süre zarfında diriltti ve ona onlarla birlikte bir o kadarını daha verdi,

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Çocukları vefat etmiş­ti. Diriltildiler ve onlarla birlikte bir o kadar daha çocukları oldu. Kalade, Ka’b el-Ahbar, el-Kelbî ve başkaları da böyle demiştir. İbn Mes’ud dedi ki: Onun yedisi erkek, yedisi kız olmak üzere bütün çocukları vefat etmişti. Ona şifa verildikten sonra hepsi de diriltildiler. Hanımı yedi erkek, yedi kız çocuk da­ha doğurdu, es-Sa’lebî dedi ki: Âyetin zahirine daha yakın görülen bu görüş­tür.

Derim ki: Çünkü onlar daha önce el-Bakara Sûrcsİ’nde (2/243. âyetin tef­sirinde); “Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkan­ları görmedin mi?” (el-Bakara, 2/243) ayetinin kıssasında açıklandığı üzere; ecelleri gelmeden önce imtihan olmak üzere ölmüşlerdi. Yine benzeri bir açık­lama (Musa -as- ile birlikte bulunup) yıldırım çarpması sonucu ölen, sonra da diriltilen kişilerin kıssasında (bk. el-Bakara, 2/55-56. âyetler, 3. başlık ve el-A’raf, 7/155. âyetlerin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır. Bunlar hep ecellerin­den önce vefat etmişlerdi. Burada da durum böyledir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır.

Mücahid ve İkrime’nin görüşüne göre buyruğun anlamı şöyle olur: “Ona aile ve çocuklarını” âhirette; “ve onlarla birlikte bir o kadarını da” dün­yada “verdik.”

Nakledildiğine göre yüce Allah’ın emri üzerine ayağını yere bir defa vu­rup sıcak bir su pınarı kaynayınca eliyle bir avuç su alıp, bir defa silkeleyin­ce kurtçuklar üzerinden etrafa yayıldı. Suya bir defa dalınca eti geldi ve yer­li yerine oturdu. Yüce Allah ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını ge­ri verdi. Evinin temelleri ölçüsünde bir bulut ortaya çıktı. Gece, gündüz üç gün süreyle altın çekirgeler yağdırıp durdu. Yüce Allah ona Cebrail (as)ı gön­derdi vt; ona; Doydun mu? dedi. O, Allah’tan (O’nun lutfundan) kim doyar ki? dedi. Yüce Allah ona şunu vahyetti: Sen belâya düşmeden önce de, düş­tükten sonra da seni sabırlı diye övdüm. Eğer Ben senin her bir saç telinin altına sabrı koymamış olsaydım, sen sabredemezdin.

“Hem katımızdan bir rahmet” yani Biz bunu nezdimizden bir rahmet ol­mak üzere ona yaptık. Bir görüşe göre de yarın mükâfatı daha büyük olsun diye Biz onu böylece sınadık.

“Hem de iyi kullukta bulunanlara bir ibret olmak üzere” kullara hatır­latmak üzere “onu böylece sınadık.” Çünkü onlar çağdaşlarının en fazilet­lisi olmakla birlikte Eyyûb’un uğradığı belâyı, bu belâya sabrını ve Allah ta­rafından imtihan edilişini hatırlayacak olurlarsa, dünyanın zorluk ve sıkıntı­larına sabredip katlanmak noktasında Eyyûb (as)ın yaptığına benzer bir tu­tum takınmaya kendilerini hazırlarlar. Böylelikle bu ibadetlerini sürdürmek ve zorluklara tahammül etmek noktasında onlar için bir uyarıcı olur.

Eyyûb (as)ın bu belâsının devam ettiği süre hususunda farklı görüşler var­dır, îbn Abbas: Bu belâsı yedi yıl, yedi ay, yedi gün ve gece devam etmiştir derken, Vehb otuz sene devam etmiştir der, d-Hasen yedi yıl, altı ay devam etmiştir, demiştir.

Derim ki: Bundan daha sahih olanı -doğruyu en iyi bilen Allah’tır- onse-kiz senedir. Bunu da İbn Şihâb Peygamber (sav)dan rivayet etmiş olup ön­ceden geçtiği üzere İbnu’l-Mubârek bunu zikretmiştir. [104]

  1. İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (an). Onların her biri sabredenler­dendi.
  2. Biz onları rahmetimizin içine aldık. Gerçekten onlar Salihlerden idiler.

“İsmail, İdris” önceden de geçtiği gibi Ahnuh diye de bilinir “ve Zülkifl’i

de” an. et-Tirmizî eİ-Hakîm, “Nevâdiru’l-Usul” adlı eserinde ve başkaları İbn Ömer (ra)tn Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “İsrailoğult arında Zülkifl diye anılan bir adam vardı. Bu kişi her tür günahı işlemekten çekinmezdi. Bir kadının arkasından gitti ve onunla ilişki kurmak karşılığında ona altmış dinar verdi. Erkeğin hanımının önünde oturması gi­bi oturduğunda kadın sarsıldı ve ağlamaya başladı. Niye ağhyorsun? dedi. Ka­dın bu işi yapmaktan ötürü, dedi. Allah’a yemin ederim. Ben hiç böyle bir şey yapmadım.

Peki ben seni zorladı m mı? dedi. Kadın: Hayır dedi. Fakat muhtaç oldu­ğumdan dolayı bu işi yapmak zorunda kaldım.

Ona: Git, o verdiğim para senin olsun. Allah’a yemin ederim bundan sonra ebediyyen bir daha Allah’a isyan etmeyeceğim, dedi. Sonra da aynı gece öldü. Evinin kapısı üzerinde: Muhakkak Allah Zülkifl’e mağfiret buyurdu, ya­zısını gördüler.”

Bu hadisi Ebu İsa, et-Tirmizîde rivayet etmiştir. İbn Ömer (ra)dan gelen rivayetiyle lafzı şöyledir: (İbn Ömer) dedi ki: Peygamber (sav)ı bir hadis bu­yururken dinledim. Eğer ben onu bir, iki -yedi defaya sayıncaya kadar- de­fa duymamış olsaydım, asla onu nakletmezdim. Hana ben bunu ondan da­ha fazla defa duymuşumdur. Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: “Zülkifl, İsrailoğuüarından İdi. Hiçbir günahı işlemekten çekinmezdi Ona bir kadın geldi. O da onunla ilişki kurmak şartıyla ona altmış dinar verdi. Erke­ğin hanımının karşısında oturduğu gibi oturunca kadın titredi ve ağladı. Ni­ye ağlıyorsun, ben seni zorladım mı? dedi. Kadın, hayır fakat bu daha önce hiçbir şekilde yapmadığım bir iştir. Beni bu işe yapmaya iten tek sebep, muh­taç oluşumdur. Sen bu işi şimdiye kadar hiç yapmamış iken mi yapacaksın? Haydi git, o paralar da senin olsun. (Devamla) dedi ki: Allah’a yemin ede­rim. Bundan sonra ebediyyen bir daha Allah’a isyan etmeyeceğim. Aynı ge­ce öldü, sabah olduğunda kapısının üzerinde: Şüphesiz Allah Zülkifl’i bağış­ladı (mağfiret buyurdu), ibaresinin yazılı olduğu görüldü.” Tirmizî dedi ki: Hasen bir hadistir.[105]

Denildiğine göre; el-Yesa’ yaşlanınca: Ben insanların başına benim yeri­me geçecek birisini tayin etsem de onun ne şekilde amelde bulunacağını bir görsem. Bunun üzerine dedi ki: Şu üç hususu bana kim garantiler: Gündü­zün oruç tutacak, geceleyin namaz kılacak ve hüküm verirken öfkelenme­yecek. el-Iys soyundan gelen bir adam: Ben, dedi. Ancak onun bu teklifini kabul etmedi, geri çevirdi. Ertesi günü aynı şeyleri söyledi. Yine o adam, ben dedi. Bunun üzerine onu kendisinin yanına tayin etti ve sözünde durdu. Yü­ce Allah ondan övgüyle söz etti ve ona “Zülkifl” denildi. Çünkü u, belli bir işi tekeffül etmişti. Bu açıklamayı Ebu Musa, Mücahid ve Katade yapmışlar­dır.

Amr b. Abdurrahman b. el-Hâris dedi ki: Ebu Musa (ra) da Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu nakletti: “Zülkifl bir peygamber değildi, ama o salih bir kul idi. Vefatı esnasında salih bir kişinin ameli ile amelde bulunma­yı tekeffül etti. Her gün Allah için yüz namaz kılardı. Yüce Allah da ondan güzel bir şekilde, övgü ile söz etti.”[106]

Ka’b da dedi ki: İsrailoğullan arasında kâfir bir kral vardı. Onun ülkesinden saiih bir insan geçti. Allah’a yemin ederim, ben bu krala İslâm’ı sunma­dıkça bu topraklardan çıkmayacağım dedi ve ona İslâm’ı sunduktan sonra kral: (Müslüman olursam) Benim mükafatım ne olacak? dedi. Ona: Cennet deyip cennetin,niteliklerini bildirdi. Peki bana bunun böyle olacağının ga­rantisini kim verebilir, deyince o, ben dedi. Bunun üzerine kral müslüman oldu ve krallığı bıraktı. Ölünceye kadar Rabbine itaate yöneldi. Defnedildi­ği sabahı elinin kabrin dışına çıkrmş olduğunu ve elinde de beyaz bir nur ile içinde şu ifadelerin yazılı bulunduğu yeşil bir parça gördüler: Allah bana mağ­firet buyurdu, beni cennete koydu ve filanın kefil olduğu hususu eksiksiz ba­na verdi. Bunun üzerine halk acele yola koyularak o adamı bulmaya ve iman ettiklerini ona bildirip krala verdiği teminatı kendilerine de vermesini iste­meye koyuldular, o da bunu yaptı. Hepsi de iman ettiler, işte bundan dola­yı ona “Zülkifl” adı verilmiştir.

Bir başka açıklamaya göre o oldukça iffetli davranan bir insandı. Bir be­lâya düşen, bir itham altında kalan, kendisinden bir alacak istenen her bir kişiye kefil oluyor ve yüce Allah da o kişiyi onun vasıtası ile kurtarıyordu.

Bir diğer açıklamaya göre ona Zülkifl adının veriliş sebebi, yüce Allah’ın ona yapmış olduğu iş ve amellerinin karşılığında kendi döneminde bulunan diğer peygamberlerin amellerinin iki katını vermeyi tekeffül etmiş olması­dır.

Cumhur onun peygamber olmadığı görüşündedir. el-Hasen dedi ki: O İl-yas’tan önce gönderilmiş bir peygamberdir. Zülkifl’in -Meryem’in geçimini tekeffül etmesi sebebiyle- Zekeriya (as) olduğu da söylenmiştir.

“Onların her biri” Allah’ın emirleri üzerinde ona itaatin gereklerini ye­rine getirmek ve masiyetlerden kaçınmak hususunda “sabredenlerdendi. Biz onları rahmetimizin içine” yani cennete “aldık. Gerçekten onlar salihler-den idiler.” [107]

  1. Ve balık sahibini de (an). Hani gazaplanarak gitmiş ve Bizim ken­disini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlık­lar içinde: “Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Ger­çekten ben zulmedenlerden oldum” diye seslenmişti.
  2. Biz de duasını kabul edip kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.

“Ve balık sahibini de” an,

“Zünnûn (balık sahibi)” Met ta oğlu Yunus’un lakabıdır. Çünkü nûn (ba­lık) kendisini yutmuştu. Nûn da balık demektir. Osman (ra)dan nakledilen hadise göre o güzel şimali bir çocuk görmüştü. Bunun üzerine: Ona nazar değmesin diye senesindeki çukurunu (nûn’unu) siyaha boyayınız, demişti. Sa’leb’in Îbnu’l-A’rabî’den rivayetine göre “en-nûne” küçük çocuğun çene-sindeki küçük çukur (gamze) demektir.

“Hani o gazaplandırıp gitmiş… ti” el-Hasen, eş-Şa’bî ve Said b. Cübeyr dediler ki: O aziz ve celil olan Rabbini gazaplandırıp gitmişti. et-Taberî ve el-Kutebî bu açıklamayı tercih etmiş, el-Mehdevî bunu güzel bulmuştur. Bu açıklama İbnu Mes’ud’dan da rivayet edilmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Dil bilmeyen kimseler böyle bir açıklamayı reddede­bilirler, ancak bu doğru bir açıklamadır. Rabbinden ötürü o gazaplanmıştı, demektir. Nitekim; “Ben senin için gazaplandım” demek de böy­ledir. Mü’min de yüce Allah için -ona isyan edilmesi halinde- gazaplarım Dil-bilginlerinin çoğunluğu Peygamber (sav)ın, Âişe (ranhâ)ya söylemiş olduğu: “Onlara velânın (sana ait olacağı) şartını koş.”[108] ifadesinin bu kabilden olduğu görüşündedirler. el-Kutebî de bu görüşü desteklemek noktasında oldukça ileriye gider.

İlgili haberde Yunus (as)ın nitelikleri hakkında şöyle denilmektedir: O ta­hammülü az birisiydi. Peygamberlik yüklerini yüklenince, bahar mevsimin­de doğmuş deve yavrusunun ağır yük altında çatlaması gibi o da peygam­berliğin yükleri altında adeta çatlıyordu. O bakımdan o, efendisinden kaçıp uzaklaşan bir köle gibi uzaklaşıp gitti. Bu şekilde bir gazaplandırış küçük bir günahtı. O Allah’a karşı öfkelenmemişıi, aksine kavmi üzerinden azabı kal­dırdığından ötürü Allah için öfkelenmişti.

îbn Mes’ud da şöyie demektedir: O Rabbinden yani Rabbinin emrinden kaçmıştı. Nihayet ona, kavminin üzerinden azabın kaldırılmasından sonra, ge­ri dönmesi emri verildi. Çünkü o kavmini belli bir zamanda azabın ineceği ile tehdit edip duruyordu. O vakit yaklaştığında kavminin arasından çıkıp git­ti. İlahi azap gelip tepelerinde onları gölgelendirdi. Allah’a yalvarıp yakar­dılar. Üzerlerinden azap kaldırıldı. Yunus (as) ise onların tevbe ettiklerini bil­miyordu. İşte bundan dolayı gazaplanarak gitmiş oldu. Halbuki onun belir­li bir izin olmaksızın gitmemesi gerekirdi.

el-Hasen de dedi ki: Yüce Allah kendisine kavmine gitmesi emrini verdi. Hazırlık yapmak üzere kendisine mühlet verilmesini diledi. Allah onun ace­le etmesini istedi. Sonunda ayağına geçirmek üzere bir ayakkabı almayı ni­yaz etti, ancak bu süre kadar dahi ona zaman verilmeyerek şöyle denildi: Du­rum bundan da acildir. -Biraz çabuk dadanan bir huya sahipti.- Böylece Rab-bini gazaplandırarak çıkmış oldu.

Bu da bir görüştür; fakat en-Nehhâs’ın açıklaması buyruğun te’vili husu­sunda yapılan açıklamaların en iyisidir. Yani o Rabbi için öfkelenerek çık­tı. Bu da şu demektir: Kavmi, Rabbini inkâr ettiklerinden onlara gazaplanıp çıktı.

Şöyle de açıklanmıştır: O kavminin uzun süre küfürde devam ettiklerini, işi yokuşa sürdüklerini görünce, kavmine öfkelenerek tek başına kaçıp git­ti. Onların eziyetlerine sabredip katlanmadı. Halbuki Allah kendisine onlar­la birlikte kalıp dua etmesini emretmişti. Onun günahı Allah’tan izin almak­sızın kavminin arasından çıkıp gitmesi idi.

Bu anlamdaki açıklamalar, İbn Abbas ve ed-Dahhâk’tan rivayet edilmiş­tir. Yine rivayete göre Yunus (as) genç birisi İdi. Peygamberlik yükünün ağır­lıklarını taşiyamamıştı. Bundan dolayı Peygamber (sav)a: “Ve o balık sahi­bi gibi olmat” (el-Kalem, 68/48) dîye buyurulmuştur.

Yine ed-Dahhak’tan nakledildiğine göre o, kavmini öfkelendirerek çtkmış-u. Çünkü o Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olmakla birlikte, kav­mi davetini kabul etmemiş, bunu inkâr etmişlerdi. Bundan dolayı onlara ga-zaplanması gerekirdi. Yüce Allah’a isyan eden her kimse%e herkesin gazap duyması, öfkelenmesi görevidir.

Aralarında el-Ahfeş’in de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: O kav­minin başında bulunan krala öfkelenerek çıkmıştı.

İbn Abbas dedi ki: Peygamber Şi’yâ ile onun döneminde bulunan ve Haz-kiyâ adındaki hükümdar Yunus’u Ninova kralına göndermek istediler. Bu kral İsrailoğullarına savaş açmış, onlardan pek çok kimseyi de esir almıştı. Yu­nus bu kral ile konuşacak ve İsrailoğullannı kendisi ile birlikte gönderme­sini sağlayacaktı. O dönemde peygamberlere vahiy gelir, emir ve siyaset de onlar tarafından seçilmiş bir hükümdarın hakkı idi. Bu hükümdar da döne­mindeki peygambere gelen vahiy gereğince uygulama yapardı. Allah, Şi’yâ peygambere şunu vahyetmişti: Hükümdar Hezkiyâ’ya İsrailoğullarından güçlü ve güvenilir bir peygamber seçerek onu Ninovalılara göndermesini söy­le. Bu peygamber kendilerine İsrailoğullannı serbest bırakmalarını emretsin. Ben de onların hükümdarlarının ve ileri gelenlerinin kalplerine onları serbest bırakma isteğini salacağım.

Yunus, Şi’yâ’ya dedi ki: Allah bizzat beni göndermeni mi sana emretti? O, hayır dedi. Sana benim adımı verdi mi;1 dedi. Yine; Hayır dedi. Bunun üze­rine Yunus dedi ki: Burada güçlü ve güvenilir başka peygamberler de var­dır. Ancak ona ısrar ettiler. O da hem peygambere, hem hükümdara, hem de kavmine kızgınlıkla çıkıp gitti. Rum denizine geldi ve başından geçen olay­lar geçti. Şi’yâ’nın emrini terkettiğinden dolayı balığın karnında kalmakla im­tihan edildi. Bundan dolayı da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendini ki-nayıcı olduğu halde balık onu yuttu.” (es-Sâffât, 37/141) Yani kınanacak bir iş yaptığından ötürü kendisini kınadı. Onun bu yaptığı ise ya küçük bir gü­nahtı yahut evlâ olanı terketmekti.

Bir görüşe göre de o, henüz peygamber değilken çıkıp gitmişti. Ancak İs-railoğulları hükümdarlarından birisi ona Ninova’ya gitmesini ve ora ahalisi­ni -Şi’yâ’nın emri üzere- davet etmesini istemişti, O da Allah’tan başka biri­sinin emri ile onlara gitmeyi kabul etmedi. Bundan dolayı hükümdarı gazap-landırarak çıkıp gitti. Balığın karnında (ölümden) kurtulunca, Ailah onu kavmine (peygamber olarak) gönderdi ve onları davet etti, onlar da ona iman ettiler.

el-Kuşeyrî dedi ki: Daha kuvvetli görülen görüş şu ki: Onun bu şekilde­ki gazaplanması (ya da gazaplandırması), yüce Allah’ın kendisini peygam­ber olarak göndermesinden ve azap kavmini gölgelendirmişken üzerlerinden azabın kaldırılmasından sonra olduğudur. O (adeta) onlardan azabın kaldı­rılmasından hoşlanmamıştı.

Derim ki: İleride yüce Allah’ın izniyle es-Sâffât Sûresi’nde (37/139-144. âyetlerin tefsirinde) açıklanacağı üzere bu, bu husustaki açıklamaların en gü­zelidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yalan söylediğini tesbit ettikleri kimseyi öldürmek, kavminin huylarındandı. O da öldürülmekten korktu ve bundan dolayı öf­kelenerek kaçıp gitti. Nihayet bir gemiye bindi. Gemi yol alamayıp hareket­siz kalakaldı. Gemide bulunanlar: Aranızda kaçan bir kimse var mı? dediler. O: Evet, ben dedi. Sonra başından geçen olaylar oldu, küçük günahından arın­dırılmak üzere balığın karnında sınandı. Nitekim Uhud’a katılanlar hakkın­da da: “Nihayet… yılgınlık gösterdiniz.” (Âl-i İmran, 3/152) diye buyurdu­ğu gibi: “Bir de Allah mü’minleri temizlesin.” (Âl-i İmran, 3/141) diye bu­yurmuştur. Peygamberlerin günahları bağışlanmıştır. Ancak bazen onların arındırılması söz konusu olabilir ve bu tekrar benzeri bir işin yapılmasına karşı bir azar mahiyetini de taşıyabilir,

Dördüncü bir görüş de şudur: O ne Rabbini gazaplandırmiş, ne kavmini, ne de hükümdarı. Bu Arapların bir işi yapmak istememeyi anlatmak üzere bu fiili kullanmaları kabilindendir. Bu fitlin “fâale” ve2ni bazen tek kişi ta­rafından yapılan bir İşi anlatabilir. Buna göre anlam şöyledir: O kavmine aza­bın geleceği tehdidinde bulunup aralarından çıkıp gidince, onlar da tevbe et­tiler ve üzerlerinden azap kaldırıldı. Geri dönüp helak edilmediklerini öğre­nince, bu işi kabullenmek istemedi ve aralarından kaçıp gitti. Bu anlamda şu mısra da nakledilmektedir:

“Ve ben Dârimliler dolayısıyla Temîmlîlerin hicvedilmesin!

kabul edemiyorum.”

Ancak bu açıklama su götürür bir açıklamadır. Böyle bir görüş sahibine denilir ki: Böyle bir gazaplanış eğer kabullenmemekten ise; yine de kabul­lenmemek ile birlikte bir gazabın bulunması kaçınılmaz bir şeydir. İşte bu gazap kime karşı olursa olsun, az da olsa vardı. Siz ise onun Rabbine de, kav­mine de gazaplanmadığını söylemektesiniz. (Dolayısıyla bu İddia kabul edi­lemez).

“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan ka­ranlıklar içinde… diye seslenmişti” buyruğunun şu anlama geldiği söylen­miştin İblis bu hususta onu yanıltmış ve yüce Aflah’ın kendisini cezalandır­masının mümkün olmadığı zannına kapılmıştı. Ancak bu reddedilen ve ka­bul edilmemiş bir görüştür. Çünkü böyie bir zan küfürdür.

Bu görüş Said b. Cübeyr’den rivayet edilmiştir. eİ-Mehdevî bunu Sa-id’den, es-Sa’lebî de el-Hasen’den nakletmiştir. Yine es-Sa’lebî’nin zikretti­ğine göre: Atâ, Said b. Cübeyr ve pek çok İlim adamının dediklerine göre an­lamı şudur: Ü bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. el-Hasen de­di ki: Bu da yüce Allah’ın: “Allah rızkı dilediğine genişletir ve kısar” (er-Ra’d, 13/26) yani daraltır, buyruğu ile; “Rızkı kendisine daraltılan kimse de” (et Talâk, 65/7) buyrukları kabiiindendir.[109]

Derim ki: Said ve ei-Hasen’in görüşünün bu olma ihtimali daha yüksek­tir.

hep aynı manada olup daraltılmak, sıkıştırılmak de­mek olur, el-Maverdî ve el-Mehdevî’nin naklettiklerine göre İbn Abbasın gö­rüşü de budur.

Bir diğer açıklamaya göre; bu kaza ve hüküm anlamındaki “kader”den gel­mektedir, Yani, onun hakkında kendisini cezalandırmayı takdir etmeyeceği­mizi, hükme bağlamayacağımızı zannetti. 13u açıklamayı da Katade, Mücahid ve el-Ferrâ yapmıştır. Bu ise kudret ve istitâat(güç yetirebilmek)’in dısında-kİ hüküm demek olan “kader”den alınmıştır.

Ebu’l-Abbas Ahmed b. Yahya Sa’leb’den rivayet edildiğine göre yüce Al­lah’ın: “Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” buyruğu hak­kında şöyle demiştir: Bu buyruktaki muktediriik, “takdir”den gelmektedir, “kudref’ten değil. O bakımdan; ifadesi, Allah senin için hayır takdir etsin, anlamındadır. Sa’leb şu beyitleri de zikreder:

“O yumuşak kumların geceleri bizim için ebediyyen geri dönmeyecek

Parlak yapraklı palamut ağaçlan yaprak verdikçe.

O geçmiş zaman da geri gelmeyecek,

Sen ne mübareksin, ne takdir edersen o olur, şükür Sanadır.”

Yani Sen ne takdir edersen, ne hükmedersen o meydana gelir, demek is­tiyor.

İlim adamları bu iki açıklamayı kabul etmişlerdir.

Ömer b. Abdu’1-Aziz ve ez-Zührî: “Bizim kendisini asla sıkıştırmayaca­ğımızı sanmıştı” buyruğundaki; ifadesini “nûn” harfini ötre-li, “dal” harfini şeddeli olarak; “takdir”den gelen bir fiil şeklinde (“hakkın­da takdir etmeyeceğimizi…” anlamında okumuşlardır. Bu kıraati el-Maverdî, İbn Abbas’tan da nakletmektedir.

Ubeyd b. Umeyr, Katade ve el-A’rec ise; şeklinde “ya” harfi öt-reli ve şeddeli olarak, meçhul bir fiil şeklinde okumuşlardır. (“Hakkında as­la tadir edilmeyeceğini sanmıştı, demek olur).

Ya’kııb, Abdullah b. Ebi İshak, el-Hasen ve yine İbn Abbas’da; diye “ya” harfi üireli “dal” harfi üstün ve şeddesiz olarak meçhul bir fiil diye okumuşlardır ki “ki kendisine güç yetirılmeyecek…” anlamındadır.

Yine el-Hasen’den; şeklinde (kendisine güç yetiremeyecek… anlamında) okumuştur.

Diğerleri ise; şeklinde “nun” harfi üstün “dal” harfi de esreli (… “güç yetiremeyeceğiz” anlamında) okumuşlardır ki bunların hepsi “takdir etmek” anlamından gelmektedir.

Derim ki: İlim adamları hiçbir hayır İşlememiş adamın ölmesi halinde ken­disini yakmalarını emretmiş olduğu akrabalarına söylediği; “Allah’a yemin ede­rim ki eğer Allah beni sıkıştıracak olursa…” hadisini yorumlarken de bu iki şekilde açıklamışlardır.[110]

Birinci açıklama şekline göre bu hadis: Allah’a yemin ederim şayet Allah beni sıkıştıracak, beni hesaba çekmekte, günahlarımdan dolayı beni cezalan­dırmakta işi sıkı tutacak otursa elbette böyle olur (yani beni hiç kimseye et­mediği şekilde azaplandırır) demek olur… Sonra aşın korkusundan dolayı ya­kılmasını emretmişti.

İkinci açıklama şekline göre şu demek olur: Eğer yüce Allah’ın kader ve kazası gereği her günah işleyenin günahı dolayısıyla azaplandırılması hük­me bağlanmış ise; hiç şüphesiz yüce Allah suçlarım ve günahlarım sebebiy­le beni âlemlerden başka hiçbir kimseyi azaplandırmayacağı bir şekilde azaplandıracaktı r.

Bu hadisi, hadis imamları Muvatta’da ve başka yerlerde rivayet etmişler­dir. Bu sözleri söyleyen kişi mü’min ve muvahhid idi. Nitekim hadisin kimi rivayet yollarında: “Tevhid dışında hayır namına hiçbir iş işlememişti” denil­mektedir. Yüce Allah kendisine: Sen bu işi niye yaptın? diye sorunca da o; Senden korktuğumdan ötürü Rabbim, demiştir. Korkmak (haşyet) ise ancak tasdik eden bir mü’mînde bulunur. Nitekim yüce Allah: “Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar.” (Fatır, 35/28) diye buyurmaktadır.

“Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” buyruğunun so­ru anlamında olduğu da söylenmiştir. İfadenin de takdiri… sıkıştırmayacağı­mızı mı sanmıştı? şeklinde olup, burada; rnı sanmıştı?” da soru eda­tı olan hemze îcaz kastıyla hazfedilmiştir. Bu İse Süleyman Ebu’l-Mu’te-mir’in görüşüdür. Kadı Münzir b. Said’in naklettiğine göre de bazıları bu laf* zı bu şekilde hemze ile okumuşlardır. [111]

“O bakımdan karanlıklar içinde: Senden başka ilâh yoktur, seni ten­zih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum, diye seslenmişti” buyru­ğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [112]

1- Yunus (as)ıtı Fazileti:

Yüce Allah’ın: “Karanlıklar içinde… seslenmişti” buyruğunda geçen “karanlıklar”m çoğul gelmesinden ne kastedildiği hususunda ilim adamla­rının farklı görüşleri vardır. Aralarında İbn Abbas ve Katade’nin de bulundu­ğu bir kesime göre bu, gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın (kar­nının) karanlığıdır.

İbn Ebi’d-Dünya şunu nakletmektedir: Bize Yusuf b. Musa anlattı, bize Ubeydullah b. Musa, İsrail’den anlattı. O Ebu İshak’tan, o Amr b, Mey-mun’dan dedi ki: Bize Abdullah b. Mes’ud, Beytul-MâTde anlattı, dedi ki: Ba­lık, Yunus (as)ı yuttuktan sonra yerin dibine kadar indirdi. Yunus çakıl taş­larının teşbih ettiğini duydu. O da karanlıklarda, balığın karnının karanlığı, gecenin karanlığından ibaret üç karanlık ve denizin karanlığı içinde: “Sen­den başka İlâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenler­den oldum” diye seslendi. “Biz onu hasta olduğu halde apaçık bir yere bı­raktık.” (es-Saffat, 37/145) O dışarı çıktığında üzerinde hiçbir tüy bulunma­yan küçük bir civcivi andırıyordu.

Aralarında Salim b. el-Cad’in de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: “Karanlıklar” denizin karanlığı ve daha ünce bir başka balığı yutmuş olan balığın karanlığıdır. İlk balığın karanlığı hakkında da “karanlıklar” tabirinin kullanılması mümkündür. Nitekim yüce Allah (“dipler” anlamındaki kelime­sini çoğul okuyanların kıraatine göre): “Kuyunun diplerine” (Yusuf, 12/15) diye buyurmaktadır ki, kuyunun her bir tarafı karanlık olduğundan dolayı bu­nun çoğul gelmesi uygun görülmüştür.

el-Maverdî’nin naklettiğine göre de günahın karanlığı, sıkıntının karanlı­ğı ve yalnızlığın karanlığının “karanlıklar” diye ifade edilmiş olma ihtima­li de vardır.

Rivayet edildiğine göre yüce Allah balığa: “Onun bir kılını dahi rahatsız etme. Çünkü ben senin karnını ona zindan kıldım. Onu sana yem diye ver­medim” diye vahyetmiştir.

Yine rivayet edildiğine göre Yunus (as), denizin dibinde balıkların teşbih ettiklerini işitince balığın karnında secdeye kapandı.

İbn Ebi’d-Dünya şu rivayeti kaydetmektedir: Bize el-Abbas b. Yezîd el-Ab-dî anlattı. Bize İshak b. İdris anlattı. Bize Ca’fer b. Süleyman, Avf tan anlat­tı. Avf, Said b. Ebi’l-Hasen’den, dedi ki: Balık Yunus (as)ı yutunca öldüğünü zannetti, ayaklarını uzatınca ölmediğini anladı. Adeti üzere namaz kılmak üzere kalktı ve duasında şunları söyledi: “Hiç kimsenin mescid edinmediği bir yeri ben senin için mescid edindim.”

Ebu’l-Meâlî dedi ki; Peygamber (sav)ın: “Benim Metta oğlu Yunus’tan da­ha faziletli olduğumu söylemeyiniz.”[113] Hadisinin anlamı şudur: Ben Sidre-tu’1-Müntehâ’da iken onun denizin dibinde balığın karnında Allah’a yakın ol­duğu kadar yakın olmadım. Bu şuna delildir: Şanı yüce yaratıcı belli bir ci­hette değildir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara ve el-A’raf Sû-resi’nde geçmiş bulunmaktadır.

“Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulme­denlerden oldum.” Bununla şunu anlatmak istemektedir: Ben kavmi arasın­da kalmayı, onlara karşı sabredip katlanmayı terketmek suretiyle aykırı ha­reket ettiğim husustan dolayı zalimlerden oldum.

Kendisine izin verilmeksizin çıkıp gitmesinin kastedildiği de söylenmiş­tir. Bu Allah tarafından ona verilmiş bir ceza değildi, çünkü peygamberlerin cezalandırılmaları mümkün değildir. Bu onun için bir arındırmadan ibaret­ti. Nitekim çocuklar gibi cezalandırılmayı haketmeyen kimseler bazen te’dib edilebilir. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir.

Ben kavmime azab ile dua ettiğim için zalimlerden oldum demektir, di­ye de açıklanmıştır. Bununla birlikte Nuh (as) kavmine beddua etmiş, bun­dan dolayı da sorgulanmamışım

Buyruğun anlamı ile ilgili olarak el-Vâsıtî de şöyle demektedir: O Rabbi-ni zulümden tenzih etti. Hem bir itiraf, hem de buna müstehak olduğunu be­lirtmek üzere de zulmü nefsine izafe etmiştir. Âdem ve Havva’nın: “Rabbi-miz, biz kendimize zulmettik” (el-A’raf, 7/23) şeklindeki sözleri de buna ben­zemektedir. Çünkü kendilerinin Allah tarafından yerleştirilmiş oldukları yer­den başka bir yere indirilmesine yine kendileri sebeb olmuşlardı. [114]

2- Yunus (as)ın Yaptığı Duanın Fazileti:

Ebû Davud’un rivayetine göre Sa’d b. Ebi Vakkas, Peygamber (sav)tn şöy­le buyurduğunu bildirmiştir: “Zünnûn’un balığın karnındaki: “Senden baş­ka ilâh yoktur, Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum”

duasını müslüman bir kimse her ne husus ile ilgili olarak okursa okusun mut­laka onun duası kabul edilir.”[115]

Bunun Allah’ın İsm-i Azam’ı olduğu da söylenmiştir. Sa’d bunu Peygam­ber (sav)dan rivayet etmiştir.[116]

Haberde denildiğine göre bu âyette Allah’ın Yunus’un duasmi kabul er-tiği gibi, kendisine dua edenlerin duasını kabu! edeceğine, onu kurtardığı gi­bi o kimseyi de kurtaracağına dair bir taahhüdü vardır. Bu ise yüce Allah’ın: “Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız” buyruğu ile ifade edilmektedir. Onun bu ifadelerinde açık bir dua yoktur. Dua, “gerçekten ben zulmeden­lerden oldum” sözlerinin muhtevasından anlaşılmaktadır. O, bu sözleriyle zalim olduğunu itiraf etmiş, o bakımdan bu üstü kapalı bir dua mahiyetin­dedir.

“Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” Onları yapmış oldukları işler dolayısıyla karşı karşıya kaldıkları sıkıntılarından kurtarırız. Bu da yüce Al­lah’ın şu buyruğunda ifade edilmektedir: “Eğer o gerçekten teşbih edenler­den olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar karnında kalırdı elbet.” (es-Saffat, 37/143-144) Bu, yüce Allah’ın kulu Yunus’u kendisine ibadet ve ta-abbüdü dolayısıyla korumasının, onu gözetmesinin ve önceden yapmış ol­duğu itaatleri dolayısıyla muhafaza etmesinin bir tecellisidir. Üstad Ebu İs-hak (el-İsferâyînî) der ki: Zünnun az sayılacak kadar gün balığın karnında kaldı, ama kıyamet gününe kadar ona Zünnun denilecek. Ona yetmiş yıl sü­reyle ibadet eden kimsenin, bu amelinin onun nezdinde boşa çıkacağını zan­nedebilir misin? Elbette böyle bir zan beslenemez.

“Kendisini gamdan kurtarmıştık.” Onu balığın karnından kurtarmıştık, demektir.

“Biz mü’minleri İşte böyle kurtarırız” buyruğu genel olarak iki “nûn” ile; “Kurtardı, kurtanr” fiilinden gelmiş olarak oku­muşlardır. İbn Âmir ise; diye tek bir “nûn” şeddeli bir “cim” ve “ya” har­fini sakin olarak, mazi bir fiil ve mastar takdiri ile okumuştur ki; işte mü’min-ler böyle bir kurtuluş ile kurtulmuşlardır anlamındadır. Bu da; “Zeyd dövüldü” derken; “Zeyd İ5İr surette dövüldü” anlamın­da kullanmaya benzer. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer Kufeyra (Ferezdak’ın annesi) bir köpek yavrusu doğurmuş olsaydı, Bu köpek yavrusu dolayısıyla bütün köpeklere sövülürdü.”

O bununla bu köpek yavrusu sebebiyle alabildiğine diğer köpeklere de sövülürdü, demek istemiştir.

“Ya” harfinin sakin oluşu ise; Kaldı, razı oldu” derken “ya” har­fine hareke vermeyenlerin söyleyişine göre sakindir.

el-Hasen de: “Faizden arta kalanı da bırakın.” (el-Ba-kara, 2/278) buyruğunda “ye”yi böyle okumuştur. Buna sebeb ise makabli (öncesi) esre olan bir “ya” harfini harekelendirmenin ağır görülmesidir. Şa­ir şöyle demiştir:

“Ağaran saçlar başımı bir Örtü gibi bürüdü,

Kabirlere doğru (beni götüren) deveye de şarkı söyledi.

Bilsem keşke kıyamet kopup da,

Hesaba çağırılacağımda dönüşümün nereye olacağını.”

Burada şair; “Çağırıldı” fiilinde “ya” harfini makabli esre olduğu için harekelendirmeyî ağır bulmuştur. Şarkı söyleme fiilinin öznesi de ağaran saç­lardır. Yani ağaran saçlarım deveye şarkı söyledi, keşke dönüşümün neresi olduğunu bilseydim diye,

el-Ferrâ, Ebû Ubeyd ve Sa’leb’in bu kıraatin doğruluğunu açıklarken yaptıkları yorum şekli budur. Ebû Hatim ve ez-Zeccâc ise bu kıraatin yan­lış olduğunu belirterek; bu bir lahndir demişlerdir. Çünkü bu durumda meçhul fiilin ismi (naib-i failO nasbedilmiş olmaktadır. Bu şekilde olması ha­linde; ” Mü’minler kurtarıldı” denilir. Nitekim; “Salihlere ikram olundu” derken de böyledir. “Zeyd vuruldu” de­yip de bunun; “Zeyd vuruldukça vuruldu” anlamında kul­lanılması doğru değildir. Çünkü bunun bir faydası yoktur. Zira “vuruldu” de­mek, onun vurulmuş olduğuna zaten delil teşkil etmektedir. Diğer taraftan böyle bir beyitin yüce Allah’ın Kitabına karşı delil gösterilmesi de caiz ola­maz.

Ebu Ubeyd’in -el-Kutebî’nin de kabul ettiği- bir başka görüşü vardır. Buna göre (ikinci) “nün” “cim”e idgam edilmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bu gö­rüş hiçbir nahivcİ tarafından uygun görülmemiştir. Çünkü “nün” harfinin mah­reci “cim” harfinin mahrecinden uzaktır, o bakımdan ona idgam edilmez. Çün­kü: “Kim bir iyilik yaparsa” (el-En’âm 6/160) buyruğunun; diye (“nun” harfi “cim”e idgam edilip “cim”in şeddeli) okunma­sı caiz değildir. en-Nehhâs dedi ki; Ben bu hususta Ali b. Süleyman’dan duy­duğum açıklamadan daha güzelini duymuş değilim. O dedi ki: Aslı iki “nun”lu olup iki “te”den birisinin hazf edilmesi gibi, burada da arka arkaya geldiklerinden “nun”lardan birisi hazfedilmiştir.

Yüce Allah’ın: “Ve ayrılmayın” (Âl-i İmran, 3/103) buyruğun­da olduğu gibi; burada asıl ise iki “te’li olduğudur.

Muhammed b. es-Sümeyka, ve Ebu’l-Âliye de; “Mü’min-leri işte böylece kurtardı” yani Allah mü’minleri böylece kurtardı, diye oku­muştur. Bu da güzel bir okuyuştur. [117]

  1. Zekeriyâ’yı da (an). Hani: “Rabbim, beni bir başıma bırakmal Sen varislerin en hayırhsısın” diye Rabbine dua etmişti.
  2. Biz onun duasını kabul edip ona Yahya’yı bağışladık. Zevcesi­ni de ona ıslah ettik. Şüphesiz bunlar hayırlı İşler yapmaya koşarlar; umarak, korkarak Bize dua ederlerdi. Bize gönülden derin saygı duyarlardı.

“Zekeriya’yı da” an. Daha önce ÂM İmran Sûresi’nde de (3/39- âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Hant Rabbim, beni bir başıma” tek başıma ve -önceden de geçtiği gi­bi- çocuksuz “bırakma! Sen vârislerin en hayırlısısın, diye Rabbine dua et­mişti.” Yani ölen herkesten sonra ebedi kalan en hayırlı Sensin.

Burada onun: “Sen vârislerin en hayırlısısın” demesi, daha önce: “Ba­na mirasçı olsun” (Meryem* 19/6) demiş olmasındandır. Yani ben dinini za­yi etmeyeceğini biliyorum, fakat dinin emirlerini yerine getirip uygulamak şek­lindeki bu fazileti soyumdan kesme, demişti. Nitekim Meryem Sûresi’nde (belirtilen âyet ve devamında) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Biz onun duasını kabul edip ona Yahya’yı bağışladık.” Buna dair ye­terli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Zevcesini de ona ıslâh ettik.” Katâde, Said b. Cübeyr ve müfessirlerin çoğunluğu: Hanımı kısır idi, doğurmaya elverişli hale getirildi, demişlerdir. İbn Abbas ve Ata da: Kötü huylu, uzun dilli idi. Allah onu ıslah etti ve gü­zel huylu kıldı, demişlerdir.

Derim ki: Her İki özelliğin kendisinde bulunmuş olması ve daha sonra gü­zel huylu ve doğurgan kılınmış olması mümkündür.

“Şüphesiz bunlar” yani bu sûrede adı anılan peygamberler “hayırlı iş­ler yapmaya koşarlar.” Zamirin Zekeriya, onun hanımı ve Yahya’ya ait ol­duğu da söylenmiştir.

Yüce Allah’ın: “Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi” buyruğu İle ilgi­li açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [118]

1- Yüce Allah’a Dua Şekli;

“Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi.” Yani onlar rahat ve bolluk za­manlarında da, darlık ve sıkıntı halinde de Bize sığınır, Bize niyaz ederler­di . Şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlar ibadet ettiklerinde umarak, kor­karak Bize dua ediyorlardı. Çünkü korku ve ümit birbirinden ayrılmazlar.

Denildiğine göre “ummak (er-rağab)”: Avuç içlerini semaya açmaktır. “Korkmak (er-rahab)” ise ellerin sırtım semaya doğru açmaktır. Bu açıklama­yı Huseyf yapmıştır.

İbn Atiyye dedi ki: Bunun özeti şudur: İnsanlardan dua eden herkesin du­ada ellerini kullanması bir adettir. Umut halinde kişinin talepte bulunduğu cihete kendisinden talepte bulunduğu zata doğru avuç içlerini açması güzel­dir. Zira verilen bir şeyin verildiği yer orasıdır, yahut da avuç içiyle bir şey mülkiyete alınır. Korkmak da gelecek bir zararı önlemeyi gerektirdiğinden, bu işin bir kenara bırakılması, onun gitmesine işaret edilmesi ve elin silke­lenmesi ve buna benzer bir yolla ondan sakınılması uygun bir şeydir. [119]

2- Dua Esnasında Yapılan Hareketler:

Tirmizî’nin rivayetine göre Ömer b. Hattab Cra) şöyle demiştir: “Rasûlul-lah (sav) dua esnasında etlerini kaldırdı mı, onları yüzüne sürmedikçe aşa­ğı indirmezdi.[120]

Daha önce el-A’raf Süresi’nde (7/55- âyet, 2. başlıkta) ellerin kaldırılma­sıyla ilgili görüş ayrılıklarına dair açıklamalar geçmiş, orada bu hadisi ve baş­ka hadisleri de zikretmiş bulunuyoruz.

Ellerin kaldırılması görüşünü kabul edenler de kaldırmanın niteliği ve ne­reye kadar kaldırılacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi avuç­larını göğüs hizasına kaldırarak açmayı ve avuç içlerinin de bu halde yüzü­ne doğru getirmeyi tercih ederdi. Bu İbn Ömer ve İbn Abbas’tan rivayet edil­miştir. Ali (ra)da avuç içleriyle dua ederdi, Enes’ten de ona benzer rivayet gelmiştir, Tirmizî’nin naklettiği hadisin zahirinden de bu anlatmaktadır. Pey­gamber (sav)da şöyle buyurmuştur: “Allah’tan dilekte bulunduğunuz vakit avuç içlerinizle isteyin. Ellerinizin strtlanyla O’ndan dilekte bulunmayın ve ellerinizi yüzünüze sürün.”[121]

İbn Ömer ve İbn ez-Zübeyr’den ellerini yüzlerine kadar kaldırdıkları ri­vayet edilmiştir. Bu görüşü kabul edenler Ebu Said el-Hudrî (ra)ın rivayet et­tiği hadisi delil gösterirler. O dedi ki: Rasûlullah (sav) Arafe’de vakfe’ye dur­du. Dua etmeye başladı. Ellerinin sırtını yüzüne yakın getirip, memelerinin yukarısına, omuzlarının biraz aşağıstna kaldırdi.[122]

Elleri yüzün hizasına getirilinceye kadar ve sırtları da yüzünün tarafına ola­cak şekilde kaldırıhr da denilmiştir.

Ebu Ca’fer et-Taberî dedi ki: Doğrusu şöyle denilmesidir: Peygamber (sav)dan rivayet edilen bütün bu haberler mana itibariyle birbiriyle uyum­ludur, ihtilâf halinde değildir. Peygamber (sav)ın dua halleri farklı farklı ol­duğundan hepsini yapmış olması mümkündür. Nitekim İbn Abbas şöyle de­miştir: Sizden herhangi bir kimse tek bir parmakla işaret ederse o ihlâsür. El­lerini göğsünün hizasına kaldırırsa o duadır, ellerini başından yukarıya kal­dıracak ve sırtları da yüzüne doğru bakacak olursa bu da niyaz etmektir.

Taberî dedi ki: Katade, Enes’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir; Ben Pey­gamber (sav)ı hem ellerinin arka tarafıyla, hem de avuç içleriyle dua ettiği­ni görmüşümdür.[123]

“Umarak, korkarak” buyrukları mastar (mef ul-i mutlak) olarak nasbedil-mislerdir. Yani; demektir. Yahut da mef’ulun leh olduk­ları için nasb halindedirler. Bu da; “umdukları ve korktukları için” anlamın­da olur (mealde olduğu gibi) ya da hâl olabilirler.

Talha b. Musarrif “Bize dua ederlerdi” anlamındaki buyruğu tek “nün” ile tf^diye okumuştur.

“Umarak” kelimesini el-A’meş “re” harfini ötreli, “ğayn” harfini sakin “korkarak” kelimesini de “re” harfini ötreli, “he” harfini sakin; “Hastalık, cimrilik, yokluk, darlık” kelimeleri gibi okumuşlardır ki iki ayrı söyleyiştir. İb’n Vessâb ve yine el-A’meş “re” harfle­rini üstün, “ğayn” İle “he” harflerini de sakin okumuşlardır. Bunlar da iki ay­rı söyleyiştir. Irmak ve kaya” kelimeleri gibi. Bu kıraat aynı zamanda Ebu Amr’dan da rivayet edilmiştir.

“Bize gönülden saygı duyarlardı.” Bize karşı alçak gönüllü ve boyun eğenlerdi. [124]

  1. Irzını koruyan o kızı da (an). Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ibret kıldık.

“Irzını koruyan o km da” yani iffetini koruyan Meryem’i de an. Peygam­berlerden olmamakla birlikte onun anılması İsa (as)ın anılmasında bir eksik­lik kalmasın diyedir. Bundan dolayı: “Onu ve oğlunu âlemlere bir ibret kıl­dık” diye buyurmuş, “İki ibret (âyet)” diye buyurulmamıştır. Yani onların iki­sinin hali, durumu ve kıssaları âlemler için bir ibrettir.

ez-Zeccâc dedi ki: İkisinde de âyet oluş, aynıdır. Çünkü annesi onu er­keksiz dünyaya getirdi.

Sibeveyh’in usulüne göre ifadenin takdiri şöyledir: Biz onu (annesini) da âlemlere bir ibret kıldık, oğlunu da âlemlere bir ibret kıldık. Sonra oğlu ile ilgili bu takdir hazfedilmiştir.

el-Ferrâ’nın görüşüne göre de ifade; Biz onu âlemlere bir ibret kıldık, oğ­lunu da (aynı şekilde ibret kıldık), takdirindedir. (Bu yönüyle) şanı yüce Al­lah’ın: “Halbuki daha doğru olan Allah’ı ve Rasûlünü hoşnut etmeleridir.” (et-Tevbe, 9/62) buyruğuna benzemektedir.

Denildiğine göre; onun âyetlerinden (ibret verici özelliklerinden) birisi ma­bede hizmet etmek üzere adanması kabul edilen ilk hanımdır. Yüce Allah onu kullarından hiçbir kimseye göndermediği özel bir nzikla nzıklandırmıştır. Mer­yem (as)ın hiçbir meme almadığı da söylenmiştir.

Irzını koruyan o kız iffetini koruyan ve hayasızlıktan uzak kalan demektir, Ayet-İ kerîmede geçen “el-ferc: ırz”ın, gömleğinin açık yaka­sı olduğu’ da söylenmiştir. Yani onun elbisesine şüphe bulaşmamıştır. Bu da elbiseleri tertemiz, talıir demektir. Gömleğin fercleri (açık yerleri) dört tane­dir. Kollar, yaka kısmı ve aşağısı.

es-Süheylî dedi ki: Sakın hatırına bundan başka bir şey gelmemelidir. Çün­kü bu oldukça incelikli, kinayeli bir anlatımdır. Çünkü Kur’ân en yüce an­latımlı, en nezih anlatımlı, lafız itibariyle en ölçülü, işaretleri itibariyle en İn­celikli, cahil kimsenin vehminin hatırından geçirmek isteyeceğinden olduk­ça uzak, ibaresi itibariyle en güzel bir kitaptır. Özellikle “üfleme” her türlü eksiklikten uzak (el-Kuddûs)un emriyle Ruhu’l-Kudus tarafından yapılmış­tır. Burada el-Kuds’u, el-Kuddus’a izafe et ve o tertemiz ve kutsal kızı yalan zanlardan ve gerçek olmayan vesveselerden tenzih et.

“Biz ona ruhumuzdan üfledik” Yani Cebrail’e emrettik, o da gömleğinin içine üfledi. Bu üfleme ile karnında Mesih İsa varoldu. Buna dair açıklama­lar daha önceden en-Nisâ Sûresi (4/lf 1. âyet, 3. başlık ve devamında) İle Mer­yem Sûresi’nde (19/16. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tekrarlamanın anlamı yoktur.

“Bir ibret” (anlamı verilen âyet) alâmet, insanlar için hayret edilecek bir Özellik, İsa’nın peygamberliğine bir belge, dilediğimizi yapmaya gücümüzün yettiğine dair bir delil “kıldık” demektir. [125]

  1. Şüphe yok ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Sizin Rab-binîz de Benim. O halde yalnız Bana ibadet edin.

“Şüphe yok ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir.” Yüce Allah pey­gamberleri söz konusu ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: İşte bunların hep­si tevhidi ittifakla tebliğ etmişlerdir. Burada “ümmet” İslâmın kendisi olan “eddin” anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbas, Mücahid ve başkaları yapmış­tır. Müşriklere gelince; onlar bütün peygamberlere ters düşmüşlerdir.

“Sizin Rabbiniz de Benim.” Biricik ilâhınız Benim, Benden başka ilâhı­nız yoktur.

“O halde yalnız Bana ibadet edin.” Benden başkasına ibadet etmeyin.

İsa b. Ömer ile İbn Ebi İshak: “Şüphe yok kî bu si­zin ümmetiniz, tek bir ümmettir” diye okumuştur. Bunu Hüseyn de Ebu Amr’den rivayet etmiştir. Diğerleri ise “ümmet” kelimesini nasb ile ifadenin tamamlanışından sonra nekrenin gelişi suretiyle kat’ üzere (önceki buyruk­la anlam ilişkisi koparılarak) okumuştur. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır, ez-Zeccâc der ki: Burada “ümmet” kelimesi hâl olarak nasbedilmiştir. Yani (bu sizin ümmetiniz) hak üzere toplanmış haliyle (bir ümmettir). Tek bir ümmet olarak kaldığı sürece ve siz de tevhid etrafında toplu bulundukça sizin üm­metiniz budur, demek olur Eğer tefrikaya düşer, muhalefet ederseniz, hak­ka muhalefet eden kimseler bu hak- dine mensup olan kimseler olmaktan çı­karlar. Bu (üslub itibariyle) şöyle demeye benzer: Filan kişi afif olarak be­nim arkadaşımdır. Yani afif kalmaya devam ettiği sürece, benim arkadaşım­dır. İffete muhalefet etti mi benim arkadaşım olmaz.

ReP ile okunuşuna gelince; bunun “sizin ümmetiniz”den bedel olması ya­hut da mübtedanın takdir edilmesi şeklinde, merfu gelmiş olabilir. Yani şüp­hesiz sizin bu ümmetiniz, evet bu ümmet(tniz) bir tek ümmettir. Yahut bu, haberden sonra ikinci bir haber olabilir. Eğer “sizin ümmetiniz” anlamında­ki ifade “bu” lafzından bedel olarak nasbedilecek olursa, caiz olur. Bu du­rumda “tek bir ümmettir” anlamındaki ifade “Şüphe yok ki” laf­zının haberi olur. [126]

  1. Buna rağmen onlar aralarında İşlerini parça parça edip ayrılı­ğa düştüler. Bunların hepsi Bize döneceklerdir.
  2. Kim mü’min olduğu halde salih amel işlerse, onun yapıp ettik­leri karşılıksız kalmaz. Biz onu muhakkak yazarız.

“Buna rağmen onlar aralarında İşlerini parça parça edip ayrılığa düş­tüler.” Yani dinde tefrikaya düştüler. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır, el-Ahfeş de: Dinde ihtilâf ettiler, diye açıklamıştır. Kastedilenler müşriklerdir. Hakka muhalefet ettikleri, Allah’tan başka ilâhlar edindikleri için onları yer­mektedir.

el-Ezherî dedi ki: Onlar kendi işlerinde aralarında tefrikaya düştüler. Burada “İşlerini” buyruğu; edatının hazfedilmesi dolayısıyla nas-bedilmiştir. (Bu takdire göre: İşleri hakkında ayrılığa düştüler” demek olur). Buna göre “parça parça edip ayrılığa düşmek” lazım bir fiildir. Birinci görü­şe göre ise müteaddidir.

Maksat bütün insanlardır, yani onlar dinleri ile ilgili işlerini parçalara ayır­dılar, kendi aralarında kısımlara böldüler. Kimisi muvahhid, kimisi yahudi, kimisi hristiyan, kimisi bir meleğe ibadet ediyor, kimisi de bir puta.

“Bunların hepsi Bize döneceklerdir.” Bizim hükmümüze dönecekler, Biz de onlara amellerinin karşılığını vereceğizdir.

“Kim mii’min olduğu halde salih amel işlerse…” buyruğundaki “Salih amel” lafzındaki cins için değil, teb’îz (kısmîlik bil­dirmek) içindir. Zira hiçbir mükellef farzıyla, nafilesiyle bütün itaatleri yeri­ne getiremez. Buna göre buyruğun anlamı şöyledir: Kim farz yahut nafile ita­at olan amellerden muvahhid ve müslim olduğu halde amelde bulunursa… İbn Abbas dedi ki: Muhammed (sav)ı tasdik ederek (amelde bulunursa) de­mektir.

“Onun yapıp ettikleri karşılıksız kalmaz.” Yaptıkları inkâr edilmez. Yani amelinin karşılığı kaybolmaz ve örtülmez. Küfrün zıttı imandır. Küfür aynı zamanda nimeti inkâr etmek (nankörlük etmek)dır. Bu ise şükrün zıt-tıdır. “Onu inkar etti, inkâr etmek” diye kullanılır.

İbn Mes’ud’un kıraatinde; şeklinde (elif ve nûn’suz)dir.

“Biz onu muhakkak yazarız.” Amellerini tesbit edip, koruyanlarız. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “İçinizden gerek erkek, gerek kadın olsun, amel işleyenin amelini karşılıksız bırakarak boşa çıkarmaya­cağım.”(Âl-i İmran, 3/195) Yani bütün buniar, mükellefe karşılığının veril­mesi için muhafaza edilir, tesbit edilir. [127]

  1. Helak ettiğimiz bir ülke halkının dönmemeleri İmkânsızdır.
  2. Nihayet Ye’cûc ile Me’cûc açılıp, her yüksekçe tepeden hızlıca indiklerinde;
  3. Ve gerçek vaad yaklaştığında, bakarsın ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak: “Vay bke! Gerçekten biz bundan gafil idik. Hayır, bil zulmetmişiz meğer” (diyecekler).

“Helak ettiğimiz bir ülke halkının dönmemeleri imkânsızdır.” Zeyd b. Sabit ile Medinelilerin kıraati ” İmkânsızdır” şeklindedir, Ebu Ubeyd İle Ebu Hatim’in tercih ettiği kıraat de budur. Kûfelilerin kıraati ise; şeklindedir. Bu aynı zamanda Ali, İbn Mes’ud ve İbn Abbas (Allah hepsin­den razı olsurOdan da rivayet edilmiştir. Her ikisi ayrı birer söyleyiştir. “Helal” kelimesi gibi. İbn Abbas ve Said b. Cübeyr’den “ha” harfi üstün, “ra” harfi esrelt, “mim” harfi de üstün şeklinde okudukları da ri­vayet edilmiştir. Yine İbn Abbas, İkrime ve Ebu’l-Âliye’den “ra” harfi ötreli, “ha” ve “mim” harfleri üstün olarak okudukları da nakledilmiştir. İbn Ab-bas’tan “ha”, “ra” ve “mim” harfleri üstün, “ra” harfi şeddeli ve üstün, (her iki­si de: İmkânsız kıldı anlamında) ayrıca “ha” harfi ötreli, “ra” harfi şeddeli ve esreli (imkânsız kılındı, anlamında) şekillerinde okuduğu da rivayet edilmiş­tir. İkrime’den de “ha” harfi üstün, “ra” harfi esre, “mim” harfi iki ötre (im­kânsızdır, anlamında) olmak üzere de okuduğu rivayet edilmiştir. Katade ve Matar el-Verrak’dan da “ha” harfi üstün, “ra” harfi cezm ve “mim” harfi iki öt­re şeklinde (bu da: İmkânsızdır, anlamında) okuduğu da rivayet edilmiştir. Böylelikle toplam dokuz kıraat etmektedir.

es-Sülemî; Helak ettiğim bir ülke” şeklinde okumuştur. “Dönmemeleri” buyruğundaki (olumsuzluk anlamı veren); “lâ” hakkında ihtilâf edilmiştir. Bunun sıla olduğu söylenmiştir. Bu görüş İbn Ab-bas’tan rivayet edilmiş, Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Helak ettiğimiz bir ülke halkının helak edilmelerinden sonra geri dönmeleri imkânsızdır, de­mek olur.

Bunun sıla olmadığı, aksine sabit olduğu da söylenmiştir. O takdirde “ha­ram” kelimesi “vacip” anlamındadır. Helak ettiğimiz bir ahali halkının dön­memeleri vacip olmuştur, demek olur. Nitekim el-Hansa da böyle demiştir;

“Ona kederim dolayısıyla zamanın ağla(ma)dığını görürsem mutlaka Benim Sahr için ağlamam gerekir.”

O, Sahr ile kardeşini kastetmektedir. Bu görüş göre “lâ” olumsuz edaü sa­bittir (fazladan gelmiş, yani sıla değildir.)

en-Nehhâs dedi ki: Âyet-i kerîme müşkildir. Hakkında söylenmiş en gü­zel ve en değerli görüş İbn Uyeyne, İbn Uleyye, Huşeym, İbn İdris, Muham-med b. Fudayl, Süleyman b. Hayyan ve Muallâ’nm Dâvûd b. Ebi Hind’den, onun îkrime’den, onan İbn Abbas’tan şanı yüce Allah’ın: “Helak ettiğimiz bir ülke halkını… imkânsızdır” buyruğu hakkında şöyle dediğini zikretmek­tedirler: Onların geri dönmemeleri artık gerekmiştir, yani tevbe etmezler.

Ebu Ca’fer (en-Nehhâs) dedi ki: Bu mananın sözlük açısından iştikakı açık­ça anlaşılmaktadır. Şerhi de şöyledir: Bir şeyin haram kılınması, yasak kılın­ması, engellenmesi demektir. Nitekim helal kılınması da mubah kılınıp en­gellenmemesi demek olur. Eğer “haram” ile “hirm” vacip anlamında ise, bu ondan çıkış alanı daraltılmış, engellenmiş ve bu sebebten dolayı da yasak ve sakıncalı alana girmiş demek olur. Ebu Ubeyd’in buradaki “lâ”nın zâid oldu­ğu görüşüne gelince; bir grup ilim adamı onun bu görüşünü reddetmiştir. Çünkü bu edat böyle bir yerde fazladan getirilmez. Anlaşılmasında müşkü­lât çıkacak yerlerde de getirilmez. Eğer fazladan getirilmiş olsaydı, açıklan­ması oldukça zor olurdu. Çünkü eğer “Bizim helak ettiğimiz bir kasabanın tekrar dünyaya dönmeleri haramdır (yasaktır)” demek istenmiş olsaydı, böy­le bir mananın hiçbir faydası olmazdı. Eğer bununla kasıt tevbe ise, tevbe de asla haram kılınmaz (engellenmez.)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu ifadede hazfedilmiş kelimeler vardır, yani Bi­zim kökten imha etme hükmünü vermiş olduğumuz yahut haklarında kalp­lerinin mühürlenmesi hükmünü vermiş olduğumuz bir ülke ahalisinden herhangi bir amelin kabul edilmesi haramdır (mümkün değildir,) Çünkü on­lar geri dönmezler, yani tevbe etmezler. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc ve Ebu Ali yapmıştır ki, buna göre “lâ” zâid değildir. İbn Abbas’ın sözünün anlamı da budur.

“Nihayet Ye’cuc İle Me’cuc açılıp…” Ye’cûc ile Me’cûc’a dair açıklama­lar daha önceden (el-Kehf, 18/94. âyet ve devamında) geçmiş bulunmakta­dır. Buyrukta hazfedilmiş ifadeler vardır. Nihayet Ye’cûc İle Me’cûc’un şed­di açıldığında… demektir ki, bu da: “O kasabaya sor.” (Yusuf, 12/82) buy­ruğuna benzemektedir.

“Her yüksekçe tepeden hızlıca indiklerinde…” İbn Abbas dedi ki: Her yüksekçe yerden geleceklerinde demektir. Yani onlar sayıca çok olacakla­rından ötürü her bir taraftan akın akın geleceklerdir. “el-Hadeb” yüksekçe yer demektir, çoğulu “el-hidâb” diye gelir. Bu da sırttaki kambur demek olan “el-hadbe”den alınmadır. Antere dedi ki:

“Ne ellerim titredi, ne de ne yaptığımı bilmez hale getirdi beni, Onların bana doğru her yüksekçe bir yerden ardı arkasına gelmeleri.”

Hızlıca inerler ” çıkarlar anlamındadır, denilmiştir. İmruu’l-Kays’irı şu mısraında da bu anlamda kullanılmıştır:

“Haydi elbisemi, elbisenden sıyırıp çıkar (kalbinden kalbimi çıkar],

onlar (elbiselerim) da çıkacaktır.”

Hızlıca yol alırlar, anlamında olduğu da söylenmiştir. en-Nâbiğafnın şu be-yitinde de bu anlamda kullanılmıştır.

“Kurdun hızlıca yürüyüşü artık gece yürüyüşüne döndü.

Gece ona soğuk gelmeye başladığından, o da hızlıca yürümeye koyuldu.

Hadis-i şerifte de: “Yalan söyledi, hızlıca yürümeye bak”[128] denilmektedir. ez-Zeccâc dedi ki; “en-neselân” kurdun hızlıca yürü­mesi demektir. Mesela; “Fi­lan kişi hızlıca koştu, koşar” denilir.

Her yüksekçe tepeden hızlıca inenlerin Ye’cûc ile Me’cûc oldukları söy­lenmiştir. Daha kuvvetli görülen görüş budur. İbn Mes’ud ile İbn Abbas da bu görüştedirler.

Bütün yaratıklardır da denilmiştir. Onlar hesaplan görülmek üzere dura­cakları yerde toplanmak için haşredileceklerdir. O vakit onlar her taraftan hız­lıca gelecekler,

Şâz olan kıraatlerden birisinde; “Ve onlar her bir mezardan hızlıca gelirler” şeklinde okunmuştur ki şanı yüce Allah’ın: “Hemen kabirlerinden Rabblerine doğru süratle gidecekler. “(Yasın, 36/51) buyruğundan hareketle böyle okumuşlar­dır, Bu kıraati el-Mehdevî”, İbn Mes’ud’dan, es-Sa’lebî de Mücahid ve Ebu’s-Sahbâ’dan nakletmektedirler.

“Ve gerçek vaad” yani kıyamet “yaklaştığında…” el-Ferrâ, el-Kisaî ve baş­kaları buradaki “vav”ın fazladan olduğunu söylemişlerdir. Yani nihayet Ye’cûc ile Me’cûc açıldığında, artık hak olan vaad yaklaşmış olacaktır. Bu­na göre “yaklaştı” buyruğu; “dip: …inde” edatının cevabıdır, el-Ferrâ şu mıs­raı nakletmektedir:

“Kabilenin sınırlarını aştığımızda …a doğru yol aldı.”

Burada da “vav” fazladan gelmiştir. Yüce Allah’ın: “Onu alnı üzere yıkın­ca Biz ona… seslendik.” (es-Saffat, 37/103-104) Burada da “vav” fazladan gel­miştir.

el-Kisaî “ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak” buyruğunun, “(lil): …inde” edaünın cevabını “bakarsın” olmasını caiz kabul etmektedir. Buna göre; “ve gerçek vaad yaklaştığında” şart olan fiile atfedilmiş olmak­tadır. Basralılar ise şöyle demektedirler: Cevap hazfedilmiştir, ifadenin tak­diri de şöyledir: Onlar: Vay bize… diyecekler. Bu ez-Zeccâc’ın da görüşüdür ve güzel bir açıklamadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O’ndan başka veliler edinenler: Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yakmlaştırsınlar diye ibadet ediyoruz,” (ez-Zümer, 39/3) Biz, onlara… ibadet ediyoruz derler, demektir. “De” anlamı veren fiilin hazfi çokça görülen bir husustur.

“Bakarsın ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak” buyruğun-daki; “Onlar” zamiri gözlere aittir. Ondan sonra zikredilen “gözler” ise bu zamirin bir tefsiridir. Şöyle denilmiş gibidir; O vaadin gelişi esnasında, deh­şetlerinden dolayı kâfirlerin gözlerinin fırlamış olduğunu göreceksin. Şair şöy­le demektedir:

“Babasının ömrü hakkı için benim hanımım demez ki: Malik b. Ebi Kab haberiniz olsun ki benden kaçıp gitti.”

Burada önce, “babasının” ifadesindeki zamir ile hanımından söz ettikten sonra açıkça onu zikretmektedir.

el-Ferrâ buradaki zamirin İmâd olduğunu söylemiştir. Yüce Allah’ın şu buy­ruğunda olduğu gibi: “Çünkü gerçek şu ki gözler kör ol­maz…” (el-Hac, 22/46)

Burada sözün bu zamirle birlikte bittiği de söylenmiştir. İfadenin takdiri de; “Ansızın onunla karşılaşılmış olur.” Yani kıyamet ortaya çıkmış ve gerçekleşmiş olur.

Bu da şu demektir: Kıyamet yakınlığından dolayı adeta gelmiş ve hazır ol­muş gibidir. Sonra da yeni bir cümle olarak: “Kâfirlerin gözleri dehşetle ye­rinden fırlamış olacaktır” diye buyurulmaktadır.

Burada haberin mübtedâya takdimi söz konusudur. Yani o kâfirlerin gözleri bugünden dolayı dehşetle yerinden fırlayacaktır. Yani o günün deh­şetinden dolayı gözler hemen hemen kırpılmayacaktır ve şöyle diyecekler­dir: Vay bizlere! Gerçekten bizler masiyetleriiniz ve ibadeti layıkı olmayan ye­re koymamız (uydurma ilâhlara tapınmamız) sebebiyle zalimler idik. [129]

  1. Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Sîz oraya gireceksiniz.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [130]

1- Âyetin Nüzul Sebebi:

“Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da…” buyruğu hakkın­da İbn Abbas dedi ki: Bir âyet var ki, insanlar onun hakkında bana soru sor­muyorlar. Onu bildiklerinden dolayı mı, yoksa bilmediklerinden dolayı mı ona dair soru sormuyorlar, bilmiyorum. Ona: Bu hangisidir? diye sorulunca; O: “Gerçekten siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odu­nusunuz. Siz oraya gireceksiniz” âyeti nazil olunca bu Kureyş kâfirlerine ağır geldi ve: Bu bizim ilâhlarımıza sövdü diyerek, İbnu’z-Zibâri’ye gidip duru­mu haber verdiler. O da: Ben orada olsaydım, ona cevap verirdim, dedi. Ne diyecektin, diye sordular: Ona şöyle derdim: İşte hristiyanlar Mesih’e ibadet ettiler, yahudiler de Üzeyr’e ibadet etmektedirler. Acaba bunların ikisi de ce­hennemin udunu mudurlar? Kureyşliler onun bu sözünü beğendi ve böyle­likle Muhammed (sav)ın buna bir cevap veremeyeceği kanaatine sahip ol­dular. Bunun üzerine yüce Allah da şöyle buyurdu: “Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır” (el-Enbiyâ, 21/101) âyetini indirdi. Yine onun hakkın­da: “Meryem oğlu bir misal olarak verilince” (ez-Zuhruf 43/5Ğ) -ki burada İbnu’z-Zibarî kastedilmektedir.- “Hemen senin kavmin bundan dolayı bağ­rışıp çağrışmaya koyuldu.” (ez-Zuhruf, 43/57) buyruğu indi.[131] İleride bu­na dair açıklamalar (belirtilen âyetin tefsirinde) gelecektir. [132]

2- Umum İfade Eden Sigalar (kipler):

Bu âyet-i kerîme umum sığalarını kabul etmeye ve onun özel bir takım sığalarının bulunduğuna dair aslî bir dayanak teşkil etmektedir. Umuma delâlet eden belli bir takım sığalar yoktur, diyenlerin kanaatlerinin aksine bu böyledir. Bu ve diğer âyet-i kerimelerin delâleti dolayısıyla varılan kanaat yan­lıştır. İşte Abdullah b. ez-Ziba’rî cahiliye döneminde “mâ (şey)” edatından bü­tün ibadet edilen varlıkların kastedildiğini anlamıştı. Fasih Araplar ve beliğ konuşan Kureyşliler de onun bu kanaatini uygun bulmuşlardı. Eğer bu lafız umum ifade eden bir lafız olmasaydı, bundan istisna yapılması sahih olmaz­dı. Bu ise uygulamada fiilen görülen bir husustur. O halde bu edat, umum ifade eden bir edattır ve bu açıkça görülmektedir. [133]

3- Cehennemin Odunları:

“Hasab: Odun” anlamındaki kelime genel olarak “sad” ile okunmuştur. Ya­ni, ey kâfirler topluluğu! Sizler ve Allah’tan başka kendilerine ibadet edin­diğiniz putlar cehennemin yakıtısınız. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Mücahid, İkrime ve Katade de “odunudurlar” diye açıklamışlardır, Ali b. Ebi Taüb ve Âişe (Allah ikisinden de razı olsun) bu kelimeyi “hatab” şeklinde “ti” ile okumuşlardır. îbn Abbas bunu “dat” harfi ile okumuş­tur. el-Ferrâ der ki: Bununla “hasab”ı kastetmektedir. Çünkü bize nakledil­diğine göre noktalı olarak “el-hadab” kelimesi Yemenlilerin şivesinde “el-ha-tab (odun)” demektir. Ateşin kendisi ile tutuşturulduğu ve kendisi İle yakıl­dığı her bir şeye de denilir. Bunu el-Cevherî nakletmektedir. Ateş yakılan oca­ğa da -aynı kökten olmak üzere-: “Mihdab” denilir.

Ebu Ubeyde yüce Allah’ın: “Cehennemin odunu” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Ateşe her ne atarsan, onunla ateşi yakmış olur­sun.

Bu âyet-i kerimeden açıkça anlaşıldığına göre kâfir olan insanlar ve on­ların tapındıkları putlar cehenneme odundurlar. Bu âyet-i kerîmenin bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “O halde yakıtı insanlarla taşlar olan… o ateşten sakının.” (el-Bakara, 2/24) Taşlardan maksadın kibrit taşı ol­duğu ‘da söylenmiştir. Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca ateşin putlar için azap da ceza da olmayacağı orada belirtilmiştir. Çünkü kendileri bir günah İşlememişlerdir, fakat bu onlara ibadet edenlere bir azap olacaktır. Evvelâ hasret ve pişman­lık duymalarını sağlayacaktır, sonra bunlar ateşte bir araya getirilecek ve bun­ların ateşi her türlü ateşten daha çetin ve ağır olacaktır. Sonra da bu ateşle azap göreceklerdir.

Denildiğine göre bu putlar, ateşte kızdırılacak ve azaplarının daha da art­tırılması için onlara yapışacaktır. Bu putların ateşe atılmalarının onlara iba­det edenlerin azarlanmaları için olacağı da söylenmiştir. [134]

4- Müşrikler Cehenneme Gireceklerdir:

“Siz oraya gireceksiniz” buyruğunda hitap putlara tapan müşrikleredir. Yani sizler putlarınızla beraber oraya gireceksiniz. Hitabın putlara ve onla­ra ibadet edenlere olduğu da söylenebilir. Çünkü putlar her ne kadar can­sız varlıklar iseler de insanlara ait zamirler kullanılarak onlara dair haber ve­rilebilir.

İlim adamları derler ki: Bunun kapsamına ne İsa, ne Uzeyr, ne de melek­ler -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- girer. Çünkü; “Şey” insan dışındaki varlıklar hakkında kullanılır. Eğer bunların girecekleri kaste­dilmek istenseydi: “O kişi, kimse” denilmesi gerekirdi, ez-Zeccâc der ki: Çünkü bu âyete muhatab olanlar yalnızca Mekke müşrikleridir, baş­kaları bu hitabın kapsamına girmemektedir. [135]

  1. Eğer bunlar ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi. Hepsi orada ebediyyen kalacaklardır.
  2. Onlar orada ah edip infcyeceklerdir. Onlar orada İşitmezler de.

“Eğer bunlar” yani bu putlar “İlâh olsalardı” onlara ibadet edenler “oraya cehennem ateşine “girmezlerdi.” İbadet edenler de, mabutları da oraya girmezlerdi diye de açıklanmıştır. İşte bundan dolayı: “Hepsi orada ebe­diyyen kalacaklardır” diye buyurmaktadır.

“Onlar orada ah edip inleyeceklerdir.” Yani şu cehennem ateşine gir­miş olan kâfirlerle, şeytanların durumu bu olacaktır. Putlara gelince onların durumu da bu husustaki görüş ayrılığına göre değişecektir. Yani yüce Allah acaba bu putlara hayat verip bunları a2aplandıracak ve nihayette bunların da ah edip inlemeleri olacak mıdır, olmayacak mıdır? Bu hususta iki görüş vardır:

Zefir C ah edip inleyiş) kederli bir kimsenin kalbinden çıkardığı nefesin sesidir. Buna dair açıklamalar daha önceden Hûd Sûresi’nde (11/106. âye­tin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar orada işitmezler de” denildiğine göre; bu ifadede hazfedilmiş ke­limeler var, demektir. Yani onlar orada hiçbir şey işitmezler. Çünkü sağır ola­rak haşredileceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz onla­rı kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzü köyün hasredece­ğiz.” (el-İsrâ, 17/97)

Eşyanın seslerini işitmek insanı rahatlatır ve ona teselli verir. Yüce Allah cehennem ateşinde kâfirlere bu imkânı vermeyecektir.

Bir başka görüşe göre; onlar kendilerini sevindirecek bir söz işitmeyecek-lerdir. Aksine kendilerini azaplandırmakla görevli olan zebanilerin seslerini işiteceklerdir.

Yine denildiğine göre; kendilerine: Tıkılın içerisine; bana da söz söyle-meyin!” (el-Mu’minûn, 23/108) denileceğinde o vakit sağır ve dilsiz olacak­lardır.

Nitekim İbn Mes’ud da şöyle demiştir: Geriye cehennemde ebedi bırakı­lacaklar kalınca ateşten tabutlar içerisine yerleştirilirler. Sonra bu tabutlar ateş­ten çivileri bulunan başka tabutlara yerleştirilecek, hiçbir şey işitemeyecek-lerdir. Onlardan hiçbir kimse cehennem ateşinde kendisinden başka azap gö­ren bir kimse bulunduğunu da görmeyecektir.[136]

  1. Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik tak­dir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır.
  2. Onlar ateşin sesini dahi işitmezler. Canlarının arzu ettiği şey­ler arasında ebedidirler.
  3. En büyük korku onları üzmez. Melekler onları karşılayıp: “İş­te bu, vaad olunduğunuz gündür” derler.

“Şüphesiz kendileri İçin daha önceden tarafımızdan İyilik” cennet “takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan” cehennem ateşinden “uzaklaş­tırılmışlardır.” İfade (cehenneme girmeyip onlardan) istisna edilenler hak­kındadır. Bundan dolayı kimi ilim adamı buradaki; “Şüphesiz” edatı “Ancak”, anlamındadır der. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu kabilden başka bir yer yoktur.

Muhammed b, Hâtıb dedi ki: Ben Ali b. Ebi Talib (ra)ı şu: “Şüphesiz ken­dileri için daha önceden tarafımızdan İyilik takdir edilmiş olanlar…”

âyetini okurken dinledim. Dedi ki: Ben Peygamber (sav)ı: “Muhakkak Os­man onlardandır” derken dinledim.[137]

“Onlar ateşin sesini” ve alevinin hareketini “dahi işitmezler.” “Ses” an­lamını’ verdiğimiz “el-hasîs” ile “el-his” hareket demektir.

İbn Cüreyc, Atâ’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ebu Râşid el-Harurî, İbn Abbas’a: “Onlar ateşin sesini dahi işitmezler” deyince, İbn Abbas: Sen deli raisin? dedi. Yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki aranızda oraya uğrama-yacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71); “Ve onları ateşe sürüklemiş ola­caktır.” (Hud, 11/98); “Suçluları ise susamışlar olarak cehenneme süreriz”

(Meryem, 19/86) buyrukları nerede kaldı? Geçmişlerin yaptıkları dualardan biri de: Allah’ım, esenlikle beni ateşten çıkar ve umduğumu elde etmiş ola­rak cennete girdir, demekti.

Ebu Osman en-Nehdî dedi ki: Sıratın üzerinde cehennemlikleri sokacak yılanlar vardır. Bunlar “has has” derler.

Şöyle de açıklanmıştır: Cennetlikler, cennete girecekleri vakit cehen­nemliklerin sesini duymayacaklardır. Bundan önce ise duyacaklar. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

“Canlarının arzu ettiği şeyler arasında ebedidirler.” Yani onlar canla­rın çektiği, gözlerin zevk aldığı şeyler arasında ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Orada canlarınız neyi ar­zu ediyorsa, orada neyi istiyorsanız sizin için hepsi vardır.” (Fussilet, 41/31)

“En büyük korku onları üzmez.” Ebu Cafer ve İbn Muhaysın “Onları üzmez” buyruğunu “ya” harfini ötreli, “ze” harfini de es-reli olarak okumuşlardır. Diğerleri ise “ya” harfini üstün ve “ze” harfini öt-relî okumuşlardır, el-Yezidî dedi ki: KureyşlUerin kullanımı birinci şekildir, ikinci şekil ise Temimlilerin şivesidir. Her ikisi ile de okunmuştur.

“En büyük korku” İbn Abbas’tan nakledildiğine göre; kıyamet günü ve öldükten sonra dirilişin dehşetli halleridir. ei-Hasen dedi ki: O, kulların ce­hennem ateşine götürülmesi emri verileceği vakittir. İbn Cüreyc, Said b. Cü-beyr ve ed-Dahhak ise; o ateş cehennemliklerin üzerine kapatılıp ölüm cennet ile cehennem arasında boğazlanacağı vakittir, demişlerdir.

Zünnûn el-Mısrî dedi ki: Bu, her türlü bağın koparılması ve ayrılığın ger­çekleşmesidir.

Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde üç kişi vardır ki; bunlar en değerli miskten bir tepenin üzerinde olacaklardır. “O en büyük kor­ku” da kendilerini üzmeyecektir: Allah için bir topluluğa imamlık yapan ve arkasından namaz kılanların da bu imamlığına razı oldukları kişi, bir kavme ecrini Allah’tan bekleyerek ezan okuyan kişi, bir de dünyada köle olmakla imtihan olunduğu halde, bu hali kendisini Rabbine itaatten alıkoymayan kişidir.”[138]

Ebu Seleme b. Abdurrahman dedi ki: Kölesini dövmekte olan bir adamın yanından geçtim. Köle bana İşaret etti. Ben efendisiyle konuştum ve niha­yet onu affetti. Ebu Said el-Hudrî ite karşılaştım ve ona bunu haber verdim. Bana: Ey kardeşimin oğlu dedi; “Her kirn sıkıntı ve keder içerisinde olan bi­risinin imdadına yetişirse Allah onu o en büyük korku ve dehşet gününde, cehennem ateşinden azad eder.” Ben bunu Rasülullah (sav)dan dinledim.[139]

“Melekler onları karşılayıp” yani melekler cennet kapılarında onları teb­rik ederek karşılarlar ve onlara: “İşte bu vaad olunduğunuz gündür” derler. Kabirden çıkacakları vakit rahmet melekleri onları karşılar, diye de açıklan­mıştır. İbn Abbas’tan nakledildiğine göre: “İşte bu, vaad olunduğunuz gün­dür” buyruğu; onlara… derler demek olup; bu ifadeler hazfedilmiştir.

“İşte bu” kendisinde lütuf ve ihsana mazhar olduğumuz “vaad olundu­ğunuz gündür.” [140]

  1. Kİ o günde gökleri kitapların katlandığı gibi katlayacağız. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz. Biz bunu va­ad edip üzerimize almıştık. Şüphesiz yapanlar Bizleriz. Ki o günde gökleri… katlayacağız.” Ebu Cafer b. el-Kâ’kâ’, Şeybe b. Nisâh, el-A’rec ve ez-Zührî; şeklinde ötreli “te” ile ve; da nâib-İ fail olarak ref ile okumuşlardır. (Ki o günde gök katlana­caktır, demek olur). Mücahid de; şeklinde; “ki o günde Allah gökle­ri katlayacaktır” anlamında olmak üzere okumuştur. Diğerleri ise azamet “nûn”u (katlayacağız anlamı) ile okumuşlardır.

“O günde” kelimesinin nasb edilmesi (bir önceki âyet-i kerîmede yer alan) sılada hazfedilmiş “he” zamirinden bedel olması dolayıstyladır. İfade: Vaad olunduğunuz o günki, o günde gökleri düreceğiz” takdirindedir. Yahut da bu “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz” buyruğundaki “onu tekrar iade ederiz” fiili ile nasb edilmiştir. Ya da “onları üzmez” buyruğu dolayısıyla nasbedilmiştir. Bu da: Kendisinde göğü katlayacağımız günde en büyük korku onları üzmez, de­mek olur. Ya da “an” anlamındaki fiil takdir edilerek nasbedilmiştir.

Buradaki “es-semâ” ile cins (gökler) kastedilmiştir. Buna delil de yüce Al­lah’ın: “Gökler ise onun sağ eli H» durulmuş olacaktır.” (ez-Zümer, 39/67) buyruğudur.

“Kitapların katlandığı gibi.” İbn Abbas ve Mücahid dediler ki: Bir sahi-fenin içindekilerle katlandığı gibi demektir. Buna göre “kitaplar” buyruğu­nun başındaki “lâm”; “Üzerine” anlamındadır.

Yine İbn Abbas’tan buradaki “sicil” Rasûlullah (sav)ın bir kâtibinin adıdır. Ancak bu pek güçlü bir görüş değildir. Çünkü Rasûlullah (sav)ın kâtipleri bi linen kimselerdir, aralarında bu ismi taşıyan kimse yoktur. Hatta ashab ara­sında dahi adı es-Sicil olan kimse yoktur.

Yine İbn Abbas ve îbn Ömer ile es-Süddî şöyle demişlerdir: “es-Sicil” bir melektir. Âdemoğullannın amel defterleri kendisine kaldırıldığı vakit katla­yıp düren odur. Denildiğine göre o, üçüncü semadadır. Kulların işledikleri ameller ona yükseltilir. İnsanlarla birlikte kalmakla görevli olan Hafaza me­lekleri her perşembe ve pazartesi günleri bu defterleri ona çıkartırlar. Nak­lettiklerine göre bunun yardımcıları arasında Harut ile Marut da var imiş.

“Sicil” yazılı belge (es-sak) demektir, Bu da yazmak demek olan “es-sicâ-le”den türetilmiştir. Bunun da asit kova demek olan “es-sed”den gelir. ifadesi; ben bir kova çektim, o da bir kova çekti, demektir. Son­ra bu kelimeden istiare yoluyla, karşılıklı yazışma ve başvurmaya, gözden ge­çirmeye de “müsâcele” denildi, “Hakim tescil etti” de­mektir. el-Mufaddal b. el-Abbas b. Utbe b. Ebi Leheb dedi kî:

“Kim benimle kuyudan kovayla su çekme yarışına girerse (bilsin ki) o, Kovayı ta ipin bağlandığı yere (ağzına) kadar dolduran soylu birisiyle yarışıyor.”

Daha sonra bu İsim; kelimeleri gibi “fiil” vezni üzere bi­na edilmiştir.

Ebu Zür’a b. Amr b. Cerir “sin” ve “cim” harflerini ötreli, “lâm” harfini de şeddeli olarak okumuştur. el-A’meş ve Talha ise “sin” harfini üstün, “cim” har­fini sakin, “lâm” harfini de şeddesiz okumuştur. en-Nehhâs dedi ki: Allah’ın izniyle mana birdir.

İfade yüce Allah’ın: “Kitapların” kelimesi ile tamam olmaktadır.[141]

Bu âyet-i kerîmede “katlama”mn iki arılama gelme ihtimali vardır: Birin­cisi açmanın, yaymanın zıttı olan katlayıp dürmek. Nitekim yüce Allah: “Gökler ise O’nun sağ eli ile durulmuş olacaktır” (ez-Zümer, 39/67) diye bu­yurmaktadır. İkinci anlam ise: Saklamak, bilinmeyecek hale getirmek ve ta­mamen silmek. Çünkü yüce Allah göğün alâmetlerini siler ve onları saklar, yıldızlarını söndürür ve darmadağın eder.

Yüce Allah şöyte buyurmaktadır: “Güneş tortop edilip durulduğu za­man, yıldızlar ardarda döküldüğü zaman” (et-Tekvîr, 81/1-2); “Gök yerin­den söküldüğü zaman” (et-Tekvîr, 81/11).

“Kitapların” anlamındaki buyrukta ifade tamam olmaktadır. el-A’meş, Hafs, Hamza, el-Kİsaî, Yahya ve Halef “Kitapların” şeklinde çoğul okumuşlardır. Sonra yeni bir cümle ile şöyle buyurulmaktadır: “İlk yaratma­ya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.” Yani Biz insanları anneleri­nin karınlarında yaratıldıkları gibi tekrar çıplak ayaklı, elbisesiz, sünnetsiz ola­rak diriltiriz.

Nesaî’nin rivayetine göre İbn Abbas, Peygamber (sav)dan şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmektedir: “İnsanlar kıyamet gününde elbisesiz, sünnetsiz olarak yaratılacaklardır. Kıyamet gününde insanlar arasında elbise giydirile­cek ilk kişi İbrahim (as)dır. Daha sonra: “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz” buyruğunu okudu.”[142]

Müslim de bu hadisi yine İbn Abbas’tan nakletmektedir. O dedi ki: Rasû-lullah (sav) bize ayakta bir öğüt verdi ve buyurdu ki: “Ey insanlar! Şüphe­siz sizler yüce Allah’ın huzuruna çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak hasredileceksiniz: “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz. Biz bunu vaad edip üzerimize almıştık. Şüphesiz yapanlar Bizleriz.” Şu­nu bilin ki: İnsanlar arasında kıyamet gününde elbise giydirilecek ilk kişi İb­rahim (as)dır…” deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.[143]

Biz bu hususa dair açıklamaları “et-Tezkire” adh kitabımızda eksiksiz bir şekilde kaydetmiş bulunuyoruz.

Süfyan es-Sevrî, Seleme b. Küheyl’den, o Ebu’z-Ze’râ’dan, o Abdullah b. Mes’ud’dan rivayetle dedi ki: Aziz ve celil olan Allah, Arşın altından erkek­lerin menisi gibi bir su gönderir. Bu sudan onların etleri ve cisimleri nemli arazinin bitkiyi bitirmesi gibi biter. Ve: “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar İade ederiz” buyruğunu okudu.

İbn Abbas dedi ki: Biz ilkin olduğu gibi herzeyi helak edecek ve yok ede­ceğiz, demektir. Buna göre bu buyruk; “ki o günde gökleri… katlayacağız” buyruğu ile muttasıldır. Yani Biz gökleri dürecegiz, işte o vakit de gökleri yok edecek, imha edeceğiz. Hiçbir şey kalmayacaktır.

Şöyle de açıklanmıştın Biz semâyı yok edeceğiz, sonra onu katlayıp dür-dükten ve yok olduktan sonra, bir defa daha tekrar yaratacağız. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir, gök­lerde.” (İbrahim, 14/48) Ancak birinci görüş daha sahihtir. Bu da yüce Al­lah’ın: “Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.” (el-En’âm, 6/94) buyruğu ile: “Safhalinde Rabbine arz edileceklerdir. Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yaratmış idiysek öylece Bi­ze geldiniz.” (el-Kehf, 18/48) buyruğunu andırmaktadır.

kelimesi mastar (mef’ul-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Yani; “Vaad edip…” demektir. “Biz.« üzerimize almıştık” yani öldük­ten sonra dirilişi ve tekrar yaratma vaadini gerçekleştirmeyi ve yerine getir­meyi üstlenmiştik. Buna göre hazfedilmiş ifadeler vardır. Daha sonra yüce Allah: “Şüphesiz yapanlar Bizleriz” buyruğu ile bunu pekiştirmektedir, ez Zeccâc dedi ki: “Şüphesiz yapanlar Bizleriz” buyruğu, dilediğimize güç ye-tirenler Bizleriz, demektir. “Şüphesiz yapanlar Bizleriz”; size vaad ettiğimi­zi Biz yerine getiririz demektir, diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah’ın: “O’nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır.” (el-Muzzemmil, 73/18) buyruğu­nu andırmaktadır.

Buradaki ın, haber vermek için (nakıs fiil olarak) geldiği de söylen­miştir, (Bu, üzerimizdeki bir vaaddir, demek olur). Sıla (zâid) olduğu da söy­lenmiştir. [144]

  1. Andolsun ki Biz zikirden sonra Zebur’da: “Arza Benim salih kul­larım mirasçı olur” diye yazdık.
  2. Gerçekten bunlar ibadet eden bir topluluk İçin yeter.

“Andolsıra ki Biz” semâda bulunan “zikirden sonra Zebur’da”; Zebur ile kitap aynı şeylerdir. Bundan dolayı Tevrat’a da, İncil’e de, Zebur denilebi­lir, “Yazdım” demektir. Çoğulu “zubur” diye gelir. Said b. Cübeyr dedi ki; “Zebur” Tevrat, İncil ve Kıır’ân-ı Kerîm’dir.

“Arza” cennete “Benim salih kullarım mirasçı olur, diye yazdık.” Bu açıklamayı Süfyan, el-A’meş’den, o Said b, Cübeyr’den rivayet etmiştir,

eş-Şa’bî dedi kî: Zebur, Davud’a verilen Zebur’dur. Zikir’den kasıt da Mu­sa (as)a indirilen Tevrat’tır. Mücahid ve İbn Zeyd dediler ki: Zebur bütün pey­gamberlere (hepsine selam olsun) verilen kitaplardır. Zikir ise yüce Allah’ın nezdinde semâda bulunan kitapların anasıdır.

İbn Abbas dedi ki: Zebur Allah’ın Musa (as)dan sonra peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplardır. Zikir ise Musa (as)a indirilen Tevrat’tır.

Hamza “ez-Zubûr” diye “ze” harfini ötreli “zîbr”in çoğulu olarak okumuş­tur.

“Arza benim salih kullarım mirasçı olur” buyruğu hakkında yapılan en güzel açıklama, Said b. Cübeyr’in de dediği gibi, bununla cennet arzının kas­tedildiğidir. Çünkü dünyada arza salih olanlar da, başkaları da mirasçı olmuş­tur. Bu aynı zamanda İbn Abbas, Mücahid ve başkalarının da görüşüdür. Mü­cahid ve Ebu’l-Âliye dediler ki: Bu te’vilin delili yüce Allah’ın şu buyruğu­dur: “Bize olan vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize veren Allah’a hamdolsun.” (ez-Zumer, 39/74)

Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre; orası Arz-ı Mukaddes’tir. Ondan gelen bir başka rivayete göre; orası kâfir ümmetlerin arzıdır. Muhammed (sav)in ümmeti fetihlerle oraya mirasçı olur.

Bu buyrukla İsrailoğullarının kastedildiği de söylenmiştir. Bunu delil de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendir­diğimiz yerin doğularına da, batılarına da mirasçı kıldık.” (el-A’râf, 7/137) Fakat müfessirlerin çoğunluğu “salih kullar” iie Muhammed (sav)ın ümme­tinin kastedildiği görüşündedir.

Hamza Salih kullarım” buyruğunu “ya” harfini sakin (ha­rekesiz, harf-i med) olarak okumuştur.

“Gerçekten bunlar” yani bu sûrede söz konusu edilen öğütler ve uyan­lar; bir başka açıklamaya göre Kur’ân-ı Kerîm’de, “ibadet eden bir topluluk için yeter.”

Ebu Hureyre ve Süfyan es-Sevrî dedi ki: “İbadet eden topluluk’tan kasıt beş vakit namaz kılanlardır. İbn Abbas (ra)da dedi ki: “İbadet edenler” ita­at edenler demektir. İbadet eden kişi zilletle itaat edip boyun eğen kimse de­mektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Aklı başında her bir varlığın bunun kapsamına girme­si uzak bir İhtimal değildir, Çünkü her bir varlık fıtratı itibariyle, yaratıcının önünde zilletle eğilir. O eğer Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde dikkatle düşünecek ve onun yolunu izleyecek olursa şüphesiz ki bu o kimseyi cennete ulaştırır.

Yine İbn Abbas dedi ki: Bunlar beş vakit namazı kılan, ramazan ayı oru­cunu tutan Muhammed (sav)m ümmetidir. Bu da birinci görüşün aynısıdır. [145]

  1. Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.
  2. De ki: “Bana sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır, diye vahyolu-nur. Artık siz müslütnan olacak mısınız?”
  3. Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Ben size eşit olarak bildirdim. Si­ze vaad olunan yakın mıdır, uzak mıdır, bilemiyorum.”

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Said b. Cübeyr, İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Muhammed (sav) bütün insanlara rahmet îdi. Ona iman edip onu tasdik eden mutlu oldu. Ona iman etmeyen ise, geçmiş ümmetleri bulan yerin dibine geçmek ve suda boğulmak gibi azap­lardan kurtuldu.

İbn Zeyd dedi ki: “Âlemler” ile özel olarak mü’minleri kastetmiştir.

“De ki: Bana sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır diye vahyolunur.” O hal­de O’nâ ortak koşmak caiz değildir.

“Artık siz müslüman olacak mısınız?” Allah’ın tevhidine itaatla boyun eğecek misiniz? İslâm’a giriniz, demektir. Bu da yüce Allah’ın: “Artık vazgeç­tiniz değil mi?” (el-Mâide, 5/91) buyruğunun; “vazgeçiniz!” anlamında olma­sı gibidir.

“Eğer yüz çevirirlerse” İslâm’dan yüz çevirecek olurlarsa “de ki: Ben si­ze eşit olarak bildirdim.” Size açıkça şunu bildiriyorum ki; ben ve sizler savaş halindeyiz, aramızda barış yoktur. Bu da yüce Allah’ın: “Eğer bir kavmin hainliğinden endişeye düşersen adalet üzere kendilerine anlaşmalarını bozduğunu bildir.” (el-Enfâl, 8/58) buyruğuna benzemektedir. Yani onlara ahdi bozmuş olduğunu bildir. Bu da şu demektir: Bu durumda seninle on­lar arasında bir eşitlik vardır. Herhangi bir tarafın karşı taraf hakkında uymak zorunda olduğu bir ahdi, bir antlaşması yoktur.

ez-Zeccâc dedi ki: Anlam şudur: Ben size bana vahyedilenleri bilmenizi sağlamak noktasında eşit bir şekilde size bildirmiş bulunuyorum. Başkasın­dan gizleyip sakladığım bir şeyi kimseye açıklamadım.

“(jAı î»Jj): Bilemiyorum” buyruğundaki nefy edatı olup anla­mındadır, bilmiyorum, bilemiyorum demektir.

“Size vaad olunan yakın mıdır, uzak mıdır?” Yani kıyamet gününün vak­tini ne gönderilmiş bir peygamber, ne de mukarreb bir melek bilebilir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben size açıkça savaş ilan ettim. Ancak bununla birlikte size karşı fiilen savaşmak üzere bana ne zaman izin verileceğini bi­lemiyorum. [146]

  1. Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de büir.
  2. “Bilmiyorum, belki de o sizin için bir imtihandır, bir süreye kadar bir faydalanmadır.”
  3. Dedi ki: “Rabbim hak ile hükmetl Bizim Rabbimiz Rahmandır. Sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı İstenen O’dur.”

“Şüphe yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.”

Saklayıp açıklamadığınız şirki de bilir. Bunun cezasını verecek olan da O’dur.

“Bilmiyorum, belki de o” size süre verilmesi “sizin için bir imtihandır.”

Kendisi her şeyi en iyi bilen olduğu halde, sizin ne şekilde amel edeceğini­zi ortaya çıkarmak için bir sınamadır.

“Bir süreye kadar” sürenin sona ermesine kadar, diye de açıklanmıştır. “Bir faydalanmadır.”

Rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) rüyasında Umeyyeoğuilannın in­sanları yönettiklerini gördü. el-Hakem onun yanından çıkıp bu hususu Umeyyeoğullarına haber verdi. Ona: Dön, bu işin ne zaman gerçekleşece­ğini ona sor, dediler. Bunun üzerine yüce Allah: “Size vaad olunan yakın mı­dır, uzak mıdır? bilemiyorum.” buyruğu ile: “Bilmiyorum, belki de o si­zin için bir imtihandır. Bir süreye kadar bir faydalanmada” buyrukları­nı indirdi. Yani peygamberine onlara bunu söyle, diye emretti.[147]

“Dedi ki: Rabbİm, hak ile hükmet!” Yüce Allah bu sûreyi Peygamber (sav)a işi kendisine havale etmesini, kurtuluşu da kendisinden beklemesini emretmekle sona erdirmektedir. Yani benimle şu yalanlayıcılar arasında hükmet, onlara karşı bana yardım et, bana zafer ver!

Said, Katade’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamberler: “Rab-bimiz, bizimle kavmimiz arasında sen kak ile hükmet!” (ei-A’râf, 7/89) diye dua ederlerdi. Peygamberi Muhammed (sav)a da: “Rabbün, hak ile hük­met” demesini emretti. O bakımdan o, düşmanı ile karşılaştığında ken­disinin hak üzere, düşmanının da baül üzere olduğunu bilerek: “Rabbim, hak ile hükmet” yani hak gereğince hükmünü ver, onu yerine getir, diye dua ederdi.

Ebu Ubeyde dedi ki: Burada sıfat (hak), mevsufun yerine ikame edilmiş­tir. İfadenin takdiri: Rabbim hak of an hükmünle hükmet, şeklindedir.

“Rabbim” kelimesi nasb mahallindedir. Çünkü muzaf olan bir nida di r

Ebu Ca’fer b, el-Ka’kâ1 ve İbn Muhaysın: “Rabbim, hak ile hükmet” buyruğunu; şeklinde “be” harfini ötreli olarak okumuşlar­dır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu nahivcilere göre bir lahn (yanhş)dır. Onlara göre; “Ey adam gel” demek caiz değildir. Bunu demek için; şeklinde veya buna benzer bir şekilde kullanmak gerekir.

ed-Dahhak, Talha ve Ya’kub ise; şeklinde “elifi kat1 ile, “kaf’ harfini üstün, “mim” harfini de ötreli olarak okumuşlardır ki, şu demektir: Muhammed dedi ki: Rabbim her bir hükmedenden daha çok hak ile hükmedendir.

el-Cahderî ise; diye okumuştur ki bu da; hak ile işleri muh­kem kılmış (sağlamlaştırmış) olandır, demek olur.

“Bizim Rabbüniz Rahmandır. Sizin niteleyegeldiklerürfze” Onu küfür ve yalanlama türünden nitelendirmelerinize “karşı yardımı İstenen O’dur.”

el-Mufaddal ve es-Sülemî “niteleyegeldiklerlnize karşı” anlamındaki buyruğu; şeklinde haber olmak üzere “ya” ile (“niteleyegeldik-lerine…” anlamında) okumuşlardır. Diğerleri ise hitab olarak “te” ile “niteleyegeldiklerinize” anlamında okumuşlardır.

Kuran

Enbiya Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.