Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 4°C
Çok Bulutlu
İstanbul
4°C
Çok Bulutlu
Per 5°C
Cum 6°C
Cts 7°C
Paz 8°C

20 – Taha Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu sure adını ilk kelimesi olan “TÂ-H”dan alır. Bu surenin adı da diğer birçok surede olduğu gibi sadece semboliktir.

20 – Taha Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Taha Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Nüzul Zamanı: Nazil olduğu zaman Meryem Suresi ile aynı döneme rastlar. Habeşistan’a hicret sırasında veya hemen ondan sonra nazil olması muhtemeldir. Ne olursa olsun, bu surenin Hz. Ömer’in (r.a) müslüman olmasından önce nazil olduğu kesindir.

Çok iyi bilinen sahih bir hadise göre Hz. Ömer, Peygamber’i (s.a) öldürmek için yola çıktığında bir adama rastladı. Adam ona: “Sen herşeyden önce kızkardeşinin ve eniştenin müslüman olduğunu bilmelisin” dedi. Bunu duyan Ömer (r.a) doğruca kızkardeşinin evine gitti. Orada kardeşi Fatıma ve eniştesi Said ibn Zeyd’i Habbab b. Eret’den bir kağıt parçasında yazılı olan bir şeyler öğrenir buldu. Fatıma onun geldiğini görünce kağıt parçasını hemen bir yere sakladı, fakat Hz. Ömer (r.a) okunanları duymuştu, bu yüzden sorular sormaya başladı. Daha sonra eniştesini dövdü ve kocasını korumaya çalışan kızkardeşini de yaraladı. Sonunda her ikisi de “Evet müslüman olduk, ne yaparsan yap” diye itiraf ettiler. Hz. Ömer kızkardeşinin başından akan kandan etkilendiği için “okuduğunuz şeyi bana gösterin.” dedi. Kızkardeşi ondan kağıdı yırtmayacağına dair yemin aldı ve “Temizlenmeden ona dokunamazsın” dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a) yıkandı. Ve bu surenin yazılı olduğu kağıdı okumaya başladığında “Ne mükemmel bir şey!” diye bağırmaktan kendini alamadı. Bunu duyan Habbab, onun ayak seslerini duyduğunda gizlendiği yerden çıkarak: “Allah’a andolsun, Allah sana Peygamberinin davetini tebliğe hizmet ettirecek.

Çünkü dün Peygamber’in (s.a): ‘Rabbim, ya Ebul Hakem b. Hişam (Ebu Cehil), ya da Ömer b. Hattab ile İslâm’ı destekle’ diye dua ettiğini duydum. Ey Ömer Allah’a dön, Allah’a dön!” dedi. Bu sözler o denli ikna edici idi ki Ömer (r.a) Habbab’la birlikte, İslâm’ı kabul etmek üzere Peygamber’in (s.a) yanına gitti. Bu olay, Habeşistan’a hicretten kısa bir süre sonra meydana gelmişti.

Anafikir ve Ele Alınan Konular: Bu sure, Kur’an’ın indiriliş amacını beyan ederek başlar: “Ey Muhammed, bu Kur’an senin güçlük çekmen için indirilmedi, bu Kur’an senden, inatçı kafirlerin kalbine imanı sokman gibi imkansız bir şeyi de istemiyor. Bu sadece Allah’dan korkan ve kendilerini O’nun azabından korumak isteyenleri doğru yola ulaştırman için bir öğüttür. Bu Kur’an yerlerin ve göklerin yaratıcısının kelamıdır. Ve ilâhlık, hükümranlık sadece O’na mahsustur. İnsan inansa da, inanmasa da bu iki nokta ebedi bir gerçektir.”

Bu girişten sonra sure birdenbire görünürde hiçbir ilgisi yokken ve o dönemin olaylarına uygulanabilirliğine bir işaret belirtmeksizin Hz. Musa (a.s) kıssasının anlatılmasıyla devam eder. Ama satır aralarını da okursak bu bölümün tamamen Mekkelilere de uygulanabileceğini anlarız. Fakat bu bölümün gizli anlamını açıklamaya geçmeden önce Arapların, genelde Hz. Musa’yı bir peygamber olarak kabul ettiklerini belirtmekte fayda vardır. Bunun nedeni, Arapların çevrelerindeki Yahudi topluluklarından ve komşu Hıristiyan krallıklarından etkilenmiş olmalarıdır. Şimdi bu hikayenin satırları arasında gizli olan noktaları ele alalım:

1) Allah bir peygamberi, davullar eşliğinde yapılan bir tören sonucu, şu şu kimseyi peygamber ilan ettiğini söyleyerek seçmez. “Biz şu kimseyi bugünden itibaren Peygamber yaptık” diye bir beyanatta bulunmaz. Tam tersine, Musa kıssasında olduğu gibi Peygamberliği dilediği kuluna gizlice lutfeder. Bu nedenle Hz. Muhammed’in (s.a) birden bire ve hiçbir kamuoyu açıklaması yapmaksızın peygamber seçilmesine şaşırmamalısınız.

2) Hz. Muhammed’in (s.a) tebliğ ettiği ana ilkeler tevhid ve ahiret Musa’nın (a.s) kendi gönderildiği dönemde tebliğ ettiği ilkelerin aynısı idi.

3) Hz. Muhammed (s.a) Kureyşliler arasında hiçbir maddi varlığı olmaksızın Hakk’ın tebliğinin tek sorumlu taşıyıcısı idi. Aynı şekilde Hz. Musa’ya da Firavun gibi zalim bir krala gidip isyankarlığından vazgeçmesini tebliğ etme görevi verilmiştir. Bunlar, Allah’ın hayret verici işleridir. O, Medyen’den Mısır’a doğru yola çıkan bir yolcuyu durdurur ve ona: “Git ve zamanın en büyük zalimi ile savaş” der. Ona görevi için gerekli olan silahlar ve ordular vermez. Onun yaptığı tek yardım, Hz. Musa’nın isteği üzerine kardeşi Harun’u kendisine yardımcı tayin etmesidir.

4) Ey Mekkeliler, sizin Hz. Muhammed (s.a) aleyhine yaptığınız şeylerin -saçma itirazlar, suçlamalar ve vahşice işkenceler- hepsini Firavun’un da Musa’ya (a.s) uyguladığını iyi bilmelisiniz. Allah’ın Peygamberinin büyük ordulara ve güçlü silahlara sahip olan Firavun’u yenilgiye uğrattığını da bilmelisiniz. Burada sözle olmasa da müslümanlar Kureyşlilerle savaşmaktan korkmamaları konusunda teskin ve teselli edilmektedirler. Çünkü Allah’ın desteklediği bir hareket en sonunda zafere ulaşır. Aynı zamanda müslümanlar, Firavun’un canice işkence tehditlerine rağmen imanlarında sebat eden sihirbazların örneğini takip etmeye teşvik edilmektedirler.

5) Yalancı tanrı ve tanrıçaların putlaştırılmasının nasıl saçma ve basit bir şekilde başladığı ve Allah’ın peygamberlerinin en ufak putperestçe uygulamaya bile izin vermediklerini göstermek için İsrailoğulları tarihinden bir olay anlatılmaktadır. Aynı şekilde Hz. Muhammed (s.a)’de şirke ve putperestliğe karşı çıkmada diğer peygamberlerin yolundan gitmektedir.

O halde, Musa (a.s) kıssası, Hz. Muhammed’e (s.a) Kureyşliler arasındaki tartışmalarla ilgili meselelere ışık tutmak amacıyla kullanılmıştır. Daha sonra kıssanın sonunda Kureyşliler şu şekilde uyarılmaktadırlar: “Kur’an sizin iyiliğiniz için kendi dilinizde indirilmiştir. Eğer onu dinler ve verdiği öğüte uyarsanız, bunu kendi iyiliğiniz için yapmış olursunuz. Fakat eğer reddederseniz kötü sonla kendiniz karşılaşacaksınız.”

Bundan sonra Adem (a.s) kıssası ele alınmakta ve sanki Kureyşlilere şöyle denmektedir: “Sizin takip ettiğiniz yol şeytanın yoludur, oysa bir insana layık olan atası Adem’in yolundan gitmektir. O, şeytanın aldatmasına kanmıştı, fakat hatasını anlayınca hemen ondan pişman oldu, tevbe etti ve tekrar Allah’a ibadete geri dönüp onun rızasını kazandı. Diğer taraftan eğer bir insan şeytanın yolundan gider ve bütün uyarılara rağmen inatla hatasında ısrar ederse, aynen şeytan gibi sadece kendisine zarar vermiş olur.”

En sonunda Peygamber’e (s.a) ve müslümanlara, kafirlerin yaptıkları işkencelere karşı sabırlı olmaları tavsiye edilmektedir: “Onları Allah’a bırak. O, onları hemen cezalandırmaz, bir süre mühlet verir. Bu nedenle sabırsızlanmamalı, fakat işkencelere sabırla göğüs germeli ve İslâmı tebliğe devam etmelisiniz.”

Bu bağlamda, müminlerde, o dönem için hakkı tebliğde çok değerli olan sabır, dayanıklılık, Allah’ın dileğine tevekkül , gönül rahatlığı ve teslimiyet gibi yüce karakter özellikleri yaratmak için namaza (salat) çok büyük önem verilmiştir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Tâ, Hâ.

2 Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik,

3 ‘İçi titreyerek korku duyanlara’ ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik).1

4 Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir.

5 Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir.2

6 Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O’nundur.

7 Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.3

8 Allah; O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.4

9 Sana Musa’nın haberi geldi mi?

10 Hani bir ateş görmüştü5 de, ailesine şöyle demişti: “Durun, şüphesiz ben bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm ya da ateşin yanında bir yol-gösterici bulurum.”6

11 Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: “Ey Musa.”

12 “Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar;7 çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva’dasın.”8

13 “Ben seni seçmiş bulunmaktayım; bundan böyle vahyolunanı dinle.”

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet bir önceki ayetin anlamını açıklığa kavuşturur. Kur’an’ın vahyolunmasının nedeni, Hz. Peygamber’e (s.a) imkansız bir şey yüklemek ve ondan inatçı insanların kalbine iman sokmasını isteyerek onu baskı altında bırakmak değildir; onun tek gönderiliş amacı Allah’dan korkanlar için bir öğüt olmaktır. Bu nedenle Peygamber (s.a) içlerinde hiç bir Allah korkusu kalmayan ve hak nedir bâtıl nedir diye hiçbir kaygısı olmayan insanlarla vakit kaybetmemelidir.
  2. Yani, “Evreni yarattıktan sonra, Allah onu yönetmekte ve onunla ilgili bütün düzenlemeleri yapmaktadır.”
  3. Yani, “Senin ve arkadaşlarının çektiği işkenceler ve düşmanlarınızın sizi yenmek için yaptıkları oyunlar nedeniyle Allah’a sesli olarak şikayet etmeniz gerekmez, çünkü Allah herşeyden haberdardır. Ve O sizin kalblerinizden geçirdiğiniz şikâyetleri bile duyar.”
  4. Yani, O bütün mükemmel sıfatlar ve özelliklere sahiptir.
  5. Bu olay, Musa (a.s) yıllarca Medyen’de sürgün yaşadıktan sonra orada evlendiği karısı ile birlikte Mısır’a dönerken meydana gelmiştir. Kasas Suresi’nde anlatıldığı üzere Musa (a.s) bir Mısırlıyı öldürmüştür. Bu nedenle Mısır’ı terkedip Medyen’e sığınmıştır.
  6. Bu olayın Musa (a.s) Sina yarımadasının güneyinden geçerken, bir kış gecesi meydana gelmiş olması gerekir. Musa (a.s) uzakta bir ateş gördüğünde, geceleyin karısını ve çocuklarını sıcak tutacak bir ateş veya yolculuğu için bir yol gösterici bulma ümidiyle ona doğru gitmişti. Fakat bunun yerine doğru yola ileten bir rehber buldu.
  7. Belki de bu sebeple Yahudiler ayakkabıları ile (namaz kılmazlar) dua etmezler. Fakat Peygamber (s.a) bu şüpheyi şöyle söyleyerek ortadan kaldırmıştır: “Ayakkabılarıyla veya mestleriyle namaz kılmayan Yahudilerin aksine amel edin.” (Ebu Davud.) Fakat bu, kişinin mutlaka ayakkabılarla namaz kılması gerektiği anlamına gelmez, sadece ayakkabılarla namaz kılmanın caiz olduğunu gösterir. Bu, Ebu Davud’un Amr ibn As’dan rivayet ettiği bir hadisle de desteklenmektedir. Bu hadiste Amr, Peygamber’i (s.a) ayakkabılarla da, ayakkabısızken de namaz kılarken gördüğünü söyler.

Ebu Said Hudri’den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur. “Mescid’e gireceğiniz zaman ayakkabılarınızın altını kontrol edin. Şayet bir pislik varsa, onu toprağa sürerek temizleyin. Böylece namaz kılabilirsiniz.” Ebu Hüreyre, Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ayakkabılarınız kirlendiğinde, toprak onların temizlenmesi için yeterlidir”. Yine Ümmü Seleme’den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Ayakkabınızın altı pislenmiş ise eğer, yolda yürürken temizlenir.”

Bunlar gibi birçok hadise dayanmak suretiyle Ebu Hanife, İmam Yusuf Evzai, İshak bin Rehaviye gibi fıkıh alimleri “ayakkabının toprakla temizlenebileceği” görüşündedirler. İmam Şafii ve İmam Ahmet bin Hanbel’den yapılan nakillerde, onların görüşünün bu şekilde olduğunu ortaya koyar. Ancak İmam Şafii’nin meşhur görüşü, bunun tam tersinedir. Fakat yine de İmam Şafii’nin ayakkabının toprakla temizlenebileceği şeklindeki görüşü daha yaygındır.

Bu konuda başka hadisler de vardır, fakat o günlerde camilerde, hatta Peygamberin mescidinde bile halılar, kilimler… vs. olmadığına dikkat edilmelidir. Bu nedenle bu gün halılar ve kilimlerle kaplı camilere ayakkabılarla girmek uygun düşmez. Fakat insanın çimenliklerde veya toprak üzerinde ayakkabılarla namaz kılmasında bir beis yoktur.

  1. Genelde müfessirler Tuva’nın bir vadi olduğu görüşündedirler, fakat bazılarına göre “o an için mukaddes hale getirilen bir vadi” anlamına gelir.

14 “Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Ben’den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.”9

15 “Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak-gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim.”10

AÇIKLAMA

  1. Namaz’ın asıl amacı işte budur. Namaz insanlara dünyevi zevkler nedeniyle Allah’dan gafil olmamaları ve insanın kendi başına bağımsız bir varlık değil, Allah’ın kulu olduğunu hatırlamaları için farz kılınmıştır. Namaz, insana Allah’ın varlığını hatırlatmak için günde beş vakit olarak farz kılınmıştır.

Bazıları bunun: “Namazı kıl ki, seni hatırlayayım” anlamına geldiğini söylerler.

Bu ayete göre, namazı zamanında kılmayı unutan kimse hatırladığında kılmalıdır. Bu, Enes (r.a)’dan rivayet edilen bir hadisle de desteklenmektedir: “Eğer bir kimse namazı kılmayı unutursa hatırladığında kılmalıdır. Çünkü bunun için başka bir keffaret yoktur.” (Buhari, Müslim, Ahmed)

Aynı konuda Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadis daha vardır. Peygamber’e (s.a): “Eğer namaz vaktinde uyursak ne yapalım?” diye sorulduğunda “uyuyana günah yoktur, bir kimsenin uyanıkken namazı terk etmesi günahtır. Bu nedenle bir kimse namazı kılmayı unutur veya uyuya kalırsa hatırladığında veya uyandığında kılar” cevabını vermiştir. (Tirmizi, Nesei, Ebu Davud)

  1. Peygamberlere tevhidden sonra vahyolunan ikinci nokta ahiretin gerçek oluşu idi. Peygamberler bu bilgiyi insanlara aktarmakla sorumluydular. Burada bu bilginin iletilmesinin amacı da belirtilmiştir. Her insanın bu dünyada yaptıklarının karşılığını bulması için kıyamet saatinin gelmesi yazılmıştır. Bu imtihanın gereği olarak da kıyametin kopacağı zaman gizli tutulmuştur. Çünkü ahirete inanan bir kimse her an doğru yoldan sapmamak için dikkatli olur. Ahirete inanmayan kimse ise başka şeylerle uğraşır. Çünkü ahiretin geleceği ile ilgili hiçbir işaret olmadığını düşünür.

16 “Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın.”

17 “Sağ elindeki nedir ey Musa?”11

18 Dedi ki: “O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var.”12

19 Dedi ki: “Onu at, ey Musa.”

20 Böylece, o da onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).

21 Dedi ki: “Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz.”

22 “Elini de koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın.”13

23 “Öyleki, sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım.”

24 “Firavun’a git, çünkü o azmış bulunmaktadır.”

25 Dedi ki: “Rabbim, benim göğsümü aç.”14

26 “Bana işimi kolaylaştır,”

27 “Dilimden düğümü çöz,”

28 “Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar.”15

29 “Ailemden bana bir yardımcı kıl,”

30 “Kardeşim Harun’u”

31 “Onunla arkamı kuvvetlendir.”16

32 “Onu işimde ortak kıl,”

33 “Böylece seni çok tesbih edelim.”

34 “Ve seni çok zikredelim.”

35 “Hiç şüphesiz sen, bizi görmektesin.”

36 (Allah) Dedi ki: “Ey Musa İstediğin sana verilmiştir.”

AÇIKLAMA

  1. Bu soru sadece bilgi almak için sorulmuş bir soru değildir, çünkü Allah onun elinde bir asa tuttuğunu bilmektedir. Bu soru, elindekinin bir asa olduğunu, bu nedenle biraz sonra ortaya konulacak mucizeye hazır olması gerektiğini vurgulamak için sorulmuştur.
  2. Musa (a.s) bilerek bu soruyu uzatmıştır ve sadece “Bu benim asamdır” deyip susmamıştır. Çünkü Musa (a.s) bu yüce buluşma anını biraz daha uzatmak istiyordu.
  3. Yani, “Senin elin güneş gibi parlayacak, fakat bu sana bir zarar vermeyecektir.” Kitab-ı Mukaddes’in bu olayı şöyle anlatması gariptir: “Onun eli cüzzamlı gibi leke oldu, fakat daha sonra eski normal haline döndü.” Talmut da olayı aynı şekilde anlatır ve cüzzam hastası olan Firavun’u kastettiğini ekler.

Ne yazık ki bazı müfessirlerimiz de bu tefsiri kabul etmişlerdir, oysa doğrusu daha önceki müfessirlerin de kabul ettiği bizim yorumumuzdur. Bir peygambere hem de sarayda kralın önünde cüzzam hastalığı ile mucize gösterildiğini söylemek çok saçmadır. Üstelik hastalığının iyileşmesi sadece Firavun’u etkileyebilir, diğerlerini değil.

  1. Yani, “Kalbimi bir Rasûlün büyük görevi ile ilgili zorunlulukları yerine getirmeme yarayacak cesaretle doldur ve görevin yerine getirilmesi için bana güven ver.” Hz. Musa (a.s) böyle dua etti, çünkü görevinin büyük sorumluluklarının bilincindeydi.
  2. Musa (a.s) bunun için Allah’a dua etti, çünkü kendisinin beliğ bir konuşmacı olmadığının farkındaydı. Bir elçinin Firavun ve saray adamlarını etkilemek için akıcı bir dile sahip olması gerektiğini de biliyordu. Bu, Kitab-ı Mukaddes tarafından da desteklenmektedir. (Çıkış 4: 10) Fakat Talmut onun konuşmasındaki bu yetersizliği çok garip bir şekilde açıklar. Ona göre, Musa (a.s) çocukken Firavun’un tacını onun başından alıp kendi başına koyduğu için cezadan kurtulmak amacıyla dilini yanan bir kömürle yakmıştır. Bu hikaye çok aptalca olmasına rağmen bazı müfessirler bunu kabul etmişlerdir. Bizim tefsirimiz Kur’an tarafından da desteklenmektedir. Gerçek şu ki başlangıçta o çok beliğ bir dile sahip değildi, Firavun da onu bu yüzden alaya almıştı. (Zuhruf: 52) Musa (a.s) da aynı şeyin farkına varmış ve şöyle demiştir: “Kardeşim Harun’un dili benden daha düzgündür. Onu beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder.” (Kasas: 34) Sonraları onun dilindeki bu pelteklik geçmiş ve çok güzel konuşmaya başlamıştır. Bu, onun Kur’an da ve Kitab-ı Mukaddes’de yaptığı konuşmalarla desteklenmektedir; çünkü bu konuşmalar birer belağat ve fesahat örneğidir.

Herşeyin ötesinde, Allah’ın Rasûlunun dilinde bir kekemelik, sürçme ve pepelik yaratmasının hiçbir nedeni yoktur. İşte bu nedenle peygamberler görünüş, kişilik ve yetenek olarak insanların en üstünleri olurlar. Çünkü onlar, kekemelik, pepelik gibi aksaklıklar nedeniyle insanların alayına hedef olmamak için hem görünüş hem de davranış bakımından etkili olmak zorundadırlar.

  1. Harun (a.s) Musa’dan (a.s) üç yaş büyüktü (Çıkış 7: 7)

37 “Andolsun, biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.17

38 “Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyleki:)”

39 “Onu sandığın içine koy, onu suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden sana bir sevgi yönelttim.”

40 “Hani kız kardeşin gezinip: “Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?” demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni ‘esaslı bir denemeden geçirip-denemiştik.’ Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa.”

AÇIKLAMA

  1. Allah, doğumundan beri onun risalet için ilâhî gözetim altında olduğunu vurgulamak için doğumundan beri Musa’ya verdiği nimetleri saymaktadır. Burada sadece kısa değinmeler yer almıştır, fakat Kasas Suresi’nde verilen bu nimet ve lütuflar ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

41 “Seni kendim için seçtim.”

42 “Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın.”

43 “İkiniz Firavun’a gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır.”

44 “Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki o öğüt alıp-düşünür ya da içi titrer-kokar.”18

45 Dediler ki:18/a “Rabbimiz, biz gerçekten, onun bize karşı ‘taşkın bir tutum takınmasından’ ya da ‘azgın-davranmasından’ korkmaktayız.”

46 Dedi ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinle birlikteyim; işitmekteyim ve görmekteyim.”

47 “Haydi ona gidin de deyin ki: -Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azab verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.”

48 “Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azab, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir.”19

AÇIKLAMA

  1. Bir insanı doğru yola götürmenin iki yolu vardır: 1) Onu tartışma ve öğüt ile ikna etmek. 2) Onu sapıklığın sonuçları ile uyarmak.

18/a. Bu duayı, Hz. Musa Mısır’a ulaşıp, Harun da ona yardımcı olarak geldiği sırada, henüz Firavun’un huzuruna çıkmadan önce yaptıkları açığa çıkmaktadır.

  1. Bu olay Kitab-ı Mukaddes ve Talmut’ta yer aldığı şekliyle incelendiğinde, Kur’an’ın kıssaları bu kitaplardan kopya etmediği, bilakis elçilerin gerçek durumunu açığa çıkarmak için kendi görüşünü sunduğu açıkça görülmektedir. Kitab-ı Mukaddes’e göre Allah Musa’ya (a.s) kendisini Firavun’a göndereceğini söylediğinde Hz. Musa şöyle dedi: “Ben kimim ki, Firavun’a gideyim ve İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarayım?” (Çıkış 3: 11) Allah Musa’ya (a.s) ayetler (mucizeler) göstererek onu teşvik ve ikna etti, fakat o yine de isteksizdi. Şöyle dedi: “Aman ya rab, yalvarırım sana, göndereceğin adamın eliyle gönder.” (Çıkış 4: 13) Talmut bundan da derin ayrıntılara girer ve Hz. Musa ile Allah arasında -Hz. Musa’nın bir Peygamber olmayı kabul etmemesi ile ilgili- yedi günlük bir tartışmanın olduğunu söyler. Bunun üzerine Allah Hz. Musa’ya elçisi olmasını teklif edince, Hz. Musa, iyi konuşamadığını söyler. Allah bu konuda ısrar edince, “Lut”u kurtarmak için melek gönderdin. Sârâ, Hacer’i evden kovunca da 5 melek gönderdin, şimdi özçocuklarını (İsrailoğulları) kurtarmak için beni yalnız mı gönderiyorsun?” demiştir. Allah buna kızmış ve kardeşi Harun’u ona peygamberlikte ortak etmiştir. Bunun yanı sıra Musa’nın (a.s) soyundan gelenleri rahiplikten (mabette zühd ile meşgul olanlar) mahrum bırakmış ve bunu Harun’un neslinden gelenlere lutfetmiştir. Bu iki görüş de, Allah’ın insanların karşı karşıya bulunduğu zayıflıklara sahip olduğunu ve Hz. Musa’nın da aşağılık kompleksine kapıldığını farzetmektedirler.

49 (Ona gidip aynı şeyleri tekrarladıklarında, Firavun onlara) Dedi ki:20 “Sizin Rabbiniz kim ey Musa?”21

50 Dedi ki: “Bizim Rabbimiz,22her şeye yaptılışını veren,sonra doğru yolunu gösterendir”23

51 (Firavun) Dedi ki: “İlk çağlardaki kuşakların durumu nedir öyleyse?”24

AÇIKLAMA

  1. Burada ayrıntılar atlanmıştır. Bu ayrıntılar şu surelerde yer almıştır: A’raf: 103-108; Şuara: 10-13; Kasas: 28-40; Naziat: 15-25.

Firavun ile ilgili gerekli bilgiler için bkz. A’raf an: 85

  1. Firavun Musa’ya hitap etmiştir, çünkü peygamberlik yönünden Hz. Musa, Hz. Harun’dan önce idi. Firavun Hz. Musa’nın peltek konuşmasından yararlanmak için ona hitap etmiş ve daha akıcı konuşan Hz. Harun’u görmezlikten gelmiş olabilir. Firavun, bu sorusuyla şöyle demek istiyordu: “Sen Rabbinden bana bir mesaj getirdiğini söylüyorsun. Bu Rab da kim? Şunu bil ki Ben Mısır’ın ve Mısırlıların Rabbiyim.” Onun bu iddiası ile ilgili olarak bkz. Naziat: 24, Zuhruf: 51, Kasas: 38 ve Şuara: 29

Firavun’un bu sözü ile kendisinin halkının tek ilahı olduğunu veya Mısır’da başka hiçbir şeye tapılmadığını kastetmemiş olduğuna dikkat edilmelidir. Aslında o kendi hükümranlığını da kendisinin güneş tanrısının insan şeklindeki sureti olduğu iddiasına dayandırıyordu. Mısır tarihinden o dönemde daha birçok tanrı ve tanrıçaya tapıldığını öğreniyoruz. Gerçekte onun iddia ettiği şey, kendisinin sadece Mısır’ın değil, teoride bütün insanlığın siyasi anlamda rabbi (hakimi) olduğu idi. O halde Musa (a.s) ona kendisine itaat etmesi için bir elçi gönderen başka bir üstün varlığın var olduğunu söylememeliydi. Bu bağlamda bazı kimseler Firavun’un bu mübalağalı iddiasından, Firavun’un Allah’ı inkar edip, kendisini O’nun yerine koymaya çalıştığı anlamını çıkarmışlardır. Fakat Kur’an’da Firavun’un Allah’ı göklerin hakimi olarak kabul ettiği sabittir. Mümin: 28-34 ve Zuhruf: 53. ayetler dikkatlice okunduğunda, onun Allah’ı ve melekleri inkar etmediği açıkça anlaşılır. Firavun’un reddettiği husus, Allah’ın elçiler göndererek emirler vermesi ve yeryüzündeki siyasi hükümranlığına müdahale etmesiydi. İzah için bkz. Kasas an: 53.

  1. Yani, “Biz her anlamda sadece O’nu Rabbimiz olarak kabul ediyoruz. O bizim Mabudumuz, yaratıcımız, hakimimiz ve dayanağımızdır. O her şeyden yücedir ve O’ndan başka hiçbir rab yoktur.”
  2. Bu kısa cümleye çok dikkat edilmelidir. Bu, herşeyi yaratanın ve ona değişik yapı, şekil, yetenek, özellik vs. verenin Allah olduğunu ifade etmektedir. 1) Mesela, insana gördükleri işlere en uygun yapıda yaratılmış olan eller ve ayaklar verilmiştir. 2) İnsana, hayvana, bitkilere, madenlere vb. havaya, suya ve ışığa kısacası her şeye, evrende gördüğü işlev için gerekli olan şekil verilmiştir. 3) Sonra O, herşeye işlevini doğru dürüst yapması için doğru yolunu göstermiştir. Herşeye, kendi yaratılış amacını yerine getirebilmesi için gerekli olan bilgileri öğreten O’dur. Kulağa duymayı, göze görmeyi; balığa yüzmeyi; kırlangıca uçmayı; toprağa bitki çıkarmayı ve ağaca çiçek açıp meyve vermeyi öğreten O’dur. Kısacası O, sadece herşeyin yaratıcısı değil, aynı zamanda herşeyin rehberi ve öğreticisidir de.

Musa (a.s) Firavun ve çevresindekilere mesajı iletebilmek için kısa, fakat anlamı yoğun cümleyi söylemiştir. O sadece, rabbin kim olduğunu soran Firavun’a yeterli bir cevap vermekle kalmamış aynı zamanda onun neden rab olduğunu ve nasıl O’ndan başka rab olamıyacağını da açıklamıştır. Burada ele alınan fikir şudur: Firavun ve onun tebasından herbiri bedenen Allah’a bağlı olduğu ve Allah’ın yol göstermesi ile çalışan bedeninin çeşitli organlarının işlememesi halinde bir an bile yaşayamayacağı için, işte bu nedenle Firavun’un tebasının rabbi olduğunu iddia etmesi saçmadır. Ve halkın da onu rab olarak kabul etmeleri bir aptallıktır.

Bunun yanısıra Musa (a.s), Firavun’un reddettiği peygamberliğin gerekli olduğu konusuna da kısaca işaret etmiştir. Allah, evrendeki herşeye doğru yolu gösterdiğine göre insanların doğru yol gösterilme ihtiyacını da karşılamalıdır. Hayvanların ve kuşların hidayeti (yol gösterilmesi) içgüdü ile olur. Oysa akıl sahibi insanlara akla yakın ikna sistemleri ile insanları doğru yola yönelten peygamberler gönderilir.

  1. Firavun’un sorduğu soru çok kurnazca bir soruydu. Bu soruyla şöyle demek istiyordu: “Eğer herşeye ayrı ayrı yaratılışını verenden başka rab yoksa, yüzyılardan beri başka ilâhlara tapan bizim atalarımızın hali ne olacak? Tüm bu insanlar hatalı mıydı? Hepsi azabı mı haketti? Onların aklı yok muydu?” Böylece Firavun belki atalarına saygısızlık gösteren Hz. Musa’ya karşı sinirini yatıştırmak istiyordu. Aynı zamanda Firavun saray adamlarını ve diğer Mısırlıları Hz. Musa’nın davetine karşı kışkırtmak istiyordu. Bu oyun, hakka davet eden herkese karşı oynanmış ve aklı ermeyen kişileri kışkırtmakta her zaman etkili olmuştur. Bu kurnazca oyuna burada değinilmiştir, çünkü aynı oyun Mekkeliler tarafından Peygamberimiz’e (s.a) karşı da oynanıyordu.

52 Dedi ki: “Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz.”25

53 “Ki26 (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşendi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık.”

54 “Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphe yok, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.27

55 Sizi ondan yarattık, sizi ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.28

56 Andolsun, biz ona ayetlerimizin tümünü29 gösterdik; fakat o, yalanladı ve ayak diretti.

57 Dedi ki: “Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp-çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?”30

58 “Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir ‘buluşma zamanı ve yeri’ tesbit et, bizim de, senin de ona karşı olamayacağımız açık-geniş bir yer olsun” dedi.

59 (Musa) Dedi ki: “Buluşma-zamanımız, (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun).”31

AÇIKLAMA

  1. Bu cevap hikmet doludur. Eğer Musa (a.s): “Evet onların hepsi akılsızdı ve sapıktı; bu yüzden de cehennemin yakıtı olacaklar,” demiş olsaydı, bu sert fakat doğru cevap Firavun’un beslediği (güttüğü) amaca uygun düşecektir. Fakat Hz. Musa’nın verdiği cevap hem doğru idi, hem de Firavun’un oyununu alt etmeye yetti. Onun cevabı şöyle idi: “Evet şimdi o insanlar Rablerinin huzuruna gittiler ve benim elimde onların amel ve niyetlerini değerlendirecek hiçbir araç yok. Halbuki onlarla ilgili tüm hesaplar Allah katında mahfuzdur ve Allah hiçbir şeyi unutup-şaşırmaz. Onlara ne yapacağını Allah bilir. Beni ve seni ilgilendiren, bu hayatta bizim konumumuzun ne olduğudur. Biz şimdi Allah’ın huzuruna çıkmış olanlardan ziyade kendi sonumuzun ne olacağı ile ilgilenmeliyiz.”
  2. (53-55) Ayetler, Hz. Musa’nın verdiği cevaba Allah tarafından yapılan bir eklemedir. Kur’an’da buna benzer başka örnekler de vardır. Allah, Kur’an’ın birçok yerinde bir kimsenin uyarı, öğüt niteliğinde yaptığı konuşmaya kendisi de birşeyler eklemiştir. Burada Allah’ın Hz. Musa’nın sözlerine eklediği bölüm sadece bir önceki ayette değil, aynı zamanda Hz. Musa’nın 50-52. ayetlerde verdiği tüm cevapla ilgilidir.
  3. “Akıllarını hakkı bulmak için kullananlar bu ayetlerin yardımıyla gerçeğe giden bir yol bulurlar. Bu ayetler, evreni yöneten tek bir rab olduğunu ve başka bir rabbe yer olmadığını gösterirler.”
  4. Yani, “Her insan şu üç aşamadan geçmek zorundadır. 1) Doğumdan ölüme kadar olan dönem. 2) Ölümden tekrar dirilişe (kıyamet) kadar olan dönem, 3) Kıyamet gününden ebediyete uzanan dönem. Bu ayete göre bu üç aşamada bu dünyada vuku bulacaktır. Yani insan bu dünyada doğar ve ölür, bu dünyada defnedilir ve yine oradan çıkarılır.
  5. “Ayetler” tabiat görüntüleri ve hayatı ile ilgili hususlardan ve Hz. Musa’ya verilen mucizelerden oluşuyordu. Bu ikna yöntemleri Hz. Musa’nın Firavun önünde yaptığı konuşmalarda yer alır. Gösterdiği mucizelere ise Kur’an’ın bir çok yerinde değinilmektedir.
  6. Burada sihir ile, A’raf ve Şuara Surelerinde değinilen ayrıntılara göre, Musa’nın (a.s) Firavun’un huzuruna ilk çıktığında ona gösterdiği asa ve parlak-beyaz el mucizeleri kastedilmektedir. Bu mucizeleri gören Firavun o denli şaşırmıştı ki şöyle bağırdı: “Sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı geldin?” Oysa o tarihte hiçbir büyücünün sihir gücüyle bir memleketi fethetmediğini biliyordu. Bunun yanı sıra onun kendi memleketinde hediyeler ve mükafatlar almak için becerilerini göstermeyi adet edinmiş yüzlerce büyücü vardı. Bu nedenle Firavun’un bir taraftan “sen bir büyücüsün”, diğer taraftan da “benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun” demesi, onun kafasının ne denli karışık olduğunu göstermektedir. Aslında Firavun, Musa’nın (a.s) mantıklı konuşmasının ve mucizelerinin sadece saraydaki adamları değil, fakat bütün halkı etkileyeceğini anlamıştı. Ve bu yüzden batıl düzenler ve hilelerle onların ön yargılarını uyandırmaya çalışıyordu. Firavun bunun bir mucize olduğunu kabul etmedi ve ona sihir dedi. Böylece krallığından herhangi bir büyücünün bir asayı yılan yapabileceği imajını yaratmaya çalışıyordu. İnsanları şöyle diyerek de kışkırtıyordu: “Bakın! Atalarınızın yanlış yolda olduğunu ve azabı hak ettiklerini söylüyor, ona dikkat edin! O bir peygamber değildir. Sadece güç ve kudret sahibi olmak istiyor. Yusuf’un zamanında olduğu gibi İsrailoğulları’nın tekrar güçlenmesini ve yönetimi Kıptilerden alıp ele geçirmelerini istiyor.” Aslında Firavun bu tür oyunlarla hakka daveti bastırmaya çalışıyordu. (Ayrıntılar için bkz. A’raf an: 87-89; Yunus an: 75). İktidar sahipleri her zaman hak davetçilerini iktidar hırsıyla suçlarlar. Örnek için bkz. A’raf: 110-123, Yunus 78, Müminun: 24
  7. Firavun’un amacı şuydu: “Sihirbazlar baston ve sopalarını yılana çevirmeyi birkez başardılar mı, Musa’nın (a.s) gösterdiği mucizenin tüm etkisi insanların zihninden silinecekti. Bu, sıradan bir gün ve yer belirlenmemesi gerektiğini öneren Hz. Musa’nın avantajınaydı. Bayram günü (ziynet günü) yakındı. O gün imparatorluğun her yanından akın akın insanlar gelecekti. Bu nedenle bu buluşma herkesin şahitlik edebilmesi için meydanlık bir yerde olmalı ve herkesin açıkça görebilmesi için gündüz zamanı seçilmeliydi.”

60 Böylelikle Firavun, arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya getirdi, sonra geldi.32

61 Musa onlara dedi ki:33 “Size yazıklar olsun, Allah’a karşı yalan düzüp-uydurmayın,34 sonra bir azab ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp-uyduran gerçekten yok olup gitmiştir.”

62 Bunun üzerine, kendi aralarında durumlarını tartışmaya başladılar ve gizli konuşmalara geçtiler.35

63 Dediler ki:36 “Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler.”37

AÇIKLAMA

  1. Firavun ve adamları, bu buluşma gününü kendi gelecekleri açısından kesin bir dönüm noktası olarak kabul ediyorlardı; bu nedenle de bu güne çok önem veriyorlardı. Saraydan ülkenin her tarafına büyücüleri çağırıp getirsin diye adamlar gönderilmişti. İnsanları Hz. Musa’nın asasının saldığı korkudan kurtulmaları için büyük gruplar halinde sihirbazları seyretmeye gelmeye teşvik ediyorlardı. Açıkça dinlerinin geleceğinin, sihirbazların becerisine bağlı olduğu söyleniyordu. Dinlerinin yürürlükte kalması sihirbazların başarısına bağlıydı, aksi takdirde Hz. Musa’nın dini, idareyi ele geçirecekti. (Bkz. Şuara: 34-51).

Burada, saraydaki hanedanın ve Mısır’ın yüksek sınıfının dini ile halkın dininin birbirinden çok farklı olduğuna dikkat edilmelidir. Ayrı tanrıları, ayrı mabetleri ve ölümden sonraki hayat (ahiret) hakkında farklı inanç ve düşünceleri vardı.

İdeolojilerde olduğu gibi dinî merasimlerde de birbirlerinden ayrılıyorlardı. (Toynbee, A Study of History, Somervell’in özeti, cilt, I-VI, s. 31-32). Bunun yanı sıra birçok dini ayaklanmanın etkisinde kalan yeteri kadar güçlü topluluklar çok tanrıcılık yerine tek tanrıcılığı kabul etmeye yatkındılar. Bundan başka tek tanrıya ibadet eden büyük bir topluluk da vardı, çünkü İsrailoğulları ve aynı inancı paylaşan başka topluluklar tüm nüfusun en azından % 10’unu oluşturuyorlardı. Firavun, 150 yıl kadar önce o dönemin Firavun’u Amnophis IV veya Akhnaton’un (M.Ö. 1377-1360) bir dini reform yaptığını ve kral ve ailesinin ibadet ettiği tek evrensel bir ilâh olan Aton dışındaki tüm ilâhları ortadan kaldırdığını da hatırlatıyordu. Gerçi bu dinî reform daha sonraki bir kral tarafından tekrar geriye döndürülmüştü, ama etkileri hala devam ediyordu ve Firavun, Hz. Musa’nın yeni bir devrim yapmasından korkuyordu.

  1. Musa’nın (a.s) hitap etitği “hasımlar” henüz onunla sihirbazlar arasındaki karşılaşmayı görmeyi bekleyen halk değil, onu, sihirbaz diye itham eden Firavun ve saray adamları idi.
  2. “Yalanlar”, Onların Allah’ın elçisini “sihirbaz”, onun mucizelerini de “sihir” olarak adlandırılmalarıydı.
  3. Bu, onların kendi durumlarının zayıf olduğunu ve Musa’nın (a.s) gösterdiği mucizenin bir sihir olmadığını bildiklerini göstermektedir. O halde onlar bu karşılaşmaya tereddüt ve korku içinde gelmişlerdir. Fakat Musa’nın (a.s) ani uyarısı onları derinden sarsınca, karşılaşmanın bayram günü açık bir alanda ve gün ışığında yapılmasının hikmetini tartışmaya başladılar. Çünkü onlar, halkın huzurunda yenilirlerse, herkesin sihir ile mucize arasındaki farkı anlayacağını ve kendilerinin savaşı tamamen kaybedeceklerini düşünüyorlardı.
  4. Bu görüşte olanlar, Firavun’un adamlarından ne pahasına olursa olsun Hz. Musa’ya karşı koymaya hazırlanmış olan bir grup olmalı. Çok ateşli olanlar belirlenen karşılaşma için halkı hazırlamakla meşgul olmuş, tecrübeli ve daha serinkanlı olanlar ise dikkat ve kendini muhafazayı tavsiye etmiş olmalılar.
  5. Büyük bir ihtimalle bu insanlar tartışmalarını iki şeye dayandırıyorlardı.

1) Eğer sihirbazlar da asalarını yılana çevirmeyi başarırlarsa, bu Hz. Musa’nın da sihirbaz olduğunun apaçık bir delili olacaktır.

2) Diğer taraftan, eğer Hz. Musa kazanırsa, yöneticiler ülkelerini kaybedecekler ve onların kültürünü, sanatlarını, medeniyetlerini ve yaratıcılıklarını vs. yansıtan ideal hayat tarzları da otomatik olarak sona erecekti. Bu nedenle onlar Musa’yı (a.s) yenmek için ellerinden geleni yapmalıdırlar.

64 “Bundan ötürü, tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin;38 bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur.”

65 “Ey Musa” dediler.39 “Ya sen (asanı) at veya önce atanlar bizler olalım.”

66 Dedi ki: “Hayır, sizler atın.” Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.40

AÇIKLAMA

  1. Onlar aynı zamanda sihirbazlara bir birlik oluşturmalarını ve bu karşılaşma anında, tefrika içinde olduklarını belli etmemelerini tavsiye ettiler. Çünkü diyorlardı, halkın gözü önünde gösterilerin herhangi bir tereddüt veya yapılan gizli bir konuşma, onların kendilerini haklı ve doğru kabul etmediklerinin göstergesi olurdu.
  2. Bu dik başlı insanların sözleri sonucunda Firavun’un grubu arasında birlik ve güven tekrar sağlanmıştı. Ve sihirbazlar karşılaşma için alana çağrılmışlardı.
  3. A’raf: 116’da şöyle denmektedir: “Asalarını atıverince insanların gözlerini büyüleyiverdiler ve onları dehşete düşürdüler.” Burada sihirden dehşete düşenin sadece halk olmadığı, Musa’nın da (a.s) ondan etkilendiği ifade edilmektedir. O sadece sopaları ve ipleri yılan şeklinde kıvranırken görmekle kalmamış, ayrıca onlardan korkup, dehşete düşmüştür.

67 Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.41

68 “Korkma” dedik. “Şüphesiz sen, üstün gelecek olan sensin.”

69 “Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır;42 çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.”

70 Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar:43 “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler.44

AÇIKLAMA

  1. Hz. Musa “Siz atın” der demez, hemen sihirbazlar asalarını ve iplerini atmışlar, bu ona sanki yüzlerce yılan üzerine geliyormuş hissi vermiş ve Hz. Musa onlardan elinde olmadan korkmuştur. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bir peygamber de en nihayetinde insandır. Bunun yanısıra Musa (a.s) sihir gösterisinin halkta kendi mucizesi ile ilgili bir yanlış anlama yaratmasından korkmuş da olabilir.

Bu, sıradan insanlar gibi bir dereceye kadar peygamberlerin de sihirden etkilenebileceklerine delildir. Fakat sihirbazların onun peygamberliği üzerinde bir etki yapmaya, vahiyle onun arasına girmeye veya onu saptırmaya güçleri yetmez. Bu nedenle Hz. Muhammed’in (s.a) bir müddet için bir sihrin etkisinde kaldığını rivayet eden hadisleri yanlış kabul etmenin hiçbir nedeni yoktur.

  1. Bu cümle iki şekilde tefsir edilebilir: 1) Mucize sonucu bir canavar şekline dönüşen asa, yılan gibi görünen tüm sopa ve bastonları gerçekten yutmuştur. 2) Canavara dönüşen asa sihirbazların yılanlarını gerçekten yutmamış, fakat onlar üzerindeki sihirin etkisini yok etmiş ve onlar tekrar eski hallerine dönüp ip ve sopa olmuşlardır. Biz ikinci yorumu kabul ediyoruz, çünkü A’raf: 117 ve Şuara: 45’de şöyle denmektedir: “Onların uydurduklarını derleyip-toplayıp yutuyor.” Burada ise ifade şöyledir: “Elindekini at, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir.”
  2. Hz. Musa’nın (a.s) asasının gücünü gördüklerinde, ister istemez sanki biri onları buna zorluyormuş gibi hemen secdeye kapandılar. Çünkü bunun bir sihir değil büyük bir mucize olduğunu anlamışlardı.
  3. Sihirbazların bu şehadeti, onların karşılaşmanın amacından tamamen haberdar olduklarını göstermektedir. Bu, sihirbazlarla Hz. Musa’nın becerilerinin denendiği bir karşılaşma değildi. Bilakis, Hz. Musa’nın Allah’ın elçisi olduğu iddiasının doğru olup olmadığını belirleyecek bir karşılaşma idi. Eğer asa canavar şekline dönüşürse bu bir sihir değil, mucize demekti. Diğer taraftan Firavun, sihirbazların becerisi ile onun bir mucize değil sadece bir sihir olduğunu ispatlamak istiyordu. Bu aynı zamanda Firavun’un adamlarının ve halkın mucize ile sihir arasındaki farkı çok iyi kavradıklarını göstermektedir. İşte bu nedenle sihirbazlar Allah’ın kudreti sayesinde gösterilen mucizenin kendi sihirlerini ortadan kaldırdığını görünce Hz. Musa’nın daha becerikli ve sihirbaz olduğunu söylemediler, bilakis hemen secdeye kapandılar ve “Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettik” dediler.

Firavun tarafından Hz. Musa’yı “teşhir etmek” için düzenlenen oyun, sonuçta kendi aleyhine dönmüştü. Bütün sihirbazlarını, halka bir asanın yılana döndürülmesinde olağanüstü birşey olmadığını, çünkü her sihirbazın bunu becerebileceğini göstermek amacıyla toplamıştı. Fakat sihirbazların yenilgiye uğraması ve şehadet getirmesi, Hz. Musa’nın gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu ve asanın yılana döndürülmesinin sihir değil, bir mucize olduğunu ispatlıyordu.

71 (Firavun) Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce O’na inandınız, öyle mi? Kuşkusuz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.45 O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim46 ve sizi hurma dallarında sallandırıcağım.47 Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.”48

72 Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz’.49 Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.”

73 “Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.”

74 “Gerçek şu ki,50 kim Rabbine suçlu-günahkâr olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ise, ne ölebilir, ne de dirilebilir.”51

75 “Kim de O’na iman edip salih amellerde bulunmuş olarak O’na gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır.”

76 “İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır.) Ve işte bu arınmış olanın karşılığıdır.”

AÇIKLAMA

  1. A’raf: 123’te şöyle denilmektedir: “Bu, halkı buradan çıkarmak amacı ile şehirde planladığınız bir tuzaktır.” Aynı ifade burada da ayrıntılı olarak sunulmaktadır: “Bu sadece onunla sizin aranızda bir tuzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda onun sizin lideriniz olduğu anlaşılıyor. Musa’nın bir peygamber olduğunu ispatlamak için onun asasıyla sizin sihirlerinizi bozması ve daha sonra ülkede siyasal bir devrim gerçekleştirebilmesi için, önceden, karşılaşmada ona yenilmek üzere anlaştınız.”
  2. Yani, “Sağ el ve sol ayak veya tam bunun tersi”
  3. Bu eski zamanlarda uygulanan çok canice bir işkence metodudur. Bu amaçla yere ya uzun bir sütun dikerler ya da ağaç gövdelerini kullanırlardı. Daha sonra tam tepesine ona çapraz bir tahta parçası çakılırdı. Daha sonra suçlunun elleri yukarıdan bu tahtaya bağlanır ve yavaş yavaş acı çeker, ölmesi için öylece bırakılırdı.
  4. Bu, Firavun’un kaybettiği oyunu kazanmak için ortaya koyduğu son tuzaktı. Onları, kendi krallığına karşı Hz. Musa ile birlikte bir oyun oynadıklarını kabule zorlamak için çok acı işkencelerle tehdit etti. Fakat sihirbazların kararlılık ve sebatı, tuzağı, Firavun’un kendi aleyhine çevirdi. Onların en ağır işkencelere bile katlanmaya hazır olmaları, herkese onların Hz. Musa’nın peygamberliğine samimiyetle inandıklarını ve aralarındaki gizli iş birliği iddiasının onları saptırmak için öne sürülen bir hile olduğunu göstermişti.
  5. Bu şu şekilde de yorumlanabilir: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyiz.”
  6. Bu, sihirbazların sözlerine Allah tarafından yapılmış bir ektir.
  7. Bu, Kur’an’da adı geçen cezaların en ağırıdır; günahkar insan, ölümü cehennem azabına tercih edecek, fakat ölüm ona gelmeyecektir. Hiç kurtulma ümidi olmaksızın sürekli azab içinde kalacaktır.

77 Andolsun, biz Musa’ya52 vahyetmiştik: “Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç,53 (size) yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan.”

78 Firavun ise, ordularıyla peşlerine düştü; sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi.54

79 Firavun, kendi kavmini şaşırtıp-saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.55

80 Ey İsrailoğulları,56 andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık, Tur’un sağ yanında sizinle vaedleştik57-58 ve üzerine kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.59

81 Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.

82 Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.60

AÇIKLAMA

  1. Burada Hz. Musa’nın Mısır’da kaldığı uzun süre içinde meydana gelen olayların ayrıntıları atlanmıştır. Bunlar için bkz. A’raf: 130-147; Yunus: 83-92; Mümin: 23-50 ve Zuhruf: 46-56)
  2. Bu olay, Allah’ın en sonunda İsrailoğulları’nın ve diğer müslümanların Mısır’dan çıkması için bir gece tayin ettiği zaman meydana gelmiştir. Onlara belirli bir yerde toplanmaları ve bir kervan gibi yola çıkmaları söylenmişti. Onlar tam Sina Yarımadası’na giderken geçmek zorunda oldukları Kızıl Deniz sahillerine ulaştıklarında, Firavun büyük bir ordu ile onların peşinden geldi. Şuara: 61-63’ten, onlar tam denizle düşman arasında iken, Allah’ın Musa’ya asasıyla denize vurmasını emrettiğini öğreniyoruz. Ve bu ayete göre deniz ikiye ayrılmış, kervanın geçmesi için iki kenarında duvar gibi suların yükseldiği kuru bir yol olmuştur. O halde bunun bir fırtına veya med-cezir şeklinde bir mucize sonucu meydana gelmediği apaçıktır. Çünkü su bu şekilde yükseldiğinde arasında kuru bir yol bırakan iki yüksek duvar şeklinde olamaz. (Ayrıntılar için bkz. Şuara an: 47).
  3. Şuara Suresi: 64-66. ayetlere göre Firavun ve ordusu bu yoldan onları takip etmişler ve hepsi boğulmuşlardır. Bakara: 50’de de İsrailoğulları’nın karşı kıyıya geçtiklerini ve Firavun ordusunun boğulduklarını gördükleri ifade edilmiştir. Yunus: 90-92. ayetlerden Firavun’un boğulurken Allah’a iman ettiğini, fakat Allah’ın onun imanını kabul etmediğini ve ona, cesedinin gelecek nesiller için ibret olmak üzere muhafaza edileceğinin söylendiğini öğreniyoruz.
  4. Bu, Mekkeliler için gizli bir uyarıdır: “Sizin liderleriniz ve başkanlarınız, sizi, Firavun’un kavmini götürdüğü yere götürüyorlar. Şimdi siz, Firavun’un, kavmini doğru bir yola yöneltmediğini görüyorsunuz.

Sonuç olarak Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığı şekliyle bu olayı gözden geçirmekte fayda vardır. Çünkü bu, Kur’an’ın bu kıssaları İsrailoğulları’nın kaynaklarından kopye ettiği iddiasının tamamen yanlış ve saçma olduğunu açığa çıkaracaktır. Çıkış’tan aşağıdaki notları öğrenmekteyiz:

1) 4: 2-5’e göre Hz. Musa’ya asa mucizesi verilmiş ve 4: 18’de Ona şöyle denmiştir: “Ve alametleri onunla yapacağın bu değneği eline alacaksın.” Fakat 7: 9’a göre bu değnek Harun’a verilmiş ve bununla mucizeler göstermiştir.

2) Musa (a.s) ile Firavun arasında geçen birinci konuşma 5. babda verilmiş, fakat Hz. Musa’nın tevhid ilkesi ile söylediklerine hiç değinilmemiştir. Firavun’un: “Rab kimdir ki İsraili salıvermek için onun sözünü dinleyeyim? Ben Rabbi tanımam.” sorusuna karşılık Hz. Musa ve Hz. Harun sadece: “İbranilerin Allah’ı bize rastgeldi”, demekle yetinmişlerdir. (5: 2-3)

3) Sihirbazlarla karşılaşma şu birkaç cümle ile geçiştirilmiştir: “Ve Rab, Musa’ya ve Harun’a dedi: Firavun, kendiniz için bir mucize gösterin diye size söyleyeceği zaman, Harun’a diyeceksin değneğini al ve yılan olsun diye Firavun’un önüne at. Musa ile Harun Firavun’un yanına girdiler ve Rabbin öğrettiği gibi öyle yaptılar. Harun değneğini Firavun’un ve kullarının önüne yere attı ve yılan oldu. Firavun da hikmetli adamları ve efsuncuları çağırdı. Mısır’ın sihirbazları da büyüleri ile öyle yaptılar. Her biri değneğini attı ve yılan oldu. Fakat Harun’un değneği onlarınkini yuttu.’ (7: 8-12)

Bununla Kur’an’daki versiyonu karşılaştırırsak, Kitab-ı Mukaddes’te karşılaşmanın asıl amacının eksik olduğu görülür. Çünkü bu karşılaşmanın bayram gününde herkese açık bir meydanda ve kararlaştırılmış bir zamanda yapıldığına değinmez. Sihirbazların Hz. Musa ve Hz. Harun’un Rabbine iman ettikleri ve ağır işkence tehditlerine rağmen imanlarında sebat ettikleri ile ilgili de hiçbir şey yoktur.

4) Kur’an’a göre Hz. Musa İsriloğulları için tam özgürlük istemişti, fakat Kitab-ı Mukaddese göre onun isteği şuydu: “Rica ederiz, çölde üç günlük yol gidelim ve Allah’ımız Rab’be kurban keselim.” (5:3)

5) 11. ve 14. bablarda Mısır’dan çıkış ve Firavun’un denizde boğulması ile ilgili olayın ayrıntıları yer almaktadır. Bunlar Kur’an’da kısaca ele alınan olaylarla ilgili bazı yararlı bilgi ve ayrıntıları içermektedir, fakat aynı zamanda bazı garip karşıtlıklar da yer almaktadır. Mesela, 14: 15-16’da asa (değnek) tekrar Musa’nın eline gelir ve ona şöyle emredilir: “… değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat ve onu yar; ve İsrailoğulları denizin ortasına kuru yerden gireceklerdir.” Fakat 21-22. cümlelerde de şöyle denmektedir: “Musa deniz üzerine elini uzattı ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi geri çevirdi ve denizi kara etti ve sular yarıldı. Ve İsrailoğulları kuru yerden denizin ortasına girdiler. Sular sağlarından ve sollarından onlara duvar oldu.”

Burada denizin bir mucize sonucu mu yoksa güçlü bir “doğu rüzgarı” tarafından mı ikiye ayrıldığı açığa çıkmamaktadır. Ki zaten hiçbir rüzgarın ortadan kuru bir alan bırakacak şekilde denizi ikiye böldüğüne rastlanmamıştır.

Bu olayların Talmut’ta ele alındığı şekliyle incelenmesinde de fayda vardır. Talmut’ta anlatılan olaylar Kitab-ı Mukaddes’tekinden farklıdır ve Kur’an’da anlatılanlara daha yakındır. İkisi arasında yapılan karşılaştırmalı bir inceleme, birinin, direkt olarak Allah’tan gelen vahye, diğerinin ise asırlardan beri nesilden nesile aktarılan ve tahrif olunan kaynaklara dayandığını meydana çıkarır. (bkz. H. Plano: The Talmut Selections sh. 150-154.)

  1. Yolculuğun Kızıl Deniz’den Tur’un eteklerine kadar olan bölümü ile ilgili olan kıssa burada atlanmıştır. Bu bölüm A’raf: 138-147’de ele alınmıştır. Orada İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya: “Ey Musa! Onların kendilerine ait ilâhları gibi sen de bize bir ilâh yap”, dediklerine de değinilmiştir. (A’raf: 138 ve an: 98)
  2. Yani Tur’un doğu tarafında.
  3. Bakara: 51 ve A’raf: 142’ye göre Hz. Musa ve İsrailoğulları’nın liderlerinden kendilerine verilen ilâhî emirlere uymaları için kesin söz alınmış ve Tur Dağı onların üzerine yükseltilmişti. (Bakara, an: 71)
  4. Ayrıntılar için bkz. Bakara, an: 73 ve A’raf, an: 119 Kitab-ı Mukaddes’e göre İsrailoğulları Elim ve Sina arasındaki çölden geçerken Menn ve Selva onlara lutfedilmiş ve bu tam 40 sene devam etmiştir. Çıkış’a göre şöyle gönderilmiştir:

Ve vaki oldu ki, akşamleyin bıldırcınlar çıkıp ordugahı kapladılar ve sabahleyin ordugahın etrafında çiğ düşmüştü. Ve düşmüş olan çiğ kalkınca, işte çölün yüzünde, toprağın üzerinde kırağı gibi küçük bir şey vardı. İsrailoğulları görüp birbirine dediler: Bu menn’dir, çünkü o nedir bilemediler. Musa onlara dedi: Bu, RAB’bin yemek için size verdiği ekmektir….. ve İsrailoğulları onun adını menn koydular. O kişniş tohumu gibi beyaz ve lezzetli, ballı yufka gibi idi.” (16: 13-15, 31)

Sayılar’da ise aşağıdaki ayrıntılar yer almaktadır: “… dolaşır ve onu devşirirlerdi, değirmende öğütürler yahut havanda döverlerdi ve tencerede haşlarlardı, ondan pideler yaparlardı, tadı taze yağ tadı gibi idi. Geceleyin ordugah üzerine çiğ düştüğünde menn de düşerdi.” (11: 8-9) Allah’ın İsrailoğulları’na “menn” ve “selva” göndermesi bir mucizedir. Çünkü onların normal bir şekilde yiyecek bulmaları mümkün değildi. Nitekim günümüzde bölgede yapılan araştırmalarda bu tür bir yiyeceğin varlığına ait bilgiler bulunmamıştır. Ancak o bölgede bazı sahtekar tüccarlar, bugün turistlere “menn” adıyla helva satarak, bu hususu istismar etmektedirler.

  1. Bu ayete göre bağışlanma için 4 şart vardır:

1)Tevbe: İsyan, itaatsizlik, şirk ve küfürden sakınmak,

2) İman: Allah’a, Rasûlüne, Kitab’a ve Ahiret Gününe samimiyetle inanmak.

3) Salih amel: Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerine uygun işler yapmak,

4) Hidayet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan sakınmak.

83 “Ey Musa,61 seni kavminden çabucak ayrılıp gelmeye sevk eden nedir?”62

84 Dedi ki: “Onlar arkamda izin üzerindedirler, hoşnut kalman için, sana gelmekte acele ettim Rabbim.”

85 Dedi ki: “Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri63onları şaşırtıp-saptırdı.”

86 Bunnu üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: “Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadte bulunmadı mı?64 Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi?65 Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?”66

87 Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, biz onları (ateşe) attık,67 böylece68 Samiri de attı.”

AÇIKLAMA

  1. Buradan itibaren, 81-82. ayetlerle bölünen konuya yine devam edilmektedir. İsrailoğulları’na, Tur Dağının sağ tarafında durmaları ve kırk gün sonra Allah’ın emirlerini alacakları söylenmiştir.
  2. Hz. Musa, Rabbini görme hevesiyle mümkün olduğu kadar çabuk varabilmek için yolda onlardan ayrılmış ve buluşma yerine yalnız ulaşmıştır. Bu buluşmayla ilgili ayrıntılar için bkz. A’raf: 143-145. Burada sadece İsrailoğullarının buzağıya tapmaları ile ilgili bölüm yer almıştır. Bu olayın burada anlatılmasının nedeni Mekkelilere puta tapıcılığın nasıl başladığını ve Allah’ın elçisinin böyle bir kötülükle nasıl mücadele ettiği anlatılmaktadır.
  3. Kelimenin sonundaki (ye) harfinden Sâmirî’nin (o kimsenin) asıl ismi olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Arapça’da bu harf kişinin memleketi, kavmi ve akrabalarıyla olan ilgisini göstermek için kelimenin sonuna eklenir. Bundan başka baştaki (el) belirlilik takısı da Sâmirî’nin aynı kabile veya memlekete mensup birçok kişiden sadece biri ve altın buzağıya tapmayı icad eden kimse olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu konuda daha fazla açıklama yapmaya gerek yoktur, fakat bazı Hıristiyan misyonerler ve batılı oryantalistler, Kur’an’ı ve Peygamber’i (s.a) bu konuda çok eleştirmişlerdir. Onlar şöyle diyorlar (Allah korusun): “Bu, Kur’an’ın yazarı olan Muhammed’in cehaletini gösteren delillerden ve Kur’an’da yer alan tarih hatalarından biridir.” Onlar bu saçma eleştiriyi, Sâmirî’nin, İsrail krallığının başkenti olan ve bu olaydan çok sonra M.Ö. 925’de kurulan Sâmirîyeli bir adam olduğu fikrine dayandırmaktadırlar. Bundan yüzlerce yıl sonra İsrailoğullarıyla yabancıların karşılıklı evlenmeleri sonucu Sâmirîyeliler diye bir nesil türemiştir. Sâmirîler altın buzağıya taptıkları için, bu eleştiriler Peygamber’i (s.a) sadece kulaktan dolma duyduğu şeylerden yararlanarak bu hikayeyi uydurmakla suçlamaktadır. Bu eleştiriciler, Hz. Peygamber’in (s.a) bu konuda komşu kabilelerden bir şeyler duyduğunu ve daha sonra Kur’an’ın içine soktuğunu söylemektedirler. Sadece bu değil, onlar Kisra’nın adamlarından biri olan Haman’ın Kur’an’da Firavun’un veziri olarak geçtiğini de söylerler.

Ne yazık ki bu sözde bilginler, eski zamanlarda bir kabile veya bir yerde aynı isimle anılan sadece bir kimse olduğunu ve aynı isme sahip başkası veya başkaları olabileceği ihtimalinin yok olduğunu düşünüyorlar. Bunlar, Hz. İbrahim zamanında Irak ve çevresine Sümerliler diye bir grup insanın yerleştiğini bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlar. Hz. Musa zamanında Irak’dan Mısır’a göç etmiş, Sâmirîler diye bir topluluk yaşamış olabilir. Bunun yanısıra, Kitab-ı Mukaddes’e göre (I Krallar, 16: 24) Sâmirîye şehri Semer’den alınan bir tepe üzerine kurulmuş ve ondan sonra Sâmirîye adını almıştır. Bu da, Sâmirîyeliler ortaya çıkmadan Semer (veya Sümer) adında bir topluluğun yaşadığını ve bunlardan bazı kabilelerin “Sâmirî” adını almasının mümkün olduğunu göstermektedir.

  1. Yani, “Allah” nimetlerini size göstermek üzere verdiği sözü tutmadı mı? Mesela sizi sağ salim Mısır’dan çıkardı ve sadece sizi esaretten kurtarmakla kalmadı, aynı zamanda düşmanlarınızı tamamen yok etti. Size çölde ve dağlık bölgelerde rızık verdi.” Bu şöyle de tercüme edilebilir. “Allah sizinle iyi bir sözleşme yapmadı mı?” O zaman şu anlama gelir: “Size Hidayet ve Şeriat vermeyi vaadetti: Bu sizin iyiliğiniz ve hayrınız için güzel bir ahit değil miydi?”
  2. Yani, “size bu büyük nimetlerin verilmesinin üzerinden çok uzun bir zaman mı geçti ki, onları unuttunuz? Düşmanınızın size işkenceler yapmasının üzerinden uzun yıllar mı geçti ki, böyle bir şirke yöneldiniz?” Bu cümle şöyle de tercüme edilebilir: “Allah’ın va’dinin yerine gelmesi için çok uzun süre mi beklemeniz gerekiyor ki bu denli sabırsızlandınız?” Bu durumda anlam şu olur: “Allah’ın hidayet va’dinin yerine gelmesi için çok uzun süre beklemeniz gerekmiyordu. Bu nedenle yaptığınız iş için hiç bir özrünüz yoktur.”
  3. Bu ahit, her topluluğun kendi peygamberi ile, onun getirdiği hidayete uyacağına ve Allah’dan başkasına ibadet etmeyeceğine dair yaptığı anlaşmadır.
  4. Bu özür, Sâmiri’nin icad ettiği şirke bulaşan kimseler tarafından öne sürülmüştür. Onlar şöyle demek istiyorlardı: “Biz zinetlerimizi bir buzağı yapmak niyetiyle atmadık, onlardan ne yapılacağını da bilmiyorduk. Fakat buzağı önümüze getirildiğinde ister istemez şirke bulaştık.”

“O kavmin süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik.” diye tercüme ettiğimiz metin şu anlama gelir: “Erkeklerimizin ve kadınlarımızın Mısırlılar gibi taktıkları süs eşyaları çöldeki yolculuğumuz sırasında bize çok ağır geldi. Onlara ne yapacağımızı bilemiyorduk, çünkü çölde onlarla birlikte yolculuk yapmamız çok zordu.” Fakat Kitab-ı Mukaddes’e göre bu zinetler, İsrailoğullarından her ailenin Mısırlı bir komşusundan şu niyetle aldığı süs eşyalarından oluşuyordu: “… ve oğullarınızı ve kızlarınızı onlarla süsleyeceksiniz ve Mısırlıları soyacaksınız… Her adam kendi komşusundan ve her kadın kendi komşusundan gümüş şeyler ve altın şeyler istesin… ve Rab Mısırlıların kalbine acıma duygusunu yerleştirdi… ve istediklerini verdiler ve Mısırlıları soydular.” Bu Musa’nın tavsiyesi doğrultusunda olmuştu ve Musa’ya da “Soylu amel”i işlemeyi Rabbi emretmişti. (Çıkış 3: 14-22, 11: 2-3, 12: 35-36)

Ne yazık ki müslüman müfessirlerden bazıları da bu ayeti yukarıda değinilen Kitab-ı Mukaddes’teki haberler doğrultusunda yorumlamışlardır. Onlar, İsrailoğulları’nın, Allah’ın kendilerine lutfettiği bir “ganimet” olarak Mısırlı komşularından ödünç aldıkları zinetlerin ağırlığını yüklendiklerini söylerler.

Bize göre bu ayet şu anlama gelmektedir: “İnsanlar, süs eşyalarını üzerlerinde taşımaktan yorgun düştüklerinde, tüm süs eşyalarının bir yere toplanmasına ve herkesin ne kadar gümüş ve altını olduğunun da not edilmesine karar verdiler, toplanan zinetler daha sonra eritilecek ve çubuklar halinde getirilip yük hayvanlarının üzerine yüklenecekti.” Buna uygun olarak süs eşyalarını getirmiş ve ortak bir yere yığmış olabilirler.

  1. Sözün gelişinden insanların cevabının “Onları attık” ifadesi ile bittiği ve paragrafın sonuna dek kıssanın geri kalanını bizzat Allah’ın anlattığı anlaşılmaktadır. Bundan anlaşıldığına göre, herkes Sâmirî’nin ne yapacağını bilmeksizin süs eşyalarını getirip onun önüne yığıyordu. Bundan sonra Sâmirîi zinetleri eritti ve ona sığır gibi böğüren bir buzağı şekli verdi. Daha sonra Sâmirî: “Bu sizin tanrınız, kendi kendine meydana geldi, çünkü ben sadece altınları ateşe attım,” diyerek insanları kandırdı.

88 Böylece onlara böğürmesi olan bir buzağı heykeli döküp-çıkardı, “İşte, sizin de ilahınız, Musa’nın da ilahı budur; fakat (Musa) unuttu” dediler.

89 Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?

90 Andolsun, Harun bundan önce onlara: “Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin” demişti.

91 Demişlerdi ki: “Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız.”69

92 (Musa da gelince:) “Ey Harun” demişti. “Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?”

93 “Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?”70

AÇIKLAMA

  1. Kur’an burada Hz. Harun’u buzağıya tapınmak günahından tamamen temize çıkarır. Fakat bunun tersine Kitab-ı Mukaddes, altın buzağının yapılmasından ve ona tapınılmasından sadece onu sorumlu tutar. Çıkış’da şöyle bir pasaj yer alır:

“Kavim, dağdan inmek için Musa’nın geciktiğini görünce Harun’un yanına toplandılar ve dediler ki: kalk bizim için ilâh yap, önümüzden gitsinler. Çünkü Musa’ya, bizi Mısır’dan çıkaran bu adama ne olduğunu bilmiyoruz. Harun onlara dedi: Karılarınızın ve oğullarınızın ve kızlarınızın kulaklarındaki altın küpeleri çıkarın ve onları bana getirin. Bütün kavim kendi kulaklarındaki altın küpeleri kırıp çıkardılar ve onları Harun’a getirdiler. Harun onu ellerinden aldı ve oymacı aletiyle ona biçim verdi ve onu dökme bir buzağı yaptı. Dediler ki: “Ey İsrail, seni Mısır diyarından çıkaran ilâhların bunlardır, Harun onu gördü ve onun önünde bir mazbah yaptı ve ilan edip şöyle dedi: “Yarın RABBE bayramdır.” (Çıkış, 32: 1-5)

Sâmirî’nin gerçek adının Harun olması ve daha sonraları İsrailoğulları’nın bunu Peygamber Harun ile karıştırmış olmaları mümkündür. O halde Kur’an, Hz. Harun’u bu günahdan temize çıkararak Yahudi ve Hıristiyanlara bir lütuf göstermektedir. Fakat Hıristiyan misyonerleri ve oryantalistler hâlâ Kur’an’ın burada bir tarihsel hata yaptığını ve buzağının İsrailoğulları arasından mübarek bir peygamber tarafından yapıldığını iddia etmektedirler. İnatçılık ve gözü kapalılıklarından bunun Kitab-ı Mukaddes’e göre bile büyük bir günah olarak kabul edildiğini unutmaktadırlar. (Çıkış, 32: 21) Aynı babtan biraz daha okunduğunda Kitab-ı Mukaddes’in kendisiyle çelişki içinde olduğu görülür. (Çıkış 32: 27-29) da Hz. Musa’nın (a.s) Levililere, buzağıya tapanların hepsini, kardeşlerini ve akrabalarını öldürmeyi emrettiği yazılıdır. Bu emre uyularak o gün üçbin adam ölmüştür.

Şimdi de şöyle bir soru yöneltilebilir: “Eğer buzağıya tapmayı icad eden Harun Peygamber ise, neden bu cezalandırma sırasında öldürülmemiştir? Levililer neden Hz. Musa’dan, kardeşi ve bu günahın asıl sahibi olan Harun’u kendi akrabaları gibi öldürmek için izin almadılar? Kitab-ı Mukaddes, bundan sonra Hz. Musa’nın Rabb’e giderek onların günahlarının bağışlanması için dua ettiğini, eğer duası kabul olmazsa Rabb’dan kendisini yaşayanlar listesinden silmesini istediğini yazmaktadır. Rab şöyle cevap vermiştir: “Bana karşı kim suç işlediyse onu kitabımdan sileceğim.” (Çıkış 32: 31-33) Kitab-ı Mukaddes’den Harun’un isminin silinmeyeceğini ona ve soyundan gelenlere Mabed’in koruyuculuğunun teslim edildiğini öğrenmekteyiz. (Sayılar, 18: 1-7) İşte bu nedenle Kitab-ı Mukaddes kendi kendisiyle çelişmekte ve aslında Harun’un temize çıkmasında Kur’an’ı desteklemektedir.

  1. “Emir” Musa’nın Tur’a giderken kardeşi Harun’u vekil olarak bıraktığında ona verdiği direktiflerdir: “Kavmimde benim yerime geç, islah et ve bozguncuların yolunu tutma.” (A’raf: 142)

94 Dedi ki: “Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup-yolma.71 Ben, senin: -İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin” demenden endişe edip korktum.”72

95 (Musa) Dedi ki: “Ya senin amacın nedir ey Samiri?”

96 Dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp onu atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi.”73

AÇIKLAMA

  1. Biz bu ayeti tercüme ederken Hz. Musa’nın, Hz. Harun’dan yaşça küçük, vazife itibariyle büyük olduğunu dikkate aldık.
  2. Hz. Harun’un bu cevabından, tefrikayı önleme amacıyla şirke taviz verdiği kesinlikle anlaşılmaz. Kur’an’dan böyle bir anlam çıkarmaya çalışan bir kimse hidayeti değil dalaleti elde etmiş olur. Dolayısıyla Hz. Harun’un bu ifadesi “niçin benden emir almayı beklemedin” şeklinde de yorumlanabilir. Hz. Harun’un bu cümlesini tam anlamıyla kavrayabilmek için bu ayetin yanısıra A’raf Suresi 150. ayeti de okumalıyız. Orada Hz. Harun (a.s) şöyle demektedir: “Annemoğlu, bu topluluk beni zayıflattı ve nerdeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen de düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni de bu zalimler topluluğuyla bir sayma.” Eğer bu iki ayet birlikte okunursa olayın gerçek şekli kolayca anlaşılabilir: Harun (a.s) halkı buzağıya tapmaktan elinden geldiğince alıkoymaya çalıştı fakat onlar Harun’a (a.s) karşı geldiler ve nerdeyse onu öldüreceklerdi. Onların aralarında bir ayrılık olmasından korkarak Hz. Musa’nın döndüğünde kendisini durumu daha da kötüleştirmekle ve onun yokluğunda kontrolü sağlamamakla suçlamaması için o gelene kadar sessiz kaldı. A’raf: 150’deki cümle, topluluğun içinde iki kardeşin çok sayıda düşmanı olduğuna işaret etmektedir.
  3. Bu ayetin tefsiri ile ilgili çok farklı görüşler öne sürülmüştür. Seleften, onların takipçilerinden çoğu müfessire göre bu ayet şu anlama gelir. “Sâmirî, Elçiyi (Cebrail) geçerken gördü ve onun ayak izinden bir avuç toprak alıp altın buzağının üzerine serpti. Bu, buzağıda hayat oluşmasına neden oldu ve buzağı inek gibi böğürmeye başladı.” Kur’an, aslında, bu olayın gerçekten meydana geldiğini söylemez, sadece Hz. Harun’un büyük günah nedeniyle Sâmirî’yi sorgulaması sırasında aldığı cevap içinde zikreder.

Sâmirî’nin sözlerini şu şekilde tefsir edenler de vardır: “Ben Elçide (Musa Peygamber) veya onun imanında, başkalarının görmedikleri bir zayıflık gördüm. Bu nedenle belli bir yere kadar onun ayak izlerini takip ettim. Fakat daha sonra onun yolunu terkettim.” Bu yorum büyük bir ihtimalle ilk olarak Ebu Müslim Isfehani tarafından öne sürülmüştür. Daha sonra İmam Razi buna tefsirinde sadece değinmekle kalmamış, aynı zamanda bu görüşü kabul etmiştir. Bu gün de Kur’an’ın apaçık anlamları yerine çok uzak yorumları kabul etme taraftarı olan bazı modernist tefsirciler de bu görüştedirler. Bu insanlar, Kur’an’ın bilinmez, muamma gibi karmakarışık bir dille değil, apaçık, sarih ve anlaşılır bir Arapça ile gönderildiğini unutmaktadırlar. O halde Kur’an metindeki sözleri onların verdiği anlamda kullanmış olamaz, çünkü bu kelimelerin kullanılışı bu ilgisiz ve çok uzak yorumu destekler nitelikte değildir. Bu müfessirlerin asıl söylemek istedikleri şey, Allah’ın kendi sözlerini gereği gibi açık bir şekilde ifade edemediğidir. Bu nedenle onlar “bilim” adamlarının alayından kurtarmak için Allah’ın imdadına yetişmek istiyorlar (Allah korusun.)

Eğer ayeti yer aldığı geniş çerçeve içinde inceleyecek olursak, Sâmirî’nin, bu saptırıcı planı uzun uzun düşündükten sonra uygulamaya koyan bir hilekâr olduğunu kolayca anlayabiliriz. O iyi bir sanatkâr olduğu için yaptığı altın buzağının inek gibi böğürmesini sağlamış ve cahil, basit insanları kandırmayı başarmıştır. Sâmirî sadece bununla da kalmamış, diğer insanların göremediklerini gördüğünü söylemiş ve Elçi’nin ayak izlerinden bir avuç toprak alıp buzağının üzerine atarak onun canlı bir buzağı gibi ses çıkarmasını sağladığı masalını uydurmuştur. Burada “Elçi” (Rasul) kelimesiyle Musa’yı (a.s) kastetmiş ve ayak izlerinin mucizevi olduğunu söyleyerek ona yaltaklanmak istemiş olması mümkündür. Sâmirî böyle söyleyerek çok gizli bir hileye baş vuruyordu. O, Hz. Musa’ya böyle bir yem sunarak, Hz. Musa’nın ayak izinin mucizevi durumundan gurur duymasını ve bunları kendi mucizesinin propagandası için kullanılmasını istiyordu. Fakat gerçek şu ki, Kur’an tüm bunları Sâmirî’nin bir tuzağı olarak sunmuştur ve bunun gerçekten meydana geldiğine dair hiçbir işarete yer vermemiştir. Sâmirî’nin bu sözüne karşı Hz. Musa’nın tepkisi, Hz. Musa’nın bunu hile için uydurulmuş bir hikaye olarak kabul ettiğini göstermektedir. Bu nedenle de Hz. Musa, Sâmirî’yi lanetlemiştir.

97 Dedi ki: “Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: “Bana dokunulmasın”) deyip yerinmendir.”74 Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız.”

98 “Sizin ilahınız yalnızca Allah’tır ki, O’nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.”

99 Sana75 geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik.76

100 Kim bundan yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü o, bir günah-yükü yüklenecektir.

101 O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.77

102 Sur’a üfürüleceği gün,78 biz suçlu-günahkârları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.79

AÇIKLAMA

  1. Buradaki sözler, onun sadece hayattan sürgün edildiğini değil, aynı zamanda bir sürgün olduğunu, herkese bildirmek zorunda bırakıldığını da göstermektedir. Levililer de şu sözler yer alır:

“Ve kendisinde cüzzam hastalığı olan adamın esvabı yırtılacak, saçları çözülecek ve üst dudağını kapayıp “murdar, murdar” diye bağıracak. Hastalık kendisinde devam etitği bütün günlerde murdar olacaktır, pistir; yalnız başına oturacaktır. Meskeni ordugahın dışında olacaktır.” (13: 45-46)

Buradan, onun gerek Allah’tan bir azab olarak cüzzam hastalığına uğratılmış olsun, gerekse ona verilen ceza ahlâkî bakımdan onun bir “yara” bir “miskin” olarak görülmesi olsun, her iki durumda da kendisinin pis ve murdar olduğunu “Bana dokunmayın” diye insanlara bildireceği anlaşılmaktadır.

  1. Burada Musa (a.s) kıssası sona ermekte ve kıssanın araya girerek böldüğü konu yine devam etmektedir.
  2. Yani, bu surenin başlangıcında, Hz. Muhammed’i (s.a) güç durumda bırakmak için indirilmediği ve Allah’dan korkanlar için bir öğüt olduğu belirtilen Kur’an.
  3. Burada insanlara, Kur’an’dan yüz çeviren ve onun hidayetini reddeden kimsenin Allah’a ve Rasûlune değil sadece kendisine zarar verdiği ve Kur’an’ın mesajını reddeden herkesin kaçınılmaz olarak ahirette cezalandırılacağı bildirilmektedir. Bu uyarı her toplum, her ülke ve her çağ için geçerlidir. Çünkü Kur’an mesajının ulaştığı birey veya toplum için iki seçenek söz konusudur. Onu ya kabul ederler, ya da reddederler; üçüncü bir yol yoktur.
  4. Kıyamet gününde üflenecek olan “sûr”, orduda askerleri toplamak veya dağıtmak için çalınan boruya benzetilebilir. Bu kelimeler ve kavramlar, insanlar bu tür kavramlara yakın oldukları için kullanılmışlardır. Bu nedenle “sûr”un bugünkü boru ve çanlarla aynı olduğunu düşünmek yanlıştır.
  5. Bazı müfessirlere göre bu ifade, şu anlama gelir: “Günahkarların vücutları, sanki içlerinde bir damla kan kalmamış gibi bembeyaz olacaktır.”

103 “(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız” diye kendi aralarında fısıldaşacaklar.80

104 Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz.81 Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: “Siz yalnızca bir gün kaldınız” derler.82

105 Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: “Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak.”

106 “Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır.”

107 “Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.”83

AÇIKLAMA

  1. Asıl metin şu şekilde de yorumlanabilir: “Ölümünüzden sonra, şimdiye kadar en fazla on gün kaldınız.” Bizim mealde benimsediğimiz yorum Müminun Suresi, 112-113. ayetler tarafından desteklenmektedir: “Allah onlara: ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar, onlar: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.’ derler.” İkinci yorumu ise Rum Suresi: 55-56. ayetler desteklemektedir: “Kıyametin kopacağı gün günahkarlar tek bir saatin dışında yaşamadıklarına and içerler. İşte onlar dünyada da böyle aldanıyorlardı. Kendilerine ilim ve iman verilenler ise dediler ki: “Andolsun siz Allah’ın kitabında yazılı süre boyunca dirilme gününe kadar yaşadınız, işte bu da dirilme günüdür. Ancak siz bilmiyordunuz. “Bu iki yorum da Kur’an’da birçok ayetlerce desteklenmektedir. Bunlardan, günahkarların hem dünya hayatını, hem de ölümle tekrar diriliş arasında geçen süreyi çok kısa bulacakları anlaşılmaktadır. Onlar dünya hayatını çok kısa bulacaklardır, çünkü tüm beklentilerinin tersine ahirette dünyada iken yalanladıkları ebedi hayatla karşı karşıya geleceklerdir.

Bu hayat için hiçbir hazırlık yapmadıklarından, dünyada kendilerine verilen kısa hayatın zevkleri uğruna ebedi hayatı kaybettiklerini anlayarak pişman olacaklardır. Ölümle tekrar diriliş arasında geçen süreye gelince, günahkarlar bu sureyi de çok kısa bulacaklardır. Çünkü onlar “sûr”a üflenmesiyle yeryüzündeki şuursuzluklarından veya son uykularından uyarıldıklarını hayal edeceklerdir. Tekrar diriliş gününün geleceğini hiç ummadıkları için “sûr”‘un. Mahşer Gününün bir habercisi olduğunu kavrayamayacaklardır. Tam tersine onlar bu günün çok saçma olduğunu söyleyip alay ederlerdi.

  1. Burada, duyanların şu şüphesini ortadan kaldırmak için bir parantez açılmaktadır: “Mahşer alanında insanların gizli gizli konuşacakları şeyler bu gün nasıl bilinebilir?”
  2. Burada, bazılarının yönelttikleri soruyu cevaplandırmak için yine bir parantez açılmaktadır. Bundan, bu sure okunduğu sırada alay etmek isteyen birinin şöyle bir soru yönelttiği anlaşılmaktadır: “Bu yüksek dağlar, Kıyamet Gününde nereye gidecek? Çünkü sizin söylediğinize göre o gün bütün insanlar dümdüz bir alanda toplanacaklarmış.” Bu sorunun arka-planının anlaşılabilmesi için, bu surenin nazil olup ilk okunduğu yer olan Mekke’nin etrafının dağlarla çevrili bir yer olduğuna dikkat edilmelidir. Bu sorunun cevabı hemen arkadan gelmektedir. “Allah onları darmadağın edip savuracak ve yerlerini bomboş çırılçıplak bırakıverecektir.”
  3. Kur’an’a göre yeryüzü Kıyamet Gününde yepyeni bir şekle bürünecektir. “Yer düzlenecektir.” (İnşikak: 3)

“Denizler fışkırtılıp taşırılacak (ve bütün su yerin dibine batacaktır.) (İnfitar: 37)

“Denizler kaynatılacaktır” (Tekvir: 6)

“Dağlar darmadağın edilip savrulacak ve yerleri bomboş, çırılçıplak kalacaktır. Ve yeryüzünde ne bir eğrilik göreceksin ne de bir tümsek.” (Tâ Hâ: 105-107)

“O gün yer başka bir yere dönüştürülecektir.” (İbrahim: 48)

“Yer cennete dönüştürülecek ve ebedi olarak kalmaları için muttakilere verilecektir.” (Zümer: 74)

Bu, yeryüzünün Allah’ın salih ve muttaki kullarına miras olmak üzere cennete dönüştürüleceğini gösterir. O gün tüm dünya bir ülke olacak ve bugün sayısız vatan ve ülkeleri birbirinden ayıran ve insanları birçok kabile, ırk ve sınıflara ayıran çöller, nehirler, okyanuslar ve dağlar olmayacaktır. İbn Abbas ve Katade de cennetin bu dünyada yaratılacağı görüşündedirler. Ayrıca onlar “Sidretu’l Münteha’daki, barınılacak cennet onun yanındadır” (Necm: 14-15) ayetlerini şehidlerin ruhlarının barındığı cennet olarak anlamaktadırlar.

108 O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.84

109 O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.85

110 O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O’nu kavrayıp kuşatmazlar.86

111 (Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup-gitmiştir.

112 Kim de bir mü’min olarak, salih olan amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne de hakkının eksik tutulmasından.87

113 Böylece biz onu, Arapça bir Kur’an olarak indirdik88 ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur.89

AÇIKLAMA

  1. Arapça metindeki “” kelimesi, ayak sesleri ve mırıltılar gibi alçak sesleri kastetmek için kullanılır. Burada anlatılmak istenen ise o günde insanların ayak sesleri ve fısıltılar dışında ses çıkaramayacak kadar korku ve dehşet içinde olacaklarıdır.
  2. Bu başka bir şekilde de yorumlanabilir: “O gün, Rahman’ın dilediği hakkında şefaat edilmesine izin verdiği ve onun için konuşulmasından hoşlandığı kimse hariç hiç kimse hakkında yapılan şefaat kabul edilmez.”

Her iki yorum da aşağıdaki ayetlerle desteklenmektedir:

“İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?” (Bakara: 255)

“Ruh ve meleklerin saflar halinde duracakları gün, Rahman’ın kendilerine izin verdikleri dışında olanlar konuşamazlar. Konuşacak olan da doğruyu söyleyecektir.” (Nebe: 38)

“Onlar kendisinden hoşnut olunandan başkası için şefaat edemezler ve Onun haşyetinden içleri titrer.” (Enbiya: 28)

“Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah’ın dileyip de razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka.” (Necm: 26)

  1. Burada “şefaat” konusundaki sınırlamaların sebepleri anlatılmaktadır. Hiçbir melek, hiçbir peygamber, hiçbir aziz, ne de başka bir kimse, başkalarının hesap (amel) defterini bilmez ve bilemez. Diğer taraftan Allah herkesin iyi ve kötü tüm amellerini, kimin cezayı kimin mükafatı ve ne kadar ceza ve mükafatı hak ettiğini bilir. Bu nedenle eğer şefaat için sınırsız bir özgürlük olsaydı, insanın yaratılış amacı tamamen anlamsız hale gelirdi. Bu ayete göre, şefaat kapısı tamamen kapatılmamıştır. Salih insanların, bu dünyada yaptıkları gibi ahirette de diğer insanlara sempati göstermelerine izin verilmiştir. Fakat bu insanlar da şefaat için önceden Allah’ın iznini almalı ve doğru bir şefaatte bulunmalıdırlar.
  2. Buradan, ahirette her insanın durumunun amellerine göre değerlendirileceği anlaşılmaktadır. Eğer, bir insan Allah’ın hakları, diğer insanların hakları veya kendi haklarına zulmetmiş ve adaletsizlikte bulunmuşsa, kendisine buna göre davranılacaktır. Diğer taraftan hem iman eden, hem de salih ameller işleyenler, haklarından mahrum bırakılacakları veya suçsuz oldukları halde cezalandırılacakları gibi bir korku ve şüphe duymamalıdırlar.
  3. “Böylece… Kur’an’ı…” Burada, bu surenin ilk bölümünde ve Kitab’ın diğer surelerinde de yer aldığı gibi Kur’an’ın böyle yüce konular ve hikmetli öğretilerle dolu olduğu anlatılmak istenmektedir.
  4. Yani, Arapça Kur’an, onları düşüncesizliklerinden uyarabilir ve onlar unuttukları dersleri tekrar hatırlayıp doğru yoldan saptıklarını anlayabilir ve bunun sonuçlarını kavrayabilirler.”

114 Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir.90 Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: “Rabbim, ilmimi arttır.”91

115 Andolsun,92 biz bundan önce Adem’e93 ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.94

116 Hani biz meleklere: “Adem’e secde edin” demiştik, İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o, ayak diretmişti.

AÇIKLAMA

  1. Bu tür cümleler, Kur’an’da genellikle bir bölümün sonunda, o bölümü Allah’ı övüp yücelterek bitirmek için yer alır. Konunun akışından bu bölümün “Gerçek Efendi” Melik ile bittiği açıkça anlaşılmaktadır.
  2. Pasajın sonunda Melek, Peygamber’i (s.a) Allah’ın emri ile vahiy sırasında beliren bir şeye karşı uyarıyor. Vahyin okunuşu sırasında uygun düşmediği için bu uyarı pasajın sonunda yapılmaktadır. Uyarının metninden, Peygamber’in (s.a) Melek vahyi ona öğretirken o bölümü ezberlemeye çalıştığı ve kendi kendine tekrarladığı anlaşılmaktadır. Doğal olarak bu hareket Peygamber’in (s.a) vahyi dinlerken ve kavrarken dikkatinin dağılmasına neden olmuş olabilir. Bu nedenle vahyi öğrenmenin doğru şeklinin ona bildirilmesi gerekmiş ve ona vahyin geldiği sırada ezberlemeye çalışmaması söylenmiştir.

Bu cümle, Tâ Hâ Suresi’nin bu bölümünün nazil olan ilk vahiylerden olduğunu göstermektedir. Çünkü ilk nazil olan diğer surelerden, Peygamberin Kur’an’ı vahyolunduğu sırada ezberlemeye çalıştığını ve Allah’ın onu bu konuda uyardığını öğrenmekteyiz. Örneğin, Kıyamet Suresi 16-19. ayetlerde, Peygamber’e (s.a) şöyle denilmektedir:

“Kur’an’ı kavrayıp bellemek için aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip durma. Hiç şüphesiz onu kalbinde toplamak ve onu sana okutmak bize aittir. Şu halde biz onu okuduğumuz zaman sen de onun okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak da bize aittir.” A’la Suresi, 6. ayette de Hz. Peygamber, (s.a) “Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın” denilerek temin edilmektedir. Sonraları Peygamber (s.a) vahyi nasıl okuyacağını öğrendikten sonra bu durum bir daha meydana gelmemiştir. Bu nedenle sonraki surelerde bu konuyla ilgili uyarılar yer almamıştır.

  1. Buradan itibaren, tahminen bir önceki bölümden bir müddet sonra nazil olan yeni bir bölüm başlamaktadır. (Bkz. an: 90) Bu bölüm de Allah’ın emri ile Tâ Hâ Suresi’ne dahil edilmiştir, çünkü her ikisi de aynı konuyla ilgilidir. Her iki bölümün ortak noktaları şunlardır:

1) Her iki pasaj da insanlara “unutulmuş dersleri”, Allah’ın insanları yarattığında onlara öğrettiği gerçekleri (zikri) hatırlatmaktadır.

2) Her ikisi de şeytanın, insanları bu dersleri unutmaları için kandırdığını öğretmektedir. Şeytan ilk insanlara (Adem ve Havva) bunu unutturarak başarıya ulaşmıştır ve o zamandan beri insan, hakikatleri tekrar tekrar unutmakta ve unutmaması için tekrar tekrar uyarılmaktadır.

3) Her iki pasaj da insana, nihaî kurtuluşunun bu “Öğüt”e (Zikr) karşı takındıkları tavra bağlı olduğunu öğretmektedir.

4) Her iki bölüm de insanları, kayıtsız, istemeyerek yapılan hata ile, bile bile, kasten yapılan isyan ve bunların sonuçları arasında bir ayırım yapmaları konusunda uyarmaktadır. Eğer insan (Adem (a.s) ve Firavun’un sihirbazları gibi) kendilerinin ezeli düşmanı olan şeytan tarafından aldatıldığını anlar ve hatasından pişman olup tevbe ederse affolunur. Fakat Firavun, Şeytan ve Samiride olduğu gibi kasten yapılan isyanlar bağışlanmaz.

  1. Hz. Adem’in kıssası Bakara: 30-39, A’raf: 11-17, 189, Hicr: 28-42, İsra: 61-65 ve Kehf: 51-52’de yer almıştır. Fakat her yerde kıssanın anlatılan konuyla ilgili olan kısmı alınmış ve vurgulanmıştır. Bu nedenle bu kıssanın tam olarak anlaşılabilmesi için tüm surelerdeki Adem kıssaları ve bunlarla ilgili açıklamalar okunmalıdır.
  2. Bu, Adem’in kasti bir isyanla değil, kararlılıktan yoksun olduğu için emre karşı geldiği anlamına gelir. O: “Ben Allah için bir bitkiye aldırmam; eğer bu onun emri ise öyle olsun. Ben dilediğimi yaparım. Benim özel meselelerime Allah nasıl karışırmış?” gibi bir söz söylememiş, tam tersine o Allah’ın emrini unuttuğu için doğru yoldan sapmıştır. Ve şeytanın aldatmalarında ısrar edip isyanında devam etmemiştir. Hemen sonra yaptığı tevbe de bunu göstermektedir.

117 Bunun üzerine dedik ki: 95 “Ey Adem, bu gerçekten sana da, eşine de düşmandır;96 sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın,97 sonra mutsuz olursun.”

118 Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı)dır.”

119 Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da.”98

120 Sonunda şeytan ona vesvese verdi;99 dedi ki: “Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?”100

121 Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar.101 Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı.102

AÇIKLAMA

  1. Burada Adem’e verilen “bu ağacın meyvesinden yeme” emrine değinilmemiştir. Diğer birçok yerde değinilen bu nokta burada atlanmıştır, çünkü burada asıl vurgulanmak istenen nokta insanın zayıflığıdır. O öylesine zayıftır ki tüm uyarı ve öğütlere rağmen kolayca şeytan tarafından aldatılıp saptırılabilir.
  2. Her ikisi de şeytanın düşmanları olduğunu biliyorlardı, çünkü Adem, onun secdeye çağrıldığında nasıl isyan ettiğine ve şöyle dediğine şahit olmuşlardı: “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (A’raf: 12; Sad: 76 ve Hicr: 33) “Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim? Şu bana karşı yücelttiğine bir bak.” (İsra: 61-62)

Daha sonra şeytan, sadece kendisini üstün görmekle yetinmedi ve Adem’in soyundan gelenleri saptırarak üstünlüğünü ispat edeceğini söyledi ve bu tehdidi ile kıskançlığını göstermiş oldu. (A’raf: 16-17; Hicr: 36-41; İsra: 62-66; Sad: 82-83)

  1. Burada her ikisi de emre itaatsizliğin akibeti ile uyarılmaktadır.

98.İşte cennetten indirildiklerinde çekecekleri zorluk ve zahmetin açıklaması budur. Burada, cennetteki yüce ve erişilmez nimetlerin hepsini saymak yerine sadece hayatın dört temel ihtiyacına değinilmektedir: yeme, içme, giyinme ve barınma. Bunlarla sanki şöyle denilmektedir: “Cennette hiçbir çaba harcamaksızın bu nimetler size lütfediliyor. Fakat siz şeytanın aldatmalarına uyarsanız sadece bu kolaylıklardan değil, cennetin tüm yüce nimetlerinden de mahrum kalacaksınız. Bu durumda hayatınızı sürdürecek ihtiyaçları elde etmek için o denli çalışacaksınız ki, hayatın yüce ideallerini elde etmeye çabalamak için ne yeterli zaman, ne de yeterli enerjiniz kalacak.”

  1. Bu ayete göre şeytanın ilk olarak saptırmak istediği kimse Havva değil, Adem’dir. Oysa A’raf: 20’ye göre şeytan her ikisini de kandırmış ve her ikisi de ona aldanmışlardı, fakat şeytanın çabalarının ilk ve direkt hedefi yine Adem’di. Bunun aksine Kitab-ı Mukaddes’e göre “yılan yasak ağacın meyvesinden yemesi için ilkönce kadını kandırdı, sonra kadın da kocasını kandırdı” (Yaratılış: 3)
  2. Bu ayete göre şeytan Adem’i bu ağacın meyvasını yediğinde ebedi bir hayata ve mülke sahip olacağını söyleyerek kandırmıştır. A’raf: 20’ye göre ise onları kandırmak için meyveyi yediklerinde ölümsüz veya melek olacaklarını da söylemiştir.
  3. “Emr”e karşı gelir gelmez Adem ve Havva tüm kolaylıklardan mahrum bırakılmışlardır; fakat doğal olarak onların hissettikleri ilk etki, elbiselerden soyunmuş olmalarıdır. Daha sonra yavaş yavaş susuzluk, açlık v.s. hissetmeye başladıklarında, cennetteki tüm nimet ve kolaylıklardan mahrum bırakıldıklarını fark etmişlerdir.
  4. İnsanın tabiatında var olan ve şeytanın Adem ile Havva’yı kandırmasına neden olan zayıflığı anlamakta fayda vardır. Onlar bu hileye aldanmışlardır. Çünkü şeytan onlara, onun düşmanları olduğunu bildikleri halde, bir dost ve arkadaş olarak yaklaşmıştır. Çünkü Adem’in, kendi huzurunda soyunu saptırmak tehdidinde bulunan şeytanın düşmanlığı ve kıskançlığı konusunda kesin ve direkt bir bilgisi vardı. Allah da onları şeytanın düşmanlık ve aldatmalarına karşı uyarmış ve onlara itaatsizliğin sonuçlarını bildirmişti. Her şeyin ötesinde Adem ve Havva hâlâ Allah’a inanıyor ve kasten isyan etmeyi düşünmüyorlardı. Fakat buna rağmen şeytan onlara bir dost kılığında yaklaştığında Rablerine isyan ettiler: Kararda sebatsızlık göstererek o an için “Emr”i unuttular. Ve o zamandan itibaren bu zayıflık tüm çağlarda onların bütün torunlarında görülmeye devam etti.

122 Sonra Rabbi onu seçti,103 tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti.104

123 Dedi ki: “Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz da olmaz.”

124 “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır105ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”106

125 “O da (şöyle) demiş olur: -Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?”

126 (Allah da) Der ki: “İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın.”107

AÇIKLAMA

  1. “… Rabbi onu seçti” çünkü o Rabbine bile bile isyan etmedi. Ve günahında inatla ısrar etmedi. Günahının farkına varır varmaz ondan utandı ve Allahın bağışlamasını diledi: “Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız.” (A’raf: 23) Adem ve Havva’nın aksine şeytan lanetlenmiştir, çünkü o sadece Rabbine isyan etmekle kalmamış, aynı zamanda günahında ısrar etmiş ve Allah’ın, topraktan yarattığı Adem’i, ateşten yaratılmış olan kendisine tercih ederek kendisini isyana sevk etitğini söyleyerek küstahça Allah’ı tehdide yeltenmiştir.
  2. Yani, “Allah sadece onu bağışlamakla kalmamış, aynı zamanda ona hidayet vermiş ve tabi olacağı yolu öğretmiştir.”
  3. “Onun için bu dünyada sıkıntılı bir geçim vardır.” Bu, dünyada fakirlik anlamında değildir. Böyle bir kimse, bir milyoner veya büyük bir imparatorluğun sahibi olabileceği halde, vicdan rahatlığından yoksun olacaktır. Çünkü “zikr”den yüz çeviren kimse tüm dünyevi başarıları haram yollardan kazanacak ve bu nedenle sürekli vicdan azabı çekecek ve gerçek mutluluk ve huzurdan yoksun olacaktır.
  4. Hz. Adem’in kıssası burada sona ermektedir. Kıssanın burada ve Kur’an’ın başka yerlerinde değinilen bu kısmının ışığında şöyle bir sonuca vardım. (doğrusunu ancak Allah bilir): “Yeryüzü Halifeliği” Adem’e cennette iken verilen halifeliğin aynısı idi. Ve bu yeryüzünde veya gökte yaratılabilirdi. Bu bir tarafa, Allah’ın halifesi bütün hayati ihtiyaçları ile donatılmış ve melekler ona hizmet etmeleri için emrine verilmişlerdi. Bu onun hayati ihtiyaçlarını sağlamak gibi bir soruna sahip olmaksızın halifeliğin yüce ve soylu zorunluluklarını yerine getirebilmesi içindi. Fakat onun bu görevde sürekli kalabilmesi için, onun yeteneklerini, zayıflıklarını ve üstün özelliklerini ortaya çıkaracak bir sınavdan geçmesi gerekiyordu. Bu nedenle o bazı zayıflıklarının yüzeye çıktığı bir sınava tabi tutuldu: O aldatma ve ayartmalara kanmaya eğilimli idi, itaatte sebat göstermiyordu, unutması mümkündü. Yeryüzündeki “halifeliğin” ona hüküm gününe dek belli bir süre için bir sınama olarak verilmesinin nedeni işte buydu. Bu sınama döneminde o hayatını devam ettirmesini sağlayacak ihtiyaçları kendisi elde etmek zorundaydı, gerçi isterse ona tüm yeryüzü kaynaklarını tüketme ve diğer yaratıklara hükmetme yetkisi verilmişti. Sınav şuydu: İtaati veya isyanı seçme özgürlüğüne sahip olduğu halde Rabbine itaat edecek mi, yoksa etmeyecek mi? Eğer unutursa veya arzulara uyup kandırılırsa, hatasını fark ettiğinde uyarı ve “öğüt”lerle pişman olup tövbe edecek mi? Yoksa etmeyecek mi? Aynı zamanda Rabbi onu, iyi veya kötü tüm amellerin yazıldığı ve hüküm gününde onlara göre değerlendirileceği konusunda uyarmıştı. Bu sınavdan başarıyla çıkanlara sürekli ve şeytanın onları aldatmakta kullandığı ebedi bir hayat ve sonu gelmez bir mülk verilecektir. Salih kullar, Rablerine itaat etmişler veya “unuttuktan” sonra tövbe etmişlerse cennetin varisleri olacaklardır.

Cennetteki hayatın sadece “yemek, içmek ve eğlenmek”ten ibaret olmadığına, bunların yanısıra orada bugün hiçbir insanın hayal bile edemeyeceği çok yüce şeylerin de elde edileceğine dikkat etmekte fayda vardır. İşte bu nedenle Kur’an’da sadece bu dünya insanlarının kavrayabileceği cennet nimetleri sayılmıştır.

Adem ve Havva kıssalarının Kur’an’da ve Kitab-ı Mukkaddes’teki anlatılış şekillerini karşılaştırmakta fayda vardır. Yaratılış’a (Tekvin) göre:

“Ve Rab Allah, yerin toprağından Adem’i yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi, Adem yaşayan bir canlı oldu. Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı Adem’i oraya koydu. Ve Rab Allah… her ağacı ve hayat ağacını ve iyilik ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi… ve Rab Allah Adem’e şöyle emretti: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye, fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin; çünkü ondan yediğin günde mutlaka ölürsün… ve Rab Allah Adem’den aldığı kaburga kemiğinden kadını yarattı ve onu Ademe getirdi… ve Adem ve karısı ikisi de çıplaktılar ve utançları yoktu.” (2: 7-25)

“Rab Allah’ın yarattığı bütün kır hayvanlarının en hilekarı yılandı. Ve yılan kadına dedi: “Allah, gerçekten bahçenin hiçbir ağacından yemiyeceksiniz dedi mi?” … ve yılan kadına dedi: “Katiyen ölmezsiniz, çünkü Allah bilir ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız…” kadın onun meyvasından aldı ve yedi. Kendisiyle beraber kocasına da verdi ve o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı ve çıplak olduklarını bildiler, incir yaprakları dikip, kendilerine önlükler yaptılar. Ve günün serinliğinde bahçede gezmekte olan Rab Allah’ın sesini işittiler. Ademle karısı Rabbin yüzünden bahçenin ağaçları arasına gizlendiler. Rab Allah Adem’e seslenip: “Neredesin” dedi ve o dedi: “Senin sesini bahçede işittim ve korkup gizlendim çünkü çıplaktım.” O dedi: “Çıplak olduğunu sana kim bildirdi? Ondan yeme diye sana emrettiğim ağaçtan yedin mi?” ve Adem dedi: “Yanıma verdiğin kadın o ağaçtan bana verdi ve yedim…” ve kadın dedi: “yılan beni aldattı ve yedim”. Rab Allah yılana dedi: “Bunu yaptığın için bütün sığırlardan ve bütün kır hayvanlarından daha lanetlisin. Karnın üzerinde yürüyeceksin ve bütün ömrün boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadın arasına, senin zürriyyetinle onun zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım. O senin başına saldıracak sen onun topuğuna saldıracaksın.” Kadına dedi:

“Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın. Arzun kocana olacak o da sana hakim olacaktır.” Ve Adem’e dedi: “Karının sözünü dinlediğin ve “ondan yemeyeceksin” diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetli oldu; ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin… alnının teri ile ekmek yiyeceksin….” Ve Rab Allah Adem ve karısı için deriden kaftan yaptı ve onlara giydirdi. Ve Rab Allah dedi: “İşte Adem iyiyi kötüyü bilmekte bizden biri gibi oldu; ve şimdi elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın, yemesin ve ebediyyen yaşamasın diye”… “Böylece Rab Allah onu Aden bahçesinden, kendisinin içinden alındığı toprağı işlemek için çıkardı.” (3: 1-23)

Kitab-ı Mukaddes’in Adem ve Havva’ya ve hatta Allah’a bile adil davranmadığı açıktır. Diğer taraftan Kur’an’da anlatılan kıssa, Kur’an’daki hikayelerin Kitab-ı Mukaddes’den kopya edilmediğinin apaçık bir delilidir. Çünkü Kur’an, Kitab-ı Mukaddes’in eksik bıraktığı noktaları, tamamlamakla kalmaz, aynı zamanda onun yanlışlarını da düzeltir.

  1. Kur’an, günahkarların Kıyamet Günü’nden cehenneme atılacakları zamana dek yaşayacakları değişik durum ve olayları anlatmaktadır: “Andolsun sen bundan bir gaflet içindeydin. İşte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp kaldırdık. Artık bugün görüş gücün oldukça keskindir.” (Kaf: 22) “O yalnızca onları, gözlerin dehşetle belirebileceği bir güne ertelemektedir. Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalbleri de bomboştur.” (İbrahim: 42-43) “Biz her insanın amelini kendi boynuna doladık, Kıyamet Günü’nde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. (Ona denir ki): Kendi kitabını oku. Bu gün nefsin senden hesap sorucu olarak sana yeter.” (İsra: 13-14)

Yukarıdaki ayetlerin ve bu ayetin (126) ışığında, günahkarların ahirette korkunç görüntüleri görebilecekleri ve kötü amellerinin sonuçlarını farkedebilecekleri açığa çıkmaktadır. Fakat diğer yönlerden onlar, yolunu görmeyen yanında ne yol bulmasına yarayan bir baston ne de bir yol göstericisi bulunmayan kör bir adama benzeyeceklerdir. Bu nedenle o sendeler, olduğu yere çakılır kalır ve nereye gideceğini, ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını bilemez. Bu nokta şöyle ifade edilmektedir: “Size geldiğinde, vahiylerimizi unuttunuz, işte bugün de siz unutuluyorsunuz” sanki “körsünüz ve bakacak kimseniz yok”muş gibi.

127 İşte biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları108 böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir.

128 Kendilerinden önceki kuşaklardan nicelerini yıkıma uğratmamız, onları109 doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihi kalıntıları üzerinde) gezinip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.110

129 Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve adı konulmuş (belirlenmiş) bir süre (ecel) olmasaydı kuşkusuz (yıkım azabı) kaçınılmaz olurdu.

130 Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et.111 Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.112

131 Onlardan bazı gruplara, kendilerini onunla denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı113 daha hayırlı ve daha süreklidir.

AÇIKLAMA

  1. Burada “zikr” (öğüt)den yüz çevirenlerin nasibi olan “sıkıntı dolu hayat”a değinilmektedir.
  2. “Onlar”: Mekkeliler.
  3. Yani, “tarihin bu dersinde, arkeolojik kalıntıların gözleminde ve insanlık tarihinde.”
  4. Burada Allah Rasûlu teskin edilmektedir: “Allah henüz onları helâk etmeye niyetlenmemiştir, çünkü onlar için belirli bir süre tayin etmiştir. Bu nedenle sana karşı yaptıklarına sabretmeli, onların sert sözlerini sadece dinlemeli ve görevinin gereklerini yapmaya devam etmelisin. Bu amaçla belirlenen zamanlarda namaz kılmalısın, çünkü namaz sende gerekli olan sabır ve sebatı meydana getirecektir.”

“Rabbini hamd ile tesbih et”, 132. ayetten de anlaşılacağı üzere “belirlenen vakitlerde namaz kıl” anlamına gelir.

  1. Ayette namaz vakitleri belirlenmiştir: 1) Güneş doğmadan önce sabah (fecr) namazı; 2) Güneş batmadan önce ikindi (asr) namazı: 3) Gece boyunca ise yatsı (işa) ve teheccüd namazları. Kuşluk, öğle (zuhr) ve akşam (mağrib) namazları ise “gündüzün iki ucunda”dır. (Bkz. Hud an: 113, Rum an: 24, Mümin an: 74, İsra an: 91-97.)
  2. Orijinal Arapça metin iki anlamı da kabul eder:

1) “Görevin uğrunda birçok kötü söz duymak zorunda kaldığın şu durumla yetin ve onların şu an için cezalandırılmamış olmalarına boyun eğ. Çünkü onlar size işkence etmeye ve bolluk içinde hayat sürmeye devam edeceklerdir.”

2) “Görevini yerine getirmeye devam et, çünkü bunun sonucunda hoşnut olacaksın.”

İkinci anlam şu ayetlerle desteklenmektedir: a) İsra: 79, “Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.” Bu ayet namazla ilgili emirden hemen sonra yer almaktadır. b) Duha: 4-5, “Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.”

  1. “Haram yollardan servet kazanan günahkar insanların zenginliklerini kıskanmak, sana ve arkadaşlarına yakışmaz. Sizin için en hayırlı şey, az da olsa emeğinizle kazandığınız helâl maldır. Salih ve muttakiler için bu daha hayırlı ve daha süreklidir.”

132 Ehline (ümmetine) namazı emret114 ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık vermekteyiz. Sonuç da takvanındır.115

133 Dediler ki: “Bize kendi Rabbinden bir ayet (mucize) getirmesi gerekmez miydi?” Onlara önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi?116

134 Eğer biz onları bundan önceki bir azab ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: “Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tabi olsaydık.”

135 De ki: “Herkes gözetlemektedir;117 siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş, ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz.”

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Çocuklarınıza da helâl nimetlerin, günahkarların haram servetlerinden daha hayırlı olduğunu öğretin. Bu amaçla onlara namaz kılmayı emredin, çünkü bu onların tutumlarını ve değerler sistemini değiştirecek ve onların günah ve lüks yerine temiz bir hayat ve helâl kazancı seçmelerine neden olacaktır.”
  2. Bu şu anlama gelir: “Biz namazları bize bir faydası dokunsun diye kılmanızı emretmiyoruz. Biz bunu sizin iyiliğiniz için istiyoruz. Çünkü namaz kılmak sizde dünya ve ahiret saadetinizi sağlayacak bir takva doğurur.”
  3. Bu, Kur’an’ın kendisinin büyük bir mucize olduğu anlamına gelir. Çünkü Kur’an, aralarından okuma-yazma bilmeyen bir kimse tarafından sunulmasına rağmen, evvelki ilâhî kitaplarda bulunan tüm öğretileri ve ilkeleri içeriyordu. Sadece bu da değil, Kur’an bu öğreti ve ilkeleri o denli basit ve açık bir şekilde ortaya koyuyordu ki, sıradan bir çöl adamı (bedevi) bile onları rahatça anlayabiliyordu.
  4. Yani, “Şehrinizde (Mekke) İslâm tebliğ edildiğinden beri, onun vaad ettiği akibet sadece şehirdeki herkesi değil, aynı zamanda Mekke dışında da onun mesajını duyan herkesi beklemektedir.”
Kuran

Taha Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.