Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C

20 – Taha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Tâ-Hâ (as) Sûresi’nin, Mekke’de indiği ittifakla kabul edilmiş bir görüş­tür. Ömer (ra)ın İslâm’a girişinden önce inmiştir.

20 – Taha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Taha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île

Dârakutnî’nin, Sünen’indeki rivayete göre Enes b. Malik (ra) şöyle demiş­tir: (Bir gün) Ömer bir kılıç kuşanmış olarak çıktı. Kendisine: Enişten dini­ni değiştirdi, denildi. Bunun üzerine onların (eniştesi ile kızkardeşinin) ya­nma gitti. Orada da muhacirlerden Habbâb diye anılan birisi de vardı. Tâ-Hâ Sûresi’ni okuyorlardı. Yanmadaki yazıyı bana da veriniz, ben de onu oku­yayım, dedi. -Ömer (ra) okumayı bilirdi.- Kızkardeşi kendisine: Sen pissin, ona ise tertemiz olanlardan başkası dokunamaz. Kalk, guslet yahut abdest al. Bunun üzerine Ömer (ra) kalktı, abdest aldı. Yazılı belgeyi aldı ve Tâ-Hâ’yı okudu.[1]

İbn İshak bunu daha uzunca şöylece zikretmektedir:

Ömer, Rasûlullah (sav)ı bulup öldürmek maksadıyla kılıcını kuşanarak çık­tı. Yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Ona: Nereye gitmek istiyorsun ey Ömer diye sordu. Ömer: Dininden donen, şu Kureyş’in dirliğini bozan, on­ları beyinsizlikle itham eden, dinlerini ayıplayan, ilâhlarına dil uzatan Muham-med’e gidip onu öldürmek istiyorum. Nuaym ona şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ey Ömer! Sana asıl senin içinde olanlar tuzak kuruyor, seni aldatı­yor. Sen zanneder misin ki Abdumenâfoğulları Muhammed’i öldürdüğün hal­de yeryüzünde senin yürümene imkân vereceklerdir? Niçin kendi ailene dö­nüp de onların işlerini yoluna koymayı düşünmüyorsun? Ömer: Hangi ailem­den söz ediyorsun? deyince, Nuaym dedi ki: Senin enişten ve amcanın oğ­lu Saîd b. Zeyd ile kızkardeşin Hattab’ın kızı Fâtıma’yı kastediyorum. Allah’a yemin ederim, onlar müslüman olmuşlar ve Muhammed’e dini üzere tabi ol­muşlar. Bana kalırsa sen asıl git, onlarla uğraş.

Bunun üzerine Ömer kızkardeşi ve eniştesini bulmak üzere geri döndü. Yanlarında Habbâb b. el-Eret de vardı. Beraberinde de Tâ-Hâ Sûresi’nin ya­zılı olduğu bir sahife bulunuyordu. Bunu onlara öğretiyordu. Ömer (ra)ın sesini işitmeleri üzerine Habbab onların odalarından birine yahut da evin bir tarafına gizlendi. Hattab kızı Fatıma da sahifeyi alıp üzerine oturdu. Ömer eve yaklaştığı sırada Habbab1 in onlara okuduğu Kur’ân’ın sesini işitmişti. Ömer içeri girincer Duymuş olduğum bu lakırdılar neyin nesiydi? Ona; Sen bir şey işitmiş olamazsın dediler. Hayır, Allah’a yemin ederim. Ben sizlerin Muhanı-med’e dini üzere tabi olduğunuzu haber almış bulunuyorum, dedi ve hemen eniştesi Said b. Zeyd’in üzerine atıldı. Kızkardeşi Hattab’ın kızı Fatıma onu kocasından uzaklaştırmak üzere ayağa kalkınca ona bir tokat attı ve yüzü­nü yaraladı. Ömer bunu yapınca kızkardeşi de eniştesi de ona: Evet, biz müs-lüman olduk. Allah’a ve Rasûlune iman ettik, ne istiyorsan yap, dediler.

Ömer, kardeşinin yüzündeki kanı görünce yaptığına pişman oldu, aklı ba­şına geldi. Kızkardeşine: Az önce okuduğunuzu duyduğum şu sahifeyi ba­na ver de Muhammed’İn neler getirdiğine bir bakayım, dedi.

Ömer okuma yazma bilen birisi idi, Bu sözleri söyleyince kızkardeşi kendisine: Biz senin ona bir zarar vereceğinden korkarız, dedi. Bu sefer kız­kardeşine: Korkma, dedi ve kendi ilâhları adına yemin ederek okuyup on­lara geri vereceğini söyledi. Ömer bu sözleri söyleyince kardeşi müslüman olacağı umuduna kapıldı ve ona dedi ki: Kardeşim sen şirk üzeresin ve pis­sin, buna ise ancak temiz olanlar el sürebilir.

Bunun üzerine Ömer kalktı ve yıkandı. Kızkardeşi de kendisine içinde Tâ-Hâ’nın yazılı bulunduğu sahifeyi uzattı. Ömer Tâ-Hâ Sûresi’nin baş tarafla­rını okuyunca dedi ki: Bu ne güzel, bu ne şerefli sözler! Habbab onun bu söz­leri söylediğini işitince yanına çıktı ve ona dedi ki: Ey Ömer! Allah’a andol-sun ki ben yüce Allah’ın, Peygamberinin duasını özellikle senin hakkında ka­bul etmiş olacağını ümit ederim. Çünkü ben dün onu şöyle dua ederken din­ledim: “Allah’ım sen İslâm’ı ya Ebu’l-Hakem b, Hişam ile, yahut Ömer b. el-Hattab ile güçlendir,” Allah’tan kork ey Ömer, Allah’tan!

Bunun üzerine Ömer ona: Ey Habbab! Bana Muhammed’İn yerini söyle. Onun yanına gidip, İslâm’a gireyim, dedi ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.[2]

Yüce Allah’ın Ta-Hâ ve Yâsîn Sûrelerini Okuduğuna Dair Hadis’in Açıklaması:

Dârimî Ebu Muhammed, Müsned’inde Ebu Hureyre’den gelen bir rivaye­ti senediyle kaydederek, Rasûlullah (sav)m şöyle buyurduğunu zikretmek­tedir: “Şüphesiz şanı yüce ve mübarek olan Allah gökleri ve yeri yaratmadan ikibin yıl önce Tâ-Hâ ve Yâsîn sûrelerini okumuştur. Melekler bu Kur’ân’ı din­leyince: Bu kitabın üzerine ineceği ümmete ne mutlu! Bu buyrukları ezber­leyecek kalplere ne muclu. Bu sözleri telaffuz edecek dillere ne mutlu!”[3] de­diler.

İbn Fûrek dedi kir Peygamber (sav)ın: “Şanı yüce ve mübarek olan Allah Tâ-Hâ ve Yâsîn sûrelerini… okudu” demesinin anlamı şudur: O kelâmını o zaman melekler arasından dilediği kimselere açıkladı, işittirdi ve kavrattı de­mektir. Araplar bir şeyi takip edip, izlediğin vakit “onu kıraat ettin” derler. Mesela; “Bu dişi devenin hiç yavrusu olmadı” demektir. İşte bu şekilde anlaşıldığı vakit, ifade de bir yanlış anlaşılmaya mey­dan kalmaz.

Onun kıraat edilmesi ise, yüce Allah’ın Kitabını yaratmış olduğu ibareler­le ve ihdas ettiği yazı ile dinletmesi, kavratmasıdır. İşte bizim, Allah’ın ke-Jâmını kıraat ettik, (okuduk) sözlerimizin anlamı da budur. Yüce Allah’ın: “Ar­tık Kur’ân’dan size kolay geleni okuyun.” (ekMüzzemmil, 73/20) buyruğu ile: “Artık ondan, kolayınıza geleni okuyun.” (Aynı âyet) buyruğundaki kıraatin manası da budur.

Kimi (mezhebimize mensub) ilim adamımız da şöyle demiştir: Peygam­ber efendimizin: “Okudu” buyruğu, o sözleri söyledi, demektir. Bu ise me­cazi bir ifadedir. Arapların: Denedim, tecrübe ettim anlamında, ben bu sö­zün tadına baktım, demeye benzer. Yüce Allah’ın: “Allah da ona ısrarla iş­ledikleri yüzünden açlık ve korku elbisesini tattırdı.” (en-Nahl, 16/112) buyruğunda da bu anlamda kullanılmıştır. Yani yüce Allah onları bu şekil­de imtihan etti, mübtelâ kıldı, demektir. Korku gerçek manada tadına bakı­lan bir şey olmadığı halde, bundan “tadına bakmak” diye söz edilmesi tadı­na bakmanın gerçekte diğer organlarla değil, sadece ağızla oluşundan do­layıdır.

İbn Fûrek dedi ki: Ancak ilk söylediğimiz bu haberin yorumu hususun­da daha doğrudur. Çünkü yüce Allah’ın kelâmı ezelî ve kadîmdir. Bütün ha­dislerden (sonradan meydana gejmiş herşeyden) öncedir.

O, yarattıklarından dilediği kimselere, dilediği vakitlerde ve zamanlarda, dilediği sözlerini işittirmiş ve kavratmıştır. Yoksa O’nun bizzat kelâmının var oluşunun, belli bir müddet ve zaman ile alâkalı olduğu kastedilmiş olamaz, [4]

  1. Tâ-Hâ.
  2. Biz, sana Kuran’ı güçlük çekmen için İndirmedik.
  3. Ancak korku duyan kimseye öğüt almak üzere Cgönderdik.)
  4. O, yeri ve yüksek gökleri yaratan Allah tarafından İndirilmiştir.
  5. Rahman Arş’a İstiva etti.
  6. Göklerde, .yerde, onların arasında ve nemli toprağın altında olanların hepsi O’nundur.
  7. Sen sözünü açığa vursan da muhakkak O, saklı olanı da, ondan gizli olanı da bilir.
  8. Allah O’dur ki; O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler yalnız O’nundur.

“Tâ-Hâ” buyruğunun anlamı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ebu Bekr es-Sıddîk (ra): Bu sırlardan bir sırdır demiştir. Bunu el-Gaz-nevî nakletmektedir. İbn Abbas: Ey adam, demektir der. Bunu da el-Beyha-kî zikretmektedir. Bunun Ukllüler arasında bilinen bir şive olduğu da söy­lenmiştir. Aklılar arasında bilinmektedir, diyenler de vardır. el-Kelbîdedi ki; Sen Aklılar arasında bir adama: Ey adam diye seslenecek olursan ona: “Tâ-Hâ” demediğin sürece sana karşılık vermez. Bu hususta et-Taberî şairin şu beytini nakletmektedir:

“Savaşta Tâ-Hâ’yı çağırdım, fakat bana karşılık vermedi,

Kendi adına kurtulmayı istediğinden (ve bu maksatla kaçtığından) korktum.”

Abdullah b. Amr dedi ki: Aklıların şivesinde habibi (ey sevdiğim) anlamın­dadır. Bunu da el-Gaznevî nakletmiştir. Kutrub da şöyle demektedir: Bu Taylı ların şivesindedir. Daha sonra Yezid b. el-Mühelhil’in şu beyitini nakletmek­tedir:

“Ey adam! Hiç şüphesiz beyinsizlik sizin özelliklerinizdendir, Lanetli bir topluluğu Allah mübarek kılmasın.”

el-Hasen de aynı şekilde Tâ-Hâ’nın, ey adam anlamında olduğunu söy­lemiştir. İkrime de böyle demiştir. İkrime, Süryanice’de de bunun böyle ol­duğunu söylemiştir ki, bunu da el-Mehdevî nakletmektedir. el-Maverdî de bu­nu aynı şekilde İbn Abbas’tan da Mücahid’den de nakletmektedir. et-Tabe-rî ise bunun Nabatice’de ey adam, anlamında olduğunu nakİetmiştir. es-Süd-dî’nin, Said b. Cübeyr’in ve yine İbn Abbas’ın da görüsü budur. O (et-Tabe-rî) şu beyiti nakletmektedir:

“Ey Tâ-Hâ (adam) beyinsizlik sizin huylarınızdandır, Allah lanetlilerin ruhlarını takdis etmesin.”

Yine İkrime dedi ki: Bu Habeşçe’de ey adam, demek anlamındadır. Bu­nu da es-Sa’lebî nakletmektedir.

Doğrusu şudur: Bu lafız her ne kadar başka bir dilde de bulunmakta ise de -önceden belirttiğimiz gibi- Arapça’dır. Ve bu Akk, Tay’ ve Ukllüler ara­sında bir Yemen bölgesi şivesidir.

Bunun yüce Allah’ın isimlerinden bir İsim ve O’nun adına yaptığı bir ye­min olduğu da söylenmiştir. Bu da aynı şekilde İbn Abbas (nûdan rivayet edil­miştir.

Tâ-Hâ’nın, yüce Allah’ın Peygamber (sav)a -ona Muhammed adım verme­si gibi- verdiği bir isim olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sav)ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmektedir: “Benim, Rabbimin nezdinde on tane ismim vardır” diye buyurmuş ve bunlar arasında Tâ-Hâ ile Yâsîn’i saymıştır.[5]

Şöyle de denilmiştir. Bu lafız, bu sûrenin adıdır ve bu sûrenin anahtarı du­rumundadır. Yüce Allah’ın, bilgisini özel olarak Rasûlüne verdiği “Allah’ın ke­lâmının kısaltılmışı olduğu da söylenmiştir.

Bir başka görüşe göre Tâ-Hâ, mukatta’ harflerden olup bu harflerin her biri bir anlama delâlet etmektedir. Bu harflerin hangi anlamda oldukları hu­susunda da görüş ayrılığı vardır. Bir görüşe göre “Tâ” Tûbâ ağacıdır, “Hâ” ise ateşin bir adı olan “Hâviye” demektir, Araplar bazen bir şeyin bir bölümü­nü zikrederek onun tümünü kastederler. Sanki bunlarla yüce Allah, cennet ve cehenneme yemin etmiş gibidir.

Said b. Cübeyr dedi ki: “Tâ” Peygamber efendimizin Tâhir ve Tayyib isim­lerinin başlangıcıdır, Hâ da onun Hadi isminin başlangıcıdır.

Bir diğer görüşe göre “Tâ” ey ümmetine şefaati tama’ eden, “Hâ” ise ey yüce Allah’ın kullarını hidayete ileten demektir.

“Tâ”nın taharetten, “Hâ”nın hidayetten kısaltma olduğu da söylenmiştir. Sanki yüce Allah Peygamberi (sav)ne: Ey günahlardan tahir (temiz) ve insan­ları gaybları en iyi bilene hidayet eyleyen kişi, diyor gibidir.

Bir diğer görüşe göre “Tâ” gazilerin davullannı (tubûl) “Hâ” ise onlann kâ­firlerin kalplerindeki heybetini ifade eder. Bunu da yüce Allah’ın şu buyruk­ları açıklamaktadır: “O kâfirlerin kalplerine korku salacağız.” (Âl-i İmran, 3/151); “Kalplerine de korku saldı.” (el-Ahzâb, 33/26)

“Tâ”nın cennet ehlinin cennetteki Urab’ı (sevinci), “Hâ”nın da cehennem ehlinin cehennem ateşi içerisindeki hevânı (aşağılıkları) demek olduğu da söy­lenmiştir.

Altıncı bir görüşe göre “Tâ-Hâ”, hidayet bulan kimseye ne mutlu demek­tir. Bu görüş Mücahid ile Muhammed b, el-Haneftyye’ye aittir.

Yedinci bir görüşe göre “Tâ-Hâ” sen yeryüzüne bas, demektir. Çünkü Pey­gamber (sav) ayaklan şişinceye kadar namazın sıkıntılarına tahammül edi­yor ve ayaklarını sırayla dinlendirmek gereğini duyuyordu. O bakımdan ken­disine yere bas denildi, yani sen bu şekilde dinlenme ihtiyacını görecek ka­dar kendini yorma! Bunu da İbnu’l- Enbarî nakletmektedir.

Kadı Iyad’ın “eş-Şifa” adlı eserinde naklettiğine göre er-Rabi’ b. Enes şöy­le demiş: Peygamber (sav) namaz kıldığında ağırlığını bir ayağına verir, di­ğerini rahat tutardı. Bunun üzerine yüce Allah ona: “Tâ-Hâ” yani ey Muham­med yere bas, “Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekmen için indirmedik” buyruk­larını indirdi.

ez-Zemahşerî dedi ki: el-Hasen’den bunu “Tahh” şeklînde okuduğu ve bu­nun da yere basmak emri diye açıklandığı nakledilmektedir. Bu rivayete gö­re, Peygamber (sav) teheccüd namazı kıldığında ağırlığını bir ayağına veri­yordu. Ona her iki ayağını da yere basması emri verildi. Bu okuyuşun aslı sakin hemze olup onun hemzesi “he”ye kaib edilmiştir. Nitekim; deki hemze “elife kalb edilmiştir. Şu mısraın bir bölümünde de (“la”dan sonra­ki kelime) hemze “elif”e kalb edilmiştir:

“Bu nimetleri afiyetle içinize sindiremiyesin…”

Sonra buna binaen bu emri yapmıştır; sonundaki “he” ise sekt (susarken telaffuz edilen) “he”sidir. [6]

Nüzul Sebebi:

Mücahid dedi ki: Peygamber (sav) ve ashabı gece namaz kıldıklarında, uzun süre namaz kıldıklarından ötürü göğüslerine ip bağlıyorlardı. Daha son­ra bu farz nesh edildi ve bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

el-Kelbî dedi ki: Peygamber (sav)a Mekke’de iken vahiy nazil olunca çok­ça ibadele koyuldu. İbadeti de oldukça ağırlaştı. Bu âyet-i kerîme ininceye kadar epey bir süre bütün gece namaz kılmaya koyuldu. Yüce Allah ona; yü­künü hafifletmesini, namaz kıldığı gibi bir miktar da uyumasını emretti. Böylelikle bu âyet-i kerîme gece boyunca namaz kılmayı nesh etmiş oldu. Bu âyetten sonra (geceleyin) hem namaz kılıyor, hem uyuyordu.

Mukatil ve ed-Dahhâk dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber (sav)a İnme­ye başlayınca ashabı ile birlikte kalkıp gece namazı kıldılar. Kureyş kâfirle­ri; Allah bu Kur’ân’ı, Muhammed’İn üzerine ancak yorulsun diye indirmiştir, dediler. Bunun üzerine yüce Allah şu buyruklarını indirdi: “Tâ-Hâ” yani ey adam, “Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekmen İçin indirmedik.” İleride gelece­ği üzere yomlasın diye indirmedik. Bu görüşe göre Tâ-Hâ” : Ye­re bas” demek olur. Bu durumda “he” ile “elif” yere ait zamir olur. Yani na­mazlarında iki ayağınla yere bas. Sonra hemze harfi hafifletilerek sakin bir “elife dönüşmüştür.

Bir kesim de bunu “Tahh” diye okumuştur. Bunun aslı ise; olup, ye­re bas demektir. Hemze hazfedildikten sonra yerine sekt “he”si getirilmiştir.

Zir b. Hubeyş. dedi ki: Bir adam Abdullah b. Mes’ud’un önünde “(medsiz olarak) “Tâ-Hâ. Biz, sana Kur’ân’ı güçlük çekmen için İndirmedik” buyru­ğunu okudu. Abdullah onu: “Tı-Hi” diye düzeltti. Bunun üzerine adam; Ey Abdu’r-Rahman’ın babası, yüce Allah ona ayağıyla veya iki ayağıyla yere bas­masını emretmedi mi? O: “Tı-Hi” dedi ve devamla: Rasûlullah (sav) bunu ba­na böylece okuttu.

Ebu Amr ve Ebu İshak “He”yi imâle ile “Tı”yı da üstün olarak okumuşlar­dır. Ebu Bekr, Hamza, el-Kisaî ve el-A’meş ise her iki harfi de imâle ile oku­muşlardır. Ebu Ca’fer, Şeybe ve NâfT ise ikisi arasında okumuş, Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Diğerleri İse tefhim ile (Tâ-Hâ şeklinde) okumuşlar­dır.

es-Sa’lebî dedi ki: Bunların hepsi sahih ve fasih söyleyişlerdir. en-Nehhâs dedi ki: Arapça dilbilginlerinin çoğunluğuna göre burada imalenin açıklana­bilir bir tarafı yoktur. Bunun da iki sebebi vardır: Birincisi evvela burada ne “ya” harfi vardır. Ne de esre vardsr ki; imale olsun. İkinci sebeb ise “Ta” ima­leye engel harflerdendir. İşte bunlar iki açık engeldir. [7]

“Biz, Sana Kur’ân’ı güçlük çekmen için indirmedik” buyruğundaki; “İndirmedik” lafzı; “İndirilmedi” diye de okunmuştur. Bun­dan ötürü de “Kur’ân” kelimesi birinci okuyuşa göre üstün iken, ikinci oku­yuşa göre ötrelidir.

en-Nehhâs dedi ki: Kimi nahvciier şöyle demektedir: Buradaki “lam” ne-fy “lârrTıdır. Bazıları buna “lam el-cuhûd (reddetme lamı)” derler. Ebu Ca’fer dedi ki: Ben Ebu’l-Hasen b. Keysân’ı şöyle derken dinledim: Bu “lam”, “hafd lam”ı (cer lamûdır. “Biz Kur’ân’ı sana bedbaht­lık için indirmedik” anlamındadır.

Bedbahtlık (anlamındaki şekâ)” kelimesi ise, hem med ile hem kasr ile okunur ve bu kelime “vav”hdır. Bedbahtlığın dilde asıl anlamı ise yorgunluk ve sıkıntı demektir. Biz Kur’ân’ı sana yorulman için indirmedik, demek olur. Şair der ki:

“Akıl sahibi akl sebebiyle nimetler arasında bedbahttır, Cahilliğin kardeşi ise bedbahtlık içerisinde nimettedir (zanneder.)”

Buna göre “güçlük çekmen”; onlara ve küfürlerine aşırı derecede üzülmek­le iman etmiyorlar diye hasret çekmek suretiyle yorulasın diye indirmedik de­mek olur. Bu durumda yüce Allah’ın şu buyruğunu andırır: “Su söze iman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini helak edeceksin nerdeyse.” (el-Kehf, 18/6) Yani, sana düşen sadece lebliğ edip hatırlatmaktan İbarettir. Ri-saletinin gereğini yerine getirmek ve güzel surette öğüt vermek hususların­da kusurun olmadıktan sonra, ne olursa olsun onlar mutlaka iman edecek­ler dîye bir görevle görevlendirilmiş değilsin.

Rivayet edildiğine göre Ebu Cehil -Allah’ın laneti üzerine okun- ile en-Nadr b. el-Hâris, Peygamber (sav)a: Sen bedbaht birisisin, çünkü atalarının dini­ni terkettin demişlerdi. Bununla onlara şöylece cevap verilmek istendi: İslam dini ve bu Kur’ân-ı Kerîm her türlü güzel arzu ve isteğe kavuşmanın basa­mağıdır. Her türlü mutluluğu idrâk etmeye sebebtir. Asıl kafirlerin İçinde bu­lundukları durum bizzat bedbahtlığın tâ kendisidir.

Sıraladığımız görüşlere binaen Peygamber (sav) geceleyin ayakları şişin-ceye kadar namaz kılmıştır. Cebrail ona: Kendini o kadar fazla yorma, çün­kü nefsinin de senin üzerinde bir hakkı vardır. Yani bu Kur”ân-ı Kerîm nef­sini ibadette tüketesin, onu son derece zorluklarla karşı karşıya bırakasın di­ye indirilmediği gibi, sen ancak müsamahakâr Hanîflik ile gönderilmiş bu­lunuyorsun. [8]

“Ancak korku duyan kimseye öğüt olmak üzere” buyruğu hakkında Ebu İshak ez-Zeccâc dedi ki; Bu buyruk, Güçlük çekmen” buyru­ğundan bedeldir. Biz bu Kitabı ancak bir öğüt olmak üzere indirdik, demek­tir. en-Nehhas dedi ki: Bu açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Ebu Ali de “öğüt verme”nin güçlük çekmek demek olmadığını belirterek bu açıkla­mayı kabul etmemiştir.

Burada “Öğüt olmak üzere” kelimesi mastar olarak nasb edilmiş­tir. Yani, Biz onu sana, onunla bir öğüt veresin diye indirdik. Yahut da bu mePulün leh’dir. Yani, Biz bu Kur’ân’ı senin üzerine ondan ötürü güçlük çek­men için indirmedik. Biz onu sana ancak öğüt olsun diye indirdik.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Bu buyrukta bir takdim ve te’hir vardır. Bu­nun anlamı da şudur: Biz, Kur’ân-ı Kerîm’i sana ancak korku duyan kimse­ye öğüt olmak üzere ve sen güçlük çekmeyesin diye indirdik, takdirindedir.

“O yeri ve yüksek gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir” buyruğundaki: “İndirilmiştir” kelimesi mastar (meful-ü rnutiak)dır.

Biz, onu… indirdik” demektir. Bunun “öğüt” buyruğundan be­del olduğu da söylenmiştir, Ebu Hayve eş-Şamî bu kelimeyi: “Bu… indiril­miştir” anlamında merfu olarak okumuştur.

“Yüksek” kelimesi pek yüce, pek yüksek anlamında olup; in çoğuludur. Bu da; “Büyük ve küçük” kelimelerinin çoğulunun; “şeklînde gelmesine benzer.

Yüce Allah azametine, mutlak egemenliğine ve celaline dair haber verdik­ten sonra şöyle buyurmaktadır:

“Rahman Arş’â İstiva etti.” Burada “er-Rahman” lafzının medh üzere mansub gelmesi caizdir. Ebu İshak dedi ki: Bedel olarak cer mahallinde de olabilir.[9]

Said b. Mes’ade dedi ki: Ref ile okunursa, o Rahman…dır, anlamında olur,

en-Nehhas dedi ki: Mübteda olarak merfu olması da caizdir, O takdirde haber de: “Göklerde, yerde, onların arasında… olanların hepsi O’nundur”

buyruğu olur. Bu takdirde bu âyetin sonunda vakıf yapılmaz.

“Yaratan” kelimesindeki zamirden bedel kabul ettiğimiz takdirde, o zaman beşinci âyet-i kerîmenin sonunda vakıf mümkün olur. Mahzuf bir mübtedâ-nın haberi olduğu takdirde de böyledir ve buna göre dördüncü âyet-i kerî­menin sonunda vakıf yapılmaz.

“İstiva”nın anlamına dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şeyh Ebu’l-Hasen ve başka­larının kabul ettiği görüşe göre; yüce Allah, yaratıklar hakkında söz konu­su olduğu şekilde herhangi bir keyfiyet veya bir sınır söz konusu olmaksı­zın Arş’ı üzerinde istiva etmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Bununla şunu kastetmektedir: O, olmuşları yarattığı gi­bi kıyamet gününe kadar ve kıyamet gününden sonra olacakları da yaratan­dır.

“Göklerde, yerde, onların arasında ve nemli toprağın altında olanla­rın hepsiO’nundur.” Bununla altında ne bulunduğunu yüce Allah’tan baş­ka hiçbir kimsenin bilmediği o malum kayanın altındakileri yalnız kendisi­nin bildiğini kastetmektedir.

Muhammed b. Ka’b: Kastettiği yedinci arzdır derken, İbn Abbas da şun­ları söylemiştir: Yer bir balık üzerindedir. Balık da denizin üzerindedir. Ba­lığın iki yanı, başı ve kuyruğu da Arşın altında bir araya gelmektedir. Denizde yeşil bir kaya üzerindedir. Semanın yeşilliği de oradan gelmektedir. Yü­ce Allah’ın hakkında: “Eğer sen bir kaya içinde veya göklerde yahut yerde o/-san…”(Lukman, 31/16) buyruğunda sözünü ettiği kaya da budur. Bu kaya ise bir öküzün boynu üzerindedir, bu öküz de nemli toprak üzerindedir. O nemli toprağın altında ne olduğunu da Allah’tan başkası bilmez.

Vehb b. Münebbîh dedi ki: Yeryüzünde yedi deniz vardır. Yerler de ye­di tanedir. Herbirisi arasında bir deniz vardır. En alttaki deniz ise cehenne­min kenarı üzerinde kapanmıştır. Eğer bunun büyüklüğü, suyunun çokluğu ve soğukluğu olmasaydı, cehennem, üzerindeki herşeyi yakıp bitirecekti. Yi­ne o şöyle demiştir; Cehennem rüzgarın sırımdadır, rüzgarın sırtı da karan­lıktan bir perde üzerindedir. Bunun büyüklüğünü Allah’tan başka kimse bil­mez. Bu perde de nemli toprak üzerindedir. Mahlukatın bilgisi bu nemli top­rağa kadar uzanmıştır.[10]

“Sen sözünü açığa vursan bile muhakkak O saklı olanı da O’ndan giz­li olanı da bilir.” İbn Abbas dedi ki: “Saklı olan (sır) insanın kimsenin gör­mediği bir yerde gizlice başkasına söylediği sözlerdir.” O’ndan gizli olan “Cahfâ)” ise, insanın kendisinden başka hiç kimseye sözünü etmediği, içinde sak­ladığı şeylerdir. Yine ondan nakledildiğine göre; saklı olan kişinin içinden geçirdikleridir. Ondan da gizli olan ise, henüz olmamış fakat ileride olacak ve hatırından geçecek olan şeylerdir. Sen bugün içinden ne geçirdiğini bi-lebiliyorsun ancak yarın içinden ne geçireceğini bilemezsin. Yüce Allah ise bugün İçinden geçirip sakladığını da yarın içinden geçirip saklayacağını da bilir.

Yüce Allah gizli, saklı olanı ve O’ndan da gizli olanı bilir, demektir.

Yine İbn Abbas dedi ki: “Saklı olan (sır)”, Âdemoğlunun içinde gizleyip sakladığıdır. “Ondan gizli olan (ahfâ)” ise Âdemoğİunun ileride yapacağı fa­kat halihazırda bilmediği ve kendisi için saklı olan şeyler demektir. Yüce Al­lah ise bütün bunları bilir. O’nun geçmişe dair bilgisi de, geleceğe dair bil­gisi de birdir. Bütün yaratıklar O’nun ilminde tek bir nefis gibidirler.

Katade ve başkaları der ki; «Saklı olan” insanın nefsinde gizleyip sakla­dığıdır. “Ondan da gizli olan” ise henüz olmamış ve hiçbir kimsenin de için­de gizlemediği şeylerdir.

İbn Zeyd dedi ki: “Saklı olan” mahlukattan gizlenip saklanan, “ondan da gidi olan” ise yüce Allah’ın gizleyip sakladıklarıdır. Ancak Taberî bu açık­lamayı kabul etmeyerek şöyle demektedir; Ondan da saklı olandan kasıt, he­nüz insanın sır olarak dahi içinden geçirmediği, fakat ileride içinden geçireceği şeylerdir. İbn Abbas’in dediği gibi.

“Allah O’dur ki O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler yalan O’mındur.” Bu buyruktaki “Allah” lafzı mübtedâ olarak yahut mukadder bur mübtedâCnın haberi) olması dolayısıyla yahut da “bilir” buyruğundaki zamir­den bedel olarak merfu’dur.

Şanı yüce Allah kendi zatını tevhid etmektedir. Şöyle ki: Rasûlullah (sav ı müşrikleri yüce Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmakstzın bir ve tek olarak ibadete çağırmıştır. Bu onlara pek ağır geldi. Ebu Cehil onun Rahman adı­nı da zikrettiğini görünce, el-Velid b. Muğiyre’ye dedi ki: Muhammed bizle­re Allah ile birlikte bir başka ilâha dua ve ibadet etmeyi yasaklarken, ken­disi hem Allah’a hem de Rahrnân’a dua etmektedir. Bunun üzerine yüce Al­lah: “De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin. Hangi­si ile dua ederseniz edin. Esasen en güzel isimler O’nundur.” (el-İsra, 17/110 ( buyruğunu indirdi.

Yüce Allah bir ve tektir. İsimleri ise pek çoktur.

Daha sonra: “Allah O’dur ki Ondan başka ilâh yoktur. En güzel isim­ler yalnız O’nundur” diye buyurmaktadır. el-A’raf Sûresi’nde (7/180, âyet, 1.başlık ve devamında) buna dikkat çekilmiş idi. [11]

  1. Sana, Musa’nın haberi geldi mi?
  2. Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz burada durun, çünkü ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir parça kor getiririm ya da ateşin yanında bana yol gösteren bulurum” demişti.
  3. O ateşin yanına vardığında ona: “Ey Musa” diye seslenildi.
  4. “Gerçekten Ben senin Rabbinİm, hemen pabuçlarını çıkar. Çünkü seti kutsal vadi Tuvâ’dasın.
  5. “Ben seni seçtim. Şimdi sana vahyolanı dinle!
  6. “Ben, evet Ben Allah im. Benden başka ilâh yoktur. Öyleyse Ba­na ibadet et ve Beni zikretmek için namaza kalk.”
  7. “Muhakkak kıyamet saati gelecektir. Her nefis yaptığının kar­şılığını görsün diye vaktini gizli tutarım.”
  8. “Ona iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse ondan seni alıkoy­masın. O takdirde helak olursun.”

“Sana Musa’nın haberi geldi mi?” Meâni (el-Kur’ân’a dair eser yazan) il­im adamları dedi ki: Bu bir sorudur? İsbat ve icabdır. Sana gelmedi mi? an­lamındadır. Anlamının sana gelmiştir, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbas’a aittir. el-Kelbî dedi ki: Henüz Musa’ya dair haber ona gelmemişti. Daha sonra ona Musa’ya dair haberi verdi.

“Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: Siz burada durun. Çünkü ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir parça kor getiririm ya da ateşin yanın­da bana yol gösteren bulurum, demişti.”

İbn Abbas ve başkaları dedi ki: Bu, Musa (as)ın kayınpederi ile olan an­laşma süresini bitirip ailesi ile birlikte Medyen’den Mısır’a gitmek üzere yo­la koyulduğu sırada otmuştu. O sırada yolunu da şaşırmıştı. Musa (as) olduk­ça gayretli (kıskanç) birisi idi. Hanımını görmesinler diye, kıskançlığından ötü­rü geceleyin sair insanlarla birlikte olur, gündüzün onlardan ayrı kalırdı. Şa­nı yüce Allah’ın Hmindekilerin tahakkuk etmesine sebeb teşkil etsin diye ar­kadaşlarını da kaybetti. Gece oldukça karanlıktı.

Mukaül’in dediğine göre, kış mevsiminde bir cuma gecesi idi. Vehb b. Mü-nebbih’in dediğine göre de Musa annesine dönmek maksadı ile Şuayb’dan izin istemişti. Ona izin vermiş, o da koyunlarını da beraber alarak hanımı ile birlikte yola çıkmıştı. Otdukça soğuk, karlı bir gecede bir oğlu dünyaya gel­di. O sırada yolunu kaybetmiş, koyunları da etrafa dağılmıştı. Musa ateş yak­mak istediyse de elindeki çakmak taşları hiçbir şekilde çakmadı. Aniden yo­lun sol tarafında uzaklarda bir ateş gördü “de ailesine: Siz burada durun” olduğunuz yerde kalın “çünkü ben bir ateş gördüm.” İbn Abbas dedi ki; O ateşe doğru gittiğinde bir de ne gürsün, ateş bir hünnap ağacında yanmaktadır. Bu ışığın özelliği ve o ağacın oldukça yeşil olması karşısında hayret­le yerinde durdu. Ne ateşin ileri derecedeki sıcaklığı, ağacın yeşilliğinin gü­zelliğini etkiliyordu, ne de ağacın oldukça yaş olması, yeşilliğinin güzelliği, ateşin güzel ışığını etkiliyordu.

el-Mehdevî’nin naklettiğine göre; rivayet edildiği üzere, o ateşi bir böğürt­len ağacında görmüştü. Ona doğru gitti, fakat ağaç ondan geriye çekildi. Bu­nun üzerine o da içinde bir korku hissederek geri döndü. Sonra ağaç ona yak­laştı ve yüce Allah onunla ağaçtan konuştu,

ei-Maverdî dedi ki: (O gördüğü) Musa’ya göre nâr (ateş); yüce Allah’ın nezdinde ise nur idi.

Hamza; “Ailesine: Siz burada durun” anlamındaki buyruğu; şeklinde “he” harfi ötreli olarak okumuştur. el-Kasas Sûresi’nde (28/29. âyet­te) de böyle okumuştur. en-Nehhâs dedi ki: Bu okuyuş; “Ey adam ben ona uğradım” diyenlerin şivesine uygundur. Böylece o asla uygun okumuş olmaktadır. Bu okuyuş caiz olmakla birlikte; Hamza bu iki yerde özel olarak benimsediği asıl okuyuş kaidesine muhalefet etmiştir.

Burada: “Siz burada durun” deyip de “burada ikamet edin” de­memiş olması ikametin devamlı kalışı gerektirmesinden dolayıdır. Ancak bu­rada kullanılan fiil bunu gerektirmez.

“Gördüm” demektir. Bu açıklamayı da Îbnu’l-Arabî yapmıştır. Yü­ce Allah’ın; “Şayet onlarda bir reşittik görürseniz.” (en-Nisa, 4/6) buyruğunda da bu kelime kullanılmış olup, “…bilirseniz…” anla­mındadır. Ses için kullanılırsa işitmek manasınadır.

“el-Kabes” ateşten alınan bir alev demektir, “el-Mikbas” da aynı anlamda­dır. “Ben ondan bir ateş aldım, alırım” da o ba­na ateşten bir alev verdi, demektir. de aynı anlamdadır.

“Ben ondan bilgi elde ettim” anlamına gelir, el-Yezidî dedi ki: “Ben o adama bir bilgi öğrettim ve ona ateş ver­dim” demektir. Eğer onun için başkasından ateş istemişsen, o takdirde: demek gerekir. et-Kisaî dedi ki: Bu fiilin nâr (ateş) ve ilim hakkında kullanılması arasında fark yoktur. Her ikisi hakkında: de kullanılır.

“Yol gösteren” kelimesi burada yola ileten demektir.

“O ateşin yanına vardığında ona” el-Kasas Sûresi’nde belirtildiği gibi. ağaçtan yani ileride geleceği üzere ağaç tarafından ve onun yakınlarından: “Ey Musa diye seslenildi.”

“Gerçekten Ben, senin Rabbinim. Hemen pabuçlarını çıkar; çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın” buyruğuna dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [12]

1- Musa (as)ya Ayakkabılarını Çıkartmasının Emredilmesindeki Hikmet:

Yüce Allah’ın “Hemen pabuçlarını çıkar” buyruğu ile ilgili olarak Tirmi-zî’de rivayet edildiğine göre Abdullah b. Mes’ud, Peygamlîer (sav)ın şöyle bu­yurduğunu zikretmektedir: “Musa’nın üzerinde Rabbi kendisiyle konuştuğu gün yünden bir elbise, yünden bir ciibbe, yünden bir takke, yünden bir şal­var vardı. Ayakkabıları ise ölmüş bir eşeğin derisinden yapılmıştı.” (Tirmızî) Dedi ki: Bu garip bir hadistir. Biz bunu sadece Humeyd el-A’rec (ki Humeyd İbn Ali el-Kûfî’dir) yoluyla biliyoruz ve onun rivayet ettiği hadisler münker-dir. Mücahid’in arkadaşı Humeyd b. Kays el-A’rec el-Mekkî ise sika bir ravidir[13]

“Gerçekten Ben” buyruğunu herkes esreli okumuştur. Yani ona ses­lenilerek: Ey Musa denildi, demektir. Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. An­cak Ebu Amr, İbn Kesir, İbn Muhaysın ve Humeyd, nidayı amel ettirerek hem­zeyi üstün olarak okumuşlardır.

İlim adamları Musa (as)a ayakkabılarını çıkartma emrinin veriliş sebebi hu­susunda farklı görüşlere sahiptirler. Ayakkabı (na’l) yere karşı ayakları ko­rumak üzere giyilen şeydir.

Bir görüşe göre ona pabuçlarını çıkartıp atma emrinin veriliş sebebi, ne-cis olmalarıydı. Çünkü bu ayakkabılar seran uygun bir şekilde kesilmiş bir hayvan derisinden mamul değildi. Bunu Ka’b, İkrime ve Katade söylemiştir.

Bir başka görüşe göre ona bu emrin veriliş sebebi, mukaddes vadinin be­reketine nail olması, ayaklarının da bu vadinin toprağına temas etmesiydi. Bu açıklamayı da Ali b. Ebi Talib (ra), el-Hasen ve İbn Cüreyc yapmışlardır.

Bir başka açıklamaya göre ona pabuçlarını çıkartma emrinin veriliş sebe­bi, yüce Allah ile münacatta bulunurken huşu ve tevazu içindir. Nitekim se-lef-i salihîn de Beytullah’ı tavaf ederken böyie yapmışlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu o yeri ta’zim etmek için verilmiş bir emirdir. Ni­tekim Harem-i Şerefi ta’zim etmek için oraya ayakkabılarla girilmez.

Said b. Cubeyr dedi ki: Ona, Ka’be’ye ayakkabısız girildiği gibi, sen de ye­re çıplak ayakla bas, denildi. Hükümdarlann örfünde huzurlarına girildiği va­kit ayakkabıların çıkartılması ve insanın son derece mütevazi görünmesi bi­linen bir husustur. Sanki Musa (as)a bu anlamda böyle bir emir verilmiş gi­bi görünüyor. Ayakkabılarının leş derisinden yahutta başka bir deriden ya­pılmış olmasının önemi yoktur. İmam Malik de, Peygamber (sav)ın pek şe­refli kemiklerini ve pek değerli cüssesini barındıran Medine toprağına say­gısından ötürü, Medine’de binek sırtına binmeyi kendisi için uygun görmezdi. Peygamber (sav)ın mezarlar arasında ayakkabısı ayağında olduğu halde yürümekte olan Beşir b. el-Hasâsiyye’ye söylemiş olduğu şu sözler de bu ka­bildendir: “Sen böyle bir yerde bulunduğun vakit ayakkabılarını çıkart.” Beşir dedi ki: Bunun üzerine ben de ayakkabılarımı çıkarttım.[14]

Beşinci bir görüşe göre bu, onu kalbinin çoluk-çocuğuyla, ailesiyle meş­gul olmaktan kurtarmaktan ibarettir. Nitekim aile ve ev ahalisini anlatmak üze­re nâl (pabuç) tabiri kullanılır. Nitekim rüya yorumunda da böyledir. Bir kim­se ayakkabı giymekte olduğunu görürse o evlenecek demektir.

Bir başka açıklamaya göre yüce Allah ona nur ve hidayet sergisini yay­mıştı. Alemlerin Rabbinin sergisini ayakkabısı ile çiğnememesi gerekirdi.

Musa (as)a, ilk farz kılınan emrin pabuçlarını çıkartma emri olma ihtima­li de vardır. Nitekim Muhammed (sav)a ilk verilen emirler: “Kalk ve uyar. Yal­nız Rabbini yücelt, elbiseni temizle, pisliklerden uzak dur.” (el-Müddessir, 74/2-5) buyruklarıdır.

Bundan maksadın ne olduğunu en İyi bilen Allah’tır. [15]

2- Ayakkabı İle Namaz Kılmak;

Nakledildiğine göre Musa (as) ayakkabılarını çıkartmış ve onları vadinin arka taraflarına atmıştı.

Ebu’l-Ahvas dedi ki: Abdullah, Ebu Musa (el-Eş’arî)’ye evinde ziyaretine gitmişti. Namaz kılınacak oldu. Bunun üzerine Ebu Musa kamet getirdi ve Ab­dullah’a: Geç, namaz kıldır dedi, Abdullah: Sen öne geç, çünkü evinde bu­lunuyorsun, dedi. Bunun üzerine o da öne geçti ve ayakkabılarını çıkarttı. Abdullah ona: Sen o kutsal vadide mi bulunuyorsun, dedi.[16]

Müslim’in, Sahih’tnde yer aldığına göre Said b. Yezid şöyle demiştir: Ben Enes’e; Rasûlullah (sav) pabuçlarını çıkartmaksızın namaz kılar mıydı? diye sordum: O, evet dedi.[17] Bunu Nesâî de rivayet etmiştir.[18]

Abdullah b. es-Saib’den gelen bir rivayete göre de Peygamber (sav) Mek­ke’nin fethi günü namaz kıldırmış ve pabuçlarını sol tarafına bırakmıştır.[19]

Ebû.Dâvûd’daki rivayete göre de Ebu Said el-Hudrî (ra) dedi ki: Rasûlullah (sav) ashabına namaz kıldırmakta iken aniden pabuçlarını çıkarıverdi ve onları sol tarafına koydu. Arkasında namaz kılanlar bunu görünce onlar da ayakkabılarım çıkardılar. Rasûlullah (sav) namazı bitirince: ”Ayakkabılarını­zı çıkarmanıza sizi iten sebeb nedir?” dedi. Onlar: Biz senin ayakkabıların! çıkardığını gürdük. Biz de ayakkabılarımızı çıkardık. Bunun üzerine Rasûlul­lah (sav) şöyle buyurdu: “Cibril bana geldi ve bana pabuçlarımda pislik ol­duğunu haber verdi.” (Devamla) dedi ki: “Sizden biriniz mescide geldiği va­kit baksın, eğer pabuçlarında bir pislik yahut rahatsızlık verici bir şey görür­se onu silsin ve onlarla namaz kılsın.”[20]

Ebu Muhammed Abdu’1-Hakk bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir. Bu hadis kendisinden önceki iki hadisi te’lif etmekte, aralarındaki çelişkiyi kal­dırmaktadır. Şer’î usule göre kesilmiş bir hayvan derisinden olup ayrıca kendileri cemiz olmaları halinde pabuçlarla namaz kılmanın caiz olduğu hu­susunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Hatta kimi ilim adamı şöyle demiştir: Onlarla namaz kılmak daha faziletlidir. Yüce Allah’ın -önce­den de geçtiği gibi-; “Her mescidde ziynetinizi alın” (el-A’râf, 7/31) buyru­ğunun anlamı da budur,

İbrahim en-Nehaî pabuçlarını çıkartanlar hakkında: Keşke ihtiyaç sahibi bir kimse gelip de bu ayakkabıları atıp, gitse! demiştir. [21]

3- Çıkartılan Pabuçlar Nereye Konur:

Eğer pabuçlarını çıkartacak olursan, onları önünde bırak. Çünkü Ebu Hu-reyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kim­se namaz kılacak olursa, pabuçlarını çıkartıp önünde bıraksın.”[22] Ebu Hu-reyre de eî-Makburî’ye şöyle demiştir: Onları çıkartıp, önünde bırak ve müslüman bir kimseyi onlar sebebiyle rahatsız etme.[23]

Abdullah b. es-Sâib (ra)ın, Peygamber (sav)dan pabuçlarını çıkartıp, sol tarafına koyduğuna dair rivayeti ise onun imam oluşu ile açıklanır. Şayet sen imam olursan yahut yalnız başına namaz kılmakta isen, arzu edersen böyle yapabilirsin. Ancak cemaat arasında bulunuyor ve safta isen, ayakkabıların­la sol tarafında namaz kılan şahsı rahatsız etme. Onları ayaklarının arasına da koyma, seni uğraştırırlar. Fakat ayaklarının ön tarafında bırak.

Cübeyr b. Mut’im’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kişinin pabuçla­rını ayaklarının arasında bırakması bir bidattir. [24]

4- Ayakkabılarda Necaset Bulunursa:

Şayet kan, Ademoğlunun sidiği gibi pis, necis oldukları icma ile kabul edil­miş bir pisliğin ayakkabılarda bulunduğu muhakkak ise, bu pisliği su ile yı­kamaktan başka hiçbir şey temizlemez. Malik, Şafiî ve çoğu ilim adamlarına göre hüküm böyledir.

Davarlann sidiği ve kurumamış olan kaba pislikleri kabilinden necaseti hu­susunda ihtilâf edilmiştir. Ayakkabı ve pabuçların toprağa sürtülmekle temiz olup olmadıkları hususunda bizim (Maliki) mezhebimizde iki görüş vardır.

el-Evzaî ve Ebu Sevr herhangi bir tafsilata girişmeksizin bu gibi pislikle­rin toprağa sürtülmesinin yeterli olacağını mutlak olarak ifade etmişlerdir.

Ebu Hanife ise şöyle demektedir: Böyle bir pislik kuruyacak olursa bu­nu sürtmek ve ovalamak necaseti izale eder. Necaset yaş ise, -sidik müstes­na- yıkamaktan başka bir şey onu izale etmez. Sidik ise ona göre ancak yı­kanmakla temizlenebilir.

Şafiî de şöyle demektedir: Bunların hiçbirisini sudan başka bir şey temiz­lemez.

Sahih görüş ise şöyle diyenlerin görüşüdür: Silmek ve sürtmek suretiyle ayakkabılardaki bu tür necasetler temizlenir. Çünkü Ebu Sâid’in rivayet et­tiği hadis[25] bunu gerektirmektedir. Şayet ayakkabı yahut pabuç bir leş derisinden yapılmış ise, eğer bu leşin derisi tabaklanmamış ise ittifakla necis-tir. Ancak daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/80. âyet, 60. başlıkta) geçtiği üze­re, ez-Zührî ile el-Leys’in kanaatleri bu hususta istisna teşkil etmektedir.

et-Tevbe Sûresi’nde (9/108. âyet, lO.başlıkta) da necasetin izale edilme­si ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamd olsun. [26]

5- Mukaddes Tuvâ Vadisi:

“Çünkü sen kutsal vadi Tuvâ’dasın” buyruğunda geçen “mukaddes’: Kutsal, tertemiz edilmiş demektir. el-Kuds da temizlik, taharet, tahir oluş an­lamındadır. Mukaddes arz, tertemiz edilmiş anlamındadır. Bu ismin ona ve­riliş sebebi yüce Allah’ın kâfirleri oradan çıkartmış olması ve mü’minlerle ora­yı imar etmiş olmasıdır.

Yüce Allah bazı zamanlan, diğer bazılarına üstün kıldığı gibi bazı yerle­ri de başka yerlere üstün kılmıştır. Nitekim bazı canlılar için de bu böyledir. Allah dilediğini üstün kılmak hakkına sahiptir. Buna göre oranın mukaddes oluşu kâfirlerin oradan çıkartılıp mü’minlerin oraya yerleştirilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Çünkü bu özellik başka yerlerde de vardır.

“Tuvâ” tbn Abbas, Mücahid ve diğerlerinden nakledildiğine göre vadinin adtdir. ed-Dahhâk: O durulmuş bir şeyi andıran dairemsi ve derin bir vadi­dir.

îkrime “Tuvâ”mn “ti” harfini esreîi (Tıvâ) şeklinde okurken diğerleri ise “Tuvâ” diye okumuşlardır.

el-Cevheri der ki: “Tuvâ” Şam bölgesinde bir yerin adıdır. “Ti” harfi esreli de okunabilir, ötreli de okunabilir. Bu kelime munsarıf da kabul edilmiş­tir, gayr-ı munsarıf da. Bunu munsarıf kabul edenler orayı bir vadi ve bir me­kân ismi kabul eder ve belirtisiz (nekre) sayar. Munsarıf kabul etmeyenler ise orayı bir belde ve bir bölge olarak kabul eder ve onu marife olarak de­ğerlendirir. Kimisi de şöyle demiştir; “Tuvâ” tıpkı “tıvâ” gibidir. Bu da kat­lanıp, durulmuş şey demektir. Yüce Allah’ın: “Kutsal vadi Tuvâ” buyruğu hak­kında da burası iki defa katlanmış yani kutsanmıştır, diye açıklamışlardır.

el-Hasen dedi ki: Burada bereket ve takdis (kutsama) iki defa tekrarlan­mıştır.

el-Mehdevî, İbn Abbas (ra)dan şöyle dediğini nakleder: Buraya “Tuvâ” de-niliş sebebi, Musa (as)ın buradan geceleyin geçmiş olması (tavâhu)dır. Çün­kü bu vadiden geçtiğinde önce üst taraflarına doğru çıktı, (sonra indi.) O ba­kımdan bu kelime burada asıl lafzından olmayan bir başka kelimenin ken­disinde amel ettiği bir mastar (mef ul-i mutlak)dır.

Sanki: “Çünkü sen” içinde gidip geldiğin “kutsal vadi Tuvâ’dasın.” Yani sen yürüyerek katlayıp geçtiğin bir vadide­sin, denilmiş gibidir.

el-Hasen dedi ki: Bunun anlamı, İki defa takdis edilmiş demektir. Buna göre bu isim; “Onu katlayıp, dürdüm (aşıp, geçtim)”den mastar­dır, [27]

“Ben seni” risalet için “seçtim.”

Medineliler, Ebu Amr, Âsim ve el-Kisaî”Ben seni seçtim” di­ye okurlarken Hamza; “Biz seni seçtik” şeklinde okumuştur. An-iam birdir, ancak burada birinci okuyuş şu iki sebebten ötürü daha uygun­dur: Evvela bu okuyuş hatta daha uygundur. İkinci olarak ifadenin akışına da daha yatkındır. Zira yüce Allah: “Ey Musa! Gerçekten Ben senin Rabbİ-nim, hemen pabuçlarını çıkart” diye buyurmuştur. İşte bu akışa uygun ola­rak hitab devam etmiştir. Bu açıklamayı en-Nehhâs yapmıştır.

“Şimdi sana vahyolanı dinle” buyruğu ile ilgili açıklarımızı tek başlık ha­linde sunacağız: [28]

Söylenen Sözü Güzelce Dinlemek:

İbn Atiyye dedi ki: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Ben Ebu’l Fa di el-Cevherî’yi -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle derken dinledim: Musa (as)a; “Şimdi sana vahyolanı dinle” denilince, o bir taşın üzerinde durdu, bir taşa dayandı. Sağ elini soluna koydu, sakalını göğsüne dayadı ve dinlemek üzere durdu. Giydiği bütün elbise de yündü.

Derim ki: Gereği gibi güzelce dinlemeyi yüce Allah övmüş bulunmakta­dır: “Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğ­ru yola ilettiği kimselerdir.” (ez-Zümer, 39/18) Aksi niteliklere sahip olan­ları da yermiş ve şöyle buyurmuştur: “Onların neyi dinlediklerini Biz pek iyi biliriz.” (el-İsrâ, 17/47)

Böylelikle yüce Allah dikkatini toplayarak sözünü dinlemek üzere kulak verenleri övmüş ve kullarına da böyle bir edeble edeblenmelerini emrede­rek şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız.” (el-A’râf, 7/204) Burada da: “Şimdi sana vahyolanı dinle” diye buyurmaktadır. Çünkü böylelikle yüce Allah’tan gelen buyruk­ları kavrama, anlama lütfuna erişilir.

Vehb b. Münebbih’ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Dinlemenin âdabından bazıları şunlardır: Organların hareketsiz durması, gözün sağa-so­la bakmaması, kulak kabartması, dikkatini toplamak, gereğince amel etme­ye karar vermek. İşte yüce Allah’ın sevdiği şekilde dinlemek budur. Bu ise kulun azalarını tutması ve onları başka şeylerle meşgul etmemesi ile olur. Ak­si takdirde kalbi dinİedikleriyle uğraşamaz, başka şeylerle meşgul olur. Gö­zü sağa-sola bakmasın ki, kalbi gördükleriyle oyalanmasın. Dikkatini topla­sın ki, dinlediğinden başka şeyler içinden geçmesin. Ayrıca kavramaya ka­rar vermeli ve kavradığıyla da amel etmelidir.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: İlmin başı dinlemek, sonra kavramak, sonra bel­lemek, sonra amel etmek, sonra da onu yaymaktır. Kul yüce Allah’ın Kita­bına, Peygamberinin sünnetine, Allah’ın sevdiği üzere samimi bir niyet ile ku­lak verip dinleyecek olursa, Allah da sevdiği şekilde ona duyduklarını kav­ratır ve kalbinde ona bir nur verir. [29]

“Ben, evet Ben Allah’ım. Ben’den başka ilâh yoktur. Öyleyse Bana iba­det et ve Beni zikretmek için namaza kalk!” buyruğuna dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [30]

1- Bu Buyrukta “Allah’ı Zikretme”nin Anlamı:

Yüce Allah’ın: “Beni zikretmek için” buyruğunun açıklanması hususun­da farklı görüşler vardır. Bunun, beni namazda anman İçin namaz kıl, anla­mına gelme ihtimali olduğu gibi, namaz kıldığın için Ben de seni en yüce­ler arasında övgüyle anayım, anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre mas­tarın bir faile veya bir mef ule izafe edilmiş olma ihtimali vardır.

Bir diğer açıklamaya göre anlam şöyledir: Tevhid’ten sonra namaza dik­kat et ve onu koru. Bu da namazın değerinin büyüklüğüne dikkat çekmek­tir. Zira namaz yüce Allah’a bir yakarıştır, O’nun huzurunda durmaktır. Bu açıklamaya göre namaz, zikrin kendisidir. Nitekim yüce Allah: “Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit Allah’ın zikrine koşun” (el-Cuma, 62/9) buyruğunda namazı zikir diye adlandırmıştır.

Bir açıklamaya göre bundan maksat şudur: Sen unuttun mu namaz kıl. Ni­tekim hadîste: “Onu hatırladığı vakit kılıversin”[31] diye buyurulmaktadır ki bu unutmakla namazın sakıt olmadığını (düşmediğini) gösterir. [32]

2- Uyuyarak ya da Unutarak Namaz Vaktini Geçiren Kimse:

Malik ve başkaları Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedirler: “Her kim uyuyarak yahut unutarak bir namazı geçirecek olursa, onu hatırladığında hemen o namazı kılıversin. Çünkü yüce Allah: “Beni zikret­mek İçin namaza kalk” diye buyurmuştur. “[33]

Ebu Muhammed Abdu’1-Gani b, Said Haccac b. Haccac’dan -ki bu Yezid b. Zürey’İn kendisinden rivayette bulunduğu ilk Haccac’dır şöyle dediğini ri­vayet etmektedir: Bize Katade anlattı. O Enes b. Malik’ten dedi ki: Rasûlul-lah (sav)a uyuyup ta namaz vaktini geçiren ve namazı unutan kişinin duru­mu hakkında soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: “Onun kefareti o na­mazı hatırladığı vakit kılmasıdır.” İbrahim b, Tahmân da Haccac’dan onun gi­bi rivayette bulunarak ona uymuştur. Hemmam b. Yahya da Katade’den böy­lece rivayet etmektedir.[34]

Dârakutnî de Ebu Hureyre’den, o Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Her kim bir namazı unutacak otursa, o namazın vak­ti onu hatırlayacağı vakittir. “[35]

Peygamber (sav)ın: “Onu hatırladığında onu kılıversin” buyruğu uyuya­nın da unutanın da, az olsun, çok olsun namazının kazasının vacip oluşuna delildir. Genci olarak ilim adamlannın görüşü de budur. Bununla birlikte pek önemi olmayan gaz bir görüş de nakledilmiştir. Bu görüşün önemsenmeyiş sebebi ise, hadisin nassına muhalif olmasıdır. Bu şaz görüşe göre eğer ka­zası yapılacak namazlar beşten fazla olursa kazası gerekmez.

Derim ki: Yüce Allah namazın kılınmasını emretmiş ve: “Güneşin (batı­ya) kaymasından, gecenin karanlığına kadar namazı dosdoğru kıl…”(el-İsrâ, 17/78) âyeti ve daha başka âyetlerle de muayyen bazı vakitleri nass ile tayin etmiştir. Gece kılınması gereken namazı gündüzün kılacak olursa ya­hut aksini yaparsa, o bu işi yüce Allah’ın kendisine emrettiğine uygun yap­mış olmaz. Bu yaptığından dolayı da sevap almaz ve böyle bir kimse isyan etmiş bir kimsedir, İşte bu durumda olan kimsenin vaktinde kılmadığı, ka­zaya kalmış namazını kaza etmemesi gerekirdi. Eğer Peygamber (savhn: “Kim uykuda olduğu İçin yahut unuttuğu için bir namazı geçirecek olursa onu ha­tırladığında kilıversin” buyruğu olmasaydı, hiçbir kimsenin vaktinin dışında kıldığı namazından faydalanması söz konusu olmazdı. Bu itibarla böyle bi­risinin kıldığı namaz kaza değil eda olur. Çünkü kaza ayrı ve yeni bir emir­le yapılandır. İlk emirle yapılan değildir. [36]

3- Kasten Namazı Terk Eden:

Kasti olarak namazı terkeden kimseye gelince; yine cumhura göre bunun asi olsa bile namazını kaza etmesi farzdır. Ancak Davud (ez-Zahirî) bu ka­naatte değildir. Şafiî mezhebine mensub Ebu Abdıt’r-Rahman el-Eşarî de ona muvafakat etmiştir. Bu görüşü ondan tbnu’l-Kassâr nakletmektedir.

Kasten namazı vaktinde kılmayan kimse ile unutan ve uyuyan kimse ara­sındaki fark, günahm kaldırılmış olmasındadır. Kasten terkeden günah ka­zanır, bununla birlikte hepsinin de kaza etmeleri gerekir.

Cumhurun delili yüce Allah’ın: “Namazı kılınız” diye buyurmuş olması ve bunun vaktinde olması ya da olmaması arasında fark gözetmemiş olmasıdır. Bu ise vücub (farziyyet) ifade eden bir emirdir. Aynı şekilde uyuyanın ve unu­tanın da -günahkâr olmamalarına rağmen- namazlarını kaza etmekie emro-lundukları sabit olmuştur. O halde kasti olarak namazını geçirenin kaza et­mesi öncelikle söz konusudur.

Yine Peygamber Efendimizin: “Kira bir namazı uyur ya da unutur da ge­çirirse” buyruğu da bunu İfade eder. Çünkü unutmak (nisyan) terketmekle aynı şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar Allah’ı unuttular. O da onları unuttu.” (et-Tevbe, 9/67); “Allah’ı unuttukları için Allah’ın da ken­dilerine, kendilerini unutturduğu kimseler…” (d-Haşr, 59/19) Bu nisyânın, unutma ile olması ile olmaması arasında fark yoktur. Çünkü yüce Allah hakkında nisyân söz konusu değildir. Onun hakkında bu tabirin kullanılma­sının anlamı, onlan terk etmektir. “Biz bir âyeti nesh eder ya da unutturur-sak” (el-Bakara, 2/106) buyaığunda da nisyân terk etmek anlamrndadır. Ha­tırlamak da nisyândan sonra da olabilir, başka bir şeyden sonra da olabilir. Nitekim yüce Allah (kudsî hadiste): “Benî kendi nefsinde zikredeni Ben de kendi zatımda anarım.”[37] diye buyurmaktadır. Şanı yüce Allah’ın unutması (nisyânı) söz konusu değildir. Onun için bu fiilin ne anlama geldiğini az Ön­ce açıklamış bulunuyoruz. Buna göre Peygamber (sav)ın: “Onu hatırladığı za­man” buyruğu, onu bildiği zaman demektir.

Aynı şekilde İnsanlara karşı olan borçların ödenmesinin belli bir vakti var­sa bu vakit gelmekle bunların ödenmesinin vücubu sözkonusu olduktan son­ra, (ödenmezse) kazası (ödenme gereği) ortadan kalkmaz. Ancak bu gibi zim­metteki borçlan ibra düşürür. Yüce Allah’ın borçlan hususunda ibranın sa­hih olmaması ve bunların kazasının ondan gelmiş bîr izin olmadıkça düşme­mesi de öncelikle söz konusudur.

Diğer taraftan bizler ittifakla şunu kabul etmiş bulunuyoruz: Kasti olarak ve özürsüz bir şekilde Ramazan orucunun bir gününü terkeden bir kimse­nin, o günü kaza etmesi farzdır. Namaz da aynı şekildedir. Şayet Malik’ten: Kasti olarak namazı terkeden bir kimse ebediyyen onu kaza etmez, dediği­ne dair bir rivayet vardır, denilecek olursa; şunu belirtelim ki bundan mak­sat geçmiş olanın asla geri dönmeyeceğine bir işarettir yahut da bu, bu dav­ranışın vebalinin ne kadar ağır olduğunu anlatmak için söylenmiş bir söz ola­rak kabul edilmelidir. Nitekim İbn Mes’ud ve Ali (Allah ikisinden de razı ol-sun)’in: “Bir kimse Ramazan’da kasten oruç yiyecek olursa, isterse sene boyunca oruç tutsun bu ona kefaret olmaz” şeklinde rivayet edilen sözleri buna benzemektedir..

Ayrıca kazanın edâ yerine geçirilmesi yahut arkasından tevbe edilmesi mü­kellefiyetin hakkının yerine getirilmesi açısından kaçınılmaz bir şeydir. Bun­dan sonra da yüce Allah dilediğini yapar.

Ebu’l-Mutavves babasından, o Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kasti olarak Ramazan’dan bir gün yi­yen bir kimse bütün yılı oruçla geçirecek olsa dahi onun yerini tutmaz.”[38] Eğer bu rivayet sahih ise bunun vebalinin büyüklüğünü anlatması anlamına gelme ihtimali vardır. Bu ise zayıf bir hadis olup, bunu Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Kazaya kalan namazın keffaretine dair sahih hadisler gelmiş bulunmak­tadır. Bazılarında ise bir günün kaza edileceği de belirtilmiştir. Yüce Allah’a hamd olsun. [39]

4 Uyuyanın Ve Benzeri Durumda Olanların Sorumlulukları:

Peygamber (sav)ın: “Her kim uyuyarak yahut unutarak bir namazı geçi­recek olursa…” hadisi Peygamber (sav)ın: “Üç kişiden sorumluluk kaldırıl­mıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan…[40] hadisinin umum ifadesini tahsis et­mektedir. Sorumluluğun kaldırılması demek, günahın kaldırılması demektir. Yoksa üzerindeki Farzın kaldırıldığı anlamında değildir. Bu hadis Peygamber (sav)ın: “…Vc ergenlik yaşına kadar çocuktan”[41] sözü -tek bir rivayette gel­miş olsa dahi- kabilinden değildir, Bu asıl kaideyi iyice bellemek gerekir. [42]

5- Bir Namazı Başka Bir Namaz Vaktinde Hatırlayanın Durumu:

Bu kabilden olmak üzere ilim adamları, geçmiş bir namazı bir başka na­mazın son vaktinde iken hatırlayan yahut da namaz kılarken bir namazı ge­çirdiğini hatırlayan kimsenin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

Bu hususta İmam Malik’in görüşü özetle şöyledir: Bir namazı geçirdiğini, başka bir namaz vaktinde hatırlayan bir kimse, eğer bu geçirdiği namazlar beş ve daha az ise unuttuğundan (sırasıyla) başlar. İsterse içinde bulundu­ğu vaktin namazı geçsin. Şayet geçirdiği namaz vakitleri bundan daha fazla ise, bu sefer vakti girmiş olan namazı kılmakla başlar.

Ebu Hanife, es-Sevrî ve el-Leys’in görüşü de buna yakındır.

Şu kadar var ki Ebu Hanife ve mezhebine mensub ilim adamları derler ki: Bize göre eğer vakit hem geçen namazlara hem de vakti girmiş namaza el­verişli bulunuyor ise, bir gün ve bir gecelik namazlarda tertib vacibtir. Şayet içinde bulunulan vakit namazının geçeceğinden korkarsa, onu korumakla başlar. Eğer geçmiş namazları bîr gün ve geceden fazla ise, onlara göre tertib va-cib değildir.

Tertibin vacib olduğu görüşü es-Sevrî’den rivayet edilmiştir. O az İle çok arasında fark görmez. Şafii mezhebinde de varılan sonuç budur. Şafiî der ki: Tercihe değer olan, içinde bulunduğu vakit geçmeyecek olursa, geçmiş namazla başlamaktır. Eğer böyle davranma yarak vakit namazını kılmakla baş­layacak olursa bu dahi ona yeter.

el-Esrem, Ahmed’in görüşüne göre altmış sene ve yukarısında dahi terti­bin vacib olduğu görüşünü nakletmekte ve şöyle demekcedir: Bir kimse için­de bulunduğu vakitten önceki namazı hatırlamakta ise, herhangi bir namaz kılmaması gerekir. Çünkü kılacağı o namaz fasid olur.

Dârakutnî’nin rivayetine göre Abdullah b. Abbas (ra) şöyle demiştir: Pey­gamber (sav) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse farz bir namazı hatır­layacak olursa, içinde bulunduğu (vakit) namazı(nı) kılmakla başlasın. Onu bitirdikten sonra bu sefer unuttuğunu kılsın.” (Hadisin ravilerinden) Ömer b. Ebi Ömer meçhuldür.[43]

Derim ki: Eğer bu sahih olsaydı, içinde bulunulan vaktin namazını kılma­ya başlama gereği hususunda Şafiî’nin lehine bir delil olurdu. Sahih olan gö­rüş ise sahih hadis derleyicilerinin Cabir b. Abdullah’tan geldiğini belirttik­leri şu rivayettir: Ömer (ra) Hendek günü Kureyş kâfirlerine sövüp sayma­ya başladı ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a yemin ederim ki neredey­se güneşin batmaya yaklaştığı bir vakte kadar ikindi namazını kılamayacak-tım. Rasûluilah (sav) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim, ben daha kılma­dım.” Bunun üzerine el-Buthân denilen yere indik. Rasûluilah (sav) abdest aldı, biz de abdest aldık. Rasûluilah (sav) güneş battıktan sonra ikindi nama­zını kıldı. Ondan sonra da akşam namazını kıldı.[44]

İşte bu, vakti girmiş namazı kılmaya başlamadan önce geçmiş namazı kıl­makla başlanacağına dair bir nasstır. Özellikle akşam namazının vakti birdir, oldukça dardır. Bizce meşhur olan görüşe göre uzayıp giden bir vakiv değil­dir, Önceden geçtiği üzere Şafiî’de de böyledir. Tirmizî’nin rivayetine göre de Ebu Ubeyde b. Abdullah b. Mes’ud babasından rivayet ettiğine göre müşrikter Rasûluilah (sav)ı Hendek günü dört vakit namazı kılmaktan meş­gul ederek, alıkoydular. Nihayet gecenin yüce Allah’ın dilediği kadar bir bö­lümü geçip gidince Bilâl’e ezan okuması için emir verdi, o da kalkıp ezan oku­du. Sonra kamet getirip öğle namazını kıldı, sonra kamet getirip ikindiyi kıldı, sonra kamet getirip akşamı kıldı, sonra da kamet getirip yatsıyı kıldı.[45]

İşte ilim adamları bunu bir namaz vaktini geçiren kimsenin o namazı bel­li bir vakitte hatırlayacak olursa, geçtiği şekilde sırasına uygun (tertib ile) kı­lacağına delil göstermişlerdir. Ancak geçirdiği namazları, vakti girmiş fakat çıkmasına az kalmış, vakti daralmış bir namaz vaktinde hatırlayacak olursa, üç ayrı görüşleri vardır; Bir görüşe göre geçmiş namazı kılmakla başlar. İs­terse içinde bulunduğu vakit çıksın. Malik, el-Leys, ez-Zührî ve başkaları -önceden açıklamış olduğumuz gibi- bu görüştedir.

İkinci görüşe göre; mevcut vakit namazını kılmakla başlar. el-Hasen, eş-Şafiî, hadis fukahası, el-Muhasibî ve Maliki mezhebine mensub İbn Vehb bu görüştedirler.

Üçüncüsüne göre; muhayyerdir, dilediğini önce kılabilir. Bu da Eşheb’in görüşüdür.

Birinci görüş şöyie açıklanır: Kılınması gereken namazların sayısı çoktur, Eğer bu şekilde namazlar çoksa mevcut vaktin namazını kılmakla başlaya­cağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu açıklamayı Kadı Iyad yapmıştır.

Azın miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik’ten gelen riva­yete göre beş ve daha aşağısıdır, Câbir’in hadisi dolayısıyla dört ve daha aşa-ğısıdır da denilmiştir. Altı vakit namazın çok olduğu hususunda mezhebimiz­de görüş ayrılığı yoktur. [46]

6- Namazda İken Geçirdiği Namazı Hatırlamanın Hükmü:

Namaz kılmakta iken geçmiş bir namazı hatırlayana gelince; eğer imam ile birlikte ise tertibin vücubunu kabul edenler de etmeyenler de, o nama­zını tamamlayıncaya kadar imamla birlikte kalmaya devam eder, demişler­dir. Bu hususta asıl delil Malik ve Dârakutnî’nin rivayet ettikleri İbn Ömer’den gelen şu hadistir: “Sizden herhangi bir kimse bir namazı unuturda o nama­zı ancak imamla birlikte iken hatırlayacak olursa imamla beraber namaz kıl­sın. O namazını bitirdikten sonra bu sefer kendisi unutmuş olduğu namazı kılsın. Sonra da imam ile birlikte kıldığı namazı iade etsin.” Darakutnînin laf­zı ile hadis böyledir. Musa b, Harun da dedi ki: Bize bunu bir de Ebu İbra­him et-Tercümanî anlattı, dedi ki: Bize Said bu hadisi zikretti ve bunu Pey­gamber (sav)a ref etti. Ancak bunu ref etmekle yanılmıştır, şayet bu hadisi ref etmekten sonraları vazgeçmiş ise doğruya eriştirilmiş demektir.[47]

Diğer taraftan ilim adamları arasında farklı görüşler vardır. Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel derler ki: Hatırladığı namazı kılar, sonra da imam ile bir­likte kıldığı namazı kılar. Ancak bu iki namaz arasında beş vakitten fazla ol­ması hali -az önce Kûfelilerden naklettiğimiz üzere- müstesnadır. Bu aynı za­manda Medineli olup, Malik’in mezhebine mensub bir topluluğun da görü­şüdür. et-Hirakfnin nakline göre Ahmed b. Hanbe! de şöyle demiştir: Her kim başka bir namazı kılmakta iken bir namazı hatırlayacak olursa, o kılmakta ol­duğu namazı tamamlar, hatırladığı namazın da kazasını yapar, eğer vakit el­verişli ise kılmış olduğu vakit namazını tekrar kılar. Şayet o namazı kılmak­ta iken vaktin çıkacağından korkarsa, kanaatime göre o namazı iade etmez, kıldığı o vakit namazı onun için yeterli olur, üzerindeki namazın da kazası­nı yapar.

Malik dedi ki: Bir vakit namazını kılmakta iken, bir başka namazı (geçir­diğini) hatırlayan kimse, eğer İki rekat kılmış ise iki rekatın sonunda selâm verir. Şayet imam ise kıldırmakta olduğu namazı da, cemaatin onun arkasın­da kıldıkları namazları da yıkılır ve batıl olur. Mâlikî mezhebinde zahir (kuv­vetli) görülen görüş budur. Ancak kıyası belli bir oranda önceleyen onun mez­hebine mensub ilim adamlarına göre hüküm böyle değildir. Çünkü onun kıl­makta olduğu namaz esnasında bir başka namazı geçirdiğini hatırlayacak olur­sa ve bu namazın da bir rekatini kılmış ise, buna bir rekat daha katar ve se­lam verir. Şayet üç rekatini kılmış olduğu bir namazda geçirdiği bir namazı­nı hatırlayacak olursa, ona dördüncü bir rekat daha ilave eder. Bu namazı da fasit olmayıp nafile olur. Eğer iddia edildiği gibi namazı bozulup batıl olsay­dı ona bir rekat daha ilave etmesi emrolunmazdı. Nitekim bir rekat kıldıktan sonra abdesti bozulursa ona bir rekat daha ilave etmez. [48]

7- Uyuyup Kalmak Suretiyle Namazı Vaktinde Kılamamak:

Müslim’in rivayetine göre Ebu Katade: Rasûlullah (sav) bize bir hutbe irad etti deyip, abdest kabı ile abdest almayı söz konusu ettiği hadisi uzun uza-drya zikretti. Bu hadiste şunları da söyledi: Sonra Peygamber buyurdu ki: “Si­zin bana uymanız gerekmez mi?” Sonra buyurdu ki: “Şunu bilin ki uykudan dolayı Jcusur söz konusu değildir. Asıl kusurlu hareket ediş, bir sonraki na­mazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayanın yaptığıdır. Kim bunu yapar­sa (uyur-kalırsa) uyanacağı vakit o namazı kılsın. Ertesi günü de o namazı aynı vaktinde kılsın.”[49]

Dârakutnî de bu hadisi bu şekilde Müslim’in lafızlarının aynısı ile rivayet etmiştir.[50]

Bu hadisin zahiri kazaya kalmış namazın hatırlanması esnasında bir de­fa ve bir sonraki gün aynı vakti gelince de bir defa olmak üzere iki defa kı­lınmasını gerektirmektedir. Hadisin zahirinden anlaşılan bu hükmü Ebû Da­vud’un İmran b. Husayn yoluyla rivayet ettiği hadis desteklemektedir. O ola­yı söz konusu ettikten sonra sonlarında şunları söylemektedir: “Sizden her kim ertesi günün sabah namazını sağlıklı bir şekilde idrâk edecek olursa, o namaz ile birlikte bir de onun gibisini de kaza kılsın.”[51]

Derim ki: Ancak bu zahirinden anlaşıldığı üzere kabul görmemiştir. Ka­zaya kalmış olan namaz yalnız bir defa iade edilir. Çünkü Dârakutnî’nin ri­vayetine göre İmran b. Husayn şöyle demiştir: Biz Rasûlullah (sav) ile bir ga­za da -yahut bir seriyye geceleyin yol yürüdük. Seher vakti girince konak­ladık, ancak güneş sıcağı bizi uyandırıncaya kadar uyanamadık. Her birimiz yerinden korku ve dehşetle uyanıp fırlıyordu. Rasûluliah (sav) uyanınca bi­ze emir verdi, biz de oradan yola koyulduk. Güneş yükselinceye kadar yo­lumuza devam ettik. Kafiledeki I er ihtiyaçlarını gördüler, sonra Bilal’e emir verdi. O da ezan okudu ve iki rekat namaz kıldık. Sonra yine ona verdiği emir üzerine Bilal kamet getirdi ve sabah namazını kıldık. Ey Allah’ın Peygambe­ri! dedik. Biz bu namazı ertesi günü aynı vakitte kaza etmeyelim mi? Rasû­luliah (sav) onlara dedi ki: “Allah size hem faizi yasaklayacak, hem de siz­den faiz mi alacak[52]

el-Hattabî dedi ki: Bu şekilde (iki kere) kaza yapacağını vacip olarak ka­bul etmiş bir kimse bilmiyorum. Ancak kaza esnasında vaktin faziletini de el­den kaçırmamak için müstehab olarak bunu emretmiş olma ihtimali vardır. Sahih olan ise bu hadis gereğince ameli terketmektir; çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah size faizi yasaklarken sizden onu kabul mü ede­cek?”

Diğer taraftan İmran b. Husayn yoluyla gelen hadisin sahih rivayet yol­larında bu fazlalığın hiçbir bölümü yoktur. Ancak Ebu Katade’nin zikredilen hadisinde bu vardır. Bu da beyan ettiğimiz gibi ihtimallidir.

Derim ki: el-Kiya et-Taberî “Ahkâmu’l-Kur’ân” adlı eserinde belirttiğine göre seleften kimisi, Peygamber (sav)ın: “Her kim bir namazı unutacak olursa onu hatırlayacağı vakit kıl iversin. Bu namazın bundan başka bir kef-fareti yoktur” buyruğuna muhalefet ederek şöyle demiştir: O namazın bir son­raki gün vakti girinceye kadar sabretsin, o vakit namaz kılsın. Sabah nama­zı geçti mi ertesi günü kılsın. Ancak bu, nasstan uzak ve şaz bir görüştür. [53]

Gizli Tatulan Kıyamet Anı:

“Muhakkak kıyamet saati gelecektir. Her nefis yaptığının karşılığını gör­sün diye vaktini gizli tutarım™ âyeti müşkildir.

Said b. Cübeyr’den: “Vaktini gizli tutarım” buyruğunda hem­zeyi üstün olarak okuduğu rivayet edilmiş ve onu açığa çıkarırım diye açık­lamıştır.

“Karşılığını görsün diye” yani onu açığa çıkarmak, amellerin karşılığının görülmesi için olacaktır. Bu açıklamayı Ebu Ubeyd, el-Kisaîden, o Muham­med b. Sehl’den, o Vika’ b. Iyâs’tan, o Said b. Cübeyr yoluyla rivayet etmiş*-tir. en-Nehhâs dedi ki; Bu rivayetin bundan başka yolu yoktur.

Derim ki: el-Enbârî de bunu “Kitabu’r-Red” adlı eserinde böylece rivayet etmiştir: Bana babam anlatti, bize Muhammed b. el-Cehm anlattı, bize el-Fer-râ anlattı, bize el-Kisaî anlattı.Ve bize Abdullah b. Naciye anlattı, bize Yu­suf anlattı, bize Yahya el-Himmânî anlattı, bize Muhammed b. Sehl anlattı. en-Nehhâs dedi ki: Bu isnattan daha iyisi şudur: Yahya el-Kattan, es-Sevrî’den, o Ata b. es-Said’den, o Said b. Cübeyr’den rivayet ettiğine göre, (l^îilsrî) lafzında, hemzeyi ötreli olarak okumuştur.

İbn Cübeyr’in hemzenin üstün okuduğuna dair sözü geçen isnadla riva­yet edilmiş oİması hakkında Ebu Bekr el-Enbarî dedi ki: Bunun anlamı, ben onu izhar ederim, şeklindedir. Çünkü bir şeyin izhar edişini anlatmak üze­re; “Ben onu izhar ettim, ederim” denilir. el-Ferrâ da İmruu’l-Kays’ın şu beytini zikretmektedir:

“Şayet siz hastalığı gömerseniz, biz onu açığa çıkarmayız.[54] Ve eğer savaşı harekete geçirecek olursanız biz de oturmayız.”

Kimi’ dil bilginleri şöyte demiştir: Bu kelimenin hemzesinin ötreli okunu­şu ile “ben bunu açığa çıkartırım” anlamında olması mümkündür. Çünkü bir şeyi açığa çıkardım, manasına; denilir. O bakımdan bu kök, zıt anlamlı kelimelerdendir. Hem gizlemek ve örtmek anlamı, hem de açığa çıkarmak anlamı vardır.

Ebu Ubeyde dedi ki: Bu fiilin aslî üç harfli oluşu ile başına hemze ziya­de edilmesi (âyet-i kerîmede olduğu gibi) aynı anlamı ifade eder. en-Neh-hâs dedi ki: Bu güzel bir açıklamadır. İbn Ebi’l Hattab da bunu nakletmiştir ki, o da doğruluğu hususunda hiçbir şüphe bulunmayan dilci önderlerinden bir önderdir. Sibeveyh de ondan rivayet etmiş ve buna göre şu beyi ti oku­muştur:

“Şayet siz hastalığı gizleyecek olursanız, biz onu açığa çıkarmayız, Ve eğer savaşı canlandırıp harekete geçirecek olursanız oturmayız.”

Aynı şekilde bunu Ebu Ubeyde, Ebu’l-Hattab’dan “nun” harfini ötreli olarak rivayet etmiştir, Îmruul-Kays şöyle demektedir:

“Onları içinde bulundukları deliklerinden çıkardı (gizledi anlamına da gelen hafâ); sanki onları,

Akşamleyin yağan gürültülü bir yağmur çıkarmışça sına (yine aynı anlam ve kökteki fiil)”

Burada; onları dışarı çıkardı, manasınadır. Bu beyit “akşamdan gürültü­lü…” ibaresi yerine “üstüste yığılmış buluttan” anlamındaki ifadelerle de ri­vayet edilmiştir.

Ebu Bekr el-Enbân dedi ki: Âyetin bir başka tefsiri de vardır: “Muhakkak kıyamet saati gelecektir…un” buyruğunda ifa­de sona ermektedir. Ondan sonra ise takdiri olarak: “Ben onu ner-deyse kopartacağım.” Daha sonra: “Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye vaktini gizli tutarım” diye başlanır.

Şair Dabi’ el-Burcumî der ki:

“İçimden geçirdim fakat yapmadım, az kalsın yapacaktım ve keşke, Osman’ı hanımları kendisi için ağlayacak halde bıraksaydım.”

Burada da görüldüğü gibi şair “keşke yapsaydım” demek istemiştir ve bu­rada Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi, bu fiille birlikte uygun başka bir fiili tak­dir ederek beyici söylemiştir.

Derim ki: en-Nehhas’ın tercih ettiği görüş budur. Bundan bir önceki gö­rüşün zayıf olduğuna işaret etmiştir.

O dedi ki: Deniyor ki “Şevi açıkladı, açıklar” demek­tir. Yine “açıkladı” manasına; denildiği söylenmektedir. Ancak bu pek bilinen bir kullanım şekli değildir. (Devamla) dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı: “Onu gizli tutarım”ın manası onun için müşkil görününce bu görü­şü kabule meyletti ve dedi ki: Bunun da manası hemzenin üstün okunuşu­nun manası gibidir, en-Nehhas ise şöyle demekledir: Ancak, burada bunun anlamı, ben onu açıklarım, şeklinde değildir. Özellikle de hemzenin üstün ile okunuşu şaz bir kıraattir. Yaygın ve sahih olan bir kıraat, nasıl şaz bir kı­raate güre açıklanabilir. Halbuki burada ifade takdiri daha uygundur. Buna göre de ifadenin takdiri şöyledir: Kıyamet saati gelecektir ve neredeyse Ben onu getireceğim. Buradaki “gelecektir” ifadesi “Ben onu getireceğim” ifadesinin takdir edildiğine delildir. Sonra dedi ki: Burada “onu (vaktini) giz­li tutarım” ifadesi de yeni bir başlangıçtır. Bu sahih bir anlamdır. Çünkü yü­ce Allah kıyametin kendisi demek olan Saati de gizlemiştir, insanın öleceği anı da gizlemiştir. İnsanın buna dair bilgileri açık olmadığından dolayı, böylece tevbeyi geciktirmeyerek amelde bulunmasının sağlanması isten­miştir.

Derim ki: Buna göre yüce Allah’ın: “Karşılığını görsün diye” buy-ruğundaki (“diye” anlamı verilen) “lam” harfi “gizli tutarım” anlamındaki fi-iie taalluk etmektedir,

Ebu Ali de dedi ki: Bu selb (böyle bir şeyi ortadan kaldırmak) kabilindendir. Zıt anlamlı ifadelerden değildir. Burada “onu gizli tutarım” ifadesinin an­lamı onun gizliliğini kaldırırım, demektir. “Hafâ” kelimesi üzerindeki örtü de­mektir. Bunun tekili “hı” harfi esreli oiarak; şeklinde olup çoğulu da “ahfrye” şeklinde gelir ve bu da kırbanın etrafına sarılan şey demektir. Onun üzerindeki bu örtü ortadan kalktı mı, kendisi de açığa çıkar, İşte onun şikâ­yet sebebini ortadan kaldırdım, anlamında: onun husumette bulun­masını kabul ettim ve bunu tekrarlamasına gerek bırakmadım anlamında; ifadeleri de bu şekilde (bu kalıba) uygundur.

Ebu Hatim de el-Ahfeş’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Buradaki; te’kid edici ve zâiddir. Buna benzer bir ifade de yüce Allah’ın şu buy-ruğımdadır: “Elini çıkarsa neredeyse onu dahi göre­meyecektir.” (en-Nur, 24/40) Çünkü yüce Allah’ın burada sözünü ettiği üs-tüste karanlıklar esasen bakan ile kendisine bakılan arasında engel teşkil etmektedîr.[55] Bu anlamda ki açıklama İbn Cübeyr’den de rivayet edilmiştir, ifa­denin takdiri de şöyledir: Kıyamet saati gelecektir. Ben her bir nefis yaptı­ğının karşılığını görsün diye onun vaktini gizli tutarım. (Meal de buna göre­dir).

Şair der ki:

“Savaşa hızlıca atılır, silâhını kuşanmış olarak, Rakibine hemen hemen nefes aldırmaz.”

Şair burada “hiç nefes aldırmaz” demek istemiştir. Bir başka gair de şöy­le demektedir:

“Ve bana isabet edenler dolayısıyla nefsimi kınamayacağım, Ve ele geçirdiklerim ile de nerdeyse başarılı olamayacağım,”

Burada “ele geçirdiklerimle başarılı olamayacağım” anlamındadır. Görül­düğü gibi burada; “Neredeyse” ifadeyi te’kid için gelmiştir.

Bir başka açıklamaya göre: “Onu gizlemeye pek yaklaştım” de­mektir. Çünkü bir kimse; “Zeyd neredeyse kalkacaktı” dediğin­de kalkmış olması ihtimali de vardır, kalkmamış olması ihtimali de. Onun bu­nu tamamen gizleyip saklamış olduğu ise, başka bir yerdeki ifadelerin de­lâleti ile burada yapılabilecek itiraza cevap teşkil etmektedir. Lugatçiler derler ki: ın manası, Araplara güre ben onu az kalsın yapacaktım, fakat yapmadım demektir. ise bir süre geciktikten sonra yap-tsm, anlamındadır. Buna delil de şanı yüce ve azametli olan Allah’ın: “Nihayet o ineği boğazladılar, fakat az kalsın yapa­mayacaklardı.” (el-Bakara, 2/71} buyruğudur. Yani onlar böyle bir ineği bul­makta oldukça zorlandıklarından bir süre geciktikten sonra bu işi yapabil­diler. tabirinde, eğer ifade pekiştirilsin diye kullanılmış ise, ben yapmadım, yapmak noktasına dahi yaklaşmadım, anlamında da olabilir.

Burada: ifadesinin, ben onu gizli lutmak istiyorum, anlamın­da olduğu da söylenmiştir. el-Enbarî dedi ki: Dunun delili de fasahatli şairin şu sözleridir:

“O da istedi, ben de istedim ve bu en hayırlı bir istektir.

Şayet geçmişte kalan, şevkin oyai anı sının bir bölümü geri dönse.”

Görüldüğü gibi burada bu fiil istemek, irade etmek anlamındadır.

es-Sa’lebînin naklettiğine göre İbn Abbas ve çoğu müfessirler de şöyle de­mişlerdir: Bu, neredeyse Ben onu kendimden dahi gizleyeceğim, Ubeyy’in, Mushaf’ında da bu böyledir. İbn Mes’ud, Mushaf’ında ise: “Ben onu neredey­se kendimden dahi gizleyeceğim, herhangi bir yaratık onu nasıl bilebilir an­lamındadır. Kimi kıraatlerde de: “Ben onu size nasıl açıklarım” ifadesi de var­dır. Bu gibi açıklamalar, Arapların konuşmalarında adet edindikleri anlatım üslubuna göre yapılmıştır. Şöyle ki: Onlardan herhangi bir kişi bir hususu giz­lemekte aşırıya kaçacak olursa: O işi neredeyse kendimden dahi gizleyecek­tim, der. Şanı yüce Allah’a ise hiçbir şey gizli kalmaz. Bu anlamdaki açık­lamaları Kutrub ve başkaları yapmıştır. Şair de şöyle demektedir:

“Hind’in benimle beraber olduğu günler; Ona haber veririm: Kendi nefsimden gizlediğim ihtiyaçlarımı ve sırlarımı.”

Elbetteki nefsinden de gizlemiş olduğu şeyleri ona haber vermesi söz konusu değildir. (Gizlemekte aşırı titizlik gösterdiği şeyleri dahi, ona açık­layacak demektir).

Peygamber (sav)ın şu buyruğu da bu kabildendir: “Ve sağ elinin verdiğini, sol eli bilmeyecek derecede gizlediği sadaka veren bir kimse.,.”[56]

ez-Zemahşerî dedi ki: Bunun: Ben neredeyse onu kendimden dahi giz­leyeceğim, anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak ifadelerde böyle bir şeyin hazfedildiğine dair delil yoktur. Kendisine delâlet edecek ifadeler bulunmadan hazfedilen ifadeler bulunduğuna dair iddialara itibar edilmez.

Bu iddiada bulunanları aldatan şey Ubeyy’in, Mushaf’ındaki: Neredeyse Ben onu kendimden dahi gizleyeceğim, açıklaması ile bazı Mushaf larda: Ben onu neideyse kendimden dahi gizleyeceğim, nasıl olur da onu sîze açıklarım, ifadeleridir.

Derim ki: Ben neredeyse onu kendimden dahi gizleyecektim, diye açık­lama yapanların bu sözlerinin şu anlama geldiği söylenmiştir; Yani onu giz­lemek, Benim taranandandır. Onu gizleyen Benim, Benden başkası değil.

Yine Ebu’l-Abbas’tan: Ben onu neredeyse kendimden gizleyecektim, de­diği rivayet edilmiştir. BunuTalha b. Amr, Ata’dan da rivayet etmiştir. Ayrıca Ali b. Ebi Talha da İbn Abbastan şöyle dediğini rivayet eder: Ben onu kim­seye açıklamam.

Said b. Cübeyr’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onu gizlemiştir. Bu açıklama ise buradaki in zâid olduğunu kabul edenlere göredir. Yani kıyamet saati gelecektir ve Ben onu gizlemekteyim.

Kıyamet saatinin gizlenmesindeki fayda ise, korkutmak ve kıyametin korkusunu hissettirmektir.

Şöyle de denilmiştir: “Karşılığını görsün diye” ifadesinin (bir ön­ceki âyette geçen): “Namaza kalk” buyruğuna taalluk ettiği de söylenmiştir. Buna göre ifade de takdim ve te’hir söz konusu olur. Yani “her bir nefis yap­tığının karşılığını görsün diye” Beni anıp-hatırlaman için namazı kıl. “Muhak­kak kıyamet saati gelecektir. Ben onu gizil tutarım.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu buyruğun yüce Allah’ın; “Gelecektir” buyruğuna taaliuk ettiği de söylenmiştir, Kıyamet, her nefis yaptığının karşılığını görsün diye gelecek­tir, demek olur.

“O’na İman etmeyen ve hevâsına uyan kimse O’ndan” yani O’na iman edip O’nu tasdik etmekten “seni alıkoymasın” engellemesin. “O takdirde helak olursun.” Bu, nehyin cevabı olarak nasb mahallindedir. [57]

  1. “O senin sağ elindeki nedir? Ey Musa.”
  2. “O asanıdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak sil­kelerim ve ondan başka işlerimde de yararlanırım” dedi.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [58]

1- Musa (as)ın Elindeki Asa:

Yüce Allah’ın: “O senin sağ elindeki nedir?” hitabı denildiğine göre yüce Allah tarafından Musa’ya vahiy yoluyla yapılmıştır. Çünkü yüce Allah: “Şimdi sana vahyolanı dinle!” (Tâ-Hâ 20/13) diye buyurmuştur. Peygamber olacak kimsenin de bizzat kendi şahsında, kendi nübüvvetini kendisi vasıtasıyla bileceği bir mucizesinin bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Böylelik­le yüce Allah ona bu maksatla asasında ve kendi nefsinde gösterdiği mu­cizeleri göstermiştir.

Ağaçta kendisine gösterdiklerinin kendi şahsı hakkında kendisi için yeter­li bir mucize olma ihtimali de vardır. Daha sonra el ve asa bunu pekiştirmiş ve kavmine karşı ortaya koyacakları deliller oimuştur.

“O… nedir?” buyruğundaki “Ne” edatı hususunda farklı görüşler vardır. ez-Zeccâc ile el-Ferrâ’nın görüşüne göre bu, nakıs bir isim olup “senin sağ etin” kelimesine ism-i mevsuf oimuştur ve: Bu elinde bulunan nedir? demektir. Yine o burada; in: “Bu” anlamında olduğunu da söy­lemiştir. Bunun yerine; de kullanılabilir. Yani; bu elindeki şey nedir?

Bu sorunun sorulmasından kasıt, konu ile ilgili açıklamayı yaptırmaktır. Tâ ki Musa; O benim asamdır, demek suretiyle itirafta bulunduktan sonra, ona karşı delilin sabit olması söz konusu olsun. Yoksa yüce Allah zaten ezel­den beri onun ne olduğunu biliyordu.

İbnu’I-Cevherî dedi ki: Kimi rivayetlere göre yüce Allah, Musa (as)ın bu konumda asayı kendi nefsine izafe etmesinden dolayı sitemde bulunmuş ve ona: Sen hayret verici hususları güresin diye bu asanı yere bırak! O vakit bu asaya malik olmadığını ve bunun sana izafe edilemeyeceğini bileceksin, denil­di.

İbn Ebi İshak, Hüzeyililerin şivesine uygun olarak; “Asam” diye okumuştur.”Asam müjde…” (Yusuf, 12/19); “Hayatım” (el-En’âm, 6/162) şeklindeki okuyuşlar da böyledir. Bunlara dair açıklamalar ön­ceden (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. el-Hasen İse iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla; diye “ya” harfini esreli olarak okumuştur. Hamza’nın; “…ne de siz beni kur­tarabilirsiniz” (İbrahim, 14/22) şeklindeki okuyuşu da böyledir. İbn Ebi İs-hak’tan ise “ya”yı sakin olarak okuduğu nakledilmiştir. [59]

2- Soruya İstenilenden Fazla Cevap Vermek:

Bu âyet-i kerîmede sorulan soruya istenenden fazla cevap verilebileceğine delil vardır. Çünkü ona: “O senin sağ elindeki nedir? Ey Musa” diye sorul­duğunda şu dört hususu söz konusu etmişti: Asayı kendisine izafe etmişti. Hal­buki uygun olan o bir asadır demesiydi. İkinci olarak ona dayandığı, üçün­cüsü koyunlarına onunla yaprak silkelediğini, dördüncü olarak da mutlak olarak başka işlerinde ondan yararlandığını zikretti. Böylelikle Musa (as) asasının en büyük ve belli başlı faydalarını zikrettikten sonra, diğerlerini de topluca ifade etmiş oluyordu.

Hadis-i şerifte belirtiidiğine göre Peygamber (sav)a deniz suyu hakkında soru sorulmuş: “O suyu temiz, meytesi de helal olandır.”[60] diye buyurmuş­tur. Bir kadın da kaldırdığı küçük çocuğu, Peygamber’e göstererek: Bunun için hac olur mu? diye sormuş. O da: “Evet. Senin için de ecir vardır” diye buyurmuştur.[61] Hadiste bunun benzerleri pek çoktur. [62]

3- Asasına Yaslanması ve Onunla Yaprak Silkelemesi:

“Ona dayanırım” yani yürürken, dururken, ağırlığımı ona veririm. “Dayanmak, yaslanmak” da buradan gelmektedir.

“Onunla… yaprak silkerhn” buyruğundaki: “Silkelerim” ke­limesi ” harfinin esreli olarak da okunduğunu en-Nehhâs nakletmektedir, Bu en-Nehî’nin kıraatidir. Onunla yaprak silkelerim, demektir. Yani yaprak­larını düşürmek maksadıyla ağaç dallarına vururum. Böylelikle benim koyun­larım o yaprakları daha kolay yiyebilir. Recez vezninde şöyle denilmiştir:

“Sopayla yaprak silkelerim koyunlarıma, İnce erak ve pelesenk yapraklarını.”

Koyunlarına siikıi, silkeledi” şeklindeki kullanımın muzarisinde “ha” harfi ötreli gelir. Ancak; “Adama tebes­süm etti” anlamındaki kullanımın müzariinde “he” harfi üstündür. Aynı şekilde iyiliğe elini çabuk tuttu, anlamındaki; ifadesinde de müzari’ bu şekilde gelir. Mütekellim kipi de; şeklindedir. Nitekim Ömer (ra)ın: “Gündüzün kendimi tutamayıp oruçlu olduğum halde (zevcemi) öptüm.”[63] hadisinde de aynı kökten gelen fiil kul­lanılmıştır.

Şimr dedi ki: Neşeye gelip arzuladım, canım çekti, anlamındadır. in, anlamında kullanılması da mümkündür. Şair dedi ki:

“Gördüğünden dolayı tekbir getirdi ve kalpten sevindi, öncesinden sitem ettiği bir nefse de müjde verdi.”

Bu kelimenin asıl anlamı gevşekliktir. Mesela; “Gevşek adam” ve “Gevşek eş” denilir.

İkrime bu kelimeyi “sin” harfi ile okumuştur, Bunlar da aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Anlamlarının farklı olduğu da söylenmiştir. Nüktah olursa ağacın yaprağını silkelemek demektir. Noktasız olursa koyunları uyarmak demektir. Bu açıklamayı el-Maverdî naklettiği gibi ez-Zemahşerî de böyle nakletmiştir.

İkrime’den “sin” harfi ile okunuşun: Ben sopamla koyunlarımı alıkoymak, uyarmak üzere üzerlerine giderim, anlamındadır. Buna göre bu kelime koyunları alıkoymak, engellemek demek olur. [64]

4- “Başka İhtiyaçlar”:

Yüce Allah’ın: “Başka işlerimde de yararlanırım.” Onunla başka ih­tiyaçlarımı da görürüm, demektir. “İşler, ihtiyaçların tekili; şekillerinde gelir. Buradaki “başka” anlamındaki; kelimesinin tekil gelmesi “işler” anlamındaki ke­limenin çoğul manasım ihtiva etmesinden dolayıdır. Ancak bilindiği gibi ak­il ermeyen varlıkların çoğullarına tabi olan kelimelerde tekil olmak söz konusudur ve bu şekilde onlardan söz edilir. Çünkü böyle bir çoğul, tekil ve müennes gibi kabul edilir. Yüce Allah’ın: “En güzel isimler Allah’ındır, O hal­de O’na bunlarla dua edin” (el-A’raf, 7/180) buyruğu ile: “Ey dağlar, siz de onunla teşbih ectm.”(Sebe’, 34/10) buyruklarında da böyledir. Buna dair açık­lamalar daha önceden el-A’râf Sûresi’nde (7/180. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [65]

5- Asanın Faydaları:

Bazıları asaların faydalarını sayıp, dökmeye koyulmuştur. Bunlardan birisi de İbn Abbas’tır. O dedi ki: Bir kuyunun başına varacak olsam da ko­vanın ipi kısa gelirse, asamı ona eklerim. Güneşin ışığından etkilenecek olur­sam onu yere saplar ve üzerine bana gölge yapacak bir şey bırakırım. Yer­deki haşerelerden herhangi birisinden korkacak olursam, asamla onu öl­dürürüm. Yürüdüğüm takdirde onu omuzuma bırakırım, üzerine yayımı, ok torbamı ve azık torbamı asarım. Yırtıcı hayvanlara karşı koyunları onunla savunurum.

Meymûn b. Mihrâm’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Asa tutmak peygamberlerin sünneti ve mü’min kimsenin alâmetidir.

Hasan-ı Basrî dedi ki: Asanın altı özelliği vardır: Peygamberlerin sünnetidir, salihlerin ziynetidir, düşmanlara karşı silahtır, zayıfların yanında yardımcıdır, münafıklara keder sebebidir, itaatlerin artışında yardımcıdır.

Denildiğine göre; mü’minle birlikte asa bulunuyor ise şeytan ondan kaçar. Münafık ve günahkâr kimse ondan çekinir. Namaz kılacağı vakit onu kıblesine (sütre diye) koyar, yorulduğu vakit ona güç verir,

Haccac bir bedevi ile karşılaşmış, ona: Nereden geliyorsun ey bedevi diye sormuş, o: Çölden demiş. Peki elindeki nedir? diye sormuş. O da: Elimdeki asanıdır. Namaz kılmak için onu yere saplarım, hazırlayacağını şeyler için onu hazır bulundururum. Onunla bineğimi sürerim. Onunla yolculuğumda güç kazanırım. Adımlarımı daha geniş atmak için ona dayanırım. Onun yardımı ile akar suları geçerim, tökezlemekten yana beni korur. Üzerine elbisemi bırakırım, böylelikle beni sıcağa karşı korur, soğuğa karşı ısıtır. Bana uzak olan şeyi bana yakınlaştırır. Azığımı onun üzerinde taşırım, su kabımı ona asanm. Döğüşürsem onunla kendimi korurum. Onunla kapıları çalarım. Uyuz köpeklere ve saldırgan vahşi hayvanlara karşı onunla kendimi korurum. Çarpışmalarda mızrağın yerini tutar, denk kimselerle döğüşeceğim vakit de kılıcın yerini. Ben onu babamdan miras aldım, benden sonra da oğluma mi­ras bırakacağım. Onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla gördüğüm daha sayılamayacak kadar pek çok ihtiyacımı görürüm.

Derim ki: Asanın faydaları pek çoktur. Şeriatte de bir kaç yerde asanın dah-li bulunmaktadır: Önü açık olan yerlerde asa Ktble’ye sütre diye konulur. Pey­gamber (sav)ın küçük bir harbesi vardı. Önü açık yerlerde önüne yere sap­la, ona karşı namaza dururdu. Bayram günü namaza çıktığı vakit harbenin Kıblesine konulmasını emreder ve ona doğru namaz kılardı. Bu ise sahih hadiste sabit olmuştur.[66]

Harbe, aneze ve neyzek ile alet aynı şeylerin adıdır.

Peygamber Efendimizin bir tarafı eğri bir bastonu vardı. O Hacer-i Esved’i (tavaf sırasında) Öpme imkânını bulamadığı vakit bu bastonuyla ibaret eder (istilâm yapar)dı. Bu da yine sahih hadiste sabittir.[67]

Mııvatla’ da yer alan rivayete göre es-Saib b. Yezid şöyle demiştir: Ömer b. el-Haltab (ra), Ubeyy b. Ka’b ile Temim e-d-Darî’yc m üs 1 umanlara onbir rekat nunıaz kıldırmalarını emretmişti, imam olan kişi Miûn (âyet sayısı yüz dolaylarında olan sûreler) okurdu. Biz de uzun süre ayakta durmaktan do­layı bastonlarımıza, asalarımıza dayanırdık. Bu namazdan ancak tan yeri ağar-dığı vakit dağılabiliyorduk.[68] Buhârî ile Müslim’de yer aldığına göre Peygam­ber (sav)ın elinde, üzerine dayandığı bir sopası vardı.[69]

Hatibin bir kılıca yahut bir asaya dayanarak hutbe okuyacağı hususunda ıcma vardır.

O halde asa şerefli bir soydan, değerli bir kökten gelmektedir. Asanın öne­mini cahilden başkası inkâr etmez. Yüce Allah Musa’nın asasında pek çok bü­yük belgeleri, muhteşem mucizeleri bir arada göstermiş idi. Bunları gören inat­çı sihirbazlar dahi iman etmişti. Süleyman (as)da hutbe okumak, öğüt ver­mek ve uzunca namaz kılmak için asa edinmişti.

İbn Mes’ud, Peygamber (sav)ın asa ve harbesinin muhafızı idi.[70] O elin­deki asa ile hutbe okuyordu[71] -Asanın durumunun şeref ve üstünlüğünü ifa­de etmek için bu kadarı da yeterlidir.- Halifeler ele, büyük hatipler de böy­le davranmışlardır. Dilleri açık ve beliğ, katıksız Araplar da adetleri gereği baston ve sopa edinirler ve konuştukları vakit toplantılarda ve hutbe irad et­tiklerinde buna dayanırlardı.

Şuûbîler (Arap hatiplerinin ellerine) baston almalarını ve bir takım husus­ları asa ile işaret ederek anlatma yolunu seçmelerini tepki ile karşılamışlar­dır. Şuûbiyye ise Araplara buğz eder ve Arap olmayanların üstünlüklerini id­dia ederler.

Malik dedi ki: Ata b. es-Sâib baston alır ve bununla güç kazanırdı. Yine Malik dedi ki: Adam yaşlandı mı gençler gibi kalmaz, o kalkacağı vakit asa ile güç kazanır.

Derim ki: Kimi şairlerin dedikleri gibi yürüyüşünde de asa ile güç kaza­nır

“Önceleri sapasağlam iki ayağıma dayanarak yürürdüm,

Bu sefer birileri tahtadan olan üzerine (dayanarak) yürür oldum.”

Malik (Allah’ın rahmeti üzerine olsun ve Allah ondan razı olsun) dedi ki: Yağmur yağdığında insanlar ellerine sopalarını alarak çıkar, üzerine dayana­rak giderlerdi. Hatla gençler onların asalarını saklarlardı. Bazen Rabia yanın­da oturduğu zatlardan birisinin asasını alır ve ona dayanarak ayağa kalkardı.

Asanın faydalarından birisi de kişinin hem onları ıslah etmek, hem ken­disinin, hem de kendisiyle birlikte onların halini düzeltmek için onunla ha­nımlarını vurması da vardır. Peygamber (sav)ın -bu hadisin rivayetlerinden birisinde- şu sözleri de bu kabildendir: “Ebu Cehm’e gelince; o asasını omuzundan aşağı indirmez.”[72]

Yine Peygamber (sav)ın tavsiyede bulunduğu bir adama: “Aile halkının üzerinden asanı kaldırma. Ali ah uğrunda onları korkut.”[73] dediği de rivayet edilmiştir. Bunu Ubâde b. es-Sâmit rivayet etmiş, Nesaî de kaydetmiştir.

Peygamber (sav)tn şu hadisi de bu kabildendir: “Kamçını aile halkının gö­receği yere as.”[74] Daha önce bu en-Nisa Sûresi’nde (en-Nisa, 4/34. âyet, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yine asanın faydalarından birisi de, bu dünya yurdundan geçişe dikkat çekmesidir. Nitekim zahidlerden birisine şöyle sorulmuş: Yaşlı da hasta da olmadığın halde ne diye asaya dayanarak yürüyorsun? O şu cevabı vermiş: Böylelikle misafir olduğumu ve buranın ayrılıp gitme yurdu olduğunu bili­yorum. Asa yolculuk aracıdır. Bu noktadan hareketle şairlerden birisi de şöy­le demiştir:

“Asa taşıdım fakat onu taşımamı gerektiren benim ne zayıflığı m dır. Ne de yaşlılık dönemine girmiş olmamdır. Fakat ben kendimi onu taşımakla yükümlü görüyorum; Nefsime ikamet edenin misafir olduğunu bildirmek için.” [75]

  1. “Onu bırak, Ey Musa!” buyurdu.
  2. Onu bıraktığı gibi hızlıca koşan bir yılan oluverdi.
  3. “Onu al, korkma! Biz onu ilk şekline döndürürüz” buyurdu.
  4. “Başka bir alâmet olmak üzere de elini koltuğunun altına götür. Kusursuz, hastalıksın, bembeyaz olarak çıkacaktır.
  5. “Sana en büyük âyetlerimizden gösterelim diye.”

“Onu bırak! ey Musa! buyurdu.” Yüce Allah nübüvveti ve yükümlülük­lerini omuzlamak üzere «gitmek istediğinden, ona asasını bırakmasını em­retti.

Musa “onu bıraktığı gibi” yüce Allah o asanın nitelik ve arazını dönüş­türdü. Bu asa çatallı idi. Onun çatal kısmı ağır oldu ve hareketli bir yılana dö­nüşüverdi. Bu yılan Kızlıca yürüyor, taşlan yutuyordu. Musa (as) onu bu hal­ele görünce çok ibretli bir hal görmüş olduğundan “arkasına bakmaksızın, dönüp gitti” (en-Neml, 27/10) Yüce Allah da ona; “Onu alr korkma” diye bu­yurdu. Buna sebeb ise onun “içten içe bir korkuya kapılmış olması idi.” (Tâ-Hâ, 20/67) Yani insanların (bu gibi hallerde) duyduklarını o da duymuştu.

Rivayet edildiğine göre Musa yılanı elbisesinin yenleri ile almış, ona bu şekilde alması yasaklanmıştı. Bu sefer onu eliyle yakaladı ve önceden oldu­ğu gibi asa oldu. İşte onun ilk hali budur. Yüce Allah’ın bu mucizeyi ona gös­termesi, Firavun’un yanında asasını bırakacağı vakit ondan korkmamasını sağ­lamaktı.

Denildiğine göre bundan sonra asa onunla birlikte yürüyor, onunla ko­nuşuyor, üzerine eşyalarını asıyor, o çatal kısmı geceleyin mum gibi önünü aydınlatıyordu. Su almak islediği vakit çatal bölümü adeta bir kovaya dönü­şüyordu. Canı bir meyve çekti mi onu yere saplar ve hemen o meyveyi ve­riyordu.

Denildiğine göre bu asa, cennetteki mersin ağacındandır. Yine denildiği­ne göre bu asayı ona Cebrail getirmiştir. Herhangi bir meleğin getirdiği de söylenmiştir. Yine denildiğine göre Şuayb (as) ona şöyle demiş: Şu evden bir asa al, eline bu asa geçmiş. Bu ise Adem (as)ın asası olup. cennetten indi­ğinde onu beraberinde almıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onu bıraktığı gibi hızlıca koşan bir ydan oluverdi.” en-Nehhâs dedi ki: Buradaki “yılan” anlamındaki kelimenin sonu iki ötre olduğu gibi, iki üstün okunması da mümkündür. Nitekim, “Dışarı çıktım, bir de ne göreyim, Zeyd oturuyor” denirken oturduğunu bildiren kelimenin hem iki ötre, hem iki üstün olarak söylenmesi mümkündür.

“Yılan” anlamındaki lafız üzerinde durulacak olursa “he” ile diye du­rulur. “Süratle ve çabucak yürümek” demektir.

İbn Abbs.s’lan nakledildiğine göre asa taşları, ağaçları yutan erkek bir yı­lana dönüşüverdi. Onun herşeyi yuttuğunu görünce ondan korktu ve kaç­tı. Kimilerinden nakledildiğine göre o, bu yılandan korktu. Çünkü Âdem’in yılandan neler çektiğini biliyordu.

Denildiğine göre Rabbi kendisine: “Korkma” deyince korkusundan eser kalmadı ve o kadar huzurlu oldu ki, elini ağzına soktu ve iki çenesinden ya­kaladı.

“Biz onu ilk şekline döndürürüz.” Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim[76] İfadenin takdirinde hazfedilmiş; ” vardır. “Musa kavmi arasından seçti.” (d-A’raf, 7/155) buyruğunda da benzer bir harf-i cerrin tak­dirî olarak varlığı gibi. Burada “ilk şeklî” anlamındaki kelimenin mastar ol­ması da mümkündür. Çünkü ifadenin anlamı, Biz onu geri çevireceğiz, döndüreceğiz şeklindedir.

“Başka bir alâmet” asanın dışında “olmak üzere de elini koltuğunun al­tına görür.” Kur’ân-ı Kerîm’in dışında; “Götür” fiilinin şeklin­de “mim” harfi fethalı ve esreli olabilir. Çünkü iki sakin arka arkaya gelmiş­tir. Ancak daha hafif oluşundan dolayı üstün daha güzeldir, aslına uygun ola­rak da esreli olması uygundur. Ötretİ olması da itbâ’ üzere (önceki harfin ha­rekesine uydurulmakla) olur.

“E1” anlamındaki “yed” kelimesinin aslı; Buna delil ise çoğulu­nun; şeklinde, küçültme isminin de; şeklinde gelmesidir.

Âyet-i kerîmedeki “el-cenâh” pazu ve koltuk demektir Bu açıklamayı Mü-cahid yapmıştır. Ayrıca o buradaki;”; altına’ anlamındadır. Kut-rub dedi ki: Bundan kasıl “yakana sok”tur. Recez vezninde şairin şu mısraı da bu kabildendir:

“Ben onu göğsüme ve bağrıma basarım.”

Bunun “yanına” anlamında olduğu da söylenmişlir. Burada yan kelime­sinin “cenah” ile ifadelendirilmesi söz konusudur. Çünkü kişinin yanı cenahın (kanadın) yerinde ve meyillidir. “Kendi tarafına” anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Mukatil buradaki; “nın; “( f): Beraber” anlamında ol­duğunu söylemiştir. Elin cenahınla beraber olsun, demek olur.

“Kusursuz, hastalıksız, bembeyaz olarak çıkacaktır.” Yani herhangi bir baraş hastalığı olmaksızın, geceleyin de gündüzün de ay ve güneş gibi, hatta ondan da daha ileri derecede aydınlatan ve pırıl pırıl bir nur olarak gö­rülecektir, îbn Abbas ve başkalarından nakledildiğine göre eli onun ten ren­ginden farklı bir nur halinde çıktı.

“Bembeyaz” hal olarak nasb edilmiştir. Munsarıf olmayışının se­bebi bu kelimede iki te’nis “elifinin ondan ayrılmamak üzere bulunmasıdır. Sanki bu “eliflerin ondan ayrılmayışı (gayr-ı munsarıf olmak için gerekli iki illetten) ikincisi gibi görülmüş ve nekre halinde munsarıf olmadığı kabul edil­miştir. Bu İki te’nis “elifinin, te’nis “he”sinden (“te”sinden) farklılığı şudur: Te’nis “he”si kimi zaman isimden ayrılabilmektedir.

“Kusursuz” buyruğundaki; sıladır.

Musa (as) elini yakası açık, Mısır işi yün cübbesinin içinden gözleri ka­maştıracak güneş ışığını andıran şekilde parıldar haliyle çıkardı.

“Bir alamet olmak üzere” kelimesi “beyaz”den bedel olarak nasb edilmiştir. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. en-Nehhâs dedi ki: Bu gü­zel bir görüştür.

ez-Zeccâc da şöyle demektedir: Yani, Biz sana başka bir âyet daha ver­dik, yahut vereceğiz anlamındadır. Çünkü “kusursuz, hastalıksız, bembe­yaz olarak çıkacaktır” diye buyurması, ona bir başka âyet (mucize) vermiş olduğunu göstermektedir,

“Sana en büyük âyetlerimizden gösterelim diye.” Burada “en büyük’ an­lamında; denilmesi gerekirken; denilmesi, âyet sonlarına uy­ması içindir. Burada takdiri bir ifadenin bulunduğu da söylenmiştir. Biz âyetlerimizden o en büyük olanı sana gösterelim diye, demektir. Buna de­lil de İbn Abbas’ın: Musa’nın el mucizesi, onun mucizelerinin en büyüğüdür, şeklindeki açıklamasıdır. [77]

  1. “Firavun’a git! Çünkü o iyice azmıştır.”
  2. Dedi ki: “Rabbim, göğsümü genişlet;
  3. “İşimi kolaylaştır.
  4. “Bir de dilimden bağı çöz ki,
  5. “Sözümü anlasınlar.
  6. “Bana ailemden bir yardımcı ver.
  7. “Kardeşim Harun’u,
  8. “Onunla sırtımı pekiştir;
  9. “Ve onu İşimde ortak yap!
  10. “Tâ ki, Seni çok teşbih edelim,
  11. “Seni çok analım.
  12. “Çünkü Sen bizi hakkıyla görensin.”

“Firavun’a git! Çünkü o iyice azmıştır.” Yüce Allah, Musa (as)ı asa ve el (mucizesi) ile teselli edip ona Rasül olduğuna delil olan hususları gösterdik­ten sonra, Firavun’a gidip davet etmesini emretti.

“yice azmıştır” İsyan etmiş, büyüklük taslamış, küfre girmiş, zor­balık etmiş ve haddi aşmıştır, demektir.

“Dedi ki: Rabbim, göğsümü genişlet, İşimi kolaylaştır. Bir de dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Harun’u.” Bu sözleriyle risaletin tebliği iğin yüce Allah’tan kendisine yardım­cı olmasını diledi.

Denildiğine göre yüce Allah, kendisine Firavun’un kalbini bağlamış oldu­ğunu ve onun iman etmeyeceğini bildirmişti. Bunun üzerine Musa (tıs) şöy­le demişti: Rabbim, Sen kalbini bağlamışken bana ona gitmemi nasıl emre­dersin? Ona rüzgar ile görevli meleklerden birisi geldi, ey Musa dedi. Allah’ın sana emrettiği göreve git. Bunun üzerine Musa: “Rabbim, göğsümü geniş­let” dedi. Yani Sen ona genişlik ver, iman ve nübüvvet ile onu nurlandır. “İşi­mi kolaylaştır.” Bana vermiş olduğun Firavun’a risaleti tebliğ emrini kolay­lıkla yerine getirebilmem için yardım et. “Bir de dilimden bağı çöz.” Küçük­ken ağzında söndürmüş olduğu kor ateşten ötürü dilindeki ağırlığı kastetmek­tedir.

îbn Abbas dedi ki: Dilinde bir ağırlık vardı. Şöyle ki: Ü günün birinde da­ha küçükken Firavun’un kendisini kucağına aldığı bir sırada ona bir tokat vur­du, arkasından sakalını tutup yolmaya koyuldu. Firavun, Âsiye’ye: Bu benim düşmanımdır. Haydi kesicileri çağır! dedi. Asiye: Yavaş ol dedi, o küçük bir çocuktur. Eşyayı birbirinden ayırt edemiyor. Daha sonra iki leğen getirtti. Bun­lardan birisine kor ateş, diğerine mücevher koydurdu. Cibril, Musa (as)ın eli­ni alarak ateşe uzattırdı ve o ateşi kaldırıp dilinin üzerine koydu. İşte dilin­deki ağırlık bundan olmuştu.

Rivayete göre eli yanmış, Firavun da onu tedavi etmek için çok gayret gös­termiş idiyse de iyileşmemizi. Musa, Fintvun’u davet edince, o: Sen beni han­gi rabbe davet ediyorsun, diye sormuş. O da: Senin iyileştirmekten acze düş­tüğün elimi İyileştirene, demişti.

Kimilerinden nakledildiğine göre de: Elinin iyileşrneyiş sebebi Firavun ile birlikte elini aynı yemek kabına uzatmayarak, aralarında karşılıklı yemek ye­me lıukLikunun oluşmaması içindi.

Acaba dilindeki bu ağırlık sonradan çözüldü mü yoksa devam mı etti hu­susunda farklı görüşler vardır. Yüce Allah’ın: “İstediğin sana verildi. Ey Musa (Tâ:Hâ, 20/36) buyruğunun delil olduğu üzere bu ağırlık çözülmüştür de­nildiği gibi, büsbütün çözülmemiştir. Firavun’un söylediği bize nakledilen: “Ve sözünü nerede ise açıklayamayan” (ez-Zuhruf, 43/52) buyruğu buna de­lildir. Diğer taraftan Musa (as): Dilimin bağını büsbütün çöz, dememiştir. İş­te bu dilinde bir parça ağırlık ve tutukluk kaldığını göstermektedir.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah’ın: “İstediğin sana verildi” buyruğunun delil olduğu üzere büsbütün çözülmüştür. Firavun’un: “Ve sözünü nerede ise açıklayamayan” (ez-Zuhruf, 43/52) demiş olması, onu terbiye ettiği dö­nemlerdeki bu bağın bulunduğunu bilmekle birlikte, rahatsızlığın ortadan kalkmış olduğunu henüz kesin tesbit edememiş oiduğundandı.

Derim ki: Bu açıklama tartışılabilir bir açıklamadır. Çünkü durum böyle olmuş olsaydı Musa (as), Firavun İle gayet açık ve akıcı bir üslupla konuş­tuğunda: “Ve sözünü nerede ise açıklayamayan” demezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir diğer açıklamaya göre; dilindeki bu ağırlık, Rabbi ile münacaatı esna­sında meydana gelmiştir. Tâ ki O’nun izni olmaksızın başkasıyla konuşama­sın.

“… ki sözümü anlasınlar” Benim kendilerine söyleyeceklerimi bilsinler ve iyice kavrasınlar. Fıkıh, Arap dilinde anlamak ve kavramak demektir. Bir bedevi İsa b. Ömer’e: Ben senin anlayış (fıkh) sahibi bir kimse olduğuna ta­nıklık ederim İşte buradan hareketle; “Adam aniadı (fakih oldu)” ve; “Filan kişi ne bilir, ne beller” denilir. “O şeyi sana kavrattım, bellettim” demektir. Daha sonra fıkıh şeriat ilminin özel adı olmuştur. Bu ilmi bilene de fakîh denilir. “Fakih oİdu” de­mektir. “Fakihlik” anlamındadır. Bu ilimle uğraşmayı anlatmak üze­re de; Allah ona fıkhı öğretti, fıkıh ile uğraştı, fıkhı öğrendi” deni­lir, İlim hususunda karşılıklı olarak tartışmayı anlatmak için kullanılır. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

“Vezir, yardımcı” demektir. Çünkü bu kişi sultanın üzerindeki vizri yanı ağırlığı taşır. Nesaî’de yer alan bir rivayete göre el-Kasım b. Muhammed de­di kî; Haiamı (Aişe r.anha’yı) şöyle derken dinledim: Rasûluilah (sav) buyur­du ki: “Sizden herhangi bir kimse bir işin yönetimi başına getirilecek olur­sa Allah o kimse hakkında hayır dileğinde ona salih bir vezir nasip eder. Unu­tursa hatırlatır, hatırlarsa kendisine yardımcı olur.”[78]

Peygamber (sav)m şu buyruğu da bu muhtevayı dile getirmektedir: “Al­lah’ın gönderdiği herbir peygamber ve işbaşına getirdiği herbir halifenin mut­laka iki türlü sırdaşı vardır. Bir tür sırdaşlar ona iyiiiği emreder ve onu iyi­liğe teşvik eder. Öbür tür sırdaşlar ise, ona kötülüğü emreder ve onu işle­meye teşvik ederler. Günahtan korunan İse Allah’ın koruduğu kimselerdir.” Bunu Buharı rivayet etmiştir.[79]

Musa, yüce Allah’tan kendisine bir vezir (yardımcı) ihsan etmesini dile­di. Ancak yardımcılığının sadece yardımcılık çerçevesine münhasır kalması­nı istememiştir. Çünkü bunu istemiş olsaydı, peygamberlikte ona ortak olmazdı. Peygamberlikte ortaklığını istememiş olsaydı, böyle bir dilekte bulun­maksızın da onu görevlendirebilirdi.

Yardımcı olarak kimi istediğini açıkça tayin ederek: “Kardeşim Harun’u” demiştir, Hârûn keEimesi “vezir (yardımcı)” kelimesinden bedel olarak nasb edilmiştir. Takdim ve te’hir esası üzere de “kıl” anlamındaki kelime ile de man-sub olabilir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur Ve kardeşim Harun’u ba­na vezir yap. Harun, Musa (ikisine de selam olsun)dan bir yaş daha büyük­tü. Üç yaş daha büyük olduğu da söylenmiştir.

“Onunla sırtımı pekiştir.” (“Sırt” anlamı verilen:) el-Ezr; iki yan arası, sırt demektir. Yani onunla beni güçlendir. Yine “el-ezr” güç kuvvet anlamında­dır, “Onu güçlendirdi” demektir. Yüce Alİah’ın: “Son­ra onu gittikçe kuvvetlendirmiş” (el-Feth, 48/11) buyruğu da böyledir. Ebu Talib dedi ki:

“Bizim atamiK Haşini değil midir ki, o gücünü pekiştirmişti ve, Evlatlarına mızrak sallayıp kılıç kullanmalarını tavsiye etmişti.”

“el-Ezr”in yardım anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, kendisi vasıta­sıyla işimin doğru yola gireceği şekilde onu bana yardımcı kıl demek iste­miş şair de şöyle demiştir:

“Onun yardımı ile ben işimi doğrultup pekiştirdim ve inandım ki o. Gideceği yolları daralmış fakirliğin kardeşidir.”

Harun (as), Musa (as)a nisbetle etine daha dolgun, daha uzun boylu, da­ha beyaz tenli ve dili daha fasih idi. Musa (as)dan üç yıl önce vefat etmişti. Alnında bir beni vardı. Musa (as)ın da bunun yumuşağı üzerinde bir beni var­dı. Dilinin kenarında da bir beni vardı. Bu ise ne ondan önce kimsede gö­rülmüştür, ne ondan sonra kimsede görülecektir. Dilindeki ağırlığın sebebi­nin bu olduğu dahi söylenmiştir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Ve onu İşimde” nübüvvette ve risaletin tebliğ edilmesinde “ortak yap!”

Müfessirler derler ki: Harun o sırada Mısır’da idi. Yüce Allah da Musa’ya Ha­run ile birlikte gitmesini emretti. Harun’a da Mısır’da iken Musa’yı karşılama­sını emretti. Onu (Mısır’a) bir merhale kala karşıladı ve kendisine vahyolu-nanı haber verdi. Musa da ona dedi ki: AHah bana Firavun’a gitmemi emre­dince, ben Rabbimden seni de benimle birlikte rasûl kılmasını istedim.

Kıraat alimleri genel olarak: “Kardeşim… pekiştir” şeklinde hemzeyi vasi ile, buna karşılık; “Ortak yap” lafzında dua olmak üze­re hemzeyi üstün okumuşlardır. Yani, ey Rabbim onunla sırtımı pekiştir ve benimle birlikte işimde onu da ortak kıl!

İbn Âmir, Yahya b. el-Harîs, Ebu llayve, el-Hasen ve Abdullah b. Ebi İs-hak ise; -aynı lafızları- şeklinde kat’ “elifi ile ve; diye okumuş­lardır. Yani ey Rabbim ben onunla sırtımı pekiştirecek ve onu işime ortak kı­lacağım demektir.

en-Nehhas dedi ki: Böyle okuyanlar bu iki fiili “bana ailemden bir yar­dımcı kıl” sözüne cevap olarak cezm mahallinde kabul etmişlerdir. Ancak bu kıraat, hem şaz hem de açıklanması zor bir kıraattir. Çünkü böyle bir yer­de cevap, şart ve ceza manasını taşır,

O vakit de: Şayet aile halkımdan bana bir yardımcı kılacak olursan onun­la sırtımı pekiştir ve onu işimde ortak kıl, demek olur. Onun işi ise peygam­berlik ve asalettir. Böyle bir şey ise onun yetkisinde değil ki, bunu ayrıca ha­ber verebilsin. O, yüce Allah’tan kardeşini peygamberlikte kendisine ortak kılmasını dilemiştir.

“Kardeşim” kelimesinde îbn Kesir ve Ebu Amr “ya” harfini üstün okumuşlardır.

“Tâ ki Seni çok teşbih edelim.” Burada teşbihin, Senin için namaz kıla­lım anlamında olduğu söylenmiştir. Dil ile teşbih anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani Seni celaline yakışmayan şeylerden tenzih edelim. “Çok” anla­mındaki kelime de hazfedilmiş bir mastarın sıfatıdır. Zamanın sıfatı olması da mümkündür. Buradaki “kef’lerin birbirine idğam edilmesi güzeldir. “Se­ni çok analım” buyruğunda da böyledir.

“Çünkü Sen bizi hakkıyla görensin.” el-Hattabî dedi ki: el-Basîr (çok iyi gören) işlerin gizliliklerini bilen demektir. Buna göre buyruğun anlamı şöy­le olur.

Ey bizi bilen ve küçüklüğümüzde bizim imdadımıza yetişerek, bize iyilik­te bulunan! Aynı şekilde bu hususta da Sen bize ihsanda bulun! [80]

  1. “İstediğin sana verildi Ey Musa” buyurdu.
  2. “Andolsun ki sana başka bir sefer daha lütufta bulunmuştuk.
  3. “Hani annene vahyolan şeyleri vahyetmiştik:
  4. “Musa’yı sandığın içine koy ve onu denize bırak. Deniz onu kı­yıya çıkarsın. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan onu alır ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım. Be­nim gözetimim altında yetİştirİlesİn diye.
  5. “Şunu da hatırla; Kızkardcşin gelip: Buna süt verecek birini gös­tereyim mi size? demişti. Böylece seni yine annene döndürdük. Gözleri aydın olup üzülmesin diye. Ve sen birisini öldürmüştün ama, yine de seni gamdan kurtardık ve seni deneyip mihnetten mihnete uğrattık. Sonra Medyenliler arasında senelerce kal­dın, sonra bir takdir gereği geldin Ey Musa!
  6. “Ve seni Kendim için seçtim.
  7. “Sen ve kardeşin âyetlerimle gidin! Beni anmakta gevşeklik göstermeyin!”

“İstediğin sana verildi Ey Musa, buyurdu.” Rabbinden göğsüne genişlik vermesini, işlerini kolaylaştırmasını ve diğer sözü edilen hususları isteyince onun dileğini kabul etti. İstediğini, arzuladığını ona verdi.

“İstek, istenen ve dilenilen şey” demektir. Bu kelime “fu’l” vez­ninde olup, “mef ûl” manasınadır. Nitekim pişirilmiş (mahbûz) anlamında “hubz” (ekmek)” ile “me’kul” (yenen şey) anlamında “ukl” demeye benzer.

“Andolsun ki sana” bundan önce “başka bir sefer daha lutufta bulun­muştuk.” Bu da şanı yüce Allah’ın onu tâ baştan beri düşmanların kötülük­lerine -ki bu da onların doğan İsrailoğullannın erkek çocuklarını boğazlama­ları idi- karşı koruması idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Minnet etmek” İyilikte bulunmak, lütufta bulunmak demektir.

“Hani annene vahyolan şeyleri şöylece vahyetmiştik.” Buradaki “vah-yetmiştik” buyruğunun, ilham vermiştik anlamında olduğu söylenmiştir. De­nildiğine göre ona uykuda iken vahy etmişti. İbn Abbas da, peygamberlere vahyettiği gibi ona da vahyetmişti, demiştir.

“Musa’yı sandığı» İçine koy.” Mukatil dedi ki: Firavun hanedanından İman eden kişi, o sandığı yapan, ağaçlarını kesen kişidir. Adı Hizkîl (Hazkiel) olup bu sandık Arabistan inciri ağacından yapılmıştır.

“Ve onu denize” Nü nehrine “bırak.”

“Deniz onu kıyıya çıkarsın.” el-Ferrâ dedi ki: “Onu denLte bırak” buy­ruğu bir emirdir. Bu emirde aynı zamanda nrücâzât (karşılık vermek) da var­dır. Yani sen onu at, deniz onu kıyıya çıkaracaktır. Nitekim yüce Allah’ın:”Bi-zim yolumuza uyun da günahlarınızı biz yükleniriz.” (el-Ankebut, 29/12) buyruğunda da böyledir.

“Benim de düşmanım onun da düşmanı olan onu alır.” Burada kasıt Fi­ravun’dur. Bunun üzerine annesi bir sandık yaptırdı, içine de bir deri par­çası yaydı ve Musa’yı koydu. Üst tarafını ve aradaki boşluklarını ziftledi, son­ra da Nil nehrine bıraktı. Bu nehrin büyükçe bir kolu Firavun’un sarayının içinden akardı. Yüce Allah sandığı bu kolun içinde Firavun’un evine doğru sürükledi.

Rivayet edildiğine göre; o sandığın dibine atılmış pamuk yerleştirdi. Mu­sa’yı içine koydu ve etrafını ziftleyip alçıladıktan sonra suya bıraktı. Irmağın bir kolu Firavun’un bahçesinden akıyordu. Firavun, Âsiye İle birlikte havu­zun başında otumyorken aniden sandığı görüverdiler. Verdiği emir üzerine bu sandık oradan çıkartıldı. Sandığın açılması ile birlikte insanlar arasında en güzel surete sahip bir küçük çocuk gördü. Allah’ın düşmanı kendisini tuta­mayacak kadar ileri derecede onu sevdi.

Kur’ân’ın zahirinden anlaşıldığına göre su, sandığı Firavun’un (sarayının) kıyısına bırakmıştır. Firavun da bu sandığı kıyıda bulup alınmasını emretmiş­tir. Bununla birlikte suyun Firavun’un bulunduğu yerdeki ırmağın ağzına doğ­ru kıyıda bir yere bırakmış olma ihtimali de vardır. Daha sonra ırmak bunu havuzun bulunduğu yere kadar götürmüş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.

Denildiğine göre onu bulan Firavun’un kızı idi. Bunun baraş hastalığı var­dı. Bu sandığı açınca şifa buldu.

Yine rivayet edildiğine göre; sandığı çıkardıkları vakit, açmak istediler, an­cak buna güçleri yetmedi. Kırmaya çalıştılar, başaramadılar. Âsiye yaklaştı, sandığın iç tarafında bir nur gördü, o uğraşarak sandığı açtığında gözlen ara­sında (alnında) nur parıldayan küçük bir yavru gürdü. Bu yavru süc yerine parmağını emiyordu. Onu çok sevdiler. Firavun’un da baraş hastalığına ya­kalanmış bir kızı vardt. Doktorlar ona; bu ancak deniz taraflarında buluna­cak insana benzer bir varlığın tükürüğü ile tedavi olabilir, demişlerdi: Baraş hastalığına yakalanmış bu kızı baraş bulunan yeriere, tükürüğünü sürdü ve iyileşti.

Bir görüşe göre yüzüne bakmakla birlikte iyileşiverdi, Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bir diğer görüşe göre onu Firavun’un hanımına ait cariyeler bulmuştu. Fi­ravun insanlar arasında yüzü en güzellerden bir yavru görünce alabildiğine onu sevdi. İşte yüce Allah’ın: “Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhab­bet bıraktım” buyruğu bunu anlatır.

İbn Abbas dedi ki: Onu hem Allah sevmiştir, hem de kullarına sevdirmiş­tir. İbn Atiyye dedi ki: Ona öyle bir güzellik vermişti ki; gören onu sevme­den kendisini alıkoyamazdı.

Katade dedi ki; Musa’nın gözlerinde bir güzellik, bir hoşluk vardı. Onu kim görse mutlaka sever, aşık olurdu.

İkrime dedi ki: Yani Ben sana öyle bir güzellik ve öyle bir hoşluk verdim ki, seni gören herkes mutlaka sever.

et-Taberî dedi ki: Bu, Ben senin üzerine rahmetimi bıraktım, anlamında­dır. İbn Zeyd de şöyle demiştir: Ben seni gören herkesin seni sevmesini sağ-ladım. Öyle ki Firavun dahi seni sevdi ve onun şerrinden kurtulabildin. Mü-zahim kızı Âsiye de seni sevdi ve evlât edindi.

“Benim gözetimim altında yetiştirilesin diye.” îbn Abbas dedi ki: Yü­ce Allah’ın muradı şudur: Annen seni sandığa koyup denize bıraktığında Fi­ravun’un hanımının cariyeleri aldığında ve içinde ne var diye sandığı açmak istediklerinde, onlardan birisi: Siz bunu hanımefendinize götürmedikçe aç­mayınız, çünkü böyle bir şey sizin onun yanındaki değerinizi arttırır ve sizleri içinde birşeyler buldunuz da onu alıkoydunuz, diye itham etmemesi için böyle davranmanız gerekir, dediğinde bunları Ben hep görüyordum. Bunun üzerine cariyeleri sandığı kapalı haliyle hanımefendilerine getirdiler. Onu aç­lığında benzeri asla görülmedik bir bebek gördü. Allah onun içine Mu­sa’nın sevgisini koydu. Onu alıp Firavun’un yanına girdi ve ona: “Benim için de, senin için de bir gözbebeğin (olsun)” (et-Kasas, 28/9) deyince Firavun ona; Senin için olabilir, benim için hayır, demişti. Bize ulaştığına göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur; “Eğer Firavun evet o benim için de senin için de bir gözbebeğidir demiş olsaydı, iman eder ve tasdik ederdi.” Bunun üzeri­ne hanımı: Bunu bana bağışla ve onu öldürme! dedi. O da onu hanımına ba­ğışladı.

Bir diğer açıklamaya güre: “Benim gözetimim altında yetiştirilesin di­ye” buyruğu Benim gözetimim altında terbiye edilesin, beslenip büyütülesin demektir. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

en-Nehhâs dedi ki; Bu mana dilde bilinen bir manadır. Meselâ, ata güzel bir şekilde bakıldığını anlatmak üzere; denilir. Ben bü­tün bunları gözetimim akında yetiştirilesin diye yaptım, demektir.

Buradaki “diye” anlamı verilen “lâm” harfinin bundan sonra gelen yüce Allah’ın: “Şunu hatırla; Kızkardeşin gelip” buyruğuna taalluk etmektedir ve burada takdim ve tehir söz konusudur. Bu buyruktaki; Hani” (mealde: Hatırla) “yetiştirilesin diye” anlamındaki fiilin zarfıdır.

“Yetiştirilesin diye” buyruğundaki “vav” harfinin zâid olduğu da söylenmiştir.

İbnu’l-Ka’ka’ bunu “lam” harfi ile “ayn” harfini sakin olarak, emir kipin­de okumuştur. İfadenin zahiri muhatap olmakla birlikte kendisine emir ve­rilen gaibtir. (Buna göre anlam: “Yetiştiril” şeklinde olur ki; seni yetiştirsin­ler, demektir.

Ebu Nuheyk ise “te” harfini üstün olarak okumuştur. Senin yapacağın iş­ler ve tasarrufların Benim meşîetim ve gözetimim altında olsun, demek olur. Bu açıklamayı da el-Mehdevî zikretmiştir.

“Şunu da hatırla ki, kızkardeşin gelip” buyruğunda yer alan: “Şunu da hatırla… gelip* buyruğundaki âmil ya “bıraktım” an­lamındaki ya da “yetiştirilesin” anlamındaki fiildir. Bununla birlikte bunun: “Hani… vahyetmiştik” buyruğundan bedel olması da mümkündür.

Kızkardeşinîn adı da Meryem idi.

“Buna süt verecek birini göstereyim mi size? demişti.” Çünkü kızkar-deşi durumunun ne olduğunu öğrenmek üzere çıkmıştı. Firavun, Musa’yı ha­nımına bağışlayınca ona süt emzirecek birilerini aradı. Kızkardeşi gelene kadar, kimseden süt almayı kabul etmemişti. Onu alıp göğsüne dayadı ve me­mesini ona verdi. Hemen sevinçle onu emmeye koyuldu, ona sen bizim ya­nımızda kal, dediler. Kızkardeşi: Benim sütüm yok, dedi fakat ben sizlere ona bakacak ve ona gerçekten samimiyetle muamele edecek birilerini göstere­bilirim, dedi. Bu kimdir? dediler. Benim annemdir, dedi. Peki sütü var mı? di­ye sordular. Kardeşim Harun’un sütünü ona verir, dedi. Harun, Musa’dan bir yaş daha büyüktü. Üç yaş ve dört yaş daha büyük olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: Firavun, İsrailoğultarına acımış ve dört yıl süre ile çocuklarını öl­dürme hükmünü kaldırmıştı. İşte Harun da bu zaman zarfında doğmuştu. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

Nihayet annesi geldi ve onun memesini almayı kabul etti. İşte yüce Al­lah’ın: “Böylece seni yine annene döndürdük” buyruğu bunu anlatmakta­dır. Ubeyy’in, Mushaf’ında: “Böylece seni… döndürdük” buyru­ğu; şeklindedir, (mana aynıdır).

“Gözleri aydın olup, üzülmesin diye” Abdu’l-Hamid’in, İbn Âmir’den ri­vayetine göre o; kelimesini “kaf” harfini esreli olarak okumuştur, el-Cevherî dedi ki; Bu fiil; “Gözüm onunla aydın oldu” şe­killerinde kullanılır. Her iki kullanımın da mastarı; şeklinde gelir. “Gözü aydın adam” demektir. “Gözleri soğudu” anlamındadır, Allah kendisine gözü aydın olup artık da­ha ilerisini istemeyecek kadar verdi” demektir. Gözü soğuyuncaya ve hara­ret bulmayıncaya kadar diye de açıklanmıştır. Denildiğine göre sevincin göz­yaşı serin, kederin gözyaşı sıcakmış. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Meryem Sûresi’nde (19/25-26. âyetler, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Üzülmesin diye” yani seni yitirdiği için üzülmesin diye böyle yaptık.

“Ve sen birisini öldürmüştün.” İbn Abbas dedi ki: Kâfir bir Kıptî’yi öl­dürmüştü. Kâb da şöyle demişti: O sırada oniki yaşında idi. Müslim’in, Sahih’inde de- ileride (el-Kasas, 28/15-16. âyetlerin tefsirinde) geleceği üzere-“onu hataen öldürmüştü” denilmektedir[81]

“Ama yine de seni gamdan kurtardık.” Korkuya kapılmaktan, öldürül­mekten, hapse atılmaktan yana seni güvenlik altında tuttuk.

“Ve seni deneyip mihnetten mihnete uğrattdt.” Yani risalete elverişli ha­le gelinceye kadar seni sınadıkça sınadık. Katade dedi ki: Seni imtihan et­tik. Mücahid; Seni alabildiğine arındırıp temizledik, demektir,

İbn Abbas dedi ki: Risaletten önce seni bir takım hususlarla sınadık. Bunların ilki annesi kendisine Firavun’un çocukları boğazladığı bir yılda gebe kalmıştı. Sonra onun suya atılması, sonra annesinin memesinden başka kimseden süt almaması, sonra Firavun’un sakalını çekmesi, sonra inci yeri­ne kor ateşi eline alması ve bununla Firavun’un öldürmesi tehlikesini uzak­laştırması. Arkasından Kıptî’yi öldürmesi ve etrafını gözetleyerek korku içe­risinde çtkıp gitmesi. Bilahare insanları yönetmeye alışmak üzere koyun ço­banlığı yapması…

Denildiğine göre bir gün bir oğlak koyun sürüsünden kaçtı. Günün uzunca bir bölümü onu takip etti, onu çok yordu. Sonra da onu alıp öptü ve bağrına bastı. Ona: Hem beni yordun, hem kendini yordun demiş, ona kız­mamış tır.

Vehb b. Münebbih dedi ki: İşte bundan dolayı yüce Allah onu ketim edin­di. Daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

“Medyenliler arasında senelerce kaldın.” Bununla anlaştığı iki şıklı sü­renin daha eksiksiz olan on yıllık süreyi kastetmektedir. Vehb dedi ki: Şu-ayb’ın yanında yircnisekiz yıl kalmıştır. Bunun on yılı hanımı Şuayb kızı Safûrâ’nın mehri idi. Onsekiz yıl da çocuğu doğuncaya kadar yanında ikamet etti.

“Sonra bir takdir gereği geldin. Ey Musa” İbn Abbas, Katade ve Abdu’r-Rahman b. Keysan dediler ki: Bununla nübüvvet ve risalete uygun hale gel­din, demek istenmektedir. Çünkü peygamberler ancak kırk yaşında peygam­ber olurlar. Mücahid ve Mukatil, “bir takdir gereği” buyruğunu bir vade ge­reği, diye açıkiamışlardır.

Muhammed b. Ka’b da şöyle demiştir: Sonra sen Benim, senin hakkında geleceğini takdir etmiş olduğum kadere uygun olarak geldin, demektir. İki­sinin de anlamı birdir. Yani sen Bizim seni rasûl olarak göndermeyi murad ettiğimiz vakit geldin. Şair de şöyle demiştir:

“0 hilafete nail oldu ya da onun için bir kaderdi,

Nitekim Musa’nın Rabbine belli bir kader gereği vardığı gibi.”

“Ve seni Kendim için seçtim” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Seni vahyim ve risaletim için seçtim. Burada; “Seni… seçtim” buyruğunun san’at’tan alınma, yarattım anlamında olduğu söylenmiş­tir. Bunun kullanma emir ve nehiylerimi tebliğ etmen için sana güç verdim, ilim öğrettim demek olduğu da söylenmiştir.

“Sen ve kardeşin âyetlerimle gidin.* İbn Ab bas: Ona indirilmiş olan do­kuz âyeti kastetmektedir, der.

“Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.” İbn Abbas dedi ki: Risalet hu­susunda asla zaafa düşme. Katade de böyle açıklamıştır. Hiçbir şekilde fü­tura kapılmayın. Gevşemeyin, diye de açıklanmıştır. Şair dedi ki:

“Muhammed o mutlak ilah kendisine geçmiş ve geride kalmış (Günahlarını) bağışladığından beri Asla gevşemedi, zaaf göstermedi.”

Bu kelime zaaf göscermek, fütur göstermek, zayıflamak, bitip tükenmek anlamlarına gelir. İmruu’1-Kays da şöyle demektedir:

“Diğer yüzücüler (atlar) zaaf gösterip, yorulduklarında tırnaklarını Sert yerlere vurup toz çıkartırlarken; (benim atını) hızlıca

yürümeye devam eder.”

“Bu işi görmekte zaafa düştüm…” denilir. İsm-i fa­ili; dir. Müennes İsm-i fail de; dır. “Ben onu zaafa dü­şürdüm, yordum” anlamındadır. “Filan kişi hâlâ bu işi yapma­ya devam eder” demektir. Ebân da âyetin anlamını böylece açıklamış ve de­lil olarak da Tarafe’nin şu beytini göstermiştir:

“Sanki önlerindeki o muazzam tencereler,

Kurdukları kubbelere (çadırlara) benzer; hiç durmaksızın kaynayıp dururlar.”

Yine İbn Abbas’tan bunun “gecikmeyin” anlamında olduğu nakledilmiş­tir.

İbn Mes’ud’un kıraatinde: “Beni anmakta gevşekliğe ka­pılmayın” şeklindedir. Anmaktan kasıt; Bana hamdetmek, Benim şanımı, şe­refimi yüceltmek ve risaletimi tebliğ etmektir. [82]

  1. “İkiniz Firavun’a gidin. Çünkü o, haddini aşmıştır.
  2. “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.”

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [83]

1- Hitab Musa ve Harun’adır:

Yüce Allah’ın: “İkiniz Firavun’a gidin” buyruğundan önce: “Sen ve kar­deşin âyetlerimle gidin” (Tâ-Hâ, 20/40) denilmişti. Burada ise “ikiniz gidin” denilmektedir. Bu şöyle açıklanmıştır: Yüce Allah bu âyet-i kerîmede Musa ve Harun’a, Firavun’a davette bulunmak üzere gitmelerini emretmektedir. Ön­ce yalnızca Musa’ya -ona şeref kazandırmak için- hitab ettikten sonra te’kid için bunu tekrarlamış bulunmaktadır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Bununla onlardan birisinin gitmesinin ye­terli olmadığını açıklamaktadır. Bir diğer görüşe göre; birincisindeki emir bü­tün insanlara gitme emridir, ikincisinde ise Firavun’a gitme emri verilmiştir. [84]

2- İyiliği Emretmek, Kötülükten Nehyetmek:

“(Ma yumuşak söz söyleyin” buyruğunda iyiliği emredip münkerden alı­koymanın caiz oluşuna delil vardır. Ayrıca bunun, elinde güç ve kuvvet bu­lunduranlara kaçşı yumuşaklıkla yapılacağına da delil vardır. Bununla birlik­te onun (bu güçlülere karşı) korunacağı da teminat altına alınmıştır. Nitekim: “Ona yumuşak söz söyleyin” diye buyuruiüuğu gibi: “Korkmayın çünkü Ben sizinle beraberim. İşitir ve görürüm.” (46. âyet) diye buyurduğuna dikkat ede­lim, O halde bu şekilde davranmak, öncelikle bizim için söz konusu olma­lıdır. İşte o vakit emredip alıkoyan kimse istediğini elde eder, arzusunu ger­çekleştirir. Bu da açıkça görülen bir husustur. [85]

3- Emredip Nehyetme Üslubu:

İlim adamları yüce Allah’ın: “Yumuşak söz” buyruğunun anlamı hususun­da farklı görüşlere sahiptirler. Aralarında el-Kelbî ve İkrime’nin yer aldığı bir kesim şöyle demiştir: Bu ona künyesi ile hitap edin demektir. İbn Abbas, Mücahid ve es-Süddî de böyle demiştir. Künyesinin de Ebu’l-Abbas olduğu söy­lenmiştir. Ebu’l-Velid olduğunu, Ebu Murre olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşe göre, kâfir bir kimse ileri gelen, etkin ve müslüman olması ümit edilen birisi İse, künyesiyle hitap etmek caizdir. Müslüman olacağı ümit edil­mese dahi bu caiz olabilir. Çünkü ümitlenmek belli ameli gerektiren haki­kat değildir.

Peygamber (sav)da: “Size bir kavmin nezdinde değerli olan birisi geldi­ği takdirde ona değer veriniz.”[86] diye buyurmuş ancak, müslüman olacağı­nı ümit ederseniz diye buyurmamıgtır. İşte kâfire künyesi ile hitap etmek te ona değer vermenin bir parçasıdır.

Peygamber (sav) Safvan b. Umeyye’ye; “İn ey Vehb’in babası” diyerek, ona künyesiySe hitab etmiş. Sa’d’a da: “Ebu Hubab’ın söylediklerini duymuyor mu­sun?” demiş ve bununla da Abdullah b. Ubeyy’i kastetmiştir.

İsrâıHyât’ta rivayet edildiğine göre Musa (as) bir sene boyunca Fira-vun’un kapısında ayakta bekledi. O dışarı çıkıncaya kadar ona sözünü ulaş­tıracak bir elçi bulamadı ve aralarında yüce Allah’ın bize nakletmiş olduğu olay cereyan etti.

Bu da ondan sonra gelen mü’minlere zalimler ile aralarında geçecek olaylara dair bir teselli kaynağıdır. Hidayet bulanları en iyi bilen senin Rab-bindir. Yine denildiğine göre Musa ona: Benim getirdiklerime iman eder, âlemlerin Rabbine ibadet edersen, ölüme kadar asla yaslanmamak üzere genç kalacaksın, yine ölünceye kadar elinden alınmayacak hükümdarlığın olacak ve dörtyüz yıl yaşayacaksın, öldüğün takdirde de cennete gireceksin. İşte sö­zü edilen “yumuşak söz” budur.

İbn Mes’ud da şöyle demektedir; “Yumuşak söz” yüce Allah’ın bize ak­tardığı üzere şunlardır: “De ki: Sen temizlenme^ istiyor musun? İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim de korkâsın?” (en-Nâziât, 79/18)

“Yumuşak söznün, Musa (as)ın söylediği şu sözler olduğu da söylenmiş­tir: Ey Firavun, biz âlemlerin Rabbi olan senin de Rabbinin elçileriyiz.

Ona bu şekilde Firavun adıyla hitap etmesinin sebebi, kendisine hitap edil­diğinde kullanılan isimler arasında en sevdiği ismin o oluşundandır. Nitekim hükümdar, kral vb. isimler de bu kabildendir.

Derim ki: “Yumuşak söz” sert olmayan sözdür. “O şey yumuşadı, yumuşar” denilir. “Yumuşak” denildiği gibi “ya” harfi şeddesiz ve sakin olarak da kullanılır, çoğutu da şeklinde gelir.

Musa (as)a, Firavun’a yumuşak söz söylemekle emrolunduğuna göre; ondan daha aşağı mertebede bulunan kimselerin de hitabında buna uyması da­ha uygundu. İyiliği emrederken sözlerinde buna dikkat etmesi daha uygun­dur. Nitekim yüce Allah el-Bakara Sûresi’nde (2/83- âyet, 8. başlıkta) geçti­ği üzere’insanlara güzellikle söz söyleyin” (el-Bakara, 2/83) diye buyurmak­tadır. Yüce Allah’a hamd olsun. [87]

4- Öğüt Alması Yahut Korkması Umulan Firavun:

“Belki öğüt alır yahut korkar” buyruğunun anlamı şudur: Yani sizin umudunuza ve sizin beklentinize göre bu böyledir. Burada umut ve beklen­ti insanlar İle ilgilidir. Nahivcilerin büyüklerinden Sibeveyh ve başkaları böyle demiştir. Buna dair açıklama el-Bakara Sûresi’nin de baş taraflarında (2/21. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccac dedi ki: “Belki, umulur ki…” kelimesi umut ve beklenti ifade eden bir kelimedir. Yüce Allah akıllarıyla kavrayacakları bir üslupla on­lara hitab etmiştir. Burada edatın soru anlamında olduğu da söylenmiştir. Ya­ni bak bakalım, o öğüt alacak mı? demektir. Bunun; anlamında oldu­ğu da söylenmiştir. (Öğüt alsın yahut korksun diye, demek olur.)

Bir görüşe göre bununla yüce Allah, Harun’un Musa’ya: “Belki o öğüt alır yahut korkar” diye söylemiş olduğunu haber vermektedir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

Şöyle de denilmiştir; Kur’ân-ı Kerîm’deki bu ve benzeri umut ve beklen­ti ifade eden edatların tamamı fiilen meydana geErmş ve gelecek hususlar hak­kında kullanılmıştır. Firavun da boğulduğu esnada hatırlamış ve korkmuş, bu sebebten dolayı da: “îsrailoğullarının imarı ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım.” (Yunus, 10/90) demiş, ancak bu iman ona fayda vermemişti. Bu açıklamayı Ebu Bekr el-Verrâk ve başkaları yapmıştır.

Yahya b. Muâz da bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Ben ilâ­hım, diyen kimselere karşı senin yumuşak davranman bu şekilde olması ge­rektiğine göre, ilâh bizzat sensin diye(rek ortak koşa)nlara karşı yumuşak dav­ranman nasıl olmalıdır?

Bir diğer açıklama da şu şekildedir: Firavun, Musa kendisini davet ettiğin­de söylediği sözlere dikkat etti. Bu hususta hanımıyla danıştı, o iman etti ve ona da iman etmesi yönünde telkinde bulundu. Haman ile danıştı, Haman: Sen önceleri her şeyin sahibi bir kral iken başkasının mülkü olacaksın. Rab iken başkasının rabliğini kabul edeceksin, bunun için yapma, dedi, Sonra da: Ben sana gençliğini geri veririm dedi, sakalını siyaha boyadı. İlk saç boya­yan o oldu. [88]

  1. “Ey Rabbimiz! Biz, bize karşı aşın gitmesinden veya azgınlığı­nı arttırmasından korkarız” dediler.

“Ey Rabbimiz! Biz bize karşı aşırı gitmesinden veya algınlığım arttır­masından korkarız, dediler” buyruğu ile ilgili olarak ed-Dahhak: “Aşırı git­medi acele etmesi diye; “azgınlığım artttrmasrnı da haddi aşarak düşman­ca davranması diye açıklamıştır. en-Nehhâs da şöyle demektedir: İfadenin tak­diri şöyledir. Biz, bizim aleyhimize aşırıya kaçarak olmadık bir iş yapacağın­dan korkarız. el-Ferrâ dedi ki: “Bir işi yaptı” demektir. ise aşırıya gitti, anlamındadır. “Terketti” demektir.

Cumhur: “Aşırı gitmesi” şeklinde “ya” harfini üstün “ra” harfini öt-relî olarak okumuştur. Bu da elini çabuk tutarak bizi cezalandırmakta ace­le edeceğinden korkarız anlamındadır. Su almak üzere topluluğun önünden giden kişiye; denilmesi de buradan gelmektedir. Yani bizler gü­nahta ileriye gitmiş, aşırıya kaçmış bir kimsenin yapacağı gibi bizi azaba, iş­kenceye uğratacağtndan korkarız. Bu açıklamayı ei-Müberred yapmıştır.

Aralarında İbn Muhaysın’ın da yer aldığı bir kesim bu kelimeyi “ya” ve “ra” harfleri üstün olarak okumuştur. el-Mehdevî dedi ki; Bu bîr söyleyiş olabi­lir. Yine ondan “ya” harfi ötreli, “ra” harfi de Üstün olarak okuduğu da nak­ledilmiştir. Bunun, herhangi bir kimsenin ya da sebebin etkisi altında kala­rak bize karşı acelecilik edeceğinden korkarız, demektir.

Bir başka kesim “ya” harfini ötreli “ra” harfini de esreli olarak okumuşlar­dır. İbn Abbas, Mücahid, İkrime ve İbn Muhaysın da böyle okumuşlardır. Bu da bize vereceği eziyette, yapacağı işkencelerde çok ileriye gitmesinden kor­karız, demek otur. Şair recez vezninde şöyle demektedir:

“Bu dev gibi adam bize çok fazla eziyet etti ve elini çabuk da tuttu.” [89]

  1. Buyurdu ki: “Korkmayın! Çünkü Ben sizinle beraberim. İşitir ve görürüm.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [90]

1- Korkmak Fıtrîdir:

İlim adamları dedi ki: Onların da sair İnsanlarda olduğu gibi kendileri adı­na korkmaları üzerine, yüce Allah kendilerine Firavun’un da, kavminin de onlara eziyet verme imkânı bulamayacağını haber verdi, öğretti.

Bu âyet-i kerîme, ben korkmam diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir. Düşmanlardan korkmak yüce Allah’ın peygamberlerinin, velilerinin -kendi­sini bilip ona güvenmelerine rağmen- bir sünnetidir,

Hasan-ı Basrî’nin -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- kendisine Âmir b. Ab­dullah hakkında haber verene söylediği sözleri gerçeklen güzeldir. Bu kişi­ye göre Âmir b. Abdullah arkadaşları ile birlikte Şam yolunda bir suyun ke­narında konaklamışlar. Arslan gelip onlarla suyun arasında durmuş. Âmir su­ya kadar gitmiş, ihtiyacı olan suyu almış. Kendisine: Kendini tehlikeye attın, denilince şöyle demiş: Kılıç ve mızrakların karnıma teker teker saplanmala­rı yüce Allah’ın benim kendisinden başka bir şeyden korktuğumu bilmesin­den daha sevdiğim bir iştir. Bunu duyan Hasan-ı Basrî şöyle demiş: Âmir’den daha hayırlı olanlar korkmuş, Musa (as) haber getiren kişi kendisine: “İleri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar. Çık git, muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim” deyince korku ile etrafı gözeterek o şehirden çı­kıp: “Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar.” (el-Kasas, 28/20) demiş­ti. Yine onun hakknıda şöyle buyurulmaktadır: “Nihayet şehirde korku ile gö­zetleyerek sabahı etti.” (el-Kasas, 28/18) Bu buyruklarda korktuğunu gördü­ğümüz gibi; sihirbazlar da iplerini ve sopalarını yere bıraktıkları hali anlatır­ken: “Musa içten içe bir korkuya kapıldı. Biz ona: Korkma dedik, çünkü üs­tün gelecek olan sensin.” (Tâ-Hâ, 20/67-68) diye buyurmaktadır.

Derim ki: Peygamber (sav)in Medine çevresinde müslümanlan ve malla­rını korumak maksadıyla Hendeği kazması da bu kabildendir. Halbuki o hiç­bir kimsenin ulaşamayacağı seviyede Rabbine tevekkül eden ve O’na güve­nen kimse idi. Diğer taraftan herkesin de bildiği gibi; onun ashabı kendi yurt­larını bırakıp bir sefer Habeşistan’a, bir başka sefer Medine’ye göç ettiler. Çün­kü Mekke müşriklerinin kendilerine zarar vereceğinden korkuyorlardı. Ken­dilerine yapacakları işkencelerle dinleri sebebiyle azaba uğratılmaktan kork­tukları için kaçıyorlardı.

Ömer (ra) da Esma bintî Umeys’e: Biz sizden önce hicret ettik. O bakım­dan sizden daha çak Rasûlullah (sav)a yakın olmaya hak sahibiyiz deyince, Esma binti Umeys şu cevabı vermişti: Doğruyu söylemedin ey Ömer, asla. Al­lah’a yemin ederiz, sizler Rasûlullah (sav) ile birlikte idiniz. O aranızdaki açları yedirir, cahillerinize öğüt verirdi. Biz ise Habeşistan’da bizimle akraba­lıkları bulunmayan, bize uzak, (dinlerini) buğz ettiğimiz bir diyarda -yahut bir yerde- bulunuyorduk. Bu ise Allah ve Rasûlü uğrunda idi. Allah’a yemin ederim, senin bu söylediklerini Rasülullah’a nakletmedikçe ne bir yemek yi­yeceğim, ne de bir şey içeceğim, Biz orada eziyetler görüyorduk ve korku­yor idik… Hadisi uzun uzadıya Müslim rivayet etmektedir.[91]

İlim adamları der ki: Yüce Allah’ın Âdemoğullarının nefislerinde yaratmış olduğu tabiatın dışında, kendisi hakkında haber veren kimseler yalancıdır­lar. Yüce Allah İnsanın tabiatına kendisine zarar ve acı verecek yahut telef edecek şeylerden kaçmayı yerleştirmiştir.

Yine dediler ki: Düz bir arazide saldırgan ve yırtıcı bir hayvandan kendi­sini savunacak kılıç, mızrak, ok, yay ve buna benzer hiçbir silahı bulunma­yan kimseye bu halinden daha zararlı hiçbir şey yoktur. [92]

2- Allah’ın Beraberliği:

“Çünkü Ben sizinle beraberim” yardımım, desteğim ve Firavun’a kadir oluşumla beraberim demektir. Bu bir kimsenin emir tarafından himaye edi­lişini anlatmak istediği zaman:

Emir filan kişi ile birliktedir, demeye benzer.

“İşitir ve görürüm” yani hiçbir gizli şeyin dahi kendisinden gizli ve sak­lı kalmayacağını ve herşeyi bilip, idrâk ettiğini anlatmaktan ibarettir. Âlem­lerin Rabbi Allah’ın şanı ne yücedir! [93]

  1. “Artık ona varıp deyiniz ki: Muhakkak biz senin Rabbin tarafın­dan gönderilmiş rasûlleriz. O halde İsraÜoğullarım bizimle gönder. Onlara azab etme! Biz sana Rabbin tarafından bir âyet İle geldik. Selâm olsun hidayete uyanlara.
  2. “Gerçekten bize: Muhakkak azab, yalanlayan ve yüz çevirenler üzerinedir, diye vanyolundu.”
  3. “Sizin Rabbiniz kimdir? Ey Musa” dedi.
  4. “Rabbimiz, bütün herşeye hilkatini verip sonra da ona doğru yo­lu gösterendir” dedi.

“Artık ona varıp deyiniz ki Muhakkak biz senin Rabbin tarafından gön­derilmiş rasûlleriz” buyruğunda hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani sonra ona gittiler ve ona bu sözleri söylediler.

“O halde İsrailoğullarını bizimle gönder.” Onları serbest bırak. “Onla­ra” angarya işlerle ve yaptıkları işlerde onları yormak suretiyle “azab etme!”

îsrailoğulları Firavun’un eli altında oldukça çetin bir azap içerisinde bulu­nuyorlardı. Oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çamur, kerpiç ve şehir inşaatında altından kalkamayacakları işlerle onları yükümlü tutuyordu.

“Biz sana Rabbin tarafından bir âyet ile geldik.” İbn Abbas dedi ki: Bu­nunla âsa ve el mucizelerini kastetmektedir.

Denildiğine göre Firavun ona: Bu mucize nedir? diye sormuş; o da elini göm­leğinin yakasına soktuktan sonra güneş ışığını andıran bir parıldayış ile bem­beyaz çıkarıvermişti. Onun ışığı, güneşin nurunu gölgelemişti, buna hayret et­ti. Asa mucizesini ona ancak toplandıkları tören gününde göstermişti.

“Selam olsun hidayete uyanlara!” ez-Zeccâc dedi ki; Yani hidayete uyan kimse yüce Allah’ın gazabından ve azabından kurtulmuş, esenliğe kavuşmuş olur. O bu ifadesiyle ona selam vermek maksadını gülmemişti. Buna delil ise bu sözlerinin karşılaşmalarının veya hitabının başında söylenmemiş olmasıdır.

el-Ferrâ dedi ki: “Selam hidayete uyanlara!” demek kasdı ile; ile demek arasında bir fark yoktur.

“Gerçekten bize: Muhakkak azab” yani dünya hayatında yok olup, helâk olmak, âhiret hayatında da cehennemde ebedi kalmak, Allah’ın peygam­berlerini “yalanlayan ve” iman etmekten “yüz çevirenler üzerinedir, diye vahyolundu.” İbn Abbas dedi ki: Bu âyet-i kerîme muvahhidler için en bü­yük ümit kaynağıdır, çünkü onlar ne yalanlamışlardır ne de yüz çevirmiş­lerdir.

“Sizin Rabbiniz kimdir? Ey Musa.” Firavun’un, Harun’u söz konusu etmeyip, Musa’yı söz konusu ettiğinin belirtilmesi, âyet sonlan (arasında uyum) dolayısıyladır.

Şöyle de açıklanmıştır: Özellikle onun adını söylemesi, risaletin, yüce Al­lah ile konuşmanın ve mucizelerin sahibinin o oluşundan dolayıdır.

Bir diğer görüşe göre; her ikisi de -Harun susuyor idiyse dahi- risaleü teb­liğ etmişlerdir. Çünkü konuşma esnasında ancak bîr kişi konuşabilir. Birisi­nin sözü kesildi mi öbürü onu destekler ve te’yid eder. Böylelikle buradan hareketle biz bir ilmî fayda elde ediyoruz, İki kişiye bir görev verilecek olur­sa, bu görevi onlardan birisi yerine getirirken diğeri kişi de onun yanında bu­lunmakla birlikte, kimi zaman ona ihtiyaç duyulur, kimi zaman ihtiyaç duyulması dahi onlar kendilerine verilen görevi eksiksiz yerine getirmiş, onu ifa etmiş ve mükâfat almayı haketmiş olurlar. Çünkü yüce Allah: “İkiniz Fİ-ravun’a gidin” (43, âyet); “Sen ve kardeşin… gidin” (42. âyet) ve; “Ona de­yiniz ki” diye buyurmakta ve her ikisine de gidip ona emredilenleri söyle­melerini emretmiş bulunmaktadır. Sonra yüce Allah Firavun’un onlara hitap ettiğinde: “Sizin Rabbiniz kimdir?” dediğini haber vermekte ve bununla Ha­run’un da Musa (ikisine de selam olsun) ile birlikte olduğunu bildirmekte­dir.

Musa: “Rabbimiz, bütün herşeye hilkatini verip, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi,” Yani bizim Rabbimiz sıfatları ile bilinir, O’nun, O filan­dır denilecek şekilde (mahlukat gibi) özel bir ismi yoktur. Aksine o bütün kâ­inatı yaratandır. Her bir yaratığa belli şekil ve sureti veren O’dur. Eğer on­larla konuştuğunda her ikisi de cevap vermiş olsalardı, yüce Allah’ın: Rab­bimiz… dediler, diye buyurması gerekirdi.

“Hilkatini” anlamındaki lafız, “verip” anlamındaki fiilin ilk mefulüdür. Yani O, herbir şeye gerek duydukları şekilde ve kendilerine uygun ola­cak şekilde hilkatlerini verendir. Yahut ikinci mef’ul de olabilir. Yani herbir şeye suretini ve ondan sağlanacak faydaya uygun olan şeklini veren O’dur. Bu; geleceği üzere ed-Dahhak’ın görüşüne göredir.

“Sonra da doğru yolu gösterendir” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas, Saîd b. Cübeyr ve es-Süddî şöyle demişlerdir: O her bir şeye kendi türünden onun öbür tekini, eşini vermiş, sonra da onunla ilişki kurma yolunu, yiye­cek elde etme, içecek elde etme ve meskene sahip olma yolunu göstermiş­tir.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Sonra ona kaynaşmak, bir araya gelmek ve çiftleşmek yolunu göstermiştir.

el-Hasen ve Katade dedi ki: O her bir şeye kendisine uygun olanı vermiş ve halini ıslâh edip, düzeltecek olanı göstermiştir.

Mücahid de şöyle demektedir: O her bir şeye bir sure vermiştir ki, insan­ların yaratılış ve suretlerini diğer hayvanlara, canlılara vermediği gibi, hay­vanlara verdiği yaratılışı da insanlara vermemiştir, O her bir şeyi ayrı ayrı ya­ratmış ve belli bir ölçü ile takdir etmiştir. Şair şöyle demektedir:

“Her “jir şeyi O ayrı bir hilkatte yaratmıştır. İşte Allah böyledir, O ne dilerse yapar.”

Yani O, dilediği gibi yaratır ve suret verir, Bu Atıyye ve Mukatil’İn de gö­rüşüdür.

ed-Dahhak dedi ki: Her bir varlığa kendisine uygun ve kendisinden bek­lenen faydaya elverişli bir hilkat vermiştir. Yani eli yakalamak, ayağı yürü­mek, dili konuşmak, gözü görmek, kulağı işitmek için yaratmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Her bir şeye ilham ettiği bilgi yahut sanatı vermiş­tir.

el-Ferrâ da şöyle demektedir: O erkeği kadın için yaratmıştır. Her bir er­keğe de kendisine uygun dişiler yaratmıştır. Sonra da erkeğin dişisine gide­ceği yolu göstermiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: O her bir şeye ken­di yaratılışının bir benzerini vermiştir.

Derim ki: Bu İbn Abbas’ın açıklaması ile aynı anlamı ifade eder. Ayet-i ke­rîme genel anlamı İle bütün bu görüşleri kapsar. Zaide, el-A’meş’den: “Herşeye hilkatini verip…” buyruğunu (son kelimede­ki) “lam” harfini cezm yerine üstün ile okumuştur. Bu aynı zamanda İbn Ebi İshak’ın da kıraatidir. Ayrıca bunu Nusayr, el-Kisaî’den ve başkalarından da rivayet etmiştir. Şu demektir: O, Âdemoğullanna gerek duydukları herşeyi ve­rendir.

Her iki kıraat mana itibariyle birbirine uygundur. [94]

  1. “Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir?” dedi.
  2. Dedi ki: “Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır. Rab-bîm yanılmaı ve unutmaz.”

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [95]

1- Geçmiş Kavimler:

“Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir?” Onların durumu nedir? Hal­leri nedir? Musa (as) kendisine onların bilgisinin Allah’ın nezdinde olduğu­nu bildirdi. Yani bu senin hakkında soru sorduğun şey, gayb ümindendir. Yü­ce Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı ve kendisinden başka kimsenin bil­mediği bir bilgi tiiründendir. Ben de ancak senin gibi bir kulum. Bana gayblan bilenin verdiği haberlerden başkasını bilmem. Geçmiş asırlardaki ka­vimlerin durumlarına dair bilgi yüce Allah’ın nezdinde Levh-i Mahfuz’da ya­zılı bulunuyor.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Önceki asırların ahalisinin bunu ka­bul etmeyişlerinin sebebi nedir? Yani neden onlar da senin Rabbinden baş­kasına ibadet ettikleri halde yok olup gittiler?

Şöyle de açıklanmıştır; O, Musa (as)a önceki nesillerin amelleri hakkın­da soru sormuştur. O da kendisine bu amellerinin Allah tarafından tesbit edil­miş olduğunu ve O’nun nezdindeki bir kitapta kayıtlı bulunduklarını bildir­di. Yani bunların yaptıkları yazılıdır. Yarın onlara bu amellerinin mükafatı­nı ya da cezasını verecektir.

Musa (as) “kitap” ile Levh-i Mahfuz’u kastetmiştir. Bunun kimi melekler­le birlikte bulunan bir kitap olduğu da söylenmiştir. [96]

2- İlimlerin Tedvin Edilip Yazılmaları ve Hadisin Yazılması:

Bu âyet-i kerîme ve buna benzer geçmiş ve gelecek olan âyetler, ilimle­rin tedvin edilip unutulmamaları İçin yazılmaları gerektiğine delil teşkil et­mektedir. Çünkü ezberlemek, yanlışlık ve unutmak gibi bir takım tehlikele­re maruz kalabilir. İnsan bazen duyduğunu ezberlemeyebilir, O bakımdan bu bilgiyi elden kaçırmamak için onu yazı ile belgeler.

Bizler muttasıl bir isnad ile Katade’den şunu rivayet ediyoruz: Ona: Sen­den duyduklarımızı yazalım mı? diye sorulmuş. O da şöyte demiş: Latif ve Ha-bir olan, sana yazdığını haber vermişken seni yazmaktan alıkoyan nedir? Çün­kü O: “Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz” diye buyurmuştur.

Müslim’in, Sahih’inde kaydedildiğine göre Ebu Hureyre (ra) dedi ki: Ra-sûlullah (sav) buyurdu ki: “Allah yaratıkları yaratmayı hükmettiğinde, Ken­disine ait ve nezdinde bulunan kitabında, Kendi üzerine şunu yazdı: Şüphe­siz rahmetim gazabımı geride bırakır. “[97]

el-Hatib Ebu Bekr de senedini kaydederek Ebu Hureyre’den şöyle dedi­ğini nakleder: Ensar’dan bir adam, Peygamber (sav)ın huzurunda oturur, on­dan hadis dinler. Bu onun hoşuna gider, fakat onu bellemezdi. Bu halinden, Rasûlullah (sav)a şikayette bulundu. Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ben senden ha­dislerini dinliyorum, hoşuma da gidiyor, fakat onu belleyemiyorum. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) yazı yazmaya işaret ederek: “Sağ elinin yardımını al” diye buyurdu[98]

Bu açık bir nasstır. Ashab’in ve Tabiînin cumhuru ilmin yazılarak, tedvin edilmesinin caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Rasûlullah (sav) Hac’da irad et­miş olduğu hutbenin, Yemen’den bir adam olan Ebu Şah’ın yazılıp kendisi­ne verilmesini istemesi üzerine yazılmasını emretmişti. Bunu da Müslim ri­vayet etmiştir.[99]

Amr b. Şuayb babasından, o dedesinden rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İlmi yazı ile kaydediniz.”[100]

Muavİye b. Kurra dedi ki: İlmi yazmayan kimsenin ilmi ilim olmaktan çı­kar.

Kimileri de yazmanın yasak olduğu kanaatindedir. Ebu Nasra rivayet ederek dedi ki: Ebu Said’e: Sizin bu hadisinizi yazalım mı diye sorulmuş, o da: Siz bunu niye Kur’ân gibi değerlendiriyorsunuz? Bunun yerine biz nasıl ezbedediysek, siz de öylece ezberleyin, demiştir.

Yazmayanlar arasında eş-Şa’bî, Yunus b. Ubeyd ve Halid el-Hazzâ da var­dır. Halid dedi ki: Tek bir hadis müstesna hiçbir şey yazmadım. Onu da ez­berledikten sonra sildim. İbn Avn ve ez-Zührî de yazmayanlardandır. Bun­ların kimisi önce yazar, sonra onu ezberledikten sonra silerdi. Böyle yapan­lardan birisi Muhammed b. Şîrîn ve Âsim b. Damra’dır,

Hişanı b. Hassan dedi ki: Ben “el-A’mâk hadisi” diye bilinen hadis dışın­da asla hadis yazmadım. Onu da ezberledikten sonra sildim.

Derim ki: Biz Halid el-Hazzâ’dan da bunun benzeri bir sözü zikretmiş bulunuyoruz. “el-A’mâk” diye bilinen hadisi de Müslim, kitabının sonlarında ri­vayet etmiş bulunmaktadır: “Rumlar, el-A’mâk denilen yere -yahut ta şüphe raviden olmak üzere Dâbik’a inmedikçe… kıyamet kopmayacaktır.”[101] Bu ha­disi Müslim, Fiten bölümünde zikretmiş bulunmaktadır.

Kimisi de ezberler, sonra da ezberlediğini yazardı. el-A’meş, Abdullah b. İdris, Huşeym ve başkaları bunlardandır. Bu da ezberleme için bir ihtiyattır. Genel olarak yazmak daha İyidir,

Âyetler ve hadisler de bu doğrultuda vârid olmuştur. Ömer, Ali, Câbir ve Enes (Allah hepsinden razı olsun) rivayet edilen kanaat bu olduğu gibi; on­lardan sonra gelen el-Hasen, Atâ, Tavus, Urra b, ez-Zübeyr gibi tabiînin bü­yükleri ile onların ardından gelen ilim ehlinden de nakledilen kanaatler bu doğrultudadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Bir de ona levhalarda kerşeye ait bir öğüt ve herşeye dair açıklamayı yazdık.” (ei-A’raf, 7/145); “An-dolsun Biz, Tevrat’tan sonra Zebur’da: Arza Benim salih kullarım miras­çı olur, diye yazdık.” (el-Enbiya, 21/105); “Bize hem bu dünyada, hem de âhi-rette iyilik yaz.” (el-A’raf, 7/156); “Küçük-büyük herşey satır satır yazılıdır.” (en-Necm, 54/52)

Burada da yüce Allah: “Onların bilgisi Babbimin yanında bit kitapta­dır” diye buyurmaktadır. Ve buna benzer daha başka âyet-i kerîmeler.

Yine ilim, ancak yazmak ile sağlam bir şekilde tesbit edilebilir. Yazdık­tan sonra karşılıklı okuma, ders arkadaşlarıyla müzakere, zaman zaman kontrol etme, gereği gibi koruyup belleme, müzakere etme, soru sorma, na-kilcilerin ve güvenilir ravilerin naklettiklerini kontrol etme ile ancak sağlam-laştırılabilir.

Diğer taraftan ilk nesilden yazı yazmayı mekruh gören ve bunu benim­semeyenlerin bu tutumlarının sebebi, henüz kendileri ile Peygamber arasın­da fazla bir zaman geçmemiş olması, isnadda zikredilen ravilerin sayısının az olması ve yazmak suretiyle yazanın yazdığına güvenerek, İsnadı ihmal ede­ceğinden yahut da onu iyice belleyip gereğince amel edeceğinden yüz çe­virmelerinden korkulmasıdır.

Şimdilerde ise aradaki zaman uzayıp gittiğine, isnadda zikredilenlerin sa­yısı zaman kısa olmadığından dolayı çok olduğuna, senedyolian değişik ol­duğuna, nakilde bulunanların isimleri birbirine benzediğine, nisyan denilen âfet ânz olduğuna, yanılmadan emin olunmadığına göre; ilmin, yazmak su­retiyle kaydedilmesi daha uygundur ve konu ile ilgili şüpheleri gidericidir. Hem yazmanın vücubuna dair deliller de daha kuvvetlidir.

Ebu Saîd’in, Peygamber (sav)dan rivayet etmiş olduğu ve Müslim tarafın­dan kaydedilmiş bulunan: “Benden bir şey yazmayın, kim Kur’ân’ın dışında bir şey yazmış ise onu silsin”[102] hadisini delil getiren kimseye cevabımız şu­dur:

Bu önceleri böyleydi, daha sonra yazmaya dair vermiş olduğu emir İİe Ebu Şah ve başkalarına bunu mubah kılmış olması iie nesh edilmiştir. Aynı şekil­de bu Kur’ân-ı Kerîm’e, Kur’ân’dan olmayan şeylerin karışmasını engellemek içindi. Yine Ebu Said’den gelen rivayet de böyledir: Biz Peygamber (sav)ın hadis yazmamıza izin vermesini çok istedik, fakat kabul etmedi.[103]

Eğer bu hadis sağlam ve bellenmiş bir hadis ise bu hicretten önce ve ha­disle uğraşıp Kur’ân’ın ihmal edileceğinden emin olunmadığı dönemlerde ol­muş olmalıdır.[104]

3- Hadisin Yazılmasında Dikkat Edilecek Hususlar:

Ebu Bekr el-Hatib dedi ki: Hadisin siyah (mürekkep) ile yazılması gere­kir. Sonra özellikle renkli değil de siyah mürekkebin kullanılması gerekir. Çünkü siyah, renklerin en koyusudıır. Ve siyah mürekkep en uzun ömürlü­dür. İlim ehlinin de aleti, marifet sahiplerinin aracıdır.

Abdullah b. Ahmed b. Hanbel’in naklettiğine göre o şöyle demiş: Bana ba­bam anlattı, dedi ki; Şafiî, beni meclisinde bulunduğum bir sırada gömleği­min üzerinde’bulunan mürekkebi gizlemeye çalışırken gördü ve; Onu niye örtüp saklıyorsun, dedi.

Elbise üzerinde mürekkep mertliktendir, çünkü onun gözlere görünen ren­gi siyah olsa bile basiretlerde görünen rengi beyazdır.

Halid b. Yezid de dedi ki; Hadis ile uğraşan kimsenin elbisesinde mürek­kep gelinin elbisesindeki hoş koku gibidir. Ebu Abdullah el-Beievî bu anlam­da şöyle demiştir:

“Mürekkep hokkalarının mürekkebi erkeklerin kokusudur,

Kadınların kokusu ise zaferandan yapılır.

Bu bunların elbiselerine yakışır,

Öteki de iffetli kadının elbisesine yaraşır.”

el-Maverdî’nin naklettiğine göre Abdullah b. Süleyman şunu anlatmış: El­biselerinin bir tarafı üzerinde bir sarılık izi görünce, hokkadan mürekkep alıp o sanlığı onunla boyamış, sonra da: Bizim için mürekkep zaferandan daha güzeldir, diyerek şu beyti okumuş:

“Zaferan bakirelerin kokusudur,

Mürekkep hokkalarının mürekkebi de erkeklerin kokusudur.” [105]

4- Yanılmayan ve Unutmayan Yüce Allah:

“Rabbim yanılmaz ve unutmaz” buyruğunun anlamı hususunda beş gö­rüş vardır:

Birinci Görüş: Bu, yeni bir ifadenin başlangıcıdır. Yüce Allah bu iki va­sıftan tenzih edilmektedir. Bundan önce de ifade “bir kitaptadır” buyruğun­da bitmiştir. ez-Zeccâc da böyle demiştir. “Yanılmaz” anlamı verilen; ise: “Biz yerde helak olduktan, sonra mı…” (es-Secde, 32/10) buyruğunda geçtiği gibi “helak olmak (ölmek)” anlamında kullanıl­mıştır. “Ve unutmaz” hiçbir şey unutmaz demektir. Böylelikle yüce Allah’ı he­lak olmaktan ve unutmaktan tenzih etmiş olmaktadır.

İkinci’ Görüş: “Rabbün yanılmaz” hata etmez demektir. Bu açıklama İbn Abbas’a göredir. Yani, Rabbim kâinatı idare etmekte asla hata etmez. Birisi­ne eğer süre tanırsa bir hikmet dolayısıyla ona süre tanır. Birisinin de aza­bını çabucak vermişse yine bir hikmet dolayısıyla azabını acilen vermiştir.

Üçüncü Görüş: “Yamlmaz” buyruğu kaybolmaz anlamındadır. İbnu’1-A’ra-bî şöyle demiştir: “Daların aslı kayboluştur. Meselâ, bir kimse ezberlediği ve bellediği şeyi unutursa; denilir. Buna göre “Rabbim, yanılmaz ve unutmaz” buyruğu, O’ndan hiçbir şey kaybolmaz ve O (bilgisiyle) herşeyin yanındadır, demektir.

Dördüncü görüş: ez-Zeccâc tarafından ifade edilmiş, en-Nehhâs da benim­semiştir buyruğun en uygun açıklaması da bu görünmektedir: Yüce Allah kendisinin hiçbir şekilde yazı yazmaya ihtiyacı olmadığını haber vermekte­dir. Yani hiçbir şeye dair bilgi ve onun bilinmesi O’ndan uzak değildir ve on­lara dair bildiklerinden hiçbir şeyi de unutmaz.

Derim ki: Bu açıklama İbnu’l-Arabi’nin açıklamasının kapsamı içerisinde­dir.

Beşinci Görüş: “Rabbim yandmaz ve unutmaz” buyruğu “bir kitaptadır”

buyruğunun sıfatı konumundadır. Yani bu kitap yüce Allah’tan kaybolmaz, çıkmaz. “Ve unutmaz” bu kitabı da hiçbir şekilde unutmaz, demektir, O hal­de bunların ikisi de “bir kitaptadır” in sıfatı durumundadır. Bu açıklamaya göre de âyet-i kerîmede ifade muttasıldır ve “bir kitaptadır” buyruğu üze­rinde vakıf yapılmaz. Araplar bulamadıkları bir şeyi anlatmak maksadıyla; “O şeyi kaybettim” derler. Bir şeyi bıraktıkları yerde bulamaya­cak olurlarsa; “Ben onu bıraktığım yerde bulamadım” derler.

el-Hasen, Katade, İsa b. Ömer, İbn Muhaysın, Âsim el-Cahderî ile Şibl’in rivayetine göre İbn Kesir; diye okumuştur. Bunun da; Rabbim onu kay­betmez ve unutmaz, demektir. İbn Arafe der ki: Araplara göre dalâlet asıl mak­sadın dışındaki bir yolu izlemektir. Mesela; “Yolu kaybetti (şaşırdı), o şeyi yitirdi” denilir. İşte “ya” harfini öneli okuyan­ların kıraati de buradan gelmektedir. O kaybetmez, yitirmez demektir. Arap­ların bu konuda anlatım şekilleri böyledir. [106]

  1. “O, yeryüzünü size bir döşek yapan, sizin İçin orada yollar açan ve gökten yağmur indirendir.” Biz onunla bitkilerden çif­ter çifter çıkardık.
  2. Siz de yeyiniz, davarlarınıza dayedİriniı. şüphe yok ki bunlar­da tam akıl sahipleri için belgeler vardır.
  3. Bîz sizi ondan yarattık. Ona İade ederiz. Bir kere daha yine on­dan çıkarırız.

“O yeryüzünü size bir döşek yapan” buyruğundaki: “O” lafzı “Rabbin” lafzının bir sıfatıdır. Yeryüzünü size bir döşek yapan Rabbin yanıl­maz, demektir. Bunun: hazfedilmiş bîr mübtedânın haberi olması da müm­kündür. O, öyle bir Rabdir ki… demek olur. Kastettiğim Rab O’dur ki… anlamında takdir edilecek bir fiilin mansubu da olabilir.

Kûfeliler burada ve ez-Zuhruf Sûresi’nde (43/10. âyette); “Bir dö­şek” şeklinde “mim” harfini üstün “ne” harfini sakin olarak okumuşlardır. Di­ğerleri ise; diye okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bunu ter­cih etmişlerdir. Sebeb ise bütün kıraat imamlarının: “Biz yeri bir beşik yap­madık mı?” (en-Nebe’, 78/6) buyruğunda hep bu şekilde okumuş olmaları­dır. en-Nehhâs dedi ki: (Bu ittifakla okunduğu üzere) çoğul kıraati daha uy­gundur. Çünkü tekil kıraat, mastardır. Burası hazfedilmiş bir ifadenin yani; takdirinin kabul edilmesi halinde, mastarın kullanılabileceği bir yer değildir.

el-Mehdevî dedi ki: Bu buyruğu Kûfelîler gibi okuyanların kıraatine gö­re bu kelimenin yaymak gibi bir anlamı ifade eden mastar olması mümkün­dür. Yani;” O yeri sizin için belli bir şekilde yaymıştır.” Bu­nunla birlikte muzafın hazfedilmiş olduğu da kabul edilebilir, “O, yaygılara sahip bir özetliktedir” demek olur. Bu kelimeyi diğerleri gibi oku­yanların kıraatine gelince; bunun döşek (el-fîrâş) gibi müfred olması caiz ol­duğu gibi “mehd”in çoğulu olup, isimler gibi kullanılarak kırık çoğul yapıl­mış olması da mümkündür. Diğerlerinin kıraatinin anlamı da şöyle olur; Biz orayı bir döşek ve üzerinde karar bulacağınız bir karargah kıldık, demek olur.

“Sizin İçin orada yollar açan…” buyruğuna şu buyruklar da benzemek­tedir: “Allak yeri sizin için bir sergi kılınıştır; tâ kî onun geniş yollarında gidesiniz.” (Nuh, 71/19-20); “O ki yeri size döşek kılmış ve yolunuzu bulabilmeniz için orada size yollar da açmıştır.” (ez-Zuhruf, 43/10)

“Ve gökten yağmur indirendir” buyruğunun anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/22. âyet, 164. âyet, 7. baslıkta ve el-En’âm, 6/99. âyet, 1.başlıkta ve benzer yerlerde) geçmiş bulunmaktadır.

Burada Musa (as)ın sözleri son bulmaktadır. Daha sonra yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Biz onunla…”

Bütün bunların Musa (as)ın söylediği sözler olduğu da söylenmiştir. Ya­ni, Biz onunla tarlaların sürülmesi ve diğer işlemlerinin yapılması suretiyle anlamındadır. Çünkü gökten indirilen su, bitkilerin çıkıp yeşermesine sebep­tir.

“Çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık.” Yani çeşitli türler ve birbiri­ne benzeyen bitkiler çıkardık. Türleri, çeşitleri birbirinden farklı değişik sı­nıflardan bitkiler çıkardık, anlamındadır. el-Ahfeş dedi ki; İfadenin takdiri bit­kilerden çeşitli çiftler çıkardık şeklindedir. Bitkinin de çeşitli olması söz ko­nusu olabilir. Buna göre “çeşitli” anlamındaki kelimenin “çifter çifter” keli­mesinin sıfatı olabildiği gibi “bkkiler”in sıfatı da olabilir,

“Çeşitli* kelimesi bîr şeyin dağılması anlamında; den alın­mıştır. “Darmadağınık iş” anlamında da; denilir. “İş darmadağınık oldu” demektir. de bu anlamdadır. “Teşettüt” de böy­ledir. “Onu darmadağın etti, demektir. “Kavmim, be­nim bir olan İşimi darmadağın, etti.”kendisi darmadağın olan şey, demektir. Ru’be bir deveyi vasfederken şöyle demektedir:

“Onlarla birlikte geldi, fakat onlardan apayrı bir yol izledi, O bu arada tozu dumana da katıyordu.”

“Dişleri eğri-büğrü ağız” demektir. “Darmadağın kişi­ler” “Darmadağın şeyler” demektir. Ayrı gelen kimseleri anlatmak üzere; “ayn ayrı geldiler” denilir. Tekili ise: dır. Bu açık­lamaları el-Cevherî yapmıştır.

“Siz de yiyiniz, davarlarınıza da yediriniz” buyruğundaki emir mubahlık bildirmektedir.

“Yediriniz” emri “Davarlar ot otladı” “Davarların sahibi onları otlattı” yani otlağa saldı demek­tir. Bu fiil hem lâzım hem de müteaddi gelir.

“Şüphe yok ki bunlarda tam akıl sahipleri için belgeler vardır.”

“Akıllar” demek olup, bunun tekili; şeklinde gelir. Onlara (ni­hayetten gelen) bu ismin veriliş sebebi, nihayette onların görüşlerine başvu­rulduğundan dolayıdır. Onlara (nehyetmekten geldiği kabul edilerek) nefsi çirkinliklerden nehyedip, alıkoydukları için bu ismin verildiği de söylenmiş­tir.

Bütün bunları Musa (as) şanı yüce Allah’ın varlığını “sizin Rabbinİz kimdir ey Musa” sözüne cevap olmak üzere Firavun’a karşı delil getirmek üzere söylemiştir. O böylelikle yüce yaratıcının şu anda yaptıklarının, varlı­ğına delil gösterilmesi gerektiğini açıklamış olmaktadır,

“Biz sizi ondan yarattık.” Âdem (as)ı kastetmektedir, çünkü o yerden ya­ratılmıştır. Bu açıklamayı Ebu İshak ez-Zeccâc ve başkaları yapmıştır. Her bir nutfe topraktan yaratılmıştır, diye de açıklanmıştır. Kur’ân’ın zahiri de buna delildir. Ebu Hureyre’nin de şöyle dediği rivayet edilmektedir: RasûlulJah (sav) buyurdu ki:

“Doğan her bir çocuğun üzerine mutlaka gömüleceği çukurun toprağın­dan serpilir.” Bunu hafız Ebu Nuaym, İbn Şîrîn ile ilgili açtığı babta rivayet etmiş ve: Bu Avn yoluyla gelen hadis olarak garip bir hadistir. Biz bunu an­cak Ebu Asım en-Nebîl yoluyla kaydetmiş bulunuyoruz. Bu da Basralı ilim adamlarının güvenilir ve belli başiı alimlerindendir.

Bu hususa dair İbn Mes’ud’dan gelen rivayet ile geniş açıklamalar el-En’âm Sûresi’nde (6/2.âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ata el-Horasanî dedi ki: Nutfe, rahime düştü mü, rahim ile görevli olan melek gider, onun gömüleceği yerin toprağından alır ve gelip bu nutfenin üzerine serper. Böylelikle yüce Allah o canlı varlığı nutfeden ve topraktan yaratır. İşte yüce Allah’ın: “Biz sizi ondan yarattık, ona iade ederiz. Bir ke­re daha yine ondan çıkarırız” buyruğu bu demektir.

el-Berâ b. Âzib (ra)ın rivayet ettiği hadiste, Peygamber (sav)ın şöyle bu­yurduğu bildirilmektedir: “Mü’min kulun ruhu çıktı mı melekler onu (sema­lara doğru) çıkartırlar. Kaç melek grubu yanından o ruhu geçirirlerse mut­laka onlar da; Bu hoş ve güzel ruh neyin nesidir? diye sorarlar. Onlar da: Bu -dünyada iken onun hakkında kullanılan en güzel ismini zikrederek- filan oğ­lu filandır, derler. O ruha kapıların açılmasını isterler, kapılar açılır. Her bir semanın mukarreb melekleri bir diğer semaya onu uğurlarlar. Nihayet yedin­ci semaya kadar ulaşır.

Aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurur: “Kulun lehine İlİtyyîn’de konu­lacak bir kitap yazınız ve onu tekrar yere iade ediniz. Çünkü ben onları or-dan yarattım, onları oraya iade ederim. Bir defa daha onları yine ondan çı­kartırım.” Bunun üzerine ruhu tekrar cesedine iade edilir” diye hadisin ge­ri kafan kısmını zikreder.[107]

Biz bu hadisi bütünüyle “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyo­ruz. Aynı zamanda bu Ali (ra) yoluyla da rivayet edilmiş olup es-Sa’lebî zik­retmiştir.

Ölümden sonra “ona iade ederiz. Bir kere daha” diriliş ve hesap için “yi­ne ondan çıkarırı?.” Buradaki “bir kere daha” buyruğu “ona iade ederiz” buyruğuna değil de “sizi ondan yarattık” buyruğuna râci’dir. Bu da bir kim­senin: “Dişi bir deve ve bir ev satın aldım ve bir dişi deve daha” demesine benzer. Biz sizi yerden çıkardık, ölümden sonra bir defa daha yine yerden çıkartacağız, demektir. [108]

  1. Andolsun, Biz ona âyetlerimizin hepsini gösterdik de o yalan­ladı ve yüz çevirdi.
  2. “Sen büyünle bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin, Ey Mu­sa” dedi.
  3. “Andolsun biz de sana senin büyün gibi bir büyü getiririz. Bi­zimle senin aranda bir buluşma yeti ve vakti belirle ki, sen de biz de caymayalım. Düz ve geniş bir yer olsun.”
  4. “Sizinle karşılaşma zamanımız tören günü olsun. Kuşluk vak­ti insanlar toplansınlar” dedi.
  5. Firavun dönüp hilesini topladı, sonra geldi.
  6. Musa onlara: “Vay size! Allah’a yalan uydurmayın. Yoksa sizi az-ab ile helak eder. O’na İftira eden zaten zarar eder” dedi.

“Andolsun Biz ona ayetlerimizin hepsini gösterdik.” Musa’nın pey­gamberliğine delil teşkil eden bütün mucizeleri gösterdik. Yüce Allah’ın tev­hidine delil olan bütün belgeleri gösterdik, diye de açıklanmıştır.

“O yalanladı ve yüz çevirdi” iman etmedi. İşte bu, onun inat ederek kü­fürde direndiğini göstermektedir. Çünkü o, bütün belgeleri, kendisine veri­len haber ile duyarak değil, gözleriyle gördü, müşahede etti. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “Kalbleri onlara İnandığı halde zulüm­le büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler.” (en-Neml, 27/14)

“Sen büyünle bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin, ey Musa, dedi.” Firavun, Musa (as)ın getirdiği bunca belge ve mucizeyi görünce bunlar büyüdür, dedi. Yani sen, insanlara sana uyulmasını, iman etmeyi gerektiren bir mucize ile geldiğin izlenimini vermek maksadıyla geldin. Tâ ki sen bu top­raklarımıza ve bize üstünlük sağlayasın,

“Andolsun biz de sana senin büyün gibi bir büyü getiririz.” Biz de se­nin getirdiğinin bir benzeri ite sana karşı çıkacağız. Tâ ki insanlar bu getir­diklerinin Allah’tan gelmediğini açıkça görsünler, bunu anlasınlar.

“Bizimle senin aranda bir buluşma yeri ve vakti belirle!” buyruğundaki mastardır. Sen bize bir vade belirle, demektir. Bunun sözleşilen yerin ismi (ism-i mekân) olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah’ın şu buy­ruğu da bu anlamdadır: “Şüphesiz ki onların hepsine vaad olunan yer cehen­nemdir.” (el-Hicr, 15/43) Burada “mev’id”; vaad olunan yer demektir. Aynı şekilde bunu vaad olunan zamanın adı (ism-i zaman) olduğu da söylenmiş­tir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Onlara vaad olunan zaman sabahtır.” (Hud, 11/81) Buna göre anlam şöyle olur: Sen bizim için ya bel­li bir gün yahut da bilinen bir yer tayin et.

el-Kuşeyrî dedi ki: Daha kuvvetli görülen bunun bir mastar olduğudur. Bundan dolayı şöyle demiştir: “Ki sen de biz de caymayalım” yani bu va­ade muhalefet etmeyelim. Vaade muhalefet ise, bir şeye söz verip onu ye­rine getirmemek demektir, el-Cevheri dedi ki: Mîâd, vaidl eşmek, vaidleşme zamanı, vaidleşme yeri demektir. “Mev’id” de böyledir.

Ebu Ca’fer İbnu’l-Ka’kâ”, Şeybe ve el-A’rec -caymayalım, ona muhalefet etmeyelim anlamındaki kelimeyi- ce2m ile; şeklinde ve “belirle” fi­ilinin cevabı olarak okumuşlardır. Bunu merfu olarak okuyanlara göre bu ke­lime, “mev’id: buluşma yer ve zamanı”nın sıfatıdır. İfadenin takdiri de: Cay­manın söz konusu olmadığı bir va’de, sözleşiten yer ve zaman, demek olur,

“Düz ve geniş bir yer olsun” buyruğundaki “suvâ: Düz ve geniş” kelime­sini İbn Amir, Âsim ve Hamza, “sin” harfini ötreli olarak, diğerleri ise esre-li olarak (sivâ şeklinde) okumuşlardır. Bunlar da iki ayrı söyleyiştir. “Tuvâ ve Tivâ” gibi. Ebu Ubeyd ile Ebu Hâkim, “sin” harfinin esreli okunuşunu ter­cih etmişlerdir, çünkü üstün ve’fasih olan söyleyiş budur. en-Nehhâs da: Es­reli okuyuş daha çok bilinen ve meşhur otan bir söyleyiştir, der. Bununla bir­likte hepsi de “vav” harfini tenvinli okumuşlardır. el-Hasen’den de böyle ri­vayet edilmiştir. Yine ondan farklı olarak “sin” harfini ötreli, fakat “vav” har­fini tenvinsiz okuduğu da rivayet edilmiştir.

Bunun manası hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre; bu yer­den başka bir yer, demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. Bir diğer gö­rüşe göre şu demektir: Herkesin bizim açıkça ortaya koyduğumuzu, açık-seçik bir şekilde görebilecekleri düz bir yer, demektir. Bu açıklamayı da îbn Zeyd yapmıştır. İbn Abbas ortalama bir yer, Mücahid insafla belirlenmiş bir yer diye açıklamışlardır. Yine Mücahid ve Katade’den, bizimle senin aranda âdil bir yer olsun, diye açıkladıkları nakledilmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Tefsir alimleri bu kelimenin adaletli ve insaflıca bir yer anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bu da güzel bir açıklamadır. Sibeveyh dedi ki: Sivâ ve süvâ adaletli, âdil demektir. Yani İnsaflıca belirlenmiş, iki yer arasında adaletli olan bir yer anlamında olur. Bu tabirin aslı ise med ile; “(jlaJl «Ij- J o-k-): Evin ortasında oturdu” ifadesinden alınmıştır. Herşeyin va-satt ise onun en mutedil, en iyi yeri demektir. Hadiste de Peygamber (sav)ın: “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık,” (el-Bakara, 2/143) buyruğunu “adlen (en mutedil) demektir” diye açıkladığı rivayet edilmiştir.[109]

Şair Züheyr şöyle demiştir:

“Bize zillet ve zulmün olmadığı bir yol gösterin ki, Bu da bizim aramızda adaletli bir çözümü göstersin.”

Ebu Ubeyde ve el-Kutebî iki kesim arasında vasat (adaletli bîr yer) demek­tir, diye açıklamışlardır. Ebu Ubeyde, Musa b. Cabir el-Halefî’nin şu beyi ti­ni zikretmektedir:

“Bizim atamız Kaya yani Kays-ı Aylan ile el-Fizr arasında Ortada {sevâ) bir yerde konaklamıştı.”

Sözü edilen “el-Fizr” Sa’d b. Zeyd-i Menat b, Temim’dir.

el-Ahfeş dedi ki: “Süvâ, sivâ” eğer “gayr: başka, dışında…” yahut ta âdil ve mutedil anlamında kullanılır ise; üç türlü söylenişi vardır. Şayet “sin”i öt-reli yahut esreli söyleyecek olursak, bu sefer her iki söyleyişte de kasr ile oku­nur. Eğer üstün okursak med ile okunur. Buna göre “şiven ve süven” deni­lirken “seva” denilir. Bu da iki kesim arasında adaletli ve vasat anlamında­dır. Musa b. Câbir dedi ki:

“Biz atamızı öyle bir yerde konaklamış bulduk ki…”

diyerek (az önce zikrettiğimiz) beyti zikreder.

“Düz ve geniş (süva) bîr yer” in, orta yollu bir yer anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüşün sahibi (delil olarak) şu beyiti zikretmektedir:

“Eğer benim sevdiğim temenni etse, benden başkasına yönelmez, Yahut ben temenni edecek olaam, ondan başkasına yönelmem.”

Senden başka bir adama uğradım, denilirken; şeklinde her üç türlü söyleyiş de kullanılabilir. İki kişi için; “On­lar bu işte eşittirler” denilebileceği gibi; de denilebilir. Çoğul için te­kil şekli medli olarak kullanıldığı gibi; diye de çoğulu kullanılabilir. Kıyas dışı olmak üzere; “Onlar birbirlerine eşittirler” denilmektedir.

“CCîlSC >: Yeri” kelimesi “belirle” anlamı verilen; fiilinin ikinci mef’ulüdür. “Mev’id: Buluşma yer ve zamanı” kelimesinin mefulü yahut zar­fı olarak mansub kabul edilmesi uygun değildir. Çünkü bu kelime sıfat al­mış bulunmaktadır. Fiiller gibi amel eden isimler ise sıfat alır yahut küçült­me ismi yapılacak olurlarsa artık fiile benzeyiş özellikleri ortadan kalkmış ola­cağından amel etmeleri uygun durmaz. Bunun ikinci mef ulun yerini tutan bir zarf olarak kabul edilmesi de uygun değildir. Çünkü “mev’id” kelimesin­den sonra eğer bir zarf gelecek olursa, Araplar onu zarflarla birlikte gelen mas­tarlar gibi değerlendirmezler. Aksine bu konuda isi geniş tutarlar.

Yüce Allah’ın: “Onlara vaad olunan vakit sabahtır” buyruğu ile “Sizinle karşılaşma zamanımız tören günü olsun” buyruğu gibi.

“Tören günü” hususunda farklı görüşler vardır. Bunun süslendikleri ve bir araya gelip toplandıkları bir bayram olduğu söylenmiştir. Bu görüş Katade, es-Süddî ve başkalarına aittir. İbn Abbas ve Said b, Cübeyr İse şöyle demiş­lerdir: Bu aşura günü idi. Said b, el-Müseyyeb de şöyle demiştir: Bu onların pazar (panayır) günleri idi. Bu günde süslenirlerdi. Katade de böyle demiştir. ed-Dahhak ise bunun cumartesi günü olduğunu söylemiştir. Nevruz gü­nü olduğu da söylenmiştir. Bunu da es-Sa’lebî zikretmektedir.

Bu günün Halic’in kırılma geçirdiği bir gün olduğu da söylenmiştir. On­lar bugün evlerinden dışarı çıkarlar, etrafı seyreder, gezerler, piknik yapar­lardı. İşte o vakit Mısır diyarı da Nil’den yana emin olur kabul edilirdi.

el-Hasen el-A’meş, İsa es-Sekafi, es-Sülemî ve Hubeyre’nin rivayetine gö­re Hafs: “Tören günü(nde)” şeklinde nasb ile okumuştur. Bu kıra­at Ebu Amr’dan da rivayet edilmiştir. Yani sözünüz tören gününde gerçek­leşecektir. Diğerleri ise mübtedanın haberi olarak, ref ile okumuşlardır.

“Kuşluk vakti insanlar toplansınlar” yani insanların toplanma zamanı da kuşluk vakti olsun. Burada; “Gün” anlamındaki kelimeyi merfû’ oku­yanların kıraatine göre ref mahallindedir. “Kuşluk vakti insanlar toplansın­lar” buyruğunun atıf ile gelmesi de ref ile kıraati pekiştirmektedir, çünkü bu edat zarf olmaz. Eğer sarih mastar olursa o vakit zarf olur. “Ha­cıların gelmesi” gibi. Çünkü ben sana hacıların gelmesi zamanı geleceğim diyen bir kimse herhangi bir şekilde; demez.

en-Nehhâs der ki: Bundan daha uygunu bunun “tören” anlamındaki ke­limeye atf ile cer mahallinde olmasıdır. “Kuşluk vakti (ed-Duha)” müennes-tir. Araplar bunu “he” koymaksızın küçültme ismini yaparlar ki; onun küçült­me ismi; “Kuşluk vakti” lafzına benzemesin. Bu açıklamayı da en-Neh­hâs yapmıştır.

el-Cevherî de şöyle demektedir: “Güneşin doğuşundan sonraki zaman” demektir. Bundan sonra “duhâ” vakti gelir ki, bu da güneşin etrafı ay­dınlatma zamanıdır. Bu kelimenin “elif-i maksur” olup müennes de gelir, müzekker de gelir. Bunun müennes olduğunu kabul edenler; “Kuş­luk vakti” lafzının çoğulu olduğu kanaatindedirbr. Müzekker olduğunu kab­ul eden kimseler ise; bunun “surad” ve “nuğar” gibi “fu’al” vezninde isim ol­duğunu kabul ederler. Bu da “seher” kelimesi gibi (süresi itibariyle) belirsiz bir zarftır. “Ben ona kuşluk vakti rastladım” denir. Eğer bu günün kuşluk vakti kastedilirse tenvinsiz söylenir. Bundan sonra gelen vakte med ile; denilir ki, bu da güneşin tepeye doğru yükselme vaktidir.

Özellikle kuşluk vaktinin tesbit edilmesi, günün başlangıcı oluşundandır. Aralarındaki karşılaşma uzayıp gidecek olursa yeterli 2aman kalmış olacaktır.

İbn Mes’ud, el-Cahderîve diğer rivayetlere göre; diye okumuşlardır ki bu: “Allah’ın insanları kuşluk vaktinde toplaması” gibi bir an­lama gelir. Kimi kıraat alimi de; diye okumuşlardır ki; bu da Ey Firavun senin insantan… toplaman, anlamındadır. Yine el-Cahderîden “biz toplayalım” anlamında diye okuduğu da rivayet edilmiştir.

Onlarla o günde karşılaşmak üzere sözleşmesi, Allah’ın kelimesinin yücelmesi, dininin galibiyeti, kâfirin susturulması, bâtılın can çekişerek yuk olmasının, herkesin ve hıncahınç kalabalıkların gözü önünde gerçekleşme­sini istemesidir. Böylelikle, Hakka isteği bulunanın isteği daha bir güçlensin, bâtıla lan n ve onların taraftarlarının da keskin kılıçlan köre I sin. Bu pek önemli işten, göçebeler ve, şehirliler arasında da çokça söz eden bulunsun. Şehirlerde oturanlar, çadırlarda yaşayanlar arasında bunun haberi yaygınlaş­sın.

“Firavun dönüp hilesini” ve büyü hünerlerini “topladı.” Maksat sihirbaz­ların toplanmasıdır, İbn Abbas dedi ki: Bunların her birisi ile birlikte pek çok ip ve sopa bulunmak üzere, yetmişiki sihirbaz idiler. Dörtyüz kişi oldukla­rı söylendiği gibi, onikibin, ondörtbin kişi oldukları dahi söylenmiştir. Hat­ta İbnu’l-Munkedir seksenbin kişi olduklarını söylemiştir.

Bir görüşe göre bunlar Şem’ûn diye anılan bir kişinin başkanlığını İttifak­la kabul etmişlerdi. Bir diğer görüşe göre başkanlarının adı Yuhanna idi. Be­raberinde oniki usta sihirbaz vardı. Bu ustaların her birisinin beraberinde yir­mi kalfa, bunların her birisi ile beraber de bin yetişkin sihirbaz vardı. Bir baş­ka görüşe göre bunlar Feyyümlu üçyüzbin kişi, Said’den üçyüzbin kişi ve köy­lerden üçyüzbin kişi olmak üzere toplam dokuzyüzbin sihirbaz idiler. Bun­ların başı da kör bir kimse idi.

“Sonra” tayin edilen yer ve zamanda “geldi.”

“Musa onlara” yani Firavuna ve büyüklere “vay sizel” Bu onlara helak ol­maları için bir bedduadır. Mastar manasınadır. Ebu İshak ez-Zeccâc der ki: Bu; “Allah veyli onların yakalarından düşürmedi.” Onlardan ayırmadı, anlamında mansubtur. Bunun yüce Allah’ın: “Vay bize… kim kal­dırdı bizi.” (Yasin, 36/52) buyruğunda olduğu gibi, nida olma ihtimali de var­dır.

“Allah’a yalan uydurmayın.” O’na yalan uydurup iftirada bulunmayın, O’na ortak koşmayın. Mucizelere: Bunlar büyüdür, demeyin.

“Yoksa sîzi azab İle helak eder.” Katından göndereceği bir azab ile sizi kökten imha eder.

ile aynı anlamda olup, helak oldu, demektir. Bunun aslı saçı kökünden kesmek anlamındaki; den gelir.

Kûfeliler: “Sîzi… helak eder” diye; den gelen müzari bil­fiil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, şeklinde; den gelen müzari bir fiil olarak okumuşlardır. Bu, Hicazlıların şivesidir. Birincisi ise Temimoğullarının şivesidir. Fiil nehyin cevabı olarak nasbedilmiştir. el-Ferez-dak şöyle demektedir:

“Ey Mervanoğlu, bırakmadı zamanın sıkıntıları, Maldan geriye hiçbir şey; hepsini yok etti; yahutta kalan

ufak-tefek kırıntılardır.”

ez-Zemahşerî dedi ki: Bu öyle bir beyittir ki, hâlâ biniciler (bu işin erba­bı) i’rabım düzeltmek İçin çarpışıp dururlar.

“O’na iftira eden zaten zarar eder.” Hüsrana uğrar, helak olur. Yüce Al­lah hakkında izin vermediği iddialarda bulunan, O’nun rahmet ve mükâfa­tını kaybeder. [110]

  1. Büyücüler durumlarını aralarında karşılıklı konuştular. Da-nışmalarını da gizli yaptılar.
  2. Dediler kis “Bu ikisi gerçekten sihirbazdır. Sizi sihirleriyle yur­dunuzdan çıkarmak ve sizin en güzel olan bu yolunuzu yok et­mek istiyorlar.
  3. “O bakımdan bütün becerilerinizi bir araya getirip saf saf gelin. Çünkü bugün kim üstün gelirse umduğunu elde eder.”

“Büyücüler durumlarını aralarında karşılıklı konuştular.” Birbirleriy­le danıştılar. “Danışmalarını da gizli yaptılar.” Katade dedi ki: “Dediler ki:”

Eğer bunun ortaya koyacağı bir büyü ise onu yeneriz. Şayet onun getirdiği, Allah’tan ise o vakit bu işin karşısında durmamız mümkün değildir. işte ara­larında gizlice konuştukları buydu.

Aralarında gizledikleri sözün: “Bu ikisi gerçekten sihirbazdır” âyeti ile ifade edilenler olduğu da söylenmiştir ki bu es-Süddî ve Mukatil’in görüşüdür, Bir diğer açıklamaya göre gizledikleri: Eğer o bizi yenik düşürürse biz ona uyarız, sözleridir. Bunu da el-Kelbî söylemiştir. Buna delil de sonunda sergiledikleri tutumlarıdır.

Bir başka görüşe göre onların gizlice konuştukları, Musa (as)ın kendile­rine: “Vay size! Allah’a yalan uydurmayın” sözünü söylediğinde; “bu bir si­hirbaz sözü değildir” sözleridir.

“Gizilkonuşmak” anlamı verilen “en-necvâ” kelimesi “münâcât (kendi ara­larında konuşmak)” demek olur. Bu hem isim, hem mastar olarak kullanıla­bilir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresinde (4/114. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [111]

“Bu İkisi Gerçekten Sihirbazdır” Buyruğunun Okunuşu Ve Dilcilerin Açıklamaları:

Yüce Allah’ın: “Bu İkisi gerçekten sihirbazdır” buyruğu­ Ebu amr; diye okumuşturBu kıraat Osman, Aişe (Allah

nu Ebu Amr; diye okumuştur. Bu kıraat Osman, Âişe (Allah ikisinden de razı olsun) ve onlardan başka sahabilerden de rivayet edilmiş­tir. el-Hasen, Said b. Cübeyr, İbrahim en-Nehaî ve başka tabiîler de böyle oku­muştur. Kıraat alimlerinden İsa b. Ömer ve Asım el-Cahderî -en-Nehhâs’ın naklettiğine göre de böyle okumuşlardır. Böyle bir kıraat i’raba uygun olmak­la birlikte, Mushaf’a muhaliftir.

ez-Ziihrî, el-Halil b. Ahmed, el-Mufaddal, Eban. İbn Muhaysın, İbn Kesir ve Hafs’ın rivayetine göre Âsim ise; şeklinde “nun” harfini şedde-siz olarak ve; “İki sihirbazdır” diye okumuşlardır. İbn Kesir ise; “Bu ikisi” lafzının “nûn’unu şeddeli okumuştur. Bu şekildeki kıraat hern Mushaf’a muhalif olmaktan, hem i’rab bakımından yanlışlıktan kurtuh muştur. Bu da; bu ikisi ancak iki sihirbazdır, demek olur.

Medineliler ve Kûfeliler ise “nûn” harfini şeddeli olarak; şeklinde ve; diye okumuşlar, Ancak bu okuyuşlanyla Mushaf’a uygun okurlar­ken, i’raba muhalefet etmişlerdir.

en-Nehhâs dedi ki; Bunlar imamlardan belli bir çoğunluğun rivayet etmiş olduğu üç ayrı kıraattir. Abdullah b. Mes’ud’dan; “Bu ikisi an­cak iki sihirbazdır” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. el-Kisaî de Abdul­lah’ın kıraatinin; şeklinde “lâm”sız olduğunu söylemiştir. el-Fer-râ da Ubeyy’in kıraatinin; şeklinde olduğu söyler. İşte bun­lar da tefsir olarak değerlendirilecek farklı üç ayrı kıraattir. Hatları Mushaf’a uygun olmadığından dolayı bu şekilde okumak caiz değildir.

Derim ki: İlim adamlarınsn, Medine ve Kûfelilerin kıraati ile ilgili olarak altı görüş vardır. Bunları İbnu’l-Enbarî “Kitabu’r-Red” adlı eserinde, en-Nehhâs da ‘Trabu’l-Kur’ân” adlı eserinde, el Mehdevî de Tefsir’inde zikret­mişlerdir. Onlardan başkaları ise; bu açıklamaları naklederken birinin sözü­nü diğerininkine karıştırmıştır. Ancak böyle bir kıraati bazıları da hatalı görmüşler. O kadar ki Ebu Amr; Ben; diye (Medineliler ile Kûfeli-ler gibi) okumaktan Allah’tan haya ederim, demiştir.

Urve, Âişe (r.anha)dan rivayet ettiğine göre ona şöyle soruldu: Yüce Al­lah; “Fakat onlar arasında ilimde yüksek bir dereceye erenler” (en-Nisa, 4/162) diye buyurduktan sonra; “Namaz kılanlar” denilmistir.[112] el-Maide Sûresi’nde de: “îman edenlerle, yakudiler ve sabiî’ler…” (el-Maide, 5/69) denilmiş[113] “Ve: “Bu ikisi gerçekten sihirbazdır”[114] di­ye buyurulmuştur. Bu konuda ne dersin? şu cevabı verdi: Ey kizkardeşimin oğlu! Bu katibin bir yanlışlığıdır[115]

Osman b. Affan (ra) da şöyle demiştir: Mushaf ta lahn vardır. (Arap dil ku­rallarına aykırı yazımlar vardır.) Araplar dilleriyle bunu düzelteceklerdir.[116]

Eban b. Osman da şöyle demiştir: Ben bu âyeti babam Osman b. Affan’ın huzurunda okudum, bu bir lahn ve bir hatadır, dedi. Bu sefer birisi ona: Ni­ye onu değiştirmiyorsun? deyince, o da: Onu bırakın dedi. Çünkü helali ha­ram kılmıyor, haramı da helal kılmıyor, dedi.

Bu husustaki altı görüşten ilkine göre el-Haris b. Ka’boğullarının ve Ze-bid, Has’am ve Kinane b. Zeyd’in lügati (şivesi) olduğu şeklindedir. Onlar tesniyenin refini de, nasbini da, cer’ini de “elif ile yaparlar ve (şu üç hale birer örnek olmak üzere mesela) şöyle derler;

“İki Zeyd geldi, iki Zeyd’i gördüm, iki Zeyd’e uğradım.” Yüce Allah’ın önceden geçtiği gibi (Yunus, 10/16. âyetin tefsirinde): “Onu size bildirmezdi” (Yunus, 10/16) buyruğunda böyledir, el-Ferrâ da, -ve ben kendisinden daha fasih bir kimse görmedim dediği Ese-doğullarından bir adama ait şu beyiti nakletmektedir:

“Tıpkı yılanın çenesini kapatması gibi, o da çenesini kapattı ve eğer yılan, Dişlerini geçirmek için uygun bir yer bulursa sonuna kadar batırır ve

asla bırakmaz.”[117]

Araplar: “Ellerini kırdım ve üstüne bindim” ifadele­rini; anlamında (yani “ya” ile kullanmalan gerekirken “elif ile) kul­lanırlar. Şair der ki:

“Bizden azık olarak iki kulağı arasında bir darbe aldı.

Bu darbe de onu, ardı arkası kesilmiş olarak toz-toprağa buladı.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Onlar onun üstüne uçtular, sen de onun üstüne uç.” Burada; demesi gerekirdi. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz onun babası ve babasının babası, Şerefte en ileri dereceye ulaştılar.”

Burada da; demiş gibidir.

Ebu Ca’fer en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama âyet-i kerîme ile ilgili yapıl­mış açıklamaların en güzelidir. Çünkü bu şekildeki kullanım bilinen bir kullanımdır. İlim ve emanetine güvenilir kimseler de nakletmiş bulunmak­ladır ki, Ebu Zeyd el-Ensarî bunlardan birisidir. Şu sözler de onundur; Eğer Sibeveyh: Bana kendisine güvendiğim kişi anlattı, diyecek olursa, beni kas­tetmektedir. Yine Ebu’l-Hattab el-Ahfeş de bu kullanımı nakletmiş bulunmak­tadır ki; bu da dilin önderlerinden birisidir. el-Kisaî de el-Ferrâ da dahil hep­si: Bu el-Haris b. Ka’boğullarının şivesidir, demişlerdir. Ebu Ubeyde de Ebu’l-Hatiab’dan bunun Kinaneoğullarının şivesi olduğunu nakletmektedir. el-Mehdevî der ki: Ondan başkası bunun Has’amlıların bir şivesi olduğunu nakletmektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta en açık ifade Sibeveyh’in şu görüşüdür; Şu­nu bil ki sen tekil olan bir kelimeyi tesniye yapacak olursan, ona iki şey zi­yade edersin. Bunlardan birisi harf-i meddir, diğeri de harf-i lîndir. îrab har­fi de budur. Ebu Ca’fer dedi ki; Sibeveyh’in: “İ’rab harfi de budur” demiş ol­ması kelimenin aslının değişmemesini gerektirir. Buna göre: “Bu iki­si” ifadesi onun kabul ettiği bu asıl kaideye göre gelmiş olmaktadır, bunu bi­lelim. Nitekim yüce Allah: “Şeytan onlara galip ve üs­tün geldi” (el-Mücadele, 58/19) diye buyurmuş; şeklinde kullanma­mıştır. Bu şekilde gelmesi kelimenin aslına delâlet etmesi içindir. Aynı şekil­de burada “Bu ikisi gerçekten sihirbazdır” buyruğu da böyledir. Eğer ön­der dil bilginleri bu şiveyi rivayet etmiş iseler, herhangi bir kimse böyle bir kıraati de inkâr etmeyi aklından geçiremez.

İkinci görüşe göre buradaki; “(Üıl): Muhakkak ki, gerçekten” kelimesi; “Evet” anlamındadır. Nitekim el-Kisaî, “Âsım’dan şöyle dediğini nak­letmektedir: Araplar bazen “muhakkak” edatını “evet” aniamında kullanırlar. Sibeveyh de bunun yine “evet” anlamında kullanıldığını nakletmektedir. Muhammed b. Yezid ile Kadı İsmail b. İ.shak da bu görüşü kabul ediyorlar­dı. en-Nehhâ.s dedi ki; Ben de Ebu İshak ez-Zeccac ile Ali b, Süleyman’ın bu görüşü kabul ettiklerini gördüm. ez-Zemahşerî dedi ki: Ebu İshak ayrıca bu görüşü beğenirdi.

en-Nehhâ.s dedi ki: Bize Ali b. Süleyman da anlattı dedi ki: Bize Abdul­lah b. Ahmed b. Abdi’s-Selam en-Neysaburî anlattı. Daha sonra da burada sö­zünü ettiğim Abdullah b. Ahmed ile karşılaştım, o bana anlattı dedi ki: Ba­na Umeyr b. el-Mütevekkil anlattı. Bize Haris b. Abdu’l-Muttalib oğulların­dan Muhammed b. Musa en-Nevfeu”, anlattı, dedi ki: Bize Ömer b. Cumey’ el-Kûfî, Ca’fer b. Muhammed’den anlattı. Ca’fer, babasından o, Ali b. el-Hu-seyn’den, o babası (el-Huseyn)den, o Ali b. Ebi Talib’den -Allah hepsinden razı olsun- dedi ki: Ben? Rasûllullah (sav)ı minberi üzerinde;

“Muhakkak (evet), hamd yalnız Allah’ındır, O’na hamdeder ve O’ndan yardım dileriz” dedikten sonra da: “Ben bütün Kureyşli-îerin en fasih konuşanıyım. Benden sonra fasih kişi de Eban b. Said b. el-Âs’dır” dediğini sayamayacağım kadar çok duymuşumdur.

Ebu Muharamed el-Haffâf dedi ki; Umeyr dedi ki: Arap dili bilginleri ve nahiv bilginlerine göre bunun irabı “Şüphesiz ki hamd, yalnız Allah’ındır” şeklinde nasb iledir. Ancak Araplar; Muhakkak, şüphesiz” edatını; “Evet” anlamında da kullanırlar. Bununla, Rasûlullah (sav) san­ki; “Evet, hamd Allah’a mahsustur” demek istemiş gibidir. Çünkü cahitiye dönemi hatibleri hutbelerine “neam: evet” diyerek başlarlar­dı. Şair de bu edatı “neam: evet” anlamında şöylece kullanmaktadır:

“Sen sözünde durmadın dediler, ben de: Evet belki de, dedim,

Sözünde durmayan kimse yücelere ulaşır ve susamışın yüreğine su serper.”

Abdullah b. Kays er-Rukayyât da şöyle demektedir:

“Sabahın erken vaktinde genç kızlar.

Beni kınıyorlar, ben de kınıyorum onları.

Diyorlar ki; saçların ağarmış bulunuyor,

Ve yaşlandın, ben de onlara: Evet öyledir, dedim.”

Buna göre şanı yüce Allah’ın: Bu ikisi gerçekten sihir­bazdır” buyruğunun: Evet, bunların ikisi sihirbazdsr” anlamında olması ve bu edatın ismini nasb etmemesi mümk’ndür.

en-Nehhâs dedi ki: Bana; Dâvûd b. el-Heysem nakletti, dedi ki: Bana Sa’leb şu beyti nakletti:

“Ah, keşke bilseydim! Sevenin yüreğini yakan

Onların aşklarından bir şifa var mıdır? Evet, o kavuşmadır.”

en-Nehhâs dedi ki: Bu güzel bir görüştür. Ancak bir husus var. ü da şu­dur; “Evet, Zeyd çıkmaktadır” denilir ve hemen hemen burada (âyet-i kerîmede olduğu gibi değil de) “lam” hiç kullanılmaz. Eğer nahivci-ler bu konuda söz söylemiş ve: Burada “iam”ın takdimi niyet edilir demir­lerse, (buna diyecek bir itiraz kalmaz.) Nitekim şair şöyle demiştir:

“Dayım şüphesiz ki sensin, kimin dayısı Car îr olursa, Yücelere nail olar ve o da dayılarına ikramda bulunur.’

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ummul-Huleys oldukça yaşlı bir koca-karıdır. Koyunun boyun kemiğine dahi razı olur.”

Burada birinci beyitte “dayım” kelimesinin, ikinci beyitte “Ummu’l-Huleys” kelimesinin başında “lam” harfi gelmesi gerekirken, bir sonraki kelimeye ge­tirilmiştir.

ez-Zeccâc dedi ki: Bu âyet-i kerîmede bu buyruk; Köşeli parantez içindeki ihareler, el-Ferrâ, Menâni’l-Kur’ân, II, 184*deki ifadelen esas alınarak tercüme edilmiştir. Bu ikisi gerçekten şüphesiz sihirbazdır” takdirinde olup daha sonra mübtedâ hazfedilmiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Ancak Ebu Ali ile Ebu’1-Feth Osman b. Cinnî bunu ka­bul etmemişlerdir. Ebu’l-Feth dedi ki: Burada hazfedildiği belirtilen: “İkisi” anlamındaki zamir marife olmadıkça hazfedilmez. Marife olduğu tak­dirde de marife oluşu sebebiyle “lam” ile te’kid edilmesine ihtiyaç kalmaz. Müekkedin hazfedildikten sonra te’kid edenin bırakılması da uygun bir şey değildir.

Üçüncü görüşü el-Ferrâ kabul etmiş olup şöyledir: Ben buradaki (“Hazâ”: Bu” lafzındaki “elifin bir destek (deâme) olduğu görüşündeyim. iTesniye ya­pılınca ona bir nûn ilâve edip nûn, hiçbir şekilde ortadan kalkmaksızın ol­duğu haliyle bırakılmıştır. Tıpkı Arapların: O kimse kt… diyerek, da­ha sonra çoğula delâlet eden bir “nûn” ilâve edip]:[118]

“Yakında bulunan kimseler bana geldi, yanında bulunan kimseleri gördüm, yanında bulunan kimsele­re uğradım” dedikleri gibi.

Dördüncü görüş; bazı KûfeÜlerin görüşüdür. Buradaki “elif deki “elife benzer. Bu “elif değişmez.

Beşinci görüş: £bu jshak dedi ki: Eski nahivcüer buradaki “he’nın gizlen­miş olduğunu söylerler. Yani; “Gerçek şu ki bu ikisi sihirbaz­dır” demektir. İbnu’l-Enbârî dedi ki: “İnne”nin nasbettiği “ne” harfi gizlen­dikten sonra artık “bu ikisi” anlamındaki kelime “inne”nin haberidir. “İki si­hirbazdır* anlamındaki kelimenin de gizli olan “ikisi” anlamındaki zamir mer-fu olmasını sağlamaktadır. İfadenin takdiri de; şeklinde olup: “Gerçek şu ki; bu ikisi şüphesiz iki sihirbazdırlar” demektir.

Bu şekilde cevap verenlerin görüşüne göre daha uygunu “he”nin, “inne”nin ismi oluşu “bu ikisi” anlamındaki zamirin mübteda olarak merfu gelişi, on­dan sonrasının da mübtedânın haberi olduğudur.

Altıncı görüş: Ebu Ca’fer en-Nehhâs dedi ki; Ben Ebu’l-Hasen b. Keysân’a bu âyete dair soru sordum, dedi ki: Düersen sana nahivcilerin cevabı gibi ce­vap veririm, dilersen kendi görüşümü belirterek cevap veririm. Ben ona: Ken­di görüşünle cevap ver, dedim. Bana dedi ki: Bana İsmail b. İshak bu âyet hakkında soru sordu, ona şöyle dedim: Benim kabul ettiğim görüşe göre “ha­za; bu” şekli hem ref, hem nasb, hem cer hallerinde aynı kaldığına; tesniye-nin de müfredi değiştirmemesi gerektiğine göre; ben de tesniyeyi tekil gibi kabul ettim. Bana dedi ki: Bu ne kadar güzel bir görüştür; ama keşke bir de senin bu görüşüne ışık tutması açısından senden önce birisi bu görüşü söy­lemiş olsaydı. İbn Keysan dedi ki: Ben de ona dedim ki: Kadı da (ki İbn Key-san’a soru soran İsmail b. İshak’ın kendisidir) bu görüştedir. Ve onun görü­şü benim görüşüme ışık tutar dedim, o da gülümsedi.

“Sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve sizin en güzel olan bu yo­lunuzu yok etmek istiyorlar” sözleri, Firavun’un büyücülere söylediği söz-Serindendir. Yani bunların maksatları sizin izlemekte olduğunuz dininizi bozmaktır. Nitekim Firavun’un söylediği bize nakledilmiş bulunan şu sözle­ri de bü kabildendir: “Çünkü ben onun dininizi değiştirmesinden yahut yer­de bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum. jitdjfAü’min, 40/26)

“Filanın yolu (tarikatı) güzeldir” denilir, bu (taponun gidişi güzeldir de­mektir. Yine “bir kavmin izlediği yol, söyledikleri sözlerin en değerlisidir” de­nilmiştir. “İşte yolunu (tarikatını) izlemeleri gereken ve kendisine uymaları gereken kişi budur” sözü de bu kabildendir.

Buyruğun anlamı şudur: Bunlar sizin ileri gelenlerinizi, sizin başınızda bulunanları kendilerine doğru çekerek, kendi yollarından götürmek istiyorlar yahut da en ideal insanlar olan İsrailoğullannı alıp götürmek istiyorlar. Çünkü her ne kadar onlar sizin hizmetiniz altında bulunuyor iseler de, ne-sebleri peygamberlere kadar ulaşmaktadır. Ya da: Bunlar sizin yolunuzu iz­leyen insanları alıp götürmek istiyorlar, anlamında olup muzaf hazfedilmiş olabilir.

“el-Müslâ: En güzel” kelimesi “el-emset”in müennesidir. Nitekim el-efdalın müennesi olarak el-fudlâ denilmesi de böyledir, “Tarikat” kelimesinin mü-ennes getirilmesi de lafza binaendir. Bununla erkekler kastedilse bile. Mü-ennesliğin çoğul olması dolayısıyla bu şekilde gelmiş olması mümkündür.

el-Kisaî dedi ki: “Sizin yolunuz” yani sizin sünnetiniz, gitmek­te olduğunuz yol demektir. “el-Müslâ: En güzel” ise bir sıfattır. “Yaşlı kadın” demek kabildendir. Araplar da hidayeti ve dosdoğru yolu kas­tederek; Filan kişi en güzel olan yol (et-tarîkatu’1muslâ) üzeredir, derler.

“O bakımdan bütün becerilerinizi bir araya getirin” buyruğundaki (“Bir araya getirmek” anlamı verilen:) “el-icmâ” işi sağlam tutmak ve bir şe­ye kesin karar vermek demektir. Mesela; “Çıkma­ya azmettim, karar verdim” demektir.

Bütün bölgelerde kıraat âlimleri, bu kelime “Bir araya getirin” şek­linde okumuşlardır. Ancak Ebu Amr bu kelimeyi; şeklinde “elifin vas-lı ile ve “mim” harfini de üstün olarak okumuştur. Buna delil olarak yüce Al­lah’ın: “Firavun dönüp hilesini topladı, sonra geldi.” (60. âyet) buyruğunu göstermektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bana Muhammed b. Yezid’den nakledildiğine göre o şöyle demiş: Ebu Amr’ın, bu şekildeki kıraatinden başka türlü okuması ge­rekirdi. Okuması gereken bu kıraat insanların çoğunun benimsediği okuma şeklidir,

Çünkü o yüce Allah’ın: “Firavun dönüp hilesini topladı” buyruğunu de­lil göstermiştir. Evet, bu böyle sabit olmuştur, fakat bunun kendisinden sonra gelen “bir araya getirin (toplayın)” kelimesinin de bu şekilde okunma­sına delil olması uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine bundan sonra gelen bu kelimenin; “karar verin, bu işe ciddiyetle sarılın” anlamında; şeklin­de olma ihtimalini yükselti») Onun belirttiği şekildeki kıraate delil olan hu­sus önceden geçtiğine gÖteYsonradan gelen (kökü bir) bu kelimenin farklı bir manada olması icab eder, Mesela; “Karar verilmiş bir iş” denilir.

en-Nehhâs dedi ki: Bununla birlikte Ebu Amr’ın kıraatinin sahih olduğu­nu ortaya koyan husus şu anlama gelmesidir: Siz ne kadar çare, tedbir ve beceriye sahip iseniz onları arka arkaya, hep birlikte, bir araya getiriniz. Bu açık­lamayı Ebu îshak da yapmıştır.

es-Sa’lebî dedi ki: “Elifin kat’ ile “mim’in de esreli (ki büyük çoğunluğun kıraati böyledir) okunuşunun iki türlü açıklanması mümkündür. Birincisi bir araya getirip toplamak manasıdır. Meselâ; şeklindeki kul­lanımların ikisi de (o şeyi toplayıp, bir araya getirdim) aynı anlamdadır, “es-Sihâh”da şöyle denilmekledir; ” Onu bir araya getirdim, topla­dım” demektir. Ebu Züeyb de (yaban) eşekleri(ni) nitelendirirken şunları söy­lemektedir; ‘

“Sanki onlar Nübâyı’ vadisindeki el-Ciz denilen yer ile Zü’1-Arcâ’hların arasında bir araya gelip toplanmış, hedef (ya da talan edilecek şeyler dırlar.”

Burada da görüldüğü gibi bu kelime “bir araya gelip toplanmak” anlamı­nı ihtiva etmektedir,

İkinci açıklamaya göre bu kelime, işi sağlam tutmak, azimli olmak, karar vermek demektir. Şair şöyle demiştir;

“Ah keşke -ki temennilerin faydası yok-,

Bir gün olsun işimi sağlama almış olarak sabahı edebil şeydim?”

“Saf saf gelin.” Mııkatil ve el-Kelbî hep birlikte bir arada gelin, diye açıklamışlardır. Bunun, daha heybetli olmanız için saflar halinde dizilmiş ola­rak gelin, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Buradaki “saf’ kelimesinin nasb ile gelmesi Ebu Ubeyde’nin görüşüne gö­re meful oluşundan dolayıdır. O dedi ki: Mesela; “Ben namaz­gaha gittim” denilir. Ebu Ubeyde’nin bu açıklamasına göre aniamt: Tören gü­nü toplanacağınız yere gidiniz, demektir.

Arapların fasihlerinden birisinin “Ben (namazgahı kastederek) saffa gelemedim” dediği nakledilmiştir.

ez-Zeccac da şöyle demiştir: Burada anlamın: Sonra insanlar dizilmiş ol-dukiarı halde, siz geliniz şeklinde olması da mümkündür. Buna göre bu buy­rukta “saf” kelimesi hal konumunda mastar demektir. Bundan dolayı çoğul gelmemiştir.

“…ib… gelin” buyruğu “mim” harfi ve “ya” harfi esreli olarak da okunmuştur. Çünkü hemzeli okumayanlar hemzenin yerine bedel olarak “elif getirirler.

“Çünkü bugün kim üstün* yani galip “gelirse umduğunu elde eder.”

Bütün bunlar, sihirbazların birbirlerine söyledikleri sözlerdir. Firavun’un onlara söyledikleri sözler olduğu da söylenmiştir. [119]

  1. Oedİler ki: “Ey Musa, sen mi bırakırsın, yoksa ilk bırakan bîı mi olalım?”
  2. O “Hayır, siz bırakın” dedi. Bir de baktı ki: Onların ipleri ve değ­nekleri büyülerinden ötürü kendisine yürüyorlannış gibi geldi.
  3. Musa içten İçe bir korkuya kapıldı.
  4. Biz ona: “Korkma!” dedik. “Çünkü üstün gelecek olan sensin.
  5. “Sağ elindekini bırak, onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye giderse iflah olmaz.”
  6. Derken büyücüler secdeye kapandılar. “Harun ve Musa’nın Rabblne iman ettik” dediler.
  7. Dedi ki; “Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhak­kak ki o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.

Andolsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hurma dallarına asa­cağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz.” ‘

Sihirbazlar “dediler ki: Ey Musa, sen mi” elinden asanı “bırakırsın yok­sa îlk bırakan biz mi olalım?” Böylelikle Musa’ya karşı edebli davranmış ve bu onların iman etmelerine sebeb teşkil etmiştir.

“Os Hayır, siz bırakın dedi. Bir de baktı ki onların ipleri…” ifadesinde

hazfedilmiş kelimeler vardır. Yani “onlara; Siz bırakın” dedikten sonra, onlar da bıraktılar. Buna da ifadelerin anlamı delil teşkil etmektedir.

el-Hasen: “Ve değnekleri” buyruğunu (“ayn” harfini esreii okumak yeri­ne): şeklinde “ayn” harfini ötreli olarak okumuştur. Harun el-Karî dedi ki: Temİmoğuüannın söyleyişi bu şekildedir. el-Hasen de onların söy­leyişlerini esas alır. Diğerleri ise “sad”ın esresine tabi kılmak suretiyle “ayn” harfini esre ile okurlar. “Kovalar, yaylar” kelimelerinin iki türlü söy­lenişi de bu şekildedir.

“Büyülerinden ötürü kendisine yürüyor lar mış gibi geldi.” İbn Abbas, Ebu Hayve, İbn Zekvân ve Ya’kub’tan Ravh; “Gibi geldi” kelimesi­ni -“ya” yerine- “te” ile okumuşlardır. Bu okuyuşlarıyla onlar müennes olduk­larından ötürü “asalar” ve “ipleri” lafızlarını göz önünde bulundurmuş olmak­tadırlar.

Büyücüler iplerini cıvaya batırmışlardı. Güneşin ısısı bunlara isabet edin­ce kımıldamaya ve hareket etmeye başladılar. el-Kelbî dedi ki: Musa’ya yer­de yılanların dolup taştığı ve bu yılanların karınları üzere yürümekte olduk­ları intibaını verdiler.

“Gibi geldi” anlamındaki kelime; şeklinde “gibi güründüler” anla­mında okunmuştur. Bunun anlamı ile; ın anlamı aynıdır. Böyle oku­nuşu, (İbn Abbas ve diğerlerinin okuyuşu olan gibi açıklanır). Bu ke­limeyi; şeklinde “ya” ile okuyanlar fiilin failini onların hileleri kabul etmektedir. Bu kelime; şeklinde “nun” harfi ile de okunmuştur ki, sı­namak ve denemek maksadıyla bu şekilde gösterenin yüce Allah olduğu ma­nasına gelir.

Failin “yürüyorlarmış gibi” anlamındaki kelime olduğu da söylenmiştir. Buna göre baştaki; “Yürüyorlarnuş gibi” lafzı ref mahallindedir. Onun gözlerine, onların yürüdükleri görünüyordu, demek olur. Bu açıklamayı ez-Zeecae yapmıştır. el-Ferrâ ise bunun nasb mahallinde olduğunu iddia et­miştir. Yani bu; demek olup sonradan “be” harfi hazfedilmiştir.

Birinci şekle göre anlam şöyledir: Onların büyüleri ve hilelerinden ötü­rü onların yürümekte olduklarını zannedecek hale geldi. ez-Zeccâc dedi ki: Bu kelimeyi harfi ile okuyanlar; ı nasb mahallinde kabul ederler. Ya­ni bunların yürümek özelliğine sahib oldukları intibaı uyanmıştı. Bununla bir­likte bunun “…gibi geldi’deki zamirden bedel, ref mahallinde olma­sı da mümkündür. Bu zamir de iplere ve sopalara râci’dir. Buradaki bedel de bedel-i istimaldir.

“Musa içten İçe bir korkuya kapıldı.” Yani içinde böyle bir korku giz­ledi. Bu korkunun farkına vardı, yahut hissetti, diye de açıklanmıştır. Bu kor-kunun sebebi yılanlardı. Çünkü önceden de geçtiği üzere insan tabiatına arız olan sebebler bunu gerektirir.

Şöyle de açıklanmıştır: O asasını yere bırakmadan önce insanların bu işe kanarak sapmalarından korkmuştu. Bir diğer açıklama da şöyledir: Asayı ye­re bırakmasını emreden vahyin kendisine gelişi gecikince, insanların asası­nı yere bırakmadan önce dağılacaklarından ve böylelikle sapıtacaklarından korkmuştu.

Kimi hakikat ehli kimseler de şöyle demiştir: Sebeb Musa (as)ın sihirbaz­larla karşılaşıp: “Vay size! Allah’a yalan uydurmayın, yoksa sizi azab ile he­lak eder” {Si. âyet) dediğinde, yan carafına baktığında Cebrail’in sağında ol­duğunu görüverdi. Ona; Ey Musa! Allah’ın dostlarına karşı yumuşak davran, dedi. Musa ona; Ey Cebrail! Bunlar büyücüdür. Mucizeyi iptal etmek, Fira-vun’un dinîni desteklemek, Allah’ın dinini reddetmek maksadıyla pek büyük bir sihir ortaya attılar. Sen kalkmış bana: Allah’ın dostlarına yumuşak davran, diyorsun. Bunun üzerine Cebrail ona şöyle dedi: Onlar şu andan ikindi na­mazına kadar yanında kalacaklar, ikindi namazından sonra ise cennette olacaklar. Cebrail kendisine bu sözleri söyleyince Musa’nın içinde bir kor­ku belirdi ve Allah’ın benim hakkımdaki bilginin ne olduğunu ben nasıl bi­lebilirim? Belki ben şimdi bu durumdayım, Allah’ın benim hakkımdaki bil­gisi ise bunların önceki hali gibi, şu andaki halimin hilâfına da olabilir, di­ye bir düşünce geçti. Yüce Allah onun kalbindekileri bildiğinden ona şun­ları vahyetti; “Biz ona: Korkma, dedik. Çünkü üstün gelecek olan sensin.” Dünyada onları yenik düşüreceksin, cennette de üstün derecelerde buluna­caksın. Buna sebeb de peygamberlik ve yüce Allah’ın seni seçmiş olması do­layısıyla sana vermiş olduğu nübüvvettir.

“Korku” kelimesinin asli; olup, “hı” harfi esreli olduğundan dolayı “vav” harfi de “ya”ye kalb olmuştur.

“Sağ elindeklni bırak. Onların yaptıklarını yutacak.” Asanı bırak diye buyurulmadı. Bunun, asanın küçüklüğünü anlatmak kaslı ile söylenmiş ol­ması da mümkündür. Yani onların ip ve sopalarının çokluğunu aldırma. Sen sağ elinde bulunan, hacim itibariyle oldukça küçük o biricik sopacığıns bı-rakıver. Yüce Allah’ın kudreti ile o bir tane olmasına, onların yaptıklarının da pek çok olmasına, senin sopanın küçüklüğüne, onların büyülerinin de bü­yüklüğüne rağmen onları yutuverecektir.

Bu ifadenin asayı ta’zim için kullanılmış olma ihtimali de vardır. Yani sen pek çok ve pek büyük olan cisimlere önem verme, senin sağ elinde bütün dünyadan daha büyük bir şey vardır. Bunlar pek çok olmasına rağmen se­nin asan kargısında pek az ve küçük kalırlar. Allah’ın izniyle asan onları yu­tacak ve mahvedecektir.

“(‘ iüfcy Yutacak” kelimesi emrin cevabı olmak üzere cezrn ile gelmiştir. Yani eğer sen asanı bırakırsan onların yaptıklarını alıp yutacaktır, denilmiş gibidir. es-Sülenıî ve Hafs bu kelimenin “lam” harfini sakin olarak; den gelen bir fiil olmak üzere okumuşlardır. İbn Zekvân, Ebû Hayve es-Şamî ve Yahya b. el-Hâris ise; şeklinde “te” harfinin hazf; ve “fc” har­fini ref İle o “yutacaktır” anlamında okumuşlardır. Burada hitab Musa (as)adır. Asaya olduğu da söylenmiştir.

“Süratle alıp, yakalamak” anlamındadır. Bu fiil “kaf harfi esreli ola­rak; şeklinde kullanılır ki; ben onu hızlıca, süratle, aldım, yakaladım demektir.

Ya’kub’tan nakledildiğine göre; “Süratli, hafif hareket eden

ve maharetli” anlamında olmak üzere kullanılır. “Câ Duvarın düşmesi, yıkılması” demektir. “Havuz di­binden çöktü ve genişledi” demektir. ile yutar fiilleri ay­nı anlamda olup “yutar” demektir. Daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/115-117. âyetlerin tefsirinde) yavaş yavaş bir şeyi yutmayı anlatmak üzere; in kullanıldığına dair açıklamalar geçmiş bulunmakta­dır. Aynı şekilde; “Onu yuttu” anlamındadır,

“Onların yaptıklarını” yani onların ortaya koyduklarını “yutacak.” Ay­nı şekiide “onların yaptıkları” yani onların ortaya koydukları o şey “ancak bir büyücü hilesîdlr.”

Bu buyruktaki “büyücü” kelimesi -Asım dışında- Kûfeliler tarafından; “Büyü” anlamında olmak üzere “sin” harfi esreli “ha” harfi de sakin olarak okunmuştur. Bu kıraat iki şekilde açıklanır: Birincisi “hile” anlamın­daki “keyd” kelimesinin hazf takdiri söz konusu olmaksızın doğrudan “sih­re” muzaf olmasıdır. (Bir büyü hiiesidir, demek.olur). İkincisi ise, ifadede hazf takdiri olmak üzere “büyü sahibinin sihri” anlamında olur. Diğerleri ise, “yap-mak” kökünden gelen fiilin unda cereyan etmesi suretiyle; “Hilesi” di­ye okumuşlardır. ise ameli Önleyen “kâffe”dır ve dolayısıyla burada (ism-i mevsul gibi ona ait olacak şekilde) “he” zamiri takdir edilmez. ” Bü­yücü” kelimesi ise (hile kelimesine) izafe ile okunmuştur.

Burada “et-keyd (hile)” bu kıraate göre gerçekte “büyücü “ye muzaftır. Bü­yüye değildir. Bununla birlikle (“ma”dan önce gelen; (60 edatının hemzesi­nin: “Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücünün hi-le.sidir” anlamında olmak üzere üstün gelmesi de mümkündür.

“Büyücü ise nereye giderse iflah olmaz.” Yeryüzünün neresine giderse gitsin, kurtulamaz, muradına eremez. Hile yaptığı zaman kurtulamaz diye de açıklanmıştır. el-Bakaru Sûresi’nde (2/102. âyet, 3. başlık ve devamında) bü­yücünün hükmü ve büyünün anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmak­tadır. Bu konuyu oradan takip edebilirsiniz.

“Derken büyücüler” bu büyük İşi ve asadaki bu olağanüstü özelliği gör­düklerinde “secdeye kapandılar.” Çünkü bu asa onların hile yoluyla orta­ya koymuş oldukları bütün ip ve sopalarını yutuvermişti. Bunlar üçyüz de­ve yükü kadardı. Daha sonra tekrar eski haline döndü ve yüce Allah’tan baş­ka bunca sopa ve ipin nereye gittiğini hiç kimse bilemedi. Bu hususa dair açıklamalar ve asa ile ilgili yeterli bilgiler, bundan önce el-A’raf Sûresi’nde (7/115-117. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik dediler.”

“Dedi ki: Ben size izin vermeden O’na İman mı ettiniz?”

“Ona İman etti” anlamında olmak üzere; denildiği gibi; da denilebilir. Yüce Allah’ın: “Bunun üzerine kendisine Lût iman etti.” (el-An-kebut, 29/26) buyruğunda birinci şekil; buna karşılık el-A’raf Sûresi’nde Fi­ravun: “Ben size izin vermeden Önce mi ona iman ettiniz… dedi.” (el-A’raf, 7/123) buyruğunda da ikinci şekil kullanılmıştır. Onun söylediği bu sözler, onların yaptıklarını reddetmek manasına bir tepki İdi. Yani siz haddinizi aş­tınız ve benim size emretmediğim işi yaptınız.

“Muhakkak ki o size büyüyü öğreten buyüğünuzdür.” O, bunu öğretmek­te size başkanlık edendir. Onun size galip gelmesinin biricik sebebi, bu ko­nuda sizden daha becerikli olmasındandır.

Firavun bu sözleriyle insanları şüpheye düşürmek İstemişti. Tâ ki insan­lar büyücülere uyarak, onların iman ettikleri gibi inanmasınlar. Gerçekte Firavun onların Musa’dan hiçbir şey öğrenmediklerini biliyordu. Onlar Musa, Mısır’a geri dönmeden hatta doğmadan önce bile büyüyü öğrenmişlerdi. “Andolsun ki sizin el ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hurma

dallarına asacağım.” Buradaki; “…de, da”; “…e, a” anlamında­dır. Nitekim Suveyd b. Ebi Kâhil de böyle kullanmıştır:

“Onlar Abdî (Abdül-Kays’ten) olan o kimseyi hurma ağacına astılar, Şeybanhlar ancak burnu keaik birisi eliyle helak olsunlar.”

Firavun o büyücüler vefat edinceye kadar -yüce Allah’ın rahmeti üzerle­rine olsun- el ve ayaklarını kesti ve idam etti.

İbn Muhaysın burada ve el-A’raf Sûresi’nde: “Elbette keseceğim” ile “El­bette sizi asacağım” anlamındaki fiilleri; ile diye “elifi üs­tün ve birinci fiilde “ti” harfini, ikinci fiilde de “lam” harfini şeddesiz olarak; Kesti ve: Astı kökünden gelmiş oiarak okudu.

“Hangimizin” ben mi yoksa Musa’nın Rabbi mi “azabının daha şiddet­li ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz.” [120]

  1. Dediler ki: Bize gelen apaçık delillerle ve bizi yaratana seni üs­tün tutmayız. Ne hüküm vereceksen ver sen ancak bu dünya ha­yatında hükmedersin.
  2. “Gerçekten biz Rabbimize İman ettik ki günahlarımızı ye bizi iş­lemeye zorladığın büyüyü bağışlayarak bizi affetsin. Allah hem daha hayırlıdır, hem daha kalıcıdır.”
  3. Gerçek şu kî: Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse onun için cehennem vardır, orada ölmez de dirilmez de.
  4. Kim de O’na mü’min olarak salih amelde bulunmuş halde ge­lirse onlar İçin en yüksek dereceler vardır.
  5. Altından ırmaklar akan Adn cennetleri. Onlar orada ebedidir­ler. İşte arman kimselerin mükafatı budur.

Büyücüler “dediler ki: Bize gelen apaçık delillerle ve bizi yaratana se­ni üstün tutmayız” tercih etmeyiz.

İbn Abbas dedi ki: Bununla kendilerine gelen kesin bilgi ve yakîni kas­tetmişlerdir. İkrime ve başkaları da şöyle dediler: Onlar secdeye kapandık­larında yüce Allah cennetteki yerlerini kendilerine gösterdi. İşte bundan do­layı Firavun’a “seni üstün tutmayız” dediler. Firavun’un hanımı: Kim galip geldi? diye soruyordu. Ona: Musa ve Harun galip geldi, denilince o da: Ben de Musa ve Harun’un Rabbine İman ettim, demişti. Firavun una adamlarını gönderdi ve şu talimatı verdi; En büyük ve yüksek kayayı bulunuz, eğer inan­cını sürdürecek olursa o kayayı onun üzerine bırakınız. Yanına vardıkların­da başını kaldırıp semaya baktı, cennetteki yerini gördü ve inancını dile ge­tiren ifadelerini sürdürdü, ısrar etli. Bu esnada da ruhu kabz edildi, cesedin­de ruh olmadığı halde kayayı üzerine bıraktılar,

Şöyle de denilmiştir: Büyücülerin önde gelen kimseleri Musa’nın asasını, neler yaptıklarını görünce güvendiği bir kimseye şunları söyledi: Şu yılana bak, korktu mu korkmadı mı, eğer korkarsa cinlerdendir, şayet korkuya ka­pılmayacak olursa kendisinin bilgisinden hiçbir beşeri eserin kaybolmadığı mutlak yaratıcının bir takdiridir. O güvendiği şahıs: Hayır hiç korkmadı de­yince, sihirbazların ileri gelenleri: Ben Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettim, dedi.

“Ve bizi yaratana” anlamındaki buyruk, yüce Allah’ın: “Bize gelen apa­çık delillere” buyruğuna atfedilmiştir. Yani biz seni ne bize gelen apaçık de­lillere tercih ederiz, ne de bizleri yaratana üstün tutarız.

Bu buyruğun bir yemin olduğu da söylenmiştir; yani Allah’a andolsun ki seni.,. üstün”%[utmayız.

“Ne hüküm vereceksen ver” yani vereceğin hüküm ne ise onu ver.

“Vereceğin hüküm ne ise” buyruğundaki; “Ne” fiii İle beraber geldiği vakit, mastar durumunda olan değildir. Çünkü o fiillere muttasıl gelir, bu ise mübtedâ ve haberin başına gelmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Sen ne yapacaksan onu yap demektir. Vereceğin hü­küm her ne ise -yanı ellerin ayakların kesilmesi ve hurma dallarına asılma­sı hükmünü- ver, diye de açıklanmıştır. “Hüküm vereceksen” keli­mesinin sonunda “ya” harfinin vasi halinde hazfedilmesinin sebebi (bu har­fin) sakin oluşu ve tenvinin de sakin oluşudur. Sibeveyh ise vakf halinde bu kelimede “ya” harfinin okunmasını tercih etmiştir. Çünkü artık iki sakin il­leti ortadan kalkmış olur.

“Sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.” Yani senin vereceğin emirler ancak dünya hayatında geçer. “Dünya hayatı” anlamındaki terkip zarf olarak mansub gelmiştir. Yani sen ancak bu dünya hayatındaki meta ile il­gili olarak hüküm verebilirsin, yahut sen bu dünya hayalı süresince hüküm verebilirsin, anlamında olup mef ulun hazfedildiği kabul edilebilir.

İfadenin takdiri şöyle de olabilir: Sen ancak bu dünya hayatının işleri hak­kında hüküm verirsin. Bu durumda “hayat’: kelimesi meful olarak nasb edilmiş olur, “mâ” da kendisinden önce gelen: ‘İnne”nin amelini önleyen (kâf-fe) olur.

el-Ferrâ ise merfu okumayı caiz kabul etmiştir. Ancak buradaki “mâ”nın ism-i ınevsul kabul edilmesi ve “hükmedersin” anlamındaki fiilin sonunda­ki “he” zamirini hazfedip daha sonra: “Bu dünya hayatı” terkibini de mer­fu kabul etmek mümkündür.

“Gerçekten biz Rabbimize iman ettik.” Allah’ın, hiçbir ortağı söz konu­su olmaksızın bir ve tek olduğuna ve Musa’nın getirdiklerine inandık.

“Ki günahlarımızı” -üzerinde bulundukları şirki kastediyorlar.- “ve bizi işlemeye zorladığın büyüyü bağışlayarak bizi affetsin.”

“Bizi işlemeye zorladığın” anlamındaki buyrukta bulunan; edatı “gü­nahlarımız” kelimesine atf ile nasb mahallindedir. Bunun i’rabtan mahalli ol­mayıp nefy edaü olduğu da söylenmiştir. Bu takdirde anlam şöyle olur: Bi­zim büyücülükten ötürü kazandığımız günahları bağışlayacağını ümit ederiz ve sen bizi bu büyücülüğe zorlamadığın halde “biz bunu yapmıştık.”

en-Nehhâs dedi ki: Birincisi daha uygundur. el-Mehdevî de: Birincisinin uygun olduğu uzak bir ihtimaldir, çünkü onlar: “Eğer galip gelen biz olur­sak herhalde bize bir mükâfat var değil mi?” (el-A’raf, 7/113) demişlerdi. Bu sözler zorlanan kimselerin söyleyecekleri sözler değildir. Ayrıca ikrah da za­ten bir günah değildir. Her ne kadar küçükken büyüyü öğrenmek üzere zorlanmış olmaları düşünülebilirse dahi bu böyledir.

el-Hasen dedi ki: Bunlara çocukken büyü öğretiliyordu. Sonra da büyü­yü kendi iradeleriyle yaptılar.

Buradaki “mâ” edatının mübtedâ olarak ref mahallinde olması, haberin mukadder olması da mümkündür. İfadenin takdiri şöyle olur: Ve senin bizi işlemeye zorladığın büyünün günahı bizden kaldırılmıştır.

“Büyüyü” kelimesi bu görüşe ve birinci açıklama şekline gö­re “işlemeye zorladığın” anlamındaki fiile taalluk eder. “Mâ”nın nefy eda­tı olduğunu söyleyen görüşe göre ise “günahlarımızı” anlamındaki kelime­ye taalluk etmektedir.

“Allah hem daha hayırlıdır, hem daha kalıcıdır.” O’nun mükâfatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır, demektir. Burada muzaf hazfedilmiştir. Bu açıkla­mayı İbn Abbas yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Bizim için Allah senden da­ha hayırlıdır. O’nun bize vereceği azap da senin azabından daha kalıcıdır. Bu da Firavun’un: “Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu da mutlaka bileceksiniz” sözlerinin cevabını teşkil etmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Eğer biz Allah’a itaat edersek, O bizim için daha hayırlıdır. İsyan edecek olursak O’nun azabı da seninkinden daha kalıcıdır.

“Gerçek şu ki, kim Rabbine günahkâr olarak gelirse…” Bunun iman et­tikten sonra sihirbazların söylediği sözlerden olduğu söylendiği gibi, yüce Al­lah’ın söylediği sözlerin başı olduğu da söylenmiştir.

“Gerçek şu ki” ifadesindeki zamir, işe ve şe’ne râci’dir. (Zamir-i şa’ndır). Bununla birlikte: “Gerçekten kim… gelirse” anla­mında olması da mümkündür. Şairin şu beyitinde de böyledir:

“Şüphesiz kim bir gün kiliseye girecek olursa,

Orada yabani öküz yavruları ve ceylanlarla karşılaşır.”

Burada şair: “Gerçek şu ki…” demek istemiştir. Yani durum şudur: Günahkâr olan kimse ateşe girecektir, mü’min olan kimse de cennete girecektir. Buradaki günahkâr (mücrim), kâfir demektir.

Masiyetler işleyen ve günah kazanan kimse olduğu söylenmiş ise de, bi­rinci anlam daha uygun görünmektedir. Çünkü bundan sonra: “Onun için cehennem vardır, orada ölmez de dirilmez de” diye buyurmaktadır. Bu ise daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/116. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde açıklandığı üzere inkarcı ve yalanlayıcı kâfirin niteliğidir. Böyle bir kim­se ne hayatından istifade eder, ne de ölüm dolayısıyla rahat yüzü görür. Şa­ir der ki:

“Söyleyin bana ölüp de bedbahtlığı sona ermeyen,

Tadı bulunan bir hayat da sürmeyen bir kimseye kim ne yapabilir?”

Şöyle de açıklanmıştır: Kâfirin canı hançeresinde askıda kalır. Yüce Allah’ın onun hakkında haber verdiği şekilde; ne bu canı hançeresinden ayrılarak ölür, ne de bedeninde karar bularak hayat bulur.

“Kim Rabbİne günahkâr olarak gelirse” buyruğunun anlamı; kim Rab-binin huzuruna gelmek için tesbit edilen vakitte bu halde gelecek olursa, de­mektir.

“Kim de ona mü’mln olarak” yani iman üzere ölüp, O’nu tasdik ederek vefat edip “salih amelde bulunmuş halde gelirse” itaat etmiş, kendisine ve­rilmiş emirleri yerine getirmiş ve yasak kılınmış şeylerden de uzak kalmış ise “onlar için en yüksek” nitelendirilemeyecek kadar üstün “dereceler vardır.”

Aynca yüce Allah’ın: “Kimde O’namü’min olarak… gelirse” buyruğu bu­rada sözü geçen “mücrim; günahkâr” ile müşrikin kastedildiğine delil teşkil etmektedir.

“Altından” yani (onlar için) o cennetlerin köşklerinin ve tahtlarının altın­dan -önceden de geçtiği gibi- şaraptan, baldan, sütten ve sudan “ırmaklar akan Adn cennetleri” (vardır). Bu buyruk hem dereceleri açıklamaktadır, hem de “dereceler”den hedeldir. Adn ise ikamet, temelli kalmak demektir. Bu­na dair açıklamalar daha önceden (el-Kehf, 18/30-31) âyetlerin tefsirinde geç­miş bulunmaktadır,

“Onlar orada ebedidirler” devamlı kalıcıdırlar.

“İşte arınan” küfür ve isyandan kendisini temizleyen “kimselerin mükâ­fatı budur.”

Bunların büyücülere ait sözler olduğunu söyleyenler de şöyle demekte­dir: Büyücülerin bu gerçekleri Musa’dan yahut da İsrailoğullarından dinle­miş olmaları ihtimali vardır. Çünkü Mısır’da bulunan İsrailoğulları arasında, büyücülerden bazı kimseler de vardı. Yine Firavun hanedanından iman eden kişi de onlar arasında bulunuyordu.

Derim ki: Bunun iman etmeleri üzerine yüce Allah’ın kendilerine ilham vererek bu ilham ile söylettiği sözler olma ihtimali de vardır. Doğrusunu eniyi bilen Allah’tır. [121]

  1. Andolsun ki Biz Musa’ya şunu vahyettik: “Kullarımla geceleyin yola çık! Yetişmeden yana korkun ve endişen olmaksızın onlar için denizde kupkuru bir yol aç.”
  2. Firavun askerleriyle onların ardınca gitti. Ancak kendilerini de­nizden ne kapladıysa, kapladı.
  3. Firavun kavmini saptırdı, hidayet yolunu göstermedi.

” Andolsun ki Biz Musa’ya şunu vahyettik; Kullarımla geceleyin yola çık.” Bu hususa dair yeterli açıklamalar önceden geçmişti.

“Yetişmeden” Firavun ve askerlerinin size kavuşmasından “yana korkun ve endişen olmaksızın onlar için denizde kupkuru” yani camursuz ve

susuz “bir yol aç.” Daha önceden el-bakara Sûıesi’nde (2/50. âyetin tefsirin­de) Musa’nın denize (asasını) vuruşu, denize künyesiyle hitap etmesi ve Fi-ravun’un suda boğulması ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunduğundan bun-lan tekrarlamanın antamı yoktur.

İbn Güreye dedi ki: Musa (as) ile birlikte bulunanlar! İşte Firavun, arka­mızdan yetişti, işte önümüzde de deniz, bizi örtecek, dediler. Bunun üzeri­ne yüce Allah: “Yetişmeden yana korkun ve endişen olmaksızın” buyru­ğunu indirdi. Yani Firavun’un sana yetişmesinden yana korkma, eğer deni­zin içirie dalacak olursan sana değeceğinden ve içinde boğulmaktan yana da endişelenme!

“Korkun… olmaksızın” buyruğunu Hamza, emrin cevabı olmak üzere “Korkma” diye okumuştur, İfade: Sen denizde onlara yol aça­cak olursan, bundan dolayı korkma! takdirindedir. Diğer taraftan Endişen olmaksızın” buyruğu da: Sen endişeye düşmeyerek… takdirinde ye­ni bir cümledir. Yahut da aslında bu (da emrin cevabı olarak) cezmedilmiş. fakat (sın harfinin) fethasının doyurulmuş şekli (işbâı) ile elif (-İ maksûra) gelmistir. (O takdirde anlam burada da: Endişelenme şeklindedir.) Bu da yüce

Allah’ın: “Onlar da bizi yoldan saptırdılar” (el-Ahzab, 33/67) buymğundaki (işba’ için getirilmiş) elif gibidir. Yahut bu, şairin şu sözüne (bu yönüyle) benzemektedir.

“Sanki sen benden önce Yemenli bir esir görmemiş gibisin.”

Bu da sahih olan fiilde harekenin hazfedilin esi gibi hazfın yapıldığı var­sayımına göredir.[122] el-Ferrâ’nın görüşü budur. Bir başka şair de şöyle demiştir

“Sen önce Zebbân’ı hicvettin sonra Zebbân’ı hicvettiğin için, Özür dileyerek geldin; (böylelikle) sen ne hicvetmiş oldun, ne de (esenlikte bırakarak) terketmiş oldun.”[123]

Bir diğer şair de şöyie demiştir;

“Haberler Ziyadoğullarınm süt veren develerinin neyle karşılaştıklarım

anlatıp dururken, (Buna dair) haberler sana gelmedi mi?”[124]

en-Nehhâs dedi ki: Yüce Allah’ın Kitabının şiirdeki bu gibi şâz söyleyiş­lere göre yorumlanması hataların en çirkin seki Heri ndendir. Aynı şekilde onun örnek göstermiş olduğu bu şiirler hiçbir yönüyle âyet-i kerîmeye benzeme­mektedir. Çünkü “ya” ile “vav” harfleri “eliften farklıdırlar. Zira bu iki harf hareke aldıkları halde, “elif hareke aimaz. Ayrıca şair çaresiz kaldığı takdirde bu iki harfi harekeli kabul edebilir, sonra da cezm dolayısıyla bu hareke hazfedilir, “elifte böyle bir şey yapmaya imkan yoktur. Birinci kıraat ise da­ha açık ve anlaşılırdır. Çünkü ondan sonra gelen “Endişen olmak­sızın” kelimesinin cezimsiz olduğu hususunda İcma vardır. Ve bunda üç tak­dir söz konusudur:

Birincisi “korkun… olmaksızın” buyruğu muhatabın hali konumunda ola­bilir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Sen korkuya kapılmadan ve endişelen­meden onlar için denizde kupkuru bir yol aç.

İkinci takdir; Yolun sıfatı konumunda olabilir, çünkü sıfat olan “kupku­ru oluş” üzerine atfedilmiştir ve buna göre ifadenin takdiri; Sen onda (o yol­da) korkmaksızın… takdirindedir. Böylelikle ona ait olan sıfat hazfedilmiş de­mektir.

Üçüncü takdire gelince: Önceki ile ilgisi olmayan ve: Sen korkmayacak­sın korkmaksızın, takdirinde hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olabilir.

“Firavun, askerleriyle onların ardınca gitti.” Firavun beraberinde asker­leri bulunduğu halde onları izledi. ” Onların ardınca gitti” buyru­ğu, şeklinde “teT: harfi şeddeli olarak da okunmuştur. Bu takdirde ” Askerleriyle’deki “be” harfi fiilin ikinci mefufc geçiş yapmasını sağ­lamış olmaktadır. Çünkü bu fiil tek başına (yani harfi cer olmaksızın) tek bir mef’ule geçiş yapar. Yani Firavun askerleri iîe birlikte onların arkasından ye­tişmek maksadıyla onların ardından gitti. Bu da, emir kılıcı da beraberinde bulunduğu halde bindiğini anlatmak üzere bu harf-i cerr-i kullanarak: demeye benzer.

Bu fiili kat’ ile; şeklindeki okuyuşa göre ise fiil iki mef ule geçiş ya­par ve bu durumda “be” harfinin zaid olması da mümkündür. Fiiiin tek bir mef ule geçiş almasıyla yecînilmesi de mümkündür. Nitekim aynı anlamda ol­mak üzere; ” ile: Onu izledi” ve; ile “Ona yetişti” denilir. Bu durumda “askerleriyle” buyruğu da hal konumunda olur. “Asker­lerini önünden yürüterek onları takip etti” denilmiş gibidir.

“Ancak kendilerini denizden ne kapladıysa kapladı.” Yani denizden on-iarı boğacak kadar su isabet etti. Burada “kapladıysa kapladı” şeklindeki tek­rar, tanzim ve durumun bilinmesinin anlatılması maksadı iledir.

“Firavun kavmini saptırdı, hidayet yolunu göstermedi.” Yani Firavun onları doğru yoldan saptırıp uzaklaştırdı, onları hayra ve kurtuluşa iletme­di. Çünkü o, Musa (as) ile beraberinde bulunanların kendisinden önce gide­meyeceklerini ve Önlerinde deniz bulunduğundan dolayı elinden kurtulama­yacaklarını zannetmişti. Ancak Musa (as) asasıyla denize vurunca, denizde ontki yol ayrıldı ve bu yollar arasındaki sular yukarı doğru dağlar gibi yükseldi. eş-Şuarâ Sûresi’nde de; “Ardından deniz ayrılıp her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu” (eş-Şuarâ, 26/63) diye buyurulmaktadır. Her bir kol (sıpt), bu yolların birisini izledi. Yüce Allah dağ gibi ayrılan sulara: Sizlerde pen­cereler olsun, diye emredince, bunlar arasında birbirlerini görmelerini sağ­layacak şekilde pencere gibi delikler açıldı, birbirlerinin sözlerini duyar ol­dular. Bu ise en büyük mucizelerden, en büyük belgelerden biri olmuştu.

Firavun gelip denizde yol açılmış, suyun da yukarı doğru yükselmiş ol­duğunu görünce, beraberindeki askerlerine denizin kendi heybeti dolayısıy­la bu hali aldığı vehmini verdi. Beraberinde bulunanlarla birlikte denize gir­di ve deniz üzerlerine kapanıverdi.

Yüce Allah’ın: “Hidayet yolunu göstermedi” anlamındaki buyruğun Fi-ravun’un onları saptırmalarını te’kid manasına olduğu da söylenmiştir. Bu­nunla birlikte bir başka görüşe göre bu, Fîravun’un: “Ben size ancak gördü­ğümü gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum” (el-Mu’min, 40/29) buyruğuna bir cevaptır ve yüce Allah onun bu iddiasını böy­lece yalanlamaktadır.

İbn Abbas dedi ki: “Hidayet yolunu göstermedi” yani o bizzat kendisi­ni hidayete iletemedi, aksine kendisini de kavmini de helake sürükledi. [125]

  1. Ey İsrailoğulları! Gerçekten Biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve sizinle Tur’un sağ yanında sözleştik. Sîze kudret helvası ve bıldırcın da İndirdik.
  2. Size verdiğimiz güzel rızıktan yeyin ve bu hususta haddi aşma­yın. Çünkü o takdirde gazabım gelip sizi bulur, gazabım her ki­me gelip çatarsa yıkılır gider.
  3. Muhakkak Ben tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyip hi­dayet üzere olana da çok çok mağfiret ediciyim.

“Ey İsrailoğullarıt Gerçekten Biz sizi düşmanınızdan kurtardık.” Yüce A]lalı, Firavun’dan kurtardıktan sonra şükretsinler diye onlara bu sözleri söy­lemişti, j

“Ve sizinle Tur’un sağ yanında sözleştik” buyruğunda geçen “yan” an­lamındaki kelime “sözleştik” fiiiinin ikinci mef ulu olmak üzere nasb edilmiş­tir. Bunun zarf olarak nasb edilmesi uygun düşmez. Çünkü bu müphem ol­mayan, katsksız bir mekân zarfıdır. Fiillerin ve mastarların mekân zarflarına teaddi etmesi (geçişi) müphem olmaları halinde harf-i cersiz olur.

Mekkî dedi ki: Bu hakkında görüş ayrılığı bulunmayan bir esastır. Âyetin takdiri şöyledir: Biz sizinle Tur’un yan tarafına gelmek üzere süzleştik. Da­ha sonra bundan mıızaf hazfedilmişler.

en-Nehhâs dedi ki: Yani Biz. Musa’ya sizlere size kendisi ile birlikte çık­manızı emretsin diye emir verdik. Çünkü yüce Allah sizin huzurunuzda onunla konuşacak ve siz de bu kelâmı işitecektiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Firavun’un suda boğulmasından sonra, Musa’ya Tur’un sağ tarafına gelmesi ve burada kendisine Tevrat’ı vermesi vaadinde bulunmuştu. Buna göre verilen söz Musa’ya verilmiştir. Ancak bu hususta on­lara hitap edilmesi, bu sözün kendileri dolayısıyla verilmiş olmasından do­layı idi.

“Sizinle… sözleştik” buyruğunu Ebu Amr “vav”dan sonra “eliP’siz olarak okumuş, Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü burada “vaadetmek (söz vermek)” yüce Allah tarafından özellikle Musa’yadır. “Söz­leşmek” (“eliPli okuyuşun manası) ise ancak iki kişi tarafından yapılır. Bu hu­susa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’ndc (2/51. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Sağ” (anlamındaki: el-eymen) kelimesi de “yan” anlamındaki kelimenin sıfatı olduğundan dolayı nasb edilmiştir. Dağın kendisinin ne sağı, ne solu olur. O bakımdan birisine: Dağın sağ tarafından git, denilecek olursa bu, sen dağı sağ tarafına al git, demektir. Musa (as) da dağa geldiğinde, dağ onun sağ tarafında bulunuyor idi.

“Size kudret helvası ve bıldırcın da indirdik.” Yani Tîh’te üzerinize bunları indirdik. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/57. âyet, 2. başlıkla) geçmiş bulunmaktadır.

“Size verdiğimiz güzel rızıktan” yani rızkın lezzetlisinden “yeyin.” He­lalinden yeyin anlamında ulduğu da söylenmiştir. Çünkü herhangi bir insa­nın bu rızkın meydana gelmesinde emeği ve katkısı yok ki buna bir şüphe girsin.

“Ve o hususta haddi aşmayın.” İçinde bulunduğunuz bolluk ve afiyet sizi isyankârlığa götürmesin, çünkü tuğyan, caiz olmayana doğru haddi aşmak­tır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler nimete^karşı nankörlük ederek bu nimetleri size ihsan edene şükrelıııeyi unutmayınız.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Sizler bu nimetler yerine başkalarını iste­meye kalkışmayınız. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz daha ha­yırlı olanı böyle daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?” (el-Baka­ra, 2/61)

Bir diğer açıklama da şu şekildedir: Siz bu nzıktan bir gün ve bir gece­likten fazlasını saklamaya kalkışmayınız. îbn Abbas dedi ki: Saklayıp birik­tirdikleri kurtlandı. Eğer onlar bunu yapmamış olsalardı, ebediyyen hiçbir yi­yecek kurtlanmazdı,

“Çünkü o takdirde gazabım gelip sizi bulur.” Yani hakkınızda vacip olur ve üzerinize iner.

Gelip… bulur” kelimesi yüce Allah’ın: “Haddi aşmayın” buyruğun-daki nehyin cevabı olarak başına gelen “fe” ile nasb edilmiştir.

“Çünkü o takdirde gazabım gelip sîzi bulur. Gazabım her kime gelip ça­tarsa yıkılıp gider.”

el-A’meş, Yahya b. Vessâb ve el-Kisaî “Gelip … bulur” anlamındaki fiil­deki “ha” harfini -esre yerine- öt re ile; şeklinde ve; “Kime gelip çatarsa” lafzını da birinci “lam”ı -esre yerine- ötrc ile okumuşlardır. Di­ğerleri ise (her iki kelimedeki, her iki harfi de) esreli okumuşlardır ve bun­ların ikisi de ayrı birer söyleyiştir.

Ebu Ubeyde ve başkasının naklettiğine göre; bir şeyin gelmesi vacip ol­duğunda denilir. Gelip çattığında ise; şekli kullanılır, el Ferrâ da böyle demiştir: “Hulul” mastarında (muzariinde aynu’l-fiilin) ötreli gelmesi, vuku bulmak demektir. Esreli gelmesi ise vacip olmak anlamında­dır.

Her İki mana da birbirine yakın olmakla birlikte; esreii okuyuş daha uy­gundur. Çünkü bütün kıraat alimieri yüce Allah’sn:

“Ve kalıcı azabın da kimin başına ineceğini…” (Hud, 11/39) buyruğunda bu kelimeyi icma ile esreli okumuşlardır.

“Allah’ın gazabı” cezası, intikamı ve azabı demektir.

” Yıkılır, gider” buyruğu, ez-Zeccâc dedi ki: Helak oldu, demek­tir. Yani bu kimse cehennem ateşinin dibi olan “el-Hâviye”ye gider demek­tir. Bu da yukarıdan aşağıya doğru düşmeyi anlatan; den gel­mektedir. “Filan öldü” demektir.

İbnu’l-Mubarek şunu nakletmektedir: Bize İsmail b. ‘Ayyaş haber verdi, de­di ki: Bize Sa’lebe b. Müslim anlattı, o Eyyub b. lieşir’den, o Şufey el-Asba-hi’den dedi ki: Cehennemde Saûd diye adlandırılan bir dağ vardır. Kâfir kırk yıl süreyle tırmandığı halde tepesine ulaşamaz. Yüce Allah da; “Ben onu Sa-ûd’a (sarpyokuşa) sardıracağım.” (el-Muddessir, 74/17) diye buyurmakta­dır. Yine cehennemde “Hevâ” diye adlandırılan yüksek bir bina vardır. Kâ­fir bu binanın üst tarafından aşağı doğru atılır ve kırk yıl süre ile o aşağı doğ­ru inmeye devam eder de bunun dibine daha ulaşmış olmaz. İşte yüce Al­lah da: “Gazabım her kime gelip çatarsa yıkihr gider” diye buyurmaktadır. Daha sonra hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Biz bu hadisi “et-Tezkire” adlı kitabımızda zikretmiş bulunuyoruz.

“Muhakkak Ben” şirkten “tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyip hidayet üzere olana da çok çok mağfiret ediciyim.” Ölünceye kadar ima­nı üzere kalmaya devam edene “mağfiret ediciyim” demektir. Bu açıklama­yı Süfyan es-Sevrî, Katade ve başkaları yapmıştır. İbn Abbas dedi ki: İmanın­da şüphe etmeyen kimseye… demektir. Bu açıklamayı da el-Maverdî ve el-Mehdevî zikretmişlerdir.

Seril b. Abdullah et-Tüsterî İle yine İbn Abbas şöyle demişlerdir: Sünne­te ve cemaate bağlılığını sürdüren kimseye… anlamındadır. Bunu da es-Sa’İe-bî nakletmiştir, Enes dedi ki: Peygamber (sav)ın sünnetini izleyen kimse söz konusudur. Bunu el-Mehdevî zikretmiş, el-Maverdî, bunu er-Rabî’ b. Enes’ten de nakletmiştir.

Diğer bir görüşe göre: İsabetli ameî yapan kimselere… anlamındadır. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır. Yine İbn Zeyd’den nakledildiğine göre her kim nasıl davranacağını bilmek üzere İlim öğrenirse bu durumda olacaktır. Birincisini ei-Mehdevî, ikincisini de es-Sa’lebî zikretmiştir.

eş-Şa’bî, Mukatil ve el-Kelbî de şöyle demişlerdir; Bu işlerin iyi olanına mü­kâfat, kötü olanlarına ceza olduğunu bilen kimselere… demektir. el-Ferrâ da böyle demiştir. Başka bir görüşe göre: “Hidayet üzere olana” yani Peygam­ber (sav)ın ehl-i beytini dost edinmeye, veli edinmeye devam edene demek­tir. Bu açıklamayı da Sâbİt ei-Bünânî yapmıştır. Bütün bu görüşlerin en gü­zeli yüce Allah’ın İzniyİe birinci görüştür ve diğer görüşler de onun kapsa­mına girmektedir.

Vekî’, Süfyan’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bizîer yüce Allah’ın: şu buyruğunun şöylece açıklandığını dinliyorduk: “Muhakkak Ben” şirkten “tevbe eden” şirkten sonra ise “iman eden ve” namaz kılıp oruç tutarak “sa-Uh amel İşleyip hidayet üzere olana” ve bu şekilde ölene “da çok çok mağ­firet ediciyim.” [126]

  1. “Kavminden erken gelmek için seni aceleye iten nedir, ey Mu­sa!”
  2. “Onlar da arkamdan geliyorlar. Rabbim razı olasın diye ben hu­zuruna gelmek için acele ettim” dedi.
  3. Buyurdu ki: “Senden sonra Biz kavmini fitneye düşürdük. Son­ra Sâmirî de onları saptırdı.”
  4. Musa kızgın ve kederli bir şekilde kavmine döndü. Dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Yoksa aradan geçen süre size uzun mu geldi? Yahut üzerinize Rabbinizden bir gazabın gelmesini mi istediniz de bana olan va­adinizde durmadınız?”
  5. Dediler kî: “Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet et­medik. Fakat kavmin süs eşyasından İğreti aldığımız ağırlıklar yüklenmiştik de onları attık. Sâmirî de böylece attı.”
  6. Onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı. Dediler Öt: “Bu sizin de ilâhmızdır, Musa’nın da İlâhıdır, o unuttu.”
  7. Onun, hiçbir sözlerine karşılık veremediğini, onlara bir zara­rının dokunmadığını, bir fayda da sağlayamadığını görmezler mi?

“Kavminden erken gelmek için seni aceleye İten nedir, ey Musa?” On­dan önce seni gelmeye ne itti?

Denildiğine göre; burada kavimden kasıt, büLün İ.srailoğullarıdır. Buna bi­naen şöyle denilmiştir: O, İsrailoğullarının başına Harun’u yerine halef bırak­mış, kendisi ise beraberinde yetmiş kişi ile birlikte tayin edilen vakitte ha­zır bulunmak üzere gitmişti.

“Onlar da arkamdan geliyorlar.” O bu sözleriyle kavminin arkasından ve bu tarafa doğru yürümekle olduklarını kastetmemiştir. Bu sözleriyle: Onlar benim yakınımda bulunuyorlar ve benim kendilerine dönmemi bek­liyorlar, demek istemişti.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır Harun’a, İsrailoğulları ile birlikte izini takip edip kendisine yetişmeleri emrini vermiştim.

Bir kesim de şöyle demiştir: O “kavim” ile seçtiği yetmiş kişiyi kastetmiş­ti. Musa, Tur’a yaklaştığında yüce Allah’ın kelâmını dinleme şevki dolayısıy­la onlardan daha çabuk hareket ederek önlerine geçmişti.

Bir başka açıklama da şöyledir: O sözleşilen şekilde Tûr-i Sina’ya gelin­ce, Rabbine kavuşma şevkini duydu. Yüce Allah’a olan aşırı şevkinden do­layı aradaki mesafe kendisine çok uzak geldi, bundan dolayı o kadar sıkıl­dı ki, gömleğini dahi yırttı. Fakat yine de dayanamayarak onları geride bı­rakıp tek başına gitti. Huzurda durunca şanı yüce ve mübarek olan Allah: “Kavminden erken gelmek için seni aceleye iten nedir, ey Musa?” diye sor­du. O ise ne cevap vereceğini kestiremeyip şaşırdı ve cevap oimak üzere: “Onlar da arkamdan geliyorlar, dedi.” Yüce Allah kendisine acele etme se­bebini sorduğu halde, o kavminin arkasından gelmekte olduklarını bildirdi. Daha sonra da: “Rabbim razı olasın diye ben huzuruna gelmek için ace­le ettim, dedi.” Böylelikle şevkini ve Allah’ın rızasını aramaktaki samimiye­tini dile getirmiş oluyordu.

Abdu’r-Rezzak, Ma’mer’den, o Katade’den yüce Allah’ın: “Rabbim razı ola­sın diye ben huzuruna gelmek için acele ettim” buyruğu hakkında: Sana olan şevkimden dolayı (böyle hareket ettim) diye açıkladığını nakletmekte­dir.

Âişe (ranha) da uyumak üzere yalağına çekildiğinde: ei-Mecîd’i getirin, derdi. Bunun üzerine ona Mushaf getirilir, onu alır, göğsüne bastırır ve o şekil­de uyurdu. Bununla teselli bulurdu. Bunu Süfyan. Misar’dcn, o Aişe (r^nha) dan rivayet etmektedir.

Peygamber (sav)da yağmur yağdığında elbiselerini çıkartır ve yağmur te­nine değinceye kadar elbisesiz kalır ve şöyle derdi: Çünkü bunun Rabbimin yanından gelişi yepyenidir.”[127] İşte Rasûlullah (sav)ın ve ondan sonrakilerin bu gibi davranışları yüce Allah’a duyulan şevk kabilindendir. Bundan dola­yı yüce Allah’ın (kudsİ hadiste) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “İyi insanların Bana kavuşmaya olan şevkleri epey uzadı. Onlara kavuşmaya Be­nim şevkim onlarınkinden fazladır.”[128]

İbn Abbas dedi ki: Elbette yüce Allah bunun sebebini biliyordu. Lakin Mu­sa (as)a rahmet olmak, bu sözleriyle ona ikramda bulunmak, kalbine sükû­net vermek ve ona karşı duyduğu merhamet dolayısıyla: “Kavminden erken gelmek İçin seni aceleye İten nedir, ey Musa?” diye buyurdu. O da Rabbi-ne cevap olmak üzere: “Onlar da arkamdan geliyorlar” dedi.

Ebu Hatim der ki: İsa dedi ki: Temimoğulları: -“onlar..,1ar” anlamında-:şeklinde “elifi maksura” ile söylerler. Hicazlılarsa medli olarak; derler. el-Ferrâ; “Onlar da arkamdan geliyorlar” di­ye okunduğunu da nakletmektedir.

Ebû İshak ez-Zeccâc, bu okuma şeklinin uygun bir açıklaması bulunma-dığınriddia etmiştir, en-Nehhâs dedi ki: Bu onun dediği gibidir. Çünkü bu edat izafe yapılan bir kelime değil ki; “Benim hidayetimde benzesin. Diğer taraftan şu iki husustan birisi de mutlaka süz konusudur: Bu ya müp­hem bir isimdir, buna göre izafet yapılması imkansızdır. Yahut da; On­lar” anlamındadır, yine izafe olmaz. Çünkü ondan sonraki ifadeler onu bü­tün! emektedir ve bu maıifedir,

İbn Ebi İshak, Nasr ve Ruveys, Ya’kub’dan; şeklinde hemzeyi esreü, “se”yi sakin olarak okumuşlardır. Bu da; anlamındadır, İki ayrı söyleyiştir. (Mealdeki anlamıyla: Arkamdan, izimden)

“Rabbim razı olasın diye ben huzuruna gelmek için acele ettim.” Yani gelmemi emretmiş olduğun yere benden razı olasın diye acele edip geldim, Nitekİmf” Aceleci adam ve aceleciliği apa­çık adam” denilir. Acele, geç hareket etmenin, geç davranmanın aksidir.

“Senden sonra, Biz kavmini fitneye düşürdük.” Yüce Allah’ın varlığına delil göstermelerini istemek suretiyle onları «knedik, sınadık.

“Sonra Sâmirî de onları saptırdı.” Yani onları sapıklığa davet etti. Yahut da sapıklıklarına o sebeb oldu.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz onları fitneye düşürdük, yani buzağıya tapma­yı kendilerine süslü gösterdik. Bundan dolayı Musa (as): “Zaten o ancak se­nin fitnendir” (el-A’raf, 7/155) demiştir.

İbn Abbas (ra) dedi ki: Sâmirî ineğe tapan bir topluluktandı. Mısır toprak­larına gelmişti ve zahiri itibariyle İsrailoğullan dinine girmişti. Kalbinde ineklere tapma duygusunu hâlâ taşıyordu.

Kimisine göre de Sâmirî Kıbtîlerden idi. Musa (as)ın komşusu olup ona iman etmiş, onunla birlikte Mısır’dan dışarıya çıkmıştı.

Bir diğer açıklamaya göre o, İsrailoğullarının büyüklerinden birisi idi. es-Sâmirâ diye bilinen bir kabileye mensubtu. Bunlar Şam topraklarında bilinen bir kabiledir. Said b. Cubeyr dedi ki: Sâmirî, Kimıân ahalisindendi.

“Musa kızgın ve kederli bir şekilde kavmine döndü.” (Bu buyrukta: “ki2-gın ve kederli bir şekilde” anlamındaki ifadeler) hal’dir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresİ’nde (7/150. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

“Dedi ki: Ey Kavmim! Rabbinİz size güzel bir vaadde bulunmadı mı?” Yüce Allah kendisine itaati sürdürdükleri takdirde cenneti vaad etti ve ayrı­ca Musa (as) diliyle Tevrat’ta kelâmını kendilerine işittireceği sözünü de ver­mişti. Böylelikle Tevrat’ta bulunan hükümler gereğince amel etsinler ve amellerine karşılık mükâfatı hak etsinler.

Bir görüşe göre on! ara yardım ve zafer vaadinde bulunmuştu. Bir diğer görüşe göre onun vaadi; “Muhakkak Ben tevbe eden, İman eden ve salih amel işleyip hidayet üzere olana da çok çok mağfiret edeceğim.” (82. âyet) buyruğunda dile getirdiğidir.

“Yoksa aradan geçen süre size uzun mu geldi?” Yani -denildiği üzere-siz bunları unuttunuz mu? Aradan geçen uzun bir süre dolayısıyla bir şey unu­tulabilir.

“Yahut üzerinize Rabbinizden bir gazabın gelmesini mi istediniz de Ba­na olan vaadinizde durmadınız?” Bu buyruktaki: “Gelmesi” hakkı­nızda bunun vacip olup inmesi.,, demektir. Gazab da ceza ve musibet, inti­kam demektir. Yani yoksa sizler Allah’ın gazabının sizi gelip bulmasına se­beb teşkil edecek bir fiil mi yapmak istediniz!* Çünkü hiçbir kimse Allah’ın gazabını istemez, ama ilâhî gazaba sebeb teşkil edecek işler yapabilir.

“…Bana olan vaadinizde durmadınız?” Çünkü onlar Musa (as)a Tur da­ğından geri dönünceye kadar yüce Allah’a itaate devam edeceklerine söz ver­mişlerdi. Bir diğer açıklamaya göre; hemen arkasından gelmek üzere kendi­leriyle sözleşmiş olduğu halde onlar duraksadıiar.

“Dediler ki: Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet etmedik” buyruğundaki: “Kendi güç ve isteğimizle” lafzı NâfT, Âsim ve İsa b. Ömer tarafından “mim” harfi üstün olarak okunmuştur. Mücahid ve es-Süd-dî, “kendi güç ve takatimizle” demektir diye açıklamışlardır. îbn Zeyd de şöy­le açıklamıştır: Biz kendimizi tutamadık, yani buna mecbur kaldık.

İbn Kesir, Ebu Amr ve îbn Âmir ise bu kelimeyi “mim” harfini esreli ola­rak okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bunu tercih etmişlerdir. Çün­kü üstün şive budur. Bu da; “Bir şeye malik oldum, ma­likim” fiilinin mastarıdır, Burada mastar faile izafe edilmiş, mef’ul de hazfe-dilmiştir. Şöyle denilmiş gibidir: Biz kendi imkanlarımızla doğruya muhale­fet etmedik, aksine hata ettik. Bu onların hata ettiklerini itiraftır.

Hamza ve el-Kisaî ise “mim” harfini ötreli olarak okumuşlardır ki; bu da, biz kendi otoritemiz ve sultamızla… anlamındadır. Yani bizler hiçbir şeye ma­lik değildik ki sana vermiş olduğumuz söze muhalefet etmiş olalım.

Diğer taraftan şöyle denilmiştir: Yüce Allah’ın: “Dediler ki” buyruğu umumî olmakla birlikte, maksad özel kimselerdir. Yani Musa, Tur’dan ken­dilerine geri dönünceye kadar Allah’a itaat üzere sebat eden kimseler: “Biz kendi güç ve isteğimizle vaadine muhalefet etmedik” dediler. Bunlar oni-kibin kişi idiler, bütün İsrailoğulları ise toplam akıyüzbin kişi idi.

“Fakat kavmin süs eşyasından iğreti aldığımız ağırlıklar yüklenmiştik de onları attık” buyruğunda ki: “Yüklenmiştik” anlamındaki kelimenin “ha” harfi ötreli, “mim” şeddeli ve esrelidir. Nâfi’, îbn Kesir, İbn Âmir, Hafs ve Ru-veys böyle okumuşlardır. Diğerleri ise her iki harfi de üstün ve şeddesiz oku­muşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü oniar kavmin süs eşyalarım beraberlerinde taşıyıp getirmişler, bunları zorla taşımamışlardır.

Musa (as) İle beraber çıkmayı istediklerinde Kıptîlerden süs eşyalarını iğ­reti olarak almışlardı. Bir bayramları yahut bir ziyafetleri dolayısıyla toplan­tıya gidecekleri izlenimini vermişlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu onların Firavun hanedanından deniz kendile­rini sahile attığı vakit aldıkları şeylerdi. Bunlara “ağırlıklar (evzâr)” deniliş se­bebi bunların hepsinin günah oluşlarıdır. Yani bunları almak kendilerine he­lâl değildi, ganimet onlara helâl kılınmamıştı. Aynı şekilde dilde de “evzâr” ağırlıklar, ağır yükler demektir.

“… onları attık” yani beraberimizde bulunan süs eşyalarını taşımak bize ağır geldi. Biz de erisinler diye onları ateşe bıraktık.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz geri dönüp bu hususta görüşünü açıklayasm diye onları Sâmirî’ye attık.

Katade dedi ki: İsrailoğulları, Musa (as)m geciktiğini görünce Sâmirî kendilerine şöyle dedi: Onun size geri dönüşünün gecikmesinin sebebi, ya­nımızda bulunan süs eşyalarıdır. Bunun üzerine bütün bu süs eşyalarım top­layıp Sâmirî’ye verdiler. O da bunları alıp ateşe attı ve bunlardan kendileri­ne bir buzağı yaptı. Sonra da o buzağının üzerine elçinin -ki Cibril (as)dir-atının ayağının izinden bir avuç bıraktı.

Ma’mer dedi ki: Cibril (as)ın üzerinde bulunduğu at, hayatın kendisi idi. O bakımdan bu aldığı avucu buzağının üzerine bırakınca, hemen böğürtü­sü olan bir buzağı heykeline dönüşüverdi.

İbn Abbas dedi ki: Süs eşyaları ateşte eriyince, Sâmirî geldi ve Harun’a: Ey Allah’ın peygamberi, ben de elimde olanı bırakayım mı? -O da Sâmirî’nin de diğerleri gibi süs eşyası getirmiş olduğunu zannediyordu.- Sâmirî erimiş süs eşyası arasına o toprağı attı ve böğürtüsü olan bir buzağı ol dedi, dedi­ği gibi oldu. Buna sebeb ise sınamak ve denemekti. Bu buzağı tek bir defa böğürdü ve daha sonra onun gibi de boğürmedi.

Bir diğer açıklamaya göre onun böğürüp ses çıkarması, rüzgar ile oluyor­du. Çünkü o bu buzağıda bir takım delikler yapmıştı. Rüzgar onun içine gir­di mi ses çıkarıyordu; canlı değildi. Bu da Mücahid’in görüşüdür.

Birinci görüşe göre etten, kemikten bir buzağı oimuştur. Bu da el-Hasen, Katade ve es-Süddî’nİn görüşüdür.

Hammad, Simâk’dan o Saİd b. Cubeyr’den, o da İbn Abbas’tan rivayete gö­re İbn Abbas şöyle demiş: Harun buzağıyı yapmakça olan Sâmirî’nin yanın­dan geçti. Bu nedir? diye sordu. O da: Bu fayda verir ve zarar vermez demiş­ti. Bunun üzerine Allah’ım ona nefsinde olana uygun olmak üzere Senden istediğini ver, dedi. Bunun üzerine Sâmirî de: Allah’ım, Senden bunun bö­ğürmesini dilerim, dedi. Buzağı böğürdüğü vakit secdeye kapanıyorlardı. Bu böğürme de Harun’un yaptığı bu duadan dolayı olmuştu.

İbn Abbas dedi ki: Bu buzağı canlı bir buzağı imiş gibi böğürdü.

Rivayet edildiğine göre Musa (as) şöyle demiş: Rabbina, şu Sâmirî bera­berlerindeki süs eşyalarından böğürtüsü olan bir buzağı heykeli yaptı. Bu hey­keli ve bu böğürtüyü yaratan kim? Şanı yüce ve mübarek olan Allah; Ben, di­ye buyurdu, Musa (as) dedi ki: İzzetin, celâlin, yüceliğin, azametin ve salta­natın hakkı için senden başka kimse onları saptırmadı. Yüce Allah: “Ey hikmetliler hikmetlisi doğru söyledin” dedi… Bütün bunlar daha önceden el-A’raf Sûresİ’nde (7/148. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Dediler ki: Bu sizin de İlâhınızdır, Musa’nın da ilâhıdır.” Sâmirî ve ona uyanlar demektir. -Ki bunlar teşbihe meyilli kimseler idiler. Zira: “Onların nasıl tanrıları varsa sen de bize böyle bir tanrı yap.” (ei-A’raf, 7/138) demiş­lerdi,

“O unuttu.” Yani Musa bu konuda şaşırdı ve ilâhını gidip başka yerde ara­dı. Bulunduğu yeri bilemedi. Rabbine giden yolu da şaşırdı.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Musa ilâhını burada bırakıp git­ti; gidip başka yerde aradı.

İsrail, Simâk’dan, o İkrime’den o da İbn Abbas’lan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Musa sizlere bunun kendisinin de ilâhı olduğunu söylemeyi unuttu, demektir.

Buradaki hitabsn Sâmirî hakkında bir haber olduğu da söylenmiştir. Ya­ni Sâmirî Musa’nın kendisine emretmiş olduğu imanı terketti ve o bakımdan şaşırıp sapıttı. Bu açıklamayı İbnuM-A’rabî yapmıştır.

Yüce Allah onların bu iddialarına karşı delil getirerek şöyle buyurmakta­dır:

“Onun hiçbir sözlerine karşılık veremediğini” onlarla hiçbir şekilde ko­nuşamadığını, bir diğer açıklamaya göre hiçbir şekilde tekrar böğüremeyip ses çıkaramadığını “onlara bir zararının dokunmadığını, bir fayda sağla yamadığını görmezler mİΔ O halde o nasıl ilâh olabilir? Musa (as)ın ibadet ettiği ise zarar verir, fayda sağlar, mükafat verir, ihsanda bulunur ya da en­geller.

“Karşılık veremediğini” buyruğu; takdirindedir, Bundan dolayı da fiil merfu olarak gelmiş; şeddesiz gelmiş ve zamir haz­fedilmiş tir. Görmek, bilmek ve zannetmek fiilerinin, bu şekilde gelmeleri ha­linde, tercih edilen açıklama şekli budur. Şair dedi ki:

“Hint kılıçlarından (onlar gibi genç ve dinç) gençler arasında

bulunanlar biliyorlar ki, Çıplak ayaklı olsun, ayakkabılı olsun, herkes mutlaka ölecektir.”

Zamir bazen bu (vb.) edatların şeddeli olmasına rağmen yine de hazfe-dilebilir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Eğer sen Dabblı (Dabboğullarından) birisi olsaydın yakınlığımı bilirdin, Ama (sen) kalın dudaklı zencinin birisisin.”

Burada; “Ama sen” takdirindedir. [129]

  1. Andotsun ki daha önce Harun onlara şöyle demişti: “Ey kavmim, siz bununla ancak sınandınız. Muhakkak skin Rabbiniz, Rah­manadır. O halde bana uyun, emrime İtaat edin.”
  2. Onlar: “Musa bize dönünceye değin biz buzağıya ibadete mut­laka devam edeceğiz” dediler.
  3. “Ey Harun” dedi. “Onların sapıttıklarını görünce seni alıkoyan ne oldu
  4. “Bana uymaktan? Yoksa emrime karşı mı geldin?”

“Andolsun ki daha önce” yani Musa geri dönüp yanlarına dönmeden ön­ce “Harun onlara şöyle demişti: Ey kavmim siz bununla” yani bu buzağı ile “ancak sınandınız” imtihan edildiniz ve onun sebebiyle sapıklığa uğra­tıldınız.

“Muhakkak sizin Rabbiniz, Rahmandır.” Buzağı değildir. “O halde” ger­çek Rabbinize ibadet hususunda “bana uyun”; Sâmirînİn emrine değil de be­nim “emrime İtaat edin.” Yahut da Musa’ya doğru yol almak hususunda ba­na uyun, buzağıyı bırakın. Ancak ona karşı geldiler ve:

“Onlar: Musa bize dönünceye değin, biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz.” O vakit bizim bu buzağıya ibadet ettiğimiz gibi onun da iba­det edip, etmeyeceğini göreceğiz. Bu nedenle buzağıya ibadetimizi kesinlik­le sürdüreceğiz, “dediler.”

Onlar Musa da buzağıya ibadet edecek sandılar. Bunun üzerine Harun bu­zağıya ibadet etmeyen onikibin kişi ile birlikte onlardan ayrıldı. Musa geri döndüğünde onlar buzağının etrafında raksedip duruyorlardı. Bu esnada on­ların çıkardıkları sesleri ve gürültüleri duyunca beraberinde bulunan yetmiş kişiye: İşte bu, (onların içine düştükleri) fitnenin sesidir, dedi. Kardeşi Ha­run’u görür görmez sağ eliyle başından, sol eliyle de sakalından öfke İle ya­kaladı ve: –

“Ey Harun, dedi. Onların sapıttıklarını” yollarını şaşırdıklarını ve kâfir olduklarını “görünce seni alıkoyan ne oldu, bana uymaktan.”

“Bana uymaktan” buyruğundaki; olumsuzluk edatı fazla­dan gelmiştir. Emir ve tavsiyeme uymaktan seni alıkoyan ne oldu, demek­tir.

Onların yaptıklarım reddedip tepkiyle karşılamak hususunda bana uyma­nı engelleyen ne oldu diye açıklandığı gibi; anlamının şu olduğu da söylen­miştir: Niçin onlarla çarpışmadın? Çünkü sen kesinlikle biliyorsun ki ben on­ların arasında olsaydım mutlaka küfre saptıkları için onlarla vuruşurdum.

Onlar fitneye düşünce gelip bana kavuşmaktan seni alıkoyan ne oldu? di­ye de açıklanmıştır.

“Yoksa emrime karşı mı geldin?” Bununla şunu anlatmak istemişti: On­lar yüce Allah’a ibadet etmedikleri halde senin aralarında kalman bana kar­şı gelmen demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

Şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Niye onlardan ayrı durmadın? Senin onlardan ayrılışın onlara bir azar ve bu yaptıklarından vazgeçmeleri gerek­tiğine dair bir tavır olurdu.

“Yoksa emrime karsı mı geldin?” buyruğunun anlamının şu olduğu söylenmiştir: O kardeşine yüce Allah’ın bize naklettiği şekilde şu emri ver­mişti: “Musa kardeşi Harun’a: Kavmim içinde yerime geç, ıslah et, fesadçı-ların yoluna da uyma, dedi.” (el-A’raf, 7/142) Ama Harun aralarında kalıp onları bu işten alıkoymak ve yaptıklarına tepki göstermek hususunda daha ileri dereceye gitmediğinden dolayı, kendisine karşı gelmekle ve emrine ay­kırı hareket etmekle onu nitelendirdi. [130]

İyiliği Emredip, Kötülükten Sakındırmak Ve Mutasavvıfların Raks Ve Semâ’ Yapmalarının Hükmü:

Bütün bu buyruklar iyiliği emredip, münkerden alıkoymanın, münkeri de­ğiştirmenin, münker ehlinden ayrılıp uzaklaşmanın, onlar arasında kalmaya devam edenin -bilhassa yaptıklarından razı ise- onlarla aynı hükümde ola­cağının acık bir delilidir, Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden Âl-i İm-ran, (3/104,110,159. âyet, 8. başlık), en-Nisâ (4/114. âyetin tefsiri) el-Mâide, e!-En’âm (6/68,93) el-A’raf (7/157. âyetin tefsiri) -ve el-Enfal sûrelerinde geçmiş bulunmaktadır. (Ayrıca İmam Kurtubî’nin hayatı ve eserlerine dair ha­zırladığımız bölüm sahife: 47, “Tasavvufa Yaklaşımı” başlığına bakılabilir.)

İmam Ebu Bekr et-Tuıtuşî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)ye şöyle bir su­ru soruimuş: Fakih efendimiz sufîlerin tutumları hakkında ne der? Bu arada kendisine -Allah hayatta olduğu sürece onu muhafaza buyursun- şu da bil­dirilmektedir: Bir takım kimseler bir araya gelirler, yüce Allah’ı ve Muham-med (sav)ı çokça zikrederler. Daha sonra onlar ellerindeki çubukla bir de­riye vururlar. Onlardan kimileri de kalkar, rakseder ve baygın olarak yere dü­şünceye kadar vecde gelir. Sonra da yiyecek bir şeyler getirirler… Bunlarla bulunmak caiz midir, değil midir? Bu hususta Allah’tan ecrinizi vermesini di­leyerek bize fetva veriniz. Onların söyledikleri sözler de şunlardır:

“Ey yaşh kişi günahlardan vazgeç, Darmadağın olmadan ve hatalara düşmeden., Kendin için salih amel işle, Amel sana faydalı olduğu sürece. Gençliği sorarsan o geçip gitti, Başına da aklar işte düştü.”

Ve buna benzer sözler ve bu gibi hususlar hakkında (ne dersiniz?) Cevap; Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Şunu bil ki sufîlerin izledikleri yol tembelliktir, cahilliktir, sapıklıktır. İslâm ise ancak Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinden ibarettir. Raksa ve vecde gelmeye gelince; onu ilk ortaya atanlar Sâmirî’nin yanında yer alanlardır. Sâmirî onlara böğüren bir buzağı yapınca, ayağa kalktılar, onun etrafında raksetmeye ve vecde gelmeye koyuldular.

İşte bu kâfirlerin dinidir, buzağıya tapanların yoludur. Çubukla vurmaya gelince; müslümanlan yüce Allah’ın Kitabından başka şeylerle uğraştırmak maksadıyla onu ilk olarak zındıklar icad etmişlerdir. Peygamber (sav) ise as­habı ile birlikte oturduğunda vakarlarından dolayı adeta başlarının üzerine kuşlar konrauşçasına duruyorlardı. Buna göre devlet yöneticisinin ve onun vekili durumunda olanların bu gibi kimseleri mescidlere gelmekten ve baş­ka yerlerde bulunmaktan alıkoymaları gerekir. Allah’a ve” Âhıret gününe iman eden bir kimsenin bunlarla birlikte bulunması helal değildir. Bâtılları husu­sunda onlara yardımcı olmaması gerekir. İşte bu MaSik’in. Ebu Hanifenin. Şa­fiî’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve bunlar gibi diğer müslüman imamların mez­hebidir. Başarı Allah’tandır. [131]

  1. Dedi ki: “Anamın oğlu! Sakalıma, başıma yapışına! Bana: İsra-iloğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme uyma­dın, diyeceğinden korktum.”
  2. “Senin bu yaptığın nedîr? Ey Sâmirî” dedi.
  3. “Onların görmediklerini ben gördüm. Bunun için elçinin bas­tığı yerden bir avuç almıştım da onu bıraktım. Nefsim de bana böylece süsledi” dedi.
  4. Dedi ki: “Haydi gitl Çünkü sen hayatta oldukça: ‘Ne siz bana do­kunun, ne ben sîze dokunayım’ diyeceksin. Sana verilmiş ve as­la geri bırakılmayacak bir va’de vardır. Şimdi de taptığın İlâhı­na bir bak. Biz onu -andolsun ki- yakacak, sonra da denize sa­vurup darmadağın edeceğiz.”
  5. Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. İlmi herşeyi kuşatmıştır O’nun.

“Dedi ki: Anamın oğlu! Sakalıma, başıma yapışma!” İbn Abbas dedi ki: Saçlarını sağ eliyle, sakalını da sol eliyle yakalamıştı. Çünkü Allah’ın dini için duyduğu gayret ona büsbütün hakim oi muştu. Sen böyle bir şey yapma! Çün­kü bunu görenler senin bana bu şekilde davranmakla, beni küçümsediğini yahut cezalandırdığını zannedecekler.

Şöyle de açıklanmıştır: Musa (as) onu ne hafife almak, ne de cezalandır­mak maksadıyla büyle yakalamıştı. Bir insanın kendi sakalım tutması gibi, onu da öylece tutmuştu. Buna dair gerekli açıklamalar el-A’raf Sûresi’nde (7/150. âyetin tefsirinde) yeterince geçmiş bulunmaktadır. Peygamberinin neyi mu-rad ettiğini en iyi bilen yüce Allah’tır,

“Bana: İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme uyma­dın diyeceğinden korktum.” Yani -sen bana onlarla birlikte katmayı emret­miş bulunuyorken ben onları bırakıp çıkacak olsaydım bir takım kimselerin benim arkamdan geleceklerinden, bir takım kimselerin de bu2ağı ile birlik­te kalacaklarından korktum. Belki de iş birbirlerinin kanlarım dökecek nok­taya kadar da gelebilirdi. Ayrıca bu işten vazgeçin, diye onları alıkoymaya kalkişsaydım, aralarında bir çarpışma çıkacağından ve bundan dolayı senin beni kınayacağından da korktum. İşte Harun (as)ın, Musa (as)ın: “Yoksa em­rime karşı mı geldin?” sözlerine karşı cevabı budur. el-A’raf Sûresi’nde ise şöyle dediği bildirilmektedir; “Bu kavim beni gerçekten zayıf buldu. Nere­deyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma!” (eİ-A’raf, 7/150) Çünkü sen bana onlarla birlikte kalmayı emretmiş bulunuyordun. Bu açıklamalar önceden geçmiş idi.

“Ve benim sözüme uymadın” Benim dediklerimi yerine getirmek husu­sunda tavsiyem gereğince uygulama yapmadın “diyeceğinden korktum.” Bu şekildeki açıklamayı Mukatil yapmıştır. Ebu Ubeyde de şöyle açıklamıştır: Sen benim yanına geleceğim vakti ve geri dönüşümü beklemedin, (diyeceğinden korktum).

Daha sonra Musa (as) onu bıraktı ve Sâmirî’ye yönelerek:

“Senin bu yaptığın nedir ey Sâmirî, dedi.” Yani bu yaptıklarını yapma­ya seni iten ne oldu, senin bu halin ne, ne yaptın böyle? Katade dedi ki: Sâ­mirî, Sâmira diye bilinen bir kabileden olup, İsrailoğullan arasında büyük de­ğer verilen birisiydi. Ancak, Musa (as) denizi aşıp geçtikten sonra Allah’ın düş­manı münafıklık yapmaya başladı. İsrailoğulları yolda Amalikalılann putla­rının önünde ibadet etmekte olduklarını görünce: “Ey Musa, onların nasıl tanrıları varsa sen de bize böyle bir tanrı yap, dediler.” (el-A’raf, 7/138) Sâ­mirî onların bu sözlerini ganimet bildi ve buzağıya tapmaya eğilimü olduk­larını anladığından onlara buzağı yaptı.

Sâmirî, Musa’ya cevap olmak üzere;

“Dedi ki; Onların görmediklerini ben gördüm.™ Yani ben Cibril (as)ı “ebedi” hayat atı üzerinde gördüm. Benim içimden de onun izinden bir avuç almak geçti. Ben bu aldığım avucu neye bırakırsam mutlaka onun canı, eti ve kanı otur. Onlar senden kendilerine bir tanrı yapmanı isteyince, benim nef­sim de bana bu işi yapmayı güzel ve süslü gösterdi.

Ali (ra) dedi ki: Cibril, Musa (as)ı semaya yükseltmek üzere indiğinde, bü­tün insanlar arasından Sâmirî onu gördü. O da, o atın izinden bir avuç aldı.

Sâmirî’nin şöyle dediği de söylenmiştir: Ben Cibril’i atının üzerinde gör­düm. O gözün uzanabildiği en uzak noktaya kadar adımını atabiliyordu. Be­nim içimden onun izinden bir avuç almak geçti. Ben onu neyin üzerine bı­rakırsam hemen onun canı ve kanı olur.

Şöyle de denilmiştir: O, Cibril’i indiği günü erkeği arzulayan cins bir kıs­rak üzerinde görmüştü. Denizden geçmek için de Firavun’un atlarının önün­den gitmişti.

Şöyle de denilmektedir: Sâmirî’nin annesi onu doğurunca Firavun öldü­rür korkusuyla bir mağaraya bırakmıştı. Cibril (as) gelip Sâmirî’nin avucunu ağzına yerleştirdi. Böylelikle o bai ve süt emmeye başladı. Cibril zaman za­man onun yanına gider gelirdi, işte Cibril’i ta o zamandan tanıyordu. Bu an­lamdaki açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/148. âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır.

Yine-denildiğine göre Musa (as) birisi öküz, diğeri de at suretinde baimu-mundan İki heykelcik yapıp bunları Nit nehrine attığında, Yusuf (as)ın kab­rinin bulunmasını istemişti. Onun kabri Nil’de Ustan bir tabutun içersinde idi. Öküz bu tabutu boynuzu üzerinde taşıyarak getirmişti. İşte Sâmirî bu esna­da Musa (as)ın söylediği sözleri işitmişti. Musa (as)ın söylediğini duyduğu bu sözleri tekrarladı ve elçinin atının bastığı yerden aldığı bir avucu da yaptığı buzağının içine yerleştirdi. Bunun üzerine de buzağı böğürmeye başladı.

“Onların görmediklerini” anlamındaki buyruğu Hamza, el-Kisaî, el-A’meş ve Halef muhatap kipi olarak “te” ile; “Sizin görmedik­lerinizi…” diye okumuşlardır. Diğerleri ise gaib kipi olarak “ya” ile (“Onla­rın görmediklerini…” diye) okumuşlardır.

Ubeyy b. Ka’b, İbn Mes’ud, el-Hasen ve Katade noktasız olarak “sad” har­fiyle; diye okumuşlardır. el-Hasen’den; kelimesini “kaf harfi ötreli ve “sad” harfi ite okuduğu rivayet edilmiştir. Diğerleri ise: “Bir avuç almıştım” diye “dât” harfi ile okumuşlardır.

Bu iki okuyuş arasındaki farka gelince, diğerlerinin okuyuşuna göre “avuçlamak (kabzetmek)” elin tamamıyla olur. “Sad” harfiyle (kabzetmek) ise parmak uçlarıyla yapılır. Mesela “ağzın tümüyle yakalamak” demek olan; lı) üe dişlerin uçları ile bir şeyi kesip parçalamak anlamına gelen; kelimeleri de bunlara benzemektedir. “Kaf1 harfi ötreli olarak “kub-da” ise kabzedilen miktar demektir. Bunu da el-Mehdevî zikretmektedir.

el-Cevherî ise “sad” harfi ve “kaf” harfi ötreli olarak; kelimesinden söz etmeyip, sadece “kaf” harfi ötreli ve “dat” harfi ile söylenen; ke­limesini kaydetmektedir ki; bu da eline avucuna aldığın herhangi bir şey de­mektir. Mesela-, “Ona bir avuç sevik yahut hurma ver­di” denilir. “Kaf” harfinin üstün kullanıldığı da olur. “Kaf harfi esreli olarak ve “sad” harfi ile “el-kıbs” kelimesi ise çok sayıdaki insan demektir. Şair el-Kümeyt söyle demektedir:

“Sizindir ziyaret olunan Allah’ın iki mescidi ve bir de çakıl taşları, Fakiriyle, zenginiyle yine onun çok sayıdaki insanları da.”

“…da onu bıraktım.” Buzağının içine attım.

“Nefsim de bana böylece süsledi.” Bana bunu süslü gösterdi. Bu açıkla­mayı el-Ahfeş yapmıştır. İbn Zeyd dedi ki: İçimden böyle geçti, nefsim ba­na bunu telkin etti. İkisinin de anlamı birbirine yakındır.

Musa ona:

“Dedi ki: Haydi” aramızdan “git. Çünkü sen hayatta oldukça ne siz ba­na dokunun, ne ben size dokunayım, diyeceksin.” Hayat boyunca ne ben kimseye dokunurum, ne de kimse bana.

Musa (as) onu kavminin arasından sürüp uzaklaştırdı. İsrailoğullanna onunla oturup kalkmamalarını, ona yaklaşmamalarını ve onunla konuşmamaları­nı bir ceza olmak üzere- emretmiş idi. Şair de şöyle demektedir:

“Temi mi il er, Sâmîri’ye ve onun şu sözlerine benzerler: Şunu bilin ki; Sâroirî ne kimseye dokunmak ister, ne kimsenin kendisine dokunmasını.”

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah Sâmirî’ye ve ondan olanlara ceza olmak üze­re kıyamet gününe kadar kendisine dokunmamayı, kendisinin de başkala­rına dokunmamasını diye tesbit etmiştir. Yüce Allah adeta onun mihnetini kimseye dokunmaması ve kimseye de ona dokunma imkânını vermemesi su­retiyle daha bir ağırlaştırmıs gibidir. Bunu dünyada onun için bir ceza oia-rak tesbit etmiştir.

Şöyle de denilmektedir: O vesveseye mübtela olmuştu. Vesvese esas iti­bariyle o zamandan beri görülegelmiştir.

Katade de şöyle demektedir: Onların kalıntıları bugüne kadar devam et­mektedir. Onlar şu “lâ misas (dokunmak yok)” sözlerini söyler dururlar. On­lardan birisi bir diğerine dokunacak olursa, aynı anda her ikisi de sıtmaya tutulurlardı.

§öyle de denilmektedir: Musa, Sâmirî’yi öldürmek istedi. Yüce Allah ona: Onu öldürme, çünkü o cömert birisidir, dedi.

Yine denildiğine göre Musa kendisine: “Haydi git. Çünkü sen hayatta ol­dukça: Ne sîz bana dokunun, ne ben size dokunayım diyeceksin” deyin­ce bundan korktu ve kaçmaya koyuldu. Çöllerde yırtıcı ve vahşi hayvanlar­la beraber serserice dolaşmaya başiadı ve sonunda insanlardan kendisine do­kunacak hiç kimse bulamaz oldu. Adeta “dokunma yok” diyene benzedi. Bu­na sebeb ise kendisinin insanlardan uzaklığı, insanların da ondan uzak olu­şuydu. Nitekim şair şöyle demektedir;

“O, eğimi olan bayraklar taşıyandır,

Ve nihayet Ezdliler “lâ misâs (dokunma yok)” derler.”[132]

Bid’at Ve Masiyet Ehli Kimselerle Oturup Kalkmamak, Onlardan Uzaklaşmak Ve Onları Sürmek:

Bu âyet-i kerîme bid’at ve masiyet ehli kimselerin sürgüne gönderilme­si, onlardan uzak kalınması, onlarla oturup kalkılmaması hususunda aslî bir dayanaktır, bir delildir. Peygamber (sav), Ka’b b. Malik ile onunla birlikte ge­riye bırakılan kimselere böyle davranmıştır.[133] Aynı şekilde Harem-i Şerife katil olduktan sonra sığınan kimseler de kimi fakihlere göre öldürülmez, onunla herhangi bir muamelede bulunulmaz, ondan bir şey alınmaz, ona bir şey satılmaz. Bu ise onun oradan çıkması için bir zorlamadır.

Zina cezasında, sürgüne göndermek de bu kabildendir. Bütün bunlara da­ir açıklamalar yerierinde geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın bir an­lamı yoktur. Hamd yalnız Allah’adır.

Harun el-Karî dedi ki: Bu lafzın Arapça söylenişi “mim” harfi üstün, “sin” harfi de esreli olmak üzere; şeklindedir. Nahivciler bu hususta açık­lamalarda bulunmuşlardır. Sİbeveyh dedi ki: Bu kelime; “O ada­mı döv” denilmesinde olduğu gibi, esre üzere mebntdir.

Ebu İshak ise şöyle demektedir: Bu söyleyiş bir nefydir. “Sin”in esreli olu­şu, onun te’nis alâmeti olduğundan dolayıdır. Mesela; “Ey ka­dın sen (bu işi) yaptın (mı?)” denilir.

en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben Mu-hammed b. Yezid’i şöyle derken dinledim: Bir kelime üç bakımdan da illet­li oldu mu artık onun mebni olması gerekir. İki cihetten illetli oldu mu mun-sarıf olmaması gerekir. Çünkü munsarıf olmayıştan sonra geriye sadece mebni olmak kalır. Buna göre; ” Ona dokun, ona yetiş” tabir­leri üç bakımdan illetlidirler, Evvela bunlarda adi özelliği vardır, ikinci ola­rak bunlar müennestır, üçüncü olarak bu kelimeler marifedir. Bunların meb­ni olmaları vacip olup da “sin”den önceki “elif, sakin olduğundan dolayı, iki sakinin arka arkaya gelişinden ötürü “sin” harfi esreli olmuştur. Tıpkı; “Adamı döv” demek gibi. Ben Ebu İshak’ın bu görüşün hatalı olduğu kanaatinde olduğunu gördüm. O Ebu’l-Abbas’ı bir kadına “Firavun” adını verecek olursa, bunun mebni olması gerektiğine ikna ettiğini de gör­düm.” Ancak bu görüşte kimse bulunmamaktadır.

el-Cevherî, “es-Sıhâh” adlı eserinde şöyle demektedir: Arapların “la nıe-sâsi” demeleri, “Katâmi” demelerine benzer. Bunun esre üzere mebni olma­sı mastardan adi olmasıdır ki; bu da “mess”dir. Ebu Hayve de “la mesâsi” di­ye okumuştur.

“Sana verilmiş ve asla geri bırakılmayacak bîr vâde vardır.” Kıyamet gü nünü kastetmektedir, “el-Mev’ıd (vâde)” mastardır. Yani senin azaba uğra-tılman için belirlenmiş bir vâde, bir süre vardır.

İbn Kesir ve Ebu Amr bu kelimeyi “lam” harfi esreli olarak; diye okumuşlardır ki; bunun iki manası vardır; Birinci anlamı: Sen bu va’de ge­leceksin ve bunun geri bırakjlmadığını göreceksin. Nitekim: Beti onun övü­lür bir kişi olduğunu gördüm, anlamında: demek de buna benzer. İkincisi ise tehdit anlamında olur. Yani senin bu vakte ulaşman kaçınılmaz bir şeydir.

Diğerleri ise: Allah sana vermiş olduğu bu va’deyi geri bırakmayacaktır, anlamında “lam” harfini üstün olarak okumuşlardır,

“Şimdi de taptığın” tapmayı sürdürdüğün “ilâhına bir bak” buyruğun-daki; “Sürdürdüğün” kelimesinin asıl şekli; dir. Nitekim şair şöy­le demektedir:

“Ancak o aaİl binekler, onun farkına vardılar. O bakımdan gözlerinin ucuyla ona bakıyorlardı.”

Buradaki; kelimesi takdirindedir.

el-A’meş de bu kelimeyi aslına uygun olarak iki “lam” ile okumuştur. İbn Mes’ud’un kıraatinde bu kelime “zı” harfi esreltdir. Bir işi gündüzün yaptı­ğını anlatmak isteyen; der. Aynı şekilde; ile da­hi diyebilir. Burada “zı” harfini üstün ve tek “lam” ile kullanan “tahfif mak­sadıyla birinci “lam”ı hazfetmiş olur. “Zı” harfi esreli olarak kullanan ise “iam”tn harekesini “zı” harfine vermiş olui.

“Bİz onu -andolsun ki- yakacağa” kelimesini kıraat alimleri umumi olarak “nun” harfini ötreli ve °ra” harfini şeddeli olarak; den gelmiş bir şekilde okumuşlardır.

el-Hasen ve başkaları ise “nun” harfini ötreli, “ha” harfini sakin, “ra” harfini şeddeli; den okumaktadır.

Ali, İbn Abbas, Ebu Ca’fer, İbn Muhaysın ve Eşheb el-Ukaydî; şek­linde “nun” harfini üstün ve şeddesiz olmak üzere “ra” harfini de ötreli okumuşlardır. Bu da; den gelen bir fiildir. Ve onu birbi­rine sürttüm, türpüledim anlamındaki fiilden gelir.

Arapların; “işitilecek şekilde dişlerini birbirine gı­cırdattı” tabirleri de buradan gelmektedir. Bu kıraat; Biz onu eğelerle törpü­leyeceğiz, demektir. Eğe ve törpü demek olan; “el-mibred”e: de de­nilir.

İlk iki kıraat; ateşle yakmak anlamını verir. Bu iki işlemin yapılmış olma­sı da mümkündür.

es-Süddî dedi ki; Buzağı boğazlandı, bir buzağının boğazlanması esnasın­da kanının aktığı gibi onun da kanı aktı. Sonra da kemiklerini eğe ile törpü-ledi ve yaktı.

İbn Mes’ud’un kıraatinde: “Andolsun onu mutlaka bo­ğazlayacağız, sonra da onu yakacağız” şeklindedir. Et vtı kan yakıldığı tak­dirde kül olur ve bu durumda da denize savrulması mümkün olur. Altının kül olması söz konusu değildir.

Şöyle de açıklanmıştır: Musa altını ne İle küle dönüştüreceğini bilmişti. Bu da onun mucizelerindendi.

“Onu savurup darmadağın edeceğiz” demektir. Ebıı Recâ bu ke­limeyi “sin” harfini ötreli olarak da okumuştur. Bunların her birisi ayrı birer söyleyiştir.

Savurmak (nesf): Bir şeyi rüzgar alıp götürsün diye silkelemek demektir, ile aynı anlama gelir. “el-Minsef” buğdayın (unun) kepeğinin kendi­siyle alındığı alettir. Bu ise üst tarafı yüksekçe ve etrafı eğimli bir şeydir, “en-Nüsâfe” ise ondan düşen şeye denilir. Mesela; “Sen kepeği ayır ve katıksız olanı (has olanı) ye.” Yine; “Fi­lan kişi bize sakalı bir minsefmiş gibi geldi” denilir. Bunu da Ebu Nasr Ahmed b. Hatim nakletmektedir. Yine “el-minsefe” kendisi ile yapılann söküldüğü alet (kazma vb.) demektir. “Onu yıktım, söktüm anlamındadır. Deve otu kökünden kopararak yedi” demektir. Bir şeyi kökünden söktüm” demektir. Bu açıklamalar İbn Zeyd’den nakledilmiştir.

“Sizin ilahiniz” buzağı değil “ancak kendisinden başka ilâh olmayan Al­lah’tır, timi herşeyi kuşatmıştır O’nun.” O ne yaparsa ilme istinaden ya­par.

kelimesi temyiz olarak mansub gelmiştir. Mücahid ile Katade; O ilmiyle herşeye genişlik vermiştir” diye okumuşlardır. [134]

  1. İşte geçmiş olanların haberlerinden sana böylece anlatıyo­ruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik.
  2. Kim O’ndan yüz çevirirse muhakkak o kimse kıyamet günün­de ağır bir yük yüklenecektir.
  3. O kimseler onda (günah yükünün altında) ebediyyen kalacaklar­dır. Kıyamet gününde de o kendileri için ne kötü bir yük ola­caktır!
  4. Sûr’a üfürüldüğü güne Biz, günahkârları, o gün gözleri göğer-miş olduğu halde, hasrederiz.
  5. Kendi aralarında gizlice: “Siz ancak on gün eğlendiniz” diye fı-sıldaşırlar.
  6. Biz onların ne söylediklerini çok iyi biliriz. Onların daha iyi yolda olanları der ki: “Siz ancak bir gün eğlendiniz.”

İşte… böylece” buyruğundaki “kef” harfi hazfedilmiş bir masta­rın sıfatı konumundadır. Yani, Biz sana Musa’nın haberini anlattığımız gibi “işte geçmiş olanların haberlerinden” de “sana böylece anlatıyoruz.” Ay

nı şekilde geçmişlerin haberlerinden bir takım kıssalar anlatıyoruz ki, senin için bir teselli olsun ve senin doğruluğuna delil teşkil etsin.

“Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik.” Yani Kur’ân’ı verdik. Kur’ân’a “zikir” denilmesinin sebebi, onda bulunan öğütler ve hatırlatmalar dolayısıyladır. Nitekim Rasûle de “zikir” adı verilmiştir. Buna sebeb ise zik­rin onun üzerine nazil olmasıydı.

Şöyle de açıklanmıştır: “Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir verdik”

şeref verdik, demektir. Nitekim bir başka yerde: “Şüphesiz ki o senin için bir zikirdir.” (ez-Zuhruf, 43/44) diye buyurulmaktadır. Senin için bir şeref ve şanını yüceltmektir.

“Kim ondan” yani Kur’ân-ı Kerîm’den ona İman etmeyerek ve gereğin­ce amel etmeyip “yüz çevirirse muhakkak o kimse kıyamet gününde ağır” pek büyük bir günah ve altından kalkılması zor “bir yük yüklenecektir.”

“O kimseler onda ebediyyen kalacaklardır.” Yani o ağır yükürt, güna­hın cezasını devamlı çekeceklerdir. Bunun cezası ise cehennemdir.

“Kıyamet gününde o kendileri için ne kötü bir yük olacaktır!” Kıyamet gününde onların taşıyacakları yük ne kötüdür!

O kimse… yüklenecektir” buyruğunu Davud b. Rufey’; ): Bu yük onun sırtına vurulacaktır” diye okumuştur.

“Sûr’a üfürttldüğü gün” buyruğunda “üfürüldüğü” anlamındaki fiil genel olarak “ya” harfi ötreli meçhul fiil olarak okunmuştur. Ancak Ebu Amr ve İbn Ebi tshak “üfüreceğimiz gün” anlamında “nûn” ile malum fiil olarak okumuş­lardır. Ebu Amr yüce Allah’ın: “Hasrederiz” fiilinin de böyle olduğunu, bu şe­kildeki okuyuşuna delil göstermiştir. İbn Hürmüz ise “üfüreceği” anlamında, üstün “ya” ile okumuştur. İsrafil’in üfüreceği… demektir. Ebu lyad “es-sûr” kelimesini “es-suver” diye okumuştur. (Suretlere üfürüleceği günde anlamı­na gelir.) Diğerleri ise “Sûr’a” anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Buna dair yeterli açıklamalar el-En’âm Sûresi’nde (6/71-73- âyetlerin tefsirinde) ve “et-Tezkire” adlı eserimizde geçmiş bulunmaktadır.

Talha b. Musarrif ise “hasrederiz” anlamındaki fiili ötreli “ya” ile: Hasredilir” şeklinde buna karşılık Mushaf a aykırı olarak da; Gü­nahkârlar (hasredilir)” diye’ okumuştur.

Diğerleri ise “günahkârları… hasrederiz” anlamında okumuş olup gü­nahkârlardan kasıt müdriklerdir,

“Gözleri göğermiş halde” anlamındaki kelime, günahkârların halini be­lirtmektedir. “Göğermişlik” sürmeli oluşun aksinedir, Araplar gözlerin goğer-mişliğrni uğursuz kabul eder ve bunu yererlerdi. Yani onların hilkatleri göz­lerinin göğermesi, yüzlerinin de kararması İle çirkinleştirilecektir.

el-Kelbîve el-Ferrâ “göğermiş halde” kör olarak… demektir, demişlerdir. el-Ezherî de şöyle açıklamıştır: Aşın susuzluktan dolayı gözleri göğermiş su­suzlar olarak demektir. ez-Zeccâc da böyle açıklamış ve şöyle demiştir: Çünkü gözlerin siyahı susuzluktan dolayı değişikliğe uğrar ve göğerir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu akabinde hüsranın gelişi halindeki yalan umutlanmanın adıdır. Meselâ, şunu uzunca beklediğimden dolayı gözüme ak düş­tü, denilir.

Beşinci bir açıklama da şu şekildedir: Göğermişlikten kasıt, aşırı korku­dan ötürü gözlerin yukarı doğru kayması demektir. Şair der ki;

“Ey Muka’ biroğlu gözlerin göğerdî,

Nitekim Dabboğullarından her bir kişi de, adilikten dolayı göğermiş renktedir.”

Erkek için: “Mavi gözlü adam” denilirken, kadın için de: “Kadın açıkça görülecek şekilde mavi (gözlü)dür” deni­lir. Bu kökten isim: “Mavilik” şeklinde gelir.

“Gözü göğerdi, göğeriş” denilir.

Said b. Cubeyr dedi ki: İbn Abbas’a yüce Allah’ın: “Biz günahkârları o gün gözleri göğermiş halde hasrederiz” buyruğu ile bir başka yerde geçen: “Biz onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzü koyun hasre­deceğiz” (el-İsrâ, 17/97) buyruğu hakkında soru soruldu da, şunları söyledi: Kıyamet gününün bir çok halleri vardır. Hallerin birisinde günahkârların göz­leri göğermiş olacak, bir diğerinde kör olacaklardır.

“Kendi aralarında gizlice: Siz ancak on gün eğlendiniz, diye fıs Jdaşırlar.” Sözlükte; “Gizlice fısıldaşmak” aslında sakin olmak, hareketsiz olmak demektir. Daha sonra sesini alçaltan kimse hakkında; “Sesini yükselt­ti” denilmiştir. Birbirleriyle gizlice konuşurlar, demektir. Bu açıklamayı Müca-hid yapmıştır. Yani o durak yerinde (Mevkıf de) birbirlerine gizlice derler ki: “Siz” dünya hayatınızda bir görüşe göre de kabirlerde: “Ancak on gün eğlen­diniz diye fisüdaşırlar” oralarda kaldığınız süre bu kadardır. “Ancak on’dan kasıt da on gündür. Burada iki üfürüş arasındaki sürenin kastedildiği de söy­lenmiştir ki, bu da kırk yıldır. Bu süre içerisinde kâfirlerin üzerindeki azap kal­dırılacaktır. Bu da İbn Abbas’ın görüşüne göre böyledir. O bakımdan bu sü­reyi çok kısa bulacaklardır. Yahut bu, onların dünyadaki kalış sürelerini ifa­de eder. Çünkü kıyamet gününde görecekleri dehşetler onları böyle düşündü­recektir. Sözleri en mutedil, en akıllı ve kendisince en bilgilileri olan kimse­lere de durum şöyle görünecektir; Onların dünya hayatındaki kalış süreleri sa­dece bir günden ibarettir. Bu açıklama Katade’den nakledilmiştir. Buna göre ifade: Ancak bir gün kadar kaldık, takdirindedir.

Bir diğer açıklamaya göre; o günün ileri derecedeki dehşetinden ötürü dünya hayatı içerisindeki nimetleri, bir günmüş gibi soracak kadar unutmuş olacaklardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla onların iki üfürüş arasında kaldıkları sü­re yahut önceden geçtiği üzere, kabirlerde kaldıkları süre kastedilmiştir.

“On” ve “bir gün” kelimeleri “eğlendiniz” anlamındaki fiil ile nasbedilmişlerdir, [135]

  1. Sana dağları sorarlar: “Rabbün onları kökünden koparıp par­ça parça dağıtacak” de.
  2. “Yerlerini dümdüz edecektir.
  3. “Sen orada alçaklık da, yükseklik de göremeyeceksin”
  4. O günde davetçiye uyarlar. Hiçbir tarafa sapmayarak giderler. Rahmanın huzurunda sesler kısılmış olacak, kıpırdanan du­dakların Asıltısından başkasını duyamayacaksın.
  5. O günde Rahman’ın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kim-seninki müstesna, şefaatin hiçbir faydası olmayacaktır.
  6. O, onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise bilgileri ile O’nu kuşatamazlar.

“Sana dağlan” yani kıyamet gününde dağların durumunun ne olacağını “sorarlar. Rabbim onları kökünden koparıp” uçuracak; “parça parça da­ğıtacak, de.”

Buradaki “De” buyruğunun “fe” ile geldiğini görüyoruz. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de her bir soruya cevap olarak gelen; “de” anlamındaki buy­ruk, -bunun dışında- hep “fe” harfi başa getirilmeden gelmiştir. Bunun sebe­bi burada anlamın; eğer sana dağlar hakkında soru sorarlarsa… “de” şeklin­de oluşudur. O bakımdan ifade şart aniamını taşımaktadır. Yüce Allah onla­rın dağlar hakkında soru soracaklarını bildiğinden dolayı onlar sormadan ön­ce onlara cevap vermektedir. Diğerleri ise önceden Peygamber (sav)a sorul­muş sorular olup onlara dair cevap da sorunun akabinde gelmiştir. Onların cevaplarının “fe” harfi getirilmeden geliş sebebi budur. Buradaki ise henüz sormadıkları bir soruyu dile getirmektedir. Bunu iyice kavramak gerekir.

“Onları kökünden koparıp parça parça dağıtacak” buyruğu ile ilgili ola­rak İbnu’l-A’rabî ve başkaları şöyle demektedir: Onları köklerinden söküp ko­paracak, sonra onları akabilecek şekilde kum haline dönüştürecek, sonra da rüzgarların etrafa dağıtabilecekleri şekilde atılmış yün gibi yapacaktır. (Ba­zı âyetlerde sözü edilen): “el-îhn” İse ancak boyanmış yünden olur. Bundan sonra dağlar, etrafa dağıtılmış toz zerreleri haline gelecektir.

“Yerlerini dümdüz edecektir.” Onların yerlerini bitki ve üzerinde yapı bulunmayan dümdüz ve kaygan bir zemine dönüştürecektir. Bu açıklamayı İbnu’l-A’rabî yapmıştır.

el-Cevherî dedi ki: “dümdüz yer” demektir. Çoğulu da; şekillerinde gelir. (Son şekilde) “vav”ın bir önceki harfi esreli olduğundan do­layı “ya “ya dönüşmüştür.

el-Ferrâ da şöyle demektedir: Bu kelime “su birikintisi” demektir. ise bitkisiz, kel arazi demektir. el-Kelbî dedi ki: Bu hiçbir bitkisi bulunmayan arazi demektir, Bunun: Düzlüğünde adeta bir safmış gibi gö­rünen düz yer, demek olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Bu iki kelime de aynı anlamdadır. Çünkü; ” Açık ve geniş yer” ise düz ve girintisi, çıkıntısı olmayan yumuşak yer demektir. Sibeveyh de şu beyiti nakletmektedir:

“Senin evine varıncaya kadar nice düzlük araziler,

Alabildiğine ufak kumlu yollar ile Üstüste yığılmış kumlardan yollar var.”

“Dümdüz” kelimesi ha îdi r. Ondan sonraki kelime de böyle.

“Sen orada alçaklık da, yükseklik de göremeyeceksin” ifadesi sıfat ma-hallindedir. İbnu’l-A’rabî dedi ki: “el-Ivec” yollardaki iniş çıkışlardır. “el-Emt” ise küçük tepeler demektir. Ebu Ömer dedi ki: “el-Emt” küçük tepeler de­mektir. Yani orası ne tümsekliği de alçaklığı da bulunmayan dümdüz bir yer­dir. Mesela; “Ağzına kadar doldu, dolma­dık boş bir yeri kalmadı, kırbayı boş. bir yer kalmamacasına doldurdum” de­nilir.

“el-Emt” sözlükte yüksekçe yer demektir.

İbn Abbas: “Ivec” meyil demektir. “el-Emt” ise otlağa giden yol gibi bir iz demektir. Yine ondan nakledildiğine göre “ıvec” vadi, “emi” ise tepe demek­tir. Ondan gelen bir başka rivayete göre “el-ıvec” alçaklık, “el-emt” ise yük­seklik demektir.

Katade dedi ki: “Ivec” çatlaklık, yarık, “emt” tepe demektir. Yemân dedi ki: “el-Emt” yerdeki çatlaklar demektir. Bunun düzlükte yahut dağda bir ye­rin kalınlaşması, bir başka yerde de incelmesi anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Bunu da es-Sûlî nakletmektedir. [136]

Bu Âyetle Siğillerin Tedavisi:

Derim ki: Bu âyet-i kerîme, okunarak rukye yapılan âyetlerdendir. Bunun­la siğiller tedavi edilir. Bizde bunlara “el-berârik” denilir ki bunun tekili “be-rûka”dır. Bunlar genel olarak vücudun çeşitli yerlerinde özellikle ellerde çı­karlar. Bunun için arpa samanından üç tane çubuk alınır. Bu çubukların her birisinde bir düğüm bulunur. Bu çubuklann her birisi siğiller üzerinden ge­çirilerek bu âyet-i kerîme bir defa okunur. Sonra da bu çubuklar nemlice bir yere gömülür. Bunlar küflenince bu siğiller de küflenir ve onların hiçbir izi kalmaz.

Ben bunu hem kendimde denedim, hem de başkasına uyguladım. Yüce Allah’ın izniyle faydalı olduğunu gördüm.

“O gün davetçiye” yani Sûr’a üfüreceği vakitte İsrafil (as)a “uyarlar. Hiçbir taraf» sapmayarak giderler.” Yani ondan ayrı bir yere gitmezler. Bu da şu demektir: Onun çağrısından uzaklaşmazlar. Başka bir tarafa meyledip gitmezler. Aksine hızlıca ona doğru giderler ve onun bulunduğu yönden baş­ka bir yöne sapmazlar. İlim adamlarının çoğunluğunun kabul ettiği görüş bu­dur.

(“Hiçbir tarafa sapmayarak giderler” anlamını verdiğimiz:) “Onun bir eğriliği yoktur” buyruğunun yani İsrafil’in çağrısının bir eğriliği yok­tur, anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bir başka görüşe göre; onlar herhangi bir eğriliği olmayan bir şekilde da-vetçinin davetine tabi olurlar, demektir. Buna göre mastar gizlidir. Yani on­lar davetçinin mahşere çağıran sesine uyarlar. Bunun bir benzeri de yüce Al­lah’ın şu buyruğudur: “Nida edenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver.” (Kaf, 50/41) İleride gelecektir.

“Rahmân’ın huzurunda sesler kltnt olacak.” Yani orada sesler olduk­ça alçalraış ve adeta sükûnet bulmuş olacak. İbn Abbas’tan şöyle dediği nak­ledilmektedir: ez-Zübeyr’in Cşehâdet) haberi ulaştığında Medine’nin Sûr’u ve o huşu duyan dağlar alçaldı.

Orada suskun her bir dil, ilâhî huzurun heybetinden susmuş olacaktır. “Rahmân’ınhuzurunda” demek, Ondan dolayı susacaktır, demektir.

“Kıpırdanan dudakların Asıltısından başkasını duyamayacaktır.” Buy-

ruğundaki (fısıltı anlamı verilen): “el:Hems” gizli ses demektir. Bu açıklama­yı Mücahid yapmıştır. İbn Abbas’tan; gizli saklı ses demektir. el-Hasen ve İbn Cüreyc de şöyle demişlerdir: Bu mahşere doğru giderken ayakların çıkara­cakları sestir. Şairin vecez veznindeki şu mısraı da bu anlamdadır:

“Onlar, biz onların sırtında olduğumuz halde ayak sesleri duyularak giderler.”

Bununla şair yürürken develerin ayaklarının çıkardıkları sesleri kastetmek­tedir. Arslana “el-hemûs” adı, karanlıkta farkettirmeden yavaşça yürümesin­den dolayı verilmiştir. Ru’be de kendisinin güçlü kuvvetli oluşunu anlatırken şöyle demektedir:

“Öyle bir arşlardım) ki karanlıkta sessizce ilerleyen arslanı da Kirli renkleri olan fili ve camuau da vurup perişan ederim, ben.”

“Yemeğin hems”i, ağzı kapalı bir şekilde yemeği çiğnemek demektir. Re-cez vezninde şair şöyle demektedir:

“Dünden beri ben hayret edilecek bir şey gördüm,

Tıpkı gulyabaniler gibi beş tane koca karı,

Ben ne yapıyorsam onlar ağızları kapalı çiğneyip çiğneyip (bitirip) duruyorlar.”

Bu kelimenin dili ve dudağı hareket ettirmek anlamında olduğu da söy­lenmiştir.

Ubeyy b. Ka’b: “Onlar ancak fısıltı ile konuşurlar” diye okumuştur ki, anlamlar birbirine yakındır. Yani sen onların ne konuşma ses­lerini, ne konuştuklarını, ne de ayak seslerini işitirsin. Bu kelimenin kökü­nü teşkil eden “he, mim ve sin” harflerinin asıl anlamı ne olursa olsun giz­liliktir. “Mehmûs” (hems ile çıkan harfler de) buradan gelmektedir ki, bun­lar on tane harf olup, kelimelerinde toplanmıştır. Harfe “hemsli (mehmûs)” denilmesinin sebebi mahreçlerine fazla dayanılmayarak harf telaffuz edilirken nefesin akmasıdır.

“O gün de Rahmân’ın İzin vereceği ve” şefaat hususunda söyleyeceği “sö­zünden razı olacağı kimseninkl müstesna, şefaatin hiçbir faydası olma­yacaktır.”

Bu buyruktaki (“kimse” anlamı verilen): “Men” kelimesi birincisinin dışı­na çıkartılan (muttasıl) istisna olarak nasb mahallindedir. Yani şefaat, Rah­mân’ın kendisine şefaat edilmesine izin vereceği kimseden başkasına fayda sağlamayacaktır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Şefaat ancak razı olunan bir sözü bulunan ve kendisine şefaat edilmesi hususunda Rahmân’ın izin verdiği kimseye faydalı olacaktır. İbn Abbas da der ki: Bu söz “lâ ilahe illallah”tır,

“O onların önlerlndekini de” kıyamette meydana gelecek hususları “da arkalarındaklni de” dünyada olanları da “bilir.” Bu şekildeki açıklama Katade tarafından yapılmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların ileride görecekleri mükâfat ve cezayı bil­diği gibi, dünyadan geride bıraktıkları, arkada terkettikleri şeyleri de bilir.

Âyet-i kerîmenin bütün insanlar hakkında umumî olduğu söylendiği gi­bi; sadece “davetçjye uyanlar”ın kastedildiği de söylenmiştir. Hamd Allah’a mahsustur.

“Onlar ise bilgileriyle O’nu kuşatamazlar” buyruğundakİ “Onu’ zami­ri yüce Allah’a aittir. Yani hiçbir kimse bilgisiyle O’nu kuşatamaz. Çünkü “ku­şatmak” sınırlılık anlamını da çağrıştırmaktadır. Yüce Allah ise sınırlı oluştan münezzehtir.

Bu zamirin “bilgf’ye ait olduğu da söylenmiştir. Yani hiçbir kimse Ailah’ın bildiğini bilgisiyle kuşatamaz.

Taberî der ki; “Önlerindeki”, “arkalarındaki” ile “kuşatamazlar”daki zamir­ler meleklere aittir. Yani yüce Allah bu meleklere ibadet edenlere, melekle­rin önlerindekini de arkalarındakint de bilemediklerini bildirecektir. [137]

  1. Yüzler Hayy ve Kayyûm’a zület İle boyun eğmiş olacaktır. Zu­lüm taşıyanlar gerçekten zarara uğrayacaktır.
  2. Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğra­tılmaktan da korkmaz, eksiltilmesinden de.

“Yüzler… zillet île boyun eğmiş olacaktır” anlamındaki buyrukta yer alan; kelimesinin “zillet ile boyun eğme” anlamında olduğunu İbnu’1-A’ra-bî ve başkaları söylemiştir. Esire; denilmesi de bundan dolayıdır. Ümeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demiştir:

“O mutlak bir egemendir, Semanın Arşı üzerinde ve mutlak sözü geçendir, Yüzler O’nun izzeti dolayısı ile zilletle boyun eğer ve secdeye kapanır.”

Yine şöyle demiştir:

“Yüzüm de, bütün varlığım da zilletle O’na boyun eğmiştir, Secde edenler arasında şükrederek O’nun zâtına.”

el-Cevherî der ki: ” Zilletle boyun eğdi” demektir. “O’na boyun eğdirdi” anlamındadır. Allah’ın :”KYüzler Hayy ve Kayyum’a zillet İle boyun eğmiş olacaktır.” buyruğu da bu anlamdadır. “Ara­larında esir olarak ve hapsedilmiş olarak kaldı” demektir. “Onu hapsetti, alıkoydu” demektir. “Esir” demek olup, erkekler için çoğulu; kadınlar için çoğulu da; şeklinde gelir. “Başına bir takını işler geldi” anlamındadır.

İbn Abbas dedi ki: “Boyun eğdi” demektir. Mücahid de: Zillet du­yarak boyun eğdi, anlamındadır, demiştir. el-Maverdî de der ki: Zillet ile hu­şu’ -anlamları birbirine yakın olmakla birlikte- aralarında bir fark vardır. Zil­let, kişinin Özü itibariyle zelil olması dernektir, huşu ise kendisine itaat edi­len kimsenin önünde zelil olduğunu göstermektir.

el-Kelbî, kelimesinin bildi anlamında olduğunu söylemiştir. Atıy-ye el-Avfî ise “teütym oldu” diye açıklamıştır. Talk b. Habib de şöyle açıkla­mıştır: Bu secde esnasında alnı ve burnu yere koymaktır. en-Nehhâs da şöy­le demektedir: “Zillet ile boyun eğmiş olacaktır” buyruğunun anlamı ile il­gili olarak iki görüş vardır. Birincisine göre bu âhirette oiacaktır. İkrime, İbn Abbas’Can; “Yüzler Hayy ve Kayyum’a zillet Ue boyun eğmiş olacaktır.” buy­ruğu ile ilgili olarak şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu rükû’ ve sücuddur. Sözlükte bu kelime kahretmek ve yenik düşürmek anlamındadır. “Ülke galip gelinerek ve kahredilerek fethedildi” tabiri de bu­radan gelmektedir. Şair de şöyle demektedir:

“Onlar orayı isteyerek ve (ahalisinin) teslim etmesi suretiyle almadılar, Ama asıl orayı düşüren şarif kılıçlarıyla indirilen darbelerdir.”

Bu kelimenin yorgunluk anlamıyla kullanıldığı da söylenmiştir.

İnsanlardan “yüzler” diye söz edilmesi zilletin eserlerinin ancak yüzde açı­ğa çıkmasından dolayıdır.

“Hayy ve Kayvûm” buyruğundakİ “el-Kayyûm” ile ilgili üç te’vil yapılmış­tır. Birincisi yaratıkların işlerini çekip çeviren, ikincisi her bir nefsin neler kazandığını görüp gözetleyen, üçüncüsü zeval bulmayan, sonu gelmeyen, da­imi ve ebedi olan demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/255. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Zulüm taşıyanlar gerçekten zarara uğrayacaktır.” Yani şirk yükü taşı­yarak gelecekler, zararlı çıkacaklardır.

“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse…” Çünkü imansız hiç­bir amel kabul edilmez. “Salih amellar” buyruğundaki; “..den, dan” teb’îz (kısmîlik) bildirmek içindir. Salih amellerden bir bölüm İşlerse.., de­mektir. Bunun cins (tür) bildirmek için olduğu da söylenmiştir.

“O zulme uğratılmaktan” yaptığı itaatlerin sevabının eksiltilmesinden ve kötülüklerinde aleyhine bir fazlalıktan da “korkmaz.” Hakettiği mükâfatının “eksiltilmesinden de” korkmaz.

“Korkmaz” buyruğunu İbn Kesir, Mücâhid ve İbn Muhaysın “kim… İşlerse” buyruğunun cevabı olmak üzere cezm ile; “Korkma­sın” diye okumuştur. Diğerleri ise haber olarak merfu olmak üzere elif ile oku­muşlardır. Yani; “O korkmaz” yahut; O korkma­yacaktır” anlamındadır.

Eksiltmek”: Eksik vermek, kırmak demektir. Mesela;

Ben bunu hakkımdan düşürdüm, hakkım olduğu halde almadım” demektir. “Bu kişi buğdayın ağırlığını eksiltiyor (ek­sik tartıyor)” demektir, “Göbeği olmayan kadın” demektir.

el-Maverdî der ki: Bu kelime ile zulüm arasındaki fark şudur: Zulüm hak­kın tamamını engellemektir, vermemektir. Bu ise onun bir bölümünü dahi vermemek demektir. Bir bakıma birbirlerinden ayrı olsalar bile, bu da bir zu­lümdür. el-Mütevekkü el-Leyst de şöyle demiştir:

“Şüphesiz ki zelillerle bayağı kimseler öyle bir topluluktur ki,

Onların dostları zulme uğrayan ve hakkı tamamen verilmeyen kimselerdir.”

el-Cevherî dedi ki: Zulme uğramış adam, demektir. O ona zulmetti, hakkını eksik verdi” demektir. [138]

  1. Böylece onu Arapça bir Kur’ân olarak İndirdik ve onda tehdit­lerimizi tekrar ettik. Olur ki korkarlar, yahut o yeniden öğüt almalarını sağlar.
  2. Mutlak egemen ve hak olan Allah ne yücedir! Sana onun vah­yi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumayı acele etme ve: “Rabbİm ilmimi arttır!” de.

“Böylece” yani sana bu sûrede açıklamış olduğumuz gibi “onu Arapça” Arap diliyle “bir Kuran olarak indirdik ve onda tehditlerimizi muhteva­sında bulunan korkutmaları, tehditleri, amellerinin karşılıklarını ve cezasını “tekrar ettik.”

“Olur ki korkarlar.” Allah’dan korkup O’na isyanı gerektiren işlerden uzaklaşırlar. O’nun cezasına uğramaktan sakınırlar, çekinirler. “Yahut o ye­niden öğüt almalarını sağlar.” Katade: Olur ki sakınırlar ve takvaya yöne­lirler, diye açıklamıştır. Olur ki… yeniden şeref sahibi olmalarını sağlar, di­ye de açıklanmıştır. Bu açıklamaya göre burada (öğüt anlamı verilen) “zikr” şeref manasına kullanılmış demek olur. Bu da yüce Allah’ın: “Ve muhakkak o sana ve senin kavmine bir zikirdir” (ez-Zuhruf, 43/44) buyruğunda “bir şereftir” anlamında olmasına benzer.

Kendisi ile tehdit olundukları azabı hatırlamalarını sağlar, anlamında ol­duğu da söylenmiştir.

e!-Hasen; “(iaiJjı): … yeniden… sağlar” buyruğunu “nün” harfi ile “sağlarız” anlamında okumuştur. Yine ondan “se” harfini hem merfu, hem ce-zimli okuduğu da rivayet edilmiştir.

“Mutlak egemen ve hak olan Allah ne yücedir t” Şanı yüce Allah nimet­lerinin büyüklüğünü, kullara gösterip Kur’ân’ı indirişini söz konusu ettikten sonra, kendisini çoluk-çocuk sahibi olmaktan ve eşi bulunmaktan tenzih ede­rek: “Mutlak egemen ve hak” yani mutlak hak sahibi “olan Allah ne yücedir!” diye buyurmaktadır.

“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kuranı okumayı acele etme”

buyruğu ile peygamberine Kur’an’ı nasıl belleyeceğini öğretmektedir. İbn Ab-bas dedi ki: Peygamber (sav) Kur’an’ı belleme tutkusu ve unutmak endişe -si ile, Cebrail (as) vahyi bitirmeden acele eder ve kendisi de okumaya ko­yulurdu. Yüce Allah bunu ona yasaklayarak: “Kur’an’ı okumayı acele etme” buyruğunu indirdi. Bu da ileride,geleceği gibi yüce Allah’ın: “Onu. çabuklaş­tırmak için dilini onunla kıpırdatma!” (el-Kıyame, 75/16) buyruğunu an­dırmaktadır.

İbn Ebi Necîh’in rivayetine göre Mücahid şöyle demiştir: Onu iyice anla­madan okumaya koyulma!

“Acele etme” buyruğunun; “sana onun vahyi” nin gelişi “tamamlanma­dan Önce” indirilmesini isteme, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre anlam şudur: Onun te’viline dair açıklama sa­na gelmeden önce onu insanlara bildirme.

el-Hasen de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme hanımının yüzüne bir to­kat atan adam hakkında inmiştir. Hanımı, Peygamber (sav)a gelerek kısas uy­gulanmasını istedi. Peygamber (sav)”da kadının kısas hakkı olduğuna dair hü­küm verdi. Bunun üzerine yüce Allah’ın: “Erkekler kadınlar üzerine yöne­ticidirler.” (en-Nisa, 4/34) âyeti indi. İşte bundan dolayı: “Ve Rabbitn ilmi­mi” kavrayışımı, anlayışımı “arttır, de” buyruğu inmiştir. Çünkü Peygamber (sav) kısas hükmünü vermiş olmakla birlikte yüce Allah bunu kabul etme­miştir.

İbn Mes’ud ve başkaları “sana onun vahyi tamamlanmadan önce” an­lamındaki buyruğu; “Biz sana onu vahyetmeyi tamam­lamadan önce” diye -“nun” harfi ve “daı” harfi esreli olarak “vahiy” kelime­sinde de “ya” harfini üstün olarak- okumuşlardır. [139]

  1. Andolsun ki Biz daha önce Âdem’e vahyetmiştik; fakat o unut­tu. Biz onu azimli bulmadık.

“Andolsun ki Biz daha önce Âdem’e vahyetmiştik; fakat o unuttu” buyruğunda geçen “fakat o unuttu” anlamındaki lafzı, el-A’meş kendisinden farklı rivayetlerde gelmiş olmakla birlikte “ya” harfini sakin olarak; linde okumuştur. Bunun iki anlamı vardır: Bunların birincisi terketti demek olup, ona verilen emri, ahdi (vahyi) terketti demektir. Mücahid ile çoğu mü-fessirlerin görüşü budur. Yüce Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu” (et-Tevbe, 9/67) buyruğunda da bu anlamdadır.

İkinci anlamı da İbn Abbas’ın dediğine göre şöyledir: Burada “unutmak” yanılmaktan ve nisyân’dan (unutmaktan) gelmektedir. “İnsan” kelimesi de buradan gelmiştir. Çünkü yüce Aüah ona emir verip vahy etmiş olduğu halde, o bunu unutmuştu.

İbn Zeyd dedi ki: O bu hususta Allah’ın kendisine vermiş olduğu ahdi (vahyi) unutmuştu. Eğer kararlılığı bulunmuş olsaydı, düşmanı İblis’e itaat et­mezdi. Bu görüşe göre Âdem (as)tn o vakitte yanılmaktan dolayı sorumlu tu­tulmuş olması gerekmektedir. Her ne kadar bugün unutmanın sorumluluğu bizden kaldırılmış olsa bile.

“Daha önce” nin anlamına gelince; ağaçtan yemeden önce demektir. Çün­kü ona, o ağaçtan yemesi yasaklanmıştı.

Maksat, Peygamber (sav)ı tesclü etmektir. Yani, Âdemoğullarının şeyta­na itaat etmeleri oldukça eski bir durumdur. Eğer bunlar verilen sözü bozu­yor ve durmuyor iseler aynı şekilde Biz de Âdem’e emretmiş, vahyetmiş o da bunları unutmuştu. Bu manayı el-Kuşeyrî, aynı şekilde et-Taberî de nak­letmektedirler.

Yani ey Muhammed, şu kâfirler benim âyetlerimden yüz çeviriyor, pey­gamberlerime muhalefet ediyor ve İblis’e itaat ediyor iseler de çok eskiden beri onların ataları Âdem de böyle yapmıştır.

İbn Atiyye dedi ki: Böyle bir yorum (te’vil şekli) zayıftır. Çünkü Âdem (as)ın Allah’ı inkâr eden kâfirlere örnek teşkil etmesinin kabul edilebilir hiç­bir tarafı yoktur. Âdem (as) belli bir yorumun etkisiyle emre karşı gelmiştir, Dolayısıyla böyle bir açıklama şekli onun değerini düşürür. Aksine âyet-i ke­rîmenin zahirinden anlaşılan şu olmalıdır; Ya bu buyruk kendisinden önce­ki buyruklarla ilgisi olmayan yeni bir kıssanın başlangıcıdır. Yahut bu buy­ruk, yüce Allah’ın Muhammed (sav)a Kur’ân-ı Kerîm’i bellemekte acele et­memesi emri ile ilgilidir. Bu hususta da kendisine önceden emir verilmiş, unutmuş ve bundan dolayı cezalandınlmış bir peygamber misal gösterilmek­tedir ki, bu onu sakındırma üslubunu daha ileriye götürsün. Muhammed (sav)a verilen bu emrin ileri derecedeki önemi ortaya çıksın.

Burada “ahdetmek (mealde; vahyetmek)”; vasiyet etmek (emretmek) an­lamındadır. “Unutmak”, terketmek anlamındadır. Burada nisyânın hatırlamamak ve yanılmak (unutmak) anlamıyla kuüanılması mümkün değildir. Çün­kü unutanın ceza görmesi söz konusu olmaz

“Azimü olmak” ise ne olursa olsun inanılan bir hususu sürdürmek demek­tir. Âdem (as) da ağaçtan yememe gereğine inanıyordu, ancak İblis ona ves­vese verince bu inancını azimle sürdürmedi. Âdem (as)a verilen ahid (vahiy) ise ağaçtan yememesi anlamında idi. Bununla birlikte İblis’in kendisinin düş­manı olduğu da bildirilmişti.

Yüce Allah’ın: “Biz onu azimli bulmadık” buyruğunun anlamı ile ilgili fark­lı görüşler vardır. İbn Ab bas vq Katade der ki: Biz ağacın meyvesinden ye­mek konusunda onu sabırlı ve emre bağlılığını sürdürmek noktasında direnç­li bulmadık, demektir.

en-Nehhâs dedi ki: Lügatte de bunun anlamı böyledir. Meselâ “filânın az­mi vardır” denildiği vakit, o masiyetlere karşı, onlardan kurtuluncaya kadar kendisini korumakta sabır ve sebat sahibidir, demektir. Yüce Allah’ın: “Pey­gamberlerden büyük azim sahipleri sabrettiği gibi sen de sabret!” (el-Ah-kaf, 46/35) buyruğunda da bu anlamdadır.

Yine İbn Abbas’tan ve Atiyye el-Avfî’den şöyle dedikleri nakledilmekte­dir; Kendisine verilen emre riayet konusunda korunmadı. Yani o Allah’ın ken­disine yasak kıldığı şeyi iyice hıfzetmedi, bellemedi, sonunda unuttu ve is­tidlali terketmek suretiyle de buna dair bilgiyi elden kaçırdı. Çünkü İblis ona şöyle demişti: Eğer sen bu meyveden yersen, cennette ebedî kalırsın. Bunu söylediği zaman muayyen bir ağacı göstermişti. Âdem ona itaat etmedi. Bu sefer yasağın genel çerçevesine giren o ağacın benzeri bir başka ağaçtan ye­meye çağırdı. Halbuki bu durumda onun delil kullanması gerekirdi, fakat o bunu yapmadı. Diğer ağacın yasağın kapsamına girmediğini zannetti, te’vil’de bulunarak ondan yedi. Bir işin masiyet olduğunu bilerek bir işi yapan kim­se unutmuş sayılamaz.

İbn Zeyd dedi ki: “Azim” Allah’ın emrini korumak demektir, ed-Dahhak dedi ki: Bir işte kararlı olmak demektir. İbn Keysân da: Biz bu konuda on­da ısrar da görmedik, günaha tekrar dönmeyi içinden sakladığını da görme­dik, diye açıklamıştır.

el-Kuşeyrî dedi ki: Birinci açıklama şekli ifadenin te’vili açısından daha uy­gundur. İşte bundan dolayı bazıları şöyle demişlerdir: Âdem (as) azim sahi­bi peygamberlerden değildi, çünkü yüce Allah: “Biz onu azimli bulmadık” diye buyurmuştur.

Çoğunluk ise şöyle demektedir: Bütün peygamberler azim sahibidirler. Ni­tekim haberde şöyle buyurulmuştur: Zekeriya oğlu Yahya dışında hata etmemiş yahut bir günah İşlemeyi içinden geçirmemiş hiçbir peygamber yoktur. “[140]

Eğer işlediği günahı dolayısıyla Âdem (as) azim sahibi peygamberler arasından çıkacak olsa Yahya dışında bütün peygamberlerin de bunun dışı­na çıkmaları gerekirdi.

Ebu Umâme de şöyle demiştir: Eğer Allah’ın mahlukatı yarattığından be­ri kıyamet gününe kadar bütün Âdemoğullarının akılları bir araya getirilip, bir terazinin bir kefesine konulsa, Âdem (as)ın da aklı bir diğer kefeye ko­nulsa şüphesiz onunki ağır basar. Şanı yüce Allah da: “Biz onu azimli bul­madık” diye buyurmuştur. [141]

  1. Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışın­da hepsi secde etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti.
  2. “Ey Âdem dedik, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sa­kın sizi cennetten çıkarmasın. Sonra sıkıntıya uğrarsın.
  3. “Çünkü orada sen aç da kalmazsın, çıplak da.
  4. “Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmez­sin.

“Hani meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik de İblis dışında hepsi sec­de etmişlerdi. O ise yüz çevirmişti” buyruğuna dair yeterli açıklamalar da­ha önceden el-Bakara Sûresi ‘nde (2/34. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

“Ey Âdem dedik, şüphesiz ki bu, sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın.” Bu bir yasaklamadır. Bunun mecazi anlamı da şu­dur: Onun telkinlerini kabul etmeyiniz, kanmayınız. O takdirde sizin “cen­netten” çıkışınıza sebeb teşkil eder.

“Sonra” sen ve eşinle birlikte “sıkıntıya uğrarsın.” Çünkü her ikisinin de sıkıntıya uğrama sebebi aynıdır. Bu konuda aralarında hiçbir fark yoktur.

Burada (tesniye olarak): “İkiniz sıkıntıya uğrarsınız” denilmeyişi, an­lamın anlaşılmasından ve Âdem (as)’ın ası! muhatap oluşundandır; ve asıl maksat da odur. Diğer taraftan eşi için çalışıp didinen, onun için kazanmak­la yükümlü olan kendisi olduğu için, özellikle onun hakkında “sıkıntıya uğ­ramak” öncelikle söz konusu olur. Şöyle de açıklanmıştır: Cennetten çıkış iki­si için olmuştur, fakat sıkıntıya uğramak yalnız Âdem içindir. Bu da bedeni bir sıkıntıdır. Nitekim hemen akabinde, yüce Allah: “Çünkü orada” yani cen­nette “sen aç da kalmazsın, çıplak da. Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin” diye buyurmakta ve böylelikle bütün bunla­rın cennette verileceğini ona bildirmektedir: Yiyecek, içecek, giyecek ve mes­ken. Diğer taraftan sen bu emre riayet etmeyip de düşmanına itaat edecek olursan, ikinizi de cennetten çıkartırım ve sen yorularak, didinerek sıkıntı­ya uğrarsın. Yani aç kalırsın, çıplak kalırsın, susuz kalırsın, güneş sıcağı da seni yakar. Zira sen cennetten çıkartılacak olursan yere döndürüleceksin.

Özellikle onun sıkıntıya uğrayacağının belirtilip, “ikiniz sıkıntıya uğraya­caksınız” diye buyurulmamiş olması, bize hanımın nafakasını karşılama yü­kümlülüğünün kocaya ait olduğunu göstermektedir. İşte o günden beri ka­dınların nafakalarını sağlamak erkekler üzerine bir yükümlülük olagelmiştir. Havva’nın nafakasını karşılamak, Âdem’in yükümlülüğü olduğu gibi, onun kızlarının nafakalarını karşılamak da eş olmak hukuku dolayısıyla Âdemo-ğullannın bir yükümlülüğüdür.

Yüce Allah bu âyet-i kerîmede bize şunu da öğretmektedir: Kocanın ha­nımının lehine sağlamakla yükümlü olduğu nafaka; yiyecek, içecek, giyecek ve meskenden ibaret bu dört ihtiyacı kapsar. Koca hanımının bu dört ihti­yacını karşılayacak oiursa, ona karşı nafaka yükümlülüğünü de yerine getir­miş olur. Bunların dışında bir şeyler verecek olursa o takdirde Allah’tan ecir alır. Bu dört temel ihtiyacın karşılanması, kadının lehine yerine getirilmesi gereken haklardır, Zira kişinin hayatta kalması bunlarla mümkündür.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah’ın: “Sonra sıkıntıya uğrarsın” buyruğunda kastedilen, dünyadaki sıkıntılardır. Âdemoğlu ne zaman görülürse yorgun, argın görülür.

el-Ferrâ dedi ki: Bu “sıkıntı” kendi el emeğinden yemek durumunda ol­ması demektir. Said b. Cübeyr dedi ki: Âdem’e kırmızı bir öküz de indirildi. Onu toprağı sürmekte kullanırdı. Diğer taraftan alnının terini silerdi. İşte yü­ce Allah’ın sözünü ettiği sıkıntıya uğraması budur.

Şöyle de denilmiştir: Cennetten indirildikten sonra onun ilk sıkıntısı Cibril (as)ın ona cennetten bir kaç tane indirmiş olmasıydı. Ey Âdem sen bun­ları ek, dedi. O da toprağı sürdü ve ekti. Daha sonra ekinleri biçti, sonra top­ladı, sonra ayıkladı, sonra öğüttü, sonra hamur yoğurdu, sonra pişirdi. Bun­ca yorgunluktan sonra ekmeği yemek üzere oturdu. Elindeki ekmek yuvar­landı gitti, dağın dibine kadar vardı. Âdem de onun arkasından koşup gitti, yoruldu ve alnı terledi. Ey Âdem, dedi, işte senin rızkın bu şekilde yorgun­luk ve sıkıntı ile elde edilecektir. Senden sonra çocuklarının da rızkı dünya­da kaldığınız sürece hep böyle olacaktır.

“Çünkü orada sen aç da kalmazsın çıplak da. Ve sen orada susuz da kal­mazsın, güneş sıcağını da çekmezsin” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık [142]halinde sunacağız: [143]

1- Cennetteki Hayat:

“Çünkü sen orada” yani cennette “aç da kalmazsın, çıplak da.”

“Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin.” Ya­ni güneşe karşı çıkmayacak, görünmeyeceksin ki, onun sıcağını duyasın. Çün­kü cennette güneş olmayacaktır. Orada uzaytp giden gölgeden başka bir şey yoktur. Tıpkı tan yerinin ağarması ile güneşin doğuşu arasında olduğu gibi.

Ebu’l-Âliye dedi ki: Cennette gündüz şöyledir deyip, namaz kılanların sa­bah namazını ki i iş vakitlerine işaret etti.

Ebu Zeyd dedi ki: Yol göründü, açığa çıktı, orta­ya çıktı” demektir. “Terledim” demektir.

Yine; “Güneşe karşı çıktım” demektir. lafzı da aynı anlamdadır. Her iki kullanım için de muzari mütekellim; ” Çı­karım” şeklinde kullanılır.

Ömer b. Ebi Rabia dedi ki:

“Bir adam gördü ki güneş onun karşısında olursa,

Sıcağından etkilenir, akşam oldu mu da soğuktan rahatsız olur.”[144]

Hadiste de rivayet edildiğine göre İbn Ömer gölgelenen ihramlı bir adam görmüş, ona; kendisi için ihrama girdiğin kimse uğruna güneşin sıcağını duy, demiş[145] Buradaki “güneş sıcağını duy” anlamındaki; kelimesini mu-haddisler bu şekilde “elifi üstün, “ha” harfini esreli olarak; den ge­len emir kipi halinde rivayet etmektedirler.

el-Asmaî dedi ki: Ancak bunun doğru şekli “elifin esreli, “ha”n:n üstün olarak; den gelmesidir. Çünkü ona güneşin önüne çıkmasını em­retmiştir. Yüce Allah’ın: “Ve sen orada susuz da kalmazsın, güneş sıcağını da çekmezsin” buyruğu da buradan gelmektedir. Sonra şu beyiti nakletmek­tedir:

“Ben onun için güneş sıcağını çektim ki, onun gölgesiyle gölgeleneyim, Kıyamet gününde gölge çekilmiş olacağı vakit,”

Ebû Amr ile -Ebu Bekr’in kendisinden yaptığı rivayete göre Âsim müstes­na- Kûfeliler; “Ve sen” lafzını hemzeyi üstün olarak ve “Aç da kalmazsın” buyruğuna atfederek okumuşlardır. Bununla birlikte mahal­line atf ile, ref konumunda olması da mümkündür. Sen orada aç kalmazsın, demekti r.

Diğerleri ise ya isti’naf (yeni bir cümle olarak) ya da; “Çünkü… sen” lafzına atf ile esreli okumuşlardır. [146]

  1. Şeytan ona vesvese verip dedi ki: “Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?”
  2. İkisi de ondan yediler. Hemen kendilerine ayıp yerleri görü-nüverdi. Cennetin yapraklarını yamayarak üstlerini örtmeye başladılar. Âdem, Rabbİnin emrine karşı geldi de şaşırdı.
  3. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesinİ kabul etti ve doğru yola iletti.

“Şeytanona vesvese verip…” buyruğu ile ilgili açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/20. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Şeytan ona “dedi ki: Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir mülkü göstereyim mi?” Bu, -önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/36, âyet, 2. baş­lık ve devamında) açıklandığı gibi- karşılıklı konuştuklarına ve şeytanın yı­lanın karnında cennete girmiş olduğuna delildir. Yine orada (2/35. âyet, 8. başlık ve devamında) bu ağacın hangisi olduğuna dair açıklamalar ile bu ko­nudaki ilim adamlarının değişik görüşleri kaydedilmiş bulunmaktadır. Bura­da tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

“İkisi de ondan yediler. Hemen kendilerine ayıp yerleri görünüverdİ. Cennetin yapraklarını yamayarak üstlerini örtmeye başladılar.” Bu buy-ruğa dair yeterli açıklamalar da önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/22-24. âyet­lerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Ferrâ dedi ki: “Başladılar” Arapçada koyuldular, demektir. Denildiğine göre onlar incir yapraklarını üzerlerine yapıştırmaya başladılar.

Yüce Allah’ın: “Âdem, Rabbİnin emrine karşı geldi de şaşırdı” buyru­ğuna dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: [147]

1- Peygamberlerin İşledikleri Hatalar ve Günahlar Onları Mertebelerinden Düşürecek Çapta Değildir:

Yüce Allah: “Âdem, Rabbİ’nin enirine karşı geldi” diye buyurmaktadır. el-Bakara Sûresi’nde (2/35. âyet, 12. başlıkta) peygamberlerin günahları ile ilgili görüşler geçmiş bulunmaktadır. Bizim ilim adamlarımızın müteahhirle-rinden kimisi şöyle demişlerdir: Söylenmesi gereken şudur: Yüce Allah ki­mi peygamberlerden bazı günahlar sadır olduğunu haber vermiş, bu günah­ları kendilerine nisbet etmiş, bundan dolayı onlara serzenişte bulunmuş, biz­zat kendileri de bu konuda kendileri hakkında haber vermiş, bu günahlar­dan sıyrılmış, bunlardan ötürü mağfiret dileyip tevbe etmişlerdir. Bütün bunların tek tek te’villeri her ne kadar mümkün ise de hep birlikte te’vili kabil olmayacak şekilde pek çok yerde varid olmuşlardır. Ancak bunların hepsi de onların mevkilerinden düşürecek şekilde değildir. Onlardan sadır olan bütün bu hususlar, ancak nadiren görülen şeylerdir ve ancak hata ve unutma yoluyla meydana gelmiştir. Yahut bu işi yapmaya kendilerini iten bir te’vil sonucu bu işi yapmışlardır. Onların bu yaptıkları başkalarına nisbetle hasenattır, Ancak kendilerine, mevkilerine ve üstün değerlerine nisbetle seyyiâttır. Zira kimi zaman vezir, bir seyisin, bir idarecinin mükâfat gördü­ğü aynı iş sebebiyle sorgulanabilir. Bundan dolayı peygamberler emniyet al­tında olduklarını, kendilerine eman verildiğini ve esenliğe kavuşacaklarını bilmiş olmalarına rağmen, Kıyamet gününde bunlardan (ceza görebilmele­ri ihtimali dolayısıyla) çekinmişlerdir. İşte hak olan da budur.

Cüneyd’in şu sözleri ne kadar güzeldir: “İyilerin hasenatı mukarrebierin seyyiatıdır.” Ontar (Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun) her ne kadar bir takım nasslar, onların bir takım günahları İşlemiş olduğuna tanıktık etmek­te ise de, bu onların mevkilerini ihlâl etmez, rütbelerini alçaltmaz. Aksine yü­ce Allah onların bu hatalarını telafi etmelerine İmkân vermiş, onları seçmiş, onları doğru yola iletmiştir. Onları övmüş, onları tertemiz edip arındırmış, se­çip beğenmiştir. Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun. [148]

2- Söze Peygamberlerin Hatalarını Ya Da Yüce Allah’ın Müteşûbih Vasıflarım Zikrederek Başlamanın Hükmü:

Kadı Ebu Bekr İbnu’i-Arabî dedi ki: Bugün bizden herhangi bir kimsenin bu şekilde Âdem (as) hakkında haber vererek sözlerine başlaması caiz de­ğildir. Ancak bunu şanı yüce Allah’ın onun hakkında söylediği sözler arasın­da yahut peygamberinin sözleri arasında zikretmemiz müstesnadır. Yoksa bir kimsenin kendiliğinden söze başlayarak bunu dile getirmesi, Âdem (as) bir tarafa bize zaman itibariyle oldukça yakın ve bizim benzerimiz bulunan ken­di atalarımız hakkında bile caiz değilken; en eski, en büyük, en keremli öne geçirilmiş bir peygamber yüce Allah’ın mazeretim, tevbesini kabul edip kendisine mağfiret buyurduğu atamız hakkında nasıl caiz olabilir?

Derim ki; Bu tutum yaratılmış birisi hakkında caiz olmadığına göre; sö­ze yüce Allah’ın el, ayak, parmak, böğür, inmek ve buna benzer sıfatlarının varlığını haber vererek başlamanın engellenmesi, öncelikle söz konusudur ve Allah’ın Kitabının yahut Rasûlünün sünnetinin okunması esnasında bu gi­bi şeylerden söz etmek dışında, söze bunlarla başlamak caiz değildir. Bun­dan ötürü İmam Malik b, Enes şöyle demiştir: Her kim yüce Allah’ın: “Yahu­diler Allah’ın eli bağlıdır, dediler.” (el-Maide, 5/64) buyruğu gibi yüce Al­lah’ın zatının vasıflarını ilgilendiren bir buyruk okur da bu esnada elini boynuna götürürse eli kesilir. İşitme ve görmede de bu böyledir. Onun bu organları kesilir, çünkü o şanı yüce Allah’ı kendisine benzetmiş olur. [149]

3- Atamız Âdem’i Hatası Dolayısıyla Ayıplamak:

Lafız Müslim’e ait olmak üzere hadis imamlarının rivayet ettiklerine gö­re Ebu Hureyre (ra), Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu nakletmekte­dir: “Âdem ile Musa birbirleriyle tartıştılar. Musa: Ey Âdem, dedi. Sen bizim atamızsın, fakat bizi hüsrana uğrattın, bizi cennetten çıkarttın.

Bunun üzerine Âdem; Ey Musa dedi. Aziz ve celil olan Allah kelâmı ile se­ni seçti ve eli ile sana (Tevrat’ı) yazdı. Ey Musa, sen beni yüce Allah’ın be­nim hakkımda, beni yaratmadan kırk yıl öncesinden takdir etmiş bulundu­ğu bir iş dolayısıyla mı kınıyorsun? Böylece Âdem getirdiği delille Musa’yı ye­nik düşürmüş oldu. (Peygamber -sa- bu sözünü) üç defa tekrar etti.”[150] el-Mü-helleb dedi ki: Hz. Peygamber’in: “Âdem getirdiği delille Musa’yı yenik dü­şürmüş oldu” ifadesi delil ile onu yendi, demektir.

el-Leys b. Sa’d dedi ki: Bu kıssadan Âdem’in Musa (ikisine de selam ol-sun)ya karşi getirmiş olduğu delilin sağlıklı oluş sebebi, yüce Allah’ın Âdem’e günahını bağışlamış olması ve tevbesini kabul etmiş olmasıdır. Mu­sa (as)ın yüce Allah’ın kendisine bağışlamış olduğu bir günahı dolayısıyla onu ayıplamaması gerekirdi. Bundan dolayıdır ki Âdem: Sen Allah’ın kendisine Tevrat’ı vermiş, olduğu Musa’sın. O Tevrat’ta herşeye dair bir bilgi vardır. Sen orada Allah o masiyeti benim hakkımda takdir ettiğine dair ifadeyi de gör­müşsün. Yine ondan dolayı tevbe etmeyi takdir ettiğini de. Böylelikle ben­den kınamayı kaldırmış oluyordu. Şimdi Allah beni kınamazken sen mi be­ni kınıyorsun! dedi.

Nitekim İbn Ömer de; Osman Uhud günü kaçtı, diyen kişiye benzer bir ifadeyle delil getirmiş ve şöyle demişti: Osman’ın bir günahı yoktur. Çünkü yüce Allah: “Andolsun Allah onları atfetmiştir.” (Âl-i İmran, 3/155) diye bu­yurmuştur.[151]

Şöyle de denilmiştir: Âdem (as) bir babadır. Bir başkası dahi olsaydı ve bundan Ötürü o başkasını ayıplamak bile ona karşı gösterilmesi gereken hür­mete aykırı olurdu. Çünkü şanı yüce Allah kâfir olan anne-baba hakkında bi­le: “Dünyada onlarla güzel bir şekilde geçin.” (Lukman, 31/15) diye buyurmaktadır. İşte bundan dolayı İbrahim (as), kâfir olan babası kendisine: “Eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım. Bir süre benden uzaklaş, yanım­dan git!” (Meryem, 19/46) dediğinde o: “Dedi ki: Selâm olsun sana.” (Mer­yem, 19/47) Ya Rabbi tarafından seçilmiş, tevbesi kabul olunmuş ve hidaye­te iletilmiş bjr peygamber olan bir babaya karşı nasıl davranmak gerekir? [152]

4- Günah İşleyenler Kaderi Delil Gösterebilirler mi?

Günah işleyip, mağfirete mazhar olmamış kimselere gelince, ilim adam­ları icma ile şunu belirtmişlerdir: Böyle bir kimsenin Âdem (as)ın gösterdi­ği delil gibi delil ileri sürerek: Allah bu İşi hakkımda takdir ettiğine göre be­ni; adam öldürdüm, zina ettim yahut hırsızlık yaptım diye kınıyor musun? de­yip Âdem (as)ın delil ileri sürdüğü gibi delil getirmesi caiz değildir.

Yine ümmetin icmâ’ ile kabul ettiğine göre iyilikte bulunan kimseyi iyi­liği dolayısıyla öğmek, kötülükte bulunan kimseyi de kötülükleri dolayısıy­la kınamak ve onun aleyhine olmak üzere günahlarını sayıp dökmek caiz­dir. [153]

5- Adem. (as)m Şaşırması:

“Şaşırdı” yani onun aleyhine olmak üzere yaşayışı bozuldu. Bu açıklama­yı en-Nekkaş nakletmiş olup, el-Kuşeyrî de bunu tercih etmiştir.

Ben hocamız Üstad mukri’ (Kur’ân okuyucusu ve öğreticisi) Ebu Cafer el-Kurtubî’yî şöyle derken dinledim: “Şaşırdı* yani dünyaya inmesi sebebiyle yaşayışı bozuldu. (“ğavâ”nın mastarı olan:) el-Gayy ise fesad yani bozuluş de­mektir. Bu da güzel bir açıklamadır. Bu açıklama, “bunun anlamı, doğru yol­da olmanın zıddı olan “el-ğayy”den gelmekte olup, sapıttı anlamındadır” di­yenlerin görüşünden daha uygundur.

Bunun, o nerede doğru yolu bulabileceğini bilemedi. Yani kendisine ya­sak kılınan ağacın o olduğunu bilemedi, anlamında olduğu da söylenmiştir. Burada “el-ğayy” bilememek, bilmemek demektir,

Kimilerine göre de bu, ancak çokça yemekten dolayı karnı şişti anlamın­dadır. ez-Zemahşerî dedi ki: Bu her ne kadar mâ kabli (önceki harfi) esreli olan “ya”yı “elife kalb ederek; gibi fiilieri; şeklinde kul­lanan Tayyoğullarının şivesine göre sahih ise de, çok kötü bir açıklama şek­lidir. [154]

6- Âdem’e İsyankâr ya da Şaşkın Denebilir mi?

el-Kuşeyrî Ebu Nasr dedi ki: Bazıları şöyle demişlerdir: Âdem asi oldu ve şaşırdı denilir; ama isyankârdı ve şaşkındı denilemez. Nitekim bir defa dikiş diken hakkında; dikti denilebilirse de defalarca dikiş dikmedikçe ona terzi denilemez. Şöyle de denilmiştir: Efendinin külü kendisine karşı geldiği tak­dirde onun bu karşı gelişi hakkında başkalarının kullanamayacağı tabirleri kullanması mümkündür.

Ancak bu, çok zorlanarak yapılmış bir açıklamadır. Peygamberlere bu ka­bilden izafe edilen şeyler ya küçük günahtır yahut evlâ olanı terketmektir ya da peygamberlikten önce yapılan işlerdir.

Derim ki: Bu açıklama güzeldir. îmam Ebu Bekr b. Fûrek -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Bunu Âdem peygamber olmadan önce işle­mişti. Buna delil yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Sonra Rabbİ onu seçti, tev-besini kabul etti ve doğru yola iletti.” Burada seçme ve hidayete iletmenin, doğruyu göstermenin isyandan sonra olduğunu zikretmektedir. Onun bu yap­tığı iş peygamberlikten önce olduğuna göre; peygamberlerin yalnız bu şe­kilde günah işlemeleri caiz olur. Zira peygamberlikten önce onları tasdik et­memiz hususunda bizim şer’î bir yükümlülüğümüz yoktur. Yüce Allah on­ları kullarına peygamber olarak gönderip onlar da peygamberliklerini edâ et­mekte güvenilir ve masum olduklarına göre; daha önceden onların işlemiş oldukları günahların bir zararı olmaz.

Bu açıklama değerli bir açıklamadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [155]

  1. Buyurdu ki: “Hepiniz oradan inin. Kiminiz kiminize düşman olacaktır. Benden sîze bir hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâ­yetime uyarsa o hem sapıtmaz, hem bedbaht olmaz.
  2. “Kim de zikrimden yüz çevirirse gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak hasrede­riz,”
  3. Der ki: “Rabbim, niçin beni kör hasrettin? Halbuki ben görü­yordum”
  4. Buyurur ki: “Böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları unuttun. Bugün de sen böylece unutulursun.”
  5. Haddi aşıp Rabbinin âyetlerine iman etmeyenleri de böylece cezalandırırı!. Âhiret azabı ise elbette daha şiddetli ve daha ka­lıcıdır.

“Buyurdu ki: Hepiniz oradan” yani cennetten “inin.” Bu buyruğuyla Âdem’e ve İblise hitap etmektedir. Ayrıca İblis’e: “Küçülmüş, kınanmış ve koğulmuş olarak çık oradan” (el-A’raf, 7/18) dediği de bildirilmiştir. Muh­temeldir ki; o cennetten semada herhangi bir yere çıkartılmış, sonra da yer­yüzüne indirilmiştir,

“Kiminiz kiminize düşman olacaktır.” Daha önceden el-Bakara Sûre-si’nde (2/36. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır/Yani sen yılana da, İb­lis’e de düşman olacağın gibi, onlar da sana düşmandırlar. Bu da yüce Al­lah’ın: “(İkİntz) inin” buyruğunun Âdem ve Havva’ya hitap olmadığını gös­termektedir. Çünkü her ikisi karşılıklı olarak birbirine düşman değildiler. Ay­rıca Âdem (as)ın yere indirilmesi, Havva’nın da indirilmesini kapsamıştır.

“Benden size bir hidayet” doğruluk ve doğru bir söz “geldiğinde” -ki bu

da daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/38, âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.- “… kkn benim hidâyetime” peygamberlere ve kitaplara “uyar­sa o, hem sapıtmaz hem bedbaht olmaz.”

İbn Abbas: Şanı yüce Allah Kur’ân’ı okuyup içindekilerin gereğince amel eden kimseye dünya hayatında sapıtmamayı, âhirette de bedbaht olmama­yı garantilemiştir, diyerek bu âyet-i kerîmeyi okumuştur. Yine ondan nakle­dildiğine göre o şöyle demiştir: Kim Kur’ân’ı okur, içindekilere uyarsa Allah onu şaşkınlıktan, sapıklıktan kurtarıp hidayete iletir. Kıyamet gününde de kö­tü hesaptan onu korur. Sonra da bu âyet-i kerîmeyi okudu.

“Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse” Benim dinimden, Kitabımı oku­maktan ve içindekiler gereğince amel etmekten yüz çevirirse… Bir diğer açık­lamaya göre, indirmiş olduğum delillerden yüz çevirirse… demektir.

Zİkr’in Rasûl diye açıklanması da mümkündür, çünkü o Allah tarafından gelmiş bir zikir (öğüt veren ve hatırlatıcı) idi.

“Gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Dar ve sıkıntılı bir yaşayı­şa mahkûm olur. Meselâ; “Dar ev ve dar geçim” denilir. Bu kelimenin tekili, ikili, müzekkeri, müennesi ve çoğulu aynı gelir. Antere şöy­le demiştir:

“Eğer onlara yetişilirse ben de hücum ederim, şayet etrafları sarıhrsa, Ben de (onlara karşı) hamle yaparım. Ve eğer (savaşta) bir darlıkla karşılaşırlarsa (atımın üstünden) inerim (ve böylece savaşırım.}”

Yine Antere şöyle demektedir:

“Gerçek şu ki; eğer ölümün bir timsali yapılacak olsa benim gibi temsil edilir, Onlar (savaşta) dar bir yere indikleri vakit.”

“Dar geçim” anlamındaki kelime; şeklinde de okunmuştur. Bunun da anlamı şu olur: Şanı yüce Allah teslim, kanaat, kendisine tevekkül ve kıs­metine rızayı, dinin muhtevası içerisine yerleştirmiştir. Dine sahip bir kim­se yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu rızıktan gönül hoşluğuyla ve ko­laylıkla infak eder bol ve rahat bir geçim içerisinde yaşar, gider. Nitekim yü­ce Allah: “Biz şüphesiz ona çok güzel bir hayat yaşatırız” (en-Nahl, 16/97) diye buyurmuştur,

Dinden yüz çeviren kimseyi hırs istilâ eder. O bakımdan bu hırsın etkisi ile sürekli dünyalığının artmasına göz diker. Cimrilik ona musallat olur. Bu cimrilik onun infak etmesini engeller. Böylesinin yaşayışı dardır, hali kapka­ranlıktır. Nitekim birisi şöyle demiştir; Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirir­se mutlaka kendi aleyhine olmak üzere zamanını karartır. Rızkından bir tür­lü memnun olmaz ve dar bir geçim içerisinde kalır.

İkrime dedi ki: “Dar geçim” haram kazanç demektir. el Hasen ise: (cehen­nemliklerin yiyeceği olan ve zehirli bir ot olduğu bildirilen:) Dâri’ ile Zak­kum yemektir, demiştir.

Sahih otan dördüncü görüşe göre ise bu kabir azabıdır. Bu görüşü Ebu Sa-id ei-Hudrî, Abdullah b. Mes’ud ifade etmiş: Ebu Hureyre de bunu Peygam­ber (sav)dan raerfû’ bir hadis olarak rivayet etmiştir. Biz de bunu “et-Tezki-re” adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz. Ebu Hureyre dedi ki: Kâfirin üze­rine kabri, kaburga kemikleri birbirine girinceye kadar daralır. İşte dar olan geçim budur.[156]

“Ve onu kıyamet gününde kör olarak hasrederiz.” Denildiğine göre ki­mi hallerde kör, kimi hallerde de gözü görecektir. Buna dair açıklamalar cl-İsrâ Sûresi’nin sonlarında (17/97. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Delil getirmekten yana kör olacaktır, diye açıklanmıştır ki bu görüş de Mü-cahid’e aittir. Hayır yönlerini bilemeyecek ve bu yolların hiçbirisini bulama­yacak şekilde kördür, diye de açıklandığı gibi; nasıl ki körün göremediği şey­lere karşı alacak hiçbir tedbiri bulunmuyor ise onun da kendisinden azabı uzaklaştırma yolunu göremeyecektir, diye de açıklanmıştır.

“Der ki: Rabbim, niçin beni kör hasrettin?” Hangi günahım dolayısı ile beni körlükle cezalandırdın?

“Halbuki ben” dünyada iken “görüyordum.” Bu gibi kimselerin, sanki gü­nahları olmadığjm zannedecekleri görülmektedir. İbn Abbas ve Mücahid şöy­le demişlerdir: Yani “niçin benî” delil getirme imkânını bulamayacak şekil­de “kör hasrettin? Halbuki ben” delilimi bilen bir kimse olarak “görüyor­dum.’9

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü kâfirin dünyada hiçbir zaman delili olmamıştır ki.

“Buyurur ki: Böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldiğinde onları unuttun.”

Yani yüce Allah kendisine: “Çünkü sana âyetlerimiz” vahdaniyetimize ve kudretimize dair belgelerimiz “geldiğinde onları unuttun” terkettin, onlar üzerinde hiç düşünmedin, onlardan yüz çevirdin.

“Bugün de sen böylece unutulursun.” Azap içerisinde -ki cehennemi kas­tetmektedir- bırakılırsın,

“Haddi aşıp Rabbinîn âyetlerine iman etmeyenleri” onkrı tasdik etme­yenleri “de böylece cezalandırırız.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çeviren­leri, Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünmekten, onlar hakkında tefekkür et­mekten yüz çevirip masiyette haddi aşanları işte böyle cezalandırırız.

“Âhiret azabı ise elbette daha şiddetli” dar geçimden ve kabir azabından daha korkunç, daha dehşetli “ve daha kalıcıdır.” Daha sürekli ve yakayı bı­rakmayan bir azaptır. Çünkü bu azap asla kesintiye uğramaz ve asla onun so­nu gelmez. [157]

  1. Meskenlerine uğrayıp geçtikleri, kendilerinden önceki nice ne­silleri helak edişimiz, onlar İçin bîr hidayet sebebi olmadı mı? Şüphe yok ki bunda üstün akıl sahiplerine âyetler vardır.
  2. Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş ve belli bir va’de olmasay­dı (bunlara da azap) lâzım olurdu.
  3. O halde söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve bat­masından önce Rabbini hamd İle teşbih et. Gecenin saatlerin­de ve gündüzün çeşitli vakitlerinde de teşbih et. Umulur ki ra­zı olursun.

“Meskenlerine uğrayıp geçtikleri… onlar için bir hidâyet sebebi olma­dı mı?” Bununla Mekkelileri kastetmektedir. Yani bunlar kendilerinden ön­ce geçmiş olup kendileri de yolculuk yaptıklarında ve geçimlerini elde etmek kastıyla, ticaret için Mekke’nin dışına çıktıklarında daha önce helik etmiş ol­duğumuz nesillerin haberlerini açık seçik bir şekilde bilmiyorlar mı? Geçmiş ümmetlerin ve nesillerin ülkelerini bomboş, ıpıssız görmüyorlar mı? Yani bun­lar da, kendilerinden önce kâfirlerin başına gelenlerin bir benzerinin kendi­lerinin de başına geleceğinden korkmuyorlar mı?

İbn Abbas, es-Sülemî ve başkaları “bir hidâyet sebebi olmadı mı?” an­lamındaki buyruğu; “Onlara bir hidayet sebebi kılmadık mı?” diye “nun” harfi ile okumuşlardır. Bu daha açık bir okuyuştur, şeklinde “ya” ile okuyuşun, fail dolayısıyla izah edilmesi biraz zordur. Kûfeliler; Ni­ce, kelimesinin fail olduğunu söylemişlerdir. en-Nehhâs dedi ki: Bu bir ha­tadır, çünkü bu kelime soru edatıdır. Ondan önceki ifadeler bunda amel et-mezler. ez-Zeccac da şöyle demiştir: Anlamı şudur: Helak ettiğimiz kimse­lerin, helak edilmesine dair vermiş olduğumuz emir. onlar için hidâyet se­bebi olmadı mı?

Bu kelimenin gerçek anlamı hidâyete delâlet etmek, hidâyeti göstermek demektir. Buna göre fail bizzat hidâyetin kendisidir ve ifadenin takdiri de şöy­le olur: Hidâyetin kendisi onlara hidâyet sebebi olmadı mı?

ez-Zeccâc dedi ki: “Nice” anlamındaki kelime “helak edişimiz” anlamın­daki fiil ile nasb mahallindedir.

“Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş olsaydı (bunlara da azap) lazım olurdu.” (anlamındaki) buyrukta bir takdim ve te’hir vardır. Eğer Rabbinden bir söz verilmemiş ve belli bir va’de olmasaydı (bunlara da azap) lazım olur­du, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.[158]

Lizâm (lazım olma): Ayrılmamak, yakayı bırakmamak demektir. Yani azap onların yakasına yapışırdı. Burada; “(ols): Olurdu” edatının İsmi (olan azap) hazfedilmiş bulunmaktadır.

ez-Zeccac dedi ki: “Ve belli birva’de” anlamındaki buyruk “bir söz”e at-fedilmiştir. Katade dedi ki: Bu belli vakitten kasıt kıyamet günüdür. el-Ku-tebl de böyle demiştir. Onların Bedir gününe kadar ertelenmeleri olduğu da söylenmiştir.

“O halde söylediklerine sabret!” Yüce Allah onların kendisi hakkında: Bir sihirbazdır, bir kâhindir, o bir yalancıdır ve buna benzer sözlerine sabretme­sini emretmektedir. Yani onlara aldırma: Çünkü onların azaba uğratılacakla­rı ve öne de alınmayan, sonraya da bırakılmayan belli bir süreleri vardır.

Diğer taraftan bunun savaşı emreden âyet iie nesh olduğu söylendiği gi­bi, mensuh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü savaşı emreden âyetten sonra kâfirlerin kökünü kurutmamıştır. Aksine onların büyük bir bölümü hayatta kalmaya devam etmiştir.

“Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinİ hamd İle teşbih et.” Te’vilcilerin çoğunluğu: Bu beş vakit namaza bir işarettir, demişlerdir. “Güneşin doğmasından önce” ile sabah namazı “ve batmasından önce” ikin­di namazı “gecenin saatlerinde” yatsı namazı, “ve gündüzün çeşitli vakit­lerinde de” akşam ve öğle namazında “teşbih et!” Çünkü öğle namazı günün ilk bölümünün son vaktinde ve ikinci bölümünün ilk vaktinde kılınır. O bakımdan bu namaz günün iki vaktinde yer almaktadır. Üçüncü vakit ise güneşin batış vakti olup bu da akşam namazı vaktidir.

Şöyle denilmiştir: Gündüz iki kısma ayrılmakta olup bunları zeval vakti birbirinden ayırır. Her bir kısmın da iki tarafı (vakti) bulunmaktadır. Zeval vakti esnasında ise biri birinci kısmın son vakti, diğeri ikinci kısmın ilk vakti olmak üzere iki tarafı vardır. O bakımdan burada iki “taraf dan çoğul olarak “etraf diye söz edilmesi, yüce Allah’ın: “İkinizin kalpleri meyletmiş bulunuyor.” (et-Tahrîm, 66/4) buyruğuna benzemektedir. Buna İbn Fûrek, “el-Muşkîl” adlı eserinde işaret etmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Buradaki “nehâr (gündüz)” cins için kullanılmıştır. Her bir günün bir tarafı vardır, Burada çoğul getiriliş sebebi, bu tarafın her bir günde tekrar edilmesinden ötürüdür.

“Gecenin saatlerinde” gecenin anlarında, vakitlerinde demektir. “Saatler” (anlamı verilen): “el-Ânâ”in tekili ise diye gelir.

Bir kesim de âyet-i kerîmede kastedilenin nafile namazlar olduğunu söy­lemişlerdir, Bunu da el-Hasen söylemiştir.

“Umulur ki razı olursun.” Yani umulur ki sen bu amellere karşılık razı olacağın şeklide mükâfat görürsün,

el-Kİsaî ve Âsım’dan rivayetle Ebu Bekr: “Razı edilirsin” dîye “te” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Yani sana seni razı edecek şeylerin veril­mesi umulur. [159]

  1. Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini İmtihan edelim dîye, dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şey­lere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı İse daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
  2. Sen aile halkına namazı emret! Kendin de sabırla ona devam et! Senden rızık istemeyiz, sana rızkı Biz veririz. Güzel akıbet ise takva sahiplerinindir.

“Onlardan bir kısmına… dünya hayatının süsü olarak verip faydalan­dırdığımız şeylere gözlerini dikme!” Bu buyruğun anlamına dair açıklama­lar daha önceden el-Hicr Sûresi’nde (15/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

“Bir kısmına” anlamındaki; kelimesi “faydalandırdığımız” anla­mındaki fiilin mefulüdür.

“Süsü olarak” anlamındaki; da hâl olarak nasb edilmiştir. ez-Zec-câc da şöyle demektedir: Bu kelime “faydalandırdık” fiilinin anlamı ile nasb edilmiştir. Çünkü bu: Biz dünya hayatını onlar için bir süs kıldık, anlamın­dadır. Yahut gizli bir fiil ile nasb edilmiştir ki o da “kıldık” anlamındaki fi­ildir. Yani Biz dünya hayatını onlar için bir süs kıldık. Bu da aynı şekilde ez-Zeccâc’dan nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime “bunlarla” anlamındaki; deki “he” zamirinden bedeldir. Mesela; Ona, (yani) kardeşine uğra­dım” demeye benzer. el-Ferrâ da bunun hâl olarak nasbedildiğine işaret et­miştir. Bunun âmili ise “faydalandırdığımız” anlamındaki; fiilidir. O der ki: Bu; “Ben ona yoksul olduğu halde uğradım” demeye ben­zer. Bunun takdirinin de şöyle olduğunu söyler: Biz onları dünyada, haya­tın süsü ve onda bir ziynet olarak kendisi ile kendilerini faydalandırdığımız… takdirindedir.[160]

Bunun mastar (meful-i mutlak) olarak nasb edilmesi de caizdir. Yüce Al­lah’ın: “Allah’ın sanatı…”(en-Neml, 27/88) buyruğu ile: “Allah’ın va’di” (en-Nisa, 4/122; Yunus, 10/4 vs.) buyruklarında olduğu gibi. Ancak bu tartışıla­bilir bîr görüştür.

En güzeli bunun hâi olarak nasbedilmesi ve tenvinin hem kendisinin sa­kin olması hem de “el-hayat”ın “lam’ının sakin olması dolayısıyla da hazfe-dilmesidir. Nitekim “Güneşin aya erişip yetişmesi gerek­mediği gibi, gece de gündüzü geride bırakıcı değildir.” (Yasin, 36/40) buy­ruğunda “gündüz” anlamındaki kelime “geride bırakıcı” anlamındaki kelime ile nasbedilmiştir. Bu da hem tenvinin kendisi, hem de “âm” sakin olduğun­dan dolayı tenvinin hazfedildiği takdirine göredir. Bu durumda “ei-hayat” ke­limesi de yüce Allah’ın: “Bunlarla kendilerini… faydalandır­dığımız şeylere” buyruğundaki “mâ”mn bedeli olmak üzere mecrur olur. Bu­na göre de ifadenin takdiri şöyle olur: Sen gözlerini dünya hayatına süslü ola­rak yani süslü oluşu halinde… dikme, takdirinde olur. “Süsü olarak” kelime­sinin “faydalandırdığıma şeylere” buyruğundaki “ma”nm bedeli olması da gü­zel değildir. Çünkü “kendilerini imtihan edelim diye” buyruğu “faydalandır­dığımız” buyruğuna taalluk etmektedir.

“Dünya hayatının süsü olarak” ifadesi ile de dünya hayatının bitkilerle süslenmesini kastetmektedir.

“Ze” harfi ile ondan sonraki “ne” harfinin üstün ile “ez-zeheratü” şeklin­de bitkilerin beyazlığı demektir. “ez-Zühre (Venüs)” ise bir gezegen adıdır. “Zühreoğullan” söylenirken “he” harfi sakin telaffuz edilir. Bu açıklamaları İbn Aziz yapmıştır.

İsa b. Ömer de “he” harfini “nehr ve neher” kelimelerinde olduğu gibi üs­tün olarak okumuştur. “Parlaklığı olan kandiİ” demektir. “Zehra-tu’1-Eşcâr” ağaçların parlak ve göz alıcı renkleri demektir. Hadiste de şöyle buyurulmuştur: Peygamber (sav)ın rengi ezher (parlak) idi.[161] Aydınİtk saçan her bir şeye “zahir” denilir ki,’ bu da renklerin en güzelidir, “Kendilerini im­tihan edelim” sınayalım “diye” demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz bunu kendileri için bir fitne ve sapıklık sebebi yapalım diye… anlamındadır.

Âyetin manası şudur: Ey Muhammed, sen dünyanın parlaklığına, göz alı­cılığına hiçbir değer verme, bunun kalıcılığı yoktur. “Dikme” ifadesi “bak­ma” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü bir kimseyi gözünü bir şeye dikme­ye iten ancak bununla birlikte bulunan bir hırs olabilir. Bakan bir kimsede ise böyle bir hırs bulunmayabilir. [162]

Bu Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Bazı Görüşlerin Değerlendirilmesi:

Kimisi şöyle demiştir: Bu âyetin nüzul sebebi, Rasûlullah (sav)ın azatlı kö­lesi Ebû Râfi’in yaptığı gu rivayettir: Rasûlullah (sav)a bir misafir geldi, O (se­lâm ona) beni yahudiierden birisinin yanına gönderdi ve dedi ki: Ona şun­ları söyle; Muhammed sana diyor kî: Bizim bir misafirimiz geldi, ancak yanı­mızda onun işine yarayacak az da olsa bir şey yok, sen bana Receb ayına ka­dar şu kadar şu kadar un sat yahut bana borç ver. Adam: Hayır. Rehin aimadıkça vermem dedi. Ben de Rasûlullah (sav)a geri döndüm ve ona durumu bildirince şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim. Şüphesiz ki ben semada da eminim, yeryüzünde de eminim. Şayet bana borç verseydi yahut satmış olsay­dı mutlaka ona öderdim. A!, benîm bu zırhımı ona götür (rehin bırak.)” Bu âyet-i kerîme de dünyalığa karşı onu teselli etmek üzere nazil oldu.[163]

İbn Atiyye dedi ki: Bunun nüzul sebebi olmasına itiraz edilir. Çünkü bu sûre Mekke’de inmiştir. Sözü edilen olay ise Medine’de Peygamber (sav)ın ömrünün sonlarına doğru cereyan etmiştir. Zira o zırhı bit sözü edilen olay sebebiyle bir yahudinin yanında rehin bırakılmış olduğu halde vefat etti. An­cak zahiren görülen o ki, âyet-İ kerîme kendisinden önceki âyetlerle uyum­lu bir şekilde konuyu sürdürmektedir. Şöyle ki: Yüce Allah oniarı geçmiş üm­metlerin halinden ibret almayı terkettikleri için azarladıktan sonra, süresi be­lirlenmiş gelecek olan azab ile tehdit etti, arkasından da peygamberine on­ların hallerini küçük görmesini, sözlerine karsı sabretmesini, mallarından ve ellerinde bulunan dünyalıktan yüz çevirmesini emretti. Zira bütün bunlar el­lerinden çıkacak ve sonunda onlar rezil ve rüsvay olacaklardır.

Derim ki: Peygamber (sav)dan gelen şu rivayet de böyledir: Bu rivayete göre o Mustalıkoğullarına ait bir takım develerin yanından geçer. Bu deve­ler semiz olduklarından ötürü sidikleri ve kaba pislikleri üzerlerinde (yağlı bölgelerine takılarak) kurumuştu. Bunun üzerine Peygamber elbisesi ile yüzünü başını örttü ve yoluna devam etti. Buna sebeb de yüce Allah’ın: “On­lardan bir kısmını bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya haya­tının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme” buy­ruğudur.

Daha sonra yüce Allah peygamberini teselli ederek şöyle buyurmaktadır: “Rabbinİn rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Yani Allah’ın sabra kar­şılık vereceği mükâfat ile dünyalığa pek aldırış etmemek daha iyidir. Çün­kü mükâfat kalıcıdır, dünya (ve dünyalık) fanidir.

Buradaki “rızık” ile yüce Allah’ın mü’minlere fethetmeyi müyesser kılaca­ğı ülkelerle alacakları ganimetlerin kastedildiği de söylenmiştir. [164]

“Sen aile halkına namazı emret!” Yüce Allah ona aile halkına namaz kıl­malarını emretmesini, onlarla birlikte kendisinin de namaz kılmasını, namaz kılmada sabır ve sebat göstererek terketmemesini emretmektedir, Bu, Pey­gamber (sav)a bir hitaptır. Bunun genel çerçevesi içerisine bütün ümmet, özellikle de aile halkı girmektedir. Bu âyet-i kerîmenin inişinden sonra Peygam­ber (sav) her sabah Fatıma ve Ali (Allah onlardan razı olsun)nin evlerine gi­der ve “namaza kaikınız” derdi.

Rivayet edildiğine göre Urve b. ez-Zübeyr (ra) sultanların durumları ile il­gili bir takım haberler işitir, bazı hallerini gördü mü hemen çabucak evine gider, evinin içerisine girerdi. Bu esnada da yüce Allah’ın: “Onlardan bir kıs­mına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rab binin rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır” buyruğunu okur, sonra da namaz kılmak üzere seslenir: Haydi Allah’ın rahmeti üzerinize olsun, namaza, der ve ken­disi de namaz kılardı. Ömer b. el-Hattab (ra) da gece namazı kılmak için ai­le halkını uyandırırken bu âyeti okurdu.

“Senden rızık istemeyiz.” Ne kendine ne de onlara rızık vermeni isteriz. Rızkını elde etmek için uğraştığından, namaz kılamayacak hale gelmeni de istemeyiz. Aksine senin de, onların da rızkını vermeyi Biz üstleniyoruz. Peygamber (sav) aile halkı geçim sıkıntısına düştüler mi onlara namaz kıl­malarını emrederdi, Zaten yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rı­zık da istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum. Çünkü şüphesiz ki Allah’tır kem rızkı veren, hem de pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan.” (ez-Zâriyât, 51/56-58)

“Güzel akıbet ise takva sahlplerinindir.” Yani cennet takva sahiplerinin-dir. Yani övülmeye değer güzel akıbet onlarındır. Çünkü takva sahibi olma­yanların da bir akıbeti vardır. Ancak onların akıbeti yerilen bir akıbettir. O bakımdan böyle bir âkıbel yok gibidir. [165]

  1. “Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?” dediler. Da ha önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller onlara gelmedi mi ki?
  2. Biz onları bundan önce bir azap ile helak etmiş olsaydık, el­bette şöyle diyeceklerdi: “Rabbimiz, bize bir peygamber gön-derseydin de alçalmadan, rezil olmadan önce âyetlerine uysay­dı^”
  3. De ki: “Her birimiz gözetliyoruz, siz de gözetleyin. Dosdoğru yolun sahipleri kimdir ve hidayet bulmuş kimdir, bileceksi­niz…”

“Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi? dediler.” Mekke kâ firlerini kastetmektedir. Yani Muhammed bize zorunlu ve kat’î bilgiyi gerek­tirecek bir belge getirmeli değil mi? Yahut dişi deve ve asâ gibi apaçık bir mu­cize ile gelmeli değil mi? Yahut bize kendisinden önceki peygamberlerin ge­tirdiği gibi, bizim kendisine teklif edeceğimiz mucizeleri bize neden göster­miyor?

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Daha önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller onlara gelmedi mi ki?” Bununla Tevrat, încil ve daha önce indirilmiş kitapları kastetmektedir. İşte bu, en büyük bir belgedir, zira o bu kitaplarda bulunanları haber vermiştir. “Sahifeler” anlamındaki “es-Suhuf’ ke­limesi “ha” harfi sakin olarak “es-Suhf” şeklinde de okunmuştur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar peygamberliğine deiil teşkil eden bir bel­ge olmak üzere, önceki kitaplarda gördükleri geleceği müjdesini veren buy­ruklar kendilerine ulaşmış bulunmuyor mu?

Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır Bizim küfre sapan ve bir takım mu­cizeler gösterilmesini teklif eden ümmetleri helak edişimize dair haberier on­lara ulaşmadı mı? İstedikleri bu mucizeler kendilerine geldiği takdirde, bun­ların hallerinin de ötekilerinin hali gibi olmayacağına dair kendilerine em­niyet ve güven veren nedir?

Ebu Ca’fer, Şeybe, Nâfi\ Ebu Amr, Ya’kub, İbn Ebi İs hak ve Hafs “beyyi-ne: apaçık delil” kelimesinin müennes oluşu dolayısı ile “onlara gelmedi m: ki?” anlamındaki buyruğu da; Cf&p$’) şeklinde te’nis “te”si ile okumuşlar dır. Diğerleri ise fiilin önceden geçmiş olması dolayısıyla bunu “ya” ile oku muşlardır. Diğer taraftan “beyyine” beyan (açıklamak) ile, burhan (delil) ay nı şeydir. O bakımdan onlar bu fiili manayı göz önünde bulundurarak böy­le okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

el-Kisaî; “İlk sahifelerde bulunanlar o apaçık deliller onlara gelmedi mi!” şeklinde bir okuyuşu da nakletmektedir. Buna bağlı olarak da şunları söyler: Buna göre; şeklinde okunması da müm­kündür.

en-Nehhâs dedi ki: “Beyyine” kelimesini tenvinli ve merfu olarak okuya­cak olursak; ondan bedel olur. Mansub okunursa hâl olur. Önceki sa­hifelerde bulunanlar açıklanmış olarak onlara gelmedi mi?

“Biz onları bundan önce” yani Muhammed (sav)ın peygamber olarak gön­derilmesinden ve Kur’ân’ın indirilmesinden önce “bir azab ile helak etmiş olsaydık, elbette” kıyamet gününde “şöyle diyeceklerdi: Rabbİmîz bize bir peygamber gönderseydin de” yani bize bir peygamber göndermeli değil miy­din de “alçalmadan, rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık.”

“Alçalmadan ve rezil olmadan önce” buyruğundaki fiiller; “Alçaltılmadan ve rezil edilmeden…” şeklinde meçhul fiil olarak da okunmuş­tur.

Ebu Said el-Hudrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûtullah (sav) fet­ret döneminde ölen, bunak ve çocukken ölen kimse hakkında şöyle buyur­muştur: “Fetret döneminde ölen der ki: Bana ne bir kitap geldi, ne de bir pey­gamber. Sonra da: “Biz onları bundan önce bir azap ile helak etmiş olsay­dık. Elbette şöyle diyeceklerdi: Rabbimiz, bize bir peygamber göndersey­din…” Bunak da şöyle diyecek: Rabbim Sen bana kendisi ile hayrı ve şerri kavrayabileceğim bir akıl vermedin. Çocukken ölen de şöyle diyecek: Rab­bim ben amel edebilecek bir yaşa gelmedim. Bunun üzerine onların önün­de bir ateş yükseltilir. Onlara: Haydi o ateşe gidiniz ve içine giriniz, denilir. (Devamla) Buyurdu ki: Eğer amelde bulunacak çağa gelmiş olsaydı, Al-iah’ın ilminde mutlu kimselerden oiduğu bilinen kişiler o ateşe varacak ya­hut ona girecek. Allah’ın ilminde amel edecek yaşa geldiği takdirde bedbaht olacağı bilinen kimse ise, onun yanına gitmeyecek. Bunun üzerine şanı yü­ce ve mübarek olan Allah şöyle buyuracak: Şimdi siz Bana karşı geldiniz, ya peygamberlerim size gelmiş olsaydı, ne yapardınız?”

Bu Ebu Said’den onun bir sözü diye mevkuf olarak rivayet edilir. Ancak bu hadis(in sıhhati) su götürür. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde açık­lamış bulunuyoruz. Çocuklar ve diğerleri âhirette imtihana tabi tutulurlar, di­yenler bunu delil göstermişlerdir.

“Uysaydık” anlamındaki fiilin, nasb ile gelmesi tahsis’in cevabı olması dolayısıyladır.

Azab içerisinde “alçalmadan” cehennemde de “rezil olmadan önce âyetlerine” Muhatnmed (sav)ın getirdiklerine -uysaydık.” Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Dünyada azap ile “alçalmadan” âhi-rette de âhirct azabı ile “rezil olmadan önce…”

“De kit Her birimiz gözetliyoruz.” Yani ey Muhammed onlara de ki: Her­kes gözetlemekte, beklemektedir; bütün mü’minler de. kâfirler de. Hepsi za­manın ne gibi olaylar getireceğini gözetlemekte ve kimin zafer kazanacağı­nı beklemektedir.

“SİZ de gözetleyin. Dosdoğru yolun sahihleri kimdir? ve hidayet bnlmuş

kimdir? bileceksiniz.” Bununla dosdoğru (müstakim) dini ve hidayeti kas­tetmektedir. Yani sizler ilâhî yardım sayesinde kimin hak dine götüren yo­lu bulup hidayete erdiğini bileceksiniz.

Bir başka açıklama da şöyledir: Siz kıyamet gününde cennete götüren yo­lu kimin bulduğunu bileceksiniz.

Bu ifadeler bir çeşit tehdit ve korkutma anlamında olup bunlarla sûre bi­tirilmiş olmaktadır.

“Bileceksiniz” buyruğu; “Bîr süre sonra bile­ceksiniz” diye de okunmuştur. Ebû Rafi’ dedi ki: Ben bunu Rasûlullah (sav)dan (böylece) belledim. Bunu da ez-Zemahşerî nakletmektedir.

“Kim” ez-Zeccac’a göre ref mahallindedir. el-Ferrâ da şöyle demiştir: Bu yüce Allah’ın: “Allah kimin ıslâh ettiğini, kimin fesad yaptığını bilir” (el-Bakara, 2/220) buyruğunda olduğu gibi nasb mahallinde de olabilir.

Ebu tshak dedi ki: Bu yanlıştır. Çünkü soruda ma kabli (ondan önceki la­fızlar) amel etmez. Buradaki “kim” anlamındaki edat mübtedâ olarak ref ma­hallinde bir İstifham (soru)dır ve: Sizler dosdoğru yolun izleyicilerinin biz mi yoksa siz mi olduğunu bileceksiniz, demektir.

en-Nehhâs dedi ki: el-Ferrâ’ “dosdoğru yolun sahipleri kimdir” buyru­ğu sapıtmayan kimdir, anlamında olduğu kanaatindedir. “Ve hidayet bulmuş kimdir?” buyruğu da ona göre önce sapıtan, sonra da hidayet bulan kimdir, anlamındadır.

Yahya b. Ya’mer ile Âsim el-Cahderî “dosdoğru yolun sahipleri kimdir ve hidayet bulmuş kimdir bileceksiniz” anlamındaki buyruğu; “Dosdoğru yolun sahipleri kimlerdir… bilecek­ler” diye ve “dosdoğru” anlamındaki kelimeyi “vav” harfi şeddeli ve ondan sonra da te’nis elifi ile hemzesiz olarak “fu’lâ” vezninde okumuşlardır. An­cak “es-Sırât: Yo!” kelimesinin müennes kabuiü oldukça az görülen bir istis­nadır. Nitekim yüce Allah: “Bizi dosdoğru yola (es-sıratal müstakim) ilet” diye buyurmakta ve gerek burada, gerek başka yerde bu kelime müzekker olarak kullanılmış olmaktadır.

Ebu Hatim bunu reddederek şöyle der: Eğer bu kelime “es-sev”den geliy­or İse o takdirde; denilmesi gerekirdi. Eğer “es-sevâ”den geliyor ise bu takdirde “sin” harfi esreli olarak; denilmesi gerekirdi ve bunun as­lı da; şeklindedir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Bu kelime vasat ve âdil yahut da dümdüz, dosdoğ­ru anlamında olmak üzere; diye de okunmuştur.

en-Nehhâs dedi ki: Yahya b. Ya’mer ile el-Cahderî’nin kıraatinin caiz oluşu bu kelimenin aslının; şeklinde oluşu halinde mümkündür. Sakin olan harf sağlam bir engel olmadığından dolayı sanki hemze, dammeye kal-bedilmiş ve onun yerine de -mâ kabli meftuh geldiği takdirde “elif” getiril­diği gibi- “vav” getirilmiş gibidir.

(Tâ-Hâ Sûresi) burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’a mahsustur.

Kuran

Taha Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.