Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 29°C
Gök Gürültülü
İstanbul
29°C
Gök Gürültülü
Pts 31°C
Sal 32°C
Çar 33°C
Per 34°C

2. Bölüm – Fetvalar | Ebul Ala Mevdudi

2. Bölüm – Fetvalar | Ebul Ala Mevdudi

2. Bölüm – Fetvalar | Ebul Ala Mevdudi

Taklid Ve Adem-i Taklid

Soru:

Dört imamı taklidle ilgili görüşünüz nedir? Yani siz takli­di bir noktaya kadar caiz olarak görüyor musunuz, görmüyor musunuz? Caiz görüyorsanız hangi noktaya kadar?

Yanılmıyorsam, siz geniş meşrebli bir mukallidsiniz, de­ğil mi?

Cevap:

Tutmuş olduğum yol şudur: İlim sahibi bir kimsenin do­laysız olarak Kitap ve Sünnet’ten doğru hükmü ortaya çıkar­mak için çalışması ve bu çalışma ve araştırmasında selef ulemasının ustaca verilmiş reylerinden yardım alması gere­kir. Yine onun ihtilaflı meselelerde her türlü taassuptan uzak durarak açık kalple müctehid imamlardan hangisinin içtihadının Kitap ve Sünnet’e daha uygun olduğunu araştır­ması gerekir.

Ben ne Ehl-i Hadis[1] adlı grubun tuttuğu yolu tüm ayrın­tılarıyla doğru olarak görüyorum ve ne de sadece Hanefilik ya da Şafiiliğin bağlısıyım. Ancak, Cemaat-i İslâmî ile fikir birliğine sahip kimselerin fıkhı mezheblerinin benim fıkhı mezhebimle ya da görüşümle mutlaka uygun olması ve ona tabi olunması diye birşey söz konusu olamaz. Onlar, mez­hepçilik taassubundan uzak durup, hakkı kendi hiziplerine münhasır kılmadıkları sürece bu cemaatte kalıp kendileri­nin tatmin oldukları ölçüde Hanefî, Şafiî, Ehl-i Hadis ya da diğer fıkhı mezheplerden biri üzerine amel etmekte serbest­tirler.

Soru:

Ehl-i Hadis grubu, dört imamı taklid etmeyi haram ve şirk olarak görmektedir. Acaba bu doğru mu? Mukallidler hadis ehli değil midir? Taklid asıl olarak nedir ve zorunlu mudur?

Cevap:

Gerçekte, İslâm’da Rasûlullah’ın (s.a) yolundan başka bir taklid yolu yoktur ve Rasûlullah’ı (s.a) taklid de, Efendi­miz ne buyurdu ve ne işledi ise Allah’ın izni ve fermam itiba­riyle olduğu için söz konusudur. Yoksa aslında itaat edilmesi gereken (muta1) ve emreden (âmir) Allah Teâlâ’dan başka hiç kimse değildir. Mezheb imamlarına uymanın hakikati ise sadece şudur: İmamlar, Allah ve Rasûlü’nün hükümleri­ni araştırmışlar, Kuran ayetlerinden ve Rasûl’ün sünnetin­den ibadet ve muameletta hangi yolda gidilmesi gerektiğini belirlemişler ve şer’î usullerden cüz’i istinbatlarda bulun­muşlardır. Bu yüzden onlar bizatihi âmir (emreden) ve nâhiy (nehyeden) değillerdir. Onlar haddi zatında muta’ (itaat edi­len) ve metbu (tabi olunan) da olmayıp ilmi olmayan kimse­ler için muteber birer ilim kaynağıdırlar. îlâhî hükümlerde ve nebevi sünnetlerde üstün bir görüşe ve kendi başına asıl meselelerden fer’î meseleleri istinbat etme ehliyetine sahip olmayan kişilerin, alimlerden ve imamlardan itimad ettikle­ri birisinin göstermiş olduğu yolu izlemekten başka çareleri yoktur. Eğer herhangi bir kimse bu gerçekten hareketle on­lara tabi olursa, bu hareketine itiraz için hiçbir mahal yok­tur. Ama eğer herhangi bir kimse onları kendi başlarına em­reden ve nehyeden olarak görür veya asıl emredene ve nehyedene yapılması gerektiği şekilde onlara itaat ederse; yani imamlardan birisinin belirlediği yoldan çıkmayı asıl dinden çıkmakla eş anlamlı tutarsa ve herhangi bir sabit olmuş ha­dis veya Kuran ayetine zıd bir görüşü bulunsa bile kendi imamına ittibada ısrar ederse bu şüphesiz şirktir.[2]

Vahhabi Ve Vahhabilik

Soru:

Vahhabilik mezhebinin kurucusu kimdir? Bunların ayrı­calıklı akideleri nedir? Bunların öğretileri Hindistan’da na­sıl yayılmıştır? Acaba İslâm alimleri Vahhabiliği reddetme­mişler midir? Reddettilerse, ne gibi bir usulle reddetmişlerdir? Acaba bu güruh İslâm’ın yayılmasında aktif bir rol almış mıdır, yoksa İslâm’a muhalefet mi etmiştir?

Cevap:

“Vahhabî” aslında herhangi bir fırkanın adı değildir. Bu isim Ehl-i Hadis olanlara veya Mahmmed b. Abdulvahhab’ın takipçileri olan kimselere istihza amacıyla verilmiş olan bir isimdir. Ehl-i Hadis ekolü oldukça eskidir. Dört imam zamanından beri süregelmektedir. Bu grup herhangi bir imamı taklid etmek yerine, hükümleri Kuran’dan ve Hadis’ten araştırmayı tercih eden bir gruptur. Muhammed b. Abdulvahhab’ın tâbilerine gelince; bunlar, aslında Hanbelî mezhebine bağlı kimselerdir. Büyük ihtimalle Hindistan’ın hiçbir yerinde böyle bir grup yoktur. Hind yarımadasında “Vahhabî” olarak anılan kimseler aslında ilk önce zikrettiği­miz ekole (Ehl-i Hadis’e) bağlı kimselerdir. Bu kimseler ön­celeri oldukça olumlu işler yapmışlardır. Şimdi bile bu ekol­de bazı iyi fertler göze çarpmasına rağmen, ister istemez, ba­sit meseleler üzerinde münazaralarla havayı gerginleştiren bir çok cahil ve çekişmeci insan da aralarına karışmıştır. Bu gibi insanlar, kendilerim “Hanefî” vs. olarak adlandıran gruplarda da yeterince mevcuttur. Bütün bu münazara, tar­tışma ve fırkacılık pazarını kızıştırma manevraları bu olum­suzlukların da varlık sebebidir.

Soru:

Acaba “Necid’den bir fitne ortaya çıkacaktır” diye bir hadis-i şerif söz konusu mu? Acaba bu hadis yukarıda zikredi­len Vahhabiler grubuna mı işaret etmektedir?

Cevap:

Necid’den ya da doğudan bir fitne çıkacağı haberi hadiste bildirilmiştir, ama bunu Muhammed b. Abdülvahhab’a işaret olarak görmek, körükörüne mezhebçilik taassubuna sap­lanmanın bir neticesidir. Bir rakip diğer rakibine savaş ilan ettiği zaman, ona karşı her çeşit silahı kullanmaya çaba gös­termektedir. Öyleki Allah ve Rasûlunü’de bu savaşta bir ta­raf olarak göstermekten çekinmemektedir.[3]

Hanefi Mezhebi Ve Hadis

Soru:

Bazı amellerde İmam Ebu Hanife hazretlerinin kavilleri­nin zahiren, sahih hadislere muhalif olduğu görülüyor: İma­mın arkasında Fatiha Suresi’ni okumamak, ref-i yedeyn yapmamak (tekbirlerle birlikte iki elin kaldırılması) açıktan âmin demek, cuma namazında şehir şartı vb. İmam Azam’ın kavilleri Kur’an ve Sünnet’ten istinbat edilmiş değil mi? Eğer böyle ise bu kavilleri hangi hadislerden istinbat etmiş­tir? Onun istinbat ettiği hadisler muhaddisler nazarında sa­hih midir?

Cevap:

İmam Ebu Hanife, İmam Şafiî ve İmam Malik’in (r.a) mezhebinde, Hadis Ehli tarafından, hadislere muhalif oldukları iddiasıyla itiraz edilen birçok mesele olup, imamla­rın tabiileri de bu itirazlara çeşitli cevaplar vermişlerdir, îlim sahibi ve ictihad selahiyetine sahip olan bir kimse bu iki taraf arasında muhakeme yapabilir ve hadis yoluyla sabit bulduğunu alıp, sabit bulmadığını bırakabilir.

Ama Ehl-i Hadis’in bu gibi meseleler üzerinde duran ço­ğunluğunun meseleleri halli, sıradan Hanefilerin durumun­dan pek de farklı değildir. Onların ilmi de hanefilerinki gibi taklidi ilimdir. Bunlar da kendi imamlarına itimad etmekte­dir, hanefîler de kendi imam ve alimlerine itimad etmekte­dir. Bunlar ictihad kabiliyetine sahip olmadıkları gibi, hadis sahasında da hükümleri tahkik edecek kadar ne ilimleri var­dır ve ne de usulde basiret sahibidirler. Bunların (Ehl-i Ha­dis), “İmamın arkasında fatiha okumak veya ref-i yedeyn ya da âmin’i açıkça söylemek hadisle sabit olmuştur. Ama aksi olmamıştır” demeleri ictihad esasları üzerine olmayıp, aslın­da taklide dayanmaktadır. Bu yüzden onlara cevaben sus­mayı tercih etmek daha iyidir. Tabiiki ilim sahibi planlar bu gibi meselelerde konuşabilirler.

Cemaatle namaz kılarken imamın arkasında Fatiha oku­makla ilgili yaptığım araştırmalara dayanarak, imam sesli okurken cemaatin suskun durmasını ve imanı içinden okurken cemaatin de fatiha okumasını sahih görüş olarak görü­yorum. Böyle bir durumda herhangi bir Kur’an hükmüne ya da hadise muhalif düşme endişesi kalmadığı gibi, tüm çeşitli delillere bakarak bu bir orta yol olarak alınabilir. İmam Ma­lik (r.a) ve İmam Ahmed (r.a) bu görüşü tercih etmiştir. Ama, imamın arkasında her halükarda fatiha okumayan veya be­hemehal okuyan birisinin namazı olmuyor diye de birşey söyleyemeyiz. Çünkü, her iki mezhebi de teyid eden deliller mevcuttur ve o kişi hükmü kasden ihlal etmeyip, aksine ken­di indinde delille sabit olmuş şeyle amel etmektedir. Bu yüz­den bu kimse şer’i bir hükmü kasden ihlal eden bir kişi gibi suçlanamaz.

Geriye “ref-i yedeyn”[4] ve “âmin bilcehr” [5] meselesi ka­lıyor. Bu ikisinin yapılması ya da terkedilmesini teyid eden deliller bana aynı ağırlıkta gibi geliyor. Bu yüzden bu fiilleri yapan kişi hadise muhalif düşmediği gibi, yapmayan kişi de hadise ters düşüyor diye suçlanamaz. Bana öyle geliyor ki, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a) değişik zamanlarda, değişen şekillerde amel etmiştir ve sahabe-i kiram da aynı yolu izle­miştir. Öyleyse, bir kimse söz konusu yollardan hangisine tâbi olursa olsun; ancak, şeriatın sahibine uymuş olmakta­dır. O kimseye, yabancı ya da nefret gözüyle bakmak veya onu kendi beğendiğimiz yola zorla çekmeye çalışmak için hiçbir sebep yoktur. Elleri kaldırmak veya kaldırmamak, âmin’i seslice veya sessizce söylemek; birinin yapılıp, diğerinin terkedilmesini gerektirecek ehemmiyette değillerdir.

Cuma namazında şehir (mısr) şartı aranmasıyla ilgili olarak Hanefi alimleriyle ihtilaf içerisindeyim. Araştırmalarıma göre daha sonra gelenler İmam Ebu Hanife’nin bu me­seledeki kendi istidlal ve istinbatını anlamamışlardır. İmam, sadece cuma namazının kendi bölgesi içerisinde mer­kezi bir konuma sahip yerleşim bölgelerinde kılınması ge­rektiğini iddia ediyordu. Bu iddia hadise tamamen mutabık­tı. Ancak, daha sonra gelen alimler şehir’in delâlet ettiği mânâyı tayin edebilmek için uğraşmışlar ve herhangi bir dayanağı olmayan çeşitli bazı şartlar eklemişlerdir. Tercüman’ul Kur’an’da bu mesele ile ilgili ayrıntılı bir tartışma yapılmıştır.[6]

Hadis’in Yeniden Tedvini

Soru:

Kur’an-ı Kerim’den sonra hadis-i şerifleri dinî hüccet ka­bul etmede fikir adamlarımız ifrat ve tefrite gidiyorlar. Bana göre, hadis hazinesine (kaynaklarına) “tarihi rivayet” değe­ri verilmesi tefrittir. Kütübü Sitte’de “Rasûlullah şöyle bu­yurdu” lafzıyla yazılmış olanların hepsini Rasûlullah’ın (s.a) sahih hadisi kabul etmek, din ve itikad binasını bunun üzerine kurmak da ifrattır. Ben malumatımın azlığı, fikir ve görüşümün noksanlığı sebebiyle, bu konuda hiçbir itidal noktası bulamadım. Lütfen, bana bu konuda yol gösteriniz ve şu şüphelerimi izale ediniz:

Acaba, hadislerin tahkiki, râvilerin durumlarının ince­lenmesi işi önceki devirlerdeki araştırmacılarla son mu bulmuştur? Cevabınız müsbet ise, deliliniz nedir? Sahih-i Buharî’ye varıncaya kadar bütün hadis kitaplarında sahih naklin ve akl-ı selimin kabul edemeyeceği hadislerin var ol­masının mânâsı nedir? Örneğin, Hz. İbrahim’in (a.s) üç kere yalan söylemesi [7] ve Hz. Musa’nın (a.s) ölüm meleği olan Azrail’in (a.s) gözüne yumruk vurması gibi rivayetlere baka­bilirsiniz.[8] Eğer cevabınız menfi ise şimdiye kadar müte-ahhirin ulemasının; sahih hadisleri, sahih olmayan hadis­lerden ayırdetme görevini neden yerine getirmediklerini açıklar mısınız? Ki bunlar neticesinde, şüpheli rivayetlere yöneltilen itirazlar tebliğ yolunda birer engel teşkil etmektedir.

Cevap:

Ben, yazılarımda birçok münasebetle İslâm’ın ilk dört as­rında hadislerin tenkidi, tahkiki ve tertibi için yapılmış bu­lunan çalışmaların oldukça takdire şayan olduklarını ifade yeterli olmadığım da belirtmiştim. Şimdi bu konuda yapılacak birçok şey var. Ulemanın bu işi daha sonra neden yapmadığı sorusunun cevabına gelince: Hicri dördüncü asırdan sonra içtihadı haram olarak gören ulema hakkında hadisleri ayıklama işini neden yapmadıkları soru­sunu sormak abestir![9]

Bir Mezhebi Bırakıp Başka Bir Mezhebi Seçmek Günah Mıdır?

Soru:

Günümüzde dört mezhepten herhangi birisine bağlan­mak, geçmişte olduğundan daha fazla gerekli bir hale geldi. Ama sorun şu: İlim ve fazilet sahibi herhangi bir kimse, ma­ruf dört fikhi mezhebi bırakıp da hadisle amel etme ya da ictihad etme hakkına sahip midir, değil midir? Değilse hangi delille? Eğer caiz ise Tahtavi gibi kemal sahibi büyük bir fakihin şu kavlinin mânâsı nedir: “Bir mezhepten diğer bir mezhebe bir delil veya ictihadla geçen kişi günahkârdır, ta’ziri gerekir.”

Cevap:

Bana göre ilim sahibi bir kişinin başkasını taklid etmesi caiz olmadığı gibi, günah, hatta bundan daha da şedid bir şeydir. Ama şunu da unutmamak lazım: Tahkike dayalı ola­rak herhangi bir mezhebin yolu ve usûlüne ittiba etmek baş­ka, taklid etmeye yemin edip oturmak ise daha başka bir şey­dir. Benim doğru olarak görmediğim şey ise, işte bu ikincisi­dir. Gelelim sizin de naklettiğiniz Tahtavi’nin fetvasına: Bu söz ne kadar büyük bir alimin sözü olursa olsun, ben onu ka­bul edilecek durumda görmüyorum. Bana göre, bir fıkhı mezhepten diğer bir fikhî mezhebe geçiş tahkike değil de nef­si arzulara dayalı olarak gerçekleştiği takdirde günahtır.[10]

Hüccet Kabul Edilen İcma

Soru:

Herhangi bir sahih hadis üzerine bina edilmiş bir icma gerçekten şer’î bir hüccet olup, böyle bir icmanın inkarcısı şüphesiz kâfirdir. Lakin, alimlerin Muhbir-i Sadık olan Pey­gamberimizin hadisleriyle sarahaten sabit olmayan veya Şari’in açıklamadığı ve maslahat icabı mücmel olarak bırak­tığı hakikatlarla ilgili bir meselede yaptıkları icma da serî hüccet sıfatına sahip midir? Bunu inkar eden kâfir olur mu?

Cevap:

İcma meselesi oldukça karışıktır. Burada icmanın tüm yönleri üzerinde söz söylemek zordur. Kısacası, icmayı üm­metin hep birlikte bir karara varması olarak görebilirsiniz. Birlikte alınmış kararın şüphesiz iki kısım mesele ile ilgisi olabilir. Birinci kısım, şer’i hükümlerden olan meselelerdir. İkinci kısım ise, dünyevi tedbirler kabilinden olan mesele­lerdir. İkinci kısımdaki meselelerden birinde eğer ümmet müttefik olup herhangi bir nassla gelmiş hükmü şerh eder­ler, araştırıp ortaya çıkarırlarsa ve bu şerh herhangi bir vak­te bağlı bir zaruret veya maslahatı göz önünde tutmayıp da, usulen Şârî’nin isteği ya da Sünnet’e uygun olan yol ittifakla belirlenmişse böyle bir icma şüphesiz hüccettir ve devamlı hüccet olarak kalacaktır. Eğer herhangi bir zamanın masla­hatı göz önüne alınıp da herhangi bir hükmün yorumlanma­sında icma hasıl olmuşsa, böyle bir icmaya ümmetin bağlılığı o maslahatın gündemde olduğu zamana kadar gerekli ola­caktır. Durumlar değişip maslahat gündemden kalktığı za­man, bu icmaya bağlılık da artık gerekli olmayacaktır. Bun­ların dışında, eğer herhangi bir icma herhangi bir şerî hük­mün şerhi ile ilgili olmayıp, herhangi bir dünyevi tedbirle il­gili olarak, ümmetin üzerinde nasıl amel edilmesi gerektiği konusunda ittifak ettiği bir karar olursa, bakılır: Eğer şer’î esaslarda bu şekil bir amel için bir imkân varsa, böyle bir ic­maya bağlılık vacip olabilir, yoksa vacip olmaz ve böyle bir ic­ma hiçbir zaman daimi ve ebedi vücub mertebesi kazanamaz. Bir devrin müslümanlarının veya bir ülke ya da bir mil­letin müslümanlarının herhangi bir tedbir veya herhangi bir iş üzerinde ittifak etmeleri ve başka bir zamanda ise yine bu millet ya da ülke müslümanlarının başka bir iş üzerinde itti­fak etmeleri aynen mümkündür. Bir bölgeyle, bir ulusla ve bir zamanla kayıtlı bu icmalar, ancak belli bir zaman ve belli bir millet ya da ülke müslümanları için amel edilmesi vacip olan icmalardır. Daha sonraki zamanda yaşayan müslümanlar veya diğer ülke müslümanları bunu değiştirme ihti­yacı duyarlarsa, falan mesele üzerinde icma olmuştur ya da falan ülkede bu mesele üzerinde ittifak edilmiştir diyerek bu meselede artık söz söylenemez diye bir iddiada bulunmaları sahih olmaz.[11]

Gruplara Ayrılma Ve Fırkalaşma

Soru:

Siz, kendi cemaatinizdeki kimseleri katiyetle gruplaşma­dan men ediyorsunuz. Bu noktada şunu sormak istiyorum: Oruç, namaz, hac vb. farzların herhangi bir mezhebe uygun olarak yapılması gerektiğine göre, bana müslümanların kendilerini gruplaşmadan nasıl koruyabileceklerini söyler misiniz?

Benim bu konudaki görüşüm şöyle: Kur’an ve Hadise uy­gun bulunan meselelerle amel etmeyi öngören sizin görüşü­nüz mucibince Ehl-i Hadis’ten başka bir mezhepte, bütün ayrıntılarda Kur’an ve Sünnet e uygunluk göze çarpmıyor. Bu yüzden ben kendim için diğer mezhepler yerine Ehl-i Hadis’i mezheb olarak seçtim. Acaba ben de grupçuluk yaptı­ğım suçlamasına muhatab olacak mıyım?

Cevap:

Fıkıhta, kişinin kendi tahkiki veya herhangi bir alimin tahkikine uyarak şeriatta yeri olan bir hareket şekli seçmesi grupçuluk/hizipçilik değildir. Ne de bu, bir kabahat olarak değerlendirilebilir. Bu yolla çeşitli insanların tahkiklerinde ve hareket tarzlarında ortaya çıkan ihtilaflar ve farklılıklar, kötülüğü Kur’an’da bildirilmiş bulunan zemmedilmiş tefri­ka ve ihtilaflar cinsinden değildir. Bu gibi ihtilaflar, sahabe-i kiram ve tabiin arasında da olmuştur. Aslında grupçuluk, ihtilafların büyütülerek ana konulardaki ihtilaflar gibi gös­terilmesi ve bu meselelerde haddinden fazla aşırı gidilerek ayrı bir hizip oluşturulmasıdır. Yanlış olan, her hizbin kendi mezhebini din mesabesinde görmesi ve diğer hizipleri küfür ve sapıklıkla itham etmeye başlamasıdır. Hiziplerin namaz­larını ve mescidlerini ayırmaları, düğün, nişan ve tüm sosyal ilişkilerde farklı davranış biçimleri geliştirmeleri, aradaki kavganın fer’i meseleler üzerinde olması ve hatta dinin as­lıyla ilgili meselelerde bile diğer hiziplerle dayanışmanın mümkün olmaması şeklinde ortaya çıkan hadise doğru de­ğildir. Bu gibi gruplaşmalar olmayıp, fer’î meselelere veril­mesi gerektiğince önem verilmesi halinde, fikhî meselelerde farklı mezheplere mensup kimselerin kendi usullerine göre amel ederek de İslâmî bir cemaat nizamına bağlı olarak bir­likte hareket etmeleri mümkündür.[12]

Fıkhı İhtilaflardan Hareketle Namazların Ayrı Kılınması

Soru:

Fıkhı ihtilaflar yüzünden bazı durumlarda Hanefî, Ehl-i Hadis ve Şafiî mezhebine mensup kişiler, ayrı ayrı namaz kılmaya mecbur oluyorlar. Meselâ: Bir mezhebin mensupla­rı vaktin başlangıcında namaz kılmayı tercih ederken, diğeri geciktirmeyi daha efdal görüyor. Şimdi bütün bu grupların bir araya gelip cemaatla namaz kılması halinde, bunlardan herhangi birisinin namazın efdal olanından mahrum olması gerekecek. Eğer “namazın efdali’nin herhangi bir ehemmi­yeti varsa, siz neden “tek bir cemaat” olma üzerinde bu kadar fazla duruyorsunuz?

Cevap:

Eğer size göre herhangi bir vakitte namaz kılmak efdal ve evla olup, başka bir müslümana göre de başka bir vakitte na­maz kılmak evla ise, bu ihtilaf yüzünden cemaatten ayrılıp namaz kılmak veya kendi gibi düşünenlerle ayrı bir cemaat oluşturup namaz kılmak doğru değildir. Çünkü efdal vakti terketmenin günahından, cemaati terketmenin veya cema­atleri ayırmanın günahı daha fazladır.

Soru:

Bir bey bizim bir sorumuza cevaben sizden şunu nakletti; “Akidesi sahih olmayan kişilerin arkasında bile diğer müslümanlarla birlikte namaz kılmak suretiyle, tefrika çıkar­maktan kaçınmak gerekir” Ancak, yanlış hatırlamıyorsam, siz bir mektubunuzda böyle bir soruya cevaben şöyle yazmış­tınız: “Bir kimsenin müşrikçe bir akideye sahip olduğu ta­mamen açıklığa kavuşursa onun arkasında namaz kılmak­tan sakınmak, ancak akidesinin hakikati belli olmamış bir kişinin imametinde namaz kılmak gerekir”. Bu iki cevap arasındaki farktan dolayı, burada birçok karışıklık ortaya çıktı. Biraz daha ayrıntıya inerek meseleyi daha fazla aydın­lığa kavuşturabilir misiniz?

Cevap:

Bizim, burada size verdiğimiz cevap şu şekildeydi: Kesin­likle yoruma mahal bırakmayacak kadar açık müşrikçe bir fiil, söz ya da akide taşıyan ve bu akideyi kabul eden veya uy­gulayan kişi hakkında İslâm dairesinin dışına çıktığına ka­rar vermekten başka bir çare yoktur. Böyle bir kavil ya da fii­li mürtekip olan bir kimsenin arkasında namaz kılmamak gerekir. Ama genelde müslümanların çeşitli grupları arasın­daki münazara/tartışma ve çekişmeler şöyle bir keyfiyet oluşturmuştur: Her grup diğerlerini sapık gösterebilmek ve onlardan uzaklaşmak için deliller aramaktadır. Böylece, her mesele üzerinde yeni bir grup ortaya çıkmakta; mescidler ayrılmakta, evlilik ilişkileri kesilmektedir. Bu iyi bir şey de­ğildir. Herkesin ıslahı için ayağa kalkmış insanların, izleye­ceği sahih yol şudur: Bu kimseler tüm müslümanlarla birlikte namaz kılmalı, başkalarında gördüğü ahlâkî ve itikadı bo­zuklukları onlarla dertleşme ve muhabbet ile düzeltmek için çaba göstermelidir. Aksi takdirde namazları ayırmanın, bi­zim de ayrı bir grup olarak ortaya çıkmamızdan başka bir faydası olmayacak ve bizimle, müslümanların umumu ara­sında aşılması muhal bir duvar vücuda gelecektir.

Geriye şu mesele kalıyor; Şirk ve inhirafa kendini kaptır­mış olarak bulduğunuz şahsın namazı sizin akidenize göre makbul olmadığı için, sizin de onun arkasında kılacağınız namazın makbul olmayacağı düşüncesi aslında yanlıştır. Öncelikle siz, kimin namazının makbul olup, kimin namazı­nın olmadığını belirleme makamında değilsiniz. Bunu belir­lemek yerine, sizin hem kendi namazınızın kabul olmasına ve hem de diğerlerininkinin makbul olmasına dua etmeniz daha evlâdır. îkinci olarak ise, cemaatla namaz kılmanın mânâsı; tüm cemaatın namazının, imamın namazına tabî bir bütün olarak Allah Teala’ya sunulması ve eğer imamın namazı kabul olmazsa, bütün muktedilerin namazının da makbul olmaması demek değildir. Cemaate bağlılığın geti­rilmesi müslümanları bir ümmet yapmak içindir. Yoksa her ferdin namazının bireysel bir sıfatla Allah Teâlâ’nın huzuruna sunulduğu ve eğer namaz makbul olmaya kabil ise, ima­mın namazı kabul olsa da; olmasa da, behemahal kabul olun­duğu bir gerçektir.

Soru:

Ben belli bir gruba bağlı idim ve onların bazı seçkin alim­leri bana şu itirazı yapıyorlardı:

Siz, Cemaat-i İslâmî üyelerine fikhî meselelerde serbest­lik veriyorsunuz, ama insanlar cüzî meselelerde bile hemfi­kir olmadıkları halde cemaat namazına bütün bu grupların katılmasını neden zaruri görebiliyorsunuz? Namazla ilgili meselelerde bile birçok ihtilaf vardır ve buna binaen insanla­rın namazlarını ayrı ayrı kılmaları lazımdır.

Cevap:

Selefin fikhî ihtilaflara müsteniden namazları ayrı kıldı­ğına dair bir delil yoktur. Bu fikhî ihtilaflar sahabe-i kiram arasında, tabiîn arasında, tebei tabiîn arasında da görülme­sine rağmen onların hepsi bir cemaatte namaz kılıyorlardı. Müctehid imamlar için de aynı şey söz konusu idi. Namazın dinin temellerinden ve fıkhı ihtilafların ise her halükarda furuattan olduğu açıktır. Bu fer’î ihtilaflardan dolayı na­mazları ayrı ayrı kılmak, Kur’anın inhiraf olarak nitelediği dinde tefrika çıkartmaktır. Namazları ayırdıktan sonra, müslümanların bir ümmet olarak kalmaları ve namazları birlikte kılmayan kimselerin dini hayata hakim kılmada ve bu hakimiyeti muhafazada birleşerek iş yapmaları mümkün olmaz. Bu söylediğimiz sadece teoride veya lafta kalmamış; yüzyılların fiilî tecrübesi bunu ispatlamıştır. Bu mezhebi ih­tilaflar yüzünden namazların ayrı ayrı kılınmasında ısrar eden kimseler, aslında dini kökünden baltalamaktadırlar.[13]

İhtilaflı Meseleler Yüzünden Gruplaşma Fitnesi

Soru:

Mezhebi çekişme ve ayrılıklara fitrî bir uzaklığım söz ko­nusudur. Şeriatta yeri olan tüm cüzi meselelerdeki ihtilafla­rı caiz olarak görürüm. Aynı şekilde, eğer Rasûlullah’tan (s.a) herhangi bir meselede iki ya da üç uygulama şekli sabit olmuşsa, onların hepsini caiz ve sünnet sınırları içerisinde görürüm. Örneğin namazda “ref-i yedeyn” yapma ya da yap­mama; her ikisi de bana göre farksızdır. Nitekim bu iki şekil­de de amel ederim; bir o şekliyle, bir bu şekliyle. Benim bu tuttuğum yol hakkında hiçbir şüphem yok. Düşünüp taşına­rak bu yolu seçtim, ama Cemaat-i İslâmî’nin üyelerinden olan muhterem babam sırf ref-i yedeyn yapmayı bıraktığım­dan dolayı bana şöyle bir ültimatom verdi: “Eğer sen bu gidi­şatını değiştirmezsen, bizimle senin arandaki selânı-kelâm ilişkisi aynı şekilde kalamaz”. Onları her ne kadarikna et­meye çalıştıysam da başarılı olamadım. Şimdi bu mesele benimle babamın tanıdıkları arasında bir tartışma konusu ha­line geldi ve her ikimizin lehinde ve aleyhinde ateşli tartışmalar ve delil getirmeler söz konusu oluyor.

Bana yapılan anlamsız itirazların hülasası şu şekilde: “Sen artık Hanefî oldun, iki şekilde de amel etmek iki yüzlü­lük ve nifaktır. Sen cemaatın çoğunluğundan yüz çevirdin, serin asıl maksadın keseni doldurmak ve mevki-makam ka­zanmak, sana bu aklı Hanefîler vermiş, sen Mevdudi’nin mukallidisin, vs.”

Bu itirazlardan en ilginci ise şu: “Bizim zaten başından beri, Mevdûdî’nin Cemat-i İslâmî adıyla Ehl-i Hadis’i Hanefî yapacağından endişe ve tedirginliğimiz vardı. Nitekim bu endişemiz doğru çıktı. Bu cemaate gelenlere öncelikle “sizin fikhî mezhebiniz cemaate geldikten sonra da aynı kalacak” diye bir şey söylenmesine rağmen, cemaate gelindikten son­ra öyle yollara başvuruluyor ki, kişi farkında bile olmadan mezhebi tamamen değişime uğruyor.

Ben yeri geldikçe bütün bu itirazlara cevap vermeme rağ­men yine de kalben mutmain olmak için aşağıda belirttiğim meselelerdeki yorumlarınızı rica ediyorum.

  1. Ana-baba haklarının sınırı nereye kadardır?

Acaba ebeveyn, evlatlarının meseleleri tahkik etme ve kendi tahkiklerine uygun olarak amel etme hakkım da yok kabul edebilir mi? Acaba ben ebeveynimin arzusu hilafına Ehli Hadis’e karşı gelmekle (ref-i yedeyn’i terk etmekle)

“Allah’ın gazabı ebeveyningazabmdadır” tehdidine muhatab olacak mıyım?

  1. Şeriat açısından, namazda “ref-i yedeyn” yapma ya da yapmamanın ne gibi bir önemi vardır? İnsan acaba “ref-i ye­deyn” yapmayı terkederse İslâm dairesinden çıkmış mı olur?
  2. Acaba, Cemaat-i İslâmî’nin bir üyesi diğer üyesiyle, sözde Ehl-i Hadis mezhebini ihlâl ettiği gerekçesiyle, selâmı-sabahı kesebilir mi?

Cevap:

Bahsettiğiniz çekişmeyi okuyunca inanınız oldukça in­cindim. Ben Cemaat-i İslâmî’de fikhî meseleler üzerine taassub ve teşeddüdde bu derece ileri gidebilecek tipler olabilece­ğini hiç ummazdım. Eğer sizin gibi itimad edilir bir şahıs bu durumları aktarmasa ve aldığım başka bir bilgi de sizin bil­dirdiklerinizi doğrulamasa, belki de ben cemaat içerisinde gerçekten böyle bir durum olduğuna inanmayacaktım. Be­hemehal, böyle bir çekişme ortaya çıkmış olduğundan ben bu meselenin itikadı, amelî, içtimaî önemini açık açık anlatma­yı daha uygun görüyorum.

  1. Prensip olarak şunun iyice anlaşılması gerekir: Şer’î meselelerde herhangi bir şahıs veya grubun, herhangi bir yo­rum ve istinbat usûlüne ya da belli bir fikhî mezhebe tâbi ol­ması ayrı; kendine özgü görüşlerine ve mezhebine taassubla sarılması, bundan dolayı gruplaşması, farklı mezhebe sahip kimselerle farklılık ve nefretin artırılması ve mezhebe bağlı­lığı terkedenleri dinlerinde sanki bir eksiklik meydana gel­miş gibi kınaması tamamen ayrı bir şeydir. Birinci durum için şeriatta tamamıyla müsamaha vardır. Hatta bu duruma bizzat sahabe ve tabiînin (r.a) hayatından deliller bulmak da mümkündür. Bundan dolayı dinde de herhangi bir bozulma söz konusu olmamıştır. İkinci durum ise, tamamıyla Kur’an’da kınanmış olan dinde tefrika çıkarmaktır. Bu tefri­kanın zorunlu neticesi ise şu olmaktadır: İnsanlar sadece ‘fikhî meseleleri dinin aslı olarak anlamakta, bu meselelerdeki basit basit ihtilaflardan dolayı aralarında ayrı ayrı hi­zipler vücuda gelmektedir. Daha sonra da bu fer’î meselelerde o kadar şaşırıp, birbirlerine o kadar yabancılaşmaktadır­lar ki, artık onlar için İslâm ümmetinin varoluşunun asıl maksadı; yani ilayi kelimetullah ve dinin hayata hakim kılı­nabilmesi için elele verip gayret sarfetme imkânı ortadan kalkmaktadır.

Fıkhı mezheb itibarı ile bir şahsın Ehl-i Hadis veya Ha­nefî ya da Şafiî vb. mezheblere tabi olması onun için herhan­gi bir kusuru gerektiren bir hâl değildir. Lâkin, bu konuda daha da ileri gidilerek müslümanların gerçekte tek bir üm­met olması engellenirse; Ehl-i Hadis, Hanefiler, Şafiîler gibi ayrı ayrı ümmetler meydana getirilmiş olur. Bu şekilde olu­şan ümmetlerin kendileri için seçtikleri amelleri onlara ay­rıcalık kazandıracak şekilde bayraklaştırmaları dinin pa­ramparça edilmesi demektir Tereddütsüz denilebilir ki, İs­lâm’da bu gibi bölünme ve taassuba hiçbir yer yoktur. Bir ki­şinin “ref-i yedeyn” yapmak veya yapmamak, “âmin’i sesli veya sessiz söylemek ve buna benzer amelleri, araştırmala­rına dayanarak şeriat sahibinden o şekilde varid olduğu inancıyla yapması, yahut bu şekilde davranmanın şer’î delil­lere göre daha iyi ve tercihe şayan olduğuna inanması ve amelim buna göre ayarlaması şer’i ameller içerisinde hare­ket etmesi demektir. Ama bu ameller herhangi bir belli fırka­nın şiarı durumuna gelirse, bu amelleri yapmanız veya terketmenizden sizin hangi fırkaya mensup olup, hangisine ol­madığınız neticesi çıkarılıyorsa ve yine belli bir grubun alâ­meti haline gelmiş bu amellere dayanarak kimin sizden ol­duğu ve kimin olmadığı karan veriliyorsa, bu durumlarda “ref-i yedeyn” yapmak ya da yapmamak “âmin”i açıkça veya gizlice söylemek veya bunun gibi diğer meselelerde bir ameli yapmak ya da terketmek aynı ölçüde bid’attır.

Çünkü her ne kadar Rasûlullah’ın (s.a) sünnetinde bu amellerin delili varsa da, bu amellerin müslümanlar içerisinde gruplaşma ve hizipleşmelere yol açtığına dair hiçbir alâmet ve işaret yoktur. Böyle bir işe girişmek, aslında hadis adıyla hadisin sahibinin (s.a) isteğinin tamamen aksine bir iş yapmak ve Rasûlullah’ın (s.a) hatırına gönderildiği asıl davayı baltalamaktır.

  1. Şimdi bir de meseleyi fıkhı yönden gözden geçirelim. “Ref-i yedeyn’le ilgili Rasûlullah’tan (s.a) beş ayrı uygulama nakledilmiştir:

a. İbn Ömer’in naklettiği rivayetten Peygamberimizin üç durumda “ref-i yedeyn” yaptığı anlaşılmaktadır. Namazın başlangıcında (iftitah tekbirinde), rükûya giderken ve rukûdan kalkarken.

b. Malik b. Hüveyris’in rivayetinde iki durumda “ref-i yedeyn’in zikri geçmektedir. Namazın başlangıcında ve rükûdan kalkarken.

c. Vâil b. Hucr’un rivayetinde dört durumda “ref-i yedeyn” zikredilmiştir:

  1. Namazın başlangıcında,
  2. Rükûya giderken,
  3. Rükûdan kalkarken,
  4. Secdeye giderken.

d. Ebu Hamîd Saidî’nin rivayetinde de dört durumdadır, ancak onun rivayetinde secde yerine üçüncü rekatta kade’den kalkarken “refi yedeyn” yapıldığı zikredilmektedir.

c. Abdullah b. Mes’ud ve Bera b. Azib’in rivayetlerinde ise sadece bir durumda “refi yedeyn”in zikri geçmektedir: İftitah tekbirinde.

Bu çeşitli rivayetlerden ilki ile İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr, Ehl-i Hadis ve Ehl-i Zahirin ekseriyeti amel etmiştir. İmam Malik’ten de bunu tercih ettiğine dair bir rivayet vardır. Dördüncü rivayeti Ehl-i Hadis’in bir gru­bu tercihe şayan görmüşlerdir. Son rivayeti ise İbrahim Nehaî, Şa’bi, Süfyan-ı Sevrî, Ebu Hanife ve tüm Küfe fakihleri tercih etmişlerdir. Ama şunu unutmamak lazımdır ki, bura­da sadece bir tercih sözkonusudur; red veya kabul değil.

Selef imamlarından hiçbiri, yukarıda zikredilen rivayet­lerde gelmiş olan usullerden herhangi birisiyle Rasûlullah Efendimizin amel etmediğini söylememiştir. Aksine onlar sadece şunu söylemekteydi: “Bizim tercih ettiğimiz usûl Rasûlullah’ın (s.a) genellikle amel ettiği usûl olup, diğer usûllerle ise bazen amel etmiştir”. Eğer meselenin hakikati bu ise, o zaman bu yollardan veya usûllerden herhangi biri­siyle amel eden bir kimse hadise tabi olmaktadır. Bu ittibayı sorgulamak, Hz. Peygamber’e ittiba etmeyi sorgulamak de­mektir ki, böyle bir şeye cüret etmek mukallidlere bile hoş gözükmezken, nerde kaldıki Ehl-i Hadis günah teşkil edecek böyle bir işi yapsın. Dahası eğer herhangi bir kişi bu usûller­den herhangi biri üzerinde ısrar etmektense, zaman zaman hadislerde zikredilen bütün bu usûllerle amel ederse, bu; Rasûlulah’a (s.a) daha sahih ve mükemmel bir ittiba olacak ve “hadisle amel etme” fafzına bu uygulama tarzı daha uy­gun düşecektir. Bana göre, başlangıçta bir usulü tercih edip diğerlerini terketmek yerine, bütün bu usullerle namazda amel etmeye imkan tanınsaydı, belki de daha sonraki devir­lerde, insanların kendi alışık oldukları namazdan biraz da­ha farklı bir namaz şekli gördüklerinde, o şahsın dininin de­ğiştiği ve İslâm ümnmetinden çıkıp başka ümmete katıldığı zehabına kapıldıkları donukluk ve taassub ortaya çıkmaya­caktı.

Benim burada serdettiğim görüş sadece benim görüşüm değildir. Daha önceki bir çok araştırmacı bu görüşü beyan et­mişlerdir. Yolculukta bulunduğum şu anda yanımda kitap­larım yok. Bu yüzden daha geniş ölçüde delil sunamayaca­ğım ama bir talih eseri Huccetullah’il-Baliğa’yı [14] temin et­tim. Bu kitaptan birkaç meseleyi buraya iktibas ediyorum. Şah Veliyyullah Dehlevi öncelikle şu ana meseleyi gündeme getiriyor:

“Tenakuz teşkil etmesi sebebiyle bütün hadislerle amel etmenin mümkün olmadığı durumlar dışında, aslolan bütün hadislerle amel etmektir. “[15]

Daha da ileri giderek, “Mezheplerin İhtilaf ve Taklidindeki Bazı Zorlukların Sebebi” bölümünde şöyle yazıyor:

“Fakihler arasındaki ihtilafların çoğu farklı iki sahabe ri­vayetinden kaynaklanmaktadır. Bu farklı rivayetler, teşrik tekbirleri, Kurban ve Ramazan bayramı tekbirleri, mahrem­lerin nikahı, İbn Abbas ve İbn Mesud’un teşehhüdleri (ettehiyyatu), besmele ve âmin’in (namazda) gizli söylenmesi, kamet getirirken kelimelerin tek ya da çift olarak söylenme­mesi gibi meseleler ile ilgilidir. Yalmz iki rivayetten birinin tercihi hususunda ihtilaf olmuştur. Yoksa selef arasında ri­vayetlerin meşruluğu konusunda bir ihtilaf olmamıştır.Onlar ihtilafı aynen kurra arasındaki kıraat ihtilafları gibi, iki meseleden hangisinin daha evla olduğuna dairdir. Bu meselede çoğu ihtilafların sebebini selef şöyle açıklamıştır: Sahabe-i kiram da bu meselelerde ihtilaf etmişlerdir, ama onların hepsinin de hidayet üzere oldukları açıktır.”

Daha sonra Şah Veliyyullah “Ezkârussalah ve Heyâtu-halmendub İleyha” babında şöyle yazıyor:

“Ve o (ref-i yedeyn), Rasûlullah’ın (s.a) namazın bazen ya­pıp, bazen terkettiği fillerindendir. Bu iki fiil de sünnettir. Sahabe, tabiîn ve daha sonra gelen cemaatlerden her biri bunlardan biri ile amel etmişlerdir. Bu, Medineliler ve Kufeliler arasında ortaya çıkan ihtilaflar cümîesindendir. Ancak, bunların her ikisinin de şeriatta delili vardır. Benim kanaatıma göre her iki fiilin de sünnet olduğu bir gerçektir.”

Şah Veliyyullah’ın bu açıklamalarından sonra “âmin” meselesinde de ayrı bir konu açmaya gerek kalmıyor. Yine de bu meselede “El-Cevahirunnakiy” sahibinin şu görüşünü nakletmeyi gerekli ve kâfi görüyorum:

“Doğrusu odur ki (âmin’i) cehren söylemek de, gizli söyle­mek de sahihtir. Ve Rasûlullah’ın (s.a) her iki fiiliyle de alim­lerden bir grup amel etmiştir.”

  1. Cemaatimizin bu gibi ihtilaflı meselelerde izlediği yo­lun açıklaması önceden de defalarca yapıldı, ama bunu şimdi bir defa daha açık açık ifade ediyorum. Bu Cemaat’te; Ehl-i Hadis, Hanefîler, Şafiîler ve bunun gibi diğer fikhî mezhep­ler üzere olan müslümanların her biri için kendi fıkhî mezhebleri üzerine amel etmelerinde, bu mezheblerden herhan­gi biri için mutaassıb olmamak ve ihtilafları ayrıcalık ve gruplaşma kaynağı yapmamak şartıyla tam bir serbestiyet vardır. Cemaat’e kim katılırsa katılsın, onun İslâmî asabi­yet dışındaki tüm asabiyet ya da tutuculukları -isterse bu asabiyet vatanla, ırkla, sosyal tabaka ile ve herhangi bir gü­ruhla ilgili bir asabiyet olsun- içinden atması, kafasından sil­mesi gerekecektir.Onların muhabbet ve dostluk ilişkilerini perçinleyen şey İslâm’dır. İçlerinde gazap ve nefret ateşini tutuşturan şey ise İslâm’dan uzaklaşmalar olmalıdır. Cema­atin herhangi bir üyesi için, başka bir şahsın Ehl-i Hadis ve­ya Hanefî ya da Şafiî mezhebi üzerine olması veya bu mezhe­bi tercih etmesi ne bir muhabbet sebebidir, ne de nefret sebebi. Bu zorunlular! dahilinde Ehl-i Hadis, Ehl-i Hadis kala­rak; Hanefî, Hanefi ve Şafiî ‘de Şafiî kalarak Cemaat-i İslâmî’nin üyesi olabilir. Ama herhangi bir fikhî mezhebe taas­subu olan, kendi mezhebindekilere muhabbet, diğer mezheptekilere ise nefret besleyen; Hanefî, Şafiî ya da Ehl-i Ha­dis olmayı bir cürüm (suç) olarak gören bir şahısa, bizim bu cemaatimizde hiçbir yer yoktur.
  2. Bu çekişme süresince benimle ilgili ne söylenmişse, ben sabretmeyi tercih ediyor ve herhangi bir bilgi ve araştırmaya sahip olmadan halk arasında benim Ehl-i Hadis’i Hanefîleştirmek entrikası güttüğüm şeklinde bir suizannı yayan kişi­leri ise Allah’a (c.c) havale ediyorum. Keşke fikhî teferruat­larda Kitap ve Sünnet’in izlenmesi üzerinde ısrarla duran bu kişiler, ahlakî meselelerde de bir nebze Kitap ve Sünnet’i iz­leselerdi!
  3. Değerli babanızın bu meselede takındığı tavrın iki özel­liği var: Birincisi, Cemaat’in bir üyesi olma özelliği; ikincisi ise, sizin babanız olma özelliği. Birinci özellikle ilgili olarak (3) numaralı kısımda açıklamalarda bulundum. Bu yüzden, lütfen o, ya bu tavırlarını değiştirmeyi ya da Cemaat’ten ay­rılmayı tercih etsin. Geriye ikinci özellik kalıyor. Bununla il­gili olarak ben sadece şunları söylemeyi yeterli görüyorum: Dinin esaslarıyla ilgili konularda ebeveynin çocuklarını iti­kadı dalâletler veya ahlâkî bozukluklardan korumaya çalış­ması, onların sadece bir hakkı olmakla kalmaz, bu üzerleri­ne farzdır. Ama fikhî meselelerle ilgili olarak ebeveynin ev­latlarını kendi mezhebine tâbi kılmaya zorlama hakkı yok­tur. Özellikle, bu evladın ilim sahibi olması, inceleme ve araştırmalarına dayanarak ebeveyninkinden farklı başka bir fikhî mezhebi seçmek istediği bir durumda daha da geçer­lidir. Bu durumda ebeveynin, kendi evladının tahkiki sonu­cu seçtiği mezheple amel etmesine karşı çıkması asla doğru değildir. Bu meselede selef-i salihînin sahih yoluna ittiba şu şekildedir: Ebeveyn ve evlatların her ikisinin de tahkik ser­bestisi ve kendi tahkikine dayanarak amel etme hakkının ol­ması lazımdır. Bu hakkın yok edilmesinin neticesi şu olacak­tır: Eğer bir kimse Ehl-i Hadis veya Hanefî ya da Şafiî olup kendi gelecek nesillerini de Ehl-i Hadis, Hanefî veya Şafiî yapmak için ısrar ederse, iki-üç nesil geçtikten sonra bu mezhep sadece fıkhı bir mezhep olarak kalmayacak, netice­de, taassub sahibi, dalâlet içerisinde yüzen atalarının mezhebinden ayrılmanın irtidadla eş anlamlı görüldüğü nesle dayalı ümmetler oluşacaktır. Siz, değerli babanızdan, onun gelecek nesilleri böyle bir fitneye mübtela etmek mi istediği­ni bir zahmet sorun.[16]

İki Şüphe

Soru:

Ben tüm ihlas ve samimiyetimle sizin davetinizi mütalaa ettim. Sonuç itibariyle metod olarak sadece Cemaat-i İslamî’nin tuttuğu yolun doğru ve sahih olduğunu ikrar etmek durumundayım. Sizin görüşlerinizi kabul etmek ve diğer in­sanlar arasında yaymak her müslamana farzdır. Bu devirde imanı tehlikelerden koruyarak bir hayat sürmek için sadece Cemaat-i İslâmî’nin seçmiş olduğu yolun tercih edilmesi ge­rektiğine inanıyorum. Nitekim, bu günlerde cemaate bağ­lanmak üzere kendimi hazırlamıştım ki Tercüman’ul-Kur’an’da gözüme çarpan iki husustan dolayı bu karara va­rabilmek için daha fazla düşünmem gerektiğini anladım. Ben tenkitçi ve itirazcı biri değilim. Aksine, ulaşmak istedi­ğim hedefin aşkının bir türlü rahat vermediği şaşkın ve te­laşlı bir yolcu sıfatıyla sizden güven vermenizi bekliyorum. Aşağıda işaret edilen meselelerle igili görüşlerimi yorumla­manız dileğiyle.

  1. Şöyle yazıyorsunuz: “Küfür ve iman dairesinin belirle­neceği birşey mücerred hadis üzerine bina edilemez. Hadis­ler bir kısım insanlardan bir kısım insanlara nakledilerek gelmiş olan rivayetlerdir. Bunlardan ele geçebilecek şey en fazla sahih zandan ibarettir. Yoksa kesin bir bilgi değildir”

Kanaatime göre, bu düşünceniz muhaddislerin görüşleri­ne tamamen aykırıdır. Nasıl Kur’an-ı Kerim müslümanlar için bir kanun mesnedi ise, hadisin de aynı şekilde olduğu açıktır. İster aslî meselelerde; isterse fer’i meselelerde olsun, Kur’an-ı Kerim’in hükümleri bizim için nasıl delil teşkil edi­yorsa, hadisin de aynı şekilde delil teşkil ettiği usul kitapla­rında açıkça belirtilmektedir. Sizin kaleme alış tarzınızdan hadise bir noktaya kadar teveccüh etmediğiniz gözleniyor. 2. Peygamber Efendimizin (s.a) sakalın bırakılmasını emir buyurduğu sahih hadisleri mevcuttur. Bu hadislerden sakalın mutlaka bırakılması gerektiği anlaşılmaktadır. Sa­kalı kesmek için bir yol arasanız bile en fazla İbn Ömer’in (r.a) rivayet ettiği hadise dayanarak bir tutamdan fazlasını kesebilirsiniz. Bundan fazla kesmeye bir yol gözükmüyor. Oysa sahabe ve tabiînin sakallarıyla ilgili olarak siz şöyle yazıyorsunuz:

“Sahabe ve tabiinin şemaillerinde onların sakallarının uzunluğu nadiren zikredilmektedir. Bu , selef-i salihîn’in bu meseleye günümüzde verildiği kadar önem vermediğine de­lalet etmektedir”

Bununla ilgili olarak şunu söylemek istiyorum: Aslında geçmiş asırlarda sakal bırakmaya o kadar özen gösteriliyor­du ki, bununla ilgili birşeyler söylemeye ihtiyaç bile yoktu. Bundan birkaç sene öncesine kadar, müslümanların sakal kesmekten geçtik, kısaltılmasına bile nefret gözüyle baktık­ları sizce de malumdur. Bu nedenle, sakalın insanların kalblerindeki itibar ve kıymetini düşürmeyiniz. Aynı şekilde kal­masına özen gösteriniz.

Bu iki şüpheden beni kurtarmanız dileğiyle.

Cevap:

Şüphelerinize kısaca cevap veriyorum. Büyük ihtimalle bu birkaç satır sizi ikna için kafi gelecektir.

  1. Ben de Rasulullah’ın (s.a) söz ve fiilini, Kur’an’ı kabul ettiğim gibi hüccet kabul ediyorum. Bana göre Peygamber Efendimizin (s.a) beyan etmiş olduğu akide veya buyurmuş olduğu hükümler, Kur’an’da zikri geçen akide ve hükümle­rin layık olduğu iman ve itaata layıktır. Ama, Rasulullah’ın (s.a) kavli ile hadis kitaplarında bulunan rivayetler beheme­hal aynı şeyler değillerdir. Bu rivayetleri, istinad açısından Kur’an ayetleriyle aynı mertebede görmek mümkün değildir. Kuran ayetlerinin Allah’tan geldiğinde herhangi bir şüpheye mahal olmamasına rağmen, Rasûlullah’a (s.a) nisbet edilen rivayetlerin gerçekten Peygamber Efendimize (s.a) ait olup olmadığı şüphesine mahal vardır. Rasûlullah’tan (s.a) tevatüren bize kadar ulaşan sünnetlerin veya muhaddislerin müsellem tevatür şartlarına tamamen uyan rivayetlerin inkar edilemez birer hüccet olduğunda şüphe yoktur. Fakat mütevatir mertebesinde olmayan rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olduğunda bir kesinlik yoktur. Güçlü bir ihtimal vardır. Bu yüzden usul uleması; mütevatir olma­yan rivayetlerin ahkâm için kaynak olabileceği, ama akide için olamayacağı üzerinde ittifak etmiştir.
  2. Sakal ile ilgili olarak yazdıklarınızın üzerinde bundan önce ayrıntılı olarak durmuştum. Şimdi de aynı şeyleri tek­rarlamanın bir faydası yoktur, Açık konuşmak gerekirse herhangi bir fer’i meselede arzettiğim delillerimle ikna olur­sanız ne iyi, eğer olmazsanız yine de herhangi bir sakıncası yoktur. Siz bu meselede benim görüşümü yanlış olarak de­ğerlendiriyorsanız, sahih olarak hangi görüşü kabul ediyor­sanız onunla amel ediniz. Bu gibi cüz’i meselelerde biz çeşitli görüşlere sahip olarak da aynı dinin tabileri olarak kalabilir ve bu dinin hayata hakim kılınması yolunda ortaklaşa çaba gösterebiliriz.

Siz, tam Cemaat-i İslâmiye girmek üzereyken bu iki me­selenin gözünüze çarptığını ve bu yüzden bunu askıya aldığı­nızı yazmışsınız. Belki de bu askıya alışı siz, muttakice bir davranış olarak görüyorsunuz, ama biraz düşünürseniz “takva” mefhumunu yanlış anladığınızı ve bu yüzden “takva” ile ilgisi bulunmayan bir işi muttakice bir fiilmiş gibi değerlendirdiğinizi anlayacaksınız. Cemaatın, her mü’mi­nin imanının bir gereği olarak dinin aslının hayata hakim kı­lınması için kurulduğunu siz de itiraf ediyorsunuz. Siz ken­diniz, “bu devirde imam tehlikelerden koruyacak bir hayat sürmek için, sadece Cemat-i İslâmî’nin seçmiş olduğu yolun tercih edilmesi gerektiğine inanıyorum” diye yazıyor ve ekli­yorsunuz: “Görüşlerinizi kabul etmek ve diğer insanfar ara­sında yaymak her müslümana farzdır”. Şimdi şu soru çıkıyor karşımıza: İmanın bu gereğini ve bu işin farziyyetini bütünüyle kavramı olarak Cemaat’e katılmaya niyetlenmişken, sadece basit bir fıkhı meselenin araştırılıp incelenmesinde Cemaatın bu hadiminin (hizmetkarının) görüşlerini yanlış bulduğunuzdan dolayı duraksamak, ne şekilde bir takvadır? Bu gibi fıkhı ve ilmî konularda ihtilaf etmenin pek fazla bir önemi yoktur. Çünkü, her iki taraf da fikhî delillere sahiptir. Ben, kesinliği sabit olmuş sünnetlerin ihlal edildiğini gördü­ğünüz halde bile farzı yerine getirmekten kaçınmanızı takva ile bağdaştıramadığımı söylüyorum. Meselâ; İmam mescide girerken sol ayağını önce koydu diye cemaatı terk mi edecek­siniz? İslâm orduları başkomutanının sol elle su içtiğini ya da hapşırdığında “elhamdülillah” demediğini gördüğ’ünüzde onun sünnete muhalif bu hareketinden nefret edip cihad meydanından geri dönmeyi siz gerçekten “takva” olarak mı görüyorsunuz? Sizin, ölçüp tartarak onların neyi bıraktığını ve sizin neyi bıraktığınızı iyice görmeniz lazımdır. Onlar bir kuruş kaybettikleri için çok hata yapmışlardı, ama siz buna mukabil hazineyi çarçur ettiniz. Şimdi, acaba söyler misiniz, kim daha büyük hata yapmıştır? Bu sadece size has bir dü şünce değil, günümüzdeki genel dindarlık tavrı bu şekilde­dir. Yani basit meseleler için çok ihtimam gösterilmesine rağmen, temel meseleler hafife alınmaktadır. “Değmeyin al­tınlar yağmalansın, aman aman kömürlere bir zarar gelme­sin” zihniyetidir bu.[17]

Hadis Ve Fıkıh

Soru:

Aşağıda, sizin yazdığınız meselelerden taklit ve ictihad konusunda yaptığım birkaç iktibas hakkında sormak istiyo­rum. Bununla da sadece ilmî bir tahkiki hedefliyorum. Ama­cım tartışmaya girmek değil.

  1. “Tüm müslümanlar dört mezhebi hak olarak kabul etmektedirler. Tabii ki bir meselede yalnızca bir mezhebe ittiba edilebileceği açıktır. Bu yüzden ulema, müslümanların bu dört mezhepten yalnız birine ittiba etmeleri gerektiğini kararlaştırmıştır.[18]
  2. “Şu halde siz muhaddislerin sahih olarak kararlaştır­dığı hadisin hakikatte de sahih olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Hadislerin kesin şahinliği hakkında onların görüşleri bile kâfi değildi. Onlar da en fazla “bu hadisin şahinliğinde zann-ı galib vardır.” diyorlardı. Buna ilaveten bu zann-ı galib onlara dirayet açısından değil de rivayet açısından hasıl oluyordu. Onların (muhaddisler) görüş açılan daha çok ahbarı [19] idi. Fıkıh onların asıl konuları bile değildi. Bu yüzden fikhî açıdan hadislerle ilgili görüş ortaya atmada fakih müctehidlere nisbetle muhaddisler daha zayıf idiler. O halde onları hak ettikleri oranda takdir etmekle birlikte şunu da ka­bul etmek gerekecek: Muhaddislerin hadislere yönelik yaptıkları bütün araştırmalarda iki tür zayıflık göze çarpmak­tadır. Birinci olarak, isnad açısından, ikinci olarak da fikhî anlayış açısından”[20]
  3. Rical[21] ile ilgili olarak muhaddislerin ortaya koydu­ğu adalet ve zabt konusunda kendi hislerinin de bir noktaya kadar etkili olması büyük bir imkan dahilinde idi. [22]
  4. Geriye, meseleye fikhî açıdan bakmak kalıyorsa da bu onlann, yani, muhaddislerin kendilerine has mevzularıyla bir noktaya kadar ilgili değildi. Bu yüzden genellikle fikhî açıdan meseleye bakmak onların gözünden kaçabiliyor­du…”

Bu yüzden onlar, birçok kere mânâ yönüyle pek de mu­teber olmayan bir rivayeti sahih olarak belirlerken, mânâ itibarıyle sahih olan başka bir rivayeti de (sıhhat açısından) daha az muteber olarak belirlemişlerdir.”

Ancak, muhaddisce bakış açısının fakihce bakış açısıy­la birçok kere çatıştığı ve muhaddislerin sahih hadislerden ahkâm ve meseleleri istinbat ederken bile fakihlerin ve müctehidlerin gözettiği itidali gözetmedikleri, şer’î ilimlere vakıf kişilerce bilinmektedir. Rivayeti tamamen reddetmek yan­lış olduğu gibi, sadece rivayetlere itimad etmek de yanlıştır, Hak mezhep ikisinin ortası olup, müctehid imamların seçti­ği mezheptir. İmam Ebu Hanife’nin (r.a) fıkhında birçok ke­re mürsel, mufassal ve munkati hadislere dayalı ya da isnadı kavı bir hadisin bırakılıp isnadı zayıf bir hadisin kabul edil­diği veya o konuda hadislerin, birşey söyleyip, îmam Ebu Hanife ve ashabının daha değişik bir şeyler söylediği mesele­ler gözünüze çarpacaktır…”

Şimdi siz benim bu iktibaslarımı göz önünde tutarak aşa­ğıdaki sorularımı cevaplar mısınız?

a. Müslümanların dört fikhî mezhebi kabul etmeleri han­gi nassla belirtilmiştir?

b. Hadis (senedi) ile müctehidlerin içtihadı arasında han­gisinin hangisi üzerine efdaliyeti söz konusudur?

c. Müctehidlerin içtihadı ile hadisin (senedinden) hangi­sinde zannilik daha fazladır?

d. Bir insan aynı anda hem muhaddis ve hem de fakih ola­bilir mi, olamaz mı?

e. İmam Ebu Hanife’nin (r.a) metnini gözeterek zayıf se­netli hadisi alıp, sağlam senetlisini bıraktığını gösteren bir misal verebilir misiniz?

f. Müctehidlerin görüşleri karşısında “sağlam senetli ha­dislerin kabule şayan olduğu” sözünün imamların sözü oldu­ğu doğu mudur?

g. Sahih senede sahip olmasına rağmen, senedi sahih ha­disin redd edilmesini öngören dirayetin ölçüsü nedir? Lütfen bu arada hangi nass’ın bu dirayet şartım ve onun ölçüsünü belirlediğini de bildiriniz.

h. Acaba herhangi bir müslümanın kendisine Allah ve Rasûlunden zann-ı galib olarak ulaşan hükümden dirayetin müdahalesi sebebiyle kaçma ve kendi görüşüne dayanarak -ki görüşünde de hata imkanı vardır- ona muhalefet etme hakkı var mıdır?

Cevap:

a. Dört fikhî mezhebin hak olarak kabul edilmesi herhan­gi bir nassla belirtilmemiş olup şu esaslara dayanmaktadır:

Bu dört fikhî mezhep Kitap ve Sünnet’ten hüküm çıkarma­da, şeriatte yeri ve temeli bulunan usulleri seçmektedir.

Cüz’i meselelerde onlar arasında ne kadar ihtilaf olursa olsun ve bu cüz’i meselelerde onlarla ihtilaf etmek için her­hangi birinin ne kadar makul delili bulunursa bulunsun, bu mezheplerden her birinin hükümlerin istinbatmda kullan­dıkları metod, Kitap ve Sünnet’te sabit olmuş ve sahabe-i ki­ram tarafından bizzat tatbik edilmiş metodlardır.

b. Hadis (senedi) ve müctehidin içtihadından hiçbirisi bir diğeri üzerine mutlak olarak üstün gösterilemez. Hadisin (senedi) Nebî’den (s.a) bize ulaşmakta olan rivayetin nereye kadar kabule şayan olduğunun bir şahididir. Müctehidin iç­tihadı ise, Kitap ve Sünnet üzerinde derin bir basiret kesbetmiş bir kişinin kendisine gelen bir haberin ya da bilginin ne­reye kadar kabule değer olup nereye kadar olmadığı ya da bu haberden çıkarılan mânânın İslâm’a nereye kadar uygun olup, nereye kadar olmadığı hakkında verdiği belirleyici bir yargıdır. Nasıl ki, mahkemede şahadetler ile hâkimin kararı ayrı özelliklere sahipse, bu iki şey de kendilerine has ayrı ay­rı özelliklere sahiptirler. Yani; ne kesin olarak hâkimin ka­rarının şahadetlere behemehal mukaddem olduğu söylene­bilir ve ne de şahadetlerin hâkimin kararından mutlaka ön­celikli olduğu söylenebilir. Aynı şekilde, muhaddisin şaha­deti ve fakihin içtihada dayanan tahkikinden hiçbirisi kesin olarak bir diğerine tercih edilemez.

c. Müctehidin içtihadında da hata imkanı vardır. Muhad­disin hadisin senedini değerlendirmesinde de. O halde bana göre ilim sahibi bir kişiye düşen, müctehidlerin ictihadlarını ve hadislerin rivayetlerini inceleyerek şer’i hükmü tahkik etmesidir. Geriye şer’î hükmü kendileri tahkik edemeyen ki­şiler kalıyor. Onların, herhangi bir alime itimad etmeleri de doğrudur; senedi sağlam hadislerle amel etmeleri de.

d. Bir kişinin aynı anda hem muhaddis hem de fakih ol­ması mümkündür ve böyle bir kimse, yalnız muhaddise ya da yalnız fakihe göre, ilke olarak, tercih edilmeye daha layık­tır. Ama benim bu cevabım yalnız usûl açısındandır. Her­hangi bir kişinin buna uygunluğunda, zorunlu olarak, onun hadis hıfzında sahip olduğu mertebeye fıkıh alanında da sahip olup olmadığına bakmak gerekecektir.

e. Şu anda istediğiniz şekilde bir misal veremiyorum. Versem de misaller getirmekle konu daha fazla uzayacak.

f. Müctehid imamların bu meyanda buyurdukları sahih­tir ve ben de bu kanaatteyim. Ama benim yazdıklarımın mânâsı şudur: Birçok zaman, isnadı sahih olan bir hadis me­tin itibarıyla zayıf taraflar taşımakta ve Kur’an ve Sün­net’ten bize ulaşan diğer malumatlarla hadisin metninde mutabakat hasıl olmamaktadır. Bu gibi durumlarda bunun ya tevil edilmesi ya da reddedilmesi kaçınılmaz olmakta­dır.

g. Dirayetten kastedilen, Kur’an-ı Kerim’de “hikmet” laf­zıyla tabir edilen dinin anlaşılmasıdır. Ve bu hikmet, şeriata sağlıklı tabi olmada, tıb mesleğindeki maharet ve ustalığın sahip olduğu dereceye sahiptir. Bundan hissesine az düş­müş veya bunun kadir ve kıymetini bilmeyen kişilerin nasıl yazılı buldularsa öyle amel etmeleri daha münasiptir. Ama bundan az buçuk hisse kapmış kimseler, Allah’ın fazlı ile Kitab ve Sünnet’ten kendilerine hasıl olmuş olan bu basiretten faydalanmazlarsa, bana göre, günahkâr olurlar.

Şu anda size, sizin ölçüp biçip de herhangi bir kimsenin bu ilim ve hikmetten hisse alıp almadığını ya da aldıysa ne kadar aldığını anlayabileceğiniz hikmet, fıkıh ve dinin anla­şılmasının ölçüsünü gösterebileceğim bir araca sahip deği­lim. Bu tıpkı doktorun mahirliğini, sarrafın kıymetli taşları tanımasını ve herhangi bir meslek sahibinin meslekî maha­retini herhangi bir ölçü-tartı aletinin ölçememesi gibi birşeydir. Ancak bu şeyin sınırlarının belirlenememezliği, bunun tamamiyle olmadığı ya da şeriatte bunun hiçbir yeri bulun­madığı mânâsına gelmez.[23]

h. Bu sorunun cevabı yukarıdaki cevaplarda zımnen ve­rilmiştir. Buna şunu da ekleyebiliriz: Şüphesiz dirayetin kullanılmasında hata imkanı vardır. Ancak, aynı imkan herhangi bir hadisi sahih, bir başkasını zayıf ve bir diğerini ise mevzu olarak belirlemede de vardır. Nasıl ki, herhangi bir müslüman dirayet yöntemini kullanırken hata yapıp suçlu olursa, hadislerin derecelerim belirlemede hata yapan da aynı şekilde suçlu olacaktır. Halbuki şeriat insanların ka­biliyeti ve imkanları ölçüsünde ona yük yüklemekte ve o sı­nırlar dahilinde onu mesul görmektedir.[24]

İslâm Toplumunda İnceleme-Araştırma Özgürlüğü

Soru:

“Tefhimat” adlı kitabmızdaki “itidal Yolu” adlı bölümde, sahabe-i kiram ve muhaddislerin karşılıklı tercihlerinin nakledildiği ve müctehidlerin içtihadıyla muhaddislerin ri­vayetinin denk gösterilmeye çalışıldığı “İtidal Yolu” adlı ya­zıda hadisin ehemmiyeti hafife alınmakta ve bu yazı hadis inkarcılarının görüşlerini takviye etmektedir. Bu görüşüm oldukça soğukkanlılıkla yapılmış bir tefekkürün neticesi­dir.

Size göre, bu gibi meseleler eğer temel ehemmiyete sahip değillerse, sizin Cemaat-i İslamî’nin başlangıç noktasında muhaddisler ve fakihler, rivayet ve dirayet meselesi gibi konular üzerinde kalem oynatmamanız daha münasib idi. Bu meselenin üzerinde durulmasından dolayı yanlış anlaşılma­lar olmakta ve bu da yayılmaktadır. Şu an, bu yanlış anlaşıl­maların vakit geçirilmeden izale edilmesi çok yerinde ola­caktır. Çünkü, hadisin önemini hafife almak isteyen görüş­lerin yayılmak istendiği yayınlara biz nasıl katkıda buluna­biliriz? Halbuki Cemaat’in düzeni bir yerde bunu gerekli kı­lıyor.

Ben bu konuda, sizin basılmış ve basılmamış yazılarınızı tenkidleriyle birlikte gazetelerde ve basın organlarında neş­retme niyetindeyim.

Cevap:

Fıkhı meselelerde ictihad, istinbat usûl ve yollarıyla ilgili olarak büyük ihtimalle önceden de kimsenin ihtilafına ma­hal bırakmayan ve üzerinde herkesin ittifak ettiği bir görüş belirten hiç kimse yoktur. Eğer siz de biraz düşünürseniz, bu ihtilaflar için Kitap ve Sünnet’ten de söz konusu ihtilaflara imkan veren durumlar olduğunu kolaylıkla anlayacaksınız. Bu yüzden selef-i salihîn arasında her devirde ihtilaf olmuş­tur. O halde, acaba bu ihtilaflardan kasıt, dinin aslına davet ve dinin hayata hakim kılınması için bile, müslümanların tek bir cemaat oluşturamaması mı idi? Eğer böyle bir cemaat asırlar boyunca nadiren oluşuyorsa, fikhî meseleler üzerin­de söz etmeyi bırakmak mı lazımdır? Değilse, o halde önce tüm fikhî ihtilafların saf dışı edilmesi mi lazımdır?

Eğer görüş açınız bu şekilde ise, üzüldüğümü belirtmeli­yim. Bunu bir talihsizlik olarak yorumlamaktan başka ne yapabilirim? Ama görüş açınız bu değilse, o zaman lütfen şu­nu anlamaya çalışınız. Bizim bu cemaatimiz dinin aslına da­vet ve onun hayata hakim kılınması için kurulmuştur ve bu­nu gerçekleştirmek üzere usullerinin Kuran ve Hadis’te aslı bulunan tüm mezheplerin insanlarının bir araya toplanması lazımdır. Ama bu toplanma, her şahsın fikhî meselelerde usûlün imkân verdiği oranda tahkik serbestisine sahip oldu­ğu zaman mümkündür. Bu tahkik hürriyeti, çeşitli mezhep­lere tabi insanlar arasında çekişmeye sebep olmamalıdır. Aksi takdirde bu topluluğun kendisi dinin hayata hakim ki önleyecek bir unsur haline gelir. Bu yüzden siz de­falarca üstünde durduğunuzdan dolayı ben bu konuyu uzatı­yorum.[25] Üzülerek söylemeliyim ki, fıkhî meseleleri dinin aslı olarak gören zihniyet sebebiyle, müslümanlar uzun bir zamandır kendi aralarında didişmektedirler. Bu yüzden on­ların birlik olması, dinin aslı için birleşip ortaklaşa çalışma­ları mümkün olmamıştır. îşin kötü tarafi, bu zihniyet tekrar tekrar gündeme getirilmekte ve sanki dinin tüm asıl ve esası sizin de gündeme getirdiğiniz meselelermiş gibi bir tablo çi­zilmek istenmektedir. Önceden de arzettiğim gibi, bu gibi şeyler üzerinde tartışmaya sizin ayırdığınız kadar vakit ayı­rabilecek bir durumda değilim. Bu yüzden, mektuplara kısa kısa cevap vermekle yetiniyorum. Ama eğer sizin kastınız, benim diğer işlerimi de bırakıp bu gibi tartışmalara dalmam ise, bismillah deyip, rivayet ve ictihadla ilgili mufassal baş­ka bir yazı yazmam gerekecek. Ancak bunun da siz beyefen­dileri memnun edebilecek bir neticesi olmayacaktır. Aksine Cemaat içerisindeki ve dışındaki Ehl-i Hadise mensup kim­seler benimle bu meselede bir tartışmaya dalacaklar ve bi­zim aynı hedefi gerçekleştirmek için toplanıp ortaklaşa iş yapmamız muhal olacaktır. Dahası bu fesad bununla da bit­meyecek, bu tartışma kapısı açıldığında, benim bazı yazdık­larımdan dolayı sizin gücendiğiniz gibi gücenecek olan bazı Hanefi kardeşlerimizin de gündeme getireceği meseleler ola­caktır.

Böylece, başka bir cephede de aynı bunun gibi bir savaş başlayacaktır. Bu yüzden siz bir defa daha iyice düşündük­ten sonra istediğinizin bu mu olduğunu bana yazınız.

Geriye “bu gibi meseleler eğer temel ehemmiyete sahip değilseler, Cemaat-i İslamî’nin başlangıcında bu gibi mese­leler üzerinde kaleme sarılmamın münasip olmadığı” mese­lesi kalıyor.

Ben şimdiye kadar herhangi bir gruba şöyle ya da böyle dokunmayan bir yazı yazmadığım hususunda sizi temin edebilirim. Eğer ben müslüman gruplardan herhangi birine hoş gelmeyen hiçbirşeyi yazmama kararı alsaydım, belki de hiçbir şey yazamazdım. Çünkü, ihtilaflar yüzünden bir gru­bun hoşuna giden diğerinin hoşuna gitmemektedir. Ama inanın ki, bu meselede ben ne kadar başarısız olmuşsam, bel­ki de siz beyler benden daha fazla başarısız olacaksınız. Eğer siz bu davet için iş yapmaya kalkışsaydınız, büyük ihtimalle Ehl-i Hadis olanların dışında başka bir grubun hoşnutsuzlu­ğunu kazanmadan birkaç sayfa bile yazamazdınız. O halde şunu iyi anlamalısınız ki, asıl olan bu gibi tartışmalardan kaçınmak değildir. Asıl olan, bir kimsenin her ne yazıyor ve söylüyorsa, onu; makul olmayı elden bırakmadan, sınırları gözeterek, tahkikin şanına yaraşır bir şekilde yazması ve bunları işiten ya da okuyan kimselerde ise biraz tahammül gücü, biraz kalb genişliği, biraz hoşgörü ve biraz da usul ve furûu ayırdetme gücünün bulunmasıdır.

Sizin, herhangi bir ihtilaf sebebini içinde barındıran ki­tap ve dergilerin ya da yayınların nasıl yayılacağı fikrine ka­pılmanız bana oldukça acaib ve garip geliyor. Lütfen bana içindeki şeylerin tamamı tüm grupların arzularına göre olan herhangi bir yayın söyleyebilir misiniz? Günümüzde yok, öy­leyse daha öncekilerin devrinden bir örnek söyleyiniz. Sizin ya da sizinle hemfikir olan herhangi bir kimsenin benim yaz­dıklarım üzerine tenkid yazıp yayması ile eğer bu tartışma son bulabilecekse bunu can-ı gönülden kabul edecek ve şöyle veya böyle bu meselenin kapanması için tenkidleriniz aley­hine bir harf bile yazmayacağım.[26]

Hadislerin Tahkikinde İsnad Ve Fıkhî Anlayışın Rolü

Soru:

Birkaç kez yazmama rağmen şimdiye kadar beni ikna edici bir durum oluşmadı, ama yine de, sadece bu mektupta­ki sorunun halledilmesiyle tüm tartışma bitebilir. Üzerinde düşünülmesini istediğim mesele şudur: Hadis ve fıkhın denk olması, hadis isnadında bazı tutarsızlıkların olması vs. gibi konular size göre temel konular mıdır, yoksa fer’i konular mıdır?

Cemaat’in yayınladığı kitaplarla bu konuların yayılma­sından da anlaşıldığı gibi, eğer bu konular temel ve asılla il­gili konularsa, herhangi bir muhalefet endişesine kapılma­dan Ehl-i Hadis cemaatinin rivayet üzerinde yaptığı aşırılı­ğın ıslahı ve tenkidi için, kaleminizi Müslim Lig [27] ve Kongres’in [28] tenkidi için nasıl kullandıysanız, tüm gücünüzle burada da kullanmalısınız. Geriye Cemaat-i İslamî’nin için­de ve dışında tartışma kapısının açılması endişesi kalıyor. Bu ise yeni bir şey olmayacaktır. Çünkü daha önceden de Amritsar’da [29] çıkan “Ahbar-ı Ehl-i Hadis” adlı dergide “Ehl-i Hadisin Tasdiki” başlığı altında bu konu tenkid edil­mişti. Şimdi de bir hocaefendi” adlı kitabında. [30]

Tefhimat’taki “İtidal Yolu” adlı konudan iktibaslar yapa­rak, Cemaat-i İslamî ile hemfikir olan Ehl-i Hadis’e mensup kişiler arasında nefret uyandırmaya devam ediyor. Şu anda fitne için gerekli tüm malzeme hazırlanmış durumdadır ve Cemaat’in fikirlerinin yaygınlaşması önlenmektedir.

Ama, eğer bu konular sizin mektuplarınızdan da anlaşıl­dığı gibi fer’i ve ikinci dereceden bir öneme sahipseler o za­man, “Tefhimat” gibi asılla ilgili ve mühim bir kitap vasıta­sıyla bu gibi konuların gündeme getirilmesi ve anlatılması­na lüzum yoktu. Bunun için sadece Tercümanul Kur’an’ın sayfaları yeterli idi. Üzülerek belirteyim ki, sizin feri olarak yazdığınız şeyler Cemaat’in fikirlerinin yayılması yolunda engel olmaktadır. Siz kendiniz Cemaat-i İslamî’nin tüzüğü­nün 5. maddesinin “d” fıkrasında, Cemaat-i İslamî üyeleri­nin dinde hiçbir önemi olmayan tüm tartışmalardan hayat­larını temizlemelerinin zorunlu olduğunu yazıyorsunuz. Öy­leyse önemli olmayan meseleler neden önemli kılınmaktadır ve bu amaçla Tefhimat sayfaları neden doldurulmuştur? Acaba, ıslah için bundan başka bir iş kalmamış mıydı?

Şu halde burada, ayrı ayrı iki şeyin birbirine karıştırıl­maması çabası göze çarpıyor. Fıkhı teferruatla amel etmek hususunda Kitap ve Sünnet’e uygun olmak koşuluyla farklı yaşayış biçimleri sergilemek ayrı meseledir ve buna taham­mül edilebilir. Yani, bu konuda temel meselelerin iştirak ve ittihadı için hoşgörü gösterilebilir, ama usulen Nebi’den (s.a) gelen rivayetle, müctehidin dirayetine aynı derecede bir özellik vermeye tahammül edilemez. Hatta bazı durumlarda bu tavır hadisi inkârla eş anlamlı olabilir. Hanefî mezhebi­nin büyükleri bile buna razı olmamış, İmam Ebu Hanife de bu gibi inanç ve fikirlerden usanmış ve rahatsızlığını belirt­miştir. Ayrıntılar için Huccetullah’il Bâliğa [31] ve Şamî [32] incelenebilir.

Şimdi,bu kargaşayı önlemek “Tefhimat” kitabının yeni baskılarından “İtidal Yolu” adlı konuyu çıkarmak ve Tercüman’ul Kur’an’da mutedil ve müeddeb bir eleştiri yazısının yazılmasına müsaade etmekle mümkündür. Bu tenkid dost­ça ve cemaatleşmenin terakkisi için olacaktır, muhalifçe ve muannidçe değil.

“Ne söylüyorsak Allah şahittir.” Tercüman’ul Kur’anın üstün hizmetlerine bu gibi ümitler bağlamanın yersiz olma­ması dileğiyle.

Cevap:

Ben, yazdığım son mektupla ikna olabileceğinizi sanmış­tım. Ama mektubunuzu okuyunca sizi iknada başarılı ola­madığımı anladım. Sizin bana sorduğunuz soruya karşılık benim de size bir sorum var. Şunu demek istiyorum: Kitapla­rımda teferruat ve ayrıntılarla ilgili gözünüze sadece şu “İti­dal Yolu” adlı konu mu çarpmıştır? Yoksa başka bölümlerde de ayrıntılarla ilgili meselelerden bahsetmemiş miyim? Eğer diğer bölümlerde de bunun gibi konular varsa -ki şüphesiz var- öyleyse neden cüz’î ve fer’î meselelerde çatışmamakla birlikte, tartışmaları küllî ve temel konularla sınırlandırma üzerinde ısrar etme zaruretini sadece bu noktada hissetti­niz?

Sizin, benim kitaplarımda cüz’î ve fer’î meselelerle ilgili hiçbir konu olmaması gerektiği şeklindeki görüşünüz haddi zatında doğru değildir. Belki de hiçbir kimse araştırmalarını sadece küllî meselelerle sınırlı tutmayı başaramaz. Bazan külli ve temel meseleleri açıklarken cüz’î meselelerden de bahsetmek gerekebilir. Bazan insanların şek ve şüphelerini izale etmek için onların teferruata ait sorularını da cevap­landırmak gerekir, bazan da bizzat meselelerin tahkiki sü­recinde cüz’îyattan bahsetmek icap eder. Bu gibi şeyler söz konusu olduğunda ise, şüphesiz birçok mesele şöyle ya da böyle herhangi bir grubun mezhebi görüşüne muhalif olabi­lir. Bu yüzden, sizin böyle bir istekte bulunmanız daha baş­tan yanlıştır.

Üzülerek belirtmek lazım ki, önceki mektuplarım üzerin­de düşünmemişsiniz. Ben, o mektuplarımda şunu arzetmeye çalışmıştım: Dinin hayata hakim kılınması için yapılan ça­lışmalarda çeşitli mezheplere mensub cemaatleri bir araya toplamak için fıkhı meseleler üzerinde araştırma yapma hürriyetinin herkesten alınması ya da önce bütün bu mesele­leri halledip tek mezhebe bağlı bir cemaat kurmak için çalış­ma yapılması diye bir şart yoktur. Bunun üzerine, meseleleri araştırmada herkesin serbest olması gerekir. Sadece araş­tırmada değil; kişinin görüşünü açıkça ortaya koymada da serbest olması gerekir. Herhangi bir kimsenin mezhebinin başka bir kimseye musallat edilmemesi daha doğrudur. Bu­nunla ilgili olarak atıfta bulunduğunuz tüzük maddesinin amacı, sizin anladığınız şekilde değildir. Aksine bu madde­nin amacı, sürtüşme ve kavgayı engellemektir.

Benim önceki yazdıklarımdan sizin acaip acaip mânâlar çıkarmanızdan dolayı hem üzgünüm, hem de şaşkın. Sizin başka bir şahsın görüşünü kavramaya çalışacağınız yerde suizanla birşey uydurup ona nisbet etmeniz hayret verici birşeydir. Sizin, “usulen Nebi’den (s.a) gelme rivayetle müctehidin dirayetini bir tutmaya tahammül edilemez. Hatta bazı durumlarda bu tavır hadisi inkar etmekle aynı anlama gelebilir” şeklindeki cümleniz benim görüşümün sözcüsü ya da tercümanı değildir, yani; görüşümü aksettirmemektedir. Siz, kendiniz insafla karar verin: “Tefhimat” ta hadisle ilgili yazdığım yazıları, diğer kitap ve yazılarımda hadisten gös­terdiğim delilleri ve çıkardığım hükümleri, bütün bunları gördükten sonra; benim zerre kadar bile olsa hadisi inkar edenlerin mezhebine herhangi bir eğilimim olduğu ya da ola­bileceği şüphesine yer verilebilir mi? O halde, eğer siz beni mûslüman olarak görüyorsanız, nasıl oluyor da beni, her­hangi bir rivayeti hakikaten Rasûlullah’ın (s.a) hadisi ola­rak kabul ettikten sonra, buna herhangi bir kimsenin içtiha­dını veya herhangi bir imamın sözünü tercih edebileceğim zannında bulunabiliyorsunuz? Tercih bir kenarda dursun, eğer ben bunun her ikisini müsavi olarak görsem, hatta dü­şünsem, nasıl mü’min olarak kalacağım?

Aslında, sizin içinde bulunduğunuz yanlış anlayışın sebe­bi şudur: Siz bizim ictihad ve istinbatı, Rasûllullah’ın (s.a) hadisine tercih ettiğimizi veya ikisini müsavi olarak gördü­ğümüzü zannediyorsunuz. Halbuki hakikat bu değildir, işin aslı şudur: Haddizatında Rasûlullah’a (s.a) nisbet olunan herhangi bir hadisin nisbetinin sahih ve muteber olup-olmadığı söz konusu edilmektedir. Size göre, muhaddislerin sened itibariyle sahih olarak gördüğü her rivayetin Rasûlullah’ın (s.a) hadisi olduğunu kabul etmek zorunludur. Ama bize göre bu zaruri değildir. Biz, senedin sıhhatini, hadisin sahih olması için yeterli delil olarak görmüyoruz. Bize göre senet, herhangi bir hadisin sıhhatini belirlemede tek kay­nak değildir. O, herhangi bir rivayetin Rasûlullah’ın (s.a) hadisi olduğu üzerinde zann-ı galib hasıl olmasına yarayan kaynaklardan bir tanesidir. Biz, senetle birlikte metin üze­rinde de düşünülmesini zorunlu görüyoruz. Kur’an ve Hadis’in bütünüyle incelenmesi neticesinde kazanılan din anlayışının da gözetilmesi lazımdır. Ayrıca, hadisin o hususî ri­vayeti hangi mesele ile ilgili ise, o konuda sabit olmuş sünnet olarak bildiğimiz daha kuvvetli kaynaklar da gözden geçiril­melidir. Buna ilaveten, bizim herhangi bir hadisi Rasûlullah’a (s.a) nisbet etmeyi uygun bulmadığımız başka çeşitli yönler de söz konusudur. O halde bizimle sizin aranızdaki ih­tilaf, Rasûlullah’ın (s.a) hadisinin müctehidin içtihadıyla müsavi olup olmaması meselesi değildir. Bilakis ihtilaf şu meselededir: Rivayetlerin reddi veya kabulü ve bu rivayet­lerden hüküm çıkarmada muhaddisin hadisin senedi itibarıyle görüşü ve müctehidin dirayeti itibariyle görüşü merte­be olarak müsavi midir, değil midir noktasındadır. Veya iki­sinden hangisinin görüşünün daha da ağırlıklı olduğu noktasındadır. Bu konuda eğer bir kimse ikisini eşit olarak gö­rürse, herhangi bir günah işlemiş olmayacağı gibi, ikisinden birini diğerine tercih ederse de günah işlemiş olmaz. Ancak, sizler onu günahkâr göstermek için lüzumsuzca suçluyor ve “o, hadisi Rasûlullah’ın (s.a) hadisi olarak kabul ettikten sonra, müctehidin görüşünü hadise denk, hatta hadise ter­cih edilebilir olarak göstermiştir” diyorsunuz. Halbuki böyle bir şeyi düşünmeye mü’minin kalbinde yer yoktur.

Muhaddislerin hadisleri, sahih, sahih olmayan, zayıf vs. olarak belirledikleri esaslarda birçok zaaf yönleri bulundu­ğunu “İtidal Yolu” adlı yazımda açıklamıştım. Orada misal olarak verdiğim meseleleri daha çok Allâme İbn Abdilberr’in kitabı “Camiu Beyan’il-İlm” den aktardım. Siz lütfen bana, söz konusu zaafların hadis ilminde var olup olmadığını bildi­riniz. Eğer var ise, o zaman siz beyler bizden muhaddislerin görüşlerine iman etmemizi neden bu kadar şidddetle istiyor­sunuz? Biz muhaddislerin önemsiz olduklarını ne söylemişizdir ve ne de hiçbir zaman kalbimizde böyle bir düşünceye yer vermişizdir. Bunun aksine biz, hadisi tahkik ederken, herşeyden önce sened itibariyle hadisin durumunun ne oldu­ğuna bakmayı zorunlu görüyoruz. Bu meselede hadise kendi kitabında yer veren muhaddisin mertebesini de göz önünde bulundurarak, onun görüşüne fazlasıyla itibar da ediyoruz. Ama bahsettiğim konuda, hadis ilminin zikrettiğim zayıf ta­raflarından dolayı, sırf rivayet ilminin ortaya çıkardığı ma­lumatlara bütünüyle itimad ederek, bu ilme göre sahih ola­rak belirlenmiş her hadisi mutlaka Rasûlullah’ın (s.a) hadi­sidir diye kabul edemeyiz. Benim sizin bu konudaki görüşü­nüzü kabul etmediğim gibi, siz de benim bu konudaki görü­şümü kabul etmeyebilirsiniz. Ama, bu ayrıcalığın neticesi, gerçekte işlemediğimiz bir cürümle sizin tarafınızdan suç­lanmak olmamalıdır.

Siz eğer “İtidal Yolu” üzerine ilmî bir eleştiride bulunur sanız minnettar kalırım. Hatam ortaya çıkarsa ondan dön­mekte hiçbir duraksama göstermem.[33]

Şeriat Taki Cüziyyat Ve Dinin Gerekleri

Soru:

Toplantıya[34] katıldıktan ve çeşitli cemaatlerin raporla­rım dinledikten sonra, ben ve arkadaşlarım, bizim cemaatin literatürünün (kitap, dergi vs.) dağıtılması ve tebliğinde yapmış olduğumuz işlerin oldukça zayıf kaldığı kanısına vardık. Bu yolculuğumuz bizim için geçmişte yaptığımız ek­sikliklere pişman olmaya ve gelecekte yapacaklarımız için azim ve ihlasımızı bilemeye bir vesile oldu. Dua buyurunuz ki, cemaatleşmeye yönelik mesuliyetlerimizi bağlılık, him­met ve cesaretle eda edebilelim.

Bu umut verici ve sevindirici manzarayla birlikte kapa­nış konuşmasındaki[35] bazı noktalar bazı hemdert arkadaşlarımızı üzdüğü gibi, diğer bölgelerdeki Cemaat üyeleri ve taraftarları arasında bir hoşnutsuzluğa vesile oldu. Şunu arzetmek istiyorum: Allah’ı inkar edenler taifesi dine saldırıla­rında pervasız ve oldukça hırçın oldukları halde; hilim, ta­hammül ve güzel öğüde müstehaktırlar da, acaba dindarla­rın kendi kabuğuna çekilmiş dar görüşlü tabakası bu davra­nışa lâyık değil midir?

Acaba, onların itiraz ve şüpheleri; hikmet, güzel öğüt, hi­lim ve tahammül yoluyla yok edilemez mi? Kapanış konuş­masının son bölümü biraz hislere mağlup olmuşluğu çağrış­tırıyordu sanki.

Konuşmanın sıhhati hususunda bir sözümüz yok, yalnız kullanılan tabirlere ve üsluba karşıyız. Kur’anın tebliğ usu­lü: “(Uhud Savaşında) sen Allah’tan gelen bir merhamet sayesindedir ki, onlara (ashaba) yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından da­ğılıp giderlerdi[36] ayet-i celilesinden alına­bilir ve buna tabi olmakla tüm güçlükler çözümlenebilir. Ben, sizin genel tebliğ ve anlatma üslubunuzun hikmetlice olduğunu da inkar etmiyorum. Bu yüzden, bu defa, âdetiniz hilafına üslûbunuzun katılığını görünce taaccüb ettim.

İkinci olarak şunu iletmek istiyorum: Fer’î meseleler ve sünnetlerin zahirindeki değişme ve dönüşüm üzerinde önce­leri pek ısrar edilmesi ve müslümanlarda korku ve nefret uyandıracak bir tavıra başvurulmaması hikmet ve şer’î mas­lahatın gereğidir. Bu yüzden Rasûlullah (s.a) münafıkların öldürülmesi ve Kabe binasının yeniden inşasından kaçın­mıştır. Sakalın bırakılması ve kısaltılması hakkında selef içerisinde ihtilaflar olduğunu ve sizin seçmiş bulunduğunuz amel tarzına yer bulunduğunu kabul ediyorum. Bu noktada, bir tutam miktarınca sakal bırakmanın caiz olduğunu siz de inkar etmezsiniz. O halde, acaba halkı tedirginlik ve korku­dan kurtarmak için sizin de sözü geçen cevapla amel etmeniz daha münasib ve hikmetlice bir iş olmaz mı? Çünkü, aşırılı­ğın hakim olduğu mevcut durumun ıslahı,, temel ve önemli meselelerin zihinlere yerleştirilmesinden sonra da gerçekleştirilebilir. Cemaat-i İslamî’ye kalbten bağlılığım dolayı­sıyla bu birkaç satırı karalıyorum. Üzerinde düşünmeniz ümidiyle.

Cevap:

Din ehline karşı, münkirlere gösterilen üslubun aynısı­nın gösterilmesini istemenizi öğrenmek beni şaşırttı. Siz sa­dece, yumuşaklığı hikmetin gereği olarak görüyorsunuz. Halbuki Kur’an ve Sünnet üzerinde çalışma yapılınca, hakkı kabul eden kişilerden hak aleyhine şeyler südûr etmesi du­rumunda, daha baştan, hakkı kabul etmeyenlere takınılan tavırdan daha farklı bir tavır takınıldığı belli olmaktadır. Al­lah (c.c) ve O’ nun Rasûlü’nden (s.a) bazı durumlarda sadır olan son derece yumuşaklık, nasıl hikmetin bir gereği ise, da­ha başka bazı durumlarda sert bir dil ve katı bir üslup kulla­nılması da aynen hikmetin bir gereğidir. Ben sadece bilmek istiyorum: Acaba benim son konuşmamda öne sürdüğüm dü­şüncelerde hakikate aykırı olan birşey var mıydı? Yine be­nim bu konuşmada sarfettiğim sözler, gerçekte bu merhale­de söylenmesi zorunlu olan şeyler değil miydi? Eğer bu iki noktada herhangi birşey varsa mutlaka yazınız, ama eğer siz söylenen sözlerin hak olduğunu ve insanların dikkatlerini dinin gerekleri tarafına çekmek için bu zamanda bu mesele­leri açık açık ortaya koymanın zorunlu olduğunu kabul edi­yorsanız, üslup ve dilden şikayet gereksizdir. Ben sizi, hisle­rine mağlup olacak bir kimse olmadığıma dair temin ederim. Yumuşaklık olsun veya katılık olsun; ne gibi bir üslup seçi­yorsam, hislerime dayanarak değil; soğukkanlılıkla, o du­rumda gerçekten öyle gerektiği için seçiyorum.

Siz sadece kendi çevrenizi tanıyorsunuz, ama üzerimde olan mesuliyet yükünden dolayı ben tüm cemaat ve hareke­tin durumunu göz önünde bulunduruyorum.

Eğer ben, bu firsattan istifade ederek dinin asıl gerekleri­ni açık seçik bir üslubla beyan etmez ve fer’î meseleleri dinin aslı olarak göstermeye çalışan ve dinin asıl gereklerine gaf­leti arttıran insanların yanlışlarını tamamiyle açıklayıp or­taya dökmezsem, bunun neticesinin bizim hareketimize ol­dukça zararlı olacağını çok iyi hesaplamıştım. Çünkü, azımsanamayacak sayıda böyle özelliklere sahip bir grup, hare­ketimizin sadece sathî bir tesiriyle bizim tarafımıza çekilmiş bulunmaktadır. Ama onlar, eski taassubları ve yanlışların­dan hiçbirisini düzeltmeye zerre kadar yanaşmamaktadırlar. Tersine bizden de, kendilerinin “ıslah” adı altında yap­tıkları yanlışlıklara düşerek, bozukluklara sebebiyet verme­mizi istemektedirler. Bu yüzden, bu merhalede ben onları uyarmasaydım, bu kimselerin Cemaatın kapısına dikilerek iş yapacak yerde işimizi bozacak karışıklıklara sebep olma­ları endişesini taşıyordum.

Benim bu konuşmamı dinledikten sonra bu gibi kimsele­rin sarfettiği sözlerden şu inanca vardım: Bu kimseler dinle ilgili bir iş yapacak değiller ve onların bizim yanımıza gelme­leri; bize uzak kalmalarından, hatta muhalefet etmelerin­den bile daha fazla tehlikelidir. Kur’an ve Sünnet açısından benim konuşmamın içerisinde tenkid edilebilecek bir nokta bile gösteremeyen, hatta benim dinin asıl gayesi olarak gös­terdiğim şeylerin Kur’an ve Sünnet açısından gerçekten di­nin asıl gayesi olduğunu, benim öne aldığım ve sona bıraktı­ğını şeylerin gerçekten öne alınması ve sona bırakılması ge­rektiğini kabul etmek zorunda kalan kimselerin, bütün bun­lara rağmen benim konuşmama itiraz etmede, hoşnutsuz­luklarım ve incindiklerini izhar etmekle vakit kaybetmeleri­ne, gelin siz bir mânâ verin. Öyleyse onlar, kadir ve kıymete ne kadar müstehaktırlar ki, onların his ve görüşlerine saygı gösterilsin. Bu gibi kimseler, hakkın değil; nefislerinin kul­larıdırlar. Onların içlerinde, yaptığı yanlışlıklardan dolayı dikkatleri çekildikten sonra kendilerini ıslah edebilecek, hak açıkça gözler önüne geldikten sonra onu kabul edebile­cek kadar da, Allah korkusu yoktur. Bunun yerine hak söz onlara nasıl olup da açık açık söyleniyor ve bunu söyleyen on­ların içinde olduğu taassuba neden batmıyor diye bir de şika­yet etmektedirler. Eğer bu gibi insanlar münkirlerden olsa idi; biz, onlara biraz da olsa tolerans gösterebilirdik, ama bu kişiler nefislerine tapmalarına rağmen hakka tapanların en ön safinda yer almakta ve dindarlık kisvesi altında insanları aldatmaktadırlar. Bu yüzden bunlar, ne herhangi bir tole­ransa müstehaktırlar ve ne de bu insanların uzaklaşmasın­dan hak yolunda çalışmak isteyen bir kişi üzüntü duyabilir. Bu kişiler her ne yapmışlarsa, hizipleri adına yapmışlar, din adına müsbet hiçbir adım atmamışlardır. Şimdi, ben bunla­ra açık açık, eğer gerçekten dini muzaffer yapmak istiyorlar­sa, bunun yolunun ne olduğunu, onun yüzünden şimdiye ka­dar birşey yapamadıkları din anlayışlanndaki kusurlarının ne olduğunu anlatmayı diledim. Eğer bu kişilerin gerçekten dine kalpten bir bağlılıkları olsaydı, benim sözlerimi işitir işitmez gözleri açılır ve içlerinde tevbe ve yaptıklarından ge­ri dönme cezbesi vücuda gelirdi. Ama, bunun tersi oldu ve on­lar bana darıldılar. Şu an bile onlar, şimdiye kadar yakaları­nı kaptırageldikleri o taassub ve teferruata tapıcıhklarım tercih etmektedirler. Onların bu keyfiyetini gördükten sonra çok sevindim. Bu fitneci grubun yakınlaşma yerine uzak­laşmasından dolayı Allah’a hamd ediyorum.

Allah (c.c) göstermesin, ben bu toplantı sırasında bu sözleri açık açık ortaya koymada herhangi bir gevşeklik gösterseydim, bu benim sonradan üzüntü duyacağım bir eksiklik olurdu.Bana sanki, Allah Teâlâ bu gibi insanlara onların di­ne hizmet etmeleri tevfikini irade buyurmuyor gibi geliyor. Öyle fitnelere hizmette bulunageldiler ki, Allah Teâlâ büyük ihtimalle onlara içinde bulundukları fitneler için tevfik ver­meyi irade buyurmaktadır.

Sakala yönelik olarak yazdıklarınızla ilgili size şunu ilet­mek istiyorum: Ben amellerimle, işi bid’atları sünnetle öz­deşleştirmeye kadar götüren bir zihniyeti beslemeyi hoşgörmüyorum. Bana göre; nassla gelmemiş herhangi bir şeyi nass’la gelmiş gibi göstermek, herhangi bir sünnetle gelme­miş bir şeyi (şer’î ıstılaha göre sünnet olmayan) sünnet ola­rak göstermek bid’attır ve bu, malum ve maruf bid’atlere nisbetle dinin daha fazla tahribine sebep olan tehlikeli bid’atlardandır.

Sakal meselesi de bu kabildendir. İnsanlar, nassla gelme­miş bir miktara nassla gelmiş olan bir şeye verilmesi gerekti­ği gibi bir önem vermişler ve üzerinde durmuşlardır. Dahası, bundan daha tehlikeli bir yanlış olarak yaptıkları şudur: Ne­bimizin (s.a) âdeten yaptığı şeyleri, O’nun (s.a) uygulamaya koyulması ve yürütülmesi için gönderildiği sünnetle özdeş tutmaktadırlar. Halbuki Peygamber Efendimizin âdeten yapmış olduğu şeyleri sünnetleştirmek ve bütün dünyadaki müslümanlardan bu âdetleri benimsemelerini istemek Al­lah ve Rasûlü’nün hiçbir zaman isteği değildi. Dinde yapılan bu tahrifin önüne ben eğer perde çeker ve halkın beni gör­mek istediği konuma uygun bir kalıba kendimi sokarsam, Allah katında şiddetli bir sorguya çekileceğim ve o sorgula­mada kimsenin bana yardıma gelemeyeceği bir cürmü işle­miş olacağım. Bu yüzden, kendimi bu uhrevî tehlikeye atmaktansa, insanların zevki aleyhine yapılandırmayı çok da­ha uygun görüyorum.

Soru:

Dâr’ul İslâm’daki toplantıdan[37] sonra ben şifahen de ar­tı zetmiştim. Şimdi de, dinin hayata hakim kılınması farizası­nı diğer farzlar üzerinde, hatta farzların aslı ve bu yolda çaba sarfetmeyi takvanın ruhu ve özü olarak gördüğümü belirte­rek şunu arzetmek istiyorum:

Kapanış konuşmanızda “takua”nm tezahürünü açığa vurmanın ehemmiyetim nefyetmede gösterdiğiniz şiddet, eğitilmemiş Cemaat üyelerinin “sünnete itirazsızlık” hisle­rinin kabarmasına yol açacak. Samimi söylüyorum. Bunun belirtilerini toplantıdan sonra mülâhaza ettim. Bu şiddetin neticesi olarak da dıştaki insan grupları arasında harekete şüpheli gözlerle bakılacaktır. Çünkü bundan önce de hare­ketin bazı davetçileri takvanın bazı görüntülerine önem ver­me ve onu talep etmede canla başla çalışmaya, cûş-û hurûş içerisinde muhalefet etme şeklinde “sünnetle alay”a başla­mışlardı. İkinci olarak şunu belirtmek istiyorum: Bu konuş­ma sebebiyle kötü niyetli unsurlara kendi elimizle sanki öyle bir havalı tabanca hazırlamış olacağız ki, isterse o, gerçekte mermi atma işini hiç yapmasa da onun gösterişli sesi hakka doğru yürüyenlerin kalplerini hoplatabileçektir. Peygamber Efendimiz (s.a.) bu gibi meselelerde halkın fitneye düşebil­me ihtimalini göz önünde bulundurmuştur. Nitekim Beytullah’ın yeniden inşası programını Peygamberimiz (s.a) sırf halkın cehaleti ve İslam’a yeni girmiş olmaları sebebiyle er­telemiş ve evinde Hz. Aişe’ye bu meseleyi bir defa açması dı­şında, hiçbir vaaz ve hutbesinde halkın dikkatlerini bu nok­taya çekebilecek kadar birşey söylememiştir.

Buna ilaveten, takvamn belirtileri meselesinde de doğru olan, diğer meselelerde olduğu gibi, ilk davetçi ve muslih Peygamber Efendimizin (s.a) zatî örneklerine ittiba etmek­tir. Bunu kabul ettikten sonra şu rivayeti göz önünde bulun­durmalısınız:

Rasûlulllah (s.a) sakalını göğsünü dolduracak şekilde uzatmıştı.”

Rasûl’ün (s.a) bu örneğine ittiba ederek, eğer siz ifrat ve tefriti ıslah ederseniz, dolayısıyla buradaki itirazcıların ayıp bulma firsaü az olacak ve oradaki garbzede insanlar için nef­sin tuğyanı ve atalara itaat için daha az fırsat kalacaktır. Buna dayalı olarak, ben sizinle görüştüğüm zaman, sizin şahsen sakalın ifası ya da bırakılmasıyla amel etmenizi ve diğer yönleriyle sünnetin zevahirinin tekmili, şüphesiz din için faydalı olacak diye arzetmiştim.Bununla şunu düşünü­yorum: Buradaki muhalifleri, çeşitli dini meseleleri aslî ye­rine koyarak, bu meselelerin gerçek özellikleri ve önemleri hakkında aydınlatarak ıslah etmeliyiz, ama diğer tarafta, takvanın görüntüsü meselesinde nebilerin sünnetine, özel­likle, sakal sünnetine ittiba etmeyi zorunlu görmeyen, hatta nefret ve alay konusu yapan modern eğitim görmüş kimsele­rin ıslahı da üzerimize bir vazifedir. O halde, bu vazifeyi yeri­ne getirirken takvanın görüntüsünün korunması için kadim dindar tabakanın telkinatmm ruhuna uyan müsbet bir şid­det göstermek daha faydalı olmaz mıydı?

İlave olarak şunu demek istiyorum: İslâm’ın temel ger­çeklerini bile tüm genişliğiyle yayamadığımız sayısız Allah kulunun kalplerinin kapılarını aralama görevini yerine ge­tirmemiz gereken şu zamanda, bizim fer’î meselelerin diken­lerinden paçamızı sıyırıp, asıl maksadımıza doğru ilerleyen bir ânımızı bile zayi etmememiz daha iyi olmaz mı? Aksi hal­de, iyi gün dostlarından eğriliğe çalışanlar, fitne ve tevile sa­rılanlar olursa, böylesi bir durumda sadece zaruret dışı bu meselelerle meşgul olup kalacağımızdan ve asıl gayemizden uzaklaşacağımızdan korkuyorum. O halde “takvanın teza­hürleri” vb. konular üzerine yazı yazarken ve konuşma ya­parken katı ve sert üslûblardan kaçınmanın daha iyi olaca­ğını düşünüyorum.

Cevap:

Yazmış bulunduğunuz meselelerin çoğunu şifahen ce­vaplamıştım ve şimdi de bu şifahi cevaplarıma herhangi bir ekleme yapma zarureti hissetmiyorum. Yine de, bir iki mese­le üzerinde kısaca durmak istiyor ve bunu kâfi görüyorum.

Siz, takvanın tezahürleri ile ilgili olarak, benim sünnetin alaya alınmasında başlangıç olabilecek ve bazı kimselerin sünnete itinasızlığına sebep olabilecek şekilde aşırı gittiğimi defalarca söz konusu ettiniz. Lütfen bana, sizin aşırı gitmek­le tabir ettiğiniz sözlerimin hangi sözler olduğunu belirtir misiniz? Eğer o sözler aklınızda yoksa, birazcık sabrediniz. Ben bu konuşmamı yazıya geçirdikten sonra inşaallah kısa bir zaman içinde yayınlayacağım. O zaman siz onu okuyu­nuz ve aşırı gittiğime delalet eden lafızları işaretleyerek ba­na yollayınız. Aynı şekilde, eğer hatırınızda kalmışsa, benim konuşmam yüzünden kendileriyle fikir teatisinde bulunup da sünnete itinasızlıklarını gözlemlediğiniz Cemaat-i İslamî üyelerinin adlarını ya da en azından hangi bölgedeki cemaa­te mensub olduklarını bana yazınız ki, ben de onlarla ilgili si­zin tahmininizin mi, yoksa onların benimle ilgili tahminleri­nin mi yanlış olduğunu tam manasıyla teşhis edebileyim.

Acaba şunu hiç düşündünüz mü: Bu cemaate girdikten sonra sakal bırakan kimseler, sünnete tâbi olmayı tebliğ et­tiklerini iddia eden kimselerden herhangi birinin tebliğiyle yüzlerini sakalla süslerler miydi? Halbuki cemaate girdik­ten sonra biz, onlara sakal ya da takvanın diğer belirtileriyle ilgili bir şeyle amel etmeleri için, işaretle bile olsun birşey söylemedik. Bu kimseler önceden rüyalarında bile çehrele­rinde sakal görmeye razı olmazken, kendiliklerinden sakal bıraktılar ve kılık-kıyafetlerini değiştirme yolunu tuttular. Bunun asıl sebebi, bizim onlara sadece dindarca yaşamaya uygun olan temel şeyleri, yani; Allah ve Rasûlu ne bağlılık ve itati öğretmek ve telkin etmek için tüm gücümüzü harcama­mız idi. Bundan sonra, onlara herhangi bir şeyi ayrı ayrı tel­kin etmemize lüzum kalmadı. Bazı şeylerin Allah ve Rasûlü’nün hükmü olduğunu ya da onları Allah ve Rasûlü’nün beğendiğini anladıkça, onları seçmeye kendi nefislerini mec­bur ettiler. Allah ve Rasûlü’nün beğenmediği şeyleri anla­dıkça da, o şeyleri kendi kendilerine terkettiler. Bu süreçte, onların içinde sadece sizin nezdinizde sünnete ittiba olarak adlandırılan değişiklikler olmadı. Ayrıca dînin gerekleri ko­nusunda son devrin din önderlerine kadar birçok kimsenin uzak olduğu değişiklikler de husule geldi.

Bütün bunları gördükten sonra sizin, beni muhatab tuta­rak, “sizin söyledikleriniz yüzünden insanlar arasında sün­nete itinasızlık ve istihza keyfiyeti peydahlanacak ya da peydahlanmıştır” demenize hem şaşırdım ve hem de üzüldüm. Ben mecbur kalarak, hatta; darda kalarak, açık açık konuş­maya şöyle bir zamanda başladım: Bir grubun tavırlarından anladım ki, onlar bir taraftan bizim davetimize “lebbeyk” de­yip bizimle birlikte ilerlerken, diğer taraftan teferruatı, asıl ve temel konuların önüne alarak , yazmak ve konuşmak, tar­tışmak ve çekişmek suretiyle tüm güçlerini sadece teferruat üzerine sarfetme gibi eski hastalıklarını üzerlerinde taşıdı­lar. Bundan dolayı, eğer bu grup bu hastalıklarıyla birlikte cemaate girerse, dışarıda olan herşeyin silbaştan cemaat içersinde de olacağı endişesine kapıldım. Bu yüzden bu gibi insanların bizim işimizin insanı olmadığını ve bizim davetimizin mizacının, onların fitrî mizaçlarından tamamen farklı olduğunu açıklamak zorunda kaldım. Eğer onlar beyinlerini ıslah edip, din anlayışlarını düzelterek gelmek isterlerse gö­zümüz aydın, gönlümüz hoş. Ama cemaate gelip veya cema­atle kalarak, sayesinde din adına bir iş yapmak şöyle dur­sun, işleri daha da bozdukları herşeyi yapmak isterlerse, ce­maatimizi bozmak yerine eski meşguliyetlerini cemaatten dışarıda kalarak sürdürmeleri daha evladır.

Bu sebepten ben, ne yaptımsa ve ne söyledimse, iyice dü­şünüp taşındıktan sonra yaptım ve söyledim. Allah’a şükür­ler olsun, ben herhangi bir işi ya da şeyi hislerime mağlub olarak yapmadım ve söylemedim. Konuşmamda kullandı­ğım her kelimeyi ölçe biçe söyledim ve bunun hesabını Al­lah’a (c.c) vereceğim düşüncesiyle söyledim; kullara değil. Nitekim ben, hak hilafına hiçbir kelime söylemediğimden ve ne söyledimse, bunun söylenmesinin dine hizmetin bu mer­halesinde kaçınılmaz olduğundan tamamen mutmainim. Bunları söylemekten değil de, söylememekten hesaba çeki­leceğim endişesine sahibim. Şu an, sizin yazmış bulundukla­rınızda da bu görüşümü gözden geçirmeyi gerektirecek hiç­bir şey yok.

Size şifahen de belirtmiştim ve şimdi yazarak da arzetmek istiyorum ki, ben dini bilgilerime ve nasibim olduğu ka­darıyla şer’î ilmime dayanarak, sadece sözlerimle değil, amellerimle de şeriat hakkında halk içinde yaygınlaşmış bu­lunan yanlışlıkları düzeltme ve ıslah etmeyi üzerime bir farz olarak görüyorum. Sırf insanların hoşnut olmalarını gözete­rek, onların beni görmek istedikleri renkte kendimi ortaya sürmeyi ve onları; şeriatın asıl gereklerinin, onların anladığı şekilde olduğu yanlış anlayışına sürüklemeyi günah olarak görüyorum. Ben usve, sünnet, bid’at vs, gibi ıstılahların ge­nellikle sizin nazarınızda revaçta olan mefhumlarını yanlış ve hatta dinin tahrifine mucib olarak görüyorum. Sizin, Pey­gamber Efendimiz (s.a) ne kadar uzunlukta sakal bıraktıysa, o kadar uzunlukta sakal bırakmayı Rasûlullah’ın Sünne­ti ya da örneği (usve) olarak gösteren düşüncenizin mânâsı şudur: Siz Rasûl’ün (s.a) âdeten yaptığı şeyleri, aynen Pey­gamberimiz (s.a) ve diğer peygamberlerin kaim ve cari kıl­mak üzere görderilegeldikleri sünnet olarak görüyorsunuz. Ama, bana göre sünnetin sahih tarafı bu olmadığı gibi, ben bu gibi şeyleri sünnet olarak göstermenin ve bunlara ittiba üzerinde ısrar etmenin, oldukça kötü neticeleri önceden de zahir olmuş ve gelecekte de zahir olma tehlikesi olan şedid bir bid’at ve tehlikeli bir din tahrifi olduğuna inanıyorum.

Benim bu görüşüme katılmamakta serbestsiniz, ama ben, Kur’an ve Sünnet’in mütalaasına dayalı bu görüşe sa­hip olduğum sürece, sizin de benim kendi akide ve ilmim hi­lafına, sizlerin sünnet zannettiğiniz şeyleri tercih etmemin hiçbir şekilde doğru olmadığını anlamanız gerekmektedir. Siz, bunu yapmadığımız takdirde, halkın benim hakkımda kötü düşünceye kapılacağı ve bunun, halkın bu davete icabet etmesine mani olacağı endişesini söz konusu ediyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, siz; Allah’a (c.c) çağrıma cevaben beni tersine, insanlara (itaate) çağırmak istiyorsunuz. Siz beni, onları çağırdığım şeylerin dinde hangi makama ve buna kar­şılık onların benim çağrımı kabul etmede duraksama ya da inkarlarına sebep olan şeylerin dinde ne kıymete sahip oldu­ğunu anlayabilecek ve içlerinde hak ve hak olmayanı seçebi­lecek kadar bile muhakeme gücünün kalmamış olduğu kim­selere itaata çağırıyorsunuz. Bu gibi, hak tanımaz ve hakka tapma kisvesi altında kendi hayallerine tapankimseler, his­leri ve fikirlerine hürmet gösterilebilecek oranda hangi ka­dir ve kıymete müstehaktırlar ki![38]

Sünnet Ve Âdet Terimleri Arasındaki Temel Fark

Soru:

Siz “takvanın tezahürleri” ile ilgili görüşlerinizi bildirir­ken sünnet ve bid’at hakkında şu cümleleri kullanmıştınız: “Ben sünnet, bid’at vs gibi ıstılahların genellikle sizin naza­rınızda revaçta olan mefhumlarını yanlış ve hatta dinin tah­rifine mucib olarak görüyorum”. Ben, bu meselenin dinin as­lına taalluk eden bir mesele olduğunu arzetmek istiyorum. Eğer bu mesele tatmin edici bir şekilde karara bağlanırsa, birçok cüz’î mesele, hatta çoğu çekişmeler ve zihni karmaşık­lıklar son bulacaktır. Bu yüzden, sizden sünnet ve âdetin “ef­radım cami, ağyarını mâni” tariflerini yapmanızı ve bid’atle ilgili tahkiklerinizden bizi de müstefid buyurmanızı rica edi­yorum.

Meselenin biraz daha açıklığa kavuşması için şunları da arzedeyim: Sizin, “Peygamber Efendimiz (s.a) ne kadar uzunlukta sakal bıraktıysa, o kadar uzunlukta sakal bırak­mayı Rasûlullah’ın sünneti ya da örneği (usvesi) olarak gös­teren düşüncenizin asıl mânâsı şudur: Siz Rasûl’ün (s.a) âde­ten yaptığı şeyleri aynen Peygamberimizin (s.a) ve diğer pey­gamberlerin (a.s) kaim ve cari kılmak üzere gönderilegeldikleri sünnet olarak görüyorsunuz” şeklindeki görüşünüze muhatab değilim. Her ne kadar sakalın mutlaka bırakılma­sını Rasûl’ün sünneti olarak görüyorsam da, onu bi’ setin amacı ve risaletin maksadı olarak ne bundan on sene önce görüyordum ve ne de şimdi böyle bir yanlış anlamaya saplan­mış durumdayım. Ben, bi’setin maksadının tek bir sünnet ol­duğu, o sünnetin de dinin ikamesi ve tek bir Allah’a itaatin hakim kılınması olduğuna inanıyorum. Diğer meseleler derecelerine göre önem arzetmektedirler. Bu sünnetle, diğer sünnetleri geçtik, Mescid-i Haram’ın binasının yenilenmesi, hacıların sulanması vs. gibi şer’î feraiz bile denk değildir. Ba­na göre, bu ihya edilmesi yüz şehidin sevabına denk olan bir sünnettir. Tabii ki Peygamber Efendimizin (s.a) şahsî sakal bırakma örneği vs. yi şeri feraizden sonraki sünnet olarak şu ana kadar kabul etmekteyim. Bu görüşümün onayı ya da tashihi için satırlarımın başındaki soruyu cevaplamanızı yorum.

Cevap:

Halk genellikle Peygamber Efendimiz hayatında ne yap­mışsa onların hepsini sünnet olarak görmektedir. Ama bu büyük oranda doğru olmasına rağmen bir noktaya kadar yanlıştır da. Aslında sünnet onu öğretmek ve yürütmek üze­re Allah Teâlâ’nın (c.c) Rasûlü’ne (s.a) gönderdiği amel tarzı­na denilmektedir. Peygamber Efendimizin (s.a) bir insan ol­ması nedeniyle veya insanlık tarihinde belli bir devirde dün­yaya gelmiş bulunan bir şahıs olması sebebiyle seçtiği ya da benimsediği şahsî hayat tarzı bunun dışındadır. Bu iki şey zaman zaman aynı amelde birbirine karışmış bir durumda olmakta ve bu durumda, bu amelin hangi cüzünün sünnet, hangi cüz’ünün âdet olduğunu seçebilmek, herhangi bir kimse için dinin yapısını iyi bir şekilde anlamış olmadıkça mümkün olmamaktadır.

Temel konulardan biri olarak nebilerin (a.s) insanlara sa hih ahlâk talimi vermeye ve;

“Allah’ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki in­sanları ona göm yaratmıştır.”[39] ayet-i celilesinin is­teğine tamı tamına uyan bir hayat tarzı öğretmek üzere gel­diklerini anlamalısınız. Bu salih ahlâk ve fıtrî hayat tarzın­da ortaya konan özelliklerden birincisi öz ve ruh, ikincisi ise kalıp ve görünüştür. Bazı durumlarda ruh ve kalıp, her ikisi de Nebinin (s.a) söz ve ameli ile onu açıkladığı şekilde matlub olmaktadır. Bazı durumlarda ise ahlâk ve fitrat ruhu için Nebi (s.a) kendine mahsus konumu ve kendine mahsus fıtrî mizacı açısından özel bir amelî kalıp benimsemektedir. Şeri­atın bizden isteği ise, sadece bizim bu ahlâk ve, fitrat ruhunu benimsememiz olmaktadır. Geriye Peygamber’in (s.a) be­nimsediği o amelî kalıp kalıyor ki, onu benimsemek ya da benimsememekte şer’an serbestiz. Birinci tür uygulamada sünnet, ruh ve kalıbın her ikisinin toplamının adı olmaktadır. İkinci tür uygulamada ise, sünnet, sadece şeriatın biz­den istediği ahlâk ve htrat ruhu olup, şeriat sahibinin (s.a) bu ahlak ve fitrat ruhunu dışa vurmak için benimsediği ameli kalıp değildir.

Misal verecek olursak; dinin isteği bizim Allah Teâlâ’ya ibadet etmemiz ve O’nu (c.c) zikretmemizdir. Bunun için peygamberimiz ruhî ve amelî şeklinin her ikisi de sünnet olan ve her ikisine de uyulması gereken bazı ameller yapmış­tır. Meselâ; namaz, oruç, hac, zekat vs. gibi. Öte yanda, ruh olarak bizim amellerimizde mutlaka olması gereken, ama kalıbının aynen yapılması gerekmeyen bazı ameller de yap­mıştır. Bu kalıpların seçiminde bu ruhun ortaya çıkması için ne gibi bir ameli kalıp münasib görürsek, onu benimsemek için özgürlük verilmiştir. Mesalâ; dualar ve Peygamber Efendimizin zaman zaman yapmış olduğu zikirler. Bizim, Rasûlullah’ın (s.a) dua ederken kullandığı kelimeleri duala­rımızda aynen kullanmamız zorunlu değildir. Elbette bizim o duaların tarzı ve manevi hususiyetlerini gözetmemiz gere­kir. Hangi kelimelerle dua ediyorsak edelim, içinde Peygam­ber Efendimizin (s.a) dualarının ruhunun var olması sünne­te uymanın bir gereğidir. Aynı şekilde zikirlerde de sünnet, sadece kişinin yaşamının çeşitli hal ve durumlarında Allah’ı sürekli zikretmesi, O’ndan yardım dilemesi, O’na hamdetmesi ve O’ndan hayır dilemesidir. Bu sünneti, Peygamberi­miz (s.a) kendi fiilî yaşantısında yaptığı zikirlerle göstermiş ve bunu çeşitli hadislerinde açıklamıştır.

Herhangi bir kimse, o zikirleri kelime kelime ezberleyip, hadislerde beyan edildiği üzere ona iltizam etse, bu müstahsen ya da müstehab olabilir, ama bu, sünete uymanın zorun­lu bir gereği olarak gösterilemez. Herhangi bir kişi bu sünne­ti iyice algılayıp, başka bir yolla bunu uygulamaya koysa, değişik lafızlar kullansa da, sünnete tabi olarak kalacak, sünnete aykırı hareket etmekle suçlanamayacaktır.

İşte bu fark, toplumsal ve medeniyetle ilgili meselelerde de vardır. Meselâ; Peygamberimizin (s.a) gönderiliş maksadları içerisinde kılık kıyafette ahlâkî ve fitrî sınırları belir­lemek de vardır. Ve şu şekildedir: Elbise tesettüre uygun ol­malı, onda israfa gidilmemeli, kibirlenmeye yol açmamalı, kâfirlerin kıyafetlerine benzer olmamalı vs. Bu ahlâk ve fıt­rat ruhunun dışa yansıması için elbiselerde hicabın sınırla­rına dikkat etmek, izan [40] topuktan aşağı sallandırmak, ipek gibi şeyleri kullanmaktan sakınmak gibi bazı şeylere ol­duğu gibi uymak gerekir. Bazı şeyler ise, Peygamber Efendi­mizin (s.a) şahsî mizacı, millî hayat tarzı ve içinde bulundu­ğu sosyal çevre ile ilgilidir. Ne onların sünnet kılınması is­tenmişti ve ne de hadise dayanarak bu türden bir elbiseyi Peygamberimizin (s.a) giyindiğini delil göstererek, bu gibi şeylere uymak konusunda ısrar edilebilir. Ayrıca ilahi şeri­at, herhangi bir şahsın şahsî zevklerim veya herhagi bir ulu­sun kendisine has medeniyetini ya da herhangi bir zamanın âdet ve örfünü tüm dünyaya daimi olarak sünnet kılmak için de gelmemiştir.

Eğer sünnetin bu açıklaması göz önünde bulundurulur­sa, şer’î ıstılahta sünnet olmayan şeyleri bilerek-bilmeyerek sünnet olarak göstermenin, dini nizamda tahrife yol açan bidatler cümlesinden olduğu kolaylıkla anlaşılabilecektir.

Şimdi, bu bahsimizin başladığı sakal meselesini ele ala­lım. Bu meselede Allah Teâlâ’nın bizim fiilî yaşantımızda görmek istediği ahlâk ve ntrat ruhu, sadece bıyıkların kısal­tılması ve sakalların uzatılmasındadır. Bunu yapmamızı Peygamber Efendimiz (s.a) bize emretmiştir ve bu sünnettir. Bu meseleyle ilgili fiilî uygulamada ise Peygamber Efendi­miz herhangi bir miktar belirlememiştir. Halbuki, sakalın uzatılması ve bıyıkların kısaltılmasında Peygamber Efendi­mizin gayet açık olarak bir ölçü ve sınır belirtmemesi için herhangi bir neden de yoktu. Veya en azından nasıl ki, na­mazla ilgili olarak “Ben nasıl kılıyorsam siz de öyle namaz kılın” buyurmuşsa, sakal ve bıyıkla ilgili olarak da “Ben na­sıl sakal ve bıyık bırakıyorsam siz de öyle bırakınız!” diye emredebilirdi. O halde Peygamber Efendimizin bu meselede herhangi bir ölçü belirlemeyip sadece umumi bir buyrukla bizi kendi başımıza bırakmasından şu sonuç çıkmaktadır: Bu konuda bizden istenen, ahlâk ve fitrat ruhunu yerine ge­tirmek için, insanın sakal bırakması ve bıyıklarını kısaltması yeterlidir. Bununla birlikte, herhangi bir miktar belirle­mek ve bu miktarı uygulamaya koymak, Peygamber Efendi­mizin misyonunun bir parçası olsaydı, O (s.a), bunu belirle­mede harhangi bir duraksama göstermezdi. Mücmel hüküm vermekle iktifa etmesi ve belirlemeden kaçınması, şeriatın insanlara sakal bırakma ve bıyıkları kesmede kendi zevkle­rine uygun gördükleri bir şekli uygulama hürriyeti verdiği­ne şahadet etmektedir.

Şu halde, eğer bir kimse bıyığını kazıtıyor ve diğer bir kimse ise yediği içtiği şeylerden kirlenmeyecek bir şekilde bıyıklarını kesiyorsa her ikisi de yaptığı işlerde serbesttir: İkisi de kendilerince “Bana göre hükmün gereği benim uygu­ladığım şekilde yerine gelmektedir” deme hakkına sahiptir. Ancak, onlardan hiç birisi kendi görüşünü tüm insanlar için şeriat kılmaya çalışma ve kendi görüşünü kabul etmeyenleri de kınama, hakkına sahip değildir. Eğer böyle bir kimse, kendi görüşünü şeriatmış gibi gösterip, onun hilafına amel edenleri kınama yoluna giderse, bu bid’at olur. Çünkü o, sün­net olmayan birşeyi zorla sünnetleştirmek istemektedir. Sünnet bıyıkları kısaltmaktan ibarettir. Yoksa, herhangi bir şahsın kendi istinbat ve içtihadıyla ya da tabii meyliyle belirlediği belli bir şekil değildir.

Aynı şekilde, sakal konusunda da, hükmün gereğinin de­vamlı uzatmakla yerine getirilebileceğini savunan kişi, ken­di reyiyle bunu yapabilir. Yine aynı şekilde en azından bir tu­tam sakal bırakmayı, hükmün gereğini yerine getirmek için zorunlu gören kişi de, yine kendi reyiyle amel edebilir. Yine mutlak olarak sakal bırakmayı (miktar kaydı olmadan), hükmün gereğini yerine getirmek için yeterli gören kişi de, kendi reyiyle amel edebilir. Bu üç grubtan hiçbirisinin istin­bat ve ictihadla sahip oldukları görüşün şeriat olduğunu söy­lemeye hakları yoktur. Yani, kendi görüşünü şeriat kılmaya ve diğerlerini de kendi görüşüyle amel etmeye zorlamaya hiçbirisinin hakkı yoktur. Böyle söylemek, sünnet olduğuna hiç bir delil olmayan birşeyi sünnetleştirmek demektir ki, bu da benim bid’at olarak değerlendirdiğim bir şeydir.

Geriye, “Peygamberimiz (s.a) sakal bırakma hükmünü vermiş ve bu hükme uyarak kendisi belli bir tarz sakal bırakarak sakalı fiilen de göstermiştir. Bu yüzden hadiste Pey­gamberimizin (s.a) sakalı ne kadar zikrediliyorsa, o şekil ve uzunlukta sakal bırakılması lazımdır” şeklindeki istidlal kalıyor. Bu aynı, herhangi bir kimsenin, “Peygamberimiz (s.a) setr-i avret hükmünü vermiş ve avret mahallini örtmek için belli bir tarz elbise kullanarak onu fiilen de göstermiştir. Bu yüzden o tarz bir elbiseyle bedeni örtmek sünnettir” de­mesi gibi bir istidlaldir. Eğer bu istidlal doğru ise, bana göre, bugün sünnete tabi olduğunu söyleyen kimselerden hiçbiri bu sünnete tabi olmamaktadır.

Önceden de arzetmiş olduğum gibi, medeni ve toplumsal meselelerde, Rasûlullah’ın (s.a) hayata hakim kılmak üzere gönderildiği birinci prensip ahlâkî ilkelerdir. Diğeri ise, Pey­gamber Efendimizin (s.a) usulleri uygulamak için kendi ya­şantısında benimsediği fiilî şekillerdir. Bu ameli ya da fiilî şekiller, bir yerde, biraz Peygamberimizin (s.a) şahsî zevki ve mizacının beğenisine, biraz içinde dünyaya geldiği ülke­nin toplumsal yapısına, biraz da Peygamberimizin gönderil­diği zamanın durumlarına bağlı şeyler idi. Bunlardan hiçbi­risini tüm şahıslar, tüm kavimler ve tüm insanlık için sünnetleştirmek murad edilmemiştir.[41]

Hz. Muhammed’den (s.a) Sonra Peygamberlik İddiaları

Soru:

Siz, Tercüman’ul Kur’an’ın Ocak-Şubat 236. sayısında şöyle yazmışsınız: “Tecrübeyle sabittir ki Allah Teâlâ yalanı hiç bir zaman geliştirmemiştir. Benim prensibim sürekli şu olmuştur: Doğruluk ve diyanetten yoksun ve Allah korkusu taşımayan kişilerin sorularına kesinlikle cevap vermiyo­rum. Onlardan intikamı sadece Allah alabilir. İnşaallah, da­ha dünyadayken onların foyası ortaya çıkacaktır…”

Ben, Cemaat-i Ahmediyye’nin [42] yayınlarını okumakta­yım, çalışmalarına da ilgi duyuyorum. Bu konuda size bir

takım sorular yöneltmek istiyorum:

  1. Sadece tecrübe göstermiyor, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim de şöyle buyuruyor:

“Allah Teâlâ yalancıları sevmez. “

“Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kal­karsa, de ki; gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra gönülden lanetle dua edelim de, yalancıların üstüne Al­lah’ın lanetini dileyelim”[43]

Sonra da tüm yalancılar hakkında:

“Onların cezası hemen yakalanıp cehenneme atılmaktır.”

“Eğer o, bazı laflar uydurup bize iftira etseydi; elbette ondan sağ elini (gücünü, kuvvetini) alırdık; sonra onun can damarını keserdik.”[44] buyurulmaktadır.

Bu durumda Mirza Gulam Ahmed peygamberlik iddia­sında bulunan bir yalancıysa:

a. Neden şimdiye kadar Allah kendisini yakalamadı?

b. Cemaati her geçen gün gelişmektedir. Müslümanlara göre bâtıl sayılsa bile onun davası daha da güçlenmektedir. Hatta bu cemaatin kökleri yurt dışına bile uzanmış, oralarda da güçlenmiştir.

c. Mirza Gulam’ın iddiasını açıkladığı günden bu yana altmış yıl geçmiştir. Biz ne zamana kadar ilahi kararı bekle­yeceğiz, oysa şu anda Kadiyaniler gelişmektedir.

d. Kadıyanilere karşı çıkan birey ve cemaatler, neden mu­halefeti terkedip konuyu Allah’a bırakmıyorlar?

  1. Sayı 242’de Cemaat-i İslâmî’nin Alman asıllı bir men­subunun Berlin’de İslâmî tebliğ konusunda Kadıyanilerle iş­birliği yaptığını yazmaktasınız. Neden, siz de Pakistan’da bunlarla işbirliği yapmıyorsunuz?

Cevap:

Peygamberlik iddiasında bulunan bir kişinin meselesine oldukça basit bir bakış açısıyla yaklaşıyorsunuz. Bu yaklaşım, bu tür önemli meselelerde belirli bir görüş sahibi olabil­mek için yeterli ve uygun değildir.

Benim yazılarım, sadece bazı bencil kişilerin hakkımda attıkları iftiralara cevap mahiyetindeydi. Siz de bunu pey­gamberlik iddiasında bulunan malum kişi meselesine bağlı­yorsunuz.

Anlamalısınız ki, peygamberlik iddiasında bulunan bir kişi hakkında iki durumla karşılaşılır: Peygamberlik iddia eden kişinin iddiası gerçekse, kabul etmeyen kâfir olur. İddi­ası yalansa, kabul eden kâfir olur. Böylesine kritik bir mese­lede siz kararınızı, sadece; Allah onu hâlâ yakalamadı ve adamları çoğalıyor, düşüncesine dayanarak oluşturmaya kalkışıyorsunuz.

“Biz, ne zamana kadar ilahi kararı bekleyelim.” sözünüz de yanlış. Bir kişi, peygamberlik iddiasında bulunursa ve ce­maati de gelişme gösterirse, üstelik önerdiğiniz süre içeri­sinde Allah Teâlâ tarafından da cezalandırılmazsa, bütün bunlara dayanarak sizce o peygamber mi kabul edilmelidir? Size göre bir peygambere inanmanın ölçüsü bu mudur?

”Eğer o peygamber uydurduğu kendi sözlerini bize isnad etseydi” ayetini delil olarak ileri sürüyorsunuz. Bu delil esa­sında yanlıştır.

Bu ayetin gerçek anlamı şudur: “Gerçek bir peygamber olarak Hz. Muhammed Allah’tan vahiy gelmediği halde kendi sözlerini Allah’a isnad etseydi, şahdamarı kesilir­di.”

Bu ayetten, gerçekte peygamber olmayan birisinin kendi­sini peygamber olarak göstererek peygamberlik iddiasında bulunması halinde şahdamarının kesileceği anlamını çıkar­mak doğru değildir. Çünkü bu ayette, peygamberlik iddia­sında bulunan yalancı birisinin şahdamarının kesileceği, fa­kat gerçek peygamberin şahdamarının kesilmeyeceği gibi, şahdamarın kesilip-kesilmemesi bir peygamberlik ölçüsü olarak gösterilmemiştir. Ayetlerin tevilinin bu kadar zorlan­ması ve uzatılması sizin kendi çabalannızm ürünü olmasa gerek. Bunu Mirzanın cemaatinden öğrendiğiniz apaçık or­tada. Zaten bu görüş, cemaat olarak onların Allah korkusun­dan ne kadar yoksun olduklannı yeterince göstermektedir.

Hz. Peygamber’den sonra peygamberlik iddiasında bulu­nan birisinin sözleri, sizin ifade ettiğiniz ölçülerle değerlen­dirilmez. Aksine, bir yalancının peygamberlik iddiasını, Hz. Peygamberden sonra kesinlikle hiç bir peygamber gelmeye­ceğini kesin olarak bildiren ayet ve sahih hadislere dayana­rak mutlaka reddetmek gerekmektedir.

Mirza ve müritlerinin peygamberlik kapısının açık oldu­ğu iddiasıyla ortaya koyduklan delilleri biliyorum. Fakat bu delillerden, ancak cahil ve az bilgili kişilerin etkilenebilece­ğini size açıkça söyleyebilirim. İlim sahibi kişi bu delillere bakınca, sadece ortaya koyanlann cehaletini görür.

Almanya’dan gelen mektubun Tercüman’ul Kur’an’da olduğu gibi yayınlanması, her yönüyle doğru bulduğumuz anlamına gelmez. Bunu yayınlamadaki amacımız, müslüman halkımıza Alman asıllı yeni müslümanların durumu hakkında bilgi vermek ve onlara yardım edilmesini sağla­maktır. O bîçare insanlar daha yeni müslüman olmuşlardır ve İslâm dünyasındaki fitnelerden habersizlerdir. Bu neden­le, onlara İslâm adına verilen her şeyden yararlanmaya çalı­şacaklardır. Onların, İslâm’ın sahih kaynaklanna ulaşmalarını sağlamak görevimizdir. Aksi halde, bilgisizlikleri yü­zünden bir fitneye kurban olmalarından endişe duyuyo­rum.

Soru:

Cevabınızı okudum. Beni yeterince tatmin edemediği için çok üzgünüm.

Ben sizin sunduğunuz “Allah’ın kendisi yalancıyı ceza­landıracaktır.” gerçeğine dayanarak, tüm müslümanlara göre bir yalancı olan Mirza Gulam Ahmed Kadiyani neden Allah tarafından cezalandırılmadı, diye sormuştum. Aynca Allah’ın ne zamana kadar kullannın dalalette kalmalanna müsaade etmeyi sürdüreceğini de sormuştum.

Ben, Mirza Ahmedın kaleme aldığı yirmi beşe yakın kita­bı inceledim. Aynca bunlara reddiye olarak yazılan çeşitli âlimlerin eserlerini de gözden geçirdim. Fakat itiraf edeyim ki bu konuda sizin hiçbir kitabınızı okumadım. Alimlerin eserleri hakkında bende oluşan izlenimleri şu şekilde sırala­yabiliriz:

Onlar, Mirza Ahmed’in yazılarını tahrif ederek (bozarak) yanlış atıflarda bulunmuşlardır.

Ele aldıkları konuda yeterli bilgiye sahip olmadıkları gö­rülmektedir.

Onlar genellikle mektuplarıma cevap vermemektedir.

Kitaplarından anladığım kadarıyla Mirza Ahmed’in kişi­liği ile görüşleri, yani içi ile dışı Hz. Peygamberin sevgisiyle doludur. Bu nedenle Mirza Gulam Ahmed’in davasına ilgi duyar oldum.

Şu andaki kanaatlerim de şu şekilde:

  1. Mirza Ahmed’in iddiaları Kitap ve Sünnete aykırı de­ğildir.
  2. Mirza Ahmed’in peygamberliği, Hz. Peygamberin şa­nını azaltmaz. Nasıl Hz. Musa’mn faziletinden dolayı o dö­nemde her yerde peygamber gönderilmişse, Hz. Peygamber’in makamına göre de şeriatını esas alan peygamberler her yerde zuhur etmelidir. Mirza Ahmed şöyle buyurmakta­dır:

“Allah’ın kullarına verdiği şu akan çeşme,

Kemal’i Muharnmed’in denizinden bir damladır.”

Bu durumda, Mirza Ahmed’in davasının yanlışlığını Kurana dayanarak açıklar mısınız? Yalancı olduğunu ispat edebilir misiniz?

Cevap:

Siz isteseydiniz, önceki mektubumla da tatmin olabilirdi­niz.

Tercüman’ul Kur’an’da yayınlanan yazılarım, hakkım­da yapılan iftiralara ilişkindi. Bu yazılarda, Allah’a olan güvenimi belirterek “O yalancıları kesin olarak cezalandıra­caktır.” demiştim. Fakat siz bunu, peygamberlik iddiasında bulunan bir kişinin iddiasını ölçmek için kullanıyorsunuz. Ölçünüze göre, iddia sahibi cezalandırılmazsa kesinlikle haklı oluyor. Şöyle bir düşünün: Benim sözümü bana delil olarak gösterme isteğiniz ne derece makul olmaktadır?

Sonra, bana iftira atanlar için, bu dünyada gözlerimizin önünde cezalandırılmazlarsa, yaptıkları iftiraların doğru olacağını söylemiş miydim?

İnsanların gerçekten doğru veya yalancı, hidayette veya dalalette olduklarının ölçüsü cezalandırılmak veya cezalan­dırılmamak mıdır ki, bu dünyada cezalandırılanlar yalancı ve cezalandırılmayanlar da doğru ve hidayette olsunlar?

Siz tuhaf ve acayip bir mantıkla “Mirza Ahmed’in iddiası altmış yılı geçmiştir ve ne zamana kadar cezalandırılması beklenecek.” diyorsunuz. Siz, peygamberlik iddiasını değer­lendirebilmek için acayip bir ölçü ortaya koymaktasınız. Peygamberlik iddiasında yalancı olan birine nasıl bir ceza verilmesi gerektiğini açıklayabilir misiniz? Gaipten bir elin uzanıp onu şah damarından yakalayacağını bekliyorsanız, Hz. Peygamber zamanında peygamberlik iddiasında bulu­nan Müseyleme’ye bile böyle bir cezanın verilmediğini size söyleyebilirim.

Peygamberlik iddiasında bulunan birinin insanlar tara­fından öldürülmesini yalancı olduklarına bir kanıt olarak gösteriyorsanız, Allah’ın tasdik ettiği ve kavimleri tarafın­dan Öldürülen peygamberler hakkında ne diyeceksiniz? Şu ayetleri belki de okumuşsunuzdur:

“Onlar: ‘Allah bize and verdi ki, bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiç bir peygambere inanmayalım.’ de­diler. De ki:

“Size benden önce de pek çok peygamberler açık delillerle gelmiş, sizin söylediklerinizi de getirmişlerdi. Sa­dık kişilerseniz, onları neden öldürdünüz?” [45]

“Sözlerini bozmalarından, Allah’ın ayetlerini inkar et­melerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz kılıflı” demelerinden ötürü (başlarına belalar getirdik.) Hayır (kalpleri kılıflı değil), fakat inkarlarından ötürü Allah, o kalplerin üzerini mühürlemiştir. Artık pek azı hariç onlar inanmazlar.” [46]

Bu ayetlerin ışığında, siz bir kez daha görüşünüzü gözden geçirmelisiniz.

Peygamberlik iddiası bu tür ölçülerle değerlendirilemez. Herşeyden önce, nazil olan Allah kelamının ışığında, bu iddi­anın yerinin ne olduğuna bakmak gerekmektedir. Ayrıca peygamberlik iddiasında bulunan kişinin ne getirdiği, ilk hayatının nasıl olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu ölçülere uymadığı halde, bir kişinin peygamberlik iddia­sını kabul ederseniz, büyük hata yaparsınız. Gözlerinizin önünde cezalandırılmamasını davasında haklı olduğunu gösteren bir ölçü olarak ele almamalısınız.

Benim ifade ettiğim üç ölçüden son ikisine zaten gerek bi­le kalmıyor. Çünkü ilk ölçüye göre peygamberlik iddiasında bulunan birinin davası zaten bâtıldır. Kur’an ve Sünnetle Hz. Peygamberin son peygamber olduğu ve ondan sonra hiç bir peygamberin gelmeyeceği kesinleşmişken Hz. Muhammed’den sonra peygamberlik iddiasında bulunan bir kişinin ne getirdiğine ve nasıl bir insan olduğuna bakmaya hiç gerek yoktur.

Kanaatime göre, Mirza Ahmed, ikinci ve üçüncü ölçülere göre de peygamberlik makamına layık değildir. Peygamber­lik kapısı açık olsa bile, makul bir insan, Mirza Ahmed’i bu makama yakıştıramaz. Fakat bu konuda Kitap ve Sünnetin kesin kararından sonra, ben bu tartışmayı bile gereksiz gö­rüyorum, Allah ve Rasülü’ne karşı yapılmış bir küstahlık olarak kabul ediyorum.

Kitap ve Sünnet’teki peygamberlik kapısının tamamen kapalı olması hakkındaki delillerle ilgili sorunuzun cevabını bir mektubun sınırları içerisinde vermek imkansızdır. İnşaallah bu konuda müstakil ve detaylı bir yazı kaleme alaca­ğım. Eğer yazmaya fırsat bulamazsam, zaten bu konu Ahzâb Sûresi’n’nin tefsirinde ele alınacaktır.[47]

Peygamberliğin Sona Erişine Karşı Kadıyanilerin Gösterdiği Bir Delil

Soru:

Tefhim’ul Kur’an isimli tefsirinizin, Âl-i îmrân Sûresi’nin 268. sayfasında:

“Hem Allah vaktiyle peygamberlerin misakını şöyle al­mıştı: And olsun ki size kitap, hikmet verdim; sizde olanı tasdik eden bir peygamber gelecek, ona mutlaka inanacaksı­nız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. îkrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?” demişti. “îkrar ettik” demişlerdi de: “Şahid olun, ben de sizinle beraber şâhidlerdenim” demişti.[48] ayetinin tefsirinin 69 no’lu açıklamasında şöyle demişsiniz:

“Burada şunu da anlamalıyız ki, Hz. Muhammed’den ön­ce her paygamberden aynı söz alınmıştır ve bu nedenle her peygamber, ümmetine kendisinden sonra gelecek olan pey­gamberin haberini vermiştir. Ona uyulmasını bildirmiştir. Fakat Hz. Peygamber’den böyle bir söz alındığına dair bir bilgi ne Kitap’ta, ne Sünnet’te, ne de başka her hangi bir yer­de vardır. Hz. Peygamber de (s.a) ümmetine kendinden son­ra gelecek bir peygamberin haberini vermemiştir. Ona uy­maları talimatını da vermemiştir.”

Bu ifadeleri okuduktan sonra aklıma şu hususlar geldi: Şüphesiz Hz. Peygamber böyle bir haberi vermemiştir. Fa­kat Kur’an’ın Ahzâb Sûresinde bu ahid şöyle bildirilmiş­tir:

“Biz peygamberlerden (verdiğimiz elçilik görevini yap­mak ve hak dine davet etmek hususunda) kuvvetle söz almış­tık. Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da sapasağlam söz almıştık.”[49]

Burada “senden” kelimesiyle Hz. Muhamnıed’e hitap edilmiştir. Bu misak (söz) Âl-i İmrân Süresi ndekiyle aynıdır. Âl-i İmrân ve Ahzâb Sûrelerinin söz konusu ayetlerin­den de anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber’den de aynı misak alınmıştır.

Aslında bu soru Gulam Ahmed’in bir kitabını okuyunca aklıma takıldı. O kitapta her iki ayetin tefsiri birbirinin yardımıyla yapılmıştır. “Senden” kelimesi üzerinde çok durularak, uzun tartışmalara girilmiş ve geniş açıklamalar yapılmıştır.

Cevap:

“Biz peygamberlerden misak (söz) aldık. Senden de, Nuh’dan da.”[50] ayetini Kadiyanilerin delil olarak göstermeleri, gerçekten samimi ve ihlaslılarsa, cahillikleri­ni ortaya koyar. Kasten bu ayeti delil gösteriyorlarsa, o za­man da dalâlette olduklarını ortaya koyar.

Kadıyaniler, delil olarak ümmetlerin ve peygamberlerin gelecek olan peygamberlere uymaya dair söz verdiklerim anlatan Âl-i İmrân Sûresi’ndeki

“Allah peygamberlerden söz aldı” ayetinin bir kısmım al­maktadırlar. Ayrıca bir de, diğer peygamberler gibi Peygam­ber Efendimiz’den (s.a) de söz alındığını belirten Ahzâb Sûresinde geçen yukarıdaki ayeti alıyorlar. Sonra ikisini birleştirip üçüncü bir sonuç ortaya çıkarıyorlar. Böylece, Hz. Peygamberden de kendinden sonra gelecek olan bir pey­gamber hakkında söz alınmıştır hükmüne varıyorlar. Oysa gelecek olan bir peygambere uyulması için söz alındığı bildi­rilen ayette, Allah Teâlâ, böyle bir sözü Hz. Muhammed’den de aldığım bildirmemektedir. Hz. Peygamberden söz alındı­ğını bildiren ayette de, gelecek olan bir peygamber için söz alındığı belirtilmemiştir.

Bu iki farklı ayetteki anlamı birleştirerek Kur’arı-ı Kerim’in hiç bir yerinde bulunmayan bir anlamı hangi mantık ve hangi delile göre iddia edebiliyorlar?

Oysa bu iddialar mümkün olsaydı, sadece şu üç delil veri­lebilirdi:

  1. Bu ayetin nüzulünden sonra Hz.Peygaber’in (s.a) saha­belerini toplayıp, ‘Ey İnsanlar! Allah Teâlâ, benden sonra ge­lecek olan peygambere uymak için benden söz aldı. Bu du­rumda, siz de benim ümmetim olarak ona inanacağınıza ve uyacağınıza dair bana söz verin.” şeklinde duyurması, mese­leyi herkese bildirmesi icap ederdi.

Fakat bütün hadis tasniflerinde bu konuyla ilgili hiç bir şeyle karşılaşılmamıştır. Aksine, Hz. Peygamberin (s.a) son peygamber olduğu ve ondan sonra hiç bir peygamberin gön­derilmeyeceğine ilişkin anlamlar içeren bir çok rivayetler mevcuttur. Hz. Peygamber’den (s.a) böylesine önemli bir ko­nuda söz alınmış olmasına rağmen, O’nun bunu gözardı etti­ğine, hatta tam karşıtı sözler söylediğine ve bunlara istina­den O’nun, ümmetinin büyük bir çoğunluğunu gönderilen bir peygambere uymaktan mahrum bıraktığına inanabilir miyiz?

  1. Bu anlamı doğurabilecek ikinci bir delil de şu olabilirdi: Kur’an’da peygamberler ve ümmetlerinden sadece tek bir söz alındığı belirtilseydi -yani daha sonra gelecek peygam­berlere uyma sözü bildirilmiş olsaydı- ve bunun dışında Kur’an’da hiç bir şekilde herhangi bir rnisaktan söz edilme­seydi, bu mümkün olabilir, Ahzâb Sûresi’nin misakla ilgili ayetinin anlamı da galiba aynı misaktır, diyerek delil göste­rilebilirdi. Fakat böyle bir delil göstermek mümkün değil­dir.

Kur’an’da bir değil, bir çok misaktan söz edilmektedir. Meselâ; Bakara Sûresinde İsrailoğullarından Allah’a ibadet etmek, anne ve babaya iyi davranmak ve kendi araların­da kan akıtmamak üzere misak alındığı; Âl-i İmrân Sûresi’nde, tüm ehl-i kitap’tan kendilerine verilen Allah’ın Kitabı’nın hükümlerini gizlememeye ve onları yaygınlaştır­maya dair misak alındığı; Ârâf Sûresi’nde de İsrailoğulları’ndan Allah adına doğrudan başka birşey söylememek, Al­lah’ın Kitabı’na sımsıkı sarılmak ve O’nun hükümlerini unutmamak üzere misak alındığı bildirilmektedir.

Mâide Sûresi’nde, Hz. Peygambere inananlara, Allah’a vermiş oldukları bir misak hatırlatılıyor ve “siz, Allah’a işi­tip, duyup, kabul ettiğinize, itaat edeceğinize dair söz verdi­niz” denmektedir.

Şimdi şunu sormak gerekir: Ahzâb Sûresinin 7. ayetindeki misak soyutsa (hangi misak olduğu açıklanmadan) ifa­de edilmişse, açıklamak için bir başka misakı değil de, neden Âl-i İmrân Sûresi’ndeki misakı ele alalım? Bu tercih için de zaten bir delil gerekli. Böyle bir delil de hiç bir yerde yok.

Birisi bana cevap olarak, her iki yerde de peygamberler­den misak almak söz konusudur, bu nedenle bir ayetin açık­laması ikinci bir ayetle yapılmıştır, derse; bu durumda ben de, bütün misaklar ümmetler aracılığıyla değil de doğrudan nebiler aracılığıyla yapılmıştır, derim. Her nebiden Allah’ın Kitabı’nı sımsıkı tutmasına ve O’nun hükümlerine uyması­na dair misak alındığının Kur’an’da bulunduğunu basiret sahibi hangi kişi bilmez?

  1. Üçüncü bir delil olarak da şöyle söylenebilirdi: Ahzab Sûresi’nin ifade şeklinden bellidir ki buradaki misak, gele­cek olan peygambere inanmayla ilgilidir. Fakat buradaki her şey tam tersinedir. Buradaki ifade şekli de böyle bir mânânın hiç olmadığını belirliyor. Ahzâb Sûresi şöyle başlı­yor: “Ey Nebi! Allah’tan kork! Kafirler ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir.”[51] Bundan sonra da, cahiliye döneminden beri evlatlık edinme geleneğine ve buna bağlı olan bütün batıl inanç ve âdetlere son vermek gerektiği hükmü buyurulmuştur:

“Allah, bir adamın (göğüs boşluğunda iki kalb yaratmadı. Ve zıhar yaptığınız eşlerinizi, sizin anneleriniz yapmadı. Evlâtlıkla­rınızı da sizin öz oğullarınız kılmadı. Bunlar sizin ağızları­nıza gelen sözlerinizdir, Allah gerçeği söyler ve O doğru yola iletir.”[52]

Daha sonra da kan bağının dışındaki ya­kınlıklardan en hürmetlisinin peygamberler ile müminler arasındaki akrabalık olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle de nebilerin zevceleri, tıpkı anneleri gibi o ümmete haram kılın­mıştır. Halbuki bütün başka konularda neseb ve kan bağla­rı, Allah’ın Kitabı’na göre haramlık ve miras “hakları açısından öncelikli ve geçerlidir:

“Peygamber, müminlere canla­rından ileridir. O’nun eşleri de onların anneleridir. Rahim sahipleri de Allah’ın Kitabında birbirlerine öteki mümin­lerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir iyilik yap­manız (bir vasiyet etmeniz) hariç. Bunlar Kitap’ta yazılmış.”[53]

Bu hükümlerden sonra da Allah, Hz. Peygambere tüm peygamberlerden alman misakı hatırlatmış ve O’ndan da bu misakı almıştır. Bu durumda her makul insan, bu ifade şek­linden bir peygambere inanmak için bir misakın hangi mü­nasebetle hatırlatılabileceğini görür. Burada, hatırlatılacak bir mesele varsa, o da, ancak Allah’ın Kitabı’na sımsıkı sarıl­ma, emirlerini çok iyi öğrenip uyma ve bütün dünyaya ilan etmek için her peygamberden alman söz olabilir.

Nitekim daha sonra görüyoruz ki, Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e açıkça şunu bildiriyor: Evlat edindiğin Zeyd’in boşadığı karısını nikahına alarak, cahiliye dönemine ait vehim ve yersiz düşüncelerden kaynaklanan bâtıl inana kırmalı­sın. Çünkü bu inanç nedeniyle halk, evlat edindiği çocuğu öz oğlu gibi düşünüyor. Kâfir ve münafıklar buna itiraz edince de Allah Teâlâ onlara şu cevabları veriyor:

  1. Öncelikle Hz. Muhammed (s.a) sizden hiç birinizin ger­çek babası değildir. Bu nedenle boşadığmız kadın ona haram değildir.
  2. Siz, “helal olsa bile evlenmesi gerekli miydi?” derseniz, evet, O’nun Allah’ın Peygamberi olması, Allah’ın yok etmek istediğini hemen harekete geçerek yok etmeyle görevli olma­sı nedeniyle evlenmek görevi idi.
  3. Ayrıca Hz.Peygamber, sadece bir peygamber olarak de­ğil, son peygamber olarak da bunu yapmalıydı. O, bu batıl ca­hiliye inanç ve geleneğini yok etmezse, daha sonra bir pey­gamber de gelmeyeceğine göre, kim yok edecekti?

Bu ve daha önceki tartışmayı birlikte düşünecek olan ki­şi, rahatlıkla şunu söyleyebilir: Hz. Muhammed’den alınan misak, nasıl bir misak olursa olsun, bu hiç bir zaman gelecek olan bir peygamber için söz verme anlamını kesinlikle ifade etmez.

Gördüğünüz gibi, söz konusu ayetten Kadıyanilerin çı­kardığı anlamı çıkarmak için yukarıdaki üç delil zikredilebi­lirdi. Fakat bu delillerin üçü de onların iddialarına bir fayda temin etmemektedir. Aksine iddialarına ters düşerek çürüt­mektedir.

Kadıyanilerin dördüncü bir delili varsa, ne olduğunu so­rabilir ve cevaplarını isteyebilirsiniz. Eğer verilecek cevap­ları yoksa, Kadıyanilerin bu anlamı; ya cehaletlerinden do­layı, ya da Allah’tan korkmayıp insanları dalalete düşürmek maksadıyla çıkardıklarını kabul etmek gerekir.

Mirza Ahmed ve cemaatinin durumunu anlamak müm­kün değil. Mirza Ahmed bir peygamberse, neden hala kendi­ne uyan sahabeleri ve tabiîni varken Kur’an’dan açıkça yan­lış deliller çıkartıyor? Neden ümmetinden hiç kimse bu ceha­lete karşı sesini yükseltmiyor?[54]

Sünnî-Şii İhtilafı

Soru:

Ben, çok dindar bir şiî dostumdan, şia mezhebinin kay­naklarına dair bir çok kitap alıp okudum. Ehi-i sünnet ile şia mezhebi arasındaki ihtilaflı meselelerden özellikle namazla ilgili olanları beni oldukça endişelendirdi. Bu endişelerimi size yazıyorum. Sizden detaylı bir şekilde açıklama yapma­nızı ve bana yol göstermenizi rica ediyorum.

Bende oluşan kuşkular, kıyamla ilgilidir. Namaz, İslam’ın temel direklerinden biridir. Fakat kıyam sırasında ellerin bağlanıp bağlanmayacağı konusunda, Dört İmam’m da ayrı görüşte olmaları hayret vericidir. Sonra Hz. Peygamber’in:

“Ben size iki şey bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve ehl-i bey­tim.” açık emri varken, ehli sünnet imamları, ihtilaflarını gidermek için ehl-i beyte müracaat etmemişlerdir. Oysa İmam Azam Ebu Hanife ve İmam Mâlik, İmam Cafer Sadık ile aynı zamanda yaşamışladır. Hal böyle iken Hz. Peygamber’in ailesini bir kenara bırakıp, bütün dini işleri ehl-i beyt’in dışına dayandırmışlardır. Dini meselelerde ehl-i beytle temas kurmak bir yana, onların rivayet ettikleri ha­disler bile alınmamıştır. Oysa:

“Ev sahibi, evde olan her şeyi daha iyi bilir.” deyişine gö­re, dinin esas kaynağı ehl-i beyt imamlarıdır. Ebu Hanife ve İmam Malik sadece rivayetlere ulaşabilmişler, bunun aksi­ne İmam Cafer Sadık, babası İmam Bakiri, o da Zeynel Abidin’i, Zeynel Abidin de Hz. İmam Hüseyin’i kendi gözleriyle görmüşlerdi. Böylece kıyamda nasıl durulması gerektiğini de iyi biliyorlardı. Bu durumda, “duyulmuş olan, görülmüş olanın yerini aldı.” Zaten ehl-i sünnetin imamları arasında­ki bu görüş farklılıkları da ehl-i beyt imamlarına müracaat etmemekten kaynaklanmaktadır.

Cevap:

Sorunuz sadece namazla ilgili. Fakat sizin ifade ettiğiniz kuşkuların esasları çok daha derinlerde yatmaktadır. Dola­yısıyla bu esasları tartışmak kaçınılmazdır.

Meselenin başlangıç noktası şu hadistir:

“Size iki şey bırakıyorum. Allah’ın Kitabı ve ehl-i bey­tim.”

Bu konuda bilmemiz gerekir ki, bu hadis değişik kelime­lerle ve değişik senetlerle rivayet edilmiştir. Bunların bazı­ları zayıf, bazıları da güçlüdür. En güçlü, dolayısıyla en gü­venilir ve en detaylı olarak gelen rivayet, Hz. Zeyd b. Erkam’dan Müslim’in yaptığı rivayettir. Bu rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a) Gadir-i Hum’da verdiği hutbede şöyle bu­yurmuştur:

“Ey insanlar! Ben de bir insanım. Allah ‘ın meleği (ölüm mesajını alıp) yakında gelebilir. Ben de ona “hazırım” de­rim. Bu dünyadan göçerim. Ben size iki ağırlıklı şey bırakı­yorum. Bunlardan birincisi, hidayet ve aydınlığı içeren Allah’ın Kitabı ‘dır. Siz Allah’ın Kitabı’nı alıp sıkı tutun.”

Hz. Peygamber (s.a) bu konuda dinleyicileri, Allah’ın Kitabı’na uymaya çağırdı ve buna rağbet etmelerini istedi. Sonra şöyle buyurdu:

“İkincisi de ehl-i beytim’dir. Ben, ehli beyt’im konusunda size Allah’ı hatırlatıyorum.”

Bu hadiste, dini yalnızca ehl-i beytten öğrenmek gerekti­ğine ve onlara uymanın zorunlu olduğuna dair hiç bir işaret yoktur. Burada, ayrı ayrı anlamlarda, iki önemli şey olduğu­nu belirtmiştir.

Allah’ın Kitabı’nın ağırlıklı ve öncelikli olmasının sebebi, bir hidayet kaynağı olmasıdır. Allah’ın Kitabı’nın terkedilmesi, felaket ve dalâlettir.

Ehl-i beyt’in ağırlıklı olmasının nedeni de, insanların bü­yükleri olan ehl-i beyt’in, itaat edenler için her zaman ciddi bir sınav teşkil etmesidir. Kimisi ehl-i beyt’e tazimde aşırılı­ğa giderek onları ilahlaştırmış, kimileri de haklarını yiyip onlara zulm etmişlerdir. Böylece ümmetin ehl-i beyt’e olan doğal hayranlıkları zorla bastırılmıştır. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber (s.a), “Ben, ehl-i beytim konusunda sizlere Al­lah’ı hatırlatıyorum.” buyurmuştur. Yani ehl-i beyt konu­sunda Allah’tan korkun, meseleyi abartma ve küçültme bo­yutlarına götürmeyin, demek istemiştir.

İkinci olarak; diyelim ki Hz. Peygamber (s.a) “sünnet”ten ve “ehl-i beyt”ten (her iki kelime de hadis rivayetlerinde mevcuttur.) dini öğrenmeyi emretmiştir. Bu durumda, “ehl-i beyt”in anlamı, neden Hz. Ali’nin evlatlarıyla sınırlandırıl­mıştır? Kur’an-ı Kerim’e göre, ehl-i beyt’e Hz. Peygamberin zevceleri de dahildir. Hz. Peygamber’in sadaka almalarını yasakladığı Hz. Cafer’in ailesi, Akü ailesi, Abbas ailesi ve Haşim oğullarının tümü de ehl-i beyt’e dahildir.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber (s.a) sadece “Ben size iki ağır­lıklı şey bırakıyorum.” dememiştir. Bunun yanında:

“Benim sünnetime ve Raşid Halifelerin sünnetine göre davranın” da buyurmuştur. Ayrıca:

“Sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyar sanız, hidayet üzre olursunuz” buyurmuştur. Bu durumda, neden bir hadisi alıp diğerlerini terkedelim? Neden ehl-i beyt ile birlikte Raşid Halifeler ve sahabelerden de istifade etmeyelim?

Dördüncüsü, Hz. Peygamberin yirmi üç yıl boyunca yüz­lerce ve binlerce kişiyle beraber yapmış olduğu ve yüz binler­ce kişinin gördüğü işlere ilişkin bilgi için, sadece ehl-i beyte dayanmayı ve diğerlerini göz ardı etmeyi aklımız kesinlikle kabul etmemektedir. Oysa onlar da Hz. Peygamber’in faali­yetlerine katıldı ve olayları yakından gördü. Hz. Peygam­ber’in zevceleri, O’nun ev hayatını görme fırsatına sahiptir. Ayrıca erkeklerden Hz. Ali’nin dışında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. İbn Mesud ve diğer pek çok sahabi Hz. Peygamberle birlikte bulunmuştur. Öyleyse sadece ehl-i beyt’e dayanılmasının hangi makul nedeni var?

Bu sorulara olumsuz cevap verebilmek için sonuçta sayılı birkaç sahabe dışında bütün sahabelerin (hâşâ) münafık ol­duğunu söyleme mecburiyeti vardır. Bunu da ancak önyargı­larla körelmiş bir kişi söyleyebilir. Böyle bir kişi, sözlerini ve iddiasını tarihin yalanlamasını da hiçe sayacaktır. Bu söz ve iddianın, Hz. Peygamber’in mesaj ve tebliğine ne denli zarar vereceği de umurunda değildir. Hangi makul insan, Hz. Pey­gamber’in yirmi üç yıl boyunca güvendiği ve birlikte bütün bir Arabistan’ı ıslah ettiği sahabelerin tümünün münank ol­duğunu düşünebilir? Yoksa Hz. Peygamber (s.a) sahabelerin nifakından son ana kadar habersiz mi kaldı? Bu doğruysa, Hz. Peygamber’in insanı tanıma ve hayat anlayışına gölge düşmez mi? Bu yanlışsa, (ki kesinlikle yanlıştır) sahabelerin hepsinden dini öğrenmek neden geçerli olmasın?

Meselenizin ikinci önemli yanı şudur: Sizi, birileri yanlış olarak, ehl-i sünnet imamlarının dini meseleleri araştırır­ken ehl-i beyt’e müracaat etmediğine ve onlardan hiçbir ri­vayet almadıklarına inandırmış bulunmaktadır. Şiîler ke­sinlikle hata yapmaktadır. Çünkü onlar, ehl-i beyti sınırlandırmakta ve bilgi kaynağı olarak yalnızca ona dayanmakta­dırlar. Ayrıca diğer bütün kaynakları da terketmektdirler.

Ehl-i sünnet imamları, bu hatayı yapmamışlardır. Ehl-i beytle birlikte diğer sahabelerden de bilgi almışlardır. On­lar, her meselede iyice araştırarak kendi usullerinden sonra en doğru ve sağlam metodun hangisi olduğunda bir karara varmışlardır.

Meselâ; İmam Ebu Hanife, diğer sahabi ve tabiîn ile bir­likte İmam Muhammed Bakır, Cafer-i Sadık, Hz. Hüseyin’in oğlu Hz. Zeyd ve Muhammed b. Hanefiyye’nin ilminden de istifade etmiştir. Aynı şeyi, diğer fakih ve muhaddisler de yapmışlardır. Ehl-i beyt’in büyüklerinden rivayetleri bulun­mayan hangi hadis kitabı var?

Namaz veya başka bir işle ilgili olarak sadece İmam Ca­fer’in usulünü almalıyız; çünkü o, İmam Bakır’dan, o da Zey­nel Abidin’den, o da Hz. Hüseyin’den, O da Hz. Ali’den, ve Hz. Ali de Hz. Peyganıber’den bu usulü öğrenmiştir, demek yan­lıştır. Sorun şu: Neden sadece bu kaynağa dayanalım? Diğer binlerce kişi de, sahabe ve tabiîni namaz kılarken ve diğer di­ni işleri yaparken görmüşlerdir. Bunların hepsi de Hz. Pey­gamberin yaptığını gördükleri şekilde hareket etmektedir­ler. Bunları bir kenara bırakıp, sadece ehl-i beyt’i örnek almanın sebebi ne?

“Ev sahibi, içindekileri daha iyi bilir. ” sözü, ne bir ayet­tir, ne de bir hadis. Bu söze dayanarak Hz. Peygamberin bü­tün hayatını ehl-i beyt’ten almaya çalışmanın anlamı ne? Oysa, Hz. Peygamber’in hayatının yüzde doksan dokuzu evi­nin dışında, yüz binlerce kişiyle birlikte geçmiştir. Ayrıca yüz binlerce kişi herhangi bir şekilde Hz. Peygamberle kar­şılaşıp birlikte olmuştur. O’nun düşünüş ve yaşayışına şahid olmuştur.

Meselenin üçüncü önemli yanı ise, dini messşlelerdeki ih­tilafları görünce endişelenmeniz ve “sadece ehl-i beyte dayanılsaydı, bu ihtilaflar olmayacaktı” diye düşünmenizdir. Oy­sa her ikisi de yanlıştır. Ne ihtilaflardan dolayı endişe etmek gerekir, ne de ehî-i beyte uymakla ihtilaflardan kurtulunur. Şiilerin çeşitli itikadı ve fıkhî mezheplerini incelerseniz, ehl-i sünnet’ten daha fazla ihtilafa düştüklerini görürsünüz. Oy­sa onların her biri de mezheplerinin kaynağının ehl-i beyt ol­duğunu söylemektedir.

Yüz milyonlarca insanın uyduğu ve buna paralel olarak yüz binlerce insanın nasslarını inceleyip yorumladığı bir di­nin ifade edilmesinde, herkesin görüş birliği içinde olması­nın mümkün olmadığı bir gerçektir. Bu durumda ihtilafın ortaya çıkması çok doğaldır ve bunun önlenmesi de mümkün değildir. Bu ihtilaflara rağmen cevher (öz) birliği sağlanmış­tır. Bu cevher de inanç esasları ve temel ana hükümlerdir. Herkes bu temeller üzerinde görüş birliği içindedir. İnsanlar bu birlik temeline esas önemi verseler ve ihtilafları da yerin­de tutsalar hiç bir hata ortaya çıkmaz. İnsanlar küçük ihti­laflara önem verince, doğal olarak ayrılıklar meydana gele­cektir.

Meselâ; siz namazla ilgili olarak bir soru sordunuz. Na­mazdaki birlik temeli, bütün müslümanlarm bir tek Allah’a ibadet etmeleri, namaz kılma usulünün kaynağı olarak Hz. Peygamberi (s.a) görmeleri, beş vakit namazı farz kabul et­meleri, aynı kıbleye yönelmeleri, abdesti namazın bir şartı olarak kabul etmeleri, rüku, secde, kıyam ve ka’deyi nama­zın usulünün parçaları olarak kabullenmeleri ve namazda Kur’an ayetleri okuyup, Allah’ı zikretmeleridir. Bu birlik te­melinden sonra, nelerde ihtilaf edilmektedir Eller nerede bağlansın? Bağlansın mı, bağlanmasın mı? “Amin” yüksek sesle mi, alçak sesle mi söylensin? İmamın arkasında Fatiha Sûresi okunsun mu, okunmasın mı? Bu tür teferruata ilişkin konularda, değişik usulleri olan her mezhepte Hz. Peygam­berden rivayet edilen bir delil vardır. Her mezhep, zayıf olup olmadığına bakmadan kendi senedine dayanmaktadır. Burada dikkat edilecek olan, her mezhebin Hz. Peygamber’den bir rivayete dayanmasıdır ve kimsenin kimseyi başkasının usulüne uyduğunu iddia etmemesidir.

Bu durumda, biz kendi usulümüzle birlikte başkalarının usulünü de hak olarak kabul edersek ve birlik temelinde gorüş birliği içinde bulunursak, bunun ne zararı olabilir ki?[55]

İhtilafın Meşru Sınırları

Soru:

“Hareket”in [56] bir mensubu olarak bütün yayınlarını, ki­tap, dergi ve gazetelerini okumaktayım. Şimdiye kadar Diyobend’in [57] büyükleriyle diğer alimlerin yayınladıkları fet­vaları, Pakistan ve Hindistan’daki Cemaat-i İslâmî önderle­rinin cevaplarını okudum. Aralarındaki bu duruma çok üzü­lüyorum. Fakat elimden de bir şey gelmiyor.

Bu fetvaları görünce, küfür ve fasıklıkla itham etme ko­nusunun sadece Cemaat-i İslâmî ile Diyobend alimlerine mahsus olmadığını düşünüyorum. Din büyüklerimizin ha­yatlarını incelediğimizde bu durumla sıkça karşılaşmakta­yız. Meselâ; bir safla İmam İbn Teymiyye, İbn Hazm Endüli-si, İbn Cevzi gibi büyüklerimiz, diğer safla da İbn Arabi, Ga­zali ve Şah Veliyullah Dehlevi var. Birinci saflakiler,

“Lâ ilahe illallah”ın anlamının Allah’tan başka hiç bir mabud yoktur.” olduğunu söylüyorlar. İkinci saftakiler de bunun, “Lâ mevcûde illallah” “Allah’tan başka hiç bir şey mevcut değil­dir. ” anlamına geldiğini söylüyorlar. Birinci grubtakiler, ikinci grubun bu inancını küfür ve ilhad olarak niteliyor, ikinci grup ise kendi inancını tevhidin yüksek ve mükemmel derecesi olarak düşünüyor.

Sorum şu: “Allah’ın Kur’an-ı Kerim’i nazil edip açıkladığı Kelime-i Tevhid (Lâ ilahe illallah) üzerinde ümmetin imam ve alimleri arasındaki bu ihtilafın sebebi nedir?

Umarım bu meseledeki görüşlerinizi Tercüman’ul Kur’an’da açıklarsınız.

Cevap:

Detaylı bir tartışmaya girmek istemiyorum. Sizi tatmin edecek kadar bir cevap vermekle yetineceğim. Kur’an, söylemek istediğini oldukça açık bir şekilde ifade etmiştir. Mü­minlerin hidaye.ti için gereken hiç bir şey açıklığa kavuştu­rulmadan bırakılmamıştır.

Söz konusu ihtilafları doğuran iki neden var:

Birincisi: İnsanlar Kur’anî gerçekleri kendi kelimeleriy­le tabir ederken, yorumlarken, Kur’an’ın da sınırlarını aşıp şahsî açıklamalar getiriyorlar. Böylece görüş ayrılıkları ve çoğu zaman da ciddi ihtilaflar meydana geliyor.

İkincisi: Bazılarının üzerlerine vazife olmadığı halde, bir takım sorulara cevap vermeye kalkışmaları ve ihtilaf kapısı­nı açmalarıdır.

Birinci kişi sadece görüşünü ifade etmekle, diğeri de o gö­rüşleri reddetmekle yetinse, bu iş fazla uzamayacaktır. Fa­kat daha önce de defalarca olduğu gibi bugün de aynı durum sürmektedir. Çünkü birinci kişi, görüşünü ifade etmekle kalmıyor, sözünü Kur’an’ın ifadesiyle eşdeğer sayıyor ve sö­zünü reddedenleri de Kur’an’ı inkâr etmekle itham ediyor; kâfir olarak niteliyor. İkincisi de reddetmekle kalmıyor, ak­sine onu sapıklık ve hatta kâfir olmakla suçluyor.

Daha ileri safhalarda, her iki tarafın müritleri giriyor araya. Liderlerine destek verme adı altında şiddet kullanmaya başlıyorlar. Böylece de değişik fırkalar doğuyor. Ayrı­ca fırkalar arasında da her türlü bağlar kopuyor. Her firka kendi anlayışına göre tekfir etme temellerini atıyor.

İşte bütün kötülüğün sebebi budur. Nasslar (ayet ve ha­disler) oldukları gibi kalsa, ihtilaflar sadece görüş ayrılığı sı­nırında bırakılsa, sizin de korktuğunuz sorular doğmaya­caktır.

İsimlerini saydığınız ve saymadığınız nice din büyüğü­nün ihtilaf ettikleri çoğu meselede benim de kişisel görüşüm vardır. Doğal olarak benim görüşüm bazılarimnkine uyar, onunla aynıdır; bazılarına da uymaz, değişiktir.

Ben, doğruya, doğru; yanlışa, yanlış demekle yetiniyo­rum. Görüşlerine karşı olduğum kişiler hakkında bir hüküm vermeye kalkışmıyorum.

Ayrıca ben, bu görüşümün gereği olarak başkalarına “sa­pık” ya da “kâfir” de demiyorum. Bu davranışı, hakkımın sı­nırlarının ötesinde görüyorum. Çünkü bana göre gerekli olan bir şey, başkalarına göre gereksiz olabilir.

Ben, bu yolla birisine iftira edip, hakkında bir hüküm ver­meyi caiz görmüyorum.[58]

Şefaati Doğru Anlamak

Soru:

Alimlerden biri, bir broşür yayınlayarak sizin “mutezili” ve “harici ” olduğunuza dair bir fetva vermiştir. Fetvasının dayanağı, sizin ahirette Hz. Peygamberin ümmetine şefaa­tini inkar etmenizdir. Tercüman’ul Kur’an’ın 26. cildinin, 2. sayısının 30. sayfasında yer alan yazınızdan,

“Kendilerine Kitâb verilenlerden Allah ‘a ve ahiret günü­ne inanmayan, Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığını ha­ram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçül boyun eğerek elleriyle cizye verecekleri zamana ka­dar savaşın.”[59] ayetine yaptığınız tefsiri de alıntı yapmıştır. Şöyle diyorsunuz: “Orada hiç bir çaba, hiç bir fidye, bir büyüğe bağlı olma ve hiç bir aracı olma girişimi işe ya­ramayacaktır,” Bu anlamda Tefhim’ul Kur’an adlı tefsiri­nizden de alıntılar yapılmaktadır.

Lütfen şu soruları cevaplayın: Şefaat konusunda ehli sünnet’in görüşü nedir? Hz. Peygamber ümmetine ne şekilde şefaat edecek? Bütün ümmete şefaat edecek mi?

Cevap:

Başkalarıyla ilgili yalan yanlış şeyler uyduran ve bunları yayan, sözlerine tam tersi anlamlar verenlere Allah hidayet etsin. Bana iftira atan âlim de Allah korkusu olsaydı, söz ko­nusu broşürü yayınlamadan önce bana şunları sorabilirdi: Bu sözlerin anlamı nedir? Şefaat hakkındaki inanan nedir? Alıntı yaptığı sözlerin birisi, yahudi ve hristiyanların yanlış şefaat inancına bir reddiyeydi. Bu sözlerle, yanlış inançla­rından dolayı ehl-i kitab’ın ahiret inançlarının nasıl bâtıllaştığını ve buna dayanarak Kur’an’da onların ahiret gününe inanmadıklarının öne sürüldüğünü belirtmek istemiştim.

Diğer sözlerimde de, Hz. Peygamber’in İslâm’ın tebliğinin başlangıcında Mekke müşriklerine yönelik buyurduğu İs­lam’ın talimatının özeti sunulmaktadır. Dolayısıyla her iki ifademde de İslam’ın şefaat inancının ortaya konulması söz konusu değildir. Sonra, sadece müslümanların hakkı olan şefaat, kâfir ve müşriklerin ahiret inançlarını ele alırken ne­den ifade edilsin ki?

Kâfir ve müşriklerin ahiret inançlarına ilişkin yazdıklarımsa, aynen Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibidir:

“Ve öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez. Kimseden fidye de alınmaz. Ve onlara hiç­bir yardım yapılmaz.”[60]

İslam’ın şefaat inancına gelince; Kitap ve Sünnet’e göre ahiret günü Allah’ın mahkemesinde sadece Allah’ın izni olan kişi, yalnızca kendisine izin verilen kişi için şefaat ede­bilecektir.

“O gün Rahmanın izin verip sözünden hoşlandığı kimse­den başkasının şefaati fayda vermez.” [61]

“O Allah’ın izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir. “[62]

Bu prensibe göre, Hz. Peygamber (s.a) kıyamet günü mutlaka şefaat edecektir. Fakat bu şefaat Allah’ın izniyle olacaktır. Mümkün olduğu kadar salih amel işlemiş olması­na rağmen günahkâr olan iman ehli için şefaat edilecektir. Bilinçli olarak ihanet ve kötülükler yapan ve hiç bir zaman Allah’tan korkmayanlar Hz. Peygamber’in şefaatini hak etmeyecektir.

Nitekim ihanetin ciddiyeti konusunda Hz. Peygamberin bir hutbesi rivayet edilmektedir. Söz konusu hutbede Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü bu hain kişiler, sırtlarında ihanetle elde ettikleri malla birlikte gelecekler ve “Ya Rasûlallah yardım et” diye yalvaracaklardır. Fakat benim cevabım da, “Senin için hiç bir şey yapamam. Ben sana Allah’ın mesajını ilet­miştim. ” olacaktır.[63]

Sünnete Uygun Namaz Kılmak

Soru:

Daha önce namaz kılmıyordum. Fakat şimdi namaza başladım. Namazla birlikte, bir takım problemlerle karşılaştım.

Okuduğum yer Diyobend’e bağlı olduğundan halkı da Hanefî’dir. Oysa benim doğup büyüdüğüm köyün halkı selefi (ehl-i hadis) dir.

Selenler gibi namaz kılınca, okuduğum yerin halkı bana “vahhabi” diye sataşmaktadır. Hanefilere göre namaz kılın­ca da köyümüzün halkı “taklitçi” diye sataşıyor. Size güven­diğim için bu konuda yol göstermenizi istiyorum.

Şunu öğrenmek istiyorum: Hz. Peygamber (s.a) herhalde tek bir usulle namaz kılmıştır. Bu durumda, değişik fırkala­rın çeşitli usullerinin İslam’daki yeri nedir? Hangisi Hz. Peygamber’in usulü? Ben, hangi mezhebe uymalıyım? Sizin hangi usulle namaz kıldığınızı da öğrenebilir miyim?

Ayrıca, köylerde cuma namazı kılınabilir mi, kılınamaz mı?

Cevap:

Selefiye, Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbelîlerin namaz kıl­ma tarzlarının tümünü Hz. Peygamber’in de uyguladığı bi­linmektedir. Her mezhep, namaz kılma tarzlarını çok güvenilir rivayetlerden almışlardır. Bu yüzdendir ki bu mezhep­lerin hiç bir imamı ve âlimi, kendi usulleri dışında kılman namazların geçerli olmadığını söylememiştir. Değişik tarz­da namaz kılanları görünce alay edenler, yalnızca cahiller­dir. Tahikikimize göre, Hz. Peygamber (s.a) bütün bu usul­lerle değişik zamanlarda namaz kılmıştır, ihtilaflı olan ko­nu, yalnızca Hz. Peygamber’in genellikle hangi usulle na­maz kıldığıdır. Her mezhep, kendisine göre Hz. Peygam­ber’in genel usulü olarak bildiği tarzda namaz kılmakta­dır.

Ben, namazlarımı Hanefilere göre kılmaktayım. Fakat Selefiye, Şafiî, Maliki ve Hanbelî dahil herkesin namaz kıl­ma tarzını hak görüyorum. Bunların hepsinin arkasında na­maz kılmaktayım.

Köylerde cuma namazı kılma konusu oldukça ihtilaflıdır. Hanefi’lere göre bu caizdir. Selefiye’ye göre caiz değildir. Di­ğer fıkıh mezheplerinin görüşleri de farklıdır. Sorunuza ve­rilecek kısa cevap, yanlış anlamalara yol açabilir. Bu neden­le size sadece “Tefhim’ul Kuran” adlı tefsirimin ikinci bölü­münü okumanızı tavsiye edebilirim.[64]

Bazı Fıkhı Ve İtikadı İhtilaflar Ve Bunun Nevileri

Soru:

Bazı değişik meseleler hakkındaki sorularımı size iletiyo­rum. Lütfen kısa ve öz cevaplarla bizi tatmin ediniz.

  1. Şeytan ve nefs-i emmare’nin saldırılarına karşı koy­mak için hangi şer’î usul ve kaideleri uygulayayım ki, bize imanın halaveti nasip olsun ve kalbimiz küfür ve isyandan nefret etsin. Acaba bizi amacımıza götürecek başka yardıma vazifeler de olabilir mi?
  2. Eğer Peygamber Efendimizin mübarek hayatındaki hadiseler dinin kaynakları arasında yer alıyorsa ve şeriat hükümlerini de onun doğrultusunda vermek zorunluluğu varsa, o zaman bunlar Efendimiz (s.a) döneminde neden kaleme alınmadı?
  3. Herkes tarafından okunan kitaplardan, hatta İbn Hazm’m ictihad ve kıyasa karşı yaptığı hücumlardan da anlaşıldığı gibi, İmam Davud Zahiri ve talebelerinin ictihad, istinbat, kıyas ve istihsana şiddetle karşı oldukları genellikle bilinen bir şeydir. Ne varki, bizzat İbn Hazm’ın ictihad yap­mış olduğu kitaplarında görülmektedir. Benim araştırdığım esas şey, bu meselenin hakikatinin ne olduğudur. Bu bir yo­rum farkı mıdır, yoksa gerçekten o içtihada inanmıyor mu? Eğer içtihada inanmıyorsa, o zaman sizin, onun yaptığı ictihadlar hakkındaki yorumunuz ve açıklamanız nedir?
  4. Şiîler tarafından yazılan hadis kitaplarının ve bunla­rın müelliflerinin değeri nedir?
  5. Hadisin hüccet kabul edilmesine ilk karşı çıkan kim­dir? Onun karşı çıkış sebebi ve delili ne idî?

Cevap:

Sizin isteğiniz doğrultusunda özet cevaplar sunuyo­rum.

  1. Nefs-i emmare’nin kötülüklerine karşı tek ve yegane si­lahımız, nefsimizi sürekli hesaba çekerek Allah korkusunu varlığımızda hissetmemizdir. Buna bazı zikir ve dualar da yardımcı olabilir. Fakat bunun için iki şartın bulunması ge­rekir: Birincisi, zikirle beraber fikir de olmalıdır. İkinci şart ise, bida’atlardan kendimizi koruyarak sadece Kur’an-ı Ke­rim ve sahih hadis-î şeriflerdeki zikir ve dualarla yetinmeli­yiz.
  2. Hadisleri zabta geçirmemenin sebebim bilmek, anla­mak için o dönemin koşullarını bilmek lazımdır. O zamanlarda okuma yazma bilenler oldukça azdı ve yazı malzemesi de oldukça nâdir bulunuyordu. Kur’an-ı Kerim’i bile yazı ile muhafaza altına almak için hurma yaprakları, ince deriler, tahta ve benzeri şeyler kullanıldığını biliyorsunuz. Bu zor şartlar varken Efendimizin (s.a) her sözünü, her davranışım ve her hareketini yazması için yanında bir kâtip bulundur­ması nasıl mümkün olabilirdi? Aslında bir insanın yanında onun yolculuk anında, evinde bulunduğu zamanlarda, yal­nızken ve kalabalıklarla beraberken her sözünü, konuşmasını, yaptıklarını ve yapmadıklarını, susmasını ve konuşma­sını yazmak için katiplerin bulundurulması tabii ve normal birşey değildir. Açıkça görülüyorki, yazıya geçme prensibi bir kural haline getirildiği takdirde Peygamber Efendimizin bazı söz ve fiilleri bu prensipten istisna edilemezdi. O zaman­da her söz ve fiilinin eksiksiz ve tam olarak yazıyla muhafaza edilmesi asla mümkün olamazdı. Bu pratikte de mümkün değildir. Peygamber Efendimizin söz ve fiilleri şüphesiz hüc­cettir, delildir. Hüccet olması da zorunludur. Fakat hüccet olmasının mânâsı, herşeyin heryerde derhal yazılması de­mek değildir. Sahabe-i kiram, Peygamber Efendimizin her söz ve fiilinin hüccet olduğunu kafalarına iyice yerleştirmiş­lerdi. Bu demektir ki onlar, Peygamberimizin (s.a) her söz ve fiilini dikkatle izlemişlerdi. Bunun böyle olduğu herkesçe bi­linmektedir. Yaptıkları her iş ve muamelenin Allah Rasûlü’nün söz, fiil ve davranışlarına uygunluk arzetmesine dik­kat etmeleri, Peygamber Efendimizin sünnetini muhafaza etmek için takip edilmesi gereken doğal bir yol idi. Ve ümmet de bu yolu seçmiştir. Kur’an-ı Kerim’in o günün şartlarında bile yazılması mümkündü. Ayrıca kısaydı. Bunun için yazıl­dı. Peygamber Efendimizin yirmi üç yılı kapsayan peygam­berlik hayatındaki hadiseleri, davranışları, hareketleri, söz­leri, beraber yaşadığı toplum içinde yaptığı bütün bu şeyleri vaki olur olmaz yazıya geçirmek imkansızdı. Fakat bütün bunlar vaki olur olmaz zihin ve hafızalarda muhafaza altına alınıyordu. Böylece, izleyenler tarafından dinleyenlere ezbe­re iletilebiliyordu. Onun için bu uygulama tevatüren ve teselsülen devam etti. Nihayet düzenli ve detaylı bir yazım-basım faaliyeti için gerekli tüm malzemeler ve kolaylıklar elde edilmiş oldu ve bu yüce, şanlı sünnet birikimi kafalardan ki­taplara intikal etti.
  3. İctihad, istinbat, kıyas ve istihsan’ın herhangi birinden kaçınılması mümkün değildir. Herhangi bir insan bu sınırlı hükümleri sınırsız olan beşerî özellikleri için tatbik etmeye çalışırsa, behemehal bu şeylerden istifade etmek zorunda kalacaktır. Esas ihtilaf bu şeylerin bilfiil kullanılışında ol­mayıp az veya çok kullanılmasındadır. Veya kendilerinden sözü edilen anlamların çıkarıldığı sözcükler ve kavramlarda ihtilaf vardır. Bir şahsın bu kavramlara getirdiği yorumu bir başkası eleştiriyor. Bu eleştiri de, eleştiren şahsın bu kav­ramlara hiç inanmadığı şeklinde yaygınlaşıyor. Bir şahıs te­oride ve pratikte bu kavramlar üzerinde ne kadar çok duru­yorsa, diğer bir şahıs da bu durumu öyle bir eleştiriyor ki, sanki eleştiri kavramların yerli yersiz kullanımındaki fazla­lığa değil de, bizzat özüne, kendisine yapılıyor sanıyorsunuz. Belirttiğim bu tesbitleri göz önünde tutarak siz İmam Davud Zahiri ve İbn Hazmın görüşleri ile beraber Ehl-i Rey ile Ehl-i Hadis arasında kıyas ve rey’in kullanılması meselesindeki ihtilafları ve İmam Malik ile İmam Şafiî’nin istihsan ve mesâlih-i mürsele meselesindeki ihtilaflarını da anlayabilir­siniz.
  4. Ehl-i Şia’nın fikıh ve hadis kitaplarını geniş bir şekilde okumadan sözü edilen konuda kesin ve detaylı olarak her­hangi bir görüşe varmak çok zordur. Kısaca şunu söyleyebili­rim: Bizimle onların hadis kaynakları arasındaki temel ihti­laf konusu, onların sahabelerin büyük çoğunluğunu bir yana bırakarak yalnızca ehl-i beyt’ten alınan rivayetlere güven­meleridir. Onların ehl-i beyt hakkındaki görüş açıları da sı­nırlıdır. Fakat biz ehl-i sünnet olarak hem ehl-i beyt’in ve hem de tüm sahabelerin rivayetlerine itibar ediyoruz. Ayrı­ca onların ravilerinin büyük çoğunluğu gulüv şahıslardan oluşuyor ki, bu şahıslar kendi fikirlerinde çok şiddetli idiler ve hadisleri de kendi istekleri doğrultusunda renklendirmişlerdi.
  5. Galiba hadisin hüccet olmasını ilk olarak reddedenler Hariciler ve Mutezililer idi. Hariciler, hadislerin bazı kısım­ları kendi mezheplerine ters düştüğü için hadisi reddetmiş­lerdir. Mutezililer de, başka mezhep ve felsefi ekollerin men­suplarıyla tartışırken, İslâm’ı ve İslâm’ın muhtevasını ispat­lamak için ortaya koydukları delillerin hadise ters düşmesi yüzünden hadisi inkar etmişlerdir. Bu tür tartışmaların bir sonucu olarak onlar kendi akidelerini hadise uygun olmayan bir kalıba sokmuşlardı. Onlar bazı hadislerle isbat edilmiş şeyleri, akli tartışmalarla isbatlamayı imkan dâhilinde gör­müyorlardı. Aynı zorluğu kendi akli iddialarına göre Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetler hakkında da söz konusu ediyorlardı. Fakat Kur’an-ı Kerimi inkar etmek mümkün olmadığından, ayetleri çok acayip ve ilginç tevillere yorumlara tabi tuttular. Hadisleri de temelden inkâr ettiler.[65]

Müceddidlik Makamı, Vahiy Ve Keşf

Soru:

Ocak-Şubat 1951 sayılı Tercüman’ul Kur’an dergisinin 226. sayfasında bir soruya cevap olarak şunlar yazılmakta­dır: “Eski dönemlerde bazı büyük şahsiyetler şüphesiz keşf ve ilham yolu ile kendi devrelerinin müceddidi oldukları ha­berini vermişlerdir. Ne var ki onlardan hiçbiri kendilerinin müceddid olarak kabul edilmeleri konusunda bir zorunlulu­ğun olduğu iddiasında bulunmamışlardır.” Bu görüş bana doğru gibi görünmüyor. Zira Şah Veliyullah Dehlevi Hazret­leri Tefhimat-ı İlâhiyye’de “Allah (c.c) bana kendi zamanı­mın imamı olduğumu haber verdi. İnananlar sana itaat et­menin kurtuluş yolu olduğunu anlasınlar, buyurdu” demek­te ve şiddetle bunun böyle olduğunu iddia etmektedir. Şah Hazretlerinin kitabındaki ifadesi de şu şekildedir: “Allah’ın (c.c) bana ve devremdeki inananlara bu tür iyi yollara en ya­kın davranış yolunu nail etmesi, O’nun bir lütuf ve ikramı­dır. Bu yolun da beş çeşit yakınlaşma vesileleri ve vasıtaları vardır: Birincisi; hakiki imanla yakınlaşma, ikincisi; nafile ibadetlerle yakınlaşma, üçüncüsü; vacib olan ibadetlerle ya­kınlaşma, dördüncüsü; farz ibadetlerle yakınlaşma ve beşin­cisi; melekûtla yakınlaşmadır. Allah bu yolu üzerinde yürü­yenler için kendisine koşacak bir hedef yapmıştır.

Rabbim bana bu belirttiğim yol için imam tayin edildiği­mi şu şekilde haber vermiştir: “Seni bu yolun en yüksek dere­celerine ulaştırdık. Sana lütfedilen yol hariç hakikate ulaş­manın bütün yollarım kestik. Tek açık bırakılan yol sana ve­rilen yoldur ki insanlar seni sevsinler ve sana itaat etmeyi kurtuluş yolu olarak bilsinler. Sana karşı kalbinde kin ve düşmanlık besleyen kimseler, semavî bereketlerden mah­rum kalacaklardır. Onlar yeryüzündeki bereketlerden de faydalanamayacaklardır. Doğudaki ve batıdaki insanlar, se­nin hakikatine ister aşina olsunlar; ister olmasınlar, senin emrine verilmişlerdir, sen onlara sultan olarak seçildin. Eğer onlar senin hakikatini bilirlerse, o zaman hedeflerine ve mertebelere ulaşmış olurlar. Senin hakikatini bilmedikle­ri takdirde, ziyan ve zarara uğrayanlardan olurlar.” Şah Hazretlerinin bu iddiaları doğru mudur, yoksa yanlış mıdır? Eğer bu iddiaları doğru ise o zaman “Tercüman” da zikredi­len yukarıdaki yazınız doğru değildir.

Tercüman’ul Kur’an’daki bu yazınızın devamında da şunları söylüyorsunuz: “Bir şeyi iddia edip, onun kabul edilmesi için davette bulunmak ve onu kabul ettirebilmek için uğraşmak hiçbir müceddide layık bir makam değildir.” Ayrı­ca şunları da söylüyorsunuz: “Hangi şahıs bunları yaparsa, o davranış içinde bulunursa, o bizzat kendi fiil ve hareketiyle gerçekten müceddid olmadığını kanıtlamış olur.” Bütün bu söylediklerinizin temeli veya dayanağı Kur’an-ı Kerim mi­dir? Veya Peygamberimizin (s.a) hadisleri midir? Ya da ken­di içtihadınıza dayanarak mı bu fetvayı verdiniz?

Yukarıda zikredilen derginin aynı sayfasında şunlar da yazılıdır: “Keşif ve ilham, vahiy gibi kesinlik ifade eden bir şey değildir. Burada, keşif ve ilham sahibinin bu keşif ve il­hamın Allah (c.c) tarafından olduğunu gün ışığı gibi bilebile­ceği bir durum söz konusu değildir.”

Eğer Peygamber Efendimizin ümmetindeki kâmil insan­ların ilham ve keşiflerinin hakikati böyle ise, o zaman bu üm­metin en hayırlı ümmet olduğuna dair bir şey nasıl söylene­bilir? Oysa, önceki ümmetlerde kadınlar bile yakın mertebe­sindeki vahiy ile şereflendirilmişlerdir. Aynı zamanda öyle keşif ve ilham sahibi kullar vardı ki, yüce rütbelere sahip nebilerden biri bile onlardan birine soru sorduğunda piş­manlık duymuştur.

Sübhanellah, Muhammed (s.a) ümmetinin kemal sahibi yüce kişilerinin keşif ve ilhamları öyle acaip ve ilginçti ki, kendileri bile bunun Allah (c.c) tarafından olup olmadığını bilemiyorlardı. Öyleyse, Allah’ın (c.c) onlara bu tür keşif ve ilhamları göstermesine ne gerek vardı? Ki, bu keşif ve ilham­lardan ne dini bir yarar beklenebilirdi, ne de ilham ve keşif sahibinin imanının artmasına faydalı olabilirdi. Tam tersine şüpheye yol açmasından dolayı bir çeşit musibet nedeni bile sayılabilirdi.

Cevap:

Mektubunuz açıkça göstermektedir ki, siz vahiy ve ilham gibi değişik mânâdaki mefhumları birbirine karıştırmışsı­nız. Bir kısım vahiy vardır ki, ona fitrî veya tabiî vahiy diye­biliriz. Bu tür vahiy yoluyla Allah (c.c) her mahluka üzerine düşen görevleri öğretir, Bu vahiy insanlardan öte hayvanla­ra, nebatat ve cemadata da olmaktadır. Öbür türlü vahye ise cüz’î vahiy denilir. Bu vahiy yoluyla herhangi özel bir ko­numda Allah, özel bazı kullarına hayattaki meselelerden herhangi bir mesele için bir ilim verir veya gerçeği gösterir ya da ne yapması gerektiğini öğretir. Bu anlamdaki vahiy normal insanlara her geçen gün olabilmektedir. Bu dünya­daki büyük keşif ve icadlar bu vahiy yüzünden gerçekleş­mektedir. Çok büyük ve önemli ilmi keşifler bu vahiy vesilesi ile olmaktadır. Ne zamanki bir kişi herhangi önemli bir du­rumda düşünmeden ve dikkat etmeden, bir anda iç dünya­sında yeni bir şeylerin gerçekleştiğini farketrnekte, işte o za­man o kişi tarihin gidişatını kararlı bir şekilde etkileyebil­mektedir. Aynı böyle bir vahiy Hz. Musa’nın (a.s) annesine de olmuştur. Yukarıda belirtilen iki çeşit vahiyden apayrı bir çeşit vahiy daha vardır ki, o vahiy yoluyla Allah, bir kulunu gaybi hakikatlardan haberdar ediyor ve ona bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak hayat düzeninin ilmini ve doğru yolunu gösteriyor. Bu çeşit vahiy nebilere özgüdür. Kur’an-ı Kerim açıkça gösteriyor ki, bu tür ilim -adını ister ilkâ, ister ilham, ister keşif, isterseniz vahiy koyun- peygam­berlerden başkalarına kesinlikle verilmez. Bu ilmin sadece peygamberlere verilmesinin nedeni ise, onların Allah (c.c) tarafından görevlendirildiklerinin, şeytanî hilelerin etkile­rinden uzak tutulduklarının, kendi kişisel fikir ve düşünce­lerinin, istek ve arzularının eksiklerinden arındırılmış ol­duklarının kesinlikle anlaşılması içindir. Ayrıca bu ilim şer’î hüccettir. Ona uymak her insana farzdır. Peygamberler, onu diğer insanlara ulaştırmak ve Allah’ın bütün kullarını ona iman etmeye çağırmak için tayin edilmişlerdir. O, öyle bir vahiydir ki, ona iman etmek kurtuluş yolu; sırt çevirmek ise dalâlet ve hüsran yoludur. Eğer peygamberlerden başka di­ğer insanlara da bu üçüncü tür ilimden bir parça nasib olsa bile, o müphem işaretler gibidir ki, onu anlamak için nübüv­vet vahyinin ışığından faydalanmak lâzımdır. (Yani onu Kitap ve sünnet’e göre değerlendirerek, doğruluğunu ve yanlış­lığını araştırmalı, doğruluğu anlaşılınca da kaynağını tespit etmelidir.) Herhangi bir kişi kendine gelen ilhamı kendi ba­şına ve doğrudan doğruya hakikate ulaşma vesilesi olarak düşünürse ve bu ilhamı nübüvvet vahyinin terazisinde tart­madan, hem kendisi amel eder, hem de başkalarını buna uy­maya davet ederse şeriat nezdinde hiç de caiz olmayan bir davranışta bulunmuş olur. Kur’an-ı Kerimin bir çok yerinde bu hakikat açık seçik beyan edilmiştir. Özellikle Cin Sûresi’nin son ayetlerinde bu konu geniş olarak bildirilmiştir:

“O, gaybı bilendir. Kendi görünmez bilgisini kimseye göster­mez. Ancak razı olduğu elçilere gösterir. Çünkü o, (razı oldu­ğu kimselerin) önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucu­lar) koyar (onları şeytanların kapmasına, ya da bildiklerine gördüklerine yanıltıcı şeyler karıştırmalarına engel olur). (Böyle yapar) ki onların, Rab’lerinin kendilerine verdiği emirleri duyurduklarını bilsin. Ve (Allah), onların yanında bulunan her şeyi (bilgisiyle) kuşatmıştır. (Tebliğ etmeleri için kendilerine ne emirler gönderdiğini bilir), her şeyi bir bir saymıştır.”[66]

Dikkat ettiğimiz takdirde, ümmetin içindeki salih ve muslih insanlara, peygamberlere verilen keşif ve ilham yerine ondan daha az değerli ve alt derecede olan başka bir çeşit ilham ve keşif vermekte ne gibi bir maslahat olduğunu ko­laylıkla kavrayabiliriz. Peygamberlere verilen keşif ve ilha­mın ümmetin diğer insanlarına verilmemesinin sebebi, pey­gamberle ümmeti arasındaki farkın anlaşılması içindir. Bu fark ve ayrımın başka türlü sağlanması nasıl mümkün olabi­lirdi? Peygamberlerin dışındaki insanlara ikinci tür keşif ve ilhamın verilmesinin nedeni, peygamberden sonra onun işi­ni devam ettirecek insanların dinde hikmet ve basiret sahip­leri olabilmeleri ve dinin ikamesi için verdikleri uğraşları sürdürebilmeleri için Allah (c.c) tarafından doğru yolun gös­terilmesine muhtaç olmalarıdır. Bu tür keşif ve ilham, far­kında olmadan her salih ve doğru düşünceli din hizmetkârı­na lütfedilir. Fakat herhangi bir insana bu farkında olduğu halde verilirse, Allah’ın o kuluna bir nimeti, bir lütfudur.

Kur’an-ı Kerime göre, Allah (c.c) tarafından şeriatın emirlerini uygulamak için tayin edilme şerefi ancak bir nebi­ye lütfedilir. Ve o, halkı kendisine iman etmeye, kendisine itaat etmeye davet etme hakkına sahip olur. Hatta kendisine iman etmeyen bir kimse Allah’a (c.c) iman etse bile yine de kâfir sayılır. Bu konum ve hak, din düzeni içinde peygamber­den başka hiç kimseye verilmemiştir. Eğer birisi bu hak ve makam için iddia da bulunursa, o zaman ispatlamak için de­lil getirmek zorundadır. Biz onun iddiasının reddi için delil getirmek zorunda değiliz. O kimse, Kur’an-ı Kerim’de pey­gamberden başka bir kimsenin bu makama tayin edildiğine dair bir delil varsa, açıklamalıdır. Ki o, insanlar karşısında bu makama tayin edildiği iddiasında bulunabilsin ve insan­ları bu iddiayı kabule davet edebilsin, ayrıca iddiasının ka­bul edilmemesi, reddedenlerin kâfir ve cehennemlik olması­na neden olsun.

Eğer bir kişi “dinini yenileyen kimseyi…” hadisini veya Mehdi’nin gelmesi ile ilgili hadisleri ortaya atarsa, o kişiye verilecek cevap şudur: Bu hadislerin herhangi bir yerinde zamanımızda zikredildiği gibi Mehdi veya müceddidlik ma­kamının durumu hakkında hiçbir söz edilmemiştir. Üstelik bu insanların kendilerinin Mehdi ve müceddid olduklarını iddia edecekleri, bu iddiayı kabul edenlerin müslüman ola­cağı, geri kalanların hepsinin kâfir olacağı nerede yazılı­dır?

Dini yeniden diriltmek ve yenilemek için haklı bir şekilde uğraşan bir kimseye yardım etmenin veya ona karşı çıkma­nın kurtuluşa sebep olup olmayacağını tartışmak bile mese­leyi iyice karıştırmak anlamına gelir. Bu gibi bir çalışma ne­rede ve ne zaman olursa olsun, hiç şüphe yok ki, o çalışma hak ve bâtıl arasındaki farkın belirleyicisi olmaktadır. Böyle bir çalışmaya yardım eden bir kimse, kendisinin hakka bağlı olduğunu kanıtlamış demektir. Dinin tecdid ve ihyası için çalışmak her müslümana farzdır. Bu fark ve imtiyazın asıl nedeni de budur. Yoksa herhangi bir iddia sahibinin iddiası­nı kabul etmek imanın gereği değildir. Durum bu olunca, bir iddia sahibinin müceddidlik veya Mehdilik iddiasına inan­mamak bir müslümanın kurtuluştan mahrum olmasına ne­den olamaz.

Şimdi Şah Veliyyullah’ın ve Müceddid-i Elf-i Sâni’nin iddilarım ele alalım. Bu iki büyük şahsiyetin tecdid ve ıslah et­me çalışmalarını takdir etmekle birlikte, onların kendileri­nin müceddid olduklarını ilan etmelerinin ve tekrar tekrar keşif ve ilhama nail olduklarını söylemelerinin yüce şahsi­yetlerine uygun düşmediğim söylemek zorundayız. Onların bu iddialarından sonra, bir çok seviyesiz insan benzer iddia­larda bulundu ve böylece ümmet içinde her geçen gün yepye­ni fitnelerin ortaya çıkmasına neden oldular. Eğer bir kimse tecdid için herhangi bir çeşit hizmet vermeye muktedir olabiliyorsa, o zaman bu hizmeti yerine getirmelidir. Allah ka­tında yerinin ne olduğuna dair kararı da Allah’a bırakmalı­dır. İnsanın asıl makamı, Allah’ın, onun niyyet ve ameline bakarak, gayret ve çabalarını kabul ederek ahirette verdiği makamdır. Yoksa, kendilerinin iddia ettikleri ve insanların onlara verdiği makam değildir. İnsanın kendi kendine lakap ve unvan seçmesi ve bunu iddiaları arasında beyan etmesi, kendisinin makamım dile getirmesi hiç de hoş bir şey değil­dir. Sonraki devrelerde ehl-i tasavvuf bazı kişiler bunu, ken­di mizaçlarına uydurarak, hoş bir zevk haline getirdiler. Hatta, çok büyük insanlar bile bu fiili işlerken kendilerinde hiç bir kabahat ve hata hissetmediler. Ne varki, sahabe-i ki­ram, tabiin, tebe-i tabiin ve müctehid imamlar zamanında bu gibi şeylere rastlanmıyordu.

Biz Şah Hazretlerinin ve Müceddid-î Elf-i Sâni’nin çalış­malarım şüphesiz takdirle anıyoruz. Onlara duyduğumuz saygı da, onlara bağlı herhangi birisinin duyduğu saygıdan az değildir. Yalmz onların bazı işleri bizi tatmin etmekten uzaktır. Bu mesele de onlardan bir tanesidir. Hakikat şudur ki, biz onların söyledikleri herhangi bir şeye inanıyorsak, o inancımız, kesinlikle söylenenin veya yazılanın keşif ve ilha­ma dayalı olmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine kabul ettiğimiz herşey, onların delilinin güçlü olmasından kaynak­lanıyor. Veya akla yatkın ve yerinde oluşundan kaynaklanı­yor. Aynı şekilde biz, eğer onları müceddid olarak kabul edi­yorsak, bu bir kanaattir ve bu kanaate de onların yaptıkları işler ve çalışmalarım gördükten sonra vardık. Bizim bu ka naatimiz hiçbir şekilde onların iddiaları sonucu oluşmuş bir kanaat değildir.[67]

Taklid Ve İttiba

Soru:

“Caize ” ismi verilen kitabın 55 no’lu sayfasında sorulan bir soruya cevap olarak zikredilen sözlerin size ait olduğu be­lirtilmektedir: “Bana göre ilim sahibi bir insan için bir baş­kasını taklid etmek caiz değildir, hatta bundan da öte çok ha­talı bir şeydir.” Şimdi dikkat ederseniz, meselâ; Seyyid Abdülkadir Geylani, Hz. İmam Gazali, Müceddid-i Elf-i Sâni, Şah Veliyyullah, Mevlânâ Eşref Ali gibi büyüklerin hepsi mukallid idiler. O zaman sizin bu yazınızın içerdiği mânâdan bunlar istisna mıdır, değil midir? Yoksa size göre bu zatlar ilim sahibi değiller miydi? Umuyorum ki siz kendi­nize özgü üslubunuz çerçevesinde bizzat bir cevap yazarsınız.

Cevap:

Galiba siz “Caize” isimli kitabın bana ait olmadığını ve benim görüşlerim esas alınarak yazılmadığını biliyor olmalı­sınız. Bu eserde nakledilen ifadenin bana ait olduğunda şüp­he yoktur. Fakat, başka bir tartışma zemininde kaleme alın­mış bir yazıda nakledilen benim o ifadem, benim taklid ko­nusundaki görüşümü temsil etme konusunda yeterli ola­maz. Sizin gibi ilim sahibi büyükler için bir kimsenin görüşü­nü bu gibi cümlelere dayanarak tesbit etmeye çalışmak veya bu gibi cümlelere dayanarak bir kişinin görüşü hakkında yargıya varmak pek doğru değildir. Özellikle o şahıs kendi görüşlerini kitaplarının başka yerlerinde detayları ile açık­lamış ise. Eğer bu şekilde başka şahısların yazdığı metinlerde alıntı yaptıkları cümlelerine bakarak soru sormaya kalkışırsanız, o zaman benim bütün ömrümü sorularınızı cevap­landırmaya harcamam gerekir.

Siz soru sorma zahmetine katlandığınız için ben de kısa­ca cevaplarını sunuyorum.

Ben taklid ile ittiba (tâbi olmak) arasında fark olduğuna inanıyorum. Her ne kadar bugünkü alimler taklidi takipçi mânâsında kullanıyorlarsa da, eski dönemlerin alimleri tak­lid ve ittiba’yı birbirinden ayırıyorlardı. Taklidin mânâsı; delillere bakmaksızın, bir kişinin söz ve fiiline uymaktır. îttiba ise, bir kişinin metodunu, delillerini tahlil ederek izle­mek ve takip etmektir. Birincisi, yani, taklid, sıradan halk içindir. İkincisi, yani, ittiba ise, alimler içindir. Alim bir zat için, herhangi bir meselede kendi ilminin sınırları içerisin­de, bir müctehid imamın görüşlerini Kitap ve Sünnet’e uy­gun bulmadığı halde yine de ona tâbi olmaya devam etmesi doğru değildir. Müctehid imamların kendileri bile tekrar tekrar ilim sahiblerinin Kitab ve Sünnet’te delilini bulma­dıkça kendi görüşlerine tâbi olmamalarım tavsiye etmişler­dir. Şüphesiz, ilim sahibi için herhangi bir imamın görüşünü şer’î deliller nezdinde doğru buluyorsa, o imama uyması ke­sinlikle caizdir.

Sizin belirttiğiniz büyüklerin çoğunun kitaplarında, şer’î delillerine dayanarak ve onların delillerinden tatmin olarak bir imama uyduklarına ve kendilerinin de bu ittiba hakkın­da deliller gösterdiklerine şahid oldum. Herhangi bir mezhe­be ve görüşe uyan öteki büyükler için de aynı hüsn-ü zannı taşıyorum.[68]

Bidat Ve Onunla İlgili Konular

Hasene ve Seyyie olarak bid’at iki kısma mı ayrılmakta­dır? Bazı insanlar, Hz. Ömer’in “ne güzel bid’at” sözünü esas alarak bidat-ı hasene’nin de olabileceğine delil olarak ileri sürmektedirler.

Bid’at’ın Tarifi ve Çeşitleri

Şer’î ıstılahta bidat olarak isimlendirilen herhangi bir şe­yin hangi çeşidi olursa olsun hasene olması mümkün değil­dir. Aksine her bidat seyyie ve dalâlettir. Nitekim hadiste “her bidat dalâlettir” buyurulmaktadır. Elbette lügat itibari Ele “yeni bir şey” mânâsına gelen bid’atm hasenesi ve seyyiesi olabilir. Hz. Ömer’in (r.a) teravih namazının cemaatle kılın­ması hakkında söylediği “bu ne güzel bid’attır ” sözü ıstılahi mânâda kulanılmayıp, lügat anlamında kullanılmış olabilir. Onun içindir ki, bu söz bid’at’in bir hasene çeşidinin olabile­ceği şeklinde yorumlanamaz.

Bu konuyu anlamadan önce bid’at’ın şeriattaki anlamına bakmamız gerekir. Ondan sonra da, acaba teravih namazını cemaatle kılmak ve bunu sistemleştirmek bu anlamdaki bid’at’ın tarifine girer mi, girmez mi konusunda bir sonuca varabiliriz.

Arap dilinde bid’at kelimesi hemen hemen bizim Urdu di­linde kullandığımız yenilik ve yeni olma mânâsına gelir. Ya­ni; önce olmayan, önceden örneği bulunmayan şey anlamına gelir. Şer’i ıstılahta bu kelime, her yeni işin, her yeni yolun dalâlet olduğu mânâsında kullanılmamıştır. Şer’î ıstılahta, İslâm dini hangi meseleleri ve davranışları içeriyorsa, dinin asıl kaynağında delil ve hücceti bulunmadığı halde bu dav­ranış ve meselelerin aksine bir fikir ve amel tarzı ortaya koy­mak bid’at olarak isimlendirilir. Bu tarifin mantığına göre, dinin olumlu veya olumsuz hiç bir şekilde etkilenmediği me­seleler ve muameleler veya o meselelerin bazı yanları hak­kında şeriat sahibinin kendisi bile ” siz dünya işlerinizi ben­den daha iyi bilirsiniz” buyurduğuna göre, bu meselelerin hepsi kendiliğinden bid’at’ın dışında kalırlar. Herhangi bir şeyin bid’at olup olmadığı hakkındaki sorun, sadece, insana yol göstermenin dinin elinde bulunduğu, Allah ve O’mm Rasûlü’nün hüküm koyduğu, emir verdiği meseleler için söz konusudur. O meseleler ister akide ve düşüncelerle ilgili ol­sun, ister ahlâk, ibadetler, Örf ve âdetlerle, ister dünya işle­riyle, siyasetle, medeniyetle ve ekonomi ile ilgili olsun. Bu konularda, ne zaman Allah’ın Kitabı’na ve O’nun Rasû­lü’nün sünnetine uygun olmayan ve dinin esas kaynağında bir delili bulunmayan bir iş yapılırsa, o zaman o iş bidat olur. Eğer o iş ve davranış Kitap ve Sünnet’in talimatına aykırı ise, bu durumda, ona sadece bid’at deyip geçemeyiz; daha da ileri giderek, fisk ve isyan olduğunu söylemeliyiz.

Bid’at in şer ‘î mânâsının bu açıklamasından sonra, bu mânâda bid’at sayılan bir şeyin hasenesinin olabileceğini düşünmeye bile gerek yoktur. O artık her zaman kesinlikle seyyie olacaktır. Seyyie olması da lâzımdır. Zira din, Allah’ın (c.c) ve O’nun Rasûlü’nün emir ve talimatlarına dayalı bir sistemin adıdır. Bu sisteme de söz konusu emir ve talimata aykırı düşen bir şeyin girmesi uygun değildir. Böyle bir şey bu sistemin içine ne zaman girerse, bu sistemin karakter ve yapısını ifsad eder. O halde bu sistemi ifsad eden bir şey nasıl olur da hasene olabilir.

Şimdi, Hz. Ömer’in (r.a) “ne güzel bid’at” dediği şeyin ger­çekten şer’î ıstılahta bidat olarak bildirilen mânâda bir bid’at olup olmadığına bir bakalım. Meseleye teravih nama­zı, yani; Ramazan’da yatsı namazının ardından geceyi iba­det yaparak geçirmek açısından bakılırsa, bu caiz olmakla beraber aynı zamanda mendup ve mesnundur. Çünkü Pey­gamber Efendimiz bu uygulamaya teşvik etmiş ve bunu baş­ka günlerdeki gece ibadetine tercih etmiştir. Kendileri de bu yönde amel etmişlerdir. Meseleye teravih namazının cema­atle kılınması açısından bakılırsa, bu da Peygamber Efendi­miz zamanında ve onun bilgisi dahilinde uygulanmış ve hoş karşılanmıştır. Onun için Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Hz. Aişe’den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: “Ramazan ayında Mescid-i Nebevinin değişik yerlerinde değişik insanlar gece vakti namaz kılarlardı. Ne kadar ezbere Kur’an biliyorsa, herkes o kadarını okurdu. Bazıları bir kişi, bazıları beş, ba­zıları da yedi veya daha az ve daha fazla kişi ile cemaat olur­lardı. ” Ondan sonra hepsini toplayıp cemaat halinde imama uyarak teravih namazı kılınması hakkında da Peygamber Efendimizin uygulaması vardır. Tirmizi, Ebu Davud ve di­ğer hadis kitaplarında, Ebu Zerr Gifari’den (r.a) naklen şöyle bir olay anlatılmıştır: “Ramazan ayının bitmesine yedi gün kala gecenin üçte biri geçinceye kadar Peygamberimiz bize namaz kıldırdı. Bundan sonra da birer gün ara ile sahur vaktine kadar namaz kıldırdı.”

Buhari ve Müslim de Hz. Aişe (r.a) bir başka Ramazan’ın durumunu şöyle anlatıyor: “Peygamber Efendimiz iki veya üç gün üst üste teravih namazı kıldırdı. Sonra üçüncü veya dördüncü gün insanlar namaz için yine toplandığında Pey­gamber Efendimiz (s.a) namaz kıldırmak için bir daha çık­madı. Sonra da buna sebep olarak insanların teravih nama­zını farz olarak anlayabileceklerinden endişe ettiğini belirt­ti.”

Buradan teravih namazının bütün bu kılmış şekillerinin sünnet olduğu anlaşılıyor. Şimdi burada bizim yeni ortaya çıkan şey, yani; bid’at diyebileceğimiz şey, Hz. Ömer’in (r.a) teravih namazının cemaatle kılınmasını sürekli bir hale ge­tirmesidir. Peygamber Efendimizin teravih namazını sürek­li cemaatle kılması halinde insanların bunu farz olarak anla­yabilecekleri endişesini gözeterek meseleye bakarsak, Hz. Ömer’in sözü edilen uygulamasına bid’at demek mümkün değildir. Bu sebebin kendisi bile, Peygamberimize göre diğer uygulamalar yanında teravih namazımn cemaatle kılınma­sının daha uygun olduğunu kanıtlıyor. Fakat farz olarak anlaşılabileceği endişesi bu uygulamayı yaygınlaştırmasını engelliyordu. Peygamberimizin vefatından sonra ise bu en­dişe için bir neden kalmadı. Zira başka bir kişinin ameli şeri­atta bir şeyin farz olmasına delil olamaz. Onun için Hz. Ömer Peygamber Efendimizin amacına uygun olarak hareket et­miştir. Peygamberimizin amacı da teravih namazının cema­atle kılınması sünnetinin yaygınlaşması idi. Aksine farz, olarak anlaşılması değildi. Bu uygulamaya bazı insanlar bid’at gözüyle bakınca Hz. Ömer “bu ne güzel bid’at” diye­rek bid’at olabileceği şüphesini reddetmiştir. Elbette Hz. Ömer’in uygulaması yeni bir şeydi. Fakat bu şeriatın kötü gördüğü bir bid’at değildi. Bu sebepten dolayı bütün sahabe teravih namazının cemaatle kılınmasını ittifakla kabul et­miş ve sonra da bütün ümmet bu şekilde amel etmiştir. Yok­sa, şerî ıstılahta bid’at olan bir şeyi Hz. Ömer’in uygulamaya koyacağını ve sahabenin de bunu gözü kapalı kabul edebile­ceğini kim düşünebilir?

Duanın Makbuliyeti İçin Kabirlerde Çile Çekmek

Soru:

Meşayıh ve tasavvuf erbabının bazı eserlerinde biz, “filan kişi falan büyüğün kabrinde murakabe ve çileye çekildi gibi ifadeler görüyoruz. Ayrıca “filan kabirde Allah’a dua etmek kabul sebebidir. Çünkü filan büyük zat tecrübe etmiştir” gibi ifadelere de rastlanmaktadır. Bunun dindeki asıl yeri nedir?

Cevap:

Öncelikle belirtelim ki dinde asıl olan, Allah’ın Kitabı ve Rasûlullah’ın (s.a) Sünneti’dir; büyüklerin sözleri ve fiilleri değil, ikincisi, büyüklerin sözleri ve fiillerini içeren ifadele­rin gerçekten onlara ait olup olmadığından emin olamayız. Onlara atfedilen ifadelerin gerçekten onlara ait olduğu ke­sinlikle iddia edilemez. Böyle şeyleri kaynak kabul ederek onlara uymak çok büyük bir ihtiyatsızlık olur. En sağlam yol Kur’an ve Hadis’in bize bildirdiği yoldur. Bu yolun gerçekliği sahabilerin ve tabilerin dönemlerindeki uygulaması ile ve onlardan bize ulaşan kesin bilgilerle ispat edilmiştir. Bu yo­lun esaslarını fakihler tahkik etmişler, muhaddisler tedvin etmişlerdir. Onun için kim bu kesin bilgi esasına dayalı emin yolda yürümek isterse, bu sağlam yoldan çıkmayı hayâl biîe etmemelidir. Çünkü bu yolun dışındaki bütün yollar tehlike­lerle doludur. Şimdi örnek olarak sorduğunuz konuyu ele alalım: Filan filan büyükler şunları şunları yaptı diyen tez­kire kitablarmda anlatılanlar, hadis kitablarındaki zayıftan da zayıf bir rivayet karşısında ne kadar değer taşımaktadır. Hangi referansa dayanarak büyüklerin böyle bir şey yapmış olduklarına güven duyabiliriz? Farzedelim ki gerçekten on­lar böyle yapmadılar, o zaman biz o senetsiz rivayetlere uyarsak ahirette bunun cevabını nasıl verebiliriz? “Eğer biz akıbetimizi düşünüyorsak ve kendi hayrımızı da istiyorsak, o zaman, dinin bu sağlam ve güvenilir yoluna müracaat ede­rek tatmin olmamız; feyz almak ve duanın kabulji için zik­rettiğiniz yol önerilmiş mi, önerilmemiş mi iyice inceleme­miz lazımdır. Acaba sahabe-i kiram, Nebî’nin (s.a) mübarek kabrinde çileye çekilip murakabede bulunmuş mu idi? Tabiînden herhangi biri, acaba sahabelerden birinin mezan başında böyle bir şey yapmış mıdır? Fakihler ve muhaddislerden herhangi biri böyle bir yolun meşru olduğunu söyle­miş midir? Herşeyden önemlisi Allah (c.c) Kuran-ı Kerim’in herhangi bir yerinde feyz elde etmek ve duamn kabul edil­mesi için kabirlere gidilsin diye bir talimat vermiş midir? Ve­ya Allah Rasulü böyle bir şey için herhangi bir işarette bu­lunmuş mudur? Eğer bu kaynaklarda bu mesele ile ilgili ola­rak herhangi bir delil bulunuyorsa, o zaman gönül rahatlı­ğıyla bu iş yapılabilir. Yoksa, bu meseleyi tümüyle yanlış ol­masa bile şüpheli kabul etmemiz lazımdır. Böyle şüpheli iş­ler yaparak neden tehlikeli yolu seçeyim? Şayet ahirette o şüpheli yolun yanlış olduğu isbatlanırsa ve dinin hakiki yo­lunu bulmak için sağlam ve güvenilir kaynaklar mevcut ol­duğu halde neden şüpheli yollara başvurduğum sorulursa ben Allah’a ne cevap vereceğim? Hepimiz bunu düşünmeli­yiz.

Kabir Ehli’nden Dua Etmesini İstemek

Soru:

Herhangi bir büyük zatın kabrine giderek: “Ey Allah’ın Velisi, bizim için Allah’a dua edin” şeklinde beyanda bulun­mak acaba doğru mudur?

Cevap:

Herhangi bir büyükten bir kimsenin kendisi için hayır duada bulunmasını istemesi bizatihi itiraz edilebilecek bir şey değildir. İnsan kendisi bizzat Allah’a (c.c) dua edebileceği gibi, başka insanlardan da kendisi hakkında dua etmelerini isteyebilir. Lakin vefat etmiş olan büyüklerin kabirlerine gi­derek dua istenmesi bu durumun şeklini ve anlamını tümüy­le değiştiriyor. Kabirlerde iki şekilde dua isteminde bulunu­labilir: Birinci şekil; kalbinizden ve susarak büyük zatlar­dan dua istemektir ki, bunun mânâsı; sizin o büyük zatların işitme gücünü ve şanını aynen Allah’ın işitme gücü ve şânı gibi görmeniz demektir.

“Siz sözlerinizi gizleseniz de açık sesle söyleseniz de farketmez, şüphesiz Allah kalplerde olanı bilendir” [69]

İkinci şekil de, dua isteğini yüksek sesle o veliyyullahm kabri başında çağırarak söylemektir. Bu şekil itikadi bir bo­zukluğa sebep olmasa da, karanlıkta ok atmak gibi bir şey­dir. Yüksek sesle çağırdığınız halde sizi kimse işitmiyor ola­bilir, zira ölülerin işitmesi meselesi hâlâ ihtilaflı bir mesele olarak durmaktadır. Sizi işitiyor olsa bile, belki onun ruhu o anda orada değildir ve siz boş yere bağırıp çağırıyorsunuzdur. Yine mümkündür ki, onun ruhu orada olduğu halde, Rabbiyle meşgul bulunduğundan siz kendi ihtiyacımz için bağırıp çağırmakla ona eziyet ediyorsunuzdur. Dünyada iyi ve temiz bir kulun duasını almak için gittiğinizde, öncelikle gayet edepli bir şekilde onunla görüşür, ondan sonra da is­teklerinizi arzedersiniz. Evin içinde var mı yok mu, eğer var­sa istirahat mı ediyor, yoksa herhangi bir işle mi meşgul ve­ya sizi dinleyebilecek halde boş mu oturuyor bilmeden, evin dışında ayakta durarak bağırıp çağırmazsınız.

Şimdi ölmüş olan büyüklerin durumuna bir göz atalım: Bizim onların ahvalini bilmek ve onlarla yüzyüze görüşmek için hiçbir şansımız olmadığına göre, onların evlerine gidip körü körüne bağırıp çağırmamız nasıl akıl sahibi bir insanın işi olabilir? Dua ettirmenin bu yolu eğer Kur’an ve Hadis’te bize bildirilseydi veya bu yola sahabe devrindeki uygulama­lardan bir delil bulunabilseydi o zaman hiç bir mesele olmaz­dı. Herkes gönül rahatlığıyla bu işi yapabilirdi. Madem ki Ki­tap ve Sünnet’te veya sahabenin uygulamalarında bu yolun bir ipucu bile yok, o zaman biz neden ve niçin böyle bir yolu tercih edelim? Büyüklerden dua istemenin birinci şekli net olarak ilahi sıfatların amacına ters düştüğüne göre, ikinci şekli zaten açıkça hiç makul görünmüyor.

Büyüklerin Yüzüsuyu Hürmetine Tevessül

Soru:

Dualara, filanın yüzüsuyu hürmetine; filanın hatırına gi­bi ziyadeler yapılmaktadır. Bu ziyadelerin şeriattaki yeri nedir? Rasûlullah’ın Sünneti bu konuda ne söylüyor? Saha­be nasıl dua yapmış? Böyle yapmakla, yani dua ederken “filanın yüzüsuyu hürmetine ” gibi sözler söylemekle herhangi dini bir kusur işlenmiş olur mu?

Cevap:

Duada, Allah’a (c.c) herhangi birinin yüzüsuyu hürmetini vasıta yapmak, O’nun ve Rasûlü’nün bize öğrettiği bir yol de­ğildir. Bildiğiniz gibi, Kur’an-ı Kerim bu tür anlayışlardan uzaktır. Hadislerde de bu anlayışa temel oluşturabilecek bir örnek yoktur. Duada bu yolu uygulamış olan veya bir başka­sına öğreten sahabeden herhangi birisini de hatırlamıyo­rum. Doğrusu Alemlerin Rabbi’ne dua ederken herhangi bir kulun yüzüsuyu hürmetini referans göstermek veya filan kulun hatırı için benim istek ve ihtiyaçlarımı karşıla demek mânâsına gelen anlayış tarzı müslümanlara nasıl musallat olmuş anlamakta güçlük çekiyorum. Ben böyle yapmanın yasak olduğunu söylemiyorum, sadece şu iki şeyi söylüyo­rum: Birincisi; bu şekilde dua yapmak, Alemlerin Rabbinin bize öğrettiği dua yapma şekline ve metoduna aykırıdır. Hz. Peygamberin doğrudan doğruya ashabına öğrettiği dua tar­zına da aykırıdır. Bu sebebledir ki, bu tarz duadan uzak du­rulmalıdır. Zira Peygamber, Efendimiz ve diğer bütün pey­gamberler, Allah ile kulları arasındaki ilişkinin ve bağın doğru şeklinin ne olduğunu açıklamak için gelmişlerdir. Öy­leyse onların ne uyguladıkları ne de öğrettikleri bir dua şekli olan bu tarz bir dua şeklini, herhangi bir kimse uygulamaya kalkışırsa, şüphesiz o, muteber olan bir şekli terkedip, mute­ber olmayan bir şekli uygulamış olur.

İkinci olarak da, bu dua şeklinin nefrete şayan bir yol ol­duğuna inanıyorum. Başka bir kişinin bu dua şeklini benim gördüğüm gibi görmeyip başka bir açıdan bakması ve nefrete şayan bulmaması farklı bir durum. Ben ne zaman bu dua şeklinin zararlarına dikkat etsem, gözümün önüne hemen çok mert ve çok cömert bir zat gelir: Onun kapısına gelen her­hangi bir insamn arzuları anında yerine getiriliyor, feyz ve keremi herkesi kuşatıyor, her isteyen ondan dilediğini talep edebiliyor, lûtfu herkese açık ve herkes ona kolaylıkla ulaşa­biliyor. Böyle bir zâtın karşısına bir kişinin doğrudan gele­rek: “Ey kerem sahibi, cömert insan! Bana yardım et” demek yerine, filan kişinin hatırına benim ihtiyaçlarımı gider de­mesi ne kadar uygun düşer varın siz hesap edin. Bu isteme biçiminde, o cömert kişinin merhameti ve cömertliği sebe­biyle başkalarının ihtiyaçlarım gidermediği, fakat arkadaş­larının, dostlarının ve akrabalarının hatırına lütuf ve ihsan­da bulunduğu su-i zannı gizlidir. Eğer bunların vasıtasıyla dua edilmezse sanki o zaman ondan lıiç bir şey alamayacağı­nız zannıyla ümitsizliğe düşüyorsunuz. Filanın yüzüsuyu hürmetine demek; aynı zamanda, istekte bulunduğunuz zâta baskı uyguladığınız mânâsına gelir ki, siz aslında şöyle demek istiyorsunuz: “Ben filan büyük insanın tavsiyesi ile geliyorum. Benim ricamı herhangi aracısız bir insanın ricası gibi düşünerek geri çevirmemelisiniz.” Eğer bu tarz dua bu söylediğim anlama gelmiyorsa, ne anlama geldiğini bana da öğretin. Böylece içimdeki sıkıntıdan kurtulacağım için mem­nun olurum. Fakat eğer bu tarz duanın anlamı gerçekten be­nim anladığım şekildeyse, o zaman Allah Teâlâ’nın kâmil sı­fatları hakkında doğru bilgiye sahip bir şahsın böyle bir dua tarzını hayâl edebileceğini bile düşünemiyorum. Fıkıh alim­leri bu dua tarzının, bu gibi mahzurlarım dikkate alarak mekruh olduğu kanaatine varmışlardır. Nitekim Hanefî Fıkhının meşhur kitabı Hidayede şöyle yazmaktadır: “Bir kimsenin dua ederken filanın hakkı için, filanın yüzüsuyu hürmetine veya peygamberlerin, nebilerin hakkı için demesi mekruhtur. Zira yaratılanın, yaratan üzerinde hiçbir hakkı söz konusu değildir.”[70]

Dört İmam Ve Ehl-i Beyt

Soru:

Tercüman ul Kur’an’ın Eylül 1956 no’lu sayısında bir so­ruya cevap olarak şöyle yazıyorsunuz: Eimme-i Erbaa, dö­nemlerinde beraber yaşadıkları ve istifade etmeleri müm­kün olan ilim ehli herkesten faydalanmışlardır. Yalnızca ehl-i beyt’ten faydalanmakla kalmamışlar, kimde ilim bulmuşlarsa ondan faydalanmışlardır. Bu yol ve metod herhangi bir taassuba mübtela olmayan her insanın yolu olmalıdır.” Ben bu zamana kadar bu anlamda bir şeyi ne gördüm ne de duydum. Siz bana bu iddianızı kanıtlamak için birkaç tane muteber kitap adı verin de iddianız iyice açıklık kazansın. Başka bir sorum da, Sahih-i Buhari “Kitab’ul Fiten Bab’ul Istihlaf’da zikredilen bir hadisle ilgilidir. Hadis şöy­ledir:

“Cabir b. Sümre’nin: Hz. Peygamber’in on iki emir ola­cak dediğini, isitemediği bir kelime daha söylediğini, baba­sının da hepsinin Kureyş’ten olacak dedi” şeklinde söylediği nakledildi. Bu hadiste zikredilen on iki emir hangi emirler­dir. Şiîlerden isnâ aşere yanlıları, buradaki on iki emirden kastedilenin on iki imam olduğunu iddia ediyorlar. Acaba bu iddiaları size göre doğru mudur?

Cevap:

Şiî ilim adamlarının hadisle ilgili eserleri hakkında ye­terli bilgiye sahip olmadığımdan bir şey söylemem mümkün değil. Fakat, ehl-i sünnet’in hadis kitaplarında; ehl-i beyt’in büyüklerinin, ehl-i beyt olmayan sahabilerden, tabiilerden, tebe-i tabiînden yaptıkları rivayetler genellikle mevcuttur. Meselâ; Buhari ve Müslim’deki bir çok hadis, Cafer Sadık yoluyla Muhammed b. Munkadır ve Ata b. Ebi Rebah’tan ri­vayet edilmiştir. İmam Muhammed Bakır da; Cabir b. Ab­dullah’tan, Ebû Mûrre’den, Ukayl b. Ebî Tâlib’ten, Abdullah b. Ebi Râfi’den, Said b. Müseyyib ve Yezid b. Harun’dan bir çok hadis rivayet etmiştir. İmam Zeynel Abidin birçok hadisi müminlerin annesi Hz. Safiyye’den, Misver b. Mahzeme’den, Said b. Mercane’den, Ömer b. Osman’dan ve diğer ashabtan rivayet etmiştir. Hz. Ali’nin kendisi de Müslim’de yer alan bir hadisi Mikdad b. Esved’den bizzat rivayet etmiş­tir. Üstelik, burada sözünü ettiklerimiz sadece Buhari ve Müslim’deki rivayetlerdir. Öteki hadis kitapları incelenir­se, bu gibi hadislere pek çok yerde rastlamak mümkündür. Şu bir vakıadır ki, ehl-i beyt’in büyükleri ilmi meselelerde hiçbir zaman taassup göstermemişler ve hiçbir zaman ailevi bir gurura ve büyüklenmeye tenezzül etmemişlerdir.

Hakkında bana soru sorduğunuz hadis, Buharınin “Kitab’ul Fiten” bölümünde değil, “Kitab’ul Ahkâm” bölümündedir. Ve bunun münderecatı “Bab’ul Istihlaf”da değil de başlığı bulunmayan bundan sonraki bir babdadır. Bu riva­yet Buhari de çok kısa olarak zikredilmektedir. Fakat Müs­lim, Ebu Davud, Tirmizi, Taberânî ve diğer hadis kaynakla­rında meseleyi detayları ile açıklayan birçok rivayet bulun­maktadır. Bu rivayetlerin hülasası şudur: On iki halife veya emir (kelimeler muhtelif şekillerde rivayet edilmiştir) zama­nına kadar İslâm güçlü ve sağlam olarak devam edecek ve ümmet birlik ve beraberliğini devam ettirecek, herhangi bi­rinin düşmanlığı bunları bozamayacaktır. İslam tarihi göz önünde tutularak bu emirden haber verme muhtelif emirler için söz konusu edilebilir. Bazıları da bunu yapmak için çaba göstermişlerdir. Yalnız bütün bunlara rağmen bu detaylı ri­vayetlerden de açıkça görülüyor ki, on iki halife veya emir­den kasıt asla on iki imam olamaz. Zira bunların eline hiçbir zaman devlet geçmemiştir.[71]

Hazreti Alî Muhaliflerine Karşı Haklı Mıydı?

Soru:

Bir meselede beni aydınlatmanızı istiyorum. Muharrem ayında yaptığınız konuşmalardan birinde Hz. Ali’nin (k.v) haklı olduğunu söylüyordunuz. Sözlerinizden, Hz. Ali’nin karşısında olanların bâtıl üzerine oldukları neticesi çıkmak­tadır. Siz yine aynı konuşmanızda Hz. Ali’nin (k.v) üç ayrı grupla kanlı savaşlara girmesine rağmen Allah’ın (c.c) belir­lemiş olduğu sınırları aşmadığını; karşı taraftaki insanları öldürmediği gibi, onların kadın ve çocuklarını cariye ve köle olarak almadığını söylediniz. O halde, böyle bir davranışla Hz. Ali (k.v) hangi savaşı kazanabilirdi ki?

Peygamber Efendimizin vefatından sonra Hz. Ali (k.v) halifelik için her zaman istekli idi. Rivayetlere göre uzun bir müddet Hz. Ebu Bekir’e (r.a) biat etmemişti. Hz. Ömer’in (r.a) (ölümünden sonra yeni halifeyi belirlemek üzere) oluş­turduğu altı kişilik şûrada Hz. Ali de vardı. Şûradaki diğer kişilerin halifelikten vazgeçmesi üzerine ortada sadece Hz. Ali ve Hz. Osman kalmıştı. Hz. Osman’ın halifeliğe seçilme­sine içerleyen Hz. Ali bu seçimin yapıldığı camiyi terketmiş, ancak daha sonra gelerek biat etmişti. Hz. Osman’ın (r.a) şehadetinden sonra Hz. Ali (r.a) hilafete seçildiğinde, onu se­çenler Medine’deki birkaç sahabeden ibaretti. Hz. Ali (k.v) halifeliğe seçildiğinde Medine’de büyük sahabilerden kimse var mıydı? Hz. Muaviye’nin Hz. Ali’ye biat etmesi zorunlu muydu?

Aynı şekilde Hz. Hüseyin’in (r.a) zamanında bütün asha­bın onu Kûfe’ye gitmekten alıkoymak istemesine rağmen o kimsenin sözünü dinlememişti. O halde, söyler misiniz, yok olmaktan başka bir mânâ taşımadığı halde çarpışmak için düzenli ve güçlü bir hükümetin karşısına çıkmak sizce akıllı­ca bir girişim midir? İslâm böyle mi öğretmektedir? insanın güçsüz ve zayıf olduğu bir durumda, güçlü bir hükümetin karşısına çatışmak için çıkmasının neticesi elbette Hz. Hü­seyin’in başına gelenler gibi olacaktır.

Cevap:

Mektubunuzu aldım. Sormuş olduğunuz sorulara ayrın­tılı cevap vermek uzun bir makale yazılmasını gerekli kılmaktadır. Ancak benim böyle bir yazı için yeterli vaktim yok. Eğer sorularınıza kısa cevap verirsem, nasıl sorduğunuz so­rulan aldığınız konuşmamın metni sizi iknada başarılı olamadıysa, bu sefer de başarılı olamayacağımdan korkarım. Benim düşüncelerimi öğrendikten sonra bu konu üzerinde bizzat durup, gerçekleri ortaya çıkarmak için çaba göster­meniz ikimiz açasından da daha iyi olmaz mıydı?

Siz galiba bu konuda imam Ebu Hanife (r.a) gibi dikkatli bir fakihin görüşünün ne olduğunu da bilmiyorsunuz. Çün­kü o da, kimle savaşmışsa Hz. Ali’nin haklı olduğunu savun­maktadır. Hatta Sıffîn Savaşında Hz. Ammâr b. Yâsir’in şehid edilmesinden sonra ehl-i sünnet uleması Hz. Ali’nin kar­şısındaki grubun “baği ” olduğu üzerinde icma etmişti. Çün­kü Peygamber Efendimiz Ammâr b. Yâsir’in (r.a) baği, yani; azgın bir grup tarafından öldürüleceğini önceden bildirmiş­ti. Siz, Peygamber Efendimizin hilafetin kendisinden sonra otuz sene devam edeceğini ve daha sonra saltanatın başlaya­cağını bildirdiğini de unutmuşsunuz. Bu yönüyle de Hz. Ali’nin hilafeti bizzat Peygamber Efendimiz tarafından onaylandığı halde, Muaviye’nin (r.a) hükümeti hilafet değil padişahlık olarak gözükmektedir. Siz, ehl-i sünnet ulaması­nın Hz. Ali’yi ittifakla dördüncü raşid halife olarak kabul et­tiğini de unutmuş gözüküyorsunuz. Alimler bunu ehl-i sünnet’in akide kitaplarına da geçirmişler. Ehl-i sünnet mezhe­binin şiiler ve haricilerden ayrıcalığım göstermek için de bu­nu yüzyıllardır minberlerden okumaktadırlar. Bunun aksi­ne Emir Muaviye’yi Hülefa-i Raşidîn’den sayan şayan-ı zikir hiçbir alim hatırlamıyorum. Aynı şekilde siz, bütün ehl-i sünnet fakihlerinin kitaplarında Dört Halife’mn kararlarını delil olarak aldıkları halde, Hz. Ömer b. Abdulaziz’in karar­ları hariç, Benî Ümeyye sultanlarından hiçbirisinin kararlarına fıkıh kitaplarında yer vermediklerini de umursamıyorsunuz. Bu gibi meseleleri göz önünde bulundurarak tarihi doğru görüş açısından mütalaa ediniz. İbn Sa’d’ın Tabakat’ı, Taberî, İbn Esîr, İbn Kesir vb. gibi asıl kaynaklardan tarih okuyunuz. Bunu yaparsanız, öyle sanıyorum artık ba­na birşey sorma zarureti hasıl olmaz.

Bazı kimselerin insanların kafasına Hz. Hüseyin’le (r.a) ilgili olarak soktukları şüphelerin hepsini bir mektupla gi­dermek benim için oldukça zor. Eğer fırsat bulursam, bu ko­nuda müstakil bir makale yazacağım. Şimdi ancak şu kadar­la iktifa etmek istiyorum: Eğer insanların kafasına şüphe so­kan beylerin görüş açılarından meseleye yaklaşırsak, müslümanların hükümeti bir kez asliyetini kaybetti mi artık onun ıslahı için hiçbir şey yapılamaz. Çünkü onu değiştirme yolunda alman her tedbir günah; bozulmuş hâkimlere itaat için boyun eğme sevap sayılacaktır. Yezid’in hilafeti haklı sayılırsa, bugünkü zalim ve zorba idareciler niye kötü olsun, neden onlar aleyhine sesimizi yükseltelim?[72]

Müslim Ve Müminin Mânâsı

Soru:

Bazı kimseler, İslâm ve iman kelimelerini ıstılahı mânâda bir diğerinin karşıtı olarak kullanmaktadırlar. On­lar İslam kelimesinin mânâsını arkasında iman olmayan sırf zahiri itaat olarak alıyor ve iman kelimesine ise hakiki ve içten iman mânâsını yüklüyor. Bu kişiler söylediklerine delil olarak:

“Bedeviler “inandık” dediler[73] diye başla­yan Hucurat Sûresi’ndeki ayet-i kerimeyi gösteriyorlar. Bu ayet-i kerimede bedevi Araplar mümin yerine müslim ola­rak gösterilmiş ve imanın daha onların kalplerine yerleşmediği bildirilmiştir. Bazı dini gruplar bu ayet-i kerimeden ha­reketle kendilerini mümin, diğer müslümanları ise müslim olarak nitelemektedirler. Hatta Hülefa-ı Raşidîn’den ilk üç halifeye de mümin yerine müslim diyerek, îmalı bir tarzda onların gerçek imana sahip olmadıklarını anlatmaya çalış­maktadırlar. Lütfen meseleyi kavrayabilmemiz için yukarı­da sözü geçen ayetin yorumu ile birlikte mümin ve müslim kelimelerinin mânâlarını açıklayınız.

Cevap:

Hucurat Sûresi’ndeki diye başlayan ayet-i kerime Tevbe Sûresi 90’dan 101e kadar olan ayet-i ke­rimelerin ışığında okunursa mesele tamamen aydınlığa ka­vuşur. Medine çevresi ve dışında yaşayan bedevilere “A’rab” demliyordu. Bu insanlar itaat etmekten başka çareleri kalmadığı için Medine’deki İslâmî hükümete tabi olmuşlardı. Ancak onlar ne cihad için savaşa giderek kendilerini tehlikeye atmak istiyorlardı ve ne de zekatı gönül rızası ile vermeye yanaşıyorlardı. Müslümanların yap­mış olduğu fetihlerden elde edilen ganimetlerden istifade et­me zamanı gelince, onlar tek tek ortaya çıkarak imanlı ol­duklarım iddia ederlerdi. Bunu yaparken de sanki İslâm dinine girmekle Peygamber Efendimize bir ihsan ve minnet yapmışlar izlenimini vermeye çalışırlardı. Onların bu davra­nışı ile ilgili olarak Hucurat Sûresi’nde şöyle buyurulmaktadır: Söz konusu bedevilerin (A’rab) iman sahibi olduklarını iddia ettikleri, ancak onların zahiren itaati kabul ettikleri; çünkü, eğer iman kalplerine yerleşmiş olsaydı, onların ne cihaddan kaçmaları ve ne de müslüman olmalarım Peygam­berimiz üzerine bir ihsan olarak görmeleri gerekirdi.

Bu noktada, yani söz konusu ayet-i kerime’de, İslâm keli­mesi; imana sahip olmadan boyun eğme, itaat etme mânâsı­na kullanılmıştır. Ancak bunun anlamı, İslâm ve iman Kuran-ı Kerim’de iki ayrı şeydir demek değildir. Eğer herhangi bir kimse böyle bir iddiada bulunursa ona:

“Allah katında (makbul olan) din ancak İslamdır”[74] ayet-i kerimesinin veya Hz. İbrahim’in (a.s) ayet-i kerimedeki:

“Rabbimiz bizi sana teslim olanlar yap, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar; bize ibadet yerlerimizi gös­ter, tevbelerimizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok mer­hametli olan ancak sensin, sen!” [75]şeklindeki duasının ne mânâya geldiğini sorunuz.

Geriye ilk üç halife ile birlikte bütün sahabe-i kiramı (bir­kaç istisna dışında) imandan yoksun müslümanlar olarak gören grupların iddiası kalıyor. Aslında bu onlara değil de bizzat Peygamber Efendimize yapılmış bir saldırıdır. Aslın­da onlar bu saldırıları ile -Allah korusun- Peygamber Efendi­mizin son derece başarısız bir peygamber olduğunu ispatla­maya çalışmaktadırlar. Çünkü -onlara göre- Peygamber Efendimize ehl-i beyt’ten birkaç kişi ve iki üç sahabe dışında hiç kimse samimi olarak iman etmemiştir. Hatta Yüce Pey-gamber’in çoğu hanımları bile O’nun samimi tabileri değil­lerdi. Buna ilaveten, onlar Peygamber Efendimizin -Allah’a sığınırız oldukça basiretsiz ve saf olduğunu da ispata kal­kışmaktadırlar. Çünkü onlara göre, Peygamber Efendimi­zin ömür boyu canciğer dostlarının hepsi aslında münafık­tırlar. Hepsinden daha garibi, bu zalimler hiç düşünmezler mi ki, Peygamber Efendimize nasib olan o büyük başarı, eğer O’nun tüm dostları muhlis, vefalı ve fedakar olmasalardı hiç gerçekleşebilir miydi? Uzun seneler boyunca tüm Arap mil­leti Peygamber Efendimizle savaş halinde idi ve işte bu sahabiler Yüce Peygamber’in kolu ve pazusu durumundaydılar. Allah korusun, eğer onlar münafık olsalardı, Araplar nasıl kontrol altına alınabilirdi? Gerçeği söylemek gerekirse buğz ve taassup insanın gözünü kör ettiği zaman güneş gibi açık gerçekleri de göremez.[76]

Hz. Peygamberin Hayatta Olması Meselesi

Soru;

Bugünlerde dini çevrelerde Hz. Peygamber’in (s.a) hayat­ta olup olmadığı meselesi hararetli bir şekilde tartışılmakta­dır. Öyleki alimler arasında bile konu gündemdedir. Tartış­manın başlangıcında taraflar kendi görüşlerini destekleyen deliller göstermekle iktifa ediyorlardı, ancak iş şimdi taraf­ların birbirlerini tekfir etmelerine ve birbirleri aleyhine kö­tü söylemelerine kadar geldi dayandı. Bu tartışma ne zama­na kadar devam eder Allah bilir.

Bugün bazı camilerde hopörlörlerle Hz. Peygamber’in tıpkı dünya hayatındaki gibi hayatta olduğu ve Hz. Peygam­ber’in hayatta olduğunu inkar edenlerin kâfir olduğu ilan ediliyor. Diğer bazı kimseler ise, Hz. Peygamber’in -şu an bi­le- cismani bir hayata sahip olduğu şeklindeki bir inancın müşrikçe olduğunu, hatta şirkin kaynağı olduğunu iddia ediyorlar. Faziletlerin söz konusu olduğu bir noktada, Kur’an-ı Kerim ve mütevatir haberle çatışmayan bir söz ka­bul edilebilir. Ancak, akide söz konusu olduğunda kati delil­lere zaruret vardır. Sizden beni Hz. Peygamber’in (s.a) haya­tı hakkında aydınlatabilecek bilgiler vermenizi rica ediyo­rum.

Cevap:

Peygamber Efendimizin hayatı hakkında bugünlerde alimler arasında devam eden tartışmalara ne ihtiyaç vardır ve ne de bu tartışmalar bir fayda getirir. Akide noktasında Yüce Peygamber’in yönlendirmesinin kıyamete kadar asıl yönlendirme olduğuna iman etmemiz bizim için yeterlidir. Amel etmemiz için de Peygamber Efendimizin (s.a) güzel ör­neği bizim için kafidir. Bu güzel örneği öğrenmenin kaynağı ise Kur’an-ı Kerîm ve sünnetir. O halde, Peygamber Efendi­miz bu dünyadan göçtükten sonra da O’nun hangi anlamda sağ olduğunu tartışmaya ne hacet vardır? Gerek ruhani ha­yat açısından olsun; gerek cismanî hayat açısından olsun, behemehal Peygamber Efendimizin hicri ikinci sene de dün­yasını değiştiği ve ümmetin yönlendirilmesi için şu an bede­niyle aramızda olmadığı gerçeğini kim inkar edebilir ki? O halde bizim Yüce Peygamber’e ittiba etmemiz için O’nun kutsal zatına değil de Kuran ve Sünnet’e yönelmemiz gere­kir. Berzah alemindeki bir hayat mı ya da cismani bir hayat mı tartışması bir neticeye ulaşsa bile, bu yukarıda söz konu­su ettiğimiz gerçeği değiştiremeyecektir.

Bu tartışma şu yönden de lüzumsuzdur: Biz bu özel konu­da Allah ve O’nun Rasûlü tarafından belli bir inanca sahip olmakla mükellef tutulmamışızdır. Eğer herhangi bir müslüman bu konuda herhangi bir bilgiye sahip olmadan ya da herhangi bir görüşe varamadan ölse, ne onun imanında bir eksiklik söz konusu olur ve ne de ahirette “sen dünyayı değiş­tikten sonra Hz. Peygamber’in hayatının berzah aleminde mi yoksa cismani mi olduğuna inanıyorsun?” diye bir soruya muhatab tutulur. Kuran ve hadis-i şeriflerde bizi bu konuda belli bir inanca sahip olmakla mükellef kılan hiçbir açık ve kafi yönlendirme söz konusu değildir. Aynı şekilde bu mese­le ne sahabiler arasında tartışma konusu olmuştur ve ne de Peygamber Efendimizin (s.a) halifeleri bu konuda herhangi bir inanca sahip olunması yolunda telkinde bulunmuşlar­dır.

Ben, Yüce Peygamber’in dünyayı değiştikten sonraki ha­yatı hakkında günümüz alimlerinin yaptıkları tartışmalar­la, aynı Kur’an’ın mahluk olup olmadığı meselesinde Halife Me’mun’un düştüğü hataya düştüklerini sanıyorum. Halife Me’mun, Allah ve O’nun Rasûlü’nün İslâm’da bir inanç me­selesi ya da imanın bir şartı kılmadığı, kurtuluşu onu kabul edip etmemeye bağlamadığı ve insanları ona inanmaya ça­ğırmadığı bir şeyi imanın şartlarından bir şart olarak kabul ettirmeye çalışıyordu. Kurtuluşu bu inancı kabul edip etme­meye bağımlı kılıyor, insanları buna iman etmeye çağırıyor ve buna iman etmeyenleri de küfür ve fiskla itham ediyordu. Allah Teâlâ ve Onun Rasûlü dinde böyle özelliğe sahip konu­ları açık açık ve kesin bir şekilde açıklamıştır. İnsanlar bu gi­bi hayati öneme sahip konulara iman etmeye açıkça çağrıl­mıştır. Peygamber Efendimizin dünyayı değiştikten sonraki hayatının keyfiyeti meselesi kesinlikle söz konusu meseleler gibi değildir ve bu meseleyi zorla o meselelere dahil etmeye çalışmak ya da onlarla aynı derecede önemli görmek tama­mıyla yanlış bir iştir. Eğer herhangi bir şahıs bu meselede kesinlikle bir şey bilmiyorsa veya herhangi bir karara varamamışsa, o kıyamet gününde bundan dolayı sorguya çekil­mez ve onun bu konudaki bilgisizliği ya da herhangi bir kara­ra varamaması encamını etkilemez. Ancak, bu konuda her­hangi bir inanca varıp da bunu başkalarına da tebliğ eden şahsın tehlikede olduğunu burada belirtmeliyim. Çünkü, onun inancı doğru veya yanlış her iki ihtimali de taşımaktadır.[77]

Tasavvufla İlgili Birkaç Açıklama

Soru:

Ben, Allah’a (c.c) davet ve Allah’ın dininin hayata hakim kılınması yolunda sizi destekleyen ve sizinle birlikte çalış­mayı arzulayan birisiyim. Sizi tasavvufu kabul etmemekle suçlayan kişilere karşı ben, sizi savunuyorum. Eğer hatır­larsanız benim bu konu ile ilgili bir soruma “bu hareketimize tasavvuf ehli olan ya da olmayan herkesin katılmasına ihti­yaç ve zaruretimiz vardır. Ben sufi olmadığıma göre sufilik iddiasında bulunacak bir şekilde düzenbazlık yapamam” di­ye cevap vermiştiniz. Bu cevabınız doğru ve iyi bir cevaptı.

Ancak insanın yazarken bazı hatalara da düşebileceğini ka­bul etmesi lazım gelir. Siz, “Hedefler Sözleşmesi” nin 13. sahifesinde şöyle yazıyorsunuz: “Hayatın tüm merhalelerinde devam etmesi gereken zikrullahın daha sonraki devirlerde suülerin çeşitli grupları tarafından icad edilen veya başkala­rından alınan usulleri sahih değildir.”

Siz, bu görüşünüzü bütün sûfilere teşmil etmeseydiniz hareketinize ne zarar gelirdi ki? Sizin yukarıdaki satırlarınızdan ya gerçek sufileri tanımadığınız ya da sûfilere olan nefretinizi ortaya vurarak İslâmî harekete zarar vermek is­tediğiniz anlaşılıyor. Bu yüzden, tüm işinizi gücünüzü bıra­kıp onlarla uğraşıyorsunuz. Görüşlerinizi yeniden gözden geçirmeniz ümidiyle.

Cevap:

Herhangi bir meselede herhangi bir şahıs ve grupla ihti­laf etmemiz, o şahıs veya grupla her konuda ihtilaf ettiğimiz, onlara düşman olduğumuz ya da onları her meselede hatalı gördüğümüz mânâsına gelmez. Siz, bizzat Şafiî, Hanbelî ve Malikîlerin bir çok görüşüne katılmaz ve çoğu zaman onların görüşleri hilafina ortaya delil sürerken, biri çıkıp da bu hare­ketinizden dolayı sizin diğer üç imam ve onların takipçisi ulema ile ihtilaf ettiğinizi, onları kesinlikle hatalı olarak gör­düğünüzü ve tüm işinizi gücünüzü bırakıp onlarla uğraştığı­nızı söylese, ne ölçüde haklı olur.

Bu yüzden ben bu görüşünüzü yeniden gözden geçirmeni­zi ve görüş ayrılıklarını muhalefet, düşmanlık ve inatlaşma ile karıştırmamanızı rica ediyorum.

Benim bu konudaki görüşüm şöyle: Bizim, bâtının ıslahı ve nefis tezkiyesi için Kuran, Sünnet ve sahabenin uygula­masıyla sabit usullere sarılmamız bize yeter ve bizim bu usullerle iktifa etmemiz gerekir. Bundan daha iyi bir yol yok­tur ve bu usullerde azaltma ya da çoğaltma yapmak ne doğru ve ne de faydalıdır. Bu usulleri bırakıp, kim icad etmiş olur­sa olsun veya hangi dinler ve milletlerin tabilerinden alın­mış olursa olsun, başka usullere sarılmaktan kaçınmak la­zımdır. Bu görüşümde herhangi bir yanlışlık varsa, bunu de­lilleriyle birlikte göstermeniz gerekir. Böyle yaparsanız, üzerinde düşünürüm. Ancak, bu görüş ayrılığı yüzünden be­nim sûfilere muhalif olduğum veya tasavvuf düşmanlığı yaptığım ya da ehl-i tasavvufun hepsini karaladığım suçla­masından berî olduğumu bildirmek isterim.

Soru:

Hakkımızda birazcık su-i zanda bulunarak belki de bizim görüş ayrılığı ile muhalefet arasında fark görmediğimizi zannetmişsiniz. Elhamdülillah Muhterem Mevlânâ… bize ikisi arasındaki farkı görebilecek kadar terbiye vermiştir. Tezkiye-i nefs hakkında yazmış olduklarınızı biz de aynen tabilerimize nasihat şeklinde söylüyoruz. Sizinle bizim ara­mızdaki fark belki de sadece söyleyiş biçimimizde. Örneğin, biz Şafiîlerle ve Hanbelilerle bazı meselelerde ihtilaf ederiz ancak bu hiçbir zaman bizim İmam Şafii’nin görüşlerini yan­lış ya da bâtıl olarak gördüğümüz mânâsına gelmez. Siz, da­ha sonraki devirlerde sufilerin çeşitli gruplarının icad ettiği veya başkalarından aldığı usûllerin sahih olmadığını söylü­yorsunuz. Bununla ilgili bir kaç misal verirseniz sevinirim. Yine, doğru olmayan bir usul üzerinde olan kişi için de ne gibi bir görüşe sahip olduğunuzu merak ediyorum doğrusu. Ben böyle bir kişiyle hem görüş ayrılığı içerisindeyim ve hem de onun muhalifiyim. Doğru yolda olmadığını bildiğiniz halde böyle kişilere sizin muhalif olmamanızı ise doğrusu anlaya­mıyorum.

Kur’an ve Sünnet’i bir kenara koymak için değil, Kur’an ve Sünnet’in ruhu ve özüne ulaşmak için icad edilmiş olan bir usûlü siz büyük bir ihtimalle kendi prensiplerinize uygun olarak görürsünüz (bid’at olduğunu söyleyemezsiniz). Böyle bîr usûlü kabul edip etmemekte serbestsiniz, ama ona bâtıl diyemezsiniz. Eğer böyle bir şey söylerseniz, bu konuda si­zinle sadece görüş ayrılığına değil; muhalefete de düşeriz.

Cevap:

Daha önceki mektubunuza yazdığım cevapta herhalde söylemek istediklerimi açık bir şekilde ifade edememişim ki, siz yeniden bazı şeyler yazmak durumunda kalmışsınız. Eğer maksadımı açık bir şekilde anlasaydmız, böyle bir şeye zaruret doğmayacaktı. Ben kısa bir şekilde anlatmak iste­diklerimi burada yinelemek istiyorum. Zatınız gibi alim bir şahsın, müctehidin içtihadında hata da isabet de edebilece­ğini bilmesi gerekir. Dolayısıyla selef alimlerinden halef alimlerine kadar bütün ehl-i ilmin, çok büyük meziyetlere sahip insanların bile hata yapabileceklerine inandıklarını bilmelisiniz. Onların hatalı ictihad yapan ve görüşünde isa­bet edemeyen şahısların büyüklüklerini inkar etmediklerini de biliyor olmalısınız.

Onlar, hata olarak gördükleri birşeyi delilleriyle birlikte reddetmişler, ancak, ictihaddaki hatayı fazilet sahibi birinin faziletini azaltıcı olarak görmemişlerdir. Onlar ictihad hata­sına hata demek ve o görüşe karşı çıkmakla birlikte müctehide saygı da gösteriyorlar ve bu hata dolayısıyla tüm sevapla­rını sıfirla çarpınıyorlardı.

Bu meselede ben de aynı tavıra sahibim. Örneğin ben, semâ’yı Allah’a yaklaşmaya bir vesile olarak gören büyükle­rin içtihadının doğru olduğunu kabul edemem. Veya şeyhi rabıta etme yoluna başvuran kişilerin görüşlerinin isabetli olduğunu söyleyemem. Ben böyle şeyleri yanlış olarak görü­yor, bu gibi şeylere karşı çıkmayı ve insanlara bunlardan ka­çınmalarını öğütlemeyi gerekli hissediyorum. Ancak, şu da var ki, bu gibi usullerin nispet edildiği büyük sûfilere saygı­sızlık edilmesini doğru bulmuyorum.[78]

Gayb İlmi, Hâzır Ve Nazır Olmak Allah’tan Başkasına Secde Etmek

Soru:

Şu sıralar Tefhim’ul Kur’an’ı okuyorum. Şirk meselesi kafamı karıştırdı. Bu konuda sizden yardım istiyorum. Tef­him’ul Kur’an’ın dikkatli okunmasından Âlim’ul Gayb (gaybı bilen), Semi ve Basîr (gören ve işiten) olmanın (ki bunlara bizim konuştuğumuz dilde “hâzır ve nazır olmak” da denili­yor), Allah’ın zâti sıfatlarından olduğu anlaşılıyor. Allah’tan başka birisinin bu sıfatlara sahip olduğuna inanmak şirktir. Secde, rükû vs. yapmak da Allah Teâlâ’ya mahsustur. Allah Teâlâ’ şirkin büyük ve affedilmez bir günah olduğunu bildir­mektedir. Bu yüzden O’nun (c.c), böyle bir günahı işlemesi için başkalarına emir vermemesi gerekir. Ancak Allah Teâlâ Adem’e secde etmeleri için meleklere emretmiştir. Aynı şe­kilde hiçbir nebi ne şirke bulaşmakta ne de başka bir kimse­nin şirke bulaşmasını istemektedir. Ancak, Hz. Yusuf un önünde kardeşleri ve ebeveyni secde etmiştir. Sorun şu; eğer Allah’tan başkasına secde etmek şirk ise yukarıda zikredi­len hadiseleri nasıl tevil ederiz?

İkinci sorum da şu: Eğer gaybı bilmek sadece Allah’a mahsus bir sıfat ise, o halde bu sıfatın hiçbir mahlukta olma­ması gerekir. Fakat Kuran ve Hadis’ten anladığımıza göre nebi ve rasuller gaybı bilmektedirler. O halde, herhangi bir mahluk ya da herhangi bir kişide bu sıfatın var olduğunu ka­bul edince neden şirke bulaşmış oluyoruz?Veya herhangi bir kimse Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimize (s.a) kıyamete kadar olacak şeylerin ilmini verdiğine inanıyorsa, ona neden hemen müşrik yaftası vurulmaktadır? Bu gibi şeylerden do­layı şirke bulaşmakla itham edilen kişiler Peygamber Efen­dimizin (s.a) gaybı bilme sıfatını zatî bir sıfat olarak değil de Allah vergisi olarak kabul etmektedirler. Bu kişilerle diğer alimler arasındaki ihtilaf sırf fazlalık ve eksikliktedir. Eğer mesele fazlalık ya da eksiklik meselesi ise, o halde şirk fetva­sı vermek niye?

Hâzır ve nazır olma sıfatları da Allah Teâlâ’nın zâti sıfat­ları olarak kabul edilmektedir. Ancak, Yüce Allah ölüm me­leğine (Azrail) bir anda yüzlerce, hatta binlerce insan, hay­van, kuş, sürüngen ve cinnin ruhunu alma gücü vermiştir. Bundan hâzır ve nazır olma Allah Teala’nın zâti sıfatı olduğu halde Azrail’in de hâzır ve nazır olduğu mânâsı çıkar. Bu noktada eğer, Allah Teâlâ’nın bir vazifenin yerine getirile­bilmesi için bu zâti sıfatını bir meleğe emanet ettiği söylenir­se, o helde, Peygamber Efendimizin hâzır ve nazır olma sıfa­tına haiz olduğuna ve bu sıfatın Allah tarafından bağışlandı­ğına inanan insanlara neden müşrik denilsin?

Cevap:

Şirk konusunda açıklamış bulunduğunuz karışıklıklar Tefhim’ul Kur’an’ın devamlı mütalaasıyla kolaylıkla ortadan kalkabilir. Kafanızı kurcalayan meseleleri benim bir mektupta balletmem oldukça güçtür. Yine de “şirk” meselesi oldukça hassas ve tehlikeli bir mesele olduğu ve sizin bu kar­maşa içerisinde daha fazla kalmanızı istemediğim için kısa bir şekilde sizi ikna etmeye çalışacağım.

Herşeyden önce siz, secdenin haddizatında şirk olmadığı­nı, ancak şirkin bir alameti olduğunu iyice anlamalısınız. Şirk aslında Allah’a herhangi bir şeyi zâtında veya sıfatla­rında ya da hukukunda ortak koşmaya denmektedir. Eğer böyle bir inançla birlikte secde yapılırsa, bu şirk olur. Böyle yapmakla müşriklere amelen bir benzeme söz konusu oldu­ğu için secde yapmak haddizatında şirk olduğundan dolayı değil de bu benzerlikten dolayı yasaklanmıştır, Âdem (a.s) yaratıldığında Allah Teâlâ meleklere Adem’e (a.s) secde et­meleri için emir vermişti. Meleklerin yaptığı, Allah’ın (c.c) emrini yerine getirmekten başka bir şey değildi. Melekler, Adem’e (a.s) tapınılacak ya da tazim gösterilecek biri olduğu için secde etmemişlerdi. Bu yüzden meleklerin yaptığında herhangi bir şirk şaibesi olamayacağı açıktır.

Allah Teâlâ’nın Hz. Yusuf’a bizzat rüyasında gösterdiği ve Hz. Yakub’un bunu ilahi bir işaret olarak gördüğü rüyaya dayanarak ebeveyni ve kardeşleri Hz. Yusuf un önünde sec­deye gitmişlerdi.[79] Aynı şekilde Hz. Yusuf da (a.s) bunu rü­yasının doğrulayıcısı olarak görmüştü. [80]

Bu yüzden bu hadisede olanlar da Allah’ın (c.c) emriyle ol­muştur. Allah’ın (c.c) emirlerini yerine getirmek amacıyla yapılmış işlerin de şirk olamayacağı açıktır.

Şimdi, Allah Teâlâ’nın herhangi bir hükmü olmadan her­hangi bir kulu yüce ve kutsal olarak görüp onun önünde sec­deye giden bir kişinin durumunu göz önüne alalım. Herhan­gi bir delil öne sürerek böyle bir hareketin müşrikçe bir hare­ket olmadığı ispatlanabilir mi? Allah Teâlâ’nın daha önce zikrettiğimiz iki meselede kendinden başkasına secde edil­mesi emrini vermiş olması, bu hareketin tamamen caiz oldu­ğuna bir delil olarak gösterilebilir mi? Veya Allah’ın (c.c) her­hangi bir emri olmadan istediğimiz gibi tazim için secde ede­bilir miyiz? Allah Teâlâ Kehf Sûresinde seçkin kullarından birisinin, ilahi emirle bazı maslahatları göz önünde bulun­durarak fakirlerin gemisinde bir delik açtığını ve bir erkek çocuğu öldürdüğünü bildirmektedir. Kuranda böyle bir hadisenin zikredilmiş olması bizim de bazı maslahatları gözö-nüne alarak istediğimiz kimsenin malına zarar vermemize veya istediğimiz kişiyi öldürmemize delil olabilir mi? Allah Teâlâ ve O’nun Rasûlü’nun şer’î nasslar yoluyla Allah’tan başkasına secde etmeyi haram kıldıkları ve başkalarının can ve mallarında tasarruf için sınırları belirledikleri bir ko­numda, kim çıkıp da Allah Teâlâ’nın bazı hususi fiillerini de­lil gösterip onlara kıyasla bu haramları kendisi için helal gösterebilir?

Küllî ve zatî gayb ilminin sırf Allah Teâlaya mahsus ol­duğunu herkes kabul etmektedir. Yine gayb ilminin herhan­gi bir bölümü veya Allah Teâlâ’nın istediği kadarını istediği kişiye verebileceğini kimse inkar etmemektedir. Bu cüz’i olan gayb ilmi, keyfiyet olarak Allah Teâlâ’ya mahsus sıfatlardan olan gayb ilminden farklı bir şeydir ve herhangi bir kulun bu ikinci türden, yani; cüz’î gayb ilmine sahip olduğu­na dair bir inanca sahip olmayı hiç bir kimse şirk olarak gör­memektedir. Aslında işler, bazı kimselerin bu inançta aşırı giderek gerçek İslâm inancına ters düşen bazı şeyler uydurmasıyla çığırından çıkmaktadır.

Bu gibi şeyleri şöylece sıralayabiliriz: îlk olarak; bazıları bu Allah vergisi gayb ilmini cüzî değil de küllî olarak görmekte, Alah Teâlâ’nın herhangi bir kulu aynı kendisi gibi, olmuş ve olacakların âlimi yaptığını iddia etmektedirler. Zahirde bu noktada cüz’î ve küllî arasındaki fark kapanmış gibi gözükse de zâtı ve Allah vergisi gayb ilmi arasındaki fark göze çarpmakta ve buna dayanılarak böyle bir inanca sahip olmanın şirk olmadığı söylenebilmektedir. Ancak, birazcık bile düşünürseniz, böyle bir inanç taşımanın ne gibi büyük tehlikeler taşıdığını hemen farkedersiniz. Örneğin;. eğer Allah Teâlâ’nın herhangi bir kimseyi kendi vergi­si ile aynı kendisi gibi görünenin ve görünmeyenin âlimi yap­tığı caiz olarak görülürse, o halde Allah Teâlâ’nın onu yine aynı kendisi gibi Kadir-i Mutlak, Hayy ve Kayyum, Halik ve Rabb yapması neden caiz görülmesin? Bundan sonra, Allah vergisi ile kulun ilah olması yolunda ne gibi bir engel kalır ki? O halde, eşit sıfat ve yetkilere sahip iki ilah arasında sa­dece zatî ya da Allah vergisi olması farkı şirkten kurtulmak için kâfi olur mu?

Bu yolda aşırılığa giden kimselerin yaptıkları ikinci şey ise şudur: Bu kimseler Allah vergisi gayb ilmini dağıtmaya kendilerini yetkili görmektedirler. Şunu demek istiyorum: Aslında, bağışta bulunan kişinin herhangi bir kimseye ne bağışladığı veya bağışlamadığı kendisinin bileceği bir iştir. Bağışta bulunanın herhangi bir açıklaması olmadan başka bir kimsenin kendiliğinden kime ne kadar bağışta bulunul­duğunu belirlemeye hakkı yoktur. O halde, eğer Allah Teâlâ kendi Pâk Kitabı’nda herhangi bir yerde “ben filan kuluma ne olmuş ve ne olacaksa bildirdim” diye buyurmuşsa veya Peygamber Efendimiz herhangi bir sahih hadisinde bunu açık bir şekilde belirtmişse, bunun nerede geçtiği ve kayna­ğının ne olduğu bildirilir ve bütün tartışma sona erer. Ancak, böyle birşey ne herhangi bir ayette ne de sahih bir hadiste açıkça belirtilmemişse, Allah’ın yaptığı bu bağışın haberinin insanlara nasıl ulaştığının bizce de bilinmesi lazım gelir.

Bu konuda, akidenin; özellikle de tevhid akidesinin ol­dukça nazik bir mesele olduğunun iyi bilinmesi gerekir. Bu mesele, küfürle, iman; kurtuluşla, hüsran üzerinde dönen bir meseledir. Bu meselede çeşitli ihtimaller taşıyan ayet ve hadislerden aynı anlamı çıkarıp herhangi bir inanç sahibi olacak ve bunu imamn şartlarından sayacak şekilde bir metod izlemek doğru değildir. Akidenin, Allah ve Rasûlu’nün o konuda belli bir şeyin kabulüne davet ettiği, Peygamber Efendimizin bunu tebliğ ettiğinin sabit olduğu ve sahabe, ta­biîn, tebe-i tabiîn ve müctehid imamların ona iman ettiği bel­li ve açık muhkemattan alınması gerekir. Acaba herhangi bir kimse çıkıp da Nebi’nin (s.a) bu türden, görünen ve gö­rünmeyenin âlimi veya olmuş ve olacakların alimi olduğu inancını taşıdığım söyleyebilir mi? Eğer bu ispatlanamıyorsa o halde siz neden kendi kendinizi tehlikeye atıyorsun.

Hâzır ve nazır olma meselesinde ölüm meleği (Azrail) ile ilgili olarak vermiş olduğunuz misalde birkaç yanlışlık göze çarpıyor. Ne Kur an-ı Kerim’de ve ne de herhangi sahih bir hadiste tüm kainatın ölüm meleğinin bir tane olduğu zikredilmemiştir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’den ruhları kabzeden meleğin sadece bir tane olduğu da anlaşılmamaktadır. Bilakis bir çok ayette ruhları kabzeden melekler çoğul sigasıyla zikredilmektedir.

Örneğin:

“Nefislerine yazık eden kimselere canlarını alırken me­lekler:

“Ne işte idiniz?” dediler. (Bunlar):

“Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük” diye cevap verdiler. Melekler dediler ki:

“Peki, Allah’ın yeri geniş değilmiydi ki onda göç ed(ip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gitseydiniz.” İşte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş yeridir orası.”[81]

“Fakat melekler, onların kanlarını alırlarken, “işinfecea tini görünce” yüzlerini ve sırtlarını dövmeye başladıkları za­man nasıl?!” [82]

“Melekler, iyi insanlar olarak canlarını aldığı kimselere de ”selam size, yaptıklarınıza karşılık cennete girin!” derler.”[83]

“Nihayet (ömürleri tükendiği zaman) elçilerimiz (melek­ler) gelip canlarını alırken: “Hani Allah’tan başka yalvardıklannız nerede? dediklerinde: “Bizden sapıp, kayboldu­lar.” dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir oldukla­rına şahitlik ettiler.”[84]

Bu ayetlerden, büyük bir ölüm meleğinin (emri) altında ruhları kabzetmeye memur diğer yardıma meleklerin de va­zife yaptığı anlaşılmaktadır. Bu aynı şeytanların durumuna benzer, iblis isimli büyük şeytanın (emri) altında sayısız di­ğer şeytanlar dünyaya yayılmış bir durumdadır. Her yere ne İblis ne de ölüm meleği (Azrail) gitmektedir.

Yine aynı şekilde bu dünyadaki mahluklarla ilgili olarak kara, hava ve denizdeki tüm canlıların ölüm meleğinin, in­sanların canını almakla vazifelendirilmiş tek bir ölüm mele­ği olduğu hakında da bir şey söylenmemiştir. Kur’an’da sa dece:

“Sizin ruhlarınızı ölüm meleği kabzeder”[85] buyurulmaktadır. Bu ayetten şundan öteye bir anlam çıkma­maktadır: Bu dünyada insanların ruhlarını almakla bir me­lek görevlendirilmiştir. Bu dünyada ölen tüm canlıların ru­hunu kabzetmekle sadece bir meleğin görevlendirilmiş oldu­ğunu farzetsek bile, bu Allah Teâlâ’nın bu işle görevli meleği­ne çok sınırlı bir zaman diliminde bağışlamış olduğu bir güç­tür. O halde bu sınırlı güç Allah Teâlâ’nın tüm kainatta hâzır ve nazır olmasıyla ilgili o sınırsız sıfatıyla hiç mukayese edi­lebilir mi? Dahası, buradan şöyle bir soru daha ortaya çık­maktadır: Acaba siz ve biz şu an bu gibi kıyaslar üzerine aki­demizi kurabilir miyiz? Allah Teâlâ ölüm meleği hakkında onu insanların ruhunu kabzetmekle görevlendirdiğini bil­dirmektedir. Bunun üzerinde ancak şu noktaya kadar fikir yürütebiliriz: Bu melek bir anda dünyanın her tarafında yüz binlerce insanın canını almaktadır. Bu durum, Peygamber Efendimizin her yerde mevcud olduğu ve herşeyi gördüğü gi­bi bir düşünce ile mukayese edilebilir mi? Bu iki görüş ara­sında inancı etkileyebilecek, imanın şartları içerisine soku­labilecek, halkı buna iman getirmeye davet verilebilecek ve buna inanmayanların imanında zaaf olduğuna delil olabile­cek ne gibi bir ilişki vardır ki, birbirleriyle mukayese edilmektedir? Böyle bir inanç şayet gerçekten de İslâm akidesin­de olsaydı, Allah Teâlâ bunu Kitab-ı Keriminde açıkça be­yan buyurur ve “Benim Rasûlümün “hâzır” ve “nazır” oldu­ğuna inanın” derdi. Peygamber Efendimiz de (s.a) böyle bir özelliği olduğunu iddia eder, kendisinin her yerde hâzır ve nazır olduğunu ve bu halin kıyamete kadar süreceğini söyle­yerek insanları buna inanmaya çağırırdı. Sahabe-i kiram ve selef-i salihîn arasında da bu inanç yaygınlaşmış olur ve İs­lam akide kitablarına yazılırdı.

Sizin bazı şahıslara müşrik deme ya da dememe husu­sunda gündeme getirdiğiniz mesele ile ilgili olarak belki de benim görüşümü bilmiyorsunuz. Ben bu gibi meselelerde on­ların görüşlerini tevil etmeyi yanlış buluyor ve görüşlerine hatalı demede hiçbir tereddüt göstermiyorum. Ancak onlara müşrik denilmesini ve onların (Peygamberimiz zamanında­ki) Arap müşriklerine benzetilmesini tasvip etmiyorum. Ben onların bile bile şirke bulaştıkları fikrini taşımıyorum. Ben onların tevhidi asıl din olarak kabul ettiklerine ve ona inan­makta olduklarına kesinlikle inanıyorum. Bu yüzden onlara müşrik demek haksızlıktır. Şu da var ki, onlar bazı ayet ve hadislerin tevilinde ciddi hatalara düşmüşlerdir. Yine de, eğer tahrik edici sözlerden kaçınılıp makul yollar ve deliller­le mesele açıklığa kavuşturulursa, ben onların kasıtlı olarak herhangi bir sapıklık üzerinde ısrar etmeyeceklerini umuyo­rum.[86]

Müşrik Kelimesinin Istılah Manâsıyla Kullanılması

Soru:

Çıkarmış olduğunuz “Tercüman’ul Kur’an” isimli dergi­nin Mart 1962 sayısındaki “Resâil ve Mesâil ” köşesini ince­ledim. Makalenizin son satırlarına katılmadığımı burada bildirmek istiyorum. Bu yüzden ihtilafların kaldırılması ve hakkın ortaya konulması amacıyla aşağıdaki satırları kara­lıyorum.

Kitap ve Sünnet’in kesin açıklamalarından gayb ilmi ile “hâzır ve nazır” olmanın Allah Teâlâ’ya has bir sıfat olduğu ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı, bu mahsus sıfatların Hz. Muhammed Mustafa’da (s.a) veya başka bir peygamber ya da velîde var olduğunu kabul eden bir müslüman Kitap ve Sünnetin kesin kararı dolayısıyla şirke bulaşmış addedilir ve söz konusu kişi için “müşrik” kelimesinin kullanılmaması Kur’an ve Sünnet’e sırt çevirmekle eş anlamlı olur. Böyle bir inanca sahip kimsenin Peygamberimiz zamanındaki Arap müşriklerine benzetilmesi haksızlık ve aşırı gitme değil, adaletin ta kendisi ve gereğidir.

Bu mahsus sıfatların Allah’tan başkasına atfedilmesinin şirk olduğunu kabul ediyorsunuz, ama bu fiili işleyen müslümanlara “müşrik” lafzının kullanılmasını haksızlık olarak niteliyorsunuz. Neden bu gibi tenakuzlara düşüyorsunuz?

Siz, herhangi bir müslümanı müşrik olarak nitelememe­nize iki neden gösteriyorsunuz: Birinci olarak; onların tevil­de hata yaptıklarını öne sürüyorsunuz. İkinci olaraksa onla­rın bile bile şirke bulaşmadıklarını iddia ediyorsunuz. Ben sizin bu iki görüşünüzü de doğru bulmuyorum.

Cevap:

Kur’an-ı Kerimi okuyup araştırdığım kadarıyla bu konu­da şunu diyebilirim: Şirke bulaşan veya akide ve amelinde şirk izleri bulunan her kim olursa (müslünıanlardan) ona ne ıstılah manâsıyla “müşrik” diye hitab edilebilir ve ne de müş­riklere yapılan muamele ona da yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa ancak tevhid inancını temel inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah’ın Kitabı’nı daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri şirke da­yalı kimseler müstehaktır.

Buna delil olarak şu ayetleri gösterebiliriz. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ yahudi ve hristiyanların şirke düşüşleri­ni şöyle anlatıyor:

“Andolsun, “Allah, ancak Meryem oğlu Mesih’tir.” diyen­ler elbette kâfir olmuşlardır.[87]

“Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler elbette kâfir olmuşlardır” [88]

Ancak, bütün bunlara rağmen yahudi ve hristiyanlar için Kur’an-ı Kerim’de müşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstı­lah, “ehl-i kitap ” ıstılahı kullanılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların onlarla olan ilişkileri, müşrikler­le olan ilişkilerinden ayrı ele alınmıştır. Eğer yahudi ve hris­tiyanlar gerçekten de müşrik olarak görülse idi:

“Allah’a ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin.”[89] ayetine göre onların kadınlarıy­la evlenmek kendiliğinden haram olurdu. Ancak, Allah Teâlâ Kitap Ehlinin kadınlarıyla evlenme hükmünü müşrik kadınlardan tamamen ayrı tutmuş ve müslümanların onlar­la evlenmesine cevaz vermiştir. Aynı şekilde ehl-i kitabın kestiklerinin hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklı­dır. Böyle bir ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına rağmen tevhidi asıl din olarak görmekte, Nübüvvet’i ve Kitabı dinin kaynağı olarak kabul etmektedirler. Bundan dolayı onlara şöyle bir çağrıda bulu­nulmuştur:

“Yahudiler! “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler, Hristiyan-lar da: “Mesih Allah’ın oğludur ” dediler.[90]

“De ki, “Ey Kitap Ehli, aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin: (O da): “Allah’tan başkasına kulluk etmememiz, hiç bir şeyi O’na ortak koşma­mamız ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı rab edinmememizdir.”[91]

“Deyin ki, “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir.”[92]

Bunun aksine Allah Teâlâ “müşrik” ıstılahını şirki asıl din olarak benimsemiş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber Efendimize (s.a) şöyle itiraz ediyorlardı:

“Tanrıları tek bir tanrı mı yapıyor? Doğrusu bu şaşıla­cak bir şeydir dediler”. [93]

Onlar dinin akide ve amellerinin de vahiy ve risaletten alınması gerektiğini kabul etmiyorlardı:

“Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun” denilince “hayır biz baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız” derler.[94]

Allah Teâlâ bu gibi kimseler için “müşrik” kelimesini kul­lanmakla iktifa etmemiş, iman ehlinin onlarla olan ilişkile­rini ehl-i kitap’tan farklı tutmuştur.

Bu gerçekler gözümün önünde olduğu için, kelime-i tev-hid’e inanan kimselere “müşrik” denilmesini ve müşriklere yaraşır cinsten muameleye tabi tutulmasını katiyetle caiz görmüyorum. Kitabullah’ı delil ve hüccet olarak kabul eden, dinin gereklerini inkar etmeyen, şirki asıl din olarak benim­semek surda dursun, kendisine şirk nisbet edilmesini en kö­tü küfür olarak gören, ancak, tevil ve yorumlama hatası do­layısıyla herhangi bir müşrikçe inanç ve davranış içerisine düşen kimselere “müşrik” denilmesini ve müşriklere yaraşır bir cinsten muameleye tabi tutulmasını katiyetle caiz gör­müyorum. Söz konusu kimseler, şirki şirk bilerek böyle bir duruma düşmekten öte, bu inanç ve davranışlarının tevhid inancı ile bir çatışma içerisinde bulunmadığı yanılgısı içeri­sine düşmüşlerdir. Bu yüzden bizim, bu gibi kimselere kötü lakaplar takacak yerde; hikmet, güzel öğüt ve delillerle onla­rın bu yanılgısını izale etme yolunda çaba sarfetmemiz la­zımdır.

Şimdi siz kendiniz düşünün: Bu gibi kimselerle münaka­şa ederken, onların inanç ya da davranışlarının tevhid inan­anın hilafına olduğunu ispatlamak için Kur’an ve Hadis’ten deliller getirirken onların Kur’an ve Hadis’i delil ve hüccet olarak kabul ettiklerinden hareket etmiyor musunuz? Acaba siz bu delilleri herhangi bir hindu, sih ya da hristiyana karşı da kullanıyor musunuz? Yine siz söz konusu kimselere; “ba­kınız, şöyle bir inanç taşımak şirktir, bundan kaçınmak la­zımdır” derken, onların şirki büyük günah olarak gördükleri düşüncesini taşımıyor musunuz? Eğer böyle bir şey söz ko­nusu olmasaydı sizin onları şirkten sakındırma kaygusuna düşmenize ne gerek vardı ki?[95]

Teravih Namazının Kaç Rekat Olduğu Meselesi

Soru:

Lahor’da yayınlanan haftalık “Asya” adlı derginin 1/3/1962 tarihli sayısında teravih namazı hakkında sorulan bir soruya verdiğiniz cevap yayınlandı. Cevabınızı okuyunca sizin meseleyi alime yaraşır bir tarzda ele almadığınız, aracılarınkine benzer bir üslupla meseleye yaklaştığınız anlaşı­lıyor. Bundan dolayı mesele halledilecek yerde daha da ka­rışmış. Siz bir taraftan Peygamber Efendimizin sekiz rek’at teravih kıldığını belirtirken, diğer taraftan Hz. Ömer’in te­ravihin yirmi rek’at kılınmasını uygulamaya koyduğunu, bütün sahabenin bunun üzerinde ittifak ettiğini ve daha sonra gelen halifelerin bu uygulamayı sürdürdüklerini söy­lüyorsunuz. Burada şöyle bir soru akla geliyor: Peygamber’in (s.a) sünneti sekiz rek’at idiyse, Hz. Ömer yirmi rek’atı nereden çıkarmış ve ne sebeple uygulamaya koymuştur? Bü­tün sahabe ve halifeler neden Peygamber’in sünnetini göz ardı ederek yirmi rek’at üzerinde icma etmişlerdir? Sahabe­nin böyle bir şeye cür’et etmesi mümkün müdür? O halde Muhterem Mevdûdî, ya sekiz rek’at Peygamber’in sünneti değil veya yirmi rek’at üzerinde icma yoktur.

Sizin söylediğinize göre Peygamber’in bu konudaki sün­neti sekiz rek’at ise, Hz. Ömer’in (r.a) yirmi rek’at teravih kı­lınmasını uygulamaya koymasından daha çok sekiz rek’at kılınmasını uygulamaya koyduğunu söylemek akla ve kıya­sa daha yakın değil midir? Çünkü; öncelikle sünnet olan te­ravihi sekiz rek’at kılmaktır. İkinci olarak, sünnete tabi ol­ma teravihin sekiz rek’at kılınmasını gerektirmektedir. Üçüncü olarak, rivayet itibarı ile sabit olan da Hz. Ömer’in teravihin sekiz rek’at kılınması hükmünü verdiğidir. Şöyle ki: Bu, İmam Malik’in Muvatta’ındaki Saib İbn Yezîd’in riva­yetinde açıkça görülmektedir. Hadisin metni şöyledir:

“Hz. Ömer (r.a), Übey b. Ka’b ve Temim ed-Dart’ye cemaa­te Ramazanda on bir rekat (teravih) kıldırmalarını emret­mişti”[96]

“Bâcî, Hz. Ömer’in sekiz rekatı belki de Peygamberin na­mazından almış olabileceğini söyledi.” [97]

“İmam Malik şöyle dedi: Hz. Ömer’in halkı üzerinde top­ladığı rek’at sayısı bana daha sevgilidir. Bu ise onbir rek’at­tır ve Peygamber’in (s.a) namazıdır. “Vitirle beraber mi on­bir rek’at” diye sorulunca İmam Malik “Evet ve on üç rek’ata yakındır” diyerek ekledi: “Bilmem ki bu kadar çok rek’at ne­reden çıkarılmış.”[98]

Sizin cevabımzı okuyunca, Peygamber’in sünneti sekiz rek’at olduğu halde Hz. Ömer’in neden yirmi rek’atı uygula­maya koyduğunu aklım almıyor. Hz. Ömer’e göre Rasûlullah’ın sünnetinin hiç mi itibarı yoktu? Yoksa Hz. Ömer’in sünnete tabi olmada zaafi mı vardı? Veya sekiz rek’at yerine yirmi rek’at teravih namazı kılmak ümmet için bir kolaylık mı idi? Veyahut yirmi rek’at kılınınca sekiz rek’ata nazaran huşu ve hudû daha mı fazla olabilirdi? O halde hangi masla­hat, hangi arzu Hz. Ömer’i (r.a) Peygamberin kolay bir sün­netini terkettirip ümmete daha zor bir işi emretmeye zorla­mıştı?

Yukarıdaki naklettiğimiz hadis hem sened olarak sahih, hem metin olarak sünnete tabi olmayı daha iyi yansıtmakta ve hem de diğer hadislerle uyum içerisindedir. Siz ise böyle sağlam bir hadisi bırakıp, ne rivayet olarak ne de dirayet ola­rak sahih olmayan hadisleri almışsınız. Buna sebep ne? Size göre hadisleri kabul ya da reddetmenin ölçüsü nedir? Hadis­leri tercih ederken ne gibi bir usul izliyorsunuz? Bu konular­da açıklama yapıp bizim de istifade etmemizi sağlarsanız memnun olurum.

Cevap:

“Asya” ve “Şihab” dergilerinde yayınlanan yazıların tıp­kı benim söylediklerim olmadığı defalarca duyurulmuştur. Bu yazılarda ne benim söylediklerim tamamiyle yayınlan­makta, ne de yayınlanmadan önce bu yazılar benim kontrolümden geçmektedir. Durum böyle olmasına rağmen, insan­lar bu özetleri okuyarak, bana her geçen gün daha fazla soru yöneltmektedirler. Öyle ki, onlara cevap vere vere artık bana da bir bıkkınlık geldi. Benim, dergilerde çıkan söz konusu yazıların yayınlanmasına razı olmamın sebebi Melik Nasrullah Han ve Kevser Niyazi Beylerin ısrarlarından dolayı idi. Onlar böylece benim sohbetlerimin daha geniş bir insan kitlesine ulaşacağı fikrini savunuyordular. Fakat, bu yazılar üzerine sorulan sorular şu anki hızıyla devam edecek olursa, ben mecburen bu beylerden bu uygulamayı durdurmaları ri­casında bulunacağım. Başkalarının yazdığı yazılara cevap vermeye ne zamana kadar devam edebilirim ki?

Teravih namazının kaç rek’at kılınacağı meselesi, uzun yılların çekişme ve tartışmalarının tarafları oldukça hassas bir duruma getirdiği meselelerden birisidir. Bu yüzden her­hangi bir kimsenin ağzından sekiz rek’at ya da yirmi rek’at kelimeleri duyulur duyulmaz taraflardan biri hemen tartış­maya hazır olmakta ve meydan okumaya başlamaktadır. Yukarıdaki soru da böyle bir keyfiyet neticesinde sorulmuş­tur. Oysa ki, bu mesele üzerinde o kadar çekişmeye hacet yoktur. Eğer herhangi bir kimseye göre sekiz rek’at sabit ol­muşsa o şahıs teravih namazını sekiz rek’at kılmalı, ama yir­mi rek’at kılmanın bid’at olduğunu göstermek için tüm gücü­nü harcamamalıdır. Eğer başka bir kimseye göre de teravihi yirmi rek’at kılmak sabit olmuşsa, onun da namazını yirmi rek’at kılması, ancak sekiz rek’at kılanlara muhalefet et­mekten kaçınması gerekir. İslâm ve müslümanlarm dikkat, emek, vakit ve mallarıyla uğraşmaları gereken bu mesele­den defalarca daha önemli meseleleri vardır. O önemli mese­leleri bırakıp da müslümanların bu gibi meseleler için çekiş­me ve tartışmaların içine girmesi ve tüm vakit ve enerjilerini bu gibi işler için harcamaları İslâm dini adına adaletli bir davranış değildir.

Soruyu soran muhterem teravih namazını sekiz rek’attan fazla kılmanın sünnetin hilafına olduğunu ispatlamaya çalışmış. Bu iddiasını da Peygamber Efendimizin teravih namazını sadece sekiz rek’at kıldığına dayandırmış. Oysa ki, eğer buna dayanarak, sekiz rek’attan fazla teravih namazı kılmayı sünnetin hilafina görmek doğru kabul edilirse, o za­man ömür boyu teravih namazını sadece üç kez cemaatle kıl­mak ve bundan fazla kılmayı da sünnetin hilafina kabul et­mek gerekir. Çünkü Peygamber Efendimizin cemaatle tera­vihi sadece bu kadar kıldığı sabit olmuştur. Bu noktada size şunu sormak isterim: Eğer siz bu meselede Hz. Ömer’in her Ramazan ayında düzenli olarak bütün mescidlerde her gün teravih namazının cemaatle kılınması içtihadını kabul edip, bunu sünnetin hilafina görmüyorsanız, o halde onun teravi­hin yirmi rek’at kılınması yolundaki içtihadını hangi delille sünnetin hilafina görüyorsunuz?

Soru soran muhteremin Hz. Ömer’in teravih namazını yirmi rek’at kıldırmaya başlamasını daha başından şüpheyle karşılayışı ise, büyüklenmeden başka birşey değildir. Hz. Ömer’in teravih namazının yirmi rek’at kılınmasını emret­mesi, sahabenin bunu kabul etmesi ve daha sonraki halifele­rin bunu devam ettirmesi hemen hemen kesin bir şeydir.

Tirmizi şöyle diyor:

“İlim ehlinin çoğu; Hz. Ömer, Hz. Ali ve Peygamberin as­habının diğerlerinden gelen (teravihin) yirmi rek’at olduğu şeklindeki rivayeti benimsemiştir.”

Muhammed b. Nasr’ul Mervezî, Hz. Abdullah b. Mes’ud’un da aynı rivayetle amel ettiğini nakletmiştir. İbn Ebî Şeybe bunu Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Übey b. Ka’b ve birçok diğer sahabenin sünneti olarak göstermiştir. İbnu Abdulberr bu konuda şöyle demektedir: “Ulemanın cumhuru tera­vih namazının yirmi rek’at olduğuna kaildir ve sahabeden bu konuda hiçbir ihtilaf nakledilmemiştir. “

İbn Kudame El-Muğnıde şöyle yazmaktadır:

“İmam Ahmed b. Hanbel’e göre teravih meselesinde yir­mi rek’at daha da kabil-i tercihtir. Aynı görüşü Süfyan-ı Sevri, Ebu Hanife ve Şafiî de benimsemektedir. Ancak İmam Malik teravih namazının otuz altı rek’at olduğu şeklindeki görüşü benimsemekte ve ” önceden beri böyle amel edilmek­tedir “demektedir. Ona karşı bizim delilimiz şudur: Hz. Ömer dağınık olarak namaz kılan halkı Übey b. Ka’b’ın ima­metinde bir araya topladığı zaman Hz. Übey onlara yirmi re­kat kıldırıyordu. Ve aynı şekilde Hz. Ali’nin de Ramazan ayında bir şahsı yirmi rek’at kıldırmakla vazifelendirdiği sa­bittir. Eğer daha sonraları bütün Medine halkının teravihi otuz altı rek’at kılmaya başlamış olduğu ıspatlansa bile Hz. Ömer’in uygulamaya koyduğu ve tüm sahabenin üzerinde ittifak ettiğine tabi olmak daha iyidir.[99]

Buna karşılık soru soran muhterem tamamıyla İmam Malik’in Muvatta’ında Saib b. Yezîd’den naklettiği ve Hz. Ömer’in vitirle birlikte teravih’in on bir rek’at kılınmasını emrettiği bildirilen hadise dayanmaktadır. Ancak bu konu­da üç nokta üzerinde durulması gerekmektedir. Birinci nok­ta şudur: Aym Muvatta’da İmam Malik Yezid b. Rûman’dan şu rivayeti naklediyor: aHz. Ömer vitirle birlikte teravih na­mazının yirmi üç rek’at kılınmasını emretmişti ” Fakat soru­yu soran muhterem bu rivayeti görmezlikten gelmiştir.

İkinci nokta: İmam Malik’in kendisinden teravihin onbir rek’at kılındığını naklettiği aym Saib b. Yezid’den teravihin yirmi üçrek’at kılınması yönündeki başka bir rivayeti Beyhaki sahih senedle birlikte nakletmektedir. Bundan akla şöyle bir şey gelmektedir: Hz. Ömer teravih namazım önce­den on bir rek’at belirlemiş olsa bile daha sonra bunu yirmi üç rek’ata çevirmiştir.

Üçüncü nokta: İmam Malik bu iki rivayetle değil de Medi­ne’de bir asırdan fazla zamandır üç rek’at vitir ve otuz altı rek’at teravih kılınmasından hareketle otuz altı rekat yö­nünde karar vermektedir. Suyuti El-Mesâbih adlı kitabında ne derse desin, Maliki fakihleri kendi imamlarının bu görü­şünü doğru görmektedirler.

Bütün bunlar üzerinde düşündükten sonra şu ortaya çık­maktadır: Her ne kadar Peygamber Efendimiz sekiz rek’at kılmış olsa bile sahabe ve tabiînin hepsi Peygamber Efendi­mizin bu uygulamasından sırf sekiz rek’at kılmanın sünnet,bundan daha fazla kılmanın sünnet hilafına veya bid’at olduğu görüşüne varmamışlardır. Sahabe-i kiram, tabiîn ve müctehid imamların bu derece sünnet ve bid’ati ayırd et­mekten yoksun oldukları ya da kasıtlı olarak sünneti bırakıp da bid’ati benimsedikleri nasıl düşünülebilir?

Behemehal eğer herhangi bir kimse Peygamber Efendi­mizin bu uygulamasını, O’nun (s.a) sırf sekiz rek’atı sünnet olarak yürürlüğe koymak istediği mânâsına almak isterse, Peygamberimizin bu uygulaması ile amel edebilir ve bu ko­nuda onunla aynı fikirde olanlar ona uyabilirler. Ancak, te­ravihin yirmi rek’at kılınması ile ilgili deliller o kadar zayıf değildir ki, bu uygulamayı sünnet hilafina göstermek sanıl­dığı gibi kolay olsun.[100]

Şiî Ve Sünnî Çatışması

Soru:

Cemaat-i İslâmî Pakistan oldukça yüce bir amaçla kurul­muştur. Bizim duamız Pakistan’da, İslâmî anayasaya üstünlük kazandırabilmesi için Cemaat-i İslâmî’nin başarılı olması yönündedir.

Sizin dikkatinizi çektiğiniz şey de İslâm için oldukça te­mel bir şeydir. Ancak üzülerek söylemek gerekir ki, ne siz, ne de sizin cemaatinizden hiç kimse bu ikazımıza aldırmadı. Bu yüzden söz konusu meseleyi yeniden gündeme getirmek isti­yorum. Güleryüzle karşılayıp, üzerinde iyice düşündükten sonra cevaplamanız dileğiyle.

Günümüzde şiî grup oldukça organizeli bir şekilde faali­yet göstermektedir. Şiîler sözbirliği etmişçesine her yerde yazıları, konuşmaları ve broşürleri vasıtasıyla sahabe-i ki­ram aleyhine halkı zehirleyici faaliyetlerde bulunmaktadır­lar. Bu faaliyetlere bizim gafletimizi ganimet bilen bakanla­rı da katılmaktadır. Buna mukabil bizim siyasi liderlerimiz ve değerli alimlerimiz kendi aralarında çekişip didişerek İslâm’a zarar vermektedirler.

Şiiler, mezhebi özgürlükten istifade ile her yerde eza toplantı ve yürüyüşleri [101]için yem yem müsaadeler almakta ve bu müsaadelerden haksızca istifade ederek (sünnîlere) açık açık lanet yağdırmaktadırlar. Eğer herhangi bir kimse itiraz ederse, bu hükümete yapılmış bir itiraz gibi muamele görmektedir. Çünkü onlar yaptıkları işleri müsaade ile yap­maktadırlar. Sanki şiîler hükümetin izninden istifade ile bi­ze lanet etmektedirler. Ayrıca alınmış olan müsaade yüzün­den hükümet onları korumaya almaktadır.

İş o noktaya geldi ki, şiilerden her ferd kendi mezhebinin gelişmesi için meşru ve gayri meşru her yolu kullanarak, kendi belli akidesini yaymak için tüm gücünü ortaya koyu­yor. Şiilerin elinde bulunan kitle iletişim araçları da sünnileri lanetleme kampanyasına katılarak, bu meyanda yazılar yayınlamakta ve şiî alimler eza toplantı ve yürüyüşlerinden istifade ile “Hz. Hüseyin’in Sakife’de Katli”[102] başlıklı ko­nuşmalar yapmaktadırlar. İlimden bihaber halkımız bu ko­nuşmaları dinledikçe sapıtmakta ve şiî mezbi ülkenin çeşitli bölgelerinde azgın bir sel gibi yayılmaktadır.

Bütün bu olanlara rağmen eğer bir avuç alim veya her­hangi bir müessese sahabeyi koruma gayesiyle meydana atı­lırsa, bir taraftan Cemaât-i İslâmî’nin eleştirilerine, diğer taraftan hükümetin engellemesine mâruz kalmaktadır. Bu­nun en büyük sebebi şudur: Sizlerin karşı çıkmanızdan dola­yı hükümet sahabeyi korumak için ortaya atılan alimleri mezhebi karışıklık çıkaran mutaasıb insanlar olarak gör­mektedir. Bu yüzden değerli alimlerin hem konuşma hem de faaliyet göstermeleri yasaklara hedef olmaktadır. Bir örnek olarak şunu gösterebiliriz: El-Münîr dergisinin 8. cildinin 17 Eylül tarihli 36. sayısında, Lahor’da yayınlanan üç gün­lük Davet dergisinin mesuliyetleri yerine getirme isteği üze­rine, gazetecilik ölçülerini koruyarak bu meselede dayanış­ma izhar edildikten sonra şöyle bir eleştiriye yer veriliyor: “Bize göre bu metod İslâmî görüş açısından faydalı değildir.

“Bizim bu konudaki dini tavrımız çağdaşlarımızdan farklıdır.”

Bu derece bozuk bir ortamda böyle bir eleştirinin şiî pro­pagandasını teşvik edip etmediğini varın siz düşünün. Oysa, eza programı ve yürüyüşlernin sahabeyi lanetleme prog­ramlarına dönüştüğünü El-Münîr dergisinin kendisi itiraf etmektedir.

Biz sizden edebli bir şekilde şunu sormak istiyoruz: Ne­den bizim değerli alimlerimiz, siyasi liderlerimiz, kuruluşla­rımız, gazetelerimiz ve özellikle de siz ve Cemaat-i İslâmî bu konuda suskundur? Bu konuda ortak bir tavır koymak mümkün değil mi? Acaba İslâmî kanunlarda sahabeye lane­te yer var mıdır? On Muharrem’de bir çok yerde açık açık sa­habeye lanet edilmiş ve hoparlörler vasıtasıyla şu kaside okunmuştur:

“Ağayı[103] bırakıp da cenazeye[104]

Niye kaçtı yar[105] sakife’ye.

Niye yüzüstü bıraktı cenazeyi

Kuran’ın koruyucusu dostlar[106]

Niye o dostlar Peygamber’den sonra

o eve gelip küstahlık ettiler.

Niçin yediler Âl-i Nebi’nin hakkını,

Kurana sadık olduğunu iddia edenler,

Feyiz ve bereket çıkan evleri ateşe verdiler.

Neden bir dünya, hak unutuldu,

Niçin Âl-i Nebi yok edildi.

Yâr sakife’ye gidip beraberce oturup danıştı,

Kendi hükümetini pekiştirmek için….”

Bu gibi kasideler basılmış olarak da bulunmaktadır. Biz bu meseleyi emniyet müdürüne bildirdiğimizde, o, meseleyi soruşturacağım, yalnız eza gösterisinde bulunanların müsa­adesi olduğunu söyledi. Ayrıca bizi yürüyüşte karışıklık çıkarmakla suçlayıp, isimlerimizi aldı. Bundan sonra, her za­man olduğu gibi, bizim ikindi ezanı hoparlörle okunduğun­da, şiîlerin büyük hatibi Muhammed İsmail Gûçerî, konuş­ması sırasında bizim ezanımızı Yezidilerin ezanına benzete­rek şöyle dedi: “Bu ezanlar ayın Hz. Hüseyin’in kafilesi yağ­malanırken Küfe’de okunan ezanlara benzemektedir,” Aynı şahıs daha sonra burada yazmamız uygun olmayacak bir şe­kilde Hz. Aişe’ye (r.a) haksızca saldırmaya başladı ve konuş­masında Fedek arazisi, hilafet ve vasiyet hadisine [107] değinilerde bulundu.

Muhterem büyüğüm, Hindistan’da bir dini lider, içerisin­de Peygamber Efendimiz ve Hz. Aişe’ye bühtan bulunan bir kitap yazdığı zaman, siz ve cemaatiniz diğer cemaatler ve alimler aranızda anlaşarak oybirliğiyle bir bildiri yayınladı­nız ve kitabın toplatılması için büyük emek sarfettiniz. El­hamdülillah birçok kez başarılı da oldunuz. Acaba o kitapta bir başka Hz. Aişe’ye, şiiler tarafından daha başka bir Hz. Ai­şe’ye mi dil uzatılıyor?

Cevap:

Yazmış olduğunuz hadiseler gerçekten de oldukça üzücü­dür. Şiîlerin kendi merasimlerini kendi usullerine göre yap­maya haklarının olduğu kabul edilebilir ve kabul edilmelidir de. Ancak, onların, diğerlerinin önder ve büyükleri olarak gördükleri kimselere herkesin gözü önünde dil uzatmaya ve başkalarının dini şiarlarına açıkça saldırmaya hakları yok­tur. Eğer inançlarına göre İslâm tarihinin bazı şahsiyetleri eleştirilebilirse onlar böyle bir inanca sahip olabilirler evle­rinde oturup onlara dilediklerini söyleyebilirler. Bizim böyle bir şeye karşı çıkmamız zorunlu değildir. Ancak, açık açık mahalle ve pazarlarda, kamuya ait yerlerde, başka birisinin geçtik dini önderlerine, babasına bile dil uzatmaya hakları yoktur. Dünyadaki hiçbir adalet yasasına göre de böyle bir şeyin kendi hakları olduğunu ıspatlayamazlar. Hükümet, eğer bu meselede herhangi bir gaflet gösteriyorsa, büyük bir

yanlışlık içerisinde demektir. Böyle bir gafletin neticesi, fır­ka ve gruplar arasındaki çekişmeyi ortadan kaldırmak yeri­ne, daha arttırmak şeklinde sonuçlanır. Başkalarına sövme müsaadesi vermek ve onlara müsaade verildiği için halkı da bu sövmeleri dinlemeye mecbur etmek, hem aptallık ve hem de haksızlıktır. Hükümetin, şii mezhebi mensuplarının eza toplantıları, yürüyüş ve mitingleri için makul ve adaletli sı­nırlar tayin etmiş olmaması büyük bir yanlışlıktır. Çünkü, ne zaman bu gibi sınırsız yetkilerle müsaade verilse, sürtüş­meler başlamakta ve nrkalar arası çekişme boygöstermektedir.

Bu meselede, şiilerle sünnilerin konumu arasındaki fark göz önüne alınarak, iki taraf arasında adalet temin edilebi­lir. İki tarafın konumu arasındaki fark şudur: Şiîlerin önder olarak gördüğü büyükler sünnîlerin de önderi durumunda­dır. Bu yüzden Sünnîler tarafından onların önder olarak ka­bul ettiği kimselere dil uzatılıp, kötü söz söylenmesi diye birşey daha başından söz konusu değildir. Bunun tersine, sünn­îlerin inancına göre önderlik makamında görülen kişilerin büyük bir çoğunluğunu şiiler sadece kötü olarak görmemek­te, onlara kötü söylemeyi de kendi mezheblerinin gerekli bir cüz’ü olarak görmektedirler. Bu yüzden sınırları belirleme meselesi, sadece şiîlerle ilgili olarak gündeme gelmektedir. Şiîlerin şuna uymalarının temin edilmesi gereklidir: Onla­rın mezhebine göre, eğer bazılarına dil uzatmak mezhebleri­nin zorunlu bir cüz’ü ise, bunu kendi evlerinin sınırları içeri­sinde yapmaları gerekir. Halkın önüne çıkarak başkalarının büyük gördüğü insanlara dil uzatmak hiçbir şekilde onların bir hakkı olarak kabul edilemez.

Bu meseleyi makul bir üslupla gündeme getirirsek, biz­zat şiilerden de hakkı kabul eden tüm kişilerin bunu destek­leyeceğine ve onların içindeki şerli insanların sözlerinin geç­meyeceğine inanıyorum. Şii mezhebine mensup kimselere kamuya ait yerlerde kendi mezhebi ayin ve törenlerini dü­zenlerken bazı zorunluluklar getirme gereği hükümete de kolaylıkla kabul ettirilebilir. Bu konuyu çekişmeye bir vesile yapmak yerine, söz konusu yolla halletmek daha da uygun olur. Ben inşaallah bu meselede gücümün yettiği oranda elimden gelen hizmeti yapmaya çalışacağım.[108]

Hz. Ebu Bekir’le Hz. Fatıma Arasındaki Kırgınlık

Soru:

Bir şiî alimi bana, Hz. Fâtıma’nın ölene kadar Hz. Ebu Bekir’le küs kaldığını ve ona beddua ettiğini söyledi. Bu iddi­asına delil olarak da, İbn Kuteybe’nin yazmış olduğu “El-İmame ves’Siyase” adlı kitabı gösterdi ve İbn Kuteybe’nin, sünni alimler tarafından güvenilir bir kaynak olarak bilindi­ğini belirtti. Nitekim, Mevlânâ Şiblî’nin “El-Faruk” isimli kitabından da bir ibare gösterdi. O ibarede İbn Kuteybe’nin meşhur ve güvenilir olduğu yazılıydı. Ayrıca aynı alim, sizin de “İslâmî Kanunların Tedvini” adlı kitabınızda El-İmame ve ‘Siyase’den mü’minlerin annesi Ummü Seleme (r.a) tara­fından Hz. Aişe’ye yazılmış bir mektup aktardığınızı açıkla­dı.

Bu konunun yani Hazreti Fâtıma’nın kırgınlığı meselesi­nin hakikatini açıklarsanız sevinirim. Ayrıca, İbn Kuteybe’nin kitabının ilmi derecesi ve ne ölçüde güvenilir olduğu hakkında bilgi verirseniz memnun olurum.

Cevap:

İbn Kuteybe’nin araştırmacı bir şahıs olduğu su götür­mez bir gerçektir. Ancak, yazarın şiî alimin göndermede bu­lunduğu kitabında kabul edilmesi aklen mükmün olmayan bazı meseleler vardır. Özellikle yazarın, Peygamber Efendi­mizin vefatından sonra çizdiği Hz. Ali ve Hz. Fâtıma portre­leri eğer doğru kabul edilecek olursa, bırakın bu iki değerli insana güven duymayı, onlar hakkında iyi bir görüşe sahip olmak bile mümkün değildir. Söz konusu kitabın 12. sayfa­sında yazılanları bizzat okuyup, bu gibi rivayetlerin kabul edilip edilemeyeceğine kendiniz karar verebilirsiniz. Bıra­kın kabul etmeyi, ben söz konusu rivayetleri buraya aktarıp sizin görüşünüze sunmayı dahi doğru bulmuyorum. Bu gibi şeyleri görerek bazı ilim ehli, söz konusu kitabın İbn Kutey­be’nin olmadığı ya da en azından bazı şeylerin sonradan ek­lendiği kanısına varmıştır. Benim kitabımda söz konusu ettiğim mektubu İbn Abd-i Rabbihî, “Ikd’ul-Ferid”inde de nakletmiştir. Bu yüzden ben, sadece “El-İmame ves’Siyase” ile sınırlı kalmadım. Hz. Fâtıma’nın (r.a) Hz. Ebu Bekir’e da­rılması meselesininde İbn Kuteybe’nin “El-İmame ves’Siya­se” isimli kitabına başvurmaya gerek yoktur. Bu meselenin ayrıntıları ile birlikte açıklanışı, Buhari ve diğer hadis ki­taplarında mevcuttur. Söz konusu kitapların güvenilir ve müstenid rivayetlerinden Hz. Fâtıma’nın miras meselesin­de Hz. Ebu Bekir’e kırıldığı kesinlikle anlaşılmaktadır. An­cak, Hz. Ebu Bekir, Hz. Fâtıma’nın isteğini Peygamber Efen­dimizin, peygamberlerin mirasının varisleri arasında dağı­tılmadığı, miraslarınin sadaka olduğu mealindeki hadisine dayanarak reddetmiştir. Bu rivayet, İbn Kuteybe’nin kita­bında da zikredilmektedir. Ancak hiçbir yerde, Hz. Ebu Be­kir’in naklettiği nebevi buyruğun sahih olmadığı veya Hz. Fâtıma’nın bu rivayetin sıhhatini kabul etmediği zikredilmemiştir. Şimdi şu sorunun cevabını siz kendiniz veriniz: Acaba, Hz. Ebu Bekir’in Hz. Peygamberin hadisiyle amel et­mesi mi, yoksa bunu göz önüne almadan Hz. Fâtıma’yı razı etme yoluna gitmesi mi gerekirdi? Rasûlullah’ın (s.a) kavlini işittikten sonra, Hz. Fâtıma’nın onu kabul etmek yerine İbn Kuteybe’nin tasvir ettiği bir şekilde hiddetlenebileceği doğ­rusu aklımızın ucundan bile geçmiyor. Eğer Hz. Fâtıma, bu hâdise dolayısıyla incindi ise veya bunu herhangi bir şekilde izhar ettiyse bunu en fazla şöyle tevil edebiliriz: O, Hz. Pey­gamberin (s.a) buyruğuna başka bir mânâ yüklemiş ve Hz. Ebu Bekir’in kendisine anlatmaya çalıştığı mânâ üzerinde ittifak etmemiştir. Bu olaya böyle bir yaklaşımla yaklaşıp tevil etmezsek, o zaman Hz. Fâtımat’üz Zehra’yı (r.a) dünya malını sevgili babasının (s.a) sözünü dinlemeyecek ölçüde sevdiği suçlamasından kurtaramayız. Acaba, herhangi bir müslüman, Seyyidet’ün Nisa (Kadınların Efendisi) hakkın­da böyle kötü bir görüşe sahip olmaya kalkışır mı? Hülefâ-ı Raşidîn ve ehl-i beyt arasındaki karşılıklı ilişkilerde, iki ta-rafin da şanına ve yüceliğine bir şey katmayan kitap sayfala­rındaki bu gibi tasvir ve sahneleri nasıl kabul edebiliriz?

Bizim kaynaklarımızda bile Hz. Fâtıma’nın bu hadiseden sonra ömrünün sonuna kadar Hz. Ebu Bekir’e küs mü yaşa­dığı, yoksa daha sonra razı mı olduğu yolundaki rivayetler farklıdır. Bazı rivayetlerde onun kırgınlık ve küslüğünün vefat edene kadar sürdüğü bildirilmekle birlikte, bazı riva­yetlerde Hz. Ebu Bekir’in daha sonra bizzat Hz. Fâtıma’yı görmeye giderek onu razı ettiği zikredilmektedir.

Bana göre bu doğruya daha yakındır.[109]

Rasûlullah’ın Mirası Meselesi

Soru:

Fedek arazisi hakkındaki görüşünüz nedir? Bu mesele, sanki bu konuda Hz. Fâtıma’ya (r.a) zulüm edilmiş gibi gün­deme getirilmektedir. Acaba, Peygamber Efendimizin mira­sından Hz. Fâtıma’nın hakkının verilmemesi meselesinde, birinci ve ikinci halifeler doğru mu hareket etmişlerdi?

Cevap:

Fedek arazisi üzerinde tartışmaya girmeden önce, Pey­gamber Efendimizin (s.a) vefatı sırasında şahsi arazisi var idiyse bile, acaba bu arazi üzerinde miras hükümleri cari olur mu-olmaz mı meselesinin halledilmesi gerekir. Nübüv­vet makamıyla şereflendikten sonra, Peygamber Efendimiz bütün vaktini, hakkın davetini yaymaya adamış ve ticareti bırakmıştı. Peygamber Efendimiz Mekke’de bulunduğu sü­re içerisinde kendisinin ve Hz. Hatice’nin (r.a) biriktirmiş ol­duğu parayla geçimini sağlamıştı. Rasûlullah (s.a) heybesini toplayıp hicret ederek Medine’ye geldiğinde, elinde hiçbir şe­yi kalmamıştı. Medine’deki ilk zamanlar son derece yoksul­luk içerisinde geçti. Daha sonraları gazveler başladığında, Allah Teâlâ ganimet mallarının beşte birinin ayrılmasını emretti ve Peygamber Efendimize bu hisseden ne kadar mü­nasip görüyorsa ve ihtiyaç hissediyorsa, o kadarım kendi şahsı ve yakınlarının ihtiyaçlarına harcama yetkisi verdi. Geri kalan ise Allah (c.c) yolunda, yetim, miskin ve yolculara harcanacaktı.

“Eğer Allah’a ve (hak ile bâtılın) ayrılma gününde, o iki opluluğun karşılaştığı (Bedir) gün(ün)de kulumuz (Muhammed) e indirdiğimiz (ayetler)e inanmışsanız bilinki ga­nimet aldığınız şeylerin beşte biri, Allah’a, Rasulüne ve (Al­lah’ın Rasulü ile) akrabalığı bulunan(lar)a, yetimlere, yok­sullara ve yolcu(lar)a aittir. Allah her şeye kadirdir.”[110]

Bu Peygamber Efendimize verilen ilk geçim kaynağı idi.

Daha sonra, Hicret’in dördüncü yılında Allah Teâlâ Me­dine’deki yahudi kabilelerinden biri olan Beni Nudayr’ın fet­hini müslümanlara nasib edip, yahudiler tüm arazilerini terkedip şehirden gidince şu ayet-i kerime nazil oldu:

“Allah’ın, onlardan peygamberlerine verdiği ganimetlere gelince siz (onu elde etmek için) onun üzerine ne at nede deve sürmediniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimsele­rin üzerine salar (onlara üstün getirir). Allah her şeye kadir­dir.”

“Allah’ın, o kent halkından, Rasulü’ne verdiği ganimet­ler, Allah’a, Rasûl’e, (Rasûl’e) akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, (yolda kalan) yolcuya aittir. Tâ ki, (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Al­lah’ın azabı şiddetlidir.” [111]

Bu ayete göre Allah Teâlâ, doğrudan savaş neticesinde değil de îslâmî hükümetin heybet ve celali ile kazanılmış tüm mal, arazi ve bölgeleri ganimetten ayırarak hükümetin kontrolüne vermiş ve Peygamber Efendimize kendi ve akra­balarının ihtiyaçları için resmi varlıktan münasib gördüğü kadarını alma hakkı tanımıştır.

Bu hükümlere uygun olarak Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere’deki Beni Nudayr’ın bırakmış olduğu bağ­lardan bir kaç hurmalığı, Hayber’deki bazı arazileri ve yine Fedek’teki bir kısım toprakları kendisine tahsis etmişti. Peygamber Efendimiz bu arazilerin gelirleri ile kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılıyor, yakınlarına yardım edi­yor ve geriye kalan miktarı da Allah yolunda infak ediyor­du.

Mesele üzerinde iyice düşünülürse, bu iki kaynaktan (Ganimet ve Fey) Peygamber Efendimize verilenlerin, Rasullullah’ın (s.a) kendi şahsi ticareti ile bu arazileri elde etti­ği ve kendisinden sonra da bu arazilerin kendi mülkü olarak kalacağı ve varisleri arasında paylaşılacağı şeklinde bir özellik taşımadığı açıkça anlaşılır. Bilakis Peygamber Efen­dimizin mal varlığının şöyle bir özelliği vardı: Nebi (s.a) İslâm devletinin başkanı sıfatıyla tüm vaktini resmi işlere harcadığından ve kendine ait hiçbir geçim kaynağına sahip olmadığından dolayı devlet mallarından kendi ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde tasarrufta bulunma hakkı verilmişti. Rasûlullah’ın (s.a) bu yüce nübüvvet görevini dünya malı el­de etmek ve topraklara sahip olmak için yerine getirmemiş olduğu açıktır. Bu, Peygamberimizin sırf Allah rızası için ye­rine getirdiği ve karşılığını da Allah’tan (cc) beklediği bir hiz­met idi. Hükümet mallarındaki Peygamberimizin payı sade­ce kendisi, ailesi ve muhtaç yakınlarının haklarını eda ede­bilecek ölçüde idi. Bu pay ancak O’nun, mübarek hayatı müddetince söz konusu olabilirdi. Peygamberimizin vefatın­dan sonra bu varlığı, şahsî varlık gibi varisler arasında bö­lüştürmek için bir sebep yoktu. Bunu Peygamber Efendimiz bizzat kendi hayatlarında açıkça ortaya koymuşlardır:

“Benim mirasçılarım aralarında dinar ve dirhem bölüş­mesinler. Hanımlarımın nafakası ve hizmetçilerimin hakkı verildikten sonra, benim bırakmış olduklarımın hepsi sada­kadır.”[112]

“Bizim varisimiz olmaz, ne bırakırsak sadakadır. Âl-i Muhammed bu maldan ancak yer. Yediklerinden fazlasını almak hakları değildir. [113]

“Allah Teâlanın herhangi bir nebiye geçimini temin için verdiği şeyler, O nebinin vefatından sonra kendisinin yerini alana devredilir.” [114]

Nebi’nin (s.a), bu varlıkla ilgili söyledikleri gizli saklı de­ğildi. Bilakis, sahabenin ileri gelenlerinin hepsi bunları bili­yordu. Bu konuda Peygamberimizden rivayet edilen hadisle­rin ravileri sadece Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) değildir. Hz. Ali, Hz. Abbas, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas, Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Osman, Hz. Ebu Hureyre ve Peygamberimizin pâk zevcelerinin tamamının şahadetiyle Peygamber Efendimizin kendi mirası hakkında yukarı­da izah edildiği şekliyle açıklamada bulunduğu oldukça müstened rivayetlerle bize kadar ulaşmıştır. Böyle bir kut­sal buyruk bulunduğu halde Rasûlullah’ın halifelerinin O’nun bırakmış olduğu arazi konusunda başka bir karara varmaya yetkili olabileceklerini kim iddia edebilir?

Şimdi isterseniz. Peygamberimizin vefatından sonra mi­ras isteme meselesinin nasıl başladığı ve halifelerin herbirinin kendi zamanlarında bu konuda ne gibi bir yaklaşım ser­gilediklerini araştıralım: Şer’î usullere göre Peygamberimi­zin mirasından üç taraf hak taleb edebilirdi. Birincisi, Hz. Fâtımat’üz Zehra; Peygamberimizin kızı sıfatıyla. İkincisi, Hz. Abbas; Nebi’nin (s.a) amcası sıfatıyla. Üçüncüsü, Rasûlullahın tüm eşleri; O’nun (s.a) hanımı olmaları sıfatıyla. Bunlardan ilk iki taraf, yani Hz. Fâtıma ve Hz. Abbas (r.a) Hz. Ebu Bekir’in halife olarak seçilmesinden hemen sonra Hayber, Fedek ve Medine’deki Peygamberimizin tasarrufu altında olan tüm araziler ile ilgili olarak miras iddiasında bulundular. Hatta, bazı rivayetlerde Hz. Fâtıma’nın Hz. Ebu Bekir’e şöyle dediği nakledilir: “Siz vefat edince sizin mirasınız yakınlarınız arasında taksim ediliyor da, neden benim babamın vefatından sonra O’nun (s.a) mirasından bana pay düşmesin?” Hz. Fatıma’ya, Hz. Ebu Bekir’in verdi­ği cevap ise şöyledir:

“Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: Biz miras bırakmayız. Ne bırakırsak o sadakadır. Daha sonra Hz. Ebu Bekir şöyle dedi: Ben Rasûlullah’ın yaptıklarından yapmadık hiçbir şey bırakmayacağım. Çünkü O’nun (s.a) yaptıklarından herhangi bir şeyi bırakırsam doğru yoldan sapmış olaca­ğımdan korkuyorum.”[115]

“Ancak, ben Rasûlullah’ın geçimini sağladıklarının geçi­mini sağlayacak, Rasûlullah’ın infak ettiklerine infak edece­ğim.”[116]

“Allah’a yemin olsun ki, bana, Rasûlullah’ın yakınlarıy­la sıla-ı rahim yapmak, kendi akrabalarımla sıla-ı rahim yapmaktan daha sevimlidir.” [117]

Hz. Fâtmıa ve Hz. Abbas’la, Hz. Ebu Bekir arasında geçen bu konuşma ile ilgili bize ne kadar müstened rivayet yetişmişse, onlardan hiçbirinde Hz. Fâtıma ile Hz. Abbas’ın, Hz. Ebu Bekir’in yukarıda naklettiğimiz kavlini işittikten sonra cevaben, onun Hz. Peygambere yanlış bir söz nispet ettiğim söylediklerine dair ne işareten, ne de kinayeli olarak bir şey vardır. Peygamberimize (s.a) böyle bir buyruğun nispet edil­mesinin doğru olması halinde ise, Rasûlullah’ın halifesinin Nebi’den geldiği sabit olmuş bir emri uygulamaktan başka bir seçeneği olmadığı açıktır. Hz. Peygamber’in bu buyruğu, sadece Hz. Fâtıma ile Hz. Abbas’ın değil, Hz. Ebu Bekir’in öz kızı Hz. Aişe’nin (r.a) menfaatine de zarar veriyordu. Çünkü o da kendi kocasının mirasından mahrum kalıyordu. Hak üzere olan Birinci Halife (r.a) kendi kızına bu konuda bir ay­rıcalık tanımış mıdır ki! [118]

Geriye kalan üçüncü tarafa, yani Peygamber’in pâk eşle­rine gelince: Onlar da Hz. Osman’ı (r.a) araya koyarak Hz. Ebu Bekir’e göndermeye ve Rasûlullah’ın mirasından kendi paylarına düşen sekizde birlik hisseyi taleb etmeye niyetlen­mişlerdi. Ancak, Hz. Aişe (r.a) buna muhalefet etmiş, Pey­gamberin (s.a) tüm eşlerine hitaben şöyle buyurmuştu:

Allah’tan korkmaz mısınız, Rasûlullah’ın kendi hakkında: Biz miras bırakmayız. Ne bırakırsak o sadaka­dır. Muhammed’in ailesi maldan ancak yiyebilir, diye bu­yurduğunu bilmiyor musunuz”

Hz. Aişe’nin bu sözlerim işiten ezvac-ı mutahharat miras alma yolundaki iddialarından vazgeçmişti.[119]

Bu meselede Peygamber Efendimizin daha sağlığında Fedek arazisinin Hz. Fâtıma’ya verilmesini kararlaştırdığı şeklinde bir iddia ortaya atılabilir. Bu yüzden Hz. Fâtıma (r.a) Hz. Ebu Bekir’den özellikle Fedek arazisini istemiş ve şahid olarak da Hz. Ali (k.v) ile Ümmü Eymen’i göstermişti. Ancak Hz. Ebu Bekir onların şahitliğini kabul etmemiş ve Fedek arazisini Hz. Fâtıma’ya vermeyi reddetmişti.

Fakat bu olay müstened hadis rivayetlerinin hiçbirinde zikredilmemiştir. Üstelik hikayenin anlatılış biçiminde ye­terince tutarsızlıklar vardır. İbn Sâd’ın rivayeti şöyledir: Hz. Fâtıma (r.a) bunu bizzat Rasûlullah’ın kendisinden değil de Ümmü Eymen’den işitmiş ve onu şahit olarak göstermişti. Bu rivayetin hilafına Belâzurî’deki rivayet ise şöyledir: Hz. Fâtıma, sevgili babasının (s.a) Fedek arazisini kendisine verdiğini bizzat iddia etmişti. Bir rivayete göre Hz. Fâtıma Hz. Ali ile Ümmü Eymen’i, başka bir rivayete göre ise Ümmü Eymen’le birlikte Peygamberimizin azadlı kölesi Rebah’ı şa­hit olarak göstermişti. [120]

Bu olayın rivayet itibariyle durumu işte budur. Meseleye hukuki açıdan yaklaşacak olursak, Peygamber Efendimizin bu fiili ya hibe olabilir veya vasiyyet. Eğer hibedir dersek o zaman Hz. Peygamber kendi sağlığında Fedek arazisinin kontrolünü Hz. Fâtıma’ya vermiş olabilir. Aksi takdirde şi­fahî olarak herhangi bir kimseyi herhangi bir şeyi sahiplen­meye aday yapmak ve sahibinin ölümünden sonra o şeyi, o adaya vermeye niyetlenmek hibe değil de vasiyet olur. Eğer bunun vasiyet olduğu söylenirse, Kuran-ı Kerim’deki miras hükmü nazil olduktan sonra Peygamber Efendimiz mirasın bölüşülmesi meselesinde hiçbir varis lehinde vasiyet yapılamayacağım,

“Varise vasiyyet yoktur” diyerek ilan etmişti. O halde Rasûlullah’ın (s.a) kendi ilan ettiği hüküm aleyhine, diğer varisleri bırakarak belli bir varise vasiyette bulunduğuna nasıl inanılabilir?

Buna ilaveten vasiyet ya da hibe meselesini bir tarafa bı­rakıp, sadece söz konusu iddianın ispatlanması için gösteri­len şahitleri gündeme getirirsek, bu şahitlikler Kuran’daki açık şahitlik kuralları açısından yetersizdir. Kuran’a göre, ya başkalarının şahitliği veya bir erkek iki kadının şahitliği geçerlidir. Hz. Fâtıma (eğer olay doğru kabul edilirse) sadece bir kadını veya bir erkek, bir kadım şahit olarak göstermek­tedir. Bu durumda kanuna aykırı bir karar verilmesi nasıl beklenilebilir? Şahitliğin şer’î ölçüsü şahsiyetlere göre değiş­tirilebilir mi?

Daha sonra bu mesele Hz. Ömer zamanında yeniden gün­deme geldi. Hz. Ömer’in (r.a) halife seçilmesinin üzerinden iki sene geçmişti ki, Hz. Abbas ve Hz. Ali ona giderek, Rasû­lullah’ın mirası meselesini gündeme getirdiler. Hz. Ömer, Hayber ve Fedek’i istisna ederek, Medine’deki araziyi Hz. Ali ve Hz. Abbas’a (r.a) bu arazilerin mülkiyetini, gelirini Peygamberimizin mübarek hayatlarında harcamış bulun duğu kimselere harcamak şartıyla, verdi. [121] Ancak daha sonra Hz. Ali ve Hz. Abbas arasında bu arazilerin idaresi me­selesinde ihtilaf oldu ve her ikisi de meseleyi Hz. Ömer’e gö­türdüler. Bu meselenin oldukça ayrıntılı bir anlatımı Malik b. Evs b. Hadsân nakliyle bütün muteber hadis kitaplarında rivayet edilmiştir.

Hz. Malik şöyle diyor: “Ben Hz. Ömer’in huzurunda otu­ruyordum ki, yardımcısı, Hz. Ömer’e: Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm ve Said b. Ebi Vakkas’ın (r.a) huzura girmek için izin istediklerini iletti. Hz. Ömer’in müsaadesiyle içeri girdiler. Yardımcısı biraz sonra yeniden geldi ve Abbas b. Abdulmuttalib’le, Ali b. Ebi Talib’in de hu­zura girmek için müsaade istediklerini bildirdi. Hz. Ömer (r.a) izin verdi ve her ikisi de içeri girdiler. Selam verip otur­duktan hemen sonra Hz, Abbas konuya girdi ve “Ey Mümin­lerin Emiri, benimle (yeğeni Hz. Ali tarafına işaret ederek) bunun meselesini sen hallet” diyerek yeğeni hakkında ağır ve sert bazı sözler söyledi. Mecliste bulunan diğerleri “ger­çekten de Ey Müminlerin Emiri bunların meselesi oldukça uzamış, sen bunları bu çekişmeden kurtar” dediler. Hz. Ömer (r.a) onların ayağa kalkmasını isteyerek şöyle dedi: “Buyruğuyla yerler ve gökleri ayakta tutan Allah’ın adına sizlere soruyorum: Rasûlullah’ın;

“biz miras bırakmayız ne bırakırsak o sadakadır” buyurduğunu biliyor musunuz? Dört sahabi de:

“Evet, Rasûlullah böyle buyurmuştur” diye cevap verdi. Daha sonra Hz. Ömer aynı şekilde Hz. Ali ve Abbas’a (r.a) Allah’ın adım anarak:

“Sizler Yüce Peygamber’in böyle böyle buyurduğunu biliyor musunuz” diye sordu. On­lar da:

“Evet, gerçekten de Rasûlullah böyle buyurmuştur” diye cevap verdiler. O zaman Hz. Ömer “güzel” dedi ve ilave etti:

“Ben size şimdi bu meselenin hakikatim açıklayacağım. Allah Teâlâ fey meselesinde Rasûlu ne başkalarına vermedi­ği bazı özel yetkiler vermişti.” Daha sonra Hz. Ömer (r.a) Haşr Sûresinden ayetini sonuna kadar okuyarak şöyle buyurdu: “Bu ayete göre bu fey mallan sadece Rasûlullah içindi. Ancak, Allah’a yemin olsun ki, Yüce Peygamber sizleri bırakıp da bütün bunları kendisi için toplamadı. Bu meselede bencillik de yap­madı. Bilakis, elinde üç arazi (Medine, Fedek ve Hayber) ka­lıncaya kadar onları sizin aranızda bölüştürdü. Bu arazilerden Rasûlullah kendi ailesinin bir senelik nafakasını temin ediyordu ve geri kalan gelirini Allah yolunda -nerede har­canması gerekiyorsa orada- harcıyordu. Söz konusu araziler hakkındaki Peygamberimizin tutumu tüm ömrü boyunca iş­te böyle olmuştu. Ben sizlere Allah adına soruyorum: Siz bu söylediklerimi biliyor musunuz?” Dört sahabe de: “Evet bili­yoruz” diye cevap verdiler. Hz. Ömer daha sonra Hz. Ali ile Hz. Abbasi muhatab alarak: “Sizin ikinize de Allah adına so­ruyorum, siz bunu biliyor musunuz” diye sorunca, onlar da:

“Evet biliyoruz” diye cevap verdiler. Bundan sonra Hz, Ömer şöyle dedi: “Daha sonra Allah Teâlâ Nebisini yanına aldı ve Hz. Ebu Bekir Rasûlullah’ın velisi olduğunu söyleyerek O’ndan kalan malları eline aldı ve bu mallarla ilgili olarak Rasû­lullah (s.a) ne yapıyorsa onu yapmaya devam etti. Allah Teâlâ şahittir ki, Ebu Bekir yaptığında tamamen doğru idi ve tam manâsıyla hakka tabi idi. Daha sonra Allah Teâlâ Ebu Bekir’i de yanına aldı ve onun velisi de ben oldum. Ben emirliğimin ilk iki senesinde söz konusu malları elime ala­rak aynen Rasûlullah’ın ve Ondan sonra Ebu Bekir’in amel ettiği gibi amel ettim. Allah şahittir ki, ben de bu yaptığımda doğru ve hakka tabi idim.” Hz. Ömer daha sonra Hz. Ali ve Hz. Abbasi muhatab alarak şöyle dedi: “Siz ikiniz bana gel­diniz ve Rasûlullah’ın arazisi hakkında benimle konuştu­nuz. O zaman ikinizin arası iyi idi. Ey Abbas, sen benden ye­ğeninin ve ey Ali sen de hanımından dolayı onun babasının mirasını istedin. Ben size, Rasûlullah’ın:

“Biz miras bırakmayız, ne bırakırsak sadakadır” sözünü hatırlattım. Yalnız, bu araziler konusunda aynen Rasûlul­lah’ın, daha sonra Ebu Bekir’in ve halife olduktan sonra be­nim amel ettiğim gibi hareket etmeniz şartıyla söz konusu arazileri sizlere devredebileceğimi, ama eğer bu şartı kabul etmezseniz, bu konuda benimle konuşmamanızı söyledim.” Bunu söyledikten sonra Hz. Ömer dört sahabiye dönüp Al­lah’ın (c.c) adını vererek onlardan söz konusu arazileri bu şartla Hz. Abbas ve Hz. Ali’ye devredip devretmediğini sor­du. Onlar bu soruya müsbet cevap verdikten sonra Hz. Ali ve Hz. Abbas’a dönüp aynı şekilde Allah’ın adını vererek: “Ben bu arazileri size devrederken bu şartı ileri sürmedim mi?” di­ye sordu. Onlar da onun bu şartı ileri sürdüğünü kabul etti­ler. Bunu müteakiben Hz. Ömer (r.a) şöyle dedi: “Şimdi siz benim daha değişik bir karar vermemi istiyorsunuz. Emriy­le gökleri ve yerleri ayakta tutan Allah’a yemin olsun ki, ben başka yeni bir karar vermeyeceğim. Eğer siz bu şart çerçeve­sinde hareket edemiyorsanız, arazileri geri bana devrediniz, idaresini ben üstleneyim.[122]

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanında bu konuda günde­me gelmiş olayların ayrıntıları ile birlikte özgeçmişi işte bu şekildedir. Bu olayları değerlendiren her şahıs halifelerin yaptıklarının zulüm mü, yoksa adalet ve hak mı olduğunu kendisi belirleyebilir. Bununla birlikte insanın doğru bir ka­rar ve görüşe varabilmesi yolunda göz önünde bulundurması gereken iki mesele daha vardır:

  1. Asıl söz konusu olan sırf adı geçen arazilerin Peygam­berin vefatından sonra miras olarak bölüştürülüp bölüştürülmeyeceği meselesi idi. Rasûlullah’ın ailesi ve yakınları­nın beyt’ul-mâl’dan nafaka alıp alamayacağı meselesi değil­di. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in (r.a) kendileri ve kendi aile­lerinden defalarca fazla Rasûlullah’ın ailesi ve yakınlarına hizmet ettiğine tarih şahittir. Bu iki halife onların hakkım diğer her haktan önce bilmiş ve onlara bağladıkları maaşlar Hayber, Fedek ve Medine’deki arazilerin mahsulünden da­ha fazla bir miktara ulaşmıştır.
  2. Birinci meseleden daha önemli olan hatta bu konuda belirleyici bir özelliğe sahip olan ikinci mesele ise şudur: Hz. Ali’nin (k.v) kendisi de halife olduğunda bu arazileri Pey­gamber Efendimizin mirası olarak belirleyip varisleri ara­sında dağıtma yoluna gitmemiş, bilakis söz konusu arazile­rin Allah yolunda düzenli bir şekilde vakıf olma statüsünü korumuştur.

Hz. Ali’nin bu davranışından şöyle bir soru ortaya çık­maktadır: Eğer söz konusu araziler gerçekten miras idiyse, o halde, Hz. Ali’nin (k.v) kendi iktidarı döneminde Rasûlul­lah’ın varislerini bundan mahrum etmesi nasıl caiz olabilir? Eğer herhangi bir kimsenin canı bu yapılanlara behemehal zulüm demek istiyorsa, o halde biraz insaflı olup böyle davra­nışta bulunan tüm kimselere zalim demelidir. Aynı fiili işle­yen kişilerden bir kısmı hakkında değişik bir yargıya varıp, diğer bir kısmını daha değişik bir şekilde yargılamak insaflı ve hakikat ehli birisinin işi değildir.[123]

Vasiyet Meselesinin Tahkiki

Soru:

Rasûlullah’m (s.a) vefatı sırasında cereyan eden vasiyet yazma meselesinin iç yüzü nedir? Hz. Ömer’in bu meseledeki tavrı ne olmuştur?

Cevap:

Bu mesele ile ilgili olarak İmam Buhari Kitab’ul îlim, Kitab’ul Cizye ve Kitab’ul Megazi bölümlerinde; İmam Müs­lim Kitab’ul Vasiyye’de, İmam Ahmed İbn Hanbel Müsnedinde çeşitli senedlerle bir çok rivayet nakletmiştir. Bü­tün bu rivayetlerin ravi zinciri İbn Abbas’a (r.a) dayanmak­tadır. Başka bir sahabeden bu konuda herhangi açık bir riva­yet nakledilmemiştir. Bütün bu söz konusu rivayetlerin hü­lasası şu şekildedir: Vefatlarından dört gün önce, Perşembe günü Peygamber Efendimizin (s.a) hastalığı oldukça şiddet­lenmişti ve son anlar yakın gibi gözüküyordu. Bu durumda Yüce Peygamber şöyle buyurdu:

“Bana kağıt ve kalem geti­rin, size öyle bir şey yazdırayım ki, benden sonra yolunuzu kaybetmeyesiniz.” Rasûlullah bunu söylediğinde evde bir­çok kişi vardı. Hz. Ömer, Peygamberin o an büyük bir rahat­sızlık içerisinde olduğunu ve ellerinde bulunan Kur’ân’ın; Allah’ın Kitabı’nın kendileri için yeterli olduğunu söyledi. Bunun üzerine ihtilaf çıktı. Bazıları Hz. Ömer’in görüşünü kabul etmeyip Peygamber’den sonra dalalete düşmemek için Nebi’nin yazdırması amacıyla kağıt kalem getirilmesini savunurken, ashabtan bazısı da Hz. Ömer’in görüşünü des­tekledi. Diğer bir kısım sahabe ise Peygamberimize, gerçek­ten birşeyler mi yazdırmak istediğim, yoksa bunu hastalığı­nın şiddetlendiği bir esnada şaşkınlıkla ve heyecan [124] içerisinde mi söylediğinin yeniden sorulması üzerinde durdu. Bu şekilde ashabtan bazısı kendi içerisinde tartışmaya daldı ve bir kısmı da Peygamberimizin asıl amacını sormakla meşgul oldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“Beni kendi halime terhediniz. Benim içerisinde bulun­duğum durum, sizin beni davet ettiğinizden daha hayırlıdır. Yanımdan kalkın, benim yanımda cedelleşmeniz yakışık al­maz. “

Bundan sonra İbn Abbas (r.a), Peygamber Efendimizin (s.a) üç şeyi vasiyet buyurduğunu bildirmektedir: Birincisi, müşrikleri Arap yarımadasından çıkarmak. İkincisi, dışar­dan gelen heyetlere aynı kendisinin gösterdiği konukseverli­ğin gösterilmesi. Üçüncüsünü ise ya Yüce Peygamber söyle­yememiş veya hadisin ravisi unutmuştur. Rivayetlerde söz konusu üçüncü rivayeti İbn Abbas’ın mı (r.a) yoksa ravi zin­cirindeki herhangi bir ravinin mi unuttuğu da açık değil­dir.

İşte olay bu şekildedir. Eğer herhangi bir kimse dolaysız olarak, doğru yoldan meseleyi anlamak isterse meselenin asıl şeklini anlamada zorlanmayacaktır. Sevgili önder ve yol göstericilerinin dünyayı değişme haletinde olduğunu gör­mek herkesi bir şaşkınlık ve heyecan dünyasına sokmuştu. Hastalık şiddetlenmişti. Herkesin gözü önünde yüce Pey­gamber aşın bir rahatsızlık durumunda idi. Ashabın içine düştüğü durumu İbn Abbas’ın şu durumundan çok güzel bir şekilde anlayabiliriz: Bu hadiseden senelerce sonra birgün Hz. İbn Abbas talebelerinin önünde Perşembe kelimesini söyleyince birden bire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Talebeleri “Sizi, andığınızda bu kadar perişan eden Perşem­be gününün hikayesi nedir?” diye sorunca İbn Abbas şöyle buyurmuştu: “O gün yüce Peygamber oldukça fazla rahatsızlanmıştı.”

İbn Abbas’ın bu sözünden Peygamber Efendimizin söz konusu durumda bulunduğu anda O’nu canları kadar seven ashabının ne tür bir ruh hali içerisinde olduğu oldukça güzel anlaşılıyor. Böyle bir ortamda Yüce Peygamber, kendisin­den sonra ümmetinin dalalete düşmesini önlemek amacıyla kağıt ve kalem getirilmesini istemişti. Hastalığın şiddetin­den Peygamberimiz mübarek lisanlarıyla sözü açık bir şekil­de söyleyememiş olabilirler. Bu yüzden orada hazır bulu­nanlardan bazıları Peygamberimizin bu söylediklerini şaş­kınlık içerisinde buyurduğu şüphesine düştüler ve yeniden sorma telaşına kapıldılar. Hz. Ömer’in o anda söylemiş ol­duklarının asıl mânâsı şu idi:”Yüce Peygamber şu an aşırı şekilde rahatsızdırlar. Bu durumlarında bile ümmetini düşünmekte ve ümmetin kendinden sonra dalalete düşmemesi için bazı şeyler yazdırma zahmetine katlanmak istemekte­dirler. Ancak, şu an O’na (s.a) böyle bir zahmet vermek mü­nasip değildir. Ümmetin yönlendirilmesi için Kuran elimiz­dedir. İnşaallah o dalaletten kurtulmak için yeterli olur.” Bununla birlikte Hz. Ömer’in, birşeyler yazdırırken Pey­gamberimizin ecelinin yetip de yazdırılan şeyin yarım kal­ması halinde böyle bir şeyin fitneye sebep olabileceği endişe­sine kapılmış olması da mümkündür. Behemehal, böyle bir ortamda bir kısım sahabe ilim ve hidayet aşkıyla Peygambe­rimizin mutlaka bir şeyler yazdırmasını isterken, diğer bir kısmının hem Ona (s.a) olan sevgileri ve hem de uzak görüş­lülüklerinden dolayı Rasûlullah’ı böyle bir zahmete sokmak istememesi, üçüncü bir grubun ise, Yüce Peygamberin ger­çekten mi birşeyler yazdırmak istediği, yoksa hastalığın şid­deti dolayısıyla şaşkınlık halinde bir şeyler mi söylemeye ça­lıştığı şüphesine düşmesi tamamen fıtrî bir hadisedir.

Şimdi geriye Yüce Peygamberin (s.a) yazdırmak istediği şeylerin genel nasihatlar mı, yoksa yazdırılması ümmetin yönlendirilmesi için hayatî önem taşıyan hükümler mi oldu­ğu meselesi kalıyor. Bunu daha sonraki gelişmeler belirle­miştir. Peygamber Efendimiz bu hadiseden sonra dört gün daha yaşamıştı. Bu günlerde hastalığın eski şiddeti de kal­mamıştı ve ayrıca Perşembe günkü o özel ortamda hazır olanların hepsi de Peygamberin yanında oturuyor değildi. Bilakis bu dört günlük zaman zarfında Rasûlulîah’ı (s.a) Mescid-i Nebevi’ye götürme ve sahabe cemaatine konuştur­ma fırsatı da olmuştu. Eğer gerçekten yazılması zorunlu olan mühim bir hüküm olsaydı, Yüce Peygamber o günlerde herhangi bir vakitte katiplerinden birini veya ehl-i beyt’in­den birini çağırarak o hükmü yazdırırdı. Veya şifahi olarak bunu bildirirlerdi. Bundan da Hz. Ömer’in tavrının nedeni tamamen açıklığa kavuşmaktadır. O (r.a), hastalığın şiddet­lendiği bir anda bile Yüce Peygamberin (s.a) ümmetin hay­rını düşündüğünü ve herhangi temel bir hükümden öte bazı nasihatler yazdırmak istediğini gayet iyi anlamıştı. Bu yüz­den bu zahmet ve rahatsızlık anında Peygamber Efendimize bu zahmetin verdirilmesini istemiyor ve fakat O’na (s.a), ka­lem ve kağıt yerine şu güveni vermek istiyordu: “Sen bizim için endişelenme, ümmetine bırakmış olduğun o yol gösterici Kitap, yani Kur’ân, inşaallah onların hiçbir zaman dalalete düşmesine mahal vermeyecektir.”

Son olarak Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde nakledilen Hz. Ali’nin de (k.v) bir rivayetine dikkat buyurunuz. Bu riva­yete göre Hz. Ali şöyle buyurmaktadır:

“Nebi (s.a), kendisinden sonra ümmetin dalalete düşmesini önlemek üzere bazı şeyler yazdırmak için benden kürek kemiği getirmemi istedi. Ben kürek kemiği almaya gidince Peygamber’in (s.a) dünyayı değişmesinden korktuğum için O’na: “Siz buyurun söyleyin ben aklımda tutarım” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

“Ben namaz ve zekata itina gösterilmesini, mülkiyetiniz altındaki kölelere iyi davranıl masını vasiyet ediyorum” diye buyurdu.[125]

Ebu Cehil’in Kızına Hazreti Ali’nin Nikah Mesajı

Soru:

İslam’da dörde kadar evlenmeye müsaade olduğu halde, Hz. Fâtıma’nın (r.a) sağlığında Hz. Ali (k.v) ikinci bir evlilik yapmak istediğinde, neden Rasûlullah (s.a) tarafından en­gellenmiştir? Ebu Cehil’in kızının ehl-i beyte girme tehlike­si var idiyse aynı tehlike Hz. Ünırnü Habibe binti Ebi Süfyan’ın Peygamberimizin hane-i saadetlerine girmesi ile de söz konusu değil miydi?

Cevap:

Bu hadiseyi İmam Zeynel Abidin b. Ali b. Hüseyin (r.a) ve Ebu Muleyke, Hz. Mısver ibn Mahzeme’den rivayet etmiştir. Bu rivayeti, Hz. Abdullah ibn Zübeyr’in bir rivayeti de des­teklemektedir. Ayrıca Ebu Hanzala ve Suveyd ibn Gafle’nin mürsel rivayetleri de söz konusu rivayeti teyid etmektedir. İmam Buhari; Humusun Farz Olması, Peygamber’in Asha­bının Faziletleri ve Nikah bölümlerinde; Müslim; Sahabe­nin Faziletleri bölümünde; Ebu Davud ve İbn Mâce; Nikah bölümlerinde; Tirmizî; Menkıbeler bölümünde ve Hâkim Sahabenin Tanınması bölümünde çeşitli senetlerle bu riva­yetleri nakletmişlerdir.

Bu olayın ayrıntıları şu şekildedir: Mekke’nin fethinden sonra Ebu Cehilin ailesi müslüman olunca, Hz. Ali, Ebu Cehil’in kızını (kızın adı bazı rivayetlerde Cüveyriye, bazı riva­yetlerde Avra ve bazı rivayetlerde ise Cemile olarak geçmek­tedir.) nikahı altına almak istedi, ancak kızın ailesi Rasulullah’tan sorup izin almadıkça, O’nun (s.a) kızı üzerine kız ve­remeyeceklerini bildirdiler. Nitekim onlar bu meseleyi Hz. Peygamber’e açtılar. Hz. Ali de işareten ve kinayeli olarak Yüce Peygamber’den izin istedi. Bazı rivayetlerden anlaşıl­dığına göre Hz. Fâtıma da bu meyandaki söylentileri işitmiş ve sevgili babasına giderek şöyle demişti; “Kavmin senin kız­larınla ilgilenmediğini zannediyor. Ali şu an Ebu Cehil’in kı­zıyla evlenmek üzere.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bir hutbe irâd ettiler ve şöyle buyurdular:

“Hişam b. Muğire oğulları kızlarını Ali ibn Ebî Talib’e ni­kahlamak için izin istedi. Ebu Talib’in oğlunun benim kızı­mı boşayıp onların kızını nikahlaması dışında ben buna müsaade etmiyorum, müsaade etmiyorum, müsaade etmi­yorum. Kızım benden bir parçadır. Onun tahammül edeme­diğine ben de tahammül edemem. Onu inciten şey beni de in­citir.”

“Ben hekali haram, haramı da helal yapmam. Ancak Al­lah’a yemin olsun ki Allah’ın Elçisinin kızı ile Allah’ın düş­manının kızı kesinlikle bir evde toplanamaz.”

Başka bir rivayette Peygamberimiz şöyle buyurdu:

“Fâtıma bendendir ve O’nun din meselesinde fitneye düş­mesinden korkuyorum.”

Bu hadise üzerinde düşünen insanın aklına şöyle bir şüp­he gelebilir: Rasûlullah (s.a) kendisi bizzat bir çok evlilik yaptığı ve diğer insanlara da dörde kadar evlenme izni verdi­ği halde, kendi kızının üstüne bir kumanın dahi gelmesine tahammül edemedi. Kumanın gelmesiyle Peygamber’in kı­zının ve dolayısıyla Rasûl’ün uğrayacağı incinme aynen di­ğer kadınlar ve onların ana-babaları için de geçerli idi. O hal­de Yüce Peygamber kendisi söz konusu olunca tahammül edemiyor da diğerleri söz konusu olunca aynı şeyi nasıl caiz görüyor?

Görünüşte bu oldukça katı bir itirazdır ve meseleyi basit boyutuyla gören kişi büyük şaşkınlık içerisine düşebilir. An­cak, birazcık dikkatli düşünülürse mesele kavranabilecek-tir. Bir kadının kocası eve ikinci bir hanım getirdiğinde, ilk eşin bunu doğal olarak hoş karşılamadığı ve buna tahammül edemediği ve aynı şekilde anne, baba, kardeşler ve diğer ya­kınların bundan aşırı derecede incindikleri, rahatsız olduk­ları inkar edilemez bir gerçektir. Şeriat birden fazla evliliğe, eve kuma gelmesinin evdeki ilk hanımı veya onun yakınları­nı incitmediği varsayımıyla hareket ederek cevaz vermemiş­tir. Bilakis şeriat bu gerçeği bile bile, bundan daha önemli, diğer bazı toplumsal maslahatlar gerektirdiği için birden fazla evliliğe müsaade etmiştir. Şeriat, kumaların beheme­hal birlikte ve aynı kocanın nikahı altında dostça yaşamaya­caklarını, onlar arasında çekişme ve didişmelerin mutlaka olacağını, aile hayatının bazı üzücü olaylardan hali kalma­yacağını da bilmektedir. Ancak bu bireysel kusurlar, tek ev­liliğin kanun zoruyla uygulamaya konduğu bir toplumda or­taya çıkan büyük içtimai kusurlar yamnda küçük kalır. Bu yüzden şeriat taaddüd-ü zevcatı, yani çok evliliği helal gör­müştür.

Şimdi isterseniz bu meselenin Peygamberimizle ilgili bö­lümünde ne gibi sorunlar olduğunu araştıralım. Şer’an, da­madının Peygamber Efendimizin kızı üzerine kuma getirmesi helaldi. Bu yüzdendir ki Hz. Ali, böyle bir niyette bulun­muştu. Yine aynı sebepten dolayı Yüce Peygamber ikinci ev­liliğin Hz. Ali için haram olduğu şeklinde birşey de söyleme­di. Bilakis Rasûlullah’ın bizzat kendisi helali haram kılma­dığını buyurdu. Ancak bu noktada Rasûlullah’ın tek olan ki­şiliğinde iki ayrı özelliği toplanmıştı. Bu özelliklerden birisi, Peygamber Efendimizin insan olmasıydı. Bu yüzden doğal olarak O’nun kızının evine kuma gelmesinden dolayı ortaya çıkacak incinmenin Peygamberin durumunu etkilememesi mümkün değildi. İkinci bir özellik olarak, O (s.a), Allah’ın Rasûlü, yani; elçisi idi ve bu rasul olma özelliği yüzünden şöyle bir makama sahipti: Eğer O’nunla (s.a) herhangi bir kimsenin ilişkisi bozuk olursa veya herhangi bir kimse Nebi’nin incinmesine sebep olursa, onun din ve imanında hayır kalmazdı. Bu yüzden Rasûlullah hem Hz. Ali ve hem de Hişam b. Muğire oğullarını bu işten uzak tutmak istedi. Çün­kü, her ne kadar bu helal olsa da, bu işin yapılması sebebiyle Hz. Ali’nin ve onun diğer eş ve yakınlarının iman ve akıbetle­rini tehlikeye atma durumu vardı.

Peygamber Efendimizin hutbesinde irad buyurduğu bir başka husus ise şuydu: Hişam b. Muğire oğulları geçmişte İslâm’ın ve Rasûlullah’ın (s.a) en şedid düşmanları olmuşlar ve Mekke’nin fethinden sonra yeni yeni müslüman olmaya başlamışlardı. Hz. Ali’nin evlenmek istediği kızın babası Ebu Cehil’in Peygamberimize düşmanlıkta tüm kafirlerden ileri gittiği herkesçe biliniyordu. Onun Bedir gazvesinde müslümanlar eliyle öldürüldüğü ve ailesinin yıllar yılı onun intikamını alma duygusuyla yaşadıkları da bir gerçekti. Şu durumda bu insanlar İslâm’a girmişlerdi, ama onların İslâm’ının, gerçekten İslâm’a inanarak, ihlas ve samimiyetle kalblerinin tam manâsıyla İslâm’a dönmesinin bir semeresi mi, yoksa sadece yenilginin bir neticesi mi olduğunun tahkik edilmesi gerekirdi. Böyle bir durumda bu hanedandan bir kı­zın -o da Ebu Cehil’in kızı- Rasûlullah’ın (s.a) kızının bulun­duğu eve kuma olarak girmesi büyük fitnelere sebeb olabilir­di. Bu insanların İslâm’a kalbi ısındırılabilirdi ve nitekim ısındırılmıştı da. Ama onların İslâm’la olan ilişkileri tam manâsıyla ortaya çıkmadıkça, onlardan birinin risalet ailesine sokulması ve Peygamber Efendimizin sevgili kızları Fâtama’nın karşısına dikilmesi hiç de uygun değildi ve tehli­ke doluydu. Bu yüzden Rasûlullah böyle bir bağ kurulmasını istemedi ve açıkça, Allah’ın Rasûlü’nün kızıyla Allah’ın düş­manının kızının bir evde toplanamayacağını ilan etti. Yine Peygamber Efendimiz böyle bir şey olursa Fâtıma’nın fitne­ye düşmesinden endişe ettiğini de izhar buyurdu. Evlenme meselesinde bir kişiye (haddi zatında helal olsa bile), tüm ümmeti için fitne ve şer oluşturacak bir şekilde özgürlük verilemeyeceği açıktır.

Burada şüphesiz şöyle bir itiraz yapılabilir: Ebu Süfyan’ın ailesi İslâm’a karşı besledikleri kin ve düşmanlık yönünden, Ebu Cehil’in ailesinden aşağı kalmıyordu. O halde, eğer Ebu Cehil’in ailesinden Peygamber ailesine bir kız gel­mesi fitneye sebep oluyorsa, Ebu Süfyan’m kızının (Hz. Ümmü Habibe) bizzat Peygamberimizin pak zevcelerinin arası­na karışması neden bir tehlike oluşturmuyor? Bu iki durum arasındaki fark göz önüne alınırsa, itiraz kendi kendine son bulur. İşin hakikati şudur: Ebu Cehil’in kızı ile mü’minlerin annesi Ümmü Habibe arasında daha baştan mukayese yap­mak doğru değildir. Ebu Cehil’in kızı, amcası ve kardeşleri, hepsi Mekke’nin fethinden sonra iman etmişlerdi. Onların imanlarının ne dereceye kadar ihlas ve samimiyete dayandı­ğının ve ne dereceye kadar yenilmişliğin ezikliğinin bunda rolü olduğunun ölçülebilmesi için imtihandan geçmeleri gerekiyordu. Bunun aksine Hz. Ümmü Habibe bu en büyük im­tihandan geçerek, büyük sahabelerde bile az rastlanan bir türden fedakarlıkla ihlas ve samimiyetinin mükemmelliği­ni, imanının sadakatini kesin bir şekilde ispatlamıştı. O, din uğruna emsaline zor rastlanır fedakarlıklara katlanmıştı. Biraz düşününüz şimdi: Hz. Ümmü Habibe, Ebu Süfyan’m kızı, Hint binti Hüsbe’nin (ciğer yiyen Hind ismiyle meşhur) ciğerparesi idi. Halası Kuran-ı Kerim’de “odun hamalı” [126] diye nitelendirilerek aşağılanmış, anne tarafından dedesi olan Utbe b. Rebia, Rasûlullah’ın (s.a) en katı düş­manlarından idi. Böyle bir aileden ve bu tür bir çevreden ol­duğu halde o, Hz. Ömer ve Hz. Hamza’dan önce iman etmiş, kocasım müslüman yapmış, aile efradının zulüm ve baskılarmdan yılarak Habeşistan’a hicret edenlerle birlikte muha­cir olmuştu. Kocasının dinini terkedip Habeşistan’da hristiyan olması onu yıldırmamış ve dini hatırına onu da terketmişti. Küçücük bir kızla gurbet ellerde yalnız başına kalmış olması onun iman azmine zerre miktarı zarar verememişti. Birkaç sene bu şekilde geçtiği halde, gurbet ellerde yalnız ve desteksiz bir kadın her türlü çileyi çekerek kendisinde dinin istediği ölçüde ihlas, şahsiyet ve tavrın mevcut olduğunu is­patlamıştı. İşte o zaman Peygamberimizin dikkatini çekmiş ve Rasûlullah ona daha Habeşistan’da iken nikah mesajım yollamıştı. Hz. Ümmü Habibe Hayber gazvesinden sonra Habeşistan’dan dönmüş ve Yüce Peygamber’in ev halkına katılmıştı. Bundan kısa bir müddet sonra Kureyş Hudeybiye barışını ihlale başlamış ve Peygamber Efendimizin Mekke’yi fethetmesi gibi bir fikri olduğunu zannederek tedirginliğe düşmüştü. Bu durumda Ebu Süfyan barış görüşmeleri için Medine’ye gelmiş ve kızı vasıtasıyla sulh şartlarını belirle­mede kolaylık bulurum umuduyla onun evine gitmişti. Se­nelerin ayrılığından sonra baba-kız ile ilk defa görüşme fırsatı bulmuş; ancak Ebu Süfyan Rasûlullah’ın (s.a) minderi­ne oturmaya niyetlenince fevren minderi kaldırmış ve “Rasûlullah’ın minderine bir İslâm düşmanı oturamaz” di­yerek babasım ikaz etmişti. Böyle bir kadının Rasûlullah’ın ev halkına katılması demek, gerçek yerini bulması demekti. Bunun herhangi bir fitneye sebep olması için en uzak bir im­kandan geçtik, vehme bile yer yoktu. Kendisi ve ailesini an­cak fethin İslam’a sokabildiği ve İslam’a girişinin üzerinden daha henüz bir iki ay geçmiş olan bir kızın Rasûlullah’ın aile­sine katılması, tabii ki fitne imkanlarını da beraberinde taşı­yordu. Böyle bir kız hakkında şöyle bir soru akıllara gelebi­lirdi: İslâm’a ve Peygambere (s.a) olan düşmanlığın etkileri bu kızın ve ailesinin kalblerinden tam manâsıyla temizlen­miş miydi, yoksa temizlenmemiş miydi? Henüz belli değil­di.[127]

Acaba Sahabe Hz. Peygamberin Teçhiz Ve Tekfinini Bırakıp Hilafet Derdine Mi Düşmüştü?

Soru:

Sahabe-i kiram özellikle de Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a), Yüce Peygamber’in kefenleme ve defnetme işlerine ka­tılmayıp, hilafet ve biat meselesiyle uğraşmakla suçlanmak­tadır. Yüce Peygamber’in yıkanması, kefenlenip defnedil­mesine katılmak ne kadar büyük bir şeref idi. Peygamber’e (s.a) olan sevgi de bunlara katılmayı gerektirmez miydi?

Cevap:

Rasûlullah’ın (s.a) cenazesi kefensiz ve defnedilmeden or­tada dururken sahabe-i kiramın O’nun teçhiz ve tekfinini düşünmeyerek hilafet peşinde koşturmaları şeklindeki id­dia aslında tamamen asılsız bir masaldır. Asıl olay şu şekil­dedir: Peygamber Efendimizin vefatı Pazartesi günü akşa­ma doğru olmuştu. Buhari ve Müslim’de Peygamberimizin has hadimi Enes b. Malik (r.a) “âhiri yevm” yani “günün so­nu” ibaresini kullanmıştır. Bundan bu büyük olayın (Pey­gamberimizin vefatının) ikindi ile akşam arasında husule geldiği anlaşılabilir. Doğal olarak bu hadiseden dolayı tüm iman ehlinin, ellerinde olmayarak, kendilerini kaybetmeleri beklenirdi. Nitekim bu şekilde de oldu. Hz. Ömer alemlere rahmet olarak gönderilen Yüce Peygamber’in öldüğüne bir türlü inanamıyordu. Hz. Ebu Bekir’in gelip konuşmasından sonra ancak, insanlar kaçınılmaz olarak olması gereken şeyin o an olmuş olduğuna inanabildiler. Böylece gece oldu, ka­ranlık bastı. Gece vakti Peygamber’in teçhiz ve tekfin edilip defnedilmesi mümkün ve münasip değildi. Çünkü cenazeye katılma şerefinden mahrum olmak Medine-i Münevvere ve etrafındaki yerleşim bölgesindeki yaşayan insanların mut­laka şikayetlerine mucib olur ve onlar: “Sizler bize Peygam­beri son defa görmeye ve cenaze namazım kılmaya bile firsat tanımadınız” diyerek bu şikayetlerim dile getirirlerdi. Bu yüzden behemehal sabah beklenecekti. O gece sahabeden çe­şitli gruplar kendi yerlerinde toplanarak, şimdi artık ne olacağım düşünmeye başlamışlardı. Peygamberimizin pak zev­celeri O’nun (s.a), vefat ettiği Hz. Aişe’nin evinde ağlayıp in­lemekte idiler. Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Talha ve Rasûlullah’ın diğer akrabaları Fâtımat’uz Zehra’nın evinde toplan­mışlardı. Muhacirlerden azımsanamayacak bir grup Hz. Ebu Bekir’in yanında üzgün ve düşünceli bir şekilde otur­muştu. Ensardan çeşitli gruplar, herkes kendi kabilesinin gölgeliğinin altında (toplanma yerinde) toplanıyordu. Bir­den birisi gelerek Beni Saide’nin gölgeliğinde (toplanma ye­rinde) Ensardan büyük bir kalabalığın toplandığını ve Peygamber’in yerine kimin geçeceği meselesinin tartışılmaya başlandığını haber verdi. Peygamberimizden sonra müslümanların cemaatinde büyük olarak görülen ve kabul edilen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde İbn Cerrah bu haberi duyunca, ümmetin önderinin daha yeni gözünü kapa­dığı ve tüm ümmetin başsız kaldığı o anda büyük bir fitnenin ortalığı kaplamasından ve cemaat düzeninin yeniden oluş­turulmasından önce büyük bir karışıklığın çıkmasından en­dişeye kapıldılar. Bu yüzden söz konusu üç zat fevren olayın cereyan ettiği mahalle yetiştiler ve onlar, gece vakti fitneye sebep olabilecek bir şekilde tamamlanmak üzere olan Rasûlullah’ın yerine geçecek şahıs meselesini, doğruluğuna tari­hin de şahadet ettiği bir şekilde hallettiler. Bütün bu olaylar Yüce Peygamber’in dünyayı değiştiği gece cereyan etti. Yu­karıda da sebebini açıkladığımız üzere behemehal Rasûlullah’ın teçhiz ve tekfini gece yapılamayacaktı. Bunun üzerine aynı o gece hilafet meselesi halledildi. Sabahleyin günün ilk ışıklarıyla birlikte Hz. Ebu Bekir’in halifeliği ilan edildi. Mu­hacirlerin ve Ensar’ın hepsi bunu kabul ederek cemaatın ni­zamını yeniden sağladılar ve bundan sonra geciktirmeden Peygamber Efendimizin teçhiz ve tekfin işini başlattılar.

Sahabe-i kiramın hilafet sevdasına düşüp, Yüce Pey­gamber’in teçhiz ve tekfinini sadece ehl-i beyt’in yaptığını söylemek tamamen gerçek dışıdır. Bu teçhiz ve tekfin işi ke­sinlikle vefat gecesi olan Pazartesiyi Salıya bağlayan gece­de yapılmamıştır. Teçhiz ve tekfin işinn başlaması Salı günü sabahleyin Hz. Ebu Bekir’e (r.a) biat edildikten sonra başla­mıştı. Bu iş, bir kapısı da Mescid-i Nebeviye açılan, Medine-i Münevvere’deki tüm sahabenin toplanmış olduğu, Medinenin etrafında yaşayıp da haberi duyanların koşuşturduğu ve Ebu Bekir’in (r.a) eline biat ellerinin konduğu Hz. Aişe’nin evinde yapılmıştı. Mescid-i Nebevî’yi ziyaret etme şerefine nail olmuş olanlar, Hz. Aişe’nin evi (Hz. Peygamber’in medfun olduğu yer) ile Mescid-i Nebevi arasında ne gibi bağ olduğunu bilirler. Bu yüzden Mescid-i Nebevî’yi bilenler, “sahabe Mescid-i Nebevî’de hilafet derdine düşmüşken, zavallı ehl-i beyt Hz. Aişe’nin evinde Rasûlullah’m teçhiz ve tekfini ile uğraşıyordu” gibi bir söze gülerler. Yanıltıcı ve yalan bir şey söylenecekse bile kılıfına uydurulması lazımdır.

Yüce Peygamber’in (s.a) gasli ve kefenlenmesini de sade­ce ehl-i beyt mensuplarının yaptığı iddiası da gerçek dışıdır. Bu hizmette bulunan Hz. Ali, Hz. Abbas, Hz. Fadıl b. Abbas, Hz. Kuşem b. Abbas, Hz. Usame b. Zeyd ve Rasûlullah’ın azadlı kölesi Şükran, dışarıda Peygamber Efendimizi son defalığına görmek için sabırsızlanan insanların izdihamını önlemek için evin kapısını kapatmışlardı. Eğer kapı açık bı­rakılırsa herkesin içeri doluşması ve iş yapmanın güçleşme­sinden korkuluyordu. Yine de, Ensar’ın “bu şerefe bizim de ortak olmamız” lazım diye bağırıp çağırmasından sonra Ensar’dan da bir kişi (Evs b. Havli) içeri alınmıştı. Kefenleme­nin bitmesinden sonra Yüce Peygamber’in nereye defnedile­ceği sorunu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir (r.a) bu konuda Hz. Peygamber’in şöyle bir sözünü hatırlattı.

“Hiçbir nebi yoktur ki, ruhunun kabzedildiği yere defne­dilmemiş olsun.” Bunun üzerine Rasûlullah’ın (s.a), Hz. Ai­şe’nin evine defnedilmesine karar verildi. Hz. Ebu Talha ve Zeyd b. Sehlu’l Ensârî mezarı kazdı. Daha sonra insanlar grup grup içeri girerek cenaze namazı kılmaya başladılar ve bütün gece boyunca bu iş devam etti ve Salı ile Çarşamba arasındaki gece yarısı, sıra Rasûlullah’ı defnetmeye geldi. Bütün bu zaman boyunca, bilinmez ki ne zaman, sadece Rasûlullah’ın (s.a) ehl-i beyti, hiçbir dost ve yardımcıları ol­madan Peygamberimizin mübarek cesedinin başucunda oturmuş ve sahabe-i kiram da hilafet derdine düşmüş ol­sun![128]

Ehl-i Sünnetle Şiîler Arasındaki Bazı İhtilaflı Meseleler

Soru:

Aşağıdaki sorularımı cevaplama nezaketi gösterirseniz bizi mennun etmiş olursunuz. Aslında bu sorular şii bir dos­tumun bize yapmış olduğu itirazlardır:

  1. Abdest ayetinde (Mâide Sûresi 6. ayet)[129] “yı­kayınız” ve “meshediniz” diye iki fiil kullanılmıştır. Önce yüzü ve kolları dirseklere kadar yıkama hükmü, ikincisinde ise, başı ve ayakları meshetme emri verilmiştir. Bizim anlayamadığımız, meshetme emri verildiği halde ehl-i sünnet neden ayaklarını yıkamaktadır? Abdest sonunda ayakların yıkanması neye dayanmaktadır? Cevabın ayrıntı­lı ve açık olması lazımdır.
  2. Tathîr ayetine[130] Hz. Ali de dahil midir? Eğer dahilse Fedek arazisini isterken haklı mıydı haksız mı? Tathir (te­mizlenme) ayetine dahil olmasından dolayı ben Hz. Ali’nin Fedek arazisini istemek gibi bir şey yapabileceğini tahmin etmek istemiyorum. Açık olarak bu noktada iki durum var­dır: Birincisi, Fedek arazisinin istenmesi; ikincisi ise, Fedek arazisinin verilmemesi. Bu gibi durumlarda sadece bir du­rum doğrudur. Ya isteme doğrudur veya verilmeme. Söz ko­nusu durumlardan hangisi hakikate uygundur? Tercü­man’ul Kur’an’ın Kasım 1958 sayısında siz, Hz. Ali’nin (k.v) rasûllerin miras bırakmadığını bildiği halde Hz. Ömer za­manında böyle bir istekte bulunduğuna dair birkaç işarette bulunmuşsunuz. Bu ne derece doğru olabilir?
  3. Mescid-i Nebevî’de hilafet meselesi ilk olarak Hz. Ebu Bekir lehine kararlaştırıldığı zaman Hz. Ali mevcut muydu? Eğer değilse çağrıldı mı, çağrılmadı mı? Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’e hiç biat etti mi? Ettiyse ne zaman? Bir zahmet Hz. Alî’nin neden çağrılmadığını da yazınız.

Cevap:

Mâide Sûresinin 6. ayetinde bildirilen abdest ayetiyle il­gili olarak, şiilerle Sünniler arasındaki ayakların yıkanma­sının mı, yoksa meshedilmesinin mi emrinin verilmiş olduğu şeklindeki ihtilaf oldukça eskidir. Arkadaşınızın, Kuran’da açık olarak ayakların meshedilmesi emredildiği halde, sünnilerin sırf hadise dayanarak ayaklarını yıkamayı bir mezheb haline getirdikleri şeklindeki görüşü bir yanlış anlama ve yanılgıdır. Eğer bu konuda açık bir hüküm olsaydı, kim ne hakla bu hüküm aleyhine amel edebilirdi? Asıl üzerinde ihti­laf edilen mesele, Kur’anın bu iki fiilden (yıkamak ve mes-hetmek) hangisini gerçekten emrettiği ve asıl amacının ne olduğudur.

Ayet-i kerime şöyledir:

“Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve kollarınızı dirseklerinize kadar yıkayınız, meshediniz ba şınızı ve ayaklarınızı topuklara kadar.”

Bu ayette kelimesinin mutevatir iki kıraati var­dır. Nafi’, İbn Amir, Hafs, Kisâî ve Yâkub’un kıraati (yani lamın üstünle okunması) şeklinde ve İbn Kesir, Hamza, Ebu Amr ve Asım’ın kıraati (yani lam’ın esre ile okunması) şeklindedir. Bu kıraatlardan hiçbi­ri, daha sonraki bir vakitte nahivcilerin oturup kendi anlayış ve isteklerine uygun olarak Kuran-ı Kerim ayetlerini harekelemeleriyle ortaya çıkmamıştır. Bilakis, bu iki kıraat da mutevatir olarak nesilden nesile aktarılmıştır. O halde, eğer birinci kıraat benimsenirse kelimesi “yıkayınız” fiiline atfedilir ve mânâsı da “ayaklarınızı topukla­ra kadar yıkayınız” olur. Ancak eğer ikinci kıraat kabul edi­lirse kelimesi fiiline atfedilir ve ortaya şöyle bir mânâ çıkar. “Ayaklarınızı topuk­lara kadar meshediniz.”

Bu iki meşhur maruf ve mütevatir kıraat yüzünden aye­tin mânâsında ortaya çıkan ihtilaf açıktır. Ayetin mânâsındaki bu çatışma ve farklılaşmayı önlemek için birinci yol şu şekildedir: Her iki kıraat da sadece bir mefhuma (yıkama ve­ya mesh) hamledilir. Ancak bu yolda ne kadar çaba gösterir­sek gösterelim, bu bizi herhangi bir kesin neticeye götürmez. Çünkü bunu yıkamaya hamletmek için ne kadar güçlü delil varsa, hemen hemen aynı güçte delil mesh etmek için de var­dır. Bu meseleyi halletmenin ikinci bir yolu ise sadece dil ku­rallarına uygun olarak bu mânâlardan herhangi birisini ter­cih etmektir. Ancak bu yolda istenilen neticeyi vermez. Çün­kü iki kıraati da tercih etmeyi gerektiren deliller hemen he­men eşittir. O halde bütün bunlardan bir sonuç alamadığımıza göre, Rasûlullah (s.a) ve O’nun ashabının amellerine bakmaktan başka bir çaremiz var mıdır?

Abdest hükmünün boşu boşuna veya sırf Kuranda yazıl­mış olarak bulalım diye verilmediği ortadadır. Bu hergün beş vakit namazı kılmadan önce yapılan bir işin hükmüdür. Yüce Peygamber (s.a), her gün birkaç kez bu hükümle bizzat amel ederdi. Ayrıca Nebi’nin (s.a) tabileri de kadın, erkek, ço­cuk ve yaşlı herkes, her gün bu hükmü Yüce Peygamber’in kavli ve ameliyle öğrettiğine uygun olarak yerine getiriyor­lardı. Şu halde biz, yüzlerce sahabenin Hz. Peygamberi ve daha sonraki sayısız insamn sahabe-i, Kur’an’ın bu hükmü­nü uygularken nasıl gördüklerine neden bakmayalım ki? Kurandaki yazılı şekliyle açıklığa kavuşamayan bir mese­leyi anlamak için bundan daha muteber kaynak ne olabilir ki?

Bu ilim kaynağına müracaat ettiğimizde, sahabeden bü­yük bir kesimin, Rasûlullah’tan ayakların yıkanması ile ilgi­li sözlerini ve uygulamasını naklettiklerini göreceğiz. Ayrı­ca, tabiînden rivayette bulunan sahabelerden daha fazla sa­yıda insan, sahabeden bu haberin sıhhatmda hiç bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde rivayetlerde bulunuyor. Ayakla­rın meshedilmesi ile ilgili olarak da az miktarda bazı rivayet­lerin geldiği doğruysa da bu rivayetlerden hiçbirinde Rasûlullah’ın ve sahabenin ayaklarını meshettiği rivayet edilme­miş ancak, birkaç sahabenin Kuranda sadece mesh hükmü­nün verildiği şeklindeki görüşü nakledilmiştir. Bu rivayet­lerden abdestli olan bazı sahabelerin namaz vakti yeniden abdest tazelemek istediklerinde sadece meshle iktifa ettikle­ri de anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, bizzat şiî kaynakların­da ayakları yıkama hükmü ve amelinin ispatlandığı birçok sağlam senetli rivayet bulunmaktadır. Bu iddiamıza Muhammed b. Numanın, Ebu Abdulllah’tan (r.a) rivayet ettiği hadisi misal olarak gösterebiliriz. Ki, Kelbi ve Ebu Cafer Tûsi de bu rivayeti sahih senedlerle birlikte nakletmişlerdir. O, bu rivayette şöyle buyurmaktadır: “Siz eğer başınızı meshetmeyi unutur da ayaklarınızı yıkarsanız, yeniden başınızı meshedip, ayaklarınızı da yeniden yıkayınız” Aynı şekilde Muhammed ibn Hasan’us Saffâr, Zeyd b. Ali’den; o, babası İmam Zeynel Abidin’den; o, babası İmam Hüseyin’den; o da babası Hz. Ali’den (k.v) onun şöyle dediğini naklediyor:

“Ben abdest almaya oturmuştum. Karşıdan Rasûlullah (s.a) teşrif buyurdular. Ayaklarımı yıkamaya başlayınca, O (s.a) şöyle buyurdu:

“Ey Ali, parmaklarının arasını hilalle” Şeref’ur Râzî, Nech’ül Belâğa’da, Hz. Ali’den (k.v) Rasûlullah’ın abdestinin keyfiyetini naklederken de Hz. Ali sözkonusu rivayette ayakların yıkanmasını zikretmektedir. Buradan anlaşılıyor ki, rivayetler daha çok ayakların yıkanma­sı lehinedir ve meshetme lehinde sadece bir kaç rivayet ol­masına rağmen, o rivayetler de hem sened ve hem de mânâ itibarı ile zayıf rivayetlerdir.

Meseleye akli yönden de yaklaşsak ayakları yıkama işi­nin daha makul ve Kur’an’ın isteğine daha yakın olduğu his­sedilmektedir. Abdestte temizlenme hükmü verilen uzuv­lardan en fazla kirlenme ve pisliğe bulaşma imkanı olan uzuv ayaklardır. Kirlenme ihtimalinin en az olduğu uzuv ise kafadır. Diğer bütün uzuvları yıkama hükmü verildiği hal­de, ayakları kafayla birlikte mesh hükmünün içine sokmak tuhaf olur. Dahası, eğer ayaklar abdestin sonunda mesnedilirse, ayakların ıslak elle meshedileceğinde şüphe yoktur. Bu durumda ayakların üzerinde olan toz-toprak veya çamur ve pislik, ıslak elle dokunmadan dolayı daha da fazla kirlenecektir. Buna ilaveten, eğer bir kişi ayaklarını sadece meshetmekle yetinse, o zaman ayetin iki muhtemel mânâsından bi­ri (yani ayakların yıkanması) mutlaka terkedilir ve sadece biri ile amel edilmiş olur. Öte yandan, ayaklarım yıkayan ve elleriyle iyice temizleyen bir şahıs ayetin muhtemel iki ma­nası ile de tam mânâda amel etmiş olur. Çünkü bu durumda hem yıkama hem de mesh cem edilmektedir.

Şu da var ki, Rasûlullah (s.a) ayağına mest geçirmiş oldu­ğu durumlarda mesh hükmü ile amel etmiştir. Bu ayetin di­ğer mânâsı ile de uygunluk arzetmektedir ve bu, bir çok sa­hih rivayetle de sabit olmuştur. Ayrıca makuldür de. Ancak, kendi mezheblerine daha yakın olmasına rağmen şiî beye­fendilerin bunu (mesh üzerine meshetmeyi) kabul etmemesi şayan-ı taaccübtür.

  1. Tathîr ayetinin[131] Hz. Ali’yi de içine aldığı şüphesizdir. Allah korusun, hiçbir mü’min de onun rics’e, yani ahlâkî ve itikadi kusura sahip olduğunu değil kabul etmek, hayâl bile etmemektedir. Yalnız, Yüce Peygamberin mirası meselesiy­le arınma ve pisliğin (rics) ne tür bir irtibatı olduğunu anla­yamadım. İyi niyetle birlikte, bir hükmün asıl mânâsını an­lamada ve bu hükmü özel bir meseleye uygulamada o’nunla (k.v) Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) arasında ihtilaf ve ayrı­calık olabilirdi. Böyle bir şeyden, Hz. Ali’nin bile bile, buyru­ğunun hilafına Rasulullah’ın mirasını istediği mânâsını çı­karmak uygun değildir.

Behemehal sözü geçen meselede iki hadisenin gerçek ol­duğu inkar edilemez. Birincisi, ehl-i beyt tarafından mirasın istenmesi. Bu istek yapıldığında Hz. Fâtıma, Hz. Ali ve Hz. Abbas beraber idi. İkincisi ise, Hz. Ali’nin beş sene halife ol­duğu ve Hicaz’ın (ki Rasûlullah’ın tüm arazileri burada idi.) tam mânâsı ile kendi kontrolü altında bulunduğu bir zaman­da Rasûlullah’ın mirasını bölüştürmemesi. Şimdi sizin dos­tunuz bu iki hadiseyi nasıl istiyorsa, o şekilde yorumlayabilir. Ancak biz bu meseleyi yorumlar ve tevil ederken bunda Hz. Ali’ye maledilebilecek herhangi bir kusur görmüyoruz. Bize göre miras isteme hadisesi bir yanlış anlamadan dolayı gündeme getirilmişti, (Ki yanlış anlama kesinlikle herhangi bir ahlâki ve itikadi kusur değildir.) Daha sonra Hz. Ebu Be­kir ve Hz. Ömer bu meselenin hakikatini tam mânâsı ile açıklayınca ehl-i beyt efradı da ikna olmuştu. Aksi takdirde Hz. Ali’nin (k.v) kendi hilafeti döneminde hem Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in (r.a) kararını doğru görmeyip ve hem de bu ka­rarı değiştirerek haklılara hakkını vermekten kaçınması için bir sebep yoktu. Bir şeyin bâtıl olduğunu bildiği halde, kasden o şey üzerinde ısrar ettiği, sadece kendisinin değil di­ğer hak sahiplerinin de hakkı olarak bildiği bir şeyi vermek­ten kaçındığı düşüncesinden biz Hz. Ali’yi (k.v) tenzih ederiz. Şüphesiz, böyle şeyler yapmak kusurdur. Ama biz zerre ka­dar da olsa ehl-i beyt’in böyle bir şeye karıştığını kabul edemeyiz.

  1. Dostunuzun üçüncü sorusu hadiselerden habersiz ol­duğunu gösteriyor. Hilafet meselesi Mescid-i Nebevî’de değil Sakife-i Beni Sâide’de, Rasûlullah’ın (s.a) vefat ettiği akşa­mın gecesi halledilmişti. O anda Muhacir ve Ensar’dan hiç kimse oraya çağnlmamıştı. Aslında Ensar’dan büyük bir grup orada toplanmış ve hilafet meselesini haletmek istiyor­lardı. Bu toplantı ve topluluğun amacı hakkında bilgi veri­lince Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde ibn Cerrah (r.a) fevren toplantı yerine koştular. Onlar büyük bir fitne­nin kapısını kapatmak için o anda Ensar’dan oraya toplan­mış bulunan cemaate meselenin vahametini anlatıp ikna et­tikten sonra, hilafet meselesini ümmetin hayrına olacak bir şekilde hallettiler. O an, her eve bir haberci göndererek in­sanları evlerinden çağıracak zaman yoktu. Eğer bu üç zât bi­raz daha gecikmiş olsalardı, orada müslümanlar arasındaki büyük bir iç savaşın temeli atılmış olur ve bu da daha sonraki irtidad, yani; dinden dönme hadiselerinde müslümanlar ve İslâm için bir felaket mânâsına gelirdi. Böyle bir ortamda akıl sahibi bir insan ayağa kalkıp şöyle bir teklif yapamazdı: “Beyler, bu meseleyi 2-3 gün erteleyin, yarın Rasûlullah’ın teçhiz ve tekfin işini bitirdikten sonra bir toplantı yapacağımızı ilan edelim ve o toplantıda Yüce Peygamberin yerine ki­min geçeceğini belirleyelim.” Bu tür bir teklifin mânâsı şu olurdu: Bir taraftan, alemlere rahmet olarak gönderilen Yü­ce Peygamberin vefat haberi yayılırken, O’nun (s.a) yerine ümmetin işlerini deruhte edecek bir kimsenin daha henüz belirlenmediği anlaşılacaktı. Bu ise, İslâm aleyhine isyan et­mek için fırsat kollamakla meşgul unsurların cesaretini bir­kaç kat artıracaktı. Diğer taraftan, böyle bir toplantının ya­pılmasından önce Ensar arasında, halifenin ya Ensar’dan ol­ması veya bir emir Ensar’dan ve bir emir de Muhacirlerden olması gerektiği görüşü kesinlik kazanmıştı. Hz. Ömer (r.a) basireti sayesinde bu yanlışlığın ne gibi kötü neticelere yol açacağını kavramıştı. Bu yüzden o, herhangi bir fitneye ma­hal vermemek için meselenin o anda halledilmesini zorunlu görmüştü. Halifenin hiç zaman kaybetmeden seçilmesi la­zım gelirdi. Kendisine halife olarak biat edilecek şahıs tüm Arap halkı tarafından Yüce Peygamber’in sağ kolu olarak ta­nınan biri olmalı ve dost-düşman herkes Rasûlullah’tan son­ra müslümanlar arasındaki ikinci şahsın o olduğunu kabul etmeliydi.

İkinci gün sabahleyin Mescid-i Nebevî’deki toplantı, sizin dostunuzun zannettiği gibi hilafet meselesini halletmek için değil de umumi biat için yapılmıştı. O an, önceki gece büyük bir güçlükle halledilmiş bulunan hilafet meselesini Mescid-i Nebevî’de üzerinde tartışılmak üzere yeniden açmanın, gün­deme getirmenin bir mânâsı yoktu. Bu mesele üzerinde yeni­den tartışma açılması, ancak halkın gece varılan kararı ka­bul etmemesi durumunda, söz konusu olabilirdi. Ancak, ka­rar halka duyurulduğunda onlar bunu gönül hoşluğu ile ka­bul ettiler ve bir an evvel biat edebilmek için hemen harekete geçtiler. O halde, umumi kabul görmüş bir meseleyi yeni baştan halledilmesi gerekli bir mesele olarak görüp, yemden gündeme getirmenin ne anlamı vardır?

Sakife-i Beni Sâide toplantısına kimse evinden çağrıla­rak gelmemişti. Tüm insanlar vefat haberini duyar duymaz, uzak uzak yerlerden Mescid-i Nebevî’ye bitişik olarak bulu­nan Hz. Aişe’nin evindeki Peygamber Efendimizin mübarek cesedlerini son bir defalığına olsun görmek için toplanmışlardı. Hz. Âli’nin (k.v), Sakife-i Beni Sâide’ye davet edilip edilmediği meselesi dostunuzun kafasını neden kurcalamış acaba? Acaba orada toplananların hepsi evlerine haberci gönderilerek mi çağırılmıştı? Acaba dostunuz Yüce Peygamber’in vefatının ikinci gününde Hz. Ali’nin (k.v), hem sabah namazına katılmadığını ve hem de gün boyunca Peygamber Efendimizin teçhiz, tekfin işleri ve mübarek mezarlarının hazırlandığı yerde bulunmadığını mı zannediyor?

Dostunuz son olarak, Hz. Ali (k.v) Hz. Ebu Bekir’e (r.a) hiç biat etti mi diye soruyor. Sorusunun cevabı şudur: Hz. Ali ay­nı gün diğer bütün müslümanlarla birlikte biat etmiştir. Taberi, Said b. Zeyd’den; Beyhaki, Ebu Said Hudrî’den ve Megâzi sahibi Musa b. Ukbe de, Abdurrahman b. Avf dan çok kuvvetli senetlerle şu rivayetleri nakletmişlerdir: “Ondan sonra, Hz. Ali (k.v) Hz. Fâüma’nm hatırına altı ay evinde uz­lete çekildi. Hz. Fâtıma’nın (r.a) vefatından sonra biat taze­leyerek hilafet işleriyle şanına yaraşır bir şekilde ilgilenme­ye başladı.” Taberi Tarihi’nde, Aileme İbn Abdilberr “El-İstiab” adlı eserinde şöyle bir vaka daha nakletmektedir: Hz. Ebu Bekir’e biat edilince, Ebu Süfyan, Hz. Ali’ye gelip “bu ne biçim iş! Kureyş’in en küçük kabilesinden birisi nasıl olur da halife seçilir? Ey Ali, eğer sen istersen, Allah’a yemin olsun ki ben bu vadiyi atlı ve piyadelerle doldururum” dedi. Hz. Ali’nin (k.v) verdiği cevap işitilmeye değer. O (k.v) şöyle buyurdu:

“Ey Ebu Süfyan, sen tüm ömrünü İslâm’a ve ehl-i İslâm’a düşmanlıkla geçirdin. Ancak, senin düşmanlığın ne İslam’a bir zarar verebildi ne de ehl-i İslâm’a. Biz Ebu Bekir’i bu ma­kama ehil görüyoruz.”[132]

ÎKİNCİ BÖLÜM

GENEL MESELELER

Mazlum Zalimin Pençesinde

Soru:

Bugünlerde savaş suçlularını[133] layık oldukları cezaya çarptırma meselesi oldukça fazla gündemde tutulmaktadır. İslâm’ın bu konudaki hükmü nedir?

Cevap:

Bu “savaş suçlusu” deyimi de Avrupa’nın düzenbaz ahlâ­kının günümüzde icad ettiği acaip ıstılahlardandır. Bunun aslı şudur: Bir milletle, sırf millî menfaatleri için savaşa tu­tuşmuş bulunan başka bir millet, savaşta galip geldikten sonra yendiği milletin askerî ve siyasî liderlerinden intikam almak istemektedir. Savaşa iki taraf da üstünlük sağlamak ve kendi menfaatlerini korumak için tutuşmuştu. Taraflar­dan biri önce davranarak zorbaca, zalimce tasallutu netice­sinde ele geçirdiği menfaatlerini muhafaza etmek istiyordu. İkinci tarafın gözü ise, sonradan açılmıştı ve birincisinin ta­sallut ve üstünlüğünü kendi sömürgeci emellerine engel ola­rak görüyor ve onu yok etmek istiyordu. Bu yüzden ikisi ara­sındaki savaş herhangi bir temiz ahlâkî gayeye dayanmıyor­du. Ama galibiyeti garantileyen taraf şu anda karşı tarafin kendi üstünlüğünü tehdit etmesinden dolayı kalbini alev alev yakan hırsa ve intikam duygusuna ahlâkî bir renk ver­meye çalışmakta ve şöyle demektedir: “Biz değil, ama karşı­mızdaki yağmacı ve ahlâksız rakip dünya barışım berbat et­ti, (sanki kendisi dünya barışını hiç bozmamış gibi) insanla­ra zulmetti (sanki kendisi insanlara hiç zulüm ve sitem et­memiş gibi) ve antlaşmaları bozdu (sanki kendisi anlaşma ve sözlerine çok bağlı imiş gibi). Bu yüzden, rakibimizin liderle­ri ve ordu kumandanları suçludurlar. Onlara, savaş esiri olarak değil; savaş suçlusu sıfatıyla ceza verilmelidir”. Hal­buki gerçekte hangi milli heyecanla kendileri mest iseler ve liderleri hangi hisle kendi milletinin üstünlüğünü korumak için çaba gösteriyorlarsa, karşılarındaki milletin liderleri de aynı hislerle mest idiler ve kendi milletlerini üstün kılmak için bir çaba içerisindeydiler. Bu yüzden ahlâkî açıdan ikisi arasında hiçbir fark yoktu. O halde asıl amaç, rakip millet içerisindeki millî hisleri coşturabilecek ve kendi milletini bir düzene sokup savaş araç ve gereçlerini geliştirerek harp meydanlarında kullanabilecek kabiliyetteki kimseleri yok etmektir. Ta ki bu millet galip devletin üstünlüklerine ve dünya üzerindeki kontrollerine kafa tutmaya muktedir ol­masın. Asıl durum bu olmasına rağmen, bu katıksız inti­kamcı hissin iğrenç yüzünü, ahlâkî adaletin güleç yüzlü maskesiyle Örtmeye çalışmaktadırlar.

Bu ahlâkî adalet borazanını(!) nasıl ki bir taraf galibiyet­ten sonra öttürebiliyorsa, aynı şekilde ikinci taraf da zafere ulaştıktan sonra öttürebilirdi ve o halde de ahlâkı görüş açı­sından bu oldukça aşağılık bir hile ve dalavere olurdu. Ben, günümüz medeniyetinin, dünyanın koca koca medeni ve onurlu milletlerini ve bu milletlerin iktidar sahiplerini nasıl olup da bu kadar utanmaz ve bu milletlerin bilgin, düşünür, ahlâk felsefescilerinin ahlâkını bu kadar duyarsız yapabildi­ğine şaşıyorum. Bu gibi düzenbazlıklar, kurnazca şeyler, açıktan ilan edilerek yapılmakta, bundan dolayı ne bir kimse utanç duymakta ne de kimse onun iğrenç yüzünü algılamak­tadır. Adaletin mânâsının zerre kadar da olsa şuurunda olan hangi akıl sahibi, hangi insaflı bir kimse, savaştaki taraflar­dan birinin hâkim sandalyesine oturup, sanık sandalyesine oturttuğu diğer tarafa gerçekten insaf edebileceğini düşüne­bilir? Bireysel yaşamda bile, herhangi bir mahkemede, an­laşmazlık halindeki taraflardan birisinin diğer taraf için hâkim olması düşünülemezken, ulusal yaşamda, savaştaki bir taraf nasıl olur da diğer taraf için hâkim olabilir?

Siz bu meselede İslâm’ın hükmünün ne olduğunu soru­yorsunuz. Ben, İslâm’ın bu gibi hileleri, hile olarak gördüğü­nü söylüyorum. İslâmî bakış açısına göre, savaşan iki taraf­tan bir diğerinin eline düşen herkes savaş esiridir ve savaş esirleri ile ilgili ne kadar hüküm varsa, ben onları açıkça ‘İslâm’da Cihad” adlı kitabımda belirtmiştim. Savaştan sonra hâkim sandalyesine oturup, suçlu sıfatıyla düşmanı sanık sandalyesine oturmaya çağırmak ve kararı kendisi vermek, büyük ölçüde bir ahlâk fukaralığı gerektirmektedir.

İslâm öyle bir dindir ki hayayı sadece ahlâkın bir şubesi ola­rak görmekle kalmaz, onu imanın da bir şubesi olarak gö­rür.[134]

Savaş Meydanlarında Fahişelik Düzeni Kurmak Ve İslâm

Soru:

Askerlerin vatanlarından binlerce kilometre uzaklara gitmesinin gerektiği[135] ve geri dönüşlerinin iki yıldan önce mümkün olmadığı günümüzde, zina vs. gibi sosyal suçların artması kaçınılmazdır. Çünkü, savaş hislerinin kabarık ol­ması ile birlikte tüm aşağılık duygular da kabarmaktadır. Bunu önlemek ya da kontrol altına almak için askerlere vesi­kalı fahişeler bulmaya yönelik çalışmalar yapılıyor veya as­kerlerin gönlünü hoş etmek için (WACI)[136] bürolarında ka­dınlar memure olarak görevlendiriliyor. Bu iki durum da nefret edilecek şeyler. Ancak sorun şu: Bu kötü şeyleri red­dettikten sonra, İslâm bu meselenin halli için ne gibi bir çö­züm öneriyor? Cariye sistemi ne ölçüde bu suçu izale edebi­lir? Acaba o da bir çeşit meşrulaştırılmış fahişelik değil mi­dir?

Cevap:

Sorunuzda belki de yazarken farkında olmadığınız bir karışıklık göze çarpıyor. Çözümünü bulmak istediğiniz me­selede, siz, günümüzdeki ordu ve onun ihtiyaçlarını göz önünde bulunduruyorsunuz ama, bunun çözümünü İslâm’dan istiyorsunuz. Halbuki İslâm, fasik, fâcir ve zorba­ların ordularının değil; kendi ordusunun mesuliyetini üzeri­ne almaktadır.

İşte günümüzdeki orduların hali: Bu ordular sırf savaş için hazırlanmaktadır. Onları hazırlayan saltanatların gözettikleri herhangi bir ahlâkî gaye söz konusu olmamakta­dır. Onlar kendi millî ordularını hazırlarken, askerlerde de sadece kendi ulusunun bayrağını yüceltecek ve yüce tutacak şekilde bir ahlâk oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bu ahlâk anlayışında, ahlâk güzelliği unsurundan hiçbir eser olmadı­ğı açıktır. Yine onlar, kendi esareti altındaki milletlerden kendi gayeleri için ordu hazırlamak isterlerse, onlara sadece eğitilmiş av köpeklerinde rastlanan cinsten bir ahlâk terbi­yesi verirler. Yani; ekmek verene vefalı kalmalısınız ve avı onun için yapmalısınız, kendiniz için değil. Bundan başka bir ahlâka itina göstermek zaten bu “medeni” (!) uluslarda bulunan bir şey değildir. Zina, şarap, kumar gibi başka her çeşit ahlâksızlıklar, zaten alt tabakalardan üst tabakalara kadar bu ulusların ülkelerinde, tüm ulus içerisinde yaygın­dır. Yine,onlarm ahlâkî görüş açılarının “Yaşamana bak ki, bir daha dünyaya gelmeyeceksin.”[137] olduğu bir durumda, bu milletlerin ordularında da herhangi bir çeşit ahlâkî yaptı­rım bulunması için bir sebep yoktur. Bu sebeptendir ki, onla­rın orduları vurup-kırma hünerlerinde son derece gelişmiş olmalarına rağmen, ahlâk güzelliği bakımından herhangi bir insanın tasavvur edemiyeceği derecede alçalmışlardır. Onlara yemeleri için fazlasıyla yemek verilmekte, içmeleri için şarap şişesinin ağzı devamlı açık tutulmakta ve harca­maları için yeterince para da verildikten sonra nefsi arzularını istediği yer ve istediği şekilde tatmin edebilmeleri için manda gibi serbest bırakılmaktadırlar. Hükümetler kendi elleriyle onlar için fuhuş yuvaları kurmakta ve ülke kızların­da da ülke ve ulus için savaşan askerler hatırına kendi be­denlerini gönüllü olarak sunmayı millî fedakarlık ve iftihar kaynağı olarak algılayabilecek bir duygu oluşturmaya çalış­maktadırlar. Eğer bütün bunlardan sonra da bu erkeklerin kabarmış arzuları soğutulamazsa; onlara insan sürüsünden nerede bir dişi görürlerse onun bedenine zorla ya da parayla sahip olabilmeleri için serbestiyet tanınmaktadır. Bu şekilde eğitilmiş bir ordunun düşmanı oldukları ülkelere muzaf­fer olarak girdiklerinde şehevi arzularının ne kadar azgınlaşaçağım ve bu azgınlıklarını ne iğrenç bir rezaletle gidermiş olabileceklerini Allah (c.c) bilir.

Şimdi, bu gibi orduların problemleri ve gereksinimlerinin çözümü hakkında İslâm’ın ne gibi bir çözüm önerebileceğini siz söyleyin. Bu orduları Batinin materyalist ahlâkı doğur­muştur. Onun utanç verici sorunlarının çözümünü de ancak batı önerebilir. İslâm’ın hazırladığı ordular, siyasî ve ekono­mik coğrafya sayfalarını yırtıp yapıştırmak için hazırlanma­maktadır. İslâm orduları sadece şunun için hazırlanır: Dün­ya eğer Allah’a (c.c) itaatten yüz çevirip, davet ve tebliğle doğru yola gelmezse, en azından fitne ve fesaddan geri dura­cak şekilde kılıç gücüyle zayıflatılmalıdır. Bu belirlenmiş maksadla cihad eden orduların cihadları nefis yolunda değil, Allah yolundadır. Onlar, savaş meydanına da cami avlusuna ayak basar gibi, ibadet hisleriyle çıkmaktadırlar. Dahası, bu meydana inmeden önce nefis tezkiyesi, ahlâkı güzelleştirme eğitiminden de geçmektedirler. Onlara, Allah’tan (c.c) yüz çeviren insanların başını ezme işi öğretildiği gibi, bununla birlikte kendi nefislerini -eğer Allah’tan (c.c) yüz çevirmişse- nasıl yenecekleri ve diğerlerini ilâhî hükümlere itaat eder hale getirmeden önce, kendilerini ne şekilde Allah’a muti kı­lacakları da öğretilmektedir. Onlara, savaş meydanında adım adım Allah’ı zikrederek ilerlemeleri, savaşın en kızgın anında bile namazlarını vaktinde eda etmeleri, gündüzleri at ya da tank sırtında geçerse, gecelerini mescidlerde veya secdede geçirmeleri öğretilmektedir. Temiz bir ahlâkî gaye için savaşan ve inancına mutabık olarak savaş zamanını iba­det zamanı gibi görerek savaş meydanında kalacak şekilde terbiye gören bir ordunun cinsel gereksinimlerinin günü­müzdeki orduların gereksinimleri gibi olmayacağı ve kendi gerekisinimlerini karşılamada diğer ordular gibi özgürlük arzusu içerisinde bulunamayacağı açıktır.

Gerçi bazı rivayetlerde Peygamber Efendimizin (s.a) mut’ayı [138] caiz gördüğü (İslâm’dan önceki Arap toplumu içerisinde de caiz görülüyordu.) zikredilmektedir, ama çok kısa bir süre sonra bunu yasakladığı sabittir.

Savaşta ele geçirilen kadınlardan faydalanmaya İslâm’ın müsaade verdiğinde şüphe yoktur. Ancak, bunu Allah kor­kusu olmayan orduların düşmanlarının yurduna girer gir­mez kadınları özgürce yakalayıp, nerde bir kadın bulursa onu kendi pis arzularına kurban etmelerine benzeten, yâni İslâm’ın da kendi ordularına aynı şekilde bir müsaade verdi­ğini zanneden kişi zır cahildir.

Aslında bu müsaade birkaç şartla birlikte verilmiştir:

  1. İslâm’da kadınları esir almak, hangi şekilde olursa ol­sun, ordunun cinsel gereksinimlerini karşılamak amacıyla düşman ulusun kadınlarını koyun ve keçiler gibi toplamaya yönelik bir eylem değildir. Asr-ı Saadet’teki ve Hulefa-ı Raşidîn zamanındaki misallerden kadınların sadece iki du­rumda esir alınabileceği açıkça anlaşılmışdır. Birincisi; ka­dın eğer düşman ordusuyla birlikte savaşa katılmışsa. Bu durumda ordunun erkekleri nasıl yakalanıyorsa, aynı şekil­de kadınlar da yakalanır. İkincisi; eğer herhangi bir şehir halkı İslâm ordusuna karşı koyar da, şehir ani baskın neti­cesinde fethedilirse. İslâm ordusu komutanı gerekli görürse tüm şehir halkını esir almak hakkına sahiptir. Bu durumda İslâm ordusu, aile reisleri savaşta vurulmuş kadın ve çocuk­ları kendi himayesine alır.
  2. Bu durumlardan herhangi bir durumla İslâm ordusu­nun eline geçen kadınlara, İslâmî hükümet bu kadınların ca­riye yapılmasına karar verinceye ve kadınlar ordu içerisinde düzenli bir şekilde dağılıncaya kadar hiçbir asker el süre­mez. Ayrıca bu karar, sırf düşmanla herhangi bir fidye anlaş­ması veya savaş esirlerinin değişimi gibi bir muamele olma­dığı zaman verilebilir.
  3. Aynı şekilde, hükümet tarafından herhangi bir erkeğin mülkiyetine verilen kadın üzerinde sadece o erkeğin tasar­ruf hakkı vardır. O erkeğin kendisine verilen kadına sahip olabilmesi içinse kanun şu şekildedir: Erkek istibray-ı ra­him için kadına bir temizlik müddeti geçirinceye kadar yaklaşamaz.

Bundan gaye, kadının hamile olup olmadığım anlamaktır. Kadın eğer hamile ise, erkeğin, kadın çocuğunu doğuruncaya kadar beklemesi gerekir. Bu müddet içerisinde onunla ilişkiye girme hakkına sahip olamaz.

  1. Bu yolla, herhangi bir şahsın mülkiyetine verilen ka­dınla o şahıs münasebette bulunursa, o kadından olacak ço­cuk zikri geçen şahsın meşru evladı olarak görülür ve onun mirasçısı olur. Yine, kadın çocuk anası olduktan sonra o şa­hıs kadını satma hakkına sahip değildir ve o şahsın ölmesiy­le birlikte kadın kendiliğinden özgür kalır.

İslâm’ın savaşta esir edilmiş kadınlar hakkındaki asıl kanunu işte budur. Bütün bunlardan sonra, İslâm’ın savaş durumunda kendi ordusunun şehevî gerekisinimlerini kar­şılamak için ahlâkî kural ve kaidelerde bir çeşit gevşeklik öngördüğünü kim söyleyebilir? İslâm, askerlerine caiz ilişki fırsatı müyesser olana kadar -bu fırsatın gerçekleşmesi için ne kadar zaman gerekirse gereksin- her halükarda nefisleri­ne hakim olma bağımlılığını getirmektedir.

Diğer taraftan, hadisler ve diğer kaynakların incelenme­siyle şu ortaya çıkmaktadır: İnsanın taşıdığı zafiyetleri göz önüne alarak İslâmî hükümetin üzerine düşen vazifelerden biri de askerlerinin uzun müddet kadınlarından ayrılarak ve kadınların da erkeklerinden uzun müddet ayrı kalarak ahlâkî yönden herhangi bir kötülüğün içine düşmelerini ön­lemektir. Peygamberimizin:

“Mücahidlerin kadınları, cihaddangeri kalanlara anne­lerinin hararnlığı gibi haramdırlar” buyurması ve yine:

“(Cihaddan) gen kalanlardan birisi, mücahıdlerdenher­hangi bırisimn ailesinin yükümlülüğünü onlarla ilişkilerinde herhangi bir çeşit hıyanette bulunursa kıyamet gününde ayakta tutulacak, mücahidin hakkı ondan alınıp verilecek ve mücahid bu şahsın amelinden istediğini alacaktır. O halde mücahid ona birşey bırakır mı dersiniz?” buyurması da işte bu gayeye matuftur.

Hz. Ömer’in (r.a) Medine’deki iki yakışıklı genci şehirden uzaklaştırmasının tek nedeni, bazı kadınların ağzından biz­zat gençlerin güzelliklerinin övgüsünü duyması ve kocaları cihada gitmiş bulunan kadınlar için bunun bir fitneye sebep olması endişesinin kalbim kaplaması idi. Hz. Ömer’in (r.a), herhangi bir kadına aşkım şiirle ilan eden kimsenin kırbaç­lanacağını ilan etmesi de bu gaye ile yapılmıştı. Aynı şekilde, bir mücahidin hanımını kocasının ayrılığıyla özlem dolu ka­sideler okurken duyan Hz. Ömer’in (r.a) ilk buyruğunun, ge­lecekte hanımlarının herhangi bir ahlâksızlığa bulaşma ih­timaline sebep olacak kadar uzun müddet mücahidlerin hanımlarından ayrı tutulmaması şeklinde olmasının nedeni de budur. Başka bir anlatımla, orduda izin sisteminin İslâmî hükümette yürürlüğe konmasının maksadı da yine hü­kümetin, askerlerin ve onların kadınlarının ahlâkını koru­mak istemesinden kaynaklanmaktadır.

Geriye sizin, cariyelik müessesesinin bir çeşit meşrulaştırılmış fahişelik olup olmadığına dair sorunuz kalıyor. Bu sorunuzu şöyle cevaplayabiliriz: Siz, ya fahişeliğin mânâsı­nı bilmiyorsunuz ya da cariyelerden istifade etmenin İslâmî kurallarından haberiniz yok. Fahişelik, bir erkeğin herhan­gi bir kadının bedenini ücretle kiralamasına denmektedir. Günümüz medeni toplumlarında “amatör fahişelik” (Amatevrish Prostitution) denilen, geçici ilişkinin önceden kararlaştırılmış ücret karşılığında değil de hediyeler karşılı­ğında gerçekleştirildiği ve böylece bu hanımefendilerin onurlarının toplum içinde zedelenmediği yeni bir fahişelik şekli daha türemiştir. Cariyelerden istifade etmede İslâm’ın öngördüğü usule gelince, ben bu konuyu yukarıda açıkla­mıştım. Bu ikisini karşılaştırarak aralarındaki farkı görü­nüz.[139]

Bir Hindu Dostun Mektubu Ve Cevabı

Soru:

Uzun bir müddetten sonra mektup yazıyorum. Bu müd­det zarfında sizin tüm yazdıklarınızı okudum ki, kendi görüşlerimi size açık bir şekilde sunabileyim. Bu kadar gecik­memin sebebi işte bu yüzdendir. Eserlerinizi baştan sona gözden geçirdim. Doğrusu, kendi misyonunuz açısından sizi Beyden[140] sonra “tek, ilk ve son önder” olarak buldum. “Tek, ilk ve son önder” tabirini bilerek kullanıyorum. Günü­müzde Hind yarımadasının en büyük şahsiyeti olarak gördüğüm. Beyin, mümtaz şahsiyetine büyük bir saygım ol­masına rağmen şunu da söylemeliyim ki, onun misyonu Hin­du milleti ile sınırlı kalmaktadır. Hinduluğun hangi unsur­ları içerisine aldığı ya da hinduluğun ne olduğu sorusuna şimdiye kadar tatmin edici bir cevap bulamadım. Et yiyen de hindu kabul ediliyor; yemeyen de. Kutsal Vedaları[141] kabul eden de hindu sayılıyor; onu inkar eden de. İneğe tapan da hindu, ineğin derisini ayakkabı yapan ve inek derisinden ya­pılma eşyaları ev süsü olarak kullananlar da hindu. Putlara tapan da hindu; putları kıran da. Birbirine tamamen zıt gö­rüşler olan, tevhid görüşünü benimseyenler de; binlerce ila­ha tapanlar da hindu. Permanend[142] hindunun şöyle kı­sa bir tarifini yapıyor: “Kendini hindu olarak gören kimse hindudur” Virsaverker[143] ise şöyle bir politik tarif getiriyor: “Bu ülkeyi anavatan ve uğrunda ölünebilecek kutsal vatan olarak gören kimse hindudur”. Bazı tutucu müslümanlar bu ülkeyi anavatan olarak kabul etmeye hazırdırlar, ama kut­sal vatan olarak kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden müslümanlar sorunu, şimdiye kadar şöyle veya böyle aynı kaldı. Bu sorun Hindistan’ın, halletmek üzere en zeki insan­larının meşgul olduğu bir sorunudur. Bu soruna sizin önerdi­ğiniz çözüm, doğrusu, ne sadece müslümanlar, ne sadece hindular ve ne de sadece Hindistan için söz konusu olmayıp, tüm insanlık için bir aynilik içermektedir. Görüşlerinizi ka­bul edenler bir tarafa, etmeyenler diğer tarafa, ortaya attığı­nız bir kaç maddelik temel çözüm oldukça siyasi bir çizgiyi temsil ettiğinden yukarıdaki satırlarda sizin için “son lider” kelimesini kullandım.

Ben sizin külliyatınızı şöyle bir gözden geçirdiğimi anla­tıyordum. Sizin eğitim müesseseleriyle ilgili söyledikleriniz­de günümüzdeki üniversiteleri mezbahanelere benzeterek hakikati izhar etmeniz oldukça ibretamiz bir hadisedir. Bu acı gerçeğin üstündeki örtüyü kaldırmakla ispat ettiğiniz ahlâkî cüret ve cesaretiniz ne kadar övülse azdır. Ben sizin bu sözlerinizi isimlerinin önünde koca koca etiketler bulu­nan, ülkenin seçkin ünlü şahsiyetlerinin kof sözleriyle karşı­laştırınca, inanın midem bulanıyor. Siz bir taraftan Kur’an-ı Kerîm’den aldığınız ilhamla insanların kurtuluşu için çalışı­yor ve İslâm’ı insanlara tanıtmaya yönelik faaliyette bulunuyorsunuz, öbür taraftan küçük küçük broşürlerle selamet yolu, hak dini, İslâm’ın siyasi teorisi, İslâm’ın ahlâkî görüş açısı gibi literatürün dağıtımına dayalı düşünsel bir inkılâb oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bir sizin bu çalışmalarınıza ba­kıyorum ve bir de ulusumun liderlerinin asıl yoldan saparak basit amaçlarla bütün bir ulusun enerjisini nasıl tükettiğini gözlemliyorum. Bir tarafta sizin cuma hutbeleri yazarak, te­ker teker mescidleri dolaşıp kendi hedefinizi halka kadar ulaştırmaya bir yol bulmaya çalışmanız, diğer taraftan hindu büyükleri Sevam Genişdet ve Pandit Meden Mohen Malevi’nin Banores’teki Hindu Üniversitesinde tapınak yaptır­mak için yüz binlerce rupi toplamak düşüncesiyle yanıp tu­tuşmaları göz önüne geliyor. Arya Semaç[144] hakkında şu inanca sahibim: Resi Diyaned [145] eğer bugün zuhur etse her­kesten önce Arya Semaçi doğrultması gerekecek. Kongre’deki[146] hindu önderler hakkında bir defasında Lahor’daki[147]umumi toplantıda Utter Pradeş Müslim Lig eski başkam

Culedri Halîkuzzaman şöyle demiş: “Benim seyisim hinduların en büyük siyasi önderi Pendet Cevahir Lal Nehru’dan daha fazla siyaset biliyor”. Bu fikri doğrularcasına Permanend Efendi şöyle buyuruyor: “Hindularm talihsizliğinden olacak, ta başından beri siyasetin dizginleri, Hindistan müslümanlarına oranla siyaset meydanında ilkokul talebesi gibi olan hindu liderler arasında el değiştirdi.”

Bu durumlar üzerine düşünceye daldığımda şairin şu be­yitleri soğuk bir ah olup gayrı ihtiyari dudaklarımdan dökü­lüyor:

Yasit’in peşinde tozlara batmış

Yol karanlık, viran ve sıkıcı

Yaşam mânâsız,renksiz ve nursuz

Kervan menzilden fersah fersah uzakta.

Sizin sunmakta olduğunuz programın ülkedeki diğer tüm hareketleri gölgede bıraktığını söylesem abartma olmaz. Tüm eserlerinizi gördükten sonra görüşlerinizden bir iki mesele dışında doğrusu sizinle ihtilaf edebileceğim başka bir mesele bulamadım. Sizin programınızın her yönüyle mü­kemmel ve yeterli olduğunu kabul ediyorum. Sadece iki şey görüşlerimle çatışıyor. Bunları açıkça görüşlerinize sunmak cüreti göstermek istiyorum:

“İslâm’da Cihad” adlı eserinizi okuduktan sonra bende, sizin Sanskrikçe’yi mutlaka bildiğiniz şeklinde bir kanı oluş­muştu. Ama, o akşam gezinirkenki konuşma sırasında sizin Vedalar hakkındaki tüm bilgilerinizi, İngilizce yazılmış ki­taplardan aldığınızı aşağı yukarı böyle demiştiniz işitince ceryan çarpmışa döndüm.

Nasıl ki siz H.J. Wales[148] hakkında, “H.J.Wales’in İslâm hakkında doğrudan ne gibi bir ilmi var ki İslâm’ı ve Hz. Muhammed’in (s.a) temiz hayatını eleştirmektedir” diyorsanız, aynı şekilde sizin Sanskrit diliyle doğrudan irtibatınız olma­ması dolayısıyla Veda Began[149] hakkındaki görüşlerinize güvenilir demek mümkün değildir. Bir dilden başka bir dile özgün bir tercüme yapılarak bile asıl söylenmek istenenin tam hakkıyla yerli yerine oturtulamayacağını siz de kabul edersiniz. Nerde kaldı ki o tercümeyi üçüncü bir dilde ortaya sunmak.[150] Resi Diyanend Mehi Dehra ve Resain, Açariye’nin Başiye Vedasının fuzuli olduğunu söylemiştir. O hal­de, siz nasıl Max Müller ve diğer Batılı yazarların tercümele­rinden hareketle Vedalar hakkında bir görüşe sahip olabiliyorsunuz? Bunu size hatırlatma amacım şudur: Sizin, hinduların kafa ve kalplerindeki taassubu silip onlara İslâm’ı gerçek çehresiyle tanıtmak için kalbinizde beslediğiniz güzel ve yüce arzulara saygı duyarak, demek istiyorum ki; gele­cekte özellikle hindu kaynaklara göndermede bulunduğu­nuz kitaplarınızı yeniden gözden geçirirken, hindu kaynak­ları ve edebiyatını doğrudan bilen kişilerden yardım almalı­sınız. (Benim şahsen böyle bir iki şahısla yakınlığım olduğu­nu iftiharla belirtmeliyim. Meramımı mübarek şahsınıza anlatabildiğim kanaatindeyim.)

Siz “İslâm ve Cahiliye” adlı risalenizin sonunda “tarih, bu düşünce[151] üzerine yetiştirilmiş kişilerden daha iyi kişi­lerin ne ruy-ı zemine geldiğine ve ne de bu devletten başka bir devletin insanlar için rahmet olduğuna şahittir” diye ya­zıyorsunuz. Açık konuşmamı bağışlarsanız, oldukça edeb bir şekilde, sizin bu noktada taraflı davrandığınızı ve sözleri­nizin taassub koktuğunu belirteceğim.

“Farzı tekmil et, mükâfat arzusunu bırak” şeklindeki hikmetli bir sözüyle Virarcin gibi mücadeleci birisi üzerinde bir heybet hali vücuda getiren ve bileğine olağanüstü bir güç ve bu tarihi hadisenin hatırasına “Gîta”[152] gibi seçkin bir ki­tap oluşmasına sebep olan Begvan Kirişna’nın[153] şahsiyetin­den söz etmekle yetineceğim. Begvan Kirişna’nın en büyük muhalifleri bile onun hayatında tartışmalı bir eksiklik gös­terememişlerdi. Burada ben “Begvan”[154] kelimesini sıfat olarak kullanıyorum; tanrının bu kişiye hulul ettiği mânâsına kullanmıyorum.[155] Siz bu gibi kişileri görmezlikten gele­rek, İslâm’dan önceki devirler hakkındaki taassubunuzu göstermiş oldunuz. Doğrusunu isterseniz, gözlerim hep say­falar arasında hindu şahsiyetlerden birisini örnek olarak göstermenizi aradı durdu ve bunu çok arzuladı, ama “hey­hat toprak olmuş bir çok arzuya. [156]

Siz “Tercüman’ul-Kuran”da benim mektuplarımı ve si­zin cevaplarınızı yayınlayarak İslâmî basının cazibesini arttırdınız. Delhi’de yayınlanan bir gazete “İlahi hükümet ve Pakistan” başlığı altında sizin bana yazdığınız mektupları­nıza göndermede bulunarak size iyice verip veriştirmiş, bile bile aynı îslâmî öğretinin saptırılması doğrusu acaib bir mantık gerektiriyor

Merhum Mevlânâ Muhammed Ali Bey[157] bir defasında “müslümanlann imanıyla ilgisi olduğu kadarıyla, ben, fasık ve facir bir müslümam Gandi’den daha üstün görüyorum” demişlerdir. Ama, siz İslâm’ın asıl çehresini gözler önüne se­rerek ve müslümanların imanı güçlerinin hakikatini sergile­yerek sadece müslümanlara değil; tüm insanlığa büyük bir hizmette bulundunuz.

Size karşı çıkanlar sizin îslâmî eserleriniz vasıtasıyla kendilerine haklarının layıkıyla verilmediği duygusuna kapılıyorlar, ama ben onlara şunu sormak istiyorum:

Sizin ilahî hükümetiniz beşerin her ferdim insan olmala­rı hasebiyle eşit görüyorsa ve siz de bu inancın bir din ve mil­let olarak halka kadar ulaştırılmasını diliyorsanız, neden bu mesainizi sadece müslümanlarla sınırlı bırakıyorsunuz?”

Cevap:

Benim Sanskritçe dili ve hinduların dini kitapları hak­kında doğrudan bilgim olmadığı halde sadece Avrupa’da ya­pılmış tercümelere dayanarak Vedalar hakkında neden birşeyler yazdığıma dair itirazınız yerinde bir itirazdır. Ama bu itirazı yaparken şunu göz önünde bulundurmamış siniz: “İslâm’da Cihad” kitabı, benim dinler konusundaki tavrı­mın tamamen olgun!aşmadığı ve araştırma için gerekli olan ihtiyatlı mizacın oluşmadığı bir devrin ürünü idi. Eğer bu ki­tabı yeniden yazarsam, doğrudan bilgiye sahip olma fırsatı­na sahip olamadığım her şeyi yeni baştan araştıracağım. Eğer siz bu yeni araştırmamda bana yardımcı olabilirseniz size minnettar kalırım. Tutucu olmayıp, araştırmacı olan ve içinde araştırmacılara özgü bir insaf da besleyen herhangi bir hindu alimi eğer kitabımda hindularla ilgili olan bölüm­leri inceleyip de bana nerelerde hata yaptığımı bir eleştiri ya­zısıyla bildirirse, bundan çok istifadem olacak. Buna ilave­ten , eğer siz bana hindu dininde savaşın amaca ve kanunla­rını herhangi bir uydurmaya kaçmadan olduğu gibi yerli ye­rinde anlatan herhangi bir hindu kitabı tavsiye edebilirseniz, çok memnun kalacağım. “Uydurmaya kaçmadan” şartı­nı şunun için koydum: Günümüzde insanlar genellikle öyle bir konuma gelmişler ki, dinlerine orijinal hali nasılsa o şe­kilde inanmamakta, ulusal tutuculukları hesabına dinlerini ve dinsel amel tarzlarım “makul” gösterebilmek için, çoğun­lukla, mevcut görüşlere uygun yeni bir din uydurmakta ve eski dinin adıyla onu ortaya sürmektedirler. Bunu ister müslüman veya hindu ya da her kim yaparsa yapsın, yapana nefretim sonsuzdur. Ben de prensip olarak bir dinin aslında olduğu gibi kalmasına çalışan ve onu öylece ortaya süren ve daha sonra benimsenmeye layıksa benimseyen, değilse red­deden kişilerden hoşlanırım.

Benden şikayette bulunduğunuz ikinci meselede benim yerime, kendi hindu kardeşlerinizi eleştirmeniz daha yerin­de olur. Çünkü bu konuda ben de onlardan şikayetçiyim. On­lar, kendi büyüklerinin hayatlarını muhafaza etmemişler ve üstelik, onların gerçek yaşamlarını efsanelerle bezemişler­dir. Bütün bunlardan daha acı olan nedir biliyor musunuz? Yahudiler gibi onlar da kendi ahlâkî zaaflarım doğru göste­rebilmek için en kötü ahlâkî düşüklükleri bile büyüklerine yamamakta bir beis görmemişlerdir. Bunun neticesinde şöy­le bir tablo ortaya çıkmıştır: Ahlâkî temizlik ve yüce insan oluşun birer numunesi olarak gösterilmek beklentisiyle gözler Hindistan’ın hangi büyüğüne[158] çevrilmişse, hepsinin hayat karnelerinin tarihsel açıdan şüpheli ve efsanelerle karışık olduğu gözlenmiştir. Dahası, bu şahsiyetlerin aydınlık yönlerine delalet eden belgelerin bulunduğu aynı kaynak­larda, herhangi bir büyük insana atfedilmesi bir kenara, sı­radan insanlara bile nispet edildiğinde insanın utanç duydu­ğu, bu insanların en karanlık ve düşük yönlerinin belgeleri de gözler önüne gelivermektedir. Bu yüzden herhangi bir ulusal veya dinsel tutuculuktan uzak bir şekilde, ben zorun­lu olarak Arab tarihinin yalnız bir devrini insanlığın kemali­ne örnek olarak ortaya koyuyorum. Çünkü o devir tarihsel açıdan oldukça muteberdir. Her ne kadar, zaman zaman bu devri efsaneleştirme çabalarına rastlanıyorsa da bu gibi ka­rışmaları tam insaflı bir yöntemle seçip ayıklama imkanının olduğu tarihsel eleştiri kaynakları vardır ve o saf haliyle o devirde herhangi bir ahlâkî düşüklüğün izlerine kökten rastlanmamaktadır. Bu, kime nasib olursa olsun, Allah’ın (c.c) dinidir. Eğer bu şeref Arab neslinin sınırlı bir kesimine nasip olmuşsa hem buna yanıp yakınmağa değmez ve hem de yanıp yakınmakla birşey ele geçmez. Tersine, eğer mese­leyi Hindistanlılık veya hinduluk görüş açısından değerlendirirseniz, insanlık için övünç kaynağı olan birşeyden bir Arap nasıl ki övünç duyabiliyorsa siz de aynı şeyle övünmelisiniz. Çünkü insanlık görüş açısından herhangi bir kimse ya da zümreye giydirilen taç, ister bir Arabın basma, isterse de bir Hindistanlının basma giydirilsin, bu bütün insanlar için bir övünç kaynağdır.[159]

İnek, Tenasüh Ve Gerent[160]

Soru:

Aşağıdaki sorularıma bilgilerinizin ışığında hakikate yöneltici açıklamalarda bulunursanız minnettar kalırım.

  1. Hinduların ineğe tazimleri ve onu kutsamaları dolayı­sıyla, hindularla müslümanlar arasında yüzlerce hadise vu­kua gelmiştir. Bu ne biçim büyülenmişliktir ki, hinduların aklı başında koca koca alimleri olmasına rağmen, hiç kimse bu meselenin niceliği-nasıllığı üzerinde kafa yormamakta­dır? Hatta Gandi gibi anlayışlı ve tecrübeli bir lider bile, hal­kın bu gibi birkaç meseleyi bir araya getirip yaptığı gemide yolcudur. Hakkaniyet sahibi bir kısım hinduların ikna olup kendi milletlerini ıslah edebilmelerine vesile olabilecek bir şekilde, bu ineğe tapma meselesinin hakikatini gözler önüne sererek bu meselenin ne zaman başlayıp nasıl yayıldığını açıklayabilirmisiniz?
  2. Tenasüh[161] inancı hindu milletine göre temel bir öne­me sahiptir. Ben, hindulardan başka bir milletin bu inanca sahip olup olmadıklarını bilmememe rağmen yine de bu inancın da ciddi ve dikkatli bir eleştiriye layık olduğu kanaa­tindeyim.
  3. Sih milletinin dini kitabı “Gerent” sadece ahlâka yöne­lik öğüt ve nasihatlan bünyesinde toplayan ve içindeki ko­nular itibariyle Gülistan, Bostan [162] vs. gibi kitaplar cümle­sinden sayılabilecek bir kitap. Öyle anlaşılıyor ki bu kitapta çeşitli dinlere mensup sâlih ve sûfi meşrebli büyüklerin buy­ruk ve nasihatlan bir araya getirilmiş. Ancak, bu meramın tamamen aksine, bu kitap bir milletin kendisinden ilham al­dığı bir kitap haline getirilmiştir. Halbuki kitapta medeni­yete dair meseleler söz konusu edilmediği gibi, kitabın ne toplumsal meselelelerle bir ilintisi vardır ve ne de bu kitapta ekonomik ve siyasî meselelerle ilgili herhangi bir yönlendir­me göze çarpmaktadır. Aklımın almadığı mesele şu: Tahsilli ve zeki insanların da içinde bulunduğu birçok kimse nasıl bu kitapla ikna olabiliyor?

Cevap:

Sormuş olduğunuz soruların herbiri, üzerinde ayrıntılı ve geniş olarak durulması gereken konular olmasına rağmen şu an bu konular üzerinde ayrıntıya girmek benim için oldukça zor bir iş. Ben sırasıyla sizin üç sorunuz üzerinde kı­saca görüşlerimi bidireceğim.

  1. Ben, hinduluğun herhangi bir meselesi üzerinde araş­tırma ve incelemeye dayalı söz söyleyebilecek kadar hindu dini ile ilgili geniş bilgiye sahip değilim. Yeterli bir bilgiye sa­hip olmadan da herhangi birşey üzerinde tartışmanın ve eleştiri yapmanın uygun olmadığına inanıyorum. Ancak, az çok bilgim olduğu kadanyla şunu söyleyebilirim: Videk[163] devri denilen eski devirlerde, ineği kutsama inana mevcut değildi. Mevcut olsa bile daha tamamen başlangıç halinde idi. Nitekim, bu devirde hinduların ineği kurban ettiğinin delilleri mevcuttur. Yine, uluslar biliminden hareketle eski Arya [164] ulusunun, ineğe tapmanın kesinlikle söz konusu ol­madığı göçebe ve hayvancılıkla uğraşan bir medeniyete sa­hip olduklan bilinmektedir. Ancak, Arya kavminin daha sonraki zamanlarda Irak, Batı Asya, Mısır ve Hindistan’da­ki Draveri ulusları arasında yayılmış olan ana medeniyetle tanışıp kaynaştığını biliyoruz. Bu medeniyete sahip uluslar, ziraatçılıkla uğraşıyorlardı ve onlar arasında ineği kutsama adeti de yer yer görülüyordu. Şu durumda araştırmamız bizi aynen Beni İsrail’e, Mısır’da ineğe tapma pisliğinin bulaş­ması gibi bir sonuca yöneltmektedir. Yani, eski Arya ulusu­na da bu pislik Hindistan’a gelince bulaşmıştı. İnekperestlikle ilgisi olduğu kadanyla bu, sırf hinduların belli bir kesi­minde göze çarpmaktadır. Şu da var ki, ineği kutsama tüm hindu milleti arasında yayılmış bir durumdur. Hatta hinduluğu bırakıp da İslâm ya da Hristiyanlık dinlerine giren kim­selerden küçümsenemeyecek bir grup üzerinde, daha dü­şünce yapılarındaki değişiklik tamamiyle gerçekleşmediği için, bu inanan etkileri az çok göze batmaktadır. Özellikle bu inancı reddetmek için birşeyler söylemek büyük bir ihtimal­le faydalı olmayacaktır. Çünkü yanlış bir inanç, diğer yanlış birçok inançla aynı kökenden kaynaklanmakta ve bu yanlış inançlardan bir tanesi bütün bu yanlış inançların asıl kökeni olmaktadır.

Kökler ve dallar tamamıyla, düzenli bir şekilde ıslah edil­medikçe, sırf herhangi eğri bir dalı doğrultmak için çaba sarfetmek başarılı netice veremez. Bu gibi tüm yanlış inançla­rın kökeni şudur; İnsan, bu kâinatın düzenini, bu kâinattaki kendi asıl konumunu ve kâinatın sahibiyle kendisinin ve di­ğer varlıkların ilişkisinin niteliğini anlamakta yanılgıya düşmektedir. Bu ilk ve temel yanılgıdan, netice olarak hepsi­nin birbiriyle ilişkisi olan ve tam bir düşünce ve hayat niza­mının oluşumuyla sonuçlanan sayısız yanılgılar zinciri vü­cuda gelmektedir. Eğer herhangi bir kimse, bütün bu kâina­tın yalnız bir Halikı, Mâlik’i, Mutasarrıfı ve Hâkim’i ve Mü­debbiri olduğunu, insanın bu dünyada O’nun (c.c) halifesi ve naibi sıfatıyla yaratıldığını ve dünyadaki herşeyin insanın hizmetine verildiğim anlarsa, böyle bir kimse artık şirk, ya­ratılanlara tapma, maddî ya da manevî veya hayalî şeyleri kutsama gibi her türlü kuruntudan uzak duracak ve onun kalbinde bir Allah’tan(c.c) başkasına kulluk etmeye ve her­hangi bir şeyi kutsamaya yer kalmayacaktır. Dahası, eğer herhangi bir kimsede gerçek mânâda bir akıla tavır var olur­sa, o artık kalıtımsal, ulusal, ırka dayalı, bireysel ve psikolo­jik tutuculuklardan kendi kendine soyutlanacak, düşünce ve amelini tam bir ihlasla bütünüyle makul olan bir yöntem üzerine bina edecektir. Hinduların geniş bir ilim ve düşünce­ye sahip koca koca insanlarının bile, baştan savma bir incele­meyle dahi, içinde cahili inanç ve düşüncelerin hissedilebildiği hinduizme saplanmış olduğunu hayretle karşıladığınızı belirtiyorsunuz. Aynı tutumu son sorunuz içerisinde de sür­dürüyorsunuz. Ancak, bu durumun sadece belli bir ulusa öz­gü olmadığını, bilakis daha geniş bir bakış açısıyla tüm dün­yada yaygınlaşmış olduğunu göreceksiniz. Dünyada oldukça fazla bâtıl inanç ve düşünce sistemleri göze çarpmaktadır. Bu yanlış sistemlerin herbirinin müntesiblerinden öyle in­sanlarla karşılaşacaksınız ki onların yüksek tahsilli, olduk­ça zeki ve anlayışlı, kendi üzerinde bulundukları sistemin çarpıklıklarından başka, dünyadaki diğer tüm meselelerde uzman olduklarını göreceksiniz. Tüm bunlara rağmen bu insanların, kendilerine özgü sistemlerini benimseyen insanlar dışındakilere saçma ve anlamsız görünen çarpıklıkları dış­tan bakılınca oldukça şaşırtıcı gözükmektedir. Ancak, bu ko­nunun hakikati üzerinde kafa yorulursa şaşılacak bir du­rum olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu durumun ilk sebebi şu­dur: İnsanların büyük çoğunluğu, aklını ve ilmini, daha çok dünyevî çıkarların, maddî yaşantının ve kişisel zevklerin emrine veren kişilerden oluşmaktadır. Bu gibi kişiler, ha­yatlarını üzerine kurmuş oldukları fikrî ve ahlâkî temelleri veya üzerinde kendi yaşamlarını kurulmuş olarak buldukla­rı temellerle ilgili olarak, bu temellerin doğru olup olmadığı­nı ve bu temellerden daha iyi temeller bulunup bulunmadı­ğını araştırmak zahmetine katlanmamaktadırlar. Bunun ikinci sebebi ise şudur: İnsanlardan çok az kimse, ulusal, ki­şisel, ırkî ve psikolojik taassublardan soyutlanarak, saf ilmî araştırma ve saf akılcılık üzerine kendi düşünce ve amel tar­zım bina etmeye hazırdır. İşin garip tarafı, birçok kişi bu id­diayı yapmaktan geri durmaz.

  1. Tenasüh inancı hindulardan başka diğer milletlerde de görülmüştür. Şimdi bile bu inanca sahip bazı milletler var­dır. Hindistan dışındaki bazı felsefi sistemlerde de tenasü­hün izlerine rastlanmaktadır. Ancak Hindistan’da olduğu ölçüde başka hiçbir yerde bu inanç, bu kadar derin kök salamamıştır. Bu inanç, insanların devamlı surette çözmek için uğraştıkları ve kendisini çeşitli şekillerde söz konusu ettiren iki temel soru üzerine bina edilmektedir.

Birinci soru şudur: Dünyada musibet ve afetlerin (içinde ölümün de olduğu) bulunmasının sebebi nedir? Ömür neden baştan sona rahatlık, lezzet, sevinç,esenlik ve afiyetlerle do­lu değil? Ve yaşam neden ebedî değildir?

İkinci soru ise şöyledir: İnsan amellerinin neticesi bu dünyada belirli bir kanun ve kaideye uygun olarak ortaya çı­kıyor gibi gözükmesine rağmen (insan fıtratının ortaya çık­masını tabiatiyle istediği) ahlâkî davranışların neticeleri ne­den belirli kanun ve kaidelere uygun olarak ortaya çıkma­maktadır? Eğer bu neticelerin bir kısmı ya da bir parçası açıklanması için durdurulmuşsa, ne şekilde ortaya çıkarıla­bilir?

Bu iki soruya felsefi sistemlerde çok çeşitli cevaplar bulu­nuyorsa da bu kısa yazıda onların hepsi üzerinde durmak mümkün değildir.

Düşünceleri biraz daha gelişerek bir din haline gelmiş bu­lunan Hindistan felsefecileri bu sorunları kısmen ve tena­süh akidesi şeklinde halletmek yoluna gitmişlerdir. Onlar bu dünyayı bir imtihan dünyası olarak değil de hep bir azar dünyası ve bir tür hapishane olarak yorumlamakta ve fizik­sel yaşamı gerçekte bir musibet olarak görmektedirler. On­lar, bedenin insanla olan alâkasını, ruhun bedenin bağların­dan kurtulup, tekrar tekrar o hapishaneye geri gelmesi ola­rak yorumlamaktadırlar. Hind felsefecilerine göre musibet, âfet ve elemlerin tümü; yine, sevinçli durumların, başarılı yaşantıların hepsi, ruhun mevcut yaşantısından önceki ya­şantısında bir cisme bağlı iken yapmış olduğu iyi ya da kötü amellerin neticesinin birer tezahürüdür. Buna ilaveten zikri geçen felsefecilere göre, yaşantıda amellerin tam anlamıyla ortaya çıkmayan ahlâkî neticelerinin ortaya çıkabilmesi için insanın dünyaya tekrar tekrar gelmesi ve bu ahlâkî neti­celeri yaşayarak elde etmesi gerekir.[165]

Benim yukarıdaki satırlarda kısa bir özetini verdiğim te­nasüh düşüncesi, geniş bir düşünce şeklidir. Bu düşünce, in­sanın hayata bakışını ve hayatın her yönü ile ilgili olarak in­sanın tavrını etkilemektedir.

Bu düşüncenin tüm düşünsel ve pratik sonuçları üzerin­de burada tartışmaya girmek zordur. Ancak ben şu kadar söylemeyi yeterli görüyorum: Aslında bu, teorik felsefeler (speculative philosophies) kabilinden bir şeydir ve bunun gi­bi tüm felsefe sistemlerinin temel özelliği şöyle açıklanabi­lir: Bu felsefi sistemler, karşılaştıkları meseleleri kendileri­ne göre tatmin edici, kalblerinin istediği bir cevap bulunabi­lecek bir şekilde, hayâl, mantık ve kıyasla halletmek için ça­ba harcamaktadırlar. Tabii bunu yaparken de ilim, deney, müşahede ve kainattaki delillerin kendi görüşlerini tasdik edip etmediğini nazarı dikkate almamaktadırlar. Daha çok işin teorisi ile ilgilenen filozof zaten böyle bir tasdike ta baş­tan hiçbir ihtiyaç hissetmemekte ve karşılaştığı sorularda kendisinin ve kendisi gibi düşünen kimselerin ikna olabile­ceği cevaplarla yetinebilmektedir. Ancak, bu gibi tahminle­rin herkesin kabul ettiği kesin doğru ve gerçeklerle mutaba­kat göstermesinin o kadar zorunlu olmadığı açıktır. Hatta böyle bir beklentide bulunabilme oranı çok düşüktür. Bu ay­nı, zifiri karanlıkta, rastgele çekilen ve hedefe saplanıp sap­lanmaması o kadar önemli olmayan bir oka benzer. Oku ata­nın kendisi de zaten buna özen göstermemektedir. Hatta o, okun herhangi bir yere saplandığına delâlet eden bir sesin gelip gelmediğini de önemsememektedir. Sırf kendi tahmi­nine göre hedefin doğru yönü olarak belirlediği tarafa, gücü nisbetinde güzel güzel nişan alıp oku fırlatmak, onu tatmin etmek için yeterlidir. Bu şekilde fırlatılmış bir okun hedefe saplanması ne ölçüde beklenebilirse, teorik felsefelerin ha­kikate uygun olması da işte o ölçüde beklenebilir.

Tenasüh akidesine inananların bir çoğu inançlarının bu çiğliğini algılamaktadır. Zaman zaman gazete sayfalarını daha önceki yaşantılarından kesitler anlatan kız ya da erkek çocukların ortaya çıkması ile ilgili haberlerin doldurması ise bu çiğliği telafi edebilme çabaları olarak göze batmaktadır. Ancak herşeyden önce bu gibi çocukların sadece hindu toplu­munda dünyaya gelmesi ve onlarla ilgili haberlerin sadece hindu gazeteleriyle sınırlı kalması garipsenecek bir durumdur.[166]

İkinci ve bundan daha garip olan şey ise şudur: Bu beye­fendiler, kendi felsefelerinin desteklenmesindeki deney ve gözlem eksikliğini telafi etmek için birkaç çocuğun dünyaya gelmesini yeterli görmektedirler. Halbuki teorilerinin sağ­lıklı olabilmesi için diğer tüm çocukların böyle olması zorun­ludur. Bir insan önceki bir yaşantıda işlemiş olduğu amelle­rin ceza ya da mükâfatını daha sonraki bir yaşantıda görü­yorsa ve bu fiziki bir ceza ya da mükâfat olmayıp ahlâkî bir ceza ya da mükâfat ise, o zaman her insanın hangi ceza ya da mükâfata muhatap olduğunun bilincinde olması lazım gelir.

Çünkü bilinçli olarak yapılmakta olan bütün ahlâkî amelle­rin neticesinin de, bilince dayalı olması gerekmektedir.

Bu sistemin aksine, akıl ve fıtratın gereklerim, evrenin delillerini ve bu delillerin alâmetlerini göz önüne almadan, katı şablonculukla ve büyük ölçüde dini düşünce tarzını in­kar hevesiye birlikte, görüşlerini deney ve gözlem üzerine bi­na eden kimseler, birinci sorunun künhüne vakıf olma ihti­yacı bile hissetmezken, araştırma ve görüşlerini “niçin” so­rusu yerine büyük çapta “ne” sorusuyla sınırlı tutmuşlardır. İkinci soruyla ilgili olarak ise, şöyle ya da böyle, şu şekil bir cevapla kendi kendilerini tatmin etmeye uğraşmışlardır: Ahlâkî davranışların neticeleri, sadece ölümle son bulan yal­nız bu dünyadaki yaşantıda zuhur etmektedir. Bu neticele­rin bu dünyadaki yaşantıda ortaya çıkmadığım farzetsek bi­le, behemehal ölümden sonra hiçbir yaşam söz konusu değil­dir. Çünkü böyle bir dununu dolaysız olarak gözleyemiyor ve deneye tabi tutamıyoruz. Ancak, insan kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, böyle cevaplarla tatmin olması mümkün mü­dür?

Geriye, peygamberler silsilesiyle gelmiş olan dinin bu iki soruya ne gibi bir cevap verdiğinin ve bu cevabın neye daya­narak en makul cevap olduğunun incelenmesi kalıyor. Ben bu hususu “Risale-i Diniyat”, “İslâm Medeniyeti ve Esasla­rı”, “Ölümden Sonraki Hayat”, “İslâm ve Cahiliyye” gibi ki­taplarda ve A’raf Sûresi’nin tefsirinde ayrıntılı olarak açık­lamış bulunuyorum. Bu yüzden, burada o söylediklerimi yi­nelemeye gerek görmüyorum. Ancak şu konuya dikkat çek­meyi gerekli görüyorum: Fizikotesi ile ilgili bütün meselelerde şu usul müşterektir: Bu meselelerin, ister reddetme; is­terse isbat etmeye yönelik olsun hiçbir çözümü kabul etmek­ten başka çare bulunmayan “iki kere iki dört eder” gibi kesin ispatlanmış bir çözüm değildir. Bu gibi meselelerin büyük ihtimalle hakikate uygun olarak görülebileceği en makul çö­zümü sadece şu şartlar altında olabilir: Bu çözüm, evrenin delillerinin, deney ve gözlemlerin açıkça delalet ettiği, akıl ve fıtratın tüm istek ve gereklerini yerine getirdiği, bu belli meseleyle uzaktan ya da yakından ilgili hayatın tüm mesele­lerini çözüme kavuşturduğu ve aklen herhangi bir itiraza mahal bırakmadığı bir çözüm olmalıdır. Yine aynı şekilde bu çözüm; benimsenmesiyle başka bir yolla ortadan kaldırılma­sı mümkün olmayan, halledilmesi olanaksız diğer bazı me­selelere yol açmayacak ve aleyhine kesin bir delil verileme­yecek bir çözüm olmalıdır. Akıl bizi en fazla bu soruların herhangi birinin çözümünü en muhtemel görme sınırına kadar götürebilir. Bundan da öte gidip, kesin inanç sahibi olabil­mek için böyle bir çözüm öne süren kişilerin yaşamlarım, öne sürmüş oldukları tüm fikrî ve amelî sistemin makuliyetini, onların misyonlarım ve bu misyonlarının neticelerini göre­rek, bu çözüme gayben iman getirmekten başka bir yol yok­tur.

  1. “Gerent” kitabını bizzat okumadım, ama bizzat oku­yanlardan elde ettiğim bilgilere dayanarak, Sih dininin mistikmeşrep bir din olduğu ve bu kitapta onlara dayanılarak bir devletin kurulabileceği medeniyet, toplumsal ve sosyal yaşam, siyaset, adalet ve kanun, savaş ve barış vs. gibi insan yaşamının oldukça fazla öneme sahip meselelerine dair bir yönlendirme bulunmadığı şeklindeki görüşünüze katılıyo­rum. Sih mezhebine bağlı yüksek tahsilli, düşünce ve anla­yış sahibi kişilerin hakkı arama ve hidayeti araştırmayı dur­durup, bu dinle nasıl ikna oldukları sorusunun açıklamasını birinci sorunun cevabında belirtmiştim.[167]

Zahir İlmi Ve Bâtın İlmi

Soru:

Selefin kitaplarının okunmasından “bâtın ilmi”nin Kuran, Hadis vs. gibi ilimlerden ayrı olarak sırf ibadet ve ne­fis mücadelesi ile (riyazet ve mücahede) kazanıldığı anlaşıl­maktadır. Nitekim İslâm ümmetinde birçok kimsenin haya­tında şöyle bir süreç gözlenmiştir: Önce onlar Kitap, Sünnet, Fıkıh, Kelam vs. ilimleri elde edip, bu ilimleri “zâhîri ilim­ler” olarak nitelemişlerdir. Bundan sonra bu kişiler “bâtın ilmi’ne yönelmişler ve ruhanî ya da bâtınî ilimleri elde edebi­lecek ölçüde ağır ibadetler yapmışlar ve bâtınî ilmi, zahirî ilimlere daima tercih etmişlerdir. İslâmî görüş açısından bâtın ilminin tarifinin ne olduğuna açıklık getirebilir misi­niz? Bâtın ilminin hakikati nedir? Bu konu ne ölçüde sulan­dırılmıştır? Acaba bu ilim riyazet ve mücahede dışında kazanılamaz mı? Zahirî ilimleri elde etmeden de bu ilim kazanılabilir mi?

Cevap:

Sorunuzun cevabı oldukça fazla ayrıntıya muhtaçtır. Özellikle bu konu üzerinde doğrudan birşey yazmış olmama­ma rağmen, ben bu konunun çeşitli yönlerini defalarca yazı­larımda dile getirmiş ve açıklamış bulunuyorum.

Zahirden murad eğer şeriat hükümleri ve bâtından mu-rad dinin hikmeti veya zahirden kasıt şer’î hükümlerle amel etme ve bâtından kasıt kişinin şer’î hükümleri uygulamada gerçekten matlup olan itikadı ve ahlâkî ruhu anlayıp, onu kendi nefsi ve davranışlarında yürürlüğe koyması ise, şüp­hesiz zahir ve bâtın arasında böyle bir ayırım doğrudur. Bu ayırım açısından bâtın ilminin kaynağı da, zahir ilminin mensup olduğu kaynaktır. Yani; her ikisinin kaynağı da Al­lah’ın Kitabı ve O’nun Rasûlü’nün (s.a) Sünneti’dir. Kur’an’ın tilaveti, Peygamberimizin temiz sîretini mütalaa, oruç, zekat ve diğer şer’î hükümler nasıl ki zahirin ıslahı için yeterli ise, aynı sekide bâtının tekmili için de bir vasıtadır. Bâtın ilmi elde etmek amacıyla, bu gibi şeylerden ayrı bir ne­fis mücahedesi ve riyazete zaruret yoktur.

Ama bâtın’dan kasıt eğer eski Yunan, Roma, İran ve Hind’den gelmiş ve müslümanlar arasında “tasavvuf’ adıyla yayılmış felsefe ise, o hangi şeyin bâtını olursa olsun behe­mehal İslâm’ın bâtını değildir. Bu felsefeler aracılığıyla “ha­kikat” olarak tanımlanan şeyin elde edilmesi, kişinin keşfi­nin açılması, kerametler ve bazı tuhaflıklar südûruna kadir olması amacıyla katlanılan meşakketler ve riyazetlerin şek­li, namaz ve oruçla içli dışlı da olsa ve bunda İslâmî ıstılahlar da kullanılsa, behemehal bu meşakkat ve riyazetler İslâmî ibadet tanımına girmemektedirler. Çünkü bu fiillerin amacı İslâmî ibadetlerin amacından, kural ve kaideleri de Sünnet-i Nebevî’nin belirlediği kural ve kaidelerden farklıdır.[168]

Habeşistan Üzerine Müslümanların Hücum Etmemesinin Sebebi

Soru:

Mısır’ın fethedilmesinden sonra, Hulefâ-ı Raşidîn döne­minde Habeşistan tarafına doğru fetihlerin genişletilmemesinin seoebi nedir? Acaba bunun sebebi sırf Habeşistan’ın es­ki bir sultanının müslümanları himaye etmiş olması ya da bu sultanın müslüman olmuş olması mıdır?

Cevap:

Bu soruya cevap verebilecek yeterli dokümana sahip de­ğiliz. Ancak Ebu Davud ve İmam Ahmed’in (r.a) Müsned’inde Peygamber Efendimizin (s.a) Habeşistan’a yönelik politi­kasını belirleyen şu buyruğuna rastlıyoruz: “Habeşliler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayın.” Başka bir riva­yette ise aynı mânâya gelen şu hadisi görüyoruz: “Onlar size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin”. Bundan, Hulefâ-ı Raşidîn’in bu buyruğa uyarak Habeşistan’a yönelik bir girişim­de bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu buyrukta şöyle bir maslahat olması olasıdır; Bu meselede, Habeşistanlıların, müslümanları çok darda oldukları bir zamanda himaye et­melerinin büyük ölçüde etkisi olmuştur. Ayrıca müslümanların, Habeşistan’a saldırmaya yönelik ilk girişimlerinin dünyada müslümanların iyiliğe nankörlükle karşılık ver­dikleri imajını doğurabileceğini düşünmelerinin de bunda etkisi olmuştur. Ancak burada göze çarpan diğer bir sebep ise şudur: Habeşistan’ın stratejik ve tarihsel konumunu da göz önünde bulundurarak Peygamber Efendimiz (s.a) büyük ihtimalle, İslâm’ın stratejik merkezinin, yani Hicaz’ın ko­runması için Habeşistan’la ilişkilerin iyi olarak kalmasını zaruri görmüş olabilir. Bu maslahata binaen Peygamber Efendimiz, İslâm davetinin o ülkede, yani Habeşistan’da ba­rış içerisinde yayılması için çaba gösterilmesini ve imkanlar dahilinde savaştan kaçınılmasını emretmişlerdir.[169]

Kainatın Ve Hayatın Evrimi

Soru:

Sizin Tercüman’ul Kur’an adlı derginizin 4. cildinin 6. sayısının 394-397. sayfalarında “İslâm Medeniyeti ve Temel­leri” başlığı altında dünya nizamının sonu ile ilgili yapmış olduğunuz şeyleri iyice anlamak istiyorum. Şöyle diyorsu­nuz o yazınızda: “Bu nizamın değişmesinin ya da başkalaş­masının yönü, evrime ya da tekamüle yöneliktir. Sürekli dö­nüşümün maksadı, noksanlıkları kemale doğru götürmek içindir.” Bu ne biçim bir tekamüldür? Hayvansal yaşantıda mı, yoksa bitkisel ya da insanî yaşantıda mı? Veya hep birlik­te bütün bir âlem nizamında mı bu tekamül hüküm sürmek­tedir? Aynı şekilde, eğer siz her noksandan sonra tekamülün ortaya çıktığını iddia ediyorsanız, bu aynı Hegel’in o tez ve antitezinde (Tehesis and Antithesis) ve Darwin’in de en güçlünün hayatta kalışında (Survival of the fittest) öne sürdüğü düşüncedir. Bu iddianıza açıklık getirmenizi istirham ediyo­rum.

Cevap:

Benim üzerinde durmuş olduğum tekamül, Hegel ve Darwin’in ikisinin de görüş açısından daha farklı bir tekamül­dür. Hegel, düşünce ve kavramların mücadelesinden bah­setmekte ve işte bu mücadeleler sayesinde düşüncelerde te­kamül oduğunu iddia etmektedir. Darwin ise, hayattaki bir evrimden söz etmekte ve ona göre bu evrim, “varoluş müca­delesi” (Struggle for existance), “doğal seçim” (Natural selection) ve “en güçlünün hayatta kalışı” (Survival of the fittest) gibi üçlü bir temel üzerinde meydana gelmektedir. Bunların aksine, benim sizin naklettiğiniz bölümde anlatmak istedi­ğim şey şudur: İlâhî kudret daha az önemli şeylerin yaratıl­masından başlayarak tedricen daha fazla öneme sahip şey­leri yaratmaktadır. Örneğin: Cansız maddeler ilk önce yaratılmıştır. Cansız maddeleri bitkiler, onu da hayvanlar takip etmiştir. Hayvanlardan da, daha az öneme sahip hayvanlar önce yaratılmıştır. Daha sonra tedricen daha fazla öneme sa­hip ve daha üst derecedeki hayvanlar yaratılmıştır. Bu yaratış en yüksek derecedeki türün, yani insanın yaratılışına ka­dar sürmüştür. İlâhî kudretin bu kaidesinin genel olarak da geçerli olması gerekmektedir. Yani mevcut âlemin nizamı genel anlamda nakıstır. Bu yüzden bu âlemden sonra, bun­dan daha kâmil olan başka bir âlem olması gerekir. Böyle bir nizamın adı ahiret âlemidir. Benim kanaatime göre; mevcut âlem nizamından sonra ahiret âleminin gelmesi, ilâhî kud­retin tekâmül kanununun zorunlu bir gereğidir.[170]

Allah’ı Tasavvur Etmenin İmkansızlığı

Soru:

Bir süre önce arkadaşlarımdan birisiyle Allah’ın olup ol­madığı konusunu tartıştık. Allah varsa, nerede olduğu konusunu ikimiz de bilmediğimiz halde, ben arkadaşımı soru­nun ilk kısmını oluşturan Allah’ın varlığı meselesinde tat­min etmeyi başardım. Fakat, sorunun ikinci kısmını oluştu­ran nerede olduğu sorusunu cevaplamaya gücüm yetmedi. Nitekim bu soru beni şu anda da düşündürmeye devam edi­yor.

Ben bir yerde, Hz. Peygamber’e (s.a) böyle bir soru sorul­duğunu okumuştum. Hz. Peygamber de (s.a) şöyle cevap ver­mişti:

“Bazı şeyler insan idrakine sığmaz. Bu nedenle de bilmek ve anlamak imkansızdır. Bu da onlardan biridir.”

Ben, Hz.Peygamber’in bu cevabıyla tatmin olmak için çok uğraştım. Fakat başaramadım. Lütfen bu konuda bana yar­dımcı olun.

İkinci sorum da şu şekilde: “Bir insan, gerçek anlamda in­san olabilmek için hangi esaslara uymalıdır?”

Cevap:

Kafanızı karıştıran sorunun çözümü hiç bir şekilde müm­kün değildir. Fakat, sizin içinde bulunduğunuz durumdan kurtulmanız elbette mümkündür. Size şu çözümü önerebili­rim: Siz, bu tür meseleler üzerinde düşünmeden önce bilginizin sınırlarını iyice öğrenmelisiniz.

İnsanın neleri bilip bilemeyeceğini öğrendiğinizde, bu tür meseleleri boş yere düşünmeyeceksiniz. Bilginizi aşan, kavramayamadığınız şeyleri öğrenmeye çalışmayacaksınız.

Allah’ın varlığı hakkında insanın bilebileceği şey, sadece kainattaki varlıklara bakıp, üzerlerinde düşünerek O’nun var olduğu sonucuna ulaşmaktır. Böylece Allah’ın varlığına inanır. Böylece kainatı Allah’ın sıfatlarının şahidi olarak gö­rür. Bu sonuç da ilim niteliğinde değildir. Sadece aklî bir tahinin ve galip bir ihtimal niteliğindedir. Bu tahmin ve ihti­mali güçlendiren de inanç ve imandır. Fakat bunu ilim sevi­yesine çıkarabilecek hiç bir araç yoktur.

Düşünün ki, Allah’ın varlığı konusunda ilim sahibi oldu­ğumuzu iddia edemediğimiz halde, bu gerçeğin ayrıntılarını nasıl bilebiliriz? Allah’ın varlığı, çok yüksek seviyedeki bir olgudur. Oysa biz daha hayatın aslını ve gerçeğini bile bilmi­yoruz. Bilim adamları, enerjinin maddenin çeşitli şekillerin­de bulunduğunu söylemektedirler. Onlara göre kainat, ener­jinin çeşitli maddî şekiller almasıyla oluşmuştur. Fakat biz enerjinin gerçeğini de bilmiyoruz. Enerjiyle maddeye deği­şik şekiller veren varlığın zâtını da bilmiyoruz. Bu tür konu­larda “neden” ve “nasıl” gibi sorular üzerinde düşünmek, zih­nimizin güç ve imkanları dışında bir şey aramaktan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla, bunu düşünmek; ne daha önce, ne de şimdi insanı bir sonuca götürmüştür. Bundan elde edilebilecek tek şey, şaşkınlıktır. Bunları düşüneceğinize, hayatınıza ilişkin, çözümü mümkün olan sorunlar üzerinde kafa yormalısı­nız.

Şüphesiz Allah’ın var olup olmadığı sorusu, hayatınızla ilgilidir. Varsa, sıfatları nelerdir? O’nunla bizim ilişkimizin niteliği nedir? Bu konularda mutlaka bir görüşümüz olmalı­dır. Çünkü, bu konuda bir görüş sahibi olmadan hayatımızı yönlendirmemiz mümkün değildir. Üstelik bir görüş sahibi olabilmek için yeterli imkanımız da var. Fakat “Allah nere­de?” sorusu hayatımızla ilgili değildir. Bu konuda bir sonuca varmak da imkanlarımızın dışındadır.

İkinci sorunuzda, “bir insan, gerçek bir insan olabilmek için hangi esaslara uymalıdır?” diyorsunuz.

Bu sorunuzun cevabını bir mektubun sınırlarına sığdır­mak mümkün değildir. Ben kitaplarımda bu sorunun değişik boyutlarını detaylı olarak kaleme aldım. Siz öncelikle on­ları okumalısınız. Meselâ; bu konuda şu eselerimi okuyabi­lirsiniz: “Selamet Yolu”, “İslâm ve Cahiliye”, “İslâm’ın Ahlâk Anlayışı” ve “Hak Din”.

Ayrıca “Dini Risaleler” de sizi yeteri kadar yönlendirebi­lir.[171]

İman-Amel İlişkisi

Soru:

Salih amelin imanın bir parçası olup olmadığı konusu se­lef alimleri arasında büyük görüş ayrılıklarına ve tartışma­lara sebep olmuştur. Ben, Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri ve Peygamberimizin hayatım elimden geldiği kadar incele­dim. İmamların görüşlerini ve dayandıkları delilleri de gör­düm. Hatta, bu konuyu büyük hocalara ve görüşleri alınabi­lecek kişilere de götürdüm. Fakat bir türlü tatminkar bir ce­vap alamadım.

Bazı çevreler, müslümanlar arasındaki görüş ayrılığını büyütmek ve yaygınlaştırmak için bu meseleyi yeniden gün­deme getirmektedir. Bunun farkındayım.

Fakat ben tahkik etmek ve gerçeği öğrenmek amacım gü­düyorum. Bu meselenin tatminkâr bir çözümünü bulmak is­tiyorum yalnızca. Beni aydınlatmanızı rica ediyorum.

Cevap:

Salih amellerin imanın bir parçası olup olmadığı mesele­sinde gereksiz yere tartışma çıkmış ve görüş ayrılıkları doğ­muştur.

Bu konunun bir boyutunu, İmam Ebu Hanife’nin görüş­leri oluşturmaktadır. İmam Ebu Hanife, kendi içinde tutarlı, makul ve doğru bir anlayış ortaya koymuştur. Fakat karşı çıkanlar, İmam Ebu Hanife’nin işaret ettiği bu birinci boyu­tu göz ardı etmişler, bir başka boyut üzerinde durarak ona karşı çıkmışlardır.

Bu meselenin ikinci boyutu da İmam Buhari ve diğerleri­nin benimsediği görüşlerden oluşmaktadır. Bu görüşler de haktır. Fakat karşı çıkanlar, bu görüşlere de bir başka yön­den itiraz etmektedir.

Oysa gerçek ortadadır. Temel anlam açısından iman; kal­bin şahitliği ile zihnin tasdikinden başka bir şey değildir. Bu tanımda, amel’e kesin ve açık bir şekilde yer verilmemiş­tir.

Düşünün ki; bir kişi, herhangi bir şeyi kabul ettiğinde ve­ya bir şeyin doğruluğuna şahit olduğunu söylediğinde neyi kasdetmiş olur? Sadece düşüncesini ve inancını mı açıkla­mış olur? Yoksa aynı zamanda bir ameli de mi kasdeder? Bu sözlerin sadece bir düşünce ve inancı açıklamak için söylen­diği açıkça görülüyor. Bunları duyan kişi, sadece o kişinin düşüncelerinde bir değişiklik olduğunu anlıyor.

Bu anlamıyla iman, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde de geçmektedir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Rasûl, Rabb’inden kendisine indirilene inandı, mü’minlerde.”[172]

Bu ayetin tefsiri şöyle yapılmıştır;

“Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberle­rine inandı. “O’nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız. (dediler) Ve dediler ki: “işittik, itaat ettik! Rabbimiz (bizi) bağışlamanı dileriz! Dönüşümüz sanadır.”[173]

Bu tefsire göre imanın gerçeği, bir şeyi kabul etmekten başka bir şey değildir.

Hz. Peygamber (s.a), Cebrail (a.s) kendisine:

“Bana imanın ne olduğunu söyle” dediğinde şöyle cevap vermiştir:

“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerre, kadere iman etmendir.”

Hz. Peygamberin bu tarifinde imanı, “kabul etmek” ve “inanmak” anlamlarında görmekteyiz. Bunun yanında ame­li de ayrıca belirtmemiştir.

Bu yüzdendir ki, alimler şu meselede görüş birliği sağla­mıştır: Bir kişi, İslâm’ı kabul edip müslüman olduktan sonra ani bir kazayla ölse ve namaz, oruç gibi hiç bir ibadeti yapamasa, iman üzere ölmüştür; küfür üzere değil.

Bu, meselenin bir boyutudur. Bunun doğru olmadığım kimse söyleyemez.

İkinci boyutu ise, bir kişininin inancının davranışlarına yansımasıdır. Bir kişi, herhangi bir şeyi kabul ettiğini söyle­diği zaman, bu inancının amel ve davranışlarına da yansı­masını bekleriz. Her insanın aklı, bir şeyi kabul eden kişinin amel ve davranışlarına bu inananın yansımasını gerektirir. Aksi takdirde, herkes, o kişinin inandığını iddia ettiği şeyi gerçekte inkar ettiğini söyleyecektir. Zaten dünyadaki inan­ma ve inandırma işi, sadece bir şeyi sözde kabul ettirmek için değil, bu inancın bazı pratik gereklerini de yerine getirtebil­mek için yapılıyor. Her akıl sahibi, bir şeyi kabul eden kişi­den, inandığı o şeyin gereklerini de yerine getirmesini bekle­mektedir. Meselâ; birisini içki içmeden vazgeçmesi için ikna ederken pratikte de içki içmemesini istiyorsunuz demektir. Bunu, sadece içkinin bir kötülük olduğuna inandırmak için yapmıyorsunuz. Bir kişi, içkinin gerçekten kötü bir şey oldu­ğuna inandığım söylerse, herkes onun bir daha içki içmeye­ceğini düşünür. Hatta, o kişi tekrar içki içerse, herkes onun sözünden döndüğü kanaatine varacaktır.

Aynı durum, Allah’ın dini için de geçerlidir. Allah ve Rasûlü’nün (s.a) insanlara bazı gerçekleri kabul ettirmekten amaçları, sadece bir şeyi kabul ettiklerine dair söz almaktan ibaret değildir. Kabul ettirmelerinin amacı, inananların ah­lâk, amel ve davranışlarına, hatta ferdî ve sosyal hayatları­na da inançlarını yansıtmaktır.

Allah Teâlâ Kuranda, Hz. Peygamber de (s.a)hadislerinde imana davet etmenin amaçlarını ve imanın tezahür ve sonuçlarını açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Bunlar, haya­tın icapları niteliğini taşımaktadır. Allah Teâlâ ve Hz. Pey­gamber (s.a) imanın söz konusu tezahür ve sonuçlarını sade­ce ifade etmekle kalmamış, açıkça bunların ortaya çıkma­maları veya aksi davranılması durumunda, o kişinin mümin sayılamayacağı da belirtilmiştir. Her ilim sahibinin de bildi­ği gibi, Kitap ve Sünnet bunun örnekleriyle doludur. Bütün bunlar, iman ile amel arasında ayrılmaz bir bağlantı olduğu­nu açıkça göstermektedir.

“Amel, imanın bir parçasıdır” ifadesi doğru değilse, “amel, imanın gereğidir” diyebiliriz.

Şüphesiz ihtiyatlı fakihler, açık bir küfür işareti bulun­madığı takdirde, sadece bir amelin terkini kafirlikle ithamdan kaçınmışlardır. Fakat bunun asıl nedeni, bir müslümanın pratikte gayri müslim gibi yaşamasının, imandan yok­sun olduğu ihtimalinin yanısıra, gaflet içinde olması veya kendisinde bir takım zaafların bulunması ihtimalini de içe­riyor olmasıdır. Açıkça ıspatlanmadıkça hiç kimse için bu iki ihtimalden biri ileri sürülemez. Dolayısıyla, sadece amelsizlige dayanarak birini tekfir etmek ihtiyata aykırıdır. Fakat herşeyi bilen Allah (c.c) her insanın içinde bulunduğu gerçek durumu da bilir. îmandan yoksun, amelsiz biri elbette kafir­dir. Bunu da yalnızca Allah bilir. Çünkü açık bir delil ortada olmadığı sürece amelsiz kişinin kâfir olup olmadığı hakkın­da hiç kimse fetva veremez ve böyle bir karara varamaz.

İman ile amel arasındaki ilişkinin gerçeği işte budur. Bu gerçeği anlayamayanlar, durmadan acayip şeyler ekleyip çı­karmaktadır. Kimisi, amelsiz müslümanları hiç çekinme­den kâfir saymaktadır. Oysa amelsizliğin başka nedenleri de olabilir. Zaten bu ihtimal daha da güçlüdür. Kimisi de bütün amelsiz müsî umanlara, imanla birlikte cennet müjdesi­ni de vermektedir. Oysa bu tavır açıkça günahkârlığa teşvik­tir. Her insan bunun hesabını vermekten korkmalıdır.[174]

Bir Gencin Birkaç Sorusu

Soru:

  1. İbadetlerimizin eksiksiz olup olmadığını ve kabul olu­nup olunmadığım nasıl bilebiliriz?

Kur’an-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin bazı ifadelerinden, birçok kişinin oruç tutmaktan açlık ve susuzluktan başka bir şey elde edemeyeceğini, namaz kılmaktan da elinde rüku ve secdeden başka bir şey olmayacağını öğrenmekteyiz. Yine, ibadet eden bir kişinin, kendisim iyi ibadet eden bir kul sa­narak sevinmesi, ibadetini boşa çıkarmaktan öte şirke düş­mesine bile sebep olabilmektedir. Aynı şekilde, ibadeti boşa götüren hususlarla ilgili ayet ve hadisler bizi ümitsizliğe sevketmektedir.

Bir insan, ibadetlerindeki eksiklikleri tamamlamaya ça­lışsa ve bildiği kadarıyla tamamladığı halde ibadetlerini bo­şa çıkaran bazı eksiklikler kalsa, durumu ne olacak?

İslâm’ın mizacı, bizlerde beşerî zaaflar olduğu sürece icaplarını tam olarak yerine getirmeyi imkansız gösterecek kadar hassastır.

  1. Teveccüh ve kalbi huzurun eksik olması halinde namaz boşa mı gider? Bu eksiklikleri nasıl giderebiliriz?

Arapça bilmemekten dolayı çok huzursuzluk duyuyo­rum. Her müslümanm Arapça bilmediği takdirde aynı huzursuzluğu taşıması gerektiğine de inanıyorum. Çünkü biz ana dilimizle düşünürken, bilmediğimiz başka bir dille de namaz kılıyoruz. Ayetlerin meallerini ezberleyip düşünsek bile, zihnimizi ana dilimizle düşünmekten kurtaramıyo­ruz.

  1. Yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan amel­lerin mükâfatını bizzat Allah Teâlâ vaad etmiştir. Meselâ; bir fakire acıyarak yardım etmek ve bunu yaparken o fakiri memnun etmek veya gelecekte ondan bir menfaat elde et­mek düşüncesi de taşımasak, bu hareketi yalnızca Allah’a yakınlaşmanın bir aracı olarak görsek, acaba bu şirk midir? Çünkü o fakire yardım etmeye bizi sevkeden ilk etken, kalbi­mizdeki merhamettir. Bir yerde siz de belirtmiştiniz: Millete hizmet ederken milliyetçilik ön plâna çıkarsa, hizmet olarak yaptığımız bütün işler ibadet olmaktan çıkar.
  2. “Hicâb” isimli eserinizi okumuş olmama rağmen bazı kuşkularım az da olsa hâlâ devam ediyor. İçinde bulunduğu şartlar ve ekonomik kaynaklarının nikahlanmasını imkan­sız kıldığı bir kişi, günümüz ortamında kendini kötülükler­den nasıl kurtarabilir? Bu soruya hemen hemen herkes olumsuz cevap vermektedir. Bir tarafta bozuk bir ortam, di­ğer tarafta da İslâm’ın göz ve kulağı korumaya ilişkin hü­kümleri var. Bu durumda, nerede ne yapacağımızı bilemiyo­rum. Sonra zihnimizden kötü düşünceleri nasıl atacağız? Herşeyden önce, insanın elinde olmadan her şey aklına gele­biliyor. Bunların önüne geçmeye çalışıldıkça da zihinde ça­tışma ortaya çıkıyor. İnsanın kendi içinde çatışmaya girmesi de oldukça kötü bir durumdur. İnsanın kendine hakim ola­bilmesi için de maalesef ortam müsait değil. Yaşadığımız çevrede pek çok kötülük kaynağı var. Bu durumda nefsimize karşı savaşa girmek, şahsiyetimizi öldürmekten başka bir şey değil. Tıp fakültesinde bu yıl doktorasını tamamlayacak olan bir arkadaşımız, bu durumda çözüm olarak mastürbas­yonu öneriyor. Psikologlar da aynı yönde görüş beyan etmiş­lerdir.

Mecbur kaldığımız takdirde, bu görüşe dayanarak mas­türbasyon yapmanın günahlık derecesi nedir? Büyük günahsa, lütfen bize doğru yolu gösterin.

Sorularımızı cevaplarken insan psikolojisini göz önünde bulunduracağınızı umuyorum.

Cevap:

Kuşkusuz İslâm’ın oldukça hassas bir mizacı vardır. Fa­kat Allah Teâlâ hiç kimseyi gücünün ve istidadının üstünde bir şeyle mükellef kılmamıştır. Kuran ve Sünnet ‘te’beyan edilen hususlar, ibadetleri güçleştirmek amacını gütmemektedir. Aksine bunlar, insanın dikkatini bir takım eksik­likler üzerinde toplamak için belirtilmiştir. Böylece insanlar ibadetlerim amacına uygun bir şekilde yerine getirebilmek­tedirler. İbadetlerin asıl ruhu, Allah’a bağlılık, ihlas, takva ve ihsan’dır. Bu ruhu canlandırmalısınız. Aranızda bu hava­yı estirmelisiniz. Riyadan, fisktan ve bile bile Allah’ın emirlerine karşı gelmekten çekinmelisiniz. Allah Teâlâ size, iba­detlerinizde ne dereceye kadar Allah’ın rızası ve itaat duygu­sunun bulunduğunu bildirecektir. İbadetlerinizi fisktan, gü­nahtan ve riyadan ne kadar uzak tuttuğunuzu da bildirecek­tir. Siz bu şekilde nefis muhasebenizi yaptıkça, ibadetleriniz de Allah’a has olacak ve ondan nefsiniz de tatmin olacaktır. Başlangıçtaki eksikliklerinizden dolayı umutsuzluğa kapı­lıp, ibadetlerinizi terk etmemelisiniz. îhlasla çabalarınızı sürdürmelisiniz. Bilmelisiniz ki, şeytan sürekli Allah’a iba­dette eksiklik olduğu endişesini doğurmaktadır. Şeytan bu yolla, sizleri Allah’a ibadetten alıkoymak istemektedir. Hay­ra yönelenleri aldatmak için başvurduğu oldukça eski ve son derece gizli bir hilesidir bu. Şeytan, insanları hakla da sapıtabilmektedir. Fakat hiç bir insan, bütün bu çabalarına rağ­men ibadetlerinin kabul olup olmadığım bilme imkanına sa­hip olamamıştır. Bunu yalnızca kendisine ibadet edileli Al­lah Teâlâ bilir. Zaten ibadetleri kabul ya da reddedecek olan da O’dur. Her zaman Allah’ın gazabından korkmalısmz. Sü­rekli O’nun fazlını ummalısımz. Mümin, sürekli umut ile Al­lah korkusu arasında bulunur. Korku, insanı daha çok ibadet etmeye yöneltiyor. Umut da, Allah Teâlâ hiç kimsenin mükâfatını boşa çıkarmayacağından, insanları belli oranda tatmin ediyor.

  1. Teveccüh ve kalbî huzurun eksikliği, elbette namazda bir takım eksiklikler doğuruyor. Fakat bilerek yapılan teveccühsüzlükle, bilmeyerek yapılan arasında fark vardır. Bir kişi namaz sırasında bilmeden teveccühsüzlük yaptığını anlayıp da hemen Allah’a yönelirse, bu durumda günah yok­tur. Bilerek böyle yapmak ve namazda başka şeyleri düşün­mek, namazı faydasız hale getirir.

Arapça bilmemekten kaynaklanan huzursuzluğunuzu, mümkün olduğu kadar, namazda okuduğunuz sure ve ayetlerin anlamlarını da öğrenerek giderebilirsiniz. Bunun dı­şında başka bir şeyle de Allah Teâlâ sizi sorumlu tutmaya­caktır. Çünkü böylece, Allah ve Rasûlü’nün emirlerini yeri­ne getirmiş olmaktasınız.

Namazı kendi dilinizde kılmakla emrolunsaydınız ve bu­na rağmen siz anlamını bilmediğiniz halde Arapça olarak namaz kılsaydınız, bu durumda böyle bir huzursuzluk haklı olarak doğacaktı ve siz bundan sorgulanacaktınız da.

  1. Üçüncü sorunuz yeterli açıklıkta değil. Fakir ve düş­kün birisine yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için yardım ederseniz, bu fiiliniz açıkça Allah’ın rızasını kazanmak için olacağından bunda ne gibi şirk unsuru olabilir ki? Bu mese­ledeki sözümden nasıl olumsuz bir anlam çıkarıyorsunuz? Sizi bu harekete merhametiniz sevketmektedir. Yaptığınız şey de Allah’ın sevdiği ve hoşnut olduğu bir iştir. Aynı şekil­de Allah’ın razı olduğu bir biçimde milletinize hizmet ederse­niz, bu da bir ibadet sayılacaktır. Ben sadece Allah’ın razı ol­madığı işlerin millet için yapılmasına karşıyım. Ben, Al­lah’ın razı olmadığı şekilde yapılan hizmetlerin, her kime ve her ne surette yapılırsa yapılsın, karşısındayım.
  2. Biz de yıllardan beri günümüzdeki bozuk ve kötü orta­ma karşı topluca mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamaktayız. Dördüncü sorunuz da, bu temel meseleye ilişkin­dir. Şüphesiz günümüzdeki ortam, insanların doğru yolda yürümelerini güçleştirmektedir. Fakat bu durumu bahane ederek ahlâkî serbestliği seçmek de bunun çözümü ola­maz.

Bu mesele şu şekilde bir çözüme kavuşturulabilir: Ortam ne şiddette kötüyse, siz de aynı şiddette, hatta daha fazla du­yarlı olup ona karşı mücadele etmelisiniz. Gençleri etkileyen ve galeyana getirip kötü yöne sevkeden şeylerden kaçınmalı­sınız. Meselâ; sinemaya gitmek, açık saçık resimlere bak­mak, kadın-erkek bir arada oturan bir topluluğa katılmak, tesettürsüz kadınlara bakmak veya onlarla oturup sohbet etmek. Bunun dışındaki mecburi durumlar, sizleri Allah korkusunu aşmaya zorlayamaz. Belki de sizin doktor arka­daşınız, zinanın insaniyet, medeniyet ve ahlâk açısından ne kadar fesat edici bir şey olduğunu bilmemektedir. Bunu bilşeydi, topluma karşı böylesine ciddi bir suçu işlemeyi tavsiye etmezdi. Söz konusu arkadaşınız bir kişiye, intikam duygu­ları dayanılmaz bir hal alınca birisini öldürme tavsiyesinde bulunabilir mi? Veya bir şeyi çok isteme durumunda hırsız­lık yapılabilir tavsiyesi yapabilir mi? Bunları caiz görmüyor­sa, şehevî duyguları tatmin etmek için zina tavsiyesinde bu­lunmaya nasıl cesaret edebiliyor? Oysa zina da hiç bir zaman cinayet ve hırsızlıktan daha hafif bir suç değildir. Siz bu su­çun ciddiyetini anlamak için “Hicâb” adlı kitabımın “Zina­nın Sosyal Zararları” adlı bölümünü tekrar okumalısınız. [175]

İslâm Toplumunda Münafıklar

Soru:

Başlangıcından beri, küfür ve nifak denen iki cepheden İslâm’a karşı saldırılar yapılmaktadır. Fakat münafıklar, kafirlerinkinden daha kötü bir düşmanlık sergilemiştir. Çünkü münafıklar, İslâm’ın gölgesine sığınarak müslümanlara zarar vermektedir. Bu yüzden olsa gerektir ki kafir de, münafık da cehennemde yanacak olmalarına rağmen, mü­nafığın cezasının daha fazla olacağı bildirilmiştir:

“Doğrusu ikiyüzlüler, ateşin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.”[176]

“Ey peygamber! Şu münafıklar için mağfiret duası etmen de, etmemen de birdir. (Değişen bir şey olmaz.) İstersen onlar için yetmiş kez mağfiret duası et Buna rağmen Allah Teâlâ hiç bir zaman onları affetmeyecektir. Bu, gerçekten onların Allah’a ve Rasûlü’ne (karşı) küfretmeleri dolayısıyladır. Al­lah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.”[177]

Allah (c.c) münafıkların yaklaşık altmış çeşit özelliğini saymıştır. Bunları göz önünde bulundurursak, Pakistan’da­ki pek çok müslümanı münafık olarak saymak gerekecek­tir.

Şüphesiz günahkâr müslümanlar münafıklar zümresine girmezler. Münafık ile günahkâr müslüman arasındaki fark, günahkâr müslümanın insan olması hasebiyle, günah işlemesi durumunda hemen Allah’ı ve âhiret gününü hatır­layıp, korkmasıdır. Günahkâr müslüman ihlasla tevbe eder ve en kısa zamanda kendini ıslah etmeye çalışır. Münafık ise bunun aksine işlediği kötü işlerden dolayı pişman olacak yerde, bunu bilerek sürdürür.

Şüphesiz sizin gözlem ve araştırmalarınız çok geniştir. Lütfen günümüzde müslüman olduklarını iddia eden insan­lar arasındaki münafik, günahkâr ve nıüttakîlerin oranları­nın ne olduğunu bize bildiriniz. Ayrıca bu oranın size ne dü­şündürdüğünü de açıklar mısınız?

İkinci sorum da münafıklar zümresi ile müslümanların birbirlerine karşı davranışlarıyla ilişkilidir. Kur’an-ı Kerim’e göre münafıklar İslâm cemaatının dışmdadırlar. Çün­kü Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

“Münafıklar, yemin ederek cemaatinizden olduklarını söylerler. Oysa onlar sizden değildir.”[178]

Bu kadarla da kalmıyor. Münafıklar, İslâm milletinin de dışmdadırlar. Dahası münafıklar, müslümanların apaçık düşmanıdırlar:

“Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları senin beğe­nini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) sanki onlar, (sütun gibi) dayandırılmış ahşap kütük gibidirler, (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakın. Allah onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar.”[179]

Bu âyet-i kerime, münafıkların İslâm milletinin düşmanı olduğunu bildirmektedir. Bu nedenle, din düşmanı olan mü­nafıklardan müslümanların ayrılması gerekmektedir.

“Bu münafıklardan yoldaş ve dost edinmeyin. Onlardan hiç bir kimseyi dost ve yardımcı görmeyin.”[180]

Bu dışlamaya, mutlaka, münafıklarla akrabalık bağları kurmamak da girer. Allah Teâlâ, bu ayırma ve dışlamanın mahiyetini de açıklamıştır:

“Ey Peygamber! Allah’tan sakın. Kafirlere ve münafıkla­ra itaat etme. Hiç şüphe yok ki Allah bilendir; hüküm ve hik­met sahibidir.”[181]

Demek ki müslümanlar, ne namazda münafıklara uyabilir, ne de siyasette onların önderliğim kabul edebilir.

Dışlamanın bir başka şekli de şöyledir:

“Ve onlardan ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Rasûlü’nü tanımadılar, yoldan çıkmış olarak öldüler.”[182]

Bir müslüman olarak sizin münafıklardan ayrılma ve on­ları dışlama konularındaki görüşleriniz nedir? Azınlıkta olan müslümanlar, çoğunlukta olan münafıkları dışlamak mı? Yoksa kesin deliller elde edene kadar münafıklarla iliş­kide biraz müsamaha yapılabilir mi?

Cevap:

Müslümanlar arasında hangi zümrenin ne oranda oldu­ğunu belirlemek oldukça zordur. Fakat benim tahminim ve gözlemlerime göre, siz müslümanların çoğunluğunu müna­fik olarak nitelemekte abartmaya gitmişsiniz. Şüphesiz salih ve mümin insanların azlığı hissedilmektedir. Bizim ahlâkî ve maddi geriliğimizin asıl nedeni de budur. Fakat bizde münafıklar çoğunlukta değildir. Bizim insanımızın ço­ğu bilgisizlik yüzünden ya cahiliyet içindedir, ya da eğitim ve dini sistemin olmaması nedeniyle imanları zayıf kalmıştır. Bunlar, günahkârlıklarını farkedip hissettikleri halde, bir türlü yaşadıkları cahili hayattan kurtulamıyorlar. Elbette aramızda münafıklar da var. Fakat münafıklar sayı olarak çok azdır. Bunlar genellikle halk içinde değil de yüksek taba­kalarda bulunmaktadırlar. Gerçek bir İslâmî sistemin uygu­lamaya konulmasında bütün umudumuz, milletimizin bü­yük bir çoğunluğunun münafik olmaması ve gerçekten İslâm’a inanıyor oluşlarıdır. Milletimiz, sadece eğitim, öğretim ve dini düzenlemeye ihtiyaç duymaktadır. Bu yüzdendir ki, biz bu eksikliğimizi giderdiğimiz takdirde, münafıkların sonunda yenilgiye uğrayacaklarını ve gerçek bir İslâm düze­ninin, Allah dilerse, yeniden ihya edileceğini bekleyebiliriz. Aksi takdirde, eğer çoğumuz münafıksak, tüm umudumuz boşa çıkacaktır. Bu noktadan sonra hiç bir umut ışığı kalma­maktadır.[183]

İyiliğin Önünde Niçin Engeller Var

Soru:

Bir yıl öncesine kadar her türlü günahı işlemekteydim. Fakat dünyanın her türlü kolaylığı da elimdeydi. Hiç kimse­ye de borçlu değildim. Kimseye muhtaç da değildim.

Şu anda her türlü kötülük ve günahtan elimi eteğimi çek­tim ve iyiliğe yöneldim. Görüyorum ki, bütün kolaylıklar elimden çıkıp bir anda yok oldu. Hatta ekmek parasına dahi muhtacım.

Şunu öğrenmek istiyorum: İyilere neden dünya dar geli­yor? Bu doğruysa, neden iyiliğe yonelinsin? Bu durum benim için bir smavsa, çok erken sınava çekildim. Şimdi ben amacı­ma nasıl ulaşacağım?

Cevap:

Bütün bir samimiyetimle, içinde bulunduğunuz durum­da, duygularınızı saygıyla karşılıyorum. Kalbinizi kesinlikle kırmak istemiyorum. Fakat sorunuzun doğru cevabı, sizin gerçekten bir sınavdan geçiyor olmanızdır. Amacınıza ulaş­mak için en iyi yol, sadece Allah’a ve ahirete olan imanınızı daha da güçlendirerek sabırla yolunuza devam etmenizdir.

Bu konudaki problemlerinizi giderebilmeniz için ben sa­dece bir kaç işaret vermekle yetineceğim..

Günümüzde kötülük yolunun kolay, iyilik yolununsa zor görünmesinin en büyük nedeni, ülkemizin ahlâkî, insani, medeni, ekonomik ve siyasî ortamının çarpıklığıdır. Bu orta­mın meydana getirdiği birçok sebep kötülük yolunda yürü­yenlere yardımcı olmakta ve iyilik yolunu seçenlere de her an engel teşkil etmektedir. Allah’ın salih kulları bu durumu değiştirirlerse ve onların çabalarıyla doğru bir sistem kuru­lursa, Allah dilerse, iyilik yolu kolay ve kötülük yolu zor ola­caktır. Böyle bir zaman gelene kadar elbette herkes bir ta­kım zorluklarla karşılaşacaktır; özellikle de bu kötü ortam­da güzellik ve fazilet yolunu seçenler.

Çünkü, iyiliğin yapısında zorluğun bir boyutunu da içer­diği ve kötülüğün de özünde kolaylığın bir yanını bulundurduğu bilinen bir gerçektir. Ortam ne kadar elverişli olursa ol­sun, siz yükseğe çıkmak için bir yere kadar zorluklarla karşı­laşacaksınız. Fakat alçalmak için hiç bir çaba gerekmiyor. Sadece sinirlerinizi gevşetip, yuvarlanırsanız; bütün yol kendiliğinden katedilecektir.

“İyiük yapanlara hayat dar gelecekse, neden iyiliğe yone­linsin?” diye soruyorsunuz. Ben de size, iyilere her türlü ko­laylık ve rahat verilseydi, kötülerin başına da felaketler ve musibetler yağsaydı, hangi ahmak iyiliği bırakıp da kötülü­ğe yönelirdi, diye sormak istiyorum. Bu durumda, başarı ko­lay ve başarısızlık da zor olacaktı. Mükâfat ucuz, ceza pahalı olacaktı. Ödül bedava olacaktı. Ama azap için çalışmak gere­kecekti.

Bu durumda şu imtihan dünyasına insan göndermenin ne anlamı ve ne faydası olacaktı? Bu durumda iyi insanların yaptıkları iyiliğin bir değeri olacak mıydı? Böyle olsaydı, ce­henneme gidenler cennete gidenlerden daha fazla ve daha değerli olacaklardı.

Bu sorunuz bir başka açıdan da tuhaf görünüyor. Siz bel­ki de insanları doğru yola getirmekle Allah Teâlâ’nın bir zor­luğu kolaylaştırdığını hiç düşünmüyorsunuz. Bu yanlış an­lama nedeniyle, neden doğru yolun zorluklarının seçileceği­ni soruyorsunuz. Fakat, sizin doğru yola girmenizin faydası Allah’a değil; sizedir.

Allah Teâlâ insana iki yol vermiş ve tercihi de kendisine bırakmıştır.

Birincisi: Hayatın birkaç günlük rahatlıklarına karşı ahiretin ebedî azabı.

İkincisi: Ahiretteki sınırsız rahatlık ve mutluluğa karşı dünyada dini ve ahlâkî sınırlamalara uymakta karşılaşılan zorluklar.

İnsanlar isterlerse birinci yolu seçebilirler. Topluca bu hatayı işlerlerse, Alah Teâlâ bundan hiç bir zarar görmez. Hiç bir insanın doğru yolu seçmesinde de Allah’ın herhangi bir menfaati yoktur. Allah’ın buna ihtiyacı da yoktur.[184]

Tasavvuf Ve Şeyh Olgusu

Soru:

Davanızı büyük bir samimiyetle araştırdım. Selefi oldu­ğum halde, kendimi sizin Cemaat-i İslâmi’nin küçük bir hiz­metçisi ve yardımcısı sayıyorum. Elimden geldiğince de da­vanızı ve davetinizi yaymaya çalışıyorum.

Bugünlerde tasavvuf ve şeyh olgusuna ilişkin yazılarınızı okuyunca bende bazı kuşkular oluştu. Siz, Acem bid’atlerine “mubah” diyorsunuz. Oysa şimdiye kadarki yayınlarınızda tasavvuf ve şeyh olgularını reddediyordunuz. Halbuki dava­mızın ve davetimizin temel hedefi, dinin ayağa kaldırılması (ikamesi) dır. Biz, bir tek bid’ati bile kabul etmiş olsak, bu, bütün bid’atlerin cemaatimize sızmasına izin vermek anla­mına gelir.

Lütfen, Kitap ve Sünnet ışığında tasavvuf ve şeyh olgula­rına ilişkin görüşlerinizi açıklayın. Tercüman’ul Kur’an da bu konuya da yer vereceğinizi umuyorum.

Cevap:

Bu mesele hakkındaki diğer yazılarımı da okusaydmız, herhangi bir ifademden dolayı bu tür kuşkulara düşmezdi­niz. Herşeye rağmen ben, sorularınıza mümkün olan açık­lıkta ve kısaca cevap vermeye çalışacağım.

  1. Tasavvuf, tek bir şeyin adı değildir. Pek çok şeye bu ad verilmiştir. Bizim kabul ettiğimiz tasavvuf başka, reddetti­ğimiz tasavvuf başka bir şeydir. Ayrıca, ıslah etmek istediği­miz tasavvuf da daha başka bir şeydir.

Bir de İslâm’ın ilk döneminde karşılaştığımız tasavvuf var. Bunu Fudayl b. Iyad, İbrahim Edhem, Maruf Kerhî vs. gibi kişiler temsil ederlerdi. Bunların İslâm’dan ayrı bir fel­sefeleri ve yaşayış tarzları yoktu. Bunların tüm düşünce ve amelleri Kur’an ve Sünnet’e uygundu. Gayeleri, İslâm’ın da gayesiydi:

“Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, Allah’i birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılma­ları, zekatı vermeleri emredilmişti, işte doğru din budur.”[185]

Bu tasavvufu biz de tasdik ediyoruz. Hatta tasdik etmekle kalmayıp; bunu yaşatmak ve yaymak istiyoruz.

İkinci bir tasavvuf anlayışı daha vardır ki içine değişik bâtıl inançlar ve felsefeler karışmıştır. Buna hristiyan rahiplerinin ve hint fakirlerinin felsefeleri girmiştir. Ayrıca bu tür tasavvufta pek çok müşrik düşüncesi ve amelleri de var­dır. Bu bâtıl tasavvufa göre, şeriat, tarikat ve marifet ayrı ayrı şeylerdir. Bunlar birbirlerinden hemen hemen kopuk, hatta birbiriyle çelişir durumdadır. Bu tasavvufa suluk eden insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma’a değil de, başka amaçlara yönelik görevlere hazırlanıyor. Biz bu tür tasavvu­fu reddediyoruz. Bize göre bâtıl tasavvufu yok etmek, en azından modern cahiliyeyi yok etmek kadar gereklidir.

Ayrıca üçüncü olarak her iki tasavvuf çeşidinin özellikle­rini de kendinde taşıyan bir tasavvuf türü daha vardır. Bu tasavvufu, bir çok ilim sahibi büyüklerimiz düzenlemiştir. Bu büyüklerimiz iyi niyetli olmalarına rağmen kendilerini geçmişteki ve dönemlerindeki etkilerden koruyabilmiş de­ğillerdi. Bunlar, İslâm’ın asıl tasavvufunu anlamaya ve bu­nu cahili tasavvufun etkilerinden kurtarmaya çalıştılar. Böyle olmakla birlikte onlar da uygulamada bazı dış etkiler­den korunamamışlar ve bu nedenle de yaptıklarının Kur’an ve Sünnet’e aykırı olduğunu görememişlerdir. Ayrıca bu üçüncü tür tasavvufun amaç ve neticeleri de îslâminkinden hemen hemen farklıdır. Bu tasavvufun amacı insanı yeryü­zünde Allah’a halife olarak hazırlamak değildir. Kur’an-ı Kerimin:

“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahid olasınız, Peygamber de size şahid olsun.”[186] diye belirttiği bir insan olarak hazırlamak da değildir. Bu tür ta­savvuf, sonuç olarak ne dini bütün boyutlarıyla anlaşılır kılı­yor, ne dini ayakta tutma ve yaşatmayı amaçlıyor, ne de İslâm’a hizmete gerçekten ehil olan insanlar yetiştiriyor.

Biz, bu üçüncü tür tasavvufu ne tamamen kabul ediyo­ruz, ne de tamamen reddediyoruz.

Bu üçüncü tür tasavvufa girenlerden, büyük şahsiyetlere olan saygıyı bir yana bırakarak bu tasavvufu Kur’an ve Sün­netin kriterinden geçirmelerini ve yanlışları düzeltmelerim özellikle rica ediyoruz. Ayrıca bu tasavvufun Kur’an ve Sünnet’e ters düşen yönlerim görüp karşı çıkanlara eleştiri hak­kı versinler ve boşu boşuna onlarla alay etmesinler. Zira ta­savvuf, Kur’an ve Sünnet gibi asıl kaynaktan biri olarak ka­bul edilemez.

  1. Şeyh olgusuna ilişkin görüşlerimi kısaca şu şekilde ifa­de edebilirim: Bu konuya iki türlü yaklaşımda bulunulabi­lir.

Birincisi: Bir insanı şeyh kabul etmeyi ve onunla rabıta yapmayı bir insanı dost edinmek ve onu hayalinde canlan­dırmak gibi herhangi bir fiil olarak görebiliriz.

İkincisi: Şeyhi ve onunla rabıta yapmayı Allah’a yaklaş­ma aracı olarak görebiliriz.

Birinci yaklaşım, şeyh ve rabıta olguları ve sadece bu fiil­lerin caiz olup olmadıkları açısından sorgulanabilir. Bir in­sanı şeyh edinmek ve onunla rabıta yapmak herhangi bir fiil olarak niyete göre caiz de olabilir. Caiz olmayabilir de.

Caiz kılan veya kılmayan niyetler üzerinde İslâm alimle­ri durmuşlardır. Niyetin bir türünü hakim Abdurraşid Mahmud bir yazısında açıklamıştır. Bu niyeti göz önüne alırsak, şeyh veya rabıta olgularına haram demekten başka bir çare­miz yoktur. İkinci tür niyeti ise alim Zafer Ahmed açıklamış­tır. Bu niyeti göz önünde bulundurursak da bunlara kolay kolay caiz değildir diyemeyiz.

Bu durum tıpkı şu olaya benzemektedir: Bir kişiyi yaban­cı bir kadına bakarken gördüğümde, ona nedenini sorsam, o da bana nefsine uyarak duygularım tatmin etmek için baktı­ğını söylese, ben de zorunlu olarak yaptığı işin caiz olmadığı­nı söylerim. Aynı durumdaki bir başka kişi, bakış nedeni ola­rak bu yabancı kadınla nikahlanmak istediğini belirtirse, ben de yine mecburen caiz olan bir iş yaptığını söylerim. Çünkü; öne sürdüğü neden İslâm hukuku açısından geçerlidir; yanlıştır denemez.

Şeyh ve rabıta olayının ikinci türüne gelince: bunların ke­sinlikle caiz olmadığı ve yanlış oldukları konusunda hiç bir zaman şüphem olmamıştır. Ne kadar büyük bir şahsiyeti şeyh edinirse edinsin ve ne kadar büyük bir şahsiyeti rabıta yaparsa yapsın, o kişi yanlış ve caiz olmayan bir iş yapmış olur.

Bu konuda ben şunu söylüyorum: Allah ve Rasûlü, Al­lah’a yakınlaşmanın yollarını açık bir şekilde bizlere göster­miştir. Biz neden bu yollarla yetinmeyelim? Zaten saptırıl­mış olan yolları neden seçelim? Bu yollarda küçük bir dikkat­sizlik, insanı kesin ve açık dalâlete götürebilir.

Bu konuda prensip olarak, “başka pek çok meselelerde kullandığımız yolları neden nefsin arındırılması ve Allah’a yaklaşma meselesinde de kullanmayalım?” demek yanlıştır. Çünkü dinin bu iki alanı birbirinden ayrı özelliklere sahip­tir.

Bu alanlardan birisi, Allah’a bağlılıkla ilişkilidir. Diğeri de o insanlara bağlılıkla ilişkili. Birincisinde biz, temel ilke gereği Allah ve Rasûlü’nün belirttiği ibadetler ve usuller ile yetinmeliyiz. Bunlarda bir ekleme ve çıkarma yapma yetki­sine sahip değiliz. Çünkü İslâm’da, Allah’ı tanımak ve O’na yaklaşmak için Kur’an ve Sünnet’in dışında başka bir yol yoktur. Bu konuda yapılan her ekleme veya eksiltme bid’at olacaktır ve her bid’at dalâlettir. Burada “her yasaklanma­mış şey mubahtır” usulü işlemez. Çünkü, kıyasla çıkarılacak her sonucun esası, dayanağı, Kur’an ve Sünnet’te bulunmak zorundadır.

Fakat ikinci alanda mubah kapısı açıktır. Verilen hükme itaat edilmelidir. Yasaklardan kaçınılmalıdır. Hüküm veril­meyen bir şey için benzer bir hükümden kıyas yapılabilir. Kı­yas yapma imkanı yoksa, İslâm’ın genel usulüne göre mu­bahlardan İslâm’ın mizacına uygun bulunan şeyler kabul edilebilir. İnsanlar arasındaki ilişkiler alanındaki özgürlük­ler de gösteriyor ki İslâm’da dünya , insan ve dünyevî işler için aklî ve ilmî imkanlar vardır; biz insanlar Kur’an ve Sün­net ışığında hayrı serden ve doğruyu yanlıştan ayırabiliriz. Fakat bu özgürlükler yalnızca bu alanla sınırlı kalmak zorundadır.

Söz konusu özgürlüğü Allah’a bağlılık alanına kaydıra­rak ve “yasaklanmamış şeyleri mubah görerek” Allah’a yak­laşmanın kıyas yoluyla yeni yeni usullerini icat etmek doğru değildir. Hrıstiyanlar da bu hataya düşerek ruhbaniyet yo­luna koyulmuşlardır. Kur’an bunu kınamıştır.[187]

Fert Ve Toplum Çatışması

Soru:

Fert ve toplum arasındaki ilişkilerle ilgili olarak aşağıda­ki görüş İslâm açısından ne oranda doğrudur?

“Arı, karınca ve diğer böceklerin aksine insan sadece ken­di hayatını yaşamak için topluma gelmiştir. O daha çok bir ferttir. Gruplar halinde yaşama huyuna da sahiptir. Fert ile toplumun bitmez çatışmasının sırrı da işte budur. Hiç bir din bu uyuşmazlığı yok edebilecek güçte değildir. Çünkü bu çö­zülebilecek bir düğüm değildir. Zaten Kuran-ı Kerim’de de şöyle belirtiliyor:

“Biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık.”[188]

Ayrıca bu konuda şu ayet de var:

“Biz insanı büyük meşakkatte yarattık.”[189]

Bana göre bu ayetlerin en iyi tefsiri şu şekilde yapılabilir: “Bir makina, bir organizma olarak insan, mahlukların en mükemmeli, en şereflisidir. Fakat toplumun bir üyesi olarak insan her zaman toplumla çatışma halindedir.”

Cevap:

Hakkında görüşlerimi açıklamamı istediğiniz bu düşün­celerin sahibi olan yazarın, fert ve toplum çatışması gibi bü­yük bir meseleyi kavramada ve çözmede doğru bir yaklaşım­da bulunmadığını, her şeyden önce özellikle belirtmem ge­rekmektedir. O, insanı bir çeşit hayvan olarak görmektedir. Dolayısıyla düzenli bir toplum hayatı yaşayan hayranlarla sürü halinde yaşayanlar arasında insanın yeri nedir sorusu­na bir cevap aramaya çalışmıştır. Oysa bu bakış açısı, söz konusu meseleye yaklaşmak için başlangıç noktası bile ola­maz.

Hayvanlar ile insanlar arasındaki temel fark, hayvanla­rın araştırma, inceleme ve tecrübelerine göre düşünerek ha­yatlarına yön verebilecek kadar bilinçli ve iradeli yaratıklar olmamaları ve tamamen içgüdülerine (fıtratlarına) tabi ol­ma! arıdır. Anların örgütlü topluluk hayatı bilinç ve iradeyle seçtikleri bir durum değildir. Arılar bu duruma tecrübeleri­ne dayanarak da varmamışlardır. Bunların toplu ve düzenli yaşayışları, yaratılışlarından itibaren fıtratlarına aktarıl­mıştır ve sürekli aynı tarzda yaşayagelmişlerdir. Aynı du­rum sürü halinde ve tek olarak yaşayan her hayvan için söz konusudur. Her hayvan yaradılışı doğrultusunda yaşayagelmiştir. Hiç bir hayvan düşünce ve tecrübeye dayanarak bilinçli ve iradî bir şekilde yaşamamıştır ve zerre kadar yaşa­yış tarzlarını da değiştirememişlerdir.

Hayvanların aksine her insan, irade, ihtiyar, düşünce, bi­linç, ahlâk ve sorumluluk sahibi bir varlıktır. İnsanın yaratı­lışının (karekterinin) etki alanı çok sınırlı kalmıştır. Yaratı­lışında (fıtratında) kuşkusuz bir takım eğilimler vardır. Fa­kat bu eğilimler ihtiyaçlarını karşılamak için belli bir yolu tavsiye edebilecek nitelik ve güçte değildir. Bunlar insanı belli bir yolu izlemeye zorlayamazlar. Bu eğilimler, gerekle­rini sadece insanın akıl ve fikrine sunarlar. İnsan da bu eği­limlerinden doğan ihtiyaçlarını karşılamak için akıl ve dü­şüncesiyle bir yol belirler. İnsan belirlediği yolda ve yaşayı­şında değişiklikler de yapabilir. Hatta yolunu ve yaşayışını ıslah ve geliştirme yönüne de başvurabilir. Bu yüzdendir ki, insan fıtrî ihtiyaçlarını anlayarak yaratılışı doğrultusunda bir çift olarak yaşamaktan yola çıkarak aile, aşiret, kavim, örgütlenmiş bir toplum, devlet ve uluslararası ilişkilere ka­dar varan bir hayatı geliştirmiştir. Farklı ülkelerin insanla­rı sosyal hayatlarında değişik sistemler kurmuşlardır. Bun­lar bu sistemleri defalarca değiştirip yeniden kurmuştur.

Siz, insanın bu özelliğini göz önünde bulundurursanız, fert ve toplumun çatışması sorununun çözümünü bulabilir­siniz.

Bu meselenin asıl nedeni, bir taraftan her insanın kendi Fetvalar benlik, akıl, irade, ihtiyar ve bilincine sahip olması ve şahsî sorumluluk duygusu taşıması; bir taraftan da bu bilinç, ben­lik ve şahsiyet sahibi insan tekinin yaratılışına ters bir sos­yal hayata girmeye mecbur kalması ve bu nedenle de bir top­lumda sosyal hayatın değişik zamanlarda insanların tecrü­be ve düşünceleriyle kurulup değiştirilmesidir. Bu durum­da, yüz binlerce, milyonlarca insanın ayrı ayrı yaratılışta ol­makla birlikte bir arada olmaları ve toplum halinde yaşama­ları çeşitli problemler yaratmaktadır ve her ferdin böyle bir toplumda yaradılışına uygun bir yer, bir konum bulması da oldukça zorlaşmaktadır. Bu yüzdendir ki; fert, toplumda ya­ratılışına, benlik ve şahsiyetine uygun bir konum bulama­dıkça, toplumda insanca bir yer alamadıkça rahatsızlık du­yar, toplumla çatışmaya girer, bu nedenle de toplumda çatış­ma ve kargaşa doğar. Fertler özgürleştikçe sosyal sistem bo­zulmaya başlar ve sosyal sistemin sıkı ve baskıcı olmasıyla da fertlerin benlik ve şahsiyetleri zedelenir veya huzursuz­luk, isyan ve çatışma artar.

Fert ile toplum arasındaki bu çatışma, vahiy ve nübüvve­ti kaçınılmaz kılan sebeplerden biridir. Binlerce yılın tecrü­besi göstermektedir ki insan, fıtri ihtiyaçlarını ve doğal hak­larını anlayarak, onları karşılamak üzere oluşturulan sis­temleri kurmak için akıl, düşünce ve iradeye (yetkiye) sahip­tir. Fakat akıl, düşünce ve irade işinde yardımcı olmakla bir­likte; yeterli değillerdir. İnsan, kendi imkan ve gücüne daya­narak, kendisi ve toplum için doğru, dengeli ve sağlıklı bir yaşama biçimi, bir sosyal sistem oluşturamaz. Bu nedenle Allah’ın hayat kanunu olan vahye ihtiyacı vardır. Fert ile toplum arasındaki çatışmaya son verip uzlaşılması ve bir dengenin kurulması, yalnızca Allah ve Rasûllerinin mesaj­larıyla mümkün olabilir. Alıntı yaptığınız iki ayetin tefsiri işte budur. Bu gerçeği açıklamaktadır. Siz şu ayeti okudunuz:

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık.”[190]

Genel Meseleler 1225 Sonra da devamı olan şu ayeti okumalıydınız:

“Sonra onu sefillerin sefili kıldık. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna..”[191]

Bu iki ayeti birlikte düşünürseniz, meseleyi daha kolay ve net olarak anlayabilirsiniz.[192]

İslâm’da Kölelik Niçin Yasaklanmamıştır?

Soru:

İslâm’ın kölelikle ilgili prensipleri bu geleneğin devam et­mesi gerektiği doğrultusunda belirlenmiş gibi bir şüphe uyandırıyor bende. Oysa köleliğin iyi bir şey olmadığına dair hükümler de vardır. Çünkü kölelerin serbest bırakılması iyi ve hayırlı bir iş olarak görülmüştür. Cevabını öğrenmek iste­diğim soru şu: Kölelik mekruh addedilmiş, özgürlük de teş­vik edilmişse, neden kölelik kesin olarak yasaklanmamış­tır?

Cevap:

Bu sorunuzun yeterli cevabını Tefhim’ul Kur’an adlı tef­sirin ikinci cildini ve “Resâil ve Mesâil” adlı kitabın birinci cildini okusaydımz, rahatlıkla bulabilirdiniz.

Köleliğin tamamen yasaklanmamasınm nedeni, İslâm’ın köleliği sadece savaş sonrasında zorunlu olarak ortaya çıkan bir olgu olarak görmesi ve sürdürmeyi gerekli bulmasıdır.

Bir islâm ülkesinin menfaatleri, savaş esirlerinin fidyesiz olarak serbest bırakılmasına izin vermiyorsa, kölelik ge­rekli olabilir ve ihtiyaç duyulabilir.

Bazı istisnalar hariç, 18. yüzyılın sonuna kadar savaş esirlerinin değişimi söz konusu değildi. İslâm ülkeleri savaş esirlerini serbest bırakmaları halinde bile, düşmanlardan müslüman esirleri geri alma imkanına sahip olamıyorlardı.

Günümüzdeki savaş esirlerinin değişimiyle ilgili usul de dini bir hükme göre değil, sadece zamanın bir gereği olarak düzenlenmiştir ve isteyen ülke istediği an bu usule uymaya­bilir. Günümüzde savaş esirlerinin değişimine razı olmaya­cak kadar düşman bir ülkeyle savaşıyor olsak, bizim tek ta­raflı olarak esirleri serbest bırakmamız mümkün olabilir mi? Düşünün ki, İslâm herhalükârda savaş esirlerinin ser­best bırakılmasını kesinlikle emretseydi, bu durum bizler açısından problem olmayacak mıydı? Herhangi bir millet böyle bir durumu kabullenip, dayanabilir mi?

Bu konuda şunun üzerinde de iyice düşünün: Bir kişiyi hayatı boyunca hapishanede tutmak, zorla çalıştırmak ve günümüzdeki çalışma kamplarına kapatmak kölelikten da­ha mı iyi? Kölelikte bütün bunlara göre biraz daha fazla öz­gürlük var. Kölelikte hiç olmazsa bir insanın doğrudan baş­ka bir insanla ilişkili oluşu, onunla muamelelerde bulunma­sı söz konusu. Bundan daha insancıl, daha iyi bir yaklaşım beklenebilir. Bir köle, sahibini sevindirerek veya fidye vere­rek özgürlüğe kavuşabilir. Siz önce Rusya ve Almanya daki savaş esirlerine yapılanlara değil; kendi ülkemizdeki siyasi mahkûmlara yapılan muamelelere bir bakın. Ayrıca bir dü­şünün ki, düşmanımız müslüman esirlere hayvan muamele­si yapıyor diye, biz de aynısıyla mukabele edebilir miyiz? Yoksa İslâm’ın emirleri doğrultusunda kölelere insanca mu­amele mi yapmamız gerekir?[193]

Mahremlerle Evlenmenin Yasaklanışının Nedeni

Soru:

Arkadaşlar arasında birkaç gündür mahrem kadınlar ve onlarla evlenme konusu tartışılmaktadır. Evlenme konusunda kadınlar arasında nikahı düşenler ve düşmeyenler di­ye bir sınıflandırma yapılmıştır. Yani bazılarıyla evlenilebilmekte, bazıları da mahrem olmaktadır. Oysa Habil ile Kabi­lin hikayesi, insanlığın başlangıcında böyle bir ayırım ve sınırlamanın olmadığını göstermektedir.

Bu uygulamanın hikmeti nedir?

Habil ve Kabil türü evliliklerde gerçekten nesil karışıklı­ğı, biyolojik karışıklık meydana gelebilir mi?

Umarım, Tercüman’ul Kur’an’da sorularıma cevap ve­rirsiniz.

Cevap:

Mahrem kadınlarla evlenmenin yasaklanışının esas ne­deni, nesil karışıklığı ya da biyolojik karışıklık değil; ahlâkî ve sosyal gerçeklerdir.

Düşünün ki bir anne kendi oğluna karşı şehevî duygular beslerse, onu kutsal annelik duygularıyla büyütebilir mi? Bir oğul, çocukluğundaki masum ilişkisini büyüyünce de an­nesiyle devam ettirebilir mi?

Anne ile oğul arasında kesin bir haram duvarı olmasaydı, baba ile oğul arasında kıskançlık duyguları doğmayacakmıydı?

Aynı durum, kız ile erkek kardeşler arasında da söz konu­sudur. Bu ebedi haramlık olmasaydı, kardeşler arasında masum ilişkiler devam edebilir miydi? Böyle olmasaydı, her aile, kız ve erkek çocuklarını büyüdüklerinde zorunlu olarak ayırmak durumunda kalmazlar mıydı? Aksi halde, bir kişi kızını evlendirirken, erkek kardeşlerinden koruduğundan nasıl emin olabilirdi?

Kayınpederle gelin, kayınvalide ile damadı arasında hür­met olmasaydı, baba ile oğul ve anne ile kız arasında rekabet ve şüpheler doğmayacak mıydı?

Meselenin bu boyutlarını düşünürseniz, İslâm hukuku­nun hangi ahlâki ve sosyal maslahatlardan dolayı bazı erkek ve kadınları birbirlerine haram kıldığını rahatlıkla anlaya­bilirsiniz. Çünkü bu kişiler arasında ev ve aile hayatlarında doğal olarak yakın ilişki ve bağlar bulunur; sosyal ihtiyaçlar ve mecburiyetler nedeniyle de böyle olmak zorundadır. Anne ve babalar, evlatları arasında cinsî bir ilişkinin bulunmadı­ğından emin olmazlarsa, onları rahatça büyütemezler. Eğer erkek kardeşler kız kardeşlerine, kız kardeşler de erkek kar­deşlerine karşı cinsî bir yakınlık duymuş olsalar ve ntraten seti çekilmemiş olsaydı, aynı çatı altında büyümeleri mümkün olur muydu? Dayılar, teyzeler, amcalar ve halalarla evlenmek yasaklanmamış olsaydı; ha­lalar ve teyzeler, dayıları ve amcalarından; dayılar ve amca­lar, teyzeler ve halalarından çocuklarını korumak gibi bir endişeyi sürekli hissetmiyeceklermiydi?[194]

Domuz Ve Yırtıcı Hayvanların Etlerinin Haram Oluşlarının Nedeni

Soru:

Kur’an-ı Kerim’de bazı şeyler neden haram kılınmıştır? Tıbbî açıdan mı, yoksa başka bir nedenle mi? Bunların zarar­ları nedir? Domuz neden özellikle ismi verilerek şiddetle ha­ram kılınmıştır? O diğer hayvanlardan daha çok mu zararlı­dır? Yırtıcı hayvanlar ve kan neden haram kılınmıştır?

Cevap:

Kur’an-ı Kerim’de yenmesi haram kılman şeylerin ya­saklanışında belki de bazı tıbbî zararlar da vardır. Fakat bunların yasaklanışının asıl nedeni, ahlâkî ve itikadîdir. Ba­zı şeyler, itikadi esaslara dayanarak haram kılınmıştır. Me­sela:

“Allah’tan başkası adına boğazlanan hayvanın eti ha­ramdır.”[195]

Bazıları da ahlâkî zararlarından dolayı haram kılınmış­tır. Meselâ; domuz eti. Biz bunların ahlâkî zararlarını tama­men bilmiyoruz. Bu konudaki bilgilerimiz tecrübe ve izle­nimlerimize dayanmaktadır. Meselâ; domuz etiyle ilgili ge­nel tecrübe, etini yiyenler arasında aşırı derecede fuhuşun olduğunu göstermiştir. Domuz eti yemenin yaygın olduğu toplumların ahlâkî durumları da bunu kanıtlamaktadır. Belki de dünyada, dişisinin çevresinde bir çok erkeğinin toplanıp ve birbirinin gözü önünde sırayla çiftleşen hayvan cinsi sadece domuzdur. Şöyle bir bakmanız, bu tür namussuzlu­ğun hangi milletlerde daha çok bulunduğunu görmeniz için yeterlidir.

Bir toplantıda, bir kişinin karısının mutlaka diğer erkek­lerin yanında oturması görgü kuralları arasında yer alan ve dans sırasında kendi karısını kaldırmanın ve dans etmenin gericilik, başkalarıyla dans etmek ve ettirmenin de çağdaş­lık sayıldığı milletleri aramaya başlarsanız, belki de karşı­nızda şu domuz etinin fazlaca yendiği milletleri bulursu­nuz.

Aynı şekilde kıyas ederek, yırtıcı hayvanların etinin yen­mesinin, yırtıcılık; vahşi hayvanların etinin yenmesinin de vahşilik duygularım körüklediğini göreceksiniz. Akan veya akıtılan kanın yenilip içilmesi de acımasızlık ve vahşîlik his­lerini çoğaltabilir.[196]

Bu Lakap Takma Değil Midir?

Soru:

Cemaatiniz [197] dini ihya etmek iddiasındadır. Fakat üzü­lerek belirteyim ki cemaatiniz, Cemaat-i Ahmediye’yi her zaman “Mirzaî Cemaat” veya” Kadıyani Cemaat” olarak ad­landırmıştır. Oysa birine kendinin seçmediği bir ismi ver­mek dinimize aykırıdır.

Mirza Gulam Ahmed, cemaatinin ismini “Cemaat-i Ahmedî” olarak belirlemiştir. Bu cemaatin mensupları da ken­dilerine “Ahmedî” demektedir. Fakat karşıtları ise önyargı­ları ve kötü niyetleri nedeniyle “Mirzaî” veya “Kadıyanî” ola­rak adlandırmaktadır. Bu, islâm’a göre caiz midir?

Caizse, siz cemaatinizin mensuplarına “Mevdûdici” den­mesine rıza gösterir misiniz? Buna razı değilseniz, neden başkalarına karşı bu harekette bulunuyorsunuz?

Siz, Tercüman’ul Kur’an’ıın 35 ve 36. ciltlerinin 5-6 ve 1. sayılarının 146. sayfalarında şöyle yazmıştınız:

“Ben şahsım adına hatalarımı kabul etmekte hiç tered­düt etmediğimi ve bundan sonra da etmeyeceğimi kesin ola­rak söyleyebilirim. Yeter ki hatalarım delilleriyle ortaya ko­nulsun.”

Cevap:

Bir cemaatı meşhur adıyla anmak, gerçekte bir küstahlı­ğa dayanmıyorsa, İslâm’a göre caizdir. Evet, Ahmedîler, kendileri için “Ahmedî” ismini seçmişlerdir. Yani onlar ha­reketlerini, itikatlarının kurucusuna nispet etmektedirler. Fakat genellikle isim olarak “Kadiyanî” diye meşhur olmuş­lardır.[198]

Halk, bunları kurucularına nispetle, kurucularının do­ğum yeriyle anmaktadır. Kanımca, böyle bir isimlendirmede hiç bir yönden aşağılama ve küçük görme niyeti yoktur. Hak­kaniyet ve dindarlığa da aykırı değildir. Bu aykırıysa, halk arasında yaygın olan bütün lakaplar da hakkaniyet ve din­darlığa aykırı sayılmalıdır.

Biz, Cemaat-ı İslâmi’nin üyelerine “Mevdûdici” denme­sine karşıyız. Çünkü biz, sahip olduğumuz itikad ve düşünce sistemini özel bir kişiye nispet etmeyi caiz görmüyoruz. Bı­rakın “Mevdûdici’liği, biz bu itikada “Muhamrnedilik” bile denmesine razı olmuyoruz. Bu, İslâm’dır. Onu hiç bir insan ortaya koymuş değildir. Dolayısıyla herhangi bir kişiye nis­pet etmek mümkün değildir. Siz bize , “Nuhcular” veya “İbrahimciler” deseniz, yine biz “Mevdûdiciler” demenize göstere­ceğimiz tepki kadar tepki gösteririz.

Bunun aksine, Mirza Gulam Ahmed kendi cemaatini bir kişinin adına nispet etmiş, halkı da onu Mirza’nın vatanına nispet etmiştir. Bunda karşı çıkacak bir durum yoktur. Bazı tarikatlar da kurucularının adıyla değil de, onların vatanla­rının adıyla meşhur olmuştur. Meselâ; kurucusunun mem­leketi Çeşt şehrine nispetle tarikatın mensuplarına Çeştiyye denmiştir. Suhreverdiyye, Senûsiyye, Şetariyye için de aynı şey geçerlidir. Bu durumu, kimse küstahlık olarak nitelendirmemiştir. Ben de “Mirzaî” kelimesini sevmem ve şu ana kadar hiç kullanmadım da. Fakat siz sorunuzda bu kelimeyi kullanmışsınız. Cevap verirken sorunuza atfen kullanmış

olabilirim.[199]

Tevbe Ve Keffaret

Soru:

Doğup büyüdüğüm yerlerde, her konuda İslâm’a uyulduğundan, dini bir ortam vardı. Şu anda bir kolejde okumakta­yım. Bu ani ortam değişikliğinden dolayı da kendi içimde acayip bir çatışma içindeyim. Bazı gayr-i İslâmî işler yaptım. Bunları yaparken de her zaman vicdanen rahatsızlık duy­dum. Her defasında tevbe ettim. Fakat yine de şeytanın iğvaları yüzünden kötü şeyler yapmaktan kendimi alamadım. Böylece defalarca tevbe edip bozdum.

Şu anda nefsimi belli oranda ıslah ettim. Aynı günahları bir kez daha işlemeyeceğimi sanıyorum. Fakat geçmişte de­falarca tevbe edip sonra da aynı günahları işlemiş olmaktan dolayı oldukça huzursuzum. Acaba, o eski günahlarım affo­lunur mu? Tevbeden dönmenin keffareti nedir? Tevbeden dönmemek için ne yapmalıyım?

Cevap:

Her günahın tedavisi, tevbe ve ıslandır. İnsanlar ne ka­dar tevbeden dönerlerse dönsünler, yine de tevbe etmek ve nefislerini ıslah etmek zorundadırlar. Bu durum, tıpkı dağa tırmanan kişinin durumuna benzemektedir. Dağcı, ne kadar çok aşağı kayarsa kaysın, zirveye ulaşma amacından vaz­geçmez. Birkez aşağı kayıp da düşen ve bir daha yerinden kalkmayan kişi, asla zirveye ulaşamaz.

Aynı şekilde, ahlâkî zirveye doğru tırmanmaya çalışan kişi de hatalarından sonra yine yoluna koyulursa, Allah Teâlâ onu cezalandırmayıp fazlından mahrum bırakmaz.

Fakat, işlediği günahlarda inat edenler ve doğru yolu tama­men terkedenler mutlaka cezalandırılacaklardır.

Siz, işlediğiniz günahlardan dolayı kalbinizde utanç ve pişmanlık duymalısınız. Hayatınız boyunca tevbe edip, Al­lah’tan af dilemelisiniz. Fakat umutsuzluğa da düşmemeli­siniz. Çünkü umutsuzluk, Allah hakkında kuşkuya düşürü­cüdür. Bu durumda, şeytan sizi kolayca kandırabilir ve gü­nah çukuruna düşürebilir.

Tevbeyi güçlendirmenin en etkin yolu, nafile olarak na­maz kılmak, oruç tutmak ve sadaka vermektir. Bu tür nafile­ler insanlar için hem günahlarının keffareti olurlar, hem de üzerlerine Allah’ın rahmetini celbederler. Bunlar, insanı nefsine karşı güçlü kılar. Böylece insan kötü eğilim ve istek­leriyle daha etkin mücadele edebilir.

Bir kişi, tevbeyle birlikte yemin de içmişse, bu durumda keffaret vacip olur. Yani, on düşkün kişiyi ya doyuracak, ya da yeni elbiseler alarak giydirecektir. Bunları yapmaya gü­cü yetmiyorsa, üç gün oruç tutmalıdır.[200]

Kadının Kadınla Cinsel İlişkisi

Soru:

Günümüzde, özellikle kız kolejlerinde kızlar arasında tu­haf ve sapık alışkanlıkların yaygınlık kazandığı bilinen ger­çeklerdendir, îki kız arasındaki kardeşlik ve dostluğun, ge­nellikle sevgi ve samimiyet sınırlarını aşarak cinsel ilişkiye dönüşmesi sıkça konuşulan meseleler arasına girmiştir. İslâm hukukuna göre bu durumun günah derecesi nedir? Bu büyük günahlardan mıdır, küçük günahlardan mı? Bu konu­da bilgi vermenizi rica ediyoruz.

Cevap:

Erkekle erkeğin cinsel ilişkisi kadar, kadının kadınla cin­sel ilişkisi de büyük günahtır. Bunlar, ahlâk açısından aynı derecede ve nitelikte günahlardır. Çünkü, bu ikisi arasında ne nicelik, ne de nitelik açısından bir fark vardır ve ne de günah açısından. Maalesef dergi , fotoroman ve gazetelerde seksi fotoğraflar yayınlanmakta ve bunlar her eve girmekte; kadın, erkek, yaşlı, genç herkes tarafından bakılmaktadır. Hatta her çocuğun dilinde aşk şarkıları dolaşmaktadır. Top­lumumuzda kadın-erkek birlikte oturma alışkanlığı, her ge­çen gün yaygınlaşmaktadır. Bütün bunlar, genç erkekleri ol­duğu gibi genç kızları da duygusal yönden galeyana getirmektedir. Herkeste şehvet duyguları alevlenip yangın halini almıştır. Bozuk ortamdaki pek çok olumsuz etken de bu yan­gını körükleyen petrol fonksiyonu görmektedir. Bu nedenle de eskiden yalnızca erkekler arasında bulunan sapıklıklar, şimdi temiz ve şerefli ailelerin kızlarına, hatta kolejlerdeki kız öğrenciler ve öğretmenlerine kadar yayılmış bulunmak­tadır.

Kız kolejlerini inceleme fırsatı bulan hanımların anlat­tıklarına göre, günümüzdeki kızlarda olan utanmazlık, açık sözlülük, cinsel sorunları pervasızca konuşma cesareti ve cinsel eğilimler, bir kaç yıl önceki kuşakta düşünülemezdi bile. Günümüzde, kızlar arasında, kız öğrencilerle kadın öğ­retmenlerin ilişkilerinin hikayesi çokça konuşulan konular­dır. Hatta, kızların birbirlerine aşık oldukları bile söylen­mektedir.

Daha da kötüsü, milleti bu felakete sürükleyenler hâlâ çalışmalarının sonuçlarından memnun değiller. Onlar, mol­laların engeli olmadan daha çok ilerleme sağlayacakları günleri iple çekmektedirler.[201]

İsimsiz Bir Mektuba Cevap

Soru:

Ben evlenme vaadiyle bakire bir kızla arkadaşlık etmek­teydim. Sonra onunla cinsel ilişkide bulundum.

Ben, bu kızla evlenme niyetimde samimiydim. Fakat son­radan kızın ailesinden pek çok kadının fahişe olduğunu öğ­rendim. Hatta, kızın annesinin bile fuhuş yaptığını öğren­dim.

Şimdi ben bu kızın da evlendikten sonra kötü yola sapaca­ğından korkuyorum. Ne yapmalıyım?

Cevap:

Bu soru, isimsiz bir mektuptan çıktı. Biz prensip olarak genellikle isimsiz mektuplara cevap vermiyoruz. Fakat ta­lihsiz toplumumuzda pek çok genç acayip zihniyetlerle fela­ketlere yuvarlanmaktadır. Kendileri günahkâr, ahlâksız ve sapıktırlar; fakat evlenmek için iyi ahlâklı, namuslu ve baki­re kız istemektedirler. Bulaşık yaptıkları tabakları başkala­rına bırakmakta, kendileri ise kimsenin bulaşık yapmadığı tabaklar peşinde koşmaktadırlar. Kendi üzerlerindeki pisli­ği görmezlikten gelmekte; kimsenin ulaşamadığı, temizlik ve erdemi aramaktadırlar.

Sorunun sahibine sadece şunu söyleyebilirim: Evlenme­diğiniz halde, karı koca hayatı yaşayarak sahip olduğun kıza senden daha uygun koca kim olabilir? O kız da senden başka kime daha uygun karı olabilir? Siz bir günahkâr ve ahlâksız­ken neden ahlâklı, namuslu ve temiz bir kızla evlenmek isti­yorsunuz? Evlenmeden önce vücudunu size sunan kızın na­sıl biri olduğunu anlayamamış mıydınız? Şimdi neden endi­şe ediyorsunuz? Bu kız sizinle ilişki kurarken namusluydu da başkalarıyla ilişkiye geçince namussuz mu olacak? Bu olayı değerlendirirken bencil davranmıyor musunuz?

Sonra bu kızın ailesindeki kadınların durumunu tuhaf bulmanız yersizdir. O kadınlar bu duruma karşılarına sizin gibi erkekler çıktığı için düşmüşlerdir. Siz bu yola geç girdiy­seniz, neden öncekilerden nefret ediyorsunuz? Alınmayın ama, layık olduğunuz bir aileye kavuştunuz. Birbirinize ol­dukça uygunsunuz. Siz, namuslu bir aileye girerek ifsad ve bozgunculuk yapmak yerine, bu ailede kalmalısınız. Çünkü bu aileyi sizin gibiler bu hale getirmiştir. Onların şu andaki duruma gelmelerinde sizin de payınız var.

Son olarak şu iki ayete de kulak vermelisiniz:

“Zina eden erkek, ancak zina eden kadınla veya müşrik ka­dınla nikahlanabilir. Zina eden kadın, ancak zina eden veya müşrik olan erkeklerle nikahlanabilir. Böyle yapmak mü­minler için haramdır.”[202]

Bu ayetle “ancak ” derken, zina eden bir erkeğin yalnızca zina eden veya müşrik olan kadından başkasıyla nikah yap­maya layık olmadığı ifade edilmektedir. Aynı şekilde zina eden bir kadın ise yalnızca zina eden veya müşrik olan er­keklere uygundur; mümin ve salih bir erkeğe layık değil­dir.

İkinci ayet de şöyledir:

“Günahkâr kadınlar, günahkâr erkekler içindir. Günah­kâr erkekler, günahkâr kadınlar içindir. Temiz kadınlar, temiz erkekler içindir. Temiz erkekler, temiz kadınlar içindir.”[203]

İğneleyici Birkaç Sual

Soru:

Lütfedip de aşağıdaki soruları oldukça net ve sade bir dil­le cevaplandırırsanız memnun oluruz. Böylece bazı yanlış anlaşılmalara son vermiş olacak ve bu noktalardaki bilgisiz­liğimizi gidermiş olacaksınız.

  1. Eski kurucu meclis[204] “Hedefler Sözleşmesini[205] ka­tibul ettiğinde Cemaat-i İslâmî, Pakistan’ı Dâr’ul İslâm olarak kabul etmişti. Ancak Genel Vali Bahadırın parlamento­yu, kararnameleri ve yarım kalmış anayasayla birlikte her şeyi feshetmiş bulunduğu günümüzde size göre, acaba Pa­kistan Dar’ul İslâm mıdır yoksa dar’ul harp midir?
  2. Siz şimdiye kadar hacca neden gitmediniz? Bu soruya “yapmakta olduğumuz faaliyet bize göre haçtan daha önem­lidir” diye bir cevap verdiniz mi ya da bu konuda böyle bir gö­rüşe mi sahipsiniz?
  3. Bir defa hacca gitmek farz, daha sonrakiler ise nafile­dir. İkinci bir hac, hangi ulusal, ailevî, dinî vecibe ya da sün­netleri yerine getirmeden caiz değildir? Sakinlerinin açlık, iflas ve fakr-u zaruret içinde bulunduğu bir ülkede, gücü ye­ten kimselerin nafile hac ibadetleri caiz midir, değil midir?
  4. Cemaat-i İslâmî üyeleri Hatm-i Nübüvvet Hareketi şehidlerini,boş yere öldüler diye nitelemektedir. Bu cemaatin görüşü müdür yoksa böyle diyen kişilerin kendi şahsî görüş­leri midir? Eğer bu, böyle diyen kişilerin şahsi görüşleri ise, bu kutsal harekete şahsen katılan kişiler aleyhine, bazı kim­seler Cemaatı alet etmek mi istiyor? Bu şekilde hareket eden kişiler tespit edildiği takdirde Cemaat-i İslâmî bu kişi­ler aleyhine herhangi bir müeyyide uygulayacak mıdır?
  5. Şehrimize gelmeniz dolayısıyla binlerce rupinin hak­sızca harcanması yanlış değil midir? Sizin şehre gelişiniz do­layısıyla sevgi gösterisinde bulunmak lazım idiyse, bu har­canan paranın bizzat sizin elinizle temel ihtiyaç maddeleri şeklinde fakir ve muhtaçlara dağıtılması daha iyi olmaz mıy­dı?

6.Cemaatiniz neden tutuculuk ve dargörüşlülük üzerine kurulmuştur?

Cevap:

  1. Genel Vali’nin eski kurucu meclisin onayladığı tüm ka­rarnameleri ve yarım kalmış kanun taslağını yürürlükten kaldırdığı iddiası gerçek dışıdır. Böyle bir duyuru şimdiye kadar yapılmış değil. “Hedefler Sözleşmesi” ve diğer karar­lar olduğu yerde duruyor. Şu da varki, yeni kurucu meclis herhangi bir şeyi olduğu gibi bırakma ya da değiştirip yerine yeni bir şey getirme yetkisine sahiptir. Bu yüzden bu soru­nuz yersizdir.
  2. Ben böyle bir sözü ne söyledim ve ne de düşünebilirim. Hacca gidemememin sebebi mali müşkilat, hastalık ve defa­larca hapse atılmamdır. Birkaç senedir hacca niyetlenmeme rağmen söylediğim sebeplerden birisi beni engelliyor. Allah Teâlâ’dan bana gelecek sene hacca gitme fırsatı vermesini diliyorum.
  3. Üçüncü sorunuz ayrıntılı bir bahse muhtaç olduğun­dan muhtasar cevap vermek mümkün değildir. Şu kadar diyebilirim ki, ulusal bir iflası ikinci bir haccm caiz olmaması­na sebep olarak göstermek yanlıştır.
  4. Hatm-i Nübüvvet Hareketi sırasında şehid olanların boşa öldüklerini iddia eden Cemaat-i İslâmî bağlısı bir kim­seyi daha şimdiye kadar görmedim. Eğer herhangi bir kimse sizin yanınızda böyle bir şey söylemişse lütfen ismini bana bildiriniz ki ben meseleyi araştırıp, soruşturabileyim.
  5. Siz büyük, ihtimalle “binlerce rupinin haksızca har­canması” sözüyle, benim şehrinize gelişim onuruna bazı dostlarımın şehir parkında vercfcği yemeği kastediyorsunuz. Eğer bunu kastediyorsanız, bu daveti sizin hemşehrileriniz ve de büyük ihtimalle tanıdığınız insanlar verdi. Bu sorunun cevabını onlardan sormanız gerekir. Benim bu noktada bir günahım varsa o da davete icabet etmenidir. Siz bu sorunuz­la bana yapılan yemek ya da çay davetlerini geri çevirmem yolunda bir uyarı da mı bulunmak istiyorsunuz?
  6. Bu bir soru değil, bir suçlamadır. Öncelikle sizin suçla­manızı açık seçik yapmanız gerekir. Tutuculuk ve dargörüşlülükle neyi kastediyorsunuz? Ayrıca bu gibi şeylerin Cemaat’te bulunduğunu ısbat etmeniz gerekir. Bunları yapmanız­dan sonradır ki Cemaat’in niye tutuculuk ve dargörüşlülük yaptığı sorusu ortaya atılabilsin. Böyle bir zahmete katlan­madan önce sizin, “acaba ben tutuculuk ve dargörüşlülük ya­pıyor muyum?” diye kendi kendinizi öz eleştiriye tabi tutma­nız daha iyi olmaz mıydı?[206]

Övgü Ve Karşılama

Soru:

Mâhir’ul Kadiri Bey’in sorusuna, Islâhı Bey’in [207] yazdığı cevabı içeren mektubun yayınlanmış olduğu “Faran” adlı derginin yeni sayısını sanırım okumuşsunuzdur. Aslında sö­zü geçen konuda sizin görüş bildirmeniz bana göre daha mü­nasip olurdu. Çünkü konunun sizinle doğrudan ilişkisi var ve sizin yaptıklarınızı yorumlama mesuliyeti de başkaların­dan daha çok size aittir. Islâhı Bey’in size böyle bir övgü yaz­ması sizin rızanızla olduğuna göre, siz bu tür medenî, top­lumsal ve siyasi ilişkileri caiz görüyor olmalısınz. Ancak böy­le bir hareketi hangi delillere dayanarak caiz görebiliyorsu­nuz? Aslında ben, işte asıl bunu anlamak istiyorum ve büyük bir olasılıkla daima gerçekçi olmak iddiasında bulunan bir kimseden böyle birşeyi istemek de yanlış bir hareket sayıl­mamalıdır. Benim şu an özellikle altını çizmek istediğim me­sele şudur: Siz böyle bir övgünün tüm yönleriyle caiz olduğu­nu ispatlasamz bile; tedbir, akılcılık ve şeriatın ruhunun ge­reği fitneden yakayı kurtarabilmek için prensiplerinize göre böyle şeylerden kaçınmanız ve kuyunun kenarında dolaş­mak yerine, ayağınızın kayıp kuyuya düşme endişesinden kurtulmak için biraz uzakta durmanız lazım gelmez mi?

Ben karşılama anında üzerinize çiçek serpilmesini kötü görmüyordum. Ancak, Islâhî Bey’in buna cevaz vermek için getirdiği deliller beni şöyle bir zıt düşünceye şevketti: Hedi­ye hediyedir ve herhangi bir büyük insanı karşılarken çiçek serpme bir nevi onun büyüklüğünü itiraf ve ona karşı olan iyi niyetlerin izhar edilmesidir. Ancak, bu büyük kişinin mev­cudiyetinde, büyük ihtimalle, bu işi yapmak hoş bir şey ola­rak telakki edilemez. Herhangi bir kimsenin oldukça hoş görülü olması, onu genel kaidelerden istisna etsek bile, ne onun darılmayacağı mânâsına gelir ve ne de herhangi bir kimse­nin hoşgörürlülüğünü ve iç haletini ölçmek için elimizde bir alet vardır.

Bana cevap verirken, “Faran” adlı derginin Temmuz sa­yısını da göz önünde bulundurursanız, daha münasip olur. Çünkü bu dergide gerek muhalif, gerekse muvank görüşler bir noktaya kadar ayrıntıları ile yazılmıştır. Ben soruma herhangi bir yardımcınızın değil de sizin cevap vermenizi is­tiyorum. İlk fırsatta cevap vermeniz ve bu sorumu beyhude diyerek geciktirmemeniz dileğiyle.

Cevap:

Mevlânâ Emin Ahsen Islâhı Bey’in söyledikleri ve yaz­dıklarım kendisi daha iyi açıklayabilir. Onun vermesi gere­ken cevap benden istenemez. Şunu belirtmeliyim ki, ben şahsen ne övgüleri ve nede çiçek serpilmesini severim. Bü­tün bu olanlar benim rızam alınmadan, hatta benim arzum hilafına gerçekleşmektedir. Ancak ben bütün bunlara şu yüzden göz yummak zorunda kaldım: Eğer her hangi bir ta­raf kendi sevgi ve samimiyetini uygun olmayan bir yolla dışa vuruyorsa, diğer taraf çoğu zaman oldukça güç bir durumda kalmaktadır. Asıl siz bana şunu söyleyin: Eğer ben herhangi bir yere gitmişsem ve orada bir çok kimse boynuma asmak için çiçekten halkalar alıp gelmişlerse, onları tersleyip “çi­çeklerinizi kabul etmiyorum, çiçekten zincirlerinizle birlikte defolup gidin” diye söylesem, ya da herhangi bir davete çağ­rıldığımda, beni davet edenlerin beni övmek için bir konuş­ma hazırlamakla kalmayıp, bunu bastırıp çoğalttıklarını gördüğümde “bütün bunları bırakın” desem acaba bu davranışım iyi bir ahlâk göstergesi midir? Eğer bu gibi şeyler ke­sinlikle haram olsaydı, bu gibi hareketleri engellemem ve yapanları da kınamam haklı bir hareket sayılabilirdi. An­cak, behemehal bana sevgileri herhangi bir dünyevi amaç için olmayan kimselere sert davranmam ve kalplerini kır­mam için sırf kerahet ve fitne korkusu bana göre en azından yeterli bir sebep değildir. Benim en fazla yapabileceğim ve yapmakta da olduğum şey, bu insanlardan bu gibi sevgi gös­terilerini bırakmalarım rica etmemdir. Eğer bundan öte da­ha başka bir şey yapmamı öneriyorsamz, buyurun yazın.[208]

Yanlış Suçlamalar

Soru:

Bizim bölgede bir hoca efendi sizin aleyhinize konuşup duruyor. Sizin aleyhinize yaptığı suçlamalardan birkaçı şu şekildedir:

  1. Siz “Tefhimat” adlı kitabınızda hırsızlık yapan için ve­rilen el kesme cezasını zulüm olarak niteliyormuşsunuz.
  2. Tercüman’ul Kur’ân’da kıyametten sonra yeryüzünün cennet yapılacağım yazmışsınız. Yâni; cennet daha sonra yaratılacaktır, şu anda herhangi bir yerde yoktur ve önce­den yaratılmış değildir, diyormuşsunuz.
  3. Tercüman’ul Kur’ân’da Hz. Âdemin (a.s) konulmuş ol­duğu cennetin bu dünyada olduğunu iddia etmişsiniz. Hal­buki bu Mutezilenin bir görüşüdür.

Lütfen bu suçlamalara hakikatin ortaya çıkabilmesi için kısaca cevap veriniz.

Cevap:

Allah Teâlâ bu efendilere, doğruluk ve salim düşünce na­sip eylesin. Bu gibi kimseler “Kelimelerin mânâlarını saptı­rırlar”[209] macaip örneklerini sunmaktadırlar. An­cak herşeyin bu dünya ile sınırlı olmadığı bir zaman gelip de, Allah Teâlâ’nın önüne çıkacağımızı ve yaptıklarımızın hesa­bım vereceğimizi hiç düşünmemektedirler. Mektubunuzda sözü geçen suçlamalara kısa kısa cevaplar veriyorum:

İslâmdışı Bir Sistemde Şer’î Hadlerin Uygulanması

  1. Sözü geçen efendinin işaret ettiği konu “Tefhimat” ın 2. cildinin 280 ile 285. sayfaları arasındaki konudur. Siz ken­diniz bunu okuyarak görebilirsiniz. Bu konu ile ilgili tüm yazdıklarımı, çağdaş medeniyetten etkilenerek şer’î hadleri zalimce ve vahşice cezalar olarak niteleyen kimselerin şüp­helerini reddetmek için yazdım. Konu ile ilgili tendi delille­rimi sunarak yazmış olduklarımın özeti şudur: İslâm’da ce­zaî kanunlar İslâm’ın hayata tam olarak hakim olduğu nizamlar içindir. oksa, hayatın tüm safhalarında kufinin ha­kim olduğu ve sadece hırsızlık ve zina suçlarının cezasının İslâm’dan alındığı sistemler için değil. Eğer ülkenin iktisadi yapısı da İslâmî hükümlere uygun olarak çalışıyorsa, hırsız­lık yapanın elini kesmek adaletin ta kendisidir. Ancak İslâm’ın isteği hilafına faizin helal görüldüğü, zekatın terkedildiği ve ihtiyaç sahiplerinin elinden tutmak için hiçbir sis­temin mevcud bulunmadığı bir ülkede el kesmek kesinlikle zulümdür. Bütün bu yazdıklarımızdan eğer herhangi bir kimse sadece el kesmenin zulüm olduğu ibaresini nakleder­se, bu kimsenin anlayışına mı matem tutmalı, yoksa dürüstlüğüne mi, siz karar verin.

Cennetin Yeri

  1. Bu konu Tercüman’ul Kur’an’ın Mayıs 1955 sayısında biri 119-120. sayfalarda, diğeri 188-190. sayfalarda olmak üzere iki yerde zikredilmiştir. Kur’an-ı Kerim’den delil geti­rerek yeryüzünün ahiret hayatında cennete dönüştürülece­ğini ve yalnız salihlerin bu cennetin varisi kılınacağını elbet­te söyledim. Ancak, şu an herhangi bir cennet mevcut değil­dir ve önceden de cennet yaratılmış değildir, diye bir şey söy­lemedim. Benim ikinci yazımdan böyle bir mânâ nasıl çıka­rılmış ve nereden çıkarılmış? Eğer herhangi bir kimse “filan yerde bir ev yapılacak” derse, bundan şu an hiçbir yerde ev olmadığı ve Önceden de yapılmadığı mânâsı çıkarılabilir mi?

Bir başkasımn sözüne kendi tarafından ilaveler yaparak suçlama için bahane aramak ne kadar tuhaf bir yol değil mi?

  1. Ben, Hz. Adem’in (a.s.) konulduğu cennetin bu dünya­da olduğu şeklindeki bir fikri elbette belirttim. Bunu söyle­mek günah mıdır ve hangi akîde esası ile çatışma içerisinde­dir? Müfessirler bu meselede şu üç görüşü benimsemişler­dir.

a. Hz. Adem’in (a.s) konulduğu cennet göklerde idi.

b. Sözü geçen cennet yerde idi.

c. Bu meselede susmak daha hayırlıdır.

Bu değişik görüşlere sahip müfessirlerden hiçbiri, “İslâm akidesinde filan kaville amel etmek zaruridir ve bu görüş aleyhine görüş bildiren kişi suçlanabilir” diye bir şey söyle­memiştir. İkinci görüşü Mutezile mezhebine mensup bazı alimlerin de seçtiği doğrudur. Ancak, bu mesele onların Mu­tezile olarak bilinmesine yol açan özel meselelerden biri de­ğildir. Eğer herhangi bir kimse çıkıp da Mutezile alimlerinin söylediği her sözün itizal ve reddedilmeye layık olduğunu söylerse, büyük haksızlık etmiş olur. Mutezile’nin en şedid karşıtlarından İmam Razi’ ye kadar birçok alim, Ebu Müs­lim Isfahanı ve Zemahşeri gibi Mutezili alimlerin birçok kav­lini kabul etmiştir. Yine, diğer ilim ehli de Mutezile’yi sırf Mutezili oldukları için söyledikleri herşeyi mutlaka reddedilmesi gereken şeyler olarak görmemiştir.[210]

Tedavisiz Fitne Hastalığı

Soru:

Siz, “Resâil ve Mesâil”in birinci cildinin 53. sayfasmda[211] “tek gözlü deccâl vs. herhangi bir şerî durumu olmayan efsanelerdir” diye yazıyorsunuz. Bu sözlerinizden akla he­men deccâl’ı tamamen inkar ettiğiniz düşüncesi geliyor. Her ne kadar daha sonraki sayfalarda deccâlîn zuhuru haberini değil de, onun şu an dünyanın herhangi bir noktasında hapis olarak bulunmasını efsane olarak gördüğünüzü söyleseniz de önceki ibarelerinizde bir düzeltmeye gitmeniz daha iyi ol­maz mı? Çünkü halkın itiraz etmesine neden olacak şekilde bir üslûp kullanmışsınız.

Cevap:

Sizin sorunuzda işaret etmiş olduğunuz ibare herhangi bir müstakil makaleden alınma olmayıp, bir soruya karşı ve­rilmiş cevaptan alınmıştır. Akıl sahibi her kişi, bir soruya cevap olarak söylenen bir şeyden soruyu göz ardı ederek bir mânâ çıkarmanın doğru olmadığını billir. Sözü geçen yazıda bir kişi şöyle bir soru soruyordu:” Tek gözlü deccâl’ın herhangi bir yerde hapis olduğu hikayesi meşhurdur. Eğer bu gerçekten doğru ise, o nerede hapistir? Bugün insanoğlu yeryüzünü karış karış araştırmış bulundu­ğu halde, neden tek gözlü deccâl’ın izine rastlanmamıştır?” Bu soruya cevap olarak benim yazdıklarım tabi ki soru ile doğrudan alakalı idi. Yâni; deccâlin herhangi bir yerde ha­pis olması ile ilgili idi. Daha sonraki sayfada ben amacımın ne olduğunu da açıkça belirtmiştim. Buna rağmen fitne çı­karmakta ısrarlı olan kişilerin Allah’tan korkmayı ve halk­tan utanmayı bırakıp, o ibarelere nasıl yanlış mânâlar yük­lemekte olduklarını siz de görüyorsunuz. Tüm bunlardan sonra siz, ben sözü geçen ibarede düzeltmeler yapsam da bu gibi kimselerin davranışlarından vazgeçeceklerini mi zan­nediyorsunuz?

Ben sizin bu uyarınızı takdirle karşılıyor ve “Resâil ve Mesâil”in yeni baskısında bu ibareyi değiştireceğime dair si­zi temin etmek istiyorum. Ancak, kalpleri hasta olan kişile­rin bu düzeltmeye kulak asmayacaklarını ve önceki ibare ile uğraşmaya devam edeceklerini iyi biliyorum.[212]

Tevilsiz Hayat Hadiseleri

Soru:

İnsan hayatında öyle hadiseler vukua gelmektedir ki, bu hadiselerin fesad ve yıkım yönü, ıslah ve yapıcılık yönünden daha ağır basmaktadır. Öyle hadiseler vardır ki, bunlarda hiç bir hikmet ve maslahat göze çarpmamaktadır. Her şeyin kendi kendine bir tesadüf eseri olarak ortaya çıktığı ve tüm olan ve bitenlerin arkasında, herhangi bir hakim, habîr ve rahim gücün olmadığı şeklinde bir görüş hayata hakim ol­saydı, dünyadaki her perişanlık ve karmaşıklık, haddizatın­da doğru olurdu. Çünkü, bu hadiselerin gelişiminde herhan­gi bir akli varlığın müdahelesi zaten kabul edilmemektedir. Ancak, din ve Allah hakkındaki temel görüşler ile bu hadise­ler arasında hiç bir uygunluk söz konusu değildir.

Bu söylediklerimize karşın, ‘bu meseleleri halletmek için herhangi bir kaynağa sahip değiliz’ diye cevap verilirse, o za­man insan aklının bu soruları sormaya yatkın yaratılıp, bu sorulara cevap vermeye ya da anlamaya yatkın yaratılma­ması da oldukça tuhaftır. Yine tüm zaruretler göz önünde bulundurulmasına rağmen, bu düşünsel zaruretin göz ardı edilmiş olması da acaibtir. Bu haliyle Yaratıcı’nın siyasetin­de, zahiren -hâşâ- kara cehalet göze çarpmaktadır.

Cevap:

Sizi içerisine düşmüş olduğunuz karışıklıktan çıkarma ehliyetine sahip olmadığımı zannediyorum. Bu konuyla ilgi­li en fazla söyleyebileceğim şey şudur: Düşüncenizin başlan­gıç noktası doğrudur. Sizin düşünmeye başladığınız sorular behemehal küllî sorular olmayıp, küllî’nin bazı cüzleri ile il­gili boyutlarıdır. Bazı ayrıntılardan hareketle kül ile ilgili doğru bir görüşe varılamaz. Sizin öncelikle bir bütün olarak düşünmeniz, yani; bu nizamın herhangi bir yaratıcı, düzen­leyici ve müdebbir olmadan mevcud olup olamayacağı üze­rinde kafa yormanız gerekmektedir. Eğer yaratıcısız yarat­ma ve düzenleyici siz düzen olabileceğine kalbiniz mutmain oluyorsa, o halde diğer tüm sorular gereksizdir. Çünkü, nasılki her şey tesadüfen oluşmuşsa, aynı şekilde tesadüf eseri yürüyüp gitmektedir. Bu yüzden meselede herhangi bir hik­met, maslahat, rahmet ve rububiyet aramaya hacet yoktur. Ancak, eğer kalbiniz böyle bir cevapla tatmin olmuyorsa o zaman sizin önünüzdeki küllün tüm boyutlarını hep birlikte göz önüne alarak, varlıkların yaratılışında, vücudunda, du­rumlarında ve sıfatlarında Hâlık ve Müdebbirin hangi sıfat­larının alâmet ve şahitlerinin göze çarptığını anlamaya çaba göstermelisiniz. Acaba, O hakim olmayabilir mi? Acaba, O ilimsiz ve habersiz midir? Acaba, O merhametsiz, zalim ve yıkmayı seven olabilir mi? O’nun eserleri O’nun yapıcılığına mı yoksa yıkıcılığına mı delalet etmektedir? O’nun yaratmış olduğu kainatta ıslah, hayır ve yapıcılık yönü mü ağır bas­maktadır yoksa fesad, şer ve yıkıcılık yönü mü? Başkalarına sormak yerine, bu konular üzerinde kendiniz düşününüz ve kendiniz bir karara varınız. Eğer genel olarak gözlemlediği­niz alâmet ve durumlardan hareketle siz de kainatın yaratıasının Hakîm ve Habîr olduğu, maslahat için çalıştığı, yap­tıklarının asıl amacının yıkmak değil de yapmak olduğu ka­naati hasıl olursa, kainat nizamı içerisinde cüz’i alamet ve halleri görerek şaşkınlığa düşen siz, sorunuzun cevabını, yani, bu gibi şeylerin neden olduğunu kendiniz bulacaksınız. Kainatın işleyişinde zaman zaman görülen yıkıcılık boyutla­rı, hiç şüphesiz bu işleyişteki hikmetin kaçınılmaz bir netice­sidir. Her yıkıcılık, yapma amacıyla olmuş olmalıdır. Her cüz’i fesad, küllî ıslah için olmuş olmalıdır. Bizim tüm masla­hatları neden anlayamadığımız sorusuna gelince: Beheme­hal bizim bunları anlayamadığımız bir vakıa, bir gerçektir. Bu gerçeği değiştirmeye ne benim ve ne de sizin gücünüz ye­ter. O halde sırf biz bu hadiselerdeki maslahatları anlamadı­ğımız ya da anlayamadığımız için kızgınlıktan küplere bi­nip, Hakîm ve Habîr olan Yaratıcı’yı inkar etmemiz mi ge­rekmektedir? “Ya biz her cüz’ i hadisenin maslahatını anla­malıyız ya da bu hadise ile ilgili hiçbir soru kafamızda oluşmamalıdır. Aksi takdirde biz, bunu Yaratıcı’nın siyasetinde abes bir şey olarak görürüz. Çünkü Yaratıcı bizi soru sorma­ya yetenekli kılmıştır, ama sorunun cevabını bulmak için kaynak vermemiştir” şeklindeki delilinize gelince, bu delili­nizi, kızgınlığın dışa vurumu olarak görmek bence daha uy­gundur. Siz, aklımzca, Yaratıcı sizi her sorunun cevabını bulmaya muktedir kılmadığı için, güya O’nu cezalandırmak istiyorsunuz. O’nu abesle iştigal ve cehaletle itham şeklinde bir ceza bu. Güzel, O’na böyle bir ceza vermekte serbestsiniz, ama bana böyle hareket etmekle ne çeşit bir itminana kavuş­tuğunuzu söyleyebilir misiniz? Şu an hangi meseleye çözüm getirmiş bulunuyorsuz? Siz kızgınlığınızı bir kenara iterse­niz, getirmiş olduğunuz delilin ne kadar zayıf olduğunu ken­di kendinize anlayacaksınız. Gerçeği söylemek gerekirse, so­ru sormak için gerekli olan kabiliyet, cevap vermek için ya da cevap bulmak için yeterli değildir. Yaratıcı size düşünme ka­biliyetini sizi “insan” olarak yarattığı için vermiştir. İnsan olmanız hasebiyle, size verilmiş bulunan makam dolayısıyla bu selahiyetin size verilmesi gerekli idi. Ancak bu selahiyetin verilmesi dolayısıyla sahip olduğunuz soru sorma gücü oranında o sorulara cevap bulmak kudretini de vermek insanlık makamında bulunduğunuz sürece yerine getirmeniz gereken hizmetler için gerekli değildir. Siz bulunduğunuz bu makamda oturdukça her soruyu sorabilirsiniz, ancak bir çok soruman cevabını insanlık makamını bırakıp ilahlık ma­kamına geçmedikçe bulamazsınız. Öte yandan, bu makamı ele geçirmeniz hiç bir şekilde mümkün değildir. İnsan olarak yaratılmış olmanız hasebiyle soru sorma yetkisi elinizden alınmaz. Siz, taş, ağaç ya da hayvan olarak yaratılmamı Ancak siz, Tanrı değil de insan olmanız hasebiyle her sorunun cevabının bulunabileceği kaynağı ele geçiremezsi­niz. Eğer siz bunu Yaratıcı’nın siyesetindeki bir “cehalet” olarak görmek istiyorsanız, görebilirsiniz.[213]

Rüyada Peygamberimizi Ziyaret

Soru:

Lütfen aşağıdaki sorumu cevaplayarak beni memun edi­niz. Peygamber Efendimizin şöyle bir hadisi var:

“Beni rüya­sında gören, gerçekten de beni görmüştür. Çünkü, şeytan be­nim suretime giremez.”

Bu hadis-i şerifin doğru açıklaması ne şekildedir? Pey­gamber Efendimizi (s.a) rüyada her ne şekilde görürsek gö­relim; bu; O’nu rüyada gerçekten gördüğümüz mânâsına mı gelir? Peygamber Efendimizi (s.a) rüyada Batılıların kıyafe­ti içerisinde görmemiz de mi O’nu gördüğümüz mânâsına ge­lir? Böyle bir rüyanın hayatımız üzerinde bazı etkileri de olur mu?

Cevap:

Bu hadis-i şerifin doğru açıklaması şu şekildedir: Pey­gamberimizi (s.a) kendi asıl şeklinde görmüş olan kişi gerçekten de rüyasında O’nu görmüştür. Çünkü şeytana Pey­gamber Efendimizin (s.a) suretine girip herhangi bir kimse­yi kandırabilme gücü verilmemiştir. Hadis’in bu şekildeki açıklamasını Muhammed ibn Şîrîn (r.a) yapmıştır. İmam Buhârî, Kitab’ut-Ta’bîr’de onun şöyle bir sözünü nakletinektedir:

“O’nu (Hz. Peygamberi) gören kendi aslî suretinde gör­müşse ” Allâme İbn Hâcer sahih senedle şöyle rivayet etmektedir: Herhangi bir kimse İbn Sîrîn’e Peygamber Efendi­mizi (s.a) rüyasında gördüğünü söyleyince, o rüyayı görenin Peygamber Efendimizi (s.a) hangi şekilde gördüğünü sorar­dı. Eğer rüyayı gören kişi Peygamber Efendimizin hilyeyi şe­rifine uymayan bir şey söylerse İbn Şîrîn ona: “Sen Peygam­ber Efendimizi görmemişsin” derdi. Aynı davranışı Hz. İbn Abbas’ın da sergilediğini görüyoruz. Şöyleki, bunu Hâkim senediyle birlikte nakletmiştir. Hatta, doğrusunu söylemek gerekirse, hadiste kullanılan lafızlar da bu mânâyı kuvvetlendirmektedir. Bu hadis değişik lafızlarla sahih senedleriy-le birlikte nakledilmiştir. Tüm lafızların müşterek mânâsı şudur: “Şeytan Peygamber Efendimizin suretine giremez” Yoksa bu lafızlardan şeytanın herhangi bir şekle girip de, herhangi bir kişiye, kendisini Peygamberimizi görüyormuş gibi gösterip aldatamayacağı mânâsı çıkmaz.

Bununla birlikte şunun da bilinmesi zorunludur: Eğer herhangi bir kimse rüyasında Peygamber Efendimizi (s.a) görüp de, O’ndan herhangi bir emir ya da nehiy hükmü işitse veya dini meselelerle ilgili bir îma görse, bu hüküm veya îma’nın Kur’ân ve Sünnet’e uygunluğu hakkında tatmin ol­madıkça rüyası ile amel etmesi kendisine caiz olmaz. Allah Teâlâ ve O’nun Rasûlü din meselesinde bizi rüya, keşif ve il­hamlara bırakmamıştır. Onlar bize hak ve bâtılı, doğru ve yanlışı, uyanıkken ve tam bir bilinç içerisinde, bakıldığında doğru yolun belirlenebildiği aydınlık bir Kitap ve senetli bir Sünnetle sunmuşlardır. Eğer herhangi bir rüya veya keşif ya da ilham bu Kitap ve Sünnet’e uygun ise, Peygamber Efendimizi ziyaret etmeyi nasib ettiği veya keşif ve ilhamla sizi şereflendirdiği için Allah Teâlâ’ya şükretmelisiniz. Lâkin, eğer bunlar Kitap ve Sünnet aleyhine şeylerse, reddediniz ve Allah Teâlâ’ya sizi bu imtihanlardan koruması için dua ediniz.

Bu iki farklı durumu anlayamamaktan dolayı, çoğu in­sanlar sapı t mı şiardır ve sapıtmaktadırlar da. Benim de tanıdığım bir çok insan sırf Peygamber Efendimizi rüyaların­da sapık bir mezhebin kurucusunu teyid ederken veya ona il­tifat ederken gördükleri için o mezhebe girmişlerdir. Onlar, eğer rüyada herhangi bir şekildeki insanı Peygamber Efen­dimiz adına görmenin gerçekten de Peygamberimizi görmek mânâsına gelmediği ve de rüyada gerçekten de Peygamber Efendimizi ziyaret etseler bile herhangi bir şer’î hükmün ve dini bir prensibin o rüyadan alınamayacağı hakikatim bilse­lerdi, bu sapıklığa düşmezlerdi.

Bazıları şöyle bir soru soruyorlar: Şeytanın hilesinden korunmanın tek şartı Peygamber Efendimizi asıl suretinde görmeye bağlı ise, o zaman böyle bir şeyden ancak Peygam­ber Efendimizi uyanıkken görmüş olanlar faydalanabilirler. Daha sonra gelenler rüyalarında gördükleri suretin Pey­gamberimizin mi, yoksa başkasının mı olduğunu nasıl bil­sinler ki? Onlara, bu hadisle ne gibi bir teselli verilebilir ki? Bu sorunun cevabı şudur: Daha sonra gelenler rüyalarında gördükleri suretin Peygamber Efendimize ait olduğu husu­sunda tam manâsıyla tatmin olamasalar da gördükleri rü­yanın muhteva ve mânâsının Kur’ân ve Sünnetin öğretileri­ne uygunluk sağlayıp sağlamadığım belirleyebilirler. Rüya­larının Kur’ân ve Sünnet öğretilerine uygunluk sağlaması durumunda büyük ihtimalle rüyalarında Peygamber Efen­dimizi ziyaret etmişlerdir. Çünkü şeytan doğru yolu göster­mek için suret değiştirmez.[214]

Yuvarlak Cevaplar

Soru:

Bazılarına göre siz daima her meseleye yuvarlak cevap­lar veriyorsunuz ve eğer sizden daha fazla açıklama istenir­se hiddetleniyorsunuz veya cevap vermekten aciz kalıp in­kar ediyorsunuz. Allah’a şükürler olsun ki, ben henüz bu gibi kişilerin fikirlerine katılmıyorum. Çünkü bildiğime göre siz daima meselelere net ve açık cevaplar veriyorsunuz. Allah Teâlâ’dan benim bu hüsn-ü zannımı devam ettirmesini dile­rim.

Yukarıda yazdıklarımı da göz önünde bulundurarak lüt­fen aşağıdaki sorularımı cevaplandırınız.

  1. Sünneti terkeden bir büyük velî olabilir mi, olamaz mı?
  2. Hz. Rabia Basrî (Adeviye) neden evlenme sünnetini terketmiştir?
  3. Hz. Hace Nizamuddin Evliya Mahbub İlahî ile ilgili söylenir ki; o, piri Hz. Hace Seyyid Baba Feridüddin Gene Şeker’in batini bir işareti üzerine ömür boyu evlenmemişti. Si­ze göre, mürşidin sünnet aleyhine işarette bulunması ve mü­ridin de gücü olduğu halde evlenme sünnetini terketmesi ne derece doğrudur?

Cevap:

Ben, makul ve gerekli gördüğüm soruların cevabını her zaman açık açık vermeye çaba gösteriyorum. Ancak, boş ve faydasız sorulara gelince yakamı kurtarmaktan başka bir çare bulamıyorum. Şimdi sizin sorduğunuza gelelim. Eğer siz ilk soru ile iktifa etseydiniz ben sünneti terkedenin velî olamayacağını kolaylıkla söyleyebilirdim. Yine eğer siz üçüncü sorunun son bölümünü sorsaydınız ona da herhangi bir kimsenin meşveresi ya da emri ile sünneti terketmenin caiz olmadığı cevabını verebilirdim. Ancak, daha da ileri gi­derek iki merhum büyüğü yargılamamı istiyorsunuz. Sizin bu münakaşaya dalmanızın ve benim de bu mesele için de sı­kışıp kalmamın ne derece doğru olduğunu buyurunuz siz söyleyiniz? Benim ya da sizin elinizin altında, Hz. Rabia’nın sünnete o kadar bağlı olmasına rağmen neden evlenmediği­ni ve Hz. Nizamuddin’e şeyhinin hangi özel şartlar veya se­bepler yüzünden böyle bir izin verdiğini ya da vermediğini bildiren ne gibi bir kaynağımız var ki? Tüm bu durumları ne ben bilmekteyim ve ne de siz. Eğer ben bu durumlardan ha­berdar olmadan bu büyükler hakkında bir hüküm verirsem, haksızlık yapmış olurum. Onların yapmış oldukları bu fiili tevil edersem, diğer insanların da sünneti terketmelerine yol açarım. Sözü geçen meseleyi anlamak için bugün, benim ya da sizin önceki büyüklerin meselelerini halletmemize de ihtiyaç yoktur. Şimdi siz söyleyin, ben bu gibi sorulardan ya­kamı kurtarmak için çaba göstermeyeyim de ne yapayım? Bu gibi sorular ve cevapları hakkında Peygamber Efendimi­ze şöyle buyurulmuştur:

“Onlar hakkında, sathî tartışma dışında, derin münâka­şaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma.”[215]

Mübahele Ve Münazara

Soru:

Dini medrese mezunu bir yakınım bana şöyle bir soru yö­neltmektedir: Peygamber Efendimizin (s.a) bizzat yahudi­lerle mübahele etmeye karar verdiği, nebiler ve selef-i salihinin de münazaralara katıldığı sabit olduğuna göre, Mevlânâ Mevdûdî kendisine yapılan mübahele ve münazara davetle­rini neden kabul etmeye yanaşmamaktadır?

Karşıtlarınızın size defalarca meydan okumalarına rağ­men siz ne mübaheleye yanaşıyorsunuz; ve ne de münazarayı kabul ediyorsunuz. Ben kendi kapasitem ölçüsünde bu yakı­nımı ikna etmek için çalıştım ve ona her mübahele ve müna­zara davetini kabul etmenin ne farz, ne de sünnet olduğunu anlatmaya çalıştım. Yine de siz kendi tarafınızdan bu konu­yu açıklığa kavuşturursanız daha da ikna edici olur.

Cevap:

Peygamber Efendimizin yahudilerle mübaheleşmeye ka­rar buyurduğunu iddia eden yakınınızın bu konudaki bilgisi eksiktir. Mübahele kararını Peygamberimiz,(s.a) değil, Al­lah Teâlâ vermiş ve bu mübahele yahudilerle değil de hristiyanlarla yapılmıştı. Peygamber Efendimizin hayat-ı saadetlerinde sadece işte bu mübahele hadisesi vardır.

Bundan, herhangi bir kafir ya da müslümanla ihtilaf edildiği zaman hiç vakit kaybetmeden mübaheleye başvurula­cak bir şekilde İslâm’ın mübaheleyi tartışmalı meseleleri halletmenin tek yolu olarak belirlemediği açıkça görülmek­tedir. Tartışmayı bir meslek haline getirmiş bulunanlar, bu­gün, mübaheleyi de çekişmenin oyunları arasına sokmuşlar­dır. Ancak tüm İslâm tarihi boyunca mübaheleye davet ör­nekleri oldukça nadir bulunur. Sahabe-i kiram döneminde büyük büyük ihtilaflar olmasına, hatta zaman zaman iş kı­lıçları kınından çıkarmaya kadar gelip dayanmasına rağ­men, mübaheleye sıra az ve nâdir olarak gelmiştir. Tabiîn, tebe-i tabiîn ve müctehid imamlar arasında şiddetli ihtilaf­lar meydana gelmesine, çok büyük meseleler üzerinde tar­tışmalar olmasına rağmen tartışma yerine mübahele yolu benimsenmemiştir. Daha sonraki zamanlarda da ulema ara­sında görüş ayrılıkları zuhur etmesine, tekfir ve tefsir pazarı kızışmasına rağmen hiç kimse hiç bir zaman mübaheleye başvurmamıştır.

Peygamber Efendimiz (s.a) zamanında muhalifler olduk­ça fazla idi. Yahudilerin, hristiyanların, münafıkların Pey­gamber Efendimize her adımında muhalefet etmelerine rağ­men Necran hristiyanlarından başka bir kimseye karşı mü­bahele etmek zarureti duyulmamıştır. Bundan, mübahelenin bazı özel sebep ve durumlardan dolayı sadece Necran hristiyanlarına karşı Allah Teâlâ’nın bizzat belirlediği is­tisnai bir yol olduğu kendi kendine açıklığa kavuşmaktadır. Ayrıca bu yol, meselelerin çözümü için ihtilaf edilen her me­selede, her zaman için benimsenebilecek belirlenmiş bir ku­ral ve kaide değildir.

Biraz da Necran hristiyanları meselesinde neden özel bir şekilde bu yolun benimsendiği üzerinde duralım. Hadisler­den anlaşılan, bunun bir sebebi şudur: Peygamber Efendi­mize bir heyet şeklinde gelen Necran hristiyanlarının üç dini önderi içlerinden Peygamber Efendimizin (s.a) peygamberli­ğini itiraf etmiş ve inanmışlardı. Ancak, sırf kavimleri içeri­sindeki saygınlıklarım devam ettirebilmek için iman etmek­ten geri durmuşlardı. Medine’ye doğru yolculukları sırasın­da onlardan bir tanesi Peygamber Efendimiz (s.a) hakkında yakışıksız bazı kelimeler ağzına alınca, bir diğeri arkadaşım hemen susturmuş ve bu kişi (Rasûlullah (s.a)) hakkında ya­kışıksız kelimeler kullanmanın doğru olmayacağını, çünkü O’nun kendi kitaplarında geleceği daha önceden bildirilmiş olan nebi olduğunu hatırlatmıştı. Allah Teâlâ gaybı bilmesi dolayısıyla onların kalplerinde gizlediklerini biliyordu. Yine Allah Teâlâ, onların kalpleriyle Peygamber Efendimizin (s.a) peygamberliğini kabul ettikten sonra, mübahele daveti­ni ve:

“Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun”[216] diyerek kendi üzerlerine Allah’ın (c.c) lanetini musallat etme cüretini hiç bir zaman gösteremeyeceklerini de biliyor­du. Bu yüzden onların iç haletlerini ortaya çıkarabilmek için Allah Teâlâ böyle bir yol öngörmüştü. Nitekim sonuç Allah Teâlâ’nın istediği gibi oldu. Necran heyeti mübaheleden ka­çındı ve böylece onların yalan ve nifakları tamamen ortaya çıktı.

Yakınınız, peygamberler ve salihler bile birçok tartışma yaptıkları halde benim neden tartışmalardan kaçtığımı da sormakta idi. Buna şöyle cevap vermek istiyorum: Onların yaptıkları tartışmalar delilleri ortaya koymakla sınırlı idi. Bugünkü ıstılahta tartrşma denen şey ise, daha çok horoz döğüşünü anımsatmaktadır. Makul yollarla eğer bir şahıs her­hangi bir meseleyi şifahen ya da yazılı olarak tartışmak is­terse ben böyle bir şeye itiraz etmem. İmkan dahilinde ve ge­rekli görürsem, bu gibi tartışmalara katılırım. Ancak, tartış­mayı bir meslek haline getirmiş kimselerle gaga tokuştur­mak benim işim değildir. Bu meşgale daha çok bu işi gönül hoşluğu ile yapan kimselere yaraşır.[217]

İtiraz Kılıfında Töhmet

Soru:

Tercüman’ul Kur’ân’ın Ramazan 1375. sayısında, bir şahsın birkaç itirazını yayınlamış ve cevaplamıştınız. 12. itiraza cevaben: “Bu bir itiraz değil de açıkça töhmettir. Ben işaret ve kinaye bile olsa böyle bir şey yazmadım…” diye yaz­mıştınız. Aslında sözü geçen itiraza yanlış referans vermiş­ti. Aziz Ahmed Kasım[218] “Mevdûdilik Mezhebi”nin birinci cildinde, itiraz edilen ibareye referans olarak Tercüman’ul Kur’an’m Rabîussânî 1357. sayısını vermişti. Lütfen bu re­feransı bir gözden geçiriniz ve eğer verilen referanstan ikti­bas edilen ibare doğru ise itiraza cevap veriniz.

Cevap:

Ben önceden beri bana itiraz edilen meselede hiçbir şey yazmadığımdan dolayı böyle bir suçlamanın kaynağının ne olabileceği hususunda şaşırıp kalmıştım. Sizin zikrettiğiniz referansı çıkarıp bakınca mesele açıklığa kavuştu. Mevlevi Sadruddin İslahî’nin yazmış olduğu bir bir makaleden ikti­bas edilen ibareler, sırf Tercüman’ul Kur’ân’da yayınlandığı için sorumsuzca benim üzerime yıkılmıştır. Halbuki her ma­kalenin içeriği kendi yazarını bağlar. Herhangi bif makale­nin her kelimesi o makalenin yayınlandığı derginin editörü­ne mal edilemez.[219]

Zevce Ve Ebeveynin Hakları

Soru:

Ben sizin kitaplarınızı okudum ve bu sayede kafamdaki birçok düğüm çözüldü. Ancak öteden beri zihnimi kurcala­yan bir sorun hâlâ beni meşgul etmeye devam ediyor. İslâm her ne kadar kadınların değerini yeterince yükseltmişse de kadını zevce olarak bazı meselelerde aşağılamıştır. Meselâ; erkeğe bir zevce üzerine üç kere daha evlenme müsaadesi vermiştir. Halbuki Allah Teâlâ kadının fıtratına kıskançlığı da yerleştirmiştir. Zevce, (kadın), kocasının kontrolü ve ira­desi altına sokulurken; koca, kendi anne ve babasının kont­rol ve iradesi altına sokulmuştur. Aynı şekilde, koca ebeveynin isteği üzerine zevcesinin haklı bir isteğini bile ayaklar altına alabilmektedir. Bu gibi meselelerde zahiren zevcenin durumu üç kuruşluk oyuncak bebeklerden daha iyi değildir. Ben bir kadınım ve doğal olarak bir kadının hislerinin tercü­manlığını yapıyorum. Lütfen bu konuda beni aydınlatınız.

Cevap:

Siz iki sebepten dolayı kadının konumunun aile hayatın­da daha aşağıda olduğu kanısına varmışsınız. Birinci sebep, erkeğe dörde kadar evlenme müsaadesi verilmiş olması, ikinci sebep de kocanın ebeveynine tabi tutulması ve bundan dolayı da çoğu zaman kocanın zevcesinin his ve arzularını ebeveyninin rızası uğruna kurban etmesidir. Eğer birinci se bep üzerinde iyice düşünürseniz, şunu anlamanız hiç de zor olmaz: Kadının üç tane kumaya tahammül etmesi, kocası­nın birkaç sevgili veya dostu olmasından daha rahatsız edici değildir. İslâm bunu önlemek için erkeğin birden fazla evlili­ğine müsaade etmiştir. Bir erkek gayr-ı meşru ilişkilerde ol­duğu kadar, evlilik yapmada pervasız olamaz. Çünkü, evli­lik durumunda erkeğin sorumlulukları artmakta ve çeşit çeşit sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu aslında er­kekler için bir tolerans olmaktan çok, kadınların menfaatine bir tedbirdir. İkinci çeşit davranışı yani; dost edinmeyi bu­gün Batı toplumu tecrübe etmektedir. Batıda, bir taraftan birden fazla evlilik yasaklanırken, diğer taraftan gayr-i meş­ru olarak tutulan kumalardan korunmak için hiç tedbire başvurulmadığı gibi, bu kumalara tahammül edemeyen ka­dınlara da boşanmak için mahkemeye müracaat etmekten başka açık bir kapı bırakılmamıştır. Siz böyle bir uygula­mayla kadının çilesinin biraz daha azaldığını mı zannedi­yorsunuz? Bakire kızlara, çocuksuz kadınlara kumadan kurtulmak için boşanmak belki de kolay gözükebilir, ama acaba çocuklu bir kadın için de böyle bir reçete kolay mıdır dersiniz?

Şikayet ettiğiniz ikinci meselenin kısaca cevabı şöyledir: Büyük ihtimalle siz daha çocuk sahibi olmamışsınız veya ev­lat sahibi olsanız da sizin herhangi bir oğlunuz şimdiye ka­dar evlenmemiş. Siz bu özel konuyu hâlâ bir gelinin görüş açısından değerlendiriyorsunuz. Siz kendi evinize bir gelin alıp geldiğiniz ve bu meseleye bir anne olarak yaklaşmaya başladığınız zaman, zevcenin ve anne baba haklarının ne ka­dar olması gerektiğini daha iyi anlayacaksınız. Hatta belki de siz o zaman bugün itiraz ettiğiniz hakların savunucusu durumuna düşeceksiniz.[220]

Sünnet Zikirler

Soru:

Bu mektupla sizlere bir ızdırabımı iletmek istiyorum. Ba­na elinizden geldiğince yardım edeceğinizi umuyorum. Ha­dise şu: Ben Birelvi [221] bir aileden gelmekteyim. Çocuklu­ğumda muhterem babam tarafından bilinçsiz bir şekilde Hz. Bahu Rahmetullahi Aleyh’in postnişini merhum Sultan Emir’e biat ettirildim.

Hz. Sultan Bahu, Hz. Evrengzîb Alemgir zamanında Ceng adlı bölgede yaşamış, oldukça meşhur ve takva sahibi bir büyük idi. Efendi Hazretleri, zamanında tebliğ ve dinin yayılması yolunda tüm gücünü sarfetmiş ve cihad faaliyetle­rine katılmış biriydi.

Onun postnişini merhum Sultan Emir, farzlara sıkı sıkı­ya bağlı, büyük günahlardan kaçınmaya oldukça özen göste­ren müttakî bir kimseydi. Şeyhinin türbesine gittiğinde sün­nete uygun istiğfar ederdi. İnsanlar şeyhin kabrini tavaf et­meye başlayınca türbe içerisine halkın tavaf etmesini tama­men engelleyen bir duvar ördürmüştü. Onun bu gibi davra­nışları ve müttakiliği sebebiyle ona karşı sarsılmaz bir inan­cım vardı. Ne yazık ki o, ben daha küçükken ve ondan istifa­de edemeden vefat etti. Ben daha sonra bir başka büyükten düzenli bir şekilde okuduğum bazı virdler aldım. Bu durum 1943’e kadar sürdü. 1943’te Cemaat-i İslâmî’ye üyelikle şe­reflendikten sonra içimde şiddetli bir kargaşa başladı. Şöyle ki; Kalbimin sükuneti için Cemaat-i İslâmî’ye üye olmanın ve üyeliğinin gereklerini yerine getirmenin kâfi geleceğini umuyordun. Ancak, bununla birlikte, fikirlerimi bir merkez­de toplayabilmek için evrad ve vazifelere susadığımı da his­settim. Bu amaçla bazı ileri gelenlerle görüştüm, ama dinin hayata hakim kılınması yolunda temel vecibeleri yerine ge­tirmedeki gafletleri onların benim gözümde saygınlıklarını yitirmelerine yol açtı. Uzun zamandır bu kargaşa içerisinde bocalamaktayım. Bazı dostlara bu durumu açıkladım da. Ni­hayet bu meselede size başvurmanın daha uygun olacağına inandım.

Sizden ricam bana:

  1. Benim mizacıma uygun,
  2. 15, 20, 25 dakikamı vermekle fikirlerimi toplamaya yardım edebilecek, sünnetçe sabit olmuş bazı zikir ve virdler önermeniz.

Bu meselede de beni yönlendimeniz umuduyla.

Cevap:

Zikir meselesinde iki konunun göz önünde bulundurul­ması lâzımdır:

  1. Zikr’in kişinin kendi kendine yüklediği bir zahmet ol­maması lazımdır. Bilakis kalbten, isteyerek ve arzuyla olması gerekir.
  2. Kişi, zikrin seçimini kendi kalbî arzusuna uygun ola­rak yapmalıdır. Ruhunuza uyum sağladığına inandığınız zikre devam ediniz ve zikri tüm dikkatlerinizi topladığınız ve arzularınız coştuğu an yapınız. Bu iki noktayı iyice kafa­nıza yerleştirdikten sonra, Mişkat [222] İsimli eserden üç bölü­mü dikkatli bir şekilde okuyunuz. Kitabu’s Salât, Babü’z Zi­kir, Babü’s Salât ve Babü’s Salât’ul-Leyl, Bab’ul-Kasdi Fil-Amel ve Kitabu’d-Deavât bölümleri gibi Bütün bu bölümle­ri okuyunca Peygamber Efendimizin(s.a) nasıl zikrettiğini ve nasıl dua ettiğini ve O’nun ashabına bu hususta neler söy­lediğini güzelce anlayacaksınız. Bu dua ve zikirlerden gönlü­nüze hoş gelenleri seçebilirsiniz.[223]

Âmirler Gelirken İş Yapıyor Görünmek

Soru:

Ben bir atölyede çalışıyorum. Bazen de iş için dışarı çık­mamız gerekiyor. Bu günlerde çok az işimiz var, mesaimizin çoğu vaktini iş yapmadan oturarak geçiriyoruz. Ancak, âmirlerimizden birinin bizim bulunduğumuz yere geleceğini anladığımızda hemen oraya buraya dağılıp, âmirin bizleri iş yapıyor görmesi için bir şeylerle uğraşıyoruz. Amir gittikten sonra yeniden rahat rahat oturmaya başlıyoruz. Bazen ami­rin aklından bizim için neler geçirdiğinin anlaşılması müm­kün olmayan durumlar da oluyor. Ben her ne kadar bu gibi göstermelik işlere az başvuruyorsam da zaman zaman böyle yapmaya kendimi mecbur hissediyorum. Ne zaman ki böyle bir durum söz konusu oluyor, canım oldukça fazla sıkılıyor. Bu yaptığım şey beni günahkâr yapar da Allah Teâlâ’nın huzuruna suçlu olarak dikilirmiyim diye bir korku sarıyor içi­mi. Lütfen, bu hususta beni aydınlatır mısınız?

Cevap:

Eğer siz işlerinizde kasıtlı olarak gaflet göstermeyip de iş olmaması yüzünden oturuyorsanız ve âmirin size kızmasın­dan çekindiğiniz için böyle göstermelik bir işe girişiyorsanız, bunda hiç bir sakınca yoktur. Tabi ki, kasıtlı olarak iş bırak­ma durumunda böyle bir şey caiz olamaz. Bununla birlikte şunu da anlamalısınız: Sizi, her an ve her durumda gözetle­yen, kendisini göstermelik işlerle kandıramayacağınız ve diğer bütün âmirlerden daha fazla cezalandırma gücüne sa­hip bir âmir daha vardır. Bu dünyanın küçük küçük âmirle­rinin gelmesiyle sizin ve dostlarınızın içini korku sardığı za­man birazcık olsun bu büyük âmiri de hatırlayınız.

Musibetler Karşısında Müminin Tavrı

Soru:

Üçüncü oğlum dört yaşlarında öldü. Allah Teâlâ onu rah­metine kavuşturdu. Buraya geldiğimden beri iki oğlum öl­müştü, şimdi bu üçüncüsü. Birisi, size büyü yapılmış diye bir şüphe atmıştı ortaya. Bu üçüncü oğlum doğduğundan beri Kur’an-ı Kerim’den çeşitli sureleri devamlı okuyarak çocuğa üfledik. Bu çocuğun diğerlerinden farkı şu oldu: Öncekiler iki yaşına yakın ölüyorlardı bu dört yaşına kadar yaşadı. Şu­nu sormak istiyorum: Sihir ve büyü bir kaç kelimeden ibaret­tir. Bu sihri bozmak için Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetler okuduk. Bu ayetlere ilaveten, sürekli dua etmemize, teheccüd vaktinde saatlerce secdede kalmamıza rağmen yaptıkla­rımız fayda vermedi. Halbuki Allah Teâlâ her yerde hâzır ve nazırdır. Her şeyi gören ve işitendir. Acaba, Allah Teâlâ sihir karşısında aciz mi kalmaktadır? Diğer insanlar, kabirlere, türbelere gider, adak adar, mum yakar, ayaklarına gümüş­ten halkalar takar, sonunda çocuklarını kurtarırlar. Ama biz bunu şirk bildik ve böyle bir şeye başvurmadık. Ancak, devamlı zarar gören de biz oluyoruz. Kalbimiz üç kere dağ­landı. Lütfen bu acılı günümüzde bize yardımcı olunuz.

Cevap:

Oğlunuzun ölümünü duymak beni aşırı derecede üzdü. Bundan önce de iki oğlunuzun ölmüş olduğunu öğrenince üzüntüm daha da arttı. Çocuklarınız dolayısıyla peşpeşe ge­len bu elem ve kederin siz ve eşiniz için ne kadar tahammül edilemez olduğunu gayet iyi anlıyorum. Allah Teâlâ size ve eşinize sabır ve kalp sükuneti versin.

Mektubunuzdan, peşpeşe gelen darbelerin sizin üzeri­nizde olağanüstü bir etki bıraktığını anladım. Bu gibi durumlarda nasihat etmek yaraları tazeleyeceğinden, her ne kadar elem ve keder tufanının sona ermesini beklemek daha münasip ise de bu acılı durumunuzda sizin sağlam akidenize bir halel gelmesinden korktuğum için buna başvurmak du­rumundayım. Başa gelen afet, musibet ve elemler ne kadar büyük olursa olsun mü’minin imanına ve Allah Teâlâ ile olan ilişkilerine halel getirmemesi gerekir. Allah Teâlâ bizi bu dünyada her çeşit duruma sokarak imtihan etmektedir. Ba­şımıza üzücü hadiseler de gelmektedir; sevindirici hadiseler de. Hayatımızda musibetlerle de karşılaşırız; rahatlıklarla da. Zarara da uğrarız; kâr yaptığımız da olur. Bütün bunlar imtihanlardır ve bizim tüm bu imtihanları sağ-salim geçmemiz lazımdır. Musibetlerle imtihan olurken bizim bu durum­dan oldukça rahatsız olup, iman ve itikadımızı harap etme­mizden daha büyük bir talihsizlik olamaz. Çünkü, bu şekilde biz hem dünyayı ve hemde ahireti kaybetmiş oluruz. Sizin başınıza gelen musibetlerden dolayı yemiş olduğunuz darbe­ler gerçekten de insanın yüreğini sızlatıyor. Ancak, bu du­rumda sabırlı ve sebatlı olmaya çalışınız. Müşrikçe herhangi bir tavra ve şirke doğru meyletmeyip, Allah Teâlâ’dan şika­yeti kalbinizden bile geçirmeyiniz. Biz ve bizim sahip oldu­ğumuz herşey Allah Teâlâ’nındır. Mülk de Allah’ındır (c.c); her çeşit irade de. Bunlar üzerinde bizim hiçbir hakkımız ve gücümüz yoktur. O, isterse ihsan eder; isterse verdiklerini geri alır. Bizi istediği hale sokar. Biz, O’na bizim dileklerimi­zi yerine getirmesi ve bizi hiç bir zaman müşkilat ve kedere sokmaması şartıyla iman etmiyoruz. Allah’tan (c.c) ümidi keserek başkalarına yönelmek kulluğa yaraşmaz. Gerçekte de diğer yönetilenlerde bize imdat edecek hiç bir güç yoktur. Onlarda zahiren bir şey varmış gibi görünse bile, bu da Al­lah’ın (c.c) vermesiyle olmaktadır. Şu da var ki, oralardan ele geçirebileceğimiz şeyleri imanımızı zayıflatmak pahası­na elde etmekteyiz. Öyle nasipsizler var ki, bu uğurda hem imanlarını kaybetmekte ve hem de birşey ele geçirememek-tedirler. Bu yüzden böyle bir düşünceyi sakın aklınızdan geçirmeyiniz. Nasibinize üzüntü de düşse, sevinç de; sabır ve sebatla Allah’a (c.c) tevekkül ediniz.

Sihir, büyü vs. gibi şeyler Allah Teâlâ indinde bir hiçtir. Allah Teâlâ her şeye kadirdir. Siz yine Allah’a yalvarmaya devam ediniz, sadece O’ndan yadım bekleyiniz. Umulur ki, sonunda, O’nun lütuf ve keremi sizi de kuşatacak ve ne size ne de evlatlarınıza bir bela dokunmayacaktır. [224]

Eğitim Ve Öğretimle İlgili Birkaç Temel Soru

Soru:

Bendeniz bir süredir eğitim ve öğretim meselesiyle uğraşı­yor ve bu günlerde bunun eğitimini görüyorum. Buradaki öğretim uzmanlarıyla daha çok öğretim meseleleri üzerinde tartışıyoruz. Nitekim Şikago Üniversitesi’nin isteği üzerine bu konuda bir makale yazmaya çalışıyorum. Bu makalede asıl üzerinde durduğum husus Pakistan’ın eğitim ve öğretim gereksinimlerinin ABD ve diğer devletlerin gereksinimle­rinden oldukça farklı olduğudur. Pakistan’ın gereksinimleri İslâm’ın temel prensiplerinin aydınlığında karşılanmalıdır. Eğer Amerikancı bir eğitim sistemi, eğitim ve öğretim üze­rinde düşünülmeden benimsenirse, bu, eğitim düzenimizde tedavisi imkansız yaralar açılmasına yol açacaktır. Zatıalinizin birçok kitabını okudum ve şimdi de onlardan oldukça fazla istifade ediyorum. Karşılaştığım birkaç karmaşık soru­yu doğrudan size sormak lüzumunu hissettim. Tüm meşgu­liyetlerinize rağmen sorularıma vakit ayıracağınızı ümid ediyorum. Cevaplarını rica ettiğim sorulan aşağıya sıralıyo­rum:

  1. Teknolojik gelişmenin olduğu ülkede genellikle ahlâkî açıdan bir düşüşün kaçınılmaz olduğu bir gerçektir. Fabri­kaların, iş yerlerinin gereksinimlerini karşılamak için ka­dın, erkek ve hatta çocuk demeden bütün insanlar sanki makinaların birer yedek parçası haline getirilmişlerdir. Sana­yileşmiş ülkelerde sanayileşmenin bir neticesi olarak yeni yaşam tarzını düşünsel boyutlarda da destekleyen düşünür­ler ortaya çıkmıştır. (ABD’deki Jhon Davy gibi) Bu gibi düşü­nürler gelenek ve görenekleri yanlış olarak görmüşler ve toplumun değer ölçülerini değiştirmişlerdir. Pakistan’ı sözkonusu edecek olursak; bir taraftan Pakistan’ın sanayileş­mesi lazım gelirken, diğer taraftan da îslâmî gelenek ve de­ğer ölçülerinin muhafaza edilmesi şarttır. O halde, lütfen birbirine zıt bu iki amacın nasıl olup da gerçekleştirilebilece­ğini belirtir misiniz? Makinanın hakim olduğu bir atmosfer­de ruh (manevi hayat) nasıl tazeliğini ve canlılığını koruya­bilir? Değişiklikler gereklidir, ancak hangi noktaya kadar?
  2. İslâmî bir eğitim ve öğretim ne şekilde olmalıdır? Her­kes için mi olmalıdır? Eğitim ücretsiz mi olmalıdır, paralı mı? Okullar da yetiştirilmesi gereken örnek şahsiyetlerin te­mel özelllikleri nelerdir? Acaba medreselerimizin bu gibi şahsiyetleri yetiştirmeleri mümkün müdür?
  3. Örnek İslâmî aile hayatının temel özellikleri neler ol­malıdır? Acaba günümüz aile hayatı İslâmî midir? Acaba İslâm şehir ve köylerde aynı tarz bir aile hayatı mı öngör­mektedir? Günümüz aile hayatında eski hind geleneklerinin ne gibi etkileri kalmıştır?

Cevap:

Sizin şu günlerde ABD’de eğitim ve öğretim üzerinde eği­tim gördüğünüz haberini almak inanın beni çok sevindirdi. Mektubunuzda söz konusu ettiğiniz konular gerçekten önemli, temel konulardır. Sorularınıza cevap olarak kısaca görüşlerimi belirtmek istiyorum.

İnsanlık medeniyetindeki maddi değişmeler; insanın be­deninde çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa, olgun­luktan da yaşlılığa geçerken meydana gelen değişikliklere benzer. Bedendeki değişme tabiî olarak ruhu da etkiler. An­cak, bu değişikliklerin neticesi tüm insanların ruhunda aynı etkiyi bırakacak ölçüde kesin ve belirli standart bir şey değil­dir. Bilakis insanlarda bireysel olarak da toplumsal olarak da bu etkilerde önemli farklılıklar olmaktadır. Bu süreçte di­ğer birçok etken de rol oynar. Eğer kişinin içinde bulunduğu eğitim ve öğretim, toplumsal yapı, ferdin yaşamını bir taraf­tan ilerlemeye doğru götürürken, diğer taraftan onun içinde güçlü bir kişiliği de oluşturuyorsa; bu yapı, insanı çocukluk­tan gençlik dönemine girilirken mizaçtan kaynaklanan aktivitesini yanlış yollara harcamaktan engeller, onun daha ya­pıcı ve iyi yolları benimsemesine yardımcı olur ve bu gelişme büyük ölçüde doğru yolda gerçekleşir. Ama, eğer eğitim kişi­yi doğru düşünceye kanalize edebilecek bir felsefe üzerine oturmamışsa, öğretim de yanlış davranış ve hasletler vücu­da getirecek bir şekildeyse ve kişinin içinde bulunduğu top­lumsal yapı da bozuksa, çocuk, aklı ermeye başladıktan he­men sonra suça eğilimli olmaya başlar. Delikanlılığında hır­sız ve haydut olur; yaşlandıkça suça olan bu eğilimi artarak devam eder gider.

Aynı şekilde, sanayi devrimiyle insanlık medeniyetinde meydana gelen maddi değişimin kendi içinde herhangi bir bozukluk yoktu. Nasıl çocukken gençleşmek haddizatında kötü bir şey olmayıp bilakis insanın kendisi için bir nimetse, insan medeniyetindeki bu değişme ve gelişme de insanın iyi­liğine idi. Ancak asıl kusur 16 ve 17. yy.’larda Avrupa’da ge­lişmekte olan hayat felsefesinde idi. Sözkonusu hayat felse­fesi insanların düşünce tarzını bozdu. Düşünce tarzının bo­zulması, ahlâkın bozulmasına yol açtı. Ahlâkın bozulmasıy­la da feodal yapıdan dolayı uzun zamandır bozulmakta olan toplumsal yapıyı alabildiğine tahrip etti. Sanayi devriminin bozuk bir toplumsal yapıyla gerçekleştiği her ülke, insanlık dışı davranışları bir meslek haline getirmeye başladı ve bu­gün atom çağıyla altın devrini yaşamasına rağmen, günü­müz medeniyeti esfel-i safiline -aşağıların en aşağısına- doğru yol almaktadır. Böyle bir durumda tüm bu bozuklukları insanlara hoş göstermek için teoriler üreten ve bozulmuş toplum yapısına uyum sağlanması için toplumun değerlerim değiştirmeye çalışan düşünürler, dost görünümlü düşmana benzemektedirler. Bu durum bozulmaya yüz tutmuş bir gen­ci ilk defa yankesicilik yaptığından dolayı kutlamaya ve yan­kesiciliğin sadece geri kafalılar tarafından kınanabilecek en güzel sanatlardan biri olduğuna ikna etmeye çalışmaya ben­zer.

Ben, maddi ilerlemenin amaçladığı şeylerle, İslâmî de­ğerlerin gerçekleştirmek istediği hedefler arasında gerçekte bir tezat olduğunu kabul etmiyorum. Yine Avrupa’daki tek­nolojik gelişme ile birlikte ortaya çıkan medeniyet ve kültü­rün, teknolojik gelişmenin bir gereği olduğuna ve nerede böyle bir teknolojik gelişme olursa, orada da Avrupa’daki kültürün aynısının zuhur edeceği ya da etmesi gerektiği fik­rine de katılmıyorum. Aynı şekilde, “insan ruhunun teker­lek, çıkrık ve değirmenle birlikte tazeliğini koruyabileceği­ne, ancak makinanm yapısı gereği onunla tanışır tamşmaz ruha bir ölüm sıkıntısı” verdiğine de inanmıyorum. Bana gö­re, eğer düşünce doğru bir hayat felsefesi ile yönlendirilirse, şahsiyet oluşumu için düzgün bir ahlâk nizamı kullanılırsa ve insanları kontrol etmek için mutedil ve dengeli bir top­lumsal yapı oluşturulursa, teknolojik gelişme ve bilimden kazanılacak güçlerin kullanımıyla günümüz Batı medeni­yet ve kültüründen temel yapısı itibariyle tamamen farklı, hem bu medeniyetten çok daha güçlü ve hem de insanlık için rahmete vesile olacak bambaşka bir medeniyet ve kültür neşvü nema bulabilir. Bize, böyle bir hayat felsefesi ve ahlâk nizamını ancak ve ancak İslâm’ın verebileceğine inanıyo­rum. Eğer biz İslâm’ın önderliğini fiilen kabul edip, İslâm’ın yönlendirmelerine uygun olarak kendi eğitim ve öğretim sis­temimizi kendi toplumsal yapımıza örnek alırsak, benim yu­karıda maddi gelişme ile birlikte köklü bir uygarlığın oluş­ması için zikrettiğim şartlar yerine gelmiş olur. Bu konuda Yahudilik önceden bekleneni vermekten uzaktı. Hristiyanlık da yeni çağın başında başarısız olmuştu. Budizm ise daha baştan bu meydanın eri değildi. Yeni dinlere gelince: Sosya­lizm, faşizm ve komünizm tüm ayıplarını ve iyi yönlerini or­taya koymuşlardır. Şu an tüm dünya bu sistemlerin iyi ve kö­tü yönlerini çok iyi tanımış durumdadır. Taze bir medeniye­te temel oluşturabilecek ehliyete sahip yeni bir hayat felse­fesi de hâlâ söz konusu değildir. Yeni yeni felsefeler üzerinde düşünen Batılılar kendi medeniyetlerinin zehirli etkilerin­den bunalmış olmalarına rağmen onun temellerinde deği­şiklik yapmaya yanaşmamaktadırlar. Hatta, Batılıların ak­lı bu sınırlardan öteye geçip, düşünme yeteneğine bile sahip değildir. Batılılar sadece kısmî değişikliklerle işi yürütmek istemekte, ancak yaptıkları çoğu değişiklikler ve ıslahatlar medeniyetlerini daha da kötü bir sona doğru sürüklemekte­dir.

İslâm’ı bu konuda sadece yeterli görmeyip, insanlık için tek ümit ışığı olarak görmemin sebeplerini bu kısa mektupta izah etmem oldukça güçtür. Bununla ilgili delilleri burada yinelemenin lüzumu da yoktur. Çünkü ben bu delilleri bir çok kitabımda zikretmiştim.[225] Kitaplara ilaveten bu konu­ya işaret eden bir çok makalem de mevcuttur. ,

İkinci sorunuzu şöyle cevaplamak istiyorum: İslâmî eğiti­min günümüzde nasıl verilmesi gerektiği üzerinde “Talimat” isimli kitabımda oldukça ayrıntılı bir şekilde dur­dum. Lütfen, o kitabı mütalaa ediniz. Kitapta zikrettiğim eğitimin kız olsun, erkek olsun; her çocuğa uygulanması gerektiği kanısındayım. Ancak, yetenekler konusunun göz önünde bulundurulması, buna göre bir sınıflama yapılması gerekir. Öngördüğümüz eğitim sisteminde okul; her çocuk için ilkokulu bitirinceye kadar zorunlu ve en azından liseyi bitirinceye kadar da tamamen parasız olmalıdır. Aynı şekil­de, daha sonraki merhalelerinde özel yeteneklere sahip öğ­rencilerin yükümlülüğünü de devletin kendi üzerine alması gerekir. Bir okulun, öğrencilerde oluşturması gereken örnek şahsiyetin özellikleri sadece dört İslâmî İstılahla açıklanabi­lir: Öğrenci mü’min, müslim, muttaki ve muhsin olarak ye­tiştirilmelidir. Bu ıstılahları ne kadar geniş mânâda alırsak, elde etmek istediğimiz şahıs o derece kemal sahibi olacaktır. Eğer bu ıstılahları dar mânâda ele alırsanız, teknolojik ge­lişme hesaplarını, gelişme esnasında günümüz medeniyet ve kültürünün fâsık ve fâcir oyuncularıyla yarışma fikrini bir kenara atmalısınız.

Pakistan ve Hindistan’daki dini medrese köşeleri bu çeşit örnek kişiliklerle (!) doludur.

İslâmî görüş açısından bizim aile yaşamımızın dört temel özelliği vardır:

  1. Nesil emniyeti: Bu yüzden zina haram kılınmış ve bu suçu işleyenler cezaya çarptırılmıştır. Örtünmenin sınırlarıda bu yüzden belirlenmiş ve kadın erkek ilişkileri aşılması hiç bir durumda uygun görünmeyen kanunî sınırlarla sınır­landırılmıştır.
  2. Aile düzeninin korunması: Bu yüzden erkeğe evin reisi statüsü tanınmış, evin hanımına ve çocuklara ona itaat emri verilmiş ve çocuklara Allah’tan (c.c) sonra, hak olarak en çok ana baba hakkı yüklenmiştir.
  3. Güzel ilişkiler: Bu konuda kadınla erkek arasındaki haklar belirlenmiştir. Erkeğe talak (boşama), kadına halğ (boşanma isteği) ve mahkemelere de boşanmayı onama yet­kisi verilmiştir. Dolayısıyla, eşler eğer iyi ilişkiler içerisinde evliliklerini devam ettirebiliyorlarsa, ettirsinler. Çiftler ev­liliklerini geçimsizlik sebebiyle devam ettiremeyeceklerse, herhangi bir kötülüğe mahal vermeden iyilikle ayrılıp daha iyi bir aile kurmaları için ayrılmak üzere olan karı-kocaya yeni bir evlilik yapmaları hususunda hiçbir engel konulmamamıştır.
  4. Sıla-ı rahim: Bundan amaç, akrabaları birbirinin yardımcı ve destekleyicisi yapmaktır. Bu yüzden, yabancılara oranla insanın kendi akrabalarının hakkım gözetmesi daha önce gelmektedir.

Ne yazık ki, müslümanlar bu güzelim aile nizamının kıy­metini bilememişler ve bu özelliklerden fersah fersah uzak­laşmışlardır. Bu aile nizamında şehirli ve köylü arasında hiç bir fark yoktur. Yaşam tarzının dışa vurumuna gelince: Bu konuda şehirliler arasında bile eşitlik söz konusu değildir. Nerede kaldı ki şehirlilerle köylüler bu konuda eşit olsun. Doğal nedenlerden dolayı bazı ayırımlar olsa bile, temel prensipleri değiştirmedikçe, bu, İslâm’a aykırı değildir.[226]

Şeytanın Hakikati

Soru:

Kuran-ı Kerim’de birçok yerde ve defalarca söz konusu edilen ve günlük konuşmalarda halk arasında kullanılan şeytan kelimesinin mahiyeti nedir? Acaba şeytan da insan gibi yaşam ve ölüm zincirine mahkum, neslini doğum ve üre­me ile devam ettiren bir mahluk mudur? Hayatımızı devam ettirebilmek için gerekli olan kazancı temin etmek vs. gibi hususlarda da şeytan bize benzemekte midir? O, insanı al­datma yolunda ne gibi bir güce sahiptir? Acaba, şeytan insa­nın fiziki yapısına sirayet etme gücüne sahip midir? Aynı şe­kilde, insanın sinir sistemini kendi etkisi altına alıp, onu zor­la yanlış yola koyabilir mi? Eğer değilse insanı nasıl aldatabilmektedir?

Şeytan sözcüğü Arap dilinde şer yönü daha ağır basan her insan için kullanılan bir deyim niteliği mi taşımaktadır? Ya da, Kur’an’ın nefs-i emnıâre veya nefs-i levvâme deyimleriy­le benzetmede bulunduğu bir iç oluşumun, yâni; yanlış iş yapmaya tahrik eden nefisle ilgili bir tanımın adı mıdır? Bu soruyu, oldukça tehlikeli hilelere sahip şeytanın oyunların­dan kurtulabilmek için soruyorum.

Cevap:

Kuran ve Hadis dışında şeytanla ilgili başka bir bilgi kay­nağına sahip değilim. Bu iki kaynaktan edindiğim bilgi ise şu şekildedir: Şeytan, sırf herhangi bir güç veya insanın her­hangi bir eğiliminin ismi olmayıp, o cinler taifesindendir. Cinler ise, bizim gibi her ferdi ayrı bir kişilik (Personality) taşıyan müstakil yaratıklardır. Cinlerin geçimi, uğraşıları, üremeleri vs. hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Şeyta­na bizim bedenlerimizi kendi kontrolü altına alıp bize zorla bir iş yaptırma gücü verilmemiştir. O, sadece bizim nefsimizi tahrik ve teşvik etme, kötü işlere rağbeti arttırma veya ves­vese verme ve şüpheye düşürme işlerini yapabilir. Eğer biz istersek, onun tahrik ve teşviklerim reddedip kendi irade­mizle istediğimiz yolu seçebiliriz.

Soru:

Herhangi bir kötülüğe bulaştığım zaman nefis muhase­besi yapma fırsatı bulabiliyorum. Nefis muhasebesi yapınca da dışarıdan herhangi bir gücün beni yanlış adım atmaya zorlamadığım, bilakis bu yaptığım işte asıl sorumlu kendim olduğunu düşünüyorum. İç arzularım düşünceme ve nefsim de ruhuma galebe çaldığı zaman günah işliyorum. Dışarıdan herhangi bir güç içime sirayet edip, beni yanlış yola götürü­yor değil. Ancak, Kur’an-ı Kerim’i okuduğumuzda bizim dü­şünce ve eylem planındaki bu sapıklıklarımızın muharriki­nin kendine özgü bir varlık olan şeytandan kaynaklandığını anlıyoruz. Bu insanlık düşmanı, bazan dışarıdan bazan da insanın içine sinerek onu yanlış yollara götürmektedr.

Bu konu ile ilgili şunu sormak istiyorum: Siz de şeytanı insanları yanıltan ve aldatan kendine özgü bir vücuda sahip bir varlık olarak görüyor musunuz?

Cevap:

Şeytanla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim, onun cin taifesin­den bir varlık olduğunu ve cin taifesinin bir çok ferdinin insan taifesi gibi mü’min ve kafir olabileceğini bildirmekte­dir. Şeytanlar ise cin taifesinin kafirleridir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim, cin taifesinin ateşten yaratılmış olduğunu

da bildirmektedir. Ben bu taifenin varlığında hiç bir çelişki görmüyorum. Şu an bizim madde ve enerji ile ilgili bilgileri­miz aslında daha ilk merhalelerindedir. Enerjinin maddeye dönüştükten sonraki halleri ile ilgili olarak nisbeten fazla ilgiye sahibiz, ancak maddeye dönüşmeden enerjinin yalın halde, enerji olarak kalması durumunda ne gibi bir şey olabi­leceğini bilmiyoruz. Bu bilgi alanında henüz sınırları aşıp ilen gidebilmiş değiliz. Acaba, başka bir hale dönüşmeden yalın olarak enerji halinde bulunan çeşitli türlerdeki varlık­lar bu kainatta var olamazlar mı veya neden var olmasınlar ki? Yine bu varlıkların bazı türleri şuur, irade, hareket ve iş gücüne sahip ayrı bir kişiliğe sahip olamazlar mı? Bana göre şeytan işte bu türden bir varlıktır ve bizim gibi, o da yeryüzünde bulunmaktadır.

Onun bizim nefislerimizle olan ilişkisi (contact) ve bizim içimizdeki iyilik ve kötülük mücadelesinde kötülüğe eğilimi güçlendirmesi meselesine gelince: Bu meselede inanılması imkansız ya da akıl dışı bir şey değildir. Kendi nefislerimizle ilgili bilgimiz henüz çok azdır ve onun oluşumuyla ilgili dü­ğümleri çözememişizdir. Şöyle bir şey uzak bir ihtimal değil­dir: İç dünyamızda bir karmaşaya düştüğümüz, iyilik veya kötülükten birini seçmeye karar veremediğimiz anlarda algılanamayan herhangi bir dış etken bizim kötülüğe olan eği­limimizi güçlendirmekte, aynı şekilde algı dışı diğer bir dış etken de (yani melek) bizim iyiliğe olan eğilimimize yardıma olmaktadır. Ancak, onların bütün bu yaptıkları ve izledikle­ri yol, bizim bilgimiz dışında olmaktadır. Her ne kadar biz bütün bu olanları algılayamasak da, bu gibi iç çekişme du­rumlarında eğer kendi içimizi çok dikkatli bir gözleme tabi tutarsak, dışarıdan da bir şeyin içimizdeki etkenlerle birlik­te iş başında olduğunu hayâl-meyal bir düşünce şeklinde hissederiz. Ben şahsen zaman zaman bunu hissetmişimdir. Behemehal maddi olmayan kimlik sahibi herhangi bir varlı­ğın bizim nefsani gücümüzle doğrudan ilişkiye girmesi ve onu etkilemesi imkan dışı bir şey değildir. Bunu tasavvur et­mekte o kadar zor değildir. Ancak, daha başından peşin fikir­le “bu kainatta bizim varlığımızdan başka herhangi bir çeşit varlık yoktur” deyip diretirsek, bunu ne kavramamız ve ne de tasavvur etmemiz mümkün olmaz.[227]

Fıtrat Kelimesinin Anlamı

Soru:

“Fıtrat” kelimesi çokça kullanılmaktadır. Bu fıtratın an­laşılabilir mânâsı nedir? Bu, insanın kendi oluşturduğu bir şey midir, yoksa ana karnından itibaren oluşan, yaratılıştan gelen yeteneklerin bir adı mıdır? Acaba, fıtrat kişinin kendi şahsi çabaları ile mi iyi ya da kötü bir hal almaktadır, yoksa insan bu konuda tamamen çaresiz mi bırakılmıştır? Eğer de­ğilse fıtrattaki eksikler gayret ve çaba vasıtasıyla giderilebi­lir mi? Bu soru benim şahsımla ilgilidir. Ben fıtratımın (mi­zacımın) son derece kusurlu olduğunu hissediyorum ve bu­nun etkilerini tüm alışkanlıklarımda görüyorum. Bu kusur­ları gidermek için aşırı derecede çaba göstermeme rağmen gideremedim. Sizden isteğim bana bu konuda yardımcı ol­manız.

Cevap:

Fıtratın asıl mânâsı yapıdır, yaratılıştır. Yâni; Allah Teâlâ’nın kendi mahluklarından herbir cins, tür ve bireye ihsan etmiş olduğu yapı ve onlardan her birinin yapısı içerisine yerleştirmiş olduğu yetenek ve güçlerdir. Fıtrat iki türlüdür: Biri, genel olarak insan türünde bulunan bir çeşit fıtrattır. Diğeri ise, insan türünün her ferdinde ayrı ayrı bulunan ve onun sayesinde fertlerin herbirinin ayrı bir kişilik ve benlik taşıdığı başka bir çeşit fıtrattır. Bu ikinci çeşit fıtrata, insa­nın onu kullanarak kendi kendini düzelttiği veya bozduğu, başkalarının yararlı veya zararlı etkilerini kabul etme ya da reddetme kudretini kendisinde bulduğu bazı güçler de dahil­dir. Bu yüzden ne insanın kendi fıtratını kendisi belirleme ya da değiştirmeye tam bir gücü vardır ve ne de insanın bu nok­tada tamamen çaresiz (mecbur) olduğunu ve daha başından hiç bir güce sahip olmadığını söylemek doğrudur. Gerçek, bu ikisinin ortasıdır. Eğer çalışırsanız bazı fıtrî zaaflarınızı ıs­lah da edebilirsiniz ve bu ıslah fıtratı da sizin fıtratınızın bir parçasıdır. Bahsetmiş olduğunuz zaaflarınızı, nefsinizi kontrol ederek, iyice anlamaya çalışınız. Bunun neticesinde düşüme ve anlama gücünüzü, ayırdetme gücünüzü ve irade azaltmaya ve normal hale getirmeye gayret ediniz. Sizin “içimde şu şu zaaflar var” demeniz, sizin bu zaaflarınızı his­settiğinizi kanıtlamaktadır. O halde, sözünü ettiğiniz zaaf­lardan herhangi birisinin zuhur ettiğim ve etkisini üzeriniz­de göstermeye başladığını hissettiğiniz zaman, iradenizi onu engellemek için kullanmaya başlaymız.Düşünce, anlama ve ayırdetme gücünüzden istifadeyle kendinizi çevirebileceği­niz ve o yönde iradenizi kullanabileceğiniz itidal noktasının neresi olduğunu belirlemeye çalışınız,[228]

Fotoğraf Fitnesi

Soru:

Bu günlerde fotoğrafın kullanım alanı bir hayli arttı. Ha­yatın her noktasında fotoğraf kullanmak medeniyetin bir simgesi haline geldi. Çarşıdaki dükkanlarda, evlerin oturma odalarında, mektup kağıtlarının başında, gazetelerin sütun­larında, velhasıl nereye göz atarsanız atın bu lanetli şeyle karşılaşmamanız mümkün değil. Bazen de resimlere tüm dikkatinizle bakıyorsunuz. Acaba, kadınların fotoğraflarına da dikkatle bakmak günah mıdır?

Cevap:

Fotoğraf fitnesi gerçekten umumi bir bela, hatta bir bela seli haline dönüşmüştür. Bunu tedavi etmek için ise şundan başka bir şey bilmiyorum: Hayat nizamında toplu bir deği­şim husule gelmeli ve bu nizamın dizginleri toplum içerisin­de zuhur eden tüm kötülükleri dizginleyen kişilerin eline ve­rilmelidir. Ancak, bu sel, azgınlığını koruduğu müddetçe, ki­şi kendisini bu selden ne kadar kurtarabiliyorsa o kadar kur­tarmaya gayret göstermelidir. Kadınlara bakmada İslâm’ın belirlemiş olduğu göz sakınmasına riayet etmek gerekir. Çünkü, canlı bir kadını süzmekle onun resimlerine bakmak etki ve sonuç olarak hemen hemen aynıdır.[229]

Kur’an Ve Bilim

Soru:

Müslümanların büyük bir çoğunluğu Kur’ân’da zikredi­len bazı şeylerin bilimin tamamen aleyhine olduğunu doğru­lamaktadır. Birçok bilim adamı Kur’ân-ı Kerim’de dünya­nın döndüğüne dair bir iz ve emare dahi bulunmadığım, bila­kis güneşin hareket ettiğini doğrulayan ayetler bulunduğu­nu söylemektedir. Bu konuda bizi aydınlatır mısınız?

Cevap:

Kur’ân’da zikredilen herhangi bir şeyin bilimin ispatlan­mış gerçekleriyle çatıştığı düşüncesi tamamen yanlış bir dü­şüncedir. Bilim adamlarının görüş ve teorileriyle çatışmak ayrı bir şey, gerçekler ve ispatlanmış doğrularla çatışmak daha ayrı bir şeydir. Birinci durumdaki bir çatışmaya pek al­dırmayız. Ancak, eğer ikinci çeşit bir çatışma örneği bilen varsa, buyursun söylesin. Dünyanın dönmesi hakkında sor­duğunuz sorunun cevabı şöyledir: Kur’an-ı Kerim dünyanın ne döndüğü ve ne de sabit olduğu hakkında açık bir şey söyle­mektedir. Ancak, bazı ayetlerdeki zımnî işaretler dünyanın döndüğü düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Güneşin dön­mesi meselesine gelince; güneşin dönmeyip sabit olduğu dü­şüncesi bilimde de artık eski bir düşüncedir. Günümüz gök­bilimcileri, güneşin de güneş sistemi ile birlikte hareket etti­ğini söylemektedirler.[230]

Evrim Meselesi

Soru:

Evrimle ilgili olarak halk arasında çeşitli görüşler bulun­maktadır. Bazı düşünürler, insan yaşamının başlangıcını sadece tesadüfi bir hadise olarak görmektedirler. Bazılarına göre ise (ki en önemlileri Darwin’dir) insan, en yüce ve üstün duruma gelinceye kadar daha alt seviyedeki merhalelerden evrim geçirerek gelişmiştir. Gelişmesini ise, varlığını devam ettirme mücadelesi ve en uygun olanın hayatta kalmasına borçludur. Lamark gibi bazı düşünürler ise; insanın her za­man coğrafi çevreden etkilendiği ve kendini coğrafyaya uydurduğu görüşünü savunmaktadır. Bazı insanlar, Bergson’un yaratılış teorisini destekler gibi gözükmektedir. Sizin yazılarınızdan evrime ne yönüyle karşı olduğunuz anlaşıla­mıyor. Lütfen bu konuyu açıklığa kavuşturunuz.

Cevap:

Evrim teorisine karşı yapmış olduğum itirazlar asıl itiba­riyle Darwinizm’e karşı yapılmış itirazlardır. Evrim mesele­si, haddizatında üzerinde ihtilaf edilemeyecek bir vakıadır. Yalnız Danvinizm bir teoriden öteye bir şey değildir. Öyle ki, gözlenen tüm gerçekleri doğru yorumlamayan ve hatta bazı hakikatleri tahmine dayalı olarak yorumlarken bir çok ger­çeği göz ardı etmeye çalışan bir teoridir. Dahası, bağnazlık açısından papaların dini zorbalıklarından pek fazla bir farkı olmayan tutucu bir bilimsel zorbalık bu teoriye arka çıkmak­ta ve bu teori aleyhine bilimsel eleştirilere tahammül edeme­mektedir. Yine de bu teori üzerine bugüne kadar köklü bilim­sel delillerle yapılan eleştirileri gözden geçirdiğimizde, bu teoriye yapılan çoğu itirazların Darwinizm havarileri tara­fından şimdiye kadar cevaplanamadığı ortaya çıkar. Siz bu konu ile ilgili yazılmış kitapları okursanız, bu teori üzerine yapılmış itirazların ne kadar ağırlıklı ve Darwinizm’in ka­nıtları olarak bilinen şeylerin ise ne kadar hafif olduğunu anlarsınız. Örneğin; Ben size The Revolt Against Reason adlı kitabı okumanızı tavsiye edebilirim.

Benim bu konuda doğru olarak gördüğüm şey şudur: Bit­kiler ve hayvanların her türü gibi, Allah Teâlâ insan türünü de her türün ilk ferdini olduğu gibi doğrudan halk etmiş ve daha sonra ilk ferdin içinde üreme gücü vücuda getirmiştir. Bu üreme gücü sayesinde, sayısız fertler üreyip çoğalmaya başlamıştır. Bu teori, bütün gözlenen gerçekleri (Observed Facts) daha iyi bir şekilde yorumlamaktadır. Bu teoriye, ce­vabı bu teori çerçevesinde verilemeyecek hiç bir itiraz yapıla­mamaktadır. Ayrıntılarda da çözümlenemeyecek herhangi bir güçlük karşımıza çıkmamaktadır. Aslında sorun şudur: Ortaya atılan her teori üzerinde düşünülmeye layık görüldüğü halde, bu teori üzerinde düşünmekten neden kaçınılmaktadır?[231]

İnsanlığın Atası Hz. Âdem

Soru:

  1. Kur’an-ı Kerim’in Hz. Adem (a.s) hakkında buyurduk­larından insanoğlunun bu ilk babasının oldukça medeni bi­risi olduğunu anlıyoruz. Bu konuda benim aklımı kurcala­yan asıl şey şudur: Böylesine uygar bir insanın neslinden nasıl olup da vahşi kabileler vücuda gelmiştir? Tarih sayfa­larını karıştırdığımızda sözünü ettiğimiz kabilelerin ahlâk dahil insanlığın temel değerlerinden tümüyle habersiz ol­dukları anlaşılıyor. İnsanın kendi akıl ve düşünce güçlerini yeterince geliştirme yeteneğine sahip olması dışında, vahşi insanlarla hayvanlar arasında fazla bir fark olmadığını psi­koloji ilmi de bize söylemektedir. Bu gibi şeyler, evrim iddia­larını daha da güçlendirmektedir. Beni bu konuda aydınla­tıp kafamdaki şüpheleri gidermenizi ve ilk insanın yaratılış keyfiyetinin niceliği ve yeteneklerinin ne düzeyde olduğu hakkında yeterince bilgilendirmenizi istirham ediyorum.
  2. Hz. Adem, tarihin hangi devrinde ortaya çıkmıştır? Bu meselede dinin bize verdiği bilgileri psikolojik ve jeolojik ger­çekler teyid etmemektedir. Acaba şu Âdem ve Havva hikaye­si bir misal ve mecazi bir şey değil midir?

Cevap:

Ben Hz. Adem’i (a.s) insan türünün ilk ferdi olarak gör­mekteyim ve bu ilk ferdin doğrudan yaratılmış (Direct Creation) olduğu inancındayım. Bu fert yaratıldıktan sonra el ve ayak yordamıyla fikrî ve amelî medeniyet yönüne doğru iler­lemesi için kendi haline bırakılmamıştır. Bilakis, ona, Allah Teâlâ’nın yönlendirme ve gözetiminde insanlık medeniyeti­nin temel taşını koymada gerekli olan ilk eğitim de verilmiş­tir. İyice düşünürseniz, her türün ferdlerinin yaşamlarını başlatabilmesi için bazı temel yönlendirmelere zaruret duyduklarını kendi kendinize anlarsınız. Hayvan cinsleri bu gi­bi bir yönlendirmeye daha az gerek duymakta ve bu yönlen­dirmeyi genellikle hayvan yavruları için ana ve babası veya diğer türdeki fertler yapmaktadır. İnsan yavrusu ise hayvan yavrularından daha fazla ve daha büyük ölçüde gözetim ve yönlendirmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu gibi bir gözetim ve yönlendirme olmaması durumunda, yavru ya canlılığını de­vam ettirememekte ya da insan sıfatıyla bir gelişim sağlaya­mamaktadır.

Bu ilk ve gerekli yönlendirme, bana göre, her türün ilk ferdine ve aynı şekilde insan türünün de en önceki ferdinin ihtiyacına binaen Allah Teâlâ tarafından verilmiştir.

İnsanın bir vakitler medeniyetten tamamiyle uzak ve ay­nen hayvanlar gibi yaşadığı iddiası bir teoridir. Bu teori, in­sanın hayvan durumundan evrim geçire geçire insan duru­muna ulaştığı şeklinde başka bir teori üzerine bina edilmiş­tir. Bu zamana kadarki gözlemlerden bu iki teoriyi teyid eden kastımız bu teorileri ispatlayacak bir teyid bir delil ele geçmemiştir. Aksine herhangi hayali bir kayıp neslin değil de (Missing Link) [232] insanın bulunduğu en eski devir eserle­rinde bile, ilkel aşamada da olsa, medeniyetin izlerine rastlanmışır. Hayvanlar gibi tamamen medeniyetsiz bir durum­da yaşayan bir insana şimdiye kadar hiç bir yerde rastlan­mamıştır. Sizin medeniyetsiz ya da vahşi (Savage) olarak ni­telediğiniz insanla, hayvansal yaşamın en iyi örnekleri ger­çekçi bir şekilde mukayese edilirse şöyle bir temel farkla kar­şılaşırsınız: Hayvanın en üstün türünün bile, insanın aşağı­nın en aşağısı durumundaki vahşi haline bile nisbet edilmesi mümkün değildir. Aslında insan gelişmeyi âdet edinmiştir. Bu yüzden, tamamen ilkel halde bile olsa, insanla hayvanın arasını kesin olarak ayıran bir takım nitelikler vardır. Me­selâ: Utanma, cinsel organları örtme, cinsî münasebeti gizli yapmak şeklinde olan haya, hayvanların seslerinden tama­men farklı olan kelimeler ve işaretlerle düşünceleri belirt­me, hayvanların içgüdüsel sıfatlarından tamamen değişik olan icad etme yeteneği, isteyerek ve gayri ihtiyari yapılan davranışları ayırdetme ve hayvanların en gelişmiş türlerin­de bile bulunmayan davranışlara ahlâkî hüküm koyma, hayvanlarda hiç olmayan, ama en vahşi halinde de olsa in­sanların asla uzak kalmadığı din duygusu.

  1. Adem’in (a.s) yaşadığı zamanı belirlemek için şimdiye kadar herhangi bir kaynak bulunamamıştır. Hiçbir ilim dalı bu konuda kesin ya da kesine yakın bir bilgi sağlayamamak­tadır. Adem’in (a.s) varlığı bize peygamberler ve semavî ki­taplar vasıtasıyla bildirilmiştir. Şu da var ki, biyoloji ve akla dayalı tahminler yardımıyla ortaya iki teori atılabilir:
  2. Günümüz insan nesli bir çok atanın sulbünden türe­miştir.
  3. İnsanların bir tane atası vardır ve onun soyundan sayı­sız insanlar türemiştir.

Bu iki teoriden hangisinin akla daha yakın olduğunu geli­niz, siz belirleyiniz.[233]

Kader Meselesi

Soru:

“Kaza ve Kader Meselesi” adlı eserinizi okudum. Herhan­gi bir şüphe ve çekinmeye mahal vermeden diyebiliriz ki, siz Kur’an-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde kaza ve kaderle ilgili olarak zikredilen konularda kesinlikle hiçbir çelişki olmadı­ğı gerçeğini oldukça ilmî bir üslupla ortaya koymuşsunuz. Bu konuda tatmin olmama rağmen iki soru hâlâ kafamı kur­calamaya devam ediyor.

  1. Acaba, insanın kaderi önceden mi belirlenmiştir? Veya gelecekte insanın içine düşeceği durumlar ezelden belirlen­miş de, şimdi sadece üzerinden perdenin kaldırılması mı kal­mıştır?
  2. Bu soruya olumlu cevap verirseniz, şöyle bir ikinci soru akla gelmektedir: O halde bu durum insanın irade özgürlüğü ile nasıl bağdaştınlabilir?

Cevap:

Kaderin önceden belirlenmesi ile insanın irade özgürlüğü arasında ne tür bir bağlantı olduğu ve bu ikisinin sınırları­nın ne olduğu aslında bizim algı ve kavrayışımızın dışında bir şeydir. Bu konuyla ilgili kesin bir şey söjrlemek durumun­da da değiliz. Şu da var ki, prensip olarak bu noktada kesin bir kanaatle söyleyebileceğimiz üç şey vardır:

  1. İnsan, kendi kaderini kendisi tayin etmeye kesinlikle kadir değildir. Bilakis, tüm kainat nizamım yürüten güç, in­sanın (tür olarak, millet olarak, zümre olarak ve birey ola­rak) kaderini belirlemektedir. Tabiîdir ki, kaderin (miktarı­nı bilemediğimiz) bir bölümü de insanın irade ve isteğine bağlıdır.
  2. Allah’ın (c.c) ezelî ilmî insanın karşılaşacağı tüm du­rumları kapsamaktadır. Eğer Allah (c.c) kendi kainatında olan hadiselerden önceden habersiz olsaydı ve herhangi bir gelişmeyi ortaya çıktığı zaman bilseydi muazzam ilahlık işi­ni bir gün bile yürütemezdi.
  3. Allah Teâlâ insana, irade özgürlüğünü kaçınılmaz kı­lan, sınırlı ölçüde bir irade vermiştir. Allah’ın (c.c) ilmi, insa­nın kendi irade gücüyle yaptığı herhangi bir fiili iptal et­mez.[234]

Gayri Müslim Ortamda İslâm’ı Tebliğ Etmek

Soru:

Ben Aligar [235] Üniversitesinde yüksek tahsil yaptıktan sonra, Nijerya’da fen bilgisi hocalığı yapmakta olan birisiyim. Hindistan’dan buraya gelirken müslümanların çoğun­lukta olduğu bir bölgeye gönderileceğimi zannettiğimden şer’î hükümlere bağlılıkta bir aksaklık olmayacağını düşü­nüyordum. Ancak, buraya geldiğimde evdeki hesabın çarşı­ya uymadığını anladım. Şu an vazife yapmakta bulunduğum bölge gayri müslimlerin çoğunlukta olduğu bir bölge. Bu böl­gede hristiyan misyonerler oldukça faaller. Bir çok okul ve hastane onlar tarafından çalıştırılıyor. Müslümanların genel nüfusa oranı yüzde beşten fazla değil ve dahası, eğitim sahasında da oldukça geriler. Müslümanlar İngilizce konu­şamadığı halde, her hristiyan az-çok İngilizce konuşabiliyor. Ayrıca, burada okuma-yazma bilen insanlara büyük bir ihtiyaç var. Bu bölgede başka ülkelerden gelme birçok öğretmen ve tüccar da iş yapıyor. Sözü geçen öğretmen ve tacirlerin ço­ğu hristiyan ve hindular. Ben kendi sahamda yalnızım. Bu­lunduğum şehirde oldukça küçük üç cami var ve camilerin durumu içler acısı. Harab olmuş bu camiler dışında, uzaktan uzağa da olsa, hiç ezan sesi duyulmuyor. Ülke, Ekim’de ba­ğımsızlığına kavuşacak. Ülkenin tamamı göz önüne alındı­ğında müslümanlar genel nüfusa oranla çoğunluktalar. Bu­na rağmen, İslâmî kültüre karşılık Batı hristiyan kültürü oldukça belirgin bir durumda. İçki belki de Batı ülkelerinden daha fazla içiliyor. Bütün bu menfi durumlara rağmen iki şey özellikle dikkatimi çekti:

  1. İnsancıllık: Bu konuda bu ülke insanları bizden çok ilerideler, yabancılara çok iyi davranıyorlar.
  2. Batı düşünce tarzı bu ülke müslümanları üzerinde bi­zim ülkemizde etkili olduğu kadar etkili olamamış. Bu, belki de bu müslümanların şimdiye kadar Batı eğitimini boykot etmelerinden kaynaklanmaktadır.

Bütün bu anlattıklarımı göz önünde tutarak İslâm’ı bu­rada en iyi şekilde nasıl temsil etmem ve bu insanlara İngilizce hangi kitapları tavsiye etmem gerektiği hakkında yol göstermenizi istirham ediyorum. Okur-yazar kesim İngiliz­ce eserleri anlayabiliyor. Eğer “Hicab” başlıklı kitabınız gi­bi, içki içmeyi İslâmî görüş açısından değerlendiren bir kitap yazılmışsa, lütfen bana bildiriniz.

İkinci olarak şunu sormak istiyorum. Başka bir boya ile boyanmış bir toplum ve çevre içerisinde bulunan bir kişi ne şekilde doğru yol üzerinde oluşunu devam ettirebilir. Yine aşağıdaki meselelerde de beni aydınlatırsanız minnettar ka­lırım.

  1. Buradaki davetlerde ve partilerde içki yaygın olarak kullanılıyor. Bu durumda davetlere katılmak mı yoksa katıl­mamak mı gerekir? Şu ana kadar şöyle bir davranış sergile­dim: Her ne kadar bu gibi davetlere mutlaka katılsamda on­ların bu kadar çok rağbet ettikleri içeceklerini içmeyen bazı kişilerin de bulunduğunu anlayabilmeleri için içilmesi ha­ram olan şeyleri içmeyi reddettim.
  2. Onların kaplarından yemek ve içmek doğru mu, yoksa değil midir?
  3. İçinde az-çok alkol bulunan ya da bulunma ihtimali olan bir çok şey var. Bu gibi şeylerin kullanımı caiz olabilir mi?
  4. Bazı kişileri davet ettiğimizde içki verilebilir mi? Çün­kü bura halkı içkisiz bir davet düşünemiyor. İçki verilmezse, ona karşılık ne verilmelidir?

Cevap:

Sizin, ülkenizden uzakta, İslâm’a bir çok hizmetler vere­bileceğiniz bir yerde iş yapma fırsatı bulmanız beni epeyice sevindirdi. Öncelikle geri kalmış müslümanlar, hristiyanlar ve tüm insanlar önünde hakiki İslâm’ı temsil etmekle görevli olduğunuzu bilmeniz lazımdır. Eğer sizin söylediğiniz ve yaptığınız işlerde birazcık da olsa yanlış bir temsilcilik söz konusu olursa, birçok Allah kulunun yanlış yola düşürülme­sinin vebali sizin üzerinize olacaktır. Şayet, siz bu düşünce­den hareketle orada bulunup, kendi gücünüz nisbetinde İslâm’ı güzel bir şekilde anlayıp, örnek bir müslüman olma­ya çalışırsanız, bu hem sizin kendi terakkiniz için faydalı olacak ve hem de bir çok kişinin hidayete ermesine vesile ola­caksınız. Neticede bu faaliyetleriniz için Allah (c.c) sizi mükafatlandıracaktır.

Mektubunuzdan anladığım kadarıyla bulunduğunuz or­tam ve sorunları üzerinde iyice düşündükten sonra, orada yapılmasını uygun gördüğüm işleri şu şekilde sıralayabili­rim: Mahalli dilleri öğrenmeye çalışınız ve sadece İngilizce ile iktifa etmeyiniz. Yabancı ülkelerde herhangi bir kimse mahalli dilleri öğrenip bölge insanları ile kendi dilleriyle ko­nuşunca, bu, o bölge insanlarının çok hoşuna gitmekte ve onu büyük bir hayranlıkla dinlemektedirler.

Bulunduğunuz bölge müslümanları ile ilişkinizi artırınız. Onlara İslâm’ın asıl çehresini ve gerçek İslâmî prensipleri anlatmaya gayret gösteriniz. Sizin, kendilerinin dertle­riyle dertlendiğinizi anlayabilmeleri için çocuklarına özel il­gi gösteriniz. Müslümanların diğer okullarda okuyan çocuk­larına herhangi bir şekilde yardım etme imkanına sahipse­niz, bunu mutlaka yapınız. Sizden İngilizce öğrenmek isteyenlere yardımcı olunuz. Böylece onların kalplerini kazan­maya ve bilahare onların içinde dini gerçek mânâda bilme ve hayata hakim kılma duygusunu yerleştirmek için yollar ara­maya çalışınız. Eğer onlardan toplum içerisinde etkili bazı şahıslarla ilişki kurma şansına sahip olursanız, onlara müslümanların durumunu ıslah etme yollarını anlatınız ve ihlas ve hikmetle birlikte iş yapmaya teşvik ediniz. Herhangi bir art niyete sahip olmadan; sevgi, tevazu ve gerçek bir iyi ni­yetle onların iyiliği için çalıştığınız zaman, inşaallah, er veya geç, bir gün gelecek, onların kalblerinin dizginlerini elinize geçireceksiniz. Ve onlar sizin sözlerinize uygun olarak hare­ket etmeye başlayacaklar.

Öğretmen ve idarecilerin hepsinin sizin ahlâkınızdan et­kilenecek bir duruma gelebilmesi için bulunduğunuz okulda hareketlerinizle işinizdeki maharetinizi, görevinizdeki titiz­liğinizi ve davranışlarınızdaki üstün ahlâkı tartışılmaz bir şekilde kabul ettirmeye çalışınız. Bilahare gayri müslim öğ­renci ve öğretmenler arasında görüş ve düşüncelerinizi ya­yabilecek bir ortam oluşturmak için yol ve vesileler arayınız. Bu konuda oldukça tedbirli ve akıllıca hareket etmek lazım­dır. İslâm’ı gerçek mânâda temsil etmek için elinize geçen hiçbir fırsatı kaçırmamaya gayret gösteriniz. Ancak, bir de­falığına bile olsun yanlış adım atmayınız. Aksi takdirde tüm hesaplar tersine döner. Doktorun işbilirliği hastaya etkili ilacı vaktinde vermesi ile belli olur, az veya çok vermesi ile değil.

İlişkide bulunduğunuz halktan insanlara uygun yollarla İslâm’ı anlatmaya çalışınız. Onlara, Batı medeniyetinin za­af noktalarını açıklayınız. Dinlemeye tahammül ettikleri öl­çüde hristiyanlığın başarısızlıklarını gündeme getiriniz. İslâmî kitapları okuma arzusu taşıyan kimselere okumaları için uygun kitaplar veriniz. Herhangi bir talep görmeden on­lara kitap vermeye başlamayınız. İngilizce kitapları kapsa­yan bir liste gönderiyorum. Bu kitapları getirterek yanınız­da bulundurunuz.

Gayri müslimlerden yetenekli, temiz yaratılışlı ve hakşi­nas olarak gördüğünüz kimselerle hem şahsî ilişkilerinizi geliştiriniz ve hem de Allah Teâlâ’nın hidayet nasip etmesi için onlar üzerinde özel olarak durunuz. Ancak, sizin tarafı­nızdan İslâm’la şereflenmek isteyenleri bölge müslümanlarına havale ediniz, bu işi bizzat kendiniz yapmaktan kaçını­nız.

İçki içme aleyhine İngilizce yazılmış bir çok kitap vardır.

Londra’daki “Church of England Temperance Society” ve Washington’daki “Anti Saloon Leaque of America” dan yapa­cağınız yazışmalarla bu konudaki kitapların bir listesini is­teyebilir ve uygun kitapları seçerek elde edebilirsiniz. Şimdi sorularınıza kısaca değinmek istiyorum:

  1. Başkalarının size vermiş olduğu davetlere katılmayı mutlaka kabul ediniz. Çünkü, siz bunu yapmadan onların ıs­lahı için onlarla başka türlü ilişki kuramaz, onlara yakın ola­mazsınız. Eğer böyle bir niyetle bu gibi içkili toplantılara ka­tılırsanız, Allah katında bundan dolayı hesaba çekilmeyece­ğiniz umulur. Onların içkili toplantılarına katıldığınızda hem içki içmekten kaçınınız ve hem de herhangi bir kırgınlı­ğa mahal vermeden, soranlara içki içmekten neden kaçındı­ğınızı mantıklı bir şekilde açık açık anlatınız. İçki içmedi­ğinden dolayı utanan kişilerin içkili toplantılara katılması şüphesiz ki zararlıdır. Ancak, katiyetle içki içmeyi reddeden ve neden içki içmediğini soranlara, yine o içki meclisinde, iç­ki içmenin kötülüklerini anlatan kişinin içkili toplantılara katılması oldukça yararlıdır. Bu, benim, Allah Teâlâ’nın ya­pıldığında ecir vereceğini umduğum en iyi tebliğdir.
  2. Herhangi bir haram yiyeceğe bulaşmamış olduğundan emin olmanız şartıyla, onların temiz bir şekilde yıkanmış kaplarından yemek yiyebilirsiniz. Eğer bu durumdan emin değilseniz, sizin için en iyisi, davet alır almaz ilk fırsatta sizi davet eden şahsa kendi dini prensipleriniz hakkında bilgi vermek ve sizi davetle birlikte bu prensiplerin de göz önünde bulundurulmasını rica etmektir.
  3. Herhangi bir doktorun sizin canınızı kurtarmanız ya da sıhhatinizi olağanüstü bir zarardan korumanız için kullanılmasını kaçınılmaz olarak nitelediği durumlar dışında alkollü maddeleri kullanmamanız lâzım gelir.
  4. Davet ettiğiniz kimselere kesinlikle içki sunmayınız. Davet vermeden önce, kendi prensipleriniz aleyhine kimseye içki sunamayacağınız hakkında davetlileri bilgilendir meniz gerekir. Bu şartlar muvacehesinde davetinizi kabul eden kimseleri davet ediniz. İçkiye karşılık bir şey sunmak gerekirse, Pakistan ya da Hindistan’dan güzel renkli ve hoş kokulu şerbetler isteyip onları sununuz. Belki de bu onların daha çok hoşuna gidecektir.[236]

Hicab Ve Beğenerek Evlenme

Soru:

İslâm’ın emrettiği ölçüde örtündüğümüzde sayısız fayda­lar gördüğümüz gibi, karşılığında oturup sabır ve şükür et­mekten başka çare bulamadığımız iki zararla da karşı karşı­ya kalıyoruz:

  1. Kişisel zevkleri olan ve arkadaş seçerken özel bir ahlâk ve zevk beklentisi içerisinde bulunan tahsilli bir kişi evlenir­ken de doğal olarak eşini kendi arzusuyla seçmek ister. Oysa İslâmî hicab açısından herhangi bir genç kız veya erkeğin eşini kendi beğenisi ile seçme imkanı söz konusu olmamak­tadır. Bilakis bu durumda evlilik işini başkaları; yâni, anne, hala, teyze vs. gerçekleştirmektedir. Bizim toplum olarak eğitim ve öğretim açısından yapımız şudur: Genellikle evlat­lar okur yazar olduğu halde, ebeveyn bundan mahrum bu­lunmaktadır. Bu yüzden ebeveynden evlatları için uygun eşler bulacağı beklentisinde olmak yanlıştır. Böyle bir ortam­da, kendi meselelerini kendisi düşünme ve halletme yetene­ğine sahip bir kimse ciddi sorunlarla karşılaşmaktadır.
  2. Evden çıkmamaya alışık bir kız nasıl olur da çocukları­nı en iyi şekilde yetiştirmek ve onların zihinsel yeteneklerini tam manâsıyla uyandırmak için gerekli olan geniş görüşlü­lük, feraset, akıl ve mantığa sahip olabilir? O, dünyada olup bitenlerden bile doğru dürüst haberdar değildir. Hatta şöyle bir gerçek var: Böyle bir kız, tesettürsüz bir kız seviyesinde tahsil yapsa bile, düşünce düzeyi ondan daha düşük olacak­tır. Çünkü, öğrendiklerini uygulayabilmesi için hiç bir şansa sahip değildir.

Bu meseleyi açıklığa kavuşturup bizi memnun etmeniz ümidiyle.

Cevap:

İslâmî örtü konusunda gündeme getirdiğiniz meseleler öncelikle; insanı, çözülmesi ve halledilmesi imkansız açmaz­lara sokan şeyler değildir. İkinci olarak, dünya hayatında bazı hamlıkları ve eksiklikleri bulunmayan ne vardır ki! An­cak, herhangi bir şeyin yararlı ya da zararlı olduğu kanısına varmak için onun bir iki boyutu göz önüne alınarak bir kanı­ya varılamaz. Genel itibariyle onda iyiliklerin mi yoksa kötü­lüklerin mi galip olduğuna bakılır. Bu prensip hicap konu­sunda da göz önünde bulundurulmalıdır. İslâmî örtünün si­ze göre de sayısız faydaları olmalı. İslâmî örtüye riayet edil­diği müddetçe evlenmek isteyen bir kimsenin kendi beğeni­sine göre kız seçememe sorunuyla karşı karşıya kaldığını söylüyorsunuz. Bu doğru olsa bile, örtünmenin faydalarını ya da örtünmeye riayeti terketmek için geçerli bir sebep ola­maz. Hatta, eğer her erkeğe dilediği kızı seçme ve her kıza da dilediği erkeği seçme serbestisi verilirse, düşünülmesi müm­kün olmayan oldukça kötü neticeler zuhur edebilir. Toplu­mun güçlü ve temiz olmasını garantileyen aile nizamı alt-üst olur. Böylece, vehimden ibaret bir sorunu halledelim der­ken, sayısız gerçek problemin kapısı aralanmış olur.

Hicabın, kızları geniş görüşlülük ve dünyayı tanımaktan uzak bıraktığı şeklindeki görüşünüz doğru değildir. Görüşü­nüz doğru kabul edilse bile, bunda örtünmenin hiçbir kusuru yoktur. Bir kız hicaba riayet ederek bilim ve teknik alanında kemal derecesine erişebileceği gibi, örtünmeyi bir kenara koyan bir kız da bilim, akıl, feraset ve basiretten mahrum kalabilir. Açık saçık bir kızın şöyle bir avantajının olması do­ğaldır: O, bilgi açısından geniş görüşlü olmasa bile, oraya bu­raya girip çıkması ve yaygın ilişkileri dolayısıyla görüş açısı doğal olarak genişler. Böyle bir durumda en uygun hayat ar­kadaşını arama yolunda başarı sağlanmış olsa bile, gözleri açılmış ve yaygın ilişkilere sahip birisinin dikkatlerini tek bir merkezde ve tek bir kişide toplaması o kadar kolay bir iş değildir.

Soru:

Mektubuma yazmış bulunduğunuz cevabî mektubu al­dım. Ancak gündeme getirdiğim konuyu oldukça basite indirgemenize doğrusu şaşırdım. Başarılı bir evlilik gerçekleş­tirmek herkesin arzusudur. Bir kimsenin dilediği kızı seçe­bilme yolunun tıkanmasına yol açacak bir ortam oluşturma­yı, ben insanın mutluluğu ve kişiliğinin gelişmesi için zararlı buluyorum. Bu fitrat dinine de aykırı bir durumdur.

Anladığım kadarıyla, bizim yaygın adetlerimize göre ka­dın en fazla ev işlerinden sorumlu ve kocası ile kendisinin cinsi arzularını tatmin için bir araç konumundadır. Ancak iki kişinin kendilerini tamamen birbirlerine vermeleri ve ya­şamın gereklerini bir kereliğine değil de hayatları boyunca güllük gülistanlık içinde yerine getirmeleri imkânı, evlilik­lerini kendi arzu ve beğenilerine göre yapmaları ile müm­kündür. Böyle bir durum kişinin kendi arzu ve beğenisiyle seçim yapmadığı durumlarda gerçekleşemez.

Bana göre, bir genç sadece cinsel arzularını tatmin etmek için evlenmemektedir. O aynı zamanda sevdiği birisi için fe­dakarlık etmeyi, onu sevmeyi, mutlu etmeyi ve onun mutlu­luğunun kendisini de mutlu etmesini arzulamaktadır. Bunu gerçekleştirmenin doğal yolu ise, evlenmek isteyen kişinin evleneceği kızı eğitim, tavır, davranışlar ve diğer güzellikler hususunda kendi mizacına uygun olarak seçmesiyle ancak gerçekleştirilebilir. (Gerçek aşk herhangi bir kimsenin iç gü­zelliklerinin anlaşılmasıyla oluşur; dış güzellikleri görmekle değil.) Önce bir kimseyi evlendirip, daha sonra ondan evlen­diği kimseyi kendi seçmiş gibi beğenmesini istemek, imkan dışı bir şeydir. Doğal sevgi yolları tıkanınca, neticede bu duy­gu kendisi için başka yollar, çareler aramaya başlar. Teset­tür yüzünden, evlenen çiftlerin birbirlerini tamamıyla tanı­maları imkansızdır. Evlenecek gencin babasının, oğlunun evleneceği kız hakkında kesin bir kanaata varması; evlene­cek kızın annesinin, kızının evleneceği genç hakkında tam bir kanıya sahip olması mümkün değildir. Çünkü, hicab yü­zünden evlenecek kızla erkeğin bir araya gelip konuşması bir tarafa, aracıların bile birbirleriyle özgür bir ortamda otu­rup sohbet etmeleri mümkün değildir. İslâm’ın bu hususta vermiş olduğu en büyük özgürlük erkeğin kızı şeklen görme­sidir. Benim anlamadığım husus, evlenecek çiftlerin birbiri­ni birkaç saniye görmeleri ile neyin değişeceğidir.

Bu meselenin bir başka boyutu daha var: Günümüz ule­ması, çağdaş medeniyetle ilgili gereksinimleri karşılamak için kadınların ilim tahsil etmesinin zorunlu olduğunu ka­bul etmektedir. Ancak bana göre kadınlar şu iki işten ancak birisini yapabilirler: Ya İslâmî hükümlere uyarlar veya ilim tahsil ederler. Kadınlar hicaba riayet ettikleri halde, araş­tırmalar ve uzak mesafelere yolculuk etmeyi gerektiren yer­yüzü katmanlarını inceleyen jeoloji, eski eserler, mühendis­lik ve bunun gibi bilim dallarında nasıl uzmanlaşabilirler? Mahremi olmadan üç günden fazla uzaklıktaki beldelere yolculuk etmesinin yasaklandığı bir ortamda kadınlar bu bi­lim dallarında nasıl iş yapabilir? Kadınlar bu işi yapmak is­terse, yanlarında mahremlerini de mi gezdirecekler? Bu so­ruların her biri bana göre bir muamma.

Bu bilim dalları bir tarafa, ben şahsen doktorluk ve İslâmî örtüyü de birbirlerine zıt şeyler olarak görüyorum. Sebeplerini şöyle sıralayabilirim:

  1. Eğitimini hicap dairesi içinde sürdürse ve öğretmenle­rin hepsi kadın olsa bile, insan organlarını tüm tafsilatıyla bilmeyi gerektiren doktorluk mesleği, doğulu kadına has ha­ya duygusunu sona erdirmek için yeterlidir.
  2. Doktor olduktan sonra kadının hastanın yakınları ile irtibatı o derece gerekli olmaktadır ki, bu irtibatta kadın ol­mayanlarla görüşmeme gibi bir sınırlama getirilmesi söz ko­nusu bile edilemez. O halde biz bunları dikkate alıp da ka­dınların doktor olmalarını engellemeye çalışırsak, evlerimizdeki her kadın hastanın tedavisi için erkek doktorları devreye sokma mecburiyetinde kalacağız. İnsanımız arasın­da yaygın bulunan haya ve utanma duygusu yönünden me­seleye baktığımızda böyle bir şey daha da sakıncalı görüle­cektir.

Şimdi, sizin bana bütün bu toplumsal ve çağdaş medeni­yetle ilgili açmazlara, İslâmî hükümlere bağlı kalarak, ne gi­bi çözümler sunacağınızı merakla bekliyorum.

Cevap:

İkinci mektubunuzu aldım. Evlilik konusunda gündeme getirdiğiniz açmazlar haddizatında doğru kabul edilse bile, çözüm olarak flörtten başka ne önerirsiniz? Hayat arkadaşı­nı bulmadan önce sizin istediğiniz şekilde kız ve erkeğin bir­birlerinin özellik, mizaç, âdet, haslet, zevk ve düşüncelerine, yakınlarının da mevcudiyetinde yapacakları birkaç görüş­mede ayrıntılı bir şekilde vakıf olmaları mümkün değildir. Bu nedenle, aylarca birbirleriyle buluşmaları, tenhalarda konuşmaları, gezintiye çıkmaları, yolculukta beraber olma­ları ve kırk yıllık dostmuş gibi ilişkilerini ilerletmeleri kaçı­nılmazdır. Siz, gerçekten genç kızlarla erkekler arasında böyle bir ilişkiye firsat tanınmasını can-ı gönülden istiyor musunuz? Eğer istiyorsanız, şu sorularımı cevaplamanız ge­rekir: Bu genç kız ve erkeklerin içerisinde büyük bir incelikle yalnız hayat arkadaşı arayışı içerisinde olan ve samimiyetle bu yolda ilişkiye girenlerin yüzdesi ne kadardır? Ayrıca dü­ğün olana kadarki flört süresi içinde, özellikle gençlik halin­de, kız ve erkeklerin birbirleri için taşıdığı çekicilik duygula­rını kontrol altında tutabilen kaç kişi çıkar? Siz eğer tartış­ma olsun diye, tartışma yapalım diye bir mantığa sahip de­ğilseniz, bizim toplumumuzda bu gibi temiz hislerle hareket edenlerin oranının yüzde iki veya üçü aşmayacağını kabul edersiniz. Geriye kalanlar, bir nevi imtihanı andıran bu flört süreci içerisinde fıtrî gereksinimlerini karşılamış olurlar. Dahası, bu imtihandan başarılı çıkan yüzde iki veya üçlük kesim bile kendilerini herhangi bir yanlış harekete bulaş­mamış oldukları şüphesinden kurtaramazlar.

Şu da var: Kendisine hayat arkadaşı bulma yolunda senli benli olan her genç kız ve erkek, birbirlerini mutlaka hayat yoldaşlığı için seçecek midir? Bu ilişkilerin belki de %20’si ni­kah masasına kadar uzanabilir. Gençlerin %80’i veya en azından %50’sinin ikinci veya üçüncü bir deneme yapmaları zorunluluğu doğar. Böyle bir durumda, deneme safhasında, gelecekte yapılacak bir evlilik umuduyla girişilmiş bulunan ilişkilerin durumu ne olacaktır? Ayrıca, herhangi bir yanlış ilişki olmamasına rağmen, toplum içeresinde meydana ge­len şüphelerin gençler üzerindeki etkileri ne olacaktır?

Böyle bir firsat söz konusu olup, kapılar ağzına kadar açı­lınca, seçme şansının oldukça fazla artacağını da kabul et­mek durumundasınız. Hiçbir delikanlı, kendisine hayat ar­kadaşı ararken araştırma ve deneme süreci içerisinde sade­ce bir kızla yetinmeyecek ve bu yüzden tüm dikkatim bu seç­me meselesi üzerinde toplayamayacaktır. Aynı şey kızlar için de geçerlidir. Onlar da sadece bir delikanlıyı müstakbel koca olarak denemeyeceklerdir. Bilakis, evlilik pazarında her taraf, deneme merhalelerinden geçmeye hazır her genç kız ve erkek için daha iyi seçim imkanı sunan birbirinden çe­kici mallarla dolu olacaktır. Bu yüzden, başlangıçta birbirle­riyle deneme görüşmelerini başlatan iki kişinin, bu deneme­yi sonuna kadar sürdürmeleri ve işin sonunda da bu deneme­nin evlilikle sonuçlanması ihtimali her geçen gün daha da azalacaktır.

Buna ilave olarak burada fıtrî bir gerçeği daha gündeme getirmemiz gerekiyor: Evlilikten önce birbirleriyle romanlardaki gibi flört eden genç kız ve erkekler birbirlerine kendi hayatlarının renkli ve parlak yönlerini göstermektedirler. Aylarca buluşmalara, sıkıntı dostluğa rağmen çiftler bir­birlerinin eksik yönlerini tam manâsıyla görememektedir­ler. Bu süreç içerisinde cinsel dürtüler o kadar artmaktadır ki her iki taraf da evliliğin bir an evvel gerçekleşmesini iste­mekte ve bu amaçla taraflar birbirlerine sayısız bağlılık, sev­gi ve vefa sözleri vermektedirler. Ancak düğünden sonra, ha­yat mücadelesi içerisinde bu âşık ve maşuk hal uzun zaman sürdürülememektedir. Bu yüzden kısa zamanda taraflar birbirlerinden ümitsizliğe düşmekte ve neticede iş artık bo­şanmaya kadar gelip dayanmaktadır. Çünkü iki taraf da aşk ve sevgi merhalesindeki beklentileri yerine getirememekte ve iki tarafın da ancak zamanla ortaya çıkan zaafları günde­me gelmektedir.

Şimdi siz işin bir de bu boyutlarını göz önüne alarak bu mesele üzerinde kafa yorunuz ve müslümanların bu husus­taki mevcut usullerinin olası hataları ile flörtle eş bulma yo­lunun hataları arasında bir mukayese yaparak bu iki yoldan hangisinin daha fazla takdire şayan olduğu hakkında bir ka­rara varınız. Eğer bu karşılaştırmadan sonra da flört ve eş bulma usulü size göre daha uygun geliyorsa, artık benimle bu konuda tartışmanıza gerek yoktur. Böyle bir durumda si­zin aslında şuna karar vermeniz gerekir: Flört ederek evlen­meye kesinlikle müsaade etmeyen İslâm’la olan bağınızı de­vam ettirmek istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Siz ev­lenmenin mutlaka flörtle olmasını istiyorsanız, o zaman kendinize başka bir toplum bulmanız gerekir. İslâm hakkın­da baştan savma bir bilgi bile, size, sizin İslâmî toplumda meşrulaştırmak istediğiniz “başarılı evlilik” reçetesine bu dinin sınırları içerisinde hiçbir yer olmadığını anlatmaya kafidir.

Kadınların eğitim ve öğretimleri ile ilgili zikretmiş oldu­ğunuz problemlerle ilgili bir kanıya varmadan önce sizin şu­nu anlamanız gerekir: Yaratıcı, yaratılış itibariyle erkekle kadının iş ya da sorumluluk alanlarını ayırmıştır. Kendi so­rumluluk dairesi içerisindeki vazifelerini yerine getirmesi için kadının alması gereken en iyi eğitim kendisine mutlaka verilmelidir. Bu eğitim, İslâm’ın belirlediği ölçü ve sınırlar içerisinde tam manâsıyla verilebilir. Aynı şekilde, kendi so­rumluluk dairesi içerisinde görevlerini yerine getirdiği za­man, gerekli olan ilmî ve zihnî terakki de bu sınırlar içerisin­de kalındığı müddetçe mümkündür. Bu konuda herhangi bir düzenleme yapılmamış olması ve yaygın bir eğitim faaliyeti­ne girişilmemiş olması müslümanlann eksikliğidir; İslâm’ın değil. Ancak, erkeğin sorumluluk dairesi içerisindeki bir eği­tim kadınlara verilmeye kalkışılırsa, bu sadece kadınlar için değil, tüm insanlık için bir felaket olacaktır ve İslâm’da böyle bir şeye yer yoktur. Bu mesele üzerinde ayrıntılı bilgi almak istiyorsanız, “Hicab” isimli eserimi okuyabilirsiniz. [237]

Müslümanların Sakala İtirazları

Soru:

Günümüz müslümanlarının genel kanaati, sakalın daha çok hocalara ve dini ilimlerle uğraşan kişilere yakıştığı şek­lindedir. Peygamber Efendimiz zamanında halk genellikle sakallıydı ve sakal bırakmak utanç verici bir şey olarak görülmüyordu. Ancak bugün, insanın kılık ve kıyafetinde yete­rince farklılık vücuda gelmiştir. Yüz, sakalsız daha güzel ve çekici gözükmektedir. Bu durumda da müslümanların hep­sinin sakal bırakması gerekli midir? Lütfen bu husustaki ce­vaplarınızla kafamızdaki şüpheleri gideriniz.

Cevap:

Sakal, Peygamber Efendimizin (s.a.) sadece fiilî, yani; bizzat uyguladığı bir sünneti olmakla kalmayıp, Peygambe­rimizin (s.a) sakal bırakmayı emrettiği ve tıraş etmeyi ya­sakladığı bir sünnettir. Bu yüzden sakalın sadece alimler ve hocalara mahsus olduğu, müslümanların genelinin sakal bı­rakıp bırakmamakta serbest olduğu şeklindeki bir görüş ta­mamen gayr-i İslâmîdir, yanlıştır. Özellikle, bir kimsenin sakalını tıraş etmekten hoşlanıp, sakal bırakmayı beğenme­mesinin açık anlamı; içerisini İslâmî zevk yerine, kâfirlere has zevklerin kaplamaya başlamış olması demektir.

Bana daha tuhaf ve üzücü gelen başka bir mesele daha var: Tıpkı müslümanların önder ve rehberi Peygamber Efendimizin kendi tâbîlerine sakal bırakma emri verdiği gi­bi, sihlerin önderleri de tâbîlerine sakal bırakma emri ver­miştir. Bu iki toplum da, yani; müslümanlar ve sihler de ül­kemizde, yani Hind yanmadasmda İngiliz hükümetinin ida­resi altında yaşamıştır. İki toplum da Batı tarzı eğitimden geçmesine rağmen, müslümanların kendi önderlerine yaptı­ğı hürmetsizlik ölçüsünde, sihler önderlerine hürmetsizlik etmediler. Hakikati söylemek gerekirse, bu; müslümanların utanç duyması gereken en kötü bir durumdur. Kaldı ki, uta­nıp sıkılmadan, sakalsız yüzün daha güzel olduğu, sakallı yüzün güzelliğini kaybettiği düşüncesine kapılanlar var. Günümüz garpzede müslümanları sadece sakallarını tıraş etmekle yetinmemekte; sakalı kötü görmekte, sakalla alay etmekte, sakal bırakanları aşağılamakta ve onlarla alay et­mektedir. Okullarda sakal bırakanların cesaretlerini kır­mak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bu gibi kişiler, resmi memuriyette sakalı ehliyetsizliğe bir delil olarak görmekte ve hatta bazı memuriyetlerde sakal bırakma yasağı bile getirilmektedir. Batılı zihniyete sahip kimseler, sakal bırakan kişinin yakışıklılık ve çekiciliğini kaybettiğini öne sürmektedirler. Bütün bu olanlar, başka bir yerde değil, müslüman bir toplumda, müslüman bir ülkede gerçekleş­mektedir. Ancak, sihler İngiliz yönetimi zamanında hayatın çeşitli kademelerinde sakallarıyla görev yapabilecekleri şeklindeki isteklerini yöneticilere kabul ettirmişler ve en bü­yük makamları da bu şekilde sakallı olarak ele geçirmişler­dir. Orduda, hava kuvvetlerinde ve sivil hayatın hangi kade­mesinde, hangi büyük makama onlar sakal bırakmaları ne­deniyle ulaşamamışlardır? Onları sakallarından dolayı her­hangi bir göreve ehil görmemek, onların yakışıksız olduğu hükmünü vermek kimin haddineydi? Veya terfi edebilmeleri için onlara sakallarını kesme emri vermeye kim cüret edebi­lirdi? Bugün insanların başına bela kesilen bir çok makam sahibi beyden kimbilir kaç tanesi İngilizler zamanında her­hangi bir sih amirin idaresi altında vazife yapmıştır da sa­kallı birinin kendi başında olduğundan hiç ar duymamıştır. Bu beylerden hiçbirisi, bir kerecik olsun, sihlerin sakallarıy­la alay etmek şöyle dursun, onlara itiraz etmek cesaretini bi­le gösterememiştir. Bütün bu olanlar, sihlerin müslümanlardan daha kuvvetli karaktere sahip olduklarına, önderle­rine müslümanlardan daha fazla itaat ettiklerine ve müslümanlara oranla daha az düşünsel köleleliğin kurbanı olduk­larına açık bir delildir. Acaba, bu açık aşağılık alametlerine ve bunca zillete rağmen müslümanlar hiç utanç duymaya­caklar mıdır?[238]

Sakal Ve Askerlik Hizmeti

Soru:

Ben hava kuvvetlerinde pilotluk için imtihana girmiştim. Sağlık testi ve sözlü imtihandan sonra elhamdülillah yazılı imtihan ve beden eğitiminde de başarılı oldum. Ancak, her­hangi bir neden göstermeden, adaylar arasından elendiğim bildirildi. Bazı kimseler benim sırf sakalımı tıraş etmedi­ğimden dolayı elendiğimi söyledilerse de buna pek inanasım gelmedi.

Aralık ayında P.M.A. için imtihana girdim. İlk sözlü sı­navda seçme komıtesindeki albaylardan bir tanesi bana, Kuhat’ta girdiğim ilk imtihanda sadece sakalım yüzünden elendiğimi söyledi. O bana, Pakistan ordusunda yüksek rüt­beli subayların sakallı yedek subaylardan hoşlanmadıkları­nı ve böyle kişilerin alınmaması için çaba sarfettiklerini de söyledi. Anlatılanlara göre daha sonra onlardan müsaade alınarak sakal bırakılabilirmiş. Sözlü imtihandan sonra gir­diğim yazılı imtihanı da kazandım. Şimdi sağlık testinden geçmeyi bekliyorum. Sağlık testinden geçersem, son eleme­ler için yeniden Kuhat’a gitmem gerekecek. Bu yüzden, ba­bam ve beş kardeşim sakalımı kesmem için ısrar ediyorlar ve peşimi bırakmıyorlar. Ancak ben, şöhret, makam ve para için böyle bir şeye yanaşmak istemiyorum. Ben şu anki duru­mumu muhafaza ederek ya ticaretle uğraşmak veya tahsili­mi sürdürerek İslâm’a hizmet etmek istiyorum. Çünkü, bu gibi görevler, benim dini duygularımı yaralar. Ayrıca, uzun bir süre böyle bir duruma tahammül edip, dayanabileceğimi sanmıyorum. Yine de son kararımı vermeden, meseleyi bir de size danışmak istedim. Kur’an ve Sünnet’e dayalı olarak meseleyi açıklığa kavuşturursanız çok memnun olurum.

Cevap:

Başınızdan geçenleri duyunca inanın çok üzüldüm. Pa­kistan ordusunda ve hava kuvvetlerinde bugün bile, Alt kıtanın bölüşülmesinden önceki Birleşik Hindistan ordusu ve hava kuvvetlerinde sinlerle birlikte, hatta sihlerin kuman­dası altında iş yapmış bir çok kişi bulunmaktadır. Sakalın yakışıksız bir durum arzettiği, yüzün güzelliği ve çekiciliğini azalttığı gibi hileli kelimelerle bugün ordu ve hava kuvvetle­rinde sakalı yasaklayan bu kişiler, bu gibi lüle ve bahaneler­le sihlerin ne sakallarını kestirebildiklerini ve ne de onların en yüksek makamlara ulaşmasına engel olabildiklerini ad­ları gibi bilmektedirler. Bugün bile Hindistan ordusunda ha­va ve deniz kuvvetlerinde sihler en yüksek rütbe ve makam­larda bulunmalarına rağmen hiç kimse onlara eğer memuriyetlerine devam etmek istiyorlarsa sakallarını kesmelerini, aksi taktirde memuriyeti bırakmalarını söyleme cesaretini kendisinde bulamamaktadır. Daha bir kaç gün önce askeri bir törene katılmak amacıyla Hindistan’dan ülkemize gelen bir sih generalin çenesinden bir karış sakal sarkıyordu ve onun fotoğrafları gazetelerde yayınlanmıştı. Ne acı ki bizim zorba kahramanlar (!) bunu gördükleri halde bile utanmıyor ve eğer sakal bırakmak askeri memuriyet için bir engel teş­kil ediyorsa, bu sihin nasıl olup da general rütbesine kadar yükselebildiğini hiç düşünmüyorlar.

Onların bu tavrından açıkça şunu anlıyoruz: Bizim yük­sek rütbeli beyler, sakallı kişileri memuriyete almama veya sakal kesmeyi memuriyete girme için şart koşma yolunda ne kadar bahane uydursalar da hepsi de kesinlikle boş ve bey­hudedir. Aslında sakal bırakmakla askeri memuriyet için kişinin ehilliği ve işe uygunluğunda herhangi bir değişikli­ğin ortaya çıkması söz konusu değildir. İşin gerçeği şudur: İngiliz uşaklığı bu beyleri sihlere oranla daha da aşağı dere­cede köle zihniyetine mübtela etmiştir. Bizim bu beylerin geçtiği Batılı eğitimden sihler de geçmiştir. İngilizlere sihler de uşaklık yapmıştır, bunlar da. Hiçbir alanda, onlar bunlar­dan geri kalmamışlardır. Ancak sihler, şu ana kadar Guru Nanek, Guru Gubend Sing ve diğer dini büyüklere ittibaya nefret nazarıyla bakmak ve onları liyakatsizliğin birer sem­bolü olarak görecek ölçüde Batıcılığın zelil çukuruna düşme­mişlerdir. İngiliz uşaklığı altına girdikten sonra sahip ol­dukları tüm değerleri İngiliz tanrılarının ayakları altına sermek, sırf bizim garpzede (Batıcı) beylere nasip olmuştur. Bu beyler, İngilizlerin uşaklığını kazanmak için sadece sakallarını tıraş etmekle kalmamış, durum gittikçe öyle bir hal almıştır ki, onlar, sakalı liyakatsizlik sembolü olarak göre­cek kadar ileri gitmişlerdir. Oysa sakal, nasıl sinlerin din bü­yüklerinin sünneti ise, müslümanların din büyüklerinin de sünnetidir. Nasıl sililerin din büyükleri tâbîlerine sakal bı­rakma emrini vermişse, aynı şekilde Peygamber Efendimiz de (s.a) müslümanlara sakal bırakmayı tekid etmiş, kesil­mesini men etmiştir. Bu durumu görünce oldukça kuvvetli bir şekilde şöyle bir duyguya kapılıyorum: Müslümanlar, kendileriyle çağdaş olan gayr-i müslimlere oranla karakter ve davranış bakımından çok daha aşağı seviyededirler.

Benim sadece size değil, içinde dini bir gayret ve hamiyet taşıyan tüm gençlere tavsiyem şudur: Bu durumlar karşı­sında kesinlikle cesaretinizi kaybetmeyiniz ve zaaf göstermeyiniz. Sizler, her imtihana katılıp, kendi kabiliyet ve ehli­yetinizi isbat etmelisiniz. İmtihan sonunda sadece sakalınız nedeniyle memuriyete alınmazsanız, memuriyetten mah­rum kalmak pahasına kesinlikle sakalınızı kesmeyiniz. Bu şekilde eğer gayretli ve çalışkan müslüman gençler sürekli çaba gösterirlerse inşaallah sakallı gençlerin değil de, onla­ra memuriyet kapısını kapayan sözde aydın fikirli subayla­rın son derece dar görüşlü kimseler olduğu ve bu dar görüşlü­lükleri sebebiyle kendi ülkesinin memuriyetlerini güçlü ka­rakter ve davranışa sahip gençlerden muhrum bıraktığı ger­çeği gün gibi açığa çıkacaktır. Eğer bizim hükümetimiz, sa­dece kişilik ve imanlarını mideleri karşılığında feda eden ki­şilerin memuriyette kalmasını ve imanlı, yüksek seciyeye sahip kimselerin yüzüne memuriyet kapılarının kapanma­sını istiyorsa, bu zararlı siyaseti izleme yolunda ne kadar ıs­rarlı olursa olsun, bu ahmaklığı ile kendisi ve ülkesine ne ka­dar zarar verdiğini eninde sonunda anlayacaktır. [239]

Yeni Birkaç Sapık Görüşün Bilimsel Eleştirisi

Soru:

Devlet kademelerinde yüksek bir makama sahip dostla­rımdan birisi, önceleri; sağlam imanlı, namaz ve orucuna ol­dukça bağlı idi. Ancak, okuduğu birkaç kitap yüzünden, gö­rüşleri birden değişti ve dinsiz biri olup çıktı. O, bu yeni gö­rüşlerini yaymaktan da geri durmuyor. Ona karşı İslâm’ın öğretisi ve hükümlerini savunmak için her ne kadar tüm gü­cümü harcıyorsam da ilmimin azlığından onu dellillerle ik­na etmek benim yapabileceğim birşey değil. Bu yüzden bana bu konuda yardıma olmanızı rica ediyorum. Söz konusu dos­tumun görüşleri anahatlarıyla şu şekilde:

  1. O, Allah Teâlanın kadir-i mutlak ve bu alemin yaratıcı­sı olduğunu kabul etmekle birlikte, Allah’ın (c.c) âlemi yaratıp, kendi haline bıraktığını ve bu âlemde her ne oluyorsa, kendi kendine (automatic) olduğunu savunuyor.
  2. Rasûlullah’a (s.a) bir ıslahçı (reformist) payesinden başka bir paye vermeyi kabul etmemekle birlikte, O’nun iyi bir insan ve olağanüstü yeteneğe sahip biri olduğunu kabul ediyor.
  3. O, Kur’an-ı Kerim’i (hâşâ) Allah’ın Rasûlü’nün bir eseri olarak kabul ediyor ve Kuran’daki bir çok hükmü, ancak in­diği asırda geçerli olduğu iddiasıyla, bu devirde uygulana­maz görüyor.
  4. O, namaz, oruç vb. ibadetleri sadece kötülüklerden ko­runmanın daha iyi bir vesilesi ve toplumun doğru yolda yü­rümesini sağlayan birer vasıta olarak görüyor.
  5. Ona göre şeytanın varoluş teorisi, Allah’a bir meydan okuma özelliği taşımaktadır. Çünkü, Allah Teâlâ iyilik için tevfik vermekte, ancak şeytan kötülüğe doğru çekmektedir. Zahirde genellikle kazanan şeytan olmaktadır.
  6. Dört evlilik, kölelik ve kurban kesmeyi geçersiz addet­mektedir.

Bu meseleye biraz vakit ayırıp, cevaplamanız ümidiyle. Ayrıca, benim bu şahsı ikna edebileceğim kitapların isimle­rini de gönderirseniz, çok memnun olurum.

Cevap:

Dostunuzun görüşlerini öğrenince oldukça fazla üzül­düm. Allah Teâlâ ona hidayet nasip etsin ve sizleri de onun etkisinden korusun. Eğer siz benim kitaplarımı okumuş ol­saydınız, dostunuzun tüm itirazlarına oldukça tatmin edici bir şekilde cevap verebilirdiniz. Şu an bile gecikmiş sayıl­mazsınız, kitaplarımı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü, ya­zışma yoluyla bu gibi koca koca meseleleri halletmek çok zor­dur.

Sormuş bulunduğunuz meselelere aşağıda kısa kısa deği­niyorum:

  1. Herşeyden önce şunun bilinmesi lazımdır: Düşünce gü­cü zaafa uğramamış bir kimse kanun ve düzenin (law and order) uygulayıcı bir güç (Authority) olmadan uygulanmaya konacağını ve bu kanun ve düzenin yürüyeceğini düşünemez. Kainatta bir kanun ve düzen mevcuttur. Bu keyfiyet hiçbir durumda inkar edilemez. O halde söz konusu kanun ve düzenin bu kadar büyük ve sınırsız ölçüde, sınırsız bir za­mana kadar, herhangi bir otorite olmadan yürüyebileceğine hangi akıl inanabilir? Taassub taşımayan hiçbir akıl bunu kabul etmez. Ancak iki şeyi bundan müstesna tutmak lazım­dır. Şöyle ki, bu iki şey sebebi ile vasatın üzerinde akıl ve ze­kaya sahip birçok insan bile böyle bir cahilliğe saplanmakta­dır:

Birincisi; insanın düşünce ve görüş açısının darlığı. Kişi, bu sebepten dolayı böyle büyük bir kainatta kanun ve düzeni sağlayan ve ezelden ebede kadar yürüten muazzam otoriteyi tasavvurdan aciz kalmaktadır. İkincisi; o, bu otoriteyi daha baştan kabul etmek istememektedir. Çünkü, bu otoriteyi ka­bul edince artık gönlünce hareket etme serbestliği ortadan kalkacaktır.

Bu iki durumda da hata onların Allah’ı (c.c) yanlış anlamasındandır. Yalnız, bu gibi iddialarda bulunan kimselere şunları arzediniz: Bu tür büyük meseleler üzerinde düşünen ve görüş bildiren kimselerin hiç değilse dürüst (honest) ol­maları gerekir. Ama siz böyle bir özellik taşımıyorsunuz. Si­zin Allah (c.c), Peygamber (s.a) ve Kur’an bağlamında söyle­diğiniz şeyler tamamiyle İslâm’a aykırı şeyler olmasına rağ­men, siz müslüman kisvesiyle ortalıkta dolaşıyorsunuz ve müslüman toplumu aldatma yolunda hiçbir tereddüt göstermiyorsunuz. Eğer siz dürüst insanlar olsaydınız, bu görüşle­rinizi izhar ettiğiniz andan itibaren İslâm’la hiçbir bağınızın kalmadığını da ilan ederdiniz ve isminizi de değiştirirdiniz. Ki böylece müslüman toplum oyununuza gelip gayri müslimlerle devam ettirmeyi hoş görmedikleri ilişkilerim sizinle de devam ettirmezlerdi. Bu açık sahtekarlık ve hileden sonra, sırf dürüst ve samimi insanların görüşlerine verilmesi gereken değer ve itibarı, sizin fikir ve görüşlerinize verme­miz bir hayli zordur.

  1. Dostunuzun Peygamber (s.a) hakkındaki görüşleri bir­birine zıttır. Bir taraftan o, Peygamberi doğru birisi olması­nı da gerektiren (herhangi bir yalancı kişiyi iyi insan olarak görmesi dışında) iyi bir insan olarak görmekte, diğer taraf­tan Peygamberin kendisinin sadece bir ıslahçı değil, aynı za­manda Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğu şeklin­deki iddiasını yalan olarak görmektedir. Selim akla sahip bir kişi, bu iki şeyi bir arada söylemez. Dostunuzun şunu bilmesi gerekir: Peygamber Efendimiz (s.a) ömrünün 23 senelik bir bölümünün her anını, kendi peygamberliğini kabul ettirme yolunda çaba göstererek harcamıştı. Muhalifleri ise O’nun bu iddiasını kabule yanaşmıyorlardı. Bu durumda Rasûlullah’ın (s.a) hakkında iki çeşit tavır içerisine girilebilir:
  2. Eğer dostunuz, Peygamber Efendimizi (s.a) doğru bir insan olarak görüyorsa, O’nun Allah’ın Rasulü olduğunu da kabul etmelidir.
  3. Eğer O’nu Allah’ın Rasûlü olarak kabul etmiyorsa, (hâşâ) en aşağılık, yalancı ve hilekar olarak görmelidir. Bu iki görüş arasından üçüncü bir görüş icad edip “Peygamberi­miz doğru bir insandı, ama Allah’ın Rasûlü değildi” gibi bir neticeye varmak tamamıyla mantıksız bir durumdur.

Bu düşüncemize karşılık, bu gibi görüşlere sahip kimse­ler en fazla iki şey söyleyebilirler:

Biri; Muhammed (s.a), toplumu ıslah etmek amacıyla kendi adına ortaya koyması halinde kabul ettiremeyeceği hükümleri Allah adına kabul ettirebilmek için peygamberlik iddiasında bulunmuştur.

Diğeri; Muhammed (s.a) bu iddiasında samimi olmasına rağmen, gerçekte O, Allah’ın Rasûlü değildi. Kendisini rasul görme gibi bir yanılgıya düşmüştü.

Bu görüşlerden birincisini söyleyen kişi, bana göre, ahlâkî açıdan her samimi insanın uzak durması gereken, oldukça tehlikeli bir kişidir. Çünkü eğer biz bu görüşü analiz edersek, şunu açıkça görürüz: Bu kişiye göre iyi bir amaç ger­çekleştirmek için kötü bir yol benimsemek sadece caiz olma­yıp, aynı zamanda saygıya değerdir de. Bu yüzden o, kendi zannınca sırf ıslah için (hâşâ) peygamberlik davası yapmak gibi kocaman bir yalan uyduran kişiyi ıslahcı ve iyi insan ola­rak görmektedir. Bu gibi değersiz görüşlere sahip bir kimse­nin yarın herhangi iyi (elbette kendisinin iyi gördüğü) bir amaç için bir kimsenin evinden hırsızlık yapması veya sahte evrak düzenlemesi ya da ahlaken kötü herhangi bir işi yap­ması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü, ona göre ıslah için hilekarlık yapan bir hileci, iyi ve ıslahcı biri olabiliyorsa; o ken­disini iyi amaçlar için suç işlemekten nasıl alıkoyar?

İkinci görüşe sahip kişi ise, aklî yönden aynen birinci gö­rüşe sahip kişinin ahlâk açısından içerisinde bulunduğu aşağılık içerisindedir. Bu kişiyle ilgili olarak büyük bir hoş­görüyle birlikte söyleyebileceğimiz şey şudur: Bu kişi, olduk­ça büyük meseleler üzerinde oldukça az düşünerek görüş bil­dirme hastalığına yakalanmış biridir. Çünkü; eğer o böyle bir akıl kıtlığına duçar olmasaydı, hiçbir zaman şöyle bir şeyi mümkün görmezdi: Bir kişi bir taraftan muhaliflerinin bile insanlık tarihinin gördüğü en büyük ve en başarılı kişiler­den olduğunu inkar edemediği ölçüde akıllı ve anlayışlı ol­sun, öbür taraftan kendi hakkında 23 sene devamlı bir yanıl­gı içerisinde bulunup tüm işini böyle bir yanılgıya dayana­rak yürütsün. Hatta, gece ve gündüzünü Kur’anın tüm sure­lerini kendisi tasnif ederek dünyaya duyurmakla harcadığı halde, bu surelerin Allah tarafından gönderildiğini iddia etmek gibi bir yanılgı içerisinde bocalayıp dursun. Bana göre, böyle bir şeyi mümkün ve makul olarak gören bir kişinin kendi aklından şüphe etmesi gerekir. Zaten onun aklı, selim bir akıl olsa idi böyle bir yanılgı içerisinde bocalamanın sade­ce delilere has bir şey olduğunu bilirdi. Muhammed’den (s.a) sadır olan oldukça planlı ve akıllıca programın bir deliden asla sadır olamayacağını da kendi kendine anlardı.

  1. Kur’anla ilgili olarak, dostunuzdan nakletmiş bulun­duğunuz görüşler hakkında yukarıdaki satırlarda belirtmiş bulunduğum görüşümü tekrarlayacağım. Bu gibi görüşlere sahip kişiler, herhangi bir şeyi tam manâsıyla tanımadan ve üzerinde yeterince düşünmeden görüş bildirmeyi adet edin­mişlerdir. Siz onlara böyle bir kanaate varabilmek için Kur’an-ı Kerim’i derinlemesine kaç defa tahkike tabi tuttuk­larını sorunuz. Eğer onlar dürüstlükle böyle bir çalışma yap­madıklarını kabul ederlerse, onlara bu gibi önemli mesele­lerde araştırma yapmadan herhangi bir karara ve kanaate varmanın akıllı ve tahsilli hiçbir kimsenin şanına yaraşma­yacağını münasib bir dille arzediniz. Eğer onlar, böyle bir kanaate Kur’an-ı Kerim’i iyice mütalaa ettikten sonra vardık­larını iddia ederlerse, onlara Kur’an-ı Kerim’de ne gibi delil­ler bularak, Kuranın Muhammed’in kelamı olduğu netice­sine vardıklarını sorunuz. Yine onlara Kuranın hangi hü­kümlerinin günümüzde uygulanamaz ya da uygulamasının Kur’an’ın nuzûlü vaktiyle sınırlı olduğunu sorunuz. Bu me­selelere verecekleri cevapları öğreniniz ve bilahere bana ya­zınız. Böylece onların araştırmalarının neticesinden ben de istifade etmiş olurum.
  2. İbadetler konusunda dostunuzun bana yazdığınız gö­rüşleri tam anlamıyla şaşkın düşüncenin (confused thinking), daha doğrusu) düşüncesizliğin güzel bir örneğidir. Belki de bu düşüncelere sahip kimseler, namaz, oruç, vb. amellerin sadece ihlasla birlikte yapıldıkları zaman kötü­lükten korunmada iyi bir vesile ve toplumu doğru yola ilet­mede güzel bir vasıta olabileceği hususu üzerinde hiç düşün­müyorlar. Kişinin bu amelleri ihlasla yapması için de dürüst bir şekilde Allah’ın (c.c) var olduğuna, kendisinin O’nun ku­lu, Muhammed’in (s.a) Allah’ın gerçek Rasul’ü olduğuna ve dünyadaki amellerin hesabının verileceği bir ahiret hayatı­nın geleceğine inanması gerekir. Ancak, eğer herhangi bir kimse bütün bunların gerçek dışı olduğu görüşüne sahip olsa ve Muhammed’in (s.a) sadece ıslah gayeside bütün bunları uydurduğuna inansa, böyle bir durumda da ibadetlerin kö­tülükten korumada iyi bir vesile ve toplumu doğru yola ilet­mede güzel bir vasıta olabileceğini aklınız alıyor mu?

Bir taraftan bu ibadetlerin faydalarını beyan etmek ve di­ğer taraftan bu ibadetlerin faydalarının dayandıkları fikri temelleri tahrip etmek, tıpkı bir kişinin içindeki barutu çı­kardıktan sonra merminin aslan avında çok etkili olduğunu söylemesine benzer.

  1. Dostunuzun şeytanla ilgili itirazını görür görmez, onun tüm ömrü boyunca bir kere bile olsun, Kur’an-ı Kerim’de insan ve şeytan hususunda ne gibi gerçeklerin beyan edildiğini bilmeye çaba göstermemiş olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. O, Kur’an’daki bu mesele ile ilgili ger­çekleri bilmeden, sadece ondan bundan duyduğu şeylere da­yanarak sathi bir düşünceye sahip olmuş ve bu düşünceye dayanarak itiraza yeltenmiştir. Aslında bu itiraz, kendi dü­şüncesi için söz konusu olmaktadır. Düşüncesi nedeniyle Kur’an-ı Kerim’in bu konuda ortaya koymuş olduklarına bir halel gelmemektedir. Kur’an’ın bu konuda ortaya koymuş olduğu düşünce, şu şekildedir: Allah Teâlâ insana sınırlı bir özgürlük vererek, onu bu dünyada imtihan için yaratmıştır. Şeytana ise onun kendi isteği üzerine insanı bu imtihanında başarısız kılmak için sadece tergib ve tahriş yoluyla istediği­ni yapabilme serbestisi vermiştir. Şeytana insanı zorla ken­di istediklerini yaptırabilme yetkisi verilmemiştir. Bununla birlikte Allah Teâlâ da insanı cebren doğru yola iletmekten kaçınmış, yalnız peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla doğru yolu insanın gözü önüne tamamiyle sermekle iktifa etmiştir. Bundan sonra artık Allah tarafından insana bu iki yoldan bi­rini seçme serbestisi verilmiştir. O isterse Allah’ın (c.c) ken­disine göstermiş olduğu yolu seçer ve o yolda yürüme kararı verir; isterse şeytanın teşviklerini kabul eder ve şeytanın ona göstermiş olduğu yolda güç ve kuvvetini harcamaya razı olur. İnsan bu iki yoldan hangisini benimserse benimsesin, Allah Teâlâ ona seçtiği yolda yürüme fırsatı vermektedir. Çünkü, böyle bir şey olmadan imtihan gerekleri yerine geti­rilemez. Bu durumu iyi bir şekilde anladıktan sonra, şimdi şeytanın meydan okumasının aslında kime olduğunun söy­lenmesi gerekir. Allah’a mıdır? Yoksa insana mı? İnsanlar­dan şeytanın yolunu benimseyen kimseler hakkında şeyta­nın zaferi Allah’a karşı mı olmaktadır, yoksa insanlara karşı mı? Allah Teâlâ, insan ve şeytana özgür bir şekilde güreşme firsatı vermiş ve karşılaşmayı insan kazanırsa, cennete gideceğini; eğer şeytan kazanırsa, yenilen insanın ve onu yan­lış yola ileten şeytanın her ikisinin cehennemi boylayacağım bildirmiştir. Şu halde siz, Allah Teâlâ’nın karşılaşmaya müdahele edip, insanı zorla kazandırmasını mı istiyorsunuz?
  2. Dört evlilik, kölelik ve kurban kesme konularında kısa olarak bir şeyler söylemek güç. Ben bütün bu meseleler hak­kında birçok kez ayrıntılı bir şekilde görüşlerimi bildirdim. Çok evlilik meselesini kavramak için siz benim Tefhim’ul Kur’an adlı tefsir kitabımda Nikah, îslâmî Kanunlar ve Evlilik Hayatı başlıkları altındaki konuları fihrist yardımıyla bularak okuyunuz. Buna ilaveten hükümetin kurmuş oldu­ğu evlilik komisyonunun hazırladığı sorulara verdiğim ce­vaplarda da bu mesele ile ilgili açıklamalar vardır.

Kölelikle ilgili olarak benim aşağıdaki makalelerimi oku­yabilirsiniz.

a. “Resâil ve Mesâil”, birinci cild, “Savaş Alanlarında Fa­hişelik Düzenlemeleri” başlıklı makale.

b. “Resâil ve Mesâil”, ikinci cild, “İslâm’da Kölelik Neden Yasaklanmamıştır” başlıklı makale.

c. Tefhim’ul Kur’an, ikinci cild, “Kölelik Meselesi” ve “Kö­leler ve Cariyelerle İlgili Birkaç Soru” başlıklı makale.

d. Tefhim’ul Kur’an, birinci vi ikinci cild, kölelikle ilgili bölüm.

e. Tercüman’ul Kur’an dergisi, Haziran 1956 sayısı “Ca­riyenin Tanımı ve Helal Olmasının Delili” ile “Çok Evlilik ve Cariyeler” başlıklı makaleler.

Kurban kesme ile ilgili olarak “Tefhimat” isimli kitabı­mın ikinci cildinde ilgili konuları ve “Kurban Kesme Mesele­si” adlı kitapçığımı okuyabilirsiniz.

Bütün bu yazıları okuyunca inşaallah meseleyi anlama­nız ve anlatmanız daha da. kolaylaşacaktır.[240]

Pakistan’da Hristiyanlığın Yayılmasının Gerçek Sebepleri

Soru:

Bu ülke çeşitli fitnelere sahne olmaktadır. Söz konusu fit­nelerin en tehlikelisi de hristiyanlıkür. Uluslararası ilişkile­re ilaveten müslümanların ekonomik geri kalmışlığı yüzün­den bu fitnenin yaptığı tehdit kadar hiçbir fitne müslümanları tehdit etmemektedir. Böyle bir ortamda, bu büyük fitne­nin önünün alınması için tüm imkanların seferber edilmesi gerekirken, sizin tarafınızdan bu konuda herhangi etkili bir girişim göze çarpmamaktadır. Hatta, sizin bu fitneyi tama­men göz ardı ettiğinizi söyleyebiliriz. Şu ana kadarki uzun suskunluğunuzdan şu neticeye vardım: Size göre, hristiyan misyoner hareketlerinin günümüzdeki faaliyetleri dini itibarla sakıncalı değildir ve büyük ihtimalle müslümanların irtidadına sebep olma tehlikesi olsa da bu fitneci hareketin ülkemizde propaganda faaliyetlerinde bulunma hakkı var­dır.

Düşüncelerimde yanılıyor muyum acaba?

Cevap:

Tebliğ ve propaganda yoluyla yayılan fitnelere, şüphesiz tebliğ ve propaganda yoluyla karşılık verilebilir ve ben bu bağlamda bile bile hiçbir kusur işlemedim. Ancak, yayılma­sının arkasında hakim gücün bulunduğu fitneleri tedavi et­mek için bu hakim gücü ıslah etmek ya da değiştirmekten başka çare yoktur. Bu gibi fitneleri sadece yayın ve tebliğ yo­luyla önleyemezsiniz. Hristiyanlığın yayılması meselesinde de aynı şey geçerlidir. Sizin de bana yazmış bulunduğunuz mektubunuzda itiraf ettiğiniz gibi, bu ülkede hristiyanlığa girenler veya daha önceden girmiş bulunanlardan çok azı teslise, Hazreti İsa’nın Allah’ın oğlu olduğuna veya bir kişi­nin çarmıha gerilmesinin diğer insanların günahlarına keffaret olduğuna inanarak hristiyanlığa girmişlerdir. Bu gibi inançları doğru kabul edip İslâm’ın makul inanç sistemini yanlış görerek hristiyan olmuş kaç müslüman vardır ki!… Aslında insanımızı hristiyanlığın kucağına iten şey, misyo­nerlerin gösterdiği propaganda faaliyetleri değildir. Bunda asıl rolü misyoner hastaneleri, okulları oynamaktadır. İşin asıl üzülünecek yönü, bu gibi misyoner kuruluşlarının hü­kümetimiz tarafından dolaylı veya dolaysız olarak büyük öl­çüde desteklenmesidir. Hristiyan rahiplerin bizim yüksek bürokratlar üzerindeki olağanüstü etki ve nüfuzlarının da hristiyanlığın yayılmasında büyük rolü vardır. Bu saydığım sebeplerin önlenmesi için bir girişim yapılmadığı müddetçe, benim, sizin, hatta tüm alimlerimizin toplu tebliğ hareketiy­le bile dişe dokunur bir netice alınması mümkün değildir.

Hristiyan hastanelerine giden herkes, oraların halk hiz­meti veren ya da parayla tedavi yapan müesseseler olmayıp, açık açık iman ticareti yapılan merkezler olduğunu görecek­tir. O müesseselerde müslümanlardan yüklü bir vizite ücreti alındığı halde, hristiyanlara bedava hizmet verilmekte ve bununla birlikte hastalara hristiyanlık propagandası yapıl­maktadır. Böyle bir ortamda kendisini ya da herhangi bir ya­kınını parayla tedavi ettirme gücüne sahip olmayan fakir bir kişide dinini değiştirerek tedavi imkanlarından yararlanma hırsı kabarmaktadır.

Hristiyan okul ve kolejlerinde de aynı durum söz konusu­dur. Müslümanlardan öğrenim görmek isteyenlerden yüklü meblağlar istenmesine rağmen, hristiyanlara parasız eğitim verilmektedir. Hatta hristiyanlara dış ülkelerde eğitim gör­me imkanları da hazırlanmaktadır. Bu noktada da çocukla­rını kendi imkanlarıyla okutamayan fakirlerin hırsları kam­çılanmaktadır. Fakir kimseler, dinlerini değiştirince çocuk­larını okutma imkanı bulacaklarını, dünyada rahat yaşama kapılarının kendilerine açılacağını ummaktadırlar.

Ülkemizde bu iki çeşit müessese (hastane ve okul) bir yandan yabancı sermaye ile işlerken, öte yandan hükümeti­mizin her türlü desteğini yanında bulmaktadır. Bu gibi mü­esseselere hükümet fon ayırmakta, yer vermekte ve onlara, müslümanların dini müesseselerine hiçbir şekilde sağlan­mayan kolaylıklar sağlanmaktadır. Hükümet, bu müessese­lerle ilgili şu soruyu tamamen göz ardı etmektedir: Misyoner faaliyeti gösteren müesseselerin kurulması için harcanan dış kaynaklı sermaye ile bizim şehirlerimiz ve köylerimize dağılan bu sermayeden istifade eden yabancı misyonerlerin amacı dini propagandadan başka ne olabilir? Bu açıkça şu anlama gelmektedir: Bizim hükümetimiz, dini hoşgörünün tüm makul sınırlarını aşmak ve başkalarının müslümanla­rın imanını para gücü ile satın almasına razı olmakla kalma­makta, onlara yardım bile etmektedir.

Hristiyan rahiplerin etki ve nüfuzlarının durumu ise da­ha da içler acısıdır. Bugün bizim kırsal kesimimizdeki hristi­yan olmayan halkı, zalimlerin zulmünden korumak için hiç­bir güvence söz konusu olmadığı halde, karakollardan tutun da bakanlıklara kadar her yerde üst düzey yetkililer aracılı­ğıyla hristiyanlara adaletli davranılmasını temin eden ve hatta bazı haksız imkanlar da koparan rahipler bulunmak­tadır. Hristiyan rahiplerin sahip olduğu kadar, hiçbir müs-lüman alimin yüksek dereceli bürokratlar arasında etki ve nüfuzu yoktur. Üst düzey bürokratlar gözünde müslüman alimler, aynı İngiliz dönemindeki bürokratların gözünde ol­duğu gibi, zelil ve aşağılıktırlar. Hristiyan rahipler ise İngiliz iktidar sahipleri için olduğu kadar, bizim bürokratlar için de “peder” statüsüne sahiptirler. Kırsal kesimdeki savunmasız halkın, polis, toprak ağaları ve nüfuz sahibi zorbaların zulmünden kurtulmak için hristiyanlığa sığınmaya mecbur kalmalarının sebeplerinden biri de işte bürokratların bu tu­tumudur.

Bu, fakirler arasında hristiyanlığın yayılma sebepleri idi. Hristiyanlığın zengin tabaka arasında nasıl yayıldığına ge­lince; hükümetimizin izlediği yanlış siyaset neticesinde, hali vakti yerinde olan müslümanlar, çocuklarının Urdu dili, kendi milli kültürleri ve dinleri ile ilgili eğitim ve öğretimini faydasız görmektedirler. Çocuklarının konuştuğu dil, sergi­lediği tavır, davranış ve alışkanlıkları itibariyle tam bir İngi­liz veya Amerikalı gibi olmasını sağlayacak bir eğitim ve öğ­retimden geçirilmesi için çaba sarf etmektedirler. Bu amaçla varlıklı aileler kız ve erkek çocuklarını hristiyan müessese­lere göndermektedirler. Doğal olarak, bu müesseseler bu ço­cukların sadece İslâm ve İslâmî kültürden uzak, İslâmî öğre­tiden bihaber olarak kalmalarını sağlamakla kalmamakta, müslüman talebelerin doğru yoldan sapmalarına ve İslâm düşmanı kişiler olarak yetişmelerine de sebep olmaktadır. Bütün bu olanlardan sonra, bu gençler hristiyan olmasalar da behemehal İslâm ile de bir ilişkileri kalmamaktadır. Hat­ta onlar müslümanlardan daha çok hristiyanlara yakın ol­maktadırlar. Bu tür bir eğitimden geçmiş kimseler, öğrenimini tamamlar tamamlamaz üst düzey yetkili olmakta ve yüksek mevki ve makamlar onlara tahsis edilmektedir. Şu halde bu gibi kişilerden hristiyanlığa karşı İslâm’ı destekle­melerini, hristiyanlığın yayılması ve ülkemizde dal budak salmasını önlemede bir hassasiyet göstermelerini beklemek boşunadır.

Şimdi, bütün bunları göz önünde tutarak, sırf hristiyan inancını inkar yolunda yazı yazmak veya köy köy dolaşarak tebliğ faaliyetlerinde bulunmakla bu hristiyanlık selinin ne ölçüde durdurulabileceğini siz söyleyiniz.[241]

Fotoğraf Çektirme Ve Habersiz Fotoğraf Çekilmesinin Hükmü

Soru:

Haziran 1962’de Tercüman’ul Kur’an’da fotoğraf mese­lesini Kuran ve Sünnet’in ışığında o kadar güzel halletmişsi­niz ki, hak sözün zeki müslümanların kalb ve kafalarına işle­memesi için bir sebep yok. Ancak bir sorun daha var. Eğer fo­toğraf çektirmek gerçekten haram ise, gazetelerde çıkan fo­toğraflarınıza ne demeli. Hocalarımız ve alimlerimiz fotoğ­raf çektirmeyi genellikle haram olarak görseler de pratikte bu görüşleri hilafına bir tavır sergiliyorlar.

Cevap:

Belki de siz, günümüzde bir kişinin fotoğrafının ancak kendi isteği ile çekilebildiği düşüncesini taşıyorsunuz. Hal­buki günümüzde bir kimsenin fotoğrafı, birisini aniden kurşunluyorlarmış gibi çekilebilmektedir. Gazetelerde yayın­lanmış bulunan fotoğraflarımdan hiçbirisi benim rızamla çe­kilmemiştir. Fotoğraf konusunda ben görüşümü daha başın­dan beri açıkça söylemişimdir. Bütün bunlara rağmen birile­ri benim fotoğrafımı çekmekten sakınmazsa, tüm mesuliyet kendi boyunlarınadır. Bu yüzden, sizin bu konuyu benden değil de, onlardan sormanız daha yerinde olur.[242]

Nikah Kelimesinin Asıl Anlamı

Soru:

Tercüman’ul Kur’an’ın Mart 1962 sayısında Tefhim’ul Kur’an başlığı altında istinbat ettiğiniz hükümlerden birinci meselede şöyle bir açıklamanız var: “Kur’an, nikâh keli­mesini zikretmekle, akdi kastetmektedir. Veya Kur’an ni­kah kelimesini ıstılahen sadece akid için kullanmaktadır”. Sizin ortaya koymuş olduğunuz bu kaide ülkemizde çoğun­lukta bulunan fikhî mezheb olan Hanefi mezhebi indinde ka­bul edilmediği gibi, tefsir ehlinin cumhurunun açıklamala­rına da terstir. Belki de herhangi bir kimsenin lehinde görüş bildirdiği bir şeyi, sizin külli bir kaide gibi göstermeniz doğ­rusu çok şaşırtıcıdır!..

Cevap:

Lügat itibariyle nikahın ne anlam taşıdığı bahsi uzun bir bahisti”. Lügat alimleri arasında nikahın Arapçadaki asıl anlamının ne olduğu hususunda birçok ihtilaflar zuhur et­miştir. Bir grup, bu kelimenin “vatı’ ” ve “akid” arasında lafız itibariyle müşterek bir kelime olduğunu söylerken; başka bir grup, bu kelimenin vatı1 (cinsel ilişki) ve akid arasında mânâ itibarı ile müşterek bir kelime olduğunu öne sürmek­tedir. Üçüncü bir grup, bu kelimenin asıl mânâsının evlenme akdi olduğunu ve vatı’ yerine mecazen kullanıldığını söyle­mektedir. Bir dördüncü grup ise, kelimenin asıl mânâsının vatıl olduğunu, ancak akid yerine mecazen kullanıldığım id­dia etmektedir. Ancak Rağıb El-Isfehanî tüm gücüyle şu gö­rüşü savunmuştur: “Nikah kelimesinin asıl mânâsı akid’dir ve bu kelime istiareli olarak cima yerine kullanılmıştır. Bu kelimenin asıl mânâsının cima olması, istiareli olarak akid yerine kullanılmış olması muhaldir.” Rağıb El-Isfehanî bu tezine delil olarak şunu göstermektedir: Arapçada veya herhangi bir dünya dilinde “cima” kelimesini anlatmak için ha­kiki mânâda kullanılan her kelime sövgüdür. Herhangi bir ahlâklı insan, herhangi bir temiz toplantıda, bu gibi kelime­leri ağzına almaktan hoşlanmamaktadır. O halde, hakiki mânâ olarak bu iş için kullanılan bir kelimeyi herhangi bir toplumun evlenmek için mecazen veya istiareîi olarak kul­lanması nasıl mümkün olabilir? Bu mânâyı anlatmak için dünyadaki her dilde daha uygun kelimeler kullanılmıştır, sövgü kelimeleri değil.

Hanefi mezhebi alimleri genellikle bu kelimenin vatı’ için hakiki mânâda, akid için de mecazen kullanıldığı görüşüne sahiptirler. Ancak bu, Hanefilerin üzerinde ittifak ettiği bir görüş değildir. Bazı Hanefi alimleri nikah kelimesinin vatı’ ile akid arasında mânâ itibariyle müşterek olduğunu söyle­mektedirler. Onlar şer’î nikahın tarifini de:

“O kendisinden cinsî yönden faydalanmayı ifade eden bir akiddir. “şeklinde veya:

“O, kendisinden bir takım menfaatler temin etmek için konulan bir akiddir.” şeklinde yapmaktadırlar.

Bana göre Kur’an ve Sünnet’te nikah kelimesi, sırf vatıl veya vatı’ ile birlikte akid mânâsına kullanıldığına delalet eden herhangi bir karine olmadığı müddetçe, kendisiyle ev­lenme akdi kasdedilen ıstılahi bir kelimedir ve bu kelime mutlak mânâda kullanıldığı zaman akid kastedilmektedir. Vatı’ bilâ akid için bu kelimenin, yani, nikah kelimesinin kullanılması meselesine gelince; lügatte böyle bir kullanıma cevaz verilebilir, ama bildiğim kadarıyla Kur’an ve Sünnet’ten buna herhangi bir misal verilemez. Eğer siz böyle bir misal biliyorsanız, bana da bildiriniz.[243]

Herhangi bir meselede uzun uzadıya tartışmaya girişme şansına sahip olamadığım için üzgünüm. Yine de özlü bir şe­kilde kendi iddiamı bir kere daha açıklamak istiyorum. Bun­dan sonra artık ikna olmasanız da bir sakıncası yok. Siz ken­di görüşünüz üzerine olursunuz, ben de kendi görüşüm üze­rine.

Nikah kelimesinden akid ve akidden sonra vatı1 kasdedilmesinde herhangi bir ihtilaf yoktur. İhtilaf sadece, bu kelime ile akid olmadan vatının kasdedilip kasdedilemeyeceğindedir. Ben bunu kabul etmekte tereddütlüyüm; çünkü, şer’an böyle birşey için zina, seffahub gibi kelimeler kullanılmakta­dır. Bu çirkin fiile nikah kelimesinin ıtlak edilmesini caiz ka­bul etmek için sizin nakletmiş bulunduğunuz delillerden da­ha kuvvetli delillere gerek vardır.

Nikah kelimesinin aslında cinsel ilişki için kullanıldığı, ancak daha sonraları mecazen akid için kullanılmaya baş­landığı şeklindeki görüş de kabul edilebilir değildir. Cinsel ilişki için dünyadaki hangi dil olursa olsun kullanılan kelime (yani istiare ile veya kinaye ile ima etmek şeklinde değil de, açıkça cinsel ilişkiyi anlatan) kötü ve çirkindir ve herhangi bir dilde akid için mecazen kullanılmamıştır. Urdu dilinde bu fiil için kullanılan kelimeyi kim evlilik için kullanabi­lir?

Sizin delil olarak gösterdiğiniz referanslardan da nikah kelimesinin asıl mânâsının zamm (birbirine eklemek) oldu­ğu açıkça anlaşılmaktadır. O halde bu kelimenin aslında mücerred cinsel ilişki için (akid olup olmadığını göz önüne al­madan) kullanıldığı görüşü kabul edilebilir mi?

Dilde bu kelimenin sırf cinsel ilişki için kullanıldığına da­ir misaller şüphesiz ki mevcuttur. Ancak bu, kelimenin asıl anlamının cinsel ilişki olduğuna ve akid yerine mecazen kul­lanıldığına delalet etmez.

Kur’an ve Hadis’ten getirmiş olduğunuz deliller üzerinde iyice düşünürseniz, bu delillerden hiçbirisinin ikinci bir tevi­linin mümkün olmadığım siz de anlarsınız. Meselâ; ben zina sebebiyle akrabalık yasaklarının gerçekleştiğine kailim. An­cak bana göre Kur’an’daki:[244] ayetinin mânâsı “Babanızın zina ettiği kimselerle ne zina edin, ne de onlarla evlenin” şeklinde değildir. Bi­lakis ben bu ayeti, babanın evlendiği kadınla oğulları evlenemez şeklinde anlıyorum. Doğal olarak bu nedenle şu hüküm de çıkmaktadır: Babanın herhangi bir şekilde cinsel ilişkiye girdiği kadın oğullara haramdır ve oğulların herhangi bir şe­kilde cinsel ilişkiye girdiği kadın, babaya haramdır. Peygamber Efendimizin: sözünden de, Peygamberimizin istiare diliyle, eliyle mastür­basyon yapan kişiyi, eliyle evlenen bir kişiye benzettiğini an­lamaktayız. Diğer misaller için de aynı şekilde teviller yapı­labilir.[245]

Gerçek Tevbe

Soru:

Önceleri büyük günahlara saplanmış biri iken tevbe-i nasûhla tevbe etmiş ve şu an sizin hareketinizin de etkisiyle şuurlu bir müslüman durumuna gelmiş biriyim. Ancak, gece gündüz ahirette sonumun ne olacağı korkusuyla yaşıyor ve ahiret yerine dünyada işlediğim günahların cezasını görmek istiyorum. Ancak ne yazık ki, İslâmî kanunlar uygulamada değil. Allah rızası için bu konuda bana yardım ediniz ve münasib bir çıkış yolu gösteriniz.

Cevap:

Allah Teâlâ samimi kalple günahlarından dolayı pişman olup tevbe eden ve günahları tekrarlamayan mümin kulları­nın her günahını affeder. Tevbe ile birlikte eğer o kişi Allah yolunda biraz sadaka verirse ya da Allah’ın (c.c) rahmeti do­layısıyla kendisinin günahlarını bağışlamış olduğu niyetiyle kurban keserse, bu, tevbenin kabul edilmesinde daha fazla yardımcı olur. Allah Teâlâ’dan tevbenizi kabul etmesini ve size bu yolda istikamet vermesini dilerim.[246]

Kadının Namus Ve İffetinin Geleceği

Soru:

Karaçi’de yayınlanan “Morning News” adlı gazetenin bir kupürünü yolluyorum. Kupürde, İngiltere Boşanma Dairesi eski hakimlerinden Sir Herbert Willington ideal bir eşin özelliklerini anlatıyor. Kupürün tercümesi şu şekilde:

“Romen Katolik Adliyesi Boşanma Dairesi eski hekimle­rinden Sir Herbert Willington bir kararında ideal bir eşin ay­rıntıları aşağıdaki satırlarda olan 14 özelliğini saymıştır: Cazibe, zekilik, sevgi, yumuşak huyluluk, şefkat, güzel ta­vır, yardımlaşma hissi, sabır ve tahammül, ince düşünce, iyiniyetlilik, güleryüzyülük, fedakarlık, işe uyum ve vefalı ol­mak.

Sir Herbert bu karnı bildirirken bütün bu özelliklerin Ağustos 1945’te ilk eşinin ölümü üzerine, evlendiği ikinci ka­rısında bulunduğunu iddia etmiştir. Emekli olmadan önce kendi dairesinde yüzlerce başarısız evliliğin feshedilmesi kararını veren Sir Herbert, 86 yaşında Ocak 1962’de vefat et­miştir.”

Bu kupürden de anlaşıldığı gibi Sir Herbert, iffet ve na­mus gibi güzellikleri ideal bir eş için belirlemiş olduğu 14 özellik içerisinde sözde bile olsa sayma lüzumunu hissetme­miştir. Namuslu olmak kadının iyiliklerinden sayılmamak­tadır. Ben, bir kadının namuslu olmadan, kocasına nasıl ve­fakar kalacağını anlayamıyorum.

Cevap:

Mektubunuzu aldım. Mektubunuza İngiltere’deki bir boşanma dairesi eski hakiminin vasiyetini de eklemişsiniz ve benim bu konu üzerinde yorum yapmamı istiyorsunuz. Olay şudur: Namusluluğun da kadının güzelliklerinden bir güzel­lik olduğu görüşü Batı düşüncesinden yavaş yavaş silinmeye yüz tutmuştur. Kadın ve erkeğin karışması neticesinde, do­ğal olarak, çirkin işler toplumun her tarafını saracak ve top­lum bu gibi kötü fiilleri benimsemek zorunda kalacaktır. Hatta o hale gelindi ki bugün Batıda hiçbir kimse evleneceği eşinin düğün gecesi bakire çıkacağı veya evlendikten sonra iffetiyle kendisine bağlı ve vefakar kalacağı beklentisini taşımamaktadır. Orada, erkekler umumiyetle flört süreci içe­risinde müstakbel eşi ile zina etmiş olmakta ve çoğunlukla düğün müstakbel gelin hamile kalınca yapılmaktadır. Şu halde, siz bu gibi davranış içerisinde bulunan insanlardan namusluluğu kadının övülmüş bir özelliği ve evlenilecek eş­te mutlaka bulunması lazım gelen bir güzellik olarak görme­lerini nasıl bekleyebilirsiniz?

Batılıları örnek göstermeye ne gerek var? Bizim iktidar sahipleri ve yüksek sosyetedeki insanlar sayesinde günümüzde kadın erkek karışmasının hız kazanmasını ve nüfus plânlaması adı altında doğum kontrolü yollarının yaygınlaş­tırılmasını gördükçe kendi ülkemizde de aynı ortamın oluş­maya başladığı göze çarpmaktadır. Hem kendilerini bozan hem de insanımızı bozmaya çalışan bu insanlara Allah Teâlâ ya hidayet versin, ya da insanımızı bunların elinden kurtarsın.[247]

Urduca Ve Günümüzde İktidar Sahipleri

Soru:

Urduca’nın doğunun büyük halk dillerinden biri olduğu­nu ve ayrıca Pakistan ve Hindistan için uluslararası bir dil statüsü verebileceğimiz tek dil olduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz. Doğu ve Batı Pakistan’daki halk ilişkileri göz önü­ne alındığında, Urduca’yı halklar arası bir dil olarak da de­ğerlendirebiliriz. Batı Pakistan’daki (şimdiki Pakistan. Çev.) 9 yerel dil arasında Urduca yine tek bölgelerarası dil özelliğine sahiptir.

Urduca’nın zenginliği, ilmi kapasitesi ve devlet dairele­rindeki kullanım kolaylığı sizce de malumdur. Bütün bunla­ra rağmen Pakistan’ın kuruluşunun üzerinden 15 yıl gibi uzun bir süre geçti, ama Urduca’nın Batı Pakistan’da resmi dil yapılması gerçekleştirilemedi. Devlet daireleri, mahke­meler ve eğitim müesseselerinde yaygınlaştırılamadı.

Pakistan Kanun Bakanı’nın açıklamalarını siz de oku­muş olmalısınız. O, açıklamalarında 1972’ye kadar İngilizcenin kullanılabileceğini veya başka bir deyişle kullanılaca­ğını ve 1972’de İngilizce’nin yerini hangi dilin alabileceğinin incelenmesi için bir komisyon oluşturulacağını bildirdi. Ba­kanın bu açıklamaları Urduca tutkunlarını derinden yarala­dı ve ümitsizliğe düştüler.

Benim gibi milyonlarca Urduca tutkunu, Urduca’nın şu an sizin güçlü yardımlarınıza şiddetli bir ihtiyaç duyduğu kanısında. Bu konuda yapacağınız tavsiyelerle gönlümüzü ferahlatmanız dileğiyle.[248]

Cevap:

Urduca dili için harcadığınız çabaları can-ı gönülden tak­dir ediyorum.

Urduca’nın (resmileştirilmesi ve yaygınlaşması) yolun­daki asıl engel, iktidardaki yüksek tabakamn İngiliz çevre ve kültürü içerisinde yetişmiş olmaları dolayısıyla Urduca yazıp-konuşmaya güç yetiremedikleri için İngilizce’yi tüm halkın başına musallat etmek istemeleridir. İktidar sahiple­ri, çocuklarını da aynı kendileri gibi İngiliz çevre ve kültürü içerisinde yetiştirmekte ve gelecek hükümetin dizginlerini onlara verme planları yapmaktadır. Bu yüzden, 1972’de Ur­duca’nın ülkenin resmi ve eğitim dili olarak benimsenmesi ümidi yoktur. Komisyon oluşturma teklifi ise vakit kazan­mak ve Urducanın resmi dil yapılmasını isteyenleri en azın­dan 10 sene daha susturmak için bir oyalama taktiğidir. Bu yerel İngilizlerden bir yolunu bulup kurtulmadıkça dert ve sıkıntılarımızın da biteceği yoktur. İşin aslını soracak olur­sanız İngilizler gittiler, ama hayaletleri hâlâ başımızda[249]

Kabe’nin Örtüsünü Sergilemek Ve Bu Amaçla Gösteri Yapmak

Soru:

Beytullah’ın örtüsünün hazırlanması ve gözetim altında bulundurulması şerefinin Pakistan’a verilmesi bizim için bir övünç ve saadet kaynağıdır. Ancak, bu konuda bazı çevreler tarafından eleştirmeler de söz konusudur. Bu eleştirilerde herşeyden önce sizin kötü niyetli olduğunuzdan bahisle sizin kendinizi ve cemaatinizi gündeme getirmek, reklamınızı yapmak ve seçimlerde başarılı olmak istediğiniz için bu işi kendi uhdenize aldığınız söylenmektedir. Böylece hem meş­hur olacaktınız ve hem de seçim kampanyaları için yüz bin­lerce lira elde edecektiniz. Bunlara ilaveten, diğer bazı temel ve dini nitelikli eleştiriler de yapılmaktadır. Bu eleştirileri şöylece sıralayabiliriz:

  1. Kabe’nin örtüsü, Kur’an ve Hadis’te “şeâirullah”tan sa­yılmamıştır. Bundan dolayı amelen veya itikaden onu kut­samak ya da ona saygı göstermek zorunlu değildir. Kabe’ye örtülmesi niyetiyle dokunmuş olsa bile, bu sadece bir bez parçasıdır ve bundan öte bir şey değildir. Eğer Kabe ile ilgisi olan herşey “şeâirullah”tan sayılsa ve bu gibi şeylere tazim göstermek zorunlu görülseydi, Kabe’nin yapımı için getirilmiş bulunan taşlara veya bu tür diğer şeylere de tazim göste­rilmesi gerekirdi.
  2. Kabe’nin örtüsünün sergilenmesi, ziyaret edilmesi ve büyük bir törenle Suudi Arabistan’a gönderilmesi bir bidat’tir. Çünkü, ne Peygamber Efendimiz zamamnda ve ne de Hulefa-ı Raşidîn döneminde böyle bir şey yapılmamıştır.

Halbuki onların zamamnda da Kabe’ye örtü geçiriliyordu. Eğer Kabe’nin örtüsünün sergilenmesi ve onun için tören düzenlenmesi caiz ise Kur’an-ı Kerim’de “şeâirullah”tan ol­duğu açıkça bildirilen (hac’tan sonra kesilmek üzere götürü­len) kurbanlık develer için de tören düzenlenmesi neden caiz olmasın?

  1. Kabe’ye örtülmek üzere hazırlanıp da daha örtülmemiş bulunulan örtü sadece bir bezdir. O halde, böyle bir bez par­çası, ziyaret edilecek ve özel bir tören düzenlenip gönderile­cek ölçüde nasıl kutsallaşmış olabilir? Dahası, örtüldükten sonra Kabe’den indirilen örtüye tazim göstermek neden ge­rekli görülmemektedir ve fakihler bu örtünün de diğer bütün örtüler gibi kullanılmasını neden caiz görmüşlerdir?
  2. Böyle bir iş dinde yeni birşey ve men edilmiş bir bid’at olmakla birlikte, diğer bir çok bid’at gibi, münkerat ve dinde yeniliğe sebep olmaktadır. Nitekim, Kabe’ye örtülmek üzere hazırlanmış bu örtünün sergiye konulup, ziyarete açılması neticesinde kadınlarla erkekler birbirine karışmış, kadınla­rın örtüleri düşmüş, onlara hürmetsizlik ortaya çıkmış, can kaybı olmuş, adaklar adanmış, örtünün çevresinde tavaf edilmiş, örtüden dilekte bulunulmuş, hatta ona secde bile edilmiştir. Dahası, örtü saz eşliğinde çıkarılıp Hazreti Mah­dum Hicverî’nin [250] mezarı üzerine örtülmüştür.

Bu meseleye itiraz edenler şunu da söylemekteler: Bizim halkımız, zaten tazim duygusundan yoksun ve bidatlere bat­mış bir durumdadır. Bu yüzden, sizin, bu gibi programların neticede zorunlu olarak böyle bir şekil alacağını bilmeniz ge­rekirdi. Dolayısıyla bütün bu olanların sorumluluğu direkt olarak size aittir.

Defalarca söz konusu edilip, gündeme getirildiği için sizin bu gibi eleştiri ve itirazlara bizzat cevap vermeniz daha iyi ve yerinde olur. Bu vesileyle sizin bid’at meselesine açık­lık getirmeniz, şeriatça mekruh ve mezmum olarak görülen “bid’afı tanımlamanız ve bunun hangi tür amellere girdiği­ni bildirmeniz kaçınılmazdır.

Cevap:

Bu konuda çeşitli çevrelerce yapılan itirazların hepsini gözden geçirdim. Ancak, bu itirazlarda kullanılan üslup ve yaklaşım tarzı yüzünden, bu tür çevreleri muhatap alma ni­yetinde değildim kesinlikle. Bu nedenle de hiçbir açıklama­da bulunmadım. Şu an bir kişi benden asıl itiraz sebepleri üzerinde durmamı saygılı ve makul bir yolla istediği için ona cevap vermeyi yerinde bir hareket olarak görüyorum.

Yukarıda nakledilmiş bulunan itiraz ve eleştirilerin tü­mü yanlış bir tahmin üzerine bina edilmiştir. İtirazda bulunanlar, bizzat bu işe girişerek Kabe’nin örtüsünü sergileme işini benim başlattığımı, örtü için tören düzenlenmesini be­nim programladığımı ve özel trenler vasıtasıyla örtünün şe­hir şehir dolaştırılmasını benim planladığımı zannetmişler­dir. Bu nedenle onlar, bu bid’at’ın niçin başlatıldığını sorgu­lamakta ve daha sonra bunun üzerine peşpeşe itirazlar yap­maktadırlar. Oysa aslında bu zanları, gerçekleri yansıtma­maktadır. Bana göre, daha baştan, Kabe örtüsü meselesinin halk içerisinde meşhur edilmesi doğru değildi. Yine, örtü­nün sergilendikten ve gönderilmesi için törenler yapıldıktan sonra şaşaa içerisinde Suudi Arabistan’a gönderilmesi de aklımın ucundan bile geçmemişti. Kabe’nin örtüsünün do­kunması, önceleri büyük bir gizlilik içerisinde yürütülüyor­du. Ben, Pakistanlı sanatkârlarla Suud Daru’l Kuve[251] ida­recilerini doğrudan ilişki içerisine sokmayı ve daha sonra aradan çekilmeyi istiyordum. Ben ne bu işe gözlemci olmak istiyordum, ne de bu mesele ile ilgili olarak gazetelerde ha­berlerin yer almasını ve de halkın benim bu işle uğraştığımı bilmesini istiyordum. Ancak, Suudlu idarecileri bazı sanat­kârlarla tanıştırmak ve onların yaptığı işi örneklendirmek bir an önce yapılması kaçınılmaz olan bir işti. Bu mesele gün geçtikçe yayılmaya başladı. Daha sonra birgün Pakistanlı bir kaç sanatkâra, bakıp iş yapmaları için Mekke’den getiril­miş eski bir Kabe örtüsü parçası verilmişti. Halkın, bunun haberini nereden aldığı bilinmemektedir. Fakat grup grup bu parçayı ziyaret için toplanmaya başladılar. Bundan sonra Kabe’nin örtüsü için pazarda gösteri yapıldı ve böylece Kabe’nin örtüsünün burada hazırlandığı haberi tüm şehirde yayıldı. Bu hadiseyi haber alan bir ajans da bunu tüm ülkeye duyurdu. Haberin yayılmasından sonra bu haber gazete temsilcilerinin olağanüstü bir şekilde ilgisini çekti. Kabe’nin örtüsünün hazırlandığı merhaleler bizzat gazete temsilcile­ri tarafından yerinde izlendi ve gazetelerde yayınlanmaya başladı. İş o noktaya vardı ki, Kabe’nin örtüsünü dokuma işi Yakup Ensari Bey’e verilince gazeteler onun, işçilerinin, fab­rikasının fotoğraflarını ve bu işin tüm tafsilatını yayınlama­ya başladılar. Böylece halk örtünün nerede ve kim tarafın­dan hazırlandığını öğrendi ve daha Kabe’nin örtüsü dokun­maya başlamadan fabrikanın çevresinde toplanmaya başladılar.

Bütün bu hadiseler benim bilgimin ve irademin dışında gelişti. Ben böyle bir şeyi ne istiyordum, ne de böyle bir şey için çalıştım. Bu haber yayılınca halk içinde Kabe’nin örtü­sünü görme arzusu bir tufan gibi kabardı. Halkın örtüye bu ölçüde büyük ilgi göstereceği aklımın ucundan bile geçmez­di. Beklentilerimiz hilanna böyle bir şey gerçekleşince böyle bir tufanı durdurmanın benim ya da başka bir şahsın gücünü aştığını hissettim. Bu insan selini durdurmaya çalışmak ge­reksizdi de. Çünkü, bu bir fıtri ilgidir ve haddizatında caiz­dir. Ülkemiz Arabistan’dan oldukça uzaktır ve insanımız­dan çok az kimse oraya gidip Beytullah’ı görme şerefine nail olmaktadır. Ülkemiz halkı Allah’ın evi için kendi toprakla­rında bir hediye hazırlandığına ilk defa şahit oluyordu. Bu yüzden onların içinde birdenbire bir sevgi ateşi parladı Bu arzu herhangi bir put için değildi. Allah’tan başka

olan Allah’ın (c.c) evi içindi: “Artık sen de insanlardan bir ta­kım gönülleri, onları sever (onlara koşar) yap ve onları çeşitli meyvalarla besle ki (sana) şükretsinler.”[252]

Bu tür bir sevgi hiçbir şekilde müşrikçe bir sevgi olarak nitelendirilemez. Hatta asıl itibariyle bu ilahi bir sevgidir. Bu yüzden bunu öğülmemiş bir sıfat gibi görüp engelleme düşüncesi gereksizdir. Ancak, halkımız dini ilimler ve terbi­yeden yoksun olduğu ve dinin sınırlarını bilmediği için caiz bir sevgi bile, içlerinde bir sel gibi coşup da kendi yolunu ken­disi bulmaya başlayınca, çok kısa bir zamanda halkı yanlış yola sürükleyebilir. İşin bütün bu boyutlarım göz önüne ala­rak şöyle bir kanıya vardım: Benim ya da herhangi başka bir kimsenin tahrikiyle değil de kendi kendine kabaran halkın bu caiz ve doğal ilgisinin yanlış yola kanalize olmasını engellemek ve onu doğru yöne yönlendirmek kaçınılmazdır. Eğer ben böyle yapmazsam bu ilgi şer’î itibarla itiraza oldukça açık, din ve ahlâka oldukça zararlı bir duruma yol açacak­tır.

Bu gibi düşüncelerle, Kabe’nin örtüsü dokunmaya baş­landığında, şehir büyüklerini topladım ve hepsinin gönül rı­zası ile halkın çeşitli temsilcilerinden oluşan bir komite oluş­turdum. Böylece halkın sevgi duyguları caiz sınırlar içerisin­de teskin edilebilecek ve iş faydasız ziyaretler ve törenlere kadar gelip dayanmayacaktı. Bu komitede aşağıda isimleri yazılı dostlarımız vazife almışlardı:

  1. Mevlânâ Abdurrahman (Diyobend ulemasından mer­hum Mevlânâ Müfti Muhammed Hasanın oğlu ve Camiâ-ı Eşrefiye Başkan Yardımcısı.)
  2. Müfti Muhammed Hüseyn Naimî (Brelvi ulemasından Camiâ-ı Nâimiye’nin başkanı)
  3. Mevlânâ Hafız Kifayet Hüseyn (Şiî alimlerinden)
  4. Hacı Muhammed Ishak Hanif (Ehl-i Hadis Cemiyeti Başkanı. Onun ismini İ’tisam isimli derginin müdürü teklif etmişti.)
  5. Cuhedri Muhammed Hüseyn (Lahor Belediye Meclisi İkinci Başkanı)
  6. Muhammed hmm (Lahor Belediye Meclisi
  7. Muhammed Ömer Bismil (Okul Müdürleri Derneğin­den)
  8. Nasrullah Şeyh (Pencap Üniversitesi Talebe Dernekle­ri Başkanı)
  9. Hacı Muhammed Latif (Şah Alem Merkezi Başkanı)
  10. Şeyh Tacdîn (Manifaturacılar Derneği Başkanı)
  11. Hacı Mîracu Din (Pazarlama Sendikası Başkam)
  12. Melik Mübarek Ali.
  13. Şemşir Ali.
  14. Şeyh Ferhat Ali.
  15. Sîti Veli Bayi.
  16. Rana Allah Dad Han
  17. Azizurrahman
  18. Kevser Niyazi (Şihab Gazetesi Genel Yayın Müdü­rü)

Bu 18 kişilik komitede sadece iki Cemaat-i İslamî üyesi vardı. Geri kalanların hepsi çeşitli grupların temsilci ve so­rumluları olan dostlarımızdı. Ben kendimi de daha baştan bu komiteye katmamıştım. Şu da var ki, bu komitenin ilk iki toplantısına komite üyelerinin ricaları ile katıldım. Benim katıldığım toplantılara Lahor’daki yüksek bürokratlardan üçü de katılmıştı. Tüm komite üyelerinin oybirliği ile Kabenin örtüsünün Suudi Arabistan’a gönderilmeden önce dört gün için kadınlara ve bilahare üç gün için de erkeklere göste­rilmesi kararlaştırıldı. Bu sergi esnasında kadınlarla erkek­lerin karışmasına kesinlikle müsaade edilmeyecekti. Sergi esnasında kadınlar için kadın ve erkekler için erkek görevli­ler tayin edilecek ve bu görevliler caiz şer’î sınırları hatırla­tacaklar, caiz olmayan hareketleri ise engelleyeceklerdi. Gö­revliler, ziyaretçilerin kurban kesmelerini engelleyecekler, Kabe’nin örtüsünü gördüklerinde Allah’ı zikretmelerini, salavat getirmelerini ve kendilerine örtüsünü gösterme tevfiki veren Allah’a, Beytullah’ı da gösterme firsatı vermesi için dua etmelerini telkin edeceklerdi. Alınan karara göre Kabe’nin örtüsü Suudi Arabistan’a gönderilirken törenle gönderilecekti. (Çünkü, bunu komite yapmazsa halk kendisi yapacak ve neticesi kötü olacaktı.) Ancak tören yapılırken törenin yapılacağı güzergahtaki tüm açık saçık posterler kaldırılacak, şarkı, türkü seslerinin kapatılması için gerekli tüm önlemler alınacaktı. Tören esnasında tüm şehirde yan­kılanacak şekilde tekbir, tehlil ve tahmid getirilecek ve ka­dınların törene katılması engellenecekti.

Lahor şehri için hazırlanmış bulunan program işte bu idi. Ancak daha sonra bambaşka bir durumla karşı karşıya kal­dık. Kabe’nin örtüsünü görme arzusu sadece Lahorlularla sınırlı değildi. Çeşitli bölgelerden insanlar örtüyü görmek için onun dokunduğu fabrikaya akın ediyorlar ve fabrikada çalışanların işlerini güçleştiriyorlardı. Bir taraftan da şöyle veya böyle fabrikada çalışanlardan örtünün bir parçasını ele geçiriyorlar ve onu kendi bölgelerine götürerek tören düzen­liyorlar ve kendilerine has usullerle ziyarete açıyorlardı. Be­nim burada engellemek istediğim şeyin tüm ülkeye yayılma­ya başladığı endişesine kapıldım. Bu şekilde örtünün bazı parçalarının zayi olma tehlikesi de söz konusu idi. Bu yüzden Lahor şehri dışındaki insanlara da düzenli bir şekilde Kabe’nin örtüsünün gösterilmesinin zorunlu olduğu yargısı­na vardım. Nitekim Pakistan Batı Demiryolları İdaresi’nin de yardımıyla bu iş için iki tane özel tren hizmete kondu. Ör­tü ile birlikte 12 demiryolları emniyet görevlisi, 3 sivil savun­ma gönüllüsü, 3 tane de Cemaat-i İslâmî üyesi gönderildi. Trenlere hoparlörler takıldı. Görevlilere, örtüyü göstermek için durdukları her yerde, daha oraya ulaşır ulaşmaz, başka tür bağırıp çağırmalara mahal vermemek için hemen son güçleriyle tekbir ve tehlil getirmeleri ve ziyaretçilerin başvuracağı her tür müşrikçe hareketi engellemeleri direktifi verildi. Onlardan, kadınlarla erkeklerin karışmalarına fırsat vermemeleri, kurban kesenleri engellemeleri, acı hadise­lere meydan vermemek için örtüyü düzenli bir şekilde halka göstermeleri, halka bunun Allah’ın evine örtülmek üzere do­kunmuş bir bez parçası olduğunu ve sadece örtüye bakmakla yetinip Beytullah’ı görmelerini nasip etmesi için Allah’a yal­varmalarını devamlı bir şekilde hatırlatmaları istendi.

Hadiselerin bu ayrıntılarını gözler önüne serdikten sonra benim bu programa herhangi iyi ya da kötü bir niyetle başla­madığım açıkça görülecektir. Bilakis bu program, halkın arzularının kabardığı bir zamanda düzenlenmişti ve bu programı düzenlemenin asıl amacı halkta oluşan bu sevgi selini yanlış yollara düşmekten kurtarıp, doğru yola kanalize et­mek için yapılabileck herşeyi yapmaktı. Eğer ben böyle yap-masaydım, durum daha da kötüleşecek ve seli durdurmak o kadar kolay olmayacaktı.

Ben sorduğunuz soruları cevaplamaya geçmeden önce hadiselerin nasıl geliştiğini burada kısaca açıklamak istiyo­rum:

Lahor şehrinde tertip komitesinin denetimi altında Kabe’nin örtüsünün sergilenmesi, kadınlar için dört gün, erkekler içinse üç gün sürdü. Ayrıca kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı olmak üzere birer gün Lahor’un dış mahallelerinde de sergiye konuldu. Bu zaman zarfında örtüye secde edilme­si veya etrafının tavaf edilmesi gibi bir hâdise vukua gelme­di. Sergi süresince görevliler, halka şer’î sınırları hatırlat­mak ve bu sınırların çiğnenmesini engellemek yolunda elle­rinden geleni yaptılar. Kimsenin adak adamasına müsaade edilmedi. Halktan ziyarete gelenlerin büyük bir bölümü, gö­revlilerin telkinlerine uydular ve şer’î sınırlara saygı göster­diler. Ancak binlerce, yüzbinlerce insanın ortalığı ana-baba gününe çevirdiği bir ortamda herkesi şer’î sınırlar içerisinde tutabilmek mümkün değildi. Böyle bir insan seli içerisinde, tüm engellemelere rağmen, bazıları Kabe’nin örtüsünü Öptüyse veya örtüye dua edip ondan birşey istedi ise ya da er­keklerin sırası olduğu bir zamanda bazı kadınlar kendi koca­ları ile birlikte kalabalığın arasına karışmışlarsa, bunda ter­tip komitesinin ne suçu var?

Lahordaki törene bizzat ben de katıldım ve başından so­nuna kadar oradaydım. Örtü hava alanına götürülene kadar törene katılanların sayısı da altı-yedi yüzbin kişiye ulaştı. Havaalanına kadar 8 kilometre uzunlukta bir yoldan geçil­mesi gerekiyordu. Bu güzergah boyunca, sinema ve dükkanlardaki her türlü açık-saçık resimler ya yırtılıp atıldı, ya da üzeri kapatıldı. Radyolardaki tüm şarkı ve türküler kapatıl­dı. Tüm tören boyunca “Allahu Ekber” ve “Lailâhe İllallah” sadalarından başka bir şey söylemeye kimse yanaşmadı. Ka­labalık çok olmasına rağmen kimsenin cebinden birşey çar­pılmadı. Kimse sigara içmedi. Herhangi bir zorbalık hadisesi vukua gelmedi. Kadınlar engellenmelerine rağmen, yine de geldiler. Ancak kadınların herhangi bir şekilde taciz edildiğine dair hiçbir şey işitilmedi.[253] O zaman tüm şehir halkı­nı iyilik öyle bir sarmıştı ki tören anındaki kargaşa sırasında ayakkabılarını ayaklarından düşürenler, birkaç saat sonra ayakkabılarını düşürdükleri yerlerde bulmuşlardı. Böyle büyük hayırlara sebep olan bir olayda, hadiseyi eleştirenler bula bula bazılarının yaptığı müşrikçe davranışları ve bid’atları buldular. Halbuki yüz binlerce insanın toplanmış olduğu bir yerde hiç kimsenin hiçbir yanlış iş yapmayacağı garantisini kim verebilir? Haraketli bir topluluk içerisinde bazı insanlar ileri atılıp Kabe’nin örtüsünü öpmüşse veya bazı hatalı şeyler söylemişse ya da uygun bazı şeyler söyleyip geçmişse, sırf bu yüzden Lahor şehrinde böyle büyük bir hay­ra sebep olan bir programın suya düşmesi mi gerekirdi? Böy­le bir durum, temiz şeylerin hepsini terkedip, nerede bir pis­lik bulursa hemen üstüne konan sineğin durumuna benze­mez mi?

Elimizde Lahor şehrinden diğer şehirlere gönderilen trenlerle ilgili raporlar da bulunmaktadır. Bu trenlerde görevli olarak gidenler, sadece Cemaat-i İslâmî’nin üyeleri de­ğildi. Trenlerde sivil savunma ve demiryolları muhafızların­dan da insanlar vardı. [254] Bu kişilerin bildirdiğine göre, her gidilen yerde, binlerce, hatta yüz binlerce kişi, Kabe’nin ör­tüsünü görmeye gelmiştir. Her yerde örtü sergilenirken Al­lah’ın zikri, söylenen diğer şeyleri bastırmıştır. Her yerde kadınlarla erkekler ayrı ayrı tutulmuştur. İzdihamdan dola­yı kadınlarla erkeklerin karışmasının önlenemediği durum­lar oldukça nadir görülmüştür. Heryerde emniyet ve sükûn içerisinde ziyaretler gerçekleştirilmiş, istenilmeyen hadise­ler oldukça az husule gelmiştir. Bunun sebebi ise, herhangi bir kimsenin gafleti değildir. İzdihamın haddinden fazla olması bu gibi hadiselere yol açmıştır. Kadınlar büyük kalaba­lıklar halinde gelmelerine rağmen, onları incitici hadiseler oldukça nadir gerçekleşmiştir. Bu kadar büyük kalabalıkla­ra rağmen kimsenin parasının çarpıldığı duyulmamıştır. Toplanan halka iyilikte bulunmaları yolunda büyük ölçüde telkin yapılmış ve Kabe’nin örtüsünü ziyaret ederken nelere dikkat edecekleri hatırlatılmıştır. Halk, genelde bu söyleni­lenlere uymuş ve birçok insan: “Ya rabbiî örtüsünü görmeyi nasib ettiğin evin kendisini de görmeyi bizlere nasib eyle” di­ye dua ederken görülmüştür. Bu trenlerle gönderilen Kabe’nin örtüsüne ne kimse tavaf etmiş ve ne de herhangi bir kimse bu örtüye secde ederken görülmüştür. Bütün bun­lara rağmen, yüzbinlerce insandan oluşan kalabalık içeri­sinde bir kaç kişinin Kabe’nin örtüsünü veya örtüyü taşıyan treni öpmesini veya bazılarının trenin lokomotifine kutsal lokomotif demelerini, görevlilerin tüm engellemelerine rağ­men halkın trenin içerisine para fırlatmasını ya da izdiham dolayısıyla kadınlarla erkeklerin karışmasının engellenememesini bazı çevreler özellikle gündeme getirmekte, ama bu işte daha baskın olan, önceden sıraladığımız tüm hayır işlerini görmezlikten gelmektedirler.

Bu itirazcı beyler, sırf kusur araştırmakla kalmamakta, tüm gayretlerine rağmen kusur bulamadıkları yerde, kusur uydurmaktan geri durmamaktadırlar. Örneğin: Lahor şeh­rindeki tertip komitesinin izin ve müsaadesi alınmadan, Kabe’nin örtüsünün hazırlandığı fabrikanın bulunduğu semt sakinlerinin kendi kendilerine bir gösteri yaptıkları id­dia edilmiştir. Bu törenle ilgili olarak, koca koca salih ve muttaki insanların gösteri anında saz çaldıkları ve gösteri yapanların Kabe’nin örtüsünü götürüp Ali Hicverî’nin me­zarı üzerine serdiği suçlamasında bulunulmuştur. Halbuki örtünün Ali Hicveri’nin (r.a) mezarı üzerine serilmesi mese­lesinin kesinlikle gerçekle bir alakası yoktur. Saz çalınması­na gelince; bununla ilgili söylentiler çelişkilidir. Bazıları saz çalındığını söylemekte ise de bazıları bunu reddetmektedir. Bazıları ise, o sırada oradan geçen bir düğün alayında saz ça­lınmakta olduğunu bildirmektedirler. Yine de, saz çalınmış olsa bile, bunun sorumluluğu benim üzerime ya da tertip komitesinin üzerine yıkılamaz. Çünkü gösteri bizim müsaade­miz dışında, hatta bizim engellememize rağmen yapılmıştır. Örtünün dokunduğu fabrikanın bulunduğu semt sakinleri­nin elinden Kabe’nin örtüsünü kurtaramayacağımız açıktır. Elimizde bir helikopter olsaydı belki örtüyü oradan alıp kaçı­rabilirdik.

Bu beylerin tüm derdinin sadece Lahorda dokunan bu ör­tüyle olması ise işin en garip tarafi. Karaçi’de dokunan, onun için de gösteri yapılan, şehir şehir dolaştırılan örtüden hiçkimse bahsetmiyor. Bütün söylenenler öyle bir üslupla söy­leniyor ki, kendiliğinden benim ve Cemaat-i İslamî’nin hesa­bına yazılıyor.

Bütün bu söylentiler, yine de, görünüşle ilgiliydi. Bizim bu dindar beyefendilerin uzak görüşlülüklerinin benim kal­bime kadar ulaşması ve benim Kabe’nin örtüsünü ne niyetle sergilediğimin onlara malum olması şaşılacak birşey. Benim niyetimin kendilerine nasıl malum olduğunu Allah (c.c) da­ha iyi bilir. Eğer bu beyefendiler, “Alîmu’n bizâtissudûr” (kalplerde olanı bilen) [255] olduklarım iddia ediyor­larsa, bu tenkit ettikleri şirk ve bid’attan daha kötü bir şey­dir. Eğer onlar benim böyle bir niyetimin olduğunu zan ve tahminlerine dayanarak söylüyorlarsa, herhalde onlar Kur’an ve Hadis’te şirk ve bi’dattan başka zemmedilmiş bir şey görmemiş, bühtan ve iftira ile ilgili hükümler gözlerinin önünden geçmemiş olacak.

Hadisenin gerçeğini beyan ettikten sonra ben şimdi soru­yu soran saygıdeğer şahsın açıklamamı istediği asıl soruları­na geçiyorum:

  1. “Şeâirullah” deyimi, sadece Allah Teâlâ’nın kendileri için bu deyimi kullanmış bulunduğu şeyler için kullanılmaz. Allah’a tapmanın alameti olan herşey “Şeâirullah” cümle­sinden sayılır. Yine Allah Teâlâ indinde, hediye edilmesi ni­yetlenen herşeye saygı göstermek yerinde ve doğru bir hare­kettir. Bu saygı hediye edilmesi niyetlenen şeye değil de, bu şeyin kendisine mahsus edilmesi niyeti taşman Allah Teâlâ’yadır.

Kabe’nin onarımı için taş ve tahta toplansa ve halk bu malzemeyi edeb ve ihtiram içerisinde yerine koysa; bu malzeme yerinden alınıp Kabe’yi onarım hizmeti verilirken in­sanlar abdestli bulunmaya ve Allah’ı zikretmeye önem ver­seler, buna nasıl itiraz edilebilir? Şüphesiz bir kimse haddini aşıp da bu gibi şeyleri tavafa ve secdeye kalkışırsa veya bu gi­bi şeylerden yardım dilenirse, bu şüphesiz şirk olur.

  1. Herhangi bir fiilin zemmedilmiş bir bid’at olarak görül­mesi için, yalmz Peygamber Efendimiz zamanında olmamış olması durumu yeterli değildir. Dil yönünden her yeni iş bidat’tır. Fakat şer’î ıstılahta, dalalet olduğu bildirilen bid’at’la belli bir yeni iş kastedilmektedir. Bu yeni iş, şeriatın herhangi bir esası ya da hükmü ile çatışan, yapılmasından bir fayda beklenmeyen ya da şeriatça kaldırılması kabul edi­len herhangi bir sakıncayı (mahzuru) ortadan kaldırmayan, şer’î bir delili bulunmayan bir iş olmalıdır. Bu işi icad edenin de yapılmamasının günah, yapılmasının farz olduğu iddiası ile bu işi kendisi ya da başkaları için zorunlu görmesi gere­kir. Böyle bir durumun söz konusu olmadığı yerlerde, sırf fi­lan iş Rasulullah zamanında yapılmıyordu diyerek o işe “da­lalet” mânâsında “bid’at” denilemez. Buharının “Kitabu’l Cuma”da naklettiği dört hadiste şöyle bir açıklama vardır: Peygamber Efendimiz ve Şeyheyn[256] zamanında cuma na­mazında ezan bir kere okunurdu. Hz. Osman (r.a) kendi za­manında cumaya bir ezan daha ilave etti, ama bu işi hiç kim­se dalalet olan bid’at olarak görmedi. Bilakis ümmetin tama­mı bu yeni şeyi kabul etti. Buna karşılık yine aynı Hz. Osman (r.a) Mina’da namazı kısaltmadan (kesretmeden), tam kıldı­ğı için eleştirilere maruz kaldı. Hz. Abdullah b. Ömer, duha (kuşluk) namazı için “bid’at” ve “ihdas” kelimelerini kullan­makta ve şöyle demektedir:

“Bu insanların çıkarmış olduğu en iyi yeni işlerdendir. Bi’dat’tır, ama güzel bid’at’tır. İnsanların yeni çıkarmış olduğu şeylerden bundan daha fazla beğendiğim yoktur.”

Hz. Ömer’in teravihle ilgili olarak izlediği tutuma Pey­gamberimiz ve Hz. Ebu Bekir (r.a) zamanında rastlamıyoruz. Hz. Ömer’in (r.a) kendisi buna yeni bir iş demekte ve şöyle buyurmaktaydı:

“Bu ne güzel bir yeni iş oldu!” Buradan yalnızca yeni bir iş olmanın zemmedilmiş bid’at olmak için yeterli olmadığını anlıyoruz. Bir işin zemmedilmiş bid’at sınıfına girebilmesi için bazı şartlar vardır.

İmam Nevevi, Müslim’in Şerh’inde (Kitab’ul Cum’a) “Her bid’at dalalettir” deyimini açıklarken şöyle yazmaktadır: Alimler bid’atm (lügat itibariyle “yeni iş”) beş çeşidi olduğunu söylemektedir:

a. Vacib olan bid’at.

b. Mendub olan, yani beğenilen ve şeriatça yapılması iste­nen.

c. Haram olan bid’at.

d. Mekruh olan bid’at.

e. Mubah olan bid’at.

Hz. Ömer’in teravih namazı hakkında söyledikleri bizim bu görüşümüzü desteklemektedir.

Allâme Aynî, Umdet’ul Kari’de (Kitab’ul Cum’a Bölü­münde) Abd. b. Humeyd’den şöyle bir rivayet aktarmaktadır: “Medine’nin nüfusu artıp da uzaklara evler yapılmaya başlanınca, Hz. Osman üçüncü bir ezan ( günümüzde cuma günleri en önce okunulan) okunması emrini verdi. Onun bu isteğine kimse karşı çıkmadığı halde, Mina’da namazı tam kılmasına itiraz edildi.”

Allâme İbn Hacer, Fethu’l Bârî’de (Küabu’t Teravih Bölümü’nde) Hz. Ömer’in:”Bu ne güzel bir bid’at oldu” sözünü şerhederken şöyle demektedir: “Bid’at, daha önceden bir benzeri olmadan yapılan her yeni işe denmektedir. Ancak şe­riatta bu kelime sünnetin hilanna kullanılmakta ve bu yüz­den bid’at’ın zemmedilmiş olduğu söylenmektedir. Araştır­mamıza göre şer’an mustahsen tarifi içerisine giren her yeni iş iyi, şer’an kötü iş tarifi içerisine girense kötüdür. Aksi tak­dirde mubahtır.”

Bu temel açıklamadan sonra şunu arzetmek istiyorum: Kabe’nin örtüsü için gösteri ve tören yapma, örtüyü sergiye sunma, şüphesiz Peygamber Efendimiz (s.a) ve Hulafa-ı Raşidîn döneminde olmayan yeni bir işti. Ancak, ben bu işi as­lında gösteriş yapmak istediğim veya örtünün şaşaa içeri­sinde gönderilmesini daha başından beri plânladığım için yapmadım. Bilakis ben bu programı, tüm yurtta, halk içeri­sinde Kabe’nin örtüsünü görmek için yatışmaz bir cezbenin uyandığı ve biz eğer bu cezbe ve şevki kendi haline bırakır­sak halkın büyük ölçüde yoldan sapacağı endişesine kapıldı­ğım bir anda yaptım. (Nitekim halkın bunu kendi kendine yapmak isteğinin bazı yerlerde istenilmeyen sonuçlara se­bep olduğuna hep birlikte şahit olduk.) Bu yüzden ben, şeriat gözünde oldukça büyük bir mazarrat olan bu mazarratı def edebilmek için böyle bir yola başvurdum. Bunu yapabilmek için halkın cezbe sellerini seri sınırlar içerisinde tutabilecek bir işe başvurdum. Halkın bu cezbesini, seyyiat yerine, şeriatçe beğenilmiş hasenat tarafina çevirmeye çalıştım. Ben, halkın Kabe’nin örtüsünü mutlaka görmesi ve bununla ilgili törenlere katılması gerektiği, gelmezlerse günahkâr olacak­ları, gelirlerse şöyle şöyle sevap kazanacakları yolunda ke­sinlikle bir iddiada bulunmadım. Ayrıca, eğer gelecekte yine Pakistan’da Kabe’nin örtüsünün dokunması kararlaştırılır­sa, bu işe karışmaya ve bu yolda sergiler ve törenleri içerecek programları hazırlamaya hiç de niyetim olmadığım burada belirtmeliyim. Şimdi sormak istiyorum: Acaba, hangi fikhî kaideye dayanarak dalalete götüren bir bidat işlediğimi söy­leyeceksiniz? Bütün bunlara rağmen eğer sövüp sayma yeri­ne, herhangi bir bey, benim dalalet olan bid’ata mürtekip ol­duğumu delillerle gösterirse, tövbekar ve pişman olmakta bir an bile tereddüt etmem. Elhamdülillah ben, günahı gü­nah olarak kabul ettikten sonra bile, kendi söylediğim olsun diye günahta ısrar eden mütekebbirlerden değilim.

  1. Kabe üzerine örtülmüş veya örtülmek üzere hazırlan­mış olsun, her iki durumda da hiçbir bez parçası ondan bere­ket elde etmek için dokunulacak, öpülecek, ziyaret edilecek veya ettirilecek ve şaşaa içerisinde gönderilecek ölçüde kutsallaşamaz. Bilakis, fakihler örtünün Kabe üzerinden indi­rildikten sonra üzerinde Kelime-i Tevhid, Kur’an ayetleri veya Esma-ı Hüsna’dan herhangi birisi yazılı olmaması kosuluyla elbise olarak kullanılmasına cevaz vermişlerdir. An­cak insanlar, Kabe’nin örtüsüne kendiliklerinden (herhangi bir şer’î hüküm veya fetva olmaksızın) bu örtünün Allah’ın evine örtülmek üzere götürüldüğünden veya Beytullah’tan indirilmiş olduğundan dolayı hürmet gösterirlerse, bu hür­metin yersiz olduğu da söylenemez.

Böyle bir hürmet, örtünün Allah’ın evine nisbeti dolayısıyladır. Örtüye hürmet gösterilmesi için Allah Teâlâ’nın yü­celiği ve sevgisinden başka bir muharrik yoktur. Böyle bir hürmeti, herhangi bir kimse vacip olarak gösterir ve herhan­gi belli bir şekli gerekli görürse, bu yanlıştır. Ancak başka bi­risi de çıkıp, bunun zemmedilmiş olduğunu ve şöyle ya da böyle şirk olduğunu söylerse, bu da haksızlık olur. Ziyaret ve bu amaçla gösteri yapma hususunu ise yukarıdaki satırlar­da açıklamıştım.[257]

Emri Bil Maruf Farizasını Nasıl Yerine Getirmeli?

Soru:

Emr-i bi’lmaruf ve nehy-i ani’l münker (iyiliği emredip kötülükten menetme) meselesi bir süredir zihnimi iyice meş­gul ediyor. Bir yandan kötülüklerden menetmek (nehyi ani’l münker) ile ilgili hükümlerin şiddetim görüp, diğer yandan da kötülüğün günümüzdeki geçerliliğini veya yaygınlığını göz önüne getirince, bu hükümlerin nasıl tatbik edilebileceği meselesinin içinden bir türlü çıkamıyorum. Eğer nehy-i ani’l münker ile; kötülüğü görünce susmak yerine, insanları şifa­hi olarak kötülükten menetmek kasdediliyorsa, (çünkü elle alıkoymak, fiilen menetmek kişinin imkanları nisbetindedir ve istisnalar dışında herkes şifahi olarak kötülükten menet­me gücüne sahiptir) bu durumda insanın her anını bu işe vermesi gerekmektedir. Çünkü her yeri kötülük (münker) kaplamıştır. Artık kötülüğün ulaşamadığı bir yer düşünüle­mez bile. Ayrıca bu işteki en büyük engel kötülükten menedilen kişinin bunun kendi iyiliği için yapıldığını görmezlikten gelerek ya da kabul etmeyerek kırılması, gücenmesi, hatta öfkelenip karşı mücadeleye girmesidir. Bu konuda başımız­dan ilginç olaylar geçmiştir: Bir kişi ne kadar yumuşak ve iyi sözlerle kötülükten menetmiş olursa olsun, muhatabı bunu iyi karşılamamakta, aksine, ya söylenenlerle hiç ilgilenme­mekte veya ters bir cevap vermektedir. Hatta en iyi karşıla­yanın yaptığı da söylenenleri dinleyip susmaktan başka bir şey olmamaktadır. Şüphesiz, bu susmanın da bir sınırı var. Bir yerden sonra o da buna tahammül edememektedir. So­nuç olarak söylenenlerin herhangi bir etkisi olmamaktadır. Örneğin; yolda giderken tesettüre uymamış bir kadım gör­düğümüzde ona yol üzerinde meseleyi anlatmazsak, bir da­ha nerede görüp de meseleyi anlatacağız. Hiç bir zaman ikin­ci bir firsat elimize geçmeyecek. Acaba bu kadını yolda geçer­ken durdurup meseleyi anlatmak size göre uygun mudur? Aynı şekilde tavır ve davranı şiarı iyi olmayan kadınlara na­sıl öğüt verilebilir? Bir kadın, ne kadar rezil olursa olsun, kendine öğüt verirseniz iyi karşılamaz. Herhangi bir derse veya toplantıya çağrılsalar da kesinlikle gelmezler. Bu du­rumda onlara yönelik olarak bu fariza nasıl yerine getirile­cek?

Son olarak şunu da sormak istiyorum: Erkeklerin kadın­lara, kadınların erkeklere tebliğ etmeleri icabeder mi? Yok­sa herkes kendi cinsinden kişilere mi tebliğ yapacak yalnız­ca?

Cevap:

İyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek hükmü umu­midir. Ancak, bu hükümle amel ederken kişinin hikmete dikkat göstermesi gerekmektedir. Zaman ve ortam gözet­meksizin her yerde aynı üslubla iş yapmak bazen aksi tesir gösterir. Sizin için gözlerinizi kapayarak bu hükmü her yer­de ve ortamda uygulayabileceğiniz genel bir usul ortaya koy­mak benim için zor bir iştir. Bu konuda asıl önemli olan, ya­vaş yavaş, kendi tecrübelerinizden ders almanızdır: Her ge­çen gün ve her ortamda kişiyi anlayarak emri bi’l mâruf ve nehy-i ani’l münker hizmetini yerine getirebilecek münasib bir yol benimseyerek hikmet ve basiret kazanmamzdır. Bu işi yaparken önceleri siz de hata yapabilirsiniz. Hatta bazı durumlarda siz hata yapmazsınız da muhatabınızın cevabı uygunsuz olabilir. Ancak böyle tecrübelerle doğru yolu öğrene öğrene usulünüzü geliştirirsiniz. Bu işten soğuyup bırak­mamak ve her tecrübe sonunda hata yapıp yapmadığınızı, yaptıysanız o hatanın ne olduğunu ve muhatabınızın sizi terslemesi durumunda, onu doğru yola getirmek için daha iyi bir üslûbun bulunup bulunmadığını araştırıp, bu konular üzerinde iyice düşünmeniz şarttır. Böylece, tecrübelerle doğ­ru yolu öğrene öğrene, etkinliklerinizi geliştirip yaygınlaştı­racaksınız. Bu işin büyük bir sabır gerektirdiğini aklınızdan çıkarmamalısınız. Herhangi bir kötülüğü görüp de onu en­gellemenizin o an için mümkün olmadığı durumlarda onu er­teleyin ve daha başka münasip bir fırsatı kollayadurun. Bu­na ilaveten şöyle bir yol daha var: Kötülük, engellemenizin oldukça güç olduğu bir yerde cereyan ediyorsa, o yeri terkediniz. Eğer herhangi bir sohbet, toplantı ve benzeri yerlerde bu gibi bir durum söz konusu olursa oradan ayrılınız. Böyle du­rumlarda yaptığınız hareketin sebebini insanlar kendileri öğrenmek isteyeceklerdir. İşte o zaman aradığınız firsat ka­pınıza gelmiş olacaktır. Bu gibi durumlarda, oldukça müla­yim bir şekilde, onlara ayrılış sebebinizi beyan ediniz ve “siz­leri engelemek benim gücümü aşan birşey, ancak, Allah’ın (c.c) hükümleri ve O’nun Rasulü’nün bildirdikleri aleyhine yapılan şeylere katılma cüretine de sahip değilim” deyiniz. Siz belli birkaç mesele hakkında da görüşlerimi öğren­mek istiyorsunuz. Sorularınızı şöyle cevaplayabilirim: Yol­dan geçen örtüsüz kadınları, o anda durdurup meseleyi an­latmaya çalışmak uygun değildir. Açıklık-saçıklık öyle bir musibet haline geldi ki, bu musibetin bireysel olarak önüne geçme imkanı artık kalmadı. Artık bu musibet toplumsal ıs­lah önlemleri ile ancak tedavi edilebilir. Şu an sizin bu konu­da yapabileceğiniz, kendi tanıdığınız kadınlardan açıklık-saçıklık hastalığına yakalanmış olanlara Allah ve Rasûlünün hükümlerini ulaştırmaya çalışmaktan ibarettir. Tavır ve davranışları bozuk olan bir kadına tebliğ ederken, kendi­sini bozuk davranışh olarak gördüğünüz şüphesini onda uyandırmayacak bir yol izlemelisiniz. Yine, ona bozuk davranış aleyhine nasihat vermek yerine, öncelikle onun kal­binde iman, Allah korkusu ve ahirette hesaba çekilme kaygusunu yerleştirmeye çalışmalısınız. Eğer herhangi bir top­lantıya gelmiyorsa, onun da katılabileceği bir toplantı hazır­layıp kıyamet, ahiret, cennet ve cehennemle ilgili bahisler açınız ve Allah Teâlâ’nın hâzır ve nazır olduğu duygusunu onun kalbine yerleştirmeye çalışınız.

Emr-i bil maruf ve nehy-i ani’l münker hükmünün mu­hatabı olarak kadınlar ve erkekler eşit statüdedirler. Ancak, kadınların kendi çevreleri içerisinde bu farzı yerine getirme­leri gerekmektedir. Elbette yakınları, oturup kalkabildikle­ri, sohbette bulunabildikleri aile içinden namahrem erkek­ler de bu konuda kadınların muhatabı olabilirler. Genel ola­rak erkeklere nasihatta bulunmak, kadınların üzerine dü­şen bir farz değildir. Ancak, kadınlar neşredecekleri yazılar­la bu hizmette bulunabilirler.[258]

Hacer’ul Esved Ve Kabe İle İlgili Olarak Gayri Müslimlerin Yanlış Anlamaları

Soru:

Londra İslami Kültür Merkezi’ne cuma günü birkaç İngi­liz genç kız gelmişti. Büyük bir dikkatle namaz kılışımızı iz­lediler. Namazdan sonra bize neden güneydoğuya yönelip namaz kıldığımızı, başka bir tarafa neden yönelmediğimizi, Kabe’ye neden önem verdiğimizi, diğer taşlar gibi bir taş ol­duğu halde Hacer’ul Esved’i neden öptüğümüzü sordular. Bunun hindulannki gibi bir tür putperestlik olduğunu, hinduların önlerine put koyarak tapındıklarını, müslümanların ise ona yönelerek secde ettiklerini söylediler. Biz onları ikna edici bir cevap veremedik. Bizi bu konuda aydınlatabilirseniz, daha sonra karşılaşacağımız bu tür durumlarda iti­razlara cevap verebilecek bilgileri aktarırsanız, size müte­şekkir kalırız.

Cevap:

Hemen hemen sizin yazdığınız muhtevada Hindistan’ın çeşitli bölgelerinden de birçok mektup almış bulunuyoruz. Bu mektuplardan da bu gibi soruların günümüzde yer yer müslümanların önüne çıkmakta olduğunu anlıyoruz. Bu iti­razcılardan bir kısmının amacı şöyle ya da böyle İslam’a kar­şı çıkmaktır. Bu dünyada verilebilecek hiçbir cevap onları ik­na etmeyecektir. Onların maksadı üzüm yemek değil, bağcı­yı dövmektir. Tabii ki bu itirazcılardan bir kısmının soruları meselenin hakikatini bilmediğinden iyi niyetli olarak kal­binde oluşan şüpheden kaynaklanıyor olabilir. Bu gibi kim­seler için makul ölçüler içerisinde hakikati anlatmak yeterli olmaktadır.

Putatapıcılığın hakikati şudur: Müşriklerin çeşitli taife­leri, Allah Teâlâ ile birlikte diğer bazı varlıkları da ilahlık sı­fat ve yetkilerine haiz olarak görmektedir. Veya Allah Telala’nın onların içine hulul ettiğine inanmakta ve yanlış inan­ca saplanmış olarak bu gibi varlıkları putlaştırmakta ve on­lar için özel yerler inşa ederek, bu putların önünde tapınma törenleri düzenlemektedirler. Şimdiye kadar hiçbir müşrik kavim ne bizzat Allah Teâlâ’nın putunu yapmış ve ne de Al­lah Teâlâ’nın herhangi bir hayali şeklini hazırlayıp onun önünde secde edecek bir tapınma usulü benimsemiştir. Yer­yüzündeki bütün müşrikler, hemen hemen açık bir şekilde Allah Teâlâ’nın şekil ve suretten münezzeh olduğu konusun­da hemfikirdirler. O’nun (Allah’ın) ve diğer mabudların far­kı müşrik kavimlerin inanç ve dini törenlerinde açık bir şe­kilde kabul edilmiştir. Bu yüzden sadece diğer ilahların put­ları yapılmış ve fakat Allah bundan müstesna tutulmuş­tur.

Putatapıcılığın bu hakikatini iyi bir şekilde anlayan bir kişi müslümanlarm namaz kılarken Kabe’ye yönelmesi veya hac farizasını ifa ederken Kabe’yi tavaf etmesi ve Hacer’ul Esved’i öpmesinin putperestlikle uzaktan yakından ilgisi ol­madığını anlayacak ve yanlış bir kanıya kapılmayacaktır, îslam, Allah’tan başkasının ilahlığını daha başından beri kabul etmeyen katıksız bir tevhid dinidir. İslam, Allah’ın herhangi bir kimseye hulul ettiğini kabul etmediği gibi,

Onun herhangi bir maddi surette kendisini ortaya koyduğu görüşüne de yer vermez. Gayrı müslimler, Kabe’yi göremeseler de resimlerini mutlaka görmüşlerdir. Onlar açık kalbie Kabe’nin bizim ibadet ettiğimiz Allah Teâlâ’nın putu oldu­ğunu söyleyebilirler mi? Sağlam akıl ve idrak sahibi herhan­gi bir kimse bu küp şeklindeki binanın Alemlerin Rabbi’nin şekli üzerine yapıldığını söyleyebilir mi?

Hacer’ul Esved meselesine gelince: Hacer’ul Esved Kabe’nin dört köşesinden birinde adam boyu yüksekliğe konulmuş küçükçe bir taştır. Müslümanlar ona yönelerek sec­de etmemekte, bilakis, Kabe’nin tavafını bu noktadan başla­tarak bu noktada bitirmektedirler. Her tavaf onu öperek ya da onun tarafına işaret edilerek başlatılmaktadır. O halde bunun putperestlikle ne ilgisi vardır.

Şimdi isterseniz dünyadaki tüm müslümanların neden Kabe’ye yönelerek namaz kıldıkları meselesini açıklayalım: Bunun dosdoğru cevabı şudur: Bu, müslümanların aynı merkezi kabul etmeleri, aynı yöne yönelmeleri ve namazda bir düzen sağlamaları içindir. Yeryüzündeki bütün müslümanlar için bir merkez ve bir yön tayin edilmemiş olsaydı, her namaz vaktinde acaib karışıklıklar, hercümerc ortaya çıkardı, infiradı namazlar eda edilirken bir müslümamn yö­nü doğuya, diğerininki batıya üçüncüsününki kuzeye, dördüncününki ise güneye doğru olurdu. Cemaatle namaz kılı­nırken de her camide namaza başlamadan, ne tarafa yönelineceği hususunda geniş tartışmalar çıkardı. Sadece bu ka­dar da değil: Her caminin inşaatı yapılırken mescidin yönü­nün ne tarafa olacağı hususunda münakaşa ve kavgalar olurdu. Allah Teâlâ bütün bu olasılıkları müslümanlara bir kıble tayin ederek tüm zamanlar için ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, merkez olması gereken yeri kıble olarak tayin etmiş­tir. Çünkü insanları Allah’a kul etme hareketi bu noktadan başlamış ve tek bir Allah’a (c.c) ibadet etmek için dünyadaki ilk mabed burada inşa edilmiştir.[259]

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

SİYASİ MESELELER

Devlet İle Hükümet Arasındaki Fark

Soru:

“Hedefler Sözleşmesi”ni, esas alarak Pakistan rejiminin niteliğini İslâm hukukuna göre değerlendirdiğiniz bir yazı­nızda, devlet ile hükümet arasındaki farktan söz etmiştiniz. Bu meselede bir takım tereddüt ve şüphelerim var. Benim açımdan, görüşleriniz, bu meseleyi daha da zorlaştırmakta­dır:

Siz devletin tarifini şu şekilde yapıyorsunuz: “Devlet keli­mesi, dilimizde “riyaset” kelimesiyle karşılanmaktadır. Si­yasal bilimlerde devlet, belli bir toprak parçası üzerinde ya­şayan insanları yaptırım gücüyle yönetimi altına alan bir sistemdir.[260]

Bu durumda, 1945 kanunundan sonra biz de devlete bağ­lıyız. Daha önceki çağlarda da böyle bir farklılık var mıy­dı?

Cevap:

Devlet ile hükümet arasındaki farkı, cami ile mütevelli heyeti arasındaki ilişkiye bakarak kolayca anlayabilirsiniz. Bir mahallenin sakinleri, herhangi bir yerin cami yapılması­na karar verirse, o bina da bu amaç için vakfedilirse, cami ya­pılmış olacaktır. Bu bina, yapısı itibariyle cami olmaya uy­gun değilse, vakıf da onu cami yapmaya kesin olarak karar vermişse, bu bina değiştirileceği güne kadar olduğu gibi bı­rakılacaktır. Fakat bu durum, söz konusu binanın cami ol­masına engel değildir. Mahalle sakinlerinin belirlediği mü­tevelli heyeti, caminin işlerini üstlenecektir. Mütevelli heye­ti, mahalle sakinlerine rağmen bu binada camiyle bağdaş­mayacak işler yapmaya kalkışırsa, bu binanın cami olmadı­ğını kimse söyleyemez. Fakat biz, camide yapılmaması gere­ken işler yaptıkları için mütevelli heyetinin düzeltilmesini veya görevlerine son verilmesini isteyebiliriz.

Bu ülkenin halkı, sonuç itibariyle anayasasında ulusal devletinin rejiminin İslâm olduğunu ilan etmiştir. Dolayısıyla devlet bütün faaliyetlerini İslâmî esaslara göre düzenler. Devlete bağlılık görevimizdir. Devletin yapısı hâlâ 1935 anayasasına göreyse, devletin İslâmî olmadığı söylenemez. Çünkü biz yapısını değiştirmeye karar verdik ve bunu ger­çekletirinceye kadar devletin eski yapısı üzerinde kalması bizim için fiili bir zorunluluktur. Caminin mütevelli heyeti gibi, hükümet de İslam dışı işler yapıyorsa, bu durum devleti İslam dışı kılmaz, sadece hükümetin İslam devletine uygun olmadığı söylenebilir. Yâni; bundan dolayı ya hükümet İslah edilmelidir veya değiştirilmelidir denebilir.[261]

Hedefler Sözleşmesinin Açıklaması

Soru:

Pakistan Anayasa Meclisi’nin kabul ettiği Hedefler Sözleşmesi’nin Pakistan’la ilgili bir maddesi şöyle: “Böylece müslümanlar, kişisel ve sosyal hayatta, eğitimle İslâm’ın ge­reklerine uygun hale getirilerek, Kur’an ve Sünnet’in hü­kümlerine göre yaşayacaklardır.”

Bu amaç, hükümetin yönetim tarzına ve uygulamalarına bağlıdır. Bu amaca ulaşmak için hükümeti buna mecbur eden veya uygulamada işbirliğine gitmemesi, gaflette olması veya ısrar etmesi halinde başvurulacak olan yasalar neler­dir? Hükümet nasıl kontrol edilecek? Bir vatandaş idari mahkemeye nasıl başvuracak?

Cevap:

Sorularınızın cevabına geçmeden önce, şu iki yanlış anla­mayı ortadan kaldırmak gerekiyor.

Siz, “Hedefler Sözleşmesi”ni çözümlenebilecek, şerhedilebilecek bir yasa olarak görüyorsunuz. Her maddenin ayrı ayrı gerekleri olduğunu düşünüyorsunuz. Dolayısıyla ana­yasada, farklı anayasa şekilleri ortaya çıkmaktadır. Oysa bu karar, tek ve bölünmez bir bütündür. Her maddesi aynı amaçla düzenlenmiştir. Ülkemizin anayasasını tamamen bu karara uygun hale getirmedikçe, hiç bir maddesi uygula­namaz. Bu kararın ruhuna tam bir anayasa şekli verilirse, her maddesi hakkıyla uygulanabilir.

İkinci yanlış anlamanız ise, bu kararın en az bir maddeyle ilgili olmasıdır. Siz, meseleye sadece “koruma” ve “önlem” açısından yaklaşıyorsunuz. Oysa bizim amacamız “Hedefler Sözleşmesi”ni tamamen uygulamaya geçirmektir. Sadece bir maddeden kaçılmasını önlemek değil. “Hedefler Sözleş­mesi”, Pakistan devletine ideolojik bir statü kazandırmıştır. Ayrıca, bu kararla Pakistan’ın temel aldığı ideoloji de kesin olarak belirlenmiştir.

Bundan sonra yapmamız gereken şey, ülkemizin anaya­sasını bu ideolojiyi tamamıyla uygulayabilecek bir hükümeti iş başına getirecek şekilde düzenlemektir. Bu başarılabilirse, “Hedefler Sözleşmesinin her maddesi bu temel ideolojiye göre uygulanabilecektir. Bu nedenle ayrı bir “koruma mad­desi”ne gerek kalmayacaktır. Çünkü genel olarak bütün bir anayasayı koruyacak olan maddeler bunu da kapsamına alacaktır.

Bu tür yanlış anlamaları giderdikten sonra, sadece söz konusu maddeleri korumaya gerek olmadığı açıkça görüle­cektir. Zaten böyle düşünmekle doğru bir sonuç elde edile­mez. Aksine devletimizin temelini oluşturan ve “Hedefler Sözleşmesi’nde ifade edilen ideolojiyi iyice incelememiz ge­rekir. İdeolojiyi gerektiği gibi anlayıp anayasaya doğru ola­rak aktarabilirsek, “Hedefler Sözleşmesi’nin diğer maddele­ri gibi sözünü ettiğiniz maddenin gereği de yerine getirilebi­lecektir. Bu nedenle ayrıca koruyucu önlemlere de gerek kal­mayacaktır. Fakat bu gerçekleştirilemezse, hiçbir koruma, hiçbir önlem, düzenin bu amaçlara aykırı çalışmasını durdu­ramayacaktır.

  1. “Hedefler Sözleşmesi”nin temelindeki ideoloji, bu kara­rın önsözünde ilan edilmiştir. Muhtevası şu şekildedir:

Herşeyden önce, “Hakimiyet, bütün bir kainat üzerinde kayıtsız, şartsız Allah’ındır.” Bunun anlamı açıktır: Pakis­tan’da hakimiyet hakkı, yalnızca Allah’a aittir. Hiç bir aile, ırk, toplum veya Pakistan vatandaşları egemenlik hakkına sahip değildir.

İkinci olarak, Pakistan’da devletin sahip olduğu iktidar Allah tarafından verilmiştir. İktidar, kutsal bir emanettir. Başka bir ifadeyi devlet ebediyyen iktidarda kalmayı ileri sürmüyor, yalnızca Allah’ın halifesi olarak çalışmayı üstle­niyor.

Üçüncü olarak, Allah Teâlâ bu iktidarı doğrudan devlet adamlarına vermemiştir. İktidar, devlet adamlarına Pakis­tan halkının aracılığıyla verilmiştir. Başka bir ifadeyle, ikti­dar halka emanet edilmiştir. Hilafet ve naibliğin sahibi Pa­kistan halkıdır. Pakistan halkı, istediği kişilere ülke yöneti­mini verecektir. Bu da İslâmî Cumhuriyeti, bir taraftan Batı tipi demokrasiden, diğer taraftan da papalık teokrasisinden ayırmaktadır.

Dördüncü olarak, Allah Teâlâ yetkiyi belirlediği sınırlar içerisinde kullanmaları şartıyla halk aracılığıyla Pakistan devletine vermiştir. Bizim, Allah’ın belirlediği sınırları an­cak, Kitap ve Sünnet’ten öğrenebileceğimiz açıkça görül­mektedir. Dolayısıyla bu esas, devletin yöneticilerinin Kur’an ve Sünnet e uygun faaliyet göstereceği ve bu sınırları aşmaya hakları bulunmadığı anlamına gelmektedir.

Biz, işte bu ideolojiyi devletimizin esası yapmaya karar verdik. Bu ideoloji, aynı zamanda anayasamızın da temeli­dir. Bunun doğru olarak uygulanmasının tek yolu, yukarıda ifade edilen dört temel esası açık bir dille anayasanın dört değişmez maddesi haline getirmektir.

  1. Temel inançların açıklamasından sonra, “Hedefler Sözleşmesi “ndeki bu esasların üzerinde oluşturulacak pratik sistemi ortaya koymak gerekmektedir. Bu sistemin üç büyük bölümü vardır:

Birincisi, ülkenin genel meseleleriyle ilgilidir. İkincisi, devletin müslüman çoğunluğuyla ilgilidir.

Üçüncüsü de, devletin gayri müslim azınlıklarıyla ilgili­dir.

“Hedefler Sözleşmesi”nin önsözünde bu üç bölümün dü­zenlemesinde karşılaşılacak olan bütün ayrıntıların mutla­ka bu ideolojiye dayanması gerektiği belirtilmiştir.

Bu bölümlerle ilgili yasamanın , bu temel esaslara aykırı olması caiz değildir. Dolayısıyla, Anayasa Meclisinde çalı­şanların hepsi bu esaslara sadakatle riayet etmek zorunda­dır. Ayrıca, bu yoldan çıkmamayı da birbirlerine teahhüd et­melidirler.

  1. “Hedefler Sozleşmesi”nin “b” şıkkı, ülkenin genel me­seleleriyle ilgilidir. Buna göre, anayasada İslam’ın belirledi­ği cumhuriyet, özgürlük, eşitlik, hoşgörü ve adalet ilkelerine tamamen uyulacaktır. Ayrıca “f” şıkkı da vatandaşlara bazı temel hakların verilmesini öngörüyor. Buna göre, temel haklar şunlardır: Fırsat ve imkanların eşitliği. Kanunen bü­tün fertlerin eşit olmaları. Sosyal, siyasi ve ekonomik adalet. Düşünce, ifade, inanç, ibadet ve toplantı özgürlüğü. Bu öz­gürlükler ahlâk çerçevesi içinde kalmak zorundadır.

Bu meselelerle ilgili olarak, cumhuriyet, özgürlük, eşit­lik, hoşgörü ve toplumsal adaletin İslâmî tanımlarını iyice anlamak gerekmektedir. Daha sonra da bunları anayasanın çeşitli bölüm ve maddelerine ekleyebiliriz. Bu kavramlar dünyanın bir çok düşünce sistemlerinde bulunan ortak kav­ramlardır. Her düşünce sistemi, bu kavramları kendine göre tanımlar. Kominizmin bu kavramlara verdiği tanım ayrıdır. Kapitalizmin verdiği tanım ayrıdır, İslâm’ın verdiği tanım da ayrıdır. Her düşünce sistemi bu kavramları kendine göre ele almaktadır.

Biz, bu kavram ve olguları İslam’ın özüne göre benimse­yeceğiz. Bize aykırı olanlardan da kaçınacağız. Meselâ; diğer düşünce sistemlerinin aksine İslam’daki cumhuriyet, dikta­törlük değildir. Allah’ın sınırlarına bağlılıkdır. Dolayısıyla, parlamentomuz ne oy çokluğuyla, ne de oy birliğiyle İslam’a aykırı bir yasa yapabilir. Yasama konusunda meclisin ser­bestliği sadece mubahlarla sınırlıdır. Meclis, İslâm hukuku­nun hükümlerini içeren meselelerde mutlaka Kitap ve Sünnet’ten yola çıkarak bir sonuca varacaktır. Anayasamızın yasama bölümündeki bazı maddeleri İngilizler dönemine aittir. Bu nedenle Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı bu yasaları kaldırmak için bir takvim belirlemek gerekmektedir.

Temel insan hakları konusunda da başkalarını taklit et­memeliyiz. Vatandaşlarımıza, İslâm hukukuna uygun hakları vermeliyiz. İslâm ahlâk ve hukukundaki yasaklara uy­mak zorundayız, İslâm’ın insanlara vermediği bir serbestlik anayasamızda yer alamaz. Günümüz dünyasında tanınmış olsa da, ülkemizde vatandaşlara bu serbestliği vermek mümkün değildir, islâm’ın verdiği serbestlik hiç bir şekilde gasbedilemez. Başka ülkelerin anayasasında bu hak gasbedilmiş olsa da biz bunu yapamayız.

Meselâ; bir İslam ülkesinde, müslüman bir vatandaşın dinini değiştirmeye, dini vecibeleri yerine getirmeyi inkar etmeye, açıktan fuhuş ve kötülük yapmaya ve İslâmî hü­kümleri çiğnemeye hakkı yoktur; bu serbestliğe sahip değil­dir. Ferdi özgürlükle ilgili başka anayasalarda ne yazarsa yazsın, biz böyle bir özgürlüğü kabul edemeyiz. Bazı ülkele­rin anayasalarına göre, bir kişinin özgürlüğü, suçu ispatlan­madan da kısıtlanabilir. Oysa İslâm hiç bir zaman buna mü­saade etmez. Bu yüzdendir ki, bizim anayasamızda böyle bir şeye yer yoktur.

  1. Ülkenin müslüman vatandaşları konusunda “Hedefler Sözleşmesi”nin “c” şıkkı şunu belirtmektedir: Müslümanla­ra, Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e göre ferdi ve sosyal hayatla­rını düzenlemeleri için imkanlar tanınacaktır. Bu amaçla anayasada hükümete, müslümanlar için bazı görevler veril­melidir. Hükümet bu görevleri yerine getirmede ihmalkar davranırsa, ondan hesap sorulabilmelidir.

Örneğin; hükümetin şu görevleri olmalıdır: “Hükümet, ülkede dinsizlik eğilimlerinden arınmış bif eğitim sistemi uygulamalıdır. Bu çerçevede, eğitimin tüm birimlerinde İs­lam ideolojisi esas olmalıdır. Eğitim sisteminde, müslüman­lar için Kur’an ve Sünnet eğitimi zorunlu ders olarak yer al­malıdır.

Hükümet, ülkede namazın kılınması ve zekatın verilme­sini sağlamalıdır. Hac organizesini yapmalı ve müslümanların İslâmî hükümlere uymasını sağlamalıdır.

Müslümanların ferdi ve sosyal hayatlarını, Kur’an ve Sünnetçe yasaklanan kötülüklerden arındırmalıdır. Ayrıca hükümet de İslâm’ın gösterdiği siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik ilkelere bağlı kalmalıdır. Bu amaçla da reform dü­zenlemeleri yapmalıdır.

Müslümanların ferdi ve sosyal hayatlarını Kur’an ve Sünnet’in yolundan saptıracak akımların yayılmasını önlemelidir.

  1. “Hedefler Sözleşmesinin “d” şıkkı da gayri müslim azınlıkların dini vecibelerini özgürce yerine getirmelerini ve kültürlerini geliştirebilmelerini sağlamaktadır.

Ayrıca, “e” şıkkındaysa, azınlıkların geri kalmış ve düş­kün tabakalarının İslam’a göre caiz olan menfaatlerinin ko­runması sağlanmıştır.

Bu maddelerin her ikisi de Pakistan devletinin temel inancını açıklayan önsöze dahildir. Nitekim bu konularda lâik ve demokratik devletleri taklid edemeyiz. Bizim İslâmî usullere tam manâsıyla bağlanmamız gerekir. Biz İslâm’ın gayri müslimlere verdiği tüm hakları vermek zorundayız. Başka devletlerin ülkelerindeki azınlıklara bu hakları ver­memiş olması bize örnek olamaz. Ayrıca, diğer lâik ve de­mokratik ülkelerde azınlıklara verilen haklar İslâm’a aykı­rıysa, biz kesinlikle veremeyiz. Bu mesele sorunuzla ilgili ol­madığı için detayına inmeyeceğim. Zaten bu meselede daha önce detaylı açıklamalarım olmuştur.[262]

Yasamada Çoğunluğun Mezhebini Göz Önünde Tutmak

Soru:

Bir yerde şu görüşü yazdığınızı veya söylediğinizi duy­dum: Bir ülkede yasalar çoğunluğun mezhebine göre düzen­lenmelidir. Ayrıca ülkede çoğunluğu oluşturan Hanefi’ler karşısında, küçük grublar halinde bulunan Şafiî, Ehl-i Ha­dis ve Şiîler için kişisel haklar çerçevesinde yasalarda esnek­likler bulunmalıdır.

Bu durumda, çoğunluk kendi mezhebinin ictihadlarma göre mi yasalar düzenleyecektir, yoksa geçmişteki her şeyi bir kenara bırakıp Kur’an ve Sünnet’i okuyacak, elde edilen sonuçları mı yasalaştıracaktır?

Birinci tarzda, yasalar Kur’an ve Sünnet’in yerine fakihlerin kitaplarına uygun olarak yapılacak, fakat belkide bu, Îslâmî hükümetin mizacına aykırı olacaktır. İkinci tarzdaysa yasaların kaynağı yalnızca Kur’an ve Sünnet olacaktır. Fakat bu iki kaynağı ele alırken ve bir ta­kım sonuçlara ulaşırken, çoğunluğun görüşlerinin ve taassubunun devreye girmesini önleyecek hiç birşey yoktur. En­dişelerim, fakihlerin fikirlerinden yararlanılmasından kay­naklanmamaktadır. Günümüzde bazı zihni karışıklıklar söz konusudur. Bu meselelerin çözümlerini açıklamanızı rica ediyorum.

Cevap:

Ben sadece şunu ileri sürüyorum: Ülke yasaları düzenle­nirken çoğunluğun tercihi geçerli olmalıdır. Çünkü, en pra­tik yöntem budur.

Yasama sırasında fakihlerin görüşlerine veya doğrudan Kur’an ve Sünnet’e göre mi hareket edileceğini belirlemek bizim işimiz değildir. Bunu halkın temsilcileri belirleyecek­tir.

Öyle sanıyorum ki, ülkede İslam hukuku eğitimi verip, halkı hükümleri anlama seviyesine getirinceye kadar mut­laka ızdırabı içeren bir ara dönem geçecektir.

Çoğunluğun temsilcileri bazen gerekli olgunluğa ulaş­madıkları halde fıkıhtan istifade edebilirler. Aynı şekilde ge­rekli olgunluğa erişmeden bazen de doğrudan Kur’an ve Sünnet’ten istifade edebilirler.

Olgunluğa erişmeden önce bu durumlarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Buna katlanmak zorundayız. İnşaallah ileri­de bazı aksamalara rağmen ilmî ve zihnî olgunluğa ulaşaca­ğız.[263]

Arapça Pakistan’ın Milli Ve Resmi Dili Yapılabilir Mi?

Soru:

Pakistan’ın resmi ve milli dilinin Arapça olmasını isteyen ve ülkede İslâm’ın amacına uygun bir düzenin getirilmesi için zaman zaman sesini duyuran Müslümanlar Birliği’nin (Pakistan’ı kuran parti) bir üyesinin İngilizce olarak kaleme aldığı bir yazısı aşağıdadır. Bu adam bütün çalışmalarını Arapça’nın anayasal olarak Pakistan’ın resmi dili statüsünü kazanması yolunda harcamaktadır. Lütfen bu yazı hakkın­daki görüşlerinizi açıklayınız.

Yakın bir gelecekte Pakistan’ın millî dil meselesi karara bağlanacaktır. Arapça lehine sesinizi yükseltmenizi özellik­le rica ediyorum. Çünkü bu konu İslam ve Pakistan için bü­yük önem taşımaktadır.

Bu konuyu derginizde ele alırsanız, çok memnun olaca­ğım.

“Arapça, Kur’an-ı Kerim dilidir. İslâm da tamamen Kur’an’a bağlıdır. Bu açıdan tüm müslümanlar Arapça’yı öğrenmelidir. Bir hadis-i şerife göre, ahiretteki dil de Arapça olacaktır. İslam’ın bütün rivayetlerinin kaynağı da Arapçadır.

Zaten Arapça dünyanın en çok kullanılan, geniş kapasi­teli, yaşayan dillerinden birisidir. Ayrıca tüm Arap, Ortado­ğu ve Afrika’nın İslâm devletlerinde ve Akdeniz çevresinde­ki bazı Avrupa bölgelerinde de müslümanların çoğunluğu oluşturduğu yerlerde resmî ve ulusal dil Arapça’dır. Kur’an-ı Kerimin dili olması sebebiyle müslümanların büyük bir ço­ğunluğu, Fas’tan Endonezya’ya kadar, Arapça’yı tanımak­tadır. Pakistan da bunlara dahildir.

Arapça, medeni bir iletişim aracı olarak her türlü bilim­sel, teknolojik ve genel terimlere sahip çok geniş bir dildir. Bu konularda Urduca ve Farsça, Arapça’ya muhtaç durum­dadır. Pakistan Merkez Bankası Başkanı Zahid Hüseyin Arapça’yı resmi dil yapmaya davet ederken detaylı olarak bunları açıklamıştır.

Bütün dünya müslümanlarının tek Allah’ı vardır. Kitap­ları da aynıdır. Onlar toplu halde tek bir millettirler. Dolayı­sıyla onların tek dili, resmi dili Arapça olmalıdır. Onlar ken­di aralarında pek çok dili konuşabilirler. Fakat İslâm mille­tinin oluşturduğu mozayiğin bekası ve düzeni bu çeşitlilik içerisinde bir birliktelik oluşturmakla mümkündür.

“Hedefler Sözleşmesi”, Pakistan anayasasının esası ola­rak kabul edilmiştir. Bu çerçevede oluşturulan Temel İlkeler Komitesi, haklı olarak müslümanlar için Kur’an eğitiminin mecburi hale getirilmesini istemiştir. Zaten komitenin bu is­teği, mantık olarrk Arapça’nın Pakistan’ın millî dili olması­nı zorunlu kılmaktadır. Böyle bir karar, Pakistan’ın her ye­rindeki müslümanlar arasında yeni bir ruh doğuracaktır. Bu ruhla sonuçta Pakistan en büyük İslâm devleti olarak İslâm dünyasında mümtaz bir yer edinecektir. Pakistan’ın millî dili olarak Arapça dışındaki bir dil belirlenirse, bu amaç kesinlikle gerçekleşmez.

Resmi dilin değiştirilmesi oldukça güç bir meseledir. Hin­distan’da İngilizce’nin resmi dil olması uzun bir zaman al­mıştı. Şu anda ise aynı zorluklarla Pakistan da karşılaşa­caktır. Bu durum, her dil için geçerlidir. Dil meselesinde bi­zim için en uygun davranış, geleceğimizi düşünerek en uy­gun ve en faydalı dili belirlememizdir.

Arapça dizgi, baskı tekniği açısından da hayli gelişmiş bir dildir. Ana diller bir kenara bırakılıp düşünülürse, müslüman halklar arasında Arapça daha saygındır. Biz hiç bir za­man halkın duygusunu göz ardı edemeyiz.

Ayrıca Arapça’nın yaygın olarak konuşulduğu İslâm ül­kelerinin bir blok oluşturması düşüncesi var. Bu düşünce gerçekleştiğinde, Pakistan Arapça’yı resmi dil ilan ederse söz konusu blokta önemli bir yer alabilir. Zaten günümüz dünyasında İslâm ülkelerinin ortak dili ancak Arapça olabi­lir.

Hac, İslâm’ın beş esasından biridir. Bütün bir yeryüzün­de gücü yeten müslümanlar hac yaparlar. Her yıl hac ve di­ğer olağanüstü kongrelerde hiç zorluk çekmeden ve fazla harcama yapmadan görüş alış verişi yapmak ve ilişkileri kurmak, ancak Arapça’yı iyi bilmekle mümkündür.

Aynca Mısır, Suriye ve Lübnan’da hristiyan ve yahudiler gibi gayri müslim vatandaşlar Arapça’nın resmi dil olması­na nasıl itiraz etmemişlerse, ülkemizdeki azınlıklar da iti­raz etmeyecektir. Onların, Arapça’yı Urduca’ya tercih etme­meleri için hiç bir sebep yoktur. Çünkü Moğollar döneminde Farsça’ya, yakın bir geçmişte de İngilizce’ye karşı hiç bir iti­razda bulunmamışlardır.

Arapça’nın Pakistan’ın resmi dili olmasının ne yerel dillere ve yayıncılığa ne de gelecekteki gelişmelere bir zararı

dokunur.

Ayrıca Arapça’yla Pakistanlı çocukların eğitim yükü de hafiflemiş olacaktır. Çocuklar ana dil olarak sadece Arap­ça’yı öğrenecekler ve diğer diller seçmeli olacaktır. Urduca veya bir başka yerel dil Pakistan’ın millî dili ilan edilirse faz­ladan bir yük gelecektir. Çünkü her evde Arapça mutlaka öğ­renilecektir.

Resmi dil demokratik yollarla belirlenirse, Pakistan nü­fusunun yüzde altmışını oluşturduklarından büyük bir ihtimalle resmi dil Bengalce olacaktır. Bengalce nüfus oranları açısından millî dil olmayı hak etmektedir. Urduca sınırlı bir nüfusun dili olduğundan Sindce, Pencapça ve Peştuca’dan daha uygun olamaz. Çünkü, herkes kendi konuştuğu dili sevmektedir. Zaten Pakistan’ın hiç bir yerinde özellikle Ur­duca konuşulmamaktadır. Bu durumda, Pakistan’ın her iki kısmının halkı İslâm birliğini göz önünde bulundurarak Arapça’yı tercih etmelidir. Bunun gereği olarak da yerel dil­lerin öncülüğünü yapmaktan da vazgeçmelidirler.”

Cevap:

Arapça’nın müslümanlar için olan önemi inkar edilemez. Zaten biz de sadece Arapça’yı değil, Kur’an eğitimini de mec­buri bir ders haline getirmek istiyoruz. Elbette Arapça’nın uluslararası ve İslam ülkeleri arasındaki önemini biliyoruz. Bunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Fakat bunlar­dan hiç biri Arapça’nın Pakistan’ın resmi dili olmasına delil veya gerekçe olamaz.

Bir ülkenin millî ve resmi dili her vatandaşı tarafından anlaşılabilmelidir. Arapça bu seviyeye ulaşmış bir dil değil­dir. Pakistan’da bunu gerçekleştirmek kolay da değildir. İn­giliz hükümeti, yüz yıla yakın bir süre içinde, bütün çabaları­na rağmen İngilizce’yi ülkemizin ancak yüzde beş ile yedi arasındaki bir oranına öğretebilmiştir. Bu örnekten yola çı­karak ancak yüz yü sonra Arapça’nın millî bir dil olacağını söyleyebiliriz.

Urduca ise büyük ölçüde millî dil seviyesine ulaşmış bu­lunmaktadır. Batı Pakistan’ın hemen her yerinde Urduca

konuşulmaktadır. Kuzeybatı sınır bölgesinde, Keşmir, Sind, Belücistan ve Pencab halkları da aralarında Urduca’yı ko­nuşmaktadırlar.

Ben, Belücistan’ı ziyaretlerim sırasında kenar köylerde bile konuşmalarımı Urduca yaptım ve herkesin kolayca an­ladıklarını gördüm. Bu durumu Batı Pakistan’ın diğer böl­gelerinde de gördüm. Fakat, Doğu Pakistan’daki durumu bilmiyorum. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu böl­genin halkı Urduca’yı İngilizce ve Arapça’dan daha iyi anla­yabilir. Urduca bilen kişiler, Arapça veya İngilizce bilen kişi­ler kadar aralarında yabacı kalmaz. Bu yüzdendir ki, Batı Pakistan’a gelen Doğu Pakistanlı birisi halkla İngilizce veya Arapça konuşarak değil, Urduca’yı konuşarak iletişim kur­maktadır.

Urduca, daha resmi dil olmadan bu seviyeye ulaşmış du­rumdadır. Urduca resmi dil ilan edilirse çok az bir çalışmay­la ve çok kısa bir sürede yaygınlaştırılabilir. Böylece bizim tüm ihtiyaçlarımızı da karşılayabilir. Urduca iyi bir milli ve resmi dil olabilir.

Ben, demokratik yollarla resmi dil belirlenirse, bunu Bengalce’nin hak edeceği görüşüne de katılıyorum. Çünkü Bengalce, Pakistan’ın yüzde altmış nüfusunun dilidir. De­mokrasi, sadece kelleleri saymak değildir. Temel sorun şu­dur: Bengalce, Peştuca, Pencapça ve Sindce millî dil olmaları halinde konuşuldukları bölgeyle sınırlı kalmayacaklardır. Oysa diğer bölgelerde bu diller ne bilinir ve ne de konuşulur. Bunlar belli bölgelerde yerel dillerdir.

Ancak Pakistan’ın her bölgesinde insanlar az çok Urdu­ca’yı bilmektedirler. Değişik bölgelerin insanları Urduca’yla iletişim kurabilirler. Buna karşılık Bengalce veya bir başka yerel dil böyle bi konuma sahip değildir. İlle de demokratik bir karar diyorsanız, çoğunluğun anlayabildiği dil millî dil kabul edilmelidir.

Doğu Pakistan’daki halkın kendi anadilinin yanısıra Arapça’yı dini dil olarak, İngilizce’yi uluslararası ilişkilerde gerekli bir dil olarak ve Urduca’yı resmi dil olarak öğrenmek zorunda kalmaları şüphesiz çok önemli bir problemdir. Biz bu meselelere çok iyi vakıfız. Ne yazık ki Sind, Serhat ve Belücistan halkları da aynı meseleyle karşılaşacaktır.

Böyle bir güçlüğü sadece Doğu Pakistan halkı üstlenmeyecektir. Bizim şu an Arapça’yı yeni baştan ulusal dil olarak yaygınlaştırmamız çok zordur. Biz, hangi dili daha kolay uy­gulayabileceğimize bakmalıyız. Resmi dil, millî dil olması kolay olan dil olmalıdır.

Bana göre Doğu ve Batı Pakistan arasında İslâm’dan son­ra ikinci bir bağ da Urduca’dır. Bu, Allah’ın bir lütfudur. Böyle bir nimet için şükretmemek, nankörlük olacaktır. Fa­kat yanlış anlamayı önlemek için belirtmeliyim ki, ben yal­nızca Urduca’nın resmi dil olması taraftarı değilim. Bana gö­re dil meselesinin en iyi çözümü, Urduca ve Bengalce çekiş­mesini önlemek için Urduca ve Bengalce’nin birlikte resmi dil olmalarıdır.[264]

Mehdilik İddiası Ve Bir İftira

Soru:

Cemaat-i İslami konusunda Arapça eğitimi veren… Medresesi’nin yöneticisiyle konuşma firsatı buldum. Sizinle gö­rüştüğünü söyledi. Sizin mehdilik iddiasında bulunduğunuz suçlamasını da yaptı. Çevredeki dinleyiciler de şüpheye düş­tüler. Mehdi nin ortaya çıkmasıyla ilgili işaretleri kendinize bağladınız mı? Israr edenlere karşı yazılı olarak inkar veya böyle bir şeyi ikrarda bulundunuz mu?

Derginiz aracılığıyla bu meseleyi aydınlatabilir misinizler, görüşmeden sonra da gittikleri yerde hakkımda iftiralarda bulunmuşlardır. Hem ziyarette bulunuyorlar, hem de iftira kampanyası başlatıyorlar. Bu iki tavır arasındaki fark beni çok üzüyor. Bu insanların kalplerinde Allah’a hesap verme korkusunun olmadığını sezebiliyorum. Onlar sadece bu dünyayı düşünüyorlar. Ahireti unutmuş görünüyorlar. Durumlarından, ahirette her söz ve davranışın hesabını Al­lah’a vereceklerini hiç hatırlamadıkları anlaşılıyor.

Ben, doğruluk ve dürüstlükten yoksun kişilerin iddiaları­na cevap vermemeyi prensip edinmişimdir. Sanırım, onlar­dan intikam almak bana düşmez. Onlar yaptıklarının karşı­lığını yalnızca Allah’tan alacaklardır. İddialarını yalanla­mayı bile gereksiz görüyorum. İnşaallah foyaları bu dünya­da ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla benden bu tür iftiralara ce­vap vermemi beklemeyin.

“Tecdid ve Dinin İhyası” adlı kitabımın bazı bölümlerini yanlış anlamlandırıp, mehdilik iddiasında bulunduğum ifti­rasını yapmışlardır. Oysa bu kitap on yıl önce yayınlanmıştı. O zamandan beri yayınlanmaktadır. Günümüzde de her yer­de bulunabilir. Bu kitabı siz de iyice okumalısınız. Mehdilik iddiasında mı bulundum, yoksa müceddidlik ve mehdilik id­diasında bulunanları mı yalanladım, siz de göreceksiniz.[265]

Başka İtirazlar

Soru:

İslâm’ı tebliğ çalışmalarımızda, “Diniyyât” ve “Hutbeler” adlı kitaplarınızdan faydalanmaktayız. Bu kitaplar her ge­çen gün halkın takdirini toplamaktadır. Fakat karşıtlarımız özellikle bu kitapları eleştirmektedir. Bu eserlerin bazı bö­lümlerini ele alarak hareketimizi kötülemeye çalışmakta­dırlar. Hatta bazı dünya ehli müftüler, hakkımızda küfür fetvaları bile çıkarmış bulunmaktadır. Bu durumda, her çevrede sizin yazılarınız konuşulmaktadır. Üzerinde tartışı­lan görüşleriniz şunlardır:

  1. “Dini Risaleler” adlı eserinizin dördüncü bölümünün sonunda şöyle yazmışsınız: “Bu beş inanç, İslam’ın temelini oluşturmaktadır. Bu beş inancın hulasası da, tek bir kelime­de toplanmıştır.” Beşinci bölümde de şöyle diyorsunuz: “Ön­ceki bölümde sizlere Hz. Muhammed’in (s.a) beş esasa iman etmeyi bizlere öğrettiğini söylemiştim”. Oysa, sahih hadisle­re göre, “hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman” ile birlikte imanın altı esası vardır. Siz ise, imanın esaslarının beş oldu­ğunu söylüyorsunuz. Karşıtlarınız bundan, “Mevdudiye fır­kası kadere inanmıyor” hükmünü çıkarmakta, sizin ve hare­ketinize mensup olanların kadere inanmadıklarınızı iddia etmektedirler. Böyleleri için hadis-i şerifte: “Ümmetin ateş­perestleri kaderiyecilerdir” denilmektedir, diyorlar. Bu ba­haneyle iftiralarda bulunuyorlar. Bizleri tekfir ediyorlar. Bu nedenle çeşitli zulümlere maruz kalmaktayız.

Bazı yerlerde Cemaat-i İslami mensupları camilere alın­mamaktadır. Bazı alimler, vaazlarında şöyle demektedir: “Ey insanlar! Dikkat edin! Bunlar imanımızı çalanlardır! Bunlara ne kadar çok eziyet ederseniz, azdır!”

Bu iftiralara cevap olarak, kadere inandığımızı ilan ettik. Dini Risalelerde imanın esasının beş olduğunun söylenme­sinin nedeni, kader inancının Allah inancı içinde ele alınma­sından dolayıdır. Bu cevabımızı, “Cebir ve Kader Meselesi’ni sunarak teyid ediyoruz. Fakat itiraz edenler, bu meseleyi si­zin açıklığa kavuşturmanızı istemekte ısrar ediyorlar.

  1. “Hutbeler’de:

“Allah demişti ki: Ben sizinleyim, eğer namaz kılarsanız”[266] ayetinin tefsirini siz diğer müfessirlerden farklı yapmışsınız. Siz ibaresini ibare­sinin cevabı olarak göstermişsiniz. Halbuki müfessirlerin geneli cümlesini isti’naf cümlesi olarak belirt­mişler ve “ibaresinin cevabı olarak ibaresini göstermişlerdi. Oysa Siz ibaresini şartın cevabı olarak göstermediğiniz gibi, “Hutbeler” kitabında ayetin bu son bölümünü tamamen terketmişsiniz. Size itiraz edenler şöyle iddia etmektedirler. Nahiv kaidelerine göre de ibaresinin cevabı olamaz,

Çünkü, arasında durmak caizdir. Oysa şart ile cevap arasında durmak caiz değildir.

Biz bu tür itirazları cevaplayınca, bize, Mevdûdî’nin kör taklitçileri diye hitap etmeye başlıyorlar. Gramer kuralları­nı bilmediğimizi veya inkar ettiğimizi söylüyorlar. Kişisel görüşlerimize göre tefsir yaptığımızı ileri sürüyorlar.

Tefsirinizin neden doğru olduğunu delilleriyle açıklama­nızı rica ediyoruz. Acaba seleften de ayeti böyle tefsir eden bir alim çıkmış mıdır? Eğer çıkmamışsa, siz neden böyle bir tefsir yolunu gerekli gördüğünüzü bildiriniz lütfen. Fasih Arapça’da sizin yaklaşımınıza benzer bir örnek varsa açıkla­yınız.

  1. “Hutbeler”deki ibadetlerin amaçlarıyla ilgili bölüme de şu itirazlar olmaktadır: Siz, sadece dünyevi faydalardan bahsetmektesiniz. Sadece dünyevi faydaları önemli görmek­tesiniz. İbadetlerin uhrevi faydalarına hiç değinmemişsiniz. Değinmişseniz de çok az sözünü etmişsiniz.

Bu itirazı biz gücümüz oranında cevaplamaya çalıştık. Fakat itiraz edenler verdiğimiz bu cevaplarla tatmin olmadılar.

Bu tip meselelerde genellikle itiraz edenler kitabın yaza­rı tarafından açıklamalar yapılmasını istemektedirler. Kar­şılaştığımız bu itirazları cevaplamanız, düşündük ki, bizce de daha yararlı olacaktır. Ayrıca, bu kitabın kimi ifadeleri­nin değiştirilmesi gerektiğini de düşündük.

Son olarak bir iyi haberimizi vermek isteriz size.

Hareketimize körükörüne karşı çıkışlar oldukça daveti­mize ilgi yoğunlaşmaktadır. Sizden, hakkımızdaki dualarınızı eksik etmemenizi rica ediyoruz.

Cevap:

Sizin Malabar’da karşılaştığınızdan daha kötü, daha çir­kin itirazlar ve eleştirilerle biz de hergün karşılaşıyoruz. Allah rızası için kendi işimize bakmaktan başka çaremiz yok. Hareketimize karşı çıkanların ne amaç güttüklerini, iyi ni­yetli olup olmadıklarım sadece Allah bilebilir. Çünkü Allah Teâlâ, bizim de, onların da niyet ve amellerimizin gerçeğini en iyi bilendir.

  1. “Dini Risaleler”in dördüncü bölümünün sonunda ben şu cümleyi yazmıştım: “Bu beş inanç, İslâm’ın temelini oluş­turmaktadır.” Benim adıma bu cümleyi şu şekilde açıklaya­bilirsiniz:

Ben burada inanç esaslarını sıraladım. Kur’an-ı Kerim’in şu ayetine dayandım:

“Rasül Rabbinden kendisine indirilene inandı, mümin­lerde. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamber­lerine inandı: “O’nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayır­mayız” (dediler). Ve dediler ki:

“İşittik, itaat ettik! Rabbi’miz, (bizi) bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) sanadır!”

“Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır”. Rabb’imiz, unutur ya da yanılırsak bizi so­rumlu tutma! Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabb’imiz, bize gücümüzün yetmedi­ği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlâmız (sahibimiz, e fendimiz) sin! Kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!” [267]

“Ey inananlar, Allah’a, Elçisine ve Elçisine indirdiği Ki-tab’a ve daha önce indirmiş bulunduğu Kitab’a inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse o; uzak bir sapıklığa düşmüştür.”[268]

Şüphesiz sahih hadislerde, “hayır ve şerrin Allah’tan ol­duğuna iman” da vardır. Böylece imanın şartı altı oluyor. Aslında kadere inanç, Allah’a olan inancın bir parçasıdır. Bu nedenle de ben bu esası, tevhid inancının açıklamasına ilave ettim. Aynen bunun gibi, bazı sahih hadislerde, cennet, ce­hennem, sırat ve mizan da ayrı ayrı inanç olarak ifade edil­miştir. Oysa bütün bunlar, ahiret inancının bir parçasıdırlar.

Malabar’daki bazı alimler, nedense bazı yazılarıma yan­lış anlam vermişlerdir.

Kadere inanmadığımızı iddia etmelerine çok üzüldüm. Oysa onlar aynı kitabın aynı bölümünde “İnsan Hayatına Tevhid İnancının Etkisi” adı altındaki açıklamalarımı okusalardı, benim hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inandığımı öğrenebileceklerdi. İnsanların, hiç araştırmadan, başkaları­nı yanlış inançlara bağlamaları çok üzüntü vericidir. Onlar kendi dışındakileri zorla yanlış yolda göstermeye çalışmak­tadırlar. İftira ederlerken bir gün Allah’a hesap verecekleri­ni düşünüp de, korkmazlar hiç.

  1. ayetinin tefsirinde, ben, beraber ligi (ma’iyyet), nusret (yardım) anlamında ele almıştım. Bu nedenle, nusret için namazın kılınması, zekatın verilmesi vb. şart olarak öngörüldüğü kanaatine vardım.” manası şu anlamda da ele alınır, yani:

“İlim ve kudret yönünden sizinle beraberim. Konuşmala­rınızı dinlerim. Amellerinizi gözlerim. Niyetlerinizi bilirim. Mükafat veya ceza vermeye de kadirim.” Bu cümle haddiza­tında tam bir cümle olur. Ve bundan sonra ibare­sini bundan ayrı bir cümle olarak belirtmek doğru olmaz. Çünkü, bu konuda iki tefsir yapılabilir. Bu nedenden sonra durmak (ara vermek) caizdir, fa kat zorunlu değildir. Aynı şekilde vasletmek de yasaklanmamıştır.

Benim bu tefsirime dirayet tefsiri diyenler; aslında dira­yet tefsirini bilmemektedir. Bunun anlamı, geçmişteki müfessirlere ters düşmek değildir. Bilakis dirayet tefsiri, Kur’an ve sahih hadislere, Arapça gramer kurallarına aykırı düşmeyen tefsir demektir.

Siz ne örneği istiyorsunuz? Doğrusu bunu anlayamadım. Şart ve şartın cevabı arasında takdim ve tehirin örneğini is­tiyorsanız, bu meselede pek çok örnek gösterilebilir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah bizi, sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tek­rar ona dönersek, Allah’ın üzerine yalan atmış oluruz”[269]

Şart ve şartın cevabı arasında duraklamanın örneğini is­tiyorsanız, buna inanmadığım için bir cevap vermem de söz konusu olamaz.

Ben, ile ilgili olarak şunu söylüyorum: Bu nu bir müstanefe cümlesi kabul edersek, bundan sonra du­raklama caizdir. Şartın cevabı olarak kabul edersek, durak­lama caiz değildir.

  1. “Hutbeler” de ben, ibadetlerin dünyevi faydalarını de­ğil, ahlâkî faydalarını ön plânda tutup anlattım. Bunun ne­deni de ahiretteki yararlarına inanmamak değildir. Bunu az önemsediğim de söylenemez. Aksine bu yüzdendir ki, günü­müzde insanların gözünden bu ibadetlerin ahlâkî, sosyal ve medeni yararları uzaklaşmıştır. Dolayısıyla bu ibadetler ih­mal edilmektedir. Bu nedenle ibadetlerin bu yönlerini açık­lama ihtiyacı duydum. Zaten insanların bildiklerini değil, gözlerinden kaçanları öne çıkarmak gerekmektedir. İnsan­ların gözlerinden kaçanları açıklamak bir ihtiyaç halini al­mıştır.

Son olarak, Allah’tan size yardım etmesini ve fitnelerden korumasını diliyorum. Hz. Peygamber (s.a) böyle durumlar­da şu duayı okurdu:

Ben de namazda bu duayı okuyorum. Psikolojik neden­lerle veya kıskançlık nedeniyle fitne çıkaranlardan Allah’a sığınıyoruz. Onların hesabını Allah’a bırakıyoruz. Çünkü biz hayırlı bir iş için uğraşmaktayız.[270]

Cemaati İslâmîyi Yok Etme Kampanyası

Soru:

Ben, bulunduğum yerde bir kaç arkadaşla birlikte Cema­at-i İslâmî’ye hizmet etmeye çalışmaktayım. Şimdiye kadar, kişisel düzeyde çeşitli muhalefetlerle karşılaştık. Yakında böyle bir olayı tekrar yaşadık. İlgili raporu size gönderiyo­rum. Fakat sizden cevabını istediğimiz bir kaç soru var.

Önceki günlerde bir alim bölgemize geldi. Bazı bildiriler dağıttı. Üç Diyobendli alimin fetvasını da beraberinde veri­yordu. Bu alim, daha sonra akşam üstü büyük bir halk kitle­sine hitaben yaptığı konuşmasında Cemaat-i İslâmî’ye ateş püskürdü. Bazı görüşlerini size aktarıyorum. Bu görüşlere ilişkin açıklamalarınızı bekliyorum.

Söz konusu alim, şu iddialarda bulundu:

  1. Cemaat-i İslâmî’nin lideri olan Sayın Mevdudi, ne gü­venilir bir alimdir, ne de müfessir. Sadece kişisel birikim ve kanaatlerine dayanarak tercüme ve tefsir yapmaktadır.

Bu iddiasını şu delille ispat etmeye çalıştı: Siz, “Hutbeler” isimli eserinizde, ibaresinin ter cümesini,

“Siz, sevdiğiniz (aziz gördüğünüz) şeylerinizi Al­lah için feda etmedikçe, iyilik derecesine ulaşamazsınız.”[271] şeklinde yapmışsınız. Sayın alim, bu tercü­menizden şu anlamı çıkarmaktadır: “Bakın! Cemaat-i İslâmî, bütün mallarınızı Allah yolunda Cemaat’e vermezse­niz sizi iyi müslüman olarak görmemektedir. Oysa bu ayetin doğru anlamı şudur: “Siz, sevdiğiniz şeylerden bazılarını Al­lah yolunda feda etmedikçe, iyilikte kemale ulaşamazsınız. Yâni; siz, kendinize müslüman dedikçe iyi bir müslümansınız. Fakat sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda feda etmedik­çe kâmil olamazsınız.”

Ben de bu meseleyi halledebilmek için bazı Kur’an-ı Ke­rim meallerine baktım. Sayın alimin yaptığı tercüme, kelime itibariyle doğrudur. Bunun tevili ne olabilir?

  1. Sayın alimin bir iddiası da şudur:

Cemaat-i İslâmî Kuranda tahrif yaparak, arzuları doğ­rultusunda değiştirmek istiyor. Bu da büyük bir zulümdür. Bu iddiasını da şu delille ispat etmeye kalkıştı: Tercüman’ul Kuran, cilt 12, sayı 2, Nisan 1938, sayfa 139’da Bakara Sûresi’ndeki bir ayet şu şekilde yer almaktadır:

Oysa bu ayet Kur’an’da şöyledir:

“Ey inananlar, hepiniz birlikte İslâm’a girin, şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size apaçık düşmandır.”[272]

Bu gerçek bir delildir. İnsan bu tahrif için ne kadar öfkelense azdır. Çünkü söz konusu olan Kur’an’dır. Her müslü­man, Kur’an yolunda canını bile feda eder. Bu tahrifin nede­nini öğrenmek istiyorum.

Sayın alim, konuşmasında şöyle dedi: “Ben Cemaat-i İslâmî’yi yok etme görevini üstlenmiş bulunmaktayım. Bu görevi başarıyla yerine getirmedikçe, başka her işi kendime haram görüyorum.”

Sayın âlim, bu nedenle bazı alimlerin fetvalarım bastırıp propaganda yapmayı planlamıştır.

Cevap:

Anlattığınız olaylar, Pakistan’ın her yerinde meydana gelen olaylardan farksızdır. Biz de, muhaliflerimiz de amel defterini kendimiz hazırlamaktayız. Biz, hesabımıza yazdır­mak istediğimiz ameller için çalışmaktayız. Boş işlerde va­kit öldürmek istemiyoruz.

Muhaliflerimiz, bunun aksini yaparak, bize muhalefet ederek bir yere varmak istiyorlarsa bu işi yapadursunlar. Gün gelecek, herkesin eline kendi hazırladığı amel defteri tutuşturulacak ve şu emir verilecektir:

“Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter.”[273]

Sayın alimin iddiaları şu şekilde cevaplanabilir:

  1. “Hutbeler” adlı eserimizin “Zekatın Gerçeği” bölümü­nü eleştirmektedir. Bu bölümü sizde okuyabilirsiniz.

ayetinin tercümesini şöyle yapmışım:

“Sevdiğiniz şeyleri Allah yolunda feda etmedikçe iyilik derecesine ulaşamazsınız.” Ben bununla Allah’a dost olabil­mek ve O’nun hizbine katılabilmek için, insanların Allah sevgisi uğruna can, mal, aile, evlat, vatan, hatta her şeyin sevgisini feda etmeleri gerektiğini kastediyorum.

Bu anlayış yanında alim Eşref Ali Tahanevi’nin bu ayeti tercüme ve tefsirine de bakılabilir. Şöyle tercüme etmiştir bu ayeti: “Sevdiğiniz şeyleri feda etmedikçe kâmil iyiliğe ulaşa­mazsınız.” Tefsiri de şöyle: “Belki de bu ayetin nüzul sebebi yahudilerdir. Çünkü yahudiler devletlerini çok severlerdi. Bu nedenle de peygamberlerine itaat etmezlerdi. Bu yüzden­dir ki, bu sevgiden kurtulmadıkça Allah yolunda iman dere­cesine ulaşamayacaklardı.[274]

Görüldüğü gibi, alim Tahanevi ile benim aramda ne ter­cümede, ne de tefsirde büyük bir farklılık vardır. Bu ayete ilişkin olarak yaptığım tercüme ve tefsiri bir kez daha göz­den geçirmelisiniz.

Cemaat-i İslâmî yoluna malın tamamının harcanması gerektiğini de nereden çıkardılar? Cemaat-i İslâmî’nin böyle yapmayanları iyi ve müslüman olarak görmediğini de nere­den çıkardılar?

Başkalarını rezil etmek için aslı esası olmayan şeyler or­taya atılmaktadır. Bu davranışın Allah’ın rızasını kazanmak için değil, nefisleri tatmin etmek için yapıldığını gör­mekteyiz.

  1. İkinci örneğinizi, Nisan 1938 baskılı Tercüman’ul Kur’anda gördüm. Gerçekten de ayeti naklederken büyük bir hata yapmışım. Bu hata nedeniyle tercüme de yanlış ol­muştur. Bu durum beni çok üzdü. Bu hata on üç yıl önce ya­pılmıştı. Bu güne kadar bunu ne ben gördüm, ne de bir baş­kası bana bir ikazda bulundu. İtiraz eden sayın alime çok te­şekkür ederim. Onun eleştirel yaklaşımıyla büyük bir hata ortaya çıktı. Allah beni affetsin.

Bu hatayı bilerek mi yaptım, bilmeyerek mi? Bunu en iyi Allah Teâlâ bilir. İtiraz edenler halkı gerçek yargıç görüyor­larsa, bunu bilerek yapılmış bir Kur’an tahrifi suçu olarak görmekte ve halkın önünde bunları söyleyerek bundan iste­dikleri kadar faydalanmakta serbesttirler.

Gönderdiğiniz fetvalarla ilgili olarak şunları söyleyebiliriz:

Bu fetvalar, alim Mehdi Hasan, I’zaz Ali, Fahrü’l Hasan tarafından soyut, ön yargılı olarak yazılmıştır. Ayrıca dayandığı herhangi bir delil de yoktur.

Alim Mehdi Hasan, kitaplarımdaki görüşlerin hangileri­nin ehl-i sünnet’in prensiplerine ve usullerine aykırı olduğu­nu açıkça belirtmemiştir. Sahabeler ve müctehid imamlar hakkında iyi görüşler taşımadığımı nereden çıkarmaktadır? Ona göre, hadisle ilgili hangi görüşüm doğru değil? Amelsiz müslümanları müslüman olarak görmediğimi nerede yaz­mışım?

Öteki iki alim, Cemaat-i İslâmî’nin bala katarak müslümanlara yedirdiği zehirin ne olduğunu belirtmemişlerdir. Cemaat-i İslâmî’nin Kadıyanilerin çocukları olduğunu söy­lerlerken hiçbir delil ortaya koymamaktadırlar. Dine ver­dikleri zarar açısından Cemaat-i İslâmî’nin Kadiyanilerden daha zararlı olduğunu söylerken neye dayanmaktadırlar? İfade ettikleri gibi, gerçekten delilleri yazmaya vakit bulamamışlarsa, onlara yazıklar olsun. Çünkü, başkalarına if­tira yapmak için vakit ayırabilenler, delilleri yazmaya vakit bulamıyorlar. Bu fetvaları verirken dayanacak bir delil elle­rinde yoksa, onlara sadece hidayetleri için dua edilebilir. On­lar sadece kinlerini tatmin etme amacını gütmektedirler. Onlara şu mesajımı iletmelisiniz. Benim, Cemaat-i İslâmî mensuplarının ve diğer müslümanların, verilen fet­vaların dayandıkları delilleri de istemeye hukuken hakkı­mız vardır. Doğru olanı kabul etmekte hiç bir tereddütümüz ve şüphemiz olmaz. Kendi adıma sizi temin edebilirim ki, ben hiç bir zaman hatamı kabul etmede tereddüt gösterme­dim. Şimdiye kadar böyleydi, bundan sonra da böyle olacak­tır. Fakat hatamın delillerle ispatlanması şarttır. Hakkım­da bir hükme varılırken, bir yanlış anlama durumu söz ko­nusuysa, bunu gidermeye çalışırım. Tercüman’ul Kur’an’ın sayfaları hazırdır. Alim Hekim Abdurreşid Mahmud’un ya­zısı ve ona verilen cevapta da görüldüğü gibi, bu kişilerin gö­rüşlerine de aynen yer verebiliriz ve cevaplarız da. Reklam­cılar zelil yöntemlerini bırakıp, ilmî onurlarıyla karşımıza çıkmalıdırlar. Böylesi daha iyi olacaktır. Ben kendi sözümü söyleyip, cevaplarım da dinlemeye hazırım.

Her yerde ben ve Cemaat-i İslâmî hakkındaki görüşlerini açıklayanların hepsi, bu davetin kapsamına girer. Bu alim­lerle karşılaşırsanız, onlara bu davranışlarının onurlarıyla ve takvalanyla bağdaşmadığını söylemek gerekir. Herşeyden önce itirazlarınızı ilgili kişiye belirtiniz. Böylece belki o kişi ıslah olur veya siz yanlış anlamaktan kurtulursunuz.

Anlayabildiğim kadarıyla bu kişiler, Cemaat-i İslâmî’nin yayınlarını dikkatle okumamışlardır. Bazıları da duyduğu her şeye inanmaktadır. Belki de bazı uyanık kişiler, yazıla­rın bazı özel bölümlerini onlara gösterip abartmışlardır. Bu kişiler, sorumluluk duygusu ve ahlâkî cesaretle itirazlarını bize yazsınlar. Biz de görüşümüzü daha ayrıntılı olarak be­lirtme imkanı bulmuş oluruz. Fakat iftiracılar dergilerinde sürekli bize çamur atmaktadırlar. Onları muhatap bile ka­bul etmeyiz.[275]

Bu Konuyla İlgili İlave Bazı Açıklamalar

Soru:

Cemaat-i İslâmî taraftarları bölgemizde daha önce de vardı. Fakat Cemaatın düzenli çalışmaları yeni başlamıştır.

Halkın Cemaate büyük ilgisine bakarak, Diyobend, Saharanpur, Delhi ve Tahana Bavan alimleri gönderdiğim fetva­ları yazmışlardır. Diyobend alimlerinin başka bir fetvası, ayrıntılı bir kitap halinde basılmaktadır. Elime geçince size yollarım.

Bu fetvalar karşısında suskunluk doğru değildir. Mutla­ka cevap verilmesi gerekir.

Hindistan’daki Cemaat-i İslâmî ile ilginiz nedir? Alim Ebu’l Leys Islahı, Hindistan’daki Cemaat-i İslâmî’nin gerçek lideri midir? Yoksa sadece formalite icabı mı liderdir? Ayrıca ilim tahsil ettiğiniz bir alim var mı? Hangi alimden ilim tahsil ettiğinizi açıklar mısınız? Bu fetvaların verilme­sinde bilmediğimiz nedenler mi var? Bu fetvaların ardındaki gerçek amacı açıklar mısınız? Neden böyle şiddetli fırtınalar oluşturulmaktadır?

Cevap:

Gönderdiğiniz fetvaları dikkatli bir şekilde okudum. Bunlar cevaba layık değildir. Bunları kaleme alanları, Allah tarafından cezalandınlıncaya kadar, bir kenara bırakmak gerekir.

Ben bu fetvalarda hatalarımı aradım. Fakat bulamadım. Bir hatamı bulsaydım, mutlaka onu kabul edip kendimi ıs­lah ederdim. Bunlar acaba bir yanlış anlamaya mı düştüler diye de araştırdım. Bu fetvalarda herhangi bir yanlış anla­ma olsaydı, bunu gidermede tereddüt göstermezdim. Fakat bu fetvalar ne bir hataya, ne de bir yanlış anlamaya dayanı­yor. Görüşlerimi tahrif ederek iftirada bulunuyorlar. Dolayı­sıyla bu konuda susmakta haklıyım. Herhangi bir müslüman bu fetvalardan etkilenip bana karşı kötü düşünceler ta­şırsa, davet ettiğim hayırlı işi yapmazlarsa, bunun sorumlu­luğu bana ait değildir. Bu sorumluluk, “insanları hayırlı iş­lerden menedenler”e [276] ait olacaktır. Onların böyle yapmaktaki niyetlerinin ne olduğunu da Allah daha iyi bi­lir.

Bu tahriflerin ve yanlış ifadelerin oluşturduğu iftira per­desini neden parçalamadığımı elbette sorabilirsiniz. Cevabım şöyle olacak: Bu gerçekten bir tek fetva veya bir tek propaganda olsaydı, belki de açıklığa kavuşturmak için çaba sarfederdim. Oysa ben böyle şeylerden iğreniyorum. Pakis­tan’dan başlayıp Hindistan’a varıncaya kadar her yerde, fet­va, bildiri, propaganda ve yazılar bir furya halindedir. Bun­larla komünistler, sosyalistler, dinsizler, Kadıyaniler,batıcılar, hadis münkirleri, ehl-i hadis, Brelvi ve Diyobendiler her geçen gün yeni yeni iftiralar ortaya atmaktadırlar. Bu furyayı kim, nereye kadar engelleyebilir?

Bu kampanyayı durdurmak için hayatımı boşa harcama­ya hiç de niyetim yok. Cemaat-i İslâmî de, kendi amacını bir kenara bırakarak, bütün gayretini buna harcayamaz. Kar­şıtlarımız bizi bu yola sevkederek böyle bir ahmaklığa dü­şürmek ve dolayısıyla fasık ve facir rejimin rahatça çalışma­sını sağlamak istemektedirler. Biz hiç de oralı değiliz. Bu şeytanın bir oyunu, onun başlattığı bir furyadır. Bu furyayı ancak şeytan sona erdirebilir. O sona erdirmese bile sünnetullah neticede bu furyayı sona erdirecektir.

Sorularınızı kısaca şöyle cevaplayabilirim:

  1. Hindistan’ın taksiminden sonra, Şubat 1948’de Cema­at-i İslâmî de Müslümanların Birliği Partisi gibi resmen bö­lünmüştü. Şu anda, Hindistan’daki Cemaat-i İslâmî’nin teş­kilatı, Pakistan’daki Cemaat-i İslâmî’den tamamen ayrıdır. Kesinlikle birbirimizden sorumlu değiliz.
  2. Ben, nasıl Pakistan’daki Cemaat-i İslâmî’nin lideri (emiri) isem, alim Ebu’l Leys de aynı şekilde Hindistan’daki Cemaat-i İslâmî’nin lideridir. Benim formalite icabı lider ol­madığım gibi, Hindistan’daki emir de formalite icabı değil­dir. Oradaki cemaatin bizim politikamıza veya bizim orada­ki cemaatin politikasına bir müdahalemiz söz konusu olsay­dı, böyle bir düşünce için makul bir sebep olabilirdi. Fakat, bölünmeden sonra aramızda böyle bir ilişki olduğunu kimse ispat edemez. Hatta aramızda özel olarak mektuplaşma bile yoktur. Bu durum da fitne çıkmasını önlemek amacından doğmaktadır. Üzülerek belirtiyorum ki, insanlar sırf muha­lefet coşkusuyla, gözlerini kapayarak asılsız şeyler iddia et­mektedirler. Düşünmemektediler ki, onlar böylece kalplerindeki buğzu açığa vurmaktadırlar. Ancak, her iki ülkedeki mevcut siyasi ortamda yüzlerce ailenin hayatını tehlikeye atabilecek bir suçlama olabileceğini düşünmemektedirler.
  3. Hangi alimden eğitim gördüğüme ilişkin soru yersiz­dir. Bu soru ancak hiç ilmî çalışma yapmamış birisine yöneltilebilir. Çünkü böyle bir kişi, ilmî kariyerini gösterebilmek için medreseden aldığı diplomayı veya hocasının referansını ortaya koyma ihtiyacı duyar. Benim çalışmalarım ortada, il­mi kariyerim gizli değil, hatta kitaplarımla herkesin önün­dedir. Neler okuduğumu ve ne kadarını özümlediğimi eser­lerime bakan herkes görebilir.
  4. Bana ve Cemaat-i İslâmî’ye karşı yürütülen bu muha­lefet ve düşmanlığın kaynağım öğrenmem mümkün değil. Bu fetvaların arkasında yatan niyeti ve amacı da bilmiyo­rum. Bunları bilsem bile, kimin neden karşı çıktığı tartışma­sına girmek gereksizdir. Biz, sadece bir itirazın makul olup olmadığına bakıyoruz. Makul olan itirazları cevapsız bırak­mıyoruz. Eğer makul olmayan bir itiraz olursa, onu da önem­semiyoruz.

Tebliğde Yapılan Hatalara Dair Bir Hastalığın Teşhisi

Soru:

Mektubunuzu çok umutsuz bir durumdayken aldım. Bende bıraktığı etkiyi ifade etmem mümkün değil. Teşekkür ederim.

Ben bilinçli tercihlerle pek çok cemaatte bulundum. Fa­kat her girdiğim cemaatte düş kırıklığına uğradım. Her de­fasında, faaliyet ve görüşlerine eleştiride bulundum diye ay­rılmak zorunda kaldım. Bu nedenle, sonunda hiç bir cemaat­te görev almamaya karar verdim. İslâm’a kişisel olarak hiz­met etmeye başladım. Bu düşünceyle, Ekim 1949’dan beri sabah namazlarından sonra Tefsir-i Hakkânıden, yatsı na­mazlarından sonra da Kadı Selman Mansurpûri’nin, Rahmet’en li’l Alemin’inden dersler vermeye başladım. Bu faali­yetler sırasında görüşlerimi ve düşüncelerimi daha da ol­gunlaştırma imkanı buldum.

Eylüll951’de tesadüfen bir şahıs aracılığıyla “Siyasal Buhran” isimli kitabınızın üçüncü cildi elime geçti ve bu bildi defalarca okudum. Ufkumu genişletti. Düşüncemde dev­rim yaptı diyebilirim bu kitap için. Şu anda, Cemaat-i İslâmî’nin saflarında hizmet vermeye çalışmaktayım. Cami­de sizin kaleme aldığınız yazıları hutbe olarak okumaya baş­lamıştım. Daha önce de sözünü ettiğim gibi, bu faaliyetlerim yüzünden bir takım fitneler çıktı.

Burada bir fetva furyası başladı. Herkes durmadan fetva veriyor. Kopyalarını size yolluyorum.

Ayrıca bir gün Cemaat-i İslâmî’nin bir toplantısından döndükten sonra, “Mevdûdî’nin görüşünde olan birinin nerede hutbe okuduğu görülürse, hemen dövülmesi gerektiği” fetvası verildiğini öğrendim. Bu olaydan sonra cemaatimi­zin emiri ile görüştüm. Camilerde hutbe okuma işini durdur­mayı tavsiye etti. Bu arada ben bazı büyük alimlerle de mektuplaştım. Bunların kopyalarını da size yolluyorum. Size gönderdiğim kopyaları sıraya koyarak numaraladım.

Ben her hareket için cemaatimizin bölge merkezinden izin alırım. Çünkü en küçük girişimimiz size de mal edilmek­te, görüşlerinizle arasında bir bağlantı kurularak fetvalar verilmektedir. Lütfen siz bunlara bir cevap verin. Cevabınızı yayınlama yolunda bir girişimde bulunabilir miyiz? Bu ko­nuya da bir açıklık getirmenizi rica ediyorum.

Cevap:

Mektubunuz bana, Diyobend ve Saharanpur’dan başla­yıp Emiriye medresesine kadar yayılan fetva furyasına ilişkin olarak bir takım ip uçları verdi.

Öyle sanıyorum ki, bu fetva çığırını başlatan en önemli nedenlerden birisi, sizin gibi kişilerin yerini ve zamanını gö­zetmeden tebliğ yapma konusunda ölçüyü kaçırması ve ha­reketlerinde coşkuya kapılarak kontrolünü yitirmesidir. Öl­çüsüz, dengesiz ve kontrolsüz hareketlerde bulunduğunuz halde, ileri gelen müslümanlara gidiyor, belli bir hareketin önderliğini yapmalarını göz ardı ederek Cemaat-i İslâmî’ye ve faaliyetlerine davet ediyorsunuz. Oysa biz bu tür hareket­leri yanlış bulduğumuzu defalarca duyurmuştuk. Bu tür davranışların olumsuz sonuçlar verdiği, hatta düşmanlıklar kazandırdığı ortadayken, nedense, sizin gibi coşkulu kişiler, çeşitli cemaatlerin merkezine giderek tebliğ yapmaya kalkı­şıyorlar.

Hindistan’ın taksiminden önceki olayları bilenler hatır­larlar: Benden, sık sık, büyük alimlere ve çeşitli cemaatlerin liderlerine giderek tebliğ yapmam istenmekteydi. Ben her defasında bu tip istekleri olumsuz cevaplandırdım. Hatta sürekli olarak Cemaat-i İslâmî’ye mensup kişilerin büyük alimlere, cemaatlerin lider ve ileri gelenlerine gidip hizmeti­mize davet etmemeleri gerektiğini de özellikle belirtmiştim. Ne kadar üzücüdür ki, bu inceliği anlayamayan bazı kişiler, benim bu davranışa karşı oluşumun ve kesin olarak engelle­memin inceliklerini hâlâ kavrayabilmiş değil. Bu temel prensip, değişik yerlerde bu inceliği anlayamayan çeşitli kişilerce sık sık ayak altına alınmaktadır. Tekkelere ve cema­at merkezlerine tebliğ amacıyla ziyaretler düzenlemediğim için bazıları benim büyüklendiğimi bile düşündü. Hatta, bunlar açıkça büyüklendiğim iftirasını ifade de ettiler.

Oysa ben, davamıza hizmet için düşmanlarıma bile ba­şım üstü yürüyerek giderim. Davamıza çağırmak için her za­man hazır oldum, bundan sonra da hazır olacağım. Bazı kişi­lerin sandığı gibi, tekkeleri ve cemaat merkezlerini ziyaret etmeyişimin nedeni büyüklenmek değildir. Bu düşünce ve davranışımın temelinde dini bir maslahat bulunmaktadır. Ben bu maslahatı tecrübelerimden ve çeşitli incelemelerim­den çıkardım.

Alimlerimizin pek çoğunun, bilgisizlik veya kavrayışsızlık nedeniyle, hristiyan aleminden müslüman ülkelere ithal edilen laiklik dediğimiz din ile dünyayı birbirinden ayırma olayına rıza göstermedikleri bir gerçektir. Bunlar, büyük bir ihtimalle, böyle bir şeyin olmasını teorik olarak kabul etme­mektedirler. Oysa pratikte, devlet ve siyasal iktidarın dinle bir ilişkisi olmayan fasık , facir veya kâfir ve müşrik kimsele­rin elinde olmasını kabul etmişler ve kendi paralarının dinin daraltılmış sınırları içinde geçerli olmasına rıza göstermiş­lerdir. Hatta, bu sınırlı dünyanın dinsiz idarecilerin sürekli müdaheleleri neticesinde günden güne daha da daralması onlar için bir şey ifade etmemiştir.

Laikliği kabul eden alimler genelde bütün güçlerini şu iki hususa sarfediyorlardı: Birincisi, kendilerinin sınırlı dinî otoritelerinin korunması yolunda hiç kimsenin meselelere ve uygulamalara müdahale etmesine tahammül edememek­tir. İkinci husus da, sınırlı bir alandaki dini tekellerini sür­dürebilmek için kendilerine imkan veren dindışı iktidarla iş­birliği yapmaktır. Bu işbirliği, alimlerin toplum üzerindeki nüfuz ve tekellerine dokunmadığı sürece, iktidar her türlü fisk ve günahı yaygınlaştırsa da değişen bir şey olmaz. İkti­darlar, bunların tekel ve otoritelerini güvenceye aldığı süre­ce kabul ve desteklerini alırlar. Bu nedenle, iktidarla işbirli­ği içinde olan alimler, mevcut düzeni ayakta tutan sistemi canları pahasına da olsa korurlar. Bu korumanın neticesi küfür, ilhad, fisk ve dalâletin siyasî, iktisadî, kültürel kuv­vetlere galip gelip, dini kökünden sökmesi ve bu sınırlı or­tamda bile dinin yaşanmasının mümkün olmaması halinde de bunu yapmaktan çekinmezler.

Bu yüzdendir ki herhangi bir kişi, bir cemaat veya belli bir cemaatin lideri, din-dünya ayırımını kabul etmeyip ha­yatın her alanına dini hakim kılma çabasına girerse, sevinip destekleyeceklerine, rahatsızlık duyarak karşı çıkarlar. İş­birlikçi alimler, dinden verdikleri tavizler neticesinde elde ettikleri mal, mülk ve imkanların iktidarla birlikte yok ol­ması tehlikesiyle karşılaştıklarım bildikleri için önce belli bir süre beklerler, sonra da korktukları felaketin kendilerin­den uzak olması yolunda ellerinden ne gelirse yaparlar. Ger­çek İslâmî faaliyetlerin gelişmesinden büyük rahatsızlık du­yarlar. İslam, toplumda iktidar gösterip yayılmaya başla­dıkça korkuları büyür. Gün gelir, oturdukları yerde kıpırda­mak zorunda kalırlar. Böyle bir zahmete mecbur kaldıkları için de öfkelerini insanların kafalarım karıştırarak dağıtır­lar.

İş bu kadarla kalsa, yine iyidir. Bunlar, çevrelerinden bir kişi kendilerinden kopup da hareketimize katılırsa veya ba­zı üyelerimiz merkezlerinin çevresinde görülürse, hele de ileri gelenlerinden birine davette bulunursa, bunu bardağı taşıran son damla olarak görürler. Böyle durumlarda, küfür, dinsizlik vb. şeylere karşı mücadeleyi bir kenara bırakıp, İslami hareketi yürüten kişilere karşı küfür ve günahkârlık fetvaları verebilmek amacıyla bahane aramaya başlarlar. Bu kimseler ve taraftarları özellikle gözlerini bu hareketi yürüten mesul kişiye dikerler. Ellerinden hiç bir şey gelmez­se, herhangi bir davaya ilişkin olarak iftira kampanyası açarlar. Bu yolla müslüman kitleleri, o davayı omuzlayan ki­şi ve cemaatten tecrid edecek şekilde uzaklaştırmış olurlar. Müslüman kitlelerle, karşılarına aldıkları davanın adamla­rının arasını açıp mesafeyi büyütebilmek için de nefreti kul­lanırlar. Bu yola koyulanlar, ayet ve hadislerden cümleler alarak, asıl anlamla hiç bir ilgisi olmayacak şekilde özel an­lam ve yorumlar yükleyerek kullanmaya bile cesaret edebi­lirler. Böyle bir cüreti gösterebilenler, bizlerin yazı ve konuşmalarından karşı çıkılacak bir şey bulmakta hiç de zorluk çekmezler. Doğrudan karşı çıkacak birşey bulamazlarsa, mutlaka ellerine alacak birşey bulurlar, dolaylı anlamlar ve yorumlar ileri sürerek uydurmacılık ve iftiracılıklarını sür­dürürler. Nitekim, Brelvili beyler Alim İsmail Şehid’e, alim Reşit Ahmed Gangohi’ye, alim Mahmud el-Hasan’a ve alim Eşref Ali Tahanevi’ye karşı böyle davramşlarda bulunmuş­lardır.

Bu taktiklerini ben ta başından beri bilmekteyim. Bu tür kişiler karşısında sürekli uyanık, dikkatli ve tedbirli olmaya ve ince hesaplar içinde bir davranış ortaya kovmaya çalış­tım. Ne kadar üzücüdür ki, arkadaşlarımız ve davamızın adamları sözümü dinlememekte direndiler ve bütün mez­hebi topların ağzının bir anda bizim tarafımıza dönmesini sağlayan bütün hataları hemen hemen yaptılar.

Gerçekten hareketimizi destekliyor ve ona hizmet etmek istiyorsanız, bu nasihatlanmı dikkate alın ve lütfen ayak altına almamanız gereken şu prensiplere uymakta büyük ça­ba gösterin:

  1. Herhangi bir cemaatin liderine veya ileri gelenlerinden birine ne sözlü olarak, ne de yazılı olarak bir davette bulu­nun. Hareketimize davet etme yetkisini kendinizde görme cüretini kesinlikle göstermeyin. Doğruyu ulaştırma niyetiy­le yapacağınız bu tür hareketlere, onlar başka gözle baka­caklardır.
  2. Alimler zümresiyle ilişkilerimizde görev üstlenmemiş bir kişi, ne görüş açıklama, ne uyarma, ne de davet etme işine kalkışsın. Hakkaniyet sahibi alimlere davetimiz dolaylı yol­lardan zaten ulaşmaktadır. Onlar yavaş yavaş ilgi gösterme­ye de başlamışlardır. Gidip görüşeceğiniz kişilerin kim oldu­ğunu bilmediğimizden, bir tedbir olarak sizlerden ricamız, pek çok fitnenin doğabileceği arı kovanlarından uzak dur­manız ve çomak sokmamanızdır.
  3. Tebliğ faaliyetlerinizi yürütürken büyük cemaat mer­kezlerinden uzak kalmaya çalışın. Onlara yaklaşmaya kalkıştığınız andan itibaren tehlike çanları çalmaya başlar.
  4. Bu efendiler tarafından yapılan her hayırlı işe gücünüz oranında katılın. Bunu yapamıyorsanız, en azından övün, problem çıkarmaktan mümkün olduğunca kaçının.
  5. Herhangi bir yerde, hiç bir zaman beni övmeye kalkış­mamalısınız. Sizler bir kaç kelime söyleyip geçiyorsunuz, ben bu hareketin uzun süre acısını çekiyorum. Hatta çoğu zaman şerefimi kurtarmak bile güçleşiyor. Dini hayatta özel övgü Allah’tan sonra Hz. Peygambere (s.a) ve tarihî büyük şahsiyetlere (belli ölçülerde kalmak şartıyla) aittir. Bunlar­dan başka hiç kimse “özel bir övgüye” layık değildir.

Bu alimlere göre, cahili siyasetin liderleri ne kadar çok övülürse övülsün sakıncası yoktur. Hatta bunlardan birisi oldukça fazla güçlenip de yüksek bir konuma gelirse bu bey­lerin, kendi dillerinden mübalağalı övgülere müstehak olur.

Bu tür merkezlerde, izin almadan dini meselelerde konu­şan kişilerin en küçük doğru sözü bile, müntesiplerinin kal­bine ok gibi saplanır. Dini merkezlerdeki bu zaafi göz önün­de bulundurarak hakkımda övücü kelimeler kullanmaktan kaçınırsanız, inanın bana çok büyük bir iyilik yapmış olacak­sınız. Bu hareketimiz açısından da büyük bir iyiliktir. Al­lah’a hamdolsun ki, benim övgüye ihtiyacım yok. Benim her hareketim, içimdeki sorumluluk duygusundan kaynakla­nır. Faaliyetlerimi, başkalarının övgüsü olmadan, hatta kı­namalara rağmen sürdüreceğim.

  1. Kişiliğime yönelik saldırılar karşısında beni müdafaa etmek size düşmez. Menettiğim halde, bundan kaçınamazsanız, çok az şey söylemekle yetinmelisiniz. Bana ilim alanında atılan iftiralara, ilmî olmak şartıyla uygun en kısa ce­vabı verebilirsiniz. Meseleyi bana ulaştırmanız şüphesiz en uygun olanı. Gerçeği benden sorabilirsiniz elbette. Benim küçük düşürülmemden hiç bir arkadaşım alınmamalıdır. Ben, daha baştan bu tür küçük düşürme tavırlarını affetmiş bulunmaktayım. Bu, günümüz alimleri için zaten mubahtır. Onlar, bir başkasına ne kadar açık bir şekilde cahil, ahmak, vs. derse desin, hiç kimseye hesap vermezler. Ne var ki, bir kişi, en büyük hatalarını çok saygılı bir şekilde söylese de, onların müridleri bundan ağır yaralar alırlar ve bunu ömür boyu da unutamazlar. Onlar, yüksek himmetli insanlardan­dır. Bu nedenle de hiçbir sözlerinden alınmamak gerekir.

Bu nasihatları, fitneden mümkün olduğu kadar kaçınma­nız için yapıyorum. Şu bir gerçektir ki, bu tür kişilerden gele­cek hiç bir zarardan korkmuyorum. Aksine bunların muha­lefetleri, bir başka yönden lehimize sonuçlar vermektedir. Hareketimizin gelişme döneminde, az bilgili, zayıf ahlâklı ve cesaretsiz kişilerin aramıza katılmaları açıkçası beni endi­şelendirmektedir. Böyle kişiler faaliyetimize hiç bir fayda veremezler. Onların zararlı davranışlarını önleme imkanı­mız da hiç yok. Çünkü ideallerimizi paylaşan ve kendiliğin­den hareketimizi destekleyen birini biz nasıl, ne adına dur­durabiliriz?

Bu meselemizi, karşılaştığımız muhalefetler çözmüştür. Hareketimizin gelişme döneminde, bu ilk aşamada inşaallah daha çok faydalı kişiler davamıza ilgi gösterecektir. Faa­liyetlerimize bir faydaları dokunmayacak olanların bir köşe­de durmaları, hareketimizin daha sağlıklı bir şekilde yürü­mesini sağlayacaktır. Bunlar yüzünden bazı faydalı kişile­rin de kendi köşelerinde ilgisiz kalmalarından, en azından bize doğru yönelmemelerinden korkuyorum. Umarım ki fay­dasından çok zararı dokunan kişiler aramızda fazla olmaz. Faydalı kişiler de daha uzun süre bizlerden uzak kalmaz­lar.

Cemaati İslâmînin Büyüklerinden Birinin Uyarısı

Soru:

İslami hareket, eskiden olduğu gibi günümüzde de bir ta­kım fitnelerle karşılaşmaktadır. Bu fitneler o kadar ileri dü­zeye varmıştır ki, toplumda fetvacılar ve iftiracılar sının di­ye bir kesim oluşmuştur. Bu fetvacı-iftiracı sınıf, İslâmî ha­reketi başarısızlığa uğratmak için her usule başvurmakta­dır. Günümüzde bir kısım menfaatçılar, Diyobend ulemasını kötü amaçlarına alet etmeyi başarmış görünmektedir. O böl­gede Cemaat-i İslâmî eleştirilerinde ve tebliğ faaliyetlerin­de kimi zaman gerçekten itidali kaçırmış olabilir. Bu duru­ma tepki gösterilmesi de tabiidir. Fakat gerek Hindistan’da, gerekse ülkemizde (Pakistan) Cemaat-i İslâmî hakkında güvenilir ve dikkatli kişilerin fetvaları yayınlanmaya başla­mıştır. Pakistan’da, okumuş kişilerin büyük bir kesimi Diyobend’le bağlantılıdır. Orada çıkan fetvaların olumsuz etkile­ri hareketimize zarar verebilir. Bu nedenle, siz bu fetvalara uygun bir cevap yazmalısınız.

Saharanpur un Daru’l îfta’sı, otuz iki sayfalık bir fetva yayınlamış bulunmaktadır. Söz konusu fetvanın sonunda, müftü Mehdi Hasan Şahcihanpuri ve alim İzaz Ali’nin fetva­ları da yer almaktadır. “Rîsale-i Dâr’ul Ulûm”un ilk sayısın­da alim Gangohi’nin torunu Hekim Mahmut’un uzun bir mektubu yayınlanmıştır. Bu mektup çok dikkatli ve itinalı bir şekilde yazılmıştır. Bana göre, bu mektup ciddiye alın­malıdır. Gerçi söz konusu mektup da Cemaat-i İslâmî’yi halk açısından zararlı olarak nitelemişti. Bu tür ciddi yazılar, coş­kulu ve iddialı fetvalardan daha etkili olmaktadır. Dün, Batala’dan bir mektup aldım. Mektubu gönderen kişi alim Gangohi’yle, ayrıca Diyobend ulemasıyla da ilişki halinde­dir. Şöyle yazmaktadır mektubunda:

“Ben, Saharanpur’dan alim…’den bir mektup aldım. Ken­disi bir olayı araştırıp yazmamı istemiştir.

Pakistan’dan aldığımız mektuplardan, sürekli Mevdudi’nin alim Gangohi ile alim Nanotevi’nin isimlerim anarak muhalefet ettiği ve konuşmalarında ihtilaflara yer verdiği haberi gelmektedir. Mevdûdî’nin, bu alimlerin dinle hiçbir alakasının olmadığını söylediği rivayet edilmektedir. Sergoda’da yaptığı konuşmalara atıfta bulunulmakta, isim vere­rek açıkça muhalefet ettiği anlatılmaktadır.”

Batalalı bu büyüğümüz, gerçeği öğrenmek istiyor. Ben de kendisine cevap yazarak bu söylentiyi yalanladım. Bunun bir iftira olduğunu yazdım. Ayrıca Saharanpur’a da sayın… ‘e mektup yazdım. Bu iftiralara siz de cevap verirseniz, iyi olur. Cevap üstüne cevap belki yakışık almaz, fakat susmak da şüpheleri güçlendiriyor. Böylece İslâmî harekete de zara­rı dokunuyor.

Siz öncelikle alim Hüseyin Ahmed Medeni, Fzaz Ali, Mu-hammed Tayyib, Müftü Kifayetullah, Hafizurrahman, Ah­med Said, Muhammed Zekeriyya ve Hanz Abdullatif ile mektuplaşarak sizinle ilgili bir fetvayla karşılaşırlarsa, size yazıp gerçeği öğrenmelerim tavsiye edin.

Cevap:

Samimi tavsiyeleriniz için teşekkür ederim. Belki tavsi­yelerinize uyardım. Fakat şans eseri, mektubunuzu aldığım sıralarda, birisinden müftü Said Ahmed’in “Hakikatin Keş­fi” adlı detaylı fetvasını aldım. Birlikte bir kaç broşür de eli­me geçti. Bu broşürde alim Kifayetullah, Cemil Ahmed Tahanevi, İ’zaz Ali ve müftü Mehdi Hasanın fetvaları yazılıydı. Bunları görünce düşüncem değişti. Şimdiyse bu kişiler mu­hatap olacak durumda değiller. Onlara cevap vermek ne uy­gun olur, ne de faydalıdır.

En çok alim Kifayetullah’a üzüldüm. Çünkü ben otuz iki yıldır ona dua etmekteyim. Ona karşı hep saygılı oldum. Üz­günüm, çünkü, o da cemaat taassubuyla hareket ederek gö­zünü kapayıp yazmıştır.[277] Bana öyle görünüyor ki, öteki fetvalar da yazılırken, Allah ve ahiret korkusu hiç duyulma­mıştır. Özellikle Müftü Said Ahmed’in fetvasında apaçık ihanetin en kötü örnekleri sergilenmiştir. Bunları görünce iğrendim. Gerçekten ben bu kişilere çok hoşgörülü davran­dım: Fakat fetvalarım görünce, onların da Brelvili fetvacı mevlevilerden farksız olduğu kanaatine vardım.

Bilmelisiniz ki bu tür yazılara hiç bir zaman cevap ver­mem. Bu nedenle, cevap vererek meseleyi uzatabilecek bir şey yapacağımdan hiç endişe etmeyin. Fakat bana saldıran kişinin karşısında boyun eğmek de prensibim değil. Bu tavır, ne yaptığımız işin onuruna, ne de dini maslahatlara uygun­dur.

Bu adamlar dürüstlükle, doğrulukla gelip, benim veya Cemaat-i İslâmî’nin bir hatasını gösterselerdi ve delillerini de ortaya koysalardı, karşılarında mutlaka mahcubiyetle boyun eğerdim, hatalarımı da kabul ederdim. Fakat bunlar, yalan yere suçlamalarla, bize saldırma yolunu tutmuşlardır. Bu nedenle de bu hareketleri karşısında her şerefli kişinin takınması gereken tavrı göstereceğim.

Şüphesiz Diyobend ve Saharanpur’da çıkan bu fetvalar, bu iki ilim merkezine bağlı olanları etkileyecektir. Fakat sünnetullaha göre insanlar imtihandan geçmektedir. Şu an­da Diyobendî ve Mezahiri cemaatleri imtihan safhasına gir­mişlerdir. Bu cemaatlerde, benciller ile hakkaniyet sahibi kişilerin oranını göreceğiz bu imtihan sonunda. Hakkaniyet sahibi olanlar inşaallah safımızda yerlerini alacaklardır. Benciller de safımızdan ayrılacaklardır. Biz, sadece hakka­niyet sahipleriyle beraber olmak isteriz. Benciller hakkında da yalnızca Allah’tan af dileriz. Benciller, bu imtihan sonun­da safımızdan aynlırsa, Allah’a şükrederiz.

Hakim Mahmud Gangohi Tercüman’ül Kur’an’da. yayın­lanmak üzere bir yazı göndermiştir. Bu yazıyı yayınladık. Aynı sayıda cevabını da verdik. Bu cemaatin mensupları ge­lecekte de beni veya Cemaat-i İslâmî’yi ilmî açıdan eleştirir­se, tereddüt etmeden yazılarını yayınlarız. Cevaba layık ol­duğu sürecede cevaplamaktan kaçınmayız.[278]

Araştırmadan Eleştirmek

Soru:

Kitaplarınızı okudum. Bazı bölümleri bende kuşku uyandırdı.[279] Bu hususta bir kaç soru hazırladım. Size gönderiyo­rum. Dilerim tatminkar cevaplar verirsiniz.

  1. Aşağıya alacağım ifadeler, sizin, kaza ve kaderi imanın esaslarından görmediğinizi göstermez mi?

“Bana göre kaza ve kader, imanın bir parçası değil­dir.”[280]

Oysa din adamları kaza ve kaderi imanın esaslarından sayarlar. Nitekim bu hususta şöyle buyurulmuştur:

“İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, rasullere, kıyamet gününe, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmandır.”

  1. Siz “Risale-i Tecdid ve İhya-ı Din’de şöyle diyorsu­nuz:

“Namaz, bir terbiyedir, esas itibariyle ibadet değildir. Esas ibadetlere hazırlar.” Alim İnayetullah el-Meşrıkî de ay­nı inancı taşıyor. Bu da tamamen İslâm’a aykırıdır.

Namaz niçin aslî ibadet değildir?

  1. Mehdi ve Hz. İsa’nın göğe çekilmesi, yeryüzüne inişi hakkında ne düşünüyorsunuz?
  2. Mehdi ve Hz. İsa aynı zamanda mı gelecek? Ayrı ayrı mı gelecekler?
  3. Mehdi ve Hz. İsa, tek bir vücut halinde mi gelecekler yoksa ayrı ayrı mı?
  4. Birlikte geleceklerse, hangisi önder olacak? Kim kime biat edecek?
  5. Hz. İsa Allah’ın peygamberi olarak mı gelecek? Bu du­rumda ona vahiy gelmesi zorunlu mudur, değil midir?

Hz. İsa, hangi dinin tebliğini yapacak? İslâm’ın mı, hristiyanlığın mı?

  1. Hz. İsa’nın hayatı ve ölümü ile ilgili düşüncelerinizi ayet ve hadisler ışığında açıklar mısınız? Yazılarınızdan Mehdi ve Hz. İsa’yı inkar ettiğiniz anlamı çıkıyor. Ne dersi­niz?

Cevap:

Sorularınızın cevabına geçmeden önce, size nasihat et­mek istiyorum. Kendi dünyanızı, yaşayışınızı ve akıbetinizi düşünmeyi bir kenara bırakıp, başkalarının hayır ve şerriyle uğraşıyorsunuz. Bu makul ve doğru bir davranış değildir. Bu davranışı terkedemiyorsanız, bir kişi veya olaya ilişkin olarak belli bir görüşe sahip olmak için önce ciddi bir araştır­ma yapmanız gerektiğini hiç unutmayınız. Günümüzde pek çok kişi, büyük bir inantçılıkla başkalarım karalamayı sa­nat haline getirmiştir. Profesyonelce yürüttükleri karalama ve suçlamalarla insanları aldatmaya çalışmaktadırlar. Bu kişilerin bildiri ve fetvalarından esinleneceğinize, o konu­nun kaynaklarına yönelmelisiniz, kitaplarından araştırma yapmalısınız. Yapacağınız bu incelemeler, size, ele aldığınız kişi ve olaya ilişkin olarak bir görüş kazandıracaktır.

Şimdi sorularınızın cevabına geçiyorum:

  1. Kaza ve kader konusunda yazdığınız cümle, kesinlikle benim ifadem değildir. Hatırladığım kadarıyla bu, bana yö­neltilen bir soruda geçen bir sözdür. Verdiğim cevapta yönel­tilen soruyu alıntı yapmam ve atıflarda bulunmamsa tabiî bir durumdur. Sorunuz, kitabımı hiç elinize almadığınızı or­taya koymaktadır. Okusaydınız, bu ifadenin bana ait olma­dığını anlardınız.

Gerçekten kitabımı okuduktan sonra, bana bu soruyu yöneltmişseniz, hakkımda yaptığınız bu iftiramn ne kadar bü­yük bir insafsızlık olduğunu bir an olsun durup, şöyle bir dü­şünmelisiniz. Okurken bu cümlenin bana ait olmadığını anlayamamışsanız, bu idrak düzeyi ve anlayış kabiliyetiyle ne­den büyük meselelerde başkalarım yargılamaya, itikadlarının sıhhatli olup olmadığı konusunda bir kanaate sahip ol­maya kalkışıyorsunuz?

  1. İkinci sorunuzda, “Risale-i Tecdid ve İhyay-ı Din” adlı kitabıma atıfta bulunarak bir yarım cümle almışsınız. Ayrı­ca, bu ifade belirttiğiniz kitapta değil, “İslâm’da İbadet” adlı kitapta geçmektedir. Bu atıf yanlışlığı da hiçbir kitabımı okumadığınızı gösterir.

Öyle sanıyorum ki siz, aleyhimde fetva, bildiri dağıtarak, konuşmalar yaparak iftira kampanyasını yürütenlerden

duyduğunuz bazı şeylerle beni suçlamaya kalkmışsınız.

Ayrıca alim İnayetullah el-Meşnkî’nin de benimle aynı itikada sahip olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu iddianız da, hem söz konusu kampanyadan etkilendiğinizi, hem de be­nimle ve alim Meşrıkî’yle ilgili hiçbir şey bilmediğinizi orta­ya koymaktadır.

Lütfen “İslâm’da İbadet ” adlı kitabımı okuyun. Sanırım, bu kitabı okuyunca alim Meşrıkî’nin de, benim de görüşleri­mi öğrenmiş olacaksınız.

  1. Diğer sorularınızı topluca şu şekilde cevaplandıraca­ğım: “Mehdi ve Hz. İsa ile ilgili tüm hadisler, yeryüzüne bir­likte geleceklerini göstermektedir. Bunlar ayrı ayrı kişiler­dir. Mehdi, müslümanların imamı ve önderi olacaktır. Hz, İsa (a.s) da ne yeni bir mesaj getirecektir, ne de hristiyarlığın mesajını sürdürecektir. O, Hz. Muhammed’in (s.a) dini­ne uyacak ve onun mesajını yaymaya çalışacaktır. Hz. İsa (a.s) Mehdi’nin ardında namaz kılacaktır.
  2. Öyle sanıyorum ki, sekizinci sorunuza müstakil cevap vermek gerekmektedir. Ben, Hz. İsa’nın hayatı ve ölümüyle ilgili görüşlerimi Tefhim’ul Kur’an adlı tefsirimde bütün ay­rıntılarıyla ifade ettim. Lütfen Âl-i İmrân Sûresi’nin 6. rûku’unun açıklamasını, ayrıca Nisa Sûresi’nin 22. rûku’unun açıklamasını okuyunuz. “Yazılarınızdan Hz. İsa ve Mehdi’yi inkar ettiğiniz kuşkusuna düştüm.” diyorsunuz. Sözünü ettiğim kitapları okuduktan sonra, sizde oluşacak kuşkuları bana yazabilirsiniz. Ayrıca, şu anda cevaplamaya çalıştığım soruları kitaplardan okuduktan sonra mı, yoksa ortalıkta dolaşan sözlerden işittiklerinle mi hazırladığını da bildir.

Açıkça belirtmek gerekirse, bu sorularınız cevaplamayı gerektirecek nitelikte değil. Fakat bazı menfaatçı ve iftiracı alimlerin, saf insanların kafalarını karıştırarak hakkımız­da oluşturdukları kuşkuları gidermek için bu soruları ce­vaplamayı gerekli gördüm.[281]

Bîr Başka İtiraz

Soru:

Ben, Mezahir’ul Ulum Medresesi mezunuyum. Diyobend ve Mezahir’ul Ulum alimleriyle aynı itikadı paylaşıyorum. Fakat kendi eksikliklerimin de farkındayım. Ayrıca, hayırlı hareketlere de gücüm oranında ilgi gösteriyorum. Bu neden­le de Cemaat-i İslâmî’ye de gönülden bağlı olduğumu söyle­yebilirim.

“Kevser” gazetesini ve yayınlarını okumaktayım. Ayrıca alim Ebul Leys’in hayatını yakından izlemiştim. Diyobend alimleri ile aranızda ortaya çıkan anlaşmazlıktan da habe­rim var. Bu durum beni çok üzüyor.

Sizin değişik vesilelerle yaptığınız açıklamaları ve alim Emin Islahî’nin, Hakim Gangohi’nin sorularına verdiğiniz cevapları Tercüman’ul Kur’an do. okumuştum. Bu yazıları okuyunca da Üstad Müftü… ‘ye mektup yazarak Cemaat-i İslâmî’yi, hizbullahî bir hareket olarak gördüğümü belirt­tim. Ayrıca, Cemaat-i İslâmî saflarında çalışma isteğimi de belirttim. Bir de şu hususu belirttim: “Mevdûdi ile aranızda ciddi görüş ayrılıklarının olduğundan haberim var. Mevdudi’nin ehli sünnet’e aykırı gelen görüşlerini kaynaklarıyla gösterin.” Bu olaydan sonra bana “Keşful Hakikat” adlı bir dergi gönderildi. Okuyunca, bazı cümleler bende kuşkular uyandırdı. Bu nedenle “Tenkihat” ı okudum. Müftünün alın­tı yaptığı cümleleri buldum. Şimdiyse bu sözlerin ne anlama geldiğini sizden öğrenmek istiyorum. Fırsat bulunca cevap­larsanız, benimle birlikte bir kaç arkadaşın da kuşkularını gidermiş olacaksınız.

“Tenkihat” adlı eserde yer alan ve bizde kuşku uyandı­ran ifadeleri şöyle sıralayabiliriz:

1 “Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmeye gerek yoktur. Bu ne­denle, Kuranı anlamada yüksek düzeyli bir profesör yeterlidir. Çünkü o, Kur’an’ı ayrıntılarıyla, derinlemesine okumuş­tur.[282]

İbarenin tamamını yazmak gereksizdir. Bu cümleler neyi ifade etmek istiyor? Tefsire karşı çıkarken, hangi tefsiri kas­tediyorsunuz? Israiliyat tefsiri mi? Yoksa ayetleri, hadislerle ve sahabe rivayetleriyle tefsir etmeyi mi?

Bir profesör, Kur’an’ı derinlemesine okuyup, hadislere ve sahabe açıklamalarına ihtiyaç duymadan anlayabiliyorsa, neden tefsire ihtiyaç duymayacak?

  1. “Kur’an ve Sünnetin eğitimi her şeyden önce gelir. Sözkonusu eğitim tefsir ve hadisin eski külliyatlarından olmaz.”[283]

Bu ibarenin neresinden bakılırsa bakılsın, Kur’an ve Ha­dis eğitimi müfessir ve muhaddislerden alınmaz anlamına geldiği görülecektir. Siz, ayet ve hadislerin doğrudan anlaşı­labileceğini iddia etmektesiniz. Oysa sahabelere bile doğru­dan anlam çıkarma izni verilmemişti. Onlar da Hz. Peygam­berin tefsirine başvurmaktaydılar. Bazı sahabeler de, diğer sahabelerden ayet ve hadislerin anlamını öğrenmekteydi.

Günümüzde, Kur’an-ı Kerim’den doğrudan anlam nasıl çıkarılabilir?

Siz burada üniversiteye hitap etmektesiniz. Dolayısıyla üniversite çevrelerine Tefsir ve Hadis’e başvurmadan Kur’an’dan doğrudan anlam ve sonuç çıkarma müsaadesi vermektesiniz. Anne ve babası olmayan bir çocuk kendi ken­dine konuşmayı öğrenebilir mi?

Yanlış anlamamışsam ve meramınız da buysa, bunun ıs­lahtan çok, zarar vereceği apaçık ortadadır.

  1. “Onlar hâlâ Türk milletinde de “Şâmî” ve “Kenzü’l Dekâik” te yazılı bulunan fıkıh hükümlerinin uygulanmasında İsrar ediyorlardı.” diyorsunuz.

Size göre, “Şâmî” gibi fıkıh kitaplarında İslâm’ın hüküm­leri yer almıyor mu? Bunlar, Kur’an ve Sünnet’e karşı olan fakihlerin uydurduğu hükümler mi? Bu konudaki görüşü­nüz nedir? Bu kitaplardaki bazı meselelerin racih oldukları tartışılabilir. Bazı eksiklikler vardır. Fakat bu durum, ki­taplarda yer alan bütün hükümlerin gayri İslâmî olduğu an­lamına gelmez.

Söz konusu kitaplarda müslümanların örgütlenme ve vahdetine değinilmemiş mi? Değinilmişse, bunun ne kötülü­ğü var?

Umarım, bu soruları en kısa zamanda cevaplayarak, biz­leri aydınlatırsınız.

Cevap:

Size karşı son derece müteşekkirim. Çünkü siz, şüpheli bulduğunuz ibareleri bana yazarak ne anlama geldiklerini sormaktasınız. Zaten ehli hakkın yapması gereken de bu­dur. Hakkaniyet sahibi kişi, karşılaştığı herhangi bir ibare­nin ne anlama geldiğini araştırmadan, hakkında hemen bir fetva verme yoluna gitmez.

Görüyorum ki, birinci ve ikinci ibarelerimi anlamada siz de zorluk çekmektesiniz. Çünkü diğerleri gibi siz de ne üni­versite ortamını, ne fakültelerin müfredatını ve hocaların hazırladıkları ders programlarını ve ne de üniversitelerin sapıtmalarının nedenlerini biliyorsunuz. Üniversiteleri medreselerle kıyas ediyorsunuz ve üniversitelerde de hoca­ların medreselerdeki hocaefendiler gibi Beydavî, Celâleyn, Tirmizi gibi eserleri kolaylıkla okuttuklarını sanıyorsunuz. Bu nedenle de üniversitelere tefsir ve hadisin eski külliyat­larının yerine alternatifler sunuşuma şaşırmaktasınız. Oy­sa ben, medreseleri de üniversiteleri de tanıyorum. Her iki yerdeki zihniyet ve eğilimlerin ne olduğunu biliyorum. Bu­ralarda eğitim gören öğrencilerin kafalarının nasıl şekillen­diğini de gayet iyi bilmekteyim.

Ben, dini zihniyeti kafalardan silip atacak kitaplar da okudum. Bu kitaplar, dinsizlerin ve materyalistlerin kâinat ve insana ilişkin görüşlerini kafalara öyle bir yerleştirmek­tedir ki, okuyanlar küçük bir dikkatsizlik sonucunda bunla­rı makul bir teori olarak görmeye başlar.

Ben, eski tefsir, hadis ve fikıh kitaplarını da okudum. Bunların, çağdaş insanın kafasındaki kuşkuları silip atacak güçten yoksun olduklarını gördüm. Hatta bu kitaplar, bir ta­kım yeni kuşkular bile oluşturabilir ve günümüzdeki okur­yazar kesimi bu kitaplardan olumsuz yönde etkilenebilirler. Bu olumsuz etkiler yüzünden inkâra bile gidebilirler. Günü­müzdeki modern eğitim kurumlarında, eski yöntem ve bilgi birikimiyle ders veren hocaların kendileriyle alay edilme­sinden ve dine zarar vermelerinden başka bir iş yapamadıkla­rını da biliyoruz.

Kur’an, hadis ve tefsir kitaplarının insanların kafasında­ki sorulara cevap verebilecek şekilde şerhleri hazırlanmadıkça, belli bir kitabın müfredata alınması ve ders programı haline getirilmesine karşıyım. Buralarda eğitim gören her­kesin her türlü sorusuna cevap verebilecek uygun yeni tef­sirlerin hazırlanması gerektiğini düşünüyorum.

Ayrıca, Kur’an ve hadis derslerini, basiret sahibi ve mo­dern bilimleri bilen hocalar vermelidir. Bu hocalar, dersler­de herhangi bir tefsiri okutmak yerine, doğrudan Kur’an dersi vermelidirler. Eski hadis şerhlerini okutacağına, doğ­rudan hadisleri okutmalı, günümüz insanına ışık tutabile­cek yorumlar yapmalıdırlar. Böylece, öğrenciler arasında tehlikeli tartışmalar doğurabilecek hususlar ortadan kal­kar. Çünkü bu yolla öğrenciler baştan itibaren sapıklığa ne­den olabilecek tartışmalardan uzak tutulmuş olacaktır.

Şu anda üniversitelerimizdeki ortam, öncesinden daha iyidir. Fakat “Tenkihat”ta yer alan “Eğitim Sistemimizin Temel Eksikleri” ve “Müslümanlar İçin Modern Eğitim Po­litikası ve Yönetmelik” adlı yazıların kaleme alındıkları sı­rada (1936’da) üniversitelerde açıkça dinle alay edilmektey­di. “Nigar” gibi gazeteler, öğrenciler arasında dinsizlik ve inateryalistliği yaymaktaydılar. Kominist hareket, veba gibi genç nesli etkilemekteydi. Medrese hocaları ne durumun vehametinden haberdardılar, ne de bu hastalığın sebepleri­ni teşhis edip nasıl tedavi edileceği yolunda vakitlerini ayır­mışlardı.

Ben ise, gece gündüz çalışarak, eğitim sistemimizdeki dinsizliğe yol açabilecek sebepleri açıkça ortaya koyma gay­reti gösterdim. Ayrıca, bu dinsiz, materyalist ve kominist ge­lişmeyi durdurabilmek için mevcut eğitim sisteminin ıslahı gerektiğini izaha çalışarak sorumluları uyardım ve ıslahat uygulamalarına davet ettim.

Üniversitelere uygun din kitaplarının önerilmesi konusu gündeme geldiğinde her türlü tefsir, hadis ve fıkıh kitapları­nı inceledim. Urduca, Arapça ve İngilizce olarak kaleme alınmış olan kitapların hiçbirini üniversite ve kolejlerimize maalesef öneremedim,

Ben de aranızdaki fetvacılara soruyorum: Bu durumda hangi kitabı gönül rahatlığıyla öğrencilerin eline verebilirsiniz?

Son olarak da bu meselenin çözümü için milletimizin seç­kin alimlerinin merkezi okullarımızda eğitim-öğretim göre­vine getirilmeleri fikrini ortaya attım. Ayrıca, bu merkezi okullardan mezun olanların diğer kolej ve üniversitelere gönderilmelerini önerdim.

Bu iki yazımı, bu açıklamalarımı gözönünde bulundura­rak bir kez daha okuyun. Okuduktan sonra da Diyobend ve Mezahir’ul-Ulum’dan [284] hakkımda verilen cezanın ne dere­ce doğru olup olmadığını da bir düşünün.

Beni şaşırtan ve hayrete düşüren bir husus var: Bu adam­lar bu konuları anlama kabiliyet ve basiretine sahip değiller­se, neden fetva şeklinde bir görüş belirtme cüretini gösteri­yorlar?

Üçüncü ibaremde sizi şüpheye düşüren husus -ki Diyo­bend ve Mezahir’ul- Ulum müftülerinin yaratmak istediği şüphelerdir bu- alındığı yazı dikkatle incelenirse kendiliğin­den ortadan kalkacaktır. Fakat sizin bu yazıyı okumanız ge­rekir. Elinizde “Tenkihat” isimli kitap varsa, ondan “Türki­ye’de Doğu ve Batı Kavgası” adlı bölümü bir okumalısınız. Burada, İslâm fıkhının geçerli kitaplarından bahsedilmiş, hangi imparatorlukta hangi fıkhın, nasıl uygulandığı konu­sunda görüş belirtilmiştir. Ayrıca günümüz Türkiye’sinde dinsizliğin ve körükörüne batıcılığın yayılış nedenleri üze­rinde de durulmuştur. Yazımı anlayan herkes yazının esas konusunun birincisi değil, ikincisi olduğunu hemen anlaya­caktır. Bir konuyu tartışırken öylesine yazılmış bir cümleyi alarak bir karara varmak insafla bağdaşmaz. Dahası, siz söz konusu cümleyi alıp, benim defalarca yalanladığım görüşle­ri mezhebim olarak ileri sürüyorsunuz. Benim fikhi mezhe­bimi ve selefin yazdığı fikıh kitaplarıyla ilgili görüşlerimi öğ­renmek istiyorsanız, öncelikle fikıh konusunda kaleme aldı­ğım kitaplarımı okumalısınız. En azından “İslâm Hukuku” adlı risalemi okumalısınız. Böylece bütün kuşkularınız gide­rilmiş olacaktır.

Eğer alınmazsanız, bu konuda bir hususu daha belirtmek istiyorum. Alimlerimiz, dini ilimlerde ne kadar üstün olur­larsa olsunlar, şu iki hususu hemen hemen hiç bilmemektedirler:

  1. Onlar, yakın geçmişte çeşitli müslüman ülkelerde batı­cılık ile İslâm arasında nasıl bir çatışma olduğunu, ne tür bir karmaşa meydana geldiğini, her yerde İslâm’ın neden yenil­diğini, batıcılığın üstünlük sağlamasının ve yayılmasının gerçek nedenlerini ve bütün bu üzücü sonuçlarda alimlerin hata ve ihmallerinin ne kadar payının olduğunu kesinlikle hiç bilmemektedirler.
  2. Günümüz dünya sisteminde, yüksek seviyede gelişmiş bir İslâm devleti kurmanın ve tam olarak bunu İslâm’a göre yürütmenin ne tür meselelerle karşılaşacağını da bilmemek­tedirler. Bu meselenin çözümünde selef alimlerinin bıraktığı ilmî mirasın ne kadar işimize yarayacağından, bundan son­ra işlerimizin ictihadsız olarak yürüyüp yürüyemeyeceğinden de habersiz görünmektedirler. Öyle sanıyorum ki, alim­lerimiz yukarıdaki iki hususta bu kadar bilgisiz ve gafil ol­masalardı, benim gözlediğim bir çok meseleyi anlamakta bu kadar zorlanmayacaklar ve karşılaştığımız pek çok problem de olmayacaktı.

Onlar, kendi bilgilerinin bu eksikliğini gidereceklerine, bu eksikliği farkeden ve gidermeye çalışan kişiye kızmakta­dırlar. Oysa o kişi, dine verilebilecek bir zararı ortadan kal­dırmaya çalışmaktadır. Bu zararı kaldıramazsam ne olacak diye endişe etmektedir. Alimlerin bu tavrının sonunun ne olacağım Allah (c.c) daha iyi bilir. Rusya’daki Türkistan’da koministler, önce bu tür alimleri kullanıp, başarılı, salih di­ni hareketlerin önderlerini ortadan kaldırdılar. Sonra halkı ele geçirdiler, iktidarı tamamen ele aldıklarında da söz ko­nusu işbirlikçi alimleri yok ettiler. Böylece, bu tür alimlerle birlikte, dinin cenazesini de kaldırdılar. Aynı taktiği ülkemizde de uygulamak istemektedirler. İslâm’ın bayrağını kaldırabileceklere karşı bir çok alim birleşip kâfirleri des­teklemektedir. Bu davranışlarının sonuçlarını belki de biz görmeyeceğiz. Fakat gelecek nesiller, bu alimlerin dine nasıl zarar verdiklerini görecekler.

Hüseyin Ahmedin Fetvası

Soru:

Ünlü alimlerden Hüseyin Ahmed Medenî, “Müslüman Amelsiz Olsa da İslâm’dan Çıkmaz” adı altında bir bildiri yayınlamıştır. Söz konusu bildiride, sizin anlayışınızın ehl-i sünnet’e, Kur’an’a ve Sünnet’e ters düştüğü ispat edilmeye çalışılmıştır. Sizin, ameli imandan bir cüz kabul etme şeklin­deki inancınız da Haricilerinkine ve Mutezileninkine ben­zetilmiştir. Siz bu inancınızı, İmam Şafiî ve hadis imamları­na dayandınyormuşsunuz. Oysa onlar, ameli imanın takvi­ye edici bir cüz’ü değil, imanın tamamlayıcı bir cüz’ü olarak görmekte imişler.

Bu konudaki inancınızı açıklamanızı ve Tercüman’ul-Kur’an’da yayınlamanızı rica ediyoruz. Bu isteğimiz yerine gelirse çok mutlu olacağız.

Söz konusu alini Hüseyin Ahmed şu sözünüzü delil ola­rak kullanmıştır:

“Ömürleri boyunca bir kez olsun haccın farz olduğunu dü­şünmeyenler, dünya turuna çıkıp da Avrupa’ya gidip gelir­ken Hicaz’ın açıklarından geçerler. Oradan Mekke bir kaç saatlik mesafedir. Buna rağmen hacca niyetlenmezler. Bu kişiler kesinlikle müslüman değildirler. Bunlar, kendilerini müslüman olarak gösteriyorlarsa, yalancılık yapıyorlar. Bunları müslüman gören, Kur’an’ı bilmemektedir.”[285] “Bu da zekat vermeksizin namaz, oruç ve kelime-i şahadetin bir faydasının olmayacağını gösterir.” [286]

“İslâm’ın şu (namaz ve zekat) iki direğinden yüz çeviren­lerin iman iddiaları yalandır.” [287]

“Kur’an’a göre, kelime-i tayyibe’yi anmak, namaz ve ze­kata bağlı olmadıkça anlamsızdır”[288]

Bütün bu alıntılar, “Hutbeler”in yedinci baskısındandır.

Cevap:

Mevlânâ Hüseyin Ahmed’in yaptığı ilk zulüm, asıl kita­bın ibarelerini tam manâsıyla okumadan, kitabın konusunu iyice anlamadan, sırf bir kaç kişinin hazırlamış olduğu alın­tılara dayanarak kitabın yazarına belli bir mezhep tayin et­mesi ve bu tayinini de ilan etmesidir.

İkinci zulmü de siz yapıyorsunuz, bu bildiriden sonra “Hutbeler”i okuyabilirdiniz. Başka kitaplarımı bir gözden geçirebilirdiniz. Böylece, din anlayışımı ve inançlarımı doğ­ru bir şekilde anlayabilirdiniz. Oysa, hemen bana yazdınız. Hazır cevaba konmak istediniz. Tefhim’ul-Kur’an adlı tefsir kitabımız bölgenizdeki Cemaat-i İslâmi merkezinde vardır, ikinci bölümü okuyabilirdiniz. Böylece siz, benim Harici ve Mutezili mi olduğumu, yoksa Ehl-i Sünnet mi olduğumu öğ­renebilirdiniz.

Bilmelisiniz ki, bana elbette karşı çıkılabilir. Büyük araş­tırmalara dayanan sorulara düşman değilim. Fakat bu tür soruların cevapları, küçük bir çabayla ve az bir zahmetle bu­lunabilir. Bu nedenle mektuplaşma zahmetine değmez.

Mevlânâ Hüseyin Ahmed’in beni Harici ve Mutezili ola­rak suçlamak için bahane ettiği “Hutbeler” kitabı üzerinde tartışmaya girmeden önce şunu bilmemiz lazımdır ki, bu ki­tap ne bir fıkıh ve kelam kitabıdır, ne de bir fetva kitabıdır. Bilakis bu kitabın amacı, insanları Allah’a itaata teşvik et­mek ve hükümlerini çiğnemekten caydırmaktır. Burada İslâm’ın son sınırları tartışılmıyor. Bu sınırları aşanlar İslâm milletinden dışarı bırakılmıyor. Burada genel olarak müslümanlara dinleri öğretilmektedir. Bu tür bir kitapta, “namaz, oruç, hac ve zekat eda edilmese de müslümansınız” mı demeliydim? Hüseyin Ahmed fetva vermeyi çok seviyor­sa, önce fetva vereceği şeyin ne olduğunu iyice öğrenmeliydi. Anlatılanlarla yetinmeyip kitaplarımızı gözden geçirseydi, sözkonusu alıntılara dayanarak karşı çıkma cesaretini gös­teremezdi.

Meselâ, hacla ilgili olarak önce şu ayet aktarılmıştır:

“İnsanlar üzerinde Allah’ın hakkı vardır. Beytullah’ı zi­yaret etmeye güçleri yetenler hacc yapsın. Her kim de bunu inkar ederse Allah dünyadaki hiç kimseye muhtaç değildir.”[289]

Sonra şu hadise yer verilmiştir:

“Beytullah’ı ziyaret etme imkanı ve gücü olanlar, hacc yapmadan ölürlerse, yahudi ve hristiyanlar gibi ölmüş olur­lar.”

Daha sonra yine bir hadise yer verilmiştir. Bundan sonra da Hz. Ömer’in (r.a) şu sözü zikredilmiştir:

“Güçleri yettiği halde hacc yapmayanlara cizye uygula­mak isterdim. Onlar müslüman değillerdir. Onlar müslüman değillerdir. “

Bütün bu rivayetler aktarıldıktan sonra da bildiride alın­tılanan sözler sarfedilmiştir. Bu durumda beni nasıl Haricilikle itham etmektedir? Allah’tan korkmuyor mu ki, herşeyi okuduktan sonra bu yönde fetva verebiliyor?

Namaz ve zekatla ilgili olarak görüşlerimi belirtirken Hz. Ebu Bekir’in (r.a) zekat vermeyenlere karşı cihad ilan edişi­ni, o ünlü olaydaki düşünceleri ve amacı da açıkladım. Ayrı­ca pek çok ayete de yer verdim. Birisi de şu:

“Sonra onlar tevbe ederlerse, namaz kılıp zekat vermeye başlarlarsa, sizin din kardeşleriniz olurlar.”[290]

Şimdi siz düşünün, bu bildirideki Harici ve Mutezili ol­mamla ilgili fetvalarda hakkaniyet gözetilmiş midir?[291]

Cemaati İslâmi Ve Ulema

Soru:

Cemaat-i İslâmî ile Ulema-i Hak arasındaki sürtüşme gerçekten üzüntü vericidir. Bu olay küçümsenecek boyutları siyası çoktan aşmış bulunmaktadır. Bu sürtüşme yüzünden, İslâmî faaliyetler yavaşlıyacaktır. Bu sürtüşme hafife alın­mamalıdır. Cemiyet-i Ehl-i Hadis, İslâmî cemaatlar arasın­da Cemaat-i İslâmi’ye iyi niyetle yaklaşmaktadır ve cevaz sı­nırları içinde aynı görüşleri paylaşmaktadır. Diyobend’e bağlı Ulema-i Hak hayli taraftarı olan bir İslâmî cemaat­tir.

Ulema-i Hakk’ın taraftarları, Cemaat-i İslâmi’ye bu şe­kilde nefret duyarlarsa ve bir mürcadele başlatırlarsa, halk bundan hoşnut olmayacak, Cemaat-i İslâmi de asıl faaliyet­lerini bir yana bırakıp fırkalarla uğraşmak zorunda kala­caktır.

Şu anda ihtilaflar yeni başlamış bulunmaktadır. Brelvililer “Tehlike Çanı” adlı bir bildiri yayınladılar. Diyobendli hocalar da iki bildiri yayınladı. Bu sürtüşmelere son verilebi­lir ve anlaşmazlık giderilebilir. Kısa bir süre için Cemaatın siyasi faaliyetlerini aksatacaksa da söz konusu ihtilafları gi­dermek İslâm’ın gereğidir.

Cemaat-i İslâmî, “Kevser” dergisinde, bu şikayetleri sat­hi olarak ele almaya çalışmıştır. Fakat bu şikayetlerin çözü­münde gerekli ihtimam gösterilmemiştir. Bu meseleyi erte­lemek veya geciktirmek kanaatime göre doğru değildir.

Başını ve sonunu bir kenara bırakarak bir sözü ele alıp karşı çıkmak veya şikayette bulunmak günümüzde sıkça gö­rülmeye başlanmıştır. Cemaat-i İslâmî, kendine yapılan iti­raz ve şikayetleri cevaplamalıdır. Şahsınızla ilgili olanları da siz cevaplamalısınız. Böylece, kimse bu tür soru ve cevap­larla uğraşmaya cesaret edemez olur. İnatçı kişilerin ısrar­larıyla ilgilenmeyebilirsiniz. Cemaatın diğer mensupları da sadece itirazları cevaplamalıdır. Bunun dışında bir şey söy­lememeye dikkat edilmelidir. Mesele Allah’a havale edilme­lidir.

Şu soruları cevaplamamzı rica ediyoruz:

  1. Cemaat-i İslâmi’ye mensup olmayan müslümanların iman ve müslümanlıklarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Bun­lar da İslâm’a dahil midirler ve müslüman mıdırlar?
  2. Büyük günah işleyen müslümanların hükmü nedir?
  3. Selef-i salihîn (sahabe, tabiîn, evliyaullah, sûfîler ve ehl-i sünnet uleması) hakkında ehl-i sünnet ve’l cemaatin ço­ğunluğunun sahip olduğu akideyi kabul ediyor musunuz? Veya cumhurla ihtilaf ettiğiniz bazı noktalar var mı? İhtilaf ediyorsanız, bu ihtilafları açıklayabilir misiniz?
  4. Kendinizi müceddid veya mehdi olarak görüyor musu­nuz? İlerde kendinizi müceddid veya mehdi olarak ilan eder­seniz bu doğru mu, yanlış mı olur?
  5. Selef ulemasının araştırma ve ictihadlarma kendi araştırmalarınızı tercih ediyor musunuz? Veya bunun aksine çıkardığınız sonuçları onların ictihadlarmdan daha iyi mi görüyorsunuz?

Cevap:

Günümüzdeki Cemaat-i İslâmî ile ulema arasındaki sür­tüşmenin İslâmi harekete çok zarar verdiği görüşünüze ka­tılıyorum. Bu durum beni de çok üzmektedir. Ben ve Cema­at-i İslâmî mensupları bu durumdan ne kadar sorumlu anla­yabilmiş değilim. Yayınlarımızı izleyebilirsiniz. Konuşma­larımızı, konferanslarımızı dinleyenlere sorabilirsiniz. Faa­liyetlerimizi değerlendirmek hiç de zor değil. Biz hiç bir yer­de kışkırtıcı bir söz söyledik mi? Herhangi bir cemaatle alay ettik mi? Kimse aleyhine “Tehlike Çanları” çaldırdık mı? Kimseye karşı bir fetva verdik mi? Bildirilerle birisine karşı propaganda yaptık mı?

Biz, bir şeye sadece ilmî açıdan itirazda bulunduk. Bunu dinimiz gerektirdiği için yaptık. Bütün itirazlarımızda da­yandığımız delilleri kaynaklarıyla gösterdik. İtiraz ederken insanların saygınlık ve haysiyetlerini gözettik. Sözümüzde itidal sınırlarını aşmadık. Hiç kimse bu özellikleri taşıma­yan ne bir sözümüzü, ne de bir yazımızı gösterebilir. Ne Brelvililere, ne Ehl-i Hadis’e, ne de Diyobendlilere dil uzattık. Hiç kimsenin büyüğüne veya itikadına saldırmadık. Kötü davranış göstermedik. Bunu hiç düşünmedik bile. Zaten din anlayışımızda da, davetimizde de hiç bir eksik bulamadılar. Sapkınlığa yönelik hiç bir amacımızı da belirleyemediler. Şöyle bir düşünüp karara varmalısınız: Bu sürtüşme tek taraflı mıdır? İki taraflı mı? Bunun so­rumluluğu kime ait? Bunda bizim sorumluluğumuz da var mıdır?

Üzülerek belirteyim ki, bu adamlar durumu hiç kavrayamıyorlar. Aramızdaki muhalefetin dine ne kadar çok zarar verdiğini ve bunun yalnızca sapkınlıklara yaradığını anla­mıyorlar. Bunlar herşeyden önce objektif olarak, Cemaat-i İslâmî’nin dine olan hizmetlerini anlamaya çalışmalıdırlar. Cemaat-i İslâmi’nin çökmesi halinde İslâm cephesinde bü­yük bir boşluğun doğacağım ve bu boşluğu doldurabilecek hiçbir örgütün ve faaliyet gösteren hiçbir cemaatin olmadığı­nı bilmiyorlar, düşünmüyorlar.

Bu adamlar, ya bu gerçeklerden habersizler ya da Cema­at-i İslâmî’nin çöküşünün Pakistan ve Hindistan’da din düş­manlarının işine yarayacağını umursamamaktadırlar. Alimler, tek başlarına böyle bir hizmeti veremezler. Bunlar, Pakistan’da İslâmî bir düzenin oluşması için Cemaat-i İslâmî’nin nasıl çalıştığını ve bu çalışmaların önemini bil­memektedirler. Cemaatimizin başarısız olması halinde, alimler komünizmin gelmesini engelleyemeyeceklerdir. Bu beyler, uzun bir zamandan sonra, Hind yarımadasında bü­yük sıkıntılar ve üzüntüler neticesinde, dinin sadece bir bö­lümünün değil tamamının hayata hakim kılınması için çalı­şan bir hareketin ayağa kalktığı gerçeğine gözlerini kapıyor­lar.

Bu hareket, teşkilatlı bir harekettir. Modern ve medrese eğitimi almış kimseleri yüce bir maksatta bir araya getirmiş, teşkilâtlandırmış ve harekete geçirmiştir. Üzülerek belirte­yim ki, alimlerimizin bazıları böylesine büyük bir hareketin değerini anlamamışlar, bir takım önyargılarla hareket et­mişlerdir. Bu küfür ve sapkınlık fırtınasında, bu hareketi desteklemek yerine yok etmeye çalışmanın ahirette büyük vebal doğuracağını da hiç düşünmemektedirler.

Bu adamlar, bütün konuşmaları, yazıları ve fetvalarıyla, halkın Cemaat-i İslâmî’nin yayınlarını okumasını engelle­meye çalışmaktadırlar. Yayınlarımızı okuyup da mı böyle bir karara vardılar, okumadan mı? Doğrusu bunu bilmiyo­rum. Fakat böyle bir çalışma, bilinçli de olsa, bilinçsiz de ol­sa, büyük bir düşmanlıktır. Bu, ülkemizdeki müslümanlara ve İslâm’a yönelik bir düşmanlıktır. Yeni nesil, bunlardan etkilenerek Cemaat-i İslâmî’nin yayınlarını okumayı bıra­kırsa, îslâmi kavramları ve meseleleri anlamak modern sap­kınlıklardan kurtulmak için neyi okuyacak?

Ayrıca, bunların söz konusu çabaları yüzünden, din adamları ve medreselerde îslâmi ilimleri tahsil edenler Cemaat-i İslâmî’nin yayınlarını okumazsa, çağının meseleleri­ni, içinde yaşadığı toplumu ve günün imkanlarını, ihtiyaçla­rını nasıl öğrenecekler? Modern eğitim kurumlarında yeti­şenlerle nasıl başa çıkacaklar? Bu meselenin bütün bu bo­yutlarını göz önünde bulundurursanız, yayınlarımıza karşı çıkmanın ne kadar zararlı olduğunu rahatlıkla anlayacaksı­nız.

Ayrıca, bütün bu çabalarına rağmen insanlar yayınları­mızı izlerlerse, söz konusu alimlerin halkın gözündeki saygınlığının ne olacağını ve güvenilirliklerinin ne hale gelece­ğini varın siz düşünün. Oysa biz sürekli olarak dini ilimlerin önemini ve gerekliliğini müslümanlara anlatmaya çalışıyo­ruz. Biz, halka, ülkemiz dini bilenler tarafından yönetilme­dikçe hayat şartlarının ve yönetimin düzelmeyeceğini anlat­maya çalışıyoruz.

İnsanlar bir yandan yayınlarımızı takip eder, bir yandan da alimlerin karşı çıkışlarına muhatap olursa, bu durumda ilim ehline karşı halkın hoşgörülü davranmasını sağlamak­ta ne dereceye kadar başarılı olabiliriz?

Siz de ulema sınıfina mensup olduğunuzdan bu hususu hatırlatmakta fayda gördüm. Şüphesiz siz ve gidişatın vaha­metini kavrayan diğer alimler birleşip, boş yere karşı çıkan­ları ikna etmeye çalışabilirsiniz.

Bu önemli hususlara değindikten sonra sorularınızı ce­vaplamaya geçebiliriz:

Hangi nedenle böyle bir soruyu yöneltme ihtiyacı duydu­nuz?

Acaba biz Cemaat-i İslâmî’ye girmeyen kişilerin müslüman olmadıklarını bir yerde söylemiş veya yazmış mıyız ki, böyle bir soruyu sorma ihtiyacı hissediyorsunuz? Böyle bir iddiamızın olduğunu biliyorsanız, neden kaynak gösterme­diniz? Biz, bu hataya kesinlikle düşmedik. Bu iddiayı, adımıza karşıtlarımız uydurmuştur. Müslüman halkı kışkırta­rak bize karşı bir cephe oluşturmak amacıyla bu yola başvur­maktadırlar. İslâmî hareketler daha önce de bu tür tavırlar­la karşılaşmışlardı.

Bu sorunuza olumsuz cevap vermekle yetineceğim. Yeni bir cevap vermeme gerek yok. Cevap vermeye çalıştıkça suç­lamalardan çekindiğimi ve kaçındığımı söyleyeceklerdir.

Ben Cemaat-i İslâmî’nin kuruluş dönemine ilişkin açık­lamalara geçeceğim hemen. Siz de Tercüman’ul Kur’an’ın eski sayıları elinizde varsa, Rabîulevvel, 1360/Mayıs, 1941 nüshasına bir bakınız. Orada şu ifadeleri göreceksiniz:

“Cemaat-i İslâmî’nin ismine bakarak, dışımızdaki cema­atleri İslâmi görmediğimiz zannedilmemelidir. Böyle bir isim seçmemizin nedenlerini daha önce de açıklamıştık. İslâm itikadından çıkarma veya ekleme yapmayan, İslâm’ın ortaya koyduğu amaçlarla yetinen, Kuran ve Sünnet’e daya­lı bir düzen isteyen ve hareketine peygamberlerin metodunu seçen bir cemaatın ismi, Cemaat-i İslâmî olmayacak da ne olacak? Belli bir cemaate mensup olmayı imanın şartı kabul etmeyi ve mensup olmayanları da mümin saymamayı hak­sızlık olarak görüyoruz. Bu cemaate karşı çıktı ve onunla ça­tışmaya girdi diye, kimse tekfir edilemez. Böyle bir kişinin oldukça iyi bir mümin, oldukça salih bir müslüman olması mümkündür. Çünkü, bir cemaatle ihtilaf ederken, ona karşı çıkarken iyi niyetli olunabilir. Bu da bir yanlış anlamadan kaynaklanabilir.

Biz, bütün mümin ve salih kişilerin bir araya gelip birleş­mesini ve bütün müslümanların aynı sistem içinde toplan­masını, İslâmi metodu olduğu gibi almaya bağlıyoruz. Biz, hiçbir amacımızı insanlara emr-i vaki yapamayız. Fitnelere kesinlikle kapılmamaya çalışacağız. Biz, bir nrka olmaktan kaçınmaktayız. Allah Teâla’dan yalnızca hayır yolunda ça­lışmamızı nasip etmesini diliyoruz.”

Ben Hindistan’da, ilk defa müslümanları tekfir etmekle itham olunuyorum. Beni “milleti tekfir eden” kimse olarak itham edenleri bir yazıyla cevaplandırmaya çalıştım. Tercü­man ul Kur’an’m 1941’deki Eylül-Ekim- Kasım sayılarında “Şüphelerin Giderilmesi” adı altında bir yazım yayınlanmışti. O yazıda şöyle demiştim:

“Benim asıl amacım, İslâm için mücadele edecek salih ki­şileri seçmektir. Kesinlikle, iman-küfiir tartışmasına sebep olarak, insanları tekfir etme kampanyasını başlatmayı hiç istemedim. Müslümanların imanî ve ahlâkî durumlarını eleştirirken, Allah’a davet gibi büyük bir amaç için, müslümanların eksikliklerini belirtmeye çalışmıştım. Ayrıca bu hayırlı iş için ne tür müslümanların gerektiğini de belirtmiş­tim.

Cemaat-i İslâmî’nin programında şahadeti üyeliğin baş­lıca şartı koşmamızın amacı, bu işe kendini adayan insanla­rın salih kişiler olması ve onlarda cahili özelliklerin kesinlik­le bulunmaması gerektiğindendir. Çünkü, maalesef, cahili özellikler müslümanlar arasında gittikçe yayılmaktadır.

Ayrıca, Allah’a davet yolunda hizmet vermeye başlama­dan önce, müslümanlar Allah ile olan misaklarım (andlaşmalarını) yeniden tazelemeli ve yeni müslüman olanların duyduğu coşkuyla çalışmalarına başlamalıdırlar. Bazıları bu amacımı anlayamıyorlar. Bazı uyanık kişiler de bilerek bunu yanlış yorumluyorlar. Bu yüzdendir ki, yazılarımı oku­yup görüşlerimi ayrıntılarıyla öğrenme zahmetine katlan­madan, fikirlerimi tahrif eden yorumlarla yetinen kişiler, benim müslümanları imandan mahrum olarak nitelediğimi, dinden aforoz ettikten sonra yeniden imana davet ettiğimi sananların yanlış anlayışlarına kendilerini kaptırmaktadır­lar. Küfür tarafina yöneltilmiş olan topların namlusunu, be­nim şimdi ehl-i iman tarafina çevirdiğimi söylemektedirler. Allah şahittir ki, ben bu hataya düşmedim.”

Bu açıklamalar on yıl önce yapılmıştır. Daha sonra da de­falarca tekrarlanmıştır. Fakat bazı kişiler hâlâ bu suçlama­ları sürdürmektedirler. Benim müslümanları gayri müslim gördüğümü ve Cemaat-i İslâmî mensuplarının da aralarına girmeyenleri müslüman olarak kabul etmediklerini hâlâ id­dia etmektedirler. Bu adamlar, her camide, her imamın ar­kasında müslümanlarla birlikte namaz kılarken, acaba, bü­tün bu insanları kâfir olarak gördüğümüz halde, arkaların­da ve yanlarında nasıl namaz kıldığımızı hiç düşünmezler mi? İkinci sorunuzu, yıllar önce benzer bir soruya verdiğim cevabı aktararak cevaplamış olacağım.

Tercüman’ul Kur’an’ın Kasım Aralık, 1945’te yayınla­nan sayısında bir soruyu cevaplarken, iki tür küfür olduğu­nu yazmıştım.

Birincisi, hakikat itibariyle küfürdür. Gerçekten kafir olan kişi, Allah tarafından da, kulları tarafından da mümin sayılmaz.

İkincisi ise, zahir, itibariyle küfürdür. Görünüş itibariyle kafir olan, yâni; düşünüş ve yaşayış şekliyle tam anlamıyla kafirlere benzeyen kişi, toplumdan dışlanıp kovulabilir. Bu tepki, mubahtır. Ayrıca hakikat itibariyle küfre ilişkin ola­rak şunları yazmıştım:

“Büyük günah işlemek (masiyet), şüphesiz imanın zıddıdır. Fakat mücerret bir günahkârlık ne kadar büyük olursa olsun, kesinlikle imanın müstakil olarak yok olmasına sebep olmaz. Kâfir gibi, mü’min kişi de büyük bir günah işleyebi­lir.

Mü’min ile kâfirin günahları arasındaki fark, mü’minin günah işlerken imandan çıksa da nefsini o azgınlıktan kur­tardığında pişmanlık duyması, Allah’a karşı mahcup olması ve ahiretteki cezadan korkması, tevbe etmesi ve aynı günahı bir daha işlememek için çaba göstermesi karşısında; kâfirin, işlediğinin günah olduğunu bile kabul etmemesi, tevbeye ya­naşmaması ve aynı günahı tekrar tekrar işlemekten hiç çe­kinmemesidir.

Mü’minin günahı ne kadar büyük olursa olsun, küfre gö­türmez; sadece günahkâr yapar, tevbe ise onu tekrar imana geri döndürür.

Kâfir ise her türlü günahı işler, yaşarken helal haram ayı­rımı gözetmez ve Allah’ın hiç bir hükmünü umursamaz. Kâfirler, kibirlenerek günahlarında ısrar ederler. Kesinlikle bir günahı işledikten sonra pişmanlık duymazlar. Ahirete inanmadıkları için tevbe de etmezler. Bu tür günahkârlık, imanı yok eder. Bu, büyük bir günahtır. Böyle bir inançla ve düşünceyle işlenen günah, küçük de olsa, büyük sayılır.

Bu iki günahı aynı saymak ve bunları küfür olarak nitelemek yanlıştır. Hicri birinci yüzyıldan beri, Haricî ve Mutezilî gruplar dışında hiç kimse böyle bir görüş belirtmemiştir.”

İkinci tür küfre ilişkin olarak da şunları yazmıştım:

“Bu konuda bilinmesi gereken husus şudur: İslâm, tekfiri keyfe bağlamamıştır. İnsanlar, istediklerini tekfir ederek, tekfir etme oyunu oynayamazlar.”

İslâmî bir düzende, bir insanın öldürülmesi, kadı’nın (hâkimin) şahitleri dinledikten sonra katile ölüm cezası vermesiyle sonuçlanır. Katilin suçunun kesinleşmesi ve cezası­nın belirlenmesi için pek çok aşamadan geçilir.

Aynı şekilde, bir kişinin ruhani katli, yâni; kâfir olarak nitelendirilmesi için de şu şart vardır: Tekfir hükmü, hâkim (kadı) tarafından detaylı araştırma yapıldıktan ve muhake­me edildikten sonra gerçekleşir. Görülüyor ki, bir kişinin tekfir edilebilmesi için pek çok aşamadan geçilmesi gerekir. Sanık ve şahitlerin ifadeleri alındıktan sonra, elde somut de­liller varsa gerekli değerlendirmeler yapıldıktan sonra tek­fir etmek mümkün olabilir.”

Şöyle bir düşünün: Böylesine açık bir şekilde ifade etme­me rağmen, benim Hariciler gibi büyük günah işleyenleri kâfir olarak gördüğüm iddia edilmiştir. Yıllar önce yazdığım ve yayınladığım bu görüşler, beni itham altına sokmaya çalı­şanların ne kadar büyük yalancılar olduklarını ve böyle bü­yük bir yalanı yaymakla ne kadar büyük bir vebali yüklen­diklerini göstermektedir.

Bana başkalarını tekfir ediyor iftirasını atanlar, zaten şu anda başkaları hakkında da tekfir fetvaları vermiş durum­dadırlar. Bu adamlar, acaba benim herhangi bir yazımda, herhangi birisini tekfir ettiğimi gösterebilecekler mi?

Tekfir konusu, ayrıca Tefhim’ul Kur’an adlı tefsirimin ikinci bölümündeki 10,11 ve 12 nolu yazılarımda işlenmiş­tir.

Bu soruyu yöneltmeye neden ihtiyaç duydunuz?

Ehl-i sünnet büyüklerinin görüşlerine aykırı düşen bir yazımı, bir görüşümü mü gördünüz? Bu tür suçlamalar, ya­zılarımın tahrif edilmiş yorumlarına dayanmaktadır. Bu yo­rumlar, zaten benim anlayışıma ve zihniyetime de aykırıdır.

Bir yandan, adımı kötüye çıkarmak için yazılarımı saptıra­rak; tahrif ederek yapılan yorumlara bakmaktan; bir yandan da bunu yapanların takvalarına, cübbelerine ve sarıklarına bakmaktan ne diyeceğimi şaşırdığım bir gerçek. Üzülerek belirteyim ki bu kişiler, kendi haysiyetlerini ve saygınlıkla­rını hiçe saymaktadırlar.

Bu adamlar, Pakistan’da ve Hindistan’da binlerce kişinin kitaplarımı okuduğunu bile düşünememektedirler. Düşün­seler, kaleme aldıkları fetvaları okuyuculanmın eline geçin­ce, bütün güvenilirlik ve saygınlıklarının yok olacağını farkederler.

Size ve hakkımdaki bu tür suçlamalarla karşılaşanlara ancak şunu tavsiye edebilirim: Muhaliflerimin fetva verirken dayandıkları alıntılara güvenmeyin. Ele alınan görüşle­ri, ifadeleri orijinalinde görmeye çalışın. Atıfta bulunulan veya belirtilen konuyu işleyen kitapları okuyun. Bu ifadele­rin öncesine ve sonrasına bakın. Böylece, yapılan suçlamala­rın ne kadar gerçek, ne kadar haklı olduğunu öğrenebilirsi­niz.

Bu sorunuza Tercüman’ul Kur’an’a. defalarca cevap ver­dim. O yazıları okusaydınız, bu soruyu yöneltme ihtiyacı duymayacaktınız.

1941’de alim Menazir Ahsen Gilani, dolaylı olarak bana bir takım kuşkularını bildirmişti. Ben de “Şüphelerin Gide­rilmesi” adlı yazıyı kaleme almıştım. Orada şöyle demiş­tim:

“Belkide benim cesaretli ifadelerimden kendimi büyük gördüğüm ve gözümün yüksek mevkilerde olduğu anlamını çıkarmışsınızdır. Oysa, ben her şeyi günahlardan arınmak ve kendimi yetiştirmek için yapıyorum. Ben, kendi gerçeği­mi çok iyi biliyorum. Yüksek mevkiler bir yana, Allah’ın hu­zurunda cezadan kurtulabilirsem, beklediğimden daha faz­lasını elde etmiş olacağım”[292]

O günlerde, alim Süleyman Nedvî [293] de bir ifademden müceddidlik iddiasında olduğum anlamını çıkarmıştı. Oysa söz konusu yazımda, küçük çabalarımın dinin yenilenmesi amacıyla yapılan çalışmalardan biri olduğunu dile getirmiş­tim.

Bu suçlamaya da şöyle cevap vermiştim: “Her yenileme çalışması yapanın mutlaka “müceddid” adı almasını gerektiren bir kural yok. Fakat müceddidlik ol­dukça yüksek bir düzeydir. Tuğlaları örüp bir duvar, bir bina yapmak olumlu ve hayırlı bir iştir. Tuğlaları ören birisinin mutlaka mühendis olması gerekmez. Müceddid, tabiri yan­lış bulmazsanız, sadece mühendis değil, yüzyılın mühendisi­dir. Bu nedenle, bir kimsenin yaptığı işe yenileme çabası ve­ya çalışması demesi, onun müceddidlik iddiasında bulundu­ğu anlamına gelmez.

Dar kafalı, küçük çaplı kişiler az iş yaparlar, büyük iddia­larda bulunurlar. Belki de boyleleri o küçük işi bu iddiada bulunabilmek için yaparlar. Fakat geniş görüşlü, olgun kişi, yaptığı işlerde bir iddia gütmez.

Dini yenileme çalışmasını, Hindistan’da ve dünyanın pek çok bölgesinde bir çok kişi yapmaktadır. Aslında bize karşı çıkan alim de dini yenileme çalışması yapmaktadır. Biz ken­disini öyle görüyoruz. Ben de mümkün olduğu kadarıyla bu çabalara katkıda bulunmaya çalışıyorum. Şimdiyse bir kaç din hizmetçisi olarak, bu işi bir cemaat halinde yapmak isti­yoruz.

Müceddid, dinin gerçekten yenilenmesine (tecdidine) gü­cü yeten kişidir. Müceddidliğin, iddiayla veya halkın o şekil­de ad takmasıyla ilgisi yoktur, insan, kendini müceddid gö­rebilir, bu nedenle de müceddidlik iddiasında bulunabilir ve halkı da müceddid olduğuna inandırabilir. Bütün bunlar, gerçekte bir değer taşımaz. Asıl olan, gerçekten dini yenile­mek (tecdid) ve Allah katında müceddid derecesine ulaş­maktır. Saygıdeğer alim hakkında bu dereceye ulaşması için dua ediyorum. Görüldüğü kadarıyla, kendisinde bu güç ve kabiliyet var. Allah Teâlâ dilerse, ona dinini yeniletebilir ve müceddidliği de lütfedebilir. Bazı İslâmî kavramların gere­ğinden fazla büyütülmesi de doğrusu şaşılacak bir durum­dur.

Dünyanın bir yerinde, bir kimse, eski Roma yi canlandırmak iddiasıyla ayağa kalkar, eski Roma tutkunları onu sev­giyle bağrına basarlar. Yine başka birisi hindu medeniyetini yenilemek azmiyle ortaya çıkar, hindular hepsi ona alkış tu­tarlar. Kimisi de eski Yunan sanatını yenilemek maksadıyla yola çıkar ve aynı şekilde taraftar olanlarca teşvik edilir. O halde bütün bu tecdid hareketlerine rağmen, sırf Allah’ın di­ninin tecdidi mi suç olmaktadır ki, böyle bir şey söz konusu edilir edilmez, müslümanlar dinin yenilenmesi görüşünü di­le getirenlerle alay ediyorlar?[294]

Dinde tecdid ve müceddidlik konusundaki görüşlerimizi bütün açıklığıyla ortaya koymamıza rağmen, din adamları bizimle uğraşmayı bırakmadılar, haksız yere suçlamalarını sürdürdüler. Aslında onlar, beni doğru yola çağırma niyetin­de değillerdi. Yaptıkları, halkı bize karşı kışkırtmak için başvurdukları âdî bir taktikti. Bütün ithamları da sarıldık­ları bu taktiğin gereğiydi. Nitekim 1945-1946 yıllarında mehdilik iddiasında bulunacağını şayiasını yaymaya çalıştı­lar. Bu tavıra karşı, Tercüman’ul-Kur’andaki şu yazıyla tepki gösterdim:

“Cemaat-i İslâmî’nin hak davasının yayılmasını durdu­rabilmek amacıyla halk arasında hakkımızda kuşkular uyandıranlara hiçbir şekilde kurtulamayacakları bir ceza vermeye karar aldım. Bu ceza da, her türlü iddia ve itham­dan kurtulup Allah’ın huzuruna vardığımda, onları Allah’a şikayet etmek şeklinde olacaktır. O zaman, halk arasında yaydıkları bu kuşkuların nedeni sorulunca, ne cevap vere­ceklerini göreceğiz.”

Bu adamlarda az da olsa Allah korkusu ve ahiret inana olsaydı, gösterdiğim bu tepkiden sonra iftira ve ithamlarını tekrarlamayacaklardı. Siz de görüyorsunuz ki, çok büyük bir cesaretle taktiklerini sürdürmektedirler ve Tercü­man”ul-Kur’an’da yayınlanan açıklamalarıma rağmen ifti­ra ve itham savurmaktan bir an olsun geri kalmamaktadır­lar. Ahiretteki kararı, Allah (c.c) verecektir. O, herşeyi en iyi bilendir. Ancak bu adamlar, ahirette cezayı gerektiren bu hareketleri yaptıkları müddetçe, dünya hayatında vakarla devam edebileceğim söyleyebilir misiniz? En azından dünyalık bir saygınlık kazanabilecekler mi?

“Tecdid ve Dinin İhyası” isimli kitabımdan bazı ifadeleri alarak halk arasında kuşku uyandırmaya çalışanlar, bu ki­taptaki görüşlerimle, onların benim adıma ileri sürdükleri görüşler arasında hiç bir ilişki olmadığını anlamıyorlar. Oy­sa söz konusu kitapta bu meseleyle ilgili tavrımı oldukça açık bir şekilde belirtmiştim:

“Nebilerin dışındaki hiç kimsenin iddia ile işe başlama yetkisi yoktur. Peygamberlerden başka hiç kimse kesin ola­rak hangi hizmete memur edildiğini bilemez. Mehdilik, id­dia götürür bir iş değildir. Mehdilik, iş yaparak, başarı göste­rerek gösterilebilecek bir görevdir.

Bu tür iddialarda bulunanlar da, onlara inananlar da yal­nızca ilimlerinin eksikliklerini ve kavrayış düzeylerinin dü­şük oluşunu göstermiş olurlar.”

Günümüzde, söz konusu kitabımdan alıntılar yaparak hakkımda itham ve iftiralarda bulunanlara, bu ifademi görmeden mi hareket ettiklerini, yoksa gerçeği bilerek sakla­mak mı istediklerini sormak gerekmektedir.

Bu sorunuz da yeni değildir. Eskiden beri bu tür sorularla sık sık karşılaşmaktayım. Geçmişte şu cevabı vermiştim:

“Ben bütün din adamlarına saygı duyarım. Fakat onlar­dan hiç kimseye tapmam. Peygamberlerin dışında hiç kimseyi masum olarak görmüyorum.”

Selefin büyüklerinin görüş ve çalışmalarını, araştırıcı ve eleştirici bir yaklaşımla ele alırım. Haklı oldukları mesele­lerde, haklı bulduğumu açıkça ifade ederim. Çalışmalarını ve görüşlerini Kur’an ve Sünnet itibariyle veya stratejik açı­dan yanlış görürsem veya ele alış tarzlarında hata tespit edersem, yanlış yaptıklarını da açıkça ifade ederim.

Bana göre, peygamber olmayan birisinin hatasını ortaya koymak, ona saygısızlık yapmak, onu hafife almak ve kü­çültmek değildir, Bir selef alimi, hatası ortaya konulunca büyüklüğünden hiç bir şey kaybetmeyecektir. Onları hatala­rıyla değil, hakkı ortaya çıkarma başarılarıyla değerlendiri­rim.

Bu yüzdendir ki, selefin bazı görüşlerine ters düşsem de onların büyüklüğünü kabul ederim ve samimiyetle onlara saygı duyarım. Büyüklükle masumiyeti özdeşleştirenler ve büyüklerin hata yapmayacağına inananlar, benim bu yakla­şımımı saygısızlık olarak görüyorlar. Bu yanlış saygı anla­yışları yüzünden, büyüklerin hizmetlerini ortadan kaldır­maya çalıştığımı ve onları hiçleştirdiğimi sanıyorlar.

Büyüklükle masumiyeti özdeşleştirmeden kaynaklanan söz konusu yanlış anlama ve doğurduğu zanlarla da kalma­yıp, büyüklük tasladığımız suçlamasını da ortaya atmakta­dırlar. Oysa, ilim alanında görüş ayrılığına düşmek, taraf­lardan birinin büyük, diğerinin de küçük olmasını gerektir­mez. İmam Yusuf ile İmam Muhammed pek çok konuda İmam Azam Ebu Hanife’yle görüş ayrılığına düşmüştür. On­ların bu ihtiîaflarıyla, üzerinde ihtilaf edilen meselelerde kendi görüşlerini doğru, İmam Ebu Hanife’nin görüşlerini de yanlış olarak değerlendirdikleri açıktır. Acaba bu iki alim, kendilerini hocalarından üstün mü görüyorlardı?”[295]

Umarım, bu açıklamalar yönelttiğiniz soruya oldukça açık bir cevap olmuştur ve meseleye getirdiğim çözümü anla­mışsınızdır. Bu görüşümü paylaşmak zorunda değilsiniz. Bu nedenle de yaklaşımıma katılmanız gerekmez. Fakat, bu yaklaşımın neresi sapıklıktır diye size sormak istiyorum. Benim bu yaklaşımımın hangi yönü Kur’an ve Sünnet’e ay­kırıdır? Selefle görüş ayrılığına düşme hakkımı kabul etme­meniz, görüşler arasında bir tercih yapma hakkınızı ortadan kaldırmaz. Dilerseniz benim ileri sürdüğüm görüşü kabul eder, selefinkini reddedersiniz; dilerseniz benim görüşümü reddeder, selefinkini kabul edersiniz. Hatta, görüşümün ne yönden hatalı olduğunu ortaya koyarsanız, bana da iyilik et­miş olursunuz, bir yanlıştan kurtulmuş olurum.

Ben her şeyi Kur’an ve Sünnet’e göre söylemeye çalış­maktayım. Bir görüşü kabul ederken veya karşı çıkarken Kur’an ve Sünnet’ten bir delile dayanırım. Size sormak isti­yorum: Bir delile dayanarak görüş belirttim diye neden gü­nahkârlıkla suçlanıyorum? Bir görüşün haklılığıyla, haleflik ve selefliğin ne ilgisi var? Selefler hep haklı, halefler hep yanlış diye bir ilke var mı? Asırlar sonra doğmak bir suç mu? Bir görüşün doğru olup olmamasıyla, önce veya sonra yaşa­mış olmak arasında ne münasebet var? Asırlar önce yaşa­yanların, sırf bu tarihsel öncelikleri yüzünden hatasız, ma­sum ve mukaddes olmaları ne derece doğru? Açıkçası ben, ilim alanına bu şekilde yaklaşılamayacağını düşünüyo­rum.

Bazı cahiller, selefin büyükleriyle düşülen her görüş ay­rılığına şu hadisi yapıştırmaktadırlar:” Bu ümmetin âhiri evvelini lanetler.”

İhtilaflar, ne kadar saygıyla ifade edilmiş olursa olsun, büyüklere ne kadar çok övgü yapılırsa yapılsın, saygısızlık olarak değerlendiriliyor. Bu cahiller, söz konusu hadisin an­lamım bilmemektedir. Hadiste ifade edilen lanetin anlamını kavrayamamışlardır.

Bilinmez ki bu insanlar söz konusu hadisin mânâsım mı anlamıyorlar, lanet kelimesinin anlamını mı bilmiyorlar, yoksa kasıtlı olarak sırf başkalarını yaralamak ve halk önünde küçük düşürmek için Rasûl’ün buyruğunu yanlış ye­re kullanmaya cüret mi ediyorlar? Behemehal herhangi bir ilim ve akıl sahibi bir insan, hiçbir zaman ilmi araştırmalar­da bir şahsın diğer bir şahısla delilleriyle birlikte olan ihtila­fını lanetle özdeşleştirmek gibi bir yanlışlığa düşmez. Böyle olsaydı, selef ile aramızdaki bütün ihtilafların bitmesi gere­kirdi. Aykırı görüş belirtmek de haram olurdu. Çünkü lanet muasırların hakkında da caiz değildir.

Bu meselede, siz sormasanız da açıklanması gereken iki husus olduğuna inanıyorum. Çünkü bu iki husus dolaylı ola­rak, yani temelde sorunuzla ilişkilidir.

Birincisi: Fıkhî meselelerde Hanefîlerin fetvalarına kar­şı hiçbir zaman fetva vermedim, görüş ayrılığına düşmedim. Yalnızca bazı öneriler getirmeye çalıştım. Bunu yaparken de alimleri düşünmeye davet etme amacını güttüm. Bu önerile­rim uygun bulunursa, alimler tarafından bu fetvalarda bir değişiklik yapılabilir. Fetvalarda değişiklik yapmanın Ha­nefîliğe ters düşmek olmadığı kanaatindeyim. Hanefi mez­hebinde fetvaları değiştirmenin yeri olduğuna ilişkin görüşlerimi ve delillerini ‘Zevcelerin Hakları’ kitabımın 60 ve 61’inci sayfalarında belirtmiştim. Her ilim sahibinin önerisi üzerine fetvaların değiştirilmesi gerekmediğine de bir ilke olarak inanıyorum. Fetva, hukuki bir ifadedir. İslama göre, çoğunluğun görüş birliği sağladığı (icma ettiği) ve alimlerin büyük bir çoğunluğunun kabul ettiği öneriler hukuki ifade haline getirilip fetvalaştırıhr. Bu nedenle herhangi bir öneri ilim ehli tarafından görüşbirliğiyle kabul edilmedikçe fetva (yasa) olamaz. Bu konudaki görüşlerimi de “İslâm Hukuku” adlı kitabımda delilleriyle ortaya koymuştum. Bu görüşle­rim ortadayken, delillere dayanarak bazı fetvaların değişti­rilmesi amacıyla bir takım öneriler sunmamın neresinin gü­nah olduğunu bana söyleyebilir misiniz? Bu öneriler, gerçek­ten müslümanlar arasında bir fitne doğurur mu?

İkincisi: Fıkhî meselelere kişisel yaklaşım yapılamaya­cağını düşünüyorum. Ben en fazla, bir meselede Hanefîlerin görüşüyle tatmin olmayınca diğer dört mezhebin görüşlerine ve delillerine bakarım, gücüm oranında değerlendirir, her­hangi birisinin fetvasını tercih ederim. Ehl-i sünnet’in dört mezhebinin dışındaki bir mezhebin fetvalarını kabul etmem çok enderdir. Dört mezhebe uygun olmayan bir görüşü benimsemişsem, emin olmalısınız ki o da bir müctehidin görü­şüdür. Delillere dayanarak vardığını, şahsi görüşlerse çok azdır. Kişisel görüşler ortaya koymak haram değildir. Fakat çok güçlü deliller ortaya koymayı gerektirir. Fıkhî mesele­lerde bir görüş belirtirken, seleften herhangi birisinin be­nimle aynı görüşte olduğuna çok tanık olmuşumdur. Selef­ten hiç bir alimle görüş birliği sağlayamama durumu başıma oldukça az gelmiştir. Bu tür durumlarda mukallit olmadığımı şahsen itiraf edebilirim. Fakat, Kur’an ve Sünnet’ten de­lillerle bu durumun günah olduğu ispatlanmadığı sürece, bunu bırakmamaya kararlıyım.[296]

Ulema Sınıfının Tavrına Dair

Hindistan’dan getirilip Pakistan’da dağıtılan bir broşür elimize geçti. İleri sürülen düşünceleri, alıntılar yaparak si­ze aktarmaya çalışacağım.

Broşür, “Âlim Medenî’nin Basiret Verici Beyanatı” adını taşımaktadır. Medenî, bu broşürde alim Abdulhamid’in ken­dine yazdığı mektuptan Cemaat-i İslâmî ye ilişkin bölümleri alıntı yapmıştır. Aşağıda, mektubun kendisini Cemaat-i İslâmî olarak adlandıran cemaatle ilgili bölümü vardır:

“Mevdûdîciliğin Genguh’ta bir fitne haline geldiğini dü­şünüyorum. Cemaat’in bölgedeki ileri gelenleriyle görüş alışverişinde bulundum. Bir süredir de yayınlarım izlemek­teyim. Bunlar, nedense sahabelere bile dil uzatıyorlar. Hz. Ali, Abdullah ibn Ömer ve Hz. Aişe (r.a) hakkında dile alın­mayacak sözler sarfetmektedirler. Ayrıca Mevdûdî, “Dini, ne eski alimlerden ne de günümüz alimlerinden öğrendim. Ben, İslâm’ı doğrudan kaynağından, Kur’an’dan ve Sünnet’ten öğrendim.” demektedir. Mevdudi, Müceddid-i Elf-i Sânı [297] ve Hz. Hâcî hakkında da “bunlar başlangıçta iyi işler yaptılar. Fakat ömürlerinin sonunda müslümanlara öyle bir zehir verdiler ki, etkisi günümüze kadar kendini gösterdi.” diye yazmıştır. Tasavvufu da aynı şekilde eleştirmektedir.

Genguhlulardan bazıları, insanları Ebu Said’in mezarı­na gitmekten menediyor. Gidenleri, taşların üstünde duran Hint fakirlerine benzetiyorlar.

Mevdûdîcilerin şu sözü çok ünlüdür: “Diyobend Mezâhir’ul-Ulum Medresesinde kurbanlık koçlar yetiştirilmektedir.” Alimler hakkında da çok ağır sözler sarfetmektedir­ler.

Bu sataşmaları daha sonra açıklayacağım.

Şu anda sorumuz şu: Bunlara cevap verelim mi? Çünkü ben Genguh’taki Eşref’ul-Ulûm Medresesi’nde görev yapıyo­rum. Ve gece gündüz bu tür münkiratla karşı karşıya kalıyo­rum. Yaptığım tek şey “lâ havle” çekmek.

Lütfen ayrıntılı bir şekilde mektubumuzu cevaplayınız.[298]

Abdülhamid Bülendşehrî

Cevap:

Peygamberler dışında hiç kimse masum değildir. Ne sa­habe, ne veliler, ne kelam ve hadis imamları, ne de fakihler masumdur. Herkes hata yapabilir.

Fakat sahabelerin güvenilirliğine delalet eden pek çok ayet ve hadis vardır. Ümmetin elinde onların amellerini, fa­ziletlerini ve ilmi derecelerini belgeleyen birçok muteber ri­vayet vardır. Nitekim, günümüzdeki alimler, onların onda biri bile olamazlar. Onları sadece onların ilim düzeylerine çı­kabilen kişiler eleştirebilir. Günümüzde, ne ilim ne de tak­vaya sahip oldukları halde, onlara dil uzatan boş kafalar kendi bedbahtlıklarından başka bir şey ortaya koymuyor­lar.

“Allah bir kimsenin perdesini yırtmak isterse, onlara te­miz insanların bıçağını vurdurur.”

Allah Teâlâ bu tür insanlar hakkında şöyle buyurmakta­dır:

  1. “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nun yanında bulu­nanlar, kâfirlere karşı şiddetli kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rüku ve secde ederek Allah’ın lütuf ve rıza­sını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat’taki ve İncil’deki vasıfları da şudur: Bir ekin gibidirler ki, filizini çıkardı, onu güçlen­dirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincile­rin hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir (bir duruma geldi). Allah, onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat va’detmiştir.”[299]
  2. “Bilin ki, Allah’ın elçisi, içinizdedir. Şayet o, birçok iş­lerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalblerinizde süsledi ve size küf­rü, fışkı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”[300]
  3. “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldu­nuz, îyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız. Eğer kitab ehli inanmış olsaydı; elbette kendile­ri için iyi olurdu. Onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan çıkmışlardır.”[301]
  4. “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahid olasınız, Peygamber de size şahid olsun. Biz, Peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eski­den yöneldiğin Kabe ‘yi kıble yaptık. Bu, Allah ‘m yol göster­diği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir.”[302]

Bu talihsizler, bir de onlara dillerini uzatıyorlar. Hz. Pey­gamber (s.a) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’tan korkun, benden sonra sahabelerimle alay et­meyin. “

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır:

“En hayırlı çağ benim çağımdır. Ondan sonra hayırlı olanlar da sırasıyla benden sonra gelenlerdir.”.

Bunların dil uzatmaları, sadece talihsizlikleridir. Bu hakirlerle konuşmak, münazara vs. yapmak, vakti zayi etinek demektir. Allah onlara da, bize de hidayet versin. Da-ru’1-Ulûm ve Mezahir’ul Ulûm adlı medreseler hakkında her sapık ve İslâm düşmanı aynı şeyleri söyler.[303]

Yayınlayan; Hüseyin Ahmed

Seyyid Şefikurrahman Daru’1-Ulum

Diyobendl3 Zilhicce 1369

Bu oldukça korkunç bir broşürdür.

Tercüman’ul Kur’an’ın okuyucuları bu gibi broşürlere hücum edilmediğine şahittirler. Fakat bazı cahil mürit ve öğrenciler, Hindistan ve Pakistan’ın ilim, takva ve ruhani önderlik açısından güvenilir bu din adamlarını yanlış bilgi­ler vererek böyle bir tavıra sürüklemişlerdir. Bu konuya ge­çenlerde de değinmiştim. Şimdi de bu konuya yer ayırmak zorunda kaldım. İnşaallah bundan sonra, hu sayfaları bu tür propagandalara cevap vermeye ayırarak boşa harcamış ol­mayız.

I.

Her şeyden önce alim Hüseyin Ahmed’in üslubu oldukça dikkat çekici. Aynı üslubun, kendisi hakkında yapılan eleş­tirilerde kullanılmasına sanırım razı olmayacaktır. Biz ken­disine aynı üslubla cevap vermeyecek kadar hoşgörü sahibi­yiz. Bir kişi veya grupla aramızda ihtilafın bulunması kötü bir durum değildir. Çok ciddi ihtilaflar bile yumuşak ve tatlı bir dille ifade edilebilir. Fakat ihtilaf ettiği kişiye “boş kafa­lı”, “talihsiz” ve “habis” gibi kelimeler sarfetmek uygar kişi­lere uygun bir davranış değildir. Hindistan’ın en büyük medresesinin başındaki bir kişiden böyle bir şey hiç de bekle­nemez.

Çünkü binlerce kişi nefsini arındırmak ve kendini yetiş­tirmek için bu medreseye gelir. Bir milletin öncüleri, muha­liflerini rencide ederek eleştirirlerse, o milleti oluşturan fertler hiç de birbirlerine saygı ve sevgi göstermezler.

“Eğer evin reisinin işi def çalmaksa Evdeki çocukların oynaması ayıplanmaz” Sayın alim, bir zamanlar milliyetçilik anlayışlarına ve Kongre Partisi’yle yaptığı işbirliğine getirdiğimiz eleştiriyi hatırlayacaktır. Bu eleştiriler, “Milliyetçilik Meselesi” adlı kitabımızla, “Müslümanlar ve Günümüzün Siyasi Buhranı” adlı kitabımızda yer almaktadır.

Öğrencileri de, kendisi de hakkımızda yaptıkları eleştiri­nin üslubuyla, bizim eleştirilerimizin üslubunu karşılaştırabilir.

Diyelim ki söz konusu eliştirilerimiz ağırlarına gitti, on, oniki yıl sonra hesaplaşmak istediler. Bunu iyilikle de yapa­bilirlerdi.

Böyle bir kötülüğü neye dayanarak yapmaktadırlar? Bu­nu nasıl caiz görebilirler?

II.

Onun birincisinden daha üzücü olan ikinci hatası ise, başkalarının din anlayışını ve inançlarını eleştirirken benimsediği sorumsuzca tavırdır. Kendisine varsayıma dayalı bir soru sorulmamıştır. Sadece, bir cemaatin ismi zikredile­rek, bir takım suçlamalarda bulunulmuştur. Bu alim, dini­mizde lakab takmanın kötülüğünü göz ardı ederek “Mevdûdîciler” ve “Mevdûdîcilik” kelimeleriyle gündeme getirilen cemaatten tamamen habersiz değildi. O, Hindistan ve Pa­kistan’da bu cemaatin birçok mensubu bulunduğundan ha­berdardır. Cemaatimizin görüşlerinin gizli saklı olmadığını da biliyordu. Yaptığımız yayınlarla görüşlerimizi açıkça or­taya koyduğumuzu kendisi de bilmektedir. Böyle olmakla birlikte, dayanaksız suçlamaları ele alarak, sert eleştiriler yapmıştır. Öğrencilerine bu eleştirileri, broşür haline geti­rip yayınlama izni vermiştir.

Neden, cemaatimizin sahabeler ve din adamları hakkın­da ne düşündüğünü, neler yandığını araştırma ihtiyacı duy­mamıştır? Kendine aktarılan sözlerin öncesinin ve sonrası­nın ne olduğunu niçin araştırmamıştır? Cemaatimizin söz konusu büyükler için neler düşündüğünü niçin merak etme­miştir? Neden, bazı kişilere atfedilen sözlerin gerçekte kime ait olduğunu öğrenmeye çalışmamıştır?

Cemaatimizin esaslarının ne olduğunu hiç araştırmış mı­dır acaba? Başkalarına ait sözlerden cemaatimizin sorumlu olduğunu kim ileri sürebilir? Eleştirdikleri görüşlerin sahip­lerinin cemaatimizle ilgilerinin olup olmadığını araştırma­ya bile gerek duymamışlardır.

Diyelim ki, cemaatimizin yayınlarını okumaya fırsat bu­lamamıştır. Bu durumda neden illa eleştireceğim diye tutturmuştur? Dinin öncülüğünü yapma sorumluluğunu taşı­yan bir kişiye bu yakışır mı? Takva ve hakkaniyet anlayışla­rı bu mu? Nefsini anndıramamış, kendini yetiştirememiş bir kişi nasıl başkalarına öncülük yapacak?

Bu broşürü yazarken şu hadisi unuttular mı?

“Müslümana kötü söylemek fısktır”.

“Müslümanın her müslümana kanı, malı ve ırzı haram­dır”.

Acaba bu broşürü hazırlarken, bir an için de olsa, bir gün öleceğini ve ahirette hesap vereceğini hiç düşünmedi mi? Orada eğer soruyu soranın suçlamalarının bühtan ve iftira­dan başka bir şey olmadığı açığa çıkarsa o zaman hoca efendi bu suçlamaların cezasından ne vererek kurtulacaktır?

III.

Söz konusu alim ve arkadaşları, Cemaat-i İslâmi’ye karşı broşür yayınlarken, bir şahıs veya cemaatin itikadıyla ilgili bir görüş belirlemeden önce bütün yayınlarını okumak ge­rektiğini unutmuş görünmektedirler.

Bir insan, Allah’tan korktuğu sürece ortalıkta dolaşan sözlere dayanarak başkalarını sapıklıkla itham edemez. Bunu yayınlayamaz, bu dedikodunun doğurduğu fîkr-i sabite ve ön yargılara dayanarak kitap ve yayınlarını okumamazlık edemez. Böyle bir tavrı, ancak dünya hayatını herşey sa­nanlar gösterebilir. Ahiret inancı olan birisi buna cesaret edemez.

Söz konusu kişilerin hakkımızda ileri sürdükleri görüşle­ri ve yönelttikleri suçlamaları ele aldık, dikkatlice inceledik. Dikkatimizi çeken hususları şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Broşürlerinin bazı yerlerinde, bizim sözlerimizi olduğu gibi almak yerine, sözlerimizden anladıklarını aktarma yo­luna gitmişlerdir. Yanlış anlamalarının günahını da üstü­müze yıkmaya çalışmaktadırlar. Sözümüzü ve gerçek mera­mımızı ortaya koyamamışlardır. Kasdettiğimizi sandıkları şeyler üzerinde durmuşlardır. Sözlerimizi olduğu gibi nak­ledince istedikleri suçlamayı yapamayacakları her konuda bu yola başvurmuşlardır. Sözlerimizin aslını suçlamalarına delil gösteremeyeceklerinden, -çünkü buna müsait değildir- kendi anladıklarını ortaya koyup, ona dayanarak suçlamaya kalkışmaktadırlar.
  2. Bazı yerlerdeyse, birkaç cümlemizi metinden kopara­rak, anlamını oraya buraya çekip tuhaf neticeler çıkarmışlardır. Oysa bu cümleleri metindeki anlamlarıyla ele alsa­lar, değerlendirirken yazının veya kitabın tamamını göz önünde bulundursalar, yaptıkları yorumların yanlışlığını görerek itham ve iftiraya cüret edemeyecekler, sağlıklı gö­rüşlere sahip olacaklardı. Hakkımızda verilen fetvalar ya or­talıkta dolaşan söylentilere veya bir yakının verdiği yanlış bilgiye ya da yazıyı okuduğu halde bile bile saptırmaya da­yanmaktadır.
  3. Bazı yerlerdeyse, sözlerimiz açıkça tahrif edilmiş, maksadımız saptırılmış ve görüşlerimiz bozulmuştur. Kimi yerlerde sözümüzün arasına söz katılmıştır.

Kimi yerlerde de sözümüzün gerçek mânâsı bir kenara bı­rakılarak, bizim kasdetmediğimiz anlamlar çıkarılmıştır.

Bu tavır, yayınlarımızı ciddi bir şekilde takip edenleri ke­sinlikle etkileyemez. Onlar, bizim düşüncelerimizi delille­riyle bilirler. Anlayışımızın özüne yabancı değillerdir. Yapı­lan yorumların ve eleştirilerin haklı olup olmadığını bilirler. Bu oyunlara, yalnızca az bilenler kanacaktır.

  1. Bazı yerlerde, cümlelerimizi olduğu gibi almışlardır. Fakat kaba bir anlayışsızlık göstermişlerdir. Anlamaya da çalışmamışlardır, içlerindeki kin ve kötü niyet, kavrayışla­rını bağlamıştır, basiretlerini söndürmüştür. Oysa bize sor­salardı, kuşkuya düştükleri sözlerimizin ne anlama geldik­lerini, gerçek meramımızı kendilerine açıklardık. İki anla­ma gelebilecek sözlerde, yazarın meramının ağırlıklı anlam­da olduğu esastır, bunu göz ardı etmişlerdir.
  2. Bazı yerlerde, kaynak göstermeden, atıfta bulunma­dan kimi görüş ve akideleri bize isnad etmişlerdir. Oysa bize isnad edilen bu söz ve görüşleri paylaşmadığımızı, asılsız ol­duklarını kamuoyuna defalarca duyurduk ve iddiaları inkar ettik. Bizim olduğu ileri sürülen bu söz ve görüşleri kesinlik­le yayınlarımızda bulamazlar. Gerçekten bize ait olduğunu ispat edemezler. Birisini zorla günahkâr, sapık ve suçlu yap­manın ne kadar hakkaniyetle bağdaşır bir davranış olduğu­nu düşünüp, şaşmaktayım.
  3. Bazı yerlerde, daha önce delillerle çürüttüğümüz, ay­rıntılar vererek cevapladığımız iddialarla yeniden karşımıza çıkma yüzsüzlüğü ve arsızlığı ile karşılaşmaktayız. Ver­diğimiz cevapları okumadan bu iddiaları ortaya atıyorlarsa, bu karşı çıkma alışkanlığından başka bir şeyi göstermez. Çürütülen iddiaları tekrar tekrar ileri sürmek, yalnızca sa­hiplerinin karşı çıkma hastalığına tutulduklarını gösterir. Cevaplarımızı okudularsa da, bile bile karşı çıkıyorlarsa, bu onların kavga yapmak istediklerini gösterir. Zihniyetinde kavga etmek düşüncesi olan neyi kabul eder ki!
  4. Bazı yerlerde, inançlarımız, hareketimiz ve pek çok ko­nudaki görüşlerimizle ilgili olarak değerlendirmeler yapıl­mıştır. Fakat bunlarda da görüşlerini yayınlarımızdan delil­lerle desteklemediklerine tanık oluyoruz. Ayrıca kendi görüş ve değerlendirmelerinin dayanaklarını, neyi temel aldıkla­rını açıkça ortaya koymamışlardır. Böyle yersiz görüşlerle kim uğraşabilir? Yersiz görüşlerden yakayı kurtarmak ko­lay değildir.
  5. Bazı karşı çıkışlar, öz olarak, bir fikhî meselede veya herhangi bir şeyin açıklama ve değerlendirmesinde hata yaptığımızı belirtiyor. Fakat bu yapılırken, dini yok etmeye çalıştığımızı söyleyecek kadar, işlediğimiz sanılan hatalar büyütülüyor, abartılıyor. Oysa ilim alamnda hata yapmak tuhaf bir şey değildir. Her hatanın, sapıklık olması şartı da yoktur.
  6. Bazı konuların ihtilafa açık ve tarafların dayandığı bir kaç delili olmasına rağmen, fetva konusu yapıldığı görül­mektedir. İhtilaflı meselelerde tartışma yapılır. Fakat fetva beklenmez. Biz değerlendirmelerimizi, iddia sahiplerinin yazılarını okuyarak yaparız. Bu, değerlendirmelerimizde karşılaştığımız iddiaların özelliklerine dayanmaktadır. Di­lerlerse, ispatlarız.

Daha önce bize bu tür sataşmaları, koministler, Kadıyaniler, hadis inkarcıları, Brelvîler ve Müslümanlar Birliğinin üyeleri yapmaktaydı. Bazı Ehl-i Hadis mensupları da aynı şekilde sataşmaya çalıştı. Bazı gazete ve dergilerde bize kar­şı kamuoyu oluşturma çalışmaları sık sık yapılmaktadır. Biz, davranışlarında edep, haya ve Allah korkusu bulunma­yanlara hiç bir iltifatı layık görmüyoruz.

Biz hâlâ Diyobend ve Mezahir’ul Ulum büyüklerim bu saflara dahil etmiyoruz. Bu nedenle de karşımıza almıyoruz. Bir daha bu denli seviyesizliklere düşmeyeceklerini ümit ediyoruz. Zaten onlara bu kadar zaman ve emek harcamamı­zın nedeni de, gerçekten seviyeli bir yaklaşım gösterebile­ceklerine olan inancımızdır. Bu konuda hayâl kırıklığına uğ­ratırlarsa, hiç bir zaman bu tür propagandalarını ciddiye al­mayacağımızı ve cevap vermeye çalışmayacağımızı bildir­mek isteriz.

IV.

Bizi cevap vermeye zorlayan itiraz ve iddiaların Htep aynı yerde ortaya çıkması çok şaşırtıcıdır. Diyobend ve bir kaç bölgedeki aynı alimler sürekli bizimle uğraşmaktadır. Bazı şeyler, Tercüman’ul Kur’an’ın arşivine kaldırılmış, ne cevap verdiğimizi dahi unuttuğumuz, oldukça eski meselelerdir. Bunları halka kabul ettirmeye yönelik özel bir faaliyetimiz ve tebliğimiz de yoktur. Delilleriyle ortaya koydukları halde, ısrarla tekrarladığımız yanlışlar da yok. Böyle olmasına rağ­men, karşılaştığımız iddialarını sürekli tekrarlamakta ve ileri sürdükleri şeyleri herşeyimiz olarak görmekte ve tüm ömrümüzü bu meseleleri açıklamaya, gecemizi ve gündüzü­müzü bu fikirlerimizi yaymaya verdiğimizi sanmaktadırlar. Bütün faaliyetlerimizi ve anlayışımızı, ileri sürdükleri hata­ya indirgemektedirler ve kamuoyuna da böyle göstermeye çalışmaktadırlar.

İlginçtir, bu kişilerin yazılarında, yıllardır sözlü ve basılı olarak yaymaya çalıştığımız davamıza ve anlayışımıza iliş­kin tek bir kelimeyle bile karşılaşmıyoruz. Varlığını ortadan kaldırmak istediğimiz şeylere de yazılarında yer vermemek­tedirler. Bazen öylesine işaret ederek, küçük değimlerle ge­çiştirmektedirler. Bu taktiğe başvurmalarının nedenini bize kim anlatacak?

Kur’an-ı Kerim’den bu konuda öğrendiğimiz şudur: Bir insan, endişe duyduğu ve meşgul olduğu meselelerle değer­lendirilir ve ölçülür. Endişe ve meşguliyeti haklıysa, bazan istemeyerek düştüğü yanlışlar varsa bile, bu yanlışlar tevbesiz de affedilebilir. Çünkü şu ilke geçerlidir:

“Muhakkak ki sevaplar günahları götürür.”

Günümüzdeki din adamlarının, başka cemaatlerin dave­tini gece gündüz büyük azim ve gayretle yürüttükleri faali­yetlerini göz ardı etmeye çalışmaları anlaşılır gibi değildir. Hatta tuhaftır. Bu tür hareketlere bakarak, ahiretteki tüm adalet yetkisini kendi elinde bulundurduğu için Allah’a bin­lerce kez şükrediyorum. Allah korusun, adalet bunlara bağlı olsaydı, halkı türlü bahanelerle tartarak, bütün çabaları, bütün yapılanları yok edebilirlerdi.

Bazı kişiler, özellikle bu meseleleri defalarca gündeme getirerek, bize karşı halkı kışkırtmaya çalışmaktadır. Mese­la şu iddialarda bulunuyorlar: “Cemaat-i İslâmi, müslüman halkı tekfir etmektedir. Bu cemaatin mensupları, kendileri­nin dışındaki herkesi kâfir görmektedir. Büyük günah işleyenlerin imandan çıktığını söylüyorlar. Din adamlarına kar­şı küstahlık yapıyorlar. Liderleri, müceddidlik ve mehdilik iddiasında bulunuyor. İleride daha başka iddialarda bulu­nursa şaşmamak gerekmektedir vs.”

Bu tür suçlamaları ispatlamak için büyük gayret sarfedilmektedir. Büyük emeklerle, binlerce sayfalık yazılar kaleme alınmaktadır. Bu yazılarda öyle ilginç şeyler oluyor ki, doğrusu çoğu şeyi biz de ilk defa kendilerinden öğreniyoruz. Bu, dışarıdan bakılınca görülmeyebilir. Fakat biz, bu tür davranışların iç yüzünü biliyoruz. Biz, her türlü maharete il­tifat ederiz. Bu maharet, hırsızlık ve yankesicilik de olabilir. Fakat bizim merak ettiğimiz bir husus var. Acaba neden ahiret endişelerini bırakıp da bütün emeklerini bu konuda sarfetmektedirler?

Başkalarının hatalarını araştırıp dururken, Kur’an’dan, Sünnet’ten ve selef ulemasının görüşlerinden hangisine dayanmaktadırlar acaba? Hata arayıp da bulamayınca, kendi­lerinden bazı şeyler uydurarak güya suçu ispat etmelerini şer’an nasıl izah ederler?

V.

Bizi şaşırtan bir başka husus da bazı alimlerin birkaç se­nedir görüşlerini değiştirerek karşımıza geçmeleridir. Bu olayla geçen üç-dört yıl içerisinde pek çok kez karşılaştık. Oysa, görüşlerimizde bir değişme yoktur; yıllar önce ne idiy­se, bugün de odur. Bugün bize sapık ve saptırıcı dedirten, hatta nasipsiz ve habislikle suçlanmamıza sebep olan yazı­lar, daha önce de yaymlanmıştı. Ancak o zaman biz hiç değil­se sapıklık ve saptırıcılıkla suçlanmıyorduk.

1945’te Köyleri Islah Derneği kurulduğunda Rivaza-bad’dan alim Kifayetullah’a benimle ilgili bir soru yöneltilmişti. Kendisi de şu cevabı vermişti:

“Sayın Mevdûdî’nin yazılarının ekseriyeti doğrudur. Onun hareketinde görülen herhangi bir hata ve sapıklık yoktur. Günümüzde böyle bir hareketin faydalı olması için or­tam müsait mi, değil mi diye düşünülebilir? Önderi böyle bir hareketi başarabilecek mi, yoksa laf mı üretiyor? Mesele budur.”

O günlerde Barabanki’den bir kişi, alim Kifayetullah’a Cemaat-i İslâmi’yle ilgili olarak sorduğu sorudan şu cevabı almıştı:

“Mevdûdî’nin hareketi ilkeler açısından doğrudur. Fakat günümüz ortamında bir kişinin şer’î hadler uygulanmalıdır demesi gibi, bu hareketin de bir işlev görmesi zordur. Böyle bir istek prensip olarak doğrudur. Fakat pratikte bir hırsızın elini kesmek veya zina eden kişileri recmetmek mümkün de­ğildir. Çünkü gayri İslâmi bir yönetimin engellemeleri söz konusudur. Bu yüzden herhangi bir kişinin, Mevdûdî’nin cemaatine katılıp İslâm’a hizmet etmesinde bir sakınca yok­tur.”

Şu an aynı alim, yani Mevlânâ Kifayetullah, Saharanpur’da dağıtılan bir broşürdeki başka bir fetvasında şöyle de­mektedir:

“Mevdûdî Cemaatinin başkanı Mevdûdî’yi tanıyorum. Kendisi, itibarlı, ilmi herkes tarafından kabul edilen hiçbir alimin öğrencisi değildir. O, çok okuyan bindir. Pek çok ko­nuda kitap okumuş, araştırmalar yapmıştır. Geniş bir bakış açısı vardır. Fakat dini ilimlerdeki otoritesi, dini alandaki ilmî gücü zayıftır. İctihadlarıyla (!) meşhurdur. Çünkü, bü­yük din adamlarına ve sahabelere eleştiriler getirmektedir. Dolayısıyla,müslünıanlar bu hareketten uzak durmalıdır. Bu cemaatle ilişkide bulunmamalıdır. Mevdûdî’nin yazıları ilk bakışta çekici ve iyi görünür. Fakat bunları okudukça, in­san kendini dini meselelerde serbest hissetmeye başlar. Bu nedenle, din büyükleriyle ilgili kuşkular uyanır.”

1945’te alim Hüseyin Ahmed, Cemaat-i İslâmi’ye ilişkin olarak soruları bir soruya şu cevabı vermişti:

“Mevdûdî’nin görüşleri bir çok yazıda, pek çok yayın orga­nında ifade edilmiştir Bunları iyice incelemek için vakit bu­lamadım. Yazılarında gördüğüm amaçlarının, günümüzde gerçekleşmesi imkansızdır. Kuşkusuz, Allah her şeyi daha iyi bilir. Böyle bir dönemde, böyle bir ortamda söz konusu meseleleri gündeme getirmekten şeriatın bizi sorumlu tutup tutmadığım bilmiyorum.”

Firuzpur’da maliye memuru olan birisi, alim Hüseyin Ahmed’e Cemaat-i İslâmi’nin tüm yayınlarını gönderip, Hint Ulema Cemiyeti’nin anlayışıyla, Cemaat-i İslâmi’nin anlayışı arasında bir tercih yapmasını, hangisinin haklı ol­duğunu delillerle ortaya koymasını istemişti. Ayrıca bir fet­vaya dikkatini çekerek, söz konusu fetvayı okuduktan sonra memurluğa dayanamaz olduğunu, ayrılmak istediğini, bu konudaki tavsiyesinin ne olduğunu öğrenmek istediğini be­lirtmişti.

30 Zilhicce 1364’te Hüseyin Ahmed şu cevabı vermişti:

“Muhterem…

Postaya bile hergün bakamayacak kadar meşgulüm. Bu durumda gönderdiğiniz kitapları okuyup sorduğunuz soru­ları cevaplamak oldukça zordur. Mevdudi’nin oldukça boş vakti var. İstediğini, istediği zaman yayınlıyor.

Cemiyet-i Ulema’nın siyasi tavrı, ehven-i şerri tercih et­mek şeklinde özetlenebilir. Mevcut durumda, hareket ve sü­kunumuz kendini ispat etmiş güçlerin tavrına dayalıdır.

Mevdûdî’nin görüşlerini, anlayışını araştırmaya ve eleş­tirmeye ne gerek var? Bu isteğinizi anlayamadım. Gerekli ol­sa bile, buna vakit ayıramayız. Mevdûdî ve arkadaşları ha­reketlerini sürdürsünler. Biz onlara karşı bir cephe oluştur­maktan kaçmıyoruz. Müslümanlar açısından onların hare­ketinde İslâm’a uygun ve faydalı faaliyetler görürsek, bunu kabul etmede tereddüt göstermeden katılırız. Aksi takdirde, Kur’an’ın prensibine göre bizi mazur görsünler. Çünkü:

“Hiç bir nefse takatinin üstünde bir şey teklif etmedik.”[304] buyurulmaktadır.

İkincisi, memuriyetle ilgili sorunuzdu. Anladığım kada­rıyla rızkınızı elde edecek bir başka helal yolunuz vardır. Bu durumda memuriyeti bırakmanız sizin açınızdan hayırlı olacaktır. Sözünü ettiğiniz fetvayı görmedim. Fakat o yazı “sevaba en yakın olanı” dır. Dostlarınız alim oldukları halde verdikleri hükmü anlayamadım.

Bugün ise, tam beş yıl sonra, Zilhicce 1369 H. tarihinde aynı alim Hüseyin Ahmed hakkımızda, bu sorunun başında aktardığımız görüşü zikretmektedir. Acaba bu düşünce de­ğişikliğinin sebebi nedir? O günden beri bazı hatalara düşmüşsek, bunların belirtilmesi gerekir. Şimdi fırsat bulmuşlarsa kitaplarımızı okuyup hatalarımızı ortaya koyabilirler. Niyetleri bu değilse, bize katılacak olanları durdurmaları­nın nedeni de buysa, zaten aynı endişeye komünistler, Müs­lüman Birliği, Brelvî, Kadıyânî, Ehl-i Hadis ve hadis mün­kirleri de kapılmışlardır. Bunların hepsi bize karşı harekete geçmiş durumdadırlar, bu nedenle rahat edebilirler.

Affedersiniz, ama böyle bir davranış hakkaniyetle bağ­daşmaz. Bu tür davranışlar, yalnızca esnaf ve tüccarlar arasında görülebilir. Çünkü onlar, her ne olursa olsun, müşteri­lerini kaybetmek istemezler.

Belki dürüst bir tüccar, müşteri kaybetmemek adına da olsa, başka tüccarlara çamur atmaz. Yerlerini belirlemek ve konum almak, onların sorunudur. Fakat biz ticaret yapmı­yoruz. Kimseyle de rekabete giremeyiz. Biz, Kur’an ve Sünnet’e uygun bulduğumuz şeyleri insanlara sunmaya çalış­maktayız. Bunu haklı gören kabul eder. Çünkü bu kendi hayrınadır. Haklı bulmayan da reddeder. Bu Allah’la ara­sında bir meseledir. Bütün insanlık mesajımızı kabul edecek olsa da, bizim hiçbir zaman ahiretteki kazançtan başka bir endişemiz olmayacaktır. Herkes reddederse de bundan hiç bir zararımız olmaz.

VI.

Son olarak, hakkaniyet sahibi ve ahiret hesabı yapan alimlere söyleyeceğim üç husus var:

Birincisi: Bizim amacımız ilim, fikir, ahlâk, medeniyet, ekonomi ve siyaset üzerinde hakimiyet kuran sapıklığı orta­dan kaldırmaya çalışmaktır. Hayatın bütün alanlarında, Al­lah’ın dininin hakimiyetini kurmak için kendimizi adamış bulunmaktayız.

Az da olsa sağduyunuz varsa, ortalıkta olup bitenden İslâm’a hizmet eden en faal cemaati kolaylıkla anlayabilirsi­niz. Sapkınlık ve küfrün bütün güçlerinin birleşip karşı cep­he oluşturduklarını da görebilirsiniz. Komünistlere bir sorun. Cemaat-i İslâmi’yi mi, diğer alim cemaatlerini mi kendileri açısından daha tehlikeli görmek­tedirler? Hadis inkarcıları daha çok kime düşmanlık yap­maktadır? Kadıyânîler kimden korkmaktadır? Batıcıların öncülerinin yaym organlarına bir bakarsanız, konuşmaları­nı bir dinlerseniz, daha çok kime kızdıklarını, kimi tehlike olarak güdüklerini rahatlıkla anlayabilirsiniz. Biz, bu ülke­de pek çok karşı güçle mücadele etmekteyiz. Mücadelemizi incelerseniz, hem güçler arasındaki dengeyi ve hem de sizin ağırlığınızın hangi kefeye gitmekte olduğunu görebilirsiniz. Kavga etme düşünceniz varsa, bunu gönül rahatlığıyla yapabilirsiniz. Fakat, sonunuz üzerinde de iyi düşünmelisiniz. Şu anda fetvalarla ve karşı çıkmalarla bu durumdan kurtul­mayı mı umuyorsunuz? Ahirette, Allah katında yargılanıp sorgulandığınızda, itaatla fisk ve hidayetle dalalet arasında­ki savaşta sizin kimi tercih ettiğiniz sorulduğunda ne cevap vereceksiniz? Eğer o zaman bu fetvalarınız, yazılarınız ve itirazlarınızı sunarak kurtulabileceğinizi umuyor ve bizim hata ve yanlışlarımızı saymakla bu iki taraf arasındaki sa­vaşta aslında bizim yok olmamızı ve boynumuzu vurmayı amaçladığınızı ispatlayacağınızı sanıyorsanız, buyurunuz bu kampanyanızı devam ettiriniz; geriye bir şey kaldı ise, onu da yapmayı ihmal etmeyiniz.

İkincisi: Bize karşı çıkarken kişisel nedenlere değil de haklı nedenlere dayanacaksanız, insafla yayınlarımızı okumanız gerekir Böylece sağlıklı bir görüş sahibi olabilirsiniz. Gerçekten bizim kaçşı çıkılması gereken bir cemaat olup ol­madığımıza da yayınlarımızı inceledikten sonra karar ver­melisiniz. Acaba, mücadele ettiğimiz bâtıl güçlere karşı sizin de mücadele vermeniz gerekmiyor mu? Günümüzde bir kar­maşa var. Birden sona ereceğe de benzemiyor. Siz komünist, Kadıyânî, hadis inkarcıları ve Batı hayranları gibi fisk ve sa­pıklık yayanların safını mı tercih edeceksiniz, yoksa bizim haklı mücadelemizi mi destekleyeceksiniz? Buna karar verdikten sonra düşünüp konuşmalısınız.

Üçüncüsü: Her zaman belirttiğimiz gibi, herhangi bir sö­zümüz veya görüşümüzün Kur’an ve Sünnete aykırı olduğu ispat edilebilirse, biz bunu kabul etmede kesinlikle tereddüt göstermeyiz.

Bize karşı çıkanlar, fitne yaratmak istemiyorlarsa ve ih­tilafların ortadan kaldırılmasını amaçlıyorlarsa, bu yol açık­tır, itirazlarını bize yazabilirler. Biz de onları aynen yayınla­rız. Ayrıca vereceğimiz cevaplarla tatmin etmeye de çalışı­rız.

İtiraz ettikleri hususları kendi gazete Areya dergilerinde yazmak istiyorlarsa, bunu hergün yapılan alayları durdur­duktan sonra yapmalıdırlar. Ancak bu durumda cevaplaya­biliriz. Ayrıca, nasıl biz kendi yayın organlarımızda onların yazılarını aynen yayınlıyorsak, onlar da cevabımızı aynen yayınlamalıdırlar. Bunu yaptıktan sonra, yeni görüşlerini de istedikleri gibi belirtebilirler.[305]

Bazı İlginç Sorular

Soru:

Size bir takım sorular yöneltiyorum. Ayrıntılı bir şekilde cevaplarsanız çok memnun ve müteşekkir olacağım[306]

  1. Eğer cemaatiniz Hindistan ve Pakistan’ın ayrılmasın­dan sonra genel merkezini Pakistan’a nakletmeseydi, İslâmî hareketin ortaya çıkması veya gelişmesi diye bir durum sözkonusu olmazdı. Bu görüşe katılıyor musunuz?
  2. “Heyet-i adalet (muhakeme) sistemi” bir cemaatin lide­rini adaylık için yeterli görmüyorsa, bu cemaatin üyelerine nasıl yeterli denilebilir?
  3. İlk üç halifenin yönetimini gayri İslâmi olarak nitele­yen bir Şiî, bu itikadını koruduğu halde, hareketinize katıla­bilir mi?
  4. Salih bir delege, kendi lehinde oy kullanabilir mi? Bu­nun İslâm hukukundaki delili nedir?
  5. Önerdiğiniz “heyet-i adalet sistemindeki parlamento dışında, seçim bölgelerinde makam ve mevki dağıtmak için bir araya gelip oturmak ve yemin ettirmek dört halife döne­minde uygulanmış mıdır? Yoksa halife, halkın adına delege­leri kendisi mi belirlemektedir?
  6. Hindistan’da küfür ve irtidad kampanyası çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bu durumda, Hindistan’ı silah zoruyla işgal etmek, güçlü ve yeterli önderliğiniz ışığında îslâmi bir hükümet kurmak Pakistan’ın görevi değil midir? Mali ve ik­tisadi sıkıntılar, İslâm’ın bayrağını her yerde yükseltmeyi engeller mi?
  7. Siz, vahiy ve ilham iddiasında bulunmadınız. Zaten si­ze göre İslâmî devlette artık vahiy gelmez. Bu durumda, bir kaç delille tatmin olup, neden kendi hareketinizi gerçek bir dini hareket olarak görüyorsunuz? Neden, cemaatinizi bir inkılap gerçekleştirecek güçte görüyorsunuz? Belki başka cemaatler de doğru itikada sahiptir. Belki sizin fikri esasla­rınız bir takım yanlış anlamalara dayanmaktadır.

Cevap:

Sorularınız bende bir takım sıkıntılar oluşturmuştu. Mektubunuzun gönderildiği yeri öğrenince göstermiş olduğunuz makuliyet ve metaneti yeterli gördüm. Sorularınızda-ki bu özellikleri yitirmemenizi ve geliştirmenizi dilerim.

Sorularınızı kısaca şu şekilde cevaplayabiliriz:

  1. Cemaat-i İslâmî, Pakistan’a bir yerden yeni gelmedi. Zaten önceden burada idi. Fakat diğer cemaatler gibi, cema­atimizin de merkezi buraya taşınmıştır. Bizim cemaatimiz olmasaydı bir îslâmi hareket doğmayacaktı veya gelişme imkanı bulamayacaktı gibi iddialarımız yoktur. Fakat geç­mişe şöyle bir bakanlar, Pakistan’ın kuruluşundan sonra bu ülkeyi gerçek bir İslâm devleti yapmak için böyle bir organi­ze harekete ve cemaate ihtiyacın olduğunu ve Cemaat-i İslâmi’nin bu ihtiyacı büyük oranda karşıladığını anlayacaklar­dır. Zaten Cemaat-i İslâmî önceden örgütlenmiş olmasaydı; kâfir güçler, amacı Pakistan’ı gerçek mânâda bir İslâm dev­leti yapmak isteyen bir cemaatin doğmasına ve örgütlenme­sine imkan vermezlerdi.
  2. Bir cemaatin liderinin isminin adalet heyetine sunul­duğunu ve yeterli bulunmadığından reddedildiğini nereden

öğrendiniz? Gerçekten böyle bir şey biliyorsanız, bana da ha­ber vermelisiniz. Bu sadece bir düşünce ürünüyse, siz bana soru soracağınıza bakış açınızı düzeltmelisiniz. Bilgi sahibi olmadan, böyle farazi şeyler düşünmek doğru değildir. İşin gerçeğini bilenlerin karşısına çıkarak böyle bir soruyu yö­neltmek daha da kötüdür.

  1. Cemaat-i İslâmî’nin itikadı ve amacı programında ya­zılıdır. Bunları kabul eden herkes hareketimize katılabi­lir.
  2. Salih bir delegenin kendi lehine oy kullanması İslâm açısından hoşgörülen bir hareket değildir. Fakat bu, günü­müzde seçime katılabilmek için bulaşılan bir kaç mekruhtan biridir. Bu tür mekruhlar, seçim gibi önemli bir işe katılma­mayı gerektirecek kadar ciddi şeyler değildir.
  3. Önerdiğimiz “heyet-i adalet sistemi”nde yemin ve mev­kii dağıtımının nerede olduğunu anlayamadım. Biz, genel olarak, insanlardan heyete seçildikleri takdirde yemin et­melerini istiyoruz. Fakat “aşırı”lığı da nereden çıkardınız? Dört halife döneminde böyle bir yöntemin bulunmayışı, caiz olmamasına veya gayri İslâmî olmasına delil teşkil etmez. Sizde bunun caiz olmadığına ilişkin bir delil varsa, bize de gösterin lütfen. Dört halife, bunu gerek görmedikleri için yapmamışlardır. Biz de ihtiyaç duyduğumuz için yapıyo­ruz.

Birleşip oturmakla ilgili sorunuz da ilginç. Bu da sorul­ması gereken bir soru mu, değil mi bir düşünün lütfen.

Zamanın halifesinin halk için temsilcileri kendisinin seç­tiğini söylemeniz, tarihi bilginizin eksik olduğunu göster­mektedir. O dönemde aşiret sistemi vardı. Her aşiretin şeyhi temsilci olurdu. Seçimde de aynı kişiler temsilci seçilirdi. Halifeler bu kişilere danışırlardı.[307]

  1. Ülke sınırları içinde İslâm’ın hükümlerinin uygulan­ması ve sapkınlıkların yok edilmesi Pakistan hükümetinin başlıca görevidir. Bu sorununu halledince, Pakistan elbette diğer ülkelerin mazlum müslümanlanna yardım edecektir; bu üstüne farzdır. Bu farzı yerine getirmesi de gücüne bağlı­dır. Gücü varsa, yapar. Gücü yetmediği sürece, kendine bu farz düşmez. Bir ülkeyle, İslâm düşmanı olsa da, gerektiğin­de anlaşma yapılabilir. Hz. Peygamber’in Hudeybiye anlaş­ması bunun delilidir.
  2. Size göre galiba Kur’an ve Sünnet sadece bir kaç delil­den ibarettir. Müslümanların tatmin olmaları için de yeterli değildir.

Ben, Kur’an ve Sünnet’i okuyarak mutmain oldum. Ce­maat-i İslâmi’nin hareketi İslâm’ın ruhuna uygundur. Hareketin gerektirdiği şeyleri yapıp doğru dürüst çalışırsak, bu yolla mutlaka salih bir liderlik oluşacaktır.

Diğer cemaatlerle ilgili görüşlerimi siz bir yanlış anlama olarak görebilirsiniz. Fakat ben görüşlerimi delillere göre belirlerim. Aynı şekilde, elime geçen delil gerektirirse görü­şümden vazgeçebilirim de. İnancıma göre artık vahiy gelme­yecektir. İlhamsa gerekli değildir, ama olursa iyidir. Olmaz­sa, rehber olarak Kur’an ve Sünnet bize yeter.[308]

Tebliğ Cemaatine Bir Dost Sitemi

Soru:

Geçen günlerde Tebliğ Cemaati büyük bir miting düzen­ledi. Hindistan ve Pakistan Tebliğ Cemaati’nin Lideri Mevlânâ Muhammed Yusuf (Mevlânâ Muhammed İlyas’ın [309] oğlu) mitinge katılmak üzere Sakhar’a geldi. Sakhar Cemaat-i İslâmi mensupları miting düzenlenen alanda bir ki­tap sergisi açmaya karar verdi. Miting tertip komitesinden izin istendi. Bir yetkili, alanda kitap sergisi açmanın kendi­leri açısından hiçbir sakıncası olmadığını bildirdi. Büyük bir sevinçle sergiye izin verdi. Daha sonra sergi için yer de belir­ledi.

Fakat ertesi giin Fazlı Mubin Bey (Sakhar Cemaat-i İslâmi’nin Lideri) kitapları sergiye yerleştirmek üzere belirlenen yere varınca menedildi. Tertip komitesinden karar de­ğiştirmelerinin nedeni soruldu. Bir yetkili, şûranın kitap sergisi açılmasına ve herhangi bir işbirliği isteğine karşı çık­tığını ve bu yönde karar aldığını bildirdi. Gerekçe olarak da Cemaat-i İslâmi’nin siyasi bir cemaat olduğu ileri sürüldü.

Daha da şaşırtıcı olanı, diğer cemaatlerin sergi açmaları ve hiçbir itirazla karşılaşmamalarıydı. Oysa, Cemaat-i İslâmi’nin sergisinin miting alanından bir mil uzaktan bile görülmesini istemiyorlardı.

Bunun üzerine Dr. Selimuddin, Fazlı Mübin ve Mevlevi Kurban Ali, Mevlânâ Muhammed Yusuf ile görüştü. Ona şöyle dediler:

“Biz, şimdiye kadar Cemaat-i İslâmi ve Tebliğ Cemaa­ti’nin bir ayrılığının olmadığını, aynı amaçta olduklarım biliyorduk. Fakat bize yapılan muamele, bu tavrınız, aramız­daki samimiyet ve işbirliğine zarar vericidir. Gerçekten bizi, bir siyasi parti olarak mı görüyorsunuz?”

Bu sorulara Mevîânâ Muhammed Yusuf şu cevabı verdi: “Ben, kitap sergileri açmayı yanlış buluyorum. Bazı yazar­lar, halkın ilgi duyduğu konularda kitap kaleme alarak ser­vet kazanmaya çalışmaktadır. Bilginin ve düşüncenin tica­ret metaı haline getirilmesi, fesad ve kötülüklerin kaynağı­dır. Bu nedenle, kitap, dergi gazete vs. gibi basın-yayın faali­yetlerine karşıyım. Bu tür faaliyetler, müslümanları amelsiz hale getirmiştir. Basın-yayın faaliyetleri, çilenin, nefisle mücadelenin alternatifi olamaz.”

Bu düşünceler karşısında, şaşkınlığımız daha da büyüdü. Muhammed Yusuf, gerçekten kitap sergilerine karşıysa, ne­den diğer kitap sergilerine göz yummuştu? Bu çelişki değil midir? Ayrıca kitap yayınlama ve satma, Diyobend Saharanpur ve İhana Bavan’daki din adamları arasında da yaygın bir iştir. Hatta, Tebliğ Cemaati’nin pek çok ileri geleni de basın-yayın işiyle uğraşmaktadır. Bu durumda, nasıl oluyor da kendilerinin yaptığı dine hizmet, başkalarının yaptığıysa para kazanmak, vurgun vurmak ve servet kaldırmak olu­yor?

Doğrusu, Tebliğ Cemaati’nin oldukça ilginç bir “müslümanlara ikram etme”[310] anlayışı var. Bu anlayışa göre, fisk ve fücurda öncülük yapanlara karşı olmak, uyarıda bulun­mak müslümanın keremiyle bağdaşmamaktadır. Oysa dine hizmet eden bir cemaatin niyetine ve hedeflerine açıkça sal­dırıda bulunmaksa müslümanın keremine uygun sayılmak­tadır.

Muhammed Yusuf ‘un şu sözleri de üzerinde durmaya de­ğer: “Sizler, iktidarı ele geçirmeye çalışıyorsunuz. Oysa ikti­darı talep etmek nıerduddur, yasaklanmıştır. Peygamber Efendimize (s.a) Mekke yöneticiliği teklif edilmişti. Fakat bunu kabul etmemişti. O, sadece Allah’a kulluğun peygam­beri olmayı kabul etmişti. Saltanat ve hükümette değişiklik olursa, İslâmî dirilişin başlayacağı şeklindeki görüşlerinizi yanlış buluyorum.”

Dinleyicilerden biri, “En büyük cihad, zalim sultanın hu­zurunda hakkı söylemektir.” hadis-i şerifini nasıl izah ettik­lerini sordu. Muhammed Yusuf da, bu tür cihadın bütün top­lumun doğru olduğu, fakat hükümetin zulmettiği dönemler­de yapılması gerektiğini, böylece zulmün önüne geçmenin mümkün olacağını, bozukluğun hükümetle sınırlı olduğu za­mana kadar hak kelimesini zalim sultana söylemenin doğru olduğunu, şu an ise böyle bir fırsatın olmadığını söyledi.

Konuşmasında yer alan şu sözler de dikkat çekicidir: “Şu anda iktidarda bulunanlar, sizlerden daha iyidir. Onlar, iman, amel, tecrübe, kabiliyet ve liyakat bakımından sizden daha üstündür. Siz onların yerine kimi getireceksiniz?”

Sizden açıklığa kavuşturmanızı istediğimiz mesele şu: Bu tür cemaatlere karşı nasıl tavır takınmalıyız?

Bu meseleyi size iletmemizin nedeni, pek çok yerde bu tür davranışlarla karşılaşılmakta ve cemaatler arasındaki sa­mimiyet ve dayanışmanın yara almakta oluşudur. Bu yüz­dendir ki, cemaatimizin bu meselede açık bir politikası ol­mak zorundadır.

Cevap:

Cemaat-i İslâmînin bölge sorumluları, sözünü ettiğiniz olaydan bizi haberdar etmişlerdi. Bu olay gerçekten beni çok üzdü.

Muhammed Yusuf un başkanlığında, Tebliğ Cemaati’nin şûrasının böyle bir karar alması, bu karara dayanarak yapılan açıklamalar, bunun kişisel bir yaklaşım değil, cemaatin genel politikası olduğunu göstermektedir. Bu durumda üzülmekten başka bir şey elimizden gelmez.

Cemaat-i İslâmî’nin mensupları, bu tür olaylar karşısın­da tepkisel, duygusal ve alıngan davranmamalıdır. Onlar inşaallah hatalarını bir gün anlayacaklardır. Dine, çeşitli ce­maatler, değişik yöntemlerle hizmet edebilirler. Fakat hiç bir cemaat, yalnızca kendi hareketlerini ve yöntemlerini doğru bulup diğerlerine karşı çıkmamalıdır. Bir cemaatin yalnızca kendinin dine hizmet ettiğini ileri sürmesini doğru­su anlamak mümkün değildir.

Dine hizmette, ticarette olduğu gibi rekabet yapılmaz. Rekabet, esası itibariyle sadece ticarette geçerlidir ve bu ne­denle de yalmzca esnaflar arasında görülür. Bizler faaliyet­lerimizi ticari amaçla yaparsak, aramızda elbette rekabet doğacaktır. Ticari amaçla gösterilen faaliyetlere de, bu yola giden cemaatlere de Allah lanet etsin.

Bizler, faaliyetlerimizi samimiyetle ve dine hizmet ama­cıyla yapıyorsak, bu yolda gördüğümüz kişi ve cemaatlerden sevinç duymalıyız. Bu yüzdendir ki bizi rakip gören ve reka­bete düşen cemaatlerle karşılaşırsak, dışlamalarına aldır­madan, tekrar tekrar onlara yaklaşmaya çalışmalıyız. Onla­ra karşı böyle davranırsak, zamanla düşüncelerinin değişti­ğini, olumlu tavırlar almaya başladıklarını ve safımızda yer aldıklarım göreceğiz.

Bazı alimlerin, hükümet yetkililerinin ve diğer zevatın bir süredir yayınlarımızın kendi etki dairesindeki insanların eline geçmesinden korkmalarını ve bunu önlemeye çalışmalarını doğrusu anlamlandıramıyorum. Karnisi kitapları­mızın okunmasını yasaklıyor, kimisi de yayınlarımızın ki­tapçılara ve kütüphanelere girmesini engelliyor. Kimi yer­lerde de yayınlarımızı takip edenlerin işlerine son veriyor­lar. Kimi yerlerdeyse çok değişik yollarla yayınlarımıza düş­manlık yapılıyor, çeşitli engellemelere gidiliyor. Hatta kimi yerlerde açıkça sözümüzün dinlenmemesi için kampanyalar yürütülüyor. Bizleri gözlerden, kulaklardan uzak tutma ça­balarının nedenini anlayamıyorum. Bu çaba, oldukça hayret verici.

Biz, hiçbir zaman hareketimizin mensuplarına, herhangi bir kitabı okumalarını yasaklamadık. Cemaat-i İslâmî men­supları her türlü kitap ve yayınları okuyabilirler.

Cemaatimize mensup olanlar, her türlü yayın ve konuş­maları dikkatle izlerler. Böylece bakış açılarını genişletme­ye çalışırlar. Bir meseleye yaklaşımda bulunabilmek için ge­reken en önemli şey, geniş bir bakış açısına sahip olabilmek­tir. Hatta, hareketimize karşı yapılan yayınlar ve konuşma­lar, cemaatimiz arasında özgürce elden ele dolaşmaktadır. Diğer kardeş cemaatler, neden hareketimizden insanları uzak tutmaya çalışmaktadır? Bu tavır, görüşlerimizin karşı­sında duydukları güçsüzlüğün ifadesi değilse, nedir? Bu ta­vır, kapalı bir cemaat olmak, insanları çevrelerinden yalıta­rak karanlığa hapsetmek değil midir? Bu tür yöneticilerin etkisinde mahsur kalan kimseler, neden kendilerine güve­nemiyorlar ve kendi tecrübeleriyle daha iyi olan görüşleri kabul etme cesaretini gösteremiyorlar?

Muhammed Yusuf’un davetimizi dikkatle incelemeden “iktidar olmak istediğimiz” kanaatine vardığından kuşkum yok. Saygıdeğer alim de, cemaat mensuplarının çevresinde oluşturduğu halkaya esir durumdadır. Cemaati, hapsedildi­ği zindandır. Mahsur kaldığı bu cemaat içinde ne bizim ya­yınlarımızı okuyabilmiştir, ne de buna gerek duymuştur. Davetimizin esasına ilişkin bütün bildiği, çevresinden duy­duklarıdır. Kendilerinden ricamız şudur: Bir şey hakkında bir görüşe sahip olabilmek için kaynağından doğru bilgiler elde etmelidir. Ele aldığı konuda kendileri doğru bilgiler elde edememişlerse, susmaları doğru olur. Eksik bilgilerle bir gö­rüşe varmaya çahşmamalıdır.[311]

Dinin İhyası İçin Nasıl Bir Arınma Gerekir?

Soru:

Dini ihya etme düşüncesine sahip olanlarda ve bu davayı üstlenenlerde bulunması gereken özellikler, Allah tarafından size verilmiştir Bu trproppi hic kimse inkâr edemez. Sizin dini ihya biçim ve yollarınız, hem günümüz şartlarına, hem de davanın ruhuna uygundur. Bu iki özellik, hakkın haklılığını ortaya koyan iki temel unsurdur. Bu nedenle, esasta size katılıyorum. Fakat zihnimi meşgul eden birkaç mesele var.

Hz. Peygamberin hitabetindeki gücü, kişilik oluşturmasındaki etkisi ve diğer üstün kalitedeki özelliklerini bugün nerede bulabiliriz?

Ayrıca Hz. Peygamberin (s.a) büyük şahsiyeti, her adım­da kendisine indirilen vahiy, sahabe cemaatinin her bir fer­dine büyük samimiyet ve coşku veriyordu. Sahabenin yaşa­dığı hayatın her alanında, üstlendikleri davayı ve yöneldik­leri hedefi görmekteyiz. Günümüzdeyse ne onlar gibi temiz bir cemaat var; ne de hatasız, masum bir lider. Ayrıca o za­manki kabiliyet ve insani özellikler de yok. Dahası, günü­müzde zihinlere fitne ve fesad hakimdir. Bu durumda, dinin ihyası ve cihad için böylesine seçkin ve arınmış bir cemaati, ideal cemati nasıl oluşturabiliriz? Bunu düşünmek bile zor oysa. Dinin ihyası, ancak ona layık bir cemaat tarafından gerçekleştirilebilir. Bu zorunluluğu kimse inkâr edemez. Bu dü­şünceyle size meseleyi getiriyorum. Aynı özellikleri taşıma­yan bir cemaat, sahabelerin aldığı sonuçları nasıl elde ede­cek? Bu konuda çok endişeliyim.

Ben, asr-ı saadet’teki kadar çaplı insanların nerede ol­duklarını merak ediyorum. Günümüzde ne o çapta bir liderlik, ne de o çapta bir itaat kaabiliyeti görebiliyoruz. Dini ihya etme çalışmasını üstlenenlerde, belli ölçülerde, belli özellik­lerin bulunması şarttır. İmanları, izanları ve ihlasları belli bir derecede olmak zorundadır. Dinin gösterdiği amaçlara sarılabilmek, uygun bir çevreyi gerektirir. Bütün bu şartlar yerine getirilmeyince, Kur’anî siyaseti yürütecek bir cemaat oluşsa da, İslâm’ın hayat tarzını ve yolunu tam anlamıyla or­taya koyacak bir cemaat oluşmayacaktır kesinlikle. Çünkü söz konusu cemaate nusret, imkan ve lütuflar vaadedilmiştir. Onlar “ümmmetin en hayırlıları” ve “Allah’ın yeryüzün­deki halifeleri” diye adlandırılmışlardır.

Çalışmalarını sürdüren Cemaat-i İslâmî’nin mensupla­rında bazı değişiklikler olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Fakat kâmil bir imanın sıcaklığı, amaçlara samimi bağlılık ve sahabelerde görülen etkileme gücü, uzun bir za­man geçmesine rağmen cemaatimizde hâlâ görülememekte­dir. Sizce bunun nedeni ne?

Diğer bir mesele de şu: İkinci bir cemaat tipi var. Bu ce­maatin hareketi, çağdaş düşünce ve görüşlerden uzak. Fakat etkili kişiler yetiştirmekte. Böyle sınırlı bir harekette or­taya çıktığı halde, esas ruh, neden işin gereklerini yerine ge­tirerek yapan bir harekette doğmuyor? Bu eksiklik, belki de zikrullah alışkanlığının kazanılmış olmamasından kaynak­lanmaktadır. Oysa zikir konusunda pek çok hadis vardır.

Ben, dînin ihyası, liderlik, cemaat ve annmışhk arasın­daki ilişkinin ne olduğu meselesinde tatminkâr bir çözüm bulamadım. Bu nedenle sizi rahatsız ediyorum.

Arınmamış bir kalpte iman nasıl doğabilir? Böyle bir iman nasıl canlanabilir, güçlenebilir? Bu konuda alınması gereken tedbirler nelerdir?

Bu konularda bizi aydınlatmanızı rica ediyorum.

Cevap:

Sözünü ettiğiniz meseleyle sık sık karşılaşmaktayız. Bu meseleyi çözmek için çok çalıştık. Bu kitapta daha önce de ele almıştık. Tefhim’ul Kur’an adlı tefsirimizin önsözünde Kur’anî davranışı açıklarken bu meselenin bazı boyutlarına değinmiştik. Tercüman’ul Kur’an’ın eski sayılarında da bu meseleyi ele almıştık. Bu yazılar dikkatlice okunursa, öyle sanıyorum ki tatminkâr bir çözüme kavuşacaktır.

Görebildiğim kadarıyla, bu mesele, gerekli önlem alın­mazsa bir çözüme kavuşturulamaz. Bu nedenle önce başlan­gıç noktasını bulmak gerekmektedir.

Sanırım, dinin ihyasını düşünürken, hemen gözünüzün önünde asr-ı saadet’in aydınlığı canlanıyor. Daha sonra da o dönemin liderliğini ve eşsiz çalışmalarını günümüzde bula­mayacağınızı düşünüyorsunuz. Bu meselenin halli için size, önce başlangıç noktasına dönmenizi öneririm. Başka bir so­ru üzerinde düşünmeden ya da ilerlemeden önce, kalbinize dönerek, aklınıza bu soru geldiğinde nefsî eğilimlerin nefsi­nizi kendine doğru çektiğini güzelce gözlemleyiniz. Eğer dik­katli bir gözlemde bulunursanız iki çeşit eğilimin çekişme içerisinde olduğunu kendi kendinize hissedeceksiniz.

Birincisi, asr-ı saadet’teki liderlik ve çalışmalar olmadan dinin ihyasının gerçekleştirilmeyeceği düşüncesinden do­ğan umutsuzluk ve dolayısıyla bu işten tamamen vazgeçme eğilimidir. Böyle bir eğilim içerisine giren kişi, bu iş için ça­lışmayı, olmayacak işin peşinden koşuşturmak olarak görür ve kısmîde olsa dine iyi kötü bir hizmette bulunmaya bunu tercih eder. Şahsi tecrübelerime dayanarak, bunun ilk adım­da insanın yakalandığı bir eğilim olduğunu, bu noktaya gel­miş birini şeytanın aldatmaya çalışacağını söyleyebilirim. Bu yüzdendir ki, bu eğilim karşısında uyanık olmalısınız ve hemen gerekli önlemi almalısınız.

İkincisi ise, dini ihya etmeyi gerekli bulma ve bundan kendini sorumlu tutma eğilimidir. Ancak, Peygamberimiz zamanında olduğu gibi yapmak için kişi bu merhalede ken­disinin de asr-ı saadet’teki ruhî ve ahlâkî özellikleri kazan­mak ve bu gibi kişiler yetiştirmek zorunda olduğunu düşü­nür ve şöyle der: Dinin ihyasında ahlâkî niteliklerin bulun­ması zorunludur. Dolayısıyla bu zorunluluklar yerine geti­rilmeli, gerekli özellikler kazanılmalı ve gerekli düzeye ula­şılmalıdır. Bu hazırlığı kendiniz de, çevrenizdekiler de yap­malı, dini ihya işine bu hazırlıktan sonra başlanmalıdır.

Bu ikinci noktaya gelindiğinde de şeytan aldatmaya çalı­şacaktır. Birinci noktadan kurtulan, bu noktada şeytanın oyununa gelebilir. İnsan amacına sımsıkı bağlanırsa, şeytan aldatacak başka yollar arar. Çalışmaya başlamadan önce, biraz bu işleri öğrenmesi gerektiğini fısıldar ve bu yolla oyu­na getirir. Şeytan onlara şöyle der: Siz suyu geçerek amacı­nıza ulaşmak istiyorsunuz. Evet, amacınıza suyu geçerek ulaşabilirsiniz, ama yüzmeyi öğrenmeden nehire dalmak ap­tallık değil de nedir? Önce karada yüzme talimi yap ki, sonra nehire ayak koy. Böylece karada yüzme talimi yapmaya baş­layanlar ve dolayısıyla şeytanın oyununa gelenler, çalışma­ya başlayanları da frenlemeye çalışır, hayırlı işleri tamamen durdururlar. Bu eğilime kendini kaptıranlar, hem kendilerini hayat boyu zincirlerler, hem de başkalarının elini kolunu bağlarlar. İşe başlasalar bile hemen ilk adımda başarısızlığa uğrarlar ve şartlara uymadıklarından yok oluverirler.

Böylelerini görmek için fazla uzağa gitmeye gerek yok. Ülkemizdeki alimlerden, hadis, fıkıh ve değişik ilimleri tah­sil edip de ülkenin dalgalı siyaset denizine atılanları görebi­liriz.

Bunların mübarek varlıklarıyla her şey tamamen değiş­meli, nehirin akışı tersine dönmeli, içindeki tüm pisliklerden arınmalıydı. Ancak, bu kişiler kendileri bu pisliğe bulan­dılar ve nehirin akışım değiştirecekleri yerde, akıntıya ka­pıldılar. Bu alimleri sırayla incelerseniz, aralarında büyük isimler göreceksiniz. Ne var ki, kendileriyle birlikte öğrenci­lerini, haleflerini ve çevrelerini de ya siyaset denizinde boğ­muşlar veya akıntıya kaptırmışlardır.

Dilerim, şeytanın bu aldatmacasından da kurtulursu­nuz. Gerçekten Allah yolunda bir şeyler yapmak istiyorsa­nız, kalbinizi her türlü endişelerden temizleyip bir an önce yola koyulmalısınız. Aksi takdirde, şeytan her adımda zaaf­larınızdan faydalanmaya çalışacaktır ve sizin sayenizde ar­kadaşlarınızı da etkileyecektir.

Bir insan bu iki eğilimin yanlışlığını başlangıçta farkederse, bizim seçtiğimiz gibi, arınma ve terbiye yolunu kendi kendine tercih eder. Ancak her adımda sağa-sola kayma teh­likesiyle karşılaşabilir. Hiç bir yere sapmadan, dosdoğru yü­rürse, bu kez de neden herhangi bir sapma göstermediğini düşünmeye başlar.

Hatta, kimi zaman geri dönüp bir tarafa sapmak bile iste­yebilir. Sizden istediğim, önce yolunuza koyulmanızdır. Son­ra her kavşakta, hangi yol, ne yöne götürür diye düşünmeli­siniz. Öyle bir zaman gelir ki, insan, nefsini arındırma ihti­yacı dr yar. Ne var ki asr-ı saadet’teki nefsi arındırma yoları bizim için açık bir şekilde belli değildir. Bu amaçla, tasavvu­fun bilme yöntemlerini denemek zorunda kalır. Gençler, mo­dern ailelerde görülmese de, geleneksel ailelerde çoğunlukla bu noktaya gelirler. Genellikle tasavvuf çevrelerinden etki­lenirler. Bu noktaya gelenlere, durup iyice düşünmelerini ve objektif bir şekilde karar vermelerini tavsiye ederim. Tasavvuf tarihi kaynakları da, sufilerin amacının dinin ihyası ol­duğunu göstermektedir. Dinin ihyası için çalışmak isteyenleri bu yol ve yöntemle hazırlamadılar mı? Peki bu insanlar tasavvuf yoluyla amaçlarına ulaşabildiler mi? Amaçlarına ulaşanlar, tasavvufun yol ve yönteminden ne kadar fayda­landı?

Saadet asrındaki nefsi arıtma yönteminin düzenli olup olmadığına bakmaksızın, Kur’an ve Hz. Peygamberin haya­tında bulunan ilkelerle, sufilerin yöntemlerini karşılaştır­malıyız. Aralarındaki açık farkın ne olduğuna bakmalıyız. Sufilerin yöntemlerindeki farkların mubah mı, yoksa mah­zurlu mu olduğunu tartışmamak gerekir. Biz sadece, Kitap ve Sünnet’te belirtilen manevi arınma biçimini sufiler aynen mi aldılar, yoksa çıkarma veya ekleme mi yaptılar, bunu öğ­renmek istiyoruz. Belki de bugün, tasavvufun hiçbir ileri ge­leni, aynen alındığını iddia edemez. Zorunlu olarak ikinci hususu kabul ederiz, gerçeği de budur. Ayrıca, gerçekten Ki­tap ve Sünnet’te belirtilen nefsi arıtma biçimine çıkarma ve ekleme yapılmıştır. Buradaki temel sorun, bu çıkarma ve ek­lemelerin ne oranda olduğudur. Bu ekleme ve çıkarmalar do­layısıyla İslam’ın nefsi arıtma yöntemi etkisini değiştirdi mi, değiştirmedi mi?

Değiştirdiyse, bu durumda İslâm’ın amaçlarının gerek­tirdiği nefis arınması nasıl sağlanacak? Değiştirmediği iddia edilirse, bu; hikmet tarihinin en ilginç olayı, hatta mucizesi olur. Çünkü, eklemeler ve çıkarmalar yapılmasına rağmen nasıl oluyor da değiştirmiyor?

Hiç kimsenin araştırırken bâtıl inançlara ve geleneksel önyargılara iltifat etmemesini ve herkesin nefsi arıtma yön­temini Kitap ve Sünnet’ten almak gerektiğini kabul edecek şekilde objektif bir araştırma yapmasını umuyorum. Nefsi arıtma biçim ve yolu eğer düzenli bir şekilde mevcut değilse, kaynaklara dayanarak bunu yemden düzenleyeceğiz.

Bu dönemeçte iyice düşünüp dosdoğru giden kişinin kar­şılaşıp şaşacağı bir başka viraj daha vardır: Tabakat ve tarih kitaplarında anlatılan sahabe şahsiyetleri gözünde canla­nınca, insan günümüzde onların eşinin ve benzerinin bulun­madığını düşünüyor. Bu durumda, din nasıl ihya edilecek diye kendine sormaya başlıyor.

Hâl böyle olunca, insan, gözünde canlandırdığı şahsiyeti her yerde aramaya başlar. Çoğu zaman şeytan onu ya geri dönderir ya da umutsuzluğa düşürür. Bu noktada insanın durup düşünmesi, soğukkanlılıkla araştırarak bir görüş sa­hibi olması gerekir.

Tecrübelerime dayanarak, burada karşılaşılan şaşkınlık ve zorluğun, iki gerçeğin göz önünde bulundurulmamasından doğduğunu söyleyebilirim. Bu iki gerçek iyi anlaşılırsa, kalp de tatmin olacaktır, yol da açılacaktır.

Birincisi, örnek şahsiyetlerin birden bire yetişmediği, o hale bir günde gelmediği ve yıllar süren çalışmayla o olgun­luk düzeyine geldikleridir. Objektif bir araştırma, bu şahsi­yetlerin, Kur’an ve Sünnet’e göre dini ihya etmeye çalışırken geçirilen uzun bir süreçte yetiştiklerim gösterir. Onların şahsiyet ve hayatları, günümüze kadar, okuyan herkeste hayranlık uyandırmıştır. Günümüzde bile böyle şahsiyetler yetiştirmek için aynı yöntemler kullanılırsa, aynı sonuçlar alınabilir. Böyle olmaması için hiç bir sebep yoktur. Şahsi­yetler aynı derecede büyük olmayabilir. Fakat yönelişleri ve nitelikleri mutlaka aynı olur. Fakat bu, ancak sabırlı çalış­ma, hikmet ve ince düşünce ile mümkün olabilir.

İkincisi de, kitaplarda şahsiyetleri ve hayatları yüceltile­rek anlatılan sahabelerin yerini alabilecek insanların günü­müzde yetiştirilmesini imkânsız görmektir. Bu nedenle, ger­çekten bir şeyler yapmak isteyenler bu tür boş düşüncelere kapılmamalıdır. Çünkü, her konuda insanlar beşeri zaaflar­dan tamamen kurtulamaz ve her konuda örnek oluşturacak bir olgunluğa ulaşamaz. Bu yüzdendir ki, kemal sınırını göz­den kaçırmamak ve topluca oraya ulaşmaya çalışmak gerek­mektedir. Binlerce kişiyi harekete geçirerek, Allah yolunda faaliyet gösterirken, Kur’an ve Sünnet’e uygun olarak dinin gerek ve isteklerine göre orta yolu tutmak zorunluluğu ken­dini gösterir. Siz ve arkadaşlarınız, orta yoldan ayrılmadığı­nız sürece -bu Allah yolunda yürütülen faaliyetler için gerekli ve yeter şart olduğundan- başarıya ulaşacaksınız. İtidal sı­nırına ulaşmamak veya aşmaksa, faaliyeti yürütenler için katlanılamaz bir durum olmalıdır. Orta yolu, itidal sınırını belirlemekse, keyfî değildir; insanlar, kendilerine göre bunu belirleyemezler. Bunu yaparken Kur’an ve Sünnet’e dayan­mak zorundadırlar. Kitap ve Sünnet’ten çıkarılacak itidali her durumda gözetmek gerekir. Müslümanlar, itidali gözet­meden hiçbir davranış ve harekette bulunamazlar.

Asr-ı saadet’te Allah yolunda çalışanların hepsi aynı de­recede değildi. Ayrıca hiçbiri beşeri zaaflardan arınmış da değildi. Günümüzde de Allah yoluna koyulanlar bütün bu zaaflardan arınmış olmayacaktır. Salâh ve hakkaniyet üze­rine bir cemaat düzeni oluşturulmalıdır. Düzenin bu özellik­lerini koruyarak dine daha çok hizmet etmeye çalışmalıdır. Böylece, ferdi zaafların kendisini göstermesine de az fırsat tanınmış olacaktır.

Böyle bir sürece girenler, çevresindekileri dini hayata ha­kim kılmak yolunda istenilen düzeyin altında ve bir çok me­selede eksik görmeye başlarlar. Arkadaşlarımızda sık sık bu tavrı görmekteyiz. Hatta, zaman zaman ben de böyle bir duy­guya kapılıyorum. Fakat, anladığım kadarıyla, bu tavır ar­kadaşlarımızı ıslah edici bir tavırsa, bu mübarek bir tavır­dır. Bence, bu duyguyu kaybetmemek gerekir.

Aslında, bu meselede duyulan her türlü merakın, ahlâkî ve manevi gelişmemizin dinamiğini oluşturduğunu görmek­teyiz. Dini ihya yolunun zorunlu kıldığı arınma meselesinde duyulan bu tür meraklar yitirilir, kendim yeterli görme has­talığı başgösterirse, gelişme duracak, çöküş ve alçalışa geçi­lecektir.

Ancak, bu tavır bizi umutsuzluğa ve taşkınlığa itiyorsa, bu şeytanın iğvasından kaynaklanmaktadır. Bu durumla karşılaşınca, “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” demek gere­kir. Bunu deyince de yola devam edilmelidir. Allah yoluna koyulanlar, şeytanın vesvese ve iğvalarmdan kurtulmadık­ça hiçbir başarı elde edemeyeceklerdir. Günümüzde Cemaat-i İslami karşısında şeytan, Cemaat’in faaliyetlerini de­ğersiz ve hafif göstererek mücadele vermektedir. Şeytan, Cemaat’in ve her bir mensubunun en ufak bir zaafını değer­lendirmek istemektedir. Onu abartarak sizlere asıl amacı unutturmaya çalışmaktadır.[312]

Fakir Görünmemizi İsteme

Soru:

Siz ve Cemaat-i İslami mensupları, iktidarı elinde bulun­duran yöneticileri ve zenginleri durmadan eleştirmektesiniz. Çünkü her iki kesim de göstermelik olarak İslam’a sahip çıkmaktadırlar. Sözde halkın yanında yer almaktadırlar. Oysa hareketleri, bu tavırlarına ters düşmektedir. Onlar, sürekli olarak iki yüzlülük göstermektedirler.

Bu yüzdendir ki sizin gibi İslâm toplumunu oluşturma mücadelesi veren cemaatler, içi-dışı bir, kavliyle fiili uyum­lu, istikrarlı bir çizgide ilerliyor olmak zorundadır. Aksi tak­dirde, günümüzün yöneticilerini ve zenginlerini eleştirme­niz bir anlam taşımayacaktır.

İslâm, meşru yollardan elde edilen kazançla, hayatın ko­laylıklarından yararlanmaya müsaade etmektedir. İyi beslenmeye de izin vermektedir. Fakat insanları İslâm’a davet edenlerin iyi giyinmeleri, iyi yemeleri, rahat yaşamaları doğru olur mu? Hz. Peygamberin ve sahabelerin durumu da böyle miydi? İslâmî hareketi güçlendirip yayarken, hayatın kolaylıklarından ve gösterişinden faydalandıkları da oluyor muydu?

Cemaat-i İslâmî’nin bazı mensuplarının lüks hayatları­na bakınca bütün bu sorular aklıma takılıyor. Zihnimi meşgul eden bu meseleyi bir çözüme kavuşturmanızı rica ediyo­rum.

Cevap:

Cemaat-i İslâmî’nin hangi mensuplarının lüzumsuzluk derecesinde lükse kaçtığını ve gösterişe düştüklerini bilmi­yorum. Sizin de kimden söz ettiğinizi anlayamadım. Bu ne­denle bu sorunuzu cevaplamam oldukça güç. Ayrıca söz ko­nusu beylerin hayatlanndaki gösteriş ve lüks unsurlarının ne olduğunu belirtmemişsiniz. Ben, hiç bir şey anlamadan size ne söyleyebilirim ki?

Hz. Peygamber ve sahabeye ilişkin olarak, hiçbir zaman yapmacık bir dervişliğe düşmediklerini kesinlikle söyleyebi­lirim. Yani onlar, evlerinde, beslenmelerinde ve giyimlerinde özellikle kendilerini fakir göstererek başkalarının yardım etmelerini teşvik edebilecek bir yola başvurmamışlardır. Onlar, sade ve itidalli bir hayat yaşamaktaydılar. İslam’ın yasakladığı her şeyden uzak dururlardı. Kesinlikle mubah sınırından dışarı çıkmazlardı. Helal yoldan rızıklarını ka­zanmaya çalışırlardı. Aynı zamanda da Allah yolunda müca­dele ederlerdi. Her işlerinde orta yolu tutarlardı. Bu yolda fa­kir de düşebilirlerdi, zengin de olabilirlerdi. Onlar, ne iyi el­biseleri dururken kötülerini giyerlerdi, ne de helal olan iyi gıdalar dururken bile bile kötülerini yerlerdi. Allah yolunda mücadele ederken, rızıkları geniş ve imkanları bol olanlar, iyi beslenir, iyi giyerlerdi, iyi evlerde yaşarlardı. İyi halli müslümanların kötü yaşamalarına Hz. Peygamber kesinlik­le razı olmazdı. Bir hadis-i şerifle, “Allah, nimetlerini üstü­nüzde görmek ister. Helal olmak şartıyla, imkanları kulla­nın. Yiyiniz, giyininiz, vasıtaları meşru yolda kullanınız. Allah kullarını nimetlerinden istifade ederken görmekten razı olur.” buyurmaktadır.

Her türlü nimetten faydalananlar ve her türlü imkanı mubah görenler, nasıl oluyor da başkalarının iyi yiyip, iyi gi­yinmelerine kötü gözle bakabiliyorlar? Doğrusu ben bunu anlayamıyorum.

Ayrıca, İslâm’ın davetini üstlenenler, yeme içmelerinde, giyim kuşamlarında, evlerinde ve çeşitli yaşama biçimlerin­de birazcık iyileşme gösterseler, hemen dikkatleri çekmek­tedir. Müslümanların ellerinde bulunan her türlü imkan gö­ze batmaktadır. Nedense hep müslümanların kötü şartlarda yaşamaları istenmektedir. Belki de Allah’ın bütün nimetle­rinin yalnızca dünya için çalışanların elinde toplanmasını istiyorlar. Dünya ehli, rahip ve dervişlerin durumlarına ba­kıp her din mensubunun ruhbaniyete düşerek dünyadan eli­ni eteğini çekmesi gerektiğine inanmaktadır. Böylece dünya işlerini rahat yürütme imkanı buluyorlar. Bu nedenle de müslümanların durumlarını düzeltmesi, iyi hayat şartların­da yaşaması acayip geliyor, tuhaflarına gidiyor.

Cemaat-i İslâmî’nin pek çok mensubu bu tür eleştirilere hedef olmaktadır. Ayrıca bu tip eleştirilere herkesten çok ben hedef olmaktayım. Oysa, ben bu tür yaklaşımları yanlış bulmaktayım. Eleştirilerin başlangıç noktasına katılmıyo­rum.

Ben, müslümanların faaliyetlerine yarayan her yasak­lanmamış imkanı kullanmalarının caiz olduğunu düşünüyorum. Bu imkanları terketmek, kesinlikle makul değildir. Bu imkanları dervişlik gereği terketmekse riyakârlıktır. Düşünün bir: Bir işi araba kullanarak daha kolay, daha kısa sürede yapıyorsanız, neden bu imkandan faydalanmayacak­sınız? Trende ikinci sınıf konpartımanda yolculuk yapma imkanınız varsa, neden işinizi takip ederken üçüncü sınıf konpartımamn kötü şartlarında, zahmetli bir yolculuk ya­pacaksınız? Soğutucu klimalar varken, neden bunaltıcı sıca­ğın kötü şartlarında terleyerek enerjinizi israf edecek ve kendinizi işinize tamamen veremeyeceksiniz?

Bütün bu imkanlar ve kolaylıklar neden Allah yolunda çalışanlar için değil de, şeytanın yolunda çalışanlar için ola­cak? Meşru yoldan bu imkan ve kolaylıkları elde etmek mümkünken, müslümanların sırt dönmesi ahmaklık olma­yacak mı? Müslümanların imkanlardan ve kolaylıklardan faydalanmasını eleştirenler, Allah’ın yolunda cihad edenle­rin at arabasında, şeytanın ordusunda çarpışanların da uçaklarda olmasını mı istemektedir?

Yoksa onlar, işimizde başarılı olup olmadığımıza değil de sadece fakirliğimize mi bakıyorlar? Müslümanlar faaliyetle­rini kötü şartlarda mı, iyi şartlarda mı yürütüyorlar diye uğ­raşmaları ne derece doğru olur?[313]

Cemaati İslâmî’ye Üyelik İçin Verilen Bir Dilekçe Hakkındaki Düşünceler

Soru:

Cemaat-i İslâmî’nin bir bölge sorumlusunun mektubu Şöyle:

Efendim,

“… isimli kişi, uzun bir süredir cemaatimizle ilgileniyor, bazı hareketlerimize katılıyor. Üyelik için bir dilekçeyle geçenlerde başvurdu.[314] Üyelerimizde aradığımız kabiliyet ve ehliyete sahip. Yaşayışı da İslâm’a uygundur.

Fakat bir problem var. Ticaretle uğraşan bu kardeşimiz, iki defter tutuyor. Birine, alış-verişlerini olduğu gibi kayde­diyor; gerçek kâr ve zararı onda belli oluyor. Diğer defteri de maliye memurlarına göstermek için tutuyor. Maliyenin aldı­ğı gelir vergisini fazla buluyor, bu nedenle de az kâr gösteri­yor. Gelirini olduğu gibi gösterirse, maliyecilerin kârın ta­mamına yakınını alacağını, bu şekilde ticareti sürdürmesi­nin mümkün olmadığını söylüyor. Arkadaşın tek hatası bu.

Oysa arkadaş, imam güçlü, salih amelli bir arkadaş. Cemaat’in faaliyetlerine büyük bir coşkuyla katılıyor, aramız­daki hareketleri de tutarlı. Dilekçesini değerlendirirken, üzerinde durduğumuz ve bir karara varmakta güçlük çıka­ran tek durumu, maliyecilere karşı yaptığı bu sahtekârlık­tır.

Gerçekten maliyeciler, satış vergisi, gelir vergisi diyerek hem kârın tamamını, hem de sermayenin bir kısmını alıyor. Bu nedenle de pek çok kişi, maliyeyi yanıltmak mecburiye­tinde kalmaktadır. Biz, bilerek yanlış yapan birisini nasıl üye kabul edebiliriz? Ayrıca bu münferit bir olay da değil. Karşılaştığımız bu problemi çözemiyoruz. Bu problemle pek çok bölge sorumlusu karşılaşmaktadır. Bu nedenle, söz ko­nusu durum karşısında nasıl davranmamız gerektiğini bil­dirmenizi rica ediyoruz.”

Cevap:

Cemaat-i İslâmî’yi oluştururken, herhangi bir mecburi­yet karşısında İslâm’ın ilkelerini ve ahlâki kuralları çiğnemek asla düşünülmemiştir. Hayatın mecburiyetlerine tes­lim olmak doğru olsaydı, neden Cemaatı kurma gereğini du­yacaktık ki?

Amacımız, her türlü şartlarda ve her türlü mecburiyet karşısında Allah’a sadık kalma, hakkaniyeti bırakmama ve İslâm’ın ilkelerine bağlı kalma kararı vermiş insanları ör­gütlemekti. Cemaatimiz mensupları, haksızlık, yanlış ve zu­lüm karşısında, korkup sahtekârlığa başvurmaya değil, mü­cadele vererek haklarını almaya, doğrunun sözcülüğünü yapmaya ve adaleti gerçekleştirmeye çalışmalıdır.

Cemaat’in disiplininde boşluklar bırakırsak, mecburiyet karşısında aldatıcılığa ve yanlışa izin verirsek, üyelerimizin ahlâkı zayıflayacak ve toplumu ıslah etme amacımızı da ger­çekleştiremez olacağız. Maliyenin vergi politikasının esnaf ve tüccarları nasıl ikiyüzlülüğe ve sahtekârlığa ittiğini bili­yoruz. Bu problemin, insanları memurlara rüşvet vermeye kadar götürdüğünden de haberimiz var.

Esnaf ve tüccarın, rüşvet vermezse ve maliyeyi aldatmaz­sa işini bırakmak zorunda kalacağını da biliyoruz. Fakat biz, ne rüşveti ne de maliyeyi aldatmayı onaylıyoruz. Bunun ye­rine, esnaf ve tüccarın ahlâki sorumluluk duygularını geliş­tirmeyi tercih etmekteyiz.

Esnaf ve tüccar birleşip dernek kurmalıdır. Böylece me­seleleri kamuoyuna duyurabilirler. Bu cesaretli girişimle, rüşvet vermeme, hesaplarda maliyeyi yanıltma gibi davra­nışlara düşmeme kararları güçlenecektir. Maliye memurla­rı caiz olmayan bir vergi yazarsa, kimse tek kuruş vergi ödememelidir. Haksız yere alınan vergileri ödemediği için bir esnafa icra gelirse ve dükkanı açık arttırmayla satışa çıkarılırsa, kimse bu satışa katılmamalı ve kesinlikle almaya kal­kışmamalıdır.

Toplumumuzda bu tür mesleki dayanışma örgütlerinin olmaması Cemaat-i İslâmî mensuplarına zarar verecektir. Çünkü, bir toplumun yüzde doksan dokuzu hakkaniyeti gö­zetmezse, yüzde biri oluşturan hakkaniyet sahibi dürüst in­sanlar rahat edemezler; çeşitli güçlüklerle karşılaşırlar.

Fakat toplumun tamamı veya büyük çoğunluğu hakkani­yet ve doğrulukta birleşirse, her insan rızkını helal yoldan el­de edebilecektir. Böylece maliyenin ve memurların sınırı aş­maları, hak yemeleri ve zulüm yapmaları da imkansız hale gelecektir. Rüşvet de, haksız vergi de durdurulmuş olacak­tır.[315]

Müslüman Olmaktan Pişmanlık Duyarak Tevbe Etmek

Soru:

Ben, cemaatinizin faaliyetlerinden zarara uğramış, şika­yetçi bir kişiyim. Kız kardeşim, cemaatinize katılmıştı. Dü­şünüşü ve yaşayışı oldukça değişti. Kendim tamamen dine verdi. Hayatta yaptığı tek şey, namaz kılmak, tesbih çek­mek, kadınları toplayarak vaaz ve nasihat etmektir. Kız kar­deşim aile fertlerini ikide bir başına toplayıp Tefhim’ul-Kur’an adlı Kur’an mealinizi okuyor. Herkesi kendini dinle­meye zorluyor. Kız kardeşim tahsil gördüğü halde, çağdaş kızlara hiç benzememekte, sade ve beyaz elbiseler giymekte­dir. Haftanın belli günlerinde, Ramazan orucu yetmezmiş gibi, yılın belli aylarında oruç tutuyor.

Kız kardeşimin bu durumuna ve gidişatına çok üzülüyo­rum. Yakınlarımızdan hiç kimse onunla evlenmeyi düşün­müyor. Gece gündüz vaaz dinlemeye hiç kimse razı olamaz. Bu gidişle kız kardeşim evde kalacak diye korkuyorum.

Önceki gün teyzem gelmişti. Kız kardeşim ona da nasihat etmeye başladı. Ona sizin yayınladığınız bir kaç kitap ve der­gi verdi. Pazar günü ailece gezmeye gittik. Tüm ısrarlarımı­za rağmen kız kardeşim gelmedi. Evliya hayatı gibi bir hayat yaşamakta, çevresini de kendisine uydurmaya çalışmaktadır.

Bu durumda onu ne evlendirebiliyoruz, ne de düşüncele­rini ve yaşayışını değiştirebiliyoruz. Ben de, ailemin diğer fertleri de çaresiz kaldık. Bir şey söyleyecek olsak, bize güce­niyor. Biz şimdi ne yapalım? Lütfen bize söyleyiniz.

Cevap:

Bu konuda, tıpkı kız kardeşiniz gibi, ben de çaresizim. Ne düşüncelerimi, ne de yaşayışımı değiştirebiliyorum.

Elinizden geliyorsa, kız kardeşinizin müslüman olduğu için pişman olmasını ve tevbe etmesini sağlayınız.[316]


[1] Son dönemlerde Hind yarımadasında vücud bulup gelişmiş, mezhep imamlarının reylerine ters olsa da sahih hadislerle amel edilmesi üzerin­de duran bir ekol. Daha sonraki soruda bu ekol ele alınacaktır. (Çev.)

[2] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şevval, 1363/Temmuz-Ekim, 1944

[3] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şevval, 1363/Temmuz-Ekim, 1944

[4] Namaz içinde rükuya giderken ve geriye doğrulurken elleri tekbir alır gi­bi kaldırmak. (Çev.)

[5] İmanı fatihayı bitirince yüksek sesle amin demek. (Çev.)

[6] Tefhimat” isimli kitabın ikinci cildine bakılabilir.

[7] Hz. İbrahim’in üç kez yalan söylediğini bildiren hadis, Buhari ve Müs­lim’in ittifakla naklettikleri (muttefekunaleyh) hadislerdendir. (Bkz. M. Fuad Abdulbâqî, el-Lu’luu ve’l-Mercan,III/115,116, Beyrut, 1986)

İkisi Kur’an’da, biri Tevrat’ta mevcut bulunan bu üç hâdise (yalan)şunlardır:

  1. “Dediler ki: “İbrahim! Tanrılarımıza sen mi yaptın bunu?”

“Hayır” de­di; İşte şu büyükleri yapmış, onlara sorun eğer konuşurlarsa.” (Enbiya: 23/62-63)

  1. “Ben hastayım, dedi” (Saffat: 37/89)
  2. Tevrat’ta Hz. İbrahim’in cebbar bir kralın korkusundan eşi Sara için “Kızkardeşim” diye yalan söylediği bildirilir. (Tevrat, Bölüm: 12/12-19).

Buhari, K.60, B.8; Müslim, K. 43, B.41’de geçen ve bu üç hadiseyi, “üçya­lan” olarak niteleyen hadisle ilgili Üstad Mevdudî’din yorumu kısaca şöyledir:

Ne yazık ki bu “hadis” iki aşın görüşe neden olmuştur. Rivayeti kutsallaştıran rivayetperest birinci grup, “sahih bir hadis” böyle söylediği ve bu hadis Buhari ile Müslim’de kayıtlı olduğu için, Hz. İbrahim’in (a.s) gerçekten bu yalanları söylediğine inanırlar. Bir peygamberi “yalancı­lıkla” suçlayan bu “hadis’i bir tarafa bırakmanın daha iyi olacağını dü­şünmezler, ikinci grup ise Buhari ve Müslim tarafından sahih kabul edi­len bir hadis güvenilir olamayacağı için bütün hadisleri bir tarafa atar­lar. Elbette bir veya birkaç hadis güvenilir değil diye tüm hadis malzeme­sinden yarar!anılamayacağını söylemek doğru değildir…” (Tefhim’ul Kur’an IIl/286, Enbiya: 64-65, Açıklama Notu: 60)

[8] Soru soran çahsın, sahih naklin ve akl-ı selimin kabul edemeyeceği hadis­ler nevinden örnek verdiği bu rivayet, Buharî ve Müslim’de, Hemmam b. Münebbih’in “Sahife’sme istinaden yeralmıştır. Ne denilmek istendiği­nin daha iyi anlaşılabilmesi için, Sahife-i Hemmam b. Münebbih’ten bu hadîsin tercümesini verecek ve Buhari ve Müslim’deki yerlerini göstere­ceğiz.

Ve Rasûlullah (s.a) buyurdu: Melek’ul-Mevt (Ölüm Meleği Azrail) Musa’ya geldi, ona. Rabbine dön, dedi. (Peygamber) dedi: Musa Melek’ul-Meut’e bir yumruk vurdu ve onu kör etti. (Peygamber) dedi: Melek’ul-Mevt, Allah’a (c.c) döndü ve dedi: Sen beni bir kuluna gönderdin ki, o ölüm istemiyor, benim gözümü de kör etti. (Peygamber) dedi: Allah onun gözünü iade etti ve ; Git ona söyle hayat mı istiyor? Hayatı istiyorsa, boğa­nın sırtına elini koysun, eline ne kadar kıl gelirse, o kadar yaşasın dedi. Sonra ne (olacak)? dedi. Sonra ölüm, dedi. Eğer böyle ise ne kadar erken olursa o kadar daha iyidir dedi ve illave etti. Ya rab beni bir taş atımı ka­dar, Arz-ı Mukaddes ‘e yaklaştır. Ve Rasûlullah dedi: Kırmızı bir Kum yı­ğınına (tepesine) yakın, yol kenarında olan kabrini sanki ben orada imi-şim gibi size gösterebilirim”.

  1. (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmam İbn Münebbih, (Çev. Kemal Kuşçu), sh: 105, Hadis no: 59, İs­tanbul, 1967).
  2. (Buhari, K: 60, B: 31, Hadis no: 1; Müslim, K: 43, B: 42, Hadis no: 158)

Tercüman ul Kur’an, Receb-Şevval, 1363/Temmuz-Ekim, 1944

[9] Tercüman’ul Kur ‘an, Receb-Şevval, 1363/Temmuz-Ekim, 1944

[10] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şevval, 1363/Temmuz-Ekim, 1944

[11] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şeuval, 1363/ Temmuz-Ekim, 1944

[12] Tercüman’ul Kur’an, Zilkâde-Zilhicce, 1363/ Kasım-Aralık, 1944

[13] Tercüman’ul Kur ‘an, Zilkade-Zilhicce, 1363/ Kasım-Aralık, 1944

[14] Şah Veliyullah Dehlevi’nin meşhur kitabı (Çev.)

[15] Muhtelif Hadislerden Hangisiyle Amel Edileceği Babı.

[16] Tercüman’ul Kur’an, Recep-Şaban, 1384/ Temmuz-Ağustos, 1945

[17] Tercüman’ul Kur’an, Rabîûlevvel, 1365/Şubat, 1946

[18] Risale-i Dimyat, 2. baskı, 125. sayfa.

[19] Haberin çoğulu, Rasûlullah ve sahabeden gelen haberler. (Çev.)

[20] Tefhimât, itidal mezhebi konusu.

[21] Rical: Rical, racül’ün çoğulu. Hadis rivayet eden şahıslan incelemek üze­re kurulmuş olan ilme de “Îlm’ur-Rical” denir. (Çev.)

[22] Tercüman’ul-Kur’an, lO.cilt, 110. sayfa

[23] Üstad Mevdudî’nin, senedinin sahih olmasına rağmen bir hadisin redde­dilmesini öngören dirayetin ölçüsünün ne olduğu ve hangi nassın bu öl­çüyü ortaya koyduğu şeklindeki soruya verdiği cevap, icmali olduğundan dolayı bu noktanın hadis usulü açısından izah edilmesinde yarar vardır. Nitekim Üstad Mevdudî bir hadisin izahı vesilesiyle şöyle demiştir: “…Bir hadisin senedi sahih olsa da, metni bir takım nedenlerden ötürü sa­hih olmayabilir. Çünkü rivayet edilen hadisin senedi sağlam olmasına rağmen, Hz. Peygamber’in böyle bir sözü söylemesinin mümkün olmadığı sonucuna varılabilir. Nitekim hadis ilmine göre de, bir hadis senedi sağlam olsa da, muhtevasıyla zayıflık taşıyabilir. Dolayısıyle hadisin metni böyle bir şeyin Peygamber (s.a) tarafından söylenemeyeceğini gös­teriyorsa, o zaman sadece ravileri güvenilir diye hadisi güvenilir (sahih) kabul etmekte ısrarın hiç anlamı yoktur.” (Tefhim’ul Kuran, III/286, an:60)

Bu meselenin daha ayrıntılı izahı için bkz. Mehmet Said Hatiboğlu, İslamî Tenkid Zihniyeti ve Hadis Tenkidinin Doğuşu, Basılmamış Doktora Tezi, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Kitaplığı, No:12416, Yer No:9617? Ankara. Ayrıca Üstad Mevdudî’nin bir sonraki soruya verdiği cevap, meseleyi ge­nişçe ele almaktadır. Bkz.Hadislerin Tahkikinde Isnad ve Fıkhı Anlayı­şın Rolü.

[24] Tercüman’ul Kur’arı, Receb-Şevval, 1363/ Temmuz-Ekim, 1944

[25] Mevdudî’nin cevabından soruyu soran şahısla daha önce de fau meselede yazıştıkları anlaşılıyor. (Çev.)

[26] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şevval, 1363/Temmuz-Ekim, 1944

[27] M.Ali Cinnah başkanlığında Pakistan’ın bağımsızlığını (!) gerçekleşti­ren ve varlığını halen sürdüren parti. (Çev.)

[28] Gandi’nin kurduğu ve şu anda başkanlığını Raciv Gandi;nin yürüttüğü Hindistan’daki iktidar partisi. (Çev.)

[29] Şu anda Hindistan’daki Pencap Eyaleti’nin başkenti. (Çev.)

[30] Burada soruyu soran, kitabın ismini zikretmemiştir. (Çev.)

[31] Şah Veliyullah Dehlevî’nin meşhur kitabı. (Çev.)

[32] Fetevay-ı Şamî. (Çev.)

[33] Tercüman ul Kur’an, Zilkâde-Zilhicce, 1363 Kasım-Aralık, 1944

[34] Cemaat-i İslami’nin 1945’de Dar’ul-İslâm/Patankotta yaptığı genel top­lantı kastediliyor,

[35] Sözü edilen konuşma “Rudâdi Cemaat-i İslami” adlı kitabın 3, bölümünün sonundadır. Nehir Yayınları tarafından “İslamî Hareketin Dinamikleri” adı altında Türkçe’ye kazandırılmıştır. (Çev.)

[36] Al-i İmran: 3/159.

[37] Bir önceki sorudaki toplantı ve o soruda zikredilen konuşma yani “İslâmî Hareketin Dinamikleri” söz konusu ediliyor.

[38] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel-Cemâdiyessânî, 1364/Mart-Haziran, 1945

[39] Rûm: 30/30.

[40] Arap ülkelerinde ve Pakistan’dan başlamak üzere uzakdoğuda kullanı­lan bir tür peştemal. (Çev.)

[41] Tercüman’ul Kur’an, Safer, 1365/Ocak, 1946

[42] Peygamberlik iddiasında bulunan Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî’nin Cemaati’nin İsmidir. (Çev.)

[43] Âl-i İmrân: 36/61.

[44] Hakka: 69/44-46.

[45] Âl-i İmrân: 3/183, Rüku: 29

[46] Nisa: 4/155; Rüku: 22

[47] Tercüman ‘ul Kur’an, Ramazan, 1370 /Temmuz, 1951

[48] Âl-i İmrân: 3/81.

[49] Ahzâb: 33/7.

[50] Ahzâb: 33/7.

[51] Ahzâb: 33/1.

[52] Ahzâb: 33/4.

[53] Ahzâb: 33/6.

[54] Tercüman’ul Kur’an, Ramazan-Şevval, 1371/Haziran-Temmuz, 1952

[55] Tercüman ‘ul Kur ‘an, Ramazan-Şevval, 1371 Haziran-Temmuz, 1952

[56] Cemaat-i İslami’nin diğer adı da, “Tahrik” yani “Hareket”tir.

[57] Hindistan’ın Diyobend şehrindeki medreseye mensup olan veya orada okumuş olan alimler Diyobend alimleri olarak tanınıyor. Hanefî mezhebindendirler. Pakistan ve Hindistan’daki sünnilerin Hanefî büyük ço­ğunluğunu karşılarına almaktadırlar. Oysa bu da çok küçük meselelere dayanmaktadır.

[58] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şaban, 1371/Nisan-Mayıs, 1952

[59] Tevbe: 9/29.

[60] Bakara: 2/48.

[61] Tâhâ: 20/109.

[62] Bakara: 2/255.

[63] Mişkât, Kısmet’ul Ganaira bölümü.

Tercüman’ul Kur’an, Muharrem, 1370/Kasım, 1950

[64] Tercüman’ul Kur’an, Rablulevvel, Rabîulâhir, 1370/ Ocak-Şubat, 1951

[65] Tercüman’ul Kur’an, Cemâdiyessânî, 1373/ Mart, 1954

[66] Cin: 72/26,27,28.

[67] Tercüman’ul Kur ‘an, Zilhicce, 1373/Eylül, 1954

[68] Tercüman’ul Kur’an, Muharrem-Safer, 1376/Ekim, 1956

[69] Mülk: 67/13.

[70] Tercüman’ul Kur’an, Muharrem-Safer, 1377/Ekim-Kasım, 1957

[71] Tercümanul Kur’an, Rabîulevvel, 1378/Kasım, 1956

[72] Tercüman’ul Kur’an, Eylül, 1962

[73] Hucurat: 49/14.

[74] Âl-i İmrân: 3/19.

[75] Bakara: 2/128.

[76] Tercüman’ul Kuran, Kasım, 1963

[77] Tercüman’ul Kur’an, Aralık, 1959

[78] Tercüman ul Kur’an, Ağustos, 1961

[79] Bkz. Yusuf: 12/4-6.

[80] Bkz. Yusuf: 12/100.

[81] Nisa: 4/97.

[82] Muhammed: 47/27.

[83] Nahl: 16/32.

[84] A’râf: 7/37.

[85] Secde: 32/11.

[86] Tercüman’ul Kur’an, Mart, 1962

[87] Mâide: 5/72.

[88] Maide: 5/73.

[89] Bakara: 2/221.

[90] Tevbe: 9/30.

[91] Al-i İmrân: 3/64.

[92] Ankebût: 29/46.

[93] Sâd: 38/5.

[94] Bakara: 2/170.

[95] Tercüman ‘ul Kur ‘an, Mart, 1963

[96] Mişkât.

[97] Tenvîr’ul Havâlîk.

[98] Suyûtî, El-Mesabih fî Salat’it Teravih.

[99] El-Muğni; 1/798-799

[100] Tercüman’ulKuran, Mayıs, 1962

[101] Şiilerin senenin bazı günlerinde Hz. Hüseyin’in şehadeti dolayısıyla düzenledikleri kendilerine zincir vurma merasimleri kastediliyor. (Çev.)

[102] Büyük ihtimalle, Peygamber Efendimizin vefatı sırasında Hz. Ebu Be­kir’in halife seçildiği “Beni Saide Sakifesi” kastediliyor. (Çev.)

[103] Hz. Ali (k.v) kastediliyor. (Çev.)

[104] Hz. Peygamber’in cenazesi. (Çev.)

[105] Yar-i Gar olarak bilinen Hz. Ebu Bekir (r.a) ima ediliyor. (Çev.)

[106] Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a) kastediliyor (Çev.)

[107] Peygamber Efendimizin dünyayı değişmesi anında Peygamberimizle sa­habe arasında geçtiği hadislerde bildirilen vasiyet meselesi. (Çev.)

[108] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel, 1376/Kasım, 1956

[109] Tercüman’ul Kur’an, Şaban-Ramazan, 1376/Haziran, 1957

[110] Enfal: 8/41.

[111] Haşr: 59/6-7.

[112] Buharî, Müslim, Muvatta, Mûsned.

[113] Buharî, Mûsned-i Ahmed, Müslim.

[114] Müsned-i Ahmed.

[115] Buhari, Müsned-i Ahmed.

[116] Tirmizi, Müsned-i Ahmed.

[117] Buhari.

[118] Bu olayın ayrıntısı ve müstened rivayeteri için bakınız:

Buhari: Hums’un farz olması, Nebinin Ashabının faziletleri, Gazveler ve Feraiz bölümleri.

Müslim: Cihad ve Fey’in hükmü bölümleri. Nesâî: Fey’in dağıtılması bölümü.

Tırmizî: Seyr, Rasûlullah’ın mirası konusundaki rivayetler bölümü. Müsned (Ahmed b. Hanbel): Hz. Ebu Bekir hakkındaki rivayetler bölü­mü. (Mevdudi)

[119] Buhari: Gazveler, Beni Nudayr hadisi, Feraiz ve Peygamber Efendimizin “Biz miras bırakmayız…” hadisinin zikredildiği bölümler.

Müslim: Cihad ve Fey’in hükmü bölümleri.

Muvatta: Peygamberimizin mirası hakkında rivayet edilen hadisler bölü­mü (Mevdu di)

[120] Tabakat: İbn-i Sa’d, Nebi’nin (s.a) mirası bölümü.

Futuh’ul Buldan: Belâzurî, Fedek arazisiyle ilgili bölüm. (Mevdudi)

[121] Buhari: Hums’un farzedilmesi ve Gazveler bölümleri.

Müsned (Ahmed b. Hanbil): Hz. Ebu Bekir hakkında rivayet edilenler bölümü.

Müslim: Cihad ve Fey’in hükmü bölümleri.

[122] Buhari: Humusun farz olması, gazveler, nafakalar, feraiz ve Allah’ın Kitab’ı ile Sünnet’e sarılma bölümleri. Müslim: Cihad Bölümü

Tirmizi: Seyr ve Peygamber Efendimizin mirası hakkındaki rivayetler bölümleri.

Müsned (Ahmed b. Hanbel): Ömer Faruk hakkındaki rivayetler bölümü (Mevdudi)

[123] Tercüman’ul Kuran, Kasım,1958

[124] Asıl metin şu şekildedir: “Mâ şânehu ehecera istefhimû”. Bazıları “ehecera” kelimesini yanlışlıkla “ehcera” olarak anlamışlardır. Oysa bütün mu­teber rivayetlere bu “e’hcera-ehecera” olarak gelmiştir. Yani istifham hemze’si ile birlikte gelmiştir ve “hecera-yehcuru”nün manası hastanın hastalığın şiddetlendiği bir durumda şaşkınlık yüzünden veya baygınlık haletinde söylediği şeylerdir.

Ayrıca bu söz hiçbir rivayette de Hazreti Ömer’e nispet edilmemiştir. Bi­lakis “Kalû” yani “dediler” kelimesi ile birlikte nakledilmiştir. Yani, ora­da bulunanlardan bazıları bunu söylemişlerdir. (Mevdudi)

[125] Tercüman’ul Kur ‘an, Kasım,1958

[126] Leheb: 4

[127] Tercüman’ul Kur’an, Kasım ,1958

[128] Tercüman’ul Kuran, Kasım, 1958

[129] Ayetin meali şu şekildedir: “Ey inananlar, Namaza kalktığınızda yüzleri­nizi, dirseklerinize kadar ellerinizi -başlarınızı meshedip- topuk kemikle­rine kadar ayaklarınızı yıkayın…” (Çev.)

[130] Ahzab Suresi 33. ayet kasdediliyor. Bu ayet mealen şöyledir: “…Ey pey­gamberin ev halkı! Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.” (Çev.)

[131] Ahzâb Sûresi 33. ayet kastediliyor. (Çev.)

[132] Tercüman’ul Kur’an Şubat,1959

[133] Wor Criminalss: İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanlar ve italyanlar­dan alınan savaş esirlerine verilen isim.

[134] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel-Cemadiyessâni, 1364/Mart-Haziran, 1945

[135] Bu mektubun yazıldığı yıllarda İngilizler Hind yarımadasını kontrolleri altında tutuyorlardı ve bölge halkından kendi bünyesine aldığı askerleri binlerce kilometre uzaktaki bölgelere savaşa götürüyorlardı. Soru ve ce­vabı, bu durum göz önüne alınarak okunmalı ve değerlendirilmelidir. (Çev.)

[136] İngiliz ordusunda kadın askerlerle ilgili bölüm. (Çev.)

[137] Farsça “beiyş kûşki alem dubare nist” beyitinden alıntı. (Çev.)

[138] Mut’a nikahı: Geçici bir süre için belli bir ücret üzerinden kadınla anlaşıp nikah yapmak. (Çev)

[139] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel-Cemâdiyessânî, 1364/Mart-Haziran, 1945

[140] Hinduların İngilizler karşısındaki hürriyet savaşçısı ve önderi Mahatma Gandi kastediliyor. (Çev.)

[141] Hinduların kutsal kitabı (Çev.)

[142] Hinduların o zaman ki ruhani önderlerinden biri (Çev.)

[143] Yine bir hindu büyüğü. (Çev.)

[144] Hindu ruhani lideri Pandet Deyonend Sersutî’nin takipçilerine verilen isim. (Çev.)

[145] Hindu inancında İslam’daki Mehdi gibi gelmesi beklenen birisi. (Çev.)

[146] Hindistan Kongre Partisi. (Çev.)

[147] Şimdiki iki Pakistan’ın Pencab eyaleti başşehri. (Çev,)

[148] İslam hakkında yazılar yazmış bir müsteşrik. (Çev.)

[149] Hinduların kutsal kitabı Vedalar. (Çev.)

[150] Vedaların, İngilizce tercümesinin Vedaların yazıldığı dilin aslından değil de ikinci bir dilden yapıldığı anlatılmak isteniyor. (Çev.)

[151] İslam düşüncesi. (Çev.)

[152] İlahi marifetin zikredildiği hinduların dini bir kitabı. (Çev.)

[153] Bir hindu ulusu. (Çev.)

[154] Begvan: Hinduca tanrı mânâsına geliyor. Sıfat olarak, ermiş, veli mânâsı veriliyor. (Çev.)

[155] Begvan lafzı hindu inancına göre tanrının hulul ettiği kimse için de kulla­nılıyor. (Çev.)

[156] Fars’ca “Ey besa arzu yiki hak şude” beytinin tercümesi. (Çev.)

[157] Muhammed Ali Cevher: Hind yarımadısındaki meşhur hilafet hareketi­nin önderlerinden olan şahıs. (Çev.)

[158] Hindistan’ın büyüklerinden kasıt, burada, Hind yarımadasında İs­lam’dan önce var olmuş Hinduizm, Budizm vs. gibi dinlere mensup din ulularıdır. (Çev.)

[159] Tercüman’ul Kur’an, Râbiulevvel-Cemâdiyessânî, 1364/Mart-Haziran, 1945

[160] Sihlerin dini kitaplarına denmektedir. Ayrıca bu kitap alimleri ise Gerentî adıyla anılmaktadır. (Çev.)

[161] Ölen bir kişinin ruhunun yaptığı amellere göre başka bedenlere (hayvan­lar gibi) girmesi şeklindeki hindu inancı. (Çev.)

[162] Sadi Şirazi’nin meşhur kitapları. (Çev.)

[163] Hinduizmin tarihsel gelişimi ile ilgili bir devir. (Çev.)

[164] Milattan önceki devirlerde Hind Yarımadası’na İran tarafından gelen ka­vimlere verilen isim. Bugün Hindistan’da birçok kimse bu kavimden gel­medir. (Çev.)

[165] Tenasüh akidesine göre bu şöyle açıklanabilir: Dünyada kötü ameller iş­leyen bir kişinin ruhu o kişi öldükten sonra mesela bir köpek bedenine girmekte ve bu köpek haliyle gördüğü eziyetler, insan iken sahip olduğu kötü ahlâkın bir neticesi olarak zuhur etmektedir. (Çev.)

[166] Bu gibi haberler 40-45 senelik bir gecikmeyle Türk hasmında da çıkmaya başladı. (Çev.)

[167] Tercüman’ul Kur’an, Safer, 1365/Ocak, 1946

[168] Tercüman ‘ul Kur’an, Cemâdiyelevvel, 1365/Nisan, 1946

[169] Tecrüman’ul Kur’an, Receb-Şaban, 1363/Temmuz-Ağustos, 1944

[170] Tercüman’ul Kur’an, Muharrem-Safer, 1364/Ocak-Şubat, 1945

[171] Tercüman’ul Kur’an, Zilhicce, 1369 / Ekim, 1950

[172] Bakara: 2/385.

[173] Bakara: 2/285.

[174] Tercüman’ul Kur’an, Cemâdiyelevvel, 1372 /Şubat, 1953

[175] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel-Rabiulâhir, 1370 / Ocak-Şubat, 1951

[176] Nisa: 4/145.

[177] Tevbe: 9/80.

[178] Tevbe: 9/56.

[179] Münafikûn: 63/4.

[180] Nisa: 4/12.

[181] Ahzab: 33/1.

[182] Tevbe: 9/84.

[183] Tercüman’ul Kur’an, Cemâdiyelevvel-Receb, 1370/Mart-Mayıs, 1951

[184] Tercüman’ul Kur’an, Muharrem, 1370 / Kasım, 1950

[185] Beyyine: 98/5.

[186] Bakara: 2/143.

[187] Tercüman’ul Kur’an, Cemadiyelevvel, 1371/Şubat, 1952

[188] Tin: 95/4.

[189] Beled: 90/4.

[190] Tin: 95/4.

[191] Tin: 95/5.

[192] Tercüman’ul Kur’an, Cemadiyelevvel-Receb, 1370/ Mart-Mayıs, 1951

[193] Tercüman’ul Kur’an, Ramazan-Şevval, 1371/Haziran-Temuz, 1952

[194] Tercüman’ul Kur’an, Zilkade, Zilhicce, 1370/Eylül, 1951

[195] Mâide: 5/3.

[196] Tercümanu’l Kur’an, Zilkade – Zilhicce – 1370/Eylül, 1951

[197] Burada, “cemaatiniz” den “Cemaat-i İslami” kasdedilmektedir. (Çev.)

[198] Bilindiği kadarıyla bu ismin yayılmasının nedeni şudur: Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed’in hilafetinin başlangıcında Cemaat-i Ahmediye ikiye bölündü. Sonra da Kadıyan’daki cemaat “Kadiyanî” ve Lahor’daki cemaat da “Lahorî” veya “Ahmedî” olarak ün kazandı. O zamanlar böyle bir isim verirken hiç kimse bu cemaate kötü bir isim takma düşüncesini taşımıyordu.

[199] Tercüman’ul Kur’an, Zilkâde-Zilhicce, 1370/Eylül, 1951

[200] Tercüman’ul Kur’an, Ramazan-Şevval, 1371/ Haziran-Temmuz, 1952

[201] Tercüman’ul Kur’an, Ramazan-Şeuval, 1371/ Haziran-Temmuz, 1952

[202] Nur: 24/3.

[203] Nûr: 24/26.

Tercüman’ul Kur ‘an, Rabîulevvel-Rabîussânî, 1370 Ocak-Şubat, 1951

[204] 1947’de Pakistan’ın kurulmasıyla oluşturulan meclis (Çev.)

[205] 1966’da Lahor’da Müslim Lig tarafından ilan edilen ve kurulacak olan Pakistan’ın, müslümanların hayatlarını kendi dinlerine uygun olarak yaşamaları için kurulduğunu içeren bir beyanname. Bu beyanname daha sonra Pakistan kurulduğunda parlamento tarafından kararname şeklin­de onaylanmış ve Pakistan anayasasının önsözünde (Preauble) şidiye ka­dar bulunmaktadır. Ayrıca bu kararname Pakistan parlamentosunun Kur’an ve Sünnet aleyhine kanun çıkaramayacağını da içermektedir. (Çev.)

[206] Tercümanu’l Kur’an, Temmuz, 1955

[207] Emin Ahsen Islahî: Bir zamanlar Mevdudi’nin sağ kolu durumunda olan ancak daha sonra Mevdudi’nin şahsına bazı itirazlar yaparak Cemaati İslâmî’den ayrılan âlim.

[208] Tercüman’ul Kur’an, Muharrem, 13751 Eylül, 1955

[209] Mâide: 5/13.

[210] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel, 1375/ Kasım, 1955

[211] Eserin Urduca baskısının ilgili sayfaları kastedilmektedir. (Çev.)

[212] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel, 1375/ Kasım, 1955

[213] Tercüman’ul Kur’an, Cemadiyeluhra, 1375/Şubat, 1956

[214] Tercüman’ul Kur’ân, Zilkade, 1375/Temmuz, 1956

[215] Kehf: 18/22. Tercüman’ul Kur’an, Zilkade, 1375/Temmuz1956

[216] Al-i İmrân: 3/61.

[217] Tercüman’ul Kur’an, Zilhicce, 1375/Ağustos, 1956

[218] Mevdudî aleyhine yazmış Pakistanlı bir yazar. (Çev.)

[219] Tercüman’ul Kur’ân, Muharrem-Safer, 1376/Ekim, 1956

[220] Tercüman’ul Kur’ân, Rabîulevvel, 1376/Kasım, 1956

[221] Hind yarımadasında Hanefî mezhebine mensup bir grup. Hindistan’daki Hanefller bugün Birelvi ve Diyobendiler diye iki gruba ayrılmışlardır. Birelviler daha çok Rasûlüllah’ın sıfatları üzerinde mübalağa etmiş kimse­ler olarak biliniyorlar. (Çev.)

[222] Mişkât’ül Mesabîh. (Çev.)

[223] Tercuman’ul Kur’ân, Şaban-Ramazan, 1378/Haziran, 1957

[224] Tercüman’ul Kur’an, Cemâdiyelâhir, 1377/Ocak, 1968

[225] Bkz. “İslam Medeniyetinin İlke ve Temelleri”, “Müslümanlar ve Günü­müz Siyasî Buhranı.”

[226] Tercüman’ul Kur’an, 51. cild, 6. sayı, Mart, 1959

[227] Tercüman’ul Kur’an, 53. cild, 2. sayı, Kasım, 1959

[228] Tercüman’ul Kur’an, 52. cild, 2. sayı, Ağustos, 1959

[229] Tercüman’ul Kur’an, 52. cild, 5. sayı, Ağustos, 1959

[230] Tercüman’ul Kur’an, 52. cild, 5. sayı, Ağustos, 1959

[231] Tercüman’ul Kur’an, 53. cild, 6. sayı, Kasım, 1959

[232] Missing Link: Eksik bağlantı veya Evrim Teorisinde insanla maymun arasında bağ olduğu varsayılan yaratık (Çev.)

[233] Tercüman’ul Kuran, 53. cild, 2. sayı, Kasım ,1959

[234] Tercüman’ul Kur’an, 53. cild, 2. sayı, Kasım, 1959

[235] Hindistan’ın Pencap eyaleti sınırları içerisinde bulunan, Sir Seyyid Ah­met tarafından müslümanları eğitmek amacıyla kurulmuş üniversite. (Çev.)

[236] Tercüman’ul Kur’an, 54. cild, 1. sayı, Nisan, 1960

[237] Tercuman’ul Kur’an, 55. cild, 5. sayı, Ocak, 1961

[238] Tercüman’ul Kur’an, 58. cild, 1 sayı, Nisan, 1962

[239] Tercüman’ul Kur’an, 59. cild, 6. sayı, Mart ,1963

[240] Tercüman’ul Kur’an, 57. cild, 3. sayı, Haziran, 1962

[241] Tercüman’ulKuran, 58. cild, 3. sayı, Haziran ,1962

[242] Tercüman’ul Kur’an, 58. cild, 6. sayı, Eylül, 1962

[243] Bu cevabımıza karşılık soruyu soran şahıs bazı fıkıh kitaplarından ayrın­tılı ibareler gönderdi. Ona aşağıdaki satırlarla cevap verdim. (Mevdudi)

[244] Nisa: 4/22.

[245] Tercüman’ul Kur’an, 58. cild, 6. sayı, Eylül, 1962

[246] Tercüman’ul Kur’an, Eylül, 1962

[247] Tercüman’ul Kur’an, 58. cild, 6. sayı, Eylül, 1962

[248] İşin asıl ilginç yönü, bu soru Urduca’nın yaygınlaştırılması üzerinde ısrar eden gayr-ı müslim bir Pakistanlının uzunca bir mektubundan iktibas edilmiştir. (Mevdudi)

[249] Tercüman’ul Kur’an, 59. cild, 5. sayı, Şubat, 1963

[250] Alt kıtada halkın müslüman olmasında büyük emeği geçmiş bir tasavvuf büyüğü. (Çev.)

[251] Kabe’nin örtüsünü hazırlamakla görevli resmî Suud kuruluşu. (Çev.)

[252] İbrahîm: 14/37.

[253] Lahor Şehri Polis Müdürü Kabe’nin örtüsünü havaalanına törenle götür­me hadisesi sırasında herhangi bir yankesicilik, zorbalık ya da kadınları taciz etme gibi bir olayın vukua gelmediğini bizzat bana bildirmişti.

[254] Bu raporun kısa bir özeti. “Asya” ve “Şihab” dergilerinde yayınlanmıştır. Ben meseleyi değerlendirirken sadece bu yazılı raporları değil, bana me­seleyi şifahî olarak anlatanların görüşlerini de göz önüne alıyorum.

[255] Mâide: 5/7.

[256] Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (Çev.)

[257] Tercüman’ul Kur ‘an, 60. cild, 1. sayı, Nisan, 1963

[258] Tercüman’ul Kur’an, 60. cild, 3. sayı, Haziran, 1963

[259] Tercüman’ul Kur’an, 61. cild, 2. sayı, Kasım, 1963

[260] Siyasal Buhran, 2/100

[261] Tercüman’ul Kuran, Zilhicce, 1369/Ekim, 1950

[262] Tercuman’ul Kur’an, Şaban-Zilkâde, 1369 / Temmuz – Eylül, 1950

Orneğin “İslam Devletinde Zımmihrin Hakları” adlı kitabıma bakabilir­siniz. Ayrıca Alim Emin Ahsen Islahı’nin “İslam Devletinde Gayri Müslimlerin Hakları” adlı eserine de bakabilirsiniz.

[263] Tercüman’ul Kur’an, Şaban-Ramazan, 1372/Mayıs-Haziran, 1953

[264] Tercüman’ul Kur’an, Cemadiyelevvel-Receb, 1370/Mart-Mayıs, 1951

[265] Tercüman’ul Kur’an, Rabîulevvel, Rabîussânî, 1370/Ocak-Şubat, 1951

[266] Maide: 5/12.

[267] Bakara: 2/285-286.

[268] Nisa: 4/136, Rükû: 19

[269] Araf: 7/89.

[270] Tercüman ul Kur’an, Cernâdiyelevvel- Receb, 1370/Mart-Mayıs, 1951

[271] Al-i İmrân: 3/92.

[272] Ba­kara: 2/208.

[273] Isra: 17/14.

[274] Bkz. Muciz Numa Hamaiî-i Şerif, Matbua, 1357 shf. 97

[275] Tercüman’ul Kur’an, Cemadiyelevvel-Receb, 1370/ Mart-Mayıs, 1951

[276] Kaf: 50/25.

[277] Üzgünüm, çünkü sayın Memduh (alim Eşref Ali Tahanevi} vefat etmiştir. Allah onu mağfiret etsin.

[278] Tercüman’ul Kur’an, Cemâdiyelevvel-Receb, 1370/Mart-Nisan-Mayıs, 1951

[279] Bu sorular, ortaokul ikinci sınıfta okuyan bir öğrencinin adına gönde­rilmiştir.

[280] Cebir ve Kader Meselesi/ 15

[281] Tercüman’ul Kur’an, Cemadiyelevuel-Receb, 1370 Mart-Nisan-Mayıs, 1951

[282] Sh: 193

[283] Sh: 114

[284] Hind Yarım adası’ndaki iki büyük ilim merkezi.

[285] Hutbeler/180

[286] Hutbeler/126

[287] Hutbeler/129

[288] Hutbeler/132

[289] Âl-i İmrân: 3/97.

[290] Tevbe: 9/11.

[291] Tercüman’ul Kur’an, Cemâdiyessânî, 1371/Mart, 1952.

[292] Tercuman’ul Kur’an, Eylül-Ekim-Kasım, 1941.

[293] Üzülerek belirteyim ki sözü geçen şahıs Allah’ın rahmetine kavuş­muştur.

[294] Tercüman’ul Kur’an, Aralık, 1941/Ocak-Şubat, 1942

[295] Tercüman’ul Kur’an, Haziran, 1946

[296] Tercüman’ul Kur’an, Zilkâde-Zilhicce, 1370/Eylül, 1951

[297] İmam-ı Rabbanî kastediliyor. (Çev.)

[298] İbarelerdeki tüm yanlışlıklar ve irtibatsızlıklar broşürden aynı şekilde aktarılmıştır.

[299] Fetih: 48/29.

[300] Hucurât: 49/7.

[301] Âl-i İmrân: 3/110.

[302] Bakara: 2/143.

[303] Bu ibare de aynen aktarılmıştır.

[304] Bakara: 2/286.

[305] Tercüman’ul Kur’an, Şaban, 1370 /Haziran, 1951

[306] Aynı sorular, küçük değişikliklerle Cemaat-i İslâmi’nin bazı sorumlula­rına da gönderilmiştir. Hepsi de Kadıyanilerin Pakistan’daki merkezle­rinden biri olan Rabva kasabasından postaya verilmiştir. Bu işin planlı olarak yapıldığı ortadadır.

[307] Raşid Halifeler döneminde şura meclisinin nasıl oluşturulduğu “İslâm Anayasasının Düzenlenmesi” adlı bildirimizde ayrıntılarıyla ele alın­mıştır.

[308] Tercüman’ul Kur’an, Şaban, 1370/Haziran, 1951

[309] Tebliğ Cemaati’nin kurucusu alim zat. (Çev.).

[310] Îkramu’l-Müslimîn: Tebliğ Cemaati’nin altı esasından biri. Müslü­manlara izzet ve ikramda bulunmak

[311] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şaban, 1371/Nisan-Mayıs, 1954

[312] Tercüman’ul Kur’an, Safer, 1371/Kasım, 1951

[313] Tercüman’ul Kur’an, Receb-Şaban, 1371/Nisan-Mayıs, 1952

[314] Cemaat-i İslâmî’ye tam üyelik üç-dört aşamada gerçekleşiyor. Bazı kişi­ler yıllarca cemaatin faaliyetlerine katılsa, hatta bütün bir ömrünü hiz­mette harcasa da üye ol anlayabiliyor. Cemaatin üye sayısı çok azdır. Üyelik son aşamadır.

[315] Tercüman’ul Kur’an, Ramazan, 1370/Temmuz, 1951

[316] Tercüman’ul Kur’an, Şaban-Ramazan, 1372 / Mayıs-Haziran, 1953

Hayat Rehberi

2. Bölüm – Fetvalar

Fetvalar – Ebul Ala Mevdudi | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.