Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 21°C

2 – Bakara Suresi | Tefsir’ul Munir

2 – Bakara Suresi | Tefsir’ul Munir

Bakara Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Müminlerin Nitelikleri Ve Takva Sahiplerinin Mükâfatı

1-Elif, Lâm, Mim.

2- İşte bu Kitap; Onda hiçbir şüphe yoktur- Takva sahipleri için bir hidayettir.

3- Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.

4 ” Ve onlar sana indirilene de senden önce indirilene de yakînen [kesin olarak| inamrlar-

  1. işte onlar rablerinden bir hidayet üzeredirler ve onlar felaha erenlerin ta kendileridirler.

Açıklaması

Besmelenin anlamı bu sûrede bulunan her şeyin Allah’tan olduğunu, in­sandan olmadığını ilan etmektir. Allah bu sûreyi rahmetiyle insanları dünya ve ahirette hayır ve mutluluğa iletmek için indirmiştir. Şüphesiz ki besmele Mushafa Kur’an-ı Kerim’in dışında herhangi bir şeyi yazmamak için özel bir gayret gösteren Ashâb-ı Kiram’m icmâı ile Kur’an-ı Kerim’den bir ayettir.

Şanı yüce Allah, bu sûreye mukatta harflerle başlamaktadır. Bundan gaye Kur’an-ı Kerim’in niteliğine dikkat çekmek, onun i’câzına işaret etmek ve sü­rekli olarak onun en kısa bir sûresinin benzerini getirmek hususunda insanla­ra meydan okumak, insan kelâmı olan hiç bir şeyin boy ölçüşemiyeceği bir söz olan Allah’ın kelâmı olduğunu kesin olarak ispat etmektir. Şanı yüce Allah bu­nunla Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu Araplara şöyle diyor gibidir: Bu her Ara-bın konuşurken kullandığı alfabe harflerinden oluşan AfâpÇa bir SÖZ Oİduğlİtia göre onun benzerini getirmekten -insan sözü olduğuna inanıyorsanız- nasıl olur da âciz kalırsınız?. Bu böyle olmakla birlikte sizler onunla boy ölçüşemez-siniz. Kur’an-ı Kerim’in i’câzını açıklamak için bu harflerin zikredildiğini söyle­yen muhakkik ilim adamlarının görüşü işte budur. [1]

Zemahşerî der ki: Bütün bu mukatta’ harfler Kur’an-ı Kerim’in başında bir defa vârid olmamış meydan okuma ve ikazın tesirini artırmak için defalar­ca tekrar edilmişlerdir. Tıpkı bir kıssanın defalarca tekrar edilmesi ve açıktan açığa bir kaç yerde Kur’an’ın benzerini meydana getirmeleri için meydan oku­manın tekrarlanması gibi. [2]

“Elif, Lâm, Mim” in mukatta harflerden oluştuğunun delillerinden birisi de Peygamber (s.a.)’in şu buyruğudur: “Her kim yüce Allah’ın Kitab’ından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir hasene ise on katı iledir (On kat fazlasıyla mükâfat görür). Ben sizlere: Elif, Lâm, Mim, tek bir harfdir, demiyo­rum. Fakat Elif bir harf, Lâm bir harf ve Mim de bir harfdir.” [3]

Daha sonra yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in üç özelliğini dile getirmektedir:

1- Bu kitap, ihtiva ettiği anlam, maksat, kıssa, ibret ve nakzedilmesi kabil olmayan yasamayla ilgili hükümleri ile kapsadığı her şeyde mükemmel ve ek­siksiz bir kitaptır.

2- Dikkatle bakan ve gönlüyle ona kulak veren kimse için Kur’an’ın Al­lah’tan gelmiş bir hak olduğunda hiç bir şüphe yoktur.

3- Bu kitap, takva sahibi müminler için hidayet ve doğru yolun kaynağı­dır. O takva sahipleri Allah’ın emirlerini yerine getirerek, yasaklarından sakı­narak Allah’ın azabından korunan kimselerdir; dolayısıyla bu kitaptan yarar­lanabilecek olanlar da onlardır.

Daha sonra Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’den yararlanan takva sahiplerinin dört ayrı niteliğini açıklamaktadır. Bu takva sahipleri Kur’an-ı Kerim’in haber vermiş olduğu öldükten sonra diriliş (haşr), hesap, sırat, cennet, cehennem ve buna benzer gaybî şeyleri tasdik eder ve iman ederler. Onlar aklın yaklaşık bir şekilde idrak etmiş olduğu maddî ve duyularla hissedilen şeylerin sınırında du­rup kalmazlar; ayrıca ruh, cin ve melek gibi ve başta Allah’ın varlığı ve vahda­niyeti olmak üzere maddenin ötesindeki evrenleri de idrak ederler.

Diğer taraftan bunlar şart, rükün, âdâb, huşu ile en mükemmel şekliyle namazı eda ederler. Çünkü hususuz ve ayetlerinin üzerinde tefekkür etmeksi­zin okunan Kur’an-ı Kerim, Allah’a karşı haşyet duymaksızın kılınan bir na­maz ruhsuz bir ceset gibidir.

Bu takva sahiplerinin bir diğer özelliği de zekât, sadaka ve şer’an farz olan diğer nafakalar gibi malî harcamaları iyilik ve ihsan yolunda yapmalarıdır. Böy­lelikle toplum maddi açıdan bir rahatlığa kavuşur, mallar çeşitli şüphelerden te­mizlenir, şer’an arzulanan yapı tamamlanmış olur; dinin direği olan namaz ile ferdin yapısı, zekât ve buna bağlı olan şeylerle de toplumun yapısı. İşte bunlar ilerlemenin, hayatm gelişmesinin, ümmetin mutluluğunun temelidir. Ayet-i keri­me, Resulullah (s.a.)’ın olacağını haber verdiği her türlü gaybî haberi kapsayan genel bir ifade taşımaktadır. Yine ister farz olsun, ister nafile olsun, bütün na­mazlar ve her türlü nafaka hakkında genel (umumî) bir karakter taşımaktadır.

Bu takva sahiplerinin bir diğer özelliği de Peygamber Muhammed (s.a.)’e ve diğer peygamber ve rasullere indirilen her şeyi tasdik etmeleridir. Onlar ay­nı şekilde en ufak bir şüphe söz konusu olmaksızın ahireti de ve onun kapsamı­na giren ruh ve cesetlerin bir arada kabirlerden diriltilmesi, hesap, ceza, mî-zân, sırat, cennet, cehennem gibi diğer hususlara da kesinlikle ve en ufak bir şüphe sözkonusu olmaksızın, tam bir tasdik ile tasdik eder ve doğrularlar.

Sözü geçen gayba gerçek anlamıyla iman, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, ahiret gününe inanmak, Kur’an’a ve ondan önce indirilmiş bulunan ki­taplara (Tevrat, İncil, Zebur ve sahifelere) iman etmek niteliklerine sahip olan bu kimseler, evet işte bunlar, Rablerinden gelen bir nur, bir hidayet üzeredir­ler. Allah katında çok yüksek bir makamın sahibidirler. Ebedîlik yurdu olan cennetlerde üstün derecelerle umduklarına nail olacak kimseler bunlardır. [4]

Kâfirlerin Nitelikleri

6- Gerçekten o inkâr edenleri inzar etsen de (uyarsan da) etmesen de birdir; iman etmezler.

7- Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur; gözlerinin üzerine de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azap da vardır.

Nüzul Sebebi

Konu ile ilgili sahih rivayete göre ayetin nüzul sebebi şudur: Taberî’nin İbni Abbas’tan ve el-Kelbî’den rivayetine göre bu iki ayet-i kerime, Huyey b. Ahtab, Ka*b bin Eşref ve benzeri Yahudilerin ileri gelenleri hakkında nazil ol­muştur.[5]

Açıklaması

Allah’ın ayetlerini inkâr edip kâfir olanları, Kur’an-ı Kerim’i ve Muham-med’i (s.a.) yalanlayanları uyarmak veya uyarmamak fark etmez, kalpleri bu uyarıdan dolayı etkilenmez. Çünkü kalpleri îlahî nurun erişmesine imkan ver­meyecek şekilde örtülüdür. O kalplerde iman nuru parlamaz. Çünkü onlar hakka karşı, Allah’ın ayetlerine karşı görmezlikten gelmişlerdir. Hidayet ve öğüdün etkileri onlara ulaşmaz. Çünkü onlar bilmenin, düşünmenin, tefekkü­rün, işitme ve görme duyularını kullanmanın bütün yollarını işlemez hale ge­tirmiş, bunun sonucunda hakkı görmez duruma düşmüşlerdir. O bakımdan hakka uymazlar. Hakkı işitmezler, onu anlamazlar. Dolayısıyla onların cezaları da -Yüce Allah’ın ayetlerini yalanlamalarından dolayı- sonu gelmez, çok çetin büyük bir azaptır.[6]

Münafıkların Nitelikleri -I-

8- İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki mümin olmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.

9- Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalı­şırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkına var­mazlar.

10- Kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını artırdı, yalan söyle­dikleri için de onlara acıklı bir azap vardır.

Açıklaması

İşte bunlar üçüncü sınıf insanlardır. Yüce Allah inkâr edenlerin halini iki ayet-i kerimede münafıkların durumunu da onüç ayet-i kerimede açıklamakta ve bu ayetlerde onların kötülüklerini, hilelerini dile getirmekte, içyüzlerini açıklayarak, yaptıkları işlerin ne kadar gülünç olduğunu dile getirmekte; onla­rı sağır, dilsiz ve kör diye adlandırmakta; onlara dair misaller vermektedir. Çünkü bunlar İslâm için açıktan açığa kâfir olanlardan daha büyük bir tehli­kedir.

Burada sözkonusu edilen münafıkların özellikleri sadece o dönemin değil her dönemde mevcut olan münafıkların özelliklerindendir.

Birinci nitelikleri, kalpleri küfür ve sapıklıkla dolup taştığı halde dil ile iman ettiklerini söylemeleridir. Peygamberlik asrında münafıkların lideri Ab­dullah b. Übey Selûl’ün arkadaşlarının büyük çoğunluğu Yahudiydi. Bunlar mümin olduklarını iddia ediyorlardı. Allah onların bu iddialarını reddetmekte, zahiren mümin olduklarını ileri sürseler dahi gerçekte mümin olmadıklarını ifade buyurmaktadır. Şüphesiz onlar böylelikle Allah’ı aldatmaya çalışan kim­selerin durumuna düşmektedirler. Allah ise onların bu durumlarını bilmekte­dir; bu nedenle onların zararları kâfirlerden daha çoktur. Allah’a ve âhiret gü­nüne iman iddialarında yalancı oldukları için ahirette onlar için can yakıcı bir azap vardır.

Akıllarının kıtlığı dolayısıyle Yüce Allah’ı aldatacaklarını düşünmüşlerdir. Halbuki Allah aldatılmaktan münezzehtir. Hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onların böyle bir işi yapmaya kalkışmaları Allah’ı gereği gibi tanımadıklarını göster­mektedir. Eğer Allah’ı gereği gibi tanımış olsalardı, onun asla aldatılamayaca-ğını da bilirlerdi. Diğer taraftan onların bu aldatmaya çalışmalarının vebali sa­dece kendilerine aittir ve Allah dilediği takdirde iç yüzlerini müslümanlara aç­maya kadirdir.

Bütün bunlarla birlikte Yüce Allah, bunlara İslâmın hükümlerinin uygu­lanmasını emretmektedir. İşledikleri günah türünden bir ceza ile muhatap ol­maktadırlar. Sanki müslümanlar Allah’ın onlar hakkında uygulamak istediği emri yerine getirirken onları -teşbih ve temsilî olarak- aldatıyor gibidir. Böyle­likle asıl aldanan ve aldatılan kimselerin münafıklar olduğuna işaret edilmek­tedir.

Kâfir oldukları halde öldürülmeyişlerinin sebebine gelince; doğrusu -İbnü’1-Arabî’nin de dediği gibi-[7] Peygamber (s.a.) münafıkları öldürmemiştir. Buna sebep onların kalplerini kendisine ısındırmak maslahatı ve insanların İslâmdan uzaklaşmalarını sağlayacak kötü durumların doğması endişesidir. Nitekim Resulullah (s.a.) da bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Ben insanların, Muhammed (s.a.) ashabını öldürüyor, demelerinden korkuyorum”. Bu uygulama, itikadlarının kötü olduğunu bilmekle birlikte, gönüllerini İslam’a ısındırmak arzusuyla müellefe-i kulub’e zekattan pay verilmesini hatır­latmaktadır. [8]

Münafıkların Nitelikleri -II-

11- Onlara “Yeryüzünde fesat çıkarma­yın” denildiğinde “Biz ancak ıslah edi­cileriz” derler.

12- Dikkat et! Gerçekten onlar, fesatçı­ların ta kendileridirler, fakat farket-mezler.

13- Onlara “İnsanların iman ettiği gibi iman edin” denilince onlar: “Biz de o kıt akıllıların inandığı gibi mi iman edelim?” derler. Dikkat et! Asıl kıt akıl­lılar onların ta kendileridir, fakat bil­mezler.

Açıklaması

Münafıklara: “Fitneleri alevlendirmek kâfirler adına casusluk yapmak, Arapları Müslümanlara karşı kışkırtmak suretiyle uygulamaya koyduğunuz son derece kötü ve çirkin planlarınız bir fesattır” denildiğinde: “Hayır! Durum zannettiğiniz gibi değildir. Bizler ancak ıslah eden kimseleriz. Biz ıslahtan baş­ka birşeyin peşinde değiliz” derler.

Şanı yüce Allah fesat çıkartanların ancak kendileri olduğunu belirterek onların bu iddialarını reddetmektedir. Bununla birlikte onlar yaptıkları işin ne kadar tehlikeli olduğunu idrak edememekte ve bu fesadın farkına varamamak­tadırlar. Çünkü fesat artık onların tabî bir karakteri haline gelmiş ve tabiatla­rında yer etmiştir.

Müslümanlar münafıklara değişik vesilelerle nasihatlarda bulunuyor on­ları imana çağırıyorlardı. Doğru yolu gösteren akla kulak veren, doğruluk yolu­nu izleyen kimselerin iman ettiği gibi, iman etmelerini söylüyor; onlara Abdul­lah b. Selâm ve benzerlerini örnek gösteriyorlardı. Münafıklara: “Diğer insan­lar gibi siz de imanın çerçevesine giriniz” denildiğinde, onlar büyüklük taslaya­rak şöyle cevap veriyorlardı: “Köle, fakir gibi, insanlar arasında güçsüz ve bil­gisizlikleri dolayısıyla da akılları kıt olanların iman ettiği gibi biz de mi Kur”ana ve Muhammede iman edelim?”

Halbuki asıl akıllı, önündeki hayır ve nur yolunu görüp de o yolu izleyen kimsedir. Yüce Allah bizzat kendilerinin kıt akıllı olduğunu belirterek cevap vermekte, iddialarını reddetmektedir. Onlar imanı sağlıklı bir şekilde idrak edememekte ve onun gerçek mahiyetini ve etkisini bilememektedirler.

Şuur, gizli olan bir şeyi idrâk etmek anlamına gelmekle birlikte, fesat çı­kartmak hakkında “farketmezler (la yaş’urûn)”; ilim ise vakıaya uygun ve kesin bilgi demek olduğu halde, imanları hakkında da “bilmezler” denilmesinin sebebi şudur: Yeryüzünde fesat çıkartmak, hissedilebilen bir iştir. Onların ise bu fesadı idrak edecek kadar hisleri dahi yoktur. İman ise kalbî bir durumdur. Onu ancak gerçek mahiyetini bilen kimseler idrak edebilir. İman ayrıca yakînî bilgi olma­dıkça gerçekleşmez. İlim bilinen şeyi gerçek mahiyetiyle bilmek demektir. Onla­rın ise imanın gerçeğine ulaşabilmelerini sağlayacak kadar bir bilgileri yoktur. [9]

Münafıklaeın Nitelikleri -III-

14- Müminlerle karşılaştıklarında: “İman ettik” derler. Ama şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: “Muhakkak biz de sizinle beraberiz. Biz ancak alay edenlerdeniz” derler.

15- Allah onlarla alay eder ve azgınlık­larında serserice dolaşmalarına müh­let verir.

16- İşte onlar hidayet karşılığında da­laleti satın almışlardı. Onların ticareti kâr sağlamamış doğru yola da ereme-mişlerdir.

Nüzul Sebebi

Müfessirler 14. ayet-i kerimenin Abdullah b. Übeyy ile münafık arkadaş­ları hakkında nazil olduğunu kaydederler. Bu münafık önce Ebû Bekir, Ömer ve Ali’yi (r.anhum) yüzlerine karşı övmüştü. Daha önce de onlar hakkında ken­di arkadaşlarına: “Bu kıt akıllıları sizler nasıl savıp gönderdiğime dikkat edin!” demişti. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Ancak Süyuti: Bunun se­nedi sağlam değildir, diye açıklama yapmıştır. [10]

Açıklaması

İşte şeytanları andıran, hatta onlardan da kötü olan Yahudilerin münafık­larına ait nübüvvet asnndaki bir tablo. Yalan söyleyen herkesin idraki az, gö­rüş mesafesi kısadır. Geleceğe bakamaz, o bakımdan onlar birbirleriyle ve ele-başılarıyla yalnız kaldıkları vakit, onlarla dayanışmaya girer ve: “Şüphesiz biz sizinle birlikteyiz” derler. Müminleri gördükleri vakit de iman ettiklerini açık­larlar. Yüce Allah ise onların durumlarını açığa çıkartarak, onları rezil etmiş, onlara en ufak bir değer vermemiştir. En ağır bir şekilde de onları cezalandıra­caktır. Bütün işlerinde şaşkınlıklarını, sapıklıklarını daha da artıracaktır.

Diğer taraftan onlar, Allah’ın Kitab’ını kavramak yolunda akıllarını kul­lanmamakla, dosdoğru yolu terketmeleri ve kıskançlıkları sebebiyle, bu dinin doğruluğunu ortaya koyan delilleri terketmekle oldukça zararlı bir ticarete kal­kışmışlar, sapıklığa bedel olarak hidayeti ödemiş, küfre ve nevaların sapıklık­larına karşılık olarak da nuru, aydınlığı vermişlerdir. Onlar kendilerini bekle­yen cehennem azabı sebebiyle bu ticaretlerinde kar sağlayamamışlardır. İbni Abbâs der ki: “Onlar dalâleti, sapıklığı aldılar, hidayeti terkettiler”. Yani küfrü imana tercih ettiler ve imanı küfre değiştiler. Yüce Allah’ın burada bu işe “sa­tın almak” tabirini kullanması, anlama, genişlik kazandırma suretiyle olmuş­tur. Çünkü satın almak, ticaret karşılıklı değişimi ifade eder.

Araplar kişinin alışverişinde kar ve zarar etmesini alışverişin kar ve zarar etmesi şeklinde ifade ettikleri, yani kar ve zararı alışverişe isnat ettiklerinden dolayı Yüce Allah da burada kân ticarete isnat etmiştir. Onlar hidayet karşılı­ğında dalaleti almakla, hidayet bulmuş olamamışlardır. [11]

Münafıkların Durumlarını Anlatan Misaller

17- Onların misali bir ateş yakanın mi­sali gibidir. O etrafını aydınlatınca, Al­lah nurlarını giderir. Kendilerini ka­ranlıklar içinde görmeyecek halde ter-keder.

18- Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.

19- Yahut içinde karanlıklar, gök gü­rültüsü ve şimşek ile gökten boşanan yağmur gibidir. Ölüm korkusu ile yıl­dırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre ku­şatandır.

20- O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek. Onları aydınlattıkça da (ışığı) içinde yürürler. Onları karan­lıkta bırakınca, dikilip kalırlar. Allah dilese onların işitmelerini ve görmele­rini giderir. Şüphesiz Allah herşeye gücü yetendir.

Nüzul Sebebi

Taberi, İbni Abbas, İbni Mes’ûd ve başkalarından 19. ayet-i kerimenin nü-zülu hakkında şunları rivayet etmektedir: Dediler ki: Medine halkından müna­fıklardan iki kişi, Resulullah (s.a.)’dan kaçıp müşriklere sığındılar. Yüce Al­lah’ın sözünü ettiği bu yağmur onlara isabet etti. Bu yağmurla birlikte şiddetli gök gürültüsü, yıldırımlar ve şimşekler de vardı. Yıldırımlar, etraflarını aydın­lattı mı yıldırım kulaklarına girer de kendilerini öldürür korkusuyla parmakla­rını kulaklarına tıkıyorlardı. Şimşek çaktığı vakit ışığında yürüyorlardı. Çak­madığı vakit de etraflarını göremiyorlar, yerlerinde kalakalıyorlardı. Bunun üzerine şöyle demeye koyuldular: Keşke sabahı beklesek de Muhammed’e git­sek, ellerimizi ellerine koysak. Sabah olunca yanma gittiler. İslâm’a girdiler ve ellerini onun ellerine koydular, güzel bir şekilde İslâm’a bağlandılar. İşte Yüce Allah, kaçıp giden bu iki münafıkın durumunu Medine’de bulunan diğer müna­fıklara bir misal olarak verdi.

Münafıklar Peygamber (s.a.)’in meclisinde hazır bulunduklarında Pey­gamber (s.a.)’in sözleri dolayısiyla haklarında bir hüküm nazil olur yahut onlardan herhangi bir şekilde söz edilir de öldürülürler korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlardı. Tıpkı bu iki münafığın parmaklarını kulaklarına koy­dukları, şimşek etraflarını aydınlattığında’da yürüdükleri gibi. Malları artıp dünyaya çocukları gelince, ganimet veya bir fetih elde ettikleri vakit böyle dav­ranırlar ve “Muhammed’in dini doğru bir dindir” derlerdi. Şimşek yollarını ay­dınlattığında yollarına devam edip yürüyen, etrafları karardığında da dikilip kalan bu iki münafık gibi mallan telef olup çocukları ölüp başlarına belalar geldiğinde de: “İşte bu Muhammedin dini yüzündendir” deyip kafir olarak geri­sin geri irtidat ediyorlardı.[12]

Açıklaması

Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde durumlarını açıklamak, onların kötü iş­lerini, kötü fiillerini beyan etmek, onları ibretli bir şekilde cezalandırmak, giz­lediklerini açığa çıkartıp rüsvay etmek üzere münafıkların durumuna dair iki misal vermektedir. Çünkü münafıklar insanlık için bir fitnedir, ümmet içerisin­de bir hastalıktır. Misaller vermek ise birtakım hususları açıklamak, gizli ve ancak düşünülerek anlaşılan şeyleri açık ve hissedilir olarak açığa çıkartmak için Kur’an’ın izlediği bir yöntemdir. Bu iki misal münafıkların huzursuz, şaş­kın ve tutarsız durumlarını, işlerinin içyüzlerinin çabucak açığa çıkışını tablo-laştıran iki örnektir:

Birinci misal: Onların işlerinin çabucak açığa çıkışını canlandırmaktadır: Şöyleki münafıkların sadece kısa bir süre için müslüman olduklarını söylemele­ri, kendilerinin ve çocuklarının güvenliklerini sağlama halleri, tıpkı kendisin­den yararlanmak için ateş yakan kimselerin haline benzer. Bu ateş çevrelerinde bulunan yerleri ve eşyayı aydınlatıp kısa bir süre çevrelerini görmelerini sağla­dıktan sonra Yüce Allah bu ateşi şiddetli yağan bir yağmur yahut şiddetli esen bir rüzgar ile söndürüverir. Böylelikle onların hiçbirşey görmeyecek hale gelme­lerini sağlar; gecenin, üstüste yığılmış bulutların ve ateşin sönmesinin sebep ol­duğu karanlıkların içerisinde bırakır. Çünkü artık aydınlık ortadan kalkmıştır.

Münafıklar ise duygu ve hislerini işlemez hale getirmişlerdir. Onlar işit­menin sağladığı faydayı, akıllarını işletmediklerinden dolayı öğüt verenin öğü­dünü, doğru yol gösterenin irşadını işitemezler. İşitseler bile anlayamazlar. O bakımdan onlar hakkı işitemeyen hakka karşı sağır kimseler gibidirler. Aynı zamanda onlar konuşma ve tartışmadan da yararlanamazlar. Herhangi bir me­seleye karşı delil, herhangi bir meseleye dair açıklama istemezler. Onlar sanki konuşmayan dilsizler gibidirler. Onlar görmenin sağladığı faydayı da işlemez hale getirmişlerdir. O bakımdan başlarına gelen türlü fitneler ile ümmetlerin maruz kaldığı hallerden ibret almazlar. Sanki onlar hidâyeti göremeyen körler gibidir. Onlar hiçbir zaman bulundukları sapıklık hallerinden vazgeçip hidaye­te yönelmezler. O bakımdan sen de onlar için üzülme, tasalanma!

İkinci misal: Onların şaşkınlıklarını, huzursuzluklarını ve fırsatçılıklarını dile getirmektedir. Kur’an-ı Kerim, onlara ilâhî irşadlarda bulunmuştur. Ancak onlar bunlardan yüz çevirmişlerdir. Onların bu durumları, karanlık bir gecede, gök gürültüleri ve çakan şimşeklerle beraber şiddetle yağan bir yağmura tutu­lan topluluğa benzer. İşte bu kapkaranlık atmosfer içerisinde kurtuluş yolunu araştırırlar ve ufukta gördükleri tek aydınlığa umut bağlarlar; yani apaçık ayetlerin getirdiği hakka uymayı kararlaştırırlar. Fakat aradan fazla zaman geçmeden karanlıklara düşer yine huzursuzluğa, çalkantıya yuvarlanırlar. Eğer Allah dilese gök gürültüsünün gürültüsüyle kulaklarını sağır eder. Gözle­ri kör ediveren şimşeğin parıltısıyla onları kör eder. Fakat bir hikmet ve bir maslahat dolayısıyla o bunu murad etmez. Çünkü onlara bir mühlet vermek, doğruya dönsünler diye fırsat tanımak istemektedir.

Özetle; nifak kısa bir süre için bazan münafık kimsenin yolu aydınlatabi­lir. Ancak ateşin sönmesi gibi bu da çabucak sönüverir. Bu ise münafıklığın sü­rekliliğine son verir, devamını önler. Münafık herhangi bir amacını gerçekleş­tirmek ve basit maddî bir kazanç elde etmek amacıyla münafıklığına umut bağlayabilir. Fakat kısa bir müddet içinde bu umutlar darmadağın olur gider. Münafıklar böylece huzursuzluk ve çalkantı içerisinde kalırlar. Çünkü bir aye­tin nüzûlu ile gösterdikleri zahirî sevinç, müminlerle birlikte cihad etmeleri is­tendiği zaman ortadan kalkar. Kısacası iyi günlerinde müslümanlara destek vermek ve onların mutluluğunu zahiren paylaşmak, ibtilâ ve imtihan dönemle­rinde ise nankörlük edip müslümanlara sırt çevirmek münafıkların misali ve tavrıdır. [13]

Sadece Allah’a İbadet Ve Bunu Gerektiren Sebepler

21- Ey insanlar! Sizi de, sizden önceki­leri de yaratan rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız.

22- O (Allah) ki yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gök­ten su indirip onunla sizin için rızık olmak üzere meyveler çıkardı. Artık siz de bildiğiniz halde Allah’a şirk koş­mayınız.

Açıklaması

Yüce Allah, Mekke’n’ müşriklere de başkalarına da yani bütün insanlara yalnızca kendisine ibadet etmelerini emretmektedir. Nitekim şu buyruğunda da dile getirdiği gibi, daha önceki peygamberleri aracılığıyla da insanlara aynı emri iletmiştir: “Andolsun ki biz her ümmet arasında: ‘Allah’a ibadet edin ve tağuttan uzak durun’ diye bir peygamber göndermişizdir” (Nahl, 16/36). Bura­da tağutların kapsamına putlar da girmektedir. İbadetin asıl anlamı tezellül içinde boyun eğmektir. Burada ibadetten kasıt yüce Allah’ı birlemek (tevhid), dininin şerl hükümlerine bağlanmak, putlara ibadeti terketmektir. Buna sebep ise şudur: Allahu teala tek başına ibadete hak sahibidir. Çünkü ibadet etmekle emrolunanlan da onlardan öncekileri de yani kulların tümünü yaratan O’dur. Onların işlerini O çekip çevirir. Gerek duydukları hidayet yollarını ve bilgi edinme vasıtalarını bağışlayan O’dur. İbadetin ise kesin bir meyvesi vardır ki, o da takvaya ulaşmak, umduğunu elde etmek, hidayeti bulmak ve kemal dere­cesine ulaşmaktır. Çünkü Yüce Allah, Cehennem için yarattığı kimseyi takva sahibi olsun diye yaratmış değildir. Allah’ın hakkı ile ibadet eden kullarından hasıl olmasını istediği tek şey takvadır. Arapçadaki “le’alle = belki, olur ki -me­alde sadece: ki-” kelimesi, aslında beklenti ve umut ifade eder. Ancak herşeye kadir ve herşeyden üstün olan yüce Allah için durumun bir beklenti seviyesin­de kalması imkansızdır. O bakımdan bununla anlatılmak istenen şudur: Sizler takvaya ulaşmayı ümit ederek bu işi veya şunu yapınız ki, akü sahibi olasınız, öğüt alasınız ve takva sahibi olasınız.

Yine yüce Allah’ın ibadet emrini vermesi O’nun yeryüzünü bir döşek, ora­da rahat bir şekilde yerleşmek, yaşamak, sükun ve huzur içerisinde -küresel olmasına ve dönmesine rağmen- ikamet edebilmek için bir karar yeri kıldığın­dan dolayıdır. Çünkü o yeryüzü -böyle olmakla birlikte- yüce dağlarla sağlam­laştırılmıştır: “Ve dağları (kazık) kılmadık mı” (Nebe’, 78/7). Yine ibadet emrini vermesinin bir diğer sebebi de onun semayı yer üzerinde kubbeyi andıran bir şekilde yüksekçe bir tavan kılmış olmasıdır. Bu sema hayır ve bereketlerle in­sanın üzerini örtmektedir. Bu semada bulunan pek çok yıldıza ve pek çok gök cismine rağmen yapısını oldukça sağlam ve çekim sünneti (kanunu) ile bunlar arasındaki oran ve dengeyi sapasağlam kılmıştır. O bakımdan bu semanın dü­zeni bozulmaz, bu semadaki büyük bir gezegen, yıldız dünya üzerine düşmez, bu cisimler birbirleriyle çarpışmaz. Yüce Allah semadan yani bulutlardan ol­dukça bereketli bir su, kendisiyle ekinlerin ve otların bitip yeşerdiği tatlı bir yağmur indirmiştir. Bu yağmur ölümünden sonra yeryüzünü diriltir, toprağa nefes aldırır, yeşertir, hatta teneffüs ettiğimiz havayı da arındırır.

İnsanın faydası için yaratmak, yoktan var etmek ve tekvin ile ona nimet ve rızıklar bağışlamak, insanların menfaati için gökleri ve yeri yaratmak ile ni­telenen Yüce Zat, elbette ki ibadet ve tazim edilmeye, tezellülle önünde eğilme­ye layıktır. Hiçbirşey yaratamayan, rızık sunamayan, kendileri için bir menfa­at sağlayamadığı gibi kendilerine gelecek bir zararı da savamayan aciz putlar veya insanlardan Allah’a ortaklar koşmak, elbette ki insanoğluna yakışmaz. Şanı yüce Allah eşler, ortaklar, çocuklar edinmekten yücedir, münezzehtir. Çünkü onun bunlara ihtiyacı yoktur. Gerçek kudrete sahip olan rububiyet ve vahdaniyetin delilleri ile varlığı bilinen Yüce Zat, tek başına O itaat edilmeye layıktır.

Müşriklerin Allah katında aracı olmaları umuduyla putları ilah edinmele­ri, Kitap Ehli’nin hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka yasa koymak, münkerleri helâl kılıp hoş ve temiz olan bazı şeyleri haram kılmak hususunda rabler edinmeleri Allah’a karşı yapılan bir iftira, bir yalan, bir gerçekdışılıktır. Herkes yaratanın, rızık verenin Allah olduğunu kabul etmektedir. Bütün kafir­ler ve münafıklar aslında uydurma ilahlarının hukuk ve düzenlerinin batıl ol­duğunu bilmektedirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen onlara: ‘Göklerle yeri kim yarattı? Güneşi ve Ayı kim müsahhar (insanın emrine âmâ-de) kıldı?’ diye sorsan, onlar elbette: ‘Allah’ diyeceklerdir. O halde nasıl döndü­rülürler?” (Ankebût), 29/61).

Yüce Allah, kendi katında aracılar edinmeyi tenkit etmekte ve Allah’ın teşrf buyurmadığı şeylerle ona yakınlık sağlamaya çalışmanın batıl olduğunu belirtmek üzere de şöyle buyurmaktadır: “Ondan başka veli edinenler: ‘Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ (derler)…” (Zümer, 39/3). [14]

Kur’ân’ın En Kısa Sûresinin Benzerini Meydana Getirmek Üzere İnkarcılara Meydan Okuyuş

23- Eğer kulumuza indirdiğimizden Şüphe içinde iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin. AUah’tan başka şahitlerinizi de çağırın, eğer doğru söyleyenler iseniz. Bunu yapmazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- artık tutuşturucusu insanlarla taşlar olan ve kafirler için hazırlanmış bulunan o ateşten sa­kının.

Açıklaması

Ey inkarcı Araplar ve diğer inkarcılar! Allah’ın, kulu ve rasûlü ümmî Pey­gamber Abdullah oğlu Muhammed’e indirmiş olduğu Kur’an-ı Kerim’in doğrulu­ğundan yana şüphe içinde bulunuyor ve onun insan sözü olduğunu iddia ediyor­sanız sizin gibi bir insan olan o zatm buna güç yetirebildiği gibi siz de onun ben­zerini getiriniz. Eğer sizler bu Kur’an-ı Kerim’in uydurma ve insan kelâmı oldu­ğunu söylerken, onunla boy ölçüşebileceğiniz iddiasında doğru söylüyor iseniz; -ki onlar: “Eğer biz dileseydik bunun benzerini elbette söylerdik” (Enfâl, 8/31) diyorlardı- dilediğiniz başkan, eşraf, uydurma tanrılarınızı da Kur’an-ı Kerim’in benzerini ortaya koymak için yardıma çağırınız. Ancak Allah’tan başka hiçbir kimse onun benzerini meydana getiremez. Sizler bu işten yani alışılmadık beya­nı, üstün belagati, parlak üslubu, her türlü kusurdan uzak fikrî yapısı, her za­man ve mekana elverişli göz kamaştırıcı yasama ve hükümleri ve gayba dair ha­ber vermesi hususlarında Kur’an’a benzer bir sûre getirmekten acze düştüğü­nüz, ve buna şimdi güç yetiremiyeceğiniz gibi gelecekte de aciz kalacaksınız.

Fiilen bu konuda aciz olduğunuz açıkça ortaya çıktığına göre hakka yani Kur’an-ı Kerim’e imana, Peygamber (s.a)m risâletini tasdike dönünüz. Çünkü yakıtı kâfir insanlar ile taşların, putların olacağı cehennemden, biricik kurtu­luş bununla mümkündür. Demir ve buna benzer diğer sert maddeleri eritmek için en üstün dereceli ateş fırınları dahi, bu cehennem ateşinin benzeri olamaz. Allah işte bu cehennemi, İslâmın risâletini inkâr edip kabul etmeyen kâfirler için küfür ve inkarlarına uygun bir ceza olmak üzere hazırlamıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Gerçekten siz ve Allah’tan başka taptıklarınız, Cehennemin odunusunuz. Siz oraya varacaksınız” (Enbiyâ, 21/98).

Özetle: Kur’an-ı Kerim’in en kısa bir suresinin bile şimdi ve gelecekte bir benzerini ortaya koymaktan aciz kalışınız ortaya çıktığına göre artık şu inadı­nızı bırakın. Bırakın da kafirler için hazırlanan cehennem ateşine odun olma­mak için KurWın Allah kelamı olduğunu itiraf edin. [15]

İman Edip Salih Amel İşleyenlerin Mükâfatı

25-îman edip de salih amel işleyenlere müjdele: Gerçekten onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır, kendilerine orada rızık olarak o meyvelerden verildiği her seferinde: Hu bizimler ve o birbirinin benzeri olarak kendilerine getirilir. Orada onlar için temiz kılınmış zevceler vardır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.

Açıklaması

Ey Muhammedi Sen ve sana mirasçı olan mümin ve takva sahibi ilim adamları, iman edip, salih amel ve güzel işler işleyenlere ağaçlan bulunan ve köşk ve meskenlerinin altından cennet ırmaklarının aktığı cennetlerin (bahçe­lerin) müjdelerini ver! Oralarda canların çektiği, gözlerin zevkle baktığı şeyler vardır. -Buharî ve Müslim’de rivayet edildiği şekliyle-; “orada hiçbir gözün gör­mediği, hiçbir kulağın işitmediği hiç bir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır.” Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu gerçeği dile getirmektedir: “İşledikleri­ne bir mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan neler gizlendiğini hiçbir nefis bilmez” (Secde, 32/17).

O cennetlerde kesintisiz nzıklar, canın çektiği çeşitli meyveler vardır. Gü­nün başlangıcında veya sonunda onlara herhangi bir meyve sunulduğu her se­ferde hayretle şöyle diyeceklerdir: Bu meyve dünyada iken bize nzık olarak ve­rileni andırmaktadır. Ancak o meyveyi yedikleri vakit alışageldikleri tadın dı­şında bir tad alırlar ve yalnızca şekli, görünüşü ve türü itibariyle dünya mey­vesine benzediğini, ama aslında tad ve lezzet ve hacim itibariyle ondan farklı olduğunu farkederler. Bu açıdan bu meyveler hiçbir zaman görmedikleri çeşit ve türdendir. Madde ve tadı itibariyle farklı olmakla birlikte, dünyadaki mey­velere benzemesi ile ilgili olarak İbni Abbas şöyle demiştir: “Cennette dünya­dan isimler dışında hiçbir şey yoktur”. Taberi de der ki [16]; “Konu ile ilgili en uygun tevil (açıklama şekli) renk ve görünüşleri itibariyle birbirine benzeyen fakat tatları farklı meyveler getirilecektir, diyenlerin açıklamasıdır. O alimler bununla şunu anlatmak istiyorlar: Cennetin meyveleri ile dünyadaki meyveler görünüş ve renk itibariyle birbirine benzemekle beraber, tad ve lezzet bakımın­dan farklıdırlar.

Şanı yüce Allah’ın bize haber verdiği şekliyle iman ettiğimiz gaybî husus­lardan birisi de cennette müminler için huru’l-în’den zevceler olduğudur. Bun­lar çadırları içinde, örtüler ve perdeler arkasındadırlar. Onlardan önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur onlara. Ay hali, lohusalık gibi maddi ve mane­vi pisliklerden, tiksinti veren kirliliklerden, küçük büyük abdestlerden, balgam çıkarmak ve tükürmekten, nefis ve hevânın şerlerinden uzaktırlar. Müslim’in rivayetine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cennetlikler orada yerler, içerler; fakat tükürmezler, küçük büyük abdest bozmazlar, sümkürmezler” As-hâb-ı kiram: “Peki yemek ne olacak?” diye sorunca; Hz. Peygamber şu cevabı verir: Misk kokusu gibi geyirmek ve ter (ile hazmedecekler) ve sizler nasıl ken­diliğinizden nefes alıyor iseniz onlara da o şekilde teşbih ve tahmîd etmek (el­hamdülillah demek) ilham olunacaktır”.

Ancak dünyadaki mümin kadınların kıyamet gününde huru’l-în’den daha faziletli olacakları bildirilmiştir. Bu konu Allah’ın şu buyruğunda söz edilmek­tedir: “Biz onları yeniden yarattık; onları bakireler kıldık ve eşlerine düşkünler ve hep bir yaşta (kıldık)” (Vakıa, 56/35-38).

Tirmizî’nin de rivayetine göre Ümmü Seleme şöyle demiştir:… Ey Allanın Rasûlü! dedim. “Dünyanın kadınları mı üstündür? Hurul-în mi üstündür?” Hz. Peygamber: “Hayır! dünya kadınları Hurul-înden üstündürler. Tıpkı elbisenin astarından üstün olduğu gibi”. Ben: “Bu neden dolayı olacaktır, ey Allanın Ra­sûlü?” diye sorunca: “(Dünya kadınlarının) kıldıkları namazlarla tuttukları oruçlar ve aziz ve celil olan Allah’a yaptıkları ibadet ile böyle olacaktır”.[17] Yine Sahîh’te sabit olduğuna göre, cennette her bir erkeğin iki tane hanımı olacak­tır. İlim adamları derler ki: Bunlardan bir tanesi dünya kadınlarından, diğeri de cennet kadınlarından olacaktır.

Cennet, dünyadan ebedîlik vasfıyla aynin*. Yani orada devamlılık, kalıcılık ve sonu gelmez uzun bir dönem kalınacaktır. Bunun değiştirilmesi arzusu ol­mayacaktır. Cennet ayrıca eksiksiz, tam bir mutluluktur ve müminlerin emeli­dir. [18]

Kur’an-ı Kerim’de İnsanlara Misal Vermenin Faydası

26- Gerçekten Allah bir sivrisineği ve­ya ondan daha ileri herhangi bir şeyi misal vermekten çekinmez. İman eden­ler bunun Rablerinden bir hak olduğu­nu bilirler. Kâfirler ise: “Allah bu misal ile ne murad etmiştir?” derler. Allah bununla çoğu kimseyi saptırır ve yine bununla çoğu kimseyi de hidayete er­dirir. O bununla fasıklardan başkasını saptırmaz.

27- Onlar ki Allahm ahdini sağlamlaş-tırdıktan sonra bozarlar. Allanın bitiş­tirilmesin! emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesad yaparlar. İşte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

Nüzul Sebebi

Taberi, Tefsir1 inde (I, 138) Ashâb-ı Kiram arasından bir gruptan şunu ri­vayet etmektedir: Şanı yüce Allah münafıklara: “Onların misali bir ateş yaka­nın hali gibidir” (ayet 17) ile: “yahut boşanan yağmur gibidir” (ayet 19) buy­ruklarında münafıklara ait bu iki misali verince münafıklar, Allah böyle misal­ler vermekten daha yüce ve daha üstündür, dediler. Bunun üzerine yüce Allah da; “Gerçekten Allah bir sivrisineği… misal vermekten çekinmez… İşte onlar za­rara uğrayanların ta kendileridir” buyruklarını indirdi. [19] Süyuti ise Celâleyn’ de: “Senet itibariyle bu görüş, daha sahih ve sûrenin daha önce geçen bölümle­rine daha münasiptir”, demektedir. [20]

Açıklaması

Şanı yüce Allah sivrisinek ve benzeri, gerek ondan daha aşağı, gerek on­dan daha büyük bir şeyi misal vermeyi basit ve önemsiz olduğundan dolayı -onu örnek göstermekten çekinen kimsenin yaptığı gibi- misal vermekten çekin­mez. Çünkü ister küçük, ister büyük olsun, bu misali ve benzeri şeyleri göster­mekte garip kaçacak, çekinilecek veya ayıp görülecek bir taraf yoktur. Çünkü bunların hepsindeki azamet ve kudret aynı ölçüdedir. O da yaratmak ve hari­kulade bir şekilde var etmektir. Diğer taraftan örnek, bir anlama açıklık ka­zandırmak ve onu bilinen ve tanık olunan şekliyle izah etmektir. Misaller in­sanların daha kolay bir şekilde anlayabilmesi için maddî şeylerin kalıbı çerçe­vesinde murad edilen anlamlan açığa çıkarmak içindir.

Bunlar sonucunda ise kapalı görünen hususlar açıklık kazanır, aklın kar­şısında vehim gibi görünen şeyler ortadan kalkar.

Yüce Allah hikmeti sonsuz olandır. Duruma, hal ve münasebetlere uygun bir şekilde büyük olsun, küçük olsun eşyaya dair misaller vermekle, gayeye yö­nelik fayda sağlar. Eğer bahsedilen konu, hak ve İslâm gibi büyük bir şey ise, ona nur ve aydınlık gibi şeyleri misal gösterir. Eğer iş put gibi hakir ve düşük bir şey ise, faydasız olması, faydasının bulunmaması açısından, onu andıran sinek, sivrisinek ve örümceği misal verir.

Bütün eşyayı, küçüğü ile büyüğü ile yaratanın Allah olduğunu tasdik eden müminler: Bu, Allah’ın hak sözüdür. O haktan başkasını söylemez ve hepsi (her türlü misal) onun için bîrdir ve bu bir maslahat, bir hikmet dolayısıyla verilmiştir, derler. Hakir gördükleri şeylerin misal getirilmesiyle alay eden kâfirler ise, hayret ve şaşkınlık içerisinde: “Allah bu gibi önemsiz ve hakir şeyleri misal vermekle ne­yi anlatmak ister?” derler. Onlar şaşkınlık içerisindedirler ve sonunda zarara uğ­rayacaklardır. Eğer iman edecek olurlarsa hakkı bilir ve bu örneklemedeki hik­met yönünü de anlarlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “7h ki kendilerine kitab verilenler yakın ile inansınlar, iman edenlerin de imanı artsın. Kitab verilenler ile müminler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: Allah bu misal ile neyi murad etmiş? desinler diye.” (Müddessir, 74/31).

Daha sonra Yüce Allah bu tür soru soranlara böyle bir misalin Allah’ı in­kâr ettiklerinden dolayı kâfirlerin bir çoğunun sapıklığının artmasına, Allah’a iman ettiklerinden dolayı da müminlerin çoğunun hidayetinin artmasına sebep olduğunu belirterek cevâp vermektedir. Ayrıca verilen misal ile olsun, başkası ile olsun Kur’an-ı Kerîm’deki buyruklar sebebiyle fâsıklardan başkası sapıt­maz. Yani Allah’a itaatten yüzçeviren, onun yaratmasındaki sünnetinin dışına çıkıp ayetlerini inkâr eden ve maksatları idrak etmekten yana akıl ve şuurları­nı işlemez hale getirenlerden başkasını saptırmaz.

Bu buyruk, onların saptırılmalarının sebebinin Yüce Allah’ın öğüt almak isteyenler için ibret kılmış olduğu kevnî sünnetlerinin dışına çıkmaları olduğu­na işaret etmektedir. Saptırmanın Yüce Allah’a isnad edilmesi, fiilin sebebe is-nad edilmesi türündendir. Çünkü Yüce Allah misali verince, o misal sebebiyle birtakım kimseler saptı ve birtakım kimseler de hidayet buldu. İşte bu, onların sapıtmalarının ve hidayet bulmalarının sebebini teşkil etmiştir. [21] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte biz, bu misalleri insanlara veriyoruz. Onlara ancak âtim olanlar akıl erdirir.” (Ankebui, 29/43). Alimler ise haklan yol göstericiliği sayesinde hidayet ve doğru yolu bulan müminlerdir.

Yüce Allah bunun akabinde bu fasıklann niteliklerini açıklamaktadır. Onlar yaptıkları ahitleri bozarlar. Akıl, şuur ve duyu gibi ilâhî bağışları asıl maksatları doğrultusunda kullanmaz, Yüce Allah’a fıtrî olarak (D söz verdikleri Muhammed’e iman, onu ve geçmiş bütün peygamberleri doğrulamak, Allah’ın şeriatları gere­ğince amel etmek gibi ahitleri bozarlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onla­rın kalpleri vardır, fakat bunlarla idrak etmezler. Gözleri vardır, onlarla görmez­ler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (A’râf, 7/179)

Onlar Allah’ın bitiştirilmesini emretmiş olduğu, varlığına dair kevnî deliller ortada olmasına rağmen Allah’a iman bağını keserler. Böylelikle delil ile, delilin gösterdiği arasındaki ilişkiyi kopartmış olurlar. Bütün peygamberlere imanı da kesmişlerdir. Bir peygamber ile diğer bir peygamber arasında ayırım gözetmiş­lerdir. Halbuki Allah bütün peygamberlere iman ederek bağın koparılmamasını emretmiştir. Diğer taraftan onlar akrabalar arası maddi yakınlığı, peygamberler arasındaki manevi yakınlığı ve müminleri veli edinmek şeklindeki bağı da bitiş­tirmezler. Arap müşrikleri Peygamber (s.a.)’i yalanlayarak fıtrat ahdini bozmuş oldular. Kitap Ehli ise, hem fıtrat ahdini bozmuştur, hem de Yüce Allah’ın kitap­larında kendilerinden almış olduğu peygamberimiz Muhammed’e iman ahdini bozmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz içlerinden bir gurup bilip durdukları halde yine de hakkı gizlerler.” (Bakara, 2/146). Buna göre peygamberlerin gönderilişlerini inkâr eden, onların gösterdikleri aydınlık yol ile doğruyu bulmayan herkes, Allah’ın ahdini bozmuş demektir.

Bu bozguncular, yeryüzünde masiyetler işleyerek, insanlar arasında boz­gunculuk yaparak, onları imandan alıkoyarak inançlarından saptırarak, Kur’an çerçevesinde şüpheler uyandırarak -kendi nüfuz ve payelerini korumak gayesiyle- yeryüzünde fesat çıkartırlar.

Sonuçta ise bunlar rezil edilmek, şaşkınlık içerisinde kalmak ve yardımsız bırakılmak suretiyle dünyada acıklı azab ve Allah’ın kendilerine gazab etmesi suretiyle de ahirette hüsrana uğrayacak olanlardır. Dünyalarında da ahiretle-rinde de onlar için bir mutluluk yoktur. Çünkü bunlar hidayet karşısında dalâ­leti, mağfiret karşısında gazabı, cennet karşılığında cehennemi, ahde vefa kar­şısında ahdi bozmayı, bağları bitiştirmek yerine kesmeyi, salah yerine fesadı, sevap ve ecir yerine cezayı almışlardır. [22]

İnsanı Yaratmak, Öldürmek, Gökleri Ve Yeri Yaratmak Gibi İşlerle Tecelli Eden Allah’ın Kudreti

28- Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr edi- yorsunuz? Halbuki daha önce ölüler idiniz de sizi diriltti. Sonra sizi yine öl- dürecek, sonra yine tekrar sizi dirilte- cek ve sonunda yalnız O’na döndürüle- çeksiniz.

29- Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök halinde düzenleyen O’dur. O, herşeyi çok iyi bilen (aıîm)dir%

“Onları yedi gök halinde düzenleyen” yani eksiksiz bir şekilde, bir çatlak ve eğrilik-büğrülük bulunmaksızın yaratışlarını tam yapan “O’dur.” Çünkü on­ların düzenlenmesi (tesviye edilmeleri) nin anlamı, yaratılışlarının dengeli kı­lınması, dosdoğru olması, eğrilik ve çatlaktan uzak olması veya yaratma işle­minin tamamlanması demektir.

“Yönelip (istiva edip)” buyruğunda sözü geçen istiva, sözlükte bir şeyin üstüne yükselmek demektir.

“O her şeyi çok iyi bilendir.” Allah gökleri herhangi bir düzensizlik olmak­sızın sapasağlam ve eksiksiz bir şekilde yarattıktan sonra, yerde bulunan her şeyi de orada yaşayanların gereklerine, menfaat ve maslahatlarına uygun ola­rak yarattıktan sonra, her şeyin durumunu genel ve özel olarak çok iyi bilir. [23]

Açıklaması

Ey kâfirler! Durumunuz hayret vericidir. Şanı Yüce Allah, ölümünüzden sonra bu dünya hayatında sizi var etmekle birlikte, nasıl olur da O’nun varlığı­nı ve kudretini inkâr ediyorsunuz? Gizli-açık üzerinizdeki nimetlerini tamam­lamış, sizlere hayatın akü, duyu ve duygular gibi en üstün nimetlerini bağışla­mış, hayatın kalıcılığını sağlayan rızıklarla sizi donatmış bulunuyor. Ecelinizin sona ermesiyle birlikte canınızı alıyor, öldükten sonra da kabirlerinizden sizleri diriltiyor, sonra hesaba çekilmek, amellerinizin karşılığını görmek üzere de tekrar ona döndürülüyorsunuz. Böylelikle herkes dünyada iken işlediklerinin karşılığını görecek ve her nefis kendisine ihsan edilen nimetler dolayısıyla he­saba çekilecek. İşte iki ölüm ve iki hayat. Bunlar size küfür üzere kalmanızda ileri sürebileceğiniz bir mazeret bırakmamakta, Kur’an-ı Kerîm’in misalleriyle alay etmeniz, Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini inkâr etmeniz için hiç bir şeyi mazeret sürmenize imkân vermemektedir.

İbni Abbâs ve İbni Mes’ûd şöyle tefsir ediyor: Sizler yaratılmadan önce yok idiniz, ölü idiniz. O sizi diriltti, yani yarattı. Sonra ecellerinizin sona ermesiyle sizi öldürecek, sonra da kıyamet gününde sizi tekrar diriltecektir. Bu tefsiri baş­ka ayet-i kerime de desteklemektedir: “Rabbimiz bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin.” (Mü’min, 40/11). İbni Atiyye der ki: İşte ayet-i kerime ile kastedilen budur. Kâfirler ölmeyi ve diriltilmeyi kabul ettiklerinden dolayı bu delilin gere­ğini kabul etmekten de kurtulamazlar. Kâfirler başlangıçta yok olan ölüler ol­duklarını, sonra dünyada yaratıldıkları anı, sonra yine dünyada öldürüldükleri­ni kabul ettiklerine göre, öbür diriltmenin gereğini de kabul etmeleri gerekir ve bu onlar aleyhlerine daha güçlü bir delil olur. Onların bunu inkâr etmeleri ise, delil getirmek imkânını bulamayacakları bir iddia halini alır. [24]

Daha sonra, Yüce Allah öldükten sonra dirilmeye ve insanları imana yö­neltmeye dair bir delil sözkonusu etmektedir. Bu, yeryüzünü içinde bulunan her şeyle yararlanalım, Allah’ın yaratan ve rızık veren olduğunu kabul edelim diye, bizler için yaratmasıdır. Buna göre faydalanmak ya hayatı sürdürme es­nasında varolan şeylerden yararlanmak suretiyle maddi anlamıyla olur, ya da egemenlik altına alamadığımız şeyler üzerinde durup düşünerek, ibret alarak, manevi şekliyle gerçekleşir. Her iki durumda ise bedenlerin ve ruhların gıdası gerçekleşmiş olur.

Yüce Allah yeryüzünde insanlar için hayatlarını sürdürme imkânını ha­zırlamış, insanı korunmuş bir tavanın gölgesine almakla bunu gerçekleştirmiş­tir. Sözü geçen bu tavan kudreti ile yükselttiği, sapasağlam bir yapı halinde düzenlediği, hikmeti ile var ettiği yedi semadır. Bunlara geceleyin yeryüzünü aydınlatsınlar diye harikulade gezegenler ve yıldızlar yerleştirmiştir. Bunların gerçek mahiyetlerini, durumlarını, onlarda bulunan harikuladelikleri yalnızca Allah bilir. Allah yerde ve gökte ne yarattıysa hepsini bilendir. İşte bütün bun­lar yaratıcı bir ve tek ilahın varlığını gösteren göz kamaştırıcı kudretinin delilleridir. O, bu kudretiyle tekrar yaratmayı ve tekrar hayatı takdir etmeye kadir­dir. Artık bütün bunlardan sonra küfrü, inkârı veya Allah’ın varlığını kabul et­memeyi haklı çıkartan bir sebep bulunabilir mi? [25]

İnsanın Yeryüzünde Halife Kılınması Ye Ona Dilin Öğretilmesi

30- Hani Rabbin meleklere: “Muhak­kak ben yeryüzünde bir halife yarata­cağım.” demişti. “Biz seni hamdinle teşbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?” demişlerdi. (Allah) “Sizin bilmediklerinizi herhal­de ben bilirim” demişti.

31- Âdem’e bütün isimleri öğretti, son­ra onları meleklere gösterip: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bunların isimlerini bana bildirin” dedi.

32- Dediler ki: “Seni teşbih ederiz. Se­nin bize öğrettiğinden başka bir şey bilmeyiz. Gerçekten sen Alîm’sin, Ha-kîm’sin.”

33- (Allah) “Ey Âdem onlara isimlerini haber ver.” diye buyurdu. O da onlara isimlerini haber verince (Allah) buyur­du ki: “Size gerçekten göklerin ve ye­rin gizliliklerini ben bilirim ve neyi açıklarsanız neyi gizlerseniz yine ben bilirim” demedim mi?

Açıklaması

Ya Muhammedi Kavmine ataları Adem’in yaratılış kıssasını anlat! Hani Yüce Allah meleklere: Ben yeryüzünde bir halife edineceğim. Bu halife orayı imar edecek, orada yerleşecek. Benim hükümlerimi insanlar arasında uygula­yacaktır. Ondan sonra arka arkaya gelen nesiller de kâinatın imarı için onun bütün görevlerini üstleneceklerdir, demişti. Melekler hayret ile ve öğrenmek amacıyla şöyle sorarlar: “Sen nasıl olur da öyle bir halife yaratırsın? Halbuki onun soyundan gelecekler arasında masiyetler işleyerek fesat çıkartacak, hak­sızca ve haddi aşarak kanlar dökecek kimseler bulunacaktır. Çünkü onlar işle­rini irade ve seçimlerine dayanarak yapacaklardır. Zira onlar çamurdan yara­tılmışlardır. Madde onların yapılarının bir parçasıdır. Bu şekilde olan bir yara­tığın ise hata işleme ihtimali daha yüksektir.

Peki, -itiraz ve kıskançlık yolu ile değil de hayret ve öğrenmek üzere- itaat edenler yerine masiyet edenleri nasıl yaratırsın? Halbuki sen hayırdan başka­sını yapmayan, hayırdan başkasını dilemeyen Hakîm’sin.”

Melek1 / ileride insanoğlunun yapacaklarını nasıl oldu da bilebildi diye sorulursa cevabımız şu olur.

Melekler ya bunu Allah tarafından verilen bir haber ile ya da Levh-i Mah-fûz’dan bilmişlerdir. Yahut onlar günah işlemekten yana korunmuş (masum) biricik yaratıkların kendileri olduğunu, onların dışında kalan diğer bütün ya­ratıkların ise bu nitelikte olmadığını bilmiş olduklarından dolayı bu soruyu sormuşlardır. \a da Sekaleyn’den birisi olan insanları diğeri olan cinlere kıyas etmişlerdir. Çünkü cinler daha Önceden yeryüzünde yerleştirilmiş ve melekle­rin orada sakin olmalarından önce fesat çıkartmışlardı.[26] Yahut melekler ha­yır ve şerri kendisinde barındıran maddenin tabiatını bildiklerinden dolayı bu-

nu söylemiş olabilirler ki bizim tercihimiz de budur. Şöyle de denilebilir: Hz. Âdem’den önce yeryüzünde bir çeşit yaratıklar vardı. Bunlar fesat çıkardılar, kanlar döktüler. İşte bu halife de onların yerine geçecektir. Bunun delili ise Yü­ce Allah’ın: “Sonra sizi arkalarından yeryüzünde halifeler yaptık.” (Yunus, 10/14) buyruğudur. İşte melekler bu yeni halifeyi öncekilere kıyas ederek böyle söylemiş olabilirler.

Melekler böyle diyerek kendilerinin halife kılınmaya daha uygun oldukla­rını söylediler. Bunu da şöyle gerekçelendirmişlerdi: Çünkü bizim amellerimiz seni tesbîh, takdis etmek ve sana itaat etmekten ibarettir. Yüce Allah onlara şu cevabı vermişti: Onu halife kılmamdaki sizin için gizli olan maslahatı ve hikmeti ben daha iyi bilirim. Yeryüzünün nasıl ıslah olacağını, nasıl imar edile­ceğini, onu imar etmeye kimin elverişli olduğunu en iyi bilenim. Bu yaratığı yaratmakta sizin bilmediğiniz, benim bildiğim özel bir hikmetim vardır. Belki de insanlar arasındaki menfaatler üzere yapılan yarış, (hayatta) kalmak üzere biribirleriyle anlaşmazlıkları, kendi menfaatlerine karşı duydukları sevgi, ka­inatın ilerlemesinin, dünyanın uygarlaşmasının en güçlü sebeplerinden birisi­dir. Dünya hayır ve şer ile ıslah ve imar olur. Bununla da peygamberlerin gön­deriliş, insanların sınanış ve nefse karşı cihad hikmeti ortaya çıkar. Bu açıkla­malar meleklerin Yüce Allah’ın fiillerinin sonsuz hikmet ve kemale sahib oldu­ğunu bilmeleri yolunda bir irşâddır.

Daha sonra Yüce Allah kendilerinin halifeliğe daha lâyık oldukları şeklin­deki meleklerin kanaatlerini çürütmek, onların acizliklerini ortaya çıkarmak üzere melekleri bir sınavdan geçirir. Bu sınav Hz. Adem’e eşyanın isimlerini ve bitki, cansız, insan, hayvan gibi dünyanın kendileriyle imar olacağı türleri öğ­retmesinden sonra olmuştu. Yüce Allah bu öğretmenin ardından ad taşıyan varlıklar topluluğunu meleklere arzetti; ya da onlardan birtakım örnekler ar-zetti. Yani bizzat onların varlıklarını sundu. Çünkü Yüce Allah “Gösterip (arze-dipT diye buyurmaktadır. Göstermek (arzetmek) isimler hakkında düşünüle­mez. Yüce Allah onlara: Eğer sizler halifeliğe başkalarından daha çok hak sa­hibi olduğunuz iddianızda doğru söyleyen kimseler iseniz haydi bunlarm isim­lerini bana bildiriniz, dedi. Onlar da bu istenileni yerine getiremediler ve şöyle dediler: Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz; Rabbimiz, bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi çok iyi bilensin, her ya­ratmasında hikmeti sonsuz olansın.

İşte bu buyruklar, Hz. Âdem’in meleklerin bilmediği şeylerin kendisine öğ­retilmesi ile meleklere üstün kılındığını, onlardan daha seçkin bir mevkide bu­lunduğuna işaret etmektedir. O bakımdan meleklerin ona karşı öğünmelerine neden olan bir üstünlükleri yoktur.

Daha sonra şanı Yüce Allah şöyle buyurdu: Ey Âdem, onların bilmekten âciz oldukları ve bilemeyeceklerini itiraf ettikleri bu eşyanın isimlerini onlara bildir. Hz. Adem onlara bütün bu eşyanın isimlerini haber verince melekler Hz. Âdem’in ve soyundan gelecek olanların halifelik makamına getiriliş sırrını ve maddî şeylerle uğraşmaya kendilerinin elverişli olmadıklarını idrak ettiler.

Halbuki bunlarla uğraşmaksızm dünya ayakta duramaz. Onlarla uğraşama-yışlannın sebebi ise meleklerin nurdan, Âdem’in ise çamurdan yaratılmış ol­ması ve maddenin Âdem’in yapısının bir parçası olmasıdır.

İşte bu esnada Yüce Allah meleklere şöyle buyurur: Ben sizlere göklerde ve yerde sizin için gaybî olan şeyleri de gaybî olmayan şeyleri de en iyi bilen ol­duğumu, yeryüzünde boşuna bir halife yaratmayacağımı, gizli ve açık herşeyi bildiğimi, sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz sözlerinizi dahi bildiğimi söy­lememiş miydim?

İbni Abbas’tan şu rivayet gelmiştir: “(Melekler kendi aralarında şöyle de­mişlerdi): Allah kendi katında bizden daha değerli bir yaratık yaratmayacak­tır. O bakımdan bizler yeryüzünde halifeliğe daha layıkız.” [27] Bu ilgili ayetle­rin bir açıklama şeklidir. Taberî de der ki: Ayet-i kerimenin tevili ile ilgili ola­rak en uygun açıklama İbni Abbâs’ın söyledikleridir: Bu ise Yüce Allah’ın: “Si­zin açıkladıklarınızı en iyi bilenim.” buyruğunun anlamını ifade eder. Ben gök­lerin ve yerin gaybını bilmekle birlikte dillerinizle açığa vurduğunuzu da “giz­lediklerinizi de” yani içinizde saklayıp açıklamadıklarınızı da “bilirim”. Bana hiç bir şey gizli kalmaz. Sizin gizledikleriniz ile açığa vurduklarınız benim için birdir. Dilleriyle onların açığa vurdukları ise, Şanı Yüce Allah’ın kendilerinden söylediklerini haber verdiği husustur ki, o da onların: “Biz seni hamdinle teş­bih ve takdis edip dururken, orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?” demeleridir. Açıklamayıp gizledikleri ise İblis’in Allah’ın em­rine muhalefet etmesi, ona itaat etmeyip büyüklenmesi gibi gizli olan husus­lardır.[28]

Meleklerin Kendisine Secde Etmesi Suretiyle Hz. Âdem’e İlâhî Lütuf

34′ Hani biz meleklere: “Adem’e secde edin” demiştik de hemen secde etmişlerdi- Ancak İblis dayattı, büyüktendi. (Zaten) o, kafirlerdendi.

Açıklaması

Ey Muhammed! Kavmine, o tertemiz meleklere şöyle dediğimizi de hatır­lat: Âdem’e kafirlerin putlarına yaptığı şekilde ibadet ve ilâh edinmek amacı ile değil de, boyun eğmek, selâmlamak ve tazim amacıyla secde edin, demiştik. İblis dışında bütün melekler ona secde etmişti. O ise secde etmekten yüz çevir­miş, Hz. Âdem’e karşı büyüklük taslamış ve “Ben ondan daha hayırlı olduğum halde ona secde mi edecek misim? Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan ya­rattın”, demiş, böylelikle yüz çevirmesi, büyüklük taslaması, kendisini üstün görmesi ve aldanışa götüren gururu sebebiyle kâfirlerden olmuş; kıyamet gü­nüne kadar Rabbinin emrine karşı gelip isyan etmesi, Âdem’e secde etmeyi reddetmesi sebebiyle de lanet edilmeyi hak etmiştir. [29]

Cennette Bulunan Hz. Âdem İle Hz. Havva’ya Karşı Şeytanın Tavrı

35- Ve Biz: “Ey Âdem sen ve eşin cenete yerleş, ondan bol bol istediğiniz gibi yiyiniz. Yalnız bu ağaca yaklaşmayı­nız; yoksa ikiniz de zalimlerden olur­sunuz.” dedik.

36- Şeytan onları ordan kaydırıp onları içinde bulunduklarından (cennetten) çıkardı. Biz de: “Kiminiz kiminize düş­man olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir süreye kadar karar yeri ve faydala­nacak şey vardır.” dedik.

37- Derken Adem Rabbinden bazı keli­meleri telakki etti (belleyip aldı). O da tevbesini kabul etti. Çünkü O Tev-vâb’dır, Rahîm’dir.

38- “Hepiniz oradan inin.” dedik. “Şa­yet benden size bir bidayet gelirse kim benim hidayetime uyarsa onlar için hiç bir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de.”

39- Kâfir olup ayetlerimizi (kitapları­mızı) yalanlayanlara gelince; işte bun­lar ateş ehlidirler ve onlar orada ebe-diyyen kalıcıdırlar.

Açıklaması

Ya Muhammedi Sen kavmine şunu da anlat: Yüce Allah Âdem’e ve onun eşine cennette yerleşmelerini, oradaki nimetlerden istedikleri gibi yararlanma­larını, herhangi bir zorluk ve sıkıntı çekmeksizin afiyetle ya da sınırsız bol bir şekilde yemelerini emretmiş, bununla birlikte belli bir ağaçtan yemelerini de yasaklamıştır. Çünkü o ağaçtan yemek kendilerine zulmetmeleri demektir. Şu kadar var ki onların düşmanı olan şeytan oradan ayaklarını kaydırdı, içinde bulundukları uçsuz bucaksız nimetlerden çıkmalarına sebep oldu. Bunu ise o ağaçtan yemek hususunda onları aldatarak gerçekleştirdi. Ya da onları uzak­laştırıp cennetten çıkardı. Bunu şu sözleriyle gerçekleştirdi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması melekler olmayasınız yahut (burada) ebediyen kalmaya-anız diyedir. Bir de onlara: Şüphesiz ki ben size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.” (A’râf, 7/20-21). Bu şekilde şeytanın vesveselerinin etkisi altında kaldılar, cennetten yeryüzüne çıkartıldılar, dünyanın sıkıntıları ile karşı karşıya kaldı­lar. Böylece insan ile şeytan arasında düşmanlık başgösterdi. İblis, Âdem’in onun eşi Havva’nın ve ikisinin soyundan gelenlerin düşmanı, insanlar da onun düşmandır. O bakımdan onun aldatmasından sakınınız: “Muhakkak şeytan si­zin düşmanmızdır. Siz de onu düşman edinin. O kendi topluluğunu ancak ce­hennemin arkadaşlarından olsunlar diye çağırır.” (Fâtır, 35/6).

Daha sonra Yüce Allah Hz. Âdem’e birtakım kelimeler ilham etti. O ve eşi bu kelimeler gereğince amel ederek ve samimi bir şekilde tevbe ettiler. Sözü ge­çen bu kelimeler Yüce Allah’ın şu buyruğunda şöylece ifade edilmektedir: “Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer bize mağfiret ve merhamet etmez­sen herhalde zarara uğrayanlardan oluruz.” (A’râf, 7/23). Yüce Allah tevbeleri-ni kabul buyurdu. Çünkü O tevbeyi çokça kabul eden, kullara rahmeti geniş olandır. Bunun sonucunda insanlar yeryüzünde iki gruba ayrıldı: Birisi Allah’a iman eden, O’na itaat üzre amel edenler ki, ahirette Allah’ın cennetlerinde ola­caklardır. Diğer bir grup ise Allah’ın kitaplarında indirdiklerini yalanlayan, peygamberlerin risaletlerini inkâr edenlerdir. Onlar da cehennem ateşinde ebe-diyyen kalacaklardır. [30]

Adem (s.a.) Kıssası:

Kur”ân-ı Kerîm’de Adem (s.a.) adı toplam 25 defa geçmektedir. Bakara Sû­resi 31-37. ayetlerde, Âl-i İmran sûresi 33-59. ayetlerde, Mâide Sûresi 27. ayet­te, A’râf Sûresi 11, 172. ayette, İsrâ Sûresi 61-70. ayette, Kehf Sûresi 50. ayet­te, Meryem Sûresi 58. ayette, Tâ-Hâ Sûresi 115-121. ayetlerde, Yasin Sûresi 60. ayette Hz. Âdem’den söz edilmektedir. Bakara, A’râf, İsrâ ve Kehf sûrele­rinde olduğu gibi kimi zaman Hz. Adem’den isim ve nitelikleriyle söz edilmesi, Hicr ve Sâd sûrelerinde olduğu gibi de kimi zaman yalnızca niteliklerinden söz edilerek kıssanın anlatımının çeşitli türler alması, Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzma delil olan hususlar arasında yer alır.

Kıssada altı konu ele alınmaktadır. [31]

1- Hz. Âdem’in çamurdan yaratılışı: Kur’ân-ı Kerîm Âdem (a.s.)’in yaratılı­şının aslının çamurdan, değişmiş çamurdan olduğunu ifade etmektedir. Niha­yet bu pişmiş çamur gibi ses veren bir hale gelince, Allah onun içine kendi nez-dinden ruh üflemiştir. Bunun üzerine o, hareket eden maddi, aklî, manevî ve ahlâkî birtakım güçlere sahip bir insan oluvermiştir. Adem ve Havva Kur’ân-ı Kerîm’in haber verdiği şekilde insan türünün esasını teşkil eder. İlim adamları günümüzde artık maymunu insanın aslı ve atası kabul eden Darwin nazariye­sinin çürüklüğünü ortaya koymuştur.

2- Adem’e secde ediliş: Yüce Allah İblis’e ve meleklere Âdem’e ibadet için değil de şanını yüceltmek kastıyla secde etmeleri emrini vermiş, bütün melek­ler secde ettiği halde cinlerden olan İblis secde etmemiştir. İblis böylelikle Rab-binin emri dışına çıkmış, büyüklük taslamış ve dayatmıştır.

3- İblis’in emre muhalefet ediş sebebi ve cezası: İblis kendisinin Hz. Âdem’den daha üstün olduğunu ileri sürmüş; “Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın” demiştir. Ateş ise yükselmek ve yukarı doğru çıkmak gibi özelliklere sahip olduğundan dolayı, aşağı doğru çökme ve hareketsizlik unsuru olan ça­murdan daha üstündür. Yüce Allah büyüklük tasladığı için ve Allah’a haksızlı­ğı nispet ettiğinden dolayı onu kovmuştur. Şu kadar var ki İblis kıyamet günü­ne kadar kendisine mühlet verilmesini istemiş, Allah da ona mühlet vermiştir. Ayrıca Hz. Âdem’e soyundan gelecek olanları azdırmak tehdidinde bulunmuş, Yüce Allah da ona Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kullan üzerinde onun herhangi bir etkisinin olamayacağını belirtmiş ve hem onu hem de ona uyanları cehennem azabı ile tehdit etmiştir.

4- Hz. Âdem’in yeryüzünde halife kılınması: Yüce Allah meleklerine Hz. Âdem’i yeryüzünde kendisinin halifesi kılacağını haber vermiştir. Bu halifenin yeryüzünde bulunan şeylerde tasarruf etme yetkisi olacaktır. Melekler de Yüce Allah’a kendileri itaat ehli oldukları, masiyetlerden uzak kaldıkları halde, yer­yüzünde fesat çıkartacak, kanlar dökecek kimseleri -bilgi edinmek ve hikmetini öğrenmek üzere- nasıl yaratacağını sordular. Cenab-ı Hak da onlara yarattığı bu varlıkta mevcut olan kendilerinin bilmediği sırlan bildiğini ve kendilerinin bilmedikleri ilmi ona bir özellik olarak bahşettiğini belirterek cevab verdi.

5- Hz. Adem’e duyularla hissedilir eşyanın isimlerinin öğretilmesi: Yüce Allah Hz. Âdem’e çevresinde gördüğü ekin, ağaç, meyve, kap-kacak, hayvan ve cansız gibi bütün eşyanın isimlerini öğreterek onu meleklerden üstün ve müm­taz kılmıştır. Çünkü Âdem (a.s.)’in yemesinde, içmesinde bunlardan yararlan­ma ihtiyacı vardı. Herhangi bir şeye ihtiyaç duymayan meleklerden farklı bir durumdaydı. Daha sonra Yüce Allah meleklerden ad taşıyan bu varlıkların isimlerini söylemelerini istedi, ancak melekler bunu bilemediler. Hz. Âdem’in soyundan gelenlerin birtakım şeylere ihtiyaç duymaları onları çalışmaya, kâ­inatı imar etmeye, ekin, sanayi ve ticaret gibi bütün alanlarda gerekli araçla­rın gelişimi için çalışmaya iter.

6- Hz. Âdem’in ve eşinin cennette yerleşmeleri ve oradan çıkmaları: Yüce Allah Hz. Âdem’i cennete yerleştirdi, ona eş olarak Havva’yı yarattı, her ikisine muayyen olarak kendilerine belirttiği bir ağaç dışında cennetteki meyvelerden yararlanmayı mubah kıldı. İblis onlara o ağaçtan yemek için vesvese verdi, on­ları kandırdı. Onlara: Rabbinizin size bu ağacın meyvesinden yemeyi yasak kıl­masının tek sebebi, ondan yemenizin sizleri meleklerden kılacağıdır veya sizle­rin ölümsüz ebedi kimseler olacağınız içindir. Hz. Âdem işin başında ağaçtan yemeyi reddetti. Şeytanın aldatmalarına karşı direndi. Şu kadar var ki İblis vesvese vermeye devam etti: “Şüphesiz ki ben size öğüt verenlerdenim.” diye onlara yemin etti. Nihayet Hz. Âdem kendisine secde etmeyi kabul etmeyen düşmanının o olduğunu unuttu. Havva ile birlikte o ağaçtan yediler. “Hemen ayıp yerleri görülüverdi ve cennetin yapraklarıyla üstlerini örtünmeye başladı­lar.” (Tâ-Hâ, 20/121). Böylelikle avret yerlerini örtmeye çalışıyorlardı. Allah Hz. Âdem’e emrine aykırı hareket ettiği ve ağaçtan yediği için sitemde bulun­du. Hz. Adem de pişman oldu. Allah’tan mağfiret dileyip tevbe etti, Allah da tevbesini kabul etti. Bununla birlikte ona ve Havva’ya cennetten çıkıp yeryü­zünde yerleşme emrini verdi. [32]

Hz. Âdem Kıssasından Öğüt ve Hikmetler:

1- Yüce Allah’ın tek başına bildiği birtakım sırlar, hikmetler ve bilgiler vardır. Melekler de dahil olmak üzere mahlukatından hiç bir kimse bunları bi­lemez. Çünkü melekler Hz. Âdem’in halifelik makamına getiriliş hikmetini bil­mediklerinden dolayı bu seçimin sebebi ile ilgili soru sormuşlardı.

2- Şanı Yüce Allah inayetiyle bir şeye yöneldiği takdirde o şeyi oldukça üs­tün ve büyük kılar. Nitekim onun inayeti toprağa yöneldi de ondan eksiksiz tam bir insan yarattı, bu insana meleklerin idrak etmekten âciz olduğu bir se­viyede bilgi, marifet ve buna benzer şeyleri cömertçe ihsan etti.

3- Allah tarafından üstün ve şerefli kılınmış olmakla birlikte insan zayıf­tır. Unutmaya meyillidir. Nitekim Hz. Âdem de Allah’ın emir ve yasaklarını unutmuş, düşmanı olan şeytana itaat etmiş, Allah’ın yemeyi yasakladığı ağaç­tan yemişti.

4- Tevbe edip Yüce Allah’a dönmek, Allah’ın uçsuz bucaksız rahmetine na­il olmanın yoludur. Rabbine karşı gelen Âdem tevbe etti, Allah da onun tevbe-sini kabul etti. Buna göre isyan eden bir kimseye düşen, bir an önce tevbeye koşmak, Allah’ın rahmet, rıza ve mağfiretinden ümid kesmeksizin ondan mağ­firet dilemeye yönelmektir.

5- Kibir, inat, fesat çıkartmak üzere ısrar, İlâhî gazabı hak etmenin, lanete uğramanın, gazaba uğrayıp Allah’ın rahmetinden kovulmanın sebepleri arasın­da yer alır. Secde etmeyi kabul etmeyen, bu inkarcı konumunu sürdürmekte ıs­rar edip Allah’a karşı inad eden şeytan, insanı aldatıp ve onu Allah’ın itaatin­den çevirmesi suretiyle Allah’ın egemenliğine karşı meydan okudu; bunun üze­rine de Allah ona gazab etti ve ebediyyen cennetten kovdu. [33]

İsrailoğulları’ndan İstenenler

40- Ey İsrailoğullan! Size verdiğim ni­metimi hatırlayın ve ahdimi yerine ge­tirin ki ben de sizin ahdinizi yerine ge­tireyim ve yalnız benden korkun.

41- Beraberinizdekileri doğrulayıcı olarak indirdiğime iman ediniz ve onu inkâr edenlerin ilki olmayınız. Ayetle­rimi de az bir pahaya satmayınız ve yalnız benden korkunuz.

42- Bilip dururken hakkı batıla karıştı­rıp hakkı da gizlemeyiniz.

43- Namazı dosdoğru kılınız, zekâtı ve­riniz ve rükû edenlerle birlikte rükû ediniz.

Açıklaması

Ey salih bir peygamber olan Yakub’un evlâtları! Hakka uymak hususunda atanız gibi olunuz. Allah’ın sizin atalarınıza ihsan etmiş olduğu Firavn’un aza­bından kurtarmak, bulutlarla gölgelendirmek gibi nimetlerini hatırlayın, O’nun emirlerine uyarak, O’na itaat ederek nimetlerine karşı şükür edin. Siz­den alınan söz üzere Allah’a iman etmek, hiç bir fark gözetmeksizin özellikle son peygamber Muhammed’e olmak üzere bütün peygamberlerine iman etmek şeklindeki sözünü yerine getirin ki, ben de Arz-ı Mukaddes’te size iktidar ver­mek, şanınızı yükseltmek, geçiminizi bollaştırmak, düşmanlarınıza karşı size zafer, ahirette de ebedî mutluluğu vermek şeklindeki dünya ve âhirete dair si­ze vermiş olduğum sözümü yerine getireyim.

Bu sözün kapsamı içerisinde olmak üzere- Kur”ân-ı Kerîm’e de, onun Allah tarafından indirildiğine ve Allah’ın Tevrat’ı, ondan önceki peygamberlere indiri­len kitaplarla birlikte destekleyici, doğrulayıcı ve onlara uygun olarak indirdiği­ne de iman ediniz. Onun önceki kitaplara uygunluğu, Allah’ın tevhidine çağır­ması, ahlaksızlıkların terkedilmesine davet etmesi, ma’rûfun emredilip münker-den sakmdırılması çağrısında bulunması bakımındandır. Ayrıca Tevrat’ta Resulullah (s.a.)’ın nitelikleri de açıklanmaktadır. O halde ey Kitab Ehli, onu inkâr edenlerin ilki olmayınız. Siz insanlar arasında ona iman etmeye en layık olan kimselersiniz. Çünkü Tevrat’ta onun doğruluğunun delili vardır. Muhammed’in peygamberliğinin doğruluğunu gösteren Allah’ın ayetlerini başkanlık, liderlik, mal, miras, gelenekler ve eski alışkanlıklar gibi basit ve dünyevî bedellere değiş­meyiniz. Çünkü bütün bunlar oldukça basit ve değersiz şeylerdir. Kâr sağlaya­mayan, zarar dolu bir ticarettir. Allah’tan başka hiç bir kimseden korkmayınız. Çünkü bütün hayırlar onun elindedir. Tevrat’ta bulunan hakkı, uydurduğunuz ve kendi ellerinizle yazdığınız batıla karıştırmayınız. Allah’ın ayetlerini gizleme­nin zararlarını bildiğiniz halde, peygamberin niteliklerini ve gerçek müjdesini gizlemeyiniz. Çünkü ahirette bilgi sahibi olanın göreceği ceza ile cahilin göreceği ceza bir değildir. Allah’ın üzerinize farz kıldığı namaz ve zekatı yerine getiriniz. Bunları Peygamber Muhammed (s.a.) ile birlikte edâ ediniz.

Yüce Allah’ın burada namazı “rükû” tabiri ile ifade etmesinin sebebi onla­rı namaz diye kıldıkları rükû’suz eski amellerinden uzaklaştırmak içindir. [34]

Yahudilerin Kötü Ahlakına Örnekler

44- Siz insanlara iyiliği emreder, ken­dinizi unutur musunuz? Halbuki Kita­bı da okuyup durursunuz. Halâ akıl­lanmayacak mısınız?

45- Bir de sabır ile ve namaz ile yardım isteyiniz. Şüphesiz o hâşi’lerden başka­sına elbette büyük gelir.

46- Onlar ki gerçekten Rablerine kavu­şacaklarını ye sonunda yalnız O’na dö­nücü olduklarını bilirler.

47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim ni­metimi ve sizi âlemlere gerçekten üs­tün kıldığımı hatırlayın.

48- Bir de öyle bir günden korkun ki, kimse kimseye hiç bir fayda vermez. Ondan herhangi bir şefaat da kabul olunmaz. Ondan bir fidye de alınmaz ve onlara yardım da edilmez.

Nüzul Sebebi

el-Vâhidî ve es-Salebî’nin İbni Abbâs’dan rivayetlerine göre o şöyle demiş­tir: Bu ayet (44. ayet) Medine’deki Yahudiler hakkında inmiştir. Onlardan bir kişi müslümanlar arasında evlilik dolayısıyla akrabalık bağı bulunan hısımla­rına, yakınlarına, süt akrabalığı bulunan müslümanlara şöyle dermiş: Tuttu­ğun bu din üzerinde sebat göster. Bu dinin emirlerini yerine getir. Bu adam -yani Muhammed (s.a.)’ın işi haktır, gerçektir. Böylelikle bu işi insanlara emre­diyor, kendisi ise bu işi yapmıyordu. [35]

es-Süddî de der ki: İsrailoğullan Allah’a itaat etmeyi, ondan korkup tak-vâlı olmayı, iyilik yapmayı emrediyor, kendileri ise bunlara uymuyorlardı. Yü­ce Allah da bundan dolayı onları kınadı. [36]

Açıklaması

Az önce nüzul sebebinde de görüldüğü gibi, bu ayet-i kerimeler Kitap Ehli hakkında özellikle de hahamlar ve rahipler hakkında nazil olmuştur. Bunlar insanlara hayrı emreder, İslâm üzere sebat göstermelerini söyler, kendileri ter-kederlerdi. Bu gerçekten şaşılacak, garip karşılanacak bir husustur. Bir işin yapılmasını emreden kimse, o hususta uyulacak örnek kişi olmalıdır. Bizzat o kişinin başkasına verdiği emri işlemek hususunda dikkatli ve çabuk davran­ması gerekir. Aksi takdirde çevresindeki insanları aydınlatırken kendisi yanıp duran bir kandilden başka bir şeye benzemezler. İşte bu ifadeler ile ağır bir şe­kilde azarlanmakta ve yaptıkları işlerin kötülüğü dile getirilerek onlara sitem edilmektedir. Ey Kitap Ehli! Hayrın bütün çeşitlerini ihtiva eden bir iyiliği in­sanlara emredip durduğunuz halde, kendinizi unutmanız size yakışır mı? Ni­çin başkasına verdiğiniz emirleri siz uygulamıyorsunuz? Üstelik siz Kitabı da okuyup duruyor, Allah’ın emirlerine karşı kusurlu hareket edenler hakkında o Kitap’ta bulunan tehditleri biliyorsunuz. Kendinize yaptığınızı akledip düşün­müyor musunuz? Niye uykunuzdan uyanıp körlüğünüze bir son vermiyor mu­sunuz?

Bu hitap her ne kadar Kitap Ehli’nden Yahudilere yönelik ise de, her dö­nemde diğer milletlere de bir hitaptır. Çünkü nazar-ı itibara alınması gereken, iniş sebebinin özel olması değil, lafzın genel olmasıdır. Böyle bir hastalığın te­davi yolu gerçek anlamıyla iman etmeniz, size kötülüğü emreden nefsinize kar­şı Allah’ın rızasına uygun işleri yapmak hususunda gerçek sabır ile ve namaz ile yardım dilemenizdir. Gerçek sabır Yüce Allah’ın yasak kılman arzulara kar­şı direnip de kendisini onlardan alıkoyan kimseler için hazırladığı, vadettiği güzel mükâfatlan hatırlamakla olur. Namaz ile yardım dilemek ise, nefsi doğ­ruluk yolundan ayrılmamak hususunda eğitmek içindir. Her kim mükellefiyet­lerini yüklenmek, yerine getirmek hususunda nefsini masiyetlerden alıkoy­makta direnir (sabreder) ve namazında Rabbine münacaatta bulunur, günde beş defa Allah ile namazla ilişkilerini kurar ve sağlamlaştırırsa, başkalarına öğüt verme liyâkatini da kazanır. Doğruyu gösteren aklı ile doğru yoldan sap­manın tehlikelerini idrâk eder ve böylelikle kendisi için de kurtuluşu teminat altına alır. Çünkü ma’rûfü emretmek, açık bir iştir ve bu, bilenin görevidir. Bundan daha önemli bir görev ise, öğüt veren kimsenin o işi bizzat kendisinin yapmasıdır. Başkalarına vermiş olduğu emirlerden herhangi bir şekilde geri kalmamasıdır. Kur”ân-ı Kerîm’in bize naklettiğine göre Şuayb (a.s.) şöyle de­miştir: “Size yasakladığıma (ters düşerek) kendim size muhalefet etmek istemi­yorum.” (Hûd, 11/88).

Namaz emrine sımsıkı sarılmak, nefisleri Allah’a itaatle boyun eğen, onun şiddetli cezasından korkan, kalpleri iman ile mamur hale gelip Allah’ın- huzu­runa çıkıp onun önünde hesap vereceklerini tasdik eden huşu’ sahipleri dışın­dakilere ağır gelir. Bu şekildeki huşu sahipleri ruhlarını dinlendirmek, kalple­rine huzur kazandırmak, gönüllerini rahat ettirmek, huzursuzluklarını gider­mek için namaza koşarlar, işte peygamber efendimizin: “Gözümün nuru na­mazdır.” [37] bayrağn ile düe gemdıği durum budur.

Daha sahih alam görüşe göre, Yahudiler ile başkalarına emrolunmuş bulu-

, Mâm şeriatının öngördüğü şekliyle namaz olduğu-

Bo Binliği ae, onların da şeriatın feri hükümlerine muhatap

mükellef olmalarıdır. Çünkü onlara emrolunan ı kerimede de görüldüğü gibi, rükû’uda kapsayan bir na­rı namazlarda açıkladığımız gibi rükû yoktur.

‘onlar ki… zannederler” buyruğunda kullanılan “zan”

ı kavuşacağını zanneden (inanan) kimseye namazın ağır gelme-; etmektedir. Allah’tan korkan takva sahipleri için bu nasıl ağır Ira da, Kitab’ı okumakla birlikte kendilerine emrolunanları ı azarlanmalarına sebep teşkil eden bir diğer husustur.

Yapılması istenilen şeyler ile ilgili verilen emir ve teşvikler alanında ilâhî hatırlatılması güzel ve yerindedir. Bundan dolayı Yüce Allah, Kitap Ehifne atalarına da kendilerine de lütfettiği nimetleri tekrar tekrar hatırlat­ onları kendilerinin dışında kalan ve çağdaşları olan diğer âlemlere üstün aralarından peygamberler göndermiş olduğunu söylemiştir. Bu hitap

yalnızca toplumun bütününe yönelik değildir. Aynı zamanda ayrı ayrı her ferde de yönelik bir hitaptır. Çünkü her kişi kendinden sorumludur. O bakımdan herkes ayrı ayrı takvanın dışında hiç bir şeyin kurtarıcı olmayacağı, kendisine yaptığı ameller dışında hiçbir şeyin fayda vermiyeceği dehşetlerle dolu olan bir gön olan kıyamet gününden korkmalıdır. O günde orada şefaatçilerin, aracıla­rın şefaati kabul olunmayacaktır. Bedel veya fidye ödemenin faydası olmaya­cak ve kusurlu hareket edenlerin azaba uğramaları önlenemeyecektir. [38]

Yüce Allah’ın Yahudiler Üzerindeki On Nimeti

49- Oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmakla size azabın en kötüsü­nü yükleyen Firavun hanedanından si­zi kurtardığımız zamanı hatırlayın. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.

50- Bir zaman biz sizin için denizi yarıp sizî kurtarmış, Firavun hanedanını ise kendiniz de görüp dururken suda boğmuştuk.

51- Hani biz Musa’ya kırk gece vaad et­miştik. Siz onun arkasından buzağıyı, zalimler olarak (ilâh) edindiniz.

52- Bundan sonra sizi atfetmiştik, şük-redesiniz diye.

53- Hani biz Musa’ya kitabı, Furkân’ı verdik, doğru yola gelirsiniz diye.

54- Hani Musa kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Yaradanınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu Rabbiniz nezdinde sizin için daha hayırlıdır.” Sonra tevbenizi kabul etti. Gerçekten O tevbeleri kabul edendir, çok merha­metlidir.

Açıklaması

Ey Kur’ân’ın indirildiği, Muhammed (s.a.)’in peygamberliği çağında yaşa­yan Yahudiler! Allah’ın atalarınıza ihsan etmiş olduğu nimetleri hatırlayınız. Bunlar, onlara bağlı olarak sizin üzerinizde de nimettir. Çünkü bu nimetler si­zin hayatınızın bekasının sebebini teşkil eder. Ayrıca bir ümmete verilen nimet o ümmetin bütün fertlerini kapsar. Bunlar on tanedir. Gördüğümüz ayetlerde bunların beşi söz konusu edilmektedir:

1- Firavun’dan ve onun hanedanından kurtuluş. Firavun erkek çocukları boğazlıyor, kız çocukları diri bırakıyor, onlara oldukça ağır bir azap tattırıyordu. Çünkü Firavun rüyasında Beytülmakdis’ten kendisini dehşete düşüren bir ate­şin çıktığını, bunun Mısır topraklarında bulunan kıptîlerin evlerini sardığı hal­de, İsrailoğulları’nın evlerini yakmadığını görmüştü. Bu rüya ona, krallığının İs-railoğulları’na mensup bir adamm eliyle son bulacağı şeklinde yorumlanmıştı. [39] Bunun üzerine Firavun erkek çocukları öldürmeye, kız çocukları da diri bırak­maya başladı. Halbuki Allah onları oldukça hakir kılıcı azaptan kurtarmıştı. Bu şekilde helak olmaktan kurtarması, Allah’ın kurtulanın şükrü ve helak olanm da sabrını ortaya çıkaran bir imtihan idi. İmtihan hayır ile de şer ile de olabilir. Nitekim Yüce Allah: “Biz bir fitne (imtihan) olmak üzere sizi hayır ve şer ile sına­rız.” (Enbiyâ, 21/35) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de: “Biz onları iyilik­lerle de kötülüklerle de sınayıp durduk, dönerler diye.” (A’râf, 7/168).

Öldürme dışındaki azap türleri ile ilgili olarak İbni İshâk şunları söyle­mektedir: Firavun İsrailoğulları’na azab ediyordu. Onları hizmetçi ve ağır iş­lerde işçi olarak kullanıyordu. Kendisine ait işleri gördürmek üzere onları kı­sım kısım ayırmıştı. Yansı inşaatlarda çalışıyor, diğer yarısı onun için toprak ekiyor, ona ait işlerde çalışıyorlardı. Firavun’un işlerinde çalışmayan kimseler ise, cizye ödemekle yükümlüydü. Bu şekilde Firavun onları ağır azaba tabi tu­tuyordu.

Firavun, Batlamyus (Ptolemios) lulardan önce Mısır’da krallık yapan kim­selerin lakabıdır. Bizanslıların kralına Kayser, İranlıların kralına Kisra, Habeş kralına Necâşî, Türklerin kralına Hakan adı verildiği gibi.

Yüce Allah’ın azabı Firavun hanedanına nispet etmesi -onlar bu işi onun emir ve otoritesi ile yapmalarına rağmen- bizzat bu işleri uyguladıklarından dolayı ve bir fiili işleyen kimsenin bundan sorumlu tutulacağının bilinmesi içindir. [40] Taberî der ki: Bundan dolayı haksız yere başkasının emriyle birisini öldüren herkes, bize göre kısas yolu ile öldürülür. İsterse onu başkasının zorla­ması sonucu öldürmüş olsun. [41]

2- İsrailoğulları’nın izleyecekleri bir yolun hazırlanışından sonra esenlikle Kızıldeniz’i geçmeleri, Firavun’un ve askerlerinin suda boğulmaları, denizin ikiye ayrılması, Musa (a.s.)’nın mucizelerinden idi. Tıpkı bu, Yüce Allah’ın in­sanların onları tasdik etmeleri için izhar ettiği diğer peygamberlerin mucizele­ri gibi bir mucize idi. Mucize, Yüce Allah’ın dilediği zaman kullarından dilediği kimseler için yarattığı kevnî bir sünnettir.

Firavun ve askerleri ise İsrailoğulları’nın arkasından gitmiş, nihayet deni­zin ortasına geldikleri sırada Yüce Allah onların üzerine suyu kapatarak bo­ğulmuşlardı.

3- İsrailoğullan’nın tevbesinin kabul edilmesi ve Allah’ın onları affetmesi. Çünkü Yüce Allah isyankârların tevbelerini çokça kabul edendir. Kendisine tevbe edip dönenlere son derece merhametlidir. Bu da Yüce Allah’a karşı şükrü gerektirir. O’na şükretmek resullerine iman etmek, getirdikleri şeylerde de on­lara uymaktan ibarettir. Özellikle de peygamberlerin sonuncusu Muhammed (s.a.)’e iman ve uymak ile.

4- Hakkı batıldan, haramı helalden ayıran Tevrat’ın, hidayet bulmaları, onda bulunan hükümler uzermde iyice düşünmeleri, onun gösterdiği şeriat ve yolu izlemeleri için Masa (s.a.) “ya indirilmesi.

5- Hz. Musa’nın Rafcbî ile buluşma vakti dolayısıyla, İsrailoğullan’nın ara­sından ayrıldığı w- kert gûn oruç tuttuğu bir sırada onların buzağıyı ilâh edi­nip Allah’tan başka şevlere ibadet etmeleri, Allah’a şirk koşarak kendilerine ralüm etmelerinden sonra Allah’ın peygamberi Musa (a.s.)’ya verdiği emir ile suçlu ve eûnalikâriardan topluca kurtuluş… İşte ya Muhammed! Sen, Musa’nın Rahbine mönacatta bulunduğu sırada, buzağıya tapan kavmine söy-

Wwj» sc sözleri îiatiriat:

Kj£Tiaâııı_ sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zarar vermiş oldunuz. Ebmdk «e yaratana tevbe ediniz, yaptığınız bu cahillikten kurtulunuz. Çün-yaratıcıya ibadeti terk ettiniz, ve bir sığıra ibadet ettiniz. şCTİatlerinde öngörülen tevbenin yolu da şu idi: Suçsuz olan, suçlu

ı öldürecekti. Yüce Allah onların üzerlerine öldürme esnasında biri öteki­si gurup de merhamete gelmesin diye siyah bir bulut gönderdi. Buzağıya ta­panlar iman edenlerle kılıçlarıyla çarpıştılar. Bu iş güneşin doğuşu anından knşluk vakti güneş yükseldiği zamana kadar sürüp gitti. Nihayet onlardan yretmiş bin kişi kadar öldürüldü. Bundan sonra Hz. Musa ile Hz. Harun Yüce Allah’a yalvarıp yakardı. Yüce Allah onlardan öldürülenlerin de öldürülme-yenlerinin de tevbelerini kabul etti. Öldürülen, Allah katında rızıklanan bir şehit oldu, kalan ise tevbesi kabul edilmiş bir kişi olarak hayatta kaldı. Silahı bıraktılar, barış ve güvenlik hakim oldu. Bunda hayret edecek bir taraf yok­tur. Çünkü Yüce Allah kullarının tevbelerini kabul eden, onlara son derece merhametli olandır.

Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre “kırk gün” Zilkade ayı ile Zilhicce ayının ilk on günüdür.

Kısacası bu nimet, en üstün ve büyük bir nimetti. Çünkü şanı yüce Allah şöyle buyurmuştur: Vaadleştiğimiz sürenin bitmesi -ki kırk gün idi- esnasında Musa Rabbi ile tayin edilen vakitte buluşmak üzere gittikten sonra, buzağıya taptığınız için sizi affetmek şeklindeki nimetini hatırlayınız. Sözü geçen bu kırk gün, A’râf sûresi 142. ayette Yüce Allah’ın şu buyruğu ile dile getirilmek­tedir: “Musa ile otuz gece sözleştik ve buna ayrıca on (gece) daha kattık.” Bu şe­kildeki buluşma, onların Firavun’dan kurtarılmaları ve denizden çıkarılmala­rından sonra olmuştu. [42]

İsrailoğulları’na Verilen On Nimetten Diğerleri

55- Hani: “Ey Musa! Biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla iman etmeyiz.” demiştiniz. O anda siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı.

56- Sonra sizi ölümünüzden sonra tek­rar diriltmiştik. Belki şükredersiniz diye.

57- Ve bulutla üzerinize gölge yaptık. Size men ve selva indirdik. Size verdi­ğimiz helal nzıklardan yiyiniz (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmeder dururlardı.

58- Hani, “Şu kasabaya girin ve istedi­ğinizi bol bol yiyin, kapısından secde ederek girin ve ‘hıtta’ deyin ki günah­larınızı affedelim ve biz iyilik yapanla­rın sevabını daha da artıracağız”, de­miştik.

59- Derken zulmedenler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdi­ler. Biz de fasıldık ettikleri için zulme­denlerin üzerlerine gökten bir azab in­dirdik.

60- Hani Musa kavmi için su istemişti. Biz: “Asan ile taşa vur” dedik. Hemen ondan on iki pınar ftşkırdı. Her bir in­san topluluğu su alacağı yeri öğren­mişti. “Allah’ın rızkından yiyiniz, içi­niz. Yeryüzünde taşkınlık yapıp fesat çıkarmayınız.” (demiştik).

Açıklaması

Ey Israiloğullan! Buzağıya tapmanızdan dolayı özür beyan etmek üzere Tir’a grtanek için geçmiş atalarınızın arasından Musa (a.s.)’nın seçmiş olduğu kigipin söyledikleri şu sözü hatırlayınız: Bizler, arada herhangi bir en- <tğmaikmxm çıplak gözle ayan beyan Allah’ı görmedikçe -senin onun kelâmı-birlikte- asla Allah’ı da Kitabı’nı da tasdik etmeyeceğiz. Hah onları azabı ile yakalamıştı. Bu ise semâdan bir ateş gön-oinraştu ki bu bildiğimiz yıldırımdır. Bu yıldırım onları yak-Bu halleriyle bir gün ve bir gece kaldılar. Hayatta olan da t olana bakıp duruyordu.

işte İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya karşı durumu buydu. Ona karşı dik ediyorlar, isyan ve inat ediyorlardı. Allah da yeryüzünde onlara veba­larla, hastalıklarla, yerdeki çeşitli hayvan ve haşeratı onlara musallat kılmak­la azap ediyordu. Nihayet bu şekilde onların pek çoğu helak olup gitti. Sonra Allah onlara nimette bulunuyordu. İşte Yüce Allah’ın -yukarıda ilk beşi geçen-sn nimetin geri kalanları şunlardır.

6- Sonra onları, gerçekten öldükten sonra, kendileri için takdir edilmiş aian ecellerini tamamlamak üzere tekrar dirilttik. Kalktılar, yaşamaya devam ettiler, biribirlerine bakar oldular. d) Ey Kur’ân’ın nüzulü çağında yaşayan Ya­hudiler! Bütün bunlar, ölümden sonra diriltmek suretiyle Allah’ın her şeye ka­dir olduğuna manasınız diyedir. Sizden istenen şükür ise Allah’a, kitaplarına ve Muhammed (s.a.)’e iman etmektir.

Kimi müfessirler de Yüce Allah’ın: “Sonra sizi ölümünüzden sonra tekrar âırütmiştik.” buyruğu hakkında şöyle demişlerdir: Yani bilgisizliğinizden sonra size ilim vermiş, öğretmiştik. Kurtubî der ki: Birincisi ise daha sahihtir. Çünkü

Bir diğer görüşe göre burada diriltilmekten kasıt, neslin çokluğudur. Yani yıldırım ve benzeri sebepler dolayısıyla aralarında ölüm çoğaldıktan sonra, Allah onların nesillerine bereket ihsan etti. Bu, halk daha önce karşı karşıya kaldıkları sıkıntılar ile nankörlük ettikleri için azapla karşı karşıya kalan ataların istifâde ettiği nimetlere hakkı ile şükr edebilsinler diye. (Tefsirü’l-Menar, 1/322).

sözde aslolan hakikattir. Bu bir cezalandırma ölümü idi. Yüce Allah’ın şu buy­ruğu da bu türdendir: “Binlerce oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara “ölün” dedi sonra da onları diriltiverdi.” (Bakara, 2/243). <«

7- Atalarınızın Mısır’dan çıkıp denizi aşmalarından sonra Şam ile Mısır arasında bulunan Tîh vadisinde şaşkın ve ne yapacaklarını bilmez halde kal­dıkları kırk yıl süre boyunca güneşin ışığından beyaz ve ince bulutla sizleri göl­gelendirdik.

8- Sonra balı andıran ve suya karıştırıp içtikleri men gibi, tadı lezzetli bıl­dırcını andıran bir kuş olan selva gibi türlü yiyecek ve içeceklerle size nimetler ihsan ettik. Men üzerlerine tan yerinin ağardığı andan güneşin doğduğu vakte kadar sisi andırır bir şekilde inerdi. Bıldırcın da onlara gelir, herkes ertesi gü­nüne kadar kendisine yetecek kadarını alırdı.

Ve biz size şöyle dedik: Bu güzel ve hoş nzıktan yiyiniz, Allah’a şükrediniz. Fakat böyle yapmadılar. O uçsuz bucaksız nimetleri inkâr ettiler. Fakat kendile­rinden başkasına da zarar vermediler. Çünkü şükretmedikleri için Allah bu ni­metleri onlara göndermeyi kesmiş, aykırı hareketleri dolayısıyla onları cezalandır­mıştı. Bunun sonucunda isyan etmelerinin vebali tekrar kendilerine dönmüştü.

9- Yine, “Tîh’ten çıkışınızdan sonra size: Şu kasabaya girin.” şeklinde em­rimi vermekle üzerinizdeki nimetimi hatırlayınız. (Cumhûr’un görüşüne göre sözü geçen kasaba Beytü’l-Makdis’tir. Bir görüşe göre de Beytü’l-Makdis’e ya­kın Erîha denilen yerdir). Size orada yerleşin, oradan hiç bir sıkıntı olmaksızın bol bol afiyetle yiyip için. Şu kadar var ki kasabanın kapısından Allah’a secde ederek, boyun eğerek, yalnızca O’na yönelerek giriniz. Böylelikle Tih’ten kurtu­luşunuza Allah’a şükrediniz ve “Rabbimiz günahlarımızı üzerimizden kaldır, günahlarımızı bağışla” deyiniz. Biz de ihsan eden kimselere lütfumuzdan se­vap ve bol ecir verip artıracağız. İhsan eden kimse ise tevhidin esasını sahih bir şekilde kuran, kendisini güzel bir şekilde yönlendiren, farzları edaya yöne-lip Müslümanlara herhangi bir zarar vermeyen kimsedir.

Ancak zalimler emre aykırı hareket ettiler, ona uymadılar. Onların bu uymayışları “değiştirmek” ile ifade edilmektedir. Bu ise emre uymayan kimsenin, o emri inkâr edip asıl emrolunduğu şeyden başkası ile emrolunmuş olduğunu iddia eden kimse gibi olduğuna bir işarettir. Kendilerine verilen emri yerine getirecek yerde gerisin geri sürünerek, Allah’a boyun eğmeksizin ve zilletlerini arzetmeksizin girdiler. O bakımdan onların cezalan semâdan oldukça ağır bir azabın (er-ricz) indirilmesi oldu. Müfessirlerin bir çoğunun görüşüne göre bu azap Tâûn idi. Bu da onların fâsıklık etmeleri, Allah’a itaatin sınırları dışına çıkmaları sebebiyle olmuştu. Denildiğine göre onlardan yetmiş bin kişi bu tâûn ile helak olmuştur.

10- Ey İsraüoğulları! Tîh’te aşırı sıcaktan dolayı atalarınızın susayıp Musa (a.s.)’dan su ihtiyaçlarının karşılanmasını istedikleri vakit size ihsan etmiş oldu-

ğum bir diğer nimetimi de hatırlayınız. Allah ona asâsıyla herhangi bir taşa vur­masını emretti. O da taşa vurdu, taştan tazyikli bir şekilde sular fişkırdı. O taş­tan on iki pınar kaynadı. Onların her bir topluluğu için su ihtiyaçlarını karşıla­mak üzere bir pınar çıktı. Bu aralarında anlaşmazlık ve düşmanlık çıkmaması içindi. İşte bu on iki sıbt Hz. Yakub’un on iki oğlunun soyundan gelenlerdir.

Hz. Musa’nın asası ile suyun fışkırması, Hz. Musa için apaçık bir mucizey­di. Böyle bir şey peygamberden başkası için gerçekleşmez. “Taş” ile kastedilen taş türüdür. Yani kendisine taş denilebilecek herhangi bir şeye vur, demektir. Hasan-ı Basrî der ki: Allah ona muayyen ve belli bir taşa vurmasını emretme­di. Bu ise delil olarak daha açık olup, ilâhî kudreti daha net bir şekilde ortaya koyar. [43]

Yahudilerin Umutları, Bazı Suçları Ve Cezaları

6/ Hani siz şöyle demiştiniz: “Ey Mu­sa, biz yalnız bir çeşit yemeğe sabrede-meyiz. Bizim için Rabbine dua et de bakla, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğan gibi bize yerin bitirdiği şey­lerden çıkarsın.” Dedi ki: “Daha hayır­lı olanı böyle daha aşağı olanla değiş­tirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise Mı­sır’a çekip gidin. İstediğiniz şeyler size verilecek.” Onlara zillet ve meskenet verildi. Allah’tan gelen bir gazaba uğ­ratıldılar. Bu Allah’ın ayetlerini inkâr etmelerinden ve haksız yere peygam­berlerini öldürmelerinden, isyan etme­lerinden ve taşkınlıklarından dolayı idi.

Açıklaması

Ey Yahudiler! Daha önceden atalarınızın söyledikleri şu sözleri hatırlayı­nız: Ey Musa, bizim tek çeşit yemek yemeye devam etmemize imkân kalma­mıştır. (Sözü geçen bu tek çeşit yemek ise, men ve selva idi.) Bize Rabbinden yeryüzünde yetişen ve diğer insanların yediği nane, kereviz, pırasa ve buna benzer güzel bakliyat türünden yerde biten şeylerden ihsan etmesini iste. On­lar Hz. Musa’dan dua etmesini istemişlerdi. Çünkü peygamberlerin duasının başkalarının dualarına göre kabul edilme ihtimali daha yüksek olduğunu bili­yorlardı.

Hz. Musa ise bu isteklerinden şaşırmış bir şekilde onları azarlayarak ve böyle bir talebi tepki ile karşılayarak şöyle dedi: Siz daha hayırlı, daha rahat elde edilen men ve selva gibi değerli şeyleri, bu gibi bayağı türlere mi değişmek istiyorsunuz? Halbuki men alışageldiğiniz tatlıdır, diğeri ise en güzel kuş eti­dir. Her ikisi de mükemmel ve lezzetli birer gıdadır. Sizler menfaat ve hayır iti­bariyle daha aşağıda olanı istediğinize göre, haydi Tîh’den aşağı ininiz [44] ve herhangi bir zirai beldede yerleşiniz. Orada istediğinizi elde edebileceksiniz. İs-raıloğulları men ve selvayı tek bir çeşit yemek olarak ifade ettiler. Halbuki bunlar iki ayrı şeydir. Buna sebep gıda olarak her gün bunları yiyip durmala­rıydı. Nitekim namaz, oruç ve kıraate devam eden bir kimse hakkında, o tek­düze devam edip gidiyor, denilir. Bu da onun bu işlere devam etmesinden dola-Tidır.

Fakat Yüce Allah bu nimetlere karşı nankörlük etmelerini, Allah’ın Hz. Musa’ya vermiş olduğu ayetlerle, yani göz kamaştırıcı mucizelerle alay etmele­ri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri dolayısıyla onları cezalandırdı. Çün­kü Yahudiler Zekeriyyâ, Yahya ve diğer peygamberleri, öldürmelerini haklı çı­kartacak hiç bir sebep olmaksızın, zâlimce öldürdüler. Onların cezaları dünya hayatında zillet ve hakirliğe mahkûm edilmek oldu. Söz konusu bu zillet ve ha-kirlik onlardan ayrılmayacak ve onları kuşatacak bir şekildeydi. Tıpkı bir çadı­rın, altında bulunanları kuşattığı gibi. Dünya hayatında Allah’ın gazabını, belâ ve intikamını hak ettiler, ahirette de acıklı azabını.

Bu ceza, onların Rablerinin emirlerine tekrar tekrar isyan etmelerinden dolayı idi. Dinlerinin sınırlarını aşıp aralarında peygamberlerin de bulunduğu insanlara karşı haksızlık etmişlerdi. Buna göre ceza çekmelerinin iki sebebi vardı: İsyan etmek ve haddi aşmak. İsyan yasak kılınan şeyleri işlemek, haddi aşmak ise izin verilen ve emrolunan sınırı aşmaktır.

Zillet ve meskenetin üzerlerine vurulması, yani Yahudilerin zillet, hakirli­ğe ve ihtiyaca mahkum edilmeleri ise -mal sahibi olsalar dahi- ruhlarının de­rinliklerinde bunların yer etmesidir. Onlar zilletin niteliklerini, ruhî zayıflığı, nefsi hakir düşürmeyi, bayağı ve adi tasarrufları, âdi ahlakı atalarından kalı­tım yoluyla aldılar. Adeta nefis doygunluğu ve izzetini farkedemiyorlar, gözleri bir türlü doymuyor ve hiç bir şeye kanmıyor. Her zaman için onların göz diktik­leri menfaatler ve kinler onlara egemendir. O kadar ki onlar maddeyi ilahlaştı-rıp ona tapıyorlar. Bütün bunlar ise içten içe daha çok mal elde etmek duygu­suna sahip olmalarından dolayıdır.

Yine Yahudilerin bir devlete sahip olmaları, onların zillet ve adiliğe mah­kûm edilmelerini ifade eden bu ayet-i kerimeye aykırı değildir. Çünkü gerçek bir devleti ayakta tutan esaslara onlar sahip bulunmamaktadırlar. O Yahudi milleti, devletleri olsa dahi hiçbir zaman rahat huzur ve güven içinde olmamış­lar ve olamayacaklardır. Bundan dolayı o mîuet)aşvta kmef^a &m&. nxt£x<& bütün büyük devletlerden sınırsız ve devamlı ekonomik, siyasal ve askeri yar­dım ve destek almak durumunda kalmışlardır. [45]

Genel Olarak Müminlerin Akıbeti

62- Muhakkak iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabitlerden Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih amel işleyenlerin, elbette Allah Teâlâ katında ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

Nüzul Sebebi

Bu ayeti kerime Selmân-ı Farisî’nin arkadaşları hakkında inmiştir. Hz. Sel-mân Cundîsâbur’un soylularından idi. [46] İbni Ebi Hatim ve Müsned’ inde el-Ade-nî, Mücâhid’den (Selman-ı Farisî’nin) şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resu-lullah (s.a.)’a, kendileriyle birlikte olduğum bir dine mensup kimseler hakkında soru sordum. Ona kıldıkları namazları, ibadetleri anlattım ve şu: “Muhakkak iman edenler, Yahudiler…” ayeti nazil oldu. [47] el-Vahidî de Mücâhid’den şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Hz. Selmân, Resulullah (s.a.s.)’a, arkadaşlarını anla­tınca, Resulullah (s.a.s.): “Onlar cehennemdedir” dedi. Selmân der ki: Yeryüzü gözümde kararıverdi. Daha sonra: “Muhakkak iman edenler, Yahudiler… üzül­mezler de” buyruğu nazil olunca, sanki üzerimden bir dağ kalkmış gibi oldu. [48]

Açıklaması

Resulullah (s.a.)’ın Allah’tan getirdiklerini doğrulayanlar daha önce Yahu­diliğe veya Hristiyanlığa girmiş veya dinlerini değiştirmiş ve bununla birlikte yalnızca Allah’a hiç bir kimseyi şirk koşmaksızm iman eden, öldükten sonra di­rilişe, amellerinin hesabının görüleceğine inanıp salih ameller işleyenler için amellerinin sevabı Allah nezdindedir. Kıyametin dehşetli halleri dolayısıyla on­lar için korku yoktur ve cennette ebedî nimetleri görecekleri vakit de, dünyayı ve dünyanın güzelliklerini geride bıraktıkları için üzülmezler. [49]

Yahudilerin Birtakım Suçları Ve Cezaları

63- Hani sizden sağlam söz almış ve Tûr’u da üstünüze kaldırmıştık. “Size verdiğimizi kuvvetle alın, içindekileri hatırlayın ki sakıtlasınız.” (demiştik).

64- Bundan sonra ise yüz çevirdiniz. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rah­meti olmasaydı, şüphesiz zarara uğra­yanlardan olurdunuz.

65- Andolsun sizden cumartesi günü haddi aşanları bilmişsinizdir. Onlara: “Hor ve hakir maymunlar olun” demiş-

66- Biz bunu önümdekilere de ardından gelenlere de bir ibret, takva sahip­leri için de bir öğüt kıldık.

Açıklaması

Ey İsrailoğullan! Geçmişteki atalannızdan Tevrat’ta bulunan hükümler gereğince amel etmelerine dair söz aldığımız zamanı hatırlayınız. Onlar bunu kabul etmemiş, sonunda Yüce Allah onlan korkutmak üzere Tûr’u tepelerine kaldırmış ve onlara Tevrat’ın içinde bulunan hükümlere tam bir ciddiyetle, iç­ten gelen bir gayret ve ısrar ile uymalannı emretmişti. Yine sizler Tevrat’ta bu­lunan hükümleri hatırlayınız ve orada bulunan hükümler gereğince amel edi­niz. Tevrat’ın anlamları üzerinde düşününüz ki, takva sahiplerinden olasınız. Çünkü ilim amele götürür. Amel ise nefsin derinliklerine ilmi yerleştirir ve Al­lah’ın gözetimi altında bulunmayı bir tabiat haline getirir. Bunun sonucunda da insanı masiyetlerden koruyan bir takva ortaya çıkar. Bu takva bayağı ve adi işlerle uğraşmaktan müslümanı korur ve Rabbın katında nzaya kavuşturur. Nitekim Yüce Allah: “Ve güzel akıbet takvanındır.” (Tâ-Hâ, 20/132) diye buyur­muştur.

Siz bu emirleri bir süreye kadar kabul ettiniz. Fakat daha sonra itaatten yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın size rahmeti, lütfü ve size mühlet vermesi söz ko­nusu olmasaydı -çünkü hak ettiğiniz cezayı acilen vermemişti- dünya ve ahiret mutluluğunu kaybedenlerden, zarara uğramış, helak edilmişlerden olurdunuz.

Gerçekten sizler cumartesi günü balık avlamak suretiyle sınırı aşan ataları­nızın durumunu biliyorsunuz. O gün sadece ibadete ayrıldığından dolayı avlan­mak haramdı. Musa (a.s.) o günde iş yapmalarını onlara yasak kılmış ve Rableri-ne itaat etmelerini farz, haftanın diğer günlerinde de çalışmayı mubah kılmıştı.

Bu yasağı çiğneyenlerin cezası ise hayvan mertebesine inmek olmuştu. Akılsız, idraksiz, düşüncesiz, hevâlan doğrultusunda serserice dolaşan, gelişi­güzel arzularının mahkûmu maymunlar ve isteklerinin emrinde hareket eden domuzlar gibi yaşadılar. Açıktan açığa münkerleri işlediler, insanî erdemlerden uzak kaldılar. O kadar ki insanlar dahi onları hakir gördü ve onları kendileriy­le birlikte oturup kalkmaya, ilişkilerde bulunmaya lâyık ve ehil görmedi.

Onların aşağılık maymunlara dönüştürülmelerinin anlamı hayırdan uzak, zelil ve hakir kılınmalarıdır. Mücâhid der ki: Onlar maymunlar kılığına sokulma­dılar. Suretleri değiştirilmedi, kalpleri değiştirildi ve kalpleri hiç bir öğüt kabul etmez ve hiç bir yasağı kavramaz oldu. Bu, Yüce Allah’ın onlara verdiği bir misal­dir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyruğunda da koca koca kitaplar yüklenmiş eşek misaline benzetilmişlerdir: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenme-yenlerin hali, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir.” (Cuma, 62/5). [50]

Ancak müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre masiyetleri sebebiyle suretleri de meshedümiş (değiştirilmiş) ve maymun suretine dönüşmüştür. Ka-tâde der ki: Gençleri maymun, yaşlıları da domuz oldu. Aralarından yalnızca bu yasağın çiğnenmesinden vazgeçilmesini isteyenler ve bu doğrultuda telkin­de bulunanlar kurtuldu, diğerleri ise helak oldular.

Meshedilerek sureti değiştirilenlerin soyu olmaz; yemez, içmez ve üç gün­den fazla yaşamazlardı. İşte bu şekilde Yüce Allah, dilediği kimseye dilediğini yapar ve dilediği şekle dönüştürür. [51]

Bu ayet-i kerimenin benzeri diğer ayet de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Onların bir kısmını maymunlar ve domuzlar suretine soktu ve onlar tağûta taptılar.” (Mâide: 5/60).

İbni Kesîr der ki: Doğrusu, bu mesh’in hem manevî hem şeklî olduğudur. Yüce Allah en iyisini bilendir. [52]

Durum her ne olursa olsun, şanı Yüce Allah İsrailoğullarını -türü her ne ise- mesh ile cezalandırdı. Bu ise Allah’a itaatin dışına çıkan her fâsıkm cezası­dır. Bunu bilen de benzeri işlerden sakınsın diye bir ibrettir. Yani Allah’ın sı­nırlarını aşmaktan vazgeçsin diyedir. Aynı zamanda böyle bir ceza, takva sa­hipleri için de öğüttür. Çünkü gerçek takva sahibi kimse, böyle bir cezadan öğüt alır ve Allah’ın sınırlarına yaklaşmaz, uzak durur: “İşte bunlar Allah’ın sı­nırlarıdır, onlara yaklaşmayınız.” (Bakara, 2/187). O bakımdan ey Kur’an’ın nüzulü çağında yaşayan Yahudiler! Geçmişlerinizin başına gelenlerden öğüt al­manız gerekir. Size yakışan budur. [53]

İneği Boğazlama Kıssası

67- Hani Musa kavmine: “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor.” deyin­ce: “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. O “Cahillerden olmaktan Allah’a sığı­nırım.” dedi.

68- “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini bize açıklasın.” dediler. De­di ki: “Muhakkak ki o: ‘O (inek) çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir, ikisi arasında dinçtir.” diyor. Artık em-rolunduğunuzu yapın.”

69- “Rabbine bizim için dua et de onun renginin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. “Buyuruyor ki: “Gerçekten o bakanlara ferahlık vere­cek sapsarı bir inektir demişti.”

70- Dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et de nasıl olduğunu bize iyice açıkla­sın. Çünkü bize göre bir çok inekler birbirine benziyor. Allah dilerse ger­çekten biz hidayete ereriz.”

71- Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: Mu­hakkak ki o işe koşulmamış, tarla sür­memiş ve ekin sulamamıştır. Salimdir, hiç bir alacası yoktur” Dediler ki: “İşte şimdi hak ile geldin.” Hemen onu bo­ğazladılar; fakat az kalsın yapamaya­caklardı.

72- Hani siz bir canı öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle anlaşmazlığa düşmüştünüz. Halbuki Allah sizin giz­lediğiniz şeyi açığa çıkarandır.

73- Biz: “Onun bir parçasıyla ona vu­run.” dedik. İşte Allah ölüleri böyle di­riltir ve size ayetlerini gösterir. Akıl erdiresiniz diye.

Kıssanın Sebebi

İbni Ebî Hatim, Abîde es-Selmânî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İsrailoğulları arasında çocuğu olmayan bir adam vardı. Bu adamın çokça malı vardı. Onun mirasçısı ise kardeşinin oğluydu. Bu yeğeni onu öldürdü, sonra da onu geceleyin taşıyıp kendilerinden olan bir başka adamın kapısı önünde bı­raktı. Sabah olunca o kişilerden amcasının kanını talep etmeye koyuldu. Niha­yet taraflar silahlandı ve birbirlerine girdiler.

Aralarında bulunan akıl ve görüş sahibi olan kimseler: “Ne diye birbirinizi öldüreceksiniz, işte aranızda Allah’ın Peygamberi (a.s.) var.” dedi. Bunun üze­rine Hz. Musa’ya gittiler ve bu hususu ona anlattılar. O da kendilerine: “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor.” dedi. Eğer itiraz etmemiş olsalardı, herhangi bir ineği boğazlamaları onlar için yeterli olurdu. Fakat işi zora koştu­lar, onlar işi sıkı tuttukça işleri zorlaştınldı. Nihayet kesmekle emrolundukları ineğin nitelikleri onlara açıklandı. Bu nitelikteki bir ineği de başka ineği bu­lunmayan bir adamın yanında buldular.

Bu adam da onlara şöyle dedi: Allah’a yemin ederim ben onun derisi kadar altın verilmedikçe vermem. Daha aşağısını kabul etmem. Derisi dolusu altın ile onu aldılar, kestiler. Maktule (ölüye) ineğin bir parçası ile vurdular, ölü aya­ğa kalktı. Seni kim öldürdü? diye sordular. O da kardeşinin oğlunu göstererek, “Bu”, dedi. Sonra da eskisi gibi ölü olarak yere yığıldı. Kardeşinin oğluna ma­lından hiç bir şey verilmedi. O zamandan itibaren, katile miras verilmez” oldu.[54] Bir rivayette de “delikanlıyı alıp öldürdüler.” denilmektedir. [55]

Açıklaması

Ey Yahudiler! Musa’nın sizin geçmişteki atalarınız olan kavmine: “Allah size herhangi bir inek boğazlamanızı emrediyor.” dediği zamanı hatırlayınız. Onlar bu emre uymadılar, işi sıkı tuttular. Allah da durumu onlara zorlaştırdı. Hz. Musa’ya: “Bizimle alay mı ediyorsun ey Musa?” dediler. “Biz senden öldür­me ile ilgili hususu soruyoruz, sen bize bir inek kesmeyi emrediyorsun?” Hz. Musa şöyle dedi: “Ben ciddi olunması gereken bir yerde insanlarla alay etmek­ten Allah’a sığınırım. Çünkü Allah’ın hükümlerini tebliğ konusunda şaka ve alaya gitmek akılsızlığın, cahilliğin delilidir.”

Hz. Musa’nın ciddi olduğunu görünce, bu sefer ineğin ayırd edici niteliği­ni ona sordular, sorularını alabildiğine çoğalttılar, yaşını sordular. Hz. Musa onlara: “Küçük de değildir, büyük de değildir, ikisi arası orta yaştadır, haydi tmrolunduğunuzu yapınız, işi zorlaştırmayınız, Allah da işinizi zorlaştırır.” dedi.

Fakat onlar işi daha da zorlaştırdılar. Bu sefer rengini sordular. Hz. Musa :iıiara: “Bakanlara ferahlık verecek şekilde sapsarı bir inektir” dedi. Bu kada­rıyla da yetinmediler, ayırdedici başka bir takım daha özellikler istediler ve bu konuda da şu sözleriyle özürlerini beyan etmeye kalkıştılar: “İnekler pek çok­tur ve bize göre bütün inekler birbirine benzer görülüyor, inşaallah biz isteneni bulup yapacağız.” Rivayete göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Eğer is- yapıp inşaallah dememiş olsalardı, ebediyyen bu inek onlara açıklanmazdi.” Hz. Musa onlara şöyle dedi: “Yüce Allah buyuruyor ki: “Bu inek tarla sür­mek ve sulamak suretiyle çalıştırılarak zelil kılınmış değildir. Her türlü kusur­dan da uzaktır. Ve onda sapsarı renkten başka bir renk de yoktur.”

Bu sefer “Şimdi apaçık gerçeği ortaya koymuş oldun.” dediler ve o ineği araştırmaya başladılar. Bu nitelikle ineği ancak annesine karşı iyi davranan yaşça küçük bir yetimin yanında buldular. Onunla pazarlık yaptılar, o da ala­bildiğine pahalı bir fiyat istedi. Nihayet derisi dolusu altına satın aldılar. Onla­rın bu emri yerine getirmeleri pek kolay olmadı. İbni Abbas der ki: “Eğer iste­dikleri bir ineği kesmiş olsalardı, bu dahi onlara yeterli gelirdi. Fakat kendi aleyhlerine olmak üzere işi sıkı tuttular, Allah da onların işini zorlaştırdı.”

Ve ey Kur’an’ın çağdaşı olan Yahudiler! Şunu da hatırlayın: Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz… Bu ifade lafzan sonraya bırakılıp mana itibariyle önce­den söz konusu edilmesi gereken hususlar kabilindendir. Böyle yapılması ise ineğin kesilme sebebini bilmeye teşviktir. Öldürme Resulullah (s.a.)’a çağdaş olanlara isnat edildi. Çünkü onlar da soylarından geldikleri ataları ile gurur duyuyor, yaptıklarım beğeniyorlardı. İşte bu şekilde katil tek kişi olduğu hal­de, öldürme işi bütün bir millete isnat edilmektedir. Çünkü millet kendi ara­sında bir dayanışma içindedir ve geneli itibariyle tek bir kişi gibidir. O bakım­dan hepsi tek kişinin suçundan dolayı sorumlu tutulur. Ayrıca bunda geçmişle­re, halihazırda bulunanlara, topluma ve fertlere bir azarlama da vardır.

Siz geçmişinizdeki bu öldürme olayını, maktul hakkındaki anlaşmazlığını­zı hatırlayın. Her biriniz kendisinin katil olmadığını söylüyor, suçsuz olduğunu iddia ediyor, başkasını itham ediyordu. Allah onların bu işlerini ve hakikati gizlemelerini ise red etmektedir. Siz bu gün de yanınızda bulunan Resulullah (s.a.)’ın niteliklerini gizlemektesiniz. Allah ise mutlaka sizin öldürme ile ilgili gizleyip sakladığınızı açığa çıkaracaktır. O bakımdan biz onlara şöyle dedik: Bu maktule öldürülmüş olan kimseye kesilen ineğin bir parçası ile vurunuz. Vurdular. Allah maktulü diriltti, o da öldürenleri haber verdi. İşte bu şekilde hayret verici bir canlandırma gibi Allah kıyamet gününde ölmüşleri canlandı­racak, her kişiye amelinin karşılığını verecektir. İşte Allah, Kur*an ve peygam­berin doğruluğuna delâlet eden apaçık ayetlerini size göstermektedir. Çünkü bu Kur”an gaybî olan hususları haber vermektedir ki, aklınızı kullanasınız. Olur ki şeriatın sırlarını kavrar, şeriata boyun eğmenin faydasını anlarsınız. Nefislerinizi, hevâları peşine takılmaktan alıkoyup Allah’ın size vermiş olduğu emirlerde Allah’a itaat edesiniz. [56]

Yahudilerin Kalplerinin Katılığı

74- Sonra bunun ardından yine kalpleriniz taş gibi, veya taştan da katılaştı. Çünkü öyle taşlar vardır ki, ondan ır­maklar kaynar. Yine öyle taşlar vardır ki yarılıp su çıkarır. Öyle taşlar da vardır ki, Allah korkusundan yuvarla­nır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

Açıklaması

Yahudiler suyun kaynaması, dağın kaldırılması, günahkârların maymun ve domuzlara dönüştürülmesi, maktulün diriltilmesi gibi mucizelere ve önce­den beri verilegelen öğütlere rağmen hakkı kabul etmediler. Kalpleri katılık açısından taşları andırmaktadır. Hatta taşlardan da katıdır. Bu kalpler, muci­zelerle etkilenme özelliğini kaybetmek, öğüt ve ibretlerden herhangi bir şekilde etkilenmemek sonucunda adeta cansız varlıklar gibi oldu. Hatta cansız varlık­lardan aşağılara da düştüler. Çünkü kayalardan kimi zaman su fışkırır, yeri canlandıran bitkilere faydalı olan ırmaklar akıp gider. Bunda da insanlar için faydalar vardır. Taşlar kimi zaman şiddetli rüzgârlardan ve buna benzer zelze­le ve sarsıntılardan da etkilenir, dağların üst taraflarından aşağı doğru yuvar­lanırlar. Kayaları kırar, kaleleri yıkar. Bunda ise insanlar için faydalı bir şey yoktur.

Bütün bu öğüt ve ibretlere rağmen Yahudilerin inat ve fesatları artıp dur­du. Fakat Yüce Allah onların amellerini tespit eder, sonra da amellerinin kar­şılıkları ile onları cezalandırır. Bu ise son derece tehdit dolu bir ifadedir. Çünkü Yüce Allah’ın: “Yaptıklarınızdan” buyruğu küçük ya da büyük bütün amelleri kapsar. Onun: “Zerre ağırlığı kadar bir hayır işleyen onu görür. Zerre ağırlığı kadar bir şer işleyen de onu görür.” (Zilzâl, 99/8) buyruğu da bunu pekiştirmek­tedir. [57]

Yahudilerin İmana Gelmelerinin Zor Olması

75- Artık bunların size inanacaklarını mı umarsınız? Halbuki onların bir fır­kası vardı ki Allah’ın kelâmını dilerler­di de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi.

76- İman edenlerle karşılaştıklarında: “İman ettik” derler. Birbirleriyle baş-başa kaldıklarında ise: “Allah’ın size açtığını, onu Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil göstersinler diye mi haber veriyorsunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?” derler.

77- Gizlediklerini de açıkladıklarını da Allah’ın muhakkak bildiğini bilmiyor­lar mı?

78- Onların içinden, kuruntu dışında kitabı bilmeyen ümmîler de vardır. Onlar yalnız zannediyorlar.

Nüzul Sebebi

İbni Abbâs ve Mukâtil der ki: Yüce Allah’ın: “Artık bunların size inanacak­larını mı umarsınız?” buyruğu Hz. Musa (a.s.)’nın kendisi ile birlikte Yüce Al­lah’ın huzuruna çıkmak üzere seçtiği yetmiş kişi hakkında inmiştir. Bu yetmiş kişi Hz. Musa ile birlikte gidip de Yüce Allah’ın kelâmını, emir ve yasaklarını işittiler, sonra kavimlerine geri döndüler. Doğru ve samimi olanlar işittiklerini olduğu gibi tebliğ ettiler. Onlardan bir kısmı ise: Bizler Yüce Allah’ın kelâmını şu şekilde duyduk: “Eğer bu işleri yapabilirseniz yapınız, yapmazsanız da mah­zuru yoktur.”

Müfessirlerin çoğuna göre ise ayet-i kerime recm ayeti ile Hz. Muhammed (s.a.)’in niteliklerini değiştirenler hakkında inmiştir. [58] İlim adamları Hz. Musa’nın Allah’ın kelâmını daha önce onun hitabını işitmemiş olduğu halde, hangi yolla tanıdığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bir görüşe göre o harf ve sesten ibaret olmayan, kesintiye uğramayan, ne­fes alıp vermenin söz konusu olmadığı bir ses işitince, bunun insan kelâmı ol­madığını, aksine ancak âlemlerin Rabbi Allah’ın kelâmı olabileceğini anladı.

Bir diğer görüşe göre o, belli bir cihetten olmayan bir söz işitti. İnsanların sözü ise altı yönden birisinden işitilir. Onun belli bir yönden gelmediğini görün­ce bunun insan kelâmı olmadığını anladı. .

Bir diğer görüşe göre, Hz. Musa’nın bedeni bütünü ile kulak kesildi ve böylelikle Yüce Allah’ın kelâmını işitti ve bununla o işittiğinin Allah kelâmı ol­duğunu bildi.

Bu hususta şöyle de denilmiştir: Mucize onun işittiği lafzın Allah’ın kelâ­mı olduğunun delili olmuştur. Şöyle ki: Hz. Musa’ya asanı yere bırak, denilince asasını yere bıraktı. O da bir yılan oluverdi. İşte bu karşı karşıya kaldığı duru­mun ve kendisine: “Şüphesiz ben senin Rabbinim.” (Ta-Ha, 20/12) diyenin, Aziz ve Celil olan Allah olduğunun delili idi.[59]

  1. ayetin nüzul sebebi Mücâbid’in açıklamasına göre şöyledir: Peygamber <s.a.) Kurayzalılar ile savaşıldığı gün kalkıp şöyle dedi: “Ey Maymunların kardeşleri, ey domuzlann kardeşleri, ey tâğûtlara ibadet edenler!” Yahudiler bir­birlerine: “Bunu Muhammed’e kim bildirdi, bu olsa olsa sizden birisinden çık­mıştır. Allah’ın size açıkladığı sırrı size karşı delil olsun diye nasıl söylersiniz?” dediler. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

İbni Abbas da der ki: Yahudiler iman edenlerle karşılaştıklarında: “Biz si­zin arkadaşınızın Allah’ın resulü olduğuna iman ediyoruz, fakat o sadece size peygamberdir.” Fakat biribirleriyle başbaşa kaldıkları vakit: “Hiç Araplara böyle bir şey söylenir mi? Sizler o peygamberin geleceğini belirterek onlara karşı zafer kazanacağınızı bekliyor ve söylüyordunuz. Bu peygamber işte on­lardan geldi.” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: “İman edenlerle karşılaştıkla­rında…” ayetini indirdi.

es-Süddi de der ki: Bu ayet-i kerime önce iman eden, sonra münafıklığa sapan bir grup Yahudi hakkında nazil olmuştur. Bunlar mümin Araplara gelir ve o sözlerini söylerlerdi. Aralarından kimisi de: Bunu Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil göstersinler diye mi haber veriyorsunuz?” Ve bizler size göre Allah tarafından daha çok seviliyoruz, Allah katında sizden daha çok değerli­yiz, desinler diye mi bunları anlatıyorsunuz?” dediler. [60]

Açıklaması

Peygamber (s.a.) ve ashâb-ı kiram, Kitap Ehli’nin davetini kabul etmesine iman etmesine özel bir gayret göstermiştir. Çünkü Allah’ın varlığı, peygamber­leri tasdik etmek, öldükten sonra dirilişi ve ahiret gününe iman etmek gibi on­larla ortak noktalar vardı. Bu ayet-i kerimenin, Yahudilerle andlaşma içerisin­de bulunup da aralarında karşılıklı süt akrabalığı bulunan ve İslama girmele­rini temenni eden Ensar hakkında nazil olduğu da rivayet edilmiştir. Allah Te-ala, işte bu hususa işaret etmek üzere “artık bunların size inananacaklarını mı umarsınız?” buyruğunu inzal buyurdu.

Bu ayet-i kerimeler, Yahudilerin çirkin davranış ve tutumları açıklanırken îrâd buyurulmuştur. Bunlar Peygamber (s.a.)’e ve müminlere Yahudilerin iman etmeleri umut ve emelini taşımamalarını dile getirmektedir. Bunun sebebi şu­dur: Yahudilerden belli bir topluluk -bunlar Yahudi ve lider kadrodan bir kesim idi- önce Allah’ın kelâmını dinler, sonra bunu değiştirir ya da kendi hevâ ve eğilimleri doğrultusunda açıklarlardı. Sonraki nesillerde öncekilerden farklı değildi. Çünkü bunlar da geçmişlerinden hakka karşı büyüklenmeyi miras al­mışlardı. Onlar yaptıkları işin hakikate aykırı olduğunu bilmektedirler. O hal­de, eskiden beri sapıklıkta ayak diretip durmuş bulunan bu kimselerin iman edeceklerini nasıl umabilirsiniz?

Onları iman etmemeye götüren bir diğer sebep de: münafık olanları mü­minlerle karşılaştıklarında: “Bizler sizin gibi Allah’a ve peygambere iman edi­yoruz. Çünkü bu peygamber bizim kitabımızda müjdelenen peygamberdir, biz sizinle beraberiz” demeleri; başbaşa kaldıklarında ise: “Sizler Muhammed’e uyanlara Allah’ın Tevrat’a üzerinize indirdiği şeyleri nasıl anlatırsınız. Böyle bir işi nasıl yaparsınız? Onlar sizin kendi sözlerinizle size karşı delil getirecek­ler ve Kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda size karşı davacı olacaklardır. Size zarar verecek sırlarınızı nasıl yayabiliyorsunuz?” diye çıkışmalarıydı: Yü­ce Allah kendi aralarındaki bu konuşmalarına şu şekilde cevap vermektedir:

Yüce Allah’ın gizliyi, açığı, gaybı ve gayb olmayanı bildiğini onlar bilmi­yorlar mı- Sizler gizli bir işi ister açığa vurun, isterse de hiç açığa vurmayın, Allah amellerinizin karşılığını verecektir.

Yüce Allah, Yahudi ilim adamlarının ve hahamlarının durumunun bu ol­duğunu böylece söz konusu ettikten sonra, aralarından ümmî olanların duru­munu açıklamaya geçmektedir. Bu ümmîler dinlerine dair işittikleri ve akılla-nyla kavramadıkları bir takım yalanlardan başka bir şey bilmemektedirler. Meselâ onlar, Allah’ın seçilmiş kavmi olduklarına, peygamberlerin ancak ken­dilerinden olduğuna ve kendilerine şefaat edeceklerine, ateşin sayılı günler dı­şında kendilerine dokunmayacağına inanırlar, bunları böyle bilirler. Halbuki bütün bu hususlarda onların bildikleri bir vehimden ibarettir, onlar sadece doğru olmayan bir zanna sahip bulunuyorlardır.

Evet, bunların iman etmeleri umulmaz; fakat böylelerine üzülmek de ge­rekmez. Nitelikleri ve çirkinlikleri bu gibi şeyler olanlardan hayır gelmez ve onlar için üzülmeye de gerek yoktur.

Yüce Allah’ın Yahudilere açtığı (feth ettiği) şeylerden kasıt ise, şeriat ve hükümleri verme, Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini müjdeleme nimetleri­dir. Bu buyrukta kendisine şeriat verilmiş kimse, namazda Kur’an okurken ta­kılıp da arkasından ona kıraatin açıldığı (hatırlatılarak okumaya devam edildi­ği) ve böylelikle darlıktan çıkan kimseye benzetilmektedir. Ya da: “Allah’ın size açtığı” buyruğunun anlamı, “hüküm verdiği ve beraberinizdekileri tasdik edici olarak size gelecek olan peygambere iman edip ona yardımcı olacağınıza dair sizden almış olduğu söz demek de olabilir. “Rabbinizin huzurunda” buyruğun­dan kasıt ise, ahirette -Suyûtî’nin de dediği gibi- kendi kendilerine karşı delil getirmeleri kastedilmiştir. Muhakkikler bunun Allah’ın Kitabı’ndaki hükmü hakkında olduğu görüşündedirler. Yani sizin onlara naklettiğiniz Tevrat’ın hü­kümleri, Kur’an-ı Kerîm’de bulunanlara uygundur. Buna göre karşı delil getir­me, dünyada söz konusu olmaktadır. Bu, Yüce Allah’ın ifk’te bulunan (Hz. Ai-şe’ye iftirada bulunan) kimseler hakkındaki şu buyruğunu andırmaktadır: “Şa­hitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” (Nûr, 24/23). Yani O’nun kitabında açıklanmış bulunan hükmüne göre durum­ları böyledir, demektir.” [61]

Onların kuruntu ve temennilerine gelince; bunlar uydurdukları yalanlar­dır. Bazıları, “ellerindeki Tevrat’ı okumalarıdır” diye açıklamıştır. Yani onların kitaptan payları anlamını kavramaksızın, amelde etkisi görülecek şekilde gere­ken ibreti çıkarmaksızın, yalnızca lafızlarını, kelimelerini okumaktan ibarettir. Bu Yüce Allah’ın: “Kendilerine Tevrat yükletilip sonra onu yüklenmeyenlerin misali koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumuna benzer.” (Cuma, 62/5) buy­ruğunu andırmaktadır. [62]

Yahudi Hahamlarının Tahrif Ve İftiraları

79- Elleriyle kitabı yazıp sonra az bir

paha ile satabilmek için: “Bu Allah ka-tındandır.” diyenlere veyl olsun! Elle­riyle yazdıklarından dolayı veyl olsun onlara! Kazandıkları yüzünden de veyl olsun onlara!

80- Onlar bir de: “Sayılı günler dışında bize asla ateş dokunmaz” dediler. De ki: “Allah’tan bir ahit mi aldınız? Allah asla ahdinden dönmez. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyor­sunuz?”

81- Hayır, (ahdiniz yoktur). Kim bir kö­tülük işler ve günahı onu kuşatırsa iş­te onlar cehennemliktirler. Orada ebe­dî kalıcıdırlar.

82- İman edip salih amel işleyenler ise onlar cennetliktirler. Orada ebedî kalı­cıdırlar.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime, İbni Abbâs’m dediği gibi Kitap Ehli hakkında ya da el-Abbas’m dediği gibi “Peygamber (s.a.)’in sıfat ve niteliklerini değiştirenler hak­kında inmiştir. Tevrat’ta Peygamber Efendimizin nitelikleri, orta boylu, iri ka­ra gözlü, buğday tenli, güzel yüzlü olarak tanıtılırken, onlar kıskançlıklarından dolayı bunları değiştirmişler, yerine “Biz kitabımızda onun uzun boylu, mavi gözlü, düz saçlı olduğunu görüyoruz.” demişlerdi.
  2. ayet-i kerimenin iniş sebebi de, İbni Abbas’ın dediğine göre şöyledir: Re-sulullah (s.a.) Medine’ye geldiğinde Yahudiler şöyle diyordu: “Dünyanın ömrü ye­di bin senedir. Allah cehennemde insanları ahiret günlerinden bir gün azaplan-dıracaktır. O bakımdan ahiret yedi günden ibarettir. Sonra da azap kesilecektir”. Buna dair Yüce Allah: “Sayılı günler dışında bize ateş dokunmaz… Orada ebedi kalıcıdırlar.” buyruklarını indirdi. Taberî’nin İbni Abbas’tan rivayetine göre de Yahudiler: “Bizler cehenneme ancak yemini bozmanın cezası dolayısıyla girece­ğiz. Yani buzağıya ibadet ettiğimiz süre olan kırk gün kadar gireceğiz. Bu süre bitince azabımız da sona erecektir.” Bunun üzerine bu ayet-i kerime inmiştir. [63]

Açıklaması

Tevrat’ı değiştirip tahrif edilen ayetleri elleriyle yazan, yanlarında bulu­nan Tevrat’ta yazılı olan Resulullah (s.a.)’ın niteliklerini değiştiren kimselere helak, şiddetli azap yahut çok büyük bir ceza vardır. Yine bunlara rüşvet aldık­ları, türlü masiyetler işledikleri, Yüce Allah’a karşı yalan uydurdukları için bü­yük bir azap vardır. Onlar bu yalanlan veya iftiraları karşılığında çok önemsiz, aşağılık bir dünyalık değer veya bir başkanlık ya da bir makam elde etmeye çalışıyorlardı. Bu bakımdan veyl onlara, yazıklar olsun onlara! Çünkü Yahudi­lerin üç tane büyük cinayetleri olmuştur: Resulullah (s.a.)’ın niteliklerini değiş­tirmek, Allah’a karşı iftirada bulunmak ve rüşvet almak. Bu üç büyük suçtan her birisi için ayrı ayrı helak olmakla tehdit edilmişlerdir.

Yahudilerin iddialarından birisi de, pek az ve sayılı günler dışında cehen­nem ateşinin kendilerine dokunmayacağı şeklindedir. Onlara göre bu pek az günler, buzağıya taptıkları süre olan kırk günlük bir zamandır. Yahudilerin ço­ğunluğu cehennem ateşinin kendilerine sadece yedi gün süre üe dokunacağı görüşündedir. Çünkü onlar dünyanın ömrünün yedi bin yıl olacağına inanmak­tadırlar. Cehennemde azap gören ve kurtulamayacak olan kimseler dahi her bin sene karşılığında bir gün olmak üzere toplam yedi gün kalacaktır. Yüce Al­lah onların bu iddialarını şöylece reddetmektedir: “Bu konuda Rabbiniz size söz mü vermiş1? Eğer öyle bir şey varsa kesinlikle Allah sözünden caymaz. Yoksa siz Allah’a karşı bilginiz olmadık bir şeyi mi uyduruyorsunuz?”. Yani böyle bir söz ancak Allah tarafından gelen bir söze dayanılarak söylenilebilir ya da ona karşı yapılan bir iftira ve uydurma yolu ile söylenebilir. Bu konuda Yüce Al­lah’tan bir söz verilmediğine göre -ki bu vahiy ve sâdık haber üe olur- o halde siz yalancısınız. Kendinizin Allah’ın oğulları ve sevgilileri olduğunuzu ileri sü­rerken iftirada bulunuyorsunuz. Sünnet-i seniyede onların az sayıdaki gün akabinde ateşten kurtulacakları iddiaları da ayrıca dile getirilmektedir.

İmam Ahmed, Buhari ve Nesâî, Leys b. Sa’d’dan, Hafız îbni Merdûveyh ve Buharî, Ebu Hureyre (r.a)’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Hayber fethedildiği sırada Resulullah (s.a.)’a zehir katılmış bir koyun hediye edilir. Re­sulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Burada bulunan Yahudileri toplayıp bana getiri­niz.” Toplanıp getirilen Yahudilere Resulullah (s.a.): “Babanız kimdir?” diye so­rar; onlar, filân, derler. Hz. Peygamber: “Yalan söylediniz; aksine, babanız fi­lândır” der. Onlar: “Doğru söyledin, haklısın” derler. Sonra onlara: “Veyl! Bir-şey hakkında size soru sorarsam bana doğruyu söyleyecek misiniz?” Onlar: “Evet, ya Ebe’l-Kâsım dediler, zaten yalan söyleyecek olsak, babamız hakkın­daki yalanımızı bildiğin gibi, onu da bilirsin.” Resulullah (s.a.) onlara: “Peki ce­hennem ehli kimlerdir?” diye sorar, onlar: Biz orada kısa bir süre bulunacağız, sonra da sizler bizim yerimizi alacaksınız, derler. Resulullah (s.a.): “Hor ve ha­kir olarak (orada kalacaksınız) Allah’a yemin ederim, hiç bir zaman orada sizin yerinize biz geçmeyeceğiz.” dedi. Daha sonra Resulullah (s.a.) onlara şöyle dedi: “Bir şey hakkında size soru sorsam bana doğru cevap verecek misiniz?” Onlar: “Evet ya Ebe’l-Kâsım” dediler. “Siz (pişirdiğiniz bu) koyuna zehir kattınız mı?” Onlar: “Evet” dediler. Resulullah (s.a.): “Peki sizi böyle davranmaya iten ne ol­du?” diye sorunca, şu cevabı verdiler: “Eğer bir yalancı isen senden kurtulup rahat edelim dedik ve eğer peygambersen sana zararı zaten olmayacaktı.”

Ey Yahudiler! Durum sizin zannettiğiniz, arzuladığınız veya canınızın çek­tiği gibi değildir. Aksine, evet sizler cehennemde ebediyyen kalacaksınız. Buna sebep ise küfür gibi sizi çepeçevre kuşatan masiyetler işlemeniz, haksız yere peygamberleri öldürmeniz, Allah’ın emirlerine karşı çıkmanız, alabildiğine ifti­ralarda bulunarak nevalarınızın peşine takılıp gitmenizdir.

Bundan önceki açıklamalarımızda “belâ” nın daha önce olumsuz bir ifade­ye cevap olarak kullanıldığını ve bunun o olumsuz cümleyi iptal ve reddetmek anlamını taşıdığını görmüştük. Kazanç sağlamak, menfaat elde etmektir. Bu­rada günah hakkında “kazanma” tabirinin kullanılması onlarla alay türünden-dir. Günah (seyyie) ise cehennemi gerektiren kötü ve çirkin iştir. Burada kaste­dilen ise Allah’a şirk koşmaktır.

Cehennemde ebedî kalışın sebebi ise, Yüce Allah’ın şeriatinde bütün in­sanlar için geçerli genel bir kanunun muhtevâası dolayısıyladır; o da şudur: Kim kalbi ile, dili ve azaları ile bütün yönlerini kuşatan bir günah işlemiş olup da herhangi bir iyiliği bulunmuyor ise, o kişi cehennemliklerdendir. Allah’a, peygamberlerine ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyen, üzerindeki gö­revleri yerine getirip haramı terk eden kimse ise cennetliklerdendir. İbni Ab-bas der ki: Kim sizin inkâr ettiğinize iman eder, Allah’ın dininden terk ettiğini­zi işlerse, onun için cennet vardır ve onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu­rada, hayra verilen sevap ile kötülüğe verilen karşılığın bu işlerin sahipleri için ebedi olacağını, sonunun gelmeyeceğini, kesintiye uğramayacağını onlara ha­ber vermektedir.

Müminlere yapılan vaad ile kâfirlere yapılan tehditlerden sözü geçen her iki tür karşılık da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “Ne sizin boş ar­zularınızla ne de Kitap Ehli’nin kuruntularıyla olur. Kim bir kötülük yaparsa onun karşılığında ceza görür ve o kendisine Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulur. Erkek veya kadın her kim mümin olarak salih amellerden işlerse işte onlar cennete girerler ve hurma çekirdeğinin çukuru kadar bile hak­sızlığa uğramazlar.” (Nisa, 4/123-124).

Fakat isyan edenlerden kim samimi bir şekilde tevbe eder, günahtan vaz­geçer, günahına pişmanlık duyar, gelecekte de benzeri bir iş işlememeye kesin karar verirse, bu sefer onun durumunda değişiklik olur. Cehennemliklerden ol­maktan çıkar, cennet ehli arasına girer.

Tirmizî, Ebu Hureyre (r.a.)’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu ri­vayet etmektedir: “Kul bir günah işledi mi, onun kalbine siyah bir nokta konu­lur. Tevbe eder, vazgeçer ve Allah’tan mağfiret dilerse kalbi cilalanır tekrar geri dönerse o siyah nokta artar ve nihayet onun kalbinin tümünü kuşatır.” İşte Yü­ne Allah’ın Kur”an-ı Kerîm’de: “Hayır, aksine onların kazandıkları kalblerini kaplamıştır.” (Mutaffifîn, 83/14) buyruğunda sözünü ettiği “er-rân (günahın kalbi örtmesi)” işte budur.

İmam Ahmed de Abdullah b. Mes’ûd’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyur-iuğunu nakletmektedir: “Küçük görülen günahlardan çokça sakınınız. Çünkü bu küçük günahlar kişinin aleyhine onu helak edinceye kadar bir araya gelir ve toplanırlar.” Resulullah (s.a.) bu gibi kimseleri düzlük bir arazide konaklayan inr topluluğa benzetir. Bunların yemek yapma vakitleri gelince her birisi gider (ateş yakmak üzere) birer çubuk getirir. Nihayet bir yığın toplarlar ve ateş ya­kar ve o ateşe koyduklarını pişirirler. [64]

Yahudilerin Ahitlerine Aykırı Davranmaları

83- Hani İsraüoğuUarı’ndan: “AUah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye, ba- baya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik yapın ve insanlara güzel söz söyleyin* Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin” diye söz almıştık. Sonradan azınız müstesnâ yüz çevirdiniz ve siz hâlâ da yüz çevirmektesiniz.

Açıklaması

Ey Peygamber! İsrailoğulları’ndan şu muhtevada söz almış olduğumuzu hatırla: Yüce Allah’tan başkasına ibadet etmeyip ona melek, put veya herhangi bir insanı dua ya da herhangi bir tür ibadeti ona yönelterek ortak koşmamak, anne babaya onları gereği gibi koruyup gözeterek onlara şefkat göstererek, Al­lah’ın emirlerine aykırı olmayan hususlarda itaat ederek tam anlamıyla iyilik­te bulunmak. Tevrat’ta şu hüküm yer almaktadır: Anne ve babaya söven öldü­rülür. Ayrıca onlardan mallarıyla akrabalara, yetimlere, zayıflıkları, acizlikleri ve ihtiyaçları sebebiyle yoksullara iyilik yapmalarını, insanlara iyiliği emret­mek, kötülükten alıkoymak suretiyle güzel söz söylemelerini de onlara emret­miş, buna dair söz almıştı. Bununla birlikte insanlara karşı alçak gönüllü ve yumuşak davranmalarını istemiş, namazlarını eksiksiz bir şekilde edâ etmele­rini emretmişti. Çünkü namaz nefisleri ıslah eder. İnsanın tabiatını güzellik­lerle bezer. Çeşitli faziletlerle donatır, bayağı ve adiliklerden alıkoyar. Fakirle­re zekât vermelerini de istemişti. Çünkü zekâtta insanlar arası toplumsal da­yanışma, fert ve toplumun mutlu kılınma hedefleri gerçekleştirilmekte, herkes için refah ve huzuru yaygın hale getirmektedir.

Fakat verilen sözde durmamayı alışkanlık haline getiren ve madde sevgisi uğrunda adeta canlarını feda etmek durumunda olan Yahudiler, kasdî olarak ve bilerek ilâhî emirleri yerine getirmekten, verdikleri söz gereğince davranmak­tan yüz çevirdiler. Onlardan sonrakiler de tıpkı geçmiştekiler gibi Tevrat’tan yüz çevirmektedirler. Bundan Abdullah b. Selâm ve benzeri aklı başında, ihlâs-lı, güçleri oranında hakkı koruyan çok cüz’î bir azınlık müstesnadır. Şu kadar var ki bir ümmet arasında az sayıda sâlih kimselerin varlığı, o toplum arasında fesadın yaygınlık kazanıp belânın genel bir hal alması durumunda cezaya engel teşkil etmez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bir de içinizden yalnız­ca zalimlere gelip çatmayan bir fitneden korkunuz.” (Enfâl, 8/25). [65]

Yahudilerin Sözlerine Aykırı Birtakım Halleri

84- Hani sizden: “Birbirinizin kanını dökmeyin ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın.” diye süz almıştık. Sonra kabul ettiniz, hâlâ da şahitlik etmekte­siniz.

85- Sonra işte sizler birbirinizi öldürü­yor ve içinizden bir kesimi yurtların­dan çıkarıyor, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşip yardımlaşıyorsu-nuz. Eğer size esir olarak gelirlerse fîdyeleşirsiniz. Halbuki onların çıka­rılması size haram kılınmıştır. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası dün­ya hayatında bir rezillikten başkası değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah yap­tıklarınızdan gafil değildir.

86- Onlar ahireti verip karşılığında dünya hayatını satın almış kimseler­dir. Azapları hafifletilmez, onlara yar­dım da edilmez.

Yenilenip Duran Tarihi Gerçek:

Yahudilerin karşılıklı kan dökmeleri, biribirleriyle savaşmaları, biribirle-rini yurtlarından çıkarmaları aralarında oldukça sık görülen bir olaydı. Bu açıkça tespit edilebilen olay, Kur’an-ı Kerîm’in nazil olduğu döneme kadar de­vam edip durdu. Kurayzaoğulları Yahudileri Evslilerle, Nadîroğullan Yahudile­ri ise Hazreclilerle andlaşmalı idiler. Aralarında bir savaş çıktığı vakit her bir Yahudi kesim antlaşmalılar safında savaşa katılıyor ve bir Yahudi öteki Yahu-diyi öldürüyor, biri ötekinin evini, yurdunu tahrib ediyor, yurtlarından, evlerin­den ediyorlar, evlerde bulunan eşya ve malları da talan ediyorlardı. Halbuki Tevrat’ın hükmü gereğince bu onlara haram idi. Diğer taraftan biribirlerini esir aldıkları vakit de fidye vererek onları kurtarma yoluna gidiyorlardı. Ken­dilerine: Niçin onlarla önce savaşıyor, sonra da fidye ödeyip kurtarıyorsunuz? diye sorulduğunda, bize Tevrat’ta fidye verme emri verilmiştir, derlerdi. Peki, niye onlarla savaşıyorsunuz? diye sorulunca, bu sefer de andlaşmalı olduğu­muz kimselerin zelil kılınmasından utandığımız için, diye cevap veriyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah: “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” buyruğunu indirdi. [66]

Bundan önce gördüğümüz ayet-i kerimeler yalnızca Allah’a ibadet etmek, anne babaya, akrabalara iyilikte bulunmak ve buna benzer Musa (a.s.) döne­mindeki İsrailoğulları’na verilmiş en önemli emirleri hatırlatmak mahiyetinde idi. Bu ayet-i kerimeler ise, onlara yasak kılman en önemli hususları hatırlat­mak sadedindedir. Hitap Peygamber Muhammed (s.a.) döneminde bulunan Ya­hudilere yöneliktir. Aynı zamanda bu belli bir ümmetin kendi arasındaki daya­nışmanın da delilidir ve ayrıca ümmetin tümünün bir fert gibi olduğunu gös­termektedir. Bu ümmetin sonradan gelenlerine geçmişlerinin izledikleri yolun etkileri isabet eder. Onların etkileri hayırsa hayır, kötülük ise kötülük olarak isabet eder. [67]

Açıklaması

Ya Muhammed! Yahudilere Tevrat’ta kendilerinden şu şekilde söz aldığı­mız zamanı hatırlat: Biribirlerini öldürmeyecek, biribirlerini evinden vatanın­dan çıkarmayacaklardı. Ayet-i kerimede “kanlarınızı, birbirinizi, yurtlarınızı” tabirlerinin kullanılması, toplumun diğer bir ferdinin yaşama hakkının, kişi­nin bizzat kendi yaşama hakkı gibi olduğuna işarettir. Çünkü bir insanı öldü­ren, bütün insanları öldürmüş, bir kimsenin hayatta kalmasına sebep olan da bütün insanları hayatta bırakmış gibi olur. İşte bu Mâide suresi 32. ayetin vur­guladığı bir gerçektir.

Sonra siz ey (Kur’an’ın nüzulüne) çağdaş olan Yahudiler! Geçmişinizden alınan bu sözü kabul ediyor, böyle bir şeyin varlığını reddetmiyorsunuz. O hal­de sizin için de bu bağlayıcı bir delildir.

Sizler bu hususta sizden sözün alındığını kabul etmekle birlikte yine de ahdi bozuyor, birbirinizi öldürüyorsunuz. Tıpkı daha öncekilerinizin yaptığı gi­bi. Kaynukaoğullan Kurayzaoğullarına düşman idi. Kurayzaoğulları Yahudile­ri Evslilerin andlaşmahları olarak, Hazreclilerle andlaşması bulunan Nadiro-ğulları Yahudileri ile -Evs ile Hazrec arasında savaş çıktığı taktirde- savaşıyor­du. Halbuki Yahudiler arasında bulunan din, dil ve soy birliği onların tek bir saf olmalarını gerektiriyordu.

Bu şekilde bütün Yahudiler diğer Yahudi kardeşlerine karşı öldürmek, ta­lan ve yağma gibi günah işler işliyor ve Yahudi kardeşlerine karşı, andlaşmalı-ianna yardımcı oluyordu. Yurttan çıkartmak gibi düşmanlık ve haddi aşmakla da aynı şekilde yardımlaşıyorlardı. Esirlerin fidye ile kurtarılması için ittifak yapıldığı vakit de, Yahudilerin her bir kesimi kendi soydaşlarını mal ile fidye ödeyip kurtarıyordu. Bunu da Kitab-ı Mukaddes’in hükmü gereğince yapıyor­lardı. Bu ise Tevrat’ta öldürmenin haram kılındığı gibi, size haram kılınmıştı. Peki nasıl oluyor da Kitabın bir kısmına iman ediyor ve esirlerin fidye ile kur­tarılması hükmüne riayet ediyorsunuz da, öbür hükümleri inkâr ederek öldür­me, yurttan çıkartma ve günah ve düşmanlıkla yardımlaşma suçlarını işleyebi­liyorsunuz? Halbuki imanın bölünme kabul etmeyeceği; bir kısmını inkârın, tü-aünü inkâr gibi olduğu bildiğiniz bir husustur.

Tevrat’ın bir kısmına iman edip diğer bir kısmını inkâr eden kimsenin böyle çelişkili ve son derece çirkin fiiline karşılık tek bir cezası vardır, o da iünya hayatında aşağılanmak ve rezil olmak, âhiret hayatında ise daimi azap-si. Allah hiç bir kimsenin yaptığından gafil değildir. O günahları dolayısıyla insanları cezalandırır.

Diğer taraftan bu ayet-i kerimeler, hem bu Yahudiler ve hem de başkaları apn genel bir hükmü tespit etmektedir ki o da şudur: Boş liderlik, mal almak abi dünya hayatını ahirete ve ahiretteki ebedî nimetlere tercih edenler, aslın­da fânî ve geçici olan dünyalık paylarını, edebî ve daimî nasiblerine tercih edip 3iılara öncelik tanımışlardır. Allah’ın Kitab-ı Kerim’indeki emirlerini terket-anek karşılığında, dünyayı satın almış kimselerdirler. Bunların ahiretteki azap­ları hafifletilmez, tek bir an dahi bu azaplarına ara verilmez. Dünyada da ahi-reîte de bunlara yardım olunmaz. Kimse onlara şefaatçi olmaz. Cehennemdeki cezalarını kimse kaldırmaz. Çünkü bunların günahları çok büyüktür, onları çe­peçevre kuşatmıştır. Bu günahları ilâhî rahmet ile kendileri arasında perde ol-xru= ve onları ilâhî feyzin rahmet ve bereketinden uzaklaştırmıştır.

İşte fertlerinin namaz, oruç ve hac gibi dininin bir takım hükümlerini ye­rme getirirken, başka hükümlere muhalefet edip zekâtı vermediği zenginlerinin fakirlerin haklarını ödemediği, aralarında hırsızlığın, zinanın, rüşvetin, haksızlığın yaygınlık kazandığı; adalet, eşitlik ve şûra gibi yönetim düzeninin temel esaslarının ihmal edildiği ve Allah yolunda ve cihat ederken zorda kal­mış müminlere yeterli yardımın yapılmadığı zamanlarda, belli bir dine bağlı her bir ümmet aynı şekilde dünya hayatında zillete, rezilliğe maruz kalır, ahi-rette de cehennem ateşinde azaba mahkûm olur. [68]

Peygamberlere Ve Allah Tarafından İndirilen Kitaplara Karşı Yahudilerin Tavrı

87- Andolsun ki Musa’ya o kitabı biz verdik ve ondan sonra da birbiri ar­dınca Peygamberler gönderdik. Mer­yem oğlu İsa’ya da beyyineler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Bir peygamber size her ne zaman nefisleri­nizin hevasına uymayan bir şey getir­diyse büyüktendiniz, bir kısmını ya­lanladınız, bir kısmını da öldürürdü­nüz.

88- “Kalplerimiz kılıflıdır” dediler. Öy­le değil, Allah küfürleri yüzünden on­lara lanet etmiştir. Onlar ne kadar az iman ederler!

89- Onlara Allah katından beraberinde bulunanı doğrulayıcı bir kitap geldi­ğinde -ki önceden kâfirlerin aleyhine fetih istiyorlardı- işte o tanıdıkları kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın laneti o kâfirlerin üzeri­nedir.

Nüzul Sebebi

İbni Abbas der ki: Hayber Yahudileri Gatafanlılarla sık sık savaşırdı. Kar­şı karşıya geldikleri her seferinde Hayber Yahudileri bozguna uğruyorlardı. So­nunda Yahudiler şu duayı yaptılar: “Allahım, ahir zamanda bize göndereceğini vadettiğin ümmî peygamber Muhammed hakkı için bizi onlara karşı muzaffer kılmanı diliyoruz.” Gatafanlılarla her karşılaştıklarında bu duayı yaptılar ve Gatafanlılan bozguna uğratmaya başladılar. Fakat Muhammed (s.a.) peygam­ber olarak gönderilince onu inkâr ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah: “… önce­den senin ile Ey Muhammed, kâfirlerin aleyhine fetih istiyorlardı. Artık Al­lah’ın laneti o kâfirlerin üzerinedir” buyruğuna kadar nazil oldu. [69]

İbni Ebî Hâtim’in İbni Abbas’tan rivayetine göre Yahudiler Resulullah s.a.)’ın peygamber olarak gönderilişinden önce Evs ve Hazreclilere karşı onun­la yardım diliyorlardı. Allah onu Araplar arasından gönderince peygamberliği­ni reddedip kâfir oldular ve onun hakkında daha önceki söylediklerini de inkâr ettiler. Muaz b. Cebel, Bişr b. el-Berâ ve Dâvud b. Seleme onlara: Ey Yahudiler! Allah’tan korkun ve İslâm’a girin. Biz müşrik iken Muhammed ile bize karşı yardım istiyordunuz ve onun peygamber olarak gönderilmesinin yakın olduğu­nu bildiriyordunuz. Bizlere onun niteliklerini anlatıyordunuz. Nadiroğulla-nndan birisi şöyle dedi: Bu peygamber bizim bildiğimiz bir şeyi bize getirmedi ve bu bizim size söz konusu ettiğimiz kişi değildir. Bunun üzerine Yüce Allah: ”Onlara Allah katından… bir kitap geldiğinde” buyruğunu indirdi.

es-Süddî de der ki: “Araplar Yahudilerin bulundukları yerlerden geçer ve onları rahatsız ederlerdi. Yahudiler de Tevrat’ta Muhammed (s.a.s.)’in nitelik­lerini, onun Allah tarafından peygamber olarak gönderileceğini ve onunla bera­ber Araplara karşı savaşacaklarını okuyorlardı. Muhammed (s.a.s.) onlara pey­gamber olarak gelince kıskançlıklarından “Bu Peygamber ne diye İsrailoğulla-n’ndan gelmedi? dediler.” [70]

Açıklaması

Katı kalpli, maddî menfaatlere tapan, kişisel nevalarına ibadet eden Ya­hudiler arasında ilâhî uyarılar yenilenip durmuş, onlara arka arkaya pey­gamberler gönderilegelmiştir. İsrailoğulları bütün kavimler arasında kendilerine aralarından en çok peygamber gönderilmiş bir kavimdir. Bununla birlik­te uyarıları unutuyor, şeriatleri tahrif ediyor, nevalarına uyuyor ve peygam­berlerine kimi zaman yalanlayarak, kimi zaman da öldürürek isyan ediyor­lardı.

İşte bu ayetler onlara Hz. Musa’ya Tevrat’ın verildiğini ve onun ardından peygamberlerin de gönderilmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Nitekim bir başka yerde de: “Sonra resullerimizi birbiri ardınca gönderdik.” (Mü’minûn, 23/41) diye buyurulmaktadır. Hz. Musa’dan sonra gönderilen peygamberler: Yuşâ, Dâvûd, Süleyman, İlyas, el-Yesâ, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahya ve İsâ (a.s.)dırlar. Hep­si de Hz. Musa’nın şeriatı ile hüküm veriyordu. Nitekim Yüce Allah buna işa­retle şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz biz Tevrat’ı indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardır. Teslim olmuş olan peygamberler onunla Yahudiler arasında hü­küm verirlerdi…” (Mâide, 5/44). Bununla birlikte Hz. İsa bazı hususlarda Tev­rat’tan farklı hükümler getirmişti. Bundan dolayı Yüce Allah ona beyyinatı vermişti ki, bunlar ölüleri diriltmesi, çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratıp ona üflemesi sonucu Allah’ın izniyle canlı kuş oluvermesi, türlü hastalıkları iyi etmesi, gaybdan haber vermesi, Ruhul-kudüs ile yani Cebrail (a.s.) ile destek­lenmesi gibi muziceleridir. Bütün bunlar Hz. İsa’nın kendilerine getirdiği şey­lerde doğruluğunun deliliydi. İsrailoğullarının onu yalanlaması, kıskanması, ona karşı bazı hükümlerde Tevrat’tan farklı hükümler getirdi diye inatçılık et­meleri ileri dereceye ulaşmıştı. Nitekim Yüce Allah Hz. İsa’nın durumunu şu buyruğu ile haber vermektedir: “O size haram olan şeyleri sizin için helâl kıl­mak üzere ve Rabbinizden bir ayet ile geldi.” (Al-i İmrân, 3/50), Sonuç şuydu: Kendilerine nefislerinin hoşlanmadığı -ki her zaman için nefisleri hayra yönel­memiştir- bir peygamber geldiği her seferinde, onu inkâr ettiler, zorbalık ede­rek, haddi aşarak ona karşı büyüklük tasladılar. İsa ve Muhammed (ikisine de selâm olsun) gibi kimi peygamberleri yalanladılar. Zekeriyyâ ve Yahya (ikisine de selâm olsun) gibi kimilerini de öldürdüler. Artık bunların Muhammed (s.a.)’in davetine iman etmeyişlerinde garipsenecek bir taraf yoktur. Çünkü inatçılık onların tabiatları gereğidir. Hitap bütün Yahudileredir. Çünkü onlar geçmişte bu tür işleri yaptılar ve onların soyundan gelen çocukları da buna ra­zı oldular.

Onların çirkin işlerinden bir tanesi de Resulullah (s.a.)’a: “Bizim kalpleri­miz üzerinde perde vardır, senin ne konuştuğunu anlayamıyoruz” demeleridir. Yüce Allah onlara şu şekilde cevap vermektedir: “Hayır, durum dediğiniz gibi değildir. Sizin kapleriniz fıtrat itibariyle hakka ulaştıran düşünce ve akıl yü­rütmeyi yapacak istidatta yaratılmıştır. Fakat Allah, peygamberleri inkâr et­meniz, Tevrat’ın, emir ve hükümlerine karşı gelerek asi olmanızdan dolayı siz­leri rahmetinden uzaklaştırmıştır.”

Allah bu şekilde rahmetinden uzaklaştırmak veya kovmakla onlara zul-metmemiştir. Bilhassa onlar kendi öz nefislerine zulmediyorlardı. Onlar kita­bın bir kısmına iman ettiler, diğer bir kısmı ile ameli terkettiler ya da hiç iman etmediler.

Peygamberin niteliklerini ve geleceği zamanı biliyorlardı. Onun gelişi ile müşriklere karşı zafer talebinde bulunuyor ve: “Allah’ım! Tevrat’ta niteliklerini gördüğümüz ahir zamanda gönderilecek peygamber ile bize zafer ver.” diyorlar­dı.

Allah katından bir kitap yani Muhammed (s.a.)’e indirilen Kur’an-ı Kerim, onlara beraberlerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı ve onlarca bilinen peygam­berlerin niteliklerini pekiştirici olarak gelince, Araplara olan kıskançlıkların­dan dolayı, hem o peygamberi hem daha önce söylediklerini inkâr ettiler. Onun davetini kabul etmeyi ve çağrısına olumlu cevap vermeyi büyüklüklerine -pey­gamberleri küçümseyerek- yediremediler. Halbuki bu, İslâm davetini inkârdır. [71]

Allah’ın İndirdiklerini İnkar Etmeleri Ve Peygamberleri Öldürmeleri

90- Onların, Allah’ın kullarından dile­diği kimseye lütfundan indirmesini kıskanıp Allah’ın indirdiğini inkâr ederek nefislerini satmaları ne kötü­dür. Böylece gazap üstüne gazaba uğ­radılar. O kâfirler için hor kılıcı bir azap vardır.

91- Onlara: “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman: “Biz bize indiri­lene iman ederiz.” derler. Ve arkasın­dan geleni de inkâr ederler. Halbuki o nezdlerindekini doğrulayıcı bir ger­çektir: De ki: “Madem ki mümin idiniz, o halde Allah’ın daha önceki peygam­berlerini niçin öldürüyordunuz?”

Açıklaması

Peygamber (s.a.)’in çağdaşı olan Yahudiler onun Tevrat’ta müjdelenen pey-şamber olduğunu bilirler: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını ta­nıdıkları gibi tanırlar.” (Bakara, 2/246). Fakat kıskançlıklarından dolayı iman etmiyorlardı. Yüce Allah onları bu tutumları dolayısıyla ağır bir şekilde yere­rek cezalandırmaktadır. Çünkü onlar küfrü imana tercih ederek bu yolda ken­dilerini feda etmişler, adeta satıcı bir kimsenin sattığı bir şeyi elinden çıkart­ması gibi, nefislerini de öylece kaybetmişlerdir. Onların küfür ve inkârlarının sebebi, kıskançlığın bir sebebi olan tam bir inatla liderliğin ve servetin ellerin­den kaybolması korkusu ve Yüce Allah’ın kendi lütfuyla kullarından dilediği kimseye vahyi indirmesinden hoşlanmayışlarıdır. O bakımdan onların cezaları sn şekilde tecelli etmiştir: Hz. Musa (a.s.) ve ondan sonra gelen peygamberleri inkâr ettikten sonra, Muhammed (s.a.)’i de inkâr ettiklerinden dolayı, Al-îahtan gelen yeni bir gazapa uğratılmışlardır. Bu küfür ve inkârları sebebiyle stimya ve ahirette hor ve hakir kılıcı bir azaba da müstehak olmuşlardır. Dün­ya hayatında onlar için bir rezillik ve kötü bir hal, ahirette ise cehennem ate­şinde ebediyyen kalmaları söz konusu olacaktır.

Peygamber (s.a.) ile ashabı, Medine’deki Yahudilere: “Allah’ın indirdiği Sn/an-ı Kerim’e iman ediniz.” dediklerinde o Yahudiler: “Biz Tevrat’ta bize in-îırilene iman ederiz, onun dışında kalanı -ki o da Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelen ve hak ve doğru olduğundan şüphe bulunmayan Kur’an-ı Kerim’dir- ise -nkâr ederiz.” diye cevap veriyorlardı. Yüce Allah ise onlara şöyle cevap ver-»ektedir: “Kur*an Allah katından gelmiş, beraberinizde bulunan Tevrat’ı doğ­rulayıcı hakkın kendisidir. Her iki kitap da Allah tarafından gönderilmiştir. Sizler nasıl olur da Kitab’m kimisini inkâr ediyor kimisine iman ediyorsunuz? Aksine sizler öldürmeyi haram kılan hükmü ihtiva eden Tevrat’a iman eden kimseler değilsiniz. Çünkü sizler haksız yere peygamberleri öldürmüş bulunu­yorsunuz. Eğer sizler gerçekten Tevrat’a iman eden kimseler idiyseniz, niye o peygamberleri öldürdünüz?”

Yüce Allah burada öldürme işini Resulullah (s.a.)’in çağdaşı olanlara nis­pet etmektedir. Çünkü onlar önceki geçmiş atalarının yaptıkları öldürme ve benzeri diğer işleri onaylıyorlardı. Bunu bir muhalefet veya bir isyan saymıyor­lardı. Küfrü işleyen ile onu uygun gören arasında hiç bir fark yoktur. Ayrıca unlar isyan ve itaatsizlikte birbirleriyle dayanışma halindedirler ve biribirleri-ju desteklerler. Atalarının yaptığı cürümleri her fırsatta kendileri de tekrarlı- Eğer böyle bir rıza ve kabul bulunmayacak olsa elbetteki çocuklar hakkında günah söz konusu olmaz. Çünkü her bir nefis kendi durumundan so­rumludur ve hiç bir kimse başka bir kimsenin günahını yüklenecek değildir. [72]

Tevrat’a İman Ettikleri İddialarının Yalanlanması

92- Andolsun ki, Musa size beyyinelerle gelmişti. Sonra siz onun ardından bu­zağıyı (ilâh) edindiniz. Siz zalimlersi­niz.

93- Hani sizden bir söz almış ve Tûr’u tepenizin üstüne kaldırıp “Size verdi­ğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin” de­miştik. Onlar: “Dinledik, isyan ettik” demişlerdi. Küfürleri yüzünden buzağı kalplerinde içirilmişti. De ki: “Eğer müminler iseniz, imanınızın size em­rettiği şey ne kötüdür!”

Açıklaması

Yahudiler şanı Yüce Allah’ın kendilerine ihsan buyurmuş olduğu nimetle­re karşılık nankörlük ettiler. Nitekim bu husus, bundan önceki ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Aynı şekilde vadedilen arzdaki nimetlerde de durum böyle olmuştu. Yine orada apaçık ayetleri ve Musa (a.s.)’nın getirip onun Al­lah’ın resulü olduğunu gösteren Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığını belgele­yen kesin delilleri de inkâr etmişlerdi. Sözü geçen apaçık beyyineler, Tevrat’ın nazil olduğu mikat (Tevrat’ın Musa’ya verilmesi için söz verilen vakit)’tan önce meydana gelmiş olan mucizelerdir. Bunlar ise Yüce Allah’ın: “Andolsun Mu­sa’ya dokuz tane apaçık ayet vermiş idik” (İsra: 17/101) buyruğunda belirtildiği gibi, dokuz tanedir. Sözü geçen bu ayetler tufan, çekirgeler, haşerat, kurbağa­lar, kan, asâ, el, denizin yarılması ve yıllarca süren kuraklık ve kıtlıktır. Ancak bütün bu apaçık ayetler, şirk ve putperestliğe daha çok gömülmelerinden baş­ka bir işe yaramadı. Allah’ın üzerlerindeki nimetlerine şükredecek yerde, Al­lah’tan başka kendisine tapındıkları buzağıyı ilâh edindiler. Sözü geçen bu bu­zağı ise, Samiri’nin süs eşyalarından kendilerine yaptığı ve ilâh kabul edip ta­pındıkları bir puttur. Bu onların kalplerinin katılığının, akıllarının bozukluğu­nun delilidir. O bakımdan onların hidayet bulmaları umulamaz. Bu yaptıkları bir zulümdür, bir şeyi konulması gereken -hakkettiği yerden başka yere koy­maktır. Allah’a şirk koşmaktan daha büyük hangi zulüm olabilir!

Ey Muhammed! Tevrat’ta bulunanlar gereğince amel etmek, orada bulunan hükümlere tam bir gayretle sıkı sıkıya sarılmak üzere kendilerinden söz alındı­ğı zamanı da onlara hatırlat! Onlar kendilerinden alınan bu söze aykırı hareket etmiş, ondan yüz çevirmişlerdi. Nihayet kalplerine korku salmak üzere Tür (da­ğı) üzerlerine kaldırılmış, bunun üzerine onu kabul etmişlerdi. Fakat daha son­ra yine buna aykırı harekette bulunmuşlardı. Bununla onlar adeta “dinledik ve isyan ettik” demiş gibi oldular. Ardından aykırı davranışları daha da ileriye gö­türdüler, şirke düştüler. Buzağıyı ilâh edindiler, buzağıya karşı duydukları sev­gi kalplerine kadar işledi. Mısır’da kabul ettikleri putperestlik sebebiyle buzağı­ya tapınmaya karşı duydukları aşın sevgi ruhlarında alabildiğine yer etti.

Ey Muhammedi Sen geçmişteki önderlerinin bu durumlarını öğrenmele­rinden sonra çağında yaşayan Yahudilere de ki: Sizin Tevrat’a olan imanınız böyle bir şeye çağırıyor ise buzağıya tapınmak, peygamberleri öldürmek, sözle­rinde durmamak türünden amellere yönelten imanınız ne kadar kötü bir iman­dır!

Bu ayet-i kerimeler Hz. Muhammed (s.a.)’e iman etmeyen ve yalnızca Tev­rat’a iman ettiklerini ileri süren Yahudilerin imanlarını reddetmektedir. Çün­kü onlar gerçekte hiçbir şeye iman etmiyorlar; Tevrat’a da Kur”an-ı Kerim’e de. O bakımdan azarlanıp ağır bir şekilde sitem edilmeyi hak etmişlerdir. [73]

Yahudilerin Hayata Tutkunluğu

94- De ki: Eğer Allah nezdinde ahiret yurdu, insanlar içinde sizden başka kimseye değil de yalnız sizin ise, eğer doğru söyleyenler iseniz ölümü temen­ni edin.

95- Fakat onlar önceden ellerinin gön­derdikleri dolayısıyla onu asla temen­ni etmezler. Allah o zalimleri çok iyi bilendir.

96- Andolsun ki sen onları insanlar arasında müşriklerden bile hayata da­ha tutkun bulursun. Onlardan biri kendisine bin sene ömür verilsin ister. Halbuki onun ömrünün uzatılması kendisini azaptan kurtarıcı değildir. Allah onların yapmakta olduklarını çok iyi görendir.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Cerir et-Taberî, Ebu’l-Aliye’den şunu nakletmektedir: Yahudiler: “Cennete Yahudi olanların dışında kimse giremeyecektir” deyince Yüce Allah da: “De ki: Eğer Allah nezdinde ahiret yurdu in­sanlar içinde sizden başka kimseye değil de yalnız sizin ise… ölümü temenni edin”, buyruğunu indirdi. [74]

Açıklaması

Peygamber (s.a.)’in Yahudilere şöyle demesi emredilmektedir: “Eğer sizler bütün insanlar arasında cennetin yalnız size ait olduğunu, sayılı günler dışın­da da ateşin size dokunmayacağını, Allah’ın seçkin milleti olduğunuzu iddia et­menizde doğru söyleyen kimseler iseniz, haydi bu konuda kimsenin sizinle or­tak olamayacağını ve karşı davada bulunamayacağını ileri sürdüğünüz ebedî ve katıksız nimetlere ulaştıracak ölümü temenni ediniz.” Çünkü hiçbir insan mutluluktan yüz çevirip de bedbahtlığı tercih etmez. Eğer bu sözün kendilerine söylendiği vakit böyle bir temennide bulunmuş olsalardı, yeryüzünde bulunup da ölmedik Yahudi kalmayacaktı. İbni Abbas der ki: Eğer ölümü temenni etmiş olsalardı, onlardan her bir kimse (en azından) yutkunurken dahi nefes borusu­na kaçacak olan tükürük damlası ile boğulup giderdi.

İbni Abbas’tan gelen rivayete göre maksat şudur: Bizden ve sizden kim ya­lancı ise ona ölümün gelip çatmasını isteyiniz, beddua ediniz. Ancak onlar böy­le bir isteği yerine getirmediler ve dua etmediler, çünkü yalan söylediklerini bi­liyorlardı.

İbni Kesir der ki: İbni Abbas’m ayet ile ilgili yapmış olduğu bu açıklama kabul edilecek tek açıklamadır. Bu da kendileri mi yoksa müslümanlar mı, hangisi yalancı ise ona beddua etmek şeklindedir. Ölümü temenni etmekle on­lara karşı getirilmek istenen delil, açık bir şekilde ortaya çıkmaz. Çünkü ileri sürdükleri idialannda samimi olduklarına, doğru söylediklerine inanmaları on­ları ölümü temenni etmek zorunda bırakmaz. Çünkü Allah’ın salih bir kulu ol­mak ile ölümü temenni etmek birbirinden ayrılmaz şeyler değildir. Nice salih insanlar da vardır ki ölümü temenni etmez. Hatta hayrı daha da artsın, cen­netteki yeri ve derecesi daha da yükselsin diye ömrü daha da uzun olsun ister. Nitekim hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Sizin hayırlınız ömrü uzayıp da ameli güzelleşendir”. [75]

Her ne şekilde olursa olsun onlar Tevrat’ı tahrif etmek, günahsız peygam­berleri öldürmek ve kitaplarında müjdelenmiş olmasına rağmen Peygamber (s.a.)’i inkâr etmek gibi işledikleri küfür, fasıklık ve isyanları sebebiyle buna asla yanaşmaz.

Daha sonra şanı yüce Allah, kendi yüce zatına yemin ederek -“bulursan” anlamını ifade eden kelimede “lâm” harfinden sonra gelen “te” harfi bu yemini ifade eder- insanlar arasında uzunca bir hayata en tutkun kimselerin Yahudi­ler olduğunu belirtmektedir. Hatta onlar, Allah’a şirk koşup öldükten sonra di­rilmeye iman etmeyen müşrikler de dahil olmak üzere, bütün insanlar arasmda hayata en tutkun kimselerdirler. Halbuki, müşriklerin insanlar arasında hayata en tutkun kimseler olmaları gerektiği varsayılır. Çünkü onlara göre dünya hayatı ilk ve sondur. Arap müşrikleri bu dünya hayatından başkasını bilmiyor ve ahirete dair bir bilgiye sahip değillerdi.

Fakat dünya ve maddeye tutkun olan Yahudilerden her bir kimse, bin se­ne veya daha fazla ömür sürsün ister. -Araplar bin’i çoklukta mübalağa etmek için kullanırlar. Çünkü ahirette Allah’ın azabı ile karşılaşacağını ummakta, bundan dolayı da dünyayı ahiretten hayırlı görmektedirler. Fakat istediği ka­dar uzun olsun, onlardan herhangi bir kimsenin dünyada kalması Allah’ın em­rinden ve can yakıcı azapla cezalandırılmasından kendisini uzaklaştırmaz. Al­lah bunlar karşılığında kendilerini cezalandıracaktır. [76]

Yahudilerin Cebraile, Diğer Meleklere Ve Peygamberlere Karşı Tavırları

97-De ki: “Kim Cebrail’e düşman ise muhakkak ki o, onu -Allah’ın izniyle- kalbin üzere, önündekini doğrulayıcı, müminlere de hidayet verici ve müjde olmak üzere indirmiştir.

98- Kim Allah’a, meleklerine, peygam- herlerine, Cebrail ve Mikâil’e düşman olursa, şüphesiz Allah o kâfirlerin düş-manidir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime’nin nüzul sebebiyle ilgili olarak Tirmizî’nin rivayetine göre, Yahudiler Resulullah (s.a.)’a: “Meleklerden Rabbi katından risalet ve vah­yi getiren belli bir meleğin gelmediği hiçbir peygamber yoktur. Sana bunu geti­ren arkadaşın kimdir? (Bize söyle) ki sana tabi olalım.” demeleri üzerine Resu­lullah (s.a.) “Cebrail’dir” diye cevap verir. Bu sefer Yahudiler söylediler: O, sa­vaş ile ilgili emirleri indiren birisidir, o bizim düşmanımızdır. Eğer sen yağmur ve rahmeti indiren Mikâil demiş olsaydın, sana inanırdık. Bunun üzerine Yüce Allah: “… o kâfirlerin düşmanıdır” buyruğunu indirdi. [77]

İmam Ebu Ca’fer et-Taberî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) şöyle demiştir: Tefsir ilmine vakıf ilim adamları ittifakla şunu belirtirler: Bu ayet-i kerime İs-railoğullan’ndan Yahudilere cevap olmak üzere inmiştir. Çünkü onlar Cebra­il’in kendilerinin düşmanı olduğunu, Mikâil’in ise kendilerinin dostu olduğunu ileri sürmüşler, daha sonra da bunun hangi sebepten dolayı olduğu hususunda farklı gerekçeler ortaya koymuşlardır.

İmam Ahmed, İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yahudiler­den bir grup Resulullah (s.a.)’ın yanma gelip şöyle dediler: Ya Ebe’l-Kasım, bize ancak bir peygamberin bilebileceği, sana soracağımız bazı hususlara dair bilgi ver. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “İstediğinizi sorun. Fakat bana Ya’kub’un çocuklarından almış olduğu sözü verin! Eğer size bir şey söylerim ve siz de onun doğru olduğunu bilirseniz İslam üzere bana uyacağınıza söz veriniz.” Onlar: “Sa­na istediğin gibi söz veriyoruz.” deyince Resulullah (s.a.): “Dilediğinizi sorun” bu­yurdu. Onlar şöyle sordular: “Sana dört husus soracağız, sen de onları bize bildir. Bize Tevrat indirilmeden önce İsrail’in (Ya’kub’un) kendisine hangi yemeği ha­ram kıldığını, kadının suyu ile erkeğin suyunun nasıl olduğunu, bu sudan erkek ve dişinin nasıl yaratıldığını ve şu Tevrat’ta sözü geçen ümmî peygambere me­leklerden hangisinin dost olduğunu bildir. Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Eğer ben size bunları bildirirsem mutlaka bana uyacağınıza dair Allah adma söz veri­yor musunuz?” Onlar, bu konuda Hz. Peygamber’e söz verdiler. O da bütün sor­duklarına cevap verdi. Fakat kendilerine: “Benim dostum Cebrail’dir. Allah ne kadar peygamber gönderdiyse mutlaka Cebrail o peygamberlerin de dostudur.” deyince, Yahudiler: “Hayır, o bizim düşmanımızdır.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Yüce Allah: “De ki: Kim Cebrail’e düşman ise…” buyruğunu indirdi.

Buharî Enes b. Mâlik’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Selâm, Resulullah (s.a.)’ın Medine’ye geldiğini işitir. O sırada Abdullah bir arazide meyve topluyordu. Resulullah (s.a.)’m yanına gelip dedi ki: Ben sana üç hususa dair soru soracağım ki bunları bir peygamberden başkası asla bile­mez:

  • Kıyamet alâmetlerinin ilki hangisidir? Cennetliklerin ilk yiyecekleri ne­dir? Çocuk babasına ya da annesine hangi sebepten benzer? Hz. Peygamber: “Bunu az önce bana Cebrail haber verdi” deyince, Abdullah: Cebrail mi? diye sorar, Hz. Peygamber: “Evet” deyince, Abdullah şöyle der: “O Yahudilerin me­lekler arasında düşman edindikleri birisidir. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Kim Cebrail’e düşman ise muhakkak ki o onu Allah’ın izniyle… indirmiştir.” ayetini okudu. (Devamla) dedi ki: “Kıyamet alâmetlerinin ilki şudur: Bir ateş insanları doğudan batıya doğru önüne katıp toplayacaktır. Cennet ehlinin ilk yiyeceği ise balık karaciğeridir. Erkeğin suyu kadının suyundan ileri olursa ço­cuk babaya benzer, kadının suyu ileri olursa çocuk kadına benzer. Abdullah b. Selâm bunun üzerine, “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve senin onun resulü olduğuna şahitlik ederim” dedi ve devam etti: “Ey Allah’ın resulü Yahudiler if­tiracı bir kavimdir. Benim müslüman olduğumu öğrenirlerse bana iftiralarda bulunurlar.”

Yahudilere gelince Resulullah (s.a.) onlara: “Aranızda Abdullah b. Selam nasıl bir adam olarak bilinir?” diye sorar. Onlar: “Bizim en hayırlımızdır, en hayırlımızın oğludur, efendimizdir, efendimizin oğludur. Hz. Peygamber sorar: “Ya İslâm’a girerse, görüşünüz nedir?” Onlar: “Allah onu böyle bir şeyden koru­sun” deyince, Abdullah saklandığı yerden çıktı ve “Allah’tan başka ilâh olmadı­ğına şehadet ederim, Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehadet ederim” deyince Yahudiler: “O bizim en kötümüzdür, en kötümüzün oğludur.” dediler ve onun şanını küçültücü ifadeler kullandılar. Bunun üzerine Abdullah: “İşte be­nim de korktuğum buydu, ey Allah’ın Rasulü” der.[78]

İbni Hacer, Fethu’l-Bârî’de şöyle demektedir: İfadelerin akışının zahirin­den anlaşılan şu ki, Resulullah (s.a.) bu ayet-i kerimeyi onları reddetmek üzere Yahudilere okumuştur. Bu, ayetin hemen o vakit nazil olmasını gerektirmez. İtimad edilmeye değer görüş budur. Çünkü o ayetin nüzul sebebi ile ilgili ola­rak Abdullah b. Selâm’ın (az önce geçen) kıssası sahih olarak gelmiştir.

Kimi rivayetlerde de şöyle denilmektedir: Fedek hahamlarından ve Yahu­di bilginlerinden Abdullah b. Sûriyâ adındaki birisi, Resulullah (s.a.)’a, hangi meleğin kendisine vahiy getirdiğini sorar. Hz. Peygamber: “O Cebrail’dir” de­yince İbni Sûriyâ: “O bizim düşmammızdır. Başkası olsa ona iman ederdik, Cebrail bize defalarca düşmanlık etti. Onun bize düşmanlıklarından bir tanesi de Allah ona peygamberliği bizim aramızdan birisine vermeyi emretmiş olduğu halde bizden başkasına getirmesidir. Üstelik her türlü yerin dibine geçirilme­nin ve azabın sahibi (görevlisi) de odur. Beytül-makdis’in yıkılacağı uyarısında o bulundu. Mikâil ise bolluk ve barışı getirendir” diye cevap verir.

Ömer b. el-Hattab’dan gelen rivayete göre de Hz. Ömer onların midrasla-rına (Tevrat okudukları ve öğrendikleri mahaller) girer ve Hz. Cebrail’den söz edince Yahudiler: “O bizim düşmammızdır, çünkü bizim sırlarımızı Muham-med’e bildiriyor. Ayrıca her türlü yerin dibine geçirmenin ve azabın gerçekleşti­ricisi de odur. Mikâil ise yağmuru ve bolluğu getiren rahmet meleğidir.” diye cevap verirler. [79]

Açıklaması

Ey Peygamber, onlara de ki: Kim Cebrail’e düşman ise, o Tevrat’ı da baş­kalarını da kuşatan Allah’ın vahyinin düşmanıdır. Çünkü Allah Cebrail’i vahiy getirmek ve senin kalbine Allah’ın izin ve emriyle Kur’an’ı indirmek üzere gön­dermiştir. Kur”an ise Allah’ı tevhide, ahlâkın temel esaslarına ve ibadetlere ça­ğıran Tevrat ve İncil gibi kendisinden önceki kitaplara uygundur. Sapıklıklar­dan hidayete çıkartır. Kendisine iman eden kimselere cennet müjdesini verir. Nasıl olur da hayrı gösteren yol, tiksinmek ve buğzetmek için bir sebep görüle­bilir?

Daha sonra Yüce Allah kesin hükmü”” peV^+irici ifadelerle dile getirmek­tedir, o da şudur: Kim emirlerine aykırı hareket ederek ve O’na itaat etmez, in­sanlar için indirmiş olduğu hidayeti inkâr ederek Allah’a düşmanlık ederse in­sanlara tebliğ ettikleri vahiy ve risalet gibi vazifeleri dolayısıyla meleklere düş­man olursa, doğru söylediklerine dair bunca delilin varlığına rağmen peygam­ber olduklarını söyleyen Allah’ın peygamberlerini yalanlayarak ya da Hz. Ze-keriyya ve Hz. Yahya gibi bazılarını da öldürerek peygamberlere düşmanlık ederse, korkutucu şeyleri getiriyor iddiasıyla Cebrail’e ve diğer taraftan da Mi-kâil’e düşmanlık ederse, şüphesiz ki Allah onun düşmanıdır ve o kişiye bu se­beple ceza verecektir. Çünkü o kişi, bu düşmanlığı ile Allah’ı inkâr eden, Al­lah’a düşmanlık eden bir kâfir ve zalimdir ve böyle bir düşmanlık apaçık kü­fürdür. [80]

Yahudilerin Kur’an’ı İnkar Etmeleri Ve Ahitlerini Bozmaları

99- Andolsun ki biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fasıklardan başkası inkâr etmez.

100’Onlar ne zaman bir ahitle bağlandılarsa içlerinden bir grup bozup atı- vermedi mi? Hayır, onların çoğu iman etmezler.

101- Onlara Allah tarafından yanların- dakini doğrulayıcı bir peygamber gel- diği her seferinde kendilerine kitap verilenlerden bir kesim sanki bilmi- yorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ım arka- larına atmışlardır.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak, İbni Ebi Hatim, İbni Abbas’tan şu­nu rivayet etmektedir: Abdullah b. Sûriyâ, Resulullah (s.a.)’a şöyle demiş: “Ya Muhammed, sen bize bildiğimiz bir şey getirmedin. Allah da senin üzerine apa­çık bir ayet (delil ve belge) de indirmemiştir.” Buna dair Yüce Allah: “Andolsun biz sana apaçık ayetler indirdik.” buyruğunu indirdi.
  2. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak da şu rivayet kaydedil­mektedir: Muhammed (s.a.) peygamber olarak gönderilip de onlardan alınan ahitler ve Muhammed (s.a.) hakkında kendilerine verilen emirler söz konusu edilince, Mâlik b. es-Sayf şöyle der: “Allah’a yemin ederiz, Muhammed hakkın­da bize herhangi bir emir verilmiş değildir ve bizden bu konuda söz de alınmış değildir.” Bunun üzerine Yüce Allah: “Onlar ne zaman bir ahitle bağlandılar-sa..” buyruğunu indirdi. [81]

Açıklaması

Allah’a andolsun ki, sana -Ey Muhammed!- peygamberliğinin doğruluğunu gösteren apaçık deliller indirmiş bulunuyoruz. Bunun itikadı esasları ile birlikte kesin belge ve delilleri de gelmiştir. Amelî hükümleri, bir çok fayda ve maslahatı gözeten amaçlarını da bir arada ihtiva etmektedir. O bakımdan bunların kendi­lerine açıklık getirecek başka bir delile ihtiyaçları yoktur. Bizim sana indirdiği­miz bu apaçık belgeler, eşyayı ortaya çıkartan, görülmesini sağlayan ve bizatihi kendisi de açık ve görünür olan bir ışık gibidir. Bu apaçık delillerin ayetlerine ve hükümlerine ancak oldukça inatçı, isyankâr, körlüğü hidayete tercih eden kim­seler ve kendisi vasıtasıyla hakkın ortaya çıktığı kimseyi kıskanan ve hakka karşı bile bile inat edip reddeden inatçı kâfirler uymaz, karşı çıkarlar.

İşte bu gibi kişiler kâfir olmuşlardır. Allah’a yahut Allah’ın resulüne bir söz verdikleri her seferinde mutlaka onlardan bir kesim verilen bu sözü bozar:

“Kendilerinden bir takım kimselerle antlaşma yaptıktan sonra, her seferinde antlaşmalarını bozarlar.” (Enfâl: 8/56). Yahudiler kendilerine güvenen kimse­lere karşı hainlik ederler, emanete de hainlik ederler. Allah’a karşısında söz verdikleri halde bozdukları ahit ne kadar da çoktur! Çoğunlukla onlar Tevrat’a iman etmezler, dinle bir alâkalan yoktur. Ahitleri bozmayı bir günah saymaz ve buna aldırış etmezler. Aynı şekilde Peygambere ve Kur”an-ı Kerim’e de iman etmezler. Sanki onlar herhangi bir şüphe söz konusu olmaksızın sağlam bir bil­gi ile kitabı bilmiyormuş gibi davranıyorlar. Ancak onlar hakka karşı bile bile inat ettiler, reddettiler ve onu arkalarına attılar.

Muhammed (s.a.) Yüce Allah’ın tevhid edilmesi, öldükten sonra dirilişin ispat ve kabulü, peygamberlerin tasdik edilmesi gibi genel dini esaslarda Tev­rat’ı doğrulayan bir kitap ile gelince, Yahudilerden bir kesim Allah’ın Kitab’mı sırtlarının arkasına atıp terk ettiler. Bu onların kitaplarını terkedişlerini, on­dan yüz çevirişlerini, anlatan temsili bir ifadedir. Yani Tevrat’a karşı tutumla­rı, insanın ihtiyaç duymayarak, önemsemeyerek arkasına atıverdiği bir şeye benzetilmektedir. Çünkü Tevrat’ta bulunan bir takım hükümleri uygulamadı­lar. Tevrat’a ve Kur’an-ı Kerim’e uygun iman etmeyen kimsenin, hiçbirine iman etmeyen bir kimse olacağını bilmiyorlarmış gibi, Tevrat’a gerçek anlamıyla iman etmediler. Bu ise Tevrat’tan tamamıyla yüz çevirişlerini anlatan kinayeli bir anlatımdır. [82]

Yahudilerin Büyücülük, Gözbağcılık Ve Tılsımlarla Uğraşmaları

102- Onlar şeytanların Hz. Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir olma­dı, fakat o şeytanlar kâfir oldular ki, insanlara büyüyü ve Bâbil’deki iki me­leğe, Hârut ile Mârufa indirilen şeyle­ri öğretiyorlardı. Halbuki onlar: “Biz ancak bir imtihanız. Sakın küfre gir­me.” demedikçe kimseye (büyüyü) öğ-retmezlerdi. İşte onlardan koca ile ka­rısının arasını ayıracak şeyleri öğre­nirlerdi. Allah’ın izni olmadıkça onun­la hiçbir kimseye zarar verici değiller­dir. Onlar kendilerine zarar verecek ve fayda sağlamayacak şeyleri öğreni­yorlardı. Andolsun ki onlar onu satın alan kimsenin ahirette bir payının ol­madığını muhakkak biliyorlardı. On­lar kendilerini kötü bir şey karşılığın­da sattıklarını keşke bilmiş olsalardı.

103- Eğer onlar iman edip de sakınmış olsalardı, elbette Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Keşke bilselerdi.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Kimi Yahudi hahamları şöyle demişti: Sizler Muhammed’in işine hayret etmiyor musunuz? O Süleyman’ın bir peygamber olduğunu ileri sürüyor. Halbuki Süleyman bir büyücüden başka bir şey değildi. Bunun üzeri­ne Yüce Allah: “Halbuki Süleyman kâfir olmadı…” buyruğunu indirdi.

Taberî’nin rivayetine göre Şehr b. Havşeb de şöyle demiştir: Yahudiler de­di ki: Şu Muhammed’e bakınız, hakkı batıla karıştırıyor. Süleyman’ı peygam­berlerle birlikte anıyor. Halbuki o rüzgâra binen bir büyücü değil miydi? Bu­nun üzerine Yüce Allah: “Şeytanların Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurduk­ları şeylere uydular.” ayetini indirdi. İbni Ebî Hâtim’in Ebu’l-Aliye’den rivayeti­ne göre de Yahudiler Peygamber (a.s.)’e Tevrat’a dair bir takım hususlar sordu­lar. Bu konuda her ne sordularsa mutlaka Yüce Allah bunların sorularına ce­vap teşkil edecek buyruklar indiriyor ve böylelikle onları susturuyordu. Duru­mun böyle olduğunu görünce şöyle dediler: Bu bize indirileni bizden daha iyi biliyor. Bu arada Yahudiler Hz. Peygamber’e büyü hakmda da soru sormuş ve bu konuda onunla tartışmışlardı. Yüce Allah da: “Şeytanların Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeye uydular.” ayetini indirdi.

el-Kelbî der ki: Şeytanlar büyüyü ve gerçeği olmayan bir çeşit göz bağcılık­ları ve tılsımları Asâfa isnad ederek “İşte bu, hükümdar ve Allah’ın peygambe­ri Süleyman’ın kâtibi Berhiya oğlu Âsâfa öğretilen şeylerdir.” diye yazdıktan sonra, bunları Hz. Süleyman’ın namaz kıldığı yerin altına gömdüler. Bu işi de Yüce Allah’ın Hz. Süleyman’dan mülkünü geçici olarak elinden aldığı sırada yaptılar. Hz. Süleyman bunun farkına varmamıştı. Hz. Süleyman vefat ettik­ten sonra bu büyüleri onun namaz kıldığı yerin altından çıkardılar, insanlara da şöyle dediler: Süleyman bunun sayesinde size hüküm ederdi, bunu öğreni­niz. İsrailoğulları’nın bilgin olanları bu durumu haber alınca: “Bunun Süley­man’ın bilgisi olmasını kabul etmekten Allah’a sığınırız.” dediler. Seviyesiz, dü­şük kimseler ise: “Evet, bu Süleyman’ın bilgisidir.” diyerek bu işi öğrenmeye yöneldiler, peygamberlerinin kitaplarını reddettiler. Böylelikle Hz. Süleyman’ı kınamak yaygın bir hal almaya başladı. Yüce Allah Muhammed (s.a.)’i pey­gamber olarak gönderip onun vasıtasıyla Hz. Süleyman’ın kendisine yakıştırı­lan iftiralardan uzak olduğunu bildirip şöyle buyurdu: “Şeytanların Süley­man’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylere uydular.” [83]

Açıklaması

Yahudiler Allah’ın Kitabı’nı bir kenara attılar. Tevrat’ı bir kenara atan ha­ham ve ilim adamlarından bir kesim de Hz. Süleyman’ın hükümdarlığı döne­minde büyücülüğe ve gözbağcılığa uydular, bunların arkasına takılıp gittiler. Çünkü şeytanlar semadan hırsızlama yoluyla bir takım şeyleri işitiyor, işittik­lerine pek çok yalanlar katıyor, bunları kâhinlere telkin edip öğretiyor, onlar da bu öğrendikleri telkinleri insanlara öğretiyorlar ve şöyle diyorlardı: “Bu, Sü­leyman’ın bilgisidir. Süleyman’ın mülkü bununla ayakta duruyordu.” Yüce Al­lah Hz. Süleyman’ın bu gibi şeylerle uğraşmadığını açıklayarak, bu iddialarını reddetmektedir. Hz. Süleyman’a büyünün nispet edilmesi yalandır, onun pey­gamberliğini inkârdır. Ayrıca bunlar insanlara Babil’deki iki melek olan Ha-ârut ile Mârufa indirilenleri de öğretiyorlardı. Hârut ile Mârut aslında Allah’a ibadet eden salih iki insan idiler. İnsanların onlara melek demeleri huy ve ya­şayışları itibarıyla meleğe benzediklerinden dolayı olmuştur. Hasan-ı Basrî ise “iki melek” buyruğunu insanlar arasında sözlerinin dinlenmesi açısından hü­kümdarlara benzediklerini ifade etmek üzere “iki melik (yani iki hükümdar)” şeklinde okumuştur.

Bu iki melek, kendi dönemlerinde oldukça çok ve değişik tekniklere sahip bulunan büyüyü insanlara öğretiyorlardı. Bundan amaçları ise, büyü ile muci­zeyi birbirinden ayırdedilmesini sağlamak ve büyücülük ile uğraşanlar arasın­dan yalan yere peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin aslında peygam­ber olmayıp büyücü olduklarını öğrenme imkanını insanlara sunmak içindi. Bu iki kişinin büyüyü öğrenmeleri ise öğretmensiz olarak ilham yoluyla gerçekleş­mişti. İşte ayet-i kerimede sözü geçen “iki meleğe Hârut ve Mârut’a indirilen şeyler” den kasıt da budur. Onlara indirilen ise büyü ile ilgili şeyler olup bizzat büyünün kendisi değildir.

Fakat bu iki melek büyüyü öğretmekte uyarma ve sakındırma yolunu izle­miş, hiçbir kimseye: “Bizler Allah tarafından gönderilmiş bir sınama ve dene­me aracıyız. Bu bakımdan sakın büyü yapma, onun etkili olduğuna inanma, aksi takdirde kâfir olursun. Eğer büyü yapma amacını taşımayarak sadece ma­hiyetini bilmek için büyüyü öğrenirsen bunun sana bir zararı olmaz.” demedik­çe hiçbir kimseye büyüyü öğretmezlerdi.

İnsanlar bu iki melekten koca ile hanımının arasım ayıracak hile, düğüm­lere üflemek, ruhu etkilemek ve buna benzer çoğunlukla insanları birbirinden ayırma yollan olan şeyleri öğrendiler.

“İnsanlara büyüyü… öğretiyorlardı” buyruğuna “ve Babil’deki iki meleğe…” buyruğunun atfedilmesinin anlamı şudur: Yahudiler bu iki melekten büyüyü asıl maksat olarak gözetilen insanları korumak ve sakındırmak yolu ile öğren­mediler. Halbuki bu ikisine büyü teknikleri, insanlara büyücülerin başvurduk­ları hile ve aldatıcı yollan öğretsinler diye ilham edilmişti.

Büyü, gerçekte tabiatı itibanyla olsun kendi öz yapısındaki güç dolayısıyla olsun, etkileyici değildir. Büyünün zarar verebilmesi ancak Allah’ın emir ve iradesiyle olur. Büyü sadece zahiri bir sebepten ibarettir. Bir insana büyücüle­rin herhangi bir işi dolayısıyla bir zarar gelip isabet ederse, bu ancak Allah’ın izni ile olabilir. O takdirde büyü ancak sonuç ile ilgili olan bir araç veya sebep­ten başka bir şey değildir ve bu da Yüce Allah’ın dilemesi ile olmuş demektir. Çünkü sebeplerin var olması halinde müsebbipleri ve sonuçlan var eden O’dur. Hasan-ı Basrî der ki: Allah dilediği kimseyi korur ve bunun sonucunda büyü­nün o kimseye zaran olmaz. Dilediği kimseyi de korumayıp bırakır; bunun so­nucunda da büyünün ona zaran dokunur.

Büyü öğrenip büyücülük yapan bir kimse, kendisine zarar veren ve fayda sağlamayan bir şeyi öğrenmiş olur. Çünkü büyü insanlara zarar vermeye se­beptir ve umumiyetle kötülük yapmak kasdıyla öğrenilir.

Andolsun ki Yahudiler, Allah’ın kitabını terk edip dinin asıl ilkelerin ihmal eden, iki cihanda insanı mutlu kılan şeriatın hükümleri yerine büyü kitaplarına itibar eden kimselerin, ahirette can yakıcı bir azaptan başka bir paya sahip ola­mayacağını bilmemektedirler. Çünkü böyle davranan kimseler, büyü öğrenmeyi yasaklayan ve cinlere şeytanlara, kâhinlere uyan kimselerin cezasmı, putlara tapanın cezası gibi tespit eden Tevrat’ın hükmüne muhalefet etmişlerdir.

Büyüyü Tevrat’ın yerine koymakla onu ne kötü şeyle değişmiş olduklarını bir bilselerdi! Onlar inanç ve gereğini yerine getirmek düzeyindeki bir bilgi ile büyünün haram olduğunu bilmeyen bilgisiz kimselerdir.

Eğer Yahudiler gerçekten Tevrat’a iman etmiş olsalardı, -ki onda son pey­gamberin müjdesi de vardır- Muhammed ve Kur*an-ı Kerim’e iman etmiş, bü­yücülüğün, gözbağcılığın yer aldığı kitapları terk edip emirlerine gereken titiz­liği gösterip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’tan korkmuş olsalardı, bu salih amellerinin bir karşılığı olarak Allah tarafından büyük bir sevap ve ecre hak kazanırlardı. Onların sahip oldukları, hakiki bir bilgi olmayıp zan ve tak­litten ibarettir. Çünkü gerçekten bilgi sahibi olsalardı amellerinde bunun kar­şılığı ortaya çıkar, son peygamber Muhammed (a.s.)’e iman eder, ona tabi olur ve kurtuluşa erenlerden olurlardı. Onlar Allah’ın kitabına muhalefet edip he-valarına uyduklarından dolayı, asil bilgileri gereğince amel etmedikleri için adeta bilgisiz, cahil kimseler gibi değerlendirilmişlerdir. [84]

Peygamber (S.A)’e Hitabın Edebi Ve Peygamberlik

104- Ey iman edenler! “Râinâ” demeyin “Unzurnâ” deyin ve dinleyin. Kâfirler için ise can yakıcı bir azap vardır.

105- Kitap Ehli olan kâfirler de müşrik­ler de Rabbinizden üzerinize hiçbir hayrın indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine has kılar. Al­lah büyük lütuf sahibidir.

Nüzul Sebebi

Atâ’dan gelen rivayete göre İbni Abbas 104. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak şunları söylemiştir: Araplar bu kelimeyi (râinâ) kullanıyorlardı. Yahudi­ler onların Peygamber (s.a.)’e bu şekilde hitap ettiklerini görünce bu onların hoşlarına gitti. “Râinâ” Yahudilerin dilinde oldukça kötü bir sövgü anlamını ifade ediyordu. Bu sefer: “Biz muhammed’e gizlice sövüyorduk, şimdi artık Mu-hammed’e açıktan sövebiliriz. Çünkü bu ifade onun kullandığı dildendir.” dedi­ler. Böylelikle Allah’ın peygamberinin yanına geliyor ve “ey Muhammed Râinâ” diyor ve gülüyorlardı. Ensar’dan olan Sa’d b. Muaz bunun farkına vardı. Yahu­dilerin dilini biliyordu. Onlara: “Ey Allah’ın düşmanları! Allah’ın laneti üzeri­nize olsun. Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, eğer sizden her­hangi birinizin bu lâfı söylediğinizi işitecek olursam mutlaka boynunu uçuru­rum.” Bunun üzerine onlar: “Siz bu kelimeyi kullanmıyor musunuz ki?” dediler. Bu sefer Yüce Allah: “Ey iman edenler! Râinâ demeyin…” ayetini indirdi. [85]

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak da müfessirler şöyle de­miştir: Müslümanlar antlaşmakları olan Yahudilere: “Muhammed (s.a.)’e iman edin.” dediklerinde onlar: “Sizin kendisine iman etmeye davet ettiğiniz bu kişi (nin getirdiği din) bizim izlediğimiz bu yoldan daha hayırlı değildir. Keşke da­ha hayırlı olsaydı, diye arzu ediyorduk.” dediler. Yüce Allah onları yalanlamak üzere bu ayet-i kerimeyi indirdi. [86]

Açıklaması

Bu ayet-i kerime ile Yüce Allah müminlere kendileri ile Yahudiler arasın­da ortak olan bir konu ile ilgili hitap etmekte ve Peygamber (s.a.) ile konuşma­ya başlanılacağı sırada kullanılacak en güzel kelimenin seçilmesi hususunda onları yönlendirmektedir. Hz. Peygamber onlara sahip olduğu ilimden bir şey­ler öğrettiği vakit, hakkında soru sormak istedikleri ve tekrar etmesini diledi­ğimiz hususlar için, bize de kulak ver, anlamında “Râinâ sem’ake” diyorlardı.

Yahudilerce “râinâ” kelimesi, “ru’ûneften gelen çirkin bir sövgü ifade edi­yordu. Bu şekilde sövmek ve hakaret etmek anlamını kastederek, Peygamber (s.a.)’e bu kelimeyi kullanarak hitap ediyorlardı. Bu kelimenin İbranice aslı “râînû” olup çok kötü kimse anlamındadır. Allah müminlere bu kelimeyi kul­lanmalarını yasaklamakta, anlam itibarıyla onun gibi, fakat lafzı itibarıyla farklı bir başka kelimeyi kullanmalarını emretmektedir. Söz konusu olan bu kelime süre vermek, mühlet tanımak anlamını ifade ettiği gibi, göz ile bakmak­tan anlaşılan gözetlemek anlamını da ifade eden “unzurnâ” kelimesidir. Kısaca “bize de yönel” ve “bize de bak”, anlamına gelir.

“Şimdi ey müminler! Kur’an-ı Kerim’i kabul edip, düşünerek ve dikkat ederek dinleyiniz. Aralarında Yahudilerin de bulunduğu kâfirler için ise çok çe­tin ve can yakıcı bir azap vardır.” Bu, Peygamber (s.a.) ile hitapları esnasında onlardan sadır olan edep dışı bu davranışın bir küfür olduğuna işarettir. Çün­kü peygamberi çok kötü olmakla nitelendiren bir kimse, onun peygamberliğini inkâr etmiş olur. İşte ortada müminlerin takınmaları gereken edep, diğer ta­raftan da Yahudilerinin davranışlarının çirkinliğinin sergilenmesi.

Peygamberlerine karşı tutumları ile Yahudilerin halini bilen siz ey mü­minler! Dikkatli olun^Kitap Ehli ve Arap müşrikleri, Kur’an-ı Kerim ve risalet gibi Rabbinizden hasar namına herhangi bir şeyin indirilmesini istemezler. Al­lah hayırların en büyüğü o Kitap sayesinde sizidarmadağın iken bir araya ge­tirdi, saflarınızı birleştirdi, sapık putperestliğin etkisinden akıllarınızı arındı­rıp temizledi, fitrat yolu üzerinde dosdoğru yürümenizi sağladı. Onlar ise üze­rinize kötülüğün, şerrin inmesini, işinizin bitip dininizin zeval bulmasını arzu­larlar.

Kıskananın kıskançlığı Allah’ın nimetlerine engel değildir. Allah Alîm’dir, kudreti sonsuzdur, hükmü sağlamdır. O peygamberliği, rahmeti ve hayrı kulla­rından dilediği kimseye has kılar. “Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir.” (En’am: 6/124). O risaleti ile ilgili görevlerini en hayırlı bir şekilde kimin üzerine getireceğini bilendir. O bakımdan hiçbir kimsenin bir başkasını ona ihsan edilen lütuf dolayısıyla kıskanmaması gerekir. Çünkü büyük lütfün sahibi yalnızca Allah’tır. [87]

Şer’î Hükümlerin Neshedilmesi

106- Biz ondan hayırlısını veya onun benzerini getirmedikçe hiçbir ayeti neshetmeyiz veya onu unutturmayız. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bil­mez misin?

107- Bilmez inisin ki göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah’tan başka hiç­bir dostunuz ve hiçbir yardımcınız da yoktur.

108- Yoksa siz de önceden Musa’dan is­tendiği gibi peygamberinizden isteme­ye mi lrnllriBnı».nİrsini»;? Kim imanı kar-şılığında küfrü alırsa, doğru yoldan sa­pıtmış olur.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak müfessirler şöyle demektedirler: Müşrikler şöyle söylerlerdi: “Muhammed’e bir balon? Ashabına önce bir hususu emreder, sonra onlara aynı hususu yasaklar ve ona aykırı bir başka emir verir. Bugün bir söz söyler, ertesi gün o sözünden döner. Kur”ân-ı Kerim’de olanlar Muhammed’in kelâmından başkası değildir. Bu sözü o kendiliğinden söylüyor ve onun bu sözü birbiriyle çelişmektedir. Meselâ, zina eden erkeğin dil ile ayıp­lanarak cezalandırılmasını ifade eden: “Onlara eziyet ediniz” (Nisa: 4/16) ile zi­na eden kadının evde tutulmasını emreden: “Onları ölüm alıp götürünceye ya­hut Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde alıkoyun”. (Nisa: 1/15) ce­zasını, sopa cezası ile değiştirmesi buna bir örnektir. Bunun üzerine Yüce Allah: “Biz bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit.” (Nahl: 16/101) buyruğu ile: “Biz ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getirmedikçe hiçbir ayeti neshetmeyiz veya onu unutturmayız” (Bakara: 2/106) buyruğunu indirdi.
  2. ayetin nüzul sebebine gelince: İbni Abbas, şöyle der: Bu ayet-i keri­me, Abdullah b. Ebi Kal) ile Kureyşlilerden bir kaç kişi hakkında nazil olmuş­tur. Onlar: “Ya Muhammed şu Safa tepesini bize altın yap. Mekke arazisini bi­raz genişlet! Etrafında da pınarlar fışkırt ki sana iman edelim.” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu.

Yahudiler ve onların dışında bir takım müşrikler Resulullah (s.a.)’tan bir takım temennilerini yerine getirmesini istediler. Kimisi, “Bize Musa Tevrat’ı nasıl getirdiyse o da semadan toptan bir kitap getirsin.” Kimisi, -ki bu da Ab­dullah b. Ebî Ümeyye el-Mahzûmî’dir- “Bana semadan bir kitap getir. Onda alemlerin Rabbinden İbni Ebî Ümeyye’ye hitaben, şunu bil ki ben Muhammed’i bütün insanlara peygamber olarak gönderdim, diye yazsın, kimisi; bize Allah’ı ve melekleri kafileler halinde getirmedikçe sana iman etmeyeceğiz.” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah işte bu ayet-i kerimeyi indirdi.

İbni Ebî Hâtim’in rivayetine göre İbni Abbas şöyle demiştir: Râfi’ b. Hu-zeyme ile Vehb b. Zeyd Resululah (s.a.)’e şöyle dedi: Ya Muhammed! Bize üzerimize semadan indireceğin ve okuyacağımız bir kitap getir ya da bizim için ır­maklar fışkırt ki biz de sana tabi olalım, seni tasdik edelim. Bu hususa dair yü­ce Allah da: “Yoksa siz de önceden Musa’dan istendiği gibi peygamberinizden is­temeye mi kalkışacaksınız..” ayet-i kerimesini indirdi.

108 ve ondan sonraki ayetin nüzul sebebine gelince: Huyey b. Ahtab ile Ebu Yâsir b. Ahtab, Allah son peygamberini aralarından gönderdi diye Arapla­ra çok ileri derecede kıskançlık besleyen kimselerdendi. Ellerinden geldiğince insanları İslâm’dan alıkoymak, döndürmek için çalışıyorlardı. Bunun üzerine onlar hakkında Yüce Allah: “Ehl-i kitap’tan bir çoğu… sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler.” (109. ayet) ayetini indirdi.

İbni Cerir et-Taberî’nin rivayetine göre de Mücahid şöyle demiştir: Kureyş Muhammed (s.a.)’den Safa’yı kendilerine altına dönüştürmesini istedi. O da: Olur, İsrailoğullan için sofra ne ise bu da sizin için öyle olur. Ama eğer inkâr ederseniz (azaba çarptırılıp helak olursunuz) deyince, kabul etmediler, teklifle­rinden vaz geçtiler. Bunun üzerine Yüce Allah: “Yoksa siz de önceden Musa’dan istendiği gibi…” ayetini indirdi. [88]

Açıklaması

Kur’ân-ı Kerim çeşitli sebeplere, olay ve vakıalara uygun olarak kısım kı­sım indirilmiştir. Bu oldukça başarılı bir eğitim ilkesinin tatbikidir. Bu ilke ce­halet içindeki Arap toplumunu yavaş yavaş ve kademe kademe ıslah etmek için teşri’de tedricilik ve maslahatlara riayettir. Ayrıca bu yöntem geçmişten devralınan gelenek ve göreneklerden adım adım kurtulmayı sağlayan nihâî şer”î hükmü kabule hazırlayıcı bir özellik taşır. Bu şekilde nefisler onu kabul eder ve ağır ağır şer*î gayeye uygun bir şekilde terbiye edilebilirler. Teşri’in he­def olarak aldığı ufuk ve gerçekleştirmeyi amaçladığı uzak noktalar, fertlerin ikna olmasıyla kabul edilir. Ümmetin genel maslahatı gerçekleştiği noktada hüküm olduğu gibi kalır.

Sonradan gelmiş şer”î bir delil ile önce gelmiş bir şer”! hükmün kaldırılma­sı demek olan nesih, ya ayetin lafız ve manasının birlikte neshedilmesi ile, ya ikisinden birisinin neshi ile, veya nassın kalıp o ayetten anlaşılan hükmün so­na ermesi ile olur. Bütün bunlar maslahat ya da ihtiyaca uygun olarak gerçek­leşir. Tıpkı çeşitli zaman, mizaç ve sağlık durumlarının değişikliğine göre kul­landığı ilaçlan ve gıdaları çeşitlendiren doktor gibi. Peygamberler de (Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun) ümmetin doktorlarıdır. Nefisleri ıslah edenlerdir. Allah onlara hali hazırdaki durumların veya gelecekteki hallerin göz önünde bulundurulması suretiyle sert hükmün değiştirilmesine dair vahiy­ler indirir. Çünkü geçmişte tedavi özelliğine sahip olan bir husus, gelecekte ol­mayabilir. İşte bütün bunlar İslâm’ın kapsayıcı esnekliğinin delilidir.

Nesih, hükmü değiştirmeyi gerektiren yeni bir takım maslahatların orta­ya çıkması ya da sonradan farkedilmesi dolayısıyla değildir. Çünkü nesheden Yüce Allah, geçmişi de, hali hazırdaki durumu da, geleceği de bilir. O şanı yüce Allah Teâlâ, şartlara ve hallere bağlı olarak, karşı karşıya kalınan durumları tedrici bir şekilde tedavi eder. İçkinin dört aşamadan geçerek haram kılınması ile, faizin yasaklanması, ve cihaddaki tedricilik gibi.

Ayet-i kerimenin anlamına gelince: Biz herhangi bir ayetin hükmünü de­ğiştirecek ya da senin hatırlamana imkan olmayacak şekilde o ayeti sana unut­turacak veya o ayetin hükmünü terk etmeyi emredecek ya da erteleyecek olur­sak, mutlaka sana, eğer nesheden daha ağır yükümlülük getiriyorsa sevabının çokluğu ile, eğer nesheden daha hafif ise maslahatı gerçekleştirmekle ondan daha hayırlısını ya da en azından teklif ve sevap bakımından onun gibisini ge­tiririz.

Fahreddin er-Râzî der ki: Yüce Allah’ın şu buyruğunda unutmak, terket-mek anlamındadır: “… O unuttu, biz onda bir kasıt bulmadık.” (Tâhâ: 20/115). Şu ayet-i kerimelerde de bu anlamda kullanılmıştır: “Bugün biz de sizi unutu­ruz. Nitekim siz de bu gününüze kavuşacağınızı unutmuştunuz” (Câsiye: 45/34); “Sana ayetlerimiz geldiğinde sen de onları unuttun (terkettin). Bu gün de sen böylece unutulursun (terkedilirsin)” (Tâhâ: 20/126).

Hükmün neshedilmesi daha kolay ve daha hafif ile değiştirilmek suretiyle olabilir. Kocası vefat etmiş olan kadının iddetinin bir seneden, 4 ay 10 güne de­ğiştirilerek neshedilmesi gibi. Bazen eşit bir hüküm ile değiştirilebilir. Namazda Beytü’l-Makdis’e yönelme hükmünün, Ka’be’ye yönelmekle neshedilmesi gibi. Bazan daha ağır fakat sevabı daha fazla bir hükümle de neshedilebilir. Savaş­mamanın savaşı müslümanlara farz kılmak emri ile neshedilmesi gibi, zina edenlerin evde hapsedilmesi hükmünün sopa cezası ile neshedilmesi, aşure günü orucunun ramazan ayında oruç tutmak ile neshedilmesi. Çünkü hadis-i şerifte sabit olduğu üzere: “Amellerin en faziletlisi daha zor ve ağır olanıdır.” Bazan usûl alimlerin cumhurunun görüşüne göre yerine bir başka hüküm getirerek de­ğil de, teklifin bütünüyle kaldırılması ile daha hayırlı olan gerçekleştirilebilir. Meselâ, kurban etlerinin saklanması yasağının neshedilmesi, Ramazan gecele­rinde hanımlara yaklaşmanın haram kılınmasının neshedilmesi gibi. Sözkonusu bu son nesih Yüce Allah’ın: “Artık onlara yaklaşın” (Bakara: 2/187) ayeti ile ger­çekleşmiştir. Ayrıca Ramazan gecelerinde uyuduktan sonra imsakin vücubunun neshedilmesi, Resululah (s.a.) hakkında gece namazının neshedilmesi gibi.

Allah her şeye gücü yeten değil midir? O her şeye gücü yetendir. Hüküm­leri neshetmek de O’na zor değildir.

Göklerin ve yerin mülkü (mutlak egemenlik ve tasarrufu) Allah’ın değil midir? O arzıyla, semasıyla kâniatta bulunan her şeyin malikidir. Kendi irade ve meşietine göre tasarrufta bulunur. Uygun gördüğü maslahata göre işleri dü­zenler. O bakımdan dilediği hükümleri neshetme hak ve yetkisine sahiptir.

İşlerinizi Allah’tan başka üstlenecek bir veliniz, size yardımcı olacak, sizi destekleyecek bir yardımcınız yoktur. Bu buyruk, müslümanlara rasullerinin kendilerine emrettiği şeyler gereğince amel etmeleri ve onlara yasakladığı şey­lerden de kaçınmaları doğrultusunda bir öğüttür.

Daha sonra Yüce Allah işi yokuşa sürmek ve inat olsun diye mucizeler göstermesi talebinde bulunan kimselere tehditte bulunarak bu tutumlarından vazgeçmeleri için onları sakındırmaktadır. Her kim maslahata uygun olarak indirilen ayetlere olan güvenini, yitirecek, Peygamber (s.a.)’e karşı inatlaşıp Yahudilerin -Musa (a.s.)’dan kendilerine açıktan açığa Allah’ı göstermelerini-istediği gibi bir istekte bulunursa, böyle bir kimse küfrü imana tercih edip, dos­doğru yolu terketmiş olur. Nitekim Yüce Allah: “Haktan sonra artık dalâletten başka ne kalır? O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?” (Yûnus: 10/32) diye buyurmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Yoksa siz de önceden Musa’dan istendiği gibi peygamberi­nizden istemeye mi kalkışacaksınız?” buyruğunun anlamı” hayır, siz istemeye kalkışmaktasınız.” şeklindedir veya istifham (soru) anlamına da olabilir. O tak­dirde bu inkârî (böyle bir tutumu reddeden) bir istifham olur. Bu buyruk mü­minleri de kâfirleri de kapsamaktadır. Çünkü o, Allah’ın herkese gönderdiği el­çidir. [89]

Neshin Meydana Gelmesi:

Nesih, Yahudi ve Hristiyanlar dışında şeriat sahibi bütün kavimlerin ic-ması ile aklen caizdir. Ebu Müslim el-İsfahanî dışında Müslümanların icmaı ile de şer”an caiz olmuştur.

Aklî bakımdan caiz oluşunun delili sudun Neshin varlığını kabul etmek imkânsız olan bir sonucu vermez. Caiz oluşunun anlamı da zaten budur. Çün­kü Yüce Allah’ın hükümlerinin meşruluğunda eğer kulların maslahatları göze­tilmeyecek olursa, bu Allah’ın iradesine kalmış bir şeydir. Nesih ise Yüce Al­lah’ın bir fiilidir; Allah dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. Belli bir zaman­da bir işin yapılmasını emrederken, bir başka zaman da onu yasak kılabilir. Nitekim o Ramazan ayının gündüzlerinde oruç tutmayı emrettiği halde, bay­ram gününde yasaklamıştır.

Yüce Allah’ın koyduğu hükümlerinde zaten kullarının maslahatını gözet­miş olduğu ileri sürülürse şunu belirtelim ki, maslahatlar kişilerin ve zamanın farklılığına göre değişik değişiktir. Zira bu maslahatlar bir kişi veya bir zaman için maslahat olmayabilir. Maslahatlar değiştiğine göre, hükümlerin teşriinde de insanların maslahatlarına riayet edildiğine göre, nesih mümkündür, imkân­sız bir şey değildir, aklen caizdir.

Neshin fiilen vaki olduğunun delileri ise pek çoktur.

Bunlardan birisi, ashabın ve selefin Muhammed (s.a.)’in getirdiği şeriatın daha önceki bütün şeriatları neshedici olduğu hususunda icma’ etmeleridir. Bu nesih akide ve ahlâkî esaslardan başka hususlara dairdir. İç yağlarının ve tır­naklı her hayvanın etinin -zulümleri ve insanlarının mallarını faiz ve başka batıl yollarla yemeleri dolayısıyla- haram kılınması gibi.

Diğer delillerden bazıları da şunlardır: Beytül-Makdis’e yönelme vücubu-nun KâTje’ye yönelme vücubu ile anne- baba ve akrabaya vasiyette bulunma hükmünün mirasa dair başka ayet ile; aşure ayı orucunun ramazan ayı orucu ile, Peygamber (s.a.) ile özel konuşmadan önce sadaka verme vücubunun bu vücubun affedilmesi ile neshedildiği üzerinde icma olmuştur.

Hicri 322 yılında vefat eden tefsir alimlerinden Ebu Müslim el- İsfahanî’ye göre şeriatlar arasında -ondan nakledilen meşhur rivayete göre- nesh mutlak olarak caizdir. Ancak o aynı şeriatta neshin vukuunu kabul etmemektedir. Bu­na delil olarak da Yüce Allah’ın Kur”ân-ı Kerim’in niteliği ile ilgili şu buyruğu­nu gösterir: “Önünden de arkasından da ona batıl erişemez. O hakim ve Hamîd olan (Allah) tarafından indirilmiştir” (Fussüet: 41/42). Eğer Kur’ân-ı Kerim’de nesih vaki olursa, ona batıl ulaşmış demektir. Ancak onun bu iddiasına neshin batıl değil, iptal olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. Çünkü neshin kendisi doğrudur, haktır. Mesele, sadece neshedilen hükmün artık kendisi ile amel edilmeyen bir hüküm haline gelmesinden ibarettir. Ayet-i kerimede İsfaha-nî’nin görüşüne delil olacak bir taraf yoktur.

Diğer taraftan, hakkında, “neshedilmiştir” denilen her bir ayeti, İsfahanî ya tahsis ile yahut sert hükmün süresinin bitmesi ile veya bazı hallerle kayıt­lamakla ya da şahıslarla ve buna benzer hususlarla te’vil etmektedir. Nitekim iddete dair ayetler ile, savaşa dair ayetler ve buna benzer daha sonra göreceği­miz ayetlerde hep bu yol izlenmiştir. [90]

Neshin Türleri:

Neshin dokuz çeşidi vardır ki, bunların en önemlileri şu üç tanedir:

1- Tilâvetin ve hükmün bir arada neshedilmesi: Hz. İbrahim’in ve Hz. Musa’nın Sahife’leriyle önceki peygamberlerin Sahife’lerinin neshedilmesi, süt emme sayısının ondan beşe indirilerek neshedilmesi gibi. Aişe (r.a.), Müs­lim’in Sahih’inde ve başka kaynaklarda zikredilen rivayette şöyle demekte­dir: “Kur’ân buyrukları arasında: “Bilinen on tane süt emme haram kılar” hükmü vardı. Bunlar, “beş tane süt emme ile” neshedildi. Resulullah (s.a.) ve­fat ettiğinde Kur’ân-ı Kerim’den olarak okunan buyruklar arasındaydı”. Bi­rinci kısım hüküm ve tilâveti ile nesholunan kısımdır, ikinci kısım olan “beş defa süt emme” ise Şafiîlerce hükmü devam eden, ancak tilâveti nesholmuş kısımdır.

2- Hükmün kalması ve tilâvetin nesholması: Hz. Ömer’in şu sözünde böyle bir durum vardır. “İndirilen buyruklar arasında şu da vardı: “yaşlı erkek ile yaşlı kadın zina ettiklerinde kesin olarak onları recmediniz. Allah’tan ve resu­lünden ibretli bir ceza olmak üzere.” Sahih hadiste sabit olduğuna göre bu, okunan bir Kur’ân buyruğu idi. Daha sonra lafzı neshedildi, hükmü olduğu gibi kaldı.

Hanefîler şaz kıraatlerden buna başka bir takım örnekler de eklerler. İbni Mes’ud’un yemin kefareti orucu ile ilgili (Mâide: 5/89) ayetini: “Peşpeşe üç gün oruç” şeklinde (“peşpeşe” kelimesini ilâve ederek), İbn-i Abbas’ın oruç ayetini: “… orucunu açarsa diğer günlerden sayısınca oruç tutar” şeklinde, “oruç açar­sa” ilâvesiyle (Bakara: 2/184) ayetindeki kıraatiyle Sa’d b. Ebî Vakkas’ın (Nisa: 4/12) miras ayetini: “Anne bir erkek veya kızkardeşi varsa onlardan her birisi için altıda bir vardır.” (“anne bir” kelimesini ilâve ederek) şeklinde okumaları gibi.

3- Tilâvetin neshedilmeksizin sadece hükmün neshedilmesi: Bu da pek çoktur. Anne-baba ve akrabaya vasiyeti emreden ayetin, tam bir yıl süre ile id-det beklemeyi emreden ayetin, zina haddi ile ilgili olarak kadının evde alıko­nulması, erkeklerin ise sözlerle rahatsız ve eziyet edilmelerini emreden ayetin ve Resulullah (s.a.) ile özel konuşmadan önce sadaka vermeyi emreden ayetin neshedilmesi gibi. Kur’ân’ın nassının Kur’ân ile neshi ittifakla caizdir. Müteva-tir sünnetin kendisi gibi olan sünnet ile, âhâd haberin de kendisi gibi olan ve mütevatir haber ile neshi ittifakla caiz kabul edilmiştir.

Mütevatirin âhâd rivayetlerle neshi, cumhura göre caizdir. Yani Kur”ân-ı Kerim’in Kur’ân’dan başka sünnet ile ve mütevatirin “mütevatir olmayan” ha­ber ile neshi caiz kabul edilmiştir. Ancak Şafiî böyle bir şeyin vuku bulmadığını belirterek şöyle demektedir: Kur’ân sünnet ile neshedilmediği gibi, sünnet de Kur’ân ile neshedilmez. Buna delil olarak da Yüce Allah’ın: “Ondan daha ha­yırlısını veya onun benzerini getirmedikçe” buyruğunu delil göstermektedir. Bu ayet-i kerime birincisinin yerine geçecek olanı getirenin Yüce Allah olduğunu ve bu getirilen şeyin de Kur’ân olduğunu göstermektedir. Buna göre Kur’ân’ı nesheden Kur’ân’dır, sünnet değildir. Aynı şekilde şanı yüce Allah, yeni getiri­len hükmü neshedilenden daha hayırlı veya onun misli olarak tespit etmekte­dir. Sünnet ise Kitaptan hayırlı da değildir, onun misli de değildir; dolayısıyla sünnet kitabı neshedici olamaz. Diğer taraftan ayet-i kerimenin sonu böyle bir değiştirmeyi yapmanın, eksiksiz kudrete sahip olanın özel kudreti içerisinde olduğunu beyan etmektedir. Bu ise Yüce Allah’tır. O bakımdan nesih, sadece onun tarafından olur ki, bu da Kur’ân iledir; sünnet ile olmaz. Ayrıca bunu Yü­ce Allah’ın: “Biz bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit…” (Nahl: 16/101) buyruğu da desteklemektedir. Çünkü Yüce Allah burada değiştirme ve yerine getirmeyi bizzat kendi zatına nispet etmekte ve bunu ayetler arasında olacağını belirtmektedir.

İmam Şafiî’ye sünnetin de Kur”ân-ı Kerim gibi Allah’tan geldiği belirtile­rek cevap verilmiştir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O hevasından bir söz söylemez. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir” (Necm: 53/4). Şu kadar var ki, Kur*ân-ı Kerim mu’cizdir ve Kur’ân tilâveti ile ibadet edilir, sün­net ise böyle değildir. Daha hayırlı olmak ve onun misli olmaktan kastedilen ise kulların maslahatı açısından hükümler hakkındadır. Lafız ile ilgili değildir. Buna göre neshedici hüküm, neshedilen hükümden hayırlı olur. Çünkü kulla­rın maslahatlarını gerçekleştirmek özelliğine sahiptir. Sünnet bazan mükellef için daha faydalı olan hükmü getirebilir. Bu ise bu ayet-i kerimenin Kur’ân-ı Kerim’deki hükmün sünnet ile nesholunmayacağını göstermediğine delildir.

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan vasiyet ayeti, mütevatir hadis olarak gelen: “Mirasçıya vasiyet yoktur” buyruğu ile yani sünnetle nesholunmuştur.

Yine Şafiî şöyle demektedir: Sünnetin Kur’ân ile neshi caiz değildir. Nes-hedicinin de yine sünnetten olması gerekir. Çünkü şanı yüce Allah: “İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça hnlatasın diye” (Nahl: 16/44) buyruğunda sünneti “beyan (açıklama)” diye nitelendirmiştir. Eğer sünnet Kur’an’m bir hükmünü neshedecek olursa, beyan olmaktan çıkar. Bu ise caiz değildir. Bu gö­rüşüne şöyle cevap verilmektedir: Burada beyandan kasıt, tebliğdir. İster Kur’ân ile olsun, ister başkası ile farketmez.

Yüce Allah’ın: “Biz ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getirmedikçe hiçbir ayeti neshetmeyiz…” buyruğunda yer alan “ayet” tabiri ile kastedilene gelince:

Muhammed Abduh’un görüşüne göre burada “ayet” ile Kur’ân’m ayeti kastedilmemektedir. Buna göre Yüce Allah, bir önceki peygamberin mucizesini ondan sonra gelen peygambere verdiği mucize ile değiştirmektedir. Bu­na yüce Allah’ın: “Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” buyruğunu delil göstermektedir. Ona, bu ayet-i kerimenin kıblenin değiştirilmesine ve Kâ*be’ye yönelmek emri verilerek bir önceki kıblenin neshedilişine bir hazırlık, bir giriş olmak üzere geldiği belirtilerek cevap verilmiştir. O halde bu ayette geçen “ayet”, ayetlerle tespit edilmiş hükümlerin neshi hakkındadır. Mutlak olarak “ayet” kelimesi kullanıldığında, bir emir yahut nehiy veya başka bir hu­susu ihtiva eden sûrenin bir bölümü kastedilir. [91]

Kitap Ehli’nin Müminlere Karşı Tavrı Ve Buna Karşılık Verme Şekli

109- Kitap Ehli’nden bir çoğu hak ken­dilerine besbelli olmuşken, ruhlarında yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı, si­zi imanınızdan sonra kâfirler olarak geriye döndürmek isterler. Allah’ın emri gelinceye kadar onları affedip ba­ğışlayın. Şüphesiz ki Allah her şeye gü­cü yetendir.

110- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı ve­rin. Ve nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz Allah nezdinde onu bu­lacaksınız. Şüphesiz Allah ne işlediği­nizi çok iyi görendir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbn-i Abbas şöyle de­mektedir: Bu ayet-i kerime Yahudilerden bir kesim hakkında nazil olmuştur. Söz konusu bu kesim, Uhud vakasından sonra Müslümanlara şöyle demişlerdi: Size gelen bu musibeti görmüyor musunuz? Eğer hak üzere olsaydınız, bozgu­na uğramazdınız. Haydi bizim dinimize geri dönünüz, o sizin için daha hayırlı­dır. [92]

Açıklaması

Yahudi ve Hristiy ani ardan pek çok kimse, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istemekte ve tekrar küfre geri dönmelerini temenni etmektedir. Buna sebep onlara karşı duydukları kıskançlıktır. Bunu da dinleri hakkında şüpheler uyandırmak, müminleri şüphelere düşürmek yoluyla gerçekleştirme­ye, kendi aralarında birbirlerinden sabahleyin mümin gözüküp, akşamleyin kâfir olmalarını istemekle bu işi yapmaya kalkışırlar. Böylelikle zayıf imanlı bazı kimseler de onlara uysun isterler.

Buna sebep ise, hakka olan meyilleri veya hakka karşı rağbetleri değil, ruhlarının derinliklerine yer etmiş bulunan gizli kıskançlık ve kötülüktür. On­ları böyle bir temennide bulunmaya iten ise, apaçık delillerle İslâm’ın hak din olduğunu, Muhammed’in hak üzere olduğunu görmeleridir. Şimdi siz ey Müslü­manlar! Onları affediniz, yaptıkları işleri bağışlayınız. Allah’ın size yardımı ge­lip de size savaşma izni verinceye ve onlar hakkındaki emri gelene kadar sab­rediniz. Bu emir ise Kureyzaoğullan’nın öldürülmesi, Nadiroğullan’nın sürü­lüp zelil kılınmasıdır. Allah zafer ve yardımı gerçekleştirmeye kadir olandır: “Elbette Allah kendisine (dinine) yardım edene yardım edecektir. Muhakkak Al­lah güçlüdür, Aziz’dir* (Hacc: 22/40).

Bundan sonra Yüce Allah, kendilerine vaad olunan zafer araçlarının bir kısmı­na şöylece dikkat çekmektedir: Bunlar rükünleri tam, nitelikleri eksiksiz şekliyle namazı eda etmek ve fakirlere zekât vermektir. Namaz, imanın direklerini güçlendi­rir. Allah ile olan ilişkiye ve güvene güç kazandırır. Mescitlerde toplanmak suretiyle kardeşlik bağlan daha bir sağlamlaşır. Zekât ile fakirler zenginleşir; toplumsal mut­luluk gerçekleşir, bireylerin arasındaki dayanışma ile ümmetin birliği tecelli eder, ümmetin kesimleri arasında karşılıklı destek söz konusu olur. Bütün bunların seva­bı ve ecri abirette sizin için hazırlanmıştır. Hayır türünden her ne yaparsanız, onun eksiksiz mükâfatım rabbinizin katında bulacaksımzdır: “Her kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görecektir.” (Zilzâl: 99/7). Allah sizin bütün amelelinizi bilir, azı­nı da çoğunu da çok iyi görür. Gizli hiçbir şey hayır ya da şer olsun ona gizli kal­maz. Namaz ve zekât dünya hayatında Allah’ın yardımını almanın sebepleri arasın­dadır. Ahirette de mutluluğa kavuşmanın sebeplerindendir. Buna delil ise Yüce Al­lah’ın “Şüphesiz Allah ne işlediğinizi çok iyi görendir” buyruğudur. [93]

Yahudi Ve Hrıstıyanların Birbirleri Hakkındaki Kanaatleri

111- “Yahudi veya Hiristiyan olandan lau^koaı asla cennete girmez” dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz delilini­zi getirin”

112- Hayır (dedikleri gibi değil), kim ihsan edici olarak yüzünü Allah’a tes­lim ederse, işte ona Rabbi katında ecri vardır. Onlar için hiç bir korku yok­tur, onlar üzülmezler de.

113- Yahudiler: “Hristiyanlar bir şeye sahip değildir.” dediler. Hristiyanlar da: “Yahudiler bir şeye sahip değildir.” dediler. Halbuki hepsi kitabı okurlar. Bilmeyenler de tıpkı onların söyledik­leri gibi söylediler. Allah anlaşmazlığa düştükleri bu konuda kıyamet günün­de aralarında hüküm verecektir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime, Medine Yahudileri ile Necran Hristiyanları hakkında inmiştir. Şöyle ki, Necran heyeti Resulullah (s.a.s.)’ın huzuruna geldiğinde Ya­hudi alimleri de onların yanma geldi. Birbirleriyle tartıştılar: Yahudiler: “Siz din hususunda söz edilmeye değer bir şeye sahip değilsiniz” dediler. Hz. İsa’ya ve İncil’e karşı kâfir oldular. Hristiyanlar da onlara: “Siz de din hususunda bir şeye sahip değilsiniz deyip Hz. Musa’ya ve Tevrat’a karşı kâfir oldular. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi, [94]

Açıklaması

Kitap Ehli’nin Kur”ân-ı Kerim’e ve Muhammed (s.a.)’e iman etmeyişleri so­nucunda pek çok sapıklıklar, dağınıklıklar ve parçalanmalar ortaya çıkmıştır. Yahudiler Hristiyanlardan da daha kötü bir durumdadırlar. Onların iki hali söz konusudur: Evvela kendilerinden başkalarını saptırmak, onları sapıklıkla nitelemek, buna karşılık kendilerinin Allah’ın seçilmiş kavmi olduklarını ve peygamberlerin kendilerine münhasır olduğunu iddia etmek; ikinci olarak Ya­hudilerin Hristiyanları sapık görmeleri, Hristiyanların da Yahudileri sapık görmeleri halidir. Halbuki Tevrat Hristiyanların şeriatıdır. İncil Tevrat’ın ta-mamlayıcısıdır.

Ayet-i kerimenin manası şudur: Yahudiler “Cennete Yahudi olanların dı­şında kimse giremeyecektir.” derken, Hristiyanlar da: “Cennete Hristiyanların dışında kimse girmeyecektir.” demiştir. Onların her biri ötekinin kâfir olduğu­nu ileri sürmektedir. Bunlar ise onların temelsiz, faydasız, batıl temennilerin­den ibarettir. “Eğer öyle değil ise, ey Yahudi ve Hristiyanlar! Doğru söyleyen kimseler iseniz, bu iddialarınızın delilini getiriniz.” Bu buyruğun zahiren ifade ettiği anlam iddianın doğruluğuna delil getirmeyi istemek ise de, örfen bu, id­diayı yalanlamak anlamınadır. Çünkü onların bu iddialarına gösterecekleri bir delilleri yoktur. Bu da bir delil bulunmaksızın hiçbir iddianın kabul olunmaya­cağına bir işarettir.

Daha sonra Yüce Allah, “hayır! (belâ)” kelimesi ile onların iddialarını red­detmektedir. Bu, daha önceki bir nefyi (olumsuz ifadeyi) reddetmek için kulla­nılan bir ifadedir ve onların iddialarını reddetmektedir. Çünkü cennete girecek olanlar Yahudi ve Hristiyanlar arasından olmayacaktır. Bunlar Allah’a itaatla boyun eğen, amelini halis olarak Allah’a yapan, ibadetinde ve itikadında ihsan edici olan herkestir. İşte bu gibi kimseler için rableri katında ecirler vardır. On­lar korkmazlar, ahirette üzülmezler. Putlara, heykellere tapmanlar ise böyle değildir. Onlar gelecekten endişe içerisindedirler, başlarına gelecek olanlardan dolayı da üzüleceklerdir.

Ayet-i kerime tek başına imanın yeterli olmadığını, aksine amelin de ihsan ile yapılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. İman ile birlikte salih amelin de söz konusu edilmesi Kur”ân-ı Kerim’deki anlatım yollarından birisi­dir. Meselâ Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Erkek veya kadın kim mümin olarak salih amellerden işlerse işte onlar cennete girerler ve hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar haksızlığa uğratılmazlar” (Nisa: 4/124); “Kim mümin olduğu halde salih amel işlerse, onun sa’yi karşılıksız bırakılmaz” (Enbiya: 21/94).

Kitap Ehli arasındaki tartışma ve anlaşmazlık ileri derecelere ulaşmıştır. Onlar az önce geçen iddialarda bulunmakla da kalmazlar. Yahudiler: “Hristi-yanlar din adına söz edilmeye değer bir şeye sahip değildirler.” diyerek Tev­rat’ın müjdelediği Mesih’e iman etmemekte ve Mesih’in henüz daha gelmediği­ni iddia edip ortaya çıktığında tekrar hükümdarlığı İsrail halkına geri vermesi­ni beklemektedirler. Hristiyanlar da buna karşılık, Yahudiler doğru din adına herhangi bir şeye sahip değildirler, diyerek Mesih’in Yahudilerin şeriatını ta­mamlayacağını inkâr ettiler.

Onlar kitap sahibi oldukları, kitabı okudukları, ona iman ettikleri halde bu sözleri söylediler. Tevrat Hz. Musa’dan sonra kendilerinden gelecek bir ra-sulün müjdesini vermektedir. İncil de, “Mesih, Musa’nın İsa’nın şeriatını ta­mamlamak üzere gelmiştir, onu nakzetmek üzere değil.” demektedir. Eğer Ya­hudiler Tevrat’a, Hristiyanlar da İncil’e gerçekten iman ediyorlar ise, böyle bir söz hiç bir şekilde söylememeliydiler. Çünkü Allah tarafından indirilen her bir kitap kendisinden önceki kitabı doğrulayıcı, kendisinden sonra geleni müjdele-yici olarak gelmiştir ve her birisi belli bir zaman dilimi içinde bir şeriattır. Yani onların tuttukları din birdir. Her birisi dininin bir kısmını terketmiştir. Halbu­ki onların her birisinin kabul ettiği kitap, bizzat kendi aleyhine bir delildir.

Onlar bu tavırlarıyla aslında iman etmemiş sayılırlar. Ellerinde semavi bir kitap bulunmadığından dolayı, hiçbir şey bilmeyen puta tapıcı müşrikler de Kitap Ehli’nin dedikleri gibi her bir din hakkında: “Siz de hiçbir şeye sahip de­ğilsiniz” dediler. Allah ise, asla haksızlık, zerre kadar zulüm bulunmayan adil hükmü ile kıyamet gününde hepsi arasmda hükmünü verecektir. O hak ya da batıl olsun, her bir kesimin nasıl bir yol izlediğini çok iyi bilendir. Batıl yolda gidenleri cezalandıracaktır. Cennet ise ibadetini yalnızca Allah’a ihlâsla yapan, O’na itaatle boyun eğen, kendisini ihlâsla rabine teslim eden, O’na hiçbir şeyi şirk koşmaksızın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınan kimseler içindir. [95]

Mescitlerde Namaz Kılmayı Engelleyen Zalimin Durumu Ve Herhangi Bir Yerde Namaz Kılmanın Sahih Olması

114- Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını engelleyenlerden ve onların harab olmasına çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Böyleleri ora­lara ancak korka korka girebilirler. Onlar için dünyada rüsvaylık vardır, ahirette de büyük bir azap yine onla­radır.

115- Doğu da batı da Allah’ındır. Bun­dan dolayı nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır. Şüphe yok ki Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Abbas’dan iki ayrı rivayet gelmiş bulunmaktadır. el-Kelbî’nin ondan yaptığı rivayete göre bu ayet-i kerime Romalı Titus ve onunla birlikte olan Hristiyanlar hakkında nazil ol­muştur. Bu hükümdar ve beraberindekiler İsrailoğulları’na hücum etmiş sa­vaşçılarını öldürmüş, kadın ve çocuklarını esir almış, Tevrat’ı tahkir etmiş, Beytul-Makdis’i yıkmış, oraya leş atmışlardır.

Katade der ki: Bu kişi Yahudilere baskın yapan, hücum eden, Beytü’l-Makdis’i yıkan Buhtunnassar ve onunla birlikte olanlardır. Bu hususta onlara Romalı Hristiyanlar da yardımcı ve destek olmuşlardır.

Ata’nın İbni Abbas’tan rivayeti ise şöyledir: Bu ayet-i kerime Mekke müş­riklerinin Müslümanları Mescid-i Haram’da Yüce Allah’ın adını anmaktan en­gellemeleri hakkında nazil olmuştur. İbni Ebî Hatim de İbni Abbas’dan şunu rivayet etmektedir: Kureyşliler Resulullah (s.a.)’ı Mescid-i Haram’da, KâTıe’nin yanında namaz kılmaktan engelleyince şanı yüce Allah: “Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını engelleyenlerden… daha zalim kim olabilirT ayetini indirdi.

İbni Cerir ise Ebu Zeyd’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime Hudeybiye günü, Resulullah (s.a.)’ın Mekke’ye girmesini engellemeleri üzerine müşrikler hakkında nazil olmuştur.

İbnül-Arabî’ye göre ise, bu ayet-i kerime Resulullah (s.a.)’ın önce Beytül-Makdis’e doğru namaz kılması, sonra da Kabe’ye doğru dönüp namaz kılması üzerine nazil olmuştur. Bu konuda Yahudiler ona itiraz edince Yüce Allah Hz. Peygamber için bir keramet, onlara karşı da bir delil olmak üzere bu ayet-i ke­rimeyi inzal buyurdu. Nitekim İbni Abbas da böyle demektedir.

Durum her ne olursa olsun asıl nazar-ı itibara alman lafzın genelliğidir, nüzul sebebinin özelliği değil. O balomdan bu ayet-i kerime hem Kitap Ehli’ni ve hem de onların durumunda olanları kapsamakta ve Hz. Mesih’in vefatı üze­rinden yaklaşık yetmiş yıl geçtikten sonra Beytül-Makdis’e giren Bizanslı Ti-tus’un yaptıklarına ve onun orayı tahrip etmesine, Hz. Süleyman’ın heykelini yıkıp Tevrat’ın bazı nüshalarını yakmasına da işaret etmektedir. Nitekim Hz. Mesih Yahudilere böyle bir tehlikeyi bildirip uyarmıştı. Diğer taraftan bu ayet-i kerime, Peygamber (s.a.)’i ve onun ashabını Mekke’ye girmekten engelleyen Arap müşriklerine de, Beytül-Makdis’e ve onun dışında kalan İslâm toprakla­rına hücum eden ve Mescid-i Aksa’dan müslümanlan engelleyip pek çok mesci­di yıkan haçlılara da uymaktadır. Aynı durum günümüzde Filistin’deki pek çok mescidi tahrip etmekle, Mescid-i Aksa’yı yakmak ve defalarca onu yıkmaya ça­lışmak suretiyle Yahudiler tarafından da defalarca tekrarlanıp durmaktadır. [96]

Açıklaması

Kamuya açık mescitlerde ibadeti engellemekten, onları tahrip edip yıkma­ya ve dinin emrettiği ibadetlerin orada eda edilmesine mani olmaya çalışmak­tan daha ağır, daha ileri boyutlarda bir zulüm söz konusu olamaz. Çünkü bu davranışlar yaratıcıyı unutmaya götüren bir şekilde dinin saygı duyulması ge­reken sınırlarını çiğnemektir. İnsanlar arasında çeşitli münker ve fesadın yay­gınlık kazanmasını sağlamak demektir. Bu şekilde tahrip yapan veya bu ibadet yerlerini çalışmaz hale getiren kimselerin böylesi yerlere ancak Allah’ın ve di­nin azametinden, İslâm’ın ve Müslümanların satvetinden korkarak girmeleri söz konusu olabilir. Allah böylelerine, dünya hayatında aşağılanmak ve zelil ol­makla tehditte bulunmuştur. Nitekim Romalıların da egemenlikleri, impara­torlukları bu sebepten paramparça olmuştur. Ahirette ise bunları cehennemde çok çetin ve ağır bir azap ile tehdit etmiştir ki orası çok kötü bir dönüş yeridir.

Müslüman ile mescitler arasında engeller konulacak olursa, bilinmelidir ki Müslüman her yerde namazını kılabilir. Namaz kılan kişi nereye dönerse Yüce Allah’a yönelmiş olur. Çünkü doğu da batı da yalnız Allah’ındır. Yani bun­lar O’nun mülküdür ve O’nun tarafından yaratılmıştır. Allah böyle bir kimse­nin kıldığı namazdan razıdır, kabul eder. Çünkü Yüce Allah Vâsi’dir hiçbir me­kân onu sınırlamaz. İlmi de geniştir, kendisine yönelen herkesi bilir. [97]

Hata Yoluyla Kabe’den Başka Tarafa Yönelmenin Hükmü:

Kişi havanın bulutlu olduğu bir sırada kendi kanaatiyle hareket ederek kıbleden başka cihete doğru namaz kusa ve daha sonra kıblenin o cihet olmadı­ğını anlasa, Cumhur’a (Ebu Hanife, Malik ve Ahmed’e) göre namazı caizdir. Fa­kat İmam Malikin görüşüne göre vaktin içinde namazı iade etmesi müstehaptır, vacip değildir. Çünkü o, emredildiği şekilde farzını eda etmiş bulunmakta­dır. Eksik bırakılan şeylerin tamamlanması (kemâl) ise, vaktin içerisinde mümkündür. Buna delili ise yalnız basma namaz kılıp da aynı namazın vakti çıkmadan cemaat ile kılındığını gören bir kimsenin namazını, bu gibi kimseler­le tekrar iade edebileceği hususudur. Bununla birlikte, vaktin içerisinde nama­zın müstehap olarak iade edilmesi, ancak kendi kanaatiyle hareket etmekle birlikte kıbleye arkasını dönen ya da oldukça doğu veya batıya doğru namaz kılan kimse içindir. Kıble istikametinden az bir şekilde sağa ya da sola dönen kimsenin ise vaktin içerisinde ya da dışında olsun, namazını tekrar iade etmesi gerekmez.

İmam Şafiî’ye göre ise bu şekilde (kıbleden başka tarafa dönülerek) “kılı­nan namaz caiz değildir, çünkü kıble namazın şartlarından bir şarttır. [98]

Binek Üzerinde Nafile Namaz Kılmak:

Binek üzerinde nafile namaz kılmanın caiz olduğu hususunda ilim adam­ları arasında görüş ayrılığı yoktur. İbni Ömer şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) Mekke’den Medine’ye doğru gelirken devesi üzerinde olduğu halde yüzü hangi tarafa dönerse dönsün namaz kılardı. İbni Ömer der ki: “İşte: “Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara: 2/115) ayet-i kerimesi onun hakkında nazil olmuştur.”

Fukaha namazın kısaltılmasını gerektirmeyen bir mesafe kadar (89 km’den az) bir yolculuğa çıkan kimse hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Ma-likîler ve es-Sevrî der ki: Namazın kısaltılabileceği kadar bir yolculuk dışında, binek üzerinde nafile namaz kılınmaz. Çünkü Resulullah (s.a.)’ın nafile namaz kıldığı belirtilen yolculuklarının hepsi namazın kısaltılabileceği kadar uzak olan yolculuklardır.

Ebu Hanife, arkadaşları, Şafiî ve Dâvud ez-Zahiri de der ki: Her türlü yol­culukta ve şehrin dışında, binek üzerinde nafile namaz kılmak caizdir. Çünkü nakledilen rivayetlerde herhangi bir seferi tahsis eden bir ifade yoktur. Her bir yolculukta bu caizdir. Bundan tek istisna, kabul edilmesi gereken bir delil ile belirtilen özel durumları bulunan yolculuklardır. [99]

Gaibe Namaz Kılmak (Gıyabi Cenaze Namazı):

İmam Şafiî, gaib için cenaze namazı kılınmasını caiz görmektedir. Delili ise Peygamber (s.a.s.)’in hicretin 9. yılında ashab-ı kiram ile birlikte Habeş hü­kümdarı Necaşî’nin üzerine namaz kılmalarıdır. Necaşi’nin adı Arapça, atıyye (bağış) anlamına gelen Ashame idi, Ashab-ı kiram bu namaz ile ilgili olarak, “Ölmüş ve bizim kıblemizden başka bir tarafa namaz kılmış kimsenin üzerine nasıl namaz kılabiliriz?” deyince bunun üzerine: “Muhakkak ehl-i kitap’tan Al­lah’a… iman edenler vardır.” (Âl-i İmran: 3/199) ayeti nazil oldu <194>. Şu kadar var ki bu rivayet oldukça gariptir, mürsel ya da mu’daldır. [100]

Kur’ân ve Sünnet’te “Allah’ın Vechi” Tabirinden Maksat:

İlim adamlarının Kur”ân-ı Kerim’de ve sünnette Yüce Allah’a izafe edilen “Vech” in yorumlanması hususunda farklı görüşleri vardır. [101] Bir kesim şöyle der: Bu, bir mecazdır. Çünkü vech (yüz) görülen bir yaratığın organları arasın­da en açıkta ve en değerli olanıdır. Vech’i olan ile anlatılmak istenen, varlığı olan demektir. Buna göre: “Biz size ancak Allah’ın vechi için yemek yediriyo-ruz.” (Dehr: 76/9) buyruğu, “vechi bulunan Allah’ın rızası için size yemek yedi-riyoruz” demektir. Nitekim: “Yüce Rabbinin vechini aramasının dışında…” (Leyi: 93/20) buyruğu da böyledir. Yani vechi olan rabbinin rızasını aramanın dışında… fbni Abbas der ki: Vech, aziz ve celil olan Allah’ın zatını ifade eden bir tabirdir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin vech’i kalır.” (Rahman: 55/27) “Allah’ın vechi (yüzü) oradadır” buyruğunun anlamı Allah oradadır, demek olur. Bu aynı zamanda Yüce Allah için mekân ve cihetin nefyedildiğini de göstermektedir. Çünkü onun-için böyle bir şey imkânsızdır. O, ilim ve kudretiyle her yerdedir.

Bazı ilim önderleri de şöyle demektedir: Bu şanı yüce Allah hakkında delil ile sabit ve aklen kadîm olan sıfatlardan ayrı bir sıfattır. Bu görüş daha uygun ve daha ihtiyatlıdır. [102]

Yüce Allah’a Oğul İsnat Etmek Suretiyle Kitap Ehli’nin Ve Müşriklerin İftiraları Ve Allah’ın İnsanlarla Konuşmasını İstemeleri

116- “Allah oğul edindi” dedüer. O mü­nezzehtir. Aksine göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur, hepsi O’na bo­yun eğicidir.

117- Göklerin ve yerin yaratıcısı O’dur. Bir şeyin olmasına dair hüküm verirse ona sadece ‘ol’ der, o da oluverir.

118- Bilmeyenler: “Allah bizimle konuş­malı yahut bize bir ayet gelmeli değil mi?” dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı onlar gibi böyle söylemişlerdi. Kalpleri birbirine ne kadar da benze-miş!? Biz yakîn sahibi olanlara ayetle­rimizi apaçık göstermişizdir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime, “Üzeyr Allah’ın oğludur.” diyen Yahudiler ile, “Mesih Allah’ın oğludur.” diyen Necrân hıristiyanlan ve “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen Arap müşrikleri hakkında nazil olmuştur.
  2. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ise, İbni Cerîr et-Taberî’nin İbni Ab-bas’tan rivayetine göre şöyledir: İbni Abbas dedi ki: Huzeyme, Resulullah (s.a.s.)’a: “Eğer sen söylediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen Allah’a bizimle konuşmasını söyle de, onun kelâmını işitelim.” dediler. Bu­nun üzerine: “Bilmeyenler Allah bizimle konuşmalı… dediler.” ayet-i kerimesini inzal etti.

Kurtubî’nin naklettiğine göre de: “Allah bizimle konuşmalı., değil mi?” ya­ni “Ya Muhammed! Senin peygamber olduğunu bize söylemeli değil miydi?” de­mektir. İbni Kesir de der ki: İfadelerin zahirinden anlaşılan budur. [103]

Açıklaması

Yahudiler, “Üzeyr Allah’ın oğludur.”, Hiristiyanlar, “Mesih Allah’ın oğlu­dur.”, Müşrikler: “Melekler Allah’ın kızlarıdır.”, dediler. Bu ifadenin hepsi tara­fından söylenmesiyle bir kısmı tarafından söylenmesi arasında bir fark yoktur. Çünkü aynı ümmetin fertleri işledikleri ve söyledikleri bütün hususlar ile ilgili olarak birbirleriyle dayanışma içerisinde olurlar. Şanı yüce Allah ise onların id­dialarından yüce ve münezzehtir. Allah’ın yardıma ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde bulunan her şey yalnız O’nundur. Hepsi O’nun egemenliğine boyun eğer, iradesine bağlıdır. Gökleri ve yeri daha önceden herhangi bir örnek söz konusu olmaksızın yoktan var eden O’dur. Onlarda bulunan herşeyin mutlak mâliki O’dur. Bir işi dilediği taktirde herhangi bir engel söz konusu olmaksızın “kün = (ol)!” harflerinin söylenmesinden daha seri bir şekilde derhal var eder. Var et­mek ilâh olmanın, ulûhiyyetin sırlan arasındadır. Yüce Allah burada anlaşıl­mayı kolaylaştıracak bir şekilde bu hususu bizlere: “Sadece ol der, o da oluve­rir.” buyruğu ile anlatmaktadır. Yüce Allah yarattığı kullarından birisini nü­büvvet veya risâlet (elçilik) için seçtiği takdirde -resuller ve melekler gibi- yine onun bu seçtiği yaratılmışlık mertebesinin dışına çıkamaz, bu sınırı aşamaz. Hepsi Allah’ın kulu kalmaya devam ederler: “Göklerle yerde olanların hepsi Rahman (olan Allah)’a ancak kul olarak gelirler.” (Meryem: 19/93). Hem yarat­ma, hem mülk itibarıyla göklerde ve yerde bulunan her şey kendisinin olan, kâinatta bulunan herşey emrine boyun eğen, itaat eden, gökleri ve yeri yoktan var eden, tekvîn ve derhal var etme güç ve imkânına sahip olan bir zat, hiç oğula veya babaya muhtaç olur mu?

Bu ayet-i kerimeyi Yüce Allah’ın, Arap müşriklerine dair şu buyruğu da teyit etmektedir: “Onlara bir ayet geldiğinde, Allah’ın peygamberlerine verile­nin bir benzeri bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz, derler. Allah pey­gamberliğini nereye vereceğini çok iyi bilendir.” (En’am: 6/124). Yüce Allah’ın şu buyrukları da böyledir: “Dediler ki: Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana iman etmeyiz. De ki: Rabbimi tenzih ederim, ben resul olan bir insandan başka bir şey miyim ki?” (İsrâ: 17/90-93); “Bizimle karşılaşacaklarını umma-yanlar dediler ki: Niçin bize melekler indirilmedi veya niçin Rabbimizi görme­dik?” (Furkân: 25/21); “Hayır, onlardan herbirisi kendisine yayılmış sahifeler verilmesini ister.” (Müddessir: 74/52). Buna benzer Arap müşriklerinin küfürle­rini, aşın günahkârlıklarını, inatlarını, gerek duymadıklanı şeyleri istedikleri­ni gösteren daha pek çok ayet-i kerime vardır. Onlar ihtiyaçları olduğundan do­layı değil, küfür ve inatlarından dolayı böyle davranıyorlardı. Tıpkı onlardan önceki Kitap Ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) bir takım kimselerin ve başkaları­nın talepleri gibi taleplerde bulundular. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Kitap Ehli senden üzerlerine gökten bir kitap indirmeni isterler. Gerçekten onlar, Musa’dan daha büyüğünü istemişlerdi de: Allah’ı bize açıkça göster, de­mişlerdi” (Nisa: 4/23); “Hani: Ey Musa, demiştiniz, biz Allah’ı apaçık görme­dikçe sana asla iman etmeyiz.” (Bakara: 2/55). Bilmeyen müşrikler kitapları­nın bulunmadığından ve ulûhiyete nelerin yakıştığını kendilerine açıklayan bir peygambere uymadıklarından dolayı, senin gerçekten Allah’ın resulü olduğuna dair, “Allah bizimle konuşmalı veya bize haber vermek üzere sana gönderdiği gibi bize de bir melek göndermeli ya da peygamberlik iddiasında doğru olduğu­nu ortaya koyan bir delil getirmeli değil misin?” derler. Bu isteklerde bulun­maktan kasıtları ise serkeşlik etmekten, apaçık ayetleri ve Kur’ân-ı Kerim’i in­kâr etmekten başkası değildi.

İşi yokuşa sürmek kastıyla yapılan bu taleplerin benzeri -bu ayet-i keri­meyi destekleyici diğer ayet-i kerimelerde de açıklandığı üzere- geçmişteki üm­metler tarafından da yapılmış ve bunlara benzer sözler söylenmişti.

Kitap Ehli de daha önceden müşriklerin söylediklerinin benzerini söyle­mişlerdi. Onların kalpleri ve ruhları birbirini andırmaktadır. Arap müşrikleri­nin kalpleri, körlük, katılık, inat ve küfür açısından kendilerinden öncekilerin kalplerine benzemektedir. Adeta bu batıl ve dalâleti kendi aralarında birbirle­rine tavsiye etmiş gibidirler. Nitekim Yüce Allah buna işaretle şöyle buyur­maktadır: “Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar tuğyan etmiş kimselerdir.” (Zâriyât: 51/53).

Şanı yüce Allah ise peygamberlerin doğruluğunu ortaya koyan ayetleri en güzel ve eksiksiz bir şekilde açıklamış, bunun delillerini de aynı şekilde gayet açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymuştur. İlim ve yakın sahibi olma istida­dı bulunan kimseler içiriş insafları, temiz ruhları, inat ve hakkı bile bile inkârdan uzaklıkları dolayısıyla, delil ve belgesiyle hakkı arayıp bulmak isteyenler için şüphe etmeyi gerektirecek bir taraf bırakmamıştır. İşte ashab-ı kiramın durumu bu idi. Onlar Resulullah (s.a.)’a hakka olan sevgileri dolayısıyla, Pey­gamberliğini ve buyruklarını delil ve belgeleri gördükleri vakit kabul ettikleri gibi, delilini bilmedikleri hususu soruyorlardı. Onlar gerçekten kanaat getiri-rek, akıllarını kullanarak peygamberlere uyan insaflı, yakîn sahibi, peygam­berlerin Yüce Allah’tan alıp getirdiklerini kavrayan kimselere de örnektirler.

Allah’ın kalplerine, kulaklarına mühür vurup da yüzlerine perde koyduğu kimselere gelince; onlar hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphe­siz üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olmuş bulunanlar, iman etmezler. Eğer on­lara (istedikleri) bütün mucizeler (ayet ve belgeler) gelse de acıklı azabı görecek­leri ana kadar (iman etmezler).” (Yunus: 10/96-97). [104]

Yahudi Ve Hıristiyanlara Uymaktan Sakındırma

119- Şüphe yok ki biz seni hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönder­dik. Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmazsın.

120- Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden hoşnut ol­mazlar. De ki: «Muhakkak ki Allah’ın hidayeti, işte doğru yol ancak odur.” Andolsun ki sana gelen ilimden sonra onların nevalarına uyacak olursan Al­lah’tan seni koruyacak hiçbir dostun ve yardımcın yoktur.

121- Kendilerine kitap verdiğimiz kim­seler onu gereği gibi okurlar. İşte bun­lar ona iman ederler. Her kim onu in­kâr ederse işte onlar zarara uğrayanla­rın ta kendileridir.

Ayetlerin Nüzul Sebebi

Gördüğümüz bu (119-121) ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili olarak şöyle de­nilmiştir: Bu ayetler Resulullah (s-a.)’ın anne ve babası hakkında nazil olmuş­tur. Şu kadar var ki bunu ifade eden hadis mürseldir ve sabit değildir. Mukâtil der ki: Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Eğer Allah Yahudiler üzerine azabını indirecek olursa mutlaka iman ederler.” Bunun üzerine Yüce Allah: “Sen cehen­nemliklerden sorumlu tutulmazsın.” buyruğunu indirdi.

  1. ayet-i kerime ile ilgili olarak da müfessirler şöyle demiştir: Yahudiler ve Hıristiyanlar Resulullah (s.a.)’tan barış antlaşması yapmasını istiyorlar, kendileriyle barış yapıp da mühlet tanıdığı vakit ona uyup muvafakat edecek­leri intibaını veriyorlardı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

İbni Abbas der ki: Bu, kıble ile ilgilidir. Şöyle ki: Medine Yahudileri ile Necrân Hıristiyanları Peygamberimizin kendilerinin kıblesine yönelerek na­maz kılacağını ümid ediyorlardı. Allah Kâ’be’ye doğru kıbleyi değiştirince bu iş onlara ağır geldi ve Peygamberin dinleri hususunda kendilerine muvafakat edeceğinden yana ümitlerini kestiler. Bunun üzerine de Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

  1. ayet-i kerime ile ilgili olarak da İbni Abbas Atâ ve el-Kelbf den gelen rivayet yoluyla şöyle demektedir: Bu ayet-i kerime, Ca’fer b. Ebî Tâlib ile bir­likte Habeşistan topraklarından gemiyle Medine’ye dönen kimseler hakkında inmiştir. Bunlar Habeşistanlı ve Şamlılardan kırk kişi kadar idiler. ed-Dahhâk da der ki: Bu ayet-i kerime Yahudi olup da iman eden kimseler hakkındadır. Katâde ve İkrime de: “Bu ayet-i kerime Muhammed (s.a.) hakkında inmiştir”, demektedirler. [105]

Açıklaması

  1. ayet-i kerime, Peygamber (s.a.)’i göğsü daralmasın, sıkılıp üzülmesin diye teselli etmektedir. Onun Yüce Allah tarafından insanlara müminleri müj­deleyen, kâfirleri uyarıp korkutan, bütün insanları vakıaya uygun akide ile, getirdiği şeriat ve hükümlerle mutlu eden, kendisine itaat edenleri cennetle müjdeleyip isyan edenleri cehennem ile uyarıp korkutan bir peygamber olarak gönderildiğini vurgulamaktadır. Ayrıca onun görevinin tebliğ etmekten ibaret olduğunu açıklamaktadır. O halde kafirlerin küfür ve inatlarında ısrar etmele­ri halinde onun için herhangi bir vebal söz konusu değildir: “Onların hesabın­dan sana bir şey düşmez.” (En’âm: 6/52); “O halde sen kendini hasretlerle onlar için helak etme!” (Fâtır: 35/8); “Bu söze iman etmiyorlar diye arkalarından üzü­lerek kendini belki helak edeceksin.” (Kehf: 18/6).

Cehennemliklerden sen sorumlu olmayacaksın. O bakımdan onların seni yalanlamalarının sana bir zararı olmaz. Onlar için üzülme, kederlenme. Sen zorlayıcı ve baskı yapmak üzere gönderilmiş değilsin ki iman etmedikleri tak­dirde senin kusurlu davranman söz konusu olsun. Aksine sen öğretici, tebliğ edici, hikmet ve güzel öğütle insanları hidayete iletici bir peygamber olarak gönderildin. “On/arm hidayete ermesi senin sorumluluğun değildir. Fakat Allah dilediği kimseye hidayet verir.” (Bakara: 2/272).

Resulullah (s.a.) Kitap Ehli’nin kendi risaletine iman edeceklerini ümit ediyordu. Çünkü Allah’ın tevhid edilmesi, ve bazı dinin temelini teşkil eden hu­suslarda ona uygun inanışlara sahip idiler. Onun çağrısını kabul etmekten yüz çevirmeleri ona ağır gelmişti. Lisan-ı halleriyle de şöyle diyorlardı: “Ya Mu-hammed, bize istediğin kadar apaçık bir beyyine (delil) getir. Bizi razı etmek için ne yaparsan yap, sen bizim milletimize (dinimize) uymadıkça biz senden razı olmayız.”

Millet: Kullar için meşru kılınmış yol demektir. Küfür bütünüyle bir mil­lettir. Millete din de denilir. Çünkü kullar onu ortaya koyana itaat edip uyar­lar. Şeriat adı da verilir. Çünkü yüce Allah’ın sevap ve rahmetine götüren bir yoldur.

Yüce Allah onlara şöyle cevap vermektedir: Allah’ın hidayeti ve İslâm adı­nı alan peygamberlere indirdiği dini, tek başına uyulması gereken hidayetin, doğru yolun kendisidir. Başka inanışların temelini ise heva ve arzular teşkil et­mektedir. İşte Yahudi ve Hıristiyanların Allah’ın dinine ekledikleri de bunlar­dır. Ya Muhammed! Sen onların nevalarına ve dinlerine eklediklerine tabi olur­san ve kalbinde ilâhî vahiy ile yer etmiş bulunan yakîn ve huzurdan sonra bunlara uyarsan, diğer taraftan yanlış tevillerde bulunarak sözleri yerlerinden değiştirip tahrif etmelerine rağmen onların ardından gidersen, şunu bil ki Al­lah sana yardım etmez, seni desteklemez. Allah sana yardım etmeyecek, seni veli edinmeyecek olursa, ondan başka sana kim yardım edebilir ki!

İşte bu suretle Peygamber (s.a.)’in onların İslâm’a gireceklerine dair umud beslememesi buyurulmaktadır. Çünkü onların Hz. Peygamberden razı ve hoşnut olmaları imkânsız olan bir şeyin gerçekleşmesine bağlıdır. O da onun onla­rın milletlerine (din ve şeriatlarına) tabi olması ve dinlerine girmesidir.

Peygamber (s.a.)’e yapılan bu uyarı ve hitap, gerçekte bütün insanlara ya­pılan bir uyarı ve hitaptır. Burada müslümanlar Resulullah (s.a.)’ın şahsında temsil edilmektedir. Çünkü imam, önder ve uyulan örnek odur.

Daha sonra Yüce Allah önceden söz konusu ettiği buyruklardan ayrı ola­rak, Peygamber (s.a.)’in Kitap Ehli’nden ebediyyen ümidini kesmemesi için, ba­zı Kitap Ehli’nin Tevrat’ı düşünerek üzerinde durarak okuduklarını, hakkı ile o kitabı anlayıp kavradıklarını, kör bir taassuba kapılmadıklarını, o kitapta bu­lunan Resulullah (s.a.s.)’m niteliklerini değiştirip tahrif etmediklerini, dünya karşılığında ahiretlerini satmadıklarını, Allah’tan cennetini isteyip cehenne­minden sığındıklarını haber vermektedir. İşte bunlar senin getirdiğinin hak ol­duğunu idrak ederler. Herhangi bir bozukluk söz konusu olmaksızın Tevrat’a iman ederler. Bu şekilde Tevrat’a iman eden kimseler, Kur’ân’a da peygambere de iman ederler. Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi. Tahrifçilerden olup kita­bını inkâr eden kimseler ise, katiyyen sana iman etmez. İşte bunlar helak ola­cak kimselerdir ki pek çoktur. Bunlar hem dünya hem ahiret mutluluğunu kaybedenlerdir. Azap bunlara hak olmuştur. Çünkü bunlar hidayet karşılığın­da dalâleti almış kimselerdir. Ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdır onlar!

Burada geçen “kitap”tan kasıt Tevrat’tır. Katâde ise, kastın Kur’ân-ı Ke­rim olduğunu söylemekte ve ayet-i kerimenin genel bir anlam ifade ettiği ka­naatindedir. Her iki durumda da Yüce Allah’ın: “Onu gereği gibi okurlar” buy­ruğu ile anlatılmak istenen, ondaki emir ve yasaklara uyup helâlini helâl, ha­ramını haram kabul ederek, ihtiva ettiği hükümler gereğince amel etmek sure­tiyle ona hakkı ile tabi olurlar, demektir. [106]

Nimetin Hatırlatılması Ve Ahiret Korkusu

122- Ey İsrailoğulları! Size ihsan etti- £»*» nimetimi ve benim sizi gerçekten âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.kimseye bir fayda sağla-kimseden fidyenin kabul şekilde şefaatin kimseye fayda vermeyeceği bir günden sakının ve (o gün) onlara yardım da edilmez.

Açıklaması

Şanı yüce Rabbimiz Yahudilere ihsan etmiş olduğu nimetleri tekrar hatır­latmaktadır. Onların gayretlerini yenilemek, nefislerinde imana doğru bir can­lanış sağlayıp niteliklerini kitaplarında buldukları ümmî peygambere tabi ol­malarına teşvik etmek amacı ile bu yapılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah öğüt ve hatırlatma ile birlikte ahiret günü azabından korkutmaktadır.

Birinci ayet-i kerimede Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’in indirildiği dönemde bulunan Yahudilere öğüt vermekte, atalarına ihsan etmiş olduğu dünyevî ve dinî pek çok nimeti hatırlatmaktadır. Onlara, kendilerini düşmanlarının elin­den kurtardığını, üzerlerine menni ve selvayı indirdiğini, zillet ve baskı altında iken bu durumdan kurtarıp ülkede iktidar verdiğini, aralarından peygamberler gönderdiğini, peygamberlere itaat ettikleri ve peygamberlerin rablerinden ge­tirdiklerini tasdik ettikleri dönemlerde çağdaşları olan alemlere üstün kıldığını hatırlatmaktadır. Ta ki sapıklıklarını terk etsinler, akıllarını başlarına alıp doğruyu bulsunlar. Onların üzerindeki en büyük nimetlerden bir tanesi de ken­dilerine gönderilen Tevrat’tır. Her kim nimete şükredip Tevrat’ta bulunanların tümüne iman ederse o kişi Tevrat’ta müjdesi verilen peygambere de iman et­mesi gerekir.

İkinci ayet-i kerimede ise Yüce Allah, Tevrat’ı tahrif edip Allah’ın resulü Muhammed (s.a.)’i yalanladıkları için kıyamet günü azabından onları sakındır-maktadır. O gün kimse başkasının günahından sorumlu, tutulmayacak, kimse bir başkasının günahını yüklenemiyecektir. Kimseden başkasının cehennem­den kurtarılmasına yarayacak bir fidye alınmayacağı gibi, kimse kimseye so­rumlulukları için şefaatçi de olamayacaktır. [107]

İbrahim (A.S.)’in Sınanması, Beyt-i Haramın Özellikleri, Mekke’nin Faziletleri

124- Hani Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle imtihan etmişti. O da bun­ları eksiksiz yerine getirmişti. “Ben se­ni insanlara imam yapacağım.” buyur­muştu. O da: “Zürriyetimden de” de­mişti. (Rabbi) “Zalimlere ahdim eriş­mez.” diye buyurmuştu.

125- Hani biz o evi insanlar için bir dö­nüş yeri ve emin (bir mekân) kılmıştık. Siz de İbrahim’in m»lramınHan bir na­mazgah edinin. İbrahim ve İsmail’e de: “Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için titizlikle te­mizleyin” diye emir vermiştik.

126- Hani İbrahim: “Rabbim bunu emin bir belde kıl ve ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri mahsul­lerle nzıklandır.” demişti. (Rabbi) bu­yurmuştu ki: “Kâfir olanı dahi kısa bir zaman için faydalandırılacak, sonra onu cehennem azabına mahkum ede­ceğim. Varacağı yer ne kötüdür!”

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime olan: “İbrahim’in Makamı’ndan bir namazgah edinin” buyruğu ile ilgili olarak Buharî ve başkaları Hz. Ömer’in şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Üç hususta dileğim Rabbimin iradesine muvafak düştü. Ey Al­lah’ın Resulü, İbrahim Makamı yakınında bir yeri namazgah edinsen, dedim, bunun üzerine: “İbrahim’in Makamı’ndan bir namazgah edinin” buyruğu nazil oldu. Bir başka sefer: “Ey Allah’ın Resulü!” dedim, “Senin hanımlarının bulun­duğu yere iyi olanı da kötü olanı da giriyor. Keşke hanımlarına perde arkasına saklanmalarını emretsen.” Bunun üzerine hicab ayeti (Ahzab: 33/53) nazil ol­du. Resulullah (s.a.)’ın hanımları kıskançlık hususunda bir araya gelip birleşti­ler. Ben onlara: “Eğer o sizi boşarsa umulur ki Rabbi ona sizin yerinize sizden daha hayırlı zevceler verir.” (Tahrim: 66/5) dedim ve bunun üzerine bu ayet na­zil oldu. [108]

Açıklaması

Ya Muhammed! Müşrik olan kavmine de, başkalarına da Yüce Allah’ın İb­rahim (a.s.)’i bir takım emir ve yasaklardan oluşan bazı hükümlerle sınadığını hatırlat. O bu yükümlülükleri eksiksiz bir şekilde yerine getirmiş, en hayırlı bir şekilde ifa etmişti. Nitekim Yüce Allah: ‘Ye (ahdini) eksiksiz yerine getiren İbrahim” (Necm: 53/32) diye buyurmaktadır. Sınadığı zatın doğruluğunu bil­mekle birlikte, şanı yüce Allah’ın onu sınamaktan kastı, diğer insanlara onun bu konudaki doğruluk ve samimiyetini ortaya çıkartıp göstermektir. Yüce Al­lah’ın: “Hani rabbi… imtihan etmişti” buyruğunda “zaman” in hatırlatılmasın-dan kasıt, bu tür olayların meydana geldiği zamandır. Kur*ân-ı Kerim diğer ta­raftan bu “kelimeler” in neler olduğunu açıkça ifade etmemektedir. Bunların hac menasiki oldukları söylendiği gibi, Hz. İbrahim’in kayboluşlarını Yüce Al­lah’ın vahdaniyetine delil olarak gördüğü yıldız, güneş ve ay olduğu da söylen­miştir; başka şeyler de söylenmiştir.

Yüce Allah da Hz. İbrahim’i en güzel şekilde mükâfatlandırmış ve ona: Ben seni insanlara bir resul ve bir imam yapacağım. Dinleri hususunda onla­rın önderi olacaksın. Onlar bütün bu hususlarda sana uyacaklar, salihler senin ardından gelecekler, diye buyurmuştur. Hz. İbrahim de insanları tevhit dinine ve şirki terketmeye davet etti.

Hz. İbrahim benim zürriyetimden de bu şekilde önderler kıl, diyerek kendi zürriyeti için yaşayışlarında, din ve ahlâklarında hayırlı olan insanlar temenni etti. Bunda garip kaçacak bir taraf yoktur. Çünkü insan her zaman için oğlu­nun kendisinden daha iyi durumda olmasını ister.

Yüce Allah ona şu cevabı verir: Senin isteğini kabul ediyorum. Senin so­yundan insanlar için bir takım kimseleri önder yapacağım. Fakat kendilerine zulmeden zalimler benim imamet ya da peygamberlik ahdime nail olamaya­caklardır. Çünkü böyleleri insanlara önder olmaya elverişli kimseler değildir. Çünkü imam, dininin ve ailesinin korunmasında başkalarını dosdoğru yola uymaya iletmekte, zulümden alıkoymakta, insanların uyulan örneği ve önderi­dir. Sapmak suretiyle kendi öz nefsine zalim olan imam başkasını nasıl doğrul-tabilecektir.

Burada “ahid”den kasıt peygamberlik ya da imamettir.

Bu buyrukta, zulmün kötülendiğinin, kötü bir şey olduğunun, zalimlerden nefret edilmesi, uzak kalınması gerektiğinin delili vardır.

Daha sonra Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde Araplara da pek çok nimeti hatırlatmaktadır. Bunlardan bir tanesi Beyt-i Haram’m yani Kabe’nin insanlar için hac vaktinde olsun, başka zamanlarda olsun ibadet kastı ile dönüp dur­dukları bir yer olmasıdır. Bu ise ticari ve ekonomik hareketi canlandırır, oraya türlü hayırların, bollukların gelmesini sağlar. Araplara olan lütuflardan bir ta­nesi de, Beyt-i Haram’ın kişilerin korktuklarından yana huzura kavuştukları güvenilir bir yer kılınmasıdır. Oraya giren güvenlik içerisinde olur. Nitekim Yüce Allah bu hususu şöylece dile getirmektedir: “Biz onlara emin bir haram (belde) verdiğimizi görmüyorlar mı? Bununla birlikte onların etrafından in­sanlar yakalanıp kapılmaktadırlar. Bundan sonra hâlâ batıla inanıp Allah’ın nimetini inkâr mı edecekler?” (Ankebut: 29/67).

Daha sonra Yüce Allah müslümanlara İbrahim’in makamını namazgah edinmeleri emrini vermektedir. Namazlarında orayı tercih etmeleri istenmek­tedir. Çünkü buranın Hz. İbrahim’in orada ayakta durmasıyla üstün bir şerefi vardır. Buradaki emir vücub için değil, nedb (teşvik) içindir. Müslümanlar da tıpkı İbrahim (a.s.)’e çağdaş olan müminlerin emrolunduğu gibi bununla emro-lunmuşlardır.

Bu ev temizdir, tertemizdir. Biz İbrahim’e ve İsmail’e orayı putlardan ve İbrahim (a.s.)’in eline geçmezden önce müşriklerin yaptıkları putlara ibadetten temizlemesini emrettik. Maddî pislikten ve manevî her türlü kirlilikten de arındırmasını buyurduk. Hac menasiki ile Safa ile Merve arasında sa’y etmek, tavaf etmek, orada ikamet edip rükû ve secde etmek gibi ibadetlerin edası es­nasında boş, çirkin söz ve orada anlaşmazlık çıkarmak gibi manevî pisliklerden de arındırmalarını emrettik. Peygamber (s.a.)’den rivayet edildiğine göre, o Mekke’yi fethettiğinde Beytullah’taki putların kırılmasını emreder. Elinde bu­lunan sopa ile bu putları vurarak şu ayeti okur: “De ki: Hak geldi batıl da çeki­şe çekişe can verdi. Zaten batıl, çekişe çekişe can verip yok olucudur.” (İsra: 17/81).

Hz. İbrahim ve ondan sonra gelenler bu ibadetleri yerine getirmekle emro-lunmuşlardı. Bunların keyfiyetini ve yerine getirilme yolunu bilmesek dahi bu böyledir. Buraya Beyt (ev) denilmesinin sebebi, Yüce Allah’ın, sağlıklı bir iba­detin edası için orayı bir mabed kılması ve namaz kılanlara ibadetlerinde ora­ya yönelmelerini emretmesi dolayısıyladır.

Namaz kılanlar için Kâ’be’nin yönelecekleri bir yer kıhmşındaki hikmet ise, ibadetlerin ve duyguların birleştirilmesi, Yüce Allah’ın huzurunda bulun­manın bir belirtisi olarak münhasıran mukaddes ve ilâhî zata yönelmektir. Gerçek manada ve gereği gibi Yüce Allah’ın huzurunda durabilmek imkânsız bir şeydir. O bakımdan ilâhî rahmetin o Beyt’te hazır olduğu düşünülür. Bu ne­denle KaTbe’ye yönelmek zat-ı ulûhiyyete yönelmek gibidir.

Yüce Allah’ın Peygamberine hatırlatmasını emretmiş olduğu Araplar üze­rindeki nimetlerinden bir tanesi de İbrahim (a.s.)’in bu beldeyi güven ve huzur beldesi kılması için dua etmesidir. O beldeye zorbalar musallat olamaz. Günah­kâr suçlular oranın saf havasını bulandıramaz. Yüce Allah’ın orayı yerin dibine geçmekten, zelzelelerden, sellerden ve buna benzer diğer beldeler üzerindeki gazabının görünür şekillerinden koruması da bu nimetler arasındadır.

Hz. İbrahim, Allah leâlâ’dan o belde halkını türlü ve en güzel meyve ve mahsullerden nzıklandırmayı, yeryüzünün çeşitli hayır, bereket ve güvenliğin­den faydalandırmayı istemiştir. Bu ya onun yakınında ziraat ile ya da uzak bölgelerden çeşitli meyve ve mahsullerin getirilmesi ile olur. Görüldüğü gibi bütün bunlar gerçekleşmiştir. Nitekim Yüce Allah da bu hususu şöylece dile getirmiştir: “Biz onları güven dolu bir hareme yerleştirmedik mi? Oraya her çe­şit mahsullerden -tarafımızdan bir rızık olmak üzere- toplanır gelir; fakat onla­rın çoğu bilmezler.” (Kasas: 28/57).

Hz. İbrahim’in duasının kabul olunması müminler için bir ikram ve bir lü-tuftur. Allah’ın rahmeti müminleri de kâfirleri de kapsayıcıdır. Allah’ın herke­se nzik verdiği bir gerçektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onla­rın hepsine şunlara da bunlara da ardı ardına Rabbinin bağışından veririz. Rabbinin bağışı alıkonmuş değildir.” (İsrâ: 17/20). Şu kadar var ki kâfirlerin dünya nimetlerinden faydalandırılması kısa ve sınırlıdır. Ondan sonra gidecek­leri yer cehennemdir. Allah küfre sapana da rızık verir ve kısa bir süre onu da bu rızıktan faydalandırır. O süre ise kafirin bu dünyada kaldığı süredir. Bun­dan sonra zorunlu olarak, ister istemez cehennem azabına sürülüp götürülür. Onları bekleyen akıbetleri ve dönüş yerleri ne kadar kötüdür!

Bu buyrukta Kureyş Arapları imana teşvik edilmekte, küfürden sakındırıl-makta, hem onlar hem de Kitap Ehli olanlar İslâm çağrısından yüz çevirmekten sakmdırılmaktadırlar. Yüce Allah’ın, yalnızca müminler için rızık talebini zik­retmesi onların bu işe lâyık olduklarına, bu işi hak ettiklerine de bir işarettir. [109]

Kabe’nin İnşa Edilmesi Ve Hz. İbrahim İle Hz. İsmail’in Duası

127- “Hani İbrahim ve İsmail o evin te­mellerini birlikte yükseltiyorlardı: “Rabbimiz, bizden kabul buyur. Şüp­hesiz sen her şeyi işiten ve hakkıyla bi­lensin.”

128- “Rabbimiz, îlrimigi de sana teslim olmuş ve soyumuzdan da müslüman bir ümmet kıl! Bize menasikimizi gös­ter, tevbelerimizi kabul buyur. Çünkü tevbeleri en çok kabul eden ve hakkıy­la esirgeyen sensin.”

129- “Rabbimiz, onların arasında on­lardan bir peygamber gönder ki, onla­ra ayetlerini okusun, onlara Kitabı ve hikmeti öğretsin. Onları tezkiye etsin. Şüphesiz sen Azizsin, Hakimsin.”

Açıklaması

Ey Muhammed! Kavmine bir de İbrahim (a.s) ile oğlu İsmail (a.s.)’in Beyt’in kaidelerini ve temellerini inşa ettikleri zamanı hatırlat! Onu yapan iki kişinin iki peygamber olduğunu ve putperest bir ülkenin ortasında o Beyt’in ibadete tahsis edilmesindeki fazileti hatırlat! Bu fazilet o evin taşlarında, ko­numunda ve semadan nazil oluşunda değildir. O Beyt’e yönelmek hiçbir mekân hududuna sığmayan ve hiçbir cihete hasrolmayan Yüce Allah’a yönelmek de­mektir. Oradaki Hacer-i Esved’in istilâm edilmesi (selâmlanması) namazda Kabe’ye yönelmek gibi taabbüdi bir davranış sayılmıştır. Bu taşın bizatihi bir meziyeti yoktur. Hatta Ömer b. el-Hattab’ın onu istilâm ettiği sırada söylediği şu söz gereği diğer taşlar gibi, o da bir taştır: “Allah’a yemin ederim, ben senin zararı da faydası da olmayan bir taş olduğunu biliyorum. Eğer Resulullah ” s.a.)’ı seni öperken görmemiş olsaydım, ben de seni öpmezdim. Daha sonra Hz. Ömer yaklaştı ve taşı öptü.” [110]

Binayı yükselttikleri esnada Hz. İbrahim ile Hz. İsmail şu sözleriyle dua ediyorlardı: “Rabbimiz, şüphesiz ki sen duamızı işitensin. Bütün amellerimiz-deki niyetlerimizi çok iyi bilensin. Rabbimiz ikimizi de sana itaatla bağlanan, ıtikadlan ile sana ihlâsla yönelen kimseler kıl! Senden başkasına yönelmeye-lim, senden başkasından yardım istemeyelim ve bütün amellerimizde senin rı­zandan başkasını aramayalım. Rabbimiz, soyumuzdan sana ihlasla bağlanan, emirlerine itaatla boyun eğen bir topluluk yarat. Yarat ki İslâm, bütün nesiller boyunca devam edip gitsin. Rabbimiz, ibadet şekillerimizi, ibadet yerlerimizi bize göster, bize bildir! Nerede ihrama girileceği, Arefede nerede vakfe yapıla­cağı, neresinin tavaf edileceği, nerede sa’y yapılacağı gibi haccın amellerini biz­lere öğret! Tevbemizi kabul buyur. Çünkü sen Tevvâbsın; Rahimsin; kullarının tevbelerini çokça kabul edensin. Onları azaptan kurtarmak suretiyle tevbe edenlere çok merhametlisin.”

Onların bu şekildeki dua ve yakarışları soylarından gelecek olanlara bir ırşaddır, bir yol göstericiliktir. İtaat üzere sebat etmeleri ve devamlı olmaları için Allah’tan bir taleptir. Yoksa onlar günahkâr olduklarından bu duayı etmi­yorlardı. Çünkü peygamberler masumdur. İnsanlarca menasikin bilinmesi ve Beyt’in bina edilmesinden sonra vakfe yerinin ve oradaki diğer yerlerin, gü­nahlardan arınıp tevbenin Allah’tan isteneceği yerler olduğunu açıklamak için böyle dua etmişlerdir.

Rabbimiz, sen o müslüman ümmet arasında onlardan bir resul gönder! O resul onlara karşı çok şefkatli olsun. Onlar da onun sayesinde insanların en üs­tünleri, en şereflileri olsunlar. Onun çağrısını kabul edebilsinler, onu eksiksiz bir şekilde gereği gibi tanıyıp doğruluğunu, emin oluşunu, iffetini, istikamet üzere oluşunu ve buna benzer mümtaz özelliklerini hissedercesine görüp tanı­sınlar. Bu peygamber onlara karşı Yüce Allah’ın vahdaniyetini, öldükten sonra dirilme ve amellerin karşılıklarının görülmesine dair delilleri ihtiva eden ayet­lerini okusun. Onlara KuVân’ı, şeriatın sırlarını ve maksatlarını, bir de nefisle­rinin kendileri vasıtasıyla kemale ereceği bilgi ve marifetleri öğretsin. Şirkin pisliklerinden, türlü masiyetlerden onları arındırsın. Onlara güzel ahlâkı öğ­retsin. Çünkü sen mağlûp edilemeyen güçlü (Azîz), bütün işlerinde hikmeti sonsuz (Hakîm) olansın. Ancak hikmet ve maslahatın gereği olan şeyleri ya­parsın. İmam Malik der ki: Burada sözü geçen hikmet, dini bilmek, te’vil husu­sunda fıkıh (derin bilgi) sahibi olmak ve bir seciye ve Yüce Allah’ın nurunun neticesi olan bir kavrayıştır. [111]

Hz. İbrahim’in Dininden Yüz Çeviren Akılsızlar

130-Nefsini sefahete bırakandan başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir? Andolsun ki biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O şüphe yok ki ahirettede muhakkak salihlerdendir.

131- Hani Rabbi ona: “Teslim ol dediği zaman o da: “Alemlerin Rabbine teslim oldum” demişti,

132- İbrahim de bunu oğullarına vasiyyet etti. Ya’kub da: “Ey oğullarım! Allah sizin için bu dini beğenip seçti. O halde siz ancak müslümanlar olarak can verin.”

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Uyeyne şöyle de­mektedir: Rivayet edildiğine göre Abdullah b Selâm, Seleme ile Muhacir adın­daki kardeşinin iki oğlunu İslâm’a davet etti ve onlara şöyle dedi: “Şanı yüce Allah’ın Tevrat’ta şöyle buyurduğunu siz de biliyorsunuz: Ben İsmail’in soyun­dan adı Ahmed olan bir peygamber göndereceğim. Kim ona iman ederse hida­yeti ve doğru yolu bulur, kim ona iman etmezse o mel’ûndur.” Bunun üzerine Seleme İslâm’a girdi, Ebu Muhacir İslam’ı kabul etmedi. İşte bu ayet-i kerime onun hakkında nazil olmuştur. [112]

Açıklaması

Yüce Allah Hz. İbrahim’i bir takım kelimelerle sınadığını, onun da bunla­rı eksiksiz bir şekilde yerine getirdiğini, Hz. İbrahim’e Beytullah’ı bina edip ibadet için orayı temiz tutmasını emretmiş olduğunu hatırlattıktan sonra, tev-hid ve kalpten Allah’a teslim oluşun ifadesi olan İbrahim’in (milleti) dininden yüz çevirmenin doğru olamayacağını belirtmektedir. Hz. Yakub da kendi oğul­larına bunu vasiyet etmiştir. Ondan önce Hz. İbrahim de aynı tavsiyede bu­lunmuştur.

O halde İbrahim’in milletinden ve dininden ancak kendisini küçük düşü­ren, kendisini hafife alan kimseler yüz çevirebilir. Çünkü hayrı, hakkı ve hida­yeti terk eden bir kimse kendi nefsini küçük ve zelil düşürmüş olur.

Yüce Allah Hz. İbrahim’i dünyada beğenip seçmişti. Onu peygamberlerin atası kılmıştır. Ahirette de salih ve istikamet üzere olmak ile lehine tanıklık edilen bir kimse kılmıştır. İnsanları da onun dini üzre amel etmeye yöneltmiş­tir. İşte bu, Hz. İbrahim’e ahiretteki halinin de salah (iyi ve düzgün) olacağına bir müjde ve bu konuda ona bir vaad özelliğini taşımaktadır.

Yüce Allah Allah’ın vahdaniyyetine dair delilleri göstermek suretiyle kav­mini İslama çağırdığı zamandan beri, onu beğenip seçmiştir. Hz. İbrahim ise gecikmeksizin Allah’ın emrine itaatla bağlanmıştır ve şöyle demiştir: Ben bü­tün yaratıkları var eden Allah’a dinimi halis kıldım. Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibi: “Şüphesiz ki ben gökleri ve yeri yaratana hanif olarak yöneldim ve ben müşriklerden değilim.” (En’am: 6/79).

Hz. İbrahim, soyundan gelecekler için hayır dilekte bulunduğundan dolayı, onlara dosdoğru dini tavsiye etmiştir. Hz. Yakub da aynı şekilde davranmış ve her ikisi de soylarından gelenlere şöyle demişlerdir: “Allah size bu dini yani Al­lah’ın kendisinden başkasını kabul etmediği İslâm dinini seçmiş bulunmakta­dır. Allah’a teslim esası üzerinde sebat gösteriniz, ondan ayrılmayınız. Ölüm ge­lip çatıncaya kadar böyle devam ediniz. Rabbinizin sizin için seçmiş olduğu hak dinden başka bir din üzere olduğunuz halde ölüm gelip sizi bulmasın.” İşte bu buyruk sapan kimsenin önünde tekrar Allah’a dönmek ve ölümden önce yeni­den Allah’ın dinine bağlanmak için kapının açık tutulduğunu göstermektedir.

O bakımdan ey Yahudiler! Duruma bir bakınız. Sizler gerçekten atalarınız İbrahim ile Yakub’a tabi misiniz, değil misiniz? [113]

Yahudilerin Hz. İbrahim İle Hz. Yakub’un Dini Üzere Olduklarına Dair İddialarının Çürütülmesi

133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattı­ğı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına: “Benden sonra siz neye iba­det edeceksiniz?” dediği zaman onlar: “Senin ilâhını ve ataların İbrahim, İs­mail ve İshak’ın bir tek olan ilahına ibadet edeceğiz, biz O’na teslim olmu­şuzdur” demişlerdi.

134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. On­ların lragflnrfıklnn kendilerinindir. Si­zin kazandığınız da sizindir. Ve siz on­ların işlediklerinden sorumlu olacak da değilsiniz.

135- “Yahudi veya Hiristiyan olun ki hidayet bulaşınız” dediler. De ki: “Ha­yır hanif olarak İbrahim’in dini(ne uyarız). O şirk koşanlardan değildi.”

136- Deyin ki: “Biz Allah’a ye bize indi­rilene İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Ya­kub’a ve Esbata indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya verilenlere ve bütün peygamber­lere rableri tarafından verilenlere iman ettik. Birini diğerinden ayırd et­meyiz. Biz O’na teslim olmuşuz.”

137- Artık eğer onlar da sizin îm^nı etti­ğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidayete ererler ve şayet yüz çevirir­lerse onlar ancak ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime Hz. Peygambere: “Sen Yakub’un vefat ettiği gün oğulları­na Yahudiliği tavsiye ettiğini bilmiyor musun?” demeleri üzerine nazil olmuştur.
  2. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ise İbni Ebi Hâtim’in İbni Abbas’tan kaydettiği rivayete göre şudur: İbni Suriye Peygamber (s.a.)’e: “Hidayet ancak bizim izlediğimiz yoldur. O bakımdan ya Muhammed, sen de bize uy ki hidayet bulasın” dedi. Hıristiyanlar da benzer bir ifadede bulundular. Bunun üzerine Yüce Allah onlar hakkında: “Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayet bulaşınız dediler.” buyruğunu indirdi.

Yine ondan gelen bir diğer rivayete göre İbni Abbas şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime Ka’b b. el-Eşref, Mâlik b. es-Sayf ve Ebu Yâsir b. Ahtab gibi Me­dine Yahudilerinin başını çekenler ile Necran Hıristiyanları hakkında nazil ol­muştur. Bunlar din hususunda Müslümanlar ile çekişiyor, her bir grup Allah’ın dini hususunda ötekinden daha hayırlı olduğunu ileri sürüyordu. Yahudiler “Bizim peygamberimiz Musa, peygamberlerin en faziletlisidir, dinimiz dinlerin en faziletlisidir” dediler; Hz. İsa’yı, İncil’i, Hz. Muhammed’i ve Kui^ân-ı Kerim’i inkâr edip kâfir oldular. Hıristiyanlar ise: “Bizim peygamberimiz İsa peygam­berlerin en faziletlisidir, kitabımız kitapların en faziletlisidir, dinimiz dinlerin en faziletlisidir.” dediler; Hz. Muhammed’i ve Kur*ân-ı Kerim’i inkâr edip kâfir oldular. Bu kesimlerin her birisi ayrı ayrı müminlere: “Siz bizim dinimize bağ­lanınız. Din diye bizimkine denir.” deyip onları kendi dinlerine çağırdılar. [114]

Açıklaması

Ey Muhammed (s.a.)’i yalanlayan Yahudiler! Yakub’a ölüm yaklaştığında sizler yanında hazır değildiniz. O bakımdan onun ağzından yalan söylemeyin. Ben İbrahim ile onun oğullarına ancak İslâm’ın kendisi olan Hanif dinini gön-dermişimdir. Bu peygamberler kendi soyundan gelenlere de bu dine bağlanma­larını tavsiyede bulunmuşlardır. Bunun delili ise Yakub’un oğullarına söylediği şu sözlerdir: “Benim ölümümden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları ona şu cevabı vermişlerdi: Pek çok delilin onun varlığına ve vahdaniyetine delâlet ettiği bir ve tek Allah olan senin ilâhına ibadet edeceğiz ve O’na başkasını eş koşmayacağız. O senin ataların İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın da ilâhıdır. Biz O’na boyun eğip O’nun hükmüne bağlı kalacağız, uyacağız. Hz. Yakub’un amcası olduğu halde Hz. İsmail’i de ataları arasında zikrettiler. Böylelikle onu da babaya benzetmiş oldular. Buharî ile Müslim tarafından rivayet edilen sa­hih hadiste de: “Kişinin amcası babasının bir dengidir.” diye buyurulmuştur.

Daha sonra Yüce Allah Yahudilerin, Peygamberlerin soyundan ve onların torunları olduklarını, dolayısıyla sayılı günler dışında cehenneme girmeyecek­lerine dair iddialarını şu buyruğu ile reddetmektedir: Sözünü ettiğiniz bu üm­met, lehinde ve aleyhinde olan şeyleri ile birlikte geçip gitmiştir. Yüce Allah’ın kullan arasında uygulayageldiği sünneti ise, herkesi ancak kendi ameli ile ce­zalandırmasıdır ve kimsenin başkasının amelinden sorumlu tutulmamasıdır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Yoksa Musa’nın ve ahdini eksiksiz yerine getiren İbrahim’in sahifelerinde olanlardan haberdar olmadı mı? Kimse kimsenin günahını yüklenmeyecek ve insan için çalıştığından başkası yoktur di­ye (kendisine bildirilmedi mi?)” (Necm: 56/33-34) Peygamber (s.a.) de: “Ey Ha-şimoğullan! İnsanlar bana amelleriyle gelirken siz bana nesep bağınızı ileri sü­rerek gelmeyiniz.” diye buyurmaktadır. İşte bu geçmişlere kendi amelleri dışın­da hiçbir şey fayda vermeyeceği gibi, size de amellerinizin dışında hiçbir şeyin faydası olmayacaktır.

Yüce Allah kendi dininin bütün peygamberler vasıtasıyla bir ve tek olduğu­nu, Araplara da, Kitap Ehli’ne de önceki peygamberlerin çağrısının bir uzantı­sından ibaret olan İslâm’a uymak mükellefiyetinin bulunduğunu, teferruattaki ayrılıkların dinin özünü değiştirmediğini beyan buyurduktan sonra, Kitap Eh-li’nin aralarındaki cüz’î farklılıklara sıkı sıkıya yapışmalarını tenkit ettiğini, kusurlu bulduğunu görüyoruz. Yahudiler: “Din hususunda Yahudilerle birlikte olunuz ki dosdoğru yola iletilmiş olasınız.” derken; Hristiyanlar da: “Hıristivan-larla birlikte olunuz ki, hakka ulaşasınız.” dediler. Her bir dine tabi olan kendi dininin en hayırlı din olduğunu iddia ederken, Yüce Allah şu buyruğu ile onlara cevap vermektedir: Sizler dini üzere olduğunuzu iddia ettiğiniz İbrahim’in dini­ne geliniz. İşte herhangi bir sapması bulunmayan eğriliği olmayan din odur. İb­rahim Allah’a, Allah’tan başka putları ya da heykelleri ortak koşan bir kimse değildi. Bu ifadelerle onların: “Üzeyr Allah’ın oğludur, Mesih Allah’ın oğludur.” gibi sözlerle şirk koşmaları ima edilmekte ve tenkit edilmektedir.

Daha sonra Yüce Allah müminlere şöyle demelerini emretmektedir: Biz­ler bütün peygamberlerin, bütün resullerin peygamberliğine iman etmekle birlikte, alemlerin Rabbi olan Allah’a da itaat etmekte, boyun eğmekteyiz. Bü­tün dinlerin kaynağı O’dur. Hiçbir peygamberi yalanlamayız. Aksine biz dini tek bir bütün olarak kabul edip tasdik ediyoruz. Dinin özüne iman ediyoruz. Ayrılığın söz konusu olmadığı aslına inanıyoruz. Bütün peygamberlerin hak ve hidayet ile gönderilmiş Allah’ın resulleri olduğuna şahitlik ediyoruz. O ba­kımdan İsa ve Muhammed (her ikisine de selâm olsun)den uzak olduklarını belirten Yahudilerin yaptıkları gibi yapmayız. Resulullah (s.a.)’den uzak ol­duklarını söyleyen Hıristiyanların yaptıkları gibi de yapmayız. Bizler Allah’a boyun eğenleriz, ona itaat edenleriz, kulluğumuzla O’na bağlanan kimseleriz. İşte sağlıklı iman budur. Sizler ise hevalarınıza uymaktasınız. O halde gerçek mümin, bütün kitaplara ve peygamberlere iman edip hiçbir peygamber ara­sında ayırım gözetmeyen, ilâhî kitabın bütün getirdiklerine iman eden kimse­dir.

Buharî’nin Ebu Hureyre’den rivayetine göre Kitap Ehli Tevrat’ı İbranice okuyor müslümanlara Arapça açıklıyorlardı. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Kitap Ehlini tasdik de etmeyiniz, yalanlamayınız da. Bunun yerine: “Biz Al­lah’a ve…. iman ettik.” deyin.” [115]

İbni Ebî Hâtim’in MaTtil’den Peygamber (s.a.)’den merfû olarak rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Tevrat’a ve İncil’e iman ediniz ve Kur’ân sizin için ye­terli olsun.”

Eğer Kitap Ehli sizin iman ettiğiniz gibi sahih şekliyle Allah’a iman eder, Allah’ın vahdaniyetini kabul ve itiraf eder, peygamber ve resullere indirdikleri­ni tasdik ederse, dosdoğru yola hidayet bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirir ve se­nin kendilerini davet ettiğin dinin aslına dönüşü kabul etmez ve Allah’ın pey­gamberleri arasında ayırım gözetip bir kısmını kabul ederken diğer bir kısmını inkâr ederlerse, ya Muhammed, şunu bil ki, onların takındıkları bu tavır ayrı­lık, anlaşmazlık ve düşmanlık çıkarmaktır. Onların tavırları bu olduğu takdir­de şunu bil ki, onların kötülüklerine, eziyetlerine, hile ve tuzaklarına karşı Al­lah sana yardım edecektir. Allah onların birliklerini darmadağın edecek, sizleri onlara karşı muzaffer kılacaktır.

Nitekim bu ilâhî vaad, Kurayzaoğuları’nın öldürülüp çocuklarının esir edilmesi, Nadiroğullannın Şam’a sürgün edilmesi, Necrân Hıristiyanlarının da cizye yükümlülüğüne tabi kılınmasıyla gerçekleşmiştir. Allah onların söyledik­leri ve her sözü çok iyi işitendir, Semi’dir. İçlerinde gizledikleri kini, kıskançlı­ğı, buğzu ve her türlü fiili de çok iyi bilendir, Alim’dir. [116]

İman Boyası, İmanın Nepislerdeki Etkisi Ve Yalnızca Yüce Allah’a Kulluk

138- Allah’ın boyası! Kimin boyası Al­lah’tan daha güzel olabilir? Biz O’na ibadet edenleriz.

139- De ki: “Siz bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz? Halbuki o bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Biz ona ihlâsla bağlanmışızdır.”

140- Yoksa siz: “Muhakkak ibrahim, İs­mail, İshak, Yakub ve Esbât Yahudi ya­hut Hıristiyan idi” mi diyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Al­lah mı? Yanında Allah’tan gelen bir şa­hitliği saklayandan daha zalim kim olabilir? Allah işlediğinizden gafil de­ğildir.”

141- Onlar birer ümmetti, gelip geçti­ler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir ve siz onların işlediklerinden sorumlu ola­cak da değilsiniz.

Nüzul Sebebi

İbni Abbas’ın açıklamasına göre 138. ayetin nüzul sebebi şöyledir: Hıristi­yanların oğullan olduğu vakit yedi günlük iken onu götürür ve vaftiz suyu de­nilen özel bir suyla yıkarlardı. Bununla onu temizleme amacını güdüyorlar ve bu bir temizliktir, diyorlardı. Bunu da sünnet etme yerine yapıyorlardı. İnanç­larına göre çocuk ancak bu şekilde gerçek bir Hıristiyan olurdu. İşte Yüce Al­lah bunun üzerine bu ayet-i kerimeyi indirdi. [117]

Açıklaması

  1. ayet-i kerimede Yüce Allah müminlere şöyle demelerini öğretip emret­miştir: Biz Allah’a, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettik. O’nun peygamber ve kitapları arasında bir fark gözetmeyiz. Bu ayet-i kerimede de Yüce Allah on­lara şöyle demelerini emretmektedir: Yüce Allah bizleri peygamberlerin getir­dikleri vasıtasıyla hakka ve imana istidatlı olarak yaratmış ve bu boya ile bizleri boyamıştır. Peki, hikmeti sonsuz, her şeyden haberdar olan Allah’ın boyasından boyası daha güzel olan kimdir? İslâm boyasından daha güzel boya olabilir mi? Kullarını iman ile boyayan Allah’tır. Bununla şirkin pisliklerinden onları arındı­ran O’dur. O bakımdan bizler önder ve hahamlardan herhangi bir kimsenin bo­yasına uymayız. Çünkü bu, tek olan bir dini fırkalara bölen, ümmeti birbirinden nefret eden kesimlere ayırmakta olan uydurma ve beşerî bir boyadır.

Bizler, bize ihsan etmiş olduğu oldukça üstün ve değerli nimetler arasında İslâm ve hidayet nimetlerini de bağışlamış bulunan Allah’a ibadet edenleriz, O’ndan başkasına ibadet etmeyiz, O’na ihlâsla bağlıyız, O’na itaatle boyun eğe­riz. O bakımdan bizler dine bir şeyler ekleyen, ondan bir şeyler eksilten, helâl ve haramlar koyan, ruhlardan İslam boyasını silen ve Allah’a şirk koşma boya­sını oraya yerleştiren hahamları, rahipleri Rabler edinmeyiz.

Daha sonra Yüce Allah Peygamberine, Kitap Ehli’ne şunları söylemelerini emretmektedir: Allah’ın dini hakkında bizimle tartışıyor ve hak dinin Yahudi­lik ve Hıristiyanlık olduğunu iddia ediyor, bu dinleri izlemekle cennete girece­ğinizi umuyor ve: “Yahudi veya Hıristiyan olandan başkası asla cennete gire­mez.” (Bakara: 2/111) “Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayet bulaşınız.” (Ba­kara: 2/135) mı diyorsunuz?

Sizler bu iddiaları neye dayanarak ileri sürüyorsunuz? Neye dayanarak hidayete ve Allah’a bizden daha yakın olduğunuzu söyleyebiliyorsunuz? Halbu­ki Allah bizim de sizin de Rabbidir. Allah’a kul olma açısından bizim ile sizin aranızda fark yoktur. Bizim de sizin de malikiniz O’dur. İyi ya da kötü olsun, bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Allah her insana kendi amelinin karşılığını verecektir. İnsanlar arasında takva ve salih amel dışında hiçbir bakımdan üstünlük yoktur. Sizler ise geçmişteki salihlerinize güvendi­niz. Onların size şefaat edeceklerini zannettiniz. Bize gelince; biz kendi ameli­mize güveniriz, Allah’a ihlâsla yöneliriz, O’nun rızasından başka bir kastımız yoktur. Peki nasıl olur da cennet ve hidayetin size münhasır olduğu iddiasında bulunabilirsiniz?

Kendinizin özel olarak Allah’a yakınlığınızın yine Allah tarafından tespit edildiğini nasıl söyleyebilirsiniz? Ya da dinleriniz Yahudilik ya da Hiristiyanlı-ğın size ayrıcalık kazandırma sebebinin önceden gelmiş peygamberler olan İb­rahim, İsmail, İshak, Yakub ve Esbât’ın Yahudi ya da Hıristiyan olmalarından kaynaklandığını neye dayanarak söylemektesiniz? Siz onların izinden mi git­mektesiniz? Böyle bir iddia yalandır. Çünkü bu iki isim (Yahudilik ve Hıristi­yanlık) sonradan ortaya çıkmıştır. Yahudilik adı ancak Hz. Musa’dan sonra, Hıristiyanlık adı da ancak Hz. İsa’dan sonra ortaya çıkmıştır.

Burada maksat, her iki tarafın da iddialarını reddetmek ve bu iddiaları sebebiyle her iki tarafı da şiddetle azarlamaktır. Peki, Allah katında neyin kendi rızasına uygun olduğunu sizler mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Şüphesiz ki bunu daha iyi bilen siz değil, Allah’tır. Allah insanlar için İbrahim dinini seçip beğenmiştir. Siz bunu itiraf ediyorsunuz? Kitaplarınız da Yahudilik ve Hıristiyanlık gelmezden önce onu tasdik etmektedir. Peki, siz neden bu dini beğenmiyorsunuz?

Yanında Allah’tan gelmiş bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Bu ise Yüce Allah’ın Hz. İbrahim ile Hz. Yakub’un Hanif ve müslüman oldukla­rına, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan uzak olduklarına dair şahitliğidir. İnsanlar arasında kardeşlerinin çocukları olan İsmail’in oğulları Araplardan bir pey­gamber göndereceğini müjdeleyen Allah’ın şahitliği O’nun kitabında tespit edilmiştir.

Zemahşerî der ki: Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır:

a) Kitap Ehli’nden daha zalim hiçbir kimse yoktur. Çünkü onlar bile bile bu şahitliği gizlediler.

b) Eğer bizler bu şahitliği gizleyecek olursak, hiçbir kimse bizden daha za­lim olamaz. Böyle bir açıklama halinde ise, onların Yüce Allah’ın Muhamed (s.a.)’in lehine kitaplarında yapmış olduğu peygamberlik şehadetini ve diğer şehadetleri gizlemelerine de bir tariz vardır. [118]

Allah amellerinizden gafil değildir. Tek tek onları sayıp tespit eder, amel­lerinize karşılık sizi cezalandırır. Bu ise azar ve sitemin akabinde gelen bir teh­dittir.

O peygamberler topluluğunun kazandıkları güzel ameller kendilerinindir. Sizin de kazandığınız güzel ameller sizindir. Kimse başkasının amelinden so­rumlu olmayacaktır. Aksine herkes kendi yaptığından sorumlu tutulur. Kendi­sinden başka kişiye ne zarar veren bulunur ne de fayda sağlayan. Sizlere geç­mişlerin yaptıklarından sorulmayacaktır. Onlar da bizim yaptıklarımızdan so­rumlu olmayacaklardır. İşte bu, akılların da kabul ettiği hak dinlerin temel bir kaidesidir. Bu da kişisel veya ferdî sorumluluktur. Nitekim Yüce Allah bir baş­ka yerde şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir (günah) yük (ünü) yüklenen, başka biri­sinin yükünü yüklenmez ve insan için çalıştığından başkası yoktur.” (Necm: 53/38-39). Şanı yüce Allah bu kaideyi ve bu ayet-i kerimeyi pek çok münasebet­le tekrarlamıştır. Bundan önceki 134. ayet-i kerimede bu durum, onların övün­dükleri atalarının amelleri ile geçmişe bel bağlama huyları dolayısıyla söz ko­nusu edilmişti. İşte geçmişe bakıp geleceğe karşı tembellik gösteren, uyuşuk ve güçsüzlerin yaptıkları hep bu türden işlerdir.

Yüce Allah yine: “Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” sözünü değişik yerlerde amellerinin karşılığını görmeyi, hesabı ve amellerin tespit edildiğini tekit etmek için tekrarlamaktadır. İşte insanlar arasındaki mutlak adalet bu­dur. Ebu Hayyan der ki: Bu cümle ancak bir masiyetin işlenmesi akabinde gel­mektedir. Dolayısıyla bir tehdit ihtiva etmekte ve Yüce Allah’ın onların işlerini başıboş bırakmayacağını haber veren bir üslupla gelmektedir.

Kıblenin Değiştirilmesine Hazırlık

142- İnsanlardan kimi kıt akıllılar: “Onları yöneldikleri kıblelerinden çe­viren nedir?” diyeceklerdir. De ki: “Do­ğu da Batı da Allah’ındır. O dilediğini dosdoğru yola iletir.”

143- Böylece sizi vasat bir ümmet kıl­dık. Bütün insanlara karşı şahidler olasınız, bu peygamber de üzerinize bir şahid olsun diye. Senin hala yönel­diğin kıbleyi ancak o peygambere uyanları ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırd edelim diye kıble yaptık. Elbette bu büyük bir iş­tir. Ancak Allah’ın hidayet ettiği kim­seler için değil. Allah imanınızı boşa çıkartmaz. Şüphesiz Allah insanları af­fedicidir, merhametlidir.

Nüzul Sebebi

Buharî’nin rivayetine göre el-Berâ b. Azib şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) Medine’ye gelince Beytülmakdis’e doğru 16 veya 17 ay süreyle namaz kıldı. Resulullah (s.a.) kıble tarafına doğru yönünün çevrilmesini istiyor, arzuluyor-du. Bunun üzerine Yüce Allah: “Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini görü­yoruz.” (Bakara, 2/144) ayetini indirdi. İnsanlardan kıt akıllılar olan Yahudiler: “Onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?” dediler. Yüce Allah da: “De ki: Doğu da batı da Allah’ındır.” buyruğunu indirdi.

Yine Buharî ile Müslim’de el-Berâ b. Azib’den şöyle denilmektedir: Kıble değiştirilmeden önceki kıbleye (Beytülmakdis’e) doğru namaz kılmaya devam ederken bazı kimseler vefat ettiler, bazıları da öldürüldüler. Onlar (in geçmiş amelleri ve imanları) hakkında ne söyleyeceğimizi bilemedik. Bunun üzerine Yüce Allah, “Allah imanınızı boşa çıkarmaz” buyruğunu indirdi. [1]

Açıklaması

Bu ayet-i kerimelerde Yüce Allah kıblenin değiştirilmesinin hazırlığını yapmakta, bunun sebebini beyan etmektedir. Şanı Yüce Allah kıblenin değişti­rilmesi ile birlikte ortaya çıkacak birtakım çalkantılara dair, -bildiklerine uy­gun- hükümler koydu. Ta ki müslümanlar şaşırtma, tenkid ve şüpheye düşürme hamlelerine de hazırlıksız yakalanmasınlar. Bunun için Yüce Allah; Yahudi, müşrik ve münafık taifelerinden beyinsiz, kıtakıllı, zayıf imanlı kimselerin tep­ki göstererek hayretle şöyle diyeceklerini beyan etmektedir: Müslümanları yö­nelmiş oldukları kıbleden döndüren nedir? Halbuki o kıble peygamberlerin, ra-sullerin kıblesidir. Yahudilerin böyle bir tepki göstermelerinin sebebi kıblelerine yönelişin terkedilmesidir. Müşriklerin maksadı ise, dini tenkid etmekten ibaretti. Diğer taraftan her iki halde de kıbleye yönelmeyi gerektirecek bir durumun olmadığı görüşünde idiler. Münafıklara gelince, zaten onların işleri güçleri din ile ilgili şüphe tohumlarını ekmek için fırsatları değerlendirmek, bu tek bir kıb­le üzerinde karar kılmayarak Beytülmakdis’e yönelmek şeklindeki geçmiş örfle­re muhalefet etmek sebebiyle insanları dinden uzaklaştırmaya çalışmaktır.

Allah bütün bunlara şöylece cevap vermektedir: Bütün yönler yalnız Al­lah’ındır. Bir yönün ötekine göre bir üstünlüğü yoktur. Beytülmakdis’teki kaya­nın yahut da Kabe’nin kendisinden kaynaklanan özel bir faydası yoktur. Emir bütünüyle Allah’ındır. O dilediğini seçer ve sizler her nereye yönelirseniz Al­lah’ın “Vechi” oradadır. Allah’ın mutlak iradesinin bir gereği de insanlara iba­detlerinde onları bir araya getirecek tek bir kıble tayin etmesidir. Allah işin ba­şında müminlere Beytülmakdis’e yönelmelerini emretmiş ve bununla Allah’ın dininin bir ve tek olduğunu, bütün peygamberlerin yöneldikleri yönün aynı ol­duğunu, ibadetlerindeki gerçek maksadın Allah’a yönelmek olduğunu bildir­mek istemişti. Daha sonra Yüce Allah müminlere Kabe’ye yönelmelerini emret­ti. Müminler her iki durumda da Allah’ın emrine uymaktadır. Hayır, onun yön-lendirmesindedir. Allah dilediği kimseleri dünya ve ahiret mutluluğuna götü­ren en doğru yola iletir: İster Beytülmakdis’e yönelmek suretiyle olsun ister Kabe’ye yönelmek suretiyle olsun.

Daha sonra Yüce Allah, müminlere onların üzerlerindeki lütuflarını hatır­latarak şöylece hitap etmektedir: “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık…” Yani bizler sizleri İslam dinine yani dosdoğru yola hidayet ettiğimiz, sizleri İbrahim (a.s.)’in kıblesine döndürdüğümüz, o kıbleyi sizin için seçtiğimiz gibi, hayırlı ve adaletli (vasat) müslümanlar da kıldık. O bakımdan onlar, ümmetlerin hayırlı­ları, bütün işlerde din ve dünya ile ilgili hususlarda ifrat ve tefrit söz konusu olmaksızın vasattırlar. Dinlerinde onların herhangi bir aşırılıkları yoktur. Gö­revlerinde kusurlu hareket etmezler. Onlar Yahudi ve müşrikler gibi maddeci olmadıkları gibi, Hristiyanlar gibi kendilerini bütünüyle manevî hayata da adamazlar. Onlar bedenin hakkı ile ruhun hakkını bir arada veren kimselerdir. Onlardan herhangi birisini ihmal etmezler. İnsanın bir ceset ve bir ruhtan iba­ret olduğu esası üzerinde yükselen insanî fıtratın gereğini yerine getirirler.

Bu vasat oluşun amaç ve meyvelerinden bir kısmı Müslümanların Kıya­met gününde geçmiş ümmetlere gelen peygamberlerin Allah’ın davetini kendi milletlerine tebliğ ettiklerine dair olan şehadetleridir. Maddeciler Allah’ın hu­zurunda kusurlu hareket ettiler, lezzet ve zevklerine dalıp dünya hayatına yö­neldiler. Sadece ruhanî hayata önem verenler ise Allah’ın helal ve hoş kıldığı şeylerden faydalanmaktan kendilerini mahrum ettiler ve böylelikle harama düştüler, itidal yolundan çıkıp saptılar ve bedenin ihtiyaçlarına karşı gelerek suç işlediler.

Bunu pekiştiren husus da Allah’ın Rasulünün ümmetine karşı yaptığı teb­liği delil göstererek şahitlikte bulunmasıdır. Yani o, onlara Allah’ın itidali el­den bırakmayan şeriatini tebliğ etti, onlara adil bir imam (yönetici) oldu, uyu­lacak güzel bir örnek teşkil etti. Vasat oluşta en üstün örnek oldu. Onlar bu vasat oluştan sapmamahdırlar. Çünkü onlar peygamberleri tarafından kendileri­ne karşı kesin bir delil ortaya konulmak ile karşı karşıya kalacaklardır. Çünkü o dosdoğru dini açıkça ilan etmiş ve güzel bir hayata sımsıkı bağlı kalmıştır. Bundan her kim saparsa rasul de ona karşı Yüce Allah’ın şu buyruğunda nite­liğini belirttiği ümmetinden olmadığına dair şahitlikte bulunacaktır: “Siz in­sanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emredersiniz ve mün-kerden alıkoyarsınız ve siz Allah’a da iman edersiniz.” (Âl-i İmran, 3/110). İşte bu doğru yolun dışına çıkan kimse vasat olma durumunun dışına çıkmış, sap­mış olur. Rasulün şehadet edeceğinin hesaba katılması adeta sapmaktan alıko­yan, hak ve adalete bağlı kalmanın garantisi mesabesindedir.

Ümmetlere karşı şahitlik etmek ile rasulün şehadet etmesi şeklindeki iki türlü şehadeti şöylece açıklayabiliriz: Şahit (şehadette bulunan), hakkında şe­hadet olunana karşı bir gözetleyici ve bir kontrol edici gibidir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Kıyamet gününde ümmetler peygamberlerin tebliğ et­tiklerini inkâr edeceklerdir. Bunun için Allah -olanı en iyi O bildiği halde- pey­gamberlerden (ümmetlerine) tebliğ ettiklerine dair delil getirmelerini isteye­cektir. Bunun üzerine Muhammed (s.a.)’in ümmeti getirilecek ve onlar bu ko­nuda şahitlik edeceklerdir. Diğer ümmetler: Siz bunu nereden biliyorsunuz? di­ye soracaklar; Muhammed ümmeti: Bizler bunu Yüce Allah’ın doğru söyleyen peygamberi vasıtasıyla bize bildirdiği Kitabında verdiği haberden öğrenmiş bu­lunuyoruz, diyeceklerdir. Bunun üzerine Muhammed (s.a.) getirilecek ve ona ümmetinin durumu hakkında soru sorulacaktır. O da ümmetini tezkiye edecek, onların adaletli olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır. İşte Yüce Allah’ın, “Her ümmetten birer şahit onların üzerine de seni şahit kıldığımız zaman (hal­leri) nasıl olacaktır?” (Nisa, 4/41) buyruğunda işaret ettiği budur.”

“Bütün insanlara karşı şahitlik olasınız.” buyruğundan sonra gelen: “Bu peygamber de üzerinize bir şahid olsun.” buyruğundan maksat şudur: Evvela bu ümmetin, diğer ümmetlere karşı şehadette bulunacakları tespit edilmekte, daha sonra da rasulün onlara karşı şahitlik etmesinin onlar için özel bir durum olduğu da ifade edilmektedir.

Kısacası, diğer ümmetlere karşı şehadette bulunmanın ölçüsü ve sebebi, İs-lâmın vasat oluşudur. Bunu tekid eden de Allah’ın rasulünün ümmetine karşı onları tezkiye etmek ve âdil olduklarını bildirmek şeklindeki şehadeti olacaktır.

Yüce Allah’ın, “Senin hala yöneldiğin kıbleyi…” buyruğunun anlamı şu­dur: Ya Muhammed! Bizim senin için önce Beytülmakdis’e dönmeyi teşri buyu­rup daha sonra seni Kabe’ye döndürmemizin sebebi, ancak sana uyup itaat eden ve seninle birlikte döndüğün yere dönecek olanlar ile ökçeleri üzere geri­sin geri dönecek olanlar açıkça birbirinden ayrılsın diyedir. Yani imanı üzere sebat edecek olanın olmayandan açıkça ayrılmasını sağlamak üzere böyle yap­tık. O halde bu, her insanın amelinin karşılığını görmesi için öngördüğümüz bir imtihan ve bir ibtilâdır. İşte bu ayet-i kerimede geçen “kıble’den kasdm, açıkça ilk kıble olduğunu Yüce Allah’ın, “(Önceden) yöneldiğin kıbleyi…” buyru­ğu ortaya koymaktadır. Bir diğer görüşe göre ise bundan kasıt ikinci kıble yani Kabe’dir. Bu durumda bunun anlamı: “Hâlâ yöneldiğin kıbleyi…” anlamında olur (ki mealde böyledir). Yani hali hazırda senin yönelmekte olduğu kıbleyi… ayırdedelim diye kıble yaptık; demek olur. Yüce Allah’ın, “Siz insanlar için çı­kartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmran, 3/110) buyruğu da bazılarına göre bu kabildendir.

Zemahşerî ve aynı şekilde Ebu Hayyan ikinci görüşü benimseyerek şöyle demektedirler: “Senin hâlâ yöneldiğin…” buyruğu kıble için sıfat değildir. Bu “yaptık” fiilinin ikinci mefulüdür. Yüce Allah burada şunu buyurmaktadır: Se­nin hâlâ yönelmekte olduğun kıble ciheti -ki o da Kabe’dir-… Çünkü Resulullah (s.a.) Mekke’de iken Kabe’ye doğru namaz kılıyordu. Hicretten sonra ise Bey-tülmakdis’teki kayaya doğru namaz kılması emrolnndu. Bununla Yahudilerin kalpleri İslama ısındırılmaya çalışılıyordu. Daha sonra Resulullah (s.a.) Ka­be’ye döndürüldü. Yüce Allah burada şöyle buyurmak istiyor: Önceleri Mek­ke’de yöneldiğin cihet ve kıbleyi, yönelmen gereken kıble kılmamızın tek sebe­bi, insanlar için bir imtihan ve bir ibtilâ olsun diyedir. Seni sırf bu maksatla tekrar ona döndürdük.

Yüce Allah’ın, “Ayırdedelim (bilelim) diye kıble yaptık.” buyruğundan ka­sıt, insanlar arasında bu bilginin açığa çıkması ve meydana gelmesidir. Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: “Bilelim diye” buyruğunun anlamı “görelim diye” şeklin­dedir. Arapların bilmeyi görmek yerinde, görmeyi de bilmek yerinde kullandık­ları olur. Yüce Allah’ın, “Rabbinin Fil ashabına nasıl ettiğini görmedin mi…?” (Fil, 105/1) buyruğunda “görmedin mi?” sorusu “bilmedin mi?” anlamındadır.

Yüce Allah’ı, “Elbette bu, büyük bir iştir.” buyruğuna gelince: Yani kıblenin değiştirilmesi gerçekten de birinci kıbleye yönelmeye alışmış olan kimseler için ağır ve zordur. Yahut bu iş yani Beytülmakdis’ten Kabe’ye yönelme -insan alış­tığı şeylere ısınıp bağlandığından dolayı- zor gelir. Ancak, bu zorluk dininin hü­kümlerini, şeriatının sırrını bilen, Allah’ın hidayet verdiği kimseler için değil­dir. Çünkü bunlar böylelikle kendilerinden istenenin Allah’a itaat olduğunu, herhangi bir kıbleyi seçmekteki hikmetin ümmetin o kıble etrafında toplanıp onun çerçevesinde duygularının tevhidi olduğunu bilirler. Bu ise o ümmeti bir­liğe götürür ve hayatının bütünü alanlarında söz birliği etmelerini sağlar: “İman etmiş olanlara gelince; bu onların imanlarını artırmıştır ve onlar birbir­leriyle müjdeleşirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların küfürle­rine küfür katıp artırmıştır.” (Tevbe, 9/124-125).

“Allah imanınızı boşa çıkarmaz.” buyruğuna gelince; Allah’ın hikmet ve rahmeti gereği sizin iman üzere sebatınızı namaz ve kıble hususunda rasule tabi oluşunuzu boşa çıkarmaz. Allah size eksiksiz mükafat verecektir. O sizin ecrinizi zayi etmez. Çünkü Yüce Allah kullarına karşı son derece Raûftur. Bü­tün insanlara karşı rahmeti geniş olandır. Onlardan herhangi bir kimsenin amelini boşa çıkarmaz. İmanlarının samimiyetini, ihdaslarını bilmek kasdıyla onların sınanmaları imanın semerelerinin zayi olması, ecir ve mükâfat kazan­ma imkânının ortadan kaldırılması için bir sebep olamaz. Aksine kullarının amellerine o eksiksiz bir şekilde karşılık verecektir.

“Allah imanınızı boşa çıkarmaz.” ayeti, ilim adamlarının ittifakı ile Bey-tülmakdis’e doğru namaz kılma emrinin geçerli olduğu dönemde vefat edenler hakkında nazil olmuştur. Nitekim Buharî’ de el-Berâ b. Azib’den -nüzul sebebi­ni açıklarken geçtiği üzere- bu şekilde sabit olmuştur. Tirmizî İbni Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.)’a Kabe’ye dönme emri veri­lince şöyle dediler: Ey Allah’ın rasulü, Beytülmakdis’e doğru namaz kılmaya devam ederken vefat eden kardeşlerimizin durumu nasıl olacaktır? Bunun üze­rine Yüce Allah, “Allah imanınızı boşa çıkarmaz.” ayetini indirdi. Tirmizî dedi ki: Bu hasen-sahih bir hadistir.

Burada Yüce Allah namaza “iman” adını vermektedir. Çünkü namaz hem niyet hem söz hem de ameli kapsar. Muhammed b. İshâk da der ki: “Allah ima­nınızı boşa çıkarmaz.” Yani kıbleye yönelmek ve peygamberinizi tasdik etmek suretiyle hareket etmeniz boşa çıkmayacaktır. Kurtubî’ye göre Müslümanların ve usul alimlerinin çoğunluğu bu görüştedir.

Daha sonra Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi, “Şüphesiz Allah insanları affe­dicidir, merhametlidir.” buyruğu ile sona erdirmektedir. Böylelikle bu ayet-i ke­rime bundan önceki buyruğun gerekçesini ifade etmektedir. Yani Yüce Allah lütfü ve rahmetinin genişliği, merhameti dolayısıyla sizleri din hususunda si­zin için daha uygun ve daha faydalı olan şer”î bir hükümden bir başka hükme muhatap kılmıştır. Yahut Yüce Allah iman edenin imanını zayi etmez, anla­mındadır. Bu anlam ise, Ebu Hayyan’ın da ifade ettiği gibi daha zahirdir (daha açık bir şekilde anlaşılmaktadır). [2]

Kıblenin Değiştirilmesi

144- Biz yüzünü göğe doğru evirip çe­virdiğini görüyoruz. Onun için, andol-sun seni hoşnud olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Siz de nerede bu­lunursanız yüzlerinizi o yana çeviri­niz. Şüphe yok ki kendilerine kitap ve­rilenler, bunun Rablerinden gelen bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah on­ların yapageldiklerinden gafil değildir.

145- Andolsun ki sen kendilerine kitap verilenlere her ayeti getirsen bile on­lar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onlar da biri diğerinin kıblesine uy­maz. Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyar­san, o zaman muhakkak zulmedenler­den olursun.

146- Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanır­lar. Bununla birlikte içlerinden bir grup bilip durdukları halde yine de mutlaka hakkı gizlerler.

147- Hak Rabbindendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma.

Ayetlerin Nüzul Tarihi:

İlim adamları bu ayetlerin nüzul tarihi hakkında farklı görüşlere sahiptir­ler:

İbn Abbas ve Taberfye göre bu ayet-i kerime, Yüce Allah’ın, “İnsanlardan kimi kıtakıllılar… diyeceklerdir” buyruğundan önce nazil olmuştur ®. Bunu Buharî’nin el-Berâ b. Azib’den -daha önce geçen- rivayeti desteklemektedir. Orada şöyle denilmektedir: Resulullah (s.a.) Medine”ye geldi, Beytülmakdis’e doğru onaltı veya onyedi ay namaz kıldı. Resulullah (s.a.) da Kabe’ye doğru yönlendirilmeyi arzuluyor idi. Bunun üzerine Yüce Allah, “Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirdiği görüyoruz.” buyruğunu indirdi. Bunun üzerine insanlar arasından kıtakıllı olanlar -ki onlar da Yahudilerdir-: “Onları yöneldikleri kıb­lelerinden çeviren nedir?” demeye başladılar. Yüce Allah da, “De ki: Doğu da Batı da Allah’ındır.” diye buyurdu.

Zemahşerî şöyle demektedir: Bu ayet-i kerime (144. ayet) hem nüzulü iti­bariyle hem de Kur”an-ı Kerim’deki tilavet sırası itibariyle Yüce Allah’ın, “İn­sanlardan kimi kıtakıllılar… diyeceklerdir.” buyruğundan sonradır. Bu ise vu­kua gelmeden önce gayb olan bir durumu haber vermek içindir. Kabe’ye yönel­me emri nazil olacağı vakit de Yahudilerin neler yapacaklarını Resulullah (s.a.)’a -bir mucize olmak üzere- haber vermek ve ruhen düşmanlara vereceği cevabı kendisine göstermek üzere gelmiştir. Böylelikle bu durum karşısında ve­rilecek cevap önceden hazırlanmış olur. “De ki: Doğu da Batı da Allah’ındır.” buyruğu ile gerçekleşmektedir. [3]

Nüzul Sebebi

“Kendilerine kitap verdiklerimiz…” (146. ayet) buyruğu Kitap Ehli’nden iman eden Abdullah b. Selâm ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Bunlar Resulullah (s.a.)’m niteliklerini, özelliklerini, peygamber olarak gönderileceğini kendi kitaplarından biliyorlardı. Tıpkı başka çocuklarla oynarken gördükleri oğullarını tanımaları gibi. Abdullah b. Selâm der ki: “Andolsun ben Resulullah (s.a.)’ı kendi oğlumu tanımaktan daha da ileri derecede tanıyorum.” Ömer b. el-Hattab ona: “Bu nasıl olabilir ey Selâm’ın oğlu! deyince şöyle der: “Çünkü ben kesinlikle Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik ederim, bununla birlikte oğlum hakkında aynı kesinlikle şahitlik edemiyorum. Çünkü kadınla­rın neler yaptığını bilemem.” Ve Ömer: “Ey Selâm’ın oğlu Abdullah, Allah sana başarı vermiştir (versin)” dedi. [4]

Açıklaması

Peygamberimizin vahyin gelmesi arzusuyla kıblenin Kabe’ye doğru değiş­tirilmesini isteyerek zaman zaman semaya doğru bakıp durduğunu görüyoruz. Buyruğun zahirinden anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.) bunu -lafzan- isteme­miştir. Sadece böyle bir emri beklemekte idi. Böylelikle o, Rabbinin emrine kar­şı bir tutum sergilemiş sayılmaz. Çünkü onun ruhunun arılığı onu, hayır zan­nettiği şeyi bekleyecek ve maslahat olduğunu kabul ettiği şeyi umacak noktaya getirmişti.

İşte sen kıblenin değiştirilmesini bekleyip durduğun için andolsun biz de seni Beytülmakdis’in dışında, yönelmeyi sevdiğin bir kıbleye doğru döndürece­ğiz. Sen bunu ruhunda yer eden doğru ve sağlıklı bir hedef dolayısıyla istiyor­dun ki, o da bütün insanların tek bir kıble etrafında birleşmeleri, bunun so­nunda kalplerinin bir olması ve böylelikle de çok büyük hayırların gerçekleş­mesi arzusudur. Haydi artık yüzünü Kabe’nin etrafını kuşatan Mescid-i Ha-ram’a doğru döndür.

Hadis-i şeriflerde kıblenin Kabe olduğu sabit olmakla birlikte burada Kabe’nin değil de Mescid-i Haram’ın söz konusu edilmesi, Kabe’yi gözüyle görmeyen uzaktaki bir kimsenin namaz esnasında Kıble tarafına doğru yö­nelmiş bulunmasanın yeterli olduğuna bir işarettir. Bunu Yüce Allah’ın genel olarak bütün müminlere verdiği “Siz de nerede bulunursanız yüzlerinizi o ya­na çeviriniz.” ilahî emri de pekiştirmektedir. Yani hangi yerde olursanız olu­nuz, namazda yüzlerinizi Mescid-i Haram cihetine doğru döndürünüz. İşte bu, “yüzünü… doğru çevir.” buyruğundan anlaşılan genel hükmün açıkça ifa­de edilmesidir. Ayrıca değişik yerlerde namaz kılan kimsenin kıbleye doğru yöneleceğini de göstermektedir. Bu yöneliş ister doğuya, ister güneye ister kuzeye doğru olsun, farketmez; nerede olurlarsa olsunlar, doğuya yönelmeye bağlı kalan Hristiyanlar ve batıya yönelmekten vazgeçmeyen Yahudiler gibi değil.

Peygamber (s.a.)’e yapılan hitap aslında bütün ümmete hitap olmakla bir­likte, Peygamberin kendisine kıbleye yönelme emri verildikten sonra müminle­re de bu emrin verilerek te’kid edilmesinin sebebi Kabe’nin kıble olmasına veri­len ehemmiyeti ifade etmektedir. Bu büyük bir olaydır. Müslümanların ibadet­lerinde bağımsızlık esasının ortaya konulması ve Beytülmakdis’e doğru yönel­menin sona erdirilmesine dair bir dönüşüm noktasını ifade eder. Ayrıca böyle­likle müminlerin kararlılığının pekişmesi, kalplerinin rahat ve huzura kavuş­ması sağlanmaktadır. Bu şekilde münafıkların ve Kitap Ehli’nin (Yahudi ile Hristiyanlann) yaymaya çalıştıkları fitneyi tesirsiz ve önemsiz hale getirme, rasule tabi olmak hususunda sebat göstermek ve kıblenin Şam’a doğru olduğu vehmini ortaya kaldırma sağlanmaktadır. İşte bütün bunlar bütün mekânlarda kıble olarak yönelinmesi gereken cihete dair hükmün genel bir şekilde açıkça ifade edilmesine sebep teşkil etmiştir: “Siz de nerede bulunursanız, yüzlerinizi o yana çeviriniz.”

Daha sonra Kur’an-ı Kerim kıblenin değiştirilmesinden sonra en büyük fitneyi körüklemeye kapılan Kitap Ehli ile tartışmaya tekrar dönmekte ve şöy­le buyurmaktadır: Aslında kendilerine Tevrat ve İncil’in verildiği Kitap Ehli -kitaplarında peygamber Muhammed (s.a.) hakkında indirilen buyruklardan onun müjedelemesi, onun Beytülmakdis’e ve dinine uymakla emrolunduğu ata­sı İbrahim’in kıblesi olmak üzere iki kıbleye doğru namaz kılacağına dair bildi­rilenler dolayısıyla- kesin bir gerçek olarak kıblenin değiştirilmesinin Allah’ın emri olduğunu bilmektedirler. Fakat onlar hakkı inkâr etmeye.batıl peşinde koşmaya alışmışlardır. Allah ise onların amellerinden gafil değildir. Aksine amellerinin cezasını verecektir onlara.

Yüce Allah’ın, “Allah onların yapageldiklerinden gafil değildir.” cümlesi, kendisinden önceki ve sonraki iki buyruk arasında -bir ara cümlesi olarak- gel­mektedir. Böylelikle iki kesimden birisine mükafat vadolunmakta, diğerine de tehditte bulunulmaktadır.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim fitnenin sebebini ve Kitap Ehli’nin İslâm dave­tinden yüz çevirişlerini, Resulullah (s.a.)’ı teselli etmek kasdıyla açıklanmakta­dır. Yüce Allah burada önce ona bunların hakkı bildiklerine rağmen onu gizle­diklerini ve gereğince amel etmediklerini haber vermekte, daha sonra da belirli iki tavır takınmak suretiyle onların hakkı kabul etmeyişlerine karşı şöylece te­selli etmektedir: Andolsun eğer sen Yahudi ile Hristiyanlara gerçek ve doğru olan kıblenin değiştirilmesinin Rablerinden olduğuna dair -senin kıblene uy­maları umuduyla- her türlü delil ve belgeyi getirecek olsan dahi, yine ikna ol­maz, hakkı kabul edip sana uymazlar. Bunu inatları, hakka karşı bile bile ayak diretmeleri dolayısıyla yaparlar. Onlar sana emrolunan Kabe’ye doğru yö­nelmek şeklindeki ilahi hakka dair apaçık belge ve delillere rağmen senin kıblene asla uymazlar.[5] Bugünden sonra da artık sen onların kıblelerine uyacak değilsin. -Böylelikle artık müslümanlarm tekrar Beytülmakdis’e yönelmelerine dair umutlan kesilmektedir- Zaten bu nasıl umulabilir ki? Çünkü onların tek bir kıbleleri yoktur. Esasında Hz. İsa’nın kıblesi Hz. Musa ile aynıydı. Fakat Hz. İsa’nın vefatı ve İncil’in tahrif edilmesinden sonra Hristiyanlar başka bir kıble tuttular. Sana gelince ya Muhammed, sen bütün din mensuplarının bü­yüklüğünü takdir ettiği İbrahim’in kıblesine yönel! O uyulmaya en layık olan­dır. Ayrıca onların kıblesine uymandan beklediğin bir fayda da yoktur.

Yahudiler de Hristiyanlar da yöneldikleri kıbleyi değiştirmezler. Yahudiler kendi kıblelerini terkedip doğuya doğru yönelmeyi kabul etmedikleri gibi, Hris­tiyanlar da kıblelerini terkedip batıya doğru yönelmezler. Çünkü her biri kendi görüşlerine -hak veya batıl olsun- sımsıkı sarılmaktadır. Bu konuda herhangi bir delil ve belgeyi gözardı ederek kör bir taklit yolunda yürümektedirler.

Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın kelâmına muhalif hareket etmenin ve in­sanların nevasına uymanın ne kadar büyük bir tehlike olduğunu Peygamberi vasıtasıyla ümmetini ikaz ederek şöyle buyurmaktadır: Andolsun ya Muham­med! Eğer sen Kitab Ehli’nin istediğine uyarak onları idare etmek, sana uyma­larına karşı sana iman etmeleri için beslediğin umut dolayısıyla “sana kesin hak apaçık bir şekilde” geldikten sonra -ki bu da sende kesin bir bilgiyi oluştu­ran deliller ve apaçık belgelerdir- onların kıblelerine doğru namaz kılacak olur­san hiç şüphesiz dünya ve ahirette cezaya hak kazanan, kendi öz nefislerine zulmeden kimselerden olursun. Hakikatte bu, onları kendilerine doğru çekmek gayesiyle Yahudi ve Hristiyanların nevalarına uyma düşüncesini uzaklaştır­mak kasdıyla müminlere yönelik bir hitabdır.

“O zaman muhakkak zulmedenlerden olurdun.” buyruğu ayetin baş tara­fında yer alan “andolsun ki…” şeklindeki mahzuf yeminin cevabıdır.

Kitap Ehli’nin hakkı bilmelerinin delili ise, ancak Peygamberimizin vasıf­larına uyan hususiyetlerin kendi kitaplarında anlatılmış olmasıdır. Onlar tıpkı kendi öz oğullarını bildikleri gibi tam anlamıyla peygamberi tanımaktadırlar. Bununla birlikte onlardan bir kısmı inat ettiler, kitaplarından bilip öğrendikle­ri bu apaçık gerçeği, yani Muhammed’in peygamberliği ile Kabe’nin kıble olu­şunu gizlediler.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim sapasağlam ve genel bir kaideyi şöyle ilan et­mektedir: Hak yalnızca Allah’tan gelendir, başkasından değil. Bu hak Yüce Al­lah’ın Kur’an-ı Kerim’deki emirlerinde ifadesini bulmuştur. Bu hakta herhangi bir şüphe olamaz. O bakımdan ya Muhammed -yani müslümanlar- sen üzerin­de bulunduğun bu yolun, hak ve doğru oluşunda şüphe edenlerden olma. Bu yol senin Rabbinden sana gelen vahiydir. Sen Allah’ın sana vermiş olduğu emirlerde sana uymayan sapıkların heva ve vehimlerine uyma. Şimdi senin yö­nelmekte olduğun kıble -yani Kabe- İbrahim’in ve ondan sonra gelen peygam­berlerin yöneldikleri hak kıblenin ta kendisidir.

Bu ayet-i kerimedeki yasak, bundan önceki: “Andolsun ki sana gelen bun­ca ilimden sonra…” buyruğunda geçen tehdide benzemektedir. Bu da Peygam­ber (s.a.)’e yöneliktir. Bundan kastedilen ise, onun ümmeti arasından imanları iyice yerleşmemiş kimselerdir. Bunların, ortada dolaşan batıl ve fitne dolu söz­lerin etkisine kapılmalarından korkulmaktaydı. [6]

Kabe’yi Görmeyen Kimsenin Kıblesi:

Şafiüere göre: Kabe’yi görmeyen kimsenin bizzat Kabe’nin kendisine doğ­ru yönünü doğrultması farzdır. Çünkü kıbleye yönelmesi farz olan kimsenin yönünü bizzat ona doğrultmuş olması gerekir. Tıpkı Mekke’de bulunan kimse gibi. Diğer taraftan Yüce Allah’ın, “Siz de nerede bulunursanız yüzlerinizi o ya­na çeviriniz.” buyruğu da bunu gerektirmektedir. Yani namaz kılan kimseye Kabe’ye yönelmek vacibdir. O bakımdan Kabe’yi gören kimse gibi bizzat Ka­be’nin kendisine yönelmesi gerekir.

Şafiîlerin dışında kalan cumhur ise şöyle demektedir: Kabe’yi görmeyen kimse için farz olan Kabe cihetini isabet ettirmektir. Çünkü Peygamber (s.a.), Tirmizî ve İbni Mace tarafından rivayet edilen hadiste şöyle buyurmaktadır: “Doğu ile batı arası kıbledir.” Bu hadisin zahirine göre doğu ile batı arasındaki her cihet kıbledir. Diğer taraftan eğer bizzat Kabe’ye isabet ettirmek farz olsay­dı, dosdoğru bir çizgi halinde devam eden uzunca bir safta namaz kılanların namazlarının sahih olmaması yine aynı kıbleye yönelen ve birbirinden uzak iki kişinin de namazlarının sahih olmaması gerekirdi. Çünkü uzunca bir safın Ka­be’ye yönelebilmesi ancak Kabe’nin eni kadar olması halinde mümkün olabilir. Bu görüşü ayrıca İbni Abbas (r.anhuma)’ın şu sözü de desteklemektedir: Kıble, Mescid-i Haram’da Kabe’dir. Mekke’nin dışında olan kimse için ise Mescid-i Haram kıbledir. Diğer bölgelerde bulunanlar için de Mekke kıbledir. Bu hüküm ise ileride gelecek bir hadis-i şeriften alınmıştır.

Kurtubî der ki: Şu üç sebep dolayısıyla Kabe’nin bulunduğu tarafa yönel­mek doğru olan görüştür:

1- Teklifin kendisi ile alâkalı olduğu yapılması mümkün olan husus budur.

2- Kur”an-ı Kerim’de emrolunan husus da budur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık yüzünü Mescid-i Harama doğru çevir. Siz de nerede olursanız yüzlerinizi o yana çeviriniz.” Yani sizler doğu veya batıda olun, yer­yüzünün neresinde olursanız olunuz Mescid-i Haram tarafına dönünüz.

2- İlim adamları kesinlikle Beytullah’ın eninden kat kat daha fazla olduğu bilinen uzunca saffi delil göstermişlerdir [7] Bence de tercihe değer olan görüş budur. Çünkü bizzat Kabe’ye yönelmek imkânsızdır ve insanlara kolaylık sağ­lamak bunu gerektirmektedir. İbni Abbas (r.anhuma) Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Beyt, Mescidde bulunanlar için kıbledir. Mescid, Harem Ehli için kıbledir. Harem de ümmetimden yeryüzünün doğusun­da ve batısında bulunan herkes için kıbledir.”

Bu konudaki görüş ayrılığı Kabe’nin üstünde namaz kılmanın hükmü hakkında başka bir görüş ayrılığına da sebep teşkil etmektedir.

Yerin dibinde semanın tepesine kadar hizanın kıble olduğunu söyleyen Hanefiler -mekruh olmakla beraber- farz ya da nafile olsun Kabe’nin üstünde namaz kılmayı caiz kabul ederler. Bunu mekruh görmelerine sebep ise Ka­be’nin üstüne çıkmanın edebe aykırı olması, ona gösterilmesi gereken tazimi zedelemesi ve peygamberin de bunu nehyetmiş olmasıdır.

Şafiîler ise Kabe’nin üstünde farz ya da nafile olsun namaz kılmayı şu şartla caiz kabul ederler: Şayet Kabe’nin binasından yahut da toprağından eşik gibi ona sabit yüksekçe bir sütre varsa yahut kapalı bir kapı ya da orada de­vamlı kalan tespit edilmiş bir asa varsa ve bunun uzunluğu insanın kolunun yaklaşık üçte ikisi kadarı olursa -en yükseklikteki cisimden üç zira (arşın) ka­dar uzak olsa dahi- caizdir.

Hanbeliler de Kabe’nin damı üzerinde nafile namaz kılmayı mubah kabul ederler. Ancak onlara göre orada farz namaz sahih olmaz. Çünkü Yüce Allah, “Siz de nerede bulunursanız bulununuz yüzlerinizi o yana çeviriniz.” diye bu­yurmaktadır. Kabe’nin damında namaz kılan kimse ise ona doğru namaz kıla­maz. Nafile namazda esas ise hafifletmek ve müsamaha göstermektir. Buna delil ise, oturarak ya da binek üzerinde yolculuk halinde kıbleden başka tarafa dönerek nafile namazının kılınabileceğidir.

Malikîler Kabe’nin üstünde namaz kılmanın sahih olduğunu kabul etmez­ler. Çünkü Kabe’nin damına çıkmış bir kimse ona doğru değil, başka bir şeye doğru yönelmiş olmaktadır.

Yüce Allah’ın, “Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir.” buyruğu, na­maz kılan kimsenin secde edeceği yere değil de önüne bakacağına delildir. Eğer secde edeceği yere bakacak olursa, Mescid-i Haram’dan başka bir tarafa doğru yönelmiş olur. Maliki mezhebindeki görüş böyledir. Cumhur ise şöyle demekte­dir: Ayakta iken namaz kılan kimsenin secde ettiği yere bakması müstehaptır. Hanefîler şunu da eklerler: Namaz kılan kimse rükû halinde ayaklarına, sücud halinde burnunun ucuna, oturma halinde kucağına bakar. Daha sahih olan gö­rüş budur. Çünkü böylelikle Mescid-i Haram’a doğru yönelmek tahakkuk et­mektedir. Bu gibi yerlere bakmak ise, namaz kılan kimsenin namazda başka yerlere bakmasını yani namazdan başka bir şeyle uğraşmasını önler. İşte “Ar­tık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir” buyruğu Beytülmakdis’e doğru dö­nüp namaz kılmayı da neshetmektedir.

  1. ayet-i kerime Kitap Ehli’nin dinlerinden yahut kıblelerinden dönme­lerinin umulamayacağını göstermektedir. İnsan bunları ikna etmek için ne ka­dar uğraşırsa da fayda vermez. Çünkü onlar hak kendilerine açıklandıktan sonra yine de inkar edip kâfir oldular. Ayetlerin onlara faydası yoktur. Yani İs­lam risaletinin doğruluğuna ve ona uymanın gereğine dair delil olan bütün ala­metler onlar için faydasızdır. Hatta Peygamber (s.a.) onlara karşı kendilerine getirdiğinin doğruluğuna dair her türlü delili ortaya koyacak olsa dahi ona uy­maz, kendi nevalarını terkedip bırakmazlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar iman etmezler. Eğer onlara bütün ayetler (belge ve deliller) gelse de acıklı azabı göre­cekleri ana kadar (imana gelmezler).” (Yunus, 10/96-97).

Yüce Allah’ın, “Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin.” buyruğu emri ihtiva eden bir haber cümlesidir. Yani sakın böyle bir şeye meylin olmasın, de­mektir.

Daha sonra Yüce Allah Yahudilerin Hristiyanların kıblelerine uymayacak­larını, Hristiyanların da Yahudilerin kıblelerine tabi olmayacaklarını haber vermektedir. Bu da onların ayrılık içerisinde olduklarını gösteren aynı zaman­da da sapıklık içerisinde olduklarına da delil olan bir husustur.

Yüce Allah’ın, “Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra…” şeklindeki hitabı Peygamber (s.a.)’e yöneliktir. Bundan kasıt ise onun ümmetinin hevası-na uyması ve böylelikle zalim olması muhtemel olan kimseleridir. Yoksa Pey­gamber (s.a.)’in, kendisi sebebiyle zalim sayılacağı bir işi yapması mümkün de­ğildir. O bakımdan bu buyrukla ümmetinin kastedilmiş olduğu kabul edilir. Çünkü Peygamber (s.a.) masumdur ve biz onun böyle bir işi yapmayacağını ke­sinlikle bilir ve inanırız. Peygamber (s.a.)’in buna muhatap alınması meselenin büyüklüğünü ortaya koymak ve Kur”an-ı Kerim’in onun üzerine indirilmesi do-layısıyladır. Aynı şekilde: “Sakın şüphe edenlerden olma.” buyruğunda da hi­tap Peygamber (s.a.)’e olmakla birlikte maksat onun ümmetidir.

Kitap Ehli’nin İslâmı, diğer ifadeyle hakkı kabul etmelerine karşı büyük­lük taslayıp inat ettiklerini açıkça ortaya koyan hususlardan birisi de şudur: Özellikle onların ilim adamları Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini, risaletinin doğruluğunu, tıpkı kendi öz evlatlarını tanıdıkları gibi bilir ve tanırlar. Bu­rada kişinin kendisini değil de bizzat oğullarının konu edinilmesi önemlidir. Çünkü insan kimi zaman kendisini unutabilir fakat oğlunu unutmaz. Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Selâm’a Hz. Ömer şöyle sormuş: Sen gerçekten oğ­lunu tanıdığın gibi Muhammed’i bilip tanıyor musun? O şöyle dedi: Evet, hatta daha fazla. Allah semasında emin olduğu kulunu yeryüzünde emin olduğu ku­luna göndermiştir ve ben de bu niteliği ile onu tanıdım. Oğluma gelince; anne­sinin ne yaptığını bilemiyorum.

Kitap Ehli hakkı yani Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini, peygamber ol­duğunu bile bile gizliyorlardı. Bu, inadî küfrün, tam anlamıyla bir küfür oldu­ğu hususunda açık bir belgedir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler.” (Nemi, 27/14); “İşte o tanıdıkları kendilerine gelince onu inkâr ettiler.” (Bakara, 2/89).

Kabe’ye yönelmek olsun, başkası olsun, hak Allah’tan gelendir. Yahudile­rin kendi kıblelerine ve Hristiyanlarm da kendi kıblelerine dair haber verdikle­ri değildir. Ayrıdedici kesin söz, ilahi vahye ait olup, inkarcıların heva ve arzu­ları değildir.

Yüce Allah’ın, “Sakın şüphe edenlerden olma” buyruğu ile hitaptan kasıt, -anlamı itibariyle- ümmettir. Hz. Peygamberin şüphe edenlerden olmasının ya­saklanması aynı fiilin işlenmesinin yasaklığını daha ileri bir ölçüde ifade eder. Tıpkı bir kimsenin bir başkasına: “Sakın zalim olma” demesinin “zulmetme” demesinden daha beliğ bir ifade oluşu gibi.

Özetle, Kitap Ehli’nin kıblenin değiştirilmesini inkâr etmeleri bir inattır, hakkı bile bile red etmektir. Çünkü onlar kesin olarak Muhammed (s.a.)’in pey­gamberliğini bilirler. Onun peygamber olduğu kesin olarak sabit olduğuna gö­re, bütün yaptıkları da Rabbinden gelen bir vahye dayalı olarak yaptığı ortaya çıkar. [8]

Kıble Hakkındaki Ayrılıklar Ve Kıblenin Değiştirilmesinin Sebepleri

148- Herkesin yüzünü kendisine doğru döndürdüğü bir yönü vardır. Öyle ise siz de hayırlarda birbirinizle yarışın. Nerede olursanız Allah tümünüzü bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye Kadir’dir.

149- Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Elbette-ki bu Rabbinden mutlak bir haktır. Al­lah yaptıklarınızdan gafil değildir.

150- Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Harama doğru döndür. Her nerede olursanız yüzlerinizi onun ta­rafına döndürün. Ta ki aralarından zulmedenlerin dışında insanların size karşı bir delilleri kalmasın. O halde onlardan korkmayın, Benden korkun. Ta ki size olan nimetimi tamamlaya­yım. Olur ki hidayete kavuşursunuz.

151- Nitekim içinizden sizden bir rasul gönderdik ki, size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor ve bilmediğiniz şeyleri size öğretiyor.

152- Öyle ise siz Beni zikredin, Ben de sizi zikredeyim ve Bana şükredin nan­körlük etmeyin.

Açıklaması

Bu ayet-i kerimeler, Kabe’ye yönelmek, inkarcıların iddialarını çürütmek hususunda Resulullah (s.a.)’ın takındığı tavrı desteklemeye devam etmektedir. Şanı Yüce Allah her bir ümmete has özel bir kıblenin bulunduğunu zikretmek­tedir. Yahudiler için bir kıble, Hristiyanlar için bir kıble, müslümanlar için bir kıble vardır. Bütün ümmetler için tek bir kıblenin varlığı söz konusu değildir. Farz olan, vahyin emrine teslimiyettir. Kıble dinin esası değildir. Önemli olan hayırlı işlerde yarışmaktır. Herkesin ameline uygun karşılığı verecek olan ise Allah’tır. Yüce Allah’ın nazarında bütün mekânlar birdir. O bakımdan kıblenin değiştirilmesi hususunda birbirinizle tartışmayınız. Bu konuda itiraz etmeyi­niz. Yeryüzünün dört bir yerinde karada, denizde ve havada bütün müslüman-ların kıblesi aynıdır. Kıble hususunda müşriklere karşı delil ortaya koymanın bir faydası yoktur. Bunun yerine siz Allah’tan korkunuz, O’nun herhangi bir emrine karşı gelmeyiniz. Her nerede olursanız olunuz Kıyamet gününde Allah, hepinizi bir araya getirip toplayacak, amellerinizden dolayı sizi hesaba çeke­cektir. Allah her şeye kadir olandır.

Özetlediğimiz bu hususu şöylece açabiliriz:

Her bir ümmetin namaz kılarken yüzünü döndürdüğü bir yön vardır. İbra­him ve İsmail Kabe’ye doğru yöneliyorlardı. İsrailoğulları da Beytülmakdis’teki kayaya yöneliyorlardı. Hristiyanlar doğu tarafına dönüyorlardı. Allah müslü­manları ise Kabe’ye yönelme hususunda hidayete erdirmiştir. O halde ümmet­ler değişik olduğu kadar kıbleleri de değişiktir. Dönülen cihet, Allah’ın vahda­niyetinin kabulü, ahiret gününe iman gibi dinde bir esas değildir. Allah’ın istediği, vahyin emrine teslim olmak, Allah’a itaat olan emir ve buyrukları yerine getirmektir.

O halde çeşitli hayırları işlemek hususunda elinizi çabuk tutunuz. Herkes bu konuda daha önce hareket etmeye kötülük ve sapıklıktan uzak durmaya gayret göstersin. Bütün mesele iyilik işlemek olmalıdır. Ülkeler, cihetler, Yüce Allah’a yakın olmaya esas teşkil etmez. Allah nezdinde bunlar arasında bir fark yoktur. Nerede ikamet ederseniz ediniz, Allahü Teâlâ sizi hesabınızı gör­mek üzere bir araya getirip toplayacaktır. Bunun delili ise aradaki mesafeler ne kadar uzak olursa olsun hesap günü için insanları toplamanın Allah’ı aciz bırakacak bir durum olmadığıdır. Bu gerçeği dile getiren ayet-i kerime Yüce Al­lah’ın şu buyruğunu da hatırlatmaktadır: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin etmişizdir. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O size verdiği ile sizi imtihan etmek için böyle yaptı. Öyle ise hayırlı işlere koşu­şun. Hepinizin dönüşü Allah’adır.” (Maide, 5/48)..

Kabe’ye ya da Mescid-i Haram’a yönelmek, bütün zaman ve mekânlarda geçerli bir serî hükümdür. Her nerede olursanız olunuz, Mescid-i Haram tarafı­na yöneliniz. Yüce Allah bu ayet-i kerimede Kabe’ye yönelme emrini üç defa tekrarlamaktadır. Bundan önce ise 144. ayet-i kerimede bu emri iki defa tek­rarlamış idi. Bundan maksat bu hükmün bütün zaman ve mekânları kuşatan genel bir hüküm olduğunu ifadedir. Kur”an-ı Kerim her bir emir ile birlikte uy­gun olan bir ifadeyi de söz konusu etmektedir:

  1. ayet-i kerimedeki ilk emir ile birlikte aynı ayette Yüce Allah kendile­rine kitap verilenlerin hakkı bildiğini tespit etmektedir.
  2. ayet-i kerimede yer alan ikinci emir ile birlikte Yüce Allah bunun Al­lah tarafından sabit olan bir hak olduğunu açıklamaktadır. Bu hususta her­hangi bir nesh veya değişiklik söz konusu olamaz. Peygamberin bu hak olan kıbleye yönelmesi hikmet ve maslahata uygun olandır. Allah insanların yaptık­larından ve din ile ilgili getirmiş olduğu bütün emirlerde Peygamber (s.a.)’e ihlâs ve samimiyetle tabi oluşlarından gafil değildir. Amellerinin karşılığını en güzel şekilde onlara verecektir. Bu itaat eden müminlere fiillerinin mükafatına nail olacaklarına dair bir vaaddir. Aynı zamanda amellerinin cezasını görecek­lerine dair isyankârlara da bir tehdittir.
  3. ayet-i kerimede yer alan üçüncü emir ile birlikte Yüce Allah kıblenin değiştirilmesindeki hikmeti söz konusu etmektedir ki, şu üç faydalı husus bu hikmetin kapsamı içerisindedir:

1- “Ta ki… insanların size karşı bir delilleri kalmasın.” Kitap Ehli ve’müş­riklerin müslümanlara karşı ileri sürecek bir dellileri olmasın. Kitap Ehli Hz. ismail’in soyundan gönderilecek olan peygamberin Hz. İsmail’in kıblesi olan Kabe’ye yöneleceğini biliyorlardı. Buna göre namazında Beytülmakdis’e doğru yönelmeye devam etmesi peygamberliğinde tenkit edilecek bir nokta olurdu. Yine onlar bu ümmetin niteliklerinden birisinin Kabe’ye yönelmek olduğunu da biliyorlardı. Müslümanlar bu niteliği kaybedecek olsaydı belki de bu kendi aleyhlerine delil olabilirdi. Müşrikler ise atasının dinini ihya etme üzere İbra­him (a.s.) soyundan gelmiş bir peygamberin, atası İbrahim’in oğlu İsmail ile birlikte inşa ettiği Rabbinin Beyti’nden başka bir tarafa yönelmemesi gerektiği görüşünde idiler. Nitekim kıblenin değişikliği bu konuda onların görüşlerine uygun bir şekilde gerçekleşti. Böylelikle her iki kesimin de ileri sürebilecekleri bir delil ortadan kalktı. Buna bağlı olarak da münafıkların söyleyebilecek bir şeyleri de kalmadı.

Fakat aralarından inad ile nefislerine zulmedenler -ki bunlar kıt akıllı kimseler olduklarından dolayı herhangi bir kitap ile hidayet bulmayan ve hiç bir belgeye iman etmeyen Kureyş müşrikleridir- Kabe’ye yönelmek hususunda işte bunlardan korkmayınız. Çünkü bunların sözleri aklen kabul edilebilir bir delile dayalı değildir. Sizler yalnızca hak sahibinden korkunuz. Yahudilerin şu sözleri bu sapık ve zalimlerin şu sözlerindendir: O Kabe’ye ancak kavminin di­nine meylettiği ve kendi doğup büyüdüğü şehrini sevdiği için dönmüştür. Hak üzere olsaydı kendisinden önceki peygamberlerin kıblesinden ayrılmazdı. Müş­rikler ise şöyle demişlerdi: Şimdi kıblemize döndü, pek yakında dinimize de dönecektir. Münafıklar ise şöyle demişti: O herhangi bir kıble üzerinde karar kılamıyor. Tereddüt ve kararsızlık içerisindedir. Bütün bunlar sıhhatli bir deli­le dayanmayan, akıl tarafından kabul edilebilecek bir dayanağı olmayan görüş­leridir. Bunlar sadece Allah’ın dini hakkında tartışma doğurması maksadıyla ileri sürülmüş Muhammed (s.a.)’in risaletine iman etmemek için kullanılan yollardır. O bakımdan ey müminler, siz kıbleniz üzere sebat gösteriniz. Kabe’ye yönelmek hususunda zalimlerden korkmayınız. Çünkü onların sözlerinin aklî ya da semavî bir hidayetten gelen bir dayanağı yoktur.

Allah’tan korkunuz. Allah’ın rasulünün size getirdiklerine muhalefet et­meyiniz. Size vadettiğini yerine getirecek olan O’dur. Bununla korkulması ge­reken zatın hak sahibi olan olduğuna, batıl üzere olana ise aldırış edilmeyece­ğine bir işaret vardır.

2- “Ta ki size olan nimetimi tamamlayayım.” Atanız İbrahim’in inşa ettiği, put ve heykellere tapınmaktan arındırdığı, insanların kalplerinin kendisine sevgiyle yöneldiği Rabbinizin EVini yalnızca sizin için bir kıble kılmakla, bu kıbleyi size tahsis etmekle üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım diye. Bu, aynı zamanda sayısız maddî ve manevî faidelerin gerçekleştirilmesine de sebeptir. Abdullah’ın oğlu Muhammed’in Hz. İbrahim’in soyundan gelen aslen Arap bir peygamber olması, Kur’an-ı Kerim’in apaçık Arapça bir lisanla ona indirilmesi, Kabe’ye doğru yönelmeyi arzulayan akrabaları ve aşireti arasında ortaya çık­ması da bu nimetler cümlesindendir. O bakımdan kıblenin Kabe’ye doğru de­ğiştirilmesi Yüce Allah tarafından müslümanlar ve Araplar üzerindeki eksiksiz bir nimetidir.

3- “Olur ki hidayete kavuşursunuz.” Hak üzere sebat göstermek ve ona karşı çıkmamak suretiyle hidayet bulaşınız diye. Çünkü kıblenin değiştirilme­siyle ilgili olarak kıt akıllıların körükledikleri fitne, hak ve imanın ne kadar güçlü olduğunu, batıl ve küfrün de ne kadar zayıf olduğunu ortaya çıkartmış, müminlerin imanlarını daha bir pekiştirip arındırmış, münafıkları açık-seçik htr şekilde ortaya çıkarmış, kâfirleri de yardımsız ve desteksiz bırakmıştır.

Özetle, Yüce Allah sizin için Beytullah’ı kıble tayin etmek suretiyle üzeri­nizdeki nimetini tamamlamıştır. Nitekim sizden bir peygamber göndermek su­retiyle de üzerinizdeki nimetini tamamlamıştı. Söz konusu bu peygamber Mu-âammed (s.a.)’dir. O size hakka götüren ve doğruluğa ileten Allah’ın ayetlerini afcur, Allah’ın vahdaniyetine, kudretinin büyüklüğüne dair kesin delilleri orta­ya koyar. Sizi putperestliğin pisliklerinden arındırır. Nefislerinizi yüceltecek ve arındıracak en şerefli bilgileri ve akla saygı duymayı, kör taklidi bir kenara at­mayı, her türlü sapma ve sapıklıktan koruyucu olarak dini esas kabul etmeyi âğretir. Nitekim O, kız çocukları diri diri gömmek, masraflarından kurtulmak maksadıyla çocukları öldürmek, en basit ve önemsiz sebepler yüzünden kanlar iökmek gibi çirkin cahili adetlerden de sizi arındırmaktadır.

Size Kur’an-ı Kerim’i öğretiyor, şer”î hükümleri beyan ediyor. Kur’an-ı Ke-nm’in bir hidayet ve bir nur olmasına neden olan teşriî sırları açıklıyor.

Aynı zamanda o peygamber size hikmeti de öğretiyor. Hikmet; şer*î hü­kümlerin sırlarını, amaçlarını amele ve itaata iten gerekçelerini bilmektir. Di­ğer taraftan o peygamber size peygamberin sünneti, barış ve savaş gibi azlık, çokluk, yolculuk ve ikamet gibi hayatın çeşitli durumlarında izlenecek övülme­ye değer yolu da öğretmektedir. Nihayet teşriin sırlarına, dinin derinliğine bi­linmesini (fıkhedilmesine) nasip ettiği peygamberin ashabı, hikmetli, bilgin ve oldukça üstün zekâlı kimseler haline geldiler. Onlardan her birisi bir ülke yö­neticisi, bir ümmet lideri oldu. Yönettiği ülkede ve ümmet arasında adaleti uy­guluyor, güzel bir siyaset takib ediyordu. Bununla birlikte o belki Kur’an-ı Kerim’in ancak bir kısmını ezberlemiş idi; fakat Kur’an’ın sırrını bilmiş, amacını kavramıştı.

Bu peygamber sizlere bilmediğiniz gayba dair haberleri, peygamberlerin «iretlerini, geçmişteki kavimlerin kıssalarını, yok olmuş ya da Araplar tarafın­dan da ve hatta onların dışında Kitap Ehli tarafından da bilinmeyen ümmetle­rin durumlarını size öğretmektedir. Bu bakımdan yüce Allah müminleri bu ni­meti itiraf etmeye ve buna Allah’ı zikrederek, şükrederek karşılık vermeye teş­vik ederek: “Öyle ise siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim” diye buyurmuş-rur.

Yani bana itaatle, emirlerime uymak suretiyle, salih amel ile Beni zikredi­niz. Hamdetmek, teşbih getirmek, şükretmek, Kur’an-ı Kerim’i okumak, ayet­leri üzerinde düşünmek, kainattaki deliller üzerinde Benim varlığıma, kudreti­me ve vahdaniyetime dair tefekkür etmek, size verdiğim emirlere bağlı kal­mak, yasakladıklarından kaçınmak, peygamberlere iman edip onlara uymak suretiyle Beni zikrediniz. Ben de sizleri kendi nezdimde sevap ve ihsan ile, bol bol hayırlar vermekle, mutluluk ve izzetinizin devamı ile sizi anayım. Sizinle meleklere karşı övüneyim. Size ihsan ettiğim nimetime karşı kalp ile dil ile ve her organı yaratılış sebebini teşkil eden hayır ve menfaate uygun olarak kul­lanmak suretiyle şükrediniz. Bütün bu nimetlere karşı -onları şeriatın kabul etmediği ve selim aklın da onaylamadığı yollarda kullanmak suretiyle- nankör­lük etmeyiniz. Şüphesiz ki Ben dünyada iken yaptıklarınızın karşılığını verece­ğim. Hayır işlediyseniz hayır, kötülük işlediyseniz kötülük. Nitekim bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Şunu da hatırlayın ki, Rabbiniz şöyle bildirmiştir: Andolsun ki şükrederseniz elbette size fazlasını da veririm. Fakat nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7). [9]

Belalara Sabır

153- Ey iman edenler! Sabırla ve na­mazla yardım dileyin. Şüphesiz ki Al­lah sabredenlerle beraberdir.

154- Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyiniz. Aksine onlar diri­dirler; fakat siz anlayamazsınız.

155- Andolsun sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiklikle imtihan edeceğiz. Sabreden­lere müjdele!

156- Onlar ki kendilerine bir musibet geldiği zaman: “Muhakkak biz Al­lah’ınız ve muhakkak biz O’na dönücü­leriz.” derler.

157- İşte Rablerinden mağfiret ve rah­met hep onların üzerindedir ve onlar hidayete erenlerin ta kendileridir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime Bedir’de şehit düşenler hakkında inmiştir. Bunların sa­yısı on küsur olup sekizi ensardan, altısı muhacirlerden idi. İnsanların Allah yolunda öldürülen kimse hakkında filan kişi öldü ve dünya nimet ve lezzetle­rinden artık mahrum kaldı demesi üzerine, Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi in­dirdi. İbni Abbas dedi ki: Umeyr b. el-Humam, Bedir’de öldürüldü. İşte bu “Al­lah yolunda öldürülenler için ölüler demeyiniz.” ayeti onun ve onun durumun­da olan başkaları hakkında nazil oldu. [10]

Açıklaması

Kıblenin değiştirilmesi gerçek mümin ile yalancı münafıkın birbirinden ayırdedilmesi ve onların sınanmaları içindi. O bakımdan bu değişiklik bir ni­mettir; bir azab değildir. Fakat kıt akıllılar ile Kitap Ehli bu büyük olayı istis­mara yöneldiler ve müminlerin aleyhine ruhlara kin ve düşmanlığı ekmek kas-dı ile iftira kampanyası başlattılar. Allah bunun diğer insanları müminlere karşı birleştirmek gayesi ile oldukça yoğun bir takım gayretleri peşinden geti­receğini ve bunun kaçınılmaz olarak bir savaşa yol açacağını biliyordu. Nite­kim daha sonraları fiilen çarpışma ve savaş ortaya çıkmıştı.

Şanı Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde nimetin kimi zaman belâ ve çeşitli musibetlerle bir arada bulunabileceğini beyan etmektedir. Fakat musibete kat­lanmak, müşriklerden ve Kitap Ehli’nden oluşan düşmanlara karşı direnmek için sabır ve namaz ile yardım dilemekten başka çare yoktur. Çünkü sabır ile irade güçlendirilir, sıkıntılara karşı tahammül gösterilir, musibetlere karşı se­bat elde edilir ve Allah sabredenlerle beraberdir yani yardımı, zaferi, koruyup gözetlemesi ve desteklemesi ile onların yanındadır. Şanı Yüce Allah şükretme emrini beyan ettikten sonra sabra dair açıklamalara geçti ve sabır ve namaz ile yardım istenebileceğini bize gösterdi. Çünkü kul ya bir nimet içerisindedir, ona şükretmesi gerekir ya da bir sıkıntı içerisindedir, buna da sabretmesi gerekir.

Namaz ile yardım dilemek, ibadetlerin özü olduğundan Allah ile ilişkiye geçmenin, ona seslenmenin, Yüce Allah’ın heybet ve celâlinin şuuruna varma­nın yolu, korku duyanların sığınağı, dertlilerin kederlerinden kurtuluş ve mü­minlerin ruhlarının huzura erme vesilesi olduğundan dolayıdır. Peygamber (s.a.) de: “Benim gözümün nuru namazdadır.” buyurmuştur.

Mümin sabır ile ve haşyet doğuran, Allah’a karşı huşu ile kalbi dolduran ve insanın ruhunu her türlü hayasızlık ve münkerlerden uzaklaştıran namaz ile yardım dilediği takdirde; onun için zorluklar önemsizleşir, her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanır, her türlü zorluk ve kedere direnç gösterir.

Bundan dolayı Yüce Allah her ikisini de emrederek şöyle buyurmaktadır: Dininizi ve dininizin şiarlarını zafere götürmek için yardım isteyiniz. Karşı karşıya kaldığınız her türlü sıkıntı ve musibete karşı yardım dileyiniz. Bu hu­suslarda insana ağır gelen her türlü dert ve tasayı hafifleten sabır ve insanın kalbine Allah’a güveni yerleştiren, sıkıntıları unutturan namaz yardımcınızdır. Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: “Bir de sabır ile ve namaz ile yardım isteyiniz. Şüphesiz o huşu, duyanlardan başkasına elbette büyük gelir.” (Bakara, 2/45). Özellikle sabrın söz konusu edilmesi nefis için en ağır gelen psikolojik, ruhî (batınî) bir durum olduğundan dolayıdır. Namazın da özellikle anılması insana en zor gelen zahirî bir amel olduğundan dolayıdır. Bununla birlikte namaz ile insan dünyadan kopar, Allah’a yönelir. Resulullah (s.a.)’m bir işten dolayı sıkıntı ile karşı karşıya kaldığında hemen namaza ko­şup sığındığını ve bu ayet-i kerimeyi okuduğu rivayet edilmektedir.

Allah sabredenlerin yardımcısıdır, onların duasını kabul eder, kederlerini giderir. Vakıa şu ki; ferdî ameller ile büyük toplumsal işlerin gerçek anlamda meyvelerini vermeleri ancak sebat ve sürekli mücadele ile mümkün olur. Bü­tün bunların aracı ise sabırdır.

Mücadele ve katıksız cihadda şehit düşenler hakkında “ölüler” demeyiniz, aksine onlar kabirlerinde özel tarzda ve özel bir takım belirtilere sahip bir ha­yata sahiptirler. Belli bir keyfiyette bir nzık ile nzıklanırlar ki; Allah bunun nasıl olduğunu en iyi bilendir. Fakat bizler müşahade ve his ölçülerimiz ile bu hayatın gerçeğini idrak edemeyiz. Bu bir başka alemde, başka bir şekilde gaybî hayattır. Bütün mesele Yüce Allah’ın bize böyle bir hayatı vermesinden ibaret­tir. O bakımdan biz bunu araştırmaya koyulmayız; buna iman etmek ise farzdır. Bunu yüce Allah’ın şu buyruğu da teyid etmektedir: “Allah yolunda öldü-ndenleri ölüler sanma, aksine onlar Rableri katında diridirler, rızıklanırlar.” Âl-i İmran, 3/169).

Belirtilen bu hususlarda, dinini zafere ulaştırmak yolunda, Rabbine davet yolunda canını feda eden müminin ebedîlik cennetine nail olan hayırlı kimse­lerden olacağına bir işaret vardır. Onlar diridirler. Ruhları yeşil kuşların kur-saklarındadır. Bu kuşlar cennette diledikleri gibi uçar. Nitekim sahih hadiste de böylece sabit olmuştur.

Daha sonra Yüce Allah yemin ile şöyle buyurmaktadır: Allah’a yemin ol­sun ki ey müminler, sizleri savaşta düşmana karşı duyacağınız az bir korku, bir miktar kıtlık ve kuraklıktan dolayı açlık, kaybolmaları, zayi olmaları sure­tiyle mallardan yana eksiklik, kâfirlerle savaşmak ve başka şeylerle uğraş­maktan dolayı ölüm suretiyle canlardan yana eksiklik, telef etmek suretiyle meyvelerden yana eksiklik gibi musibetlerle karşı karşıya bırakacağız. Şafiî’ye güre mahsullerin azlığı çocukların ölümü demektir. Çünkü kişinin çocuğu kal­binin meyvesidir. Nitekim bu konuda böyle bir haber de varid olmuştur. Bu ye­minin yapılmasının sebebi ise; gelecekte ansızın karşı karşıya kalacakları olay­lardan yana müminlerin gönüllerinin rahatlaması, huzura ermesi, bir musibe­te maruz kaldıklarında ise Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermeleri içindir. Nitekim bütün bunlar gerçekleşti. Mümin iman edince fakir oluverir, ailesi onu terkediverirdi. Ya da Medine’ye hicret edip de Mekke’yi terkettikleri sırada yurdundan, malından uzak kalırdı. Bir savaşçı savaşa gittiği sırada birkaç hur­ma ile yetinmek zorunda kalırdı. Özellikle Ahzab ve Tebük gazvelerinde. Mu­hacir, Medine’nin sıtma ve vebası ile karşılaştığında ölüme maruz kalıyordu. Daha sonraları ise Medine’nin iklimi zamanla güzelleşti.

Kaza ve kadere iman eden müminlere müjedele! Fakat bu müjde ancak fe­laket ve musibetin çöktüğü ilk anda sabredenler içindir. Bunlar bu sabırların­dan dolayı da Allah katında ecirlerini umarak: “Muhakkak biz Allah’ınız ve muhakkak biz O’na dönücüleriz.” derler. İşte bu, onların işlerinde güzel akıbet üe karşılaşacaklarının müjdesidir. Sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir. Rablerinden günahları için bir mağfiret onlara has bir rahmet de vardır. Bu rahmetin etkisini musibet ile karşılaştıkları vakit kalplerindeki serinlikte, ruhlarının sükûn ve huzurunda bulurlar. İşte kâfirler müminleri bu rahmetten dolayı kıskanır. Çünkü kâfir bir musibet ile karşılaştığında dünya ona dar ge­lir. Bazen kendisini öldürüp intihar dahi edebilir. Avrupa ve Amerika’da inti­har olayları ne kadar da çoktur!..

Gerçekten sabreden kimseler hakka, doğruya hidayet bulan, faydalı fiiller işlemeye Allah tarafından yönlendirilenler dünya ve ahiret hayrını elde ederek umduklarına kavuşanlardır. Buharî’nin Enes’ten rivayet ettiği: “Sabır ancak ilk sadme esnasında (felaket ve musibetin çöktüğü ilk anda) olandır.” mealin­deki hadis dolayısıyla sabır, birinci sadme esnasında söz konusu olur. Kaza ve kadere teslimiyet göstermekte birlikte ağlamak ve üzülmek sabra ve imana ay­kırı değildir. Buharî ile Müslim’deki rivayete göre Resulullah (s.a.) oğlu İbrahim’in vefat ettiği sırada ağlamıştır. Ona: “Sen bize bunu yasaklamamış miy­din?” diye sorulunca, o şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki bu rahmetin kendisidir.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz göz yaş akıtır ve kalp rahatsızlaşır, fakat Rabbimizin razı olduğundan başka bir şey demeyiz. Şüphesiz ki biz ey İbrahim, senden ayrıldığımız için üzüntülüyüz.” Yerilen ise şeriatın yasakladığı dövün­mek, elbiseleri yırtmak, cahiliye devrinde olduğu gibi ölülere haram olan ağıt­lar yakmak, aklın çirkin gördüğü Allah’ın takdir ve hükmüne karşı itiraz ve gazabı ifade eden sözler söylemektir.

Sabır, sabrın ölçüsü, tarifi, musibet esnasında istircada bulunmaya dair pek çok hadis ve seleften rivayet gelmiştir. Bunlardan birisini Müslim Ümmü Seleme (r.anha)’den şöylece rivayet etmektedir: Ümmü Seleme dedi ki: Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinledim: “Bir musibet ile karşı karşıya ka­lan her bir kul; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn[11] Allahım bu musibetimden dolayı bana ecir ve ve bana ondan hayırlısını onun yerine ihsan et” dediği tak­dirde mutlaka Allah o musibetinin ecrini ona verir ve ondan daha hayırlısını onun yerine ona ihsan eder.”

Beyhakî de Şuabu’l-İmân’ da İbni Abbas’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle bu­yurduğunu nakletmektedir: “Musibet esnasında istirca’da bulunan kimse (İnna lillah ve inna ileyhi raci’ûn diyenin) Allah musibetini giderir, akıbetini güzel-leştirir ve hoşuna gidecek şekilde onun yerine salih bir halef ihsan eder.”

Ahmed ve Tirmizî de Ebu Musa’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmektedirler: “Kulun oğlu öldüğünde Yüce Allah meleklerine: Ku­lumun oğlunun ruhunu kabzettiniz mi? diye sorar. Onlar: Evet derler. Yüce Al­lah: Onun kalbinin meyvesini mi aldınız! der. Onlar: Evet, derler. Yüce Allah: Peki kulum ne dedi? der. Onlar: Sana hamdü sena etti, istircada bulundu. Yü­ce Allah şöyle buyurur: Siz kuluma cennette bir ev yapınız ve ona “hamd evi” adını veriniz.”

Ömer b. el-Hattab (r.a) der ki: “Bana isabet eden her bir musibette mutla­ka şu üç nimeti buldum: Evvela bu musibet benim dinimde olmuyordu. İkincisi bu musibet daha önce olanlardan daha büyük değildi. Üçüncüsü Allah o musi­bete karşı büyük bir mükâfat verir.” Daha sonra Yüce Allah’ın şu ayet-i keri­mesini okudu: “İşte rablerinden mağfiret ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar hidayete erenlerin ta kendileridir.”

Hülâsa; din düzenini ortaya koyan ayet ve hadisler aynı zamanda sabrı, istircaıda bulunmayı, Allah’ın razı olacağı sözler söylemeye, Allah’ın kaza ve kaderine teslimiyet göstermeye, hükmüne razı olmaya da teşvikte bulunmuş­tur. İşte o vakit Allah o musibeti ondan hayırlısını vermek suretiyle telafi eder; sabreden kişi de ecir ve sevap alarak Allah nezdinde güzel kabul görür ve cen­nete nail olur. [12]

Safa İle Merve Arasında Sat Etmek Ve Allah’ın Ayetlerini Gizlemenin Cezası

158- Şüphe yok ki Safa ile Merve Al­lah’ın alametlerindendir. Her kim Beyt’i hac eder veya umre yaparsa on­ları tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur. Kim de gönül isteği ile bir hayır işlerse gerçekten Allah şük-redenlerin ecrini verendir ve her şeyi hakkıyla bilendir.

159- Muhakkak indirdiğimiz apaçık ayetlerimizi ve hidayeti insanlara ki­tapta apaçık bir şekilde bildirdikten sonra gizleyip duranlar var ya, işte on­lara hem Allah lanet eder, hem de la­net edenler lanet eder.

160- Ancak tevbe edenler, ıslâh edenler ve açıklayanlar müstesna. Artık onla­rın tevbelerini kabul ederim. Ben tev-beleri çokça kabul edenim, pek çok rahmet edenim.

161- Muhakkak inkâr edip de kâfir ola­rak ölenler var ya, işte Allah’ın, melek­lerin ve bütün insanların laneti onla­rın üzerinedir.

162- İçinde ebedî kakçıdırlar. Ne üzer­lerinden azap hafifletilir ne de onlara mühlet verilir.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak Buharî, Enes b. Mâlik (r.a.)’den şunu rivayet etmektedir: Enes’e Safa ile Merve hakkında sorulunca şöyle der: “Biz o ikisi (arasında tavaf etmeyi) cahiliye işinden zannediyorduk. İslâm ge­lince onlardan uzak durduk. Bunun üzerine Yüce Allah da: “Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alametlerindendir” buyruğunu indirdi. el-Hakim de bunun bir benzerini İbni Abbas’dan rivayet etmiştir.

Buharî ile Müslim Urve’den, o Aişe (r.anha)’den şunu rivayet etmektedir: Urve dedi ki: Aişe’ye dedim ki: Yüce Allah’ın, “Şüphe yok ki Safa ile Merve Al-lah’an alametlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onları gü­zelce tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur” buyruğu hakkındaki görü­şün nedir? Benim görüşüme göre bir kimse aralarında tavaf etmeyecek olursa onun için bir vebal olmaz. Bunun üzerine Hz. Aişe dedi ki: Kızkardeşimin oğlu! Ne kadar kötü bir söz söyledin?! Eğer senin anladığın şekilde olmuş olsaydı bu buyruk: “Onları tavaf etmemesinde kendisi için bir vebal yoktur” şeklinde ol­malıydı. Halbuki bu ikisi ile ilgili olarak bu ayetin indiriliş sebebi şudur: Ensar İslâm’a girmeden önce put Menat için telbiye getirip ihrama giriyorlardı. Onun için telbiye getirip ihrama giren müslümanlar, Safa ile Merve arasında sa’y et­mekten çekiniyordu. Bunu Resulullah (s.a.)’a sordular ve dediler ki: Ey Al­lah’ın Rasulü, bizler cahiliye döneminde Safa ile Merve arasında tavaf etmek­ten çekinirdik. Bunun üzerine Yüce Allah, “Şüphe yok ki Safa ile Merve..” aye­tini indirdi. Daha sonra da Resulullah (s.a.) ikisi arasında tavafı sünnet olarak tespit etti. İkisi arasında hiç kimsenin tavafı terketme yetkisi yoktur.

Bunu Taberînin eş-Şa’bî’den yaptığı şu rivayet de açıklamaktadır: Cahiliye döneminde adı İsaf olan Safa üzerinde bir put ve yine adı Naile olan Merve üzerinde bir diğer put vardı. Cahiliye halkı Beytullah’ı tavaf ettiklerinde bu iki puta sürtünürlerdi. İslâm gelince putlar kırılınca müslümanlar şöyle dediler: Safa ile Merve arasında bu iki put dolayısıyla tavaf yapılıyordu. Yoksa bunlar arasında tavaf haccm şeairinden değildir.” Bunun üzerine Yüce Allah bu ikisi­nin (Safa ile Merve) şeâirden olduğuna dair buyruğunu indirdi. Yani ikisi ara­sında sa’y etmekte müslümanlar için bir vebal yoktur. Çünkü onlar putlar için değil, Yüce Allah için sa’y yaparlar.

  1. ayet-i kerime ile ondan sonraki buyrukların nüzul sebebine gelince: Bunlar da Kitap Ehli âlimleri ile bu alimlerin recm ayetini ve Muhammed s.a.)’in durumu ile ilgili kitaplarındaki buyrukları gizlemeleri hakkında nazil olmuştur. Taberî’nin İbni Abbas (r.anhumâ)’dan rivayet ettiğine göre Muaz b. Cebel, Sa’d b. Muaz ve Harice b. Zeyd, Yahudilerden bir gruba Tevrat’ta bulu­nan Peygamber (s.a.) ile ilgili buyruklara dair soru sordular. Yahudiler de bu buyrukları onlardan gizlediler. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi. [13]

Açıklaması

Muhakkak Safa ile Merve arasında sa’y etmek, Allah’ın dininin alâmetle­rinden, haccın ve Yüce Allah’a boyun eğip O’na itaat ve teslimiyetle kulluğun tezahürü olan hac ve umrenin menasikindendir. Kulları O’na Safa ile Merve yakınlarında ibadet eder, ikisi arasında dua, zikir veya Kur’an okuyarak yine Ona ibadet ederler. O bakımdan Beytullah’ı haccedip yahut umre yapan bir kimsenin her ikisi arasında tavaf etmesi dolayısıyla günah kazanması söz ko-rmsu değeildir. Daha önceden müşriklerin bu ikisi arasında tavaf etmeleri du­rumu değiştirmez. Çünkü onların tavafı Safa ile Merve kayalıkları üzerinde bulunan putları tazim sebebiyle, bir küfür idi. Sizler ise Allah’a iman ile Yüce Allah’ın emirlerine itaat ederek ikisi arasmda tavaf etmektesiniz.

Safa ile Merve arasında sa’y etmenin herhangi bir günah, sakınılacak du­rum veya vebalinin söz konusu olmayacağının belirtilmesi, hem vacib hem de mendub olan tavafı kapsar. Nitekim itaat olanı yapmak demek olan tatavvu’ farzı da nafileyi de kapsar. Sa’y etmek, cumhura göre farz, Hanefi’lere göre va­cib olmakla birlikte vebalin söz konusu olmayacağının belirtilmesi şer”an kabul edilen vacib hükmüne aykırı değildir.

“Şeâir (alâmetler)” tabirinin kullanılmasına gelince; şeâir; Yüce Allah’ın bizden namaz, hac menasiki gibi ifa etmek suretiyle ibadet olarak yerine getir­memizi istedikleri şeylerdir. Bu tabirin ^u\aTiûmasaı)X£nVan-5CivBfc %ctâxm«K&k ve itaatin vücubunu yani bu ibadeti ifa etmenin vücuburvu göstermek içindir. Bizler ibadetin anlamını tamamıyla kavrayamazsak yahut sırrını idrak ede­mezsek ve ibadetlere başkaları kıyas edilmezse dahi bu böyledir. Satış, icâre, şirket, rehin ve buna benzer muamelat gibi şeair dışında kalanlara gelince; bunlar kulların menfaatleri için meşru kılınmıştır ve bunların anlaşılması ko­lay bir takım sebep ve illetleri, kolaylıkla idrak edilebilecek yönleri vardır. O bakımdan maslahata uygun olarak bunlar hakkında kıyas cereyan eder.

Haccm şeâirinin ömürde bir tek defa ifa edilmesi farzdır. Her kim itaati arttırmak ve asıl farzın dışında fazladan hayır-tatavvuda bulunursa şüphesiz ki Allahu Teâlâ onun iyiliğine karşılık iyilikte bulunacaktır. Kulun yaptığı az şeylere pek çok mükâfat ve sevap verecektir. Allah kimsenin sevabını eksiltme-yecektir. O herkesin maksadını ve iradesini çok iyi bildiği gibi, böyle bir mükâ­fata kimin hak kazandığını da çok iyi bilir.

Yüce Allah’ın güzel amele karşılık vermesini “şükür” ile ifade etmesi, ah­lâki faziletler üzere bir eğitimdir. Çünkü ibadet işlerinin faydası kullara aittir. Bununla birlikte Allahü Teâlâ bu ibadetleri dolayısıyla onlara şükür etmekte­dir. Artık bundan sonra ilâhî nimetlere karşı kulun nankörlük edip onlara şük­retmemesi nasıl yakışır! İyiliğin teşekkür ile karşılanması, nimetin kadrinin bilinmesi vefakâr ve ihlâslı insanların özelliğidir. Hatta bu nimetin artışına, devamına ilâhi lütuf ile şükredip itaat eden kulun kusurlarının örtülmesine bir sebeptir.

İlim adamları burada yer alan “şükür”ü mecaz yolu ile sevap ve amelleri­nin karşılığı diye anlamışlardır. Çünkü yapılan iyiliğe karşılık vermek ve ni­mete karşılık övgüde bulunmak ve takdir etmek anlamı ile şükür, Allah hak­kında muhal (imkânsız)dır. Zira hiç bir kimsenin Allah üzerinde herhangi bir lütfü veya nimeti söz konusu değildir. Yüce Allah’ın kullarının amellerine ih­tiyacı da yoktur. Selef Allah’ın şükür sıfatını sabit kabul etmişlerdir. O ba­kımdan bunun Onun cemal ve kemaline layık bir sıfat olarak anlaşılması ge­rekir.

Daha sonra Kur”an-ı Kerim, Kitap Ehli’nin (Yahudi ve Hristiyanların) Resulullah (s.a.)’a karşı inat, ona düşmanlık etmelerini, özellikle de Yahudi ilim adamları ile hahamlarının bu doğrultudaki tavırlarını, öz oğullarını tanı­dıkları gibi peygamberi tanımaları ve bile bile hakkı gizlemelerini dile getir­mektedir.

İster Tevrat, ister İncil’de olsun gerektiğinde veya ona dair soru sorulduğu vakit Kitaplarında yazılanları olduğu gibi insanlara açıklamamak suretiyle Al­lah’ın indirdiklerini gizleyenlerin cezaları; Allah’ın rahmetinden kovulmaları, Allah’ın kendilerine gazap etmesi, meleklerin ve insanların toptan onlara lanet etmeleri şeklindedir. Onların yaptıkları bu gizlemeler Peygamber (s.a.)’in Tev­rat’ın Tesniye bölümünde yer alan müjde ve niteliklerini saklamak şeklinde ol­duğu gibi; tercüme esnasında sözlerin yerlerini tahrif edip değiştirmek, onun yerine uydurdukları yalan bir şeyi koymak şeklinde de olabiliyordu.

Bu tür saklama ve gizlemelere karşılık belirtilen cezanın hikmeti şudur: Allah’ın indirmiş olduğu apaçık deliller ve hidayet insanların hayrı, onların dosdoğru yola iletilmeleri içindir. Bu ise Muhammed (s.a.)’in doğruluğunu açık olarak ortaya koyan delilleri belirtmek ve onun durumunun gerçeğini ve ona uymanın, ona iman etmenin farz oluşunu beyan etmekle gerçekleştirdi. Bunlar Allah’ın indirdiklerini gizleyip hakikatleri insanların gözlerinden saklamakla insanları çok büyük bir zarara ve kötü bir akıbete düşürmüş, semavî kitapları işlemez hale getirmiş, bu kitapların verdiği güzel semereleri onlardan beklenen faydalan elde etme imkânını kaldırmış oldular.

İlgili ayet-i kerime dünya ve ahiretleri ile ilgili olarak insanların bilmek ihtiyacını duydukları gizlenen her bilgi ve bunu gizleyen her kişi hakkında ge­çerlidir. Yüce Allah’ın insanlara açıklanmasını farz kıldığı ilmi gizlemek bu ka­bildendir. Nitekim Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: ‘Kendisine bildiği bir husus hakkında soru sorulup da onu gizleyen kimseye Kı­yamet gününde ateşten bir gem takılacaktır.” Bu konuda ayet-i kerimenin nü­zulüne sebep teşkil eden özel olaya itibar olunmaz. Yüce Allah’ın, “İndirdiği­miz apaçık ayetlerimizi ve hidayeti…” buyruğu ile anlatılmak istenen Allah’ın peygamberlere indirmiş olduğu bütün kitapları, vahiyleri, yol gösteren delilleri kapsamaktadır.

Yüce Allah’ın, “İnsanlara kitapta apaçık bir şekilde bildirdikten sonra” buyruğunda kasıt ise ya Tevrat veya İncil’dir, gizlenen de her iki kitapta yer alan Muhammed (s.a.)’in nitelikleri ile orada yer alan hükümlerdir ya da önce­ki bütün kitaplar ve onlardan sonra gelen Kur’an-ı Kerim’dir.

Kur”an-ı Kerim az önce sözü geçen gizleme cezasından Kitap Ehli’nden tev-fae edip bozduklarını ıslah eden, Allah’ın indirmiş olduğu kitaplarda yazılı bulu­nan hakkı ilan eden, Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini ikrar edip Allah tara­fından getirdiğini tasdik eden, herhangi bir tahrif ve değişiklik söz konusu ol­maksızın Allah’ın indirdiği üzerindeki perdeleri kaldıran, salih ameller işleye­rek nefsini ıslâh eden kimselerdir. Bunların tevbelerini Allah kabul eder, onları bağışlar, cennetine koyar. Çünkü Yüce Allah tevbeleri çok kabul edendir. Kendi­sine yönelenlere bol bol rahmet eden Rahim olandır. Kötülük işleyeni affeder, hata edip yanılanı bağışlar. O kendisine dönüp tevbe ettikleri Yüce Allah’a yö­neldikleri takdirde kusurlulara sağnak sağnak rahmetini indirerek örter.

Hatası üzerinde ısrar edip hakkı kabul etmek hususunda inat gösteren, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde ve peygamberi Muhammed vasıtasıyla yaptığı davetinden yüz çeviren, ölünceye kadar hakkı değiştirip tahrife devam eden kimseye ve benzerlerine gelince; işte bunlar Allah’ı ve peygamberini inkâr ede­rek kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenlerdir. Bundan dolayı Allah’ın lanetine ve gazabına, meleklerin ve bütün insanların lanetine hak kazanmışlardır ve Ce­hennemde daimî ve ebedi olarak kalacaklardır. Azapları hafifletilmeyecek, on­lara süre tanınmayacaktır. Onlar cehenneme girinceye kadar devamlı olarak bu kapsamlı lanet içerisinde kalmaya devam edeceklerdir. Kâfirler olarak öl­dükleri için de cehennem azabında da ebediyen kalacaklardır.

Tevbe edenlerin ve inatla tutumlarını sürdürenlerin tavırlarının açıklan­ması insanın kusurlu davranıp işlemiş olduğu günahlardan tevbe etmesi ve itaatsizlikte ısrarı terketmesi için bir teşviktir. Ayrıca ölüm gelmeden önce Al­lah’ın rahmetinden ümit kesilmeyeceğini öğretmek içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ey (isyanda) nefisleri aleyhinde giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder; muhakkak o Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Zümer, 39/53). [14]

Allah’ın Vahdaniyeti, Rahmeti Ve Kudretinin Tecellileri

163- İlâhınız tek bir ilâhtır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O Rahman’dır, Rahîm’dir.

164- Muhakkak göklerin ve yerin yara­tılışında, gece ile gündüzün değişme­sinde, insanlar için faydalı şeylerle de­nizlerde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip ölümünden sonra onun­la yeryüzünü dirilttiği suda ve orada her türlü hayvanatı üretip yaymasın­da, rüzgârları estirişinde ve gökle yer arasında müsahhar kılınmış bulutlar­da aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.

Nüzul Sebebi

Atâ dedi ki: Medine’de Resulullah (s.a.)’ın üzerine: “İlâhınız tek bir ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur, O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.” buyruğu nazil oldu. Mek­ke’de bulunan Kureyş kâfirleri ise: Bütün insanlara tek bir ilâh nasıl yetebilir? dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında… aklını kullanan bir topluluk için nice ayetler vardır.” buyruğunu indirdi.

Ebu’d-Duhâ da dedi ki: şu: “İlâhınız tek bir ilâhtır.” buyruğu nazil olunca müşrikler, hayretle: Tek bir ilâh mı! diye sordular. Eğer doğru söylüyor ise bize bir ayet (mucize, delil, belge) getirsin. Bunun üzerine Yüce Allah, “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında…” ayetini -sonuna kadar- inzal buyurdu.” [15]

Açıklaması

Şanı Yüce Allah Allah’ın vahdaniyetini kesin deliller ile ispat etmek sure­tiyle rahmetinin tecellilerini, kudretinin delillerini sayarak hayrın, O’na, yal­nızca O’na sığınmakta olduğunu beyan ederek, küfür hastalıklarını tedavi et­meyi irade buyurdu ve dedi ki:

Gerçekten ibadete lâyık olan ilâhınız, varlık aleminde ondan başka ilâh bu­lunmayan Allah’tır. Rahmeti her şeyi kuşatan, fayda ve hayrı elinde bulunduran, zararı ve kötülüğü defetmeye kadir olan Allah’tır. O bakımdan O’na hiç bir şeyi or­tak koşmayınız. Gerek yaratmada Allah’ın ortaklan bulunduğuna inanmak veya fiillerinde O’na yardım edenin bulunduğuna inanmak suretiyle ulûhiyette şirkten; gerekse de yaratmayı ve tedbiri Allah ile birlikte başkasına isnad etmek suretiyle ya da ibadet, helâl ve haram gibi serî hükümlerin O’ndan başkasından alınması suretiyle Rubûbiyette O’na şirk koşmaktan uzak durunuz. Nitekim Yüce Allah bu tür Rubûbiyet şirkine örnek olmak üzere şöyle buyurmaktadır: “Onlar Allah’tan başka hahamlarını ve rahiplerini Rabler edindiler…” (Tevbe, 9/31)

Yüce Allah’ın, “O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” buyruğu O’nun dışındaki ilâhları reddetmek suretiyle Allah’ın vahdaniyetini vurgulamakta ve Yüce Al­lah’ın varlığını ispat etmektedir. “O Rahmân’dır, Rahîm’dir” buyruğunun anlamı da şudur: Aslıyla, fiirûuyla, bütün nimetlerin mutlak sahibi O’dur. Bu nite­likteki O’ndan başka kimse yoktur. Onun dışındaki her şey ya nimettir veya ni­mete mazhar olandır.

Yüce Allah’ın burada diğer sıfatları arasından özellikle vahdaniyet ve rah­meti zikretmesi, hakkı gizleyen kâfirlere azabından korunmak için Allah’tan başka bir sığınaklarının olmadığını hatırlatmak, tevbe etmeye onları teşvik et­mek ve lütfundan ümitlerini kesmemeyi hatırlatmak içindir.

Daha sonra Yüce Allah bizzat bu kâinattaki vahdaniyetinin, kudret ve rahmetinin delillerini irad ederek gökleri, yeri ve orada bulunan âlemleri, ga­laksileri altlarından onları destekleyen direkleri olmaksızın ve üstlerinden as­kılar bulunmaksızın yaratanın kendisi olduğunu beyan etmektedir. Bunlar hem güzellikleri itibariyle eşsiz, hem düzenleri itibariyle oldukça hassastır. Oralarda bulunan her bir şey, belli bir vadeye kadar yörüngesinde akıp gitmek­tedir. Çekim diye adlandırılan bir hüküm gereğince aralarındaki ilişkiler son derece sağlamdır. Göğün yıldızlan ve ayı aydınlatmak, ayların hesabını tesbit etmek içindir. Oradaki güneş de hem aydınlatmak, hem canlılara, bitkilere ısı vermek içindir. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Güneşi ışık, ayı nur yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona konaklar tayn eden O’dur.” (Yunus, 10/5); “Karanın ve denizin karanlıklarında kendileriyle yol bu­laşınız diye faydanız için yıldızları yaratan O’dur…” (En’am, 6/97).

Rahat ve huzurlu bir hayata elverişli bir ortam olarak yeri yaratan O’dur. Bu yeri türlü hazinelerle, çeşitli menfaatlerle doldurmuştur. İnsanın faydası için müsahhar kılmıştır. Orada cansız varlıkları, madenleri, nehir ve ırmakları, hay­vanları ve bitkileri yaratmıştır. Her bir mahluk için bir gaye ve bir hikmet tesbit etmiştir. Orada bulunanları boşuboşuna yaratmış değildir. Orada bulunan herbir şey için yaşamanın, rızkını elde etmenin, varlığını südrümenin, hayatı süresince kalmanın araçlarını, yollarını kolaylaştırmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Kesinlikle inananlar için yeryüzünde ayetler vardır.” (Zâriyât, 51/20).

Göklerin ve yerlerin yaratılışında bulunan azamet, kudret ve göz kamaştı-ncıhktan ayrı olarak, bunlar bütün insanlara ilâhî rahmetin tecellilerindendir.

İnsan üzerindeki nimetin tamamlanması, rahmet ile donatılması, asil, ra­hat ve huzurlu bir yaşayışın yollarının kolaylaştırılması için Yüce Allah gece ile gündüzün ard arda gelmesini takdir buyurmuş, enlem ve boylamlar sebebiyle dört mevsimde uzunluk ve kısalık, sıcaklık ve soğukluk itibariyle aralarında farklılık takdir buyurmuştur. Bölge ve ülkelere göre bunlar değişiklik gösterir. Nitekim bu husus bir çok ayette dile getirilmiş bulunmaktadır. “Öğüt ve ibret al­mak veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü birbirinin ardınca getiren O’dur.” (Furkan, 25/62); “Biz gece ile gündüzü iki ayet kıldık. Gece ayetini silip gündüz ayetini gösterici kıldık. Rabbinizin lütfundan arayasınız, yılların sayısı­nı ve hesabı bilesiniz diye. İşte Biz her şeyi etraflıca açıkladık.” (İsrâ, 17/12).

Allah insana yolculuk yapmayı, eşyayı, ticaret mallarını, oldukça ağır yük­ler, ülkeler arasında yelkenliler, buharlılar ve yüzbinlerce ton yük taşıyan atom enerjisiyle çalışan gemiler vasıtası ile taşımayı kolaylaştırmıştır. Bunlar savaşta da barışta da oldukça belirleyici bir rol oynarlar. Bunların Allah’ın vahdaniyetine delil oluşları, bu gemilerin yapımı, yük taşımaları ve planlama­larının incelenmesiyle ortaya çıkar. Suyun tabiatını tanımak, yer çekimi kanu­nunu bilmek, havanın, buharın, elektriğin tabiatını bilmek gibi. Bu gibi şeyleri ise ancak bu güç ve enerjileri keşfeden, bunları insanların hizmetine sunan uz­man ilim adamları idrak edebilir. İşte bunlar, bu harikulade düzeni yoktan var eden kudreti her şeyi kuşatan Allah’ın yarattıkları cümlesindendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun ayetlerindendir. Eğer dilerse rüzgarı durdurur da o gemiler de (denizin) sırtı üstünde kalakalırlar di. Şüphesiz ki bunda çokça sabreden ve pek çok şük­reden herkes için ayetler vardır.” (Şûra, 42/32-33).

Kur*an-ı Kerim Yüce Allah’ın, “İnsanlar için faydalı şeylerle” diye buyur­mak suretiyle, oldukça veciz (özlü) bir şekilde denizin faydalarını dile getir­mektedir. Yani yolculuklarında, ticaretlerinde, bir bölgeden bir diğerine deği­şik maksatlar için gidip durmalarında çeşitli faydalar vardır. Böylelikle kendi aralarında üretim, sanayi, gıda maddeleri, değişik türden elbiseler, ilaçlar ve buna benzer şeylerin karşılıklı olarak mübadelesini, alışverişini yapabilmek­tedirler.

Yüce Allah ölümünden sonra yeryüzünü diriltmek ve böylelikle insana ve hayvana da nimette bulunmak üzere gökten yağmur indirmiştir. Şu hayatın kay­nağıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Ve her canlı şeyi sudan yarat­tık.” (Enbiyâ, 21 ’30) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: ‘Ve sen yeryüzünü kuru ve hareketsiz görürsün. Biz onun üzerine suyu indirdiğimizde onun sarsıldığ-nı, kabardığını ve iıer çeşit göz kamaştırıcı güzel bitkiden bitirdiğini görürsün.” (Hacc, 22/5) O bakımdan yağmurun indirilmesi ilâhî bir rahmet ve lütuftur.

Yağmurun kaynağı, denizler üzerindeki hava tabakasının ısınması yoluyla su buharının yükselmesidir. Daha sonra bu su zerrecikleri yoğunlaşmakta, bu­lut haline gelmekte, arkasından bunların arasından yağmur düşmektedir. Bu da rüzgarların bulutları yürütmesi ile olur. Bütün bunlar ise elbetteki Aziz ve Celil olan Allah’ın iradesi ile gerçekleşmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Rüzgarları gönderen Allah’tır. Bu rüzgarlar bir bulut kaldırırlar da gökte dilediği şekilde onu yayar, (bazan da) parça parça eder. Yağmurun on­ların arasından çıktığını görürsün.” (Rûm, 30/48); “Rahmetinin önünden rüz­garları müjdeci olmak üzere gönderen O’dur. Nilıayet bunlar ağır ağır bulutları kaldırınca Biz onları ölmüş bir yere sürer ve oraya su indiririz. Ve derken su ile her türlü meyveden çıkarmış oluruz…” (A’râf, 7/57).

Yüce Allah’ın kudret ve vahdaniyetinin delillerinden birisi de rüzgarları yönlendirmesi, ilâhî irade, meşiet ve son derece sağlam ve hikmetli düzene gö­re bunları evirip çevirmesidir. Bu rüzgarlar değişik yönlerden, değişik maksat­lar için esmektedir. Bitki ve ağaçlan aşılamak gibi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve biz rüzgarları aşılayıcılar olarak gönderdik.” (Hicr, 15/22). Kimi zaman rüzgarlar kısır olur, kimi zaman azab için olur: “…O içinde çok acıklı bir azab bulunan bir rüzgardır. O Rabbinin emriyle her şeyi tahrib eder. Onların meskenlerinden başka bir şey görülmez oluverdi. Günahkârlar toplulu­ğunu işte böyle cezalandırırız.” (Ahkâf, 46/24-25).

Muayyen bir düzene, sonsuz bir hikmete, hayret verici bir takdire uygun olarak değişik bölgelerde yağmuru indirmek için önce bulutun yoğunlaşması, hava boşluğunda bir araya gelip toylanması, sonra da emre boyun eğdirilmesi ve dağıtılması da ilâhî kudretin tecellilerindendir.

Bütün bu tecelliler, gizli sırları ve hayret verici incelikleri idrak etmek üzere aklını kulanan, düşünen ve ibretle bakan kimseler için ibretler ve öğüt­ler topluluğudur. Bu gibi kimseler bunları yoktan var eden yaratıcının kudreti­ne, her şeyi düzenleyip idare eden mutlak ilâhın vahdaniyetine ve Allah’ın her şeyi kuşatan rahmetine delil olarak değerlendirir. Bütün bu tecelliler eksiksiz bir hikmetin ifadesidir. Allah’ın varlığına delalet eden, O’nun tek bir ilâh, her şeyin ilâhı ve her şeyin yaratıcısı olduğuna delâlet eden kâinatın eksiksizliği Allah’ın vahdaniyetinin açık belgeleridir. Bu ayet-i kerime Âl-i İmran süresin­deki şu ayetlere benzemektedir: “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, ge­ce ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette olgun akıl sahipleri için delil­ler vardır. Onlar ki ayakta iken, otururken, yanları üstünde yatarken daima Al­lah’ı zikreder, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın ve Sen münezzehsin. Artık bizi ateş azabından koru.” (Âl-i Imran, 3/91-93). Yüce Allah’ın “Rabbimiz” buyruğu ise düşünen ve öğüt alan müminler için bir övgüdür.

Yüce Allah zatına, sıfatlarına, şeriat ve kaderine delalet eden yaratıkla­rından ibret almayanları yererek şöyle buyurmaktadır: “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, bunlardan yüz çevirici olarak (düşünmeksizin) üzerlerinden geçer giderler. (Zaten) onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” Yusuf, 10/105-106). Burada açıklamakta olduğumuz: “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında…” ayeti ile ilgili olarak hadis-i nebevide şöyle buyurulmak-tadır: “Bu ayet-i kerimeyi okuyup da onu bir kenara atan kimselerin vay hali­ne!” Bu hadiste anlatılan bu ayetten gerekli şekilde ibret almayan, üzerinde düşünmeyen ve ona gereken önemi vermeksizin geçip giden kimseye yazıklar olsun, demektir. [16]

Müşrikler Ve İlâhları

165- İnsanlar içinde Allah’tan başkası­nı eş edinen kimseler de vardır. Onları Allah’ı sever gibi severler. İman eden­lerin Allah’a sevgisi ise (her şeyden) çok daha sağlamdır. Zulmedenler aza­ba uğrayacakları vakit, kuvvet ve kud­retin bütünüyle gerçekten Allah’ın ol­duğunu ve Allah’ın hakikaten pek acıklı azap sahibi olduğunu görseler­di…

166- O zaman kendilerine uyulanlar uyanlardan hızla uzaklaşırlar. O azabı görmüşlerdir artık. Aralarındaki ilişki­ler de kopup gitmiştir.

167- Uyanlar şöyle demiştir: “Bizim için (dünyaya tekrar) bir dönüş olsay­dı da bizden uzaklaşıp gittikleri gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Böyle­ce Allah hasretler vererek amellerini kendilerine gösterecektir. Onlar ce­hennemden çıkacak da değillerdi.

Açıklaması

Bundan önceki ayet-i kerimede Yüce Allah vahdaniyet ve rahmetinin de­lillerini ortaya koydu. Burada da bu delilleri akılları ile kavrayamayıp Allah’a eş koşarak onlardan hayır bekleyen, kötülükleri gidermelerini uman kimsele­rin durumunu söz konusu etmektedir. İşte bu kişiler müşrik olanlardır. Dünya­da ilâhlarına karşı durumları budur, ahiretteki akıbetleri de budur.

Bu müşrikler Yüce Allah’a eşler ve benzerler koştular. Bunlar ise onların başkanları yahut putları, heykelleridir. Onları Allah’ı sevdikleri, O’na itaat edip ibadet ettikleri gibi sever, itaat eder ve tapınırlar. Allah’a yaklaştıkları gibi onlara yaklaşmaya çalışırlar. İhtiyaçları anında Yüce Allah’a sığındıkları gi­bi bunlara sığınırlar. Fakat onlar bütün bu hallerinde şaşkındırlar, tutarsızdır­lar. Kimi zaman bir insana, bir puta ya da bir hayvana sığınabilirler. Fakat on­lara sığınmak suretiyle herhangi bir maksatları da gerçekleşmemektedir. Put­larının acizliklerine rağmen, müminlerin kudreti dolayısıyla Allah’a olan sevgi­leri gibi putlarını severler.

Kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, eşsiz, beraberinde ortağı bu­lunmayan bir ve tek Allah’a sığınmak ise, asıl insanın gaye ve maksadını ger­çekleştirecek olandır. Çünkü mutlak egemenlik sahibi, kapsamlı kudret sahibi, geniş rahmetin sahibi sadece Allah’tır. Fakat kul için duanın kabul edilebilme­sine yardımcı olan gerekli sebepleri yerine getirmek de gerekmektedir. Allah’a güvenerek sebeplerine yerine getirmekte kusurlu hareket eden kimse, Allah’ı tanımayan bir kimsedir. Tıpkı Allah’tan başka putlara, heykellere sığınan kim­senin Yüce Allah’a şirk koşması gibi.

Bu bakımdan müminler her şeyden çok Allah’ı severler. Allah’ın adaletin­den, hiç bir mümin asla şüphe etmez. O’na hiç bir şeyi ortak koşmaz. Bütün iş­lerinde yalnızca O’na sığınır. Mümin zorluk zamanlarında da rahatlık zaman­larında da Allah’ı sevmek ve Allah’ı tazim etmekte aynı haldedir ve bu doğru halini devamlı sürdürür. Allah’tan uzaklaşıp başkasına yönelmez. Müşrikler ise böyle değildir. Onlar sıkıntılı zamanlarında Allah’a koştukları ortaklardan yüz çevirip Allah’a yönelirler, O’na sığınırlar, O’na boyun eğerler. Allah’a eş koştukları varlıkları ise kendileri ile Allah arasında aracılar kabul ederler ve, İşte bunlar Allah nezdindeki şefaatçilerimizdir, derler. Kimi zaman bir puta ta­parlar, sonra da bir başkasına tapmak üzere onu reddederler ya da Bâhilelile-rin açlık senesinde yağ veya kavrulmuş una karıştırılmış hurmadan yaptıkları ilâhlarını yemesi gibi, tanrılarını yerler.

Daha sonra Yüce Allah bu yolla kendilerine zulmeden müşrikleri tehdit etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

Allah’a şirk koşup eşler edinmek suretiyle kendilerine zulmedenler, üzer­lerine şiddetli azabın yağdırılacağı vakti bir görselerdi! O vakit gücün yalnızca Allah’a ait olduğunu, bütün varlıklarda ve kâinatta tasarruf eden biricik kud­ret sahibinin O olduğunu, bilirlerdi. Bütün insanlar, taşlar, putlar ve başkaları üzerinde, her durumda ve her zamanda ahiret aleminde de dünya aleminde de herhagi bir fark söz konusu olmaksızın biricik mutlak tasarruf sahibi yalnız O’dur.

Onlar bunu bilseler ve gerçek anlamıyla maslahatlarını idrak etseler için­de bulundukları durumdan vazgeçerlerdi. Kıyamet gününde uyanların ve uyu-lanlann durumuna gelince; bu da gerçekten dehşete düşürücü, hayreti hatta alayı gerektiriri bir durumdur. Çünkü melekler, cinler ve insanlar gibi kendile­rine uyulan ve tapınılan başkanlar, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar ve ayrılacaklardır. Çünkü onların her birisi bizzat kendisini kurtarmaya çalışa­caktır. Zaten onların müşriklerin yaptıklarından razı olmaları da düşünüle­mez. O bakımdan tapınılan her bir varlık ile kendilerine tapanlar ilişkilerin biteceği, çarelerin ve kurtuluş sebeplerinin tükeneceği bir zaman da kurtuluş ümidi kalmaz. O vakit kişiyi ateşten hiç bir şey uzaklaştıramaz ve hiç bir şey alıkoyamaz. Uyanlar şöyle diyecek: Ah dünyaya bir geri dönebilsek! Bugün on­ların bizden uzaklaştıkları, bizleri sıkıntı ve sapıklık içinde bıraktıkları gibi biz de onlardan uzaklaşırız.

İşte gördükleri bu azabın benzeri olmak üzere de Allah amellerinin cezası­nı onlara hasretler halinde gösterecektir. Yani Yüce Allah onlara amellerinin ruhlarında nasıl bir çöküntüye sebep olduğunu gösterecektir. Çünkü bu kötü amelleri sebebiyle onlar hasret, bedbahtlık ve hüsran içerisinde kalmışlardır. Bu ameller yok olup darmadağın olup gidecektir. Onlar başkanlarına karşı duydukları hıncı ve kinlerini susturmak için Cehennemden çıkıp dünyaya asla gidemeyeceklerdir. Çünkü onların Cehenneme girişleri şirk sebebiyle ve putla­ra duydukları sevgi dolayısıyla olacaktır. [17]

Temiz Şeylerin Helâl Ve Haram Şeylerin Haram Kılınmasının Menşei

168- Ey insanlar! Yeryüzündeki şeyler­den helâl ve temiz olanlarını yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size apaçık bir düşmandır.

169- O size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

170- Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiği zaman onlar: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu da bula­mamış idiyseler?

171- O inkâr edenlerin hali bağırıp ça­ğırıştan başka bir şey duymayanlara haykıranın haline benzer. (Onlar) sa­ğırdırlar, dilsizdirler ve kördürler. Onun için akıl erdiremezler.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak el-Kelbî şöyle demektedir: Bu ayet-i kerime Sakîf, Huzâa ve Âmir b. Sasaa hakkında nazil olmuştur. Bunlar kendilerine bir takım ekin ve davarları haram kılmışlardı. Ayrıca Bahîra, Sâıbe. Vasile ve Hâmî denilen (çeşitli şekillerde niteledikleri) develeri de haram kılmışlardı. [18]

Açıklaması

Yüce Allah, Allah’a eş tutanların durumunu, bunların görecekleri azabı, ayanlarla uyulanlar arasındaki, başkanların yönetimleri altındakilerden sağ­ladığı menfaatler demek olan ilişki ve bağlantıların kopuşunu beyan ettikten sonra, bu ilişkilerin haram kılman ilişkiler olduklarını açıklamaktadır. Çünkü bunlar pis ve murdar şeyleri yemek, şeytanın adımlarına tabi olmaktır. Sapık­lığın sebebi ise akıl ve belgeye dayalı olmaksızın ataların izledikleri yola güven beslemektir.

Yüce Allah: “Ey insanlar!” şeklinde hitab etmektedir. Yani hitap mümin ve kâfiri kapsamaktadır. Diğer taraftan Allah’ın nimetleri bütün insanları kuşat­maktadır. Küfür, ilâhî nimetlere nail olmaya engel değildir. Allah bütün insan­lara yeryüzünde bulunan Allah’ın kendileri için helâl kıldığı şeyleri ve herhan­gi bir şüphe, bir günah ve başkasının hakkı taalluk etmeyen temiz şeyleri ye­melerini istemektedir. Onlardan başkaların kendilerine uyanlardan aldıkları pis ve murdar şeyleri de yememelerini emretmektedir. Çünkü bunlar haram­dır, murdardır, yenilmeleri helâl şeyler değildir. Bu aynı zamanda Kitap Ehline mensup din adamlarının kendi dinleri üzere kaldıklarını, İslâm’a iman et­mediklerini göstermektedir. Onların bu durumları ise kendi konumlarını, batıl başkanlıklarını korumak ve batıl yollarla başkalarının mallarını batıl yollarla almak içindir.

O bakımdan ey insanlar! Şeytanın aldatma, saptırma ve vesveseleri sonu­cu onun yoluna tabi olmayınız. Çünkü şeytan ancak kötülüğü ve münkeri tel­kin eder. Şeytan, atamız Adem (a.s.)’den itibaren apaçık bir şekilde insanın bir düşmanıdır. Hiç bir zaman hayır namına bir şey emretmez. O çirkinden başka bir şeyi emretmez. O kötü duyguların kaynağıdır, masiyetleri süsleyendir. O bakından ondan hazer ediniz, ona uymayınız. O vesvesesiyle, üzerinizdeki ta­sallut ve baskısıyla kendisine itaat edilen bir âmir gibidir. Siz dünyanızda da ahiretinizde de size kötülük getiren şeyleri yapmakla onu bu konuma yükselt­miş oluyorsunuz.

Şeytan sizlere Allah hakkında, O’nun dini ile ilgili olarak, kesin olarak iti-kad, dini ibadetler hususunda Allah’ın şeriatinden olduğunu bilmediğiniz şey­leri söylemenizi ya da haramı helâl yapmaya, helâli de haram yapmaya kalkışmanızı emretmektedir. Böylelikle o akideyi ifsad etmek, şeriati de tahrif etmek gayesini gerçekleştirmek istemektedir.

Daha sonra Kur”an-ı Kerim müşriklerden ve bazı Yahudilerden şöylece söz etmektedir: Onlara “Allah’ın Rasulü Muhammed (s.a.)’in üzerine indirdiği vah­ye uyunuz. Çünkü bu daha hayırlıdır ve daha uygundur. Buna karşılık onun dışında edindiğiniz dost ve velilerinize uymayınız,” denildiği zaman bunlar, kör bir taklid ile atalarını taklidin yoluna düşmektedirler. Bunu yaparken de sade­ce geçmişte yapılageldikleri, alışageldiklerine güvenip dayanmaktadırlar. Yüce Allah ise onların bu tutumlarını şöylece reddetmektedir:

Taklit ve adetlerinde onlar atalarını üzerinde gördükleri şeylere mi tabi olacaklardır! Ataları akaid ve ibadetler konusunda hak namına hiç bir şeye ak­lı ermeyen kimseler olsalar da mı? Evet, onlar bu konuda mantıkî her türlü de­lilden uzak kalsalar ve doğrudan ayrı olsalar dahi (yine de atalarına) uymaya devam edeceklerdir. İşte bu, delilsiz olarak taklidin yerilmiş olduğunu göster­mektedir. Müctehidlere tabi olmak yani onların delillerini bildikten sonra müc-tehidleri taklid etmek ise caizdir. Çünkü Yüce Allah, “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” (Enbiyâ, 21/7) diye buyurmaktadır.

Atalarını, başkanlarını körü körüne taklid eden, üzerlerinde bulundukları sapıklık ve bilgisizlikleri sürdürüp giden, konumlarının sağlıklı olup olmadığı­nı düşünmeyen, kâfirleri imana davet eden kimsenin hali ya da niteliği hay­vanlarına seslenip onları suya ve mer’aya güden, yasak şeylerden onları dürtüp uzaklaştıran yani çobanlarının söylediklerinden hiçbir şey akledip anlayama­yan davarları güden kimsenin haline benzer. Kâfir ve hayvanlardan her birisi işittiklerinden bir şey anlayıp kavrayamaz. Bunlar sadece seslere ve çıngırak­ların çıkardıkları gürültülere takılır, ardından giderler. Çünkü kâfirler kalple­rini, kulaklarını, gözlerini hidayetin nuruna karşı perdelemişlerdir. O bakım­dan Allah da onların bu azaları üzerine perde indirerek mühür basmıştır. Böy­lece bunlar herhangi bir hayrın nüfuz edemeyeceği bir hale gelmişlerdir. Adeta -kendilerini imana iletecek türden- hiç bir şeyi işitemeyen sağırlar, konuşama­yan dilsizler, Allah’ın ayetleri hakkında ve kendi nefisleri üzerinde düşünüp görmeyen körler haline gelmişlerdir. Hatta bunlar hayvanlarda olduğu gibi başkalarının arkasından gider, onlara uyarlar. Kurtubî der ki: Yüce Allah kâ­firlere öğüt veren, onları imana davet eden kimseyi -ki o da Muhammed (s.a.)’dir- koyun ve develerine bağırıp çağıran çobana benzetmektedir. Bu deve ve koyunlar ancak onun bağırıp çağırmasını işitirler, fakat neler söylediğini kavrayamazlar. [19]

Yiyeceklerden Helâl Ve Haram Olanlar

172- Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin, Allah’a şükredin. Eğer yalnız O’na ibadet e««yorsan«-

173- O size ancak meyteyi, kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası için kesi­leni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa saldırmamak ve haddi aşmak-sızın (yerse) onun üzerine günah yok­tur. Şüphesiz ki Allah Ğafûr’dur, Ra-hîm’dir.

Açıklaması

Surenin baş tarafından itibaren geçen ayet-i kerimeler, Kur”an-ı Kerim’i destekleyenler ile ona karşı çıkanların konumlarını açıklamak içindir. Buradan yani surenin ikinci yansından itibaren ikinci cüz’ün sonlarına kadar olan ayet-i kerimeler ise şert-amelî hükümlerin açıklamasına dairdir.

Yüce Allah bütün insanlara yeryüzünde bulunan nimetlerden yemelerine dair hitabda bulunduktan sonra, başkanlarını taklit eden kâfirlerin kötü du­rumlarını beyan etti. Çünkü bu taklitçiler bağımsız bir görüşe sahip değildir­ler, kendi akıllan ile Juğru yolu bulamamaktadırlar. Bunlara hitap edildikten sonra burada özel olarak müminlere hitab edilmektedir. Çünkü müminlerin anlamaya liyakatlan daha fazladır. Allah onların Allah’ın temiz ve helâl olan nzkından yemelerini mubah kılmış ve Allah’ın üzerlerindeki nimetlerine şük­retmelerini emretmiştir. Eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve nimetlerin gerçek sahibinin O olduğunu kabul ediyorlar ise, böyle yapmalıdırlar. Peygamber (s.a.)’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Yüce Allah buyuruyor ki: “Ben cin­ler ve insanlar büyük bir habere konuyuz. Yaratan Benim, halbuki Benden baş­kasına ibadet olunuyor. Rızık veren Benim^ Benden başkasına şükrolunuyor.” Yüce Allah kullarına yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeyleri yemeyi mubah kılıp helâl yolları pek çok olduğundan, daha az olan haram kılınan şeyleri be­yan etti. Bu bakımdan haram kılınan şeylerin dışında kalanlar, bir başka me-nedici buyruk varid oluncaya kadar helâl olarak kalmaya devam eder.

Nimete şükretmekle birlikte temiz şeylerden yemek, aynı anda hem bede­nin hem de ruhun ihtiyaçlarını bir arada karşılayan vasat bir konumdur. Her­hangi bir israf ve cimrilik söz konusu olmaksızın bedenimizi korumak için ye­mek yeriz. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’ın size he­lâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın ve sınırı da aşmayın. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yiyin…” (Maide, 5/87-88). Yüce Allah’a nimetleri dolayısıyla şükretmek suretiy­le de ruhunuzu besleyiniz.

İşte bu vasat konum, müşriklerin ve Kitap Ehli’nin İslâm’dan önceki ko-numlanndan farklıdır. Onlardan kimisi bahîre, sâibe ve bunlara benzer muay­yen bir takım şeyleri kendilerine haram kılmıştır. Hristiyanlarda ise ruhbanlık ilkesi, ruha azab vermek ve ruhu bütün zevk verici şeylerden mahrum bırakıp bedeni ve bedenin haz ve ihtiyaçlannı bütünüyle hakir görmek ilkesi iyiden iyi­ye yaygınlık kazanmıştır. Bu ise ya bu gibi şeyleri rahiplere has kabul etmekle veya bunu herkese genelleştirmekle oluyordu. Meselâ “Bakire Meryem” ve azizlerin oruçları gibi bir takım oruç türlerinde et ve yağdan uzak durmak, bir başka oruçta balık, süt ve yumurtayı yasaklamak bu ikinci tür yasaklamalara örnektir.

Halbuki gerçek manada haram kılınanlar şunlardır:

1- Meyte’yi yemek. Çünkü kan onun içerisinde kalır ve ondan zarar gör­mek ihtimali oldukça yüksektir. Aynca eti bozulur ve çoğunlukla hastalıklar o meyte’yi kirletir. O bakımdan meyte pisliği dolayısıyla ve zararları sebebiyle haram kılınmıştır.

2- Akmış kanı kullanmak. Bunun yasak oluş sebebi zararlı olması, selim tabiat sahibi olanların bundan tiksinmesidir. O bakımdan akmış olan kan, pis­liği ve zararı dolayısıyla haramdır.

3- Domuz etini yemek. Domuz etini yemek de zararlıdır. Selim tabiat sahi­bi kişiler ondan tiksinir. Çünkü domuz pis bir hayvandır, çoğunlukla pislik ve necaset yer. Ayrıca bu hayvanda zararlı unsurlar da vardır. Çünkü oldukça öl­dürücü mikroplar taşır. Son derece bayağı bir karakteri de vardır. Diğer taraf­tan cinsel yönü baskın olup dişisini de kıskanmaz. Tabiatı itibariyle tenbeldir. Domuz eti ile beslenen bir kimse domuzun bu karakteristik özelliklerinden de etkilenir. Ayrıca bazen vücudunun kas hücrelerinde yer alan tek hücreli hela-zoni kurtların yumurtaları da o etten beslenenlere geçebilir. İsterse en temiz ahırlarda beslenmiş olsun.

4- Kesimi esnasında Allah’tan başkasının adı anılan hayvanların haram kılınış sebebi ise bunu putperestlik işlerinden olması ve Yüce Allah’a ortak ko­şulması, Allah’tan başkasına güvenilmesi demek olduğundandır. Cahiliye dö­neminde Araplar putlar adına hayvanlarını kesiyorlar ve: “Lât ve Uzza adına” diye seslerini yükseltiyorlardı. İşte bu din ve tevhid ilkesini korumak ve Allah’ı tazim etmek kastıyla haram kılınmıştır. Bu sınıfların münhasıran haram kılın­ması Yüce Allah’ın, “O size ancak., haram kıldı.” buyruğundan anlaşılmakta­dır. Yani Yüce Allah sizlere meyte’den ve ondan sonra sözü geçenlerden başka­sını haram kılmamıştır. Çünkü “innemâ = ancak” hasr ifade eder. Yani sözlü olarak ifade edileni hükmün içerisine alır, onun dışında kalanları da hükmün dışında bırakır. Burada da bu kelime münhasıran haram kılınanları söz konu­su etmektedir. Özellikle de bu ayet-i kerime, “Ey iman edenler! Size rızık ola­rak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin.” buyruğunda helâl kılınanla­rı bildiren buyruktan sonra gelmiştir.

Haram kılınan bu hususlara Maide suresinde (3. ayet-i kerimede) haram kılınanlar ile Resulullah (s.a.)’ın haram kıldığı yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanları yemek ile kuşlardan pençeli olan hayvanları yemek ve evcil eşeklerin etlerinin yenmesi de ilave edilir.

Fakat bir kimse, zaruret (kişinin haram kılınan şeyi kullanmaması halin­de ölme ihtimali) dolayısıyla Allah’ın haram kıldığı her hangi bir şeyi, başkası­nı bulamamak ve ölümden korkmak dolayısıyla yemek zorunda kalıyor ve biza­tihi onu arzulamıyor ise, ihtiyaç miktarını da aşmaksızın yemesinde onun için bir vebal yoktur. Bu ise canı korumak, onu helak olmaya maruz bırakmamak içindir. Ayrıca açlık dolayısıyla ölecek noktaya gelmek, meyteyi ve kanı yeme­nin zararından daha büyük bir zarardır.

Yüce Allah haram kılınanlardan yemenin caiz olmasını: “Saldırmamak ve haddi aşmaksızın” buyruğu ile kayıtlamıştır ki, kendi hevalanna uyarak zaru­ret içerisinde olmadığı halde muztar (onu yemeye mecbur) olduğunu iddia etmesin, zaruret miktarını ya da ihtiyaç kadarını bu şartı istismar ederek aşıp arzularının ardından gitmesin.

Şüphesiz ki Allah zarureti takdir edip değerlendirmekteki hataları dolayı­sıyla kullarını bağışlar. Çünkü bu değerlendirme onların ictihadlarına bırakıl­mıştır. Allah kullarına merhametlidir. Zira O, kullarına zaruret halinde haram kılınan şeyleri kullanmayı mubah kılmış ve onları zorluk ve sıkıntıya düşür­memiştir. [20]

Kitap Ehli’nin Allah’ın İndirdiklerini Gizlemeleri

11 A- Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya değişen­ler var ya, işte onlar karınlarında ateş­ten başka bir şey yemezler. Kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz. On­ları temize de çıkarmaz. Onlar için acıklı bir azab vardır.

175- Onlar hidayete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azabı satın aldılar. Onları ateşe sabrettiren nedir?

176- Bunun sebebi; Allah’ın Kitab’ı hakla indirmesidir. Muhakkak Ki-tab’da ihtilâfa düşenler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime ile ilgili olarak Taberî, İkrime’den, o İbni Abbas’tan Yü­ce Allah’ın, “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi gizleyip de…” buyruğu ile Âl-i İmran suresinde yer alan, “Muhakkak Allah’a olan ahidlerini… az bir pahaya değiştirenler…” (Âl-i İmran, 3/77) ayeti birlikte Yahudiler hakkında nazil olduğunu rivayet eder. İbni Abbas ayrıca der ki: Bu ayet-i kerime Yahudilerin başkanları ve ilim adamları hakkında inmiştir. Bunlar ayak takımlarından bir takım hediye ve lütuflara nail oluyor, bunları elde ediyorlardı. Gönderilecek son peygamberin de kendilerinden olmasını umuyorlardı. Allah, Muhammed (s.a.)’i başka bir milletten gönderince menfaatlerine halel gelmesinden, baş­kanlıklarının son bulmasından korktular. O bakımdan Muhammed (s.a.)’in Ki­taplarında açıklanan gerçek niteliklerini gizlediler ve bunların yerine kendileri başka özellikler uydurdular. İşte ahir zamanda ortaya çıkacak olan peygambe­rin niteliği budur. Bu nitelikler bu peygamberinkine benzememektedir. Bunun üzerine Yüce Allah, “Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizleyip de…” ayetini indirdi.[21]

Açıklaması

Kur”an-ı Kerim, Kitap Ehli’nin Kur’an-ı Kerim’e ve Resulullah (s.a.)’a kar­şı takındıkları tavırlarını açıklamaya devam etmektedir. Bundan önceki ayet­lerde yüce Allah onların bazı helâl olan şeyleri haram kıldıklarını ve dinde ruhbanlığı, yiyecek ve içeceklerde bir takım zahidlik ve kanaatkârlıkları bid’at olarak uydurduklarını açıklamaktadır. Burada da Yüce Allah onların kitapla­rında yer alan Resulullah (s.a.)’ın niteliklerini gizlediklerini veya bu nitelikle­ri tahrif edip değiştirdiklerini beyan etmektedir. Sahih olanı gizlediler, yalan olanı da açıkladılar. Dini bir ticaret metaı haline getirdiler, onu rızıklarını ka­zanmanın, geçimlerini sağlamanın bir aracı haline getirdiler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde: “Siz onu parça parça kağıtlar haline koyup kimini açık-. ‘.ar, çoğunu da gizlersiniz.” (En’âm, 6/91) diye buyurmaktadır. Allah’ın son pey­gamberin niteliklerine dair indirdiklerini, onun geleceği zamana dair beyanı, kavmini ve buna benzer peygamberliğinin doğruluğuna ve risaletinin mükem­melliğine tanıklık eden hususları gizleyenler ya da bunları fetvalarına karşı­lık olarak aldıkları az miktardaki ücretler mukabilinde yanlış tevil edip tahrif edenler, aslında sonunda cehenneme götüren haram olan bir şeyi yemektedir­ler. Aldıkları bedel “az” olmakla nitelendirilmiştir. Çünkü hakka karşılık veri­len her türlü bedel dünya ve ahiret mutluluğunu kaybetmenin yanında azdır, önemsizdir: “Fakat dünya hayatının faydası ahirete göre ancak pek azdır.” Tevbe, 9/38).

Allah’ın Kitabını gizleyen, onu ticaret aracı haine getiren, sapıklıkta ol­dukça uzaklara gitmiş bulunan bu kimseler ancak cehenneme girmelerine se­bep teşkil eden şeyleri yiyorlar. Yüce Allah’ın onlardan yüz çevirmesi, onlara ileri derecede gazap etmesi, mağfiret ve affetmek suretiyle günahların pislikle­rinden onları temizlememesi sonucunu doğuracaktır ve onlar için dünyada da ahirette de oldukça çetin bir azab vardır. Şanı Yüce Allah’ın kendilerinden öv­gü ile söz edeceği, kendilerini bağışlayıp merhamet edeceği, onlardan razı ola­cağı ve sevgi ve rıza ile kendilerine karşılık vereceği Cennet ehli ise bunlardan tamamıyla farklıdır. Şanı Yüce Allah’ın, “Allah onlarla konuşmaz” buyruğu onlara gazap edeceğini ve onlardan razı olunmayacağını ifade eder. “Onları te­mize çıkarmaz” yani onların kötü ve pis olan amellerini ıslah ederek onları te­mizlemez, arındırmaz demektir.

Diğer taraftan Allah’ın dinini bir ticaret aracı haline getiren bu kimseler, hidayet karşılığında delaleti almışlar, Allah’ın hidayetini terketmiş, dinde in­sanların hevalarına uymuş ve mağfiret yerine azabı hak etmişlerdir. Buna se­bep ise fani olan malı, ebedî ve kalıcı sevaba tercih etmek suretiyle kendilerine karşı işledikleri cinayettir. Onların bu durumlarına gerçekten hayret edilir! Onlar cehennemi gerektiren şeylere ve dalâletten ibaret olan amellere hiç aldı­rış etmeksizin nasıl da sabredebiliyor, katlanabiliyorlar! Yüce Allah’ın, “Onları ateşe sabrettiren nedir?” buyruğu bu konuda gösterilmek zorunda kalınan sab­ra hayreti ifade ediyor. Yani onlar öyle bir azab halindedirler ki, onları gören “Ne kadar sabırlıdırlar?” diye hayretini ifade eder.

Bu türden bir ifade, hakimin veya yöneticinin gazabını gerektiren işlere kalkışan kimselere söylenir: Sen kelepçeye, hapse ne kadar da dayanıklı imiş­sin! Yani bu gibi şeylere ancak azaba karşı oldukça sabırlı olan kimseler kalkı­şabilir.

Onları bekleyen bu oldukça şiddetli azab, adaletin nihaî şeklidir. Şüphesiz Allah’ın gönderdiği kitap asla sapılmaması gereken ve asla mağlup edilemeye­cek olan apaçık ve göz kamaştırıcı hakkın kendisidir. Allah’ın kitapları hakkın­da anlaşmazlığa ve ayrılığa düşenlere gelince; bunlar bu kitapların kimisi hak­tır, kimisi batıldır, dediler. Bu gibi kimseler haktan oldukça uzak bir ayrılık ve bir anlaşmazlık içerisindedirler. Hiç bir zaman müşterek bir nokta etrafında birleşmezler. Aralarındaki bu anlaşmazlık yahut ayrılık devam edip gidecektir ve bu ayrılıkları haktan, doğruluktan, sahih hidayetten alabildiğine uzak kal­maya da devam edecektir. [22]

Gerçek Birrin (İyiliğin) Görünürdeki Halleri

177- Yüzlerinizi doğuya ve batıya doğ­ru döndürmeniz birr değildir. Fakat birr Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygambere iman edenin; mala olan sevgisine rağmen akrabası­na, yetimlere, muhtaçlara, yolculara, dilenenlere, kölelere verenlerin; nama­zını dosdoğru kılan zekâtı veren, ahid-leşince ahidlerini yerine getirenlerin; sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştı­ğı zamanlarda sabredenlerin yaptığı­dır. Sâdık olanlar işte bunlardır. İşte takva sahibi olanlar da ancak bunlar­dır.

Nüzul Sebebi

Abdürrezzak’ın Katade’den rivayetine göre Yahudiler Batı’ya doğru, Hristi-yanlar da doğuya doğru ibadet ediyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah’ın, ‘Yüz­lerinizi doğuya ve batıya doğru döndürmeniz birr değildir.” ayeti nazil oldu. [23]

Taberî ve İbnül-Münzir de Katade’den şöyle dediğini rivayet etmektedir­ler: Bize nakledildiğine göre bir adam Peygamber (s.a.)’e birr’in mahiyeti hak­kında soru sordu. Bunun üzerine Yüce Allah da şu: ‘Yüzlerinizi doğuya ve batı­ya döndürmeniz birr değildir.” ayet-i kerimesini indirdi. Hz. Peygamber o so­ruyu soran adamı çağırıp bu ayeti ona okudu. Allah’ın farzettiği hükümler gel­meden önce bir kimse Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de Al­lah’ın kulu ve rasulü olduğuna şehadet getirir de bu hal üzere ölür ise ahirette kurtuluşa ereceği ümid edilirdi. Bunun üzerine Yüce Allah, ‘Yüzlerinizi doğu­ya ve batıya döndürmeniz birr değildir…” ayetini indirdi. Yahudiler Batı tarafı­na, Hristiyanlar ise doğu tarafına yöneliyorlardı. [24]

Açıklaması

Kıblenin değiştirilmesi, çeşitli din mensubu kimseler arasında büyük bir fitnenin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Her bir kesim bizzat kendisinin yö­neldiği kıbleden başka bir tarafa kılanan namazın sahih olmadığı görüşünde idi. Bu şekilde müslümanlar ile Kitap Ehli arasındaki ayrılık oldukça şiddetlendi. Kitap Ehli olan kimseler namazın kıblelerine doğru yönelinerek kılınma­sı görüşünde idiler. Bu kıble bazı peygamberlerin de kıblesi idi. Müslümanlar ise peygamberlerin atası İbrahim (a.s.)’in kıblesi olan Mescid-i Haram’a yöne-linmedikçe hiç bir namazın kabul olunmayacağını ve Allah’ın o kılınan namaz­dan razı olmayacağını ileri sürdüler.

Şanı Yüce Allah, bütün insanlara yüzü mücerred olarak doğuya ve batıya çevirmenin bizatihi maksad olarak gözetilen birr’in kendisi olmadığını, bunun tek başına salih bir amel sayılamayacağını, asıl gerçek birr’in başka bir şey ol­duğunu açıklamaktadır. Gerçek birr, Allah’a, rasulüne kitaplarına, melekleri­ne, ahiret gününe, kalpten, samimi, eksiksiz ve salih amel ile birlikte bir iman idi. İşte insanın ruhunu Yüce Allah’a karşı haşyet ile dolduran iman, gizli ve açıkta O’nun gözetimi altında olduğu duygusunu uyandıran iman budur. Bu iman insanın nefsi ile şeytanın ayağı kaydına zeminlerine karşı güçlü bir ko­ruyucu, bir engel olur. Bu imanın sahibi hata işlediği takdirde samimi olarak hemen tevbeye yönelir.

Buna göre birr, gerçek, eksiksiz, bütün itikad esaslarını kapsayan bir imandır. Birrin esası Allah’a tek bir ilah olarak, O’na hiç bir kimseyi ortak koş-maksızm ve O’ndan başka bir mabud tanımaksızın iman etmektir. İşte kişinin nefsine güç, kuvvet ve üstünlük şuurunu veren bu imandır. Çünkü bu imana sahip olan bir kimse artık bundan sonra bu varlık aleminde herhangi bir insa­na boyun eğmez, herhangi bir kimsenin yasama yetkisine sahip olduğunu ka­bul etmez, aksine yasalar koymayı, teşrî’de bulunmayı yalnızca Allah’a ait bir hak olarak bilir. Kalplere huzur veren, ruhları sükûna erdiren iman budur. Bu iman sayesinde herhangi bir nimet dolayısıyla nefisler şımarmaz. Herhangi bir musibet dolayısıyla da ümitsizliğe kapılmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “İşte bunlar, iman edenlerdir, gönülleri Allah’ı zikretmek ile huzura kavuşanlardır. Şunu biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur ve sü­kûn bulur.” (Ra’â, 13/28).

Ebu Hayyân şöyle diyor: Biri1, manevi bir özelliktir. O bakımdan Yüce Al­lah’ın, “Fakat birr Allah’a… iman edenin…” buyruğu ile ancak birr sahibi, yeni birrde bulunan kimseler kastedilebilir.

Ahiret gününe imanın birr olmasına gelince: Bu imana sahip olan bir kim­se sevabı, cezayı, hesaba çekilmeyi, amellerinin Allah’ın huzurunda arz edilme­sini kabul ve ikrar eder. Bu ise daha fazla salih amel işlemesi ve kötü ve çirkin fiillerden uzak durması neticesini doğurur.

Meleklere iman: Melekler nurânî varlıklardır, onların pek çok görevleri vardır. Bütün fiilleri itaattir. Kendilerine verdiği emirlerde Allah’a karşı gel­mezler, emrolunduklannı yaparlar. Onlardan kimisi vahiy taşıyıcısıdır, kimisi Cennet veya Cehennem üzerinde görevlidir, kimisi rüzgârlar ve yağmurlar ile görevlidir, kimisi arş’m koruyucularıdır, kimisi de ruhları kabzeder.

Meleklere iman, vahye nübüvvete, ahiret gününe imanın asli bir unsuru­dur. Cebrail (a.s.), vahiy emanetini üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onu emin olan ruh senin kalbine indirdi ki, sen de korkutucu­lardan olasın. Apaçık bir Arapça ile.” (Şuarâ, 26/193-195); “O gecede melekler ve ruh Rablerinin izniyle her bir iş için iner de iner.” (Kadr, 97/4).

Semavi kitaplara (Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an’a), önceki peygamberlere indirilen sahifelere iman ise; ayırım gözetmeksizin hepsine imanı onlarda yer alan emirlere uymayı, onlarda yer alan yasaklardan sakınmayı gerektirir. Ayrı­ca bu Kur’an-ı Kerim’in bütün muhtevasına bağlı kalmayı da gerekli kılar. Çünkü Kur’an-ı Kerim hem kendisinden önceki kitapları tasdik etmek, hem de onlar üzerinde hüküm belirtmek üzere gelmiştir.

Birbirleri arasında ayırım gözetmeksizin bütün peygamberlere iman da onların gösterdikleri yol ile hidayet bulmayı, siret ve ahlâklarına uymayı, em­redip yasakladıkları hususlarda onların dedikleri gibi hareket etmeyi gerekti­rir.

Sahih bir imanın nefsi arındırıp güzelleştiren, toplumsal ilişkileri düzenle­yen ve bu ilişkileri sevgi, ülfet, muhabbet, birlik, dayanışma ya da toplumsal dayanışma gibi esaslardan oluşan sağlam bir temel üzerinde yükselten salih amel ile birlikte olması, kaçınılmaz bir şeydir. Aşağıdaki hususlar işte bunun müşahhas ifadesini ortaya koymaktadır. Kişinin gönlünde yer tutan mal sevgi­sine rağmen merhamet, şefkat duygularıyla zor zamanlarında insanlara yar­dımcı olmak kasdıyla aşağıda belirtilen ihtiyaç sahibi insanlara el uzatmak.

İhtiyaç sahibi olan akrabalar, bu sınıfların başında gelir. Kan bağı sebe­biyle durumlarının hemen farkedilmesi ayrıca onların içinde bulundukları şartlardan kişinin madden ve manen kendisinin de etkilenmesi söz konusu ol­duğundan dolayı insanlar arasında iyiliği en çok hak sahibi olanlar bunlardır. Diğer taraftan insanın gerçek mutluluğu ancak çevresiyle birlikte mutluluğu paylaşması ile mümkün olabilir. Akrabaların gözetilmesi aynı zamanda iki he­defi gerçekleştirir: Birisi akrabalık bağını gözetmeyi, diğeri ise sadaka sevabını kazanmayı. Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlara verdiğin sa­daka bir sadakadır, akrabana verdiğin sadaka ise iki sadakadır.” Resulullah s.a.) ise akrabalık derecesine göre infak etmek yolunu müslümana sıralamış ve şöyle buyurmuştur: “Önce kendinden başla, sonra da geçimlerini sağlamak durumunda olduklarından.”

Yetimler: Bunlar babalarını kaybetmiş ve kendilerini koruyup gözetecek kimsesi olmayanlardır. Geçimlerini sağlayabilmesi ve hayatın güçlüklerine gö­ğüs verebilmek eğitim öğrenim meslek kazanma, yahut da bir sanayi dalında çalışmak için ya da başka bir yolla kendilerini bekleyen hayat yolunu katede-bilmek için yardıma büyük ölçüde ihtiyaçları vardır. Hem kendilerinin fert ola­rak kurtulmaları hem de topluma yararlı olabilmeleri ancak bu şekilde olabilir.

Miskinler ve fakirler de gözetilme hususunda önceliklidir. Bunlar fakirlik sebebiyle ya hiç bir gelirleri olmayan ya da yeterli gelirleri olmadığından dolayı yardıma ihtiyacı olan kimselerdir. Nitekim fakirlik probleminin çözümü için çalışmak, kalkınmanın ve ilerlemenin temel unsurlarındandır. Çünkü ihtiyaç bazen kişiyi doğru yoldan sapmaya ve suç işlemeye itebilir. O bakımdan bunla­ra destek olmak, bunlara yardımcı olmak herkesin menfaatinin bir gereğidir. Böylelikle bunlar da güç sahibi olabilirler. Çünkü bir toplumun gücü fertlerinin gücünden gelir, toplumun zayıflığı fertlerinin zayıflığındandır.

Yolcular: Yolculuğu esnasında yahut yolda giderken ülkesine ulaşmak im­kanını kaybeden kimsedir. Böyle bir kimseye yardımcı olup onu gözetmek, bel­desine dönünceye kadar diğer müslümanlann bir görevidir. Ona (Kur”an-ı Ke-rim’in tabiri ile): “Yol oğlu” denilmesinin sebebi, yabancı olması ve adeta yolun dışında annesi ve babası yokmuşçasına bir durumda bulunması dolayısıyladır.

İleri derecedeki ihtiyaç dolayısıyla insanlardan malî yardım isteyen dilen­ciler: Dilenmenin edebi, ısrar olmaksızın ve iffetli bir şekilde yapılmasıdır. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İffetli davranmalarından dolayı bil­meyen onları zengin zanneder.” (Bakara, 2/273). Zengine ve bu konuda sabit olan hadis-i şerifte belirtildiği gibi çalışabilecek gücü olan kimseye sadaka he­lâl değildir. Böyle bir kimsenin izzetini koruyacak bir iş bulması görevi olduğu gibi devletin de ona bir iş sağlaması -erkek veya kadın olsun- görevidir.

Köleler: Yani köle olanlara hürriyetlerini elde etmek için yardımcı olmak. Esirlere de fidye verebilmeleri için mal ile destek vermek demektir. Çünkü kö­lelik ve esirlik bir kulluktur, zillettir, hürriyetin gaspedilmesidir. Din ise insan­ları azad etmeye, insanları özgürleştirmeye yönelik bir arzuya sahiptir. Mal vermek suretiyle maddi yollarla; makam, aracılık, güzel bir şefaatta bulunmak gibi manevi yollarla kölelik boyunduruğundan kurtarmayı ve savaş sonucu esir düşenleri karşılıklı değişim ve fidye ödemek suretiyle hürriyete kavuşturmayı hedefler.

Namazı dosdoğru kılmak da birr kapsamı içerisindedir. Yani hüküm ve şartları eksiksiz yapmak ile birlikte kalbin huzuru, okunan Kur’an-ı Kerim ve yapılan zikirlerin anlamı üzerinde tefekkür, ibadet edilen mutlak ilahın aza­metini hatırına getirmek, sert ölçülere göre huşu ve itminan duymak suretiyle en doğru ve güzel şekliyle namazı eda etmek demektir. Namaz, meşru olan şek­le göre eda edildiği takdirde, etkileri kendisini gösterir. Nefis arınıp güzelleşir, ahlâkı faziletlere alışkanlık kazanır, adi ve süflî şeylerden uzaklaşır. Nefis ar­tık herhangi bir hayasızlık veya bir münker işlemez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak namaz hayasızlıktan ve münkerden alıkoyan” (An-kebut, 29/45).

Zekâtı vermek de binin hasletleri arasında yer alır. “Sadakalar ancak Al­lah’tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere… dır.” (Tevbe, 9/60) ayetinde sözü geçen hak sahiplerine farz olan zekâtı vermektir. Dikkat edilecek olursa Kur’an-ı Kerim’de namazın zekât ile birlikte olmadan söz konusu edildiği yer­ler oldukça azdır. Çünkü namaz, ruhu arındırıp temizlerken zekât da malı te­mizler, arındırır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen onların malla­rından kendisi ile onları arındırıp temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al!” (Tev­be, 9/103). Malın alınacak zekât miktarı ile bunun türleri ise sünnet-i nebeviy-yede açıklanmıştır.

Verilen ahde bağlılık da birr kapsamına girer. Bu, ister dinleyip itaat et-nek suretiyle Allah’ın ahdine bağlı kalmak şeklinde olsun, isterse de akitlere, sözlere ve antlaşmalara -dinin emirlerine muhalif olmadığı sürece- bağlı kal­mak suretiyle insanlara verilen ahidlere bağlı kalmak şeklinde olsun. Masiyet yolunda olduğu takdirde ahde vefa göstermek gerekmez. Ahde bağlılık sahih imanın alametlerinden, ahdi bozmak ise hadis-i şerifte de belirtildiği gibi mü­nafıklığın alametlerindendir: “Münafıkın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan aıyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, ona emanet verildiğinde hainlik eder.” insanlar sorumluluklarım, taahhütlerini yerine getirmekte gevşek davrandık­ları takdirde aralarında güven kaybolur. Şaşkınlık, huzursuzluk ve çalkantı içerisinde yaşarlar. Bu ise onları değişik şekillerde akidlerini sağlamlaştırıp r-eîgelendirmeye, akdin bozulmasından ve hainlikten kendilerini koruma yolla-rmı aramaya iter.

Darlık ve fakirlik zamanlarında hastalık gibi sıkıntılarda akrabaları gö­zetmek; malını, çoluk çocuğunu kaybetmek gibi sıkıntılı zamanlarda, düşman­la savaş alanında karşılaşmak gibi çetin zamanlarda sabretmek de binin ve imanın kapsamı içerisindedir. Çünkü sabır imanın yarısıdır. Zira sabır, Al­lah’ın kaza ve kaderine rızayı gösterir. Allah’tan ecri beklemenin belirtisidir. Cıhad esnasında dinin zafere kavuşması için gayret göstermek ve bu üç du­rumda sabır göstermek eksiksiz imanın belirtisidir. Sahih hadis-i şerifte varid dduğuna göre savaş alanından kaçmak, yedi büyük günahtan bir tanesidir.

İşte sözü geçen bu birr’in hasletlerine sahip olanlar, bunlarla nitelenenler imanlarında sâdık olan, doğru olan kimseler ve gerçek manada takva sahibi ilanlardır. Onlar masiyetlerden uzak kalmak suretiyle Allah’ın gazabından ko­runmuş, ahiret yurdunda da Allah’ın rızasını ve sevabını elde ederek umdukla­rına kavuşmuş olurlar. Gerçek şu ki bu ayet-i kerime gereğince amel eden bir kimsenin imanı kemal bulmuş demektir. [25]

Malın İnfak Edilmesinin İki Şekli:

Malın infakının ilk şekli farz zekât şeklinde oluşudur. Bu, malı özel bir keyfiyet üzere belli bir miktarda vermektir, diğeri ise mutlak olarak zekât şek­linde. Bu ise belli bir miktar ile kayıtlı olmaksızın, nisaba malik olmak sınırı da söz konusu olmadan malı vermektir. Bunun yerine bu miktara dair kayıt getirip sınır koymayı ümmetin ve fertlerinin durumuna bırakmak söz konusu­dur. İşte mal bu iki şekliyle verildiği takdirde bizler fakirlik problemini orta­dan kaldırır ve İslâm’ın sosyal dayanışmadan gözettiği maksadı gerçekleştir­miş oluruz. O vakit azgın kapitalizmin zararlarını gidermek maksadıyla sosya­list ilkeleri ithal etmeye ihtiyaç duymaz, zorla ve bedel vermeksizin mülkiyet sahiplerinin elinden mülklerini zorla almak esasları üzerinde yükselmeyen, makul ve orta bir çözüme ulaşma imkânını buluruz. Bu çözüm baskı uygula­mak, yerine zenginlerle fakirler arasında sevgi, karşılıklı iyi duygulara dayalı ilişkileri korumanın ve ilişkileri sürdürmenin yollarını arar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik göste­renler sanmasınlar ki o, haklarında hayırlıdır. Aksine o, onlar için bir serdir. Cimrilik ettikleri şey Kıyamet günü boyunlarına bir halka olacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Âl-i İmran, 3/180). Yani bunlar cimriliğin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bi­lakis o cimrilik, onlar için bir kötülüktür.

Yoksullara bir şeyler vermeye gelince; dilencilik yapmayan kimselere yok­sul (miskin) denilir. Dilencilik yapanlar ise kendilerini açığa vurmuş olurlar. Resulullah (s.a.) da sahih bir rivayete göre şöyle buyurmuştur: “Miskîn (yoksul) bir ve iki lokmanın, bir ve iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat miskîn, kendisini ihtiyaçtan kurtaracak bir varlığı bulamayan ve farkına varı-lamayıp da kendisine tasaddukta bulunulmayan kimsedir.” Köleler hakkında Malik ve Şafiî’ye göre onlar Allahü Teâlâ’ya yakınlaştırıcı bir ibadet olmak üze­re azad edilecek kimselerdir. Ebu Hanife ise; buradaki kölelerden kasıt, efendi-leriyle kitabet akdi yapmış olanlardır. Kölelikten kurtulmak uğrunda bunlara yardımcı olunur, demektedir.

Ayet-i kerimede birr’in niteliklerine sahip olan kimselere Yüce Allah’ın tevcih ettiği belirgin niteliklere gelince, “sâdık olanlar işte bunlardır, takva sa­hibi olanlar da işte bunlardır.” Böylelikle Yüce Allah onları işlerinden ve bunla­rı yerine getirmek hususunda doğrulukla, takva ile nitelendirmekte, din husu­sunda onların ciddi ve gayretli olduklarını belirtmektedir ki, bu da yapılacak övgünün nihai derecesidir.[26]

Kısasın Meşruiyeti Ve Hikmeti

178- Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hür, hür olana; köle, köle olana; dişi, dişi olana (karşılık) kısas olunur. Fakat ki­me kardeşi tarafından cüz’i bir şey af olunursa, örfe uymak ve ona güzellikle ödemek gerekir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve bir esirgemedir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunur­sa onun için pek acıklı bir azab vardır.

179- Ey olgun akıl sahipleri! Kısasta si­zin için bir hayat vardır. Olur ki sakı­nırsınız.

Nüzul Sebebi

Bu 178. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak iki rivayet vardır.[27] Katâde, eş-Şa’bî ve tabiînden bir gruptan rivayet edildiğine göre cahiliye halkı hem haddi aşan kimseler idiler, hem de şeytana itaat ederlerdi. Eğer bir kabile sayı­ca çok ve güçlü ise, başka bir kavmin kölesi bu güçlülerin bir kölesini öldürdü­ğü taktirde; biz bunun karşılığında mutlaka hür olan bir kimseyi öldüreceğiz, başkasını kabul etmeyiz, derlerdi. Bunu kendilerini üstün ve güçlü görerek söylüyorlardı. Onlardan bir kadın öldürüldüğü vakit de, Biz bu kadının karşı­lığında mutlaka bir erkek öldüreceğiz, diyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirerek, kölenin köleye karşılık olduğun, dişinin dişiye karşı­lık olduğunu haber vermekte ve haddi aşmalarını yasaklamaktadır.

Daha sonra Yüce Allah Maide suresinde, “Biz onda onların üzerine şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş, yaralarda birbirine kısastır…” (Maide, 5/45).

es-Süddî’den rivayete göre o, bu ayet-i kerime hakkında şöyle demiş: Arap­lardan biri müslüman, diğeri kendileriyle anlaşma yapılan iki ayrı dine men­sup iki grup, Araplar arasında görülegelen bir sebep dolayısıyla çarpıştılar. Peygamber (s.a.) aralarında sulh yaptı. Bu çarpışma esnasında hür kimseler, köleler ve kadınlar da öldürülmüş idi. Hz. Peygamber hür kimsenin hür diyeti­ni köle kimsenin köle diyetini, dişi kimsenin de dişi diyetini ödemesi esası üze­re aralarında sulh yaptı. Böylelikle onlardan kimisini kimisinden kısas etti. Bu ayet-i kerime onun verdiği hükmü teyid etmek üzere nazil oldu. [28]

Açıklaması

İslâm’dan önce katil çeşitli şekillerde cezalandırılıyor idi. Yahudilerde kı­sas, Hristiyanlarda diyet, cahiliye dönemi Araplarında ise intikam alma alışkanlığı yaygın idi. Katilden başkası öldürülüyor, kimi zaman kabile başkanını veya katilin kabilesinden birden çok kişiyi öldürüyorlardı. Hatta bir kişiye kar­şılık on kişi, dişiye karşılık bir erkek, köleye karşılık bir hür istedikleri de olu­yordu.

Daha sonra İslâm, adalet ve eşitlik ilkesini belirleyerek kısas cezasını ön­gördü. Çünkü bu ceza insanları öldürme suçundan alıkoyar. Yaşadığımız bu çağ­da da bu ceza suçu engelleyicidir, caydırıcıdır. Çünkü hapis, kan dökücü suçlula­rı o kadar fazla suçtan alıkoyamamaktadır. Yüce Allah’ın yasaması ise en âdil, en hikmetli ve sağlam ve en doğru olandır. Çünkü Yüce Allah insanların neler ile ıslah olacaklarını, kendi yarattığı ümmetleri ve kavimleri neyin terbiye ettiği­ni en iyi bilendir. Şeriat kısas yerine diyet almayı da mubah kılmıştır.

Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Ey iman edenler! Öldürülenler dolayısıyla üzerinize kısas farz kılındı. O bakımdan katile maktule yaptığının misliyle kı­sas uygulayınız. Birbirinize karşı haddi aşmayınız. O bakımdan hür kişiye kar­şılık hür, köleye karşılık köle, dişiye karşılık dişi yani misli misline olmak üze­re öldürülür. Daha önce aranızda yer etmiş bulunan zulmü bırakınız. Hür kar­şılığında birden fazla kişi, köle karşılığında bir hür, öldürülen kadın karşılığın­da erkek öldürmeyiniz. Sünnet-i Seniyye ise dişi karşılığında erkeğin öldürüle­ceğini, köle karşılığında ise -efendisi olmaması şartıyla- hür’ün öldürüleceğini açıklamıştır.

Kısasta adalet, istenen bir şeydir, eşitlik de kısasta bir şarttır. O halde sa­yıca az kişi karşılığında pek çok kimse, köleler karşılığında efendi öldürülme-melidir. Öldürme katile münhasır olmalıdır. Kabilenin diğer fertlerine yahut akraba veya aşiretine kadar iş götürülmemelidir.

Öldüren ölenin velisi olan din kardeşi tarafından affedilecek olursa, ister­se bu affeden maktulün velilerinden tek kişi olsun -ki bu veliler varlığı ile güç kazanan ve onu kaybettikleri için üzülen asabesidirler- ve bu af kısastan vaz­geçip diyeti istemek şeklinde ise, affedenin ve başkasının sıkmadan, sıkıntıya sokmadan, azarlamadan diyet talebini güzelce yapması gerekir. Bu ödemeyi yapacak olanın da savsaklamadan, ertelemeden ödemesi gerekir. Aynı şekilde diyetin affedilmesi de caizdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onla-ın sadaka olarak bağışlamış olmaları hali müstesna, akrabasına teslim edile­cek bir diyet vermesi gerekir.” (Nisa, 4/92).

İşte bizim teşrî’ ettiğimiz diyet karşılığında veya diyetsiz olarak katili af­fetmek şeklindeki hüküm, Rabbinizden bir hafifletme, bir kolaylık, bir ruhsat ve sizin için bir rahmettir. Hayatta bırakmak ve kanları dökmemekten daha üstün bir rahmet olabilir mi? Yahudilerde diyet almak meşru değildi. Maktu­lün velilerinin kısastan başka bir seçenekleri yoktu. Diyet aldıktan sonra kim haddi aşıp katili öldürse veya bizim yaptığımız teşrii aşarak cahiliye adetlerine geri dönecek olursa, Kıyamet gününde onun için oldukça acıklı bir azab vardır. Buna göre affetmek suretiyle hükmün hafifletilmesi her iki şekliyle de ortada­dır. Çünkü Tevrat mensupları için kısas, İncil mensupları için ise diyetsiz ola­rak affetmek söz konusudur.

Kısasın hikmeti şudur: Kısas toplumun istikrarlı ve rahat bir hayata sa­hip olmasına yardımcı olur. Öldürme suçunun işlenmesine caydırıcı bir engel teşkil eder. Çünkü başkasını öldürdüğü takdirde, ona karşılık öldürüleceğini bilen kimse öldürmekten uzak durur. Böylelikle kısas, birisi katilin hayatı, di­ğeri maktulün hayatı olmak üzere iki hayatı koruma altına almış olur. Nitekim kısas anarşinin, haddi aşmanın ve öldürmelerde zulmün yayılmasını engeller, suçu mümkün olan en dar çerçeveye sıkıştırıp bırakır, ayrıca maktulün velisi olan kişiyi, acı çekeni rahatlatır, gönlündeki kin ateşini intikam duygusunu söndürün*. İbni Kesîr der ki: Yüce Allah’ın buyruğunun anlamı şudur: Katilin öldürülmesi demek olan kısasın, sizin için şeriat olarak tespit edilmesinde bü­yük bir hikmet vardır. Bu ise toplumda yaşama hakkının korunmasıdır. Çünkü katil öldürüleceğini bildiği takdirde bu işinden uzak durur.

Yaşama hakkının kutsal olduğunu takdir edebilen kişi kısas hükmünün sırrını ve onun gerçekleştirdiği genel ve özel maslahat ve menfaatleri de anla­yabilir. İnsanların bu hükümdeki hikmeti idrak etmeleri ve şerl hükümlerin inceliklerini iyice kavramaları gerekir. Bundan dolayı ancak akıl sahibi olanlar bunu kavrar. Akıllılar kısasın hayatı korumaya sebep olduğunu kavradıkları takdirde [29] ve doğru insanları da öldürme suçundan sakındırmaları halinde öl­dürmeden korunmuş ve kısastan yana da esenliğe kavuşmuş olurlar. Buna gö­re bu buyrukta: “Korurlasınız” buyruğundan kasıt, öldürmeden sakınasınız, konmasınız, böylelikle kısastan yana da esenliğe kavuşasmız, demektir. Çün­kü akıllı kimse hayatta kalmaya gayret ve çaba harcar, kısasın uygulanmasın­dan kendisini korumaya çalışır.

Aklındaki bir bulanıklık ve nefsinin nevasına tabi olanlar dışında belagat alimleri: “Kısasta sizin için bir hayat vardır.” ibaresinin Arap edebiyatçılarının söylediği: “Öldürme, öldürmeyi daha çok ortadan kaldınr.” şeklindeki ifadele­rinden daha beliğ, daha sağlam, daha fasih, daha özlü ve maksadı daha iyi ifa­de ettiğinde görüş birliğindedirler. Çünkü kısasta hayatın korunması söz konu­sudur. Öldürme ise bazen zulüm olabilir, o bakımdan bu öldürme, peşisıra bir başka öldürmeye sebep teşkil edebilir. Öldürmenin öldürmeyi ortadan kaldıra­bilmesi ancak âdil olabilmesi halinde söz konusudur. Kısas ise bir cezadır; o ba­kımdan o daima adaleti gözetir. Çünkü kısas yapılmasına dair hakimin hük­mü, ancak katilin suçunu ispatlamak için gerekli bütün belgelerin bulunma­sından sonra söz konusu olabilir. O bakımdan öldürmeyi gerçek anlamıyla or­tadan kaldırabilen kısasın kendisidir. Kur”an-ı Kerim’in bu ayeti kısası, toplu­mun hayatiyetine sebep olarak göstermektedir. Çünkü kısas misilleme, adalet ve eşitlik esası üzerine yükselir. Yerindeki bir ceza ise adaletin gerçekleşmesi­dir. Cahiliye dönemine ait aktardığımız o söz ise, öldürmeyi hayatın sebebi ola­rak tespit etmektedir. Diğer taraftan bu sözde “öldürme” lafzı tekrar edilmektedir. Ayet-i kerimede ise lafız tekrarı söz konusu değildir. Arapça bu deyimin şu şekilde tashih edilmesi mümkündür: Kısas yoluyla öldürme, zulmen öldür­meyi daha bir ortadan kaldırıcıdır.

Kısacası, öldürme, öldürmenin ortadan kaldırılmasına sebeptir; şeklindeki ifadenin zahirinin doğru olması imkansızdır. Kısas ise hayata sebeptir. Haksız­ca öldürmek de bir öldürmedir, bununla birlikte öldürmeyi ortadan kaldırıcı değildir, bilakis öldürmeyi daha bir gerektiriridir. [30]

Farz Olan Vasiyet

180- Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman -eğer bir hayır bırakacaksa- an­neye, babaya ve yakın akrabaya maruf bir şekilde vasiyette bulunmak takva sahipleri üzerine bir hak olarak yazıl­dı.

181- Artık kim bunu işittikten sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Mu­hakkak ki Allah Semî’dir, Alîm’dir.

182- Her kim vasiyet edenin hataya meylinden yahut günahkâr olacağın­dan korkar da aralarını bulursa, ona da hiç bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.

Açıklaması

Bu ayetler, ölümün emare ve alametlerinin ortaya çıkması halinde ölüm­den sonraki birr ve hayır amellerinden bir tanesi olan vasiyyeti bütün insanla­ra genel olarak hatırlatmaktadır. Şanı Yüce Allah ölümün bir çeşidi olarak kı­sası zikrettikten sonra, bu hatırlatmada bulunmaktadır. Hitab herkese yöne­liktir. Çünkü ümmet birbiriyle dayanışma halinde olmalıdır. Onların tümüne fertlerden istenen şeyler belirtilerek hitab edilir. O bakımdan ayetin önceki buyruklarla ilişkisi gayet açıktır. Şöyle ki: Yüce Allah kısas halinde öldürmeyi ve diyeti söz konusu ettikten sonra, vasiyyete dikkat çekmekte ve bunu da Yü­ce Allah’ın kullarının üzerine yazdıkları cümlesinden olduğunu beyan etmekte­dir ki; herkes buna dikkat etsin, ansızın ölüm gelip çatmadan önce vasiyette bulunsun ve böylelikle vasiyetsiz olarak ölmesin.

Ey müminler! Ölüm ile sonuçlanacağından korkulan hastalık ve buna ben­zer ölümün alametleri ortaya çıktığı takdirde, kişinin mirasçılarına çokça mal bırakacağı durumda, anne babaya ve akrabaya bu malın bir kısmını adil bir şe­kilde vasiyette bulunması farz kılınmıştır. Bu adaletle yapılacak olan vasiyet, makul bir ölçüde olmalıdır. Terikenin üçte biri sınırları içerisinde olmalı, zen­ginliği dolayısıyla zengine vasiyette üstünlük tanınmamalı. Zaruret söz konusu olmadıkça vasiyette haksızlığa yönelmemeli. Meselâ, kazanmaktan yana aciz olmak yahut ilimle uğraşmak veya küçüklük bu konuda ayrıcalık için bir sebep olabilir. Ancak adaletsizlik, mirasçılar arasında kin, buğz ve anlaşmazlığa se­bep teşkil eder. Anne ve baba kâfir olsalar dahi, çocuğun onların kalplerini İsla­ma ısmdırabilmek için vasiyyete bulunma imkânı vardır. Çünkü onlara iyilikte bulunmak, genel olarak istenmiş bir husustur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Biz insana anasına, babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Eğer onlar senin bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme.” (Ankebût, 29/8); “Eğer onlar senin bilmediğin şeyi bana ortak koş­man için seni zorlarlarsa sen de onlara itaat etme. Bununla beraber onlarla dünyada iyi geçin.” (Lokman, 31/15). Yüce Allah’ın, “Maruf bir şekilde” buyru­ğundan kasıt, az da olmayan haksızlığı da bulunmayan adil bir şekilde demek­tir ki; bu da Şer”an terikenin üçte bir ve daha az miktarı ile sınırlandırılmıştır.

Allah bu şekilde bir vasiyette bulunmayı Allah’tan korkan, O’nun Ki-tab’ına iman eden kimseler üzerine bir hak olarak vacib kılmıştır. Onu işittik­ten sonra şahid veya vasi tarafından yapılan vasiyette kim değişiklik yaparsa, şliphe yok ki böyle bir değişiklik yapmanın günahı ona aittir. Vasiyette bulu­nan bundan sorumlu değildir, Rabbi katında onun için ecir sabit olmuştur.

Değiştirme ya vasiyeti bildikten sonra inkar etmekle veya onda eksiklik yapmakla olur.

Halbuki Yüce Allah değişiklik yapanların da vasiyette bulunanların da söylediklerini işitendir. Onların niyetlerini ve her türlü işi de bilendir. Bu onlar için oldukça ağır bir tehdittir. O bakımdan bunun cezasından sakınmalısınız.

Daha sonra değiştirmenin günahından, arayı düzeltme ve öğüt verme hal­leri istisna edilmiştir. Bu da şöyle olur: Vasiyette bulunan kimse yaptığı vasiye­tinde şeriatın ve adaletin gösterdiği yoldan hata yoluyla ya da kasten çıktığını görürse kendisi ile lehine vasiyette bulunduğu ya da mirasçılar ile lehine vasi­yette bulunduğu kimseler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenleme hakkına sa­hiptir. Yani vasiyeti adil ölçülere döndürmek, şer’an vasiyet için tesbit edilen miktar çerçevesinde tutmak hakkına sahiptir. Böyle bir değişiklikten dolayı onun için günah söz konusu değildir. Çünkü bu haklı olarak yapılmıştır ve onun için bundan dolayı bir günah yoktur. Allah ıslah etmek kastıyla değişik­lik yapan kimselere Ğafûr’dur ve Rahîm’dir.

“Hayır” kelimesiyle kastedilene gelince; ilim adamları, hakkında vasiyye-tin farz olduğu malın durumu ile ilgili farklı görüşlere sahiptir. Bunu “çok mal” olduğu söylenmiştir. Nitekim bunu Hz. Aişe validemiz böyle tefsir etmiştir. Bu alimler çoğu ve azı birbirinden ayırdetmenin ölçüsünün ne olduğu hususunda da farklı görüşlere sahiptir. İbni Abbas der ki: “Eğer yediyüz dirhem kadar bı-rakacaksa vasiyet etmez. Sekizyüz dirheme ulaşıyor ise vasiyet eder.” Katade: Bin dirhem, demiştir. Hz. Aişe’den nakledildiğine göre adamın birisi ona: Ben vasiyette bulunmak istiyorum, demiş Hz. Aişe: Malın ne kadar? diye sorunca; o: Üç bin dirhem, demiş: Peki geriye bırakacağın kaç kişidir? diye sorunca, Adam: Dört kişi deyince; Hz. Aişe şöyle buyurdu: Yüce Allah buyurdu ki: “Eğer bir hayır bırakacaksa” senin bu bıraktığın miktar ise, önemsiz bir miktardır. Onu ailene bırak; bu daha faziletlidir.

İbni Abbas ve tabiînden bir grubun da söylediği gibi açıkça görülen şu ki: Bundan kasıt, mutlak olarak az ya da çok olsun maldır. Çünkü hayır (mal) adı malm azı hakkında da kullanılabilir. Mesele aslında örfe bağlı bir durumdur. Vasiyette bulunanın takdiri mirasçıların sayısı, geçim şartları ile pahalılık ve ucuzluk gibi hususlara bağlıdır. [31]

Orucun Farz Kılınması

183- Ey iman edenler! Oruç sizden ön­cekilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı. Takva sahibi olasınız diye.

184- Sayılı günlerde sizden kim hasta veya yolcu olursa o günler sayısınca başka günlerde tutsun. Ona takati yet­meyenler de bir fakir doyurup fidye versinler. Bununla beraber kim fazla­dan hayır yaparsa işte o, onun için da­ha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hak­kınızda daha hayırlıdır; eğer bilseniz.

185- Ramazan ayı ki Kur’an onda indi­rilmiştir. İnsanları hidayete erdirmek, doğru yolu ve hak ile batılı ayırdeden hükümleri açıklamak üzere (indiril­miştir). Sizden her kim bu aya erişirse orucunu tutsun, kim de hastalanır ve­ya yolculukta olursa, o günler sayısın­ca diğer günlerde (tutsun). Allah size kolaylık diler, güçlük istemez. Ta ki böylece o sayılı günleri tamamlayası-nız, Allah’ı sizi hidayete erdirdiğine karşılık büyük tanıyasınız. Olur ki şükredersiniz.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime ile ilgili olarak İbni Sa’d Tabakat’uıda Mücahid’den şöy­le dediğini rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime yani: “Ona takati yetmeyenler de bir fakir doyumu fidye versinler.” ayeti benim efendim Kays b. es-Sâib hak­kında nazil olmuştur. Bunun üzerine o da oruç açtı ve her bir gün için bir yok­sula yemek yedirdi. [32]

Açıklaması

Kısas ve vasiyetin açıklanmasından sonra ayet-i kerimeler Şer’î hükümle­ri açıklamaya devam etmektedir. O bakımdan her bir hüküm ile kendisinden sonraki hükmün arasındaki ilişkiyi bilmeye ihtiyaç yoktur.

Allah sizden önce Adem (a.s.) döneminden beri diğer dinlere uyan mümin­lere farz kıldığı gibi, size de orucu farz kılmıştır. Onlara da emre itaat etmeyi gerektiren iman vasfı ile seslenmekte, orucu bütün insanlara farz kılınmış ol­duğunu beyan etmektedir. Böylelikle orucu teşvik etmekte ve zor işler genel bir hal aldığı takdirde, onlara katlanmanın kolaylaştığını, eda edenler onu rahat ve huzur ile yerine getirdiklerini açıklamaktadır. Çünkü bu emir hak, adalet ve eşitlik esası üzere yükselmektedir.

Diğer taraftan oruç nefsi arındırır, Rabbi razı eder. İnsanları gizli ve açık hallerde Allah’tan korkmaya, takvaya hazırlar, iradeyi sağlamlaştırır. Sabrı, zorluklara katlanmayı, hoşuna gitmeyen haller esnasında nefsi dizginlemeyi, arzulan terketmeyi öğretir. Bundan dolayı Resulullah (s.a.): “Oruç sabrın yarı­sıdır.” diye buyurmuştur.

Orucun takvaya sebep teşkil etmesi en önemlilerini aşağıdaki kaydettiği­miz değişik şekillerde meydana gelmektedir.

1- Oruç her durumda Yüce Allah’tan korkma duygusunu nefiste besler, ge­liştirir: Çünkü oruç tutan için Rabbinden başka bir gözetleyici yoktur. Aşın de­recede açlık veya susuzluk duyduğu, bir yemeği canı çok çektiği, soğuk bir su istediği vakitte orucunu bozmasından sadece imanı ve Allah korkusu alıkor ve böylece Allah’tan korkma gerçekleşmiş olur. Bütün arzular ona güzel ve süslü gösterilse de kendisi orucun saygınlığını çiğnemekten korkarak bütün bunların üstüne yükselir ve Allah’tan sakınma ve Rabbinin gözetimi altında olduğunun şuurunu gerçekleştirmiş olur. Heva ve arzular nefse egemen olduğu takdirde o çabucak Allah’ı hatırlar, aradan fazla zaman geçmeden sahih tevbe ile Rabbine döner. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak takva sahipleri şeytandan onlara bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler. Bir de bakar­sın ki onlar görüp bilmiş olurlar.” (A’râf, 7/205).

Orucun manevî faydalarından bir tanesi de oruç tutanın sadece Allah ka­tında sevap ve ecrini umması, yalnızca Allah rızası için oruç tutmasıdır.

2- Oruç şehvet ve arzunun keskinliğini kırar. Kişi üzerindeki etki ve tasul-lutunu hafifletir. Bunun sonucunda insan itidalini kazanır ve tabii ve normal bir karaktere sahip olur. Nitekim Peygamber (s.a.) evlenmesi mümkün olma­yan kimseler için orucu tavsiye ederken -Kütüb-i Sitte ve İmam Ahmed’in İbni Mesud’dan yaptığı rivayete göre- şöyle buyurmaktadır: “Sizden kim evlenmeye gücü yetmezse oruç tutmaya baksın. Çünkü oruç onu keser” Yani oruç, tıpkı şehveti zayıflatan hayaların burulması mesabesindedir. Yine Hz. Peygamber Nesaî’nin Muaz’dan (r.a) yaptığı rivayete göre: “Oruç bir kalkandır.” diye bu­yurmaktadır. Yani masiyetlerden bir koruyucudur.

3- Oruç kişiyi hassas ve duyarlı yapar. Şefkat ve merhamet hislerini kuv­vetlendirir. Çünkü kişi acıktığı vakit yiyecek bir şey bulamayan yoksulları ha­tırlar, bu ise o kimseyi onları gözetmeye iter. Bu ise Yüce Allah’ın, “Kendi ara­larında merhametlidirler.” (Feth, 48/29) diye söz konusu ettiği müminlerin ni-teliklerindendir.

4- Oruç ile zenginlerle fakirler, eşraf ile avam arasında, aynı farz aynı şartlarla eda edildiği için, eşitliğin anlamını gerçekleştirir. Bu ise bir önceki durumda olduğu gibi orucun toplumsal faydalarındandır.

5- Maişeti sağlamakta ve iradeyi dizginlemek hususunda sahur ve iftar dönemleri arasında gerekli düzene bünyesini alıştırır ve orucun adabına bağlı kalındığı takdirde kişinin rızkı artar ve iktisatlı yaşamayı öğrenir.

6- İnsanın bünyesini yeniler, sağlığına katkıda bulunur, vücudu zararlı yağlanmalardan korur, adaleleri rahatlatır, bir işe karar verdiği ve bedeni zevkleri hatırlamak ile kendisini meşgul etmeksizin işine zihnini teksif ettiği vakit hafızayı güçlendirir. Bütün bunlar Peygamber (s.a.)’in, Ebu Nuaym’m et-Tıb’ da Ebu Hureyre’den yaptığı şu rivayette topluca ifade edilmektedir: “Oruç tutun, sıhhat bulaşınız.” Bu ise adeten insan oruca alışıp orucun başlangıcında­ki ilk dönemlerde görülen bir takım gevşeme hallerine üstünlük sağladıktan sonra yani genelde ilk üç veya dört gün sonra gerçekleşir.

Bedenî, ruhî, sıhhî ve sosyal bütün bu faydaların gerçekleşmesi iftar ve sa­hur yemeklerinde itidali bozmamak şartına dayanır. Aksi takdirde durum tam aksine olur ve insan midesini tıka basa doldurup yemesinde, içmesinde itidali bozacak olur ise iş sıkıntı, zorluk ve zarara dönüşür.

Yine bu gayelerin gerçekleşebilmesi için dilin iffetini koruması, gözün ha­ramdan korunması, gıybet, laf alıp götürüp getirmekten, haram lehivlerden uzak durma şartına bağlıdır. Nitekim Resulullah (s.a.), Yüce Allah’tan (aldığı kudsî) hadiste şöyle buyurmaktadır: “Her kim yalan söz söylemeyi ve gereğince ameli terketmeyecek olur ise onun yemesini ve içmesini bırakmasına Allah muh­taç değildir.” [33] Yani Allah için böyle bir şey yapmasına gerek kalmaz. Nice oruç tutan vardır ki o kimsenin orucundan payı sadece açlık ve susuzluktur. Manevi olarak orucu bozan şeylerden uzak durmak, tıpkı maddi şeylerden uzak durmak gibidir.

Oruç sayıca az, muayyen ve sayılı günlerle sınırlıdır. Bu ise bütün sene bo­yunca sadece bir aydır. Ramazan ayı çabucak geçer. Çünkü ramazan günleri mübarektir, hayır ve ihsan ile dolup taşar. Bu İbni Huzeyme’nin Hz. Sel-man’dan rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.)’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibidir: “Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennemden kurtuluş­tur.” Yine Hz. Peygamber Taberanî’nin İbni Mesud’dan rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayların efendisidir.”; “Eğer ümmetim Ramazandaki hayırı gereği gibi bilseydi senenin tümünün Ramazan olmasını isterlerdi.” Bu­nu Taberanî ve başkaları Ebu Mesud el-Gıfarî’den rivayet etmişlerdir.

Sayılı günlerden kasıt, muhakkiklerin (İbni Abbas el-Hüseyn ve Ebu Müs­lim’in) çoğunluğunun görüşüne göre Ramazan ayıdır.

Ramazan ancak gücü yeten, sıhhatli ve mukim olan kimseler hakkında farzdır. Yolcu ve oruç tutması zor olan bir hastalığa yakalanmış kimsenin oruç tutmamaları mubahtır. Bunlar senenin diğer günlerinde tutmadıkları orucu kaza ederler. Çünkü hastalık ve uzun yolculuk -ki bu namazı kısaltmayı mu­bah kılan (89 km.lik) bir mesafedir- bir zorluktur. Zorluk ise kolaylığı getirir. Nitekim Yüce Allah, “Allah size kolaylık diler, güçlük istemez.” (Bakara, 2/185) diye buyurmaktadır.

Muteber olan, geçmişte mutad olan bineklerin yürüyüşüdür; günümüzdeki hızlı taşıma ve ulaşım araçları değildir. Bazıları Ahmed, Müslim ve Ebu Da­vud’un Hz. Enes’ten yaptığı rivayet ile amel ederek bu mesafeyi üç mil olarak takdir etmiştir. Hz. Enes dedi ki: Resulullah (s.a.) üç millik veyahut üç fersah­lık [34] bir yola çıktığı takdirde (dört rekattık farz namazları) iki rekat kılardı.” Bununla namazı kısalttığını kastediyor. O halde muteber olan böyle bir mesa­feyi katetmektir. Yoksa bu mesafenin kat’edildiği zaman değildir. Hanefiler bu mesafeyi üç gün ile cumhur ise mutedil iki gün ile takdir etmişlerdir ki, bu da 16 veya 18 fersah ve 40 Haşimi mil yol almaktır ki, bu da yaklaşık 89 km’ye eşittir. Şafiî’nin İbni Abbas (r.anhuma)’dan yaptığı rivayet ile amel bunu gerek­tirir. O şöyle der: “Ey Mekkeliler! Sizler Mekke’den İsfahan’a kadar 4 beridden daha kısa mesafede (kî yolculuklarınızda namazı) kısaltmayınız.” Berid ise 4 fersahtır.

İmamların çoğunluğu (Malik, Ebu Hanife ve Şafiî) yolcu olanın eğer ona zor gelmeyecek ise, oruç tutmasının daha faziletli olduğunu kabul etmektedir. Ahmed ve Evzaî ise ruhsat ile amel etmek için oruç açmanın daha faziletli ol­duğu görüşündedirler. Yolculuğun başlangıcında yolcunun oruç açmasının caiz olması için cumhurun (Hanbelîlerin dışındakilerin) görüşüne göre yolculuğun fecirden önce olması şarttır. Eğer mukim olan bir kimse oruçlu sabahı edip son­ra yolculuğa çıkarsa, ikamet tarafına ağırlık kazandırarak orucunu açmaz. Çünkü aslolan mukimliktir. Hanbelîler ise bu şartı öngörmektedir. Fakat daha faziletli olan ihtilaftan kurtulmak üzere orucu tutmaktır.

Oldukça yaşlanmış ihtiyar ve müzmin bir hastalığa yakalanmış hasta, sadece çocuklarının zarar görmelerinden korkan hamile ve süt emziren kadın gibi oruç tutması gerçekten zor olan kimseye Şafiî ve Ahmed’in görüşüne göre hem kaza hem de fidye gerekir. Fidye bir yoksula bir yemek yedirmektir. Şayet hamile ve süt emziren kadm hamile olduğu veya emzirdiği çocuğa zarar gelme­si yanısıra kendileri içinde korkarsa, o takdirde tutmadığı oruç için yalnızca kaza etmesi yeterlidir.

Her kim tatavvu (fazladan hayır) da bulunur ve fidyeyi bir günlük yoksula yemek vermekten daha fazla tutarsa bu onun için daha hayırlıdır, sevabı da daha fazladır. Tatavvu’ bir günde birden fazla yoksulu doyurmak yahut da ye­dirmesi gereken miktardan fazlasını vermek ya da fidye vermekle birlikte kaza orucu tutmaktır.

Bu mazur görülen kimselerin -şayet zarar görmeyecek iseler- oruç tutma­ları onlar için daha hayırlıdır. Çünkü rivayet edildiğine göre Ebu Ümame, Pey­gamber (s.a.)’e şöyle demiş: Bana senden öğrenip uygulayacağım bir şey emret. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Oruç tutmaya bak, çünkü onun hiç bir benzeri yoktur.”

Daha sonra Yüce Mevlâ, bu az sayıdaki günlerin aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in indirilmiş olduğu mübarek Ramazan ayı olduğunu beyan etmektedir. Bu ayda indirilen Kur’an-ı Kerim’in kısım kısım indirilmesi 23 yıl devam et­miştir. Kur’an-ı Kerim insanları Sırat-ı Müstakim’e iletir. Onun ayetleri gayet açıktır, kapalılığı yoktur ve bu apaçık ayetler hak ile batılı birbirinden ayırde-der. Bazıları Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında nazil olmasını Kadir gecesinde Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirilmesi şeklinde açıklamışlardır. Kadir gecesi ise Ramazan’da olup bin aydan daha hayırlıdır.

Yüce Allah’ın, “Doğru yolu ve hak ile batılı ayırdeden hükümler” buyruğu­nun Yüce Allah’ın, “İnsanları hidayete erdirmek” buyruğundan sonra irad edilmesindeki hikmet, hidayetin iki tür olduğunu göstermek içindir. Bu hida­yet çeşitlerinden biri akıllı olmak şartıyla sıradan insanların hemen anlaya­cakları şekilde gayet açık ve nettir. Diğer hidayet çeşidi ise ancak belirli kişile­rin idrakine hitap eder. Birincisinin faydası elbette daha büyüktür.

Sizden her kim Ramazan ayına erişir, yahut mukim olup sağlığı yerinde olursa, yolculuk veya hastalık gibi bir mazeret.de yoksa, onun oruç tutması icabeder. Çünkü oruç, İslamın beş rüknünden birisidir. Bu aya erişmeyenlere gelince -her altı ayda bir gece ile gündüzün eşit olduğu kutup bölgelerinde ya­ni Kuzey Kutbunda senenin yarısı gece iken, Güney Kutbunda gündüz olduğu bölgelerde yaşayan kimseler kastedilmektedir- bunların kendilerine en yakın mutedil bölgelerin veya bu oruç hükmünün mekan olarak vukua geldiği Mek­ke ve Medine şehrine göre Ramazan ayına eşit bir süreyi takdir etmeleri gere­kir. Daha sonra Yüce Allah oruç açma ruhsatını herhangi bir kimsenin Yüce Allah’ın, “erişirse orucunu Pufsun” buyruğundan sonra ve orucun meziyet ile önemi açıklandıktan sonra orucun farziyetinin umumi olduğunun zannedilme-mesi için ikinci bir defa daha tekrarlamaktadır. Çünkü yüce Allah teşrf bu­yurduğu bütün hükümlerde -ki özür sahipleri için oruç açmak ruhsatı da bun­larda birisidir- insanlar için kolaylığı ve gerçekleştirme ve zorluğu gidermeyi ister.

Hastalık, yolculuk ve bunlara benzer hallerdeki mazeret sahiplerine ise, oruçlarını kaza etmeyi veya fidye vermeyi emretmektedir. Çünkü Yüce Allah ayın gün sayısının tamamlanmasını, Cenab-ı Hakkın yüceltilmesini, O’nu ta­zim edip bütün nimetlerine karşılık şükretmemizi istemektedir. Azimet ve ruh­sattan her birisinin hakkını vermek de bu nimetlerden birisidir. [35]

Oruca Dair Hükümler

186- Kullarım senden beni sorarlarsa işte ben muhakkak pek yakınım. Bana mut­ onlar da Olur ki doğru yola ulaşırlar.

187- Oruç gecesinde kadınlarınıza yak­laşmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise siz de onlar için bir elbi­sesiniz. Allah nefislerinize karşı hain­lik etmekte olduğunuzu bildiği için tevbenizi kabul etti, sizi affetti. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın size takdir ettiğini isteyin. Fecrin beyaz ipliği si­yah ipliğinden tarafınızdan seçilinceye kadar yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikâf-ta bulunduğunuz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırları­dır. Sakın onlara yaklaşmayınız. İşte Allah ayetlerini böylece insanlara açıklar; takva sahibi olsunlar diye.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Cerîr et-Taberî ve başkaları Muaviye b. Hayde’den, onun babasından, onun da dedesinden şöyle dediğini ri­vayet etmektedirler: Bir bedevi Resulullah (s.a.)’ın yanına gelip şöyle dedi: Rabbimiz yakın mıdır, eğer yakınsa O’na yavaşça dua edelim. Yoksa uzak mı­dır? Eğer uzaksa O’na yüksek sesle seslenelim? Hz. Peygamber sustu. Bunun üzerine: “Kullarım seni benden sorarlarsa…” ayeti nazil oldu. Başka bir takım sebepler de rivayet edilmiştir; bunları “Açıklaması” başlığı altında zikredece­ğiz.
  2. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak da Ahmed, Ebu Davud ve Hakim, Muâz b. Cebel’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Önceleri uyumadıkları sürece yer, içer ve hanımlarına yaklaşırlardı. Uyudular mı bun­lardan uzak dururlardı. Daha sonra kendisine Kays b. Sırma denilen En-sar’dan bir adam yatsı namazını kıldı ve sonra yemeden içmeden uyudu. Niha­yet sabah oldu. Sabah olduğunda oldukça bitkin idi. Hz. Ömer de uyuduktan sonra hanımına yaklaşmıştı. Peygamber (s.a.)’in yanma gelip durumunu anla­tınca Yüce Allah, “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak… sonra orucu gece­ye kadar tamamlayın.” buyruğuna kadar olan bölümü indirdi.

Bu durum şunu göstermektedir: Oruç farz kılındığında her kişi kendisi için daha ihtiyatlı olanı, takvaya daha yakın olanı yapmaya gayret gösteriyor­du. Bu durum, bu ayet nazil oluncaya kadar devam etti.

“Fecrin” kelimesinin ibarede bulunması sebebiyle ilgili olarak Zemahşerî şunları söylemektedir:

Eğer Yüce Allah “Fecrin” buyruğunu zikretmemiş olsaydı “iki ip”in istiare olarak kullanıldığı bilinemezdi. O bakımdan “fecrin” kelimesi ilave edilerek, bu beliğ bir teşbih haline gelmiş ve istiare olmaktan çıkmıştır.

Desen ki: Peki, bu beyana rağmen Adiyy b. Hatim nasıl oldu da işin için­den çıkamadı ve durumunu şöylece dile getirdi: Biri siyah biri beyaz iki ip al­dım. Bunları yastığımın altına koydum. Geceleyin kalkıyor ve bu iplere bakı­yordum. Beyazı siyahtan ayırdedemiyordum. Sabah olduğunda Resulullah (s.a.)’ın yanına gittim. Ona durumu bildirince güldü ve: “Gerçekten senin yastı­ğın oldukça enli imiş.” Şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Sen kafası enli (saf­ça) bir kimsesin. Orda kastedilen gündüzün beyazlığı ile gündüzün siyahlığı­dır.” Senin bu soruna karşılık cevabım şudur: (Adiyy b. Hatim) oradaki beyana dikkat edememiştir. Bundan dolayı Resulullah (s.a.) kafasının enli olduğunu söylemiştir. Çünkü bu ifade kişinin uyanıklığının ve dikkatinin azlığına delil­dir.

Desen ki: Sehl b. Sa’d es-Saidî’den gelen şu rivayet hakkında ne dersin: Bu ayet-i kerime nazil oldu ve bu arada “fecrin” ifadesi nazil olmadı. O bakım­dan bazıları oruç tutmak istediklerinde onlardan birisi ayağına beyaz ve siyah iplik bağlar. Bu iplikleri birbirinden ayırdedebilene kadar yemesine ve içmesi­ne devam ederdi. Daha sonra “fecrin” buyruğu nazil oldu. Böylelikle bununla gece ile gündüzün kastedildiğini anlamış oldular.” [36] Bu durumda beyanın te­hiri nasıl caiz olur? Halbuki bu, bir çeşit abesi andırır, zira bundan muradın ne olduğu anlaşılamamaktadır. Delaleti olmadığından dolayı istiare değildir. “Fec­rin” kelimesi zikredilmeden önce de teşbih de değildir. Buna göre ondan haki­katten başka bir şey anlaşılmaz. Halbuki hakikat kastedilmemektedir.

Derim ki: Beyanın ertelenmesinin caiz olmadığı fukaha ve kelamcıların çoğunluğunun görüşü olup aynı zamanda bu Ebu Ali ile Ebu Haşim’in de görü­şüdür. Bunlara göre bu hadis sahih değildir. Bunu caiz kabul edenler ise, şöyle derler: Bu abes bir iş değildir. Çünkü muhatap bundan hitabın vücubunu anlar ve bundan muradın ne olduğunun açıklanmasını istediği vakit de onu yapma azim ve kararını verir. [37]

Açıklaması

Bu ayet-i kerimeler itaat, ihlas, âdâb, ahkâm, müminleri hidayet ve doğru­luğa hazırlayan Yüce Allah’a dua ile yönelmek gibi, oruç ibadetinde olsun, onun dışında kalan diğer itaatlerde olsun, riayet etmeleri gereken hususları müminle­re öğretmekte, kullara hatırlatmaktadırlar. Ayetlerarası ilişki kurma yönü ile il­gili olarak Kadı Beydavî şunları söylemektedir: Şunu bil ki Yüce Allah müminle­re Ramazan ayı orucunu tutmalarını ve sayıya riayet etmelerini emredip tekbir ve şükür görevlerini yerine getirmeye teşvik etmenin akabinde, hallerinden ha­berdar olduğuna, sözlerini işittiğine, dualarına cevap verdiğine, amellerinin kar­şılıklarını vereceğine delalet eden bu ayet-i kerimeyi irad buyurmakla bu emrini tekid etmekte ve emrini yerine getirmek üzere onları teşvik etmektedir.

Bu ayet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şu da rivayet edilmiştir: Pey­gamber (s.a.); Yüce Allah’a Hayber gazasmda yüksekçe sesle dua ettiklerini işi­tir, onlara şöyle buyurur: “Ey insanlar! Kendinize merhamet ediniz. Sizler ne sa­ğır birisine ne de burada bulunmayan uzaktaki birisine dua ediyorsunuz. Sizler, her şeyi işiten ve her şeyi bilen birisine dua ediyorsunuz. O sizinle beraberdir.”

Katade’den gelen rivayete göre de ashab-ı kiram şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi, Rabbimize nasıl dua edelim? Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu.

Yine rivayet edildiğine göre: “Ey iman edenler! Oruç… yazıldı.” ayet-i keri­mesi nazil olunca, bundan uyuduktan sonra yemek yemenin haram olduğunun kastedildiğini sandılar. Daha sonra yemek yediler, pişman oldular, tevbe etti­ler. Resulullah (s.a.)’a da: Acaba Yüce Allah tevbemizi kabul eder mi? diye sor­dular. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

Burada “yakın olmak”tan kasıt, mekan itibariyle yakınlık değildir, aksine maksat ilim ile ve duanın kabulünü gerektiren bir yakınlıktır. Selefilerin görü­şüne göre Kur’an-ı Kerim ve sünnette zikredilen Allah’a yakınlık ve O’nun kul-larıyla beraber olması, O’nun yüceliğine ve yüksekte olmasına dair zikredilen­lere aykırı değildir. Şüphesiz O, şanı Yüce Allah her türlü noksanlıktan münez­zehtir, ve O’nun gibi hiç bir şey yoktur.

“Kullarım senden beni sorarlarsa” mealindeki 186. ayet-i kerimenin anla­mı şudur: Yani kullarım sana benim zatım hakkında soru sorarlarsa… Bu da yakınlık veya uzaklık cihetiyledir. De ki: Şüphesiz ben onlara çok yakınım. Ya­ni onların durumlarını bilir, sözlerini işitir, amellerini görürüm. Bu ayette kas­tedilen yakınlık ile benzeri bir diğer ayette kastedilen yakınlık aynıdır: “Ve biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf, 50/16). Benimle herhangi bir kimse arasında bir perde yoktur. Aracısız, ihlâsla bana dua edip duası ile birlikte ih-lasla amelde bulunan kimsenin duasını kabul ederim.

Duanın kabul edilmesi, rızık kazanma yollarının kolaylaştırılması, şifa, basan, sebeplere bağlı sonuçların ilahî başarı ve gözetim ile gerçekleştirilmesi gibi hususları da kapsar.

Duanın kabul edilebilmesi için şunlar da gereklidir: Sahih iman ile Al­lah’ın emirlerini kabul etmek, itaat etmek, kullar için faydalı olan namaz, oruç, zekât, hac ve benzeri ibadetleri gerçekleştirmek. O vakit Yüce Allah ku­lunun amellerine en güzel şekliyle mükâfat verir. Yüce Allah’a ihlâsla yapılan ameller iman ile birlikte yapıldıkları takdirde, bunlar doğruyu bulmak için dünya ve ahireti kuşatan hayra iletilmek için bir yoldur. Çünkü onlar Yüce Al­lah’ın kendilerini çağırdığı şeye icabet ettikleri takdirde, O da onların duaları­na, isteklerine icabet eder. Burada icabet (kabul etmek) teslim olmak ve itaat­le bağlanmak demektir. İman ise kalben boyun eğmek ve itaate yönelmek de­mektir.

  1. ayetteki: “le’alle=olur ki” umut ifade etmektedir. Bu ise Allah hakkın­da imkânsızdır. Çünkü şanı Yüce Allah (ihtimallilikten) yücedir ve buna ihtiya­cı yoktur. O bakımdan Kur’an-ı Kerim’de varid olduğu takdirde bu buyruk ile anlatılmak istenen: “Sizler amellerinizle doğru yola ulaşmayı umarak…” şek­linde olur veya ta’lil anlamına gelir, yani: “Doğru yola ulaşmanız için…” anla­mına gelir. Bunun da anlamı: Nasıl hidayet bulacaklarını ve nasıl itaat edecek­lerini öğrenirler; şeklindedir.

İbni Teymiyye der ki: O şanı Yüce Allah, arş’m fevkindedir. Kullarını görüp gözetir, onlar üzerinde mutlak hakimiyet sahibidir. Onların hallerinden haber­dardır, onlara muttalidir. Bunun kapsamına O’nun mahlûkatına yakın olduğuna iman da girmektedir. Sahih hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz kendisine dua ettiğiniz zat herhangi birinize devesinin boynundan daha yakındır.”

Yüce Allah’ın, “İşte Allah ayetlerini böylece insanlara açıklar” buyruğunun anlamı da şudur: O sizlere orucu, hükümlerini, ona dair şer5! hükümleri ve et­raflı açıklamaları beyan ettiği gibi, Peygamberi Muhammed (s.a.) vasıtasıyla sair hükümleri de beyan eder. [38]

Başkalarının Mallarını Batıl Yollarla Yemek

188- Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla yemeyiniz ve bilip dururken insanla­ nn mallarından bir kısmını günah ile yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.

Nüzul Sebebi

Mukâtil b. Hayyân der ki: Bu ayet-i kerime Kindeli İbnu’1-Kays b. Abis ile Hadramevt’li Abdan b. Eşva’ hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Bunlar Resulullah (s.a.)’ın huzurunda bir araziye dair davalaştılar. İmru’1-Kays davalı idi, Abdan ise davacı idi. Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi inzal buyurunca Abdan iddia ettiği arazide kendi aleyhine hüküm verdi ve ondan davacı olmadı. [39]

Said b. Cübeyr der ki: İmru’1-Kays b. Abis ile Hadramevt’li Abdan b. Eşva’ bir arazi hakkında davalaştılar. İbn’ul-Kays ondan yemin istedi. İşte “Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla yemeyiniz.” ayeti onun hakkında nazil oldu. [40]

Açıklaması

Yüce Allah oruç ayetlerinde her insanın kendi malından yemesinin helâl olduğunu açıkladı. Burada başkalarının malını yemenin hükmünün sözkonusu edilmesi münasib düşmüştür.

Yüce Allah bizlere meşru’ olmayan yollarla birbirimizin mallarını yemeyi yasaklamakta ve “mallar” kelimesini cemaate izafe ederek, hakikatte malın ümmetin veya cemaatin malı olduğunu hissettirmektedir. Çünkü İslâm ümme­ti birbiriyle arasında dayanışmalı tek bir ümmettir. Bununla ayrıca başkasının malına saygı duyup korumanın kişinin kendi malını koruyup saygı duyması ol­duğuna da dikkat çekmektedir. Dolayısıyla başkalarının malına haksızlıkla saldıran bu kişinin davranışı, kendisinin de bir ferdi ve bir üyesi olduğu üm­mete karşı bir cinayettir. Mallar ise kendilerine yasak kılınanlara ait zamire izafe edilmiştir. Çünkü onların birisi için yasak konulmuş, birisi de yasak kılın­mıştır.

Malın batıl yolla yenmesi, faiz ve kumar gibi hak yoldan olmayan bir şe­kilde alman her şeyi kapsamına alır. Çünkü bu bir karşılık olmaksızın alman bir maldır. Rüşvet ve batılı savunmak da bunun kapsamına girer. Çünkü bun­lar da zulme yardım ve destektir. Kazanma gücü olana sadaka vermek de böy­ledir. Çünkü böylelikle o kimse zelil kılınmaktadır. O sadakayı alan kişi, eğer ona gerçekten, zaruret icabı ihtiyacı yoksa o mal ona helâl olmaz. Hırsızlık ve gasp da bu yollardandır. Çünkü bunlar başkalarının mallarına bir saldırıdır. Gasbedilen mal ister ayni olsun, ister haksız menfaatler olsun, isterse de baş­kalarının menfaatine tecavüz etme, karşılıksız olarak işte çalıştırma ve ücreti eksik verme gibi bir yolla olsun, bütün bu hususlar malın batıl yolla yenmesi hükmüne girer.

Yetimin malını yemek de bir zulümdür. Dansözlerin, şarkıcıların ücretleri, fuhuş mukabili alınan para, okuyup üflemeler, muska yazmalar, Kur”ân hatim­leri karşılığında pazarlıkla alınan ücretler, kandırmak, yalan ve iftira yoluyla alman ücretler ve buna benzer haram ve caiz olmayan yollarla alınan ve sonunda cehenneme götüren bütün mallar da bu kabildendir. Çünkü haram ile beslenen cisme her şeyden çok yakışan ateştir.

Başka ayetlerle de batıl yollarla malların yenilmesi yasaklanmış bulun­maktadır ki, bunlardan bir tanesi şudur: “Ey iman edenler! Biribirlerinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyin. Meğer ki aranızda karşılıklı bir anlaşma­dan doğan bir ticaret dolayısıyla olsun.” (Nisa, 4/29); “Şüphe yok ki zulümle yetimlerin mallarını yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar.” (Nisa, 4/10).

Yüce Allah’ın: “Onları hakimlere aktarmayın.” buyruğunun anlamı ise, yalan yemin, yalan şahidlik ve buna benzer harama götürücü herhangi bir yol­la ve büyük menfaatler umarak malları hakimlere rüşvet olmak üzere verme­yiniz, demektir. Bu ayet-i kerime aşağıdaki şu iki hususu da kapsar:

1- Kendi lehlerine hakketmedikleri hükümleri vermeleri ve başkasının hakkını haksızca almaları gayesiyle hakimlere rüşvet vermek;

2- Batıl delile, hakikatleri değiştirmeye, yalan şahidliğe ve yalan yere ye­mine güvenerek anlaşmazlık konularını mahkemelere götürmek. Resulullah (s.a)’ın Mâlik, Ahmed ve Kütüb-i Sitte sahipleri tarafından rivayet olunan Üm-mü Seleme yoluyla gelen hadis-i şerifinde ümmetini sakındırdığı durum işte budur. Ümmü Seleme (r. anhâ) dedi ki: Resulullah (s.a.)’ın yanında idim. Miras kalmış birtakım mallar ve başka birtakım hususlarda biribirlerinden davacı olan iki kişi geldi. Resulullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ben ancak bir beşerim. Siz­ler ise bana gelip davalaşıyorsunuz. Belki sizden herhangi bir kimse diğerin­den delilini daha açık seçik bir şekilde ortaya koyabilir. Ben de onun lehine on­dan işittiğime uygun olarak hüküm verebilirim. Bilin ki her kime kardeşinin hakkını (bu şekilde yanılarak) vermeye hükmedecek olursam onu almasın. Çünkü ben o kimseye cehennem ateşinden bir parça kesip vermiş oluyorum.” Bunun üzerine her iki hasım ağlamaya başladı, her birisi ben malımı arkadaşı­ma helâl ediyorum, dedi. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “Gidiniz, hakkı iyi­ce araştırınız. Sonra buna uygun olarak paylarınızı ayırınız, sonra da her biri­niz ötekine hakkını helâl etsin.” [41]

Kamerî Aylar İle Vakit Tesbiti Ve Birr’in Gerçek Mahiyeti

189- Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için, bir de hac için vakit ölçüleridir. Birr evlere arkaların­dan girmeniz değildir. Fakat birr kişi­nin sakınmasıdır. O halde evlere kapı­larından girin, Allah’tan da korkun ki felaha eresiniz.

Nüzul Sebebi

İbni Abbâs der ki: Ensâr’dan olan Muâz b. Cebel ile Sa’lebe (bazıları Gu-neyme yazmışlardır): Ey Allah’ın Rasulü, dediler. Hilâl ne diye önceleri ip gibi incecik görünür, sonra ise zamanla büyüyor? Sonra tekrar eksiliyor ve inceli­yor. Nihayet olduğu gibi eski haline dönüyor ve güneş gibi tek bir durumda kal­mıyor? Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Yine rivayet edildiğine göre Yahudiler de hilâle dair bir soru sormuşlardı.

el-Berâ Yüce Allah’ın:”Birr… değildir” buyruğunun nüzul sebebi hakkında şöyle demektedir: Ensâr haccedip döndükleri vakit evlerinin kapılarından gir­mezler, arkalarından girerlerdi. Bir adam gelip eve kapısından girdi. Bundan dolayı ayıplandı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

Müfessirler der ki: Câhiliye döneminde ve İslâmın ilk dönemlerinde her­hangi bir kimse hac veya umre için ihrama girdiği takdirde hiç bir çevre duva­rına, eve veya odaya kapısından girmezdi. Şayet şehirde oturanlardan ise evi­nin arka tarafından bir oyuk acır, ordan girer ve çıkardı. Ya da bir merdiven ile tırmanırdı. Şayet çadırda oturan bir kimse ise çadırın veya otağın arka tarafın­dan çıkar, kapısından girmezdi. İhramından çıkana kadar böyle yapardı. Böyle davranmamayı kınanacak bir durum olarak kabul ederlerdi. Bundan tek istis­na Humslulardan olanlar idi. [42]. Bunlar ise Kureyş, Kinâne, Huzâa, Sakif, Has’am, Âmir b. Sa’saa oğullan, Nadîd b. Muâviye oğullan idiler. Onlara bu is­min veriliş sebebi dinlerine olan sıkı bağlılıktan idi.

Anlattıklanna göre Resulullah (s.a) bir gün ensârdan birisinin evine gir­di. Ensardan Utbe b. Âmir de onun arkasından ihramlı olduğu halde içeri gir­di. Onun bu durumunu tepki ile karşıladılar. Resulullah (s.a) ona: “İhramlı ol­duğun halde kapıdan niye girdin?” diye sorunca adam: Senin kapıdan girdiği­ni gördüm, ben de senin peşinden içeri girdim, dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a): “Ben Humslulardanım.” deyince adam şu cevabı verdi: Eğer sen Humslu isen ben de Humsluyum. İkimizin dini birdir. Ben senin gösterdi­ğin hidâyete, senin yoluna, senin dinine razıyım. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

Bunu İbni Ebî Hatim ve Hâkim Câbir’den rivayet etmişlerdir. Bu görüş en sahih görüştür. [43]

Açıklaması

Ya Muhammedi Sana eksilmeleri ve tamamlanmaları açısından hilâllerin hacmindeki değişikliğin sebebini soruyorlar. Bunu sormanın faydası yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.) astronomiyi ve yıldızların durumunu öğretmek üzere gönderilmiş bir öğretmen değildir. Daha uygun ve yerinde olan, sorunun hilâl­lerin hikmet veya gayesi ile ilgili olması idi. O bakımdan sen onlara bunun ce­vabını ver ve belirt ki; hilâller ziraat ve ticaret hakkında, akid ve borçların va­deleri ile ilgili vakit tespit etmek ve hesap yapmak için alâmetlerdir. Aynı şe­kilde oruca başlamak, orucu bitirmek, namaz, hac, iddet ve buna benzer iba­detlerin vaktinin tespiti için de alâmettirler.

Kamerî ay ve kamerî yıl ile vakit tespiti Araplar açısından en kolay ve en münasib yoldur. Mevâkît, vakit anlamına mîkâtın çoğuludur. Va’d anlamında mîâd gibidir. Bazılarına göre ise mîkat vaktin sonu demektir. Yüce Allah’ın: “Böylelikle Rabbinin mikatı kırk gece olarak tamamlandı.” (A’raf, 7/141) buyru­ğunda olduğu gibi. Hilâl ayın mîkâtıdır. İhrama girilen yerlere de mikat deni­lir. Çünkü orada hil (ihramsız olunan) bölgesi sona ermektedir.

Haccın mikatı sözkonusu edilince onların hacdaki bir uygulamaları da câ-hiliye geleneğini iptal etmek üzere sözkonusu edildi. Bu ise hac veya umre kas-dı ile ihrama girdikten sonra evlere kapılarından girmekten sakınmaktır. On­lar eğer çadırda yaşayan kimse ise arkalarından, eğer şehirde yaşayan kimse­lerden iselerse evlerinin arka tarafında açtıkları bir oyuktan girerlerdi ve bu­nun bir fazilet olduğunu sanırlardı. Halbuki bu bir iyilik değildir. Yüce Allah’a yaklaştıran bir ibadet de değildir. Bu ancak bir hatadır. Asıl iyilik emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, faziletlerle bezenmek, masiyet ve kötülükler­den uzak durmak, Yüce Allah’tan ve O’nun azabından korkmak suretiyle Al­lah’a karşı takvalı olmaktır. Gerçek iyilik ancak budur.

O bakımdan evlere kapılarından giriniz, her hususta Allah’tan korkunuz. Amellerinizde felah bulanlardan olmayı ancak böylelikle umud edebilirsiniz. Takva sahibi doğruluk içindedir, asi kimse ise sapıklıktadır. Nitekim Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’tan korkarsa ona işinde kolaylık verir.” (Talâk, 65/4); “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz1?” (Yunus, 10/32).

Ebû Bekr Râzî el-Cassâs’in şöyle dediği dikkat çekmektedir: Bu ayet-i ke­rimede senenin diğer zamanlarında da hac için ihrama girmenin caiz olduğu­nun delili vardır. Çünkü lafız sair hilallerin de hac için vakit ölçüleri olduğunu genel olarak ifade etmektedir. Bilindiği gibi bununla haccm fiilleri kastedilme-mektedir. O bakımdan bununla ihrama girmenin kastedilmiş olması icabe-der. [44] Ancak bu pek zahir olmayan bir istidlaldir. Çünkü ayet-i kerime artıp eksilmek suretiyle hilâllerdeki değişmenin hikmetini açıklamaktadır. Bu ise insanların hilâller vasıtasıyla muamelatlarını, ibadetlerini ve haclarının vakti­ni tespit etmektir. Resulullah (s.a)’m kavlî sünneti de hac ve umre ile ihrama giriş vaktini zaten açıkça ortaya koymuştur. Yüce Allah’ın: “Hac bilinen aylar­dadır.” buyruğu da haccın vaktinin iki ay ve üçüncü bir ayın da bir bölümü ol­duğunu göstermektedir. [45]

Allah Yolunda Savaşın Kuralları

190- Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın, aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.

191- Onları nerede bulursanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne katilden beterdir. Onlar sizinle orada savaşmadıkça sakın siz de onlarla Mescid-i Harâm’ın yanında savaşmayınız. Eğer onlar sizinle sava­şırlarsa siz de onları öldürün. Kâfirle­rin cezası işte böyledir.

192- Bununla beraber eğer vazgeçer­lerse şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Ra-hîm’dir.

193- Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla sava­şın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimler­den başkasına düşmanlık yoktur.

194- Haram ay haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onların size saldırdıkları gibi karşılık verin. Al­lah’tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleri ile beraberdir.

195- Ve Allah yolunda infâk edin. Elle­rinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve ihsan ediniz. Muhakkak Allah ihsan edicileri sever.

Nüzul Sebebi

Yüce Allah’ın: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın.” ayet-i kerimesi ile ilgili olarak el-Vâhidî’nin naklettiğine göre İbni Abbas şöyle demiş­tir: Bu ayet-i kerimeler Hudeybiye barışı hakmda nazil olmuştur. “Resulullah (s.a.) ve ashabı Beytullah’tan alıkonulunca Hudeybiye’de hediyelik kurbanları­nı kestiler. Daha sonra müşrikler, onların o sene geri dönüp ancak ertesi sene gelebilmeleri şartıyla barış yaptı. Bununla birlikte üç gün süreyle Mekke’yi ona boşaltacaklar, o da bu arada Beytullah’ı tavaf edecek ve istediğini yapabi­lecekti. Resulullah (s.a)’da onlarla barış yaptı. Ertesi sene gelince Resulullah (s.a) ve ashabı, kaza umresi için hazırlık yaptılar. Bununla birlikte Kureyşlile-rin bu sözlerini yerine getirmeyeceklerinden ve Mescid-i Haram’dan kendileri­ni alıkoyup kendileriyle savaşacaklarından korktular. Hz. Peygamber (a.s.)’in ashabı ise Harem bölgesinde ve haram ayda onlarla savaşmaktan hoşlanmıyor­du. Bunun üzerine Allahu Teâlâ “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de sa­vaşın. ” yani “Kureyşlilerle savaşın!” buyruğunu (ayetini) indirdi.

Allahu Teâlâ’nın “Haram ay haram aya bedeldir.” (194. ayet) buyruğu ile ilgili olarak, Taberî’nin rivayet ettiğine göre Katâde şöyle demiştir: “Allah’ın Peygamberi ve ashabı Zilkade ayında Mekke’ye doğru yola koyuldular. Hudey-biye’ye vardıklarında müşrikler onları alıkoydular. Ertesi sene Mekke’ye gelip girdiler, Zilkade ayında umre yaptılar, üç gün orada kaldılar. Müşrikler ise Hu­deybiye günü onu geri çevirmekle ona karşı çirkin bir iş yapmışlardı. Allahu Teâlâ böylece onun adına, onlara yaptıklarının aynısını uyguladı ve: “Haram ay haram aya bedeldir.” ayetini indirdi.

“ve Allah yolunda infak edin…” (194. ayet) ile ilgili olarak da eş-Şa’bî şöy­le demektedir: Bu ayet-i kerime ensar hakkında nazil olmuştur. Onlar Allahu teâlâ yolunda infaktan uzak duruyorlardı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime in­di. Taberânî sahih bir senet ile Ebû Cebira b. Dahhâk’tan şöyle dediğini naklet­mektedir: “Ensar, Allah’ın dilediği şekilde tasaddukta bulunuyor, yemek yediri-yorlardı. Bir seferinde kıtlık oldu, cimrilik yaptılar. Bunun üzerine Allahu Te­âlâ bu ayet-i kerimeyi indirdi.” Buhari’ nin rivayetine göre Hz. Huzeyfe şöyle demiş: “Bu ayet-i kerime nafaka hakkında nazil olmuştur. Ebû Davud Tirmizî, İbni Hibban, Hâkim ve başkaları ise Ebu Eyyub el-Ensarî şöyle dediğini riva­yet etmektedirler: “Bu ayet-i kerime biz Ensar hakkında nazil olmuştur. Allah İslâm’ı aziz kılıp güçlendirince, İslâm’ın yardımcıları çoğalınca gizlice birbiri­mize şöyle dedik: ‘Mallarımız zayi oldu ve şüphesiz Allah artık İslâm’ı aziz kı­lıp güçlendirdi. Şimdi mallarımızın başına geçsek ve onların zayi olanını çalı­şarak tekrar elde etsek.’ Allahu Teâlâ bizim bu söylediklerimizi reddetmek üze­re: “ve Allah yolunda infâk edin, ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” buy­ruğunu indirdi. Buna göre “tehlike” bizim mallarımızın başında durup o malla­rı tekrar kazanmaya çalışmamız ve gazayı terketmemiz oluyordu. [46]

Savaşmanın Meşru Kılınması:

Hicretten önce savaş pek çok ayet-i kerime ile yasaklanmıştı. Bunlardan birkaç tanesi: “En güzel olanıyla defet!” (Fussilet, 41/34); “Onları affet ve ceza­landırmaktan vazgeç. Şüphesiz, Allah bağışlayanları sever.” (Maide, 5/13); “En güzel olan ile onlarla mücadele et!” (Nahl, 16/125); “Şayet yüz çevrirlerse senin görevin ancak apaçık tebliğdir.” (Nahl, 16/82); “Cahiller kendileriyle konuştu­ğunda: ‘selâm’ derler.” (Furkan, 25/63); “Sen onlara musallat bir zorba değil­sin.” (Gâşiye, 88/22); “Sera onlar üzerinde bir zorlayıcı değilsin.” (Kaf, 50/45); “İman edenlere de ki: “Allah’ın günlerini tahmin edemeyen (beklemeyen) kimse­leri bağışlasınlar.” (Casiye, 45/14).

Daha sonra Allahu Teâlâ Medine’de bütün bu emirleri şu sözleriyle nes-hetti: “Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz.” (Tevbe, 9/5); “Allah’a ahiret gününe iman etmeyenlerle… savaşınız.” (Tevbe, 9/29).

Savaşmaya izin verildiğine dair nazil olan ilk ayet-i kerimeye gelince; Ebû Bekr es-Sıddî (r.a)’ın rivayetine göre şu ayet-i kerimedir: “Kendileri ile savaşı­lanlara zulme uğradıkları için izin verildi. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. “Onlar, sadece: ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtla­rından çıkartılmışlardı.” (Hacc, 22/39-40).

Ashab-ı kiramdan bir grup, er-Rabi b. Enes ve başkalarından [47] rivayet edildiğine göre savaşa izin veren ilk ayet-i kerime: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın.” ayet-i kerimesidir. Tefsir alimlerinin çoğunluğu da bu görüştedir. [48]

Açıklaması

Ey müminler! Allah yolunda, O’nun dinini zafere ulaştırmak, kelimesini aziz kılmak için savaşınız. Ben sizlere, sizi dininiz dolayısıyla fitneye, azaba düşüren, yurtlarınızdan çıkaran, sizinle savaşan, aranızdaki ahitleri bozan müşriklerle savaşmanız için izin verdim. (Allah yolunda savaş-mukatele Alla-hu Teâlâ’nm dinini üstün kılmak ve kelimesini yükseltmek için kafirlerle cihat etmektir.)

Savaşa ilk başlayan olmakla barış yapanları öldürmekle; kadın, çocuk, aciz ve yaşlılardan savaşa katılmayan kimseleri yok etmekle; evleri tahrip et­mek, ağaçlan yıkmak, ekin ve meyveleri yıkmakla haddi aşmayınız. Çünkü Al­lah haddi aşmayı sevmez. (Bu kötü ameller) özellikle de ihramlı iken Harem bölgesinde ve haram aylarda yapılırsa…

Sizinle düşmanlarınız arasında savaş çıkacak olursa, onları bulduğunuz ve ele geçirdiğiniz yerde öldürünüz. İsterse burası Harem bölgesi olsun. Onla­rı sizi çıkardıkları yerden siz de çıkarınız veya oradan sürünüz. Çünkü onlar sizi vatanınız olan Mekke’den çıkarmışlar. Oradan sizi çıkarmak için yardım-laşmışlardı, mallarınızı müsadere etmiş, mülklerinizi almış, akideniz dolayı­sıyla sizi dininizden çevirmek için eziyet, işkence ve baskı ile fitnelere maruz bırakmışlardı. İşte din sebebiyle maruz bırakıldığınız bu fitne, hür ve boyun eğmeyen mümin için öldürülmekten daha ağır, daha büyük bir iştir. Çünkü bu varlık âleminde en kutsal şey akide yani inançtır. Bu, kâinatta bulunan her şeyden daha yüce ve daha değerlidir. İnsan için en büyük baskı, dini dola­yısıyla işkenceye ve baskıya maruz kalması, kalbinde , aklında, ruhunda yer eden akidesi dolayısıyla azap edilmesi, dünya ve ahiretteki mutluluğunu, esenliğini, ona sahip olmakta gördüğü akidesi dolayısıyla işkencelere uğratıl-masıdır. Çünkü en büyük hazine ve kâr getirecek sermaye odur. Onun yolun­da canın ve değerli varlıkların feda edilmesi pek kolaydır. O bakımdan sizin Harem bölgesinde savaş esnasındaki öldürme işiniz onların nitelikleri olan fitneden daha hafiftir. Yani sizi küfre döndürmek için yaptıkları işkencelere göre basittir. Kimisi de buradaki “fitne” kelimesini onların Allah’a şirk koş­maları ve Allah’ı inkâr etmeleridir, demişlerdir. İşte onların çıkardıkları bu (fitne), sizi kendilerini ayıpladıklarından daha büyük bir suç ve daha büyük bir tehlikedir. [49]

Daha sonra Allahu Teâlâ müslümanlara kendileriyle savaşan kimseleri öl­dürmekle ilgili verdiği emirde ancak bir yeri müstesna tutmaktadır. Bu ise Mescid-i Haram’dır.Oraya giren herkes emniyet içerisinde olur. Bu sebeple on­lar orada, sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayınız. Hiç bir zaman da onlara teslim olmayınız. Çünkü kötülüğe karşı kötülük sözkonusudur ve en bü­yük zalim zulmü başlatandır. Eğer orada onlar sizinle savaşırlarsa siz de onları öldürünüz. Çünkü Allahu Teâlâ’nın kâfirlere bu şekilde misli ile ceza vermesi ve böyle bir azap ile onları cezalandırması onun sünnetinin gereğidir. Sebep ise düşmanlığı onların başlatmaları, kendi nefislerine zulmetmeleridir. O bakım­dan yaptıklarının cezası ile karşılaşacaklardır.

Eğer savaşı durdurur, küfür ve şirkten vazgeçer, Allah’ın dinine girerlerse muhakkak Allah, amellerini kabul eder ve daha önce yaptıklarını bağışlar. Çünkü O günahları bağışlayandır, kullarına merhametli olandır. Tevbe edip Rablerine yöneldikleri, ihsan edip takva sahibi oldukları takdirde, O, onların günahlarını siler: “Muhakkak Allah’ın rahmeti ihsan edicilere pek yakındır.” (A’raf, 7/56). Ayette sözü geçen “vazgeçilen şey” in tefsiri ile ilgili olarak iki gö­rüş vardır: İbni Abbas’ın görüşüne göre ayet-i kerimenin anlamı şudur: “Şayet onlar savaştan vazgeçerlerse… el-Hasen’in görüşüne göre ise mana: “Eğer on­lar şirkten vazgeçerlerse…” şeklindedir. Çünkü şirkten vazgeçmedikleri sürece onlar hakkında mağfiret sözkonusu olamaz. Zira Allahu Teâlâ buyurmaktadır: “Şüphesiz ki, Allah kendisine şirk koşulması mağfiret etmez, kendisine şirk ko­şulması haricindeki diğer günahları işleyen dilediği kimseleri ise bağışlar.” (Nisa, 4/48).

Allah Teâlâ önce: “Allah yolunda siz de savaşın.” buyruğu ile savaş iznini veya savaşa başlamayı beyan ettikten sonra, savaşın amacını sözkonusu etmek­tedir: O da hürriyet ilkesini gereği gibi yerleştirmek ve din hususunda fitne na­mına herhangi bir şeyin kalmamasıdır. Bu maksatla der ki: “Sizler savaşmakla fitnenin, küfrün, eziyet ve işkence türlerinin yok edilmesini ve Müslümanların Mekke’de bulunmaları ile karşı karşıya kaldıkları zararların ortadan kalkması­nı maksat olarak gözetiniz.” Fitnenin izale edilmesi, kaldırılması ise onların si­zi dininizden uzaklaştıracak, size eziyet edecek, sizi Allahu Teâlâ’nın davasını açığa vurmaktan engelleyecek herhangi bir güçlerinin kalmaması demektir.

Herkesin dini yalnızca Allah’a ait (has) oluncaya; bu hususta O’ndan baş­kasından korkulmayacağı; din en üstün, dimdik ayakta; ibadet ve buyrukları korkusuzca, herhangi bir baskıdan çekinmeden ve gizli olarak değil, açıktan ifa edilinceye kadar onlarla savaşınızı sürdürünüz. Herhangi bir Müslüman Ha­rem bölgesinde güvenlik duyup kimseden çekinmeksizin dininin gereklerini açıkça ilan edinceye kadar sürdürünüz. Buna göre “ve din yalnız Allah’ın olun­caya kadar” emri tek ibâdet edilecek yalnızca O oluncaya kadar demektir.

Bununla birlikte şunu da belirtmekte fayda var: Mekke’de kâfirler, emni­yet içindeydiler ve putlarına serbest ibadet edebiliyorlardı. Allah’a iman eden kimseler ise Mekke’den kovulmuştu. Kalanlar ise korku içerisindeydi, dinlerini açığa vuramıyorlardı.

Eğer bu durumlarından vazgeçer, sizinle savaşmayı terkeder, küfürden dö­ner, İslâm’a girip barışa yönelirlerse artık zulmedip haddi aşandan başkasına siz de düşmanlık etmeyiniz. Bu gibi kimselerle savaşmak ise onları yola getir­mek, yaptıkları zulümden onları vazgeçirip sapıklıktan kurtarmak, şeriatın hükümlerini uygulamak ve durumlarını düzeltmek için olur.

“Hürmet” ‘çiğnemekten alıkonulan şey”, “kısas” ise eşitlik anlamındadır.

Buna göre düşmanlığa karşılık vermek ve (bunun için) hürmetleri çiğne­mek, akıl ve örfün ölçülerine göre istenen bir şey olur. Haram ayda kanınızı dökmeyi helâl görenin siz de o ayda kanını dökmeyi helâl kabul edin. O ayın hürmetinin çiğnenmesine siz de misliyle karşılık verin. Dininizi, canınızı, Al­lah’ın adını yükseltmek ve kendinizi savunmak için o ayda savaşmaktan çekin­meyin.

Hurumat’tan kasıt: haram aylar, haram belde ve ihramın hürmetidir. Bunların çiğnenmesi karşılığında müşriklere kısas uygulamak ve yaptıklarına misliyle karşılık vermek icap eder. Dolayısıyla bunların hürmetlerini çiğneyene yaptığının benzerini yapınız. Onlar sizleri antlaşma ve sizinle ittifakları gereği bu sene kaza umrenizi yapmaktan engelleyecek olurlarsa ve sizinle savaşırlar­sa, siz de onları öldürünüz. Çünkü nefs-i müdafaa farz bir iştir. Bu işi; Mek­ke’de, haram ayda ve ihramlı olarak yapsanız bile sizin için günahı gerektire­cek bir şey yoktur.

Daha sonra Allahu Teâlâ, daimî bir hükmü ve yer etmiş bir sünneti şöyle­ce beyan etmektedir: Saldırganlığa misliyle karşılık verilir. Kısas yoluyla (yani misliyle muamele) olan şeylere izin verilmiştir. Fakat düşmanlığa karşılık ver­mek, fazilet, takva, medenîlik ve insanilik ilkeleriyle kayıtlıdır. Allah’tan kor­kunuz zulmetmeyiniz, haddi aşmaktan sakınınız, adaletin sınırlarına bağlı ka­larak zararı defediniz, hakkı elde ediniz, medenî olunuz, insanların menfaatle­rini gerçekleştirmeye çalışınız; heva, arzu ve nefsin isteklerini yerine getirmek için intikam almak sevdasına düşmeyiniz. Çünkü nefis kimi zaman sapıklık, kin ve mantıksızlık içinde kalabilir ve yersiz yere feveran edebilir. Allah’ın tak­va sahiplerinin yardımcısı, müttakîlerin destekçisi, sâlihlere de ecir ve sevap veren olduğunu bilin. Allahu Teâlâ, kendi dinini destekleyen ve kelimesini yü­celten kimselere zafer ve iktidar verir, onlara yardım eder ve onları düşmanları karşısında galip getirir.

Cihat, can ile olduğu gibi mal ile de olur. Savaşmak için canlara gerek ol­duğu gibi, silah satın almak için mala gerek vardır. Ayrıca bu mallar sayesinde savaşçıların harcamaları da karşılanır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, yolunda mal infakını emrederek şöyle buyurmaktadır: Allah yolunda malınızı cömertçe veriniz. Yani gerekli araç ve silahların satın alınabilmesi, savaş masraflarının karşılanabilmesi için infak ediniz. Savaşlarda ve çarpışmalarda infak edilen mal, bir destektir. Zaferi ve başarıyı gerçekleştirir. İnfak görevini yerine getir­mekte tereddütlü davranmaktan, kusurlu hareket etmekten sakınınız. Çünkü bu, ümmetin helak oluş sebebidir, toplumu zarar verir ve canları telef eder. Sa­kın kendi ellerinizle kendinizi helak olma yollarına atmayınız. “Onlar için gücünüz yettiğince güç hazırlayınız.” (Enfal, 8/64) buyruğunda olduğu gibi her zaman, mekân ve duruma uygun olarak savaş için gerekli olan araç ve gereçle­ri hazırlayınız. Bunu, savaşçılara savaş tekniklerini öğretmek, onlara uygun silahları hazırlamak, sağlam ahlâk ve doğru bilgi ile nefisleri sağlamlaştırmak­la yapınız. Çünkü önüne geleni katıp sürükleyen büyük ordular, düşman tara­fından rüşvet, mal ve maddî-manevî her türlü teşvik ve aldatmalarla satın alı­nan zayıf ruhlular tarafından kalbinden vurulabilir. Nitekim ordular, bilgisiz­likleri, oluşumlarındaki eksiklik, plan, strateji, modern silahların kullanılması ve eğitimdeki kusurları sebebiyle savaşı kaybedebilirler.

Bu ayet-i kerimenin sona erdiği buyruk ne kadar göz kamaştıcı ve ne ka­dar da sağlamdır. Bu ameli güzel yapmaktır. İtaat ederek amellerinizi güzelleş-tiriniz, onları tam olarak yapınız. Çünkü Allah ihsan edenleri sever ve onlara en güzel şekliyle karşılık verir. İşte bu, bir önceki ayet-i kerimenin sonunu teş­kil eden yüksek edebî ve üstün medenî yönü tamamlayıcıdır. Bu ise takva ve fazilete sıkı sıkıya bağlı kalmakla olur. Bu şekilde bu iki ayet-i kerimenin son bölümleri, maddî ve manevî iki gücün yollarını, bunların esas ve kayıtlarını bir arada ifade etmiş olmaktadır. [50]

Hac Ve Umreye Dair Hükümler

196- Haccı da umreyi de Allah için ta­mamlayın. Eğer bundan alıkonursanız o halde kolayınıza gelen kurbandan oraya (kurban yerine) gönderin. Kur­ban yerine gidinceye kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden, kim has­ta olur veya başına sıkıntılı bir şey ge­lirse ona oruçtan, sadakadan yahut da kurbandan bir fidye vacip olur. Emin olan ve hac zamanına kadar umre yap­mak isteyen kişiler, kolayına gelen bir kurbandan kessin. Fakat kurban bula­mayanlar ise; hac günlerinde üç, hac­dan döndüklerinde yedi gün olmak üzere tam on gün oruç tutsun. Bu du­rum, Mescid-i Haram’da oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve Allah’ın gazabının gerçekten çok şiddetli oldu­ğunu bilin.

197- Hac bilinen aylardır. Kim o aylar­da haccı farz olan bir emir kabul eder­se artık ona hacda kadına yaklaşma, kötü söz söyleme, günah işleme ve kav­ga etme yoktur. Allahu Teâlâ, nasıl bir hayır işlediğinizi bilir. Bir de azık edi­nin, şüphesiz ki azığın en hayırlısı tak­vadır. Ve ey kâmil akıl sahipleri, Ben’den korkun!

Nüzul Sebebi

Allahu Teâlâ’nın: “Haca da umreyi de Allah için tamamlayın.” buyruğu­nun nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Ebi Hatim, Saffan b. Umeyye’nin şöyle dediğini nakletmektedir: Cübbe giyinmiş, vücuduna za’feran sürünmüş bir adam Resulullah (s.a)’m huzuruna gelerek: “Ey Allah’ın Resulü umrem ile ilgili olarak bana nasıl bir emir vereceksin?” diye sordu. Bunun üzerine Allahu Te-âlâ: “Haca da umreyi de Allahu Teâlâ için tamamlayın.” buyruğunu indirdi. Hz. Peygamber: “Umreye dair soru soran nerede?” deyince adam: “İşte burada­yım” dedi. Hz. Peygamber adama: “Üzerindeki elbiseleri çıkar, sonra guslet, da­ha sonra gücünün yettiği kadar burnuna su çek; ve en sonunda da hac ettiğin­de ne yaptıysan umrede onu yap.”

Allahu Teâlâ’nın “Artık içinizden kim hasta olur ve başında sıkıntılı bir şey gelirse” buyruğu ile ilgili olarak Buharî’ nin rivayetine göre KaTb b. Ucre’ye Al­lahu Teâlâ’nın “Ona oruçtan… bir fidye vacip olur.” buyruğu hakkında soru so­rulmuş, o da şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.)’in yanına götürüldüm. Bitler yü­zümün üzerine dökülüyordu. Bana: ‘Senin sıkıntının bu noktaya kadar ulaştı­ğını zannetmiyordum. Bir koyun bulamaz mısın? Ben: ‘Hayır”, dedim. ‘O halde üç gün oruç tut veya altı yoksulu her birisine yarım sa’ buğday vermek suretiy­le doyur. Başını da tıraş et!’ dedi. İşte bu ayet-i kerime özel olarak benim hak­kımda nazil oldu ise de hepiniz için umumidir.” Müslim de Ka”b b. Ucre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir:

“Bu ayet-i kerime benim hakkımda nazil oldu. Resulullah (s.a)’ın yanına vardım o: “Yaklaş!” dedi. İki veya üç defa ona yaklaştım. Bana: “Şu haşerelerin sana eziyet vermiyor mu?” dedi. (Hadisin ravilerinden olan) İbni Avn dedi ki: “Zannederim o: ‘Evet’ dedi. Bunun üzerine bana oruç tutmayı yahut sadaka vermeyi veya kolayıma gelen bir kurban kesmeyi emretti.”

Ahmed’in rivayetine göre Ka’b şöyle demiş: “İhramlı olduğumuz halde Hu-deybiye’de Resulullah (s. a) ile birlikte idik. Müşrikler bizi kuşatmış (engelle­miş) idi. Saçlarım kulaklarımın altına sarkacak kadar uzundu. Haşereler yü­zümün üzerine dökülmeye başladı. Resulullah (s.a) yanımdan geçti ve: ‘Başın­daki haşereler sana eziyet vermiyor mu?’ diye sordu. Daha sonra ona (Ka’ba’) tıraş olmasını emretti. Dedi ki: “Artık içinizden her kim hasta olur veya başına bir sıkıntı gelirse ona; oruçtan, sadakadan yahut da kurbandan bir fidye vacip olur.” ayeti nazil oldu.”

Allahu Teâlâ’nın: “Bir de azık edinin” buyruğu ile ilgili olarak Buharî ve başkaları İbni Abbas’m şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Yemenliler hacca gelir, azık almazlar ve: ‘Biz mütevekkil kimseleriz.’ derlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Bir de azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.” buyruğunu indirdi.” [51]

Açıklaması

Hac, cahiliye dönemi Arapları arasında, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail döne­minden beri bilinen bir ibadetti. İslâm, bu ibadetteki şirk ve yasaklan ortadan kaldırıp ona bazı hac usûllerini ekledikten sonra bu ibadeti sürdürdü.

Allahu Teâlâ, hicretin altıncı yılında “Ona bir yol bulabilenlerin o evi ziya­ret etmesi (haccetmesi) Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Al-i İmran, 3/97) buyruğu ile haccı Müslümanlara farz kılmıştı. Müslümanların yaptıkları ilk hac, Ebu Bekir (r.a.)’in komutası altında hicretin 9. yılında gerçekleşmişti. Daha sonra, Resulullah (s.a) hicretin onuncu yılında haccetti. Onun bu haccm-da Hz. Ebu Bekir, hacceden müşriklere: “Artık, bu seneden sonra hiç bir müş­rik Beyt-i Haram’ı tavaf etmeyecektir.” diye ilan etti ve”Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıldan sonra artık onlar Mescid-i Haram’a yaklaşmasın­lar.” (Tevbe, 9/28) ayeti de nazil oldu.

İşte, Müslümanlar o tarihten itibaren; büyük bir şevk, özlem ve tazim do­lu kalplerle, doğu ve batının değişik bölgelerinden Allah’ın yüce evini ziyaret etmek için her yıl akın etmeye devam ettiler. Onlar haclarını Allahu Teâlâ’ya iman sancağının gölgesi altında yapıyorlar, Allah’ın emirlerini kabul ettikleri­ni ifade eden telbiyeleriyle yükseltiyorlar, kalplere heybet veren bu yerlere hu­şu içinde yöneliyorlar. Bunu ise ruhlarını, ilahî emirlere muhalefet ve isyan etmek şüphelerinden arındırmak maksadıyla yapıyorlar. Onlar cemaat olarak oluşturdukları saflarda ve başkalarına karşı gösterdikleri muamelelerde efen­di ile köle, yöneten ile yönetilen, zengin ile fakir arasında herhangi bir ayırım gözetmeksizin maddî ve fiilî olarak eşitlik içinde biribirleriyle kaynaşmış olu­yorlar. Dünyanın dış görünüşünden ve süsünden soyutlanıyorlar. Dünyanın hiç bir yerinde her yıl yapılan ve büyük kitlelerin katıldığı bu hac kongresi gi­bi evrensel bir kongre yapılamaz. Orada farklı milletlere mensup değişik renkte ve farklı dilleri konuşan müminler dünyanın dört bir yanından gelip toplanmaktadırlar.

Allahu Teâlâ bu ayet-i kerimelerde haccm birtakım hükümlerini de beyan etmektedir. Bu hükümleri şöyle sıralayabiliriz:

Hacca Dair Diğer Hükümler

198- Rabbinizden rızık istemenizde si­ze bir günah yoktur. Arafat’tan hep birlikte geri döndüğünüz zaman Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı zikredin. O sizi hidayete ulaştırdığı gibi siz de O’nu anın. Daha evvel gerçekten sapık­lardandınız.

199- Sonra siz de insanların döndüğü yerden birlikte dönün. Allah’tan mağfi­ret dileyin. Muhakkak, Allah gafurdur, rahimdir.

200- Menasikinizi bitirince babalarını­zı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı hatırlayın. İnsanlar­dan bazıları: “Rabbimiz bize dünyada ver.” der. Ahirette ise nasibi yoktur onun.

201- Onlardan bazısı da: “Rabbimiz bi­ze dünyada bir iyilik ver, ahirette de bir iyilik ver ve bizi o ateş azabından koru.” der.

202- İşte, onların, kazandıklarından bir payları vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir.

203- Bir de sayılı günlerde Allah’ı zik­redin. İki günde acele eden veya geri­de kalan kimseler için günah yoktur. Bu, takvalı hareket eden kimse içindir. Allah’tan korkun ve muhakkak O’nun huzurunda haşrolunacağınızı bilin.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak Buharî’ nin rivayetine göre İbni Abbas şöyle demektedir: “Ukaz, Micenne ve Zu’1-mecaz cahiliye dönemin­deki pazar günleri idi. Hac mevsimlerinde ticaret yapmanın günah olacağından korktular. O bakımdan Resulullah (s.a)’a bu hususa dair soru sordular. Bunun üzerine: “Rabbinizden” hac mevsiminde “rızık istemenizde size bir günah yok­tur.” ayeti kerimesi nazil oldu.

Ahmed, İbni Ebu Hatim, İbni Cerîr et-Taberî, Hakim ve başkaları ise deği­şik rivayet yolları ile Ebu Umame et-Teymî’nin şöyle dediğini rivayet etmekte­dirler: “İbni Ömer’e dedim ki: ‘Bizler (hacılara binek) kiralıyoruz. Bizim haccet­memiz sözkonusu olur mu?’ İbni Ömer şöyle dedi: ‘Bir adam Resulullah (s.a)’ın yanına geldi ve senin bana sorduğun hususu ona sordu. Hz. Peygamber (a.s.) ona cevap vermedi. Nihayet Hz. Cebrail onu: “Rabbinizden rızık istemenizde si­ze bir günah yoktur.” ayetini indirdi. Resulullah (s.a) onu çağırttı ve: “Sizler hac etmiş olursunuz.” diye buyurdu.”

  1. ayetin nüzulü ile ilgili olarak da İbni Cerir et-Taberî, İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Araplar Arafat’ta, Kureyşliler ise Müzdeli-fe’de vakfe yapıyorlardı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ ‘Sonra siz de insanların döndüğü yerden birlikte dönün.’ buyruğunu indirdi.”
  2. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Ebi Hatim de İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Cahiliye halkı hac mevsiminde vakfe yapar ve kalkıp: Benim babam yemek yedirir, başkalarının borcunu yük­lenir, diyetlerini üzerine alırdı, derlerdi, böylelikle onlar babalarının yaptıkları işlerden başkasından bahsetmezledi. Bunun üzerine Allahu Teâlâ: “menasiki-nizi bitirince… Allah’ı anın.” buyruğunu indirdi.

İbni Cerîr’in de rivayetine göre Mücahid şöyle demiştir: “Cahiliye Arapları hac menasiklerini bitirdikleri vakit cemrenin yanında durur, cahiliye dönemin­deki atalarını sözkonusu eder, babalarının yaptıklarını dile getirirlerdi. İşte bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Hatta onlardan bazıları: ‘Allah’ım babamın çadırı büyük, kazanı da büyüktü, malı pek çoktu. Ona verdiğinin ben­zerini bana da ver” Bunun üzerine cahiliye günlerinde babalarını anmaya gös­terdikleri bağlılıktan daha ileri bir şekilde Allah’ı anmaya kendilerini mecbur etmeleri için bu ayet-i kerime nazil oldu.”

  1. ayet-i kerime ile ilgili bir diğer nüzul sebebi ile 200 ve 201. ayetin nü­zul sebebi ile ilgili olarak İbn Ebi Hatim, İbn Abbas’ın şöyle dediğini rivayet et­mektedir: “Bedevi Araplardan bir topluluk vakfe yapacakları yere gelir ve: ‘Al-lahım, bu yıl yağmuru bol, ürünü çok, dostluk ve güzellik yılı olsun.’ [1] deyip ahirete dair hiç bir şeyi sözkonusu etmezlerdi. Allahu Teâlâ da onlar hakkında: “İnsanlardan bazıları: ‘Rabbimiz bize dünyada ver.’ der. Ahirette ise onun bir nasibi yoktur.” buyruğunu indirdi. Müminlerden bir başka grup da gelir: “Rabbimiz bize dünyada da, ahirette de bir iyilik ver ve bizi ateş azabından koru… Allah hesabı pek çabuk görendir.” derlerdi. [2]

Açıklaması

Hac esnasında alışveriş yapmanızda, bineği kiralamak suretiyle helâl rı­zık talebinde bulunmanızda -bizzat gözetilen temel maksat bu olmadıkça- sizin için bir günah yoktur. Bu gibi şeyler ancak ibadete bağlı bir maksat olarak ya­pılabilir. Çünkü rızık talebi, haccm güzel maksadının gözetilmesiyle beraber yine bir ibadettir. Bununla birlikte hac mensikini eda etmek için başka bir şey­le uğraşmamak daha faziletli ve daha mükemmeldir. Çünkü Allahu Teâlâ: “On­lar, Allah’a ancak dinlerini halis kılan kimseler olarak ibadet etmekle emrolun-dular.” (Beyyine, 5/98) diye buyurmaktadır.

Hacda ticaretin mubah olması için şu da şarttır: Ticaret, itaatin eksikliği­ne sebep olmamalı, ve ticaret yapan kimseyi hac amellerinden alıkoymamalı-dır. Bundan dolayı Hz. Peygamber: “Hac Arafe’dir.” [3] hadisi dolayısıyla haccın en önemli rükünlerinden birisi olan Arafat’ta vakfede bulunduktan ve Ara­fat’tan Allahu Teâlâ kalabalıklar halinde ayrıldıktan sonra, kendisini zikredip anmayı emretmektedir. Bu yüzden hacceden bir kimsenin Müzdelife’ye doğru yola koyulup orada gecelediği vakit, Meş’ar-i Haram’ın yanında telbiye, tehlil, dua, hamd ve sena ile Allahu Teâlâ’yı zikretmesi görevidir. Bu mübarek yerde Allah’ı bu şekilde anmamasından korkulması sebebiyle ondan Aflahu Teâlâ’yı zikretmesi talebinde bulunulmuştur. Meş’ar-i Haram imamın (hac emirinin) üzerinde durduğu dağın (tepenin) adıdır. Rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) Müzdelife’de sabah namazını kıldıktan sonra devesine bindi ve Meş’ar-i Haram’a kadar geldi, orada dua etti, tekbir ve tehlil getirdi. Güneş ortalığı iyi­ce aydınlatıncaya kadar vakfesini devam ettirdi. İbn Abbas’tan rivayet edildiği­ne göre o insanlara bakmış ve: “Bu gece insanlar uyumazlardı.” demiştir.

Daha sonra Allahu Teâlâ, zikretme şeklini beyan ederek: Size ne şekilde zikredeceğini öğrettiği gibi siz de O’nu anınız. Bu zikir; tazarru, ihlas, kalbî bir yöneliş, huşu ve Allah’a karşı huzurlu bir kalp ile yapılmalıdır. İşte güzel bir şekilde yapılan zikir budur. O, size güzel bir şekilde hidayet verdiği gibi, siz de O’nu güzel olarak anın. Halbuki size hidayet verilmeden sizler akide ve ameli­niz itibarıyla haktan sapmış kimselerdiniz. Çünkü putlara, heykellere tapıyor, sizleri Allah’a yakmlaştırsmlar diye onları Allah nezdinde aracılar veya şefaat­çiler ediniyordunuz.

Daha sonra ayet-i kerime Kureyşliler ile diğer bazı kabilelere; bütün in­sanlar oradan ifâde edip ayrıldıkları ve vakfe yaptıkları gibi, Arafat’ta ifâda yapmalarını emretmektedir. Halbuki onlar bu ayet-i kerimeden önce başkaları­na karşı üstünlük taslayarak Müzdelife’de vakfe yapıyorlardı. Buharî ve Müs­lim’ in rivayet ettiğine göre Kinane, Cedîne ve Kayslılar ve onların dinini takip eden el-Hums [4] diye anılanlar, cahiliye döneminde sair Araplarla Arafat’ta vakfe yapmayı kendilerine yediremeyerek Müzdelife’de vakfe yapıyorlardı.

İslâm’da eşitlik ilkesini gerçekleştirmek, ayrıcalıkları bir kenara atmak için Allah Teâlâ Arafat’ta bütün Müslümanlarla birlikte vakfe yapmasını Pey­gamberine emretmekte ve Kureyşlilerin davranışını iptal etmek üzere de Ara­fat’tan ifâda etmelerini emir buyurmaktadır.

Haccm amelleri pek çok olup herhangi bir kusurdan uzak kalması pek zor olduğundan dolayı, Allahu Teâlâ onlara mağfiret dilemelerini emretmektedir. Allahu Teâlâ, samimi bir tevbe ile birlikte kendisinden mağfiret ve rahmet is­teyen kimseye mağfiret ve rahmetini çok geniş olarak verir.

Allahu Teâlâ daha sonra bir başka cahili adeti de ortadan kaldırmaktadır. Bu ise, ataların şerefli konumlan ile karşılıklı iftihar etmek âdetidir. Çünkü Araplar Mina’da mescit ile tepe arasında hac işlerini bitirdikten sonra -nüzul sebeplerinde açıkladığımız gibi- vakfe yapıyorlardı. Nitekim İbni Abbas’tan ge­len şu rivayet de bunu tekit etmektedir: “Araplar haclarını bitirdikten sonra onlardan herhangi birisi atalarının cömertlik, hamaset, akrabalık bağlarını gö­zetmek gibi önemli günlerini sayıp döker, burada şiirler okurlardı. Allahu Te­âlâ onlara İslâm nimetini ihsan buyurunca atalarını andıkları gibi, Allah’ı zik­retmelerini onlara emir buyurdu.”

el-Kaffâl’ın rivayetine göre İbni Ömer şöyle buyurmuştur: “Fetih günü Resulullah (s.a), el-Kasva adındaki devesi üzerinde tavaf yaptı. Elindeki asası ile Hacer-i Esved-i istilam (okşamak, öpmek, sevmek, el sürmek) ediyordu. Da­ha sonra Allah’a hamdü senada bulundu ve şöyle dedi:

“Şimdi ey insanlar! Şüphesiz ki Allah, sizden cahiliye hamiyetini ve çözü­lüşünü gidermiştir. Ey insanlar! İnsanlar ancak iki türlüdür: (Birincisi) İyi, takva sahibi ve Allah katında değerli, ikincisi ise günahkâr, bedbaht ve Allah katında değersiz bir kimsedir.” Daha sonra Yüce Allah’ın: “Ey insanlar! Şüphe­siz ki biz, sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sonra da birbirlerinizle tanı-şasınız diye sizleri cemiyetler (milletler) ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Al­lah katında en değerliniz, en takvâlı olanınızdır…” (Hucurat, 49/13) ayetini okudu.

Yine Peygamber (s.a) Veda haccmda teşrik günlerinin ikincisinde bir hut­be irad etti ve bu hutbesinde Arapları övünmeleri terketmeye yöneltti ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Şüphesiz ki sizin Rabbiniz birdir ve muhakkak atanız da birdir. Arap olan bir kimsenin Arap olmayana, Arap olmayan bir kimsenin Arap olana, kırmızının siyaha, siyahın kırmızıya -takva yönünden hariç- bir üstünlüğünün olmadığını bilin. “Tebliğ ettim mi?” deyince hazır bulunanlar: “Resulullah (s.a.)’a “evet, tebliğ ettin”, dediler.

Böyle bir adetin ortadan kaldırılması Allahu Teâlâ’nın çokça zikredilmesi emredilerek gerçekleştirilmiştir. Tıpkı onların daha önce atalarını ve onların övünülecek durumlarını sözkonusu ettikleri gibi. Hatta onların atalarını anma­larından da daha ileri derecede Allah’ı anmaları istenmektedir.

Daha sonra Resulullah (a.s) en güzel olan hali takınıp diğerlerini terket-mek üzere dua esnasında zikreden insanların durumlarını hatırlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Hacda insanlar iki türlüdür: Kimisi dualarını yalnızca dünya ile ilgili hususlara hasreder, dünyanın hayırlarının arttırılmasını ister, ahirete dair bir şey söylemez. Adeta ahiret onun hatırından geçmez, ahiretin hiç bir şeyine de önem vermez gibi davranır. Böyle bir kimse; makam, mevki, zenginlik, düşmanlara karşı zafer ve buna benzer dünyevî şeyler ister. Bu gibi kimselerin Allah’ın takva sahipleri için hazırlamış olduğu rıza ve cennetlerin­den ahirette herhangi bir paylan yoktur.

Diğer bir grup ise, hem dünya hem de ahiretin iyiliğini istemeye özen gös­terir ve: ‘Rabbimiz! Sen bize dünyada hoş ve mutlu, huzurlu bir hayat bağışla! Ahirette de razı olunacak mutlu ve huzurlu bir hayat ver.’ der” Ahiretin de dünyanın da mutluluğunu talep etmek faydalı ve güzel amel işlemeye bağlıdır. Dünya, rızık yolunda çalışıp gayret etmeyi, güzel geçinip güzel davranmayı, iyi huy sahibi olmayı gerektirir. Ahiret ise ancak sahih iman ile elde edilebilir. İşte bu ikinci kısım, günahlardan ve cehennemde azab görmenin sebeplerinden uzak durmaya çokça gayret gösterir ve şöyle der: ‘Rabbimiz, bizleri nefisleri­mizin arzularından koru. Doğu ile batıyı birbirinden uzaklaştırdığın gibi, bi­zimle günahlarımızın arasını da öylece uzaklaştır. Seni razı edecek işler yap­maya muvaffak kıl. Mümin, Allah’ın farzlarını yerine getirip masiyet ve mün-kerlerden uzak durup dünya ve ahiret mutluluğunu talep ettiği takdirde Alla­hu Teâlâ da her ikisinde (dünya ve ahirette) ona başarı ihsan eder.

Dünyadaki iyilik; sıhhat, güven, diğer insanlara muhtaç olmamak, salih evlat, salih zevce, düşmanlara karşı muzaffer olmaktır. Ahiretteki iyilik ise, se­vaba nail olmak ve azabtan da kurtulmaktır.

Allahu Teâlâ, daha sonra sadece dünyayı talep edenler ile hem dünya hem de ahireti birlikte talep eden bu iki kesime işarette bulunarak, her birisinin ta­lep ve duasından payının verileceğini beyan etmektedir. Bir görüşe göre Allahu Teâlâ: “İşte onların kazandıklarından bir payları vardır.” buyruğu yalnızca ikinci kesime aittir. Çünkü Allahu Teâlâ birinci kesimin hükmünü: “Ahirette ise onun nasibi yoktur.” buyruğu ile zikretmektedir. Durum her ne olursa olsun karşılığa nail olmak kazançtan başlar. Çünkü “kazandıklarından” buyruğun-daki “(min= dan” buyruğu gayenin başlangıcını ifade etmek içindir, bir kısmını ifade etmek için değildir. Kazanç ise kişinin ameli ile nail olduğu şey hakkında kullanılır. Allah ise hesabı çabucak görüverendir. Her kazanan kişiye amelinin karşılığını amelinin akabinde çok çabuk verir. Ahiretteki hesap her amel işle­yen kimsenin kendi ameline vakıf olması ile olur. Bu ise bir anda gerçekleşir. Rivayet edildiğine göre Allahu Teâlâ bütün insanları göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde hesaba çekecektir. Diğer bir rivayete göre dünya günlerinden yarım günlük bir sürede bunu gerçekleştirecektir. Kısacası: “Rabbimiz bize dünyada da ahirette de bir iyilik ver.” ayeti, dünya ve ahiret adına yapılacak bütün talepleri ihtiva etmektedir. Hesabın gerçekleşmesi muhakkak olduğuna göre o, pek yakın ve pek çabuktur.

Bu ayet-i kerimeye benzer Allahu Teâlâ’nın şu buyrukları da vardır: “Kim bu dünyayı isterse biz de burada istediğimize dileyeceğimiz şeyi çabucak veririz. Sonra da ona cehennemi veririz. O, buraya kınanmış ve kovulmuş olarak boy­lar. Kim de mümin olarak ahireti diler ve bunun için çalışıp çabalarsa çalışma­larının karşılığı olarak mükâfat görür. Her birine Rabbinin bağışından art ar­da veririz. Rabbinin bağışı alıkonmuş değildir.” (İsrâ, 17/18-20); “Kim ahiret ekinini isterse biz onun ekinini artırırız. Kim de dünya ekinini isterse biz kendi­sine ondan veririz. Ahirette ise onun hiç bir nasibi yoktur.” (Şûra, 42/20).

Daha sonra Allahu Teâlâ Meş’ar-ı Haram’ın yanında; sözü geçen, kendisi­nin zikredilmesine dair emri verdikten sonra Mina günlerinde ve Mina günleri sonrasında menasikin eda edilmesi halinde zikredilmesini emretmekte ve: “Bir de sayılı günlerde Allah’ı zikredin.” diye buyurmaktadır. Buradaki sözkonusu “sayılı günler” ise Zilhicce’nin 11, 12 ve 13. günleri olan Mina günleri veya Teş­rik günleridir. Bunlar Cemrelerin taşlandığı günlerdir. Bu günlerde hediye ve kurbanlıklar kesilir.

Bu günlerde Allah’ı zikretmek, namazın akabinde cemrelerin taşlanması esnasında ve kurbanlar kesilirken getirilen tehlil ve tekbir ile olur. Zikrin türü bakımından hacı olanlarla olmayanlar arasında fark yoktur. Şu kadar var ki, hacı olmayanlar Arefe günü de tekbir getirilir, hacılar ise telbiye getirirler. Ri­vayet yoluyla gelen tekbir şekli şöyledir: “Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber kebirâ” Hz. Ömer’den gelen rivayete göre ise o, (Hz. Muhammed (a.s.) Mina’da çadırında tekbir getirir, onun etrafında bulunanlar da onunla tekbir getirirlerdi. Hatta yolda bulunan insanlar da tekbir getirirlerdi. el-Fadl b. Ab-bas’tan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Müzdelife’den Mina’ya kadar Resulullah (s.a.)’ın arkasında bineğinin üzerindeydim. Akabe Cemresine taş atıncaya kadar telbiyesini kesmedi.”

Dikkat edilecek olursa bu surede hacda zikretme emri “sayılı günler” diye varid olmuştur. Hac suresinde ise “belli günlerde” diye varid olmuştur: “Ta ki onlar kendileri için birtakım menfaatlere tanık olsunlar, belirli günlerde de Al­lah’ın adını ansınlar.” (Hacc, 22/28).

Bu bakımdan İmam Şafiî “belli günler” in Kurban bayramının birinci gü­nü sonuncuları olmak üzere; Zilhicce’nin ilk on günü olduğunu; “sayılı günler” in ise Nahr (Kurbanın birinci) gününden sonraki üç gün olduğu görüşündedir. Bunlar ise Teşrik günleridir. el-Kaffâl da Tefsiri’nde kaydettiği rivayet ile bu görüşü tekid etmektedir. Buna göre Resulullah (s.a.) bir münadiye şöyle nida etmesini emretmiştir: “Hac Arafe’dir. Her kim tanyerinin ağarmasından önce Müzdelife’ye gidilecek gece gelebilir ise, haccı idrak etmiş olur. Mina’nın günleri ise üçtür. Her kim iki günde acele ederse onun üzerine vebal yoktur.” Sünen sa­hipleri de Abdurrahman b. Ya’mer’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: “Necid halkından bazı kimseler Resulullah (s.a)’ın yanma Arafe’de vakfede iken geldiler. Ona soru sordular. O da bir münadiye şöylece seslenmesini em­retti: “Hac Arafe’dir. Her kim Cem [5] gecesi (Müzdelife’nin diğer adıdır) tanyeri­nin ağarmasından önce gelirse (haccı) idrak etmiş olur. Mina günleri üç gün­dür. Her kim iki günde acele eder (ve Mina’dan ayrılırsa) onun üzerine vebal yoktur. Her kim geriye kalırsa onun üzerine de vebal yoktur.” İmam Malik’in gö­rüşüne göre ise taş atma günleri “sayılı günler”, kurban kesme günleri ise “bel­li günler” dir. Buna göre kurban kesme günü sayılı bir gün değil malum (belli) bir gündür. Ondan sonraki günler ise hem belli hem de sayılı günlerdir. Dör­düncü gün ise sayılır, fakat belli günlerden değildir.

“İki günde acele eden kimse…” ayetinin anlamı da şudur: Her kim üç gün­de yapılması istenenleri acele ederek iki günde yaparsa onun üzerine bir gü­nah yoktur. Her kim de acele edilebilir iznine binaen gecikirse onun üzerine de bir günah yoktur. O halde daha faziletli olan Mina’da kalmak ve orada üç gün üç gece geçirmektir. Bunu ise her gün zevalden sonra Cemrelere 21 taş atmak için yapar. Her bir Cemreye 7 taş atılır. Böylelikle Hz.İbrahim’in uygulamasına uyulmuş olur. Akabe cemresinin başka bir özelliği ise Kurban bayramının bi­rinci günü sadece oraya taş atılmasıdır. Mina’da Teşrik günlerinin birinci ve ikinci gecelerini geçirmek suretiyle ruhsatı seçmek de caizdir. Bundan sonra ise Mekke’ye gidilir. Kişi, eğer ikinci günü güneş batmcaya kadar Mina’dan ay­rılmayacak olursa, üçüncü gün zevalden önce veya sonra taş atıncaya kadar geceyi orada geçirir, sonra Mina’dan ayrılır. Ruhsat yolunu terketmekten dola­yı da onun için bir günah yoktur.

Acele ayrılmak veya sonraya kalmak ile ilgili bu hafifletme ve muhayyer bırakma, acele edenden de sonraya kalandan da günahın nefyedilmesi (yok edilmesi) veya bu mağfiret, Allah’tan korkan takva sahibi [6] ve O’nun yasakla­dıklarını terkeden, haccına zulüm ve günah bulaştırmayan kimseler içindir. Çünkü gerçek hacı budur. Zira bütün ibadetlerden maksat takvadır. Nitekim Allahu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Allah ancak takva sahibi olanlardan (amellerini) kabul eder.” (Maide, 5/27). Takvanın gerçekleştirilmesi ise kalp ve dil ile Allah’ı zikretmek, bütün durumlarda onun gözetimi altında olduğunun şuuruna varmakla olur. Daha sonra Allahu Teâlâ takvalı olmayı emrederek: “Allah’tan korkun ve bilin ki muhakkak hepiniz O’nun huzurunda haşroluna-caksınız.” diye buyurmaktadır. Yani hac menasikini eda ettiğiniz vakit ve bü­tün hallerde Allah’tan korkunuz demektir. Ardından takva emrini tekit etmek­te ve şöyle buyurmaktadır: Ve biliniz ki muhakkak sizler Kıyamet gününde amellerinizden dolayı hesaba çekilmek ve karşılıklarını görmek üzere diriltile­cek ve bir araya toplanacaksınız. Haşir ise cesetlerin çıkışından itibaren başlar ve hesap için huzurda beklemenin sonuna kadar devam eder. Güzel akıbet ise takva sahiplerinindir. Güzel akıbet, takvanın bir sonucudur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İşte, bu cenneti biz, kullarımızdan takva sahibi olanlara mi­ras veririz.” (Meryem, 19/63). Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O gün kimse kimseye herhangi bir fayda sağlayamaz. O günde emir ve hüküm yalnız Allah’ındır.” (İnfıtar, 82/19).

Amelleri dolayısıyla hesaba çekileceğini bilen bir kimse salih amel işleme­ye bakar, Rabbinden korkar. Allahu Teâlâ hakkındaki kendisinin anılması ve takva sahibi olunması emirlerini defalarca tekrarlamaktadır. Böylelikle ibadet­te önemli olanın nefsin ıslah edilmesi, hayrın işlenmesi, kötülük ve günahlar­dan uzak kalınması olduğu anlaşılmaktadır. Geleceğinde şüphe olmayan akı­bet hakkında zan veya şüpheye sahip olan kimse bazen iyi amel işler, bazen de iyi ameli terkeder.

Allahu Teâlâ Arafat’tan birinci defa ayrılmayı ve menasikin bitiminden sonra da ikinci defa ayrılmayı sözkonusu edince -ki bu ayrılma, insanların hac mevsiminden meşair ve vakfe yapılan yerlerde bir araya gelip toplanmaların­dan sonra geldikleri bölgelere ve sair yerlere dağılması ile olur- şöyle buyur­maktadır: “Allah’tan korkun ve bilin ki, muhakkak O’nun huzurunda haşrolu-nacaksınız.” Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Yeryü­züne sizi dağıtan O’dur. Sonra ise yalnız O’nun huzuruna toplanıp götürülecek­siniz.” (Mülk, 67/24). [7]

İnsanın Münafık Ya Da İhlâslı Olması

204- İnsanlardan öylesi vardır ki, dün­ya hayatı hakkındaki sözü senin hoşu­na gider ve o kalbinde olana Allah’ı da şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yaman olanıdır.

205- O ayrılıp gitti mi yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez.

206- Ona: “Allah’tan kork!” denildiği zaman, kibir kendisini günah işlemeye sürükler. İşte öylesine cehennem ye­ter. Gerçekten o ne fena yataktır!

207- İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayarak nefsini sa­tar. Allah kullara çok merhametlidir.

Nüzul Sebebi

İbni Cerir’in, es-Süddî’den 204-206. ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili olarak rivayetine göre: Sakifli el-Ahnes b. Şerîk [8] Resulullah (s.a.)’ın yanma geldi, müslüman olduğunu açıkladı ve daha sonra oradan ayrıldı. Müslümanlara ait bir ekin ve eşeklerin yanından geçti. Ekini yaktı ve eşekleri de öldürdü. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

el-Hâris b. Ebi Üsame’nin Müsned’inde ve İbni Ebi Hatim’in rivayetine gö­re Said b. el-Müseyyeb de şöyle demiştir: Suheyb er-Rûmî hicret edip Peygam­ber (s.a.)’in yanına gitmek üzere yola koyuldu. Kureyşliler onun arkasından ge­liyorlardı. Bineğinden indi ve torbasmdaki okları çıkartıp şöyle dedi: Ey Ku­reyşliler! Biliyorsunuz ki ben aranızda en iyi ok atan bir kimseyim. Allah’a ye­min ederim ki torbamda bulunan bütün okları atıncaya kadar yanıma yaklaşa­mayacaksınız. Sonra da sizinle kılıcımla elimde ondan bir parça kaldığı sürece çarpışacağım. Daha sonra da istediğinizi yaparsınız. Ama isterseniz size Mek­ke’de malımın nerede olduğunu söyliyeyim siz de benim serbestçe gitmeme izin verin. Onlar: Olur, dediler. Suhayb Resulullah (s.a.)’m yanma Medine’ye gelin­ce Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Yahya’nın babası! Ne kârlı bir alışveriş, ne kârlı bir alışveriş.” Bunun üzerine: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rı­zasını arayarak nefsini satar…” ayeti nazil oldu. [9]

Açıklaması

Bazı insanların söyledikleri sözleri beğenir, üslubu ve açıklaması hoşunuza gider. Fakat gerçekte o bir münafıktır. Hakikati dile getirmemekte içinde gizledi­ğinden başkasını ilan etmekte, yapmadığı şeyleri söylemektedir. Bununla fani dünyadan bazı şeyler elde etmek istemektedir. Allah adına yemin ederek doğru olduğunu söylemesi ise, onunla ilgili yanlış kanaatleri daha bir arttırır ve başka­larını daha çok saptırır. Ve der ki: Allah bunu bilir, benim doğru söylediğime de tanıktır. Gerçekte böyle bir kimse güçlü bir tartışmacı, cedelcidir. İnsanları açıkladıkları şeyler ile aldatır, müslümanlara düşmanlığı da ileri derecededir. İşte bu üç haslet (güzel söz, doğru söylediğine dair Allah’ı şahid tutmak ve tartışma gü­cü) nüzul sebebinde de açıkladığımız gibi, el-Ahnes b. Şerîk’de toplanmıştı.

Aslında bu gibi kişilerin gerçek yüzleri çabucak ortaya çıkar. Bu kimsenin gözden uzak kaldığı vakitlerde, söylediğinin zıddı bir durumda olduğu görülür. Yeryüzünde fesat çıkartmaya çalışır, ekini helak eder, neslin kökünü kazımaya çalışır. Bunu da kötülüğü enreden nefsi arzularını razı etmek, heva ve şehvet­lerine bağlı kalmak, hakir dünyevi maksatlarını üstün tutmak üzere yapar. Şa­nı Yüce Allah ise fesada razı olmaz, fesat çıkartanları da sevmez. O şekil ve sözlere bakmaz, O ancak kalplere ve amellere bakar.

Herhangi bir kimse böylesine öğüt verdiği ve ona: Allah’tan kork! dediği takdirde cahili hamiyet duygusu ile şeytanî bir tekebbür onu, günah ve haram işlemeye iter. Çünkü böyle bir kimse salahtan ve ıslah edicilerden nefret eder. Buna cehennem azabı yeterlidir. Barınacağı yer ve onun döşeği odur. Dünyada kötü ameli, insanları aldatması, durumu ve sözlerindeki aldatıcüığı sebebiyle onun varacağı bu döşek ne kötüdür! Şanı Yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Eğer biz dilesek onları sana elbette gösteririz. Sen de onları mu­hakkak simalarından tanırsın. Sen onları söyleyişlerinden de bilirsin. Allah amellerinizi bilir.” (Muhammed, 47/30).

İkinci tür insan ise, Allah’ın rızası uğrunda kendisini satan bir gruptur. Bunların Allah yolunda hak ve adaleti gerçekleştirmek için cihad ettikleri, ma­rufu emredip münkerden nehyettikleri, salih amelleri ve hak sözleri araştırıp durdukları görülür. Bunların özü sözü birdir, ihlâslı kimselerdirler. Bunların iki yüzü yahut iki farklı dili yoktur. Dünyayı Rablerinin katında bulunan güzel mükâfata tercih etmezler. Allah insanlara karşı pek şefkatlidir. O bakımdan pek az amele karşılık ebedî ve kalıcı nimetlerle onları mükâfatlandırır, takatle­rinin üstündeki işlerde onları mükellef tutmaz. Geniş rahmet, ihsan ve lütfunu onlara yayar. Şayet bu böyle olmasaydı bu fesatçıların şerri yeryüzünde üstün gelir ve nihayet orada salah namına bir şey kalmazdı: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip defetmeseydi, yeryüzü muhakkak fesada uğrardı.” (Bakara, 2/251). [10]

İslam’ı Kabule, Hükümlerine Tabi Olmaya Davet Ve Bu Davete Muhalefet Edenin Cezası

208- Ey iman edenler! Hep birden Silm’e girin. Şeytanın adımlarına uy­mayın gerçekten o sizin için apaçık bir düşmandır.

209- Size apaçık deliller geldikten son­ra kayarsanız, bilin ki şüphesiz Allah, Aziz’dir, Hakîm’dir.

210- Onlar buluttan gölgeler içinde Al­lah’ın ve meleklerin kendilerine geli­vermesinden ve işlerin bitiriliverme-sinden başkasını mı bekliyorlar? Bü­tün işler Allah’a döndürülür.

211- İsrailoğulları’na sor, Biz onlara ne kadar açık ayetler verdik?! Kim Al­lah’ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse şüphesiz Allah ceza­sı pek şiddetli olandır.

212- Dünya hayatı kâfirlere pek süslü gösterilmiştir. Ve müminlerle alay edi­yorlar. Halbuki o takva sahipleri Kıya­met gününde onların üstündedirler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerime Abdullah b. Selâm ve onun Yahudi arkadaşları hakkın­da nazil olmuştur. Bunlar İslâm’ı kabul ettikten sonra da Cumartesi gününü tazim etmeye ve develerinden uzak durmaya devam ettiler ve dediler ki: Ey Allah’ın Rasulü, Cumartesi bizim tazim ettiğimiz bir gündür. Bize o günde tatil yapmaya müsaade et. Tevrat da Allah’ın kitabıdır. Bize izin ver de geceleyin namazlarımızda Tevrat’ı okuyalım. Bunun üzerine, “Ey iman edenler! Hep bir­den Silm’e girin.” ayet-i kerimesi nazil oldu. Bu İbni Cerîr’in İkrime’den naklet­tiği rivayettir.

Atâ ise İbni Abbas’tan şunu rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime Abdullah b. Selâm ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Resulullah (s.a.)’a iman edin­ce hem onun şeriatine hem de Musa’nın şeriatına iman ettiler. Cumartesi gü­nünü tazim ettiler, deve etlerinden, sütlerinden İslam’a girdikten sonra da uzak durdular. Müslümanlar onların bu durumlarına tepki gösterdi. Onlar da: Biz hem bunun, hem de ötekinin yükümlülükleri altından kalkabilecek güce sahibiz, dediler. Peygambere de şöyle dediler: Tevrat Allah’ın kitabıdır, bize izin ver de Tevrat gereğince amel edelim. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu. [11]

Açıklaması

Ey Kitab Ehli arasından iman edenler! Her hususta Allah’a itaatle bağla­nın ve bütünüyle İslama girin. İslamı bütünüyle alın, ona başka şeyleri karış­tırmayın. İslamın size emretmiş olduğu usul, fürû’ ve hükümlerin gereğini topluca yerine getirin. Herhangi bir parçalama yahut dilediğinizi seçme yoluna gitmeyin.[12] Meselâ, namaz ve orucu yerine getirirken zekât ve hadleri terke-dip şarap içmek, faiz almak, zina etmek ve -şimdilerde gördüğümüz- diğer ay­kırı davranış ve durumlara sapmayın.

İslam birliğini, müslümanların da söz ve kanaat birliğini koruyunuz. Tıp­kı Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi, “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve ayrılmayın…” ‘(Ali İmrân, 3/103). Anlaşmazlıktan ve ihtilâfa düşmek­ten sakınınız. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Anlaşmazlığa düşme­yiniz, sonra darmadağın olursunuz ve gücünüz kaybolur, gider.” (Enfâl, 8/46). Hz. Peygamber ve Veda Haccı hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak gerisin geri dönmeyiniz.”

Dinde tefrikaya düşmeyin, ayrılık ve anlaşmazlık hususunda şeytanın hi­lelerine kapılmayın. Şeytan türlü menfaat ve faydaları insanlara güzel göste­rir. Kişiyi hak ve hidayetten alıkoyar, cemaat arasına tefrika düşürür. Apaçık deliller kendilerine geldikten sonra yine de ihtilâfa düşen Kitaplarını tahrif edip değiştiren, eksiltip artıran ve böylelikle birlikleri darmadağın olan ve Al­lah tarafından düşmanları kendilerine musallat kılman Kitap Ehli’nin duru­muna düşmeyin.

Şeytanın adımlarını izlemekten sakındırılmamızın sebebi ise, onun düş­manlığı apaçık ve uzlaşmaz bir düşman oluşundandır. Onun bütün daveti sa­pıklık ve batılın ta kendisidir.

Daha sonra Yüce Allah, dosdoğru yoldan sapanları tehdit etmekte ve: Eğer siz haktan sapıp Allah’ın dosdoğru yolu olan İslam’dan uzaklaşacak olur iseniz -apaçık ayetler, kesin ve net deliller size geldikten sonra böyle yapar ve şeytanın yolunda o anlaşmazlık, ihtilaf ve tefrika yolunda gidecek olursanız-şunu biliniz ki şüphesiz Allah, yenik düşürülemeyen Aziz’dir yahut O, emrini yerine getiren Gâlib’dir. Sizden intikam almaktan O’nu hiç bir şey acze düşüre­mez. O sanatında hikmeti sonsuzdur. Günahkârı ihmal etmez, dünyada da ahi-rette de onu cezalandırır ve sorumlu tutar.

İşte bütün fertler hakkında da hüküm böyledir. Eğer dosdoğru yola bağlı kalmaz ve güzel ahlâktan mamul sapasağlam bir zırhın içerisine girip korun­maz, Allah’ın şeriatını kısmen veya tamamen ihmal ederlerse, dünyada da ahi-rette de asla onlara başarı ihsan edilmez.

Daha sonra Yüce Allah tehditlerini daha da arttırmakta ve bu arada şöyle bir soru ortaya koymaktadır: Muhammed (s.a.)’in daveti apaçık delil ve göz ka­maştırıcı bu hallerle ispat edildikten sonra, Muhammed (s.a.)’in davetini ya­lanlayan bu yalanlayıcılar hâlâ neyi beklemektedirler? Bunlar Allah’ın emrinin dışına çıkan kimselerdir. Acaba bunların bekledikleri Allah’ın kendilerine va-detmiş olduğu buluttan gölgeler içerisinde gelişinden başka bir şey midir? On­lar bu buluttan hayır beklerken ibretli bir ceza olmak üzere onlara azap gele­cektir ve yine onlar meleklerin gelip Allah’ın takdir edip haklarında murad et­miş olduğu şeyleri yerine getirmesinden başkasını mı bekliyorlar? Bu ise Al­lah’ın hükmettiği ve kesinliğe kavuşturduğu bir emridir. Ondan kaçış yoktur. Sonunda bütün işler kıyamet gününde Allah’a döndürülecektir. O herşeyi hük­mettiği yerli yerine koyacaktır. O bütün mahlıikatı başlatan İlk’tir, bütün işle­rin kendisine döneceği de Ahir’dir.

Rahmet getirdiği sanılan ve hayır umulan bulut içerisinde azabın indiriliş hikmeti ise, daha önce herhangi bir uyarı söz konusu olmaksızın, ansızın azabı indirmektir. Bir başka ayet-i kerimede olduğu gibi: “Ve o günde gökyüzü bulut­la yarılıp meleklerde indirildikçe indirilir.” (Furkan, 25/25).

İşte bu mümin kimseye tevbe etmek ve durumunu düzeltmek hususunda elini çabuk tutması için bir işarettir ki, azab ansızın gelip ona çatmasın, far­kında olmadan, bilmeden azab gelip onu bulmasın. Eğer Kıyamet ansızın gelip ona çatmayacak olsa bile, ölüm ansızın gelip onu bulur yahut salih amel işle­mekten kendisini aciz bırakacak bir hastalık. Bir başka ayet-i kerimede buyurulduğu gibi: “Size azab gelmezden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun­maz. Haberiniz yokken ansızın size azab gelmezden önce Rabbinizden size indi­rilenin en güzeline uyun.” (Zümer, 39/54-55)

Daha sonra ayetler İsrailoğulları ile Peygamberlerinin vasıtasıyla ortaya çıkmış pek çok mucizeler hakkında diyalog ve tartışma yolunu açmaktadır. Ta ki bu, benzeri ayetler yahut mucizeler üzerinde yükselen son peygamberin ri-saletine iman etmeye onları itsin. İşte bu doğrultuda şöyle buyurmaktadır:

Ya Muhammed! İsrailoğulları’na şerefli rasulleri vasıtasıyla gerçekleşmiş pek çok ayetler, mucizeler hakkında soru sor. Musa ve İsa (ikisine de selâm ol­sun) peygamberlerin gösterdikleri mucizeler gibi senin doğruluğuna delalet eden mucizeler de gelmiştir. Bu mucizeler kişinin peygamberleri tasdik etmeye ve rahat bir kalple onları kabul etmeye götürür. Acaba onlar öğüt alırlar mı, düşünürler mi, hakkı inkâr ve tuğyan etmekten vaz geçerler mi? Şayet vazgeç­meyecek olurlarsa geçmişlerinin basma gelen ibretli azabın bir benzeri onlara da gelir.

Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın sünnetlerini değiştiren herkesi tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: Kim Allah’ın nimetlerini kendisine ulaşıp onları bilip tanıdıktan sonra değiştirir, bu nimetleri sapıklığının küfür ve isyanının sebepleri haline dönüştürürse o kimseye çetin bir azab, katî bir ikab ve kaçınıl­maz bir ceza vardır. Allah’ın sözü geçen nimetleri ise hakkı, hayrı ve hidayeti gösteren delil ve belgelerdir. Bu nimetleri değiştirmenin azaba sebep oluşunun nedenleri Allah’ın adalet ve insaf üzere kurulu sünnetlerinin bir parçası oluşu­dur. Böylelikle iyilik yapan ile kötülük yapanı birbirinden ayırdeder. Allah mu­halefet eden, kötülük eden kimseye cezası çetin olandır, itaat edip güzel amel işleyene karşı da şefkatli ve rahîmdir.

Fakat inkarcı kâfirlerin tabiatı ileri derecede dünya sevgisi, bu sevginin gözlerinde güzel görünmesi ve dünya sevgisinin kalplerinde iyice yer etmesi üzerinde yükselir. O kadar ki bu dünyaya ve dünyanın güzellik ve süslerine kendilerini kaptırır, dünyayı her şeye tercih eder; Allah’ın katındaki pek çok ebedi nimete bile. Çünkü onlar ahirete samimi olarak iman etmemektedirler. Diğer taraftan da hatırlarına her nasılsa gelip yer etmiş yalan tevil, vehim ve emellere tabi olurlar.

Onların müminlerle alay ettiklerini, İbni Mes’ud, Ammâr ve Suhayb gibi müminlerin fakirlerini alay konusu edindikleri görürsün. Diğer taraftan bu gibi kimselerin dünya lezzetlerini nasıl terkedip de ibadetlerle kendilerine azab et­tiklerine akü erdiremiyor, hayret ediyorlar. Nitekim zenginlerin de nimetler içe­risinde yüzmeyi bırakıp akidelerini tashih etmekle, amellerini ıslah etmekle, er­demli ahlâki güzelliklere bezenmekle ölümden sonrası için hazırlanmalarını da hayretle karşılarlar. Onların takındıkları tavır yahut bakış açılan ruhanîliğin herhangi bir etkisi bulunmayan katıksız maddî bir tavır ile özetlenebilir.

Daha sonra Yüce Allah lezzetleri ve dünyalıkları içerisinde yakin ve iman ehli müslümanlardan daha hayırlı olduklarını zanneden bu alaycılara şöylece cevap vermektedir:

Belli bir süre bir takım kâfirler bir takım müminlere mal yahut makam ve mevki veya güç ve saltanat, pek çok yardımcı ve tabileriyle üstünlük sağlamış olsalar dahi, takva sahipleri rütbeleri itibariyle ahirette onlardan daha üstün olacaktır. Müminler A’lâ-yı İlliyîn’de kâfirler ise Esfel-i Sâfilîn’de olacaktır. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte kullarımızdan takva sahibi olan­lara miras olarak verdiğimiz cennet budur.” (Meryem, 19/63).

Zemahşerî “Müminlerle” diye buyurulduktan sonra “halbuki takva sahip­leri” diye buyuruluş sebebini şöyle izah ediyor: Böylelikle O kendi nezdinde an­cak takva sahibi olan müminin mutlu olacağını göstermek istemekte ve bunun müminleri takvaya teşvik etmesini dilemektedir. [13]

İşte ahirette üstün tutulan ebedi mükâfat budur. Dünyaya gelince; orada­ki üstünlük ebedî değildir, geçicidir. Hatta hakikatte o aşağılık bir şeydir. Kıt akıllı yahut meseleleri tam kavrayamayan kimseler ona aldanır. Şayet dünya, Allah’ın nezdinde bir sivrisinek kanadı kadar bir değer taşısaydı, Allah oradaki hiç bir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.

Şanı Yüce Allah lütfundan dilediğini nzıklandırır; fasık ve kâfir bir kimse olsa bile. O dilediğinin rızkını genişletir yahut azaltır; mümin ve itaatkâr bir kimse olsa bile. Dünyada ve ahirette ise O rızkı yine çok, pek çok verir. Hadis-i şerifte nitekim şöyle denilmektedir: “Ey Ademoğlu! Sen infak et, ben de sana infak edeyim.” [14] Resulullah (s.a.) da şöyle buyurmaktadır: “Ey Bilal infak et! Arş sahibi olan Allah’ın azaltacağından korkma!” [15] Yüce Allah da şöyle bu­yurmaktadır: “Her ne infak ederseniz Allah onun halefini (yerine geçecek şeyi) verir. O rızık verenlerin hayırlısıdır.” (Sebe’, 34/39). Buna göre 212. ayet-i keri­mede geçen “hesap” kelimesinin iki anlamı vardır: Birisi herhangi bir takdir söz konusu olmaksızın miktar veya genişlikten az vermemek ve daraltmamak-tan kinaye. Nitekim: Filan kişi hesapsız olarak infak ediyor, demenin anlamı pek çok infak ediyor, şeklindedir.

Kur’an-ı Kerim’deki bu ayet-i kerimenin anlamı Yüce Allah’ın şu buyruk­larını da andırmaktadır: “Kim bu çabucak geçeni (dünyayı) isterse biz de bura­da dilediğimize dilediğimiz şeyi çabucak veririz. Sonra da ona cehennemi veri­riz. O da burayı kınanmış ve kovulmuş olarak boylar. Kim de mümin olarak ahireti diler ve bunun için de gereği gibi çalışırsa işte onların bu çalışmaları (Allah katında) makbul olur. Her birine, onlara da bunlara da Rabbinin bağı­şından ard arda veririz. Rabbinin bağışı alıkonmuş değildir. Bir bak! Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza! Elbetteki ahiret derece farkları itiba­riyle daha da büyüktür, üstün kılmak bakımından da daha büyüktür.” (İsrâ, 17/18-21). Dikkat edilecek olursa dünya rızkı için çalışma şartı koşulmamakta-dır. Çünkü bazen miras, hibe, vasiyet, hazine yahut sahip olduğu akar ve tica­ret mallarının fiyatlarının yükselmesi gibi değişik yollarla ve çalışmaksızın rı­zık gelebilir. Fakat ahiret için, iman ile birlikte çalışma şartını koşmaktadır. Nitekim burada ahireti müminler arasından takva sahibi olan kimselere tahsis etmektedir. [16]

Dünyada hesapsız rızık fertlere nispetle söz konusu olur. Bizler pek çok iyi kimselerin ve pek çok kötü kimselerin zengin veya fakir olduğunu görebiliyo­ruz. Fakat takva sahibi daima durum itibariyle daha güzel ve daha tahammül-lüdür. Günahkâr kimse gibi fakirlik ona ıztırab vermez. Çünkü takva ile o, her türlü darlıktan bir kurtuluş bulabilir ve Allah’ın ona inayeti sebebiyle umul­madık rızıklarıyla karşı karşıya kalır.

Genel olarak ümmetlerin durumu ise bundan farklıdır. Allah’ın ümmetle­re dair sünneti, amellerine göre onları rızıklandırması, yanlışlıkları sebebiyle de mahrum bırakması şeklindedir. Çünkü ummadığı, gücünün yetmediği, çalış­madığı ve tedbirini almadığı bir cihetten ümmete izzeti, serveti, kuvvet ve ege­menliği vermesi O’nun sünnetlerinden değildir. [17]

Peygamberlere Olan İhtiyaç Ve Davetlerinde Müminlerle Birlikte Çektikleri Sıkıntılar

213- İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamberlerini müjdeleyiciler ve korkutucular olmak üzere gönderdi. Beraberlerinde, insanların ihtilâf et­tikleri şeyler hakkında, aralarında hükmetmek için de hak ile kitapları indirdi. Halbuki kendilerine o kitabın verildiği kimseler, apaçık deliller ken­dilerine geldikten sonra ve ancak ara­larındaki kıskançlıktan dolayı, onun hakkında ihtilâfa düştüler. Allah böy­lece izniyle iman edenleri hakkında ih­tilâfa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola hidayet eder.

214- Yoksa siz, sizden önce geçenlerin halinin benzeri başınıza gelmeden cen­nete girivereceğinizi mi sandınız? On­lara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar ge­lip çattı ve öyle sarsıldılar ki hatta peygamber kendisine iman edenlerle birlikte: “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. Haberiniz olsun ki muhakkak Allah’ın yardımı yakındır.

Nüzul Sebepleri

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak Katâde ve es-Süddî şöy­le demektedirler: Bu ayet-i kerime müslümanlarm oldukça sıkıntılara, zorluk­lara düşüp de sıcak ve soğuk ile karşı karşıya kaldığı, kötü bir geçim ve türlü eziyetler onlara gelip çattığı Hendek gazvesi hakkında nazil olmuştur. Bu ga­zada durum Yüce Allah’ın şu buyruklarında dile getirdiği hale gelmişti: “Ve kalpler gırtlarlara kadar gelmişti.” (Ahzâb, 33/10); “Ve şiddetli bir şekilde sar­sılmışlardı.” (Ahzâb, 33/11). Münafıklar ise: “Allah ve rasulü bize aldanıştan başkasını vadetmediler.” (Ahzâb, 33/12) demişlerdi. İmanlarında doğru ve sa­mimi olanlar ise şöyle demişlerdi: “İşte bu Allah’ın ve rasulünün bize va’dettiği-dir, Allah ve rasulü bize doğru söylemiştir. Bu durum onların iman ve teslimi­yetlerinden başka bir şeylerini arttırmamıştı.” (Ahzab, 33/22).

Atâ ise şöyle demektdir: Resulullah (s.a.) ve ashabı Medine’ye girince ol­dukça sıkıntılarla karşı karşıya kalmışlardı. Çünkü mallarını almadan Mek­ke’den çıkmış, evlerini barklarını ve mallarını müşriklerin ellerine terketmiş Allah’ın ve rasulünün rızasını bunlara tercih etmişlerdi. Bir taraftan Yahudiler Allah’ın rasulüne açıktan açığa düşmanlık ediyorlar diğer taraftan da zengin bir takım kimseler içten içe münafıklığını gizliyordu. Yüce Allah da müminle­rin kalplerini hoşnut etmek üzere: ‘Yoksa siz… mi sandınız?” buyruğunu indir­di. [18]

Açıklaması

İnsanlar (yani Ademoğulları) ilâhî hidâyete gerek duydukları bir duruma düşmüşlerdi. Allah da peygamberleri onlara müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere göndererek ihsanda bulun­du ki artık peygamberlerin gönderilmesinden sonra insanların Allah’a karşı bir mazeretleri kalmasın.

Peygamberlerin bazıları ile insanları hakka iletecek kitap da indirdi. [19]

Peygamberlerin Gönderilmesinden Önce İnsanlığın Durumu:

Cumhur şöyle demiştir: Bu ümmet tek bir din ve dosdoğru bir tek inanç üzere hidayet ümmeti idi. Akidesi bir, şeriatı birdi. Bu İslam dini idi. Fakat kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere gönderdi. Ebu Davud’un rivayetine göre İbni Abbas şöy­le demiştir: “Hz. Nuh ile Hz. Adem arasında on tane karn geçmiştir. Hepsi de hak şeriatı üzere idiler, fakat sonradan ihtilâfa düştüler Allah da peygamberle­ri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere gönderdi.”

Abdullah b. Mes’ud’un kıraatinde de bu şekildedir: “İnsanlar tek bir üm­met idiler sonradan anlaşmazlığa düştüler.” Cumhur, görüşlerinin doğruluğu­na şunu da delil gösterir. Hz. Adem bir peygamber idi. Onun çocukları da onun dini üzere idiler, hem hidayete çağırıyor hem kendileri hidayet üzere idiler. Bu, iki oğlu arasında kıskançlık gösterinceye kadar ve bilindiği haliyle onlardan bi­ri ötekini öldürünceye kadar böyle idi.

Bir başka kesim (İbni Abbas, Atâ ve Hasan el-Basrî) ise şu görüştedir: Söz konusu bu ümmet, herhangi bir hak ile hidayet bulmamış ve amelleri herhangi bir şeriatın sınırını tanımayan dalâlet ümmeti idi. Buna dair delilleri ise pey­gamberlerin gönderilmesini gerektiren durumlardır. Bununla peygamberlerin görevleri aklen anlaşılır bir şekilde açıkça ortaya çıkar ve akidenin fesadından amellerde de sapık hevalara tabi olmaktan dolayı ortaya çıkan anlaşmazlıkları hakkında aralarında Peygamberlerin hükmetmelerini gerektiren sebep söz ko­nusu olur. Durum böyle olmasa peygamberlerin gönderilmesinin bir anlamı ol­maz ve buna ihtiyaç kalmazdı.

Ebu Müslim el-İsfahanî ile Kadı E bu Bekir el-Bâkıllâni ise şöyle demekte­dir: İnsanlar fıtrat üzere idiler. İtikad ve amelde aklın gösterdiğini kabul edi­yorlardı. Fakat insanların ilâhi hidayet olmaksızın akıllarına teslim olmaları anlaşmazlığa götüren bir durumdur. O bakımdan çoğu zaman vehimler, mak­sat olarak gözetilen inanç ve hükümlere ulaşmalarına engel teşkil etmiştir.

Ancak el-Menâr tefsirinin sahibi bir başka manayı tercih etmektedir ki, o da şudur: İnsan yaratılışı itibariyle toplumsal bir varlıktır. Yani Allah insanı geçiminde biri ötekine bağlantılı bir şekilde yaratmış olması anlamında tek bir ümmet olarak yaratmıştır. Allah’ın kendileri için takdir etmiş olduğu süreyi bi­ri ötekine yardımcı olmadan insan bireylerinin yaşamaları kolay değildir. Bir­birlerine muhtaç olmamalarına da imkân yoktur. O bakımdan başkalarının gü­cünün ferdin gücüne katılması kaçınılmaz bir şeydir. İşte “İnsan tabiatı itiba­riyle uygar bir varlıktır.” şeklindeki sözlerle ifade edilen de budur [20] O takdir­de bunun anlamı şöyle olur: İnsanlar toplumsal bir nitelikte ve bir araya gelip toplanma özelliğine sahip olarak yaratılmışlardır. Bu ise karşılıklı olarak ya­rışmaya, anlaşmazlığa ve ihtilâfa götürür. İşte peygamberlerin gönderilmesi, insanlar arasındaki anlaşmazlığı sona erdirmek ve hak ile hayra iletmek, batılı ve dalâleti açıklamak içindir.

Gönderilen peygamberlerin sayısı 124 bin, rasullerin sayısı ise 313’tür. Kur’an-ı Kerim’de isimleriyle zikredilenler de 18’dir. Rasullerin ilki Ebu Zerr hadisinde geldiği üzere [21] Hz. Adem’dir. Şefaat hadisi diye bilinen hadis dolayı­sıyla Nuh olduğu da söylenmiştir. Çünkü o hadiste zikredildiğine göre insanlar Hz. Nuh’a şöyle diyecektir: “Sen rasullerin ilkisin…” Hz. İdris olduğu da söy­lenmiştir.

Daha sonra Yüce Allah peygamberlerle birlikte Kitabı da indirdiğini be­yan etmektedir. Burada ise (el-Kitâb) bütün kitaplar anlamında bir cins isim­dir. Taberî der ki: Burada “el-Kitâb”ın başına gelen Elif ve Lâm harfleri, ahd harfleridir, kasıt ise Tevrat’tır.

Kitabın fonksiyonu ise teşrîe, hüküm vermeye ve anlaşmazlıklarda insan­lar arasında haklı ile haksızı ayırdetmeye, insanları hak akideye, faziletli iliş­kilere, salih amellere iletmek, onları kötülüğün ve fesadın akıbetinden sakın­dırmak, hevâ ve batıl tevillerden uzaklaştırmaktır. O bakımdan Kitab her za­man için hak ile iç içedir, onunla birliktedir. Bu ise bir başka ayet-i kerimenin “doğruyu söylemek” diye ifade ettiği şu anlama uygun düşmektedir: “İşte bu bi­zim Kitabımızdır, size karşı hak ile konuşuyor.” (Casiye, 45/29). Kur’an-ı Ke-rim’deki hidayet ve müjdeleme ile ilgili ayetin ifadesine de uygundur: “Muhak­kak bu Kur’an en doğru olana iletir ve müminleri müjdeler.” (İsrâ, 17/9). Sema­vî her bir kitap hakkın kendisidir. Din ve dünya işlerinde nihaî ve hakkı batıl­dan ayırdedici hükmü verir. “el-Kitâb” -sayıca pek çok olsalar dahi- peygamber­lere verilen kitapları ifade etmektedir. Böylelikle bu kitapların özleri itibariyle tek bir kitap olduğuna ve asıl itibariyle aynı şeriatı kapsadıklarına işaret et­mektedir.

Daha sonra Yüce Allah, Kitab Ehli’nden bazılarının kitaplarını düşmanlık ve hakka karşı gelerek ayrılığın sebebi ve kaynağı haline getirdiklerini zikret­mekte ve şöyle buyurmaktadır: Başkanlar, hahamlar ve ilim adamları Allah’ın hak için indirmiş olduğu kitap etrafında anlaşmazlığa düştüler. Oysa bundan önce onlara kitabın anlaşmazlıkları körüklemekten yana uzak ve korunmuş ol­duğuna dair apaçık belgeler ve deliller gelmiş idi. Bu belge ve deliller Kitabın insanları mutlu kılmak için geldiğini, onları bedbahtlığa sürüklemek, araları­na tefrikayı sokmak için gelmediğini ortaya koyuyordu. Dini koruyup gözeten, peygamberlerden sonra onu muhafaza eden, onda bulunanları uygulamaları is­tenen ilim sahipleri arasındaki ayrılığın tek sebebi kıskançlık ve zulüm, insan­ların haksızlıklarına engel olmak üzere ortaya koymuş olduğu şeriatın sınırla­rını aşmalarıydı. Fakat önderlerinin kendilerine ve hükümleri altındaki insan­larına karşı işledikleri bu cinayet, Kitabın hakka iletici olmasını herhangi bir şekilde çürütmemektedir. Zira kusur kitapta değil; o kitabı uygulamakla görev­li olanlardadır.

Şu kadar var ki kötülükten uzak bir maksata sahip olmakla birlikte sahih bir iman hakka götürür, anlaşmazlıktan uzak tutar. Şüphesiz ki müminler, in­sanların hakkında ihtilafa düştükleri hakka giden doğru yolu bulur, Rablerini razı edecek şeye onun tevfik ve nimeti sayesinde ulaşırlar. Allah her zaman için dosdoğru yola iletendir. Dini kendi nevalarına göre tevil edip yorumlayan­lar ise sapıklık, fesat ve kötülük içerisindedirler. Allah katında onlar için acıklı bir azab vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz dinlerini bölük pörçük edip fırka fırka ayrılanlar var ya, sen hiç bir şekilde onlardan de­ğilsin. Onların işi Allah’a aittir. Sonra o onlara yaptıklarını haber verecektir.” (En’âm, 6/159).

İlim adamlarının Allah’ın Kitab’ına karşı yaptıkları bu davranışın çirkin tablosunun sunulmasından sonra, Allah rasulünü ve müminleri sabırlı olmaya, sebat göstermeye, kafirlerle karşı karşıya gelme halinde de sıkıntılara katlan­maya teşvik etmektedir. Müminler çeşitli bela ve mihmetlere maruz kalırlar.

Tıpkı önceki peygamberlerin türlü sıkıntılarla, oldukça ağır üzüntülerle karşı karşıya kaldıkları gibi. Onlar bu hallere kurtuluncaya ve zafere erinceye kadar sabrettiler, sebat gösterdiler. Çünkü cennetlere girmek, Allah’ın rızasına nail olmak, cihad etmeyi, sıkıntılara katlanmayı, eziyetlere göğüs germeyi gerekti­rir. Fitne ve mihnetleri başarıyla geçmeyi, imtihanları başarı ve sebatla bitir­meyi gerektirir. Herhangi bir şekilde darlık göstermeden usanç ve tahammül­süzlük belirtileri ortaya koymadan, hidayet yolundan sapma göstermeden. Bu­nunla birlikte de ilahî tekliflerin yükümlülüklerini yerine getirerek…

Müminin, zaferin geciktiğini sanma, hakkı yoktur. Şüphesiz Allah’ın dost­larına ve sevdiklerine olan yardımı pek yakındır.

Önceki peygamberlerin ve ona uyan müminlerin maruz kaldıkları bu du­rumlar, ibret ve öğüt almak için dosdoğru bir örnektir. İşte sizler de İslamın ilk döneminde bulunan ey müslümanlar; henüz onların düştükleri belâların ben­zeri belâlara düşmediniz. Onlar öyle darlık, korku, fakirlik, acı ve hastalıklara maruz kaldılar ve bu belâlar onları o derece rahatsız etti ki, çektikleri acı ve karşı karşıya kaldıkları bu katı durumlar sonucunda peygamber de -ki insan­lar arasında Allah’ı en iyi bilen, tanıyan, onun güvenine en çok ihtiyaç duyan­lardır- Allah’ın yardımı ne zaman? demek zorunda kaldı. Öyle ki çektikleri sı­kıntılardan dolayı sabırları tükenmek üzereydi. Onlara: Şunu biliniz ki mu­hakkak Allah’ın yardımının gerçekleşmesi, ortaya çıkması pek yakındır. Nite­kim Yüce Allah bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Nihayet o pey­gamberler ümitlerini kesip de kendilerinin yalancı çıkarılacaklarını zannettik­leri bir sırada onlara yardımımız gelmiş ve dilediğimiz kurtuluşa erdirilmişti. Fakat günahkârlar güruhundan ise azabımız asla döndürülmez.” (Yusuf, 12/110).

İşte bütün bunlarda (peygamberlerin tavırlarında ve ilk müslümanların konumlarında) daha sonra gelip de; İslâm yalnızca bir ibadettir, sanıp herhan­gi bir sınamadan geçmeyeceklerini veya herhangi bir türden eziyete maruz kal­mayacaklarını, türlü musibet ve sıkıntılarla karşılaşmayacaklarını zanneden­ler için bir ibret vardır. Onların böyle bir zanları, hidayet ehlini sınama husu­sundaki Allah’ın sünnetini bilmeyişlerindendir. Bu ibtilâ ise hak ve iman üzere sebat güçlerini, Allah’a davetin gerektirdiği zorluk ve sıkıntılara katlanma güç­lerini belirlemek içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiklikle imtihan edece­ğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Elif, Lâm, Mim. İnsanlar: İman ettik, demeleriyle ve im­tihan olunmadıkça bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun onlardan önce geçenleri Biz imtihan etmişizdir. Allah elbette doğru olanları da bilir, yalancı olanları da bilir.” (Ankebût, 29/1-3). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Yoksa Allah siz içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli etme­den cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran, 3/142).

Yine de geçmişte olsun, halihazırda olsun müslümanlar, önceki peygamber­lerin maruz kaldıklarının benzerlerine ulaşmış değildirler. Onlardan kimisi öldürüldü, kimisi ise diri diri testerelerle biçildi, kimi müminler ateşte yakıldı. [22] Yemen’de, Yüce Allah’ın da haber verdiği üzere Ashab-ı Uhdûd’a yapıldığı gibi: “Alevli ateş hendeklerinin sahipleri öldürüldü. O zaman onlar onun etrafında oturuyorlar ve onlar müminlere yaptıkları şeyi görüyorlardı. Onlar o iman edenlerden yalnızca Aziz ve Hamîd olan Allah’a iman ettiklerinden dolayı inti­kam aldılar.” (Burûc, 85/4-8). [23]

Nafile İnfakın Miktarı Ve Harcama Yerleri

215- Sana neyi infak edeceklerini so­rarlar. De ki: “İnfak edeceğiniz hayır, anne ve babanın, akrabaların, yetimle­rin yoksulların ve yolda kalmışların­dır. Her ne hayır işlerseniz muhakkak[24]

Nüzul Sebebi

İbni Cerîr et-Taberî, İbni Cüreyc’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Müminler Allah’ın rasulüne mallarını nereye harcayacaklarına dair soru sor­dular. Bunun üzerine: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar; de ki: İnfak edece­ğiniz hayır…” ayeti nazil oldu.

İbnü’l-Münzirtn de Ebu Hayyan’dan rivayet ettiğine göre Amr b. el-Cemûh Resulullah (s.a.)’a: Mallarımızdan neyi infak edelim ve onları nereye har­cayalım? diye sordu; bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Ebu Salih yo­luyla gelen rivayette, İbni Abbas’m şu sözleri de aynı istikamettedir: Bu ayet-i kerime ensardan olan Amr b. el-Cemûh hakkında nazil olmuştur. Kendisi pek çok malı olan yaşlı bir kimse idi. Ey Allah’ın rasulü, dedi, ben neyi tasadduk edeyim ve kime harcayayım? Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. [25]

Açıklaması

Ya Muhammedi Arkadaşların sana farz olan zekâtı değil de tatavvu nafa­ka olarak neyi, nerede harcayacakları hakkında soru soruyorlar. Sen onlara şöylece cevap ver: Az veya çok her ne harcarsanız bunun sevabı yalnız size ait olacaktır. Harcama yerleri ise en yakın akraba oldukları için öncelikle anne ba­baya ve çocuklaradır. Daha sonra diğer akrabalar -yakınlık sırasına göre- gelir. Arkasından kendilerine bakanlar vefat etmiş yetimler, kazanmaktan aciz kal­mış miskinler gelir. Sonra da memleketlerine geri dönmek imkânını kaybetmiş yolda kalmış yolculara vermek gerekir. Kayıtsız şartsız olarak her türlü iyilik ve itaat yollarında yaptığınız infakların Allah karşılığını verecektir; çünkü O, her şeyi bilendir. Hiç bir şey O’ndan gizli kalmaz. O karşılık vermeyi ve yapıla­na sevap vermeyi unutmaz. Aksine iyiliğin kat kat sevabını verir.

Daha sahih kabul edilen görüşe göre bu ayet-i kerime muhkemdir. Neshe-dilmiş değildir. Çünkü bu ayet-i kerime nafile sadakayı beyan içindir. Zira in­fak edilecek şeyin miktarını tayin etmemektedir. Şer”an öngörülen zekâtın mik­tarının ise tayin edildiği icma ile kabul edilmiştir. [26]

İnfakta bulunulacak tarafların sıralanışı Ahmed ve Nesaî’nin Ebu Hurey-re’den yaptığı rivayette şöylece ortaya konmaktadır: Peygamber (s.a.) buyurdu ki: “Sadaka veriniz!” Adamın birisi yanımda bir dinar var, deyince: Hz. Pey­gamber: “Onu kendine tasadduk et!” diye buyurdu. Adam: Bende bir başka dinar daha var, deyince Hz. Peygamber: “Onu da hanımına tasadduk et!” diye buyurdu. Yine adam: Bende bir dinar daha var, deyince; Hz. Peygamber bu se­fer: “Onu da çocuğuna harca” diye buyurdu. Adam: Bir dinarım daha var, de­yince Hz. Peygamber: “Onu da hizmetçine tasadduk et!” diye buyurdu. Yine adam: Bende bir diğer dinar daha var; deyince Hz. Peygamber: “Onu artık ne yapacağını sen daha iyi bilirsin!” diye buyurdu.

Atâ’dan gelmiş bir diğer rivayete göre bu ayet-i kerime Resulullah (s.a.)’m hu­zuruna gelen bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu adam gelip şöyle demiş: Benim bir dinarım var. Hz. Peygamber: “Onu kendine harca!” diye buyurmuş. Adam: Be­nim iki dinarım var, deyince Hz. Peygamber “O ikinci dinarını ailene harca!” diye buyurmuş. Adam: Üç dinarım var! deyince Hz. Peygamber: “Onu hizmetçine har­ca!” diye buyurmuş. Adam: Benim dört dinarım var, deyince Hz. Peygamber “Onu anne babana harca” diye buyurmuş. Adam: Beş dinarım var, deyince; Hz. Peygam­ber: “Onu yakınlarına harca!” diye buyurmuş. Adam: Benim altı dinarım var, de­yince Hz. Peygamber: “Allah yolunda infak et ve o, bunların en alt derecesidir.”

Ayet-i kerime anne babaya ve yakın akrabaya verilen tatavvu’ sadakanın daha faziletli olduğunu beyan etmektedir. Bunun delili de Resulullah (s.a.)’m şu buyruğudur: “Ey kadınlar topluluğu! Süs eşyanızla dahi olsa tasaddukta bulununuz.” Abdullah b. Mes’ud’un hanımı Zeyneb kocasına şöyle dedi: Benim gördüğüm kadarıyla sen elidar birisisin. Sana verdiğim takdirde sadaka yerine geçecekse onu sana vereyim. Daha sonra Resulullah (s.a.)’ın yanına varıp ona şöyle sordu: Himayemde bakmam gereken yetimler varken kocama verdiğim takdirde bu verdiğim benim için sadaka yerine geçer mi? Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: “Senin için iki ecir olur. Birisi sadaka ecri, öbürü yakınlık dola­yısıyla ecir.” Bir diğer rivayette şöyle buyurulmaktadır: “Kocan ve çocukların kendilerine tasaddukta bulunduğun kimseler arasında en lâyık olanlardır.” Müslim’in Hz. Cabir’den rivayetine göre de Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: “Önce kendinden başlayarak nefsine tasaddukta bulun.” Nesaî ve başkala­rının rivayetine göre de Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Veren el üstteki (olan) eldir. Babana, annene, kızkardeşine, kardeşine ve sırasıyla yakınlarına (ver).” Şüphesiz akrabalara karşı şefkat daha ileri derecededir. Sana karşı kö­tü duygular besleyen akrabayı gözetmek ise ihlâsı daha bir yerleştiricidir.[27]

Neyin harcanacağı sorulmakla birlikte ayet-i kerimedeki cevabın kimlere harcanacağını beyan etmesi “üslubu hakîm” yolu iledir. Onlar bir şey hakkında soru sormuşken ondan daha önemli bir şeye cevap verilmektedir ki, o da harcama yapılacak yerlerdir. Çünkü infak, yerini bulmadıkça hayrı tahakkuk ettiremez. [28]

Savaşın Farz Oluşu Ve Haram Aylarda Da Mubah Kılınması

216- Hoşunuza gitmediği halde, savaş üzerinize yazıldı. Bazen hoşlanmadığı­nız bir şey size hayırlı olur. Sevdiğiniz birşey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

217- Sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: “Onda yapılan savaş büyüktür. Allah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’dan alıkoymak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür. Fitne katilden büyüktür.” Eğer güç yetirse-ler sizi dininizden döndürünceye ka­dar sizinle savaşmaktan geri kalmaz­lar. Artık içinizden her kim dininden irtidat eder de kâfir olarak ölürse, on­ların bütün amelleri dünyada da ahi-rette de heder olup gider. Onlar ateş­liktirler. Onlar orada ebedi kalıcıdır­lar.

218- Şüphesiz iman edenler, hicret edip de Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Abbas şöyle demek­tedir: Allah müslümanlara cihadı farz kılınca bu onlara ağır geldi ve bundan hoşlanmadılar. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.
  2. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak da İbni Cerir et-Taberi, İbn Ebi Hatim, el-Mu’cemu’l-Kebir’ inde Taberânî ve Sımen’inde Beyhâkî, Cündeb b. Abdullah’dan şunu rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) bir grup kişiyi Ab­dullah b. Cahş el-Esedî komutasında gönderdi. Yolda Amr b. el-Hadramî ile karşılaştılar. Ancak o gün Recep ayından mı, yoksa CemaziyelahirMe mi olduk­larını bilemediler. Müşrikler müslümanlara: Sizler haram ayda adam öldürdü­nüz, deyince Yüce Allah, “Sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar” buyruğu­nu indirdi. Buna göre bu ayetin nüzul sebebi, müfessirlerin ittifakıyla Abdul­lah b. Cahş’ın başından geçen olaydır.

Müfessirler derler ki: Resulullah (s.a.) Peygamber (s.a.)’in halasının oğlu olan Abdullah b. Cahş’ı Bedir savaşından iki ay kadar önce Medine’ye gelişinin 17. ayının başında Cemaziyelahir’de (askeri birliğin komutanı olarak) gönder­miş idi. Onunla birlikte muhacirlerden sekiz kişilik bir topluluk vardı. Görevle­ri Kureyşllere erzak götüren kervanı gözetlemek idi. Kervanda aralarında Amr b. el-Hadremî’nin de bulunduğu üç kişi daha vardı. Abdullah b. Cahş ve bera­berindekiler Amr’i öldürdüler, iki kişiyi de esir aldılar ve kervana da el koydu­lar. Kervan arasında kuru üzüm ve yiyecek taşıyan Kureyş’in develeri, ayrıca Taiflilere ait ticaret malları da bulunuyordu. Olay Receb’in ilk gününde olmuş­tu. Onlar ise bunun Cemaziyelahir’de olduğunu zannediyorlardı. Medine’ye Peygamber (s.a.)’in huzuruna geldiklerinde, onlara: “Allah’a yemin ederim ben haram ayda savaşmanızı size emretmedim” dedi. Ganimeti dağıtmayı durdur­du, Kureyşliler ise şöyle dediler: Muhammed haram ayda haram olan savaşma­yı helâl kıldı. Halbuki bu ayda korku içerisinde olan bir kimse bile güvenlik ka­zanır ve insanlar geçimlerini sağlamak için çalışırlar [29]

Bazı müslümanlar da şöyle demişti: Onlar bu işleriyle günah kazanmamış olsalar bile ecirleri yoktur. Bunun üzerine Yüce Allah, “Şüphesiz iman edenler, Allah yolunda cihad edenler var ya…” ayetini inzal buyurdu. [30]

Açıklaması

Ey müslümanlar topluluğu, kâfirlerle savaşmak, -ihtiyaç kapatılabildiği takdirde- farz-ı kifaye olmak üzere farz kılındı. İhtiyaç karşılanamadığı ve düş­man İslâm topraklarına girdiği takdirde ise, farz-ı ayn olur. Cumhur der ki: Ci­hadın ilk olarak farz kılınması, muayyen değil de kifaye olmak üzere gerçekleş­miştir. Daha sonra düşman İslâm topraklarına girinceye kadar cihadın farz-ı kifaye olacağı, girmesi halinde de farz-ı ayn olacağı üzerinde icmâ’ devam ede-gelmiştir. Atâ der ki: Savaşın farz kılmışı Muhammed (s.a.)’in ashabı üzerinde farz-ı ayn şeklinde olmuştur. Şeriat hakim olunca artık kifaye yoluyla farz hali­ne gelmiştir. [31]

Tabiatınız itibarıyla savaş sizin için hoşlanılmayan bir şeydir ve zordur. Çünkü savaş için malın feda edilmesi, nefsin telef olmak ile karşı karşıya bıra­kılması söz konusudur. Fıtri olan savaştan çekinme duygusu insanın mükellef kılındığı bu şeye razı olmasına aykırı değildir. Çünkü insan bazen taşıdığı fayda dolayısıyla acı olan şeyleri alıp kullanmaya razı olabilir. Diğer taraftan siz­ler, tabiatınız gereği bazı şeylerden hoşlanmayabilirsiniz, fakat daha sonraları o şeyde sizin için hayır ve menfaat olduğu görülür. Çünkü savaşta ya zafer ve ganimet, ya da şehadet ve ecir ile Yüce Allah’ın rızası söz konusudur. Cihad ile Allah’ın kelimesi yüceltilir, hakkın, adaletin burcu yükseltilir zulüm bertaraf edilir. Sizler savaşı terketmek gibi bazı şeyleri sevebilirsiniz. Gerçekte ise bun­lar sizin için bir kötülüktür. Çünkü savaşı terketmekte zillet, fakirlik, düşman­ların İslam topraklarına, mallarına tasallutu, saygı duyulması gereken değer­lerin ayaklar altına alınması söz konusudur. Bu kimi zaman tümüyle müslü-manlarm yok olmaları sonucunu dahi verebilir.

Allah, savaşın sizin için dünyanızda hayırlı olduğunu bilir. O size hakkı­nızda hayırlı ve faydalı olandan başka bir şeyi emretmez. Ayrıca sizler bilgini­zin az ve sınırlı olması dolayısıyla Allah’ın bildiğini bilemezsiniz. O bakımdan cihad vazifesini ifa etmemeye meyletmeyiniz. Böyle yaparsanız sizin için zarar­lı olur. Çünkü dünya karşılıklı olarak tarafların birbirlerini savması esası üze­rinde kuruludur. Sizler Rabbinizin size emrettiğini yerine getirmek hususunda elinizi çabuk tutunuz. Tabiat ve nevalarınıza meyletmekten sakınınız. Allah’ın ilminde onun dinini yücelteceği, az olmalarına rağmen o dine mensub olanlara zafer vereceği; çokluklarına rağmen de batılın peşinden gidenleri yardımsız bı­rakacağı sabit olmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Nice az bir topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca kalabalık bir topluluğu mağlup et­miştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/249).

Size savaşı farz kılan Allah, yine bilir ki; şu düşmanlara karşı savaştan, onları korkutmaktan ve zelil kılmaktan başka bir şeyin faydası olmaz. Ancak bu şekilde tekrar müslümanlara karşı saldırıda bulunmaya, haksızlıklar yap­maya kalkışamazlar.

Bu ayet-i kerimede üzerlerine savaşmanın farz kılınanların kimler olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır:

el-Evzai ve Atâ der ki: Bu ayet-i kerime ashab-ı kiram hakkında nazil ol­muştur. O halde üzerlerine cihadın farz olduğu kimseler onlardır.

Cumhur ise şöyle demektedir: İhtiyaca veya duruma göre savaşmak bütün müslümanlar üzerine farzdır. Şayet İslâm galip ve üstün ise bu farz-ı kifâyedir. Eğer düşman galip ve üstün ise zafer gerçekleşinceye kadar farz-ı ayndır. Ter­cih edilen görüş de budur. Resulullah (s.a.) da sahih hadiste şöyle buyurmuş­tur: “Fetihten sonra hicret yoktur, fakat cihad ve niyet vardır. Cihada katılmak için çağırıldığınız vakit cihada çıkınız.”

Bu, savaşı farz kılan ilk ayet-i kerimedir. Bu farz oluş, hicretin ikinci yılın­da olmuştu. Daha önce Mekke’de savaşmak müslümanlar için yasak idi. Yüce Allah Medine’ye hicret ettikten sonra müşriklerden savaşanlarla savaşmayı: “Zulme uğratıldıkları için kendileriyle savaşılanlara (savaşa) izin verildi.” (Hacc, 22/30) buyruğu ile izin verdi. Arkasından bütün müşriklerle savaş mu­bah kılındı, daha sonra da cihad farz kılındı.

Abdullah b. Cahş seriyyesi tarafından İbnü’l-Hadranıî’nin öldürülmesi me­selesi, Kur*an-ı Kerinı’in söz konusu ettiği bir çalkantıyı ve bir takım soruları gündeme getirmişti. Yüce Allah buyurdu ki: Ya Muhammed, ashabın haram ayda -o da Receb’tir- savaşmanın hükmünü helal midir, yoksa haram mıdır? di­ye soruyorlar.

Onlara de ki: Evet, haram ayda savaşmanın günahı, büyüktür. Bu kabul edilmeyecek bir iştir. Çünkü haram ayda savaşmama hükmü o gün için söz ko­nusu idi. Fakat Kureyşlilerin müslümanları dinlerinden çevirecek şekilde Al­lah’ın yolundan alıkoymaları, müslümanları öldürmeleri, yurtlarından çıkar­maları Allah’ı inkâr etmeleri, müslümanları hac ve umreden alıkoymak sure­tiyle Mescid-i Haram’dan alıkoymaları, oranın ahalisini -ki onlar Resulullah (s.a.) ile ashabıdır- Mekke’den çıkarmalarının ise, evet bütün bunların, Allah katında olsun insanlar arasında olsun günahı, haram ayda savaşmaktan daha büyüktür. Esasen fitne öldürmeden daha ağırdır. Onların Ammâr b. Yâsir’e, babasına, kardeşine, annesine ve diğer müslümanlara karşı işledikleri görül­medik kötülükteki işleri ve barbarca cinayetleri İbnü’l-Hadramî’nin öldf-ülme-sinden çok daha büyüktür. Yani sizler, ey müslümanlar, iki zarardan daL a hafif olanını, iki kötülükten daha ehven olanını işlemek durumundasınız.

Bu müşrikler veya kâfirler hâlâ şer ve münker üzerindedirler. Müslüman­lara karşı savaşı sürdürmektedirler ve Müslümanları dinlerinden döndürünce-ye kadar da bunu yapacaklardır. Onlar İslâmı müminlerin kalplerinden çıkar­maya çalışmaktadırlar. Her kim onlara muvafakat eder, kâfir olarak ölür, İsla­ma dönmek suretiyle tevbe etmezse onun ameli boşa çıkmış olur, sevabı ve ecri yok olur, gider, orada ebedi kalmak üzere cehennemlikler arasına katılır. İşte bu irtidat eden kâfirlerin cezasıdır.

Abdullah b. Cahş ve ona benzer Allah yolunda cihad edenlere gelince; bun­lar Allah’ı ve raslünü tasdik edenler, ailelerinden, vatanlarından ayrılan müş­riklerle birlikte müşriklerin yurdunda kalmayı terkeden, müşriklerin egemen­liklerini tiksinerek reddeden, bunun için de dinlerinde fitneye uğratılmaktan korkarak Allah’ın adını yükseltmek, dininin zafere kavuşması için hicret eden, Allah’ın yolunda savaşan ve Peygamber (s.a.)’e katılan kimselerdir. İşte asıl kamil olan bu insanlar ancak Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah en güzel şe­kilde onları mükâfatlandıracak onların günahlarını örtecek, lütuf ve insanıyla onlara merhamette bulunacaktır. O, onlara ve onların benzerlerine karşı mağ­firet sahibi, merhametli olandır. Soruyu soranların ashab-ı kiramdan olduğunu kabul edersek, anlamı böyle olur.

Konuyla ilgili bir rivayet daha vardır [32] Buna göre müşriklerden bir grup haram ayda savaşma hakkında soru sormuşlardı. O takdirde bu buyruğun anlamı da şöyle olur: Müşrikler çelişki içindedirler. Bir taraftan haram ayın hür­metini, saygınlığını kabul ediyorlar, diğer taraftan da bundan daha büyük olan bir işi yapıyorlar. Allah’ın yolundan alıkoymak, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’a gitmekten alıkoymak, oranın halkını oradan çıkarmak, müslümanları dinlerinden geri çevirmek için fitneye maruz bırakmak. İşte bunlar Yüce Allah nezdinde günah olarak çok daha büyüktürler. [33]

İçkinin Haram Kılınışının İkinci Aşaması Ve Kumarın Haram Kılınışı

219- Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar var­dır. Fakat günahları faydalarından da­ha büyüktür.” Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar, de ki: “İhtiyacı­nızdan arta kalanını. Allah ayetlerini size böylece açıklar, iyice düşünesiniz diye.”

Nüzul Sebebi

“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar…” ayet-i kerimesi Ömer b. el-Hattâb, Mu-az b. Cebel ve Ensar’dan bir grup insan hakkında nazil olmuştur. Bunlar Resulullah (s.a.)’m yanına gelerek şöyle dediler: İçki ve kumar hakkında bize hükmünü bildir. Çünkü her ikisi de aklı gideriyor, malı alıp götürüyor. Bunun üzerine Şanı Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi [34]

Ahmed de Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) Medine’ye geldiğinden (Araplar) içki içiyor, kumar parasını yiyordu. Bun­lar hakkında Resulullah (s.a.)’a soru sormaları üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Bu buyruğu işitenler; bunlar bize haram kılınmadı, sadece bunlarda bü­yük bir günah olduğu buyuruldu, dediler ve içki içmeye devam ettiler. Nihayet bir gün muhacirlerden bir kişi akşam namazında ceamate imam olup namaz kıldırdı. Okuduğu yeri karıştırdı. Bunun üzerine Yüce Allah ondan daha ağır bir hüküm ihtiva eden şu ayet-i kerimeyi indirdi: “Ey iman edenler! Sarhoşken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayınız.” (Nisa, 4/43). Daha sonra bundan da daha ağır bir hüküm ihtiva eden şu ayet-i kerime nazil oldu: “Ey iman edenler! Şüphesiz içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işlerinden bir pisliktir. Ondan uzak durunuz.” (Maide, 5/90). Daha sonra devamın­da Yüce Allah’ın, “Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/91) buyruğu da gelin­ce, onlar: Rabbimiz vazgeçtik, diye cevap verdiler.

Bu ve diğer rivayetlerden içkinin haram kılınmasının dört aşamada geç­tiği açıkça anlaşılmaktadır. Bu dört aşamada teşrî’, tedricî olarak insanları daha hafiften daha ağır bir hükme intikal ettirmek üzere gelmiştir. Bu ise ba­şarılı ve terbiye edici bir yöntemdir. Şayet onlara tek bir defada: “İçki içmeyi­niz!” denilecek olsaydı, “İçkiyi bırakamayız” diyebilirlerdi. O bakımdan içki içme alışkanlığını tedavi etmek, insanları bu köklü hastalıktan kurtarabil­mek için Mekke’de [35] içki hakkında dört ayet-i kerimenin nazil olduğunu gö­rüyoruz:

1- “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvesinden de içki çıkarır ve güzel bir rı-zık edinirsiniz.” (Nahl, 16/67) Bu bakımdan müslümanlar içki kendilerine helâl olduğu halde, içki içmeye devam ediyorlardı.

2- “De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı fay­dalar vardır.” (Bakara, 2/219). Bu ayet-i kerime az önceden de açıkladığımız gi­bi, Hz. Ömer, Muaz b. Cebel ve Ashab-ı Kiramdan bir grup kimsenin (Allah hepsinden razı olsun) fetva sorması üzerine nazil olmuştur. Bu ayetten sonra bir kısım içki içmeye devam etti, bir kısmı da onu terketti.

3- “Sarhoş iken namaza yaklaşmayınız.” (Nisa, 4/43) ayet-i kerimesi ise, Abdurrahman b. Avfm ashab-ı kiramdan bir grubu davet etmesi, bunların içki içip sarhoş olmaları, akabinde onlardan birisinin imam olup “De ki: Ey kâfir­ler!” (Kâfirûn) suresini okurken, “Sizin taptığınıza ben tapmam” diyecek yer­de, “Sizin taptığınıza ben taparım” demesi üzerine, bu ayet-i kerime nazil ol­du. Bunun nazil oluşundan sonra içki içenler daha da azaldı, içenler de gündü­zün içki içmez oldular. Çünkü namaz vakitleri birbirlerine yakındır. Devam edenler geceleyin içer oldular.

4- “Muhakkak içki, kumar…” (Maide, 5/90) ayet-i kerimesi ise şöyle bir olaydan sonra nazil olmuştu: İtbân b. Malik aralarında Sa’d b. Ebî Vakkas’ın da bulunduğu bir topluluğu davet etti. Bu topluluk içki içip sarhoş olunca kar­şılıklı olarak birbirlerine karşı övünmeye başladılar ve bu konuda şiirler oku­maya koyuldular. Nihayet Sa’d Ensar”ı hicvedici bir şiir okudu. Ensar*dan olan bir kimse ona bir devenin çene kemiği ile vurdu ve başını yaraladı. Resulullah (s.a.)’a şikâyette bulununca Hz. Ömer şöyle dua etti: Allah’ım, içki hakkında bize açık ve seçik bir beyanda bulun. Bunun üzerine: “Muhakkak içki ve ku­mar… artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/90-91) buyrukları nazil oldu. Bu­nun üzerine Hz. Ömer: Vazgeçtik, Rabbimiz [36] dedi.

el-Kaffâl der ki: İçkinin haram kılınmasının böyle bir sıraya uygun olarak gerçekleşmesinin hikmeti şudur: Şanı Yüce Allah bu kavmin içki içmeye olduk­ça alışmış olduğunu ve onunla pek çok faydalar sağladığını biliyordu. O bakım­dan bir defada onları bu işten men etmiş olsaydı bu iş onlara ağır gelirdi. Bun­dan dolayı haram kılınmasında böyle bir tedrici yolun kullanılması ve böyle bir yumuşaklığın söz konusu olması elbetteki yerli yerindedir.

Yüce Allah’ın, “Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar.” buyruğunun nüzul sebebine gelince bu da İbni Ebi Hatim’in İbni Abbas’tan yaptığı rivayete göre şöyledir: Allah yolunda infak etmekle emrolunmaları üzerine ashab-ı ki­ramdan bir kesim Resulullah (s.a.)’ın yanına gelerek şöyle dediler: Bizler mal­larımızda emrolunduğumuz bu nafakanın ne olduğunu bilemiyoruz. Malları­mızdan ne kadarını infak edelim? Bunun üzerine Yüce Allah, “Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan arta kalanını.” buyruğunu in­dirdi. Soru soranlar müminlerdir. Bu “çoğul için kullanılan (fiilin sonlarında yer alan) vav’dan açıkça anlaşılmaktadır. Soranın Amr b. el-Cemuh olduğu da söylenmiştir. Burada sözü geçen infak bir görüşe göre cihad uğrundaki harca­ma, cumhurun görüşüne göre ise nafile sadakalar, bir başka görüşe göre ise farz sadakaları yani farz olan zekat ile ilgilidir. [37]

Açıklaması

Ya Muhammed! Ashabın sana içki içmenin, kumar oynamanın hükmünü soruyorlar; bunlar helâl midir, haram mıdır? diye. İçkinin satılması, satın almması, içki kullanmaya götüren yahut ona yardım eden bütün yollar tıpkı o içki­yi içmek gibidir. Sen onlara de ki: İçkinin içilmesinde ve kumar oynanmasında pek büyük bir günah vardır. Çünkü her ikisinde de pek çok zararlar ve büyük fesatlar vardır.

İçkinin günahı insanlara zarar vermesi, insanlar arasında düşmanlığı ye­şertmesi, kin doğurması dolayısıyladır.

Kumarın günahına gelince, kişi kumar oynamakla hakka tecavüz eder, zulmeder. Onun sonucunda arada düşmanlık ve kin başgösterir. Bunlarda in­sanlar için bazı menfaatler de vardır. İçkinin menfaati; içki ticareti, içki içmek­le lezzet almak, neşve, cimrinin cömert olması, korkağın da içkiyle cesaret bul­ması şeklindedir.

Kumarın faydası ise kumar ile kumarbazların elde ettikleri kâr yahut ele geçirdikleri paylar veya fakirlere deve etlerinin dağıtılmasıdır. Aslında kuma­rın faydalı olduğu bir vehimdir. Zararı ise bir hakikattir. Çünkü kumar oyna­yan bir kimse, edeceğini vehmettiği bir kâr için malını harcamaktadır. O ba­kımdan bu işi meslek edinen profesyoneller, bütün servetini kumar yoluyla o kişiden alırlar. O da edeceğini sandığı kârı elde etmek arzusuyla düşüncelerini alt-üst eder, bunalıma girer, kederi alabildiğine büyür, vaktini kaybeder.

İçki ve kumarın günahı faydalarından daha büyüktür. Çünkü sarhoş ol­dukları zaman kimi ötekinin üzerine hücum eder, birbirleriyle çarpışırlardı. Kumar oynadıklarında da aralarında kötülük ve anlaşmazlık meydana gelir, kalplerindeki kinler ortaya çıkardı. Zarar eğer faydadan daha büyük ise, o iki­sinden de kaçınmak icabeder. Çünkü: “Kötülüklerin bertaraf edilmesi menfaat­lerin sağlanmasından önce gelir.” İşte bundan dolayı cahilie dönemi Arapların-dan pek çok kimse içki içmekten uzak durmuştur. el-Abbas b. Mirdas bunlara örnektir. Ona: İçki içmez misin, o senin hararetini alır, denilince şu cevabı ver­mişti: Ben kendi elimle cehaletimi satın alıp da onu içime sokamam. Sabahle­yin kavmin efendisi iken, akşam onların en akılsızı olmaya razı gelemem.

İçkilerin zararları hususunda doktorların görüşbirliği vardır. Avrupa’da, Amerika’da sarhoşluk verici maddeleri önlemenin propagandasını yapmaya yö­nelik pek çok cemiyet kurulmuş ve bunların alım-satımmı kısıtlamaya dair ka­nunlar çıkartılmıştır. [38]

İçki ve Zararları:

İlim adamları ayet-i kerimede geçen “Hamr=şarap” ile neyin murad edildi­ği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ebu Hanife ve Iraklı ilim adamları, hamrın yalnızca üzüm suyundan yapılan sarhoşluk verici içecek olduğu görü­şündedirler. Hurma yahut buğday, arpa veya darı ve buna benzer üzüm suyu dışındaki sarhoşluk verici içeceklere ise “hamr” adı verilmez. Bunlara “nebiz” denilir. Buna göre hamn haram kılan ayet-i kerime yalnızca onu haram kılmış olur. Sarhoşluk verici diğer içeceklerin ise -ki bunlara nebiz adı verilmektedir-sarhoşluk vermeyecek çok cüz’i bir kısmı helâl sayılır. Sarhoşluk verici miktar­ları ise sünnet-i nebeviyye ile haram kılınmıştır.

Ebu Hanife dışında kalan cumhur, Hicaz alimleri ve muhaddisler ise üzüm suyundan olsun, başkasından olsun sarhoşluk verici her türlü içkinin “hamr” olduğu görüşündedirler. Buna göre hurma, arpa ve buğday gibi şeyler­den yapılan bütün içecekler bir hamrdır. Hamr sarhoşluk veren her şeyin genel adı olduğuna göre, çoğu ile azı ile sarhoşluk veren bütün şeylerin haram kılın­mış olması Kur’an-ı Kerim’in nassı iledir.

Birinci görüşün sahipleri, dil anlamını ve sünneti delil gösterirler. Kelime­nin dil anlamını delil göstermeleri şöyledir: Nebiz kabilinden olan içeceklere “hamr” adı verilmez. Dilde “hamr” ancak üzüm suyundan olup sertleşen, köpü­ren çiğ suya denilir.

Sünnetten delil ise Enes b. Malik’in Resulullah (s.a.)’tan rivayet ettiği şu ha-dis-i şeriftir: “Hamr aynı ile haram kılınmıştır. Her türlü içecekten de sarhoş ol­mak (haramdır).” Hz. Ali’den gelen rivayette ise şöyle denilmektedir: “Hamr aynı ile haram kılınmıştır. Her türlü içecekten de sarhoşluk (haram kılınmıştır)[39]. Sarhoşluk (seker): Sarhoşluk veren bir şeydir. Hurmadan yapılan nebiz hakkında da kullanılır. Derler ki: Nebizlerin az miktarının haram olmadığının delillerinden bir tanesi de Yüce Allah’ın şu buyruğunda hamr’m haram kılınış illetini söz konu­su ederken, düşmanlık, kin ve benzerlerini zikretmesidir: “Muhakkak şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bırakmak, sizi Allah’ın zikrinden ve namaz­dan alıkoymak ister.” (Maide, 5/91). Bu hususlar ise ancak sarhoş olmakla meyda­na gelir. O bakımdan sarhoşluk verici diğer maddelerde, ancak sarhoşluk veren miktar aranır. Çünkü kendisinde bu illetin bulunduğu miktar odur.

İkinci görüşün sahipleri, bu konuda hem kelimenin dildeki anlamını hem de bu konuda sabit olan sünneti delil gösterirler.

Dildeki anlamı: Dilde “hamr” kelimesi, aklı örten, kapatan şeyler hakkın­da kullanılır. Dilde kelimelerin anlamı kıyas yoluyla sabit olmaktadır. Ayrıca ashab-ı kiram “hamr” kelimesinin ne anlama geldiğini pek iyi biliyorlardı. Çünkü onlar dili ve Kur’an’ı daha iyi bilen kimseler idi. Bu kelimenin üzüm ya­hut kuru üzüm, hurma, arpa ve başka her neden olursa olsun, sarhoşluk verici her şey hakkında kullanıldığını biliyorlardı.

Sünnetten delillerine gelince; bu hususta sarhoşluk verici bir şeyi katiyet­le haram kılan pek çok hadis-i şerif varid olmuştur. Bunlardan birisi Ahmed, Müslim ve -İbni Mace dışında kalan- Sünen sahipleri tarafından Hz. Ömer, İb-ni Ömer ve onların dışında kalan 16 sahabiden rivayet edilen şu hadistir: “Sar­hoşluk veren her şey hamrdır ve her hamr da haramdır.” Yine Ahmed, Ebu Da-vud ve sahih olduğunu belirterek Tirmizî ile İbni Hibbhan’ın Hz. Cabir’den, Ahmed, Nesaî ve İbni Mace’nin Abdullah b. Amr’dan rivayet ettikleri: “Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” hadisi buna delildir.

Ahmed, Müslim ve dört Sünen sahibi Ebu Hureyre’den şu hadisi de riva­yet ederler: “Hamr hurma ve üzüm ağaçlarından yapılır.” Ahmed ve Nesai dı­şında Sünen sahipleri de en-Nu’man b. Beşir’den şu hadisi rivayet etmektedir­ler: “Şüphe yok ki üzümden hamr yapılır, baldan hamr yapılır, kuru üzümden hamr yapılır, buğdaydan hamr yapılır, hurmadan hamr yapılır. Ben sizlere sar­hoşluk veren her şeyi yasaklıyorum.”

İşte bu sahih hadislerin açık ifadeleri, “nebîz” adı verilen şeylerin “hamr” diye adlandırıldıklarını göstermektedir. Çünkü bunlar da sarhoşluk veren şey­lerdir, dolayısıyla bunlar da haram olurlar. Bunların çoğunun da azının da ha­ram olduğunun delili ise Buharî’nin Hz. Aişe’den yaptığı şu rivayettir: Resulullah (s.a.)’a baldan yapılan nebiz hakkında, yine baldan yapılan içki hakkında soru soruldu da o: “Sarhoşluk veren her bir içki haramdır.” diye bu­yurdu.

Tercih edilen görüş (ikinci kesim olan) Hicazlıların görüşüdür. Çünkü as-hab-ı kiram hamr’ı haram kılındığını işitince bundan nebizlerin de haram kı­lındığı neticesine vardılar. Arap dilini ve Şâri’in muradını insanlar arasında en iyi bilenler onlardı. Aynı zamanda bu Enes (r.a.) yoluyla gelen şu hadisle sabit olmuştur: “Hamrm haram kılındığı sırada Ebu Talha’nın evinde içki içenlere ben içki dağıtıyordum. O günkü içkimiz taze hurma suyundan yapılan bir içki idi. Hamrm haram kılındığını işitir işitmez kaplarını yaktılar ve kırdılar.” Ta­rihçiler hamrın Medine’de haram kılındığını tespit etmektedirler ve o zaman da içki olarak içilen şey, buğday ve hurma nebizi idi.

Üzüm suyundan yapılan içkinin, -sarhoşluk verdiğinden dolayı- çoğunun da azının da haram olduğunu kabul etmekte Iraklılar da Hicaz alimleri ile itti­fak halindedirler. O bakımdan sair nebizlerde de böyle bir ittifakın söz konusu olması gerekir; çünkü bunlar arasında bir fark yoktur.

İçkinin zararlarına gelince; bunlar maddi ve manevî pek çoktur. Kur’an-ı Kerim’in şu ayeti bunlara işaret etmektedir: “Muhakkak şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık bırakmak, sizi Allah’ı zikretmekten ve namazdan alı­koymak ister.” (Maide, 5/91). Sahih hadis-i şerif de içkinin zararlarını topluca ifade etmektedir. Sözü geçen bu hadis-i şerif, Taberanî’nin İbni Ömer’den riva­yet ettiği şekliyle şöyledir: “İçki hayasızlıkların anasıdır. Büyük günahların en büyüğüdür. İçki içen namazı terkeder, annesi ile halası ile teyzesi ile ilişki kur­mak durumuna dahi düşer.”

İçkinin zararları vücuda, cana, akla, mala ve insanlar arası ilişkileredir. Bütün bu zararlar bir arada olabilmektedir. Bu zararların bazısını şöylece sıra­layabiliriz:

1- Sağlığa zararları: Bütün sindirim organlarını bozar. Yemek yeme arzu­sunun kaybolmasına, gözlerin dışarı fırlamasına, mide büyüdüğünden dolayı göbek büyümesine, karaciğerin fonksiyonlarının bozulmasına, böbrek rahatsız­lıklarına, vereme, damarların sertleşmesi dolayısıyle erken yaşlılığa, neslin za­yıflamasına veya kesilmesine sebeptir. Alkolik bir kimsenin çocuğu genellikle güçsüz ve zayıf akıllı olur.

2- Akla zararları: İçki akıl gücünü zayıflatır. Çünkü genel olarak insanın sinirleri üzerinde etkili olur. Bazen deliliğe kadar götürebilir.

3- Malî zararları: İçki serveti darmadağın eder, malı telef eder. Kadına ve çocuklara gereken harcamaları yapmak hususunda ihmale götürür.

4- Toplumsal zararları: Sarhoşlar arasında anlaşmazlıklar ve düşmanlık­lar başgösterir. Başkaları arasında da bu anlaşmazlıkların başgöstermesine se­bep olurlar. Çoğu zaman sarhoşlar ya başkasını öldürür, döver veya yaralarlar ya da başkaları onları.

5- Ahlâkî zararları: Sarhoş oldukça zelil, hakir bir kimse haline geliverir, alay konusu olur, gülünç ve başkaları tarafından hafif alınacak bir hale gelir. Çünkü sözleri arasında tutarsızlık, davranışları ve görünüşü çarpık olur. Sar­hoş olan bir kimse de başkasına iftira etme, sövme, hakaret etme, zina ve öl­dürmeye teşebbüse cesaret elde eder. Bundan dolayı içki “kötülüklerin anası” adı ile anılmıştır.

6- Genel zararları: Sırların açıklanmasıdır. Devletlerin oldukça önemli ha­berleri casuslara çoğunlukla içki masalarında sızdırılmıştır.

7- Dini zararları: Sarhoş olan bir kimsenin sahih bir ibadet yapması bekle­nemez; özellikle de dinin direği olan namazı. Çünkü içki Allah’ı zikretmekten, namazdan ve diğer dinî görevleri yerine getirmekten alıkoyar. Sarhoş olan bir kimse, ancak içki içmeye, heva ve arzularına boyun eğmeye önem verir. İradesi zayıflar, tenbel ve donuk bir hal alır. Hatta alkolikliği ve alkolün kanma karış­mış olması dolayısıyla kolay kolay sarhoş olmaktan kendisini alıkoymaz. O ba­kımdan alkolik bir kimse ister istemez ve iradesi dışında sarhoşluk veren içkiyi alıp kullanmaya adeta susar.

Kısaca içki kötülüklerin anasıdır. Her türlü çirkinliğe götüren bir yoldur. Ne-saî’nin rivayetine göre Hz. Osman şöyle demiştir: “İçkiden uzak durunuz. Çünkü o, kötülüklerin anasıdır. Sizden öncekiler arasından abid birisi vardı. Ahlaksız bir kadın ona bağlandı. Cariyesini o abide gönderdi ve ona: Seni bir şehadette bulun­mak üzere çağırıyoruz, dedi. Abid o kadının cariyesi ile birlikte yola koyuldu. Bir kapıdan içeri girdi mi o kapıyı üzerine kapatırdı. Nihayet oldukça gözalıcı bir ka­dının yanma vardı. Kadının yanında bir köle ve bir şarap tulumu vardı. Kadın ona: Ben seni şehadette bulunmak üzere çağırmadım. Benimle ilişki kurasın diye seni çağırdım veya şu şaraptan bir bardak içmen ya da bu köleyi öldürmen için. Adam: O halde şu şaraptan bana bir bardak ver, içeyim dedi. O şaraptan ona bir bardak içirdi, ardından: Biraz daha verin, dedi. Daha da verdiler. Sonunda hem o kadın ile ilişki kurdu, hem de katil oldu. O bakımdan içkiden uzak durunuz. Şüp­hesiz ki -Allah’a yemin ederim- iman ile içki alışkanlığı bir arada olmaz. Mutlaka aradan fazla zaman geçmeden onlardan birisi ötekini çıkartır.” [40]

Kumar ve Zararları:

(Kumar anlamına gelen) el-Meysir ya açıkladığımız gibi el-yüsrMen (kolay­lık anlamına) gelmektedir veya bir şeyi bölüp parçalamak hakkında kullanılan “yesera” den gelmektedir. Develer hakkında da kullanılır. Çünkü deve bölüp parçalamaya konu olur. Yüce Allah’ın söz konusu edip haram kıldığı “el-Mey-sir” ise kumar kasdıyla develerin ayrılan parçaları için ok çekmek demektir. Daha sonra zar (tavla) ve içinde kumar bulunan bütün oyunlar hakkında kul­lanılmaya başlanmıştır.

Önceden de açıklamış olduğumuz gibi Araplar tarafından oynanan “el-Meysir”in keyfiyeti şöyle idi: Arapların o dönemde on tane okları vardı. Bunla­ra aynı zamanda (tahta parçalan anlamına gelen) el-Ezlâm ve el-Eklâm adları da verilirdi. Bu on tane okun el-Fezz, et-Tevem, el-Rakîb, el-Hils, el-Musbil, el-Muallâ, en-Nâfis, el-Menîh, es-Sefîh ve el-Veğad adlarını taşırlardı. Bu okların ilk yedisi kesip parçalara ayırdıkları develerden belli paylara tekabül ederler­di. Bu develeri de ya on parçaya veya yirmisekiz parçaya ayırırlardı. Son üç okun ise herhangi bir payı yoktu. el-Fezz bir pay, et-TeVem iki pay, el-Rakib üç pay, el-Hils dört pay, en-Nâfis beş pay, el-Musbih altı pay, el-Muallâ ise yedi pay alırdı ki en yüksek pay onundu.

Araplar bu okları güvendikleri adaletli bir kimsenin elinde bir torbaya bı­rakırlardı. O kişi bu okları iyice karıştırır, sonra elini torbaya sokar ve bir kişi adına bir ok çıkartırdı. Sonra bir diğer kişinin adına diğer oku çekerdi. Bu böy­lece sürüp giderdi. Üzerinde payı belli oklardan herhangi birisi adına çıkan kimse, o ok üzerinde belirtilen payı alırdı. Payı bulunmayan bir okun adına çe­kildiği kimse ise, bir şey almaz ve bütün devenin bedelini öderdi. Çekilişte çı­kan bu payları fakirlere dağıtırlar, onlar bu develerden bir şey yemezler ve bu­nunla övünürlerdi. Kendi yaptıkları bu işten uzak duranları yerer ve böyle bir kimsenin mürevvetsiz ve bayağı anlamına gelen “el-Beran” ya da “el-Veğad” di­ye anarlardı.[41] Nitekim daha önce açıkladık.

Kumarın pek çok zararı vardır. Kur”an-ı Kerim’in de beyan ettiği üzere onun da şarap gibi kin ve düşmanlığa sebep olması, Allah’ı anmaktan alıkoy­ması bu zararları arasında yer alır. İnsanı tenbelliğe alıştırmak, vehmi sebep­lerden nzık beklemek, akli gücü zayıflatmak suretiyle eğitimi ifsad eder. Çün­kü insan tabii kazanç yollan arasından faydalı işleri terkeder, kumar oynayan kimseler ise ziraatle, sanayi ve ticaret ile uğraşmayı ihmal eder. Halbuki bun­lar medeniyet ve ümranın temelleri arasında yer alır.

Kumarın zararlanndan ve en ünlülerinden birisi de şudur: Kumar oyna­yan kişi iflas eder, aileler yıkılır, ocaklar söner. Çünkü kumar sayesinde servet, zengin olandan bir an içerisinde fakire intikal ediverir. Bir gecede yok olup gi­den nice servetler ve bir anda fakirler arasına katılan nice kumarcılar vardır. [42]

İhtiyaçtan Arta Kalanı (el-afvi) înfak Etmek:

Ya Muhammed, aynca sana Yüce Allah’ın, “Allah yolunda infak ediniz.” (Ba­kara, 2/195) buyruğuna uymak kasdıyla, müslümanın infak edeceği şeyin mikta-n hakkında soru soruyorlar. Sen onlara de ki: AfVi yani ihtiyaçtan arta kalanı infak etsinler. İhtiyaç duyduğunuz şeyleri infak ederek kendinizi zayi etmeyiniz.

Yüce Allah sizlere sözü geçen bu hususları (yani içki ve kumarın haram kılınması ile ihtiyaçtan arta kalanın infak edilmesinin gereğini) açıkladığı gi­bi, Kitab’ının diğer başka yerlerinde de sizlere hükümleri ve apaçık ayetleri beyan etmektedir. Bunlar sizin maslahat ve menfaatlerinizi gerçekleştiren hu­suslara dair olup sizlere neyin faydalı neyin zararlı olduğunu göstermektedir. Bu hükümlerin teşrî’ edilmesindeki hikmet ise, dünya ve ahiret işlerinde bun­lara dair hususlarda basiretle ve uyanıklık ile tefekkür etmeniz, dünyanın ze­val bulacağını ve yok olup gideceğini, ahiretin ise ebedî, üstün ve değerli oldu­ğunu bilmeniz veya mallarınızdan dünya hayatınızı düzene koyacak olan mik­tarını alıkoyup geri kalanını da ahirette size yarayacak hususlara infak etme­niz içindir.

Bu ayet-i kerimenin manasını dile getiren pek çok hadis-i şerif varid ol­muştur. Bunlardan birisi İbni Cerir et-Taberî’nin Cabir b. Abdullah’tan yaptığı şu rivayettir: Hz. Cabir dedi ki: Bir adam Resulullah (s.a.)’a madenlerden biri­sinden elde ettiği altından bir yumurta (kadar bir altın) getirdi. Ey Allah’ın Ra-sulü dedi, sen sadaka olarak bunu benden al. Allah’a yemin ederim, bundan başkasına da malik değilim. Resulullah (s.a.) ondan yüz çevirdi (duymazdan geldi). Bu sefer sağ tarafından Hz. Peygambere geldi ve önceki sözünün benze­rini ona söyledi. Yine Resulullah (s.a.) ondan yine yüz çevirdi. Adam bir daha benzer sözlerini tekrarladı. Hz. Peygamber yine ondan yüz çevirdi. Bir daha benzer sözler söyleyince Hz. Peygamber kızgınlıkla: “Hadi onu getir!” dedi. Resulullah (s.a.) onu aldı ve ona öyle bir fırlattı ki, eğer o altın parçası ona isa­bet etseydi ya kafasını yarar veya onun bir tarafında ya±*a açardı. Daha sonra şöyle buyurdu: “Sizden herhangi bir kimse bütün malını sadaka vermek üzere getirir, sonra da insanlara avuç açmak üzere oturur. Gerçek şu ki sadaka zen­ginlikle birlikte verilir.” Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu da rivayet edil­mektedir: “Sen malının fazla olanından ver ve buna da geçindirmekle yükümlü olduğun kimselerden başla. Yeteri kadar mal elinde tuttuğun için kınanmaz-sın.” Buharı ve Müslim de Ebu Hureyre’den rivayet ettiklerine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sadakanın hayırlısı zenginken verilen sadakadır. İşe geçindirmekle yükümlü olduğun kimselerden başla.”

Cabir b. Abdullah’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.), Ahmed, Müslim, Ebu Davud ve Nesai’nin rivayetine göre- şöyle buyur­muştur: “Sizden biriniz eğer fakir ise önce kendinden başlasın. Eğer artarsa kendisi ile birlikte geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerle başlasın. Yine bundan sonra artacak bir şey olursa, artık başkasına tasadduk etsin.”

Daha sahih olan görüşe göre bu ayet-i kerime, hükmü sabit olup mensuh değildir. Çünkü ayet-i kerimede arta kalanın infak edilmesinin farz olduğuna delâlet eden bir ifade yoktur. Bilakis ayet-i kerime farz olan zekâtı değil de na­file olarak ne infak edeceklerini soranlara cevap olmak üzere nazil olmuş olup burada Yüce Allah bu gibi kimselere Allah’ın razı olacağı sadaka türünü beyan etmektedir. [43]

Yetimin Malına Velayet

220- .Dünya ve ahiret hususunda. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: On­lar lehine ıslah etmek hayırlıdır. Şayet onlarla bir arada yaşarsanız sizin kar-deşlerinizdirler. Allah ıslah yapanları da fesat yapanları da bilir. Eğer Allah dileseydi muhakkak sizi zahmete sokardı. Şüphesiz Allah Aziz’dir, Hakim’dir.

Nüzul Sebebi

Ebû Dâvûd, Nesaî, Hâkim ve başkalarının rivayetine göre İbni Abbâs şöy­le demiştir: Yüce Allah’ın: “Yetimin malına da… en güzel olandan başka bir su­retle yaklaşmayın.” (En’âm, 6/152) buyruğu ile: “Şüphesiz haksızlıkla yetimle­rin mallarını yiyenler… (Nisa, 4/10) ayet-i kerimesi nazil olunca, yanında yetim bulunan herkes gidip yetimin yiyeceğini kendi yiyeceğinden, içeceğini kendi içeceğinden ayırdı. Yetimin yiyeceğinden bir miktar bir şey arttı mı, onu yiyip bitirinceye yahut da bozuluncaya kadar o yetim için saklanırdı. Bu durum on­lara ağır gelince konuyu Resulullah (s.a)’a zikrettiler. Bunun üzerine Yüce Al­lah: “Bir de sana yetimleri sorarlar.” ayetini indirdi.

ed-Dahhâk ve es-Süddî der ki: Bu ayetin nüzul sebebi şudur: Araplar câhiliye döneminde yetimlerle birlikte yiyip içmekten ve diğer işlerde onlarla müş­terek olmaktan çekinirlerdi. [44]

Açıklaması

Sana bir de yetimlerle birlikte oturup kalkmak ve onların işlerini görüp gözetmekten sorarlar. Acaba onların mallarını kendi mallarına karıştırmak mıdırlar, yoksa onların mallarını ayrı mı tutmalıdırlar? Yüce Allah onlara şöy­le cevap vermektedir: Mallarını artırıp çoğaltmak ve korumak suretiyle ıslah maksadını gütmek, onlardan uzak durmaktan hayırlıdır. Eğer mallarını katıp karıştırmak yetimlerin faydasına, onların hayrına ise bu hayırlıdır. Onlar din ve neseb itibariyle sizin kardeşlerinizdirler. Kardeş, kardeşle birlikte olur, mal­ları birbirleriyle iç içe girer ve bunda bir mahzur, zorluk yoktur. Şayet nakit paralar gibi birtakım mallarını ayrı tutmakta, mallarını ıslâh sözkonusu ise o vakit hayırlı olan bu olur. Onlar hakkında maslahata riâyet etmek ve malları­na güzel bir şekilde nezâret etmek, sizin için bir görevdir.

Bu ayet-i kerime iyi niyet bulundurmak şartıyla, yetimlerin mallarını ken­di mallarına karıştırmak hususunda bir izin ihtiva etmektedir. Velinin bu işi yaparken kendisine fayda sağlamak, yetime de zarar vermek kasdı olmamalı­dır. Onların mallarının kendi mallarına karışması, haksız yere mallarını yemeye yol açmamalıdır. Şanı Yüce Allah kimin iyilik, kimin kötülük yaptığını ve nefislerin bütün gizlediklerini bilendir. “Allah ıslah yapanları da fesat yapan­ları da bilir.” cümlesi böyle bir durumdan sakmdırmaktadır. Yüce Allah bura­da kimin ıslah, kimin de fesat ettiğini bildiğini haber vermektedir. Bunun an­lamı ise şudur: O her birisine yaptığı işe göre karşılık verir. Çoğunlukla sakın­dırmak maksadıyla Allahu Teâlâ’ya “bilmek” nisbet edilir.

Şayet Yüce Allah yetimlerden uzak durmayı ve onların mallarını da kendi mallarınızdan ayırmayı farz kılmak suretiyle size darlık vermek ve işinizi zor­laştırmak dileseydi, elbetteki bunu yapardı. Fakat O şu iki maslahatı dikkate almaktadır: Yetimin maslahatı ile kolaylık ve zorluğu defetme maslahatı. Şanı Yüce Allah umumiyetle kullarına kolaylık sağlar: “Allah sizin için kolaylık di­ler ve sizin için zorluk dilemez.” (Bakara, 2/185); “Dinde sizin için herhangi bir zorluk kılmadı.” (Hacc, 22/78).

O Yüce Allah asla mağlup edilemeyen güçlüdür. Zor olan amellerle mükel­lef tutmaya kadir olandır; fakat O yaptığında hikmeti sonsuz Hakimdir ve an­cak takatin içinde olan şeylerle mükellef tutar. Nitekim Yüce Allah: “Allah hiç­bir nefsi vüsatinden fazlasıyla mükellef tutmaz.” (Bakara, 2/286) diye buyur­maktadır. [45]

Müslüman Erkeğin Müşrik Kadın İle Evlenmesi

221- Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın. Mümin bir cariye hoşunuza gitse bile müşrik bir kadın­dan elbette daha hayırlıdır. Müşrik er­keklere de iman edinceye kadar nikah­lamayın. Mümin bir köle hoşunuza git­se bile müşrik bir erkekten elbette da­ha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar. Allah ise izniyle cennete ve mağfirete davet eder ve ayetlerini insanlara ib­ret alsınlar diye apaçık bildirir.

Nüzul Sebebi

İbnü’l-Münzir, İbni Ebi Hatim ve el-Vâhidî, Mukatil’den şöyle dediğini ri­vayet etmektedirler: Bu ayet-i kerime İbni Ebi Mersed el-Ganevî hakkında nazil olmuştur. O, Peygamber (s.a.) den Anâk adındaki çok güzel bir müşrik kadınla evlenmek için izin istemişti. İşte bu ayet-i kerime buna dair nazil olmuştur.

Bir diğer rivayette de şöyle denilmektedir: Resulullah (s.a) Mersed b. Ebî Mersed el-Ğanevî’yi orada bulunan birtakım müslümanları çıkartmak üzere Mekke’ye göndermişti. O câhiliye döneminde Anâk adında bir kadını seviyor­du. Bu kadın yanına geldi ve: Başbaşa kalalım mı? diye teklifte bulundu. Kadı­na “Yazık sana! İslâm bizim aramıza engeldir.” dedi. Kadın: Peki benimle evle­nir misin? dedi. Mersed: “Evet, fakat Resulullah (s.a.)’a dönüp onunla danışa­cağım” dedi. Onunla danışması üzerine de bu ayet-i kerime nazil oldu.

el-Vahidî’nin es-Süddî yoluyla rivayetine göre Ebû Mâlik, İbni Abbâs’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime Abdullah b. Revâha hak­kında nazil olmuştur. Onun siyah bir cariyesi vardı. Bir seferinde kızdı ve ona bir tokat vurdu. Daha sonra yaptığı bu işten dehşete kapıldı. Resulullah (s.a.)’ın yanına varıp ona durumu bildirdi ve: Andolsun, onu azad edip onunla evleneceğim, dedi ve dediğini yaptı. Bazı kimseler bundan dolayı onu tenkid ederek: Bir cariye ile mi nikahlanıyor? diye sordular. Allah da bu ayet-i kerime­yi inzal buyurdu. Bunu İbni Cerîr et-Taberî de es-Süddî’den munkatı’ olarak nakletmiştir.

Süyutî’nin de belirttiği gibi nüzul sebebinde iki husus gözönünde bulundu­rulur: Birincisi ashabın bir ayetin nüzul sebebine dair bir rivayeti, o ayetin ma­nasını açıklamak içindir. Aynı zamanda bu rivayet meydana gelen benzer hu­susları da kapsar.

Ashabın zikrettiği sebep, bazan ayetin nüzulünden sonra da meydana gel­miş olabilir. [46]

Açıklaması

Bu ayet-i kerime İslâm toplumunun yapılanmasını sağlayan hükümler arasında yer alır. Yüce Allah yetimlerle evlilik dolayısıyla bir arada bulunmaya izin verince, peşisıra müşriklerle nikâhlanmanın sahih olmayacağını da açıkla­maktadır.

Ayetin anlamı şudur: Ey müminler! Kitapları olmayan müşrik kadınlarla Allah’a ve âhiret gününe iman edip Muhammed’i tasdik edinceye kadar evlen­meyiniz. Müşrik lafzı bu anlamıyla Yüce Allah’ın şu buyruğunda yer almakta­dır: “Kitap Ehli’nden olan kâfirler de müşrikler de Rabbinizden üzerinize her­hangi bir hayrın indirilmesini istemezler.” (Bakara, 2/105); “Kitap Ehli’nden ve müşriklerden olan kâfirler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar ayrılmaya­caklardır.” (Beyyine, 98/1). Özetle; şirkleri üzere devam ettikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyiniz.

Allah’a ve rasûlüne iman eden bir câriye, toplumsal açıdan aşağı konumda ve köle olsa dahi, güzelliği, soyu, konumu ve malı olan müşrik bir kadından da­ha üstündür. Çünkü dinin de hayatın da kemali ve şerefi ancak iman iledir. Mal ve mevki ile ise sadece dünyevî kemal sözkonusu olur. Dine ve ona bağlı olan dünyadan tabi olan şeylere riayet etmek yalnızca dünyaya riâyet etmek­ten önce gelir.

Mümin kadınlarınızı da, Allah’a ve rasûlüne iman edinceye kadar müş­rik erkeklerle evlendirmeyiniz. Sosyal bakımdan aşağı konumlarda olmasına rağmen, Allah’a ve rasûlüne iman eden bir köle ile kadınlarınızı evlendirme­niz, hür ve müşrik bir erkekle evlendirmenizden sizin için daha hayırlıdır. İsterse bu müşrik makam, mevki, soy ve şeref itibariyle hoşunuza gitmiş ol­sun.

Müslüman erkeğin, müşrik kadın ile, müslüman kadının da ister Kitap Ehli olsun, ister müşrik olsun mutlak olarak kâfir bir erkek ile evlenmesinin haram kılınış sebebi şudur: Bu müşrik erkekler ve kadınlar müslümanları küf­re ve cehenneme götüren, kötü olan her şeyi işlemeye sebep olabilirler. Zira bunların doğruya iletecek sağlıklı bir dinleri, kendilerini hakka iletecek semavî bir kitapları da yoktur. Üstelik imanın nurunun bulunduğu bir kalp ile karan­lık ve sapıklığın yer ettiği bir kalbin tabiatları arasında da karşılıklı nefretleş-me ve soğukluk sözkonusudur.

O bakımdan müşriklerle birlikte olmayınız, onlarla evlilik dolayısıyla ak­rabalığınız da olmasın. Çünkü evlilik dolayısıyla akrabalık bir arada bulunma­ya, ülfete, sevgiye ve onlardan etkilenmeye yol açar. Sapık fikirlerin onlardan geçmesine, şer’î olmayan fiil ve adetlerin de taklid edilmelerine sebep olur. Üs­telik çocuklar da hevâ ve sapıklıklara uygun olarak yetiştirilir, eğitilir. Kısaca­sı müşrik kadınların nikâhlanmalarının haram kılınmasının sebebi neticede ateşe sürüklenmeye vesile olabilir. Yüce Allah ise indirmiş olduğu Kitabı ve peygamberleri aracılığı ile cennete, cennetin nimetlerine ulaştıran şeylere çağı­rır ve onlara iletir. İzniyle, emir ve iradesiyle hak olan yolu göstermesiyle mağ­firete, günahların örtülmesine davet eder. İnsanlara ayetlerini, hüküm ve delil­lerini öğüt alsınlar, hayır ve şerri birbirinden ayırdedebilsinler, O’nun emrine aykırı hareket etmesinler, nevalarının gösterdiği yolda veya şeytanın ardından gitmesinler diye açıklar. Çünkü hükümlerin illet ve delilleriyle sözkonusu edil­mesi, o hükümlere razı olmaya ve onları yerine getirmek üzere eli çabuk tut­maya daha bir iticidir.[47]

Hayız (Ayhali) Ve Hükümleri

222- Sana ay halinden sorarlar. De ki: “O bir ezadır. Ay halinde kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendi­ler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Gerçekten Al­lah çokça tevbe edenleri ve çokça te­mizlenenleri sever.

223- Kadınlarınız sizin için bir tarla­dır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için önden (iyi amel­ler) gönderin. Bir de Allah’tan korkun ve bilin ki her halde O’nun huzuruna varacaksınız. Müminlere müjdele!

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak Müslim ve Tirmizî, Enes b. Mâ-lik’ten şunu rivayet etmektedirler: Yahudiler kadınları ayhali olduğu takdirde onlarla birlikte yemek yemez ve aynı odada kalmazlardı. Resulullah (s.a.)’ın ashabının Hz. Peygamber’e bu durumu sormaları üzerine Yüce Allah: “Sana ay halinden sorarlar” ayetini indirdi ve: “(Kadınlarınız ay hali iken) cinsi ilişki dı­şında her şeyi yapabilirsiniz” diye buyurdu.
  2. ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak da Buhari, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin rivayetine göre Hz. Câbir şöyle demiştir: “Yahudiler, Erkek hanımı­na arkadan gelerek cima’ ederse -yani arkadan yaklaşıp ön tarafından cimâda bulunursa- çocuk şaşı olur, derlerdi. Bunun üzerine: “Kadınlarınız sizin için bir tarladır…” ayeti nazil oldu. [48]

Mücâhid der ki: “Ayhalinde kadınlardan uzak durur ve ayhali süresince kadınlara arkalarından yaklaşırlardı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil ol­du.” Hâkimin rivayetine göre de İbni Abbâs şöyle demiştir: “Şu Kureyşliler ka­dınlarla evlenir ve yüzyüze veya arkalarını çevirmiş olarak onlardan zevk alır­lardı. Medine’ye geldiklerinde Ensâr’dan kadınlarla evlendiler. Mekke’de yap­tıklarını onlarla da yapmaya kalkıştılar. Ancak Ensar kadınları böyle bir şeye karşı çıktılar ve: Bu bizim daha önce bilmediğimiz bir şeydir, diyerek kabul et­mediler. Bu konuda söylentiler oldukça yayıldı, nihayet Resulullah (s.a)’a ha­ber ulaşınca, Yüce Allah da bu hususta: “Kadınlarınız sizin için bir tarladır.” ayetini inzal buyurdu. [49]

Açıklaması

Bu, “vav” edatı ile atfedilen üçüncü bir sorudur. Çünkü bu sorunun kendi­sinden önce ve sonrası ile de ilişkisi vardır. Peygamber (s.a.)’e ayhalinin hük­mü hakkında soru sorulmuştu. Çünkü Yahudiler; Kirli olduğu günlerde, ayhali olan kadına dokunan herkes necis olur, diyorlar ve ayhali olan kadın ile ilişki konusunda işi alabildiğine sıkı tutuyorlar, önceden de açıkladığımız gibi yeme­lerini, içmelerini dahi ayırıyorlardı. Hristiyanlar ise ayhali ile ilgili hususlarda işi gevşek tutuyor, ayhali ile sair zamanlar arasında fark gözetmiyorlardı. Ca-hiliye döneminde Araplar da Yahudiler ve Mecusiler gibi idiler. Ayhali olan ka­dınla aynı yerde kalmıyorlar, birlikte yemek yemiyorlardı. İşte bu farklı du­rumlar müslümanlara ayhali zarfında kadınlarla birlikte olmanın hükmünü sormaya itmiştir. Yüce Allah da onlara şöylece cevap verdi:

Ayhali erkeğe de kadına da bir eza ve rahatsızlık veren birşeydir. O ba­kımdan ayhali süresince kadınlarla ilişki kurmaktan uzak durunuz. İlişki kur­manın dışında meselâ öpmenin, baldırlarına dokunmanın -Hanbelîlerin görü­şüne göre- bir mahzuru yoktur. Çünkü Ahmed, Müslim ve Sünen sahiplerinin daha önceden kaydettiğimiz rivayet ettikleri hadiste: “Cima’ dışında her şeyi yapabilirsiniz.” denilmektedir. Cumhur ise göbek ile dizkapağı arasındaki böl­geden faydalanmayı da haram görmüşlerdir. Çünkü Ebû Davud’un, Hizam b. Hakîm’den, o amcasından rivayet ettiğine göre, amcası Resulullah (s.a)’a: Ay­hali iken hanımımdan bana helâl olan nedir? diye sormuş; Hz. Peygamber de: “İzar (peştemal)ın yukarısı senin için helâldir.”. Yani göbekten yukarısı, diye buyurmuştur. Diğer taraftan izar altındaki yerlerden faydalanmak kişiyi cima’ tehlikesi ile karşı karşıya bırakır.

Tıp, şeriatın bu doğrultudaki hükmünü desteklemektedir. Doktorlar ayha-li sırasında ilişkinin kadının üreme organlarında aşırı acı ve iltihaplara sebep teşkil ettiğini, aynı şekilde bu kanın erkeğin organının ağzından içeri girdiği takdirde onda da akıntıyı andıran irinli bir iltihaba neden olduğunu, eğer ka­dında bir hastalık var ise bu hastalığın erkeğe de bulaştığını, hatta bu durum­da ilişki kurmanın kadında da erkekte de kısırlık sonucunu verebileceğini is­patlamış bulunmaktadırlar.

Ayhalinden kadınlarınız temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız. Su ile gusletmek suretiyle temizlendikleri takdirde, Allah’ın size emretmiş olduğu ve izin verdiği taraftan -ki o da ön taraftar- onlarla ilişki kurunuz. Çünkü nesil yeri orasıdır. -“Tuhr” ayhali kanının kesilmesi, “tetahhur” ise gusletmek de­mektir.- Şüphesiz Allah masiyetlerinden tevbe edenleri sever. Meselâ, kadınla­ra ayhali esnasında veya arka yoldan yaklaşmak ve buna benzer fıtrat ve selim bir tabiat ile çatışan kötülüklerden uzaklaşmak gibi. Allah’ın sevmesi, kulunun sevap kazanmasını dilemesidir. Tevbe ise onun masiyet halinden dönmesidir. Ayet-i kerimede “varmak” ilişki kurmaktan kinaye olarak zikredilmiştir.

Ayhalinden temizlenmiş olan kadınlarınız sizin ekin ekme yeriniz, neslini­zin artıp çoğaldığı yerlerdir. Erkeğin nutfesi yere saçılan bir tohum gibidir. Ay­hali süresinde kadınlara yaklaşmak helâl değildir. Çünkü o dönemde tarla eki­ni kabule hazır değildir, arka yoldan yaklaşmak da helâl değildir; çünkü neslin çoğalacağı yer orası değildir. Ayrıca bunun bedene de bir takım zararları var­dır.

Bu ikinci ayet-i kerime bir önceki ayetin bir açıklaması sayılabilir. Ayet, kadından faydalanmanın meşru kılmış hikmetini de açıklamaktadır ki, bu da doğum suretiyle insan türünü korumaktır.

Hangi şekilde isterseniz çekinmeden tarlanıza varınız. Ayakta, oturarak, yanı üzerinde yatarak, yüzünü döndürmüş veya arkasını çevirmiş olarak. Sa­dece ilişki kurulan yer aynı olmalıdır ki, o da ekin ekme yeri olan ön tarafıdır. Tıpkı ekin ekmek istediğiniz tarlalarınıza nereden dilerseniz oradan gittiğiniz gibi. Herhangi bir yön size mahzurlu değildir. Aynı şekilde ayet-i kerime, zina yoluyla değil de nikâh ile ve şer’an izin verilmiş olan zamanlarda ihramlı olma­dığı, oruçlu ve itikafta bulunmadığı zamanlarda kadınlara yaklaşmanın mu­bah olduğunu ifade etmektedir.

Ahiret gününde sizin için bir hazırlık olmak üzere salih amellerden[50] ve hayırdan kendiniz lehine önden bir şeyler gönderin, Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının, masiyetlere yaklaşmayın, O’nun koyduğu sınırları zorlamayın, ayhalinde iken eşlerinizle cinsî münasebete girmeyin. Dindar olan kadını tercih ediniz, erkeğe kötü muamele eden, kötü huylu ve çocukları kötü bir şekilde eğitmesi muhtemel ahlâkî yönü düşük kadından yüz çevirin.

Kat’iyetle de biliniz ki sizler, ahirette Rabbinizle karşılaşacaksınız ve O iyilik yapana mükâfat, kötülük yapana da ceza verecektir.

Allah’ın emirleri üzerinde dosdoğru yürüyen müminlere kurtuluşu, kerem ve lütfü, dünya ve ahirette mutluluğu müjdele! Allah’ın sınırlarını aşarak şeh­vet ve arzularının peşinden takılıp giden ve teşrî’ buyurulmuş kanunların dışı­na çıkanlara gelince; onlar dünya hayatında zarar görmekten, ahirette de aza­ba uğramaktan kurtulamazlar. Dünya hayatında görecekleri zarar huzursuz­luk ve ızdırap, keder, korku ve buna benzer ruhî ıztırablarla da olabilir. [51]

Allah Adına Yemin Etmek İle Lağv Yemini

224- Allah’ı yeminlerinizle iyilik etme­nize, sakınmanıza ve insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Allah Semî’dir, Alîm’dir.

225- Allah yeminlerinizdeki lağivden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sorumlu tutar. Allah Gafûr’dur, Halîm’dir.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin inişiyle ilgili olarak İbni Cerîr et-Taberî, İbni Cüreyc’den şunu rivayet etmektedir: Yüce Allah’ın: “Allah’ı yeminlerinizle… engel yapmayınız.” ayeti, Hz. Ebû Bekir ifk olayında münafıklar ile birlikte, ileri geri konuşup Ai-şe (r. anhâ) hakkında onlara benzer sözler söyleyince, Mistah’a infakta bulun­mamak üzere yemin etmesi dolayısıyla nazil olmuştur. Yine Yüce Allah’ın: “Sizden fazilet ve genişlik sahibi olan kimseler yakınlara… vermemeye yemin et­mesin.” (Nur, 24/22) buyruğu da onun hakkında nazil olmuştur.

el-Kelbî der ki: Abdullah b. Revâha hakkında kızkardeşinin kocası (eniştesi) Beşîr b. en-Nu’mân ile konuşmamak, yanma ebediyyen girmemek, kendisi ile hanımının arasını düzeltmemek üzere yemin etmesi ve: Bunu yapmamak üzere Allah adına yemin ettim, o bakımdan yeminime bağlı kalmaktan başka bir şey bana helâl olmaz, demesi üzerine, Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirmiştir. [52]

Açıklaması

Ayetin iki tane anlamı vardır: Birincisi bir kimse akrabalık bağını gözet­me, sadaka verme, insanlar arasını düzeltme veya ibadet ve benzeri hayır tü­ründen herhangi bir şey işlememek üzere yemin edecek olur ise; Allah adına yapılan bu yemin, işlenmemek üzere yemin edilen “birr ve takvâ”nın yapılma­sına engel olamaz. Böyle bir iyiliği ve hayrı işlemek istediği takdirde mümine düşen, yalnızca yeminin kefaretini yerine getirip hakkında yemin ettiği o işi yapmaktır. Nitekim Resulullah (s.a.) -İbni Mâceh dışında Kütüb-i Sitte sahiple­rinin rivayetine göre- Abdurrahmân b. Semura’ya şöyle demiştir: “Herhangi bir şey hakkında yemin edip de bir başkasının ondan daha hayırlı olduğunu görür­sen hayırlı olanı yap ve yemininin keffâretini yerine getir.” Buna göre ayet-i ke­rime, hayır işlemeyi istedikleri takdirde, Allah adına yemin eden kimselerin karşı karşıya kaldığı sıkıntıyı kaldırmak içindir.

İkinci anlamına gelince: İyiliği, takvayı ve insanlar arasını düzeltmeyi is­temeniz dolayısıyla Allah adına çokça yemin etmeye kalkışmayınız. Çünkü çokça Allah adına yemin etmekte O’nu bir bakıma hafife almak, küçük düşür­mek ve Allah’a karşı cüret sahibi olmak sözkonusudur. Mümine düşen ise Yüce Allah’ı tazim etmek, gereken saygıyı göstermek, mümkün olduğunca da yemin­den uzak durmaktır; yemin eden kişi ister doğru sözlü olsun, ister yalancı. Hz. Ömer ve Şafiî gibi vera’ ve takva sahibi kimseler ne kendisi bir şey anlatırken, ne de başkasından bir şey naklederken Allah adına yemin etmezlerdi. O tak­dirde ayet-i kerime yemin etmeksizin konuşanın sözüne güveni sağlamak üze­re Allah adına çokça yemin etmeyi ve Allah adının yeminlerde gelişigüzel kul­lanılmasını yasaklamış olmaktadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: “Çok­ça yemin eden aşağılık hiç bir kimseye itaat etme.” (Kalem, 68/10).

Bu, uyulmaması halinde kefaretin gerektiği “mün’akide yemin” hakkında­dır. Mün’akide yeminin kefareti ise, varlıklı kimse için ya on fakire yemek yedir­mek yahut onları giydirmek veya bir köle azad etmektir. Bunları bulamayan yoksul bir kimse ise, üç gün oruç tutar. Yüce Allah kalplerin kazandıklarından yani yemin etme kasdından dolayı sorumlu tutacağını haber vermektedir. Bu so­rumlu tutmak ise ya kefaret ile olur veya keffarette bulunulmaması halinde ce­zalandırmakla olur. Ta ki Allah’ın adı gelişigüzel kullanılmasın. O’na duyulması gereken tazim sarsılmasın veya Allah’ın adı salih amellere engel kılınmasın.

Lağiv yeminine gelince; Yüce Allah bizlere bu yemini bozmaktan dolayı sorgulanmanın ,cezalandırılmanm ve kefaretin sözkonusu olmadığını haber vermektedir. Çünkü bu tür yeminler yemin kasdı olmaksızın yapılır. Allah ise kullarını çok bağışlayıcıdır. Kalplerinin kastetmedikleri şeylerden dolayı onları sorumlu tutmaz. İradeleri dışında meydana geldiğinden dolayı da onlara ağır gelecek şeylerle onları mükellef tutmaz.

Şâfiîlere göre lağiv yemini, yemin edenin ağzından yemin kasdı olmaksı­zın dökülüveren sözlerdir. Kişinin: Hayır vAllahi, Evet vAllahi, demesi gibi. Bu tür yemin dolayısıyla sorguya çekilmemek, bundan dolayı kefaretin vacib ol­maması demektir.

İmam Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed’e göre ise lağiv yemini kişinin meyda­na geldiğini zannettiği şeye dair yemin etmesi sonra da durumun böyle olmadı­ğının ortaya çıkmasıdır. Diğer bir ifadeyle lağiv, kişinin zanna dayalı olarak hakkında yemin ettiği ve gerçeğin o zannın hilâfına olduğu her bir husustur. Bu tür yeminler dolayısıyla sorguya çekilmek sözkonusu değildir. Yani böyle bir yeminin kefareti vâcib değildir. Kasdî olmayarak dilden dökülüveren ifade­ler hakkında ise kefaret icabeder. [53]

Zahir olan ise birinci görüştür. Çünkü Allah yemini iki kısma ayırmakta­dır: Birisi kalbin kazandığı, diğeri ise lağiv yemini. Kalbin kazandığı, gönlün ve fikrin maksad olarak gözettiği şeydir. Lağiv bunun zıddı olarak tespit edildi­ğine göre, burada yemin kasdı güdülmeksizin söylenen söz olduğu anlaşılır, el-Mervezî der ki: Lağiv olduğu üzerinde ilim adamlarının ittifak ettikleri lağiv yemini; kişinin evet vAllahi, hayır vAllahi sözlerini yemin kanaati olmaksızın ve yemini dilemeksizin söz arasında söylemesidir. Hz. Âişe (r. anhâ) de dedi ki: Lağiv yeminleri tartışma esnasında, şakalaşma ve kalbin maksat olarak gözet­mediği sözler esnasında sözkonusu olur.[54]

Îlâ’nın Hükmü

226- Hanımları hakkında îlâ yapanlar için dört ay beklemek vardır. Şayet dö­nerlerse şüphesiz Allah Gafûr’dur, Ra-hîm’dir.

227- Eğer boşamaya karar verirlerse şüphesiz Allah Semî’dir, Alîm’dir.

Nüzul Sebebi

İbni Abbas dedi ki: Cahiliye dönemi insanlarını îlâsı bir yıl, iki yıl ve bun­dan daha fazla süre idi. Allah bunun süresini dört ay olarak belirledi. Her kim dört aydan daha aşağı îlâ yaparsa onun bu yaptığı îlâ, îlâ değildir. Saîd b. el-Müseyyeb de şöyle demektedir: îlâ cahiliye dönemi insanlarının birbirlerine za­rar verdiği yollardan birisiydi. Kişi kadını istemiyor, bununla birlikte o kadınla başkasının evlenmesini de arzu etmiyor ise, ona ebediyen yaklaşmamak üzere yemin eder ve onu bu şekilde dul ya da evli olmaksızın terkederdi. Yüce Allah bunun için, erkeğin kadın hakkındaki kanaatinin kendisi ile bilineceği süreyi dört ay olarak tespit etti ve şanı Yüce Allah: “Hanımları hakkında îlâ yapan­lar…” ayetini indirdi. [55]

Müslim de Sahih’ inde Resulullah (s.a.)’m îlâ yaptığını ve bu şekilde ha­nım boşamış olduğunu zikretmektedir. Onun îlâ yapmasının sebebi, hanımları­nın kendisinden karşılayamıyacağı birtakım harcamalara yönelik istekleriydi.

İbni Mâce’nin sözkonusu ettiği bir başka sebebe göre Hz. Zeyneb, Hz. Pey­gamberin hediyesini geri çevirince, o da bundan kızmış ve hanımlarına îlâ yap­mış idi.

Ayet-i kerimenin kendisinden önceki ayet ile olan ilişkisi gayet açıktır. Çünkü bundan önce kadınlar ile ilgili ve yeminlere dair birtakım hükümler geçmiş bulunmaktadır. Bu ayet-i kerime ise her iki hususa dair birtakım hü­kümleri bir arada zikretmektedir. [56]

Açıklaması

Hanımlarına yaklaşmamak üzere yemin edenler için Yüce Allah azami olarak dört aylık bir süre belirlemiştir. Bu (daha) uzun bir süre ile îlâ yapma­nın Yüce Allah’ın razı olmayacağı bir şey olduğuna işarettir. Çünkü bu şekilde bir îlâ ilişkileri koparmak ve anlaşmazlıkların devamını ifade eder. Ayrıca sü­reyi sınırlandırmakla Yüce Allah, bu yolla kadına zarar verilmesini, hakir dü­şürülmesini ve haklarının çiğnenmesini önlemek istemiştir.

Şayet söz ile değil de fiilen ^ kendisinden uzak durmak üzere ettikleri ye­minlerinden geri dönecek olurlarsa, şüphesiz Allah yeminlerini bozmalarından dolayı onlara mağfiret eder. Çünkü bu şekilde bir dönüş, bu tür yemin edenler hakkında bir tevbedir. Allah böylelerine de, onların dışındaki diğer müminlere de son derece merhametlidir. Geçmişte yaptıklarından dolayı onları sorumlu tutmaz. Çünkü onun rahmeti her şeyi kuşatmıştır.

“Dört ay beklemek vardır.” buyruğunun anlamı şudur: Yani koca yemin et­tiği aydan itibaren dört ay süre beklenir. Sonra ondan ya hanımına geri dön­mesi ya da hanımını boşaması istenir. Bundan dolayı Yüce Allah: “Şayet döner­lerse” diye buyurmaktadır. Eğer hanımlarını boşamayı kararlaştırır ve hanım­larına dönmez iseler, şüphesiz Allah onların yaptıkları îlâyı da verdikleri talâkı da çok iyi işitendir, niyetlerini çok iyi bilendir. Helal veya haram, yaptıklarını çok iyi bilendir. O bakımdan yaptıklarında O’nun gözetimi altında olduklarını bilsinler. Eğer kadınlara eziyet ve zarar vermek istiyor iseler, onları cezalandı­racak olan O’dur. Şayet kadınlarını Allah’ın sınırlarına riâyet etmek için zorla­mak gibi şer*î bir mazeretleri varsa, şüphesiz ki Allah da onlara mağfiret eder.

Özetle hüküm şöyledir: Hanımına yaklaşmayı terk etmek üzere yemin edip bu terkini dört ay süre ile sürdüren bir kimse ya hanımına geri dönerek yeminini bozmuş olacak ve bunun keffâfetini ödeyecektir ya da hanımını boşa­yacaktır. Şayet boşamak istemezse onun yerine hâkim hanımını ondan boşar. Yani bu durumda olan erkek, iki işten birisini yapmakta munhayyerdir; hanı­mına dönmek veya hanımını boşamak. Hanımına dönmek boşamaktan daha faziletlidir. Çünkü Yüce Allah dönüşün karşılığında mağfiret ve rahmetini zik­retmekte, talak halinde ise Allah’ın onların sözlerini muhakkak işitiğini, niyet ve fiillerini de çok iyi bildiğini belirterek tehdit etmektedir.

2- Hanefîlerin dışında kalan Cumhura göre yemini ortadan kaldıran fey’ fiilden yapılan dö­nüştür, sözle yapılan fey* îlâyı kaldırmaz. [57]

Boşanmış Kadının İddeti Ve Kadınların Hakları

228- Boşanan kadınlar kendiliklerin­den üç kur’ beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimseler ise­ler, Allah’ın kendi rahimlerinde yarat­tığını gizlemeleri onlara helal değildir. Eğer barışmak isterlerse kocaları onla­rı geri almaya daha çok hak sahibidir­ler. Kadınların üzerlerindeki haklar gibi ma’rûf bir şekilde hakları da var­dır. Erkeklerin ise kadınların üzerinde bir dereceleri vardır. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.

Nüzul Sebebi

Ebû Dâvûd ve İbni Ebî Hatim, Ensârdan olan Yezîd b. ez-Seken’in kızı Es-mâ’dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) döneminde ko­cam beni boşadı. O sırada boşanan kadın için iddet sözkonusu değildi. Bunun üzerine Yüce Allah boşamak için iddet müddetini beyan buyurup “Boşanan ka­dınlar kendiliklerinden üç kur” beklerler” buyruğunu indirdi. [58]

Açıklaması

Ayhali gören ve kocaları tarafından boşanan hür kadınlar, boşandıktan sonra üç ayhali veya temizlik süresi beklesinler. Böylelikle rahminde çocuk olup olmadığı öğrenilmiş ve neseblerin karışması önlenmiş olur. Önceden de açıkladığımız gibi bu ayetin hükmü dışında kalan üç tür kadın vardır:

Bunların birincisi kendileriyle zifafa girilmeden boşanan kadınlardır. Bun­lar için iddet sözkonusu değildir. Diğer iki kısım ise, ayhali yaşma gelmeyen küçükler ile yaşlılıkları sebebiyle ayhalinden kesilmiş olanlardır. Bunların da iddeti üç aydır. Üçüncü tür ise hamile kadınlardır ki bunların da iddeti doğum yapmalarıdır. Buna göre bu ayet-i kerime ayhali olmaları mümkün olan ve kendileri ile gerdeğe girilmiş hamile olmayan kadınlar hakkında hastır.

Yüce Allah’ın “Kendiliklerinden üç kur’ beklerler.” buyruğu, kadınların id-detleri bitene kadar bu süreyi tamamlamak üzere sabredip beklemek üzere kendilerini zorlamakla yükümlü olduklarına işaret etmektedir. O bakımdan sakın nevalarının ve arzularının istikametinde gitmesinler. Zira iddetin çabu­cak bitmesini bir başka koca ile evlenmeyi arzulayabilirler. Bu ifade ile latif bir şekilde dikkatler çekilmektedir. Bu ifadede bir tazim ve bir tebcil vardır. Çün­kü bu konuda onlara sarih bir emir verilmemekte (işaret ile yetinilmekte)dir.

Bu bekleyişin hikmeti ise kadının rahminde (çocuktan yana) bir değişiklik olmadığının bilinmesi, böylelikle neseblerin karışmasının önlenmesidir. Bun­dan dolayı kadınların hamilelik veya ayhali türünden rahimlerinde bulunan herhangi bir şeyi gizlemeleri -iddet uzasa bile bir başka kocayla evlenmek üz-re- helâl değildir. Yine iddet içerisinde kaldıkları sürece nafakanın devam et­mesi kasdıyla ayhalini gizlemek suretiyle yalan söylemeleri de onlar için helâl değildir. Şimdilerde mahkemeler[59] iddetin azamî süresini -Mâliki mezhebinde olduğu gibi- bir kamerî yıl olarak kabul etmekte ve buna göre uygulama yap­maktadırlar.

Kadınlar eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eden mümin ka­dınlar iseler, böyle davranmalıdırlar. Çünkü Allah için hiç bir şey gizli değildir. O herkesi Kıyamet gününde sözleri ve amelleri dolayısıyla hesaba çekecektir. Bu durum kadının rahminde bulunanlar hususunda güvenilir olmasını gerek­tirir. Şayet kâmil imana sahip olmadığından dolayı güvenilir bir kimse olmazsa kendisini de başkasını da saptırır. Bu ifadeler* hakka muhalif yapacakları beyanlar dolayısıyla kadınlar için oldukça ağır bir tehdit ifade eder. Aynı zaman­da bu hususta onların söylediklerinin kabul edileceğini göstermektedir. Çünkü bu, ancak onlar tarafından bilinebilen bir husus olup çoğu zaman buna dair açık bir delil ortaya koymaya imkân yoktur. Bundan dolayı iş onlara bırakılmış ama çeşitli sebeplerle hakkın dışında haber vermemeleri için de onlara tehditte bulunulmuştur.

Talakın ric’î olması halinde, onların kocaları o kadınları evlilik yuvasına iddet süresi içerisinde geri döndürmeye daha bir hak sahibidirler. Bu, şeriatın önceki evlilik bağını devam etirmek hususundaki hırsından dolayıdır. Çünkü Allah nezdinde boşamadan daha çok buğzedilen bir helâl yoktur. Kadına düşen ise, kocasının ric’at talebine uygun karşılık vermektir. Ancak ric’atten maksa­dın her iki eş için de hayır olması şarttır. Eğer bundan kasıt intikam, zarar vermek, kadının bir başkası ile evlenmesini önlemek olduğu takdirde; kadına böyle bir zarar verdiği için Allah nezdinde günahkârdır.

Ric’at vesilesi ile Yüce Allah eşlerin her ikisine de hak ve görevlerini hatır­latmaktadır. Erkeğin eşi üzerinde birtakım haklan olduğu gibi onun üzerinde de kadının lehine birtakım haklar vardır.

Erkek ve kadın hak ve görevlerde birbirine eşittir. Çünkü her birisinin müşterek insanlık onuru, akıl, düşünme, arzu, duygu, his gibi eksiksiz bir ehli­yeti, soylu ve hür bir hayat sürme hakkı vardır. Bundan tek istisna, “kavâme” derecesidir. Yani ailenin ortak işlerini yürütmek ve ailenin menfaatlerini ifa et­mek, erkeğin başkanlığı altında yürütülür. Buna sebep ise Allah’ın kadına göre erkeğe vermiş olduğu geniş akıl, bilgi, hikmet, gelip geçen duygularla çabucak etkilenmeyen akıl-his dengesi üstünlüğüdür. Diğer taraftan mehir ödemek su­retiyle evliliğin oluşmaya başladığı andan itibaren mesken, giyecek, yiyecek sağlamak suretiyle malından ve kazancından harcama yapan da erkektir. Nite­kim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Erkekler kadınlar üzeri­ne yöneticilerdir. Çünkü Allah onların kimisini kimisine üstün kılmıştır. Bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar.” (Nisa, 4/34). Bu başkanlığın sebebi de şudur: Her insan topluluğu hatta şirketler bile sorumlu bir başkanın varlı­ğına ihtiyaç duyar. Bu başkan yükleri taşır, kâr ve zarardan öncelikle o sorum­ludur. Bu kurumun sorumluluğunu güvenlik, mutluluk ve huzurun kıyılarına ulaştıracak şekilde idare eder. Erkek de evin içinde, dışında bunu gerek öğrete­rek, gerek öğrenim imkânlarını sağlayarak gerçekleştirmeye çalışır. Eşine, genç kızma, halihazırda ve geleceğinde faydalı olacak bilgi ve becerileri öğren­mek imkânını vermek için çabalar.

Erkek çoğunlukla evin dışında omuzlarına yükletilmiş görevleri sırtlamak zorundadır. Kendisi gelir elde etmek ve aile hayatı için gerekli kazancı sağla­mak için çalışır. Kadın da buna karşılık çoğunlukla evin içerisinde erkeğin gö­revini tamamlayacak ağır sorumluluklarla dolup taşar. Kadın ahlâk ve fazilet üzre çocukları eğiten evin hanımıdır. Hayatın zorunlu ihtiyaçlarının elde edil­mesinde erkeğin yardımcısıdır. İşte Peygamber (s.a.)’in Hz. Ali ile Hz. Fâtıma arasında verdiği hüküm de budur. Efendimiz, Hz. Fâtıma’yı evin içerisinde evi idare etmek ve onu yönetmekle görevlendirirken, Hz. Ali’yi evin dışında müca­dele vermek, rızkın yollarını araştırmakla, Allah yolunda hak uğrunda ve ci-had etmekle görevlendirmiştir.

İhtiyaç halinde kadının evin dışında çalışmasının bir engeli yoktur. Ancak din ve ahlâkın gereklerine riâyet etmesi, yabancı erkeklerle halvette bulunma­ması, Şer*an istenen tesettüre riâyet etmesi de vazgeçilmez şarttır. Çünkü -yüz ve elleri dışında- kadının her tarafı avrettir. Şu kadar var ki kadının vücudu­nun diğer bölgeleri gibi gözün bu yerlerden de sakınılması gerekir. [60]

Diğer taraftan kadının çalışması esnasında hür, onurlu olması, yumuşak ve edâh konuşmaması da şarttır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan tama eder. Mâruf söz söyle­yin ve evlerinizde oturun, kendinizi önceki câhiliyeninki gibi süsleyerek salınıp yürümeyin….” (Ahzâb, 33/32-33). Kadının çalışması için öngörülen şer”î şuurla­ra riâyet etmemek, toplumu pek çok fesat ve fitneye götürebilir.

Ayetin Yüce Allah’ın asla mağlup edilemeyen izzet ve kudretinin ve her şe­yin en uygun yere konmasındaki hikmetinin hatırlatılması ile sona ermesi ne kadar güzeldir! O yaratmasında, emri ve beyânında sonsuz hikmetler bulunan­dır. Hak ve görevleri bakımından kadını erkek gibi kabul etmek suretiyle kadı­na âdil davranması, O’nun izzet ve hikmetinin bir tecellisidir. Halbuki bundan önce kadın haysiyetli haklardan istifade edemeyen bir meta gibiydi. Erkeğe ai­le reisliği görevinin verilmesi hiç bir zaman kadını boyunduruğu altına almasına sebep teşkil etmesin. Onun sahip olduğu güç, kadına veya başkasına zulmetmeye itecek olur ise, Allah’ın kendisi üzerindeki kudretini hatırlasın. Erkek hikmetli bir şekilde aile reisliğini yürütsün. Omuzlarına bırakılmış so­rumluluğun ağırlığını yüklenebilsin. Bu konuda tam bir güven, emanet, cesa­ret örneği olsun. Şer”î herhangi bir hükümde gevşeklik göstermesin. Çünkü o bir çobandır. Ve her çoban güttüklerinden sorumludur. Gücü yettiği takdirde herhangi bir görevini yerine getirmekte kusurlu davranmasın. Aile içerisinde kimsenin de hakkını yemesin. Çünkü Yüce Allah ona her yaptığını soracaktır. Bu buyruklarda Yüce Allah’ın hükmüne aykırı hareket eden kimseler için bir tehdit vardır. [61]

Talak Sayısı Ve Talaka Bağlı Olan Hükümler

229- Talâk iki defadır: Ya iyilikle tut­mak veya güzellikle savmaktır. Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız sizin için helâl olmaz. Meğer ki erkekle kadın Allah’ın sınırlarını koruyamaya­caklarından korksunlar. Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyama­yacaklarından korkarsanız, o halde kadının bir şeyle fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte on­lar zalimlerin ta kendileridir.

230- Eğer onu boşarsa, ondan sonra başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Bununla beraber onu boşarsa, Allah’ın hükümlerini ayakta tutacaklarını zannederlerse tekrar dönmelerinde her ikisi için de vebal yoktur. Bunlar bilen bir topluluk için Allah’ın açıkladığı sınırlarıdır.

Nüzul Sebebi

Câhiliye dönemi Araplarmda boşamanın sınırı, sayısı yoktu. Erkek önce karısını boşar, sonra tekrar ona döner ve durum düzelirdi. Şayet hanımına za­rar vermeyi kastederse, iddet bitmeden önce ric’at yapar, sonra bir daha yeni­den onu boşardı. Kızgınlığı dininceye kadar ardı arkasına bunu tekrarlardı. İs­lâm bu sapıklığı düzeltmek ve zararı önlemek üzere tedbir aldı.

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak Tirmizî, Hâkim ve başkaları Hz. Âişe’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Erkek karısını istediği kadar boşar­dı. İddet içerisinde iken ona döndü mü o kadın tekrar karısı olurdu. İsterse yüz defa ve daha fazla boşamış olsun. Nihayet erkeğin birisi hanımına: Allah’ın ye­min ederim, seni benden bâin olacak şekilde boşamam, bununla birlikte ebe-diyyen de seni barındırmam. Kadın: Peki bu nasıl olacak? deyince şöyle dedi: Sana talâk vereceğim. İddetinin bitmesi yaklaştı mı da sana döneceğim.” dedi. Kadın gitti ve Resulullah (s.a)’a durumu bildirdi. Hz. Peygamber de şu ayet na­zil oluncaya kadar sustu: “Talâk iki defadır. Ya iyilikle tutmak ve güzellikle sal­maktır…”

Yüce Allah’ın: “Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız sizin için he­lâl olmaz…” buyruğu ile ilgili olarak da Ebû Dâvûd, en-Nâsih ve’l-Mensûh’ da İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Erkek hanımından ona ver­miş olduğu şeyleri (mehri) de başkasını da yerdi ve bundan dolayı üzerinde herhangi bir vebal olduğunu da sanmazdı. Bunun üzerine Yüce Allah: “Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız sizin için helâl olmaz.” buyruğunu indirdi.

Yüce Allah’ın: “Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacakla­rından korkarsanız…” buyruğu ile ilgili olarak da İbni Cerîr et-Taberî, İbni Cüreyc’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime, Sabit b. Kays ile Habîbe hakkında nazil olmuştur. Habîbe onu Resulullah (s.a)’a şikayet edince, Resulullah (s.a.) da ona:

Peki bahçesini ona geri verecek misin? deyince hanımı: Evet, dedi. Bunun üzerine kocasını çağırtıp durumu ona anlattı. Kocası: “Peki bu şekilde yapsam (bahçem) bana helâl olur mu?” deyince Resulullah (s.a): “Evet” dedi. Sabit de “O halde kabul ediyorum” dedi. Bunun üzerine: “Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız sizin için helâl olmaz. Meğer ki erkekle kadın Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korksunlar. Eğer siz de onların Allah’ın sınırları­nı koruyamayacaklarından korkar sanız…” ayeti nazil oldu.

Buhari, İbni Mâceh ve Nesâî de İbni Abbas’tan rivayet ettiklerine göre Ab­dullah b. Ubeyy b. Selûl’ün kızkardeşi Sabit b. Kays’ın hanımı olan Cemîle, Resulullah (s.a.)’a gelip: “Ey Allah’ın Rasûlü dedi, ben Sabit b. Kays’ın ahlâkını ve dindarlığını herhangi bir şekilde tenkid etmiyorum. Fakat ona olan nefre­timden dolayı ona tahammül edemiyorum. Bununla birlikte İslâm’da küfre gir­mekten (kocamın bana olan iyiliklerine karşılık nankörlük etmekten) de kor­kuyorum, dedi.” Hz. Peygamber ona: “(Mehir olarak sana vermiş olduğu) bah­çesini ona geri verir misin” deyince; evet, dedi. Hz. Peygamber de kocasına: “Bahçeyi kabul et ve onu bir talâk ile boşa” diye buyurdu.

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebiyle ilgili olarak da İbnü’l-Münzir, Mukâ-til b. Hayyân’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime Abdurrah-mân b. Atîk’in kızı Âişe hakkında nazil olmuştur. Aişe, Rifâa b. Vehb b. Atîk’in nikâhı altında idi. Rifâa, Aişe ile amca çocuğu idi. Onu bâin bir talâk ile boşadı. Daha sonra Abdurrahman b. ez-Zübeyr el-Kurazî ile evlendi. O da onu boşayın-ca Peygamber (s.a)’in yanına vardı ve: Bana dokunmadan beni boşadı. İlk koca­ma geri döneyim mi? deyince; Hz. Peygamber: “Dokunmadıkça hayır” dedi. Onun hakkında: “Eğer onu boşarsa ondan sonra başka bir koca ile nikâhlanma-dıkça ona helâl olmaz.” Başka koca da “Bununla beraber onu boşarsa” onunla cima’ ettikten sonra boşarsa, “Allah’ın hükümlerini ayakta tutacaklarını zanne­derlerse tekrar dönmelerinde her ikisi için de vebal yoktur.” ayeti nazil oldu. [62]

Açıklaması

Bu ayet-i kerime Yüce Allah’ın: “Kocaları onları geri almaya daha çok hak sahibidirler.” (Bakara, 2/228) ayetini tahsis etmektedir. Çünkü bu ayet-i keri­me, kocanın eşine dönmesi (ricat) caiz olan boşama sayısı ile ric’atm sözkonusu olmadığı sayıyı beyân etmek üzere gelmiştir. Ayetin anlamı şudur: Kendisinde ric’atin sahih olduğu boşama sayısı iki defadır. Yani yalnızca iki talâktır. İki defa boşadıktan sonra iki husustan birisi sözkonusudur: Ya maruf ile tutup gü­zellikle geçinmek veya güzellikle onu serbest bırakmak. Yani ikinci boşamadan beklediği iddetini tamamlayıncaya kadar onu bırakıp bir daha ona ric’at yap­mamak.

Şöyle de denilmiştir: Ayet-i kerimeden kasıt, talâkı topluca değil de ayrı ayrı vermektir. Çünkü iki ya da üç talâkı bir arada vermek haramdır. Nitekim ashab-ı kiramdan bir grup bu görüştedir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdul­lah b. Mes’ûd ve Ebû Musa el-Eş’ari (r. anhum) bunlar arasındadır. Bunların delili İbni Ömer’in hadisidir. Resulullah (s.a) ona şöyle buyurmuş: “Sünnet, ha­nımının temizlik halini beklemen ve o geldikten sonra her bir kur7 (temizlik) halinde onu bir defa boşamandır.”

Mücâhid, Atâ, selefin cumhuru ve değişik bölgelerin ilim adamları derler ki: Güzellikle salıvermekten kasıt, üçüncü talâktır. Buna delil ise Ebû Rezîn el-Esedî tarafından rivayet edilen Ebû Dâvûd ve başkalarında yer alan hadis-i şe­riftir. Ebû Rezîn Resulullah (s.a.)’a şöyle sormuş: Yüce Allah’ın: “Talâk iki defa­dır” buyruğunu işittim, peki üçüncüsü nerede? Hz. Peygamber: “Veya güzellikle salmaktır.” diye buyurmuştur. Buna göre Yüce Allah’ın: “Eğer onu boşarsa on­dan sonra başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz.” (mealindeki sonraki) ayet bu buyruğun bir beyanı olur. [63]

Talâkı iki talâk kılıp birinci ve ikinci talâktan sonra ric’at hakkının sabit kılınış hikmeti, her iki eşe de aralarını düzeltebilmek için gerekli fırsatı ver­mektir. Kişi nimetten uzak kalmanın acısını duymadıkça, böyle bir acıyı tat-madıkça elindeki nimetin kadrini ve lezzetini anlamaz. Erkek asabi mizaçlı, keskin tabiatlı, kötü ahlâklı olabilir. Ama eşinden ayrıldığı takdirde, hanımın­dan uzak kalışının sebep olacağı yalnızlık ve boşluğu, [64] evin ve çocuklarının ona duyduğu ihtiyaç dolayısıyla aklını başına alabilir, doğru yola gelir, kötü huyunu düzeltir, hanımına karşı davranışlarını düzene sokar ve Yüce Allah’ın emrettiği gibi güzellikle onunla geçinmek yolunu arar.

Kimi zaman da kadının kendisi kocasının haklarını, evini ve çocuklarını ihmal edebilir. Hiç bir şeye aldırış etmeyen, her şeye tepeden bakan, kibirli bi­risi olabilir. Böyle bir kadın ayrılığın acısını, boşanmanın yalnızlığını hissedip hatalarını idrâk ettiği takdirde, yeni bir kişilikle ve öncekinden daha üstün bir yaşayış ile evlilik hayatına geri döner.

İşte eşlerin her ikisinin de bu tür karşılıklı fedakârlıkları, her iki tarafın menfaatine olacak en uygun çözüm arayışları, aile ve çocukların geleceğini dü­şünme, evlilik ilişkilerinin yapısını yenilemek ve hikmetli, dengeli, makul bir şekilde ve her hususta Allah’ın gözetimi altında olduğu şuuruyla yönlendirmek -ifrat ve tefrit, bir tarafın ötekine haksızlık ya da zulmü olmaksızın- mümkün olabilir ve şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.

Şayet erkek kadını salıvermeyi, iyilikte bulunmaya tercih edecek olursa -ki bu Allah’ın en çok buğzettiği helâldir ve ancak zaruret dolayısıyla meşru’ kı­lınmış boşamadır- o takdirde kadına vermiş olduğundan bir şeyler geri alması haram olur: “Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız sizin için helâl olmaz.” İster mehir olsun ister başkası; erkeğin kadına -önceki haklarından ayrı olarak- aynî veya nakdî bazı hediyelerde bulunması da icabeder. Yüce Allah’ın: “Onları faydalandırın ve güzel bir şekilde salıverin.” (Ahzâb, 33/49) buyruğu ile amel etmek bunu gerektirir. Bununla erkekler kadınlara zulmetmekten, on­lara haklarını vermemekten sakındırılmaktadır.

Fakat erkeğin, eşini boşaması karşılığında ondan malî bir fidye alması ca­izdir. Çünkü bu, kadının rızası ile ve bir zorlama olmaksızın verilmiştir. Eğer kadın kocasından hoşlanmadığından yahut kadının kendisinin veya erkeğin kötü huyu dolayısıyla kocasından ayrılmayı istiyorsa, zarar vermek kasdı da sözkonusu değilse bu mümkündür. Çünkü Yüce Allah: “Onları dara koymak için onlara zarar vermeye kalkışmayın.” (Talâk, 65/6) diye buyurmaktadır. Ka­rı koca Yüce Allah’ın onlar için teşrî’ buyurduğu güzel geçimi sağlamaktan, bir­birlerine karşı vazifelerini yerine getirmekten, karşılıklı haklarına riayet et­mekten ve bunlarla ilgili Allah’ın koyduğu sınırlarını aşmaktan korkarlarsa kadının vereceği fidyeyi kabul ederek eşlerin birbirlerinden ayrılması caizdir. Kadın tarafından verilen bu malî bedel karşıhğındaki ayrılmaya hul’ adı veri­lir. Bundan sonra boşamada olduğu gibi iddet beklemek icabeder. Fakat ric’î ta­lâkın hilâfına kadının isteği ile olmadıkça hul’dan sonra ric’at sahih olmaz. Peygamber (s.a.) zorunlu bir durum olmadıkça kadın tarafından hul’ talebinde bulunmayı doğru bulmamıştır. Ahmed, Tirmizî ve Beyhakî, Sevbân’dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Herhangi bir ka­dın ortada bir sıkıntı olmaksızın kocasından boşanmayı talep edecek olursa cennet kokusu ona haram olur.” [65]

Diğer taraftan Yüce Allah, evlilik ilişkilerinde ve diğer hususlarda çizmiş olduğu sınırları aşmayı insanlara kafi olarak haram kılmıştır. Sınırlardan ka­sıt, emir ve yasakları ihtiva eden kesinleşmiş hükümlerdir. Allah’ın helâl sınır­larını aşıp haramlarını işlemek, emirlerini aşıp yasaklarını yapmak caiz değil­dir.

Daha sonra Yüce Allah şer”i hükümleri çiğneyen, ve O’nun emirlerine ay­kırı hareket edenleri sakındırıp tehdit etmekte, ve bu gibi kişileri zalim olarak nitelendirmektedir.

Arkasından Yüce Allah, hanımın büyük beynûnet ile bâin olduğu üçüncü talâkın hükmünü beyan ederek şöyle buyurmaktadır: Erkek eğer önceki iki ta­lâktan sonra eşini bir daha boşayacak olursa, bu üçüncü talâktan sonra o ken­disine ebediyyen helâl olmaz. Bir başka koca ile sahih, sert, devamlılık kasdı ile -boşanmış olan kadını ilk kocasına helâl kılmak kasdı olmaksızın- evlenme-dikçe ilk kocasına helâl olmaz. İkinci evliliğinde kadın ile gerçek şekilde zifafa girmek (yani cimâ’da bulunmak) mutlaka gereklidir. Bu ise daha önce Rifâa kıssasında naklettiğimiz hadis dolayısıyla böyledir. Ayrıca bunu Şafiî, Ahmed, Buhârî ve Müslim Hz. Âişe’den şöylece rivayet etmektedir: Rifâa el-Kurazî’nin hanımı Resulullah (s.a.)’m yanına gelip şöyle dedi:

“Ben Rifâa’nm yanında idim, beni boşadı ve üç talâk verdi. Daha sonra be­nimle Abdurrahman b. ez-Zübeyr evlendi. Onun beraberindeki ise bir bez par­çasından başka bir şeyi andırmıyor. Peygamber (s.a.) gülümseyerek dedi ki: “Sen Rifâa’ya geri dönmek mi istiyorsun? Hayır sen onun balcağızından, o da senin balcağızından tatmadıkça bu mümkün değil.” [66]

Şayet ikinci kocası onu tabii bir şekilde boşar ve iddeti biterse, birinci ko­canın onunla yani bir nikâh akdinde bulunması caiz olur. Şu şartla ki evlilik haklarını dosdoğru yerine getirebileceklerine, Allah’ın emretmiş olduğu şekilde güzelce geçinmeye bağlı kalacaklarına dair kendilerine güven duymalıdırlar. İşte bunlar Allah’ın sınırlandır. Eğer birbirlerine tekrar döndükleri takdirde yine eskisi gibi erkek hanıma zarar vermeye veya hanımı serkeşlik etmeye baş­larsa, böyle bir dönüş -mahkeme hükmü ile sahih olsa dahi- Allah katında se­vilmeyen bir şeydir.

Dikkat edilecek olursa: “Allah’ın sınırlarını dosdoğru yerine getireceklerini bilirlerse” diye buyurulmamaktadır. Çünkü bu konuda kesin kanaat her ikisi için de bir gaybtır. Bunu Allah’tan başkası bilmez. Buradaki “zann”ı “ilim” diye tefsir edenler, hem lafız hem de mana bakımından yanılmışlardır. Çünkü Zeyd’in gelecekte kalkacağını bildim, değil; kalktığını bildim, deriz. Ayrıca in­san yarın ne olacağını bilmez, yarına dair ancak zanda tahminde bulunur, [67]

Muvakkat tahlil (hülle) nikâhına gelince; bu nikah akdî sırasında ittifak ile yahut başka şekilde, kadının birinci kocasına helâl kılınmasının gaye edinil-diği nikâhtır. Böyle bir evlilik batıldır, sahih değildir. Bununla kadın kendisini boşayan ilk kocasına helâl olmaz. Bu şeriatın yapanı lanetlediği bir masiyettir. Boşanan koca bunu ister bilsin, isterse bilmesin. Mâlik, Ahmed, es-Sevrî ve Za­hirilerin görüşü budur. Hanefîlerle Şâfiîler der ki: Evlilik akdi sırasında bu du­rum şart koşulmadığı sürece, kerahet ile birlikte bu nikah sahihtir.

Birinci görüş daha sahih ve uyulmaya daha layıktır. Çünkü Ahmed ve Nesaî, İbni Mes’ud’dan İbni Mâceh de Ukbe b. Amir’den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayetlerine göre, Resulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Ben size ariyeten alınan tekeyi bildireyim mi?” Onlar: Evet ey Allah’ın Rasûlü, deyince; Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “O muhallildir (kadının birinci kocasma helâl olması için nikâh yapandır). Allah muhallile de kendisi için hülle yapılana da lanet etmiştir.”

Ebû İshâk el-Cüzecâni de İbni Abbas (r. anhumâ)’nın şöyle dediğini riva­yet etmektedir: Resulullah (s.a.) muhallil hakkında kendisine soru sorulduğun­da şöyle buyurdu! “Hayır (onun nikâhı olmaz). Ancak rağbet duyularak yapılan nikâh (sahih olur). Yüce Allah’ın Kitabı ile alay etmek, onu örtmeye kalkışmak sözkonusu olamaz. Balcağızın tadına bakmak şarttır.”

İbnül-Münzir ve İbni Ebî Şeybe de Ömer (r.a)’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Bana bir muhallil ve kendisi için hülle yapılan kimse getirilirse, her ikisini de recmederim. Bu hususta onun oğluna (Abdullah b. Örneğe) soru sorulduğunda, o da: Her ikisi de zina etmiştir, diye cevap vermiştir. Bir kimse İbni Ömer’e şöyle bir soru sormuş: Kocası benden istemediği ve durumu bilme­diği halde önceki kocasına helâl olsun diye kendisiyle evlendiğim kadının duru­mu hakkında ne dersin? İbni Ömer der ki: Hayır, ancak beğenerek nikâh (ile olur). Eğer onu beğenirsen yanında tutarsın, hoşuna gitmezse o zaman ayrılır­sın. Gerçek şu ki biz böyle bir işi Resulullah (s.a.) döneminde zina sayardık.

İbni Abbâs hanımını üç defa boşamış sonra da pişman olmuş bir kişi hak­kında kendisine soru sorulunca şu cevabı verir: Bu Allah’a âsi olmuş bir adam­dır, Allah da onu pişman etmiştir, şeytana itaat etmiş ve şeytan da ona bir çı­kış yolu göstermemiştir. Ona: Peki o kadını ilk kocasına helâl kılmak için onunla nikâhlanacak adam hakkındaki görüşün nedir? denilince; Kim Allah’ı aldatmaya çalışırsa Allah onu gerçek aldanışa sürükler, diye cevap verir.

İşte bununla geçici olarak hülle nikâhının Allah’ın dininde yeri olmadığı, böyle bir nikahın zahiren bir akid ile gerçekleşse bile gerçekte bir zina olduğu ortaya çıkmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah, ayet-i kerimeyi gayet açık şu ifade ile sona erdir­mektedir: Bu hükümler Allah’ın sınırlarıdır. Onları açık ve eksiksiz bir şekilde faydasını idrâk eden ve bunların maslahatını bilen, ondan sapmayan, onlara karşı hileye kalkışmayan, sadece umulan faydayı gerçekleştirecek şekilde ge-reklerince amel eden bir topluluğa açıklamaktadır.

Kişi hanımına döndüğü vakit, içinde herhangi bir kötülük yapma arzusu veya intikam duygusu gizlememelidir.

Talâkın ve ric’at ile ilgili Allah’ın hükümleri ve şeriatı, hikmet ve hayatın gerçekleri ile iç içedir. Bazan aile içi sorunların çözümü gerçekten zorlaşır; o vakit talâka başvurulur. Kendi toplumumuzda son derece garip karşıladığımız en basit bir sebep dolayısıyla Batı ülkelerinde boşama olayları ne kadar da çok­tur! Eğer ortada açık bir sapıklık yahut düzeltilmesi oldukça zor -evliliğe hıya­net veya erkeğin ispatlamaktan acze düştüğü şüpheli durumlar gibi- bir şey yok ise, boşanan müslüman çiftler çoğunlukla pişman olurlar. Kısacası bazen boşama, kesin kurtuluş yolu olur. Yanlışları düzeltme ve başarılı bir eğitimle doğrultulma ihtimali bulunan hallerde ise ric’at sözkonusu olur.

Erkeğin meşru bir yolla olmaksızın talâka kalkışmak suretiyle işlediği ve­ya zorunlu ya da istisnaî haller için kendisine verilmiş bu hakkı kötü kullan­ması dolayısıyla düştüğü hatalara gelince; bu hatanın günahını sahipleri yük­lenir ve İslâm bu hatalar ve sonuçlarından uzaktır.

İşte bunlar Allah’ın sınırları yani O’nun yasakladıklarıdır, Allah bunlar gereğince amelde bulunmanın doğuracağı menfaatleri ve gerçekleri bilen bir topluluğa hükümlerini açıklar. Çünkü bilgisiz bir kimse verilen emri ve yasağı belleyemez; ona uymak için gereken titizliği gösteremez. Bunları belleyen ve gereken titizliği gösteren ise âlimdir. [68]

Boşanmış Kadına Karşı Davranışta Erkeğin Vazifesi Ve Erkeğin Velayeti

231- Kadınları boşadığınızda iddetleri-nin bitirmesi de yaklaştı mı artık onla­rı ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Onlara zulmedebilmeniz için zararları­na onları tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur. Allah’ın ayetlerini alaya almayın. Al­lah’ın üzerinizdeki nimetini ve size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitab’ı ve hikmeti anın. Bir de Al­lah’tan korkun ve bilin ki Allah, her şe­yi hakkıyla bilendir.

232- Kadınları boşayıp da iddetlerini bitirdiler mi aralarında maruf bir şe­kilde anlaştıkları takdirde artık koca­larını nikahlamalarına engel olmayı­nız. İşte içinizde Allah’a ve ahiret gü­nüne iman edenlere böyle öğüt verilir. Bu sizin için daha faziletli ve daha te­mizdir. Allah bilir siz bilmezsiniz.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Cerir et-Taberî, İbni Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Önceleri adam hanımını boşar, sonra iddeti bitmeden ona döner, sonra tekrar onu boşardı. Bunu hanımına zarar vermek ve onu başkalarıyla evlenmekten engellemek için yapardı. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi.

Taberî, es-Süddi’nin şöyle dediğini nakletmektedir: Bu ayet-i kerime, Sa­bit b. Yesâr diye anılan Ensardan bir adam hakkında nazil olmuştur. Hanımını boşayan Sabit, iddetinin bitmesine iki veya üç gün kala ric’at yaptı; sonra sırf ona zarar vermek için bir daha boşadı. Bunun üzerine Yüce Allah, “Onlara zul-medebilmeniz için zararlarına onları tutmayın.” ayetini indirdi [69]

Yüce Allah’ın, “Allah’ın ayetlerini alaya almayın” buyruğu ile ilgili olarak İbni Ebi Ömer Müsned’inde İbni Merdûveyh, Ebu’d-Derdâ’dan şöyle dediğini nakletmektedirler: Adam hanımını boşar, sonra da ben oyun oynadım (şaka yaptım) derdi. Yine kölesini azad eder, arkasından: Ben oyun oynadım, derdi. Bunun üzerine Yüce Allah da, “Allah’ın ayetlerini alaya almayın” ayetini indir­di. Resulullah (s.a.) bu ayeti okuyup şöyle buyurdu: “Üç şey vardır ki bunların ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir: Boşamak, nikâh ve ric’at.” Yine Hz. Pey­gamber şöyle buyurmuştur: “Her kim oyun olsun diye hanımını boşar veya oyun olsun diye kölesini azad ederse bu, onun aleyhine olmak üzere geçerli olur.”

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebiyle ilgili olarak da Buharî, Ebu Davud, Tirmizî ve başkaları Ma’kil b. Yesar’dan şunu rivayet etmektedirler: Ma’kil kız-kardeşini bir müslüman ile evlendirmişti. Bu kadın bir süre o kişinin nikâhı al­tında kaldıktan sonra, kocası onu bir defa boşadı ve iddeti bitinceye kadar ona dönüş yapmadı. Eski kocası onu, o da kocasını arzuladı. Diğer talipliler ile bir­likte geldi, ona talip oldu. Ma’kil ona “Ey adi herif” dedi, “Onu sana vermekle ben sana ikramda bulundum, onu seninle evlendirdim, sen onu kalktın boşa-dın. Allah’a yemin ederim, ebediyyen sana geri dönmeyecektir.” Yüce Allah ko­casının hanımına olan ihtiyacını, hanımının da kocasına olan ihtiyacını bildi­ğinden “Kadınları boşayıp da iddetlerini bitirdiler mi… Allah bilir siz bilmezsi­niz.” ayetini indirdi. Ma’kil bunu işitince: Rabbimin buyruğunu dinledim ve itaat ettim diyerek dedi ve: Seni kardeşimle evlendiriyorum, sana ikramda bu­lunuyorum, diyerek kızkardeşini ona verdi. [70]

Açıklaması

Kadınları boşayıp da iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı iki şeyden birisini yapmalısınız; ya kadını maruf bir şekilde (yani eziyet vermeksizin ric’at yapa­rak) tutacaksınız veya maruf bir şekilde serbest bırakacaksınız (yani ona her­hangi bir zarar vermeyeceksiniz). Burada “sürenin tamamlanması= büluğu’l-ecel” iddetin tamamlanmasının yaklaşması diye tefsir edilmiştir. Çünkü iddet bittiği takdirde kadına ric’at caiz olmaz. Böyle bir mana vermekten başka yol yoktur. Bir sonraki ayet-i kerimede geçen “iddetin bitmesi” ise bitmek anlamın­dadır; çünkü mana bunu gerektiriyor. Buna göre bu, ikinci ayet-i kerimede ha­kikat, birinci ayet-i kerimede de mecaz anlamındadır.

Daha sonra zararın önlenmesi, daha bir pekiştirilerek şöyle buyurmakta­dır: Kadınlara zarar vermek ve onları evlenmekten engelleyip iddetlerini uzat­mak kasdı ile onlara ric’at yapmayınız ki, sonunda sizlere fidye vermek ve belli bir mal ödemek zorunda kalmasınlar. Onları buna mecbur etmeniz kadınlara bir haksızlıktır. Hem kim yasak olan bu fiili -ki o da haksızlık ve zarar vermek kasdıyla nikâh altında tutmaktır- yaparsa, dünyada kendi vicdanını rahatsız etmek, kadının ailesi ile kendisi arasında kötülük ve düşmanlık kapısını aç­mak suretiyle, ahirette de kendisini Allah’ın azap ve gazabına maruz bırakmak suretiyle kendisine zulmetmiş olur. Çünkü o zayıflara musallat olmuş, kadının kendisinden kurtulmaya olan ihtiyacını sömürmek yoluna gitmiştir.

Yüce Allah’ın emirlerine uymakta, sizin için koymuş olduğu sınırlarını gö­zetmekte gevşeklik göstermeyiniz. Eğer sizler bu konuda gevşeklik gösterir, kusurlu hareket ederseniz, Allah ile, O’nun emri ile alay eden kimseler gibi olursunuz. Böyle bir ifadede şefi sınırları aşan kimseler için büyük bir tehdit, mümin olan kimseler için de evlilik bağına gereken saygıyı göstermeye ve cahi-lî uygulamalardan uzak durmaya bir teşvik vardır.

İslâm ve sair nimetleriyle Allah’ın üzerinizdeki hakkını hatırlayınız. Eşler arasında merhamet ve sevgi yaratmış olması da bu nimetler arasındadır. Nite­kim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Sizin için nefisleriniz­den kendileriyle sükûn bulacağınız ve aranızda sevgi ve merhamet varettiği eş­ler yaratmış olması da O’nun ayetlerindendir.” (Rum, 30/21).

Allah’ın Kur”an-ı Kerim’de ve sünnet-i nebeviyyede indirmiş olduğu teşriî hüküm ve hikmetleri hatırlayınız. Bunlar evlilik hayatının huzurlu olmasını sağlamak, mutluluğu, rahatı ve benzeri hususları gerçekleştirmek içindir. Bun­larda sizin için pek çok fayda ve menfaatler vardır. Çünkü hükümler düzenin esaslarını ortaya koyar. Teşriin hikmetini, sırlarını öğrenmek ise, o emirlere uymaya, gereken öğüt ve ibretleri alıp bu konuda ikna olmaya yardımcı olur.

Daha sonra Yüce Allah evlilik ile ilgili teşriî hükümleri, o hükümlere say­gılı olmaya itecek şekilde vurgulamaktadır ki, bu takva yani Allah’tan kork­mak, O’nun emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak, kadını küçük görmeyi terkedip kutsal evlilik bağına aldırış etmemeyi bırakmaktır. Halbuki cahiliye döneminde Araplar bunun zıddına kadını küçümsüyor ve onu yalnızca bir eğ­lence aracı kabul ediyordu. En basit bir sebep dolayısıyla kadınları boşuyor, sonra ric’at yaparak ona zarar veriyor ve adeta onu askıdaymış gibi bırakıyor­lardı. Günümüzde de böyle cahil ve beyinsizler vardır.

Biliniz ki muhakkak Allah her şeyi bilendir. Sizin işlediğiniz, O’nun sınır­larını aşmak, emirlerini uygulamamak gibi şeyleri de bilir. O yüce Allah kendi­nize ihlâsla kendisine bağlamanızdan, hükümlerine tabi olmanızdan başkasına razı değildir.

Ey müminler! Kadınları boşayıp onların iddetleri tamamen sona erdiğinde sizlerin onları birinci ve ikinci talâktan sonra ilk kocalarına evlenerek dönme­lerini engellemeniz caiz değildir. Yine siz ey kocalar, sahip olduğunuz yetkiyi kullanarak üçüncü boşamadan ve iddetin sona ermesinden sonra bir başka ko­ca ile evlenmelerine de mani olmanız caiz değildir. Eğer kadın ile ona talib olan kimse arasında karşılıklı rıza gerçekleşir, talibi ona denk (küfüv) olur, mehr-i misil de verirse ortada da şer”î bir yasak yoksa buna engel olmayınız. Aynı şe­kilde ileri gelenleri, ilim adamları, yöneticileri ve akıllarını gereği gibi kulla­nan kimseleri ile müşahhas ifadesini bulan ümmetin de, kamu maslahatını gerçekleştirmek hususunda bir dayanışma içerisinde olması gerekir ki, maruf olanı engellemesin, münker olanı da kabul etmesin. Aksi taktirde toplum helak olur, zarar görür.

Az önce geçen velilerin kadınları başkalarıyla evlenmekten engellemeleri­nin yasaklanması ile ilgili teşriî hükümlerle öğüt verilir. Müminlerin kalpleri bu emirlere huşu’ ile itaat eder, rablerinin emirlerine uyarak bunları kabul ederler. Müminin yapacağı iş itaattir, öğüt almaktır, bu şekilde onlara engel ol­mayı terketmenizin yasaklanması sizin için daha faziletlidir. Günahların kirli­liklerinden daha temizleyicidir. Yani bu emre uymakta sizin için bir bereket ve hayır vardır. Irzın, şerefin korunması ile, fazilet; boşanmış olan kadınların fa-sıklığa, fesada ve sapıklığa gitmesine sebep olmamak suretiyle de bir nezahet; günahlara, haramlara kötülüklere aldanıp düşmekten de kurtuluş vardır.

Allah bütün bu hususlardaki sizin menfaatlerinizi bilir. O bakımdan O’nun emirlerine uyunuz. [71]

Ücret Karşılığı Süt Emzirmek, Süt Emzirme Süresi, Çocukların Nafakası Ve Diğer Hükümler

233- Anneler, çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamla­mak isteyenler içindir. Onların örfe göre yiyeceği ve giyeceği babasına ait­tir. Kimseye gücünden fazlası yükletil­mez. Ne bir anneye çocuğundan dolayı zarar verilsin, ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulsun. Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer kendi rı-zalarıyla ve danışarak memeden kes­mek isterlerse, ikisinin üzerine de bir vebal yoktur Çocuklarınızı emzirtmek isterseniz ma’rûf bir şekilde verdiğini­zi teslim etmek şartıyla yine üzerinize bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki şüphesiz Allah, bütün yaptıkla­rınızı hakkıyla görendir.

Açıklaması

Boşanmış olsun olmasın bütün annelerin, çocuklarını daha fazlası söz konu­su olmaksızın -süreyi tamamlamak istedikleri takdirde- tam iki yıl süre ile süt emzirmeleri görevleridir. Maslahat görüldüğü takdirde, bundan daha aşağı süre süt verilmesine mani yoktur. Konu şahsî karar ve takdire bırakılmıştır. Bununla birlikte süt emzirmek anne için mendubtur. Çünkü onun sütü doktorların ittifa­kıyla daha üstün ve değerlidir. Eğer çocuk başkasının memesini almaz ya da baba fakirlik ya da başka bir sebepten dolayı süt anne bulamayacak olursa, annenin süt emzirmesi vacip olur. Bazı kadınların, konumlan ile uygun görmediklerinden veya sağlık ve güzelliklerini korumak kasdıyla süt emzirmek istemeyişleri ise fıt­ratın gereğine aykırıdır, çocuğun maslahatını ve menfaatini düşünmemektir.

Süt emzirmek annenin bir hakkı mı yoksa bir görevi midir; bu hususta gö­rüş ayrılığı vardır.

İmam Malik der ki: Süt emzirmek kadın boşanmamış ise ve çocuk da baş­kasının memesini kabul etmiyor ise, anenin vazifesidir. İmm Malik bundan asil, soyu sopu yüksek olan kadınları istisna etmiştir. Bu görüşü ile ayet-i keri­menin nüzulü zamanındaki Arapların örfü ile amel etmektedir.[72] O sıralarda Kureyş hanımları bunu gururlarına ve izzetlerine yedirmedikleri için ücret mukabili süt anne arıyorlardı.

Cumhur ise şöyle demektedir: Zaruret hali dışında annenin çocuğuna süt emzirmesi mendubtur. Mesela, anneden başkasının memesini kabul etmemesi böyle bir zarurettir. Çünkü Yüce Allah, “Eğer güçlüğe uğrarsanız, o halde onun için başka birisi emzirecektir.” (Talâk, 65/6) diye buyurmaktadır. Süt emzirme süresi iki yıldır. Çünkü çocuğun bu zaman süresi içerisinde süte ihtiyacı vardır. Bununla birlikte anne babanın uygun görecekleri maslahata göre daha az bir süre süt emzirmekte bir mani yoktur. Günümüzde çocuk birinci senenin sonla­rında süt ile birlikte bazı gıdaları yemeye zamanla alıştınlmakta, daha sonra süte ihtiyacı kalmayınca da sütten kesilmektedir.

Yüce Allah’ın, “iki bütün yıl” diye buyurması bir sene ile ikinci senenin bir kısmının kastedildiği yanlışlıkla anlaşılmasın, diyedir. Süt emzirme süresinin “tam iki yıl” ile sınırlandırılmasından kasıt, bunun vacip olduğu değildir. Çün­kü Yüce Allah, “Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir” diye buyurmuş­tur. İşte bu iki yıl içerisinde süt emzirmenin, asla aşılmayacak asgari sınır ol­madığını göstermektedir. Bu şuur süt emzirme süresini tamamlamak isteyen­ler içindir. Bunu istemeyenler eğer çocuk için bir zarar söz konusu değilse, iki yıl tamamlanmadan önce de çocuğu sütten kesebilirler. Nitekim bunu Yüce Al­lah’ın şu buyruğu desteklemektedir: “Eğer kendi rızalarıyla ve danışatak kes­mek isterlerse ikisinin üzerine de bir vebal yoktur.” (Bakara, 2/233) Bundan ka­sıt, anlaşmazlık halinde kabul edilecek olan sürenin ya da mahkeme hükmü gereğince tespit edilecek azami sürenin beyanıdır.

Süt emziren kadının yiyecek ve giyeceğini yeterince karşılamak babanın görevidir. Anne evli olduğu veya iddet içerisinde bulunduğu sürece ücretle süt emzirmesi caiz değildir. Şafiî’ye göre bu kayıtsız şartsız olarak caizdir. Ücretin takdiri ise babanın zenginlik, fakirlik ve orta halli oluşuna göre tespit edilir.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Genişlik sahibi olan genişliğince na­faka versin., rızkı kendisine daraltılan kimse ise Allah’ın kendisine verdiğinden infak etsin. Allah hiç bir nefse verdiğinden başkasını yüklemez.” (Talâk, 65/7); “Allah hiç bir nefse takatinden fazlasını yüklemez.” (Bakara, 2/286). Buradaki ayet-i kerimede ise: “Kimseye gücünden fazlası yükseltilmez” diye buyurulmak-tadır. Yani hiç bir kimse gücü nispetinden fazlasıyla yükümlü tutulmaz.

Yine bu ayet-i kerimeden çocuğun nafakasının babaya ait olduğu anlaşıl­maktadır. Çünkü Yüce Allah, süt emzirme süresince boşanmış kadının nafaka­sının baba tarafından karşılanmasını kararlaştırmıştır. Çocuğun nafakasının baba tarafından karşılanma gereği çocuğun bu konudaki acziyeti ve ihtiyacı dolayısıyladır. Baba ise çocuğa insanlar arasında en yakın olandır.

Sözü geçen hükümlerin teşri’ edilme illeti, erkek ve kadının birbirlerine ve­recekleri zararı -her hak sahibine hakkını vermek suretiyle- önlemektir. Çocuk sebebiyle birinin diğerine zarar vermesi haramdır. Anne süt anne aranması için babayı taciz etmek üzere çocuğuna süt vermekten imtina edemez veya gücünden fazla nafaka vermekle onu mükellef tutamaz ya da çocuğun terbiyesinde, eğiti­minde kusur gösteremez. Aynı şekilde babanın da annenin istemesine rağmen çocuğunu emzirmesine engel olması caiz değildir. Çünkü insanlar arasında ona karşı en şefkatli, en merhametli, en faydalı odur veya nafakayı kısmak yahut ço­cuğunu -süt emme ve hadâne süresinden sonra dahi- görmekten alıkoyamaz.

Babanın mirasçısına da aynı şekilde nafaka, giyim ve süt verene zarar gö­revi vardır. Bir görüşe göre de çocuk öldüğü takdirde, ona mirasçı olacak olanın da görevidir bu. Bu görüş nafakanın, babanın olmaması halinde çocuğun ya­kınlarının görevi olduğunun delilidir.

Bu buyruk yakınlara nafaka vermenin vacib oluşunun asıl dayanağıdır. İmam Ebu Hanife’nin ve Ahmed’in görüşü budur. Şu kadar var ki Hanefîler ha­la ve teyze gibi evlenilmesi haram olan bütün akrabalar için nafakayı vacip ka­bul ederler, amca oğlu, amca kızı gibi evlenilmesi haram olmayan akrabalar için vacip kabul etmezler. Hanbelîler ise, ister mirastaki fariza, ister asabe yo­luyla mirasçı olsun, bütün yakınlar için nafakayı vacip kabul ederler; kardeş, amca ve amca oğlu gibi. Ancak amca kızı, dayı, hala, teyze gibi belli bir farz (hisse) sahibi olarak veya asabe yoluyla miras alamayan zevi’l-erham için vacip kabul etmezler. Çünkü böylelerinin yakınlıkları zayıftır.

İmam Malik ve Şafiî’nin görüşüne göre ise nafaka, ancak anne ve babanın vazifesidir. Çocuğun nafakasını karşılamak babanın görevidir. Öldüğü takdirde eğer malı varsa çocuğun malından karşılanır; aksi takdirde bu annenin görevi­dir. Ayet-i kerime ise birinci görüşü desteklemektedir. Ancak “mirasçıya düşen de bunun gibidir” buyruğu ile yalnızca zararın terkedilmesi ya da mirasçıdan bizzat çocuğun kastedilmiş olması hali müstesnadır.

Süt emzirme süresinin tam iki yıl ile sınırlandırılması, anlaşmazlık halin­de başvurulacak azami müddetin beyan edilmesi içindir. Şayet anne ve baba iki yıldan önce veya daha sonra karşılıklı rıza ve çocuğun menfaati hususunda danışarak çocuğu memeden kesmek isterler ise ve eğer çocuğun menfaati de bunu gerektiriyor ise onlar için bir günah yoktur.

Ücretle süt anne tutmaya bir mani yoktur. Bu, şu hususları açıkça belir­ten ayet-i kerimenin beyan ettiği bir konudur: Eğer sizler çocuklarınız için süt anneler tutmak isterseniz veya hamilelik, hastalık ya da anlaşmazlık sebebiyle çocuklarınız için süt anne tutmak istediğiniz takdirde, bunda bir mahzur yok­tur. Ancak süt anneye maruf bir şekilde ücretinin ödenmesi şarttır. Yani her zaman ve mekânda benzerlerinin ücreti ne ise onlara öylece ücret ödenmelidir. Çünkü verilen ücret ile hem çocuğun hem de anne babanın maslahatı gerçek­leştirilmektedir. Bu, tağlîb yoluyla hem anneye, hem de babaya bir hitabtır. Böylelikle çocuğa süt emzirmek hususunda anne babanın birbirleriyle danış­malarının bir edeb ve bir maslahattan ötürü olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü çocuk ikisinindir.

Yabancı süt annelerin süt emzirmelerinin istenmesini caiz kabul eden gö­rüş Ebu Hanife’nin görüşüdür. Yüce Allah’ın, “Maruf bir şekilde verdiğinizi tes­lim etmek şartıyla” buyruğu, süt emzirmenin caiz olması için bir şart değildir; sadece süt emzirenin gönlünü hoş etmek için evlâ olana bir teşviktir.

Daha sonra Yüce Allah, bundan önceki hükümlerin uygulanması için ol­dukça sağlam bir çerçeve tespit etmektedir: Bu hususlar Allah’tan korkma (takva)nın gölgesinde gerçekleşmelidir. Mümine düşen Allah’tan korkmaktır. O sözü geçen hükümlerin hiçbirisinde kusur etmemelidir. Çünkü Yüce Allah her şeyden haberdardır, her şeyi görendir. Amellerinizin karşılığını verir. Eğer an­ne baba çocukların haklarını tastamam öder, karşılıklı olarak birbirlerine za­rar vermekten uzak dururlarsa o vakit çocuklar dünyada salih bir örnek, ahi-rette de sevap kazanmaya sebep olurlar. Şayet sizler hevalarınız doğrultusun­da yol alırsanız, o takdirde çocuklar kötü bir geleceğin haberi, dünyada bela ve fitnenin alâmeti, ahirette de azabın sebebi olurlar. [73]

Kocası Vefat Eden Kadının İddeti

234- İçinizden vefat eden kimselerin bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay, on gün beklerler. İddetlerini bitirdikleri zaman artık onların kendi­ leri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Açıklaması

Yüce Allah bu ayet-i kerimede kocalar için yas tutmanın (hidâd) ve kadın­lar hakkında iddetin vücubunu, talâk, ric’at, süt emzirme, babanın çocuğuna ve hanımına karşı görevlerini söz konusu etmenin akabinde zikretmektedir. Vefat dolayısıyla beklenen iddetin beyanının sebebi, onun da boşama iddetine benzediği zannedilmesin diyedir.

İddet; kadının yeni bir evlilik yapmadan ve şer’î bir özür dışında evden çıkmadan evinde hamile olmadığının anlaşılması veya kocanın vefatı dolayısıy­la yas tutması için beklediği süredir. Boşanan kadının iddeti üç kur’dur. Kocası vefat etmiş olan ve hamile olmayan kadının iddeti ise 4 ay 10 gündür. Hamile olan kadının iddeti ise doğum yapıncaya kadardır, isterse vefattan kısa bir sü­re sonra olsun. Koca dışında kardeş, baba veya bir yakının ölümü dolayısıyla üç günden fazla yas tutmak yoktur.

Kocanın vefat etmesi halinde hanımının yaşı ve kendisi ile zifafa girilmiş ya da girilmemiş olması arasında fark yoktur. Çünkü iddet aslında yas tutmak, buna bağlı olarak da rahmin temizliğinin anlaşılması içindir.

Kocaları vefat eden zevcelerin iddeti 4 ay 10 gündür. Bu iddet süresi içeri­sinde kadına evlilik teklifi yapılması, evlenmesi, -şer’î bir mazeret için olması hali dışında- evinden çıkması helâl değildir. Bu hüküm hamile olmayan kadın­lar için geçerlidir. Kocası vefat etmiş hamile kadının iddeti ise, ölümden kısa bir süre sonra dahi olsa, doğum yapmak ile sona erer. Bu ise az önce değindiği­miz Talâk süresindeki ayetin hükmü gereğidir. Ayrıca Ebu Davud da Eslemli Sübey’a ile ilgili rivayet ettiği hadisinde Peygamber (s.a.)’in ona doğum yaptığı vakit; iddetinin de sona erdiğine dair fetva verdiğini nakleder. Kendisi kocası­nın vefatından onbeş gün sonra doğum yapmıştı. [74]

İddet Bekleyen Kadının Uyması Gereken Yasaklar:

İlim adamları bu süre zarfında kadının sakınması gereken hususların ne­ler olduğunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kısım alime göre: Kadınlar ni-kâhlanmaktan, koku sürünmekten, evli iken yaşadıkları meskenden başkasına taşınmaktan uzak durarak, iddetlerini beklerler. Onların buna dair sahih sünnetten delilleri pek çoktur. Bunlardan birisi Buharî ile Müslim tarafından Üm-mü Seleme’nin kızı Zeyneb’in (r.anhuma) şu rivayetidir: Zeyneb dedi ki: Babası Ebu Süfyan vefat ettiğinde Ümmü Habibe (r.anha)’nm yanma girdi. Kendisine koku getirilmesini istedi. O kokudan bir cariyeye sürdü, sonra kendisi de o ko­kudan alıp yanaklarına değdirdi, sonra da dedi ki: Allah’a yemin ederim koku sürünmeye ihtiyacım yoktur. Şu kadar var ki ben Resulullah (s.a.)’ı minber üzerinde şöyle buyururken dinledim: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadının ölmüş bir yakını için üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Bun­dan tek istisna kocasıdır. (Onun için) dört ay on gün (iddet bekler).”

Zeyneb dedi ki: Annem Ümmü Seleme (r.anha)’yi şöyle derken dinledim: Bir kadın Resulullah (s.a.)’ın yanma gelerek dedi ki: Ey Allah’ın rasulü, kızı­mın kocası vefat etti. Gözlerinden rahatsızlığı var, ona sürme çekelim mi? Resulullah (s.a.): “Hayır” dedi ve bunu iki ya da üç defa tekrarladı, her seferin­de de: “Hayır” dedikten sonra: “Bunun (iddetin) hepsi topu topu dört ay on gün­dür” diye buyurdu.

Resulullah (s.a.)’ın yasakladığı sürme, süslenmek kasdıyla çekilen sürme olup tedavi maksadı ile çekilen sürme değildir. Buna delil ise Muvatta’da yer alan ve Ümmü Seleme’den gelen Resulullah (s.a.)’m: “O sürmeyi geceleyin koy, gündüzün sil” şeklindeki hadis-i şerifdir.

Bazıları da kocası vefat etmiş olan kadının iddeti evlenmekten uzak dura­rak beklemesidir, demişlerdir. Koku sürünmek, süslenmek, kocasıyla beraber yaşadığı evden taşınmak ise ona yasaklanmış değildir. Bunun delili Ümeys kı­zı Esma’dan gelen şu rivayettir: Dedi ki: Ca’fer şehid olunca Resulullah (s.a.) bana: “Üç gün yas elbisesi giyin, sonra da istediğini yap!” dedi.

Ancak bu görüşün sahiplerine şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber ona üç gün yas elbisesi giyinmesini emretmiş sonra da iddet bekleyen kadın için süs ve zinet sayılmayan ve giyilmesi caiz olan elbiselerden dilediğini giyinmesine müsaade etmiştir. Çünkü bir takım elbise çeşitleri vardır ki, ne süs elbisesi ne de yas elbisesi olup gündelik elbiselerdir.

İddet süresinin dört ay on gün ile tespit edilmesi taabbüdî bir emirdir. Bu­nun hikmeti araştırılmaz. Bu tıpkı namazın rekatlarının sayıları ile zekât mik­tarları gibidir.

Bununla birlikte böyle bir iddetin hikmetlerinden biri kocası vefat etmiş bir kadının rahminde kocasmın suyunun bulunup bulunmadığının anlaşılması-dır. Kadın hamile olup olmadığının anlaşılacağı bir süre geçinceye kadar vefat­tan dolayı iddet bekleyen kadının başkasıyla evlenmesine engel olunur. Şayet (iddetten sonra) evlenir ve çocuğu olursa, çocuk ikinci kocaya nispet edilir. Ko­ku sürünmesinin, süslenmesinin yasaklanış sebebi ise, bunların evlilik arzusu­nu çağrıştırmasındandır. Kaldığı evden çıkmasının yasaklanması ise kocası ve­fat etmiş bir kadının korunmaya ve kendisini sakınmaya olan ihtiyacmdandır. İddet süresi içerisinde onunla evlilik akdi, açıkça evlenme teklifinin yapılma yasağı ise bunun da evliliğe götüren bir yol oluşundan dolayıdır. Bununla birlikte iddet bekleyen kadına üstü kapalı evlenme teklifi yapmaya da ruhsat var­dır.

Cahiliye döneminde ise kadın ölen kocası için tam bir sene yas tutar ve bu müddet boyunca koku sürünmez, süslenmez, toplantı yerlerinde insanlar arası­na çıkmazdı.

Daha sonra Yüce Allah, idde tin sona ermesinden sonra kadın için nelerin mubah olduğunu da: “İddetlerini bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur” diye açıkla­maktadır[75]. Yüce Allah burada: “İddetlerini tamamladıkları takdirde” buyru­ğu ile velilere hitab etmektedir. Ey veliler ve ey bütün insanlar! Bundan önce kendileri için yasak olan evlilik hatta süslenmek, talihlilere görünmek, müs­takbel eşlerini seçmek, Şer’an ve örfen bilinen şekliyle evden çıkmak gibi ken­dileri hakkında yaptıkları işler ve Allah’ın onlara bu hususta izin vermiş oldu­ğu diğer hususlar dolayısıyla, sizler için bir günah yoktur. Allah yaptıklarınız­dan haberdardı. Amellerinizden hiç bir şey O’na gizli kalmaz. Kadınların ev­lenmesine kimlerin engel olduğunu bilir ve onu cezalandırır. Şeriatın sınırları­na bağlı kalma doğrultusunda kadınları yönlendirerek güzel hareket eden veya Allah’ın hukuku konusunda işi önemsemeyenleri de kusurlu davrananları da bilir. Eğer sizler kadınlarınızın şeriatın yolu üzre yürümelerini sağlarsanız, mutlu olursunuz. Şayet Allah’ın sınırlarından sapar ve kusurlu hareket eder­seniz bedbahtlığa ve azaba düşersiniz. [76]

Kocası Vefat Etmiş Olan Hanıma Talib Olmak Ve Onunla Nikahlanma Zamanı

235- (Bu şekilde iddet bekleyen) kadın­lara üstü kapalı talip olmanızdan veya içinizde saklamanızdan dolayı üzerini­ze bir vebal yoktur. Allah onları hatır­layacağınızı bilmiştir. Fakat ma’rûf bir söz söylemenizden başka kendileriyle gizlice sözleşmeyin ve iddet sona erin­ceye kadar nikâh akdini bağlamaya az­metmeyin. Bilin ki Allah, şüphesiz içi-nizdekini bilir. Artık O’ndan sakının ve bilin ki muhakkak Allah, Gafûr’dur, Halîm’dir.

Açıklaması

Bu ayette de kadınlara dair hükümler sözkonusu edilmeye devam edilmek­tedir. Önceki ayet-i kerimelerde boşamanın, ric’atın, süt emzirmenin hükümleri, eşlerin ve çocukların hakları, babanın vazifesi olan nafaka, mesken ve giyim sağlamak ile kocası vefat etmiş kadının beklemek zorunda olduğu iddet ve yas tutma vücubu; bu ayet-i kerimede ise kocası vefat ettiğinden dolayı iddet bekle­yen bir kadına iddet esnasında açıktan değil de işaret yoluyla, üstü kapalı bir şekilde evlenmeye talib olmanın caiz olduğu, iddeti bittikten sonra da onu ni­kâh akdi ile almanın sahih olduğu açıklanmaktadır. Şanı Yüce Allah burada ko­cası vefat etmiş kadına yahut onun velisine üstü kapalı bir şekilde erkeğin evli­lik talebinde bulunmasının günah olmadığını beyan etmektedir. Bâin talâk ile boşanmış bir kadına iddeti esnasında da aynı şekilde teklif sözkonusu olabilir. Ya da erkek o kadm ile evlenme arzusunu içinde saklayabilir. Çünkü üstü kapa­lı ifade önceki kocanın hakkını sarsmaz. Belki de bunda geleceğin şartlarından yana bir çeşit güven ve huzur hissini vermek de sözkonusudur ve bu, kadının bakacak kimsesi olmadığı bir vakitte olmaktadır. Diğer taraftan bir şeyin insa­nın içinde saklı tutulması tabii bir durumdur ve bundan kaçmmak oldukça zor­dur. Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah onları hatırlayacağınızı bilmiştir.” diye buyurmaktadır. Yani içinizden onları anacağını, bu arzunuzu gizlemenizin size zor geleceğini bilmiştir. İnsanın içten içe bir şeyi kastetmesinde bir zarar ve bir tehlike yoktur. Fakat gizliden gizliye evlenmek üzere sözleşmek haramdır. Çün­kü bu şekilde bir sözleşme fitneye götüren bir basamaktır, çeşitli dedikodulara sebeptir. Açıklanmasında utanmaya sebep teşkil etmeyen ma’rûf bir sözle söz­leşmek de haram değildir. Güzel geçinmekten, kadınlara karşı geniş kalpli oldu­ğundan sözetmek ve benzeri sözler sarfetmek gibi. Buna göre ma’rûf söz söyle­mekten kasıt açıktan açığa değil de üstü kapalı (ta’rîz) bir ifade kullanmaktır. Yani onlara ancak ta’rîz yoluyla evlenme hususunda teklifte bulunabilirsiniz.

Aslında “gizlüik”den kasıt ilişkidir. Burada ise onunla kastedilen iddet es­nasında gizlice evlenme akdidir. Bu lafız ilişki kurmaya sebep teşkil eden akid hakkında mutlak olarak kullanılmıştır. Taberî’nin tercih ettiği görüşe göre ise burada kasıt zinadır veya o kadına: Ben seni seviyorum, bana benden başka­sıyla evlenmeyeceğine dair söz ver, demesidir. İbni Kesîr der ki: Ayet-i kerime­nin bütün bunlar hakkında umumi olma ihtimali vardır.

Vefat sebebiyle kocasından iddet bekleyen kadına yahut onun velisine id-det süresi içerisinde üstü kapalı bir şekilde evlenme talebinde bulunmak, sen güzelsin, yahut umarım Allah senin gibi helâl süt emmiş saliha bir hanımı kar­şıma çıkartır”, gibi sözler söylemektir. Böylelikle kadın onunla evlenmeye ken­disini hazırlasın. Ya da kadının yanında kendisinin güzel huy ve hasletlerinden bahsedebilir. Böylece kadın kendisine talib olan kimseler arasından daha üs­tün ve daha kerim olanı seçmek imkânını elde eder.

Ric’î bir talâktan dolayı iddet bekleyen kadına ister işaret yoluyla, ister açıktan açığa talib olmak ise haramdır. Çünkü o iddet içerisinde kaldığı süre içinde kocasının nikâhı altındadır.

Kocası vefat ettiğinden yahut bâin talâk dolayısıyla iddet bekleyen kadına açıkça tâlib olmak yine haramdır. Üstü kapalı ifade kullanmanın caiz oluşu­nun delili Taberî’nin Hanzala b. Abdullah b. Hanzala’nın kızı Sükeyne’den yap­tığı şu rivayettir: Ben iddet bekliyorken Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. Bakır yanıma geldi ve dedi ki: Ey Hanzala kızı, ben Resulullah (s.a.) ile olan akraba­lığını bildiğin bir kimseyim. Ceddimin benim üzerimde hakkı vardır. İslâm’da geçmişi olan bir kimseyim. Sükeyne dedi ki: Cafer’in babası Allah sana mağfi­ret buyursun, ben iddetimde iken sen bana talip mi oluyorsun? Halbuki sen ör­nek alman bir kimsesin. Bana: Ben öyle bi şey mi yaptım? dedi. Sadece sana Resulullah (s.a.)’a olan akrabalığımı ve konumumu hatırlattım. Resulullah (s.a.), Ümmü Seleme’nin yanma girdi. Ümmü Seleme amcasının oğlu Ebu Sele-me’nin hanımı idi. Kocası vefat etmişti. Resulullah (s.a.) ona Allah nezdindeki mevkiinden eline yaslanmış olduğu halde bahsetti. O kadar ki ağırlığıı elinin üzerine fazla verdiğinden dolayı hasırın izleri eline çıktı ve onun bu davranışı bir evlenme talebi sayılmadı.

Ma’rûf olan söz şer”an münker olmayan söz demektir. Bu ise iffetli söz, ha­fif işaret, caiz olan ve ta’rizin kapsamına giren yaralayıcı olmayan latif sözler demektir. Tıpkı Resulullah (s.a.)’m kocasının vefatından sonra Allah’ın nezdin­deki mevkiini Ümmü Seleme’ye hatırlatırken yaptığı gibi.

Daha sonra Yüce Allah iddet bekleyen kadın ile evlilik akdi yapmanın mu­bah olduğu vaktin iddetin bitişinden sonra olduğunu açıklamaktadır. Bundan önce akdin yapılmasını ise oldukça ağır bir üslûpla yasaklamış ve şöyle buyur­muştur: Kocası vefat ettiğinden dolayı iddet bekleyen kadın ile önceki kocasın­dan beklemesi gereken iddet olan 4 ay 10 gün sona ermeden şer”î evlilik akdini yapmaya karar vermeyiniz.

Yüce Allah bu sınırın aşılmasına karşı uyarıda bulunarak şöyle buyur­muştur: Biliniz ki Allah kalplerinizde sakladığınız caiz olmayan kararlan bilir. O bakımdan Allah’ın yasakladığı işleri, soz veya fiil olsun işlemekten sakınınız.

Bu sakmdırmakta hükümler teşvik edici ve korkutucu bir üslûpla, öğütlerle birlikte zikredilmiştir ki, bunlara gereken şekilde bağlılık daha bir pekiştiriri ifadelerle dile getirilsin.

Bununla birlikte Allah’ın hadlerini aşan ve günahı işlemek suretiyle ku­surlu olup sonra da tevbe eden ve halini düzelten kimselere bağışlayıcı olduğu­nu biliniz. Cezayı acele vermeyen Halîm’dir O. Cezayı acilen verecek yerde amellerini ıslâh etsinler diye kullarına mühlet verendir. O bakımdan O’nun mühlet verişine de aldanmayınız. [77]

Kendisiyle Zifafa Girilmeden Önce Boşanan Kadının Durumu

236- Kendileriyle temas etmediğiniz veya kendilerine mehir tayin etmemiş olduğunuz hanımları boşarsanız üzeri­nize vebal yoktur. Onları metâlandı-rın. Eli geniş olan da, fakir olan da ha-lince, örfe uygun bir şekilde (faydalan­dırsın). Bu, ihsan edenler üzerine bir haktır.

237- Kendilerine mehir tayin etmiş iken hanımları onlara dokunmadan önce boşarsanız tayin ettiğinizin yarı­sını onlara verin. Meğer ki kendileri veya nikâh akdi elinde bulunan kimse bağışlamış olsun. Sizin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır. Aranızda fazileti unutmayın. Muhakkak Allah, işlediğinizi çok iyi görendir.

Nüzul Sebebi

Rivayet edildiğine göre bu ayet-i kerime Ensar”dan bir adam hakkında na­zil olmuştur. Bu adam herhangi bir mehir teyin etmeden bir kadın ile evlen­miş, sonra da ona dokunmadan bu kadını boşamıştı. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu. Resulullah (s.a.) ona: “Sarığını vermekle dahi olsa onu metâ-landır, diye buyurdu.” [78]

Açıklaması

Kendileriyle gerdeğe girmeden ve onlar için bir mehir belirlemeden önce kadınları boşadığınız takdirde şayet onlar için bir mehir tespit edilmemiş ise mehr-i misil veya tayin edilmiş olan mehirden -ey kocalar!- o kadınlara her­hangi bir şey vermeniz gerekmez. Burada “el-Cünâh” kelimesinin mehir yü­kümlülüğü olduğunu Yüce Allah’ın, “Kendilerine mehir tayin etmiş iken hanım­ları dokunmadan önce boşarsanız tayin ettiğinizin yarısını onlara verin.” buy­ruğudur. Burada buna karşılık mehrin yarısının ödeneceğini tespit etmektedir. Yüce Allah’ın, “Veya kendilerine mehir tayin etmemiş olduğunuz” buyruğu an­cak kendileri için mehir tayin etmiş iseniz veya tayin edinceye kadar… anla­mındadır. Farizanın farz kılınması mehrin adının konulması demektir. Çünkü kendisi ile gerdeğe girilmeden önce boşanan kadına eğer mehir tespit edilme­miş ise, mehrin yarısını alma hakkı yoktur, onun için sadece bir mut’a söz ko­nusudur. Bazıları da şu görüştedir: “veya” buyruğu “vâv (ve bağlacı)” anlamın­dadır. Sizin için vacip olan müt’adır. Yani boşanan kadına kendisi ile yararla­nacakları malınızdan herhangi bir şey vermektir. Bu da sizin servet, zenginlik, makam ve fakirliğinize göre olup, onun gönlünü hoş tutmak için verilir. Yüce Allah bunu sınırlamayıp bunun belirmesini, gücü oranında, zenginlik ve fakir­lik gibi kocanın haline terketmiştir. İbni Abbas şöyle dermiş: Boşama müt’ası-nın azamisi bir hizmetçi vermektir, bundan daha aşağısı gümüş para vermek­tir, bundan daha aşağısı da elbise vermektir.

Yüce Allah böyle bir müt’ayı kadına güzel bir şekilde davranan kimseler üzerinde vacip bir hak olarak tespit etmiştir. Ebu Hanife ve arkadaşları kendi­si ile gerdeğe girilmeden ve mehir tespit edilmeden önce boşanan bir kadın için bunun vacip olduğu görüşündedir. Çünkü Yüce Allah’ın, “Onları metâlandırın” buyruğu ile “bu ihsan edenler üzerine bir haktır.” buyruğu bunu gerektirmekte­dir. Diğer boşanmış kadınlara bunu vermek ise müstehabtır. Kendisiyle duhûldan (ilişkiden) sonra boşanan ve mehrin isminin konulduğu nikâhta duhûlden önce boşanan kadın gibi [79]

Kendisinden nakledilen meşhur rivayette Mâlik’in görüşüne göre ise müt’a, mehri tespit edilmeyen ve kendisi ile gerdeğe girilmeden önce boşanan kadın dışındakiler için menduptur. Bunlar için vacip olduğu da söylenmiştir.

Şafiî ve Ahmed’in görüşüne göre ise müt’a, kendisiyle gerdeğe girilmeden önce boşanan kadın lehine bir borçtur. İster bu kadının mehri tespit edilmiş ol­sun, ister edilmemiş olsun. Ancak mehri tespit edilmiş ve kendisiyle gerdeğe girilmeden önce boşanan kadın bundan müstesnadır. Şafiîler aynı şekilde ger­değe girildikten sonra boşanan kadın lehine bunu bir borç olarak kabul etmiş­lerdir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Boşanan kadınların lehine ma’rûf bir şekilde faydalandırma vardır. Bu takva sahipleri için bir vazife-<ür/'(Bakara, 2/241). Yani müt’a, Şafii’nin yeni görüşüne göre bütün boşanan kadınlar lehine olmak üzere yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. Ancak mehri tespit edilen ve kendisiyle gerdeğe girilmeden önce boşanan kadın müs­tesnadır. Buyruğun zahiri, zahiren emir olduğundan dolayı vücub ifade eder: “Metâlandınn”; adeta yüce Allah mehrinin tespit edilmesi halinde boşanan ka­dına verilen mehrin yarısı mukabilinde bu kadına müt’a vermeyi (faydalandır-mayı) emretmiş gibidir. Yüce Allah’ın, “Bu ihsan edenler üzerine bir haktır.” buyruğu ise ihsanın bunu gerektirdiğini beyan etmek içindir.

İşte ayet-i kerimeden ele alınan birinci kısım budur. Bu da kendisiyle ger­değe girilmeden ve mehri tespit edilmemiş olduğu halde boşanan kadının hük­müdür. Böyle bir kadına müt’a vermek gerekir. Daha sonra Yüce Allah ikinci kısmın hükmünü beyan etmektedir ki, bu da kendisi ile gerdeğe girilmeden ön­ce boşanan ve mehri tayin edilmiş kadındır. Böyle bir kadına da mehrin yarısı verilir. Buna göre Yüce Allah’ın bu buyruğunun anlamı şu demektir:

Kendisiyle gerdeğe girilmeden önce kadın boşanacak olursa, eğer mehri tespit edilmiş ise, mehrin yarısını ona vermek icap eder. Kadın onu almak hak­kına sahiptir. Boşanan kadının bunu bağışlaması veya elinde nikah akdini bu­lunduranın -ki o da velidir- affetmesi mümkündür. Onun affetmesi, mehrin ya­rısını almak hakkını düşürmesidir. Bir görüşe göre ise burada affedecek olan kocadır. Onun affetmesi, bağışlaması ise kendisi için hak kazanılmış olan meh­rin yarısıdır. O takdirde bunu affeder ve kadın da “kelimeler”de açıkladığımız gibi, mehrin tamamını alır. Affetmek Allah’tan korkmaya, takvaya daha yakın­dır. Yani erkeklerden ve kadınlardan kim affederse takva sahibi olan odur.

İyilikte bulunarak faziletli davranmayı unutmayınız. İyilikte bulunmayı ve fazileti terkederek hakkettiğiniz her şeyi sonuna kadar almaya kalkışmayı­nız. Çünkü affetmek hepiniz için daha hayırlıdır ve Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. O bakımdan herkese niyet ve ameline göre karşılık verir. Kimin affet­tiğini, kimin iyilikle davrandığını O bilir. İşte bu, buyrukların sonunda Yüce Allah’ın eşlerin birbirlerine karşı muamelelerinin tümünü gördüğüne dair bir hatırlatmadır ve bu hatırlatma iyilikte bulunmaya, fazilette bulunmaya bir teşvik, kaba davranmaya, cahilliğe karşı bir uyarıdır. [80]

Namaza Dikkat Göstermek

238- Namazlara ve özellikle orta nama­za devam edin. Allah için huşu’ ve ita­atle durun.

239- Şayet korkarsamz o halde, yürü­yerek veya binerek kılın. Emin olduğu­nuz zamanda da Allah’ı anın. Nitekim bilmediğiniz şeyi size öğretmiştir.

Nüzul Sebebi

Ahmed, et-Tarihü’l-Kebîr’de Buharî, Ebu Davud, Beyhakî ve İbni Cerîr et-Taberî’nin Zeyd b. Sabit’ten rivayetlerine göre Resulullah (s.a.) öğle namazını öğle sıcağının arttığı zamanda kılardı. Ashabına en ağır gelen namaz bu na­maz idi. Bunun üzerine: “Namazlara ve özellikle orta namaza devam edin.” ayeti nazil oldu. Bu ise “orta namaz”ın öğle namazı olduğunu göstermektedir. Bir grup ilim adamı bu görüştedir.

Ahmed, Nesaî ve İbni Cerîr et-Taberî’nin Zeyd b. Sabit’ten rivayet ettikle­rine göre Resulullah (s.a.) öğlen namazını sıcak vakitte kılardı. Arkasında an­cak bir ya da iki saf cemaat olurdu. Diğerleri ise ya öğle vakti uyku için çekil­miş olurlar veya ticaretlerine devam ederlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah, “Na­mazlara ve özellikle orta namaza devam edin.” buyruğunu indirdi.

Altı hadis kitabının müellifi muhaddis imamlar ile başkalarının Zeyd b. Erkam’dan rivayetlerine göre o şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) döneminde namazda iken konuşurduk. Bizden bir kimse namazda yanında duran arkadaşı ile konuşurdu. Bu böylece: “Allah için huşu’ ve itaatle durun” buyruğu nazil oluncaya kadar devam etti. Bu buyrukla bize susmamız emrolundu, konuşma­mız yasaklandı. [81]

Açıklaması

Bütün namazlara dikkatle devam edin. Çünkü namazda Allah’a yakışır, dua O’na hamd-ü senada bulunma vardır. Ayrıca namaz dinin direğidir. Na­maz şu hadis-i şerifte tespit edildiği şekilde kılındığı takdirde ruhun arıtılma­sında güçlü bir etkiye sahiptir: “Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet et. Şayet sen O’nu görmüyorsan da şüphesiz ki O seni görür.” [82]

Orta namaz da diğer namazlar kapsamına girmektedir. Yüce Allah’ın özel­likle onu söz konusu etmesi ise, namazlar arasındaki şerefine dikkat çekmek ve onu hatırlatmak içindir. Bu ister -Kurtubî’nin tercih ettiği gibi- sıcak iklimlerde oldukça sıcak bir zamana rastlaması ve günün ortasında olması dolayısıyla öğ­len namazı olsun, ister insanın günlük işlerini sona erdirmek için uğraştıkları vakitlerde kılınan ikindi namazı olsun. İster bu namaz kişiye, ailesine ve bütün İslâm toplumuna güzel kazançlar sağlayan günlük işleri bitirmekte ihsan ettiği

başarılar dolayısıyla Yüce Allah’a şükretmek üzere kılınan ikindi namazı olsun, isterse de -İbni Abbas, İbni Ömer, Ebu Ümame, Hz. Ali’nin de dediği gibi- uyku­ya olan tutkunluk ve onu eda etmek hususundaki tenbellik dolayısıyla ve müna­fıklar için en ağır namaz olduğu için sabah namazı olsun; isterse de bunun dışın­da kalan akşam, yatsı ya da cuma namazı olsun, değişen bir şey olmaz. Görüldü­ğü gibi bu hususta (yani orta namazın hangisi olduğu hususunda) ilim adamları­nın yedi tane görüşü vardır. İbnü’l-Arabî bu namazın hangisi olduğunu tayin et­menin oldukça zor olduğu görüşünü tercih etmektedir. [83]

Namazınızda kalbi huşû’dan alıkoyan her türlü dünya meşguliyetinden kendinizi kurtarmış olarak, yalnızca Allah’ı zikredenler olarak ve namazın şe­riat tarafından düzenlenmiş şekline uygun bir şekilde Allah’ın huzurunda hu­şu’ ile durunuz. Mücahid’in görüşüne göre “kunut” susmak demektir. Buna da­ha önce nüzul sebebinde geçen ve Zeyd b. Erkam yoluyla gelen hadis-i şerif de­lildir:

Huşu’ ve kalp huzuru ile birlikte vakti içerisinde namazlara gereken dik­kat ve devamı göstermek, imanın ve İslâmm sıhhatinin, din kardeşliğinin, hakların korunmasının belgesidir. Namaza dikkat ve devam eden kimseden ancak hayır beklenir, şerrinden emin olunur. Ahmed ve Sünen sahipleri Hz. Büreyde’den Peygamberin şöyle dediğini naklederler:”Bi,zİ7nZe sizin aranızdaki ahid namazdır. Onu kim terkederse kâfir olur.” Ahmed ve Taberâni de Abdullah b. Amr’dan rivayetlerine göre Resulullah (s.a.) bir gün namazı söz konusu etti ve şöyle buyurdu: “Kim namaza dikkatle devam ederse kıyamet gününde onun için bir nur, bir belge ve bir kurtuluş olur. Namaza dikkatle devam etmeyen kimse için ise namaz bir nur, bir belge ve bir kurtuluş olmaz. Kıyamet gününde o kişi Kârûn, Fifavn, Haman ve Ubeyy b. Halef ile birlikte olur.”

Şer’î şekliyle namazın kalınmasının sonuçlarından birisi de toplumda münkerlerin, hayasızlıkların yaygınlık kazanması, hıyanetin başgöstermesi, can ve mal güvenliğinin ortadan kalkması, haksızlık ve saldırganlıkların çoğal­ması, insanların hayır işlemekten uzak durması, merhamet ve şefkatin azal­ması, kötü zan beslemenin ve insanlar arasında güven azlığının başgöstermesi-dir.

İslam namazın önemi ve tuttuğu yerin büyüklüğünü göz önünde bulundu­rarak herhangi bir durumda namazı terketmeyi caiz görmemiştir. Bu bakım­dan Yüce Allah bize şu anlamda buyruk vermektedir: Namazı terketmekte kimse için bir özür yoktur; hatta düşman tarafından cana, mala yahut ırza za­rar geleceğinden korkulması halinde bile. Eğer sizler ayakta durmak dolayısıy­la herhangi bir zarar görmekten korkarsanız, binek üzerinde namaz kılınız. Şayet güvenliğe kavuşursanız yani korkunuz giderse, Allah’ın size şer’î hü­kümleri öğrettiği ve güvenlik halinde namazın nasıl kılınacağı gibi bilmediği­niz şeyleri öğrettiği için de Allah’ı anınız, O’na ibadet ediniz ve güvenlik nime­tine karşılık O’na şükrediniz.

Burada kasıt, güvenlik halinde namaza dair bilmediklerinizi öğretmesi dolayısıyla veya güvenliğe kavuştuğunuz takdirde güvenlik nimeti dolayısıy­la Allah’a şükrediniz ve ibadet ile Onu anınız, şeklindedir. Nitekim O şer”î hü­kümleri ve korku halinde de güvenlik halinde de nasıl namaz kılacağınızı öğ­retmekle size ihsanda ve bağışta bulunmuştur. [84] Kurtubî de şöyle demekte­dir: Bunun anlamı şudur: Artık size emrolunmuş bulunan rükünleri eksiksiz yapmaya devam ediniz, bu şekliyle sizin için yeterli olan böyle bir namazı si­ze öğretmesindeki ve böylelikle de herhangi bir namazı kaçırmayışınızdaki nimet dolayısıyla Allah’a şükrediniz. Bu ise sizin daha önce bilmediğiniz bir şeydi. [85]

Kocası Vefat Etmiş Kadına Bir Yıl Süre İle Evinde Kalması İçin Vasiyette Bulunmak Ve Boşanan Her Kadına Mut’a Vermek

240- İçinizden vefat edip de geride zev­celer bırakacaklar eşlerinin çıkarılma-yarak bir yılına kadar metâlandırılma-sını vasiyyet etsinler. Şayet çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında ma’rûf bir şekilde yaptıklarından dola­yı size bir vebal yoktur. Allah Azîz’dir, HaMm’dir.

241- Boşanan kadınları da ma’rûf bir şekilde metâlandırılmaları haklarıdır. Bu takva sahipleri için bir vazifedir.

242- İşte Allah akıl erdirirsiniz diye si­ze ayetlerini böyle açıklar.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak İshâk b. Raheveyh Tef-siri’nde Mukâtil b. Hayyan’dan şunu rivayet etmektedir: Çocukları, erkek ak­rabaları, hanımları bulunan Taifli birisi beraberinde anne babası ve hanımı ol­duğu halde Medine’ye geldi ve Medine’de vefat etti. Resulullah (s.a.)’e durum arzedildiğinde anne babaya bir şeyler verdiği gibi çocuklarına da ma’rûf ile bir şeyler verdi. Hanımına ise bir şey vermedi. Fakat kocasının terikesindn bir se­neye kadar ona nafaka bağlanmasını emretti. İşte: “İçinizden vefat edip de geri­de zevceler bırakacaklar…” ayeti bunun hakkında nazil olmuştur. [86]
  2. ayet-i kerimenin nüzuluyla ilgili olarak da İbni Cerîr et-Taberî, İbni Zeyd’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yüce Allah’ın, “Eli geniş olanınız ha-lince eli dar olanınız da halince örfe uygun bir fayda ile faydalandırınız. Bu ih­san edenler üzerine bir haktır.” (Bakara, 2/236) ayeti nazil olunca, adamın birisi şöyle der: Ben iyilik yapmak istersem yaparım, yapmak istemezsem de yapmam. Bunun üzerine Yüce Allah, “Boşanan kadınların da ma’rûf bir şekilde metâlan-dırılmaları haklarıdır; bu takva sahipleri için bir vazifedir.” ayeti nazil oldu. [87]

Açıklaması

Aranızdan ölümü yaklaşanların ve geriye bırakacakları hanımlarına sene sonuna kadar evde sürekli olarak faydalanmalarını vasiyet etmeleri bir görevdir. Bu süre zarfında evden çıkartılmazlar yahut evde kalmalarına engel olun­maz. Buna göre dul eşe vefat eden kocasının malından tam bir yıl süre ile nafa­ka hakkı doğar. Mirasçıların da kocası vefat etmiş olan bu hanımı sene geçme­den evinden çıkarmamaları ve nafakasını engellememeleri gerekir. Acaba bu vücub ve bağlayıcılık mı yoksa müstehaplık mı ifade etmektedir? Bu hususta ilim adamlarının iki görüşü vardır. [88]

1- Cumhurun görüşü: İslâmın ilk dönemlerinde Arapların konu ile ilgili adetlerine uygun olarak kocası vefat etmiş kadının iddeti tam bir yıl idi. Daha sonra bu hüküm Nisa süresindeki mirasa dair ayet-i kerime ile ve tilâvet itiba­riyle daha önce gelen, fakat nüzul itibariyle bundan sonra inmiş bulunan: “İçi­nizden vefat eden kimselerin bıraktıkları zevceleri kendiliklerinden dört ay on gün beklerler.” (Bakara, 2/234) ayeti ile nesh edilmiştir. Buna göre kocasının ölümü dolayısıyla kadının beklemesi gereken iddet bir yıl yerine dört ay on gündür ve mirasta tespit edilen hakkını da alır. İbni Cerîr et-Taberî ise Hem-mam b. Yahya’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ben Katâde’ye Yüce Al­lah’ın, “içinizden vefat edip de geride zevceler bırakacaklar eşlerinin çıkarılma-yarak bir yılına kadar metâlandırılmalarını vasiyet etsinler.” ayeti hakkında soru sordum, bana şöyle dedi: Önceleri kocası vefat eden hanımın kocasının malından -evinden çıkmadığı sürece- bir yıl süre ile süknâ (kocasının meske­ninde kalma) ve nafaka hakkı vardı. Daha sonra bu, Nisa süresindeki buyruk­la nesh edildi. Kadın için bilinen bir miras payı tespit edildi ki, bu eğer kocanın çocuğu varsa 1/8, yoksa 1/4’dir. İddeti ise 4 ay 10 gün olarak tespit edildi. Buna dair de Yüce Allah,”İçinizden vefat edenlerin bıraktıkları zevceleri kendilikle­rinden dört ay, on gün beklerler…” diye buyurdu. İşte bu ayet-i kerime de daha önce nazil olmuş ayet-i kerimede yer alan bir sene ile ilgili iddeti nesh etmiştir.

2- Eski müfessirlerden Mücâhid ile Ebu Müslim el-Isfahânî’nin görüşüne göre ise bu ayet-i kerimenin hükmü sabittir, ondan herhangi bir şey nesh edil­miş değildir. Râzî de Tefsirinde bu görüşü tercih etmiştir.

İbni Cerîr, Mücahid’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kocası vefat etmiş bulunan kadının iddeti ile ilgili olarak iki ayet-i kerime nazil olmuştur. Birisi Yüce Allah’ın, “İçinizden vefat eden kimselerin bıraktıkları zevceleri kendilikle­rinden dört ay on gün beklerler.” ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerime daha önce­den geçmiştir. Bu hususta nazil olan diğer ayet-i kerime ise (tefsirini yapmakta olduğumuz) bu ayet-i kerimedir. Birinci ayet-i kerime, kocasının akrabaları ya­nında iddet bekleyen kadın hakkında olup bu süre iddet beklemesi vacip (farz)dir. Daha sonra Yüce Allah, “İçinizden vefat edip de geride zevceler bıraka­caklar… Azîz’dir, Hakîm’dir.” buyruğunu indirdi. (Müeâhid devamla) der ki: Al­lah bununla yedi ay yirmi gün daha bekeyerek senenin tamamlanmasını emret­ti. Bu bir vasiyettir. Kadın dilerse bu vasiyet süresi içerisinde meskende kalır, dilerse çıkıp gider. İşte Yüce Allah’ın, “Çıkarılmayarak… şayet çıkarlarsa… size bir vebal yoktur.” buyruğu bunu ifade etmektedir. Ancak iddet olduğu gibidir.

Yani bu iki ayet-i kerimenin iki ayrı duruma hamledilmesi gerekmektedir. Şayet kadın vefat etmiş kocasının evinde ve malında kendisine nafakada bulu­nulmasını tercih edecek olursa, beklemesi gereken iddet bir yıldır. Aksi takdir­de onun iddeti 4 ay 10 gündür. Bu görüşe göre iddetin kesin olarak yerine geti­rilmesi gereken bir süresi vardır ki bu da asgarî süredir, bir de muhayyer bıra­kılan bir süresi vardır ki bu da azami süredir.

Ebu Müslim ise şöyle demektedir: Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Sizden vefat edeceği vakit geriye hanımlar bırakacak olanlar, şayet bir yıl nafaka ile bir yıl süknâyı zevcelerine vasiyet etmiş iseler, fakat eşleri bundan önce evle­rinden çıkıp kocaların vasiyetlerine muhalefet ederlerse -ve bu çıkışları Yüce Allah’ın kendileri için tayin etmiş olduğu süre kadar ikametten sonra olursa-artık ma’rûf bir şekilde olmak şartıyla yaptıklarından dolayı bir vebal yoktur. Çünkü onların bu vasiyet gereği bir yıl süre ile kalmaları lazım (bağlayıcı) de­ğildir. Devamla der ki: Buna sebep ise şudur: Araplar Cahiliye döneminde tam bir yıl süre ile nafaka ve süknâyı vasiyet ederler, kadın da bir yıl süre ile iddet beklerdi. Yüce Allah bu ayet-i kerimede -bu takdire göre- bunun vacip olmadı­ğını beyan etmektedir. Böylelikle ortada nesih söz konusu olmaz.

Fukahâya gelince: Ebu Hanife, Şafiî ve Ahmed’in görüşüne göre bu du­rumdaki bir kadın için dört ay on günlük süre boyunca kocasının terikesinden karşılanmak üzere kocasının evinde ikameti gerekmez. Nerde isterse iddetini orada bekler. Malik’in görüşüne göre ise eğer mesken kocanın mülkü ise veya kocası meskenin kirasını vefatından önce ödemiş ise, kadının iddet süresince kocasının evinde ikameti gerekir. Buna sebep ise Fürey”a ile ilgili şu hadis-i şe­rifti: bunu Malik Muvatta’ adlı eserinde KaT) b. Ucre’nin kızı Zeyneb’den riva­yet etmektedir. Buna göre Malik b. Ziya’ın kızı Furey’a -ki Ebu Said el-Hudrî (r.anhuma)’nin kızkardeşidir- kendisine şunu bildirmiştir: Resulullah (s.a.)’in yanma gelerek Hudre oğulları arasında bulunan ailesinin yanına dönmeyi iste­di. Çünkü kocası, kaçmış birtakım kölelerini takib etmek üzere yola çıkmıştı. Nihayet el-Kaddûm denilen bir yere vardıklarında onlara yetişti, fakat köleleri onu öldürdüler. Furey’a dedi ki: Resulullah (s.a.)’e giderek Hudre oğulları ara­sında bulunan aile halkının yanına gitmek istediğimi söyledim. Çünkü kocam bana mülkiyetine sahip olduğu ikamet edeceğim bir ev ve nafaka bırakmamış­tı. Resulullah (s.a.): “Olur” dedi. Bunun üzerine ben de ayrılıp gidecek oldum. Nihayet odada olduğum sırada Resulullah (s.a.) bana seslendi -veya benimle il­gili emir vererek yanma çağırılmamı istedi- Bana dedi ki: “Nasıl söylemiştin?” Ben ona kocam ile ilgili durumu ifade eden olayı tekrar anlattım. Şöyle buyur­du: “Kitap vadesini dolduruncaya (iddetin tamamlanıncaya) kadar evinde bek­le.” Ben de evde dört ay on gün iddet bekledim. (Furey’a devamla) dedi ki: Os­man b. Affan halifeliği döneminde bana haber gönderdi ve bu konuyu sordu; ben ona durumu haber verince buna göre hüküm verdi [89]

Ayet-i kerimenin geri kalan kısmının tefsirine gelince:

İddetin bitmesinden önce evden kendi istekleriyle çıkacak olurlarsa, ey va­siyeti yerine getirmek ile muhatap olan mirasçılar! Şer”an ve âdeten ma’rûf olan işleri yapmalarından dolayı sizin için bir vebal yoktur. Evden çıkmak, dü­nürlüğe gelenlere görünmek, süslenmek ve evlenmek gibi. Ancak bu, şeriata aykırı bir şekilde olmasın. Zira artık sizin onlar üzerinizde bir velayetiniz yok­tur. Allah asla mağlup edilemeyecek olan ve kendisine muhalefet edenleri ceza­landıran Azîz’dir, bütün hususlarda kullarının maslahatlarını dikkate alan hikmeti sonsuz Hakîm’dir.

Daha sonra Yüce Allah, genel olarak boşanan kadınlar için mut’anm ge­rektiğini beyan etmekte ve mut’anın kendisi ile ister zifafa girilmiş olsun, ister girilmemiş olsun, boşanan bütün kadınlar için meşru’ kılındığını haber ver­mektedir. Mut’a ya kan kocanın üzerinde ittifak edecekleri veya hakim tarafın­dan takdir edilecek bir maldır. Bu husus Allah’tan korkan, Allah’ın cezasından çekinen takva sahipleri üzerinde bir haktır; yani onların bir vazifesidir. [90]

Mut’a Emri Vücub mu Yoksa Mendupluk mu İfade Eder:

Az önce fukahanın görüşlerini açıkladık. Bunun özeti şudur: Burada veri­len mut’a emri, cumhura göre müstehab, Şafiîlere göre vaciptir. Bu İbni Abbas, İbni Ömer, Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî ve tabiînden başkalarının görüşüdür. Malikîler ise şöyle demektedirler: Mut’a boşanmış bütün kadınlar için müste-haptır. Mehri tespit edilmiş ve duhûlden (ilişkiden) önce boşanan kadın bun­dan müstesnadır. Şafiîler der ki: İster duhûlden önce, ister sonra boşanan bü­tün kadınlara mut’a vaciptir. Bundan tek istisna mehri tespit edilmiş ve kendi­siyle gerdeğe girilmeden önce boşanan kadındır. Hanefîlerle Hanbelîler ise orta yollu bir görüş beyan ederler: Mut’a, mehri tayin edilmemiş ve kendisi ile ger­değe girilmeden önce boşanan kadın lehine vacip; diğer boşanmış kadınlar hak­kında ise müstehaptır. Kocası vefat etmiş kadın için ise mut’a söz konusu değil­dir; çünkü boşanmış kadınlar hakkında nas varit olmuştur.

Bence tercihe değer olan görüş, Şafiîlerle onlara uygun görüş belirtenle-rinkidir. Çünkü bu ayet-i kerime ister kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister girilmemiş olsun, boşanmış bütün kadınlar lehine mut’ayı tespit etmektedir. Buna göre Yüce Allah önce mut’ayı söz konusu etmekte ve daha sonra kendisi ile gerdeğe girilmeden önce boşanan kadın lehine bunu tespit veya vacip kıl­makta; burada ise bütün boşanmış kadınlar için mut’ayı genel bir hak olarak ortaya koymaktadır. O halde bu, özel bir ifadeden sonra umumî bir ifadedir. İbni Cerîr”in rivayetine göre de İbni Zeyd şöyle demiştir: Yüce Allah’ın, “Onla­rı metâlandırınız. Eli geniş olan halince, fakir olan da halince, ma’rûf ile uy­gun bir şekilde (metâlandırınız). Bu ihsan edenler üzerine bir haktır.” (Baka­ra, 2/236) buyruğu nazil olunca adamın birisi: İyiliği ister yaparım ister yap­mam deyince Yüce Allah, “Boşanan kadınların da ma’rûf bir şekilde me-tâ’landırılmaları haklarıdır. Bu takva sahipleri için bir vazifedir.” buyruğunu indirdi.

Buna göre ister haksızca, ister usandığından, bıktığından, isterse de zora koşarak boşayan kimse aleyhine mut’a vermesi hükmü verilir. Bu hüküm Said b. Cübeyr ve Şafiîlerin görüşü esas alınarak verilir; ya da “haksızca yapılan bo­şamaya karşılık verilen bedel” adı ile bu mut’a verilir. Bu da kocanın fakirlik ya da zenginlik durumu miktaruıca olur. İşte bu görüş, maslahatı gerçekleşti­rir ve zalimce yapılan bir boşama dolayısıyla kadına gelen zararı bertaraf eder, boşamaları da azaltır.

Boşanan kadınların dört durumu söz konusudur:

1- Mehri tespit edilmiş olan ve kendisiyle gerdeğe girildikten sonra boşa­nan kadına, tespit edilen bütün mehri verilir. Çünkü Yüce Allah’ın, “Onlara verdiklerinizden bir şey almanız sizin için helâl olmaz.” (Bakara, 2/229); “Eğer bir eşi bırakıp da yerine bir başka eş almak isterseniz, öbürüne yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile, ondan hiç bir şey almayınız.” (Nisa, 4/20) ayetleri bunu ge­rektirmektedir. Böyle bir kadının beklemesi gereken iddet ise üç kur’dur.

2- Kendisiyle gerdeğe girilmemiş olan ve mehri de tespit edilmeden boşa­nan kadına boşayan erkeğin varlığına göre mut’a verilmesi icap eder, böyle bir kadının mehir hakkı yoktur. Çünkü Yüce Allah’ın, “Kendileri ile temas etmedi­ğiniz veya kendilerine mehir takdir etmemiş olduğunuz hanımları boşarsanız üzerinize vebal yoktur.” (Bakara, 2/236) buyruğu bunu gerektirmektedir, böyle bir kadının iddet beklemesi gerekmez.

3- Mehri tespit edilmekle birlikte kendisiyle gerdeğe girilmeden boşanan kadının, tespit edilen mehrin yansını almak hakkıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mehrini tespit etmiş olduğunuz hanımları temas etmeden önce boşarsanız tayin ettiğinizden yarısı onlarındır.”(Bakara, 2/237). Böyle bir kadı­nın iddet beklemesi de gerekmez.

4- Kendisiyle gerdeğe girildiği halde mehri tespit edilmemiş boşanan kadı­nın, yakın akrabasından ve ailesi arasından asabe olanların mehri mislini -gö­rüş ayrılığı söz konusu olmaksızın- almak hakkı vardır. Çünkü Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “O halde onlardan hangisiyle faydalandı iseniz, o kadınlara takdir edilen şekilde mehirlerini veriniz.” (Nisa, 4/24). Bazılarının görüşüne gö­re bunun anlamı şudur: Eğer mehir tespit edilmemiş ise, onların mehirlerini takdir yoluna giderek ödeyiniz; demektir. [91]

Ümmetlerin Ölümü Korkaklık Ve Cimrilik İle Hayatta Kalışları İse Kahramanlık Ve İnfakladır

243- Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları gör­medin mi? Allah onlara “ölün” dedi, sonra da onları diriltiverdi. Gerçekten Allah insanlara lütufkârdır. Fakat in­sanların çoğu şükretmezler.

244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah Semî’dir, Alîm’dir.

245- Allah’a güzel bir ödünç verecek kimdir? Allah da ona kat kat artırır. Allah daraltır ve genişletir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.

Nüzul Sebebi

  1. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak İbni Hibbân Sahîh’inde İbni Ebî Hatim ve İbni Merdûveyh, İbni Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmekte­dirler: Yüce Allah’ın, “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin… misali yedi ba­şak bitiren… tek bir tohum gibidir.” (Bakara, 2/261) ayeti nazil olunca Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Rabbim, ümmetime daha fazlasını ver.” Bu­nun üzerine Yüce Allah’ın, “Allah’a güzel bir ödünç verecek kimdir? Allah da ona kat kat artırır.” buyruğu nazil oldu. [92]

Açıklaması

İsrailoğulları’nm büyük kalabalıklar oldukları halde düşmanları tarafın­dan kovalandığı ve yurtlarından, topraklarından çıkarıldığını biliyor musun? Bunların sayıları binlerle ifade edildiği halde ölüm korkusuyla, yurtlarından çıkmışlardı. Zira onlar korkak, sabırsız, kararsız, Allah’a ve peygamberlerine gereği gibi iman etmeyen insanlardı. Halbuki sebat ve kahramanlık gösterme­leri, direnmeleri, canlarını ve korunması gereken diğer şeyleri savunmaları ge­rekirdi.

Kitab-ı Kerim’imiz onların sayılarını, milletlerini ve ülkelerini beyan et­memektedir. Çünkü bundan maksat, öğüt ve ibrettir. Seleften bir grubun açık­ladığına göre bunlar, İsrailoğulları’ndan bir topluluk idiler veya İsrailoğulları dönemlerinde yaşamış olan Daverdân kasabası halkıymış. Vâsıt taraflarında ondan bir fersah uzaklıktaymış. Ya da burada sözü geçenler Ezriatlılardır. Bunlar başgösteren taundan kaçarak yurtlarından ayrılmışlar ve şöyle demiş­lerdi: “Ölümü olmayan bir toprağa gidelim.” Ancak düşman onlara karşı mu­zaffer oldu. Onları mağlup etti, pek çoğunu öldürdü, topluluklarını dağıttı. Ya da Yüce Allah savaş olmaksızın canlarını aldı, sonra da onları diriltti. Ta ki ib­ret alsınlar ve Allah’ın kazasından kaçılmayacağım bilsinler.

Birinci te’vile göre: Onlar kaçınca Allah da düşmanlarının onlara galip gel­mesini diledi. Düşmanlarının bu şekilde onlara galip gelmesinin sebebi korkak­lıkları ve cesaretsizlikleridir. Daha sonra Yüce Allah, Hazkiel adında İsrailoğul­ları’nm peygamberlerinden birisinin duasıyla onları diriltti. Böylelikle hataları­nı farkettiler, bu sefer saflarını sağlam tuttular. Samimiyetle düşmanlarına karşı savaştılar ve eski şeref, izzet ve bağımsızlıklarını yeniden kazandılar.

ed-Dahhâk’dan da rivayet edildiğine göre; bunlar İsrailoğulları’ndan bir kavimdi. Hükümdarları onları cihada çağırdı ama onlar ölüm korkusuyla kaç­tılar. Allah da onları öldürdü, sonra diriltti. Bununla hiç bir şeyin kendilerini ölümden kurtaramayacağını öğretmek istemişti. Onları dirilttikten sonra “Al­lah yolunda savaşın.” buyruğu ile de onları cihadı emretti. İbni Atıyye der ki: Bütün bu kıssaların (rivayetlerin) hepsinin isnadlan gevşektir.

Yüce Allah’ın, “Binlerce kişi oldukları halde” buyruğu, sayılarının pek çok, binler ile ifade edilecek derecede olduklarının delilidir.

Yüce Allah’ın, “Allah onlara ‘ölün’ dedi” buyruğu ile ilgili olarak Zemahşe-rî şöyle demektedir: “Yani Allah onları öldürdü. Bu ifadenin kullanılış sebebi ise Allah’ın emir ve iradesi ile adeta tek bir kişi imişçesine öldüklerini ve bu ölümlerinin olağandışı bir ölüm olduğunu ifade etmek içindir. Sanki onlara bir iş emredilmiş de onlar da yüz çevirmeksizin ve duraksamaksızın bu emri yeri­ne getirmiş gibi oldular. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “O bir şeyi dilerse onun emri sadece ona ‘ol’ demesidir, o da oluverir.” (Yasîn, 36/82). Bu ise müslümanlar için cihada ve şehadete teşvik içindir. Ölüm kaçınılmaz olduğuna ve kaçışın bu konuda faydası olmayacağına göre en güzeli ölümün Allah’ın yo­lunda olmasıdır [93] Ebu Hayyan der ki: “Bu buyrukta hazif vardır, ifadenin takdiri şöyledir: (Allah onlara ölün deyince) Onlar da ölüverdiler. Burada ölüm­den anlaşılan zahir ifade, ruhların cesedlerinden ayrılmasıdır. Sekiz gün yahut yedi gün öldükleri söylenmiştir” [94]

Durum her ne olursa olsun -ayet-i kerimenin zahirinin delâlet ettiği üzere-ölüm ve diriliş fiilen vuku bulmuştur. Allah her şeye gücü yetendir. İsrailoğul-ları döneminde ve başka kavimler arasında geçen bu gibi olaylar Kur”an-ı Ke­rim kıssalarında birkaç defa tekrarlanmıştır.

Bu kavmin yurtlarından çıkışlarının sıtma veya taundan mı yoksa cihad-dan kaçışları dolayısıyla mı olduğuna dair nakledilen rivayetler sabit olmadığı­na göre benim de görüşümce bunun anlamı Taberî’nin dediği gibidir: Yüce Al­lah peygamberi Muhammed (s.a.)’e durumuna dikkat çektiği bir kavim ile ilgili haber vermektedir.

Bunlar ölümden kaçmak kasdıyla yurtlarından çıkmışlar, Yüce Allah da onları öldürmüş, sonra da diriltmiştir. Böylelikle hem onlar, hem de onlardan sonra gelen herkes, öldürmenin ancak Yüce Allah’ın elinde olduğunu bilsinler. Yüce Allah’ın bu ayet-i kerimeyi Muhammed ümmetine cihad emrini vermeden önce indirmiş olması çok anlamlıdır.

Muhakkak Allah göstermiş olduğu göz kamaştırıcı ayetler ve kesin delille­ri ile insanlar üzerinde büyük bir lütuf sahibidir. Sözü geçenlerin diriltilmesi aynı zamanda Kıyamet gününde bedenen dirilişin gerçekleşeceğine dair kat’î bir delildir. Yahut: Yüce Allah’ın, taun, hastalık veya düşman ile onları sına­ması onlar için Allah’ın bir lütfudur. Böylelikle O ibret ve öğüt almalarını, uğ­radıkları musibetlerden imana dair ibret ve dersler çıkarmalarını murad et­mektedir. Çünkü hayatın acı gerçekleri ve musibetleri gerçek yiğit ve mert in­sanların kim olduğunu ortaya çıkarır, ümmeti -eğer gaflet sarmışsa- diriltir, yanlış gidişata karşı uyanda bulunur.

Fakat insanların çoğunluğu, Yüce Allah’ın din ve dünyalarında kendileri­ne ihsan etmiş olduğu nimetlere karşı şükretmezler. Bundan dolayı Yüce Allah hak sözünü yüceltmek ve yaymak için Allah yolunda fedakârlıklarda bulunma­yı ve savaşmayı emretmektedir. Çünkü korkunun ecele faydası yoktur ve Allah’tan ancak Allah’a sığınılır. Allah söylenen her sözü işiten, yapılan her işi bi­lendir. Herkesi dünyada yaptıklarından hesaba çekecektir.

Ümmetlerin yok oluşlarının korkaklık ve cimrilik olmak üzere iki sebebi olduğundan dolayı korkaklığı, korkmayı ve Allah’ın kaderinden kaçmayı ayıp­layan önceki ayet-i kerime ile birlikte, Allah yolunda bolca, cömertçe infak et­meye davet eden: “Allah’a güzel bir ödünç verecek kimdir…” ayeti zikredilmek­tedir. Yüce Allah’ın burada “infak”dan “ödünç” diye sözetmesi, kullarını Allah yolunda infaka teşvik içindir. Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi Kitab-ı Aziz’inin başka yerlerinde de tekrarlamıştır. Esasen göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Göklerin ve yerin hazineleri yalnızca O’nun elindedir. O dilediğine rızkı yayar ve dilediğine daraltır. O infak edenlere sevabı kat kat fazlasıyla verir ve bu katların sayısını Allah’tan başka kimse bilemez. Verdiği sevabın katlarının ör­neklerinden birisi de Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade edilmektedir: “Mal­larını Allah yolunda infak edenlerin misali yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir, Allah (bol bol veren) Vâsi’dir, Alîm’dir.” (Bakara, 2/261). O bakımdan infak edin, herhangi bir endişeniz olmasın. Rızık veren Allah’tır. O kullarından dilediğinin rızkını da­raltır, dilediklerininkini ise genişletir; kıyamet gününde dönüş ve varılacak yer yalnız O’nun huzurudur. O bakımdan ey müminler! Salih amel işleyiniz, siz bu­nun semeresini ahiret yurdunda Yüce Allah’ın huzuruna dönüşünüz vaktinde bulacaksınız.[95]

Peygamber Samuel İle Kral Talufun Kıssası Ve İsrailoğullartnın Cihadı Terk Etmeleri

246- Musa’dan sonra İsrailoğulları’nm ileri gelenlerini görmedin mi? Hani on­lar kendi peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda sa­vaşalım” demişlerdi. O da: “Şayet sa­vaş üzerinize farz kılınır da savaşma-yıverirseniz?” demişti. Onlar: “Hem yurdumuzdan çıkarılmış, hem de ev­lâtlarımızdan edilmişken Allah yolun­da niye savaşmayalım?” demişlerdi. Fakat onlara savaş yazılınca içlerin­den pek azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir.

247- Peygamberleri onlara: “Muhakkak Allah size Tâlût’u bir hükümdar olarak göndermiştir” dedi. Onlar da: “Biz hü­kümdarlığa ondan daha lâyık iken üs­telik ona maldan da bir bolluk verilme­mişken nasıl olur da bizim başımıza hükümdar olur?” dediler. “Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiştir. Ona ilimce de, vücutça da bir üstünlük vermiştir” dedi. Allah mülkünü diledi­ğine verir, Allah Vâsi’dir, Alîm’dir. [96]

Açıklaması

Hz. Musa’dan sonra Hz. Davud döneminde vuku bulan İsrailoğullan’ndan bir topluluğun kıssasına dair bilgi sana ulaşmadı mı? Onlar peygamberlerine -ki bunun Samuel olduğu söylenmiştir-: Savaşmak ve söz etrafında birleşmek üzere bize bir kumandan seç, demişlerdi. Çünkü bizler düşmanlarımızı kov­mak ve gasbedilmiş haklarımızı geri almak üzere karar vermiş bulunuyoruz. Şüphesiz düşmanların ülkeden kovulması Allah yolunda bir savaştır. Nitekim Yüce Allah: “Allah yolunda savaş.” (Nisa, 4/84); “Münafıklık yapanları açığa çı­karsın diye idi. Onlara: Gelin, Allah yolunda savaşın yahut savunma yapın, de­nildiği vakit…” (Al-i İmran, 3/167) diye buyurmaktadır.

Fakat peygamberleri onları tanıdığı, onları daha önce denediği için şöyle demişti: Üzerinize farz kılındığı takdirde savaştan uzak kalacağınızı zannedi­yorum. Ancak onlar kendisine: Savaşı terketmemize ne sebep olabilir ki? Bizler yurtlarımızdan, vatanlarımızdan edilmiş, çocuklarımız elimizden alınmış ve onlardan ayrı kalmış bulunuyoruz.

İstedikleri şekilde savaş kendilerine farz kılınınca, Tâlût ile birlikte nehri aşan pek azı dışında, cihaddan geri kaldılar, korktular, yüz çevirdiler, türlü mazeretler ileri sürdüler. Fakat Yüce Allah ümmetlerini, vatanlarını savun­mak, gasbedilmiş haklarını geri almak üzere Allah yolunda cihadı terkettikleri için kendi kendilerine kötülük eden ve böylelikle de dünyada zelil olup ahirette de azaba uğratılacak kimseleri çok iyi bilir.

Daha sonra KuVan-ı Kerim İsrailoğulları’nın yaşlı ve akıllı kimseleriyle peygamberleri Samuel arasındaki tartışmayı açıklamaktadır. İsrailoğulları peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar seçmesini istemişlerdi. Çünkü Filistinliler kendilerine baskı kurmuş onlardan çok sayıda kimseleri öldürmüş, Rabbin ahdi olan Tabût’u almışlardı. Halbuki önceden bu Tabut sayesinde düşmanlarına karşı zafer ve fetih talebinde bulunuyorlardı.

Peygamberleri onlara hükümdarların zulümlerinden sakınmalarını söyledi ve bu hususta onları uyardı Onlar ise ısrar ettiler. O bakımdan Tâlût (Saul)’u onlara hem hükümdar hem de ter savaş komutanı olarak seçti.

Ona şöyle dediler: Nasıl o h-se hukumdar olabilir? O böyle bir hükümdarlı­ğa lâyık değildir. Çünkü Tâlût ne rıuk-jindarlar ne de peygamberler soyundan-dır. Hükümdarlık Hz. Yakubun caeîu Yehuza (Yehuda) kolunda idi. Davud ve Süleyman (ikisine de selâm cfeir da onlardandı. Peygamberlik ise Hz. Ya-kub’un oğlu Lâvî’nin soyunda ıdı szz.. Musa ve Harun’da onlardandı. İşte orta­da hükümdarlığa ondan daha lâyık c—r.,seler de vardır. Talut ise malı bulunma­yan fakir bir kimsedir. Yönetme r^rune sahip değildir. Ancak böyle bir iddia hükümdarlığa dair vehme dayai: rcr şart ve hükümdarlığın miras alınan bir hak olduğu şeklindeki yanlış kasaa-ijerden ileri gelmekteydi. Onlara göre hü­kümdarlık, hükümdarların yahut scyl^lann çocuklarından başkasına ait ola­mazdı. Ancak bu şekilde olursa, 7nsa;-.’,=- hükümdara boyun eğerdi. Onların: “Nasıl olur da bizim başımıza hiJa^ndz’ olur…” şeklindeki sözleri, Allah’ın emrine karşı bir çeşit inatlaşma ve -asmien uzaklaşmadır. Aslında İsraüoğul-ları bunu hep yaparlardı. [97]

Peygamberleri onlara şöyle denişti Allah onu size hükümdar olarak seç­miştir. Allah ancak sizin için hayırlı raLa~- seçer. Size yalnızca itaat ve O’nun bu tercihine boyun eğmek düşer. Hüktacuâarlığın asıl esasları onda bulunmaktadır ki: Fıtrî istidad ve işleri çekip çevirme ûe ılgiı geniş bilgi ve marifet ile güçlü kuvvetli bir beden, sağlıklı bir fikir, occncasını kabul ettirmek için gerekli olan kabiliyetler, bu işe uygunluğu dolayısıyla Y-jee Allah’ın kendisine ihsan edeceği başarı. İşte Yüce Allah’ın, “Allah mzû.iz.r.^ işediğine verir.” buyruğu ile kaste­dilen de budur. Yani mülk esasen Onîziıijzr. bu konuda kimse O’nunla tartışa­maz. O mülkü dilediği kimseye ve ticirjiîrlığa elverişli olanlara verir. Al­lah’ın hükmüne itiraz olmaz. Kullanın •: :nlara uygun düşeni Allah sizden da­ha iyi bilir, neye layık olduklarını daha ~ “rılır. Allah Vasî’dir, Alîm’dir. Yani tasarruf ve kudreti geniş olandır. Ohzzl kudret ve tasarrufunun genişliğine sı­nır olmaz. Lütuf ve bağışı da geniş olandır Dilediğine genişlik verir, fakir olanı zengin kılar. Hikmet ve maslahatın ne :1e gerçekleşeceğini çok iyi bilendir. Ne­yin kurtuluşa, zafere götürdüğünü ve hujr_~âarlığa kimi seçeceğini en iyi bi­lendir. [98]

Talut’un Hükümdarlığı, Büyük Bir Kalabalığın Kü­çük Bir Topluluk Önünde Bozguna Uğraması

248- Ve peygamberleri onlara dedi ki: “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tâbût’un gelmesi olacaktır. İçinde Rabbinizden bir sekînet ve Musa ile Harun’un aile halkının terikesinden arta kalanlar vardır. Melekler onu yüklenerek getireceklerdir. Eğer iman etmiş kimseler iseniz elbette bunda si­zin için bir ayet vardır.

249- Talût ordusuyla ayrıldığı zaman: “Allah sizi bir nehirle imtihan edecek­tir. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç alanlar dışında, kim onu tatmazsa o bendendir.” dedi. Fa­kat içlerinden pek azı dışında içtiler. Nihayet o yanındaki müminlerle bera­ber nehri geçtiklerinde: “Bugün bizim Calût’a ve ordusuna karşı dayanacak gücümüz yoktur” dediler. Allah’a ka­vuşacaklarını bilenler ise: “Nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğu Al­lah’ın izniyle yenilgiye uğratmıştır. Al­lah sabredenlerle beraberdir.” dediler.

250- Calût ve askerlerine karşı çıktık­ları zaman dediler ki: “Rabbimiz üzeri­mize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

251- Derken Allah’ın izniyle onları boz­guna uğrattılar. Davud da Calût’u öl­dürdü, Allah da ona hükümdarlığı ve hikmeti verdi, ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah insanlardan bir kıs­mını diğer bir kısmıyla önleyip savma-saydı, yeryüzü muhakkak fesada uğ­rardı. Fakat Allah, alemler üzerine bü­yük bir lütuf sahibidir.

252- Bunlar Allah’ın ayetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Muhakkak sen gönderilmiş peygamberlerdensin.

Açıklaması

İsrailoğullarmın, peygamberlerine karşı işi zorlaştırmak, aşırılık ve maddî bir takım talepler ihtiva eden tavırları vardı. Bu tavırlardan birisi burada s:z konusu edilmektedir. Onlar kendilerine Talût’un hükümdar olarak seçilmesin; kabul etmemiş ve bu noktada inatlarını aşırıya götürmüşlerdi. Peygamberler: onlara şöyle dedi: Onun size hükümdar ve komutan olarak seçilişinin doğrjl–ğuna dair maddi bir delili de vardır. Bu delil Tabut’un geri dönmesidir Ti-bût’un onlar nezdinde dini bir kıymeti vardı). Bu -özellikle de siz bu Tâlûr’u sa­vaşlarınızda bir sembol, bir sancak ve bir koruyucu olarak önden götürc-îr–nüz sırada- sizin kalplerinizin huzur ve sükûnunu gerçekleştirir, vicdanlaz-^ı:-zı, ruhlarınızı rahatlatır. Yine bunda Musa ve Harun ailelerinin geriye bcr-k-tıkları bir takım hatıra eşyalar da vardır. Bunlar Tevrat levhalarının parçaİEr_ Musa’nın asası, Tevrat’tan bazı bölümler ve ilim adamlarının Hz. Musa zj& Hr Harun’un tabilerinden miras aldıkları bir takım şeyler vardır.

Peygamberin onlara: Muhakkak Allah size Tâlût’u bir hükümdar :iL^ni göndermiştir, diye söylemiş olması, ancak vahiy ile olabilecek bir iştir ~—-*-r bunlar peygamberlerinden Allah yolunda savaşacak bir hükümdar tsyrr «il­mesini istemişler, Peygamber de onlara Allah’ın böyle bir hükümdarı ksaüsn-ne gönderdiğini bildirmiştir.

“Melekler şerefini artırmak ve ona ikramda bulunmak üzere Tabdî”^ Ti-lût’a taşıyıp getireceklerdir. Tabut’un gelişinde veya geri dönüşünde Allah’ın si­ze inayetinin bir delili, Talût’un size bir komutan seçildiğinin bir belgesi vardır Bundan maksat ise Talût’un sizin işlerinizi çekip çevirmesi düşmanların ıra karşı muzaffer olacağınızdır. Artık eğer Yüce Allah’a samimi olarak iman eden kimseler iseniz, onu desteklemek ve onun hükümdarlığına razı olmanız lazım­dır.”

İnsanlar Talût’un komutanlığı etrafında halkalamp toplandılar. O da genç­leri arasından yetmiş veya seksen bin kişi seçti. Hava oldukça sıcaktı. Savaş ko­nusundaki samimi niyetlerini bilmek üzere bir yolla onları sınamak istedi.

Şehirden çıktıklarında onlara şöyle dedi: -O sizi en iyi bilen olmakla bir­likte- düşmana doğru yol alırken karşımıza çıkacak bir nehir ile sizleri sulaya­caktır. O nehirden kim içerse bana uyan ve bana yardım eden kimselerden ol­mayacaktır. Kim onun tadına bakmazsa, o benimle birlikte olacaklardan ve be­nim yardımcılarımdandır. Aynı şekilde boğazını ıslatacak ve bir parça susuzlu­ğunu giderecek kadar bir avuç su içen de benimle beraber olacaktır.

Bu sınamanın sonucu şöyle oldu: Dinlerinde ihlâs sahibi pek az kimse dı­şında, hepsi o nehirden içtiler. Gerçekte hayır ise bu azıcık gruptaydı. Çünkü bunlar samimi imanları, sarsılmaz kararlılıkları sayesinde, sayıca pek çok olan bir kalabalığın yapamadıklarını yaparlar.

Tâlût kendisine itaat edip kendilerine yasak kıldığı şey hususunda muha­lefet etmeyen o samimi müminlerle birlikte nehri aştıktan sonra ordusundan bir kısmı -Calût ve askerlerinin çokluğunu, araç ve gereç itibariyle kendilerin­den üstünlüklerini görmeleri üzerine- şöyle dediler: “Bizim bu insanlara karşı savaşma gücümüz yoktur. Bunlar Calût ve askerleridir. Onlara galip gelme umudu şöyle dursun, biz onlara güç yetiremeyiz.” Rablerinin huzuruna çıkacak­larını, ahirette amellerinin karşılıklarını göreceklerini bilen, buna inanan ya Allah yolunda şehadet ya da düşmana karşı muzaffer olmak şeklindeki iki güzel sonuçtan birisini bekleyen sayıca az müminler ise onlara şu şekilde cevap ver­mişlerdi: “Düşmanların çokluğu sizi aldatmasın. Sayıca pek az nice topluluk vardır ki, imanının kuvveti ve Allah’ın iradesi ile sayıca çok olan toplulukları yenik düşürmüştür. Allah’ın desteği ve yardımı sabredenlerle beraberdir.”

Talût ve beraberinde bulunan müminler topluluğu Filistinli düşmanları olan Calût ve askerlerine karşı çıkıp onların sayıca pek çok, silahça oldukça güçlü olduklarını görünce Yüce Allah’a sığınıp dua etmeye koyuldular. Tıpkı sı­kıntı zamanlarından mihnetin zorluğu esnasında, Allah’tan başka sığınacak bir yer bulamayan, korkuya kapılmış, zor şartlar altındaki mümin gibi. Duala­rında şöyle diyorlardı: “Rabbimiz üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” Yani Sen bize sabretmeyi il­ham et. Savaş esnasında ruhlarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize gerçek bir zafer ihsan eyle. O kâfirler puta taparlar. Dünyayı severler ve kalpleri batıl dü­şüncelerle dolup taşar.

Allah onların duasını kabul buyurdu. Sayıca az olan topluluk Allah’ın iz­niyle, kalabalık olan topluluğu bozguna uğrattı. Güçlü genç bir delikanlı olan Hz. Davud ise, Filistinlilerin güçlü kuvvetli Calût’unu teke tek dövüşmede öl­dürdü. Ona sapanı ile bir atış yaptı, attığı taş başına isabet etti, onu yere dü­şürdü. Daha sonra ona yaklaştı, kılıcını aldı, başını kendi kılıcıyla kopardı. Bu başı getirip Talût’ım önüne t>*ı» lwwj£akle Calût’un askerten t» :ca uyan­lar bozguna uğradı.

Bunun sonucunda DaTtui »m—mr- t-üinda ün kazandı. larmkse^lların^z mülkünü miras olarak aldı. Alsa» 4m «u :<eygamberlik verdL Oma Zanur- er­dirdi, ona zırh yapma sanatum, kam mmnmı im bilimlerini ve

güzel bir şekilde sona erdirme Myâşgajm. meretti. Nitekim Yüce AJhû. «ctjs he-yurmaktadır: “Onun mülkümü dr gma^kmua.—* Ona hikmeti ve hakkı mammamm. ayırıcı sözü verdik.” (Sâd, 3&’2Oı Omâtam. bl:-i bir arada hem hnlnîTnrianryit Imiıt peygamberlik kimseye verilmanaBL. Çmmc*. geçmişte İsrailoğulları’nutt jmr «jl-kümdarı ve bir peygamberi olurim. Mu. jjb'”« i’dan önceki peygamber hükümdar ise Talût’tu; vefat erakbm. mm zer ikisi de hem hükümdartık- jiebıl peygamberlik Hz. Davud’a verüdi.

Daha sonra Yüce Allah, savasn •nimetini açıklamaktadır. Kz Adem’in çocukları birbirleriyle çarpıştıklarındır ca yana savaş her devıroe toplumsal bir gerçektir. Habil, Kabil’i öldünnâsnir Savaşın bir takım zarar ve tehlikeleri olduğu gibi bir takım fayda ve hayn-Lair z^. vardır. Şayet Yüce Allah adalet, ıs­lah ve hayır ehli vasıtasıyla, azgın,’-‘*- v« kirolük sahibi kimseleri bertaraf et­memiş, bir cemaatı ötekine musalkî ‘t-rT-js-rnıg olsaydı, fesad ehh galip gelir, yeryüzü fesada boğulur, anarşi geafck ar hal alır, zulüm egemen olur. Allah’ı anmak için yapılmış ibadet yerlen yıkirr-SL. Fakat Yüce Allah bütün insanlar üzerinde büyük lütuf sahibidir, onlara karş pek merhametlidir. Yüce Allah za­lime, o zalimi helak edecek kimseleri iDisaıîLi-: eder. Batıl ehlini hak ordusu ile bertaraf eder. İşte bu, O’nun lütuf ve raisanarcrıır: tecellisidir. Bir diğer zalim or­taya çıktığı vakit şanı Yüce Allah uyçıan inr 12.—anda insanları o zalimin elin­den kurtaracak bir kimseyi gönderir, işti re sekide Yüce Allah peygamberleri­ni gayb ile zafere ulaştırır, onlara yaninsac ıtzr Dilediği nihai sonucu belirle­yecek anda da bu peygamberin yardımGÛarsaa îestek verir.

Ya Muhammed! İşte bunlar, sana akams^rraz Allah’ın ayetleridir, sana öğrettiğimiz geçmişlere dair kıssalardır re ses. ztzzları bilmiyordun. Çünkü sen ümmî bir peygambersin. Böylelikle banlar secen peygamberliğinin doğruluğu­na, risaletinin sıhhatine bir delildir. Sema çaçcsşr: olan kimseler bu belgelerle ikna olsunlar ve çağlar boyunca gelecek riLar: ber^r. nesiller de bu risaletini tas­dik etsinler. Bu kıssalar her dönemde msanîarr: yararlanabileceği bir ibret ve bir öğüttür. Nitekim Yüce Allah şöyle bnynrmıaki&iir: ‘Gerçekten onların kıssa­larında kâmil akıl sahipleri için bir ibret r«xrccr Si. oydurulan bir söz değildir. Fakat kendisinden önce olanı doğrulayıcı z*e her .teyzr, bir açıklamasıdır, iman edecek bir topluluk için de bir hidayet ve bir rakrnetar.” Yusuf, 12/111). [99]

Talût ve Calût Kıssası[100]:

İsrailoğulları Hz. Musa’dan sonra Filistin’e gelenilerinden itibaren 356 yıl boyunca hükümdarsız kalmışlardır. Bu dönem zarfında Araplardan olan Amalikalılar gibi Medyen halkı, Filistinliler ve onların dışında kalan bir takım top­lulukların hücumlarına maruz kaldılar. Kimi zaman kendileri galip geliyor, ki­mi zaman mağlup oluyorlardı.

Kâhin Ali dönemindeki 4. yüzyıl ortalarında İbranîler Gazze yakınlarında Üşdûd sakinleri olan Filistinlilerle savaştılar. Filistinliler onları yenik düşürdü ve onlardan “Ahid Tabûtu”nu aldılar. Bu ise Tevrat’ın yani şeriatın bulunduğu sandık idi. Bu iş onlara oldukça ağır geldi. Çünkü onlar ancak bu Tabut ile za­fere kavuşacaklarına inanıyorlardı.

İsrailoğulları hakimleri arasında Samuel adında bir peygamber vardı, er-Râme şehrinde soylularından bir topluluk, o peygambere gelerek başlarına bir hükümdar tayin etmesini istedi. Bu hükümdar kendilerini zelil düşüren, uzun bir süredir kendilerini kahredip duran düşmanlarına karşı savaşlarında komu­tanlık edecekti. Ancak üzerlerine savaş farz kılındığı takdirde, karakterlerinin zayıf olduğunu bildiğinden dolayı, bu dileklerini pek samimi bulmadı. Fakat onlar savaşı gerektiren sebeplerin ortada olduğunu belirterek cevap verdiler: Bunlar ise düşmanlarının kendilerini yurtlarından çıkarmaları ve çocuklarını esir almalarıydı.

Talût’u onlara hükümdar yaptı. Talut, Tevrat’ın Samuel bölümünde adı Kays oğlu Şâvil olarak geçmekte olup Bünyamin oğullanndandı. Yakışıklı bir gençti. Bilgili ve İsrailoğulları’nın en uzun boylusuydu. Bir grup onun hüküm­darlığını benimseyip kabul etti, diğerleri ise red etti. Sebep onun fakir bir ço­ban olmasıydı.

Samuel, Talût’un yetkinliği, hükümdarlığa ve yöneticiliğe liyakati konu­sunda güzel bir seçim olduğu hususunda onları ikna etmeye gayret etti. Hü­kümdarlığının maddi delilinin de Filistinlilerin kendilerinden almış olduğu Ta-bût’un tekrar kendilerine dönmesi ve meleklerin bu Tabût’u onun şerefini yük­seltmek için ve ona iltifat olsun diye evine kadar taşıyacağım belirtti. Bunun üzerine onun hükümdarlığını kabul ettiler.

Talût da orduyu kurmaya başladı, Filistinlilerle (Amalikalılarla) savaş­mak üzere asker toplamaya koyuldu. Filistinliler Calût’un komutası altında idiler. İsrailoğulları gençleri arasından yetmiş veya seksen bin kişi seçildi ve onlarla birlikte düşmana karşı savaşmak üzere yola çıkıldı.

Fakat komutan Talût’un basireti, onları yakından tanıması, samimiyet “ve sebatları hususunda şüphe etmesi, yolda giderken ve sıcak bir zamanda onları Filistin ile Ürdün arasındaki nehirden su içmek ile sınamaya itti. Böylelikle ço­ğunluğun kendisine isyan ettiği ve azınlığın da itaat ettiği ortaya çıktı. Bu azınlık olan müminlerle birlikte yoluna devam etti ve nehri aşıp karşı kıyıya vardı. Ancak onların bir kısmı Calût’un büyük ordusunu görünce; bugün bizim Calût’a ve askerlerine karşı duracak gücümüz yoktur, dediler. Diğerleri ise on­lara: Azınlık olanların Allah’ın izniyle kalabalıkları yenmesine çokça rastlanıl­mıştır, diye cevap verdiler.

Savaşta hazır bulunanlardan birisi de henüz koyun otlatan yaşça küçük bir genç olan Yessi oğlu Davud idi. Savaşabilecek birisi değildi. Babası onu Ta-lût ile birlikte bulunan üç kardeşine dair haberleri getirsin diye göndermişti. Calût’un teke tek çarpışmak üzere er istediğini gördü, herkes ondan korkuyor­du. Davud bu Filistinli ile çarpışana ne mükâfat verileceğini sordu. Ona; hü­kümdarın onu zengin edeceği, kızını ona vereceği ve babasının ailesini de bir hanedan haline getireceğini söyleyerek cevap verdiler.

Bunun üzerine Davud, Talût’un yanına Amalikalılarm komutanı Calût ile tek tek çarpışmak üzere izin istemeye gitti. Talût, Davud’a izin vermek isteme­di, bu işten onu sakındırmaya çalıştı, ancak o şu cevabı verdi: Ben babamın ko­yunlarından birisini alıp giden arslanı öldürdüm. Onunla beraber bir de ayı vardı, onu da öldürdüm. Daha sonra asasını ve torbasında bulunan keskin sivri beş tane taşını alıp öne geçti. Beraberinde sapanı da vardı. Calût ile konuştuk­tan sonra Davud ona bir taş attı; bu taş ahuna isabet etti ve onu yere yıktı. Ar­kasından yanına yaklaştı, kılıcını aldı, kendi kılıcıyla kafasını kesti ve böyle­likle Filistinliler bozguna uğradı. Hükümdar ona kızı Mikal’ı verdi ve askerle­rine komutan olarak tayin etti.

Peygamberlerin Dereceleri Ve Onlara Tabı Olmak Bakımından İnsanların Durumları

253- İşte biz bu peygamberlerin bazısı­nı bazısına üstün kıldık. Allah onlar­dan kimisiyle söyleşmiş, kimisini de derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğ­lu İsa’ya da açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Eğer Al­lah dileseydi onlardan sonra gelenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fa­kat anlaşmazlığa düştüler de onlardan kimi iman etti, kimi de kâfir oldu. Eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmez­lerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.

Açıklaması

Bundan önceki ayet-i kerimede, “Muhakkak sen gönderilmiş peygamber­lerdensin.” diye kendilerine işaret edilen peygamberler, kemal bakımından ayrı ayrı mertebededirler. Allah onların bazısını başkasında olmayan bir takım üs­tünlükler, özellikler ve övünülecek üstün konumlar dolayısıyla diğer bir kısmı­na üstün kılmıştır. Bununla birlikte ilâhî risaleti tebliğ ve insanları dünya ve ahiret mutluluğuna iletmek amacıyla seçilmiş olmak bakımından hepsi birbiri­ne eşittir.

Bu şekilde bir kısmının diğer bir kısmına üstün kılınmaları bir başka ayet-i kerimede de söz konusu edilmiştir ki, bu ayet-i kerime şöyledir: “Andolsun ki biz peygamberlerin bazısını bazısına üstün kılmışızdır. Davud’a da Zebur’u verdik.” (İsra, 17/5). Burada da şöyle buyurulmaktadır: “İşte biz bu peygamberlerin bazı­sını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimisi ile söyleşmiş…”

Bu peygamberlerden kimisiyle Allah aracısız olarak doğrudan doğruya ko­nuşmuştur. Bu da Hz. Musa’dır: “Allah Musa ile konuşmuştur.” (Nisa, 4/164); ‘”Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi de onunla konuşunca…” (A’raf, 7/143) Bu bakımdan Hz. Musa’ya (Allah ile konuşan anlamında) Kelîmullah adı veril­miştir.

Peygamberlerden kimisini Yüce Allah şeref ve mertebeleriyle başkaların-dan üstün kılmıştır. Burada kasıt Taberî’nin Mücahid’den rivayetine göre Mu-hammed (s.a.)’dir. Ayetlerin akışı da bunu desteklemektedir.

Hz. Peygamberin sözünü ettiğimiz bir takım vasıflan olduğu gibi, başka bir takım üstün yönleri daha vardır. Bunlardan birisi İsra ve Miraç gecesinde peygamberleri semavatta Allah katındaki farklı konumlarına uygun olarak görmesidir. Yüce Allah’ın, “Muhakkak sen çok büyük bir ahlâk üzeresin.” (Ka­lem, 68/4) buyruğunda olduğu gibi üstün ve yüce bir ahlâka sahip olması, yine Yüce Allah’ın, “Muhakkak Zikri (Kur’an’ı) bizler indirdik ve şüphesiz onu koru­yacak olanlar da bizleriz.” (Hicr, 15/9) buyruğunda olduğu gibi kıyamet gününe kadar ebedî Kur’an-ı Kerim ile desteklenmesi de bunlar arasındadır. Nitekim şu ayet Kur’an-ı Kerim’in fazileti hakkındadır: “Gerçekten bu Kur”an en doğru olana hidayet eder…” (İsra, 17/9) Ümmetinin diğer ümmetlerden üstün kılın­ması da bunlardandır: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirsiniz ve siz Allah’a da iman edersiniz.” (Al-i İmran, 3/110).

Ümmetinin sair ümmetler arasında vasat, adaletli ve diğer ümmetlere karşı şahitlik edecek ümmet haline getirilmiş olması da bunlardandır: “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün ümmetlere karşı şahitler olasınız diye…” (Bakara, 2/143). Eğer Hz. Peygambere mucize ve özellik olarak yalnızca Kur’an-ı Kerim verilmiş olsaydı, sair peygamberlere karşı üstünlük olarak bu dahi yeterdi. Çünkü Kur’an-ı Kerim çağlar boyunca ebediyyen kalacak olan bir mucizedir. Buharî Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Benzerini görerek insanlığın imana gelecekleri bir takım mucizeler verilmemiş hiç bir peygamber yoktur. Bana verilen ise Allah’ın bana vahyettiği bir vahiydir. Bu bakımdan kıyamet günü peygamberler arasında uyanları en çok olan kişi olacağımı ümit ederim.”

Müslim ve Tirmizî de Ebu Hureyre (r.a.)’den şöyle dediğini rivayet etmek­tedirler: “Sair peygamberlerden altı özellik bakımından üstün kılındım: Bana özlü sözler verildi. (Düşmanın kalbine salınan) korku ile yardıma mazhar ol­dum. Bana ganimetler helâl kılındı. Yer de benim için hem temizlenme aracı hem de mescit kılındı. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim ve ben peygamberlerin sonuncusu kılındım.”

Yüce Allah Meryem oğlu İsa (a.s.)’ya da apaçık deliller vermiş bulunmak­tadır. Bunlar ise hak ile batılı birbirinden ayırd eden apaçık ayetler (mucize­lerdir: Beşikte iken konuşması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma olan körü ve alacalıyı Allah’ın izni ve iradesi ile diriltmesi, Ruhu’l-Kudüs ile desteklenmesi gibi. Bunlar ise onun peygamberliğini inkâr eden, onu tenkit eden Yahudileri zillete düşürmek, eziyetlerine karşı peygamberini korumak ve Allah tarafın­dan apaçık ayetlerle desteklenen bir beşer olduğunu, Hristiyanların iddia et­tikleri gibi bir ilâh olmadığını açıklayıp Hz. İsa’nın gerçek kimliğinin belirtil­mesi içindir. Çünkü Hz. İsa hakkında insanların kimisi aşırıya kaçmış, kimisi de oldukça kusurlu bir tutum takınmıştı.

Şayet Allah dilemiş olsaydı, peygamberlerden sonra gelenler, kendilerine

peygamberler apaçık delillerle, onlara tabi olmayı gerektiren hakka delâlet eden mucizelerle geldikten sonra, birbirleriyle savaşmazlardı. Allah savaşma­maları için onları peygamberlere tabi olmak ve Rablerinden gelen hakkı kabul etmek hususunda ittifak etmelerini istemiştir. Yüce Allah kendilerine ihsan et­miş olduğu akıl ile onların düşünmelerini, tetkik ve idrak özgürlüğüne sahip kılarak da kendi istekleriyle hayır ve mutluluk yolunu seçmelerini dilemiştir. Fakat onlar sağlıklı bir şekilde düşünmediler. Dini kabul hususunda apaçık ve büyük bir anlaşmazlığa düştüler. Kimileri rasullerin getirdiklerine iman etti, kimileri de peygamberliklerini inkâr edip kâfir oldu. Yahudiler dinlerinde an­laşmazlığa düştüler, birbirlerini öldürdüler. Hristiyanlar da aynı şekilde anlaş­mazlığa düşüp çeşitli fırkalara ayrıldılar. Hem Yahudilikte hem de Hristiyan-lıkta pek çok fırkalar ortaya çıktı. Her bir kesim diğerini dinin dışına çıkmakla itham etti. Aynı anlaşmazlıklar Müslümanlar arasında da meydana geldi. He-va ve heves fırtınalarına kapıldıkları, menfaatler yüzünden tefrikaya düştükle­ri zamanlar görüldü ve çok geçmeden aralarında şiddetli çarpışmalar baş gös­terdi.

Eğilimlerinin, maslahat ve nevalarının farklı olmasına rağmen, şayet Al­lah dilemiş olsaydı aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen yine savaşmazlardı. Fakat Allah dilediğini yapar, dilediği hükmü koyar. Bütün bunlar, Allah’ın ka­za ve kaderi gereği cereyan eder. O bakımdan gösterilen tepkiler farklı farklı olmuştur. Ya sözle kusurlarını sayıp dökerek, tenkitle sayıp söverek düşmanlık gösterilmiştir yahut da sonunda kılıcın hakemliğine baş vurulmuş, kanlar dö­külmüştür. Şanı Yüce Allah, “Eğer Allah dileseydi… birbirlerini öldürmezlerdi.” buyruğunu tekit için tekrarlamış bulunmaktadır.

Allah her şeye kadir olandır. Eğer bazı kullarına muvaffakiyet vermek di­lerse O’na iman eder, O’na itaat ederler. Diğer bir kısımım da yardımsız bırak­mak isterse onlar da inkâr eder ve Allah’a karşı gelirler. Buna göre yardımsız bırakmak ve korumak Allah’ın fiil ve iradesindendir. [1]

Hayır Yolda İnfak Emri

254- Ey iman edenler! Alışverişin, dostluk ve şefaatin de olmayacağı bir gün gelmezden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Kâfirler ise zalimle­rin ta kendileridir.

Açıklaması

Allah, gerçek iman niteliğine sahip olan müminlere Allah yolunda infak etmeleri emrini vermektedir. Bu ise -İbni Cüreyc ve Said b. Cübeyr’in görüşüne göre- farz olan zekâtı da nafile veya müstahap olan infakı da kapsamaktadır. İbni Atıyye der ki: Bu doğrudur. Fakat bundan önce geçen ayet-i kerimeler sa­vaştan, Allah’ın müminler vasıtasıyla kâfirleri bertaraf ettiğinden söz etmesi dolayısıyla bu teşvikin Allah yolunda infak için olduğu görüşüne ağırlık kazan­dırmaktadır. Bunu ise ayetin sonunda yer alan, “Kâfirler ise zalimlerin ta ken­dileridir.” buyruğu pekiştirmektedir. Yani siz kâfirlerle, canınızla savaşarak, mallarınızı da o yolda infak ederek mücadele ediniz.

Yüce Allah’ın, “size verdiğimiz rızıktan” buyruğu infaka teşviki daha da pekiştirmektedir. Çünkü bu, Allah’ın kullarına verdiği rızkın bir kısmından başkasını istemediğinin delilidir.

Yine buradaki emir şu hususla da pekiştirilmektedir: Öyle bir gün gele­cektir ki bu günde insan pişman olacak, fakat pişmanlığının faydasını görme­yecektir. O gün amellerinin karşılığını görme, hesaba çekilme, sevap ve ceza günüdür. O günde herhangi bir bedel veya fidyenin, dostluk ya da sevginin, şe­faat yahut soy sopun hiç bir faydası yoktur. O gün öyle bir gündür ki ahiretteki ölçülerin dünya ölçülerinden farklı olduğu ortaya çıkacaktır. Bir diğer ayet-i kerime de bunun benzeri bir gerçeği dile getirmektedir: “Bir de öyle bir günden korkun ki, kimse kimseye hiç bir fayda veremez. Ondan herhangi bir şefaat da kabul olunmaz. Ondan bir fidye de alınmaz ve onlara yardım da edilmez.” (Ba­kara, 2/48).

Kâfirler ise -ki bunlar ya Allah’ı inkâr eden herkes ya da zekâtı terk eden kimselerdir- bizzat kendilerine zulmeden kimselerdir. Yani bunlara karşı can­la, malla savaşılır. Bunlar (zekâtı vermeyenler) malı gerekenden başka yerler­de harcarlar. Allah’ın onları “kâfirler” diye adlandırması bir tehdit ve işledikle­ri suçun ağırlığını ifade etmek içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “… kim de kâfir olursa muhakkak Allah âlemlere muhtaç olmayandır.” (Âl-i İmran, 3/97). Ayrıca zekâtı terk etmenin kâfirlerin niteliklerinden olduğu inti­baını da vermektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Zekâtı verme­yen o müşriklerin vay haline!” (Fussilet, 41/6-7). Atâ b. Dinar yukarıda da ge­çen ifadesinde şöyle demiştir: “Kâfirler ise zalimlerin ta kendileridir” diye bu­yurup da “Zalimler kâfirlerin ta kendileridir” buyurmayan Allah’a hamdolsun.” [2]

Ayete’l-Kürsi

255- Allah (ibadete lâyık olan yalnız O’dur). O’ndan başka ilâh yoktur. Hayy’dır, Kayyûm’dur. O’nu ne bir uyuklama alır ne de bir uyku. Gökler­de ve yerde ne varsa hepsi yalnız O’nundur. O’nun izni ile olmaksızın nezdinde kim şefaat edebilir? O önle-rindekini de arkalarmdakini de bilir. O’nun ilminden kendisinin dilediğin­den başka biç bir şeyi kavrayamazlar. O’nun Kûrsisi gökleri ve yeri kucakla­mıştır. Onları koruması O’na ağır gel­mez. O Aliyy’dir, Azîm’dir.

Açıklaması

Bütün mahlûkatın biricik ilâhı Allah’tır. Varlık aleminde hak ile ibadete lâyık, O’ndan başka mabud yoktur. O, Vâhiddir, Ehaddır. Samed’dir, Vacibül-Vücud’dur. Mülkün ve melekûtun sahibidir. Asla ölmeyen Hayy, Bakî ve Dâ-im’dir. Bizatihi O, mahlûkatın işlerini çekip çevirendir. Yüce Allah’ın, “Göğün ve yerin O’nun emri ile ayakta durması da O’nun ayetlerindendir.” (Rûm, 30/25) buyruğunda olduğu gibi. Zatında olsun sıfatlarında olsun, fiillerinde ol­sun yarattıklarından hiç bir kimse O’na benzemez. Nitekim Yüce Alah, “O’nun gibi hiç bir şey yoktur. O her şeyi işitendir, her şeyi görendir.” (Şûra, 42/11) diye buyurmaktadır.

“Ne uyku O’nu bürür, ne de uyuklama” söz konusudur. Çünkü O gece ve gündüz vakitlerinde yarattıklarının işlerini yönetmekte, çekip çevirmektedir. Bu cümle ondan önceki cümleleri tekit etmektedir. Eksiksiz, tam anlamıyla ha­yat ve daimilik manasını vurgulamaktadır. Sahih hadiste Ebu Musa’nın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.) aramızda hutbe irad etmek üzere kalktı ve dört cümle söyleyerek dedi ki: “Muhakkak Allah uyumaz. O’nun uyu-m t At da gerekmez. Adalet terazisini alçaltır, yükseltir. Gündüzün ameli gecenin amelinden önce, gecenin ameli de gündüzün amelinden önce O’na yükseltilir. O’nun hicabı nur veya nardır. Eğer o hicabını açacak olsa, O’nun zatının parıl­tıları mahlûkatından gözünün değdiği her şeyi yakardı.”

Göklerde ve yerde bulunan her şey O’nun yaratıklarıdır, O’nun mülkünde-dir. O’nun meşietine boyun eğer, O’nun kahır ve saltanatının egemenliği altında­dır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği gibi: “Göklerle yerde olanların hepsi Rahman’a ancak kul olarak gelirler. Andolsun ki hepsini kuşatmış, onları tek tek saymıştır. Hepsi kıyamet gününde O’na yalnız gelirler.” (Meryem, 19/93-95). Bu cümle de onun kayyûmiyetini ve ulûhiyyette tekliğini tekit etmektedir.

Yüce Allah’ın azamet, celâl ve kibriyasının bir yönü de şefaat hususunda kendisine izin verilmedikçe hiç bir kimsenin onun nezdinde şefaat etme cesare­tini gösteremeyeceğidir. Şu buyruklarda dile getirildiği gibi: “Göklerde nice me­lek vardır ki Allah’ın dileyip razı olduğu kimseye izin vermeden evvel şefaatleri hiç bir şeye yaramaz.” (Necm, 53/26); “Ancak O’nun razı olacağı kimselere şefa­at edebilirler.” (Enbiya, 21/28); “O gün gelince Allah’ın izni olmaksızın hiç bir kimse söz söyleyemez.” (Hud, 11/105). Şefaat ile ilgili hadis-i şerifte de Hz. Pey­gamber şöyle buyurmaktadır: “Arşın altına gelir secdeye kapanırım. Allah beni bu halimde dilediği kadar bırakır. Sonra, “Başını kaldır” denilir. “Söyle, sözün dinlenir, şefaat et şefaatin kabul olunur.” (Hz. Peygamber) buyurdu ki: Benim için bir sınır tespit edilir ve ben o kimseleri cennete sokarım.” Bu, mülk ve ege­menlikte Allah’ın tek başına olduğunun delilidir.

Allah ilmiyle bütün kâinatı, geçmişiyle, hali hazırdaki durumuyla ve gele­ceği ile kuşatıcıdır. Dünyanın da ahiretin de her türlü işini bilendir. Nitekim meleklerden haber verirken şöyle buyurmaktadır: “Biz ancak senin Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunun arasında ne varsa hepsi yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir.” (Meryem, 19/64). Kuş gagasını denize dal­dırınca Hızır (a.s.) Musa (a.s.)’ya şöyle demişti: “Benim de ilmim senin de ilmin Allah’ın ilminden ancak şu kuşun bu denizden eksilttiği kadarını eksiltir (yani hiç eksiltmez)”.

Aziz ve Celil olan Allah’ın bildirmesi, X>’nun muttali kılması dışında hiç bir kimse Allah’ın ilminden bir şey bilemez. Bunlardan bir tanesi de şefaattir. Şefaat Yüce Allah’ın iznine bağlıdır. O’nun izin vermesi ise ancak O’nun tara­fından gelecek vahiy iledir.

Yüce Allah’ın mülkü ve kudreti geniş ve kuşatıcıdır. Yer kıyamet gününde bütünüyle O’nun avucu içinde olacaktır. Gökler de sağında durulmuş olacaktır. O’nun ümi göklerde ve yerde bulunan her şeyi kuşatır. Küçük olsun büyük ol­sun, önemli olsun azametli olsun her şeyi bilir. Bir şeyi işitmesi başka bir şeyi işitmekten ve bir işle uğraşması başka bir işle uğraşmaktan O’nu alıkoymaz. Hiç bir iş O’na güç ve ağır gelmez.

Zemahşerî Yüce Allah’ın, “Onun Kürsisi gökleri ve yeri kuşatmıştır.” buy­ruğu ile ilgili dört açıklama kaydeder.[3]

1- O’nun Kürsisi, genişliği ve yayılmışlığı dolayısıyla göklerden ve yerden daha dar değildir. Bu ancak Kürsi’nin azametini ifade etmek ve bunun azame­tini zihinlerde canlandırmak için çizilen bir tablodur. Ortada aslında Kürsi de yoktur, oturmak da yoktur, oturan da yoktur. Yüce Allah’ın şu buyruğunda ol­duğu gibi: “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki arz bütünüyle kı­yamet gününde O’nun kabzasıdır. Gökler ise onun sağ eliyle durulmuştur.” (Zü-mer, 39/67). Bu buyrukta da herhangi bir şekilde bir kabza, katlama, sağ el di­ye bir tasavvur söz konusu olamaz. Bu olsa olsa azametini canlandırmak ve maddî bir temsil olsun diyedir. Nitekim Yüce Allah, “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler” buyurmuyor mu?

2- İlminin genişliğine işarettir. İlme “Kürsi” adı, ilmin mekânının adı ol­ması dolayısıyla verilmiştir.

3- Mülkünün genişliğine işarettir. Bu ise, hükümdarın kürsisi (tahtı) olan mekânın adı olması dolayısıyla verilmiştir.

4- Gelen rivayetlere göre yüce Allah Arş’ın önünde bir Kürsi yaratmıştır. Onun da önünde gökler ve arz vardır. Kürsi’nin Arş’a oram en küçük bir şey gibi­dir.

Durum her ne olursa olsun Kur’an-ı Kerim’de varit olduğu gibi Arş’ın ve Kürsi’nin varlığına iman etmenin vacip olduğu görüşündeyim. Her ikisinin de varlığını inkâr etmek caiz değildir. Çünkü her şey Allah’ın kudreti içerisinde­dir. Gökleri ve yeri, aralarında bulunanı korumak Allah’a ağır gelmez. Aksine bütün bunlar O’nun için pek kolaydır.

Benzerden, eşten yüce ve münezzehtir; her şeyden daha büyüktür; akıllar, idrakler O’nu kuşatamaz. Zatı Yüce Allah’tan başka kimse onun hakikatini bile­mez. Tıpkı Yüce Allah’ın, “O büyüktür, her şeyden yücedir.” (Ra’d, 13/9) buyruğu­na benzemektedir. Yücelikten kasıt, kadrin ve makamın yüceliğidir, mekân yüce­liği değildir. Çünkü Yüce Allah bir mekânda yer tutmaktan münezzehtir. Bazıla­rı da el-Aliyy’i eşyaya galip ve gücü her şeyin üzerinde diye tefsir etmişlerdir. [4]

Dinde Zorlaca Yoktur, İmana İleten Allah’tır

256-257- Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık gerçekten apaçık meydana yapışmış olur. Allah SemFdir, Alim’dir. Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tâğûttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateşliklerdir. Onlar orada ebedî kahcıdırlar.

Nüzul Sebepleri

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Cerîr et-Taberî, İbni Ab-bas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yüce Allah’ın, “Dinde zorlama yoktur.” buyruğu Ensar’dan Salim oğullarına mensup el-Husayn adında [5] bir kişi hak­kında nazil olmuştur. Bunun Hristiyan olmuş iki oğlu vardı. Kendisi de Müslü-mandı. Resulullah (s.a.)’a, “Ben bunları İslâm’a girmek üzere zorlayayım mı? Çünkü bunlar Hristiyanlıktan başka bir dine bağlanmayı kabul etmiyorlar” de­mişti. Yüce Allah da bunun üzerine bu ayet-i kerimeyi indirdi. Bir diğer rivaye­te göre bunları İslâm’a girmeye zorlamış, Resulullah (s.a.)’ın huzuruna gelip davalaşmışlardı. Babaları, “Ey Allah’ın Rasulü, benim bir parçam olan (çocuk­larını) ben göre göre cehenneme mi girsin?” demiş ve bu ayet-i kerime nazil olunca onları serbest bırakmıştır.

Ebu Davud, Nesaî ve İbni Hibbân’ın rivayetlerine göre İbni Abbas şöyle demiştir: Ensarın kadınlarından çocuğu yaşamayanlar eğer bir çocuğu yaşarsa onu Yahudi yapacağına dair söz verirdi. Nadiroğullan Medine’den sürülünce aralarında Ensaroğullanndan kimseler de vardı. Ensar’ın, “Biz oğullarımızı bı­rakmayız” demeleri üzerine Yüce Allah, “Dinde zorlama yoktur” ayetini indir­di.

  1. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak da İbni Cerîr et-Taberî, Abde b. Ebi Lübâbe’den Yüce Allah’ın, “Allah iman edenlerin velisidir.” buyruğu hak­kında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bunlar İsa’ya iman eden kimselerdir. Muhammed (s.a.) onlara peygamber olarak gelince ona iman ettiler. İşte bu ayet-i kerime de onlar hakkında nazil olmuştur. [6]

Açıklaması

Kimseyi İslâm’a girmek üzere zorlamayın. Çünkü İslâm’ın doğruluğuna dair deliller ortada olduktan sonra zorlamaya gerek kalmamaktadır. Ve Çünkü iman ikna olmak, delil ve belge ortaya koymak esasları üzerinde kurulur. İman için zorlamanın, baskının ve mecbur etmenin bir faydası yoktur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Böyle iken sen iman etsinler diye insanları zorla­yacak mısın?” (Yunus, 10/99).

Hak yol, batıldan apaçık bir şekilde ayrılmıştır. Doğruluk ve kurtuluş yolu bilinmekte, sapıklık ve yanlışlık ortaya çıkmış bulunmaktadır. İslâm’ın doğru yol, başkasının ise sapıklık yolu olduğu da açık seçik ortaya çıkmıştır. O ba­kımdan dileyen İslâm’a iman etsin, dileyen de inkâr e,dip kâfir olsun.

Bu ayet-i kerime İslâm’ın kılıçla yayıldığı iddiasının yanlışlığına en açık bir delildir. Müslümanlar hicretten önce kâfirlere karşı koymaya veya onları zorlamaya güç yetiremediler. Medine’de güçlendikten sonra ve geçmiş bütün asırlar boyunca, Hristiyanlar gibi sair dinlere mensup olanların yaptığı şekilde kimseyi İslâm’a girmeye zorlamamışlardır. Bu ayet-i kerime Müslümanların güçlü, kuvvetli oldukları bir dönem olan hicretin dördüncü yılının başlarında nazil olmuştur.

Müslümanlar ancak saldırganlıkları bertaraf etmek, dine bağlanma hürri­yetini yerleştirmek, zalim egemen otoritelerin Müslümanların Allah’a davet haklarını kullanmalarını önleyen baskılarını ortadan kaldırmak, yeryüzüne İs­lâm’ın yayılmasını engelleyen güç odaklarına mani olmak için savaşa veya ci­hada baş vurmuşlardır. Bunun delili ise düşmanı cizye ödemek için antlaşma ve barış yapmayı kabul etmekle, savaşın sonuçlarına katlanmak arasında ser­best bırakmış olmalarıdır. Allah’ın İslam’a iletip kalbine genişlik vererek basi­retini aydınlattığı kimse, apaçık delile dayanarak İslâm’a girmiştir. Buna kar­şılık düşünme ve sağlıklı bilgi edinme araçlarını kullanmadığından dolayı Al­lah’ın kalbini köreltip kulağına ve gözüne mühür vurduğu kimselere gelince, bunların baskı ve zorlama altında dine girmekten yararlanmaları söz konusu değildir.

Bu bakımdan her kim Allah’a koşulan ortaklan, putları, şeytanın kendisi­ne davet ettiği Allah’tan başkasına ibadeti bir kenara iter, insanlardan, cinler­den, şeytanlardan, yıldızlardan, put ve heykellerden herhangi bir yaratığa iba­deti red ve inkâr edip yalnızca Allah’a ibadet ederse, hakka sımsıkı sarılmış, hidayet üzere sebat göstermiş, dosdoğru yol üzerinde müstakim bir şekilde yürümüş olur. Böyle bir kimse tapmayacağından emin olduğu son derece sağlam bir ipe, bir kulpa yapışmış kimseye benzer. Yani Yüce Allah dine sımsıkı yapı­şan kimseyi asla kopmayan, bu bakımdan da güçlü ve muhkem bir ipe yapış­mış kimseye benzetmektedir. (Ayet-i kerimede geçen) el-Urvetul-vuskâ aynı anlamı karşılayan değişik ifadelerle açıklanmıştır ki, bunlar iman, İslâm veya lâilâhe illallah’tır.

Allah insanların sözlerini, fiillerini, tasavvur ve düşüncelerini bütün ince­likleriyle görüp gözetmektedir. O tağutu inkâr edip Allah’a iman etmek iddi­asında bulunanın sözlerini çok iyi işittiği gibi, onun kalbinde sakladığı tasdik veya yalanlamayı da çok iyi bilir. Çünkü iman dil ile söylenen ve kalpte kendi­sine inanılan şeydir. Allah ise zahir ve batın olan her şeyi işiten ve bilendir. Eş­yanın, sözlerin, inançların ve fiillerin hakikatini bilir. Kurtubî der ki: Tağutu inkâr ve Allah’a iman, dil ile söylenen ve kalpten inanılan şeyler olduklarından dolayı dil ile söylemek bakımından “her şeyi işiten (Semî’ sıfatının, inanç ba­kımından da “her şeyi çok iyi bilen (Alîm)” sıfatının zikredilmesi son derece gü­zel gelmiştir.

Gözetmek, inayet ve en doğru yola iletmek suretiyle müminlerin işlerini üstlenen Yüce Allah’tır. Duyularının, aklın ve dinin hidayetiyle şüphe ve tered­düdün karanlıklarından; bilgisizliğin, sapıklığın, küfür ve sapmanın karanlık­larından ilmin, marifetin, sahih imanın nuruna müminleri çıkartan O’dur. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak takva sahibi olanlara şey­tandan bir vesvese dokunduğu zaman şüphesiz iyice düşünürler. Bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir.” (A’raf, 7/201). Mücahid ve Abde b. Ebi Lübâbe der ki: Bu ayet-i kerime Hz. İsa’ya iman etmiş bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Muhammed (s.a.) gelince onu inkâr ettiler. İşte onların nurdan karanlıklara çı­kartılmaları bu demektir. [7]

Allah’ı ve Rasulünü inkâr eden kâfirlere gelince: Bunlar üzerinde egemen güç ancak onları batıla götüren asılsız mabudlandır. Onlar haklan ve imanın nurunu göremediklerinden mabudlan olan şeytan ve telkin ettiği vesveseler bu nuru söndürmeye çalışır, kâfirleri şüphe ve tereddüdün karanlıklarında, küfür ve isyanın yahut münafıklığın karanlıklarında bırakmaya gayret ederler.

İşte bu gibilerini bekleyen hak ceza, cehennemde ebediyyen kalmak ve oradan asla ayrılmamaktır. Buna sebep ise hidayetten uzak durmaları, sapık­lıkta kalmaya devam etmeleri, hakkın nuru ile kalplerinin aydınlanmayışıdır.

Hak bir ve tek olduğundan dolayı Allah “nur” lafzını tekil kullanmış, ka­ranlıklar (zulumât) ise çoğul gelmiştir. Çünkü küfrün bir çok çeşitleri vardır ve hepsi batıldır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın; sonra onlar sizi O’nun yolundan ayırır. İşte bunlar Allah’ın size tavsiye ettikleridir; takva sahibi olasınız diye.” (En’am, 6/153); “Karanlıkları ve aydınlığı var eden…” (En’am, 6/1). Bu ve buna benzer hakkın bir ve tek olduğunu, batılın ise yaygın ve pek çok kollara ayrıldığını lafizlanyla hissettiren daha başka ayet-i kerimelerde de görüyoruz. [8]

Hz. İbrahim Ve Nemrut

258″ Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücadele ed«ni görmedin mi? Hani İbrahim, «Benim Rabbim dirilten ve öldürendik deyince o, “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim, «Muhakkak Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir” deyince o kâfir şaşırıp kalmıştı. Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez.

Açıklaması

Zorbalık taslayan, mabudluk iddiasında bulunan Nümrûz (Nemrut) b. Kuş b. Ken’ân b. Sâm b. Nûh adında zamanın hükümdarının kıssasını ve bu­nun Allah’ın rububiyeti hakkında Hz. İbrahim’e karşı çıkışı kıssasını bilmedin mi? [9]

Onu bu şekilde tartışmaya iten şuydu: O Babil hükümdarıydı. Buna bağlı olarak büyüklenmiş, azmış ve gurura kapılmıştı. Zamanının bütün dünyaya hakim olmuş hükümdarı olduğu da söylenmiştir. Mücahid der ki: Doğudan ba­tıya bütün dünyaya dört kişi hakim olmuştur. İkisi mümin ikisi kâfirdir. Mü­minler Davud oğlu Süleyman ve Zülkarneyn, kâfirler ise Nemrut ve Buhtun-nassar’dır [10] Gerçek hükümdar olan Allah’ın nimetine şükretmedi, aksine bu nimetler onu azdırdı ve tuğyana itti. Halbuki nimet şükre götürür. O, itaata se­bep olanı isyana sebep kıldı.

Bu, İbni Abbas, Mücahid ve bir diğer grubun görüşüne göre Hz. İbrahim’i ateşe atan, sivrisinek ile helak edilen kimsedir. Hz. İbrahim’i yakmak üzere ateşi yaktıran da odur. Yüce Allah ile savaşmaya kalkışınca şanı Yüce Allah ona karşı sivrisineklerin üşüştüğü bir kapı açtı ve bu sivrisinekleri askerlerine gönderdi. Etlerini yediler, kanlarını içtiler. Bu sineklerden bir tanesi de onun dimağına (beynine) girdi. Sinek, beynini bir fare kadar oluncaya dek yedi. Ar­tık bundan sonra Nemrut için en değerli kimse bu iş için hazırlanmış tokmak ile kafasına vuran kimse idi. Ona verilen belâ kırk gün devam etti.[11]

Bu hükümdarın kavmi tannlanyla birlikte hükümdarlarına tapınıyorlar­dı. Hükümdar, Hz. İbrahim’i, kavminin tuttuğu dine uymayan yeni dininden döndürmek, kendisine ve sair tanrılara ibadet etmeye zorlamak istemişti.

Bu mücadelenin kıssası şöyledir[12]:

İbrahim (a.s.) Allah’tan başka tapınılan putları kırıp bunlara tapınanlarm akılsızlıklarını ortaya koyunca, Nemrut ona kendisine ibadet etmeye çağırdığı rabbi hakkında soru sordu, O da şu cevabı verdi: Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir. Hayatın kaynağı O’ndandır, ölümün sebebi O’dur. Yani hayatı ve ölü­mü O yaratır. Ancak ilk zorbalık taslayan azgın tağut olan o hükümdar bunu kabul etmeyip şöyle dedi: Ben hakkında idam hükmü verilmiş bir takım kimse­leri affederek kimi insanları diriltirim. Diğer bir kısmını da öldürmekle ve hak­kında verilen hükmü infaz etmekle de öldürürüm. Bunları söyledikten sonra iki kişiyi getirtip birisini bağışladı, diğerini öldürdü. Dört kişiyi yakaladı ve onları bir eve koydu; yiyeceksiz ve içeceksiz bıraktı. Arkasından bunlardan ikisine ye­mek yedirdi, canlandılar; diğer ikisini aç bıraktı onlar da sonunda öldüler.

İşte Nemrut’un ileri sürdüğü delildeki ilk sakatlık ve zayıflık buydu. Çün­kü Hz. İbrahim’in sözlerinden kasıt (bir taraftan) hayatı yokluktan var edip meydana getirmektir. Diğer taraftan bitki, hayvan ve diğer bütün canlıların mevcut hayatlarını ortadan kaldırmaktadır. Yoksa, haklarında idam hükmü verilmiş bir grup insanın idam edilmesi ya da hayatin devamına sadece sebep olunması değildir. Nemrut’un cevabı ise hayatta kalmak ya da ölmek için sebep anlamını taşır.

Hz. İbrahim bu tağutun mugalatasını, hayat vermenin ve öldürmenin ne maksatla kullanıldığını bilmezlikten geldiğini görünce, hakkı bile bile inkâra veya mugalataya yer vermeyen bir başka delil ortaya koyarak şöyle dedi: Mut­lak kudret ve iradesiyle hayatı bağışlayıp alan benim Rabbim, aynı zamanda güneşi doğudan doğdurmaktadır. Şayet sen rububiyet iddiasında bulunuyor isen, haydi güneşin yönünü değiştir, onun batı tarafından doğmasını sağla.

Bu istek karşısında, büyüklenmesini, kibrini kendisine dost edinen o tağut verecek cevap bulamadı, dehşete düştü, şaşırdı, bu delil karşısında aciz kaldı. Hz. İbrahim onu mat etti, yenik düşürüp susturdu. Güneşin doğudan doğması­nı sağlayan benim deme imkânını bulamadı, çünkü olaylar kendisini yalanlı­yordu.

Şanı yüce Allah, hidayetini kabulden yüz çeviren, kendilerine zulmeden zalimleri ebediyyen hayır ve kurtuluş yoluna iletmez. Aksine Allah onların kalp ve basiretlerini mühürler. En zorlu zamanlarda ve en sıkıntılı hallerde in­san kitleleri önünde onların içyüzlerini açığa çıkartır, rezil eder. İşte bu da hi­dayet etmeyişin itaat edenler hakkında değil, zalimler hakkında olduğunu gös­termektedir. Bundan kasıt ise özel bir hidayettir veya bu hidayete iletilmeme özelliği zalimlere hastır.[13]

es-Süddî’nin naklettiğine göre bu tartışma ateşten çıkmasından sonra Hz. İbrahim ile Nemrut arasında gerçekleşmişti. Hz. İbrahim o güne kadar hü­kümdar ile bir araya gelmiş değildi. Aralarında bu tartışma oldu. Bu ise Hali-lullah Hz. İbrahim için zafer üstüne zaferdi. İşte Allah kendi velilerinin, seç­kin kullarının zafere ulaşmasını bu şekilde üzerine alır, Allah’ın düşmanları­nın bozguna uğramaları ise peşpeşe gelir. Aklını kullanıp düşünen herkes de onların bu bozguna uğramalarını açıkça görür. Nitekim Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Aksine biz hakkı batıl üzerine bırakırız da onun beynini parça­lar, o da can çekişmeye koyulur.” (Enbiya, 21/18).[14]

Hz. Üzeyr Ve Eşeğinin Kıssası

259- Yahut duvarları çatıları üstüne çökmüş bir kasabaya uğrayan o kimse gibisini (görmedin mi)? “Allah burası­nı ölümden sonra acaba nasıl dirilte­cek?” demişti. Allah da onu yüz yıl öl­dürmüş, sonra dirilterek, “Ne kadar kaldın?” demişti. O da, “Bir gün yahut bir günün bir kısmı” demişti. “Hayır, yüz yıl kaldın. İşte yiyeceğine ve içece­ğine bak, biç de bozulmamışlar. Bir de merkebine bak. Biz seni insanlara bir alâmet kılmak için böyle yaptık. Ke­miklerine de bak, onları nasıl birleşti­rip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?” diye buyurdu. Kendisine durum apaçık belli olunca, “Biliyorum ki Allah şüphesiz her şeye kadirdir” demişti.

Açıklaması

Duvarları, çatıları üstüne yıkılmış [15] bir kasabadan geçen o kimse gibisini gördün mü? Bu buyruk bir önceki ayette geçen, “Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile mücadele edeni görmedin mi?” buyruğuna atfe-dilmiştir. Bu ayetin anlamı şudur: Sen Rabbi hakkında, İbrahim ile tartışan bi­risini gördün mü ve bu kasabanın mahiyeti neydi? Oradan geçen kimdir? De­nildiğine göre kasaba Beytülmakdis’ti. Oradan geçen ise Şerhiyâ oğlu Üzeyr idi. Meşhur olan görüş budur. Bir diğer görüşe göre sözü geçen kasaba Dicle kı­yısındaki Deyr Hırakl’dır. Oradan geçen ise Harun (a.s.) soyundan gelen Ermi-yâdır. Bunun Hızır (a.s.) olduğu, bir başka görüşe göre Bevar oğlu Hazkiel ol­duğu da zikredilmiştir. Mücahid de, “Bu kişi İsrail oğullarından bir kişidir” de­miştir.

Bu kişi şöyle demişti: Harap olduktan sonra bu kasabayı Yüce Allah nasıl imar eder? Bundan kasıt ise yapıları ve sakinleriyle buranın tekrar şenlenme­sinin -tahrip olmasından ve ahalisinin dağılmasından sonra- uzak görülmesi-dir. Bunun yanında, aşırı derecede tahrip olduğunu gördüğünden dolayı Yüce Allah’ın kudretinin azametini de ifade eder. O’nun sözü, diriltme yolunu bilme­deki acizliği itiraf etmek, hayat verenin kudretinin de azametini kabul etmek anlamındadır.

Allah, hayatta kalmakla birlikte yüz yıl süre ile duyu ve hareket kabiliyet­lerini ortadan kaldırdı. Daha sonra ona hareket verdi, adeta uykudaymış da uyanırmışçasına hızlıca ve kolaylıkla onu diriltiverdi. O, kasabanın, vefatından yetmiş yıl sonra imar edilmiş olduğunu, sakinlerinin tamamlandığını, İsrail oğullarının oraya geri döndüğünü gördü. Melek aracılığı ile ona “Ne kadar süre kaldın?” denildi. Ona bu sorunun soruluş sebebi, Yüce Allah’ın işlerini kavra­maktaki acizliğinin ortaya çıkmasıdır. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre bu öldürme, ruhun cesetten çıkarılması şeklinde olmuştur. Bu kişiye ses­lenen ses ise melekten ya da semadan kimin söylediği bilinmeyen bir ses olmayıp, bunu söyleyenin Yüce Allah olduğu anlaşılmaktadır.

Bunun üzerin dedi ki: Ben, tahminime göre bir gün yahut bir günün bir kısmı kadar uyudum. Çünkü sabah vakti ölmüş, daha sonra da günün sonları­na doğru Allah onu diriltmişti. Güneşin henüz batmadığını görünce aynı gü­nün güneşi olduğunu sanmıştı. Onun böyle demesi kendi kanaat ve zannına göredir. O bakımdan verdiği bu haberde yalan söylemiş değildi. Ashab-ı Kehfin, “Bir gün ya da bir günün bir kısmı kaldık, dediler.” (Kehf, 18/19) şek­lindeki sözleri de bunun gibidir. Halbuki onlar 309 yıl uyumuşlardı.

Ona şöyle cevap verildi: Hayır, sen yüz yıl uykuda kaldın. Şimdi bizim kudretimizin delillerini görmen için bu süre boyunca beraberinde kalmış olan yiyeceğine ve içeceğine bir bak. Değişmemiş, bozulmamış; halbuki azıcık bir süre geçmekle benzeri şeylerin bozulması bir kanundur.

Yine bizim kudretimizin delilini görmek üzere eşeğine bir bak! Onun ke­mikleri nasıl çürümüş, eklemleri birbirinden ayrılmış. Böylelikle onun ve senin üzerinden hareketsiz yahut uykuda iken uzun bir zaman geçtiğini açıkça gör. Bizler bütün bunları sana gerçekleşmesi uzak ihtimal olarak gördüğün şeyi gözlerinle göresin, hayrete düştüğün şeye katiyetle inanasın diye gösterdik ve öldükten sonra dirilmeye seni bir ayet (belge) kılalım, kıyamet günü dirilişe tam kadir olduğumuzu gösteren bir belge kılalım diye yaptık. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz ancak tek bir nefis gibidir.” (Lokman, 31/28). Buna göre Yüce Allah’ın, “Seni insanlara bir alâmet kılalım” buyruğu öldükten sonra dirilişe bir delildir.

Eşeğinin sağa «ola dağılmış kemiklerini nasıl kaldırdığımıza bir bak. Bu kemikler birbirlerinin üstünde yığılı duruyorlar. Biz bu kemikleri cesedindeki asıl yerlerine geri yerleştiriyoruz. Sonra bu kemiklere et, sinir, damar ve deri giydiriyoruz. Tıpkı elbisenin cesedi örtmesi gibi. Daha sonra Yüce Allah bir me­lek gönderdi ve bu cesede ruh üfledi. Aziz ve Celil olan Allah’ın izniyle eşek anırmaya başladı. Bütün bunlar ise Üzeyrin gözleri önünde oldu. İşte yüz yıl ölümden sonra bu şekilde diriltmeye kadir olan binlerce yıl sonra diriltmeye de kadirdir. Çünkü ilâhî fiiller birbirine benzer.

Bütün bunları açık seçik görünce, “Ben bunu artık biliyorum” dedi. Çünkü gözlerimle görmüş bulunuyorum. Katiyetle biliyorum ki Allah, her şeye kadir­dir. Hiç bir şey O’na zor değildir. [16]

İbrahim (A.S)’In Gözleriyle Görme Arzusu

260- Hani İbrahim, “Rabbim, ölüleri n«sı1 dirilttiğini bana göster” demişti. «İnanmadın mı yoksa” diye buyurdu. O da, “İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için” demişti. Buyurdu ki: «Dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onların her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.”

Açıklaması

İbrahim (a.s.) verilen emri yerine getirdi. Yüce Allah dört kuşun hangi türden olduklarını tayin etmemektedir. İbni Abbas’tan nakledildiğine göre Hz. İbrahim, tavus, kartal, karga ve horoz almış ve sözü geçen işi yapmıştı. Başla­rını yanında alıkoyup onları çağırmıştı. Parçalar birbirlerine tamamlanıncaya kadar uçuşup eklenmişler, daha sonra da başlarına doğru gelmişlerdir.

Mücahid dedi ki: Sözü geçen dört kuş tavus, karga, güvercin ve horoz idi. [17] Hz. İbrahim bu dört kuşu kesti, sonra da onlara yapacaklarını yaptı. Ardın­dan onlan çağırdı, çabucak ona geldiler. İşte Yüce Allah mücerret ilâhî emir ile ölüleri böylece diriltir: “O bir şeyi dilerse onun emri ona sadece ‘Ol!’ demesidir, o da oluverir.” (Yasin, 32/82); “Ona ve yere, “isteyerek veya istemeyerek gelin” dedi, ikisi de, “isteyerek geldik, dediler.” (Fussilet, 41/11).

Bu kıssanın özeti şudur: İbrahim (a.s.) her işe bütünüyle muttali olmayı seven birisiydi. Yüce Allah ona iyilik yapana iyilikle, kötülük yapana da kötü­lükle karşılık vermek üzere ölüleri kıyamet gününde hasredeceğini vahyedince Hz. İbrahim, ölmüş ve dirilmiş birisini görmek istediğinden Allah’tan kalbi mutmain olsun diye böyle bir dilekte bulundu. Yüce Allah da ona dört kuş alıp bunları kesmesini ve parçalarını dağlara dağıtmasını, arkasından kendisine gelmeleri için çağırmasını emretti. İşte o vakit ölenin nasıl dirileceğini görecek­ti. Hz. İbrahim denileni yaptı ve kuşları kendisine gelsinler diye çağırdı. Kuş­lar hiç ölmemiş gibi sapasağlam geri döndüler. [18]

Allah Yolunda İnfakın Sevabı Ve Adabı

261- Allah yolunda mallarını infak edenlerin hali yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

262- Allah yolunda mallarını infak edip de sonra harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve bir eziyet katma­yanların Rabları yanında mükâfatları vardır. Onlar için hiç bir korku yoktur ve onlar üzülmezler de.

263- Maruf bir söz ve bağışlama, arka­sından eziyet gelen bir sadakadan ha­yırlıdır. Allah Gani’dir, Halîm’dir.

264- Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çı­karmayın. Malını insanlara gösteriş ol­sun diye infak eden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan bir kimse gibi (ol­mayın). Onun hali, üzerindeki azıcık toprağı sağnak halinde yağan bir yağ­murla sıyrılıp da dümdüz bir taş kesi­len kaypak bir kayaya benzer. Onlar kazandıkları hiç bir şeyi de ele geçire­mezler. Allah kâfirler topluluğuna hi­dayet vermez.

Nüzul Sebebi

el-Kelbî şöyle der: 261. ayet Osman b. Affan ve Abdurrahman b. Avf hakkında nazil olmuştur. Abdurrahman b. Avf Resulullah (s.a.)’a sadaka olarak dört bin dir­hem getirip verdi ve dedi ki: Sekiz bin dirhemim vardı. Kendim ve ailem için dört bin dirhem alıkoydum ve dört bin dirhemi de Rabbime borç veriyorum. Resulullah (s.a.) ona, “Alıkoyduğuna da verdiğine de Allah bereket ihsan etsin” dedi.

Hz. Osman ise şöyle demişti: Tebûk gazvesinde teçhizatı bulunmayanı teç-hizatlandırmayı üzerime alıyorum. Daha sonra çullan ve semerleri ile bin deve vererek Müslümanları teçhizatlandırdı. Kendisinin olan Rûme kuyusunu Müs­lümanlara tasadduk etti. [19] İşte bu ayet-i kerime ikisi hakkında nazil oldu.

Ebu Said el-Hudrî dedi ki: Resulullah (s.a.)’ı ellerini kaldırıp Osman’a, “Rabbim gerçekten ben Osman b. Affan’dan razı oldum, sen de ondan razı ol” diye dua ettiğini gördüm. Tan yeri ağanncaya kadar ellerini bu şekilde açıp durdu. Yüce Allah da, “Allah yolunda mallarını infak edenlerin hali…” ayetini indirdi. [20]

Açıklaması

Bu Yüce Allah’ın, yolunda ve kendi rızasını arayarak infakta bulunanların sevabının kat kat olacağına ve iyiliğin (hasenenin) on katından yedi yüz katına kadar mükâfat göreceğine dair verdiği bir misaldir. Yüce Allah bu buyruklarda Allah’a itaat uğrunda, O’nun rızasını aramak ve güzel sevabını ummak kasdıy-la ilmi yaymak, cihad, silah tedariki, İslâm vatanını ve ailesini korumak gibi yollarda mallarını infak edenlerin bu infaklannın niteliğini açıklamaktadır. Bu tür infaklar verimli bir araziye ekilip de her birisinde yüz tane bulunan yedi başak bitiren bir tohuma benzer. Ziraat uzmanlarınca tespit edildiğine göre meselâ bir buğday, pirinç veya darı tanesi tek bir başak değil, bir kaç başak bi­tirir. Bazen bu kırk, elli altı veya yetmişe kadar çıkabilir. Bazen tek bir başak yüzden fazla tane taşıyabilir. Fiilen yüz yedi tane taşıyan başaklar dahi tespit edilmiştir. Bu infak edenin sevabının kat kat artırılacağına dair bir ifadedir.

“Allah dilediğine kat kat verir.” Yani amelindeki ihlâsına göre bundan da­ha fazlasını da verebilir. Allah’ın lütfunun sınırı yoktur. O’nun bağışının sınırı olmaz. Lütfü mahlûkatından çoktur, geniştir, boldur. Bu şekilde kat kat ecir al­maya kimin lâyık olduğunu, kimin olmadığını çok iyi bilir.

Bu misal, doğrudan yedi yüz katı söz konusu etmekten ruhla* ı daha bir et­kileyicidir. Çünkü sınırlandırma ve sayı verme yine de bir eksikliği ifade eder. Herhangi bir sınır koymamak ise çoğalma, bereketlenme ve artma ihtimaline işaret eder. Ayrıca Yüce Allah’ın salih amelleri sahipleri lehine artırıp çoğalta­cağına işaret vardır. Tıpkı verimli bir araziye tohum atan kimsenin ekinini ar­tırıp çoğaltması gibi. Sünnet-i seniyyede bir hasenenin yedi yüz katına kadar artırılacağına dair hadisler varit olmuştur.

İbni Mace, Ali ve Ebu’d-Derdâ’dan İbni Ebî Hatim de İmrân b. Hu-sayn’dan Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Kim Allah yolunda (cihad için) bir nafaka gönderir ve kendisi evinde kalırsa onun için kıyamet gününde her bir dirhem karşılığında yedi yüz dirhem vardır. Her kim Allah yolunda bizzat gaza ederek bu uğurda da infakta bulunursa, onun için her bir dirhem karşılığında yedi yüz dirhem vardır.” Daha sonra şu, “Allah dilediğine kat kat verir” ayetini okudu.

İmam Ahmed de Ebu Ubeyde’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinledim: “Allah yolunda bir infakta bulu­nanın infakı yedi yüz katı ile, kendisi ve ailesine infakta bulunur yahut bir has­tayı ziyaret eder veya rahatsız edici bir şeyi ortadan kaldırırsa iyilik on misli ile karşılık görür. Oruç ise onu bozmadıkça bir kalkandır. Yüce Allah her kime ce­sedinde bir belâ vererek sınarsa, bu da onun günahlarının affına bir sebeptir.” Bu hadisin bir bölümünü Nesaî “Oruç” bölümünde rivayet etmektedir.

Ahirette bu sevabı hak etmek için infakın şart ve adabının bir kısmı şun­lardır: Fakire infak ettikleri yahut verdikleri şeyler ardından, onu verdiğine karşılık hesaba çekmemesi, ona lütufta bulunduğunu izhar etmek suretiyle ba­şa kakmaması, ardından ona haksızlık etmek yahut yaptığı işin karşılığını is­temek gibi herhangi bir eziyet ve bir zarar vermemesi gerekir. Yaptıkları iyilik­lerini başa kakmayan ve onlara eziyet vermeyen kimseler için miktarı değer-lendirilemeyecek kadar çok değerli ecir vardır. İnsanların korkacakları vakitte onlar için korku yoktur. Allah yolunda hiç bir şey infak etmeyen cimri insanlar üzülüp bundan dolayı da pişman olacakları vakitte bunlar üzülmezler. Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Herhangi birinize ölüm gelip de, “Rabbim beni yakın bir zamana kadar geciktirseydin de sadaka verseydim ve salihlerden olsaydım” diyeceği gün gelmeden önce bizim size verdiğimiz rızıktan infak edin.” (Münâfi-kûn, 63/10).

Dilenciye güzel söz söylemek, güzel bir şekilde onu geri çevirmek ve sada­ka vermemek, dilencinin ısrar ederek alacağından ve ardından eziyet ve zara­rın geleceği bir sadakadan dilenci için de, kendisinden dilenilen kimse için de daha hayırlıdır. Çünkü sadaka zayıfın elinden tutmak, zenginlere karşı duyu­lan kıskançlık ve kini hafifletmek, zenginin malını, hırsızlık, talan ve yok ol­maya karşı korumak için meşru kılınmıştır. Başa kakmak ve eziyet ise sadaka­yı, kendisi sebebiyle meşru kılınan bu üstün gayenin dışına çıkartır. Esasen Al­lah kullarının sadakasına muhtaç olmayan Ganî’dir. Herkesi rızıklandırabilir. Kötülük işleyene -sadakasını başa kakan yahut eziyet veren kimse gibilerine-çabucak ceza vermeyen Halîm’dir. Fakat cimri nefsine karşı mücahade edip onu Allah yolunda cömertçe infâka, gönül hoşluğu ile ilâhî mükellefiyetleri ye­rine getirmeye zorlayan kimseleri tanımakla ilgili sonsuz ilâhî hikmet dolayı­sıyla sadaka meşru kılınmıştır. Yüce Allah sadakayı dostluğun kazanılması, sevginin elde edilmesi, karşılıklı herkesin birbirine bağlanıp birbiriyle dayanış­ması, birbirine sevgi beslemesi için meşru kılmıştır.

İnsanların ruhlarındaki başa kakma ve eziyet etme tabiatını kökten sök­mek için şanı yüce Allah, büyük sevaba hak kazananların niteliklerine dair verdiği haberleri daha bir pekiştirmektedir. Bu ise verdikleri sadakaların ar­dından onları başa kakmayan ve eziyette bulunmayan kimselerin davranışıdır. Eziyet ecri ve sevabı yok eden, sadakanın şaibelerindendir. Allah ilâhî emre bağlanmayı gerektiren iman niteliğini zikrederek, müminlere hitabı pekiştire­rek başa kakmayı ve eziyet vermeyi onlara yasakladı ve haram kıldı. Çünkü sadakanın diğer şaibelerden arındırılarak yalnızca Allah için halisane verilme­si, Allah tarafından daha bir kabul edilmesini ve sevabına hak kazanılmasını sağlar.

Çünkü sadakasının ardından başa kakan veya eziyet veren kimsenin du­rumu, Allah’ın rızası ve İslâm ümmetinin yücelmesi için değil, insanlar kendi­sini övsün, ondan cömert ve eli açık diye söz edilsin ve buna benzer fani dünya maksatlarından herhangi birisi için, riyakârlık ve desinler diye malını infak edenin haline benzer. Böyle bir riyakâr ise gerçekte sahih bir şekilde Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimse değildir ki, herhangi bir sevap umsun veya herhangi bir cezadan korksun. İşte dilenciye eziyet verip yaptığını başa kakan kimsenin hali de bunun gibidir.

Riyakârlık yapan ve başa kakıp eziyet veren kimsenin durumu, dümdüz bir taş üzerindeki toprağa benzer. Buna şiddetli bir yağmur isabet edince top­rak çekilir ve taş çıplak kalıverir. Yani böyle birisinin amelinin herhangi bir meyvesi, bir kalıcılığı yoktur. Aksine karşılaşılan olaylar sebebiyle eriyip gider, darmadağın olur ve geriye amelinin herhangi bir etkisi olmaksızın bomboş ka­lıverir. Dünyada olsun, ahirette olsun yaptıklarından hiç bir fayda sağlayamaz. Dünyada fayda sağlayamaz, çünkü başa kakan, insanlar tarafından sevilmez. Riyakâr bir kimse herkes tarafından dışlanır, yerilir. Ahirette ise şüphesiz Al­lah ancak kendisi için ihlâsla ve kendi rızası aranarak yapılan amelleri kabul eder. Riya ve onunla aynı durumda olan başa kakma ve eziyet ise ihlâsa aykırı­dır ve bu bir çeşit Allah’a şirk koşmaktır. Çünkü riyakârlık gizli şirktir. Böyle yapan kimse bu ameli Allah’tan başkasını gözeterek yapar.

Allah kâfirler topluluğuna küfürleri üzere kaldıkları sürece, kendileri için hayırlı olana ve doğruya iletmez. Yahut da onlar küfür üzere kaldıkları sürece onlara hidayet vermez.[21] Sahibini ihlâsa, hayra ve Allah’ın rızasına, Yüce Al­lah’ın iman ehlini edeplendirdiği infak edebiyle edeplenmeye ileten imandır. İş­te bu, riyakârlığın, başa kakmanın müminlerin değil, kâfirlerin niteliklerinden olduğuna işarettir. [22]

Allah Rızası İçin Veya Başka Bir Maksatla İnfak

265- Allah’ın, rızasını arayarak ve nefis­lerinden bir sebat ile mallarını infak edenlerin hali de yüksek bir tepenin üstünde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Ona bol bol yağmur isabet et­miş de meyvelerini iki kat vermiştir. Ona bol yağmur isabet etmese de bir çisinti (bulunurda yine ürün verir). Al­lah yaptıklarınızı çok iyi görendir.

266- Sizden herhangi biriniz ister mi ki hurma ve üzüm ağaçlarından bir bah­çesi olsun, altından ırmaklar aksın, orada her türden meyveleri bulunsun ve (fakat) kendisine ihtiyarlık gelip çatsın. Güçsüz çocukları da olsun. Der­ken ona (o bahçeye) içinde ateş olan bir kasırga isabet etsin ve yanıversin. İşte Allah size düşünürsünüz diye ayetlerini böylece apaçık bildirir.

Açıklaması

Allah’ın buna karşılık en ileri derecede kendilerine mükâfat vereceğinden katiyetle emin olan yahut da nefislerine iman ve yakîn üzere [23] sebat vermek için canın yongası olan malı infak etmek üzere kendilerini alıştıranların nefse diğer ibadetlerden ve imandan daha da ağır gelen bir şey olan malı infak etme fiiliyle Allah’ın rızasını ve mağfiretini isteyenlerin bu infaklarının misali -ister az olsun ister çok olsun- toprağı oldukça verimli sık ağaçlı, bitkisi oldukça bol, güneş ve havadan gereği gibi yararlanabilen, bol yağmur alan ve verimini iki kat veren yüksekçe bir yerde bulunan bahçeye benzer. Bu bahçeye azıcık bir yağmur yağsa dahi, toprağının verimliliği, yerinin iyi olması, konumunun gü­zelliği dolayısıyla yine mahsûlünü verir.

Bahçenin “yüksekçe” diye nitelendirilmesi yüksekçe bir yerde bulunan ağaçların daha güzel, meyvelerinin daha iyi olmasından dolayıdır. “Nefislerin­den bir sebat ile” buyruğu ise dışarıdan gelen herhangi bir etkiyle değil kendili­ğinden yaptığını, bu kimsenin sahip olduğu yakînden dolayı yaptığı bu işin fay­dalı olduğuna kani olduğundan nefsin cimriliğine karşı mücahedesini ifade et­mektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde, “Allah yolunda mallarıyla, can­larıyla cihad edenler…” (Enfal, 8/72) buyurmaktadır.

Bu benzetmenin anlamı şudur: Allah için ve O’nun yolunda infak edip de malı infak hususunda nefsine sebat vermeyi ve hayır işlemeyi kasteden yahut sevap elde edeceğinden emin olarak elverdiğince cömertlik eden bir kimse, eğer çokça hayır elde ederse çok infak eder, az infak ederse gücüne göre hayır elde eder. Onun iyiliği daimidir, kesilmez. Her iki durumda da iyilik yapar ve her durumda da bu infakının meyvesini bulur. O -ister az yağmur alsın, ister çok yağmur alsın- mutlak olarak meyve veren, güzel mahsul getiren, her zaman için verimi bol toprağı güzel bir arazi gibidir.

Kullarının amellerinden hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz. O ihlâslı olana da riyakâra da lâyık olduğu karşılığı verir.

Bu birinci misal, Rahman olan Allah için, O’nun rızasını arayarak malını infak eden kimseye aittir. İkinci misal ise, bunun tam aksine şeytanın ve neva­sının yolunda yahut Allah’tan başkası için infak edenin misalidir. Bu misal in­kâr (konum reddedilerek) ve nefiy ile başlamaktadır. Çünkü ihlâs sahibi bir mü­minin böyle bir maksada sahip olmaması gerekmektedir. Yani bu misal Allah’ın rızasını aramaksızın güzel işler işleyene dairdir. Kıyamet günü geldi mi bu kim­se bu işlerinin boşa çıktığını, darmadağın olduğunu görür. O vakit böyle kişi, her türlü meyvesi bulunan güzel bir bahçeye sahip kimsenin güçsüz, takatsiz çocukları varken yaşlanıp geçimleri de hayatları da bu bahçeye bağlı olduğu halde fırtınalarla bu bahçesi telef olmuş kimsenin duyduğu acüarı duyacaktır.

Buharî bu ayet-i kerimenin tefsiri hakkında şöyle demektedir: Bir gün Ömer b. el-Hattab Peygamber (s.a.)’in ashabına, “Size göre şu “Sizden herhangi biriniz ister mi ki…” ayeti kimin hakkında nazil olmuştur?” dedi. Onlar, “Allah daha iyi bilir” dediler. Hz. Ömer kızdı ve dedi ki: “Biliyoruz veya bilmiyoruz de­yiniz.” Bunun üzerine İbni Abbas (r.anhuma) dedi ki: “Benim içimde buna dair bir kanaat var ey müminlerin emiri.” Hz. Ömer, “Ey kardeşimin oğlu, söyle ve kendini küçük görme” dedi. İbni Abbas dedi ki: “Bu belli bir amele verilmiş bir misaldir.” Hz. Ömer, “Hangi amele?” diye sordu. İbni Abbas dedi ki: “Allah’a ita­at ederek amel eden zengin bir kimsenin ameline. Sonra Allah ona şeytanı gön­derir, masiyetlerle amel eder ve nihayet o bütün amellerini batırır, gider.” [24]

Hasan-ı Basrî de der ki: Bu, Allah’a yemin ederim ki insanlar arasından pek az kimsenin akledip anladığı bir misaldir: Yaşlı bir ihtiyar, bedeni zayıf, küçük çocukları pek çok. Bahçeye son derece ihtiyacı var. İşte bu sırada gelen fırtına onu kasıp kavurdu. Allah’a yemin ederim, sizden herhangi bir kimsenin ameline en çok ihtiyacı olduğu vakit, dünyadan ilişkisi kesildiği vakittir.[25]

Verilen bu misalin açıklanmasına gelince: Ey Allah’tan başkası için infak eden kişi, ister misin ki içinde hurma, üzüm ve türlü meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçen olsun. Bu bahçeyi içinden akan ırmaklar sulasın. Bütün emellerini ona bağlamışsın. Küçük çocuklarınla birlikte ondan faydalanmayı ummakta­sın. Diğer taraftan sen kazanç sağlayamayacak kadar yaşlanmışsın, onlar da küçük oldukları için hiç bir kazanç sağlayamaz durumdadırlar. Sen onlar gibi, onlar da senin gibi; bu bahçeden başka gelir kaynağınız yok. Daha sonra ya aşırı sıcağıyla veya kavurucu soğuğu ile esen sam rüzgarı [26] bu bahçeyi yaksın ve meyvelerini yok etsin.

İşte riyakârlık olsun diye yahut başa kararak ve eziyetle malını infak etti­ğin takdirde durumun böyle olacaktır. Kıyamet gününde bunun herhangi bir faydasını göremeyeceksin. Acı ve pişmanlıktan başka amelinin bir neticesini elde edemeyeceksin. Sen halbuki o korkunç günde amelinin vereceği sonuçlara ve yaptığın infakların sevabına son derece muhtaç olacaksın. Çünkü riyakârlı­ğın fırtınası ile başa kakmak ve eziyet zahiren hayır, fakat gerçekte ve bâtında ise kötüdür ve bütün amellerini yok etmiştir.

İşte Allah, bu açık seçik ayetlerini, şeriatının belgelerini, sırlarını, amaçla­rını ve faydalarını size açıklamaktadır. Bunlar üzerinde düşünesiniz, ihtiva et­tiği misaller, anlamlar ve ibretlerden öğüt alasınız; bunlardan gözetilen maksa­da uygun hareket edesiniz, yaptığınız infakların yalnızca Allah rızası için halis olma maksadını gözetesiniz; infakmıza herhangi bir riyakârlık, başa kakma ve eziyet katmayasınız diye. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte biz bu misalleri insanlara veriyoruz. Onlara ancak alimler akıl erdirir.” (Ankebut, 29/53).

Yüce Allah’ın, “Düşünürsünüz diye” buyruğu, akıbetler hakkında düşünüp de ihlâslı bir şekilde, Allah’ın rızasına uygun infakta bulunup sırf hayır yap­mak üzere nefsinize sebat vermek kasdıyla infak edesiniz, diye demektir. [27]

Malın Kötüsünden Değil İyisinden İnfak Etmek

267- Ey iman edenler! JCngnuHılrlnnTiı. zın en güzellerinden ve sizin için yer­den çıkardığımız şeylerden î^fab edin» Arasından göz yummaksızın alıcısı ola­mayacağınız adi şeyleri vermeye yel-tenmeyin. Bilin ki Allah Ganî’dir, Ha-mîd’dir.

Nüzul Sebebi

Hâkim, Tirmizî, İbni Mace ve başkalarının rivayetine göre el-Berâ b. Azîb şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime biz Ensar topluluğu hakkında nazil oldu. Bi­zim hurmalarımız vardı. Müminler hurma ağaçlarından çokluk veya azlık mik­tarına göre bir şeyler getirirdi. Hayır yapmayı arzulamayan insanlar ise henüz olgunlaşmamış hurma salkımlarını yahut kırılmış salkımları getirir ve bunları (mescidin bir yerine) asardı.[28] Bunun üzerine Yüce Allah, Ey iman edenler, kazandıklarınızın en güzellerinden… infak edin. “buyruğunu indirdi.

Ebu Davud, Nesaî ve Hakim’de Sehl b. Huneyften şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bazı insanlar mahsullerinden en kötülerini seçiyor ve bunları sa­daka diye veriyorlardı. Bunun üzerine, “Arasından… alıcısı olmayacağınız adi şeyleri vermeye yellenmeyin” ayeti nazil oldu.

Yine Hakim, Cabir’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) fıtır sadakası olarak bir sâ’ hurma verilmesini emretti. Adamın birisi adi bir hurma getirdi. Bunun üzerine Kur’an-ı Kerim’den, “Ey iman edenler, kazandık­larınızın en güzellerinden… infak edin” ayeti nazil oldu.

İbni Ebî Hatim de İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.)’ın ashabı ucuz yiyecekleri satın alıyor, bunları sadaka olarak veriyorlardı. Bunun üzerine de Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi indirdi. [29]

Açıklaması

Ey iman vasfına sahip olanlar! Ben sizlere malların temiz ve kaliteli olanı­nı infak etmenizi emrediyorum. İster nakit, ister davar, ister tahıl, ister ekin, ister ticarî mal ve madenler, hazineler ve (cahiliye devrinde gömülmüş olan) ri-kazlar gibi başkaları olsun. Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Siz sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe (birre) kavuşamazsınız.” (Âl-i İmran, 3/92). Mallarınızın adi ve kalitesiz olanını seçip infak etmenizi de ya­saklıyorum. Çünkü muhakkak Allah hoş ve temizdir. Ancak hoş ve temiz olanı kabul eder. Sizin hoşlanmayacağınız şeyleri kabul etmez. Ayet-i kerimede ge­çen “adî (el-habîs)” kelimesi iki anlamda kullanılır: Birincisi Buharî ile Müslim tarafından rivayet edilen hadis-i şerifte geçtiği gibi, faydasız demektir: “Tıpkı körüğün demirin faydasız kirlerini (hubs) giderdiği gibi.” İkincisi ise insan nef­sinin kabul etmediği şey. İşte, “Adi şeyleri vermeye yeltenmeyin” ayetinde kaste­dilen de budur.

Adi ve bayağı olan şeyleri sadaka olarak vermek nasıl hoşunuza gider? Halbuki sizler herhangi bir şeyi görmezlikten gelmek kasdıyla gözünü yumup da ondaki kusuru görmeyen kişinin göstereceği kabilden bir kolaylık ve bir

hoşgörü ile olmadıkça kendiniz için öyle bir şeye razı olmazsınız. Alacağınız olan bir kimse hakkınızdan daha aşağısını getirecek olsa, bunu hakkınızdan daha aşağısına razı olmadıkça, tam hakkınız verilmiş hesabıyla almazsınız. Peki, kendiniz için razı olmadığınız bir şeye benim için nasıl razı olursunuz? Benim üzerinizdeki hakkım, mallarınızın en temiz ve en nefis olanlarmdandır.

Bilin ki muhakkak Allah -her ne kadar size hoş ve temiz olanı ve sadaka ver­meyi emretti ise de- buna ihtiyacı yoktur. İnfakınıza muhtaç değildir. O, bütün ya­ratıklarına ihtiyacı olmayandır. O’nun size bu emri vermesi sizin menfaatinizedir; zengin ile fakir arasında eşitliği gerçekleştirmek, infak ettiğiniz şeylerde sizi sına­mak içindir. O bakımdan adi olanları vermekle O’na yaklaşmaya kalkışmayın. Ay­nı şekilde O, bütün fiilleri, buyrukları, şeriatı, kaderi ve nimetleri dolayısıyla hamde ve şükre lâyık olandır. Allah’ın nimet olarak ihsan ettiği şeylerin hoş ve te­miz olanlarını infak etmek ise, O’nun celâline yakışan hamdin bir parçasıdır. [30]

Şeytanın Fakirlikle Korkutması Ve Kur’an-I Kerimin Sağlıklı Bir Şekilde Anlaşılması

268- Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size ^»hş&’yı (cimriliği) emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bif lütuf vaad edivor-Allah Vâsi’dir.

269- Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır ve özlü akı1 sahiplerinden başkası da iyice düşünemez.

Açıklaması

Şeytan eskiden beri insanın düşmanıdır. “İzzetin hakkı için hepsini mu­hakkak azdıracağım. Ancak aralarından ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.” (Sâd, 38/82-83) diye yemin eden bizzat odur. Şeytan insanlara vesvese verir ve sadaka verdikleri takdirde yahut da Allah yolunda infak ettiklerinde onları fa­kirlikle korkutur. Onlara, “İnfakınızın akabinde siz fakir düşeceksiniz” der ve cimriliğe, eli sıkılığa teşvikte bulunur.

Araplarda cimriye “el-fâhiş” denilir. O bakımdan ayet-i kerimedeki el-fah-şâ cimrilik anlamındadır. Vaad kelimesi ise hayır hakkında da kötülük hakkın­da da kullanılır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ateş, onu Allah kâ­firlere vaad etmiştir.” (Hac, 22/72). İşte bu korkutmaya vaad (ayet-i kerimede şeytanın fakirlikle korkutması) denilmesi, bunun gerçekleşeceğinin haber ve­rilmesinin mübalağa yoluyla ifade edilmesi dolayısıyladır. Adeta bu fakirliğin gerçekleşmesi şeytanın iradesi ile olacakmış gibi ifade edilmektedir. Bununla birlikte şunu belirtelim ki vaad, haber verilen tarafından yapılacak şeylerin haber verilmesidir. Şeytan ise ben sizi fakir düşüreceğim dememektedir. An­cak, fakir düşersiniz diye korkutmaktadır.

Bu korkutmayı İbni Ebî Hâtim’in Abdullah b. Mes’ud’dan yaptığı şu riva­yet açıklamaktadır: Abdullah b. Mes’ud dedi ki: Resulullah (s.a.) şöyle buyur­du: “Şüphesiz şeytanın da meleğin de Adem oğluna bir telkini vardır. Şeytanın telkini şer ile korkutmaktır, hakkı yalanlamaktır. Meleğin telkini ise hayır vaad etmektir, hakkı tasdik etmektir. Her kim bunu içinde hissederse bilsin ki o Al­lah’tandır. Bundan dolayı Allah’a hamdetsin. Her kim de öbür türlüsünü bulur­sa şeytandan Allah’a sığınsın.” Daha sonra Yüce Allah’ın, “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size fahşâyı (cimriliği) emreder. Allah ise size kendi katından bir mağfiret ve bir bolluk vaad ediyor.” buyruğunu okudu. [31]

Yüce Allah ise şeytanın aldatmaları, vesveseleri ve fahşâyı (cimriliği) em­retmesine karşılık, peygamberimiz aracılığı ile infak etmemiz dolayısıyla gü­nahlarımızın bağışlanacağını ve dünya hayatında infak ettiğimizin yerine baş­kasını vereceğini vaad etmektedir. Bolluk (el-fadl), mal ve hayırdır. Allah ise rahmeti ve lütfü pek çok olandır. O bakımdan size vaad ettiğini gerçekleştirir. O ne infak ettiğinizi çok iyi bilendir. O bakımdan yaptıklarınızı en güzel şekliy­le mükâfatlandıracaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her ne

harcarsanız O, bunun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’ 34/39). Buharî ve Müslim de Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu riva­yet etmektedirler: “Kulların sabahı ettiği her gün mutlaka iki melek (dünya se­masına) iner, onlardan birisi, “Allah’ım infak edene infak ettiğinin yerini tuta­cak olanı ver” der. Öteki de, “Allahım cimrilik edenin malını da telef et” der.” Yani birincisine Allah rızık edinmenin sebeplerini kolaylaştırarak infakımn ye­rine verir, ötekinin ise malını giderir.

Allah hikmeti kullarından dilediğine verir. Hikmet sahih olan görüşe göre peygamberlik değildir. Cumhurun dediği gibi hikmet ilim, fıkıh ve Kur”an’dır. O bakımdan hikmet, özel olarak peygamberlik anlamına gelmez, peygamberlik­ten daha genel kapsamlıdır. Hikmetin en üst derecesi nübüvvettir. Risalet on­dan da özeldir. Hikmet gerçekleri vehimlerden ayırt etme yolunu, vesveselerle ilhamı birbirine karıştırmamayı gösterir. Hikmetin aracı akıldır. Kur*an-ı Ke-rim’de yer alan hükümleri, sırlan bilip selim aklı ile ümmete sağladığı hayırla-rıyla, infak edene sağladığı pek çok sevaplarıyla infakın faydalarını idrak eden bir kimse, şeytanın vesveselerinden etkilenmez, Allah yolunda harcamakta ve infak etmekte tereddüt göstermez. İbni Mes’ud’dan şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinledim: “İki şey dışında hiç bir şeyde kıskançlık yoktur. Bu iki şeyden (birisi) Allah’ın birisine bir mal vermesi ve bu malı hak yolda tüketecek gücü vermiş olması, (ikincisi de) birisine Al­lah’ın hikmet vermesi ve o kişinin bu hikmet gereğince hüküm vermesi ve onu başkasına öğretmesidir.” [32]

Allah kime ilim, özellikle de Kur’an-ı Kerim’i ve dini kavrayabilme meziye­tini ihsan etmiş ve akim gösterdiği yola iletmiş ise, o kimse dünya ve ahirette hayra iletilmiş, işleri gerçek şekilleriyle idrak etmiş olur.

Şer*î hitabı ve ilâhî buyruğun anlamını kavrayan sağlıklı akıl sahibi kim­seler dışındakiler ilimden öğüt ve ibret almazlar. Öğütten etkilenmez ve veri­len öğütten yararlanmazlar. [33]

Gizli Ve Açıktan Verilen Sadakalar

270- Nafaka türünden neyi infak etse­niz yahut adaktan her ne adarsanız muhakkak Allah onu bilir. Zalimlerin hiç bir yardımcıları yoktur.

271- Sadakalarınızı açıktan verirseniz o ne güzeldir. Şayet onları gizler de fa­kirlere verirseniz işte bu sizin için da­ha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah yapmakta oldu­ğunuzdan haberdardır.

Nüzul Sebebi

İbni Ebi Hatim, Yüce Allah’ın, “Sadakalarınızı açıktan verirseniz o ne gü­zeldir…” ayetinin Ebu Bekir ve Ömer (r.anhumâ) hakkında nazil olduğunu söylemistir. Hz. Ömer malının yarısını getirdi ve Resulullah (s.a.)’a verdi, Resulullah (s.a.) ona, “Geriye ailene ne bıraktın ey Ömer?” diye sorunca o, “Ma­lımın yarısını bıraktım” dedi. Hz. Ebu Bekir ise malının tümünü adeta kendin­den dahi gizlercesine getirdi, Resulullah (s.a.)’a verdi. Resulullah (s.a.) ona, “Geriye ailene ne bıraktın ey Ebu Bekir?” deyince o, “Allah’ın ve Rasulünün va-ad ettiğini bıraktım” dedi. Hz. Ömer ağladı ve dedi ki: Anam babam sana feda olsun ey Ebu Bekir! Allah’a yemin ederim, seninle hangi hayırda yarıştıysak mutlaka sen beni geride bırakmışsmdır [34]. el-Kelbî de der ki: Yüce Allah’ın, “Nafaka türünden neyi infak etseniz” ayeti nazil olunca, “Ey Allah’ın Rasulü, gizlice verilen sadaka mı faziletlidir, açıktan verilen sadaka mı?” dediler. Yüce Allah da bu ayet-i kerimeyi indirdi [35]

Açıklaması

İster Allah için olsun ister riyakârlık için olsun, ister başa kakmak veya eziyet için, isterse de bunlardan herhangi birisi için olmasın, her neyi infak ederseniz muhakkak Allah bunu bilir. Ya da Allah’a itaat uğrunda bir adakta (nezru’t-teberrü) yahut masiyet uğrunda bir adakta (nezrul-lecâc veya nezrul-gadab) bulunursanız bunun karşılığını verecektir: Hayır ise hayır, şer ise şer. Bu buyruk hayra bir teşvik, serden de bir korkutmadır. Mallarını vermeyip cimrilik etmek ve tasadduk etmemek suretiyle kendilerine zulmeden zalimle­rin kıyamet gününde yardımcıları yoktur. Şu buyrukta olduğu gibi: “Zalimler için ne şefkatli bir dost, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçi vardır.” (Mümin, 40/18). İnsanlar da sadaka versinler diye nafile sadakalarınızı açıktan verirse­niz yaptığınız iş güzel bir iştir. Onları gizliden verip kimseyi haberdar etmeye­rek fakirlere verirseniz bu da riyakârlıktan ve başkalarının işitmesinden daha uzak olmak hasebiyle sizin için daha hayırlıdır. Sadaka dolayısıyla da bazı gü­nahlarınızı siler. Çünkü sadaka, bütün büyük veya küçük günahları örtmez.

Allah yaptığınız bütün amellerden haberdardır. Onları görür. Çok önemsiz ve küçük işleri de, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da. O balomdan amel­lerinize uygun karşılık verir. Riyakârlıktan ve Allah’tan başkası için infak et­mekten sakınınız. Sadakalarınızı açıktan verirken de gizlerken de niyetlerini­zin ne olduğu Allah’a gizli kalmaz. [36]

Sadaka Almayı Hak Edenler

272- Onların hidayete ermesi senin üzerine borç değildir; fakat Allah dile­diği kimseye hidayet verir. Her ne ha­yır infak ederseniz kendi faydamzadir. Zaten siz ancak Allah’ın rızası için in­fak edersiniz. Hayırdan neyi infak ederseniz size ödenir ve size asla zul­medilmez. ‘

273- (Sadakalar) Allah yolunda kendi­lerini vakfetmiş fakirler içindir ki on­ların yeryüzünde dolaşmaya gücü yet­mez; bilmeyenler, kendilerini, iffetle­rinden dolayı zenginlerden sanır; sen ise onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek insan­lardan bir şey istemeyen fakirlerdir. Şüphesiz hayırdan neyi harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.

274- Mallarını gece gündüz, gizli açık infak edenlerin Rableri nezdinde mü­kâfatları vardır. Onlar için korku yok­tur, onlar üzülmezler de.

Nüzul Sebebi

  1. ayetin nüzul sebebi: Bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak muhtevası bir olan birkaç rivayet varit olmuştur. Bunlardan birisini Nesaî, Hakim, el-Bezzar ve başkaları İbni Abbas’tan rivayet etmektedirler. İbni Abbas dedi ki: Ashap müşriklerden olan akrabalarına azıcık bir şeyler vermekten hoşlanmı­yorlardı. Bu durumu soruca bu konuda onlara ruhsat verildi ve bunun üzerine, “Onların hidayete ermesi senin üzerine borç değildir…” ayeti nazil oldu.

Yine rivayet edildiğine göre bazı Müslümanların Yahudiler arasında sihri ve süt emmek dolayısıyla akrabaları vardı. İslâm’dan önce bunlara infakta bu­lunuyorlardı. İslâm’a girince bu kimselere infakı sürdürmekten hoşlanmadılar.

Yine denildiğine göre Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma hacca gitmişti. Annesi gelip ondan bir şeyler istedi. Annesi o sırada müşrikti. Kızı ona bir şey vermek istemeyince bu ayet-i kerime nazil oldu.

İbni Ebî Hâtim’in de İbni Abbas’tan rivayetine göre Resulullah (s.a.), Müs­lüman olanlardan başkalarına sadaka verilmemesini emrediyordu. Bunun üze­rine, “Onların hidayete ermesi senin üzerine borç değildir” ayet-i kerimesi nazil oldu ve hangi dinden olursa olsun, dilencilikte bulunan herkese sadaka veril­mesini emretti.

Sahid b. Cübeyr mürsel olarak Peygamber (s.a.)’den bu ayet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şunu nakletmektedir: Müslümanlar zimmet ehlinden fakirlere sadaka veriyorlardı. Müslüman fakirler çoğalıp Resulullah (s.a.), “Di­ninize mensup olanlardan başkasına sadaka vermeyiniz” diye buyuranca bu ayet-i kerime Müslüman olmayanlara da sadaka vermeyi mubah kılmak üzere nazil oldu.

Taberî, Resulullah (s.a.)’ın Müslüman olmayanlara sadaka verilmesini en­gellemekten maksadının bu kimselerin Müslüman olmaları ve dine girmeleri olduğunu nakletmektedir. Bunun üzerine Yüce Allah, “Onların hidayete ermesi senin üzerine borç değildir” ayetini indirdi.

Kısaca bu ayetin nüzul sebebinin hikmeti şudur: İslâm’a giren kimse müş­rik akrabasına veya müşriklere sadaka vermekten hoşlanmıyordu ya da Resulullah (s.a.) bunlara sadaka verilmesini ashaba yasaklamıştı. Bunun üze­rine bu ayet-i kerime nazil oldu.

  1. ayetin nüzul sebebi: Bu ayet-i kerime Ashab-ı Suffa hakkında nazil olmuştur [37] Bunların sayısı muhacirlerden dört yüz kişi idi. Bunlar Kur”an-ı Kerim öğrenmek ve seriyyelerle çıkmak üzere alıkonulmuşlardı.[38]
  2. ayetin nüzul sebebi: Taberanî ve İbni Ebî Hatim, Yezid b. Abdullah b. Garîb’den, o babasından, o dedesinden rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şu, “Mallarını gece gündüz gizli açık infak edenlerin Rab-leri nezdinde mükâfatları vardır” ayeti at sahipleri hakkında nazil olmuştur. [39] Bunlar ise Allah yolunda at besleyen kimselerdi. Gece gündüz gizli ve açık at­larına harcamalarda bulunurlardı. Yani bu ayet-i kerime büyüklenmek ve ifti­har etmek kasdıyla at beslemeyen kimseler hakkında nazil olmuştur.

İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre ise “Mallarını gece gündüz… infak edenler” ayet-i kerimesi atların beslenmesi hakkında nazil olmuştur. Bunun sıhhatine Yezid kızı Esma’nın rivayet ettiği şu hadis-i şerif delâlet etmektedir: Esma dedi ki: Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Kim Allah yolunda bir at bağla­yıp besler de ecrini umarak o ata harcamada bulunursa, o atın tokluğu da açlı­ğı da, suya kanması da susuzluğu da, sidiği de tersi de kıyamet gününde o kişi­nin terazisine konacaktır.” [40]

Açıklaması

Ey Muhammedi İstemedikleri halde insanları İslâm’a, hidayete götürmek senin görevin değildir. Böyle bir işi yapmak sana düşmez. Sana düşen yalnızca tebliğ etmek, dine davet etmektir. İtaat edeni cennetle müjdelersin, isyan edeni de cehennemle uyarır, korkutursun. Hayra, mutluluğa yol bulma başarısına nail olma anlamında hidayet vermek ancak Allah’a aittir. Çünkü insanlara akıl vermiş, onlara hak dine kendilerini iletecek yol ve delilleri açıklamıştır. O ba­kımdan ya Muhammed, hangi dinde olursa olsun her dilencilik edene sadaka vermeyi emret.

Sadakanın ve Allah yolunda malı infak etmenin sevabı bizzat size aittir. Dünyada da ahirette de bu sevaptan sizden başkası yararlanmaz. Dünya haya­tında sadaka malı korur. Serveti sağlam koruma altına alır. Sizleri fakirlerin talanından, hırsızlığından ve yağmalama eziyetinden himaye eder. Çünkü aç olan bir kimse kendisine her şeyi mubah görür. Sadaka ve infakın ahiretteki sevabı da sizindir. Bu sevapla cennete girersiniz, bazı küçük ve büyük günahla­rınız bağışlanır.

Siz dünyevî bir menfaat yahut şeytanı razı etmek için değil, ancak Al­lah’ın rızasını aramak için infak edersiniz. Buna göre dini ne olursa olsun, şu fakir ile bu fakir arasında bir fark yoktur. Ayrıca başa kakmaya, eziyet etmeye yahut riya ve gösterişe de gerek yoktur. Çünkü sen infakınla yalnızca Yüce Al­lah’ın rızasını gözetirsin. Herhangi bir övgü yahut dünyada insanların vereceği karşılığı beklemeksizin, katıksız hayır işlemeyi gözetirsin. Hz. Peygamberin sahih hadiste Sa’d b. Vakkas’a şöyle dediği nakledilmektedir: “Yüce Allah’ın rı­zasını arayarak yaptığın her bir infak dolayısıyla mutlaka ecir kazanırsın. Hat­ta hanımının ağzına koyduğun (lokma) dahi.”

Daha sonra Yüce Allah, “Her ne hayır infak ederseniz kendi faydanızadır* şeklindeki ayet-i kerimeyi iki ayrı emirle pekiştirmektedir:

Bunların birincisi, “Hayırdan neyi infak ederseniz size ödenir.” Yani sevabı ahirette eksiksiz olarak tamı tamına size ulaşır, buyruğudur.

İkincisi ise, “Ve size asla zulmedilmez” yani amelinizden lehinize olan her­hangi bir şey kaybolmaz, onun ecrinden bir şey eksiltilmez, anlamındaki ayet­tir. Çünkü o takdirde bir eksiltme zulüm anlamındadır. Yüce Allah’ın şu buyru­ğunda olduğu gibi: “Hiç bir nefse hiç bir şeyle zulmolunmaz. (Hakkı) bir hardal danesi ağırlığınca olsa bile biz onu getiririz. Hesaba çekenler olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 22/47).

Bütün bunlar infakın Müslüman olsun olmasın genel olarak bütün fakirle­re yapılacağını göstermektedir. Bu da Yüce Allah’ın, “Ona olan sevgilerine rağ­men fakire, yetime ve esire yemek yedirirler. Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir teşekkür, ne bir karşılık isteriz.'” (İnsan, 76/8-9). Esir ise Darül-İslâm’da âdeten ancak müşrik olur. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu­na benzemektedir: “Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çı­karmamış olanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletle davranmanızı Allah si­ze yasaklamaz.” (Mumtahine, 60/8).

Buharî ve Müslim’de Ebu Hureyre’den rivayet edilen şu hadis-i şerif de bunu desteklemektedir: “Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Adamın birisi dedi ki: bu gece bir sadaka vereceğim. Sadakasını alıp çıktı ve onu zaniye bir kadına verdi. Sabah olunca insanlar “Zaniye bir kadına sadaka verildi” diye söz etme­ye başladılar. O kişi “Allahım zaniye birisine verdiğim sadaka dolayısıyla sana hamdederim” dedi. Yine “Bu gece bir sadaka vereceğim” dedi ve onu zengin biri­sine verdi. Sabah olunca insanlar “Bu gece bir zengine sadaka verildi” diye söz etmeye başladılar. Adam, “Allahım bir zengine verdiğim sadakadan dolayı sana hamdederim” dedi. Bu gece yine bir sadaka vereceğim dedi, onu da bir hırsıza verdi. Sabah olunca insanlar, “Bu gece hırsız birisine sadaka verildi” diye söz etmeye başladılar. Adam yine, “Allahım zina eden bir kadına, bir zengine ve bir hırsıza verdiğim sadakadan dolayı sana hamdederim” dedi. Ona şöyle denildi: Verdiğin sadaka kabul edildi. Zaniye kadın olur ki sadaka sayesinde iffetini korur, zinadan vazgeçer. Zengin de belki ibret alır, Allah’ın ona verdiğinden in­fak eder. Hırsız da muhtemeldir ki ona verdiğin sadaka sayesinde iffetini koru­yup hırsızlıktan uzak durur.”

Daha sonra Yüce Allah insanlar arasında sadakaya en lâyık olanları be­yan etmektedir. Bunlar ise aşağıdaki beş niteliğe sahip olan fakirlerdir:

1- Allah yolunda kendilerini vakfetmek: Yani cihad veya ilim tahsili gibi Allah’ın rızası uğrunda çalışmak üzere kendilerini vakfetmiş kimseler. Çünkü bunlar başkaları gibi kazanç elde etmek için uğraşacak olurlarsa kamu masla­hatları işlemez olur. Bunlar ümmetin fedaileri, koruyucularıdırlar. Barış ve sa­vaş vakitlerinde, zorlu, bunalımlı veya mihnetli zamanlarda, bolluk, mutluluk yahut yokluk zamanlarında ümmetin yön verici kumandanları durumundadırlar. Bu ayet-i kerimenin Suffe Ehli hakkında nazil olduğunu öğrenmiş bulunu­yoruz. Suffe Ehli yaklaşık dört yüz kişi civarında muhacirlerin fakirlerinden oluşmaktaydı. Bunlar Mescidin sofasında murabıt kimselerdi. Geceleyin Kur’an öğrenir, gündüzün cihad ederlerdi. İbni Abbas’tan rivayet edildiğine gö­re Resulullah (s.a.) bir gün Ashab-ı Suffan’ın başında durdu. Onların fakirlikle­rini, sıkıntılarını ve buna rağmen kalplerinin hoşluğunu görünce dedi ki: “Müj­deler olsun sizlere ey Suffa ashabı, benim ümmetimden her kim sizin sahip ol­duğunuz bu niteliklere sahip kalmaya devam eder ve içinde bulunduğu durum­dan razı olursa, o benim yol arkadaşlarımdandır.”

2- Kazanmaktan aciz olmak: “Yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen” yani ülkede yolculuk yapıp dolaşma imkânını bulamayan kimseler. Yeryüzünde do­laşmak, yolculuk yapmak demektir. Bundan aciz kalmanın birkaç sebebi var­dır. Bunlar yaşlılık, hastalık, düşman korkusu ve buna benzer diğer bazı hu­suslardır.

3- İffetlilik: Bu, başkalarının elinde bulunana göz dikmeye tenezzül etme­mek ve iffetlilik göstermektir. O kadar ki onların durumlarını bilmeyen kimse onları zengin sanır. Buna sebep ise elbiselerinde, hallerinde ve sözlerinde iffet­leri, sabırları ve kanaatkârlıklarıdır. Bu anlamda olmak üzere Buharî ile Müs­lim tarafından Ebu Hureyre’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Yoksul kimse şu bir yahut iki hurmadan, bir yahut iki lok­madan, bir ya da iki lokma yemekten mahrum ve dolaşıp duran kimse değildir. Asıl yoksul kendisini ihtiyaçtan kurtaracak bir varlığı olmayan, farkına varıl-mayıp kendisine tasaddukta bulunulmayan ve insanlardan bir şey istemeyen kimsedir.”[41]

4- Onları diğerlerinden ayıran belirtiler: “Senin ise onları simalarından tanıdığın” yani alâmetlerinden tanıdığın. Onları tanımak müminin ferasetli ol­masını [42]. deneyenin tecrübesini, basiret ve akıl sahiplerinin zekâsını, onları tanıyan komşu ve akrabalardan sorup araştırmayı gerektirir. Kimi zaman za­yıflık, çelimsizlik, güçsüzlük, üstünün başının eski püskü olması gibi dış görü­nümler de buna alâmet olabilir. Bazan bu ikna edici delil de olmayabilir. Çün­kü kimileri kendilerine fakir süsünü verebilirler. Bazıları da izzet-i nefis sahibi olduğundan dolayı uygun elbise giyerler. Halbuki aslında o muhtaçtır, başkası ise fakirlik izhar ederken yalancılık etmektedir.

5- Hiç bir şekilde dilenmemek, dilenirken de ısrar etmemek: “Yüzsüzlük ederek insanlardan bir şey istemeyenler.” Müfessirlerin cumhurunun görüşüne göre anlamı şudur: Bunlar tam anlamıyla dilencilikten uzak dururlar. Bu şe­kildeki bir iffetlilik onların değişmez niteliğidir. Yani ısrar ederek olsun, etme­yerek olsun asla insanlardan bir şey istemezler. Kimisi de şöyle demiştir: Burada kasıt ısrarla istemenin nefyedilmesidir. Yani onlar insanlardan ısrar etmek­sizin isterler. İlk anda akla gelen ve anlaşılan budur. Yani onlar ısrar etmeksi­zin isterler, istedikleri vakit ısrar etmezler. İnsanlara ihtiyaçları olmayan şey­leri yüklemezler. Kendisini dilenmek ihtiyacında bırakmayacak kadar bir şey­leri olduğu halde dilenen bir kimse ısrarla istemiş olur. Bu buyrukta insanlar­dan ısrarla dilenenlerin durumunun kötülüğüne dikkat çekilmektedir. Günü­müzdeki dilencilerin çoğunlukla gördüğümüz hali budur. Lafzı Müslim’e ait ol­mak üzere hadis imamları Muaviye b. Ebî Süfyan’dan şöyle dediğini rivayet et­mektedirler: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Dilenmekte ısrar etmeyiniz. Allah’a yemin ederim sizden herhangi bir kimse benden bir şey ister de onun bu isteme­si sonucu benden bir şey çıkarsa ve ben bunu istemeyerek ona vermişsem, benim ona verdiğimden asla ona bereket ihsan olunmaz.”

Daha sonra ayet-i kerime küçük olsun büyük olsun, yapılan bütün infakla-rı mutlaka Allah’ın bildiğini belirttikten sonra o infaka götüren sebebin veya niyetin Allah için gizli olmadığı hatırlatılarak ayet sona ermektedir. Eziyet ver­meksizin, iyi bir niyet ve ihlâsla yapılan infak verilecek olan mükâfatı güzel-leştirir. Kötü niyet ise karşılığın kötü olması sonucunu verir. Bu ise iyi ve güzel infaka teşvik, kötü infaktan da bir sakındırmadın

Daha sonra Yüce Allah bütün durum ve vakitlerde infak edenlerin sevabı ile infakm mükâfatını açıklamaktadır. Gece gündüz, gizli ve açık yollarla ta-sadduk edip ihtiyaç duyulduğu vakit herhangi bir infaktan geri durmayanların -ki az önce gördüğümüz Hz. Sa’d (r.a.)’a Resulullah (s.a.)’ın söylediklerinin geç­tiği hadis-i şerifin de gösterdiği gibi aile halkına harcama da bu cins infaktan-dır. Rableri nezdinde eksiksiz ecri vardır. Bunların sevabını vermek yalnızca Allah’a aittir. Böylesi için ahirette korku yoktur. Ebediyyen üzüntü ile de karşı­laşmaz. Yani kıyamet gününün dehşetli hallerinden karşı karşıya kalacağı haller için ona korku yoktur. Geriye bırakacağı çoluk çocuk ve dünya hayatın­dan ve güzelliklerinden geride bıraktıkları için üzülmez. Çünkü artık o bütün bunlardan daha hayırlı olan şeylere doğru yol almıştır.

Gecenin gündüzden, gizlinin açıktan önce söz konusu edilmesi, gizlice ve­rilen sadakanın açıktan verilen sadakadan daha faziletli görüldüğüne işaret et­mek içindir. [43]

Faiz, Fert Ve Topluma Zararları

275- Riba yiyenler (kabirlerinden) an­cak, çarpmaktan dolayı şeytanın ken­dilerini sar’aya düşürdüğü kimse gibi kalkarlar. Bu onların, “Alışveriş de an­cak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl, ribayı haram kılmıştır. Her kime Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse geçen onundur, işi de Allah’tı kalmıştır. Kim de tekrar dönerse onlar da ateşlikler­dir. Orada ebedî kakçıdırlar.

276- Allah ribayı yok eder. Sadakaları ise arttırır. Allah çok nankör ve gü­nahkâr hiç bir kimseyi sevmez.

277- Şüphesiz iman edip de salih amel işleyen, namazı dosdoğru kılan, bir de zekâtı veren kimselerin Rableri katın­da ecirleri vardır. Onlar için hiç bir korku da yoktur, onlar üzülecek de de­ğillerdir.

278- Ey iman edenler! Allah’tan kor­kun, faizden kalanı da bırakın, eğer müminler iseniz.

279- Şayet yapmaz iseniz, Allah’tan ve Rasulü tarafından size karşı savaş açıldığını bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeleriniz sizindir. Ne zulmediniz,ne de zulme uğrayınız.

280- Eğer darlık içinde ise geniş bir za­mana lmH^r ona mühlet verin. Sadaka olarak hağ^şlnmunıa! ise sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.

281- Allah’a döndürüleceğiniz bir gün­den korkun. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir.

Nüzul Sebebi

  1. ve 279. ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili olarak Ebu Yala Müsned’iade ve İbni Mende İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Bize bu ayet-i kerimenin Sakiflilerden Amr b. Avf oğulları ile Mahzumoğullarmdan Muğîreoğullan hakkında nazil olduğu haberi ulaşmıştır. Muğîreoğullan Sakif-lilere faiz veriyorlardı. [44] Allah, Rasulüne Mekke’yi fethetmeyi nasip edince o gün bütün faizi kaldırdı. Bu sefer Amroğulları ile Muğireoğulları Attâb b. Esid’e geldi. Esid, o sırada Mekke valisi idi. Muğireoğulları “Biz insanlar ara­sında faiz nedeniyle en fakir olduk”; Amroğulları ise Takat biz faizimizi alaca­ğız diye anlaşmış idik” dediler. Bunun üzerine Attab bu hususta Resulullah (s.a.)’a mektup yazdı. Bu sebepten dolayı bu ayet ve ondan sonraki ayet nazil oldu.

İbni Cerir et-Taberî İkrime’den şöyle dediğini nakletmektedir: Bu ayet-i kerime Sakifliler hakkında nazil olmuştur. Amroğulları ve Umeyroğullanndan olan aralarında Mes’ud, Hubeyb ve Rabia’nın da bulunduğu Sakifliler hakkın­da nazil olmuştur.

Sakifliler, “Biz Allah’a ve Rasulüne karşı savaşacak güce sahip değiliz” di­yerek tevbe ettiler ve yalnızca ana paralarını aldılar.

  1. ayetin nüzulü ile ilgili olarak el-Kelbi der ki, Avf b. Umeyroğulları Muğireoğullanna şöyle dediler: Ana mallarımızı veriniz, faizi size bırakıyoruz.

Muğireoğulları, “Bugün ödeyebilecek imkâna sahip değiliz, o bakımdan meyve­ler olgunlaşmcaya kadar bize süre tanıyınız” dediler. Şu kadar var ki Amr b. Umeyyoğullan borçlarını ertelemeyi kabul etmediler. Bunun üzerine Yüce Al­lah, “Eğer o darlık içinde ise…” ayetini indirdi. [45]

Açıklaması

Faiz alıp mala olan sevgileri ve hevalarıyla amelleri sebebiyle faizi helâl görenlerin, insanların mallarını batıl yolla, emek ve gayret olmaksızın yiyenle­rin ızdırap, huzursuzluk, vicdan azabı, çalışmaya ve dünyaya dalıp gitme açı­sından misalleri, şeytanın kendilerini sar*aya düşürdüğü, cinlerin çarptığı, sar”a ile telef ettiği kimselerin durumuna benzer. Bunlar ayrıca ahirette kabir­lerinden diriliş ve amellerinin görülmesi için kalkacakları vakit, hareketleri iti­bariyle daha çok dengesiz ve daha çok düzensiz ve ağır olacaklardır. Buna se­bep ise faiz yoluyla yedikleri haram malın kendilerine vereceği ağırlıktır. Bu, ayağa kalkıp doğrulmak istedikleri her seferinde tökezleyip düşmek suretiyle diğer insanlardan ayrı bir özellikte olmalarına sebep olacaktır. Bu manzara son derece acıklı ve ürkütücüdür. Çağdaş dünyada kapitalist faizci düzenin se­bep olduğu sarsıntı, huzursuzluk, çalkantı, sinirsel ve ruhsal hastalıkların da delilidir.

Müfessirlerin çoğunluğu Yüce Allah’ın, “Riba yiyenler… kalkarlar” buyru-ğundaki “kalkmanın” kıyamet gününde kabirlerinden dirilmek ve amellerinin karşılığını görmek için kalkmak olduğu kanaatindedirler. Bu gibi kimselerin belirgin özelliği kabirlerinden ancak şeytanın bir kimseyi sar’aya düşürüp dav­ranışlarının düzenini bozduğu haldeyken bu halin kalkması gibi kalkmaktır. İbni Abbas -İbni Ebi Hatim’in rivayetine göre- şöyle demiştir: “Faiz yiyen kimse kıyamet gününde boğulan bir deli olarak diriltilecektir.”

Bazıları da (İbni Abbas, İkrime, Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Katade ve Mukatil b. Hayyân) “Bunlar kıyamet gününde… kalkarlar” demekle yetinmiş­lerdir. “Kalkma* kelimesinin kullanılması bir işin yapılmasında çalışmanın en belirgin alâmetlerinden oluşundan dolayıdır.

Bunun sebebi ise, yanlış düşünüp batıl tasarıylarıyla faizi alışveriş gibi anlamalarıdır. Yani borcun vadesi geldiği vakit vade sonunda alman faiz fazla-lağı, akdin başındaki bizzat ana bedel gibidir, derlerdi. Çünkü Araplar ancak bu faiz türünü biliyorlardı. Alacaklarının vakti geldi mi borçluya, “ya borcunu öde, yahut da faiz ver” yani borcun miktarını artır derlerdi. Yüce Allah bunu kendilerine haram kıldı. Diğer bir ifade ile, bir malı satmak caiz olduğu gibi, ihtiyaç zamanında “Ne diye bir dirhem alıp kolaylıkla ödeyebileceğin vakit iki dirhem ödemen uygun olmasın? Her ikisinde de fazlalık sebebi birdir, bu da va­dedir” diyorlardı.

Yüce Allah, “Allah alışverişi helâl, ribayı haram kılmıştır” şeklindeki hak buyruğu ile onların görüşlerini reddetti, kıyaslarının fasit bir kıyas olduğunu açıkladı. Yani alışveriş ancak ihtiyaç için yapılır. Alışveriş karşılıklı bir deği­şimdir, onda bir aldatma yoktur. Faiz ise ihtiyaç içerisinde bulunanın ihtiyacını mutlak bir sömürüdür. Faizin karşılığında bir bedel veya bir ivaz yoktur [46] Bu bakımdan onların kıyaslan tutarsızdır. Yiyecek bir şey satın alıp hemen onun bedelini ödeyen kimse, o satın aldığı şeye yemek, tohumluk, hayat ve bedenini korumak maksadıyla bir şekilde faydalanma yoluyla yararlanmak için ihtiyaç duyar. Faiz alan kimse ise karşılıklı bir bedel akdi yapmamaktadır. O herhangi bir karşılık olmaksızın ödeme vadesi gelince borcun ana parasından ayrı bir fazlalık da almaktadır. Hatta bugünkü bankalar işlemleriyle üst üste yığılan veya mürekkep faizleri toplamakla cahiliye dönemi uygulamalarına benzer uy­gulamalarda bulunmaktadır. Onlar faiz aldıkları gibi yıllar geçtikçe faizin de faizini alırlar. O bakımdan banka hisselerine sahip olan kimseler kat kat faiz yer oldular. Bu fazlalığı ve ona bağlı olan diğer fazlalıkları almak ise çok büyük bir günahı gerektiriri zulümdür.

Faizin haram olduğu hükmü kendisine ulaşıp da daha önce yaptıkların­dan vazgeçenlerin cahiliye döneminde bu yasaktan önce almış oldukları geçmiş faizleri kendilerinindir. Affedilmesi yahut hakkında adaletle hükmedilmesi, kı­yamet gününde sorumluluğunun kaldırılması Allah’a kalmış bir iştir. Her kim haram kılmışından sonra faiz almaya geri dönerse artık o, cezayı ve cehennem ateşinde ebedî kalmayı hak etmiştir. Burada “ebedî kalış”tan kasıt ise, bunu yapan kişi mümin ise onun bunu yaptığı için uzun süre orada kalacağını bildir­mektir. Yaptığı işin ne kadar büyük olduğunun ifade edilmesi için bu tabir kul­lanılmıştır.

Daha sonra Yüce Allah faizin zararlarına ve faizin etkisini yok ettiğine dikkat çekmektedir. Allah faizin bereketini giderir. Gerçekte ve vakıada onu arttırmaz, onu çoğaltmaz. Zahiren faiz sebebiyle mal artış gösterse bile sonun­da o kaybolup yok olmaya gitmektedir. Sadakaya gelince, Allah onu artırır, be­reketlendirir, sevabını kat kat verir. Dünyada sadaka hiç bir zaman bir malı eksiltmez. Allah sadaka veren kimseye alış veriş yahut arazisinin, malının ve­ya eşyasının bedelinin yükselmesiyle onun yerine daha hayırlısını verir. Ahi-rette ise sadaka veren kişi amelinin sevabını kat kat alır. Sadakadaki manevî çoğalmanın görülür hallerinden birisi de, sadaka veren kişinin Allah nezdinde de insanlar tarafından da sevilen bir kisme olmasıdır. Böyle bir kimse kıskanılmaz, ona buğzedilmez, malı çalınmaz ve ona eziyet edilmez. Faizin bereketinin giderildiğinin görülür hallerinden birisi ise, faizcinin Allah nezdinde de insan­lar tarafından da buğzedilen, sevilmeyen bir kimse olmasıdır. Herkes onu kıs­kanır. Eğer hoşlanılmayacak bir durumla karşılaşırsa herkes buna sevinir. Herkes onun uğursuz ve kötü akıbetini bekler. Bu faizcilerde gözlemlenen bir husustur. Bunlar ellerindeki malları çabucak yok ederler. Sağlık ve servetlerin-deki akıbetleri ise son derece kötü olur. Belli bir süre zengin gibi görünseler da­hi, sonunda fakirlik çoğu zaman onları perişan eder. Buharî ve Müslim Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Resulullah (s.a.) şöyle buyur­du: “Her kim helâl bir kazançtan bir hurma kadar bir şey sadaka verirse -ki yü­ce Allah ancak helâl ve temiz olanı kabul eder- Allah onu sağ eliyle kabul eder. Sonra o sadakayı sizden herhangi bir kimsenin tayını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür, ta ki bir dağ kadar olana dek.”

Sadakanın artışı böyledir. Faize gelince: Ayet-i kerime onun bereketinin giderilmesinden başka Allah’ın faiz alanı cezalandıracağını ve ona buğzedece-ğini, haramları işleyip onları helâl kabul etmekte ısrar eden hiç bir kimseden razı olmayacağını, oldukça nankör yani Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri inkârda aşırı giden ve bunu sürdüren, Allah yolunda o malından in-fak etmeyen kimseye buğzedeceğini de beyan etmektedir. Ayrıca Yüce Allah gü­nah ya da masiyetleri işlemeye dalıp giden ve zor durumda olanların ihtiyaçla­rını fırsat bilip sömüren her günahkâra da buğzeder. İşte bu, faizin ne kadar büyük bir cürüm olduğunu ve faizin esasen Müslümanların değil, kâfirlerin bir işi olduğunu ilân edip haber vermektedir.

Daha sonra Yüce Allah -Kur”an-ı Kerim’de âdet olduğu üzere- günahkâr kâfirlerin işlerini salih müminlerin işleri ile karşılaştırmaktadır. Böylelikle iki kesim arasındaki fark açıkça ortaya çıksın ve bu inkarcının bu işten vazgeçme­sini, bu emre riayet etmesini daha bir hissettirsin. Bu maksatla Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Allah’ı, Rasulünü, kendilerine gelen emir ve yasakları tasdik ederek ihtiyaç sahiplerini gözetip zor durumda olanlara mühlet vermek suretiyle ruhlarını ıslah ederek salih amel işleyen mümine rabbini hatırlatıp namazı dosdoğru kılan, fakirliğin yükünün hafifletilmesinde ve bir takım in­sanların sevgisini kazanmakta katkısı bulunan farz zekâtlarını veren kimseler için, işlerini görüp gözetmekle onları himaye eden Rableri katında hazırlanmış eksiksiz sevapları vardır. Onlar gelecekten korkmazlar ve geride bıraktıklarına da üzülmezler.

Yüce Allah’ın salih amellerin kapsamına girmekle birlikte özellikle namaz ve zekâtı zikretmesi onların önemini göstermektedir. Çünkü bunlar amelî iba­detlerin en büyük rükünlerindendirler.

Faiz yiyenler ile salih amel işleyen müminlerin görecekleri karşılıklar ara­sında, bu karşılaştırmadan sonra faizini terk etmeye ve onun çeşitli etkenlerin­den kurtulmaya dair açık emirler gelmektedir. Bu emrin muhtevası şudur: Ey her türlü harama aykırı olan imana sahip olanlar! Emirlerini terk, yasaklarını işlemek karşılığında Rabbinizin verdiği cezadan kendinizi uzak tutunuz. Halen insanlardan almanız gereken arta kalan faizi bırakınız. Eğer gerçekten mümin kimselerden iseniz, sakın ha faizli ilişkilere girmeyiniz, aksi takdirde kâmil imana sahip müminler olamazsınız. Çünkü iman itaat ve emirlere bağlı­lıktır. İsyan ile birlikte iman olmaz. İman bir barış, bir rahmet, bir sevgi, bir görüp gözetmedir. Faiz alıp verme ile iman olmaz; çünkü faiz tamahtır, zulüm­dür, sömürüdür, insanî kardeşliğe aykırıdır. Daha sonra Yüce Allah bu emre aykırı hareket etmeye dair tehdidinden söz ederek şöyle buyurmaktadır:

Eğer faizi ve faizden arta kalanı terk etmeyecek olursanız şüphesiz o vakit Allah’a ve Rasulüne karşı savaş açmış olursunuz. Yani sizler O’nun şeriatı dışı­na çıkmış düşmanlarının durumuna düşersiniz. İşte “bilin” buyruğunun anla­mı budur. Allah’ın savaşı, faizcilere Allah’ın gazabı ve onlardan alacağı intika­mıdır. Dünyada onları zarara sokar, ahirette de cehennemde azaba mahkûm eder. Resulullah (s.a.)’ın savaşı ise ona düşmanlık etmektir. Allah’a ve Rasulü­ne savaş açan bir kimse, Allah’ın şeriat ve hükümlerini çiğnediği için kendisiy­le savaşümayı hak eder.

Şayet Allah’ın emrine uyarak faizden vazgeçerseniz, o takdirde yalnızca ana mallarınızı alma hakkını kazanırsınız. Ne fazla ne eksik. Faiz almakla kimseye zulmetmeyiniz, mallarınızdan eksiğini almakla da zulme uğramayı-mz.

Daha sonra Yüce Allah borcunu ödeme gücünü bulamayan, zor durumda kalan kimseye mühlet vermeyi emrederek şunları vurgulamaktadır:

Eğer ödeme zorluğu çeken bir fakir ile muamelede bulunup bu kimse be­lirlenen sürede borcunu ödeme imkânını bulamazsa, ona rahatlıkla ödeyebile­ceği vakte ve bolluk zamanına kadar mühlet verin, süre tanıyın. Ta ki borcunu ödeme imkânını bulabilsin. Nitekim Resulullah (s.a.), Müslim ve başkalarının Ebu Hureyre’den naklettikleri bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Bir mü­minin sıkıntısını açan kimsenin Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Zorluk içerisinde olan kimseye kolaylık sağlayan kimseye Allah dünyada da ahirette de kolaylık verir.” Burada geçen zorluktan kasıt, mal bulamamaktan dolayı çekilen darlıktır.

Şayet ödeme zorluğu çeken kimseye veya borçluya borcun tümünden ya­hut bir kısmından onu ibra etmek suretiyle tasaddukta bulunursanız, bu sizin mühlet vermenizden, vadeyi ertelemenizden daha hayırlıdır. Allah katında da­ha çok sevabı gerektirir; eğer sizler bunun hayırlı olduğunu bilirseniz. Bir şeyi bilen bir kimse ise gereğince amel eder. Bu buyruk ödeme zorluğu çeken borç­luya karşı hoşgörülü olmaya teşvik mahiyetindedir. Çünkü böyle davranmak bir dayanışma, destekleme ve karşılıklı merhametin ifadesidir. Nitekim Hz. Peygamber, Buharî, Müslim ve Nesaî’nin Ebu Musa’dan gelen rivayetlerinde şöyle buyurmaktadır: “Müminin mümine karşı durumu bir yapı gibidir. Biri ötekinin gücüne güç katar.” Yine Hz. Peygamber Tahavî’nin el-Hasîb’den riva­yetine göre şöyle buyurmuştur: “Ödeme zorluğu çeken bir kimseye mühlet tanı­yanın tanıdığı her bir günü karşılığında bir sadakası olur.” Daha sonra şöyle dedi: Her gün için o borcun misli sadaka vermiş gibi olur. Resulullah (s.a.) devamla buyurdu ki: Borç vadesi gelinceye kadar her bir gün için bir sadaka, eğer vade geldikten sonra yine ona mühlet verilirse her bir gün için o borcun misli bir sadaka vermiş kadar ecri vardır.”

İmam Ahmed de İbni Ömer’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: ” Buyur­du ki: “Duasının kabul edilmesini, sıkıntılarının giderilmesini isteyen bir kimse darlık içinde olan bir kimsenin sıkıntısını gidersin.” Müslim, Ebu Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Sizden öncekilerden bir adam hesaba çekil­di. Hayrına bir şey bulunmadı, ancak onun insanlarla beraber oturup kalktığı biliniyordu ve zengin bir kimse idi. Çocuklarına (veya kölelerine) ödeme zorluğu çekenleri bağışlamalarını emrederdi. Yüce Allah dedi ki: Böyle bir davranış göstermek ondan çok bize yakışır. Haydi onu affediniz.” Ebul-Yesâr (Ka’b b. Amr)’ın rivayet ettiği uzunca bir hadiste -Ahmed ve Müslim’in rivayetine göre-Resulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken dinlemiş: “Ödemekte zorluk çekene mühlet tanıyan yahut onun borcunu indiren kimseyi Allah kendi gölgesinde barındı­rır.” Ödeme zorluğu çeken kimseye süre tanımak, kolaylıkla ödeyebileceği bir zamana kadar borcunu ertelemektir. Borcunu düşürmek ise, zimmetindeki ala­cağını kaldırmaktır.

Daha sonra Yüce Allah genel olarak takvalı olmayı emretmekte, kulları­nın kıyamet gününde kendilerini hesaba çekeceğine dikkatlerini çekmekte, takva sahiplerinin akıbetini belirterek, dünya ve dünyadaki malların zeval bu­lacağını hatırlatmaktadır. Bunun muhtevası da şöyledir: Yüce Allah’ın huzuru­na döndürüleceğiniz çok büyük bir günden korkunuz, sakınınız. O günde işle­diklerinizden dolayı sizi hesaba çekecek, hayır ya da şer olsun kazandıklarını­zın karşılığını verecek. Hayra karşılık size sevap vereceği gibi, şerre karşılık da cezalandıracak. Herkese hayır ya da şer olsun kazandığının karşılığını vere­cektir. O günde size zulmedilmez, sevabınız eksiltilmez, cezanız arttırılmaz. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Kıyamet gününe ait adalet terazile­rini koyarız. Hiç bir kimseye hiç bir şeyle zulmolunmdz. Bir hardal danesi ağır­lığınca bile olsa biz onu getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 21/47).

İbni Cüreyc dedi ki: “… bir günden korkun” ayeti, Resulullah (s.a.)’ın vefa­tından dokuz gün önce nazil oldu. Bundan sonra ise herhangi bir şey nazil ol­madı. İbni Cübeyr ve Mukatil ise, yedi gün önce derler. Üç gün yahut üç saat (kısa süre) önce indiği de rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber de, “Bu ayeti faiz ayeti ile borç ayeti arasına koyunuz” buyurdu.

İbni Ebî Hatim de Said b. Cübeyr’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kur’an-ı Kerim’in tümü arasmda en son nazil olan “… günden korkun” ayeti­dir. Resulullah (s.a.) bu ayetin nüzulünden sonra dokuz gün daha yaşadı, sonra da Rebiülevvel ayının 2. günü (Pazartesi) vefat etti.

Nesaî ve başkaları da Abdullah b. Abbas’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Kur’an-ı Kerim’den en son nazil olan, “Kendisinde Allah’a döndürüleceğiniz bir günden korkun” ayet-i kerimesidir. Bu ayetin nüzulü ile Peygamber (s.a.)’in ve­fatı arasında otuz bir günlük bir süre vardır. [47]

Faizin Haram Kılınma Aşamaları:

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de faizi, içkiyi haram kıldığı gibi dört yerde ha­ram kılmıştır. Aynı şekilde bu haram kılma dört aşamadan geçmiştir. Bunlar­dan birincisi Mekke’de, diğeri ise Medine’de inen buyruklarda gerçekleşmiştir:

1- Mekke’de Yüce Allah, “Artış göstersin diye faiz türünden insanlara ver­diğiniz, Allah katında artmaz.” (Rum, 30/39) buyruğunu indirmiştir. Bu buy­ruk Mekke’de inen şarap ile ilgili şu ayet-i kerimeye tekabül etmektedir: “Hur­ma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de içki çıkarır ve güzel bir rızık edinir­siniz.” (Nahl, 16/67). Her iki ayet-i kerimede haram kılmaya bir hazırlık, buna üstü kapalı bir ifade ve ondan sakınma zorunluluğuna bir işaret vardır.

2- Daha sonra Yüce Allah Medine’de kendilerine haram kılındığı halde fa­iz yiyen ve bu masiyetleri sebebiyle Allah’ın kendilerini cezalandırdığı Yahudi­lerin uygulamalarını anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine yasak­lanmış olmasına rağmen faiz almaları…”[48] (Nisa, 4/161). Bu da içkinin haram kılmışında ikinci aşamayı temsil eden şu buyruğu andırmaktadır: “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat günahları faydalarından daha büyüktür.” (Ba­kara, 2/219). Her iki ayet-i kerime de haram oldukları hususunda bir uyarma, buna dair bir ifade, bu emre aykırı hareket edenin cezalandırılacağına dair ilân vardır.

3- Daha sonra Yüce Allah kat kat oluncaya kadar artıp duran aşırı faizi yasaklamaktadır. Bu ise cahiliye döneminde görülen faiz uygulamasıdır: “Ey iman edenler! Faizi kat kat yemeyin…” (Âl-i İmran, 3/130) Bu da içkinin haram kılınış aşamalarından üçüncü aşamaya benzemektedir: “Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayınız…” (Nisa, 4/43) Her iki ayette de cüz’î ve açık bir yasaklama vardır. Şu kadar var ki bu ayette yasaklanan cahiliye dönemi faizi olup aşırı faiz şekli yasaklanmaktadır. İçkiyi yasaklayan ayet-i kerimede de namaz kılınmak istendiği zaman sarhoşluk ve­rici şeyin alınması cüz’î olarak yasaklanmaktadır.

4- Daha sonra hem faizi hem de içkiyi kesinlikle haram kılan buyruklar gelmektedir. Faize dair ayet-i kerimede Yüce Allah alacaklının sermayesinden fazla olan her şeyi yasaklamaktadır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, faiz­den kalanı da bırakın. Eğer müminler iseniz…” ve diğer ayetler. İçki ile ilgili ayete gelince, Yüce Allah bütün hallerde ondan uzak durmayı emretmektedir: “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytanın murdar işlerinden­dir. Artık onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/90).

Yüce Allah’ın, “Ve faizi haram kıldı” buyruğunda “er-riba” kelimesinin ba­şında yer alan “elif, lâm” cins içindir. Yani Allah riba türünü haram kılmıştır.

Yoksa bu “elif, lâm” cahiliye dönemi faizi veya nesîe (vadeli) faizini ihtiva eden ve yalnızca o dönem için bilinen (mahud) faizi ifade etmemektedir. Nas, mutlak ifadesiyle bütün riba türlerini haram kılmaktadır. Tıpkı “Allah alışverişi helâl kılmıştır” buyruğundaki bütün alışveriş türlerini mubah kıldığı gibi. [49]

Vadeli Borcun Yazarak Yahut Şahitlikle Veya Rehin İle Belgelendirilmesi (Tevsiki)

282- Ey iman edenler! Belirlenmiş bir vadeye borçlandığınız zaman onu ya­zın. Aranızda bir kâtip adaletle yazsın. Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Üzerin­de hak olan da yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan korksun, ondan hiç bir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan sefih veya zayıf olur yahut bizzat yazdırmaya gücü yetmezse onun velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulun­mazsa o halde razı olacağınız şahitler­den bir erkekle iki kadın olsun. Biri unutursa öteki ona hatırlatır, diye. Şa­hitler de davet edildikleri zaman ka­çınmasınlar. Küçük veya büyük olsun ne ise onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah indinde adalete daha uygun, şehadet için daha sağlam ve şüpheye düşmemenize de daha ya­kındır. Meğer ki bu, aranızda devrede­ceğiniz hazır bir ticaret olsun. O za­man bunu yazmamanızda sizin için bir vebal yoktur. Alışveriş yaptığınız vakit de şahit tutun. Yazana da şahide de as­la zarar verilmesin. Eğer yaparsanız bu size dokunacak bir fısk olur. Al­lah’tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi çok iyi bilendir.

283- Şayet bir yolculukta olup da kâtip bulamazsanız alacağınız rehinler (de yeter). Eğer biriniz diğerine güvenirse kendisine güvenilen kişi emanetini ek­siksiz ödesin, Rabbi olan Allah’tan korksun. Şahitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

Açıklaması

Ey iman sıfatını elde etmiş kimseler! Satış selem yahut karz yoluyla zim­mette vadeli olmak üzere borç muamelesinde bulunduğunuz vakit -herhangi bir şeyi vadeli bir bedelle sattığınız veya cins, tür ve miktarını açıklamakla bir­likte tayin edilmiş bir vadeye bir malı peşin bir semen (bedel) ile satarsanız ki buna selem veya selef adı verilir; belli bir meblağı karz olarak verirse ve vadeli bir bedel muamelesinde bulunduğunuz takdirde- bu muameleye delâlet edecek şeyi günler, aylar veya seneleri belirterek, vadesini açıklayıp yazınız. Yani bu vade bilinen bir vade olmalıdır. Cumhurun görüşüne göre konuyla ilgili bilgi­sizliği ortadan kaldırmayan ekinlerin hasadı veya dövülmesi gibi bir vadeye bağlamayınız. Çünkü yazmak, üzerinde ittifak edilen şeyin tespitinde daha sağlam bir belgelendirme, anlaşmazlığı daha bir kaldırıcıdır.

Daha sonra Yüce Allah yazma keyfiyetini beyan etmekte ve bu işi kimin yapacağını tayin etmektedir. Buna göre, güvenilir, adaletli ve tarafsız, fakih (dinde bilgi sahibi), mütedeyyin ve uyanık bir kâtip, taraflardan herhangi biri­sine meyletmeksizin, hakkı açık ibarelerle yazsm, bir çok manaya gelme ihti­mali olan lafızlardan kaçınsın. Böyle bir kimse tıpkı borçlu ile alacaklı arasın­daki hakim gibidir. İşte bu, kâtipte adalet şartının arandığına delildir.

Daha sonra Yüce Allah kâtibe tavsiyede bulunmakta ve yazmaktan kaçın­masını yasaklamaktadır. Kâtiplerden herhangi bir kimse imkânı olduğu sürece borç belgesini, Allah’ın belge yazma hususunda kendisine öğrettiği şekilde yaz­maktan kaçınmasın. Ne fazla ne eksik yazsın, ne de kimseye zarar versin. Yazma kabiliyeti Allah tarafından ona verilen bir nimettir. Gerektiğinde yazmak­tan kaçınmaması o yazı nimetine şükrün bir ifadesidir. Bu, ücret ile yapılsa da­hi böyledir. İşte bu, kâtibin sert hükümleri, örf ve düzen bakımından riayet edilmesi gereken şartları bilen kimse olmasının şart olduğuna delildir. Adalet şartı ilim şartından önce söz konusu edilmiştir. Çünkü burada adalet ilimden daha önemlidir. Adil bir kimse belge yazmanın gerektirdiği bilgileri öğrenebilir, fakat adil olmayan bir alimin sahip olduğu bilgi kendisini adalete götürmez; böyle bir kimse bozar, düzeltmez.

Yüce Allah’ın, “Yazmaktan çekinmesin” buyruğu adil ve alim bir kimsenin yazma ve buna benzer işleri yapmak üzere çağırıldığı vakit, bu çağrıyı kabul etmesinin vacip olduğuna delildir. Daha sonra Yüce Allah, hak ile yazmaktan çekinmeyi yasakladığını bir daha vurgulamaktadır. Çünkü belge hakların ko­runması ile alâkalıdır.

Daha sonra Yüce Allah kâtibe yazdırma işini yapacak olanın borçlunun kendisi olduğunu belirtmektedir. Çünkü ödeme yükümlülüğü olan kimsenin yazdırmasından emin olunur. Böylelikle onun beyanı ve yazdırması ona karşı bir delil olur. Daha sonra Yüce Allah ona iki şeyi tavsiye etmektedir: Birisi, üzerindeki hakkı eksiksiz olarak belirtmek suretiyle yazdırma hususunda Al­lah’tan korkması, diğeri ise üzerindeki haktan herhangi bir şeyi eksiltmeme­si.

Dikkat edilecek olursa yazıcıya da adaletli olması emredilmektedir. Ne ar­tırsın ne de eksiltsin. Borçlu olan kimseye ise yalnızca eksiltmesi yasaklan­maktadır. Çünkü bu, başkasından değil yalnızca ondan beklenen ve umulan bir şeydir.

Arkasından Yüce Allah ehliyeti eksik olanların (kısıtlıların) durumlarını açıklamaktadır. Şayet borçlu (üzerinde hak bulunan kişi) sefih, yani malını sa­vurganca kullanan kıt akıllı ve malını idare edemeyen bir kimse veya çocuk, deli, bilgisiz ve aklî gücü meseleleri iyice hatırında tutmasma imkân vermeye­cek kadar yaşlı ve güçsüz olur ya da cahil yahut kekeme, dilsiz, dili bağlı, kör vb. yazdırmaktan âciz bir kimse olursa, onun işlerini üstlenmiş bulunan kay-yum, vekil veya mütercim gibi velilerinin adalet ve insaf ile, fazlasız ve eksik­siz olarak kâtibe hakkı yazdırmaları gerekir.

Bundan sonra sıra ispata gelmektedir. Yüce Allah mendup olmak üzere olayların tespiti ve malların korunması için borçlanmaya şahit tutma yolunu göstermektedir. Şahit için öngörülen sayı ise iki erkek yahut bir erkek ve iki kadındır.

Yüce Allah’ın, “Erkeklerinizden” ifadesini kullanması şahitlerin Müslü­man ve hür olmalarının şart olduğuna delildir. Çünkü yapılan açıklamalar bu türden kimselerin karşılıklı ilişkileri hakkında varit olmuştur. Şahitler hak­kında aranan adalete gelince, ilim adamları bunu Yüce Allah’ın, “Ve sizden adaletli iki kişiyi şahit tutunuz.” (Talâk, 65/2) buyruğu gereğince şart koşmuş­lardır. [50]

Şahitliği Kabul ve Reddedilenler:

Ebu Yusuf un görüşüne göre hadleri gerektiren hayasızlıklarla büyük ceza­lan gerektiren günahlardan uzak durup farzları eda eden, iyi huylan küçük günahlanndan fazla olan kimsenin şahitliği kabul edilir. Çünkü günahsız kim­se olamaz. Günahlan iyi huylanndan daha çok olan kimsenin şehadeti ise ka­bul edilmez. Kumar olmak üzere sartranç oynayanın, adil olmakla birlikte belli bir tevil ile değil de önemsiz görerek veya fasıklığı dolayısıyla beş vakit namazı cemaatle kılmayı terk edenin, yalan yere çokça yemin edenin, sabah namazının iki sünnetini devamlı terk edenin, aşırı yalancılıkla tanınanın, Resulullah (s.a.)’m ashabına açıktan şovenin ve insanlara yahut komşulara çokça şovenin, insanların fasık ve facir olmakla itham ettiği kimsenin şahitliği kabul edilmez. Ashaba sövmekle itham edilenin de şahitliği, başkalarının kendisi hakkında, “Biz onu söverken gördük” demeleri halinde kabul edilmez.

İbni Ebi Leylâ ve Ebu Hanife ise der ki: Adaletli heva ehlinin (cemaata uygun olmayan görüş sahiplerinin) şahitliği, Rafizüerden bir grup olan Hattâ-biye dışında kabul edilmiştir. Muhammed der ki: Haricilerin görüşünü kabul etmem, fakat Harûrîlerin şahitliğini kabul ederim. Çünkü onlar mallarımızı helâl görmezler. Harici olduklan takdirde ise helâl görürler. [51]

Cumhurun (Malik, Şafiî ve Ahmed’in) görüşü şahitlerin Müslüman olma­sının da şart olduğu şeklindedir. Hanefîler ise kâfirlerin birbirleri hakkındaki şahitliğini caiz görürler. Çünkü Resulullah (s.a.) Yahudilerin, haklarında zina ettiklerine dair şahitlik ettiği iki Yahudiyi recmetmiştir.

İbnü’l-Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkiîn ile et-Turuku’l-Hükmiyye adlı eserle­rinde şöyle der: Şeriatta beyyine (delil) şahitlikten daha geneldir. Kat’î karine gibi haklan kendisiyle açıkça ortaya çıktığı her şeye beyyine denir. O bakımdan bu anlamı ile Müslüman olmayanın şahitliğinin beyyine kapsamına girmesine -eğer hakim onun vasıtasıyla hakkı açıkça görebiliyor ise- bir engel yoktur.

Yüce Allah’ın, “O halde razı olacağınız şahitlerden…” buyruğu İslâm ve adalet şartını daha da tekit etmektedir. Çünkü bunun anlamı şudur: Şahitler­den veya kadınlardan din ve adaletlilerinden razı olduğunuz kimselerden… Ka­dınların şahitliğinin zayıflığı ve insanlann bu şahitliğe az güven duymalan se­bebiyle bu vasıf gelmiştir. Bununla birlikte hitap -hakim olsunlar, başkaların­dan olsunlar- bütün insanlan kapsamaktadır. Cumhurun görüşüne göre tezki­ye suretiyle şahitlerin adil olduklannın sabit olması kaçınılmaz bir şeydir. Ebu Hanife ise tezkiyeye gerek yoktur, der. Çünkü zahir bir fasıklıktan uzak dur­makla birlikte, Müslüman olduğu açık olan her kişi -hali bilinmese dahi- ada­letlidir.

Yüce Allah iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliği gibi değerlendirilme sebebini, yani kadınların şahitliğindeki muteber sayıyı tespitindeki sebebi söz ko­nusu etmektedir. Bu da şahitliğin hükmünü korumak için hatırlatmaktır. Çünkü kadın iyi belleyemez, bu konuda az ihtimam gösterir ve unutabilir. O bakımdan onların her birisi ötekine hatırlatır. Gerçekte illet hatırlatma olduğundan dolayı, kadınlar da bu noktada unutkan oldukları için unutmak illet konumunda ifade edilmiştir. Yani burada sebep olan şey, sebep olunan şey gibi değerlendirilmiştir. Malî ilişkilere ve benzeri mübadelelere kadının fazla önem vermemesi, âdeten gö-rülegelen bir durumdur. O bakımdan kadının bu hususlara dair bilgileri sınırlı, tecrübesi az, malî konulara ihtimamı zayıftır. Çağımızda malî sorunlarla kadınla­rın uğraşması bu hükmü değiştirmez. Çünkü hükümler daha genel ve çoğunlukla görülen haller hakkındadır. Kendilerine malî bir takım görevlerin verilmesine rağmen kadın çoğunlukla, kendisine verilen ve havale edilen işten başkasına pek önem vermez. Başkaları arasında malî problemler dolayısıyla ortaya çıkan anlaş­mazlıklara pek iltifat etmez. Kadının görevlendirilmesine rağmen genel konulara veya malî konulara önem atfetmesi düzen, rahatlık ve temizlik bakımından evini ilgilendiren ihtiyaçlarını tasarlayıp ailesi için yiyecek ve içecek hazırlayıp çocuk­ları terbiye etme işlerine ilgi duymasına nazaran daha sınırlı kalır. O bakımdan kendisinin özel alım satımları dışında karşılıklı muameleleri hatırlaması oldukça azdır. Kısacası hüküm çoğunlukla görülene göredir. Az ve nadir görülene itibar edilmez; şeriat genele bakar, onu göz önünde bulundurur.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim oldukça önemli bir probleme dikkat çekmekte­dir. Bunun zıddı çağımızda hatta geçmişte de yaygın bir hal almıştır. Bu, şahit­likte bulunma meselesidir. Yüce Allah şahitlere tavsiyelerde bulunmakta, şa­hitlikten yüz çevirmelerini yahut gerek şahitliği hakim huzurunda yapmaktan, gerekse şahit olunması istenen hallere şahitlik etmekten gevşek davranmaları­nı, yüz çevirmelerini yasaklamaktadır. Tıpkı kâtip olana yazmayı kabul etme­meyi yasakladığı gibi. Şahitlerin şahitlik etmekten uzak durmaları (yani hak­kında şahit olunan meselenin olaylarını bellemekten) imtina etmeleri, hakimin önünde şahitliği eda etmeyi kabul etmemeleri caiz değildir. Nitekim Yüce Al­lah bundan sonra, “Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günahkârdır.” (Ba­kara, 2/283) diye buyurmaktadır. Çünkü şahitlikte haklar sabit olur, zulüm ve haksızlık, zayıflara tasallut önlenir. Ayet-i kerime aynı şekilde hakimin huzu­runa gidecek olanın da şahidin kendisi olduğunu göstermektedir.

er-Rabî bu ayet-i kerimenin, bir adamın pek çok kimseye gidip şahitlik et­meye çağırmasına rağmen onlardan herhangi birinin çağrısına cevap verme­mesi üzerine indiğini rivayet etmektedir.

Daha sonra tekrar yazma işi ele alınmakta ve borçlanma akitlerinde yaz­ma isteği bir daha pekiştirilmekte; borcun yazılmasından usanmayı veya yazıl­masından üşenmeyi yasaklamaktadır. Borcun yazılmasında -ne kadar az olur­sa olsun- tembellik göstermemek, geri durmamak, utanmamak gerekir. Yazıl­ması istenen borcun az ya da çok olması arasında fark yoktur. Böylelikle anlaş­mazlıklar, ayrılıklar Önlenmiş ve hakkın aslı korunmuş olur.

İşte bu yazmanın, ispat delilleri arasında değerlendirildiğine ve hakkın alınacağı vadenin yani borçlunun ikrar ettiği ödeme vaktinin az ya da çok ol­sun borçlanmalarda yazılmasının istendiğine delildir.

Daha sonra Yüce Allah geçen emir ve yasaklardaki hikmeti beyan etmek­tedir. O da şudur: Kur’an-ı Kerim’in emretmiş olduğu yazma ve şahit tutma emri, Yüce Allah’ın hükmünü yerine getirmede adalete daha uygundur. Çünkü böyle bir iş doğruluğa daha yakın, yalandan daha uzaktır. Aynı şekilde taraflar arasında adaleti yerleştirmeye daha uygundur ve şahitliğin sağlıklı şekilde ya­pılmasına daha çok yardımcı olur. Borcun cinsi, türü, miktarı ve vadesinin ta­yini ile ilgili şüphelerin ortadan kaldırılmasına da daha yakındır. İşte bu üç meziyet borcun yazılma işini daha da pekiştirmektedir.

Bu, şahidin, durumunu hatırlamak üzere borcun yazılı olduğu vesikayı is­teme hakkına sahip olduğunu da göstermektedir.

Daha sonra Kur’an-ı Kerim ticaret şartlarının gerektirdiği hürriyet, hare­ketlilik ve hızlılık şartları dolayısıyla yazma talebini daha bir hafifleterek yaz­manın istenen bir şey olduğunu, ancak ticarette peşin alışverişin bundan müs­tesna olduğunu ve bu durumda yazmaya gerek olmadığını açıklamaktadır. Böyle bir durumda yazmanın terk edilmesinde bir günah ve bir mahzur yoktur. Çünkü yazmanın terk edilmesi anlaşmazlık ve davalaşma gibi bir sonuç doğur­mayacaktır. Bu ise İslâm’ın vakıaya uygun karşılıklı ilişkilerin gerektirdiği te­kâmül, hız ve maslahatı göz önünde bulundurma şartlarını olumlu karşılayıp değerlendirdiğini göstermektedir.

Hazır (peşin) ticarette yahut elden ele alınıp teslim edilen işlemlerde yaz­mamanın bir mahzuru olmadığı için satışlara şahit tutulması istenmektedir. Çünkü herhangi bir şeyi ele geçiren bir kimse bunu haksız olarak ele geçirmiş olabilir. O takdirde anlaşmazlık ve ayrılık baş gösterir. O bakımdan şahit tut­mak daha ihtiyatlıdır ve yeterlidir. Vadeli muamelelerin, borçların ve selemin ise yazılması gerekir. Çünkü geçen zaman bunların kısmen unutulmalarına se­bep olabilir ve buna bağlı olarak da anlaşmazlık ortaya çıkar.

Kâtip ve şahidin taraflar ile ilişkilerinde uyulması gereken temel ilke, za­rar vermemektir. O bakımdan kâtip ve şahidin fazlalık, eksiklik, tahrif, karşı­laşılan bir takım durumlara dair açıklama yapmayı terk etmek ya da gizli bazı hususlara dair onlardan istenen açıklamaları yapmamak gibi işlem yapan ta­raflardan birisine veya her ikisine zarar vermeleri caiz değildir. Aynı şekilde iş­lem taraflarının da kâtip ya da şahide zarar vermeleri, onları rahatsız etmeleri de caiz değildir. Bazı olayların tahrif edilmesi, meselâ bir kelime ya da bir kay­da işareti ihmal etmek yahut korkutmak ya da rüşvet vaadi veya bir mal ver­me vaadi ile şehadette bulunmasını engellemeye çalışmak gibi yollarla kâtibe ya da şahide zarar vermeye ya da eziyet etmeye kalkışmak da işlem tarafları için caiz değildir. Çünkü İslâm hak ve adelet dinidir. Yüce Allah eksiksiz bir şe­kilde hak ve adaletin uygulanmasını emretmektedir.

Bunu ise daha sonra ayet-i kerimede gelen, “Eğer yaparsanız bu size doku­nacak bir fi.sk olur” ifadesine göre yazıda ve şahitlikte tahrif ve değişiklik yap­mak fısktır. Veya eğer size yasaklamış bulunduğum zarar vermeyi yapacak olursanız sizin bu işiniz size gelip çatan bir fasıldık ve itaatin dışına çıkmak olur.

Karşılıklı zarar vermenin yasaklanması ise “Yazana da şahide de asla za­rar verilmesin” buyruğunda yer alan ve “zarar verilmesin” diye meali verilen (yadârre) kelimesinin aslının tahlilinden anlaşılmaktadır. Eğer bu kelimenin aslı (yüdâri) şeklinde birinci “re” harfi kesreli olup sonradan idğam meydana gelmiş ve fethanın hafifliği dolayısıyla cezimli (sakin) olan re de sonradan dö­nüşmüş ise, bunun manası şöyle olur: Kâtip de şahit de çağrıyı kabul etmemek yahut yazmada ve şahitlikte tahrif ve değişiklik yapmak suretiyle zarar verme­sin. Şayet bunun aslı birinci “re” harfi üstün olarak (yüdârer) şeklinde ise -ki İbni Mes’ud da böyle okumuştur- o vakit bunun anlamı şöyledir: Hakkı isteye­nin veya kendisinden hak talep edilenin onları yazmada ve şahitlikte onları doğrudan sapmaya mecbur etmek suretiyle kâtibe ve şahide herhangi bir za­rar vermesi caiz değildir.

Daha sonra Yüce Allah emir ve yasağın akabinde kullanılan genel kaideyi hatırlatmaktadır. Bu ise Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasakların­dan da sakınmak sebebiyle Allah’tan korkmak (takva sahibi olmak) emridir. Anlamı da şudur: Size vermiş olduğu bütün emirler ve size yasakladığı her hu­susta Allah’tan korkunuz. Sizi sakındırdığı “zarar verme” fiili de bu buyrukları arasında yer alır. O yüce Allah dünyanızı ıslah edecek, mallarınızı koruyacak şeyleri öğretir. Tıpkı din işinizi düzene koyacak şeyleri sizlere öğrettiği gibi. O her şeyi bilendir. Sizin açık ve gizli halleriniz ona gizli kalmaz. Herhangi bir şeyi şeriat olarak emir buyurduğu zaman kötülükleri betaraf edecek, faydaları sağlayacak şekilde kapsamlı ve bütün incelikleri kuşatan ilmi ile teşri buyurur. O’nun şeriatı bütünüyle hikmet ve adalettir.

Bu ayet-i kerime geçen bütün hükümlere uymanın hatırlatılması için böy­le güzel bir öğütle sona ermekte ve her üç cümlede de lafza-i celâl şöylece tek­rar edilmektedir: “Allah’tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah her şeyi çok iyi bilendir.” Bundan kasıt ise dinleyenin ruhunda ilâhî heybeti beslemek ve bu cümlelerin her birisinin muayyen bir hükmü ihtiva ettiğini vurgulamaktır.

Daha sonra açıklamalar yolculuğa uygun bir hükmü teşri etmeye geçmek­tedir. Bu ise borç halinde kendisi ile hakkın belgelendirildiği rehinlerdir. Vadeli satışların yazılarak ve onlara şahit tutularak ispat edilmesi ikamet halinde mümkün bir iştir. Yolculukta ise çoğunlukla buna imkân olmaz. O bakımdan Yüce Allah yolculuğa uygun bir iş olan rehin almayı meşru kılmıştır. Sünnet-i seniyye ikamet halinde de bunun caiz olduğuna delâlet etmektedir. Nesaî İbni Abbas’tan, Buharî ve Müslim de Hz. Aişe’den şöyle dediğini rivayet etmektedir­ler: “Hz. Peygamber Medine’de zırhını bir Yahudiye ailesi için aldığı 20 sa’lık arpa karşılığında rehin bırakmıştı.”

Rehin ayetinin anlamı şudur: Eğer sizler yolculukta bulunur ve borçlan­mayı güzelce yazabilecek bir kâtip bulamaz yahut yolculuk şartları oturup yaz­maya elverişli olmaz ya da yazma gereçlerini bulamayacak olursanız, kabzede-bileceğiniz bir rehin ile bu işi belgelendiriniz.

Ayet-i kerimede rehin almanın yolculukta olmak ve kâtibin bulunmaması durumu ile kayıtlandınlması, yazmayı terke ruhsat teşkil eden özrü beyan etinekte ve rehini yazma yerine bir borç vesikası konumuna yerleştirmektedir. Diğer özürler arasından yalnızca yolculuğun söz konusu edilmesi görülen ma­zeretlerin çoğunluğunu teşkil etmesinden dolayıdır. Bu özellikle Kur”an-ı Ke-rim’in nüzul döneminde böyleydi. Çünkü savaşlar, çarpışmalar pek çoktu. Ma­na itibariyle bunun kapsamına her türlü mazeret de dahildir. Gece vakti, iş ve çalışmaların yoğunluğu, borçlunun iflas tehdidi ile karşı karşıya olması gibi. Ayet-i kerime kâtibin bulunmaması halinin yolculuk hali ile kayıtlı olduğuna, ikamet halinde olmadığına işaret etmektedir.

Fakat rehinin kabzedilmiş (alıkonulmuş) olmakla nitelendirilmesi, rehin bırakılan şey ele geçirilmedikçe rehin ile belgelendirme yönünün ortaya çıkma­yacağını göstermektedir. Kabz şartının koşulması Hanefi’lere göre rehin bırakı­lan şeyin muayyen ve ifraz edilir olmasını gerektirir. Onlara göre ister paylaş-tınlabilen şeylerde olsun, ister paylaştınlamayan şeylerde olsun, muşâın reh-nedilmesi caiz değildir. Çünkü bunun kabzedilmesi mümkün olmamaktadır. Cumhur ise satılması ve hibesinde olduğu gibi muşâın rehnedilmesini de caiz görmüşlerdir. Bu durumda mürtehine (rehin alana) ortak olan her şey teslim edilir ve rehin edilen şey muhayee (sıra ile kullanma) yoluyla nöbetleşe teslim edilir.

Ayet-i kerime daha sonra taraflar arasında güven yolunun bulunma ihti­malini ele almaktadır. Eğer bazı alacaklılar kimi borçlulara güvenir ve (hak­kındaki güzel zannı dolayısıyla) o kimsenin hakkı inkâr ve reddetmeyeceğin­den emin olursa -ki buna emanet satışı denilir- bu sefer borçlu kimse, kendisi­ne emanet edileni, yani alacaklının bu konuda kendisine güvenip de karşılığın­da rehin almadığı borcunu ona ödesin ve alacaklının kendisi hakkındaki güzel zannına lâyık olsun. Emanet mallarına hainlik etmemek, ödemeyi geciktirme­mek hususunda^ da Rabbi olan Allah’tan korksun. Çünkü Allah şahitlerin en hayırlısıdır ve o kendisinden korkulmaya lâyık olandır.

Burada borca “emanet” adının verilmesi, alacağı karşılığında rehin alma­mak suretiyle alacaklının.borçluya güven duymasındandır. Yüce Allah’ın, “Ve Rabbi olan Allah’tan korksun” buyruğunda ulûhiyet ile rububiyet sıfatını bir arada zikretmesi, insanla kendisini besleyip büyüten, işlerini görüp gözeten, ona faydalı olan şeyleri çekip çeviren Rabbini gazaplandıran hainlikten sakın­dırmak hususunda tekit içindir.

Daha sonra Yüce Allah hakim huzurunda şahitlik yapmaktan yüz çevir­meye dair önceki yasağını tekit ederek, şahitliği gizlemeyi yani hakimin önün­de şahitlik etmeyi kabul etmemek suretiyle hakkı saklamayı yasaklamaktadır. Burada tekrarlanan yasak emanet satışına uygun bir yasaklamadır. Bununla birlikte şahitlik edecek olan kimsenin (gizlemekten dolayı) görevini yapmaması daha da şiddetli bir şekilde ifade edilmekte, şahitliği gizlemenin cezasını ve gü­nahını hak ettiği belirtilerek tehdit edilmektedir. Günahkâr ve fasık birbirine yakın kimseleri nitelendiren kavramlardır. Mana itibariyle şöyle buyurmakta­dır: İhtiyaç duyulduğu vakit şahitlik etmekten kaçınmayınız. Şahitliği gizleyen yahut onu yapmayı kabul etmeyen günah işlemiş olur. Günahın yüklenmesi hususunda özellikle kalbin de zikredildiğini görüyoruz. Çünkü kalp duymanın, şuurun, olayları belleyip idrak etmenin merkezi ve günah işlenen azalardan bir tanesidir. Göze, kulağa ve benzeri azalara zina isnat edildiği gibi burada da günah kalbe isnat edilmiştir. Günah kimi zaman sair azaların ameliyle olabil­diği gibi, kalbin ameliyle de olabilmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda oldu­ğu gibi: “Şüphesiz işitme, görme ve kalp, bütün bunlar ondan (günahtan) so­rumludurlar.” (İsrâ, 17/36). Kalbin günahlarından birisi de içinde kötülük sak­lamak, kötü niyet, kötü kasıt, kin ve hasettir.

Şahitliğin hakim huzurunda yapılması veya gizlenmesi gibi sözü geçen bü­tün amelleri ve diğerlerini elbette ki Allah bilir. Allah her şeyi bilendir, her şeyi görendir, onun karşılığını verir; hayırsa hayır, şer ise şer. O bakımdan Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten ve masiyetleri işlemekten kaçının. Bunlardan birisi de şahitliği gizlemektir. O size neyi emrettiyse onu yapınız. Çünkü Yüce Allah’ın emri bütün amelleri kuşatan genel bir emirdir. [52]

Göklerin Ve Yerin Hakimiyeti Allah’ındır, O’nun Bilgisi Her Şeyi Kuşatmıştır, O Kullarını Davranışları Ve Niyetlerinden Dolayı Hesaba Çekecektir.

284- Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi-dınr. Allah her şeye kadirdir.

Açıklaması

Yüce Allah bu ayet-i kerimede göklerin, yerin, onlarda ve aralarında bulu­nanların kendisinin mülkiyetinde olduğunu, her ikisinde olan her şeyi görüp onlardan haberdar olduğunu gizli-açık ve kalplerde bulunanların -istediği ka­dar küçük ve gizli olsun- O’na gizli olmayacağını, kullarının yaptıklarından ve kalplerinde gizlediklerinden dolayı onları hesaba çekeceğini -İbni Kesir*in de-dediği gibi haber vermektedir.

Mülkiyetiyle, yaratmasıyla, işlerini çekip çevirmesiyle ve ilmiyle kuşatma­sıyla göklerde ve yerde ne varsa yalnız O’nundur. O her şeyi bilendir. Kalpleri­nizde bulunan kötülükleri ve kötülük işleme kararlarını açığa vursanız da, in­sanlardan bunları saklayıp gizleseniz de muhakkak Allah bunlara karşılık sizi hesaba çekecek, ondan dolayı sizi cezalandıracaktır. Yaptığınız hayırsa hayır, şer ise şer olarak karşılığını göreceksiniz.

O lütfuyla kullarından dilediği kimselere mağfiret eder. Cezalandırmayı dilediği kimseleri de cezalandırır. Allah’ın mağfiretine nail olmaya yardımcı olan hususlardan birisi de, kulunu tevbe etmeye, salih amel işlemeye muvaffak kılmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rabbimiz, senin rahme­tin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edenlere ve senin nuruna uyanlara mağ­firet buyur. Onları cehennem azabından koru. Rabbimiz, onları, onların baba­larından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaad etti­ğin Adn cennetlerine sok. Çünkü sen Aziz ve Hakîm olansın. Bir de onları kötü­lüklerden koru. Sen kimi kötülüklerden korursan, o günde ona rahmet buyur­dun, demektir. Bu ise büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Mü’min, 40/7-9).

Allah’ın kullarını hesaba çekmesi ise bütün amellerine onları muttali kıl­ması, sonra da bu işi ne diye yaptıklarını sormasıdır. [53]

Peygamberlerin Risaletlerine İman Ve Tarata Göre Mükellefiyet

285- O Peygamber kendisine Rabbin-den indirilene iman etti, müminler de. Onların her biri Allah’a, O’nun melek­lerine, kitaplarına, peygamberlerine iman etti. “Peygamberlerinden hiç bi­rini diğerinden ayırmayız. Dinledik, itaat ettik. Rabbimiz, senden mağfiret dileriz; dönüş ancak sanadır” dediler.

286- Allah hiç bir kimseye gücünün ye­teceğinden başkasını yüklemez. Ka­zandığı kendisine, yaptığı da aleyhine­dir. Rabbimiz, unuttuk yahut yanıldıy-sak bizi sorguya çekme. Rabbimiz, biz­den öncekilere yüklediğin gibi üzeri­mize ağır yük yükleme. Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Bizi affet, bize mağfiret buyur ve bize merhamet eyle. Sensin bizim mevlâ-mız. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.

Nüzul Sebebi

Bundan önceki ayet-i kerimede, “Ayetlerden Çıkan Hükümler” başlığı al­tında Müslim ve Ahmed’in Ebu Hureyre’den yaptıkları rivayette bu ayetin nü­zul sebebi açıklanmıştır. Müslim ve başkaları da İbni Abbas’tan buna yakın bir rivayette bulunmuşlardır. [54]

Açıklaması

Yüce Allah peygamberinden ve müminlerden inancın esaslarına iman. et­tiklerinden söz edip haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Allah’ın peygam­beri Muhammed ve onun risaletine iman edenler, Muhammed’in kalbine Rabbi tarafından indirilen itikada dair buyruklara ve hükümlere kat’î bir bilgi ve tam bir itminan ile inandılar, tasdik ettiler. el-Hakim’in Müstedrek’inde rivayet ettiğine göre bu ayet-i kerime Resulullah (s.a.)’a nazil olunca, “İman etmesi onun için bir haktır” diye buyurmuştur.

Onların her birisi, Allah’ın varlığına, birliğine, yaratmadaki hikmetinin eksiksizliğine, Allah ve rasulleri arasında vahiy getirmek ve elçilik yapmak gi­bi bir çok görevleri bulunan meleklerin varlığına, insanları hidayete erdirmek için Allah’ın üzerlerine kitaplar, sahifeler indirmiş olduğu şerefli rasullerine iman etmişlerdir. Hepsi de şöyle derlemimiz ilke itibariyle risalet ve teşri bakı­mından peygamberler arasında fark gözetmeyiz ve onların davetleri birdir. Bu da Allah’ın varlığını, birliğini kabul etmek, ahlâkın üstün değerlerine çağır­maktır. Bundan önceki bir ayet-i kerimede geçen, “İşte biz bu peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık.” (Bakara, 2/253) buyruğundaki peygamberler arasında fazilet farkına gelince, bu, risalet ve teşriin dışında kalan diğer bir ta­kım meziyetler hakkında söz konusudur. Ayrıca bu buyrukta Muhammed’e iman eden müminlerin, bazı peygamberlere iman edip diğer bir kısmını inkâr eden Kitap Ehl’inden üstün bir fazilete sahip olduklarına da bir işaret vardır.

Müminler dediler ki: Rasul bize vahyi tebliğ etmiştir. Biz onun sözünü üzerinde durup düşünerek, anlayarak, kabul ederek dinledik, verilen emirlere boyun eğerek, bağlanarak itaat ettik. Bütün emir ve yasakların dünya ve ahi-ret mutluluğu için olduğuna inanarak bunu yaptık.

Onlar Yüce Allah’tan, dünyada günahları örtülerek, ahirette de cezaları­nın verilmesini umarak mağfiret dilerler. Adeta, “Bütün işlerimizde tasarruf sahibi sensin, dönüş sanadır, senin huzuruna varılacaktır. Sen bize dilediğini yaparsın” derler. Hz. Cebrail dedi ki: “Muhakkak Allah sana ve ümmetine gü­zel bir şekilde övgüde bulunmuştur. İşte sana isteğin verilecektir.” Bunun üze­rine Hz. Peygamber, “Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez” ayetini okudu ve oradaki dileklerin verilmesini istedi.

Allah kimseye takatinden fazlasını yüklemez. Bu Yüce Allah’ın onlara olan lütuf ve merhametinden dolayıdır. Yüce Allah’ın, “İçinizdekini açıklasınız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker” buyruğunda Ashab-ı kiram’m korkup çekindikleri şeyi açıklayan işte bu ayet-i kerimedir. Yani Yüce Allah eğer hesaba çekecek ve soracak olursa, böyle hesaba çeker ve sorar. Fakat O, ancak kulunun def etme ve yapmama imkânı bulduğu şeyler dolayısıyla azap verir. Kulunun savma gücü olmayan vesvese ve nefsî telkinlere gelince, hiç bir kimse bundan mükellef tutulmaz. Şunu bilmek de gerekir ki, kötü vesveseden nefret duymak imandan gelir.

Ağır tekliflerin yapılmayacağına, kolay tekliflerin yapılacağına ise Kur”an-ı Kerim’in bir çok ayetinde işaret edilmiştir. Yüce Allah’ın şu buyrukları bunla­ra misaldir: Allah size kolaylığı diler, sizin için güçlük dilemez.” (Bakara, 2/185); “Ye dinde sizin için herhangi bir zorluk konmamıştır.” (Hac, 22/78).

İnsan ruhunun, ağır olmayan ve katlanüabilen teklifin sınırları içerisine giren bir takım amelleri vardır; hayır kabilinden kazançları veya kötülükler­den aleyhine elde ettiklerini gerçekleştirirken yaptığı türden ameller… Buna karşılık hasardan kazançları için sevap vardır. Masiyetlerden elde ettiği serler için de cezalandırılması söz konusudur.

Kötülük kazanmak için “iktisâb” tabirinin kullanılması, kötülük işlemek için insanın kendisini zorlaması, sıkıntıya katlanması, plan kurması, tabiat ve örflerle çatışmasını gerektirdiğindendir. Hayrın kazanılması için fazla bir gay­rete ihtiyaç yoktur. Çünkü Yüce Allah’ın insan tabiatına yerleştirdiği şey ha­yırdır, hayır işlerine temayülüdür. Hayır işlemekle nefis rahat eder. Hayır işle­mek için korkmaya, tedbirler almaya gerek yoktur. Ruhunu arındıran ve yara­tanın önünde zayıflığını, o büyük imtihan gününde ona muhtaç olduğunu, Al­lah’ın ve insanların önünde korkunç, kapsamlı ve inceden inceye hesabın sıkın­tılarından kurtulma ihtiyacı hisseden insan hayra yönelir.

Daha sonra Yüce Allah kullarına şu duayı yapma irşadında bulunmakta­dır; ayrıca bu duayı kabul edeceğini de onlara garantilemiştir. Bu dua şudur: “Rabbimiz, unuttuk yahut yanıldıysak bizi sorguya çekme!” Yani unutarak bir farzı terk eder yahut bir haram işler veya şer*î yönünü bilmediğimiz için ameli­mizde doğru olanın hangisi olduğunu yanılarak tespit edemezsek, bundan dola­yı bizi cezalandırma! Bunu İbni Mace, Beyhakî, Taberanî ve Hâkim’in Ebu Zerr, İbni Abbas ve Sevbân’dan rivayet ettikleri Resulullah (s.a.)’ın şu buyruğu da desteklemektedir: “Muhakkak Yüce Allah ümmetimin yanılmasını, unutma­sını ve yapmak üzere zorlandıkları şeyleri bana bağışlamıştır.”

“Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme!” Yani İs-railoğullan gibi bizden önce geçmiş ümmetlere yüklediğin gibi -güç yetirecek olsak dahi- ağır işler yapmayı bize yükleme. Meselâ İsrailoğullan’nın tevbesinin kabulü tevbe eden kimsenin kendini öldürmesi ile oluyordu. Zekât olarak malın dörtte bi­rini vermeleri, necis olduğu vakit elbiseden necasetin bulaştığı yeri kesmeleri is­tenmişti. Resulullah (s.a.)’m risaletinde ise hafifletme, kolaylaştırma, müsamaha ve kolaylık vardır. Çünkü o bütün ümmetlere bağışlanmış rahmet peygamberidir. el-Hatîb ve başkalarının Hz. Cabir’den rivayetine göre Resulullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: “Ben müsamahakâr, Hanîfdini ile gönderilmiş bulunuyorum.”

“Rabbimiz güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme.” Yani altından kalka­mayacağımız sorumluluklarla musibet ve belâlarla bizi yükümlü tutma. Güç yetiremeyeceğimiz fitnelere bizi müptelâ kılma. “Bizi affet!” Senin bildiğin bi­zimle senin arandaki kusur ve yanılmalarımızı affet! “Bize mağfiret buyur!” Bi­zimle senin kulların arasındaki günahları bağışla! Onları kusurlarımıza ve çir­kin amellerimize muttali kılma. “Bize merhamet eyle!” Gelecekte karşılaşacağı­mız hallerde sen tevfikinde bizleri bir diğer günaha düşmekten koru!

Dikkat edilecek olursa, unutma ve yanılmadan dolayı sorumlu tutulma­mak arkasından affedilmeyi, ağır yükün yükletilmemesi de mağfireti gerekti­rir. Güç yetirilemeyen şeylerin yükletilmemesi de merhameti gerektirir.

“Sensin bizim Mevlâmız!” İşlerimizin maliki ve yardımcımız sensin. Sana güvenip dayandık. Yardımı senden isteriz. Dayanağımız sensin. Bütün güç ve takatimiz ancak seninledir.

“Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et!” Senin dinini reddeden, vahdaniyetini ve peygamberinin risaletini inkâr eden, senden başkasına ibadet eden, seninle birlikte kullarının bir kısmını sana ortak koşanlara karşı bizlere yardım et, bizi onlara karşı muzaffer kıl! Dünya ve ahirette onlara karşı güzel akıbet bizim olsun. Muaz (r.a.) bu sureyi bitirdiğinde “âmin” derdi.

Yüce Allah bu duayı kabul edeceğine dair teminat vermiştir. Müslim’in Sahih’iade Ebu Hureyre’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: “Allah, (Evet) kabul ettim, diye buyurdu.” İbni Abbas’tan da şöyle riva­yet edilmiştir: Resulullah (s.a.) dedi ki: “Allah, ‘Bunu yaptım (duanızı kabul et­tim)’diye buyurdu.”

Kuran

Bakara Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.