Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

2 – Bakara Suresi | Şifa Tefsiri

Buyurun dünyada devlete, ahirette cennete gidişin yollarını gösteren Allah kelâmını okumaya devam edelim. Kur’ân-ı Kerîm de yazılış sırasına göre ikinci sûre olan, “Bakara Sûresi” diye isimlendirilen ve Kur’ân-ı Kerîm’in en uzun sûresi olup Me­dine’de nazil olan içinde ahkam âyetleri oldukça fazla bulunan Bakara Sûresi’nin tefsirine başlıyoruz. Rabbim kalbimizi ve dilimizi açsın, öğ­renmek, amel etmek ve öğretmek nasib etsin. Amin. Sûrelerin isimlerinin manası vardır, ama genelde bütün dillerde terceme yapılırken isimler terceme edilmez. “Ali” adı yüce diye “Mustafa” süzülmüş, arınmış diye, “Mahmut” ismi öğülmüş diye terceme edilmediği gibi Bakara Sûresi de inek sûresi diye terceme.edilmez.

2 – Bakara Suresi | Şifa Tefsiri

Bakara Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

(1) Elif Lam Mim. Kur’ân-ı Kerîm’in yüzondört sûresinden yirmi dokuzu bu tür harflerle başlar. Bu harflere “Hurufu Mukattaa” denir. Yir­mi dokuz sûrenin başında gelen bu harfler 14 tanedir.

Kur’ân veya Rasûlullah tarafından bu harflerin mânâsı bize bildiril-mediği için biz de bu konuda bir şey demiyoruz.

Bazı tefsirlerde elif: Alâüllah, lam: Lutfullah, mim Mecdullah şeklin­de tefsir edilmiştir.

Elif, boğazdan çıkan harflerdendir. Lam, ağzın ortasından çıkan harf­lerdendir. Mim de dudaktan çıkan harflerdendir. Yani en derinden en uca kadar bütün harfleri temsil ederler.

Sûreye bu tür harflerle başlanması Arap edebiyatçılarına meydan okumayı da içermektedir. “Kurân-ı Kerîm’i Muhammed’in kendisi uydu­ruyor” diyen kâfirlere “buyurun bu arapça sizin diliniz. Bu Kur’ân bu elif, lam, mim, sad, nun, kaf, ha, ta, ayn, sın, ra,… gibi harflerden meydana gelmiş, ana malzemesi elinizde, siz de bir sûre getirin” anlamınadır.

Bu sûrenin üçüncü âyetinde bu meydan okuyuş apaçık yapılmakta­dır.

Tabiat kanunlarının her biri Rabbimizin âyetleridir. Bunlara tekvini kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında bir çok kanunu ilahi çalışmaktadır, İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez.

Rabbimizin teşrii kanunu olan bu Kur’ân âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış. İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazı kanun ve kurallarını da bilir ama, elementlerden bir çiçek ya­ratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin benzerini getiremez.[2]

(2) İşte Kitap Budur:

Bundan başka doğruyu gösterecek kitap yoktur. Hatırlanacağı gibi Fatiha Sûresi’nde “Bize doğru yolu göster” diyorduk işte o doğru yolu gösterecek olan kitap budur! Bunun dışında buna zıt bütün kitaplar de­ğersizdir, günlük, haftalık, aylık, senelik veya klasik kitaplardır.

Bu kitap ise Hakdan geldiğinden içindekiler değişmez hakikatlardır. “Onda hiç şüphe yoktur”

Allah’dan geldiğinde hiç şüphe yoktur. Doğruluğunda şüphe yoktur. Doğru yola götürür bunda da hiç şüphe yoktur. Günümüz düşünürlerinin siyasî, iktisadî, hukukî görüşlerinin doğru olma ihtimali de vardır, yanlış olma ihtimali de vardır.

Doğruluk veya yanlışlıklarını zaman apaçık bir şekilde ortaya çıka­rır. İnsanların görüşlerinin doğru yada yanlış ihtimali olduğundan zan ifade eder. Allah (c,c.) Kur’ân’a uymayanların zanna uyduklarını zannın da gerçeğe ulaştırmadığını haber verir.[3]

Günümüzün yazarlarından bir kısmı kendi açısından haklı olarak “Ben her fikre saygı duyarım” demektedir. Kendi fikrinin zamanla tutar­sızlığını anlayınca bu sözü söyleme mecburiyetinde kalıyorlar. Bu tip insanlar bir tek Allah kelamının haklılığını inkar edebilmek için, beş mil­yar insanın haklılığını kabul etme zorluğuna katlanıyor ve ama beşmilyar insana da saygısız oluyorlar.

Biz doğruluğunda şüphe olmayan bu kitaba iman ettikten sonra bu kitaba ters düşen hiçbir fikre, görüşe, kanuna saygı göstermeyiz. İnsana saygımız vardır ama insanın ürettiği imansızlığa ve isyana saygımız yok­tur.[4]

Bu Kitap Müttekilere Yol Gösteren Bir Kitaptır.

Takva: Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat ke­silir, vücudunun her parçası göz olur ya işte bu dünyada elini, dilini, beli­ni, gözünü, gönlünü, kulağım, ayağım haramlara-dokundurmadan ömrü­nü geçirmeye takva denir.

Şirk’den sakınıp iman üzere olmaktır takva.[5] İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takva..,[6]

Her işinizde Allah’ın rızasını aramak için Allah’a layık bir kul olma­ya çalışmaktır takva. [7]

İçini Hak için şirkten, yalandan, kinden, iftiradan, hasetden, gıybetden arındırmak süslemek, dışını halk için süslemektir takva.

“Allah takva üzere olanlarla beraberdir. “[8]

Eğer bana reis-i cumhur veya genelkurmay başkanı bir kart gönderse ve “seninle beraberim işte özel telefonum, istediğin zaman ara” dese be­nim konuşmalarım belki biraz daha açık ve net olur.

Halbuki beni karakola götürseler bu kart sahiplerinin haberi olmaz.

Bana o karakoldakiler telefon ettirmeyebilirler. Halbuki Allah (c.c.) “Her nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” buyuruyor. K. Kerim, Hadid Telefon etmenize gerek yok. O’ndan güçlü olan da yok. Onun için takva üzere olmak demek düşmana karşı güçlü olmak demektir.

Takva üzere olana Allah (c.c.) iyiyle kötüyü ayırt etme özelliği verir[9] işlerini kolaylaştırır,[10] her sıkıntılı işine bir çıkış yo­lu verir, hiç hesap etmediği yerden rızıklandınkr. [11]

Takva üzere olan korkmaz ve üzülmez.[12] Takva üzere kuru­lan Küba Mescidi 1400 seneden beri devam ettiği gibi takva üzerine ku­rulan ve takva üzere devam eden devlet de yıkılmaz.

Çünkü takva üzere kurulan devlette her mütteki insan kendisine veri­len görevi yerine getirdikten sonra da 24 saat her halinde o takva üzere kurulmuş devleti çalıştırmak, çalışmasını engelleyenlere karşı koymakla kendini görevli bilir.[13]

(3) “Onlar gayba iman ederler. Namazı dosdoğru kılarlar ve on­lara rızık olarak verdiklerimizden infak ederler”

Sizin yanınızda sizi övenle, yokluğunuzda sizi öven bir değildir. Ni­ce insanlar vardır ki, önünde yağ çekip takla attığı insanın ardından kuyu­sunu kazar.

Değerli dostlar ise dostunu yokluğunda savunur, yüzyüze geldiğinde ise münasip bir dille hatalarını söyler.

Muttaki insanlar Allah’ı, melekleri, cenneti cahennemi görmeden inanırlar. Bugün müslümanlar Peygamber Efendimizi de görmeden inanı­yorlar. Onun içindir ki, Efendimiz: “Beni görüp bana iman edene müjde­ler olsun. Beni görmediği halde bana iman edene yedi kere müjdeler ol­sun” buyurmuştur.” [14]

Kendisi Allah’ı görmese de Allah’ın kendisini gördüğüne inandığın­dan bütün hareketlerim kontrol eder.

Şoför uzun yolda radara yakalanıp ceza vermeyeyim diye sür’at sını­rını aşmadığı gibi, muttaki müslüman da ahirette cezalandırılmayayım diye Allah’ın haram sınırlarına yaklaşmaz.

Günümüzde “Ben görmediğime, labaratuarda incelemediğime inan­mam” diyenler yeni bir söz söylemiş sayılmazlar. Çünkü “Bu güneşin al­tında söylenmedik söz kalmadı” biz bu tefsirimizde yeri geldikçe iman­sızların kötü sözlerinin yeni olmadığını, daha önce başka imansızlar tara­fından söylendiğini Kur’ân-ı Kerîm’den naklederek isbat edeceğiz. “Kü­für cephesinde yeni bir şey yok” adı altında bir kitabımda günümüz kâfirlerinin çağdaş düşüncelerinin çağlar öncesine ait olduğunu göster­dim.

Günümüzde yaşayan bir düşünürün düşüncelerinin Kur’ân’da daha önce haber verildiğini göstereceğiz.

Çağdaş imansızlar gibi, Musa (s.a.v.)’nın kavminden bir kısmı “Mu­sa, biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız” demişlerdi.[15] Çölde söylenen bu sözü bugünkü kâfir labaratuardan söylüyor. Gözümüzün bir sınırı var. Bu göz Allah’ı görseydi, Allah’ın gücü ve bü­yüklüğü sınırlı olurdu.

Bu gözler gördüğünü emri altına alıyor. Yüce dağları deliyor. Deni­zin derinliklerinden en değerli inci mercanlarını çıkarıyor.

Gözlerimiz Allah’ı görecek şekilde yaratılmamıştır. O’nun yarattıkla­rından ilmini, kudretini, san’atım, rahmetini görüyor ve O’na iman ediyo­ruz.

“Namazı dosdoğru kılarlar.”

Cennetin anahtarı[16] gözlerin nuru[17] müslümanlann can ve tenlerinin huzur bu­lup rahatlama yeri olan[18] Kur’ân ve sünnetin tarif ettiği şekliyle dosdoğru kılarlar.

Kötülüklerden alıkoyan K. Kerim,[19] kalp ve kalıpları bir araya getiren müminlerin mi’raci olan, Hak huzurunda halkla beraber, halk içinde Hakla beraber olunan namazı kılarlar. Günde beş defa elbise­mize, namaz kılacağımız yere, eller yüzler baş, ve ayaklara dikkatimizi çeken ve bizi temiz olmaya sevkeden namazı kılarlar.

Rabbimiz göktekilerin, yerdekilerin, güneşin, ayın, yıldızların, dağla­rın, ağaçların, hayvanların, secde ettiğini haber verir.[20] Mümin bütün yaratıkların ibadetini toplamak için namazını kıyam, rüku, sucud ve kaide ile tamamlar.

Buhari’nin Kitabü-t-Tevhid’de rivayet ettiği bir hadiste Yemen’e gön­derilen tebliğciye Efendimiz: Önce Allah’ı tanıtmasını ister, Allah’ın var­lığını ve birliğini kabul edenlere namaz kılmalarını ondan sonra zekat vermelerini emreder.

İnanmış insanların bir araya gelebileceği en güzel yerler camilerdir. Dernekler, cemiyetler ve vakıflara yalnız üye olanlar girebilirken camile­re her mümin girebilir.

Yunus Sûresi’nin 87. âyetinde Musa ve Harun (s.a.v.)’un Mısır’a yer­leşince ilk işlerinin mescid edinip namaz kılmakla emrolunduklarını ha­ber verir Rabbimiz.

Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret edince ilk işi mescid yapmak olmuştur. Mekke’yi fethedince de fetih namazı kılmıştır. Sa’d b. Ebi Vakkas Iran Kisra’smın sarayını fethedince altın, yakut, zümrüt, inci, mercan­lara bakmadan bütün bunları yaratana yönelmiş ve fetih namazı kılarak Rabbine şükretmiştir.

Namaz sıkıntılı zamanlarda sığınak[21] sevinçli zamanlar­da şükür makamıdır.

Rabbin mülkünde onun yarattığı bedenle O’nun huzurunda O’nun öğ­rettiği kelimelerle O’na yönelmek halkdan. alakayı kesip Hakla beraber olup selamla tekrar halka dönme halidir, namaz. İbrahim aleyhisselam Rabbine dua ederken kendisinin ve neslinin namaz kılanlardan olmasını ister,[22] Rabbimiz, Efendimize ve ailesine namazı emreder ve senden rızık istemeyiz rızkı veren biziz diyerek namaz ister.[23]

Namaz cimrilik hastalığının da ilacıdır.[24] Günümüzde dilencilerin kahvehane, sinema, tiyatro, futbol sahası önünde değil de ca­milerin önünde durmaları bunun göstergesidir.

Aynı inancı paylaşan ve camilerde bir araya gelen cemaatın içinde zengini vardır, fakiri vardır. Yerlisi vardır, yolcusu vardır, duİ’u vardır, yetimi vardır. Devletin elinin uzanmadığı veya haberinin olmadığı haller olabilir. Bu durumlarda,

“Onlara nzık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

Müminler Karun gibi toplayıcı değil, Harun gibi dağıtıcıdırlar. Da­ğıtmak için kazanırlar, verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü ve­ren Allah’dır, “ver” diyende Allah’dır. “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir, O nzık verenlerin en hayırlısıdır.[25]

İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez[26] İdris gibi cömertliği emreder.

Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının ve­rilmesi gerektiği nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya , ya­kınlara, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunla­rın müslüman veya kâfir oldukları bildirilmemiştir, Hatta Bakara 26. âyeti “kâfirlere hidayet vermek sana düşmez. Sana infak etmek düşer anla­mındadır.

Allah yolunda infakda oran yoktur. Zekatta sınır vardır, sadakada sı­nır yoktur. Sadaka intakıma sınırını İsra Sûresi’nin 29. âyeti göstermiş ve eliboş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.[27]

Rızık: Allah’ın kuluna verdiği ilim, makam, mevki, yiyecek, giyecek ve içeceklerin hepsine nzık denir. (Müfredatı Rağıb) “Sizden birine ölüm gelip “Ya Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sa­daka versem” demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz.”[28]

İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını vermez.

Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemli. Müslü­manların dar ve zor durumlarında yardım edenle bol günlerinde yardım eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden Önce infak eden ve harb edenlere Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerindenk olmadığını haber veriyor.[29]

Günümüzde iyi niyetli bir kısım müslümanlarımız bir araya gelerek kendi işyerlerinden ayrı olarak ortak bir işyeri açarak gelirini Allah yo­lunda harcamaya karar verirler. Bazan üç kişi ortak bir işyeri açarlar ve yüzde doksanını aralarında bölüşürler, yüzde on’unu da Allah yolunda harcamaya karar verirler.

Bu laiklik anlayışının bizdeki görüntüsüdür.

Bu Mekkeli müşriklerin “Bu Allah içindir. Bu da putlarımız içindir.”[30] diyerek gelirlerini ikiye ayırması gibidir.

Mümin, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah oldu­ğunu bilir ve O’nun yolunda mal ve canıyla cihad eder.

“Onlara verdiğimiz nzıktan infak ederler” âyetini okuyunca biz ver­diğimizi kendi malımızdan değil, Allah’ın bize emaneten verdiğinden in­fak ettiğimizi anlıyoruz.

Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, “Ben malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi infakda bulunan kişide haddini bilir.[31]

(4) “Ve onlar sana indirilene, senden önce indiriîenlerede iman ederler ve onlar ahiretede yakiyn bir bilgi ile iman ederler”

Yani sana indirilen bu Kur’ân~ı Kerîm’e iman ederler. “Senden önce indirilenlere de iman ederler.” Yani İbrahim, Musa, Davud, İsa ve diğer peygamberlere indirilene de iman ederler.

Yahudi gibi ırkçılık yapıp yalnız Beni İsrail’den olanlara inanıp di­ğerlerini inkar etmezler.

Peygamberlerin özelliği, güzelliği kendi şahıslarından ırklarından, dillerinden gelmez, Allah’ın onları peygamber olarak seçmesinden gelir.

Allah’ın gönderdiği peygamberler hangi ırkdan, hangi renkden olursa olsun iman ederiz. O’na indirilen kitabı da kitabımız kabul ederiz.

“Ve onlar ahirete de kesin bir bilgi iîe iman ederler.”

Yakını bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttekiler ahireti gözleriyle görmemişlerdir. Ancak gözlerini yaratan Allah (c.c.) ahiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde ya­nılma ve yanlışlık olur, fakat Allah’ın haberinde yanlışlık olmaz.

Çölde su görüpde ona doğru koşan insan çoğu zaman su yerine se­rapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah’ın haberine gözlerimizle gör­düğümüzden daha fazla inanırız.

“Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz di­riltilecek değiliz.”[32] diyen insanlar mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkar etmekteler. Ama bu kışın bir baharı da vardır.

Ana rahmindeki çocuğa “Buradan daha geniş bir dünya var” deseniz gülüp geçebilir. Bu dünya da ahiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerin­de yaşar büyür ve ölerek ahirette doğarız;

Baharda doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen,.kar­dan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil’in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri ahiretin varlığını bize hatırla­tan âyetlerdir.

Günümüz ateist kâfirlerinden birisi bana şöyle sormuştu:

“Adamın biri denize düşse, onu balina yutsa, balinayı balıkçılar tutsa, bin parçaya ayırsalar, binlerce insan yese, bu insanlardan biri Asya’da, biri Avrupa’da ölse, biri yansa duman olup gökyüzüne yükselse, şimdi bu de­nize düşen adamı Allah nereden nasıl toplayacak?

Ona şöyle cevap verdim: “Babanın okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’de Yasin Sûresi vardır. O sûrenin yetmiş dokuzuncu âyetinde soruyun kısa bir ce­vabı vardır. Müşriklerden birisi mezarlıklardan çürümüş bir kemik getirip Efendimiz’in önünde ufalayarak “bu çürümüş kemiği kim diriltecek” diye sorar. Rabbimizde “Onu ilk Önce kim yaratmışsa o diriltecek” diye cevap verir.

Sen bana denize düşenin dağılışını anlattın. Ben de sana senin topla­nışını anlatayım: Bir zamanlar sen yoktun, annenle baban evlendi. Meni­nin altmış milyonda biri kadar küçükdün dokuz ay sonra dünyaya geldin. Anne sütünden sonra Adana’nın domatesi, Erzurum’un yağı, Ayvalık’ın zeytinyağı, Trakya’nın peyniri, Rize’nin çayı, Konya’nın buğdayı sana doğru geldi ve sen seksen kiloluk bir adam oldun. Bu saydıklarımın eki­lip büyümesi için Avrupa’dan, Amerika’dan, Afrika’dan gelen âletleri, ilaçları, havayı saymıyorum. Senin dağıttığın yerlerden toplamış Allah seni. Seni buralardan toplayan Allah o senin dağıttığını da toplar” deyin­ce “inandım ahirete” demişti.

Ateist (kâfirler) arasında düşünen insanlar bazan bulunabiliyor. Bu kadar zulmeden zalim insanlar ölüyor. Bu mazlumun hakkı burada alına­madı. Bu mazlumda ah çekerek ölüyor. Bu ikisi de aynı toprağa gömülüp yok olup gidiyor. Öyleyse iyiliğin, güzelin, erdemin, adaletin ne önemi var? diyor ve Allah’a ve ahirete imana yol ararken uluslararası insanları imansızlaştırma Örgütü onun Önüne çıkararak “İnsanlar iyilik ve kötülük­lerinin karşılığını yeniden dünyaya gelirken akrep olarak, yılan olarak, iyi insan da daha iyi şekilde dünyaya gelecek” diyor. Bunlardan birine ben “O takdirde dünyada insan ve hayvanların sayısı artmamalıydı” deyince “Merkezimize bir sorayım dedi ve bir hafta sonra “Uzaydan dünyamıza gelenler ve gidenler varmış nüfus artışı oradanmış” diye cevap vermişti.

Bir defa yalan söylediniz mi ardından yumak söker gibi yalanlan ço­ğaltmak mecburiyetinde kalırsınız.

Müttekiler görmedikleri halde Allah’a, meleklere, cinlere, cennete, cehenneme vs. iman ederler. Namazlarım dosdoğru kılarlar kendilerini kötülüklerden cimrilikten korurlar, Allah’ın verdiği azıktan dağıtırlar, Hz. Peygamber’e ve diğer peygamberlere indirilenlere iman ederler, ahi­rete seksiz şüphesiz inanırlar.[33]

(5) “İşte bunlar, Rabîerînden olan bir hidayet üzeredirler ve işte bunlardır kurtuluşa erenler.”

Kurtuluş diye teıceme ettiğimiz “Felah” kelimesi Arapça’da engeli aşmak, yarmak mânâsına gelir.

Para, kadın, makam, şan, şöhret gibi engelleri aşanlar dünyada devle­te (meşru yoldan paraya, kadına, makama, şan’a, şöhrete) ulaşırlar, ahiret-te cennete ulaşırlar.

Firavun komutanlarına ve ilim adamlarına “Bütün tuzaklarınızı plan­larınızı toplayın sonra saf saf gelin. Bugün yüce olan felaha erecektir”[34] diyerek O da Musa (s.a.v.) engelini aşmak ister ama aşamaz ve denizin derinliklerinde boğulur.

Rabbimiz Musa aleyhisselama “korkma yüce olan sensin” buyurur.[35]

“İşte Onlar Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler” âyetindeki üze­redirler mânâsına gelen “Alâ” harfi cerri müminleri imanlanyla yüceltir­ken kâfirlerin yerini belirlerken içinde aşağıda mânâsına gelen ve okur ken aşağıya doğru çekilen “fi” harfiyle ifade etmiştir. “Mücrimler (suçlu­lar) sapıklık ve cehennem içindedirler”[36]

Mümin bir insan, fakirliği sebebiyle köprü altında yatıp kalkan mü­min bir insanı, dünya insanına yön veriyoruz diyen imansız insandan üs­tün ve hayırlı görecektir.[37]

Bu haleti ruhiye içinde olan mümin insan, kâfirleri insanlık derece­sinden hayvanlık derekesinin aşağısına düştüğünü görür ve onun tekrar yükselmesi için Allah’ın ipi olan Kur’ân’ı ona doğru uzatır.

İmansızın makamı, mevkii, rütbesi ne olursa olsun ona İslâm’ı tebliğ için gittiğinizde endişeye ve heyecana kapılmayın. Rabbimiz imansızla­rın hayvandan daha aşağı olduğunu haber veriyor.[38] Korkmayın ama acıyın ve kulaklarından değil gönüllerinden tutarak yardım edin ve kardeş olun.

Yukarıda vasıfları bildirilenler felaha erenlerdir. Kur’ân-ı Kerîm felaha erenleri şöylece haber verir.

Nur’a uyanlar (Kur’ân’a),[39] Kur’an-ı işitip itaat edenler[40] iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar (Ali İmran 104); anne ve ba­baları da olsa Allah ve Rasûiü ile harbedenleri sevmeyen ve Allah’dan yana (Hizbullah’dan) olanlar (Mücadele 22) Allah için hicret edenleri kendilerine tercih edip nefsini cimrilikten koruyanlar (Haşr 9) kurtuluşa erenlerdir.[41]

(6) “Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamış­sın onlara göre birdir. Onlar iman etmezler.”

Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata se­nin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde değil, o âyetlere gözlerini yumanlar­dadır.

Güneşli havada gözlerini yumarak giderken kanala veya çukura dü­şen kişi kabahati güneşe bulamaz.

Gözlerini kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, farketmez.

“Senin korkutmanla korkutmaman birdir” denmiyor.

Sen insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşer­lerse çıkamayacaklarım onlara söyle o yoldan onları çevir cennete giden yola gitsinler.

Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda merhamet, mahkemelerde adalet kalmaz. İnsanlar birbirini parası için sever. Kalbine göre değil kasasına, kesesine göre değer verir. Güçlüleri sevilir güçsüzler ezilir.

Böyle bir toplum olmaktan onları sakındır. Varacakları yerin kötülü günü anlatarak onlan korkut.

Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah’ın onların akıllarını, ku­laklarını, gözlerini kapatmasındandır.

Allah (c.c.) Yasin Sûresi’nin 10, âyetinde bu âyetin bir kısmını tek­rarladıktan sonra 11. âyette Kur’ân’a uyan Rahman’a iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.

Günümüzde “Ben Allah’dan korkmam, Allah varsa beni çarpsın” di­yen kâfirler, ormanlar kralı aslan’ııı yelesine konup sonra da “Hani aslan neredeyse karşıma çıksın, ben aslandan korkmam” diyen, sinek gibidirler. Aslandan korkmak için ceylan olmak lazım. Aslan hakkında bilgisi olma­yan ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektirik cereyanına elini uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehaletine işaret eder.

“Allah’dan ancak âlim kulları korkar.”[42]

Küfr: Örtmek gizlemek mânâsına gelir.

Çiftçi tohumu toprağa gömdüğü için Araplar çiftçiye de “küffar” der­ler.[43] Her şeyi örttüğü için geceye, yıldızlan örttüğü için buluta da kâfir derler.

Kâfir kişide Allah’ın varlığını görmezlikten, bilmezlikten gelip inka­ra gittiğinden bu ismi almıştır.

Kâfirler de kendi aralarında kısımlara ayrılırlar.

1- Allah (c.c.) hakkında hiç bir bilgisi olmayan bildirildiğinde de ka­bul etmeyen Firavun bunlardandır. Musa aleyhisselam ona İslâm’ı tebliğ ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah bilmi­yorum”[44] demişti. Yani kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim diyor.

2- Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, inandığını Ebu Talip gibi ikrar da eder ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul edemez.

3- Diliyle inandığını söyler ama kalbinden iman etmez, münafıklar gibi.[45]

Küfrün anatomisi: Bu konuyu “Allah’a iman” isimli eserimde şöyle açıklamıştım.

Zaman içerisinde peygamberlerin yolundan sapanlar, Allah’ın (c.c.) büyüklüğünü inkar ederek kendilerinin büyüyebileceklerine inanmışlar. Kendi akıllarını kendilerine put yapmışlar. İçlerinde soyut bir şekilde olan putlarını dışarda somutiaştırarak tapınma ihtiyacını gidermişler. Ateş’e, Zeus’a, Minerva’ya, İneğe, Ahuramazda’ya, Apollon’a îapmanlar aslında kendilerine tapınmakta ve kendi çıkarlarını güvence altına almak­talar.

Hz. İbrahim bu kendi çıkarları için put yapan putpereslere “Aranızda muhabbet vesilesi olsun için Allah’ı bırakarak putları tanrı edindiniz”[46] diyerek onların putperestlik haleti ruhiyelerini çizmiştir.

Putperesler putların konuşmadığını, fayda ve zarar veremeyeceğini, başına konan bir sineği kovamayacağını biliyorlardı.

“Ben ateistim hiç bir tanrıya inanmam” diyen insanın kendine tapın­dığını haber verir Rabbimiz.[47] Kendine tapınan bu insan birgün kendinin de öleceğini, kendisini bu dünyaya getiren gü­cün mutlaka bir gün onu götüreceğini görünce, kendinden daha güçlü bi­rine inanma ihtiyacım hissetti. Nuh aleyhisselarmn oğlu gibi koca koca dağlara sığınmaya İT. Kerim,[48] tabiata iman etmeye başladı. K. Kerim,[49]

Karıncanın incecik belindeki çelik kuvvet, bülbülün minnacık göğ­sünden şakıyan ve hiç tekrarı olmayan musiki, aynı toprakta biten mor menekşe, kırmızı lale, beyaz gül, şeker kamışı, acı biber, bir damla kanda milyonlarca canlı ve her canlıya verilen rızık, kendi iç dünyasında meydana gelen değişimler, bütün bunları evirip çeviren birinin ilmini ve kud­retini gösteriyor.

Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, tıp gibi ilim dallarında araştırma yaparak ün kazanan insanlardan inançsız biri çıkmamıştır. “Ben ateistim hiç bir tanrıya inanmam” diyenler daha ziyade, Mehmet Akif Merhumun;

Serseri: Hiçbirinin mesleği yok meşrebi yok

Feylozof hepsi fakat pek çoğunun mektebi yok. Şimdi Allah’a söver sonra biraz bol para ver. Hiç utanmaz, protestanlara zongoçluk eder.

dediği gibi mesleği, meşrebi, mektebi olmayan ve şaklabanlığı sanat zan­neden zümredir.

Bunlar fikrî yönden azgelişmiş insanlanmızdır. Bunları kendi halle­rine bırakmak ekonomik yönden az gelişmişleri kendi hallerine bırakarak ölüme terketmek kadar günahdır.

Zafiyet hastalığına tutulan insanın yediğini, kustuğu gibi, en değerli besinleri beğenmediği gibi, canın ve teninin gıdası olan dini de kabul et­meyebilir. Serum verir gibi gönlüne girmek ve gönlündeki kara perdeyi aralamak bizim görevimiz.

Batı’da yapılan araştırmalar insanları Rabbine biraz daha yaklaştırdı. Deniz altında yaşayan binlerce canlının, doğumu, yaşamı ve ölümünde tesadüfe yer olmadığı, aynı topraktan meydana gelen şeker pancarıyla bir kazanı acıtacak acı biberin şekerli çıkamadığı görülünce bütün bu ele­mentleri birleştiren fotosentezi oluşturan ve keşfedilen bu kanunları ko­yan biri arandı ve neticede Allah inancına dönüldü.

Böylece bir dönüş kişiyi müslüman yapar mı?

Bundan 15 sene önce batılı bir bilim adamının “Beni Allah’a inan­maya götüren sekiz olay” başlığı altında bir bildirisi yayınlanmıştı. O bil­diride hayvanların yaşantıları anlatılıyor ve tesadüfün yeri olmadığı söy­leniyordu.

O günlerde kendi kendime sormuştum “bu itirafıyla bu insan müslü­man olur mu?” diye, Rabbimiz K.Kerîm’inde buna da cevap vermiş. “And olsun ki, eğer onlara” Gökleri ve yeri yaratan, Güneş’i ve Ay’ı buy­ruğu altında tutan… Gökten su indirip onunla öldükten sonra yeri dirilten kimdir” diye sorarsan şüphesiz Allah’tır derler. K. Kerim,[50] Mekke müşriği Ka’be’de puta taparken yeri göğü yaratanın, gökyüzü­nü Ay ve Güneş’le donatanın, gökyüzünden yağmur indirip yeryüzünü di­riltenin Allah olduğunu kabul ediyordu da mümin olamıyordu.

Puta tapan bir inkarcının bir itirafı zaruri bir itiraf oluyor. Rabbimîzin iki kanunu veya iki âyeti vardır. Birincisi Kur’ân-ı Kerîm’deki okunan âyetleridir. Diğeri Rabbimizin varlığını ve birliğini anlatan tabiatta gör­düğümüz ve göremediğimiz âyetlerdir. İnsaflı bilim adamları gözle görü­lemeyen atomun içindeki enerjiyi, incir çekirdeğinin içindeki incir ağacı­nın dallarını ve yapraklarını, birbirine benzemeyen milyarlarca parmak çizgisini görünce bunu bu kara toprak yapamaz. Bizim yapamadığımızı bu kara toprak yapabilecek ince zekaya sahip olsa idi, bizi üzerinde do­laştırmazdı. “Bütün bunları yapan üstün bir güç vardır” dediler. Tabiat kanunlarında hiç bir eksiklik veya fazlalık olmadığını, tabiattaki hiç bir kanunun zaman aşımına uğramadığını gördüler.

Bütün bunları bilen ve görenler bunları yaratan üstün güce inanmak mecburiyetinde kaldılar. Çünkü kendileri dahi o kanuna uygun olarak do­ğup büyüyüp ölüyorlar.

Tabiattaki âyetlerin yaratıcısının Allah olduğuna inananlar Kur’ân âyetlerine inanmak istemediler. Çünkü Kur’ân âyetlerine inanmak çıkar­larını zedeliyordu. Monarşik bir idare olan Mekke yönetimine son veri­yor, insanın insana hakimiyetini ortadan kaldırıyordu.

Kumara, faize, rüşvete, karaborsaya, aldatmaya dayalı haksız kazan­cı yasaklıyordu.

Kadının şehvet metaı gibi alınıp satılmasını engelliyordu. Aklı per­deleyen, ailelerin sönmesine sebep olan uyuşturucuyu yasaklıyordu.

Bütün bunlardan çıkar sağlayanlar inkar ettiler. Biz tanrı tanımayız dediler. Bir kısmı ise “âyetlerin bir kısmına inanırız bir kısmına inanma­yız” dediler. Bir kısmı ise “Kur’ân âyetleri devrini tamamlamıştır. 1400 sene önce güzelmiş ama çağımıza uygun değildir dediler. Dediler de ken­di içlerinde çelişkiye düştüler.

Hz. Adem’den bugüne kadar devam edegelen tabiat kanununda dü­zensizlik olmadığını ve bu tabiat kanunlarının çağımıza uygun olduğunu söyledikleri halde tabiatın yaratıcısı olan Allah’ın Kur’ân’daki âyetlerinde hata aramaya başladılar.

Halbuki Kur’ân’da hata eden tabiat kanununda da hata eder. Tabiat kanununda hata olmadığına göre Kur’ân hükümlerinde de hata olmayaca­ğını akıl edemezler.

Akıl edemezler; çünkü vücudları faizden, rüşvetten, soygundan, ka­raborsadan gelen haksız kazançla beslenmiş, akılları da uyuşturucu mad­delerle perdelenmiş, gözleri para, makam, mevki ve şöhretten başka birşey görmemekte.

Kişinin Allah’a olan imanının Allah katında kabul edilebilmesi için tabiatı eksiksiz yaratan Allah’ın indirdiği Kur’ân’ında eksiksiz olduğuna, ahirete, meleklere, peygamberlere, kitaplara ve kadere inanması gerekir. İnsanlar arasında bir ihtilaf çıktığında o ihtilafını Kur’ân âyetlerine göre çözmesi,[51] âyetler arasında ayırım yapmaması gere­kir.[52]

Cahiliye dönemi şairlerinden Züheyr bir şiirinde “kişi Allah’dan kor­kar ailesine de yük olmazsa o tam bir yiğittir Divani fmriül Kays S. 366 sözüyle Allah’a inandığını, ifade ediyor ama Allah katında mümin sayıl­mıyor. Müşrikler herşeyin Allah’ın dilemesiyle olacağını[53] bütün işleri Allah’ın düzenlediğini K. Kerim 10/31 biliyor­lardı da yine de mümin olamıyorlardı “Bize melek indirilmeli değilmiydi” K. Kerim 25/21 diyen müşriklerin meleğe inandıklarını da öğreniyo­ruz âyet-i kerîmeden.

Allah’ın Rasûlüne bir âyet geldikten sonra müşrikler “Allah’ın pey­gamberlerine getirilen bize de getirilmedikçe (peygambere) inanmayız” K. Kerim,[54] sözleriyle geçmiş peygamberlere de inandıklarını itiraf ediyorlardı.

Cahiliye dönemi şairlerinden Züheyr bir şiirinde “Kişinin işlediği suç ya kitaba yazılır cezası hesap gününe geciktirilir veya acele edilir bu dünyada intikamı alınır” Şerhu Divanı Züheyr S. 102 ifadesiyle müşrik insanların ahirete inandığını görüyoruz. Günümüzde müslüman olmadığı halde çok hayır hasenat yapan insanlar görürüz de hayretler içinde kalı­rız. Mekke müşriği de sebze, meyve ve hayvanlardan kazandığının yarısı­nı Allah için ayırırdı, yansını putları için ayırırdı da K. Kerim 6/136 yine müslüman olmazdı.

Öyle ise müslüman olmalarını engelleyen kara perde nedir? Gönül cevherini kapatan kara pas nedir?

O benlik pisliğinin kaîblerine attığı pastır. Rabbimiz “Hayır onların kazandıkları kalblerini paslandırdı”[55] buyurmuştur. Allah’ın varlığına inandılar ancak O’nun adaleti kendilerinin zulme dayalı çıkarla­rını engellediği için dedelerininkoyduğu cahiliye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını.istediler de Rabbimiz “Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’dan daha iyi hüküm veren kim vardır?” K. Kerim. 5/50 âyetiyle Allah’dan daha güzel hüküm koya­cak birinin olmadığını ilan ederken bir kısım insanlar Rasûlüne ve daha Önceki peygamberlere iman ettiklerini iddia ederken Allah’ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak istedikleri, Allah’ın indirdiği Kur’ân’a ve O’nun Rasûlüne geliniz dendiğinde O’ndan yüz çevirdikleri için kâfir ol­dular. Tapındıkları putlara kendilerini Allah’a yaklaştırması için tapındık­larını söyleyen müşrikler, dikdikleri putlarla gönül ufuklarım kapatmış­lar.

Allah’a iman onun sıfatlarını bilmekle olur. Eski filozofların yaratılış konusunda akılla açıklayanıadıklan yerleri Alîaha havale edip akıllarının erdiğini zannettikleri yerlerde Allanın bu işlerde etkisi yoktur dedikleri gibi bir imana sahip olanın, imanının kabul olmayacağını, Allaha sıfatla­rıyla beraber iman edilmesi gerektiğini, sıfatlarından birini inkâr edenin mümin olamıyacağını görüyoruz.[56]

(7) “Allah onların kaillerini ve kulağım müh ürl emiş tir. Gözle­rinde de perde vardır. Ve büyük azap onlaradır.”

Kafirlerin kalbini Allah mühürlemişse kafirin müslüman olmamasın­da kabahati nedir? sorusu hatıra geliyor.

Allah (c.c.) Rum suresi âyet 30’da “Sen yüzünü hanif olarak dine çe­vir. Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa o fıtrata çevir” buyurur. Bu âyete göre Allah bütün insanları İslâm fıtratı üzerine yaratmıştır. Peygamber efendimiz “Her doğan İslâm, fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu ya Yahudi, ya Hıristiyan veya Mecusi (günümüzde kominist) yapar” buyurur.[57]

Tertemiz pırıl pırıl yaratılan insan zamanla çevrenin etkisiyle kirlen­meye başlıyor. Aynanın Üzerindeki -tozlar silinmeyince zamanla aynayı kapattığı gibi günahlarda kalbi kapatıyor ve küfür ise kilitlenip mühürlen­mesine sebeb oluyor.

Efendimiz: “İnsan bir günah işlediğinde gönlünde siyah bir nokta belirir. Eğer kişi günahına tevbe eder pişman olursa o siyahlık gider yeri yeniden parlar” buyurur.[58]

Allah (c.c.) kulların kazandıkları kötülükler nedeniyle kalplerinin küf bağladığını haber verir.[59]

Bu, ömrü deri dibağatıyla geçen kişinin gül kokusundan nefret etme­si gibi, zafiyet hastalığına uğrayan kişinin kendisine yararlı yağlı yiye­ceklerden nefret etmesi ve kusması gibi kafirlerde küfürle öylesine içli dışlı olurlar ki gül gibi İslâm’dan kaçarlar. Gözleri güzellikleri görmez. Görse de kedinin bülbülü bir yudumluk et görmesi gibi görür. Herşeyin değerini paraya göre ölçer.

Kulağı para sözünden başka konuşmalara kapalıdır. O öyle isteyince Allah da onun kalbini mühürler gözünü perdeler. “Ve onlara büyük azap vardır.”

Bu dünyada küfür devletinin yıkılması, zulme dayanan saltanatları­nın yerle bir olması onlara büyük azap olduğu gibi Ahirette büyük azap vardır.

Bu âyetteki azabın yalnız ahirette olacağı manasına gelmez. Ayetle­rin bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlere dünyada rusvaylık ahirettede büyük azab vardır.[60]

Mescidlerde Allanın adının anılmasını engelleyenlere, o mescidlerin harap olmasına çalışanlara dünyada rezillik ahirette büyük azab vardır.[61]

Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların yeryüzünde bozgunculuk ya­panların cezası dünyada rezillik ahirette de büyük azab vardır.(Maide 33)[62]

(8) İnsanlar içinden bir kısmı inanmadıkları halde “Allaha ve ahiret gününe iman ettik” derler.

Allah (c.c.) geçen ilk beş âyette muttaki insanların özelliklerini, iki âyette kâfirleri bu âyetten itibaren onüç âyettede münafıkları bize tanıtı­yor ve içlerinin filmini sunuyor.

Müslümanlar için en tehlikelisi bu münafıklardır. Çünkü bizim gibi giyinir, bizim gibi görünür. Kur’an’ı okumaz ama bizden fazla öper. Bi­zim toplantılarımıza katılır. Fikir beyan eder. Hacca gider. Cübbe giyer ama bizim gibi iman etmez. O kendi çıkarlarını ve kafir yandaşlarının çı­karlarını gözetir.

Durupdururken hiç gereği yokken Allah rasûlünün huzurunda şeha-det kelimesini s öyleyi verirler. Allah (c.c.) da onların yalancı olduğunu Rasûlüne bildirir.[63]

Onları tanımak için konuşma üsluplarına dinlerken yüz hatlarına da dikkat edildiği takdirde Allah dileyince anlaşılabilir.[64]

Münafıklar, müslümanlara zarar vermek, ayrılık tohumları ekmek, Allah ve Rasûlüne harp açanlara yardım etmek için müslümanların ara­sında kalırlar. Tanınmamak için de şehadet kelimesi getirirler.[65]

Müslümanların yanında olmak onlara fayda veriyorsa onlara uyarlar.[66]

Sanki Allah (c.c.) günümüz münafıklarını bize tanıtıyor. “Sankisi” fazladan. Allah her çağın münafıklarının ortak taraflarım açıklıyor.[67]

(9) Allahı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki yalnız kendilerini aldatırlarda farkında olmazlar.

Münafık iki tarafada yaranamaz. Sonunda zararı kendisi görür. Alla­ha hile yapmaya kalkarlar.

Hud’a: Görüldüğünün zıddı hareketle karşı tarafa zarar verme planı­dır. Hud’a: gizlenmedir.

Allah insanların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiği için[68] Allaha hile yapmalarından kanıd, Rasûlüne yapılan hiledir. Rasûlüne Öylesine önem veriyor ki ona yapılan kötülüğü kendine yapılmış kabul ediyor. Ona yapılan biati, bağlılığıda yine kendine yapılmış kabul ediyor.[69]

Müminleri aldatmaya çalışanlar da geçici bir zaman için bundan çı­kar sağlayabilirler. Müminleri ihbar ederek belirli makam ve mevkiler el­de edebilirler ama bu çıkarları karanlık gecedeki yıldırım ışığından fay­dalanmak kadar ani ve geçici olur.

Tarih boyunca bu iki tarafada yaranamayan münafıkların boynu gi­yotine, idam sehpasına, takılıp kalmıştır.

Rabbimiz onları şöyle tarif eder: “Bunların arasında çalkalanıp du­rurlar. Ne onlar taraf nidadırlar, ne bunlar tarafındadırlar.” (Nisa 143) Ya­ni cami ile kilise arasında kalmış insanlar.

Üstü açık kilisedeki heykelin üstüne bir kuş hergün pislermiş. Papaz bundan rahatsız olmuş. Birgün heykelin yanma şarap koymuş. Kuş gel­miş heykele pislemiş, şarapdan içmiş ve sarhoş olmuş, sızmış. Papaz ku­şu eline almış ve şöyle söylemiş: “Madem müslümandın niçin şarap içtin. Madem Hıristiyan’dın niçin heykele pisledin. Senin hakkın ölüm” deyip başını koparıvermiş.

Allah rasûlü kendi devletindeki münafıkları öldürmemiş. Bildiğini onlara bildirmemiş. Yeminlerine ve şehadet kelimelerine inanır görün­müş ama onlara karşı dikkatli olmuş.

Kendisi vefat ederken münafıkların isimlerini Huzeyfe (r.a.)’ye bil­dirmiş. Böylece devletin bunlardan zarar görmesi önlenmiş.

Günümüzde kafirlerin localarında viski, votka içen cuma veya bay­ramlarda bizimle görünen çıkarcılar bilsinler ki, iki tarafda da bir köpek kadar değerleri yoktur.

Peki bunu, bu iki yüzlülüğü neden yaparlar? Kendinden önceki mü­nafıkların kötü sonucunu gördüğü halde niye aynı nifak yolunda devam ederler? [70]

(10) Onların kalblerinde hastalık vardır. Allahda onlann hasta­lığını artırmıştır ve yalan söyledikleri için onlara acıklı bir azap var­dır.

Esrarkeşin, eroinmanın içtiği şeylerin kendisini Ölüme götürdüğünü gördüğü ve bildiği hâlde yine aynı kötülüğe devam ettiği gibi münafık da küçücük dünyevî çıkarları için ileride başına gelebilecek büyük zararları görmezlikden geliyor.

Bu bir hastalıktır. Tedavisi için Rasûlullaha ve onun yolunda olanla­ra müracaat etmedikleri için Allah onlann hastalığını artırdı.

Yedinci âyette “Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürledi” buyuruyor.

Görünüşe göre cebrilik var gibidir. Yani Allah dilediğinin kalbini mühürlüyor. Dilediğinin münafıklığını artırıyor.

Ancak Allah (c.c.) bunların yapılmasına sebeb olarak yine kişilerin yaptıkları kötülükleri gösteriyor.

Yani kul kötülüğü istiyor, rabbimizde yaratıyor. Eski batıl dinlerden bir kısım iyi niyetli bilginler şerri, kötülüğü Allah yaratmaz, O’nun sanma . yakışmaz mantığından hareket ederek hayır tanrısı ve şer tanrısı diye ilahlar türetmeye gitmişlerdir. Biz hayrı da şerri de Allah yaratır diyerek tevhide inanırız.

Bugün müslümanlara en büyük zarar müslümanlığı tam atamamış, batı standartlarını tam tutamamış ikisi arasında bocalayan hasta tiplerden gelmektedir.

Geçenlerde kızlık bekaretini evlenmeden önce kaybeden fahişeler “Kızlık bekareti” üzerine açık oturum yapmışlar ve bu bekareti önemsemede gericiliktir neticesine varmışlar. Fahişe, iffetli kadına, hırsız, dürüst adama, düşman olurmuş. Çünkü o olmasa buna fahişe denmeyecekmiş. Yaptığı işin kötü olduğunu bilirmiş ama herkesin kendisi gibi olmasını istermiş.[71]

(11) Onlara “yeryüzünde fesad çıkarmayın” denildiğinde: “Biz ıslahatçılarız” derler.

İlk insanın imanı tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar müminlerin imanı gibi pırıl pırüdı.

Önce imana şirki bulaştırdılar. Allanın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilahiaştirdilar. Ondan sonra tabiatada müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiatada akıtmaya başladılar. Rabbimiz: “Ey iman eden­ler! Müşrikler ancak pisliktir” buyurur[72]. O tertemiz elbiseleri­nin içinde kara gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her ta­rafında anarşi çıkartıp insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silah­lar satarak midesini patlatmak için koşan bu hasta adamlar: “Yahu etme­ğin, eylemeyin yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” deseniz, onlar “biz Yalta zırvasında, Malta zırvasında, Londra zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz” diyorlar. Peki ama her zirvenizin sonunda Hamada, Halepçe’de, Afganistan’da İran’da, Grenada’da, Azerbaycan’da yüzbinlerce insan öldürülüyor.

Rabbimiz bizi bu ikibinli (bin dörtyüzlü) yıllarda bizi uyarıyor:[73]

(12) “Aman ha! gözünüzü açın, asıl fesatçılar onlardır, ancak farkında değiller.”

“Islahatçıyız” diyerek gelen, paranızı biz hesap ediverelim diyen IMF ajanlarını, yatakda neyi nasıl yapacağımıza kadar yol gösteren ço­cuk Öldürme ekibine, nereye ne ekileceğini gösteren ve yeşil Afrika’yı çoraklaştırma çetesine sakın ha aldanmayın.

Bunlar bozguncudurlar. Ancak yaptıklarının bozgunculuk olduğunu bilmezler.

“Ancak farkında değiller” cümlesi beni çok düşündürdü. Gerçekten “bütün bu katliamları yapan batılının niyeti kötüdür. Hiç içlerinde iyi ni­yetli insan yoktur” demek de zor. Ancak Arap şairi diyorki:

“Akrebin kimseye kin’i yoktur.

Ancak onun sokması fıtratının gereğidir.”

İyi niyetli kafirler yönetici olsalar, içlerindekini dışa vuracaklar. İç­lerindeki küfür zehir olunca iyi niyetlerle de olsa insanlığı ve tabiatı ze-hirleyeacektir.

Şeker hastasina çok iyi1 niyetlerle hergün baklava yediren cahil insan gibidirler.[74]

(13) Yine onlara: “İnsanların iman ettiği gibi sizde iman edin” denildiğinde: “Ya biz de o beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman ede­ceğiz?” derler, İyi bilinki, gerçek beyinsizler kendileridir; fakat bil­mezler.

Örnek insan gerekli. Size bir ateist gelse ve “Ben müslümanlığı ki­taplardan okudum. Bir de şahıslardaki yaşantısını görmek istiyorum. Ba­na bir müslüman göster ve ben onu uzaktan takip edeyim. Yürüyüşünü, selamlaşmasını, oturuşunu, ticaretini, konuşmasını, insanlarla, ailesiyle olan münasebetlerini gözleyeyim” dese kimi gösterebilirsiniz.

Hep bindörtyüz sene öncesinin ,o görmedikleri insanlarını (Ashab-ı. Kiram’ı) göstermek yeterli değildir.

Rabbimiz “İnsanların iman ettiği gibi iman edin” derken o günüh müşriğine örnek insan sahabe idi. Bugünün müşriğine örnek insan biz ol­malıyız.

“Peki o müşrikler o değerli insanları görmüşler ama bir kısmı iman etmeyip onları serinlikle suçlamışlar” denebilir.

Gözlerinin üzerine bin lirayı koyupda gerisindeki milyarlarca lirayı görmeyen çocuk gibi olayları değerlendiren bu münafık müşrikler, Hat-tap oğlu Ömer, Mekke parlamentosunun ileri gelenlerinden ve yeraltı dünyasının babalarından iken çok akıllı, işbilen ve işbitiren olarak bilini­yor ve kendisine saygı gösteriliyordu.

Ne zaman müslüman oldu, bütün bu makam, mevki, ev, para şan ve şöhretim yitirince sefih olarak adlandırıldı.

Münafıkların putu olan parayı, parlamenterliği, babalığı yere çaldı ve İslâm’ı aldı.

Sonunda kazanan müslümanlardır. Sefih olan kendileridir. Münafık müşrikler dünya çıkarlarını da bilmezler.

Hz. Ömer müşrik iken elde ettiği imkânları yere çaldı, İslâm’ı aldı ama ilerde devlet başkanlığına getirildi. Dünya adalet tarihin en ön sırala­rında yer aldı ve dört halifeyle beraber cennetle müjdelenen on kişinin arasına girdi.

Ömer’e sefih diyen Ebu Cehil ancak lanetle anılıyor.

Bugün dünyanın en sefih, en akılsız milleti Yahudilerdir. Siyaseti hiç bilmeyen, ticaretten anlamayan bir toplumdurlar.

Olurmu öyle hocam? dünya siyasetini ve ticaretini onlar yönetiyorlar diyorsunuz.

Peki dünyanın en eski milletlerinden olan bu Yahudiler şu anda nü­fus olarak en çok nüfusa sahip olmaları gerekirdi. Ancak aç gözlüklerin­den, siyaset bilmemelerinden tarih boyunca katliamlarla yok edilmişler. En son Almanlar’m katliamı.

Siyaset Efendimizin yaptığıdır. Vahşi bir toplumu medeni yapmak. Siyaset Osman Bey’in yaptığıdır. Aşiretten devlet meydana getirmektir.

Yoksa dünyanın en eski milletinin nüfusunu İspanyol çingenelerinin nüfusundan aşağıda tutmak, ürettiği çocukları kırdırmak siyaset değildir. Asıl sefih onlardır.

Çünkü dünyada rahat durmuyorlar. Rahat yüzü görmüyorlar. Ahiretteki ateşlerini de beraberlerinde götürüyorlar.[75]

(14) Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman “iman ettik” derler. Şeytanlarımla başbaşa kaldıklarında ise “şüphesiz biz sizinleyiz. Biz iman edenlerle alay ediyoruz” derler.

Münafıkların röntgen filmini bize sunuyor Rabbimiz. Bindörtyüz se­ne öncesininmünafığı ile bugünün münafığı arasında hiçbir fark yok. Müslümanların mescidinde namaz kılar. Zikir meclislerine katılır. Onlar gibi giyinir. Meydanlarda Kur’an-ı Kerîm’i öper, ama akşam imansız ku­lüp ve localarda şeytan heriflerle başbaşa kaldıklarında, “biz onlarla alay ediyoruz, biz sizinle beraberiz” derler.[76]

(15) Allah onlarla alay eder de onların taşkınlık ve azgınlık için­de bocalayıp durmalarına mühlet verir.

Peygamber Efendimiz münafıkların hepsini biliyordu. Fakat bilmez­likten geliyor ve onları yakın takipde tutuyordu. Böylece aldattık zanne­derlerken aldanıyorlardı. Müminlerle alay ettiklerini zannederlerken ken­dileri maymun maskara oluyorlardı.[77]

(16) İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı aldılar, ancak ticaretieri kâr etmedi. Doğru yolu da bulamadılar.

Arap şairi: “Dini parçaladık dünyamıza yamadık. Sonunda din de kalmadı dünya da” diyor.

Bu münafıklarda hidayeti verdiler, dalaleti satın aldılar. Cenneti verdiler, cehennemi satın aldılar. İzzeti verdiler, zilleti satın aldılar. Sonunda iki dünyada zararlı çıktılar.

Müminler küfrü atıp imanı aldılar. Mallarını ve canlarını ortaya koy­dular, sonunda Medine devlete, ahirette cennete kavuştular.

Münafıklar, müminlerinzayıf dönemlerinde iki taraflı çıkar sağlıyor­lardı ama o çıkarları geçici oldu.[78]

(17-18) Onların durumu (aydınlanmak için) ateş yakmak isteye­nin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların (gözlerinin) nurunu giderdi ve karanlıklar içinde görmez bir halde bıraktı.

(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, artık onlar dönmez­ler.

Aydınlanmak için ateş yaktığı halde, sonra gözlerini kapayan kişinin budalalığı nasılsa aydınlanmak için iman edip sonra kafirlerin yanında İslâm’a göz kapayanlarda aynıdır.[79]

(19) Veya onların durumu; karanlıklar, gökgürültüsü ve şimşek’in olduğu gökten boşanan yağmura tutulmuş kişiye benzer. Ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.[80]

(20) O şimşeğin çakması neredeyse gözlerini kapıverecek; şim-Şek onları aydınlattığı zaman ışığında yürürler. Karanlık çökünce de dikilip kalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini de alı-verirdi. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir.

Münafıkın nifak içindeki hali karanlık bir gecede gökgürültüsü, yağ­mur ve yıldırımların altında yürümesine benzer. Heryer karanlık, arada bir şimşek çakıyor ve etrafını görüyor, bir iki adım attıkdan sonra yine karanlığın içinde kalıveriyor.

İşte münafığın bu müslümanlar arasında söylediği İslâmî sözler ve davranışlar ona yıldırım ışığı gibi geçici menfaatler sağlayabilir. Ama so­nu yine karanlık yine de hüsran.

Müslümanlara şirin görünerek köşeyi dönen milletvekili bakan olan­lar sonrada imansızlara hizmet edenler bilsinlerki bu aydınlık geçi-cidir. Ya kafirler tarafından veya müminler tarafından hesaba çekilecektir. Çünkü münafık camiyle kilise arasında kalmış şaşkın insandır.[81]

(21) Ey insanlar! sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize iba­det edin ki, takva sahibi olasınız.

Allah (c.c.) mümini, kafiri ve münafığı tanıttıkdan sonra üçüne bir­den En insanlar! diyerek hitap ediyor ve bütün insanları ibadete çağırı­yor.

Sizi yaratana ibadet ediniz. Sizin gibi yaratılanın sizden farkı yoktur. Onun için sizi yaratan, yaşatan ve yönetene ibadet ediniz.

Sizden öncekileri yaratana ibadet ediniz. Kayaları oyan, sağlam ev­ler yapan, saraylar, köşkler kuran ölmeyeceğini sanan, insanlara zulme­den, peygamberleri yalanlayanları da o yaratı. Hepsi sonunda Allaha dön­düler. Şende döneceksin yeryüzünü gez, dolaş onların sonunu görde Rabbine ibadet et.[82]

(22) O sizin için yeryüzünü döşek, gökyüzünü bina (tavan) yaptı. Gökten yağmur indirerek o su ile size rızık olarak mahsuller çıkardı. O halde bile bile Allaha ortak koşmayın.

Yeryüzü döşeğini seriveren Allah, mor menekşe, beyaz gül, kırmızı karanfille döşeğimizi süsleyen Allah, çam, ardıç, gibi ağaçları kokulayan Allah, gökyüzünden rahmet indirip, yeryüzünü sulayan Allah, yeryüzün­den çeşit çeşit rızıklar çıkaran Allah.

O halde yaratılana değil yaratana ibadet ediniz. Onun emir ve yasak­larına uygun hareket ediniz. Onun emir ve yasaklarına zıd düşen bütün emir ve yasaklan reddediniz. Hürriyetinizi koruyunuz. Sizin gibi yaratı­lanların emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarına tercih ederek in­sandan ilah türetmeyin. Sizde biliyorsunuz ki, bu ürettiğiniz ilahlar öle­cektir. Ölenden ilah olmaz.[83]

(23) Eğer kulumuz (Muhammed)’a parça parça indirdiğimiz (Kur’an)’dan şüphe ediyorsanız, haydi onun benzeri bir sûrede siz getirin. Allah’dan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın; eğer doğ­ru söylüyorsanız.

Peygamber Efendimizin insanlara getirdiği bu Kur’an âyetlerini in­sanlara okuduğu zaman yetim büyüyen fakir bir insana bu âyetlerin gel­mesini hazmedemeyenler “Muhammed bunları kendisi uyduruyor” dedi­ler. Allah (c.c.) peki buyurun siz de arapsınız. Arapça’yı onun kadar bili­yorsunuz. Bütün Arap edebiyatçılarını, bilginlerinizi çağırın ve o Kur’an’ın sûrelerinden bir sûrenin benzerini siz de söyleyin diyerek mey­dan okuyor.

Merhum Seyyid Kutup Amerika’ya giderken gemide okuduğu bir hutbeyi dinleyen batılı bir dilcinin Arapça’yı bilmediği halde Kur’an’la sünneti birbirinden yalnız kulak hassasiyeti ile ayırt ettiğini nakleder.

İnsanların yazdığı kitaplarda bazan yüksek hikmetler görülürken ba­zen gayet basit düşüncelere rastlanır. Birinci sahifesi gayet edibane iken diğer sahifelerinde kalite düşer. Baştan sona okunsa tezatlarla karşılaşılır.

İnsanların koyduğu yasalarda tezatlar vardır.

Anayasa’yı koyan hukukçular diğer yasaları koyarken Anayasa’ya aykın olmaması için dikkat etmelerine rağmen bir müddet sonra ceza ya­sasından bir maddenin Anayasa’ya aykırılığı ortaya koyulur. Bu normal­dir. Çünkü insan aklının gücü, görüş alanı sınırlıdır. Yarının ne getirece­ğini bilemez.

Allah (c.c.) kitabı Kur’an-ı Kerîm’in nazmında mânâsında, haberle­rinde, emir ve yasaklarında, edebiyatından gramer kaidelerinin uyumlulu­ğunda bugüne kadar bir eksikliğe, aykırılığa, düzensizliğe, çelişkiye rast­lanmamıştır.

Yirmi sene önce yazılmış teknikle ilgili kitaplar bugün değerini yi­tirdi.

Filozofların peygamberlerden aldıkları hikmetin dışında bütün fikir­leri düşüncesizliklerinin belgesi oldu.

Kur’an-ı Kerîm bindörtyüz seneden beri her çağa her kesime kültür seviyelerine göre bir şeyler vermeye ve her çağda yepyeniliği ortaya çık­makta.

İşte böyle bir kitabı yazmanızı istemiyoruz ey kafirler. Bu kitabın en kısa sûresine benzer bir sûre getirin.[84]

(24) Eğer yapamazsanız -ki elbette yapamiyacaksıraz o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O (ateş) kâfirler için hazırlanmıştır.

Rabbimiz bindörtyüz sene Öncesinin kafirlerine “yapamazsınız” de­dikten sonra küfür çizgisinde yürüyen bütün kâfirlere kıyamete kadar ge­leceklerin hepsine birden “yapamryacaksınız” buyurmaktadır.

Günümüzde hâlâ Mekkeli müşriklerin söylediğini tekrarlayan yo­bazlara biz bu âyeti okuyoruz, “Buyurun bu kitabın Allah’dan geldiğinde şüpheniz varsa bu teknik ve elektronik çağda iletişim araçlarının hepsini kullanarak bütün bilginlerinizi, elektronik beyinlerinizi bir araya getirin ve Allah’ın kelâmına uygun bir kelâm söyleyin” diyoruz.

Bu konuda çalışan Arap edipleri, sahte peygamberler, dinime düş­man kuruluşlar epeyce düzmece sözler söylemişler ama kendileri dahi kendi düzmecelerini beğenmemişler.[85]

(25) İman edip güzel amellerde bulunanlara, altından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu müjdele. Kendilerine rızık olarak o mey­velerden her yedirilişte: “Ha, bu, bizim daha öncede rızıklandığımız şeydir” diyecekler. Ve o rızık birbirinin benzeri olarak verilecek. Onlara cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar cennette ebedi kalıcıdırlar.

Yalnız dünya için’çalışanlar, çalıştıklarının karşılığım bu dünyada alırlar. Ahiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de ahirette karşılığını en güzel şekilde alırlar.

Kâfire ahirette yakıtı insan ve taş olan cehennem gösterilirken, mü­mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin en güzel ve temiz eşlerin olduğu cennet vadedüiyor.

Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor.

Halbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor sonra ölüyor. Doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcıyor birçok şeye sahip oluyor, tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuz’u, yağı, tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor.

Müminler kendilerini ahirete göre ayarlarlar. Allah (c.c.) onlara bu dünyayı da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam eder. Geldiğimiz yere dönüyoruz.

Yemyeşil bir ülkeden[86] geldik. Yeşillikler üzerindekep, ba’zan gözyaşı, ba’zan ahnteri ba’zan kanla yapılır. Cennete doğru koşan bu dünyada terliyecek, tökezleyip günah bataklığına düşerse tekrar kalkıp koşacak kirlerini göz yaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle yakacak. Dünyada nedamet ateşiyle günahlarından temizlenmeyen müminleri Al­lah lütfedip afvetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir. Yunusvari di­yelim: “Gelin bugün yanalını yarın yanmamak için.”[87]

(26) Şüphesiz Allah, sivrisinek ve daha üstünü (küçüklükte daha küçüğünü) misal getirmekten çekinmez. İman edenler bunun Rable-rinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah bu misalle neyi katediyor” derler. Allah bu misalle bir çoğunu saptırır, bir ço­ğunu da hidayete kavuşturur. O misalle fasıklardan başkasını saptırmaz.[88]

(27) O fasıklar ki, Allah’a verdikleri sözü onayladıktan sonra bozarlar, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi keserler ve yeryüzün­de fesat çıkarırlar. Zarara uğrayanlar işte onlardır.

Allah (c.c.) Hac sûresinin yetmişüçüncü âyetinde müşriklerin tapın­dığı putların tamamı bir araya gelse bir sineği bile yaratamayacaklarını, Ankebut sûresinin krrkbirinci âyetinde Allah’dan başka dost edinip ona güvenenlerin durumu kendine yuva yapan örümceğe benzediğini, evlerin en zayıfının Örümceğin evi olduğunu haber verirken sineği, örümceği mi­sal getirmiş. Bu Bakara sûresinin ondokuz ve yirminci âyetlerindeki ben­zetmelerle münafıkların durumu anlatılmış.

Bunun üzerine kâfirler “Allah böyle sinekli kelimelerle niye misal getiriyor?” gibi alaylı sorular sorarlar. Bunlara cevap olarak Allah (c.c.) sivrisinek ve daha küçüğüyle misal getirmekten çekinmez. Onun için bü­yükle küçük arasında fark yok. Fark bize göredir.

Kafirler, Allah’ın yarattığı bazı şeyleri hakir görürler. Ama bu hakir gördükleri sinek onların tapındığı insanların put olarak dilen şeyler üzeri­ne konsa “kiş” diyemez. O puttan birşey alsa alma diyemez. Böylesine zayıf insanların görüşlerine uyduklarını anlatıverir onlara.

Bu âyette ise sivrisinek zikredilmiş. Sivrisinek aç kalınca yaşar. Kar­nını insan kanıyla doyurunca Ölür. Zalim kâfirlerde sivrisineğe benzerler. İnsanların kanını, alınterini, gözyaşını sömürüp karınlarına doldurunca sonlanın kendileri hazırlamış olur.

Müminler herşeyi Allah yarattığına inandıkları için Allah yaptığın­dan sorumlu tutulamaz bilirler. Allah ne ile misal getirirse onun doğru ve gerçek olduğunu kabul ederler.

Kafirler ise buna itiraz ederler. Böylece müminle kâfir ayırt edilir. İtaattan isyana çıkanlar ortaya çıkarılır.

O itaattan çıkanlar Allah’a olan sözlerinden dönerler, Allah’ın emret­tiği ilişkileri koparırlar. Tabiata dost değil düşman olurlar. Onu kirletirler bozarlar. Allah’la olan bağı koparırlar, insanlarla olan bağı koparırlar. İn­sanları siyah, beyaz, kızılderili, güneyli, kuzeyli gibi sınıflara ayırırlar ve birbirlerine düşman ederler. Sebeb ile müsebbib arasını koparırlar. Tabia­tın kanunlarını ilahi aştır ırlar da o kanunu koyanı tanımazlar. “Doğa yarat­tı” derler de Allah yarattı diyemezler.

Allah (c.c.) bu tür kâfirler hakkında: Tevbe 28’nci âyette “Müşrikler ancak pislikdirler” buyurur. “Aman ‘hocam bu müşrikler televizyonda gö­rüyoruz hava alanına iniyor. Elbisesi, çantası elleri yüzü pırıl pırıl” deme­yin.

Keşke elleri yüzleri kirli olsaydı. Pis koksaydı. O zaman yalnız ya-nındakine zarar verirlerdi. Müşrikîiğin verdiği pislik ise müşriğin bastığı yerdeki yeşili kurutuyor. Anaları yavrusuz bırakıyor. Yavruları anasız bı­rakıyor. Filistin’de gencecik fidan gibi delikanlıların kolunu, kafasını kırı­yor. Afrika’nın yeşil ormanlarını çöl haline çeviriyor.

İslâm alemindeki başsız başsız ümmetleri birbirine düşman ediveren, ikisinin de ürettiği malları ellerinden alıp karşılığında öldürücü silah­lar veren bu müşriklerden daha pis kim olabilir?[89]

(28) Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Siz ölü idiniz O diriltti. Sonra sizi O öldürecek, sonra sizi yine O diriltecek, sonra da O’na döndü­rüleceksiniz.

” Allah ve ahirete iman İslâm inancının aslı esasıdır. Kur’an-ı Kerîm’de en çok bahsedilen Allah’a imandır. İkinci’derecede ahirete imandır. Efendimiz “Kim Allah’a ve ahirete iman ederse şöyle şöyle yap­sın” diye birçok hadis i’rad etmiştir.

Allah’a imanda niçinzorluk çekersiniz ki? Sizi yoktan yaratan O. Meni denen suya çekil veren O. Hepsini de farklı kılan O. Saçı, başı, ka­şı, gözü yaratan O. Sinir sistemiyle donatan O. Öldüren ve dirilten O.

İnkarcı, yaratan Allah’dir diyemiyor. “Tabiattır” “Doğadır” diyor. Eğer bu tabiat kara topraktan beyaz gülü, acı biberi, tatlı elmayı çıkarabi­lecek ince zekaya ve ilme sahip olsaydı bu insanı omuzlarında taşımaz ve kendisim kirîettirmezdi.

Ahirette inanmada da zorluk çekmeyin. Siz hiç yoktunuz sizi yarattı. Öyle ise Öldükten sonrada o diriltir.

Çekirdek toprakda ölüyor. Baharda İsrafil’in suru gibi ılık rüzgarlar-la tekrar çekirdek çiçeğe dönüşüyor.

Bütün bunlar bize Allah’ın var ve bir olduğunu, ahiretin mutlaka ge­leceğini haber veriyor.

Günümüzde zalim otorite sahipleri insanların kendilerine kayıtsız şartsız itaat etmeleri için dinden, imandan uzaklaştırdıkları insanlara “Gâvur=Kâfır” kelimesi ağır gelir diye aynı mânâya gelen “Ateist” adını koyuverdi.

Bunlar için düşünen beyinler “makam, mevki servet sahibi insanlar bu ateist sistem içinde yaptığı yanına kâr kalıyor. Mazlumun hakkını ala­bileceği bir yer olmalı” diye düşünmeye başladığı anda yine o zalim otorite sahiplerinin bütün dünyada kurdurdukları ahireti inkâr kurumları devreye giriyor ve “Hayır yaptığı yanma kâr kalmaz. Kötüler yeniden dünyaya gelirken akrep olarak, yılan olarak gelir. İşler daha iyi olarak ge­lir” derler. Bu kurumun üyelerinden birine “O zaman yeryüzünde insan ve hayvanların sayısı sabit kalması gerekirdi ilk insan iki kişi ölünce iki hayvan olurlar. Sonra iki insan olurlar ve böylece devam ederdi” dedi­ğimde “kurumumuza bir sorayım” dedi ve bir hafta sonra “uzaydan gelip insan veya hayvan halinde dünyalı olanlarla çoğalıyoruz” diye cevapla­mıştı.

İnsanın yolu hak yoldan küçük bir derecelik açı halinde ayrılırsa so­nu gelmez derecede açılır uzaklaşır. Bir yalan bin yalanı ardından çeker.[90]

Ruhcular

Geçmişte bu işle cadılar, falcılar, cinciler, hüddamcılar uğraşırdı. İslâm uleması bunlarla uzun mücadeleler vermiştir. Günümüzdeki ise yüksek tahsil mezunu, kıravatlı, avrupa görmüş, ganj vadisinde yetişen yogilere iman etmiş kişiler uğraşmaktadır. Saralı demiyor, medyum di­yor. Hüddam demiyor Ruh diyor, Ruhculuk demiyor, ispirtizma diyor. Ondört asır önce gönderilen peygamberimize inanmayı gericilik kabul ediyor, otuz asır önce yaşayan yogiye imanı ilericilik kabul ediyor. Allah, Allah, Allah diyezzikir yapmak gericilik, siyan, şipan, siyan, siyan diye­rek Transa geçmek ilericilik.

Bunlardan bir kaçını gördükten sonra şeytanın çarptığı insanların ne hale geldiğini gördüm.

Şeytanın çarptığı bu insancıklardan birisi 1972 senesinde kendilerin­ce aydın kabul edilen bir gruba konferans -veriyordu. Bende orada bulu­luyordum. Eski Hint dinlerindeki tenasüh inancını anlatıyordu ve diyor­du ki: Kişi ölünce ruhu bir başka canlıda tekrar dünyaya gelir. Yaşantısı iyi ise daha iyi olarak dünyaya gelir. Bunun canlı şahitleri var. Adana’da bir çocuk sekiz yaşında kendisinin evli olduğunu hanımının ve çocukları­mın adını söyler. Biz gittik çocuğu aldık, hanımım dediği kadının yanına götürdük. Kadını ve çocukları hemen tanıdı.

Çocuk “beni bahçede başıma keser vurarak öldürdüler” dedi. Kadına “Eşinin nerede olduğunu” sorduğumuzda kadın, eşinin sekiz sene önce bahçede başına keser vurularak öldürüldüğünü söyledi. Kadının kocası­nın 8 Kasım 1962’de öldüğünü, çocuğundan aynı gün dünyaya geldiğini Öğrendik. İşte o adam öldürüldüğü an ruhu yeni doğan bir çocuğa geç­miştir der.

Dinleyicilerden birisi: “Afedersiniz ama herkes bilirki, çocuk ana rahminde dört aylıkken ruh verilir. O adam öldüğünde çocuk ana rahmin­de beş aydır canlı idi” deyince konferansçımız bir müddet sustu ve tarihi­ni yeniden araştıralım efendim dedi ve konferansı kesti.

Tenasüh inancını kuvvetlendirmek için Avrupa’dan da bazı örnekler verilir. Meselâ: Paris’de oturan bir aile yaz tatilini Marsilya’da geçirmek için yola çıkar. Marsilya’ya vardıktan sonra oraları daha önce hiç görme­yen yedi yaşındaki kızları gezecekleri yerleri ve yolları tarif eder. Adım adım o muhiti bildiği görülür. Neticede o kız da daha önce orada yaşamış bir prensesin ruhunun yaşadığına karar verilir.

Böyle bir olayın olup olmadığını bilmiyoruz. Yukarıda Adana’da ya­şanan olay gibi uydurma olabilir. Eğer uydurma değilse o kız rüyasında oraları görmüş olabilir. Benim İslâm Enstitüsü’nden sonra iki sene devam ettiğim kursa beni ziyaret için gelen bir dostum kapıdan içeri girdikten sonra o tarihî binanın her tarafını görmeden bana tarif ediverdi. Dersane, banyo, mutfak, tuvalet, bahçe ve mescidin nerelerde olduğunu otururken söyleyiverdi. Peki nasıl biliyorum? deyince akşamdan yatarken burayı düşündüm sana gelecektim gece burasını rüyamda gördüm dedi.

Rüyada’ gördüğümüz bazı şeyleri uyanıkken gördüklerimizdir. Bu doğrudur. Ama görmediğimiz şeyleri de görüyoruz. Hatta bazı kişiler hiç gitmediği bir yere ilk defa vardığında “ben burayı biliyorum diyor ve gör­mediği yerleri de tarif ediyor.” O orayı daha önce rüyada görmüş, hayali-hafızaya depo edilmiştir. Bu gerçeği bilmeyen bir kısım insanlar günü­müzde ilim adına altı bin senelik Hind dininin tenasüh inancını diriltme-yeve mü’minin cennete giden yolunu cehenneme yöneltmeye çalışıyorlar.

Her ne ise gördüğümüz iyi rüyalar için Allah’a hamdedip dostlarımı­za rüyayı anlatacağız. Kötü rüyalar için de Allah’a sığınacağız. Euzü bes­mele çekeceğiz.[91]

(29) O Allahkı yeryüzünde olanların tamamım sizin için yaratan

sonra göğe yönelip yedi kat sema olarak donatan O’dur. O herşeyi bilir.

Yeryüzünde olanların tamamı bizim için, yani tüm insanlar içinyara-ülmıştır. Boş yaratılan bir şey yoktur. Müslümanlarca en sevimsiz yaratık olan domuzun bile insanlar için tabiatta bir çok faydası vardır. Onun yal­nız kendisini yemek ve derisini kullanmak bize haram kılınmıştır. Fayda­sız hiçbirşey yaratılmamıştır.

Herşey insanın faydalanması için yaratılmıştır.

Herşey Allah’a işaret ettiğinden insan için hakiki gidilecek adresi gösterdiğinden hepsi faydalıdır.

Casiye süresinin onüçüncü âyetinde yerde ve göktekilerin bize hiz­met için yaratıldığını haber veriyor. Herşey insan için hizmet eder. İnsan­da Rabbi için hizmet etmelidir.

Komünistliğin moda olduğu dönemlerde bu âyeti komünistliğe delil getiren Arap bilginleri olmuştu. Günümüzde insanlık komünistlik bela­sından kurtuldu hamdolsun. Sıra kapitalist kâfirliğe geldi.

Allah (c.c.) bu tabiattan herkesin faydalanmasını isterken İslâm hu­kukuna uygun olmak kaydıyla özel mülkiye izin vermiş.[92] özel mülkiyette toplum çıkarlarına hizmet etmeli. Yoksa İslâm’a uygun olmayan şekilde saçıp savuran sefihin malına devletin el koyabileceğini haber verir Rabbimiz[93] “Herşeyi sizin için yarattı” âyetinden anlıyoruzki yaratılan herşey bi­zim içindir, penizden yıldıza, çiçekden böceğe, karıncadan domuza ka­dar yaratılan herşeyde bizim için faydalar vardır. Al-i İmran sûresi 191’nci âyette “Rabbimiz sen bunları boşuna (gayesiz, hikmetsiz) yarat­madın” diyoruz.

Domuzun eti, kanı, derisi, kılı herşeyi bize haram ama mademki Rabbimiz yaratmıştır. O’nun da tabiatta bizim için yerine getirdiği bir gö­revi vardır.

Anlatırlar. Afedersiniz. Adamın biri hayvan pisliklerini yuvarlayan böceği görünce “yarabbi bunu niye yarattın” demiş. Sonra adam hastalan­mış Calinus’a gitmiş O’da hastasını muayene ettikten sonra “bok böcü-sünden birkaç tanesini bulup suda kaynatıp içeceksin” demiş. Zorunlu olarak dediğini yapmış ve iyileşmiş.

Biz gülünde dikeninde, bülbülünde akrebinde yaratılışında bir veya birçok faydanın olacağına inanır ye o faydaları araştırırız.[94]

(30) Hani Rabbin, meleklere: “Ben yeryüzünde muhakkak bir halife yaratacağım” demişti de, melekler: “Aaa! Yeryüzünde boz­gunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz seni hamdinle teşbih eder ve seni takdis ediyoruz” demişlerdi. Allah’da onlara “Muhakkak sizin bilmediğiniz şeyleri ben bilirim” buyurdu.

Halife: Asilin yerine geçen vekil manasınadır. Musa aleyhisselâm kardeşi Harun aleyhisselama benim yerime geç mânâsında hilafet kelime­sini kullanmıştı.[95]

Allah (c.c.)’da yer yüzünü imar etmek, insanları Allah’ın kanunlarına göre yönetmek üzere yaratığı Adem ve neslini halife olarak yaratacağını meleklere söyledi.

Melekler Allah’a olan ibadetlerine devam edeceklerini, kan dökücü birini niçin yaratacağını sorarlar Rablerinden. Allah (c.c.)’da onların bil­medikleri olduğunu, bilmedikleri konuda konuşmamaları gerektiğini ha­tırlatır.

“Yeryüzünde bir halife yaratacağım” cümlesinden Hz. Adem yaratıl­madan Önce yeryüzünün yaratıldığını öğreniyoruz. Hz. adem yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratıldı. Papazların dediği “Hz. Adem cennette yasak meyveyi yemeseydi şimdi biz cennetteydik” sözünün yanlış ol­duğunu haber veriyor.

Allah (c.c.) herşeyi bilmesine rağmen meleklerine sorması bize isti­şareyi Öğretmektedir. Rabbimizin istişareye ihtiyacı yoktur. Bize öğret­mek için.

En iyi bildiğiniz konularda karar vermeden önce siz yine de istişare ediniz.

Miraç gecesinde Peygamberimiz Hz. Musa ile namaz konusunu gö­rüşmüş ve Hz. Musa’nın tavsiyesine uymuştur. Gerçi bir kısım geri zekâlılar “Benim peygamberim Yahudiler’in peygamberine danışmaz” demişler ve bu konuda bu hadisi inkâr eden risaleler yayınlamışlardır.

Rabbimiz melekleriyle, Efendimiz Hz. Musa aleyhisselamla istişare ederek bize de istişareyi öğretiyor.

Alim huzurunda itiraz edilmeyeceğini de öğretir. Kehf sûresinde Musa aleyhisselam ile Hızır arasında geçen yolculuk esnasında Musa’nın (s.a.v.) hep itiraz etmesi ayrılmalarına sebeb oldu.

Şeytan, Allah’ın “Ademe secde et” emrine uymaması ve “Ben ondan daha hayırlıyım” demesi[96] üzerine kıymete kadar la’neti haketmiştir.[97]

Büyükler huzurunda i’tiraz yok. Anlamadığı konuda açıklama iste­mek vardır. Şeytan itiraz etti. Melekler ise açıklama istedi.

İnsanlann bir kısmının haksız yere kan akıtması bütün insanlığın kö­tü olmasını gerektirmez.

Ademin neslinden âlemlere rahmet olan nice peygamberler gelmiş­ler ve insanlara adaletin ne olduğunu öğretmişler.[98]

(31) ve Allah, Adem’e isimlerin hepsini Öğretti. Sonra onları me­leklere göstererek “eğer doğru sözlü iseniz, bunları bana isimleriyle haber veriniz” dedi.[99]

(32) Meleklerde: “Seni tenzih ederiz, senin bize Öğrettiklerinden başka bizim hiçbir .bilgimiz yok. Sen gerçekten herşeyi bilen hüküm ve hikmet sahibisin” dediler.[100]

(33) Allah: “Ey Adem, onları meleklere isimleriyle haber ver” dedi. Adem’de, meleklere isimleriyle haber verince de Allah: “Ben si­ze demedim mî, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirini. Gizle­diğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben bilirim” dedi.

Allah (c.c.) Adem’in üstünlüğünü ortaya koyarken ona öğrettiği ilmî ileri sürmüştür.

İnsanlar malları, orduları zulümleri, saîtanatlarıyla değil Allah’ın rı­zasına uygun ilimleriyle yarış yapmalıdırlar.

Bu âyeti kerîmeler ilk insanın toprakdan yaratıldığını var;şi bir hayat yaşamadığını Allah’ın Adem’e öğrettiği eşyanın isimlerini bildiğini haber veriyor bize.

Ademin diğerini artıranın ilim olduğunu öğreniyoruz.[101]

İlim Ve Kaynağı

İlmiyle kainattaki esrar perdesini yırtan, bilinen âlemden bilinmeye­ne doğru kanat çırpan insan için Allah’ın en büyük nimetlerinden birisi ilimdir.

Elest bezminde ruhen görmüş olduğu eğitim ve öğretimden sonra dünyaya gelen insan şuur altında bir hazine gibi gizlediği ba bilgiyi an­cak vücudundaki beş duyuyu harabelikten kurtarır ve onları ilim şehrinin fethi için hazırlarsa o hazineler şuur altından onu yönlendirir. Hangi ırk ve dinden olursa olsun insanlardaki iyiye ve güzele doğru bir meylin bu­lunması ve bir çiçeğin herkes tarafından sevilmesi -istisnalar hariç- susuz kalmış bir ordunun suyu görünce hepsinin aynı istekle suya yönelmesi gi­bi herkesin içindekinin dışa vurmasıdır.

Doğuştan bazı bilgileri beraberinde getiren insan daha ona rahminde canlandığı andan itibaren eğitime başlar. Annenin günde beş vakit na­mazda belirli hareketleri yaparken. Allah’dan gelen bu çocuğun ruhuna yine Allah’dan gelen Kur’an âyetlerini mırıldanarak bahar mevsiminde çam koşu, güneş sıcaklığıyla yüklü seher yelinin toprak içinde çatlayan çekirdeği harekete geçirdiği gibi rahimdeki çocuğuda tatlı bir ihtizazın içine garkeder.

Dünyaya geldiğinde kulağına üflenen ilk söz ondört asır önce yanık Bilalin dilinden çıkan ve gönülden gönüle yankılanarak gelen Ezan-ı Muhammedi ile taze beyne ilk kayıt yapılır. Çocuğun kulağına ezan okunduğunu gören bir kısım mantıksızlar -çocuk duyarmı duysa anlarmı bu boş şeylere niçin inanırsınız- dediler.

Fakat ilmî araştırmalar çocuğun ana rahminde iken duydukları şuur altına yerleşir neticesini ortaya koydu.

Avrupalı filozoflar ilmin kaynağı konusunda ihtilafa düşerlerken, merkep sırtından düşerek parçalanan mukaddes kitapların yarımşar yap­rağını buldular ve hepsi hakikat benimkisidir: Yani bütün ilim doğuştan­dır. Yok bütün ilim beş duyu ve tecrübelerledir. Hayır süje obje ilişkisi­dir, oda değil üstün bir varlığın bildirmesidir dediler.

Ancak bu mukaddes peygamberler binasının son taşı olan Efendimîz’e verilen kitap ve o kitabı tefsir eden hadislerden anladığımıza göre bilgi; doğuştan gelendir. Allah’ın öğrettikleri, rasûlünün haber verdikleri, beş duyu ile sağladığımız süje obje ilişkisi ve bu ilişkileri idrak haline getiren kalb de bir nur gibi olan aklın o ilişkileri toplayarak hamur haline getirip içinde bir şekil verip dışında söze dönüş türmesidir.

İnsanın ten ve candan meydana gelmesi de bize ruha ait bilgi ve o bilginin yollan olması gerektiğini, bedene ait bilgi ve ruha ait bilgi yolla­rının olması gerektiğini gösteriyor.

Gökleri bir dürbünün gözüyle yere indirirken gönül hep daha öteler­de kanat çırpıyor. Demekki beş duyusunun daima ilerisinde olan ve ona yönlendiren birşey var bizde. Gönlünün bilgi kanatlarını bu beşduyunun aldığı yanlışlarla besleyen tefekkür yoksunu kuru mantığa yolduranlar dünyada katı mantık kurallarının mahkumu ahirette de o duyu organlarının şehadetiyle Cehennemin mahbusu olurlar.

Alimlerin peygamber varisi olduğunu bildirir Efendimiz. Eğer Peygamberimiz miras olarak Uhud dağı kadar altın bıraksa idi bindörtyüz se­ne sonra bize bir gramı gelmezdi. Ama Allah’a hamdolsun ki, hepimiz Fatiha sûresini o mirasdan bir pay olarak almışız.

Herşey taksimle azalırken ilim çoğalıyor. O bereketli nisan yağmuru gibidir. Buhar halinde yükselir yağmur suyu olur. Çiçeği sular gül suyu olur. Kaybolmak yok. Yağmuru çöle akıtsamz yine yok olmaz buhar olur yükselir rüzgârdan atlara biner dağ yamaçlarındaki ağaçlara hayat kayna­ğı olur.

İlim nazariyatta kalmamalıdır. Hayat boyu okuyan ve kimseye fay­dası dokunmayanları ahirette kâfir çocuklarına öğretmen yapmazlar. As-hab ezberlediği âyetleri tatbikat sahasına kor sonra tekrar ezberlerdi.

İlim fazla rivayet bilmek değil, Allah’dan korkmakdır. Faydasız ilimden Allah’dan korkmayan kalbden Allah’a sığınmak gerekir. Al­lah’dan sakınanlara Allah bilmediklerini öğretir. Bu ilim öğrenilmesin an­lamına gelmez. Bir tefsire göre ilim imandan aönce gelir. Çünkü imanın ana rüknü olan Kelime-i Tevhid’i bilmek de bir ilimdir. O bilinmeden de dil ile ikrar yerine gelmiş olmaz.

Ebu Hanife: Farz ibadetlerden sonra en efdal ibadet ilimle meşgul olmakdır der. Efendimiz de âlimin mürekkebi ile şehidin kanı tartıldığı vakit mürekkeb ağır gelir der.

Ve bir hadisinde de âlimleri yıldızlara benzetir. Yıldızlar gökyüzü­nün süsü, âlimler yer yüzünün süsüdür. Yıldızlar gece karanlığını aydın­latır. Alimler cehalet karanlığını aydınlatır. Yıldızlar yolunu kaybedenle­re yön gösterir, âlimler de cennetin yolunu yitirenleri uyarır.

Allah (c.c.) Adem’e eşyanın ismini öğretti o esma sebebiyle melekler ona secde etti. Sen de eşyanın ismini ve karakterini Öğren ki, Rabbime boyun eğmeyenler Rabbimin kuluna boyun eğsin.

Allah (c.c.) Hızır’a firaseti öğretti, Musa gibi bir büyük peygamberi ona talebe yaptı. Gönül aynanı kirletme taki gönlün göz olsunda başkaları taleben olsun.

Yusufa rüya tabiri öğretildi hapisden kurtuldu. Sen de Kur’ân’ın ta’birini öğrenki şehvet ve gaflet hapsinden kurtul.

Davuda zırh yapması öğretildi devlet yönetti. Sen de teknik bilgileri elde et de ülkeler yönet.

Süleyman’a kuş dili öğretildi zaferi elde etti ve Belkısa sahip oldu. Asıl zafer iki dünya saadetidir. Sen de laboratuarda eşyanın dilini öğren.

Efendimize Kur’ân öğretildi de kıyamete kadar adı dillerde zikir ol­du. Rabbiz adıyla zikredildi.

Bu Örnekler bize bir uyarıdır. Eşyanın isimlerini Adem (s.a.v.) gibi bilmeli, çiçeklerle Lokman gibi konuşmalı (laboratuarda). Davud (s.a.v.) gibi harp sanayiini öğrenmeli ve kurmalı. Efendimiz’in varisi olup geçmiş ve geleceğin ilmi olan Kur’an-ı öğrenmeli ve yeryüzünü mescid kılmalı.

İlimsiz kuvvetin değeri olmadığı gibi, kuvvetsiz iliminde değeri yoktur.

Allah’a götürmeyen ilimde ilim değil gönül bağıdır. Muaz İbni Cebel güzel söylemiş: .

İlim öğrenin, öğrenmek iyiliktir. Talebelik ibadettir. Müzakeresi teş­bihtir. Araştırması cihaddir. Öğretmesi sadakadır. Kurbette yoldaş yalnız­ken arkadaşdır. Yalnız kaldığında konuşuverir. Fakir kalırsan yol göste­rir. Bela gelirse yardım eder. Dostlar yanında süsdür. Düşmanlara karşı silahdrr. Allah milletleri ilimle yükseltir ve onları idareci kılar.

Max Müller gibi araştırmacıların açıklamasına göre dünyadaki bütün insanların konuştuğu dillerde ortaklaşa kullandıkları dörtyüz kadar keli­menin her dilde kullanıldığı ve bu kelimelerin insan hançeresinden çıktığı sonradan öğrenmediği doğrultusundadır.

Bazılarının dediği gibi insan önce maymundu sonra iki ayağı üzerine kalktı taş’dan tak-tak sesini kargadan gakgak sesini duydu öğrendi ko­nuşmaya başladı, kuyruğunu da tren yolunda kestirdi adam oldu safsata­sını Kur’an-ı Kerîm’in bu âyetîeriyle yalanlanıyor.

Maymundan geldiğini iddia eden insanlar babasının evini kaybeden çocuklar gibi zavallıdırlar. Onların gönüllerinden tutarak babası ve ilk peygamberi Adem’i tanıtıveriniz.

İnsanın meleklere üstünlüğü ilimledir.

İslâmda devlet başkanına imam, halife veya emir-ül mü’minin denir.

İslâm’da otorite boşluk kabul etmediği için Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde cenazesini defnetmeden halife seçilmiş ve ilk halife Hz. Ebubekir’in başkanlığında Efendimiz’in cenazesi defnedilmiştir.

İmam veya halifeyi tarif ederken Cessas Ahkam-ül-Kur’an’ın da (1/68): “Peygamberlik yoluna uygun şekilde dinî işlerde kendisine uyulan kişi” denilmiştir.

Günümüzde yazılan kitaplarda ise: “Halife; dinî ve dünyevî işlerde kendisine uyulan” diye tarif ediliyor.

Bu tarif yanlıştır. Bir; dinî ve dünyevî işlerde kendisine uyulan kişi Yahudi, Hristiyan, ateist olabilir. İki; dinî işlerle dünya işlerini ayırmak sözkonusudur. Halbuki İslâm dini yeme, içme, evlenme, ticaret, ziraat, kefalet, vekalet, doğum, ölüm her konuda hüküm koyduğu için dünyada yapılan her şey şer’a uygun olarak dinidir. Şer’a uygun olmayanı da din düzeltir.

Halifenin halkına olan şefkati kişinin ailesine olan şefkatinden daha fâzladır.[102]

Halifede aranan şartlar: Akıllı olmak, ergenlik çağma varmış olmak, hür olmak, erkek olmak, ictihad derecesinde âlim olmak, adil olmak, be­deni sıhhatli olmak, cihad yapmaya müslümanların haklarına korumaya cesur olmak,[103]

(34) Hani meleklere: “Ademe secde edin” demiştik de iblisden başkası hemen secde etmişlerdi. İblis ise dayattı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

Melekler Adem’in ilmini gördüler, takdir ettiler ama secde etmediler. Secdeyi Allah (c.c.) emrettikten sonra ettiler.

Demekki Adem’e yapılan secde Allah’a yapılmıştır. Çünkü onun em­riyle olmuştur.

Müslümanların Mekke’de iken Kudüs’e doğru namaz kılmaları, Medine’de “Mescid-i Haram’a” dönülmesi emri gelince Ka’be’ye yönelmesi hep Allah’ın emrine itaattir.

İblis inceliği kavrayamadı. Kalıba aldandı ve secde etmekten kaçın­dı. Ebedi lanete uğradı.

Bu ebedi lanete uğraması bir tek secdeyi yapmamaktan değildir. Eğer öyle olsaydı vay bu müslümanların haline.

Onun ebedi lanete uğraması “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşden yarattın onu çamurdan yarattın”[104] diyerek kendisinin haklı, Al­lah’ın haksızlığını iddia etmesinden kendi mantığını Allah’ın emri ve il­minden üstün görmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu iblis denilen şeytanın meleklerden olduğunu söyleyenler yanıl­mışlardır. Rabbimiz: “İblis cinlerden idi” buyurur.[105] İnsanın insana secde etmesi yasaklanmıştır.Yusuf sûresinin yüzüncü âyetinde Yusufun kardeşlerinin Yusuf aleyhi s selama secdeleri o günün insanının saygı âdeti olduğu için yasak­lanmamıştır.Namazını geçirdiği için af isteyen kaza yapan müslüman, insan Ka’be’ye doğru secde mi edermiş, Adem Ka’be’den değerlidir diyen kâfirden değerlidir.Biz Ka’be’ye secde etmeyiz. Rabbimizin emrine uyar, O’na secde ederiz.İslâm devletinin hürriyetini sembolize eden bayrak bir metrelik bez­dir. Bir metrelik bez için ölünmez ama o bir metrelik bezin temsil ettiği dava uğruna ölündüğü gibi Ka’be’ye değil Allah’a secde edilir.[106]

(35) Ve demiştikki: “Ey Adem, sen eşinle birlikte cennete yerleş neresinden isterseniz bolbo! yiyiniz. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız. Yoksa zalimlerden olursunuz.[107]

(36) Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırdı, ikisini de bu­lundukları yerden çıkardı. Biz de: “Haydi kiminiz kiminize düşman olarak yeryüzüne inin, size belirli bir zamana kadar durak ve faide-lenecek yer vardır” demiştik.[108]

(37) Derken Adem, Rabbinden kelimeler aldı. (Ve onlarla yal­vardı da) Allah’da tevbesini kabul etti. Şüphesiz tevbeleri kabul eden ve esirgeyen O’dur.

Bu âyeti kerîmelerden yukardaki otuzuncu âyetten öğreniyoruz ki, Adem dünyaya geçici bir sûre yerleşmek için yaratılmıştır. Cennete yer­leştirilmiş, cennet nimetlerinden bolca yemeleri ve bir ağaçdan uzak dur­maları yememeleri emredilmiş.

Demek ki, emir ve yasak cennette başlamış ve Hz. Adem’le Hz. Havva cennette eğitimden geçirilmiş.

Âyette, ikiniz yiyiniz, ikiniz cennete yerleşiniz, ikiniz şu ağaca yak­laşmayınız emirleri iki kişi olduğunu gösteriyor.

Emir ve yasaklar karşısında erkeklerle kadınların eşit olduğunu da göstermektedir.

Şeytan her ikisininde ayağını kaydırdı ve onların cennetten çıkmalarina sebeb oldu.

Hıristiyanların “Eğer Adem o yasak meyveyi yemeseydi, şimdi cen­nette olacaktık” sözünün yanlışlığını otuzuncu âyet ortaya koymuştur.

Cennette yasaklanan meyvenin ne olduğu bize bildirilmemiştir. Demekki öğrenmenin faydası yok.

Faydalı olan bu dünyada bize yasaklanan şeylere yaklaşmamaktır. Şeytanla olan düşmanlığımız kıyamete kadar devam edecektir.

Hz. Adem Rabbinden öğrendiği kelimelerle pişmanlığını itiraf etti. Rabbine Rabbinin kelimeleriyle ikisi birlikte dûa ettiler.

“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi afvetmez ve acı­mazsan biz hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler.[109]

Rahman ve Rahim olan Rabbimiz rahmetinden afvetmesi için kendi­sine nasü yalvaracağımızı da öğretiyor.

Tevbe: Pişmanlık ateşiyle gönüle konan günahı yakmaktır. Bir daha aynı günahı işîememeye karar vermektir.

Tevbe günahın cinsinden olduğundan yıktığını yapmaktık.

Hz. Adem ile Hz. Havva’ yeryüzüne indirilir, fakat nereye indirildiği bildirilmiyor. Tefsir kitaplarında Adem (s.a.v.)’in serendip adasını, Hz. Havva için Cidde’yi iniş yeri olarak açıklarlar ama bu konuda Kur’ân ve sünnetten bize bir açıklama olmadıkça kesinlik ifade etmez.

Hz. Adem, Hz. Havva, şeytan, yılan, Tavus kuşu ile birlikte birçok uydurma hikayeler anlatılmıştır. Biz bu uydurmalara inanmayacağız.[110]

(38) “Hepiniz oradan inin. Sonra benden size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar” dedik.[111]

(39) Küfre saplanan ve âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateşin ya­ranıdırlar ve orada ebedi kalıcıdırlar.

Yeryüzüne indikten sonra Allah (c.c.) insanı başıboş bırakıverme-miş, Adem’i kendine peygamber olarak seçmiş[112] ve ona hidayet rehberi olarak on sahifelik kitap indirmiş.[113]

Allah’ın dinine uyanların iki dünyada da korkusu olmaz ve üzülmez­lerde.

Niye korksunlar ki? Korktuklarım yaratan Allah’a sığınmışlar. Al­lah’ın hidayetini, âyetlerini inkâr edenlerse ebedi cehenneme girerler.

Çünkü kâfirler tabiattan herşey Allah’ı zikrederken bunlar inkâr edince yaratıcıya karşı isyanla yaratılmışa karşı saygısızlık yapıyorlar.

Herşey rabbini zikrederken bunlar inkarla tabiattaki teşbih ve hamd velvelesini zevkini safasını bozuyor ve pis, kokulu görültüye çeviriyorlar.[114]

(40) Ey İsrail oğullar, size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, bende ahdinizi yerine getireyim ve ancak benden korkun.

Allah (c.c.) bize konuşmanın adabını da öğretiyor. Bugün dünyanın en zalim milleti olan Yahudiler’e İslâm’ı tebliğ için konuşurken, “Ey İsra­il oğulları” diye başlamamız gerektiğini öğretiyor. Yani biz onlara “Ey peygamber çocukları” diyoruz. Çünkü İsrail, Yakup peygamberin adıdır.

Bu insanlara biz “Ey Yakup peygamberin çocukları” diye konuşma­ya başlarsak geçmişlerinin iyi taraflarını hatırlatırsak bizi dinlemelerini sağlaya biliriz.

“Nimetimi hatırlayın” buyuruyor. Fatiha sûresinde gördük ki, Nimet Allah’ın insanlara verdiği dosdoğru yoldur. Maide sûresi üçüncü âyetinde Nimet dindir. Ve o dinin insanlara kazandırdığı devlettir.[115]

Dühan 27’de nimetden kasıt yiyecek ve içeceklerdir.

Allah (c.c.) bu âyette hepisini kasdetmiştir. Peygamber ve Tevrat ni-metiyle onlara devlet nimetini lütfetmiş sonra köle olarak çalıştıkları Mı­sır’a efendi olarak girmişler.

Al’i İmran sûresinin 103’ncü âyetinde nimetten kasıt dostluktur. Al­lah İslâm sebebiyle düşmanları dost eyledi, işte bu da bir nimettir diyor.

Bizi Şu mekanda toplayan ve dost eden İslâm nimetidir. İslâm sebe­biyle burada toplamasa idüc bir başka yerde toplanıp birbirimizin kasası­na, kesesine göz dikmiş olarak toplanabilirdik.

Bugün biz namus mefhumuna inanıyorsak bu İslâm’ın bize verdiği bir nimettir. Kendisi Türk, adı Türk adı olan.ama imanını yitiren bir avuç insan basın yoluyla “namus neyimiş” “herkes hayvanlar gibi özgür olma­lıdır” diyorlar. Bizi bunlardan ayıran yalnız İslâm nimetidir.

Rabbimiz “Ey israil oğullan, size bağışladığım nimetimi hatırlayın” dediğinde Medine’deki Yahudiler devlete sahip değillerdi. Günümüz Yahudiler’i de İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından milyonlarcası yakıldı. Dünyanın çeşitli yerlerinde dağınık haldeler. Filistin’dekiler bir devletcik kurmuşlarsa da ateş üstünde oturur gibiler.

Peki bu âyet niçin onların nimetinden bahsediyor?

Ecdadınız bu nimete sahipti. Onlar peygambere iman etti, Tevrat’a göre hareket ettiler ve devlete, nimete sahip oldular. Siz yine tekrar aynı nimete sahip olmak mı istiyorsunuz? buyurun, işte Kur’ân, işte peygam­ber.

Şimdi bu âyet bizi de ilgilendirir. Bizim ecdadımız Kur’ân’ı gönülle­rine aldıktan sonra Malazgirt’ten, İstanbul’dan Viyana’ya kadar varmışlar. Üç kıtayı adaletle yönetmişler.

Siz de böyle bir nimete ermiş, ecdadın çocuklarısınız. Onların sarıl­dığı kitaba sarılırsamz aynı devlete ve nimete erişirsiniz.

Peygambere itaat edip isyan etmeyeceğiz konusunda verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de dünyada devlet ahirette cennet vereceğim, sözü­mü yerine getireyim.

Bu İslâm yolunda yürürken karşınıza dikilen şeytan ve şeytanın yar­dımcıları olan kâfirlerin askerleri silahları ve her türlü planlarından kork­mayın, yalnız benden korkun buyurur Rabbimiz.[116]

(41) Beraberinizdeki (Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğim (Kur’ân)’a iman edin. O (Kur’ân)’ı inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve benim âyetlerimi az bir para karşılığında satmayın ve ancak ben­den sakının.

Şu günlerde birileri çıkmış ve “Yahudiler’in Kur’ân’a iman mecburi­yeti yoktur, onlar da bu halleriyle cennete gidecektir” diye broşür dağıtı­yor.

Rabbimiz ise Yahudiler’e “Şu elinizdeki Tevrat’ı doğrulayan Kur’ân’a iman edin, ilk inkâr eden siz olmayın” diyor.

Küfürde öncülük yapmayın. Çünkü siz kitap hakkında bilgisi olan bir toplumsunuz. Müşriklerden daha yakınsınız kitaba.

Küfürde, yalanda, haram yemede, faizde, meyhane açmada, kumar­hane yapmada ve diğer kötülüklerde Öncülük yapmayın.

“Âyetlerimi az para karşılığında satmayın.”

Az para karşılığında satılmazsa çok para karşılığında satılabilir mi? Dünya ve içindeki altın, gümüş dolar, riyal, mark, lira, ruble, yen hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah’ın bir tek âyeti konul­sa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.

Zamanla papazlar ve hahamlar krallardan aldıkları para karşılığında İncil ve Tevrat’ın içine krallara itaatla ilgili sözler sokulmuş bir kısım âyetler de kaldırılmıştır.

Günümüzde Allah’a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı kaldırıl­mış ama az para, mekam, mevki karşılığında âyetlerin mânâsını açıkla­mama yolu denenmiş. Yıllarca ahkâma ait âyetler gündemden kaldırıl­mış. Son zamanlar da bir kısım gayretli müslümanlar bu ahkâma dair âyetleri de açıklamaya başlayınca bir kısım satılık kalemler “O âyet Ya-hudiler’le ilgilidir, bu âyet Hıristiyanlarca ilgilidir, bunlar ise Mekkeli müşrikler hakkında nazil olmuştur” diyerek bizi ilgilendirmediğini söyle­meye başladılar. “Sebebi nüzul, âyeti tahsis etmez” kaidesini görmezlik­ten geldiler. Yani Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı Yahudiler’e bir kısmı Hıristiyanlar’a diğerleri de Efendimiz zamanındaki Mekkeli ve Medineli insanlara hitap ediyor, bizi ilgilendirmez denirse Kur’an bize hitap etmez mânâsı çıkar ki, Neuzübillah.

Hak yolda yürür, paraya makama boyun eğmezsen boynunu eğmek için üzerine gelirler. Sakın onlardan değil yalnız benden sakınınız.[117]

(42) Hakkı batıla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.

İnsana zehiri billur kâsede bal şerbeti içinde verirler.

Müslümanı sapıtmak için gelenler kâfir kıyafetinde gelmezler müs-lüman kıyafetinde gelir. Allah’ın âyetlerinden hareket ederek kâfirlerin sistemleri ile Kur’ân’ın uyuştuğunu açıklamaya çalışırlar.

Gizlemek ise Efendimiz zamanında Tevrat ancak birkaç kişinin elin­de vardı. Ve onlar istemediklerini okumazlardı. Peygamber Efendimiz ve Kur’ân’dan haber veren âyetleri okumuyorlardı.

Bugün ise çağdaş kâfirler Kur’ân dili Arapça’nın okunup yazılmasını yasaklamışlar. Okuyup hafız olan değerli insanlarımız okuduğunun ne anlama geldiğini bilmezler. Bunları bu hale getirenler de gizleme işlemini yapıyorlar.[118]

(43) Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rüku’ edenlerle be­raber rüku’ edin.

Bu âyette: Namaz kılmak ve zekât vermek Yahudiler’e emrediliyor. “Onlara emrediliyor bizi ilgilendirmez” diyemeyiz. “Rüku edenlerle bera­ber rüku ediniz” emrine dayanarak cemaatla namaz kılmak vacipdir de­mişler. Hanefıler’e göre cemaatla namaz kılmak müekked sünnettir.[119]

(44) Siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutuyor musu­nuz? Halbuki kitapta okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?

Dünyanın en büyük kahramanlık destanını yazan Firdevsii Tus’i ge­celeri dışarı çıkamayacak kadar korkakmış.

“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” sözünü söyletenlerden olma­yalım. Korkarken kahramanlık marşları okumayalım.

Cimriyken cömertlikden dem vurmayınız.

İçki sofrasında çocuğunuza içkinin zararından bahsetmeyin.

Peki kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır?

Hayır. Burada yasaklanan kötülük yaparken iyiliği emretmek değil. İyilik yaparken kötülük yapmaya devamı yasaklar.

Yani siz iyiliği emrediyorsunuz. O halde kötülüğü de terkediniz den­mektedir.

Eğer Allah’a olan sözünüzü yerine getirirseniz, yalnız Allah’dan kor-karsanız, Allah’ın âyetlerini para karşılığında satmazsanız, namazı dos­doğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, cemaatla beraber rüku ederseniz, iyi­lik yapar, iyiliği emrederseniz şeytan ve onun yardımcısı olan şeytanlaş-mış insanlar maddî ve manevî zarara vermek için karşınıza dikilebilirler işte o zaman,[120]

(45) Sabır ve namazla (Allah’dan) yardım isteyiniz. Muhakkak bu huşu sahibi insanlardan başkasına ağır gelir.[121]

(46) Onlar (huşu sahibi olanlar) gerçekten Rablerine kavuşacak­larını ve ona döneceklerini bilirler. Sabır ve namazla yardım isteyiniz. Peygamber Efendimiz Hz. Bilale “Bizi rahatlat ya Bilal” diyor. Bilâlde (r.a.) ezan okuyor ve müsîümanlar namazla huzura kavuşuyor ve dinleniyor ve güçleniyor. Sabır, düşmanlar dinime karşı harp açıp meydanları tuttuklarında ka­pıları kapatıp içerde “ya sabır” çekmek değildir. Sabır ateş hattında yapılan sabırdır.

Hz. Ömer’e Küfeden mektup yazmışlar ve sormuşlar: Bizim burada gücü yettiği halde zina etmeyenler var. Birde gücü yetmediği için yap­mayanlar var. Bunların durumu eşit midir?

Hz. Ömer “Gücü yettiği halde yapmayan sevaba girer. Öbürüne ise sevap da yoktur, günah da yoktur” buyurur.

Emredilenleri yerine getirmede sabır, yasaklananlara uymada sabır.

1402 yılında Ankara’da Yıldırım Beyazid’i döven Timur’a “Başanyın sırrı nedir” demişler. Timur, soruyu soranın ağzına kendi parmağım, onun parmağını da Timur kendi ağzına almış karşılıklı ısırmaya başla­mışlar.

Karşılıklı ısırırlarken adam aaaaaaaa diye ağzını açarak bağırmış. Ti­mur kendi parmağını çekmiş ama adamın parmağını ısırmaya devam et­miş. Sonra bırakmış ve “Bak harplerde böyledir. Sen aaaaaaa diye ağzını açarak bağırınca benim işime yaradı, parmağımı kurtardım ama bu bağır­ma senin parmağına fayda vermedi.

Sıcak su kaplıcalarından birinde insanlar ayaklarını suya sokuyorlar ve kaç saniye tutacağız diye yarışıyorlar. Birinci gelen bir saniye daha fazla duruyor o kadar. Yani bir saniye fazladan sabırla birincilik kazanı­lır.

Harplerde de bu böyleymiş. İki tarafda geri çekilmeyi planlarken ön­ce çekilmeye başlayana öbürü saldırıyor ve kazanıyor.

Bu namaz ve sabır Allah’dan korkanlara ağır gelmez.

Allah’dan korkmakda Allah hakkında bilgi edinmekle olur. “Allah varsa beni çarpsın” diyen imansız aslanın başına konup da “hani aslan ne­redeyse karşıma çıksın” diyen sinek gibidir. “Bire sinek, aslandan kork­mak için ceylan olmak gerekir.”

“Allah’dan ancak âlim kulları korkar.”[122]

(47) Ey İsrail oğulları! Size verdiğim ni’metlerimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.[123]

(48) Öyle bir günden korkun ki, o günde kimse bir diğeri adına

bir şey ödeyemez. Kimseden (izinsiz) şefaat kabul olunmaz, ondan bedel alınmaz ve onlara yardım da yapılmaz.

Kırkıncı âyette hatırlatılan nimet bu âyette de hatırlatılmakta ve Nimet’in ne olduğu açıklanmakta.

Nimet bu âyette o günün insanları arasında en üstün makam ve mevkiyi almak, firavunu ve zulmünü devirip yerine adil bir devlet kurmak, köle iken İslâm nimetiyle hürriyete kavuşmak en büyük nimettir.

Yahudilere ve bize şöyle denmektedir: Eğer bu peygambere ve getir­diği kitaba iman eder ve onun emir ve yasaklarına uyarsanız yine aynı devlete ulaşırsınız.

İslâm nimetine sanlınız, o sizi iki dünyada da kurtarır. Yoksa kimse diğerinin yerine ceza çekmeyeceği bir günden sakının. Bu dünyada baba oğlunun yerine hapisde yatabilir. Onun cezasını çekebilir. Suçunu üstle­nebilir. Ama ahiretin azabının dehşeti karşısında kişi kardeşinden, anne­sinden, babasından, arkadaşından, oğlundan kaçar. Herkes kendi derdiyle meşgul olur.[124]

Maymunu yavrusuyla beraber boş bir kazanın içine koymuşlar altın­dan ateşi yakmışlar. Ayaklan yanmaya başlayınca yavrusunu kucağına almış. Ateş şiddetlenince ayaklarını kaldırıp indirmeye başlamış. Daha da şiddetleniverince yavrusunu altına koymuş ve yavrusunun üstüne çıkmış.

İnsanın merhameti daha fazladır; Bu dünyada sen yanma ben yana­yım diyen fedakâr insan çıkmıştır. Ancak ahiretin azabının şiddetini bile­cek durumda değiliz.

Bizi yaratan, bizi bizden iyi bilen Allah (c.c.) birbirimizden kaçaca­ğımızı haber veriyor.

Şefaat ta kabul edilmez. Bu dünyada işlerini aracılar ile yürütenler orada aracı bulamayacaklardır.

Müminler Allah (c.c.) iman edip emirlerine ve yasaklarına güçleri oranında uydukları için bazı günahları için Allah’ın şefaat izni verdiği zatlar şefaat edeceklerdir.

Ayet-el-kürsi[125] Allah’ın izin verdiklerinin şefaat edece­ğini haber verir.

“Şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez.”[126] Ayeti şefaat edenlerin olacağını haber verdikten sonra kâfirlere bu şefaat edenlerden fayda olmadığını bildirir.

Dinime değerli hizmetlerde bulunanların da şefaat edeceğini hadis-i şerifler haber verir. Ancak Mahmut Toptaş hoca şefaat edecektir diye şa­hıs ismi vererek konuşmayın. Peygamberler müstesna.

Biz şöyle dûa edelim: Yarabbi şefaat izni verdiğin şefaatcılann şefaatından bizi mahrum etme.

Ahirette yapılan kötülükler karşılığında fidyede kabul edilmez. Bu dünyada parayla, malla, makamla işlerini görenlere öbür dünyada parala­rı, unvanları fayda vermeyecektir.

idi arabın dilinde hayvanın yükünün bir tarafındakine denir. Türkçe karşılığı denkdir. Adi de aynı kökdendir idi maddî olan denke denir. Adi ise manevî, süpjektif olana denir.

Şefaat çift mânâsına gelir. Şefaat eden aracı suçluya destek olarak ikileştikleri için bu ismi alır.[127]

(49) Yine hatırlayın o vaktiki sizi işkencenin en kötüsüne götü­ren, oğullarınızı öldürüp kızlarınızı diri tutan, firavunun hanedanın­dan biz kurtarmıştık. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imti­han vardır.

Demekki bir milletin ecdadına yapılan iyilik veya kötülük torunları­na da yapılmış gibidir.

Binlerce sene önce firavunun yaptığı kötülük ve Rabbimizin yaptığı iyilik binlerce sene sonra gelen İsrailoğullarına hatırlatılarak İslâm’a dön­meleri istenmektedir.

Günümüzde devletler arası ilişkilerde de geçmişe önem verilir. Yüz sene önce dost olduğu devletle düşman olduğu devlet bir tutulmaz.

Çocuk anne ve babasının özelliklerini genleriyle torunlarına taşıdığı gibi milletlerde millî özelliklerini, dini özelliklerini taşırlar.

Ancak kültür, inanç değişimiyle millî akışın yönü değiştirilebilir. Yahudiler’den müslüman olanlar, Mısırlı kıptılerden müslüman olanlar; Hıristiyanlar’dan müslüman olanlar, Türkier’den müslüman olanlar dinde kardeş olunca yepyeni bir devlet oluşturmuşlar ve devlet nasıl olurmuş, millet neyimiş, milliyet nasıl olmalıymış bütün insanlığa öğretiverdiler.

Firavunun çevresindeki danışmanları, tarih profesörleri, sihirbazları firavuna İsrail oğullarından peygamberler geldiğim ve kralların zulmüne saltanatına son verdiğini haber verirler. Mısır’daki bu köle gibi çalışan İs­rail oğullarından da böyle birinin çıkabileceğini, Mısır’a köle olarak geti­rilen Yusuf un birkaç sene sonra Mısır devlet başkanı olduğunu söylerler. Çare olarak da erkek çocuklarının öldürülmesin teklif ederler. Kız çocuk­larını Öldürmüyorlar. Çünkü İsrailli kadınlarla kiptiler evlenerek kıptıla-nn soyunu çoğaltıyorlardı.

Günümüzde firavunun görevini üstlenen kâfirler genellikle halkı müslüman olan ülkelerde doğum kontrolüne hız veriyorlar. Firavun yal­nız erkekleri öldürüyordu. Günümüzde ise hem erkekler hem kadınlar öl­dürülüyor.

Kâfir Batı’da endişesi müslümanlar tarafından ülkesinin ele geçiril­mesidir. Çünkü kendi kadınları güzelliğim bozulmanın diye doğum yap­mıyor.

Tarihde zengin ve güçlü Galyalılar’ın doğum kontrolü yapıp fakir frankların doğum kontrolü yapmamaları sonucunda birgün gelmiş fakir franklar zengin Galgalılar’ı işgal edip tarihden silmişlerdir.

Bugün Fransız, Alman, Hollanda siyasileri, yazar çizer takımları arasında “Eğer bu nıüslümanların artışı Önlenemezse ikibin yirmi yılında cumhurbaşkanı Mitterrand’ın yerinde Muhammet isimli birini, Kohl’un yerinde Ali isimli birini görebiliriz” tartışması var.

Alman kadınlarını doğum yapmaya teşvik etmek için çocuk sayısı arttıkça çocuk parasını da artırmışlar ama bu kanun müslüman Türk işçi­lerinin işine yaramış.

Anne açı çekmeyince yavrusunu kokiayamaz. Çekirdek çatlamayınca çiçeğe dönüşemez. Belâların ardından devlet ve cennet geliyor.[128]

(50) Hani denizi yarmış sizi kurtarmıştık ve siz bakarken fira­vun ve ailesini (ordularını) suya batırmıştık.

Belâlara sabredenler muradlarına eriyorlar. Kölelikden kurtuldukları gibi zalim efendileri gözlerinin önünde suyun içinde boğularak geberiyor.

Musa aleyhisselâm firavunun sarayında bir eli yağda bir eli balda yaşarken sarayda nimetler içinde köle olarak yaşamaktansa çölde Allah’a ibadet ederek hür yaşamayı tercih etti.

Günrümüzde bir kısım insanlarımız Musa aleyhisselâma akıl verir­ler. “Sarayda kalsaydı. Çaktirmasaydı. Oradan içten oysaydı” derler. As­lında bu Musa aleyhisselâma akıî vermek değil, haşa Allah’a akıl vermek­tir. Çünkü Beni İsrail’i Mısır’dan çıkarma emri Allah’dan “gelmiş ve Musa aleyhisselâm da o emir üzerine çıkarmıştır.

Düşmanın gücünü gözünüzde büyüterek cihaddan geri durmayınız. Rabbim hesap etmediğiniz yerden yardımını gönderir.[129]

(51) Hani Musa’ya kırk gece vadetmiştik. Sonra siz onun arka­sından kendinize zulmederek buzağıyı tanrı edinmiştiniz.[130]

(52) Sonra bunun ardından şükrediniz diye sizi afvetmiştik.

Birkaç günlüğüne halkdan ilgiyi kesip Hakla beraber olmak bütün peygamberlerin hayatında vardır.

Musa aleyhisselâm kırk gün Tur dağında itikafda kalıyor. Peygam­ber Efendimiz de Medine’ye hicret ettikden sonra her sene Ramazan ayı­nın yirminci günü sabah -namazından Ramazan bayramı birinci günü bay-ram namazına kadar mescidde itikafa çekilirdi.

Zaman içinde müslümanlar Ramazan’daki itikafı yerine getirdikleri gibi Musa aleyhisselâmın sünnetine uygun olarak kırk gün tekkelere ka­panarak halkdan ilgiyi kesmişler ve bu uzletin adına da çile demişler. Farsça’da çile kırk demektir. Çilehane ise kırkgün kalınacak yerdir. .Yok­sa Allah’ı zikretmek insan için bir zorluk meşakkat, çile değildir.

On günlük veya kırk günlük bu halvet akünün, şarj olması gibidir. Peygamberlerin hayatı, mücadeleleri, planlan, başarılan gözden geçirilir ve çıkınca neyi nasıl yapacağına karar verir ve bir sene uygulamaya kor.

Musa aleyh i s selâmın yokluğunda Harun aleyhisselâmı dinlemeyen bir kısım Yahudi eski Mısır dininin tanrısı olan sığınn bir heykelini yapa­rak tapınmaya başladılar. Allah (c.c.) tevbe edenlerin suçu ne olursa ol­sun afvedileceğini bildiriyor bu âyetlerde.

Günümüz putperestlerine kapı aralanıyor.[131]

(53) Hani hidayete eresiniz diye Musa’ya kitabı, hakkı batıldan ayıranı vermiştik.[132]

(54) Hani Musa kendi milletine: “Ey milletim! Siz buzağıyı tann edinmekle kendinize zulmettiniz. Yaratanınıza tevbe ediniz. Nefisle­rinizi öldürünüz. Bu Rabbiniz katında sizin için daha hayırlıdır. O tevbenizi kabul eder. O tevbeleri çok kabıil edendir, merhamet eden­dir” demişti.

Hak ile batılın, iyi ile kötünün ayırt edicisi Allah’ın indirdiği kıtapdır. O kitaplar olmasa idi insanlık hak ile batılı ayırt edemezdi.

Hâlâ günümüzde yasaîann değişip durması hakiki doğrunun buluna­mamasının delilidir.

Musa aleyhisselâm Tur’dan dönüşünde halkının buzağıya taptığını görünce halka “siz böyle yapmakla kendinize zulmetmiş oluyorsunuz” der. ‘Yaratanınızı bırakıyor, yaratılana tapıyorsunuz. Buzağıyı bırakın ya­ratıcınıza tevbe ediniz” buyurur.

“Nefislerinizi öldürünüz” bu bölüm birkaç ay önce gazetelerde gün­deme geldi. Gazetelerin açıklamasına göre “intihar edin” anlamına geli­yormuş. Halbuki bu “nefislerinizi öldürünüz” bölümü nefislerin azgınlığı­nı sapkınlığını giderin öldürün mânâsına geldiği gibi, buzağıyı ilah edi­nen ve insanları dinden döndürenleri Öldürün mânâsına gelir.

Dinden dönen öldürülür mü? Olurmuymuş böyle şey diyen kâfirlerle, “dinimizde böyle şey yoktur” diyenler dini bilmedikleri gibi devlet düzenini de bilmemektedirler.

Arılar ballarını korurlar. Çiçekler dikenleriyle güllerini korurlar. İn­sanlar da devletlerini korurlar. Vücudlannda kanser olan tedavisi müm-kin olmayan parçayı kesip attığı gibi toplum vücudunda üreyen ur’u da tedavi edemezse keser atar.

Ama kişi yaptığına tevbe ederse Allah tevbeleri kabul edendir. Afvedicidir. Merhametlidir.[133]

(55) Hani: “Ey Ivlusa! Biz Allah’ı apaçık şekilde görmeden sana inanmayız” demiştiniz de siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpı ver­mişti.

Günümüzde bir kısım kâfirlerin “Biz laboratuarda incelemediğimize, görmediğimize inanmayız” sözleri yeni değil. Daha önce söyleneni tek­rarlıyorlar. Aklımızı görmüyoruz ama varlığına inanıyoruz. Bakır telden geçen elektrik ceryanını görmüyoruz ama ışığından varlığını kabul ediyo­ruz. Gökyüzünde milyarlarca yıldızı ayı, güneşi yaratan, ısıtan Allah’a biz inanıyoruz.

Kör insan bastonun yol gösterdiğine inanır. Ama köre göre gözlüğün hiçbir önemi yok.

A’raf sûresi âyet 155’de Mikat ta Hz. Musa ile beraber yetmiş kişinin olduğunu haber verir.

Bir milletin içinden seçilen yetmiş kişinin işlediği suçdan dolayı hepsinin cezalandırıldığını haber verir.

Seçenler seçdiklerine dikkat edsinler. Ona vekaleti verince onun yaptığı her hata seçeni de sorumlu tutar.

Günümüzde yönetenlerin yaptığı hatanın cezasını millet çektiği gibi.

Enfaî sûresinin yirmibeşinçi âyetinde

“Şol fitneden sakının ki, o yalnız zâlimlere dokunmakla kalmaz (mazlumlara da dokunur)” buyurur.

Bulaşıcı hastalıklar bir şehre girdiklerinde yalnız hastalara bulaş­mazlar. Sıhhatli olanlara da bulaşırlar.[134]

(56) “Öldükten sonra sizi dirilttik. Olaki şükredersiniz.”

Yıldırımın çarpmasından sonra yeniden diriltilmişler. Gözleriyle öl­düklerini gördükten sonra diriltildiklerini gören bu insanlardan birçoğu samimiyetle Rablerine dönmüşler.[135]

(57) Bulutla sizi gölgelendirdik ve üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz rızkın en güzelinden yiyin. Onlar bize zulmetmediler, ancak kendilerine zulmettiler.

Hayatınızda hiçbir şekilde rızık endişesiyle Rabbinize olan hizmeti terketmeyiniz. Rabbinizden sakınırsanız o size hiç hesap etmediğiniz yer­den nzık verir.

İbrahim aleyhisselâm put yapımcısının oğlu olarak çağında en rahat bir insan idi. Ancak çağındaki zalim devlet başkanı olan Nemrud’un köle­si gibi yaşıyorlardı.

Köle olarak yağlı ballı bir hayat yaşamaktansa Allah’a ibadet ederek hür yaşamayı tercih eden İbrahim aleyhisselârna ot bitmeyen Mekke’de zemzemi çölden çıkarmış ve orayı bereketli kılmıştır.

Musa aleyhisselâm da firavunun sarayında yağlı ballı köle hayatı ya­şamaktansa çölde hür bir şekilde Allah’a ibadet etmeyi tercih edince Al­lah çölde su verdi. Yanıtlasınlar diye güneşin önüne bulut gerdi. Kudret helvası, bıldırcın kuşuyla besledi.[136]

(58) Hani “şu şehre girin, orada dilediğinizden bolca yiyin, kapı­sından secde ederek girin ve Hıtta (bağışla bizi) deyin ki biz de hala­larınızı bağışlayalım. Biz iyilik yapanları artırırız” demiştik.

Çölden şehre inmeleri emrediliyor. Kırk yıl çölde dolaşırken korkak nesil ölmüş yerine korkusuz yepyeni bir nesil gelmiş ve o yeni nesille Kudüs’ün fethi emrediliyor.

Hep parayı, altını ve dünyayı seven bu İsrail oğullarına Rabbim emirlerini verirken “Orada bolca yiyin” diyerek dünyalık da gösteriyor.

Kapıdan girerken gururla, kibirle değil Rabbe secde ederek girin.

Peygamber Efendimiz Mekke’nin fethinde şehre girerken atının üze­rinde atının yelesine doğru eğilmiş olarak girdiği rivayet edilir.

Şehre girerken “Hıtta deyiniz” emriyle af isteyin mânâsı da vardır. Bir de fethettiğiniz ülkenin insanlarına genel af ilan ediniz mânâsı da var­dır.

Günümüzde zina, faiz, rüşvet, hırsızlık, içki, isyanla meşgul insanlar İslâm gelince Öldürüleceklerini zannederler.

Halbuki Efendimiz Mekke’yi fethettiğinde bütün suçlulara genel af ilan etmiştir. Çünkü İslâm’ın hakim olmadığı yerde işlenen suçlardan do­layı suçluyu cezalandırmaz. “Kanun geçmişse şamil değildir.”[137]

(59) Zulmedenler ise kendilerine söylenen sözü başkasıyla değiş­tirdiler. Biz de zulmedenlerin üzerine fasıkhklanna karşılık olarak gökyüzünden azap indirdik.

Şimdi Tevrat’ı tahrife başlıyorlar. “Hıtta” yerine Hınta diyorlar. Yani “Biz Allah’dan afvetmesini değil buğday istiyoruz” diyorlar.

Günümüzde bana ekmek lazım, iman lazım değil diyen insanlarda yeni birşey söylemiyorlar. Yahudi’nin yolundan yürüyorlar.

Kızına damat, oğluna gelin ararken, kendisine arkadaş ararken dinî güzelliğine, ruh asaletine değil de kasasına ve kesesine bakanlar Yahudi huyundan mikrop kapmış insanlardır.[138]

(60) Hani Musa kavmi için su istemişti de, biz de ona: “Asa’nla taşa vur” demiştik. Bunun üzerine oniki pınar fışkın ver misti. Her­kes içeceği yeri bilmişti. Allahın rızkından yiyin, için yeryüzünde bozgunculuk yaparak haddi aşmayın.

Çölün ortasında Allah’a ibadette hürriyeti bulanlar Mısır’ın içinde köle olarak yaşamaya çölde hür yaşamayı tercih edenler Rabbimiz tara­fından bulutlarla gölgelendirilir, bıldırcın etiyle beslenir, kudret helvasıy-la doyurulunca abdest almak, temizlik yapmak, yanan ciğerlerini söndür­mek içinbuz gibi su isterler.

Musa aleyhisselâm ellerini kaldırır ye Rabbinden su ister. Rabbimiz-de “Asa’nla taşa vur” buyurur. Yani dûa el ve dille olmalıdır. İnsan kendi Üzerine düşeni yaptıktan sonra Rabbine yönelmelidir. Evlenmeden çocuk istenmemeli. Tarlaya tohum atıldıktan sonra ürün istenmelidir.

Sıcak yataklarda yatarken “düşmana bizi galip getir Ya Rabbi” diye dûe etmek yerine Talût’un askerleri gibi düşmanla karşı karşıya gelip kı-lınçlar çekildiğinde dûa edilmeli.[139]

(61) Hani siz “Ey Musa! Biz bir çeşit yemeğe dayanamayacağız. Rabbine dûa et de bizim için yeryüzünün bitirdiği sebze, hıyar, sar-mısak, mercimek ve soğan çıkarsın” demiştiniz de (Musa): “Değerli olam daha değersiz şeylemi değiştirmek istiyorsunuz? Mısır’a inin, şüphesiz orada istediğiniz şeyler var” demişti. Onlara zillet ve mes­kenet damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu, Alah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ne­deniyledir. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir.

Gözünün önünde yavrusu öldürülmüş, ekmeği elinden alınmış, evi üstüne yıkılmış ve böyle bir ortamda doğmuş, büyümüş insanlardan köle­lik, eziklik, siliklik özelliğini birden silip atmak tertemiz mücahid müslüman yapmak çok zor.

Bunlar düşünmemeye alıştırılmışlar. Firavun emredecek bunlar ya­pacak.

Musa aleyhisselâm bunlarla yepyeni müslüman, hür bir dünya kur­mak için küfrün pisliğinden uzaklaştırır. Çölde bıldırcın eti, kudret helva­sı yedirip buz gibi su içirip Tevrat ile onları eğitip Kudüs’ü fethetmek için onları kampa alır ama onlar soğanı, sarımsağı, kabağı özlerler.

Bunlar heîâl rızıklardır. İstekleri dine aykırı değildir. Ancak bunlar Musa aleyhisselâmın denetim ve gözetiminde özel eğitim görmekteler. Burada Musa (s.a.v.)’nm verdiği yenir, dediği tutulur.[140]

(62) Şüphesiz müminler, Yahudi olanları Hıristiyanlar ve Sa-bü’nden Allah’a ve ahiret gününe iman edip ameli sal in yapanların mükâfatları Rablerindendir. Artık onlar için korku yoktur, onlar üzülmezler de.

Bu âyet-i kerîme cennete yalnız Allah’a, Rasûlüne kitaplara ve kitap­ların bildirdiğine iman edip güzel işler yapanların gireceğini haber ver­mektedir.

Mevlana Celaleddin’i Rumi’nin “Her ne isen gel. İster Yahudi, ister Hıristiyan, ister Mecusi, ister putperest ol yine de gel. Bu kapı ümitsizlik kapısı değildir. “Bu kapı”dan kasdı, türbesinin kapısı değildir. O kapı ağaçdan yapılmıştır. “Bu kapı”dan kasdı İslâm’dır.

İslâm’a giren kişi hangi dinden olursa olsun ırkı, rengi, dili İslâm’ın boyasıyla boyanınca o cennete gidecektir.

Geçmişte Musa aleyhisselâma, İsa aleyhisselâma, ibrahim aleyhisselâm ve diğer peygamberlere ve onlara inen kitaplara inananlar da bizim kardeşlerimizdir. Onlarda cennete girecektir.

Bu âyet-i kerîme Maide sûresinin 69-ncu âyetinde biraz değişiklikle tekarrlanmaktadır. Elmalı Hamdi Yazır_ merhum Maide sûresinde bu âyetin tefsirini otuziki sayfa uzatmış. Çünkü Fransızlar, Cezayir’i işgal edip iki milyon insanı çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden öldürdükten sonra Cezayirliler1 in evlerine hakim olup gönüllerine hakim olamadıkları­nı görünce, “Analiz Kur’ân” adı altında bir kitap bastırıp Cezayir’de dağı­tırlar. Kitabın özünü bu âyet oluşturmakta. Yani “Kur’ân’ımz bizim de cennete gideceğimizi yazıyor. Madem ki cennette beraber olacağız. Şu iki günlük dünyada bize karşı gelmeye ne gerek var” anlamında.

Aym kitabın kötü bir tercemesi “cennet kimsenin tekelinde değil” başlığı altında Türkiye’ye bir asır sonra geldi. Geldi ama bir elin parmaklarının yarısı kadar kişi “hoşgeldin, geç geldin” dedi.

Âyetteki “Allah’a ve ahîrete iman edenler ve amel-i salih işleyenler” kaydını koymuş Rabbimiz. Allah’a iman, Allah’ın kitabında tarif ettiği şekliyle olur.

“Amel-i salih”in tarifini kim yapacak? Yahudi olmayan birini iğneli fıçıya koyup kanının son damlasına kadar akıtıp, onunla hamur yoğur­mak ve o ekmeği mukaddes günlerinde yemek, salih ameldir. Filistinli birinin üzerine benzin döküp yakmak salih ameldir. Filistinliler’den öl­dürdükleri adam sayısınca derecesi yükselmektedir bir Yahudi’nin.

Amel-i salihi kim belirleyecek? Hind devlet başkanı, annesi Gan-dİ’nin cesedini kendi elleriyle yakarken, amel-i salih işlediğine inanıyor­du.

Amerikalı Hıristiyanlar Irak Devlet Başkanı Saddam’ı bahane ede­rek, Irak’a beşyüz milyon ton bomba atarak tahmini dörtyüzbin sivil sa­vunmasız insanı Öldürürken dünya barışı için amel-i salih yapıyordu.

Amel-i salih hakiki Tevrat’ın, hakiki İncil’in ve Kur’ân’m bildirdiği­dir.

Cenneti ve cehennemi yaratan Allah (c.c.)’dır. İnsanları yaratan Allah’dır. “Allah katında din İslâm’dır”[141] diyen Allah’dır. Öy­le ise cennete veya cehenneme kimlerin gideceğini belirleme hakkı da Allah (c.c.)’ındır.[142]

(63) Hani sizden söz almıştık ve üzerinize Tur’u kaldırmıştık. “Size verdiklerimizi sıkıca alın ve onda olanları zikredin ki, böylece sakınanlardan olursunuz” demiştik.

Bu sûrenin doksan üçüncü âyetinde de geleceği gibi Allah (c.c.) Tur dağını Yahudiler’in üzerine kaldırmış. Yahudiler tehlikeyi görünce “işit­tik” demişler. Söz vermişler ama Tur dağı yerine yerleşip tehlike gidince “İsyan ettik” demişler.

Arab’ın uzun hurma ağacından yere inemeyince “Allahim cemel kurban” yani devemi kurban edeceğim deyip yere inince de “cemel mafiş” dediği gibi yapmışlar.

Bu âyet bize “zorla güzelliğin olmayacağını” anlatır. Rabbimiz de “Dinde zorlama yoktur”[143] buyurmuş. Yani tabancayı adamın şakağına dayayıp İslâm’a gir demenin faydasının olmayacağını anlatır. Korkudan “iman ettim” der. Sonra da “inkâr ettim” deyiverir.

İman gönül işidir. Amel ise imanın görünen çiçeği meyvesidir.[144]

(64) Bundan sonra yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın size lütfü ve rahmeti olmasaydı, siz muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.[145]

(65) Siz içinizden cumartesi günleri haddi aşanlan biliyorsunuz. Onlara “alçalmış maymun olunuz” dedik.[146]

(66) Bunu orada olanlara ve daha sonra gelecek olanlara bir ce­za ve mütteküere nasihat olsun için yaptık.

Yahudilerin haddi aşmalarından biri de cumartesi gününün kudsiyetini kaldırmaları nedeniyle maymuna dönüşmüş olmalarıdır.

Alimlerin bir kısmına göre şeklen maymun olmuşlardır. Diğer bir kısmına göre ise şeklen insan olarak kalmışlar, ruhen maymunlaşmışlar. Eskiden Afrika’da maymun avcıları ormana içinde fındık dolu olan ağzı dar çömlekler bırakırlarmış. Maymun gelir, çömleğin içine elini uzatır, fındığı avuçlarmış. Eli dolu olunca çömleğin ağzından çıkirmzmış. Fındık kıymetli olduğu için bırakmayı da düşünemezmiş, böylece avcı onu ra­hatlıkla yakalarmış.

Yahudiler tarih boyunca altının peşinde koşmaları nedeniyle topye-kün katliamlara uğramışlar. Para için yapmadıkları aşağılık iş kalmamış sonunda ırklarının bir avuç kalmasına sebeb olmuştur.

A’raf sûresinin 163’ncü âyetinin açıklamasına göre Yahudiler deniz kenarında yaşıyorlar. Cumartesi günleri balıklar daha çok geliyor. Cu­martesi günü de avlanmak yasak. Balıklan cumartesi günü denizden özel havuzlara alıyorlar pazar günü de o havuzdan yakalıyorlar. Böylece in­sanlara yaptıkları hileyi Allah’a da yapmaya kalkıyorlar ama o cumartesi gününün önemini kavrayamamanın cezasını, çekiyorlar. Tarihin en eski milleti olmalarına rağmen nüfusları İspanyol çingenelerinin nüfusuna ulaşamıyor.

Bu insanlar siyaset bilmiyorlar. Siyaset yapacağız derlerken bütün insanların kinini üzerlerine çekiyorlar ve ara ara topyekün imha ediliyor.

Siyaset, Peygamber Efendimiz’in yaptığı gibi bedeviyi medeni yap­mak ve dünyaya adalet dağıtmaktır.

Siyaset Osman Bey’in yaptığı gibi aşiretten devlet meydana getirmek ve dört kıtaya İslâm’ı yaymaktır.

Bizde ne zaman cumanın değerim yitirdik, bugünkü durumlara düş­tük ve Batı’nm kötü bir taklitçisi olduk çaktık.

Halbuki Yahudiler’in durumu bizim için iyi bir nasihat olmalıydı. Allah’ın günleriyle oynamanın, Allah’ın kullarıyla oynamanın, Allah’ın âyetîeriyle oynamanın cezası bazan bu dünyada acele veriliyor, bazan acıklı azabı ahirete bırakılıyor.

Bu dünyada verilmesi başkalarını caydırmak mütteki insanlara da nasihat olmak içindir.[147]

(67) Bir vakit Musa kavmine: “Allah size muhakkak bir inek kesmenizi emrediyor” demişti de onlar “Ay bizi eğlence yerinemi ko­yuyorsun?” demişlerdi. Musa da: “Cahillerden olmaktan Allah’a sı­ğınırım” demişti.

Kur’ân-i Kerîm’de, en uzun sûre olan Bakara sûresi diye isimlendir­diğimiz yani ashabın ve Efendimiz (a.s.)’ın isimlendirdiği bu sûre, ismini bu âyet-i kerîmelerden almıştır. Bu âyet-i kerîmelerde yani 67, 68, 69,70, 71, 72, ve 73 âyet-i kerîmelerde bir olayı bize naklediyor.

Olay şöyle: Bir adam öldürülmüş, tefsir kitaplarının ifadesine göre faili meçhul, kimin Öldürdüğü belli değil. Yani ölümü kendiliğinden de­ğil, Öldürüldüğü belli. Tefsir kitaplarının ifadesine göre Kur’ân’da böyle bir açıklık yok. Tefsir kitapları sahabeden bazılarına dayanarak diyorlar ki, bir adam zengindi, bir tane de oğlu vardı. O adamın kardeşlen ve kar­deşinin çocukları vardı. Şimdi amcamız ölünce malı oğluna kalacak. Eğer oğlunu öldürürsek malı bize kalacak diye o zengin amcalarının bir tek oğlunu gizlice öldürürler. Bunun öldürülmüş olduğu o devlet tarafından,-millet tarafından bilinince, kimin öldürdüğünü araştırmaya başlıyorlar. .

Tabiîki kendilerine inandıkları, güvendikleri peygamber Musa (a.s.)’a durumu arz ederler. Musa (a.s.)’da onlara der ki, Allah size bir sı­ğırı kesmenizi emrediyor. Yanı siz bu adamın bulunmasını, katilin bulun­masını istiyor musunuz? Evet istiyoruz. Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor diyor Musa (a.s.).

Bunun üzerine adamlar diyorlar ki, yahu sen bizimle dalgamı geçi­yorsun? Musa (a.s.) da diyor ki, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım. Yani böylesine ciddi bir olayda dalga geçmekten Allah’a sığınırım diyor. Musa (a.s.) önemli olayların, ciddi olayların şakası olmaz demek istiyor. Tabiî bize de bunu söylemiş oluyor.

Çok önemli olaylarda dalga geçilmez. O iş şakaya alınmaz. Ancak çok önemli olayları önemsemiyenler cahillerdir. O olayları anlatırken dalga geçen, alaya alan, hafife alanlar da yine cahillerdir. Hani delinin başına en büyük bela gelse bile yine de gülermiş. Yani deliliğinden bu işi yapıyor. Aklı başında olsa o gelen belanın neler getireaceğini bildiğinden üzülmesi gerekiyor. Onun için cahillerde önemli olayları dahi önemsizmiş gibi şakaya, alaya ahveriyorlar. Musa (a.s.) böyle olmaktan Allah’a sığınırım diyor.

Şimdi adamlar Musa (a.s.)’a danışıyorlar. Ama emrini yerine getir­miyorlar. Allah’ın emrini de yerine getirmiyorlar. Bu sefer peygamberin emrini tevile uğraşıyorlar. Hani kırk dereden kırk su getirmek diye tabir ettiğimiz şey.[148]

(68) Onlar bizim için “Rabbine dua et de o sığırın ne olduğunu bize açıklasın” dediler. Musa da: “Allah şüphesiz şöyle diyor.” “O inek ne çok yaşlı ne de çok genç, ikisinin arasında dinç bir şey. Haydi emrolunanı yapın” dedi.[149]

(69) Onlar: “Bizim için Rabbine dua et de o ineğin rengi nedir? bize açıklasın” dediler. Musa: “Rabbim şöyle buyuruyor.” “O sarı bir inektir. Bakanlara ferahlık verir” dedi.[150]

(70) Onlar: “Bizim için Rabbine (tekrar) dua et de o nasıl bir şeydir? açıklasın. Çünkü bize göre inekler birbirine benziyor. İnşal­lah biz doğruyu buluruz” dediler.[151]

(71) Musa: “Rabbim diyor ki: O inek ne koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Serbestçe dolaşan, kendisinde alaca olmayan bir inek­tir” dedi. Bunun üzerine onlar: “İşte şimdi gerçeği getirdin” dediler. Ve ineği kestiler; neredeyse bunu yapmayacaklardı.[152]

(72) Hani bir kimseyi öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle atışmışınız. Halbuki Allah sizin gizlediğinizi açığa vurandır.[153]

(73) Onun için “Ölüye ineğin bir parçasıyla vurun” demiştik. İş­te böylece Allah ölüleri diriltir ve sizi akıllanasınız diye de âyetlerini gösterir.

Şimdi böylece, konu burada bitmiş oluyor.

Başta da konuyu anlattığım gibi bir adam öldürülüyor. Katili meçhul oluyor. Katilinin bulunması için Musa (a.s.) Allah’ın emriyle onlara bir sığır kesmelerini emrediyor. Ama onlar sığın kesmemek için gereken her türlü hileye baş vuruyorlar. Rengini bilemedik, yaşını bilemedik, nerede olduğunu bilemedik gibi bahaneler bulunuyorlar ve nihayet kesiyorler. Kesilen sığırın bir parçası adama vuruluyor adam diriliyor.

Pekiyi bu âyet bizi neden ilgilendiriyor. Yani Allah (c.c.) bu âyeti indirmekle Beni İsrail’de meydana gelmiş bir tarihî olayı nakledip bizim kültürümüzü mü arttırmak istiyor. Veya çocuklarınıza eve varınca hikaye anlaüverin, hani çocuklarımızı uyutmak için akşamları hikaye anlatma geleneğimiz vardır, acaba böyle bir geleneği hikaye ile de süsleyin diye mi Allah (c.c.) bu olayı bize indirir. Bu mümkün değil. Peygamber Efendim (a,s,m.), biraz sonra devam eden ayet-i kerîmelerden de bunu göreceğiz.

Medine’de Yahudilerle karşılaşır. Medine’nin etrafında Beni Kurayza, Beni Kaynuka, Beni Nadr Yahudiler’i vardır. Bunlar da bayağı güçlü kabilelerdir. San’atta ve ticarette adamlar o gün için ileri gitmişler ve bu Kudüs dolaylarındaki büyük bir katliamdan oraya firar etmişler, kaçıp gitmişler oralara yerleşmişler. Dışardan gelen insanlar genelde birbirlerine tutkun olurlar. Onun için de orada birbirlerini sıkı bir şekilde tutuyorlar. Medine’de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) devletini kuruyor ve etrafındaki insanlara da İslâm’ı yaymaya başlıyor. O insanlar hakkında Allah (c.c.) Peygamber Efendimize’e, ashabına ve bugün de bize bilgi veriyor. Onlara bilgi verirken, o adamlardan bahsederken topyekün Yahudiler’in genel karekterini bize bildiriyor. Ama bu karekter yalnız Yahudiler’e has değil. İnsanlara da sirayet edebilir. Hani hastalıkların insandan insana geçtiği gibi huylarda geçer. Nasıl ki esnemek geçer. Bir insan esneyince yanıbaşındaki de esner. Aynı şekilde huylar da insandan insana geçer. O huyların da bize geçmesini engellemek için. Meselâ bize fetva olarak sormak için gelirler. Hocam şöyle şöyle yapmıştım da acaba onun yerine böyle yapıversem olur mu? gibi. Veya hile-i şeriyye diye bir tabir kullanılır. Bu konuda hülle olayı istismar edilmiştir. Âyet-i kerîmede Allah (c.c.) bir insan karısından boşanabilir. Olabilir aşırı ge­çimsizlik meydana gelebilir. Çeşitli sebeplerle karısı da iyidir kocasida iyidir ama boşanmışlardır. Veya erkek iyidir, kadın biraz ahlaksızdır yine boşanmışlardır. Veya kadın çok iyidir erkek ahlaksızdır boşanmışlardır. Neticede boşanmışlar. Fakat sonra biri başkasıyla Öbürü başkasıyla ev­lenmişler. Bir müddet sonra birinin hanımı diğerinin kocası vefat etmiş veya ikisinin de vefat etmiş, aradan yıllar geçince tekrar birleşmek arzu etmişler. Bunların tekrar birleşebileceği konusunda âyet-i kerîme nazil olmuş. Bu âyet-i kerîme zamanla cahil insanlar nezdinde istismar edilmiş ve derken hülle diye bir filmin, bir piyesin yazılmasına tiyatronun oynan­masına sebep olmuş. Ve bu anadoluda da çok istismar edilmiş. Hıie-i şe-riyyeyi istismar etmişler. Zekât konusunda da buna benzer istismarlar vardır. Adam zekâtını verecek, koymuş çuvalın içine beş yüzbin liralık mal. Al bu sana zekâtım diyerek veriyor. Sonra da sen bunu götürüp gi-dipte ne yapacaksın. Sat bunu diyor, elli liraya geri alıyor. Malını gerisin geriye satın alıyor. Şimdi aslında o diğer adamla anlaşmalı. Dinde anlaş­ma yok. Fakat o adam her sene geliyor o hacıma. Hacım ona veriyor beş-yüzbin liralık malı. O da biliyor gerisin geri isteneceğim. O beşyüzbin li­ralık malı geriye veriyor ve elli bin lirasını alıp gidiyor.

Çok sevdiğim bir hocam, yani benim yetişmemde emeği geçen “Arif Etik hocam, ” (Allah rahmetini bol kılsın) sağlığında buraya geldiği zaman emin ol aziz yavrum gözümün önünde yapıldı bu” der. Ne yapa­yım. Ne edeyim. Bir şey de söyliyemedim diyor, adam çıktıktan sonra yâlnız kalınca da .hocam caiz dediler de demiş. Allah katında herhalde sorumlu olmayız. Verdik çünkü biz.-Adam bize satıyor gönül rızasıyla di­yormuş. Bir şey diyemedim dedi. Hocam ben olsaydım şöyle derdim. Ya­rın öbür dünyada senin hesabın görülürken melekler bakarlar. Zekâtını vermiş mi vermiş. Beşyüzbin lira verdiği film halinde sabit. Yani bugün­kü video kasete çekildiği gibi. Melekler tarafından bütün filmimiz çekili­yor. Bu adam beşyüzbin lirayı vermiş. Melekler görmüş. Sonradan bak­mışlar ki o paket geriye gidiyor filmde. Ha melekler derki bu adam zekâtını vermiş. Meleğin birine der ki hadi bunu götür git. Adam da sevi­nerek gider gider gider cehennemin kapısını açıp arkadan bir tekme ile melek bunu aşağıya indirir, adam bağırır yahu beni oyuna getirdiniz. Me­lek der ki, sen de bizi dünyada oyuna getirmiştin kerata deyiverirler buna benzer olay faizde de vardır. Bir kısım müslümanların bugün uygulamak­ta olduğu yani bir kısım deyince ne böyle müslüm anlıktan geçebilmiş, ne müslümanlığı atabilmiş ne de gavurluğu tutabilmiş tipler vardır. Onlar da kendilerine göre bir çıkış yolu aramakla meşguller. Ve kendilerine göre de bir çıkış yolu bulmuşlar. Meleği kandırmaya uğraşıyorlar. Tabiî ki kendilerini kandırıyorlar.

Şimdi burada da bu Yahudiler, Musa (a.s.)’ı kandırabiîmek için çe­şitli dalavereler ileri sürüyorlar. Allahü Teâle böyle olmamamızı ister. Pekiyi burada şu sorulabilir. Niye sığır: Yani bir insanın mucize olarak dirilmesi için, bir ölünün dirilmesi için Allah (c.c.) bir sığırın kesilmesini istiyor.

Eski Mısır geleneğinde puta tapanlar sığıra tapıyorlardı. Hâlâ o gele­nek bugün Hindistan’da devam ediyor. Yani tarihin en eski dönemlerinde belki ilk rastlanan putlardan birisi sığırdır. Belki de insanoğlunun en fazla onunla meşgul olması yani tarlasını onunla sürmüş olmasından, ilk yer­yüzünde kendisinden yararlanmak üzere sahip olduğu hayvanın sığır ol­masından da kaynaklanmış olabilir. Fakat gerçek olan şu ki eski, Mısır’da sığıra tapınılıyordu. Musa (a.s.) Rabbinden Tevrat’ın nüshalarını almak için (vahiy almak için) Tur dağına gittiğinde, geride kalan Yahudiler’den biri ki, ona da muşa diyorlar o Samiriyy denilen adam. Kur’ân’da lakabı Sâmiriyy olarak geçiyor. Ad olarak onun da adı Musa idi diyorlar. Onun için Arap şairinin biri şöyle diyor.

“Firavunun terbiye ettiği Musa müslüman oldu. Cebrail’in terbiye ettiği Musa kâfir oldu” diye bir ifade kullanılır. Tabiî bu âyet değil, hadis değil. Arap şairlerinden birinin söylemiş olduğu bir sözdür.

O Samiriyy denilen adam orada ahundan bir buzağı yapıyor. Ve in­sanlar eski alışkanlıklarından kaynaklanarak ona tapmıveriyorlar. Allah’a itaat ve ibadeti bir akı veriyorlar. Tamamı değil bunların içinden bir kısmı. Onun içindir ki, Allah (c.c.) onlardan putlarını yıkmalarını istiyor. Putla­rını kesmelerini istiyor. Yani put olan şeyi onlar için en değerli olan şeyin kesilmesini istiyor. Böylece sığır kesilince put olmaktan çıkacak. Günü­müzde bu âyet-i kerîmenin vermek istediklerinden bir tanesi de şu: Efen­dim topyekün biz ölmüşüz ölmüşüz de cenazemizi kaldıran yok derler. Yani millet olarak ölmüşüz de cenazemizi kaldırıveren yok derler. Peki bu Ölmüş milletin dirilmesi için bir şey gerekiyor. O da bu milletin önüne geçip bazı insanların put haline getirdikleri şeyin kesilmesi gerekiyor, O kesilip yok edilecek olursa, Allah (c.c.) o müsîüman milleti yeniden diril-ti verir.

“Padişah konmaz saraya hane ma’mur olmadan” demişler. Yani bir insanın gönlünde put varken Allah inancı oraya girmiyor. Allah inancı gi­rerse o çıkıyor zaten. Onun için Lâilâhe derken putu alıp atıyorsunuz il­lallah diyorsunuz. Allah inancı yerleşiyor. Yani ikisi beraber olmuyor. Puta iman ile Allah’a iman bir arada olmuyor. Allah’a inancı kuvvetlen­dirmek o doğrultuda dirilebiîmek için putun kesilmesi gerekiyor. Burada bir işaret bu âyet-i kerîmede vardır.

Bir de Allah Ölüleri nasıl diriltir? soruları vardır. Yani bu insanlar ölünce toprak olunca dirilecekler mi? İşte gördünüz. Ölmüş insanı Allah (c.c.) o sığırın bir parçasını vurmakla diril ti vermiştir. Gözlerinizle gördü­nüz. Dirildi mi? dirildi.

Şu andaki Tevrat’ta bile bu konu anlatılıyormuş. Ben kendim oku­madım. Tefsir kitaplarımızda yazar. Tevratlannda da bu konuyu işliyorlarmış. Ölünün dirildiğini Yahudiler de o gün için gözleriyle görmüşler. Allah (c.c.) de’bunu bize haber verir. “İşte Allah böyle diriltir” diyor.

Cuma vaazlarımı hemen hemen üç dört seneden beri devamlı dinle­yen bir dostum, çok iyi bir insan, dediki hocam benim sevdiğim bir arka­daş var. Musikişinastır. Allah’a inanıyor, peygambere inanıyor, her şeye inanıyor da; Hz. Adem’in topraktan yaratıldığına inanmıyor. Olmaz böyle şey diyormuş. Yahu nasıl olur? topraktan mantar çıkar gibi adam çıkar mı? diyormuş. Sizi bir görüştüreyim dedi görüştük. Aynen tekrarladı. Hocam bu olmaz dedi. Beni ikna edemezsin dedi. Dedim ki, Allah nasip ederse ikna olursun. Nasip etmezse ikna olmazsın. Peygamber Efendim (a.s.m.)’ın bile Ebu Cehil ve Ebu Leheb’e hiçbir faydası olmamıştır. An­cak sen ki bir müslümanmışsın. Fakat ben sana şunu söyliyeceğim de­dim. Senin aklın şuna yatmıyor. Yani bu topraktan bu adam nasıl çıkar? Yaz günüydü. Eve git dedim. Eline bir domates al, şöyle iyice bir ez de­dim. Ondan sonra açık,bir yere bırak Üç gün sonra tekrar domatesin yanı­na var. Ne görürsün domatesin üzerinde. Yüzlerce üzerinde sinekcik gö­rürsün. Küçücük küçücük sinekcikler yaz gününde. Peki nerden geldi bunlar? Mutlaka havada her hangi bir mikropla o birleşti. Yani bunu ka­palı tutsak, bir fanusun içinde tutsak olmazmış. Yani havası alınmış bir fanusun içinde tutsak olmazmış. O oluşmazmış. Doğrudur. Ama havadan bir şeyle, domatesten bir şey birleşince bir canlı uçan, kaçan, cinsel ilişki­de bulunabilen bir yaratık meydana geliveriyor. Allah (c.c.) bunu bize gösterip duruyor. Yumurtanın içinden civcivin çıkmasını gözümüz hep görüp durduğu için bize mantıklı geliyor. Ne mantığı var orada. Aslında orada hiçbir mantık yok. Allah’ın koyduğu bir tabiat kanunu orada işli­yor. Ve yumurtayı yiyeceğimiz yerde, yirmibir gün sıcak yerde beklet­mekle civicive dönüşüveriyor. Hiç tavuğu, civcivi ve yumurtayı görme­yen bir adama yumurtayı gösterseniz ve deseniz ki, şu yirmibir gün sıcak bir yerde tutulursa havada uçan kuş olur, kartal olur bundan deseniz, kar­talı görmüşte nasıl meydana geldiğini hiç görmemiş bir adama bunun içe­risinden bu kartal çıkar deseniz biraz zor inanır.

Canım hepimiz, babamızın menisinden meydana gelmişiz. Anamızla babamızın birleşmesinden ki, doktorların ifadesiyle beş milyonda bir de­recesinde küçük bir maddeden bu hale gelivermişiz. Allah suyun üzerine bu şekilleri yazmış, gözümüz göaip dururken daha toprağa döndükten sonra diriltilmesi konusunda ne şüphe edelim. İşte Allah (c.c.) böylece ölüleri diriltir. Ve akıllanasınız, aklınızı başınıza-alasınız diye de birçok âyetleri de gösterir diyor. Çoğul siğasıyla âyetlerini, Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan ve Allah’ın Ölüleri diriltmesine işaret olan âyetlerini gösterir diyor. Kara topraktan beyaz çiçek. Nisan ayının sonlarına doğru ben Gülhane’de gördüm. Sekiz çeşidin üzerinde sadece lâle var. Daha fazlası vardır da benim gördüklerim bu kadar. Renk olarak. Ama hepsi aynı topraktalar. Şöyle bir on metre karelik yerin içerisindeki topraktan sarı lâle, beyaz lâle, mor lâle, kırmızı lâle. Onun için bu topraktan bunlar çıktığına göre. Allah bunları böyle dirilttiğine göre ölüleri de işte böylece diriltir diyor. Sonra;[154]

(74) “Sonra Du mucizenin arkasından kalpleriniz katılaştı. On­lar taş gibi hatta daha da katı. Çünkü nice taşlar var ki, içinden ırmaklar kaynar, niceleri de var ki, çatlar da ondan su çıkar. Ve niceleri de var ki, Allah korkusuyla yukarıdan aşağıya yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

Aîlahü Teâia, kâfirin kalbini taşlarla mukayese etmiyor. Yani kâfirin kalbinin taşlardan daha kaü olduğunu bildiriyor. Çünkü taşlar yaratılışları doğrultusunda hareket ediyorlar. Bir kısmından nehirler akıyor, bir kısmından pınarlar akıyor. Bir kısmı da yukarıdan aşağıya doğru kanuna uygun olarak, hani taşın düşme ve yuvarlanma kanunu var ya ona riayet ediyorlar. Yani Allah (c.c.)’nün tabiata koyduğu kanunu taş icra ediyor. Böylelikle o da görevini yerine getiriyor. Ama kâfir bu kalbiyle gayet yumuşak davranması gerekirken, Allah’a itaat edip, ibadet edip, Hakk’a itaat ve ibadet edip, halka yumuşak davranması gerekirken, Allah’a isyan ederek, inkâr ederek, Allah’ın yarattıklarına da katı davranmaya başlıyor. Katı davranınca da taşlardan daha katı hale geliveriyor. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (c.c.) dağlar ve taşlarla ilgili olarak çokça okuduğumuz Hüveliahüllezi diye sabah ve akşamlan okuduğumuz (okumak sünnettir). Onun hemen bir önceki âyeti yani, “Eğer biz bu Kur’ân-ı dağlara indirmiş olsaydık, o dağların Allah korkusundan paranı parça olduğunu görürdün” diyor.

Yani dağların da kendine has bir hissiyatı, bir anlayışı olduğunu ifade ediyor.

“Yerde ve gökte her ne var ise AUah’a secde eder” buyuruyorAllah (c.c).

Er-Rahman sûresi, âyetö’da ise:

“Ağaçlar da, otlar da Allah’a secde ederler” diyor. Allah (c.c.

En’âm sûresi, âyet 38

“Yerde kıpırdayan her canlı, gökyüzünde uçan her kuş, sizin gibi bir ümmettir” diyor.

Çok enteresan. “Sizin gibi bir ümmettir” diyor Allah (c.c). Kehf sûresinde de Musa (a.s.)!ın salih bir insanla yolculuğu vardır. O anlatılır. Orada bİT yere de varıyorlar. Kehf sûresi, âyet 77

Musa (a.s.) ile o salih kimse bir köye vardılar. Ve orada yıkılmaya azmetmiş yıkılmak üzere olan bir duvarı buldular da onu tamir ediverdiler. Düzeltiverdi o salih adam diyor.

Şimdi burada ifade edilen Allah (c.c)’nün bize haber verirken kullandığı kelime önemli. Dağ ve taşın Allah korkusundan parçalanacak hale geldiğini, yerde ve gökte her ne var ise Allah’a secde ettiğini, otların ve ağaçların Allah’a secde ettiğini ve yer yüzündekilerin ve gök yüzündekilerin bizim gibi bir ümmet olduğunu, yıkılmakta olan duvardan bahsederken, yıkılmayı murad eden bir duvar buldular diyor. Yani duvarın da yıkılma isteği olduğu konusunda irade kelimesini kullanmış. Allah (c.c).

Bütün bunlardan yaratılmış her şeyin kendine has bir dilinin olduğu­nu anlıyoruz biz. Herşeyin kendine has bir dili vardır. Bunu Allah (c.c.) bindörtyüz sene önce indirmiş. Bizim âlimlerimiz de bunları tefsir eder­ken her şeyin kendine has dili vardır cümlesini de kullanmışlar. Ama gü­nümüzde Batı âlemi bunu biraz isbata doğru yöneldi. Hani televizyonda belgesel adı altında, karıncaların konuşmasını, deniz altındaki balıkların konuşmasını kuşların kendileriyle haberleşmelerini, maddenin kendi içe­risinde birbirleriyle olan irtibatını yani atomunu, moleküllerini bize gös­teri veriyorlar. Böylelikle Allah (cc.) bize haber verdiklerini doğrulamaya yönelmiş oluyorlar.

Allah (c.c.) niye taşı zikretmiş de, demiri zikretmerniş diye tefsircimizin birine Sorulmuş. Merağr tefsirinin sahibi diyorki:

Yani “onların kalpleri taşlar gibidir. Taştan da katıdır” demişte, de­mirden de katıdır dememiş. Sorusuna cevap olarak, o üniversitede öğre­tim görevlisi iken sorulmuş, Demişki: “Demir ateşte erir, su halinde akar, yani yumuşaması daha fazladır onun. Ama taş eriyipte akmaz. Toz haline getirilebilir ama akma kabiliyeti yoktur onun” onun için taş katılıkta de­mirden biraz daha devamlılığını sürdürüyor. Kâfirin katıhğı ise taştan da­ha fazladır diyor. El-Hak görüyoruz.

Taş kendiliğinden insana bir şey yapmıyor. Ama o katı kalpli Yahudi eline taşı alıyor ve bütün dünyanın gözü önünde televizyonda gösterdiler. Oradaki müslüman delikanlıların kolunu vurarak kırıyor. Ve vuran ada­mında yüreğinde ve yüzünde hiç merhamet izi görülmüyor. Belki taş üzülüyordur. Yani bir gün gelirde o da hani filme alınıp onun da dili in­sanlara gösterilebilir, taşın merhameti görüntülenebilir ama Yahudi’nin yüreği hiç yumuşamıyor. Onun Allah (c.c.) onların kalplerini taşlardan daha katı olduğunu ifade ediyor. Kalplerin katılaşmasının zaman içerisin­de olduğunu Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifiyle şöyle açıklamış. “Allah’ın zikri olmayan çok konuşma insanın kalbini katılaştırır.”

Yani insanlar konuşuyorlar. Allah iki dudak bir dil vermiş mecburen konuşacağız. Fakat konuşmalanrmza dikkat edelim. Yani akşama kadar konuştuklarımızın yüzde elli bir hissesi Allah (c.c.) emri doğrultusunda onun dininin tanıtılması konusunda olsun. Bu yalnız Allah Allah. La ila­he illallah değildir. Meselâ tüccarsınız. Ticaretle ilgili kardeşinize İslâm’ın ticaret ahkamıyla ilgili bilgiler verirsiniz. Ziraatçısınız, o konu­daki İslâm’ın Öngördüğü teklifleri onlara duyurursunuz. Yani bulunduğu­nuz sahada İslâm’ın ahkamını diğer insanlara duyurmak yine Allah’ı an­mak gibidir. Çünkü Kur’ân’dan ve sünnetten bir hükmün diğer insana du­yurulması, öğretilmesi de Allah’ı anmak gibidir. Çok konuşmada Allah zikri yoksa, çok konuşma insanın kalbini katılaştınr diyor. Bugün günü­müzde işçiler ellerine almışlar oraklarını, çekiçlerini efendim fabrikada kullandığı malzemesini, metresini yaptığı iş ne ise patronuna karşı yöne­liyor Türkiye’nin üç veya dört tane toplasan on tane zengini ve arkalarında da genelde gazetelerden okuduğumuz kadarıyla Yahudiler var. Serma­ye olarak “Haklarımızı isteriz. Merhametsiz adamlar. Bu ücretle bu insan İstanbul şehrinde geçinir rni? Siz ne biçim adamsınız?” diye bas bas bağı-‘ nyorlar. Öbür adamlarda bu tür konuşmalardan hiç tınmıyor. Sadece dev­letin güvenlik güçlerine telefon ediyor. “Fabrikamda, evimde, iş yerimde tehlike söz konusudur. Beni garanti altına alın. Güvenlik içerisinde ola­yım” diyor derken yine aynı maaşından şikayetçi olan güvenlik güçleri bunlarda aslında bas bas bağırıyorlar. Onlarda diğer kardeşlerine karşı Öbürünü korumakla görevlerini yerine getirmiş oluyorlar. Peki burada ka­tı kalpli olan o imansız Yahudi ve onun sermayesidir. Katı kalpli olan, bu adam üç yüz bin lira ile dört yüz bin lira ile beş yüz bin lira ile bu memle­kette geçinir mi, geçinemez mi? diye hiç hesap yapmıyor o adam. Katı kalplilik oradan kaynaklanıyor. Fakat iki tane mağdur birbirlerine giri­yorlar. Öbürünün katı kalpliliğini korumak üzere, “Taş olsaydım erirdim toprak idim dayandım” diye bir söz vardır. “Taş olsaydım erirdim, insan idim dayandım” bu türkümü, şarkımı bilmiyorum ama güzel bir söz, şiir­dir. “Taş olsaydım erirdim, insan idim dayandım”, yani bu âyet-i kerîmenin ruhuna uygun bir ifadedir bu. Belkide burdan mülhemdir. Bazı doktora tezi yapan arkadaşlara bunu çok diyorum ama bir tanesi yapmış. Daha elde edemedim. “Türk şiirinde işlenmiş âyet ve hadisler” bunu dok­tora tezi olarak alın diyorum. Yani çeşitli şairlerimiz tarafından divanla­rında, şiirlerinde âyetler nasıl oraya geçmiş. Hangi ata sözlerimiz âyet ve hadisten alınmış. Çok ata sözlerimiz var âyet ve hadisten geçme. Doğru­dan âyet. Hani “İslinin yanında oturan da is, mislinin yanında oturan da mis” kokar. Bu bir hadisi şerifin türkçe tercemesidir aslında. Bir çok ata sözümüz vardır ki, hadisin türkçeleşmiş şeklidir. Veya âyetin türkçeleşmiş şeklidir.[155]

(75) “Bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onlardan bir bölümü Allah’ın kelâmını işitirlcrdi de akılları erdikten sonra bile bile onu değiştiriyorlardı.”

Âyet-i kerîme Medine’deki müslümanlara yönelik, ama bizi de doğ­rudan ilgilendiren âyet-i kerîme. Medine’deki müsîümanlara bu nazil ol­duğundan, Medineli müslümanlar böyle bir ümit içerisindeler. Çünkü Medineli müslümanlar bir peygamberin geleceğini, Yahudiler’den duy­muşlar. Medine’deki müslümanlar, müslüman olmadan önce puta tapan insanlardı. Hıristiyan çok az varmış. Puta tapıyorlar. Yahudi de değiller. Ama etraflarında Beni Kaynuka, Beni Nadr ve Beni Kurayza Yahudileri Tevrat’ı okuyorlar ve onlara diyorlar ki, yakında bir peygamber çıkacak bizim peygamberimiz çünkü onu Tevrat söylüyor. Bir peygamber çıka­cak, o peygamberin nezaretinde biz size galip geleceğiz. Biz sizin hakkı­nızdan geleceğiz. Onun gelmesi yakın hele bekleyin diye Medineli müş­rikleri tehdit ediyorlarmış. Zaten Medineli müşriklerin, müslüman olma­sına sebebin biride budur.

Medine’den bir ticaret kafilesi ve Kabe’ye gelen insanlar duymuşlar ki, Mekke’de peygamberim diyen bir insan var. Hemen hatırlarına gel­miş. Yahudiler de bir peygamber bekliyorlardı. Kendî aralarında istişare etmişler ve demişler ki, Yahudiler’den evvel biz müslüman olalım. Bu peygamberi kabul edelim. Onların elinden alalım demişler. Ve Akabe’de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile görüşmüşler. Ve müslüman olmuşlar. Çok da güzel hizmet etmişler.

Şimdi bu insanlar, Medine’deki Yahudilerin müslüman olmasını bekliyorlar. Zaten Yahudiler bir peygamberin geleceğini bekliyorlardı ya, -işte, geldi buyurun diye onları davet ediyorlar. “Yahu siz bize haber ver­miştiniz. Bir peygamber gelecekmiş, işte geldi. Biz o peygambere iman ettik, sizde buyurun iman edin” diyorlar. Ve çok bir ümitle bugün olmaz­sa yarın iman edecekler diyorlar ama; yani Medineli müslümanlar vara­caklar, diyecekler bak peygamber bekliyordunuz geldi. O kitap okuyanlar diyecekler ki, yok canım her ne kadar biz öyle demişsek de bu sefer de Yahudi ırkından gelecek diyorlar. Peki Tevrat’ta Yahudi ırkından gelecek diye bir kayıt söylememiştiniz daha önce. Yazarız elimizle deyivermişler ve yazmışlar. Yahudi ırkından gelecekmiş. Yani buna benzer birçok tahrifat böylesi işlerden kaynaklanmış.

Pekiyi bize bakan tarafı bizimde elimizde Kur’ân-ı Kerîmimiz var. Bize de diyorlarki, günümüzde bak bakalım Kur’ân-ı Kerim’de yirminci asırla ilgili neler söylüyor. Günümüzde müslümanlarımız özellikle Kur’ân-ı Kerimle ilgisi olan insanlarımız üçe ayrılıyorlar: 1- Baktım Kur’ân-ı Kerîm’e genelde ahlâkî kurallarla ilgili bilgiler vardır. Yani hır­sızlık yapmayacaksınız, yalan söylemiyeceksiniz. Ne emredilirse yerine getireceksiniz. Verileni yutacaksınız, söyleneni tutacaksınız diyor. Nama­zınızda kusur etmeyin. Gece gündüz namaz kılın. Orucu Ramazan’da tu­tun, Nafile oruçlara da devam edin. Çünkü ekonomiye katkınız olur. Yani öğle yemeğini yemiyecek olursanız topyekün Türkiye’de orucunu tutan müslümanlar, milyonlarca müslüman birer öğle yemeği yememiş olsa şu kadar ihracata katkıda bulunur. Gerisine karışmayın. Kur’ân’da zaten bun­lardan bahsediyor diyen bir grup. Bunlar yalnız orta halli olanlardır. 2-Şerlisi vardır. Bundan da beteri vardır. Beteri de mevcut âyetî kerîmeleri tahrif eder.[156]

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, kâfirlerin tâ kendisidir.”

Âyet-i kerîmesi bizi ilgilendirmez. O Yahudiler’! ilgilendirir. Onlar hakkında nazil olmuştur. Müslümanlar hakkında değildir.

Bu Yahudi hahamlarının, Tevrat’ı tahrif etmeleri gibi bir şeydir. On­lar mânâda tahrif yapıyor.ar Tahrif iki türlüdür. Mânâda tahrif, diğeri de lafzın kendisinde tahrif yapılır ki, ilaveler yapmak suretiyledir. Allah’û Teâla’ya hamdü senalar olsun ki, Kur’ân-ı Kerîm’de lafızda tahrif olma­mıştır. Yani olduğu gibi bize kadar gelmiştir. Mânâda tahrif bin dörtyüz senelik zaman içerisinde yapılmıştır. Tâ sahabe döneminde, sahabe tara­fından değil, imansız kesimden yapılmıştır. Tabiin döneminde yine iman­sız kesimden mânâlar tahrif edilme tarafına gidilmiştir. Bu konuda tefsir kitapları yazmak, bu konuda lügat yazarak milletin inancını sakatlamıya yönelik çalışmalar olmuştur. Lügatçilik çok önemli. Çünkü bir milletin kültürünü yönlendiren lügat kitaplarıdır. Onun için Türkiye’de lügat kitapları genelde Türk lugatıyia ilgili felsefî lügat, mantıkî lügat, coğrafya lügati, tıbbî lügat vs. lugatlarla ilgili en fazla çalışmayı yapan bir Ermeni’dir. Yirminin üzerinde kitap yazdım bu memlekette diyor.

Evet niye onlar yazar. Onların kitabı lügati bütün yazarların kütüpha­nesinde bulunur. Bir kelimenin mânâsını bilemediler mi hemen oraya bakıverirler. Ve yazısını da ondan kaynaklanarak yazar. Orada da o kelime­yi yönlendiriverdi mi adam gayesine ulaşmış olur. Yani binlerce kalem onun dediği doğrultuda yazıp çizmeye başlar. Onun içindir ki, İslâm Ta-rihi’nin ilk dönemlerinde-de bu tür tahrif hareketi başlamış ama, Allah (c.c.) bu dinini koruyacak ya kendi üzerine almış, bu dini koruyacak âlimleri de her asırda getirmiştir. Yâni ilk hicretin birinci asrında o tabii­nin büyüklerinden onu takip eden dönemlerde de yine çok değerli dil bi­limcileri, tefsirciler, hadisciler ve fakihler göndermek suretiyle Allah (c.c.) bu dini, Kur’ân’mı hem lafzını korutmuş hem de mânâsını korut­muş. Günümüzde de yine mânâyı yönlendirme yolunda çalışmalar var. Yani tahrif etme yolunda çalışmalar var. Fakat onların sesleri zayıf, kokar ağızlarla Allah’ın nurunu söndürmek için uğraşanlar hakkında Rabbim;[157]

“Onlar ağızlarıyle Allah’ın nurunu söndürmek isterler ama, kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Hahamlar tahrif etmişler, bizim içimizde de mânâ yönünden tahrif eden insanlar vardır.

  1. grup ise, gücü oranında Allah’ın kelâmını anlatmaya çalışanlardır. Yani hem lafzını, hem mânâsını tahrif yapmadan doğrudan anlatmaya ça­lışan insanlarımız vardır. Yeterlimi bu yirminci asırda 1990 yılında. Ye­tersiz. Bende diğer saygı duyduğum hoca efendilerde yetersiziz. Niye? -yetişmemiz için gerekli zemin hazırlanmamış. Sel suyunun bir yatak bul­ması vardır. Yaz gününde yağmur yağar. Ve derken çok şiddetli yağmur yağarsa sular bir yerde birleşirler. Normal suların aktığı gibi bir yatak yok. Toplanırlar bir yere varırlar. Önünde bir taş var olmadı bu tarafa gi­demeyiz, öbür tarafa döner o su. Yani önüne gelen engel büyükse oradan dönüş yaparlar. Yıkabileceğini yıkarlar, yakamadiğı zaman oradan dönüş yaparlar. Böylece bir yatak aramaya çalışırlar. Yatak ararken ya bir ırma­ğa ulaşırlar, faydalı olurlar. Veyanutta bir ovada kaybolup giderler.

Günümüzdeki İslâm âlimlerinin ve dünyanın her tarafındaki âlimlerin yetişme tarzı da böylesine yatak arayan su gibidirler Ha şu ho­cadan olur, ha bu kitaptan olur. Ha surdan mı olur ha burda rnı olur. Ça­lışma neticesi elde edilen şeyler. Niyetler iyi olunca inşaallah hedeflerde, hedeflere varışta bereketli olacaktır, iyi olacaktır.[158]

(76) İman edenlerle karşılaştıklarında; “İman ettik” derler. Bir­birleriyle başbaşa kaldıklarında ise “Allah’ın size açtığını, Rabbiniz katında sizin aleyhinize belge olsun diye mi onlara söylüyorsunuz. Buna akimiz ermiyormu be?” derler.

Şimdi Yahudiler, Peygamber Efendimiz güçlü devlet kurmuş, müslümanlan görünce biz de iman ettik diyorlar. Ancak kendileri bir araya gel­diklerinde ise yahu siz bu Tevrat’tan bazı âyetleri bu adamlara ne okuyup duruyorsunuz. Yani bir peygamber geleceğini bu adamlara niye söyledi­niz. Adamların eline koz veriyorsunuz. Onlara Tevrat hakkında bilgi ver­meyin. Bu peygamberin geleceği ile ilgili âyetler okumayın. Yani bunlara bizim sırlarımızı açmayın. Aleyhimize delil olarak kullanıyorlar diyorlar.

Günümüzde de niüslümanin aleyhinde hertürlü dalavereyi çeviren ama müslümamn karşısına geçince bende müslümanım diyen insanlar var. Benim babam hocaoğlu, hacıoğludur. Hani birçok insan müezzinoğ-lu, müftüoğlu, vaizoğlu gibi adlar, kullanır. Soyadları böyle adamların. Dinime kasdeden insanların bir kısmı böyle hocaoğlu, hacıoğlu. Bir ara soy isim yerine sülâle adları soy isim olarak kullanılıvermiş. Ama bunlar dinime kasdetmişler. Akif in tabiriyle “adı Osmanlı, ruhu Yunanlı” tipler çıkmış. Onlar müslümanın yanına gelince, “biz de iman ettik. Babam müslümandı. Rahmetli üç defa hacca gitmişte” diyorlar. Ama kendi arala­rında kaldıklarında ya bu adamlara siz niye imkânlar veriyorsunuz, niye bu adamları belirli yerlere getirdiniz, haydi bakalım yeni alınacak bir ka­rarla şöyle diyelim. Meselâ yıllarca imamhatip okulu mezunları üniver­siteye alınmasın kararı alınmıştır. Kuruluşundan tâ 1970’li yılların sonuna kadar imamhatip okulu mezunları üniversiteye alınmamıştır. Aynı okul­ları okuyanlar hatta bir senede fazla okuyan bu gençler, üniversiteye alın­mamıştır. Kendi aralarında bir araya geldiklerinde almayalım bunları, aramıza adam mı yerleştireceğiz diyorlar. Dışarıya çıkınca da bizde inan­dık diyorlar.

Allah (c.c.) Yahudi’nin karekterini bize anlatıyor. Bu adamlarmkini değil. Niye bu adamlarmkini değil? Yahudi’nin karakteriyle karekterlenen, onun huyunu alan adamların binlercesini anlatmak yerine, Rabbim pisliğin kaynağını anlatıveriyor. Ona göre sizler anlayın. Kimde bu pislik vardır. O Yahudi’nin doğrultusunda hareket ediyor demektir. Ama bu da Yahudi’den bizim gözümüzü korkutmam alıdır. Dünyanın siyaset bilme­yen bir milleti varsa o da Yahudiler’dir. Ticaret bilmeyen milleti yine Ya-hudiler’dir. Olurmu böylesi canım. Bak olmaması lazım diyor. Pekiyi si­yaset bilmek ne demektir:

Siyaset bilmek, kişinin; kendi devletini, kendi milletini en müreffeh bir şekilde yaşatması ve yayılması, kendi fikriyatının, kendi politikasının, siyasetinin diğer insanlar tarafından kabul edilmesini sağlanmasıdır.

Bunun benzerini Peygamber Efendimiz (a.s.m.) yapmıştır. Tek başı­na Mekke’de peygamber olarak görevlendirilmiş. Ve onüç senelik zaman içerisinde devlet kurmuş. Bu bir siyasettir. Risaletin getirdiği bir siyaset­tir. Yani peygamberin getirdiği bir siyasettir. Vefatına kadar da yani yir­mi üç senelik peygamberlik süresince Türkiye topraklarının tam üç katı olarak feth edilmiştir. Toprağın üzerindeki insanların gönülleri feth edil­miştir. Türkiye’nin üç katı. Yirmi üç senede sağlanandır bu. İşte bu bir si­yasettir. Bu kadarla kalmamış öylesine güçlü bir cereyan verilmiş ki in­sanlara, otuz senelik zaman içerisinde bir taraf Endülüs’e dayanmış diğer taraftan Azerbaycan fethedilmiştir. O hızla yayılma bir siyasettir. O hızla devam eden bu yayılmada Kanuni tâ Sumatra’ya yani Filipinler’in oraya, oradaki müslümanîarı korumak üzere gemiler göndermiştir. Bir tarafta Viyana, bir tarafta efendim Fas, yani Atlas Okyanusu, bir tarafta Çin. Buralara kadar da siyaset devam etmiştir.

Osmanbey bir aşiretten büyük bir devlet meydana getirmiştir. Bu bir siyasettir. Ama bu adamlar dünyanın en eski milleti olmalarına rağmen, dünyadaki nüfusları, İspanyol çingenelerinin nüfusları kadar bile yoktur. Eğer siyaset bilmiş olsalardı, şu anda bunların Çin kadar nüfusları olması gerekirdi. Devamlı üreyecek üreyecek Çin kadar nüfusları olacaktı bunla­rın. Ama olmamış. Çünkü siyaset bilmiyorlar. Siyaseti biliyoruz zannedi­yorlar. İlerliyorlar ilerliyorlar bütün dünya devletlerinde sözü geçiriyorlar ama âyet-i kerîmede;[159]

Dünya metaına karşı öylesine hırslılar ki, farenin hır­sı gibi bir hırs.

Mevlânâ farenin hırsını anlatıyor. Fare çayırlıkta dolaşıyormuş, bak­mış ki bir deve. Tamam demiş. Onu bir götürür gidersem. Şöyle yuların­dan bir tutmuş. Yumşakmış onun başı. Yani hayvanlardan en yumuşak başlısı deve imiş. Bunu bir götürsem demiş, daha yedi ceddimin, silsile­min çalışmasına gerek yok. Fare gitmiş deve gitmiş, fare gitmiş deve git­miş derken, fare yuvasına girmiş, girmiş ama bu sefer deve gelmemiş. Asılıyor gelmiyor. Asılıyor gelmiyor. Çıkmış geriye deve duruyor. Tek­rar girmiş. Bu hali üç defa tekrarlamış. Sonunda fare deveye oğlum niye geliniyorsun demiş. Buraya kadar geldin de niye içeri geliniyorsun de­miş. Deve fareye nasıl geleyim demiş. O da geldiğin gibi gel demiş. Bu­nun üzerine deve fareye, bana bak boyuna göre kendine rızık ara demiş. Fare deveyi tekrar oraya asılınca, deve ayağıyla fareye şöyle bir dokunuvermiş. Birde bakmış ki, fare ezilivermiş. Yani hırsından dolayı, kendisi­nin arkasından gelen birisi tarafından Öldürülmüştür.

Onun için Yahudi de tarih boyunca, fare gibi, çok büyük gördüğü ni­metlere doğru yönelmiş, onlar da buna itaat eder gibi olmuşlar fakat yine aynı insanlar tarafından öldürülmüşler. En fazla Almanya’da toplanmış­lar. Adamlara her dediklerini tutturmuşlar ve adamların kan damarlarını tutmuşlar, fakat öbür adam silkiniverince üç milyonunu cayır cayır yak­mış.

Onun için hani müslümanlardan pek fayda gelmedi ama, tahmin ederim İsrail’in şu anda yine en korkulu rüyası Almanlar’dır. Almanlar bu in­tikamı alacaklar. Çünkü televizyonunuzu ne zaman açsanız Alman aleyh­tarı filim vardır. Ve adamlar da Yahudi kiniyle dopdoiudur. Geçen sene meclis başkanları Alman parlamentosunun başkanı, Hitler’in ruhu hepi­mizde dopdoiudur dedi, aynı gün adamı istifa ettirdiler. Aslında o bütün parlamenterlerinin tercümanı gibiydi.

Allah (c.c.) onlar hakkında:[160]

“Yeryüzünde hep bozgunculuk için koştururlar dururlar.”

Bakara sûresinin 96. âyet-i kerîmesinde de, dünyada en hırslı adamlar olduğunu söyler.

Maide sûresinin 42. âyet-i kerîmesinde;

Hep yediklerinin haram olduğunu, haram yemeğe aşık olduklarını ifade eder. Ve yeryüzünde param parça olduklarını.[161]

Yeryüzünde bölük pörçük yaptığını ifade ediyor Allah (c.c).

Gerçekten de yeryüzünde en bölük pörçük millet onlardır. Türkiye’de var, Rusya’da var, Japonya’da var, Amerika’da var. Amerikadakiler gel­miyor. Amerikadakilerin nüfusu İsraildekilerden fazla imiş. Rahatlarını bozup gelmek istemiyorlar. Rusyadakileri taşımak istiyorlar. Çünkü Rus­ya’da da çok sefil bir hayat yaşadıkları için toplanmaya çalışıyorlar.

Mehmed Vehbi’nin, İsrail’in Ankara büyükelçisine söylediği bir sözü anlatayım, ilk defa elçi buraya geliyor. İsrail elçiliğinin Ankara’da açıl­ması için Türkiye devlet müsade ediyor. Zaten ilk tanıyanlardandır. İsrail devletinin kuruluşunu tanıyanlardandır. Dışişlerine gelince hava atacak fabi, en iyi hocanız kim demiş. Dışişleri de Mehmed Vehbi’yi gösteriver-miş. Mehmed Vehbi hem 36 ciltlik Hulasat’ül-Beyan tefsirini yazmış bir zattır. Hemde şer’iyye vekilliği yani bakanlık yapmış bir insandır.

Görüştürmüşler, hani peygamberin Buhari’de anlatılan bir hadis-i şerifine göre, yeryüzünde Yahudi kalmıyacak diyor. Yeryüzünde bir tek Yahudi kaimıyacak. Hatta bir taşın arkasına bile gizlense, taş dilegelip söyliyecek diyordu. Bak biz devlet kurduk demiş. Peygamberin yalan söylüyor demiş. Mehmed Vehbi demiş ki, ben Buhari’yi terceme ettim ve bastırdım. Gerçekten de Mehmed Vehbi4nin Buharı Tercemesi basıldı. O zaman o hadisi terceme ederken epeyce düşündüm. Ya Rasûlallah, böyle böyle diyorsun. Yani yeryüzünde Yahudi kalmıyacak diyorsun. Ya Rasûlallah biz bir Yahudi avına çıksak nerede bulalım biz bunları. Birisi Alaska’da, birisi Afrika’da, birisi Amerika’da, birisi Japonya’da. Millet bunları avlamakla bitiremez Ya Rasûlallah diye çok düşündüm. Ne za­man ki, siz İsrail’de devlet kurdunuz. Onu radyodan haber olarak dinle­yince seviniverdim.

Yâ Rasûlaliah dediğin çıkıyor. Bunlar dünyanın her tarafındaki Ya-hudiler’i oraya toplayacaklar. Bizim Hadimde demiş, keklik avı yapılır. Özellikle bu eylül, ekim, kasım aylarında olur. Aynı av bizim köyde de yapılır. Dağın her tarafında keklikler sabahleyin uyanınca, kuşluk vaktine kadar karınlarını doyururlar. Zaten bütün nebatatda daneye dönüşmüştür. Çok susarlar. Ve dağların belirli yerlerinde su birikintileri var. Oralara koşuşurlar. Avcı da bir gün evvel suyun başına küme kurar. Yani ağaç dallarından meydana gelen gizlenecek bir yer kurar. Oraya geceden gelir oturur; Ve keklikler kuşluk vakti suyun başında toplanırlar. Bir tetik çek-timi en az beş tane altı tane düşer. Siz dünyanın her tarafından İsrail’e bir toplanın bakalım demiş. Biz de silahlarımızı alıp yallah deyip yürüdük mü sizleri hazır bulalım. Dünyayı dolaşmıyalım demiş. Bu adamın pek hoşuna gitmemiş tabiki. Ve Allah (c.c);[162]

Müslümanlara karşı, düşmanlıkta en şiddetli insanın Yahudiler olduğunu haber veriyor. Müslümanlara en amansız düşman Yahudiler’dir diyor.

İnsanlar içerisinde müslümanlara, iman edenlere en şiddetli düşman Yahudiler, bir de müşrik putpereslerdir. Yani bu günkü ifade ile komü­nistler Ateistlerdir.

İnsanlar içerisinde müslümanlara sevgi bakımından en yakın olanları da, biz nasârâyız yani Hıristiyamz diyenlerdir. Niye çünkü onlar arasında kibirlenmeyen ilim adamları yani Hıristiyan ilim adamları ve papazlar vardır.[163]

Peygambere indirileni işittiklerinde, Kur’ân âyetlerini işittikle­rinde, gözlerinden yaşların boşandığını görüverirsin. Hak konusunda bildiklerinden dolayı onların gözlerinden yaşların boşandığını görüverir­sin. Ya Rabbi bizde iman ettik, bizide şahitlerle beraber yaz Ya rabbi diye de dua ederler diyor.

Pekiyi bu âyet-i kerîme bugünkü Hıristiyanlar hakkmdamıdır? Bu­günkü Hıristiyanlar içerisinde bu türden insanlar olabilir. Arna Batı’ya gi­dip gelen arkadaşlarımız şunu bilir ki, Avrupa çoğunlukla Hıristiyan de­ğildir. Ateist olmuşlardır. Avrupa’ya gidip gelenler Almanya’ya, Belçi­ka’ya, Hollanda da kalanlarımız, gerek eğitim, gerekse iş nedeniyle ka­lanlarımız Batı’nm sistem olarak, devlet olarak Hıristiyanlığa önem verdi­ğini, ama yönetici kadroda dahil Hıristiyanlığa inanmadığını bildirirler. Yani ateisttirler.

Onun için bu âyet-i kerîmenin içine girmezler. Bu âyet-i kerîmenin içerisine gerçekten samimiyetle İncil’e bağlı olan insanlar girer. O insan­lara bizim derdimizi anlatmamız biraz daha kolaydır. Burada doktorasını yapan ve müsîüman olmuş Koreli Cemil Lî diye isim almış. Üç dört sene burada kaldı, doktorasını yaptı ve memleketine döndü. Müslüman olan bu delikanlıyla ben görüşmüştüm. Kore’de, başkentte mü si umanların ca­mileri var, dernekleri var dedi. Peki orada müsîüman olanlar hangi ke­şimden dedim. Dedi ki, Hıristiyanlardandır. Birde putperest Budistler vardır. Budistler’den müsîüman olanlar azdır. Benim anam Hıristiyan, ba­bam ise Budist’tir diyor. Ve ben müsîüman olduğumda anamı ikna ettim de, babam benimle yıllarca konuşmadı diyor. Halbuki profösördür. Asıl beni anlaması gereken babam olması lazım çünkü ilim adamıdır. Üniver­sitede profösördür. Bir gün yatsıdan sonra anlattım. Müslüman olduğumu duyunca tek kelime “çık dışarı bir daha gelme” dedi. Yani tek kelime konuştu diyor. Yani müşrikleri, Yahudiler’in müslümanlığa karşı amansız düşman olduklarını, Hıristiyanlar’dan gerçekten İncil’e bağlı olanların bi­ze yakın olacağını Allah (c.c.) bize haber veriyor. Yalnız biraz önce de dediğim gibi Hıristiyan’ım diye geçinen ama aslında ateist olanlar müş­riklerin içerisinde sayılırlar. Batı’da bir çok insan da ateisttir. Allah (c.c);[164]

(77) Onlar, Allah’ın gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bil­diğini bilmiyorlar mı?”

Yani müslümanların yanma geliyorlar iman ettik diyorlar, ama ken­dileri başbaşa kaldıklarında inkâr ediyorlar. Daha Bakara Sûresi’nde Rabbim, bunların karekterini bize bildirmişti.[165]

Kendileri başbaşa kaldıklarında biz sizinle beraberiz. Müslü­manlarla dalga geçiyoruz diyorlar. Ama bilmiyorlarmı ki, Allah on­ların gizlediklerini de biliyor. Açığa çıkardıklarını da biliyor.

Şimdi Rabbim, onların içinde insanları sınıflandırıyor.[166]

(78) “Onlardan okuma yazma bilmeyen bir kısmı var ki, kitabı bilmezler. Ancak boş idealler kurarlar. Ve bunlar ancak zanneder­ler.”

Onlar içerisinde kitabı bilmeyen ümmî insanlar vardır. Yani okuma yazma bilmeyen Yahudiler vardır. Ümmîdirler. O gün için söyleniyor. Bugün için de böyleleri var. Hocam hepsi üniversite mezunu derseniz, Tevrat’ı okumayan çok.insan vardır. Yahudi olduğu halde Tevrat’ı bil­meyen. Şu anda İstanbul şehrinde bazı liselerde Yahudi ve Hıristiyan ço­cukları da var. Ve orada görev yapan dindersi öğretimini arkadaşlarla ben görüşüyorum. Vallahi hocam, müslümanlık hakkındaki bilgileri, Yahudi­lik ve Hıristiyanlık’tan fazla diyorlar. Yani babaları evde onlara bir şey öğretmiyor. Kiliseye de gitmiyorlar.

Şu anda aramızda yok bir noterimiz, bir Hıristiyan’ın Ermeni’nin müslüman olmasına sebep oldu. Ve bana da getirdi görüştük. Eski Serkis yeni Selim diyor. Çocuğa nasıl müslüman oldun? dedim. Aslında rnüslü-man olmasında noterin emeği fazla değil. Müslüman olduktan sonra daha ziyade yardımcı olmaya çalıştı. Diyor ki, hocam ben yirmibir yirmiiki se­ne Hıristiyan olarak yaşadım. Anam dinine çok bağlıydı. Her pazar beni kiliseye götürürdü. Babam küçük yaşta Ölmüş. Askerden geldim yine ki­liseye gittik. Bir gün kiliseden çıkarken pekiyi ben Hıristiyanlık hakkında ne biliyorum diye kendime sordum. Papaz bize yabancı dilden bir şeyler anlatıyor. Ben bilmiyorum ezberlememişim. Anam da ezberletmemiş. Yahudilikten de bir şey bilmiyorum.

Kendi kendime yahu müslümanlıktan ne biliyorsun? dedim. Her gün dükkânımdan ezan sesi duyuyorum. Ben onu ezberlemişim. Yani hiç ku­lak vermediğim halde ben ezanı ezberlemişim diyor. Günde beş defa okuna okuna ben onu ezberlemişim diyor. Kendi kendime ezanı baştan sona okudum diyor.

Demiş ki, papaza yirmi iki sene gittim. Sana birşey öğretmedi. Şu kulak vermediğim müezzin sana bir şeyler öğretmiş. Geç bunun tarafına dedim ve geçtim diyor. Saoğlsun noterde benden yardımlarım esirgemedi diyor.

Şimdi hâlâ bunların içerisinde, bu türden ümmî denecek insanlar var­dır. Zaten ümmîyi bir yerde tarif etmiş Allah (c.c); “Kitabı bilmiyor­lar” kitaptan kasıt Tevrat’ı bilmiyorlar.-Yani Yahudiler içerisinde Tev­rat’ı bilmıyen ümmî insanlar var. Pekiyi insan hiç bir şey bilmezse böyle hep ağzı kapalı hiç konuşmadan mı durur. Bir şey düşünmeden mi durur? Hayır değil, Rabbim bize bir düşünme mekanizması vermiş. Bu defa in­sanlar ütopya üretirler. Hayaller, kuruntular ve idealler meydana getirir­ler. Kitabı bilmiyor ama kendi hayalinden yeni kuruntular üretiyor. “Hani kul daralmaymca hızır yetişmezmiş” diye atasözümüz vardır. Hızır da in­sana dar yerlerde, zor yerlerde yetişirmiş derler. Adamın biri de Hızır’ı çok görmeyi arzulamış. Yahu Hızır herkese gelir de acaba bana niye gelmez demiş. Daralınca gelirmiş diyorlar. Pekiyi ben çöle yanıma hiç ek­mek su almadan bir gireyim bakalım demiş. Nasıl olsa ben ölüm tehlike­siyle karşı karşıya gelince Hızır beni kurtarır demiş. Gitmiş gitmiş gitmiş, giderken insan neyi arzu ederse onu hayallermiş. Hayalde etmiş. Yani Hızır nasıl olur? Uzun boylu, bembeyaz yüzlü, göbeğine kadar bembeyaz sakalı olan, bembeyaz elbiseli mübarek bir zattır, diyerek hayal etmiş git­miş. Derken böyle iki gün gittikten sonra, neredeyse baygınlık geçirecek. Karşıdan bir adam gelmeye başlamış. Tam karşılaşmışlar. Bakmış kam­bur, kara, kuru bir adam. Selamlaşmışlar. Nereden gelip nerey gidersin? Demişki ben Hızır’ı aramaya gidiyorum. Adam demişki, ayağına geldi se­nin Hızır. Ben Hızının. Demişki, haydi böyle Hızır mı olur? Böyle kam­bur, kara, kuru Hızır mı olur demiş. Yürümüş yoluna ama, biraz gittikten sonra acaba olur mu ki demiş ve geriye bir bakmış adam yok. Yani o Hızırmış. Bu bir hikâyedir olmuş değil. Ama benim için önemli olan şurası. Anlatım kolaylığı getiriyor.

Günümüzde müslümanların bir araya gelemeyişlerinin yegane sebe­bi, herkesin hayalinde kendine has müslümânlık vardır. Kur’ân’daki ve sünnetteki değil. Kur’ân ve sünnetten herkesin kendi anlayışı hızın vardır. Müslümanlık bana göre şöyle. Şöyle şöyle yollarla gidilmesi lâzım efen­dim. Kardeşim bu iş sana göre olmaz. Kur’ân ve sünnete göre olur. Yeni­den oku. Sana göre olursa, Türkiye’deki elli milyon insanın, elli milyon İslâm anlayışı olması lazım. Doğruluk anlayışına gelince beş milyar insan var. Beş milyar doğruluk anlayışı olması gerekir. Bu iş olmaz. Öyley­se bir yerde birleşilmesi gerekiyor. O da Allah’ın kelamı etrafında birle-şilmesi gerekiyor. Kitabı atarsanız boş kalmıyorsunuz. Rabbim ona işaret ediyor. “Kitabı bilmiyorlar ama ancak adamların kuruntuları var,”

Yani adamların ütopik hayalleri var. Erişilmeyen, elde edilemeyen, tutulamiyan, yapılanmıyan hayaller vardır. Yeni evlenecek delikanlının, hayalinde kadın portresi çizdiği gibi. Şöyle güzel olacak. Şöyle zengin olacak vs. gibi. O yok. Yani onun hayalindeki yeryüzünde yok. Günün birinde biriyle evleniyor. Hayalindeki bulamayınca bu defa da şikâyete başlıyor. O senin aradığın senin putun gibi bir şeydir. Zaten öyle bir in­san olmaz. Öyle birisi olmuş olsa rahat edemezsin. Çünkü o senin çizdiğindir. Onun için onlar kuruntulara tabi olurlar. “Onlar zann üzeredir­ler.” Hakikat üzere değildirler. Yani kuruntuları da doğruluk ifade etmi­yor. Yüzde yüz doğru değildir. Onun içindir ki, günümüzde yazarlar biz her fikre saygılıyız diyorlar. Aslında bu söz kendi mantığı içinde doğru­dur. Adam kendi düşüncelerinin yüzde yüz doğruluğuna inanmadığı için, başkasının ki, doğru olabilir diyor. Onun için ona saygı duymam lazım diyor. O zaman beş milyar insanın, beş milyar düşüncesine saygı duyu­yor. Bu sefer de doğruyu bulmak mümkün olmuyor. Bu sefer doğru ki-minki olmuyor. Birinin hâkim olması lâzım. O zaman kılına, silahı elin­de tutan adam doğru olarak kabul ediliyor. Onun içindir ki, darbeler ge­nelde, binlerce doğru olduğunu söyleyen insanlar arasından birisi çıkıyor diyor ki, yeter be, benim söylediğim doğrudur işte. Ve aşağıdakiler için­den homurdanıyor. Başka bir şey yapamıyorlar. Ve bu devam edip gide­cektir. Tâki gerçek doğruyu buluncaya kadar. Gerçek doğruda insanların ürettiği değildir. Çünkü insanların ki, zanna dayanıyor. Olabilir de olma­yabilir de. “Onlarınki ancak zann üzer inedir ler.” Gerçek hakikat üze­rine değildirler. Çünkü insanoğlu bu gün çok doğru bilginden yarın dönü­yor, öbürüsü gün dönüyor. Öyleyse biliyor ki, bu kesinlik ifade etmiyor. Kesinlik ifade eden yeri ve göğü ve insanı yaratan Allah (c.c.)’ünün bu­yurduklar ıdır. O da kitaptır. Bir de kitabı bilenler var. Onu yönlendirenler var.[167]

(79) Kendi elleriyle kitap yazıp sonra az bir para karşılığında satmak için “bu Allah tarafındandir” diyenlerin vay haline!.. Vay el­lerinin yazdıklarından onların başına geleceklere Vay onların kazan­makta oldukları vebal yüzünden onlara.

Elleriyle Kitabı yazanlara da yazıklar olsun. Yani Tevrat’ı kendi elle­riyle değiştirerek yazanlara da yazıklar olsun. Sonra da Allah katından in­dirilen Kitap budur diyorlar. Niye yapıyorlar bunu? Az bir para elde ede­bilmek için. Onunla az bir para elde edebilmek için elleriyle Kitap yazıyorlar. Ve de onu satıyorlar. Günümüzde de buna benzer davranışlar, ha­reketler var.

Hani belirli bir makam veya mevkii elde edebilmek, belirli bir para­ya sahip olabilmek veya köşeyi dönebilmek için, Allah’ın âyetlerinden meydana gelen bir Kitap yazılıyor ama yönlendirilerek yani âyetler yön­lendirilerek yazılıyor. Yayınlandıktan sonra da belirli makam ve mevki o kişiye veriliyor. Bu az bir para karşılığında Allah’ın âyetlerini satmaktır. Peki çoğuna satılabilir mi? Âlimlerimiz demişler ki, dünyanın tamamı al­tım, gümüşü her şeyi terazinin bir kefesine konulsa, öbür kefesine de bir âyet konulsa ve satılsa yine âyet az parayla satılmış demektir. Yani bu hiçbir şekilde Allah’ın âyetlerinin parayla satılmaması gerektiğini ifade ediyor.

Elleriyle yazdıklarından dolayı onlara yazıklar olsun. Ve ö yap­tıklarından, kazandıklarından dolayı da onlara yazıklar olsun. Veyl kelimesi yazıklar olsun mânâsına da geliyor. Cehennemde yanacakların en derin yeri olan bir vadinin adı anlamına da geliyor. Tefsir kitapları­mızda böyle ifade ediliyor. Ona göre, elleriyle Allah’ın Kitabını yazıp tahrif edenleredir O veyl deresi, cehennemdeki o vadi. Ve yaptıkları bu kötülüklerden dolayı kazandıkları günah sebebiyle de yine o veyl deresi onlaradır diyor Allah (c.c).

Bu sefer Yahudiler buna itiraz ediyorlar ve diyorlarki,[168]

(80) “Sayılı günlerden başka ateş bize kat’iyyen dokunmaz” de­diler. Sen (onlara) söyle: (Ateşin yakmayacağı hakkında) Allah’dan söz mü aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa Allah’a karşı bilmediklerinizi mi söylüyorsunuz.

Vallahi bize ateş belirli günlerde isabet edecektir. Yani biz ateşe çok az bir zaman gireceğiz. Sonra çıkıp Cennete gideceğiz diyorlar. Allah’dan söz mü aldınız, Cennete gideceğiz diye? Allah vadinden dönmez. Siz bu konuda Allah’dan söz mü aldınız, yok. Yoksa siz bilmediğiniz şeyleri mi Allah’a söylüyorsunuz. Bunları Allah’a isnad ediyorsunuz.

Günümüzde de buna benzer sözler vardır. Bir kısım insanlar; Allah’a inanırız, ahirete inanırız, Cennete, Cehenneme de inanırız da, bak biz bu dünyada altmış sene yaşadık. Diyelim ki, altmış senelik ömrümüz günah içinde geçsin. Günahın karşılığı kadar ceza vardır. Doğru âyette bu böy­ledir. Yani günahların karşılığı kadar ceza alınacaktır. Öyle olunca bizim altmış sene yanmamız gerekir. Yani bir adamın akü baliğ olduğu dönemi de çıkarırsak, yetmiş iki yaşında vefat etmiş bir adamın on ikisini çıkarır­sak geriye altmış sene kalır.. Altmış sene yanar. Altmış sene sonra çık­ması gerekir. Yani suçun karşılığı ceza olması gerekir. İslâm hukukunda bir kaide vardır. “Bir işte kasıt ne ise, hüküm de ona göredir.” Yani kasda göre ceza vardır. Kasıtlar önemlidir. Bu kaide hadis-i şeriften alınmış. Buharının birinci hadis-i şerifinden alınmıştır. “Ameller niyyetlere göre değerlendirilir.”

Peki kardeşim, bir adam yetmiş sene küfür içinde kalmış mı kalmış. İmana dönme niyeti var mıydı? yoktu. Dönme niyeti olsa müslüman olur. Bu adam kâfir olarak yetmiş bin sene yaşamış olsaydı, kâfir olarak kal­ma niyetinde miydi? Niyetindeydi, Öyleyse o cezasını ebedi çekecektir.

Peki mü’min kişi de yetmiş sene yaşadı. O zaman da ona şu söylenir. Yetmiş sene müslüman olarak yaşadın. Cennette yetmiş sene kalacaksın. Sonra da oradan çıkartılacaksın. Nereye gidersen git Olmaz. Ona da de­mişler ki, bu adam dünyada müslüman olarak yetmiş sene yaşamış. Peki dünyada müslüman olarak yetmiş bin sene yaşasaydı yine müslümanlı-ğından razı mıydı? Hatta yedi milyon senede razıydı. Yetmiş milyon sene de razıydı niyeti oydu. Öyleyse Allah o kişinin, o niyetini de mükâfatlandırıyor.

Onun için Yahudiler’in, bizi belirli günlerde ateş tutacaktır. Yani Ce­henneme biz sayılı günler için gireceğiz, demeleri günümüzde de bir kı­sım imansızlar tarafından devam ettiriliyor. Allah (c.c.) bunun yanlış ol­duğunu ifade ediyor.[169]

(81) Hayır iş öyle dcğiî; kim bir kötülük işler ve hataları kendisi­ni çepeçevre kuşatırsa işte onlar ateş yaranıdır ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.

Kim bir kötülük yaparsa, hataları, günahları da onu kuşatırsa onlar Cehennem yaranıdır. Şairin biri öyle diyor, manzum olarak hatırlayamı­yorum ama, “ahirette ateş yok, kişiler ateşini bu dünyadan götürür” diyor. Rabbim de, “kişinin imansızlığı ve kötü ahlâkı kişiyi kuşatınca onlar Ce­hennem yaranı olurlar.” diyor. Yani bu dünyadayken kişi kendi kendisini Cehennemlik hale getiriyor. Tabi bu büyük günahları ve küfrüdür diye tefsir edilmiş. Günahları onu kuşatınca, kişinin kalbi kapanır.

Tabiînden bir tanesi, “kalp dünyaya geldiğinde açık tertemizdir. Bir büyük günah işledimi Bir köşesi, yani bir tarafı kapanır, İkinci günah iş­ledi, diğer tarafı kapanır. Üçüncü günah işledi. Yine kapandı. Yani gü­nahlar işlene işlene kişinin kalbi kapanır -kalır” diyor.

Kapanıp kalınca imansızlık orada başlıyor. Yani tamamım imansızlık kuşatıyor. Hataları onu kuşatınca büyük günah tamamen kuşatamıyor. İmansızlık hepsini içine alıyor. Onun için fakihlerimiz, kâfire namaz kıl­mak farz değildir derler. Kâfir bir insana namaz kılmak farz değildir. Bi­rine sormuşlar. Namaz kılmayan adam gavur olur mu? demişler. Güzel bir cevap vermiş. Gavur olur dememiş. Kâfirler namaz kılmazlar demiş.[170]

(82) İman edip ameli salih işleyenlere gelince onlar da Cennet eh­lidir. Ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.[171]

(83) Hani İsrail oğullarından “Allah’dan başkasına kulluk etme­yin, ana-babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara, iyilik yapın, insan­lara güzellikle söyleyin. Namazı dosdoğru kılın. Zekatı verin” diye söz almıştık. Sonra bir kısmınız hariçyüz çevirerek döndünüz.

Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmelerde, en eski bir. toplum olan ve kendisi­ne bir çok peygamber gönderilen, bir kısmı peygambere inandığı halde, bir kısmı da inkar eden, münafıklık yapan, peygamberlerini öldüren Ya-hudiler’den bahseder.

Yahudiler’in peygamberlerine yaptıkları hileyi, dalavereyi ve hiyane-ti Allah (c.c.) bize haber verirken, bizim de aynı duruma düşmememizi ister ve emreder. Yani istemenin ötesinde bize de emreder.

Günümüzde Peygamber Efendimiz (a.s.v.) cismen sağ değil ama, onun sünnetine karşı harp ilan etmek onu Öldürmek demektir. Onun getir­diği Kitaba karşı harp ilan etmek; peygambere karşı harp ilan etmek, Al­lah’a karşı harp ilan etmek demektir.

Onun için Allah (c.c), Yahudiler’in peygamberlerine karşı yaptığını, bizim yapmamamızı istemektedir, emretmektedir.Bu âyet-i kerîmede;

Hani biz Beni İsrail’den yani İsrail oğullarından, bahsederken İsrail Yakup (a.s.)’ın adıdır demiştik. Yukarıda geçmişti. (47) numaralı âyet-i kerîmede “Ey peygamber çocukları, İsrail çocukları” demek suretiyle insanlara iyilikle yaklaşılmasına da işaret etmiş oluyordu Rabbim.

Burada da hani biz İsrail oğullarından şöylece söz almıştık. O söz şu: “Allah’dan başkasına ibadet etmemeleri, anne ve babalarına iyilikte bulunmaları, yakın akrabalara, yetimlere ve miskinlere de iyilikte bulunma­ları, insanlara iyilikle söylemeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri konusunda, biz İsrail oğullarından söz almıştık diyor Allah (c.c).

Burada Arapça dilbilgisine göre İbadet etmeyiniz diye gelmesi ge­rekirdi. Şöyle denmiş İbadet etmiyeceksiniz. “Allah’dan başkasına ibadet etmiyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, miskinlere iyilikte bu­lunacaksın. İnsanlara güzel söyleyiniz. Namazınızı kılınız, zekâtınızı ve­riniz” diye Beni İsrail’den söz almıştık diyor Allah

Burada bimokta var; bazılarının mantığına göre, daha önce de söyle­miştim:

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, kâfirlerin tâ kendisidir.” [172]

Bu âyet-i kerîme baz-ı insanlara dokunduğundan dolayı, hoca diye geçinen bir insana kitap yazdırılmıştır. Ve kitabda da, bu âyet müslüman-ları ilgilendirmez, Yahudilerle ilgilidir denmiştir.

Peki bu âyet te aynen Yahudilerle ilgilidir.

Biz İsrail oğullarından yani Beni İsrail’den, Allah’tan başkasına iba­det etmemeleri, anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere iyi­likte bulunmaları ve insanlara güzel söylemeleri, namazlarını kılıp zekâtlarını vermeleri konusunda söz almıştık diyor. Bu âyet-i kerîme, Be­ni İsraille ilgilidir diye Allah (c.c.)’a ibadeti bırakacakmıyiz? Anne-baba­ya mı iyiliği bir akı vereceğiz. Namazınızı kılınız, zekâtınızı veriniz âyet-i kerîmesi Yahudilerle ilgilidir. Bizi ilgilendirmez demiyoruz. Allah (c.c.) onlar hakkında bilgi veriyor. Ama bize de emrediyor. Bir başka âyet-i kerîmede,

“Senden evvel gönderdiğimiz Rasûllere biz ancak şunu vahyettik ki o da, benden başka ilah yoktur. Ve yalnız bana ibadet ediniz”[173] diyor Allah (c.c).

Bütün peygamberlere vahyedilen bu. Bunu da Yunus Emre, “dört ki­tabın manası LAİLAHE İLLALLAH” diye terceme etmiş. Bu âyet-i kerîmeyi böyle terceme etmiş bize.

Allah’dan başkasına ibadet yapmıyacağız. Allah’a çok şükür yapmı­yoruz biz. Fakat ibadet anlayışımızda bir çarpıklık var. Onu çarpıtmışlar bize. Yani günümüzde müslümanların durumu biraz daha zor. Bir çok İslârnî ıstılahları yani terimleri, bazı insanlar bizden önce acele etmişler ve insanlara terceme ve şerh edivermişler. Bu adam ibadetine çok düşkün denilse, Türkiye’de yüzde seksen sekiz, doksan dokuz, insanların hatırına şu gelir: Namazını kılar, zekâtını verir, orucunu tutar, haccına gider. Yani ibadetine çok düşkün denilen insan bunları yapar. Bu hatırımıza gelir. Bunlar ibadetin içerisindedir, bunlar ibadetten sayılıyor. Ancak buna ila­veten, Kur’ân-ı Kerîm’de emredilen bütün emirleri yerine getirmek, ya­saklardan kaçınmaktır, ibadet etmek. Yani Allah’a kul olmaktır, abîd ol­maktır ki, kul da, efendisinin emrettiğini yerine getiren, yasaklarından kaçınan ve efendisinden gibi başkasını sevmeyen ona itaat etmeyen de­mektir.

Onun için biz Allah (c.c)’den başka bir kanun koyucu kabul etmiye-ceğiz. Rabbimin emirlerine zıd bir emir koyanı tanımayacağız. Hani Pey­gamberimiz (s.a.v.):

“Halik’aisyan olan yerde, mahluka itaat olmaz” buyurmuştur.

İbadeti böyle anlıyacağız. Allah’a itaatin olduğu yerde, Allah’ın emri­ne muhalif bir emir veren kişiye itaat edilmeyecektir.

Anne-babaya iyilikte’bulunacağız. Bu konuda İsra Sûresin’de çokça duyduğumuz, hutbelerden de dinlediğimiz güzel bir âyet-i kerîme vardır.

İsrâ: 23

“Rabbimiz, kendisinden başkasına ibadet etmememizi, yalnız ken­disine ibadet etmemizi emretti. Anne ve babaya da iyilikte bulunmayı emretti, hükmetti” diyoruz.

Dikkat edersek Allah’a itaatin hemen ardından, burada da Allah’dan başkasına ibadet etmemekle emrolunduğumuzu ve anne-babaya iyilik yapmamızı Allah (c.c.) emrettiğini, hükmettiğini haber veriyor.Bir başka âyet-i kerîmede de:

“Bana ve anne-babanıza şükretmekle” Lokman:14 emrolunduğu­muzu Allah (c.c.) haber veriyor.Böyle olunca, anneye itaat babaya itaat, Allah’a itaat olarak değerlen­dirilmiştir. Niye anne-babaya itaat ediyoruz? Rabbimiz emrettiğinden do­layı. Öyleyse Allah’ın bir emri yerine gelmiş oluyor, anne ve babamıza itaattan.

Kur’ân-ı Kerîm’de, anne-babaya iyilik, anne-babaya itaatla ilgili emirler vardır. Yukarıda geçen İsrâ sûresinin 23. âyet-i kerîmesinde;

“Onlara öf bile deme” âyet-i kerîmesi vardır da, çocuklarınıza şef­katle, merhametle davranın diye bir âyet-i kerîme yokmudur? Yani anne-babalarla ilgili âyet-i kerîmeler var, ama doğrudan çocuklarla ilgili âyet-i kerîmeler yokmu? Dolaylı olarak var. Yani çocukların eğitimiyle, terbi­yesiyle ilgili dolaylı âyet-i kerîmeler var. Fakat doğrudan evlatlarınıza karşı merhametli olunuz. Evlatlarınıza karşı şefkatli olunuz. Evlatlarınıza öf bile demeyiniz diye bir âyet-i kerîme yok.

Benim hatırıma şu geldi. Adem (a.s.)’ın anne ve babası yoktur. Onun anne-babası topraktır.

Hani “Sordum sarı çiçeğe annen-baban var mıdır? Çiçek eydür der­viş baba annem-babam topraktır” diye Yunus’un şiirinde çiçeğin de anne ve babası topraktır. Hz. Adem’in de, Hz. Havva validemizin de anne ve babası topraktır, ama onların çocukları vardır.

İnsanlardan ilk insan babamız ve peygamberimiz olan Hz. Adem’de, anne ve baba sevgisi fıtratta gelişmemiştir. Ama çocuk sevgisi gelişmiş­tir. Fıtratta çocuk sevgisi vardır. Onun için size çocuklarınıza,iyi bakın, çocuklarınızı sevin demeye gerek yok. Bütün canınızı parçalayarak çalı­şıyorsunuz. Çocuklarımıza mal bırakalım diye, ev bırakalım diye, tarla bırakalım diye, dükkân bırakalım diye, makam ve mevki verelim diye. Zaten demeye gerek yok. Fıtratta bu var. Ama anne-babaya iyilikte bulu­nulması konusunda Allah (c,c.) emrediyor. Bu emir gereği onlara iyilikte bulunmaya devam edeceğiz. Ve

“İnsanlara güzel söyleyiniz, güzel konuşunuz” diyor Allah (c.c.).Müslümanlara mü’minlere iyilikte bulunun, güzel söyleyin deme­miş Rabbim. Ya ne demiş ?

“İnsanlara güzel söyleyin” demiş. Müslümanlara güzel söyleyin demiyor. İnsanlara güzel söyleyin diyor. Yani bir insan, anasından-baba­sından insan olarak doğmuşsa, dünyaya gelmişse velevki putperest olsun, velevki ineğe tapınsın, velevki Yahudi, Hıristiyan, Ermeni, Rum her ne dilden ve dinden olursa olsun, o insana karşı güler yüzlü ve de tatlı dilli olacağız.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ı tarif ederlerken o hep gülümserdi derler. Yani insanlar bakınca rahat ederdi ve emniyet içerisinde olurdu, diyorlar. Peygamber Efendimiz’in siretini anlatan yazarlarımız, yani saha­belerimiz böyle rivayet etmişler. Onun için insanlara güzel söz söyliyece-ğiz.

Sözlerin en güzeli için de:

“Allah’a davet edenden daha güzel sözlü kim vardır”[174] diyor Rabbim.

Yani burada istifham, istifhamı inkârıdır der, eski kitaplarımızda. Yani yoktur anlamında. Allah’dan, Allah’a davet edenden daha güzel söz­lü bir insan yoktur anlamında. Bazı insanlarımız düğüne davet edilir, dü­ğün merasimine davet edilir, sünnet merasimine davet edilir, bir dükkânın açılışına davet edilir, diploma merasimine davet edilir. Ama bunların hepsi belirli bir zaman sonra geçip gidiyor. Fakat Allah’a davet etmek, insanı dünya da izzete kavuşturuyor. Ahirette cennete kavuşturu­yor. Dünyada devlete kavuşturuyor.

Onun için en güzel söz, Allah-‘ın kelâmına uygun söylenmiş sözdür. Bizim sözlerimizin en güzeli, Allah’ın kelâmına uygun olan sözdür. Ba­zen şöyle bir şey diyoruz:

Efendim söylediğin doğru olsun da istersen odun gibi olsun. Bu yan­lış bix şeydir. Hem söylediğimiz doğru olacak, hem de çiçek gibi olmalı­dır. Odun gibi olmamalıdır.

Allah (c.c.) dilemiş olsaydı bize sebzeyi ve meyveleri bir ağacın bağ­rından çıkarırdı. Nasıl ki, toprağın derinliklerinde toprak patatese dönü­şüyor. Ağacın bağrında da, hani ağaçta kav çıktığı gibi elma da ağaçtan çıkardı, olabilirdi. Ama Allah (c.c.) önce bembeyaz bir çiçek veriyor. Gözler ve burunlar zevkini alsın diye. Yemyeşil yaprak veriyor, yeşilin zevkini alsınlar diye. Sonra da koruk haline dönüştürüyor, koruk zevkini alsınlar diye. Ekşi yapsınlar diye. Ondan sonrada tatlandırıyor ve tatlı şe­kilde yesinler diye. Hem kulağımız yaprakların hışırtısından yaprak zev­kini alıyor, hem gözlerimiz renkten, hem de burnumuz kokudan zevkini alıyor. Hem de dilimiz tadıyor. Kanımız gözümüz de kendi gıdasını on­dan alıyor.

Yani Rabbim, tabiatta verdiklerini güzel bir şekilde sunuyor bize. Öyle ise biz de bir faydalı bilgiyi karşı tarafa sunarken en güzel şekilde sunmalıyız, insanlara güzel konuşun güzellikle söyleyin diyor Allah (c.c).

Hani Karacaoğlan sabahleyin Karacakız’la görüşecekmiş. Ne desin? Sabaha kadar düşünürmüş. Bütün lügat kitabındaki kelimeleri gözden ge-çirirmiş. Ve neticede bulurmuş. Hani saçının kılına kurban olduğum dese olmaz. Saç kelimesi ile kıl kelimesi söylenmez. Ama “Zülfünün teline kurban olduğum” demiş. Saçla zülüf aynı şey. Kılla tel de aynı şey. Zül­fünün teli ile saçının kılı aynı şey ama ifade farklılaşmca biri muhabbet meydana getiriyor. Saçının kılı dese yemek yiyen bir adam bazan kusar, ama zülfünün teli dese aşık olur. Onun için her şeyin bir güzel tarafı var­dır. Ve güzel tarafını söylememizi Allah (c.c.) burada, insanlara güzel ko­nuşun, güzel şeyler söyleyin diye emrediyor.

Tabiînden bir zat diyor ki, bu âyet ten kasıt; şu mânâya girer; “İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak” emri vardır, burada bize. Çünkü sözle­rin en güzeli Allah kelâmıdır. Öyleyse onun da emir ve yasaklarını du­yurmak, güzel konuşmak demektir diyor.

Yakın akrabalara, yetimlere ve miskinlere de iyilik yapmamızı Allah (c.c.) emrediyor. Onlara iyilik yaparsanız, kendinize iyilik yapmış olursu­nuz.

“iyilik yaparsanız, kendinize iyilik yapmış olursunuz.”[175] “Allah sana nasıl iyilikte bulunmuşsa, sen de insanlara öylece iyilikte bulun” (Kasas: 77) diyor. Rabbim;’

“Kötülükle iyilik bir değildir. Kötülüğü iyilikle gider” (Fussilet 34) diyor Rabbim.

Türkçe bunu “taş atana ekmek at” diye terceme etmişler. Kötülüğü iyilikle gider diyor Rabbim. Eğer kötülüğü iyilikle giderirsen;

“Seninle onun arasında düşmanlık vardiya, o adam bir de bakı-vermişsin ki, sıcacık dost oluvermiş” Fussilet: 34 diyor Rabbim.

Adam sana kötülük yapdı, sen de ona iyilik yaptın. Neticede bir de bakmışsın ki, o sana kötülük yapan adamla sıcacık dost oluvermişsin di­yor Allah (c.c.)

Onun dostluğundan biz kazanıyoruz. Öyleyse yaptığımız iyilik bizim kendi lehimizedir.

“Namazınızı dosdoğru kılınız ve de zekâtlarınızı veriniz” diye söz al­dık, Benî İsrail’den, İsrail oğullarından ama:

“Sonra siz sırt çevirdiniz, ancak sizden bir kısmı müstesna, siz yüz çevirici oldunuz” diyor Allah (c.c).

Yani çok azı müstesna, diğerlerinin Allah’a verdikleri sözden dön­düklerini, sırt çevirdiklerini haber veriyor. Yine Rabbim onlardan aldığı söze devam ediyor.[176]

(84) Hani sizden kanınızı dökmeyin ve nüfusunuzu yurdunuzdan çıkarmayın, diye söz almıştık da sonra siz de bu sözü onaylamıştınız. Ve hâlâ siz şahitlik ediyorsunuz.

Hani biz sizden söz almıştık, kanlarınızı akıtmayacaksınız. Ülkenizden kendinizi sürgün etmeyeceksiniz. Yani bir kısmınızı kendi dininizden olan bu insanları ülkenizden sürgün etmeyeceksiniz, diye söz almıştık. Söz alma konusunda siz de karar vermiştiniz, ikrar etmiştiniz. Şahit ola­rak siz de buna söz vermiştiniz diyor Rabbim.[177]

(85) Sonra siz kendilerini öldüren sizden bir bölümünü yurtla­rından çıkaran, aleyhlerinde günah ve düşmanlıkta birleşen, eğer si­ze esir olarak gelirlerse onları esir değişiminde kullanan kişilersiniz. Halbuki çıkarılmaları size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyor da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Böyle yapan­ların cezası ancak dünyada rüsvayhktır. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine itileceklerdir. Allah yaptıklarınızdan gafı! değildir.

Sonra siz işte sizler, siz kendi kendinizi öldürüyorsunuz. Sizden bir Kısmınızı sürgün ediyorsunuz ülkelerinden. Günah ve düşmanlıkla onlara yardım ediyorsunuz, eğer size esir olarak gelecek olursa, yani kendi dini­nizden olan o Benî İsrail’den bir kısmı size esir olarak gelecek olursa, on­ları sürgün etmek size haram olduğu halde siz onları fidye vererek satın alıyorsunuz. Ve onlardan fidye alıyorsunuz. Kitabın bir kısmına iman edip te bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bunu yapanların cezası ancak dünyada rüsvayhktır. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine götürü­lür, reddolunurlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir diyor Allah (c.c).

Yine Benî İsrail’den söz aldığını ifade ediyor Allah (c.c). Birbirini­zin kanma girmeyin. Kendi dininizden olan insanları sürgün etmeyin. Kanınızı akıtmayın. Birbirinizi öldürmeyin. Ve kendi dininizden olan insan­lardan fidye almayın diye Allah (c.c.) onlardan söz almış, onlar da söz vermişler ama zaman içerisinde bunları inkâr tarafına gitmişler. Kendi kendileriyle kavga etmeye başlamışlar. Kendi ırkından ve dininden olan insanları sürgün etmeye başlamışlar. Ve karşı tarafta harb eden Yahudi-ler’den esir aldıklarını fidye karşılığında serbest bırakmışlar. Bunu da ki­tabına uydurmaya çalışmışlar. Demişler ki, Tevrat’ta buna müsade edili­yor,

Allah (c.c.) da bunlara siz kitabın bir kısmına iman ediyor da bir kıs­mını da inkâr mı ediyorsunuz diyor.

Tefsircilerimiz şöyle haber veriyorlar Mekke’nin etrafında Beni Ku-rayza, Beni Kaynuka ve Beni Nadr Yahudileri vardı. Medine’de ise Evs ve Hazrec kabileleri vardı. Evs ve Hazreç putperest, diğer üç kabile ise Yahudi. Evs ve Hazreç birbirleriyle hep kavgalı. Beni Kurazya Evs kabi­lesini tutmuş. Beni Nadr’la, BenlKaynuka Yahudileri de Hazreç kabilesi­ni tutmuşlar. Bunlar birbirleriyle harbe tutuşunca Yahudiler de bunlara destek veriyorlar. Bu sefer hem putperesîerle hem de Yahudiler birbiriyle harp ediyorlar. Öldürüyorlar, sürgün ediyorlar ve karşı taraftan Yahudiler’den bile esir alındığı takdirde fidye karşılığında satın alıyorlar. Ve, fidye karşılığında serbest bırakıyorlar.

Allah (c.c.) bu yaptığınız Tevrat’a uymuyor, zamanla ecdadınızın verdiği söze de uymuyor. Peki zamanla ecdadı söz vermişse,[178] Medineli Yahudiler’in günahı ne denmez. Mademki Tevrat’a iman ediyorlar. Tev­rat’ta da bu emirler var. Yani Tevrat’ta kendi ırkınızdan ve dininizden olanları öldürmeyeceksiniz, kendi ırkınız ve dininizden olanları sürgün etmeyeceksiniz, kendi ırkınız ye dininizden olanları esir etmeyeceksiniz yasağı var, yani emri var. Bunlar Tevrat’ta var. Tevrat’a iman eden adam bunları da kabul etmiş oluyor. Ama pratik hayatta’ise bunları inkâr etmiş oluyorlar.

Allah (c.c.) da ‘”siz kitabın bir kısmına iman edip te bir kısmını da inkâr mı edersiniz ?”der. Kim bunu yaparsa, yani kitabın bir kısmına iman eder, bir kısmını da inkâr edecek olursa ona dünyada rüsvaylık vardır, Ahirette de azabın en çetini vardır diyor. Gelelim bize. Allah (c.c.) mü’minler için;

“Mü’minler birbirleriyle kardeştirler.” “Ancak mü’minler kardeş-tirler.”veya diğer bir ifadeyle “mü’minler ancak kardeştirler”[179] buyuruyor Rabbim.

Hani babamızdan ve annemizden dünyaya gelen oğlan veya kız kar­deşimizde olan kardeşliğimizi belgeleme mecburiyetinde kalırsak, nüfus dairesine gideriz. Nüfus dairesi oradaki defteri açar ve oradan bakarak yazar, elimize de bir belge verir. Filan şahıs filanın oğlan kardeşidir veya kız kardeşidir. Annesi şudur, babası şudur der. Yani kardeşliğimizi nüfus memuru onaylar, ama yanlış olabilir. Meselâ babamız kardeşimizi kendi üzerine sonradan kaydettirmiş olabilir. Anne-babamızm üzerine bir başka çocuk-evîat edinme gibi-kaydedilmiş olabilir, ama nüfus memuru evet bu bunun kardeşidir demek mecburiyetindedir.

Fakat Allah (c.c.)’nün kaydında yani kitabında, mü’minler arasındaki kardeşliği onaylıyor. “Mü’minler kardeştir” buyuruyor. Öyle ise mü’min­ler kardeşse, kardeş kardeşi öldürmez, kardeş kardeşi sürgün etmez, kar­deş kardeşi esir olarak almaz. Kavga edebilirler mi? Orada zaten;

“Eğer iki mü’min grup birbirleriyle harp edecek olursa, aralarını bulunuz. İslah ediniz”[180] buyuruyor Allah (c.c).

Peygamber Efendimiz de “Mü’minler kendi aralarında bir vücudun azaları gibidirler. Vücudun herhangi’ bir yeri acıyacak olursa, hastalana­cak olursa, bütün vücut acıyı hisseder” diyor.

Yani bırakın kesmek, öldürmek, işkence yapmak, esir alma olayını yasaklıyor. Nasıl ki elimizi esir, almamız, elimizi dövmemiz, elimizi ke­sip atmamız, elimizi sürgün etmemiz mümkün değil ise, müslümaıt kar­deşimizi de dövmemiz, veyahut ta sürgün etmemiz, kesip atmamız müm­kün değildir.

Allah (c.c.) Yahudiler hakkında indirmiş olduğu bu âyet-i kerîme ile bizi de uyarmış oluyor. Hani; “Siz kitabın bir kısmına iman edip te, bir kısmını inkâr mı ediyorsu­nuz?” diyor Rabbim.

Günümüzdeki bir kısım insanlara yöneliktir bu âyet-i kerîme. Bu in­sanlar; “Kur’ân-ı Kerîm’e iman ediyoruz. Peygamberimize nazil olmuştur. Peygamberimize gelmiştir. Kitabımız kitapların en güzelidir” diyor. Ama arkasından ilave ediyorlar; “Fakat 1400 sene evvel nazil olmuştur. 1400 sene önce nazil olduğundan o günün şartlarına uygun olarak indirilmiştir. Şartlar değişti. Ziraat toplumundan, sanayi toplumuna, sanayi toplumun­dan da teknoloji çağma giriyoruz. Öyle olunca, şartlar değişince ahkam da değişir. Bir kısım âyet-i kerîmelerin uygulanmamasında fayda var. Veya bir kısım âyet-i kerîmelerin bazı insanların sözleriyle değiştirilme­sinde fayda vardır” gibi tenkitler getiriyorlar. Bu tenkidi getiren adam bu âyet-i kerîmeye göre imansız oluyor. Yani âyetin bir kısmına iman edip te bir kısmını inkâr eden kişi hiç katıksız kâfir olur. Zorlamaya gerek yok. Yani bazı arkadaşlarımız “efendim işte cümlesinin başında “Kitab-ı kerîmimiz, Kur’ânımız” dedi ya, Kur’ân’a iman ettiğini söyledi.” Arkasın­da söylediği ne olacak peki? Hani adama demişler niye namaz kılmazsın. Hepimizin bildiği Kurân-ı Kerîm’de;

“Namaza yaklaşmayın”[181] diyor Allah (c.c). Onun için ben de kılmıyorum diyor. Peki âyet-i kerîmenin devamını’oku demişler. Valla ben hafız değilim demiş.

Ayet-i kerîmenin devamında Sarhoşken namaza yaklaşmayın” buyuruyor Rabbim. Sarhoşken namaz kılmayın diyor Rabbim. Adam da İlerisini bilmiyorum diyor.

Aynen günümüzde de Kur’ân’ın bir âyetini inkâr küfrü gerektirir. Adamın kâfir olmasına sebep olur. Hani bu kendi hayatımızda vardır.

Meselâ bir adam size diyor ki; senin bu vücudunun her tarafı sana fazla geliyor. Şöyle parmağının ucundan birini alayım ben, aslında ada-nim hiçbir ihtiyacı yok, sizde de bir hastalık yok, ama kesmek istiyor. Bu adam sizin kanınıza kasdediyor aslında. Yani ha vücudunuzun tamamını kesmeğe kasdetmiş, ha parmağınızı kesmeğe kasdetmiştir. Yani siz bu iş­ten acı duyacaksınız. Onun için .vücudumuzun herhangi bir parçası, vücudumuzun tamamını temsil ettiği gibi. Allah’ın (c.c.) bir âyeti de Kur’ân’m tamamını temsil ettiğinden birini inkâr tamamını inkâr gibidir.

Şimdi Rabbim bu tür insanları tarif ediyor. Yani Kur’ân’m bir kısım yahutta Tevrat’ın bir kısım âyetlerine iman edip te, bir kısmına inanma­yan, inkâr eden bu insanlar dünyada rüsvay olacaklar ki, rüsvay olmuşlar. Yahudiler rüsvay olmuşlar. Tâ o günden bu güne kadar dünyanın en eski milleti olmalarına rağmen İspanyol çingeneleri kadar sayıya erişememiş­ler. Hep korku içerisinde yaşamışlar. Hâlâ da korku içerisinde yaşamaya devam ediyorlar. İmkânları ne kadar bol olursa olsun, Hani adam kuş tü­yü yatağın içinde yatsa, kuş sütüyle de beslense her an camından bir namlunun uzanabileceğini hissetse, o kuş tüyü yatak ona akrep iğnesiyle dikilmiş yılan derisinden bir yatak gibi gelir, ve adam rahat edemez.

Onun için dünyada rüsvaylık var, ahirette de azabın en şiddetlisi var onlara.[182]

(86) İşte onlar ahirete karşslık dünya hayatını satın alanlardır. Bundan dolayı onların azabı hafifletilmez ve onlara yardım da edil­mez.

Onlar, karşılığında ahireti verip, dünyayı satın alan insanlardır diyor Rabbim. Onların azabı hafifletilmez ve onlara yardım da olunmaz diyor Allah (c.c). ‘

Ahireîi verip dünyayı satın almayla ilgili bir çok âyet-i kerîme vardır.Müfessirler Tevbe Sûresinin son âyet-i kerîmelerinde, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’dan bir hadis zikretmiş. Hadisin serbest tercemesi şöy­ledir: İbn-i Kesir; “Benim ve sizin haliniz şuna benzer diyor. Çölde su­suzluktan baygınlık derecesine gelmiş insanlar nerdeyse bayılmak üze­reyken güzel elbiseli, üzerinde yorgunluk işareti de olmayan, suyunu da­ha yeni içmiş, gözlerinden susuz olmadığı da belli olan bir insan geliyor ve diyorki: Susuz musunuz? Hepsi birden, “susuşuz” diye bağırıyorlar. Ve her tarafta su aramışlar da bulamamışlar. Demiş ki, beni takip ederse­niz şu tepenin arkasında bir bahçe var. Ve orada çeşmeler var, havuz var, yeşillikler vardır. Onların inanmaktan başka çareleri yok zaten. Çünkü ümitleri kesilmiş. Gidiyorlar hakikaten adamın dediği yere varıyorlar. Bağ var, bahçe var, sular var, havuzlar var, yiyecekler var, elbiseler var. Yemişler içmişler, giymişler kuşanmışlar. Kendilerine gelmişler.

Adam demişki “bu bahçenin gülleri solar. Bu bahçenin suları kurur. Gelin benimle şu dağın da arkasına giderseniz, orada gülleri solmayan, suları kurumayan bir bahçe daha var. Ve orada hepinize ayrı ayrı tapusu verilecektir,” dediğinde “yahu bu adam yalan söylemedi. Çöldeyken bizi aldı buraya getirdi. Yalan söylemediğini gözümüzle gördük. Bu adamın peşinden gidelim. Gülleri solmayan, çiçekleri kurumayan ve suları kesil­meyen yere gidelim” dediler ama bir kısmı dedi ki, vallahi biz elimizle tuttuğumuzu bırakmayız. Belki orada olmayıverir “dediler.

İşte dünya nimetlerine kavuşan kâfirlerin, dhireti bırakmaları bu adamların hali gibidir” diyor Peygamber (a.s.v.)[183] Hadisin tercemesi şerhli bir tercemedir.

Peygamber Efendimiz vadettiklerini vermiş, Allah (c.c.) neyi vadet-tiyse vermiş. Peygamber Efendimiz’e Mekke’nin fethini vadetmiş, dünya­da devleti vadetmiş gerçekleşmiş. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) İstan­bul’un fethedileceğini müjdelemiş ve o da gerçekleşmiş.

Öyle ise Allah’ın kitabına sarıhndığı takdirde dünyayı Cennet eyleriz ve ayrıca ahiret Cennetini de ayrıca kazanırız. Biz ahireti verip dünyayı alanlardan değiliz. Dünyayı ma’mur edip Cennete döndürüp, ahireti de kazanmaya çalışan insanlardan olmalıyız.

Niye dünyayı elde etmeye çalışalım. Çünkü “Dünya ahiretin tarla-sıdır” demiş Peygamber Efendimiz.

Bu dünya ile meşgul oluşumuz, oradaki ekip biçtiğimizle ilgilidir. Yani hepimiz toprağı niye severiz? Ondan buğday yetiştirdiğimiz, elma yetiştirdiğimiz, sebze-meyve yetiştirdiğimiz için severiz. Onlar yetişmemiş olsa sevmeyiz.

Öyle ise dünyayı niye severiz? Cennete bir ekenek olduğu, tarla ol­duğu için sahip çıkarız. Ve kâfire de buranın hakimiyetini hayatta ver meyiz. Vermemekle görevliyiz.[184]

(87) Andolsun biz Musa’ya kitap verdik. Ve ardından peşpeşe peygamberlerle takip ettik. Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller ver­dik. Ve Onu Muhül-Kudüs’le kuvvetlendirdik. Demek size peygam­ber, nefislerinizin hoşlanmiyacağı şeyi ne zaman getirirse siz büyük­lük taslayarak bir kısmını yalanlayıp bir kısmını öldürecek misiniz?

Biz Musa’ya Kitabı verdik. Ondan sonra da ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da deliller verdik, apaçık belgeler verdik. Hani ona İncil’i verdik, mucizeleri verdik. Ruhü’l-Kudüs ki Cebrail (a.s.)’dir deniliyor. Veya tertemiz bir ruh verdik ona. Ve tertemiz bir ruh ile de onu kuvvetlendirdik. Bir çok hadis-i şerifte Ruhü’l-Kudüs’ün Ceb­rail (a.s.) olduğunu Peygamber Efendimiz (a.s.v.) haber vermiş, ama bir kısım Alimler Ruhü’l-Kudüs’ten kasıt İsa (a.s.)’dır, İsa (a.s.)’m tertemiz ruhudur diyorlar. Zaten kudüs temiz mânâsına geliyor. Tertemiz ruhuyla onu kuvvetlendirdik. Veya Cebrail (a.s.)’la onu güçlendirdik, kuvvetlen­dirdik diyor. Ne zaman size bir peygamber, sizin nefislerinizin hoşlanma­dığı bir şeyi getirdimi hemen kibirleniyorsunuz. O peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz diyor Allah (c.c).

Yani şimdi de Muhammed (a.s.v.) geldi. Size delillerle geldi. Yani Kur’ân-i Kerîm’den âyetler ve de mucizelerle geldi. Ecdadınızın yaptığım yapmayınız diyor onlara. Bize de Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ın getir­diği beyyinât ki, bu Kur’ân-ı Kerîrn’dir. Onu yalanlamamamızı ve de pey­gamberleri öldürmememizi emreder. Ölmüş peygamberlerin, öldürülmemesi onların getirmiş olduğu şeriatın katledilmemesi demektir. Onun ge­tirdiği şeriatı öldürenler peygamberi öldürmüş, günahını alırlar. Peygam­beri yalanlayanların günahını aynı şekilde yüklenirler.[185]

(88)Onlar “bizim kalbimiz kılıflıdır” dediler. Hayır; küfürleri nedeniyle Allah onları lanetledi. Onun için pek azı iman edecektir.

Yahudiler derlerki, bizim kalplerimiz kılıflıdır, kapalıdır. Belki Al­lah onların küfürleri sebebiyle onları rahmetinden uzak tutmuştur. Ne de az im an’ediyorlar diyor Allah (c.c).

Günümüzde bir kısım imansızlar da aynı şeyi söylüyorlar. Bizim kalplerimiz kılıflıdır. Yani dışardan sizden gelecek mesaja karşı kalpleri­miz kapalıdır diyorlar. Bunu ileri gelenleri diyorlar. O ileri gelen kâfirler, yandaşlarım da böylece kendi elleriyle kapatıyorlar. Hani Türkiye’de imansız kesimin kendi tabilerine, kendi okurlarına, kendi yandaşlarına söyledikleri söz vardır: “Sakın ha müslümanlarla görüşmeyin. Kitaplarını okumayın. Gazetelerini almayın. Dergilerim evlerinizde bulundurmayın. Şairlerinin şiirlerini sakın ha dinlemeyin. Ve onların yapmış oldukları konferansa, seminere katılmayın.”

Niye? Katılırsa, belki okursa, dinlerse onun kılıfı parçalanır, iman: sizliği gider endişesini duyduklarından dolayıdır ki, dinlemelerini engel­liyorlar. Ve kendileri de kulaklarını kapatıyorlar. Türkiye genelinde öyle kesim var ki, bazı semtlerde çocuk bir ezanın ne olduğunu bilmiyor. Tür­kiye’de bu. Ben asker arkadaşıma “Eşhedü en la ilahe illallah’ı hiç duy­madın mı” dedim. Duymadım diyor. Oğlum senin memleketinde minare var mıydı? Valla minare görürdüm diyor şehirde. Fakat bunu duymamı­şım diyor. Bu müslürnan. Yani Yahudi, Ermeni veya Rum değil. Anası Ayşe, Fatma, babası Ali, Veli yani bizim’adımızı taşıyan bizim anne-babamızın adını taşıyan bir delikanlı. Sahil şeridinde Antalya’nın oralarda bir şehirde yaşamış bir arkadaş. İyi niyetli çok da candan birisi. O belki bir tesadüf olmuş ama, bazı yerlerde çok bilinçli hareket ediyorlar. Daha okula çocuğu gönderirken dikkat ediyorlar. Hangi öğretmen ateisttir diye. Arıyor tarıyor ve onu buluyor.

Hani bugün bazen televizyonda bilgi yarışmalarında görüyoruz bir kaç yerde gördüm. Yunan’ın kilisesindeki sütun başlığının latince adını sordular. Sütun başlığını film halinde gösterdiler. Onun adı nedir? denil­di, bildiler. Camide imam efendini cuma günü hutbe okuduğu mimberi dördü de bilemediler. Yani bu memlekette özel yetiştirilen insanlar var. Özel yetiştiriliyorlar. Özellikle gayret ediyor yani. Şimdi bu insanların hali aslında bizim akaid kitaplarımızda tartışılan insanların hali gibidir. Efendim bir çocuk annesi Afrika’dan giderken ormanın içerisinde doğum yapsa oraya da taşıma zahmetine katlanmayip, “Zaten sekiz on tane çocu­ğum var. Bu çocuk da nerden geldi” diye oraya bırakıverse gitse. Derken bir arslan gelse, onu beslese, emzirse, büyütse. Ve buluğ çağma da gelse. Bu çocuğun durumu ne olacaktır diye bizim akaid kitaplarında tartışırlar.

Günümüzde de böyle bir tartışma var. Bazı yerler var ki, orada müs-lümanlık hakkında hiç bir şey bilmiyorlar. Yani müslümanlık oraya ulaş­mamış. Burada dünyaya gelen ve burada ölen insanların durumu ne ola­caktır? diye soru sorarlar. Aynı şekilde bizim Akâid kitaplarımız Afrika ormanlarından misal vermişler. Hiç insan yüzü görmeden ölüyor. Bu in­san nereye gidecektir? Eş’ari ve Matüridi arasında ihtilaf edilmiş, ikisi de aynı neticeye varıyor:

Eş’ariler diyor ki: Bu adam sorgusuz sualsiz cennete gidecektir.

Matüridi diyor ki: Bu insan şunu içinden geçirmelidir: Yahu bu Gü­neşi şöyle iten, yuvarlayan birisi var. Bu Ay’ı böyle idare eden biri var. Bu topraktan bu çiçeği çıkaran birisi var. Bu aslanı öldüren birisi var. Bu­nu dedimi Allah falan demesine gerek yok, bunu böyle düşündümü bu di­yor Cennete gider. Yani neticede ikisi de Cennete gönderiyorlar bunu.

Peki günümüzde böyle Ankara’nın ve İstanbul’un en zengin bir ma­hallesinde dünyaya gelen bir çocuk, Çankaya’da dünyaya gelen bir çocu­ğu düşünün. Özellikle öğretmeni seçilmişse, ateist birinin önüne veril­mişse ve oradan da Türkiye’de İslâm kültürüne harp ilan eden okullardan birine verilmişse, ortaokul ve lise olarak, kolej olarak ve oradan da bir üniversiteye gönderilmişse ve orada da başörtüsüne ve Allah’a harp ilan edilmişse ve orada okumuşsa bu çocuğun durumu ne olur?

Şu sorulabilir. “İstanbul şehrinde, Ankara şehrinde ezan duymadımı bu?” Bu çocuğun kalbini kılıflamışlar, kulağını kapatmışlar. Kulak duyu­yor da, İnanmayan bir insan için Eşhedü en Lâ İlahe İllallah ile Çince çalınan bir müzik arasında fark yoktur. Ona göre müezzin efendi çan çun, fan fun diye bir şeyler diyor. Geldi merak etti. Müezzin efendiye sordu.. Yahu ne diyorsun? Müezzin şöyle bir bakar on sekizine, yirmisine gel­miş. Ulan eşek kadar adam olmuşsun daha onuda mı öğrenmedin? diyor ve gönderiyor. Ne yapsın? Yani bu insanlar üzerinde bunların kalplerin-deki kılıfı kaldırıcı ve yırtıcı bir hareketin içine mutlaka girmemiz gereki­yor.[186]

(89) Yanlarındakini tasdiklemek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince, daha önce küfredenlere karşı fetih istiyorlardı. İşte o tanıdıkları şey kendilerine gelince ona küfrettiler. Artık Allah’ın la’neti kâfirlerin üzerinedir.

Allah katından onlara bir kitap geldiğinde ki, o kitap yanlarında olanı tasdik eden yani Tevrat’ı doğrulayan bir kitap onlara geldiğinde yani Kur’ân-ı Kerîm geldiğinde… Yahudiler daha Önce kâfirlere karşı hep ba­şarı zafer diliyorlardı. Yani kâfirlere karşı galip geleceklerini söyleyip duruyorlardı. Diyorlardı ki, yakında Tevrat’ın haber verdiğine göre bir peygamber gelecek. O peygamber le biz sizin üzerinize galip geleceğiz. Yani bunlar gelecek peygamberi bekliyorlardı.O yanlarında olanı, Tev­rat’ı tasdik eden peygamber de kitap ta Allah katından gelince, onu inkâr ediverdiler diyor. Hani

Onlar çocuklarını nasıl biliyorlarsa, peygamberi de öyle biliyorlar­dı[187] diyor. Allah c.c.

Yani Yahudiler kendi çocuklarını nasıl biliyorlarsa, peygamberin de geleceğini ve alametlerini öylece biliyorlardı.

Ama o evlatları gibi tanıdıkları peygamber gelince Onu inkâr ettiler. Niye bizim soyumuzdan gelmedi. Niye şanlı, anlı, zengin bir aileden gel­medi de; yetim, fakir bir aileden dünyaya geldi ve Yahudi ırkından gel­medi diye onu inkâr ettiler.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ın hanımlarından biri Safiyye valide­miz, Yahudi ırkındandır. Müslüman olmuştur. O anlatıyor.

“Babam ve bir Yahudi hey’eti bir zamanlar peygamberin yanma gitti­ler. Safiyye validemiz o zaman müslüman değil tabi. Hey’et geriye dön­düğünde babamla amcam konuşurken duydum. Babam diyordu ki, valla­hi gördüm Onu O Tevrat’ta tarif edilen peygamberin tâ kendisi diyor. Ya­hu nasıl olur? böyle değildir. Yok yok böyledir diyorlar. Konuşma böyle devam etti. Sonunda dediki buna rağmen ben o’nu inkâr edeceğim, dedi ve babam inkâr ederek Öldü” diyor.

Sonradan kızı Safiyye validemiz müslüman oldu. Ve Peygamber Efendimiz (a.s.v.) ile de evlendi. Allah’ın laneti kâfirler üzerine olsun di­yor Allah (c.c).

Dikkat edin “Allah’ın la’neti zalimlere olsun” “Allah’ın la’neti kâfirlere olsun” şeklinde ayetlerde vardır. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de bir tek âyet-i kerîme bulamazsınız.Yani şahıs ismi yoktur. Kâfir de olsa Ya­hudi, Ermeni, Rum, Ortadoks ne ise yani putperest. Allah’ın la’neti filanın üzerine olsun ifadesi yoktur.

Biz de dilimizi buna alıştırmıyacağız. Hani günümüzde kâfir diye bildiğimiz Müslüman görünüp kâfir olan, dinime karşı harp ilan eden adamlar var. Onlar için dahi Allah’ın la’neti onun üzerine olsun demiye-ceğiz. Şahıs olarak demiyeceğiz. Biz o sağ olduğu müddetçe ıslahını bek­liyoruz. Müslüman olmasını ümit ediyoruz. Allah’ın hidayeti onun üzeri­ne olsun diyeceğiz.

Fakat genel bir ifadedir. “Allah’ın la’neti kâfirler üzerine olsun” derken o adam da kâfir olarak ölecekse zaten bu kelime ona da yeter.

“Allah’ın la’neti zalimler üzerine olsun” derken yine bu söz o zalimi de yakalar.

Fatih döneminde yetişmiş Hızır Bey, “Kasîde-i Nûniyye” diye akaide ait bir eser yazmış. Manzum olarak yazmış. Hep sonu “nun” harfiyle bit­tiği için Kasîde-i Nûniyye denmiş. Hatta başında ifade edildiğine göre bir gecede yazıvermiş. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’dayken hep Ondan bahsedermiş. Diğer âlimler de biraz kıskanır gibi olmuşlar. Demişler ki, “efendim hep ondan bahsediyorsun, ama âlimin ilmi kitabıyla belli olur. Hele bir kitap yazsın da görelim “demişler. O da hemen bir elçi gönderi­yor. Hızır Bey o zaman Bursa’dadır. Elçi akşamleyin varıyor. Mektubu sunuyorlar. Sabaha eseri hazirlayıverdi diyorlar. Orada Tahmin ederim şiirin beyti 130 ile 150 arasında. Beyit olarak 150 beyti geçmez. “Biz şeytana bile lanet etmekle emrol un madik” diyor. Bize Kur’ân-ı Kerîm’de şeytana la’net ediniz diye bir emir var mı ? yok. Eğer öyle bir emir olsay­dı, elimize bir teşbih alırdık zikirlerimizden biri de “Şeytana lanet olsun. Şeytana lanet olsun. Şeytana lanet olsun” olurdu. Böyle bir zikir şekli yok. Dilimizi lanete alıştırmıyacağız. Dilimizi rahmete alıştıracağız. Dili­mizi hidayete alıştıracağız.

Allah (c.c.) âyetinde genel ifade kullanmış. “Allah’ın laneti kâfir­ler üzerine olsun”, “Allah’ın laneti zalimler üzerine olsun” buyurmuş. Şahıs ifade edilmemiş.[188]

(90) Allah’ın kullarından dilediğine kendi fazlından (vahiy) in­dirmesini kıskanarak ve azgınlık yaparak, Allah’ın indirdiklerini inkâr etmekle kendilerini ne kötü şeye karşılık sattılar da gazab üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için hor ve hakir edici bir azab var­dır.

Nefislerine ne kadar kötü bir şeyi satın alıyorlar. Allah’ın indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i veya peygamberi inkâr etmekle ne kötü bir şeyi satın alıyorlar kendilerine. Allah’ın indirmesine isyan ederek, kullarından dile­diğine Allah’ın peygamberliğini vermesine karşı isyan ederek, Allah’ın indirdiğini inkâr etmekle ne kötü şeyi satın alıyorlar. Yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’m peygamberliğini kabule yaklaşmıyorlar. Allah o’nu mu göndermiş diyorlar. Allah’ın dilediği O, kulları içerisinde. Sanki Al­lah kendi dilediği değil de, Yahudiler’in dilediği doğrultuda hareket etme­si gerekiyormuş gibi bir kanaatin içerisine giriyorlar. Böylelikle de ken­dilerine dünyada rüsvaylığı, ahirette de Cehennemi satın almış oluyorlar. Gazab üstüne Allah’ın gazabına uğruyorlar. Kâfirlere insanı alçaltıcı, ya­kıcı azap vardır diyor Allah (c.c).

Günümüzde de kâfirlerin yani Yahudiler’in bu söylediğini Türkiye’de de söyliyen insanlar şöyle derler; ” Efendim genelde halkımız Türk, Türk ırkından. Allah Arap’tan peygamber göndermiş. Yani Türkler’den de bir peygamber göndermeli değil miydi? Veya peygamber Türk ırkından ol­malı değil miydi? ” Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbim bu âyet-i kerîmede cevap verdiği gibi;

“Allah dilediğini yaratır, dilediğini seçer”[189]

Bir zaman İsa (a.s.)’ı seçmiş. Bir zaman Musa (a.s.)’ı seçmiş. Bir za­man Davud (a.s.)’ı. Bir zaman da İbrahim (a.s.), ve Nuh (a.s.)’ı. Yani pey­gamberleri insanlar arasından’ seçmiş. Kimseye karşı sorumlu değildir. Yaptığından sorumlu değildir Allah (c.c).

Eğer insanların İradesine göre hareket etmiş olsaydı, her millet pey­gamberlerin kendisinden olmasını isterdi.[190]

(91) Bir de onlara “Allah ne indirdiyse ona iman edin” denildiği

zaman onlar: “Biz bize indirilene iman ederiz” derler de diğerine

küfrederler. Halbuki O, yanlarındakini doğrulayıcı bir gerçektir.

Deki: “Madem iman ediyordunuz da daha önce peygamberleri niçin öldürüyordunuz?”

Onlara “gelin Allah’ın indirdiklerine iman edin “denildiğinde, “biz bize indirilene iman ederiz. Onun dışmdakileri inkâr ederiz.” Böyle der­ler. Ve kendilerine indirilenin dışmdakileri inkâr ederler. Halbuki O gerçektir. Yani O kitap bir haktır. Onların yanında olanı da tasdik etmek üzere indirilmiştir. Madem ki, mü’mindiniz. Daha Önce niye Allah’ın pey­gamberlerini öldürdünüz, de onlara.

Yani şimdi diyorlar ki, biz Kur’ân’a iman etmeyiz. Peygambere de iman etmeyiz. Biz bize indirilene iman ederiz. Madem ki Öyle. Daha ön­ce Allah size sizin ırkınızdan peygamberler gönderdi. Musa (a.s.)’dan sonra, peygamberler gönderdi. Madem siz o peygamberleri niye öldürdü­nüz buyuruyor.

Hani günümüzde de Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a, kendi ırkından olmadığı için veya Arap ırkından olduğu için imana yanaşmayan insan­lar var. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) çölde yaşamış, Arap’mış ondan do­layı iman etmediğini ifade eden Türkçe olarak inkarını ilan eden kâfirler var. Fakat insanlar peygambersiz kalmıyor hiç. Biri hak peygamberi inkâr ederse, hemen yerine sahte peygamberi buluyor. İnsanlar kitabı eğer elleriyle atarlarsa âyet-i kerîme ilerde gelecek.

Elleriyle o kitabı arkalarına attılar.[191] Peki kitapsız mı kaldılar? hayır. Bu sefer;

Bu sefer Şeytanın uydurduklarına tabi oluverdiler. Şeytanın uy­durduğu kitaplara tabi oluverdiler.[192]

Onun içindir ki, Allah’a imanı yitiren ,yeryüzünde bir insana iman eder. Kitabı inkâr eden adamın eline bir kitap veriverirler. Bu sefer o kitaba göre amel etmek, ona göre hayatını yönlendirmek mecburiyetinde kalır. Bu insanlar da Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ı Arap’tan geldi diye inkâra kalkarlar ama, kendileri sahte peygamberler üretirler.[193]

(92) Andolsun, Musa size apaçık delilleri getirdi. Sonra siz Onun ardından buzağıyı (ilah) edindiniz. Siz o zalimlersiniz.

Size Musa delillerle geldi. Tevrat’la geldi. Mucizelerle geldi. Ama Ondan sonra siz hemen buzağıyı ilah yaptınız. Kendinize put edindiniz. Siz zalimler olarak o buzağıyı kendinize ilah ediniverdiniz. Bir tarafta Musa (a.s.) ve Onun getirdiği Tevrat. O Rabbinden kelâmı almak üzere gidiyor. Ama beri tarafta bir kısım insanlar Allah’a imanın yanında, buza­ğıdan bir ilah yapıp onun etrafında da tapınma merasimini yerine getiri­yorlar.

Günümüzde de “Allah’a iman ediyorum, peygamberi kabul ediyo­rum, kitaba da iman ediyorum ama filanın izinden ayrılmam” diyenler ile “ineğe de tapmıyoruz” diyenler aynıdırlar. İnek yine süt verir. İneğin yavrusu olur. Yani topluma bir faydası olur. Bunun ise hiç bir faydası yok. Bir âyet-i kerîmede geçtiği gibi:

“Eğer sinek ondan bir şey alsa geriye alamaz,o putcağız.”[194] Yani sinek üzerine konsa, kanını içse bir şey yapamaz. Ama insanlar ona tapınmaya devam ederler. Ve böylelikle de onlar kendilerine zulmederler.[195]

(93) Hani “Size verdiğimiz (Tevrat)’ı kuvvetle tutun ve onu din­leyin” diye Tur’u tepenizin üzerine kaldırıp sizden kesin söz almış­tık. “Dinledik isyan ettik” dediler. Ve küfürleri nedeniyle buzağı kalplerine içirilmişti dedi: “Eğer mü’min iseniz imanınız size ne kötü şey emrediyor.”

Hani sizden söz almıştık. Başınızın üzerine Tur’u kaldırmıştık. Tur Dağı’m başlarının üzerine kaldırıyor Allah (c.c.) ve size verdiklerimizi sımsıkı tutun ve de işitin,bu Tevrat’a sımsıkı sanlın ve iyi dinleyin diye. Tur dağını Allah (c.c.) şöyle bir kaldırıyor. Bu bir mucize. Yahudi ırkını bir meydanda topluyor Allah (c.c.) üzerlerine Tur Dağını kaldırıyor. Tev­rat’a sımsıkı sanlın ve iyi dinleyin diyor Allah (c.c.)

Eğer dinlemez ve iman etmezlerse tepelerine iniverecek. Böyle bir hal. işittik Yâ Rabbi diyorlar ve isyan ediyorlar. Dağ geriye çekilince isyan ettik diyorlar. Sebep, küfürleri sebebiyle gönüllerine buzağı sevgisi içirilmişti diyor. Gönüllerine buzağı sevgisi verildiğinden dolayı ki, bu küfürleri sebebiyle olur. Onun içindir ki, Tevrat’ı işittik diyorlar ama hemen ardından “isyan ettik “diyorlar.

Günümüzde bizim gönüllerimizde Allah’a şükür buzağı sevgisi yok. Yani bir put sevgisi mü’minlerimizde, Müslümanlarımızda yoktur. Fakat nerdeyse put yerini alacak olan mal sevgisi vardır. Yani bir çok ibadeti­mizi, bir çok gayret-i diniyyemizi yok eden mal sevgisidir. İnsanların yirmidört saatinin çoğunluğunu alan mal sevgisidir. Onun için mal üzerine çok âyet-i kerîme vardır.

“Mallarınız ve evlatlarınız sizin için bir fitnedir, bir imtihandır[196] diyor Allah (c.c).

O imtihanda başarılı olmamız gerekiyor. Hani imtihanda sorular var­dır. Beş tane, on tane, yüz tane soru vardır. Sorunun cevabını verirse ba-şanlı olur. Bizim de imtihan sorumuz iki tanedir. Evlatlarımız ve de mallanmızdır. Eğer bu iki imtihandan başarılı çıkacak olursak Cenneti ve devleti kazanıyoruz. Şayet iki imtihanı kaybedecek olursak o zaman iki dünyada da kaybediveriyoruz.

Hocanın bir tanesi şöyle diyor: Arkadaş diyor insanlar kurbağa gibi­dir. Kurbağayı sudan eline alıyorsun. Besliyorsun, büyütüyorsun suyu unutturmuş oluyorsun . Elinde beslerken, okşarken, severken suyu untturuyorsun diyor. Bir gün böyle göl kenarından giderken pır uçuveriyor .Benim de sohbetime bazı arkadaşlar geliyorlar. Böyle Cenneti görür gibi anlatıyorum kendilerinden geçiyorlar . Tamam bunlann dünya ile olan ilgisini kestim diyorum . Fakat dışarı çıkınca dükkânı görüverdi mi çek, senet, avrat aklına geliyor. Pır gidiveriyor “diyor.

Leylek yumurtasını adamın biri almış, tavuğun altında kuluçkaya koymuş. Yirmibir gün sonra tavuk civcivleriyle beraber leylek de çıkmış. Ama bir kaç gün sonra leylek pır uçmuş gitmiş. Kendi yerine gitmiş.

Onun için dünya sevgisi nerdeyse buzağı sevgisi gibi. Yani Benî İs­rail’in buzağı sevgisi gibi olmuş. Rabbim “kalplerine içirildi” diyor. “Küfürleri sebebiyle o buzağı kalplerine içirildi” diyor Rabbim. Ama kü­fürleri sebebiyle. Yani Allah (c.c.) insanları kâfir yapmıyor. Onlar kâfirliği arzu ediyorlar, bu sefer de put onlara sevimli gelmeye başlıyor diyor.

Ne kötü bir şeyi emrediyorsunuz de onlara. Eğer mü’minseniz. Şu imanınız size ne kötü şeyi emrediyor.[197]

(94) Deki: “AHah katında ahiret yurdu diğer insanların değil de Özellikle sizin ise ve eğer sözünüzde de doğru iseniz hemen ölümü is­teyin.”

Eğer ahiret hayatı Allah katında yalnız ve yalnız size aitse. Yani in­sanların dışında yalnız size aitse, yani ahiretteki Cennet yalnız Yahudi ır­kına aitse öyleyse ölümü arzu edin. Eğer doğru söylüyorsanız ölümü iste­yin.

Hani köhne bir eviniz vardır. Allah mal, mülk verdi. Artırdınız çok güzel bir ev yaptınız. Manzarası güzel, evin kendisi güzel. Bir an evvel yeni ve güzel eve taşınalım diyorsunuz. Yahudiler diyorlar ki, ahiret ha­yatı da bizimdir. Bize aittir. Rabbim diyorki, Öyleyse cennet sizinse bu­yurun intihar edin ve hemen ahirete gidin. Yani bu işin garantisi yok. Âyet-i kerîmenin bize bakan tarafı hiç kimse kendisi hakkında ben Cen­netliğim demesin. Benim şıhım da Cennetlik “demesin. Yani Cennetle müjdelenen peygamberler ve Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’m müjdeledi­ği sahabenin dışında, filan şahıs Cennete gider garantisi yok. Eğer Cen­nete gitme garantisi varsa, buyursun köhne evden yeni eve taşındığı gibi, bu dünyadan çeksin gitsin. Onun için kesinlikle Cennet bizimdir diyeme­yiz. Ama kesinlikle cennet Allah’a iman edenlerin ve amel-i salih işleyen­lerindir deriz. O kim bilemeyiz. Biz Öyle olmak için gayret ederiz. Yani imanı kamille ölmek, amel-i salih üzere ölmek için Rabbimize dua eder vp. de o doğrultuda çalışırız.[198]

(95) “Bunu önceden elleriyle yaptıkları (kötü işler) nedeniyle is-temiyecckler. Allah zalimleri bilendir.”

Bu yaptıklarını biliyor onlar. Yaptıklarından dolayı da ölümü kesin­likle istemezler. Cennet bizimdir diyorlar. Ama Rabbim hadi Ölün öyley­se dediğinde, ölümü de hiç temenni etmezler. Niye, yaptıklarını biliyor­lar. Kendi elleriyle yaptıkları zulmü biliyorlar, inkârı biliyorlar. Ve Cen­nete de gidemiyeceklerini, Cehennemi boylayacaklarını biliyorlar.

Allah zalimleri gayet iyi bilmektedir.[199]

(96) “Andolsun sen onları insanlardan (hatta) müşriklerden de hayata düşkün bulacaksın. Onlardan her biri bin yıl yaşamayı ister. Halbuki onun çok yaşatılması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir. Al­lah onların ne yaptığını görüyor.”

Onları insanların hayata en hırslısı olarak bulacaksın. Yani insanlar içerisinde bu dünya hayatına en hırslı olan milletin Yahudiler olduğunu ifade ediyor Allah (c.c.)Hatta, putperestlerden daha şiddedlidir, dünyaya hırslılıkta.

Allah (c.c.) her insana hırs vermiştir. Hırs bir nimettir. Yani hırs kötü bir şey değildir. Allah bize ne vermişse o güzeldir dedik. Allah bize inkâr kabiliyetini de vermiş o da güzeldir. Ama bu inkâr kabiliyetini Allah’a karşı kullanmıyacağız.Ancak!

“Kim tağutu inkâr ederse”[200] yani Allah’tan başka, ka­nun koyucu benim diyen bir adamı inkâr eder, Allah’a iman ederse, kopmayan Allah’ın sağlam ipine sarılmıştır diyor Allah (c.c.) bu insan için.

Yani kâfirin, tağutun inkâr edilmesi gerekiyor tarafımızdan. Onun olabilmesi için insanın inkâr kabiliyeti de olması lazım. Rabbim bunu vermiş. Her insana vermiş. Kâfir bu özelliği Allah’a karşı kullanıyor. Mü’min de Allah’a baş kaldıranlara karşı kullanıyor . Hırs Allah (c.c.)’ın bize verdiği bir kabiliyettir, her insana verilmiştir. Mü’minine de, kâfirine de vermiştir. Ama bize;

“Sizin üzerinize gayet hırslı”[201] diyor Allah (c.c.)

Yani sizin Cehenneme gitmemeniz ve Cennete gitmeniz, mü’min ol­manız için çok hırslı bir peygamberden bahsediyor.

Peygamber Efendimiz de hırslı ama, şöyle hırslı: Bütün insanlar müslüman olsa Ya Rabbi diye, Rabbi’ne dûa ediyor ve de çok çalışıyor.

Bunu ben bir hoca efendiye anlattım. Hocam bu konuda nasıl bir ko­laylık getirelim, anlatım kolaylığı getirelim dedim. Dedi ki “çocukluğum­da hırsım vardı. Yüce bir dağın tepesinde meselâ Toros dağlarında, böyle yüksek bir dağın uzun yolunu görsem acaba bu yol Mekke’ye mi gider derdim. Yolda iki adam görsem, şu adamlar gelse de cemaat olup öğle namazını kılsam derdim. Karşıda bir taş, kaya görsem AHah’û Ekber di­ye bağırırdım. Oradan gelen yankıyı dinlerdim. Yani gördüğüm her şeyi İslâm’a göre yorumlamaya çalışırdım.” İşte hırs bu.

Çıktınız Cağaloğlu’nda bir adam gördünüz, aman Ya Rabbi şu ne müslüman olur ya dediniz. Bir general gördünüz. Aman Ya Rabbi, şu müslüman olsa ne mücahit olur ya. Alparslan gibi olur, Fatih gibi olur. Hz. Ali gibi olur bu adam dediniz. Yani hep böyle onun bu tarafta olması yani müslüman olması için hırslı olmamız gerekiyor.

Yahudiler de hırslı, her insanda hırs var. Ama Yahu di ler’deki hırs dünya hırsı. Daha önce de izaha çalışmıştık. Yahudi’nin hırsı farenin hırsı gibidir.[202]

Fare şöyle deveyi bir görmüş aha demiş, Bunu yuvama bir götürürsem daha yedi sülâlemin çalışmasına gerek yok. Yularından şöyle bir tut-rhuş. Deve yumuşak başlı olurmuş. Fare gitmiş arkasından deve gitmiş, derken fare deliğine girmiş deve girememiş. Asılıyor gelmiyor, asılıyor gelmiyor. Geri çıkmış yavrum niye geliniyorsun demiş. Deve nasıl gele­yim demiş. Fare buraya kadar benimle nasıl geldiysen yine öyle gel de­miş. Bunun üzerine deve fareye bana bak, bundan sonra kendine göre rizık ara demiş ve şöyle başını bir sallamış fareyi duvara bir çarpmış parçalayıvermiş. Fare ölmüş.

Yahudi de şu anda dünyanın altununu kendine toplamak için bütün gücüyle sarılıyor. Bütün dünya devletleri de aslında bu işten rahatsız. Başta Amerika rahatsız. Hep kınayıp duruyor. Şu anda yalnız deve gibi arkasından gidiyor da bir gün gelecek yeter be yeter der, Şöyle bir çarpar­sa perişan olur. Bir zamanlar Almanya’da bütün imkânlar onların eline verilmiş. Yani deve gibi Almanlar’ı arkasından çekmiş çekmiş derken baş deve bir çırpmış tam üç milyonunu cayır cayır yakmış. Yine o günleri bekliyorlar. Öyle bir şey bekliyorlar. Onun için aklı başında olan Yahudi­ler Telaviv’de bazen yürüyüş yaparlar. Bu zulümler bizim başımıza bir belâ getirecek diye yürüyüş yapıyorlar. Yani tarih boyunca ne zamanki zulüm etmişiz. Zulüm hat safhaya varınca başımıza bir bela gelmiş, top yekûn imha edilmişiz, yine de imha günleri bekliyor diyorlar.

Türkiye’de bazı arkadaşlarımız efendim ehli kitapla ilgili âyet-i kerîme var diyorlar. Var doğru. Maide Sûresinde ehli kitapla ilgili âyet-i kerimelerde, onların yediğinden yiyebileceğimizi, yani yemeklerini yiye­bileceğimizi, kızlarını alabileceğimiz konusunda âyet-i kerîme var.

Gerçekten İncil’e ve Tevrat’a iman ediyorlarsa, yoksa öyle sıradan bir Alman’m kızını almak olmaz. Soracağız, Hıristiyan mı değil mi? Çünkü bir Alman, bir Hollandalı, bir Belçikalı falan şu anda çoğunluğu ateist. İncil’e ve Tevrat’a ve Hz. İsa’ya ve Hz. Musa’ya inanmıyorlar. Ama ger­çekten iman ediyoruz diyorlarsa evlenilebilir. Bu münâsebetleri tamamı­na şamil kılamayız.

Rabbim bir başka âyet-i kerîmede[203] insanlar arasında mü’minlere en fazla düşman Yahudiler’dir diyor. Burada da dünya hayatı­na en hırslı olanı, müşriklerden de hırslı olanı Yahudiler’dir.

Bir kısım kardeşlerimiz efendim işte komünistlere karşı Amerika’yı tutmamız gerekir diye çok yazı yayınladılar. Ve ondan sonra da hani Şah döneminde hiç yazı yaymlamazdı İran aleyhinde. Şah döneminde hiç aleyhinde de yazı yazılmazdı. Şah da Amerika’nın bir uşağıydı. Aleviyse yine aleviydi. O zaman İran yine alevi’ydi, şii’ydi. Fakat aleyhinde yazıl­mazdı. Ama ne zaman ki, Amerika’nın köpeği öldürüldü. Vay siz misiniz Amerika’nın köpeğine taş atan diye bizim sağcı yazarlar hâlâ bas bas ba­ğırırlar.

Bundan sonra Cebrail’e karşı düşmanlıklarıyla ilgili yeni bir bölüm başlıyor.[204]

(97) Deki, “Herkim Cibril’e düşman ise, bilsin ki O, kendinden öncekileri tasdik edici ve mü’minlere hidayet ve müjde olanı Allah’ın izni ile senin kalbinin üzerine indirdi. Cibril’e Türkçe’de Cebrail diyoruz. Burada Cibril diye geçmiş. Kıraat-ı seb’a imamlarından bir kısmı Cebrail diye okumuşlar bir kıs­mı da Cibril diye okumuşlar. Onların okumasıyla değil îabiki. Bizim sev­diğimiz Efendimiz (a.s.v.)’e hizmet veren Ashab, Peygamber Efendi-miz’den öyle duymuş. Bir defasında Cibril diye okumuş. Öbür defasında Cebrail diye okumuş. Mütevatir bir şekilde kıraat imamlarımıza kadar gelmiş, imamlarımızdan bize kadar nakledilerek ulaştırılmıştır. Ve halkı­mızın diline Cebrail diye geçmiştir. Burada ise Cibril yani bu kıraatta Cibril. Yoksa diğer kıraatların bir kısmında da Cebrail olarak geçmiştir.

Cebrail (a.s.) ile Mikâil (a.s.)’a düşmanlık yapanların Allah’a düş­manlık yapmış olduklarını bildirir bu âyet-i kerîme.

Deki, kim Cebrail’e düşman olursa, bilsin ki, Kur’ân-ı senin kalbi­ne O indirdi. Yani Kur’ân-i senin kalbine Cebrâii indirdi, Allah’ın izni ile. Kendinden öncekileri de tasdik etmek üzere indirdi. Yol göster­mek üzere indirdi. Ve mü’minlere müjdelemek üzere indirdi Yani dün­yada devleti, ahirette Cenneti mü’minlere müjdelemek ve onlara yol gös­termek ve geçmiş kitapları tasdik etmek üzere Allah’ın izni ile senin kal­bine kitabı O indirdi buyuruyor. Ve devam ediyor.[205]

(98) “Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cibril’e ve Mikâil’e düşman olursa, şüphesiz Allah da kâfirlerin düşmanıdır.”

Burada bütün melekler adına meleklerden yalnız Cebrail ile Mikâil’in ismi bize bildirilmiş, ama hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (a.s.v.) da “kim bir Allah dostuna düşmanlık yaparsa, Allah’a düşmanlık yapmış olur “diyor.

Buradan anladığımıza göre yalnız Cebrail ve Mikâil değil, bütün peygamberlere veya meleklerden herhangi birine düşmanlık yapan Al­lah’a düşmanlık yapmış olur. Çünkü melekler ve Allah’ın peygamberleri

Allah’ın velileri ve Allah’ın dostlarıdır. Allah’ın dostlarına düşmanlık yapmak, Allah (c.c.)’ya düşmanlık yapmak gibidir.

Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzulünü anlatırlarken şöyle diyor tef­sir çilerimiz:

Peygamberimiz Efendimiz (a.s.v.)’e, Yahudilerin ileri gelenlerinden biri veya birkaçı geldiler ve bazı sorular sordular. Bu sorulardan bir tane­si de “Peki sana vahiy getiren meleğin adı nedir?” Peygamberimiz:”Ceb-rail “deyince “biz Sana iman etmeyiz. Çünkü Cebrail bizim ezeli düşma-mmızdır. Çünkü Cebrail zelzeleleri, felaketleri meydana getirendir. Ve bir çok kavmin helak olmasına sebep olan da O’dur. Onun için biz O’nu sevmiyoruz. Veya O Cebrail Allah’ın bu vahyini bize getirmesi gerekir­ken Sana getirmiştir. Ondan dolayı biz O’na düşmanız. Eğer Sana vahyi Mikâil getirmiş olsaydı biz o zaman Sana iman ederdik .”diyerek ipe un serme tarafına gitmişlerdir.

Halbuki melekler âyet-i kerîmede ifade edildiği gibi; “Allah’a hiç bir şekilde isyan etmezler. Ve emrolunanı yaparlar.”[206]

Emredilen bir işi yapan bir adama düşmanlık yapmak, emredene yapmak demektir. Hani bugünkü insanların kurduğu kanunlarda bile bu uygulanmaktadır. Yani Kur’ân’m ve sünnetin bu metodu uygulanmakta­dır. Amirin emrini yerine getiren kişiye karşı gelmek, amire karşı gelmek olarak değerlendirilir.

Cebrail’in getirdiğine karşı gelmek, Cebrail’le o emri gönderen Allah (c.c.)’ya karşı gelmek gibidir.

Günümüzde bunun, yani bu Yahudilerin yaptığını bir kısım insanla­rımız şöyle yaparlar. “Efendim işte filan yerdeki insanlara revamı idi bu. Bu deprem, bu bela, bu musibet, yer kayması veya ateşin fışkırması, lav­ların oradan kaynaması, Allah kahretsin bunu yapanı” gibi sözler Yahudiler’in Cebrail’e düşman olmasından farksız bir şeydir. Ona gerekli olan tedbir almaktır. Yani onun görevi tedbirini almaktır. Orada lav’ın patlıya-cağını ilmî araştırmalarla bilmelidir. Ve ona göre tedbirini almalıdır.

Kaygan yerlerde kurulacak evlerin nasıl yapılacağını ayarlamalı ona göre hesabım yapmalı ve öylece yerleşim yerlerini tesbit etmelidir. Yoksa Al­lah (c.c.)’nün tabiata koyduğu kanunlar vardır. Ve o kanunları da icra eden görevli melekleri vardır. O melekler de emredileni yaparlar. O em­redileni yapan meleklere düşmanlık yapmak, emri veren Allah (c.c.)’e düşmanlık yapmaktır ki, o takdirde Allah (c.c.) de onlar için düşmandır. Tarih boyunca Allah’a düşmanlık yapanların hepsi helak olmuş gitmiş. Allah (c.c.) ise bakidir. İlâ nihaye baki olarak da kalacaktır.[207]

(99) “Andolsun biz sana apaçık âyetier indirdik. Bunlara fasık-lardan başkası küfretmez.”

Biz apaçık âyetler indirdik. Ayetler derken mucizeler de kasdedil-miştir. Allah (c.c.)’nün Kur’ân-ı Kerîm’inde ki 6000 küsur âyet-i kerîme de kasdeüilir. Ayet, bir şeyin varlığına işaret eden, doğruluğuna işaret eden vesika demektir. Yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ın peygamber­liğini doğrulayan bu âyetler veya mucizeler Allah (c.c.) tarafından indiril­miş. Onu ancak fasıklar inkâr eder diyor Rabbim.

Fasık, fısk doğru yoldan dışarıya sapma, haddi aşma olarak tefsir edilmiş. Yani Allah (c.c.)’ın Çizdiği bir sınır var. Bu sınırı dışarı çıkmaya fısk hareketi deniliyor. Çıkana da fasık deniyor.

Facirle fasıkın arasındaki fark ise; facir de açıkdan dışarıya çıkan mânâsına geliyor. Şeddi yani dinimin koymuş olduğu sınırı parçalayıp çı­kan mânâsına geliyor. Fakat ikisinin arasındaki ince fark demişler, birisi haddi aşar, Kur’ân’a ve sünnete karşı gelir ama bunu sessizce yapar. Facir ise bunu ayrıca ilan da eder. Facirle fasıkın arasındaki fark budur demiş­ler. Allah’ın âyetlerini ancak fasık olanlar inkâr ederler diyor Allah (c.c.)..

Günümüzde de Allah’ın âyetlerini inkâr edenler fasıklardır. Bu.fasık­lar iki türlüdür. Yani Kur’ân-ı Kerîm’deki kullanılışı, hadis-i şeriflerdeki kullanılışı da iki türlüdür.

Allah’a, Rasûlüne, meleklerine, kitaplarının hepsine, Kur’ân’a ve Kur’ân’m bütün âyetlerine iman ettiği halde, AHari’ın haram kıldığı bir şe­yi gönlü istemiyerek de olsa yapan bir kişi gene sının aşmış oluyor. Ve bu adam günahkâr oluyor. Ama buradaki fasık ise kâfir anlamındadır. Bu âyet-i kerîmeleri ancak fasık kişiler inkâr ederler derken bu fasık aynı za­manda kâfir insandır da.[208]

(100) “Ne zaman bir söz vermişlerse işlerinden bir güruh onu atıp bozuvermedi mi? Hayır onların çoğu iman etmezler.”[209]

(101) Onlara ne zaman yanîarmdâkini tasdik etmek üzere Allah katından bir peygamber gelse kitap verilenlerden bir güruh sanki hiç bilmiyorlarmış gibi Allah’ın kitabını arkalarına attılar.”

Ne zaman ki onlara Allah katından bir peygamber geldiğinde o pey­gamber ki onların yanmdakini doğrulamak üzere gelmiş, yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.) geliyor. Kur’ân-ı Kerîm’i getiriyor. O Kur’ân-ı Kerîm’de Tevrat hak kitaptır. Allah (c.c.) tarafından indirilmiştir, Musa (a.s.) da Allah’ın peygamberidir. İsa (a.s-.) da Allah’ın peygamberidir diye onların elinde olanları doğruluyor. Ne zaman ki, Rabbim katından onların yanındakileri doğrulayan bir peygamber ve kitap gelirse, o kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı O’nu atıveriyor. Allah’ın kitabım elleriyle arkalarına atıveriyorlar. Sanki hiç bilmiyorlarmış gibi oluyorlar.

Yani kitap hakkında hiç bilgileri yokmuş, kendilerine kitap verilme­miş gibi, Allah’ın kitabım elleriyle arkalarına atıyorlar. Bu âyet-i kerîmede Yahudiler ve Hıristiyanlar’dan bahsediliyor ama, bu işi yapan günümüzdeki insanlarda aynı katagoriye dahil oluyorlar.

Günümüzde de bir kısım insanlar, Allah’ın kitabım elleriyle arkaları­na alıvermişlerdir. Bir zamanlar bu milletin elinde okunmakta ve de amel edilmekte olan bu kitap belirli insanların etkisi ve yetkili elleriyle insan­ların arkasına atüıvermiş. Atüıverince toplumlar kitapsız kalır mı? Hayat­ta kitapsız bir toplum hiç olmamıştır. Mutlaka bir kitap bulmuşlardır.

Hani Hindistan’da insanlar ineğe tapınışlardır. Japonya’daki insanlar Güneşe tapınışlardır. Hindistan’da Tibet’in oralarda bir kısım insanlar da fareye tapınışlardır. Amerika’da her şeyi inkâr ediyoruz diyen bu günler­de gazetelerde de gündeme gelenler şeytana tapmaya başlamışlardır. Hat­ta şeytana tapanların Türkiye’de de bir grup oluşturdukları gazetelerde haber olarak veriliyor.

İnsanlar ibadet ettikleri bir yeri mutlak surette buluyorlar. Okuyacak­ları kitabı da mutlak surette buluyorlar. Yani Allah’ın kitabını okuyamaz-larsa onu elleriyle arkaya atarlarsa, elleriyle önlerine alacakları bir kitabı ya buluyorlar veya kendilerine veriliyor. Allah (c.c.) da buna işareten di­yor ki, Onlar Allah’ın kitabını arkalarına atıverdiler de;[210]

(102) “Onlar şeytanların duklanna uydular. Halbuki Süleyman küfretmedi, ancak şeytanlar küfrettiler. Onlar insanlara sihri ve Babil’deki Harut ve Marut adlı iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek “Biz ancak fitneyiz sakın küfretme” demeden hiç kimseye öğrctmezlerdi. O iki­sinden karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Halbuki Allah’ın izni olmadan kimseye zarar veremezlerdi. Onlara fayda ve zarar vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun onlar onu (sihri) satın alanın ahirette hiç bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Nefisleri karşılığında satın aldıkları şeyin ne kadar kötü olduğunu keşke bir bilselerdi.”

Süleymanın mülkü üzerine kurdurmuş olduğu şeyleri okumaya ve anlatmaya başladılar, ona tabi oldular. Şeytanların Süleyman’ın mülkü üzerine okuduklarına tabi oldular. Burada Şeytandan kasıt bir bizim ger­çekten Şeytan dediğimiz insanlar, bir de insanların şeytanları vardır. Ha­ni; Nas sûresinde “Cinden olan ve insanlardan olan Şeytanların da şerrinden Al­lah’a sığınırım” diyoruz ya.

İnsanların Şeytanlarının da Süleyman (a.s.)’a izafe ederek uydurduk­ları bir kitap var. Bu sefer ona uyuverdiler diyor. Allah’ın kitabı Tevrat’ı attılar. Bu sefer insan ve Şeytanların uydurmuş oldukları kitaba tabi oldu­lar diyor Allah (c.c) günümüzde de Allah’ın kitabı olan Kurân-ı Kerîm atılıverince, in­sanların ellerine başka kitaplar, Batı’dan terceme edilerek ellerine sunulu verdi. Bundan sonra hayatınızı buna göre tanzim edeceksiniz, buna uya­caksınız. Buna uymayan insanlar cezalandırılacaktır. Kur’ân’ı okuyanlar da yine aynen cezalandırılacaktır diye de bazı kanunlar getiriverdiler.

Halbuki Süleyman kâfir değildi. Yani getirilen kanunlar getirilen kitaplar kâfirce Süleyman adına uydurulmuş kitaplar. hatta Süleyman (a.s.) da böyle yapıyor idi denilen kitaplar küfrü gerektiriyor. Halbuki Sü­leyman kâfir değildi diyor Allah (c.c.) Süleyman (a.s.) çeşitli âyet-i kerîmelerde özellikle Nemi Sûresinde de bildirildiğine göre, bir peygamberdir. Ve peygamberin vefatından son­ra o kitap ellerinden atılıyor’ve insanların ve Şeytanların uydurduğuna tabi olmaya başlıyorlar. Fakat kendilerinin bir kökleri olmayınca, dayanak­ları olmayınca, dayanak olarak yine bir peygamberi arıyorlar dikkat edin.

Hani günümüzde de öyledir. Günümüzde de kökü olmayan insanlar, tarihten kendilerine bîr kök arama tarafına gidiyorlar. Efendim bu tür ka­nunları Osmanlı sultanları da yapmıştı diyorlar. Yani Kur’ân’a muhalif, sünnete muhalif kanunları Osmanlı sultanları da yapmıştı. Osmanlı sulta­nının böyle yapmış olması bir işin meşruluğunu göstermez. Kaldı ki, bu iddia da sağlam bir iddia değil. Yani onların böyle yaptığı konusunda ge­tirilen deliller de sağlam değil yani. Ben de derim ki, Osmanlı sultanları böyle yapmamıştı.

Günümüzdeki insanlar kendi yaptıklarının bir dayanağını geçmişten arama ihtiyacmdaiar.

Günümüzde de bu konuda epeyce kitap yazılmıştır. O gün içinde Al­lah’ın kitabım atan ve Şeytan gibi insanların yaptığına tabi olanlar da bu Süleyman’ın yaptığı şeylerdir. Hani biz kendiliğimizden uydurmadık, Sü­leyman (a.s.) böyle yapıyordu diyorlar. Diyorlar ama Rabbirri bunu red­dediyor.

Süleyman kâfir değildi ama Şeytanlar onu inkâr ettiler, kâfir oldu­lar. O Şeytanlar, insanlara sihri öğretiyorlar.

Bu âyet-i kerîme ile âlimlerimiz çok meşgul olmuşlar. Sihirle ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de en teferruatlı âyet budur. Bu Bakara sûresinin 101. âyet-i kerîmesidir. Ve sihirle ilgili bilgileri ancak bu âyet-i kerîmenin tef­sirinde bulursunuz. Türkçe yazılmış tefsirlerde en geniş bilgiyi veren de Elmahlı merhumdur. Elmalık merhum da kendiliğinden vermemiş onu. Fahreddîni Razi’nin Tefsir-i Kebîrinden aynen terceme etmiş. Zaten bu konuda geniş biîgi vermede öncülüğü yapan Fahreddîni Razi’dir. Hep­sinden Önce bu eserini yazmış olması nedeniyle kendisinden sonra gelen­lere öncülük yapmış. İbn-i Kesir fde ondan nakiller vermiş, Elmahlı merhum da ondan nakiller vermiş. Bütün tefsir kitapları ondan nakiller vermiş. Tabiî bunların içerisinde bir kısmı da İsrail oğullarının uydurduk­larını da nakletmişlerdir. Fakat halkımız genelde nedense uydurma olan­lara fazla rağbet ettiğinden, halkımızın dilinde bu Harutla Mârut diyebilinen iki meleğin hikayesi ki uydurma bir hikayedir,yaygındır. Uydur­ma hikaye olduğu için ben burada anlatmıyacağım. Çünkü zihinlerinize uydurması da olsa yerleşmesini istemiyorum.

Fakat âyet-i kerîmeleri dil açısından değerlendirerek şöyle mânâ ver­mişler bir kısmı.

“Süleyman’ın mülkü üzerine Şeytanların uydurduklarına tabi oldu­lar. Daha Babil’de Barut ile Marut üzerine indirilenlere de tabi oldular” diyerek yukarıya atıf yapmışlar. Ona göre bir şeytanların uydurduklarına tabi oluyorlar, bir de Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilene tabi ol­dular mânâsı çıkar.

Onlar da yani Harut ile Marut “bu’bizim size Öğrettiğimiz şey bir im­tihandır. Sakın bunlar sebebiyle kâfir olmayın” demedikçe onlara o sihri öğretmiyorlardı. .

Yani bu âyetten anladığımıza göre Harut ile Marut isimli iki melek, o Benî İsrail’den insanlara sihir öğretiyorlardı. Ama diyorlardı ki, bu sihir insanları küfre götürür. Bu bir imtihandır. Sakin ha bunu yapmayın diyorlardı. Karate hocasının “Bu bir spordur. Bununla adam da öldürülür ama size adarn öldürmek için değil, savunma ve spor için öğretiyorum” dediği gibi.

Bu iki melekten kişi ile hanımının arasını açmanın yollarını öğreni­yorlardı.

Ama Rabbim diyorki, Onunla Allah’ın izni olmadan hiçbir kimseye onlar zarar veremezler.

Buradan anladığımıza göre 1. sihirle meşgul olanlar genelde Şeytan­lar. Ve sihri mubah görenler kâfirlerdir. Bizim mezhep imamlarımız Ahmet b. Hanbel, İmam-ı Malik, İmam Ebu Hanife ve İmam-ı Safı hazretleri de ittifakla Sihri öğrenmek gayesiyle yani şerrinden emin olayım diye öğrenmek için okuyan kâfir olmaz. Ancak bu sihri yapayım, kulla­nayım diye sihiri öğrenen kişi ve yapan kişi kâfir olur demişler. Ve he­men hemen dördü de ittifakla sihirbazın, sihirbaz deyince şu meydanlar­da, sahnelerde oyun gösteren insan değil. Böyle kankocanın arasını açmak isteyen, insanları öldürmeye yönelten, insanları hasta yapmak için uğraşan kişilerin öldürülmesine fetva vermişlerdir. Yani İslâmî bir devlet olsa böylesine sihir yaparak insanlara zarar vermek için uğraşan insanlara evvela tevbeyi teklif eder, bu işten vazgeçmesini teklif eder. Eğer bundan vazgeçmeyip yolunda devam etmeğe ısrar edecek olursa nerede ise dört mezhep imamıda ittifakla derler ki, bu adam kâfirdir. Çünkü âyet-i kerîmede yani bu 101. âyet-i kerîmede geçer.

Bir de; Ayet-i kerîmeden bu işi yapanların kâfir olduklarına hükmet­mişler, mü’minken kâfir olan kişi mürted olacağından bu kişinin öldürül­mesine de dört imanı ittifakla karar vermişlerdir.

Bu âyet-i kerîmelerin tefsirinde biraz önce de dediğim gibi Fahreddi-ni Razı diyor ki, sihrin çeşitleri vardır.

1) Göz bağcılığı. Göz bağcılığı ki, günümüzdeki sihirbazların yaptı­ğıdır. Bir oyun için eğlendirmek için yapılacak olursa bu günah değildir. Hani çıkıyorlar belirli işler yapıyorlar. Milleti eğlendirmek için, kimseye zarar vermiyorlar ama el çabukluğu marifet deyip bazı şeyler beceriyor. El çabukluğuyla doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterme hareketi. Bu bir sihirdir. Bunu yapana sihirbaz diyoruz. Bu hakikatte öyle değil ama bu adam bizim dikkatimizi bu tarafa çekiyor da, bu tarafta iş yapıyor. El ça­bukluğuyla bu işi yapıyor, beceriyor. Onunki aslında beyazı siyah, siyahı beyaz yapma olayı değil, gösterme olayıdır. Bunun hakikati yok. ancak aldatmaca var. Göz aldatmacası var.

2) Yiyecek ye içecek maddeleri vermek suretiyle insan vücudu üze­rinde meydana getirilen etki. Mesela afyonu veriyorsunuz. Şuurunu uyuf-turduktan sonra insan hayal görüyor. Olmayan’şeyleri görüyor. Kendine göre bir Cennet meydana getiriyor. Onun içinde geziniyor. Yani kendine göre bir Cennetin içerisinde dolaşıp duruyor. Böylesine insan şuurunun etkilenmesi söz konusu.

Hani Peygamber Efendimiz (a.s.v.) göz’ haktır demiş. Yani nazar haktır demiş. Bu da aslında insan vücudundaki enerjinin karşı taraf üze­rinde meydana getirdiği etkidir. İşte yasaklanan sihire burası giriyor. Ki­şinin kendi vücudunda mevcut olan enerjiyle karşı taraf üzerinde zarar meydana getirmesi bu da sihirlerden bir sihirdir. Efendimiz (a.s.v.):

Sözde de sihir vardır diyor. Hani bir insan geliyor. İnsanların karşı­sına geçiyor. Öyle bir hararetli konuşma yapıyor ki, babayı kendisine çe­kiyor, oğlu başka tarafta kalıyor.

Türkiye’deki siyasilerin yaptığı bu. Söz sihri ile karı ile kocanın ara­sını açabiliyorlar. Oğulla babanın arasını açabiliyorlar Birisi bir partiye gidiyor. Birisi bir partiye gidiyor. Bu sefer evde de çıngar çıkıyor. Bunu sağlayan nedir? Onların dillerindeki sihirdir. O insanların gönüllerini kendilerine doğru çekebilmişlerdir.

Göz de insanlar üzerinde etkilidir. Hatta Batı’da denemeler olmuştur. Büyük bir yılanı aç bırakıyorlar. Yılanın açlık derecesine göre de tesir sa­hası azalıp çoğalıyormuş. Karnı tokken beş metreden ileriyi pek tutamı­yor. Normal bir açlığa geldimi yirmi metreden tavşanı tutabiiiyor. Yani şöyle baktımı tavşan hareket edemez hale geliyor. Ama iyice aç bırakı­yorlar. Bu defa dermansız kalınca yine beş metrenin içerisinde tutabili­yor. Yani çok tokken de tutamıyor. Çok açken de tutamıyor. Ama normal açlığında belirli mesafe içinde onu tutuyor.

Aynen Öyle insanoğlu da kendi bünyesi içindeki mevcut enerjisiyle karşı taraf üzerinde etki meydana getiriyor. Onun için Peygamber Efendi­miz “Nazar haktır” demiş. Gerçekten nazarın hak olduğunu kendi haya­tımızda da görürüz bazen. Hani genelde insanlar eşlerini gözleriyle gör­dükten sonra severler. Gözler bakışır. Daha sonra gönüllerinde birşeyler meydana gelir. Arada hiçbir şey yok. Uzak bir mesafeden hanımınıza baktınız. O da size baktı ve evlenmeye karar verdiniz,, dünürcüler gön­derdiniz. Böylelikle bir sevgi meydana geliverdi. Yani bakışlar, gönüllere sevginin yerleşmesine sebep oluyor. Bir göz tâ uzaktaki bir göze bakıyor. Ve gönlüne sevgisini yerleştiriyor.. İşte bu insanın öbür insanın gönlünde etki meydana getirmesi de bunlardan biridir.

3) Bir de insanın kendi dışında bazı ruhani yaratıklardan da yararla­narak sihir yapmasıdır demişler ki, cinler ve Şeytanlarla temas kurarak, insanlar üzerinde bir etki meydana getirmesi olabilir denilmiş. Yani bi­zim bu âyet-i kerîmenin tefsirini yapan âlimlerimiz genellikle sünni âlimlerimiz, insanın cinler ve şeytanlarla temas kurarak bîr başkası üze­rinde bir zarar meydana getirmesi mümkündür diyorlar. Allah’ın izni da­hilinde yalnız. Çünkü âyet-i kerîme; Allah’ın izni olmadan onlar hiçbir kimseye zarar vermezler. Al­lah’ın izni olduğu takdirde onlar sebep olurlar. Nasıl ki biz normalinde yemeğimizi yerken vücudumuza zarar vermezler. Ama uyutucu bir ilaç alacak olursak o bizim vücudumuza girince o bizi uyutuyor. Aynı şekilde hani burada ne yapıyor insan? Allah’ın yarattığı bir ottan yararlanıyor. Ve insanı uyutuyor. Öbür tarafta da yine Allah’ın yarattığı bir cinden veya Şeytandan yararlanıyor. Ve insan üzerinde etki meydana getiriyor. Yani afyonun, esrarın insan üzerindeki etkisine inanıyoruz. Bir. insan alıyor, yutturuyor, tesir meydana geliyor. Öbür tarafta da cinden veya Şeytandan yararlanmak suretiyle etki meydana gelir. Bir de kendisinden çıkardığı bir enerjiyle karşı tarafa etki meydana getirebilir demiş sünni âlimlerimiz.

Ama Mutezile’den bir kısım insan sihrin insan üzerinde zararı olma­yacağını iddia etmişler. Felak ve Nas surelerinin tefsirinde de Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a sahih senetlerle, yani Buhari ve Müslim’in verdiği haberle sihir yaptıkları haber veriliyor bize. Mutezile bu hadisleri de inkâr ediyor. Bu hadisler uydurmadır. Sonradan uydurulmuştur. Peygam­ber Efendimiz (a.s.v.)’a sihir yapılmamıştır. Ve insanlar da insanlara sihir yaparak onların bedenlerine zarar veremezler diyorlar.

Ama âlimlerimiz hem bu âyet-i kerîmeyi delil getirerek, hem de Felâk ve Nas sûrelerinin tefsirinde verilen sahih hadisleri delil getirerek zarar verilebileceğini ve tabiî olaylardan da misaller getirerek, nasıl ki, afyon Allah’ın yarattığıdır insana zarar veriyor. Esrar Allah’ın yarattığıdır insana zarar veriyor. Allah’ın yarattığı diğer yaratıklar da Rabbimin izni dahilin de manevî güçleriyle insana zarar verebilirler. Rabbimin izni ol­mayınca onlar da zarar veremiyorlar. Peygamber Efendimiz’e de Hayber seferinde zehirli koyun yedirmişlerdir ama, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a zarar vermemiştir. Bir defasında Halit b. Velid yutmuştur verdikleri zehiri. Ve şiddetli bir terleme ile çıkarıv ermiş tir. Yani zarar ver­mediği olur. Fakat genellikle zarar verdiğinden Allah’ın izni varsa ölürüm yoksa ölmem deyipte yutacak olursa intihar etmiş olur. Yani biz böyle bir denemeye girersek intihar etmiş günahını almış oluruz.

4- Bir de teknikten yararlanarak yapılan sihirler vardır. Günümüzde­ki sihirbazların çoğu bu tekniklerden yararlanıveriyor. Hani yarısına ka­dar su dolu bir bardağa düz bir çubuğu soksanız, tam suyla boşluğun bir­leştiği yerde çubuk kırık görülür. Bu olayı hiç bilmeyen bir adamın önü­ne sihirbaz çıksa da dese ki bak bu düz olan çubuğu bu suyun içerisinde kıracağım ve gerçekten bakarsınız o boşlukla suyun kesiştiği yerde çubuk kırık görülür. Çıkarırsınız düz, içeri sokarsınız kırık görülür. Bu tür tek­nik olaylardan yararlanarak sihirbazlık da yapılmıştır. Geçmişte yapılmış. Günümüzde elektronikten yararlanarak daha cazip şeyler yapılıyor.

Harun Reşit zamanında birisi demiş ki, ben peygamberim. Mucize göster demişler. Bak şu taşı suyun içine atarsam orayı kaynatır demiş. At­mış ve kaynatmış. Kireç taşını bilmiyorlardı o gün için oradaki insanlar.

Kireç taşını suya atarsan orayı kaynatır ya. Onun elindeki de kireç ta-şıymış o kireç taşıyla da suyu kaynatmış.

Günümüzde kan-koca arasını açmaya çalışan sihirle meşgul olan in­sanlara bir kere iyi gözle bakmıyacağız. Ve hiç biri hoca değildir. Ben mümkün mertebe İstanbul içinde, dışında yolumun uğradığı varabildiğim yerdeki bu tür insanlarla hemen hemen tanıştım, hiç biri hoca değildi. Bir çoğu yeni yazıyla latin alfabesini de bilmez. Bir çoğu da Kur’ân okuması­nı bilmez. Rasgele çizgilerle insanları aldatıyor.

5- Fahreddîni Razi: “Sihrin bir çeşidi de daha ziyade geri zekalı in­sanlar üzerinde etkili olur” diyor. Derler ki, “İsm-i Azam’ı yazacağım bu­raya. Ve bu İsm-i Âzam’ı-ancak üzerinde taşıdığın müddetçe şöyle şöyle olacak, böyle böyle olacak. Ve sen de şunları yapacaksın. Yapmazsan çarpılırsın” der. Bu sefer adam onun etkisinde kalarak o işleri yapar. Yani biraz daha geri zekalı insanlar üzerinde etkisi olur mu? olur. Günlük ha­yatımızda da bunların benzeri görülüyor. Halkımız buna güzel bir kelime bulmuş. Veren de değil, alanda derler. Yani sihrini yazılıp kendisine alanda, asıl mesele verende değil derler. Hani adam çok etkili ve yetkili bir sihirbaza gitmiş muska yazdırmış. “Sıtma bu iti tutma, tutarsan da tit­retme demiş.” Ve hakikaten de adama faydası olmuş. Yani doktorların da insana moral vererek tedavi etme yönü vardır. Bir taraftan ilaçla teda­vi ediyorlar. Bir taraftanda moral veriyorlar. İyi oldun diyorlar. İyi ola­caksın diyorlar. Hemen yarın seni taburcu edeceğiz, biraz yemen lazım filan diyorlar. Böylelikle kişide iyi olacağı kanaati hasıl olursa bütün hüc­releri faliyete geçiyor. Zaten doktorun istediği de o. Bütün hücreler falıyete geçince de hastanın tedavi olmasına yardımcı oluyor. Ben iyi olmam artık. Ben gittim artık derse boynuyla beraber bütün hücreler de boynunu bükermiş. Aktif duruma geçmiyor. Bu sefer hastalık galip geliyor. Bu adamın da yaptığı o. Yani bu nüsha ile seni sıtmaya karşı koruyacağım. Çok tesirli bir dua yazdım. İsm-i Âzam duası yazdım diyor. Ve adam da onun etkisi altında kalarak ona güveniyor. Faydası olur mu? Böylelikle faydası olur. Aslında Müslüman kendi kendisine moral vermiş olsa Al­lah’ın verdiği bu hastalığı yeneceğim ben dese ve gerekli ilaçlarını da kul­lanmış olsa, bu adam bu hastalığından kurtulur. Ve Rabbim de bize sığı­nılacak en güzel Felak ve Nas sûrelerini indirmiştir.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.) da, bunları okuyarak kurtulmuştur. Onun için hiç bir insan size “Felak ve Nâs” sûrelerinden daha etkili bir nüsha yazamaz, bunu biliniz.

Filan hoca çok derin!!!. Bir hoca efendi; bu derin hocaların hepsini gezdim diyor. Sordum, adamların bütün derinliği surdan geliyor: Gencin biri gidiyor yâ hocam cünüp olmuşum yıkanamadım. Bir gün üzerinden geçti. Vay dedi diyor. Bastonunu çekti. Üzerine yürüdü. Halbuki derin hoca çaresini söyleyen hocadır. Değnek çeken hoca değil. Genelde değnek çeken hocalardır, derin olarak kabul edilenler. Çaresini söyliyen hocalar değil.

Onlar kesinlikle bildiler ki, muhakkak Midiler ki, onu satın alanların ahirette hiç bir nasibi yoktur. Kendilerine ne kötü şeyi satın almışlar. Eğer bilmiş olsalar.

Yani Kur”ân,ı, Tevrat’ı, İncil’i veriyorlar, atıyorlar. Onun karşılığında insanların ve şeytanların uydurduğunu alıyorlar. Allah (c.c.) diyor ki, on­ların o satın aldıklarından ahirette hiçbir nasipleri yoktur. Yani Allah’ın kitabını verip karşılığında insanın ve Şeytanın uydurduklarını almaların­dan ahirette bir nasipleri, paylan yok. Onlar ne kötü şeyi değiştirdiler sa­tın aldılar. Yahudiler ve Hıristiyanlar için söylenen bu âyet-i kerîme gü­nümüzde de aynen geçerlidir. Yani Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm’i arka­ya atıp, onun yerine başka kitap almakla ne kötü şeyi satiri’aldıklarını bir bilselerdi. Keşke onu bilselerdi diyor Allah (c.c).

Biz bunları okuduktan sonra bilmeye çalışıyoruz. Bilmeye çalışmak demek, bilgi olarak hafızada tutmak demek değil. Birşey biliyoruz; kitabı arkaya atmışız, elimize başka kitap vermişler. Yapılacak iş, arkadan kita­bı alıp Öne koymak, elimize verileni de arkaya atıvermek. Kurtuluş ta burdan oluyor. Yani “bilmek amel etmek demektir” demişler. Yani biz bileceğiz. Rabbim keşke bilselerdi diyor. Peki bildik Yâ Rabbi, Öyleyse ne yapacağız? Kur’ân’ı Önümüze alacağız! Kur’ân yerine bize verilen kita­bı arka tarafa atıvereceğiz.[211]

(103) “Eğer onlar iman edip sakınmış olsalardı. Allah katındaki sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bunu bilselerdi.”

Bundan sonra gelen 104. âyet-i kerîmede Allah (c.c), konuşma üslu­bumuza da dikkat etmemizi istiyor. Yukarda geçmişti. “İnsanlara güzel konuşunuz, güzel muamele ediniz” demişti. Burada da güzel konuşur­ken kelimelerin seçilmesine dikkat etmemizi ister:[212]

(104) “Ey iman edenler, (kötü mânâya çekilebilen) “Râinâ” de­meyin de (Bizi gözet gibi tek mânâya gelebilen) Ünzurnâ deyin. Ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır.”

Şimdi Râina Arabın dilinde çoban mânâsına geliyor. Veya gözeten mânâsına geliyor. Çoban da zaten sürüsünü gözettiği için Râi deniliyor. Efendimiz; “Hepiniz gözeticisiniz, yöneticisiniz. Hepiniz tobanızdan yani gözettiğinizden sorumlusunuz” buyuruyor.

Aslında Râina kelimesinin ana mânâsı gözetmek, yönetmek mânâsı­na geliyor. Hepiniz yönetici ve gözeticisiniz. Ve gözettiğinizden, yö­nettiğinizden sorumlusunuz diyor.

Yani Peygamberimiz Efendimiz (a.s.v.), bir İslam toplumunda her ferdin diğerini gözetlediği ve yönettiğine herkesin birbiri hakkında so­rumlu olduğuna işaret ediyor. Baba oğlundan, oğul babadan. Ana kızın­dan, kızı anasından. Koca karısından, kan kocasından, komşu komşusun­dan. Mahalleler, mahallerden hepsi birbirinin yöneticisi ve gözeticisidir. Hani şöyle diyelim. Önde giden insanın başına bir bela gelecek olsa siz arkada yürüyensiniz onu koruyacaksınız. Yani hepimiz topyekün birbiri­mizin koruyucusu ve gözeticisiyiz.

Bugünkü toplumda ise herkes ferdî hareket ediyor. Kimse kimseye karışmayacaktır çünkü polis var. Ama vatandaş iyi bulmuş. “Olur böyle vak’alar, Türk polisi yakalar” diyor. Olay olduktan sonra, vatandaş öldük­ten sonra, adam telefon ediyor öldürülmekle karşı karşıyayım, beni öldürecekler.”Valla Öldürmeden müdahale edemeyiz” diye. cevap geliyor. Po­lis de her telefon edene gelecek olursak Halimiz ne olur diyor Aslında o da doğru. Yani bir karakolda beş on tane adam var., Bir mahallede ise beş bin on bin tane adam var. Biz öldürdükten sonra geliriz diyor.

Ama dinim aynı mahalledeki bu insanlar birbirlerinin koruyucusu ve gözetleyicisidir diyor. Onun içindir ki, İslâm Hukuku bir mahallede bir insan Öldürülse, faili de meçhul olsa, en yakın elli tane aileyi o işte so­rumlu tutuyor ve diyetini ödetiyor. Yani maddî, bedenî ceza vermiyor ama diyetini de ödetiyor. Niye siz mahallenize sahip değilsiniz anlamını taşır bu.

Burada Yahudiler Peygamber Efendimiz’e geliyorlar Râina diyorlar.Hani Türkçe’de de diyoruz ya, çok lastikli bir kelime o yana çeksen de olur, bu yana çeksen de olur. Yahudiler’in bu kullandığı kelime de lastikli bir kelime. Aslında şöyle anlaşılırsa doğrudur. Râina bize de bak, bizi de gözet Yâ Resûlallah anlamında olursa doğrudur. Ama onların kendi dille­rinde hakaret mânâsı taşıyan bir kelimedir bu aynı zamanda.. Yahudi di­linde ayrıca hakaret ifade eden bir kelimedir.

Onun için Allah (c.c.) Râina demeyin Ünzurna deyin. Bu kelimeyi mü’minler diyor. Yâ Rasûiallah bize de bak, bizi de gözet. Yani konuşur­ken ağır ağır konuşulursa daha iyi anlarız. Ayetleri bize verirken ağır ağır verirsen biz anlarız. Veya maddî manevî her ne ise bizi de gözet deyiniz. Yani lastikli kelime kullanmayınız diyor. Allah

Günümüzde de buna çok ihtiyacımız var. Mesela bir hoca efendinin aleyhinde yazı yazılıyor. Bakıyorum, aslında hoca efendinin niyeti kötü değil. Ama kullandığı kelime hoş değil. Bir yerde konuşmuş veya bir der­gide bir gazetede yazısı yayınlanmış. Söylediği sözün mânâsı doğru. Fa­kat kullandığı söz adamın yanlış anlamasına da müsait. Onun içindir ki, onların yanlış anlamasına müsait kelimeler kullanmamaya dikkat edece­ğiz Bu Mevlana’mn şiirlerinde çok vardır. Onun içindir ki, imansızlar da­ha çok istismar ediyorlar. Aşkı ilahiyi anlatacak, şarapla anlatır. Süt ile anlatsan oîmazmıydı yani. Ve orada adam şarap kullandı diye, Mevlana festivalinde gelip şarap içiyorlar, Onun ruhuna.

Aslında Mevlana’mn kasdı öyle değil. Hani bunlardan öncelbnü’l-Farid diye bir zat gelmiş demiş ki, biz üzüm çubuğu nazil olmadan şara­bı içtik ve sarhoş olduk. Yani biz Elestü Birabbiküm hitabıyla sarhoşuz diyor. Yani şarabın ve sarhoşluğun ne demek olduğunu evvela açıklamış­lar, sonra şiirlerini yazmışlar ama bu tür lastikli kelimeleri kullanmama­mızı Allah (c.c.) bize öğretiyor.

Hani çeklerde, senetlerde veyahutta sözleşmelerde de dikkat ediyor hukukçular, noterler, avukatlar çok dikkat ediyorlar. Bu kelimeyi kulla­nırsan bir milyon, beş milyon kaybedersin. Bu kelimeyi kullanırsan kay­betmezsin. Kanunlar yapılırken de hukukçular dikkat ediyorlar. Virgülü buraya atarsak köşe dönücü şu kadar kazanır. Şuraya atarsak filan adam şu kadar götürür. Bunun hesabı yapılıyor tabiki. Onun için virgül bir çok ‘ meseleyi alıp götürüyor. Veya getiriyor.

Onun için Allah (c.c.) konuşurken konuşmalarımıza dikkat etmemizi, lastikli kelimeler kul anmamamızı ifade ediyor.[213]

(105) “Rabbinizden sizin üzerinize bir hayır indirilmesini kitap ehlinden olan kâfirler, müşrikler istemezler. Allah ise rahmetini dile­diğine verir. Allah büyük fazi sahibidir.”

Yani bir harbi kazanmanızı, bir âyetin inmesini, bir nimetin size ve­rilmesini hiçbir vakit istemezler. Sizin devlet kurmanızı istemezler. Hay­rın içerisine hepsi giriyor. Rabbinizden bir hayrın size indirilmesini, ehli kitabın kâfirleri de, müşrikler de istemezler buyuruyor Allah (c.c).

Yani günümüzde efendim şöyle şöyle yaparsak, böyle böyle yapar­sak Alman gavuruyla işbirliği kurarsak, Amerikalı’ya şirin görünürsek veya Rumla ikili anlaşmaya girersek veya Japonlar’a şu tavizleri verirsek bize ileride yardım ederler deniliyor.

Allah (c.c.) diyor ki, bu müşrikler de, puta tapanlar da, ehli kitab da, ehli kitaptan bir çoğu da size bir hayrın indirilmesini hiçbir vakit istemez­ler. Yani bunlar sizin hayrınıza iş yapmazlar. Onun için bunlardan bir ha­yır geleceği ümidini kesiniz. Allah rahmetini dilediklerine tahsis eder. Allah (c.c.) büyük fazl sahibidir, büyük nimet sahibidir buyuruyor Allah[214]

(106) “Biz bir âyetin birşeyin hükmünü değiştirir veya unuttu -rursak ondan, daha hayırlısını getiririz. Bilmczmisiniz ki, Allah herşeye kadirdir.”

Yahudiler’in ve Hıristiyanlar1 in bir iddiası var. Diyorlar ki, Tevrat Allah’ın kitabı, Hıristiyanlar da, İncil Allah’ın kitabı diyorlar. Bu ehl-i kitap, madem öyleyse diyorlar, Kur’ân da Allah’ın kitabı diyorsanız, Al­lah tutupta Tevrat’ını niye ortadan kaldırsın, unuttursun ve tahrif ettirsin? çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruluyor ki;

Kelimelerin yerlerinden değiştirdiler.[215] Yukarda geçmişti. “Hak ile batılı birbirlerine karıştırdılar.”

Karıştırdılar diyor Rabbim, karıştırdıklarına işaret ediyor. Yani Tev­rat’ın ve İncil’in içerisine hakkın yerine batılı da karıştırdılar ki, elimizde­ki mevcut İncillere bakacak olursak orada görülür. Dört tane İncil’in içe­risinde biri birinde olmayan, mesela Matta’da olan Luka’da, Luka’da olan Markos’ta, Markos’ta olan Yuhanna İncil’inde görülemiyor. Eğer Allah (c.c.)’dan gelmişse hepsi aynı olması gerekirken, mesela kral’in hakkı kral’a, Allah’ın hakkı Allah’a. Yani Kayzer’in hakkı Kayzer’e, Allah’ın hakkı Allah’a olan cümlesi birinde var da diğer üçünde yok. Allah bunu indirmedi mi? İndirdi ise niye diğer üçünde yok, indirmediyse niye öbür­lerinde yok da bu birinde var? Yani sonradan.katmışlar. Fakat onlar di­yorlar ki, İncil Allah’ın kelamı ise niye değiştirilmesine müsade etti, tah­rifine müsade etti?

Biz de diyoruz ki, biz derken Rabbim bize bildiriyor ve biz de oku­yoruz ki, “Bir âyet-i yürürlükleri kaldırırsak veya o âyeti unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun bir benzerini getiririz” diyor Allah (c.c). Bilmiyor musun? Allah her şeye kadirdir. Kelam Allah’ın kelamı; incil ve Tevrat. Onun içerisinden bir kısmını o insanlara unutturursa, ki bu unutturma onların hataları sebebiyledir, isyanları sebebiyledir. Yani lâyık olamadıklarından dolayı alınmıştır. Yoksa Allah (c.c.) bir adam böyle hafızasında tutarken ona da riayet ederken onu unutturmamıştır. Öyle olsaydı o adamların suçu olmazdı. Ama Allah (c.c.) o insanların ona layık olmadıklarını görünce, o âyetlerin bir kısmım onlara unutturuyor, sarhoşun kendi evinin yolunu unuttuğu gibi ve sonra da değiştiriyor. Bir: benzerini getiriyor; İncil ve Tevrat’ta olan bir kısım âyetler aynen Kur’ân-ı Kerîm’de de zikredilmiştir. Bir kere peygamberlere iman, ahirete iman, meleklere iman, Allah’a iman, Allah’ın sıfatlarına iman bütün bun­lar İncil’de de, Tevrat’ta da ve diğer peygamberlere gönderilenlerde de aynı idi. Ancak bazı ahkamda değişiklikler olmuştur. Allah (c.c.) da onla­rın daha hayırlısını getiririz veya bir benzerini getiririz diyor. Böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ifade ediyor. Yine devam ediyor:[216]

(107) “Bilmezmisiniz ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir ve size Allah’dan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”

Yer gök onun mülkiyeti altında ise, yönetim de Allah (c.c.)’e ait ise bu peygamberler de yerle gök arasındadırlar. Öyle ise onlara neyi verece­ğini, insanlar içinden kimi peygamber seçeceğini, hangi şartlar içerisinde hangi âyetin insanlara faydalı olacağını en iyi bilen Allah (c.c.)’dür.

Allah’dan başka sizin için bir dost da yoktur, size bîr yardımcı da yoktur.[217]

(108) “Yoksa siz, daha önce Musa’nın sorguya çekildiği gibi pey­gamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı küfre deği­şirse o dosdoğru yolu sapılmıştır.”

Benî İsrail’den insanlar, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a gelerek çe­şitli sorular soruyorlar^ Cennete gidince mü’minlerin ilk yiyeceği madde nedir? Ruh hakkında ne dersin? Musa (a.s.) ile ilgili sorular gibi çeşitli

sorular.Bu soruları bazen Peygamber Efendimiz’e, bazen de Ashaba soruyor­lar. Şu konuda ne diyorsunuz diyorlar. Müslümanların işi aslında nazil olan âyetlere göre hareket etmek ve o âyetleri insanlara duyurmaktı. Ama o insanlar geliyorlar, bunların bu faaliyetini engellemek için çeşitli soru­lar soruyorlar. O sorulan zaman içerisinde geçmiş peygamberlere ve Mu­sa (a.s.)’a sordukları gibi, Peygamber Efendimiz’e ve onun Ashabına da soruyorlar.

Günümüzde de hani müslümanlar arasına sokulmuş şeyler vardır. Veleddâlliyn mi, Vclezzâlliyn mi?..! Veladdâlliyn diye okumazsa na­maz caiz olmaz diyen bir hoca efendi tanırını. O yine benim tanıdığım bir hoca efendinin evine gittiğinde demiş ki, bana bak namaza sen geçiyor­sun imamette Veleddâlliyn demezsen benim namazım olmaz. Öbürü de Velezzâlliyn okuyor.Namaz bitince, birinci rekatta Veleddâlliyn oku­dum ama ikinci rekatta unutmuşum Velezzâlliyn okudum diyor.Diğeri namazdan sonra neyse namazın yansını hatırdın demiş

Fatih Sultan Mehmed de İstanbul’u feth ederken yani surları toplarıy-le döverken, Hıristiyan papazları Cebrail’in kanadı 3684’müydü, 3683’müydü diye kendi aralarında ihtilaf etmekte imişler. Bizim aramız­da yani Müslümanların çok iyi niyetle sordukları sorular da vardır. Yani hoca efendilere kadar gidip, hocam çok Önemli bir sorum var bunu öğ­renmek için geldim filan diyor. Sorusuna bakıyorsun Adem (a.s.)’ın kanı RH pozitif miydi, RH negatif iniydi? Evet bu konuda yani bu konunun cevabı olarak kitap bile yazıldı.

Yani bunlar insanları meşgul etme taktikleridir. Hz. Adem (a.s.)’ın kam negatif mi, pozitif mi? Ben merakınızı gidereyim. O arkadaşın var­dığı netice sıfır.

Yani bütün müslümaaların günümüzde İslâm’ın ihya olrhası için gay­ret sarfetmesi gerekirken o yolda beynini ve pazusunu yorması gerekir­ken, gücünü oradan alıp başka yöne çevirmek yanlış. Rabbim buna dik­kat çekiyor.

Bunlar Musa (a.s.)’a da çok sorular sordular. Aynı sorulan Sana da soruyorlar.

Ben bir şehre gittiğimde bir kaç insanın İslâm’a gelmesine vesile ol­muştum. Biri dedi ki, hocam bizi komünist yapan, iktisat fakültesinin profesörleri değil. Buradaki filandır dediler. Onun yanına gittiğimde uzun bir konuşmadan sonra dedi ki, hoca sana bir sorum var. Bu sorunun cevabını verirsen senin dediğin olur. Dedimki bak cemaattan birisi ne so­rarsa sorsun cevabını vermeye çalışırım. Veremezsem yarın cevabını ve­ririm der ve kitaplara bakarım.Ama sen ne sorarsan sor cevabını burada vereceğim. Hiç kitaba da bakmıyacağım dedim. Neden dedi. Çünkü senin gibi komünistlerin Türkiye genelinde genelde on tane sorunuz var. Siz her hocaya bunu sorarsınız. Ben o soruların onunu da biliyorum. Onunun cevabı da bende hazır,sor hemen cevabını vereceğim dedim. Sordu he­men cevabını aldı. Şimdi iyi dostumdur. Gelir gideriz, görüşürüz.

Yani bunlar özel icat edilmiş sorulardır. İnsanların beynini bulandır­mak, asıl yapılması gerekenden uzaklaştırmak bunların gayesi.

Bizim yapacağımız âyetleri öğrenmek ve o doğrultuda da hareket et­mek;’ “Efendim imansızların hakkından gelebilmek için komünist kitapla­rı da okumak lazım.” Bîr ev dolusu kitap okusanız bitiremezsiniz. Türki­ye genelinde değil, dünya genelinde komünistler kitap yazmışlar. Ömrü­nüz yetmez.Sarraf olacak adam neyi öğrenir? Altunu öğrenir. Başkasını öğrenmez. Ben sarraflık yapacağım. Demirin karekterini de Öğreneyim. Tuncun karekterini de öğreneyim, bakırın, kalayın, çeliğin karekterlerini de öğreneyim derse bu adam sarraflık yapamaz. Ben sarraflık yapacak­sam, yani altunun özelliklerini öğreneyim yeter. Altunsa alırım, altun de­ğilse almam diyecek adam.

Biz de altun gibi bir dine sahibiz, bunu öğreneceğiz. Geleni bu ölçüye vuracağız. Ayetler bizim mihenk taşırnızdır. Uydu mu zaten alıyoruz. Uymadımı ne olursa olsun, hangi cins gavur olursa olsun almıyoruz. İs­ter yerli ismi olsun, ister yabancı…..istlik veya pislik olsun hiçbirini ka­bul etmiyoruz diyeceğiz.[218]

(109) “Ehli kitaptan çoğu, gerçek kendilerine açıklandıktan son­ra nefislerin deki haset nedeniyle sizi imandan sonra küfre çevirmek isterler. Fakat siz Allah’ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve af-vedin. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir.”

Hak, yani gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra, yani kendilerine Tev­rat veya İncil verildikten sonra onu kaybetmenin bir üzüntüsü var, ve Müslümanlara da Kur’ân-ı Kerîmin gelmesinden dolayı bir hasetleri var. Bu hasetlerinden dolayı imandan sonra sizin de küfre düşmenizi ister, Ehli kitaptan bir çoğu. Yahudiler ve Hıristiyanlar’dan bir çoğu imanınız­dan sonra küfre girmenizi arzu ederler. Bu konuda çalışma yaparlar. Ni­ye? Hasetlerinden dolayı.

Günümüzde de öyle. Adamların kendi dinlerine itimatları, güvenleri yok. Batı’ya işçi olarak veya görevli olarak gidip gelenlerimiz bilirler ki, Avrupalının % 90’ı ateisttirler, inanmazlar. Ama yöneticiler siyaset gere­ği inanmış görünürler. Bazı hocalarımızın çıkıp ta Hıristiyanlar dinlerine şöyle bağlı böyle bağlı demeleri laf. Dinlerine bağlı adam yok orada. Bi­zim işçilerimiz bastırıyor parayı kiliselerini satın alıyor. Bir çok cami ki­liseden dönmedir. Bu konuda hiç de hassasiyetleri yok. Siyasî sahada varlar. Yani yöneticiler dine İnanmadıkları halde, siyasî birliği sağlama­nın unsurlarından bir tanesi de din unsuru olduğundan dolayı onu tutma gereğini duyuyorlar. Dinlerinin çürüklüğünü bildiklerinden Yahudiler ve Hıristiyanlar, Müslümamn elindeki sağlam dine karşı da haset ediyorlar diyor Rabbim. Hasetlerinden dolayı bu sefer sizin imansızlığınızı istiyor­lar.

Hakikaten de kendilerinin bir toplantılarında, “Müslümanları Hıristi­yan yapmamız mümkün değildir. Nitekim bugüne kadar da olmamıştır.İslâm ülkelerinde sakın ha Yahudilik ve Hıristiyanlık propogandası yap­mayınız. İmansızlık propogandası yapınız diyorlar.” Yani “Ateisttik pro­pogandası yapın” diyorlar. Rabbim bunu bize haber veriyor. En büyük tehlikeyi haber veriyor. Yani Rabbim bizim Hıristiyan ve Yahudi ol­mayacağımızı biliyor. Çünkü sağlam bir yerden çürük bir yere geçilmez. Fakat imansızlaşmayani zehirlenme meydana gelebilir. Adamlar da böylece zehirleme tarafına gidiyorlar. Yani Yahudi, Hıristiyan yapmıyorlar, yapamıyorlar fakat imansızlaştırma tarafına gidiyorlar, genelde de eğitim vasıtasıyla.

Allah’ın emri gelinceye kadar onlardan vaz geçin, yüz çevirin yani onlarla didişmeyi bırakınız. Onlarla uğraşmayınız, Allah’ın emri gelin­ceye kadar. Allah’ın emrinden kasıt muharebe emri yani harp emridir. Allah her şeye kadirdir. Peki vazgeçipte ne yapalım? Yani bu adamlar bu imansızlık faliyetlerine devam ediyorlar, Müslümanları imansızl aştır­maya devam ediyorlar. Fakat bu kıtal emri nazil olmadan önceki âyettir. Yani onlarla harp ediniz emri nazil olmadan önce gelen bir âyettir demiş­ler. Öyle bir zamanda;[219]

(110) “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önce­den hayır olarak neyi takdim ederseniz Allah katında onu bulacaksı­nız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görüyor.”

Namazlarınızı dosdoğru kılınız ve de zekâtlarınızı veriniz diyor. Ne demek? Sağlam bir müslüman toplum meydana getiriniz! Böyle bir or­tamda insanların, imansızl aştırmayı önleyecek en iyi tedbiri namazlarını kılmaları ve zekâtlarını vermeleridir. Birisi bir toplumu bir araya getiri­yor, kenetliyor. Hani yalnız kalanı kurt kapar derler. Yani sürüden ayrıla­nı kurt kapar. İnsanların da sürüden- ayrılmamaları için bir araya gelebil­meleri için en rahat olan yerler Allah (c.c.)’nün mescidleridir. Müslüman­ların mescidlerde bir araya gelip birliklerini devam ettirmeleri gerekir.

Günümüzde birlikten çok bahsediliyor. Televizyonda, radyoda ve basında. Birliğimizi koruyalım, birliğimizi sağlıyalım, birlik olalım. Millî birlik ve beraberlik kelimelerine çok yer verilir. Peki ben size birleşelim desem sorarsınız Nerede birleşelim? SultanAhmet Camii’nde pazar günü öğle namazında birleşelim dersem adres vermiş olurum. Yani birleşelim deyince adres vermek gerekir. Birlik için adres verilmesi gerekir. Eğer adres verilemezse birlik olmaz.Bu insanlar da adres veriyorlar. Filanın yanında birleşelim diyorlar. Halbuki, o adam benim gibi bir adam. Bir adamın yanında birleşilmez. Çünkü adam oluverir. Ağacın yanında birle-şilmez, kuruyuverir ve çürüyüverir ondan sonra dağılır.

1400 sene öncesinden kıyamete kadar kalmakla görevlendirilmiş bir toplumuz biz. Beş yüz sene sonra gelen neslimizde aynı adreste birleşe-bilmeli. Ağaç adresi verirseniz çürüyor. İnsan adresi verirseniz Ölüyor. Öyle ise ağaç olmasın, taş olmasın, insan olmasını toprak olmasın.

Öyleyse Allah (c.c.)’min emirleri etrafında birleşmemiz gerekiyor. İşaret; Namazlarınızı dosdoğru kılınız. Nerde kılınız? Almanya’da iseniz Almanya’nın merkezinde bir yer kurunuz orada kılınız, bir araya geliniz. . Amerika’da iseniz New York’tın ortasında bir yer bulunuz, alınız veya ki­ralayınız ama orada birliğinizi koruyunuz. Ki orada olanlar daha iyi bili­yorlar; Müslümanların namazının önemini yurtdışında olanlar daha iyi biliyorlar. Amerika’dan öğretim görevlisi olan bir arkadaş mektup yazmış da, “hocam caminin Önemini burda daha iyi anlıyoruz” diyor. “Pakistanlı­sı, Amerikalısı,Türk’ü, Malezyalısı ve Afrikalısı bir araya geliyoruz. Ne­ler yapalım neler edelim diye burada karar alıyoruz. Cami olmasaydı biz nerde buluşacaktık?diyor. Nereden birbirimizi tanıyacaktık diyor, 200 milyonluk nüfusun içerisinde.

Onun için yani birliği sağlayabilmek için “Namazı dosdoğru kılınız”, tek başına kıl demiyor Rabbim kılınız diyor.

Peki bir araya geldiniz. Zengin insanınız var! Fakir insanınız var. Öyleyse zekâtlarınızı veriniz. Çünkü imansızlar bir kısmınızı para yö­nüyle satın alıyor. Öyleyse onun hiç değilse nisap miktarına malik bir ha­le gelebilmesi için, orta bir seviyeye ulaşabilmesi için o kardeşinize de zekâtlarınızı veriniz. Bir, manevî yönden güçlendiriyor. Bir de, maddî yönden güçlendirmeye Allah (c.c.) bizi teşvik ediyor değil emrediyor. Kendiniz için hayırdan neyi takdim ederseniz, Allah katında onu bulacaksınız diyor Allah (c.c.). Amelleriniz güzel olsun onunla karşılacaksınız. Hani bazı insanların namaz kılışını görüyoruz tuhaf oluyoruz: Camide yanımda bir adam dur­du, kim olduğunu bilmiyorum. Ben bir rekat kılıncaya kadar, üç rekatlı vitiri kıhverdi. Ben de süratli okuyorum yani. Daha rükua vardığı an Sübhânc Rabbiyel Azîm demesi mümkün değil,hemen geriye kalkıyor. Ne yapıyor ne ediyor onu bilemiyorum. Yani bunlarla karşı karşıya kala­caksınız. Amellerinizle karşı karşıya kalacaksınız. Bir manevî olanlarla karşılacaksımz. Bir de zekâtlarınızla, sadakalarınızla karşı karşıya kala­caksınız. Adam satılamamış kumaşları filan yerdeki Kur’ân Kursu’na tale­belere gönderiyor. Öbür dünyada gösterirler o malları, o satılamamış ku­maşları önüne çıkarırlar. Bir başka âyet-i kerîmede;

Yani yüzünüzü ekşitmeden alamiyacağınız bu malları başkalarına vermeyin (Bakara: 267) diyor Rabbim.

Yani kendi evinizde kendiniz kullanamayacaksanız, kullanmaktan kaçınacaksanız onları verme tarafına gitmeyin. Bu şu anlamda değil yal­nız, mesela eski elbiselerim var yakayım mı? Bunu karşılığında hayrr beklemeden verin gitsin.

Ama gerçekten Allah rızası için sadaka vereceğinizde böyle gönlü­nüzün pek hoşlandığı şeylerden verin,

Ayet-i kerîmede Rabbim; “En sevdiğiniz şeyleri Allah yolunda ver­medikçe takvaya erişemezsiniz”[220] diyor. En sevdiğiniz şeyi. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, sahabeden birisi gelmiş demiş ki, Yâ Rasûlallah en sevdiğim varlığım, Medine’nin kena­rında şu kadar hurma ağacı olan bahçemdir. Ben bunu vereceğim diyor. “Peygamber Efendimiz de öyleyse akrabalarının fakir olanlarına ver” di­yor. Biri de geliyor Yâ Rasûlellah cok sevdiğim atımdır diyor.

Peygamber Efendimiz de “o atın hakkından gelecek olan Üsame’dir. Onun da atı yok ona ver” diyor. Yani en sevdiğimiz şeyi verebilme erde­mine ermemiz gerekiyor. Çünkü Allah (c.c.) buyuruyor ki verdiğinizle karşılaşacaksınız, yani Cennette o verdiğiniz elbiseyi giyeceksiniz. En güzel elbiseler yapın Cennette karşılığı olacaktır. Eski veriyorsan eski olacak. Yeni veriyorsan en yenisinden verecekler. Kokmuş yemekler ye-diriyorsan kokmuş yiyecekleri verecekler. Ama iyilerinden yediriyorsan iyileri verilecektir. “Allah yapmakta olduklarınızı görmektedir” Yahudi­ler bencil insanlar. Hıristiyanlar da öyle. Diyorlar ki;[221]

(111) “Yahudi ve Hıristiyan olanlardan başkası Cennete gircmeyecek” dediler. Bu onların kuruntularıdır. Onlara söyle: Doğru ise­niz haydi getiriniz burhanı delilinizi.”Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyan olanlar girecek diyorlar.Bu âyet-i kerîmeye dayanarak Türkiye’den de bir yazar diyor ki, “biz de Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayalım.” Yani Yahudi olanlar diyor ki, “Cennete ancak Yahudiler girecek.” Hıristiyan olanlar da “ancak Hıristiyanlar girecek.” Biz de ancak müslüman olanlar girecek dersek onla­rın seviyesine düşmüş oluruz. Yani Allah Yahudisini de, Hıristiyamnı da, Müslümanım da koyacak cennetine diye bir mânâ çıkarmış, ama Rabbim devam ediyor.

Bu onların kendi hayalleri ve kuruntularıdır. De ki onlara; “Eğer doğru söylüyorsanız, yani Cennete yalnız Yahudi ve Hıristiyanlar gire­cek diyorsanız delilinizi getirin.”[222]

(112) “Hayır, kim muhsin olarak (Allah’ı görmediği halde görür gibi) yüzünü Allah’a teslim ederse işte ona Rabbi katında ecir vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.”

Kim yüzünü Allah’a teslim ederse, özünü Allah’a teslim ederse yani müsîüman olursa, o muhsin olarak sözü güzel, özü güzel, yaptığı güzel, herşeyİ güzel olur. Kim yüzünü ve Özünü Allah’a teslim eder, müsîüman olursa, onun mükâfatı Rabbi katındadır. Onun için korku da yoktur, onun için hiç bir hüzün de yoktur diyor Allah (c.c).

Yani Cennete Müslüman gidecek diye biz kendimiz söylemiş olsay­dık, aynen Yahudi ve Hıristiyan’ın durumuna biz düşmüş olurduk, doğru. Ama bunu biz söylemiyoruz.

Yahudi’yi, Hıristiyan’ı, Cenneti, Cehennemi yaratan Allah (c.c.) di­yor ki, Cennete Müslüman gidecektir. Hz. Musa (a.s.) zamanındaki Ya­hudiler de Müslüman idiler. Yani Tevrat’a göre amel ediyorlardı, Cennete gidecekler. İsa (a.s.)’m zamanında yaşayan İsa (a.s.)’a iman eden ve İncil’i kabul eden insanlar da Müslümandı ve Cennete gideceklerdir.

Kur’ân’a iman eden ve Kur’ân doğrultusunda hareket eden insan da Cennete gidecektir, ama bu üç kitabı sapıtan, tahrif etmeye çalışan ve onun emrini çiğneyip yasaklarına riayet etmeyen kişiler Cennete gitme­yeceklerdir. Yani Allah’ın emirlerine bağlanan, özünü ona teslim eden, sözü güzel, özü güzel, yaptığı güzel, işlediği güzel yani yaptıkları Al­lah’ın emrine uygun olan kişi Cennete gidecektir.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a Cebrail (a.s.) gelerek İhsan nedir? diyor. İhsan:

“Allah’ı görür gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen Allah’ı görmüyor isen de, Allah seni görmektedir” buyuruyor Allah Rasûlü(s.a.v.). yani caddede gidiyorsunuz. Allah (c.c.) beni görüyor diye gözüne sahip olacaksın. Konuşurken Allah (c.c.) benim konuştuklarımı duyuyor ve işitiyor diyecek ve diline sahip olacaksın. Mesela uzun yolda giderken radara yakalanmamak için radarın olduğu yerlerde arabanın hızını 90km. hz. nın üzerine çıkartmıyorsunuz; radar burada tesbit eder ilerde po­lis ceza keser diye.

Bu dünyada da bizim radarlarımız meleklerdir. Allah (c.c.) kendisi görüyor. Melekler de her yaptığımızı kaydediyor, radar gibi ilerde mah­şer günündeki meleğe teslim ediyor. Orada cezalar biçilecektir. Öyle ise Allah (c.c.)’nün sınırını yaşantımızda aşmamaya dikkat etmemiz gereki­yor.[223]

(113) “Yahudiler: “Hıristiyanlar bir şey üzere değildir” dedi: Hıristiyanlar da: “Yahudiler bir şey üzere değildir” dedi. Oysa hepsi de kitap okuyor. İlmi olmayanlar da onların söylediklerinin benzeri­ni söyledi. Artık ihtilafa düştükleri bu şeyde kıyamet gününde Allah hükmünü verecektir.”

Yahudiler, Hıristiyanlar hiç birşey değil canım. Kitapları da birşey değil, peygamberleri de birşey değil diyorlar.

Hıristiyanlar da diyorlar ki, Yahudiler hiçbir şey değil.İkisi de kitap okuduğu halde böyle diyorlar. Yahudiler de, Hıristiyanlar da İncil ve Tevrat’ı okumalarına rağmen, Hıristiyanlar, Yahudiler’i inkâr ediyor, Ya­hudiler de Hıristiyanlar’ı inkâr ediyor.

Hiç birşey bilmeyen müşrikler de onların dediklerini söylüyor. Yani Mekkeli müşrikler, “Vallahi Yahudiler de birşey değil, Hıristiyanlar da birşey değil, sahtekârlık bunlannki” diyorlar.

Rabbim ne güzel ifade etmiş. Günümüzde de bir müşrik, yani Yahu­diliği de, Hıristiyanlığı da inkâr eden, müslümanlığı hiç kabul etmeyen bir adam, diyorki; “Din insanları uyutmak için insanların icat ettiği bir afyondur.”

Rabbim de aynen bunu veriyor; Dinler hakkında hiçbir bilgisi olma­yan müşrikler de Yahudi ve Hıristiyanlar’in birbirleri için söyledikleri şe­yin aynısını söylüyorlar. Bunların ikisi de boş şeylerdir. İnsanları uyutmak için icat edilmiş afyondurlar diyor.

Ama bizim özelliğimiz ye güzelliğimiz surdan geliyor: Aslında Musa (a.s.) Allah’ın peygamberidir. Peygamberimiz gibi peygamberdir. İsa (a.s.) Allah’ın peygamberidir, ve Peygamber Efendimiz gibi bir peygamberdir. Onların getirdiği Tevrat ve İncil, Allah’ın kelâmı olması bakımın­dan Kur’ân’dan hiçbir farkı yoktur. İkisi de Allah (c.c.)’nün kelâm sıfatı­dır. Öyleyse hiçbir ayrım yapmayız.

“Peygamberleri arasında hiç ayırım yapmayız”[224] diye yatsı namazının sonunda Bakara sûresinin bu en son âyet-i kerîmesini de okuyoruz.

Yani böylelikle biz orta bir ümmetiz. Allah (c.c.)”Sizi orta ümmet kıldık”[225] diyor.

Ne ifratta olmalıyız, ne de tefritte olmalıyız. Allah kıyamet gününde onların ihtilaf ettikleri konularda hükmünü verecektir. Yani hangisi boşmuş, Yahudi mi, Hıristiyan mı yoksa her ikisi mi, yoksa müşrikler mi da­ha boşmuş Allah (c.c.) hükmünü o gün verecektir.[226]

(114) “Allah’ın mescidlerinde onun ismini zikretmekdcn alıko­yan ve oralann yıkılmasına koşandan daha zalim kim vardır. Onlar oraya ancak korkarak girerler. Onlar için dünyada rüsvaylık, ahi-rette de büyük bir azap vardır.”Allah’ın mescitlerinde Allah’ın ismini anmaktan insanları alıkoyan kişiden daha zalim kim vardır? Yani yoktur demek isteniyor. Allah’ın mescitleri camilerdir. Sultan Ahmet Camii, Süleymaniye Camii, Gazi Atik Ali Paşa Camii, Yeni Cami, Ayasofya Camii yani bu camilerde Al­lah’ın ismini anmaktan alıkoyandan daha zâlim kimse yoktur.

Onları tahrif etme konusunda da yarış yapan, koşan kişiden daha za­limi yoktur diyor. Allah Mescid deyince bir bunları anlıyoruz, bir de mescid Peygamber Efendimiz (s.a.y.)bir hadis-i şerifinde; “Yeryüzü bana mescit kılındı” diyor. Yani yeryüzünde Allah’ın adının anılmasını engel­leyen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kişiden daha zalim kişi yoktur mânâsı da vardır. Ancak asıl gaye camilerdir. Yani Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa,.Mescid-i Nebi, Mescid-i Ayasofya, Mescid-i Sultan Ahmet gibi mescitler.

Bu kişiler oraya girerlerse bile ancak korkarak girmelidirler, titreye­rek girmelidirler. Yani Müslümanlar yönetimi almalı ve bu zalimler ora­ya illa girecekîerse bir korku içinde girmelidirler. Dünyada onlar için rüsvaylık vardır. Ahirette de büyük azap vardır diyor Allah (c.c.) Bu Allah’ın mescidinde, yeryüzünde Allah’ın isminin anılmasını en­gelleme konusunda dünyada bütün kâfirler el birliği yapıyorlar. Mescit­lerde de Allah’ın ismini engelleme faaliyeti hâlâ devam etmektedir. Mânâsını anlamadan Allanın adını veya Kur’an’ı zikrederseniz kimse ka­rışmaz size.

Gelin bunu bir de mânâsını anlıyarak söyliyelim derseniz, karşınıza biri çıkar. Mesela hacca gidenler.

“Yarabbi senin davetine icabet ediyorum. Senden başkasının daveti­ne icabet etmiyorum. Senin bir ortağın yok mülkünde. Bazıları mülkünde ortaklık iddiasında bulunuyorlar. Onları da reddederek gidiyorum. Sen varsın, teksin, birsin. Öyleyse Senin davetine icabet ediyorum.

Beni aslında Amerika da davet ediyor. Rusya da davet ediyor. Ya­rabbi Senin davetine geliyorum” diye açıktan mânâ vererek biri bağıracak olursa vay sen yürüyüş yapıyorsun diyerek Önüne silahlı adamlar çıkar.

Harem-i Şerif de de çıkar, burada da çıkar, her tarafta çıkar. Mânâsını an­lamadan söyliyeceksiniz demek isterler. Halbuki;[227]

(115) “Doğu da, batı da Allah’ındır. Her nereye dönerseniz Al­lah’ın vechi (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz Allah her şeyi kuşatan her şe­yi bilendir.”

Doğu da Allah’ındır. Batı da Allah’ındır. Ne tarafa yönelirseniz, Al­lah o taraftadır. Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir buyuruluyor.

Zamanın zalimlerinden Haccac, Said bin Cübey’ri huzuruna getirt­miş. Said b. Cübeyr “Bu devlete isyan farzdır” diye isyan etmiş insanlar­dan biridir. Yani “Bunlar zalimdirler. Allah’ın ahkamını icra etmiyorlar. Bunlara isyan vaciptir” demiş, beşyüz kadar içtihat makamına sahip insan . ayaklanmışlar fakat bastırılmışlar. Haccac’ın huzuruna getirilmiş. Haccac sormuş. Peki demiş, Ömer, Osman, Ali, Ebu Bekir, bunların hangisi Cen­nette. Said “Valla cennete gidip gelmediğim için bilmiyorum” demiş. Pe­ki ah hakkında ne diyorsun diye sormuş. Ben Ali’nin vekili değilim, onun adına konuşma makamında değilim. Bana benden sor veya pey­gamberimden sor veya Kur’ân’dan sor, ben onun vekiliyim diyerek cevap vermiş Said b.Ciibeyr. Hayatta hiç gülmediğini söylüyorlar. “Niye gül­müyorsun?” Şeklinde bir soru sorar Haccac. “Gülünecek hiç bir şey gör-medimde ondan” demiş. Haccac pekiyi öyleyse bir zurna, bir de keman getirin diye emretmiş ve, getirmişler. Bu aletler çalmaya başlayınca, Sa­id ağlama’ya başlamış. Adam onu güldürmek için getirtmiş mi ş onları. “Niye ağladın” demiş. Cübeyr “Bu kemanrn yayları diyorlar ki, biz bunun için yaratılmamıştık, bir zalimi eğlendirmek için yaratılmamıştık ama bi­zi gayemizin dışında kullanıyorlar diye inliyor da ben ona ağladım” de­miş. Haccac demişki “senin boynunu vurup Cehenneme atacağım”.Bu-nun üzerine Said demiş ki: Eğer Cehenneme atmak senin elinde olsaydı, sana ibadet ederdim. Cehenneme atmak Allah’ın elinde olduğu için O’na ibadet ediyorum. Sen beni Cehenneme atamazsın vurun demiş, yönünü kıbleye dönmüş.”Ben yönümü yeri göğü yaratan Rabbime yönelttim”[228] âyetini okumuş.

. Bu defa Haccac, bunun sırtını kıbleye getirin demiş. Sırtı kıbleye yö­nü kuzey tarafa gelmiş. O zaman da Bakara sûresinin 115. âyetini oku­muş.

“Nereye yönelirseniz yÖneliniz Allah o taraftadır.”

Demişki yüz üstü yere yatırın. Yüz üstü yatınhnca da şu âyet-i kerîmeyi okumuş; Sizi topraktan yarattık, yine oraya döndürecek ve sizi tekrar oradan çıkaracağız. (Taha: 55) Ve o esnada da boynunu kopar­mışlar. O anda kanı fışkırmış ve fışkıran kanı Haccacın üzerine gelmiş. Öyle bir korkmuşki altı ay yatakta yatmış ve ölmüş. İstiska hastalığına yakalandı deniliyor. Yani suyu çok içme hastalığı Suyu o kadar içiyorda yine doymuyor, içe içe içe karnı patladı ve yarıldı. Geberdi gitti.diyor ta­rihçiler.

Ne tarafa yönelirsek Allah’ı o tarafta buluruz biz. Fıkıh kitaplarımız­da şöyle der. Karanlık bir gecedesiniz veya bilmediğiniz bir vadidesiniz. Güneş yok yıldızlar yok. Kıbleyi tayin edemiyorsunuz. Ne tarafa namaz kılacaksınız? Kalbiniz hangi tarafa fazlaca kanaat getirmişse o tarafa kılı­yorsunuz. Sabahleyin bir de baktınız ki, tam aksi istikamete kılmışsınız. Namazınız caizdir.[229]

(116) “(O zalimler): “Allah çocuk edindi” dediler. O (bu tür noksanlardan) münezzehdir. Bilakis gökler de ve yerdekiler de Onundur. Hepsi Ona itaat eder.”

Yani Allah (c.c.) kendisine oğul edinmemiştir. Değil öyle, yerde ve gökte her ne varsa O’na aittir, O’nundur. Oğullar O’nundur, analar O’nundur, çocuklar O’nundur, babalar O’nundur. Denizler O’nundur, yıldızlar O’nundur, çiçekler O’nundur, böcekler O’nundur. Yani yeryüzündeki bütün oğullar, analar, babalar O’nun olunca bunlar içerisinden birini kendi­ne oğul edinmesine ne gerek var. Zaten hepsi O’nun. Yaratılmışın tamamini O yaratmıştır. Burada şu hatıra gelir: Peki kâfirler de Allah’a itaat ederler mi? Kâfirlerin gözü de, kalbi de, sinirleri de, saçları da, başları-da bütün vü­cudu aslında Allah’a itaat etmektedir. Çünkü vücudunda cereyan eden Al­lah’ın tabii kanunudur. Orada itaat var. Onun isyanı, iradesini kötüye kul­lanmasıdır. İradesiyle Allah’ı kabul etmesi gerekirken, reddetmekte veya inkâr etmektedir. Günaha girdiği kâfir olduğu oradandır. Yoksa inkarcı insanın bile vücudundaki hücreleri, sinir sistemleri her şeyi Allah’ın koy­duğu kurallara göre hareket ettiğinden her şey O’na itaat etmektedir. Yal­nız iradesi Allah’a isyan etmektedir.

Tevbe: 30 “Yahudiler, Uzeyir Allah’ın oğludur dediler. Hıristi­yanlar da İsa Allah’ın oğludur dediler. İşte onların ağızlarıyla söyle­dikleri sözler bunlar,”Peki yeni bir söz mü söylüyorlar? değil. Daha önce kâfirlerin söyle­diğine benzer bir söz söylüyorlar bunlar.

Yani Yahudiler’den önce de, Hıristiyanlar’dan önce de tarih boyunca kâfirler kendilerine Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Onları da Allah’a biraz daha yakın göstermeye çalışmışlar. Allah’ın oğludur demişler, veya arkadaşıdır demişler, veya bilmem başka bir şey söylemek suretiyle Al­lah’a şirk koşmaya kalkmışlardır.

Batı’da yüksek tahsilini bitirmiş, Türkiye’de Türkçe öğrenmek üzere gelmiş ve İstanbul Üniversitesinde Yabancı Diller Enstitüsü’nde veya Türkiyat Enstitüsü’nde Türkçe Öğrenmekte olan sekiz veya dokuz bayan, SultanAhmed’i gezmek istemişler. 0 arada Sultan Ahmet’te Emrullah ho­ca efendiyle görüşmek isterler. Emrullah hoca efendi de sen de hazır bu­lun diye rica etti. Beraber bulunduk. Alman mühendis bir bayan “hepimiz bir Allah’a inanıyoruz” dedi. Ben de: “Siz üç Allah’a inanıyorsunuz” de­dim. “Hâşâ hâşa estağfirullah” diyor bana. Bizde bir tek Allah’a inanıyo­ruz. “Ama okuduğunuz İncil’de İsa (a.s.) için Allah’ın oğludur diyor. Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğuna sen inanmıyor musun yoksa? dedim. İnanıyonım. İsa Allah’ın oğludur dedi.

Oğullar da bir gün büyüye büyüye baba olurlar. Yani ilah olurlar. Olur mu öyle şey? O günden bugüne kadar Allah niye bir tane daha oğul edinmemiş te yalnız İsa ile yetinmiş. Olur mu bu, mantıken olmaması ge­rekir dedik. Anlatması güç, anlatması güç dedi geçti.

Tarih boyunca niye oğul edindiler? Çünkü oğul babaya biraz daha yakın olması hasebiyle, kendi ilahlarının yüceltilmesi için böyle söyle­dikleri ifade edilir. Yani kendileri İsa (a.s.)’ı, Yahudiler de Uzeyir (a.s.)’ı yüceltmek için, ilahlaştırmak için Allah’ın oğlu demek yoluna gitmişler­dir. Ama biz, hergün namazımızda özellikle “Ettehiyyâtü”nün sonunda namazın dışında da Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulühü di­yoruz. “Biz şahitlik ederiz ki, Muhammed Allah’ın kuludur ve de Rasûîüdür”. Yani iîahlaştırmıyoruz. Bilakis o da bir kuldur diyoruz.

“Deki, onlara Ben de sizin gibi bir insanım.”[230]

Yani Peygamber Efendimiz (a.s.v.) o günün Mekke’li ve Medine’li müşriklerine ve Müslümanlarına, bu günün Müslüman ve müşriklerine diyor ki, Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak sizden farklı olan tarafım, “Bana vahyolunuyor.” Yani Allah’tan Bana vahiy geliyor. Yoksa Ben de sizin gibi bir insanım. Yine Ben sizin aranızda yaşadım, Benim geçmişi­mi biliyorsunuz. Allah Beni peygamber olarak seçmiş bu âyetleri vahyediyor diyor. Allah (c.c.):

Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a Allah (c.c.) öyle demesini istiyor. Ve biz de Allah’ı evlat edinmekten tenzih ederiz. Buna ihtiyaç yok. Çünkü yerde ve gökte ne varsa Onundur. Ve her şey O’na itaat etmektedir. O Al­lah (c.c.)[231]

(117) “Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O, bir işe hükmetti mi, O’nun için yalnızca “Ol” der, o da oluverir.”

Yeri ve göğü önceden bir modeli örneği olmadan en güzel şekilde yaratandır. el-Bedi1 örneği olmadan, modeli olmadan yaratan Allah (c.c.) mânâsına geliyor. Yeri ve göğü daha Önce bir benzeri görülmeden en gü­zel şekliyle yaratandır. Bir işe hükmettiği zaman, ona ancak ol der, o da oluverir buyuruluyor. Kainatın yaratılışı, yerin ve göğün yaratılışı konu­sunda Aîlah (c.c.)’nün “kün” emriyle bu kainatın oluşuverdiğini bu âyet-i kerîmede ve buna benzer bir çok âyet-i kerîmede Allah (c.c.) haber veri­yor

“Bir şeyin olmasını istediğinde ‘Ol’ der, o da oluverir”[232] buyuruluyor.

Günümüzde de araştırmacılarımız; şu şundan olmuştur, bu bundan olmuştur. Şunun oluşmasına sebep budur. Bunun oluşmasına sebep şudur diye gidiyor gidiyor. Bir yere varıp bir çıkmaz sokağa girip orada kalıyor neticede. Bundan ötesine aklım ermez diyor. Onun ötesine de varacak in­sanlar vardır beîki.Yani sonunda (kün) emrinin gereğiyle bu kainatın oluştuğunu insanoğlu belki görür, belki görmeyebilir, ama biz görmeden de iman ediyoruz ki, bütün kainat Allah (cc.)’nün (ol) demesiyle oluver­miştir. Çünkü yer yüzünde en akıllımız yani yaratıkların en akıllısı insanoğludur ve bu insanoğlu da mevcut olmayan bir şeyi bugüne kadar ya­ratmamıştır. Olanları bir araya getirmek suretiyle yeni başka şeyler mey­dana getirmişlerdir ama olanlardan yararlanarak meydana getirmişlerdir. Olmayan bir şey sonradan yaratılmamıştır.[233]

(118) “Bilgisizler: “Allah bizimle konuşsa veya bize bir âyet ge­tirseydi ya” dedi. Onlardan öncekiler de işte böyle tıpkı onların dedi­ği gibi demişti. Kalpleri birbirine benzedi. Kesinlikle insanlar için biz âyetleri apaçık gösterdik.”

Cahil, bilgisiz kişiler bilmeyen kişiler dediler ki, Allah bizimle ko­nuşmalı değilmiy di? Yani Allah bizim karşımıza geçse dese ki bu Allah’m Rasûlüdür. Bu gönderdiğim kitap Bendendir dese olmaz mıydı? Veya bize bir âyet getirseydi, mucize getirseydi ya, diyorlar. Bunu di­yenler cahiller diyor Allah (c.c). Bilmeyen kişiler böyle derler; ama aklı başında olan biraz bilinci yerinde olan kişiler böyle demezler. Düşünür­ler: Bu Muhammed bizim aramızda 40 sene yaşadı. Beraber gezdik, bera­ber oyun oynadık, beraber davar güttük, koyun güttük bu adamla. Bunun gördüğüyle bizim gördüğümüz aynı, duyduğuyla bizim duyduğumuz ay­nı, aynı havayı teneffüs ettik biz. Ama kırkından sonra öyle şeyler söylü­yor ki, biz söyliyemiyoruz. Öyle hareketler yapıyor ki, biz yapamıyoruz. Öyle ise bu bizden farklıdır, demesi gerekirken, Allah bizimle konuşsay­dı ya veya bir mucize getirseydi ya diyorlar Allah (c.c.) Ondan önceki­lerde bunların söylediğinin aynısını söylediler buyuruyor. Daha önce ge­çen insanlar da buna benzer söz söylemişler. Mesela yukarıda Bakara sûresinin 55. âyet-i kerîmesinde geçmişti. Tefsirini yapmıştık. Allah’ı apaçık şöyle şu gözlerimizle görmeden biz Allah’a iman etmeyiz veya Hz. Musa’ya Allah’ı bize göster diye ısrar etmişlerdi veya bir başkası çık­mış;

“Şöyle yeryüzünden ırmaklar akıtmadığın müddetçe biz sana iman etmeyiz.”[234] Yani şu kuru vadiden ırmak akıt öyle iman edelim demişler. Bir başka grupta yukarda geçti. Hz. Musa (a.s.) ile Tih Sahra­sına gittikleri halde orada susuzluktan yanarken Musa (a.s.)’ın onlara ka­yadan su çıkardığını gördükleri halde, yine de iman etmiyenlerdi.

Hıristiyanlar da Hz. İsa’ya şöyle diyorlardı.

“Allah’ın, bize gök yüzünden spfra indirmeye acaba gücü yeter mi?” (Maide:112)

Allah yeryüzünde sofra verirken onu görmeyen insan, gökyüzünden inince görecek mi acaba? Bu kara topraktan sari buğdayı çıkaran ve bize ekmek yapıveren Allah (c.c.) o,kara topraktan beyaz çiçeği yaratan ve bi­ze veren Allah (c.c.) bu tabiat sofrasını öküz gözüyleki aslında bu söz öküze hakaret olur-görenlere gökyüzünden sofra inse bile, iman etmiyecek olanlar yine iman etmezler.

Yukarıda bir söz söylemiştik. Bu günün kâfiri yani şu anda 1990 yılında Batı’da veya doğuda bir feylesof yetişmiş şöyle şöyle diyormuş. Bir felsefî akım geliştiriyormuş, deseler diyorum, adamın söyledikleri de bir kitap haline getirilse, güzel söyledikleri olabilir, her kâfir illâ kötü söz soyliyecek, söyledikleri hep yanlış olacak diye bir kaide yok. Peygamber Efendimiz (a.s.v.), cahiliyye dönemi şairlerinden bir şairin şiirini dinlemiş. “Allah’dan başka her şey batıldır yani yok olup gidecektir” diye bir şiir. Bunu duyunca Peygamber Efendimiz (a.s.v.) demiş ki, bu söz her ne kadar bu şairin şiirinde söylenmiş söz ise de, geçmiş peygamberlerden bir peygamber sözüdür. Yani kâfirin ağzından çıkmış ama bir peygamberin sözü ona kadar gelmiş, o da onu nakletmektedir diyor Efendimiz (a.s.v.)

Şimdi bir kâfir de çok güzel bir söz söylese biz onun yerini Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın kelâmı olarak veya bir peygamberin sözü olarak yerini bulabiliriz. Eğer söylediği kötü bir söz ise onun da yerini bulabiliriz. Ya firavun söylemiştir, ya şeytan söylemiştir, ya Nemrut söylemiştir veya öylesine bir kâfir, ya Yahudiler veya hatta Hıristiyanlar söylemişlerdir. “Yani söylenmedik söz kalmadı” derler ya işte öyle bir şey,

Allah (c.c.) da burada bunların durumuna dikkat çekiyor. Bunların söyledikleri yeni değil. Daha öncekiler de böyle söz söylemişti. Bunların kalpleri birbirine benzer diyor. Yani bin sene evvel yaşayan bir kâfirin kalbiyle, bin sene sonra gelmiş, aynı sözleri söyliyen kâfirin kalbi birbiri­ne benzer diyor. Hani Allah’ı görmeden iman etmeyiz diyen. Yahudi kâfirinin kalbiyle, günümüzde ben laboratuvarda inceleyemediğim şeye iman etmem diyen kâfirin kalbi aynıdır.

“işte ağızlarıyla söyledikleri söz bu”[235] Bu Yahudi ve Hı-ristiyanlar’ın şirk kokusu olan mahza şirk olan bu sözleri daha önceki kâfirlerin sözlerine benziyor diyor. Yani Yahudiler’den önce de kâfir olanların söylediği sözü Yahudiler tekrarlamış, Yahudiler’in tekrarladığı bu sözü de günümüzde bir iki kâfir, ben görmediğime inanmam demek suretiyle tekrarlanmasına devam ediyor. Allah (c.c.) de onların kalpleri birbirine benzer diyor.

Buradan şunu anliyoruz: Bize çocukluğumuzdan beri bazı büyükleri­miz, aman ha filan kâfirle mücadele verebilmek için onların kitaplarını okuyun derlerdi. Hiç Kur’ân okumaya sıra gelmezdi. Kur’ân veya Hadis-i .Şerif okumaya sıra gelmezdi de, o günlerde Türkiye’de Türkçe yayınlan­mış bütün’ imansız kitapları gözden geçirdik, okuduk. Ne kadar varsa, belki imansız kesim bu kadar okumadı. Biz onların kitaplarını okuduk. Ama Kur’ân ve sünnete sıra gelmemişti. Halbuki şimdi anlıyorum ki, Kur’ân-ı Kerîmi okusaydık, çok iyi de anlamış olsaydık, onların ne söy­leyebileceğini tahmin ederdik. Kâfirin söyleyebileceği şunlardır. Çünkü onların kalpleri birbirine benzer. Dilleriyle söyledikleri de kalplerinin ter­cümanıdır zaten. Kalplerinde olanı dilleri tercüman olarak söyliyecektir, ve şunları söyleyecektir diyebilirdik. Yakın sahibi olan yani bütün edin­diği ilimleri, bilgileri bir delille elde eden kişiler için âyetlerimizi böyle­ce açıkladık diyor Allah (c.c).

Her konuştuğu, her söylediği, her iman ettiği konuda bir delili olan kişilere yakin sahibi deniliyor. O tür kişilere de biz âyetlerimizi açıkladık diyor Allah (c.c). Yani iyi insanların söylediklerini ve davranışlarını öğ­renmek isteyenlere Allah’ın âyetleriyle açıklanmıştır onların durumu. Kö­tü insanların düşünceleri, davranışlarını öğrenmek istiyorsanız buyurun yine Kur’ân-i Kerîm’de o tür insanların sözleri ve davranışları, düşüncele­ri açıklanmıştır.[236]

(119) Şüphesiz Biz Sen’i müjdeci ve korkutucu olarak Hak (Kur’ân)’la gönderdik. Ve Sen Cehennemliklerden sorumlu değilsin.

Biz Sen’i Hak ile gönderdik. Hak, Cenab-ı Allah’ın bir ismidir. Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in ismidir. Hak gerçek mânâsına doğru mânâsına gelir. Allah (cc.)’den bize gönderilen kanuna da Hak diyoruz. Çünkü hak olan Allah (cc.)’den geldiği için hakdır. Çoğulu da Hukuktur. Hani hukuk fa­kültesi diyoruz. Hak kelimesinin çoğuludur Hukuk.

Hak, Hak olan Cenab-ı Allah’dan gelirse hak olur, hukuk olur. Yoksa bunu insan belirlemeye kalkarsa o, hak veya hukuk olmaz. Çünkü insanın kendisi hak değildir. Kendisi hak olmayandan, hak türemez, gelmez. İnsanoğlunun geçmişi ve sonu vardır. Evveli ve Sonu vardır. Belirli zaman içerisinde yaşar, belirli düşüncelerin etkisi altında kalır. Her an da düşün­cesini değiştirebilir. Onun içindir ki, kendisi hak olmayanın söylediği hak ve hukuk olamaz. İnsanları bağlamaz, ama Hak olan Allah (c.c.) indirdiği kitap, Haktır, Hukuktur. Peygamber Efendimiz’e (a.s.v.) de “Biz seni Hak ile gönderdik, mü’minleri Cennetle müjdelemek, kâfirleri de sakın­dırmak, Cehennemden sakındırmak üzere. Sen cehennem halkından so­rumlu değilsin.”

Yani bu insanlar niye Cehenneme gittiler diye yarın öbür dünyada Sana sormıyacağız. Ama Sen görevini yerine getireceksin.Mü’minlere hep müjde vereceksin; Ve aynı zamanda nezirsin de, Cehennemden sa­kındıracaksın. Mü’minine, kâfirine Cenneti göstereceksin, o tarafa yönel­teceksin. Ama geriye kaldıkları takdirde Cehenneme de düşürülü verillceklerini haber vereceksin.

Yani Allah’ın koyduğu sınırlar içinde yaşandığı takdirde Cennete gi­dileceğini, dünyada devlete, ankette Cennete varılacağını, bu sınırlara ri­ayet etmeyip telaşlananların Cehenneme yuvarlanacaklarını duyurmakla gö­revlisin. Yoksa; onlar üzerine musallat biri değilsin,[237]

Onlar üzerinde dine zorlayıcı da de$ilsin.Dinde zorlama yoktur.[238]

Yani tabancayı alıp insanların kafasına tutup iman et demek yoktur. Çünkü iman denen şey gönül işidir. İnsan tabancanın altında iman ettim diyebilir. Ama tabanca üzerinden çekilince, evine gidince, yalnız kalınca iman etmedim der. Onun için imansızı tabancayla imanlı yapmak zordur. Zor değil imkânsızdır. İmanlıyı imansız yapmak, imansızı da imanlı yap­mak mümkün değildir.

Bilindiği gibi Ammar b. Yaser’i, anası ile babasını, gözünün önünde işkence ederek şehit etmişler. Ammar b. Yaserde kafirlere pekiyi sizin dediğiniz gibi olsun demiş. Peygamber Efendimiz’in yanma ağlıyarak gelmiş ve Peygamber Efendimiz “O sözü söylediğinde kalbin nasıldı” diye sormuş. “Kalbim imanla dopdoluydu Ya Resûîellah” demiştir. Pey­gamber Efendimiz de tekrar sana aynı şeyi, işkenceyi yaparlarsa sen de o sözü söyleyiver demiştir.

Yani zorla imana getirilmez. Zorla da küfre döndürülmez. O bir gö­nül işidir. Sevgi de Öyledir. Zorla bir insanı sevemezsin. Kendinizi zorla­şanız da yapamazsınız. Başkası zoriasa da yapılmaz bu iş. O bir gönül işidir.

Burada Sen Cehennem halkından sorumlu değilsin diyor Peygamber Efendimiz’e Biz de; bu insanlardan sorumlu değiliz diyemeyiz. Beşîr ve Nezirlık görevini yaparsak o zaman diyebiliriz. Yani biz dilimizin ve gü­cümüzün yettiği kadar görevimizi yerine getirirsek, bu insanların en yet­kilisinden en yetkisizine kadar herkesin evine, dairesine, bürosuna, dükkânına, iş yerine, kışlasına kadar gidip Beşirlik görevini yani Allah (c.c.)’nün dünyada devlet vadettiğini, ahirette Cennet vadettiğini, iman edildiği takdirde bunları vereceğini bu insanlara duyurursak…

Yok eğer Allah’a iman etmediğimiz takdirde hem bu dünyada zillet hem de ahirette Cehennem olduğunu söylersek, münasip bir dille Allah’ın kelâmım anlatırsak “ya Rabbi benim gücüm bu kadar. Bana verdiğin gü­cü ben yerine getirdim, kullandım” diyebilirsek, o zaman bu insanların is­yanda diretmeleri ve inat etmelerinden dolayı da hesaba çekilmeyiz. Ama canım bilmiyorlar mı diyorlar. Evet bazı arkadaşlarımız diyor ki, canım bilmiyor mu?

Arkadaşlar! Biz de bir çok bildiğimizi başkalarının teşvikiyle yapa­rız. Başkası teşvik etmezse yapmayız. Biliyoruz ama yapmıyoruz. Fakat bir başkası hadi Ahmed’im, Mehmed’irn, Velim, Ali’rn şöyle yapalım de­yince yapıyoruz. O demezse yapmıyoruz. Ama yapılması gerektiğini bili­yoruz. Yani insanlar mutlak surette bir başkası tarafından, bir yakım tara­fından teşvik edilmeyi beklerler. Onun için biz de bu dini başka insanlara duyuracağız. Onların yanına kadar gideceğiz ve meseleyi tekrar, yeniden anlatacağız. Bildiği meseleyi bir başka yönüyle anlatma tarafına gidece­ğiz.[239]

(120) Sen onların dinine uymadıkça, ne Yahudiler ne de Hıristi­yanlar asla Send’en hoşnut olmazlar. Deki: “Gerçekten doğru yol, Allah’ın yoludur.” Sana gelen bu ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Sana Allah’dan ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

Allah (c.c.) bugün müslümanların dünya genelindeki müslümanlann özellikle Türkiye’deki müslümanlann bir yanılgısına 1400 sene evvelin­den cevap veriyor ve doğrusunu bildiriyor bize.

Allah (c.c.) Yahudiler ve Hıristiyanlar, siz onların dinine girmedikçe yani Yahudi ve Hıristiyan olmadığınız müddetçe asla sizden hoşlanmaz­lar diyor. 70-80 seneden beri biz de sizin gibi olduk, bak sizin gibi giy­dik, sizin gibi yazıyoruz. Yazıyı eskiden sağdan sola doğru yazardık. Si­zin hatırınıza soldan sağa doğru yazmaya başladık. Eskiden tepeden tır­nağa giyinirdik, sizin hatırınıza altıda üstüde kaldmverdik, cıbıldak do­laşmaya başladık. Sizin gibi içiyoruz, sizin gibi düşünüyoruz, sizin gibi geziyoruz dedik, adam “yo dedi”. Niye yo? dedi. “Yahudi olmadınız, Hı­ristiyan olmadınız” diyor.

Allah (c.c.) kesinlikle bize bildiriyor.

Yahudiler ve Hıristiyanların dinlerine girmediğiniz müddetçe onlar sizden hoşnut olmayacaklardır. Razı olmayacaklardır. Biz bir yol arıyo­ruz. Daha önce NATO’ya girmişiz. Topyekün Müslümanlar girmedi de yukardaki adamlar girmişler. Yani kendi kendilerine gelin güvey olmuş­lar. Yoksa bu halka hiç sorulmamış girelim mi diye. Bir yol aranıyor. NATO yolu denmiş. Birleşmiş Milletler denmiş. Şimdi de AT yolu deni­liyor. Yani buraya girerseniz kurtulursunuz diyorlar.

Allah (c.c.) de diyor ki, Yahudiler ve Hıristiyanların dinine girmezseniz onlar sizden razı olmazlar. Deki gerçek yol Allah’ın yoludur. Yani AT’ın yolu değil, putun yolu değil, Allah’ın yoludur. Kendinize yol mu arıyorsunuz? Buyurun gerçek yol Allah’ın yoludur. Sana bu ilim geldik­ten sonra da Sen onların nevasına uyarsan yani kendi akıllarından yaz­dıkları kanunlara tabi olursan, Allah tarafından Sana bir dost da yoktur, bir yardımcı da.yoktur diyor. Ahiret için söylenmiş âyetler değil bunlar. Bu dünya içinde geçerli âyetlerdir. Ahiret için de geçerlidir. Allah’ın yolu bu tarafta dururken, Allah’ın yolu işte burda. Öbür tarafta da AT’ın veya putun yolu var. Eğer sen o ATın veya putun yoluna tabi olursan, bu ilim de yani Kur’ân’da sana verildikten sonra uyarsan, o zaman Allah’ın yardı­mı senin üzerinden kalkar. Ve öyle de olmuş. Biz Allah’ın Kitabına tabi olmayı bırakıp, başkalarının kitabına tabi olmaya başladığımızdan bugü­ne kadar hâlâ belimizi doğrultamarnışız. Değil öyle gelişmiş ülkeler ara­sında sayılmak, “gelişmekte olan ülkelerde de hatır için söylüyorlar. Onurumuzu kırmamak için söylüyorlar. Daha da bu yolda belimizi doğ­rultmamız mümkün değil. Hani birisi önde gider, birisi de onu taklit eder­se, takip ederse, takip etmeyi Türkçe’kullamyoruz.Takip aslında Arapça bir kelimedir. Takip, adamın ökçesinin bastığı yere basarak gitmektir. Eğer takip edecek olursanız o adamı hayat boyu geçmeniz mümkün de­ğildir. Yani önünüzdeki birinin izini takip edeceksiniz, o adamı geçmeniz mümkün değildir. Çünkü adamın izine gözünü alıştırmışsın, o iz olduğu müddetçe gideceksin. Baktın ki, adam durmuş, sen de duruyorsun. Vardır bir hikmeti diyor. O duruyor sen duruyorsun, o yürüyor sen de yürüyor­sun.

Hani buna misal olarak şunu verirler. Bir zamanlar denizlerde hakim olan Portekizlilermiş. Adamların kalyonlanyla önlerine çıkanları ezip gi­diyorlarmış denizlerde.

O gün için Osmanlı’nın sultanına da efendim biz de kalyon yapalım demişler. Demiş ki, kalyonu yaparsak onları takip etmiş oluruz. Ve onları hayatta geçemeyiz. Biz de kendimize has gemi icat edelim, demişler. Ka­dırgaları icat etmişler. Ve kadırgalarla kalyonlar Akdeniz’de çarpışınca kadırgalar, kalyonlara galip gelmiş. Ondan sonra da gemicilik sanayiinde de birinci sırayı almışlar. Eğer bir kalyon yapmaya kalksalardı bitmişti. Portekizliler bir başka modelini yapacaklardı, bunlar da o modeli alacak­lardı. Ondan sonra onlar bir modele gideceklerdi, bunlar onu takip ede­ceklerdi ve ömür böylece zillet içerisinde geçmiş olacaktı.

Koşuda adamlar rekor kırmaya koşarken birbirlerini takip etmiyorlar. Hepsi ben öne geçeyim diye çalışıyor ve içlerinden bir tanesi de kazanı­yor tabiki.

Allah (c.c.) burada takip etmeyi tabi olmak kelimesiyle ifade edi­yor. Eğer onlara tâbi olmuş olsaydın o zaman Allah da senden yardımını, kesiverirdi, diyor. Yol arıyorsan Allah’ın yoludur.[240]

(121) Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler,”onu hakkını vere­rek okurlar. İşte onlardır ona iman edenler. Kim ona küfrederse, on­lar zarara uğrayanların tâ kendisidir.

Bunun tefsirinde İbni Abbas (r.a.) diyorki: “Maharici Hurafa riayet ederek” yani harflerin hakkını vererek, mânâsını anlayarak, anladığı mânâ ile amel ederek” diye anlatmışlar. Yani hakkıyla Kur’ân okumak denilince hatıra bu gelmelidir. Hani bazı arkadaşlarımız okuyorlar, haki­katen güzel de okuyorlar, hayran da oluyoruz. Belki biz sesinin güzelliği­ne hayran oluyoruz. Ne güzel okudu yahu filan diyoruz. Benim çok sev­diğim bir arkadaşım Kur’ân okumaya yeni başlamıştı. Elif-Ba’dan başla­mıştı. Şimdi Kur’ân’ı baştan sona her hangi bir âyetini okusanız şunu kas-dediyor diyebiliyor. Arapça bilmiyor da, bu âyette şu anlatılıyor diyor. Yani tefsirinden ve mealinden o kadar çalışmış ki, bu âyet şunu kasdediyor diyebiliyor.

O arkadaş diyor ki; Camide cemaatla namaz kılıyoruz. İmam efendi namazda yani cehri olan namazlarda akşam, yatsı ve sabah namazlarında okuduktan sonra yani namaz kılındıktan sonra diyordum ki, hocam teşek­kür ederim. Bugün şöyle bir mesaj verdiniz cemaata diyorum. Hoca val­lahi ben okuduğumun anlamını bilmiyorum diyormuş. Bu okumak değildir. Yani hakkıyla okumak değildir. Okumaktır da hakkıyla okumak de­ğildir. Hakkıyla okumak biraz önce dediğimiz gibi harflerinin hakkını vererek, mânâsını bilerek bildiği mânâ ile amel ederek okumaktır. Bildi­ği mânâ ile amel etmeyen adamın hali çok afedersiniz, benzetmesi belki biraz hoş değil ama, çocuğa evlilik hakkında bilgi veriyorsunuz, kitap okutuyorsunuz, bilgi veriyorsunuz, sonra da dünyanın en güzel kızıyla çi­kolatayı yanyana koydunuzmu, çocuk 7-8 yaşında olduğu için çikolatayı alıp geçip gidiyor. Oğlum gelini al kızı al, hayır çikolatayı alıyor. Çünkü anlamıyor, yani öğrendiğini tatbik edecek kıvama gelmemiş çocuk. Burada da adam mânâsını bilir. Âyet-i kerîmeyi baştan sona kadar anlar, ama amel etmemişse bu adam baliğ olmamış demektir. Şeyh Sadiyi Şirazi’ye sormuşlar, “Efendim insanın baliğ olma yaşı kaçtır?” demiş­ler, “Fakihlere sorarsanız fıkıh kitaplarında erkek ihtilam olursa, kadın da âdet görürse akıl baliğ olmuş diye yazar. Ama bana göre bir adam kârıyla zararını bilemezse, küfürle imanın arasım fark edemezse kırkına da gelse o adam akıl baliğ olmamış demektir” diyor.

Akıl baliğ olmamış bu insanlara mânâsını anlamadan okuyanlar, mânâsını bilip te amel etmeyenler, bir yerde akıl baliğ olmamış insanlar­dır. Yani o zevkten tatmamış insanlardır. Hakkıyla okuyanlar, işte onlar­dır iman edenler. Hakkıyla okuyanlardır gerçekten iman edenler. Kim de onu inkâr ederse, küfrederse, hüsrana uğrayanlar da işte onlardır, zara­ra girenler işte onlardır diyor Allah (c.c).

Bu konuda başka âyet-i kerîmeler de var. Yani hakkıyla okuyanlar, okumayanlar konusunda. Ehli kitaptan Allah’ın Kitabı olan Tevrat’ı, Al­lah’ın Kitabı İncil’i hakkıyla okuyan insanlar vardır.Kasas: 52, 53,54[241]

(122) Ey İsrailoğullan, size verdiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.Tevrata sarıldıkları oranda yücelmişier! Tevrat’tan uzaklaştıkça alçalmışlar.[242]

(123) Hiç bir kimsenin hiç bir kimse adma ödeme yapamayacağı, hiç bir kimseden fidye kabul edilmeyeceği ve hiç bir kimseden de şe­faat kabul edilmeyeceği o günden sakının.

Aracı da geçerli değil orada. Kâfirler için bir kere aracı hiç yoktur. Şeafaat da yoktur onlara. Kâfirlere şefaat yoktur. Onlara yardım da olunmaz. Yani melekler yardım etmez, insanlar da yardım etmez.

Onun kazancı da, malı da, askerî gücü de, ekonomik gücü de fayda vermemiştir diye Tebbet Sûresinde okuyoruz.[243]

(124) Hani İbrahim’i, Rabbi birtakım kelimelerle imtihan etmişti de o da bunları tam olarak yerine getirince “Allah da:” Ben Seni bü­tün insanlara imam (lider, reis) yapacağım” demişti. (İbrahim) “So­yumdan da” deyince (Allah) “zalimler Benim ahdime (imamlığa) eri­şemez” demişti.

Rabbi İbrahim’i bazı kelimelerle imtihan etti. İbrahim de o imtihanda başarılı oldu, tamamladı. Yani Allah (cc.)’ın emrettiklerini yerine getirdi, yasaklarından kaçındı. Böylelikle imtihanda da başarılı oldu.

Başarılı olunca O’na bir şahadetname verilmelidir, mükâfat verilme­lidir. Allah (c.c.) de diyor ki, İbrahim (a.s.)’a “Ben Seni insanlara imam kılıyorum” . Peygamber yerine burada imam kelimesini kullanmış Allah (c.c). Kendisine uyulan kişi demektir. Peygamberlerin hepsi imamdırlar. Ama bugün imamlığı, imameti suğra ve imameti kübra diye’ ikiye ayırıyoruz. Asıl imamlık, imameti kübra dediğimiz şey, bu devlet başkanlığı için kullanılıyor. İmamet suğra mahallede cami imamına, camide cemaa­tın önüne kim geçiyorsa o imama denir. Dört rekatlı, üç rekatlı veya iki rekatlı namazda kişilerin önüne geçmesi ve insanların da ona uyması ne­deniyle ona da imam denilmiştir ama, Kur’ân-ı Kerîm’de imam denildi­ğinde kasdedilen devlet başkanı ve peygamberler kasd edilir. Bir de küf­rün önderlerine.imam deniliyor. Kendilerine uyulan kişi olmaları nede­niyle küfrün Önderleri için Allah (c.c.) imam kelimesini kullanıyor.

Ben seni insanlara imam kılacağım. Yani peygamber ve devlet baş­kanı kılacağım. Demekki insanların devleti ele geçirmeleri için Allah (c.c.)’nün kelimelerini yerine getirmeleri gerekiyor. İbrahim (a.s.) bazı emirleri alıyor, bazı yasaklan alıyor, emirlere ve yasaklara riayet ediyor. Yani Allah (c.c.)ın tam yönlendirdiği bir insan oluyor. Ve Allah (c.c.) de Onu imam kılıyor. Öyle deyince, İbrahim (a.s.) da, Ya Rabbi Benim nes­limden gelenleri de imam kıl, devlet başkanı ve peygamber kıl diye dua ediyor. Allah (c.c.) de buyuruyor ki, Benim bu ahdim bu sözüm zalimlere ulaşmaz. Yani bu imamlık makamına zalimler geçemez.

Peygamberlik makamına zaten zalim insan geçemez. Ama biz imam kelimesini devlet başkanlığı olarak alacak olursak yine aynı şekilde “za­limler bu makama nail olamazlar” deyince o zaman şu hatıra gelir: Bugün yeryüzündeki bütün devlet başkanları acaba adiller de, biz mi farkında değiliz? Adamlar devlet başkanı olmuşlar…! Tarih hiç şunu yazmamış: Adil bir topluluğun başına tarih boyunca zalim bir devlet başkam hiç gel­memiş. Tarih kaydetmemiş. Zorla da gelmemiş yani zorla dahi olsa adil bir topluluğun başına zalim bir devlet başkan gelememiş. Gelemezki. Eğer biz topyekün adil, dürüst insanlar olsak, birbirimize de tutkun olsak, şurada bir insan ne kadar güçlü olursa olsun, bize hakim olamaz. Ama biz birbirimizle bağmtısız olacak olursak, bağlantısız olacak olursak, ba­na değmesin de ne yaparsa yapsın diyecek olursanız güçlü kuvvetli bir adam, yumruğu yerinde bileği yerinde bir adam, teker teker buradaki 300 kişiyi döver. Bin insan”Beni sokmayan yılan 1000 yıl yaşasın” diyorsa, belki en sonuncu olarak o sokulabilir ama sokulacaktır. Madem ki, bur-dadir, o da sokulacaktır. Fakat sıradan gidecektir. Bana değmiyor, bana değmiyor derken bir gün kendisine değecektir, âyeti kerîmede; Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmiyor.[244]

Evvela insanlar kendi kendilerini değiştiriyorlar. Sonra da Allah on­ları değiştiriyor. Yani insanlar içerisinde bozulma meydana gelince onla­rın başına da bozulmuş bir insan çıkıveriyor.

Bir hadis-i şerifte de; “Nasılsanız Öyle idare olunursunuz” buyuru­yor Peygamber Efendimiz (s.a.v.) (Keşfül-Hafa, Hakimden naklen).

Bir başka hadis-i şerifte de; “Sizin devlet başkanlarınız sizin amellerinizdir” diyor. (Keşfül-Hafa, Taberaniden naklen)

Amelleriniz toplanmış toplanmış şekillenmiş bir adam şekline bürünü vermiş diyor.[245]

(125) Hani Biz Beyt (Kâbe)’yi insanlar için sevap kazanma ve gü­venlik yeri kılmıştık. “İbrahim’in makamından namaz kılacak yer edinin.” İbrahim’le İsmail’e de “Beytimi (Kabe)’yi tavaf edenler, iti-kafa girenler, rüku ve secde edenler için temizleyin” diye emir ver­miştik.

Hani biz Beyt’i, yani Kâbe-i Muazzama’yi yani Harem-i Şerifi, Mek-ke-i Mükerreme’deki mescidi, Beytullah’ı, insanların toplanma yeri ve emin yer olarak kılmıştık diyor Allah (c.c). İbrahim’in makamını musalla kılınız, namazgah kılınız. İbrahim’in makamında namaz kılınız mânâsına geliyor ki, hacca gidenler bilirler. Hemen Haceru’l-Esved’den başlayıp beş altı adım veya on adım gidildikten sonra orada cam ve tunç­la kaplanmış bir şey vardır.- Onun içinde de bir taş vardır. Orası Makam-ı ibrahim diye bilinir. O taş rivayete göre, İbrahim (a.s.) Kâbe-i Muazzama’yı yaparken yukardaki taşları koyabilmek için ayağının altına koydu­ğu tas. Yani iskele yaptığı tas. Bina yaparken iskele kurarlar ya. Onu is­kele olarak kullanmış.. O taştan bir parça orada teberrüken saklanmakta­dır. El sürme falan doğru değildir. Hani bazı hacılarımız giderler o camın dışından filan el sürerler ama onlar doğru değildir.

Allah (c.c), İbrahim’in makamını musalla edininiz. Yani namazgah ediniz. Orada namazınızı kılınız diyor. Onun için tavafım bitiren insanlar, yani Kabe’yi 7 defa tavaf ettikten sonra Makam-ı İbrahim’in arka tarafın­da iki rekat namaz kılarlar.

Bu âyet-i kerîmeden bizim anladığımız şu’, kabirlere, peygamberlerin izlerinin olduğu yerlere tapınmamak kaydıyla, peygamberlerin ve salih insanların oturduğu, kalktığı, tuttuğu yerler diğer yerlerden daha değerli kabul edilebilir. Ama tapınmamak kaydıyla. Bazıları tapınma durumuna getirmiştir. Eski kabirleri şunları bunları. Hatta hani dağda bir eşkıya bir eşkiyayı öldürmüş, üstüne de bir iki taş yığıvermiş, aradan yüz sene geç­miş o eşkıya halkın dilinde mübarek zat olmuş çıkmış. Ondan sonra ço­cuğu olmayanlar, köpeği yaşamayanlar bilmem ne etmiyenler. oraya gidi­yorlar, çaput bağlıyorlar, kurban adıyorlar. Bunlar yanlış şeylerdir. Olma­yacak şeylerdir. Ama bir peygamber diyelim ki, şuraya uğramıştır, oraya uğramak günah değildir. Buna misal olarak İbrahim (a.s.)’ın makamını kendinize namazgah edininiz âyet-i kerîmesi var. Hz. Aişe Validemizin evinde Peygamberimiz vefat etmiş ve oraya defnedilmiş, defnedildikten sonra da Hz. Aişe Validemiz aynı evde namazını kılmaya devam etmiş.

Türkiye dışında bir kısım insanlar ” kabrin olduğu yerde namaz kı­lınmaz” diyorlar. Peygamber Efendimiz’in bulunduğu mescidde namaz kılıyoruz biz. Mescid-i Nebevi’de namaz kılıyoruz. Hz. Aişe Validemizin evine defnedilmiş ve Hz. Aişe Validemiz de o evde Efendimiz vefat et­tikten sonra da namaz kılmıştır.

Sahabeden îtban b. Mâlik, bir gün Peygamber Efendimize gelmiş. Yâ Resûlellah, ne olur benim evime kadar gelsen, evimde bir namaz kıl-san da daha sonra ben namazımı orada kılsam. Yani senin namaz kıldığın yerde kılsam, diye ricada bulunmuş. Peygamber Efendimiz de onun evine kadar gitmiş, iki rekat namaz kılmış. Ondan sonra Itban b. Mâlik’te evin­de nafile namaz kıldığında Efendimiz’in o oturduğu, namazını kıldığı yer­de kılmaya devam etmiş. Bunu bize Buhari Kitabu’t-Tatavvu yani nafile bölümünde, Müslim Mesacid bölümünde, İmam Ahmed b. Hanbel’in Müsnedin 5. cildin 449. sahifesinde, İbnü Mace de 754 nolu hadisinde bir çok hadiscimiz bu olayı bize haber vermiştir.

Buradan da anlıyoruz ki, salih insanların tuttuğu, yaptığı şeyler bazı insanların yaptığından değerli olur. Ancak onların zatından kaynaklanmı­yor bu iş. Bu salih bir zattır, iyi bir insandır yaptığı iş Kur’ân ve Sünnet’e uygundur, uygun olması gerekir. Öyle ise ben de onu yapayım demek, sı­radan bir insanın yaptığını yapmaktan iyidir. Ama burada da gaye Kur’ân ve Sünnet’tir.

Hani son zamanlarda eser yazanlardan bir tanesi diyor ki, benim ki­taplarım sizi Kur’ân ve Sünnet’e yönelttiği gün, benim kitaplarımı okuma­yı bırakın. Yani benim kitaplarım Kur’ân ve Sünnet’e yöneltmek için ya­zılmış bir kitaptır. Onu s ağlayabilmiş sem benim kitaplarımı bırakın.

Yani insanlara değer verişimiz, Kur’ân ve Sünnet’e olan bağlılıkları ve hizmetleri oranındadır.

ibrahim ve ismail’e (a.s.) – İbrahim ve İsmail ki, baba oğuldurlar-. Şöyle emrettik, vasiyet ettik. Tavaf edenler ve daima ibadet edenler çok­ça rüku ve secde edenler için evimi temizleyin diye emrettik. İbrahim (a.s.) ile İsmail (a.s.)’a görev veriliyor. Kâbe-i Muazzama’yı önce putlar­dan temizlemekle, sonra kötü insanlardan temizlemekle, her türlü şirke giden yolları kapatmakla, bir de maddi pisliklerden yani insanların mey­dana getirdiği pisliklerden de temizlemekle görevlendirdiğini Allah (c.c.) bize haber veriyor. Yani her gün namazda yöneldiğimiz, hacda bizzat gördüğümüz Kâbe-i Muazzama, İbrahim ve İsmail (a.s.) tarafından ilk te­mizliği yapılmış, ibadet eden, tavaf eden, rüku ve secde edenler için te­mizlenmiştir.[246]

(126) Hani ibrahim: “Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl. Ve halkından Allah’a ve Ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rı­zadandır” demişti. (Allah’da) “Küfredeni dahi az bir zaman fayda­landıracağım, sonra onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakaca­ğım. O ne kötü bir dönüştür” demişti.

Hani İbrahim şöyle dua etmişti. Ya Rabbi şurayı bir belde yap, yani burası bir yurt olsun. Sonra da bu yurdu her türlü bela ve musibetten emin kıl Ya Rabbi. Burayı her türlü tabii olan belâlardan hani gök yüzün­den taşın yağması, kurbağanın yağması veya altından zelzelelerin olma­sından emin kıl. Bir de düşman saldırılarından emin kıl Ya Rabbi diyor İbrahim (a.s.)- Allah’a ve Ahirete iman edenlere mıhlarını da bolca ver Ya Rabbi İbrahim (a.s.) bu cesareti nerden alıyor. Yukarda Rabbim “Benim bu ahdim, yani devlet başkanlığı, imamlık zalimlere verilmez” demişti.

İbrahim (a.s.) da duasında Ya Rabbi şurayı bir yurt yap. Evvela bura­sı vatan olsun. Sonra burayı emniyette kıl. Sonra da Allah’a ve Ahirete iman eden vatandaşlarımı bol rızıklarla rızıklandır diyor. Rabbim de di-yorki: Ya şu iman etmiyen kâfirler, onları biz bu dünyada faydalandırı­rız. Sonra Cehenneme zorunlu olarak tıkarız. Orası ne kötü bir dönüştür. Yani bu dünyada rızık konusunda tnü’minle kâfir ayırımı yok Rabbim onlara da bir ağız yaratmışsa onlara da bu rızkı verecek, burun yaratmışsa bu havayı verecek.

Peki bu Kâbe-i Muazzama emniyette midir? Emin midir? Hz. Adem’den bu güne kadar, silah zoruyla Mekke talan edilememiştir. Hani en son olarak Peygamber Efendimiz’in dünyaya geldiği sene, Ebrehe o gün için Habeş İmparatorluğu’nun Yemen komutanı, en güçlü askerleriy­le gelmiş ki, bugünün tankları yerine kullanılan fillerle gelmiş, ipleri bağ­layıp bağlayıp Kâbe-i Muazzama’yı tahrip edecekler, taşlarını yerlerinden

oynatacaklar, bunun için gelmişler ama, Fil Sûresinde okuduğumuz gibi onlar da mağlup olmuşlardır.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.), Mekke’yi feth ettiği gün, “Allah (c.c.) bir günün bir anında burayı benim için helal kıldı11 diyor. Yani geçici bir süre orada harbe müsade edilmiştir. Gerçi harpte olmamıştır. Zira Pey­gamber Efendimiz (s.a.v) Mekke’ye girmişler karşısındakiler mukavemet etmemişler, kan akmadan da Mekke’yi Mükerreme feth edilmiştir.

Peki bu şeytan taşlamada tünel faciasında ölenler; oradaki insanların özellikle yöneticilerinin gayret-i diniyyelerinin olmayışı birinci puanda­dır. Hacılarımız oraya giderler “aman ne emek verilmiş” filan derler ama başka şehirleri hiç görmezler, çünkü yöneticiler görmeye müsade etmez­ler. Hacca gidenlerimiz bilirler: Mekke ve Medine’nin dışında bir tek şe­hir göstermezler. Kat’iyyetle gidemezsiniz. Arabanızı sürseniz her şehrin çıkışında polis vardır. O ana yolun dışında başka hiç bir yola giremezsi­niz. Ancak ticarî bir pasaportla buradan Riyad’a vize alabilirseniz o za­man gidersiniz. Ama görürsünüz ki, Riyad’a yapılan masrafın binde biri Mekke’ye yapılmamıştır. Harem-i Şerifin beş yüz metre etrafındaki evle­rin mezbeleliğine, pisliğine, İstanbul’un bir çok mahallesinde rastlanmaz. Onun için orada çok büyük ihmal vardır. İhmalin neticesinde tünel facia­sında beşbin müslüman birbirini kırmıştır. (Resmi rakam bin altıyüz idi). Bizzat içinde olan arkadaşım anlattı. Otuz otuziki senelik canciğer arka­daşım anlattı. “Olayın içinde beş saat kaldım diyor. Beş saat şu kolumu aşağıdan yukarıya çıkaramadım. Kimse gelmedi diyor. Hani kıyamette bin ayak bir ayak üzerinde olacak ya, orada oldu. Bin ayak bir ayağın üzerinde. Ayakta ölündü ve böyle kalındı. Adam düşemedi de öldü. Beş saat böyle ayakta durdu öldü diyor. Düşemez mümkün değil diyor. Bir tane zenci gördüm diyor. Milletin üzerine çıkmayı başarmış nasıl başardıysa, kafamızın üzerinden geçti gitti diyor. Ama o kötü bir iş yapmıyor yani çıkmayı nasıl baş.armışşa başarmış. Ayağı yere değmeden yürüyüp gitti adam. Sıkışıklığı anlatmak için söylüyorum dedi. Ter göğsümüzden aşağı sıkışık olduğu için akamadı da yığıldı yığıldı, omuzumuzun üzerin­den aşdı. Bir kısmı da terden boğuldu diyor. Terin buharı havayı bitirdi. Böyle bir şey. Adamlar ne yapamazlardı ki? Devletin tedbir alması gerekirdi. Devletin hatırına çok şey gelebilirdi. Üstten üzerimize buz gibi su atıverse yine rahatlıyacaktık diyor. Üzerimizde uçak duruyor. Filmimizi çekiyor. Adam durmadan beş saat filmimizi çekti diyor. Üstümüzden so­ğuk su dökse milletin aklı başına gelecek. Geriye dönmeyi düşünmüyor millet diyor. Evet adet olarak kendi ifadelerine göre ölenler beş bin di­yor. Hastahanedeki ifade beş bin. Oradaki hastahane doktorunun ifadesi, “bin kişilik morkumuz var. Bize yetkililer sekiz bin cenaze geliyor dedi­ler. Ve biz geleni defnediyoruz, geleni defnediyoruz. Filmini çektiğimizi götürüp defnediyoruz.” Yani kendi yetkilileri tarafından sekiz bin cenaze geliyor diye bilgi verilmiş.

Orada çok iyi olan bir taraf kimse kimsenin parasını almamıştır. O arkadaşım diyor ki hastahaneye gittiğimde, onların da hacıları vardı, bi­zim hacıların paraları tamamen tutulmuş bir kesenin içine koyulmuş. Sa­hibine verilmek üzere hazırlanmış. Herkes o kadar feragat gösterdiki, mesela çocuklar, çocuk Ölüsü çok az diyor Yani millet can derdindeyken bi­le başkasını kurtarmaya çalışıyor. Böylece yüzün üzerinde çocuğu elden ele, elden ele dışarı çıkarmayı başardık”.

Yani o halde iken bir başkasını tercih eden, müslüman kardeşinin kurtulması için gayret eden çok insan görülmüştür. Yani insanımız maya olarak sağlamdır. İster Suud’lu olsun, ister Türk olsun, ister Maîezya’h ol­sun. Bu insanları sevkeden insanlar, bu insanların İnancını paylaşmadık­larından dolayıdır ki, bu kötü neticeler elde ediliyor.[247]

(127) Hani ibrahim Beyt’in temelIerinıToğlu) ismail’le yükseltir­ken “Ey Rabbimiz, Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen işiten ve bi­lensin” (demişlerdi).[248]

(128) Ey Rabbimiz, Bizi sana itaat eden iki Müslüman kıl ve nes­limizden Sana itaat eden Müslüman bir ümmet (getir). Bize (Hacda) ibadet yerlerini göster ve tevbelerimizi kabul et. Sen tevbeleri hak­kıyla kabul eden ve hakkıyla esirgeyensin.[249]

(129) Ey Rabbimiz, onlara içlerinden bir peygamber gönder ki,O Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları iyice temizlesin. Şüphesiz Sen Azizsin, Hakimsin Ey bizim Rabbimiz, onlar arasından yani benim zürriyetim arasın­dan elçiler gönder, peygamberler gönder. Peki o peygamberle ne yap­sın? Senin âyetlerini onlara okuyacak peygamberler gönder. Onlara Ki­tabı öğretecek-peygamberler gönder. Onları hem maddî pisliklerden hem de manevî pisliklerden temizleyecek peygamberler gönder. Sen her şeye gücü yetensin azizsin, Sen hükmedensin, hükmünde hikmet sahibi Allah (c.c.)’sün buyuruyor. İbrahim (a.s.).’la İsmail (a.s.)’ın duasidır bu.

Her gün yöneldiğimiz Kâbe-i Muazzama, gidenler gördüler, fazla mutantan bir yer değil. Şatafatlı, ahım şahım bir bina değil. Hatta işin mahiyetini, inceliğini kavramıyan kişiler de hacca gittiklerinde yahu bu­rayı görmek için mi geldik, diyorlarmış. Orayı görmek için gidilmez ki zaten. Allah (c.c.)’ün emrini yerine getirmek için gidilir. Ama şu bilinme­lidir ki, günde beş defa yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama, iki tane pey­gamberin eliyle yapılmıştır: İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.). yani köle kanı, insan kanı, yani zulmedilmiş insanların kanı veya alın teri yoktur orada.

Ama bugün Romalılar’dan kalma taşlar, sanat eseridir diye gösterilir. Sultanahmed’in kuzey tarafındaki o meydandaki taşlar, Mısır’dan buraya getirilinceye kadar binlerce kölenin kanına mal olmuştur. Bir tek taş ve ondan sonra da sanat abidesi olarak oraya dikilmiştir.

Çeşitli yerlerde Romalılar’dan kalan ve Romalılar’ı takip eden insan­ların yaptığı bütün eserler de yine binlerce, milyonlarca insanın kanma mal olmuştur.

Dinimiz zulüm üzerine değil, adalet üzerine kurulmuştur. Onun için­dir ki, yöneldiğimiz o Kâbe-i Muazzama’yı İbrahim ve İsmail (a.s.)’lar yapmış, Onlar da gönül rızasıyla yapmışlar, yaparken de Rabbim’den af talebinde bulunmuşlar. Kusur etmişsek af et Ya Rabbi. Bizden bunu ka­bul buyur Ya Rabbi diye dua etmişlerdir.

Yani hayatımızda, tarihimizde, geçmişimizde zulüm yoktur bizim. Onun için alnımız açıktır.[250]

(130) İbrahim’in dininden ancak kendini bilmeyen yüz çevirir. Andolsun biz Onu dünyada seçtik ve Ahirette de salihlerdendir.

İbrahim’in dininden ancak sefih insanlar yüz çevirir. Yani geri zekâlılar. Sefih insan İslâm Hukukunda kârını zararından ayırd edeme­yen, malını çar çur eden kimseye denir. Bu tür insanlar sefih muamelesi görürler İslâm Hukukuna göre. Devlet başkanı sefihin mallarını yönlen­dirmek üzere bir vasi tayin eder onun mallarını o yönetir veya devlet yö­netir. Devletin de tayin ettiği zaten bir vasidir. O yönetir. Taki aklı başına gelinceye kadar. Ancak bu tür kârını zararından ayırd edemeyen kişiler ibrahim’in dininden yüz çevirirler diyor Allah (c.c.) Ama şu hatıra gelebilir. “Ben bazı insanlar tanıyorum. Adamlar cin gibi. Dünyanın parasını da toplamışlar, onlara geri zekâlı demek mümkün değil ama Allah’a da iman etmiyor.” gazetenin bir tanesinde Türkiye’nin büyük diye kabul edilen şirketlerinden,f.iki ortaktan birisi, ben Allah’a inanmıyorum, Kitaba inanmıyorum gibi laflar etti. Parasına bakıyorsun, bankalar onun parasıyla dopdolu. Müesseseler onun, her tarafta reklâmlarını görüp duruyoruz. Bu adam geri zekâlı mı acaba?

Kur’ân-ı Kerîm’den bazı örneklerle bunu açıklayalım. Bir adama de­nilse ki, bak şurada bir bahçe var veya çiçekler var. Bu çiçekler şu anda sana verilecektir. Ama bu çiçeklerin ömrü altmış veya yetmiş günlüktür. Bu çiçekler yetmiş gün kokarlar, yetmiş gün sonra solarlar ve bir daha açmazlar. Ancak, bu çiçeğin sahibi diyor ki, o çiçeği kabul etmez de bana yönelirse, benim dediklerimi tutarsa, ona ben bir başka bahçe vereceğim. O bahçenin çiçekleri solmaz. Gölgeleri dondurmaz, güneşi yandırmaz. Oraya ihtiyarlık uğramaz. Dert, gam, kasavet denen bir şey de yoktur. Köşkler vardır. Altından, gümüştendir. Altından da ırmaklar akmaktadır. Burayı mı istersiniz, orayı mı istersiniz dese? Bu adam da tutsa altmış gün kokan çiçeklerin bulunduğu bahçeyi alsa, bu adama ne deriz biz. Vay geri zekâlı vay. Oğlum altmış gün sabrediver bakalım işte. Öbür dünyada veya ilerde ebedisi var denilir. Aynı şekilde bu adamlar da bazı şeyleri el­de etmişler ama ebedi hayatı terketmişler. Onlar bu dünyada da bizimle beraber aynı zilletin içerisindeler. Madem ki, İslâm’dan dönmüştür. Hıris­tiyan, Yahudi de olamamıştır. Sen o geri kalmış ülkenin insanlarından değil misin? Avrupalı; benim dediğimi biraz fazla tutan uşaklardansın diye muamele ediyor. Yani onlar da rahatsız. Batı’ya gittiklerinde insanca muamele görmüyorlar. Hem dünyada zillet hem de öbür tarafta Cehen­nem! Bunlar geri zekâlıdır.

Biz onları dünyada iken seçtik. Yani İbrahim (a.s.)’ı, İsmail (a.s.)’ı. O ahireîte sahillerdendir, salihlerle beraberdir. Ve Cennete salihlerle be­raber gidecektir.

Peki bu İbrahim (a.s.)’ın özelliği nedir?[251]

(131) Rabb’i ona “teslim ol” dediğinde O: “Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum” demişti. Rabb’i ona teslim ol, İslâm’a gir dediğinde, Ben âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum ve İslâm’a girdim demişti. Allah (c.c.) Müslüman ol demek­le, O da Müslüman olmuş ve Rabbim’e teslim olmuştu. Müslüman olma­yan, Rabbim’e teslim olmayan kişi, mutlak surette bir başkasına teslim oluyor.

İnsanların fıtratında teslim olmak var. Rabbim’e teslim olmayan, Rabbim’in yarattıklarına teslim oluyor. O’nun dediklerine uymayan, Rabbim’in yarattığı bir insanın dediğine uyuyor. Teslimiyet bu oluyor zaten.[252]

(132) ibrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakup’da: “Oğulla­rım, şüphesiz Allah bu dini size seçti. O halde siz de Müslüman ola­rak can verin” (dedi).

İbrahim (a.s.) da Yakup (a.s.) da çocuklarına Müslümanlığı vasiyet etmişlerdi. Aman yavrum aman kuzum İslâm yolundan ayrılmayın. Ve Rabbim’e teslim olun diye hep Onlar vasiyet etmişti. Öyle ise biz de ço­cuklarımıza, “yavrum yol İslâm yoludur. Teslim olunacak yer Allah (c.c.)’dür. O’na teslim olun. Başkalarına teslim olmayın. İslâm dininden başka da bir dine uymayın” vasiyet edeceğiz. Yani âyet bunun içindir.

Yakup (a.s.) demişti ki, ey çocuklarım! Allah sizin için şu dini seç­miştir. Allah’ın huzuruna Müslüman olarak gelin. İslâm olmadan ölme­yin. Müslüman olarak gelin.

Bir başka âyet-i kerîmede de yine aynen böyle; Müslüman olarak Ölün,[253]

Hani şöyle bir laf vardır: Oğlum şu işi yap gerisine karışma. Yani ne demek. Gerisini ben biliyorum. Sana yapacağım iyilikleri biliyorum de­mek oluyor.

Allah (c.c.) da Müslüman olarak gelin. Gerisine karışmayın, yani ve­receğim mükâfatı Ben bilirim diyor. Bunu bazı Yahudiler ve Hıristiyanlar inkâr ediyor. Yakup böyle de­memişti çocuklarına diyorlar. Allah (c.c.) da şöyle diyor âyet-i kerîme­sinde;[254]

(133) Yoksa siz Yakub’un ölümü esnasında yanında mı idiniz? Hani: “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” demişti de oğullan: “Sen’in ilahına ve sen’in ataların İbrahim, İsmail, İshak’in ilahı olan tek ilaha ibadet edeceğiz. Ve biz O’na teslim olmuşuzdur” demişler­di.

İbadetin mânâsını daha önce geçen âyetlerde anlatmaya çalışmıştık. (Fatiha 5) Yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değil dedik. Bütün emirleri­ni yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak. Yani kanun olarak Allah’ın ibrahim’e, İsmail’e ve İshak’a verdiği ve sana verdiği o bir tek Allah’ın emirlerine itaat edeceğiz, yasaklarından kaçınacağız. Biz ona teslim ol­muşuz diyorlar. Yani biz de Müslümanlardanız diyorlar.[255]

(134) Onlar bir ümmetti geçti. Kazandıkları kendi!erinedir. Si­zin kazandıklarınız da sizedir ve siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız.

Allah geçmiş bu toplumu, yani Yakup (a.s.)’ı ve çocukları, İbrahim (a.s.)’ı ve çocuklarından bahsediyor da sonunda da, işte bunlar geçmiş bir ümmettirler. Onların yaptığı iyilikler onlaradır. Sizin yaptıklarınız da sizedir. Onların yaptıklarından siz sorumlu tutulmazsınız diyor Allah (cc.) . .

“Benim ecdadım şöyle büyükmüş, böyle uçarmış, böyle kaçarmış” demeyin. Bu âyetin mânâsı o. Size ne faydası var? İbrahim (a.s.)’ın bü­yüklüğünün bize faydası yok! Bize şurada faydası olur: O’nun dini üzeri­ne olursak, O bizim önderimiz olursa o zaman faydası olur. O’nun yaptı­ğını yapar, kaçındığından kaçınacak olursak o zaman faydası olur.Mesela futbolcular futbol oynarken heran aklı, beyni, pazusu, ayakları bütün si­nirleri gerilim halinde. Bir şeyi yapmaya hazır. Top tam kendisine gelir­ken filan zaman, filan futbolcu böyle bir durumda şöyle vururdu diye dü­şünse o zaman top geçer gider.

Hayaldeki futbolcunun vurmasının sana faydası yok. Şu anda vura-bilirsen vurursun. Yani geçmişteki insanların yaptıklarım tekrar etmenin faydası yok. Yapmanın faydası var. Onların yaptığı iyiliklerin tekrarında fayda var. Onlar döneminde kötülük yapan insanların kötülüklerini bilip, onlardan uzaklaşmanın bize faydası vardır. Yoksa dilde tekrarından fayda yoktur.

Hani Fatih büyük insanmış. Allah rahmet eylesin. Hep Fatih büyük insan, Fatih büyük insan, Fatih büyük insan demiş olsak, biz küçülür gi­deriz. O’nun dediğini, yaptığını yapmıyacak olursak. Ama O’nun dediğini ve yaptığını yapacak olursak büyük insanların dediğini yapacak olursak onların derecesine yükseliriz. Onun için Allah (c.c.) buyururki,”Geçmiş toplumların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız da bize.”

İki tane delikanlı gelmiş, Muhiddîni Arabii Müslüman mıydı gavur muydu, evliya mıydı? Onlara size ne dedim. Evliya ise sana ne faydası var. Gavursa sana ne zararı var. Adam 700 sene önce yaşamış ve vefat, etmiş. Gavur ise sana ne zararı var dedim. 700 sene evvel yaşamış ve ve-, fat etmiş.

Günümüzün gavurları sana zarar veriyor. Sen onlardan sorumlusun. Yani şu anda biz günümüzün gavurundan sorumluyuz. Ve biz şu anda günümüzün velisinden sorumluyuz. Varsa onları dost bilebilmişsek, tanıyabilmişsek, onların dostluğu bize fayda verir. Kâfirlerin karşısına dikil­mek bizim görevimiz. Onların karşısına dikilip onları mağlup edecek olursak o da bize aynca fayda verir. Ama bazıları oturur, fazla işlere karışmaz, gelmez gitmez. Dedikoduyla ömrünü tüketir. Bizim çevremizde. Karşı çevreden de bazı insanlar yardır. İyilik severdirler. İman etmezler, amel etmezler. Günümüzde tabi ki bu. Fakat yaşantı olarak bazen böyle hayır severlikleri, cömertlikleri vardır. İyi kalplilikleri de vardır. Allah’a ve peygambere de iman etmez­ler. İyi kalpliyim ben derler.

Bozulma döneminde, İslâm’dan ayrılma döneminde Konya’nın ora­larda da avrat oynatırîarmış. Biri demiş ki, oynayan çingeneye sen de Cennete gidermişin ki ? O da, bugüne kadar hep oynadıklarımın gönlünü aldım. Ben gitmeyeceğim de kimler gitsin demiş. Milletin gönlünü alıyo­rum, gönül yapıyorum. Yani memlekette gönül yaptın mı Cennete gider­sin, şeklinde bir inanç var. Gönül yapmak meşru zeminde gönül yapmak­tır. Meşru zeminde gönül yapılırsa, onun mükâfatı görülecektir. Gayri meşru yolda yapılan gönül almalar da ayrıca insanlara günah kazandıra­caktır.

Daha önce Bakara sûresinin 120. âyet-i kerîmesinde geçmişti. “Ya­hudiler ve Hıristiyanlar sen onların dinine tabi olmadıkça, onlar senden hoşlanmaz, hoşnut olmazlar” diyor Allah (c.c).

Onu açıklayan bir başka âyet-i kerîme:[256]

(135) “Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız” de­diler. De ki: “Hayır, biz tek Allah’a inanan ve müşriklerden olmayan

İbrahim’in dinine”.

O gün için 1400 sene evvelinde Medine’deki Yahudiler gelin Yahudi olun diyorlar. Böylece kurtulun diyorlar. Yine o dönemde Hıristiyanlar da var. Meselâ Necranîılar’m tamamı Hıristiyan. Onlar da Hıristiyan olun kurtulun diyorlar.

Günümüzde de aynı şeyi söylüyor adamlar. Gelin Yahudi olun kurtulun veya Hıristiyan olun kurtulun diyorlar ki, Türkiye üzerinde daha ziya­de ağırlık “Hıristiyan olun kurtulun” yönünde propoganda edilmektedir. Zamanla bunun denemeleri olmuş. İnsanların her şeyini cumasından, ya­zısından, tarihine kadar her şeyini değiştirmeye gitmişler. Belki bunlar değişince dinleri de değişir kanaati hasıl olmuş ama, bunlar değişmesine rağmen bu insanlar dinlerini değiştirmemişler ve yüz senelik emeklerinde boşa gittiğini görmüşler. Gözleriyle görmüşler.

Şimdi sıra bizde. Biz ne diyeceğiz? Biz ne diyeceğimizi Kurân-ı Kerîm’den öğrenmeliyiz. Yani yirminci asırda 20001i yıllarda Batı’ya karşı, küfre karşı politikamızı, siyasetimizi yöneltirken bile ne yapacağı­mızı öğrenmek üzere açıp Kur’ân-ı Kerîm’i okumamız gerekiyor. Allah (c.c.) o gün ashaba emrettiği şeyi aynen bize de bugün emrediyor. Diyor ki: “De ki onlara gelin İbrahim’in dinine tabi olalım.” O İbrahim’in dini, ki, hiç bir puta tapılmadan yalnız ve yalnız Alİah’a meyletmiş bir dindir.

Meselâ Hıristiyanlık propogandası yapmak üzere gelen bir adama biz şunu söyliyeceğiz. Buyurun İbrahim’in dinine uyalım, ibrahim’i siz.de se­viyorsunuz biz de seviyoruz; Yahudiler’e İbrahim’i siz de seviyorsunuz biz de seviyoruz. Öyle ise İbrahim’e, İbrahim’in dinine uyalım deyin di­yor Allah (c.c). .

Bunun tefsirinde âlimlerimizden bir kısmı şöyle demiş. Niye İbra­him? Halbuki biz peygamberler arasında ayırım yapmayız. Yani Adem (a.s.)’dan, Peygamber Efendimiz (a.s,)’a kadar hiç bir peygamber arasında ayırım yapmayız.

Şöyle denebilirdi “Muhammed’in dinine tabi olalım”. İslâm dinine tabi olalım denebilirdi ama, Allah (c.c.) “İbrahim’in dinine tabi olalım” diyor.

Bunun sebebi şudur, demişler: Yahudiler de İbrahim’i tanıyor ve se­viyor ve iman ediyorlar. Hıristiyanlar da İbrahim’i tanıyor, seviyor ve iman ediyorlar. Öyle olunca günümüzde bir insana müslümanlığı anlat­mak için gittiğinizde, onun da sizin de sevdiğiniz bir insanın aracılığıyla giderseniz daha etkili olursunuz. Onun da sevdiği bir adam sizin de sev­diğiniz olursa müşterek tanıyıp sevdiğiniz bir adam olursa, oriun aracılığının sizin o tebliğinize yardımı olacaktır.

Onlar Yahudi olun diyorlar. Öbürleri Hıristiyan plun diyorlar. Sen de bir üçüncü ama onlara zıt bir. şeyle çıkma. Onların da kabul edebileceği, senin de kabul ettiğin ve iman ettiğin bir şeyle onlara teklifi götür. Ki o da İbrahim (a.s.)’dır deniliyor.

Bir âyet-i kerîmede Allah (c.c); Gelin hep beraber aranızdaki müş­terek bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah’dan başka ilah kabul et­meyelim.[257] Bu papazları, rahipleri din önderlerini kendi­mize ilah kabul etmîyelim, onları Rab kabul etmiyelim diyor.

Orada da âyette sizinle bizim aramızdaki benzer müşterek bir keli­meye gelin diyor. Yani Yahudiler’e ve Hıristiyanlar’a Allah (c.c.) diyor ki, aslında biribirinize itikadi konuda çok yakınsınız. Sapma çok hassas bir noktada. Orayı bu tarafa geçirseniz mü’miîi olacaksınız.

İman denen şey, insanın kıl gibi bir tel üzerinden yürümesi gibi bir şey. Cambazlık yapma gibi bir şeydir. Bir anda insan küfür tarafına düşe­bilir. Onun için imanı konuda dengeyi çok iyi tutması gerekiyor. Amelî konularda insan biraz daha rahat davranabilir ama, imanı konularda rahat davranmak, gevşek durmak insanı her an aşağıya, küfür vadisine düşüre­bilir. Onun için çok hassas davranmak gerekiyor. İnsanları da İslâm’a, imana davet ederken onların da sevdiği, bildiği, iman ettiği, bizim de sev­diğimiz, bildiğimiz, iman ettiğimiz İbrahim (a.s.)’a davet etmemizi Allah (c.c;) emrediyor. Ve İbrahim müşriklerden değildi diyor.

Müşrik şirket kelimesinden şerike kelimesinden türetilmiş bir keli­medir.

Şirket iki veya daha fazla kişilerin aynı işi yönetmede ortak haklara sahip olmalarıdır. Hani iki kişi bir araya gelip bir dükkân açıyorlar veya beş kişi bir araya geliyorlar, fabrika kuruyorlar. Herkes hissesi oranında orada söz sahibi. Müşrik de, yeryüzünün, gökyüzünün ve insanların yönetimi konu­sunda, yaratılmışların yönetimi konusunda, Allah (c.c.)’dan başka birine de yetki veren kişiye denir. Yapılan bu işe şirk deniliyor. O yönetimi elde ettiği kabul edilen kişiye de put deniliyor. Yani bu insanların yönetimi Allah (c.c.)’a aittir. Çünkü yaratanı O. Onların ayağının altındaki toprağı vatanı O yaratmış, vatanın üzerindeki insanı O yaratmış, bu insanın da nasıl yönetileceği konusundaki kanunu da O indirmiştir. Allah’ın dışında bir başkasına da bu yetkiyi verirsek, müşrik oluyoruz! Yani yönetimde, Allah’ın yönetiminde bir başka insana yetki vermek oluyor ki, oda ilahlaştırılmış oluyor ve ilahlaştıran da müşrik oluyor.

İbrahim (a.s.).müşriklerden değildi diyor Allah (c.c).[258]

(136) “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya-kup ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamber­lere Kablerinden verilene iman ettik. Onlar arasında ayırım yapma­yız. Ve biz ona teslim olmuşuz” deyin Hep beraber deyiniz. Biz Allah’a iman ettik. Bize indirilenlere de iman ettik. Yani Kur’ân-ı Kerîm’e iman ettik biz.

Biz bunu kime söylüyoruz? Bugün İstanbul Şehrinde ve dünya gene­linde yaşayan Yahudiler ve Hıristiyan’lara diyoruz ki, biz Allah’a iman ettik. Bize indirilen Kur’ân’a iman ettik. İbrahim’e indirilen sahifelere de iman ettik. İsmaü, İshak, Yakup ve onların torunlarından olan peygam­berlere ve onlara indirilenlere iman ettik.

Bu âyet-i kerîmelerin tefsirinde bazı tefsircilerimiz, bu âyet bunlara da kitap indirildiğine işaret eder, diyorlar. Ama bir kısmı diyor ki, hayır , İbrahim (a.s.)’a indirilen sahife, onların da amel ettiği kitap olması nede­niyle İsmail’e indirilen İbrahim’e indirilen sahifelerdir. Yani Yakub’un ve onun neslinden gelen peygamberlerin amel ettikleri, İbrahim (a.s.)’a indi­rilen sahifelerdir.Biz diyoruz ki, İbrahim’e, İsmail’e, Yakub’a, İshak’a ve onların amel ettikleri Allah tarafından indirilen kitapların tamamına iman ettik. Daha Musa’ya verilen Tevrat’a ve İsa’ya verilen İncil’e de iman ettik. Rabbi ka­tından peygamberlere verilenlerin tamamına iman ettik.

Yani sizin gibi dinde ırkçı değiliz diye bir reddiye veriyoruz Yahu-diler’e ve Hıristiyanlar’a. Yahudiler diyorlar ki, bizim peygamberimize geien Tevrat ve bizim peygamberimizden başka peygamber yoktur. On­dan başka yani Tevrat’tan başka kitap yoktur. Herkes, bütün dünya inşam buna boyun eğecektir.

Hıristiyanlar da İncil ve Hz. İsa da İsrar ediyorlar.

Biz diyoruz ki, İsa’ya İncil’i indiren Allah, Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah, Onlar’ı peygamber seçen Allah, Hz. İbrahim’i peygamber seçen ve Ona sahifeleri gönderen Allah ve kullarından Hz. Muhammed’i de pey­gamber seçen ve O’nada Kitabı indiren Allah. Başta Allah’a iman ettik demişsek, Allah kimi peygamber seçmişse ona da iman etmekle zorunlu­yuz biz. Hangi kitabı kime indirmişse onlara da iman etmekte zorunlu­yuz. Bunların hepsine biz iman ediyoruz. Böylelikle biz dinde ırkçılık yapmıyoruz. Yani yalnız Muhammed’e indirilene iman ediyoruz, pey­gamber olarak da yalnız Muhammed’i kabul ediyoruz. Onun dışında pey­gamber yoktur diye bir iddiamız yok. Salavatüllahi Aleyhim.

Peki bu kadar mı? yani bu peygamberlere iman ediyorsunuz da arala­rında fark gözetme tarafına gidiyor musunuz diye bir soru sorulursa. Ce­vap olarak diyoruz ki: “Onlar arasından hiç birini de tefrik etmiyoruz, ayırım yapmıyoruz. Onu her gün yatsı namazından sonra “Amentü” diye başlayan Bakara suresinin son ayetlerinde de okuyoruz.

Allah’ın peygamberleri arasından ayırım yapmayız[259] diyoruz. Yani Hz. Nuh (a.s.) nasıl peygamberse, Peygamber Efendimiz Mühammed (a.s.v.)’ da öyle peygamberdir.

İsa (a.s.), Musa (a.s.), İbrahim (a.s.), Yahya (a.s.), Zekeriya (a.s.), Harun (a.s.) hepsi Allah (c.c.)’nün peygamberleridirler.

Mevlana bunu şöyle ifade ediyor. Hani bir su vardır diyor. Güzel bir su. O suyu alıyorsunuz bir sürahinin içine koyuyorsunuz. O suyu alıyor­sunuz bir başka şekilde yapılmış sürahi içine koyuyorsunuz. O suyu alı­yorsunuz bir bardağın içine koyuyorsunuz. O sudan alıyorsunuz bir başka büyük sürahinin içine koyuyorsunuz. Ama hepsine de koyulan Allah’ın aynı karakterde aynı vasıfta olan suyudur. Değişen kaplardır diyor. Yani değişenler peygamberlerdir. Yoksa onlara verilen Allah {c.c.)Tün sıfatları­nı sayarken bir de kelam sıfatı varki, o sıfatta ayırım yoktur hiç.

Peygamber Efendimiz’e indirilen kelam güzeldir de, Musa (a.s.)’a in­dirilen kelam şöyledir dememiz mümkün değildir, aynıdır. Ancak kaplar değişmiştir. Ve bu kaplara döktüğümüz dökülme çağları değişmiştir. İlk defa Hz. Adem, son defa da Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ın gönlüne in­dirilmiştir, Allah (c.c.)’ün bu diriltici âyet-i kerîmeleri. Onun için biz bunların kaynağı aynı olduğundan dolayıdır ki, ayırım yapmıyoruz. Bir de şöyle ifâde ediyor. Bütün bunlar aynı ağacın meyvaları gibidirler. Kökleri aynı, zamanlar olarak dallara ayrılmış. Ve dallarda meyvalar ola­rak peygamberleri görüyor. Onlarda aynı kokuyu, aynı tadı taşırlar diyor. Aynı özelliği taşırlar hepsi de aynı kökten geldiği için. Yani Rabbi’nden geldiği için aralarında ayırım yapmıyoruz. Ve biz ona teslim olmuşuz. Yani Allah (c.c.)’e teslim olmuşuz. Yani biz Müslümanız diyoruz Allah’a iman ettik deyin. Biz o Allah’a teslim olmuşuz, İslâm’a girmişiz deyiniz diyor Allah (c.c).[260]

(137) Şayet onlar sizin inandığınız gibi inanmış olsalardı doğru yolu bulurlardı. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz onlar bir ayrılık için­dedirler. Onlara karşı Allah Sana kâfidir. O işitendir, bilendir.

Bu 137. âyet-i kerîmede diyor ki Rabbim, eğer sizin gibi iman eder­lerse, onlar da doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer sizin bu söyledikleriniz­den yani İslâm’dan yüz çevirecek olurlarsa, o takdirde onlar mutlaka bir ayrılığın içindedirler. Yani asıl olan İslâm’dır Bu insanlar yüz çevirmekle ayrılmış oluyorlar. Ayrıcalığı onlar yapıyorlar.

Günümüzde bir kısım insanlarımız, belirli yerlerde bir dairede, bir kışlada, bir karakolda, bir iş yerinde, bir fabrikada îslâmî olan görevleri­ni, dini görevlerini yapsa veya. söylemeye kalksa “ayrıcalık yapıyorsun” diye o adama, Müslümana karşı çıkıyorlar.

Allah (c.c.)da diyor ki, asıl ayrıcalığı yapanlar onlar. Asıl olan din­dir. İslâm dinidir hern de. Allah (c.c.)’ün belirlediği dindir asıl olan. Hani biz şurada toplu halde oturuyorsak biri kızipta çıkıp giderse ayrıcalığı o yapmış olur. Yoksa o yerinde kalsa da hepimiz biz buradan çıkıp gitsek ayrıcalığı biz yapmamış oluruz.

Hakdan kopandır, ayrıcalık yapan. Çoğunluk ta esas değildir burada. Kim bir hakdari kopuyorsa o ayrıcalık yapmış olur diyor Allah (c.c.).

Onlar ayrıcalığın içerisindedirler. Yani ayrılık tohumlarını onlar ekiyorlar. İslâm’dan yüz çevirenler ayrılık tohumları ekiyorlar. Fakat bazı egemen güçler öylesine kendilerini asıl kabul ediyorlar ki, % 99, % 98 Müslüman İslâmî hayatım yaşayacak olursa ayrıcalık yapmış oluyor bun­lar, ayrılık tohumu ekiyorlar efendim diye de bas bas bağırıyorlar üstelik, yazarlardan bir tanesi şöyle yazıyor du: Bu milletin % 98’i Müslüman; bunların hepsi bir araya gelseler, İslâm’ı ve Kur’ân’ı istiyoruz derlerse ne yaparsın, diye soruyorlar ve ce­vap veriyor: Yine de bu hak onlara verilmez. Bu çoğunluğun despotizmi­dir. Biz despotluğa karşıyız. Bu çoğunluğun despotluğudur diyor adam. Yani bizim dışımızdaki kimseye bu hakkı veremeyiz diye ifade ediyor. Yani kendilerini asıl kabul ediyorlar % İ’liği. Geri kalan % 99 onların inancında olmadığından dolayı ayrıcalığı ayrılık tohumlarım onlar eki-yorlarmış.

Allah (c.c.) ise İslâm’a yüz çevirenler ayrılık içindedir diyor.

Mekke de Peygamber Efendimiz azınlıkta. Bir kaç kişiler. Yani dün­ya genelindeki nüfusa göre azınlıktalar. Gerçi Medine’de devletini kur­muş Peygamberimiz (a.s.v.) ama devlet dediğimiz neki, bugünün şartları içerisinde çok küçük. Meselâ devletini kurduktan sonra Bedir Harbine gelebilen eli kılıç tutan 313 kişi. Yani adet olarak çok az. 1500 kişi ile Hudeybiye Mus alalı ası’na gelmişler. Mekke’nin fethine on bin kişi ile çı­kabilmiş, Peygamber Efendimiz (a.s.v.).

O gün dünyanın en güçlü ordularına sahip bir tarafta Bizans, diğer tarafta İran İmparatorlukları var. Bütün bunların gücü karşılığında. Pey­gamber Efendim (a.s.v.)’ın gücü az. Az ama Allah (c.c.) diyor ki, onlar yüz çevirip giderlerse gitsinler, her türlü planlarını kurarlarsa kursunlar. Onlara karşı Allah Sana yeterli olacaktır. Allah Sana yeter diyor Allah (c.c). bu garantiyi kendisi verdikten sonra, Peygamber Efendi­miz (a.s.v.) hayatında hiç endişe duymamış. Kâfirlerden endişe duyma­mış hiç. Üzüldüğü şu olmuş: Bu bana iman eden insanlara işkence yapılı­yor, azap tattırılıyor. Onların haline çok üzülmüş. Ve onların yüreklerini serinletmek için de, sabredin Allah sizi Cennetle müjdeliyor, Allah sizi Cennetle mükâfatlandıracaktır diye Mekke’de iken özellikle onların yü­reklerine su serpmiştir. Cennetten bir müjde suyu serpmekle ancak teselli etme tarafına gitmiş ama, Medine’de ise kendi ashabının kılma dokunan­ların cezalandırılmasını da yapmıştır.

Yani bu dünyada ashabının tüyüne dokunanların cezasını, Peygam­ber Efendimiz (a.s.v.) yermiştir. Yani bir devlet kurulmuş Medine’de, derken Hudeybiye’ye geliyorlar Hz. Osman (r.a.) Mekke’ye gönderiliyor. Derken Osman’ın Öldüğü haberi geliyor. Öldürüldüğü haberi gelince ora­da 1500 tane sahabe yalınkılıç Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ın yanma geliyorlar. Ya Rasûlelîah kanımızın son damlasına kadar senin yanında­yız. Mekke’ye karşı harbet diyorlar.

Yani bir devlet bir tek insanının kanını korumak için harp kararı ala-büirki bugünkü devletler de bunu kabul ediyorlar. Eğer başka çıkar yolu yoksa. Ki orada başka çıkar yol bulunmuştur. Hz. Osman (r.a.)’ın şehit edilmediği ortaya çıkmış ve orada da bir anlaşma yapılmıştır.

Onlara karşı Allah Sana yeter. Bugün için bu âyet-i kerîme aynen bize de hitap ediyor. Eğer Efendim (a.s.v.)’ın çizgisinde yürüyorsak, he­pimize teker teker, onlara karşı Allah bize yeter. Peygamber Efendimiz’e söylenen bu âyet hepimizin şahsına teker teker “sana Allah yeter onlara karşı” diyor.

Hani hatıra şu gelebilir. Benim burada işkenceye uğradığımı şu kadar da haklarımın yendiğini Allah nasıl bilecek? O her şeyi işitendir. Deni­zin en derin yerinde bir olay olsa onu işitiyor. Gökyüzünün neresinde olursa olsun bir olay, onu işitiyor. Hatta gönüllerden geçeni biliyor. De­ğil öyle konuşulanı gönüllerden geçeni biliyor. O her şeyi bilendir diyor.[261]

(138) Allah’ın boyasıyla boyanınız. Allah’dan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak O’na ibadet edenleriz.

İnsanlara senin rengin ne diyorlar günümüzde. Senin rengin ne söyle bakalım diyoruz ya. Türkiye’de bu siyasî yelpazede yeşil renk tutmuştur. Bir de kırmızı renk tutmuştur. Ha bir de renksizler var. Kırmızı vardır. Yeşil vardır. Bir de renksizler vardır.

Ayet-i kerime zaten bunu konu ediniyor. Bu yeni değil yani günü­müz insanının çıkardığı bir şey değil. Günümüzde kırmızı, yeşil bir de renksizlik söz konusu. İnsan bir çok şeyleri izah konusunda ya renklerle, ya çizgilerle, ya desenlerle ifade edecektir.

Ta Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde de aynı şekilde rengin ne senin? Seninki Yahudi, seninki Hıristiyan, gibi ifadeler kullanılıyor­muş.

Allah (c.c.) de diyor ki, Allah’ın boyasıyle boyanınız. Allah’ın boya­sından daha güzel boya kimindir?

İnsan Allah’ın boyasıyla nasıl boyanır? Yürüyüşünü, oturuşunu, kal­kışını, eşiyle, çocuklarıyla, komşularıyla, tanıdıklanyla, dostlarıyla, arka­daşlarıyla, tanımadıklarıyla ve bütün tabiattaki yaratıklarla olan münase­betlerini Allah’ın Kitabına göre yönlendirecek olursa, Allah’ın boyasiyle boyanmış demektir.

Bu âyet-i kerîme nazil olunca birisi sormuş: Allah’ın boyası nasıl olur? Allah, boya da yapar mı demiş.

Evet, tabiattaki kırmızı renkleri, yeşil renkleri, sarı renkleri, turuncu renkleri bütün renkleri yaratan O’dur denmiş. Yani buradaki boya aslında bizim hayatımızın aldığı istikamettir. İslâmî çizgide yürümekten daha gü­zel bir yolun olmadığım ifade ediyor Allah (c.c). Ama tabiattaki renkleri de Allah (c.c.)’ün yarattığı bir hadisi şerifte ifade edilmiş. Ve Haşr suresi­nin son ayetin de okuduğumuz (El Musavvir) ismi cemali de bunu ifade etmektedir.

Allahü Teala “Musavir'”dir. Yani eşyaya şekil veren, desen veren, renk veren Allah (c.c.)’dür. Bakıyoruz da, dünyanın en ünlü ressamının yaptığı bir resim bir milyar, beş milyar dolara veya marka satılıyor. Bir ressamın aya bakan çiçekleri, bir kaç milyara satılmış. Hakikaten güzel yapmıştır. Ama adamın kendisi bile yaptığından memnun değilmiş. “Ben bu aya bakan veya güne bakan çiçeğinin bin halinden bir halini, kokusuz, cansız ve o tazeliğini de veremeden donduruyorum” diyor. Dışarda gör­düğünüz ayçiçeği (veya güne bakan çiçeği diyorlar.) O çiçeğin yaşarken, canlı tazeliği var, kokusu var, gıdası var içinde. Ama bir ressam veya bir fotoğraf makinası o çiçeğin bin halinden bir halini donduruveriyor. On­dan sonra da bize sanat diye veriliyor. Sanattır, yani bu ressamın yaptığı sanattır ama, asıl ressam Allah (c.c.)’dür. Musavvir olan O’dur. Onun renginden daha güzel bir renk vermek te mümkün değil. Hani Sultanah­met’te Ercail çiçeklerini görüyorsunuz, aynı yaprağın üzerinde görüyor­sunuz moru var, kırmızısı var, yeşili var, sarısı var. Ressamlar onu takdir eder, ressama tapan insanlar onu takdir edemez yalnız. Çünkü ressam onun değerini bilir. Hatta tabiat bizim ilham kaynağımız dır der ressamlar. Ressam doğru söylüyor. Tabiat bizim ilham kaynağımız. Ama tabiatı yaratanı da bir tanıyıyerseler ki, bunu yapan vardır mutlak surette bir de tabiatı yaratanı tanımak lazım.

Biz o tabiatı boyayana ibadet yaparız diyoruz. Ne güzel sanat galeri­sini geziyorsunuz. Ondan sonra da oraya bir defter bırakmışlar, yazıyor­sunuz çok hoşuma gitti. Renkleriniz fena değil veya çizginiz fena de­ğil.” Efendim bir sürü şeyler yazılıyor. Yazılsın, biz de yazıyoruz. Yalnız, Allah (c.c.)’ün galerisinde dolaştıktan sonra, Allah’ın ahkâmına göre ya­şadıktan sonra diyoruz ve yazıyoruz: “Biz bu tabiatı yaratan ve bu tabiatı yöneten ve bu tabiatta renk cümbüşünü, ses cümbüşünü meydana getiren Allah (c.c.)’e ibadet ediyoruz O’nun yarattıklarına ibadet etmiyoruz.”

O’nun yarattıklarına, Allah’ın hakimiyetine karşı duracak bir yönetim hakkını da vermiyoruz diyoruz. Allah (c.c. 139. âyet-i kerîmede de şöyle diyor.[262]

(139) Deki: O sîzin de bizim de Rabbimiz olduğu halde Allah ka-îtnda bize karşı çekişmiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Ve biz samimiyetle O’na bağlanmışızdır.

Deki o kâfir gurubuna, Allah konusunda siz Benimle çekişmek mi is­tiyorsunuz? Benimle çekişiyor musunuz? O sizin de Rabbiniz Benim de Rabbim. O sizin ve Benim Rabbim olduğu halde, Allah konusunda Be­nimle çekişiyor musunuz? Yani Yahudiler’in, Hıristiyanların, putperest­lerin hepsi biliyorlar ki, Allah (c.c.)’dür onları yaratan. Yaratmada inkâr eden yok hiç. Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde gördük: Yeri ve göğü kim yarattı denilse derler ki, Allah’dır. Yaratan Allah’dır!

Peki ayrılık nereden geliyor. Yönetimden geliyor. Diyorlar ki, Allah yeri göğü yaratmıştır, çiçeklerle donatmıştır ama yönetimi bizlere bırak­mıştır. Biz de kendi çıkarlarımız doğrultusunda bu işi yaparız. Peygam­ber Efendimiz (a.s.v.)’ia çekişiyorlar. Peygamber Efendimiz’e emir veri­yor Allah: “Allah sizin de Rabbiniz, Benim de Rabbim olduğu halde ni­ye siz Allah konusunda Benimle çekişiyorsunuz. O’nun huzuruna da dö­neceksiniz. Öyleyse O’nun dediklerini yapın. Benim karşıma geçipte çe­kişmeyin,” de onlara. Eğer çekişmeye devam ederlerse, “Bizim yaptıkla­rımız bize, sizin yaptıklarınız size. Biz O Allah (c.c.)’e ihlasla amel ede­ceğiz, ihlasla iman edeceğiz, de.İhlas, bunun benzeri Türkçe’de kullanılıyor. Halis altun deriz. Yani som altun diyoruz. Halis kelimesini kullanıyoruz. Yani halis altun, için­de gümüş karışımı ve bakır karışımı olmayan. Mahza altun. 999 milyem-lik bir altun bu veya 1000 milyemlik altun.

Bu ihlas kelimesi de, İhlas Sûresinde bütün kelimeler orada Allah’ın varlığını, birliğini, herkesin O’na muhtaç olduğunu, Allah’ın kimseye muhtaç olmadığını, hiçbir kimsenin Allah’a benzemediğini, Allah’ın doğ­madığını ve de doğurmadığını ifade eden yani o âyet bütün kelime ve harfleriyle yalnız Allah’ı anlattığından dolayı İhlas sûresi denilmiş.

Ticaretle ilgili, çekle ilgili, çapla ilgili hiç bir ifade yok İhlas Sûresinde. Onun içindir ki, İhlas denilmiş. Biz O’na imanımızda ve ame­limizde ihlasla ibadet, ihlasla iman ediyoruz. Yani karışıklık yok. Netlik var. Yani % 99 Allah’ın emirlerini yerine getirelim de, bir de şu arkadaş bizi kurtarmış şöyle etmiş, böyle etmiş onun dediğini de yapsak… Al­lah’ın emrine karşı ama, varsın pis herifin dediği de olsun, dersek herhan­gi bir adamın yaptığını, tuttuğunu Allah’ın emriyle beraber denk kabul edecek olursak, bu sefer % 99 Allah’ın emri % l’de onun yani herhangi birinin emri olunca ne oluyor? Bin gramlık tatlı suya bir gram zehir kon­muş gibi oluyor.[263]

(140) Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristîyan olduklarmı mı söylüyorsunuz? Deki: “Siz mi yoksa Allah mı daha iyi bilir? Allah,tarafından bildirilen bir şeyi giz-liyenden daha zalim kim vardır? Ve Allah yaptıklarınızdan gafil de­ğildir.”

Burada sayılan peygamberler Yahudilikten önceki peygamberler. Yani Hz. Musa’dan önce gelmiş peygamberlerdir. İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup, bunların hepsini Yahudiler peygamber olarak kabul ediyorlar. Ancak,Yakup demiyorlar da Yakop diyorlar kendi aralarında. İbrahim demiyorlar da, Abrâham diyorlar. İsmail demiyorlar da Samuel diyorlar. Yani kendileri de biraz değiştirmekle beraber aynı isimleri kullanıyorlar. Peki siz bunlara iman ediyor musunuz? İman ediyoruz. Peygamber miy­di? Peygamberdi. Peki Yahudi miydi? Hayır demeleri lazım. Çünkü Mu­sa (a.s.)’dan önceler. Yahudi değildirler derlerse zaten iddialarını kaybe­decekler. Çünkü azaptan kurtulan Yahudi olanlardır diyorlar. Yahudi olanlar kurtulur diyorlar. Yahudi olmayan kurtulamaz. Peki İbrahim Ya­hudi değildi, İsmail Yahudi değildi. Yakup Yahudi değildi. Ve İshak da Yahudi değildi. Öyleyse bunlar Cehennemde mi? diyemeyiz, bir insan Yahudi olmadan da Cennete gidermiş. Doğru yolu bulurmuş. Yani kendi ifadelerini ters yüz edip, kendilerine karşı malzeme olarak kullanmakdır bu.

Benim kendisinden de yararlandığım bir hoca efendi vardı. Kendisi Türkistan muhacirler indendi. Türkiye’ye gelmişti. Çok iyi bir âlimdi. Al­lah rahmet eylesin. Türkiye’de çok gayretli Müslüman kardeşlerimizden biri hoca efendiyi evine davet etmiş. Bir kaç tane de kendi arkadaşların­dan davet etmiş. Bağlı oldukları hoca efendinin bir kitabını okumuşlar. Bu arada bizim hocaya sormuşlar. Sen bu kitaptan okudun mu hiç. Yok demiş, Türkiye’ye yeni geldim daha. Adam şaşmış “yahu sen nasıl hoca oldun?” demiş. Bu kitapları okumadın da. Hocam Allah rahmet eylesin çok zekiydi. Aynı mantığı kullanmış, “Şimdi bu efendi bu kitapları hoca olduktan sonra mı yazmış? Hoca olmadan Önce mi yazmış?” Hoca olduk­tan sonra yazmış demişler. “Pekiyi o nasıl hoca olmuş bu kitapları oku­madan” demiş. Ve devam etmiş. “Bu hocanın okuyup kendini yetiştirdiği alim olduğu kitaplar insanı âlim yapar, ama kendi kitaplarını okuyan siz talebeleri sadece bu kitapları okuyarak âlim olamazsınız..” Ama o hoca efendinin yazdığı eserler iyi insan yetiştirir de hoca yetiştirmez. Mümkün değil.

Yani o yukarıda saydığımız peygamberler Yahudi miydi? Hıristiyan mıydı? değildi ikisi’ de değildi. Çünkü daha önceydiler. Yani Yahudilik’ten de önceydiler, Hıristiyanlık’tan da önceydiler. Öyleyse bunların peygamberliğine inanıyor, Cennete gittiğine inanıyorsanız demek ki, Ya­hudi ve Hıristiyan olmayan, ama Allah’a teslim olan insanlar cennete gi­deceklerdir.

De ki onlara, siz mi daha iyi bilirsiniz? Allah mı daha iyi bilir. ” Bu adam Cennet yüzü görmez, Cehennemden çıkmaz” diye çok adamlar hakkında biz kendi kendimize hüküm veririz. Allah (c.c.) de Allah mı daha iyi bilir? yoksa siz mi daha iyi bilirsiniz? diye sorar Her şeyi Allah (c.c.) bilir. O’nun yanında şahitliği gizleyenden daha zalim kim vardır? Şahitliği gizlemek. Bu iki anlama gelir. Şahitliği gizlemenin en büyük zulüm olduğunu ifade eden birinci durum şu: Bugünkü hayatımızda gör­düğümüz olayları ters yüz etmek. Adam sizi şahit olarak çağırmış, borç nedeniyle herhangi bir kavga nedeniyle veya herhangi bir söz verilmiş, akitler yapılmış bu konuda siz şahitsiniz ve bir gün şahadetinize baş vu­ruluyor. Siz de bu şahitliğinizi gizliyorsunuz. Ben duymadım efendim. Ben bunu görmedim efendim. Hatırlamıyorum efendim gibi reddiyelerde bulunacak olursanız şahitlikten dönmüş oluyorsunuz. Şahitliği gizliyorsu­nuz. Böylelikle zalim oluyorsunuz. Hem de zalimlerin en zalimi oluyor­sunuz bu hukukî sahada, amelî sahada şahitliği gizlemedir.

Bir de Allah (c.c.)’a iman ettiği halde, şehadet getirmeyen kişiler. Al­lah’ın tabiattaki âyetlerini gördüğü halde, bu çiçeği yaratan Allah’tır, ben yaratmadığıma göre Allah’tır. Bu denizi ben yapmadığım halde bu suyu burada, ben biriktirmediğime Hanımlarımızla, çocuklarımızla su getirip denizi kovalarla biz doldurmadık. Ve böyle yapacak olsaydık kendi evle­rimizde su sıkıntısı çekmezdik. Bunları biz yapmadığımıza göre bir ya­pan var. Bu da Allah (c.c.)’dür diyoruz. Biz Eşhedü en la ilahe illalah derken bu şahitlikte bulunuyoruz.

Bir şeyi gören, duyan kişinin onu bir yerde, yetkili bir makam önün­de ifade etmesine şahitlik diyoruz. Biz gördüğümüze, tabiatta gördükleri­mize, duyduğumuza, Kur’ân âyetlerinden duyduklarımıza şahitlik yapıyo­ruz. Mecliste, camide, kışlada, karakolda, çarşıda her yerde şahitlik ya­parsak şahitliğimizi gizlememiş kişilerden oluruz. Eğer bunu gizleyecek olsak yanımızda dinime hakaret edilirken sessiz kalacak olursak orada şa­hitliğimizi gizlemiş oluyoruz. Ve böylece zalimler arasına giriveriyoruz. Yahudiler de biliyorlar ki, İbrahim (a.s.) Allah’ın Peygamberidir. Ya­hudi değildir. İsmail (a.s.) bilirler ki, Allah’ın peygamberidir. Yahudi de­ğildir. İshak, Yakup ve onun torunları peygamberdirler. Ama Yahudi de­ğildirler. Fakat bunu gizleme tarafına gidiverirîer. Allah Teâlâ da bunu yapanların zalim olduklarını ifade ediyor. Onlar ne kadar gizlerlerse giz­lesinler, Allah sizlerin yaptığınızdan gafil değildir. En gizli yerde karan­lık bir gecede, karanlık bir odada, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini bilir diye tarif etmişler. Karanlık gecede, karanlık bir odadaki, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın ayağının hareketini dahi Allah (c.c.) bilir. Ayağının sesini dahi bilir ve işitir. Öyleyse gizli bir yer­de gizli bir hareket yapmamıza imkân yoktur. Gizli bir kötülük yapmamı­za imkân yoktur.

Peki ne yapalım? Bu adamlar böyle zaman içerisinde mücadele ver­mişler peygamberime karşı.

Allah (c.c.) diyorki;[264]

(141) Onlar bir ümmetti geçti. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız sizedir. Ve siz onların yaptığından sorumlu tutulmıyacaksınız.

Onlar geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Onların kazandığı onların lehine, sizin kazandığınız sizin lehinize. Onların yaptığından siz sorumlu değilsiniz, sorulmayacaksınız diyor Al­lah (c.c).

Burada iki yönlü düşünmek gerekiyor. Bir, onlar geçen bir toplum­dur. Geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptığınız size. Siz onlardan sorumlu değilsiniz. Yani tutup ta elinize bir teşbih alıp Ya­hudi’ye lanet olsun, Yahudi’ye lanet olsun diye teşbih çekmenize gerek yok. Onlar geçmiştir. Siz o dönemin Yahudi’si veya Hıristiyan’ıyle müca­dele vermek mecburiyetinde değilsiniz. Ancak günümüzün Yahudi, Hristiyan’ıyla mücadele vermekle görevlisiniz. Hani adam tâ Peygamber Efendimiz (a.s.v.) döneminde Efendimize hakaret eden Kâb b. Eşref için vay imansız vay! O dönemde olsam da şöyle boynunu sıkıverseydim di­yor. Peki ama aynen günümüzde yaşayan bir Yahudi aynısını yapıyor. Veya bir Hıristiyan yapıyor. Veya Akif in tabiriyle “adı Osmanlı, ruhu Yunanlı” olan adamlar yapıyor. Yani bu memlekette bu toprakta doğmuş. Anası müslüman babası müslüman. Adı Ali, Veli olan bizim adımızdan ama iç dünyası onların casusluğunu yapıyor. Biz bu kişilere karşı müca­dele vermekle sorumluyuz. Yani kendi çağımızdan sorumluyuz. Bu âyet-i kerîme bunu ifade ediyor. Onlara karşı geçmiş toplumlara lanet okumak yerine, kendi çağımızdaki kâfire karşı mücadele vermemizi bize işaret ediyor âyet-i kerîme.

Bir de o Yahudi ve Hıristiyanlar’a karşı mücadeleyi veren o sahabe geçmiş bir toplumdur. Onların yaptıkları iyi ameller kendilerinedir. Sizin yaptığınız iyi amellerinizde kendinizedir. Onlardan sorulmayacaksınız di­ye de anhyabÜiriz bu âyet-i kerîmeyi.

Yani benim ecdadımdan Fatih Sultan Mehmet Han cennet mekân. Allah rahmet eylesin o güzel hizmet etmiş. O kendi mesuliyetini gider­meye çalışmış. Sen de O’nun gibi olursan görevini yerine getirmiş olur­sun. Yoksa O’nun adını ağzında teşbih gibi devamlı zikredecek olursan sana hiç bir faydası yok. Esas olan O’nu örnek almaktır. Yoksa O’nun adını anmak değil.

Futbol maçı seyredenleriniz vardır. Futbolcunun bir tanesi top tam kendisine doğru gelirken “Yahu böyle bir top bundan on sene evvel filan maçta Pele’ye gelmişti de Pele şöyle vurmuştu diye düşünürse top o za­mana kadar ayağından geçer gider. On sene evvel filan adamın topa öyle vurduğunun hiç bir faydası yok. Onu düşünmeyeceksin. O anda sen tavrı­nı kendi hareketlerini kendin belirleyeceksin. Geçmişin güzel oynayanla­rı sana fayda vermez. O ancak antireman esnasında fayda verir. Örnek al­mada fayda verir. Geçmiş sahabeleri biz okuruz. Hayatımızı onların ha­yatına benzetmeye çalışırız. “Ama Ebu Bekir’i Sıddık (r.a.) çok mübarek bir zattı. Çok iyi idi. Çok dürüst idi. Çok doğru idi. Edepli idi, hayalı idi” deyip de kendisi edepsiz olursa, bunu söylemenin bir faydası yokki. Onun hayatını kendi hayatına nakşederse faydası var. Yoksa onları öv­menin adama faydası yoktur. Onlar geçmiş bir toplumdurlar. (Bak. Ba­kara 134)[265]

(142) İnsanlardan bir kısım beyinsizler: “Onları üzerinde bulun­dukları kıbleden çeviren ne?” diyecekler. Deki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. Dilediğini doğru yola iletir.”

Kârını zararından ayırd edemeyen kişiye Sefih denir. İnsanlardan bir kısım süfeha O üzerinde oldukları kıbleden onları kim çevirdi diyecek­ler. Bu âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ettikten 16 ay sonra inmiştir. Bazı tefsirlerde 10 küsur ay sonra di-, yor. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Medine’de, Mescid-i Kıbleteyn diye, bilinen bir mescid de, bir öğle namazı kılarken, kıbleye yani Kabe’ye yönelmesiyle ilgili………………âyet-i kerîmesi nazil olmuş. İki rekâtını kıl­mıştı öğle namazının farzının. Ama namazda iken âyet-i kerîme nazil olunca, Peygamber Efendimiz dönüvermiş iki rekatını da Kabe’ye karşı yönelerek kılmış. Malum Medine, Mekke ile Kudüs’ün arasındadır. Ku­düs kuzey taraftadır. Mekke güney taraftadır. Efendimiz Kudüs’e dönüp namazını öyle kılıyordu. Ayet-i kerîme nazil olunca tam Mekke’ye doğru döndü. Peygamberimizin arkasında cemaat vardı. Efendimiz dönüverin-ce cemaatla karşı karşıya geldi. Cemaatta döndü ama Efendimiz öne doğ­ru geçti. Yani safın ön tarafına geçti ve namazı devam ettirdi. Onun için o mescide “Mescid-i Kıbleteyn” iki kıbleli mescid deniliyor. Efendimiz emir üzerine Kabe’ye karşı dönünce bir kısım geri zekâlılar, laf ediyorlar. Aslında adamlar geri zekâlı değiller, dünya işlerini biliyorlar. Ticareti bi­liyorlar. Mallarını, mülklerini biliyorlar da asıl ticareti bilmiyorlar. Bü­yük ticareti bilmiyorlar. Büyük ticaret için yukarıda bir misal vermiştik. Onun benzeri bir misal verelim:

Geçici olarak bir insana şu nimeti alacaksın ama bu nimet senin elinde veya bu köşkte senin elinde. Bu köşkte sen bir ay kalacaksın. Bir ay sonra bu senin elinden alınacak. Bir aylığına burada kalacaksın deniliyor. Köşkün içinde içecek te vardır. Günah ta vardır. Her türlü pislik te vardır. Ama bir ay burada kalmazsan ilerisindeki köşke geçeceğiz. Orada ömür boyu kalacaksın denilse, adamın aklı başında ise bir aylığına olan yeri terk edip, Öbür tarafı tercih eder.

Allah (c.c.) de bu dünya hayatı 60, 70 seneliktir. Bu dünya hayatında isteyin ama güzellikle isteyin. Haram olmadan, harama bulaşmadan. Dünyanın güzelliklerini isteyin. Haramlarını değil. Ahiretin güzellikleri­ne ulaşacaksınız diyor.

Bu geri zekâlılar da biz bu dünyada vur patlasın, çal oynasın deriz. Öbür taraf ya olur, ya olmaz. Öyleyse biz bu dünyada muradımıza erelim diyorlar ve bundan dolayı sefih kabul ediliyorlar. Yani kâr ve zararını he­sap edememelerinden dolayı, diyorlar ki, yahu “bunları yönelmekte ol­dukları kıblelerinden kim döndürdü?”

Deki onlara: Doğu da Allah’ındır. Batı da Allah’ındır. Dilediğini doğru yola O iletir.

Yani bir zamanlar kuzeye dönüyorlarsa, şimdide bir emir üzerine gü­neye dönüyorlarsa emri veren Allah, doğuyu yaratan Allah, batıyı yaratan Allah, dilediği gibi mülkünde tasarruf eden Allah. Mülkün sahibi de O’dur.

Mülkün sahibi Allah’dır. Mülkünde dilediği gibi yine tasarruf eden de O’dur. (Al-i İmran: 26)

Buradan bizim için şöyle bir savunma da çıkıyor. Hani bu günün imansızları Hindistanı ve Budistleri örnek vererek; Hindistan’daki puta tapanların haclarının nasıl olduğunu, filme almışlar. Efendim ineklerine tapınıyorlar. Belirli bir yere kadar gidiyorlar. Orada belirli bir yerde tavaf ediyorlar. Efendim Ganj nehrinden su alıyorlar. Memleketlerine getiri­yorlar filan. Burada bize şu çağrışımı yaptırıyorlar. “Müslümanlıkla Hint dininin arasında bir fark yok. Onlar da bir yere kadar gidiyorlar. Bir su getiriyorlar. Müslümanlar da bir yere kadar gidiyorlar, bir taşın etrafında dönüyorlar. Ve oradan bir su getiriyorlar. Zemzem getiriyorlar.” Bu imajı kendi kesimlerinden bazı insanlara vermek için bunu söylüyorlar, anlatı­yor, yazıyorlar.

Bilseler ki, biz bir zamanlar Kudüs’e yönelmişiz. Ondan sonra emre­dilmiş Kabe’ye yönelmişiz. Yani yöneldiğimiz yere tapınmıyoruz. Hz. Ömer (r.a.) demiş ki, Ey kara taş, vallahi seni kırarım. Ancak Allah Rasûlü’nü sana istilam ederken gördüm. Yani elini değerken gördüm. Ben de onun sünnetine uyarak seni istilam ediyorum. Elimle değiyorum diyor. Yoksa senin şu Medine’deki diğer kara taşlardan bir farkın yok di­yor.

Bunu ifade ederken bizim mesnevi şairi Tahini11-Mevlevi diyor ki, oraya yönelmemiz bizim birliğimizi sağlamaktadır. Nasıl ki müslüman bir devletin bayrağının yere düşmemesi için -müslüman bir devlette haki­miyetin sembolü bayraktır binlerce insan can verir. Burada gaye o 500 liralık bezin yere düşmemesi değildir. Metresi 500 liralık bezden, 5000 liralık bezden veya elli bin liralık bezden çok güzel bir bayrak yaparsınız. İpekten yaparsınız. Ama elli bin lira. bir damla kanın akmasına değmez. Ama bir milletin tamamı onun yolunda, onun yolu değil Allah’ın yoludur aslında bu Allah’ın hakimiyetinin sembolü olarak Peygamber Efendimiz (a.s.v.) da bayrak kullanmış. Onun düşmemesi için can verilmiş halbuki onun maddî olarak değeri 50 liradır, 500 liradır, ellibin liradır. Yani bu kadarlık bir bez parçasıdır. Ama ifade ettiği mânâ büyüktür.

Kâbe-i Muazzama’daki Haceru’l-Esved’in de ifade ettiği mânâ bü­yüktür. Rabbimin emrine yöneliyoruz biz. Hacerü’l-Esved’e değil. Biz Rabbimin “Yüzünü Mescid-i Haram1 a çevir” emrine yöneliyoruz. Emri yerine getiriyoruz. Kâbe-i Muazzama’ya yönelin demiş. Biz o emri yerine getiriyoruz. Allah (c.c.) bir başka adres gösterseydi oraya yönelirdik. Çünkü doğu da batı da Allah’ındır.[266]

(143) Böylece sizi insanlara karşı şahitler olasınız diye vasat (if­rat ve tefritten uzak) bir ümmet kıldık. Peygamberler de sizin üzeri­nize şahit olması için, Sen’in üzerinde bulunduğun Kabe’yi kıble yapmamız, Peygambere uyanlarla iki topuğu üzerine geri dönenleri ayırdetmek içindir. Şüphesiz bu büyük (bir olay)’dür. Ancak Al­lah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kişilere değil. Allah imanınızı boşa çıkarmaz. Şüphesiz Allah insanlara şefkat eden ve esirgeyendir.

Bu âyet-i kerîmesinde’Allah (c.c.) bu Ümmet-i Muhammed’in orta bir ümmet olduğuna dikkatimizi çekiyor.

Efendimiz (a.s.v.) da; işlerin en hayırlısı orta olanıdır.

Hani yemeği çok yerseniz mideniz fesada uğrar. Mide rahatsızlığı geçirirsiniz. Yemeği az yerseniz yani çok az yerseniz yine vücudunun za­yıf kalır hastalanırsınız. Çok yerseniz de hastalanırsınız, yemezseniz de hastalanırsınız. Ama orta halli yemek yerseniz sıhhatli olursunuz, güçlü kuvvetli olursunuz. Dinimizin emirlerini yerine getirme imkânını bulmuş olursunuz. Her şeyde orta olanı en güzel olanıdır. Bir toplumda da bak­mışsınız ki, bir kısım insanlar pisliğin her çeşidini yapıyorlar ve ileriye doğru koşuyorlar. Yani hayallerinde geliştirdikleri her şeyi yapmaya yö­neliyorlar, ama bir kısım insanlar da var ki, 300 sene evvelki babasının evine razı, bineğine razı, getirdiği metodlara razı, onları en iyi olarak ka­bul ediyor.

Geçen cemaatdan bir tanesi “hocam dinimizde ev iki katlı olmalıdır diyor. Hayrola nerden çıkardın bunu? Eskiden babalarımızın evi iki katlı değil miydi? diyor. Altı ahır üstü de evdi. Babasının adeti sünnet oluver­miş. Evet babaları kötü bir şey yapmıyordu. O günün şartları içerisinde babalarının da bulduğu güzel bir buluştur. O hayvanlarının ısıtma enerji­sinden de yararlanıyorlardı onlar. Ama babasından gördüğünü din kabul ediyor. Biz öyle değiliz. Biz vasat ümmetiz. Biz geride kalanı beriye çe­kiyoruz. Ahlâksızlıkta ileri gideni de alıp kendimize çekiyoruz.

Yani topluca devlete, topluca Cennete gidiyoruz. Ahlâksızlığa gidip-te berbat olup, perişan olanlarını da engelliyoruz. Geride kalıp sefil olma­larını da engelliyoruz.

Biz sizi böylece orta bir ümmet kıldık. Bir tarafta zulmeden insanlar var. Bir tarafta da kaderimiz buymuş diyen insanlar var bugün. Ben Fransa’da bir buçuk sene filan kaldım. İşçi olarak kaldım. Fabrikada Cezayir­liler vardı. İşçi olarak. Altmışdan sonra dünyaya gelenler epeyce diriler, iyiler. Ama ellide, kırklarda dünyaya gelenlere hiç iş yaptırmak mümkün değil. Gelin şöyle şöyle yapalım. Böyle yapalım desen Fransız ne dese iyidir. Fransız ne yaparsa güzeldir diyor. Ama altmıştan sonra dünyaya gelenler ise dediklerimize katılıyorlar. Şöyle yapalım. Böyle yapalım de­dik mi, onları yapıyorlardı. Yani bir tarafta zalimler var. Bir tarafta da za­limlerin gösterdiği her şeye kabul, bunlar bizim için de düşünürler. Ken­dileri için de düşünürler. Sağ olsunlar bizim için gecelerini dahi harcar­lar. Bizim işlerimizi de onlar idare ediverirler, deyip boyun eğenler var.

Biz öyle değiliz. Biz mazlumlara diyoruz ki, haklarınızı alınız. Za­limlere de yardım ediyoruz. Efendimiz (a.s.v.); demiş ki zalim kardeşine de, mazlum kardeşine de yardım et.

Sormuşlar “Ya Rasûlellah, mazluma yardım edelim de, zalime nasıl yardım edelim?” “Zalimi de zulmünden vazgeçirerek yardım edin.” bu­yurmuş. Zalimi zulmünden vazgeçirmeli. Bir tarafta zalim bir tarafta mazlum. Biz de ümmeti vasatız. Zalimi de çekiyoruz, mazlumu da çeki­yoruz ve ikisini kardeş yapıyoruz. İşte orta ümmet bu. Yoksa zalimin ya­nında yer alıp, mazlumu ezmek veya mazlumun yanında kalıp boyun eğ­mek bize yaraşmaz.

Niçin, insanlara şahit olasınız diye. Yani ümmeti vasat kılması in­sanlara şahit olasınız için. Şahit olan ne yapar? kulağını açar, gözünü açar. Ne oluyor? Ne tür dalavereler dönüyor bu memlekette? Bu âyet-i kerîmeye göre şu İstanbul şehrinde hangi taşın altında bir karınca hareket ediyorsa, bir solucan hareket ediyorsa Müslüman bilmelidir. Hangi iman­sız hangi mahfelde ne çeviriyorsa onu bilmelidir. Hangi Allah’ın velisi hangi yerde bir iş yapıyorsa onu da bilmelidir. Yani ikisinin de şahidi oluvereceğiz biz. Ve Allah’ın Rasûlü de sizin üzerinize şahit olsun için. Allah’ın Rasûlü kendine nazil olan âyet-i kerimeleri sonuna kadar mü’minlere duyurmuş. En sonunda sahabeyi Arafat’ta bir araya getirmiş. Orada bazı şeyleri yine duyurmuş. Ve sormuşda: Allah’dan getirdiklerimi size ulaştırdım mı? Tebliğ edebildim mi? Hepsi bir ağızdan bağırmışlar: Tebliğ ettin Yâ Rasûlellah!!! O da şahit ol Yâ Rab, şahit ol Ya Rab diye Allah’ı, Rabbini şahit yapmış. Ya Rabbi ben tebligatımı yaptım. Yarın kı­yamet gününde “ben duymadım, ben gelmedim, ben görmedim” diyenle­re Allah’ın Rasûlü diyecek ki, Ben bu insanlara bu Kur’ân’ı eksiksiz ver­dim.

Bu dünyada, sorumluluğu yerine getirmek önemlidir. Ya Rabbi 1990 yılında İstanbul şehrinde Cağaloğlu’nda, Cezeri Kasımpaşa Camii’nin alt tarafında ben tebligatımı yaptım desem melekler dinlemezler ve şöyle derler; İstanbul şu kadar metre kare idi. O kadar metre karenin içerisinde sen yüz metre karelik veya yüz elli metre karelik bir alanda mı anlattın? Geri kalanlar ne olacak? Şurada 300 tane adama anlattın da, 8 milyon nü­fus ne olacak? Onun için şahitliğimizi biz doğru yapamıyoruz. Öbür dün­yada ayrıca hesaba çekileceğiz.

Onun için oraya buraya koşturuyoruz. Şurada da konuşalım, burada da konuşalım, diyoruz Gazetenin biri demiş ki, fazla konuşuyor. Ama konuştuğumuzu yazmış. Bak o arkadaşın kulağına da erişmiş. Oradakiler de Müslüman çocukları genelde. Yani onların da kulağına erişmiş. De-mekki faydası var. Aleyhime konuşmuş, konuşsun varsın. Ama erişmiş bir şey iyidir.

Tefsire devam edelim: Daha önce Kudüs’e dönüyorlar. Daha sonra Mekke’ye dönüyorlar Bir kısım Araplar orada Kabe dururken niye biz Kudüs’e dönüyoruz demişler. Onlar burdan kaybetmişler. Şimdi ilk defa Kudüs’e dönülüyor ya. Ama Mekke’deki bir kısım imansızlar var ya itirazlarını yapmışlar. Yahu şurada Hz. İbrahim’den beri yıllardır Kabe’ye dönülüyordu. Şimdi Kudüs’e dönülüyor. Şimdi niye Kudüs’e dönülüyor? Damarları kabarmış adamların. Arab’ın ırkçılık damarları kabarmış. Ol­maz böyle şey demişler.

Dikkat ederseniz günümüzde Türkiye’de de aynen cahiliye dönemi insanlarının yaşadığı haleti ruhiyye vardır. Ebu Cehil gelmiş bir gün Pey­gamber Efendimiz’e demiş ki, bu Bilal’a söyle bir daha eşhedü, meşhedü demesin. Niye? O Habeşli olduğundan eshedü diyemiyormuş da, eshedü diyormuş. Yani şını güzel güzel söyliyemiyormuş. Peygamberimiz demiş ki, Bilal’in senin şınmdan hayırlıdır.

Şimdi Ebu Cehil Arab dilciliğini, ırkçılığını yapıyor. Günümüzde televizyonda biri çıkıyor, dinime sövüyor ama dinime söverken olanak olasılık gibi kelimeler kullanıyor.Sağcı bazı yazarlar,alıyor elîne kalemi yazıyor aklına geleni. Vay efendim devletin televizyonunda sen olanak, olasılık, ulusallı, mulusalh kelimeleri nasıl kullanırsın diyor. Asıl çatıla­cak yer adam dinine sövüyordu. Oradan gitmesi gerekirken yine sövme­sine laf etmiyor da, Türk dili bozuluyor diye çatıyor. Bu aynen Ebu Cehil mantığıdır.

Hem dinime çattığından dolayı hem Türk dilini bozduğundan dolayı müdahale etmek gerekiyor. Önce din sonra dil müdafaa edilmelidir.

Mekke’de de bir kısım insanlar efendim burada Kabe dururken niye biz Kudüs’e dönüyormuşuz, itirazında bulunuyorlar. Rabbim de, peygam­bere tabi olanlarla, peygamberin çizgisinden Ökçeyi döndürüverip gi­denleri ortaya çıkarmak için diyor. Allah (c.c.) orada Efendimize emret-mişki Kudüs’e doğru döneceksin! Müslüman sahabiler derhal ve itirazsız gönüllerinde şüphe olmadan dönüvermişler. Derken Medine’ye hicret et­mişler ve Medine’de Kudüs’e doğru yönelirken bir emir gelmiş ve emri aldıkları an Peygamberimiz namazda iken dönmüş, ama öbür sahabelere de ilan edilmiş ey ahali duyduk duymadık demeyin dünden itibaren yani dün öğle namazından itibaren Allah Rasûlüne âyet nazil oldu. Bundan sonra Kabe’ye yöneleceğiz denilmiş. Ve Kabe’ye yöneli vermişler. Cema­atin içinde Yahudi olan da var. Yalnız müslüman olmuş Yahudi. Kudüs’e dönüyordu. Eskiden beri döndüğü yer. Müslüman olan bu Yahudi, emir geliyor Mekke’ye dönün ve Mekke’ye gönlünde bir şek ve şüphesi olma­dan yine dönüveriyor. Ama bir kısım Yahudiler bu sefer yahu anlıyama-dık bu da ne demektir? Dün o tarafa dönüyorlardı. Bugün bu tarafa dönü­yorlar, diye mırın girin ediyorlar. Bunları yani bu gönlünde hastalık olan­ları ortaya çıkarıvermek için Allah (c.c.) bunu yapıverdiğini söylüyorlar. îşte bu bir kısım insanlara gayet ağır geliyor. Ama Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kişilere bu ağır ve zor geliniyor.

Şimdi Yahudiler ve bir kısım Müslümanlar şöyle bir şey soruyorlar. Kudüs’e doğru namaz kılan bu insanlar, bu döneme erişemiyen yani hep Kudüs’e doğru namaz kılmış ve ölmüş sahabeler var bunlar ne olacak? Yahudiler bu lafı yayıvermişler, sahabeler arasında. Bu güne kadar yap­tıklarınız boşa mı gitti? Peygamberiniz bu tarafa döndü. Geçmişte Ölenle­riniz ne olacak? Allah (c.c.) hiç bir boşluk bırakmıyor:

Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir. O gün için Kudüs’e yö­nelmek iman idi. Ve o iman üzere amel ettiler. Onların o imanları zayi ol-mıyacaktır. Allah insanlara karsı gayet merhametlidir, gayet şefkatlidir.

Aslında Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Kudüs’e dönerken de gönlün­de hep şunu arzu edermiş. Ne olurdu Ya Rabbi kıblemiz olarak Kabe ol­saydı?! Temenni edermiş. Allah (c.c.) diyorki:[267]

(144) Biz Sen’in yüzünü göğe doğru çevirdiğini görüyoruz. Elbet Biz Scn’i hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-ı Haram tarafına çevir. Her nerede olursanız yüzünüzü onun tarafına çeviriniz. Kendilerine kitap verilenler bunun Rablcrindcn bir gerçek (hak) olduğunu bilirler. Allah yaptığınız şeylerden gafil değildir.

İşte kıbleye doğru yönelmemizi emreden bu âyet-i kerîme. Bakara sûresinin 144. âyet-i kerîmesi.

Camilerimizin bir çoğunda imamın namaz kıldırdığı mihrabın üze­rindeki yazı budur. Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Saçın bittiği yerden böylece kulak yumuşakları ve alttan çenenin altına doğru burası yüzdür.

Bunu niçin tarif ediyorum? Yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir diyor Rabbim.

Fıkıh kitaplarımızı açar bakarsanız, özellikle de en geniş malumat İbn-i Abidin’de verilmiş, kıble tayini konusunda. Mahallenizde ihtilaflar olur. İşgüzarın bir tanesi bir pusula getirir. Pusulasını bir o tarafa bir bu tarafa koyar. Vay efendim bu caminin kıblesi 5 derece eğik. Biraz da ma­hallede sözü geçiyor ise yanlamasına camiye bir ip çektirir. O tür şeylere fırsat vermeyin. Gerçekten ölçtürseniz 5 derece eğik de olsa yine fırsat vermeyin, kıble cihetidir önemli olan. Cihettir kıble.

Hani bu konuda İbn-i Abidin’in bir izahı var. Diyor ki, beynimizin ortasını üçgenin tepesi kabul edin. İkiz kenar veya eşkenar üçgen diye­lim. Bazı yerde herhalde ikizkenar üçgen olur. Beynimizin içinde üçge­nin üst tarafı, gözlerimizde alt tarafı. O üçgenin üst tarafından çıkan çiz­giler gözlerinizden çıktığında o açının içerisinde Kabe kalıyorsa namaz sahihtir. Öyle ise kolaylık var demektir. Öyleyse bu milletin işini zorlaştırmayın. Bir cami yapıyorsanız bu işi kılı kılma ayarlayın. Yani pusula­nızı alın. Bu sahada teknolojinin imkânları ne ise onu kullanın.

Nerede olursanız olun yüzlerinizi Mescid-i Haram’a doğru çeviriniz. O kendilerine kitap verilen bilirler ki, bu Rableri katından doğrudury gerçektir.

Ehli kitabın da bu Kabe’nin kıble olduğu konusunda gerçekten bilgi­leri var. Çünkü onlar da diyorlar ki, Kabe’yi İbrahim yaptı. Onlar da bili­yor ki, İbrahim oraya yöneldi. İshak oraya yöneldi, İsmail oraya yöneldi, Yakup oraya yöneldi. Bunu biliyorlar. Onun için Allah (c.c.) de onlarda bunu biliyorlar diyor. Allah onların yaptıklarından gafil değildir.Ama onlar öyle imansız, ki.[268]

(145) Kendilerine kitap verilenlere Sen bütün delilleri getirsen Sen’in kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Onların bir kısmı diğer kısmının kıblesine tabi olucu değildir. Andolsun Sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan Sen o tak­dirde nefsine zulmedenlerden olursun.

Eğer Sen o ehli kitaptan olanlara her türlü delillerini getirsen, Senin kıblene uymazlar. Yani bütün Türkiye’nin malını mülkünü verseniz Cey-hamnı ve Seyhanını İsraile akıtıverseniz adam suyunu alır yer içer de yi­ne de kanma kasdeder. Kıblene tabi olmaz yani.

Allah (c.c.) her türlü âyetleri ona gösterse, getirse Sen’in kıblene on­lar tabi olmazlar. Öyleyse Sen de onların kıblesine tabi değilsin. Tabi ol­mazsın. Onlardan bir kısmı diğerinin kıblesine tabi olmazlar. Eğer bu ilim yanı şu Kur’ân-ı Kerîm Sana geldikten sonra da onların hevasına, kanunlarına tabi olacak olursan, onların isteklerine uyacak olursan işte o zaman Sen zalimlerden olursun diyor Allah (c.c).

Yani bu Kur’ân nazil olduktan sonra ehl-i kitabın, Yahudi ve Hristiyanlar’in arzularına, uydurduklarına, kanunlarına uyarsan o zaman Sen zalimlerden olursun diyor.[269]

(146) Kendilerine kitap verdiklerimiz O (Muhammed’i) nu kendi çocuklarını bildikleri gibi bilirler. Buna rağmen içlerinden bir kısmı bile bile gerçeği gizlerler.

Kendilerine o kitap verdiğimiz kişiler, o Kâbe-i Muazzama’nın kıble olduğunu kendi çocuklarını bildikleri gibi biliyorlar. Peygamber Efendi­miz (a.s.v.)’m peygamber olduğunu, kendi çocuklarını bildikleri gibi bili­yorlar diyor Allah (c.c.).

Yani bir insan en iyi çocuğunu bilir. Kendi çocuklarını bildikleri gibi Kâbe-i Muazzama’nın kıble olduğunu, Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’ın peygamber olduğunu biliyorlar. Ama onlardan bir kısmı bile bile hakkı gizliyorlar.

Dikkat edilirse, âyet-i kerîmeleri hep Yahudiler üzerinden getiriyo­ruz. Allah (c.c), Yahudi’yi bildirirken bize, ayrıca bizim içimizde de aynı vasıflan taşıyan kişilere artık bu vasıflan terketmeleri emredilmiş oluyor.

Kendi yavrularını bildikleri gibi bu işin hak olduğunu biliyorlardı. Ama bile bile gizliyorlar.

Günümüzde de bir çok insan vardır ki, Müslümanım diyor. Allah’ın âyetlerini, Rabbim tarafından olduğunu ve ona uyulmasının da farz oldu­ğunu bildiği halde, makam, maaşım, rütbem, mevkiin, sosyal çevrem de­ğişir veya bazı mahrumiyetlere düşerim diye hakkı gizleme tarafına gidi­yorlar. Aynen o Yahudi’nin karakterini, vasfını kendi üzerlerine alıveri-yorlar.

Yanında Rabbim’in Dinine muhalif, onu yıkıcı kanunlara imza atılır­ken der ki; “vallahi ben bir şey diyemedim. Zaten deseydim de tek kişiy­dim.” Mazaret değil bu. Deseydim de etkili olamazdım gibi ifadeler ma­zeret değildir. Sen söyle varsın etkili olmasın. Sen söyleseydin derdin ki, Ya Rabbi ben görevimi yaptım. Bedeni olarak yapılması gerekeni, dille söylenmesi gerekeni, elle yapılması gerekeni yaptım. Ama gücüm bu ka­darmış Ya Rabbi dedin mi Allah (c.c.)’ın şu ayetine muhatab olurdun:

Kişilere güçlerinin üzerinde bir yükü yüklemez Rabbim. Bakara: 286[270]

(147) Gerçek Rabbin’dendir. Sakın şüphelenenlerden olma.

Doğru olan Rabbinden olandır. Yani hak olan gerçek olan gerçek Rabb’in katındandır. Yoksa insanların söylediği katiyyet ifade etmez. Tam doğru olmaları mümkün değildir.

Sakın ha Rabb’inin verdiğinin hak olduğundan şüphe üzerinde olma. Yani Rabb’inin kelamından şüphe üzerinde olma. Emrettiği ve yasakla­rından şüphe içerisinde bulunma. Yani Allah’ın Kelamı diyoruz ama… Allah’ın Kelâmı hakim olsa millet mutlu olur diyoruz bağırıyoruz ama… Acaba, acaba mı demeyin. Madem ki, hak olan Rabb’imdendir, Rabbimin dedikleri hakdır. Hukuk Rabb’imin hukukudur. Öyleyse O’nun hukuku­nun insanlara vereceği saadet konusunda şüphede olma.

Peki biz kıbleye yöneliyoruz da, kıbleye yönelmeyenlerin acaba kıb­lesi var mı? Allah (c.c), herkesin bir kıblesi vardır, oraya yönelir diyor. Bir za­manlar biz bu Arabın kıblesine mi yöneleceğiz? Niye yönelelim? Kabe Arabın olsun demişler.

İnsan mutlak surette bir yere dönüyor. Derken Kabe’ye yönelemeyen adam, Moskova’ya yöneliyor. Onun kıblesi de orası. Oraya yönelemiyen adam Washington’a yöneliyor. Oraya da yönelemiyen adam-başka yere yöneliyor. Yani bir tarafa mutlaka insanlar yönelecektir. Bu bir ihtiyaçta. Peygamberini inkâr eden adam kendisine bir peygamber seçiyor. Uyacağı bir adam buluyor. Kitabımı kabul etmeyen bir adam kendisine bir kitap seçiyor. O kitabın doğrultusunda hareket ediyor. Kendisi gibi ölümlü bir adamın kitabını okuyor. Hani Marks’ın yazdığı kitap şimdi satılmaz oldu. Türkiye’deki yayıncılar şikayetçiler: Niye yazdiydın bu kitapları. Bütün yatırımımızı bunun üstüne yaptık” diyorlar. Gorbaçov’a adamlar kızıp kı­zıp köpürüyorlar. Bütün paramızı buraya yatırdıydık ne oldu şimdi alan yok satan yok diyorlar. Milyonlarımız gitti diyorlar. İnsana dayanırsan böyle olur işte. İnsan ölür, ağaç kurur. Hak olan Rabbi’mdendir.[271]

(148) Herkesin kendisine yüz çevirdiği bir yönü vardır. O halde hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız Allah sizi biraraya getirir. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.

Herkesin döneceği bir kıblesi vardır. Öyleyse hayırda yarış ediniz. Yani en doğrusunu en hayırlı olanını bulunuz. Ve orada yarış yapınız. Nerede olursanız olun Allah hepinizi bir araya getirecektir. İster biriniz Rusya’ya, biriniz Londra’ya, biriniz Afrika’ya dönsün, dünyanın neresine dağılırsanız dağılın, bir gün bunların hepsini bir araya getirecek. O her şeye gücü yetendir.[272]

(149) Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafı­na çevir. Şüphesiz bu Rabbi’nden bir gerçektir. Allah yaptıklarınız­dan gafil değildir.

Nereye çıkarsan çık, yönünü Mescid-i Haram’a yönelt. Türkiye’de kı­larsan da Mescid-i,Haram’a yönel. Afrika’da kılarsan da Mescid-i Ha­ram’a yönel. Japonya’da müslümanlar namaz kılarken Mescid-i Haram’a yönelir. Ne olur böyle? Herkes Kabe etrafında daire oluşturur, saf bağlar­lar. O güne bakan çiçeğinin çitleği gibi aynı yere yönelirler. Dünyada bir halka meydana getirirler. Bir birlik meydana getirmiş olurlar. Nerede olursan ol, nereye çıkarsan çık Mescid-i Haram’a yönel.[273]

(150) Her nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram tarafına çe­vir. İnsanlardan zulmedenlerin dışında kalanlara sizin aleyhinize de­lil olmaması için her nerede olursa yüzünüzü onun tarafına çeviriniz. İnsanlardan korkmayınız, Ben’den korkunuz da size olan nimetimi tamamlayayım. Umulur ki, hidayete erersiniz.

Nerede olursanız olun, diğerinde nereye çıkarsan, burada nerede olursan ol. Yani sefer halinde de, hazar halinde de. Mukim iken de, misa­fir iken de. Nerede olursan veya nereye çıkarsan çık, yönünüzü Kabe’ye doğru yöneltiniz. Niçin? İnsanların sizin aleyhinizde bir delilleri olma­ması için. Yani birliğinizi sağlamak, sizi parçalamalarım engellemek, aleyhinizde delil getirmelerini engellemek için oraya yöneliniz.

Ancak zalim olanlar oraya yönetmezler. Zalim olanlar ne kadar adetleri çok olursa olsun. O zalimlerden korkmayın, Ben’den korkun ki, size olan nimetimi tamamlıyayım. Nimetten kasıt burada, devlettir demiş­ler. Devletimi tamamlıyayım. O güne kadar otoriteyi Yahudiler elinde tu­tarlarken yani Kudüs’e yönelinirken, başkent olarak Kudüs’ten alınıyor kıble, Kabe’ye çevriliyor ve böylelikle Yahudiler’in saltanatına da son ve­rilmiş oluyor. Öyleyse layık olunduğu takdirde dünyanın adil bir şekilde yönetimi müslümanlara devredilmiş oluyor burada.

Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmesinde Onlardan korkmayın Ben’den kor­kun. Onlardan sakınmayın Ben’den sakının. Size nimetimi tamamlamak için, olaki böylece hidayete ermiş olur, doğru yolu bulmuş olursunuz bu­yuruyor.

Bu nimetimi tamamlamak için, atfedildiği yerde yukarıdaki ayette, nerede olursanız olun, nereden çıkarsanız çıkın yüzünüzü Kâbe-i Muaz-zama’ya, Mescid-i Haram’a doğru yöneltiniz deniliyor.

Niçin? İnsanların sizin aleyhinize bir hüccetleri olmasın. Ve bende size olan nimetimi tamamlamam için.

Nimet kelimesi çeşitli şekillerde Kur’ân-ı Kerîm’de geçmiş. Bu nimet Kur’ân-ı Kerimrdir.Maide:3’de ifade edildiği gibi; Burada Ni’metîm den kasıt Kur’ân-ı Kerîm. Yani bu Allah’ın Kelâ­mının tamamlanmasına işaret ediyor ve bizim için en büyük nimet te Kur’ân-ı Kerîm oluyor. Sonra Kur’ân-ı Kerîm’in doğrultusunda hareket edildiği takdirde, dünyadaki elde edilecek netice devlet olduğundan, dev­let de bir nimet olarak bilinmiştir. İlim bir nimettir. Bir de yediğimiz şeylere nimet denilir.

Âyet-i kerîmede açıklıkla Kur’ân’dır denilmediğinden veya açıklıkla yediğimiz, içtiğimiz denilmediğinden, dolayı umumi bir ifade kullanıl­mış, hepsine de şamil bir cümledir bu. Ne gibi;[274]

(151) Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi okuyacak, sizi arıtacak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğ­retecek bir peygamber gönderdik. Sizden sizin aranızdan size elçi gönderdiğim gibi o peygamber ki, yani sizin aranızdan size elçi olarak peygamber olarak gönderilen pey­gamber, size âyetlerimizi okur, sizi temizler, size Kitabı öğretir, sünneti öğretir ve Kitabın içerisindeki ahkâmı öğretir. Ve size sizin bilmedikleri­nizi öğretir. Size sizin bilmediklerinizi öğreten, size sünneti ve ahkâmı öğreten ve size kitabı öğreten ve sizi temizleyen, tertemiz yapan, size âyetlerimizi okuyan bir peygamber gönderdiğimiz gibi nimetimizi de ta-mamhyacağız buyuruyor Allah (c.c.).

Ayetlerden kasıt, Kur’ân-ı Kerîm âyetleridir, Bismillahirrahmanirra-himin B sinden, “Nas” suresinin sın Sinine kadar olan iki harfin arasında­ki bütün’âyetleri içine almaktadır. Bunları da bize Allah (c.c.)’ün Rasûlü, Allah’dan aldığı şekliyle okumuştur. Biz buna şahitlik yaparız. Çünkü elimizdeki Kur’ân-ı Kerîm eksiksiz ve fazlasız bize kadar gelmiştir. Sizi te­mizler diyor.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.), birinci derecede Kelime-i Tevhid’i ya­ni Lâ ilahe illallah bütün mü’minlerin gönüllerine yerleştirmekle bir kerre pisliklerin en pisi olan şirkten temizlemiştir. Ve temizliğin en güzeli, en değerlisi de budur.

Çünkü insanoğlunun bu dünyada maddî pisliklerden temizlenmesi de insana rahatlık veriyor. Elimiz kirlense elimiz sanki vücudumuza bir ağırhkmış gibi oluyor. Arkadaşımıza değemiyoruz. Başka yere değemiyoruz. Üzerindeki kir ise bir gram gelmez, iki gram gelmez ama o bir ve­ya iki gram gelmeyen pislik elimizi tonlarca kilo ağırmış gibi ağırlaştırı­yor. Peki yıkamadığımız takdirde ne olur? Hastalanabilir veya hastalan­mayabiliriz. Sonunda bir gün gelir ölürüz. Ve iş biter. Ama şirkten tem’iz-lenmeyenlerin işi bitmiyor. Şirkten temizlenmeyenlerin bu dünyadaki sı­kıntısının on katı, yüz katı veya milyonlarca katı öbür dünyada da devam ediyor. Onun için Allah (c.c);

En büyük zulüm, şirkin bizzat kendisidir[275] buyurmuş. Yine Müşrikler pistir[276] buyurmuş.

Buradaki pistir den kasdı, maddî pislik değil. Çünkü müşrik olduğu­nu bildiğimiz bazı insanlar Türkiye’ye geliyor, görüyoruz:. Havaalanında karşılıyorlar. Bembeyaz elbiseli veya tertemiz elbiseli, Türkiye’de bizle­rin giremediği otellere gidiyor ve orada tertemiz banyosunu da alıyor. Sonra görüşmelere başlıyor. Maddî olarak o adama pis demek mümkün değil ama, içi pislik kusuyor üzerimize. Şu memlekette şu kadar kadın fa­hişe olmuşsa, bu kadar erkek bunların peşinden koşmuşsa, bu kadar insan açlığın ve sefaletin içinde kıvranıyorsa, bu kadar insan rüşvetçi, faizci ol­muş ise, şu kadar insan namusunu satıyor hale gelmişse, onların yıllardan beri o kara çanta, kara gözlükleriyle gelip bize akıl vermelerinin netice­sinde olmuştur. Pislik saçarak gidiyor adam gittiği yere.

Onun için Allah (c.c.) uyarıyor: Onlar pistirler, onları mescide yak­laştırmayın.Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bizi önce iç temizliğiyle etkilemiş. Ya­ni içimizi şirkten imana, yalandan doğruluğa, gıybetten güzel sözler söylemeye, cimrilikten cömertliğe ve hasetten insanlara karşı yani diğer var­lığa şevke trniş tir.

Bunun yanında dış dünyamızı da temizlemiştir. Ebu Davud’un riva­yet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (a.s.v.) için sahabe şöyle söylü­yor.:

Peygamber efendimiz bize her şeyi öğretti. Babamız ve anamız gibi. Evet bir hadis-i şerifte, babamız gibi diyor. Hatta tuvalette nasıl temizle­neceğimizi öğretti. Nasıl oturacağımızı öğretti. İstinca ve istibrayı nasıl, yapacağımızı öğretti. Elimizi, yüzümüzü ve ayaklarımızı günde beş defa nasıl yıkayacağımızı öğretti. Guslü nasıl yapacağımızı öğretti. Namaz kı­lacağımız yeri nasıl temizleyeceğimizi öğretti. Namaz yerimizi zaten temizleyiverdik mi ne olur? Mescid de temiz olur, evler de temiz olur, giy­diğimiz kuşandığımız her şey temiz olur. Ve o peygamber bize Kitabı öğ­retti. Ve de hikmeti öğretti. Hikmeti tefsir ederken âlimlerimiz sünnettir diyorlar. Bir kısım âlimlerimiz de Kur’ân’ın içerisindeki ahkâmdır diyor­lar. Ve bize bilmediklerimizi öğretti. Hani o günün insanları ki, o gün bu­güne nisbetle biraz daha hiç bir şeyin olmaması, teknolojinin olmaması, insanlar arasındaki iletişimin olmaması, basm-yayın organlarının olma­ması nedeniyle insanlar daha bir kör hayat yaşıyorlardı. Böyle bir ortam­da Peygamber Efendimiz (a.s.v.) onlara 1453 yılı diye tarih vermemiş ama İstanbul’un fethedileceğini Roma’nın fethedileceğini haber vermiş. Bizans’ın yıkılacağını haber vermiş, İran’ın yıkılacağını ve hazinelerinin Müslümanların eline geçeceğini haber vermiş. Dünyanın geleceği hak­kında bilgiler vermiş, bir de geçmişi hakkında bilgiler vermiş. Firavunun akıbetini onlara göstermiş, Musa’nın kurtuluşunu, İbrahim (a.s.)’m işken­ceciler tarafından ateşe atıldığını, ateşi yaratan Allah’ın ateşi gülistana çe­virdiğini, yakmayan suyun Firavun’u boğduğunu, Allah ateşin azabını su­yun içerisinde, Firavun’a, tattırıyor onları tattırdığını haber vermiş: Yani bilmediklerini onlara öğretmiş.

Hukukî sahada da insanoğlu tarih boyunca Allah’ın emirlerine, ya­saklarına karşı gelmeleri neticesinde yoldan sapmış. Sapınca da kendileri yol bulamayıvermişler. Hırsızlık yapan bir adamın bir zamanlar derisini yüzmüşler canlı canlı. Devletin biri ceza olarak onu uygulamış. Derisinin içine de saman basıp aleme ibret olsun için gösterilmiş. Ama bir zaman gelmişki hırsızlık yapan adamlar en kahraman insanlar olmuşlar. Hani “Merdi kıptı yiğitliğini anlatırken sirkatından bahseder” diye bir atasö­zü var. Adam yiğitliğini anlatırken hırsızlığından bahsedermiş. Şu kadar çaldım, şu kadar vuruverdim gibi.

Şimdi aynısı var tabii. Şu arkadaş köşeyi dönmüş diyorlar. Nasıl dönmüş? Şöyle çarpmış böyle çalmış ve şu hale gelivermiş. Veya kendisi de onu zevkle anlatır hale gelmiştir.

Bir zamanlar zina eden erkek ve kadına çok ağır cezalar verilirmiş. Ama bir zaman gelmiş Yunan’da fahişeler tanrıça haline getirilmiş. Yani insanlar sevmede veya nefrette cezada ve mükâfatta hep aşırı gitmekten zarar görmüşlerdir. Ama Allah (c.c.) zaman içerisinde gönderdiği pey­gamberler ile doğru yolu göstermiş insanlara sırat-ı müstakimi göstermiş. Allah: Bilmediklerinizi Allah (c.c.)’ün peygamberi, size öğretir . buyuru­yor. Mesela bir konuda bilginiz yok, ticaret yapıyorsunuz o sahada neyi, ne zaman, nasıl alacaksınız. Kimler dürüst,-kimler dürüst değil. Kimler çekine sahip, kimler çekine sahip değiller. Kimlerin sözü geçerli veya ge­çersiz. Bu gibi konularda bilgi veren bir adama teşekkür ediyorsunuz. Bilmediğinizi öğretti size. Bir de sermaye verecek olsa o zaman haydi haydi tapınır hale gelir insan. Ona izzeti ikramda kusur etmez.

Allah (c.c.)da size bir peygamber göndermiş, sizin gönlünüzü de, , içinizi de, dışınızı da temizlemiş. Bu dünyada neyi nasıl yapacağınızı âyetleriyle öğretmiş. Bilmediklerinizi size bildirmiş. Öyleyse;[277]

(152) O halde Ben’i anın, Ben’de sizi anayım. Bana şükredin küf­retmeyin.

Beni zikrediniz, beni hatırlayınız diyor Allah (c.c.) ki, Ben de sizi zikredeyim. Yani siz Beni hatırlayın bana itaat ve ibadet edin ki, Ben de size mağfiret edeyim, affedeyim buyuruyor. Bana şükredeniz ve bana küfrani nimette bulunmayınız, yani nankörlük yapmayınız. Şükrediniz, nankörlük yapmayınız buyuruyor Allah (c.c).

Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli yerlerde zikirden bahsediliyor. Ey iman edenler, Allah’ı çok zikrediniz.(Ahzab: 42)

Nasıl zikredelim? elimize aldık teşbihi. Allah, Allah…. veya lâ ilahe illallah, lâ ilahe illallah bir ömür böyle geçse acaba Allah katında makbul olur mu?

Alimlerimiz zikir için demişler ki, dille yapılan zikir vardır. Elinize aldınız teşbihinizi yolda giderken boş gideceğinize, türkü söyliyeceğinize, lâ ilahe illallah, lâ ilahe illallah diyerek gidiyorsunuz. Bu bir zikirdir. Dille yapılan bir zikirdir.

Kalble yapılan zikir, kişinin yüreğinde Allah (c.c.)’ü sevgisini ve. haşyetini hiç çıkarmaması da zikirdir. Hani dille bir şey söylemiyor ama, gönlünde Allah (c.c.)’ü bir nimet görüyor. Fe sübhanallah, aman Yâ Rab-bi ne güzel yaratmış? Bunu dille söylememiş olsanız bile, gönlünüzden geçirmeniz bir zikirdir.

Bedenle yapılan zikir ise, Allah (c.c.)’ün vermiş olduğu bedenle Al­lah’ın vermiş olduğu emirleri yerine getirmek, O’na bedenle yapılan bir zikirdir. Namaz hem dille yapılan bir zikirdir; (Fatiha sûresini ve diğer zammı sûreleri okuyoruz,) hem de bedenle yapılan bir zikirdir. Bütün âzâmız bu zikre katılmış oluyor. Aynı zamanda kalple de yapılan zikirdir. Allahü Ekber deyip elinizi bağladıktan sonra, mümkün mertebe dışarıyla ilişkiyi kestiğiniz takdirde hem dilimiz, hem kalbimiz, hem de bedenimiz Allah (c.c.)’ün zikri ile meşgul olmuş oluyor.

Allah (c.c.) üzkûruni diyor Yani bu bize, Ümmet-i Muhammed’e de­niliyor. Beni zikrediniz diyor. Hatırlayacaksınız. Bakara sûresinin 40. âyet-i kerîmesinde.

Ey Beni İsrail, size olan nimetimi hatırlayınız.

Bize, Ümmetti Muhammed’e üzkûruni diyor Rabbim.Beni hatırlayamaz diyor.

Ama Yahudiler’e ise Bakara 40âyet-i kerîmesi ile nimetimi hatırla­yın diyor. Burada âlimlerimiz demişler ki, Ümmet-i Muhammed’in Allah (c.c.) kelâmıyla, diğer ümmetler üzerine üstünlüğünü de ifade ediyor bu âyet-i kerîme.

Mü’minler ise doğrudan Allah (c.c.)’ii zikrediyorlar. Allah (c.c.)’ün varlığını ve birliğini kabul ediyor, O’na itaat ve ibadet etmeğe devam edi­yorlar. Sonra da Rabb’imin sofrasına buyuruyorlar.

Hani şuna benzer, iki tip insan vardır. İkisi de bir yemek ziyafetine davet edilmişlerdir. İkisi de bu davet eden kişi hakkında yanına varınca saygı gösterecekler. Hoş geldiniz denildiğinde, hoş bulduk denilecek. Ha­ni düğünü varsa hayırlı olsun denilecek. Mübarek olsun gibi ifadeler kul­lanılacak. Adamın biri geliyor evvela sofraya şöyle bir bakıyor. Yağlı ballıysa, izzeti ikramını ona göre yapacak. Birisi ise davet edenin bizzat kendisini seviyor. Bizzat kendisini sevdiği için yanına varıyor. Hayırlı uğurlu ölsün diyor. Gönlünü alıyor. Ondan sonra da sofraya geçiyor. So­ğan, tuz ve ekmek gelse de aynı sevgisini devam ettiriyor, kuş sütüyle beslense de yine aynı sevgi ve muhabbetini devam ettiriyor. Bizim farkı­mız bu. Biz bu âyet-i kerîmenin işaretine göre doğrudan doğruya bizi ya­ratan Allah (c.c.)’e ibadet ve itaatımıza devam ediyoruz. Bağlılığımızı bildiriyoruz. Ondan sonra da Rabb’imin bu yer yüzünde.yaratmış olduğu nimetlere geçiyoruz. Bu Rabb’imin nimetleridir. Bu nimetlerinden Rabb’imin yeyin dediği yenir. Yemeyin dediği yenmez. Mülk onun olun­ca, otorite de onun olması gerekir. Öyleyse bu otoriteyi sağlamak üzere de bizi görevlendirmiştir. Zikrin bir mânâsı da bu. Allah’ı zikrediyoruz. Ve insanlara da hatırlatıyoruz. Bu mülkün sahibi olunca helal ve haram koyma hakkı da O’nundur. Öyleyse O’nun ye dediğinden yenilecek, ye­meyin dediğinden yenilmeyecek. Kâfirlerden bir kısmı çıkar da “Olmaz öyle. Biz kuralımızı kendimiz koyarız” diyecek olursa, o zaman “Dur, se­nin dilini de yaratan, gönlünü de yaratan, elini de yaratan Allah (c.c.)’dür. Allah’ın mülkünde sana ben bu Allah’ın âyetlerini çiğnettirmem” diyerek, Müslüman onun karşısına geçecektir. Allah “(cc.) Ankebut sûresinin 45. âyeî-i kerîmesinde /Allah’ın zikri gayet büyüktür diyor.

Bir kısım âlimlerimiz buna şöyle mânâ vermişler: Kulun Allah’ı zik­retmesi söz konusu burda…………Beni zikrediniz. Kul Allah’ı zikrede­cek. Peki kul Allah’ı zikredince Allah (c.c.)da…………Ben de sizi zikre­deceğim. Yani rahmetimle sizi zikredeceğim buyuruyor.

Alimler de bu Ankebût sûresinin 45. âyet-i kerîmesinde kulun Al­lah’ı zikretmesinden, Allah’ın kulunu zikretmesi daha büyüktür mânâsını almışlar. Yani bizim bir zikrimizin, Allah katında çok büyük mükafatla­ra, rahmete vesile olacağını bu âyet-i kerîme ifade etmiş oluyor! Pekala . zikretmezsek ne olur?

O zaman da Zuhrif sûresinin 5. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gi­bi; Rahman’ın zikrinden yüz çeviren kişi şeytanın kardeşi olur. Şey­tanın arkadaşı olur. Rahman’dan yüz çevirirse kişi arkadaşsız kalmıyor, dostsuz kalmıyor. Bu âyet-i kerîmenin ifade ettiğine göre bu sefer de şey­tan onun yakını, dostu, yönlendiricisi oluveriyor.

Kamer sûresinin 22. âyet-i kerimesinde.Zikir için biz Kur’ân’i ko­laylaştırdık buyuruyor.

Bazı âlimlerimiz demişlerki, bir kişi eline bir teşbih alıp lâ ilahe illal­lah lâ ilahe illallah dese mi daha fazla sevap alır, yoksa Kur’ân-ı Kerîm’i eline alsa onu okusa mı daha fazla sevap alır? Hepsinin kendine göre gü­zel yönleri var, güzel izahları var ama Kur’ân-ı Kerîm’in bir ismi de zikir olması nedeniyle, Kur’ân-ı Kerîm’i okumak diğerlerinden üstün kabul edilmiş. Ancak, namaz kılmak daha efdaldir. Niye? Çünkü namazın için­de de Kur’ân okunacaktır. Erzurum’dan bir hoca efendi, anlatmıştı: Soğuk bir kış gecesi gecenin en uzun olduğu dönemlerde yatsı namazından gel­dim, iki rekat bir namaz kılayım dedim. Bakara sûresinden başladım, ya­hu şu sayfayı da okuyuvereyim, bu sayfayı da okuyuvereyim derken Kehf sûresini geçivermişim diyor. Yani Kur’ân’ın yarısını tamamlamış. Yahu madem yansını okudum bitireyim demiş sabah namazına kadar ta­mamını bitirivermiş. Yani iki rekatta Kur’ân-ı Kerîm’i bitiren bir adamı ben gördüm. Bu adam ne yapmış oldu? Hem namazını kılmış oldu. Hem de Kur’ân-ı Kerîm’ini okumuş oldu. Bizim uzun uzun Kur’ân-ı Kerîm’den ezberimizde olmazsa, namazımızın dışında en güzel zikrimiz Kur’ân-ı Kerîm okumaktır. Tabiki daha önce de ifade ettiğim gibi hem lafzını oku­yacağız, hem de mânâsını anlıyacağız. Yoksa mânâsını anlamadan oku­mak fayda vermez demek mümkün değil ama, faydası çok fazla olmaz. Tıpkı ilacı satın alıp ta ilacın adını söyliyerek tedavi olmaya kalkan insan gibi oluveririz. Peki kimi zikredelim. Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmede kimi zikredeceğimizi bildirmiş, üzkûruni “Beni zikredin” demiş. Nasıl zikre­delim? Yine Bakara sûresinin 200. âyet-i kerîmesinde;

Nasıl ana ve babalarınızı, ecdadınızı anıyorsunuz, zikrediyorsu­nuz. Öylece zikrediniz. Hatta ondan daha iyi ve daha fazla zikredin buyuruyor. Allah (c.c).

Hani babası ölmüş, köşk bırakmış, tarla bırakmış, bağ-bahçe bırak­mış, dükkân bırakmış, milyarlar bırakmış o ikide bir “babam rahmetli,-babam rahmetli ne adamdı” filan diyor. Allah (c.c.) diyor ki, babanızı ve­ren O, babanıza mülkü veren O. Tarlayı tapanı yaratan, Eli kolu, gözü gönlü yaratan Allah (c.c). Nasıl anne ve babanızı zikrediyorsanız, Allah’ı ondan daha fazla zikrediniz.

Pek iyi nerede ne zaman zikredelim? Allah (cc) onu’da ifade etmiş. Nisa sûresinin 103. âyet-i kerîmesinde; Ayakta, oturarak, yatarken Allah’ı zikrediniz buyuruyor Allah (c.c).

Yatarken olur mu? Olur. Türkler’in kendine has bir örfü vardır. Kur’ân-ı Kerîm’i göbekten aşağıya düşürmeme. İyi bir şeydir ama aslında dinen böyle bir emir yoktur. Efendimizin hayatında böyle bir hadis-i şe­rif yoktur, sahabede yoktur ancak, Kur’ân’a saygı olsun diye göbekten aşağıya düşürmeme geleneğini meydana getirmişler. Buna biz de dikkat edelim. Ancak bu şart değildir. Onun içindir ki, hacılarımız hacca gittik­lerinde görmüştür; Araplar Kâbe-i Muazzama’nın kenarında alır Kur’ân-ı Kerîm’i okur okur, yatmış yüz üstü onu mermerin üstüne koymuş okuyor okuyor, yoruldumu da kapatıyor, kafasının altına koyup uyuyor. Bizimki geliyor buraya “yahu müslümanlık bizim burada. Adam yatarken Kur’ân okuyor” diyor. Rabbim müsade ettikten sonra!!? Yatarak Allah’ı zikrediniz. Oturarak Allah’ı zikrediniz, ayakta iken Allah’ı zikrediniz buyuruyor Allah (c.c.).

Furkan sûresinin 62. âyet-i kerîmesinde buyuruyor Rabbim; O Al­lah (c.c.) gece ve gündüzü arka arkaya vermiş. Niçin? Allah’ı zikret­mek, Allah’a şükretmek isteyenler için. Gece ve gündüzü arka arkaya vermiş. Gecenin kendine has ibadeti taatı, gündüzün kendine has ibadeti ve taatı vardır. Gecede ve gündüzde ayakta, oturarak ve yatarak ana ve babamızı anığımızdan daha fazla Allah (c.c.)’ü zikretmeye devam edece­ğiz. Çünkü, Allah’ı zikretmek, O’nun nimetlerine şükretmek. Allah’ın ni­metlerinin artmasına sebep olur. ibrahim sûresinin 7. âyet-i kerîmesinde;

Eğer siz şükredecek olursanız, biz de size artırırız diyor. Neden dolayı şükretmişsek ondan dolayı Allah (c.c.) o verdiği nimetini bize artı­rıyor. Eğer nankörlük yapacak olursanız, nimeti elinizden alırım demiyor. Azabım gayet şiddetlidir diyor. Yani Öbür dünyada hesaba çekileceğinizi hiç unutmayın diyor Allah. (c.c).[278]

(153) Ey iman edenler, sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe­siz AHah, sabredenlerle beraberdir.

Ey iman edenler, sabır ve namazla Allah (c.c.)’deh yardım talebinde bulununuz buyuruluyor. Böyle bir âyet-i kerîme daha önce de geçti. Ba­kara sûresi 45. âyet-i kerimede buyuruyor Allah (c.c); Benî İsrail’e ver­miş olduğu nimetleri hatırlatıyor Rabbim. Nimete nankörlük yaptıklarını da hatırlatıyor Rabbim. Sonra da bize, sabır ve namazla Allah (c.c.)’dan yardım talebinde bulununuz buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (a:s.v.) sıkıntılı günlerde, sıkıntılı olaylarda rahatlamak için hemen abdestini alır, namaza dururmuş. Hatta bazen Hz. Bilal-i Habeşi (r.a.)’e dermiş ki, Bilal kalk ezan oku da rahatlıyalım veya bizi rahatlat buyururmuş. Ezan okununca namaza geçecekler ve namazda huzura kavuşacaklar. Peygamber Efendimiz huzura kavuşma yeri olarak namaza yönelirmiş. Allah (c.c.) de, sabır ve namazla Allah (c.c.)’den yardım talebinde bulununuz buyurmaktadır.

İnsanoğlunun dünyasıyla ilgili müracaat edebileceği en güçlü yeri sabrıdır. Dış dünyaya karşı da müracaat edebileceği yani fiili olarak ya­pabileceği şey de namazdır.

Günümüzde namaz kılamayan, Rabbime inanamıyan, ahirete inana-mıyan insanlar da Sitreslerini atabilmek için yol arıyorlar. Hani Batı’nın sitresi var da, doğunun da sitresi var kendine göre. Meselâ Japonya’da, ayakta uyuyan adamlar var. Teknolojide fevkalade iyi gelişme var ama, adamlar uyumaya, ekmek yemeğe ve de yatmaya zaman bulamıyorlar, yer de bulamıyorlar. 50 santim genişliğinde, 70 santim yüksekliğinde, 190 santim uzunluğunda otellerde, çekmece usulü yataklar yapıvermişler. Yatacak sabahleyin işine oradan gidecek. Bir kısım sömürgecilerin çıkar­larına daha fazla hizmet edebilmek için adamlara uyuyacak, evlenecek, gülecek, eğlenecek zaman bırakmamışlar. Ve bu adam bir gün geliyor yeter be yeter demiye başlıyor. O anda da tam sibobun patlıyacağı sırada, sizin bu sitreslerinizi gidermek için Hindistan’dan getirdiğimiz bilmem ne metodlan vardır diyorlar. Türkiye’de de var bu türden oyunlar. Köpeğinin 1 açlığından veya köpeğinin mama yememesinden şikayetçi olan, bundan dolayı da sinir krizleri geçiren kadın veya erkeklerin de sinirlerini, sıtma­larını atabilecekleri yerler icat edilmiş durumda Türkiye’de de. Bunlardan biri benim yakın tanıdıklarımdandır. İlk kurucularından bir adam. Evime ziyarete geldi. Dedim ki, neden ihtiyaç hissettiniz? Şöyle dedi: bu insan­ların bu sitresinin içerisine bu sanayi ve bu teknolojiyle girebileceğini ba­tılı dostlarımız daha önceden keşfetmişler. Buna çıkış yolları aranmış. Çı­kış yolu olarak da Hint yogizminin bütün dünyaya tanıtılması istenmiş. Biz de benimsedik, gittik gördük. Altı ay orada kaldım. Türkiye’de de bu işin okulunu kurduk. Ve çalışmalarımız devam ediyor.

Hastalarından dinledim bazı şeyleri; “Gözlerimizi yumduruyor” di­yor bir bayan. Gözlerimizi yumduruyor ve işte şöyle havalardan geçiyor­sunuz, şöyle rüzgârlar esiyor, şöyle bir beyaz buluta rastladınız. Ve böy­lece dünyayı unutturuyormuş. Ve tam o esnada rasgele bir kelime verili­yormuş bu kelimeyi de günde 100 defa söyliyeceksin diyormuş. Böylece eli teşbihte, dili de, zihni de o kelimeyle meşgul olduğundan, dünya ile meşgul olduğu o pisliklerden arınma dönemi oluyor. Ne kadar? Beş daki­ka. Günde beş dakika veya on dakika. Bunu yapıyorlar.

Dedim ki, yahu bunu böyle yapacağınıza keşke insanlara namazı ta­rif etseydiniz. Yani günde on dakika Öğlede, yine on dakika ikindide gel­seler belirli bir mekanda ki, sizin bulduğunuz, beğendiğiniz mekanlar ki, sesten uzak olsun diyorsunuz. Camilerimiz de bu şehrin sesten en uzak yerleridir. Hatta ecdadımız caminin dışına da genişçe bir duvar yapmış, yani gürültü duvardan içeriye avluya girmez. Bir de iç mekan var orasıda camidir. Oraya geliyor ondan sonra da dünyayı arkaya atıyor. Ve bu adam zikrine devam ediyor. Bedenî ibadetle meşgul. Dili Rabbimin keli­meleriyle meşgul, (sen uydurma bir kelime veriyorsun.) Ve kalbi de Rab-bine bağlılıkla meşgul. Böylelikle mümkün mertebe kötülüklerden, şifre­sinden, sıtmasından bu adam arınmış oluyor deyince keşke bunu yirmi sene önce tavsiye etseydin dedi o bey. Adam da haklı bir yerde. Yani imansızın haklılığı olmaz ama, öyle çevreler var ki, çocuğun dünyaya geldiği aile ateist, öğretmeni ateist, bulunduğu semt ateist. Ateist demiyelim, yani gavur. Gavurluğun da kendine göre bir mantığı var. Bu adamlar öylesine o mantığı, benimsemişler ki, onların içinde de iyi kalpler bize acıyor. Yazık yahu 1400 sene evvelin inancıyla hâlâ meşgul oluyorlar. Yani bunu çok iyi niyetlerle yapıyor. Şeytan rızası için yapıyor adam.

Nasıl ki, siz Allah rızası için yapıyorsunuz bir işinizi, aynı şekilde adam şeytan rızası için bunu düşünüyor. Çok iyi niyetlileri size yakınlık göstermek ve sizi bu işinizden kurtarmak için, şeytan rızası için gayret edenler de var. Bunlar kendi mantıkları içinde kendileri haklılar. Yani biz onlara İslam’ı götüremedik, sabırla yürüyemedik onların üzerine. İçimizi kuvvetlendirecek olan sabır. Tabiî bu sabır, kapıları kapatıp, perdeleri kapatıp ondan sonra da ya sabır çekme değildir. O kabirdir. Bunun sabır­la ilgisi yoktur.

Ragib’in Müfredatında, Ragıb-ı İsfahanî diyor ki, sabır, kişinin kendi nefsini tutması yani kötü isteklere karşı alıkoyması. Sabır budur. Allah’ın emirlerini yerine getirmede, eğer nefsin yapmamak isterse yine nefsine hakim olup emirlerini yerine getirmesi, yasaklara karşı nefsi böyle sineğin bala düşüşü gibi veya sineğin pisliğe düşüşü gibi nefsi düşüyorsa, yine nefsini düşmekten alıkoymasına sabır deniliyor.

Bir de, Bakara sûresinin 175. âyet-i kerîmesinde belirtildiği gibi; Ateşe karşı ne kadar da cür’eüiler buyuruyor Rabbim.

Yani Allah (c.c.) burada sabrı: tutmak mânâ-sında alacak olursak, Allah’ın emirlerini tutunuz, yasaklarına karşı nefsiniz hücum ederse yine nefsinizi de tutunuz ve bir de cesur olunuz. Cesaretinizle Allah’tan yar­dım isteyiniz. Yani kâfire karşı sabrediniz, cesur olunuz ve Allah (c.c.)’dan sabır talebinde bulununuz.

İbadetlere karşı sabır da Meryem sûresinin 65. âyet-i kerimesinde;

Allah’a ibadette sabretmemizi istiyor. Zor bir iş aslında. Yukarda, Bakara sûresinin 45. âyet-i kerimesinde: Bu sabır veya bu namaz, bu bü­yük bir şeydir, büyük bir meseledir diyor Allah (c.c.) …Ama Allah’tan korkanlar için de zor bir mesele değildir.

Bazı şeylerin zorluğu kişinin kendisini şartlandırmasıyla ilgilidir. Mesela üç yaşında ve dört yaşında oğlunuz, kızınız var. Mahallede oyna­yacakları bir yer var. Kendi yaşlarında çocuklarda var. Akşama kadar oy­narlar. Bilemiyorum bir çocuk akşama kadar oynarsa kaç kilometrelik yol yapmış olur. Ama oyunda yorulmaz, yorulduğunu akşam gelip yatar­ken anlarız biz onun, oyun esnasında yorulmaz. Fakat annesi onu, sevme­diği bir yere götürmeye kalkarsa yolda 2 km.lik falan olursa, yolun yarı­sında yorulur. “Anne yoruldum, anne yoruldum” demeye başlar. Kendi oyununda olsa 2 km.’yi değil 20 km.’yi koşacak ve yorulmayacak. Ama kendi istemediği yerde çocuğu koşturacak olursanız bu sefer o yorulacak­tır. Gerçekten yorulur.

Mesela sizin kendi hayatınızda da olur. Bir yola gidiyorsunuz veya bir iş yapacaksınız. Kendinizi şartlandınrsanız mesela 10 km. yürüdükten sonra arkadaşın evine varacağım dediniz, on km.’yi normal yürürsünüz. Tam vardınız bir sordunuz ki, daha 5 km. var. Ayaklarınızın her tarafı yorulur. Halbuki başlangıçta kendinizi 15 km.’ye ayarlamış olsaydınız normal giderdiniz aslında.Yani kişinin kendisini kurması diye bir şey var. Mutlaka fizikî yorgunluk var, etki var. Fakat fizikî yorgunluk veya etkilerden ziyade kişilerin hissî yorgunlukları etkileri vardır.

Onun için bu namaz veya sabır, insanlara ağır gelir ama, Allah’tan korkan insanlara ağır gelmez diyor Allah-(cc). Eğer bunu yapacak olur­larsa, Allah da onlara yardım eder. İlk nazil olan âyet-i kerîmelerde, Müzzemmil sûresi âyet 1, 2 nci ayetlerde, Geceleri Peygamberimizin kalkmasını emrediyor Rabbim. Namaz için geceleri kalkmasını. Peygamberimiz Mekke’de, peygamberlikle gö­revlendiriliyor. Ve insanların İslâm’a davetine başlıyor. Mekke insanı, Medine insanı, o günün İran’ı, o günün Bizans’ı da bu emre bu dine mu­hatap. Peygamber bunları başaracak. Nasıl başaracak? Geceleri ibadet yapmak ve Kur’ân okumakla. Kur’ân ona yol gösterecek. Tebliğ için belli bir şekilde davranmış peygamberler. Sen de o peygamberlerin davrandığı gibi davranacak olursan o peygamberlerin vardığı yere varırsın. Peki bu taktik nereden alınacak? Kur’ân-ı Kerîm’den taktik alıyorsunuz.

Demekki, insanın iç dünyasının güçlü olması lâzım. O gücü de sağlı-yabileceği yani aküsünü en iyi şekilde doldurabileceği yer namazıdır. Ona biraz ağırlık verelim. Bu günden itibaren biraz daha bu gücü almağa çalışalım Ben kıldımda hiç bir şey alamadım demeyin. Hani akünüzü götürdünüz adama doldur bunu dediniz, Boş götürdüğünüzde tarttınız şu kadar kilo ve gram. Onu doldurdunuz tarttınız yine aynı kilo ve gram. Değişen bir şey yok. Şimdi adama dermişiniz ki, bunu doldurmamışsın. Adam der ki, doldurmamışsam koy bakalım arabana çalıştır, bak nasıl ça­lışacak. Hakikaten arabaya koyuyorsunuz arabanız çalışıyor. Bir enerji: koyulmuş demekki:

Günümüzde bir kısım insanlar da hocam biz namaz kılmıyoruz ama sporumuzu yapıyoruz diyor. Yani müslümanlar spor yerine namaz kılı­yorlarsa biz de sporumuzu yapıyoruz. Bu da onun yerine sayılmaz mı? Bazıları derki; Dinimiz güzelmişte maşallah 1400 sene evvel insanları hareketsiz halde bırakmamak için jimnastik yerine namazı koymuş. Bi­zim de hareketlerimiz, sporumuz namaz yerine geçmez mi? Buna şöyle cevap verelim, sizi askere çağırıyorlar, iki sene veya 18 ay askerlik yapacaksın diyorlar. Peki gitsenizde orada askerlik yapmasanız kışlanın önünde iki sene değil de, dört sene kendi kendinize talim yapsanız, ko­mutan; «sen dört senedir burada talim yapıyorsun gel seni terhis edelim» der mi? Demez. Onun kuralına uygun iş yapacaksın.

Allah (c.c.)’ün kuralına göre iş yaparsanız makbuldür. Yoksa Allah’ın kuralına göre iş yapmadığınız takdirde kendi halinize ne yaparsanız yapın o makbul değildir. Yani sporu ayrıca namazını kıldıktan sonra bedenini güçlendirmek için yapacak olursan ayrıca sevabını alırsınız. Ya Rabbi güçlü bir bedene sahip olmalıyım. Bu güçlü bedenle senin dinine hizmet etmeliyim derseniz onun da sevabını alırsınız.

O Musa’nın sabrettiği gibi sabret. O ki, Allah (cc.) O’nun önüne de­nizi çıkanverdiği halde, Rabbimin yolunda yürümek, O’nun çölünde Rabbime itaat ve ibadet etmek için denize atını sürmüş bir peygamberdir.

O Firavunun zulmüne sabretti. Firavunun sarayında bir eli yağda bir eli balda yaşıyordu Peygamber olmadan önce peygamberlik verilince o nimetleri terketmek bir sabırdır o ayrı. Onlara sabretti. Onun işkencesine sabretmek ayn bir sabırdır, onlara da sabretti. Denize at sürmekte ayrı bir sabirdır. O’nun sabrından siz de sabredin diyor Rabim.

İbrahim ki, Nemrud’a boyun eğmemişti. O da put bakanının oğlu idi. Put bakanlığını yapan bakanın oğlu Yani devletin bütün imkânlarından yararlanan bir delikanlı iken, ona itaat etmemek üzere orayı terkediyor.

Allah (cc.) da, o peygamberlerin sabrettiği gibi sabrediniz buyuru­yor. Sabredince ne olur? İbrahim (a.s.)’ın devleti gibi bir devlet, Musa (a.s.)’ın devleti gibi bir devlet kurulur. Arkasından da o ulül-azm pey­gamberlerinin gittiği cennete mü’minler de varırlar.

Hz. Ömer (r.a.) diyor ki, zorluklara sabretmeyi bildik ama bolluğa sabredemedik. Allah (cc), insanları bollukla da imtihan ediyor, zorlukla da imtihan ediyor.

Timura sormuşlar: ” Başarılarıyın kaynağı nedir? Timur, soruyu so­ranın parmağını kendi ağzına almış. Kendi parmağımda soranın ağzına vermiş ve ikimizde ısıracağız. Başla” demiş . Karşılıklı ısırmaya başIamışlar. Biraz sonra soran adamın Aaaa diye bağırarak ağzını açar. Ti­mur elini kurtarır ama Timur ısırmaya devam eder. Az sonra Timur ada­mın parmağını bırakıverir. ve «Aaaa diye bağırmak sana fayda vermez karşı tarafa fayda verir. sana.ancak sabır fayda verir» der.[279]

(154) Allah yolunda Öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis on­lar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz,

Allah yolunda ölenler için “öldü” demeyiniz büyuruluyor. Onlar diri­dirler, ancak onların diri olduğunu siz anlıyamazsınız, siz farkına vara­mazsınız diyor.

Nasıl diridirler? Bu konuda elle tutulur, gözle görülür bir şekilde ta­rif yapmamız mümkün değildir ama Rabbim katında rızıklandırıldıklarım ve Cennette dolaşıp durduklarını bir kuş halinde uçtuklarını çeşitli hadis-i şeriflerden anlıyoruz. Fakat bütün bu anlatım şekilleri de bizim aklımıza yaklaştırmak, anlatabilmek içindir. Yoksa hakiki mahiyeti öyle değildir.” Çünkü Cennetin nimetlerini Rabbim bize tanıtırken bildiklerimizden hareketle tanıtmış. Yoksa bilmediğimiz bir şeyi bilmediğimiz bir dille an­latmak mümkün değil. Onun için şuna inanıyoruz; Rabbim katında rızık-landmlıyorlar. Ve de onlar diridirler.

Bu âyette bahsedilen bizim dilimizde çokça kullandığımız şehitler­dir.

Şehit: müşriklerin doğrudan veya dolaylı olarak öldürdüğü müslü-mandır. Doğrudan öldürdüğü mesela kurşunla öldürüyor. Dolaylı Öldürü­yor: Zaman içerisinde verdiği çeşitli ilaçlarla öldürüyor. Bir Müslümanı yok etmek istiyorlar. Öldürseler ortaya çıkacak bütün oyunları. Mesela hastahaneye alıyorlar. Gram gram ilaç veriyorlar. Ve derken adamı belirli bir hastalığa tutturuyorlar. O Müslüman üç sene sonra yok olup gidiyor. Bu insan da şehittir. Bir insan İslâmî hizmetlerini cesaretle, metanetle ve ilmî dirayetle yürütürken, karşı güçler onu alıp bizim anladığımız yollar­dan değil de, anlamadığımız yollardan öldürmeye kasdedip neticede de

Öldürmeyi başaracak olursa, buna da şehit diyoruz. Yani dolaylı yoldan öldürme, ama yine öldürülmüş.

Bir de Müslüman olup harp meydanında yaralanmış, yara alarak öl­dürülmüş insanlar ki, bunlara da şehit diyoruz.

Bir de Müslümanlar tarafından zulmedilerek Öldürülene de şehit de­niliyor. Bir Müslüman tarafından ama zulmedilerek öldürülüyor. Bunlara da şehit deniliyor.

Peygamber Efendimiz (a.s:v.), bir gün ashabına sormuş. Siz şehit de­yince ne anlıyorsunuz? .

Onlar da Ya Rasulellah, Allah yolunda Öldürülen şehittir demişler. Efendimiz demiş ki, o zaman benim ümmetimin şehitleri az olur. Sahabiler sormuşlar: Peki öyleyse sizin kasdettiğiniz nedir Ya Rasulellah deyin­ce; O da demiş ki, Allah yolunda Öldürülenler şehit, Aüah yolunda ölen­ler de şehit.

Yani siz de şu 20, asırda O, Allah’ın ahkamı Kur’ân-ı Kerîm’in haki­miyetini sağlama yolunda adım atarsanız, gayret gösterirseniz bu yolda, düşünürseniz, yolda giderken bunun hesabını yaparsanız, bu hesabı ya­panlara yardım ederseniz ve böyle bir halde iken yatağınızda ölürseniz dahi şehit sevabı alıyorsunuz.

Efendimiz (a.s.v.);

  • ” Siz şehid’i nasıl biliyorsunuz? deyince sahabe “Ya Rasülellah Al­lah yolunda öldürülenlerdir şehid” dediler.
  • Peygamber efendimiz de “o takdirde benim ümmetimin şehidi az olur” dedi.
  • Sahabe peki kim şehirdir? Ya Rasülellah deyince
  • Peygamber efendimiz “Allah yolunda öldürülen şehittir. Allah yo­lunda ölen şehittir. Vebadan ölen, iç hastalığından ölen şehittir.” buyur­muştur.[280] Buna benzer hadis-i şerifler çok. Orada çeşitli şekilde yanarak ölen mü’min, denizde boğularak ölen mü’min, şifası henüz mevcut olmayan hastalıktan ölen mü’nıin şehittir. Çünkü şifasız hastalık olmadığı konu­sunda hadis-i şerif var. Peygamber Efendimiz’in yanarak ölen, boğularak ölen şehittir. Doğum üzerine ölen şehittir. Karın ağrısından ölen şehittir gibi hadis-i şeriflerine göre, o gün için karm ağrısı dediğimiz şey nasıl bir hastalıktır bilmiyoruz ama o gün şifası yokmuş. Bunlar şehit sevabı alır­lar. Şehit muamelesi görmezler. Yani elbiseleri kefen olur denmez. Yıka­nıyor, namazları kılınıyor, defnediliyor ama Allah katında bunlar şehit sevabını alırlar diyor Peygamber Efendimiz (a.s.v.).

Bir hadis-i şerifte de, insanların fesada uğradığı bir zamanda sünneti­me sarılan kişi de yüz şehit sevabı alır deniliyor.

Pekiyi şehit niçin şehit oluyor? Sünneti seniyyenin ayakta durması için yani asıl olan şehit olmak değil, gaye şehit olmak değil, gaye Al­lah’ın ve Rasûlü’nün ahkamının ayakta kalmasını sağlamaktır. Bunu sağladımı bir kişi şehit olmasa da sevabını alıyor. Şehit olursa da sevabını alıyor. Yani gaye Allah’ın ahkamının hakimiyetini sağlamaktır.

Mişkat’ın şerhi Mirkat’ta rivayet edilmiş 2. cildin 303. sahifesinde Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Bir devlet başkanı bir kişiyi hapseder ve ona zul­mederse hapishanede iken o da ölürse o da şehittir .

Allah yolunda hicret eder ve sonra da öldürülür veya ölürse, Allah onları güzel azıklarla rızıklandırır.[281] Ayet-i kerîmesinden yola çıkarak Hz. Ali (r.a.) bu sözünü söylemiştir.

Ve zalim sultanlara karşı da hakkı söylerken öldürülenlerin şehit ol­duğunu da ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bize bildirmiştir.[282]

Allah (c.c.) Muhammed sûresinin 4, 5, 6. âyet-i kerimelerinde; şöyle buyurur: Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları katiyen boşa gitmez. Allah onlara hidayet verir, işlerini düzeltir ve onlara tarif ettiği cennete kor.

Şöyle bir soru sorulabilir. Allah (c.c.) kendi dinini kendisi korusa ya! Allah (c.c.) diyor ki, doğru Ben dileseydim kendim kâfirlere galip ge­lirdim. Kâfirleri yaratmazdım. Kâfirleri dileseydi Allah (c.c.) tamamını imana sokuverirdi. O zamanda imtihan denen şey ortadan kalkıverirdi.

Ancak, bir kısmınızı diğerinizde imtihan etmek için diyor Allah, (c.c.) Yoksa kendisi de galip gelirdi, mülkünde kullan üzerine.

Allah yolunda öldürülenler için, Allah sizin amellerinizi boşa çıkar­maz. Onları doğru yola iletir ve işlerini de düzeltir. Ve onları Cennete kor. Nasıl bir Cennet? Onlara tarif ettiği Cennete kor. Mânâsı da veril­miş.

Arfe: arabın dilinde en güzel kokunun adı arfe imiş. Onlara koklattı­ğı Cennetine kor mânâsı da verilmiş.

Hani sahabe Bedir’de, Uhud’ta bazı müslüman şehitleri anlatıyor: “Sanki Cennetin kokusunu almışta o tarafa koşarmış gibi koşarken gör­düm, sonra da şehit edildiğini gördüm” diyor. :

Yani insan bir şeyde sağlam bir bilgi elde edinecek olursa o bilgi edindiği şeye doğru yürür, koşar ve onu elde etmek için gayret eder. San­ki kokuşunu almış gibidir. Günümüzde de deriz; bu paranın kokusunu al­mış. Bu o tarafa gidiyor paranın kokusunu almış diyorlar. Ne olur paranın kokusunu aldıktan sonra varır elde eder. Ne yapar para? Belirli şeyleri sağlamada yardımcı olur. Ama günümüzde bir kısım insanlar var ki, para bitmiş adamlar için. Adamın harcıyacak yeri kalmamış. Para bol ama pa­rayı harcıyacak yeri kalmamış. Bu sefer paradan geçmişler, başka şeyle­rin peşindeler. İnsanın iç dünyası para ile doyurulmuyor. O doyumsuz yaratılmış, o ancak Rabbin Cennetine, Rabbin rızasına varınca doyum sağlar.

Onun için günümüzdeki insanlar doyumlarını sağlamak için paraya doğru koşmuşlar ama, para da onlara doyum sağlamamış bu sefer başka yollar aramaya koyulmuşlardır.

Şehit, bir hadis-i şerifte de ifade edilmiş Peygamber Efendimiz tara­fından, karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyarsa bir insan, şehit olan insanda o acıyı duyar.[283] Biz, Filistin’de oğlunun ölmüş cesedi yedirilen kadının sonra da iş­kence edilerek öldüğünü duyunca tüylerimiz ürperiyor. Veya önce kolları kırılan, sonra ayaklan kınlan, sonra burnu kesilen insanları duyunca yü­reklerimiz hopluyor bize acı veriyor. Zannetmiyorum bize verdiği acı kadar o şehidimiz acı duysun. Zannetmiyorum değil, Peygamber Efendi­miz (a.s.v.), bir karıncanın ısırması esnasında acı duyulduğu kadar ancak acı duyar diyor şehidimiz. Yusuf Aleyhisselam in güzelliğine bakarken ellerini kesen kadınların acısını hissetmedikleri gibi şehidler de ölürken acı hissetmezler.

Onun için biz şehitlerimize acımıyoruz. Onlara rahmet okuyoruz; Şe­hit olmak da gaye değil diyoruz. Allah’ın ahkamının hakim olması gaye diyoruz. Hazineyi elde etmek için harabeyi yıktıkları gibi, iki dünyam güzelleştirmek için şehid olmak gerekirse severek gidilir. Ama o gayeye yürünürken önümüze yol çıkmış veya deniz çıkmış veya İbrahim’in ateşi gibi bir ateş çıkmış veya Yusuf (a.s.)’ın hapishanesi gibi bir hapishane çıkmış hiç önemli değil. Ya geçeriz veya geçeriz.[284]

(155) Sizi elbette biraz korku, açlık ve biraz mallardan, canlar­dan ve meyvelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenlere müj­dele.

Bu yol dikenli olduğundan dolayı Allah (c.c.) bu dünya yolunda çe­şitli vesilelerle imtihan edeceğini ifade ediyor.

Biz sizi imtihan edeceğiz. Korkudan azıcık bir şeyle, çok küçük şey­lerle imtihan edeceğiz. Korkudan bir şeyle sizi imtihan edeceğiz. Korku çeşitli. Rabbim korku demiş bitirmiş. Alimlerimizin bir kısmı: “Allah korkusuyla imtihan edeceğiz” diye anlamışlar. İmam-ı Şâfi Hz.lerinin ka­naati bu. “Allah korkusuyla imtihan edeceğiz” diyor. Ama âlimlerimiz yalnız bununla kalmamış. Düşman korkusuyla imtihan edeceğiz, rızık korkusuyla imtihan edeceğiz, evlat korkusuyla, avrat korkusuyla, mal korkusuyla imtihan edeceğiz.

Yani çeşitli İslâmî hizmetlerin içine girecek olursan “Sen kanşma bu işlere! Bak işte çeşitli insanlar Müslümanların üzerine yürüyorlar. Eğer Müslümanlar biraz güçlenecek olursa yetkililer şöyle şöyle yapıyorlar. Mal varlığı gidiyor, makamı gidiyor, adamın rütbesi sökülüyor, zindana atılıyor, memuriyetinden oluyor. Yahu etme eyleme bu işlere girme. Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı deyiver geç” diye öğüt veriyorlar. Peki ayıya dayı diyecek olursak ne oluruz biz? Ayı olmayız ama ayının yeğeni oluruz. Ama büyüyünce ayı oluruz tabi.

Onun için korku çeşitlidir. Her insanın da korkusu kendine göredir. Bir adamı korkuturken sakın ha ne yapacağınızı söylemeyin. “Sana yapa­cağımı bilirim” deyin yeter. Çünkü o zaman o, en fazla korktuğu şeyi ak­lına getirir. “Yahu bu bunu yapar mı yapar” der. Halbuki siz ona şunu ya­parını” derseniz belki o konuda korkusu yoktur adamın. Sizce büyüktür o. Sizin söylediğiniz aslında O sizin korktuğunuz şeydir. “Sana şunu ya­parım” dediniz mi o sizin kendi korktuğunuz şeydir. O ise ondan kork­muyor.

Onun için Yusuf sûresinin tefsirinde Peygamber Efendimiz (a.s.v.), düşmanın hatırına -geimiyen şeyi hatırlatmayın diyor.[285]

Yakub’un oğulları da Yusuf a ne yapacaklarım bilmiyorlardı. Ama onlar giderken “Yusufu kurdun yemesinden korkarım” dedi. Bu sefer oğullarmmda aklına o geldi. Böyle böyle yapalım dediler.

Öyleyse konuşurken, basında çeşitli yerlerde yazılar yazarken, kon­feranslar ve seminerler verirken “Vay şu imansızlar, Yahudiler, komü­nistler, masonlar şunu şunu yapacaklar bize” diye yazı yazmayın. Ada­mın aklına geimiyen şeyi aklına getiriyorsunuz. Yaptıkları teşhir edilir ayrı. Yapmadıkları konusunda bunlar şunu da yapar, bunu da yapar dedi­niz mi adama en korktuğunuz tarafları göstermiş olursunuz. Ve o adam onun üzerine yürür.

Allah’dan başka kimseden korkmayacağımız konusunda zaten hemen biraz yukarda 150. âyet-i kerîmesinde onlardan korkmayınız, Ben’den korkunuz buyuruyor Allah (c.c).

Korku ile imtihan edeceğiz, açlıkla imtihan edeceğiz, mallardan ek­siltmekle, canlardan eksiltmekle, meyvalardan eksiltmekle sizi imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdeler olsun diyor Allah (c.c).

Şimdi imtihan edeceğiz derken bizim bildiğimiz imtihan şu. İmtihan eden, imtihan ettiklerinin durumunu bilmediği için imtihan eder, Allah (c.c.) için böyle bir şey söz konusu değildir.

Bu şuna benzer demişler âlimlerimiz; Benim bir oğlum var altı ya­şında, yedi yaşında. Merdivenleri çıkarken diyor ki, Ben senden çabuk çı­karım baba. Ben de çıkamazsın diyorum, o da çıkarım diyor. Merdiveni çıkarken bir yarış ediyoruz. Aslında çıkamıyacağını biliyorum ben onun. Ama onunla imtihana giriyorum ben yine. Koşuyoruz. Neticede onun çı­kamadığını gösteriyorum ama arada bir de onu çıkarıyorum yani ben ge­ride kalmış oluyorum.

Rabbim dese ki bize, bu nimetleri yiyorsunuz, şükür de ediyorsunuz. Pekiyi vermesem ne yaparsınız? Ya Rabbi vermesen de şükrederiz Sana biz. Versen de şükrederiz.

Rabbim dese ki; “Vermesem biraz yan çizer gibisiniz.” “Çizmeyiz ya Rabbi.” Olur mu öyle şey! Sen bizi yaratıyorsun, Sen bizi yönetiyorsun, bize her şeyi veren Sen’sin. Darlıkta da bollukta da Sana ibadetimizi ya­parız ya Rabbi demeliyiz aslında.

Allah (c.c.) diyor ki, Ben sizin ne yapacağınızı biliyorum ama, sizin hakkınızdaki bilgimi size göstermek üzere imtihan ediyorum.

Bugün inkarcılar şöyle der. “Efendim Allah (c.c.) madem biliyordu, imtihana gerek yoktu. Dünyaya getirmesine gerek yoktu. Bu adam gavur olacaktır. Şu adam Müslüman olacaktır. Ben biliyorum bunu haydin ahi-rete ordan Cennete veya Cehenneme deseydi.” Öğretmen deseki sene so­nunda haziran ayında ”çocuklar bakın, hepinizi sekiz ay okuttum. Sekiz ay neticesinde kimin sınıfı geçeceğini, kimin geçemiyeceğini biliyorum. İsterseniz şu haziran sıcağında imtihan zahmetine girmenize gerek yok. Şunlar şunlar geçecek, şu dört arkadaşınız kalacak” dese. Geçenler razı olurda, geçemeyenler “yahu hocam sen imtihanını yap derler. Biz çalışı­rız sabaha kadar uyumayız. Yinede imtihana gireceğiz” derler. Ve giri­yorlar hakikaten o dört kişi kalıyor. Ama itiraz hakları var. Hocam bizi niye bıraktın derse kâğıdını karşısına çıkarıyor bak, beş soru sordum beşi de cevapsız kalmış veya dördü cevapsız kalmış.

Allah (c.c.) de bu dünyadan, öbür dünyada bizim itirazlarımızı kes­mek için imtihan ediyor. Mesela bizi hiç dünyaya getirmeden ben sizi bi­liyorum, şunlar iyi olacaktı, şunlar kötü olacaktı, dese öbür dünyada kâfirler, bizi dünyaya getirseydiri biz de aynen onlar gibi yapardık diye­bilirlerdi.

Şimdi dünyaya getirdi. Herkesin imtihan defterleri de yazılıyor. İmtihan sahası da dünya, imtihanın sahası altıyla üstüyle dünya. İmtihan ko­nuları sorularımız, Ailemiz, çocuklarımız, paralarımız, mallarımız, mülk­lerimiz, canlarımız ve kazançlarımız ve çevremiz bunlarda imtihan soru­ları olarak verilmiş.

Enfal suresi: 28. ayetinde Bunlar imtihandır buyuruyor Allah (c.c.)

Mallarınız ve canlarınız, burada da korkularınız, ‘açlıklarınız, malları­nız, canlarınız, meyveleriniz sabır konusunda imtihan sorularıdır. Bolluk verir şükredesiniz, zorluk verir sâbredesiniz diye. Sabredenleri müjdele diyor Allah (c.c).

Onlar öylesine sabredenler ki;[286]

(156) Onlara bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’a aitiz ve elbette O’na döneceğiz” derler.

Biz bunu yalnız Ölüm haberini duyduğumuzda okuruz, ama her yerde okunabilir. Başımıza gelen herhangi bir olumsuz halde, hoşa gitmeyen hallerde veya olumlu hallerde de her halükârda dilimizi buna alıştırı-versek Biz Allah’a aitiz o yarattı bizi yine ona döneceğiz, dedikmi o be­lanın, musibetin ağırlığı da üzerimizden gidiverir.

Çok sevdiğiniz çocuğunuz, babanız veya anneniz vefat etmiş hani nerde ise beyniniz çatlıyacak, kafatasımz atacak öyle bir durumda bir adamın gelip inna lillah demesi kaynamakta olan bir suyun üzerine bir bardak soğuk suyun dökülmesi gibi bir şeydir. Adamı huzura kavuşturur. Onun için Allah (c.c.) buyuruyor;

Allah’ın zikriyle kalbîer huzura erer.”[287]

Sizin içinizden mücahit olanları ve sabredenleri ortaya çıkarmamız için biz sizi imtihan edeceğiz diyor Allah (c.c.)[288]

Bütün bu harplerin, gaspların, şehitliklerin;

Enfal suresi 37. ayetinde İyi ile kötüyü,, temiz ile pisi biribirinden ayırt etmek için olduğunu ifade ediyor. Nasıl ki ateşin içerisine demir atı­lıyor ve orada demirin pisliği yanıyor da., saf demir ortada kalıyorsa, ba­zen belâ ve musibetler de iyi dostlarla, kötü dostları birbirinden ayırıyor. Hani “iyi dost kötü günde belli olur” diyoruz ya, iyi mü’minde zor günler­de belli olur.

Allah (c,c.) iyi mü’minleri ortaya çıkarmak için bazen mü’minlerin de başına belâ ve musibetler veriyor. Şu son yüz seneden beri Müslümanla­rın belâ ve musibetlerden kurtuiamayışınm sebebi için beri Allahû A’îem bizi Allah (c.c.) yine rahmetiyle, keremiyle ve lutfuyla bizi temizliyor di­yorum. İçimizdeki pislikleri temizliyor Rabbim. O pisliklerimiz de temiz­lendikten sonra belki belâ ateşinde, zillet ateşinde temizlendikten sonra izzete doğru tekrar yöneltecektir. Yöneltme konusunda da bizim gayreti­mizin çok üstünde Rabbimin lutfu görülmeye başlamıştır.

Bu günlerde gazete okuyacak olursanız, Bir yazar şöyle yazıyor;

“Düne kadar bir çok adam tanıyorduk (………….) “Amerika evine git diye”

bağırıyordu. Aynı adamlar şimdi köşelerinde yazı yazarken veya salon­larda konferanslar verirken “aman Amerika gitme” diye bağırıyorlar. Ni­ye eskiden git diyorlardı? Gidersen komünistlik gelecek git diyorlardı. Şimdi komünistlik geîmiyecek bitti. Bunu da yine imansızlardan birisi diyor. Onun insaflılarından biri. Amerika’ya ne olur gitme diyormuş. Ni­ye? gidersen şeriatçılar gelecek. O yazar devam ederek “Amerika’nın bitişiğinde Küba, komünistliği övüyor gidiyor ama yanıbaş;nda Trinidad da müslümanlar yerlerini almaya başladılar. Amerika’nın arkasından vurmak üzere müslümanîar yönetime el koydular” diyor. “Trinidad da % 6lık müslüman nüfus devlete hakim olacak olursa Allah korusun böyle bir şe­yi düşünmek bile istemiyorum, düşünmek istemiyorum” diyor. Düşünür­se adam kara kara rüyalar görecek sabaha kadar. Ama biz onlara ak gün­ler göstereceğiz İnşallah. Yani umduklarının da ötesinde çok şeyler gös­tereceğiz.

Onlar sabredenler musibet geldiğinde «inna Hilalli ve inna ileyhi raciun» derler. Rabbine yönelirler ve ondan gelip O’na döneceğini hatırla­yınca musibetin ağırlığı giderilmiş oluyor. Musibetin ağırlığı giderilince de hani insan yükünü atınca yola daha süratle gittiği gibi o musibet onu alıkoymak yerine ona kamçı vazifesi veya demirin kirini götüren bir te­mizleme ameliyesi oluyor.[289]

(157) Allah’ın mağfiret ve rahmeti onlaradır. Ve doğru yoia erenler de onlardır.

İşte bu belâlara, musibetlere sabredenler korkuyu aşanlar, açlıkla, mallarının, canlarının veya meyvelerinin eksilmesinden imtihanı kaza­nanlar ve Rabbinden gelip Rabbine döndüğünü anlıyan ve bu yolda hare­ket edenler; Onlar üzerine Rabbinden mağfiret vardır. Allah’dan rahmet vardır. İşte doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır. Hidayete erenlerde on­lardır diyor Allah (c.c).[290]

(158) Şüphesiz “Safa” ile “Mcrve” Allah’ın şiarından (işaretle-rinden)’dir, Kim Beyti hac eder veya umre yaparsa “Safa” ile “Merve”yi tavaf etmesinde ona bir sakınca yoktur. Kim de gönülden iyilik yaparsa, şüphesiz Allah, şükrün karşılığını veren ve bilendir.

Safa ile Merve Allah’ın şiarından, şiarlarından bir şiardır. Alâmetle­rinden bir alâmettir.

Safa ile Merve Kâbe-i Muazzama’nın hemen şimdi içinde kalmış iki tepenin adı. Burası tâ Hz. İbrahim (a.s.)’dan beri sa’y yeri olarak kullanıl­mış. Orada Müslümanlar hacca gittiklerinde yine sa’y yaparlar.- Şöyle böyle 750 metre veya 500 metre uzunluğunda. Safa Tepesinden başlayıp Merve’ye doğru yürürler. Belirli bir yerinde de hafif koşar gibi hervele yaparlar. Hz. İbrahim (a.s.)’dan beri orasının kutsiyeti devam etmiş. Za­man içerisinde Allah (c.c.)’a olan imanlarını yitirenler kendilerine çeşitli vesilelerle putlar edinmişler, derken bir aşk tanrıçası da icat etmişler (İsaf ve Naile diye bilînen)bu iki putun birini Safa Tepesine birini de Merve Tepesine koydular. Tapınmalarına yine Mekkeli müşrikler devam ettiler. Derken Allah (c.c.) peygamberini gönderip Mekke’de hakimiyeti de elde ettikten sonra, orada yine cahiliyye döneminde olduğu gibi sa’y yapılacak mı yapılmayacak mı? O putların olduğu yere gidilecek mi gi-dilmiyecek mi? gibi sahabe arasında konuşmalar devam ederken Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmeyi indiriyor.

Safa ile Merve Allah’ın alametlerindendirler. Kim Kabe’yi Allah’ın Beytini ziyaret eder, hac veya umre yaparsa, ikisini tavafa meyletmesin­de bir günah yoktur. Tavaf etmesinde bir günaha meyletme yoktur. Cü-nah meyletme mânâsına geliyormuş Arab’ın dilinde. Burada cünaha mey­letmek yoktur. Cünah aynen bizim Türkçe’ye geçmiş, günah olarak geç­miş. C harfiyle Cünah, Türkçe’ye geçerken de günah olarak geçmiş. Arab’ın dilinde Cünah meyletmek mânâsına gelir.

Onlar eğer barışa meylederlerse sen de barışa meylet Enfal: 61 mânâsmdaki âyet-i kerîmede de ifade edilmiş.

Burada…O günaha meyletmek yoktur. Yani günah değil­dir. Buradaki anlam tavaf etmeleridir.

Kim hayırda nafileyi fazlaca yapacak olursa Allah onların şükrünü kabul eder, yaptıkları her şeyi bilendir buyuruyor Allah (c.c).

Malum Kâbe-i Muazzama’da Müslümanların hepsi Kâbe-i Muazza­ma’nın etrafında tavaf ederken. Hacerü’l-Esved’e de sünnet olduğu için değer istilam ederler. Değmede yarış ederler. Değmek belki bu günlerde çok sıkışık olduğu için mahzurlu olabilir. Ama efendimiz geriden de isti­lam etmiş, yani elini işaret yapmak suretiyle değmiş gibi olmuş. Bize Kâbe-i Muazzama’da bütün müslümanların tutacağı yerin tek olduğu fiili tatbiki olarak öğretiliyor. O da Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm ki; Allah’ın ipi olan Kur’ân-ı Kerîm’e sımsıkı sarılmamızı emretmiş.[291] Tutulacak yer tek. Bütün maddi ve bedenî gücü yerinde olan müslümanlar orada eğitimden geçiriliyor. Tutacağınız yer tektir. Allah’ın ipine sanlın deniliyor.

Sonra atılacaksa, eğer kurşun sıkılacaksa o da bir tek yerde yapılır: Cemaatla şeytan taşlanan yerde bu tatbiki olarak öğretilmiş oluyor. Orada miskinlik yok. Orada ibadetiniz koşarak yapılan ibadettir. Yani koşmak ibadettir. Safa ile Merve arasında belirli yerlerde yürünüyor, belirli yere gelince de koşuluyor ki, buna hervele deniliyor. Orada hervele yapmak yani biraz koşar gibi yapmak da ibadetimizden sayılıyor. Yani miskinlik yok. Koşarak, yürüyerek, tavaf ederek yatarak, uyuyarak ve yan üstü du­rarak veya oturarak Allah (c.c)’ü her halükarda zikretmek isteniyor bizden.[292]

(159) Biz Kitapta insanlara apaçık bildirdikten sonra, indirdiği­miz açık delilleri ve doğruyu gizleyenlere hem Allah la’net eder ve hem de la’net edebilenler eder.

Yukarda geçmişti; zaman içerisinde Yahudi hahamlarının ve Hıristi­yan papazlarının Allah’ın âyetlerini insanlardan gizlediklerini.Bir kısmı gizliyor,bir kısmı kelimelerin yerlerini değiştiriyor, bir kısmı mânâsını değiştiriyor, bir kısmı ona ilave ediyor, bir kısmı ondan çıkartma yapıyor, bir kısmı hak ve batılı hani bu dışı şeker olan içi ilaç olan zehir olan şeyler gibi karıştırıyor. Bunların hepsine ait ayrı âyet-i kerîmeler,var. Böyle­ce hepsinin gayesi, Allah’ın muradının insanlara ulaşmasını engellemek yani gizlemek. Gizlemeden gaye ise, belirli çıkar çevrelerine hizmet et­mek oluyor.

Allah (c.c.) bu Allah’ın âyetlerini gizleyenlere Allah’ın lanetini, vere­ceğini bildiriyor ki lanetin Türkçe karşılığı Allah’ın rahmetinden uzak kalmak oluyor, Allah’ın rahmetinden uzak kalırlar onlar. Yani, mağfiret­ten uzak kalırlar. Ve onun Allah’ın rahmetinden uzak kalması için diğer melekler ve cinler ve insanlar da Rabbime dua ederler. Onun uzak kalma­sı için dua’ederler ki âyet-i kerîmede buna lanet denilivermiş.

Günümüzde Allah’ın âyetlerini gizlemek 1. Belirli otorite güçler ta­rafından mânâsını anlayıcı hareketi engellemektir. Mesela bu memlekette yıllarca Arapça okutmayı yasak etmişler. Sırf gaye Kur’ân’in, anlaşılması­nı engellemektir. Halen Türkiye’de İngilizce kurs açarsanız müsade der­hal verilir. Almanca; Fransızca kurs açarsanız müsade derhal verilir. Arapça kurs açmaya kalkarsanız müsade almanız mümkün değildir. Ke­sin biliyorum bunu. Çünkü uğraşan arkadaşlarım oldu. Kesinlikle; resmî müsade etmiyorlar. Göz yumuyorlar ayrı. Göz yumuyorlar fakat resmen eline bir belge verip İngilizce kurs gibi o kursta aranan şartlan yerine ge­tirdim. Müfettişleriniz gelsin teftiş etsin ve bana ruhsat verin denildiğinde bu ruhsat verilemiyor. Kanunî engel var.

Ama, Arapça konuşan insanlar var. Arap ülkeleriyle ticarî münase­betler var. Yani bu dile de ihtiyaç var. Olsun onlar Kur’ân’ın anlaşılma­sından endişe ediyorlar. Onun için engelliyoruz diyorlar. Gizlemenin bir yolu bu. 2.si bilenler var. Yani çeşitli vesilelerle Kur’ân-ı Kerîm’in dilini öğrenmiştir, anlamıştır, ama söylediği takdirde bazı çıkarları zedelene­cektir. Allah’a sığınıyor. Ya Rabbi benim gücümün içinde değil bu diyor. Sen de:

Kişileri gücünün tahammül edemiyeceği şeyden sorumlu tutmaya­cağım demişsin. Benim gücüm zayıf onun için söyliyemi-yorum filan diyor. Ama adam kendi çıkarları için dağlan deviriyor En ol­mazları olur yapıyor. Bif çok adamı aracı yapıyor. Bakanlık seviyesinde işleri bitirtiyor. Orada gücünü gösteriyor, ama Allah’ın âyetlerinin insana duyurulmasında gücünün yetmediğini ileri sürerek, Allah’ı kandırma tara­fına gidiyor.

Bir kısmı da diyor ki,” şimdi söylemiyeyim. Şimdi asistanım, doktor olunca söylerim”. Doktor oluyor. “Doktor olunca söylersem doçent yap­mazlar” diyor. Doçent oluyor. Yahu kardeşim hadi bir şeyler söyle bak talebeler de vermişler. Hocam’ profesör olunca diyor. Profesör oluyor de­kan olayım fakültenin tam yönetimini elime alıverdin mi o zaman istedi­ğimi yaparım diyor. Dekan oluyor adam “hadi kardeşim” “Hocam rektör­lük” tam üniversiteye hakim olabilmen için rektör olmak lazım. Rektör olabilmek için de müslüman olduğunu çaktırmamam lazım derken Azrail geliyor ve diyor ki yaşım aldın, alacağın vereceğin nefes de bitti. Yiye­ceğin ekmek de bitti. Cehenneme odun lâzım hadi bakalım. Firavun’un altındaki suyu biraz soğumaya yüz tutmuş diyerek gönderi veri yor Öbür tarafa.

Onun için gizlemenin yolları çeşitli olmuş tarih boyunca. Bildiğimizi her yerde, her türlü insanın huzurunda söyleyeceğiz, yani her makamın kendine göre sözü vardır derler ya, o makama uygun söz içersinde müna­sip bir dille hakkı söylemekten geri durmıyacağız.

Efendimiz, Hakkı söylemiyen kişileri dilsiz şeytan olarak tarif etmiş.

Ben bu güne kadar yapamadıydım. Benim yanımda dinime şöyle, bir sataşma oldu da sesimi çıkaramadıydım. Doğrusunu benden sordular da renk vermiyeyim diye geçiştirdiydim. Şimdi tevbe ettim ne yapayım der­seniz, yani yaptığıma geçmişime pişman oldum, dersek Rabbim bir kapı kapatır, on kapıyı açar. Onun için tövbe edelim.[293]

(160) Ancak tevbe eden, yaptıklarını düzelten ve öğrendiklerini açıklayanların tövbelerini kabul ederim. Ben tevbeleri çok kabul eden, merhamet edenim.

Allah’ın lanetinden kurtulanlar tevbe edenlerdir. Tevbe etmek yeterli değil yalnız. Eskiden bozduğunu düzeltenler den olacağız, yani geçmişte bozduğumuzu düzelteceğiz. Apaçık ortaya koyanlar, açıklayanlar, işte onların tevbelerini kabul ederim ve Ben tevbeleri çok kabul eden ve de merhamet edenim buyuruyor.[294]

(161) Küfredip kâfir olarak ölenlere “gelince, Allah’inrmeleklerin ve insanların hepsinin la’neti işte onlaradır.

Allah’ı ve onun indirdiği ayetleri ve onun gönderdiği Peygamberleri inkâr, eden gizleme tarafına giden kişilerden bahsediliyor. “Küffarın” Türkçe karşılığı gizleyen manasınadır. Onun içindir ki Arap çiftçiye de kâfir der. Toprağın içinde buğdayı gizlediğinden dolayı. Küfretmek giz­lemek demektir. Biz de yani Türkçede. Bu bana küfretti derken onun an­lamı sövdü demektir. Küfretmek Arabın dilinde gizlemek manasına geli­yor. Yani bu adamlar aslında Allah’ın varlığını biliyorlar, birliğini de bili­yorlar. Fakat çıkarlarına ters düştüğünden dolayı bilmemezîikten, görme-mezlikten geliyorlar. Onun için kâfir kelimesi bunlara kullanılmıştır.

Kâfir olanlar, kâfir olarak da ölenler, işte onlara Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların la’neti vardır. Allah’ın la’neti, meleklerin laneti ve bü­tün insanların la’neti onlar üzerinedir. Kâfir olan ve kâfir olarak ölenler içindir diyor Allah (cc).

Buna benzer bir mana 159. ayette de geçmişti.

Allah’ın apaçık olarak indirmiş olduğu âyetleri gizleyenler için de bir la’net vardı. Orada yektümüne diyor Rabbim. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’in-de indirdiklerini insanlardan gizleyenlere, veya bir zamanlar Tevrat’ın âyetlerini insanlardan gizleyenlere, İncil’in ayetlerini insanlardan gizle­yenlere, o gizleyenler6 Allah’ın ve lanet edebilen herkesin laneti olsun diyor.

Bu ikisini mukayese ettiğimizde, kâfirin la’netinden, Allah’ın Kitabındaki âyetleri gizleyen kişinin la’netinin daha fazla olduğunu görüyo­ruz.

Burada kâfirler için Allah la’net eder, melekler la’net eder, insanlar la’net eder diyor.

Fakat öbüründe ise yani yukarıdaki 159. âyet-i kerimede ise Allah la’net eder. La’net edebilen her şey ona la’net eder. Kimdir bu lanet eden­ler? Hani burda zikredilmeyen cinler vardır. Onlar la’net eder. Hayvanlar la’net eder, nebatat la’net eder, denizdeki balıklar, havadaki kuşlar herkes her şey ona la’net eder.

Niye onunki daha fazladır? Çünkü kâfirlerin de kulaklarına Allah ke­lamının varmasını engellemiş oluyor onlar. Yani Allah’ın âyetlerini gizle­yenlerin cürmü, suçu kâfirlerin suçundan biraz daha fazla oluyor. Mesela bir adam düşünün ki, kâfir fakat bilgisizliğinden kâfir. Yani İslâm ona ulaştırılmamış. Fakat onun bitişiğinde aynı dairede yan yana oturmakta veya karşı karşıya oturmakta Müslüman diye bildiğimiz bir adam var. On sene beraber kalmışlar ve bunun Müslüman olduğunun farkına varama­mış öbür adam. Ve bu adam ona bir tek kelimeyi duyurmamış. Bu adam­la öbürünü ikisini beraber aynı Cehenneme gönderirler. Ve bunun yeri bi­raz daha derinde olur.

Onun için Allah (cc), Allah’ın âyetlerini gizleyenlerin cürmünün, Al­lah’ın âyetlerini inkâr edenlerinkinden fazla olduğuna işaret ediyor bu ifa­deyi kullanmakla.[295]

(162) O la’nette ebedî kalıcıdırlar. Onlardan azap hafîletilmez ve yüzlerine de bakılmaz.

Orada ebedi kalırlar, azapları hafifletilmez, onlara bakılmaz da diyor. Yani onların azapları hafifletilmez. Bakılmaz da derken hani bunu Türkçede kullanırız. “Yüzüme bile bakmadı” diyoruz. “Yüzüme bakma­dı” cümlesi illâ bakmayı kasdetmiyor. Yani yardım elini uzatmadı, para göndermedi, mektup göndermedi, beni kurtarmak için uğraşmadı hepsini birden ifade etmek için yüzüme bakmadı kelimesini kullanıyoruz.

Ve burada da Allah (cc), o kâfir olanların Cehennemde ebedi olduk­larını ve onların yüzlerine de bakılmayacağını, bakılmıyacağmdan kasıt şöyle bakmaktan ziyade yani orada hiçbir şekilde onlara serinlik verilmi-yecek ve rahatlatıcı hiçbir haber veya görüntü de onlara gösterilmeyecek­tir.

Peki başkası onlara yardım edebilir mi? Mümkün değil.[296]

(163) Sizin ilahınız tek bir ilahdır. Ondan başka ilah yoktur. Esirgeyendir. Bağışlayandır.

Sizin ilâhınız bir tek ilahdır. O gün mülkün sahibi kimdir? Mülkiyet kime aittir? Tek olan ve herşeyi otoritesi altında tutan Allah (cc)’e aittir diyor. Allah (cc) şu [297]

Sizin ilahınız bir tek ilahdır. Yani sizi yaratan,vsizi yaşatan ve sizi yöneten birdir. AJlah’dan başka ilah yoktur. Ondan başka ilah yoktur. O Rahmandır. Yeryüzünde mü’minle kâfir.ayırımı yapmadan havayı, suyu, kam, teni, bedeni, tırnağı, saçı, başı, kolu verir. Evlat verir, mal verir. Ama Rahimdir. Ahirette mü’minle kâfiri birbirinden ayırt eder. Suçlu ile suçsuzu, zalimle mazlumu ayırd eder. Herkesin durumuna göre orada muamele eder.

Lâ ile nefyi vücud etse eğer bir münkir

Yine Mevîâya döner kurtulamaz illadan

Bunun tefsirini daha Fatiha’mn başında açıklamıştık.[298]

(164) Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle, denizde yüzen gemide, Allah’ın indirdiği ve onunla yeri Öldürdükten sonra dirilttiği suda, yeryüzünde yaydığı her çeşit hayvanda, rüzgarları.ve gök ile yer ara­sında emre uymaya hazır duran bulutlan evirip çevirmesinde düşü­nen bir topluluk için deliller vardır.

Ayet iki türlüdür diyoruz: Birisi Teşrîî âyetler. Yâni Kur’ân-ı Ke^ rim’de okuduğumuz âyetlerdir.

Bir de Tekvînî âyetler vardır ki, tabiatta gördüğümüz ve görmediği­miz her şey. Gökyüzüne bakıp sayısız yıldızlar görüyoruz. Onlar Allah’ın âyetleridir. Bulutlar görüyorsunuz, Allah’ın âyetleridir.

Burada ifade edilenleri sayayım. Yerin ve göğün yaratılışı Allahfm âyetleridir. Gece ile gündüzün ardarda gelişi Allah’ın âyetleridir. Âyet, bir şeyin varlığına işaret eden şey. Delil yani yol gösterici manasında; Gece ile gündüzün ardarda gelişi bir yaratıcının varlığına delildir, âyettir. Öyle bir gece ile gündüz ki, devamlı gidiyor geliyor. Ayet-i kerimede;,.

Geceyi gündüze kotan Sen’sin. Gündüzü geceye katan Sen’sin.[299]

Öyle bir ayarlı ki bizim saatlerimizin hepsi kendine göre. Kendi başı­na hareket eder. Birbirine uymaz.

Ama Allah (cc), kâinatı yarattığından bugüne kadar bu saat düzenli işliyor. Bir saniye ileri gitmiyor, bir saniye geri kalmıyor Öylesine dü­zenli hareket etmesi için her şeyi bilen ve onu ayarlayan âlim ve mü­debbir birine ihtiyaç var ki o da Allah (cc) dür.

Yerin ve göğün yaratılışı diyor ki “beii Allah’ın varlığına ve birliğine şahitim.” Denizlerde gemilerin yüzmesi Allah’ın varlığına ve birliğine şahitiir. Çünkü o denizde o suyun onu kaldırma kanununu yaratan Allah (cc) dür.

İlim adamlarının bulduğu ise mevcut bir kanunu keşfetmektir. Nasıl ki ben şu âyeti okuyup mânâsını size tefsir ediyorum. Bir tabiat bilimcisi de tabiat âyetlerine bakıyor. O kanunu bize keşfediveriyor. Keşif açmak manasına. Yani orada var olan bir şeyi bize açıveriyor. Onun içindir ki onu da yaratan denizlerde o gemiyi yürüten Allah (cc) dür. Çünkü kanu­nu koyan O.

Mesela terzilerin pîri kimdir? İşte İdris (as) dır. Silah sanayiinin pîri kimdir? İşte Davud (as) dır, derler. Peki gemiciliğin pîri kimdir? Nuh (as) dur.

Dikkat ederseniz bütün meslek dallarının yani toplum için yararlı olan şeylerin öncüleri peygamberlerdir. Bu gerici, yobaz, din bilmez, di­yanet tanımaz, Allah’a inanmaz grup, dinime sataşırken bunları bilmedik­lerinden sataşırlar yani. Şu anda giydiği ayakkabıyı, giydiği elbiseyi, bin­diği gemiyi, gemi insanların arabadaki ufkunu da açıvermiştir, bütün bunların öncülüğünü yapıveren yine peygamberlerdir. Teknolojinin öncü­lüğünü yapanlar peygamberlerdir. ;

Gökyüzünden yağmurun yağması, yeryüzünde yağmurun yağmasıyla nebatatın dirilmesi otların, çiçeklerin dirilmesi de Allah’ın bu âyetlerindendir.

Suyun kanunu, yağmurun yağışının hesabını yapanlar diyorlar ki, yağmurun yağması taşın düşmesi gibi değildir. Yani eşyanın düşme ka­nununa tabi değildir suyun düşmesi diyorlar. Bize hesap ettirmişlerdi, or­taokul, lisede iken. Şu kadar yükseklikten, şu kadar hacimde, şu kadar ağırlıkta bir madde düşerse, yeryüzünde ne kadar etki yapar? Ne kadar zamanda düşer? Hacmi ile özgül ağırlığını hesap ettiriyorlar. Şu kadar za­manda düşer gibi hesaplar yaptırırlardı. Fakat bu kanuna tabi değildir diyorlar yağmurun düşmesi. Eğer yağmur o kanuna bağlı olsaydı adamın tepesine vurdu mu bayıltırdı diyorlar. Ama rahmet melekleri indirdiği için yumuşacık iniyor insanın üzerine okşar gibi yağmur yağıyor. Dolu hariç.

Ve o tabiat üzerinde hareket edene .Dabbe diyor. Şöyle kıpırdayan canlıya Dabbe diyor Arap. Kıpırdamasından dolayı. Canlı varlıkları da yeryüzüne saçıveren Allah (cc) dür. Bu varlıklar Allah’ın âyetleridir. De­nizin derinliklerindeki, dağların tepesindeki, karın içindekiler Allah’ın âyetleridir. Hani kar’ı çok yağan yaza kadar karların kalkmadığı, kar’ı bir iki sene duran yerde yaşıyan arkadaşlarımız bilirler ki, kar’ın içinde kurt olur. Kar için soğuktan içinde bir şey yaşamaz dersiniz ya. Kar’ın içinde kar kurdu olur, bembeyaz olur. Kar renginde olur. Kar’ın içinde Allah (cc) kurdu yaratıyor. Ateşin içerisinde de semenderi yaratıyor. O volkan­ların içersindeki lavların içinde semenderi yaratıyor.

Eskiden bizde tasavvuf edebiyatında kullanılırdı semender kelimesi. Yani aşk ateşinin içinden geçtim semender gibi filan derlerdi.

Bir gün televizyonda, bir belgeselde volkanı anlatırken işte bu lavla­rın içerisinde de semender diye bir kuş yaşar diyor Spiker. Ve onun da hareketini göstermeye çalışıyor.

Kar’ın içerisinde kurdu görüyoruz. Semerden bizzat görmedim. Tele­vizyondaki hariç, ateşin içindekini görmedik. Yani böyle uzun müddet yanan bir ateşi görmediğimiz için görmedik. Fakat edebiyatımızda var semender. Nasıl ki suyun içerisindekine inanıyoruz önada inanıyoruz. Hiç deniz görmiyen bir adama suyun içinde canlı yaşar deseniz adam der ki gel senin kafanı suyun içine sokalım 5 dakika durabilirsen ben de ina­nayım. Ama deniz kenarındakiler buna rahat inanırlar. Suyun içerisinde balık veya binlerce yaratık, karın içindeki kar kurdu, ateşin içindeki se­mender ve tabiatta rengiyle, kokusuyla, sesiyle birbirinden tamamen ayrı yapılarıyla ayrı olan Dabbe nin yaratılması ve yayılması da Allah’ın âyetlerindendir.

Bundan sonra canlılara bakarken Kur’ân âyetine bakar gibi bakaca­ğız. Nasıl ki Kur’ân âyetlerine bakınca tefsir etmeye çalışıyoruz. Tabiat âyetlerine bakarken de ya Rabbi bunu. acaba hangi hikmete binâen, insa­nın hangi derdine deva olsun diye, ne için yarattığının araştırılması yö­nünde ibretle bakılması gerekir. Bunlar çünkü Allah’ın âyetleridir. Ama kime göre? Aklı olan toplumlar için Allah’ın âyetleridir bunlar.

Zamanla âlimlerimiz ikisini de yani Kur’ân âyetlerim tefsirle meşgul­lerken, tabiat âyetlerini de keşifle meşgullerdi. Şimdi onların çocukları Kur’ân’ı kapatınca beraber tabiata da gözlerimizi kapattık. Dergilerde, ga­zetelerde, surda burda efendim cebiri Cabir b. Hayyam bulmuştu. Efen­dim tıpla ilgili İbni Sina şöyle yapmıştı diye onlarla Öğünmeye gidiyoruz. Bu öğünmeler bize fayda vermez ve bizi kurtarmaz.[300]

(165) İnsanlar arasında Allah’dan başkasını O’na ortak koşanlar ve onları Allah’ı sever gibi sevenler vardır. İman edenlerin Allah’a sevgisi ise daha kuvvetlidir. Zalimler, azabı görecekleri zaman bütün güç ve kuvvetin şüphesiz Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın gerçekten çetin azaplı olduğunu keşke bilselerdi.

İnsanlardan bir kısmı, Allah’dan başka Allah’a eş ilah edindiler. O or­tak edindikleri ilahı seviyorlar. Allah’ı sever gibi seviyorlar. İman edenle­re gelince onların Allah’a olan sevgileri daha şiddetlidir.

Şimdi burada dört türlü mana vermek mümkün ve hepsi doğrudur. Mealler fazla faydalı olmaz diyoruz ama tefsir okumak faydalıdır. Tefsir­ler daha açık bilgi verir. Yani dört yönünü de verir.

Meal; Allah’dan başka ilah edinenler onları Allah’ı sever gibi sever­ler der, bitirir.

Halbuki o ilahlarım severler. Allah’dan başka filan adamı ilah edini­yorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah’ı sevdiği gibi. Yani bu adamlar Allah’a da iman ediyorlar. Onun için Allah kelimesi kullanmış yani Al­lah’a inanıyorlar, Allah’ı seviyorlar. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyor­lar, ikisini beraber götürme tarafına gidiyorlar. Yani eşit seviyede tutu­yorlar. Allah ile Allah’ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilahî aştırıyor. Ona da sevgisi var. İkisini beraber seviyorlar. Onu sevdiği gibi seviyorlar diyor Rabbim.

Mü’minlere gelince, mü’minlerin ise Allah’a olan sevgileri daha şid­detlidir. Neden yine iki türlü mâna. Onların putlarını sevdiklerinden daha fazla severler Müslümanlar Allah’ı.

Günümüzde “yahu şu adamın batıl yolda mücadelesini Müslümanlar yapıverse” diyoruz. Seviyemiz o kadar düşükki kendi aramızda. Adam kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların insanlar üzerinde ha­kim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman da beri taraftan diyor ki, “Yahu bizim de imanımız, bizim de gayretimiz şu imansizınki kadar olsaydı.”

Rabbim öyle demiyor. Sizin Allah’a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse imanımız­dan şüphe etmemiz gerekiyor. Veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gere­kiyor.

Tabiatta sevgi hakimdir diye bir söz vardır, doğrudur. Çocuğumuzu sevdiğimiz için bağrımıza basıyoruz. Annemiz ve babamız yatalak hale gelseler, sevdiğimiz için onların her türlü zahmetini rahmet biliyoruz. Onlar da bizi çocukken aynı şekilde yemezken yediriyorlar, giyemezken giydiriyorlar, temizliğimize dikkat edemezken bizi temizliyorlar. Bir gün tam tersine dönüyor. Onlar yiyemezken biz yediriyoruz, giyemezken biz giydiriyoruz, onlar temizliğine dikkat edemezken biz dikkat ediyoruz.

Burada bu işe bizi teşvik eden onlara olan sevgimizdir. Eşlerimize olan sevgimiz, dostlarımıza olan sevgimiz bizi bir araya getiriveriyor. Birbirimizin işini gördürüyor.

Şimdi burada insan annesini sever, babasını sever. Bu dinidir ve sev­mesi gerekir. Ancak anneyi, babayı, eşi ve çocukları yaratan Allah’dır. Öyleyse Yaratanı daha fazla sevmek gerekiyor. O yaratmamış olsaydı ol­mayacaktı bunlar.

Ondan sonra Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’i sevmemiz gerekiyor ki, bir hadis-i şerifte: Bir kişi beni anne ve babasından daha fazla sevmedik­çe iman etmiş olmaz diyor.[301] Alimlerimiz bir parantez arası yapar orada/gerçekten imanı kâmille kemâl bir imanla iman etmiş olmaz. Hadisin metninde bu yok aslında. Yani kâmil bir imania iman etmiş olmaz diye bizi kurtarmak için terceme yapanları­mız bir ilave koyuyorlar orada.

Birinci derece Allah (c.c.)’ü, ikinci derecede Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’i seveceğiz.

Allah yarattı diyelim anamızı, babamızı, eşimizi, çocuğumuzu. Peki peygamberi niye sevelim? Çünkü anaya itaati da o öğretti. Eşe olan say­gıyı ve sevgiyi de o öğretti. Ve şu anda halkı müslüman olan ülkelerde, müslüman insanların hanımlarının temiz kalması fuhşa bulaşmaması, er­keklerinin temiz kalıp zinaya bulaşmaması, o peygamberin sünnetine bi­raz olsun sarılmamızdan kaynaklanmaktadır. Yoksa bizim kan olarak, can olarak, ten olarak bir Aîman’dan veya bir İngiliz’den veya Amerika-lı’dan farkımı^ yok. Bu imana sahip olmamış olsaydık Almanya’da bir Hıristiyan olarak dünyaya gelmiş olsaydık eşlerimizin ve çocuklarımızın başkalarıyla gezmesinden zevk alır hale gelebilirdik maazallah.

Onun için Peygamberi seveceğiz. Yani bize 1400 sene evvelinden vermiş olduğu talimatla çocuklarımızı tuttuğu için, temiz kalmasını sağ­ladığı için O’nu da seveceğiz. Rabbimden sonra seveceğiz yalınız. Kul ol­duğunu da hiç unutmayacağız.

Hıristiyanların Hz. İsa’yı sevdiği gibi sevmiyeceğiz. Kul olduğunu fakat Allah (c.c.)’ün rasûlü olduğunu ve bize her şeyimizi öğrettiğini bile­rek seveceğiz Efendimiz (a.s.v.)’i.

Muhabbet kelimesini çok kullanırız. Muhabbet kelimesi Arapça bir kelime. Türkçe karşılığı sevgi olarak terceme edilmiş güzel bir kelime yani Türkçe’si de güzel.

Arabın dilinde Hubab demişler. Yağmur yağıp seller aktığında o yağmur suyunun üzerindeki kabarcıklara Arap diyor.

İnsan da sevince diyor kalbi kabarrr. Bir yere doğru meyleder ya. İşte ondan dolayı muhabbet demişler buna. Muhabbet kelimesini kullanmış­lardır. Yani kalbim kabardı. Ona doğru meyletti kelimesini ifade etmek için muhabbet kelimesi kullanılmış.

Veya suların en derin yerine Habab der Arap. İnsanın da sevgisi gön­lünün en derin yerinde olmasından dolayı o kelimeden türeterek muhab­bet kelimesini söylemişler.

Veya Türkçe’de de kullanırız bunu. Habbe kelimesi dane mânâsına geliyor. Dane, yani buğday danesi, arpa danesi veyahutta herhangi bir bitkinin tohumu dediğimiz şeye bir tanesine habbe diyoruz. O habbe top­rağa düşüyor ve orada yeşeriyor. Meyve veriyor, sebze veriyor, çiçek ve­riyor. Habbe toprağın derinliklerine düşünce çiçeğe dönüşüyor.

Sevgi de insanın yüreğine düşünce, dışarıya çiçekleniyor. Eli merha­metle, gözü şefkatle ve bütün davranışları iffetle çiçekieniveriyor. Ondan dolayı Allah (c.c.)’ü birinci derecede her şeyden şiddetli olarak sevmemiz isteniyor.

Diğerlerini ise babalara merhametle, rahmetle, çocuklara şefkatle ha­nımlara şehvetle sevgi, yani eşimize şehvetle sevgi haram değildir. Ayıp ta değildir ve Rabbimin çizdiği kurallar içerisinde olduğu müddetçe bu sevgiden dolayı da insanlara ayrıca sevap vardır.

Bu âyet-i kerîmeye uygun olarak, kâfirlerin kendi liderleri kendi yö­neticileri, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücadeleye denk mücadele vermiyeceğiz.

Onların verdiği mücadeleden üstün bir mücadele verirsek Müslüman olduğumuzu ortaya koyuyoruz biz. Yoksa denk olmak bile bizim için de­recenin düşmesine sebep oluyor.

“Keşke o zalimler azabı gördüklerinde yani Cehennem azabım gör­düklerinde bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu anladıklarında yani zalimler o günün Allah’a ait olduğunu, bütün gücün Allah’a ait olduğunu, herkesin onun huz urunda toplanacağını, Cehenneme atılacaklarım bilmiş olsalardı bu dünyada bilir gibi görmüş olsalardı ve Allah’ın azabının mut­laka daha şiddetli olduğunu bir biliverselerdi bu dünyada iken” diyor Al­lah (c.c).

Ben ilah derken genelde insan kelimesini kullanıyorum. Yani insana tapınmaya Kur’an’da çokça yer veriliyor. Ayrıca putlara tapınılmış. An­cak o putları gerçek put diye diktikleri adamlar ortaya dikmişler. Asıl Kufân’in vermek istediği putlar canlı insanlar. Yani Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi insanlardır. Yani Rabbimiri kanununa karşı kanun koyan insan­lardır. Bu âyet-i kerîme onu daha açık veriyor bize. Yukarda onlar Allah’ı sever gibi ilahlarını da severler deniliyordu.

Şimdi bunu bir kısım insanımız şöyle açıkîayıveriyor: Efendim put­ları, taşlan dikerlerdi. O taşlara olan sevgileri, Allah’a olan sevgileri gi­biydi. Ama bakınız şu âyet ne diyor;[302]

(166) O zaman’kendilerine uyutanlar asabı görünce kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar. Ve aralarındaki bağlar kopacaktır.

Bani tâbi olunanlar yani liderler, tâbi olanlardan yani halktan kaçıverdiklerinde, kıyamet gününde o milletlerin lider diye peşinden gittikle-ri, Allah’ı bırakıp ta peşinden gittikleri adamlar, kendisine uj’anlann böy­le dizildiğini görünce onlardan kaçiverecek. Yani ben kendi azabımı çe­keyim; ama bir de bunlarınldniyüklenmiyeyim diye kaçıverecek. İşte o zaman ve azabı da görüverdiklerinde, yaptıklarının cezasının ne olduğu­nu da” görüyorlar. İkisi arasındaki bütün sebepler de ortadan kesildiğinde, . ipler de kopuverdiğinde, tabi olanlarla tâbi olunanlar arasındaki ipler de makârri, rnevki, para, rüşvet, şan, şöhret gibi şeyler de kopuvermiş. O zaman bp hale düşüverdiklerirıde.[303]

(167) Ve uyanlar “Keşke dünyaya tekrar dönüş olsaydı da onla­rın bizden uzaklaştığı gshi biz de onlardan uzaklaşsaydak” derler. Böylece Allah odlara amellerini pişmanlık halinde gösterir. Ve onlar ateşten çikamiyacaklar.

Orada halk derki yani o kiralının, şahının, padişahının demokratik kı-ralların peşinden gidenler diyorlar ki, keşke bizim için tekrar dünyaya dönme olsaydı. Şimdi bunların bizden kaçtıkları gibi biz de onların peşin­den gitmezdik. Ama Allah böylece onların amellerini onlara gösterir. Na­sıl olarak gösterir? Boş olarak, pişmanlık olarak gösterir. Pişmanlık du­yuyorlar ama pişmanlık fayda vermiyor. Hüsrandadırlar. Ve onlar Cehen­nemden çıkıcı da değildirler. Kâfirler hiç bir şekilde Cehennemden çık­mayacaklardır.

Türkiye’de de hoca diye geçinen bazı kimseler, bazı âyetlere, bazı müsteşrik yani Avrupalı fakat Müslüman olmamış, îslâmî ilimlerle meş­gul insanların, Kur’ân âyetlerini tahrif ederek verdikleri mananın etkisin­de kalarak “Cehennemde kâfirlerin de bir gün zamanı gelecek müddeti dolacak ve Cehennem ateşi sönecek yakıtı kalmıyacak ve onlar da oradan çıkacaklar” diyorlar. Rabbim ise, onlar Cehennemden hiç bir şekilde çık­mayacaklardır diyor. Bundan sonra da hatırımıza hep bu gelecek. Yani Allah’dan başka ilah edindiklerinde hatırınıza gelecek olan insandır. On­ların putları insanlardır çünkü.

Burada “tâbi olunanlar, tâbi olanlardan kaçı verdiklerinde” diyor Rab­bim. Kaçması için canlı bir insan olması gerekir. Yoksa taşa azab edilmez.

Ayet-i kerîmede, onlar ve taptıkları, Cehennemin yakıtıdır diyor Rabbim. Onlar tapanlar ve de taptıkları, yani o kırallar, şahlar, padişahlar. Padişahlar deyince Osmanlı padişahlarını hatıra getirmiyelim. Dinime muhalif hareket edenler, kendisini kanun koyucu yerine koyanlar, Rabbi-min varlığını birliğini ve dünya hakimiyetini kabul etmeyenler Cehen­nemin odunudurlar onlar kendilerine uyanlarla beraber. Burada Rabbim açıklıkla Allah’dan başka tapınılanların insanlardan olduğunu haber ver­miş oluyor.

En’am suresi 56. ayetinde

Deki o insanlara: sizin kanunlarınıza ben uymam. Sizin nevanıza ben uymam açıkça bunu söyle diyor:

“Sizin koyduğunuz kurallara uyarsam O takdirdeben yolumu sapıtı­rım” diyor. “Sizin koyduğunuz kurallara uyarsam” Peygamber Efendi­miz bunu Mekkeli insanlara, Medine’li insanlara ve bu dünya insanlarına söylüyor.

Sizin koyduğunuz kanunlara ben uymam. Eğer uyarsam yolumu sa­pıtırım. Devlete giden yola da varamam. Cennete giden yoldan da sapa­rım. Sapınca ne yapar? Yol iki tane zaten. Biri Cennete gidiyor, biri Ce­henneme gidiyor. Cennetten yol saptığı takdirde insan Cehenneme gidi­yor. Ve bende doğru yolu bulamam. Hidayete ermiş kişilerden olamam diyor. Eğer sizin kanunlarınıza uyarsam.

Yani uymam de onlara. Ayet-i kerîme emir niteliğinde. Deki onlara ben sizin hevanıza yani kendiliğinizden uydurduğunuz şeylere uymam de onlara.

Muhammed sûresinin 3. âyet-i kerîmesinde Kâfirler batıla uyarlar, mü’minler ise hakka uyarlar diyor.

Al-i İmran sûresinin 55. âyet-i kerîmesinde de;

Sana uyanları kıyamete kadar, kâfirlerin üstünde kılacağız diyor Al­lah (c.c).

Peygambere uyanlardan burada kasdedilen İsa (a.s.)’dır ama bütün peygamberlere uyanlar için verilmiş bir müjdedir bu. Sana uyanları kıya­mete kadar kâfirlerin üstünde kılacağız.

Diyeceksiniz ki:günümüzde biz peygambere uyuyor gibiyiz ama Amerika’sı ve Rusya’sı bizim üzerimizde diyoruz.

Biz Kur’ân’a ve sünnete uyduğumuz müddetçe onların çok üzerinde idik. Kırallarını hapishaneden kurtarıyorduk. Mehmet Akif in tabiriyle;

Kahraman ordu yürürken muzafferen ileri, Özcngi öpmeye hasretti garbın elçileri.

Amerikan elçisi, Rus elçisiyle veya Fransız elçisi, Alman elçisiyle aynı mecliste oturacaksa; Fransız elçisi diyormuş ki, Alman elçisine “Sen benim biraz gerimde oturacaksın sandalyeni geriye çek diyormuş.” Ni­ye?.. “Ben Osmanlı yeniçerili bir askerin ayağından öptüm”. Yani şeref oluyor onun için. Öyle bir şey.

Şimdi bunun tam aksi, bizim başımızdakiler, Amerikalı için”Beni te­lefonla aradı” diyor. Olmaz böyle şey. Öğünme vesilesi olmaz bu. İnsan böyle çeker gider kendini vurur. Doğu Almanya bakanlarından birine Ruslar geliyorlar şunları şunları yapacaksınız diyorlar adam pekiyi de­miş, Öbür tarafa geçmiş çekmiş tabancayı kendisim vurmuş. Böyle bir şe­ye ben tahammül edemem, kabul edemem diye.[304]

(168) Ey insanlar, yeryüzündeki helal ve temiz olanlardan yeyin ve Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz O sizin için apaçık bir düşmandır.

Hani birinin bir insanı izlemesi için izi olması lazım. Türkçe’de kul­landığımız izleme kelimesi de güzel bir ifadedir. Bazıları Türkçe güzel bir dil değil der ama, öyle değildir. Bir millet uzun bir müddet yaşamışsa ve o dille şiirler yazmışsa, konuşulmuşsa onun da kendine göre özelliği, güzelliği vardır. Her dilin kendine göre bir güzel tarafı vardır.

İz bir adamın yere basınca meydana getirdiği esere denilir. İzlemek ise onun izinin ardından gitmek. Güzel çok ince bir kelime. Şeytanın adımlarını izlemeyiniz. Ne demektir? İzleyen izleneni hiçbir zaman ge­çemez. Mesela karda bir adam önünüzde gidiyor, siz onu takip ediyorsu­nuz, hayat boyu onun arkasından gideceksiniz, geçmeniz mümkün değil­dir.

Onun içindir ki, taklide karşı çıkmıştır dinim. Taklitçiliği sona erdir­miştir. Ancak peygamberin yaptıklarını yani Rabbimin onayından geçmiş şeyleri taklit etmek güzeldir. Yoksa insanların yaptıklarını taklit kî, “ger­çek olduğu da ispatlanmamış şeyleri de taklit doğru bir şey değildir. Hele hele Şeytana tâbi olmayınız. Onun izini takip etmeyiniz, izlemeyiniz. Çünkü, O sizin için apaçık bir düşmandır. Apaçık düşmandır diyor. Yani gizli değil. Şeytan ne yapacağını Kur’ân-ı Kerîm’de bize bildirmiş çeşitli şekillerde. Onların yolları üzerinde duracağım. Onların yollarında tuzak­lar kuracağım. Onların yolunu Cennetten Cehenneme çevireceğim. Onla­ra yer yüzünde fesat çıkaracağım, bozgunculuk yaptıracağım. İmandan küfre doğru geçmelerini sağlıyacağım diye söylediği kelimeler, âyet-i kerîmelerle Rabbimiz tarafından bildirilmiş bize. Yani düşmanlığı açık olduğu için, mübîn apaçık düşman diye bildirilmiş. Ama gizli düşmanlar da vardır. Musa görünüp., Firavun gibi çıkan insanlar vardır. Tehlikeli olanlar da bunlardır. Şeytan yine açıktan geliyor.

Cevzi ve aynı zamanda İbnî Kayyım el Cevzi’nin iki eseri var. iki Cevziler iki ayrı kitap yazmışlar. Birisi Telbis-i İblis, diğeri İğasetü’l-Lehfan, an Mesayi’üş şeytan diye birer kitap yazmışlar.

Şeytanın tuzaklanndan.insanları korumak için biri bir kitap yazmış.

Öbürü de şeytanın insanı kandırma yollarını belirtmiş. İkisi de.aynı konuyu işlemiş. Güzel kitaplar. Daha henüz terceme edilmediler.

Tasavvuf erbabına şeytan nasıl musallat olur? Tefsirciye nasıl musal­lat olur? Hadisciye nasıl musallat olur? Şeytan öyle güzel akıllar veriyor ki, bak şunları şunları yaparsan âlemin en iyi müfessiri sen olursun. Gös­terdiği yol da aklı başında mantıklı. Tasavvuf erbabına nasıl veli olacağı­nın yollarını gösteriyor.Şurada, şu yerde bir sene dışarı çıkmadan Allah Allah dersen, sabahlara kadar nafile namazlar kılarsan, akşama kadar farz namazlarını kılarsan, orucunu tam tutarsan Allah’ın has, seçmiş kulların­dan olursun diyor. Ve adamı bir sene oradan çıkartmıyor. Bu bir sene içerisinde de insanlarla olan temasını kesiyor. Bu sefer o insanları saptırı­yor. Veli bir gün evinden çıkıyor. Gerçi veli olmaya yaklaşmış gibi ama dışarda kendisine bağlıyacak adam bulamıyor, hepsi şeytanlaşmış. Şeytan da başarıya ulaşmış.

Abdülkadiri Geylani Hz.leri için söylenilir: Bir gün camiden çıkiverdi, gökyüzünde bir şekil gördü. Nur gibi parlıyor. Sen kimsin dedi Allah’ınım ben. Dedi ki, sen kör Şeytansın. Şeytanı Nereden bildin ded Bir kere yeryüzünde Allah görülmeyecek diye inanıyoruz biz. ikincisi bi cihetden görülmeyecek. Gibi bir kaç tane delilini ortaya koyuveriyor.

Yani âlim, dinini bilen kişi Şeytanın aldatmasına aldanmaz. Onuı için Şeytanın hayır gibi gösterdiği şeyler dahi serdir. Onun vesvesesini hiçbir zaman aldanmamaya gayret sarfedeceğiz. Bunu günlük hayatımız da da görürüz. “Bizim komşu var Yahudi. Dinine lanet ama adam ban; çok faydalı oluyor gibi laflar” Nasıl faydalı oluyor? Cemaatimden bir ha cinin- başına böyle bir olay gelmişti: Gaziatikalipaşa Camii’ne gelir. Deri cilik yapar. Dedi ki; “Hocam valla 100 milyonluk rnal alırım, daha hiç bi] senedimiz sepetimiz olmadı. Ne zaman verirsiniz filan zaman. Dinine la­net, adam müslüman gibi muamele yapıyor.” Kaç senedir çalışıyorsun’ dedim On senedir çalışıyorum dedi. Ne zaman mal istesem gönderiyor Ben istediğim zaman parayı gönderiyorum. Senet sepet yapmıyoruz.Ondan sonra bir duydum bizim hacı hastahaneye kaldırılmış. Niye? Tâbi bu arada o yahudi borç para da istermiş bu hacıdan. Bana ikiyüz milyon getirin, şu kadar mal alacağım. Üç yüz milyon getirin, şu kadar mal ala­cağım demiş hacının bütün parasını istemiş, on sene sonra Yeşilköy’den uçağa bindiği gibi gitmiş. Hacıyı da kalp sektesinden hastahaneye kaldır­mışlar. Bitti hacının işi.

Dinine lanet, adam yirmi sene bunlara müslüman muamelesi yapmış. Yirmibirinci senede bütün verdiklerini burunlarından fitil fitil değil bütün hücrelerinden geriye almış ve.gitmiş, Allah’dan ki adamın daha ömrü var­mış, yoksa kalpten gidecekti.

Yani bu insanların yaptıkları iyiliklerin sonunda dahi şer vardır.[305]

(169) O size ancak, kötülüğü, haksızlığı ve Allah’a karşı bilmedi­ğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

Şeytan kötülüğü ve fuhşiyatı emreder. Sü, kötülük, fuhuş ise, her şeyin en son zirvedeki halidir. Yani kötülüğün zirvedeki halidir. Biz de fu­huş denince yalınız zina akla gelir. Değil. Sözün fuhşu vardır, davranışın fuhşu vardır, zinanın fuhşu vardır. Her şeyin en kötüsünü fuhuş kelime­siyle ifade etmiştir Arap.

Allah (c.c.), buyuruyor ki kötülüğün küçüğünü de büyüğünü de Şey­tan size emreder. Sizin bilmediklerinizi Allah üzerine söylemenizi de em­reder. Bilmediğiniz şeyleri söylemenizi de emreder.

Bu iki türlü olur. Birincisi Allah (c.c.)’ün kanunlarına muhalif kanun yapmanızı emreder.

Bir de genelde bizim kesimde olur. adam kendi istek ve arzularını, Cenab-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki diye söyler. Hadiste söy­lenmiş bir şeyi Allah’ın âyetleri olarak, Allah’ın âyetlerini hadis-i şerif olarak veya gazetede veyahut ta takvim yaprağında okuduğu, duyduğu atasözünü Cenab-ı Allah buyuruyor ki şeklinde söyler.

Onun için mesela ben âyet olanı âyet diye vermeye, hadis olanı hadis diye vermeye çalışıyorum. Bazı güzel sözler var ki, hadis midir değil mi­dir bilemiyorum ama bu arada hatırıma da geliyor. Bir güzel söz var di­yerek söylüyorum. Hadis ise zaten güzel sözdür. Değil ise günaha girme­mek için bunu söylüyorum. Yani dikkat edin. “Kur’ân-ı Kerîm’de de ho­cam böyle değil miydi?” diyorlar. Halbuki hiç ilgisi yok onun söylediği­nin Kur’ân-ı Kerîmle. Bunlardan sakının. Kendi sözünüz olarak söyleyin. Ayet midir, hadis midir bilmiyorum ama şöyle duydum deyin. Yani âyet olmıyan bir şeyi âyet gibi göstermek çok büyük günahtır. Hani efendimiz kendisi için, benim söylemediğimi bana nisbet eden Cehennemden yerine hazırlasın diyor.

Yani hadis olmadığı halde bir şeyi hadis gibi rivayet eden kişinin Ce­hennemlik olacağını ifade ediyor.

Peygamber Efendimiz’e bunu isnat eden Cehennemlik olunca, Al­lah’a isnat ederse daha derinine gider. Onun için Allah’a ait olmayan bir sözü Allah’a isnat etmemeye dikkat edeceğiz.[306]

(170) Onlara; “Allah’ın indirdiğine uyunuz” dendiği zaman, on­lar; “Hayır biz babalarımnzı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” der­ler. Ya babaları bir şeye aklı ermemiş ve doğruyu bulamamışsa.

Gelin etmeyin eylemeyin, Allah’ın indirdiği Kur’ân’a tâbi olun denil­diğinde… Şimdi günümüzde de biz bunu diyoruz, “Ey insanlar, amirler, komutanlar gelin Allah zaman içerisinde insanlara yol göstermek üzere. diğer kitapları indirmiş, son olarak da Peygamber Efendimiz (a.s.v.) ka­nalıyla Kur’ân-ı Kerîm’ini indirmiş, Allah kainatı yaratmışsa, bizi de o yaratmışsa bizim neyi nasıl yapacağımızı en iyi bilen O, ben senin hak­kında bir kanaat beyan edemiyorum, sen benim hakkımda bir kanaat be­yan edemiyorsun, ben yaratmadımki seni, sen de beni yaratmadığın için benim nerede, nasıl davranacağımı bilemezsin. Ama seni ve beni yaratan Allah (c.c.) nerede, neyi, nasıl yapacağımı öğretmek üzere kitap indirmiş, gelin ona uyalım” dediğimizde, hep bir ağızdan diyorlar ki, “Biz babaları­mızı ne üzerinde bulmuşsak ona uyarız”. Yani babalarımızın yolundan, atalarımızın yolundan gideriz diyorlar, adamlar. Allah’ın yolundan değil, atalarımızın yolundan gideriz diyorlar. Ya babalan bir şey bilmiyorsa, ya doğru yolu bulamamışsa ne olacak. Babaları bir yoldan gitmiş ama kabre kadar varmış. Kabirden sonrasını bilemedik biz. Nereye gitti? Cehenne­me mi düştü, Cennete mi düştü bilemiyoruz. Biz bilemiyoruz. Ama Rab-bim kesinlikle ve açıklıkla diyor ki, Ben’im yolumdan giden Cennete gi­der. Ben inanmıyorum senin dediğine diyor Allah’a. Peki Öyleyse sen de bilmiyorsun babanın ve atanın nereye gittiğini. Atan Cehennemde yanıp duruyorsa şimdi?

Yani zan ifade eden kelimelerle değil, gerçek hak ifade eden âyetlerle amel etmemizi Allah (c.c.) bize haber veriyor.

Şimdi insanların günümüzde yaptıkları bu. Bu âyet-i kerîme günü­müz insanının filmini bize veriyor. Efendim, bizim babalarımız bu kanunlara göre yönetildiler ve böylece gittiler. Daha ziyade bunlar yönetim­de ağırlığı olan kişiler. Çünkü onlar aşağıdaki insanların sefaletini gör­memektedirler, bilmemektedirler. Görmezlikten gelmekteler. Babalan saltanat içinde yaşamış, nimetlerinden yararlanmış, onun çocukları da ba­basının yolundan giderse aynı şekilde dünya nimetlerinden yararlanacağı­nı biliyor. Onun için sahip çıkıyor. Eğer ondan vazgeçiverecek olursa, bi­zimle aynı seviyeye gelecek. Yani babasının ve atasının koyduğu kuralla­rı bırakırsa bizimle aynı seviyeye gelecek. Bu insanlarla aynı seviyeye gelecek. Efendimiz, bütün insanlar Allah katında bir tarağın dişleri gibi eşittirler diyor. Herkes aynı mideye, aynı kulağa, aynı göze sahiptir. Hu­kuk karşısında da denklikleri vardır herkesin.

Bu adamlar bizimle denk olmamak, kendileri kalbur üstü bir hayat yaşayabilmek için diyorlar ki, biz atalarımızın yolundan gideriz. Çünkü ataları o günün rejimine destek vermek suretiyle bu memleketin kayma­ğını yemişlerdir. Mekke döneminin kâfiri de aynı, günümüz döneminin kâfiri de aynı düşünceyi paylaşıyorlar. Aynı kelimeleri de söylüyorlar. Bunların durumunu;[307]

(171) Küfredenler, çağırma ve bağırmadan başkasını duymadan haykırana benzerler. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden düşünemezler de.

Bu kâfirlerin durumu, şunun haline benzer ki, bağırıyor kime? Hani çoban sürüye bağırdığında sürü onun kullandığı kelimeleri bilmez de, ku­lağı olması nedeniyle ancak sesi anlar ya, işte burada da iki türlü mânâ verilmiş, işte kâfirin putlarına yaptığı dua da ona benzer. Onun yanında bağırır. Ve babam, atam, dedem, ecdadım senin yolundan gidiyoruz, se­nin yolunda yürüyoruz, azimle senin yolundan hiç ayrılmıyoruz. Ayrıl­madığımızı beyan etmek üzere bak huzurundayız diye bağırıyor. Nasıl oluyor bu bağırış? Çobanın sesini dinleyen koyun gibi, sığır gibi. Bir şey duyuyor da anlamıyor diyor âyet-i kerîme.

Veya onların durumu tebliğcinin sesi müslüman bir insanın onlara vermiş olduğu ses çobanın koyuna vermiş olduğu ses gibidir. Kulaklarına İslâm’ın sesi varır da, mânâsını anlamadan geçerler giderler. Yani üzerin­de düşünmezler, mânâsı da vardır. Onlar sağırdırlar,” yani kulakları sağır değil de Hakka karşı sağırdırlar. Dilsizdirler, hakkı söylemekten kaçınır­lar. Kördürler ve hakkı görmezler, görmek istemezler. Onlar akıl etmez­ler, akıllarını kullanmazlar diyor Allah (c.c.).

Bu âyet-i kerîmeleri okuyup o insanların filmine her gün bakmamız gerekiyor. Yani, düşmanımızın gücünü bilmek için vay Amerika ajanları, Türkiye’deki ve dünyadaki müslümanlar hakkında şöyle şöyle diyor. Vay efendim filan yerdeki filan kuruluş müslümanlann gücü veya kâfirlerin gücü hakkında böyle böyle rapor veriyor. Bunlara pek kulak asmayın. Çünkü bunlar yanıltmak için de verilir.

Hani Abdülhamit için söylenir. Allah rahmet eylesin. Allah hatalarını affetsin. Rus elçisini çağırırmış. Yahu bu günlerde şöyle şöyle oluyor. Böyle böyle oluyor. Ne diyorsun senin görüşün ne? dermiş. Veya Fransız elçisi ne söylerse onun tersini yaparmış. Çünkü düşman yapmak istediği­ni söylemiyor sana. Sen de onun aksini yaptın mı doğru çıkıyor. Fakat düşman bunun farkına varırsa bu sefer seni oyuna getirebilir yalnız. Yani doğruyu söylerse sen de onun aksini yaparsın, bu sefer yanlışa düşersin. .

Yani kendi tavrınızı karşınızdakinin sözlerine göre ayarlamayın. Kâfirin karakterini, kâfirin portresini Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’inde çiziveriyor.

Mesela ben Avrupa’ya gidecek oldum. Bir buçuk sene falan da kal­dım. Fransa’da kalmıştım işçi olarak. Giderken dedim ki, bu adamlar na­sıl ki acaba diye Kur’ân-ı Kerîm okuyayım dedim. Baştan sona bir hatim değil de? Okuyuş gayem, asıl bu Avrupalılar aslında. Yani Hıristiyanlığın kültürü, insanlığı nasıldır diye bu konudaki âyet-i kerîmeleri çıkardım. Ve ondan sonra gittim. Gördümki bu insanlar aynı Kur’ân-ı Kerîm’de bil­dirildiği gibi. Âyet-i kerîmede;[308]

İşlerinde öyleleri var ki, bir ev dolusu altunu emaneten versen, sonra vardığında geriye iade eder diyor. Yani dürüst insanları var. İşlerinde öy­leleri de var ki, bir tek dinan emaneten versen ayağını diretmeden, mah­kemelik olmadan alamazsın diyor âyet-i kerîmede.

Yani adamların iyisinin de, kötüsünün de olabileceğini, zalimininde, zulümden nefret edeninin de olabileceğini âyet-i kerîmelerde çeşitli vesi­lelerle bildiriveriyor.

Günümüzde bugünkü kâfirleri, Türkiye’deki kâfirlerin de iç dünyası­nı öğrenebilmek için tekrar âyet-i kerîmelere bakacağız.[309]

(172) Ey iman edenler, size verdiğimiz rızkın temizinden yiyiniz. Ve yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, yalnız Allah’a şükrediniz.

Bu anlamda bir âyet yukarıda geçti. 168. âyet-i kerîmede, ‘Ey insan­lar’ diyor. Burada ise ‘ey iman edenler’ diyor. Ama emir ikisine ayrı.Ey insanlar dedi mi, kâfirlerle, mü’minler beraberdir. Erkeği, kadını hep be­raberdir. Ey iman edenler dedi mi, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar gi­rer bu işe. Ey iman edenler, temiz olanlardan yeyiniz. Size verdiğimiz rı­zaların temizinden yeyiniz. Helalinden, zaten helalini yiyeceksiniz onu söylemiye gerek yok. Zaten helal olanını tercih edeceksiniz. Helal olanla­rın içerisinden de daha temiz olanını yiyeceksiniz.

Mesela evinizde iki türlü yiyecek vardır ama ikisi de aynı maldır. Bi­ri temizdir, biri biraz daha pistir. Öyleyse helalin de temizi vardır. Temi­zinden yiyeceksiniz. Ve Allah’a şükrediniz. Eğer yalnız O’na ibadet yapı­yorsanız, yalnız O’na şükrediniz. Nimeti vereiîe şükrediniz diyor Allah (cc).

Eşyada asıl olan ibahadır diye bir kaidemiz vardır. Kur’ân-ı Kerim’de haram olanlar .bize bildirilmiştir. Ki hemen şimdi okuduğumuz âyet-i kerîmede;[310]

(173) O, size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah’tan baş­kası için kesilen hayvanı haram kıldı. Kim yeme zaruretinde olursa başkasınınkinc el uzatmamak ve zaruret ölçüsünü aşmamak üzere ona günah yoktur. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.

Allah size leşi haram kıldı. Kendiliğinden ölmüş veya boğularak öl­dürülmüş bir hayvan leş hükmündedir. Yani Müslümanm besmele çeke­rek veya ehli kitabın kestiklerinin dışında Ölenler leş hükmündedir. Ko­yun bile kendi kendine ölmüşse yemiyoruz, leş hükmündedir o. Leş, kan… Tutup ta, hayvanın kanını içmemiz haramdır. Cahiliyye döneminde kanı alırlarmış Araplar, bizim sucuk yaptığımız gibi hayvanı, mesela ko­yunu kesiyor, kanını temiz bir kaba akıtıyor. Sonra koyunun bağırsağını çıkartıyor. Bağırsağın içerisine dolduruyor ve güneşe asıveriyor, orada kurutuyor. Ve onu yiyiyormuş katık olarak.

Şimdi bu yol kullanılıyor mu? Hayvan yemlerinde kullanılıyor. Yani mezbahanelerdeki, kesimhanelerdeki kanı alıyorlar, hayvan yeminin içe­risine katıyorlar kullanıyorlar o ayrı. O yemi yiyen hayvanın yenmesinde bir mahzur yok. Çünkü değişimden geçiyor. İnsanın kanı yemesi haram­dır.

Kan nakli caizdir. Orada zaruret vardır. Leş, kan ve hınzır eti, Allah’dan başkası için kesilen hayvan da yenmez. Hani koyunu aldınız, Al­lah için değil de filan ağanın gönlü olsun için kestiniz, o da yenmiyor. Karşılamalarda niyet o değil yani. Mesela Anadolu’da gelin geliyor. Bi­zim köyde gelini ata bindirirler gelirler. Bismillahirrahmanirrahim der.

Zaten âyet-i kerîmenin inceliği burda Ühille demek, ses çıkarma

mânâsına geliyor. Hilali ilk gören adam gökyüzündeki hilali gören adam Hilâl dermiş, ordan geçmiş bu kelime Arab’ın dilinden.Ses çıkarma. Ühille O kesilen hayvan. Kendisiyle Allah’dan başkasına ses çıkarılan hayvan yenmez diyor.

Dedeğimiz gibi, mesela köy yerinde gelin geliyor. Gelinin atının ya­nma hayvanı kesiyorlar ama, kesen adam Bismillah diyor. Yani Allah için ses çıkarıyor. Ama besmeleyi çıkarıyor da gelinim için diyorsa o yenmez. Veya başbakanımız için, reisi cumhurumuz için, bakanımız için diyorsa bu da yenmez. Ama misafiri gelmiştir, sevdiği saydığı saygı duy­duğu bir insan gelmiştir. Keserken de Bismillah demiştir. Yani keserken çıkardığı ses Allah (c.c.) için olursa o helaldir.

Allah affedicidir. Allah merhamet edicidir diyorum. Ayet-i kerîmede Rabbim böyle beyan ediyor. Şimdi burada haram kılınan dört tanedir. Leş, kan, domuz ve Allah’dan başkası için kesilen.

En’am: 145.nci ayette; şöyle açıklanıyor.

Deki bana vahyedilende yani Kur’ân-ı Kerîm’de yiyen bir kişiye an­cak şunların haram kılındığını buluyorum. Onlar da ölü, leş, akıtılmış kan, mesela koyunu kestiniz arasında olan kanlar helaldir. Akıtılmış kan ve domuz eti ve bir de Allah’dan başkası için kesilen, burda da dört tane.

Birisi bana şöyle demiş ti: Tabi atta bu dördün dışında her şey helaldir. Hatta domuzun yağı da helaldir. Nerden çıkartıyorsun bunu dedim. Bana Ayet-i kerîmede hınzırın eti bildiriliyor dedi. Öyleyse yağı bize helaldir diyor.

Dedim ki, bak senin işin kolay. Dükkân açmana, dairede memur ol­mana, esnaflık yapmana gerek yok bundan sonra. Ne yapacaksın? Gide­ceksin bir tane cam kavanoz alacaksın. Akşamleyin pisliğini ona yapa­caksın, sabahleyin yiyeceksin. Devri daim makinasi gibi yiyip duracak­sın. Yiyebilir misin dedim, Yiyemem dedi. Niye yiyemezsin? Haram ol­madıktan sonra ye dedim. Şimdi o benim de yılan, akrep vs. ye dememi; bekliyordu ama pisliğine gelince yiyemem dedi. Niye yiyemezsin? Alışık değilim. Alışırsın. Mesela Rabbim domuz eti haram dememiş olsaydı, hepimiz domuz eti yiyebilirdik. Yiyebilirdiği yok yerdik. Nasıl ki Alman yiyor, biz de Almanya’da olsaydık, haram olduğunu bize bildirmemiş ol­salardı biz de onu zevkle yiyecektik.

Aynı şekilde bazı nefretlerimiz var ya! Meselâ domuza nefretimiz imanımızdan kaynaklanıyor bizim. Yoksa domuz bir Alman’ın gözünde sevimli mahluk. Televizyonda da gösteriyorlar bize de sevdirmek için. Bu cevabım üzerine adam durakaldı. Peki ama dedi bu âyetin de bir izahı olması gerekiyor. Aslında âyet onun böyle anlamama sebep oldu. Deki bu dördün dışında Kur’ân’da haram olan bir şey bulamadım, âyet bu di­yor. Peki ama âyet bu kadar değil ki, Kur’ân’da 6000 küsur âyet-i kerîme var dedim. Meselâ;

Tevbe suresi 29. âyet-i kerîmesinde Allah (c.c), Peygamber Efendi­miz (a.s.v.)’ın da haram koyma hakkının olduğunu ifade ediyor bize. Ya­ni Allah (c.c.) örnekler veriyor bunlar haramdır diye. Sonra peygamberin de haram koyma hakkının olduğunu ifade ediyor. Ayette şöyle diyor:

Allah’a ve ahirete iman etmiyenlerle harbediniz. Allah’ın haram kıl­dığını haram kabul etmeyenle harbediniz.

Kim bunlar, Ruslar, Yunanlılar, Amerikalılar. Burda da Allah’ın ha­ram kıldığını haram kılmayan ve bizzat kendi eliyle üreten herifler var. Rabbim diyor ki;

Allah’ın ve de Rasûlünün haram kıldığını haram kılmayanlarla harbe­diniz.

Peki peygamberin haram kıldıkları nerede? Onlar Buhari’de, Müs­lim’in sahihinde, Ebu Davud’un süneninde, Neseî’nin süneninde, İbni Mace’nin süneninde, efendim İmam Malik’in Muvattasmda, Ahmet bin Han-bel’in müsnedinde, Abdürrezzak’m musannefinde ve diğer hadis kitaplarındanda Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde bunlar beyan edil­miş.

Yine A’râf sûresinin 157. âyet-i kerîmesinde Allah (c.c.) bunu şöyle ifade ediyor.

O mü’minler ki; rasul, nebi ve ümmî olan Peygambere tâbi olurlar, incil ve Tevrat’ta onu yazılı buldukları Peygambere tâbi olurlar. O pey­gamber iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar. Temiz olanları onlara helal kılar, kötü olanları da onlara haram kılar diyor.

Böyle olunca Allah’ın ve Rasûlünün bizim için haram kıldıkları ha­ramdır. Haram koyma hakkı peygamberin de vardır. Yalnız Allah’ın iz­niyle vardır.

Mezhepte imamlarımız ise doğrudan haram veya helal deme hakkına sahip değiller. Onlar, Allah’ın bu âyetinden biz şunu anlıyoruz, Rasûlünün sünnetinden şöyle anlıyoruz diyerek hüküm yeriyorlar. Ve biz de onlara şerefle uymaya çalışıyoruz.[311]

(174) Allah’ın indirdiği Kitapta olan bir şeyi gizleyip onu az bir para karşılığında satanlar var ya, işte onların yedikleri karınlarında ancak ateştir. Kıyamet gününde Allah, onlarla konuşmaz, onları te­mize de çıkarmaz. Ve onlar için acıklı bir azab vardır.

Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmesinde, yukarıda da geçtiği gibi Allah’ın kitapta indirmiş olduğu âyetleri insanlardan gizleyenler ve Allah’ın âyetlerini az bir para karşılığında satanlar işte onlar karınlarına ancak ate­şi doldururlar. Onlar başka bir şey yemezler, Allah onlarla ahirette ko­nuşmaz. Kıyamet gününde onlarla konuşmaz. Ve onları temize çıkarmaz, temizlemez. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır diyor.

Bakara sûresinde bir kaç defa Ehl-i kitabın hahamları ve papazlarının hak ile batılı birbirine karıştırdıklarını, batılı hakla süsleyerek insanlara sunduklarını, ucuz para karşılığında Allah’ın âyetlerini sattıklarını Allah (c.c.) bize haber vermişti.

Orada ehl-i kitaptan ilim adamları papazlar, hahamlar bunu yapıyor­lar diye haber verirken bizede yasaklıyordu. Burada ise doğrudan kim yaparsa yapsın Allah’ın âyetlerini, kitapta indirdiklerini gizleyen kişiler ve bir de bunu para karşılığında az para karşılığında satanlar, bu kelime- nin mefhumu muhalifi olarak sanki çok para karşılığında satılırsa caizmiş gibi bir hava oluşmasın. Âlimlerimiz bunun izahını yaparken bütün dün­ya Allah’ın bir âyeti karşılığında verilmiş olsa az diyorlar. Yani dünyadan kasıt yeryüzüyle, gökyüzü yani yaratılmışların tamamı, Allah’ın bir âyetinin karşılığında verilmiş olsa yine de Allah’ın âyeti ucuza gitmiş de­mektir. Çünkü Allah (c.c.)’ün dünya metâının çok az olduğunu ifade eden başka âyet-i kerîmeleri vardır.

“Dünya metâı gayet azdır”[312] diyor bir âyet-i kerîmede.

Öyle olunca burada az para karşılığında satmayın derken, dünyalık elde etmek için dünyamızı ma’mur etmek için, onun karşılığında Allah (c.c.)’ün âyetlerini satmayın, bir…

Bir de gizlemeyin. Bazı insanlar satmazlar. Ben para için dinimi de­ğişmem diyen insanlar vardır. Fakat bildiğini de konuşmaz. İçinde tutar, gizli tutar. Konuşması gereken yerde konuşmaz, susar. Ve bu insanlar da Allah’ın âyetlerini gizleyenler arasında zikredilir.

Suç itibariyle âyet-i kerîmelerde diziliş sırasında önce alınanların da­ha önemli olduğunu dikkat çeker usulcülerimiz. Burada Allah’ın âyetlerini gizleyenler dedikten sonra az para karşılığında satanlar diyor. Yani Allah’ın âyetlerini gizleyenlerin, az para ile satanlardan suçunun da­ha ağır olduğuna işaret de var demektir.

Yani bir kısım insanlar ben satmıyorum, para karşılığında bu işi yap­mıyorum diyebilirler ama söylemiyorsun denildiğinde de söyliyemiyo-rum diyen kişinin de cürmü, satanın cürmü kadar var, hatta bu sıralamaya göre âyet-i kerîmenin işaret ettiği mânâda onun suçunun biraz daha ağır olduğunu görüyoruz.

Demekki, bu bilgi karınlarında kalırsa ateşe dönüşüyor. Veya dün­yayı alıyorlar. Veya dünyalık alıyorlar, yiyorlar, karşılığında Allah’ın âyetlerini satıyorlar. Bu yedikleri de yine karınlarına ateş oluyor. Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde böyle bahsedilir. 1- Nisa sûresinin 10. âyet-i kerîme­sinde;

Bu âyet-i kerîmeye göre: Yetim mallarını zulüm üzere yiyen kişiler de yine bu yedikleriyle karınlarına ateşi doldurduklarını Allah (c.c.) bize haber veriyor.

Yunus Emre’nin bir sözü, Ahirette herkes kendi yakıtını bu dünyadan kendisi götürür anlamında bir şiiri vardır.

Bu âyet-i kerîmelerden yola çıkarak bu şiirler söylenmiştir.

  • Yetim malını zulüm üzere yiyen… Yetim malı yenmez diye bir şey yok, onun malî işlerini yönlendiren kişinin münasip bir şekilde yemesini yine Nisa sûresinde Allah (c.c.) haber veriyor.

Yani onu işletiyor, onun adına çok iyi niyetlerle çalıştırıyor, bu arada kendi çalıştığı kadarıyla da oradan ücret alıyorsa o ayrı. Yani yetimin evine gidildiğinde bir çay veriyorsa içilmez diye bir şey yok. Ayet-i kerîme zulümle kaydetmiş. Yani sınırı aşarak, haddi aşarak yetimin ma­lından yiyen kişilerin o yedikleriyle karınlarına ateşi doldurmuş oluyor­lar.Bu âyet-i kerîmede de Allah’ın âyetlerini gizlemekle karınlarını ateş­le doldurmuş oluyorlar. Bir de Allah’ın âyetlerini para karşılığında sat­makla Allah’ın âyetlerini ateşe döndürmüş oluyorlar. Yani kendi bilgileri onların ateşi oluyor. Âhiretteki ateşlerini bu dünyadan kendileri beraber­lerinde götürmüş oluyorlar. Burada şu mânâ çıkmasın yalnız: Hemen ha­tırınıza efendim mahallemizde bizim hoca efendi hatim karşılığında biz­den şu kadar hediye ettiğimizi de aldı. Veya mahallemizde çocuklarımıza Kur’ân-ı Kerîm okutuyor. Biz ona ücret veriyoruz. Böylelikle devam edi­yoruz, gibi…

Alimlerimiz bu tür şeylere fetva vermişlerdir. Çünkü son zamanlarda geçimin zorlaşması nedeniyle bir insan ya talebe okutacaktır, geçimini ordan temin edecektir veya çalışacaktır. Çalıştığı takdirde talebe okuta-miyacaktir. Böylelikle de ilim ortadan kalkacaktır. Yani zarurete binaen daha sonra gelen âlimlerimiz Kur’ân öğretme karşılığında verilen ücretin helal olduğu konusunda fetva vermişlerdir. Zarurete binâen. Yoksa aslın­da Kur’ân öğretmekten dolayı yani İslâmî hizmetlerden dolayı ücret alın­maması gerekir. Fakat biraz önce dediğim gibi zaruret nedeniyle oradan ücret alınmasına müsade edilmiştir ama yine de bu memlekette İslâmî hizmetlerde Rabbim katında hoşnut olacağı bir hizmet yapayım diyen in­sanlar mümkün mertebe ücretten kaçınmalıdırlar. Daha iyi olur bir başka âyet-i kerîmede Allah onların yüzüne bakmaz diyor.

Burada da Allah onlarla konuşmaz kıyamet gününde diyor. Bu dün­yada, herkesin kendine göre sevdiği bir insan vardır. Bazısı annesini çok sever; bazısı babasını çok sever. Bu elimizde olmayan bir şeydir. Bundan dolayı günaha girmezsiniz. Yani babanızla anneniz arasında sevgide fark­lılık varsa gönlünüzde bundan dolayı günaha girmezsiniz. Fakat muame­lede farklılık yaparsanız günaha orada girersiniz. Yani annenizi çok sev­diniz veya babanızı çok seviyorsunuz fakat ikisi sizin evinize geldiğinde farklı derecede muameleyi ortaya koyuyorsanız günaha girersiniz. Dış görüntüde farklı muamele yapmıyacağız. Annemize ayakkabı almışsak, babamızın da gönlünü alacak bir hediye alınacak. Hani bir sakız da alın­sa, tarak da alınsa gönlü alınacaktır. Yani eşit muamele yapılacaktır. Fa­kat gönle hakim olmak bizim elimizde değildir. İnsan evlatlarından biri­ni fazla sevebilir. Ama bunlara karşı yapılacak iyiliklerde ayrım yapma­maya dikkat etmelidir.

Hani bu konuda âyet-i kerîmede iki evlilik konusunda, iki hanıma da sevgi beslemek aynı derecede mümkün değil. O senin elinde değil anla­mında bir âyet-i kerîme var. (Nisa 129)

Ama muamelede eşit davranmaya gayret sarfedeceğiz.

En sevdiğimiz bir insanın bir gün yanına varıyoruz, bizimle konuş­muyor. Ona çok üzülüyoruz. En sevdiğimiz ama, yani sıradan biri değil.

Allah (c.c.) bizi yaratıyor, sevdiklerimizi yaratıyor, yediklerimizi ya­ratıyor, giydiklerimizi yaratıyor. Ve ahirette kesinlikle O’nun huzuruna varacağımızı biliyoruz. Öyle bir ortamda gülen bir yüz arıyoruz biz. Bi­zimle konuşacak birini arıyoruz. Hani kimselerin tanımadığı bir yerde ba­şımız büyük bir derde girmiş, tanıdık bir adam arıyorsunuz derken işinizi yapacak, mahkemede veya herhangi bir dairede bir tanesi; Gel bu tarafa dedi. İşte dünyalar sizin oldu. İş olsun veya olmasın. Dünyalar sizin oldu.Yani kıyametin o dehşeti içerisinde Allah (c.c.)’ün Rahmetinin bize ulaşmasından, rızasının bize kavuşmasından daha sevimli sevindirici bir şeyi düşünmek mümkün değildir.

Allah (c.c.) de kıyamet gününde bu Allah’ın âyetlerini gizleyenlerle, âyetleri para karşılığında satanlarla konuşmıyacağmı ve onları temize çı-karmıyacağvnı ve onlar için acıklı azap olduğunu ifade ediyor.

Daha önce geçen âyet-i kerîmelerde bu gizlemenin çeşitlerini anlat­maya çalışmıştık. Hani günümüzde bir kısım âyet-i kerîmeleri bildiği hal­de hoca efendilerimiz gündeme getirmezler. Çünkü getirecek olursa bazı sakıncaları doğacaktır. Maddi sakıncalar olacaktır.

Bunu yani gizlemeyi bazen otorite temin eder. Mesela Kur’ân ser­besttir denilir. Fakat Kur’ân’ı anlayacağımız dil olan Arapça’nın okunması ve okutulması yıllarca yasaklanır. Derken bir gün imam-hatip ve ilahiyat fakültelerinde okuyabilirsiniz denilir ama oralarda da öyle bir program hazırlanır ki, özel gayretiniz ve özel hocalardan çalışmazsanız Arapça öğ­renemezsiniz, çünkü program ona göre hazırlanmış. Yani siz altı, yedi se­ne imam-hatip okulu, dört sene de ilahiyat fakültesinde toplam on bir se­ne okursunuz Arapça’yı liseye giden ve İngilizce okuyan bir çocuğun se­viyesine getirmezsiniz. Program öyle yapılır. Onbir sene okursunuz anlamazsınız. Bu gizlemedir. Yani gizlemenin bugünkü Türkçe’sidir.

Allah’ın ayetlerini satanlarda bolca kitap yazarak Allah (c.c.)’ün bu âyetten kasdi şudur, diyorlar. Meselâ günümüzde çokça okunan, gazete­lerde konu edilen, dergilerde tefsiri yapılan Maide süresindeki; “Kim Al­lah’ın indirdiği ile hükmetmezse kâfirlerin tâ kendisidir, zalimlerin tâ kendisidir veya fasıkların tâ kendisidir” diye üç tane âyet-i kerîme ardar-da gelir. Bu âyet-i kerîmeler konusunda bir tanesi çıkar derki, bu âyetin bu İslâm ümmetiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu âyet-i kerîme Benî İsrail için geçerlidir. Muhatabı Yahudiler’dir. Bizimle ilgisi yoktur. Onun için Allah’ın indirdiğiyile hükmetmezseniz, gavur da olmazsınız, zalim de olmazsınız, fasık ta olmazsınız diye bir kitap yazılır ve bol mik­tarda da satılır. Bu da Allah’ın âyetlerini satmanın bir çeşididir.

Bunlardan, bunların şerrinden Allah’a sığınmak gerekiyor. Allah (c.c.) onları bize tarif ediveriyor. Onlar da bir tüccar aslında. Biz de bir ticaretle meşgulüz. Onlar da bir ticaretle meşguller. Bizim tica­retimiz yani mü’minlerin ticareti dalâlet karşılığında hidâyet almak, dün­yayı verip Cenneti kazanmak, kötülükleri atıp iyiliklerle süslenmek, küf­rü verip imanı almak, yalanı bırakıp doğruyu almak. Bizim ticaretimiz bu.

(175) Onlar doğruluk yerine sapıklığı, bağışlanma yerine azabı satın aldılar. Onlar ateşe ne kadar dayanıklıdır.

Onların ticareti ise, işte onlar yani Allah’ın âyetlerini gizleyenler, Al­lah’ın âyetlerini para karşılığında satanlar, onlar hidayeti verip sapıklığı satın alanlardır. Allah’ın mağfiretini affını verip, azabı satın alan kişiler­dir onlar. Ne kadar da ateşe karşı sabırlıdırlar. Veya ateşe karşı ne kadar cüretkârdırlar. Yani Cehenneme doğru bir gidiş var onlar bu gidiş esna­sında da pazarlıktalar. Alış veriş yapıyorlar. Hidayet verip dalalet satın alıyorlar, mağfireti verip azabı satın alıyorlar. Ve azabı Cehennemin aza­bını, kendilerine doğru yaklaştırıyorlar.

Sabır kelimesini daha önce izah etmiştik. Bakara sûresinin 153. âyet-i kerîmesinde. Orada sabrın bir mânâsı da cesaretli olmak, metin olmak

mânâsına geliyordu. Bu âyet-i kerîmeyi misal vermiştik…………..Ateşe karşı ne kadar sabırlılar mânâsı olduğu gibi ateşe karşı ne kadar cür’etkârlar diyor Allah (c.c).[1]

(176) Bu ise Allah’ın, Kitabı doğru olarak indirmesindcndir. Ki­tap hakkında anlaşmazlığa düşenler ise şüphesiz uzak bir ayrılık içindedirler.

İşte böylece Allah (c.c.) Kitabı yani Kur’ân-ı Kerîm’i Hak ile indirdi. Yani Rabbim katından gerçek bir Kitap olarak indirdi. Ve bu Kitabı hak­kı belirlemek üzere indirdi, hukuku beyan etmek üzere indirdi. Kitap hakkında ihtilafa düşenler ise, çok uzak bir ayrılığın içerisindedirler diyor Allah (c.c).

Kitap içinde ihtilafa düşenler iki kısma ayrılıyorlar.

1-Bu Allah’ın kitabıdır diyenler, Allah’ın kitabı değildir diyenler. Bunların ikisi Doğu ile Batı kadar birbirinden uzaktırlar.

2- Allah’ın kitabını ikisi de kabul et­tiği halde bu âyetin kasdı budur diyerek mânâyı yanlış yönde yönlendir­mek isteyenler. Bir de Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’m anladığı doğrultu­da mânâyı anlamak isteyenler.

Bunlar da yine acı ile tatlı kadar, karanlıkla aydınlık kadar, doğu ile batı kadar birbirinden uzak insanlardır.[2]

(177) Yüzlerinizi Doğu ve Batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. İyilik ancak Allah’a, Ahiret gününe, meleklere, Kitaba, peygambere iman eden, malını O’nun sevgisiyle yakınlarına, yetimlere, yoksulla­ra, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelerin hürriyetine kavuşması için veren, namaz kılan, zekât veren, söz verdiklerinde sözlerini yerine getiren, zor ve dar zamanlarda ve savaş anında sabredenlerin yaptığındır. İşte doğru olanlar onlardır. Ve işte Allah’dan sakınan da onlardır.

Hz. Ömer (r.a.) rivayet ediyor: Bir gün Efendimizle beraber oturu­yorduk bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı bir adam geldi. Adamı tanımı­yorduk. Yani içimizde hiç tanıyan yoktu. Adam geldi,- Peygamber Efendimiz’in yanına kadar yaklaştı, dizinin dibine oturdu, dizleri Peygamber Efendimiz’in dizine değiyordu. Ellerini Peygamber Efendimiz’in dizi üze­rine uyluğu üzerine koydu ve sordu:

İman nedir? Ya Rasûlellah dedi. Peygamber Efendimiz de iman, Al­lah’a, âhirete, meleklerine, kitaplara, peygamberlere ve kadere, hayrın ve şerrin Allah’dan olduğuna inanmaktır dedi. O gelen zat dediki doğru söylüyorsun.

Hz. Ömer diyor ki, şaştık bu ne iştir, adam hem soruyor, hem de so­runun cevabına doğru söylüyorsun diyor.

Sonra İslâm’ı sordu. Peygamber Efendimiz de bizim bildiğimiz İslâm’ın beş şartını cevap verdi. Adam yine doğru söylüyorsun dedi. Son­ra ihsanı sordu. Sonra âhireti sordu. İşte bu Cibril hadisi diye bilinen uzunca bir hadistir. Konumuz o değil.

Hz. Ömer diyor ki, sonradan Öğrendik ki,o adam Cebrâil’miş diyor. Cebrail (a.s.) imiş. Bize öğretmek için sorulu-cevaph hale getirmişte din­leyenlere imanı, İslâm’ı, ihsanı ve kıyameti öğretmiş diyor.

Bir gün sahabeden bir tanesi Peygamber Efendimiz (a.s.v.)’a sormuş: İman nedir? Rasûlallah bu âyeti okumuş yani Bakara sûresinin bu 177.âyetini okumuş…………….Bir: İyilik mânâsına geliyor, takva mânâsına da geliyor. İyilik, iman veya takva yüzünüzü Doğuya veya Batıya çevir­mek değildir.

Daha önce müslümanların kıblesi Mescid-i Haram’a çevrilmeden ön­ce, Kudüs’e doğru idi. Onlar da namazlarını o tarafa doğru kılıyorlardı. Peygamber Efendimiz ve ashabı. Derken……….âyeti[3] keri­mesi nazil olunca yönlerini Kabe’yi muazzamaya doğru döndürdüler. Bu sefer Yahudiler gürültü çıkarmaya başladılar. Niye bu tarafa çevirdiniz, daha Önce Kudüs’e doğru namaz kıldığı halde vefat eden sahabelerin na­mazı boşa mı gitti? gibi dedikodu da yaymaya başlamışlardı. Onların da cevabını Allah (cc), “Allah kimsenin imanını zayi etmiyecektir”[4] anlamında indirmiş olduğu âyet-i kerîmelerle vermişti.

Burada da, iyilik, takva veya iman yönünüzü Doğuya veya Batıya çevirmeniz değildir. İman; kim Allah’a iman ederse, ahirete iman ederse, meleklere iman ederse, kitaplara iman ederse, peygamberlerine iman ederse, yani imanın altı şartından beşi burada sayılmış. Yalnız kadere iman burada zikredümemiş.Bakara suresinin son iki ayetin de de öyle. Orada imanın beş şartı sayılıyor. Kadere iman orada yok.

Alimlerimiz diyor ki, Allah’ın ilim sıfatı içerisinde kadere iman var demektir. Yani Allah’a iman var ya burada. Allah’a imanla, Allah’ın ilim sıfatına .da iman etmiş oluyoruz ilim sıfatıyla olmuş ve olacağı bilen Al­lah (c.c), böylelikle kaderimizi de bilmiş oluyor. Kadere iman, Allah’a imanın içindedir demişler.

Burada muttaki insanın, mü’min insanın vasıfları bu beşi. Altıncısı çok sevmesine rağmen malını veren. Kime veriyor? Yakınlarına, yetimle­re, fakirlere, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle azat edilmesi konusunda para verenler, namazını kılanlar, zekâtını verenler, söz verdiklerinde söz­lerini yerine getirenler, anlaşma yaptıklarında andını yerine getirenler, fa­kirlikte de, iyi halde de, harp halinde de, kötü durumda da sabredenler. Böylece on vasıf oldu.

İşte dosdoğru olanlar onlardır. İşte muttaki insanlar da onlardır diyor Allah (c.c). Yani burada mü’minin on tane vasfını saymış oluyor.

Bugün çeşitli devletler tarafından teklifler vardır: Dünyada birlik sağlıyalım. Birliği sağlarsak dirliği de sağlamış oluruz diyorlar. Temenni güzel. Fakat bu konuda tavsiye edilen yollarda yanlışlık vardır. Birisi di­yor ki, benim riyasetim altında birleşelim. Öbürü diyor ki, benim başkan­lığım altında birleşin. Birisi diyor ki, benim koyduğum kuralları bütün dünyada uygularsak birlik sağlanmış olur diyor kî bu konuda en fazla iler de adım atmış olan da Amerika’dır. Askeri için çıkarmış olduğu kanunu bütün dünya ülkelerinin askerlerine uygulatmış. Hepsinin bellerine kendi terzileri tarafından dikilen kütüklükleri takmış. Ayaklarının atışından, ya tışma kadar nizamnamesini onlara sunmuş.

Sanayide de standartlar enstitüleri kanalıyla bütün dünyadaki stan­dartlar enstitüleri kanalıyla o. adam geldiğinde onun arabasına, onun uça­ğına, onun televizyonuna, onun radyosuna, onun traş makinasına uygun malı üreteceksiniz burada demiş. Yoksa standartlar enstitüsünden geçmez bu. Alamazsınız, satamazsınız, üretemezsiniz, başka ülkelere götüremez­siniz demiş.

Yani bizi kuşatan her yönde kendi hakimiyetini sağlamaya gidiyor. Ama huzur getirmiyor. Çünkü bütün bunları yapışının gayesi insanlara saadet ve mutluluk vermek değil, insanların dünya çevresinde sahip olu­nan bütün yer altı ve yer üstü servetin kendi ülkesine akması, kendi ülke­sinin insanlarının mutlu olması için yapıyor bütün bunlan. Onun içindir ki, hakim olduğu ülkelerde dahi sevilmiyor.

Bütün dünyanın aslında bunlara karşı bir kini vardır. Halkın kini var­dır. Yöneticilerin yok. Üçüncü dünya ülkelerinde bütün halkın bunlara karşı kini vardır. Müşterek kini vardır. Afrika’daki insanın da kini var. Japonya’daki insanın da kini var. Çin’deki insanın da kini var. Türkiye’deki insanın da kini var. Bütün insanlar bunlara karşı kin besliyorlar. Niye? el­lerindeki alınmış. Ayaklarının altındaki madenleri alınmış. Ürettiği pamuğu, fıstığı, şeftalisini çok ucuz fiyatla kendi ülkesine götürüp gidiyor. Onları sadece üst düzey devleti yöneten kişiler tutuyor. Çünkü onlar on­ları tayin ettiğinden, onlar da onları tutmak mecburiyetinde kalıveriyor. Belki içlerinden onlar da sevmiyorlardır. Ama orada kalabilmek, bu dün­yasını Cennet eyleyebilmek için o insanların yardımına ihtiyacı olduğun­dan dolayı onları tutuyorlar. Yani gerçek anlamda mutluluğu getiremediklerini görüyoruz. Yardım ettiği ülkenin insanı ona kin beslemişse… Mesela Türkiye’de bile, Mısır’la İngiltere maçta beraber kalıyor. İstanbul belediye başkanı Kahire belediye başkanını tebrik ediyor. Enteresan bir şey. Yani İngiliz’e karşı o başkanın da kini var. Farkına varmadan yapılan şeylerdir bunlar. İnsanın iç dünyasının bir anda ortaya çıkıv erme sidir bunlar. Onun için bunlar da demekki huzuru sağlıyamamişlar. Otoriteyi biraz sağlamışlar ama aşağıda gümbürdeme varsa… Hani dağın içerisinde gümbürtü vardır. Yanardağlar, dünyanın neresine giderseniz gidiniz ge­nelde dışı çok yeşillik olan dağlarmış. Dışı ormanlık, yeşillik dışından bakarsınız ki yemyeşil bir dağ. Ama bir gün patlayıveriyor. Bütün ağaç­ları, otları ve etrafında oturan insanları da yakıyor. Yani içinde bir ho­murdanma var. Eğer bu dünya insanlarının da bu tür insanlara karşı ho­murdanması devam ediyorsa geç de olsa bu homurtu patlak verir.

Biz ise birliğe davet ediyoruz yine. Ama ilahımız bir olsun. Allah (c.c.)’e ibadet edelim. Çiinkü hepimizin gideceği yer bir, geldiği yer de bir. Rabbîmden geldik. Rabbimin mahşerine kıyametine doğru gidiyoruz. Yani âhiretine doğru gidiyorum. Onun için insanları topyekun evvela Al­lah’a imana davet ediyoruz.

Bunlar inanmıyorlar mı? İnanıyor ama bir kısmı inanıyor. Rus devlet başkanına sorsanız Allah kaç deseniz hiç diyor. Amerikan devlet başka­nına sorsanız üç diyor. Adamlann ikisi de imtihanda kaybediyor.

Onun için bir Allah’a iman ve hep beraber gideceğimiz âhirete iman olunca yolumuz tekleşiyor. Bir yola giriyoruz. Önde hedef var bir âhiret, âhirete doğru gidiş var. Herkes âhirete gideceğini biliyor. İki tane yol gösterilmiş. Şu banta binerseniz Cennete götürür. Şu banta da binerseniz Cehenneme götürür. Cehennemi de görür gibi iman edecek olursa bir ki­şi, aklı başında bir insanın kötülük yapması mümkün değildir. Bir insan bir banta koyulsa yanına da gönlünün sevdiği bütün günahlar da koyulu-verse, içki mi canı istiyor içki konulmuş, kadın mı canı istiyor kadın ko­yulmuş. Ama bant hareket ediyor. Masa da kurulmuş, karyolalar da var bantm üzerinde, fakat bantın ilerisinde bir fırın var. Fırına giriyor bant. İçerde de alevleri görüyor lavlar yanıyor. Oraya doğru gittiğini gören bu adam, içkiyi yudumlayamaz, kadınla zina edemez, verilen rüşveti ala­maz, yetimin malını yiyemez, Allah’a isyan edemez ateşi görünce. Bantm ilerisi bir hızara doğru gidiyor ki geleni kesiyor. O adamın önündekilerden zevk alması mümkün değildir.

Onun için Allah (c.c), âhirete imanı, görür gibi iman etmemizi sağ­lamak için bir çok ahiret sahnelerini sanki gözümüzün önüne getirircesi-ne tasvir de ediyor. Âhirete inanırsak ve meleklere iman edecek olursak ve kitaba iman edersek kurtuluruz. Bir soyguncu ile tanışmıştım: hocam on altı defa yakalandım diyor soygunda. Bu on altıncı yakalanışım, yaka­lanmadıklarımı ben bilemem. Nerede ne yaptığımı unutmuşum diyor adam. Peki dedim, seni bu sistem bundan vazgeçiremez mi? Mümkün de­ğil vazgeçirmesi diyor. Peki bundan sonra? dedim. Bundan sonra yap­mam, Meleğe inandım çünkü diyor.

Peki meleğe, inanmamış olsaydın da inançsız kâfir bir ülkedesin on alta defa yapmışsın soygunu ve cezam da çekmişsin. Savcı çıkarken diyor ki, seni topluma alıştınncaya kadar şu iki tane polis veya bir kaç tane po­lis 24 saat seni takip edecekler, iki üç ay elini oraya buraya saldırmadan gezebilesin. Ve bir iş tutabilesin. Onu temin edene kadar seni takip ede­cekler dese de yapar mısın dedim? Hocam o polisler de iman etmemiş olacak yalnız diyor. Yani öyle bir toplum ki, savcısı imansız, polisi iman­sız, halkı imansız, ben de imansızım. Öyle bir toplumda kültür var. Kül­tür seviyesi yüksek, vicdan da insanda doğuştan var zaten. Ancak iman yok. Bir gün gezeriz, üç gün gezeriz, beş gün gezeriz polisler de beni ta­kip eder. Eh onlar beni takip edince onlar beni, ben de onları görünce dost oluruz, gözlerimiz dost olur diyor. Sonra bir araya geliriz. Bir gün onlara derim ki, sizin maaaşımz kaç. Yediyüz bin, sekizyüz bin, bir mil­yon. Pekiyi benden 10 milyon veya 100 milyon, bende aylığınız 100 mil­yon. Niçin? Şu sarraflar çarşısının alt sokağına sen duracaksın. Üst soka­ğına da sen duracaksın. Gece ben burayı soyacağım. Şimdi diyelimki kül­türü yerinde ve vicdanı da var bu adam reddedebilir bunu. Yani paraya boyun eğmeyen insanlar biliyoruz. İmansız kesimden de vardır. Nöbeti bitmiştir gider eve yerine başkası gelmiştir. Evde vicdan törpüsü, filanla-nn taksisi var da bizim niye yok. Filanların renkli televizyonu var da bizim niye yok. Filanların evi var da bizim niye yok. Bir gün, üç gün, beş gün derken gelir haydi şu soygunu yapalım. Bu işi zaten bugüne kadar böyle yaptım hocam diyor. Yardımsız yapmadım. Mutlaka yardım eden­lerim veya topladığımı salıverenlerim, vardı benim diyor.

Ama şimdi günah ve sevabımızı yazan bizi her an gözetleyen meleğe iman ettik. Melek öğrendiğimize göre yemez içmezmiş. Rüşvet geçmiyor bu arkadaşa. Uyumazmış ki gece iş yapalım. Erkeklik ve dişiliği yokmuş. Erkek olsa yanına kadın gönderirdik. Kadın olsa erkek gönderirdik onu da bilmezmiş. Allah’ın emrettiğini yerine getiriyormuş. Hiç torpil geçmezmiş. Öyle ise bizim işimiz zor. Meleğe iman ettik, tevbe ettik bundan sonra yapmıyacağiz diye söz vermişti.

Yani bu eğitimle netice alınamamışta bu insanların ayıpladığı, hor gördükleri İslâm inancından bir madde yani meleğe iman 16 defa soygun yapmış bir insanın günah işlemesini engelleyiveriyor. Bir tek meleğe iman!!!

Onun için eğer memlekette hırsızlık olmamasını, soygun olmaması­nı, rüşvet olmamasını, sosyal adaletin temin edilmesini istiyorlarsa iman esaslarına insanları hakkıyla alıştırmaları değil, imanına mani olmamaları gerekiyor. Bu insanların imanına giden yolu kesmemeleri gerekiyor.

Merhum Mehmet Akif de bu anlattığımı güzel ifade etmiş. Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır, Fazilet hissi insanlar da Allah korkusundandır. irfanla yani kültürle vicdanın insan üzerindeki etkisi bazı zamanlar da olur ama devamlılık arzetmez.

Onun için bizde asıl olan imandır. İman doğrultusunda yöneltilmiş vicdandır. Ve iman doğrultusunda geliştirilmiş kültürdür, ilimdir.

Kitaba, iman ederler. O muttaki, iyi, imanlı insanlar. İnsanların birlik sağlıyabilecekleri yegane şey kitaptır.

Bugün bir taraf diyor ki, benim kitabıma göre yani benim hukukuma göre amel edilsin. Öbürü diyor ki, benim kitabıma göre yani benim huku­kuma göre amel edilsin. Öbürü diyor ki, benim hukukuma göre amel edilsin. Peki senin hukukun senin yazdığın. Öbürünün hukuku da onun yazdığıdır. İnsanların yazdıkları kendi çevresinde edindikleri bilgilerle, kültürle orantılıdır. Kendi hissiyatıyla da orantılıdır.” Meselâ bu memle­kette bir kaç defa anayasa yazılmıştır. Dört profesör, beş profesör bir ara­ya geliyorlar, oturuyorlar, Anayasayı hazırlıyorlar. Bu adamların o günkü haleti ruhiyelerini kanunda görmek mümkündür. Evde hanımına kızmışsa hanımlarla ilgili maddeyi ceza yasasında koyuyorlar. Veya medenî hu­kukta hanımlarla ilgili maddeyi kuşa çeviriyorlar. Babasına kızmışsa, anasına kızmışsa onun da icabına bakıyor.Meseiâ bir miras yasası hâlâ uygulanır 60 senedir. O günün profesörü anasına ve babasına fena halde kızıyormuş. Kişi evliyse vefat etmişse ve mirasçı olarak da hanımını ve çocuğunu bırakmışsa anne ve baba mirastan mahrumdur. Halen bu geçer­lidir. Yani anne baba yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyorlar. Memle­ketteki sarı öküzü satıyorlar. Oğlu mezun olduktan, iş tuttuktan sonra İs­tanbul’a geliyorlar. Orada bir dönüm tarlaları iki öküzleri vardır. Onu da sattılar geldiler oğlumuzun yanında rahat edeceğiz derken oğulları da kö­şeyi döndü. Hayali ihracattan, başka bir işten daha fazla kazanacağım derken kalbi tak tak atarken gidiverdi. İstanbul’dan evlendiği hammıyla bir oğlu veya bir kızı vardır. Bütün mal oğluyla kızına kalıyor. Gelin ise Anne ile babalarının da evde kalmalarını istemiyor. Bu sefer yine Anado­lu’daki Müslüman komşularının insafına terk ediliyor bu insanlar. Zerre kadar bir kira vermez bugünkü kanunlar. Peki bunu temin eden nedir? O günkü hukukçunun anasına ve babasına olan kini kanuna yansımıştır. Pe­ki ben yazsaydım ne olurdu? Ben de yazsaydım ona benzer bir şey yapar­dım. Belki anamı babamı korurdum ama bu sefer de hanıma haksız yere zulmederdim. Veya çocuklarıma zulmedebilirdim. Veya en yakın kardeş­lerime zulmedebilirdim. “Kızdı mı Cehennem kesilir insan. Sevdi mi Cennet kesilir.”

Onun için Allah (c.c), insanların bir araya gelmesi konusunda birle­şecekleri hukuk olarak, insanların yazdığını değil, Kendinin indirdiğini esas alıyor. Onun için iyi, muttaki bir insanın vasfı olarak meleklere imandan sonra kitaba imanı, kitaba imandan sonra o kitabı bize getiren peygamberlere imanı esas alıyor. Hz. adem’den Efendimiz (a.s.v.)’e kadar gelmiş bütün peygamberlere iman ettik. Şimdi iman eden bir toplum meydana getirildi. İmanın altı şartına iman eden bir toplum meydana gel­di. Bitti mi yani iman, yalnız iman her şeyi hallediyor mu? Halletmiyor. Bizim bir de bedenlerimiz var. Tenlerimiz var. İman ruhumuzun gıdası oluyor. Bir çok sorunumuzu hallediyor ama bir de bedenlerimiz var bun­ların da doyması için diğer komşuluk münâsebetleri, insanlar arası müna­sebetler var. Allah (c.c.) onu da açıklamak üzere kişinin iç dünyasındaki cimrilik hastalığına tedavi olmak üzere en sevdiği malı veren diyor. En sevdiği malı.

Buna misal olarak Beyhaki bir hadis rivayet etmiş. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah hastalık halinde ölüm döşeğinde yatmakta, hani insan hasta iken bazı şeyler ister gönlü. Kış gününde karpuz ister adam. Veya nar is­ter. Yani bir şeyler ister. Derken çevresi de onu bulur buluşturur. Getirtir­ler en uzak yerlerden filan.

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah da böyle bir hastalığı esnasında taze hur­ma canı istemiş. Hanımı Safiyye validemiz de derhal birini göndermiş ve tertemiz taze bir hurma getirtmiş. Ama tam içeriye girmiş iken bir dilenci kapıya gelmiş. Allah rızası için bir kaç hurma verin demiş. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah demiş ki, verin ona. Ve ona vermişler. Yani “afiyet olsun yarim, sen yedikçe ben doydum” diye bir söz vardır ya türkü halinde de söylenir. Bir mü’min kardeşinin yemesinden o ihtiyacını gideren bir in­san. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.).

Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor.

Kendilerinin şiddetle ihtiyacı olmasına rağmen başkalarını kendile­rine tercih ederler.[5]

Şiddetle sizin ihtiyacınız var ama bir başka kardeşinizin de ihtiyacı olduğunu gördüğünüzde onu nefsinize tercih edivermeniz imanınızın ol­gunluğuna işaret ediyor ki, ensarın yani Medine’deki Müslümanların yap­tığı da budur.

Bu hususta yine Allah (c.c.) şöyle buyurur:

En sevdiğiniz malı infak etmedikçe, takvaya eremezsiniz, iyiliğe ka­vuşamazsınız.[6]

Sahabeden birisi gelmiş Ya Rasûlellah en sevdiğim şu atım demiş. Yeryüzünde en çok sevdiğim malım budur. Ben bunu vermek istiyorum demiş. Allah yolunda .vermek istiyorum. Peygamber Efendimiz de demiş-ki; benim komutanım Üsafne’ye ver onu. Onun hakkından o gelir. Ve Üsame (r.a.) ki en son Peygamber Efendimiz’in vefatı anında komutan tayin ettiği bir yiğit insandır, O yiğit insan da aynca bir kölenin oğludur. O köle de yiğitçe hizmetler yapmış. Yani bizdeki kölelik anlayışı ile bu in­sanların kölelik anlayışı ayrı.

En sevdiği malı veren kime veriyor? Yakınlarına veriyor. Âyet-i kerîmenin işaretine göre iyilik yakınlardan başlar. Yani zekâtınızı verir­ken de, sadaka verirken de ilk vereceğiniz ktşi en yakınınızdır. Zekâtlarda gerçi bir sınır vardır. Zekâtı verirken usulünüze yani annenize, babanıza, dedenize, ninenize veremezsiniz. Çünkü onlara bakmakla mükellefsiniz. Furuunuza veremezsiniz. Oğlunuza, kızınıza, torunlarınıza zekât vere­mezsiniz. Çünkü onlara bakmakla mükellefsiniz. Ama yan taraflara verir­siniz. Fakir oğlan kardeşinize, fakir kız kardeşinize, fakir olan dayınıza, halanıza, teyzenize, amcanıza ve bunların çocuklarına verirsiniz. Bunlara zevil-kurba diyoruz. Bunlara verebiliyorsunuz. Ve oralardan başlamak ta göreviniz. Meselâ bazı arkadaşlar tanıyorum. En yakın akrabalarından za­ruret içinde olanlar olduğu halde bağlı olduğu İslâmî kuruluşa milyonlar veriyor. Ama en yakın akrabasını mahrum ediyor. En yakın akrabasına da versin, bağlı olduğu o müslüman kuruluşa da versin. Fakat âyet-i kerîmeye uygun hareket edelim. En yakın akrabalarımıza,.yetimlere kendi yetimimiz. Veya dışardan başka yetimlere. Allah (c.c.) burada sınır koymamış. Müslüman yetimler dememiş. Zaten çocuklar genelde Müslü-mandır. Zaten ergenlik çağına gelince yetim olmaktan çıkar bir insan. Er­genlik çağına gelinceye kadar da bütün çocukları biz Müslüman kabul ediyoruz. Öyle olunca çevremizde müslüman ailenin çocukları yetim kal­mışsa ona da bakacağız biz. Müslüman olmayan ailelerden yetim kalmış­sa onlara da bakacağız biz. Biz bütün insanlara karşı sorumluyuz.

Ve miskinler, miskinlerde de yine Müslüman miskinler dememiş. Miskin olan bir günlük dahi yiyeceği olmayan……….kelimesinden türe­tilmiş. Sekene, yerinde kalakaldı. Çivilendi kaldı mânâsına geliyor. Mis­kin de yapacak, edecek, tutacak, yiyecek bir şeyi kalmamış, olduğu yerde kalakalmış kişi. Dilenmek için çıkacak yüzü de yok. Veyahut utancından bu işi yapamıyor. Yerinde kalakalmış kişiye deniliyor. Onlara da verece­ğiz. Ve yolda kalmışlara. Yolda kalmışlar zengin de olabilir, fakir de olabilir. Adam Erzurum’dan gelmiştir. Konya’dan gelmiştir, Muğla’dan gelmiştir. Parasını çaldırmıştır. En yakın olarak sizi görmüştür. Ticarî alışverişiniz var. Veya başka bir alışverişiniz var. Ona zekât verseniz ge­çer. Zengin bir adam. Ona sadaka verseniz de geçer. Verilir yani. Ve di­lenenler. Ya Rasûlellah dilenenlerin içinde zenginler de var demiş­ler. Peygamberimiz de Atın üzerinde gelse dahi verin demiş. Madem ki adam dilenci elini açrriış adama verin demiş Peygamber Efendimiz.

Yalnız burada şunu ayırt edelim: Mesela bir adamı biliyorsunuz du­rumu zengin. Ama dilenmeyi meslek haline getirmiş, yani bugün geldi, ikinci gün yine geldi. Üçüncü gün yine geldi. Buna vermeme hakkımız var. Fakat bir adam gelmiş ki,siz bu adamın durumunu iyi biliyordunuz ama iîk defa da size gelmiş. Bu adama verin. Ne olursa olsun verin. Ada­mın biri bir zamanlar bizim yayınevine geldi. Adam kıravatlı güzel de gi­yinmiş. Dediki efendi ben müteahhitlikten iflas ettim. Bana para lazım; İşte Peygamber Efendimiz’in “Gelen atlı da olsa verin” dediği adam bu dedim kendi kendime. Verdim çıktı gitti. Ne olursa olsun arkasını düşün­meyeceksin. Efendim söylemiydi, böylemiydi, bu da dilenmenin çağdaş­laşmışı mı filan hiç düşünmeyin onu. Ama ikinci gün yine gelirse, üçün­cü gün yine geliyorsa o ayrı. Yılın 365 günün abone ise o ayrı. Bu adam bir defa geldi bir daha gelmedi o ayrı. Böyle insanlara az da olsa verin. Ve köle azadı konusunda da en sevdiği malı verenler, takvaya eren kişi­lerdir, imana eren kişilerdir, iyiliğe eren kişilerdir diyor.

Köle deyince; kölelikle ilgili filimler oynatıldı bu memlekette. Müs­lümanlıkta da köle var mı? Var. Ne biçim dine girmişiz diyor adam köle olur mu? Köle atılıyor, satılıyor, hapsediliyor, işkence ediliyor, dövülü­yor. Yani insanoğlu nerde ise televizyonu kırıp ordaki adamı öldürecek hale getiriliyor.

Dinimde ise kölenin hukuku bambaşkadır; Hz. Ömer (r.a.)’m da kö­lesi vardık Ve Hz. Ömer’le beraber yolculuk esnasında ona hizmet eder. İkisinin beraber makam arabası olarak Hz. Ömer’in devesi vardır. Bugün için helikopter, uçak ve mersedes olduğu gibi cumhurbaşkanlarının, o gü­nün devesi de o.günün makam arabası idi. Hz. Ömer biner 5-10 km. git­tikten sonra Hz. Ömer iner kölesi biner. 5-10 km. gittikten sonra o iner Hz. Ömer biner. Böyle gidilir.Bugün Türkiye’de olsun, Amerika’da olsun, dünyanın neresinde olur sa olsun cumhurbaşkınmın sekreteri cumhurbaşkanı ile aynı arabaya bi nemez. Ancak müsade ederlerse binebilirler. Yoksa protokolde yeri yok tur.

En çok sevmelerine yani çok fazla sevmelerine rağmen kendi taam larını yedirirler. Kime yediriyorlar? Miskin insanlara, fakirlere yediri yarlar, yetimlere yediriyorlar ve de esirlere yediriyorlar. İnsan sûresi 8-9 Bir Müslümana karşı kılıç çekmiş, Müslümana karşı kılıç çekmi: adam esir edilmiş, bu adama da en sevdikleri malı Müslümanlar yedirirler diyor Rabbim. Ve onlar köle edinilmiş o kölelere en sevdikleri malla nndan yedirirler .

Hadis-i şerifi biliyoruz ama bu âyet-i kerîmeyi pek fazla bilmiyoruz.

Hadis-i şerifte hani kölelerinize yediğinizden yediriniz, giydiğiniz den giydiriniz buyurulur hadis-i şerifi sağ olsun bir kısım yazar arkadaş lanmız iyi duyurdular. Memlekette epeyce duyuldu. Ama âyet-i kerîme pek duyurulmadı. İnsan sûresinin 8. ve 9. âyet-i kerîmelerinde kölelere esirlere en sevdikleri malı yedirirler diyor Allah (c.c).

Ve arkasından da şöyle derler. Bunu Allah için size veriyoruz. Bu nun karşılığında maddi bir karşılık beklemiyoruz. Teşekkür de beklemi­yoruz.

Hz. Aişe validemiz şöyle bir sözün söylenmesini doğru bulmazmış: Biri birine iyilik yaptıktan sonra alan kişi “bunun karşılığını versem” di­yor. Veren de diyor ki “dua et yeter.” Hz. Aişe demiş ki, dua et demeyin, verdiğinizin karşılığı olur.

Allah biliyor sizin sevabınızı Allah verecek. O ayrı kendisi dua eder­se etsin. Siz istemeyin diyor. Yani dua etmek yasak değil. Yanlış anlaşıl­masın. Birine çok iyilik yaptınız adam çok memnun oldu. Yahu ben bu­nun karşılığını versem, siz de dua et yeter diyorsunuz. Bırak dua et deme­yi bırak. O dua etsin ayrı. Ama sen dua isteme. Dua istersek yaptığının karşılığını istemiş oluyoruz.

Âyet-i kerîmede de bu anlatılıyor: biz bunu Allah rızası için yaptık.

Dua da istemiyoruz, bir maddî karşılık da istemiyoruz, teşekkür de iste­miyoruz.

Bazan da biz bunu şikayet ederiz. Deriz ki adama iyilik yaptık ta te­şekkür bile etmedi. Ama biz bunu teşekkür için yapmıyoruz ki, Allah için yapıyoruz. Ama biz teşekkür edelim ayrı. Bize bir iyilik yapıldığında hem dua edelim ve hem de teşekkür edelim. Ama biz iyilik yaptığımızda duayı ve teşekkürü bekiemiyelim.

Bazen anlatılırdı. Çocukluğumda pek mânâ veremezdim ama İmam Ebu Hanife Rahmetullahı aleyh için söylenir. Birine yardım etmiş te ada­mın damının gölgesinde gölgelenmemiş. Yağmur yağarken çeleninin al­tında korunmamış, yağmurda ıslanmış. Karşılığı alınmış olur veya adamı üzmüş olurum diye, Başkasının evinin altında duramazdı. Bizde parası olduğu için evin gölgesinde duruyor gibi bir his uyandırmamak için. Bu­na çok dikkat etmeliyiz.

Birine borç para verdiniz. Onun yanında para lafı dahi etmeyin. Yani onunla ilgili değil başkasıyla da ilgili para lafı etmeyin.

Dinimdeki kölelik anlayışı bu. Hz. Ömer’in yediğinden yiyecek. En sevdiğini yese bile’ ondan yedirecek, giydiğinden giydirecek.

İki tane mühendis arkadaş bana geldiler. Yıldız Üniversitesinde bera­ber okulu bitirmişler. Biri iş yeri açmış, kendisine ait atölyesi var. Arka­daşını da oraya alacak. Ücret konusunda anlaşamamışlar. Arkadaş o gü­nün-parasıyla beşyüzbin lira veriyordu. Yani memurların maaşı 100-150 bin lira iken 500 bin lira maaş vereyim diyordu. O da diyor ki, kölen ola­yım arkadaş. Öbürü bu sefer ona diyor ki bu bana pahalıya mal olur. Be­nim yediğimden yiyeceksin, giydiğimden giyeceksin, bindiğime de bine­ceksin o zaman bana pahalıya mal olur. Seninle maaşta anlaşalım dediler ve anlaştılar.

Yani dinimdeki anlayış bu. Hz. Ömer’in makam arabasına binen ve onu kardeş kabul eden bir devlet başkanının kölesi mi olalım, yoksa Amerikan başkanının sekreteri mi olalım?

Namazı dosdoğru kılarlar, o takvaya, imana ve iyiliğe sahip olan kişiler. Zekâtlarım verirler.

Namazı dosdoğru kılarlar derken âlimlerimiz tadili erkan da bunun içine girer diyorlar. Yani rüku hakkıyla verilecek, harflere dikkat edile­cek, âyetleri okurken mânâlar üzerinde durulacak, rukuya varınca azalar itidal şeklinde olacak, kalkınca düz hale gelinecek sonra vakarla secdeye gidilecek yani bunlara riayet edilecek. Dosdoğru kılmak bu.

Sonra şahıs olarak iki fert arasında vermiş oldukları sözlere riayet ederler. Ve uluslararası sözleşmelerine de riayet ederler. Yani âyet-i kerîme diye çoğul sigasıyla bildiriyor. Bu ferdî de olur. Ferdî sözleşme­lerde de sözlerimize riayet etmemiz gerekiyor. Bir devletse,Müslüman bir devlet uluslararası vermiş olduğu söze de riayet etmesi gerekiyor.

Ama bugün insanlar özellikle güçlü olanlar biz şöyle şöyle karar al­dık siz de kabul edin bakalım diye emri vaki yapıyorlar. Kabul ediyorlar. Sonra kuralı kendisi çiğniyor. Kendisi çiğneyince sözleşmesini, hiç ayıp değil. Küçüklerden biri çiğnerse ayıp ediyor. Adamın kendisi Panama’ya giriyor. Panama devlet başkanı sarayından alınıyor. Döve döve milletin gözü önünde televizyonda gösteriyorlar. Ondan sonra Amerika’ya götü­rüp hapsediyorlar. Halen hapiste. Bu işgal değil!! Bu devlet başkanını gö­türüp hapsetmek de değil. Dünya da aferim iyi ettin!!! diyor. Türkiye de iyi ettin dedi. Basın da iyi ettin dedi. Hiç bir televizyonda da bir günden başka gündeme getirilmedi.

Beri tarafta bir küçük öbür küçüğün üstüne saldırıyor, devlet başka nı kaçıp gidiyor adam yakalanmamış, dövmemiş meydan dayağı da atma­mış. Yer yerinden oynuyor. Böyle “yani, insanların anlayışı değiştirilmiş. Büyükler hata ederse kerametine yorumlanıyor, küçükler hata edecek olursa melanetine veya kerahetine hükmediliyor.

Birleşmiş Milletler’de beşli çete diye kurucu üyeler var. 150 ülke İs­rail’in aleyhinde karar verseler de o 5 ten bir tanesi olmaz ben kabul etmi­yorum dese alman karar geçersiz. Amerika, Rusya, İngiltere, .Fransa ve Çin beşi.Bari bu beşinden biri,şu 150 devletin Biraraya gelmesine ne ge­rek vardı, siz bir araya gelin anlaşmışsanız bize biîdiriverin. Masraf bari etmiyelim oraya gelip gitme masrafına gerek kalmaz dese. Gelin işte devletiniz biraz karar kılsın burada. O kadar bina tutulacak, gelinecek gidile­cek, yatılacak, yenilecek içilecek deniliyor.

Yani öyle bir şeyki akılla, mantıkla izahı mümkün değil bunların. Adamlar açıkça biz beşli çete bu işi böyle münasip gördük diyorlar böy­lece idare ediyorlar. Ahitlerine hiç riayet etmiyorlar çünkü kâfir. Rabbime olan ahdini bir adam kopardımı bitti! İnsana olan ahdi geçersiz onun için. Rabbime olan ahdi belâ mühründe “Kâlü Belâ” dediler hepsi birden, evet Ya Rabbi, Sensin bizim Rabbimiz dediler ama yeryüzünde yeni yeni Rab icat ettiler veya kendileri Rab olmaya yöneldiler. Yaptıklarını tasdik ettiriyorlar şimdi bize. Müslüman kesim de biraz kabul etmiş durumda.

Müslümanlar bunu imani olarak kabul etmiyor ama pratikte kabul ediyor. Nasıl kabul ediyor? Mesela Allah inancında, Allah vardır, birdir, şeriki ve naziri yoktur. Bir benzeri yoktur. Yani her yerde hazır ve nazır­dır diyoruz. Çocukluğumuzda öğretilen bir şeydir bu. Hepimize hemen hemen analarımız babalarımız böyle Öğretti.

Şimdi Müslüman da adeta şöyle diyor. Amerika vardır, birdir, bir benzeri yoktur. Eskiden Rusya vardı onu da kendine benzetti. Bir benzeri yoktur her yerde uyduları hazırdır ve de ne yaptığımıza nazırdır. Yani bakmaktadır diyor adam.

iran’da ihtilal oldu diyorsun. O göz kırpmasaydı Humeyni bu işi ya­pamazdı diyor. Saddam saldırdı diyorsun. Onun mutlaka haberi vardır di­yor. İzin vermiştir diyor. Peki kardeşim her yerde hazır ve nazır ama bak Kaddafi’ye saldırı yaptı adamı öldüremedi. Ona bir gün evvelden haber vermiştir sen çadırına çık biz senin sarayı bombahyacağız. Yani adamın gücüne hiç halel getirilmiyor. Her yerde hazır ve de nazırdır o yeni bir ilahtır. Yani insanlar üretiyor. Kendilerince bir Tanrı üretiyorlar. Ama o Tanrı kendi adamlarından biri kaçırılıyor bir kaç tanesi kaçırılıyor 7-8 se­nedir hapsediliyor bulamıyor. Askerî ateşeleri Beyrut’ta 7-8 senedir ka­yıp. Kayıp değil adamların filmi de gösteriliyor dünyaya. Arada bir bu adam sağ şu anda elimizdedir diye video kasetleri gösteriliyor. Dünyaya ilan ediliyor. Görebildiği yok. Demekki her yerde hazır ve nazır değilmiş bu adam. İnim inim inliyor ne yapacağını şaşırıyor hiç bir şey de bilmemektedir bu adam.

Harp halinde de, fakirlik halinde de, en kötü durumlarda da sabre­derler mü’minler.

Sabır eve çekilmek, kapıları kapatmak yâ sabır anlamında değildir. Sabır ateş hattında sabretmektir. Yani geriye çekilmemek, ileriye doğru atılmak, gerekeni yapmaktır sabır. Emredilenleri yapmak, yasaklananlar­dan kaçınmakta bir sabırdır, işte onlar doğru olanlardır, işte onlar mut­taki insanlardır. Müttakiyi başta de genişçe tefsirim vermeye çalışmıştık.

İçini Hak için temizleyen, dışını halk için temizleyen muttaki insan­dır. Tabiînden bir tanesi böyle tarif etmiş.

İçimizi Hak için temizliyoruz. Küfrü atıp imanı alıyoruz. Yalanı atıp-doğruluğu alıyoruz. Cimriliği atıp cömertliği alıyoruz. Yani bütün iyi hasletleri almak, kötülükleri kovmak, Hak için içi temizlemektir. Dış ta temizlenecektir. Giyimimize, kuşamımıza, el kol hareketlerimize herşeyi-mize dikjcat edilecek. O zaman muttaki insan olunur.[7]

(178) Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kı­lındı. Hür insana karşı hür insan, köleye karşı köle, kadına karşılık kadın. Öldüren, Öldürülenin kardeşi (vârisi) tarafından affedilirse Öl­dürene örfe uymak ve affedene (diyetle) iyilikte bulunmak gerekir. Bu size Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa ona acıklı azap vardır.

Böyle bir toplum meydana getirdik biz. Yani imanın altı şartına iman ‘eden, sevdiği malı cimrilik yapmayıp cömertçe veren, yakınlarına, yetim­lere, fakirlere, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere veren, dosdoğru na­mazını kılan, namazda bir araya gelen, fakirlerini zekâtla zengin hale ge­tiren, sözünde duran, sabreden bir toplum meydana geldi. Ama bu toplum içindeki insanların da bazı hissiyatları var. Galeyana gelebilir, bazı olay­lar olabilir. Böyle bir toplumda da düzeni sağlamak için Allah (c.c.) cezai müeyyideler getirmiştir. Alîah (c.c.)’ün iki türlü kanunu vardır âyet-i kerîmede;

1- Asıl kanunları vardır. Namazı kılınız, zekâtı veriniz, yalan söyle­meyiniz, içki içmeyiniz bunlar asıl kanunlardır. Birbirinize yardım edi­niz, sadaka veriniz. Devletinizi kurunuz cennet gibi yaşayınız. Asıl ka­nunlar bunlar.

2- Bir de bunları korumaya yönelik kanunlar vardır. Onlar da cezaî müeyyideler. Cezaî müeyyidelerde iki kısma ayrılıyor.

1- Ahirette verilecek cezalar.

2- Bu dünyada iken verilecek cezalar.

Bunlardan bir tanesi toplum içinde adam öldürmeye teşebbüs olabi­lir. Çeşitli sebeplerle. Bu Hz. Adem’in çocuklarından Kabil’le beraber başlamış. Madem ki öldürme olayı olabilecektir, onun Önlemini alabil­mek için Allah (c.c.) de âyet-i kerîmelerini indirmiş. “Ey iman edenler Öldürme olaylarında size kısas farz kılındı. Hür bir insana karşılık hür bir insan, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın öldürülür ceza ola­rak. Bir hür insan bir hür insanı öldürürse, bir köle bir köleyi öldürürse, bir kadın bir kadını öldürürse, o Öldüren kişi de cezalandırılır yani öldü­rülür.”

Allah (c.c), bu âyet-i kerîmeyi açıklamak üzere Maide sûresinin 45. âyet-i kerîmesini nazil kılmıştır.

Orada biz onlara şöyle farz kıldık yazdık. Cana karşı can, göze kar­şılık göz, buruna karşılık burun, kulağa karşılık kulak, dişe karşı diş, ya­ralara da kısas. Yani yaralamaya misilleme olarak yaralamayı kısas olarak onlara farz kılındığını ifade ediyor.

Bu âyet-i kerîme biraz kapah ama Maide sûresinin 45. âyet-i kerîmesi onu açmış. Eğer Maide sûresinin 45. âyet-i kerîmesi nazil olma­mış olsaydı, o zaman şöyle bir yanlış anlama doğabilirdi. Hür insana kar­şı hür insan. Yani hür bir insan hür bir insanı öldürürse ceza olarak o hür insan öldürülür. Ancak hür bir insan kadını öldürürse, hür insan öldürüle­mez. Veya kadın bir hür insanı öldürürse, kadın ceza olarak öldürülemez gibi bir mânâ çıkabilir idi. Fakat Allah (c.c.) buna da gidilmemesi için yani daha da açıklık getirmek üzere bu Maide sûresinin 45. âyet-i kerîmesini nazil kılmış. Halkımızın diline de “dişe karşı diş” şeklinde geçmiş. Bu âyet-i kerîme nerde ise bir atasözü haline gelmiş veya bir hu­kuk kaidesi olarak halkımıza mal edilebilmiş.

Nitekim 1400 sene uygulamada kalması nedeniyle halkımız bir çok İslâm hukukunun maddelerini atasözü haline getirmişler kullanmaktadır­lar. Anadolu’da babalarınızın analarınızın bazı olayları izah ederken söy-leyiverdiklerinin çoğu İslâm hukukunda bir maddedir aslında.

Hani su tutanın, toprak kullananın diye bir söz vardır. Sonra bu söz siyasî sahada biraz istismar edildi ayrı. Buna benzer hani dişe diş, göze göz, tabiri geçiverir. Bunlar İslâm hukukundan halka mal olmuş şeyler­dir.

Ama 60-70 seneden beri uygulanmakta olan bugünkü ceza veya medenî hukukla ilgili bir maddeyi halkımızın bilmesi mümkün değildir. İlla başınız mahkemeye düşecek olursa o yoldan geçmekte olan bir avu­kata gitmezseniz, dilekçe veremezsiniz. Usûl yönünden reddedilir dilek­çeniz. Yazdığınız yazı, başlığınız, noktalamanız, virgülünüz nedeniyle hakim usul yönüyle dilekçenizi reddeder. Niye? Bu hukuku ayakta tutan insanlar yani hakim ve avukatlar birbirlerimize yardım edelim onlarda yaşasınlar diye -avukatlarımıza sataşma yok tabiî-. Onlarla biz de aynı İnancı taşıyoruz.

Yaşayan ceza yasası doçentlerinden bir tanesi bir kitap yazmış. Kita­bında bir âyet-i kerîmeyi almış. Maide sûresinin 32. âyet-i kerimesi.

Gayreti diniyyesi de fazla olmayan bu adam diyor ki, bütün dünya hukuklarında ceza yasalarında böylesine güzel bir söze raslanamamıştır bu güne kadar.

Âyet-i kerîmede Rabbim, kim haksız yere bir adamı Öldürürse yani hiçbir insanı öldürmemiş bir adamın adam öldürme suçu yok, başka bir suçu da yok. Suçsuz yere bir adam öldürürse bütün insanları öldürmüş gi­bidir diyor.

Katilin cürmünü beyan ediyor burada.

Yani işlenen bir cinayeti yalnız ferde karşı işlenmiş bir cinayet değil, bütün dünyadaki insanlara karşı işlenmiş bir cinayet olarak değerlendiri­yor Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmesinde.

Ama günümüzdeki bu güçlü yani kendisini güçlü gören müstekbir­ler, kendi insanlarından bir insan öldüriilürse topyekün o milleti topa tu tabiliyorlar. Çünkü ordakiler can değil insan değiller. Kendi milletinden bir insan öldürüldü mü, adam ordular gönderip orada milyonlarca insanı öldürüyor. Yani can deyince kendi canını anlıyor.

Bizim okumakta olduğumuz, iman etmekte olduğumuz âyet-i kerîme’de ise “müslüman nefis demiyor.” Kim bir nefsi öldürürse herhan­gi bir insanı öldürürse, yani bu Müslümanda olabilir, Arap ta olabilir, Türk te olabilir, Çinli budist te olabilir, Japon da olabilir, Amerikalı da olabilir, Afrikalı da olabilir. Her hangi bir insanı haksız yere öldürürse topyekün insanları öldürmüş gibidir diyor Allah (c.c.)

Ve günümüzde İslâm hukukunun bu maddesine sataşmalar vardır bir kısım imansızlar tarafından. Efendim 20. asırda da adam öldürmek yani adam öldüreni öldürmek olurmuymuş. Bu yasa.kaldırılmalrynıış. İslâm kaldırıldı o ayrı. Yani yürürlükte olmadığı halde faraziye olarak bizim camide okumamıza kızıyor adam. Bu maddeyi niye okuyorsunuz diye kı­zıyor.

Bu ayeti kaldırdınız ama bir senede ölen ve öldürülenin sayısı 10 binlere varıyor Türkiye gibi bir ülkede. Onun içindir ki Allah (c.c);[8]

(179) Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulurki sakınırsınız.

Ey akıl sahipleri kısasta hayat vardır diyor. Eğer toplumun yaşaması­nı, insanların yaşamasını istiyorsanız kısas âyetini tatbikata koyunuz. Ya­ni İslâm’ı tatbikata koyunuz. İslâm’ı tatbikata koymazlar da yalnız bu maddeyi koyarlarsa yine netice almak mümkün, değil. Çünkü İslâm’ın di­ğer maddeleri bu tür olaylara giden yolları kapatan maddelerdir. Ama İslâm’ın diğer hükümlerini almasa da deseki, madem hocalar iddia edi­yor, kısas gelecek olursa katletme olayları durur gelin İslâm’ın bu hükmü­nü alalım deseler yine de netice alamazlar. Çünkü insanların fakirlik problemlerini halletmemişler, insanların namusuna tecavüzü halletme-mişlerse, namus mefhumunu ortadan kaldırımşîarsa cinayet olacak de­mektir. O madde bunu halletmez. Dinim oraya giden yolları kapattıktan sonra bu cezai müeyyidesini uyguluyor. Ve diyor ki, kısasta hayat var­dır. Kur’ân’ın en beliğ ifadelerinden biri de budur derler.

En kısa üç tane kelimeden ibaret bir âyet-i kerîme Alimlerimiz bu­nun tefsirinde Arap edebiyatının inceliklerine girerler. Kısasta hayat vardır. Niye? Adam öldürmeye niyet etmiş, ama öldürürsem beni de öl­dürürler demiş vazgeçmiş. İki tane adam canlı bu sefer. Yani hem öldüre­cek olan hem ölecek olan kalmış. İkisi de canlı kalıyor. Ve topyekün in­sanlara bu siyaset etki ediyor. Derken ölüm olayı da olmuyor.

Bunların mantığı şu, efendim kurt ta can taşımaktadır. Canavar dedi­ğimiz şu koyunları fazla yiyen kurt. Bizim Konya Karaman’da kurt der­ler. Canavar veya kurt. Bu da can taşımaktadır bunu öldürmeyelim de­mek, bin tane kuzuya merhamet etmemek demektir. Gece gelmiş bir ta­nesini yemiyor sürüye girip, 10 tanesini parçalıyor öldürüyor ama bir ta­nesini yiyor. On tanesini öldürmüş gitmiş, ikinci gün çoban tüfeği eline almış ve canavarı öldürmüş, bugünkü hukukçulardan bir tanesi de yahu yazıktır o kurt da can taşıyor, canını sen mi verdin? Niye almaya gidiyor­sun onu diyor. Peki ama o on tane kuzuyu perişan ederken niye aynı şeyi söylemiyordu? 100 tane kuzuyu öldürüyor. Ondan sonra yine can sahibi­dir o can taşımaktadır diyor.

Halbuki İslâm hukukunda, o bir tane kuzuyu öldürdüğünde siz de onu öldürün deniliyor. Geriye kalan 99 tane kuzu merada, ormanda rahat­ça yaşasınlar, rahatça otlasınlar. Otlarken kurt korkusu girip te böyle mi deleri büzüşüp iştahları da kesilmesin. Yani huzur içerisinde yaşasınlar diyor. Allah (c.c.) de kısasta hayat vardır. Ey akıl sahipleri diyor. Tabiîki akıl sahipleri de mü’minlerdir.

Bu adamlar madem ki kabul etmiyorlar. Öyle ise akıl sahibi olarak onları da kabul etmek mümkün değil. Olaki bununla siz de sakınasınız. Yani günaha girmekten sakınasınız, adamların öldürülmesini engellemiş olasınız. Yukarda hemen bundan önceki âyette

Kim kardeşi tarafından affa uğrarsa, yani bir adam birini öldürmüş, tabîi Öldürme de bugünkü hukuk diliyle taammüden âyet-i kerîmede amden diyor, Türkçe’de taammüden aynı kökten türemiş, taammüden adam öldürmek; evvela adam öldürmeye niyet ediyor, sonra öldürmek üzere teşebbüs ediyor, öldürülmesi mümkün olacak bütün vasıtaları kul­lanarak planlı bir şekilde adamı öldürüyor. Buna taammüden öldürme di­yoruz. Bu adamın İslâm hukukuna göre çocuk değilse, deli de değilse ce­zası Ölümdür. Ancak Öldürülen adamın varislerinin affetme hakları var­dır. İslâm hukukunda taammüden adam öldürmek vardır. Hataen adam öldürmek vardır. Ki âyet-i kerîmede Allah (c.c.) onu;

Kim bir mü’mini hata üzerine öldürürse, hataen öldürüyor. Nisa: 92 Veya şibhi amd demiş Arapça tabiriyle ölümüne sebep olmaktır. Fıkıh kitapları 5 kısma ayırmış adam Öldürmeyi.

Kur’ân-ı Kerîm ikiye ayırmış, taammüden adam öldürmek, hata üzerine adam öldürmek.

Fıkıh kitaplarımızın da beşe ayırması o hatayı çeşitlendirmiş olmasındandır. Meselâ birisinde ava diye atmış ama ava diye attığı kurşun adama isabet etmiş. Hata üzerine öldürme. Bir yere kuyu kazmış kendi mülkünün dışında bir yere kuyu kazmış veya bir taş koymuş bir adam gelmiş ona çarpmış veya düşmüş ölmüş gibi. Bunların cezası tabiî adam öldürme olarak değil, diyetle veyahut keffaretle veyahutta köle azadıyla karşılanacak, fıkıh kitaplarında bunun geniş açıklamaları var.

Burada âyet-i kerîme taammüden adam öldürme ile ilgilenmiş. Va­risleri af edebilirler. Günümüzde ise varislerine bu hak tanınmıyor. Meselâ şikâyet edildikten sonra, dava adliyeye vardıktan sonra kişi dava etmekten vazgeçse bile kamu davası devam ediyor ve yine adam cezalan­dırılıyor. Cezalandırıldıktan sonra bakıyorsunuz çıkan bir kanunla hiç hakkı olmayan devlet yetkilileri adamı affediyorlar.

Gazetenin birinde fıkra olarak çıkmıştı: biri kadına zorla tecavüz et­miş. Kadın mahkemeye vermiş mahkemede adamı cezalandırmış. Hapse atılmış. Derken kadın bir gün şehre inmiş o hapse atılan adam dışarda. Doğru karakola varmış. Efendi demiş “senin içeri attığın adam benim na­musuma tecavüz eden adam dışarda geziyor” demiş. Yetkili demişki “af geldi biz de onu çıkardık” . Kadın, “amir bey sana mı tecavüz etti de sen affettin onu. Eğer affedecek biri varsa onu ben affedeyim” diyor.

Burada da adam öldürme olayında af yetkisini dinim öldürülenin va­rislerine bırakıyor. Niye günümüzde bu yetki verilmemiş. Yetkiyi verme­diğinden dolayı kendisi kullanıyor otorite. Ve gazetelerde görüyoruz af verildiği gün katil hapishaneden çıktı, kapının önünde bir adım attı, daha önce Öldürülenin çocukları onu öldürdü. Çok tesadüf edilen bir olaydır bu.

Ama ben affedersem babamın katilini, o adam benim dostum da ola­bilir. Zaten âyet-i kerîmede diyor. Yani katille, maktulün varis­lerini kardeş olarak nitelendiriyor. Affediverdi mi adamın kini gidiyor.

Ama affetmemiş hapse girmiş derken devlet affetmiş, evinin önün­den geçerken “bîz adama böyle yaparız” diyor. Bu adamda çekiyor biz de böyle yaparız diyor ve o affedilen adamı vuruyor o da hapse gidiyor. Dört sene sonra bir iktidar değişikliğinde bir affa uğruyor. O geliyor biz de böyle yaparız diyor. Bu sefer öbürünün çocukları biz de böyle yaparız diyor. Ve böylece kan davaları devam edip gidiyor.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.), veda hutbesinde “kan davalarına da son verdim” dediği an bitmiş. Ondan sonra kan davası devam etmemiştir.[9]

(180) Sizden birine ölüm geldiğinde eğer mal bırakıyorsa ana-babayâ ve yakınlara (kitaba) uygun bir şekilde vasiyet etmek müttaki-ler üzerine bir hak olarak farz kılındı.

Allah (c.c.) yukarda ahlaki kuralları 177.nci âyette bildirdikten sonra 178 ve 179.ncu âyetlerde adam Öldürmenin cezasını bildirdi. Burada va­siyetle ilgili bir madde var.

Bu günkü hukuklarla Allah’ın Hukuku, Allah’ın yarattığı insanla in­sanın yaptığı heykel arasındaki fark gibidir.

Lafız ve mânâ da farklılık olduğu gibi tertibinde de farklılık vardır.

Bugünkü hukukda bloklama ve dondurma vardır. İslâm hukukunun birinci kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’deki maddeler ise kır çiçekleri gibi birbirine ahenkli bir şekilde karışıktır.

Bu âyette Ölmekte olan kişinin anne baba ve yakınlarına vasiyette bulunması öğretilmektedir.

Bu âyet Nisa Süresindeki 11 nolu miras âyetiyle neshedilmiştir diyen Ibni Abbas’a (r.a.)[10] karşılık “Hayır miras âyeti bu vasi­yetin oranını açıklamıştır. Vasiyet tavsiye manasınadır demişler.[11]

Vasiyyet ölümden sonra sahip olmak üzere malını başkasına bağış­lamaktır.

Bu vasiyyetlerde vasiyet eden kişinin durumu iyi olmalıdır. Ayetteki kelimesini Hz. Ali “çok mal” olarak tefsir etmiş ve fakir bir insanın

vasiyyetini yasaklamıştır.

Peygamber Efendimiz de malının üçte ikisini vasiyet etmek isteyen Sa’d (r.a.) “hayır” demiş ve üçte birini vasiyet edebileceğini söyledikten sonra “varislerini zengin olarak bırakmak fakir bırakmaktan daha hayır­lıdır” demiştir.[12]

Efendimiz “varise vasiyyet yoktur” buyurmuş.[13]

(181) Kim bunu işittikten sonra değiştirirse onun günahı değişti­renlerin üzerinedir. Mutlaka Allah işitendir. Bilendir.

Bu âyet-i kerîme genellikle vakfiyelerin sonuna yazılır. Ayetler ifade ettikleri mânâya göre kışlanın, üniversitenin giriş kapılarına levhalara ya­zıldığı gibi bu âyette vakfiyelerin sonuna yazılmış ki, vakfiyenin hükmü değiştirilmesin.

Değiştiren kişi vaziyeti değiştirerek bir adama zulmettiği gibi Al­lah’ın (c.c.) ahkamına da karşı gelmiş olur. Eğer Allah’ın ahkamını be­ğenmeyerek değiştirirse kâfir olur. Allah’ın hukukuna inandığı halde za­rarına olduğu için değiştirirse günaha girmiş olur.[14]

(182) Vasiyet edenin hata edeceği veya günaha gireceğinden korkan kimse aralarını düzeltirse ona günah yoktur. Muhakkak Al­lah bağışlayandır, merhamet edendir.

Vasiyyet yapan da insandır. Hata yapabilir. Varislerden birine mal kaçırmak için vasiyetle yol arayabilir. “Malım filan meyhanenin tamirine verilsin” diyebilir.

Bu durumlarda araya giren bir müslüman bu vasiyetnameyi değiştirir de meyhaneye verilecek olanı hastahaneye verirse günaha girmez.

Bazı insanlar iyilik yapmayı çok severler. İyilik yapayım derken hata da ederler.

Yüz iyilik yapan ama on tanesinde hata eden insan hiç iyilik yapma­yıp hiç hata yapmayandan hayırlıdır.

Bu tür hataları Allah afveder.

Ölürken “Beni köyüme götürün filan yere defnedin” diyen kişinin bu vasiyetine uyma mecburiyeti yoktur.[15]

(183) Ey iman edenler oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi Allahf dan sokmasınız diye size de farz kılındı.[16]

(184) Sayılı günlerde (farz kılındı). Sizden hasta veya yolculuk halinde olan tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Orucu tutamayanların bir miskini doyuracak fidye vermeleri gerekir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Eğer bilirseniz oruç tut­manız sizin için daha hayırlıdır.[17]

İmanın Çiçeği Ramazan Orucu

Oruç; gönül cevherini Ramazan’ın açlık ve susuzluk ateşinde pişire­rek posasından arındırmadır. Yaş kamışdan ney olmaz. Olsa da sesi yürekleri etkilemez. Çiğ, piş­memiş gönülden yükselen ses de etkilemez yürekleri.

Bugün insanımızı rahatsız eden sesler: Çok yiyen kapitalistlerin ge­ğirtisi ile iradesi dışında aç kalan bir kısım insanların karın gürültüsüdür.

Mümin insan onbir ay bedenini çeşitli nimetlerle beslerken bir ay onu bakıma alır.

Çok yemediği için geğirti, kendi iradesiyle aç kaldığı için karın gü-rültüsüyle insanları rahatsız etmez.

Yaz boyu meyve veren ağacın, daha iyi meyve vermesi için bakıma alındığı dallarından budandığı gibi, Müslüman insan da kendi arzu ve is­teklerini disiplin altına alır. Helâl olan yiyecek içecek ve ailesiyle olan cinsi temasını şafak vaktinden Güneş batımına kadar kendisine yasakla­yarak bedeni isteklerini, yalan, iftira gıyabetten uzaklaştırarak: nefsinin is­teklerini gemler.

Yaz mevsiminin yakan sıcağında bir bardak su, kışın donduran soğu­ğunda bir bardak çayı midesine değil, azan, azdıran nefsinin kabaran is­tekleri üzerine dökerek Cehennemdeki ateşini söndürür.

“Yaz gününde oruç tutmak imanın güzellik ve özclliklerindendir”[18] Dil ile Müslüman olduğumuzu iddia edip, o imanın gereği olan ameli yapmazsak, delili olmayan davacının durumuna düşeriz. Her ne kadar Al­lah (c.c.) gizli ve açık herşeyi bilirse de gönüllerde olanın açığa çıkmasını ister. Bu gönüllerde olanın açığa çıkmasının faydası yine insanlaradır, Rabbimize değil. Gül ağacının özünde sakladığı rengi kokuyu, tazeliği ve harika sanatı

Rabbimiz bilmektedir. Ancak bütün bu güzelliklerin açılıp saçılmasını is­ter. Gül açılınca kokusundan bizler yararlanırız.

Gül güzellik iddiasında bulunmaz. O güzelliğini mahcup bir eda ile sergiler. Gül tevazu gösterince Rabbim gülün güzelliğini bülbülle âleme ilan eder.

Mümin de özünde sakladığı imanını oruç gibi ibadetlerle sessizce sergilerse Rabbimiz de o mümini meleklere Överek’ilan ettiği gibi, devlet devlet dolaştırıp el açtırmaz.

“Dostlar arasındaki hediyye gönüldeki muhabbetin şahididir” Oruç da imanın çiçeğidir. Peygamber Efendimiz “Oruçlunun ağzının kokusu Allah katında Misk (gülyağı, menekşe, karanfil, leylak v.s.) kokusun­dan daha temiz ve güzeldir”[19]

Oruç onbir ay bedenimiz ve ruhumuzu lekeleyen pisliklerden arın­ma çiçek açıp onbir ay meyveye durma ayıdır.

Peygamber Efendimiz “Ramazan orucu iki Ramazan ayı arasın­daki küçük günahları örter”[20]

Birliğimizi Sağlayan Oruç

Seher vaktinde top veya davulla sahura kalkan Müslümanların köyü ve şehri, uzaktan bakıldığında pencerelerden sızan ışıklarla papatya tar­lası gibi görünürler.

Pencerelerinden parlayan ışık, gönüllerindeki ışığın yansımasıdır. Yanıbaşındaki karanlık gözler gibi pencereleri yanmayan evlerde de in­san var ama orada kabir hayatı var. Demekki yanan ışıklar gönüllerdeki-nin görüntüsüdür.

Davulla seferberlik ilanı gibidir seher davulları. Yiyecek, içecek ve nefsî arzuların meşru (helal) olanlarının bile insan üzerindeki hakirniyetini kırmak ve yalnız Hak’kın hakimiyetine ruhen ve bedenen boyun eğ­mektir.

Sahur yemeğiyle beraber niyet ederek sabır taşını yutmak sabırla Öz­deşleşmektir. Peygamber Efendimiz “Oruç sabrın yarısıdır”[21]

Akşam patlayan top veya davullar ise uğrunda öldürücü silahlar imal edilen, namuslar satılan, şahsiyetler feda edilen, takla atılan yiyecek ve içeceklere karşı kazanılan zaferi müjdeler.

Düşmanlara da “aramızda hain, casus bulamaz ve satın alamazsınız. Biz ki kendi helal malımızı yememe, kendi hanımımızla cinsel ilişki kur­mama eğitiminden geçmişiz, kendi helal malına el uzatamayan bu müslü-manlar arasından rüşvetle, makam mevki vadiyle-veya kadınla kandırabilecek birini bulamazsın” ilanını yapar.

“Oruç kalkandır”[22]

Bedenin zırh giymesi gibi, ruhun da giydiği zırh vardır. O da oruçdur.

Herşeyin insan için yaratıldığını, yaratılanlar arasında en güçlü ola­nın insan olduğunu bilir Müslüman. Ancak bu bilgisi onu kibirlenmeye götürmez. Oruçlu olduğu anlarda bir bardak su, bir çeyrek ekmeğin karşı­sında otururken ne kadar aciz olduğunu da anlar ve aczini anladığı anda minareden duyulan “Allahü ekber=en büyük AHah’dır” nidasıyla aciz belini onun verdiği gıdalarla doğrultmaya başlar.

Hiçbir dernek, vakıf veya siyasî kuruluş 10 milyonluk İstanbul şeh­rinde herkesin birden aynı anda çorbaya kaşık uzatmasını temin edemez.

Hiçbir kuruluş milyonlarca insana oruç tutturamaz. Silah zoruyla tutturulmaya kalkılsa insanlar evlerinde yalnız kaldıklarında bozarlar oruç­larını yine de tutmazlar.Ama milyonlarca insanın severek inanarak oruç tutması oruç emrinin Rabbimin kelamından olduğunu fazla bozulmamış ruhların ona itaatten zevk aldığım gösterir.

Ramazanın gelişi baharın gelişi gibidir. Önce bir hava eser, insanları ve eşyayı kuşatan onlara hareket veren bir hava.

Köylerden, bahçelerden ve tarlalardan yiyecek maddeleri şehirlere akın eder. Paralar zengin kasalardan delinmiş ceplere akar. Çarşılarda, pazarlarda bir hareket başlar. Dillerde tekbirler ve tebrikler.

“İslâm’da ruhbanlık cihadladır”[23] Meşru olan her türlü nimetten faydalanır. Fazla yiyerek patlayan, hiç yemeyerek zafiyet hastalığına tutulanlardan değildir. Yiyecekler onu kontrol etmez. O yiyeceklerini kontrol eder. Damarlarındaki kanı bile kontrol eder Müslüman.

Ayın hareketine göre denizlerde med ve cezir meydana geldiği gibi kanımızda da med ve cezirler meydana gelmektedir. Ay takviminin seki­zinci ayı olan Ramazan ayının birinde hilâl bir günlükken oruca başlama­mız ve tek bir günlüğe dönünceye kadar yirmidokuz veya otuz gün oruç tutmamız kanın med ve cezirîni dengelememiz demektir. Efendimiz “oruç tutun sıhhat bulun”[24]

Evrensel Dinin Evrensel İbadeti

Ayrıca ay takvimine göre Ramazan ayında oruç tutmamız dinimizin bölgesel bir din olmayıp, evrensel bir din olduğunun işaretidir. Eğer gü­neş takvimine göre her sene mesela aralık ayında oruç tutsa idik, bizim için çok kolay olurdu. Ama dünyanın bir başka yerinde Aralık ayında Ağustos sıcağı ve uzun günlerde oruç tutanlar olacaktı ve her sene biz se­rin ve kısa günlerde onlarsa uzun ve sıcak günlerde oruç tutmuş olacak­lardı.

Ay takvimine göre oruç tutmamız nedeniyle bazan biz kışda onlar yazda, bazan biz yazda onlar kışda bazan baharda veya güzde oruç tuta­rak dünyada adalet sağlanmış olur.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Rahmet Peygamberinin ümmeti rahmet olup yağarken bölge ırk ayrımını yapmadan yağar.

Kâfir kapitalist güçler tika basa yiyebilmek oburluktan geberebilmek için birbiriyle yansırken, Müslüman insan onların yarıştığı şeyi yememek ve kullanmamakla onlara, ders verirken, yiyecek ve içeceklerini fakir in­sanlara dağıtarak yardımda bulunur.

Oruç deyince bazı kişiler bunu belirli saatlerde aç kalmak diye anla-maktalar. Peygamber Efendimiz “Yalanı bırakmayanın orucuna Allah muhtaç değildir”[25] Toplumda fuhşun yayılmasını önleyici tedbirlerden olarak orucu tav­siye etmiştir Peygamber Efendimiz.[26]

Şeytanın, insanın kan damarlarında dolaşabileceğini ve insanı kötü­lüklere sevkedebileceğjni onun yollarının açlıkla darâltılabileceğini haber vermiştir.[27]

İnsanlara iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak için çıkarılan İslâm toplumunun fertleri, haram lokmadan sakındığı gibi helal lokmaya bile el uzatmama eğitiminden geçer. Kan damarlarından beynine ve tüm vücu­duna zarar verecek şeyleri oruçla engeller.

Zinaya meyletmediği gibi kendi helaliyle bile belirli saatlerde cinsel ilişki kurmamaya alıştırır kendini.

Hak yolda yürüyen insanları sapıtmak için yapılabilecek göz ve gö­nül alıcı teklifleri elinin tersiyle itme eğitiminden geçer.[28]

Sabrın Bileme Taşı Oruç

Başına gelebilecek bela, musibet ve işkencelere karşı sabır taşını yut­muştur. Efendimiz “Oruç sabrın yarısıdır”[29]

Oruç tutan Müslüman sabır taşını yutanve onu bütün hücrelerine ka­dar yerleştiren insandır.

Müslüman, oruçla hem ruhundaki manevi kir olan günahları hem de bedenindeki hastalıkları ve fazlalıkları temizler. Efendimiz “Herşeyin bir zekâtı vardır vücudun zekâtı (temizlenmesi) ise oruçladır”[30]

Ramazan Orucunun Şartları Farziyetinin Şartları:

Bir kişiye Ramazan orucunu tutmasının farz olması için o kişide şu üç şartın bulunması gerekir.

1- Müslüman olmak. Müslüman olmayana Ramazan orucu farz de­ğildir.

2- Akıllı olmak. Deliye oruç farz değildir.

3- Baliğ olmak. Çocuklara oruç farz değildir. Gücü yeten çocuklar kendi istekleriyle tutarlarsa nafile oruç sevabı alırlar ve ilerisi için alıştır­ma sayılır.[31]

Sıhhatinin Şartları:

1- Vücud sıhhatte olmak. Doğruluğuna güvenilen bir doktorun sen oruç tutamazsın dediği hastalar iyi olduktan sonra geçen oruçlarını kaza ederler. Hastalıktan iyi olamayacak kadar yaşlı ise hergün için fıtrasım öder. Sıhhati yerinde olan bir Müslüman oruç tutmayıp da gününe bir milyar lira ödese yine de oruç borcunu ödemiş olmaz.

2- Mukim olmak. Daimi ikametgâhında olmak veya müsafir ise ora­da 15 .gün veya daha fazla kalmaya niyet etmiş olmak.

Oruç tutmayan birini gördüğümüzde ilk hatıra gelen onun misafir ol­duğudur. Misafir değil ise, hastadır diyeceğiz. Hasta olmadığını da bili­yorsak akıl hastalığı vardır diye hüsnü zanda bulunacak Müslüman olmadığına hükmetmeyeceğiz.

Kişinin büyük bir müesseseyi idare etmesi akıllı olduğunun delili ol­maz. İyi programlanmış robotlar da program dahilinde gerekeni yapar. Akıl odur ki yaratanını tanır.[32]

Edasının Şartları

1- Niyyet etmek. Ramazan orucunun edası, belirli tarihlerde tutulma­sı adanan oruçlar ile nafile oruçlar için niyyet güneş battıktan sonra kuş­luk vaktine kadar yapılabilir.

Kaza orucu ile belirsiz zamanlarda adanan oruçlar için niyyet güneş batımından imsak vaktine kadardır.

Niyyetde asıl olan kalben niyet etmektir. Dil ile söylerse müstehap-dır. Sahura kalkmak da niyet sayılır.

2- Kadınların hayız (aybaşı hali) ve nifas (lohusalık)’dan temizlenmiş olmasıdır. Kadınlar bu hallerde oruç tutmazlar, namaz kılmazlar. Temiz­lendikten sonra namazlarını kaza etmezler oruçlarını kaza ederler..[33]

Orucun Çeşitleri

1- Farz olan oruç: Yukarda açıklanan farziyetinin şartlan kimde bulunursa ona Ramazan ayında bir ay oruç tutması farz olur.

2- Vacib olan oruç: Nezredilen (adanan) oruçdur. Mesela: “Şu hayıra işim olursa üç gün oruç tutacağım” diye adadığı oruç. Bu orucu adarken tarihini de belirlerse Muayyen Nezir diyoruz ve o gün de tutması da vaciptir. Eğer tarih belirlememişse Mutlak Nezir diyoruz ömrünün herhangi bir bölümünde tutabilir.

3- Nafile oruç: Bayram günleri hariç senenin her hangi bir gününde tutulan oruç. Ay takvimine göre her ayın onüç-ondört ve onbeşinci günle­rinde, Aşure günü ile ondan bir gün Önce veya sonrasında oruç tutmak gi­bi. Hz. Davud (s.a.v.) gibi birgün oruç tutup bir gün yiyerek bütün seneyi oruçlu geçirmek gibi. Veya pazartesi ve perşembe günleri devamlı oruç tutmak, şevval ayında altı gün oruç tutmak gibi.

4- Mekruh olan oruçlar: Ramazan bayramının ilk günü ile kurban bayramının dört gününde tutulan oruçlar tahrimen mekruhdur.

Muharrem ayının onuncu günü olan Aşurede yalnız bir gün oruç tut­mak, yalnız cuma veya yalnız cumartesi günleri oruç tutmak, ateşe tapan­ların mukaddes günlerinden sayılan ilkbahardaki Nevruz, spnbahardaki Mihrican günlerinde oruç tutmak tenzihen mekruhtur.

Ancak düzenli olarak oruç tutan birisinin orucu bugünlere rastlarsa mekruh olmaz.

Savmİ visal, yani iftar yapmadan bir günün orucunu ikinci günle bir­leştirmesi de mekruhdur.

5- Keffaret orucu: Yolculuk, hastalık, başkasının zorlaması unutma gibi bir mazeret olmadan akıl ve baliğ bir Müslümanm Ramazan orucunu bile bile yemesi neticesinde eğer hürriyetine kavuşturacak köle bulamaz­sa iki ay ard arda ara vermeden oruç tutmaktır. 55 gün .tutup da bir gün tutmayan yeniden başlayacaktır. Kadınlar aybaşı halinde oruç tutmazlar ve temizlenince kaldığı yerden devam ederler.

Ramazan orucunun dışında hiçbir orucun bozulmasından keffaret ge­rekmez. Ramazan orucunu kaza ederken bilerek bozsa yine de keffaret gerekmez. Üzerinde keffaret borcu varken tekrar yese ikinci bir keffaret gerekmez. Hastalık ve yaşlılık nedeniyle keffaret orucunu tutamayacaksa altmış fakiri sabah ve akşam doyuracak veya her gün bir fakire bir sadaka fitır karşılığını verecek.

“İslâm ve Beş Esası” isimli eserimden naklettiğim bu bölümden son­ra cümlesi üzerinde müfessirlerimizin görüşlerine kısaca deği

nelim: Bir kısmı: “Fidye vermeye gücü yetenler fakire fidye versin” mânâsını vererek zenginlerden orucu düşürmüş. Çoğunluğu fiilin başına bir “Lâ” takdir ederek “oruç tutmaya gücü yetmeyen fidye versin” diye mânâ vermiş. Bir kısmı dâ “Tutmada güçlük; çekenler fidye versin” mânâsını almıştır.

Allah (c.c.) hastalık veya sefer anında oruç tutmama ruhsatı vermiş­tir. Ama tutarsanızdaha hayırlıdır.

Oruca gücünüz yetmez de fidyesini verirseniz fidyeyi bolca vermeye dikkat edin.

Müftülüklerin ilan ettiği fidye en azıdır. Siz vereceğiniz parayla faki­rin o gün karnını doyurmasını ölçü kabul edin. Hatta Maide Sûresinin seksendokuzuncu âyetinde “ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden” den­mektedir.

“Sayılı günlerde oruç tutun” emrinin bir ay tutulması gerektiğini şu âyet açıklamaktadır:[34]

(185) Ramazan ayı öyle bir aydır ki onda insanlara yol gösteren, açıklayan belgeleri ve hak île batılı ayırdeden Kur’ân indirildi. Sizden kim o aya şahid olursa onda orucu tutsun. Kim de hasta veya yolculuk halinde olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister. Size zorluk istemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız (bir ay oruç tutmanız) ve size doğru yolu gösterdiği için “En büyük AHah’dır” demeniz içindir. Olaki şükredersiniz.

Hakkı batıldan, iyiyi kötüden ayırt eden, insanlara dünyada devletin âhirette cennetin yolunu gösteren Kur’ân-ı Kerîm bu ayda indirildi.

Allah Kadir Sûresinde de Kur’ân’m Kadir Gecesinde indiğini söylüyor. Bu iki âyetten âlimlerimiz Kadir gecesinin Ramazan ayında olduğu hükmünü çıkarmışlar.

Ramazan ayında Kadir gecesinde Kur’ân inmeye.başlamış ve yirmi üç senede tamamlanmıştır.

Ayların hepsi Allah’ın yarattığıdır. Aylar içinden Ramazan ayında Kur’ân’m inmeye başlamasıyla Ramazan ayı diğerlerinden daha hayırlı kılınmış ve o aya ulaşanların oruç tutması emrolunmuştur.

Hasta ve yolcuların daha sonra tutmasına izin verilmiş. Güçleri yeter de tutarlarsa daha iyi olduğu bildirilmiş.[35]

İslâm Dini Kolaylık Dinidir

Allah (c.c.) emir ve yasaklarında hep kolaylığı istemiş zorluğu istememiştir. Müslüman bir insana İslâm’ın emirlerinden zor geleni yoktur.

islâm fıtrata uygundur. Fıtratı bozulanlara zor gelir. Gül koklamak hiçbir insana zor gelmediği gibi İslâm da zor gelmez. Ancak insan işi gereği zorla deri dibağatıyla uğraşırken kokusuna alışırsa işte ona gül kokusu zarar verebilir.

Açık gezen bir kadın ağustos ayında kapalı bir kadını görse terden bunalır. Kapalı bir kadın ise çıplak gezen kadını görse utancından kış gününde terden bunalır. Çıplak kadına kapalı kadının o haliyle huzurlu olduğunu anlatmamız mümkün değildir.

Yedi yaşındaki çocuğa seks dersi verseniz birkaç kitap ezberletseniz sonunda çikolata ile kadını yanyana koysanız çikolatayı tercih eder. İşte bu çocuğa bazı şeyleri o yaşta anlatmanız mümkün değildir.

Dinimi yaşamayanlara dinin kolaylığını, dille anlatamazsınız. Onu bizzat tattıracaksınız. Yaşatacaksınız.[36]

(186) Kullarım Sana Ben’den sorarlarsa Ben (onlara) çok yakı­nım. Dûa eden dua ettiğinde kabul ederim. Onlar da Bana icabet et­sinler, Bana iman etsinler ki doğru yolda olanlardan olsunlar.

Bizi ve sevdiklerimizi yaratan Allah (c.c.) bize “kullarım” diyor. Anamızın “yavrum” demesi eşimizin “canım” demesi bize nasıl hoş geli­yorsa bu âyet daha hoş ve güzel gelmelidir. Çünkü bütün sevdiklerimizi sevgilerimizi yaratan Allah (c.c.)’dır.

Duaların kabul edilmesi için önce canımız yalnız ve yalnız Allah’a yönelmeli. Sonra tenimiz haram lokmadan haram elbiseden arınmış ol­malı.

Haramın girdiği boğazdan çıkan dûa kirlenir. İçme suyu boruların­dan tatlı su ile lağım suyu birlikte akınca nasıl kirlenirse dualarımız da öyle kirlenir.

Dûa etmemiz duamızın kabul edildiğinin işaretidir. Dûa etmek için huzura kabul edilmek bizim için şereftir.

Mevlâna Celâleddini Rûmi anlatır: Adamın biri kırk sene namaz kıl­dıktan sonra Şeytan ona “kırk senedir kılıyorsun kabul edildiğini nereden biliyorsun?” deyince namazı bırakmış.Rüyasında gördüğü bir adam ona “Namaz kılmak için huzura gelmen kabul edildiğinin işaretidir. Hiç huzura kabul edilmeyenleri düşün” de­miş. Bunun üzerine namaza tekrar başlamış.

Sahih bir hadisde açıklandığına göre dualar ya anında kabul edilir ve karşılığı görülür. Veya tehir edilir veya âhirete bırakılır veya istenen ve­rilmez de istenenden daha başkası ve hayırlısı verilir. Onun için halkımız “Allah hakkımızda hayırlı olanı versin” diye dua ederler, ki, çok güzel bir duadır.

İnsanları İslâm Hukukuna göre yöneten adil imamın, oruç tutanın, mazlumun, anne babanın çocuğuna duası, yağmur yağarken yapılan dûa, müsafirin duası geri çevrilmez diye sahih hadisler vardır.

Fahreddin Razi “el-Esmaül Hüsna”yı şerheden kitabında der ki: Caferi Sadık hazretlerine birisi sormuş: “İsmi a’zam hangisidir?” Caferi Sadık adamlarına: “Bunu şu havuza atın” demiş. Kış günü havuza atılan adam boğulmak üzere iken havuzun kenarındaki adamlara “Ali kurtar, Osman kurtar” diye hepsinin adını saymış. Hazretten izin olmayınca kimse kurtarmamış. Havuzdaki adam dışardaki adamlardan ümidini kesince “Ya Rabbiii” diye bağırmış. Bunun üzerine Caferi Sadık (r.a.) işaret etmiş kurtarmışlar. O adama “İşte demiş senin için ismi a’zam Rab ismidir.”

Yani Allah’dan bir şey isterken gözünüz, gönlünüz, canınız, teniniz bu duaya iştirak edecek.

Dûa ederken yüksek sesle bağırıp çağırmaya gerek yok.

Allah (c.c.) bize bizden daha yakındır. Şah damarımızdan yakındır. (Kaflö)

Bu yakınlığı bize anlatmak için tefsircilerimizden bir kısmı güneşle aynayı misal vermişlerdir.

Ayna güneşe tutulduğunda güneş aynaya çok yakındır. İçindedir. Ama ayna güneşe binlerce kilometre uzaktadır.

Yunus Emre de:

“Dervişlik baştadır, tacda değildir. Kızdırmak od’dadır sac da değildir. Ararsan Mevlayı kendinde ara. Kudüs’te Mekke’de hacda değildir” demiş.[37]

(187) Oruç gecesinde hanımlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size helâl kılındı. Hanımlarınız sizin clbiscnizdir. Siz de hanımlarını­zın elbisesiziniz. Allah sizin nefislerinize hıyanet edeceğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Şimdi onlarla cinsel ilişkide bulu­nunuz ve Allah’ın sizin için yazdığını arayınız. Sabahleyin beyaz ip­lik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyiniz içiniz. Sonra orucu geceye kadar tamamlayınız. Mescidlerde itikafda iken hanımlarınız­la cinsel ilişkide bulunmayınız. İşte Allah’ın sınırı bunlardır. Bunlara yaklaşmayınız. İnsanlar sakınsınlar için Allah âyetlerini işte böyle açıklar.

Orucun geçmiş ümmetlerce de bilindiğini 183.ncü âyetten öğrendik. Oruç farz kılınınca ilk günlerde akşamdan akşama kadar tutulurmuş. Hz. Ömer gece hanımıyla cinsel ilişkide bulununca durumu efendimize sorar bunun üzerine orucun sabahleyin şafak vaktinden gecenin başlangıcı olan gün batımına kadar olduğunu bildirmek üzere bu âyet nazil olur.

Bu arada eşlerimizin durumuda bildirilir. “Siz onlara elbise onlar size elbisedir” buyurulur.

Elbisenin rengine, desenine, dokusuna, yumuşaklığına, sağlamlığına dikkat ettiğimiz gibi eşlerimizin de dinine, ahlakına, faziletine dikkat, edeceğiz ki onlar elbisenin soğuk ve sıcaktan dış etkilerden hain bakışlar­dan koruduğu gibi insanı haramdan korurlar.

Güzel Türkçemizde erkek kadınına “eşim” der. Kadın da kocasına “eşim” der. Aynılıklarını, denkliliklerini anlatan bir kelimedir bu.

Peygamber Efendimiz de; “Kadınlar erkeklerin şıkkıdırlar” yani bir elmayı ikiye böldüğünüzde iki şık olur ya ve bu iki şık birbirine denk olur ya işte kadınlarla erkekler bir bütünün eşit iki parçası gibidirler bu­yurmuş.

Bir de Arabın dilinde “şekaik” kelimesi lâle çiçeği için kullanılır. O zaman aynı toprakdan bitmiş iki çiçek gibi olduğumuzu ifade eder.

“Hanımlarınızla cinsel ilişkide bulununuz ve Allah’ın sizin için yaz­dığını arayınız” cümlesinden yalnız “çocuk edininiz” mânâsı çıkmaz.

Eğer evlilikden gaye yalnız çocuk edinip neslin devamı olsaydı her gece cinsel ilişkide bulunmaya gerek kalmazdı. Allah (c.c.) insana da hayvanlar gibi senede bir defa birleşme arzusu verirdi ve nesil de ürerdi.

Efendimiz (s.a.v.) cinsel ilişkide bulunmanın da büyük sevap oldu­ğunu haber verir.[38]

Ne güzel din değil mi? Niyetiniz güzel olunca yediğiniz sevap, oruç tuttunuz sevap, gece eşinizle yattınız sevap. Hani din zordu?

Sahur yemeğinizi veya cinsel ilişkinizi şafak atmcaya kadar sürdüre­bilirsiniz.

  • Ezan okununcaya kadar mı?
  • Hayır şafak atıncaya kadar. Allah kimseyi kimsenin zembereğine bağlı kılmamış. Ezan okuyanın saati ileri gitmiş veya geri kalmışsa veya yanılmışsa. Allah’ın saati hiç yanılmaz ve herkese görünür. Kimsenin te­kelinde değildir.

Mescidlerde itikafda iken de cinsel ilişkide bulunmayınız. İtikaf: Halkdan alakayı kesip Hakla beraber olmaktır. Geçmiş peygamberler bu­nu yapmışlar. Hz. Musa kırk gün mikatta kalmış. Peygamber Efendimiz Ramazan’ın yirmisinden bayram namazına kadar her sene on gün itikafa çekilmiştir. Siz de hiç değilse ömrünüzde bir defa da olsa yapınız.

Devamlı itikaf yasaklanmıştır. “İslâm’da ruhbanlık yoktur. İslâm’ın ruhbanlığı cihaddır.”

“Allah’ın sınırlarına yaklaşmayın” haram sınırında dolaşmayın şüp­helilerden kaçının ve helaller arasında gezin. Bir koyun sürünüz olsa baş­kasının tarlasının kenarına kadar götürürseniz koyunların tarlaya girmesi­ne engel olamazsınız. Ama sınırdan uzakta tutarsanız engel olabilirsiniz. İnsanlar ve günahların sınırı da böyledir. Kötü arkadaş, kötü çevre, ye kötü yollardan uzak durunuz.[39]

(188) Mallarınızı aranızda batıl yolla yemeyiniz ve o malları bile­rek günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemeniz için hakimlere vermeyiniz.

Bu âyet-i kerîmeye göre haramdan sakınacağız, karnımıza haram doldurarak Cehennemdeki ateşimizi, dünyadan toplamayacağız. İslâm Hukukuna uygun olarak yapılmayan alışverişlerden elde edilen mal da batıl yoldan elde edilmiş demektir.

Bir de hakkınız olmayan şeyi elde. etmek için mallarınızı yetkililere vererek elde etmeye kalkmayınız. Bu âyet-i kerîme rüşveti yasaklayan âyettir.

Günümüzde rüşveti alan ve verenler akıllı normal insan kabul edili­yor. Rüşveti almayan ve vermeyenler, yetkililer ve köşe dönücüler tara­fından anormal karşılanıyor.

Doktor hastasına soruyor: Yolda giderken bol miktarda para bulsan ne yaparsın? Sahibini arar, bulur, veririm. Doktor: Sen gerçekten hastasın diyor ve kulağından bir ilaç döküyor sonra aynı soruyu soruyor. Cevap: Cebime koyar ve sıvışırım diyor ve doktor: Şimdi iyi oldun diyor.

Günümüzde güldürü halinde sunulan bir gerçek yaşantıdır bu.Rüşveti alan hakim olur, doktor olur, polis olur, şahıs olur, bakan olur, milletvekili olur veya bir başkası olur.

Kişiye hakkı olmayan bir şeyi elde etmek için verilen şeye rüşvet de­niliyor. Verilen şey denilince herhangi bir şey maddî veya manevî şeyler bunun içine girer. Günümüzde işe bir kısım insanın hakları vardır, yani dinen bu iş bunun hakkıdır. Bu kişinin hakkını belirlemede İslâm’ı esas alacağız.

İslâmî bir iktidar olmuş olsaydı bu işi yapmak bunu elde etmek bu adamın hakkı mıydı değil miydi diyeceğiz. Eğer bu iş bu adamın hakkı ise bu hakkı bir başkası gasp ediyorsa yetkili: “Evet bu senin hakkın ama beni görmen lazım” diyor adam ve günlerce sürüncemede bırakıyor. Böy­le bir durumda kendi hakkı olan bir şeyi elde etmek için o kişiye verilen veren tarafından rüşvet değil alan tarafından rüşvettir. Yani tek taraflı rüşvettir. Yani alanınki haksız bir şekilde, karşı taraftan para temin et­mektir. Onun için haramdır ve büyük günahtır.

Ama dinen hakkı olan bir şeyi elde etmek için o haksız kişiye verilen şeye rüşvet demiyoruz. Bunu fıkıh kitaplarımızda bugünkü şekliyle ver­memişler. Bugünkü şekli pek yaygın olmadığından vermemişler ve daha ziyade dağ başlarında soygunculara verilen şeyler olarak değerlendirmiş­ler ve fıkıh kitaplarına geçmişler. Yani bir şehirden bir şehire giderken tüccar grubu dağ başında yol kesen insanlara mallarına zarar vermemesi için orada bir şeyler vermesi caiz midir değil midir konusunu düşünmüş­ler. Verdiğini zekâta sayar mı sayamaz mı diye düşünmüşler, fıkıh kitaplarında bunların münakaşası yapılmış. Yani vermenin günah olmadığını söylemişler. Şimdi eşkiya dağdan şehre indi, silahını atmış, kıravatını takmış ve aynı soygunculuk devam ediyor. Devam ediyor derken beş beteriyle devam ediyor. Eskiden soyguncular, sevimli insanlardı bir ara, ha­ni Köroğlu gibi adamlar. Filandan haraç alıyordu ama öbür tarafta da fa­kiri fukarayı yedirip giydiriyorlardı. Genelde tarihteki soyguncular bir ta­raftan alıyorlardı öbür tarafta dağıtıyorlardı. Böylelikle halkın desteğini de kazanıyorlardı. Bugünküler fakirden alıyorlar. Genelde zenginden ala­mıyorlar, zenginden almaları mümkün değil. Adam vergi memuru, gel­miş, manifaturacının faturasız mal sattığını görmüş ve suçüstü yakalamış. Vergi memuru demiş ki: KDV siz verdin, ceza ödemen gerekiyor. Mal sahibi: Bak buradaki malların yüzde yetmişi KDV siz alınmıştır. Ben KDV veremem. Türkiye’de otuzbin, kırkbin, yüzbin tane malın faturasıyle 100 tane manifaturacıyla 100 bin tane memurun uğraşmasına gerek yok, bu kadar kumaşı satan toplam on tane fabrika vardır. Onun dışında fabrika yoktur. On memurla bu işi halledersiniz. On memur on fabrikada oradan üretilen malı Ölçüp piyasaya KDV siz satılmasını engelleyiverirlerse keza hani .bin metre girmişse ben mecburum bin metre çıkış yapma­ya. Ama ben almak için gittiğimde adam diyor ki, sana yüzde onuna fatu­ra keserim yüzde doksanına fatura kesmem ben ne yapayım yani şimdi. Benimle uğraşmayın şu karşıdaki fabrika ile uğraş demiş. Memur, onlarla bizim kiralımız uğraşamaz demiş. Yani iş dönüp dolaşıyor dağdaki eşki­ya ile tam karşı karşıya geliyor. Dağdaki eşkiya zenginden alıyor, fakire yediriyordu. Şehirdeki eşkiya fakirden alıyor zengine yedirmiyor da yal­taklanıyor. Beni yerimden ayırmasın, beni yerimden çıkartmasın, kovma­sın diye ona yaltaklanma yapıyor. Yani biz Müslümanlar olarak bugün sı­kışmış durumdayız. Bu sıkışıklığımız içerisinde siz bir şey vereceğiniz de alacağınız şey İslâm’a göre hakkınız mı değil mi? Bunu hocaya sorun, bi­lene sorun, hocanıza sorun. Yani ben şu işi yapmak istiyorum, bir evimiz var bu evi yapmak istiyorum, evsiz olmuyor. Bu evime oturacağım artık ama bu evin buradaki ruhsatını alabilmek için şu adam beni rüşvete zor­luyor. Yapmadığım taktirde bir sene geciktirecek, iki sene geciktirecek veya haciz gibi şeyler getiriyor, bu adama bunu verebilir miyim gibi bazı konularda yani yüzde yüz haklı olduğun konuda bir zalim karşınıza çıkar da hakkınız olan şeyi haksız yere vermiyorsa onu alabilmek için verdiği­nize sizin açınızdan rüşvet denmiyor ama alan açısından yine rüşvet den­meye devam ediyor. O günahını çekecektir.[40]

(189) Sana yeni doğan ayları sorarlar. De ki: Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüsüdür. Evlere arkadan girmek bir (iyilik) değildir, iyilik sakmaninkidir. Evlere kapılarından girin. Allah’tan sakının, umulur ki kurtuluşa erersiniz.

Kur’ân-i Kerîm’in üslubu tamamen ayrı bir delil. Allah (c.c.) haksız kazancı ve rüşveti yasaklayan âyet-i kerîmesinin hemen ardından bize göre hiç ilgisi olmayan bir konuya giriyor (Habibim sana hilallerden so­rarlar) yani gök yüzündeki hilal. Hilal ayın birinci, ikinci, üçüncü günün­deki görünüşüne denir. Üç günden sonra hilal denmez. Türkçe’de hilal di­yoruz, bir de ay ve dolunay diyoruz. Mutlaka Türkçe’de başka isimleri de var ama benim bildiğim bu kadar. Arapça’da ise hemen hemen her günü­ne ayrı bir isim bulmuşlar. Yani birinci gününe şu denir, ikinci gününe şu denir, üçüncü gününe şu denir, onuçüncü gününe şu denir, on beşinci gü­nüne böyle denir gibicesine bir isim verilmiş. Hilal kelimesi bağırmak mânâsına geliyor. Hilali gördüklerinde aaa hilal göründü gibi. İnsanların takvimleri o idi. Yani insanlık tarihi boyunca Hz. Adem’den itibaren tak­vim o. Evlerinize takvim asarsınız ya, Allah (c.c.) bütün insanlığın takvi­mi olsun için bir Ay bir Güneş asıvermiş. Okuma yazmaya gerek yok. Herkes ay’ını takip edebilir, tarihi bilebilir. Böyle bir şekilde kıyamete kadar da devam edecektir. Gökyüzünde esrarına akıl erdiremedikleri şey­ler konusunda insanlar derhal hayalhanelerinde bazı efsaneleri de üretiverirler. Cahiliye dönemi Arab da üretmiş Türkler de yıldızlarla, aylarla, güneşle ilgili çok efsaneler üretmişler. Diğer milletler de aynı şekilde zaman içinde üretmişler. Bir kısmı bunu ilahlığına hükmetmiş, bir kısmı yeryüzündeki işlerin gözyüzündeki yıldızlar tarafından düzenlendiğine inanmış. Bu konuda bir mezhep ve din bile oluşmuş. O dinin devamı Türkiye’de bir kısım insanlarda hâlâ devam eder. İnanarak devam etmez de hani çok satan gazetelerin yetkilileri diyor ki, gazetemizden en azın­dan on bin tanesi yalnız yıldız falını okuyan okuyucularımız tarafından alınır. Başka haberler onları hiç ilgilendirmez. Körfez’de harp varmış, petrol sıkıntısı çekiliyormuş, atom bombası icat edilmiş hiç ügilendirmez.Hani bir şiirin ifade ettiği gibi nasıl ki kadım sadece cımbız ilgilen­diriyorsa bunu da yıldızı ilgilendiriyor. Başka hiç bir şeyle ilgilenmiyor­lar. Aynı şekilde tarih boyunca insanlar görmedikleri şey konusunda ken­dilerine göre hayal geliştirmişler. Hayallerini şekillendirmişler, şekillerini sistemleştirmişler ve dinleştirmişler de. Efendimize (s.a.v.) sormuşlar: Ya Resûlellah! Bu neyin nesi, bir küçülüyor bir büyüyor. Küçülünce bazı şeyler oluyor, büyüyünce de bazı şeyler oluyor” birçok olayları da onlara bağlamışlar ya, acaba bunlar nedendir diye sorulmuş Allarr(c.a) buyu­rur: Onlara de ki: Bu insanlara vakitleri bildirmek içindir. Yani takvim vazifesi görür dedikten sonra haccın vaktini de bildirmek içindir diyor.

Hangi gün ayın biri veya 29’u veya otuzu hangi gün cumadır, hangisi cumartesidir diye insan bütün hayatını hatta bizim ecdadımız 26 veya 28 yılma kadar babalarımız hep buna göre günlerini ayarlarlardı. Devletin bütün konuşmalarını protokollerini, bayramlarını, seyranlarım, harplerini, sulhlerini buna göre ayarlarlar idi. Özellikle bütün insanların bütün vakit­lerini ayarlama takvimi olarak görev yaptığını ifade ettikten sonra bir de tahsis etmiş “hac vaktini de bildirmek üzere” derken Allah (c.c.) haccın ayrıca Müslümanlar için bir önemine de dikkati çekmiş oluyor. Halbuki namazımızın da vaktini bildiren o’dur. Orucumuzun vaktimde bildiren o’dur. Yani orucumuzu tutabilmek için her sene Ramazan ayının başlan­gıcında Türkiye’de bir ihtilaf başlar. Bir gün evvel miydi sonra mıydı, bayramı da birgün evvel miydi sonra mıydı? Bu ihtilafta ayrıca hayra alamettir. Müslümanların bu işe yani Ramazan’a, hilale önem verdiklerini gösteriyor. Allah (c.c.) burada orucu zikretmemiş, haccı zikretmiş. Yani hac vaktini de bildirmek içindir bu. Hilalin büyümesi, küçülmesi demiş burada. Ayet-i kerîmeleri edebi yönden ele alan tefsircilerimiz vardır.

Gramer yönünden ele alan tefsircilerimiz olduğu gibi hadis yönüyle ele alan tefsircilerimiz de vardır. Edebî yönüyle ele alan tefsircilerimiz var ki, bazen insanlara sordukları sorunun cevabını değil de o insana o konu­da daha faydalı olanı cevap olarak vermelidir diyorlar.

Bir de Arabın dilinde “şekaik” kelimesi lâle çiçeği için kullanılır. O zaman aynı toprakdan bitmiş iki çiçek gibi olduğumuzu ifade eder.

“Hanımlarınızla cinsel ilişkide bulununuz ve Allah’ın sizin için yaz­dığını arayınız” cümlesinden yalnız “çocuk edininiz” mânâsı çıkmaz.

Eğer evîiiikden gaye yalnız çocuk edinip neslin devamı olsaydı her gece cinsel ilişkide bulunmaya gerek kalmazdı. Allah (c.c.) insana da hayvanlar gibi senede bir defa birleşme arzusu verirdi ve nesil de ürerdi..

Efendimiz (s.a.v.) cinsel ilişkide bulunmanın da büyük sevap oldu­ğunu haber verir.[41]

Ne güzel din değil mi? Niyetiniz güzel olunca yediğiniz sevap, oruç-tuttunuz sevap, gece eşinizle yattınız sevap. Hani din zordu?

Sahur yemeğinizi veya cinsel ilişkinizi şafak alıncaya kadar sürdüre­bilirsiniz. .

  • Ezan okununcaya kadar mı?
  • Hayır şafak atmcaya kadar. Allah kimseyi kimsenin zembereğine bağlı kılmamış. Ezan okuyanın saati ileri gitmiş veya geri kalmışsa veya yanılmışsa. Allah’ın saati hiç yanılmaz ve herkese görünür. Kimsenin te­kelinde değildir.

Mescidlerde itikafda iken de cinsel ilişkide bulunmayınız. İtikaf: Halkdan alakayı kesip Hakla beraber olmaktır. Geçmiş peygamberler bu­nu yapmışlar. Hz. Musa kırk gün mikatta kalmış. Peygamber Efendimiz Ramazan’ın yirmisinden bayram namazına kadar her sene on gün itikafa çekilmiştir. Siz de hiç değilse ömrünüzde bir defa da olsa yapınız.

Devamlı itikaf yasaklanmıştır. “İslâm’da ruhbanlık yoktur. İslâm’ın ruhbanlığı cihaddır.” “Allah’ın sınırlarına yaklaşmayın” haram sınırında dolaşmayın şüp­helilerden kaçının ve helaller arasında gezin. Bir koyun sürünüz olsa baş­kasının tarlasının kenarına kadar götürürseniz koyunların tarlaya girmesi­ne engel olamazsınız. Ama sınırdan uzakta tutarsanız engel olabilirsi-niz.İnsanlar ve günahların sının da böyledir. Kötü arkadaş, kötü çevre, ve kötü yollardan uzak durunuz.

Yahu hocam meyhane iyi kazanıyor, acaba açsam nasıl olur diyen bir adama cevap vermezsiniz ondan daha kârlı fakat helâl olan bir iş gös­teri verirsiniz önada “Şu işi yapsan bak falan adam bu işi yapıyor o işte başarı sağlamıştır. Bu işte para var hem de helâldir” diye cevap vermek bu kabildendir siz sorusuna cevap vermediniz. Aslında verdiniz. O çöl­den gelmiş bedeviler ve eski batıl inançlarım bilgi olarak koruyan o in­sanlar Peygamber Efendimiz’e hilalin küçülmesinden ve bunun insanlara ne ölçüde zarar vereceğinden soruyorlar. Allah (c.c.)de Onlara o anda onun hikmetinden bahsetmenin pek faydalı olmayacağım ve asıl faydalı olanın bu insanlara takvimini öğretmek ve hac zamanım belirlemek için­dir diye cevap vermek gerektiğinden, bu cevabı vermiştir. Bizim tarihi­miz ona göre kurulmuş. Peygamber Efendimiz (a.s.)’in hicreti Hz. Ömer (r.a.) tarafından tarih başlangıcı olarak alınmış ve ayların ölçüsü olarak da Ay’ı almış. Günümüzde de ölçü olarak Güneş’i almışlar. Şu soru soru­labilir; ” Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğum günü niye dolaşıyor be­nim doğum günüm dolaşmıyor yani ağustos birde doğum günümü biliyo­rum ama Peygamber Efendimiz’in doğum gününü bir kış gününde kutlu­yoruz bir yaz gününde kutluyoruz bir güzde bir de efendim ilkbaharda kutluyoruz. Buna akıl erdiremedik.” Çünkü mevsime göre ayarlanmamış. Peygamber Efendimiz (a.s.) Rebiülevvel ayının 12. gecesi dünyaya gel­miştir. Rebiülevvel ayı da her sene 10 gün önce geldiğinden 33-34 sene­de bir defa dolaştığından mevsimlere uğruyor diyoruz. Eğer Ramazan da güneş takvimine göre emredilmiş olsaydı Adaletsizlik olmazmıydı? ara­lık ayı nedir? Kısa günler, serin havalar, sahurda yemeği yediniz 8 saat sonra akşam oluverdi, çay ihtiyacınız da yok su ihtiyacınız da yok. Bizim için gayet kolay olurdu, ama bizim tam aksi istikametimizdeki Dünyanın öbür tarafındaki kardeşlerimiz ağustosun sıcağını yaşıyorlar. Onlar bir ömür boyu tam 17 saat oruç tutacaklar, ciğerleri yanacak. O zaman diyeceklerdir ki, Allah’ın adaleti mi bu? Böyle şey olur mu? Ama şu anda hicri takvim dolayısıyle Ramazan her mevsimi dolaşıyor. Ayrıca da sıh­hatli kalmamıza da sebeb oluyor. Hani orucun faydaları konusunda müs-lüman yazarlardan da batılı yazarlardan da ayrıca izahlar vardır. Oruçlu insana orucun bir de mevsimlere göre verdiği fayda var; 35 sene oruç tu­tan bir insan bütün mevsimlerde kendisini bir bakımdan geçirmiş oluyor. Ayrıca zekât konusunda da öyle. Bugünkü takvime göre zekât verecek olursanız her 35 senede bir senenin zekâtını vermemiş olursunuz. Günaha girersiniz. Onun için her sene Ramazan ayında veya her sene Recep ayın­da zekâtını veren veya her sene kurban bayramında veya Ramazan bayra­mında zekâtını veren yani dinin itibar ettiği aylarda zekâtını vermeye ça­lışan, otuzbeş senede bugünkü takvime göre 36 defa zekâtını vermiş ol­ması İslâm hukukunun belirli bir bölgeye inmediğinin bir başka delilidir. Kur’anda’ki veya İslamdaki ifadeler belirli bir bölgenin olsaydı mesela Arap Yarımadası için olmuş olsaydı Kur’ân-i Kerîm oranın hukukunu karşılamak için inseydi “kurbanlık mefhumu doğrudan deve kelimesi ile ifade edilirdi. Evlerine göre, arazilerine göre, insanların hareketlerine gö­re inerdi âyetler.

Meselâ diyelim ki, ergenlik yaşı Nisa Sûresinde rüştüne erişinceye kadar der ama yaş belirlemez. Bugünkü hukukta diyelim ki, ceza yasasın­da 18 yaştan küçük olan çocuk muamelesi görür. Büyük olan ergin olmuş muamelesi görür. Diyelimki; bir adam, diğer bir adamı öldürmüş. Onye-dibuçuk yaşındayken öldürmüş. Öldürülen biraz dişli. Adalet bunu bırak­mak istemiyor. Yani, mahkeme bunu bırakmak istemiyor. Birkaç sene bu olayın mahkemesi devam ediyor. Mahkeme bu adamı öldürdüğü senede gerçekten onyedibuçuk yaşında mı. diye Adlî Tıb’ba gönderiyor. Adlî Tıp ta 10 sene öncesindeki durumunu gözönüne alarak hücrelerinin hesabım yaparak; “Efendim o zaman 18 buçuk yaşında imiş” diyor yani büyük in­san cezası verecekler. Dinim yaş demiyor, Kur’ân ve sünnet yaş demiyor. Niye? Çünkü Kur’ân Allah kelâmı, sünnet Efendimiz (a.s.)’ın sözü ve davranışları ve onayları. Belirli bir yaş denilmiş olsa dinin evrenselliği ortadan kalkar. Mezhep imamları daha ziyade bölgelerinin etkisi altında kalarak o yaşı belirlerler. Çünkü buluğa erme yaşı sıcak ülkelerde başka, kuzeye doğru soğuk ülkelere çıktıkça biraz daha başkalaşıyor. Onun için dinim “Ergenlik çağına geldiğinde” der. Bunun kutuplarda ergenlik yaşı­nı o bölgenin hakimleri veya müctehitleri belirler. Sıcaktakini yani ekva­tora yakın yerdekileri oranın müctehitleri belirler. Türkiye’dekini Türki-yedeki müctehitler belirler. Allah (c.c.) bu dini bütün insanlara gönderdi­ğinden dolayı bütün insanların karşı karşıya olduğu olaylara ve tabiat ka­nunlarına uygun bir şekilde âyet-i kerîmelerini indirmiştir. Allah (c.c); “Hilali soruyorlar! De ki: O insanlar için vakit bildiren bir yaratıkdır. Haccı bildirir size” diyor ve devam ediyor. “Evlerinize arkalarından gir­meniz takva değildir, iyilik değildir. îmanın gereği değildir. Asıl takva, iyilik Allah’tan sakınmakla olur. Onun emir ve yasaklarına riayet etmek­le olur”

Cahiliye dönemin de kendilerine göre Hz. İbrahim’in zamanından bozulmuş şekliyle gelen bir hac var, tavafları var, ihramları da var. Ama kendilerine göre hurafeleri de var. O hurafelerinden bir tanesi ihrama gi­ren bir kişinin çıktığı kapıdan eve giremeyeceğidir. İhramda iken aynı kapıdan giremez. Eve girme ihtiyacı da var. Adam Mekke’de oturuyor veya ev kiralamış yani Türkiye’den gitmiş veya Mısır’dan gitmiş, filan yerden gelmiş cahiliye döneminde ihramım giymiş tavafa gitmiş. Tavaf­tan gelmiş çıktığı kapıdan giremeyeceğinden pencereden girme zahmeti­ne katlanırlarmış. Bu da takva olarak değerlendiriliyor. Yani gittiğin yer­den geri gelmiyeceksin, gittiğin yerden geri gelerek ihramını bozmıya-caksın anlamında. İslâm dini de haccı, ihramı ve say’ı kabul etmiş. Ama İslam eskinin devamı değil. İbrahim (a.s.)’m dininin devamıdır. Aslında bu İslâm Dini tamamen geçmişi de ortadan kaldırmıyor, geçmişin güzel­liklerini aynen koruyor ve sonradan sokulan hurafeleri temizliyor. Allah (c.c.) diyor ki: Takva; evlerin arkasından girmek değil, Allah’ın emirleri­ne sarılmak, yasaklarından kaçınmakla olur. Yani “Evlerinize kapılarınız­dan giriniz.” “Allah’tan sakınınız, böylece kurtuluşa ermiş olursunuz” di­yor Allah (c.c).

Diyebilirsiniz ki olur mu? Yani evlerin arkasından girilir mi? akıl var mantık var!!! Yani bir insanın evinin kapısı varken kapıdan değü de bacadan girme olur mu? Ve bu ibadet kabul edilir mi? Yani bu haraket insanlar için ayrı bir ibadet anlamı taşır mı? Hatırımıza bunlar gelebilir. Dikkat ederseniz dünyanın en garip yaratığı insan, Yani çok fevkalade şeyleri de yapan insan, akıl almaz şeyleri de yapan insan. Öyle gariplikler varki; başımızdan geçmemiş ama başkasından duyduğumuz zaman bizle­re çok garip gelebilecek şeyler. Başımızdan geçerse bize o olay artık nor­mal geliyor. Mesela şöyle denilseydi size. Dünyanın öbür tarafında Patagonya diye bir devlet var, Patagonya devletinde kot kumaşlar çok güzel imal ediliyor, çok güzel şekilde de dikiliyor. Ancak oranın gençleri ve .in­sanları onları giymiyor onu Amerika diye bir devlet var oraya satıyorlar. Oranın insanlan giyiyor giyiyor eskitiyor. İki kat fiyatına yine Patagonya devletine satıyorlar. Ve burası da o pantolonu giymekle şeref duyuyor. Eskimiş, yıpranmış, dizi ve arkası yırtılmış olanı da tercih ediliyor. Bun­ları bize anlatsalardı gülerdik ama bugün kot kumaşlar Türkiye’de imal edilip Amerika’ya ihraç ediliyor sonra da onu eskittikten sonra bir kısım insanlar Türkiye’ye geriye getirip özellikle Amerikan pazarında satıyor. Benimki seninkinden daha eski benimki seninkinden daha fazla Ameri­kalılar tarafından giyilmiş diye de hava atılıyor. En fazla eskitilmiş veya en fazla Amerikalılar tarafından giyilmiş elbisesi olan, arkadaşları ara­sında biraz daha farklılık arz ediyor. Yani herkesin kendine göre deliliği vardır.

Onun için olmaz değil. Çizgiden çıktıktan sonra insan ne yapacağını bilmez. Allah (c.c.) bir çok âyet-i kerîmede çizgiden çıkmamamızı yani “sırat-ı müstakim” üzere yürümemizi bizden istemektedir. Ama yürüme­mizi engellemek için insanlar ve insanlarla beraber şeytanlar da yolumu­za engel olurlar. Bir kısmı “doğrudan gitmiyeceksin” diye silahla karşına dikilir. Bu çizgide yürümiveceksin diye karşımıza dikilir. Bir kısmı da bi­zim gibi giyinerek bizim gibi görünerek seni ben Cennete götüreceğim deyip yine saptırır. Yani bizim dilimizi kullanarak bunu yapar saptırır. İyi veya kötü bizi sapıtmakla görevliler onlar. Giyiniyor kuşanıyor yatması kalkması aynen bize benzer, ama daveî ettiği yer Cehennem yoludur veya dünyada zillet, ahirette Cehennem yoludur. Bu tür engellerle karşılaşabi­lirsiniz. Allah (c.c.) 190. âyet-i kerîmede;[42]

(190) “Sizinle harp edenlerle Aîîah yolunda siz de harbediniz, aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (a.s.)’ iman edenlerle beraber yürüyor ne isti­yor dünyada? Allah’ın kelamının tatbik edilmesini. Yani dünyada devle­ti, ahirette Cenneti istiyor. Yürüyor arkadaşları ile beraber ve karşılarına adamlar çıkıyor. Her çağın kendine göre silahı ile. O gün kılıçla çıkmışlar bugün atom bombası, ile uydularla veya filoları ile çıkıyorlar. Allah (c.c.) diyor ki; “Sizinle harp edenlerle siz de harp edin.” Yani baktınız ki kâfirler yolu kapatmış, geri dönerseniz Cehenneme saparsanız öyle ise yapacak birşeyiniz var; yürümek! Yine de yürüyeceksiniz. Ne olur? İki şeyden biri olur, ya onu yok edersin geçersin gazi olursun veya orada ölürsün şehit olursun. Her halükarda zararda değilsin. Yalnız Rabbim bi­zim dikkatimizi çekiyor. “Sakın ha haddi aşmayın” yani hiçbir şeyde had­di aşmamak gerekiyor. Yemek yerken haddi aşmıyacaksımz, iş yaparken haddi aşmayacaksınız. İnsanlarla muamelede de haddi aşmıyacaksımz. Gülerken haddi aşmak yok. Ağlarken haddi aşmak yok. Konuşurken de haddi aşmak yok, çok geveze derler. Susarsanız da haddi aşmak yok. Bu herifin ağzında dili var mı yok mu derler. Dil Allah’ın vermiş olduğu en güzel silahtır. Gerektiği yerde kullanmaya gayret edeceğiz. Fazla kullana­cak olursanız da değeri düşer. İkinci kez kullanacağınızda da kimse on­dan çekinmez. Haddi aşmıyacağız. Diyelimki adam engel olarak çıkmış­tır. Siz de kararlılıkla yürüdünüz. Dedi ki vazgeçtim. Yani “harbetmekten vazgeçtim” peki vazgeçti isen ben de seninle savaşmaktan vazgeçtim ama biz yine yürüyüşteyiz yani durmale yok deyip yürümeye devam edeceğiz.[43]

(191) “Onları nerede bulursanız öldürün ve sizi çıkardıkları yer­den siz de onları çıkarın. Fitne (küfür, şirk) öldürmeden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram yanında harp etmedikçe siz de onlarla harp etmeyin. Eğer onlar harp ederse siz de onlarla harp edin. Kâfirlerin cezası işte böyledir.”

Kafirler fiilen harp ilan etmişler. Medine’de İslâm devletine karşı harp ilan etmişler. Öyle ise onları nerede bulursanız öldürünüz. Bu, harp esnasmdadır yalnız. Sulh esnasında değildir. Günümüzde bir kısım Müs­lüman yazar çizerler Baü’ya şirin görünmek için şöyle bir ifade kullanı­yorlar ve basında da çokça gündeme getiriyorlar. “Efendim dinimizde yapılan bütün harpler savunma harpleridir, Müslüman hiçbir zaman ya­yılmacı değildir, Müslüman hiçbir zaman başka devletin içişlerine karış­maz. Ancak kendisine karşı saldıran olursa ona karşı harp eder” gibi İslâm’ı anlatıyor. İslâm böyledir diyor. İslâm harbi istemiyormuş. Doğru harbi İstemiyor. Yalnız bununla birlikte İslâm Dini bu dinin dünyaya ya­yılmasını istiyor. Düşünün ki bîr İslâm devleti var, 4 başı ma’mur bir îslâm devleti kuruldu. Sınırları var, komşuları var. Fakat diyoruz ki komşularımıza; “Dinimiz hak dindir, sahip olduğunuz din dinsizliktir, sa­pıklık üzerinesiniz. Zorla sizi dine sokma hakkımız yok. Allah bunu ya­saklıyor. Ancak senin ülkene ben elemanlarımı göndereceğim. Buna ma­ni olma, okullar açacağım, bunu engeleme. Yayın yapacağım bunu engel­leme.” O komşu kafir devlet karşı yayına girerse biz engelleriz, karşılık yapmaya müsaade etmeyiz. Müsaade edersek mütekabiliyet esasını ka­bul edersek o Allah’ın Dini ile o Şeytanın ürettiği vesveseyi denk kabul etmiş oluruz. Buyur kardeşim benimki senin ülkende oynasın, seninki de benim ülkemde oynasın. Karşılıklı transfer yapalım, iman alış-verişi ya­palım, birbirimizle bilgi alış-verişi yaptığımız gibi. İman alış-verişi, imansızlık alışverişi yapalım anlamına gelirki bunu kabul edemeyiz. (Dinde zorlama yoktur) âyet-i kerîmesi bize derki; adama tabancayı çe-kipte “iman et” demek olmaz. Çünkü bu iman olayı gönül işidir. Fakat bu gönüllerin İslâm’a gelebilmesi için de îslamı bilmesi gerekiyor. Bilmesi için de zeminin oluşması gerekiyor. Bu zemini engelleyenlerle harp edi-lir.

Komşuluk esaslarını buna göre ayarlarız. Yani İran’ı feth etmeye ne gerek vardı ki, Hz. Ömer’in kendine göre bir devleti vardı ve o sınırlan içerisine İran hiç müdahale etmiyordu. Bizans da müdahale etmiyordu. Müdahale edecek gücü yoktu. Yani Roma askerleri dünyanın her tarafına gitmişler de çöle girmeye korkmuşlar, girmemişler. Müslüman der ki: “Ben dinimi yaymakla görevliyim” âyet-i kerime aşağıda gelecek zaten. Hem devam edecek böyle: sulh esnasında kimseyi öldüremeyiz. Dinimizi yaymakla görevliyiz, ama harp başka. Sıcak bir harpde onları bulduğu­muz yerde öldürürüz “Onlar sizi nasıl çıkarmışiarsa siz de onları sür­gün edin çıkarın.” Şimdi burada hemen hatıra şu gelebilir:

Yani biraz ağır olmuyor mu? Yani yirminci asırda bunu söylemek bi­raz zor. Bu imansız kesim kendilerini biraz hümanist mümanist tanıttılar. Yani “bulduğunuz yerde öldürünüz” âyetini Bir dergide de konu etmişti­ler. Kur’ân-ı Kerîm böyle diyor diye. “Onları o imansız gavurları nerde bulursanız öldürün” diyor. Tabiî o imansızlar harp olduğunu söylemiyor­lar. Harp esnasında demiyorlar da, Kur’ân-ı Kerîm’de Bakara sûresinin 191.nci âyet-i kerîmesinde; “O gavurları nerede bulursanız öldürünüz” diyor. Böyle kitap mı olur? Böyle kitap Allah’tan mı gelir? Böyle kitap merhamet taşır mı? Filan diye sataştılar. Harp esnasında Öldürülür ama harp esnasında tam öldürüleceği sırada şahadet getirirse yine de kardeş oluyor, düşman bir anda kardeşe dönüşüyor. Yine de ağır bu ifade diyebi-lirmisiniz. Yani onlar sizi nasıl öldürüyorlarsa Öldürünüz. Nerede bulur­sanız, tuttuğunuzda öldürünüz. Onlar sizi nasıl sürgün etmişlerse siz de onları sürünüz… Gibi ifadeler günümüz politikacıları, günümüz sosyal si­yasetle meşgul olanları için biraz ağır gibi geliyor deniliyor. Ama Allah (c.c.) hiç boşluk bırakmamış. Siz burada öldürmenin ağırlığından bahse­diyorsunuz. Ama insanları dinden döndürme faaliyeti yani insanların di­ne” girişini engelleme faaliyeti adamı öldürmekten şiddetlidir. Ağır bir suçtur. Allah göstermesin elinizden bir kaza çıktı adamı öldürdünüz. Bu bir günahtır. Hele hele bile bile taammüden öldürülmüşse büyük günah­tır. Hataen Öldürdünüz, Allah affetsin denilir adam Müslümandı iyi bir insandı, amellerinin karşılığını ahirette görecektir. Ama bir başka adamı da dinden imandan ettiniz adam yaşıyor. Adam bir Ömür yaşadı ve iman­sız olarak öldü. Hangi suç daha ağır? Allah (c.c.) diyor ki, adamı öldür­mekten ziyade dinsiz yapmak veya insanların dine yönelen yollarını en­gellemek daha ağır bir suçtur. Yani Müslümanlara imansız kesimin ele başlarını öldürünüz âyet-i kerîmesi ağır gelmesin. Bu adamlar topyekün insanlığın Cehenneme gitmesi için insanları küfre yöneltiyorlar. Düşünün ki, Buruç Sûresinin tefsirinde gelecek bir zamanın zalim devlet başkanı, (günümüzde zalimler Müslümanı idam ederken) o zamanda Müslümanla­rın tamamını polisler ve jandarmayla etraflarından kuşatmışlar, kazmış oldukları bir ateş çukuruna da döverek itelemişler. Müslümanları yakmış­lar. O yakma işi Yahudiliğin bir icadı olarak tarihe geçmiş. Yahudiler daha ziyade Hz. İsa’ya inanan ve Müslüman olanları yakmışlar ki, tefsir­lerin bir kısmı Hz. İsa’ya inananları diyor. Yahudiler’in Almanya’da surda burda yakılmış olmaları (çocukları için acıyorum, merhamet duyuyo­rum, suçsuz insanlara yapılmaz-) kendi yaptıklarının cezasıdır. Bu işken­ce çeşidini geliştirenler Yahudiler’dir. Yani ilk defa insanı yakarak ceza­landıran Yahudiler, tarihte de ondan sonra en çok yananlar yine Yahudi­ler olmuş. “Ebu Cehil kuyu eşer kendi kuyusuna kendi düşer.” “Çalma kapısını çalarlar kapını” gibi sözlerimiz vardır bizim.

Dinden döndürme olaylarımı daha iyi Müslüman olarak ölmesi mi daha iyi? Orada bir kısım insanlar da devletin yöneticilerine yaltaklık et­mişler. “Biz İsa’ya inandık diyoruz ama sizinki daha doğru biz bir yanıl­gının içine girmişiz” demişler. O adamları da dinden döndermişler. Han­gisi daha kötü? Ölenler Cennete gidiyor, kalanlar bir müddet zillet içeri­sinde yaşıyorlar Ve sonra da Cehenneme gidiyorlar. Bu insanı Öldürenin suçu terazinin kefesine konulsa Öldürme suçundan dinden döndürme suçu daha fazla ağır geliyor. Yani harbi niye yapıyoruz? Dinimizin yayılması­nı engellemek için bir grup çıkmış karşımıza, bunları öldürmek emredili­yor bize. Ağır gelmiyor mu? Ama biz bu adamları öldürmezsek bu adam­lar bütün bir toplumun Cehenneme girmesine sebeb olacaklar. Dinden döndürüyorlar, dine girmelerini engelliyorlar.

“Onlar sizinle Mescid-i Haram’da harp etmedikçe siz de onlarla Mes-cid-i Haram’da harp etmeyiniz.” Yani Hz. İbrahim’den beri Mescid-i Ha-ram’in kudsiyeti devam edip geliyor. Orada harp edilmez oraya sığınan kişi emindir, cezalandırılmaz. Siz de harp etmeyiniz,, yani bu Mescid-i Haram’ın kudsiyetine riayet ediniz. Ama diyelim ki Müslümanlar Mes­cid-i Haram’da “Yüzüne bir tokat vursan Öbür yüzünü de çevir” gibi bir imaja uyacak olursa, başkası gelir Mescid-i Haram’ın içinde dövmeye de kalkar, öldürmeye de kalkar.

Allah (c.c.) diyor ki: “Onlar sizin ile Mescid-i Haram’da harp etmedikleri müddetçe siz de onlarla harp etmeyiniz.” Yani mefhumu muhali­finden onlar sizinle Mescid-i Haram’da harp edecek olurlar ise Mescid-i Haram’ın içerisinde onları öldürebilirsiniz. “Eğer onlar sizinle harp eder­lerse” “onları öldürün.” “İşte kâfirlerin cezası böyledir” diyor.[44]

(192) “Şayet harbe son verirlerse şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

Eğer yaptıklarına son verecek olurlarsa yani iman ederlerse teybe ka­pısı hiçbir zaman kapalı değildir “Allah günahları affedici.

dir ve merhamet edicidir” Hani Mevlânâ’mn bir takım sözleri bir kısım insanlar tarafından yanlış değerlendirilir, bir kısım tarafından da “Canım Mevlânâ onu dememiş” der. Mevlânâ onu demiş veya dememiş hi£ önemli değil, ama söz doğru: “Gel her ne isen yine gel. İster ateşperes ol, ister Yahudi ol, ister Hıristiyan ol, istersen bin defa tevbeni bazmuş ol. yi­ne gel. Bizim kapımız ümitsizlik kapısı değildir”. Bu kapılar Mev-lânâ’nın kapısı değil, çünkü Mevlânâ bunu söylediğinde orada Mevlânâ türbesi yoktu. Öldükten sonra türbeyi yaptılar. Bir kısmı tkınu Mevlânâ. türbesinin kapısı olarak anlıyor. “Her ne isen yine gel” bizim insanımız da öyle anlıyor. Bir kısmı böyle anladığından dolayı; “Mevlânâ bunu böyle dememiş” diyor. Niye? “Bu söz küfürdür” diyor. Küfürle ilgisi yok. Bizim kapımız ümitsizlik kapısı değildir derken bu İslâm kapısıdır. Allah (c.c.) adamlann suçunu, cürmünün büyüklüğünü biliyor. Eğer bu yaptık­larına son verirlerse, dinsizlikte İsrar etmezlerse, Müslümanların isfamı yaşamalarını engellemeye son verirlerse, kendileride İslâm Dinine.girer-, lerse Allah bağışlayıcıdır, Allah affedicidir ve merhamet edicidir. Eğer vazgeçmezlerse;[45]

(193) “Fitne (küfür, şirk) kalmayıncaya ve (yaşanan) din. Allah’in oluncaya kadar onlarla harbcdin. Şayet harbe son verirlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”

Onlarla harbediniz. Fitne olmayıncaya kadar. Fitne kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli yerlerde geçmiş; birinde zulüm mânâsına gelir, birinde de dinden döndürme mânâsına gelir. Birinde imtihan mânâsına gelir.

Daha önce Araplar Kudüs’e kadar gelmişler. Batı ittifak edip, Müslü­manları Kudüs’ten çıkarmış ikinci hamlede Müslümanlar Viyana’ya kadar gelmişler yine Batı ittifak etmiş Müslümanları Viyana’dan Edirne’ye ka­dar kovmuşlar. Şimdi üçüncü hamle Müslümanlar da bu sefer ordular ve­ya silahlarla dünyanın üzerine yürümeyecekler. Herkes, olduğu yere sahip olacak. Yani artık savaş, yada hamle ordularla olmıyacak, silahlarla da olmayacak. Herkes kendi bulunduğu yere sahip olacak. Ki bence de en makul olanı da böyledir. Onun için biz herkes bulunduğu yere sahip ol­malıdır diyoruz. Hakim olmak için gereken her türlü hazırlığım yapmalı­dır, başta sağlam bir iman ondan sonra o imanın doğrultusunda neyi nasıl yapabileceğini ona gösterebilmek için iyi bir ilim, o ilmi tatbikat sahasına koyabilecek iyi bir cesaret. Cesaret önemli. Bize genel kurmay başkanı bir kart gönderse ve deseki: “Buraya evimin telefonunu da yazdım, kim­seye vermem ama sana yazdım her halükarda başına ne gelirse bana anın­da nerede ve ne zaman olursa olsun telefon et” bir de devletin başından gelse böyle bir kart “Nerede ne yaparsan serbestsin her türlü konuşman sana serbesttir. Biri böyle “sus” diyecek olursa telefon et yeter” dese çok rahat konuşuruz. Nasıl niye? bu adamların gücüne güvendiğinden dolayı. Allah (c.c.) diyor ki “Nerede olursanız olun Allah sizinle bera­berdir.” Hiç düşündünüz mü bu âyeti? Çok enteresan bir âyet-i kerîme. Hadid sûresi âyet: 4, Allah (c.c.) da kart gönderiyor ve diyor ki: Nerede olursan ol seninle beraberim.” Bana demiyor, mü’minlere hepimize diyor. Allah için telefon diye bir şey de yok. Benim öbür adamlara yani genel­kurmay başkanı ve devlet başkanına telefon etmem lazım, jeton bulmam lazımki onlara haber gitsin! Bana konuşmayı yasaklayan adam; “Sen kimsin, o kim telefon ettirmem, seni dışarı ile görüştürmem” deyip temiz dayak ta atabilir. Ama Allah’a telefon etmeye de ihtiyaç yok. Allah (c.c.) diyor ki; bu dinî faaliyeti yap nerede olursan ol ben senin yanındayım. Ben bu Ayeti okudum, beni çok etkiledi, uykumu kaçırdı bu âyet-i kerîme. İmanımın zayıflığına da hükmettim. Bu genelkurmay başkanlı­ğından böyle bir yazı gelmiş olsaydı daha cesur olurdum ama Allah’tan gelince böyle cesur olamıyoruz diye kendi kendime imanımın zayıflığına hükmettim. Onun için birinci derecede iman, ikinci derecede ilim, üçün­cü derecede zaten ilim ile iman insana bir cesaret verir ve onun geliştiril­mesi gerekiyor eski tabirle ilmî dirayet, medenî cesaret.[46]

(194) “Haram ay, haram aya karşılıkdır. Hürmetler karşılıklı­dır. Kim sizin üzerinize saldırırsa onun size saldırdığı gibi siz de on­lara saldırın. Allah’dan sakının ve bilin ki, Allah sakınanlarla bera­berdir.”

Haram aylara karşı haram aylar yani onlar haram aya riayet etmemiş haram ay da sizinle harp etmişse siz de haram aylarda onlara karşı harp edersiniz. Haram aylar: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Cahiliye döneminde bu aylar biliniyordu. İslâm’da aynen, haram aylar olarak kabul etmiştir. Hac Zilhicce ayında yapılır. Umre de genelde Re­cep ayında, Zilkade’de ve Muharrem’de de yapılageîmiş. Bu aylarda si­lahlar bırakılır, ticarî faaliyet Ön plana geçer. Mekke’de panayırlar kuru­lur, bugünkü tabirle fuarlar kurulur, dünyanın çeşitli yerlerinden Ye-men’inden Çin’inden, Bizans’ından, İran’ından çeşitli mallar oraya gelir, karşılıklı mübadele yapılır ve herkes ülkesine döner. Bu haram aylarda bu işleri devam ettirirlerse siz de buna riayet edin. Ama harbe sarilırlarsa siz de o aylarda kılınca sanlın. “Saygı karşılıklıdır.” Haramlar hürmetler karşılıklıdır. Türkçe karşılığına biz saygı diyoruz. “Saygı karşılıklıdır” di­yoruz evvela kendinize saygı. Onlar saygısızlığa devam ederlerse onları o saygısızlığından vazgeçirecek şekilde onlara mukabelede bulunun ama haddi aşmayın. Kim onlardan size karşı haddi aşarsa Onların size karşı açtığı harp kadar, sınır kadar siz de onlara harb açabilirsiniz. Yani misli ile mukabelede bulunabilirsiniz. “Allah’tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah muttaki insanlarla beraberdir” buyuruyor. Yine yukarıdaki konuya geldik yani onlarla savaştan korkmayınız, onlar size saygı gösterdiği müddetçe siz de saygı gösteriniz. Ama saygısızlık ederlerse, haddi aşarlarsa siz de onlara karşı misli ile mukabele ediniz. Allah’tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah müttakilerle beraberdir. Allah’ın dinine sarılan emir ve yasaklarına riayet eden kişiye iyi insan diyoruz. Bu muttaki insan dininin yayılması konusunda harp halinde de olsa Allah onunla beraberdir, sulh anında olsa da yine Allah onunla beraberdir. Yani Allah Kitab-ı kerîmiyle bize kart göndermiş gibidir. “Düşmandan endişe etme, sen takva üzerine olduğun müddetçe ben seninle beraberim, telefon etmene bile gerek yok. Haber vermene gerek yok.

Bazıları şöyle demiş: “Bizim silah tedarik etmemize gerek yok. Allah her şeyden Gani’dir, Aîlah Kahharu âlemdir, Kahhardır, Allah Kadirdir. Allah Kavidir, isimlen vardır öyle ise dünyanın en güçlü silahları da onun yarattığıdır. Silahlar onun yarattığından yapılmıştır. Öyle ise biz iti­kadımızı düzgün tutalım, silah imaline girmeyelim”. Bu bir zamanlar yi­ne denmişti. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı feth ettiğinde mağlub komutanı çağırmış “gel buraya bakalım” demiş gelmiş. Genelde harplerde bu olur­muş. Harp bittikten sonra esir edilen komutanı komutan izzeti ikramla karşılar karşılıklı sohbetler ederler, harbi niye kaybettiğini sorar öbürü de nasıl kazandığını sorar böylelikle harp tarihine yeni tecrübeler kazandırı­lır, Yavuz sormuş “Kaybetmenizin sebebi nedir sizce demiş yani kime bahane buluyorsunuz?” Komutan demişkî: “Âlimlerim beni bu hale dü­şürdü din âlimleri. Ben onları topladım “bakın gelen adam toplarla geli­yor bunlar İstanbul’u toplarla feth ettiler. Ne yapalım dedim. Âlimler dedi ki: “Efendim top Kur’ân-ı Kerîm’de yok, Kur’ân-ı Kerîm’de, hadis-i şerif­te kılıç var ok var. Allah bunu demişse biz Kur’ân’a göre hareket edersek Allah da bizim oklarımızı güçlendirir karşı tarafın toplarını paramparça yapar. Sen yürü Allah’a tevekkül et” dediler. Hocalarım beni mağlup et­tirdi. Peki “Şen nasıl kazandın?” Yavuz demiş ki: “Ben yine hocalarımın nasihatine uydum, onların doğrultusunda hareket ettim, Kur’ân-ı Kerîm’in[47] âyet-i kerîmesinde “Düşmana karşı kuvvet hazırlayın” diyor. Yani Allah silah demiyor, yani top demiyor, kılıç demiyor, ok demiyor, atom bombası demiyor. Bugün en ilerici hocamız atom bomba­ları hazırlayın, füzeler hazırlayın, uydular hazırlayın dese yarın 50 sene sonra, 25 sene sonra onlar da böyle deve gibi çok geri bir şey olur. Yani çok geri silah olabilir. Onun için Allah “Kuvvet hazırlayın” buyurmuş. Her kuvvet kendi çağına göre değişir dediler biz de onları hazırladık size galip geldik” demiş. Allah (c.c.) diyor ki: Allah müttakilerle beraberdir. Ancak devam ediyor âyet-i kerîme;[48]

(195) “Allah yolunda infak edin (harcayın). Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve iyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”

Aîlah yolunda mallarınızı harcayınız. Yani şöyle paranızı kesenizi bir yoklayın bakalım. Keselerinizdekini ortaya bir dökün. “Aîlah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad ediniz”[49] Yani diyor ki, seni yaratan da, mülkü yaratan da, dini indiren de Benim. Öyle ise sana diyo­rum ki imtihanın bu. İmtihan sorun bü. Şu mal ile şu canı toplayıp bu din uğruna vereceksin. Yani kimyasal bir soru. Din için, mal, can, toplanıyor din ile bir araya getiriliyor bir terkip meydana geliyor. Dünyada devlet, ahirette Cennet ortaya çıkıyor. Bu da yine senin için. Yani yalnız dünya­da senin saadetin için, izzetin için, ahirette Cennetin içindir.

“Allah yolunda infakta bulununuz”. İlim adamı yetiştirmek için in-fakta bulunulur. Fakirlerin karnını doyurmak için yani fakirliği yok etmek için infakta bulunulur. Dinin yayılması için bütün insanların gö­nüllerine İslâm’ın girmesi için yine aynı şekilde infakta bulunulur. Çokça bildiğimiz bir âyet-i kerîmedir bu. Kanser Haftası’nda bu âyet-i kerîme okunur. Verem Haftası’nda bu âyet-i kerîme okunur. Sıtma haftasında yi­ne bu âyet-i kerîme okunur. Yakında şöyle 3-4 sene sonra AİDS haftasın­da da bu âyet-i kerîme okunacak. Çocuk soruyor: “Anne bu hafta ne haftası?” Annesi de: “Oğlum perşembe günü dinî programdan öğreniriz ne haftası olduğunu.” Ayet-i kerîmenin mânâsı: “Kendi ellerinizle kendileri­nizi tehlikeye atmayınız”

Televizyondaki dini(!) programlarda ayetin başı alınmaz, sonu alın­maz. Bektaşi sonunu almazmış başını alırmış. Bu başını almaz, sonunu almaz, tam orta yerini alır. “Allah yolunda harcayınız” dedikten sonra “Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız” diyor. Yani mefhumu muhalifin­den şu çıkar: Eğer Allah yolunda canlarınızı ve mallarınızı infakta bulun­mazsanız kendinizi bu dünyada zillet tehlikesine atarsınız, ahirette de za­ten Cehenneme atarsınız. Yani “Tehlikeye kendinizi atmayın” diyor: Peki kendi nefsinizi nasıl kendi elinizle atıyorsunuz? Malı biriktirip bağrımıza basıyoruz. Malı biriktirip kasaya atıyoruz kendi ellerimizle. “Yahu gel et­me eyleme bak düşman geliyor, bak dinsizler geliyor ve hakimiyeti elde edecekler biraz yardım et” dediğinizde “Başka yere bak hemşerim başka yere bak” der. Eğer def edemezse “al bin lira da benden” diyor bin lira veriyor. Bu adam kendini ahirette Cehenneme atıyor. Bu dünyada da zil-, lete atıyor. İstanbul’un çok zengin Müslümanlarından birini 1979 yılında anarşistin biri 12 saat rehin alarak tutmuş. Ondan sonra da parasının bir kısmını götürmüş. O Müslüman bu olaydan sonra biraz Kur’ân kurslarına vermeye başlamış. Tehlike geçince yine durmuş. Allah (c.c.) dikkatimizi çekiyor: “Allah yolunda infak ediniz, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.” Yani kendi ellerinizle buraya toplamakla tehlikeye atıyorsu­nuz kendinizi, kendi canınızı. Efendim işte tehlike var onun için “aman oğlum şöyle et böyle et” falan gibicesine kendisi de oğlu da piyasadan çekiliyorlar, meydanı dinsize, imansıza, fareye bırakıyorlar. Bir gün fare­ler kendisini de yemek için geliyor. Hani bir hatip bir harp hutbesinde öy­le diyor: “Eğer harp meydanlarında yiğitçe ölmezseniz eceliniz gelmişse orada Ölmezsek düşmanlar ülkemizi istila edecek ve kendi silahlarınızla baltalarınızla kabirlerinizi kazdırdıktan sonra -çünkü Ölüsü de kokmasın veya kabrini kazma zahmetine katlanmıyalım yorulmıyalım diye canlı olarak sizi toprağa gömecekler” diyor ve tarihte de bunların benzeri çok olmuştur onun için Allah (c.c.) uyarıyor: “Kendi ellerinizle kendinizi teh­likeye atmsyın.” Yani cimrilik yaparak atmayın.Allah yolunda veriniz diyor. “İyilikte bulununuz”, ihsanda bulununuz. Allah muhsinlerle beraberdir. Muhsin, Bir çok mânâyı kendisinde bulunduran kelimedir. Meselâ ihsan kelimesini Türkçe’de de kullanırız. “İhsanda bulundu” deriz. Türkçe’de Hasan’lar da bu kelimeden türemiş, Hüseyin’ler de bu kelimeden türemiş. Kelimede İyi ve güzel mânâsı var. İhsan: İyilik yapmaktır. Güzel yapmak mânâsına geliyor. İyilik yapmak deyince de bir adamın bir başkasına maddî yardım yapmasına da ihsan diyoruz. “İnsan ihsanın kuludur.” Yani insan iyilik karşılığında ona hiz­mette bulunur mânâsında öyle hir cümlede kullanılmış. İhsan: Her şeyi güzel yapmaktır. “Allah her şeyi güzel yapanları sever”. Cebrail, Pey­gamber Efendimiz’e; “İhsan nedir Yâ Resûlellah?” demiş. “Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da O seni görü­yor” diye cevap vermiş. Şimdi Allah’ı görür gibi ibadet etmemiz, iyilikte bulunurken de en iyi şekilde vermemiz gerekir.

Fakirlerin şahsiyeti rencide edilmiyecek ve de verilen mal en iyile­rinden olacak.Çünkü öbür dünyada kişiler verdikleri ile karşr karşıya ge­lecekler. Yani kolonuş yemekler, eskimiş kumaşlar veya kaplarla karşı­laşmak istemiyorsanız en iyilerinden vereceğiz, daha önce de geçmişti. 177.nci âyet-i kerîmede “Malı çok sevmesine rağmen, en çok sevdiği ma­lı yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara verir” diye Allah (c.c.) muttaki insanın vasıflarını anlatıvermiştir. Sevdiklerinizi vermek ihsandır. Kelimelerde de en güzelini konuşmak yine ihsan makamında hareket etmektir. Anne babaya karşı, komşulara karşı, dostlara karşı iyi­likte bulunmak yine ihsan makamında hareket etmektir. Davranışlarımız, giyimimiz, yediğimiz, içtiğimiz şeylerin temiz ve güzel olmasına dikkat etmek yine ihsan makamında olmaktır ve bu makamda olanları da Allah sever. “İyilik yapınız. Allah iyilik yapanları sever” diyor Allah.[50]

(196) “Hâccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (hacdan) engellenirseniz o vakit size kolay gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine yarmcaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olur veya başından rahatsız ise ona oruç veya sadaka veya kurbandan – fidye gerekir. Güven içinde olduğunuz zaman hacca kadar umre ile

yararlanmak isteyene kolayına giden bir kurban kesmek gerekir.

Kim kurbanı bulamazsa, hacda üç gün, döndüğünüzde de yedi gün 5 olmak üzere tam on günlük oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haraih da olmayanlar içindir. Allah’dan sakının ve bilin ki Allah, cezası ; pek şiddetli olandır.”

” Haca ve umreyi Allah için tamamlayınız. Haccı temettü veya haca kırana niyet edenler, haccı ve umreyi tamamlarlar veya hac için gittiği flizde haccı tamamlayınız. Umre için gittiğinizde umreyi tamamlayınız.

“Eğer hacca veya umreye gitmekten engellenirseniz.” İhsan Kişinin ; kir şeyden alıkoyulması demek. Onun için hisarlar vardır. Anadolu Hisa-r n, Rumeli Hisarı gibi. Arapça’dan geçme bir kelime. Hisar, Düşmanın Çeri.ye girmesini engelleyen bina olması nedeniyle hisar denilmiştir Muhasara: Adamın etrafını çevirmişler dışarıya çıkması engellenmiştir. Burada da eğer hacca gitmeniz düşmantarafmdan veya hastalık nedeni ile engellenirse, yalnız dikkat edilmelidir. Engelleme yola çıkmadan evvel değil, yola çıktıktan ve ihram giydikten sonra olmalıdır. Adam burada iken vize alamamış bu değil. Buradan çıkmışda ihramı giymiş Suud sım-, rina varınca oradaki görevli giremezsin, yapamazsın, edemezsin diyor ve- içeriye girmiş mesela geçen sene bir arkadaşım anlattı. Diyanet adına li bir arkadaş “Bizim hacılardan birini 4 gün aradık bulamadık.” 4 .gün sonra bir telefon geldi deniişki polisin biri “Emniyettedir.” Yani “Ha-.ciniz için endişe etmeyin emniyettedir” demiş. Allah’tan ki diyor Arafa günü serbest bıraktılar. Arafat’a o gün yetişememiş olsaydı haccı olmıyacaktı buna da “muhsar” diyoruz. Allah (c.c.) bu tür olayların olacağını bi­liyor çünkü yaratan-O. Eğer haçtan olacak olursanız, “En kolayınıza gi­den kurbanı kesiniz.” “Kurbanınız yerine varıncaya kadar başınızı tıra; etmeyiniz.” Meselâ hac niyeti ile gitmiş, böyle bir yerde engellenmiş, bı engel düşman tarafından olur. Başka bir insan tarafından olur. Hastalık nedeniyle olabilir, herhangi bir şehirden geçerken kalpden hastaneye kaldırdılar kafile gitti. Hastanede bunun yatması gerekiyor 20 gün tedavi­si sürecek bu muhsardır: Yani engellenmiştir. Tabiî bir afet veya arızî bii afet nedeniyle engellenmiştir. O zaman kurban gönderir. Bizim Hanefi fıkhına göre Harem-i Şerife gönderir. Şafii mezhebine göre ise olduğu yerde de kesebilir.

Kurban, kesileceği mahalle varıncaya kadar tıraşınızı olmayınız. “Sizden her hangi biriniz hasta olursa veya başında bir rahatsızlık eza ve­recek bir şey olacak olursa” yani tıraş olmayacağız, kurbanı kesinceye kadar tıraş olmak yok. O ihsarda iken yani men olunmuş durumda iken ama hasta olduğu için ameliyat edecekler, mesela fıtıktan ameliyet ede­cekler, edep yerlerini tıraş etmeleri gerekiyor veya başından ameliyat edecekler saçı tıraş edilmesi gerekiyor. Bu tür hallerde kesilecek olursa: “Bu yapılana karşılık zamanından Önce tıraş olmaya karşılık olarak oruç tutar veya sadaka verir veya kurban keser .” Allah (c.c.) kişinin kendisine havale etmiş işi. Bu bizi pek ilgilendirmez denilirse, Bunlar hacca giden­lerin başına gelen şeylerdir. Efendim Türkiye’den yüzbin kişi hacca gi­derse bunun başına gelecek olan 5 kişidir, 10 kişidir, bazen daha çok kişi­nin de alabilir. Bu genelde bütün insanları ilgilendirmez demiyelim. Bir insanın bir ibadetini yapamadan gitmesi o insanın ahirette sorumlu olarak cezaya çarptırılacağından dolayı Allah (c.c.) bu ibadetlerimize fazlaca önem veriyor. Önem verdiğinden dolayı bir insan bile yapacak olsa böyle bir duruma düşecek olsa onun nasıl davranacağını âyet-i kerîme, ile ifade ediyor.

Emin olduğunuzda “Hacca kadar kim umre yapma imkânına sahip olursa kolayına gelen bir kurbanı keser, kim de bu kurbanı bulamazsa -burada bahsedilen kıran haccına niyet eden bir kişi umresini yapmış son­ra da haccını yapacak. İhramdan çıkmadan kurban kesmesi gerekiyor. Ama kurban bulamamış, kurbana maddî olarak güç yetirememiş diyelim âyet-i kerîmede kim bulamazsa hac esnasında yani kurban bayramının birinci gününden önce üç gün oruç geriye döndükten sonra da yedi gün oruç tutar” diyor. Yani toplam 10 gün tutar. “Bu tamamen 10 gün eder” diyor Allah (c.c.)- tamamı 10 gün demeye gerek yok demiyelim. Arab’ın dil kaidelerine göre o zaman şöyle deriz: Hacda üç gün ve dönünce 7 gün’ yani acaba bu 3 gün 7’nin içine dahil midir, hariç midir gibicesine ihtilaf­lar çıkabilir. Allah (c.c.) toplamı 10 gün oruç tutulacak buyuruyor.

“Bu Mescidi Haram sakini olmayanlar içindir. Allah’tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir” diyor Allah (c.c).[51]

(197) “Hac bilinen aylardadır. Kim bu aylarda haca kendine farz ederse, hacda kadınla cinsi birleşme, günah işlemek ve çekişmek yoktur. Hayır olarak ne yaparsanız Allah onu bilir. Azık edinin şüp­hesiz azık’ın en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri Benden sakının.”

Bu âyet-i kerîmelerde Allah (c.c.) haccın nerede, nasıl yapılacağını bize haber veriyor. Namazın kılınmasını emrediyor. Fakat nasıl kılınaca­ğını Peygamber Efendimiz’e havale ediyor. Biz namazın nasıl kılınacağı­nı Efendimiz’den Öğrendik. Efendimize de Cebrail (a.s.) öğretmiş. Hadis kitaplarının bize bildirdiğine göre Cebrail “geldi ve namazı kıldırdı” di­yor. Efendimiz’e iki gün beş vakit namazları ayrı ayrı kıldırdı, namazın nasıl kılınacağım hem de namazın vakitlerini öğrettiğini haber veriyor. Haccın ise nasıl yapılacağını öğretmiştir.

Namazı tarif etmediği halde Allah (c.c.) âyet-i kerîmesinde haccın ta­rifini yapmıştır. Bu devam edecek olan âyet-i kerîmelerde haca, ihramı, Arafat’ı, Arafat’ta vakfeyi, sonra Müzdelifeye gelişi âyet-i kerîmeleri ile bildiriyor. Ki bu namaza nisbetle daha da bir önem kazandığını ifade etâyet-i kerîmede kim bulamazsa- hac esnasında yani kurban bayramının birinci gününden önce üç gün oruç geriye döndükten sonra da yedi gün oruç tutar” diyor. Yani toplam 10 gün tutar. “Bu tamamen 10 gün eder” diyor Allah (c.c.). tamamı 10 gün demeye gerek yok demiyelim. Arab’ın dil kaidelerine göre o zaman şöyle deriz: Hacda üç gün ve dönünce 7 gün yani acaba bu 3 gün 7’nin içine dahil midir, hariç midir gibicesine ihtilaf­lar çıkabilir. Allah (c.c.) toplamı 10 gün oruç tutulacak buyuruyor.

“Bu Mescidi Haram sakini olmayanlar içindir. Allah’tan sakınınız. İyi biliniz ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir” diyor Allah (c.c).

Namazı tarif etmediği halde Allah (c.c.) âyet-i kerîmesinde haccın ta­rifini yapmıştır. Bu devam edecek olan âyet-i kerîmelerde haccı, ihramı, Arafat’ı, Arafat’ta vakfeyi, sonra Müzdelifeye gelişi âyet-i kerîmeleri ile bildiriyor. Ki bu namaza nisbetle daha da bir önem kazandığını ifade etmek istiyor. İkisi de önemli. Namaz da önemli ama insanların hayatında veya senede bir defa gelene diğerine nisbetle biraz daha itina gösterilir. Biraz da unutulur, mesela günde beş vakit namazınızı kılarsınız. Fakat bayram namazına vardığınızda hoca efendi karşınıza geçer size bayram namazının nasıl kılınacağını tarif eder. Niye? Aradan bir sene geçmiş , unutulabilir. Hoca da kendisi oraya girmeden önce kitabı açar bakar. Bir de kitaptan okur, o da unutmuştur, normaldir. “Hac belirli aylardadır.” Aylar âyet-i kerimede ifade edilmemiş, tefsirinde Şevval ayı, Zilkade ayı ve Zilhicce ayı. Bunlar hac aylaçı diye bilinir. Peki ne demek yani diğer­lerinden farkı nedir? Bu aylarda ihrama girmek, diğer aylarda ihrama gir­mekten daha hayırlıdır. Bazı mezhep imamları hacca giden kişinin Şev­val ayından önce ihram giymesi hac için yeterli değildir. Mutlak surette Şevval ayında giymesi gerekir diyorlar. Fakat bizim Hanefi imamları di­yorlar ki, hac için efdal olanı hac aylarında yani Şevval ayı, Zilkade ayı, Zilhicce ayında ihram giymektir. Ama onun dışında da giyilebilir demiş­ler. Burada efdaîiyet esastır demişler. Türkiye’den hacca gidenler genelde Zilkade ayında hacca giderler. Yani Zilhicce ayında orada olurlar. 10%15 gün evvel burdan çıktılar mı Ziîkade’nin 25’de, 24’de, 20’sinde burdan çı­karlar. Bir kısmı Mekke’den Medine’ye giderken eğer arafeye 1 gün kala 2 gün kala çıkmışlarsa tabiîki onlar Zilhicce ayının içerisinde giymiş olurlar. Âyet-i kerîmede esas olan, hayırlı olan, efdal olan hac için ihra­mın Şevval, Zilkade veya Zilhicce ayında herhangi bir gününde ihram giyilmesidir deniliyor. Meselâ, adam işleri var burada veya başka sebeblerden dolayı gidememiş, arafe günü veya arefe gününden bir gün önce meselâ son uçakla yani Zilhicce’nin 8.nci günü Cidde’ye varsa oradan Arafat’a doğru çıksa ve bayram günü Şeytan taşlamasını da yapsa tavaf yapsa, bir mazeret nedeni ile diğer Şeytan taşlamalarını da bir başkasına vekalet verse iki günde de geriye gelebilir. Hatta sıkıştırılacak olursa bir günde de geriye gelinebilir. Yani bir gün vardır, 2.nci gün öğle sonu ora­dan ayrılabilir. Bu imkânlar böyle kolaylıklar getirmiştir. Yani yine Zil­hicce’nin 8’nde veya 9’nda giymiş oluyor.

Hac belirli aylardadır. “Kim kendisine bu aylarda haccı farz kılarsa” yani hac için ihram giyerse ihramını giydikten sonra ailesi ile cinsel iliş­kide bulunması veya cinsel ilişkiyi gerektirecek söz ve davranışlardan kaçmaması gerekir. Orada günah işlemek te yoktur. İhrama girildikten sonra günah işlemek te yoktur. Orada hacılarla veya diğer insanlarla münakaşa ağız kavgası yapmak ta yoktur.

Mezhepler arasında bir konuda ihtilaf edilir: Ayet-i kerîmelerin mef­humu muhalifi alınır mı alınmaz mı? İmam-ı Şafii hazretleri âyet-i kerîmelerin mefhumu muhalifi alınır. İmam-ı Ebu Hanife Hazretleri mer-humu muhalifi alınmaz. Ayet ve hadislerde mefhumu muhalifi alınmaz deniliyor. Mefhumu muhalifini alırsak şöyle bir mânâ çıkar: Ayet-i kerîme hacda cinsel ilişkide bulunmak, günaha girmek Allah’a isyan et­mek veya hacılarla çekişmek yoktur diyor. Peki ihramdan çıkınca bunlar yapılabilir mi? Mefhumu muhalifi bu oluyor. Yani ihramlı iken bunları yapamazsınız. Bunun zıddı ihramdan çıkınca yaparsınız anlamında değil­dir. Özellikle bu ihramda iken daha fazla dikkat etmelisiniz. Cinsel ilişki dışarda yasak değil, insanın kendi ailesi ile devam eder yalnız ihram için­dir o. Günaha girme, kavga etme, münakaşa etme, gönül kırma ihramdan çıkınca da yapılmıyacak şeylerdir. Dışarda da yapmayın ama ihrama gir­dikten sonra bir başka Önem verin bu olaya. Çünkü hac senelik bir eğitim veya ömründe bir defa giden için ömründe bir defa eğitimden geçmedir. Bu eğitim de iken biraz daha dikkat edilmesi gerekiyor. Kişinin kendisini o halet-i ruhiyeye alıştırıp hayat boyu aynı şeyi yapabilmesi için biraz da­ha dikkat göstermesi gerekiyor. Onun için orada günaha girmek âyet-i kerîmede “fusuk” kelimesi ile anlatılmış Hücurat sûresinde Allah (c.c); “Kötü lakablarla birbirinizi çağırmayın, bu imandan sonra kötü bir fasık-lıktır” diyor. Burada da yapmayın ama, hacda iken özellikle insanın hoşu­na gitmeyeceği bir lakapla onu çağırmayınız veya küfretmeyiniz. Ayrıca Peygamber Efendimiz (a.s.v.); “Bir Müslümana küfretmek, kötü söz söy­lemek fasıklıktır.” O Müslümam haksız yere öldürmek de küfür gibidir.” Böylesine büyük bir günahtır diyor.

Günümüzde Amerika’nın yanında yer alıp, müslümana sövmek ve yine Amerika’nın yanında yer alıp Müslümam öldürmek nerde ise meşru hale geliyor. Yani füsûku bir âyet-i kerîmede kötü lakapla çağırmak olarak mânâlandırmış Rabbirn. Peygamber Efendimiz (a.s.)de Müslüman bir insana küfretmek olarak tarif etmiş Ayeti kerimede geçen “füsuk” keli­mesini Peygamber Efendimiz (a.s.v.) hadisi şerifinde “Kim hacceder ve haccı esnasında yani ihramlı iken hanımı ile birleşmez (cinsi ilişkide bu­lunmaz) ve kimsenin gönlünü kırmaz, kötü bir iş yapmadan dönerse o bütün günahlarından soyunmuş, anasından doğmuş gibi olur.” şeklinde tarif ediyor.

“Vela cidale” sözünü hadisi şerifte Peygamber Efendimiz zikretmi- y yor. Yani “Çekişme yok” dememiş Aleyhisselatü vesselam… Çünkü hacı­ların o dönemde de olsa çekiştiklerini ve az da olsa gönül kırdıklarını görüyor ve böylece Allah (c.c.) de bunu zikrederek gönül kırmayın diyor.

“Hayırdan ne yaptığınızı Allah (c.c.) bilmektedir.” Neyi yaparsanız Allah onu bilmektedir. “Azıklanınız, azıkların en hayırlısı ise takvadır. Ey akıl sahipleri Benden sakının.” Ben den korkun diyor Allah (c.c). Bu Ayeti kerimeler nazil olmadan önce de hacc dediğimiz olay vardır, çünkü haec olayı Hz. İbrahim (A.S.) dan beri değişik şekilde de olsa vardı. Ancak Peygamber Efendilerimizin yerine gelen peygamber olma­dığından yani fetret dönemlerinde hahamlar olsun, rahipler olsun ellerin­deki kitapları tahrif ettiklerinden dolayı hacc da saptırılmıştı. Hacılardan çok azı haccı Hz. İbrahim’in yaptığı gibi yapıyordu. Çoğunluk ise bir kısım eklemeler veya çıkartmalarla haccî kuşa çevirmiş durumdaydılar. Hatta bazı kabileler hacca giderken yanlarına herhangi bir rızık almamayı fazilet olarak görmekte idiler. Yani 10,100,200 kilometre gibi uzun yolla­rı aziksız aşıp, Kabe’ye ulaşır ve tavaf ederek haccını tamamlarsa o insan diğer insanlara göre daha faziletli olarak kabul ediliyordu. Onların yürüt­tüğü akıl gereğince o hacı faziletliydi çünkü memleketinden azıksız ola­rak çıktığı halde Allah ona yolda av hayvanı, balık, yiyecek v.s. temin eylediği rızkını verdiğinden dolayı Allah’ın sevgili kuludur gözüyle bakı­yordu.

Bu hacılar “Dünyaya çıplak geldik, Allah’ın huzuruna da çıplak git­mek gerekir” diyerek altsız üstsüz dolaşmayı fazilet olarak kabul ediyor­lardı. Muhterem müslümanlar hatırlanacağı üzere bundan 8 sene kadar önce bir bakanı vardı T.C.’nin. Bu bakan Türkiye’de altsız dolaşmayı icad edenlerdendi. Yani kendisi Türkiye’nin bazı yerlerinde altsız ve üstsüz di­ğer tabirle çıplak olarak denize girilmesine dair bir kanun veya kararna­me çıkarmıştı. Bakın dikkat ederseniz cahiliyye dönemindeki cahil insanların durumuna benziyorlar. Zaten hayatta imansızın yapacağı ve yaptığı yeni birşey yoktur. Onlar gericilerin en gerici sidirler. 1400 sene evvel ya­ni Peygamber Efendimiz’den önce cahiliyye Arapları Kabe’yi altsız ve üstsüz olarak tavaf ediyorlardı, hem de bunu bir fazilet kabul ederek, ile­ricilik kabul ederek. O zamanki insanlar “Biz dünyaya böyle geldik Al­lah’a da böyle gitmemiz gerekir” şeklinde bir mantık yürütüyorlardı. On­ların torunları olan şimdiki cahiller de “Madem ayıptı da Allah bizi niye böyle üstsüz başsız dünyaya getirmiş? Biz de Allah’ın bizi yarattığı doğ­rultuda hareket ediyoruz.”şeklinde bir mantık yürütüyorlar. Ancak dikkat ederseniz yürüttükleri mantık ve fikir yeni, orjinal bir fikir değil, 1400 se­ne önceki dedelerinin mantıklarının biraz daha çağdaşlaşmış bir yorumu o kadar. Daha önce söylenmiş şeyler yani..

Allah (c.c.) ise “azıklamnız” buyurur.

Ahmed b.Hanbel Mısır’da iken insanlar hacc hazırlığı yapıyormuş. Bakmışki fakir bir komşusu var o da gidiyor. İmam, “Sen fakir bir adam­sın, günlük geçimini bile mahalleli tedarik ediyor sen nereye gidiyor­sun?” deyince komşusu, “Ben Allah’a tevekkül ediyorum, bizler müte­vekkillerdeniz.” demiş. Bunun üzerine Ahmed b.Hanbel “madem ki mü­tevekkillerdensin, mademki hacca gitmek istiyorsun bak şu hacc kafilesi yola çıkıyor. Bu kafilenin develeri ve de azıkları da var. Eğer gerçek an­lamda mütevekkilsen yola bu kafileden 10 veya 20 gün sonra çık. Yani onlardan ayrı olarak yolculuk yap, bunlara katılma” demiş. Bunun üzeri­ne komşusu, “Olur mu efendim o koca çöl yalnız başına nasıl aşılır?” de­yince İmam “Öyleyse ey komşum sen mütevekkilinden değilsin sen mü-teekkillerden yani yiyicilerden, asalaklardansın. Onun bunun sırtından geçinen insansın.” demiş. Allah (c.c.) Kitab’ında azıklamnız buyuruyor. Bu dünyada azıklanacagız,hacca giderken azıklanacağız,çocuğumuzu okuturken de azıklanacağız ki haram lokma yedirmeyelim. Azıklanırken de herşeyin helâlinden olmasına dikkat edeceğiz.

Fakat sunuda bilinizki “Azıkların en hayırlısı takvadır. “Takva Ahirette Cenneti elde ettiriyor. Bu dünyanın azıkîanmasi dünyada devleti takva azığı da Ahirette Cenneti kazandırıyor bizlere.

“Ey aklî sahipleri ancak Ben’den sakınınız, Ben’den korkunuz.” As­lında “korkunuz” kelimesi buraya uygun düşmemekle birlikte Türkçede hep bu şekilde kullanılmış. Takvayı yukarıda müteaddit defalar tekrar et­tiğimizde ne demiştik; Allah’ın sevgisini kaybetme korkusundan dolayı O’nun emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmaya, içimiz ve dışı­mızı güzel eylemeye, dikenli tarlada ayağımızı dikene basmadan yürüdü­ğümüz gibi elimizi, gözümüzü, kulağımızı günaha uğratmadan bu dünya hayatını geçirmeye takva adını veriyorduk. Ama bakıyoruzki bugünkü dünyada insanlar Allah’dan değil de başkalarından, kullardan, mevki ve makamlardan sakınıyorlar.

Patronun muhasebecisine “Aman evladım vergiyi kaçırırken dikkat et; ne devlete vergiyi fazla verelim ne de vergi dairesine yakalanalım” ta­limatı üzerine muhasebecinin dikkati ve mesela mafya babasının adamla­rını “kadın ticaretini, eroin esrar ticaretini, içki ve sigara kaçakçılığı tica­retini kitabına, hukuka uydurun sonra başımız polisle savcılıkla belaya girmesin.” emri gereğince adamların gösterdiği dikkat ve itina da takva­dır aslında. Yalnız tabii bunlar Allah’a değil de O’nun yarattıklarına karşı takva içindeler. Allah (c.c.) buyuruyor: “Bana karşı takva üzere olun.” başkalarına değil, O’na karşı takva zırhını giydiğimiz zaman zaten dünya güllük gülistanlık olacaktır.[52]

(198) “Rabbinizden fazl (nzık) istemenizde günah yoktur. Ara­fat’tan hep birlikte boşanıp aktığınızda Mcş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. O’nu size gösterdiği şekilde zikredin. Siz bundan önce sa­pıklardan idiniz.”

Bu Ayeti kerime de gene cahiliyye döneminden gelen bir yanlış ka­naati düzeltmektedir. “Hacc esnasında Rabbinizden rızık istemenizde si­zin için bir günah yoktur manasında. Yani ticaret yapabilirsiniz, bunda bir günah yoktur. Hac döneminde ticaret yapabilirsiniz, Cahiliyye döne­mi insanları hacc yaparlarken, hacca çıkıp da memleketlerine dönünceye kadar ticari hiçbir iş yapmıyor, para kazanıcı hiç bir muameleye girmi­yor, para kazanır im, alırım diye mal alıp satmıyor, hammallık bile yapmı­yor, sırf Allah’ın ve putların rızası için hacca geldiklerini ispatlamak için paraya ellerini sürmüyorlardı. Allah (c.c.) bu yanlışı da düzeltiyor: “Rab-binizden rızık istemeniz, fazlaca, bolca istemeniz sizin için günah değil­dir.” Yani hacc mevsiminde buradan mallarınızı hrlarla kamyonlarla yük­lenip gidebilirsiniz ve mallarınızı alıp satabilirsiniz. Oradan, Mekke’den de mallan yüklenip memleketinize getirebilir, onunla ticaret yapabilirsi­niz.

Bakara Suresi’nin 198. Ayeti bunu diyor ama elinoğlu “Biz Ortak Pa­zarı kurduk arkadaş, sizin pazar kurmanıza ne gerek var? Bizim pazardan alın.” veya “Ben tekbaşıma dünyada, dünyanın genelinde tek karteli kur­muşum, sizin devreye girmenize gerek yok. Mal mı alacaksınız, benim haberim olsun. Para mı vereceksiniz benim haberim olsun,” diyor.

Ticaretle meşgul olanlarınız bilirler yakın bir zamana kadar Suud ve­ya Irak veya herhangi bir müslüman ülkeyle onların parası veya kendi pa­ranızı değer göstererek alış veriş yapamıyordunuz, illa dolar veya mark olacaktı. Yani bu gavurlar diyorlar ki “Alış verişi benimle yapmaz da kendi aranızda bile yapsanız benim paramla, benim dolarımla yapacaksı­nız, yoksa gözünüzü oyarım.” Tabii dolarla alış veriş yapmak için size dolar gerekiyor. Dolar almanız için de ürettiğiniz fındik-fıstık, üzüm-şeftali yi bu gavurlara satacaksınız, onlar da size lütfen sadaka verir gibi 5-10 dolar verecekler ve siz de onunlu alış veriş yapacaksınız.

Maalesef 1400 sene öncesinin cahiliyye dönemi insanındaki kana­atler bir çok insanımızda hala devam etmekte: Bir Müslüman hacca gidip de yanında birkaç takım eşya getirdi ve bir de onu sattı mı “Herif hacca mı gitti, ticarete mi gitti belli değil!? O hacca gitmemiş de ticarete git­miş!” diyorlar.

Onun için ben diyorum ki bir hacı iki bavul değil de iki gemi dolusu eşya getirse înşaallah onun haccı daha makbuldür. Gerçi başlangıçta asıl olan niyettir. Yani gidiş gayemiz hacc için olacaktır. Hacc ibadeti ifası için zaman ve şartlar ile şekiller belirlenmiştir. Bunun dışında alışveriş yapabilirsiniz. Düşünün ki hacılar hacc menasikini eksiksiz yerine getir­mekle birlikte memleketlerinden getirdikleri mallan oradaki diğer Müslü­manlara satsalar ve oraya diğer Müslümanların getirdiği malları alıp da memleketlerine getirseler o hacc alanımnda çok çok büyük bir alanda yüzbinlerce metrekarelik bir alanda herkes malını teşhir etme satma im­kanı bulur, alış veriş yapar. Aslında böyle böyle de ekonomik yönden hürriyetlerini elde etmiş olurlar, Müslümanlar, Dikkat edilirse günümüz insanı, 1400 sene öncesi cahiliyye insanının altsız üstsüz dolaşma adeti gibi hacc da ticaret yapılmaz kanaati gibi yan­lış inançlarını bugün de uygulayabiliyor, taşıyabiliyorlar. Sizler elinizden geldiği kadar ticaret yapınız. Burada ürettiğiniz malları oraya götürüp satmaya, orada üretilen mallan da buraya taşımaya gayret ediniz. Ancak yukarıda da söyledik asıl olan niyyet olduğundan birinci ve asıl niyetimiz hacc ibadetini ifa etmek olacaktır.Yoksa buradan mal götürür, oradan mal getiririm, Müslümanların şu mal ihtiyacını karşılarım, para kazanırım niyyetiyle yaparsanız, olmaz. Bununla birlikte hacca gideyim ama bu malları da satarak hem azığımı temin edeyim hem de Müslüman kardeşi­me yardımcı olayım derseniz o zaman iki taraflı olarak kazançlı çıkıyor­sunuz. Mesela hepinizin evinde bir pencere vardır. Pencereyi açarken hem ışık gelsin hem de ezanı işiteyim, camiyi göreyim derseniz.iki işi birden görmüş olacağınız gibi niyetinizden-dolayı sevaba, da girersiniz. Her yaptığımız işte mutlak surette iyi niyyeti bırakmayacağız. Buhari-i Şerifin 1. hadisi Efendimiz (S.A.V.)’in “Ameller niyetlere göre­dir”‘buyruğudur. “Arafattan akın ettiğinizde…”Taşmak manası “ifada” kelimesi ile anlatılıyor. Ayeti kerimeyi: Şöyle bir hayal edin, Heyecan, taşmak mana­sına geliyor. Arafat’ta insanlar bir insan denizi oluştururlar. Düşünün ora­da milyonlarca insan belli bir alanın içerisindedir. Şöyle uzaktan bakarsa­nız insanlar kıpır kıpırdır, dalga gibidir. Bu insan denizi belirli bir zama­na kadar bir arada kalmışlar ve öğle ile ikindi namazlarını birlikte kılmış­lar. Bu ayete uygun olarak da Güneş battıktan sonra Müzdelife’ye doğru hareket ederler.

“Meş’ar-i Haram’da (yani Müzdelife’de) Allah’ı zikrediniz.”

Müzdelife’de yatsı namazını kılınız manası vardır ayette….Müzdelife’de Allah’ı çokça zikrediniz….Zaten Arafat’ta zikrediyoruz, yolda giderken zikrediliyor ve Müzdelife’de de Allah (c.c.) yine namaz kılmakla, zikirler yapılmakla, Müslümanların kendi aralarındaki sohbetleri ile zikrediliyor.

Peki nasıl zikredeceğiz? Allah nasıl zikretmemizi istiyor, ve öğreti­yorsa öyle…O sîze nasıl zikredilmesini öğretmişse ona göre zikredi-

niz.Vaiz olarak gittiğim bir kasabada 85-90 yaşlarında bir avukat vardı, hiç camiye gelmezdi. Kendisine bunun sebebini sorduğumda…Kendine mahsus zikirleri olduğunu, bununla meşgul olduğunu izah etti…Ama her­kes kendi aklına estiği gibi, kendi icad ettiği gibi zikredecek olursa Al­lah’ı, yeryüzündeki insan sayısı kadar zikir türü olması gerekirdi. Allah (c.c.) ise “size nasıl zikretmenizi öğretmişse öylece Allah’ı zikredi­niz, “buyuruyor. Mesela namaz bir zikirdir. Peygamber Efendimiz’in ha­yatına bakıyoruz, namazı nasıl kılmişsa, Allah’ı namazda nasıl zikretmiş-se ona göre namaz kılıp ona göre zikir yapıyoruz. Namazdan sonra Pey­gamber Efendimiz 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 33 defa Allahu Ekber demiş, biz de buna riayet ediyoruz.

Biz de Allah’ı Peygamber Efendimiz’den gördüğümüz, Öğrendiğimiz şekliyle zikredeceğiz, anacağız.

“Allah bunu size öğretmeden önce siz zaten sapık idiniz.” Zikriniz sapıktı. Allah’ı zikrediyorsunuz ama zikriniz sapıktı, insanlar kendi uy­durduklarını da hakkın içine karıştırıyorlar ve hak ile batıldan müteşekkil ne olduğu belirsiz bir ibadet şekli meydana getiriyorlardı. Halbuki Allah size bunu nasıl olacağını Öğretti, öyleyse ona göre Allah ‘ı (c.c.) zikredin deniliyor.[53]

(199) “Sonra insanların toplu olarak boşanıp aktığı (döndüğü yerden siz de akınız ve Allah’dan bağışlanma isteyiniz. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”[54]

(200) “Haccınızı yerine getirdiğinizde atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı zikredin.” İnsanlardan bir kıs­mı var ki “Rabbimiz, bize dünya da ver.” der. Onların Ahirette nasi­bi yoktur.”

Haccınızı yerine getirince atalarınızı zikrettiğiniz gibi Allah’ı zikre­din. Babalarınızı zikrettiğiniz gibi değil, ondan daha da şiddetli ve fazla olarak Allah’ı zikredin. Babalarınızı zikretmenizden fazla onu zikredin.

Tefsircilerimiz buna iki türlü mana vermişlerdir: Bir çocuk, Annesi kendisini sevse de dövse de annesinin kucağına kapanarak anneciğim, anneciğim diye hem ağlar hem de güler. Çünkü çocuğun bildiği en sıcak, en yumuşak en merhametli, en şefkatli kucak anasının kucağıdır. Onun için annesi onu dövse de sevse de annesine sığınır. İşte şu çocuğun her halükarda annesine sığındığı ve ona seslendiği gibi siz de Allah’ı zikredi­niz. Çünkü O’nun yurdundasmız yani Allah bu mülkün sahibidir. Sizi ya­ratan O, toprağı yaratan O, çiçeği, böceği, denizi yıldızı, yediğinizi, giydiğinizi, kuşandığınızı, gördüğünüz şeyleri, ve gözlerimizi yaratan O’dur. Öyleyse iyi hallerimiz de Allah’ım diye O’na yönelin ve yalvarın, başınıza bir musibet geldiğinde de aynı şekilde Allah’ım Allah’ım diyerek O’na yönelin ve yalvarın: Yarabbi bu Sen’dendir, başkasından değildir, Sen’den yine Sana sığınırım diye O’na yönetiniz…

Bir de şu anlamı var: Müşrikler Müzdelife de, Mina’da kalırlarken birbirlerine karşı senin atan şöyle idi, benim atam böyle idi, benim babam böyle idi derlerdi. Onlar Misafirleri gelse koyun keserlerdi, ikinci misa­firlerine bir önceki misafir için kestikleri koyunun artığını yedirmez, yeni misafir için de yeni bir koyun keserlerdi. Benim babarri şöyle cömertti,şöyle cesurdu, şöyle ilim adamıydı gibi şeyler söylerler, atalarını zikre derler, anarlardı. İşte babalarınızı böyle zikrettiğiniz gibi Allah (c.c.) onlardan daha fazla zikredin, çünkü cömertliği, babanıza cömertliği veren, koyunu, cesareti ve bütün diğer iyi hasletleri veren Allah (c.c). Öyleyse babanızı değil, babanızdan daha çok Allah (c.c.)’ü zikrediniz.

“Bir kısım insanlar da bana bu dünyada ver diyor.” Yarabbi ne vereceksen bu dünyada ver bana diyen insanlar işaret ediliyor.Böyle diyen­lerin Ahirette hiçbir payı ve nasibi yoktur. Öyleyse bizim şöyle dua etme­miz isteniyor:[55]

(201) “Bir kısmı da ‘Rabbimiz bize dünyada iyilik’ ver Ahirette iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru’ derler.”[56]

(202) “İşte onlann kazandıklarından bir karşılık vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.”

Burada iki türlü insanın duası bildirilmiştir. İnsanlar dua konusunda iki gruba ayrılmıştır,. Aslında dua etmeyen insan yoktur, bütün insanlar dua ederler. Ama duadan duaya farklar var…

Bir kısım insanlar “Ne varsa bu dünyada ver.” diyor. Allah’a yönel­memiş de olsa onun fiilen çalışması bir duadır, çünkü o yönde gayret göstermektedir. Yani her şeyin bu dünyada olup bitmesini istiyor. Mü’min ise hem Ahireti hem de dünyayı istiyor. Ayeti kerimede hergün yaptığımız yani Ettehiyyatu, Allahumme Salli’den sonra namazın içinde okuduğumuz dua zikrediliyor: ” Yarab bize dünyada güzellikler ver. Yani eşim ahlaken ve cemalen güzel olsun, malım helâl olsun, güzel olsun, il­mim güzel olsun. Evim, arabam güzel ol sun.Dostlarım, işyerim güzel ol­sun. Münasebet kurduğum insanlar alış veriş yaptığım, konuştuğum ta­nıştığım insanlar güzel olsun gül gibi bir dünyada yaşayalım.” başka ne diyoruz: “Yarşbbi Ahirette de güzellikler ver. Yani Cennetin güzelliklerini ver, ırmaklarını, giyeceklerini ver, herşeyi güzel olan Cenneti bize ver Yarabbi.” ve Ateşin azabından bizleri koru Yarabbi!” diye dua ediyor mü’minler.

Allah (c.c.) bir çok ayet-i kerimeyi çeşitli peygamberlerin diliyle bi­ze öğretmiş tir. Duan m nasıl yapılacağını, Nuh (A.S.) böyle dua etti. Adem (A.S.) böyle dua etmiştir, Lut (A.S.) böyle dua etmiştir diye bize bildirirken aslında Rabbimiz bizlere duanın nasıl yapılacağını öğretmek­tedir. Yani Allah, kendisinden isteklerimizi hangi kelimelerle ifade ede­ceğimizi kendisi bizlere öğretiyor. Günümüzde mesela bir mahkemeye işiniz düşse savcılık veya hakime dilekçe vermeniz gerekse size “git yaz da gel!” diyorlar, gidip yazıp geliyorsunuz bu defa da üslûbu ve kelimele­ri beğenmiyorlar ve usul yönünden reddediyorlar dilekçeyi. Tabii böyle yaparken size “git benim gibi hukuk okumuş bir adama yazdır.” diyorlar. Allah (c.c.) ise kendisinden nasıl istekte bulunacağımızı kendisi bize öğ­retiyor. Bu dua güzel bir duadır. Her namazda tekrarladığımız gibi, na-mazîann dışında da tekrarlamamızda faydalar vardır.

Bu Bakara Suresi’nin 201. Ayetinde “Yarabbi bana çok mal ver.” de­miyoruz.'”Yarabhi dünyada güzellikler ver ” diyoruz, yani herşeyin ama herşeyin en güzelini.

Malın güzeli olurmu demeyin! İnsanın başına maldan dolayı çok kö­tülükler gelmiştir ve gelebilir de… Çazeteierde, haberlerde okuyor, dinli­yorsunuz bir çok insanın canı, malı yolunda gidiyor. Hırsız geliyor malı için adam öldürüyor, veya adamın malı çok olduğundan sabaha kadar hır­sızlar çalarını, yangın olursa mallarım yanar mı diye uyuyamıyor. Yani malın güzeli olmazsa, derdi çok olur. Biz evet mal istiyoruz ama Yarabbi bu mal güzel olsun, mal güzel olunca dostlar etrafdaki insanlar da güzel olur. Alış veriş yaptığımız insanlar da güzel olsun, hertürlü insan güzel olsun . Ahiretimiz de güzel olsun diye düzenli ve temiz olanını, helâl ola­nını ve bize hayırları olacak olanını Allah (c.c.)’den istiyoruz.

(202) Ayeti Kerime de “İşte onlar için kazançlarından dolayı nasiple­ri vardır ve Allah hesabı çok sür’atli görendir.” buyuruyor Allah (c.c). bu dünyada isteyene veriyor, rnü’mine de veriyor kafire de. “fakat Ahi­rette onun nasibi yoktur.” diyor Allah (c.c). Mü’min bu dünyayı da ahireti de isteyecek olursa- o kazançlarından dolayı nasipleri vardır. Yani dünyada da nasibi vardır, ahirette de nasibi vardır.

İmam- Azam Hazretlerine atfedilen bir söz vardır: “Dünya mü’min için hapishane, kafir için Cennettir.” Bu söz güzel bir sözdür. Kendisine sorulmuş , bu sözle neyi kastediyorsunuz diye..Demiş ki mü’min bir in­san, bütün dinin gereklerini yapıyor ve Cennetteki yerini görünce “Aman Yarabbi meğer ben bunca zaman hapishane de yaşamışım.”, diye hayret ederek seviniyor. Kafir de bu dünyada Anketteki yerine göre Cennet ha­yati yaşıyor, isterse en kötü şartlarda yaşasa bile.Evet şimdi Allah (c.c.) bu kafirlere mal mülk veriyor ama Cennetten mahrum oluyorlar.

Bizim o taraflarda bazı uyanık geçinenler vardır. Bir kızla nişanlanır ve nişanlanırken de dini nikahlarını kıyarlar. Kızla 6 ay 1 sene gibi uzun müddet bir zaman nişanlı kalırlar. Bu zaman zarfında da ana ve babası ra­zı olmadığından kızın yanına sokulmaz. Kızın anne ve babası bir yere gittiğinde kızın yanına 6-7 yaşlarında küçük bir çocuk bırakarak evden dışarı çıkarlar. Tabii nişanlı oîan oğlan da bu fırsatı beklediği için doğru­ca kızın evine gider ve evde kızla birlikte duran o küçük çocuğun eline bir miktar para vererek, “hadi sen git de bakkaldan şeker ai kendine.” derler. Kafirin de bu dünyada eline verilenler, çocuğun eline verilen şeker parası gibi bir şeydir. O da eline verilen mal ve mülk ile oyalanır, o para­larla, dünyalıkla seviniyor, ama kaybettiği şeyler daha çok. Ahirette çok büyük kayıplar vardır

Biz Müslümanlar ikisini de yani dünyayı da ahireti de kaybetmek is­temiyoruz. Allah(c.c) bize dualarımızın nasıl olacağını Öğretiyor. Bun­dan sonra dünya konusunda kim size ne derse desin ona aldırış etmeyin. Zahit olmayalım mı, zahitlik yok mu? Zahidlik elbette var! Ama zahid mal kazanmayan değil, kazandığına değer vermeyen insandır. Zahidin gönlünde 10 lira ile 10 trilyon aynı manayı ifade eder, miktarın değişmesiyle onun da kalbi değişmez, tansiyonunun ölçüsü de değişmez. Değiş­miyorsa işte bu adam zahiddir! Ama bunun aksine insan 10 trilyonu gö­rünce yüreği yerinden fırlayacakmış gibi oluyorsa bu adam zahid değil­dir. Bazen arkadaşlarımız cemalimizden bazı insanlar sabah namazına kalkamadıkları için yakmmaktalar. Benim de kalkamadığım zamanlar ol­muştur, oluyorda. Bu bizim zayıflığımızdan kaynaklanıyor. Ama mesela bize bir akşam bir mesaj gelse ve deselerki ” Dedenizin dedesi Mısırdan gelmiş, o da zamanında orada sultanmış, ölmüş. Dedenizin dedesinin mi­rası olan yüklü bir miktar servet Türk Merkez Bankasına havale edilmiş, sabah saat 8’de gelin alın.” Bu haber üzerine bırakın 8’de bankada olmayı acaba kaçımız o gece sabaha kadar uyuyabiliriz?[57]

(203) Sayılı günlerde Allah’ı zikredin. Kim (Mina’dan dönmek için) iki günde acele ederse üzerine günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bu sakınan içindir. Allah’dan sakının ve bi-linki mutlaka o’nun huzurunda toplanacaksınız.

Sayıh günlerde Allah’ı zikretmemiz istenmekte… Bundan maksat kurban bayramının sabah namazında başlayıp 4. günün ikindi namazına kadar farz namazların arkasından getirdiğimiz tekbirlerdir denilmiş. Bu tekbirleri getirmek Hanefi mezhebine göre vaciptir.

Bazıları derler ki “O sayılı günlerde zikrediniz.” diyor.Öyleyse bu tekbirleri getirmek farzdır! Ancak çocukluğumuzdan bu yana bize güzel bir şekilde öğretilen ve tekerleme gibi söylettirilen güzel bir kaide vardır: “Sübutu ve delaleti kafi olursa farz olur.” Ayeti kerimede zikir kelimesi geçtiğine göre demekki sabit yani sübutu kat’i. Bir de delaletinin kat’i ol­ması lazımdır ki bunun için de zikir kelimesinden maksadın bu manaya geldiğinin kesin olması demektir bu. ama bakıyoruz ki delaleti zanni sü­butu kat’i…. çünkü başka bir alim de bundan başka bir mana çıkartarak “Sayılı günlerde zikredinizden maksad hacc yolunda zikretmektir” diye tefsir edebilirdi. Yani delaletinin zanni olması sebebiyle özellikle hanefi fakihleri Kurban bayramında farz namazlarından sonra’getirilen tekbirler vaciptir ve bu ayet-i kerimede ona delalet etmektedir demişlerdir.

“Kim iki günde acele ederse onun için bir günah yoktur.” Burada şu anlatılmak isteniyor: Mina’da üç gün kalmak sünnettir. Arafat’tan Müzdelife’ye Müzdelife’den Mina’ya gelinir. Mina’da şeytan taşlanır, oradan inilir. Tavaf yapılır veya kurban kesilir. Orada üç gün kalınır, ama Allah (c.c.) iki gün kalır üçüncü gün kalmadan inerseniz de sizin için bir günah yoktur buyuruyor. Günümüzde uygulaması ise daha ayrıdır.,.. Ömer Nasuhi Bilmen Rahmetullahi Aleyh (R.A.) Büyük İslam İlmihali isimli ese­rini yazdıktan sonra hacca gidip gelince “keşke kitabımın hacc bölümünü haccı ifa ettikten sonra kaleme alsaydım” demiştir. Çünkü teori yani ki-taplarda yazılanla pratik arasında farklar vardır, üstelik olayın pratiğini gördükten sonra olay daha iyi kaleme alınıp, anlatılabilirnir.

Günümüzde oradaki yol ve vasıta zorluğundan dolayı, Suud’un ted­birsizliğinden dolayı bir çok hacımız bu sünneti ifa edemez. Hemen Müzdelife’den indikleri gibi Şeytanı .taşlatırlar Mekkedeki evlerine taşırlar. Şeytan taşlamak vacip olduğu için şeytan taşlamaya götürür getirirler. Ama eğer sizlere hacc nasip olursa bu sünnete riayet etmeye çalışın. Yani Mina’da çadırlarda kalmak, oralarda insanlarla sohbet etmek, namaz kıl­mak, Allah’ı çok çok zikretmek Efendimiz (a.s.v.)’ın sünnetine en uygu­nudur.

Zaten ayet-i kerimede “Kim üçüncü güne de kalırsa” yani ikigün orada kaldı, üçüncü gün de kalırsa “Muttaki olan insan için onda da günah yoktur.”Yani orada kalırsa da günah yoktur, giderse de, muttaki olan için geçerli tabii bu… Başlangıçta da söylediğimiz gibi esas olan niyyettir. Çünkü mesela bir şeytan taşlamak için Mina’da kalmayalım, Mekke’ye inelim, orada şöyle şöyle, şu şu işlerimizi yapalım diyerek ora­yı terketmek var bir de burada iki gün kaldık üçüncü günde de Mekke’ye gidelim de orada Harem-i Şerifte namaz kılalım demek var. Yani kal­makta ve gitmekte asıl olan sizin iç dünyanız, niyyetinizdir.

“Allah’tan korkun, Allah’tan sakınınız. İyi bilin ki O’nun huzu­runa toplanacaksınız.”Allah’ın melekleri tarafından O’nun huzuruna toplanacaksınız. Kimin huzurunda toplanacaksak ondan sakınmamız ge­rekiyor. Allah (c.c.)’ün huzuruna varacağımıza göre O’nun emir ve yasak­larına riayet etmemiz gerekiyor Allah (c.c.) haccı anlatırken hemen peşinden gelen ayette bir de ba­kıyorsunuz- bize göre, bizim dünya gözüyle gördüğümüze göre- bu ayet­lerle, konuyla ilgisi olmayan bir ayet;[58]

(204) “insanlardan öyleleri vardırki, onun dünya hayatı hakkın­daki sözü senin hoşuna gider ve kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Halbuki o düşmanların en azılısıdır.”

Ayette değişik bir insan türünden bahsediliyor. Bu tefsire hazırlanır­ken çeşitli tefsir kitaplarına baktım ama o kitaplar da bu konu ve ayete tam bir açıklık ve açıklama getirememişler yahut da ben göremedim. Ya­ni haccı anlattıktan sonra böyle bir ayete niçin ihtiyaç duyulmuş? Haccı, Mina’yı, Arafat’ı anlatırken bir de bakıyorsunuz, “insanlardan öyleleri vardırki, konuşmaları pek hoşuna gider. Hatta konuştuklarının doğru ol­duğuna yemin de eder ama o tür insan, düşmanların en kötüsüdür, en katısıdır.” deniliyor. Ancak tabii bu Ayeti okuduktan, dinledikten sonra hemen güzel konuşan, gönlümüzü hoş eden, sözüne hayran olduğumuz ve yeminle de sözünü teyid eden insanlar hakkında hemen kötü düşün­meyelim, bu insanlar çok iyi olabilirler, fakat bu türden insanlar vardır ki çok katıdır. Bunu hayatın her yönüne uygulayabilirsiniz. Ancak haccla il­gili olması hasebiyle benim buna ilişkin bildiğim bir olay var: Birgün ya­nıma bir şahıs geldi. Hacca gitmiş; gelmiş,sakalını uzatmış, başında tak­kesi veya sarığı olan hacı “Vallahi kardaşım 50.000’e aldım, daha ağızımdaki zemzem kurumadı, ayağımdan Kabenin tozu gitmedi, inan bana” di­yor. Hacılar doğru söyler, ama yalan da söyleyebilirler. Yani o insanın hacı olması, kıyafeti, yemini sizi aldatmasın sakın, siz gene de araştırma­nıza devam edeceksiniz. İlle de hacılar için geçerli değildir tabii bu olay mesela seçim zamanlarında siyasiler size gelirler ne derler; “İşte şöyle Müslümanım, böyle Müslüman…. Bizler müezzinoğullarıyız müftüoğullarıyız, vaizoğullarıyız.” diyerek sizlere yaranmaya oy istemeye kal­karlar. Yani hacıya fazla para verip te aklanmayacağın gibi siyasiye de oy verip aldanmayacaksın. Çünkü insanların sözleri yeterli değildir her za­man, halleri sözlerini teyid etmeli söylediklerini yaşamalıdırlar insanlar. Eğer halleri sözlerini teyid etmiyorsa, kuvvetlendirmiyorsa söz de geçer­sizdir. Demek ki insanların tatlı diline aklanmayacağız, çünkü tatlı dilin gerisinde çok katı bir yürek olabilir. Bunun tam tersi çok acı dillerin geri­sinde de çok tatlı, çok yumuşak yürekler olabilir. Hani “Dost acı söyler.” demişler. Dosttur ama acı söyler, bununla birlikte söyledikleri senin me-faatinedir. Bunun tersi olarakda düşmanınız çok tatlı söyler: “Aslanım, bitanem, sen benim çok yakın dostumsun.” dedikten sonra, arkandan atıp tutuyor…. Yani dilden, söylenenden ziyade o dille söylenen şeyin ne hale döküldüğüne fiili olarak desteklendiğine dikkat edeceğiz. Bu tatlı dilli, güler yüzlü ve katı yürekli adam;[59]

(205) “O işbaşına geçtiği zaman yeryüzünde bozgunculuk yap­maya, ekini ve nesli yok etmeye koşar. Allah bozgunculuk yapanı sevmez.”.

“Allah fesadı sevmez.” fesadı işleyen müfsidleri de sevmez. Günü­müzde “Efendim yeryüzü çekilmez oldu. Havalar, denizler ve karalardaki canlılar yaşayamaz hale geldi. Havadaki kuşlar düşüp Ölüyor, denizdeki balıklar yok oluyor, karada insanlar zehirleniyorlar. Aman bunun bir ça­resine bakalım!” diyenler varya asıl dünyamızı, yeryüzümüzü kirletenler onlardır. Çünkü Ayeti kerimede “Şirk zulmün bizzat kendisidir.” buyuruluyor. Dikkat edin,şirk zulme benzer denilmiyor, bizzat kendisidir de­niliyor. Yani bir adam müşrik mi, Allah’a ve kitaba inanmıyor mu, bu adam yeryüzünü bozguna verir, kuşların, balıkların ve insanların ölmesi­ne yol açar, sebep olur. Bunun merhameti yoktur. Çünkü kalbi katıdır bu adamın. Ama yüzünüze karşı siz henüz paranızı bile ayarhyamiyorsunuz, sizin paranızı ayarlamaya geldik, biz dünya bankasındanız, para fonunda-nız diyorlar, bizden iyi insan mı bulacaksınız, karı-koca arasındaki çocuk üretimi meselesini halletmek için de geldik. Yatağınıza kadar el uzanyoruz, sırf siz sıkıntı çekmeye siniz, yoksulluk çekmeyesiniz, bakamayaca­ğınız kadar çocuk yapmayasınız diye çocuğunuzu daha doğmadan öldür­mek için geldik” diyorlar, size şirin görünmeye çalışıyorlar. Okur-yazar takımımız da oradan, onlardan dost edinmeyi bir imtiyaz sanıyor. Halbu­ki ince düşünen bir insan için bu, zilletten başka birşey olamaz.

Bu adamlar, yani bizim okur-yazar takımı yüksek Amerikan çıkarla­rını korumaya, bunu hiçbir devlet veya şahsa tercih etmemeye yemin edi­yorum, dedikten sonra, üstelik buna da inandırıldıktan sonra ülkesine, memleketine dönüyor ve bizlere gelerek ben sizden farklıyım şeklinde imtiyazlı görünmeye gayret ediyor. Niye sen bizden üstünsün, imtiyaz sa­hibisin? Çünkü onlar oraların , o devletlerin köpeği, oradan beslenmekte de onun için!… Hani bazı zengin kadınların kucaklarında olan fino kö­peklerinin başkalarına hav-hav demesi gibi birşey bunların yaptığı. Yani “Benim hanıma bak, seninkinden güzel ve zengin.” diye kucağından di­ğer insanlara veya hayvanlara hırlıyor, hepsi bu….

Bu tip insanların yeryüzünde yaptıkları şeyler bellidir: Yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, bu bozgunculuk maddi ve manevi olabilir. Hani çocukluğunuzda başınıza gelmiştir; yaşı büyük veya uyanık geçinen biri gelip iki arkadaşı, oyun arkadaşını birbirinin arkasından çekiştirip, birbir­lerine karşı gerçeğe aykırı olarak- ispiyonlayıp, dolduruşa getirdikten ‘ sonra kavga ettirir ve onlar kavga ederlerken de sanki büyük bir iyilik ve babalık yapıyormuşcasına gelir ve onları ayırır. Bu oyun hala devam edi­yor. O zamanlar mahalle çocukları arasında devam eden bu kavga ve oyunbozanlık, bugün, büyüyünce de devletler arasında devam ediyor. Küçük devletler, dolduruşa getirilip de kavgaya itilen, sebepsiz yere bir­birleriyle kavga eden çocuklar gibidir. Adı büyük devlet’e çıkmış, sömür­geci devletler ise o büyük çocuk rolündedir, bu devletlerin arasına girerek kavga etmeyin bakayım, şimdi beni dinleyin sizi nasıl ıslah edeceğim gö­rün diyor ve evin en mahrem yerine kadar giriyor….

Sonra bu bozguncular tarım ürünlerinde bozgunculuk yapıyorlar. Nesli bozma, helak etme tarafına gidiyorlar. Mesela bu bozguncular s memleketimize gelerek çocuk maması yapıyorlar, bunun için fabrika ku­ruyorlar. Türkiye genelinde bütün yiyecek maddeleri hormon taşıdığından dolayı zirai ilaçlardan hiçbirini kullanmadan sebze üreteceğiz diyor­lar. Yani bu insanlar Türkiye’nin ve dünyanın her tarafına pisliklerini akıtmışlar. Yiyecek-içecek maddelerinin tamamından pislik üzerimize geliyor. “Ne yapsınlar? ” demeyin! Yani bu işler olacaksa, bu sanayii ge­lişecekse bu artık maddeler de, bu atık maddeler de olacak.” demeyin! Olayları iyice inceler ve takip ederseniz görürsünüzki bazı insaflı ilim adamları bu sanayiinin ve fabrikaların bu atıkları isterse üretemeyeceğini veya üretse bile çevreye zarar vermeden yok edeceğini, imha edeceğini bildiriyorlar. Ama tabii bunun yapılabilmesi için yüklüce bir harcamaya , ikinci bir yatırıma gitmek gerekiyor….Tabii buna da yanaşmıyorlar bu bozguncu beyler!!!

Mesela bir fabrika kurun kî, bacasından gaz kokusu yerine gül koku­su gibi bir şey çıksın, insanları rahatlatsın. Olur mu? Birgün gelir olur. Aynı yakıtın gazı yukarı çıkarken, gül kokusu gibi o şehrin ve o köyün havasını da tazeler mi? Bir gün olur. Şimdi hayal gibi gelir ama ileri de bunlar olur mu olur. İnsanoğlunun elinden, azminden birşey kurtulmaz, yeterki bunu istesin. Ama bunun için azim yok o ayrı mesele tabii…Çün­kü şimdiki sanayiicilerin, fabrikatörlerin çoğu imansız olduğu için bu adamların içi kapkara….Tabii imansız olan bu insanların kapkara olan iç­leri de dışarıya kara kara yansıyor, insanlara, hayvanlara ve denizdeki ba­lıklara, havadaki kuşlara zarar verecek şekilde gelişiyor ve nesli helak ediyor. Ayrıca doğum kontrolü de gene bu nesli helak etme’nin içine gi­rer.[60]

(206) “Ona ‘Allah’dan sakın!’denildiği zaman, kibiri onu günaha alıp götürür. Ona Cehennem ycter.O ne kötü bir yataktır.”

O tatlı dilli, güler yüzlü, katı kalpli yeryüzünde insanları ve devletleri birbirine düşüren, zirai mahsûlleri zehirleyen, nesillerin kurumasına çalı­şan bu adama “AUah’dan kork!”desen kibirlenmeye başlar. Bu sefer o bozguncu günahı ile kibirlenmeye başlar. Allah (c.c.) buyuruyor ki “Ce­hennem ona yeter. O ne kötü bir dönüş yeridir.” O ne kötü bir döşektir. Yani varıp yatacağı ne kötü bir yerdir. İmansızların hali resmediliyor bu­rada. Yani sanki filim gibi… Adama Allah’dan kork diyorsunuz, adam gü­nahı ile kibirleniyor.

Türkçeye de terceme edilen kitaplar vardır,; adam bilmem hangi ül­kenin ajanıdır, emekli olmuştur hatıralarını yayınlar: Filan yerde, filan devlet başkanını boğduk, filan bakanı öldürdük, filan yerde darbe teşeb­büsünde bulunduk, başaramadık, ama engel olanı öldürdük, gibi…. Bütün bunları yayınlamasının sebebi önce devletinin izin vermesi sonra da gü-nahıyla övünmesi, kibirlenmesi…Devleti izin veriyor çünkü bu hatıralar o ajanın bulunduğu devletin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor, ayrıca bu hatıraları okuyan küçük devletlerin küçük başkanları da “vay be! Bana da yaparlar bunların aynısını. Bakarsın bir gece kara gözlüklü, kara elbiseli adamları beni de bulur, aman onun için bunların dediğini tutayım, verdi­ğini yutayım.” diyerek korkutmaya yarıyor bu hatıralar.

Ayeti kerime bu adamı tarif ediyor. Adam tatlı dilli, güler yüzlü, katı kalpli katıksız bir düşman. Yeryüzünü bozmaya ve ziraati, toprak mah­sûllerin insan neslini yok etmeye görevli kabul etmiş kendisini.

Peki bu tip adamlar var dünya da, Allah (c.c) bu adamları serbest bı­rakarak, yapabildiğinizi yapın, serbestsiniz mi diyor? Hayır! Allah (c.c.)’ün ayetlerini okumaya devam ediyoruz.[61]

(207) İnsanlardan öyleleri de vardır ki Allah’ın rızasını kazan­mak için nefsini verir. Allah kullarına karşı şefkatlidir.”

Yani canı pahasına Allah’ın bu mülkünü koruyan, Allah’ın bu mül-kündeki insanları, kurtları, kuş lan, denizleri, balıkları, ve diğer canlıları koruyan insanlarda bu dünyada vardır. “Bu dünyayı senin gibi kara kalp­li, kara düşünceli insanlara bırakmayacağım, Allah’ın nizamım hakim kı­lacağım” diyerek canından geçen insanlar var. Bu kara insanların ıslah’ edilmesi, iman ettirilmesi birinci amaç ama bu gerçekleşmediğin de “Sen bu insanları ve canlıları öldürdüğün takdirde ben de seni yok edeceğim!”diyen ve hani bin tane kuzunun otlakta rahat otlaması için bir tane kurdun canına kıyarım diyen insanlar da vardır buyuruyor Allah (c.c.)..[62]

(208) “Ey iman edenler! Hep birden barışa (İslam’a) girin ve Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Şüphesiz o size apaçık bir düş­mandır.”

Ey iman edenler!.. Hepiniz topluca İslam’a giriniz veya ey iman edenler İslam’ın bütün şubelerine giriniz, iki türlü manayı da vermek mümkün. Yani namazı kılıyorsun, orucu tutuyorsun ama yalanı da söylü­yorsun. Olmaz! Onu da yapmayacaksın, çünkü yalan söylememek de oruç ve namaz gibi islam’ın bir şubesidir. Zina etmemek, içki içmemek, kumar oynamamak, faiz almamak, iftira etmemek ve daha sayamadığı­mız bir çok şey İslam’ın şubesidir. Allah’ın dininin hakim kılınması için yapılacak bütün hareketler İslam’ın şubesidir. Yani Rabbim Kitab’mda, Peygamber Efendimiz sünnet-i seniyesinde neyi vermişse hiçbirini eksik bırakmadan İslam’a giriniz. Burada İslam ile iman arasında bir fark oldu­ğuna da işaret vardır. İman daha ziyade gönülde halledilen bir şeydir, İs­lam ise gönüldekinin dışta görünüş halidir. Hani insanlar toprağa çekir­dek ekerler, evet toprakta bir çekirdek, tohum var ama nereden bileceğiz. Meyve verecek ki bilinsin. Aynı bunun gibi kalpte olan imanın da dıştan görünmesi gerekiyor.

Allah (c.c.) ey iman edenler diyor. Evet iman ediyoruz ama bu iman dış dünyamızada yansımalı. Nasıl mı? Hayatımızın her anında! İslam’ın bir bölümünü yapıp da bîr bölümünü yapmamazlık etmeyiniz. Şu konu­larda Allah’ın emirlerine uyalım da şu şu konularda da Allah bizi affetsin, demek olmaz. Allah’ın dediklerini tutalım ama şu adamın dediklerini de tutalım demek iki dinli olmak demektir. Dolayısıyla bu durum iki ilahlı olmayı da gerektiriyor. Zaten Rabbim de “Şeytanın adımlarına tabi olma­yınız.” buyuruyor. Diyebilirler ki bu ne demek? Biz Şeytanı görmüyoruz ki onun adımlarına uyalım. Evet Şeytan görünmez ama yaptığımız bütün kötülükler Şeytanın vesvesesinden kaynaklanan şeylerdendir. Demekki uyma böyle oluyor, şeytanın vesvesesine uymak onu adım adım takip et­mek demektir. Hem Allah’a hem de Şeytanın veya Şeytanın adamlarının askerlerinin yoluna yani ikisine bitden devam etmek mümkün değil, adımlarınız ancak bir tarafta olacak, ya o tarafda ya bu tarafda…. Bu se­beple Allah (c.c.) herşeyinîzle İslam’a giriniz, İslam’ın bütün şubelerine giriniz buyuruyor. Çünkü, “Şeytan sizin için apaçık bir düşmandır.”

Kur’an-i Kerim’i dikkatlice okursak görürüz ki Allah’ın Şeytanı lanet­lemesi ve huzurundan kovması da bizim yani biz insanlar içindir. Şeytan insana saygı göstermediğinden, Allah’a bu konuda itaat etmediğinden rahmetten kovulmuştur, yani sebep biziz.

Bu şuna benziyor: Ben senin yüzünden birine düşman olmuşum. Bi­risi sana kötülük yapmış ben de ona düşman olmuşum. Ama ben ona düş­man olduğum halde sen gidip onunla dostluk kuruyorsun, onunla yiyip onunla içiyorsun. Biz bunu nasıl kabul edebiliriz. Ben senin yüzünden ona düşman oldum sen ise onunla birlikte oluyorsun. Onunla birlikte ol­man demek bana cephe alman demektir. Burada da Allah (c.c.) Şeytanı Adem (a.s.)’a saygı göstermediği için huzurundan kovmuş, lanetlenmiş. Buna rağmen Adem’in nesli tutuyor düşman olan Şeytanla kolkola dolaşı­yor, onun adımlarını takip ediyor, Rabbimin mülkünde. Allah bunu kabul etmez![63]

(209) Size apaçık belgeler geldikten sonra kayarsanız» biliniz ki Allah güçlüdür, hüküm sahibidir.”

Bu kadar apaçık deliller geldikten sonra da eğer kayarsanız, saparsa­nız iyi bilinki Allah güçlüdür kuvvetlidir, Allah herşeye hükmedendir, ilim ve hikmet sahibidir. Peki ne yapar bu müşrikler?[64]

(210) “Onlar, Allah’ın, ve meleklerin buluttan gölgeler içinde on­lara gelip işin bitmesini mi bekliyorlar? Oysa bütün işler Allah’a döndürülür.”

Yani Allah (c.c.) bulutlar içerisinde veya meleklerini bulutlar içeri­sinden gönderip, ateşler yağdırıp, iman edin bakalım ey kafirler!! demesi­ni mî bekliyorlar? Halbuki Allah öyle birşey yapmayacaktır. Denilebilîrki, eğer Allah böyle yapacak olsaydı tüm imansızlar imana gelirdi. Evet gelmesine gelirdi ama bu iman gönülden, isteyerek olmadığı için kafirle­re bir fayda sağlayamazdı..Zorlama yoluyla ve gönül yoluyla iman etme arasında farklar vardır.

Mesela iki arkadaşınız var.Birisi yüzyüze, karşı karşıya geldiğinizde Oooo Ali Efendi, Veli Efendi, canım ciğerim nerelerdesin diyor ama on­dan ayrıldığınızda ise sizi tanımıyor. Diğer tanıdığınızla merhabalaşma ve selamlaşmanız ise birincisi gibi gürültülü ve yağlı değil, bilakis ciddi bir şekilde, ama o arkadaşınız sizin gıyabınızda, sizin olmadığınız yerde sizi savunuyor, hakkınızı korumaya çalışıyor. Fakat ikisini yanyana getir­seniz birincisi takla atarak gelir yanınıza, ama zorlama ile…

Şimdi burada da Allah (c.c.) adeta bu örnekteki gibi iki ayrı karakter­deki iki ayrı adama hitaben buyuruyor ki gökyüzünden meleklerle ateş yağdırarak iman edenin imanı mı geçerli yoksa Beni görmeden, Benim çiçeklerimi görerek iman edenler, Ben’i görmeden gönderdiğim peygam­bere iman ederek, ona gönülden bağlananlar, Ben’im verdiğim rızıklara bakıp bakıp da Yarabbi bunu yaratamadığıma göre Sen’sin bunu yaratan! deyip ona şükredenler mi değerli? Dikkat ederseniz gökten ateş yağdığını görerek iman edenlerin imanı kıymetli ve geçerli değildir. Zaten akaid ki­taplarımızda da vardır; yeis halindeki iman iman değildir! Ümitsizlik anında bir adam iman etse geçerli değil. Mesela Kur’an-ı Kerim’de hika­yesi geçtiği üzere Firavun denizde boğulurken “Ben Ben-i İsrail’in Rabbine iman ettim” demiştir, ama bu iman kabul edilmemiştir.[65]

(211) “İsrail oğullarına sor, onlara nice apaçık ayetler verdik. Kim kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin-ki) şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir.”

Ben-i İsrail’e sor. Yani şu yahudi çocuklarına sor. Onlara ayet olarak nice deliller verdik, nice ayetleri delil olarak indirdik. Bakara Suresinin baştaraflannda onlara bıldırcın etini, kudret helvasını vermiş ve gökyüzünü üzerlerine bulutla gölgelemiş… Benim için bunlar şehirden çıktılar, orada köle olarak yaşamaktansa, çölde hür olarak yaşamayı ter­cih ettiler diye Allah nimet olsun için onların üzerine gölge vermiş, ateşin hararetinden korumuş, onlara bu kadar açık ayetler gelmiştir, sor onlara…

Kim Allah’ın nimeti geldikten sonra onu değiştirirse, Allah’ın azabı pek şiddetlidir. Yani Rabbim buyuruyor ki; onlara sorun, bunlara bu ni­metleri verdim, Firavun gibi bir devleti, devlet başkanını yıkıp yerine on­ları geçirdim, yeryüzünün halifesi kıldım ama Allah’ın nimetini değiştir­diler onlar… Kitaba yan baktılar, Kitab’ın ayetlerini değiştirdiler. Kendi krallarının kanunlarını Allah’ın kanunlarının yerine koydular. Allah’a şükretmediler, Allah’ın günlerini bile değiştirmeye kalktılar ve bu cezaya çarptırıldılar, hala da zillet içerisinde yaşayıp gidiyorlar.

Bu Yahudiler bizim basınımızda büyütüldüğü gibi değildir. Bunu yu­karıda değişik bahislerle dile getirmeye çalıştım. Bununla birlikte tekrar etmekte yarar var: Bu adamlar yani Yahudiler aslında basının abarttığı gibi dünyanın en iyi siyaset bilen adamları değil belki de dünyanın en kö­tü siyasetçileridir. Çünkü tarihe bakarsanız insanlık tarihinin en eski kav­mi, milleti bu İsrailoğullandır. En eski millet olmaları hasebiyle bugün sayılarının çok çok fazla olması gerekirdi. Ama dünya üzerindeki sayıla­rına baktığınızda İspanyol Çingenelerinin sayısı kadar var veya yoktur tüm mevcutları…. Peki niye siyaset bilmezler? Çünkü insanların kanını emiyorlar, ellerindeki avuçîarındakini alıyorlar, böyle olunca birgün bü­tün dünya veya güçlü bir devlet ayağa kalkıyor ve bunların neslini mahvediyor. Mesela Buhtunnasır dünya üzerinde tek Yahudi kalmayacak, tü­münü öldüreceksiniz diye emir vermiş ve askerleride bulabildikleri bütün Yahudileri öldürmüşlerdir. Fakat bu Yahudilerden kalan küçük bir grup veya bir kadınla bir erkek gene bu Yahudi soyunu devam ettirmiş. Der­ken bir zaman sonra Romalılar döneminde gene toplu kıyım yapılmış en son olarak da Almanlar yakmışlar. Aslında bunlar zulüm gibi görünmek­le birlikte, bütün bu katliamlara kendileri sebep olmuşlar, kendilerinin yaptıkları şeyler yüzünden bu katliamlar gerçekleşmiş, işte bunun için si­yaset bilmemektedirler, diyorum.Ticaret de bilmezler bana göre… Ameri­ka düşünüyor ve diyor ki eğer Ortadoğu’ya kendisinden emin olabilece­ğim bir devlet kurarsam o devlet benim elim ayağım olur, bu amaçla da İsrail Devleti’ni Filistin’e konduruyor. Düşünün bir defa arabanız, para­nız, eviniz var. Evinizin de 4 penceresi var ama her an pencereden birin­den bir namlu uzanacak korkusuyla yaşıyorsunuz. Bu ticaret mi, bu ra­hatlık mı? Şuna benziyor; adam size diyor ki bak buraya altından bir ya­tak yaptım, yorgam da altından. Yiyeceğin ise kuş sütü… Yalnız tek bir mahsuru var o da buradayatmak ölümüne sebep olabilir. Buna benziyor, Yahudilerin bugünkü durumu… Tabii bu duruma düşmelerinin sebebi de Allah’ın ayetlerini değiştirmeleridir. Bizler de Allah’ın ayetlerini Allah .(c.c.) bizzat kendisi koruduğu için değiştiremiyoruz, yoksa zamanında bi­zim içimizden de bu ayetleri tahrif ve değiştirmeye yönelen insanlar çık­mıştır. 1962-63 yıllarında parlamentoya sunulan bir teklifte Kur’an’ın ayetlerinden bir kısmının çıkartılarak yerine filan adamın sözlerinin ko­nulması yer almıştır. Her ne kadar ayetleri tahrif etmek veya kaldırmak mümkün olmamışsa da bunun değişik bir metodunu denemiş ve başarılı olmuşlardır ki o da ahkamının yasaklanmasıdır. Kur’an’ın kendisi duruyor ama ahkamı kaldırılarak yerine yeni ve başka, insanların elinden çıkmış kitaplar ve ahkamlar konulmuştur. İşte biz de o günden bu yana doğrula-madık. Ancak Allah’ın ipine sarılırsak doğrulacağımız da nuhakkaktır!!![66]

(212) “Küfredenlere dünya hayatı süslendi. İman edenlerden bir kısmıyla alay ediyorlar. Halbuki sakınanlar Kıyamet gününde onla­rın üstündedir. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.”

Yani kafirler dünyaya tapıyorlar, mümini alaya, hafife alıyorlar. AlIah’dan sakınanlar Kıyamet gününde onların üzerinde olacaklar, derece olarak onlardan üstte olacaklar.

Konuyu daha iyi bir şekilde anlayabilmek için tekrar 211.Ayetikerimenin tefsirine temas etmek gerkiyor: Kur’an-ı Kerim’de geçmiş toplum­lardan ençok bahsedilen Yahudilerdir. Yahudiler Kur’an-ı Kerim’de İsrai-loğulları olarak adlandırılır. İsrai Yakub (a.s.)’ın adıdır. Beni İsrail de­mek, Yakub Oğulları manasına geliyor. Böyle demekle Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’inde Peygamber (a.s.v.)’a indirdiği bu Ayeti kerimelerde insanlara hitap ederken olumlu taraflardan yola çıkmamızı, insanlara böyle hitap etmemizi de öğretiyor. Yahudiler dünyanın en kötü toplumu olmuşlar, Allah’a isyan etmişler, kendilerinin dışındaki insanları insan ye­rine koymamışlar. Böyle yapmakla da zamanla kendilerini yok etmişler. Kendi yaptıkları, geliştirdikleri işkence metodlarıyla zaman gelmiş ken­dileri cezalandırılmış. Tüm bu kötü işleri yapmalarına rağmen, onları İs­lam’a davet eden Kur’an ayetleri “Ey İsrailoğullan!”yani Ey Yakub Oğul­ları, yani sizin dedeniz peygamberdi, peygamber torunları diye hitab edi­yor.

Bu tip olaylar, hitaplar günlük yaşantımızda da Olabiliyor. Mesela bir genç görüyorsunuz, çizgiyi biraz aşmış, yani biraz’yolun dışına çıkmış. Ne diyorsunuz? Bunun dedesi, babası rahmetliler iyi insanlardı, inşaallah bu genç de iyi olur! Yani yapmacık bile olsa size bile babası, dedesi iyi insandı deseler keyiflenirsiniz. Her insanın fıtratında bu az veya çok mevcuttur. Kur’anı Kerimde Allah (c.c.) bir topluma hitap ederken- Ey İsrail oğulları, yani peygamber torunları gelin Allah’ın rahmeti olan Kur’ana sanlın zamanla size tevrat nimeti verilmişti. Şimdi ise insanların İslahı için Kur’anı Kerim indirilmiştir. Siz bu Kitabı tanımaz değilsiniz. Siz bir, Peygamber neslinden gelmektesiniz gibi, ifadeler kullanılıyor.

Nimet denilince bizim aklımıza hemen somun ekmeği gelmemeli. Somun ekmeği dünya nimetidir. Yediğiniz heyşey nimettir, giydiğimiz herşey nimettir, gördüklerimiz, gözlerimizin zevk aldığı herşey, kulaklarımizın duyduğu güzel nameler de birer nimettir. Kur’an’ın çeşitli yerle­rinde nimet kelimesi kullanılmıştır. Bu kullanım bazen yediğimiz, içtiği­miz, giydiğimiz şeyler için bazen de Tevrat için kullanılmıştır. Yine Al­lah’ın Kitabı İncil için kullanıldığı da olmöŞtur, Kur’an-ı Kerim için de kullanılmış tır. Dolayısıyla Allah (c.c.) İslam’ı da nimet olarak değerlen­dirmiştir. Nitekim Maide Suresi’nin 3. Ayeti- Kur’an’ın en son nazil olan ayetidir de aynı zamanda “Bugün dininizi size ikmal ettim ve nimetimi size tamamladım” şeklindedir.. Din tamama ermiş, Kur’an-ı Kerim ta-marnlanmış,İslam devlet olmuş, Medine de başlayan hakimiyet Ceziret-üi Arab’a yayılmış böylelikle Kur’an’m inzali sona ermiştir.

Yine Al-i İmran Suresi’nin 103. Âyetinde de “Hepiniz, hep birden Allah’ın bütün emir ve yasaklarına sımsıkı sarılınız. Allah’ın ipine sarılı­nız. Sakın parçalanmayınız. Allah’ın size olan nimetini hatırlayınız” bu-yuruluyor. O nimet nedir? İslam nimetidir. O İslam nimetinin gelmesiyle daha önce düşman olanlar dost olmuşlardır, kardeş olmuşlardır. O İslam nimeti kardeş yapıyor sizi. Öyle ise bu da bir nimet, yani düşmanla dost olmak bâşlıbaşına bir nimet… Ama düşmanlarla dost olmayı sağlayacak yegane şey hiçbir çıkar gözetmeden inanılması gereken şeydirki o da Al­lah (c.c.)’a iman, Kitab’ma iman ve o doğrultuda insanların yaşamasını te­min etmek için gayrettir. Bu bir nimettir. Şu anda dünyada selamet temi­nine gayret ediliyor. Tüm dünya devlet başkanları istiyor bunu. Avru­pa’da devlet ve ilim adamları bir araya geler6k “Nefretin Anotomisi” adlı bir dizi araştırma ve toplantı yaptılar, bir hafta kadar süren bu çalışmala­rından sonra fikirler beyan edildi: Bugün insanların içinde bir nefret yo­ğunluğu mevcuttur. Acaba bu nefret nereden kaynaklanmaktadır? İnsan­ları dehşet saçmaya, cinayete iten şeylerin, saçmalıkların kökeninde neler vardır? Allah(c.c) ise bu soruların cevabını bize haber vererek, tüm bu nefretin ve diğer pisliklerin şirkten kaynaklandığını beyan ediyor. Lok­man Suresi’nde Lokman (a.s.)’ın diliyle şöyle buyuruluyor “Ey Oğulcağızım sakın ha Allah’a şirk koşma!!!!…….. Şirk büyük bir zulümdür!”

Dehşetin ve nefretin temelinde şirk vardır. Nasıl? Biliyorsunuz ki yeri göğü yaratan O, yani Allah, bize ince ince damarlar veren, o damarlarla kalbimize kan taşıtıp bizi yaşatan, bize göz veren, gönül veren O. Bizim vücudumuza hakim olan O, biz değüiz.Yani kalbinizin atışını durdurmaya veya hızlandırmaya yetkili ve malik değiliz. Kanımızın hareket yönü­nü değiştirme imkanımız yok, Vücudumuza hakim olduğu gibi tüm tabia­ta da hakim olan O, yaratan’O. Allah (c.c.) adeta “Hayatınıza da ben ha­kim olmalıyım. İnsanlar arasındaki ilişkilerinizi Ben’im kurallarıma göre düzenlemelisiniz. Tabiata hâkim olan Ben’im. Ona zaten sizin müdahale gücünüz yok ama bu kadarı eksiktir! Hayatınıza, yani insanlararası ve uluslararası ili skilerini zdeki kaidelere Ben’im kaidelerim hakim olmalı­dır. Böyle olursa, tabiattaki engel nasıl güzel bir şekilde devam ediyorsa sizlerin arasındaki dengede o kadar güzel bir şekilde devam eder.” diyor. Ama insanoğluna isyan etme iradesi verildiğinden diyorki “Hayır! Beni yaratmışsın ama ben işimi kendim yaparım, kendi kurallarımı kendim ko­yarım.” Bu isyanla birlikte başlamıştır kargaşalık ve bugün de devam et­mektedir.

Denilebilir ki insanlar leni kendilerini yönelseler ne olur, bunun ne zararı var ki? Olayı böyle kabul edersek içimizden bazı insanları seçme­miz gerekecek ki bu insanla çok akıllı, çok kabiliyetli olacak ve bizi yö­netecek…Nasıl evleneceğimizi, nasıl alış veriş yapacağımızı, nasıl boşa­nacağımızı düzenlesin ayarlasın… Ama unutuyoruz ki netice de bu çok akilli ve kabiliyetli olan insan da bizim gibi bir insandır. Bir fıkra vardır: Köylünün birisinin karısı kocası aleyhine boşanma davası açmış ve netice de son celsede hakim kocaya hitaben sizi boşuyorum, kadın artık senden boşanmıştır, diyor . Bunun üzerine köylü koca, hakime hitaben öyleyse ben de senin karını boşuyorum demiş. Bunun üzerine hakim yahu sen be­ni nasıl boşarsın deyince o köylü niye sen de insansın ben de insanım, sen beni boşayabiliyorsun da ben seni niye boşamayayım demiş.

Öyle ya sen madem ki İlenim gibi bir insansın nasıl ve ne hakla he-nim üzerimde benim en tabii hakkımı gasbeder ve kullanırsın? Rabbimin koyduğu kurallar vardır. O,Rabbimin koyduğu kurallar içinde boşamlır veya boşamlmaz! Allah’a karşı “Sen kim oluyorsun? İşte ben varım!” de­nildiği anda şirk başlıyor, zuîüm başlıyor. Eğer bir insan “Ben varım, ku­ralları ben koyar, ben uygularım “diyorsa mutlak surette karşıdaki diğer insana zulmedecek, onun hakkını gasbedecektir. Böylece de zulüm, iş­kence, nefret birlikte gelir.

Bu sebeple Allah (c.c.) “Kim Allah’ın nimetini değiştirirse.” buyuru­yor, yani kim Allah’ın Kur’an’ım, Tevrat’ını, İncil’ini değiştirirse azabı çok şiddetli olacaktır.” buyuruyor. Üstelik bu azab dünyada çekilir ki ni­tekim Yahudiler ve diğer değiştirenler hakkında çekilmektedir. Yahudiler binlerce senedir bellerini doğrultup bir devlet kuramamışlar, şimdi kur­muşlar ama akrep iğnesi ile yılan derisinden dikilmiş yatağın üzerin de yatar gibi duruyorlar. Hergün pencereden uzanan bir namluyla, bir Filis­tinli gencin kurşunuyla öleceğim korkusuyla yaşıyor.

Acaba tüm bunlara rağmen bu adamlar müşrikliklerine neden devam ederler? İşte bunun cevabı 212. ayette açıklanmış. “Küfredenlere dünya hayatı süslendi.”

Küfür kelimesi kapatmak manasınadır. Arabın dilinde çiftçiye de ka­fir denilir, çünkü buğdayı toprağın içine gömer. Dinde ise kafir Allah’ın varlığını ve birliğini bildiği halde gizleme tarafına giden için kullanılır, görmemezlikten, kabul etmemezlikten geldiği için kafir oluyor . Tabii ka­fir olup da Allah’ı ye O’nun ayetlerini görmemezîikten gelince, kalbi de kapanmış oluyor. Kalbi kapanınca da gerçek güzellikleri göremez hale geliyor ve başka şeyleri yani çirkinlikleri görmeye başlıyor. Yukarıda an­lattığımız bir hikayeyi burada tekrarlamak gerekiyor: Ömür boyu deri ta­baklamakla meşgul olan bir insanın gül kokusunu duyunca bayıldığı gibi bu insanlar küfür ile içice olduklarından küfrü güzel görüyorlar, İslam’ı ise çirkin görüyorlar. Allah “Kafirlere bu dünya hayatını güzel gösteri­rim.” diyor. Süslendi püslendi onlara güzel gösterildi, ona sahip olmaya koştular.

“Dünyaya meyletmeyin.” Meyletmeyin kelimesini yanlış anlamaya­lım! Türkiye’de zahidler, alimler, mücahidler, şehidler dünyaya meyletmemişlerdir, derler doğrudur doğrudur ama meyletmemişlerdir demek, kazanmamışlardır anlamına gelmez. İnsanın bir ev dolusu altını vardır, ama varlığı ile yokluğu arasında kalbinde bir değişiklik yok. Yani bir ev dolusu altınım var diye yürüyüşü değişmiyor, konuşması, insanlararası münasebetleri değişmiyor. Diyelim ki ertesi gün o malları helak oldu, elinden çıktı. Bu sefer de malım-mülküm gitti diye boyun büküp dünyaya küsmüyor, eski halinde devam edip gidiyor. İşte budur meyletmemek!!!

Bundan sonra meyletmeme kelimesini böyle anlayacağız. Nitekim Hz.Ömer’e bir imansız diyorki: “Hani sizler dünyaya meyletmeyen insan­lardınız. Biz Müslümanları böyle bilirdik. Ama sizler dünyaya meyledi­yorsunuz, öyle olmasaydı, ta Arabistan’dan kalkıp buralara bizim toprak­larımızı fethetmeye hazinelerimize sahip olmaya gelmezdiniz.” Hz. Ömer’in cevabı şu oluyor: “Evet bizler dünyaya meyletmeyiz, dünyaya bir hurma çekirdeği kadar değer vermeyiz. Gözümde ne altınlarınız, gü­müşleriniz ne de hazineleriniz vardır. Ancak şunu bilinki mülk Allah’ın­dır! Kudüs de Allah’ındır, Mekke de Allah’ındır. Roma da, İstanbul da… Yer ve gökler bileO’nundur. Benim görevim ise O’nun mülkünde, O’nun nimetleriyle yaşayan O’nun kullan olarak insanların isyan etmesine engel olmaktır. O sebeple ta buralara kadar geldim.”

Yani Allah’a isyan etmeden, itaat ederek dünyayı kazanmak meşru kılınmıştır bizlere… Rabbimizin yarattıklarına saygıyla bakacağız ve se­veceğiz onları. “Yar adılın ışı severiz Yaradan’dan Ötürü.” Rabbimi seven Rabbimin yarattığını sever. Eğer insanlar Rabbime iman ve itaat etmiyor­sa O’nun yarattığı insanları sevmesi de mümkün değildir. Diyebilirsiniz ki ama mesela batılılar Hümanizm dernekleri kurmuşlar, insanları sev­mek için. Hayır! Bunlar aldatmacadır. Mesela İngilizler İngiltere’de hü­manizm derneği kuruyorlar ama sadece ve yalnızca İngilizleri sevmek için 200 senedir İngilterede yaşayan Hintliyi sevmezler, bu hümanistler sadece kendi insanlarını severler. 200 sene önce gelmiş bir Hintliyi kuca­ğındaki köpek kadar sevmez. Onlar “insanları sevelim.” derken kendi in­sanlarını kastediyorlar, başkalarını sevmiyorlar. Allah (c.c.) “Onlara dün­ya hayatı sevdirildi” diyor. Biz sevmiyor muyuz? Yukarıdaki dersimizde şunları belirtmiştik: “İnsanlardan bir kısmı Yarabbi bize ne vereceksen dünyada ver derler, Ahirette onların hiçbir nasibi yoktur. Bir kısım insan­lar da Yarabbi bize dünyada güzellikler ver, ahirette de güzellikler ver, ateşin azabından koru, derler.” İşte bizim duamız ikinci kısımdaki duadır. Duamızda dünyayı istiyoruz, ama herşeyin güzelini istiyoruz. Ahireti de istiyoruz ama, Ahirette Cenneti istiyoruz, Rabbimizin rızasını istiyoruz.

Dünyaya meyi eden insanlar, dünyaya meyi etmeyen insanlarla alay ediyorlar, iman edenlerle alay ediyorlar. Yani Bilal-i Habeşi, Abdullah bin Mes’ud, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir gibi insanlarla alay ediyorlar. Hz. Ebubekir ki, Mekke’nin ileri gelenlerinden şanlı insanlarından, mahmülkü var, serveti var. Hz. Ömer derseniz, bugünkü tabirle yeraltı babaların­dan ve Dar’ün Nedve’de parlamenter. Günümüzde de hem parlamenter . olup hem de yer altı dünyası babalarından olan insanlar yok değil, Hz. Ömer de bunlar gibi. Ancak Hz. Ömer sonra Müslüman oluyor. Bu bü­yük ve zengin Müslümanlar yani Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ebubekir v.s. paralarını birleştirerek kafirlerin elinde işkence görmekte olan bir çok müslümanı para ile satın aldıktan sonra hürriyetlerine kavuşturmuşlardır. Tabii bu sahabeler böyle yapınca Ebu Cehil gibi adamlar “Babanızdan kalan malmızı,kendi emeğinizle güçbela kazandığınız mallan bu adam­lar için niye harcıyorsunuz, mallarınızı Muhammed için neden heba edi­yorsunuz?” diye dalga geçiyorlar. Aslına bakarsanız bu kafirler dünyayı da bilmiyorlar, Ahireti de. Çünkü bakıyorsunuz ki -servetleri açısından Hz. Ebubekir, Hz, Ömer v.s. böyle zengin sahabeler dünyayı kazanmış insanlar, dünyada devleti elde etmek için çalışan adamlar, nitekim zama­nında geçirmişler de Ama bu kafirler hesabı aylık en fazla senelik yaptık­larından daha ilerisim göremiyorlar. Öyle olunca bugünü kaybettikleri gi­bi ileriyi, geleceği tamamen kaybediyorlar. Hz. Ebubekir, Osman gibi sa­habeler şimdi dünyalıklarını, servetlerini veriyorlar, ama ileride daha de­ğerlisini ve devamlısını kazanıyorlar. Yani biz müslümanlar bu dünyada veririz, veririz ama bu dünyada izzet kazanmak, devlet kurmak, ahirette Cenneti garantilemek için.

Diyebilirler ki “Sanki siz Müslümanlar bugün servetinizi İslam yo­lunda harcarsanız, hemen yarın devlete mi erişeceksiniz, devlet mi kuracaksınız? ” Hatta diyorlar ki “Devlete hemen erişemeyeceksiniz, erişeme­diğiniz gibi yok olacaksınız, mahvolacaksınız, dileneceksiniz, sürüm sü­rüm sürüneceksiniz.” Ama Allah (c.c.) tarihte böyle çalışan Müslümanla­ra kafirlerin mağlup olduğunu, Jtendilerini ise galip geldiğini göstermiş­tir. Allah (c.c.) devam ediyor:

“Allah’tan sakınanlar yani Rabbimin Hukukuna riayet edenler, emir­lerini yerine getirip, yasaklarından kaçanlar, kıyamet gününde onların üzerindedirler.” Vermekten sakınmayip, verirsek yok oluruz, fakir düşe­riz demeyip, verdiğiniz, intak ettiğiniz zaman kafirler -cahiller sizinle alay ediyorsa üzülmeyin. Allah (c.c.) “Allah dilediğine hesapsız rızık verir” buyuruyor. Bu konuda hadis-i şerifler de vardır. Öyle ki insan infak ettiği, sadaka verdiği zaman melekler onun için dua ediyorlar. Yarabbi bu Müslüman Sen’in rızan için malını verdi, Sen de ona bunun daha fazlasını ver, diye melekler dua ederler. Allah (c.c.) ‘ün de kat kat karşılık verece­ğine dair vaadi vardır:[67]

(213) “İnsanlar bir tek ümmetti. Allah müjdeci ve korkutucu olarak peygamberler gönderdi. Beraberlerinde insanların anlaşmaz­lığa düştüğü yerde aralarında hüküm vermek için hak kitaplar indir­di. Ancak Kitap verilenler, kendilerine apaçık belgeler geldikten son­ra aralarındaki hırstan dolayı ayrılığa düştüler. İşte Allah iman edenleri kendi izni ile ihtilafa düşdüklcri gerçeğe ulaştırdı. Allah di­lediğini doğru yola iletir.”

İnsanlar bir zamanlar hep tek bir ümmet idiler. Ümmet kelimesi Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde çeşitli manalarda kullanılmıştır. Ümmet kelimesini biz genelde Al-i İmran Suresi 110. Ayetindeki manasıyla yani Ümmet-i Muhafnmed’i kastederek kullanıyoruz. Yeryüzünde iyiliği emredip kötülükten alıkoymak için çıkarılan en hayırlı ümmet olduğumu­zu Allah bize bu ayetle haber veriyor. Genel manasıyla aynı inancı payla­şan insan topluluğuna ümmet diyoruz. İster Arap, ister Acem,. İster Türk, İngiliz, Amerikalı, Çinli, Japon çeşitli ırktan ve dilden insanlar İslam Di­ni etrafında toplandıkları zaman buna ümmet diyoruz. Bu Ayeti kerimede kastedilen de bu ümmettir.

Ayrıca ümmet kelimesi, Hud/8’de zaman, Nahl/120’de bizzat İbrahim (a.s.)’ın şahsı için kullanılmış: “İbrahim Allah’a itaat eden bir ümmet idi.” Bu Ayeti imamlar, müfessirler iki şekilde manalandırmışlar:

1-Ümmet; yönetici yani imam manasına geldiği için ve Hz. İbrahim de yönetici, devlet başkanı olduğu için bu tabir kullanılmış.

2- İbrahim (a.s.) ümmet kelimesi ile övülmüştür. Yukarıda ümmeti tarif ederken bir inanç, din et­rafında toplanmış insanlar topluluğudur dedik ya, yani bir insan İbrahim (a.s. gibi bir inanca sahip olsa o insan sanki bir ümmet gibidir. Hani “Bir Türk dünyaya bedeldir.” diye bir söz varya. Bunun gibi yani. Hz. İb­rahim gibi bir Müslüman bir ümmet demektir, o imam taşıyan bir insan bir ümmet gibi kuvvetli ve sağlamdır. Yeryüzünde tek başına kalsa bile Allah’ın gönderdiği Kitab’i, Rasulünün sünnetini elinde tuttukça, Her Müslüman kendisini bir ümmet olarak görecektir… Biz Müslümanlar bu inanç ve amelle yaşamalı ve hayatta Allah (c.c.)’e karşı gelme, isyan etme endişesinin dışında başka bir endişe duymamaya gayret sarfedeceğiz, bundan böyle..

İnsanlar bir zamanlar tek ümmetti. Hz. Adem ile beraber nesil çoğa­lıyor; Adem (a.s.)’a gönderilen 10 sayfalık Kitab’a göre hayatlarını tan­zim ediyor bu yeni nesil. Şirk yok, isyan yok, peygamberin denetiminde bir hayat sürüp gidiyordu. Derken insanlar kendi aralarında ihtilaflar çı­kartmaya başladılar. İhtilaflar çıkınca ihtilafları halletmek üzere “Allah peygamberlerini gönderdi.” Dünyada devleti Ahirette cenneti müjdele­mek, dünyada zillete, Ahirette de Cehenneme düşmeyi uyarmak üzere Allah (c.c.) peygamberler gönderdi.

“Onlarla beraber kitap da indirdi.” Bu ayet-i kerimeye dayanarak bir kısım alimlerimiz her peygambere kitap verilmiştir demişlerdir.

“Aralarında ihtilaf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsin­ler için peygamberlerle birlikte Allah kitaplar indirdi.” buyuruyor Allah (cc).

Şimdi bizler sokaklara çıksak ve önümüze gelen birkaç insanı çevirip sorsak onlara “Söyle bakalım ey Müslüman, Allah Kur’an-ı Kerimi niçin indirdi?” “Bayram günlerinde, perşembe akşamları, babamızın ve-anamı-zın vefatında, 40. ve 52. günlerinde, mevlidîerde okumak.”için derler herhalde.Bir de mesela birçok insanın evinde Kur’an-ı Kerim vardır, duvarda asılı durur. O insanlar Kur’an okumayı bilmemekle birlikte Kur’an’ın en az haftada veya ayda bir defa açıp okunması gerektiğini söyler ve bilirler. Bu günahtan kurtulmak için de haftada bir abdest alarak Kur’an’ı ellerine alırlar ve mahalle imamına götürerek “Hocam şunu sevabına bir okuyu­ver biz de günahtan kurtulalım, Kur’an açılmış olsun.” derler. Bunların hepsi hurafedir. Kur’an ölülere okunmaz mı? Elbette okunur ama Yalnız ölülere değil, dirilere de okunur ve asıl dirilere okunmak için inmiştir. Allah (c.c.) insanlar arasındaki ihtilafları halletmek üzere kitaplar indirdi­ğini haber veriyor. Yoksa Mevîidlerde, babamızın, anamızın 40.,52. gün­lerinde veya bayram günlerinde bir defa açılsın da anlamadan okunsun diye indirilmemiştir Kitap. Ama yazık ki halkımızın bir çoğu Kur’an-ı Kerimi böyle biliyor. Bir kısım okumuşlar, üniversite bitirmişler de “Gökyüzünde karadelikler varmış, ozon tabakası deliniyormuş. Bunun benim kitabımda yazması gerekir” diyerek okuyor veya merak ettiği ko­nuyu arıyor. Halbuki bırakın gökyüzünü veya ozon tabakasını insanların yüreği delik deşik. Açlıktan insanların midesi deliniyor, namusları elden gidiyor, insanların ellerinden izzetleri ve şeref duygulan alınmış. Bunun düzeltilmesi bu alınan şeylerin iadesini temin için indirilmiştir Kur’an!!! Kara delikler veya Ozon tabakası sonraki iş. Biz önce insanlara bakalım. Onlar mühim.

Ülkemizde bir kısım dindarlar Kur’an-ı Kerim’i adeta bir buluşlar icadlar ansiklopedisi gibi okuyor, her ilmi ve fenni konu için Kur’an’dan ayetler, deliller arayan Müslümanlarımız da vardır. Ama bu yanlış bir yoldur. Çünkü bakıyorsunuz ki bazı olaylarda batılı bilim adamları bu sene böyle diyor gelecek sene yanılmışım bu böyle değilmiş diyebiliyor. Öyle olunca bu Müslümanlar geçen sene ayetleri bu teoriye, faraziyeye göre aramıştı, bu sene o teori iptal edilince bunlar da haşa? bu Ayeti ip­tal edip, bu seneki faraziyeye, buluşa göre bir ayet arıyorlar.

Mesela Fahrüddin-i Razi isimli meşhur ve değerli bir müfessirimiz ve Tefsir-i Kebir isimli çok değerli bir tefsir var. Türkçeye terceme edildi. Bu alim Mü’minun Suresi 17. ayetin tefsirinde diyor ki “Her kim ki buluttan yağmur yağar, derse imansız olur.” Yani yeryüzünden buhar­lar çıkar, gökyüzünde soğuk tabakaya değer ve oradan da yağmur yağar derse Allah’ı inkar etmiş olur, diyor. Ben bunu ayıplamam, çünkü o gü­nün şartları içinde Öyle düşünülmüştür. Bu alimin tefsiri ve diğer konuda­ki bilgilerinin çok değerli olduğunu bir defa daha hatırlattıktan sonra bu mevzuyu niçin anlattığımı belirteyim: İnsanlar kendi çağlarının buluşları­na, teknik imkanlarını bakarak ayetleri tefsire kalkarlarsa yanılabilirler, zaman içerisinde de o görüşleri değerini yitirir. Bizler de günlük veya yıl­lık icadlara göre ayetleri bulur ve yorumlarsak, sonra o değişen icadlar ve teorilere ayak uydurmaya gayret edersek ayetler üzerinde şüphe doğura­biliriz. Allah Kitabını bunun için indirmemiş, insanlar arasındaki ihtilaf­larda çözüm olsun için indirmiş.Diyelim ki evinizde hanımınızla kavgalı­sınız, ihtilafınızı Allah’ın Kitabı’na göre çözeceksiniz, kendi nefsinize ve­ya kazak erkekliğinize göre değil, kadınlar da feminisiliklerine göre de­ğil. Allah, Kitab’ında iki tarafında haklarını belirtmiş, iki tarafı da insan olarak kabul etmiş. İnsanlar Rabbirn’in adaleti karşısında bir tarağın diş­leri gibi eşittirler. İnsanlara Allah’ın belirlediği haklan verdiğimiz zaman yeryüzündeki kavgalar da son bulacaktır. Komşumuzla ihtilafımız varsa, ticari uyuşmazlığımız, çek-senet anlaşmazlığımız varsa, tarlanın sınırını tespit meselesi varsa bunların hepsini hatta devletler arası ihtilafları bile Allah’ın Kitab’ma göre çözçümleyeceğiz. Kur’an’m indiriliş gayesi bu… Eğer Kitab’ı bunun için kuîlanmıyacaksak, kaldıralım rafa… Bugünkü si­yasi sistemlerin ve siyaset adamlarının yaptığı gibi, önce Allah’ın Kitab’ındaki ahkam ayetlerini yasakla sonra da siyasi arenalarda oy topla­mak için al o kitab’ı öpüp başına koy, olmaz böyle şey!

“Bu konuda ihtilaf edenler, kendilerine. Ki tap geldikten sonra, apaçık deliller geldikten sonra azgınlık yaparak hased damarları kabararak, ihti­lafa düştüler.” Peygamberler geliyor, Allah’ın Kelamını arzediyorlar. Ta­bii bu Kelamlar arzedilince bazı ekabirin çıkarma dokunuyor. Mesela de­niliyor ki faiz almayın, vermeyin, faiz yemeyin. Bu kaide Medine’de ilan edilince bir kısım zenginlerin halkta faizli parası bulunduğundan bunlara dokunmuş. Gönülden iman etmiş olanlar Allah’ın Resulüne sormuşlar! “Ya Resulellah, bizim paralarımız ne olacak?” Bakara Suresi’nin 275. Ayeti ileride gelecek “Paranızın aslını alacaksınız, ana paranızı. Ne zulmedeceksiniz, ne de zulme uğrayacaksınız, yani haksızlık yapmaya­cak sizin hakkınızda yenmeyecek. “Tabii bu hüküm halkda faizli parası olan zenginlerin işine gelmiyor,bu defa Allah’a ve Resulü’ne harp ilan ediyorlar.

Gene mesela Allah “Zinaya yaklaşmayın.” buyuruyor. Fakat bazıları bu yolla geçimini sağlıyor. İşte böyle olunca zina yoluyla,faizcilikle, Al­lah’ın yasak ettiği yollarla para kazananlar, halka zulüm edenler birleşip bir çete kuruyorlar ve Peygambere karşı bir cephe oluşturulunca insanlar da haliyle ikiye ayrılıyorlar: Mü’minler ve kafirler… Bu ayırım bugün de varlığını bütün canlılığı ile korumaktadır. Biz Müslümanlar iman etme­yenler arasında tekrar bir ayırıma gidiyoruz: Ehl-i kitap ve Ehl-i kitap ol­mayanlar. Ehl-i kitabın kestiğini yeriz, kızıyla evleniriz ama ateistin yani ehl-i kitap olmayan kafirin kızıyla evlenmediğimiz gibi kestiğini de ye­meyiz. Allah Kitabında böyle emretmektedir.

İman edenler, iman etmeyenler ayırımı Hz. Musa’dan ve hatta daha önceki peygamberler zamanından Peygamberimiz zamanına kadar geli­yor ve bugün de hala devam ediyor. Bugün bütün dünya İslam Alemine karşı hemen birleşmektedir. Bunun en yakın örneğini Körfez Savaşında gördük. Saddam için bir taneniz yeterdi, madem ki o kadar güçlüydünüz. Ama adamların gayesi dünya birliği sağlamak ve bunu kendi televizyon­larını boşverin tüm Müslüman ülkelerin televizyonlarından da ilan ettiler. Ama bu kafirler şunu unutuyorlar: Bir devletin çöküşü, kendini en güçlü hissettiği anda olur. Fravun çıkmış ve tüm ahaliyi toplayarak “Sizin en yüce Rabbiniz benim.”[68] demiş, çok kısa bir zaman sonra ayağı kaymış ve denizin dibine ordusuyla birlikte yuvarlanmış, tarihten yok olup gitmiş. Zaten Şeyh Sad-i Şirazi der ki: “Hiçbir vakit gücüne gü­venme.” Bizler de bu anlayış gereği sabahları kalktığımızda Efendimiz’in sünnetine uygun olarak ilk olarak “La İlahe İllallahu Vahdehu la Şerike leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü vehüve ala külli şeyin kadir.” diyoruz. Yani her sabah ilk iş olarak “Allah’tan başka ilah yoktur.” diyerek kendi-.mizi hayata hazırlıyoruz. Çünkü günlük yaşantımızda “Ben ilahım!” diye karşımıza dikilecek insanlar çıkabilmektedir. “Mülk O’nundur.” diyoruz, çünkü “Mülkler benimdir.” diyecek insanlarla karşılaşabiliyoruz. “En güçlü benim; paramla, mevkiimle, bıçağımla tabancamla seni dize getiririrn.” diyenler olabileceği için bizler sabah kalkar kalkmaz “Herşeye gücü yeten O’dur.” diye bir iman tazelemesi, güç yenilenmesi ile hayata yeni baştan başlıyoruz.

Bundan sonra bunu okumayanlar bu sabahtan başlayarak ve manası­nı bilerek, düşünerek, anlayarak okuyacaklar ve Allah hariç hiçbir şahıs ve kurumdan endişe etmeyecekler İnşaallah.. Kendimizi buna alıştırırsak bir gün gelir bu bizde yerleşir ve İslami hizmetlerimizi sadece ve yalnız­ca Alîah’dan korkarak ifa etmeye gayret ederiz. Zaten bir insan sadece Allah tan korkmaya başlamışsa insan dünyada Cenneti yakalamış demek­tir. Çünkü bundan böyle insanların iyileri ile hoşsohbetsiniz, kötülerinin parasından, silahından, makamından korkmuyor, endişe etmiyorsunuz sa­dece Alîah’dan korkuyorsunuz:

“Allah iman edenleri doğru yola iletti. Onlar ihtilaf ettiği konularda Allah’ın izni ile doğru yolu buldular.” Bu yol nereye çıkar? Dünyada dev­lete, Ahirette Cennete çıkar.

“Allah dilediğini doğru yola iletir.” deyince “öyleyse bizim irademi­zin hiçbir hükmü yoktur.” diye bir şüphe hatıra gelebilir. Çeşitli ayetler bu Ayeti tefsir etmektedirler: “İnsanların, yaptıkları yüzünden kalpleri küf bağladı.” deniliyor. Yani insanlar kendi amelleri, iradeleri ile kendi niyyetleri ile kötü yolu tercih ediyorlar. Allah da kötü yolu onlara veri­yor. Şerri yaratan da hayrı yaratan da Allah’tır.

Dikkat ederseniz, insanların ilk sapıtmalarının kaynağı iyi niyetleri­dir: Mesela eski dinlerde Gök Tanrısı ve Yer Tanrısı, Hayır Tanrısı, Şer Tanrısı vardır. Aslında bunu söyleyen ve halkın arasına sokan kötü niyet­li değildir.

“Her iyilikler Allah’a aittir. Serler ise Allah’a ait değildir. Allah kötü şeyleri yaratmaz, O’nun şanına yakışmaz.” denilerek ikinci bir ilah türe­tilmiş oluyor.

Halbuki hayrı da şerri de yaratan Allah’dıri Bununla birlikte hayrı da. şerri de biz arzu ediyoruz. Yani biz arzu ediyoruz Allah’da yaratıyor.Dünya üzerinde iki grubun varlığı hep olagelmiştir: İman edenler ve iman etmeyenler. İman eden ve etmeyen bu iki zıt grup varolduktan bu yana değişik şekillerde çarpışmışlardır ve çarpışmaya devam etmektedir­ler. İman etmeyenler yani kafirler kötülüğün devamını sağlayacaklar: Na­musları perişan edecekler, malı mülkü kendi zimmetlerine geçirmeye ça­lışacaklar, rüşveti, yolsuzluğu, namussuzluğu, hırsızlığın her çeşidini meşru hale getirmeye gayret edecekler. İman edenler de malın, mülkün, namusun, canın, aklın, dinin, mülkün kudsiyetini koruyacaklar, Nitekim şeriatın özünü; aklı dîni, malı, nesli ve nefsi korumak diye özetliyoruz. Bu şeriatın özü olarak nitelediğimiz şeyi tarih boyunca mü’minler koru­mak durumunda kalmışlardır, biz de korumaya devam edeceğiz. Namu­sumuzu koruyacağız, nefsimizi neslimizi koruyacağız. Tertemiz, pırıl pı­rıl Allah’ın emanet ettiği şekilde Allah (c.c.)’ün huzuruna ak alnımızla varmaya gayret edeceğiz. Biz buna gayret edersek, öbür grup yani kafir­lerde herşeyin en kötüsüyle icra edilmesine gayret edecek ve çarpışma mukadder olacaktır. Allah (c.c.)’de bunu beyan etmektedir:[69]

(214) Yoksa sizden önce geçenlerin durumu sizin de başınıza gel­meden Cennete gîrceğinizi mi zannettiniz? Onlara yoksulluk ve sı­kıntı gelip çattı ve sarsıldılar. Hatta peygamber ve beraberindeki mü’mînler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyorlardı. Gözünüzü açın: Şüphesiz Allah’ın yardımı yakındır.”

Şöyle diyor bazı mü’minler: Allah’a çok şükür Allah’ın Kitabını al-dık,okumasını da öğrendik. Akşamlan okuyoruz, bazen de tefsirine bakı­yoruz, manasını öğreniyoruz. Bundan sonra da öğrenmeye devam edece­ğiz. Namazı kılacağız, orucu tutacağız, zekatı vereceğiz, zengin olursak da hacca gideceğiz. Oh ne ala değil mi? Kur’an-ı Kerim’i baştan sona okuyacaksınız, 6000 küsur ayette senin saydığın namaz, oruç, hacc, ze­kat, kelime-i şehadetten başka şeyler de var… Emirler var, yasaklar var!!!

Bunların hepsini yerine getirmeye gayret etmemiz gerek.Allah (c.c.) sizden Öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gel­meden Cennete girivereceğinizi mi zannettiniz, buyuruyor. Yani Cenne­te girmek öyle kolay değil. Dünyada devlete, Ahirette Cennete ulaşmak öyle kolay değil. Musa (a.s.) dünyada devlete ulaşmayı, denizde boğul­mayı göze alıp Rabbine tevekkül ederek yürümekle başardı. Yusuf (a.s.) devlete ulaştı ama hapishaneden geçti. İbrahim (a.s.) devlete ulaşmak için ateşe atılmayı göze aldı. Çekirdeğin bile çiçek açabilmesi için çatlaması gerekiyor. Ana yavrusunu koklamak için doğum sancısı çekiyor. Yani ta­biatta da aynı kural geçerli. Çile çekmek!!! İyi neticeler meşekkatlerin ar­kasından geliyor. Şu anda zengin olanlar, iyi durumda olanlar zamanla bu seviyeye ulaşmak için mutlaka iyi veya kötü çilesini çekmişlerdir. Yani bazı mahrumiyetlere katlanmışlar. Başka bir tabirle “Kuru ekmek ve so­ğan yemek” zorunda kalmışlardır.

Öyleyse, dünyada devlete Ahirette Cennete ulaşabilmek için geçmiş toplumların başına gelenler sizin de başınıza gelecektir. Onların başına gelmiş: “Be’sa” ; İnsanin vücudunun dışında başına gelen bela ve musi­betler, malına gelen zarar, evine gelen zarar, çocuğuna çoluğuna gelen zarardır, “Darra” genelde beden ile ilgili zararlardır. Kafirlerin işkence et­mesi, elini kolunu kesmesi., çeşitli şekillerde hapsetmesi gibi… Hastalık olması, hastalığa yol açması için ilaç verilmesi, şırınga verilmesi gibi çe­şitli şekillerde azab edilmesi. Peygamber Efendimiz bunu “Tarakla etleri­ni taramak ve etlerini kemiklerinden ayırmak.” olarak tarif ediyor. Bu şe­kilde işkence yapılmasına rağmen bir zamanlar mü’minler tüm bunlara rağmen dinlerinden dönmemişler.

Bununla birlikte insan ne de olsa neticede insandır. Felaketlerle karşı karşıya gelince “Hani yardımın” şeklinde feryad ediyor. Yani “Peygam­ber ve beraberindeki Müslümanlar Yarabbi Sen yardım edeceğini vaad ediyordun. Hani yardımın?” diyorlar. Aslında bu feryad şikayet maka­mında değil, naz makamındadır. O kadar bela ve musibetler geliyor ki ta­hammülleri bir noktaya kadar varıyor: “Yarabbi yardım edeceğim diyor­dun. Hani yardımın?” Bunu peygamber yaptığına ve Allah’da bize aktar­dığına göre demekki caizdir, yanlış değildir. Mehmet Akif merhumun da buna benzer bir şiiri vardır; şiirini söyler, söyler yakınır da sonunda şöyle bağlar: “Ağzım kurusun, yok musun eeey Adl-i İlahi?” Çünkü vatan çiğ­nenmiş, Kur’an ayaklar altına alınmış…

Kur’an ayaklar altında sürünsün mü İlahî,

Ayatınm üstünde yürünsün mü İlahi?

Çöksün mü nihayet koskoca bir din,

Çektirme bu zilleti bizlere, Amin!

Diye şikayetini yapıyor. Aslında naz yapıyor ve sonunda da kurusun dilim diyor. Kur’an’ın bazı ayetlerini bilmeyen şiir seven dostlarımızın bazıları mısralarından dolayı Akif e çatarlar, Allah’a isyan ediyor di­ye Halbuki Allah’a isyan etmemiştir, dikkat edilirse tefsirini yapmaya gayret ettiğimiz, ayettede hemen hemen aynı şeyi zamanında bir peygam­ber ve yanındaki mü’minler diyorlar.Rabbim cevap veriyor: “İyi bilin ve uyanık olun ki Allah’ın yardımı çok yakındır.” Hemen peşinden de Allah onlara yardımını gönderiyor. Peygamberimiz Efendimizin hayatında bu­na benzer olaylara çok rastlanıldığı gibi 1400 senedir İslam Tarihinde de buna benzer olaylar yaşanmıştır. Allah (c.c) Ankebut Suresi’nin 1 ve 2. ayetlerinde “İnsanlar imtihan edilmeden, “Amenna” iman ettik deyiver-mekle başıboş bırakılacaklarını mı zannediyorlar?” buyurur. Ne güzel ayet-i kerime… Günümüz de öyle insanlar var ki evet “İman ettim.” diyor ama beri taraftan da Rabbim’in ayetlerine karşı harp ilan ediyor: Allah’ın Kitabı 1400 sene önce nazil olmuş, o günün şartları için geçerliymiş!” di­yor. “Kur’an’a inanıyorum ama bugün geçerliliği kalmamıştır.” diyor San­ki antikaya olan merakı gibi ve adeta “Kur’an bizim için mukaddes bir ki­taptır, müzemizin en mutena köşesine koyalım.” demeye getiriyorlar. Ev­lerinin en yüksek yerlerine asıyorlar, kıyamete kadar hatırasını devam et­tirelim, O’na imanımız var diyorlar ama bir türlü de okumuyorlar, uygu­lamasına yanaşmıyorlar.

Rabbim bu tür insanların bu ve benzeri sözlerini bilir, çünkü onları yaratan O’dur. Yarattığının ne söyleyeceğini, ne yapacağinı bildiğinden dolayı “îman ettik deyivermekle bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar.” imtihandan geçecekler, diyor. Altınla demir birbirlerine karşı üstünlük taslayabilirler ama bunların hakikisi ile sahtesi ateşe girince nasıl belli olursa işte insanlar da böyle ayrılacaklardır. Mesela Konya’nın köylerin­de ahşap ev yapılırken sağlam dursun, direk vazifesi görsün diye kiriş ta­şırlar. Herkesin buna ihtiyacı vardır. Bu sebeple bunu bilen köylüler ime­ce usulüne başvururlar ve her cuma günü köylülerden delikanlılar gider o kirişi getirirler. O kirişin yükünü aslında belli kişiler çeker çünkü kirişin başında iki, ortasında iki sonunda iki delikanlı olur ki bu kirişi taşısınlar, Bir de köylerde velveleciler olur. Onlar da “Haydi uşaklar!!! Tutun ha! Dayanın ha!” diye bağırırlar. Uzaktan biryerden bakan bir adam bağıran o adam için ne kadar da gayret sarfediyor diye düşünebilir. Halbuki onun pek faydası yoktur, asıl yükü çeken kirişin altındaki delikanlı!ardır.Evet velveleci de lazım ki onları gayrete getirsin ama dediğimiz gibi asıl yükü çeken kirişin altında olanlardır.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de hep böyle olmuştur; insan, yani gerçek mücahid, kahraman insan ateşle, yükle karşı karşıya geldiğinde belli olur. Allah (c.c.) ‘de imtihandan geçmeden, başıboş bırakılıvermeye-ceğimizi, Ankebut Suresinde bizlere haber veriyor…[70]

(215) “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “Hayırdan vereceğiniz şey ana-baha, akraba, yetimler, yoksullar ve yolcular içindir. Hayır olarak yaptığınız herseyi şüphesiz Allah bilir.”

İnfakla bin bir ilişkisi vardır yani mal sarf etmekle Allah yolunda mal vermekle Cihadın mutlaka ilişkisi vardır. Bu konu ile ilgili ayetler aşağıda (260-274.ay etler) gelecektir ki 3 sayfa arka arkayadır. Kur’an da namaz bu kadar uzun yani 3 sayfa teşkil edecek kadar anlatılmamıştır.

Burada da Allah (c.c.) “Sana soruyorlar neyi infak etsinler veya nasıl infak etsinler?”buyuruyor. Mallarınızdan sizin infak ettiğiniz şeyler “Ha­yır” kelimesiyle ifade edilmiş iyi yolda harcanan malı Allah (c.c.) “Ha­yır” olarak adlandırıyor. O maldan infak ettiğimiz şeyler birinci derecede anne ve babalarımız içindir. Anne ve babamızın kalbini kırmamaya, gö­nül tellerinden birini daha incitmemeye dikkat etmeliyiz, aksi halde bu­nun azabı ahirette çok dehşetli olacaktır. Hatta daha ahirete gitmeden bu­nun azabını, acısını anne veya babanız sizi bırakıp gittikten sonra yani öl­dükten sonra anlarsınız. Bu dünyada iken kıymetlerini bilmediğimiz ana ve babalarımızı öldükten sonra daha da ararız. Demekki mallarımızdan önce anne ve babamız için infak edeceğiz. Bir hadis-i Şerifte Efendimiz buyuruyorlar ki: Sen de, malın da babanındır. Yani anne veya baba gelir senin malından ihtiyacı kadar, kendi geçimini, meskenini, yiyeceğini, gi­yeceğini, içeceğini temin edecek kadar sana sormadan, danışmadan kasa­nı açıp paranı alabilir,. Yalnız bundan fazlasını sormadan, almaya hakları yoktur. Ayrıca mesela diyelim ki siz zenginsiniz ve anne babanız -kendisi için değil de- fakir olan diğer kardeşiniz için sizin malınızdan alıyor ve bu kardeşinize veriyor, ona da müdahale edebilirsiniz. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi anne-.babanın asli ve fıtri ihtiyaçlarını yani mesken, yi­yecek, giyecek gibi şeylerini temin etmek sizin vazifenizdir.

İkinci derecede infak edeceğiniz kişiler akrabalannızdır, yetimlerdir. Bu toplumda yaşamakta olan, köprü altlarında simsiyah elbiseleri, kirli elleri, ayakları, yüzleri bulunan çocuklar var, işte onlara sahip çıkacağız. Kara yüzlü, kara gönüllü avrupah herşeyi düşünür de bu çocukları unutur. Bu çocukları bu hallere getirenler bu devletin başında bulunan ve Avrupa kültürü ile beslenmiş kara gönüllü insanlardır. Ama İslam Öyle mi? Hz. Ömer halifeliği zamanında Medine sokaklarında gezerken dile­nen bir adam görüp, hayretler içinde kalmış. Bu yaşlı adamın yanma yak­laşarak benim memleketimde senin gibi bir müslüman nasıl olur da dile­nir, der. O dilenen ihtiyar “Ben Müslüman değilim.”der, devam ederek “Ben bugüne kadar çalışıyor ve Beyt-ül Mal’e de vergimi (cizyemi) veri­yordum ama yaşlanınca elden ayaktan düştüm ve çalışamaz duruma düş­tüm her ne kadar cizye vermiyorsam da geçimimi temin etmek için dilen­mek zorundayım demiş. Bunun üzerine Halife “Benim ülkemde zimmet ehli bile dilenemez. Sen ki bugüne kadar gücünle kuvvetinle çalışıp ciz­yeni dürüstlükle ödedin bundan sonra da sana bakmak bizlerin yani Beyt-ül Mal’in görevidir sana bundan sonra maaş bağlanacaktır, dilenmeyi bı­rak!” der. Ayrıca bir şeyi daha hatırlatalım ki İslam Devletinde Halife’nin aldığı maaşla normal tebaanın (vatandaşın) aldığı maaş aynıdır. Çünkü o da sizin gibi bir insandır, o da sîzin gibi somun ekmeği yer, aynı kumaşı giyer. Neticede bu da insan çünkü… Hz. Ömer benim maaşım 400 dirhemdir, ola ki bununla geçinemezsem maaşımı arttırırım, ama ben maaşımı arttırdığım zaman otomatikman işçi ve memurların da maaşı art­tırılsın diye talimat vermiş ve bunu yani devlet başkanının asgari ücret al­ması siyasetini ömrü boyunca uygulamıştır.

Sonra, miskinlere yardım edeceğiz. Miskin yarın için yiyeceği, giye­ceği, içeceği olmayan kimse demektir. Sonra da yolda kalmışlara verece­ğiz. Yolda kalmışlar derken Müslüman kafir ayırımı yok. Önemli olan yolcu olması ve yolda kalmış olması. Gönenli Mehmet Efendi Rahmetullahi Aleyh anlatmıştı: Birgün Sultanahmet’de namazı bitirdim çıkıyorum baktım merdivende gavur olduğu belli bir adam oturmuş kara kara düşü­nüyor. Orada yabancı dil bilen kişilere sordurdum, meğer bu a4am İtal­yan imiş de parası bittiği için memleketine dönemiyormuş. Hoca cebin­deki parayla bu adama bir tren bileti alarak onu memleketine göndermiş. Aradan 7-8 sene geçmiş ve o adam tekrar buraya geldiğinde hocayı bulup cebine bir tomar para bırakarak, bunu yolda kalmış olanlara verin demiş ve tekrar tekrar teşekkür etmiş. Yani yolda kalmışlarda din ayırımı gözet­meyeceğiz. Bundan dolayı eskiden imarethaneler vardı… Kapılarının üze­rinde yazardı: Bu imarethanede hergün çorba pişer ve bu çorbadan mü’min kafir ayırımı yapmadan herkes içer.

“Hayırdan ne yaparsanız Allah onu bilmektedir.” İnsanların bilmesi için yapmayın. Yani yaptığınızı Allah biliyor ya yeter. İnsanların bilmesi­nin bir faydası da olmaz zaten, hadi diyelim ki oldu da.geçici olur. Allah (c.c.) yaptığımızı ve gönlümüzden geçeni biliyor. İki dünyada da bizi mükafatlandıracak olan O’dur.

Kur’an-ı Kerimin kendine has bir üslubu vardır. Mesela yukarıda Kur’an’ın niçin indirildiği, insanlar arasında hükmedilmesi için indirildi­ği, yani kanun olsun için indirildiği bildirildi. Hemen arkasından da Kur’an’a karşı harp ilan edenler olduğu onlarla çarpışmak gerektiği geldi. Peşinden de bela ve musibetlerin geleceğine onlara dayanmak gerektiği belirtildi.

Her insanın bir dayanma noktası vardır. Bela ve musibetler geldiği zaman peygamber ve yanındaki mü’minler “Yarabbi hâni yardımın?” de­mişler. Tam bu noktanın akabinde Rabbimin yardımı hemen gelmiş. İn­san bunlara sabretmesini ve Allah’ın yardım göndermesini beklemeyi bi­lecek. Böyle olursa dünyada devlet Ahirette Cennet var. Yok, ben bunla­ra dayanamam der ise bu takdirde de dünyada zillet, Ahirette Cehennem var. Belirli bir noktaya kadar dişi sıkmak gerekiyor. Hayatta yaptığımız tüm mücadeleler böyle dir, bir kaç saniye ile, birkaç ufak çaba ve sabır ile büyük mesafeler katedilebilir. Mesela Mekke’yi fetih için Medine’den yola çıkan İslam Ordusu İ3 gün devamlı yol yürüdüğü için çok yorul­muşlar. Ama düşman bunları görüp de “aman bunlar çok yorgun hemen hücum edersek işlerini bitiririz.11 demesinler ve moral kazanmasınlar için Mekke’ye girerken heybetli görünmeye gayret etmişler, heybetli yürü­müşler ve Mekke’yi almışlar.

Buraya kadar infakı gördük. Bundan sonra nazil olan Ayeti kerime harpten bahseder, harbin farz olduğunu bildirir. Daha önce inen Hacc Su­resi 39 Ayette zulme uğrayanlar için Allah’ın harp izni verdiğinin işareti vardı. Buradaki durum ise farklıdır.[71]

(216) “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kihndi. Olur ki hoşunuza gitmeyen şey sizin için hayırdır ve yine olurki sevdiğiniz şey sizin için şer olur. Allah bilir siz bilmezsiniz.”

Bazen bize iyi gibi, hayır gibi görünen şeyler neticede şerre sebep olabilir.Bununla birlikte şer gibi görünen şeylerin sonunun da hayır ile bittiği, hayır getirdiği olabilir. Mesela kimse ilaç içmeyi sevmez ama bu­na rağmen içeriz. Niçin? Hastalıktan kurtulmak için, yani istemeden be­ğenmeden yapıyoruz ama sonunda hayır geliyor. Gene bunun gibi şeker hastasına şekeri çok çok yedirirseniz hatta severek yedirirseniz, onu Öldürürsünüz. İyi birşey gibi görünenin sonunda da şer geliyor…

Allah (c.c.) de harp sizin için ve size göre kötü gelebilir zor görüne­bilir, zehir gibidir ama sizin için bir çok hastalığın tedavisidir diyor.

Körfez savaşının olduğu zamanlarda bir gazetenin profesör olan ve uluslararası olayları inceleyen bir yazarı diyor ki: “Bizler uzun uğraşılar sonucu Müslümanları batıya ısındırmıştık. Şimdi ise bu savaşla birlikte Müslümanlar batıya karşı yeni bir kinle yüklendiler, bilendiler. Şimdi bu kini silmek için bir 50 yıl daha çalışmamız gerekiyor.” dediği doğrudur bu imansızın. Demek ki biz göremesek de Rabbimiz bize şer gibi göre-nen bir olayda bu imansızın ifade ettiği bir hayrı gizlemiştir.

Cepheye gitmek, savaşa gitmek iyi bir şey değildir,arzu edilmez. Di­nim de bu işi emretmez. Ancak dinin yayılması, insanların topyekün yer­yüzünde zulümden, işkenceden, şahsiyetsizlikten, iffetsizlikten, izzetsizlikten kurtulması için bunun da zaruri olduğu yerler vardır. Çünkü “İn­sanlar madenler gibidir.”diyor Peygamberimiz[72] Bir kısım madenleri suyla ayrıştırmak mümkünken bir kısmını ateşle ayrış­tırmak gerekiyor. İnsanların da çoğu suyla yani yumuşaklıkla, güzel söz ve hareketle yola gelir, yumuşar ama bir kısım insanlar iyilikten anlamaz­lar. Bunlara da ateş yani harp gerekir. Muhammed İkbal Rahmetullahi Aleyh “Şeytan, günlerce beraber kaldığı halde peygambere iman etme­miştir diyor. Yani bir kısım insanlar vardır ki iman etmeyebilirler. Bu in­sanlar zulümlerine devam ederlerse dünyanın her tarafından akıtılan kan­dan Müslüman kendisini sorumlu hissedeceğinden o adamın zulmüne son vermek için kılıcı, silahı eline almak mecburiyetinde kalacaktır.

Allah herşeyi bilir. Siz ise hayrın gerisindeki şerri, şerrin gerisindeki hayrı görmeyebilirsiniz, buyuruyor Allah (c.c.)

Şairlerimizden Seyrani bu Ayeti şöyle tefsir etmiş: Yani Allah’ın Celal sıfatı ile cemal sıfatı gönül seçemez. Cemal sıfa­tını daha ziyade bize İyilikler sunar, Celal sıfatı ise bizi bazı imtihana tabi tutan, yani gönlümüzün eziyet duyduğu bazı şeyleri tecelli ettiriyor, ama bizler Celali, Cemali seçemeyiz. Yani başımıza gelen olayın sonunun hayır mı şer mi olduğunu bilemeyiz.

“Celâli, cemali gönül seçemez Nar’ı celâl nur’i cemale düşer Bir yerinden geçit bulup geçemez Nur’i cemâl nur’i celâle düşer”[73]

(217) “Sana haram ayı, ondaki savaşı sorarlar “Onda savaşmak büyük (günah)dır. Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkar etmek, Mescid-i Haram’a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah ka­tında daha büyük (günah)dır. Fitne öldürmeden de beterdir. Eğer güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa de­vam ederler. Sizden kim dininden döner ve o kafir olarak ölürse on­ların yaptıkları dünya ve Ahirettc boşa gitmiştir. Onlar ateşin yara­nıdırlar ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.”

Haram aylar; Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bu 4 ay Arap Cahiliyye döneminde ve daha sonraki dönemlerde “Eşhurul hurum” olarak kabul edilmiştir. Yani bu aylar öbür aylara nisbetle biraz da­ha önem verilen aylardır, bu aylarda harb edilmez.

Peygamber Efendimiz (a.s.v.), Abdullah b. Cahş isimli halasının oğ­lu olan bir komutan mahiyetinde sekiz kişilik bir müfrezeyi keşif kolu olarak görevlendirmişti. Bu keşif kolu keşif amacıyla durumu kolaçan ederken Mekkeli müşriklerden bir kafileye rastlar. Yetkili olmadığı halde bu kafileye saldırılır ve onlardan bîrini öldürürler, diğerleri de kaçar, bu­nun üzerine Abdullah b. Cahş komutasındaki müfreze ganimet mallarını alarak Medine’ye döner. Bu durum sahabenin pek hoşuna gitmez. Hatta Peygamberimiz de hoş karşılamamıştı. Çünkü bunlara verilen emir ve görevin dışına çıkmışlardı. Nitekim kafirler “Muhammed’in adamları ha­ram ayda savaş yaptılar, adam Öldürdüler. Muhammed haram aylara ria­yet etmiyor. ” şeklinde menfî ve aleyhte propagandaya başlamışlardır. İşte bu Ayetikerime bunun üzerine nazil olmuştur.

“Sana Eşhürul nurum (Haram aylar) daki harbi sorarlar. De ki: Bu haram aylarda savaşmak günahtır.” Bize burada konuşma adabı da Öğreti­liyor. Demek ki imansızın ağzından bile çıkacak olsa haklı bir söz haktır, doğrudur, yeter ki haklı olduğu bilinsin. Bu takdirde kafirin sadece bu hareket veya sözü- tasdik edilir, kabul edilir.

Evet haram aylarda harb etmek büyük günahtır ancak “İnsanları Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkar etmek, Mescid-i Haram’ın hürmetini kaldırmak, O Mescid- Haram’ın sakinlerini oradan sürüp çıkarmak (Yani Peygamberi ve ona uyanları Mekke’den sürerek Medine’ye hicrete mec­bur ettirmek) Allah katında daha büyük günahtır.” Yani kafirler gelmişler diyorlar ki haram aylarda harp etmek günah değil midir? Evet günahdır, ancak sizlerin bizlere yaptığınız ve diğer insanlara ve şu anda da kendi nefsinize yapmakta olduğunuz şeyler daha büyük günahdır.”Bu Filistinli çocuklarla da başa çıkılmıyor. Nedir bu çocukların yaptığı? Ellerinizdeki sapanı bıraksanıza…..” diyorlar. Sözde mantıklı bir iş yapmalarını bekliyorlar. Çocuğun gözlerinin önünde ana-babasmı benzin dökerek yakmışlar. Evini gözelerinin önünde yıkmışlar, tarlasını elin­den alıp bir İsrailliye vermişler. Çocuk bunu 7,8,9,10 yaşında yani de­vamlı görüyor. Siz olsanız ne yaparsınız? Dinim kişinin hakkını almasını, mülkünü korumasını, secde ettiği yer uğruna ölmesini şehadet olarak ka­bul ediyor.

“İnsanları dinden alıkoymak, adam öldürmekten daha büyük günah­tır. Yani evet benim ashabımdan biri adam öldürmüştür, günaha girmiş­tir, doğru! Tevbe edecektir, mallarınızı geriye iade edecektir. Ancak sizlerin yaptığı yani insanları dinden alıkoymak daha büyük bir günahtır.

Günümüzde de böyledir; Adam öldüren hapishaneye atılır. Evet in­sanları öldürmek kötüdür. Rabbim Nisa Suresi’nin 93. ayetinde bir mü’mini haksız yere, taammüden öldüren kimsenin bütün insanları öldür­müş gibi olacağını belirtiyor. Ama bir de bugün dünya çapında büyük devletlerin yaptıklarına bakalım: Bu devletler insanların imanını alarak onları Cehenneme gönderilecek, yakıt haline getiriyorlar. İmanlarını kay­betmeleri için televizyonlarıyla, basınlanyla tüm güçleriyle çalışıyorlar. Allah (c.c.) “Fitne” yani dinden alıkoyma, insanları imandan uzaklaştır­ma adam öldürmekten daha kötü bir olaydır diyor.

Bazı saf ve cahil mü’minler “bu batılılar iyi insanlar, İMFyi bize gönderiyorlar, paramızı nasıl kullanacağımızı, alış verişimizi nasıl yapa­cağımızı öğretiyorlar, bizim subaylarımızı kendi ülkelerinde eğiterek si-. lahlann nasıl kullanılacağım öğretiyor, onları modern savaş tekniğine gö­re yetiştiriyorlar. Onlara fazla düşman olmaya gerek yoktur.” diyebilir­ler. Fakat Allah (c.c) Ayet-i Kerimede şöyle buyuruyor: “Eğer güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle harp ederler.”Şunu unutmayınız ki geceyle gündüzün mücadelesi nasıl devam ediyorsa, vü­cudumuzda yararlı mikroplarla, zararlı mikropların mücdelesi nasıl de­vam ediyorsa, dünya devam ettiği müddetçe iman-küfür, mü’min-kafir kavgası da devam edecek, son bulmayacaktır.

Batılı iki iHm adamı “Tarih Üzerine ” adıyla kaleme aldıkları bir ki­tabın önsözünde şunları söylüyorlar: 3.000 Yılhk Dünya tarihi içerisinde harp edilmeden ancak ve sadece 35 yıl yaş anabilmiş tir. “Evet böyledir! Eğer bir yerde insan varsa ve henüz İslam’ın hakimiyeti tam olarak yerleşmemişse orada savaş olacaktır. Barışın yegane sağlayıcısı İslam’dır. Öyleyse bizde İslam’ın hakimiyetini tesis edelim… Çünkü, İslam’ın haki­miyeti sağlanırsa devletin başına geçen kişinin şahsi ihtirasları değil, Rabbimin Ahkamı geçerli oluyor. Eğer Rabbirnin Ahkamı geçerli olmaz­sa devletlerin başına gelecek olan şahısların ihtirası gündeme gelecektir. Tabii ihtiras ve şahsi mes’eleler araya girdiği zaman da harpler kaçınıl­maz bir hal alacaktır.

Kafirler, yukarıda da izah etmeye gayret ettiğimiz gibi bizleri dinimizden döndürmek için ellerinden gelen herşeyi yapacaklar. Peki başarılı olabilirler mi? Eğer Rabbim yazdıysa başarılı olmaları da mümkündür. Ancak Allah (c.c.) burada bizleri tekrar ikaz ediyor: “Kim dininden dö­nerse, irtidad ederse ve kafir olarak ölürse iste onların dünyada da, Ahi-reîte de amelleri boşa gitmiştir, iste onlar Cehennemin ashabıdır ve ora­da ebedidirler.” buyııruluyor.

İmam Şafii Rahmetullahi Aleyh bu Ayeti kerimeyi tefsir ederken, der ki: Eğer bir adam dininden dönse, sonra Müslüman olarak tekrar dönerse yani tekrar Müslüman olursa bu şahsın Müslüman iken işlediği ameller kafir olması sebebiyle silinmemiştir, .sadece dondurulmuştur. Eğer kafirlikte devam etse ve kafir olarak ölse idi tüm kazandığı sevapla­rı kaybedecekti, ancak tekrar pişman olup da Müslümanlığa döndüğün­den Allah daha önce işlediği sevapları gidermez, silmez ve tekrar o şah­sın hayır hanesi işler. Bununla birlikte İmam-ı Azam Ebu Hanife Rahme­tullahi Aleyh ise Maide Suresi’nin 5. Ayetikerimesini bu ayete teyidat olarak gösteriyor. O ayette “Kim imani inkar edecek olursa, onun ameli boşa gider.” buyuruyor. Yani kişi irşad ettikten sonra tekrar Müslüman olsa bile eski sevapları yazılmaz ama o insan yeniden Müslüman olmuş gibi sıfırdan başlar diyorlar.[74]

(218) “Şüphesiz iman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad yapanlar, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah bağışla­yandır, esirgeyendir.”

  1. Ayette Müslümanların Mekke’den çıkartıldığını görmüştük. Bu­rada da üç grup insan var: Birincisi bu adamlar iman ediyorlar. Sonra ne yapıyorlar; hicret ediyorlar, yerinden yurdundan, vatanından dostlarından eşinden, ahbabından ayrılıp gidiyorlar. Bir kısım sahabenin hanımı Mek­ke de kalmış ve o sevdiği hurma bahçeleri, çoluk çocuğu, dostları yakın­ları, işi-gücü, ticareti dükkanı kalmış, onları bırakıp Medine’ye hicret et­miş. Peki acaba bu insanlar ne amaçla bu zorluklara katlanıyorlar. Bir insan uzun zaman yaşadığı, beslendiği yerden ayırabilmeniz için çok cazip tekliflerde bulunmanız gerekir. Düşünün, mesela bir insanın bir dükkanı vardır, Babasından kaldığı için devam edip gidiyordur. Şimdi bu adam bu dükkanı kapatıp başka bir iş sahasına atılabilmesi için yeni işin veya iş alanının kapatacağı işten, dükkandan daha verimli, kazançlı olması gere­kir. Bunlar yani iman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler Allah’ın rahmetini umarak hicret ediyorlar, Allah’ın rahmetim umarak ci­had ediyorlar. Allah (c.c.) “Allah affedici, bağışlayıcıdır.” buyuruyor.

Birçok ayette, Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla cihad eden mü’minlerden bahsedilir. Burada can veya mal zikredilmeden sadece Allah yolunda mücadele edildiği anlatılıyor. Bu da insanın, mü’minin sa­hip olduğu herşey ile cihad ettiğine işarettir: Malı, canı, parası, diploma­sı, makamı yani sahip olduğu herşeyi Allah yolunda harcamak demektir bu.

Günümüzde bir takım çok iyi niyyetli Müslüman kardeşlerimiz me­sela ortaklaşa bir işletme kuruyorlar ve diyelim ki üç kişiler ve hissenin % 30 olarak toplam % 90’ım kendilerine alıyorlar ve geri kalanı yani %10’u da davamız için ayrılsın diyorlar. Bunlar çok iyi niyetli olmalarına rağmen herhalde gözlerinden kaçıyor; kârın % 90’ım kendilerine %10’unu davalarına ayırıyorlar. Halbuki Allah (c.c.) “Canlarıyla, malla­rıyla, cihad ederler.” buyuruyor. Yani maim “bu kadarı” diye herhangi bir işaret ne Kur’an’da ne de sünnet-i seniyye de yoktur, zaruri olarak veril­mesi gereken zekat vardır. Bundan sonra gelecek olan ayetteki gibi sadaka’ya gelince o da var olanın içerisinden ihtiyacın alındıktan sonra geri kalanının verilmesi anlamına geliyor ki birazdan incelemeye gayret ede­ceğiz.

Kur’an’da müşrikleri anlatan ayetlere dikkat edersek onların Allah’a tam olarak inandıklarını, bazılarımızın zannettiği gibi tamamen inançsız olmadığını görürüz. Nitekim bir Ayetikerimede bu olay şöyle anlatılır: “Onlara yeri göğü kim yarattı desen, Allah yarattı derler.” (Lokman 125). Bugünde bazı etkili ve yetkili kişiler mesela televizyonda konuşurken “İnşaallah, Maşaallah, Allah’ın izniyle ” gibi kelimeleri kullanınca bu ki­şilere gıpta ile bakıldığı ve özenildiğini görüyoruz. Ancak bunların da Mekke müşriklerinden çok büyük farkları yoktur. Çünkü Ebu Cehil de bunlar gibi söylüyordu ama onlar diyorlardıki “Allah var, yeri-göğü ya­ratmıştır, çiçeklerle donatmıştır ama bu insanların yönetimini bizim gibi insanlara bırakmıştır, yeryüzüne karışmaz O.” İşte bu müşrikler Allah’a –yanlış da olsa- inandıkları için mallarını ayırırlar “ve “Şu Allah’a şu da putlarımıza ” derlerdi, (En’am 136). Bizim Müslüman kardeşlerimiz de -çok iyi niyetli olmalarına rağmen- mallarının veya kârlarının bir kısmını kendilerine, bir kısmını da Allah’a ve Allah yoluna ayırıyorlar, ancak bu, dediğimiz gibi yanlıştır, Müslümanm malı gerektiği zaman ve yerde tü­müyle Allah yoluna adanmalıdır. Allah (c.c.) “Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla cihad ederler.” buyururken belli bir oran belirtmiyor ve he­men sonraki ayete bakıyoruz:[75]

(219) “Senden içki ve kuman sorarlar. De kî: “O ikisinde hem büyük günah hem de insanlar için faydalar vardır. İkisinin günahı ise faydalarından daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini sorar­lar. De ki: Artanı. Allah böyleee ayetleri size açıklar, umulur ki dü­şünürsünüz.”

Bu ayet,içki hakkında ilk nazil olan ayettir. Daha içki yasaklanma­mış, yalnız soruluyor: “Ya Resulellah bu neyin nesi? İçiyoruz biz bunu, kendimizden geçiyoruz,sarhoş da oluyoruz. Abuk subuk laflar ediyor, hatta kavgalar bile ediyoruz, bu nedenle Eşimize çocuklarımıza iyi dav­ranmıyor, içki yüzünden komşularımızla kötü olabiliyoruz, deliler gibi sokaklarda bağırıp çağırıyoruz.”

Buna cevap olarak inen ayette içkinin faydasından da bahsedilmiş. Tefsirler başlıca faydasının ticari açıdan olduğunu yazarlar. Mesela Fran­sa’nın ihracatının büyük bir kısmını bugün içki ticareti oluşturmaktadır. Ayrıca tefsirlerde diğer bazı faydalarından bahsederken insanı uyuşturduğundan, çakırkeyf hale getirdiği böylece dertlerini unutturduğu, hazmı kolaylaştırdığı belirtiliyor. Faydaları bunlar!!! Evet faydası var, Kur’an çok az bir fayda da olsa bunu inkar etmiyor, ama faydasının yanında gü­nah ve zararı faydasından kat kat fazla…..

Dikkat ederseniz zaten bu ayet-i kerime içkiyi direkt olarak yasakla­mıyor, ancak bu ayetten içki içmenin hoş olmadığını anlayan sahabeler­den bir kısmı içkiden vazgeçmişler ve “Allah’ın muradı, iradesi bizim bu­nu içmememiz doğrultusundadır. Bizi uygun bir dille vazgeçirtmek isti­yor” diye düşünmüşler. Diğer bir kısmı ise henüz Allah’ın içkiyi yasak et­mediğini iddia ederek hem namaza, hem cihada hem de içki içmeye de­vam etmişler. Derken, bu defa Nisa Suresi’nin 43. Ayeti nazil oluyor: “Ne söylediğinizi bitinceye kadar, sarhoşken namaza yaklaşmayınız.” Bu ayetten dolayı da gene bir kısım sahabe içkiyi bırakmış bir kısmı ise an­cak içilince namaza zarar vermeyecek vakit olan yatsı namazının kılın­masından sonra içmişler,içmeye devam etmişler. Çünkü yatsı namazın­dan sonra içki içip de yattıklarında sabah namazına kalktıklarında sarhoş­lukları kalmıyordu,dolayısıyla bunun için de içkiyi içmeye devam ediyor­lardı.

En son olarak da Maide Suresi’nin 90. Ayeti nazil olmuş ve içki ve kumarın kesin olarak haram olduğunu, Şeytanın insanlara öğrettiği bir pislik olduğunu haber vermiştir.Allah bu ayette içki ve kumardan kesin olarak kaçınmamızı emretmekte, istemektedir. Bunun üzerine münadiler Medine sokaklarına çıkarak -bugünkü televizyon ve basın yoluyla olduğu gibi- içkinin kesin olarak yasaklandığını ilan etmişler. Ondan sonra da sa­habe ağzına bir damla bile içki almamıştır. Zaten sahabenin büyüklüğü ve faziletli olması da buradan kaynaklanmaktadır; bir işin haram olduğu kesinlik kazandığı anda sahabe anında vazgeçmiştir. İçki olayında da ev­lerinde küpler dolusu bulunan içkileri Medine’de sokaklara boşaltmışlar­dır, başka bir tevil yoluna sapmamişlardır.

İçki yasağında olduğu gibi bazı alışkanlıkları tedrici olarak yasakla­mak, ortadan kaldırmak en sıhhatli yoldur. Kur’an da bu yoldan hareket etmektedir. Yani hemen içki yasaklanmamış ve önce içkinin zararından bahsedilmiş, ikinci Ayeti kerimede namaz vakitlerinde içki içilmemesi emredilmiş» ayıkken namaz kılınması, sarhoşken namaza yaklaşılmaması istenmiş. Böyle olunca insanlar yavaş yavaş kendilerini içki içmemeye alıştırıyorlar. Mesela sigara içenlere, sigarayı bırakmaları için nasıl azalt­maları, birden bırakmaları tavsiye ediliyor, bu.da ona benziyor. Ayetler de içkiyi önce azalttırmışlar, sonra da gelen kesin bir emirle bıraktirmıştır… Yoksa insanlardan bir anda, birden,çok şey beklemek olmaz, bu fıt­rata aykırıdır.

Benim imamlık yaptığım bir şehirde yönünü kıbleye dönmeyen bir adam vardı, zamanla namaza başladı, şimdi bilgisi o şehrin müftüsünün bilgisinden iyidir. O arkadaşın hanımı açık olduğu için üzülüyordu. Ben İstanbul’a geldikten sonra birgün ziyaretime geldi ve sevinerek hanımını da kapattığını, hanımının da tesettürlü hale geldiğini söyledi. Nasıl oldu­ğunu sordum,şöyle özetledi: Bu arkadaş hanımını güzelliğinden dolayı almış. Ancak kendisi namaza başladığında hanımına da namaza başlama­sını başını Örtmesini söylemiş, tabii hanımı razı olmamış. Bunun üzerine kocası, kendisini sevdiğini ama eğer başını örter ve dini kurallara göre yaşayacak olursa daha çok seveceğini, aksi halde sevgisinin azalacağını ima ettirmiş, hissettirmiş bunun üzerine kadın da hiç zorlanmadan, kendi kendine kapatmış başını ve namazına da başlamış…. Şimdi de uyumlu ve mutlu bir çift olarak İslami düsturlar çerçevesinde hayatlarını idame etti­riyorlar. İşte böyle gerek Allah (c.c.) olsun gerek O’nun dininin tebliğcisi Peygamberimiz olsun her zaman tedrici usul yolunu seçmişlerdir, biz de bu usulü kullanmaya gayret edeceğiz.

Fransa’da işçi kaldığım zamanlarda bir Fransız kadın vardı, arkadaş­larımıza İslam’la ilgili sorular sorarmış, arkadaşlar cevap veremiyorlar-mış, bana rica ettiler, kadınla görüştük. Görüştük ama kadınla konuşmak, anlaşmak, dinimizi anlatmak için doğru dürüst Fransızca konuşacak bir arkadaşımız yok. Ben de baktım ki başka çaresi yok, Muhammed Hami-dullah’m Türkçeye de “İslam’a Giriş” diye terceme edilen kitabını verdim ve bunu okumasını istedim. Kadın bize bu kitabı değil, ama İslam’ı anla­tan çok Fransızca kitap okuduğunu söyledi. Biz ona bildiğimiz yarım ya­malak Fransızca ile o kitapların İslam’ın yayılması için değil engellenme­si için yazıldığını asıl okunması gereken kitabın bu olduğunu izah etmeye gayret ettik…. Neyse, 1 ay sonra tekrar görüştük. Kitabın altını çizerek ve dikkatle okumuş, çok beğenmiş. Diğer kitaplardan çok farklı olduğunu söyledikten sonra bu defa rahatsız olduğu konuları bize anlatmaya başla­dı…. Dedi ki sizin itikadı ve imani mevzularınızı kabul ediyorum ama si­zin dininizde domuz etini yemek yasakmış, ben ise domuzu çok seviyo­rum, şimdi ne yapayım. Gene yarım yamalak bildiğimiz Fransızca ile ona dedikki; Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’inde “Namaz inhanı kötülükten alı-koyar.” buyuruyor. Yani sen samimi olarak Müslüman ol, namazını kıl, ama haram olduğunu bilerek de domuzu yemeye devam et, înşaallah gö­receksin o samimiyetle kıldığın namaz seni kötülükten alıkoyacak ve za­manla kimse zorlamadan domuz etini de terkedeceksin. Nitekim inana­rak, içinden gelerek iman etti, namazını kıldı ve çok uzun olmayan bir süre sonra domuzu ve tüm kötülükleri de bırakarak Müslüman hanımların kolayca danışabileceği bilgili bir Müslüman oldu çıktı…. Yani bir şeyin mesela burada domuz etinin haram olduğu bilerek yapmak başkadır, bir de hem o kötülüğü işlemek ve hem de haram olduğunu bilmemek veya helâl kabul etmek başkadır, bunlar birbirinden ayrı ayrı şeylerdir.. Çünkü , biri günahı gerektirirken, diğeri küfrü, imansızlığı gerektirir. Bizler de Allah (c.c.)’ün metodunu yani tedrici metodu uygulamakla görevliyiz, in­sanlara İslam’ı böyle anlatmalıyız.Bazı kardeşlerimiz diyebilirler ki: “O zaman Kur’an peyderpey nazil oluyor emirler indikçe, Müslümanlar için hüküm haline geliyordu, şimdi ise Kur’an tamamlanmıştır, biz tüm Kur’an’dan ve emir ile yasaklarından sorumluyuz.” Bu iddia doğrudur, ama mesela size bir kafir gelse ve bana İslam’ı anlat, Öğret dese siz ne yaparsınız? Ona peyderpey öğretirsiniz değil mi? Bu da böyle…. Yani evet bir anda “Kur’an’a iman ettim” diyor, ama bir anda bunların yani Kur’an’daki emir ve yasakların hepsini uygulanmasını istemiyorsunuz.

İngiltere’de olmuş olan bir olayı sizlere aktarayım. Mesela adam Müslüman oluyor ve o gün namaz kılacak, bununla birlikte ezberinde bir Kur’an Ayetide yok. Ne yapacak? Mesela İhlas Suresi’ni karşılarına alı­yorlarmış ve namazda onu okuyorlarmış. İlmihallere bakarsanız bu caiz değildir, doğru caiz değil ama bu yeni Müslüman olan adam ben namazı geçirmek istemiyorum kılmak istiyorum demiş ve bunun üzerine İngilte­re’deki Müslüman kardeşlerimiz de okuyacağı sureleri adamın namaz kıl­dığı yerin karşısına koymuşlar ve adam onu okuyarak namaz kılmış.

“Sana ne kadar infak edeceklerini sorarlar.” Allah (c.c.)1 Rasulullah’a sorulan soruya cevap veriyor: “De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin.” .

Mesela sizin evinizde bir çuval şekerle, bir çuval un var ve çok bü­yük bir kıtlık yaşanıyor..,.. Siz evinizde rahatça bu erzakları yiyebilir sak­layabilir misiniz? Sağda, solda, altta, üstte komşularınız açken bunu. ya­pamazsınız…. Ayeti kerimede işaret olunduğu üzere ihtiyacımızdan fazla­sını infak etmek gerekiyor.. Tabii bu nafile ibadet olan sadaka için geçerli birşey… Farz olan zekat için ise ölçü 40/1’dir…. Peki bundan fazlasını ve­rebilir miyiz? Evinizin, çoluk çocuğunuzun ihtiyacının dışındakiler! ver­mek dinimizin tavsiye ettiği en büyük iyiliklerden birisidir, en güzel ibadetlerindendir. Bunun dışında öyle bir şirket kuralım ki, bu şirketin işle­teceği şu şu dükkanların gelirleri islam için, şu dükkanların gelirleri de ortaklar için dersek bu doğru değildir, yanlış bir yoldur. Asıl olan tüm dükkanların, işletmelerin gelirlerinin ortaklar arasında bölüşülmesi ve ama gerektiğinde, lazım olduğunda, istendiğinde de gerekirse tüm malla­rımızı bir kısmını değil tümünü- İslam yolunda harcamaya, vermeye ha­zır olmalıyız.

“İşte Allah sizin için ayetlerini böylece açıklar. Ola ki düşünürsü­nüz.” Allah (c.c.) önce bizlere müşriklerin menfi propagandasını anlattı, sonra mü’minlerin imanını, hicretini, cihadını, ardından içki ve kumarın zararı ile infakı anlattı. Zaten ileride de gelecek Bakara Suresi’nin 260 ila 274. ayetlerinde hem cihad ve hem de infak ayetleri ardarda gelir ve bu ayetler 3 sayfa tutar. Bu ayetlerin de birbirleriyle sıkı bağlantısı vardır.[76]

(220) “(Umulur ki) Dünya ve Ahiret hakkında (düşünürsünüz). Sana yetimleri de sorarlar. De ki: Onları yararlı hale getirmek haysrdır. Eğer onlarla karışırsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah bozgunculuk yapanlarla düzeltenleri bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zahmete sokardı. Şüphesiz Allah güçlüdür, hüküm sahibidir.”

Kur’an-ı Kerim’de yetimler hakkında birçok ayet vardır…. Mesela Ni­sa Suresi’nin 10. ayetinde yetimlerin mallarını haksız yere, zulmederek yiyenlerin karınlarına ateş doldurdukları belirtilir. En’am Suresi’nin 150. Ayeti ile İsra Suresi’nin 34. ayetinde “yetimler ergenlik çağma gelinceye kadar mallarına ancak iyi bir şekilde yaklaşınız” yani İslam’ın koyduğu kurallar içerisinde yaklaşınız, buyuruluyor. Sahabeler bu ayetleri oku­muşlar ve Efendimiz’e soruyorlar: Ya Resulellah! Bende yetim ve yeti­min malı var. Kendisi yönetecek durumda değil, ben yönetiyorum yani velilik veya vasilik yapıyorum, dolayısıyla da bu malı çalıştırıyorum. Böyle olunca da mesela onun hurma bahçesinde bazen hurma yediğim oluyor. Ama Ayette yetim malı yiyen karnına Cehennem ateşi doldur­muştur, diyor, ancak bundan kaçınmak mümkün değil, ne yapsam? Allah (c.c.) cevap veriyor: “Onlar için ıslah, yani işlerini düzeltme sizin için daha hayırlıdır. Eğer siz onlarla karışırsanız, onlar sizin kardeşleriniz­dir. Allah bozgunculuk yapanla, düzelteni bilir.” Yani Allah her ikisini de bilir: Yetimin malıyla kendi malını iyi niyetle veya kötü niyetle kimin karıştırdığını ve karıştırış gayesini iyi bilir! Mesela kişi yetimin malını gözetirken, yönetirken onun malından da öğle yemeğini yedi, hiçbir art niyeti yok, bu günah değildir, Allah (c.c.) buna izin vermiş ama adam ye­timin malını yönetirken, kendi malımı verniyeyim de yetimin malını yi­yeyim derse Allah bunu bilir ve bunu zaten bozguncu olarak niteliyor.

Yetim ise babası ölmüş ve henüz buluğ çağına ermemiş erkek veya kız çocuğuna derler. Eğer baba hayatta olmakla birlikte kaybolmuşsa ve­ya çocuklarına bakmıyorsa, bu çocuklar da hükmen yetim sayılır. Bunla­rın malları topluma emanet edilmiştir. Dedesi, amcası gibi en yakın kişi­ler onun mallarına veli veya vasi olurlar, bunlar da yoksa İslam Devleti onun vasisidir. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) “Velisi olmayanın velisi benim (İslam Devletidir).” buyurmuşlardır[77]. İslam Devletinde herkesin mal, can,mesken emniyeti, devlet tara­fından garanti edilmiştir.

Bu Ayeti şöyle de yorumlayabilir, tefsir edebiliriz: Mesela Kur’an Kursları veya İmam-Hatip Liseleri var, yatılı, buralarda 150-200 talebe için yemek çıkıyor. Tabii orada yemeği yapan veya çalışan da yemekten yiyor, acaba bu haram olur mu? Eğer o kişi dışarda yemek yemeye gitse, belli bir vakit kaybı olacak ve belki o kursun veya lisenin işleri kalabile­cektir, dolayısıyla kötü niyetli artniyetlr olmamak şartıyla oradan yemek yemek haram olmaz. Ancak eğer bu yemekten evime de götüreyim, ai­lem de, çoluk çocuğum da yesin derse işte bu haram olur, çünkü burada artniyet vardır.

“İfsad edenle, ıslah edeni Allah bilir.” Yani bozguncuyla düzelteni Allah bilir ve onların içlerine göre onlara muamele eder.

“Allah dilemiş olsaydı sizin işlerinizi zorlaştırırdı.” Ama, “Allah sizin için kolaylığı murad ediyor, zorluğu değil.”[78] Din kolaylıktır, zorluk değil. Allah bu işinizi de kolaylaştırmak için onla­rın, yetimlerin malları ile mallarınızı karıştırmada sizin için bir sakınca yaratmadı. Diyelim ki yetimin babasından kalan 1 milyonu sizin de 9 milyonunuz var yetimin parasıyla karıştırıp bir işyeri açıp bunun 10/1 ye­time 10/9 kendinize olacak şekilde iş yapabilirsiniz. Baliğ olduktan son­ra da yetime malını teslim edersiniz, kendi malınızla ayırırsınız. Yani mallarınızı karıştırmanızda bir zorluk ve sakınca yok ama ayrı tutarsanız zorluk vardır.

“Allah herşeye gücü yetendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Günü­müzde kanunlar yetim malına fazla^ riayet etmemektedirler. Meselâ yeti­min 1 Milyonu varsa bunu bankaya yatırıyorlar ve yetim 18 yaşına gel­dikten sonra diyelim ki 15 sene sonra yetime faizleriyle birlikte veriyor­lar. Ama tabii bu faiz parayı korumuyor. Aslında böyle yapılacağına o para bir ortaklığa yatırılabilirdi, ama faize yatırılarak, bankanın parayı yemesi ve dolayısıyla da erimesine göz yumuyorlar ki bu da yetimin hak­kını yemenin bir türüdür.[79]

(221) “Putperest kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın. İman eden bir cariye, putperest bir kadından -bu putperest her ne kadar hoşunuza gitse de daha hayırlıdır. Putperest erkekleri iman edinceye kadar nikahlamayın. İman eden bir köle, putperest bir er­kekten bu sizin hoşunuza gitse de- daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağı­rırlar, Allah ise izniyle Cennete ve mağfirete çağırır. O ayetlerini in­sanlara açıklar, umulur ki düşünüp ibret alırlar.”

Bu ayet müşrik kadınlarla evlenmeyi, Müslüman erkeklere yasaklamıştır. Alimlerimiz “müşrik (putperest) kadınlar” ifadesinin Hristiyan ve Yahudileri kapsamadığını söylerler. Çünkü Maide Suresi’nin 5. Ayetike-rimesi ehl-i kitap kadınlarla evlenmeye ruhsat vermektedir. Bu ayet de onu tahsis etmiştir, müşrikler içinden ehl-i kitap olanlar istisna edilmiştir. Buna göre Müslüman erkekler Yahudi veya Hristiyan kadınlarıyla evle­nebilirler. 4 mezhebin fetvası da bu şekildedir.Müşrik kadınlardan kasıt o zaman için ineğe, puta, Budaya, ateşe v.s. ye tapanlar. Bugün ise ben ko-ministim, ben ateistim diyenler bu kategoriye dahildirler. Yani böyle inancı olan bir kadınla evlemek haramdır. Bununla birlikte bir Hristiyan veya Yahudi kızla evlenebilirsiniz.

Dinim, iman eden bir cariyeyi, putperest ama güzel, ve alımlı bir ka­dından daha üstün tutuyor; dinimin cariyeye verdiği değere bakınız! Evet dinim kölelik ve cariyeliği kabul etmiş ama bunun toplumun bir alışkan­lığı olduğu için hemen terkedilemeyeceğini kabul ettiğinden dolayı, baş­ka bir yola giderek, en büyük sevabın cariye ve köle azad etmek olduğu­nu da sık sık tekrarlamış tu. Yapılan bir araştırmaya göre Peygamberimiz ve ashabının azad ettiği köle sayısı 60 bin kadardır. Bunların içinde Efen­dimizin azad ettiği köle ve cariye sayısı 63 tane…. Neredeyse yaşı ile orantılı, yani her yıl 1 köle azad etmiş sanki….

Günümüzde köleyi insan saymayan medeniyet nerde, köleyi, cariye yi müşrik bir kadın ve müşrik bir erkekten üstün tutan dinim nerde…

Ayetler müşrike kadınlardan bahsettikten sonra müşrik olan erkekle­re yöneliyor: “Müşrik erkekler ile de kadınlarınızı nikahlamayınız, iman edinceye kadar.” Müşrik bir erkek Müslüman bir kıza talip olmuş. Maka­mı, mevkii, maaşı, yakışıklılığı ne derecede olursa olsun, iman edinceye kadar kızımızı ona vermeyeceğiz. Hatta Müslüman Hanımefendilerin bı­rakınız müşrik erkekleri, ehl-i kitap erkeklerle evlenmeleri bile caiz de­ğildir. “Her ne kadar hoşunuza gitse de, iman etmiş bir köle, müşrik bir erkekten daha hayırlıdır.” Yani ateist, komünist bir devlet başkamndansa imanlı bir köle daha değerlidir, daha hayırlıdır. Dinim hiçbir zaman müş­rikle mü’mini aynı kefeye koymaz.

Yahudiliği terkederek Müslüman olmuş ve Muhammed Es’ad adım almış Avustralya’lı bir gazeteci anlatıyor: “1920 yıllarında idi… Bir tren kompartımanında ben, Yunanlı bir tüccar ve orta halli bir Mısırlı üçümüz gidiyoruz. Ben Yahudi asıllı gazeteci olduğum için Yunanlı bana çok ilti­fat ediyor. Amerika’da tahsilini yapmış ve uluslararası ticaret yapıyor, Mısırlı da orta tahsilli ama iyi yetişmiş, ailesinden geldiği belli olan .sağ­lam bir İslami kültüre sahip…. Yunanlı, Mısırlıyı yüksek tahsili olmadı­ğından dolayı muhatap olarak almıyor ve bundan ziyade ona alçaltıcı bir

gözle bakıp bazen hakaret vari sözleri iîe dokundurmaya gayret ediyor…..

Derken söz müsamahadan açıldı… Müslümanların müsamahakar olmadı­ğını söyledi, delil olarak da dedi ki “Müslümanlar bizirn kızlarımızı alı­yorlar, dinleri buna müsaade ediyor, ama Müslüman kızlarını bizlere ver­miyorlar.” Mısırlı buna şu karşılığı verdi: “Biz böyle yapmakla insanın yüceliğini, şerefini koruyoruz. Şöyle ki: Sizin kızınız bize gelin olur, Hristiyan olarak gelir ve bunun şahsiyeti, de dininden dolayı rencide edil­mez. Çünkü biz Hz. İsa’ya da inanırız, İncil’e de iman ederiz, imanımızın gereğidir bu. Yani sizin kızınızın inandığı peygamber ve kitaba bizim evimizde hakaret edilmez, hor bakılmaz, inkar edilmez…. Ama bizim kı­zımız sizin evinize gelecek olursa orada şahsiyeti incinir, rencide olur. Çünkü sizler Kur’an’a iman etmiyorsunuz, bizim Peygamberimize inan­mıyorsunuz. Bundan dolayı hergün bir bahaneyle ya Kitab’a ya Peygam­berime hakaret edecek bizim kızımızı incitecek, şahsiyetini ezeceksiniz. İşte Allah bu adaletsizliği yasaklamak ve sizin kızlarınızın da bizde rahat edebileceğini bildiği için bu hukuku koydu.” Yunanlı tabii buna bir cevap veremedi ve susmak zorunda kaldı.”

Burada bu Mısırlı kardeşimiz bu ayetin hikmetini böyle tefsir etmiş, keşfetmiş… Allah Azze ve Celle birçok ayetin hikmetini bildirmemiştir bizlere. Hikmetleri bizler bulur çıkartırız, ama bizim buluşlarımız ve tespit ettiğimiz hikmetler de bizimle ve çağımızla sınırlı kalır. Mesela bundan yıllarca önce vaizler vaazlarında domuz etinin trişin denen bağırsak kurduna yol açtığı için Allah (c.c.) tarafından yasaklandığını söylüyorlardı. Pekala şimdi Avrupalı bulduğu bir ilaçla bu kurtları yok ediyor, bu halde domuz helâl hale gelir mi? Asla! Bizler Allah’ın ne hikmet murad ettiğini bilemeyiz. Bizim müslüman olarak vazifemiz Allah’ın yasak ve haram dediğini ibadet ve itaat kastıyla haram ve yasak kabul etmek, emir ve tavsiye ettiğini de işlemektir.

Gene de insanın aklına geliyor, acaba bu müşriklerle evlenmemenin hikmeti nedir? Bunun cevabını Allah veriyor; “Onîar sizi ateşe çağırırlar.” Gerçekten bugün müşriklerin çağrılarına bakın ya bankaya çağırırlar faiz al derler, ya fuhuş gazetelerine çağırırlar fahişeleri tanı derler, ya köşeyi dön diye kumara ve üçkağıtçılığa çağırırlar, yani kısaca ateşe Cehenneme davet ederler insanları…

“Allah ise selam yurduna çağırır.” Demek ki hayatımız boyunca iki davetçi ile karşı karşıyayız: Biri Cehenneme, ateşe çağırıyor, diğeri yani Allah (c.c.) de Cennete çağırıyor. Bizler de Allah’ın davetine icabet etmek zorundayız. Ayet devam ediyor: “Allah kendi izniyle Cennete ve mağfirete davet ediyor.”

Hz. Ömer (R.a) bu ayetin tefsiri ile ilgili olarak demiş ki “Ben halife isem, Müslüman erkeklerin de ehl-i kitap kadınlarla evlenmesini yasaklıyorum.” Bunun üzerine sahabeden bir kısmı “Nasıl olur? Kur’an müsaade ettiği halde sen nasıl olur da yasaklarsın?” diye sormuş. Bunun üzerine Hz. Ömer şu cevabı vermiş: “Siz Müslüman erkekler bu ehl-i kitap kadınlarına yani sarışın oldukları için bunlara meylettiğinizden dolayı bunlarla evleniyorsunuz, Müslüman kızları bekar kalıyor, evlenemiyor. İşte bunun için bundan böyle Müslüman erkeklerin Ehl-i kitap kadınlarla evlenmesini yasaklıyorum.”

Aslında Hz. Ömer’in bu fetvası özellikle bizim Avrupa’daki işçileri­miz için tekrar gündeme getirilmeli… Çünkü adam gidiyor Almanya’ya Hollanda’ya orada sarışın kadınları görüyor ve nasılsa caiz diyerek evle­niyor, artık memleketine dönmüyor, sadece karısını çoluk-çocuğuna na­faka olarak bir miktar para gönderiyor ama Müslüman kadın burada mağ­dur oluyor.

Bir arkadaşım var şöyle anlatırdı: «Benim dedem Ermeni bir kızla evlenmiş. Tabii kendisi işte, güçte olduğu için Ermeni kız çocukları ken­di inancına göre yetiştirmiş ve dedemin etkisi evden parça parça silinme­ye başlamış. O Ermeni olan kız, yani ninem benim annemi öyle bir yetiş-tirmişki tam bir Hristiyan ve neticede bir Hristiyan delikanlı ile evlendir­miş, eğer Allah hidayet verip de beni Müslüman yapmasaydı, Hristiyan ana, Hristiyan baba, Hristiyan büyükanne, Müslüman dedenin Hristiyan torunu olacaktım»

Yani bir eve bir Hristiyan, Yahudi girdiği zaman, zordur, onu kontrol etmek. Sizi ateşe götürür, çocuklarınızı Cehenneme götürür. Nitekim bunların örneklerini yazık ki çok sık görmekteyiz. Ben güçlüyüm, Hristi­yan veya Yahudi kadınla evlenirim ama onları dinlemem, kendi dinimi yürütürüm, ben güçlüyüm diyenler kendilerini kandırmaktadırlar. Madem ki güçlüdürler o zaman güzelliklerine, sarışınlıklarına meylettikleri Av-rupa’lı kadınlarla değil de bu memleketin insanı olan Müslüman anneden Müslüman babadan dünyaya gelen Müslüman aile evladı kızlarla evlen­sinler. Peygamberimiz (a.s.v.) “Kadın 4 şeyi için nikah edilir.” buyuru­yor: “Malı, güzelliği, zenginliği ve dini için. Siz.dini güzel olanı tercih ediniz.” Tabii dini güzel olduktan sonra diğer özellikleri de yerinde olur­sa o zaman güzelin de güzeli olur. Ama öncelikle dininin bütünlüğüne güzelliğine bakmak gerekiyor. Çünkü mal azdırabilir, güzellik yok olabi­lir, soy kibİre sebep olabilir ama din daima güzelliğe meylettirir insanı…[80]

(222) “Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: “O bir eza­dır. Aybaşı halinde iken kadınlarla cinsi münasebetten ayrılın. Te­mizleninceye kadar (cinsi temas için ) onlara yaklaşmayın. Temizlen­dikleri zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara gidin. Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri sever. Temizlenenieride sever.”

Aybaşı dediğimiz kadınların adet görmesi olayı enaz 3 gün en fazla 10 gün sürer diye Hanefi fıkhında belirtilmiştir. Eğer kanama 10 günden fazla olursa o aybaşı değildir, başka bir hastalıktan dolayıdır.Yahudiler, kadın aybaşı olunca onlarla yemeklerini ayırırlar, aynı sofraya oturmaz-larmış, aynı yatakta yatmazlarmış, hatta odalarını bile ayırırlarmış.[81] Yahudilerde adet bu olduğundan, Yahudilikten Müslümanlığa dönen, hidayete eren Yahudiler İslam’ın bu konudaki hükmünü öğrenmek istiyorlar. Allah ayetle onlara cevap veriyor: “Onlara de ki: Bu bir eziyettir. Hayız müdde-tince kadınlardan uzak durunuz. Temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişkide bulunmayın, temizlendikleri zaman Allah size nasıl emretmişse onlarla o şekilde tekrar cinsel ilişkide bulununuz. Allah çok tevbe edenle­ri, çokça temizlenen kişileri sever.”

Kadın aybaşı halinde iken, kocası cinsi temas hariç kadının diğer özelliklerinden yararlanabilir, yani öper, okşar, kucaklar v.s. Ancak cin­sel ilişkide bulunamaz. Hayız tamamen bittiği halde kadın henüz temiz­lenmemiş yani gusül abdestini almamış olsa bile cinsi münasebette bulu­nabilirsiniz, ama tabii yıkandıktan sonrası elbette daha iyidir. Hanefi fık­hı cinsel ilişki için yıkanmayı vacip görmemiştir, yıkanmadan da cinsel ilişkide bulunabilirsiniz….[82]

(223) “Kadınlarınız size tarladır. Tarlanıza dilediğiniz gibi gelin Kendiniz için önden (iyi şeyler) gönderin. ÂHah’dan sakının ve bilin-ki mutlaka O’na kavuşacaksınız, Bunu mü’minSere müjdele.”

Medine etrafındaki Kaynuka, Ben-u Nadr, Ben-i Kureyza Yahudileri var. Bu insanlar diğer komşularına göre kültürlü insanlar. Diyorlar ki: “Cinsel ilişkide tek bir şekil vardır: Kadın altta olacak erkek üstte. Bunun dışında kadınla cinsi münasebette bulunulmaz. Bulunulursa çocuk şaşı doğar.”[83] Mekke’den Medine’ye göç eden Mekke’li erkeklerin Medine’li kadınlarla evlenmeleri olmuş. Tabii : Medine’li kadınlar bu söylentilerden etkilenmişlerdir. Kadınlar sadece bu şekilde cinsel ilişkide bulunmak istediği halde Mekke’li erkekler değişik şekillerde ilişkiye girmek istiyorlarmış. Yani aynı yerden ama değişik po­zisyonlarda yaklaşmak istiyor karısına… Tabii kan ile kocası arasında ih­tilaf olunca durumu Peygamber Efendimiz’e arzetmişler. Efendimiz’e bu ayet nazil olmuş: «Kadınlarınız sizin tarlamzdır. Tarlanıza istediğiniz yönden giriniz.» Yani burada cinsel ilişkide varılacak yer aynıdır, çünkü tarla orasıdır, çünkü tohumu değerlendirecek oîan yer kadının Ön tarifidir, arka tarafı değil. Bu konuda gelen hadis-i şerifler de kadına arkadan yak­laşanların îivata yapmış olduğu belirtilmiştir, yasaklanmıştır. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam «Allah’a ve Ahiret gününe iman edçn erkekler kadınlarına arkadan yaklaşmasınlar» demiştir, Ama ön taraftan olmak kaydıyla İstenilen pozisyonda gelinebilir, belirli bir şekil yoktur, iki tara­fın rızasıdır önemli oîan.

Dikkat ettinizmi vallahi yatakta hanımımızla nasıl yatacağımızı, ka­pıyı nasıl çalacağımızı, devleti nasıl kuracağımızı ve yöneteceğimizi öğ­retir bizim Kitab’mız.!!!!

“Kendiniz için iyi şeyler takdim ediniz, Allah’dan sakınınız, iyi bili-nizki siz O Allah’a kavuşacaksınız. Mü’minleri de müjdele…! Mü’nıinler imanlarıyla, amelleriyîe Rabbinin huzuruna varacaklar, Rabbimle karşıla­şacaklarından dolayı bu kavuşma olayını mü’minlere müjdele diyor Allah[84]

(224) “İyilik yapmanız, (kötülükten ) sakınmanız ve insanların arasani düzeltmeniz için Allah’ı yeminlerinizden dolayı engel yapma­yın. Allah işiticîdir, bilicidir.”

“Vallahi anamla bundan sonra konuşmayacağım, billahi babamla bundan gayri görüşmeyeceğim, tallahi bundan sonra senin evine gelme­yeceğim” gibi şeyler söylemeyin, yemin etmeyin. Çünkü burada bir hayrı engelleme bir ziyaretleşmeyi kesme olayı var ve bunun delili olarak da engeli olarak da Allah’ı koyuyorsunuz, çünkü Allah adına yemin ettiniz… Rabbim sakın böyle birşey yapmayın diyor.

“Allah herşeyi işitendir, Allah herşeyi bilendir.” Diyelim ki, bu yap­mamanız gereken yeminleri yaptınız. “Kardeşimle konuşmamaya, Valla­hi de, Billahi de, Tallahi de hatta evine bile gelmeyeceğime yemin ettim.” Bu yemin bozulur mu? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bildirir ki bu yemin bozulur bozulması hayırlıdır. Nasıl olacak bu? Yemininiz bozacak, keffaretinizi vereceksiniz ve sanki hiç yemin etmemiş gibi hayatınıza devam edeceksiniz. Allah (c.c.) yeminlerin ahkamını bizlere Maide Suresi 89. ayet’inde bildirmiş.[85]

(225) “Allah sizi yeminlerinizdeki boş sözlerden dolayı sorumlu tutmaz. Ancak, kalplerinizin kasîctdiğinden sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, Halimdir.”

Yeminlerinizdeki lağv yemininden dolayı Allah sizi Ahirette hesaba çekmez.

Ancak, kalplerinizin kazandığından dolayı hesaba çeker, yani iç ni­yetiniz esastır burada, söyleme kastınız dikkate alınır. Allah affedicidir, Allah ilim sahibidir.

Hanefi Fakihleri yemini 3’e ayırırlar: Yemin-i Lağv, Yemin-i Gamus, Yemin-i Münakıd….

Birşey sizin bildiğiniz gibi değildir, ama mesela siz o olayı öyle zan­nettiğiniz halde başka türlüdür ve siz bu olay böyledir, şöyledir diye ye­min ettiniz, yani bir şey sizin bildiğiniz gibi olmadığı halde siz öyle oldu­ğunu zannederek yemin ediyorsunuz, işte bunun için yapılan yemine ye­min-i lağv deniliyor. İşte Rabbim sizleri bu yanlış zannmıza dayanarak yaptığınız yeminden dolayı hesaba çekmeyecektir.

Ama yemin-i münakide dediğimiz yemin şekli böyle değildir. Çünkü bu yemin türünde vallahi şöyle yapacağım, böyle yapmayacağım vs. şek­linde geleceğe dair yemin ediyorsunuz, bu yemininizi ifa etmez, yerine getirmezseniz, bundan dolayı hesaba çekileceksiniz. Ama eğer yemini yapmamanız, yerine getirmemeniz yapmanızdan daha hayırlı ise hadis-i şerifte yeminin bozularak keffaret. verilmesi tavsiye olunuyor, nitekim ayette de Rabbimiz “Allah’ı yeminlerinizden dolayı engel yapmayın.”[86] buyuruyor. Mesela anamla babamla konuşmayacağım, şu müslümana gitmeyeceğim, gelmeyeceğim diye yemin etmişsek hemen yeminimizi bozup keffaretini verelim. Keffaretin şekli ve Ölçüsü Maide Suresi’nde gelecek. Biz burada özetleyelim: Öncelikle kefaret olarak var­sa, köle azad edilecek. Ancak günümüzde bu imkan olmadığı için ikinci seçeneğe geçiyoruz; 10 fakiri giydireceksiniz, yani elbise alacaksınız. Bunun da ölçüsü mesela bir pantolon bir gömlek bir de ceket alınacak, ta­bii gücünüz yeterse…. 10 fakiri giydirmeye gücünüz yetmiyorsa 10 fakiri doyuracaksınız, eğer ona da gücünüz yetmiyorsa yani en son seçenek ola­rak da 3 gün ardarda oruç tutacaksınız.[87]

(226) “Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer dönerlerse şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

Bu ayet Cahiliyye dönemi Araplarının bir adetine temas ediyor. Ca-hiliyye döneminde insanlar hemen her işe yeminle başlarlardı. Hatta bize kadar ula,şan Cahiliyye dönemi şairlerinin şiirlerine baktığımızda görürüz ki onlar bile şiirlerine yemin ederek başlıyorlar. Bu yemin olayı hayatla­rına o kadar sirayet etmiş ki hatta.hanımına sinirlenen “seninle münase­bette bulunmayacağım, seninle aynı yatağa girmeyeceğim” diye yeminler ederlermiş. Ama tabii bu yeminlerde süre belirlemek serbestti. Yani Araplar mesela karısına ben sana 5 sene yaklaşmayacağım dediğinde ger­çekten de 5 sene yanaşmazlarmış, yani yeminlerini de tutarlarmış. Her ne kadar yemin eden adam karısıyla yatmıyorsa da başka kadınlarla ihtiyacı­nı giderdiğinden burada mağdur durumda kalanlar kadınlar olmakta idi. Boşansa kocası boşamadığından geçerli olmuyor yani çok mağdur du­rumda kalıyorlardı. İşte Adil olan Allah (c.c.) bu haksızlık ve zulmü gi­dermek için mezkur olaya bir hukuki statü getirmiş. Buna göre hanımlarıyla yatmama konusunda yemin eden kişi ne kadar süre tayin ederse et­sin, bu süre en fazla 4 ay olabilir, yani sınır 4 aydır. Bu süreyi geçemez, aşamaz. 4 ay sonunda da talak-ı bain meydana gelir. Tekrar aileyi işlerini düzenlemeleri, düzeltmeleri için kadının rızası şarttır yalnız. Yani diye­lim ki erkek yemin etti ve 4 ay karısına yanaşmadı, burada talak-ı bain meydana geliyor, bununla birlikte erkek tekrar karısına dönmek istiyor, karı koca ilişkilerinin devam etmesini istiyor, işte bu devamiyet için karı­sının erkeğini kabul etmesi şarttır, kabul ederse ailevi ilişkileri devam eder, ama kadın erkeğini kabul etmezse bu defa otomatikman boşanma meydana gelmiş olur, çünkü burada hata erkeğindir, erkek kabahatlidir. Eğer kadın erkeğini kabul etmez ve boşanma meydana gelirse bundan sonra Ölene kadar dul kalmak veya başka bir erkekle evlenmek kadının seçeceği haklardandır, bu hususta şöyle şöyle yap diye kimse kadını zor­layamaz.

“Eğer dönerlerse” “Allah affedicidir, merhamet edicidir.” Yani yemin edenin yeminden dönmesi tercih ediliyor. Yeminden dönsün am­ma tabii keffaretini de verecek. Buradan anlıyoruz ki İslam insanoğlunu boş bırakmamış ve ağzından çıkacak her söze dikkat etmesini istemiştir.

İnsan her şeyi söylemeyecek, vaad etmeyecek, vaad ettiyse ya yerine ge­tirecek veya keffaretini verecek, vaadinden dönerse bu münafıklık ala­metlerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte iyilikleri yapmama, iyiliklere engel olma konusunda yemin varsa bunun bozulması, yani bu vaadin yerine getirilmemesi daha evla, daha iyidir. Bu yeminler­den mutlaka dönmelidir.[88]

(227) “Eğer boşanmaya karar verirlerse şüphesiz Allah işiticidir, bilicidir,” Yani Allah herşey bilendir.

Bu ve bundan sonra Allah (c.c.) 226-238 ayetler arası ki yaklaşık 3 sayfayı olduğu gibi boşanma konusuna ayırmış. Peygamber Efendimiz (a.s.v.) bir hadis-i şeriflerinde “Allah katında helâl olanların en sevimsizi boşamaktır.” buyuruyor. Yani boşanma helâl olmasına helâldir ama Al­lah’ın hoşlanmadığı bir olaydır. Zaten iyi dikkat edersek Ayet-i Kerime de bize boşamamayı emretmektedir aslında…..

Nisa Suresinin 34. Ayetinde “Eğer kadınlar size karsı isyan etmiyor­larsa, namusunuzu lekelemiyorlarsa, onları boşamak için yol aramayın, boşama tarafına gitmeyin.” diye emrediliyor. “Hoşunuza gitmemiş olsa bile beraber kalmanız ilerde Allah katında çok iyi hayırlara vesile olabi­lir.” Allah, bu sabrınızdan dolayı,ilerde o çekilmez olan aile hayatınızı döndürüp, herkesin özendiği bir hayata çevirebilir. Demek ki kolay kolay boşama yoluna gitmememizi öğütlüyor Allah (c.c).

Günümüzde kafirlerin dinimize en çok saldırdığı, sataştığı konular­dan biri de boşama konusudur: Diyorlar ki efendim islamda erkek boş ol dediği zaman kadın boş oluyor, kadın haklan ihlaî ediliyor, böyle şey ol­maz!… Kadının bütün hayatı ve geleceği erkeğin iki dudağının arasında böyle adalet olmaz! diyorlar. Gelin görünki bunu söyleyen imansız kesi­min yetiştirdiği, 50-60 senedir yetiştirmeye çalıştığı bir toplumvar: Eline diline gönlüne sahip olmayı bilmeyen bir toplum. Bu imansızlar kendi yetiştirdiği ve eline diline sahip olmayan bu toplumun erkeklerini göz önüne alarak kadınların haklarını bu erkeklere bırakamayız diyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse biz de yani İslam da kadınların haklarını bu eline diline, gönlüne sahip olmayan erkeklere verecek değil…….İs­lam’ın bu hakları verdiği erkekler, İslam düzeninde islam ahlakıyla yetiş­miş olan erkeklerdir. îslami bir toplumda, İslam’ın terbiyesiyle yetişen bir erkek Allah’ın emaneti olarak aldığı eşini iki dudağın arasındaki kelime­lerin insafına bırakmaz. Nitekim yetkili merciler bile-batı kanunları ile yönetilmemize rağmen- batılı kanunlarla yönetilen ülkeler arasında en az boşanmanın ülkemizde olduğunu ve bunun neticesinin de halkın Müslü­man olmasından kaynaklandığını ifade etmektedirler. Yani Elhamdülillah , halkımıza 60 yılı aşkın bir zamandır unutturulmaya çalışılan İslam Dini henüz halkımızın gönlünden ve hayatından silinmiş değildir, tam tersine iyice hayatına girmeye başlamıştır. Tüm bunlardan başka gidip adalet da­irelerindeki dosyalar arasında bir anket yapılsa görülecektir ki boşanmak için müracaat edenlerin ekserisi namaz ve orucuna dikkat etmeyen, imanı zayıf insanlardır. Yani İslami bir devletin varlığının olmadığı bir ülke de, sistemde bile Müslümanlar iyi-kötü, yanlış-doğru imansız kesime göre daha şahsiyetli bir hayat sürmekteler.[89]

(228) “Boşanan kadınlar üç hayız ve temizlenme müddeti bekler­ler. Eğer onlar Allah’a ve Ahirete inanıyorlarsa Allah’ın onlara ra­himlerinde yarattığı (çocuğu) gizlemeleri onlara helâl değildir. Eğer barışmak isterlerse bu konuda kadını geri almaya hak sahibi olanlar kocalarıdır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki meşru hakları gibi, ka­dınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derecesi vardır. Allah güçlüdür, hüküm sahibidir.”

Ayette boşanan kadınların üç “kuru” beklemeleri emrediliyor, böyle­ce iddet beklemenin müddeti beyan edilmiş oluyor. “Üç kuruu’dan mak­sat Hanefi fakihlerine göre üç hayız müddeti demektir. Kadının üç hayız-aybaşı hali geçer ve ondan sonra iddeti bitmiş olur. Bu müddetten sonra ikinci bir koca ile evlenebilir. Demek ki Hanefi fıkhına göre bir adam bir kadını şer’an boşadığı zaman kadın 3 aybaşı müddeti bekler ve bu müddet bittikten sonra ikinci bir koca ile evlenme hakkına sahip olur. 3 kuru şafîi fıkhına göre üç temizlik müddeti manasına gelmektedir. Ancak bu küçük ihtilaf o kadar önemli değildir ve her iki mezhebin de dayandığı haklı de­lilleri vardır. En fazla farkeden şey 15 günlük bir müddettir.

«Eğer boşanan kadınlar Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorlarsa ra-himlerindeki çocuğu gizlemesinler, gizlemeleri helâl olmaz.» Yani bir kadın boşandıktan sonra, o boşandığı kocasından hamile kaldığını Öğre­nirse bunu gerek kocasına gerek diğer insanlara bildirmek zorundadır. Bu olay nesebin sahih olması açısından çok önemlidir. Ayrıca bu durum ikinci bir evlilik vukuu bulduğunda rahatsızlık vermemesi için de gerekli­dir. Çünkü bilindiği gibi normalde bir çocuk 9 ayda doğmaktadır. Diye­lim ki kadın boşandı ve üç ay bekledikten sonra hamile olduğu halde bir adamla evlendi ve 6 ay sonra çocuk doğdu, hem de sapasağlam… Bu du­rumda ikinci koca acaba bu çocuk benden mi diye şüphelenecek ve olma­dık rahatsızlıklar baş gösterebilecektir. Bundan ve buna benzer sebepler­den dolayı kadın hamile ise durumu bildirmelidir, ilgili kişilere, duyur-madığı takdirde haram işlemiş demektir. Allah (c.c.) devam ediyor:

«Eğer tekrar sulh olmak istiyorlarsa kadının kocasına dönmesi en doğru yoldur ve en layık olanı da budur.» Bu tür boşanmaya alimlerimiz sünni boşama derler: Gelecek olan ayetlerde de göreceğimiz gibi Allah . (c.c.) eğer karı koca arasında bir ihtilaf varsa boşama yoluna gidilmeden önce kadın ve koca tarafından birer hakemin aralarını ıslah için devreye girmesini emrediyor. Eğer bu hakemlere rağmen sulh olmaz da ille bo­şama yoluna gidilirse bunun sünnet olanının şu şekilde olacağını bildiriyor alimlerimiz: Kadın aybaşını bitirip de banyosunu yapıp temizlendik­ten sonra erkek onu bir talakla boşar ve bekler… İkincidir aybaşı halin­den ve temizlekten sonra ikinci talak hakkı veriliyor kocaya…..Ama Tür­kiye’de yazık ki bu uygulanmıyor ve bir talaktan sonra kadın babasının evine gönderiliyor. Fakat bu yanlış bir uygulamadır, kadının kocanın evinde kalması gerekmektedir. Çünkü dinim evliliğin sona ermesine taraf değildir ve fıkıh kitapları açıkça yazarlarki birinci talaktan sonra kadın gene kocasının evinde ama ayrı odalarda ve ayrı yataklarda kalırlar. Bu­nunla birlikte gündüz birbirini görüyorlar, yemeklerini gene birlikte yi­yorlar. Böylece ikinci bir talak daha geçtikten sonra aynı şekilde üçüncü bir talakın da geçmesi gerekiyor, bu da gene kadın üçüncü aybaşı halin­den temizlendikten sonra koca üçüncü defa seni boşadım diyor ve böylece üçüncü talak vaki olduğunda iş bitiyor, boşanma gerçekleşiyor. Şimdi dikkat edilsin; erkek ve kadın aynı evde kalmalarına rağmen odaları ve yatakları ayrı olduğu için bir düşünüyorlar ve diyorlar ki birbirlerine bun­dan sonra birbirimizi kırmayalım, üzmeyelim, gene eskisi gibi birlikte olalım ve birbirlerine sarılıyorlar, işte bu anda tekrar birbirlerine dönmüş oluyorlar. Anadolu’da bir söz vardır: Kol kırılır yen içinde…. Yani bütün kırgınlıklar, dargınlıklar ev içinde kalsın, halledilebiîinirse halledilsin. Sünnete uygun olarak üç ay içerisinde üç talağın verilişinin hikmeti bu., yani geri dönüş, yeniden bir düşünüş için üç aylık bir zaman tanınmış oluyor.

Bir de günümüzde Türkiye’de uygulanan beşeri hukuka bakalım: Bi­lindiği gibi boşanmayı düzenleyen Medeni Kanun İsviçre’den terceme edilmiş durumdadır. İsviçre de Katolik olduğundan onlarda boşanma yok, ayrılık vardır. Yani eğer bir geçimsizlik, bir uyumsuzluk varsa ayrıl­maya cevaz vardır ancak boşanmaya çok zor şartlar altında izin ve imkan verilmiştir. Benim tanıdığım insanlar vardır, 15 sene Önce boşanmak için mahkemeye başvurmuşlar ama hakim onları boşamamış da ayrı yaşamalarına karar vermiş. Tabii her iki taraf da İslam dininin emrettiği şekilde başkalarıyla evlenmişler ve şimdi çoluk- çocukları var, 15 yaşlarında……

Hatta öyle oluyor ki çoğu zaman erkek evleniyor da kadın evlenemiyor ve mağdur bir halde kalıyor, ne evli ne de bekar yani… Bu arada tabii, medeni geçinen ve kadınlara haklarını vereceğim söyleyen insanlar da lafi dolaştırıp duruyorlar çoğu zaman bu gibi kadınlar fuhuşhanelere düş­mek zorunda kalıyorlar, sonra da oradan kurtulamıyorlar tabii…..

Şimdi okuyacağımız kısım ise bugün hiçbir batı hukukunda yoktur: Erkeğin kadın üzerindeki haklarının bir benzeri olarak kadınlarında er­kekler üzerinde hakları vardır. Demek ki bundan sonra evlerinizde nasıl ki kadınlarınız üzerinde belli haklarınız var, kadınlarınızın da sizlerin üzerinde Öyle haklarınız olduğunu bileceksiniz ve görevler ile sorumlu­luklar denk olacak. İbni Abbas şöyle diyor: “Hanımımın benim için ne kadar süslenmesini istiyorsam, ben de onun için o kadar süsleniyorum.” Bu basit gelen bir şey ise de ölçü açısından önemlidir. îfan-i Abbas bilin­diği gibi Peygamberimizin amcası ve Tercüman-ül Kur’aadiye çağrılan âlim, fakih, müfessir bir zattır.

Demek ki ayet-i kerime gereği kadın ve kocanın hakları karşılıklı. Bugünkü hukukta hala kadın kocasının soyadını alır. İslam Hukukunda ise böyle bir kaide yoktur. Bugünlerde bazı kendini çağdaş zanneden ka­dınlar kocalarının soy adını istemediklerini beyan etmekteler. Aslında bu kadınlar farkında olmadan İslam’ı istemektedirler! Çünkü İslam’da kadın kocasının evine soyunun ismini taşıyarak gelir. Sahabeyi anlatan bir ki­tapta üçbin kadın sahabi anlatılır ve üçbini de babasının ismiyle anılır, kocasının soy ismiyle değil. Dolayısıyla şimdi, ben kocamın soy adını is­temem diyen kadınlara siz aslında İslam’ı istiyorsunuz demek lazım. Çünkü fıtrat İslam’ı istemektedir. Fıtrat İslam’ı ister ama sonradan edindi­ği kültür ve çevre insanı ve fıtratını değiştirir.

“Fakat erkekler” için kadınlar üzerinde bir derece fark vardır. Allah güçlüdür, kuvvetlidir, hükmedendir, hükmünde hikmet sahibi olandır.” Burası günümüzde kadınların haklarını savunanlar için pek hoş görülmü­yor. Ama dikkat edilirse Allah önce erkeklerin haklı olduğu gibi kadınla­rın da erkekler üzerinde haklan vardır şeklinde beyan ediyor. İbn-i Kesir merhum tefsirinde bu farklılık ve üstünlük hilkat bakımından yani bedeni güç ve otorite bakımındandır diyor. Bunu bugünkü kadın erkek eşitliğini iddia eden kadınlar da kabul edeceklerdir, çünkü mesela atletizmde dai­ma erkekler derece olarak kadınlardan üsttedirler, bokstan koşuya, yük­sek atlamadan, haltere kadar. Üstelik derece farkı olmasa bedeni üstünlük olmasa kadınlarla erkekler aynı kategoride birlikte yarışırlardı, ama bakı­yoruz ki kadınlar kadınlarla, erkekler de erkekle yanşıyorlar….Aslında bu konuda dinimin kabul ettiği yaymaya gayret ettiği sistem her iki cinsi ya­rıştırma değil, her iki cinsin kendine göre değerli olduğunu, kabul etmek ve buna göre değerlendirmektir. Zaten eğer hilkat bakımından mukayese yapacak olursanız, mutlaka erkekler kazanacaktır. Ama tekrar ediyoruz ki İslam hiçbir zaman mukayese, yanş yoluna gitmiyor, iki cinsin de kendi­ne göre, kendi sınıfı dahilinde değerli tarafları olduğunu beyan ve kabul ediyor. Herkes yaratıldığı doğrultuda görev yapmalıdır. Kadın olsun, er­kek olsun aklını, bedenini, bütün kabiliyetlerini bu doğrultuda kullanma­lıdır.[90]

(229) “Boşama iki defadır (ondan sonra) ya iyilikle tutma veya iyilikle bırakmadır. Kadınlara verdiğinizi geri almanız size helâl de­ğildir. Ancak eşlerin Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmaları (hali müstesna). Eğer ikisinin de Allah’ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkarsınız, o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. O sınırları geçmeyin. Kim Allah’ın sınırlarını geçerse onlar zalimlerin ta kendisidir.”

Rabbim, talak ikidir, üçüncüsünde ya iyi bir şekilde onu tutacaksınız, eşiniz yine eşiniz olmaya devam edecektir veya iyilikle onu bırakacaksı­nız diyor. Yani biraz önce açıkladığımız gibi bir hayız müddetinden son­ra birinci talak, ikinci hayızdan sonra ikinci talak, üçüncü hayızdan sonra da ya iyilikle tutacaksınız veya iyilikle ayrılacaksınız. Günümüzde Ana­dolu’da bu uygulama yoktur. Kadın erkek ilk boşanmadan sonra adeta birbirlerine düşman kesilirler. Halbuki Kur’an ve sünnet doğrultusunda yaşayan sahabelerde öyle değildir; boşandılar mı insani ve İslami şartlar içersinde bir araya gelebiliyorlar ve babaları ve analarıyla bile bir araya geliyor, karşılıklı insani ve İslami ilişkilerini devam ettiriyorlar.

«Eğer boşanmışsanız, boyadığınız kadınlara vermiş olduğunuz şey­leri geri almanız size helâl değildir.» Kadınlara bilindiği gibi evlenme­den önce mehir verilir, boşanırken veya boşadıktan sonra tutup da bu me-hir’i almanız helâl değildir.

Ancak Allah’ın haklarım yani kanunlarını koruyamayacağınızdan korkarsanız o zaman geriye alınabilir. Eğer Allah’ın bazı kanunlarını ifa edemeyeceğinize kanaat getiriyorsamz, o zaman kadın dan bazı şeyleri geri alabiliyorsunuz. Yani eğer kadın boşanmadan dolayı bazı menfaatler elde ediyorsa, erkek de tam tersine bazı mağduriyetlere uğruyorsa, kadın boşanma konusunda ısrarlı ise erkeğin bir zarara uğramaması veya zararı­nın asgariye çekilmesi için kadının boşanmayı temin için kocasına bazı şeyleri vermesinde günah ve mahzur yoktur. Ancak tabii bu hallerde ka­bahat kadında olduğu gibi gerekirse boşanmayı kadın istemelidir.

«Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa-kadın veya erkek iste onlar zalimle­rin ta kendileridir.» Dinim boşanmanın son çare olması, boşanmanın Ön­lenmesi için elden gelen her türlü yolu gösteriyor ve tedbirini alıyor. Bu­na ilişkin ayetleri înşaallah Nisa ve Talak Surelerinde göreceğiz. Ama il­le de boşanmaya karar verilmişse yukarıda da geçtiği gibi ikinci talak ge­çecek ve üçüncü talak dan sonra iyilikle salıverecek.

Diyelim ki salıverdi ve ama sonradan pişman oldu tekrar o kadınla evlenmek istiyor.. İşte orada dinim bir incelik, bir özellik getirmiş… Ka­dın başka bir erkekle evlenip boşanmadan ilk kocasına helal olmaz, imansızların “Hülle ayeti” yaymaya gayret ettikleri ama herşey gibi yanlış olarak anlattıkları hülle işte budur. Yani kadm ilk kocasından bo­şandıktan sonra tekrar o kocaya dönebilme hakkını ancak başka bir er­kekle evlenip, o erkek onu boşadıktan veya o erkek öldükten sonra kazanıyor. Yani dinim, birdefa karısını boşayan bir daha o kadını alamaz diye birşey söylemiyor ama yukarıda özetlemeye çalıştığımız şartlara bağlıyor olayı…Bugün dinimin ticaretini yapan bazı şahsiyetsiz ve ama hoca geçi­nen insanlar Vardır, insanların bu meselelerine sözde çözüm bulmak için hulle’yi şöyle yorumlamaktadırlar Mesela bir adam karısını üç talakla mı boşadı. O kadını başka bir erkekle göstermelik olarak evlendirmekteler, nikahını kıymaktalar ve sonra o adama kadını boşamasını söylemektedir­ler. Adam kadını boşadığı zaman kadın da eski kocasına dönme hakkına sahip olmaktadır. Ama bu yanlıştır, aldatmacadır. İşte bu gibi olaylara bakan imansızlar kendi adamlarının uydurduğu bu gibi meseleleri günde­me getirip, basın yoluyla ilan etmekteler ve doğrudan dinime küfredip, biz bu dini istemiyoruz, sevmiyoruz diyemediklerinden şu şu uygulamasına karşıyız, şu şu uygulaması yanlıştır diyerek dinim hakkında şüphe uyandırmaya, tereddüt doğurmaya gayret etmektedirler. Yani kendi uy­durdukları dine İslam diye saldırıyorlar. Halbuki dinim böyle bir uygula­maya yani hülle denilen uygulamaya kesinlikle karşıdır. Dinimiz bize de­mektedir ki; bak karını boşarken dikkat et, birgün olur pişman olursun, geri dönmek istersin o zaman da bu şartı yerine getirmen gerekir ki bu da zordur ona göre! Bu zorlağa rağmen eğer şartlar uygun olarak yerine ge­tirilmişse, o eski karı koca tekrar birbirleriyle evlenebilirler buradan hare­ketle Hanefi Fakihleri kadın kendisini evlendirebilir hükmünü çıkartmış­lardır. Çünkü ayette şöyle buyuruyor Allah (c.c.)[91]

(230) “Erkek onu (üçüncü defa ) boşarsa ondan sonra kadın onun dışında bir başka erkekle nikahlanmadıkça ona helâl olmaz. Eğer ikinci koca da onu boşarsa, Aîlah’ın sınırlarını ayakta tutacak­larım sanıyorlarsa ilk koca ile bir araya gelmelerine onlara bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah bu sınırları bilen bir kavim için açıklar.”

Kadın kendisini bir başka erkekle nikahlayıncaya kadar ilk kocasına helâl olmaz. Demek ki diyor Hanefi fakihleri kadın kendi başına evlenme yetkisine sahiptir. Şafii Fıkhına göre ise evlendiremez, mutlaka kadının velisinin olması gerekliliğini şart koşarlar. Bu hüküm birçok veli tarafın­dan istismar edilmiştir, çünkü veli olmadan Şafiilere göre nikah geçerli olmaz. Ama Hanefi Fıkhının getirdiği kolaylık sayesinde mesela imansız anne ve babası olan iki üniversiteli Müslüman genç bir hocaya giderek nikah kıydirabilmektedirler ve bu da geçerlidir.

Yeniden hülle meselesine dönersek; Peygamber Efendimiz zamanın­da, adı cemile olan bir sahabi kadın gelerek diyor ki Ya Resulellah ben kocamdan boşandım sonra da bir adamla evlendim şimdi onunla da boşa­nıp eski kocama dönebilirmiyim? Peygamberimiz sormuşlar; Bu yeni kocanla hiç birlikte oldunuz mu, cinsi münasebette bulundunuz mu? Ha­yır diyor sahabi kadın. Peygamberimiz de olmaz, ille de birlikte yatma­nız, cinsi münasebette bulunmanız gereklidir buyuruyor. Hatta aynen ha­disi şerifi terceme edersek Efendimiz «kocan senin balcağizmdan, sen de kocanın balcağızından tatmadan boşanamazsımz» diyor…. Demek ki ha­nımlarımıza iyi sahip olacağız, kolay kolay boşama yoluna gitmeyeceğiz ve Allah’ın onları bize bir emanet olarak verdiğini kabul ederek, dünya­nın en değerli şeyi olarak kabul edeceğiz. İslam Hukukuna göre kadının bırakınız kendisini, zülfünün bir tek teli terazinin kefesine konsa, öbür kefesine de dünyanın bütün altını, gümüşü, doları, petrolü konulsa kadı­nın bir tek zülfünün teli daha ağır basar….. İşte biz Müslümanlar bunu ci­hana duyurabilsek, şu kadın hakları diyen kadınlara duyurabilsek sadece yeminle söylüyorum ki birçoğu İslam’a iltica edecekler, fıtratlarına döne­ceklerdir.[92]

(231) “Kadınları boşadiğınızda, iddetlerini tam almadıIarmı ya iyilikle tutun veya iyilikle bırakın. Haddi aşmak için kadınların zara­rına olarak onları tutmayın. Kim böyle yaparsa kendisine zulmetmiş olur. Allah’ın ayetlerini oyuncak yerine almayın ve Allah’ın size olan nimetini ve kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği Kitabı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan sakının. Ve bilin ki, şüphesiz Allah herşeyi bi­lendir.”

Bir talakla boşanan kadın üç hayız müddeti bekler. Buda üçbuçuk ay eder. Üçbuçuk ay sonrasında yine boşanmaya karar vermişlerse iyilikle boşar veya iyilikle aile hayatını devam ettirir.

Aile hayatının devamı için bütün yollar denendikten sonra boşanma­ya karar verirlerse üç talakı birden vermek bid’attır. Sünnette tarif edile­nin üç hayızda üç tanesini yerine getirmektir. Üçüncü talak üç ay sonra yapılmadan Önce umulurki eşler pişman olurlar, birbirlerini arzularlar ve geriye dönüş yaparlar.

Kadına zarar vermek kasdıyla onu evde tutmak yasaktır. Bunu yapan kişi kadına zulmettiği gibi kendisine daha çok zulmetmiş olur. Bu dünya­da vicdan azabı çeker, saygınlığını kaybeder, ahirette cehennem azabına dyşerde kendine zulmeder.

Kadının boşama hakkı yoktur ama, boşanmayı isteme hakkı vardır. İslami bir devlette hakime müracaat ederek boşanma gerekçelerimde bil­direrek boşanma isteğinde bulunabilir.

Allah’ın ayetleriyle tanıdığı bu boşama hakkını alaya almayın. Eşleri­niz Allah’ın emanetidir. Onlara sahip olun.

Arkadaşlar! geçenlerde bir adam geldi. Kominist olmuş, başkalarının emriyle insanlara kurşun sıkmış, yakalanmış hapse girmiş. Hapishaneden kaçmış hanımının yanına gelmiş. Ama hanımının kardeşleri ona zorla kardeşlerini boşatmışlar. Bu adam bana soruyor: “Hanımım boş oldu mu?” diye Dikkat ediniz. Bu müslüman milletin çocuklarını ateist-komi-nist yaptılar ama hanımının boş olup olmadığını hakime değil hocaya so­ruyor. Bu İsviçre’den terceme edilen medeni hukuk milletin bünyesine uymadı. Uymadığını yetkililerde gördüler ama İslam’a dönüşü şimdilik göze alamadılar.[93]

(232) Kadınları boşattığınızda iddetleri sona erdimi aralarında iyilikle anlaştıkları zaman kendilerini kocalarına nikahlamalarına engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman edene öğüt verilir. İşte bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, sîz bilmezsiniz.

Eşler arasında olmaması gereken geçimsizlikler olmuşsa erkek hanı­mını bir veya iki talakla boşamış ve aradan iddet dediğimiz üç hayız müddeti geçmişde, eşler tekrar bir araya gelmeye karar vermişse siz on­lara engel olmayınız.

Demekki bir iki talakdan sonra bir araya gelmelerini engellemek ya­saklandığına göre boşanmalarını istemek dahada şiddetle yasaklanmış ka­bul edilir. Bazı anne ve babalar çocuklanna “Hanımını boşamazsan hak­kımı helal etmem” diyorlar. Böyle bir istekte bulunmaya anne ve babala­rın hakkı yoktur. Çbcuklannda bu erme itaat etmeye mecburiyetleri yoktu.

Eşlerin ayrılmasından bir araya gelmeleri daha güzel ve daha temiz­dir. “Bu evlilik sürmez” demeyin. Geleceği Allah bilir, siz bilmezsiniz.[94]

(233) Emzirmeyi tamamlatmak isteyenler için anneler çocukları­nı tam iki yol emzirirler. Annelerin yiyecek ve giyecekleri Ma’rufa göre çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Herkes ancak gücünün yettiğinden sorumludur. Anne çocuğu yüzünden zarara itilmesin. Mirascıyada aynı şey gerekir. Eğer anne ile baba aralarında danışıp anlaşarak memeden ayırmak isterlerse onlara bir günah yoktur. Ço­cuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz Ma’ruf bir şekilde verdi­ğinizi teslim ettiğinizde size günah yoktur. Allahdan sakının ve bilin-ki şüphesiz Allah yaptıklarınızı görendir.

Günümüzde müslüman feministler veya feministler karşısında şahsi­yeti ezilmişler “dinimizde kadın çocuğunu emzirmeye mecbur değildir” diye fetva veriyorlar.

Kadın çocuğunu emzirmeyecekde Allah kadına göğüslerini ve sütü ne için verdi? denildiğinde “koca süt annesi tutacak”diyorlar. Peki süt an­nesi kadın değil mi? Kadınlar arasında niçin ayırım yapıyorsunuz denildi­ğinde cevap yok.

Fıkıh kitaplarında Nafaka bölümünde[95] «Kadın çocuğunu emzirmesi için diyaneten emrolunur» der. Peygamberi­mizin hanımları peygamberimizin dört kızı ve üç oğlunu emzirmişler. Peygamberimizin kızı Hz. Ali’nin eşi Hz. Fatıma validemiz seyyid ve şe­riflerimizi emzirmişler. Anne çocuğu sebebiyle zarar görmemelidir. Çocuğun ve annenin na­fakası babaya aittir. Anne babadan boşanmışsa baba anneye emzirme üc­retini ödeyecektir. Boşanan kadınla erkek aralarında anlaşarak çocuğu sütten keserlerse baba çocuk için süt annesi tutar ve ona ücretini öder. Süt annesine verilen ücrete çocuğun annesi razi olup emzirmek isterse öz an­nesine verilir.[96]

(234) Sizden ölenlerin hanımları kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Bu müddeti tamamladıkları zaman onların kendileri hakkında iyi bir şey yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Al­lah yaptıklarınızdan haberdardır.[97]

(235) Kadınlara nikahla isteyeceğinizi sezdirmek veya isteğinizi içinizde gizlemek de size günah yoktur. Allah sizin onları anacağınızı bildi. Sakın Ma’ruf sözün dışında gizlice onlarla sözleşmeyin. İddet tamamlanıncaya kadar nikah yapmaya azmetmeyin. Allah’ın kalple­rinizde olanı bildiğini bilin, ve ondan sakının ve bilinki şüphesiz Al­lah bağişlayandır,Halimdir. Kocası ölen bir kadın dört ay on gün iddet bekler. Bu hüküm bütün kocası ölen kadınlar içindir. Hükmü umumidir. Ancak Talak sûresi dör­düncü ayetinde «Kocası ölen kadının iddetinin doğuma kadar olduğunu» bildirmekle ayetin hükmünü tahsis etmiştir. Yani kocası ölen kadın hami­le ise doğumu yaptığı anda evlenebilir. Mesela kocasının ölümünden bir saat sonra doğum yapsa hemen evlenebilir, veya dokuz ay sonra doğum yapsa hamile iken bu zaman içinde evlenemez. Tıp ilerde ana karnındaki çocuğun babasından nasıl etkilendiğini heryönden araştırır ve ortaya kor kanaatindeyim.

İddetini beklemekte olan kadınla evlenmek isteyen bir erkek o kadın­la evlenmek istediğini hissettirebilir.[98]

(236) Eğer kadınlara temas etmeden veya milıiı terini belirleme­den boşamışsanız size bir günah yoktur. Onları faydalandırınız. Zen­gine gücü oranında, fakirede gücü oranında vermesi gerekir. Bu iyi­lik yapanlar üzerine bir hakdır.[99]

(237) Onlara mehir tayin ettiğiniz halde temas’etmeden boşarsa-niz tayin ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak kendisi veya nikah akdi elinde olan (veli) bağışlarsa (mehir) gerekmez. Sizin bağışlama­nız takvaya daha yakındır. Aranızdaki iyiliğide unutmayın, şüphesiz Allah yaptıklarınızı görendir.

Nikah’dan sonra gerdeğe girmeden halveti sahiha olmadan boşanan bir kadına nikahda takdir edilen mihrin yarısı verilir. Eğer mihir takdir edilmemişse boşayan kişinin mali durumu gözetilerek birşeyler verilir. Bundada boşanan kadının dengi kadınların mihri esas alınır.Mihr, boşanan kadının hakkı olduğundan hakkını almama hakkınada sahiptir.Eşler ayrılsalar bile iyilikden, erdemden ayrılmamaları gerekir.Boşanan eşler başka kadın ve erkeklerle evlendiklerinde yine aile dostu olmalıdırlar. Sahabenin biri bir kadından boşandığında o kadım alan insanla dostlukları yine eskisi gibi devam ediyordu.Zeyd (R.A.)’ın boşadığı Zeyneb (R.A.)le peygamber efendimiz, ev­lendikten sonra Efendimizle Zeyd (R.A.)’in dostluğu devam etmiştir.

Boşanan eşler! Eski eşlerinizle geçen iyi günlerinizi hatırlayın İslam, kardeşliğini devam ettirin.[100]

(238) Namazları ve (özclliklc)dc orta namazı koruyunuz. Gönül­den boyun eğerek Allah için kıyam ediniz.[101]

(239) Eğer korkarsanız yaya yahut binekte iken (kılın.) Güven içinde olduğunuzda size bilmediğinizi öğrettiği gibi Allah’ı zikredin.

İnfak, cihad, hicret, yeminler, evlenme, boşanma konulan anlatıldık­tan sonra hemen namaza geçiliyor. Boşamayla Namazın ne ilgisi olabilir? demeyin. Kur’an-ı iterimide çağdaş kitap yazma metodlarıyîa değerlen­dirmeyin.

Çiçekle güneş arasında, Bülbülle seher yeli arasında ilişki olduğu gi­bi cihat, nikah, namaz ve diğer emir ve yasaklar arasındada birbirinden kopmaz ilişkiler vardır.

Fabrikanın motorları, çarkları, bilyelerinden, elektriğin sigorta teline kadar hepsinin birbirine olan bağları sonunda iş ürettiği gibi, Güneş ay, deniz, yıldız, çiçek, böcek, hava su, toprak ve gökyüzünün birbiriyle olan münasebetiyle hayat güzelleştiği gibi insanı kuşatan bütün bu sosyal mü­nasebetlerin yanısıra, namazda diğerlerinden ayrılmaz en önemli bir par­çadır. Namazsız bir hayat tam sayılmaz.

Rabbimiz Nisa suresinin 102 nci ayetinde harp halinde namazın nasıl kılınacağım tarif eder Rabbimiz. Yani en zor anda bile namaz kılınacak.

Özelliklede orta namazı olan ikindi namazını koruyunuz. Ahmed’in Müsnedi 1/79-81-122, Taberi 2/345, Buhari K. Salat, Müslim K. Mesacid ve diğer hadis kitaplarında Hendek günü müşrikler peygamber efendimi­zi ikindi namazını kılmaktan alıkoymuşlar. Efendimiz ikindi namazını akşamla yatsı arasında kılmış ve «Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun bizi orta namazımızdan alıkoydular, meşgul ettiler» bu­yurmuş. Bu hadise dayanarak alimlerimizin çoğunluğu orta namazını ikindi namazı olarak kabul etmişler.

Allah için kıyam ediniz. Allah için namazınızı dosdoğru kılınız ma­nası anlaşıldığı gibi, Allah dinini ihya için kıyama kalkınız manasıda an­laşılır.

Zaten topyekün bir millet namazını cemaatle kılmaya başlasa bu bir kıyamdır. Bazı güçler bunu bildikleri için devletin önemli yerlerindeki namaz kılan memurlara iyi gözle bakmamaktalar.[102]

(240) Sizden hanımlarını geride bırakarak ölecek olan evlerin­den çıkarılmadan yılına kadar faydalanmasını vasiyet etsin. Eğer hanımlar kendiliklerinden çıkarlarsa onların kendi yaptıkları iyi iş­lerden size günah yoktur. Allah Azizdir, Hakimdir.[103]

(241) Boşanan kadınların Ma’ruf bir şekilde faydalanmaları var­dır. Bu Muttckiler üzerine bir hakdır.[104]

(242) Aklınız ersin diye Allah ayetlerini işte böyle açıklar.

Ölüm anında bile geride bıraktığı eşinin dünyevi mutluluğunu düşünmesi tavsiye ediliyor.Nisa suresinin 12 nci ayetinde kocası ölen eşin mirasdaki payı bildi­rilmiştir. Bu ayette miras dışındaki vasiyettir. Bir kısım alimlerimiz Ba­kara suresinin 234 ncü ayetiyle, bu ayet neshedilmiştîr, “varise vasiyyet yoktur” hadisi buna işarettir, demişler.

Kadın iradesinde hürdür. Dilerse kocanın vasiyyetine uyar ve kocası­nın evinde bir sene kalır. Dilerse hemen o evden çıkar gider. Kocanın va-siyyeti veya isteği kadını bağlamaz.

Boşanmış kadınların iddeti bitinceye kadar nafakaları boşayan koca­ya aittir. Mütteki bir mümin, üzerindeki bu hakkı boşadiği kadına vermekte zorluk çıkarmaz.[105]

(243) Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedinmi? Allah onlara “ölün” dedi. Sonra onları dirilt­ti. Şüphesiz Allah insanlara karşı fazi (ihsan) sahibidir. Fakat insan­ların çoğu şükretmez.

Boşanmış kadının nafakasının iyilikle verilmesini öğreten ayetten sonra ölüm korkusu nedeniyle yurtlarını terkeden korkaklar sürüsüne korkunun ecele faydasının olmadığını anlatıyor.

Nisa suresinin 78 nci ayetinde «Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır, isterseniz yüksek burçlarda olunuz yinede ulaşır.» Ölüm korku­suyla cepheden kaçanları düşman kovalayarak gelir evinde yakalar kaçan kişinin kendisine kabrini kazdırdıktan sonra onu öldürür ve kabre koyu­verir.

Halid bin Velid bütün harplere katılıp vücudunda kılınç, kalkan, mız­rak, ok yarası olmadık yer’kalmadığı halde yatağında Ölmüştür. Amr ibni Hişamın haber verdiğine göre Uhud günü sabah müslüman olup kuşluk vakti şehid olan Amr bin sabit bin Vakş üzerinden bir vakit geçmeden bir vakit namaz kılamadan şehit olmuştur, yani eceli gelen gidi­yor.

Beni israilden bu korkak toplumu topluca Öldürüp sonra dirilten Rabbimiz onlara ölümün Allah’tan olduğunu ecel gelince kaçmanın fayda vermeyeceğini anlatmıştır.[106]

(244) Allah yolunda harp ediniz Biliniz ki Allah işitendir, bilen­dir.

Batılı kafirlere yaranmak için dinimiz ancak savunma harbi yap­mıştır” diyenlerin kulaklarına küpe bir Ayetikerime.

Müslümanlar savunma harbi yapmışlarsa Kudüs’de İran’da Azer­baycan’da ne ararlarmış. Ashap çölden çıkmasaydı, Bizanslılar ve İranlı­lar çölü geçip de Mekke’ye Medine’ye gelemezlerdi.

Ama bu islam dini yeryüzünde fitnenin, zulmün, işkencenin kalkma­sını istiyor.Dinim yumuşaklığı emreder ama su gibi yumuşaklıkdan anlamayan demir gibi sert imansızları önce ateşle yumuşatıp sonra çekiçle adalet ka­lıbına dökmek müslümanlann görevidir.

Lokman suresinde “şirk enbüyük zulümdür” buyurur. Şirkin hakimi­yetine son vermek demek yeryüzündeki kan, gözyaşı ve alınterinin hak­sız dökülmesini önlemek demektir.[107]

(245) Verene katkat artıracağı borcu Allah’a kim verir? Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır. Ona döndürüleceksiniz.

Bir tek çiçek tohumu toprağa düşer, toprak onu çimlendirip çiçeğe dönüştürüp insanların önüne sunarsa Allah’da o çiçeğin bir tanesini bin tane yapıyor.Veren yaşıyor, vermeyen kuruyor. Veren meyve ağacını, sahibi sula-yıp bakıyor, vermeyenleri kesiyor.Borç para verme müessesesini devam ettiriniz. Paranızın enflasyonla değeri düşer zarar ederseniz o zaman borç para vermek üzere altın alınız ve altınlarınızı borç olarak veriniz.[108]

(246) Musa’dan sonra İsrailoğullarınin ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar peygamberlerinden birine “Bize bir Melik (komu­tan) gönderde Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O’da “size harp farz kılındığında ya harp etmeyi verirseniz” dedi. Onlar “Biz Allah yolunda niçin harbetmeyelim. Biz yurtlarımızdan ve çocuklarımız­dan çıkarıldık” dediler .Harp kendilerine farz kılınınca az bir kısmı dışındakiler yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.[109]

(247)’Peygamberleri onlara «Allah Talût’u size melik olarak gönderdi» dedi. Onlar «O bizim üzerimize nasıl melik olur? Biz Melıkliğe ondan daha layıkız ve ona makamda bolluk verilmemiştir.» Peygamber «Allah onu sizin üzerinize seçmiştir. Ona ilim ve vücudca üstünlük vermiştir. Allah mülkü dilediğine verir. Allah (in rahmeti mülkü kudreti) geniştir, bilendir» dedi.[110]

(248) Peygamberleri onlara şöyle dedi: Gerçekten onun Melikli-ğinin delili size Tabut’un gelmesidir. Onda Rabbinizden bir gönül rahatlığı Musa ile Harun ailesinin geriye bıraktıklarından vardır.Onu melekler taşır- Eğer iman etmişseniz bunda sizin için delil var­dır.

Kur’an-ı Kerimin mesajı evrensel olduğundan olayların yeri, tarihi ve tarihi şahıslardan fazla bahsetmez. Ancak onların neleri nasıl ve niçin yaptıklarından bahsederek bizlere örnek verir.

İsrailoğulları birgün peygamberlerine müracaat ederek düşmanlarıy­la harp etmek üzere kendilerine bir yönetici komutan tayin etmesini ister­ler. Peygamber de onların zayıf karakterlerine dikkat çeker. Onlar komu­tanın sözünü tutacaklarına söz verince Talut’un Melik olarak atandığını bildirir.

Ayette geçen”Melik” kelimesinden hareket ederek Laikliğe Kur’an-dan dayanak arayanlar bilsinlerki 246 ncı ayetin başında ifade edildiği gi­bi Talut’u tayin eden peygamberdir. Önada Talut’u işaret eden Allah (c.c.)dır.

Peygamber herşeyiyle duruma hakimdir. Devletle risaleti birbirinden ayırmamışlar.

Günümüzde heyecanla hareket eden birçok insanımızda “Biz niye harbetmeyelim? Madenlerimiz, mahsullerimiz, kültürümüz, namusumuz, dinimiz imanımız, yağmalanıyor. Bu hocalar bize ne zaman harp fetvası verecek?” diyorlar.

Kılınan kırk adını öğrenen ilim adamlarımızda “Bekleyin, sıkın dişi­nizi, zamanı değil yakayı ele vermeyelim, çaktırmayalım, saman altından su yürütelim.” diyorlar. Kılına görüncede bayılıyorlar.

Ben derim ki: İlimle heyecan içice olmalıdır. Elmanın kokusunun, tadının, gıdasının içice olduğu gibi. Heyecansız ilim kurudur. İlimsiz he­yecan koftur.

Peygamber varisleri halkının ilmi dirayetinin medeni cesaretinin ne kadar olduğunu iyi bilmeli, içimizde dönekler var diyerek cihaddan vaz­geçmemeli, çoğunluk davadan dönse bile samimi az bir topluluklada he­defe varılabilir.

Peygamber İsrailoğullarının başına Talut’un komutan olarak gönde­rildiğini bildirince ekonomik gücü elinde tutanlar buna itiraz ediyorlar. Ekonomiyi yönlendirenlere layıktır bu görev diyorlar.

Rabbimizde bu iş için önce ilmi dirayetin sonra bedeni kabiliyetin olması gerektiğini, Talut’tada bu ikisinin toplandığını bildirir.

Günümüzde İslam ahlakı ortadan kalkınca ekonomik gücü elinde tu­tanlar yahudilerin dediklerini aynen uyguluyorlar. Siyaseti, askeriyeyi, eğitimi kendilerinin yönlendirebileceğine inanıyorlar.

Hatta dini bilgilerin verildiği kurs, yurt, pansiyon, okul, dersane gibi yerlere yaptıkları yardım oranında emirler veriyorlar. Eğer emirleri tutul­mazsa yardımı kesiveriyor.

Ama bu dinin devlet olmasını isteyenler sayılarının azlığına bakarak ümitsizliğe düşmezler. Parasal yardımı keser diye ekonomiyi elinde tu­tanlardan emir almazlar. Allah’ın rahmeti, nimeti, serveti, mülkü geniştir. O herşeyi bilendir.

Talut’un komutanlığının delili içinde Tevrat ve Musa ile Harun (s.a.v.)un bazı giyecek eşyası ve asası olan Tabut’u getirmesidir.

Tabut: Ağaçtan yontulmuş kutu veya sandık’a denir.Hz. Musa’dan sonra Tevrat, asa ve bazı eşya o sandığın içinde korun­muş. Tabut’un varlığı İsrailoğullarma güven veriyormuş.

Peygamber Efendimizin ashabıda Efendimiz hac esnasında Mina’da traş olduğunda mübarek saçlarını ve sakalının kesilenlerini kapışmışlar ve onları saklamışlar.[111] Halid b. Velid harplerde Efendimizin sakalından birini başından hiç eksik etmemiş.[112]

Yakup (a.s.)’ın gözleri Yusuf un gömleğiyî e açılmıştır.[113]

“İbrahim’in makamını namazlık edinin” (Bakaral25) Bütün bunlar bize Kuddüs olan Allah (c.c.)ın gönderdiği peygamberler ve onların de­ğerli eşyasınında kudsiyet kazandığını gösterir.

Mescid-i Aksanın bulunduğu şehre “Kudüs” denmeside ondandır.Kur’an da bize düşman karşısında sükûnet vermektedir. Paniği kor­kuyu önleyip cesaret vermektedir. Yeter ki zenginler parasıyla konuş­masın. Korkaklar cesaret anıtı gibi gösterilmesin.[114]

(249) Talût orduyla birlikte ayrıldığında askerlere: “Şüphesiz Allah sizi bir ırmakla deneyecektir. Kim o ırmaktan içerse benden değildir. Kim ondan tatmazsa O bendendir. Ancak bir avuç avuçla-yan müstesna.” dedi. Onlardan çok azı müstesna hepsi içtiler. Talût ve beraberindekiler ırmağı geçince “Bugün Calût ve ordusuna karşı gücümüz yok “dediler. Allah’a muhakkak kavuşacağını bilenler ise “Nice az topluluklar Allah’ın izniyle çok topluluklara galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.[115]

(250) Onlar Calût ve ordusuna karşı çıktıklarında: “Rabbimiz, üzerimize sabır boşalt. Ayaklarımızı sabit kıl. (Kaymasın, Kaçma­sın.) Kafir topluluğuna karşı bize yardım et” dediler.[116]

(251) Allah’ıir izniyle onları bozguna uğrattılar. Davut, Calût’u öldürdü. Allah ona yönetimi ve hikmeti (peygamberliği, zebur’u) verdi. Ve O’na dilediğinden öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer kısmıyla savmasaydi yeryüzü fesada uğrardı. Ancak Allah alemlere karşı fazl (lütuf ve ihsan) sahibidir.[117]

(252) İşte bunlar Allah’ın ayetlcridirki biz onları sana doğru ola­rak okuyoruz. Şüphesiz sen peygamberlerdensin.

İyi bir eğitim ve disipline sahip olan ordular, komutanlarına güvenir ve onun emirlerine aynen uyarlarsa başarı sağlarlar.

Talut ordusunu imtihan ediyor. Çok fazla susadıkları bir anda nehirle karşılaşan ordusuna bu nehirden su içmeme emri veriyor. İçenler kaybe­diyor, içmeyenler kazanıyor.

Helal yiyecekleri haram kılma hakkını Allah kimseye vermemiştir. Komutan veya Mürşitlerin yaptıkları haram kılmak değil, duruma göre geçici yasak koymaktır. Bakara 6ınci ayette Musa (a.s.) Tih sahrasında dünyanın fethi için eğittiği ordusunu bıldırcın eti ve kudret helvasıyla beslerken ordusu soğan, sarımsak, mercimek kabak istemişlerde Musa (a.s.) onlara kızmış.

Komutanın emrinde Allah’a isyan olmadığı sürece ona itaat edilecek­tir. Talût’un emrine uyanlar nehri geçip Calût’un ordusunu görünce bir kısmı “Bu gün bizim Calût ve ordusuna karşı gücümüz yetmez” demişler. Ama içlerinde hakiki iman sahipleri tarih içinde Allah’ın izniyle nice az toplulukların çok topluluklara galip geldiğini söylemişler. Kılınçlannı çekip harp düzeni aldıktan fîiîi duayı yaptıktan sonra Allah’dan sabır, sebat ve yardım istemişler. Davut, kafir komutan Calût’u öldürür, kafirler bozguna uğrar ve yer­yüzündeki fesad önlenir.

Günümüzde bir kısım insanlar kafirlerin askeri, siyasi, ekonomik ve silah gücüne bakarak “Bizim bunlara karşı duracak gücümüz yok” diyor­lar. “Kafirler uydularıyla heryerde hazırlar ve de herşeyi görmekteler ve duymaktalar. Silahlarıyla istedikleri hedefi en uzak yerden vururlar.” di­yerek insanımızın cesaretini kemiriyorlar.

Tarih bize göstermiştirki, Roma’nın zalim ordularını Müslüman eden Hz İsa’nın havarileridir. Calût’un ordusunu bir avuç müslüman mağlup et­miştir.

Azlık önemli değil. Önemli olan sabırlı, sebatlı, imanlı, kararlı, bilgi­li, ve cesaretli olmaktır.Bir avuçluk yoğurt yüz kiloluk sütün içine atılınca sütü bir gecede yoğurt yapar. Biz müslümanlar Rahmet peygamberinin rahmet ümmeti­yiz. Dünya insanının iman mayasıyız. Biz bozulmazsak bu maya tutar. Silah’ı tutan bilektir. Bileği yönlendiren yürektir. Yüreği etkileyecek Al­lah kelamıda bizim gönüllerimizde imandır. Yeter ki bu Allah kelamını kafirlerin yüreğine ulaştıralım.

Bu ayetler bize dûa yapmanın yolunuda öğretiyorlar. Kılıçlar çekilip harp düzeni aldıktan sonra Allah’dan yardım isteniyor. Korkudan kapıla­rı pencereleri kilitledikten sonra evin içinde “Ya Rabbi düşmanları kah­ret” diye dûa etmek, evlenmeden çocuk istemek gibi, Tarlaya tohum at­madan buğday istemek gibidir.

25inci ayet harplerin niçin yapılacağımda açıklar. Yeryüzünden fe­sadın bozgunculuğun kaldırılması için harp edilmelidir. Zulüm, işkence, fitne, dinden döndürme ve islam dinini engelleme faaliyetlerini ortadan kaldırmak için harbedilir.

Hac suresinin 40 ncı ayetinde eğer Mümin insanlar kafirleri engelle­memiş olsalardı Havraların, Sinagogların, Manastırların, Kiliselerin ve Mescidlerin yıkılıp yok olacağını haber verir Rabbimiz.[118]

(253) İşte bu peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. On­lardan bazısıyla Allah konuştu. Bazısımnda derecelerini yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya belgeler verdik, ve onu Ruhul- Kudüsle destek­ledik. Eğer Allah dileseydi o peygamberlerden sonrakiler kendilerine apaçık belgele’r geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ay­rılığa düştüler, kimi iman etti kimi kafir oldu. Allah dileseydi birbir­lerini öldürmezlerdi. Ancak Allah dilediğini yapar.

Peygamberleri kulları arasından seçen Allah’dır. Onları birbirine üs­tün kılanda odur. Bize düşen görev hiçbir ayırım yapmadan bütün pey­gamberlere iman etmektir. Bakara suresinin en son iki ayetinde her yatsı namazından sonra okuruz ve “Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız” deriz.

Mevlana Mesnevi’sinde peygamberler arasındaki üstünlükleri anlatır­ken “peygamberler aynı kaynakdan gelen sular gibidirler sular aynı ama kaplar değişik.

Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadise göre bir yahudi ile bir müslüman, Hz. Musa büyüktü, yok Hz. Muhammed büyüktü diye müna­kaşa çıkmış, durum efendimize bildirilince “Beni diğer peygamberlere üstün tutmayın” demiş. Bir rivayettede “Peygamberler arasında üstünlük yansı yapmayın” buyurmuş.[119]

İnsanlar arasındaki harpler, darplar peygamberlerin getirdiği Allah kelamında ihtilafa düşmelerindendir. Eğer insanlık harplere, zulümlere, işkencelere, terörlere son vermek isterlerse insanlığı İslam’la tanıştırmala­rı gerekir.[120]

(254) Ey iman edenler, alışverişin, dostluğun ve aracılığın fayda vermediği gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıkdan dağıtın. Kafir­ler zalimlerin ta kendisidir.

“Karnım tok sırtım pek” diyenler. Rüşvetle şahsi dostluklarla haksız­ken haklı çıkanlar. Aracılar eliyle köşe dönenler, bilinki kıyamet gününde alışveriş, makam, rüşvet, aracı dostlar size fayda vermeyecektir. O gün gelmeden aklınızı başınıza alın. Helalinden kazanın ve Allah’ın verdikle­rini Allah’ın kullarına dağıtın.

“Size nzık olarak verdiklerimizden infak edin” buyuruyor. Demekki sahip olduğumuz herşey Allah’ın bize verdiğidir. Hiç yokken meni olarak ana rahmine düştük. Orada ete kemiğe dönüştük. Dünyaya geldiğimizde hiç bir şeyimiz yoktu. Anneden süt verdi. Üzerimize elbise giydirdi. Mal mülk evlat verdi. Göz verdi gönül verdi.

Biz bu verilenlerden başkalarımda faydalandıracağız. Verilen ilmi Öğreteceğiz, verilen malı dağıtacağız. Allah bir insana kırk altın verdikten sonra “şu kırk altının birini zekat olarak şu fakire, yolcuya, borçluya, mü­cahide ver diyor. Ama insan cimrilik yapıyor. Malın şükrü onu Allah’ın kullarına zekat ve sadaka olarak vermektir. Yoksa cimrilik yapıp sonrada elinde teşbihle “çok şükür” diyenlerinki şükür değildir. Allah’ın nimetleri öyle çok ki dille onun şükrünü yerine getirmek mümkin değil. Şair:

“Dilde kudret nerden olsun ni”meti can şükrüne

Bin dilim olsa yetişmez bir dilim nan şükrüne”

yani bin tane dil bir dilim ekmeğin şükrünü yerine getiremez.

Bu dünyada yaptıklarımızın karşılığını bulacaksınız Ahirette. Hayırsa hayır. Serse şer bulacaksınız.

Yoksa evlatların çokluğu ekonomik gücünüz, yandaşlarınız size hiç­bir fayda vermeyecektir. Anne babanızın, evlad ve arkadaşınızın sizden kaçacağını haber verir Rabbimiz.[121]

Maymunu yavrusuyla beraber kazanın içine koymuşlar. Altından ateş yakmışlar. Kazan ısınınca maymun yavrusunu kucağına almış. Ate­şin şiddeti artınca ayaklarının birini kaldırıp ötekini koyuyor. Dayanılmaz hale gelince yavrusunu ayaklarının altına koyup üstüne çıkıyor. Herkesin can derdine düştüğü o günden sakının, nimetlerinizi paylaşmasını bilin.

” Kafirler zalimlerin ta kendisidir” Allah böyle buyurmuş. “Zalim­ler kafirlerin ta kendisidir” dememiş. Yoksa halimiz ne olurdu. Her kafir zalimdir. Ama her zalim kafir değildir. Kafirin zalim olduğu günümüzde apaçık görüyoruz. Amerikan dışişleri bakanı hangi geri kalmış ülkeyi zi­yaret etmişse hemen ikinci gün o ülkede iç harp başlıyor, veya komşula­rıyla silahlı çatışma başlıyor. Kan ve gözyaşı ortalığa akmaya başlayınca silah tacirleri oraya gönderiliyor ve ellerindeki ekmek paralarını alıp silah veriyorlar.

Kendi evladını imansız yetiştirerek elleriyle cehennem ateşine iteleyivererek insandan daha zalim kim olabilir?

Bu dünyada çocuğunu ateşe atıp yakan baba basında “canavar zalim baba” diye anılır. Mahkemelerde en şiddetli ceza verilir. Peki kafir, yav­rusunu cehhenneme hazırlarken zalim olmuyor mu?[122]

(255) O Allah’dır. O’ndan başka ilah (yaratan, yaşatan, yöneten) yoktur. O diridir. O Kayyum’dur. (Herşeyin varlığı O’nunladir) O’nu uyuklama ve uyku tutamaz. Göklerde ve yerdekiler O’nundur, O’nun izni olmadan şefaat edecek kimmiş? O, onların önlermdekini-de arkalarındakinide bilir. Onlar O’nun ilminden yalnız O’nun dile­diğinden başka hiçbirşeyi kavrayamazlar. O’nun kürsisi gökleri ve yeri Kuşatmıştır. Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.

“Ayetel kürsi” diye bilinen bu ayet Allah (c.c.)rn zat ve sıfatlarından bahsettiği için Kur’an ayetlerinin derece bakımından en büyüğüdür.[123]

Ayetel kürsiyi akşamleyin okuyana sabaha kadar şeytan yaklaşamaz.[124]

İsmi a’zamı içinde bulunduran bu mübarek Ayeti kerimeyi okuyan bir müslüman onyedi defa Allah’ı zikretmiş olur. Allah’a hamdolsun insa­nımızın çoğu bu Ayeti ezberinden okuyabilmekte ve her namazın arka­sında okumaktadır. Peki ne diyoruz bunu okurken.

Allah’dan başka yaratan, yaşatan, ve yönetenin olmadığını, O canlıla­ra can veren Allah’ın haydiri olduğunu, herşeyin varlığının ona bağımlı olduğunu, tabiat kanunlarım koyan ve o kanunlara göre yönetenin Kayyum olan Allah olduğunu söylüyoruz.

Varlığı kendindendir. Yarattıklarına muhtaç değildir. Yaratılan biz­ler, Yaratan Allah’ın havasına, suyuna, yiyeceklerine muhtacız. Ama o hiçbirşeye muhtaç değildir diyoruz.

Ibni Ebi Hatemin, İbni Abbas’tan yaptığı rivayete göre Allah (c.c.) Musa (s.a.v.)ya eline iki cam kavanoz almasını ve uyumadan ayakta dur­masını emreder. Musa (s.a.v.) emredileni yapar. Gecenin yarısında uyku basar. Gecenin sonuna doğru uyuklarken ellerindeki kavanozları birbirine çarpıp kırar. Allah (c.c)buyurur: “Eğer bende uyusaydım gökler ve yer düşer ve yok olurdu.

Biz uyurken kanımızı, canımızı, hücremizi, yıldızları, ayı güneşi birbirine çarpmadan hareket ettiren Allah (c.c.) uyumazda uyuklamazda.

Biz böyle inanınca duyduklarımıza, gördüklerimize, yediklerimize, içtiklerimize, sevdiklerimize ve sevmediklerimize dikkat ederiz ve onun emir ve yasaklan doğrultusunda hareket ederiz.

“Göktekiler ve yerdekiler Allah’a aittir” derken tapularımızın geçici olduğuna, bu topraklara bir zamanlar Konstantin sahipken Fatih’in gelip elinden aldığım, Fatih’ede kalmadığını, bizede kalmayacağını ve mülkün hakiki varisinin Allah olduğunu kabul eder ve O’nun mülkünde yine O’nun kanunlarının geçerli olması için çalışırız.

Allah’ın huzurunda yalnız Allah’ın izin verdiği kişilerin şefaat edebi­leceğine inanırız.

Enbiya suresinin 28’nci ayetinde Necm suresinin 26’ncı ayetinde Al­lah’ın dileyip razı olduğu kişilere şefaatin fayda vereceğini haber verir Rabbimiz.

Şefaatle ilgili hadisleri inkar edenler, farkına varmadan ayeti inkar durumuna düşmekteler. Bu kardeşlerimiz günümüzde bir kısım velilerin yahudi ayakkabıcıya bile şefaat edip cehennemde yanmasını engellemiş­tir diye velilere yaptıkları iftiraya tepki gösterenlerdir. Ama bir yanlışı reddetmek ikinci bir yanlışa sarılmakla olmaz.

Allah, insanların yaptıklarımda yapacaklarımda bilir, geçmişi gelece­ği bilir, dünyayı ve ahireti bilir. Herşeyimiz onun bilgisi içinde olduğuna göre kontrollü hareket etmeliyiz.

Bizim bilgilerimiz onun dilediği kadardır. Zatı ve sıfatları hakkında­ki bilgimiz Allah’ın bildirdiği kadardır. Cennet ve Cehennem hakkındaki bilgilerimizde O’nun bildirdiği kadardır. Keşiflerimiz dahi onun dilemesi doğru füsundadır.

“O’nun Kürsisi gökleri ve yeri kuşatmıştır” Kürsi Türkçe’de koltuk olarak terceme edilir. Koltuk otoriteyi temsil eder. Devlet başkanlığı kol­tuğuna oturmak demek ülkeyi yönetmeyi ele almak demektir. Ancak in­sanların koltuğu ve otoritesi ülkeden büyük değildir. Onun için insanlar koltuğu alıp atabilirler. Allah’ın kürsisi kainat’ı kuşatmıştır. Yaratılmışlar ona hiçbir zarar veremezler. Hakimiyetine mani olamazlar.

Gezip tozduğunuz her yerde Allah’ın hakimiyetini görmek ne saadet. Çiçekler O’nun izniyle açmış, böcekler onun emriyle uçmuş, kuşlar onun verdiği kanatlarla onun mülkünde uçmuş. Ve siz böyle bir mekanda Al­lah’ın verdiği ayaklarla yürüyor, O’nun verdiği gözlerle görüyorsunuz. Haydi bakalım böyle bir inancı taşırken nasıl Allah’a karşı geleceksiniz.

«Gökler ve yerdeküer ona aittir» Diye inanan insanın hatırına peki ama bunları nasıl tutar nasıl taşır dünya kurulalıdan beri güneşin ısı ve ışığını veren yakıtı nasıl yetiştirir? gibi sorular gelir. Rabbimiz, «Gökler ve yerin korunması Allah’a zorluk vermez ona ağır gelmez» buyuruyor.

Biz elimize bir kiloluk bir şey alsak öne doğru uzatsak bir saat tuta­mayız. Sayılarını bilemediğimiz yıldızlan yörüngesinde döndüren birbiri­ne çarptırmayan, bugüne kadar getiren Allah kıyamete kadarda götürür. O herşeyden yüce ve büyüktür.[125]

(256) Dinde zorlama yoktur. Gerçekten doğruluk ile sapıklık bir­birinden ayrılmıştır. Artık kim tağutu (Allah’dan başka kendisine boyun eğilen şahıs, kuruluş veya putları) inkar edip Allah’a iman ederse o, kopması olmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitici-dir, bilicidir.

Bu Ayeti Kerimenin “Dinde zorlama yoktur” bölümünü imansızlarla amelsizlerin hepsi bilir. Özellikle ateistler Kur’andan yalnız bu ayetin bu bölümüne inanırlar. Ayetel Kürsi de Rabbimizi zatı ve sıfatıyla tanıdıktan sonra hak ile batıl, iyi ile kötü apaçık çıktıktan sonra Tabancayı insanın kafasına daya­yarak iman etmeye zorlamayı yasaklar bu Ayeti kerime. Allah insanlara akıl fikir vermiş. Peygamber göndermiş, kitap indirmiş hak ile batılı belirtmiş. Bundan sonrası insanların hür iradeleri ile seçme işlemine kal­mıştır.

İman işi, sevme işi gibi gönül işidir. Gönül ülkesine kılıç, tabanca, atom bombası hakim olamaz. Bir insana kendinizi zorla sevdiremediğiniz gibi zorla imanda ettiremezsiniz. Mayın söker gibi kılıçla kafir gönlün­den ateistliği, gâvurluğu söküp atamazsınız.

Ancak Müslüman insan İslami devletin sınırlan içinde islamın bütün emir ve yasaklarına uyması için zorlanır. Görevini yerine getirmeyen ce­zalandırılır.

Müslüman bir insan “Dinde zorlama yok” ben namaz kılmam diye­mez. Askere giden adam: “Askere giderim ama eğitim yapmam” diyeme­diği gibi. “Ben bir ülkede yaşarım ama o ülkenin kanunlarına uymam ” diyemediği gibi. “Trafiğe çıkarım ama trafik kanunlarına uymam” derse cezasını kendi çektiği gibi Müslüman oldum ama emir ve yasaklara uy­mam diyen ve uymayan kişiyide islami devlet kanunlara uygun hale geti­rir.

Günümüzde batı hayranı bir kısım insanımız bu ayete dayanarak “Müslümanlar İslami kendi hallerinde, kendi devlet veya ailelerinde ya­şarlar. Başkalarına İsiamı zorlamazlar. Tarihdeki harpler hep savunma harbidir” derler. Madem savunma harbiydide Müslümanlar Kudüs’te, Azerbaycan’da, Bağdad’da, Kadisiye’de ne ararlardı?

‘ Alpaslan Malazgirtte ne arıyordu. Kanuni Sultan Süleyman Viyana-ya seyahat içinmi gitmişti. İspanya’da Endülüs devleti niçin kurulmuştu. Bakara suresinin 193 ncü ayetindeki “Fitne (dinden döndürme zülüm iş­kence) yok oluncaya kadar, dinin tamamı Allah için oluncaya kadar harbediniz” emri neyi ifade ediyor?

Peygamber Efendimizden rivayet edilen “İnsanlar, Aîlah’dan başka ilah (yaratan, yaşatan, ve yöneten) yoktur. Muhammed, Allah’ın rasulü-dür diye şahidlik yapıncaya kadar, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı verince­ye kadar onlarla harhetmekle emrolundum.” hadisini Buharinin K. İma­nından , Müslim’in K. İmanından, Ahmed b.Hanbelin Müsnedinden 2/345 îbni Mace’nin Mukaddimesinden çıkar tam azlar.

Batıya şirin görünmek isteyenler bilsinlerki batı o kişinin zatını he­def almaz. Dinini hedef alır. Dinide kitaplardakidir. Onun anlattığı değil.

Bu ayette belirtildiği gibi hak batıldan ayrılmıştır. Mü’minler Ayet-el- Kürside tanıtılan Allah’a iman ettikten sonra Allah’ın kullarının koy­duğu kurallara uymayı şirk kabul eder. Allah’ın kanunlarından başka ka­nun koyarak tağutîuk yapanlara küfreder. Yani yarınını göremeyen insan­ların Hanlığım reddeder.

Bu ayetten anladığımıza göre küfretmek -sövmek değil- inkar etmek her insanda var Mümin insan bunu tağutlara karşı kullanıyor. Kafir insan­da Allah’a karşı kullanıyor.

Tağutu inkar edip Allah’a iman eden sağlam bir kulpa sarılmışolur. Tağutlarla olan bağları çözülür veya konar. Allah’a bağlananın bağı kop­maz ve o bağ onu dünyada devlete ahiretle cennete ulaştırır.[126]

(257) Allah iman edenlerin dostudur. Onları (küfrün) karanlı­ğından imanın aydınlığına çıkarsr. Kafirlerin dostları ise Tağutlardir, Tağut onları aydmhkdan karanlığa çıkarır, tşte onlar ateşin ya­ranıdırlar ve onlar orada ebedidirler.

Müminlerin dostu Aîlah’dır. Allah’ın dostu olan müminlerde mümi­nin dostudur. Allah dostlarım dost edinen , Allah düşmanlarını düşman kabul eden kişi gerçekten velidir. Yoksa saman çöpü gibi su üstünde yü­rüyen, sinek gibi havada uçan, düşmanı görünce miskinler tekkesine ka­çanlar veli değildir.

Veli: Kur’an ve sünnete uygun yaşayan insandır. Onlar karanlıkların her çeşidinden aydınlığa çıkmış aydın insanlardır.

Ayeti kerimede nur’u tekil sığasıyla, “zulümatı” karanlıkları çoğul sığasıyla bildirmiş. Demekki doğru tektir. Yanlış çoktur. İnsan İslâmın doğru yolundan bir çıktımı her tarafa giden yol yanlış yöne götürür.

İslâmın doğrularına inanmayan insan sayısınca yanlışlık vardır. İşte …..iz ler bu yanlışlıkların sonucudur.

Işığın hızt saniyede üçyüzbin kilometredir, diye bize öğrettilerde ka­ranlığın hızım öğretmediler. Karanlığın hızıda ışık hızı kadardır. Işığın çekildiği yere anında aynı hızda karanlık bastırır. Müslümanların çekildi­ği alanlara anında imansızlar bastırır.

Günümüzde yaşayan ateist, kominist, feminist, anarşist insanlara küfretmeye hakkımız yok. Bizim boş bıraktığımız meydanları onlar ka­rartarak doldurdular. Evinizde veya bir salonda otururken elektir iğinizin şartelini kapatıveren insana sabaha kadar’ sövseniz elektriğiniz yanmaz. Hiç küfretmeden kalkıp şartele basacaksınız. Engel olmak isteyen olursa engeli gidereceksiniz.

O engel olan kafirlerde yalnız değil onların dostlanda Tağuttur. Ayette “Müminlerin dostu Allah” derken “dost” kelimesini tekil sığasıy­la kafirlerinkini çoğul sığasıyla “dostları tağuttur” buyurmuş. Kafirlerin dostlukları çıkarlarıyla orantılı olduğundan dostlanda sürekli değişir. El­bise değiştirir gibi lider değiştiren adamları tanıyoruz biz.

Aydınlıkla karanlık aynı anda yaşayamayacağı gibi küfür sistemiyle İslam nizamı aynı anda uygulamaya konamaz. Kafirlerin gücünün büyük­lüğünü görerek “biz müslümanlar kafirlerin küfrüne karşı bir şey yapamayız” diyenler bilsinlerki kocaman bir salonun karanlığını küçücük bir ampulün ışığı kaçırmaktadır.[127]

(258) Allah’ın kendisine mülk verdiği devlet verdiği kişinin Rab-bi konusunda îbrahimle nasıl çekiştiğini görmüş gibi bilmedin mi? hani İbrahim “benim Rabbim hem diriltir hem öldürür” demişti. (Bunun üzerine ) ibrahim “şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor. Sende batıdan getir” deyince o kafir şaşırıp kaldı. Allah zalim toplu­lukları başarıya ulaştırmaz.

Yani İbrahim aleyhisselamın karşısında o zamanın devlet başkanı Nemrut var. O Nemrut’a ki o mülkü veren O. Yani yeryüzünü yaratan O. Mülkü veren O olduğuna göre o mülkün üzerinde Rabbimİn varlığını in-kar eden ve bu konuda îbrahimle mücadele eden adamı görmedinmi di­yor. İbrahim demiştiki:

“Benim rabbim dirilten ve öldürendir” hem diriltir hemde öldürür, o devlet başkamda dediki Bende diriltirim bende öldürürüm diyor. Nasıl diriltir diye kendine sormuşlar demişki iki tane idamlık adamın birini ke­serim öldürürüm, birinide serbest bırakırım nasılsa ölecekti serbest bı­rakmak suretiyle bende onu diriltirim diye açıklamış. Tefsirlerin ifade et­tiğine göre böyle demiş yani bende diriltirim bende öldürürüm diyor ama tabiki o günden bugüne kadar insan oğlunun teknik ilmindede tıp ilmin-dede ileri gitmesine rağmen diriltme ve Öldürme işlemini yapamamıştır. Efendim kurşunu çekti öldürdü o sebep oldu diyor. O ölüme sebep oldu ama ölümü yaratan Allah’tır. Tıpkı onu yaratan Allah olduğu gibi. Efen­dim anne ile babanın bir araya gelmesinden oldu peki ama Anne ve baba­yı yaratan Allah’dır İbrahim dediki “Allah hergün sabahleyin güneşi do­ğudan getirendir. Mademki Rablık iddiasında bulunuyorsun haydi sende bu sabah güneşi batıdan getir” dedi.

O Allah’ı inkar eden kişi bu soru karşısında dehşetle, gözleri belere kaldı. Allah zalim toplumlara hidayet vermez diyor yani hidayete ermesi için evvela zulmünü bırakması yaptıklarına pişman olması gerekir. Bunlan yaparsa Allah c.c. onlarada dilediğinde hidayet verir, bazı şeylere alıştığımız için hani alışık olduklarımızın pek değeri yoktur bizim gözü­müzde. Yani güneşin hergün sabah doğudan doğması ve batıdan batması hergün gördüğümüz için pek önemli değil . Tablosu 5 milyon dolar 10 milyon dolar 100 milyon dolara satılmış ressamlar var. Ama adam kendi­si pek yararlanamamış bu tablolardan. Sağlığında gerçekten güzel şeyler yapmış ama tam çıldırmış, kulağını kesmiş adam. Demiş ki “Yahu bunun aslı gibi yapamıyorum” Aslına uygun yapamıyorum demiş ve canlı re­sim yapmayı bırakmış. Çünkü ” Bir elin binlerce hareketini ben ancak donduruyorum diyor” onun için vazgeçtim diyor. Dünyaca ünlü bir hey­keltıraş, bıraktım o işi diyor. ” dondurma işidir ressamlık, bende o işi bırakıverdim.” diyor. Ve o adam müslümanda değil.

Allah (c.c.) bir güneşi yaratıveriyor. Binlerce yiyeceğimize, giyece­ğimize, içeceğimize ve havamıza binlerce faydasını vererek, böyle renk­ler vurarak, göz görmeden fırçalar vurarak, göz görmeden fırçalarını vu­rarak göz görmeden koku ve renk tat vererek bırakıp gidiyor. Ona dikkat çekiyor “Mademki sende rablık iddiasında bulunuyorsun, Allah (c.c.) bu­nu doğudan doğduruyor batıdan batırıyor. Sende bunu tersine çevir o za­man” diyor “gözleri dehşetle şaşkınlık içerisinde beleriverdi” diyor, İki üç sene Önce bu Ateistlik modası gazetelerde gündemde iken o günün Ateistlerinden bir tanesi diyor ki “Allah’a inandırmak isteyenler gelsinler tartışalım. Yalnız ayı kim yarattı güneşi kim yarattı demesinler” diyor. Yani bunlara karnımız tok der gibi bir ifade kullanıyor biz yine onu diye­ceğiz. Çünki en çok yararlandığımız Allah’ın yararlandırdığı nimetlerden ve herkesin gördüğü nimetler bunlar kör bile eli ile görüyor, güneşi eli ile görüyor, ısısını görüyor yani herkesin varlığını inkar edemediği bir şey. “Ama hocam yarasalar inkar ediyor.” Onlarda inkar etmiyor. Yarasalar­da güneş geldimi karanlık inlerine saklanıyor. Bu Ateistin dediği gibi aman bana güneşten bahsetme, bana aydan bahsetme diyor adam. Allah c.c. İbrahim aleyhisselamı bir örnek olarak verdi ve İkinci bir örnek veri­yor.[128]

(259) Yahut altı üstüne geîmiş bir şehre uğrayan kimse gibisini (görmedinmi)? O:”Allah burayı öldükten sonra nasıl diriltecek?” demiş. Allah’da onu yüz yi! ölü bıraktı sonra diriltti, “ne kadar kal­dın?” dedi» oda:”birgün yahut bir günden az kaldım” dedi. Allah ona “Hayır yüz yıî kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozul­mamış. Eşeğine bak. (Bu yaptıklarımız) seni insanlara ibret kılma­mız içindir. Kemiklere bak, nasıl bir araya getiriyoruz, sonra onlara et giydiriyoruz?” O (Eşeğin dirilmesi ve yiyeceklerin bozulmaması) kendisine apaçık belli olunca, “Ben biliyorum ki şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.” dedi.

Bu Ayetikerime 3-4 ay içerisinde yine bir dergide gündeme getirildi. Bu Âyeti kerimede isim vermiyor ama tefsirlerde Üzeyir diyorlar, Üzeyir’de peygambermidir değilmidir diye ihtilaf edilmiş. Ama salih bir zat olduğu bellide peygamberini değilmi konusunda ihtilaf vardır. Üzeyir Lokman Zülkarneyn ihtilaflıdır deniyor. Üzeyri yahudiler peygamber olarak kabul ederler bizde salih bir zat olarak kabul ediyoruz. Ama pey­gamberliği konusunda açık bir ayet olmadığından biz peygamberdir diye­miyoruz. Peygamber efendimizde peygamberdir dememiş. Fakat yahudi­ler diyorlarki “Üzeyir Allah’ın oğludur” diyor onların Üzeyir hakkındaki kanaatleri Allah’ın oğiu olduğu konusundadır. Nerden kaynaklanıyor? Üzeyir bîr şehre uğradı baktıki o şehrin altı üstüne gelmiş yıkılmış, tefsir-cilerin ifadesine göre Buhtunnasır denen adam o kudüs şehrini yerle bir etmiş yani “yahudi ırkından tek adam bırakmayacağım “demiş ve tahribat yapmış. O şehirde diyorlar yani kudüsün tahribi konusudur diyorlar. Ora­ya gelmiş bakmışki tavanlar tabana inmiş demişki: “Allah bunları öl­dükten sonra nasıl diriltecek” Allah onu yüz sene öldürüverdi. Orada öl­dürdü, yüz sene orada kaldı sonra tekrar diriltti yeryüzünde diriltti, Ahirette değil “ne kadar kaldın” dedi yani burada ne kadar kaldın ? “Bir gün veya bir günün yansı kadar” yani kısa bir zaman kaldım burda diyor, “sen burada yüz sene kaldın. Bak yiyeceğine ve içeceğine hiç tadını bozmadı yiyecek ve içecek aynen duruyor.” tefsirlerde diyorki üzümü vardı yanında ona bak insanlara bir ayet kılmak için yaptım bunu. Şu kemikle­re bak derken ölmüş kemikleri gördü. Biz onu nasıl tekrar bir araya getireceğiz ve ona nasıl eti giydireceğiz gör. Bütün bunları görünce dediki: “ben iyi biliyorumki Allah her şeye kadirdir”

İmam Malik’e sormuşlar, Allah’ın varlığına delil getir. Demişki: “val­lahi ben yumurtayı hiç görmeseydim biri bana yumurtayı gösterseydi ba­kardım, mermer gibi bir şey. Bu mermerin içinden canlı çıkacak deseydi inanmazdım. Ama görüyoruzki hakikaten yumurtanın içerisinden bir civ­civ 20 gün sonra çıkıveriyor.” İmam Şafii hazretlerine sormuşlar demişki: “Dut yaprağım ipek böceği yiyor ipek oluyor, bir başkası yiyor süt olu­yor, bir başkası yiyor et oluyor. Biz hep bunları gözümüzün Önünde gö­rüp duyduğumuzdan dolayıdır ki bize basit gibi geliyor. Aslında bunların hepsi bir mucize. Bir çekirdek bir toprağa düşüyor, güz mevsiminde bü­tün çekirdekler toprağa düşüyor ve ağaçların yapraklarından kefene sarı­lıyor ve onun üzerinede toprak örter gibi kar bembeyaz üzerine kefen gi­bi seriliveriyör. Bir kısmının nasibinde hemen bahar mevsiminde diril­mek vardır. Bir kısımda110 sene kalır, 20 sene kalır, 30 sene kalır. 30 se­ne sonra münbit bir toprağa düşer veya sıcağını toprağın her şeyini belirli ortamı bulunca yeniden diriliveriyor. Yani toprakta otuz sene kaldıktan sonra dirilen çekirdekler veya bir yârde depolanıp uzun müddet bekletil­dikten sonra tekrar dirilen çekirdekleri görüp dururken biz bütün bunları yaratan Allah (c.c.) olduğunu bilip iman ederken, bize böyle bir olayida mucize kabulünden Allah (c.c.) haber vermişse aynı ile iman ediyoruz. Birde bu haberin tıp sahasında gelişmelere yardımı olacağını iddia ediyoruz.Hani Nemi süresindeki Süleyman a.s.’ın yanındaki ona inanmış bir. insanın Belkıs’ın oturduğu koltuğunun Belkıs’la beraber Yemenden bir göz açıp kapayıncaya kadar getirdiğini haber veriyor. Göz açıp kapayın­caya kadar günümüzde teknoloji biraz ilerledi. Daha o seviyede değil. Yemenden buraya 3 saatte getiremezde 6 saatte getirir. Biraz daha sürat­lendirir 3 saatte getirir, biraz daha süratlendirir ilerde dahada ileriye götü­rebilir ve bir günde insanları ışınlama yoluyla istediği yere gönderirlerini oda olurmu olur. O zaman işte göz açıp kapayıncaya kadar getirme faali­yeti gerçekleşince bu Ayet bu çalışmaya öncülük etmiş oluyor.[129]

(260) Hani ibrahim: “Ey Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin banada göster” demiştide Allah: “inanmıyormusun” demişti. (Bunun üzeri­ne) ibrahim “Evet inandım ancak kalbimin tatmin olması için (isti­yorum)” demişti. AHah’da: “Dört kuş al onları kendine alıştır. Sonra onlardan her dağa bir parça koy, sonrada onları çağır. Onlar sana koşarak gelirler. Bilki şüphesiz Allah güçlüdür hakimdir.

Hani bir gün İbrahim demiştiki: Yarabbi Ölüleri nasıl diriltiyorsun bana bir göster dedi İbrahim (a.s.) İbrahim, yoksa inanmıyormusun dedi Allah (c.c.) inanıyorum yarabbi kalbimde mutmain olsun diyor. Hani eski tabirle, Oğlum askerden geldi demişler biri seviniyor ama birde gözünle gör, Oğlum askerden geldi demek ilmel yakın bilgi yani bilgi olarak edi­niyorsun bunu, ama gözümüzle görünce aynel yakın gözünüzle görüyor­sunuz bunu. İbrahim (a.s.) da diyorki: Yarabbi bilgi olarak biliyorum her-şeyi yaratan sensin ölüleri diriltecek olanda sensinde birde şu gözlerimle göreyim daha mutmain olayım diyor. Allah (c.c.) dediki 4 tane kuş a) onlan kendine alış tır. İbrahim (a.s.)’ın bunu yaptığını ölü kuşlarında kanat çırparak İbrahim (a.s.)’ın huzuruna geldiğini tefsirlerimizde haber veri­yor. Bu Ayetikerimede açık ama tefsirler bu olayı İbrahim (a.s.)’ın tatbik ettiğini söylüyorlar. Hani yumurtanın içerisinden kuşun çıktığını kuştan yumurtanın çıktığını gözlerimizle görüp duruyoruz. Meniden insanın meydana geldiğini insandan meninin meydana geldiğini gözlerimizle gö­rüp duruyoruz. Öyle olunca Allah’ın nasıl dirilttiğini nasıl öldürdüğünü gözlerimizle gösteriyor ve bizim kalbimizde İbrahim aleyhi s selam’ın kal­bi gibi mutmain oluyor.[130]

(261) Allah yolunda mallarım harcayanların hali, yedi başak bi­tiren, her başağında yüz dane olan bir tek tohuma benzer. Allah dile­diğine katkat verir. Allah vasi (lutfu ihsanı bol) dur. Herşeyi bilen­dir.

Allah (c.c.) öldürmeninde diriltmeninde Allah’a ait olduğunu İbrahim (a.s.)’m Nemrutla olan mücadelesinde örnek verdi. Üzeyir (a.s.)’ı ölüp sonra diriltmesinden haber veriyor. İbrahim (a.s.)’m kuşları öldürüp tek­rar diriltmesinden haber verdikten sonra Allah yolunda Allah için mal dağıtmaya geçiyoruz. Allah yolunda malını infak edenlerin durumu toprağa düşen bir tane gibidir. O daneden yedi tane başak çıkar. Her başakta da yüz dane vardır, yani bir dane toprağa düşüyor ve Allah (c.c.) oradan 700 dane çıkarıyor. Şimdi bizi yardıma teşvik ediyor, “din için mallarınızla çanlarınızla cihat ediniz” diyor, mahallenizdeki fakirlerle, yetimlerle, yol­da kalmışlarla, borçlularla ilgileniniz ve onlara mallarınızdan infak ediniz diyor. Ama bunun yanında birde ölümün ve dirilmenin nasıl olacağını misallendirmiş oluyor bir tane toprağa düştümü Ölüyor aslında sonrada çürüme meydana geliyor ama o bahar gelince diriliyor. Bu “bir ölürüz bin diriliriz” sözü varya bir tane toprakta ölüyor 700 tane buğday danesine dönüşüyor Allah yolunda ölen bir kişi de bin tanesinin müsiüman olması­na sebep olabilir.” Buruc” suresinin tefsirinde iman etmiş bir çocuğun o zamanın za­lim devlet başkanı tarafından halkın huzurunda öldürüldüğünü haber veriyor efendimiz. O çocuk Öldürülür, fakat onu seyreden bu şehrin halkı inkarcı iken bu çocuğun Rabbine bizde iman ettik diyorlar iman ediyor­lar. Biri ölüyor ama binlerce ihsan diriliveriyor. Bir verirseniz Allah 700 katma kadar ve daha fazlasını vereceğini ifade ederken, sadakaya teşvik ederken ölmeninde dirilmeninde Allah katında olduğunu Ahirette insan­ların dirileceğini tıpkı toprağa atılan tanenin çürüyüp ölünce dirildiği gibi insanlarda toprakta çürüdükten sonra dirileceğini işaret etmiş oluyor. 700 katıdır verdiğiniz iyiliklerin karşılığı. Dilediğine Allah kat katta yapar bir kere bir iyilik yaparsanız 700 katı var ama dilerse daha fazlasınıda verir Allah herşeyi bilendir her şeyi ilmiyle kudretiyle kuşa’tandır.[131]

(262) Allah yolunda mallarını harcayıp sonra harcadıklarını ba­şa kakmayan ve eziyet etmeyenler Rableri katında ecirleri (karşılığı) vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzunda olmayacaklardır.

Adamın biri bir delikanlının birine ayakkabı alıvermiş, hergün böyle yanından geçerken çocuk oynuyormuş, yavrucuğum, ayakkabın eskir hoplama, kuzum oynama dermiş. Bu sözler beraber olduğu arkadaşının kanına dokunmuş. Bir gün kızmış ve demişki çıkar ulan şunun ayakkabı­sını” çıkarttırmış. Götürmüş çocuğa bir ayakkabı alıvermiş, ikinci gün yi­ne o iki adam beraber gidiyorlarmış. Çocuk yine oynuyor çocuğa diyormuşki oyna ulan oyna ben bunun gibi değilim demiş, ikiside başa kakıyor aslında. Hani iki arkadaş gidiyormuş, birinin şemsiyesi var birinin yok. Şemsiyeyi aldığımız ne iyi oldu ıslanmadık değil mi? ıslanmadık demiş. Biraz sonra ya bak elbisende yepyeni imiş. Allah korusun ya şemsiye ol­masaydı ne olurdu halimiz? Bir kaç defa daha tekrarlayınca, Galata köp­rüsünün oraya gelince kendisini denize atmış, çıktıktan sonra “şemsiye olmasaydı böyle olurduk demiş.” Allah için yaptıklarını başa kakmâyanlar ve yaptıklarından dolayı karşı tarafa eza vermiyen insanlar incitmeyen insanların mükafatı Rabbimiz katmdadır.

Gönül telini böyle rahatsız etmiyeceksiniz eğer bunu yaparsanız onun mükafatı ise rabbim katındadır, 700 kattır başka yok demiyor onun mükafatı Rabbim katındadır. Onlar için korku yoktur iki dünyada üzüntü­de yoktur. Pertev Paşa da güzel ifade etmiş

Ne şemmet bülbülün verdin nede hardan incin

Ne gayrın yarına meylet ne sen ağyardan incin

Ne sen bir kimseden ah al, ne ahu zardan incin

Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin.

Sadaka veripte arkasından dikende sunmayacağız. Dikensiz gül gibi vereceğiz dikensiz gül gibi incitme diyor. Kimseden incinmeyelim ve kimseyi de incitmeyelim diyor. Hiç bir şekilde insanları incitmememizi istiyor.[132]

(263) Güzel bir söz ve bağışlama, ardından eza gelen sadakadan hayırlıdır. Allah Gani (kimseye muhtaç dcğil)dir. Halim (kullarına yumuşak davranan) dır.

İyi bir söz, tatlı bal gibi bir söz ve insanlar hakkında güzel muamele ve onların ayıplarını Örtme hareketi, arkasından incitilen sadakadan daha hayırlıdır. Hani adama iyilik yapıyorsunuz ondan sonra akıl vermeye çalışıyorsunuz, yönlendirmeye çalışıyorsunuz “oğlum bu elbiseyi bayram­larda giysen olmazmı kuzum” diyorsunuz. Bunu deme hakkınız yok ver­diniz iş bitti. Sonra karşılıksız vermiyorsunuz. Hani size sorayım, Eczahaneye gittiğinizde ilaç alıyorsunuz para Ödüyorsunz. Sonra eczacıyı gördüğünüzde ne oldu o verdiğim para, onu iyi yiyebildin mi, çoluğuna çocuğuna et alabildin mi dermişiniz? demesziniz. Niye? adam paranı aldı” ilacını verdi. Birbirinize minnet etme, başa kakma hak ve selahiyetiniz yok. Sadakada öyledir. Peygamber efendimize biri gelmiş, «Ya Rasulellah kalbimin katılığından şikayetçiyim» demiş. Efendimizde «Yetimin başını okşa, Fakirin karnım doyur» demiş.[133] Peki bunu yapınca ne olur? Katı kalplilikten kurtulur yani para veriyor kal­bini tedavi ediyor adam. Hani batıda ve bizde bir kısım çocuk doğurama­yan kadınlar, artistler köpek besliyor, ayı besliyor, yılan besliyor. Mecbur bunu beslemeye, çünki bir sevginin bir yere akması gerekiyor.

Bir adam var ama iyilik yapacak gücü yok, ama gül gibi yüz bal gibi sözü var. Bu gül gibi yüzü bal gibi sözü olan adam iyilik yapıpta arkasın­dan başına kakan adamdan hayırlıdır diyor Allah (c.c.) bu Ayeti