Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

18 – Kehf Suresi | Tefsir’ul Munir

18 – Kehf Suresi | Tefsir’ul Munir

Kehf Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Yüce Allah’a Hamd Etmenin Keyfiyeti Ve Kuran-I Kerimin Fonksiyonları

1- Hamd Kitab’ı kuluna onda hiçbir eğrilik koymaksızın indiren Allah’adır.

2-3- Dosdoğru bir kitaptır o. Kendi katından şiddetli bir baskını haber ver­mek ve salih amel işleyen müminlere onlar için-içinde temelli kalacakları-güzel bir mükâfat olduğunu müjdele­mek için.

4- Ve: “Allah çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için.

5- Ne onların ne de babalarının buna dair bir bilgileri vardır. O ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür! Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.

6- Demek bu söze inanmazlarsa onların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin?

7- Yeryüzündeki şeyleri ona bir ziynet kıldık. Onlardan hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye.

8- Şüphesiz ki biz yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getireceğiz.

Açıklaması

“Hamd… Allah’adır.” Yüce Allah Kitab’ını, Rasül-i Ekremine (s.a.) indir­diğinden dolayı kendi zatına hamd etmekte, kendini övmektedir. Çünkü o kitap sayesinde insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır. Zira O, onu onda eğrilik ve sapmanın söz konusu olmadığı dosdoğru bir kitap kılmıştır. Yüce Allah’ın: “Onda hiçbir eğrilik koymaksızın.” buyruğunun anlamı, onda herhangi bir eğrilik, bir sapma koymayıp aksine dosdoğru ve mutedil kılmıştır demektir.

Hamd’in anlamı ise Yüce Allah’ın güzel fiillerine karşılık, güzel övgülerde bulunup bu fiillerine şükretmektedir. Esasen Yüce Allah her halde hamde lâyıktır. O kimi zaman surenin başlarında sonlarında kendisine hamdetmektedir ki, ihsan etmiş olduğu üstün ve değerli nimetlerine karşılık müminler ne şekilde hamdedeceklerini öğrensinler. Onun kullarına ihsan ettiği nimetlerin en önemlisi ise İslâm nimeti ve kulu Muhammed (s.a)’e indirmiş olduğu, insan­ların kurtuluşlarını sağlayacak olan Kitab-ı Kerim’idir.

“Dosdoğru bir kitaptır o…” Eğrilik olmadığını belirttikten sonra Kur’an-ı Kerim’in dosdoğru oluşunun da zikredilmesinin sebebi, bu hususu pekiştirmektir. Çünkü nice dosdoğru olan ve doğru olduğuna tanıklık edilen şey vardır ki, dikkatle tetkik edilip denendiği takdirde, asgarî miktarda da olsa eğrilikten kurtulamaz. Bir görüşe göre de bunun manası “sair kitaplar üzerinde doğrultucu” ve onları tasdik edici demektir. Bir diğer açıklamaya göre ise kulların maslahatlarını sağlayan ve kaçınılmaz olan hükümleri, onlara bildiren demektir..

“Şiddetli bir baskını haber vermek…” Yani Kitabı inkâr edenleri dünyada acilen gelip çatacak bir ceza ve intikam ile, ahirette ise bilahare gelecek olan cehennem ateşi ile korkutup uyarmak üzere. Ayette geçen “Kendi katından” ibaresinin anlamı ise Yüce Allah’tan sâdır olan bir azap demektir.

“Salih amel işleyen müminlere…müjdelemek için.” Bu Kur’ân imanlarını salih amel ile destekleyenleri Allah nezdinde kendileri için güzel bir sevap olduğunu belirterek müjdelesin diye, inmiştir. Bu güzel ecir ise iyi ve takva sahibi olanların yurdu olan cennettir. Hayırlı ve ihsan ediciler için ebedîlik yurdu olan cennettir. O halde güzel ecir cennet demektir.

“İçinde temelli kalacaklardır.” Yani onlar Allah nezdindeki sevapları olan ?bedî cennette karar bulacak, orada daimi olarak kalacaklardır.

“Ve Allah çocuk edindi diyenleri de uyarmak için.” Yani Allah’ın çocuğu olduğunu iddia eden kâfirleri de sakındırmak için. Bunlar ise, “Bizler Allah’ın kızları olan meleklere ibadet ediyoruz” diyen Arap müşrikleri ile Üzeyr’i Allah’ın oğlu kabul eden Yahudiler ve “Mesih Allah’ın oğludur” diyen Hristiyanlardır.

Daha önce kâfirlere yönelik olarak geçmiş bulunan genel uyarı ve korkut­manın kapsamına girmekle birlikte, özellikle bunların söz konusu sdilmelerinin sebebi, küfrün ve masiyetin en çirkin türünün Yüce Allah’a çocuk isnad etmek olduğunu ifade etmektir.

“Ne onların ne de babalarının buna dair bir bilgileri vardır.” Yani onların da geçmişlerinin de, uydurdukları bu söze dair sağlam bir bilgileri yoktur. Allah’ın çocuk edindiğine yahut babası olduğuna dair hiçbir bilgileri yoktur. Bu aşırı cehaletlerinden ve atalarını taklit etmelerinden ve şeytanın bu işi onlara güzel göstermesinden ötürü söylenmiş bir sözdür. Bir şeye dair bilgi sahibi olmamak ise ya ona dair bilgiye ulaştıran yolu bilmemekten yahut da bizatihi onun bilinmesine imkân olmadığından yani bilinmeye elverişli olmadığından kaynaklanmaktadır.

“O ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür!” Yani onların söyledikleri, ağızlarından çıkarma cesaretini gösterdikleri o küfür sözü, oldukça mesuliyeti büyük bir sözdür. Bu sözün kendi sözleri dışında da hiçbir dayanağı yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah: “Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.” buyurmak­tadır. Yani onlar ancak yalan ve iftira olan bir sözü, asla gerçeği olmayan bir sözü söylemektedirler.

Daha sonra Yüce Allah imanı terkedip ondan uzak durdukları için müşriklere üzülmesi dolayısıyla rasûlünü (salat ve selam ona) şu buyruklarıyla teselli edip gönlünü almaktadır:

“Demek bu sözlere inanmazlarsa onların ardından üzülerek neredeyse ken­dini mahvedeceksin…” Yani onlar bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmiyorlar diye onlar için üzülerek ve kederlenerek neredeyse kendini öldürecek, ölüme sürükleyeceksin. Esef ve keder ile nefsini helak etme, onlar için üzülerek, kızarak, sabırsızlanarak kendini öldürme. Aksine onlara Allah’ın risâletini tebliğ et. Hidâyet bulan kendisi için hidâyet bulmuş olur, sapıtan da kendi aleyhine sapıtmış olur. Onların seni bırakıp yüz çevirmelerine üzülme!

Bu ayet-i kerimenin benzerlerinden bazıları şunlardır “O halde senin nef­sin onlara karşı hasretlere gitmesin.” (Fatır, 35/8); “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin.” (Şuara, 26/12); “Onlar için üzülme. Onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme.” (Nahl, 16/127).

Daha sonra Yüce Allah dünyayı fâni ve gelip geçici bir yurt olarak kıldığını, bir sınav yeri olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzündeki şeyleri ona bir ziynet kıldık…” Yani bizler yeryüzünde bulunan insan, hayvan, bitki, maden, ev gibi göz kamaştırıcı ve çekici şeyleri dünya ve insanlar için gelip geçici bir süs kıldık ki, onlarla insanları sınayalım. Böylelik­le iyilik yapanın ameli de fesat yapanın ameli de ortaya çıksın. Biz de iyilik yapana sevap ile, kötülük yapana da ceza ile karşılık verelim. Amelin iyi ve güzel olması dünyaya rağbet etmemek, ona aldanışı terketmek, dünyayı ahiret için bir köprü olarak değerlendirmektir. Müslim, Ebu Said el-Hudrî’den rivayetine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki dünya tatlıdır (gözalıcı), yeşildir. Ve şüphesiz Allah sizi orada halifelik makamına getirmemiştir; sizin nasıl akıl ettiğinize bakmaktadır.”

Daha sonra Yüce Allah kâfirlerden yüz çevirme emrinin sebebini söz konusu ederek, şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki biz yeryüzünde olanları kup­kuru bir toprak haline getireceğiz.” Yani şüphesiz bizler yeryüzünü ve orada bulunan her şeyi süslü halinden sonra harabeye çevireceğiz, neticede orası yıkılıp gidecektir. Ayette geçen “Kupkuru bir toprak” ibaresi şu demektir: Biz orayı yeşillikli, otlak bir yer halinde iken hiçbir bitkinin bulunmadığı, kendisin­den faydalanmanın söz konusu olamayacağı boş bir arazi haline getireceğiz. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Orayı dümdüz edecektir. Sen oralarda ne bir alçaklık ne de yükseklik görebileceksin.” (Tâ-Hâ, 20/107).

Ayet-i kerimeden maksat ise, “Sen üzülme, biz onları helak edecek, onları yok edeceğiz” diyerek Rasulullah (s.a.)’ı teselli etmektir. [1]

Ashab-ı Kehf Kıssası

9- Yoksa sen Ashab-ı Kehfi ve Rakîm ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi san­dın?

10- Hani o yiğitler mağaraya sığınmış­lardı da: “Rabbimiz, bize katından rah­met ver, işlerimizde doğruluk ver!” de­mişlerdi.

11- Bunun üzerine biz de sayılı yıllar boyunca mağarada onların kulaklarına perde vurduk.

12- Sonra iki gruptan hangisinin bekle­dikleri süreyi daha iyi hesaplamış oldu­ğunu belirtmek için onları uyandırdık.

13- Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatıyoruz. Doğrusu onlar Rab-lerine inanmış genç yiğitlerdi. Biz de onların hidâyetini artırmıştık.

14- Kalkıp da: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasını ilâh diye asla çağırmayız. Yoksa andol-sun ki batıl söz söylemiş oluruz.” dedik­leri zaman kalplerini pekiştirmiştik.

15- “Şu bizim kavmimiz, onu bırakıp başka ilâhlar edindiler. Bunlara dair apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?”

16- “Madem ki siz onlardan ve Allah’tan başka tapmakta olduklarından ayrıldı­nız, o halde mağaraya çekilin ki, Rabbi-niz size rahmetinden genişlik versin, işinizde kolaylık göstersin.”

17- Güneşin doğduğu zaman mağarala­rının sağ tarafına yöneldiğini, battığı zaman da sol taraftan yanlarından ka­yıp gittiğini görürsün. Kendileri de ma-

idiler. Bu Allah’ın ayetlerindendir. Allah kimi hidâyete erdirirse o, doğru yo­la ermiştir, kimi de saptıracak olursa artık onu doğru yola erdirecek bir yar­dımcı bulamazsın.

18- Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri de kol­larını eşiğe uzatmıştı. Onları görsen on­lardan geri dönüp kaçardın ve için on­lardan dolayı korkuyla dolardı.

19- İşte böyle. Biribirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya günün bir kısmı” dediler. “Ne kadar kal­dığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi birinizi şu gümüş parayla şehre gönde­rin de yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan size bir rızık alıp getir­sin. Orada dikkatli davransın da sakın sizi kimseye duyurmasın.” dediler.

20- “Çünkü onların sizden haberleri ola­cak olursa sizi ya taşla öldürürler veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde ise ebediyyen iflah olmazsınız.”

21- Böylece onların bulunmalarını sağ­ladık ki Allah’ın vaadinin gerçek oldu­ğunu, kıyametin muhakkak kopacağını ve onda şüphe edilmeyeceğini bilsinler. Nitekim bunlar kendi aralarında durumları hakkında çekişip duruyor­lardı. “Onların üzerlerinde bir bina ku­run.” diyorlardı. Rableri onları çok iyi bilir. Onların işlerine galip gelenler ise “Onların üzerlerinde mutlaka bir mes­cit yapacağız.” dediler.

22- “Onlar üçtür dördüncüleri köpekle­ridir” diyecekler. “Beştir, altıncıları kö­pekleridir.” diyecekler. Bu gayba taş at­maktır. “Yedidir, sekizincileri köpekle­ridir.” diyeceklerdir. De ki: “Onların sa­yısını en iyi bilen Rabbim’dir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.” Bu yüzden onlar hakkında zahir olandan başkasıyla tartışma ve bunlardan kims­eye onlara dair bir şey sorma!

23- Bir şey hakkında: “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme.

24- Meğer ki Allah dilemiş ola. (İnşaallah diyesin) Unuttuğun zaman da Rabbini an ve şöyle de: “Umulur ki Rabbim beni bundan doğruya daha yakın olana eriştirir.”

25- Onlar mağaralarında üçyüz sene eğleştiler; buna dokuz daha kattılar.

26- “Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir” de. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir! O ne güzel işitendir! Bunların ondan başka velileri yoktur. O kimseyi hükmüne ortak etmez.

Açıklaması

Kıssanın Özeti:

309 yıl uyku halinde canlı olarak kalan Kehf Ashabı’nın kıssasına dair kesin haber işte budur. Bu kıssa önceki kitapların işaret etmiş olduğu hayret verici olaylardan birisidir.

“Yoksa sen Ashab-ı Kehf i ve Rakım ehlini şaşılacak âyetlerimizden mi sandın…” Onu dinleyenler Ashab-ı Kehf kıssasından hayrete düştüler ve sınamak kasdıyla Rasulullah (s.a.)’a bu hususta soru sordular. Yüce Allah da şöyle buyurdu: Sen bizim ayetlerimiz arasında sadece bunların mı şaşılacak şeyler olduklarını zannettin? Öyle bir şey sanma! Çünkü bizim ayetlerimizin tümü şaşılacak, hayret edilecek şeylerdir. Ashab-ı Kehf kıssası ve onların uzun bir süre hayatta bırakılmaları, dünyanın halinden daha şaşılacak bir şey değildir. Şüphesiz yeryüzünün süsü ve onun hayret verici yanları bu kıssadan daha harika ve daha şaşırtıcıdır. Yeryüzünü süslemeye sonra da onu toprak haline getirmeye, gökleri ve yeri yaratmaya Kadir olan, her şeye kadir demek­tir. İnsanlardan belli bir grubu belli bir süre yemeksiz ve içeceksiz koruması da O’nun kudretinin tecellilerindendir.

Özetle sen Kehf ve Rakîm ashabı kıssasını ayetlerimizden hayret verici tek bir ayet olduğunu sanma! -Ki Rakîm onların ya köpeklerinin adıdır ya vadi­lerinin veya yapılarındaki yazının adıdır.- Öyle bir kanaate kapılma; çünkü bütün ayetlerimiz şaşırtıcıdır, gariptir. İbni Cerîr ile İbni Kesîr’in tercih ettiği gibi ayet-i kerimenin zahirinden anlaşıldığına göre rakîm “yazı” demektir.

“Hani o yiğitler mağaraya sığınmışlardı.” Ey peygamber! Kendilerini din­lerinden döndürmesinler diye kaçıp da puta tapan kavimlerinden gizlenmek maksadıyla dağdaki mağaraya sığınmalarım hatırla. Onlar mağaraya girdik­leri vakit Yüce Allah’tan kendilerine rahmetini ihsan etmesini, kendilerine lötufta bulunmasını isteyerek demişlerdi ki: “Rabbimiz bize katından rahmet mer.” Yani bize kendi katından, bizi esirgeyeceğin ve kavmimizden saklayacağın bir rahmet ihsan buyur. “İşlerimize doğruluk ver.” Yani akıbetimizi doğru kıl, tizim için faydalı olanı sağlamak ve bizleri sapık değil de doğru yolu bulan, şaşkın değil de hidayete ileten kimseler kılmak suretiyle; yahut genel olarak bütün işlerimizi dosdoğru kılmak suretiyle; “işlerimizde doğruluk ver, demişlerdi.”

“Bunun üzerine biz de sayılı yıllar boyunca mağarada onların kulaklarına perde vurduk.” Mağaraya girdikleri sırada onları ağır bir uykuya daldırdık. Artık hiçbir ses işitmez oldular. Sayıları belli, pek çok yıl böylece uyudular.

“Sonra iki gruptan hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.” Yani daha sonra onları bu uyku­larından uyandırdık. Böylelikle insanlar da Yüce Allah’ın bu konuda bildiğini açıkça görsünler. Yani onlar hakkında anlaşmazlığa düşen iki gruptan hangisinin uykuda kaldıkları süreyi ve uykularının nihai vaktini bilsinler, bun­dan dolayı da acizliklerini açıkça görsünler, Allah’ın onlara ne yaptığını bilsin­ler ve Yüce Allah’ın öldükten sonra diriltmeye ve diğer hususlara kadir olduğunu kesin olarak kabul etsinler. [2]

Kıssanın Tafsilâtı:

“Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatıyoruz.” Yani biz sana onların haberlerini doğru şekliyle bildirmekteyiz. Bu şunu ifade eder: Araplar arasında onlara dair dillerde dolaşan haberler doğru değildi.

“Doğrusu onlar Rablerine inanmış genç yiğitlerdi…” Yani onlar Rablerini samimi olarak tevhîd eden, O’ndan başka ilâh olmadığına tanıklık eden gençlerdi. Biz de akideleri üzerinde kararlılık, Allah’a yönelmek ve salih ameli tercih etmek suretiyle hidayeti bulma hususundaki başarılarını daha da artırmıştık. Bu buyrukta isyana batan ve batıl dinde derinlere gömülen yaşlılara göre, gençlerin hakka daha bir yönelmek ve doğru yola daha büyük oranda hidayet bulmak istidadında olduklarına işaret vardır. İşte bundan dolayı -İbni Kesîr’in de belirttiği gibi- Allah’a ve Rasulün’e icabet edip çağrılarını kabul edenlerin çoğunluğu genç idi. Kureyş’in yaşlıları ise dinleri üzere kalmaya devam ettiler; onlardan ancak az kimseler iman etmişti. Taberânî ve İbnü’l-Münzir İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Allah ne kadar peygamber gönderdiyse mutlaka o genç idi. Daha sonra Yüce Allah’ın “İbrahim adında genç bir yiğidin onları diline doladığını işitmiştik, dediler.” (Enbiyâ, 21/60); “Hani Musa genç delikanlısına şöyle demişti…” (Kehf, 18/60) ayetlerini okudu. Kehf ashabı hakkında da “inanmış genç yiğitlerdi” diye söz etmektedir.

Bu ayet-i kerimedeki “Biz de onların hidayetini artırmıştık.” buyruğu, imanın artışına ve insanlar arasında birinin imanının diğerinden üstün olduğuna, imanın artıp eksildiğine, itaatle artıp masiyet dolayısıyla eksildiğine delil gösterilmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hidayet bulan­lara gelince, onların hidayetlerini artırdı ve onlara takvalarını verdi.” (Muhammed, 47/17); “İman edenlere gelince bu onların imanlarını artırdı ve onlar biribirleriyle müjdeleşirler.” (Tevbe, 9/124) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İmanlarına iman katılıp imanları artsın diye…” (Feth, 48/4) [3]

Kehf Ashabının Yaşadıkları Çağ:

Kehf ashabının Meryem oğlu İsa Mesih dinine bağlı oldukları zikredilmek­tedir. İbni Kesîr ise onların Hıristiyanlıktan önce yaşamış oldukları görüşünü tercih etmektedir. Buna delil ise Yahudi âlimlerinin onlara dair haberleri bil­meleri, buna önem vermeleridir. Nitekim nüzul sebebinde bunu açıklamıştık. Bir diğer delil ise İbni Ebî Şeybe, İbnü’l-Münzir ve İbni Ebi Hâtim’in İbni Ab-bas (r.a)’tan yaptıkları şu rivayettir: Bu rivayete göre Kehf Ashabı insanları putlara tapmaya çağıran zorba hükümdarların birisinin ülkesinde yaşıyorlar­dı. Onlar bu durumu görünce o şehirden çıkıp gittiler. Yüce Allah aralarında herhangi bir sözleşme ve haberleşme olmaksızın onları bir araya getirdi Biri diğerine nereye gitmek istediğini sormuş fakat durumunu gizlemiş, açıklama­mıştı. Çünkü biri ötekinin ne için dışarı çıktığını da bilmiyordu. O bakımdan biribirlerine durumlarını açıklamak üzere sözler aldılar, yeminler ettiler. Niha­yet bir söz birliği ettiler ve dediler ki: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbi-dir… İşinizde kolaylık göstersin.”

Daha sonra yola koyuldular ve nihayet mağaraya girdiler. Allah da onların kulaklarına perde vurdu, uykuya daldılar. Aileleri onları aramaya başladılar ancak bütün çabalarına rağmen bulamadılar. Nihayet durumları krala iletildi, o da şöyle dedi: Bu günden itibaren bu insanların durumu şöyle olmalıdır: Bunlar herhangi bir cinayet söz konusu olmaksızın ve bilinen bir sebebe bağlı olmayarak nereye gittiğini bilmediğimiz aramızdan çıkıp giden insanlardır. Daha sonra kurşundan bir levha getirilmesini istedi. O levhaya isimlerini yazdı, sonra da bunu hazinesine koydu. Daha sonra da şanı Yüce Allah’ın bize anlattığı olaylar başlarından geçti.[4]

Tevhid Hususundaki Kararlılıkları:

“Kalkıp da bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir… dedikleri zaman kalplerini pekiştirmiştik.” Yani kavimlerine karşı davranışlarında akideleri yo­lunda kararlılıklarında sağlam ve güçlü bir şekilde ısrar etmeleri ilhamını ver­miştik. Nihayet kavimlerinin içinde bulundukları rahat yaşayışı ve mutluluğu terkettiler ve insanları putlara, tağutlara ibadete teşvik eden, onları bu putla­ra, tağutlara ibadete zorlayan zalim hükümdar Dakyanus’un önüne dikilip şöy­le dediler: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz kesinlikle ondan başka bir ilâha ibadet etmeyiz. Zira ondan başka Rab yoktur, ondan başka mâ-bûd olamaz. Kavimlerin yaptığı putlara secde etmek, onlar için kurbanlar kes­mek ise, ancak gökleri ve yeri yaratan Allah’a yaraşır.”

İlk cümleleri olan “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir.” ifadesiyle Jûhiyyetin tevhidini ilan etmişlerdi. Putlara tapanlar da bunu kabul ederler. ikinci cümleleri o\an:”Biz ondan başkasını ilâh diye çağırmayız.” cümlesinde de rubûbiyetin tevhidini ilân etmişlerdi. Ancak puta tapıcılar (müşrikler) bunu kabul etmezler. Bunun delili ise Kur’ân-ı Kerîm’in bize nakletmiş olduğu şu buyruklardır: “Andolsun eğer onlara göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, i I bette: Allah diyeceklerdir.” (Lokman,31/25); “Şüphesiz biz bunlara” putlara “ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer, 39/3)

Onlar inançlarını şu sözleriyle gerekçelendirdiler: “Yoksa andolsun ki batıl söz söylemiş oluruz.” Yani biz Allah’tan başkasına ibadet edecek olursak, şüp­hesiz o zaman batıl, yalan ve iftira bir iddiada bulunmuş oluruz. Sözlükte batıl =oz (şatat) haddi aşmak ve hadden uzaklaşmak demektir. Yani o takdirde biz hakka uymayan, haddi aşmış bir söz söylemiş oluruz. Bu da onların putlara tapmak üzere davet olunduklarını, krallarının da putlara ibadeti terkettikle-rinden dolayı onları kınadığını göstermektedir. [5]

Kavimlerini Putlara Tapmaktan Dolayı Ayıplamaları:

“Şu bizim kavmimiz O’nu bırakıp başka ilâh edindiler…” yani Kehf ashabı Dakyanos döneminde putlara tapan kavimleri hakkında şöyle dediler: Bun­ların şu uydurma, batıl ilâhlara tapmak şeklindeki amellerinin doğruluğuna ?.paçık bir delil getirmeleri gerekmez mi? Niçin bu kabul ettiklerinin doğruluğuna doğru açık, net bir delil getiremiyorlar?

Bu da şunu göstermektedir: Bir iddiaya delil getirmek aklen ve mantıken daha sağlıklı bir yoldur.

“Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?” Allah’a yalan uydu­rup iftira edip, O’na ortak nispet edenden daha zalim yoktur.

Krallarının kendilerini tehdit edip korkutmasından sonra belki kabul ettikleri dinden geri dönerler diye durumlarını gözden geçirmeleri için onlara süre tanıması Allah’ın o gençlere bir lütfü idi. Onlar da bunu uygun bir fırsat olarak değerlendiler ve fitne korkusu ile dinlerini kurtarmak amacıyla kaçtılar.

İbni Kesir der ki: İşte insanlar arasında fitnelerin baş göstermesi esnasında meşru olan tutum budur. İnsan dinine zarar gelir korkusuyla, onlar­dan kaçar. Nitekim Buharî’de ve Ebu Davud’da yer alan bir hadis-i şerife göre Ebu Saîd el- Hudrî Rasulullah (s.a.)’tan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: ‘Aradan fazla zaman geçmeden sizden birinizin en hayırlı malı dinini fitneler­den kurtarmak üzere, kaçmak amacıyla kendileriyle birlikte dağların tepelerini ve yağmur yağan yerleri takip edeceği birkaç koyun olacaktır.” İşte böyle bir durumda insanlardan uzak kalmak meşrudur, fakat sair hallerde meşru değildir. Çünkü bu durumda cemaatlere ve cumalara gitmek gibi önemli fırsat­lar kaybolur. [6]

Kavimlerinden Ayrılmaları:

“Madem ki siz onlardan ve Allah ‘tan başka tapmakta olduklarından z-t—Jdınız…” Ey Kehf Ashabı, siz dininizi kurtarmak amacıyla kavminizden, ayrılmak suretiyle onlardan maddeten ve dininizde onlara muhalefet etmek suretiyle manen ayrıldığınızı, Allah’tan başka bütün mabudları reddetmeye karar verdiğiniz vakit, biribirinize söylemiş olduğunuz o sözleri hatırlayınız.

Yüce Allah’ın “Allah’tan başka” ifadesi ya -belirttiğimiz gibi- muttasıl bir istisnadır veya muntakı’ bir istisnadır. Bunun bir ara cümlesi olması da mümkündür. O takdirde bu Yüce Allah tarafından bu gençlere dair Allah’tan başkasına ibadet etmediklerini ifade eden bir haber olur.

Haydi bedenlerinizle kavimlerinizden ayrılınız, ruhen de onlardan ayrıldıktan sonra (dağdaki geniş mağara demek olan) kehfe sığınınız. Şirk ehlinden uzaklarda tenha bir yerde yalnızca Allah’a ihlâsla ibadet ediniz. Eğer siz böyle bir şey yapacak olursanız, Allah sizin üzerinize sizi kavminize karşı kendisiyle koruyacağı bir rahmet yayar ve işinize büyük bir kolaylık sağlar, yani kendisinden yararlanacağınız ve size kolay gelecek yollar açar. [7]

Mağaradaki Durumları:

“Güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini…” yani ey Muhammed veya ey muhatab alınabilecek herkes, güneşin doğuşu esnasında onların mağaralarında sağ tarafa doğru kaydığını görürsün. Yani güneş yükselerek ışığı sağa doğru kaymakta ve böyle bir yerde zeval halinde ışığından bir eser kalmamaktadır. Batışı esnasında ise güneş ışığı onlardan uzaklaşmakta, onları bir kenara bırakıp kuzey tarafına yönelmektedir. Halbu­ki onlar mağaranın genişçe orta yerinde idiler ve dışardan onlara oldukça latif ve serin hava geliyordu.

Bununla kastedilen mağaranın güneşin doğuşu ve batışı sırasında güneşten etkilenmeyen bir yerinde olduklarını bildirmektir. Yani onlara bütün gün boyunca; doğuşunda da batışında da güneş ışığı değmiyordu. Halbuki onlar güneş ışığına maruz geniş bir yerde bulunuyorlardı. Allah güneş ışığının onlara temas etmesini önlemişti. [8]

Mağaranın Yeri:

Tarihçiler mağaranın yerini tayin hususunda değişik görüşler zikrederler. Burasının Filistin’in güneyinde Akabe’de Eyle’ye yakın bir vadi olduğu söylen­diği gibi, Irak’ın kuzeyinde Musul’da Ninova yakınlarında olduğu da söylen­miştir. Eski Bizans toprakları olan Türkiye’nin güneyinde bir yerde olduğu da söylenmiştir. Bütün bu görüşlerin bir delile dayandırılma ihtiyaçları vardır. [9]

Yüce Allah’ın Kudreti, İnayeti ve Mülkü:

“Bu Allah’ın âyetler indendir.” Yani bu gençlerin belli yıllar boyunca mağarada kalmaları Allah’ın, güneşin doğuş ve batışı esnasında güneşi onlar­dan ışınlarını kaydırmak ve hararetini başka tarafa çevirmek suretiyle kaydırması, Yüce Allah’ın kudretinin mükemmelliğine, bilgisinin genişliğine delâlet eden şaşırtıcı pek çok ayetlerinden bir ayettir (belgedir). Yüce Allah’ın kulları arasından ihlâs sahibi olanları koruduğuna, tevhidin hak din olduğuna, putlara ve heykellere tapmanın sapıklık ve doğruluktan ayrılma olduğuna, Kehf ashabı’nın da korunmasının Yüce Allah’ın lütfü ve onun inayetiyle olduğuna açık bir delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah “Allah kimi hidâyete erdirirse o doğru yola ermiştir.” diye buyurmaktadır. Yani Yüce Allah ayet ve belgeleriyle her kime hidayet bulma tevfikini ihsan eder ve hakka götürecek şekilde ona yol gösterir, sevdiği ve razı olacağı şeylere ulaşma başarısını ihsan ederse o kimse -Ashab-ı Kehf gibi- doğru yola iletilen ve dünyada da âhirette de en büyük nasibe mazhar olan bir kimsedir.

Bundan kasıt ya Ashab-ı Kehf ten övgüyle söz etmek ve onların arzulanan hedefi gerçekleştirdiklerine dair tanıklık etmek, yahut da bu kabilden ayet­lerin (belge ve mucizelerin) pek çok olduğuna dikkat çekmektedir. Asıl mutlu kişi, Yüce Allah’ın bunlar üzerinde dikkatle düşünüp onlarla basiretinin açılıp onlar vasıtasıyla hidayet bulma başarısını elde edendir.[10] Kısacası bu gençleri hidayete ileten Yüce Allah’tır.

“Kimi de saptıracak olursa artık onu doğru yola iletecek bir yardımcı bula­mazsın.” Yani kötü seçimi, yerinde olmayan istidadı, duruşunu sapıklık yoluna yönlendirmesi dolayısıyla Allah her kime ayetleriyle hidâyet bulma başarısını vermeyerek saptıracak olur ise, kesinlikle sen o kimseyi doğru yola iletecek hayra götürecek dünya ve âhirette doğruluk yollarına ulaştıracak asla bir yardımcı ve bir dost bulamazsın. Onu kimse hidayete iletemez. Öldükten sonra dirilişi inkâr eden kâfirler buna örnektir. Çünkü başarı ihsan etmek ve yardımsız bırakmak Allah’ın elinde olan bir iştir. O dilediğine tevfikini verir, dilediğini de yardımsız bırakır.

Hidayete erdirmenin ve saptırmanın Yüce Allah’a ait olarak vurgulanması Rasulullah (s.a.)’m kavminden çektiği sıkıntıları hafifletmiş ve davetini kabul etmekten yüz çevirmelerine duyduğu üzüntü ve kederini gidermiştir.

“Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın.” Yani sen onları görecek olsaydın, onların uyanık olduğunu zannederdin. Çünkü uyuyor oldukları halde gözleri açıktır. Buna sebep ise çürümelerini önlemektir. Onlar bu halleriyle adeta kendilerini görenlere bakıyor gibiydiler.

“Biz onları sağa ve sola döndürüyorduk.” Yani kimi vakit onları sağ tarafa kimi vakit de sol tarafa döndürüyorduk. Ta ki toprak onların cesetlerini etkile­mesin ve tenleri gereken şekilde hava alsın.

Bu döndürülme süresi hakkında tefsir alimlerinin farklı görüşleri vardır. Senede iki defa olduğu, senede bir defa olduğu söylenmiş ise de, her iki görüşün lehine delil yoktur. Böyle bir şeyi akıl ile tespit etmek de mümkün değildir. Kur’ân da buna işaret etmemektedir. Bu hususta sahih bir haber de vârid olmuş değildir. O halde nas mutlak olduğu halde kalmaktadır. İbni Abbas der ki: Eğer döndürülmeselerdi yer onları yerdi (çürütürdü).

“Köpekleri de kollarını eşiğe uzatmıştı.” Yüce Allah’ın ilhamıyla onları korumak üzere arkalarından giden köpekleri ise kollarını mağaranın düzlüğünde yahut da kapısında onları korumak üzere uzatmıştı. Bu ise köpeğin tabiatından ileri gelen bir şeydir. Adeta onları koruyor idi. O da bu durumda onların uyudukları gibi uyudu. İşte hayırlılarla arkadaşlık etmenin faydası budur.

“Onları görsen onlardan geri dönüp kaçardın ve onlardan dolayı için korkuyla dolardı.” Yani eğer sen onlara bakacak olsaydın, arkanı döner kaçar, ve onlardan dolayı için korkuyla dolardı. Çünkü Yüce Allah onlara bir heybet ve bir vakar vermişti. Öyle ki kim onlara baksa mutlaka onlardan korkar ve çekinirdi. Bu halleri uyur halde kaldıkları süre sona erinceye kadar sürdü. Böylelikle onların bu hallerindeki nihaî hikmet, geniş rahmet tahakkuk etti. Allah onlar vasıtasıyla öldükten sonra dirilişe ve yaratıkları tekrar iadeye kadir olduğuna, kıyamet gününün ise şüphesiz olarak geleceğine dair maddi ve hissedilir delili açıkça gösterdi. [11]

Uykularından Uyandırılmaları

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte böyle… onları uyandırdık…” Yani biz onların hidayetlerini artırıp uyuttuğumuz, bedenlerini çürümekten, yok olmaktan koruyup uzun bir süre boyunca yiyip içmeksizin canlı olarak bıraktığımız ve evirip çevirdiğimiz gibi; evet bunun gibi onları tekrar dirilttik (uyandırdık). Yani ölümü andıran o uykudan onları canlandırdık. Böylelikle kudretimizin boyutlarını, insanlara yaptığımız işlerin ne kadar şaşırtıcı olduğunu onlara gösterelim, işleri hakkında basiret sahibi olsunlar, kendi aralarında biribirlerine soru sorsunlar ve bu noktaya varsınlar diye. O bakımdan onlardan birisi “Ne kadar süre uyudunuz” diye sordu. Çünkü uzun süre uyuduklarını hissetmişlerdi. “Bir gün veya günün bir kısmı, dediler.” Yani onlardan birisi şöyle cevap verdi: Bizim değerlendirmemize göre biz ya tam bir gün uyumuşuz ya da bir günün bir bölümü. Çünkü mağaraya günün erken saatlerinde girmişlerdi, uyuduklarında ise akşama doğru idi. Bu bakımdan arkasından “veya günün bir kısmı” deyiverdiler.

“Ne kadar kaldığınızı Rabbimiz daha iyi bilir…” dediler. Bir diğeri de şu cevabı verdi: Rabbimiz durumunuzu ve ne kadar gün kaldığınızı daha iyi bilir. İşte bu, onların hallerinin değişmiş olduğunu gördüklerinden dolayı uzun bir süre uyuduklarını farkettiklerini ve bu hususta tereddüde düştüklerini göster­mektedir. Yani Allah durumunuzu sizden daha iyi bilir. Siz ne kadar bir süre kaldığınızı bilmezsiniz. İşte birincilerinin sorduğu soruyu cevaplandırırken uyanık bir imanın gerektirdiği edep budur. [12]

Yiyecek Alımında Vekalet:

Daha sonra kendi aralarında önemli bir ihtiyaçları hakkında konuşmaya başladılar. Bu da yiyecek ve içeceğe olan ihtiyaçları idi.

“Şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin…” Yani biriniz şu dirhemlerinizle yahut evlerinden ihtiyaçlarını karşılamak üzere beraberlerinde bulunan şu gümüşünüzle şehrinize gönderiniz. Bu şehir ise -Râzî’nin de ısrarla belirttiği gibi- Tarsus’tur.[13]

“Yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan size alıp getirsin.” Yani hangi yiyeceğin daha güzel, daha faydalı, daha hoş, daha ucuz olduğuna bir baksın ve o yiyecekten uygun bir miktar alıp size getirsin.

“Orada dikkatli davransın da sakın sizi kimseye duyurmasın.” Yani bir şey isterken, şehre girip çıkarken alışverişte bulunurken, yumuşak davransın, şehir halkından herhangi bir kimseye yerinizi bildirmesin yahut hisset­tirmesin.

“Çünkü onların sizden haberleri olacak olursa sizi ya taşla öldürürler ya da dinlerine döndürürler.” Zira kral Dakyanos’un adamları eğer yerinizi farkedecek olurlarsa sizi taşlayarak öldürürler, yahut da tekrar dinlerine, put­perestliğe, putlara tapıcılığa dönmeniz için sizi zorlarlar.

“Bu takdirde ise ebediyyen iflah olamazsınız.” Yani eğer sizler tekrar onların dinlerine geri dönme isteklerini uygun bulacak olursanız, dünyada da âhirette de ebediyyen iflah olmazsınız, kurtulamazsınız. [14]

İnsanların Onları Bulmaları:

“Böylece onların bulunmalarını sağladık…” Yani biz onları önce uyutup sonra uyandırdığımız gibi, onları ve hallerini de insanlara gösterdik, haberdar ettik. Bunların ise Yüce Allah’ın ölüleri diriltme, öldükten sonra diriliş ve kıyamet hakkında herhangi bir şüpheleri yoktur. Allah Kehf Ashabı m buna bir delil, bir belge olmak üzere diriltti, böylelikle Yüce Allah’ın öldükten sonra diriliş vaadinin hak olduğunu ve gerçekleşecek olduğunu, kıyametin gerçek­leşmesinin de şüphe olunmayacak bir husus olduğunu bilsinler. Her kim Kehf Ashâbı’nının durumlarına tanık olursa, bu haberin doğruluğunu ve Allah’ın öldükten sonra diriliş vaadinin gerçekliğini de öğrenmiş olur. Çünkü onların uyku halleri ile bu uykudan sonra uyanmaları, ölüp sonra dirilenin haline ben­zer.

“Nitekim bunlar kendi aralarında durumları hakkında çekişip duruyorlar­dı.” Yani onlar kıyamet hususu hakkında biribirleriyle tartıştıkları zaman o dönem insanlarına onları gösterdik. O tartışma esnasında insanların kimisi kı­yameti kabul edip inanıyor, kimisi inkâr ediyordu. Kimisi buna iman ediyor, ki­misi iman etmeyip kâfir oluyordu. İşte bu tartışanların Kehf Ashâbı’nı bulma­larını kabul edenlerin lehine, etmeyenlerin aleyhine bir delil kıldık. Hükümdar ve halkı da öldükten sonra dirilişe dair Allah’ın bu âyetini (kesin belgesini) buldukları için sevindiler ve Kıyamet hususunda görüş ayrılığı da ortadan kalkmış oldu. [15]

Onlar Hakkında İnsanların Görüşleri:

“Onların üzerlerine bir bina kurun… diyorlardı.” Yani Yüce Allah Kehf Ashâbı’nın canlarını aldıktan sonra onlar hakkında görüşler ikiye ayrıldı. Bir kesim -ki bunların kâfirler oldukları söylenmiştir- dediler ki: Üzerlerine mağaranın kapısını kapatalım ve onları bu halleri üzere bırakalım. Çünkü onlar bizim dinimiz üzeredirler. Yüce Allah’ın: “Rableri onları çok iyi bilir” buyruğu bir ara cümlesidir. Yani o akideleri hususundaki anlaşmazlık çıkar­tanlara neseplerini, isimlerini ve kaldıkları süreyi açıklamak hususunda cevap vermek üzere hallerini en iyi bilen Rableridir.

Bir diğer kesim ise görüşleriyle birinci kesime baskın geldiler. Bunlar ise -ki hem Ashâb-ı Kehf e daha yakın idiler, hem de onlar üzerine bina yapmaya daha istekliydiler- müslümanlar ve hükümdarlarıdır. “Biz mağara kapısında içinde müslümanlarm namaz kılacakları ve bu yerin bereketinden yarar­lanacakları bir mescit yapacağız.” [16]

Sayıları:

“Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir, diyecekler.” Yani daha sonra insan­lar sayıları hususunda anlaşmazlığa düştüler. Burada kastedilenler Rasulullah (s.a.) döneminde Kitap Ehli’nden ve müminlerden onların kıssaları hakkında konuşanlar, söz söyleyenlerdir. Onlar Rasulullah (s.a.)’a Kehf Ashâbı’na dair soru sordular, Hz. Peygamber de kendisine vahiy gelinceye kadar onlara cevap vermeyi erteledi. Bu âyet-i kerime sayılarına dair haber vermek üzere indi ve onlardan doğruyu söyleyenlerin, “Yedidir, sekizincileri köpekleridir.” diyenler olduğunu ifade etti.

Onlardan kimisi Kehf Ashabı: “Üçtür, dördüncüleri köpekleridir.” derken, diğerleri ise “beştir, altıncıları köpekleridir.” demişti. Onlar bunu söylerken “gaybı taşlamaktadırlar.” Yani bilgisizce söz söylemektedirler. Söyledikleri sırf zan ve tahmindir. Söylediklerinin herhangi bir delili yoktur ve bununla birlikte kesin bir bilgi de söz konusu değildir. Bunun delili ise bu konuda söylenen iki sözden sonra “Bu, gayba taş atmaktır.” denilmesidir.

Bir başka grup ise: “Yedidir, sekizincileri köpekleridir.” demişlerdir. Yüce Allah bu sözü söyledikten sonra, buna dair bir açıklama yapmadı yahut da olduğu gibi kabul etti. İşte bu da bu görüşün doğruluğunun delilidir ve gerçek­te durumun böyle olduğunu göstermektedir.

Ya Muhammed de ki: Rabbim, onların sayılarını en iyi bilendir. Onların sayılarını insanlar arasında ancak pek az kimseler bilirler. Onların sayılarını belirten Kitap Ehli’nin büyük bir çoğunluğu bunu zan ve tahmine dayanarak zikrederler. Yüce Allah’ın “Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir.” buyruğu ise bu gibi durumlarda yapılacak en güzel işin ilmi Yüce Allah’a havale etmek olduğunu göstermektedir. Çünkü bu gibi hususlarda bilgiye dayalı olmaksızın hüküm vermeyi gerektiren bir durum yoktur.

İbni Abbâs der ki: Ben Yüce Allah’ın istisna ettiği az kimselerden birisi­yim. Onlar yedi kişi idiler. İbni Cerîr de Atâ’dan İbni Abbâs’m: “Onların sayısı yedi idi.” dediğini rivayet etmektedir.

Ancak burada önemli olan bu insanların sayılarını bilmek değildir, önemli olan kıssadan ibret almaktır, kıssanın delâlet ettiği Yüce Allah’ın öldükten sonra dirilişi ve tekrar yaratmaya kadir olduğunu ortaya koymaktır.

Keşşaf sahibi şöyle bir soru sorar: Üçüncü cümle olan “yedidir ve sekizinci­leri köpekleridir.” buyruğunda yer alan bu “vav”= ve” neyin nesidir ve niçin önceki iki cümlede yer almadığı halde bu cümlede yer almıştır? Daha sonra bunu şöyle cevaplandırır: Bu “vâv” nekreye sıfat olarak gelen cümlenin başına gelen vav’dır. Bunun faydası ise sıfatın mevsûfu ile bitişik olduğunu tekid etmek ve bu sıfat ile nitelenmesinin sabit ve karar kılmış bir sıfat olduğunu göstermektir. Yani “yedidir ve sekizincileri köpekleridir.” diyenler bu konuda bir bilgiye dayanarak söylemişlerdi. Onlar diğerlerinin yaptıkları gibi zanna dayalı olarak gayba taş atmadılar.

“Bu yüzden onlar hakkında zahir olan şeyden başkasıyla tartışma…” Yani sen Kitap Ehli ile Ashâb-ı Kehf hakkında derinliğine değil de ancak zahir (yüzeysel) bir şekilde tartış. Bu da senin onlara Allah’ın sana vahyettiğini açıklamandır, bununla yetinerek başka bir şey ilâve etmemendir. Onların câhil olduklarını ileri sürmeksizin ve karşılık verirken onları azarlamaksızın bunları bildirmendir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde “Onlarla en güzel yol ile mücadele et!” (Nahl, 16/125) diye buyurmaktadır. Bir diğer yerde de şöyle buyurmaktadır: “Kitap Ehli’yle ancak en güzel yol hangisiyse o yolla mücadele ediniz.” (Ankebût, 29/46).

“Ve onlardan kimseye onlara dair bir şey sorma!” Yani onlardan herhangi bir kimseye Ashâb-ı Kehf kıssası hakkında işi yokuşa sürmek isteyen bir tavırla soru sorma. Çünkü bu sana tavsiye edilen idare yollu olmaya ve güzel ilişki kurmaya aykırıdır. Ayrıca onlara bu konuda doğruya iletilmek isteyen kimse tavrıyla da soru sorma. Çünkü Yüce Allah zaten sana onların kıssalarını vahyetmek suretiyle seni doğru yola iletmiş bulunmaktadır.

İşte bu da dini konularda Kitap Ehli’ne başvurmanın caiz olmadığını göstermektedir. [17]

Peygambere ve Ümmetine Bir İrşâd:

“Bir şey hakkında ben bunu yarın mutlaka yapacağım, deme.” Yani ey Peygamber, gelecekte yapmayı kararlaştırdığın herhangi bir şey için Aziz ve Celil olan Allah dilerse, demeden yarın ben bu işi mutlaka yapacağım deme. Yani “inşâallah” demedikçe böyle bir şey söyleme. Nitekim Buhârî ile Müs­lim’de Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyur­muştur: “Davud oğlu Süleyman-ikisine de selâm olsun- dedi ki: Bu gece yetmiş hanımımı dolaşacağım -bir rivayette yüz denilmiştir- Onlardan her birisi Allah yolunda savaşacak bir erkek doğuracaktır. Ona -bir rivayette melek tarafından-: İnşâallah de, denildi fakat o demedi. Hanımlarını dolaştı, fakat onlardan yalnızca bir tanesi o da uzuvları eksik bir insan doğurdu. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim. Eğer inşâallah demiş olsaydı, yemininde sâdık çıkardı ve bu, onun ihtiyacını karşılardı.” Bir diğer rivayette de: “Hep birlikte at sırtında, elbette Allah yolunda savaşırlardı.” denilmiştir.

Bu ayet-i kerimenin nüzul sebebini de öğrenmiş bulunuyoruz. Rasulullah (s.a.)’a Ashab-ı Kehf kıssası hakkında soru sorulunca o, “Size yarın cevap vereceğim.” demiş fakat vahiy onbeş gün gecikmişti.

“Unuttuğun zaman da Rabbini an.” Yani Rabbinin meşietini an ve bunu unutacak olur isen inşâallah deyiver. Anlamı şudur: Sen istisna sözünü (inşâallah demeyi) unutur da sonradan farkına varırsan, onu anmak suretiyle telâfi et. Aradaki zaman fasılası ister uzasın, ister kısa olsun. İbni Abbâs (r.a)’dan nakledildiğine göre istersen sen -dediğini bozmadığın sürece- bir sene sonra dahi olsa bunu yap. İbni Cerîr, İbni Abbâs’ın sözünün manasını şöyle açıklamaktadır: Bu bir kimsenin sözünde yahut da yemininde inşâallah demeyi unutup bir sene sonra dahi olsa bunu hatırlayacak olur ise, sünnet onun inşâallah demesini gerektirmektedir. Böylelikle istisna (inşâallah deme) sünnetini yerine getirmiş olsun. Velev ki bu sözünün gereğini bozduktan sonra olsun. Yoksa bu yeminini bozma hükmünü kaldırmak ve keffâreti de ıskat etmek için olmaz.

“Ve şöyle de: Umulur ki Rabbim bundan daha doğruya daha yakın olana eriştirir.” Yani ey Muhammed, de ki: Belki Rabbim beni unuttuğum şeyin yeri­ne, bir başka şeye yahut da hayır ve menfaati itibariyle daha üstün olana mu­vaffak kılar. Sana bilmediğin bir şey sorulacak olursa o hususta sen de Al­lah’tan sor ve bu hususta hakka seni muvaffak kılması için O’na yönel. [18]

Mağarada Kaldıkları Süre:

Yüce Allah Rasulüne Kehf Ashâbı’nm mağaralarında Allah’ın uyuttuğu zamandan, tekrar uyandırdığı vakte kadar kaldıkları süreyi de haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Onlar mağaralarında üçyüz sene eğleştiler. Buna dokuz daha kattılar.” Yani onlar mağaralarında kamerî yıl hesabıyla üç yüz dokuz yıl kadar bir süre kaldılar. Bu ise üç yüz güneş senesi eder. Çünkü her yüz yıllık bir sürede kamerî sene ile güneş senesi arasında üç yıllık bir fark vardır. Bundan dolayı üç yüz yıldan sonra “buna dokuz daha kattılar.” diye buyurmaktadır. Bu haberi de şu buyruğu ile pekiştirmektedir:

“Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir, de.” Yani onların kaldıkları süre hakkında sana soru sorulacak olur ve bu konuda sende Allah’­tan gelmiş bir bilgi bulunmuyor ise böyle bir durumda şöyle de: “Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı Ona aittir.” Yani bunları O’ndan başka kimse bilmez, bir de Allah’ın yarattıklarından bildirdiği kimseler bilebilirler. O halde sen de onlara ait bir delil bulunmadığı sürece haber vermekte acele etme. Hak, gerçek benim sana verdiğim bu haberdir. Onların söyledikleri değildir. Zira göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur, her şeyi bilen O’dur. Onların ne kadar süre mağarada eğleştiklerini, bu konuda anlaşmazlığa düşenlerden O daha iyi bilir.

Şanı Yüce Allah onların kaldıkları süreyi haber verdiğine göre, hakkında şüphe bulunmayan gerçek de odur. Bu cümlenin sona bırakılmasının faydası, onların -sayıları hususunda anlaşmazlığa düştükleri gibi- kaldıkları süre hakkında da anlaşmazlığa düştüklerini ortaya koymaktır. Burada da böyle bir ek açıklamada bulunuldu. Tıpkı onların sayıları anlatılırken yer alan: “De ki: Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir” şeklindeki açıklamanın yer aldığı gibi.

Kısacası, Kehf Ashabı’nın sayıları ile mağaralarında kaldıkları süreye dair açıklama hususunda kesin haber Yüce Allah’tan gelen haberlerdir. Zira o eşyayı ve gerçekleri en iyi bilendir. İnsanların söyledikleri sözler ise delili olmayan zanlardır. Bunlar birtakım şayialara dayalı olarak söylenir. Göklerde ve yerde gayb olan ve buralardakilerden gizli kalan hususlara dair bilgi yalnızca Allah’a aittir.

“O ne güzel görendir, O ne güzel işitendir.” Yani muhakkak Yüce Allah onları çok iyi görendir, çok iyi işitendir, demektir. Bunun anlamı da övmekte ve şaşkınlıkta mübalağadır. Şöyle denilmiş gibidir: Var olan her şeyi Allah en iyi görendir, işitilen her bir şeyi Allah en iyi işitendir. Bunlardan hiçbir şey gizli kalmaz. Katâde şöyle der: Allah’tan daha iyi gören ve ondan daha iyi işiten hiçbir kimse yoktur.

“Bunların O’ndan başka velileri yoktur.” Yani insanların Allah’tan başka işlerini çekip çevirecek kimseleri yoktur, O’nun ise bir yardımcısı da yoktur.

“O kimseyi hükmüne ortak etmez.” Yani yaratmak da emretmek de yalnız Allah’ındır. Kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. İnsanlardan herhangi bir kimse O’nun kazasında (hükmünde) O’na ortaklık edemez. O’nun hiçbir ortağı da yoktur, danışmanı da yoktur. [19]

Peygambere Ve Müminlere Direktifler: Kur’an Okumak, Fakirlerle Oturmaya Katlanmak Ve Hakkın Allah’tan Geldiğini Açıklamak

27- Rabiııiıı Kitabından sana vahyolu-nanı oku. O’nun sözlerini değiştirebile­cek yoktur. O’ndan başka bir sığınacak da bulamazsın.

28- Sabah akşam Rablerinin rızasını di­leyerek O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzellikle­rini isteyerek gözlerin onlardan başka­sına kanmasın. Kalbine gaflet vererek bizi anmayı unutturduğumuz, hevasına uymuş, haddi aşmış kimselere boyun eğme!

29- De ki: “Hak Rabbimden gelendir. İs­teyen inansın, isteyen inkâr etsin. Şüp­hesiz ki biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki çepeçevre duvarları ken­dilerini kuşatmıştır. Onlar feryat edip yardım dilediklerinde, kendilerine eri­miş maden gibi yüzleri kavuran bir su verilir. O ne kötü bir içecektir ve orası ne kötü bir duraktır!”

30- Doğrusu iman edip salih amel işle­yenler bilsin ki muhakkak biz iyi amel işleyenlerin ecrini boşa çıkarmayız.

31- İşte onlara altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler. İnce ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyeceklerdir. Orada tahtları üzerine yaslanırlar. O ne güzel mükafat ve ne güzel duraktır!

Açıklaması

“Rabbinin Kitabından sana vahyolunanı oku…” Yüce Allah bu ayet-i keri­mede Rasulüne Kitab-ı Aziz’ini okuyup onu insanlara tebliğ etmesini şu buy-ruklarıyla emretmektedir: Rabbinden sana vahyolunan Kitab’ı oku, onda yer alan emir ve yasaklara uy. Çünkü itaat edenlere mükâfaat vaadi, isyan edenle­re de ceza tehdidini ifade eden Rabbinin kelimelerini değiştirecek, tahrif ede­cek, ortadan kaldırabilecek kimse yoktur. Kitabın gereğince amel etmeyecek olursan, sen de tehdidin kapsamına girersin. Allah’tan başka da sığınak, yar­dım edecek bir dost bulamazsın.

İşte bu birinci direktiftir: Kur’ân-ı Kerim’i okuyup gereğince amel etmek. İkinci direktif ise fakir mustazaflarla oturup kalkmak ile ilgilidir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret…” Yani Allah’ı zikreden, O’na hamde-den, Onu teşbih eden, Onu tekbir eden, Ondan dileklerde bulunan, her vakit O’na dua edip yakaran ve bununla O’na itaati, O’nun rızasını yerine getirmek isteyen kimselerle fakir yahut zengin olsunlar birlikte ol.

Açıkladığımız gibi; bu ayet-i kerime, Kureyş’in ileri gelenlerinin Rasulul-lah (s.a.)’tan fakir yahut zayıf, sıradan insanlar olan Bilâl, Ammar, Suhayb, Habbâb ve İbni Mes’ud gibi ashabı olmaksızın, yalnızca kendileriyle oturmasını, birlikte meclisler düzenlemesini istemeleri üzerine nazil olmuştur. Yüce Allah ise Hz. Peygambere böyle bir iş yapmasını yasaklamakta ve bu gibi kimselerle beraber oturmakta sabır ve sebat göstermesini emretmektedir. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de şu buyruktur: “Sırf onun rızasını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenleri kovma…” (En’am, 6/52). Kureyş büyük­lerinin söyledikleri bu sözler Nuh kavminin şu sözlerini andırmaktadır: “Sana bayağı kimseler uymuşken sana iman mı edelim?” (Şuarâ, 26/111). Yüce Allah daha önce yer alan emrini “…Gözlerin onlardan başkasına kaymasın.” buyruğuyla pekiştirmektedir: Kalbin onlardan başkasına meyletmesin. Onlar yerine servet ve nüfuz sahiplerini istemeyesin. Burada maksat fakirlikleri ve yoksullukları dolayısıyla onları küçük görmenin yasaklanmasıdır. Rasulullah (s.a.) bu ayet-i kerime nazil olunca şöyle buyurdu: “Onlarla birlikte kalmak üzere sabretmekte emrolunduğum kimseleri ümmetim arasında takdir buyur­muş olan Allah’a hamdederim.”

Daha sonra Yüce Allah bu yasağı şu buyruğu ile de tekid etmektedir: “Kalbine gaflet vererek bizi anmayı unutturduğumuz… kimselere boyun eğme…” Yani sakın bizim gafil olduğuna tanık olduğumuz, dünya ile meşgul olup dine ve Rabbine ibadete yaklaşmayan, amellerinde, davranışlarında arzularına tabi olarak aşırıya kaçmış kimseye itaat etmeyesin. Bu buyruk şunu göstermekte­dir: Böylelerinden uzak durmanın sebebi dünyanın çekicilikleriyle, süsleriyle uğraşarak Allah’ın emrine uyma imkânını bulamayışlarıdır.

Üçüncü direktif ise hakkın Yüce Allah’tan gayet açık ve seçik bir şekilde geldiğini ilan etmektedir. Öyle ki artık geriye sadece küfürlerine karşılık onları şiddetlice tehdit etmek ve korkutmaktan başka bir şey kalmamıştır. İşte bu doğrultuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Hak Rabbinizden gelendir…” Yani ey Muhammed, insanlara de ki: Benim size Rabbinizden şu getirdiklerim, hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı hakkın kendisidir. Hayat için en uygun düzen budur. Dileyen buna iman etsin, dileyen onu inkâr etsin. Benim size bir ihtiyacım yoktur. Kim salih amel işlerse kendisine, kim de kötülük işlerse aleyhine yapmış olur. Daha sonra Rabbiniz amellerinizden dolayı sizi hesaba çekecektir. Bu buyrukta ala­bildiğine bir tehdit ve korkutma vardır.

Daha sonra Yüce Allah küfre karşılık bir çeşit tehditte bulunmakta, salih amel için de mükâfat vaadinde bulunmaktadır. Küfrün tehdidini şu ifadeleriyle nitelendirmektedir: “Şüphesiz ki zalimler için duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırladık.” O cehennem ateşinin çevresini de her bir tarafın­dan yüksekçe bir duvar ile kuşatmıştır. Ta ki o ateşten kurtulamasmlar. Ah-med ve Tirmizî, Ebû Said el-Hudrî’den Rasulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: “Cehennem ateşinin suru oldukça kalın dört duvardır. Her bir duvarın mesafesi kırk yıldır.”

“Onlar feryad edip yardım dilediklerinde kendilerine erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su verilir.” Yani bu zalim kâfirler cehennem ateşinin sıcaklığı dolayısıyla susuzluklarını gidermek için ateşte oldukları sırada yardım, imdat ve su isteyecek olurlarsa, yağ tortusu yahut kan ve irini andıran katılaşmış bir su ile imdatlarına koşulur. Bu su aşırı sıcağından dolayı kâfir, bu suyu içmek isteyip de yüzüne doğru yaklaştıracak olursa, yüzünün derisini yakar ve sonun da yüzünün derisi bu suya düşer. Nitekim Ahmed ve Tir-mizî’nin Ebû Said el-Hudrî’den naklettikleri bir hadisi şerifte böyle ifade edilmektedir. Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Muhl (erimiş maden gibi su) yağ tortusunu andırır. Onu yüzüne yaklaştırdı mı suratının derisi içine düşer.”

“O ne kötü bir içecektir ve orası ne kötü bir duraktır!” Bu içecekleri ne kadar kötü, ne kadar çirkindir! Çünkü hiçbir şekilde susuzluğu gidermez, harareti dindirmez, aksine harareti daha da artırır. Cehennem de ne kötü barınaktır! Yani cehennem ne kötü bir yer, ne kötü bir konak, ne kötü bir toplanma yeridir! Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O ne kötü karar kılacak bir yer, ne kötü ikâmet edecek bir yerdir.” (Furkan, 25/66)

Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu iman edip salih amel işleyenler bilsin ki muhakkak ki biz iyi amel işleyenlerin ecrini boşa çıkar­mayız.” Yani muhakkak Allah’a iman eden ve peygamberlerin getirdiklerini tasdik eden, peygamberlerin kendilerine emrettiği şekilde salih amel işleyen­lerin Allah, bu güzel amelleri dolayısıyla ecirlerini boşa çıkarmayacaktır.

İman ve salih amelin birbirine atfedilmesi salih amelin imandan farklı olduğunu göstermektedir. Çünkü atıf ayrılığı, farklılığı gerektirir.

Cennetliklerin içinde bulundukları nimetlerin niteliklerine gelince:

1- “İşte onlara altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır.” Yani evlerinin, köşklerinin altından nehirler akan, devamlı ikamet edecekleri cen­netleri vardır.

2- “Orada altın bileziklerle süslenirler.” Yani o cennetlerde altından yapılmış bilezikler takınır, onlarla süslenirler. Buharî ve Müslim, Ebu Hureyre’den Rasulullah (s.a.)’ın şu buyruğunu nakletmektedirler: “Müminin süsleri abdestin ulaştığı yere kadar ulaşır.” Bir başka âyet-i kerime de şöyle buyurulmaktadır: “Onlar orada altından bileziklerle ve incilerle süslenecekler. Onların orada giyecekleri de ipektir.” (Hacc, 22/23).

3- “İnce ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyeceklerdir.” Onlar ince ipek olan “sündüs” ve kalın ipek olan “istebrak” giyeceklerdir. Görüldüğü vakit gözü din­lendirdiğinden dolayı da bunlar için yeşil renk seçilmiştir.

4- “Orada tahtlar üzerine yaslanırlar.” Yani o cennette tahtları üzerinde yanları üzere uzanacaklar. Bu halleri hükümdarların ve büyüklerin halini andıracaktır.

“O ne güzel mükâfat ve ne güzel duraktır!” Yani cennet onların amellerinin ne güzel bir mükâfatıdır! Ne güzel bir konak yeri, karar yeri ve ikametgâhtır. Nitekim Yüce Allah bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. O ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikamet yeridir!” (Furkan, 25/76). [20]

Malı Dolayısıyla Gurura Kapılan Bahçe Sahibi Zengin İle Akidesiyle Onur Bulan Fakir Örneği

32- Onlara şöyle bir örnek ver: İki adamdan birisine iki üzüm bağı verip etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve ara­larında ekin bitirmiştik.

33- Her iki bahçe de ürünlerini vermiş­ler ve hiçbir şeyi eksik bırakmamışlar­dı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.

34- Onun başkaca gelirleri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona: “Ben malca da senden zengin, sayıca da senden üstünüm.” derdi.

35- O nefsine böylece zulmederek bah­çesine girerken dedi ki: “Bu bahçenin ebediyen yok olacağını hiç sanmam”

36- “Kıyametin kopacağını da tahmin etmiyorum. Faraza Rabbime döndürü­lecek olsam dahi, andolsun ki bundan daha iyi bir dönüş yerim olur.”

37- Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: “Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratıp sonunda da seni doğru dürüst bir insan haline getireni mi inkâr edi­yorsun?

38- “Ben ise şöyle diyorum: O benim Rabbim olan Allah’tır ve ben kimseyi Rabbime ortak koşmam.

39- “Bahçene girdiğin zaman: Maşâal-lah, Allah’ın yardımından başka kuvvet yoktur demen gerekmez miydi? Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden daha az buluyorsan da;

40- “Rabbim senin bahçenden daha iyi­sini bana verebilir ve seninkinin üzeri­ne gökten bir yıldırım gönderir de kay­pak bir toprak haline geliverir.

41- ‘Yahut suyu çekilir de bir daha onu bulamazsın.”

42- Nihayet bütün serveti yok edildi. Uğrunda harcadıklarına içi yanarak ellerini ovuşturmaya koyuldu. Çardakları hep yere düşmüştü ve diyordu ki: “N’olaydım, Rabbime hiç kimseyi ortak koşmayaydım.”

43- Allah’tan başka ona yardım edecek adamları da yoktu, kendini de kurtarıp öç alamadı.

44- İşte bu makamda nusret ve hakimiyet, hak olan Allah’ındır. O, sevapça da ha­yırlı, akıbetçe de hayırlıdır.

Açıklaması

Bu Yüce Allah’ın zayıf ve yoksul Müslümanlar ile oturmayı kibirlerine yediremeyip mal ve güçleriyle, konumlarıyla övünen müşrikler ve benzerleri müstekbirlere verdiği bir örnektir:

“Onlara şöyle bir örnek ver: İki adamdan birisine…” Yani ey Peygamber, sabah akşam ve her vakitte ihlâsla Allah’a dua eden, yalvaran müminleri kov­mam senden isteyen şu Allah’a ortak koşan müşriklere bir misal ver. Bu, iki adamın misalidir. Allah onlardan birisine çevrelerini hurma ağaçlarının kuşattığı üzüm bağları vermişti. Ortalarında de ekin vardı. Ağaçlar da ekinler de alabildiğine güzel ve kaliteli mahsuller verirdi. Böylelikle hem temel gıdalar, hem de meyveler bu bahçeden mahsul olarak alınabiliyordu. Yüce Allah’ın: “Etrafını hurmalıklarla çevirmiş…” buyruğu “Biz o iki bahçenin çevresini de hurma ağaçlarıyla donatmıştık.” demektir.

Bu iki adam İsrailoğulları’ndan iki kardeş, iki arkadaş yahut iki ortaktı. Onlardan birisi dünyasına aldanmış olan kâfir, diğeri ise Allah’ı tevhid eden bir mümindi. Bu misalden maksat ise öğüt ve ibrettir. Dünyalığına aldanan kâfirin sonunda serveti yok oldu, iflâs etti. Buna sebep ise nimetlere karşı nankörlük ve Allah’a isyan etmesi idi. Fakir mümin ise türlü sıkıntı ve zorluk­lara rağmen Allah’a itaat üzere devam etti, Allah da ona cennette ebediliği verdi.

“Her iki bahçe de ürünlerini vermişler” yani her iki bahçe de meyvelerini vermiş “ve hiçbir şeyi bırakmamışlardı.” Her yıl ürünlerini tam ve eksiksiz veriyorlardı. “İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.” Yani iki bahçenin ortasında her tarafı sulamaları için türlü kollara ayrılan bir de ırmak akıtmıştık.

“Onun başkaca gelirleri de vardı.” Yani bu bahçelerin sahibinin -ticaret ve bahçelerinden aldığı mahsulleri geliştirdiğinden dolayı- altın, gümüş gibi daha başka çeşitli malları da vardı.

Onun bu zenginliği kendisini şımartmış, büyüklenmeye, mal dolayısıyla gurur duymaya itmiş ve -her zenginde görüldüğü gibi- gurura kapılmıştı. O bakımdan “bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona: Ben malca da senden zen­gin, sayıca da senden üstünüm derdi.” Yani bu iki bahçe sahibi, mümin ve fakir arkadaşına karşı övünerek şöyle derdi: Benim servetim senden fazladır. Sayıca da senden daha güçlü, daha kalabalığım. Yani benim hizmetçilerim, taraftar­larım, çocuklarım daha fazladır. Kendimi savunacak aşiret ve kabilem, taraftarlarım itibariyle ben daha güçlüyüm.

Onun bu durumu, bu servetinin devam edeceğini, asla yok olmayacağını zannetmek noktasına kadar vardı. Buna sebep ise aklının kıtlığı, Allah’a olan inancının zayıflığı idi. İşte Kur’ân-ı Kerim’in ona dair anlattıkları:

“O nefsine böylece zulmederek bahçesine girerken…” Yani şu rahat içerisinde varlıklı ve her bakımdan güçlü olduğunu kabul eden kişi mümin, fakir ve salih arkadaşı ile birlikte bahçesine girdi. Küfrü, isyanı, büyüklen-mesi, öldükten sonra dirilişi inkârı sebebiyle kendisine zulmederek, meyveleri, ekinleri bahçesinde kaynayıp coşan suları görünce gurura kapılarak dedi ki: Ben ebediyyen bu bahçenin yok olacağını sanmıyorum. Kıyamet gününün geleceğini de sanmıyorum.

Onun “kıyametin kopacağını da tahmin etmiyorum” ifadesi kıyamet diye bir şey olacağını sanmıyorum, demektir. O her iki halde de yanlışlık yapıyordu. Her bir şeyi lâyık olmadığı yere koymak suretiyle de kendisine zulmediyordu.

Çünkü onun bu nimete şükretmesi, ahiret üzerinde düşünmesi gerekirdi. Böyle yapmayışmın sebebi ise emeli, ileri derecedeki hırsı, tam bir gaflet içinde olması ve dünyaya alabildiğine aldanmasıdır.

Daha sonra Rabbi ile karşılaşmayı bir ihtimal olarak kabul edecek olsa dahi, daha iyisiyle karşılaşacağına dair şu sözleriyle yemin etti:

“Faraza Rabbime döndürülecek olsam dahi, andolsun ki bundan daha iyi bir dönüş yeri bulurum.” Yani öyle bir şey yok ya, olsun diyelim, Rabbime dön­dürülecek olursam elbetteki ahirette dünyadaki bu payımdan daha hayırlısını ve daha iyisini bulacağım. Allah’ın yanındaki değerim ve kıymetim dolayısıyla O bana bunu verecektir. Zaten ben O’nun nezdinde değerli olmasaydım bana bunları vermezdi. Eğer ben bunlara hak kazanmayan, ehil olmayan birisi ol­saydım dünyada beni zengin etmezdi. Nitekim bir başka ayet-i kerimede bir kâfirin şu sözleri nakledilmektedir: “Eğer Rabbime döndürülürsem bile elbette benim için onun yanında güzellik ve iyilik vardır.” (Fussilet, 41/50).

Mümin ise ona şöylece cevap verdi:

“Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: Seni topraktan, sonra da bir damla sudan yaratıp sonunda da seni doğru dürüst bir insan haline getireni mi inkâr ediyorsun?” Yani mümin arkadaşı ona öğüt vererek içinde bulunduğu küfür ve aldanıştan dolayı azarlayarak şöyle dedi: Sen seni topraktan yaratanı mı inkâr ediyorsun? Yani o senin ilk atan olan Adem’i topraktan yaratmıştır. İnsanın ilk atasının yaratılışı ise kendisinin yaratılışına sebeptir. Dolayısıyla ilk atasının yaratılması onun yaratılmasıdır. Aynı şekilde senin de hayvanların da gıdası bitkidir. Bitki ise gıdasını su ve topraktan almaktadır. Sonra bu alınan gıda kana dönüşür. Onun bir bölümü de yaratılışa vesile olan nutfeye dönüşür. Bun­dan sonra Allah seni bu nutfeden, yaratılışı ve organları eksiksiz dosdoğru bir insan yaptı. Yüce Allah’ın: “Doğru dürüst bir insan haline getiren” buyruğunun anlamı, seni adam olma yaşına ulaştırıp tam ve eksiksiz bir insan olarak düzenleyen demektir.

Arkadaşı onu Allah’ı inkâr eden bir kişi olarak nitelendirdi. Buna sebep ise onun öldükten sonra diriliş hususunda şüphe içerisinde olmasaydı.

“Ben ise şöyle diyorum: O benim Rabbim olan Allah ‘tır ve ben kimseyi Rab­bime ortak koşmam.” Fakat ben senin dediğin gibi demiyorum. Aksine Allah’ın vahdaniyet ve rubûbiyetini kabul ve itiraf ediyorum, O’na kimseyi ortak koşmuyorum. O hiçbir ortağı olmaksızın tek başına mâbûd olan Allah’tır.

Daha sonra Allah’a imanın gereğini hatırlatarak ona şöyle dedi:

“Bahçene girdiğin zaman… mâşâallah, Allah’ın yardımından başka kuvvet yoktur, demen gerekmez miydi?” Sen bahçene girip oraya bakıp da ondan hoşlandığın vakit sana verdiği bu nimetleri dolayısıyla, sana ihsan ettiği, başkalarına vermediği mal ve servet dolayasıyla Allah’a hamdedip mâşâallah bu ancak Allah’ın gücü iledir, demen gerekmez miydi? Yani Allah böyle istedi de oldu. Allah neyi takdir etmişse o olur, demen gerekmezmiydi? Böyle demeliydin ki bu senin ubûdiyyetini ve acziyetini ortaya koysun.

Bundan dolayı seleften bazıları şöyle demiştir: Her kim kendi halini, malı­nı yahut çoluk çocuğunu beğenip hoşlanacak olursa hemen bu âyet-i kerime ile amel ederek; “Mâşâallah lâ kuvvete illâ billah= Allah’ın dediği olmuştur. Al­lah’ın yardımı olmadıkça hiçbir kuvvetin varlığı olamaz” deyiversin. Yine bu konuda rivayet edilen ve Hafız Ebu Ya’lâ’nm Enes (r.a)’den rivayet ettiği merfû’ hadis ile amel etsin. Buna göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah bir kula aile, mal yahut çocuk türünden herhangi bir nimet vermiş ise o da mâşâal­lah lâ kuvvete illâ billah diyecek olursa, ölümden önce bunlarda herhangi bir afet görmez.” Müslim’in Sahîh’inde de Ebu Musa’dan Rasulullah (s.a.)’m kendi­sine şöyle dediğine dair rivayet kaydedilmektedir: “Ben sana cennet hazinele­rinden bir hazineyi göstereyim mi, bu lâ havle velâ kuvvete illâ billah’tır.”

Daha sonra mal ve çocuk ile öğünme meselesiyle ilgili olarak şu cevabı verdiğini görüyoruz:

“… her ne kadar malca ve evlâtça beni kendinden daha az buluyorsan da; Rabbin senin bahçenden daha iyisini bana verebilir…” Yani eğer sen mal itibariyle benim senden daha fakir, evlât ve aşiret itibariyle bu fani dünyada daha az olduğuma bakıyor isen şunu bil ki, ben âhirette durumun tam aksi olacağını umuyorum. Yine Allah’ın âhirette senin bu bahçenden daha hayırlısını bana vereceğini, buna karşılık senin asla yok olmayacağını ve sonunun gelmeyeceğini zannettiğin dünyadaki bu bahçene semâdan -ekin ve ağaçlarını kökünden kopartacak yağmur yahut yıldırımlar gibi- bir afet gön­dereceğini ve böylelikle o nimetinden seni mahrum bırakıp bahçeni tahrip edeceğini, sonunda senin bahçenin hiçbir bitkisi olmayan dümdüz bir arazi, ayağının üstünde duramayacağın kaypak bir toprak haline dönüşüvereceğini ve bu düzgünlüğü dolayısıyla adeta insan ayağını kaydıracak hale gelebileceğini zannediyorum. Arkadaşının: “Rabbim… verebilir.” ifadesi “Olur ki Rabbim böyle yapar” anlamındadır.

Yahut da senin bu bahçenin suyu yerin dibine geçer ve sen artık yerin di­bine çekildikten sonra bir daha onu bulamazsın, herhangi bir yol ile yerin dibi­ne geçmiş olan o suyu geri çıkaramazsın.

Nitekim müminin umduğu gerçekleşti. Yüce Allah bunu şöyle ifade etmek­tedir:

“Nihayet bütün serveti yok edildi, uğrunda harcadıklarına içi yanarak ellerini oğuşturmaya koyuldu…” Yani Yüce Allah’a yönelmekten kendisini alıkoyan bahçesi yıldırımlarla, malları ve serveti musibetlerle telef edilerek yok edildi. Böylelikle bahçesine yapmış olduğu harcamalar yok olduğundan dolayı hasret duymaya, pişman olmaya başladı. Arkadaşının öğüdünü hatırla­yarak: “Keşke Rabbime ortak koşmayaydım.” temennisinde bulundu. “Çardak­ları üstüne çökmek” ten kasıt ise, çardaklarının yere düşmesi demektir. Denil­diğine göre Allah bahçesine bir ateş gönderdi, o ateş orayı yakıp bitirdi.

“Allah ‘tan başka ona yardım edecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtarıp öç alamadı.” Aşiretinin yahut çocuklarının -kendileriyle öğündüğü ve güçlü kabul ettiği şekilde- ona hiçbir faydası ve yardımı olmadı. O da kendi gücü ile Yüce Allah’ın intikamına karşı koyamadı, kendisini koruyamadı.

“İşte burada kudret ve hakimiyet yalnız hak olan Allah’ındır.” Bu önceki cümleyi tekit etmektedir. Yani böyle bir sıkıntı ve mihnet hallerinde kudret, intikam almak yalnız Allah’ın gücünde olur ve bu durumda iyi olan da fâcir olan da buna iman eder. Mümin olsun kâfir olsun, Allah’a, O’nun hakimiyetine boyun eğmeye -azap gerçekleştiği takdirde- döner. Ayette geçen velayet: ege­menlik, otorite, mülk, yardım ve hüküm demektir.

“Mükâfatı da hayırlı olan O’dur, neticelendirmesi de hayırlı olan O’dur.” Yani Allah’ın mükâfatı daha hayırlıdır. Mümin kullarına hazırladığı akıbeti daha üstündür. O onlara yardım eder ve dünyada sahip olmadıklarının bedeli­ni onlara verir. Allah için yaptıkları amellerinin mükâfatı hayırlı bir mükâfat olur, bu amellerin akıbeti hoş ve öğülmeye değer olur. Çünkü Yüce Allah kendi­sine iman edenlere daha hayırlı mükâfat verir.

Bunun bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: “Onlar bizim azabımızı gördük­lerinde: Allah ‘a bir olarak inandık, ona eş tutmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik, derler.” (Mümin, 40/84). [21]

Dünya Hayatının Misali

45- Dünya hayatının misalini de anlat onlara. O gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, sonra yeryüzünde yetişen bitkilerle karışır, sonunda da suların savuracağı çör-çöpe döner. Allah her şeye kadirdir.

46- Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak salih ameller Rabbinin nezdinde sevap olarak da emel olarak da daha hayırlıdır.

Hadis-i şeriflerde ayet-i kerimede geçen “baki kalacak salih amellerin neler olduğunu açıklayan ifadeler bulunmaktadır. Tirmizî’nin rivayetine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İsra gecesi İbrahim ile karşılaştım. Bana ya Muhammed, dedi, benden ümmetine selam söyle. Onlara haber ver ki, cen­netin toprağı hoştur, suyu tatlıdır, cennet dümdüz bir arazidir, fakat onun ağaçları, bitkileri sübhanallahi velhamdülillahi velâ ilahe illahu vallahu ekberdir.”

Saîd b. Mansur, Ahmed, İbni Cerîr, İbni Merdüveyh ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Baki kalacak salih amelleri çokça işleyiniz.” Bunlar neler­dir ey Allah’ın Rasulü? diye sorulunca, şöyle buyurdu: “Tekbir, (Allahuekber) tehlîl (la ilahe illallah), teşbih, (Sübhanallah) tahmîd (elhamdüllih) ve lâ havle velâ kuvvete illâ billah sözleridir.” Taberânî ve İbni Merdüveyh , Ebu’d-Derdâ-dan şöyle dediğini nakletmektedirler: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Sübhanal­lahi velhamdülillahi velâ ilahe illallahu vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billah. işte bunlar baki kalacak salih amellerdir. Bunlar ağacın yaprak­larını döktüğü gibi günahları dökerler, bunlar cennet hazinelerindendirler.” Neseî, Taberânî ve Beyhakî de Ebû Hureyre’den Rasulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Kalkanlarınızı edininiz!” Ey Allah’ın Rasûlü, hangi düşmana karşı? diye sorulunca, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Hayır, ateşe karşı kalkanınızı edininiz. Bu da: sübhanallahi velhamdü lillâhi velâ ilahe illallahu vallahu ekber, demektir. Şüphesiz bunlar kıyamet gününde önden gelirler, arkadan ve yan taraflardan gelirler. Baki kalacak salih ameller de bunlardır.” [22]

Açıklaması

Ya Muhammedi Sen Mekke müşriklerinden olsun diğerlerinden olsun mal ve yardımcılarını ileri sürerek Müslüman fakirlere karşı böbürlenen insanlara örnek ver. Dünyanın önemsizliğini, onda az kalınacağını, çabucak yok olup gidişini açıklayan bir örnek. Çünkü dünya göz alıcılığından, parlaklığından, göz kamaştırıcı halinden sonra Allah’ın iradesiyle asık suratlı, kapkara, hiçbir güzelliği ve parlaklığı olmayan bir hale dönüşür. O göz kamaştırıcılığından sonra zevale doğru gidişi ile çiçekleri, parlaklığı, taneleri bulunan yeşil bir bitkiye benzer. Gökten yağan yağmurla oluşmuş bir bitkiye. Bütün bunlardan sonra ise bu bitki kupkuru çör-çöpe dönüşür, rüzgârlar tarafından savrulur. Yani rüzgârlar onu sağa sola dağıtır, gider.

“Allah her şeye kadirdir.” Yani Allah yoktan var etmeye, var olanı yok etmeye kadirdir. Yeşil ve göz kamaştırıcı hale de; kurutup yok edip telef etme haline de gücü yeter. Aklı başında olan bir insanın dünyaya aldanmaması, dünya ile öğünmemesi, dünya dolayısıyla büyüklük taslamaması gerekir.

Dünya hayatı gerçekten de bu örneğe çokça benzemektedir. Nitekim Yüce Allah Yunus sûresinde de şöyle buyurmaktadır: “Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir suya benzer ki onunla yeryüzünde insanların ve hayvanların yediği bitkiler karışmıştır…” (Yunus, 10/24), Hadid suresinde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür. Aranızda bir öğünüştür. Mallarda ve çocuklarla bir yarıştır. Ekini, ekenlerin hoşuna giden bir yağmur gibidir…” (Hadid, 57/20)

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür.” Yani mallar ve evlâtlar dünya hayatının süsünden bir parçadır. Ahiretin daimi, ebedi süsünden değildir. Bun­lar da çabucak yok olur giderler. O halde aklı başında olan bir kimsenin bun­lara aldanmaması, bunlarla gurur duyup öğünmemesi gerekir. Maksat şudur: Bu kısmı da daha önce dünya hayatının çabucak geçişini, yok olmanın, son bul­manın kertesinde olduğunu açıklayan önceki örnekteki genel kapsamın içeri­sine sokmaktır. Yalnızca mal ve çocukların söz konusu edilmesinin sebebi şudur: Mal hem güzeldir, hem faydaladır. Çocuklar ise güç kaynağıdır, kişi için bir savunma aracıdır. O bakımdan her ikisi de dünya hayatının süsü demektir.

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Kadınlara, oğullara, yığın yığın yüklerle altın ve gümüşe, salma atlara… karşı duyulan sevgi insanlara süslü gösterilmiştir.” (Ali İmran, 3/14).

İmam Ali (k.v.) de şöyle demektedir: Mal ve çocuklar dünyanın ekinidir. Salih amel ise ahiretin ekinidir. Allah bazı kimseler için bunların hepsini bir arada vermiş olabilir.

“Ama baki kalacak sâlih ameller, Rabbinin nezdinde sevap olarak da amel olarak da daha hayırlıdır.” Yani hayırlı işler, itaatler -namaz, sadaka, Allah yolunda cihad, fakirlere yardım, zikir ve benzeri ameller- sevap itibariyle Allah nezdinde daha üstündür. Daha çok yaklaştırıcıdır, etkileri daha kalıcıdır. Çünkü bütün bunların sevabı kişinin kendisine aittir. Amel itibariyle de daha hayırlıdır. Çünkü bu amellerin sahibi olan bir kimse âhirette dünyada iken umduğu her şeyi elde edebilir.

İbni Abbas der ki: “Bakî kalacak salih ameller Sübhanallahi ve’1-hamdulil-lahi velâ ilahe illallahü hüvallahu ekber’dir.” Osman b. Affân da böyle demiştir: Bu ameller lâ ilahe illallah, sübhanallahi ve’1-hamdüllillahi vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illa billahi’l- aliyyi’1-azim sözleridir. [23]

Dağların Yürütülmesi Haşir Ve Kıyamet Gününde Amel Defterlerinin Sunulması

47- O gün dağları yürütürüz de sen yeri dümdüz görürsün. Hiçbirini bırak­maksızın toplarız onları.

48- Saflar halinde Rabbine arz olu­nacaklardır. “Andolsun sizi ilk kez yarattığımız gibi bize geldiniz. Halbuki sizi toplamak için bir zaman tayin etmediğimizi dahi iddia etmiştiniz.”

49- Amel defteri ortaya konulduğunda suçluların onda yazılı olandan korktuk­larını görürsün ve derler ki: “Vah bize, eyvah bize! Bu kitap nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış?” Evet, onlar bütün işlediklerini hazır bulurlar, Rabbin kimseye asla zulmetmez.

Açıklaması

Yüce Allah kıyametin dehşetli hallerini ve orada gerçekleşecek oldukça büyük işleri haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“O gün dağları yürütürüz…” Yani ey Muhammed, o gün dağları yerinden yürütüp kaldıracağımızı, onları bulutlar gibi etrafa savurup darmadağın edeceğimizi hatırla. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sana dağlar hakkında sorarlar, de ki: Rabbim onları kökünden koparıp savuracaktır…” (Ta-Ha, 20/105) Şu ayetlerde de aynı olay anlatılmaktadır: “Dağlar parça parça ufalanıp dağılmış toz haline geldiği zaman…” (Vakıa, 56/5-6); “O gün gök zeytinyağı tortusu gibi olacak. Dağlar da (atılmış) yün gibi olacak.” (Meâric, 70/8-8) Yani kabartılmış ve atılmış yün gibi.

İşte bu, durumun değişeceğine, dünyadaki vaziyetin başka bir hal alacağına, dağların yerlerinden kopartılıp bulutlar gibi yayılmış ve savrulmuş olacağına delildir.

“Sen yeri dümdüz görürsün.” Yani ey insan, bir de bakacaksın ki, bütün yeryüzü ortada, görünürdedir. Orada hiçbir kimsenin tanıdığı belli bir alâmet, kimsenin saklanacağı bir yer olmayacaktır. Aksine bütün insanlar tek bir düzlükte toplanacaklar ve hiçbir şey ondan gizli kalmayacaktır. İşte bu Yüce Allah’ın daha önce geçen dağların savrulmasını söz konusu ettiği şu âyet-i keri­mesinin anlamını ifade etmektedir: “Allah onları dümdüz edecek, sen orada ne bir alçaklık, ne de yükseklik göreceksin.” (Ta-Ha, 20/106-107) Yani yeryüzü dümdüz bir satıh haline gelecektir. Onda bir yükseklik, engebelik ve çukur yer­ler olmayacaktır.

“Hiçbirini bırakmaksızın toplarız onları.” Yani biz öncekileri de sonrakileri de hesap için toplar ve bir araya getiririz. Kimseyi geri bırakmayız. Küçük olsun, büyük olsun terketmeyiz. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de belli bir günün belli bir vaktinde elbette toplanacaklardır.” (Vakıa, 56/49-50) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “işte o kendisinde bütün insanların bir arada toplanacakları bir gündür.” (Hûd, 11/103) İmam Müslim ve başkaları Âişe (r.a.)’den şöyle rivayet etmektedirler: Rasulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken din­ledim: “Kıyamet gününde insanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak mahşerde toplanacaklardır.” Ben: Ey Allah’ın Rasulü erkekler kadınlar hep bir arada, birbirlerine bakmayacaklar mı? diye sordum, şöyle buyurdu: “Orada karşı karşıya kalacakları hal, biribirlerine bakmalarına fırsat vermeyecek kadar ağırdır.”

Neseî’nin rivayetinde de şöyle denilmektedir: “O gün herkesin başka bir şeyle uğraşmasına imkân vermeyecek kadar işi vardır (durumu başka bir şeyle ilgilenmesine fırsat vermez).” İşte bu, haşrin gerçekleşeceğinin delilidir.

“Saflar halinde Rabbine arzolunacaklardır. Andolsun ki sizi ilk kez yarattığımız gibi bize geldiniz.” Yani bütün insanlar Allah’ın önünde tek bir saf halinde sunulacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rabbin geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman…” (Fecr, 89/22) Evet andolsun ey insanlar! Hepiniz birlikte diriltilmiş olarak bize geldiniz. Tıpkı sizleri dünyada iken yarattığımız halinizle. Çıplak ayaklı, elbisesiz ve beraberinizde bir şey olmaksızın. Yüce Allah’ın şu buyruğunda ifade ettiği gibi: “Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, tek tek bize geldiniz Size ihsanımız olan şeyleri geride bıraktınız…” (En’âm, 6/94)

Bu ifadeler öldükten sonra dirilişi inkâr edenler için bir tehdit, insanlar önünde onlara bir uyarıdır. Bu Yüce Allah’ın huzurunda hesaplarının görülmek üzere arz edilmelerini ispat etmektedir. O bakımdan Yüce Allah onlara hitaben şöyle buyuracaktır:

“Halbuki sizi toplamak için bir zaman tayin etmediğimizi dahi iddia etmiştiniz.” Yani sizler Allah’ın huzuruna çıkıp onunla karşılaşmayacağınızı zannetmiş, böyle bir şeyin başınıza gelmeyeceğini ve olmayacağını sanmıştınız.

“Amel defteri ortaya konulduğunda suçluların onda yazılı olandan kork­tuklarını görürsün.” Yani insanların işledikleri küçük büyük günahlarının yazılı olduğu amel defteri önlerine konulduğu vakit günahkâr ve isyankârların orada yazılı olan kötü amellerinden, çirkin fiillerinden dolayı korktuklarını görürsün. Ayet-i kerimede geçen “el-kitâb”dan kasıt, amellerin yazılı olduğu sahifelerdir.

“Ve derler ki: Vah bize, eyvah bize bu kitap nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış…” Yani o günahkârlar şöyle diyeceklerdir:

Yazıklar olsun bizlere, ameldeki kusurumuz dolayısıyla çok yazık bize! Şu kita­ba ne oluyor ki küçük olsun, büyük olsun hiçbir günahı bırakmamış. Giden gelen ne varsa hepsini kaydetmiş, tespit etmiş. O her şeyi kapsamaktadır: “Hatırla ki sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır. O bir söz söylemeye dursun; mutlaka onun yanında görüp gözetlemeye hazır bir (melek) vardır.” (Kâf, 50/17-18); “Şüphesiz üzerinizde bekçiler, çok şe­refli yazıcılar vardır. Onlar yaptıklarınızı bilirler.” (İnfitâr, 80/10-12).

Ayet-i kerime küçük ve büyük bütün günahların tespit edildiğini göster­mektedir. Bu konuda bütün müslümanlar arasında görüş birliği vardır.

“Evet onlar bütün işlediklerini hazır bulurlar.” yani insanlar ne işlemişler-se hayır veya şer olsun amel defterlerinde tespit edildiğini göreceklerdir. Bun­dan kasdın yaptıklarının karşılığı olduğu da söylenmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “O gün herkes dünyada iyilik olarak ne işlediyşe onu hazır bulacaktır; kötülükten de ne işlediyse…” (Âli İmran, 3/30) Yüce Allah bir başka ayette de şöyle buyurmaktadır: “O gün insana önceden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilir…” (Kıyâme, 75/13).

“Rabbin kimseye asla zulmetmez.” Rabbinin hükmünde insanlara, yarat­tıklarına en ufak bir zulüm yoktur. Çünkü mükâfat ve cezanın temel ilkesi mutlak ve ilâhî adaletin bir gereğidir. Ta ki böylelikle iyilik yapanı mükâfat­landırsın, kötülük yapanı cezalandırsın. Hatta Yüce Allah rahmetinin tecellisi ve gereği olarak affeder, bağışlar. Mağfiret buyurur, merhamet eder. Yarattıkla­rından dilediğini kudret, hikmet ve adaleti gereğince azaplandırır. O kafirleri cehennem ateşinde ebedî bırakır, orada günahkârları azaplandırır, sonra da mümin günahkârları oradan kurtarır. Onun hükmü her durumda adalettir. O asla zulmetmeyen, haksızlık yapmayan hâkimdir. İnsanın aleyhine işlemediği­ni yazmaz. Cezayı hak edenin cezasını artırmaz, yahut günahı olmadığı halde azaplandırmaz.

Şu buyruklar da buna benzemektedir: “Şüphesiz Allah zerre ağırlığı kadar zulmetmez. Şayet bir iyilik olursa onu kat kat artırır.” (Nisa, 4/40); “Kıyamet gününe has adalet terazilerini koyarız. Hiçbir kimseye hiçbir şeyle zulm olun­maz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile biz onu getiririz. Hesaba çekenler olarak biz yeteriz.” (Enbiyâ, 21/47) İşte ayet-i kerime; “İnsanların amel defter­leri, iyilikleri de kötülükleri de kapsar” ilkesi üzerinde yükselen Allah’ın huzu­rundaki hesabın son merhalesini açıklamaktadır. [24]

Hz. Adem (A.S.)’e Secde Emri Kıssası

50- Hani meleklere: “Adem’e secde edin” demiştik de İblis’ten başka hepsi secde etmişti. O cinlerdendi. Bu bakımdan Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Şimdi siz beni bırakıp da bana düşman oldukları halde onu ve soyunu mu veli ediniyorsunuz? Zalimlerin ne kötü değiş tokuşudur bu?

51- Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ne de kendilerinin yaratılmasında şahit tuttum. Saptıran­ları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.

52- O gün: “Bana ortak olarak iddia ettiklerinize seslenin.” der. Onları çağırırlar, ama hiçbirisi kendilerine cevap vermez. Aralarına bir de uçurum koyarız.

53- Suçlular ateşi görürler de ona düşeceklerini anlarlar ve ondan kaça­cak yer bulamazlar.

Açıklaması

Bununla Ademoğullarının İblisin kendilerine, kendilerinden önce de ata­larına beslediği düşmanlığa dikkat çekilmektedir. Ayrıca Ademoğulları arasından ona uyanlar ve böylelikle yaratıcısına, mevlâsına aykırı harekette bulunanlar azarlanmaktadır.

Yüce Allah buyuruyor ki: “Hani meleklere Adem’e secde edin demiştik…” Yani ey Muhammed onlara şunu hatırlat: Bir zamanlar biz bütün meleklere ilham yoluyla Adem’e selamlamak ve insan ikramda bulunmak kasdıyla secde etmelerini emretmiştik. Bu husus aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’in pek çok ayet-i kerimesinde defalarca söz konusu edilmiştir.

Bunlardan bazıları: Bakara sûresinde şöyle buyurulmaktadır: “Hani biz meleklere Adem’e secde edin, demiştik de derhal secde ettiler. Ancak İblis müstesna. O dayattı, kibirlenerek kâfirlerden oldu.” (Bakara, 2/34). Bir diğer ayet-i kerime de Hicr suresinde yer almaktadır: “Ben ses veren kuru bir çamur­dan, değiştirilmiş bir balçıktan bir beşer yaratacığım, demişti. O halde onun yaratılışını tamamlayıp tam bir insan suretine getireceğim ve ona ruhumdan lifleyeceğim zaman siz de derhal onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 15/29-29). Bunlardan birisi de Kehf sûresinde yer almaktadır: “Hani meleklere: Adem ‘e secde edin, demiştik de iblis’ten başka hepsi secde etmişti, o cinlerden idi…”

İblis’in Hz. Adem’e secde etmeyi kabul etmeyişinin sebebi, yaratılış aslına ve soyuna bakıp aldanmasıydı. O ateşin dumansız alevinden yaratılmıştı. Melekler ise asıl itibariyle nurdan yaratılmıştı. Adem de topraktan yaratılmıştı. Nitekim Müslim’in Sahih ‘inde Peygamberimizin şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Melekler nurdan yaratılmıştır. İblis dumansız alevden yaratılmıştır. Adem de size anlatılan şeyden yaratılmıştır.” Önceki ayet-i ker­imeden İblis’in cinlerden olduğu açıkça anlaşıldığı gibi, bir diğer ayette de onun ateşten, Adem’in de çamurdan yaratıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Yüce Allah’ın şu ayetinde olduğu gibi: “Ben ondan hayırlıyım beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (Sâd, 38/76).

Hasan-ı Basrî der ki: İblis bir göz açıp kırpacak zaman kadar dahi melek­lerden olmamıştır. O cinlerin aslıdır. Nitekim Hz. Adem (a.s.)’de insanların aslıdır.

“O cinlerdendi.” Yani İblis’in isyan etmesinin sebebi cinlerden oluşu idi. O bakımdan meleklerin yaptığı gibi yapmadı. Bundan dolayı Yüce Allah “Bu bakımdan Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı.” buyurmaktadır. Yani Allah’a itaatin dışına çıkmıştır. Çünkü “fısk” çıkmak demektir. Taze hurma, kabuğundan dışarı çıktığı vakit bu tabir kullanılır. İşte bu buyruk onun fâsıklığmın (emrin dışına çıkmasının) cinlerden yani şeytanlardan oluşu dolayısıyla olduğunu göstermektedir. Cinlerin özelliği ise isyan ve emre itaat etmemektir. Buna sebep ise mayalarının kötülüğüdür. Kısacası Yüce Allah’ın: “O cinlerdendi” buyruğu İblis’in secde edenlerden istisna edilişinden sonra bir çeşit gerekçe durumundadır. Yüce Allah’ın “Bu bakımdan… dışarı çıkmıştı, “buyruğundaki “fe” harfi sebep bildirmektedir. Böylelikle onun cinler­den oluşunu fâsıklığına sebep göstermektedir. Çünkü melek olsaydı Rabbinin emrinin dışına çıkmazdı. Zira melekler cin ve insanların aksine Rabbin emrinin dışına çıkmaktan korunmuşturlar.

Bir başka ayet-i kerimede onun meleklerden olduğu şeklindeki ifade^ ile bu ayet çelişmemektedir. Çünkü melekler hakkında da insanların gözlerine görünmedikleri için “cin” tabiri kulanılabilmektedir (Cin görülmeyen, gözle varlığı tespit edilmeyen anlamındadır).

Daha sonra Yüce Allah bu kıssanın sonrasında şöyle buyurmaktadır:

“Şimdi siz beni bırakıp size düşman oldukları halde onu ve soyunu mu veli ediniyorsunuz?” Yüce Allah küfür ve masiyetler hususunda İblis’e ve onun yo­lundan gidenlere itaat edenlerin işlerinin şaşılacak olduğunu belirtmekte ve Adem’e karşı takındığı tutumu gösterdikten sonra Allah’tan başka ve Allah’ın yerine yardımcılar edinerek ona uyup itaat edenleri uyarmaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah: “Zalimlerin ne kötü değiş tokuşudur bu” diye buyurmakta­dır. Yani kendilerine zulmeden kâfirlerin bu tercihleri ne kadar kötüdür! Çün­kü onlar Allah’ı bırakıp -kendilerine nimetler veren Allah olduğu halde- İblis’i ve onun soyundan gelenleri dost ve veli edinirler, yardımcı edinirler.

İblis’in meleklerden olmadığını gösteren delillerden birisi de şudur: Şanı Yüce Allah bu ayet-i kerimede İblis’in zürriyetinin, soyunun olduğunu tespit etmektedir. Meleklerin ise zürriyetleri, soyu sopu yoktur. O bakımdan İblis’in meleklerden olmaması gerekir. Daha sonra Yüce Allah kendisi dışında kalan ve zatına ortak koşulanlar ile İblis ve şeytanların veli olamayacaklarını belirterek şöyle buyurmaktadır:

“Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ne de kendilerinin yaratılmasında şahit tuttum.” Çoğunluğun benimsediğine göre buyruğun anlamı şudur: Sizin Allah’a ortak koşarak “velâ” edindiğiniz varlıkları, ben göklerin ve yerin yaratılmasında hazır bulundurmadığım gibi, onlardan kimisinin yaratılışına kimisini hazır bulundurmuş da değilim. Hepsi sizin gibi kullardır, hiçbir şeye mâlik değillerdir. Göklerin ve yerin yaratılışı sırasında da bunlar yoklardı. Bu ortak koştuğunuz varlıklar aslında kendileri hakkında

1- Ancak İblis’in meleklerden olduğunu açıkça ifade eden herhangi bir ayet-i kerime yoktur. Bütün ilgili ayetlerde, İblis’in secde edenlerden olmadığını secde edenlerden istisna yoluyla ifade edilmektedir. Bu istisnalar ise müfessir ve dilcilerin ittifakıyla munkatı’dır. Yani istisna edilen İblis, kendilerinden istisna edilen meleklerden cinsi itibariyle farklıdır. Bu da konu ile ilgili diğer ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. (Çeviren)

İblis’in size vesvese verdiği varlıklardır ve sonunda siz onları bana ortak koştunuz.

Fahrüddin Râzî, zamirin Rasulullah (s.a.)’a karşı şu sözleri söyleyen kâfir­lere ait olduğunu tercih etmektedir: Eğer sen meclisten şu fakirleri kovmaya­cak olursan biz de sana iman etmeyeceğiz. Sanki Yüce Allah da onlara şöyle buyurmuş gibidir: Şu anlamsız teklifte bulunanlar, kâinatı idare edişimde bana ortak değillerdir.[25]

“Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.” Yani ben sapkınları ve saptırıcıları destek ve yardımcı edinmedim. Hitap Rasulullah (s.a.)’a olup anlamı şöyledir: Senin de onların yardımını alman uygun değildir. Onların gücüyle güç kazanmak gibi bir hevese kapılmamalısın. Onlar yarat­makta bana yardımcı olmadıklarına göre ibadette onları bana ortak koşmamanız gerekir.

Daha sonra Yüce Allah kıyamet gününde onları azarlamak üzere herkesin önünde müşriklere ne şekilde hitap edeceğini haber vererek şöyle buyurmak­tadır:

“O gün: Bana ortak olarak iddia ettiklerinize seslenin, diyecek. Onları çağı­rırlar ama hiçbirisi kendilerine cevap vermez” Yani ey Paygamber, kıyamet gü­nünde bir araya gelineceği günü hatırlat. Allah kâfirlere azarlayıcı bir üslupla: Haydi bana ortak olduklarını iddia ettiğiniz kimseleri içinde bulunduğunuz bu halden sizleri kurtarmak, sizlere yardım etmek üzere çağırınız. Onları çağıra­caklar fakat herhangi bir şekilde cevap veremeyecekler. Hiçbir şekilde onlara faydaları dokunmayacaktır. Nitekim Yüce Allah bir başka ayet-i kerimede şöy­le buyurmaktadır: “İçinizde gerçekten (Allah’ın) ortakları olduklarını boşuna iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi sizinle birlikte görmüyoruz. Onlarla aranız (daki bağlar) kesilmiştir ve (şefaatçi) sandığınız şeyler de önünüzden kaybolup git­miştir” (En’âm, 6/94).

“Aralarına bir de uçurum koyarız.” Yani müşriklerle iddia ettikleri ilâhları arasında alabildiğine uzak ve helak edici bir mekân koymuşuz, yani helak olma için bir yer takdir buyurmuşuz. Bu da cehennem ateşi, yahut da cehen­nemdeki bir vadidir. İbni Abbas der ki: Mevbik (uçurum), engel demektir. İbnü’l-A’râbî ise der ki: İki şey arasında engel olan her şey mevbik demektir. Yani Yüce Allah, bu müşriklerin dünyada iken ilâhları olduklarını iddia ettik­leri bu varlıklara ulaşmalarına imkân olmayacağını açıklamaktadır.

“Suçlular ateşi görürler de ona düşeceklerini anlarlar.” Buradaki “anla­mak” kesin olarak bilmek demektir. “Ve ondan kaçacak yer bulamazlar.” Yani müşrikler ateşi görecekleri vakit kaçınılmaz olarak oraya düşeceklerini, kesin­likle oraya varıp gireceklerini anlayacaklardır. “Ve ondan kaçacak yer bulamaz­lar.” Onlar başka bir yere geçebilmek için bir yol bulamazlar, ateşten başka hiçbir yere gidemezler, çünkü her taraftan onları kuşatmıştır. İbni Cerîr, Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kâfir cehennemi görecek ve dörtyüz senelik bir uzaklıktan onun içerisine düşeceğini kesinlikle anlayacaktır.” [26]

Kur’an-ı Kerimin Misyonu, Peygamberlerin Görevi, İmandan Yüz, Çîmrenlertn Durumu, Azabın Erteleniş Sebebi

54- Andolsun ki biz bu Kur’an’da insan­lara her türlü misali gösterip açıkladık. İnsan ise tartışması her şeyden çok olandır.

55- İnsanlara hidayet geldiğinde onları inanmaktan ve Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, önceki­lerin başına gelen sünnetin kendilerine de gelmesini veya onlara gözleri önünde azabın gelmesini bek­lemeleridir.

56- Biz peygamberleri sadece müjdeci ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kafir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak için batılı ileri sürerek mücadele eder­ler ve onlar ayetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar

57- Kendilerine Rabbinin ayetleri hatır­latılıp da onlardan yüz çeviren ve elle­rinin önceden gönderdiklerini unutan kimseden daha zalim kim vardır? Biz onların kalplerinin üstüne onu iyice an­lamalarına engel olan örtüler, kulakla­rına da ağırlık koyduk. O bakımdan sen onları hidayete çağırsan da onlar asla hidayete gelmezler.

58- Bununla beraber Rabbin Gafur’dur, merhamet sahibidir. Eğer onları yaptık­larından dolayı hemen yakalasaydı elbette onlara çabucak azabı gönderir­di. Fakat onların bir vadesi vardır ve ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.

59- İşte zulmettiklerinden dolayı helak ettiğimiz şehirler. Helakleri için de bir süre tayin etmiştik.

Açıklaması

“Andolsun ki biz… açıkladık.” Yani andolsun biz insanlara bu Kur’ân’da din ve dünyaları ile ilgili gerek duydukları her şeyi açıkladık. Böylelikle hak ve hidâyet yolunu bilsinler de sapmasınlar. Örneklerin geniş geniş açıklanması farklı üsluplarla aynı anlamın tekrarlanmasını gerektirir.

“İnsan ise tartışması her şeyden çok olandır.” Yani bu rahatlatıcı beyana ve yeterli açıklamaya rağmen insanın batılı ileri sürerek hakka karşı mücadelesi, tartışması ve karşı çıkması çoktur. Bundan istisnalar ise Allah’ın hidâyet ettik­leri ve kurtuluş yolunu gösterdiği kimselerdir.

Bu, insanın tartışmayı sevdiğini göstermektedir. Çünkü insanın çare ve kaçamak bulma imkânları geniş, zekâsı kuvvetli, eğilim ve arzulan farklı farklıdır.

Kur’ân-ı Kerim’in beyânına, kâfirlerin gördükleri apaçık belgeye rağmen onlar eskiden beri hakka karşı bâtılda direnen, baş kaldıran kimselerdir. Yüce Allah: “İnsanlara… onları inanmaktan alıkoyan tek şey..” yani Mekke Halkı olan müşrikleri Allah’a iman etmekten -Allah’ın varlığına ve birliğine dair-apaçık delil ve belgeleri gördükleri vakit Allah’a iman etmekten, Rablerinden mağfiret dileyip günahlarından dolayı tevbe etmekten alıkoyan sadece iki husustan birisini istemeleridir:

Onlar öncekilerin sünnetlerinin de kendilerinin başlarına gelmesini azabın kendilerini çepeçevre kuşatmasını ve kendilerini yok etmesini istediler. Bu ise toptan helak etme azabıdır. Nitekim bir cemaat peygamberlerine şöyle

demişti: “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize Allah’ın azabını getir.”

Ankebut, 29/29) Kureyşliler ise şöyle demişlerdi: “Ey Allah! Eğer bu senin katından gelmiş hakkın kendisi ise, durma bizim üzerimize gökten taş yağdır yahut bize can yakıcı bir azabı getir.” (Enfal, 8/32) İman etmek için istedikleri ikinci husus ise azabı göz göre göre karşılarında görmek istemeleriydi.

Yani onlar ancak kendilerini kökten yok edecek ve böylelikle kendilerini helak edecek azabın inmesi yahut da dünya hayatında kalmaları halinde türlü azap ve belâların arka arkaya gelmesi halinde iman ederler.[27]

Keşşafta şöyle denmektedir: İnsanların iman edip mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, onların geçmiş ümmetlerin sünnetlerinin kendilerine gelmesi­ni -ki bu da helak edilmektir- beklemeleri yahut da âhiret azabının karşılarında yani gözleri göre göre kendilerine gelmesini beklemeleri idi.[28]

Azabın gelişi ancak Allah’ın elinde olan bir şeydir. Rasûlün yapacağı bir iş değildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz peygamberleri sadece müjdeci ve uyarıcılar olarak göndeririz.” Yani peygamberlerin görevi ya kendilerine iman edenleri itaatlerine karşılık mükafat ve sevap ile müjdelemek yahut da kendilerini yalanlayıp muhalefet edenleri de masiyetlerine karşıhk-isteyerek iman etsinler diye- ceza görecek­lerini hatırlatarak korkutmaktır.

Bu haller ile birlikte hakkı yerinden kaydırmak için kâfirler bâtılı ileri sürerek tartışmaya koyulurlar. Yüce Allah onların durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak için bâtılı ileri sürerek mücadele ederler.” Yani kâfirler hak ile değil, batılı ileri sürerek tartışırlar. Bundan maksatları da bu tartışmaları ile peygamberlerin getirdiği hakkı zayıflatmaktır. Ancak onlar bu maksatlarına ulaşamayacaklardır. Çünkü onlar mucizelerin apaçık ortaya çıkmasından sonra da birtakım mucizelerin gelmesi­ni teklif ederler ve peygamberlere şöyle derler: “Bu, ancak sizin gibi bir beşerdir. Size üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, elbette melekler gönderirdi…” (Mü’minûn, 23/24).

“Ve onlar âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyanları alaya alırlar.” Allah’ın ayetlerini alay konusu ettiler. Bunlar Kur’ân-ı Kerim, belgeler, deliller, peygamberlerin getirdiği harikulade olaylar olan mucizeler, onları kendileriyle uyarıp korkuttukları azabıdır. Bu ise yalanlamanın en aşırı şeklidir. Bütün bunlar cehaletin ve katılığın onları istilâ ettiğini göstermektedir.

Yüce Allah kâfirleri batılı ileri sürerek tartışmalarını aktardıktan sonra horlanmalarını ve yardımsız kalmalarını gerektiren şu özelliklerle onları nite­lendirmektedir:

1- “Kendilerine Rabbinin ayetleri hatırlatıp da onlardan yüz çeviren ve ellerinin önceden gönderdiklerini unutan kimseden daha zalim kim vardır?” Yani Allah’ın ayetlerinden yüz çevirip işlediği küfür ve masiyeti unutan kimseden daha zalim hiç kimse olamaz. Yahut da hakka ve imana delil olan belge ve mucizeleri gördükten sonra onlardan yüz çeviren ve ellerinin önden gönderdiği münker işler ve batıl gidişleri -ki bunların başında Allah’ı inkâr etmek gelir- unutan kimseden daha zalim hiç bir kimse olamaz. Unutmaktan kasıt daha önce yapmış olduğu küfür ve inkârından gafil olan ve bunu unut­mak maksadıyla başka şeylerle uğraşmaya çalışan demektir.

“Biz onların kalplerinin üstüne onu iyice anlamalarına engel olan örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk.” Yani bunların kalplerine örtü ve perdeler koy­mak, kulaklarına ise doğruyu ve hakkı işitip üzerinde düşünmelerine engel teşkil edecek şekilde manevi sağırlık koymaktan dolayı onların yüz çevirip unutmalarının sebebi, bu Kur’ân-ı Kerim’i beyanı anlamamaları ve anlamaya yanaşmamalandır.

“O bakımdan sen onları hidâyete çağırsan da onlar asla hidayete gelmez­ler.” Yani ey Muhammedi Sen bunları hakka, hidayete ve doğruluğa çağıracak olsan bile asla onlardan bir karşılık göremezsin ve Kur’ân ile ne kadar delil getirsen dahi asla hidayete yol bulamaycaklardır.

Bütün bunlara sebep ise imanı ve doğruluğu kabul etmek istidadını yitir­miş oJmaJarıdır. Bunun de sebebi küfür ve isyan üzerindeki ısrarlarıdır. Nitekim bu husus Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi başka birtakım ayet-i kerimelerde de dile getirilmiştir.: “Hayır, aksine onların kazandıkları kalpleri üzerine baskın gelip bir perde çekmiştir.” (Mutaffifin, 83/14); “Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur, gözleri üzerinde perde çekmiş­tir. Onlar için büyük bir azap da vardır.” (Bakara, 2/7). Bu ayet-i kerimeler yü­ce Allah’ın kâfir olarak öleceklerini bildiği Mekke müşriklerinden bir grup hakkındadır.

Daha sonra Yüce Allah sahip olduğu rahmeti ve isyankarların tevbe etmelerine fırsat tanıyarak azabı çabuklaştırmamasını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

Bununla beraber Rabbin Gafûr’dur, merhamet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen yakalasaydı elbette onlara azabı çabucak gön­derirdi. Yani ey Muhammed, Rabbin bağışlayıcıdır, hataları örtendir, geniş bir rahmet sahibidir. Şayet insanları kazandıkları günahlar ve işledikleri yanlışlıklar dolayısıyla derhal sorguya çekecek olsaydı, dünya hayatında amel­lerine uygun olan azabı onlara çabucak gönderirdi. Gafur, ileri derecede mağfiret sahibi demektir. Rahim ise rahmet ile muttasıf olandır. Şu ayet-i keri­meler de bunun benzeridir: “Eğer Allah insanları yaptıkları dolayısıyla sorgu­layacak olsaydı yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı.” (Fâtır, 35/45); “Şüphesiz Rabbin zulümlerine rağmen insanlara mağfiret edicidir ve şüphesiz Rabbin cezası pek çetin olandır.” (Rad, 13/6).

Daha sonra Yüce Allah Rasulullah (s.a.)’a düşmanlıklarından aşırı git­melerine rağmen Mekkelileri mühlet vermeksizin acil bir azap ile yakalaya-mayışmı delil göstererek şöyle buyurmaktadır:

“Fakat onların bir vadesi vardır ve ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.” Yani şüphesiz Allah azap için belirlediği bir vakit tespit etmiştir. Bu da ya kıya­met günüdür ya da dünyadadır ki, Bedir günü veya diğer zafer günleridir. O va­kit geldiğinde asla sığınacak ve kurtulacak yer bulamayacaklardır. Kısacası azabın yahut cezanın ertelenmesi bir mühlet vermedir, ihmal etme değildir.

Bir diğer delil de şudur: “İşte zulmettiklerinden dolayı helak ettiğimiz şehirler…” Yani işte geçmiş ümmetlerden helak ettiğimiz şehirler, yani oranın halkı Ad, Semûd, Medyen ve Lût kavmi gibi. Onlar zulme dalınca küfür ve inatları sebebiyle biz de onları helak ettik. Helâkları için belli bir vakit tayin etmiştik. Bundan asla kurtuluş olmaz. Yani ey müşrikler! Sizlerin haliniz de budur. Onların başına gelen musibetin size de gelip çatmasından sakınınız. Siz de peygamberinizi yalanladınız ve siz bizim için onlardan daha değerli değilsiniz. “Mehlik” ya helak etmek demektir yahut helak etmenin vaktidir. “Mev’id” ise ya zaman ismi yahut da söz vermek anlamında mastardır. Maksat şudur: Biz onların helâklarını çabuklaştırdık. Bununla birlikte tevbe ederler diye yine de onun için belli bir vakit tayin ettik. [29]

Hz. Musa İle Hızır’ın Kıssası

60- Hani Musa genç arkadaşına demiş­ti ki: “Ben iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar durmadan yürüyece­ğim yahut çok yıllar geçireceğim.”

61- İkisi, iki denizin birleştiği yere ge­lince balıklarını unutmuşlardı. O bir delikten kayıp denizi boylamıştı.

62- Oradan uzaklaştıkları vakit Musa yanındaki gence: “Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük” dedi.

63- Yanındaki genç dedi ki: “Kayalığa vardığımız yer var ya, işte orada balığı unutmuşum. Bana onu hatırlatmayıp unutturan şeytandan başkası değildir. O denizi boylayıvermiş, hayret bir şey!”

64- Musa: “Zaten istediğimiz buydu.” dedi. Hemen izlerinin üstünden geri­sin geri döndüler.

65- Derken kullarımızdan bir kul bul­dular ki biz ona katımızdan bir rah­met vermiş ve kendisine nezdimizde bir ilim de öğretmiştik.

66- Musa ona dedi ki: “Sana öğretilen ilimden bana doğru olarak öğretmen için peşinden geleyim mi?”

67- O da dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla dayanamazsın;

68- “Anlayamayacağın bir bilgiye nasıl dayanırsın?”

69- Dedi ki: “İnşaallah beni sabredici göreceksin. Sana hiç bir işte karşı gel­meyeceğim.”

70- “O halde bana uyacaksan ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hak­kında soru sorma!”

71- Bunun üzerine ikisi kalkıp yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindiklerinde o, bu gemiyi deliverdi. Musa dedi ki: “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin, doğrusu büyük bir şey yaptın.”

72- Dedi: “Sen beraberimde sabretmeye asla muktedir olamazsın demedim mi?”

73- Dedi ki: “Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma. Şu işimde bana güçlük çıkarma.”

74- Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladılar. O hemen bunu öldürdü. Ona: “Tertemiz masum bir canı, diğer bir can karşılığı olmaksızın bir kimseye mi kıydın? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.” dedi.

Hadiste Hz. Musa ile Hızır Kıssası:

Buharî ve Müslim’in Übeyy b. Kâ’b (r.a) dan rivayet ettiklerine göre Rasu-lullah (s.a) şöyle buyurmuş: “Musa İsrailoğulları’na bir hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı. Ona insanların en bilgilisinin kim olduğu soruldu, benim dedi. Yüce Allah da Hz. Musa’nın bu sözü dolayısıyla ona sitem etti. Çünkü bu konu­da bilgiyi ona havale etmemişti. Bunun üzerine Allah ona: Benim iki denizin birleştiği yerde bir kulum vardır, o senden daha bilgilidir, diye vahyetti. Hz. Musa “Rabbim ben onu nasıl bulabilirim?” dedi. Yüce Allah “Bir balık al, onu bir zembile koy. O balığı kaybettiğin yerdedir bu kulum.” diye buyurdu. Hz. Musa beraberindeki genç arkadaşı Yûşâ b. Nûh bulunduğu halde yola koyuldu. Nihayet kayaya vardılar. Başlarını koyup uyudular. Balık ise zembilde hareket etmeye başladı, zembilden çıkıp denize düştü. “O da bir delikten kayıp denizi boyladı.”

Allah toalığa karşı suyun akıntısını tuttu. Su onun üstünde bir tak halini aldı. (Musa) uyandığında arkadaşı ona balığın durumunu haber vermeyi unut­tu. Gün ve gecelerinin geri kalan bölümünde yollarına devam ettiler. Ertesi gün olunca Musa genç arkadaşına: “Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuz­da gerçekten yorgun düştük.” dedi. Musa Allah’ın kendisine emretmiş olduğu yeri aşıp geçinceye kadar yorgunluk duymamıştı. Genç arkadaşı ona: “Kayalığa vardığımız yer var ya, işte orada balığı unutmuşum. Bana onu hatırlatmayıp unutturan şeytandan başkası değildir. O denizi boylayıvermiş, hayret bir şey” dedi.

Böylelikle balığın içinden kayıp geçtiği delik Hz. Musa’nın genç arkadaşı­nın da hayretini mucip olmuştu. Hz. Musa dedi ki: “Zaten istediğimiz buydu. Hemen izlerinin üstünden gerisin geri döndüler.” İzlerini takip ederek geri dön­düler. Nihayet kayanın yanma vardılar. Onu bir elbise ile örtülü gördüler. Musa ona selâm verdi. Hızır “Selâmın olmadığı bu yerde bu selâm da ne oluyor, sen kimsin?” diye sordu. Ben Musa’yım dedi. İsrailoğulları’nın Musa’sı mı diye sordu? Hz. Musa “Evet. Ben, sana öğretilen ilimden doğru olarak öğretmen için yanına geldim.” O da dedi ki: “Doğrusu sen benimle birlikte olmaya asla dayanamazsın.” Ey Musa ben Allah’ın ilminden bir ilme sahibim. Sen onu bilmezsin. Onu bana O öğretmiştir. Sen de Allah’ın sana öğretmiş olduğu bir bilgiye sahipsin, ben de onu bilmem. Bunun üzerine Musa şöyle dedi: “İnşaal-lah beni sabredici göreceksin. Sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim.” Bunun üzerine Hızır ona şöyle dedi: “O halde bana uyacaksan ben sana anlatmadıkça sen herhangi bir şey hakkında soru sorma.” Nihayet sahil boyunca yürümeye koyuldular. Bir gemi geçti, kendilerini taşımaları hususunda onlarla konuştular. Onlarda Hızır’ı tanıdılar, ücret almaksızın onları taşıdılar. Musa, Gemiye biner binmez aniden Hızır’ın gemi tahtalarından birisini keser ile sök­tüğünü görüverdi. Musa ona “Bunlar bizi ücretsiz olarak taşımış kimselerdir. Sen ise gemilerine kastedip onu deldin. İçindekileri boğmak için mi?” “Doğrusu büyük bir iş yaptın.” dedi. Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: Bu ilk itiraz, unutkan­lık eseri olmuştu. Nihayet bir kuş geldi, geminin kenarına kondu. Denizden ga­gasıyla su aldı, Hızır ona dedi ki: Benim de ilmim, senin de ilmin Yüce Allah’ın ilmine göre ancak bu kuşun bu denizden eksilttiği kadardır.

Sonra gemiden çıktılar. Sahil boyunca yürürlerken Hızır aniden başka çocuklarla oynayan bir çocuk gördü. Hızır onun başını alıp kopararak çocuğu öldürdü. Musa ona “Cana karşılık olmaksızın tertemiz günahsız bir kimseye mi kıydın, doğrusu çok kötü bir iş yaptın.” deyince Hızır şöyle dedi: “Ben sana ben­imle birlikte olmaya dayanamazsın demedim mi?” Süfyan (hadis ravilerinden birisi): Bu ise birincisinden daha ağırdı.

“Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, benimle arkadaşlık etme. O zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın, dedi. Yine gittiler ve nihayet bir ka­saba halkının yanına vardılar. Ora halkından yiyecek istediler. Onlar ise bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler.” Hızır eliyle şöyle yaptı, yani eliyle işaret etti- o duvarı doğrulttu. Musa dedi ki: Biz bunlara geldik, fakat onlar bize yemek dahi vermediler, bizi misafir etme­diler. “Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin.” Hızır dedi ki: “İşte bu, senin­le benim ayrılışımızdır. Dayanamadığın şeyin içyüzünü sana anlatacağım…”

Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Allah Musa’ya rahmet eylesin. İsterdim ki sabretseydi, Allah da onların olan haberlerini bize anlatırdı.” [30]

Açıklaması

Bu Şanı Yüce Allah’ın Kehf Ashabından sonra bu sûrede zikrettiği üçüncü kıssadır. İki bahçe ve servet sahibi kişiyle bir fakirin anlatıldığı kıssa ile birlik­te aynı şekilde dünya hayatının gökten yağan suya benzetilmesi ile insanların mal ve çocuklarla öğünmesi bakımından ortak tarafı olduğu, diğer iki kıssa ile başkalarına karşı övünmeyi büyüklenmeyi ve üstünlük taslamayı terketmek açısından da ortak bir özelliğe sahip oldukları beyan edilmektedir. Böylelikle kendileri için özel bir meclis ayrılmasını ve peygamberimizin meclisinde fakir­lerle oturmak istemeyip onların kovulmalarını isteyen Kureyş’in ileri gelenleri­ne oldukça etkileyici bir ders ve öğüt olmaktadır. İşte Yüce Allah şöyle buyur­maktadır:

“Hani Musa genç arkadaşına demişti ki…” Yani ey Peygamber! Sen Mu­sa’nın genç arkadaşına şöyle dediğini hatırlat: Ben iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar yürümeye devam edeceğim. İsterse uzun bir süre yol alayım. Ayet-i kerimede geçen ve “uzun süre” diye meali verilen “hukub” kelimesi sek­sen yahut yetmiş yıl anlamındadır. Buradaki Maksat ise sınırsız bir zamandır.

İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre Musa diye kastedilen kişi İsrailoğulları’nm Peygamberi, apaçık mucizelerin ve Tevrat’ın sahibi İmrân oğlu Musa (a.s.)’dır.

Onun genç arkadaşı ise Yuşa b. Nun b. Efraim b. Yusuf (a.s.)’dır. Hz. Mu­sa’nın hizmetçisi idi. Arap dilinde hizmetçiye fetâ (genç delikanlı) adı verilir.

“İki denizin birleştiği yer”e gelince, bunlar çoğunluğun görüşüne göre Bizans ve İran denizidir. Yani Kızıldeniz’in Hint okyanusu ile Babülmendep boğazında birleştikleri yerdir. Bu birleşme yerinin Bizans denizi ile Atlas okyanusunun birleştiği yer yani Akdeniz’in Tanca yakınlarında Cebelitarık boğazında Atlas okyanusu ile birleştiği yer olduğu da söylenir. İşte Hz. Musa’ya Hızır ile karşılaşacağı vaad olunan yer burasıydı.

“İkisi iki denizin birleştiği yere gelince balıklarını unutmuşlardı. O bir delikten kayıp denizi boylamıştı.” Yani Allah’ın salih kulu ile buluşacakları yer olan iki denizin birleştiği yere ulaştıklarında balıklarını unuttular. O da denizde kendisine bir yol edinmiş ve su onu örtmüştü. O kadar ki su onun üzerinde bir köprü gibi olmuştu. Bu da balık için geçip gideceği bir menfez, Musa ve genç arkadaşı için de hayret edilecek bir iş olmuştu.

“Oradan uzaklaştıkları vakit Musa yanındaki gence: Kuşluk yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük.” dedi. Yani Musa ve genç arkadaşı Yuşâ balığı unuttukları yer olan iki denizin birleştiği yeri geçip de günün geri kalan bölümü ile gece boyunca yol alıp ertesi günün de kuşluk vakti gelince, Musa açlığının farkına vardı. Genç arkadaşına; Haydi kuşluk yemeğimizi getir, biz artık yolculuktan yorgun düştük, demişti.

Bunun sebebi ise şu idi: Musa’ya beraberinde tuzlanmış bir balık alması emrolunmuş ve Allah’ın kullarından bir kulun yanında Musa’nın bilmediği bir takım bilgilerin olduğu ve bu kulun iki denizin birleştiği yerde bulunduğu ona söylenmişti. Hz. Musa da bu kişinin yanına gitmek istemişti. Hz. Musa’ya şöyle denilmişti: Nerede balığı kaybedersen o adam da oradadır. Böylelikle genç arkadaşıyla yola koyuldu. Nihayet iki denizin birleştiği yere vardılar. Balık Yûşâ (a.s.) ile birlikte bir zembilde bulunuyordu. Balık suya düştü ve suda yol almaya başladı.

Ölümünden sonra balığın tekrar hayata dönmesi Hz. Musa için bir mucize idi. Ayrıca Hızır’ın bulunduğu yere de alâmetti. Hızır ise Hz. Musa’nın ken­disinden bir şeyler öğrenmesi emrolunan salih kulun lakabıdır. Rivayete göre asıl adı Belyâ b. Melkâm’dır. Daha sahih kabul edilen görüşe göre peygamber değildir.

“Yanındaki genç- dedi ki: Kayalığa vardığımız yer var ya! İşte orada balığı unutmuşum. Bana onu hatırlatmayıp unutturan şeytandan başkası değildir. O denizi boylayıvermiş, hayret bir şey.” Yani arkadaşı ona şöyle dedi: Sen bana iki denizin birleştiği yerde kayanın yanında oturup dinlendiğimiz vakit başından neler geçtiğini bir bilsen. Ben sana balığının durumunu sana haber vermeyi unuttum. Balık çırpınmaya başladı. Sonra canlandı ve denize düştü. Bundan sana söz etmemi unutturan şeytandan başkası değildir. Balık hayret verilecek bir şekilde denizde kendisine bir yol tuttu. Unutmaktan kasıt, insan kalbinin şeytanın fiili olan birtakım vesveselerle uğraşmasıdır.

“Musa, zaten istediğimiz buydu, dedi.” Yani Musa şöyle dedi: Bizim iste­diğimiz budur işte. Çünkü bu bizim maksadımızı elde ettiğimizin emâresiydi.

“Hemen izlerinin üstünden gerisin geri döndüler.” Yani geldikleri yoldan bıraktıkları izleri takip ederek geri dönmeye koyuldular. el-Bikâi dedi ki: Bu, o yerin, üzerinde bir alâmet bulunmayan kumluk bir arazi olduğunu göstermek­tedir.

“Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve kendisine nezdimizden bir ilim de öğretmiştik. Musa ona dedi ki: Sana öğretilen ilimden bana doğru olarak öğretmen için peşinden geleyim mi?” Yani Musa ve genç arkadaşı geri döndüklerinde iki denizin birleştiği yerde, kayanın yakınında Allah’ın kullarından salih bir kul ile karşılaştılar. Çoğunfuk der ki: Bu salih kul Hızır’dır. Üzeri beyaz bir elbise ile örtülüydü. Musa ona selam verdi, Hızır “Bu yerde selâmın işi ne?” dedi. Yüce Allah’ın “Kendisine nezdimizden bir ilim de öğretmiştik.” buyruğu bu ilimlerin herhangi bir aracı olmaksızın Allah tarafından kendisine verildiğini göstermektedir.

Ona “Ben Musa’yım” deyince, Hızır “İsrailoğulları’nın Musası mı?” diye sordu. O da Evet dedi. Hz. Musa ona “Allah’ın sana öğrettiği ve ben de kendisi vasıtasıyla işimde kılavuz edineceğim salih amel türünden olan faydalı bir bil­giyi bana öğretmen için seninle arkadaşlık edeyim mi?” dedi. Bu, oldukça edepli ve nazik bir üslûpla sorulmuş bir sorudur. Bunda herhangi bir zorlama ve bağlayıcılık yoktur. İşte ilim öğrenmek isteyenin âlimden bu şekilde sorması gerekir.

Hızır ona “Doğrusu sen benimle asla dayanamazsın, dedi.” Yani Hızır Musa’ya şöyle dedi: Sen benimle arkadaşlık yapmaya güç yetiremezsin ve göreceğin şeylere katlanamazsın. Çünkü ben Allah’ın bana öğrettiği ve senin bilmediğin bir bilgiye sahibim. Nitekim sen de Allah’tan gelmiş, Allah’ın sana öğrettiği ve benim bimediğim bir ilme sahipsin. Bizim her birimiz birbirimiz­den farklı işlerle mükellefiz. O bakımdan sen bana arkadaşlık yapamazsın.

“Kavrayamayacağın bir bilgiye nasıl dayanırsın?” Yani sana tekrar ederek söylüyorum ki, sen benden göreceğin herhangi bir şeye sabredemezsin, taham­mül gösteremezsin. Hikmet ile bâtını maslahatına benim muttali olduğum senin ise bilemediğin, gerçeğine muttali olmadığın bir şeye sabredemeyeceğini vurguluyorum. Burada “kavrayamayacağın” kelimesinin anlamı senin bilgi olarak idrak edemediğin ve ondaki hikmet yolunu ve doğruluk tarafını bileme­diğin iş demektir.

“Dedi ki: İnşâallah beni sabredeci göreceksin. Sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim.” Yani Hz. Musa şöyle demişti: Allah’ın izniyle senden göreceğim işlere benim sabrettiğimi ve hiç bir hususta sana muhalefet etmediğimi göre­ceksin.

“O halde dedi, bana uyacaksan ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında soru sorma.” Yani Hızır Hz. Musa’ya şu sözleriyle şart koşarak dedi ki: Benimle gelecek olursan, meydana gelecek bir işe dair ben açıklayıncaya kadar bana soru sorma. [31]

Gemi Kıssası:

“Bunun üzerine ikisi kalkıp yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindik­lerinde o bu gemiyi deliuerdi.” Yani Musa arkadaşı Hızır ile birlikte yola koyul­du. Deniz kıyısında binecek bir gemi aramak üzere yürümeye başladılar. Bir gemi gördülür. Gemi sahipleriyle gemiye binmek üzere konuştular. Onlar Hızır’ı tanıdılar, ona bir ikram olsun diye ücret almaksızın onları gemiye bindirdiler. Gemi denizde yol almaya başlayınca Hızır kalkıp elindeki balta ile gemiyi delmeye koyuldu. Gemi tahtalarından bir ikisini çıkarttı, sonra da orayı tamir etti.

“Musa dedi ki: Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin, doğrusu büyük bir iş yaptın.” Yani Musa (a.s) kendisine hakim olamayıp bu işi reddedici bir üslûpla şöyle dedi: Sonunda gemidekileri suda boğmak için mi deldin? Yani senin açtığın bu gedik yolcuların boğulmasına sebep olur. Sen çok büyük ve oldukça kötü karşılanacak bir iş yaptın. Hızır Hz. Musa’ya “Ben sana benimle birlikte olmaya dayanamazsın demedim mi? dedi?”

“Dedi ki: unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma! şu işimde bana güçlük çıkarma.” Yani Hz. Musa Hızır’a şu sözleri ile özür beyan etti: Unuttuğum için beni sorgulama, yani yaptığın tavsiyeni yerine getirmediğim için bana çıkışma ve bana ağır gelecek bir işi yükleme. Yani sana uymamda zorluk çıkarma, hatalarıma göz yumup durumumu kolaylaştır. [32]

Öldürülen Çocuk Kıssası:

“Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen bunu öldürdü.” Yani daha sonra gemiden çıktılar ve yine sahil boyunca yürümeye başladılar. Hızır bir çocuk gördü. Bu çocuk yaşıtı olan diğer çocuklarla oynuyordu. Hızır boynunu döndürerek yahut başını duvara vurarak veya başka bir yolla onu öldürdü. Hz. Musa ona şöyle dedi: Sen günahlardan arınmış, günah işlememiş tertemiz bir canı başka bir canı öldürmediği halde, yani kısası gerektirecek bir durum olmadığı halde, nasıl öldürürsün? Hz. Musa’nın özellikle öldürülmeyi mubah kılan bu durumu söz konusu etmesi, çoğunlukla vaki olan şeklin bu olduğundan dolayıdır. “Doğrusu çok kötü bir iş yaptın, dedi.” Yani sen münker bir iş işledin. Öldürmek şeklindeki bu münker ve çirkin durum gemiyi delmek­teki çirkinlikten daha ileri derecedir. Çünkü bir canı öldürmek gemiyi delmek­ten daha büyük bir suçtur. Çünkü geminin delinmesi muhakkak can kaybını gerektirmeyebilir. [33]

Hz. Musa (A.S.) İle Hızır Kıssasının Sonu

75- O “Ben sana benimle birlikte olmaya dayanamazsın demedim mi?” dedi.

76- “Eğer bundan sonra sana bir şey so­rarsam benimle arkadaşlık etme. O za­man benim tarafımdan mazur sayılır­sın” dedi.

77- Yine gittiler. Nihayet bir kasaba hal­kının yanına uğradılar. Ora halkından yiyecek istediler. Onlar ise bu ikisini mi­safir etmek istemedi. İkisi orada yıkıl­maya yüz tutmuş bir duvar gördüler. O bunu doğrultu ver di. Musa: “Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin” dedi.

78- O dedi ki: ‘İşte bu, seninle benim ay-rılışımızdır. Dayanamadığın işlerin iç yüzünü sana anlatacağım:

79- “Gemi denizde çalışan yoksullara aitti. Onu kusurlu kılmak istedim. Çün­kü arkalarında her (sağlam) gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.

80- “Erkek çocuğa gelince: Onun babası, anası inanmış kimselerdi. Azgınlık ve inkâr ile onlara meşakkat vermesinden korkmuştuk.

81- “Bu bakımdan Rablerinin onlara bu çocuk yerine hem ondan daha temiz ve hayırlısını ve hem daha merhametli bi­risini vermesini istedik.

82- “Duvar ise o şehirdeki iki yetim er­kek çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi. Rabbin onların ergenlik çağı­na ulaşmasını -ve Rabbinden bir rah­met olarak- kendi definelerini çıkarma­sını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin iç yüzü budur.”

Açıklaması

“O “Ben sana benimle birlikte olmaya dayanamazsın demedim mi?” dedi.”

Hızır şarta aykırı davranan Hz. Musa’ya şöyle dedi: “Ben sana benim yapaca­ğım işlere katlanmanın mümkün olmayacağını ve yapacağım işlere karşı sessiz kalmayacağını bildirmedim mi?” Dikkat edilecek olursa burada önceki ifadeler­den ayrı olarak “sana” kelimesi ilâve edilmiştir. Zira burada serzenişte bulun­maya iten sebep, daha önceki hatırlatmadan sonra daha açık ve daha güçlüdür. Ayrıca Hz. Musa’nın uymayı taahhüt ettiği şart veya söze aykırı davranışı bir defa daha tekrarlanmıştır. Kasabada diğer çocuklarla birlikte oynayan çocuğun öldürülmesi geminin delinmesinden daha büyük ve ağır bir suç olmakla birlik­te bu, böyledir. İşte bundan dolayı Hz. Musa da bu işe karşılık: “Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.” diye tepkisini göstermişti. Kötü bir iş olmakla nitelendirilen bir davranış ise elbette ki: “büyük bir iş” diye nitelendirilenden daha çirkindir. İşte bu da çocuğun öldürülmesinin, geminin delinmesinden daha çirkin bir iş olduğuna bir işarettir. Çünkü bir canın telef edilmesi, malın telef edilmesinden daha mühimdir.

Hz. Musa da şu sözleriyle özür beyan etti: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, benimle arkadaşlık etme! O zaman tarafımdan mazur sayılır­sın.” Yani Hz. Musa Hz. Hızır’a şöyle demişti: “Şayet bundan sonra meydana gelebilecek herhangi bir şeye itiraz edersem benimle arkadaşlık etme. Çünkü sen arka arkaya birkaç defa beni mazur görmüş olacaksın. Bir defa daha itiraz edersem sana üç defa muhalefet etmiş olacağım.” Bu, son derece pişman olmuş bir kimsenin söyleyebileceği bir sözdür.

İbni Cerîr, Übeyy b. Ka’b’m şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) herhangi bir kimseyi söz konusu edip de ona dua etti mi, önce kendisine dua etmekle işe başlardı. Günün birinde şöyle buyurdu: “Allah bize de Musa ‘ya da rahmet eylesin. Eğer arkadaşıyla birlikte kalmaya devam etseydi hayret ve­rici şeyler görürdü. Fakat o: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın” demişti.”

Üçüncü olaya gelince:

“Yine gittiler ve nihayet bir kasaba halkının yanına vardılar. Ora halkın­dan yiyecek istediler. Onlar ise bu ikisini misafir etmek istemedi.” Hz. Hızır ile Hz. Musa ilk iki olaydan sonra yine yola koyuldular, nihayet bir kasabaya var­dılar. Kasaba halkından yemek istedilerse de onlar bunu kabul etmediler. Bu hareket, insanlık görevini ihlâl olup cimrilikti. Sözü geçen bu kasaba Antak­ya’dır.

“İkisi orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler; o bunu doğrultuver-di.” Hz. Hızır ile Hz. Musa o kasabada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. Hz. Hızır onu sağlamlaştırdı. Sahih hadiste belirtildiğine göre: “Elini duvara sürdü ve duvar doğruluverdi.” Bu Hz. Hızır’ın kerametlerindendir.

Burada irâdenin (mealde: yüz tutma) duvara isnat edilmesi, önceden de belirtildiği gibi bir istiaredir. Çünkü irade bu gibi yaratıklarda “meyletmek” anlamındadır. Birincisi (irade), akıllı yaratıkların işlerinden; ikincisi ise cansız varlıkların niteliklerindendir.

İşte bu sırada Hz. Musa Hz. Hızır’a şöyle dedi: “Dikseydin buna karşı bir ücret alabilirdin.” Yani Hz. Musa, Hz. Hızır’a şöyle dedi: “Keşke bu duvarı doğrultmak ve tamir etmek karşılığında ücret istesen. Bunlar bizi misafir et­mediklerinden dolayı, bunlara ücretsiz bir iş yapmamalıydın.” Hz. Hızır ona şöyle cevap verdi: “O dedi ki: İşte bu, seninle benim ayrılışımızdır. Dayanama-dığın işlerin içyüzünü sana anlatacağım.” Yani Hz. Hızır Hz. Musa’ya dedi ki: İşte senin tekrar tekrar gösterdiğin bu tepkiler veya itirazların bizim ayrılış sebebinıizdir; yahut bizim birbirimizden ayrılmamızı gerektiriyor. Bu ayrılık ise senin kendi adına kabul ettiğin şart dolayısıyladır. Çünkü sen çocuğun öl­dürülmesinden sonra: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arka­daşlık etme.” demiştin. Ben sana senin tepki gösterdiğin ve tahammül göstere­mediğin işlerin iç yüzünü açıklayıp bildireceğim. Söz konusu bu işler ise gemiyi delmek, çocuğu öldürmek ve duvarı doğrultmaktı.

Bu ifadeler, sabır ve tahammül göstermemeye karşılık bir serzeniş ve bir kınamadır. Daha sonra Hz. Hızır, yaptığı üç işin sebebini açıklamaktadır:

1- “Gemi denizde çalışan yoksullara aitti. Onu kusurlu kılmak istedim. Çün­kü arkalarında her (sağlam) gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.” Yani kusurlu kılmak için deldiğim gemi yararlanabilecekleri başka hiçbir şeyleri ol­mayan güçsüz bir kaç yetime aitti. Gemilerini denizde yolculuk yapanlara kiralı­yor, bu yolla geçiniyorlardı. Kendilerini zalimlere karşı savunacak güçleri yoktu. Ben de bu gemiyi delmek suretiyle onu kusurlu kılmak istedim. Çünkü onların önlerinde (yani gidecekleri yerde) her sağlam gemiye el koyan, haklı herhangi bir sebep olmaksızın zulmen ve hak ölçülerini aşarak gaspeden zorba bir hü­kümdar vardı. İşte benim yaptığım o iş, bu gemiyi güçsüz sahipleri lehine koru­mak amacına yönelikti. Ben kötü bir iş yapmış olmadım. Sadece daha büyük olan bir zararı bertaraf etmek için iki zarardan hafif olanını işledim.

İbni Cüreyc, Şuayb el-Cübbâî’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu hü­kümdarın adı Beded oğlu Heded idi. Bu kişiden, İshak oğlu Is soyundan gelen­ler arasında Tevrat’ta söz edilir.

Dikkat edilecek olursa Yüce Allah’ın: “Arkalarında” buyruğu, önlerinde yani gidecekleri yerde demektir. Yüce Allah’ın: “arkalarında ise cehennem var­dır. ” (Câsiye, 45/10) buyruğu ile: “Ve onlar arkalarında çok ağır bir günü terke-diyorlar.” (İnsan, 76/27) buyruklarında da böyledir.

2- “Erkek çocuğa gelince: Onun babası, anası inanmış kimselerdi. Azgınlık ve inkâr ile onlara meşakkat vermesinden korkmuştuk.” Bu çocuğun adının Şem’ûn, Haysûr veya Haysûn olduğu söylenir. Bu çocuk kâfir idi. Allah onun geleceğini Hızır’a gösterdi. Onun anne babası mümin idiler. Fakat büyüdüğü zaman çocuklarına olan sevgileri dolayısıyla küfür, zulüm ve isyana düşüp münkerleri işlemek hususunda ona uymalarından korktu. Çünkü çocuk sevgisi fıtrîdir. Hz. Hızır’ın yaptığı seddüzerâi’ (kötülüğe giden yolları kapamak) veya iyiliğe giden yolları açmak kabilindendir. Çünkü bir maslahata götüren her bir yol aynı zamanda maslahattır.

Katâde şöyle der: Bu çocuk dünyaya geldiğinde anne babası sevinmişlerdi. Öldüğünde ise üzüldüler. Fakat hayatta kalmış olsaydı onun sebebiyle helak olurlardı. O bakımdan her kişi Allah’ın kaza ve kaderine razı olmalıdır. Çünkü mümin için hoşuna gitmeyen hususlara dair Allah’ın takdiri, hoşuna giden hu­suslardaki takdirinden daha hayırlıdır. Hadis-i şerifte de şu buyruklar sahih ola­rak bize ulaşmış bulunmaktadır: “Allah bir mümin için herhangi bir kaza hük­münü verirse, mutlaka bu onun hayrınadır.” Yüce Allah da şöyle buyurmakta­dır: “Hoşlanmadığınız bir şey de sizin için hayırlı olabilir.” (Bakara, 2/216).

“Bu bakımdan Rablerinin onlara o çocuk yerine hem ondan daha temiz ve hayırlısını, hem daha merhametli birisini vermesini istedik.” Olayların iç yü­zünü bilen Hz. Hızır şöyle demektedir: Bizler Yüce Allah’ın bu çocuk yerine an­ne babasına daha hayırlı, rahmeti, şefkati, iyilik ve bağlılığı daha fazla birisini rızık olarak vermesini istedik. Burada dikkat edilecek olursa “gulâm= erkek çocuk” kelimesi, bulûğa ermiş olanı da küçük yaşta olanı da kapsamına alır. Cumhurun görüşüne göre ise bu çocuk henüz bulûğa ermemişti. Bundan dolayı Hz. Musa: “Bir cana karşılık olmaksızın tertemiz günahsız bir kimseye mi kıy­dın?” diye tepki göstermişti. el-Kelbî ise, bu çocuk baliğ idi, demektedir.

3- “Duvar ise o şehirdeki iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları da salih bir kimse idi. Rabbin onların ergenlik çağı­na ulaşmasını -ve Rabbinden bir rahmet olarak- definelerini çıkarmasını iste­di. ” Hz. Hızır’ın tamir edip düzelttiği bu duvar Antakya kasabasında iki kü­çük yetim çocuğa aitti. Duvarın altında da bir define vardı. Bu çocukların yedi nesil önceki dedeleri salih bir insandı. Allah bu salih insan sebebiyle hazineyi o küçük çocukların lehine korumak istedi. O bakımdan Cenab-ı Allah Hz. Hı­zır’a o duvarı tamir etmesini emretti. Çünkü o duvar yıkılsaydı define ortaya çıkar ve alınırdı. Allah bu definenin çocukların olgunlaşmalarından sonra or­taya çıkmasını murat etti. Bu, atalarının salâhı sebebiyle onlara bir rahmet olmak üzere indi. Buradaki şehirden kasıt ise daha önce geçen: “Nihayet bir kasaba halkının yanına vardılar…” ifadesindeki kasabadır. Bu ise şehir hak­kında el-Karye (kasaba) adının kullanılacağına bir delildir. Görüldüğü kada­rıyla bu iki erkek çocuk, onları “yetim” olarak nitelendirmiş olması karinesi dolayısıyla küçük idiler. Çünkü Hz. Peygamber, Ebu Davud’un Hz. Ali yoluyla rivayet ettiği bir hadis-i şerifinde: “Ergenlikten sonra yetimlik yoktur” buyur­muştur.

Dikkat edilecek olursa burada da irade Yüce Allah’a isnat edilmiştir. Çün­kü onların ergenlik yaşma ulaşmalarını, Yüce Allah’tan başka kimse sağlamak kudretine sahip değildir. Gemide ise fiil, bilgi sahibi Hz. Hızır’a isnat edilerek şöyle buyurulmuştur: “Onu kusurlu kılmak istedim.” Burada edep gereği hayır fiiller Allah’a, kötü fiiller ise kullara isnat edilmiştir.

“Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin iç yüz­leri budur.” Yani benim yaptığım bu üç iş, benim şahsî içtihat ve görüşümle ol­muş değildir. Fakat bunların hepsi Allah’ın emri, ilhamı ve vahyi ile olmuştur. Mala zarar vermek, cana kıymak ve duvarı düzeltmek gibi işleri yapmaya kalkışmak ise ancak vahiy ve kesin nass ile olabilir.

İşte senin tahammül edemediğin işlerin sebep ve hikmeti bunlardır. [34]

Zülkarneyn İle Ye’cüc Ve Me’cüc’ün Kıssası

83- Sana bir de Zülkarneyn’i soruyorlar. “Size onun haberinden anlatacağım.” de.

84- Doğrusu biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş ve ona her şeyin yolu­nu öğretmiştik.

85- O da bir yol tuttu;

86- Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü. Yanında da bir kavme rastladı. “Ey Zülkarneyn! İstersen onla­ra azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin.” demiştik.

87- Dedi ki: “Kim zulmederse ona azap edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür ve onu Rabbi görülmemiş bir azaba uğratır.

88- Fakat kim de iman eder ve salih ameller işlerse ona mükâfat olarak en güzel mükafat vardır. Ona emrimizden kolayını da söyleyeceğiz.

89- Sonra bir başka yol tuttu.

90- Nihayet güneşin doğduğu yere ulaş­tığında, onun, güneşe karşı kendilerine hiç bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.

91- İşte böyle… Onun yaptıklarının hep­sini baştan başa biliyorduk biz.

92- Sonra diğer bir yol tuttu.

93- En sonunda iki dağın arasına varın­ca önlerinde hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.

94- Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede doğrusu bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir set yapman için sana bir vergi verelim mir’

95- Dedi ki: “Rabbimin bana verdikleri daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir duvar yapayım.”

96- “Bana demir kütleleri getirin.” Nihayet iki dağın arasını doldurunca “Körükle-yin!” dedi. Nihayet onu bir ateş haline getirince: “Bana erimiş bakır getirin de üze­rine dökeyim” dedi.

97- Onlar artık onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler.

98- Dedi ki: “Bu Rabbinıin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin verdiği söz gerçektir.”

99- O gün biz onları bırakırız da dalgalar halinde birbirlerine girerler. Derken Sûr’a üflenince hepsini bir araya toplarız.

Açıklama

“Sana Zülkarneyn i sorarlar. Size onun haberinden anlatacağım, de.” Ey Muhammed! Yahudilerle Kureyşliler sana Zülkarneyn’in durumuna dair ha­berleri, seni denemek ve zorda bırakmak maksadıyla soruyorlar. Sen de onlara de ki: Ben size ona dair Kur’ân-ı Kerim’de sözü geçecek şekilde, bana Rabbim-den indirilen metluv (okunması ibadet olan) vahiy yoluyla haber vereceğim.

Bundan önce Mekke kâfirlerinin Kitap Ehli’ne bazı kimseleri göndererek, onlardan Peygamber (s.a.)’i kendileri ile sınayıp deneyecekleri hususlara dair bilgi vermelerini istediklerini, Yahudilerin de buna karşılık onlara şunu tavsi­ye ettiklerini görmüştük: Siz ona yeryüzünde çokça dolaşmış bir adam ile ne yaptıkları bilinmeyen bir takım gençler ve ruh hakkında soru sorunuz. Bunun üzerine Kehf suresi nazil oldu.

Zülkarneyn, dünyayı yaklaşık olarak M.Ö. 330 yıllarında hakimiyeti altı­na alan İskenderiye şehrinin kurucusu Makedonyalı Filip’in oğlu İskender ile karıştırılmıştır. Bu aynı zamanda birinci öğretmen (Muallim-i evvel) olarak bi­linen Aristo’nun da öğrencisidir. Bu İskender İranlılara karşı savaşmış, Dâ-râ’nm mülkünü istilâ etmiş ve onun kızıyla evlenmiş; daha sonra oradan Hin­distan’a gidip savaşmış sonra da Mısır’a hakim olmuştu. Ona Zülkarneyn adı­nın veriliş sebebi, güneşin doğduğu yer ile güneşin battığı yere kadar ulaşmış olmasıdır. Böylelikle doğu ve batıdaki ülkelerin büyük bir bölümünü eline ge­çirmişti. Şevkânî şöyle der: “Ancak Zülkarneyn’in sözü geçen İskender olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu İskender hem kâfirdi, hem de Aristo’nun öğren­cisi idi. Daha tercihe değer görüşe göre ise bu Zülkarneyn, Allah’ın kendisine geniş bir ülkenin hükümdarlığını verdiği salih bir kuldur. İşte Kur’an-ı Ke-rim’in şu buyruğu da buna işaret etmektedir: “Doğrusu biz ona yeryüzünde bü­yük bir iktidar vermiş ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik.” Biz ona büyük bir hükümdarlık alanı vermiştik. Sonra asker, silah ve ilim gibi şeylerle iktidarını pekiştirmiştik. Ülkenin her bir tarafına ulaşabilecek şekilde tasarrufta bulun­ma gücünü vermiş, dilediği yerde, dilediği şekilde nüfuzunu yaygınlaştırmak ve egemenliğini kurmak imkânını verecek türlü araç, sebep ve yollan ona ha­zırlamıştık. O da doğusundan batısına kadar tümüyle yeryüzünü hakimiyeti altına almış, her bir iklim ve ülke ona itaat etmiş, Arapların da Arap olmayan­ların da kralları ona boyun eğmişti.

Yüce Allah’ın: “Ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik” buyruğunun anlamı da şudur: Biz ona, kendisini isteğine ulaştırabilecek her türlü yolu kullanma imkânını vermiştik. Sözü geçen bu yollar ise şunlardır:

1- “O da bir yol tuttu. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü.” Yani o kendisini maksadına ulaştıracak yollardan bir yol izledi. Nihayet batı tarafındaki ülkeler olan Tunus, Cezayir ve Merakeş (Fas) gibi ötesinde karanlıklar denizi veya Atlas Okyanusu diye bili­nen Okyanusun dışında hiç bir şeyin bulunmadığı, yeryüzünün batı tarafının son noktalarına varınca, orada güneşin çamuru oldukça fazla, yani siyah ça­muru bol bir pınarda battığını gördü. Bu ise kumlara ve kara çamurlara karış­mış okyanus sahili üzerinde güneş kursunun batımı esnasında görünen bir manzaradır.

Râzî şöyle der: Yeryüzünün küre şeklinde, semanın da onu kuşatmış oldu­ğu delil ile sabittir. Güneşin felek üzerinde (yörüngede) olduğunda da şüphe yoktur. Aynı şekilde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yanında da bir kavme rastladı.” Bilindiği gibi güneşin yakınlarında bir kavmin bulunması söz konusu değildir. Aynı şekilde güneş yeryüzünden defalarca daha büyüktür. O halde yeryüzünün pınarlarından bir pınar içerisine güneşin girmesini aklen nasıl ka­bul edebiliriz? Bu husus bu şekilde sabit olduğuna göre Yüce Allah’ın: “Onu ka­ra çamurlu bir pınarda batıyor gördü” buyruğunun tevili şudur: Zülkarneyn güneşin batı tarafında böyle bir yerde battığını gördüğü yere ulaşıp da artık bundan sonra mamur herhangi bir yerin kalmadığı noktaya geldiğinde, güneşi adeta sakin ve kapkaranlık bir pınar içerisinde batıyor gibi gördü. Gerçekte böyle olmasa dahi ona böyle göründü. Nitekim denizde yolculuk yapan bir kim­se eğer sahili görmüyor ise güneşi suda batıyor gibi görür. Hakikatte ise güneş denizin ötesinde batmaktadır. Ebu Ali el-Cübbâî’nin Tefsir’ inde sözünü ettiği tevil şekli budur.[35] Daha sonra Râzî kabul edilme ihtimali oldukça uzak başka bir takım tevillerden de söz eder.

“Yanında da bir kavme rastladı. Ey Zülkarneyn! İstersen onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin, dedik.” O çamurlu pınarın yanın­da batının en uzak taraflarında Ademoğullarmdan kâfir bir kavim ve büyük bir topluluk gördü. İlham yoluyla biz ona şöyle dedik: Sen bunlara şu iki hu­sustan birisini yapmakta muhayyersin: Küfür üzere ısrar ettikleri takdirde on­ları öldürmek suretiyle onlara azap etmek yahut da onlara iyilikte bulunup bu hallerine, onları hakka, hidayete ve doğruluğa davet ederek şeriati ve hüküm­lerini öğreterek sabretmek.

“Dedi ki: Kim zulmederse ona azap edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür ve Rabbi onu görülmemiş bir azaba uğratır.” Yani Zülkarneyn yakınlarından biri­sine şöyle dedi: Şirk üzere ısrar etmek suretiyle kendisine zulmedip benim da­vetimi kabul etmeyen kimseye biz dünya hayatında öldürmek suretiyle azap edeceğiz. Sonra o ahirette Rabbine döndürülecektir. Rabbi de onu cehennem ateşinde oldukça ağır ve görülmedik bir azap ile azaplandıracaktır.

“Fakat kim de iman eder ve salih amel işlerse ona mükâfat olarak el-Hüs-na vardır. Ona emrimizden kolayını da söyleyeceğiz.” Yani Allah’a ve O’nun vahdaniyetine iman edip de benim davetimi kabul eden, imanın gereği olan sa­lih amelleri işleyen kimsenin mükâfatı cennet olacaktır. Biz ondan, ağır ve zor gelmeyen kolay bir iş de isteyeceğiz ki, Allah’ın dinine girmek arzusuna sahip olsun; Allah’ın emrettiği şeyler olan namaz, oruç, zekât, hac ve buna benzer emirleri yerine getirmeyi sevsin. O bakımdan biz böylesine zor ve ağır bir emir vermeyeceğiz. Ona kolay ve ağır gelmeyen işler buyuracağız.

2- “Sonra bir başka yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığında onun, güneşe karşı kendilerine hiç bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.” Daha sonra güneşin batış yerinden doğduğu yere yönele­rek bir başka yol izledi. Nihayet yeryüzünde güneşin ilk olarak üzerine doğdu­ğu yere ulaşınca güneşin çıplak ayaklı, elbisesiz, güneş sıcağından kendilerini koruyacak bir şeyleri olmayan bir kavmin üzerine doğduğunu gördü. Bunların güneşe karşı kendilerini örtecek elbiseleri yoktu, bina ve ağaçları da yoktu. Bunların herhangi bir barınağı bulunmayan bir geçit içerisinde yaşayan kim­seler olduklarını gördü. Çoğunlukla da balık avlamakla geçiniyorlardı.

“İşte böyle. Onun yaptıklarının hepsini baştan başa biliyorduk biz.” Zül­karneyn -bundan önce nitelendirdiğimiz şekilde- doğuya ve batıya ulaşıncaya kadar çeşitli yolları izledi; işte onun hali budur. Biz ona bu mülk ve saltanatı verdiğimiz vakit, bu hükümdarlığa ve bu işi tek başına elinde bulundurmaya muktedir olduğunu biliyorduk. Biz onun bütün hallerinden haberdardık. Onun hallerinin hiç birisi bize gizli değildi. Nitekim bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz yerde olsun gökte olsun hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.” (Âl-i İmran, 3/5). Yani o (Zülkarneyn), ancak gizliyi de açığı da bile­nin bildiği şekilde, nitelendirildiği gibidir.

3- “Sonra diğer bir yol tuttu. En sonunda iki dağın arasına varınca önlerin­de hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.” Yani doğudan ku­zeye doğru yönelerek doğu ile batı arasında yer alan üçüncü bir yol izledi. Niha­yet Güney Kafkasya’da iki dağ arasına ulaşınca bu dağların ötesinde başkaları­nın sözünü hemen hemen hiç anlayamayan bir insan topluluğuna rastladı. Bu­nun sebebi, dillerinin farklı oluşudur.

Sözü geçen bu kavmin Karadeniz’in doğu taraflarında yerleşmiş bulunan eski İskitler olduğu bunların Bâbü’l-Ebvâb (Kapılar Kapısı) veya Derbent diye bilinen Kafkas dağlarında, iki dağ arasında, aşılması oldukça güç bir şeddin (dağın) üst taraflarında yaşadığı da söylenmiştir.

“Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Ye’cûc ve Me’cûc doğrusu bu ülkede bozguncu­luk yapıyorlar.” İki dağ arasında yaşayanlar, -ki Zülkarneyn Yüce Allah’ın kendisine bağışlamış olduğu sebeplerin kolaylaştırılması sayesinde yahut ter­cüman aracılığı ile onların ne demek istediklerini anlamıştı- şöyle dediler: Şüp­hesiz Ye’cûc ve Me’cûc -iki ayrı kavim- bizim topraklarımızda insan öldürmek, binaları tahrip etmek, zulüm, baskı vs. yollarıyla bozgunculuk çıkartmaktadır­lar. “Bizimle onlar arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?” Bi­zimle onlar arasında onların bize ulaşmalarını engelleyecek şekilde bir engel inşa etmen için sana mallarımızdan belli bir miktar yahut bir vergi vermemizi uygun bulur musun?

“Dedi ki: Rabbimin bana verdikleri daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yar­dım edin de sizinle onların arasına sağlam bir duvar yapayım.” Zülkarneyn şöyle dedi: Rabbimin bana verdiği imkânlar, bana ihsan etmiş olduğu güç, kud­ret ve pek çok mal sizin vereceğiniz vergiden ve aranızda toplayacağınız mal­lardan daha hayırlıdır. Nitekim Hz. Süleyman da şöyle demişti: “Siz bana ma­lınız ile mi yardım ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır.” (Nemi, 27/36).

Fakat sizler bana gücünüzle yardımcı olunuz. Bu konuda işçilerin çalışma­sı ile ve yapı araçlarıyla bana yardım ediniz; ben de sizinle onlar arasına ol­dukça sağlam bir sed ve aşılması zor bir engel yapayım. Daha sonra Zülkar­neyn güçle yardım etmekten kastın ne olduğunu şu sözleriyle açıklamaktadır: “Bana demir kütleleri getirin. Nihayet iki dağın arasını doldurunca, Körükle-yin, dedi. Nihayet onu bir ateş haline getirdi ve, Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, dedi.” Bu demir parçalarını temelden itibaren üst üste yer­leştirdi. Nihayet yaptığı bu inşaat uzunluk ve en itibariyle dağların tepeleriyle aynı hizaya ulaşınca körüklerle bu demir yığınlarını kor haline dönüştürdü ve erimiş bakırı kızdırılmış demir yığınının üzerine döktürdü. Böylece hepsi birbi­rine bitişik tek bir kütle ve sapasağlam bir dağ haline geldi, demirlerin arasın­daki boşluklar da kapatılmış oldu.

“Onlar artık onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler.” Bundan sonra Ye’cûc ile Me’cûc, oldukça yüksek ve kaygan olduğu için şeddin üzerine çıkama­dılar. Kalın ve sağlam olduğundan dolayı delip geçemediler. Böylelikle Allah onlara komşu olan kavimleri fesat ve kötülüklerinden rahatlatmış oldu.

Zülkarneyn oldukça sağlam ve aşılmaz olan bu şeddi bina ettikten sonra: “Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin verdiği söz gerçektir.” Bu sed Rabbimin bu kavme yahut da in­sanlara olan rahmetinin tecellilerinden birisi ve nimetlerden bir nimettir. Çün­kü bu sed Ye’cûc ve Me’cûc ile onların yeryüzünde fesat çıkarmaları arasına bir engeldir. Şeddin arkasından çıkışlarına dair Rabbimin tayin ettiği vade geldi­ğinde Rabbim o şeddi dümdüz eder, yıkıverir; yere yapışık düz bir satıh haline getirir. Zaten benim Rabbimin onu tahrip etmeye, Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkışma ve genel olarak Rabbimin her bir hususa dair vaadi değişmez bir haktır. Asla gecikmez, mutlaka gerçekleşir.

İmam Ahmed, Buharî ve Müslim, Peygamber (s.a.)’in hanımı Cahş kızı Zeynep’ten şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Rasulullah (s.a.) yüzü kızar­mış olduğu halde uykusundan şöyle diyerek uyandı: “Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur. Oldukça yaklaşmış bir kötülükten dolayı vay Arapların haline! Bu gün Ye’cûc ile Me’cûc şeddinden şunun gibi bir gedik açıldı” dedi ve parmakla­rını halka yaptı. “Ey Allah’ın Rasulü! Salihler aramızda olduğu halde helak edilir miyiz?” dedim, Şöyle dedi: “Evet, kötülük artacak olursa.”

İşte bu halka gittikçe genişledi ve nihayet H. VII. asrın ortalarında Moğol­ların ortaya çıkıp İslâm topraklarını kasıp kavurmalarıyla İslâm halifeliğinin tahtını yıkmak ve Bağdat’ta 656 yılında bu halifeliği sona erdirmek suretiyle daha da genişlemiş oldu. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bunu şu buyruklarıyla anlat­maktadır: “O gün biz onları bırakırız da dalgalar halinde birbirlerine girerler. Derken Sûr’a üflenince hepsini bir araya toplarız.” Yani biz Ye’cûc ile Me’cûc’un çıktıkları günü insanları biribirine karışık, biribirleriyle iç içe olacak şekilde bıraktık. Böylelikle öldürmeler artar, ekinler yok olur, mallar telef edi­lir. Yüce Allah’ın bir başka ayet-i kerimesinde haber verdiği gibi: “Ta ki Ye’cûc ve Me’cûc (un) şeddi açılıncaya kadar, onlar her yüksek yerden süratle gelirler” (Enbiya, 21/96). Bütün bunlar ise kıyametin kopmasından ve Sûr’a üfürülme-sinden önce, bizim için bilinmesi mümkün olmayan bir süre kadar önce olacak­tır. Başka bir takım müfessirlerin görüşüne göre de ayet-i kerimenin manası şöyledir: Bunlar kıyamet gününde, kıyamet günlerinin ilkinde, deniz dalgaları gibi biribirlerine karışır, biribirleri içerisinde çalkalanır giderler. Kurtubî ise bunu, biz Ye’cûc ile Me’cûc’u şeddi tamamlandığı sırada dalgalar halinde bir­birlerine girecek şekilde bıraktık, şeklinde açıklamayı tercih etmiştir.

Kıyametin kopacağı vakit yaklaştı mı, Sûr’a üfürülecektir. Bu da ikinci üfürüştür. İşte biz o gün insanları bedenlerinin çürüyüp toprak oluşundan son­ra diriltmek suretiyle bir araya getirip toplayacağız ve hep birlikte hesap ver­mek üzere mahşer yerine getirip hazırlayacağız. Nitekim başka bir takım ayet-i kerimelerde bu hususlar dile getirilmektedir ki, bunların bir kısmı şöyledir: “De ki: Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de bilinen bir günün tayin edilmiş bir vaktinde toplanmış olacaklardır.” (Vakıa, 56/49-50); “Hiç birini bırakmaksızın toplarız onları.” (Kehf, 18/47). Sûr ise sabit olan hadiste de belirtildiği üzere kendisine üflenilecek bir borudur. Onu İsrafil (a.s.) üfleyecektir. [36]

Kâfirlerin Cezası

100- O gün kâfirlere cehennemi ayan beyan gösteririz.

101- Onların gözleri benim öğüdüme karşı kapalıydı ve dinlemeye taham­mül edemezlerdi.

102- Kâfirler beni bırakıp da kullarımı veliler edinebileceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi kâfirlere ko­nak olarak hazırladık.

103- De ki: “Size amel hakımından en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi?

104- “Onlar iyi iş yaptıklarını sandıkla­rı halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olanlardır.”

105- İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu­nun için yaptıkları boşa gitmiştir. Kı­yamet günü biz onlara bir ağırlık ver­meyeceğiz.

106- İşte inkâr edip peygamberlerini ve ayetlerini alaya almalarına karşılık olarak onların cezası cehennemdir.

Açıklaması

“Kafirlere cehennemi ayan beyan gösteririz.” Biz o gün cehennemi, Sûr’a ikinci defa üfürülmesinden sonra Allah’ı inkâr edenlere açık seçik bir şekilde göstermiş olacağız; onları toplayacağımız günde o cehennemin dehşetini müşa-hade etsinler diye.

Kâfirlerin bir takım nitelikleri vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

1- Hakkı görmezlikten ve işitmezlikten gelmek. “Onların, gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalıydı ve dinlemeye tahammül edemezlerdi.” Cehennem azabı şüphesiz hidayeti kabul etmeye, hakka tabi olmaya karşı gafil davranan, onu görmezlikten gelen, Yüce Allah’ı tevhide, O’nun şanını yüceltmeye ulaş­mak üzere Allah’ın ayetlerine bakmayı terkedip onlar üzerinde düşünmeyen kimseleredir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Kim Rahman (olan Allah)’m zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ede­riz, artık o onun ayrılmaz arkadaşı olur.” (Zuhruf, 40/36). Bu kâfirler Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de açıklamış olduğu zikrini dinlemiyor, akıllarıyla kavrayamı-yorlardı.

Kısacası kâfirler Allah’ın ayetlerini (varlık ve birliğinin belgelerini) gör­mezlikten geldiler ve Allah’ın Kitab’ında sözü edilen sem’î delillerden de yüz çevirdiler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki gözler kör ol­maz. Asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hacc, 22/46). Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ve dediler ki: “Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz ör­tüler içindedir, kulaklarımızda da bir ağırlık vardır.” (Fussilet, 1/45).

2- Allah’tan başka bir takım tanrılara ibadet etmek: “Kâfirler beni bırakıp da kullarımı veliler edinebileceklerini mi sandılar?” Allah’ı inkâr eden ve baş­ka veliler, yani Allah dışında melekleri, Mesih’i, şeytanları ve benzerlerini ma-budlar edinenler, bunun kendilerine fayda vereceğini yahut da onları azaptan kurtaracağını mı zannettiler? Asla! Bu mabudlarm onlara faydası olmayacak­tır. Bu konudaki yanlışlıklarını da açıkça göreceklerdir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Onların kendilerine ibadetlerini red­dedecekler ve onlara zıd olacaklardır.” (Meryem, 19/82). İşte bundan dolayı Yü­ce Allah şu buyruklarıyla da onların görecekleri azabı haber vermektedir:

“Doğrusu biz cehennemi kâfirlere konak olarak hazırladık.” Şüphesiz biz, Allah’ı inkâr eden bu kimselere kıyamet gününde cehennemi, konaklayacakları bir yer olarak hazırladık. Buna sebep onların Allah’tan başka veliler, yani mabudlar edinmeleridir. Bu ifadeler onlarla bir alay ve hesaplarının yanlışlığını ifade etmek içindir.

3- Bilgisizlik ve ahmaklık: “De ki: Ameller bakımından en çok kayıpta bulu­nanları haber verelim mi? Onlar iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya haya­tındaki çalışmaları boşa gitmiş olanlardır.” Ey Muhammed! Onlara şöyle söyle: Ey insanlar! Sizlere insanlar arasında amellerini en ileri derece kaybeden ve he­saplarında en büyük yanılgıya düşmüş olanların kimler olduklarını bildirelim mi? Bunlar dünya hayatında sapan ve razı olunan ve makbul bir şeriata bağlı ol­mayıp batıl işler, işleyen ve hiç bir fayda sağlamayacak işlerle kendilerini yoran, bunun sonucunda da helak olan, amellerinin semerelerini, meyvelerini kaybeden kimselerdir. Bunlar aynı zamanda içinde bulundukları hale aldanan bir toplu­luktur. Bu işi yaparken iyilik yaptıklarını zannederler. Bunun sonuçlarından ya­rarlanacaklarını, makbul kimseler olup sevineceklerini zannederler. Ayet-i keri­me onlara şiddetli bir azarlamayı da ifade eder. Özetle: Benden başkalarına iba­det eden şu kâfirlere şunu söyle: Yarın onların çalışmaları ve emelleri boşa çıka­caktır. Bu bakımdan onlar ameller bakımından en çok ziyanda olan kimselerdir.

Amellerinin bir işe yaramamasının sebebini Yüce Allah şöyle ifade etmek­tedir: “İşte onlar Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu­nun için yaptıkları boşa gitmiştir, kıyamet günü biz onlara bir ağırlık vermeye­ceğiz. ” Amel bakımından en ileri derecede zararda olan bu kimseler, dünya ha­yatında Allah’ın ayetlerini, O’nun birliğine delâlet eden tekvini ve tenzili ayet­lerini (kâinatta O’nun varlığına delil olan belgelerle peygamberlerine indirmiş olduğu belgeleri), öldükten sonra dirilişi, hesabı, Allah’a kavuşmayı ve ondan sonra görülecek ahirete dair halleri inkâr edenlerdir. O bakımdan, bunların gü­zel zannedip işledikleri amelleri boşa çıkmış, batıl olmuştur. Nitekim Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Onların işledikleri her bir amellerinin önüne geçip, zerre gibi havaya verip boşa çıkartırım” (Furkân, 25/23). Böylelikle amelleri­nin bir ağırlığı, onların da bizim yanımızda bir kıymetleri olmaz. Onlara en ufak bir değer vermeyiz. İşledikleri o amellerine de hiç bir sevap olmayacaktır. Çünkü amellerinin hayırla en ufak bir ilgisi yoktur.

İşte, o takdirde onların küfür ve masiyetlerine karşılık en âdil ceza, cehen­nem olacaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte inkâr edip pey­gamberlerini ve ayetlerini alaya almalarına karşılık olarak onların cezası ce­hennemdir. ” Onların cehennem ateşinde batıl amellerine karşılık uğrayacakla­rı ceza ve tehdidin asıl sebebi inkâr edip kâfir olmaları, Allah’ın ayetleri, pey­gamberleri ve onların mucizeleri ile alay etmeleridir. Onlar dünyada iken bun­larla alay edip eğlendiler ve en ileri derecede onları yalanladılar. [37]

Müminlerin Mükâfatı, Yüce Allah’ın Bilgisinin Sonsuzluğu Ve Tevhidi

107- Muhakkak ki, iman edip salih ameller işleyenlerin konakları Firdevs cennetleri olacaktır.

108- Orada temelli kalırlar ve oradan hiç ayrılmak istemezler.

109- De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa daha Rabbi­min sözleri tükenmeden denizler tükenir­di; bir o kadarını katsak bile.”

110- De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir in­sanım. Yalnız bana ilâhınızın ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa salih bir amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.”

Açıklaması

Yüce Allah müminlerden önce sözü geçen kâfirlerin niteliklerinin zıtlannı haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki, iman edip salih amel işleyenlerin konakları Firdevs cennetleri olacaktır.” Yani asıl mutlu olanlar Allah’a ve Rasulü’ne iman eden, rasulle-rin getirdiklerini tasdik eden, farzları ifa etmek ve ayrıca nafile ibadetlerde bu­lunmak suretiyle Allah rızası için salih amel işleyen kimselerdir. İşte bunlar için Firdevs cennetleri vardır (Firdevs cennetleri ise cennetin en yükseği, en genişi ve en üstünüdür). Burası onlar için hazırlanmış bir konaktır. Bu onlara verilecek şükran ve lütufların ileri derecede olduğunu ifade etmektedir. Fir­devs Arapça’da “sarmaş dolaş olmuş ağaçlar” demektir. Çoğunlukla da üzüm bağları hakkında kullanılır. Rumca’da ise “bahçe” demektir.

Buharî ve Müslim’de Ebu Hureyre (r.a.)’nin şöyle dediği rivayet edilmekte­dir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Allah’tan cenneti dilediğiniz zaman ondan Firdevs’i isteyiniz. Çünkü o cennetin en yükseği, en ortasıdır. Cennetin ırmakla­rı da oradan kaynar.”

“Orada temelli kalırlar ve oradan hiç ayrılmak istemezler.” Orada devamlı olmak üzere ikamet ederler, yerleşirler. Başkasını arzu ve tercih etmezler. Ora­dan ayrılıp başka yere geçmek istemezler. Ahmed ve Tirmizî, Ubade b. es-Sâ-mit’den Rasulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Şüphe­siz cennette yüz derece vardır. Onun her bir derecesi gök ile yer arası kadardır. Firdevs ise en yüksek derecesidir. Arş onun üzerindedir. Cennetteki dört nehir de oradan kaynar. O bakımdan Allah’tan dileyecek olursanız Firdevs’i dileyiniz.”

Daha sonra Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in şanının büyüklüğünü, Allah’ın ilminin genişliğini şu buyruklarıyla haber vermektedir: “De ki: Rabbimin sözle­rini yazmak için denizler mürekkep olsa, daha Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi. Bir o kadarını daha katsak bile.” Ey Peygamber! Onlara şöyle de: Eğer Allah’ın ilim ve hikmeti yeryüzündeki denizlerin suyu ile yazıla­cak olsa, bunların yazılması bitmeden denizler tükenir; hatta bunlara başka denizler daha katılacak olsa bile. Bunların hepsi tükenir, fakat Allah’ın ilim ve hikmetlerinin yazımı bitmez. Bu Allah’ın ilim, hikmet ve sırlarının genişliğine bir delildir. Öyle ki, bütün bunları kalemler ve kitaplar tespit edemez.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: “Eğer yerdeki bütün ağaçlar kalem olsa, denizden sonra yedi deniz daha ona katılsa yine Allah ‘in sözleri tü­kenmezdi. Muhakkak Allah Azız ‘dir, Hakim’dir.” (Lokman, 31/27).

Rabî’ b. Enes şöyle der: Allah’ın ilmine nispetle bütün kulların bilgisinin misali bütün denizlere mukabil bir su damlasının misali gibidir. Nitekim Yüce Allah bunu: “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için…” ayetinde açıklamıştır. Yani Yüce Allah şöyle buyuruyor: Bütün bu denizler Allah’ın kelimeleri için mürekkep, bütün ağaçlar da kalem olsa, kalemler ve denizin suyu tükenir, ge­riye yine Allah’ın kelimeleri -hiçbir şey onların sonunu getirebilmeksizin- kala­kalır. Çünkü hiç bir kimse Allah’ı gereği gibi takdir edemez. Ondan gereği gibi övgü ile söz edemez, ta ki bizzat kendisi kendi zatını övsün. Şüphesiz Rabbimiz buyurduğu gibidir ve bizim bu söylediklerimizin de çok üstündedir. Ahiret ni­metlerine oranla başından sonuna kadar bütün dünya nimetlerinin misali, bü­tün yeryüzünde bir hardal tanesi gibidir.

Rivayet olunduğuna göre Yahudi olan Huyey b. Ahtab şöyle demiştir: Sizin Kitabınızda “Her kime hikmet verilirse ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara, 2/269) ayeti vadır; diğer taraftan da: “Size bilgiden ancak pek az bir şey veril­miştir. ” ayetini okuyorsunuz. Yani Huyey bununla Kur’an-ı Kerim’de çelişki­nin varlığını ileri sürerek itiraz etmek istemişti. Bunun üzerine bu ayet-i keri­me nazil oldu. Evet, müminlere verilen bu ilim ve hikmet büyük bir hayırdır, ancak Allah’ın ilim ve hikmet denizinden sadece bir damladır.

Allah’ın kelâmının kemali açıklandıktan sonra Yüce Allah, Muhammed (s.a.)’e alçakgönüllülüğü emrederek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Yalnız bana ilâhınızın ancak bir tek ilâh olduğu vahye-diliyor.” Ey Muhammed! Onlara şöyle de: Ben ancak insan olmak bakımından sizin gibiyim. Benim melek yahut ilâhlık sıfatım yoktur. Allah’ın bana öğretti­ğinden başka da bir bilgim yoktur. Ancak Yüce Allah bana, bir ve tek ve Samed olan, ulûhiyyetinde hiç bir ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilâh olmadığını vahyetmektedir. Sizin kendisine ibadet etmeniz gereken mabudunuz bir tek mabuddur, O’nun ortağı yoktur.

“Artık kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa salih bir amel işlesin ve Rab-bine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.” Her kim Allah’a kavuşmaya iman ediyor, Allah’a itaatin karşılığında mükâfat almayı umuyorsa salih amellerle O’na yaklaşsın, yalnızca O’na ihlâslıca ibadet etsin. Allah’ın yarattıklarından herhangi bir kimseyi Allah’a ibadete ortak koşmak suretiyle şirke düşmekten uzak dursun. İster bu putlara tapınmak gibi açık bir şirk olsun, isterse de bir şeyi riyakârlık yahut başkaları işitsin, böylelikle şöhret kazansın diye yapmak türünden gizli şirk olsun. Çünkü riya da küçük şirktir. İmam Ahmedin Mah-mud b. Lebid’den rivayet ettiği hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: “Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.” Ey Allah’ın rasulü! Küçük şirk nedir? diye sordular. O şöyle buyurdu: “O riyakârlıktır. Allah kıyamet gü­nünde insanlara amellerinin karşılıklarını vereceği vakit şöyle buyuracak: “Haydi dünya hayatında iken kendilerine karşılık riyakârlık ettiğiniz kimsele­rin yanına gidiniz, bakın bakalım onların nezdinde amellerinize bir karşılık bulabilecek misiniz1?”

Ahmed ve Müslim ile başka muhaddisler de Ebu Hureyre’den Peygamber (s.a.)’in Rabbi Zülcelal’den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Her kim benden başkasını ortak koşarak bir amelde bulunacak olursa, ben o amelden uzağım onun o ameli, bana ortak koştuğu kimseyedir.”

Râzî şöyle der: Yüce Allah bu surenin sonunda üç ayet-i kerimede Allah’ın görüleceğine delâlet eden buyruklar irad etmiştir:

1- “İşte onlar Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir.” (105. ayet).

2- “Konakları Firdevs cennetleri olacaktır.” (107. ayet).

3- “Artık kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa…” Bundan daha ileri derecede güçlü açıklama ise düşünülemez.

Kuran

Kehf Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.