Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Yağmurlu
İstanbul
14°C
Yağmurlu
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 23°C
Sal 22°C

18 – Kehf Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de Nazil Olmuştur.

18 – Kehf Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Kehf Suresi | İbn Kesir Tefsiri

1 — Hamd o Allah’a ki; kuluna dosdoğru kitabı in­dirdi ve onda hiç bir eğrilik koymadı.

2 — Kendi katından şiddetli bir baskını haber ver­mek ve sâlih amel işleyen mü’minlere güzel bir mükafat olduğunu müjdelemek için.

3 — Orada temelli kalacaklardır.

4 — Ve: Allah çocuk edindi, diyenleri uyarmak için.

5 — Ne onların, ne de babalarının buna dâir bilgile­ri vardır. O, ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür. On­lar yalnız ve yalnız yalan söylerler.

Hamd Olsun O Allah’a

Bu tefsirin başında geçtiği gibi, Allah Teâlâ konuların başlangıç­larında ve sonlarında kendi mukaddes zâtını hamd ile tavsif buyur­maktadır. Çünkü O, her halükârda hamdedilendir. Başta da, sonda da hamd O’na mahsûstur. Bunun için Allah Teâlâ burada değerli ki­tabını, şerefli Rasûlü Muhammed Mustafâ (s.a.) ya indirmekten do­layı kendi zâtına hamd etmektedir. Muhakkak ki bu, Allah’ın yeryüzü halkına ihsan ettiği en büyük nimettir. Çünkü bu değerli kitâb ve o şerefli rasûl insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır. O kitabı Allah eğriliği, büğrülüğü, sapıklığı bulunmayan bir kitab kılmıştır. Bu kitab dosdoğru yola, apaçık, ayân-beyân yola götüren bir kitabdır. Kâfirlere uyarı, mü’minlere muştudur. Bunun için Allah Teâlâ : «On­da hiç bir eğrilik koymadı.» buyurmaktadır. Onda eğrilik, büğrülük, sapıklık ve sahte hiç bir şey yoktur. Aksine onu dosdoğru ve dengeli kılmıştır. Bu sebeple de ona «Dosdoğru» sıfatını vermiştir.

«Kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek için.» Kendi­sine inanmayıp onu yalanlayan ve karşı gelenlere şiddetli bir baskım haber vermek için, bu kitabı indirmiştir. Bu baskın; dünyadaki ceza ve âhirette gelecek olan azâbdır. «Kendi katından» Yani kimsenin ken­disi gibi azâb edemeyeceği ve O’nun bağı gibi hiç bir bağla kimsenin bağlayamayacağı Allah katından indirilmiştir. «Ve sâlih amel işleyen mü’minlere güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.» Yani sâ­lih amelle îmânlarının doğruluğunu isbât eden mü’minlere, Allah katında güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için. «Orada temelli kalacaklardır.» Allah’ın cennetinde ilâhî sevaba nail olarak zeval bul­maksızın bitimsiz ve sürekli bir sonsuzluğa erişeceklerdir.

«Ve : Allah çocuk edindi, diyenleri uyarmak için.» İbn İshâk bun­ların, müşrik araplar olduklarını ve; biz Allah’ın kızları olan melek­lere tapıyoruz, dediklerini belirtir.

«Ne onların, ne de babalarının buna dâir bilgileri vardır.» Uydur­dukları bu iftira dolu sözlerde, ne onların geçmişlerinin ne de kendi­lerinin bilgisi vardır. «O ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür.» On­ların söyledikleri bu söz çok büyüktür. Bu takdirde mânâ temyiz üze re mansûb kabul edilerek verilir. Taaccüb şeklinde olduğu da söylen­mektedir ki, bu takdirde şöyle mânâ vermek gerekir : Onların söyle­dikleri bu söz ne büyüktür. Bazı Basra’lılar böyle taaccüb sîğası kul­lanırlar. Nitekim bazı Mekke’li kurrâ da bu ifâdeyi ( Â^JS’CjjŞ’ ) şek­linde okumuşlardır. Senin sözün ne muazzam, durumun ne büyük, der­ken de bu şekilde kullanılır. Cumhûr’un kırâeti ise en açık olanıdır. Çünkü bu ifâde, onların sözlerini kötülemek, iftiralarının büyüklüğü­nü ortaya koymak için kullanılmış bir ifâdedir. «O ağızlarından çı­kan ne büyük bir sözdür.» Bu sözün ağızlarından çıkmaktan öte bir dayanağı olmadığı gibi, yalan ve iftiralarından öte de bir delili yok­tur. «Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.»

Muhammed İbn İshâk bu sûre-i celîle’nin nüzul sebebi hakkında der ki: Mısır halkından ihtiyar bir kişi bana anlattı. O, kırk küsur sene önce bize gelmişti. Ona İkrime İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nak­letmiş : Kureyş’liler Nadr İbn Haris ve Ukbe İbn Ebu Muayt’ı Medine’­deki yahûdî hahamlara gönderdiler ve dediler ki: Onlardan Muham-med’in durumunu sorun, niteliklerini anlatın ve söylediklerini kendi­lerine haber verin. Onlar kitab ehli bir toplulukturlar ve onların ya­nında peygamberlerin bilgisine dâir bizde bulunmayan şeyler vardır. O ikisi Mekke’den çıkıp Medine’ye geldiler. Yahûdî hahamlarına Hz. Peygamberin durumunu sordular, sözlerinden bir kısmını aktararak halini anlattılar ve dediler ki: Siz, Tevrat ehlisiniz. Biz size bu arka­daşınızın durumundan haber almak için geldik. Yahûdî hahamları on­lara dediler ki: Biz size, ona üç şeyi sormanızı emrederiz. Eğer o, size bunları bildirirse; gerçekten gönderilmiş bir peygamberdir, eğer bunu bildirmezse, adam söz uyduran birisidir, siz onun hakkında istediğiniz gibi görüş bildirebilirsiniz. Kendisine önce eski devirlerde yaşamış ve geçip gitmiş delikanlıların halini sorun, durumları ne olmuştu? Çün­kü onların garîb bir hâdisesi vardır. Sonra ona yeryüzünün doğula­rına ve batılarına kadar gezen adamın durumunu sorun, size onun haberini versin. Ayrıca ona ruhun ne olduğunu sorun. Eğer o, bunlar hakkında size bilgi verirse; o, peygamberdir, kendisine uyun. Şayet si­ze bunlar hakkında bilgi vermezse; o, lâf eden bir adamdır. Uygun gör­düğünüz şekilde ona davranın.

Nadr İbn Haris ve Ukbe İbn Ebu Muayt dönüp Kureyş’lilerin ya­nına geldiler ve dediler ki: Ey Kureyş topluluğu, biz sizinle Muham-med’in arasını ayıracak bir bilgi getirdik. Yahûdî hahamları bize Hz. Muhammed’e bazı şeyler sormamızı bildirdiler, diyerek onları Kureyş’-lilere anlattılar. Kureyş’liler de Hz. Peygambere gelip dediler ki: Ey Muhammed, bize şunları haber ver : Ve yahûdî hahamlarının kendi­lerine söylediklerini Hz. Peygamberden sordular. Rasûlullah (s.a.) on­lara dedi ki: Yarın sorduğunuz şeyleri size haber vereceğim. Fakat in-şâallah demedi. Onlar gittiler ve Hz. Peygamber on beş gece bekledi, Allah ona bu konuda hiç bir vahiy göndermedi. Cibril Aleyhisselâm da gelmedi. Nihayet Mekke halkı şımarıklık ederek dediler ki: Mu­hammed bize; yarın söylerim, diye va’detti. İşte on beşinci gün de gel­di, fakat kendisine sorduğumuz şeyleri hâlâ bize haber veremedi. Ni­hayet vahyin kesilmesi Rasûlullah (s.a.) ı üzüntüye boğdu. Mekke halkının söyledikleri de ona ağır geldi. Bunun üzerine Hz. Cebrail Al­lah katından Kehf ashabından bahseden sûreyi getirdi. Bu sûrede Kureyş’lilerin yaptıklarına üzülmesinden dolayı Hz. Peygambere ser­zeniş vardır. Ayrıca gezginç adamla delikanlının durumu hakkında sordukları soruların haberi vardır. Allah Azze ve Celle «Sana rûhdan sorarlar. De ki: Rûh Rabbımın emirlerinden bir emirdir. Ancak size bilgiden çok azı verilmiştir.» âyetini de inzal buyurdu.[1]

6 — Demek ki, bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin.

7 — İnsanlardan hangisinin daha güzel amel işledi­ğini deneyelim diye, yeryüzünde olan şeylere bir süs ver­dik.

8 — Şüphesiz ki Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.

Allah Teâlâ, Rasûlü Zîşânını, müşriklerin kendisine inanmamala­rı ve uzaklaşmaları nedeniyle üzülmesinden dolayı teselli ediyor. Nite­kim başka sûrelerde de şöyle buyurmaktadır : «Onlara yanarak ken­dini yok etme.» (Fâtır, 8), «Sen, onlar için üzülme.» (Nahl ,127), «Bel­ki de sen, kendini onlar mü’min olmuyorlar diye helak edeceksin.» (Şu-arâ, 3).

«Demek ki, bu söze inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin.» Kendini üzüp helak etme.

Katâde der ki: Kendini kızgınlık ve üzüntüden öldüreceksin. Mü-câhid ise; feryâd ü figândan mânâsını vermiştir. Her iki anlam da birbirine yakındır. Allah Teâlâ yüce Rasûlüne; onlar için üzülme, sâ­dece kendilerine Allah’ın risâletini tsblîğ et. Kim hidâyete ererse, ken­disi için hidâyeti bulmuş olur. Kim de sapıtırsa; kendi aleyhine sapıt­mış olur. İçin yanarak kendini mahvetme, buyuruyor.

Sonra Allah Teâlâ dünyayı fena yurdu kıldığım, geçici süslerle süslediğini ve burada sürekli kalınacak bir yurt yapmadığını, yalnız­ca imtihan yurdu yaptığını haber vererek buyuruyor ki: «İnsanlardan hangisinin daha güzel amel. işlediğini deneyelim diye yeryüzünde olan şeylere bir süs verdik.» Katâde Ebu Nadre kanalıyla Ebu Saîd’den nak­leder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Dünya yeşildir, tatlı­dır. Allah, dünyada sizin yerinize başkalarını geçirecektir. O gelenlerin de neler yaptıklarına bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının. Çünkü İsrâiloğulları arasında beliren ilk fitne kadınlardandı.

Sonra Allah Teâlâ dünyanın zevale ve fenaya mahkûm olduğunu, boşalıp yıkılacağını, yok olup gideceğini haber vererek şöyle buyuru­yor : «Şüphesiz ki Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.» Bunca süsten sonra, mahvedip harabeye çevirebiliriz. Dünyanın üzerinde bulunan her şeyi helak edip «Kupkuru toprak ha­line» döndürebiliriz. Ne bitki yetişir, ne de fayda sağlanır. Nitekim Av-fî, İbn Abbâs’tan naklen onun bu âyet-i kerîme konusunda şöyle de­diğini bildiriyor: Onun üzerinde bulunan her şey helak olur ve çürür. Mücâhid ise, bomboş hale döneceğini söyler. Katâde, keli­mesinin; bitki ve ağaçtan iz bulunmayan toprak olduğunu söyler. İbn Zeyd ise aynı kelimeye; üzerinde hiç bir şey bulunmayan toprak anla­mını verir ve der ki: Allah Teâlâ şu âyet-i kerîme’de aynı ifâdeyi kul­lanıyor : «Onlar görmezler mi ki, Biz suyu kupkuru yere göndeririz de oradan ekinler çıkarırız. Onların hayvanları ve kendileri bu ekinler­den yerler. Hâlâ görmezler mi?» Muhammed İbn îshâk ise diyor ki: «Yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.» Yani yer­yüzünde bulunan her şey fânidir ve yok olucudur. Sonuçta her şey Allah’a döndürülür. Öyleyse sen, duyduğun ve gördüğün şeylere üzülüp tasalanma.[2]

9 — Yoksa sen mağara ve kitabe ehlini şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?

10 — Hani o yiğitler mağaraya sığınmışlardı da: Rabbımız, bize katından rahmet ver, işlerimizde başarılı kıl, demişlerdi.

11 — Bunun üzerine yıllarca mağarada onların ku­laklarına perde vurduk.

12 — Sonra iki taraftan hangisinin bekledikleri so­nucu daha iyi hesâblamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.

Mağara Ehli

Bu âyet-i kerîme, kısa ve özet olarak mağara ashabının kıssasını haber vermektedir. Hz. Peygambere hitaben ey Muhammed, «Yoksa sen mağara ve kitabe ehlini şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?» bu­yuruyor. Onların durumunda bizim gücümüz ve saltanatımız bakı­mından şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü göklerin ve yerin yaratılışı, gece ve gündüzün birbiri ardınca getirilişi, güneşin, ayın ve yıldızla­rın emre müsahhar kılmışı ve daha buna benzer Allah’ın kudretine de­lâlet eden muazzam âyetler Allah’ın dilediğini yapmaya muktedir ol­duğunu göstermektedir. Mağara halkının haberlerinden daha şaşıla­cak durumlar bile O’nu âciz bırakamaz. Nitekim İbn Cüreyc Mücâhid kanalıyla : «Yoksa sen mağara ve kitabe ehlini şaşılacak âyetlerimiz­den mi sandın?» kavli hakkında şöyle dediğini nakleder : Bizim âyet­lerimizden bundan çok daha şaşılacak olanları vardır. Avfî ise İbn Ab-bâs’tan naklen bu âyete şöyle mânâ verir : Sana vermiş olduğum bilgi, Sünnet ve Kitab, mağara ve kitabe ehlinin durumlarından çok daha önemlidir. Muhammed İbn İshâk ise şöyle der : Kullarıma karşı izhâr ettiğim hüccetler, mağara ve kitabe ehlinin durumundan çok daha şaşırtıcıdır. Mağara, burada söz konusu edilen yiğitlerin sığındıkları dağdaki kovuktur. Kitabe anlamını verdiğimiz kelimesi ise, Avfî’nin İbn Abbâs’tan nakline göre; Kudüs yakınlarındaki bir vâdî-de bulunan yazıtlardır. Atıyye el-Avfî ve Katâde de böyle derler. Dah-hâk ise mağaradan vadideki mağara, kitabeden ve vadinin adının kas-dedildiğini söyler. Mücâhid ise; kitabenin, onların yaptıkları yapı, ol­duğunu belirtir. Başkaları da kitabede, onların mağaralarının bulun­duğu vâdîdir, derler. Abdürrezzâk der ki: Bize Sevrî, Semmâk kana­lıyla İkrime’den, o da İbn Abbâs’tan nakleder ki; kitabeden maksad, —tîbeyy İbn Kâ’b’ın zannına göre— kasabanın kendisidir. İbn Cü-reyc ise İbn Abbâs’tan nakleder ki; kitabe, mağaramn bulunduğu dağ­dır. İbn İshâk, Abdullah İbn Ebu Necîh kanalıyla, Mücâhid’den ve İbn Abbâs’tan nakleder ki; o dağın adı Bencelos imiş. İbn Cüreyc der ki: Bana Vehb İbn Süleyman’ın Şuayb el-Cübbâî’den naklettiğine gö­re; mağaranın bulunduğu dağın adı Bencelos ve mağaranın adı da Hayzem imiş. Köpeklerin adı da Himrân imiş. Abdürrezzâk der ki: Bize İsrail, Semmâk kanalıyla İkrime’den nakleder ki; İbn Abbâs şöy­le demiş : Ben Kur’an’ı, olarak bilirim. İbn Cüreyc demiş ki; Bana Amr İbn Dinar’ın bildirdiğine göre; o, İkrime’nin İbn Abbâs’tan şöyle dediğini duymuştur : Rakım nedir bilmem, kitabe mi yoksa bina mı? Ali İbn Ebu Talha Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki; Rakîm kitabedir. Saîd İbn Cübeyr ise; Rakîm’in taştan bir levha oldu­ğunu ve bunun üzerine mağara halkının kıssasının yazıldığını ve bu taş yazıtın mağaramn kapısına konulmuş olduğunu söylemiştir. Ab-durrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki; Rakîm, kitabedir. Sonra «ya­zılmış kitabe» âyet-i kerîme’sini okumuş. Âyetten zahir olan mânâ budur. İbn Cerîr’in tercih ettiği görüş te budur. fâîl vez­ninde olup mef’ûl anlamına demektir. Nitekim katil de maktul anlamına, cerîh de mecruh anlamına gelir. Allah en iyisini bi­lendir.

«Hani o yiğitler mağaraya sığınmışlardı da : Rabbımız, bize katın­dan rahmet ver, işlerimizde başarılı kıl, demişlerdi.» Allah Teâlâ din­leri uğruna kavimlerinden firar edip kaçan ve bunun sonucunda dağ­da bir mağaraya sığınıp milletlerinden uzak kalıp saklanmak için ma­ğarada yalnız başına kalan yiğitlerden söz etmektedir. Onlar mağara­ya girdiklerinde, Allah’ın rahmet ve lutfunu dileyerek şöyle demişler­di : Rabbımız, bize katından rahmet ver de bizi milletimizin gözünden uzak tut. «İşlerimizde başarılı kıl» İşimizi doğruca değerlendir ve akı­betimizi de doğruluk kıl. Nitekim hadîste vârid olduğuna göre; bizim hakkımızda verdiğin her hükmün, neticede bizim için doğruluk olma­sını müyesser et, buyrulmuştur. Ahmed İbn HanbeTin Müsned’inde, Büsr İbn Ebu Ertât Rasûlullah’ın şöyle dua ettiğini bildirir : Allah’ım, bütün işlerde akıbetimizi iyi kıl. Bizi dünyada rüsvâylıktan ve âhiret-te azâbdan uzaklaştır.

«Bunun üzerine yıllarca mağarada onların kulaklarına perde vur­duk.») Yani onlar mağaraya girdiklerinde üzerlerine uyku attık ve yıl­larca uyuyakaldılar. «Sonra iki taraftan hangisinin bekledikleri sonu­cu daha iyi hesâblamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.» Onlardan bir kısmını uyandırdık da içlerinden birisi beraberindeki pa­rayla yiyecek almak üzere çarşıya gitti. Nitekim aşağıda konunun de­tayı ve açıklanması gelecektir. «İki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu daha iyi hesâblamış olduğunu belirtmek için.» Buradaki ( Lul ) kelimesinin; sayı anlamına geldiği söylendiği gibi, gaye anla­mına geldiği de söylenmiştir.(…)[3]

İzahı

Altıncı Mes’ele: Tasavvufçular, keramet konusunda ileri sürdük­leri görüşlerinin doğruluğuna bu âyeti delil göstermektedirler. Bu âye­tin, bu noktada delil olması açık bir durumdur. Biz meseleyi burada inceden inceye ele alacağız. Ancak kerametin mümkün olup olmadığı­na dâir delilleri serdetmeden Önce iki mukaddimeyi bilmeye ihtiyâcı­mız vardır :

Birinci Mukaddime : «Velî» nin ne olduğu hakkındadır. Bu keli­me, iki mânâya gelebilir:

a) Velî; hiç bir günâh işlemeden sürekli olarak Allah (c.c.) a itaat eden kimse, demektir.

b) Velî; Cenâb-ı Allah’ın sürekli olarak kendisini her türlü gü­nâhtan koruduğu, ibâdet etmeye muvaffak kıldığı kimsedir. Bu keli­me, «Allah îmân edenlerin dostudur.» (Âl-i İmrân, 68), «O, sâlihleri dost edinir.» (A’râf, 196), «Sen meylâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı yardım et bize.» (Bakara, 286), «Bu böyledir, çünkü Allah inananla­rın koruyucusudur. Kâfirlerin ise koruyucuları yoktur.» (Muhammed, 11), «Sizin dostunuz yalnız Allah ve O’nun Rasûlüdür.» (Mâide, 55) âyetlerinde bulunan «Velî, mevlâ» gibi kelimelerin kökünden türetilmistir. Bize göre «velî» kelimesi, dil bakımından «yakın» manasınadır. Kul tâat ve ihlâsımn çokluğuyla Allah Teâlâ’ya; Allah Teâlâ da rah­met, iyilik ve nimetiyle kula yaklaştığı zaman burada bir dostluk (ya­kınlık) meydana gelmiş olur.

İkinci Mukaddime : Bir insan olağanüstü bir iş yaptığı zaman, meydana gelen bu fiili işlerken,ya bir iddiada bulunur veya bulun­maz. Birinci halde de ya ilâhlık, ya peygamberlik, ya evliyalık veya sihirbazlık ve şeytânlara uyma iddiasında bulunur. İslâm uleması ilâh­lık iddia edenin olağanüstü bir durum ortaya koymasının mümkün olduğunu kabul etmişlerdir. İlâhhk iddiasında bulunan Firavun’un böyle olağanüstü işler yaptığı rivayet olunduğu gibi, Deccâl’m da böy­le şeyler yapabileceği haber verilmiştir. Bunların yaptığı ve yapaca­ğı bu tür işlerin mucize ile karıştırüamayacağı, çünkü bu kimselerin yaratılış ve hallerinin yalancı olduklarını göstereceği düşüncesi bu görüşe sebep olmuştur.

Peygamberlik iddiasında bulunan kimse ya doğru veya yalancı olur. Böyle bir iddiada bulunan kimse eğer iddiasında doğru ise bu kimsenin olağanüstü bir iş yapması zarurî olur. Peygamberlik mües­sesesini kabul eden tüm ilim adamları bu konuda ittifak etmişlerdir. Eğer bu iddianın sahibi, iddiasında yalancı ise böyle olağanüstü hal­leri sergilemesi mümkün görülmemiştir. Gösterdiği kabul edilse bile mutlaka ona karşı çıkılmış olmalıdır.

Evliyanın kerametinin hak olduğunu kabul eden İslâm ulemâsı, bu kimselerin keramet gösterme iddiasında bulunmalarının caiz olup olmadığı ve daha sonra da kerametin iddia ettiğine uygun olup ola­mayacağı konularında ihtilâf etmişlerdir.

Sihir ve cinnlere uyma iddiasında bulunan kimselerin, bu tür iş­leri yapabilecekleri görüşü İslâm âlimlerince benimsenmişse de Mu’-tezile âlimleri bunun mümkün olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Olağanüstü bir fiil işleyen kimse yukarıdaki iddialardan herhan­gi birini ileri sürmüyorsa; bu durumda bu insan ya Allah (c.c.) in razı olduğu iyi bir insan veya günahkâr, kötü bir kişi olabilir. Bun­lardan birincisi evliyanın kerameti konusuna girer. İslâm âlimleri ke­rametin hak olduğu görüşündedirler. Mu’tezile ise bu görüşe katıl­maz. Bu gruptan yalnız Ebu’l-Huseyn el-Basrî ve arkadaşı Mahmûd el-Harezmî bizim görüşümüzdedir. Günahkâr bazı kimselerin böyle işler yapması konusuna gelince, buna istidrac adı verilir. Bunları izah ettikten sonra burada şunu belirtelim : Evliyanın kerametinin hak ol­duğuna Kur’an, hadîs, rivayet edilen olaylar ve ‘akıl delâlet etmek­tedir.

Kur’an âyetleri açısından keramet hakkındaki deliller:

Birinci Delil: Hz. Meryem olayıdır. Âl-i İmrân sûresinde açıkla­mış olduğumuz bu delili burada tekrara luzûm görmüyoruz.

İkinci Delil: Ashâb-ı Kehf olayı; bu kimselerin zarar ve çürüme­ye ma’rûz kalmaksızın diri olarak 309 sene uykuda kalmasıdır. Allah Teâlâ bunları güneşin sıcağından korumuştur. Nitekim Kur’an’da on­lar için «Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar sanırsın.» (Kehf, 18) «Güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yö­neldiğini görürsün.» (Kehf, 17) buyurulmuştur. Keramet meselesine «Yanında Kitab’dan bir ilim bulunan kimse de :Sen gözünü yumma­dan ben onu sana getirebilirim, dedi.» (Nemi, 40) âyetini delil ola­rak almaktadırlar. Ancak biz daha önce bu «yanında Kitab’dan ilim bulunan» kimsenin,’Süleyman (a.s.) olduğunu açıklamış bulunuyo­ruz. Binâenaleyh bu âyet, bu konuda delil olarak ileri sürülemez. Kâdî bu konuda şöyle bir görüş ileri sürüyor: Ashâb-ı Kehf arasında veya zamanında bir peygamberin bulunması gerekir. İşte bu (yani pey­gamberlik) onun için bir ilim olur. Çünkü bu, olağanüstü bir olay özelliğindedir. Biz de diyoruz ki; bu olay mucize olamaz. Çünkü pey­gamberlerin uyumaları, olağanüstü bir şey değildir ki bir mu’cize ol­sun. Çünkü insanlar, bu olayda onları tasdik etmezler. Zîrâ onların doğru olup olmadıklarını, ancak bu müddet boyunca hayatta kalma­ları ve o zaman çıkıp gelenlerin 309 sene önce uyuyan kimseler ol­duklarını bilmeleri ile ‘anlayabilirler. Bütün bu şartlar bulunmadığı­na göre, bu olayın herhagi bir peygamberin mucizesi olabilme ihti­mâli kalmamaktadır. Bu vakıa bir mucize olamayacağına göre, geri­ye keramet olduğu gerçeği kalmış oluyor. Keramet konusundaki ha­dîslere gelince:

Birinci Hadîs : Buhârî ve Müslim’de Ebu Hüreyre’den rivayet edil-dğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : (Henüz) beşikte iken üç kimse konuşmuştur: îsâ (a.s.), Zâhid Cüreyc zamanında bir ço­cuk ve diğer bir çocuk. îsâ (a.s.) nın konuşması olayını da biliyor­sunuz. Cüreyc’e gelince; o, İsrail oğullarından dindar bir kimse idi. Bu adamın bir annesi vardı. Bir gün namaz kılarken annesi onunla konuşmak istedi ve ona seslendi. Namaz kılmanın, annesini görmek­ten daha iyi bir hareket olduğunu düşünen bu zât namaza devam etti ve annesine cevab vermedi. Üç defa tekrarladığı halde olumlu so­nuç alamayan anne bu durumdan çok fazla incindi. Ve onun için şöyle beddua etti: AUahım, ona Mûmisâtı gösterinceye kadar onu öl­dürme. Orada bir fahişe vardı. Cüreyc’i yoldan çıkaracağını ve zinâ-ya sürükleyeceğini söyleyerek bulunduğu yere gitti, ne kadar uğraşti ise netice alamadı. Hücrenin bulunduğu tapınağın bölgesinde hay­van otlatan bir çoban geceleri oraya sığınırdı. Çobanı yoldan çıkaran bu kadın sonunda hâmile olduğu bebeğini doğurunca, bu çocuğu Cü-reyc’den kazandığı iftirasını yaymaya başladı. Durumu öğrenen ya-hûdîler Cüreyc’in hücresini yıktılar ve kendisine hakaretler ettiler. Cüreyc namaz kılıp duâ ettikten sonra çocuğu dürtüp —Ebu Hürey-re (r.a.) diyor ki; şu anda hâdiseyi anlatan Rasûlullah (s.a.) ı görü­yor gibiyim— Ey çocuk, senin baban kimdir? diye sordu. Çocuk; ço­bandır, diye cevap verdi. Bunun üzerine halk yaptığına pişman oldu, Cüreyc’den özür dileyerek : İzin ver hücreni yeni baştan altın veya gümüşten yapalım, di^e yalvardılar. Cüreyc ise kabul etmedi ve hüc­resini eskiden olduğu şekilde inşâ etti. Öbür çocuğa gelince; çocuklu bir kadın vardı. Bir gün onu emzirirken yakışıklı bir genç oradan geçmekteydi. Onu gören kadın şöyle duâ etti: Allah’ım, oğlumu bu­nun gibi yap. (Annesini emmekte olan) çocuk; Allah’ım, beni onun gibi yapma, diyerek cevab verdi. Sonra fahişe ve hırsız olduğu söy­lenen bir kadın geçti yanlarından. Anne, bu kadını görünce de: Al­lah’ım, oğlumu bunun gibi yapma, diye duâ etti. Çocuk ise : Allah’ım, beni onun gibi yap, dedi. Anne oğluna bunun sebebini sorunca, ço­cuk şöyle bir açıklama yaptı: Genç adam zâlim bir kimsedir. Onun gibi olmak istemedim. Şu kadın ise zina ettiği, hırsızlık yaptığı söy­leniyorsa da bunlan yapmamıştır. O; Allah bana yeter, diyor.

İkinci Hadîs : Mağara olayı hakkında vârid olan hadîstir ki; sa­hih hadîs kitablarında Zührî, Salim ve İbn Ömer (r.a.) kanalıyla Ra­sûlullah (s.a.) dan rivayet edilen meşhur bir hadîstir. Hadîs şöyledir: Sizden önceki (insan) lerden üç kişi yola çıkmışlardı. Akşam olunca bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan yuvarlanan bir. taş mağaranın kapısını kapadı. (Ümitsizlik içinde) birbirlerine : Vallahi dediler, bu­radan ancak yaptığımız iyi şeyleri aracı yaparak Allah’a duâ eder­sek kurtulabiliriz. Birisi şöyle dedi: Benim yaşlı bir ebeveynim vardı. Onlardan önce akşam yemeği yemezdim. Bir gün bir ağaç gölgesin­de uyumuşlardı. Onların yanından ayrılmadım. Onlar için akşam sütü sağdım, uyuyorlardı, onları uyandırmak istemediğim gibi onlardan önce akşam sütünü içmek de istemedim. Kadeh elimde onların uyan­masını beklerken sabah oldu. Uyandılar ve sütlerini içtiler. Allah’ım, eğer bu işi Senin rızân için yapmış isem bizi bu taştan kurtar! Taş biraz kımıldadı. Ancak, henüz dışarı çıkamazlardı. İkincisi konuştu : Benim bir amcam kızı vardı. Onu çok severdim. Onu istedim, fakat o beni reddetti. Nihayet bir kıtlık senesinde zarurete düşerek bana geldi. Bana teslim olması şartıyla ona birçok mal verdim. Sonra tâm ona sahip olma imkânım olmuştu ki, bu işi haksız şekilde (haram) yapmanın doğru olmadığını söyledi. Ben de bunun üzerine bu işten vazgeçtiğim gibi onu ve malı bırakıp gittim. Allah’ım, eğer bunu Se­nin rızân için yapmışsam bizi bu taştan kurtar. Taş biraz daha kı­mıldadı ama yine henüz dışarı çıkamıyorlardı. Sonra üçüncüleri şöy­le konuştu : Benim işçilerim vardı. Hepsinin hakkını verdim. Fakat biri parasını almadı, bırakıp gitti. Onun hakkı olan mal benim ya­nımda çoğaldı. Bir gün geldi ve : Ey Allah’ın kulu, hakkımı öde, dedi. Ben de : Gördüğün şu deve, koyun ve köleler senindir, dedim. Benim­le alay mı ediyorsun, dedi. Hayır, dedim. Ve bütün malını aldı. Al­lah’ım, eğer bu işi Senin rızân için yapmışsam bizi şu taştan kur­tar. Taş mağaranın çıkışından yuvarlandı. Onlar da yürüyerek çıkıp gittiler. Müttefekun aleyh olan bu hadîs hasendir, sahihtir.

Üçüncü Hadîs : Allah Rasûlü : Ey Rabbım, saçı başı dağınık, yüzü gözü toz içinde, iki yırtık pırtık elbisesinden başka bir şeyi olmayan, insanların kendisiyle ilgilenmediği; ancak Allah adına yemîn etse Al­lah’ın yemininde doğru çıkardığı kimseler aşkına… buyurmuş; Allah adına yemîn verdiği bu kimselerden iyi ve günahkâr olanlarını ayır-mamıştır.

Dördüncü Hadîs : Saîd İbn Müseyyeb Ebu Hüreyre’den Rasûlul-lah (s.a.) in şöyle buyurduğunu anlatıyor : Adamın biri sırtına yük de yüklediği bir ineği önünde sürüp götürüyordu. İnek ona döndü ve : Ben bu iş için yaratılmadım. Ben çift sürmek çin yaratıldım, dedi. Oradakiler; Allah Allah, inek de konuşur muymuş? deyince, Hz. Pey­gamber (s.a.) : Ben, Ebubekir ve Ömer (r.a.) buna îmân ettik, bu­yurdu.

Beşinci Hadîs : Ebu Hüreyre (r.a.) Rasûlullah’ın şöyle buyurdu­ğunu anlatıyor : Adamın biri bir gök gürültüsü veya buluttan bir ses duyar, falan kimsenin bahçesini sula, diye. Adam o bahçeye gider, orada bulduğu bir adama ismini sorar. O da falan oğlu falan, diye cevab verir. Konuşma şöyle devam eder : Adam : Bu bahçenin meyve­lerini toplayınca ne yapacaksın? Bahçevân : Niçin soruyorsun? Adam : Falanın bahçesini sula, diye buluttan gelen bir ses duydum da. Bah­çevân : Pekâlâ. Onları (toplayınca) üçe ayıracağım. Birini evime, bi­rini yoksullara, yolda kalmışlara, birini de sadaka olarak ayıraca­ğım. .

Evliyanın Kerametinin Hak Olduğuna Dâir : Diğer Olaylara Ge­lince; bu noktada önce Hulefâ-i Râşidîn’den sonra diğer sahabeden sadır olan kerametleri zikretmekle başlayalım. Hz. Ebubekir’in kera­metleri: Hz. Ebubekir (r.a.) vefat ettiğinde cenazesini Rasûlullah (s.a.) m mübarek kabrinin kapısına getirmişler ve ; Esselâmu aleyka ya Rasûlullah! Ebubekir kapındadır, diye seslenmişler. Bunun üzeri­ne kapı kendiliğinden açılmış ve o anda kabirden şöyle bir ses işitil­miş : Dostu, dostun yanına içeriye alın. Hz. Ömer (r.a.) in Kerametleri :

1) Rivayete göre Hz. Ömer, Sâriye kumandasında bir ordu gön­dermişti. Bir cum’a hutbesinde Hz. Ömer (r.a.) in birden şöyle bağır­dığı görüldü : Sâriye, dağa çekil, dağa çekil! Hz. Ali (r.a.) buyurmuş ki, onun bu sözü sarfettiği tarihi kaydettim. Sonra ordunun öncü ha­bercisi gelmiş ve : Ey mü’minlerin emîri! Cum’a günü hutbe saatm-da düşmanla karşılaştık. Bizi neredeyse yenmişlerdi ki, bir insan sesi duyduk. Sâriye, dağa çekil, dağa çekil, diyordu. Biz de dağa çekildik ve Allah (c.c.) kâfirleri mağlûb etti. Bu ses sayesinde büyük gani­metler elde ettik. Zikir ehlinden birini şöyle derken işittim : Bu, as­lında Hz. Peygamber (s.a.) in bir mucizesidir. Zîrâ O, Hz. Ebubekir ve Ömer’e : Siz ikiniz bana göz ve kulak mesâbesindesiniz, buyurmuş­tur. Hz. Ömer, Efendimiz’in gözü mesabesinde olduğuna göre bu ka­dar uzak bir mesafeden görme gücünün kendisine verilmiş olması son derece normaldir.

2) Rivayet edildiğine göre câhiliyet döneminde Nil nehrinin se­nede bir kere suyu çok az kalır, taşmaz olurmuş. Bunun üzerine ona güzel bir kız atarlar ve o da ancak bunun üzerine akarmış. Amr İbn el-Âs bu durumu mektupla bildirdiği zaman Hz. Ömer (r.a.) bir çöm­lek üzerine şöyle yazmış: Ey Nil, eğer Allah’ın emri ile akıyorsan ak. Yok, kendi kendine akıyorsan bizim sana ihtiyâcımız yok. Bu çöm­lek Nil’e atıldıktan sonra bir daha hiç durmamış.

3) Medine’de bir deprem olmuş. Bu esnada Hz. Ömer (r.a.) kır­bacını yere vurarak : Allah’ın izniyle dur, demiş. Deprem durmuş. Ar­tık bundan sonra Medine’de deprem olmamış.

4) Medine’de bir yangın çıkmış. Hz. Ömer bir çömlek üzerine : Ey ateş, Allah’ın izniyle dur, diye yazmış. Bu çömleği ateşe atmışlar ve yangın hemen sönmüş.

5) Bizans kralının bir elçisi Hz. Ömer’e gelmiş ve evini sormuş. Onun evinin kralların köşkleri gibi olduğunu samyormuş. Kendisine durumun böyle olmadığı, onun o anda çölde süt sağdığı söylenince şaşırmış ve onu görmek istemiş. Çöle gittiğinde gördüğü manzara şuy­muş : Hz. Ömer (r.a.) kırbacını başının altına koymuş, toprak üzerin­de uyuyor. Bunun üzerine şaşkınlığı daha da artmış ve : Batı ve doğu insanı şu durumdaki adamdan korkuyor, diye düşünmüş. Sonra ken­di kendine: Şunu burada yaînız olarak buldum. Kendisini burada öldüreyim de insanlar kendisinden kurtulsunlar, deyip kılıcını çekmiş, kaldırmış vuracak ki, birden Allah onun karşısına yerden iki arslan çıkarmış üzerine doğru gelmeye başlamışlar. Korkarak elindeki kılıcı atınca Hz. Ömer (r.a.) uyanmış fakat hiç bir şey görmemiş. Hz. Ömer’­in sorusu üzerine durumu anlatan elçi müslüman olmuş. Şimdi bun­lar âhad tankıyla rivayet edilmiş olaylardır. Ancak herkes bilmekte­dir ki; Hz. Ömer (r.a.) dünya nimetlerinden her türlü gösterişten uzak idi. Fakat buna rağmen, Doğuyu, Batıyı idare etti, devletleri, memle­ketleri ele geçirdi. Tarih kitaplarına bakılacak olursa H2. Adem (a.s.) den bugüne kadar böyle bir başarının kimseye nasîb olmadığı görülür. Dünyaya bu kadar önem vermezken bu büyük basanları nasıl elde et­miştir? Şüphesiz ki bu, en büyük kerametlerdendir.

Hz. Osman (r.a.) a gelince, onun da birçok kerameti rivayet edil­mektedir :

1) Enes (r.a.) anlatıyor : Bir gün sokakta yürürken başımı kal-dırıp karşımdan gelen bir kadına baktım. Biraz sonra Hz. Osman (r.a.) in yanma girdiğimde bana şöyle çıkıştı: Ne o, üzerinde zina izleri açık­ça görünüyorken yanıma giriyorsun? Ben de, Rasûlullah (s.a.) tan sonra vahiy mi geldi? diye sordum. Hayır, dedi, fakat doğru ferasettir.

2) Kendisine kılıçla vurulduğu zaman kanının ilk damlası, oku­makta olduğu Mushaf’ta «Allah sana yeter. O, Semî’dir, Alîm’dir.» âye­tinin üzerine düşmüştü.

3) Cehcâh el-Gıfârî Hz. Osman (r.a.) in elinden asasını kapmış, kırmış onun dizine doğru savurmuş, fakat asa Cehcâh’ın dizine değ­miş.

Hz. Ali (r.a.) nin kerametleri:

Rivayete göre sevdiği kimselerden biri hırsızlık yapmış. Siyah bir köle olan bu hırsız Hz. Ali (r.a.) ye getirilmiş. Hz. Ali ona : Çaldın mı? diye sormuş. Adam ise; evet çaldım, demiş ve eli kesilmiş. Adam ora­dan aynldıktan sonra Selmân el-Fârisî ve İbn el-Kerâ’ya rastlamış. İbn el-Kerâ ona elini kimin kestiğini sorunca, adam şöyle cevab ver­miş : Mü’minlerin emîri, müslümanlann efendisi, Rasûlullah (s.a.) in damadı, Hz. Fatma (r.a.) nın kocası kesti. İbn el-Kerâ: Elini kesmiş, şimdi sen tutmuş bir de onu övüyorsun, deyince adam; niçin övme­yeyim ki? Elimi haklı olarak kesti ve beni de cehennemden kurtardı, demiş. Bunları duyan Selmân, olayı Hz. Ali (r.a.) ye bildirmiş. İmâm, adamı çağırmış elini koluna bitiştirmiş, onu bir bezle bağlamış ve bir­takım dualar etmiş. Selmân şöyle devam ediyor : Gökten bir ses işit­tik; elindeki bezi kaldır, diyordu. Kaldırdığımızda adamın eli Allah (c.c.) in izniyle iyi olmuştu. Diğer sahabeye ait keramet olayları çok daha fazladır. Örnek olması için birkaçını zikredelim :

1) Muhammed İbn Münkedir Rasûlullah (s.a.) in kölesinin ge­misi konusunda şöyle bir şey anlattığını rivayet ediyor : Bir gemiye bindim. Bulunduğum gemi parçalandı. Bir tahtaya tütündüm. Tahta ile yüzerek bir ormana çıktım. Orada bir arslan vardı; üzerime doğru geliyordu. Ey arslan, dedim. Ben Rasûlullah’ın kölesiyim. Bunun üze­rine önüme geçti ve bana yolu gösterdi. Sonra kendi kendine birta­kım sesler çıkardı. —Galiba bana veda ediyordu.—- Sonra geri döndü.

2) Sâbit’in Enes’ten rivayetine göre Useyd İbn Hudayr ile an-sâr’dan birisi bir akşam Rasûlullah (r.a.) in huzurunda, geç saata ka­dar müşterek bir dertlerini konuşmuş, sonra yola çıkmışlar. Gece çok karanlıkmış Bu esnada ellerinde birer asaları varmış. İşte bunlardan birinin asası yol ayırımına kadar onların yolunu aydınlatmış. Diğeri asası yolu aydınlatandan ayrıldıktan sonra evine vanncaya kadar ken­di asası yolunu aydınlatmış.

3) Hâlid İbn Velîd’e ordusunda içki içenlerin olduğu söylenmiş. Bir gece atına binen Hâlid (r.a.) ordu içinde dolaşırken, elinde içki kabı olan bir süvari görmüş. Nedir, onun içindeki diye sorunca, süvari sirkedir, demiş. Hâlid (r.a.) de : Allah’ım’ onu sirke yap? diye dua et­miş. Adam arkadaşlarının yanına vannca, size öyle bir içki getirdim ki, şimdiye kadar böyle bir içkiyi kimse içmemiştir, diye övünmüş. Ar­kadaşları kabı açmışlar, bir de ne görsünler, içinde içki yerine sirke yok mu? Yahu, demişler, bunda içki yok. Sirke bu. Adam : Bu Hâlid’in duâasından olmuştur, demiş.

4) Meşhurdur, Hâlid İbn Velîd bismillah diyerek bir avuç zehir içmiş ve bir zarar görmemiştir.

5) İbn Ömer (r.a.) bir seferindeymiş. Yolda birkaç kişinin bir yırtıcı hayvandan korkarak durmakta olduklarını görmüş. Hayvanı kovan İbn Ömer : İnsana korktuğu şey musallat olur. Eğer insan, Al­lah’tan başka bir şeyden korkmasaydı; kendisine hiç bir şey musallat olmazdı, demiş.

6) Rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) A’lâ’ İbn el-Hadramî’-yi bir gazveye göndermiş; hedefleri ile aralarım bir deniz kesmiş. Ala, İsm-i A’zam duasını okumuş ve su üzerinde yürüyerek geçmişler. So­filerin kitablannda bu konuda sayılamayacak kadar çok rivayet var­dır.

Şimdi kerametin mümkün olduğuna delâlet eden kesin aklî delil­leri zikredelim :

Birinci Delil : Şüphesizki kul, Allah’ın dostudur. Allah Teâlâ : «Dikkat edin, Allah dostlarına hiç bir korku ‘yoktur. Onlar mahzun da ola­cak değillerdir,» (Yûnus, 62) buyuruyor. Aynı şekilde Rab Teâlâ da kulunun dostudur. Zîrâ O : «Allah inananların dostudur.» (Bakara, 257), «O, sâlihleri dost edinir.» (A’râf, 196), «Sizin dostunuz yalnız Allah, ve O’nun Rasûlüdür.» (Mâide, 55), «Sen mevlâmızsın.» (Baka­ra, 286), «Bu böyledir, çünkü Allah, inananların Mevlâsı’dır.» (Mu-hammed, 11) buyurmuştur. Zikrettiğimiz bu âyetler, kulun Allah (c.c.) m dostu O’nun da kulunun dostu olduğunu isbât etmektedir. Keza, Allah (c.c.) kulun sevgilisi, kul da O’nun sevgilisidir. Buna «Allanın onları sevdiği ve onların da O’nu sevdikleri.» (Mâide, 54), «îmân eden­lerin Allah sevgisi ise daha fazladır.» (Bakara, 165), «Şüphesizki Al­lah; hem çok tevbe edenleri sever hem de çok temizlenenleri sever.» (Bakara, 222) mealindeki âyetler delâlet etmektedir. Durum bu oldu­ğuna göre bir kul, Allah’ın emrettiği ve işlenmesine razı olduğu her emir ve işi yapar; yasakladığı her şeyi terk ederse, rahmet ve keremi bol olan Allah (c.c.) in, kulunun istediği bir şeyi bir defa olsun yap­ması nasıl yadırganabilir? Kul, âciz bir varlık olmasına rağmen Al­lah’ının emrettiği her bir şeyi yapıyorsa, Allah (c.c.) in da bir defa kulunun isteğini yapması akla daha uygun bir haldir. Bunun içindir ki, yüce Allah «Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size olan sözümü yerine getireyim.» (Bakara, 40) buyurmaktadır.

İkinci Delil: Keramet göstermek şayet imkânsız olsaydı, bu; ya Allah (c.c.) in yapamamasından veya kulun bu ihsana lâyık olmama­sından kaynaklanırdı. Birinci şık, Allah (c.c.) in gücüne bir eksiklik getirir ki bu küfürdür. İkinci şık da bâtıldır. Çünkü Yüce Allah, ku­luna zâtının sıfatlarının, hükümlerinin, isimlerinin ma’rifet ve bilgisi­ni, mahabbet ve tâatını, zikir ve şükrüne devamı lütfetmiş, nasîb bu­yurmuştur. Şüphesiz ki kula bahşedilen bu lutuflar ona çölde bir par­ça ekmek vermekten, bir yılanı veya bir arslanı onun buyruğuna ver­mekten daha şerefli, daha üstündür. Henüz kul bunları istemeden ve­ren Allah (c.c), bir çölde o kuluna bir ekmek verse bunda yadırgana­cak ne olabilir?

Üçüncü Delil: Rasûlullah (s.a.) in Rabbından rivayet ettiği bir hadîs-i kudsı’de şöyle buyruluyor: Kulum Bana farz ibâdetleri edâ et­mekle yaklaştığı gibi başka hiç bir yolla yaklaşamaz. Kulum Bana na­filelerle yaklaştıkça yaklaşır da, sonunda onu severim. Ben onu sevdi­ğim zaman artık onun gözü, kulağı, dili, kalbi, eli ve ayağı olurum. Bundan sonra o, Benimle duyar, Benimle görür, Benimle konuşur ve Benimle yürür. Bu hadîs bu kimselerin kulak, göz ve diğer duyu or­ganlarına varıncaya kadar herhangi bir duyu organında, Allah (c.c.) tan başka hiç kimseye yer kalmadığına delâlet eder. Çünkü böyle ol­masaydı; onun gözü ve kulağı Ben olurum», buyrulmazdı. Burada şu­nu kabul edelim ki, kulun erdiği bu makam; bir yılanın, bir yırtıcı hayvanın onun buyruğuna verilmesinden ve ona bir ekmek, bir sal­kım üzüm, bir bardak su vermekten daha önemlidir. Allah Teâlâ ku­lunu kendi rahmetiyle bu yüce makamlara erdirmişse saydığımız şey­lere benzer bir şeyi ona nasîb etmesi neden muhal olsun?

Dördüncü Delil: Bir kudsî hadîste şöyle buyurulmaktadır : Kim, Benim bir dostuma (velî’me) eziyyet ederse; Bana savaş açmış olur. Bu hadîste bir velîye eziyyet etmek, Allah (c.c.) a eziyyet etmekle bir tutuluyor. Buna yakın ifâdeler şu âyetlerde de görülmektedir: «Sana bîat edenler, gerçekte Allah’a bîat etmektedirler.» (Fetih, 10), «Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.» (Ahzâb, 36), «Allah’a ve Rasûlüne eziyyet edenler; işte onlara Allah dünyada ve âhirette la’net etmiştir.» (Ahzâb, 57) Bu âyet-i kerîmelerde Hz. Mu-hammed’le bîatleşmek Allah ile bîatleşmekle, onun nzâsı Allah’ın rı­zasıyla, ona eziyyet vermek Allah’a eziyyet vermekle bir tutulmuştur. Şüphesiz Hz. Muhammed’in derecesi, makamların en üstünüdür.

Aynı şekilde yukardaki hadîs-i kudsî’de : Kim Benim bir dostuma eziyyet ederse; Bana harb ilân etmiş olur, buyrulması da delâlet edi­yor ki; Allah’ın bir dostuna eziyyet verilmesi, Allah’ın zâtına eziyyet verilmesiyle denk sayılmıştır. Bir kudsî hadîs daha vardır ki, yukarı­da zikrettiğimiz hadîsi destekler mâhiyettedir : Allah, kıyamet günü şöyle buyurur: Kulum, hasta oldum, Beni niçin ziyaret etmedin? Su istedim, niçin Bana su vermedin? Senden yemek istedim, Bana niçin yemek vermedin? Kul şöyle cevap verir: Allah’ım, Sen âlemlerin Rab-bısın. Sana ben bunları nasıl yapabilirim? Allah şöyle buyurur: Fa­lan kulum hasta olmuştu, onu ziyaret etmedin. Sen onu ziyaret etsey-din, o ziyaretini katımda bulacağını bilmiyor muydun? Bu hadîsler Al­lah (c.c.) m sevdiği bu kimselerin bu mevkilere erişeceklerini göster­mektedir. Aîlah Teâlâ böyle sevdiği kullarını bu derecelere çıkardığına göre; ona bir parça ekmek, bir bardak su vermesinde, ona bir köpeği, bir arslanı müsahhar kılmasında akla uymayan ne olabilir?

Beşinci Delil: Bu dünyada bir insan kralın yakın çevresine girip özel sohbetlerde onun meclisine girmesine izin verildiği zaman kral ona, başkalarının yapamadığı şeyleri yapma gücü ve imkânı da verir. Sağduyu gösterir ki; bu yakınlığı bu yetkiler ta’kîb eder. Yani krala yakınlık asıldır. Bu makam ve yetkiler ona tâbidir. Kralların en bü­yüğü ise âlemlerin Rabbı olan Allah’tır. Cenâb-ı Allah bir kuluna özel nimet ve imkânlar verir, onu yüceltir, ma’rifet sırlarına vâkıf kılar, kendisiyle kulu arasındaki birçok perdeleri kaldırır, onu Zâtına kur-biyyet makamına oturtursa; o kuluna bu dünyada da bazı kerametler gösterme imkânı vermesinde akıl dışı ne olabilir? Kaldı ki bütünüyle bu dünya, o ilâhî ma’rifet ve rûhânî mutlulukların bir zerresine oran­la bir hiç hükmündedir.

Altıncı Delil: Bu dünyada birtakım işleri yapanın beden değil, ruh olduğu kuşkusuz bir ş«ydir. Yine şüphesiz bir şeydir ki; bu beden için rûh ne ise, rûh için de ma’rifetullah odur. Nitekim bu hususu, da­ha önce «O, kullarından dilediğine, kendi emrinden melekleri rûh ile indirir.» (Nahl, 2) âyetinin tefsirini yaparken incelemiş bulunuyoruz. Hz. Peygamber (s.a.) de bu mânâya gelen bir ifâde ile : Rabbımm ya­nında gecelerim, bana yemek yedirir ve su içirir, buyurmaktadır. Gö­rülüyor ki, kim gayb âlemi ile ilgili daha çok şey biliyorsa; onun kal­bi diğerlerinden daha güçlü olmaktadır. Bu mânâda Hz. Ali (r.a.) şöyle diyor : Vallahi, ben Hayber kalesinin kapısını şu bedenî kuvvet­le koparmadım, onu ilâhî bir kuvvetle yaptım. O anda Hz. Ali (r.a) nin bu dünya ile bağı kopmuş; melekler, yücelikler âleminin nûrlany-la onu aydınlatmıştı. Onun ruhu güçlenmiş, melek ruhlarının cevher­lerine bezenmiş, onda azamet ve kudsiyyet âleminin ışıkları parlamış­tı. Ve işte böylece, kimsenin güç yetiremeyeceği bir işi yapabilecek bir güce erişmişti. İşte bunun gibi, bir insan Allah (c.c.) a itâata devam ederse, Allah (c.c.) in «Onun gözü ve kulağı olurum.» buyurduğu bir makama yükselir. Allah (c.c.) in nuru, onun kulağı olduğu zaman; bu kimse yakındakini işittiği kadar uzaktakini de duyar. Bu nûr onun gözü olduğu zaman; yakını ve uzağı gördüğü gibi, eli olduğu zaman da zora, kolaya, yakındakine, uzaktakine her şeye gücü yeter.

Yedinci Delil : Daha önce açıkladığımız bilgilerden de anlaşıldığı gibi, ruhun maddesi bu bozulmaya, dağılmaya ma’rûz olan maddî ci­simler cinsinden bir şey değil, meleklerin, gökler âlemi yaratıklarının, temiz, mukaddes türlerin maddesi cinsinden bir şeydir. Fakat rûh bu bedene iliştiği, ilk yurdunu, Önceki evini unutacak ölçüde bu bedenin idaresine kendini kaptırdığı zaman; bütünüyle cisme benzer, gücünü kaybeder ve bir şey yapamaz olur. Ancak Allah (c.c.) in ma’rifet ve mahabbetiyle yoğrulduğu, bu bedenin idaresine az daldığı, semavî mu­kaddes rûhlann nurları onu aydınlattığı ve bu nurlardan ona huzme­ler aktığı zaman güçlenir ve bu âlemin maddî varlıkları üzerinde yüce rûhlann yaptığı etkileri yapma gücünü elde eder. İşte bu işler kera­mettir. Burada bir başka incelik daha bulunmaktadır. Bize göre insan­ların ruhları mâhiyyet bakımından farklıdırlar. İnsan ruhlarının kimi güçlü kimi zayıf, kimi nûranî kimi kirli, kimi hür kimi bağımlıdır. Gökler âlemine âit ruhlar da böyledir. Meselâ Cebrail (a.s.) e baka­lım. Onun hakkında Allah Teâlâ : «Ki o, şerefli bir elçinin sözüdür. Güçlüdür, Arş sahibinin yanında değerlidir. Orada itaat edilir, güve­nilir.» (Tekvîr, 19-21) buyururken, başka bazı melekler için «Gökler­de nice melekler var ki onların şefaati hiç bir işe yaramaz…» (Necmt 26) buyurulmaktadır. Bu dünyada bir insanın ruhu güçlü, aydınlık ve yüce yaratılışlı olursa, buna bir de bu varlık ve fesâd dünyasının tozlarını yüzünden atacak birtakım perhiz (çile) çeşitleri eklenirse; bu rûh aydınlanır, ilâhî ma’rifet nurunun yardımı, onun ışıklarının desteği ile şu varlık ve fesâd dünyasının maddî varlıklarında tasarruf­ta bulunma derecesinde güçlenir. Burada tafsilâta dalmayı gereksiz buluyoruz. Çünkü bu noktanın ötesinde ince sırlar, bunları tasdik et-miyenlerin kavrayamıyacağı derin haller bulunmaktadır. Kerameti in­kâr edenler ise kendilerine göre birkaç delil ileri sürmektedirler :

Birinci İtiraz : Cenâb-ı Allah, olağanüstü bir olayın meydana gel­mesini peygamberlik delili olarak vermiştir. Olağanüstü bir işi pey­gamber olmayan bir kimse göstermiş olsa, olağanüstü bir halin pey­gamberliğe olan delâlet özelliği kalkmış olur. Çünkü medlul bulunma­dan, delilin bulunması onun delil olma durumunu kaldırır, bu da bâ­tıldır.

İkinci İtiraz : Bir hadîs-i kudsî’de Cenâb-ı Allah : Bana yakınlaş­mak isteyenler onlara farz kıldığım ibâdetlerle yaklaştıkları kadar baş­ka bir şeyle yaklaşamazlar, buyurmuştur. Bu hadîs farzlan yerine ge­tirerek Allah’a yaklaşmanın, nafile ibâdetlerle yakınlaşmaktan daha ileri ve büyük olduğunu göstermektedir. Farzları yerine getirenler bir­takım kerametler göstermediğine göre, nafile ibâdetler yapanlardan keramet zuhur etmemesi daha uygundur.

Üçüncü İtiraz: Allah Teâlâ,: «Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere yüklerinizi taşırlar.» (Nahl, 7) buyurmuştur. Velînin, bir şehirden uzak bir şehire normalin dışında ve bir anda ulaştığını id­dia etmek bu âyete ters düşer. Keza, Hz. Muhammed (s.a.) Hicret hâ­disesinde Mekke ile Medine arasını günlerce büyük zorluklara katla­narak kat’edebilmiştir. Peygamberlerin imâmı için hal bu olduktan sonra, bir velînin bir tek günde memleketinden kalkıp hacca gittiğini söylemek akılla nasıl bağdaşabilir?

Dördüncü Şüphe : Keramet gösteren bir velî, bir başkasında ala­cağı olduğunu söylese kendisinden şâhid isteyecek miyiz, yoksa iste­meyecek miyiz? Şayet istersek, bu anormal bir şey. olur. Çünkü kera­met göstermesi, onun yalan söylemeyeceğinin garantisi demek olur.

Kesin delile rağmen öyle kesin olmayan bir delil ondan nasıl istenebi­lir? Ancak şâhid istemediğimiz zaman da «İddiacıya şâhid göstermek düşer.» hadisine ters düşmüş oluruz. O halde keramet diye bir şey yoktur.

Beşinci İtiraz : Bazı velîler keramet gösteriyorsa diğerlerinin de göstermesi düşünülebilir. Bu durumda kerametler çoğalacak ve nor­mal bir olay halini alacaktır. Bu hal ise hem mucize hem de keramet olayını yaralar.

Birinci İtiraza Cevab: Ulemâ, velîlerin keramet iddiasında bulurî-malarımn caiz olup olmaması konusunda farklı görüştedirler. Tahkik sahibi bir grup bunun caiz olmadığını söylemekte ve görüşlerini şu tarzda isbât etmektedirler:

Mucize ile keramet arasındaki fark; birincinin peygamberlik iddi­asıyla birlikte bulunması, ikincinin ise böyle olmamasıdır. Velîler zâ­ten çoğu kez velilik iddiasında bile bulunmazlar. Peygamberlerle velî­ler arasında niçin bu fark vardır. Çünkü peygamberler insanları kü­fürden îmâna, günâhtan itâata döndürmek için davetçi olarak gönde­rilmişlerdir. Eğer bir peygamber mucize göstermezse, insanlar kendisi­ne îmân etmeyecekler ve küfürde kalacaklardır. Fakat peygamberlik iddiasında bulunup da, mucize gösterdikleri zaman birtakım insanların îmân etmeleri sağlanmış olacaktır. Görülüyor ki peygamberlerin mu­cizeye yönelmeleri; kendi şahıslarım yüceltmek için değil, küfürden kurtulup îmâna kavuşsunlar diye insanlara olan merhamet duygusun­dan dolayıdır. Bir velînin veliliği ise böyle değildir, onu tanımamak küfür olmadığı gibi, tanımak da îmân değildir. O halde bir kimsenin velî olduğunu ileri sürmesi, şahsın kendi arzusundan kaynaklanmak­tadır. Binâenaleyh bir peygamberin peygamberlik iddiasında bulun­ması gerektiği halde, velînin velilik iddiasında bulunması caiz değil­dir. Bir velînin velilik iddiasında bulunmasının caiz olduğunu ileri sü­renler, mucize ile keramet arasında birkaç bakımdan fark olduğunu söylemektedirler:

1) Olağanüstü bir işin birisinden sâdır olması, onun günahsız olduğunu gösterir. Sonra bu iş peygamberlik iddiasında bulunan bi­risinden sâdır olursa, bu, onun peygamberlik iddiasında doğru oldu­ğunu gösterdiği gibi; velilik iddiasında bulunan bir kimseden sâdır olursa, bu kimsenin de iddiasında doğru olduğunu gösterir. Bu da gös­teriyor ki; evliyadan kerametin sâdır olması, peygamberlerin mucize göstermesine nakîse getirmez.

2) Bir peygamber mucize göstermek isterse, bunu kesin olarak belirtir. Velî ise keramet iddiasında kesin olmaz. Çünkü mucizenin meydana gelmesi zorunludur. Keramet ise böyle değildir.

3) Mucizeye herhangi bir şekilde karşı durulamaması zorunlu olduğu halde bu, keramette zorunlu değildir.

4) Bize göre bir velî zamanının peygamberinin ümmeti olduğu­nu itiraf etmediği sürece keramet gösteremez. Hâl bu olduğuna göre, herhangi bir velînin gösterdiği keramet aynı zamanda peygamberinin mucizesi, onun destekçisi olmuş oluyor. Binâenaleyh keramet olayı mucizenin varlığını ortadan kaldırmaz, aksine onu kuvvetlendirir.

İkinci İtirazın Cevabı : Şüphesiz ki tek başına farzlarla Allah (c.c.) a yakınlaşmak, nafile ibâdetlerle yakınlaşmaktan daha iyi ve ile­ridir. Bir insan ancak farz ve nafileleri yapıyorsa velî olur. Farzlara ilâve olarak nafile ibâdetleri de yapan kimsenin derecesi, şüphesiz ki sâdece farz ibâdetleri yapanınkinden daha yüksektir.

Üçüncü İtirazın Cevabı : Âyet-i Kerîme, genel ve sürekli olan şey­lerden bahsetmektedir. Oysa velîlerin kerametleri az vâki’ olan şeyler­dir. Bunlar bir genelin içindeki istisna durumundadır. Bu aynı zaman­da dördüncü itirazın da cevabıdır.

Beşinci İtirazın Cevabı: İnsanlardan Allah (c.c.) a itaatkâr olan­lar her zaman azınlıkta olmuştur. Nitekim Allah Teâlâ : «Kullarımdan şükredenler azdır.» (Sebe’, 13) buyurmakta, şeytân da; «Sen onların çoğunu şükreder bulmayacaksın.» (A’râf, 17) demektedir. Böyle az sa­yıda olan insanların içinden, sayısı daha az olan bazı kimselerin nâdir zamanlarda göstereceği olağanüstü bir şey, bu tür şeyleri olağanüstü olmaktan çıkarmaz.

Yedinci Mes’ele : Keramet ile İstidrâc Arasındaki Fark Hakkında­dır : Şunu bilmelidir ki, bir insan bir şey ister, Allah (c.c.) da onun is­tediğini verirse; bu, o kulun Allah (c.c.) katında sevilen bir kimse ol­duğuna delâlet etmez. Bu ihsanın normal yolla olması ile olağanüstü bir yolla olması birdir. Aksine bu ihsan bazan kul için bir ikram ola­bileceği gibi, bazan da istidrâc olabilir. Kur’an’da istidrâc birkaç ayrı kelimeyle anılmaktadır.

1) Bu terimlerden birincisi İstidrâc’dır. «Biz onları bilmeyecek­leri noktadan derece derece helake yaklaştırırız.» (A’râf, 182) âyetin­de olduğu gibi. İstidrâc; Allah (c.c.) in bir insana bu dünyada dalâleti, azgınlığı, cehaleti ve inadı artsın diye her istediğini vermesi, onun da her gün Allah (c.c.) tan uzaklaşmayı artırması demektir. Bunu aklı­mıza yaklaştırmaya çalışalım : Birtakım fiillerin tekrarının, güçlü bir melekenin meydana gelmesine sebep olacağı aklen bilinmektedir. İşte insan kalbi bu dünyaya meyleder, Allah (c.c.) da onun bu isteklerini verirse, bu kimse isteğine ulaşmış olur. Bu durum zevk almayı doğu­rur. Bu da hırsı artırır. Hırs ise daha çok çalışmayı gerektirir. Bu iki şey (hırs ve lezzet) birbirini basamak basamak, artıra artıra birbirle­rinden güç ala ala devam ederler. Ve bilinmektedir ki; bu dünyanın lezzetlerine dalmak, keşif makamlarına ve ma’rifet derecelerine ulaş­maya mâni olur. Böylece bu gibi bir insan mutlaka derece derece Al­lah (c.c.) tan uzaklaşır. İşte istidrâc budur.

2) Bu anlamda kullanılan terimlerin ikincisi «Mekr» dir. Allah Teâlâ buyurur ki: «Hüsrana uğrayanlar topluluğundan başkası Al­lah’ın düzeninden emîn olmaz.» (A’râf, 99), «Hile yaptılar, Allah da onları cezalandırdı. Ve Allah, hîle yapanların cezasını en iyi verendir.» (Âl-i İmrân, 54), «Bir tuzak kurdular, Biz de onlar hiç farkında,-ol­madan onlara bir tuzak kurduk.» (Nemi, 50)

3) Bu terimlerin üçüncüsü dir ; «Allah’a oyun etme­ğe yeltenirler. Oysa O, onların oyunlarını başlarına geçirir.» (Nisa, 142), «Allah’ı da îmân edenleri de aldatmaya çalışırlar. Oysa kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller.» (Bakara, 9) âyetlerinde olduğu gibi.

4) Bu anlamdaki terimlerin dördüncüsü dir : «Küfre­denler kendilerine mühlet verişimizi; sakın kendileri için hayırlı san­masınlar. Biz onlara sırf günâhları çoğalsın diye mühlet veriyoruz.» (Âl-i îmrân, 178) âyetlerinde olduğu gibi.

5) Bu terimlerin beşincisi : dır: «Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince; onları ansızın yakaladık.» (En’âm, 44), «O Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasla­dılar ve kendilerinin Bize dondürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini tuttuk, denize attık…» (Kasas, 39,40) âyetlerinde oldu­ğu gibi. Bu âyetler de açıkça gösteriyor ki; bir insanın isteklerine ka­vuşturulması onun derecesinin yüksekliğini ve olgunluğa erdiğini gös­termez. Şimdi kerametle istidrâc arasındaki farkı belirtelim. Keramet, sahibini emîn kılmaz. Aksine kerameti görülen bir insan o sırada Al­lah’tan daha çok korkar, O’nun gazabından daha çok sakınır. Çünkü kendisinden sâdır olan bu kerametin bir istidrâc olmasından endîşe et­mektedir. İstidrâc sahibi ise bununla emîn olur. O, kerameti hak et­tiği için bunun kendisinden sâdır olduğunu zanneder. Bundan sonra başkalarını küçük görmeye, onlara karşı böbürlenmeye başlar. Allah (c.c.) in azâb ve tuzağından, îmânsız ölmekten korkmaz olur. İşte bir keramet sahibinde bu haller oluyorsa; bunlar o işin keramet değil, bir istidrâc olduğunu gösterir. Bunun içindir ki muhakkikler; Allah (c.c.) tan kopmaların çoğunun, keramet makamında meydana geldiğini söy­lemişlerdir. Şurası kesindir ki; ehl-i tahkik olan kimseler, musibet ka­dar kerametten de korkarlardı. Kerametle emîn olmanın, kişiyi yolun­dan çevireceğini birkaç delille izah edelim :

Birinci Delil : Bu aldanma, ancak kişi kendini bu keramete müs-tehak sanırsa olur. Çünkü kendini keramette müstehak sanmasa, ona sevinmez. Bu kimsenin kendi yaptıklarına sevinmesinden çok, Allah’ın lutfuna sevinmesi gerekir. Böylece kişinin kerametten dolayı sevinme­sinin, kendi yaptıklarına sevinmesinden daha büyük, Önemli olduğu te-beyyün ediyor. Bir insanın kendini keramete müstehak zannederek se­vinmesi cehaletin ta kendisidir. Zira melekler : «Bizim, Senin bize öğ­rettiğinden başka hiç bir bilgimi?, yoktur.» (Bakara, 32) diyor, Allah Teâlâ «Allah’ı şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar.» (En’âm, 91) bu­yurmaktadır. Yine kesin delil ile sabittir ki, hiç bir yaratığın Allah (c.c.) üzerinde herhangi bir hakkı yoktur. Bu duruma göre kerameti hak etme zannı nasıl tâşımlabilir?

îkinci Delil : Kerametler Allah’tan ayrı şeylerdir. Öyle ise kera­mete sevinmek Allah (c.c.) tan başka bir şeye sevinmek, Allah’tan mahrum olmaktır. O’ndan mahrum olan bir kimse nasıl sevinebilir?

Üçüncü Delil : Kerameti ameli ile hak ettiğini düşünen kimse, iş­lediği o ameli de çok beğenmiş olur. Amelini beğenen ise câhildir. Çün­kü o, eğer Allah (c.c.) ı bilseydi, O’nun yüceliği yanında tüm halkın bütün ibâdetlerinin çok yetersiz olduğunu, nimetleri karşısında şükür­lerinin az olduğunu bilir, tüm bilgilerinin O’nun izzeti karşısında şaş­kınlık ve bilgisizlikten ibaret olduğunu anlardı. Bazı kitablarda şöyle bir şey okudum : Ebu Ali Dahhâk’ın bulunduğu bir toplulukta hafız­lardan biri «Güzel kelimeler ancak O’na yükselir. Onu da iyi amel yük­seltir.» (Fâtır, 10) âyetini okumuş. Bunu duyan Dahhâk : Allah Te-âlâ’nın senin amelini yükseltmesinin alâmeti, onun zikrini sonra ya­nında bırakmamasıdır. Eğer senin amelin kendi gözünde kalırsa bil ki o geri çevrilmiştir. Eğer seninle kalmazsa yükseltilmiş, kabul olunmuş­tur, demiş.

Dördüncü Delil : Keramet sahibi bu kerameti Allah (c.c.) a karşı mutî olduğunu ve tevâzû’ gösterdiği için bulmuştur. Şayet o, bu kera­metle böbürlenir, kibirlenirse, kendisiyle keramete ulaştığı köprüyü yıkmış olur. Böylece bu ulaştırma yolu bu sefer onu yok olmaya gö­türür ve reddedilir. İşte bu incelikten dolayıdır ki; Rasûlullah kendi­ni, meziyetlerini her anlatışının sonunda : Ben bunlarla övünmüyo­rum. Ben yalnız bunları bana lütfeden ve veren Allah ile övünürüm, buyururdu.

Beşinci Delil : Dış görünüş itibarıyla keramet, İblîs ve Bel’âm için de bir çok sayıda vâki’ olmuştur. Fakat İblîs için; «Kâfirlerden oldu.» (Bakara, 34) buyurulurken, Bel’âm için de : «Artık onun hali; o kö­peğin hali gibidir.» (A’râf, 176) buyurulmuştur. Ayrıca, îsrâiloğulları âlimleri hakkında : «Kendilerine Tevrat yüklenip de sonra onu taşı­mayanların hali, koca koca kitablar taşıyan eşeğin hali gibidir/.’ (Cum’a, 5), «Ancak kendilerine kitab verilenler, kendilerine ilim gel­dikten sonra, sırf aralarındaki ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler.» (Âl-i îmrân, 19) buyuruİmakta, bunların sapıklığa düşmelerinin, ken­dilerine verilen ilim ve takvaya sevinmeleri sebebiyle olduğu açıklan­maktadır.

Altıncı Delil : Keramet başka, onu veren başkadır. Kerameti ve­renden başka her şey değersiz olduğuna göre, değersiz bir şeyle yüksel­meye çalışan herkes değersizdir. Onun için Hz. İbrahim {a.s.) ateşe atıldığında kendine yardım teklifinde bulunan Cebrail (a.s.) e şöyle demiştir : Sana ihtiyâcım yoktur. Çünkü fakır bir kimseyle zenginleş­meyi istemek fakirliktir, âciz biriyle güçlenmeyi istemek acizliktir, noksan olan biriyle tamamlanmayı istemek noksanlıktır, sonradan var edilenle sevinmek aptallıktır, tamamıyla Allah (c.c.) a yönelmek ise kurtulmaktır. Görülüyor ki, bir kul kerâmetiyle sevindiği zaman bulunduğu makamdan düşer. Fakat bir kimse, keramette yalnız onu vereni, şerefte şereflendireni ve yaratmada yalnız Yaratanı gördüğü zamandır ki, Hakk’a kavuşma gerçekleşir.

Yedinci Delil : Bir insanın şahsı ve sıfatlarıyla övünmesi İblîs ve Firavun’un niteliklerindendir. İblîs «Ben ondan üstünüm.» (Sâd, 76) demiş, Firavun ise «Bu Mısır benim değil mi?» (Zuhruf, 51) diye övün-müştür. Yalan yere İlâhlık veya peygamberlik iddiasında bulunan hsr-kesin gayesi kendini beğendirmek, hırs ve kendi kendini beğenme duy­gusunu güçlendirmektir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Üç şey insanı helak eder :…… Üçüncüsü kişinin ken­dini beğenmesi.

Sekizinci Delil : Allah Teâlâ «Sana verdiğimi al ve şükredenler-den ol.» (A’râf, 144), «Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbına ibâdet et.» (Hıcr, 99) buyurmuştur. Burada dikkatimizi çeken bir husus da şudur : Yüce Allah en büyük armağanını verdiği zaman, onunla se­vinmeyi değil; onu verene hizmetle meşgul olmayı emretmiştir.

Dokuzuncu Delil : Cenâb-ı Allah Hz. Peygamber (s.a.) i kral pey­gamber veya kul peygamber olma makamları arasında muhayyer bı­raktığı zaman; Hz. Peygamber (s.a.), peygamber bir kul olmayı seç­miştir. Şüphesiz doğuya – batıya hâkim bir kral olmak bir üstünlük ve hattâ bir mucizedir. Ama buna rağmen Hz. Peygamber krallığı bı­rakmış; kulluğu seçmiştir. Çünkü kul olduğu takdirde Mevlâ’sıyla Övünecekti. Oysa bir kral olsaydı, kullarıyla övünecekti.

Onuncu Delil: Allah (c.c.) ı seven başka, O’nun verdiği nimeti &even başkadır. Allah (c.c.) ı seven O’ndan başkasıyla sevinmez, O’n-dan başkasıyla emîn olmaz. Allah (c.c.) tan başkasıyla emîn olmak, sevinmek; o kimsenin Allah (c.c.) ı değil, kendi payına düşen nimeti sevmekte olduğunu gösterir. Oysa nefsin payı ancak nefis için iste­nir. O halde bu kimse yalnız kendini sevmektedir. Aslında, o Allah (c.c.) ı sevmiyor, O’nu istediğini elde etmeye bir vesile yapıyor. En büyük put ise; nefistir. Nitekim Allah Taâlâ (c.c.) : «Arzusunu tanrı edinen kimseyi gördün mü?» (Furkân, 43) buyurmaktadır. İşte bu kimse, en büyük puta tapmaktadır. Hatta ehl-i tahkik demişlerdir ki; herhangi bir puta tapmanın zararı, nefse tapmanın zararı kadar de­ğildir. Putlara tapmaktan korkmaktan daha çok keramet ile sevin­mekten korkmalıdır.

Onbirinci Delü : «Kim, Allah’tan korkarsa; ona bir çıkış yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül eder­se, Allah ona yeter.» (Talâk, 2,3) âyetidir. Bu âyet delâlet etmek­tedir ki; Allah’tan korkmayan, O’na tevekkül etmeyen kimse bu gibi fiil ve hallerden hiç birini elde edemez.

Sekizinci Mes’ele : Bir velînin kendisinin velî olduğunu bilip bile-miyeceği meselesidir. Bu noktada Ebu Bekr İbn Fûrek bilemeyeceği­ni söylerken, Ebu Ali Dahhâk ve talebesi Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî de bi­lebileceğini ileri sürmektedirler. Bilemeyeceğini ileri sürenlerin delil­leri şunlardır :

Birinci Delil: Böyle bir kimse bunu bilse kendisine güven gele­cektir. Zîrâ Allah Teâlâ : «Dikkat edin, Allah dostlarına hiç bir kor­ku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.» (Yûnus, 62) buyur­maktadır. Ancak kişinin kendini emniyette görmesi de caiz değildir, çünkü;

1) Kur’an’da «Hüsrana uğrayanlar topluluğundan başkası Al-lahm düzeninden emîn olmaz.» (A’râf, 99) buyurulmakadır. Öte yan­dan ümitsizlik de caiz değildir. Zîrâ Allah Teâlâ : «Zîrâ kâfirler gü­ruhundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.» (Yûsuf, 87), «Dedi ki: Sapıklardan başka Rabbımn rahmetinden kim ümidini ke­ser?» (Hıcr, 56) buyurmuştur. Çünkü emîn olmak ancak acizliğe ina­nıldığı zaman, ümit kesmek de cimriliğe inanıldığı zaman olabilir. Allah (c.c.) için bir acizlik ve cimrilik düşünmek ise küfürdür. Hal böyle olunca, bu iki şeyin bulunması da kesinlikle küfürdür.

2) Tâatlar ne kadar çoğalırsa çoğalsın, Allah (c.c.) m gazabı daha büyüktür. Hal bu olunca da, enıîn olmak diye bir şey söz konu­su olamaz.

3) Emin olmak kulluğun sona ermesini gerektirir. Allah’a itaat ve kulluğu bırakmak ise, O’na düşmanlığı gerektirir. Enıîn olmak, ay­rıca Allah’tan korkmamayı da gerektirir.

4) Allah (c.c.) ihlâslı olanları «Korkarak ve umarak Bize yal-varıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı.» (Enbiyâ, 90) diye nitelendirmiştir. Buradaki ve kelimelerine «Sevabımı umarak, azabımdan korkarak,)), «Lûtiumuzu umarak, ada­letimizden korkarak.», «Bize kavuşmayı umarak, Bizden ayrı kalmak­tan korkarak.» gibi mânâlar verilmişse de en güzeli «Bizi arzulaya­rak, Bizden korkarak» mânâsını vermektir.

İkinci Delil: Bir velî, kendisinin velî olduğunu bilmez. Zîrâ bir in­san, ancak Allah (c.c.) onu sevdiği için velî olur, kendisi Allah’ı sev­diği için değil. Düşmanlık da böyledir. Sonra Allah (c.c.) in sevmesi ve düşmanlığı, hiç kimsenin bilemeyeceği iki sırdır. Öyle ise insan­ların tâat ve günâhları, O’nun mahabbet ve düşmanlığını etkilemez. Çünkü tâat ve günâhlar sonradan olma şeylerdir. Allah (c.c.) m sı­fatları ise kadîmdir, sonsuzdur. Sonradan olup sona eren bir şey, ka­dîm ve sonsuz olanı etkileyemez. Binâenaleyh, bugün günâh içinde olan bir insanın ezelden nasibi Allah’ın sevgisi olabilir, bugün tâat içinde olan bir kimsenin ezelden nasibi de Allah’ın düşmanlığı olabi­lir. Hulâsa, Allah (c.c.) m sevmesi ve düşmanlığı birer sıfattır ve O’nun sıfatları bir illete bağlı değildir. Sıfatlan bu şekilde illetsiz olan biri­nin günâh illeti ile düşman olması, tâat illetiyle seven olması imkân­sızdır. Allah’ın sevmesi ve düşmanlığı hiç kimsenin bilemiyeceği iki sır olduğundan dolayıdır ki, Hz. îsâ (a.s.) : «Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben Senin zâtında olanı bilmem. Doğrusu görülmeyeni en iyi bilen Sensin, Sen.» (Mâide, 116) demiştir.

Üçüncü Delil: Bir velî, kendinin velî olduğunu bilemez. Zîrâ onun velî olması, mükâfat ve cennet ehlinden olması imanlı ölmesine bağlı­dır. Çünkü Allah (c.c.) : «Kim bir iyilikle gelirse; ona onun on katı vardır.» (En’âm, 160) buyurmakta, bir iyilik yapana on katı vardır, dememektedir. Bu da mükâfat elde etmenin îmânh ölmekle olduğu­nu, baştaki amelle olmadığını gösterir. Bir insan düşünelim, bütün ömrünü küfür içinde geçirmiş ancak son anda müslüman olmuş ol­sun. Bu kimse cennetlik olur. Aynı kural, bunun aksi için de geçerli­dir. İşte bu olay da baştaki amelin değil de, îmânlı ölmenin dikkate alındığını göstermektedir. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Allah «Küfredenlere söyle : Vazgeçerlerse, geçmiş günâhları bağışlanır.» (Enfâl, 38) buyurmuştur. Görülüyor ki; dostluk ta, düşmanlık ta, cennet ehli ve cehennemlik olma da imanlı ölme dikkate alınmaktadır ve bu son ha­lin de nasıl olacağını kimse bilemez. Öyleyse bir velî, veli olduğunu bi­lemez. Velinin, velî olduğunu bilebileceğini ileri sürenler ise bu görüş­lerini şöyle isbât ediyorlar :

Velî olmanın iki rüknü (esâsı) vardır :

1) Bu kimsenin görünürde İslâm’a uymuş olması,

2) Bâtında (iç dünyasında) hakikat nuruna dalmış olması. Bu İki şey meydana gelmişse ve insan bunların olduğunu bilirse o za­man velî olduğunu da bilir. Dış hayatta insanın İslâm’a boyun eğmesi açık bir meseledir. İç dünyasının hakikat nuruna dalması ise, onun, Al­lah (c.c.) a itaat etmekle sevinmesi, huzur bulmasının da O’nu zikirle elması, Allah (c.c.) tan başka hiç bir şeyde huzur bulamaması, mut­main olamaması ile olur. Buna cevaben deriz ki, bu konuda yanlışla­rın girebileceği-çok kapılar vardır. Bu konu kapalı, zor, denemesi teh­likeli, kesin hüküm vermenin aldatıcı olduğu bir konudur. Rubûbiyet âlemine varan yol bazan ateş, bazan da nurdan perdelerle Örtülüdür. Sırların hakikatini ancak Allah (c.c.) bilir.[4]

13 — Sana onların kıssalarını gerçek olarak anlata­lım : Doğrusu onlar, Rablarma inanmış genç yiğitlerdi. Biz de onların hidâyetini artırmıştık.

14 — Kalkıp da; bizim Rabbımız göklerin ve yerin Rabbıdır, biz O’ndan başkasına tanrı demeyiz, yoksa andolsun ki bâtıl söz söylemiş oluruz, dedikleri zaman kalb-lerini pekiştirmiştik.

15 — Şu bizim kavmimiz, Allah’ı bırakıp O’ndan baş­ka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah’a karşı yalan uydu­ranlardan daha zâlim kimdir?

16 — Onlara: Madem ki siz, onlardan ve Allah’tan başka tapmakta olduklarınızdan ayrıldınız; o halde ma­ğaraya çejcüin ki, Rabbmız size rahmetinden genişlik ver­sin, işinizde kolaylık göstersin, denildi.

Ashâb-ı Kehf’in Kıssası

Buradan itibaren olayın anlatılması ve açıklanması başlıyor. Al­lah Teâlâ onlann yiğit delikanlılar olduklarını, doğruyu kabule daha yakın ve hidâyete ermeğe daha müsait olduklarını belirtiyor. Çünkü gençler bâtıl dinde yürüyüp isyan eden yaşlılardan hakkı kabule daha çok müsaittirler. Bunun için Allah ve Rasûlü’ne icabet edenlerin ek-serriyeti gençler olmu§tur. Kureyş’in yaşlılarına gelince; onlar çoğun­lukla kendi dinlerini devam ettirmişler ve içlerinden pek azı müslü-man olmuştur. Bu sebeple Allah Teâlâ mağara halkının yiğit gençler olduklarını haber veriyor.

Mücâhid der ki : Bana ulaştığına göre, onlardan bir kısmının kula­ğında küpeler varmış. Allah onlara ilham etmiş doğru yola sevk et­miş ve kendi korkusunu içlerine atmış, böylece Rablarına inanmışlar, O’nun vahdaniyetini kabullenmişler, Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmişler.

«Doğrusu onlar, Rablarına inanmış genç yiğitlerdi. Biz de onların hidâyetini artırmıştık.» Bu âyeti ve buna benzer âyetleri delil getire­rek Buharı ve benzeri diğer imamlar, îmânın artıp eksileceğini söyle­mişlerdir. Bu sebeple Allah Teâlâ’nm «Biz de onların hidâyetini artır­mıştık.» buyurduğunu belirtirler. Nitekim Muhammed sûresinde, de şöyle buyurur: «Kim de hidâyete gelirse; Allah onun hidâyetini artırır ve onlara takvasını verir.» (Muhammed, 17). Tevbe sûresinde ise şöy­le buyurmaktadır : «îmân edenlere gelince, onların da îmânını artır­mıştır.» (Tevbe, 124), Feth sûresinde ise şöyle buyurur: «Tâ ki onla­rın îmânına îmân katsın.» (Feth, 4) Daha buna benzer âyetler îmâ­nın artıp eksileceğine delil getirilmektedir.

Anlatılır ki; bu mağara halkı, Meryem Oğlu îsâ Aleyhisselâm’ın dininden imişler. Allah en iyisini bilir ya açık olanı, bunların bütünüy­le Hıristiyan dininden önce yaşamış olmalarıdır. Çünkü onlar Hıristi­yan dinine mensûb olsalardı, yahûdî hahamları onların haberlerini ve durumlarını ezberleyip anlatmazlardı. Çünkü Hıristiyanlar yahûdîle-re ters düşmektedirler. Nitekim yukarıda zikredilen İbn Abbâs’tan men­kûl rivayette, Kureyş’lilerin Medine’deki yahûdî hahamlarına bir hey’-et gönderdikleri ve onlardan Hz. Peygamberi imtihan etmek için ba­zı şeyler istedikleri nakledilmiştir. Yahudiler de Kureyş’lilere bu ma­ğara halkının haberini, Zülkarneyn’in haberini, ve ruhun durumunu Hz. Peygambere sormalarını istemişlerdi. Bu da gösteriyor ki; onların haberleri kitâb ehlinin kitablarında saklanmıştır ve bunlar Hıristiyan dininden önceki dönemde yaşamışlardır. Allah en iyisini bilendir.

«Kalkıp da; bizim Rabbımız göklerin ve yerin Rabbıdır, biz ondan başkasına tanrı demeyiz, yoksa andolsun ki bâtıl söz söylemiş oluruz, dedikleri zaman kalblerini pekiştirmiştik.» Kavimlerine ve kentlerine muhalefet konusunda onları dirençli kılmış ve nimet, rahat ve bolluk içinde yaşamayı terketmelerine imkân sağlamıştık. Selef ve Haleften tefsir sâhiblerinden bir çoğunun bildirdiğine göre; bu kişiler, Bizans krallarının soyundan ve kavimlerinin seçkinlerinden imişler. Onların her yıl bayram törenleri için çıktıkları bir yortu yeri varmış. Şehrin dışında yılın belirli bir zamanında bu yortu için toplanırlarmış ve put­lara tapar, Tâğût’a ibâdet eder, onun için kurbânlar keserlermiş. O kavmin Dakyanus isimli azgın ve zorba bir reîsi varmış. İnsanları bu yortulara zorla sevk ve teşvik edermiş. Halk bu yortu için şehrin dışı­na çıktığında, bu delikanlılar da kavimleri ve babalarıyla beraber ora­ya gitmişler. Ve kavimlerinin yaptıkları şeyi basiret gözüyle görmüşler. O zaman kavimlerinin putlan için secdeye kapanma ve kurbân kesme gibi davranışlarının, göklerin ve yerin yaratanı olan Allah’tan başka­sına yapılmasının doğru olmadığım anlamışlar. Ve her biri teker teker kavimlerinden ayrılarak uzaklaşmışlar ve bir köşeye çekilmişler. On­lardan birisi ilkin bir ‘ağacın gölgesine oturmuş, sonra öbürü gelip ya­nma oturmuş, sonra diğeri gelmiş yanma oturmuş, sonra öbürü gel­miş onun yanma oturmuş ve sonra birbiri yanına oturmuşlar. İçlerin­den hiç biri diğerini tanımıyormuş. Onları bu şekilde toplanmaya sevke-den şey, kalblerinin îmân üzere birleşmesi imiş. Nitekim Buhârî’nin muallak olarak rivayet ettiği Yahya îbn Saîd’in hadîsinde Hz. Âişe (r.anhâ) der ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Ruhlar, toplanmış askerler gibidirler. Onlardan birbiriyle tanışan uyuşur. Birbirinden hoşlanmayanlar ayrılır. Müslim de Sahîh’inde Süheyl kanalıyla Ebu Hüreyre’den bu hadîsi rivayet eder. Nitekim halk, birleşmenin nedeni mütecanis olmaktır, der. Kısacası onlardan her biri, inandığı şeyi ar­kadaşından korkarak gizliyordu ve hangisinin kendi kanâatini benim­sediğinin farkında değildi. Nihayet içlerinden biri dedi ki: Aİlah bilir ya arkadaşlar, kavminizden ayrılıp tek başınıza buraya toplanmanızın bir sebebi olmalıdır. Öyleyse her biriniz neden böyle yaptığını açıkla­sın. Diğeri dedi ki: Bana gelince, vallahi ben, kavmimin durumunu gördüm ve bunun bâtıl olduğunu anladım. Tek başına ibâdete müste-hak olan ve kendisinin ortağı bulunmayan; her şeyi, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmış olan Allah’tır. Öbürü ise dedi ki: Allah’a andolsun ki ben de aynı şekilde düşündüm. Diğeri de böyle de­yince, her biri teker teker aynı nokta üzerinde birleştiler ve tek bir el ve dosdoğru kardeşler halinde buluştular. İçinde Allah’a ibâdet ede­cekleri bir mabed edindiler. Kavimleri onların durumunu öğrenince, hükümdarlarına şikâyet ettiler. Hükümdarları onları yanma çağırıp durumlarını ve ne yaptıklarını suâl etti. Onlar dosdoğru cevab verdi­ler ve hükümdarlarını Allah Azze ve Celle’ye davet ettiler. İşte Allah Teâlâ onların bu durumunu şöyle buyurarak haber vermektedir : «Kal­kıp da; bizim Rabbımız göklerin ve yerin Rabbıdır, biz O’ndan başka­sına tanrı demeyiz, yoksa andolsun ki bâtıl söz söylemiş oluruz, de­dikleri zaman kalblerini pekiştirmiştik.», «O’ndan başkasına tann de­meyiz.» Buradaki nefiy edatı olan harfi, te’kîd içindir. Yani ebediyyen bizden böyle bir şey sâdır olmaz. Çünkü biz böyle yapacak olursak, bu sözümüz geçersiz olacaktır ve o zaman «Andolsun ki bâtıl söz söylemiş oluruz.» demektir.

«Şu bizim kavmimiz, Allah’ı bırakıp O’ndan başka tanrılar edin­diler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi?» Gittikleri yolun doğruluğunu gösteren sağlam bir delil getirmeli de­ğiller miydi? «Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kimdir?» Onlar bir söz söylediklerinde sâdece yalan söyleyen zâlimlerdir. Anla­tıldığına göre mağara halkı, hükümdarlarını Allah’a îmâna davet edin­ce; o bunu kabul etmediği gibi, tehdîd ve ihtârlanyla onları kınadı. Kavimlerinin işaretini taşıyan kıyafetlerini çıkarmalarını emretti. On­ların eski günlerine dönmeleri için kendilerine belirli bir süre ta’yîn et­ti. Bu da Allah’ın onlara bir lutfuydu. Çünkü bu bekleme esnasında kaçmak imkânını elde ettiler ve dinleri uğrunda fitneden kaçıp kur­tuldular. İnsanlar arasında fitne çıktığı zaman kulun, dininden endî­şe ederek firar etmesi meşru’ bir haldir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Sizlerden birinizin en hayırlı malının dağların tepesinde ve yağmurlu yerlerde gezdirdiği koyunu olması zamanı yakındır. O za­man kul,’ dini için fitneden firar eder. Bu gibi hallerde insanlardan ayrılmak, uzlete çekilmek meşru’ olur. Bunun dışında meşru’ olmaz, çünkü böyle yapıldığı takdirde topluluğu (cemâat) terk durumu mey­dana gelir.

Mağara halkının kavimlerinden kaçıp gitmek konusunda karâr verdiklerini ve Allah’ın kendileri için bu kaçışı uygun gördüğünü Al­lah Teâlâ şu kavliyle kendilerine haber verdiğini bildiriyor : «Onlara : Madem ki siz, onlardan ve Allah’tan başka tapmakta olduklarınızdan ayrıldınız; o halde mağaraya çekilin ki, Rabbınız size rahmetinden ge­nişlik versin.» Siz onların Allah’tan başkasına ibâdet ettikleri dinle­rinden ayrılıp onlardan uzaklaştığınıza göre bedenleriniz ile de onlar­dan ayrılıp «Mağaraya çekilin ki, Rabbınız size rahmetinden genişlik versin.» Sizi kavminizden saklayacak rahmet perdesini üzerinize ger­sin ve bulunduğunuz durumda «İşinizde kolaylık göstersin.» Kolayca geçinebileceğiniz bir durum meydana getirsin. İşte o zaman bu kişiler kavimlerinden uzaklaşıp kaçtılar, mağaraya sığındılar. Kavimleri on­ları araştırdı, hükümdar da onların peşine adam yolladı. Hükümdara onların bulunamadıkları haberi verildi. Allah Teâlâ onların haberini bunlardan sakladı. Tıpkı Sevr mağarasına sığındığı zaman, Peygam­beri ve onun arkadaşı olan Sıddîk’ı sakladığı gibi. Kureyş’li müşrikler Hz. Peygamberin ve Ebubekir’in peşinden gitmişler, ama yanlarından geçtikleri halde onları bulamamışlardı. Hz. Ebubekir’in; ey Allah’ın Rasûlü, onlardan birisi ayağının izine baksa muhakkak bizi görecek, diyerek endîşe etmesi üzerine, Rasûlullah <s,a.) şöyle buyurmuştu : Ey Ebubekir, üçüncüleri Allah olan iki kişiyi ne sanırsın sen? Nitekim Tevbe sûresinde de şöyle buyurmuştu : «Eğer siz ona yardım etmezse­niz; doğrusu Allah ona yardım etmişti. Hani kâfirler onu çıkarmışlar­dı da, o ikinin ikincisiydi. Hani onlar mağarada idiler ve hani o, ar­kadaşına; üzülme Allah bizimledir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona sekînetini indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemişti. Ve küfretmiş olanların sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah’ın kelimesi ise o en yüce olandır. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.» (Tevbe, 40). Sevr mağa-rasıyla ilgili kıssa mağara halkının kıssasından hem daha değerli, hem daha Önemli, hem de daha çok şaşırtıcıdır.

Denilir ki : Mağara halkının kavmi onları bulmuşlar ve içine gir­dikleri mağaranın kapısına gelip dayanmışlar. Sonra; biz onların ken­di kendileri için uygun gördükleri cezadan daha fazlasını, onlar için istemiyorduk, diyerek hükümdarın emriyle mağaranın kapısını yıka­rak orada helak olmalarını kasdetmişler ve böyle de olmuş .Ancak bu görüş üzerinde dikkatle durulması gerekir. Allah Teâlâ en iyisini bi­lendir. Çünkü Allah Teâlâ sabah akşam mağaralarına güneş girdiğini haber vermektedir[5]

17 — Güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ ta­rafına yöneldiğini, battığı zaman da sol tarafa gittiğini görürsün. Kendileri de mağaranın iç tarafında idiler. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kimi hidâyete erdirirse;

o, doğru yola ermiştir, kimi de şaşıracak olursa-, artık onu doğru yola erdirecek bir kılavuz bulamazsın.

Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki; mağaranın kapısı kuzey tarafın-daymış. Çünkü Allah Teâlâ güneşin, doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini, battığı zaman da sol tarafa gittiğini haber veriyor. Yani gölgenin sağ tarafa doğru kısaldığını bildiriyor. Nitekim İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr ve Katâde bu âyetteki kelime­sine eğiliyor diye mânâ vermişlerdir. Şöyle ki: Güneş ufukta yüksel­dikçe şuaları kısalır, nihayet zeval vaktinde hiç bir şey kalmaz. ‘”Bat­tığı zaman da sol tarafa gittiğini görürsün.» Yani battığı zaman gü­neş mağaralarına sol kapısından girer ki, bu doğu tarafındaki kapı ol­malıdır. Bu ifâde de bizim söylediğimizin doğruluğuna delâlet eder. Gü­neşin, ayın ve yıldızların seyri ile astronomi bilgisi olan kimseler dü­şündükleri zaman bu konuyu çok açık olarak anlarlar. Çünkü mağa­ranın kapısı doğu tarafında olsaydı, batarken güneşin oraya sızma­ması gerekirdi. Güney tarafında bulunsaydı, güneşin doğuşu ve batı­şı anında oraya girmemesi ve gölgenin de sağa sola gitmemesi gerekir­di. Kapı batı tarafında bulunsaydı, güneş doğarken içeriye girmez an­cak zevalden sonra girerdi. Ve batıncaya kadar da orada güneş görü­lürdü. Bu da bizim zikrettiğimizin doğruluğunu gösterir. Hamd Al­lah’a mahsûstur.

İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde âyetteki kelimesinin, kendilerini terk ettiği anlamına geldiğini söylerler. Allah Teâlâ bunu ha­ber vererek bizim konuyu anlayıp düşünmemizi murâd etmiştir. Yok­sa bu mağaranın, yeryüzünün neresinde olduğunu belirtmek istememistir. Çünkü mağaranın dünyanın neresinde bulunduğunu bilmemiz­de ne bizim için bir fayda vardır, ne de şer’î bir maksad söz konusu­dur. Ne var ki bazı tefsîrcüer, aşın zorlamalara tevessül etmişler ve değişik görüşler söylemişlerdir. İbn Abbâs’ın buranın Kudüs yakınla­rında bir yer olduğunu söylediği yukarıda geçmişti. İbn İshâk ise ma­ğaranın Ninova yakınlarında bulunduğunu söyler. Bazıları Rumelinde (Anadolu) olduğunu söylerler. Bazıları da Balka’da olduğunu söyle­mişlerdir. Oranın hangi diyarda olduğunu ise en iyi Allah bilir. Eğer bu konuda bizim için bir fayda bahis mevzuu, dinimiz için menfaat söz konusu olsaydı, Allah ve Rasûlü bize bunu da bildirirdi. Nitekim Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur : Sizi cennete yaklaştırıp, cehennem­den uzaklaştıran ne varsa hiç birisini bırakmadan size onları öğret­tim. Allah Teâlâ bize mağaranın niteliğini belirtmiş ancak yerini belirt­memiştir. «Güneşin doğduğu zaman mağaralarının, sağ tarafına yöneldi­ğini, battığı zaman da sol tarafa gittiğini görürsün. Kendileri de ma­ğaranın iç tarafında idiler.» Onun içinde geniş bir yerde idiler. Mağa­rada üzerine değen bir şey yoktu. Eğer herhangi bir şey onlara dokun­muş olsaydı, hem bedenlerini hem de elbiselerini çürütürdü. İbn Ab-bâs böyle diyor.

«Bu Allah’ın âyetlerindendir.» Allah Teâla’nın onları içinde canlı olarak yaşayacakları mağaraya girdirmesi, güneşin ve rüzgârın mağa-.ranın içinde dolaşması ve böylece vücûdlarınm çürümeden kalmasını sağlaması Allah’ın âyetlerindendir.

«Allah kimi «hidâyete erdirirse; o, doğru yola ermiştir. Kimi de saptıracak olursa; artık onu doğru yola erdirecek bir kılavuz bulamaz­sınız.» Milletlerinin içinden bu yiğitlere doğru yolu buldurup hidâyete sevk eden Allah’tır. Allah kimi hidâyete sevk etmişse; o, doğru yolu bulmuştur. Kim de sapıtmışsa; bir daha onu doğru yola götürecek kimse yoktur.[6]

18 — Onlar uykuda iken, sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürüyorduk. Köpekleri de dir­seklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen için korkuyla do­lar, geri dönüp kaçardın.

Bazı ilim ehlinin anlattığına göre; Allah Teâlâ onlara uyku ve­rince gözleri kapanmadı, çabucak çürümemeleri için gözleri açık kal­dı. Çünkü dışarıdan hava girince bu daha rahat kalmalarını sağlıyor­du. «Onlar uykuda iken, sen, onları uyanık sanırdın.» Anlatıldığına gö­re; kurt da uyurken bir gözünü açar bir gözünü kapar, sonra bir gö­zünü açar diğer gözünü kapar. İşte bu, onun uyanık kalmasıdır. Şâi­rin dediği gibi:

Kirpiklerinden birisi uyur, diğeri ile en zor hallerden korunur. Bu yüzden uyurken o, uyanıktır. (Bu beyt Hamîd İbn Sevr’in Ay-niyye kasidesinden alınmıştır.)

«Biz onları sağa.ve sola döndürürdük.» Seleften bazıları derler ki: Senede iki kere döndürülürlerdi onlar. İbn Abbâs der ki; şayet dön­dürülmemiş olsalardı, toprak onları yer bitirirdi.

«Köpekleri de dirseklerini eşiğe uzatmıştı.» İbn Abbâs, Katâde, Mü-câhid, Saîd İbn Cübeyr kelimesine eşik demişlerdir. İbn Abbâs; kapı, derken; toprak olduğunu da söyleyenler vardır. Doğru olan; onun eşikte, kapının önünde bulunmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ «O, kendilerinin üzerine kat kat kapanmıştır.» (Hümeze, 8) buyurur­ken bu kelimeyi kullanır. Köpekleri —köpeklerin âdeti olduğu gibi— kapıya uzanmıştı. İbn Cüreyc der ki: Köpek kapıda onları bekliyordu. Bu köpeğin yaratılışı ve tabiatı gereğidir. Köpek onların kapısının önünde uzanmış, kendilerini bekliyormuş gibi duruyordu. Ancak kö­pek kapının dışındaydı. Zîrâ sahîh hadîste vârid olduğuna göre; re­sim, cünüb ve kâfir ile köpeğin bulunduğu eve melekler girmezler. Bu son kısım, hasen ve sahîh hadîste vârid olmuştur. Onların bereketleri köpeklerini de kuşatmış ve köpekleri de onlar gibi aynı durumda uyu­muştu. Bu haber sahîh ve sağlam olduğu için kaynaklarda bu köpeğin zikri, haberi ve durumu yer almıştır. Denilir ki bu köpek, onlardan bi­rinin av köpeği idi. Bu, doğruya yakın gibi görünmektedir. Yine de­nildi ki: Bu köpek, hükümdarın aşçısının köpeğiydi, aşçı da girdikle­ri dinde onlara uymuştu. Bu sebeple köpeği de beraberinde onlara ka­tılmıştı. Allah en iyisini bilendir.

Hafız İbn Asâkir, İmâm İbn Velîd ed-Dimeşkî’nin Tercüme-i Hâl’-inde der ki: Bize Sadaka, Abbâd el-Minkarî’den nakletti ki Hasan el-Basrî merhum şöyle demiş : İbrâhîm Aleyhisselâm’m koçunun adı Ce-rîr idi. Süleyman Aleyhisselâm’m Hüdhüd kuşunun adı Unkuz idi. Ashâb-ı Kehfin köpeğinin adı Kıtmîr idi. İsrâiloğullannın taptıkları buzağının adı Behmût idi. Hz. Âdem Hindistan’a, Hz. Havva Cidde’ye, İblîs Dest Mîsân’a, yılan da İsfahan’a inmişti. Şuayb el-Cübbâî’nin ona (Ashâb-ı Kehf’in köpeğine) Himrân adını verdiği daha yukarda geç­miştir.

Bu köpeğin rengi konusunda da birçok görüş zikredilmiştir ki bun­ların ne özü vardır, ne de aslı. Bunu uzatmanın gereği olmadığı gibi, bu kcnuda hiç bir delil de yoktur. Bunu anlatmaya gerek de yoktur. Aksine bu hususlar yasaklanmış hususlardır, Çünkü mesnedsizdir ve boşluğa taş atmaktan başka bir anlama gelmez.

«Onları görsen için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.» Allah Teâlâ onlara Öyle bir mehabet vermişti ki; kim onlara baksa mutlaka korkardı. Çünkü Allah Teâlâ onlara öyle bir korku ve dehşet havası vermişti ki başkaları kendilerine yaklaşmasınlar ve elleriyle onlara dokunmasınlar. Böylece yazılmış olan yazı, süresine ulaşsın ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’mn onları uykuda bıraktığı süre nihayete ersin. Bunda hüccet, erişilmez hikmet ve engin rahmet vardır.[7]

19 — Böylece, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırırdık. İçlerinden biri, ne kadar kaldınız? dedi. Bir gün veya daha az bir müddet kaldık, dediler. Ne kadar kaldığınızı Rabbınız daha iyi bilendir. Şimdi siz, birinizi paranızla şehre gönderin de yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan size getirsin. Orada nâzik davran­sın da sakın sizi kimseye duyurmasın, dediler.

20 — Çünkü sizden haberleri olacak olursa; sizi ya taşla öldürürler veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde ise asla kurtulamazsınız.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Onları nasıl uyutmuşsak bedenleri, de­rileri ve saçlarını da sapasağlam olarak dirilttik. Durumlarından ve şekillerinden hiç bir şey yitirmediler. Üç yüz dokuz sene sonra” böylece oldukları gibi kalktılar. Bu sebeple birbirlerine : «Ne kadar kaldınız?» diye sordular. Onlar da : «Bir gün, veya daha az bir müddet, dediler.-» Sanki mağaraya girişleri sabah erken, uyanışları da akşam vaktindey-di. Bu sebeple kendilerine gelerek «Veya daha az bir müddet» dedik­ten sonra «Ne kadar kaldığınızı Rabbmız daha iyi bilir,» dediler. Al­lah, bizim durumumuzu en iyi bilendir. Sanki fazla uyudukları konu­sunda bir nevi tereddüd hâsıl olmuş ve bunun içinde; en iyisini Allah bilir, diyerek kendi kanâatlarından vazgeçip daha önemli olan konu­ları bahis mevzuu etmişlerdir. Bu, yeme ve içme ihtiyâçlarıdır. Bunun üzerine : «Şimdi siz, birinizi paranızla şehre gönderin de yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan size getirsin.» dediler. Şu gümüş parayı alınız, dediler. Çünkü onlar mağaraya gelirken evlerinden ih­tiyâç hâsıl olur diye yanlarında paralar da getirmişlerdi. Onun bir kıs­mını sadaka olarak vermişler, bir kısmı da yanlarında kalmıştı. Bu se­beple «Şimdi siz, birinizi paranızla şehre gönderin de…» demişlerdi, yani çıkmış olduğunuz kendi kentinize. Buradaki kelime­sinin başındaki elif lâm ahid içindir.

«Yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan sizs getirsin.j> Yiyeceklerin en güzelini ve en temizini getirsin. Bu âyet-i kerîme, Al­lah Teâlâ’nın şu âyetleri gibidir : «Şayet Allah’ın sizin üzerinizdeki lü­tuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç biriniz birinizi ebediyyen temize çıkarmazdınız.» (Nûr, 21) A’lâ sûresinde ise şöyle buyurur : «Arınan­lar felah bulmuştur.» Malı arıtıp temizleyen şeye de «zekât» adı ve-riür. Bazıları bu kelimeye, en çok yiyecek ne ise onu getirsin diye mânâ vermişlerdir. Çünkü ekin çok olunca araplar derlerdi.(…)

Sahîh olan birinci görüştür. Çünkü onların istedikleri ister çok ol­sun, ister az ama yalnızca helâl ve güzel yiyeceklerdi.

«Orada nâzik davransın.» Çıkarken giderken, alış-veriş ederken ve dönerken nâzik davransın. Gücü yettiğince nezâkete dikkat etsin. «Sa­kın sizi kimseye duyurmasın.» dediler. Yani sizi kimse bilip farketme-sin. «Çünkü sizden haberleri olacak olursa, sizi ya taşla öldürürler ve­ya dinlerine döndürürler.» Yani eğer sizin yerinizi bilirlerse, Dakyânûs ve arkadaşları sizi ya taşla öldürür veya dinlerine döndürürler. Dakyâ­nûs ve adamlarının, kendilerinin yerinden haberdâr olmalarından en­dîşe ediyorlardı. Çünkü onlar kendilerinin eski günlerine dönmeleri için bunlara eziyyet ediyorlar ve öldürmeye çalışıyorlardı. Eğer onlar sizi görür ve dinlerine döndürürlerse; artık sizin için ne dünyada, ne de âhirette felah vardır. Bu sebeple Allah Teâlâ onların dilinden «Bu takdirde ise asla kurtulamazsınız.» buyuruyor.[8]

21 — Böylece insanların onları bulmalarını sağladık ki, Allah’ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kop­masından şüphe edilmeyeceğini bilsinler. Nitekim bunlar hakkında çekişip duruyorlar : Onların mağaralarının cnüne bir bina kurun, diyorlardı. Halbuki Rabları onları çok daha iyi bilendir. Onların yerlerine gâiib gelenler ise : Onların mağaralarının önünde mutlaka bir mescid yapa­cağız, dediler.

«Böylece insanların onları bulmalarını sağladık ki, Allah’ın sözü­nün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilmeyeceği­ni bilsinler.» Bunun için insanlara onların durumunu bildirdik. Selef­ten birden çok kişinin belirttiğine göre; o zaman insanlar arasında öl­dükten sonra dirilme ve kıyamet konusunda bir şüphe belirmiş. İkri-rne der ki: Onlardan bir grup şöyle diyorlardı: Ruhlar dirilir, ama be­denler dirilmez. Bunun üzerine Allah Teâlâ mağara halkını dirilmeye delil olmak üzere göndermişti. Anlatıldığına göre; onlardan birisi şeh­re girip yiyecek bir şey almak üzere çıktığında, çevreyi yabancı gördü ve ana caddeden başka yollarda yürümeye başladı. Nihayet şehre var­dı. Anlatıldığına, göre, bu şehrin adı Daksûs imiş. O, şehirden ayrılış­larının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğunu sanmıyordu, ama onlardan sonra asır be asır nesil be nesil değişiklikler olmuş, onların toplumu gitmiş başka bir toplum gelmiş, onların ülkesi kaybolmuş ye­ni bir ülke doğmuştu. Tıpkı şâirin dediği gibi :

«Yurt onların yurduydu elbet,

Ama gördüğüm adamlar o mahallenin adamları değildi.»

Kendisinin bildiği şehirle ilgili hiç bir şey göremedi. Orada yaşa­yan insanlardan ne seçkinleri, ne halkı tanıyabildi. Kendi kendine hay­ret ediyor ve diyordu ki: Ya delirdim, ya* da beni cinler çarptı veya rü’yâ görüyorum. Sonra devam ediyordu : Allah’a andolsun ki bunlardan hiç birinin izi yok bende. Dün akşam gördüğüm ve tanıdığım bu şehir, benim gördüğüm şehir değil hiç. Sonra dedi ki: Bu şehirden çabucak çıkmak daha iyi olsa gerek. Hemen yiyecek satan bir adama yöneldi ve yanındaki paşayı ona uzatarak kendisine yiyecek vermesi­ni istedi. Adanı onu görünce, hayret etti, verdiği parayı tanımadı. Pa­rayı alıp komşusuna götürdü. Komşu diğer komşuya götürerek arala­rında dolaştırdılar ve dediler ki: Muhakkak bu adam, bir hazîne bul­muş olmalı. Bunun üzerine durumu kendisine sordular; bu parayı ne­reden aldın? dediler. Hazîne mi buldun sen, yoksa nereden geldin? de­diler. O ise; ben, bu şehrin halkındanım daha dün akşam buradan ay­rıldım. Buranın hükümdarı Dakyânûs adındaki kişidir, dedi. Çarşıda-kiler adamı deli sandılar ve tutup vâlîye götürdüler. Vâlî adamın ha­lini ve durumunu soruşturdu, o da durumu anlatınca, hayretler içeri­sinde kaldı. Adamın hali vâlîyi şaşırttı. Durumu öğrenince onunla bir­likte mağaraya doğru gittiler .Şehir halkı ve yöneticisi topluca mağa­ranın yanına geldiklerinde, o dedi ki: Bırakın daha önce ben gireyim ve arkadaşlarıma durumu bildireyim. Denilir ki: Halk ve vâlî, adamın içeriye nasıl girdiğini ve nasıl gözden kaybolduğunu bilmediler, gör­mediler. Allah onları saklayıverdi. Bazıları da derler ki: Bilakis, halk ve vâlî onlarla birlikte mağara halkının yanına girdiler, onları gör­düler ve kendilerine vâlî selâm vererek sarıldı, öpüştü. Vâlî daha ön­ce müslüman olmuştu, adı da Teodosius idi. Mağaradakiler bu duru­ma sevindiler ve onlarla konuşup sohbet ettiler, sonra vedâlaşıp se-lâmlaştilar ve tekrar eski yerlerine döndüler. Bilâhare Allah Azze ve Celle onların canını aldı. En iyisini Allah bilir.

Katâde der ki: Abdullah İbn Abbâs, Habîb İbn Mesleme ile bir­likte bir savaşa katıldı ve Rûm diyarında bir mağaraya rastladılar. O mağarada kemikler gördüler. Kimisi; bu, mağara halkının kemikleri olsa gerek, deyince İbn Abbâs dedi ki: Onların kemikleri çürüyeli üç yüz seneden fazla bir zaman oldu. Bu haberi İbn Cerîr Taberî de ri­vayet eder.

«Böylece insanların onları duymalarını sağladık.» Yani onları na­sıl uyutup eski hallerinde tekrar uyandırdıksa, aynı şekilde o günkü insanlara da bunların durumunu haber verdik ki Allah’ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilmeyeceğini bil­sinler. Nitekim bunlar hakkında çekişip duruyorlar. Onlar kıyamet ko­nusunda tartışıyorlardı. Kimisi kıyametin varlığını kabul ediyor ki­misi de inkâr ediyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara kıyametin varlığına delil olmak için Ashâb-ı Kehf in dirilişini gösterdi. «Onların mağaralarının Önüne bir bina kurun, diyorlardı. Halbuki «Rabları onlan çok daha iyi bilendir.» Onların mağarasının önünü kapayın ve kendilerini oldukları halde bırakın diyorlardı. Onların yerlerine galib gelenler ise: «Onların mağaralarının Önünde mutlaka bir mescid ya­pacağız, dediler.» İbn Cerîr Taberî der ki: Bu konuda söz edenler iki gruptur. Bir kısmı; onlar müslüman idiler derken, bir kısmı da; onlar müşrik idiler der. Allah en iyisini bilendir. Âyetin metninden açıkça anlaşılan odur ki; böyle diyenler söz sahibi ve nüfuz sahibi kimseler­dir. Ancak bunlar öğülmeli mi, yoksa verilmeli mi? Bu konu üzerinde durulması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur :

Allah, yahûdî ve hıristiyanlara la’net etsin. Çünkü onlar, peygam­berlerinin kabirlerini ma’bed edindiler.

Böylece Rasûlullah, onların yaptığından bizleri sakındırmaktadır. Rivayet edilir ki mü’minlerin emîri Hattâb oğlu Ömer (r.a.) kendi za­manında Irak’da Danyal Aleyhisselâm’m kabri bulununca; halka bu kabrin gösterilmemesi ve bulunan yere olduğu gibi gömülmesini em­retmiştir. Bu konuda pek çok kıssa ve hikâyeler vardır.[9]

22 — Karanlığa taş atar gibi: Mağara ehli üçtür, dördüncüsü köpekleridir, derler. Veya beştir, altıncıları köpekleridir, derler. Yahut: Yedidir, sekizincileri köpek­leridir, derler. Onların sayısını en iyi bilen Rabbımdır, de. Onları pek az kimseden başkası bilmez. Bu yüzden onlar hakkında bu kısa anlatılanların dışında kimseyle tartış­ma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma.

Karanlığa Taş Atanlar

Allah Teâlâ, halkın Ashâb-ı Kehf’in sayısı hakkında ihtilâf ettik­lerini bildirerek üç ayrı görüşü nakletmektedir. Bu da gösteriyor ki; söylenebilecek dördüncü bir görüş yok. Yine Allah Teâlâ ilk iki görüşü «Karanlığa taş atar gibi» diyerek bilgisizce söylendiğini ve bu iki gö­rüşün zayıf olduğunu belirtmektedir. Attığı taşın nereye varacağını bilmeyen kimseler gibi. Mümkündür ki o taş istenen hedefe isâbst et­sin, yine mümkündür ki istenen hedefe isabet etmesin. Üçüncü görü­şü naklederken de onun hakkında bir şey söylememiş veya «Sekizin­ciler köpekleridir.» kavli ile bunun doğruluğunu gösteren bir ifâde kul­lanmıştır. Öyleyse fiilen vâki1 olan, bu son görüştür.

«Onların sayısını en iyi bilen Rabbımdır, de.» Burada en güzel sö­zün, mes’eleyi Allah Teâlâ’nm bilgisine havale etmek olduğunu ve bu gibi konularda bilgisizce dalmaya gerek bulunmadığını göstermekte­dir. Allah bizi herhangi bir konudan haberdâr ederse, o konuda söz söyleriz. Aksi takdirde Allah’ın durdurduğu noktada durur kalırız.

«Onları pek az kimseden başkası bilmez. Onları insanlardan ancak çok azı bilir. Katâde, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini bildirir : İşte Allah Teâlâ’nm istisna kıldığı bu pek az kişilerden biri de benim. Bunlar yedi kişi idiler. Keza İbn Cüreyc de Ata el-Horasânî’den naklen İbn Abbâs’ın; Allah’ın istisna kıldıklarından biri de benim, dediğini ve bunların sayısının yedi olduğunu bildirdiğini nakleder. İbn Cerîr Ta-berî der ki: Bize İbn Beşşâr… İbn Abbâs’tan nakletti ki; o, «Onları pek az kimseden başkası bilmez.» kavli hakkında şöyle demiştir : Ben, bu az kimselerden biriyim, bunlar yedi kişiydiler. Bu ifâdelerin İbn Abbâs’a isnadı sahihtir ve bunların sayısının yedi olduğu daha önce zikrettiğimiz kanâata uygundur.

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr, Abdullah İbn Ebu Necîh kana­lıyla Mücâhid’den nakleder ki; o, şöyle demiş : Bana anlatıldığına gö­re; onlardan bir kısmı yaşları genç olduğundan beyaz gümüş gibiydi. İbn Abbâs der ki: Onlar, gece ve gündüz Allah’a ibâdet ediyor, ağlı­yor ve Allah’tan yardım diliyorlardı. Ve sayıları da sekiz kişi idiler. Bunlann en büyüğü ve hükümdarla konuşanı Mekselmînâ idi. Diğer­lerinin adı ise Mecsimilnînâ, Temlîka, Martonis, Keştonis, Beyronis, Deymos, Vaytonoskaluş. Bu rivayet bu şekilde nakledilmiştir. Bu sö­zün, İbn İshâk’tan veya ondan başka birinden de menkûl olması muh­temeldir. Çünkü İbn Abbâs’tan nakledilen sahih rivayette; onlann sa­yısının yedi kişi olduğu belirtilmektedir ki, âyetin zahirinden de bu anlaşılmaktadır. Daha önce Şuayb el-Cubbâî’den; onlann köpeklerinin adının Himrân olduğu rivayeti nakledilmişti. Onlann adının okunu­şunda ve köpeklerinin isminin zikredilişinin sıhhati üzerinde durmak gerekir. Allah en iyisini bilir ya bu konuda aktarılanlann çoğunluğu ehl-i kitâb’ın rivayetlerinden alınmıştır. Halbuki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Bu yüzden onlar hakkında bu kısa anlatılanların dı­şında kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma,-» Onlar hakkında yavaş ve yumuşak ifâdelerle tartış. Çünkü bu konu­nun bilinmesi, önemli bir fayda sağlamaz. Tartışacağın insanların bu konuda boşluğa taş atarcasma kendiliklerinden söyledikleri sözler dı­şında hiç bir bilgileri yoktur. Yalandan korunmuş bir söze de dayan­mazlar. Ey Muhammed, Rabbın olan Allah Teâlâ seni şüphe ve kuşku bulunmayan bir yol üzere göndermiştir. Bu gönderilen hüküm ondan önce geçen bütün sözleri ve kitapları karâra bağlayan son kitaptır.[10]

23 — Bir şey hakkında; ben bunu yarın mutlaka ya­pacağım, deme.

24 — Meğer ki Allah dilemiş ola. Unuttuğun zaman da Rabbını an ve şöyle de: Umulur ki Rabbım, beni doğ­ruya daha yakın olana eriştirir.

Bu ifâde Allah Teâlâ’nın yüce Rasûlünü (Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun) bir şey yapmak istediği zaman, o şey geleceğe ait bir iş ise bu konuda irâdeyi, görünmezleri bilen Allah’a bırakması­nı, O’nun, olmuş ve olacak şeyleri en iyi bildiğini, olmamış olan şeyle­rin de olsaydı nasıl olurdu şeklinde neticesinden haberdâr bulunduğu­nu, binâenaleyh Allah’a havale etmekle bir edeb tavrı gösterilmesi ge­rektiğini bildirmektedir. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Ebu Hüreyre (r.a.) den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muş : Dâvûd Aleyhisselâm’ın oğlu Süleyman Aleyhisselâm demiş ki : Ben, bir gecede yetmiş kadının yanma giriyorum —bir rivayette dok­san kadın, bir rivayette de yüz kadın— her kadından bir çocuk dün­yaya gelir ve o çocuk Allah yolunda savaşır. Ona denilmiş ki: —Bir rivayette kral ona demiş ki— İnşâallah de. O, inşâallah dememiş. Ka­dınların yanına girmiş, onlardan yalnızca birisi çocuk doğurmuş o da yarım insanmış. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Nef­sim kudret elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, eğer inşâallah demiş olsaydı; hânis olmazdı ve ihtiyâcı yerine gelirdi. Bir başka rivayette de bu son kısım şöyledir : Ve c çocuklar doğar ve topluca Allah yolun­da süvari olarak savaşırlardı. Ashâb-ı Kehf’in kıssası kendisine soru­lunca, Rasûlullah (s.a.) in; yarın cevaplandırırım, demesi üzerine vah­yin onbeş gün gecikmesi neticesinde bu âyet-i kerîme’nin nazil oldu­ğunu sûrenin başında zikretmiştik. Orada uzun uzadıya zikrettiğimiz için burada tekrar kaydetmeye gerek duymuyoruz.

«Bir şey hakkında; ben bunu yarın mutlaka yapacağım, deme. Me­ğer ki Allah dilemiş ola. Unuttuğun zaman da Rabbını an.» înşâallah demeyi unuttuğun zaman da, onu hatırlayınca söyle. Ebu’l-Âliye ve Hasan el-Basri böyle demişlerdir. Hüseyn, A’meş kanalıyla Mücâhid’-den, Abdullah İbn Abbâs; yemîn eden adamın durumu hakkında şöy­le dediğini nakleder : Bir yıl sonra da olsa hatırlayınca inşâallah de­meli. Bunun için o, «Unuttuğun zaman da Rabbını an» kavlinin bu konuda nazil olduğunu belirtmiştir. A’meş’e; bunu Mücâhid’den sen duydun mu? diye sorulduğunda, o bana Leys İbn Ebu Süleym naklet­ti ki Kisâî ona bu şekilde mânâ vermiş, dedi. Taberânî de bu rivayeti Ebu Muâviye kanalıyla A’meş’den ve Mücâhid’den nakleder. İbn Ab-bâs’ın : Bir sene sonra da olsa inşâallah demesi gerekir, sözüne gelin­ce, bu demektir ki: Yemeğinde veya konuşmasında inşâallah demeyi unutan kişi bir yıl sonra da hatırlasa inşâallah demelidir. Bu, sünnet gereğidir. Tâ ki böylece, yeminden sonra da olsa bu istisna sünnetini yerine getirsin. İbn Cerîr merhum bunu söyledikten sonra, bu konuda şöyle bir hüküm îrâd eder. Maksad, yemîn keffâretini kaldırmak ve yemîn günâhını iskât etmek değildir. İbn Cerîr merhumun söylediği bu rivayet hem sahîh, hem de îbn Abbâs’m sözünün hamledilmesi ge­reken en uygun vecihtir. Allah en iyisini bilendir.

«Unuttuğun zaman da Rabbını an.» İkrime der ki; kızdığın za­man demektir. Bu, bir şeyin lâzımı ile tefsiridir.

Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Yahya el-Hülvânî… Abdullah İbn Abbâs’ian nakletti ki; o, bu âyet konusunda; inşâallah demesi ge­rekir, demiştir. Taberânî der ki: Bize Muhammed îbn Haris el-Cü-beylî… İbn Abbâs’tan nakleder ki; bu âyet inşâallah der, anlamında­dır. Yine Taberânî îbn Abbâs’tan nakleder ki; «Unuttuğun zaman da» kavliyle inşâallah demek kasdedilmiştir. Yani unuttuğun zaman ha­tırlayınca inşâallah de. İbn Abbas der ki: Bu, Hz. Peygambere mah­sûs bir haldir, yoksa bizden herhangi bir kişiye hâs değildir. Ancak yemini sırasında bunu söyler. Fakat Taberânî, bu rivayette Velîd’in münferid kaldığını bildirir.

Âyette bir başka vechin kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Bu­na göre; Allah Azze ve Celle konuşurken konuşacağı şeyi unutan kimseye, Allah’ı anmasını tavsiye etmektedir. Çünkü unutmanın menşe’i şeytândır. Nitekim Musa’nın arkadaşı kendisine- «Şeytândan başkası unutturmadı onu bana.» (Kehf, 63) demektedir, Allah Teâlâ’yı anmak, şeytânı kaçırır. Şeytân gidince de unutma ortadan kalkar. Binâenaleyh Allah’ı anmak, hatırlamanın bedeli olur. Bunun için Allah Teâlâ «Unut­tuğun zaman da Rabbını an.» buyurmuştur.

Ve şöyle de : Umulur ki Rabbım, beni doğruya daha yakın olana eriştir.» Yani bilmediğin bir şey sana sorulursa; o konuda Allah’tan bilgi iste ve seni doğruya, sağlam bilgiye muvaffak kılması için Allah’a yönel. Bu âyetin tefsiri konusunda daha başka ifâdeler de söylenmiş­tir. En iyisini Allah bilir.[11]

25 — Onlar mağaralarında üç yüz sene eğleştiler. Buna dokuz daha kattılar.

26 — Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bi­lir, de. Göklerin ve yerin bilinmezlikleri O’na aittir. O ne güzel görendir. O, ne güzel işitendir. Bunların O’ndan baş­ka yardımcısı yoktur. O, hiç kimseyi hükmüne ortak yap­maz.

Bu ifâde, Allah Teâlâ’nm Rasûl-i Zîşânma mağara halkının ma­ğarada ne kadar kaldıklarını bildirmektedir. Allah’ın onlan uyutup yeniden uyandırdığı ve o zamanki insanları onların durumundan ha­berdâr kıldığı sürenin miktarı; ay yılıyla üç yüz dokuz senedir. Ki bu, güneş yılıyla üç yüz sene eder. Zîrâ ay yılıyla güneş yılı arasında her yüz senede üç senelik fark vardır. Bunun için Allah Teâlâ, üç yüz de­dikten sonra «Buna dokuz daha kattılar» buyurmaktadır.

«Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir, de.» Sana onla­rın mağarada ne kadar kaldıkları sorulursa; senin bu konuda bir bil­gin olmadığını bildir ve Allah Azze ve Celle’nin sana bu konuda tevfîk müyesser kılmadığı için herhangi bir şey söyleme. Ancak de ki: «Onların ne kadar kaldıklarım en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin bilin­mezlikleri ona aittir.» O’ndan başkası bu konuda bilgi sahibi değildir. Onun haberdâr ettiklerinden b&şka yaratıklarından hiç bir kimsenin o kcnuda bilgisi yoktur. Bizim bu ifâdemizi, Mücâhid ve halef ile selef­ten tefsir bilginlerinin pek çoğu söylemişlerdir.

Katâde der ki: «Onlar mağaralarında üç yüz sene eğleştiler. Bu­na dokuz daha kattılar.» Bu ifâde, kitâb ehlinin sözüdür. Allah Teâlâ bu söze «Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir» kavli ile ce-vab vermiştir. Nitekim Abdullah’ın kırâetinde bu âyetin baş kısmı şeklindedir. O zaman mânâ; «İnsanlar dediler ki: Onlar mağaralarında üç yüz sene eğleştiler…» şeklinde olur. Katâde’-nin ifâdesine göre, Muttarif İbn Abdullah da böyle demiştir. Ancak Katâde’nin öne sürdüğü bu kanâatin üzerinde durmak gerekir. Çünkü kitâb ehlinin yanında bulunan kaynaklarda onların üç yüz sene kal­dıkları belirtilmektedir, üç yüz dokuz sene değil. Onlar güneş senesiy­le hesâblannı yapıyorlardı. Eğer Allah’ın bu ifâdesi, onların sözlerinin hikâyesi şeklinde olsaydı; Allah Teâlâ «Buna dokuz daha kattılar.» bu­yurmazdı. Âyetin zahirinden anlaşılıyor ki; bu ifâde, onlann sözünün hikâyesi değil, Allah’ın bizleri haberdâr kılması şeklindedir. İbn Cerîr merhumun tercih ettiği görüş de budur. Katâde’nin Abdullah İbn Mes’~ ûd’dan naklettiği kırâetin râvî zincirinde kopukluk vardır. Aynca bu kırâet, Cumhûr’un kırâetine nisbetle şazdır. Binâenaleyh hüccet ola­rak alınamaz. Allah en iyisini bilendir.

«O ne güzel görendir, O ne güzel işitendir.» Onları görür ve söy­lediklerini işitir. İbn Cerîr Taberî der ki: Bu ifâde medhte mübalağa anlamına gelir ve ne güzel gören, ne güzel işitendir, anlamını ifâde eder. Bu takdirde sözün te’vîli şöyle olup: Allah’ın her varlığa göster­diği hiç bir şey ve buyurduğu hiç bir söz kendisinden gizli kalmaz. İbn Cerîr Taberî sonra da Katâde’den şu izahı nakleder: Allah’tan daha iyi gören ve daha iyi duyan hiç kimse yoktur. îbn Zeyd ise der ki: Al­lah onların amellerini görür, duyan ve gören olarak onlann söyledik­lerini işitir.

«Bunların O’ndan başka yardımcısı yoktur. O, hiç kimseyi hük­müne ortak yapmaz.» Her şeyi yaratan O yüce Allah’tır, O’nun hük­münün ta’kîpçisi yoktur. Veziri yoktur. Nasırı yoktur. Şerîki yoktur. Müşiri yoktur. O, yüce ve münezzehtir.[12]

İzahı

Üçüncü Mes’ele : «Buna dokuz (yıl) daha kattılar.» âyetiyle ilgilidir. Burada şöyle bir soru sorulabilir : Niçin 309 yıl denmemiştir de 300 + 9 yıl denmiştir? Bunun ne faydası olabilir? Buna cevaben de­riz ki: Bazı âlimler Ashâb-ı Kehf’in, mağaralarında kalma süresi gü­neş yılıyla üç yüz, ay yılıyla ise üç yüz dokuz yıldır, demişlerdir. Fa­kat bu görüşü kabul etmek zordur. Çünkü hesâbla doğrulanamayabi-lir. Şöyle bir cevab da verilebilir : Uyanmalarına yakın bir zamana ka­dar üç yüz yıl uyumuşlar ve bundan sonra uyumalarını gerektiren se­bep, dokuz yıl daha kalmalarını gerektirmiş olabilir. Bundan sonra : «Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir, de.» buyurmuştur. Yani Allah (c.c.) bu müddetin ne kadar olduğunu o konuda tartışan­lardan daha iyi bilir. Yüce Allah daha iyi bilir; çünkü yer ve göklerin yaratıcısı, kâinatın yöneticisi O’dur. Böyle olduğuna göre yer ve gök­lerin sırlarını bilen şüphesiz bu olayı da bilir. Bundan sonra «O, ne güzel görendir. O, ne güzel işitendir!» buyurmaktadır ki bu ifâde ta-accüb için kullanılır. Daha önce Bakara sûresinde Biz bu konu üze­rinde yeterince durmuş bulunuyoruz.

«Bunların, O’ndan başka hiç bir yardımcısı yoktur.» Bu âyet bir­kaç şekilde ‘anlaşılmaya elverişlidir :

1) Ashâb-ı Kehf’in Allah’tan başka bir dostu yoktur. Çünkü bu uzun uykuda onlan O korumuştur.

2) Bu kimselerin mağarada kalma süresi hakkında ihtilâfa dü­şenlerin O’ndan başka bir yardımcısı yoktur. O’nların işlerini üstle­nen ve yöneten O’dur. Bu insanlar bu durumda olduklarına göre, bu olayı O’nun bildirmesi olmadan nasıl bilebilirler?

3) Bu konuda birtakım insanlar Allah’ın beyân buyurduğunun aksine görüşler ileri sürerek O’nun cezasına müstehak olmuşlardır. İş­te Yüce Allah bu insanlar üzerine azabının gelmesine mâni olacak hiç bir yardımcıları olmadığını beyân buyurmaktadır. Bundan sonra «O, hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.» buyurmuştur. Yani Cenâb-ı Al­lah onların şu kadar sene orada kalacaklarına hükmettiğine göre, hiç kimse bunun tersine bir söz söyleme hakkına sahip değildir, demek­tir. Esasen genel bir kuraldır : İki kimse ortak olurlarsa her birinin or­tağına karşı çıkması çok sık vâki olur ve bu hal her ikisinin de işler, istediği gibi yürütmesine mâni olur. Bunu bir öz olarak Yüce Allar «Oralarda Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, bozulurlardı.» (Enbiyâ 22) diye ifâde etmiş, ortaklığı zâtından kaldırmış; »O, hiç kimsey hükmünde ortak yapmaz.» buyurmuştur. İbn Âmir, kıs mini daha Önce geçen iki hitaba bağlayarak diye nehy-hazır şeklinde okumuştur. Buna göre mânâ şöyle olmaktadır : Ashâb-Kehfin sayısı hakkında kimseye soru sorma, O’nun hükmü ve açıklamasıyla yetin, bu olay hakkında bilgi isteme konusunda kimseyi O’na ortak etme. Diğer kırâet imamları ise «Allah Teâlâ kimseyi hükmün­de ortak kılmaz.» anlamına gelecek şekilde okumuşlardır.

Dördüncü Mes’ele : Âlimler Ashâb-ı Kehf in zamanı ve yeri üze­rinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunların yaşadığı zaman hak­kında birkaç görüş vardır. Bazıları bu olayın Mûsâ (a.s.) dan önce geç­tiğini, Hz. Mûsâ (a.s.) nın Tevrat’ta bunları zikrettiğini ve buna da-yanara-k Yahudilerin bunu sorduğunu ileri sürmüşlerdir. Kimilerine göre; Ashâb-ı Kehf, mağaraya Hz. îsâ (a.s.) dan önce girmiş, ve Hz. îsâ (a.s.) onlardan bahsetmiştir. Sonra Ashâb-ı Kehf, Hz. îsâ (as..) ile Hz. Muhammed (s.a.) in zamanı arasında uyanmışlardır. Kaffâl’m Muhammed İbn İshâk’tan naklen anlattığı görüşe göre ise mağaraya îsâ (a.s.) dan sonra girmişlerdir. Bazı kimseler de Ashâb-ı Kehf in öl­mediğini, kıyamete kadar da Ölmeyeceklerini ileri sürmüşlerdir. Bu mağaranın yerine gelince bu konuda Kaffâl, Muhammed İbn Mûsâ el-Harezmî’den şöyle bir olay nakleder : Vâsık, Harezmî’yi Ashâb-ı Kehf’in durumunu öğrenmek üzere Bizans’a göndermişti. Harezmî, Bi­zans’ta neler yaptıklarını şöyle anlatıyor : Bizans kralı bizi birkaç kişi ile mağaranın bulunduğu söylenen yere gönderdi. Orada görevli kişi, beni içeriye girmekten vazgeçirmeye çalıştı ise de ben içeriye girdim ve adamların göğüslerindeki kılları gördüm. Anladım ki, bu bir hile­dir, bu cesedleri çürümemesi için ilaçlamış, dondurmuşlar. Kaffâl, ko­nunun bundan sonrasını şöyle anlatıyor: Bize göre burası Ashâb-ı Kehf’in mağarası mıdır, değil midir yoksa başka bir yer midir bilin­mez. Allah (c.c.) m haber verdiği bir konuya kesinlikle inanmak îcâb eder. Bizanslıların buranın Ashâb-ı Kehf’in mağarası olduğu şeklin­deki sözüne ise güvenilmez ve itibâr olunmaz. Keşşafta ise Muâviye’-nin Bizans’a yaptığı bir seferde bu mağarayı gördüğü ve; açılsaydı da görseydik keşke, dediği, İbn Abbâs (r.a.) in ise buna : Allah (c,c.) sen­den daha hayırlı olanını onları görmekten nıen’etmiş ve «Sen onları görseydin, onlardan kaçar ve korkardın.» buyurmuştur ,diye cevab ver­diği, Muâviye’nin ise onları görmekten vazgeçmem diye ısrar ettiği, bir ekip gönderip gidin, araştırın dediği; bu ekip mağaraya girdiği zaman ise Allah (c.c.) m üzerlerine bir rüzgâr göndererek onları yaktığı an­latılmaktadır. Biz diyoruz ki: Bu zaman ve yeri bilme konusunda ak­im yapacağı bir şey yoktur. Bunlara dâir bilgi ancak nasslardan elde edilebilir. Nassda da böyle bir bilgi olmadığına göre bunu bilmek im­kânsızdır.

Beşinci Mes’ele : Kıyamet ve öldükten sonra dirilmenin isbâtı üç esâsa, dayanıyor;

1) Allah (c.c.) mümkün olan her şeye kadirdir.

2) O, küllî ve cüz’î her şeyi bilir.

3) Bazan olabilen bir şey diğer zamanlarda da olabilir. Bu üç esas sabit olduğuna göre kıyamet ve haşr’m mümkün olduğunu söy­leyebiliriz. Aynı şey Ashâb-ı Kehf’iri uykusu için de geçerlidir. Yüce Allah her şeyi bilen ve her şeye kadir olduğuna göre, insan bir gün bo­yunca ölmeden uykuda kalabiliyorsa üç yüz sene ölmeden uyuması da mümkündür. Âlemlerin ilâhı Allah (c.c), onu her türlü âfetten korur. Filozoflar da bu olayı şöyle açıklamaya çalışırlar : Bu varlık ve bozul­ma dünyasının heyulasında az sayıda garip hallerin meydana gelme­sini gerektirecek birtakım acâib gök olaylarının meydana gelmesi mümkündür. Biz diyoruz ki : Peş peşe gelen bu üç sûrenin her biri bu dünyada meydana gelmiş olan olağanüstü bir olay içermektedir. Me­selâ Kehf sûresi’ bir topluluğun üç yüz seneden fazla bir zaman uyku­da kaldığını, Meryem sûresi babasız bir çocuğun meydana geldiğini, İsrâ sûresi ise Hz. Muhammed (s.a.) in bedeninin bir gecede Mekke’­den Şam’a götürüldüğünü zikrediyor. Bunlann tümü de olağandışı hallerdir. Peşpeşe gelen bu üç sûrede geçen bu nevi olayların her bi­rinin olabileceğini açıklamanın en güvenli yolu bizim ta’kîb ettiğimiz yoldur. Ebu Ali İbn Sînâ, eş-Şifâ adlı eserinin «Bâbu’z-Zaman» kısmın­da Aristo’nun, onların dininde ilâh olarak kabul edilen bazılarının As­hâb-ı Kehf olayına benzer bir olay yaşadıklarım söylediğini de zikret­mektedir. İbn Sînâ bu görüşü zikrettikten sonra : Tarih, bu kimselerin Ashâb-ı Kehf’ten önce yaşadıklarını gösteriyor, demektedir ki bu da Ashâb-ı Kehf’in bu durumlarının mümkînâtlar olduğuna delâlet eder. (Râzî, Mefâtîh el-Ğayb, XXI, 112-114)

Üç yüz güneş yılı, ay yılına çevrilmek istendiğinde bunun üç yüz dokuz ay yılına tekabül ettiği görülür. Bizi âyetin bahis mevzuu etti­ği kıssanın tafsilâtı alâkadar etmiyor. Yaklaşık olarak güneş yılı ile ay yılı arasındaki fark ilmî bakımından her otuz senede şöyledir : 19 x 11 + İİ x 10 + 7,5 = 326,6 gün

Buna göre 300 güneş yılı yaklaşık olarak 326,5 x 10 – 3265 gün ay yılından farklı olur ki bu da 9 seneye tekabül eder, yani üç yüz se­nede dokuz sene, güneş yılı ile ay yılı arasında fark vardır. Müddetin açıklanışı konusunda Kur’ân-ı Kerîm herhangi bir şey demiyor sâde­ce : «Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir.» (Kehf, 26) bu­yuruyor.

Yâsîn sûresinin otuz sekizinci âyetinde : «Güneş de kendi karar­gâhında yürür.» denirken gökyüzündeki hareket kasdolunmaktadır. Yahud da güneş sistemimizin diğer üyeleri ile birlikte galaksi boyunca yaptığı hareket kasdolunmuş olabilir. Bilindiği gibi dünyamız güneşin çevresinde döndüğü gibi, güneş de bütün sistemin üyeleri ile birlikte galaksi içerisinde belli bir yörünge üzerinde hareket eder.

Dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatta bir dönmesiyle gece ve gündüz olayı meydana gelir. Dünyanın güneş etrafında yılda bir kere 960 milyon kilometrelik yörünge boyunca yaptığı dönüş 365 günde ta­mamlanır. Dünyamızın güneş etrafındaki yörüngesi, tam bir yuvar­lak biçiminde değil elips şeklindedir. Dünyamızla güneş arasındaki me­safe 146,6 milyon kilometre iken senede 4,991 bin kilometrelik bir fark­lılık yapar. Kış ayları boyunca Kuzey Yarım Küresi güneşe dünyanın en yakın kısmı olur. Ancak güneş ışınları tâm bir eğimle yeryüzüne inmediği için bu bölgeler soğuk olur. Güneş, güneş sistemiyle birlikte saniyede 12 millik bir hızla galaksi içerisinde hareket eder. Keza ga­laksimiz de, güneş ve öteki üyelerle birlikte kendi ekseni etrafında dö­ner ki, bu dönüş yaratılışından günümüze kadar yirmiyi aşmış değil­dir. Şu halde galaksinin bir günü, yeryüzünün 200 milyon senesine te­kabül etmektedir.[13]

27 — Rabbının kitabından sana vahyolunanı oku. Onun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O’ndan başka bir sığmak da bulamazsın.

28 — Sabah akşam Rablarmın rızâsını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının gü­zelliklerini isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Bizi an­masını unutturduğumuz, hevâ ve hevesine uymuş, had­di aşmış kimselere itaat etme.

Allah Teâlâ, yüce Rasûlü’ne; Azız kitabını okumasını ve insanlara tebliğ etmesini emrediyor. «Onun sözlerini değiştirebilecek yok­tur.» buyuruyor. Onun sözlerini değiştirecek, tahrif edecek, başka mak­sada yönlendirecek hiç bir kimse yoktur.

«O’ndan başka bir sığınak da bulamazsın.» İbn Cerîr Taberî der ki: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor ; Ey Muhammed, şayet sen, sana vah-yolunan Rabbmm kitabındaki hükümleri okumazsan, Allah’tan başka senin sığınabileceğin bir yer yoktur. Nitekim Mâide sûresinde de şöy­le buyurmakta idi: «Ey Peygamber; Rabbından sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan; O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah; seni insanlardan korur.» (Mâide, 67) Kasas sûresinde ise şöyle buyurmak­tadır : «Sana Kur’ân’ı indirmiş olan seni tekrar bir dönüşe hazırla­yacaktır.» (Kasas, 85) Yani O, sana emrettiği risâleti tebliğ konusun­da, soru soracaktır. «Sabah akşam Rablarmın rızâsını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret.» Allah’ı zikreden, tekbîr getiren, hamd ve tesbîh ederek sabah akşam Allah’a niyazda bulunan Allah kullarıyla beraber otur. Bu kullar ister fakir olsunlar ister zengin, is­ter güçlü olsunlar ister zayıf. Denildiğine göre; bu âyet Kureyş’in eşrafı hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki; onlar, Hz. Peygamberin yal­nızca kendileriyle oturmasını ve Bilâl, Ammâr, Suheyb, Habbâb, İbn Mes’ûd gibi güçsüz ve zayıf kişilerle oturmamasını istemişlerdi. Güç­lüler ve güçsüzlerin kendi durumlarına göre ayrı ayrı yerlerde otur­malarını taleb etmişlerdi. İşte Cenâb-ı Allah Hz. Peygamberi bundan nehyederek: ((Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini onlar­dan ayırma.» buyurmuştur. Peygamberine, sabrederek o kişilerle otur­masını emreden Cenâb-ı Allah, «Sabah akşam Rablarının rızâsını dile­yerek O’na yalvaranlarla beraber sen de sabret.» buyurmuştur.

Müslim Sahîh’inde der ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe… Sa’d İbn Ebu Vakkâs’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Biz, altı kişi Hz. Pey­gamberin yanındaydık. Müşrikler Rasûlullah’a dediler ki: Şu yanın­dakileri kov. Onlar, bizim yanımızda oturma cür’etini göstermesin-ler. Sa’d İbn Ebu Vakkâs diyor ki: Ben ve îbn Mes’ûd ile Hüzeyl ka­bilesinden bir adam, Habeş’li Bilâl orada bulunuyordu. Aynca adını unutmuş olduğum iki kişi de oradaydı. Rasûlullah (s.a.) m gönlün­de bu konuda Allah’ın dilediğince bazı şeyler oldu. Hz. Peygamber kendi başına kaldığında, Allah Azze ve Celle «Sabah akşam Rabları-na, rızâsını dileyerek duâ edenleri kovma.» (En’âm, 52) âyetini, inzal buyurdu. Bu hadîsi Buhârî nakletmemiştir. Yalnızca Müslim zikret­miştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Cafer… Ebu Teyyâh’-dan nakletti ki; o, ben Ebu Oa’d’ın Ebu Ümâme’den şöyle bir hadîs nakletiğini duydum, demiş : Rasûlullah (s.a.) kıssa anlatan birine rast­lamış. Onu tutmuş ve şöyle demiş : Anlat, sabahtan gün batıncaya ka­dar böyle bir mecliste oturmam, benim için dört köle âzâd etmekten daha sevimUUır. İmânı Ahmed ayrıca der ki : Bize Hâşim, Abdülmelik İbn Meysere’den nakletti ki; o, ben Kerdûs İbn Kays’ın şöyle dedi­ğini duydum, demiştir : (Kerdûs Kûfe’de umûmî olarak kıssa anlatan kişiydi.) Bana Bedir’e katılmış kişilerden birisi haber verdi ki; o, Ra­sûlullah (s.a.)’ in şöyle dediğini duymuş : Benim böyle bir mecliste otur­mam dört köle âzâd etmekten benim için daha sevimlidir. Şu’be der ki: Hangi meclis? dediğimde; onun kıssa anlatıcı olduğunu söyledi.

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî, Müsned’inde der ki: Bize Muhammed… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Sabah namazı vakti güneşin doğuşunda Allah’ı zikreden bir toplulu­ğun yanında oturmak, benim için üzerine güneş doğan her şeyden daha çok sevimlidir. İkindi namazından güneş batıncaya kadar Allah’ı zikretmek, benim için İsmâîl Aleyhisselâm’ın çocuklarından olmak üzere sekiz köle âzâd etmekten daha hayırlıdır. Onlardan her birinin diyeti, on iki bin dirhem idi. Onların diyeti bize yeter. Biz Enes’in meclisinde oturduğumuz senede bu diyet doksan altı bine ulaşmıştı. Burada bazı râvîler; İsmâîl Aleyhisselâm’ın soyundan dört köle, diye kaydetmişlerdir. Allah’a andolsun ki Hz. Peygamber, sekiz köle diye söylemiş ve her birinin diyetinin on iki bin dirhem olduğunu belirt­miştir.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der .ki: Bize Ehvâz’lı Ahmed İbn İshâk… Kûfe’li Ebu Müslim Ağarr’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), Kehf sû­resini okuyan bir adama rastlamış. Adam Hz. Peygamberi görünce susmuş. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki : İşte beraber sabretmekle em-rolunduğum meclis, bu meclistir. Ebu Ahmed de Amr İbn Sabit kana­lıyla, Ağarr’dan mürsel olarak bu haberi nakleder. Aynı haberi Yah­ya İbn Muallâ… Ebu Müslim Ağarr kanalıyla Ebu Hüreyre ve Ebu Saîd’den naklederler. Bunların belirttiğine göre; Rasûlullah, Hıcr veya Kehf sûresini okuyan bir adama rastlamış, peygamber yanına gelin­ce adam susmuş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.); sabretmekle emro-lunduğum meclis, işte bu meclistir, demiş.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Bekr… Enes İbn Mâlik’ten nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Al­lah’ın rızâsından başka bir şeyi gözetmek ve beklemeksizin Allah’ı zikreden bir topluluğu gördüğünde, göklerden bir münâdî şöyle ses lenir : Kalkın, hepiniz bağışlandınız. Kötülükleriniz iyiliklere çevrildi. Bu hadîsin rivayetinde Ahmed İbn Hanbel merhum yalnız kalmıştır.

Taberânî der ki: Bize İsmâîl İbn Hasan… Sehl İbn Huneyf den nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) evlerinden birinde bu­lunduğu sırada «Sabah akşam Rablarımn rızasını dileyerek O’na yal­varanlarla beraber sen de sabret.» âyeti nazil olunca; evinden çıkmış ve bu yalvaran topluluğu aramaya koyulmuştur. Bu esnada bir tek elbisesi olan başı açık, derisi kuru bir topluluğa rastladı ki bunlar Allah’ı zikrediyorlardı. Onlan görünce beraber oturdu ve; hamdolsun o Allah’a ki ümetimden de benim kendileriyle birlikte sabretmemi emir buyurduğu kullar yaratmıştır, dedi. Bu hadîsin râvîleri arasın­da yer alan Abdurrahmân, Ebu Bekr İbn Ebu Davud’un rivayetine göre sahabelerdendir. Babası Sahâbe’nin önde gelen isimlerindendi.

«Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini onlardan ayır­ma.» İbn Abbâs der ki: Onların yerine servet ve soylu kişileri ara­mak üzere gözünü onların üzerinden kaldırma,

«Bizi anmasını unutturduğumuz hevâ ve hevesine uymuş, haddi aşmış kimselere itaat etme.» Dünya ile hemdem olması, kendisini din­den alıkoyan ve Rabbına ibâdet etmesini önleyen gafillerle olma. Çün­kü onların amelleri ve fiilleri hep sefâhettir, tefrittir ve boşa harca­nan emektir. Ne onlara itaat eden ol, ne de onların yolunu seven. On­lara gıbta da etme. Allah Teâlâ’nın Tahâ sûresinde buyurduğu gibi: «Kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak bol bol ge­çimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme. Rabbmın rızkı daha iyi ve daha devamlıdır.» (Tâhâ, 131).[14]

29 — De ki: Gerçek Rabbmızdandır. İsteyen inan­sın, isteyen inkâr etsin. Şüphesiz ki zâlimler için, duvar­ları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırlamışız-dır. Onlar feryâd edip yardım dilediklerinde, erimiş ma­den gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. O, ne kötü içecek ve ne kötü duraktır.

Zâlimler İçin Hazırlanan Ateş

Allah Teâlâ, Rasûlü Muhammed Aleyh isselânVa hitaben buyuru­yor ki ; Ey Muhammed, insanlara; size Rabbınızdan getirmiş olduğum şu kitâb’kuşku ve şüphe olmayan hakkın kendisidir, de. İsteyen inan­sın, isteyen inkâr etsin. Bu da tehdîd ve şiddetli azâb va’didir. «Şüp-.hesiz ki zâlimler için çepeçevre duvarları kendilerini kuşatmış bir ateş hazırlamışızdır.» Allah’ı, Rasûlünü ve kitabını inkâr edenler için.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan İbn Mûsâ… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Rasûluilah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Cehennemin dört duvarı vardır. Her duvarın arasındaki mesafe kırk yıl gibidir. Tirmizî bu hadîsi, cehennemin anlatılması bahsinde tah-rîc eder. İbn Cerîr Taberî ise tefsirinde Derrâc kanalıyla bu hadisi nakleder. İbn Cüreyc der ki: İbn Abbâs; bu âyetteki ifâ­desinin, ateşten duvar anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Cerîr Ta­berî der ki: Bana Hüseyn İbn Nasr ve Abbâs İbn Muhammed… Ya’Iâ İbn Ümeyye’den naklettiler ki; Rasûluilah (s.a.) şöyle buyurmuş : Deniz, cehennemin kendisidir. Hz. Peygambere bu nasıl olur? deni­lince; o, bu âyeti veya bu âyetten «Zâlimler için duvarları kendileri­ni çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırlanmışızdır.» kısmını okudu. Sonra dedi ki : Allah’a andolsun ki ben, oraya ebediyyen (veya yaşadığım sürece) girmeyeceğim. Ondan bir damla bile bana isabet etmeyecek­tir.

«Onlar feryâd edip yardım dilediklerinde, erimiş maden gibi yüz­leri kavuran bir sü kendilerine sunulur. O ne kötü içecek ve ne kötü duraktır.» İbn Abbâs der ki : Bu âyetteki kelimesi, Zeytin yağı gibi ağır bir su anlamına gelir. Mücâhid ise; bu kelimenin, kan ve irin demek olduğunu söyler. İkrime de onun, sıcaklığı son bulmuş şey olduğunu belirtir. Başkaları da bu kelimenin, eritilmiş her şey demek olduğunu söylerler. Katâde der ki: îbn Mes’ûd, Uhdûd’da al-tundan bir parça eritti. Altım sıvı haline gelip köpüklenince, dedi ki; işte bu, âyette geçen kelimesine çok benzeyen bir şeydir. Dahhâk der ki: Cehennemin suyu .simsiyahtır. Cehennem simsiyahtır. Cehennemlikler simsiyahtırlar. Bu sözlerden hiç biri diğerini nakzet­mez. Çünkü âyette geçen kelimesi, bahsedilen kötü vasıf­ların hepsini içine alan bir kelimedir; siyah, pis kokan, ağır ve sıcak anlamına gelir. Bunun için Allah Teâlâ, «yüzleri kavuran» buyuru­yor. Yâni onun sıcağından yüzler kavrulur. Kâfir onu içmek isteyip de, ağzına doğru yaklaştırırsa, yüzleri kavrulur ve yüzünün derileri scyulur. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel yukarıda geçen isnâd ile Ebu Saîd el-Hudrî’den naklettiği hadîste Rasûluilah (s.a.) in; «Eri­miş maden gibi» kavli hakkında şöyle buyurduğunu belirtir : Zeytin yağının kiri gibi. Onu ağzına yaklaştırdığında yüzünün tüyleri içine dökülür. Tirmizî ve Câmi’inde, Reşdîn İbn Saîd kanalıyla Derrâc’tan; cehennemin vasıfları bahsinde bu hadîsi rivayet eder, sonra şöy­le der : Biz bu hadîsi, yalnız Reşdîn kanalından biliyoruz. An­cak bu zât, hadîs ezberi bakımından hakkında konuşulmuş birisidir, îmâm Ahmed de Hasan kanalıyla Derrâc’tan aynı hadîsi rivayet eder. Allah en iyisini bilendir. Abdullah İbn Mübarek ve Bakıyye İbn Velîd, Safvân İbn Amr kanalıyla… Ebu Ümâme’den rivayet ederler ki; Ra-sûlullah (s.a.) : «Ardından da cehennem. Orada irinli sudan içilecek­tir.» (İbrâhîm, 16) kavli hakkında şöyle buyurmuş : Ona yaklaştırı­lır, o içmek istemez. Fakat ağzına götürdüğünde su yüzünü kavurur. Başının saçları içine dökülür. Onu içtiği zaman ise bağırsakları pa­ramparça olur. Bunun için Hak Teilâ «Onlar feryâd edip yardım di­lediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine su­nulur. O ne kötü içecek ve ne kötü duraktır.» buyurmuştur.

Saîd İbn Cübeyr der ki: Cehennem ehli acıkınca yemek isterler, feryâd ederler. Onlara zakkum ağacı verilir. Ondan yeyince yüzleri­nin derileri soyulur. Öyle ki bir kişi, onların yanlarından geçecek olsa onları tanır. Çünkü yüzlerinin derisini tanır. Sonra onlara susuzluk verilir de su isterler. Feryâd ederler, o zaman kendilerine erimiş ma­den gibi yüzleri kavuran bir su verilir. Bu, sıcaklığı sona ermiş olan bir sudur. Ağızlarına yaklaştırdıklarında onun sıcağından yüzlerinin eti kavrulur ve derileri soyulup içine düşer. İşte bunun için Allah Teâlâ o içeceği anlattıktan sonra «O ne kötü içecek.» buyuruyor. Ni­tekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «Ve bağırsaklarını par­ça parça edecek kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi.» (Muham­met*, 15) Ğâşiye sûresinde ise şöyle buyurulur : «Yakıcı ateşe yasla­nırlar. Kızgın bir kaynaktan içirilirler.» (Ğâşiye, 5) Rahman sûresin­de ise şöyle buyurulur : «Onlar cehennem ateşiyle kaynar su arasın­da dolaşır dururlar.» (Rahman, 44).

«Ve ne kötü duraktır.» Cehennem konak olarak, oturulacak, top­lanılacak ve komşuluk edilecek yer olarak ne kadar kötüdür. Nitekim Furkân sûresinde ise, «O ne kötü bir karargâh ve konaktır.» (Fur-kân, 66) buyrulmaktadır.[15]

30 — Doğrusu îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince; muhakkak ki Biz iyi hareket edenlerin ecrini zâyî’ etmeyiz.

31 — İşte onlara, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kaim ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerine otururlar. O ne güzel mükâfat ve ne güzel duraktır. .

Sâlih Amel İşleyenler

Allah Teâlâ uğursuzların durumunu anlattıktan sonra, mutlula­rın durumunu övmeye başlıyor. O bahtlı kişiler ki Allah’a inanmışlar, peygamberlerin Allah’tan getirdiklerini doğrulamışlar ve peygamber­lerinin kendilerine emrettikleri sâlih amelleri işlemişlerdir. İşte onla­ra «Adn cennetleri vardır.» Adn kelimesi, ikâmet anlammadır. «Alt­larından ırmaklar akan» odalarının, evlerinin altından ırmaklar akan cennet. Nitekim Firavun da şöyle demişti: «İşte şu ırmaklar da be­nim altımdan akıyor.» (Zuhrûf, 51). Orada altın bilezikler takınırlar. Bir başka yerde ise şöyle buyrulmaktadır : «Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir.» (Fâtır, 33) Burada ise konuyu biraz daha geniş olarak anlatıp «İnce ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerine otururlar.» buyuruyor. Âyette geçen kelimesi ince, rahat giyeceklerdir. Gömlek ve buna benzer giyecekler gibi. Yine âyette geçen kelimesi ise, ipeklinin kalın dokunmuş olanıdır. «Tahtları üzerine otururlar.» Bura­da oturmak anlamına gelenkelimesinin; uzanma veya­hut bağdaş kurma olduğu söylenmiştir. Nitekim buradaki” maksada en uygun olan da bu anlamdır. Sahih hadîste de şöyle buyrulur : Bana gelince, ben uzanmış olarak yemek yemem. Ancak bu konuda

İki farklı kanâat bulunmaktadır. kelimesi ise kelimesinin çoğuludur ve bu kelime, günümüzde insanların paşahana diye tanıdıkları taht ve sedir anlamına gelir. Allah en iyisini bilendir.

Abdürrezzâk der ki : Bize Ma’mer’in Katâde’den naklettiğine gö­re; bu âyetteki kelimesi, gelin otağı anlamına gelir. Ma’-mer ve başkaları da derler ki: Gelin döşeğindeki sedirler, demektir.

«O ne güzel mükâfat ve ne güzel duraktır.» Cennet onların amel­lerine karşılık ne güzel bir sevâb ve ne güzel bir duraktır. Oturup dinlenecek ve kalınacak makamdır. Nitekim cehennem hakkında da;

«o, ne kötü içecek ve ne kötü duraktır.» denilmişti. Furkân sûresinde ise; «o, ne kötü bir karargâh ve duraktır.» denilerek aralarında kar­şılaştırma yapılmıştı, Sonra Allah Teâlâ, mü’minlerin vasıflarını zik­rederek şöyle buyurmuştu: «İşte onlar, sabrettiklerinden dolayı cen­netin en yüksek dereceleriyle mükâfatlandırılırlar. Orada esenlik ve dir­lik dilekleriyle karşılanırlar. Orada ebediyyen kalırlar. Orası ne güzel bir yer ve ne güzel bir duraktır.» (Furkân, 75-76)[16]

32 — Onlara iki adamı örnek ver ki; birisine iki üzüm bağı verip çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve araların­da ekinler bitirmiştik.

33 — Her iki bahçe de ürünlerini vermişler ve hiç bir şeyi eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.

34 — Başkaca onun meyvesi de vardı. Bu yüzden ar­kadaşıyla konuşurken: Ben malca senden zengin, nüfuz ca da senden üstünüm, derdi.

35 — O, nefsine böylece zulmederek bahçesine gi rerken dedi ki: Bu bahçenin batacağını hiç sanmam.

36 — Kıyametin kopacağını da tahmin etmiyorun Eğer Rabbıma döndürülürsem andolsun ki, bundan dah iyisini bulurum.

İki Adam Örneği

Allah Teâlâ müslümanlardan düşkün ve zavallı kişilerle oturrr y\ kibirlerine yediremeyen müşrikleri anlattıktan ve onların mallarla, yerleriyle iftihar ettiklerini zikrettikten sonra, kendilerine iki in­san örneğini misâl olarak zikrediyor. Bu iki adamdan «Birisine iki üzüm bağı verip çevresini hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekin­ler bitirmiştik.» Etrafı hurmalıklarla çevrili, üzüm bağının sahibiydi. Aralarında da ekinler vardı. Her türlü meyveli ağaç ve ekin geniş ve bolca yayılmıştı. «Her iki bahçe de ürünlerini vermişler ve hiç bir şeyi eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasında bir de ırmak akıtmış­tık.» Her iki bahçeye de ırmaktan arklar geliyordu.

«Başkaca onun meyvesi de vardı.» Buradaki kelimesi ile, malın kasdedildiği söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde’den rivayet edilen görüştür. Bazıları da bunun meyveler an­lamına geldiğini söylemişlerdir ki bu, buraya daha uygundur. Bu gö­rüşü şeklinde okuyan kıraat imamlarının okuyuşu da te’yîd etmektedir. Başkaları da şeklinde okumuşlardır.

Bu iki bahçenin sahibi «Arkadaşıyla konuşurken: Ben malca senden zengin, nüfuzca da senden üstünüm, derdi.» Birbirleriyle tar­tışır, konuşur ve karşılıklı övünerek kendisinin daha çok hizmetkâr­ları ve çocuğu olduğunu söylerdi. Katâde der ki: Allah’a andolsun ki, bütün bunlar yani malın çokluğu akrabanın gücü, fâcir kimsenin ku­runtularından ibaret olan şeylerdir.

«O nefsine böylece zulmederek bahçesine girerken dedi ki: Bu bah­çenin batacağını hiç sanmam.» O küfrü, isyanı, tekebbürü, azgınlığı, inkârı ve âhireti kabul etmeyişi sebebiyle kendi durumuyla gururlan­mış ve gördüğü ekin, meyve, ağaç ve bunun etrafını saran ırmakla­rın ve fidanların yok olmayacağını, tükenmeyeceğini, bir daha orta­dan kalkmayacağını zannederek : «Bu bahçenin batacağını hiç san­manı.» dedi. Bu, onun aklının azlığından, Allah’a inancının zayıflı­ğından, dünya hayatına ve onun zînetine tutkunluğundan, âhireti in­kârından kaynaklanıyordu. Bu sebeple devam ederek : «Kıyametin ko­pacağım da tahmin etmiyorum.» demişti. Yani kıyametin kopması da olur şey değildir. «Eğer Rabbıma döndürüîürsem andolsun ki, bun­dan daha iyisini bulurum.» Şayet bir dönüş varsa vs bu dönüşte ne-tîce Allah’a varmaksa, benim oradaki durumum buradan daha güzel olacaktır elbette. Çünkü ben, Rabbım katında şanslı bir insanım. Eğer bende bir değer olmasaydı, Allah bunlardan hiç birini bana verir miy­di? Bir başka âyette şöyle buyrulduğu gibi: «Eğer ben, Rabbıma dön­dürüîürsem, muhakkak ki benim için O’nun katında olan daha gü­zeldir.» (Fussilet, 50). Bir başka âyette de şöyle buyrulur : «Âyetleri­mize küfredip de; muhakkak bana mal ve evîâd verilecektir, diyeni gördün mü?» (Meryem, 77). Yani âhiret yurdunda bana daha güzeli verilecektir. Allah’a karşı kendinde bir güç olduğunu sanmaktadır. Bi­lindiği gibi, zikredilen âyetin nüzul sebebi As İbn VâiTdir. İnşâattan yeri geldiğinde bu konu açıklanacaktır. Güven ve itimâdımız Allah’a­dır.[17]

37 — Arkadaşı ona cevab vererek dedi ki: Seni top­raktan, sonra bir damla sudan yaratıp sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun?

38 — İşte O, benim Rabbım olan Allah’tır ve ben, kimseyi Rabbıma ortak koşmam.

39 — Bahçene girdiğin zaman her ne kadar mal ve nüfuz bakımından beni kendinden daha az buluyorsan da; mâşâallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur, demen lâ­zım değil miydi?

40 — Rabbım bana senin bahçenden daha iyisini ve­rebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felâket gönderir de kaypak bir toprak haline getirebilir.

41 — Yahut suyu çekilir de bir daha bulamazsın.

Allah Teâlâ, mü’min komşusunun arkadaşına verdiği cevabı ve onun Allah’ı inkâr ve gururlanma sonucu düştüğü hatâya karşı ken­disini azarlayıp öğüt verdiğini bildirerek şöyle buyuruyor : «Arkadaşı ona cevab vererek dedi ki: Seni topraktan, sonra bir damla sudan ya­ratıp sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun?» Bu ifâde, Allah’a karşı inkârın son derece utanç verici boyutlara ulaştı­ğının ifadesidir. Onu ilk yaratan çamurdan insan şekline girdiren, son­ra onun soyunu değersiz bir sudan devam ettiren Allah’ı inkârın ne kadar kötü bir hal olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme’de şöyle buyurur : «Nasıl oluyor da Al-îah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz ölüler iken O diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek.» (Bakara, 28) Rabbınızı nasıl in­kâr edersiniz, O’nun gücü sizin üzerinizde apâşikârdır. Herkes O’nun gücünü kendi nefsinde bilir. Çünkü yaratıklardan her ferd bilir ki; O, önce yok idi sonra var edildi. Varlığı kendiliğinden olmadığı gibi, yaratıklardan herhangi birine de dayalı değildir. Çünkü diğer yara­tıklar da kendisi gibidir. Öyle ise onun var edilişinden yaratıcı olan Allah’a isnâd ndümesi bilinen bir haldir. O Allah’tan başka ilâh yok­tur, her şeyi yaratan O’dur. Bunun için Hak Teâlâ şöyle buyuruyor : «İşte O, benim Rabbım olan Allah’tır.» Ben senin dediğin gibi demem. Aksine Allah’ın tanrılığını ve birliğini kabul ederim ve «Ben kimse­yi Rabbıma ortak koşmam.» O, eşi, benzeri, ortağı bulunmayan biricik ma’bûd olan Allah’tır.

Sonra adanı şöyle dedi: «Bahçene girdiğin zaman her ne kadar mal ve nüfuz bakımından beni kendinden daha az buluyorsan da; mâ-şâallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur, demen lâzım değil miydi?» Bu ifâde, onu teşvik ve tahrîk için kullanılmıştır. Yani bahçene gir­diğin zaman onu görünce hayret edip Allah’ın sana lütfettiği nimet­lerden dolayı O’na hamdetmen gerekmez miydi? Senden başkasına ver­memiş olduğu mal ve evlâdı sana verdiği için O’nu hamd ile zikret­men lâzım değil miydi? «Mâşâallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur, demen gerekmez miydi?» Bunun için geçmişlerden bazıları derler ki: Bir kimsenin, hali, malı ve çocuğu birinin hoşuna giderse, o kimse; mâşâallah Allah’tan başka kuvvet yoktur, desin. İşte bu söz, bu âyet-i kerîme’den alınmıştır. Bu konuda merfû’ bir hadîs de vardır. Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılî, Müsned’inde bu hadîsi tahric ederek der ki: Bize Cerrah İbn Mahled… Enes İbn Mâlik’den nakletti ki; Rasûlul-lan (s.a.) şöyle buyurmuş: Hangi bir kula Allah eş, mal veya evlâd nimetiyle lutufda bulunur da ve o mâşâallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur, derse ölümden başka her âfet ondan uzaklaştırılır. Âyetin te’vîli şöyle olmaktadır: Bahçene girdiğin zaman; mâşâallah, Allah’­tan başka kuvvet yoktur, demen gerekmez miydi.» Hafız Ebu’1-Feth el-Ezdî der ki: Râvîler arasında yer alan îsâ İbn Avn’ın Abdülmelik İbn Zürâre kanalıyla Enes’ten naklettiği rivayetler sahîh değildir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle demiş : Sana cen­net hazînelerinden bir hazîneyi göstereyim mi? Bu;

Allah’tan başka kuvvet yoktur, sözüdür. Bu hadîsin riva­yetinde Ahmed İbn Hanbel tek kalmıştır. Sahîh bir hadîste sabit ol­duğuna göre Ebu Mûsâ der ki: Rasûlullah (s.a.) kendisine şöyle de­miş : Sana cennet hazînelerinden bir hazîne göstereyim mi? Bu;

«Allah’tan başkasının güç ve kudreti yoktur.» sözüdür.

İmâm Ahmed der ki: Bana Bekr tbn îsâ… Ebu Hüreyre’den nak­letti ki; o, şöyle demiş : Allah’ın peygamberi bana; ey Ebu Hüreyre, sana Arş’ın altındaki cennet hazînelerinden bir hazîneyi göstereyim mi? dedi. Ben; anam babam sana kurbân olsun, göster, dedim. Rasû-lullah buyurdu ki: demendir. Râvîler arasın­da yer alan Ebu Bele der ki : Onun şöyle dediğini de zannediyorum: Bu takdirde Allah Teâiâ; kulum Bana teslim oldu, Ben de onun tes-lîmiyyetini kabul ettim, der. Ebu Bele der ki: Amr; ben Ebu Hüreyre’ye mı? dedi diye sordum. O, hayır, benim söylediğim Kehf süresindeki şu âyettir dedi ve «Mâşâallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur, demen lâzım değil miydi?» âyetini okudu.

«Rabbım bana senin bahçenden daha iyisini verebilir.» Âhirette senin bahçenden daha iyisini bana verebilir «Ve seninkinin üzerine bir felâket gönderir de kaypak bir toprak haline getirebilir.» Yok ol­maz ve yıkılmaz sandığın dünyada senin bahçenin üzerine gökten bir felâket gönderir de kaypak bir toprak haline getirebilir. İbn Abbâs, Dahhâk, Katâde ve Mâlik Zührf den naklederler ki ifâdesi; gökten bir azâb, demektir. Âyetten anlaşılan ise bunun ağa­cı ve ekini yok eden korkunç bir yağmur olduğu mânâsına gelmesi­dir. Bunun için âyetin devamında «Kaypak bir toprak haline getire­bilir.» buyurulmaktadır. Killi verimsiz bir toprak haline döndürür, orada hiç bir ayak duramaz. İbn Abbâs der ki: Hiç bir bitkinin bit­mediği çorak bir toprak haline getirir.

«Yahut suyu çekilir de bir daha bulamazsın.» Su yere batar yok olur. Bu, toprağın yüzüne çıkıp kaynayan gözenin zıddı bir haldir. Kaybolan su, toprağın altına doğru sızar, gider. Nitekim Mülk sûre­sinde Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor : «De ki suyunuz yere batarsa söyleyin size kim tertemiz bir su kaynağı getirebilir?» (Mülk, 30). Akan, arınmış, tertemiz bir suyu kim getirebilir? Burada ise Allah Teâlâ : «Yahut suyu çekilir de bir daha bulamazsın.» buyuruyor. (…)[18]

42 — Nitekim ürünleri yok edildi. Sarf ettiği emeğe içi yanarak avuçlarını oğuşturııyordu. Çardakları hep yere düşmüştü. Ve diyordu ki: Ne olaydım, Rabbıma hiç kimseyi ortak koşmasaydım.

43 — Allah’tan başka ona yardım edecek adamları da yoktu. Kendi kendini de kurtaramadı’.

44 — îşte burada kudret ve hâkimiyet, yalnız hak olan Allah’ındır. Mükâfatlandırma bakımından da hayır­lı olan, neticelendirme bakımından da hayırlı olan O’dur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Nitekim ürünleri yok edildi.» Mallan ve ekinleri. Kasdedilen, bu kâfirin başına anılan akıbetin gelmiş ol­masıdır. Nitekim daha önce mü’min kişi, onun gururlanıp Allah’ı ta­nımazlıktan geldiği bahçesine gökten bir felâketin inebileceğini söy­leyerek onu uyarmıştı. «Sarfettiği emeğe içi yanarak avuçlarını oğuş-turuyordu.» Katâde diyor ki: Kaybolup giden mallarına içi yanmış, üzgün ve hüzün dolu olarak avuçlarını birbirine sürüyor ve oğuştu-ruyordu. Diyordu ki: Ne olaydım, Rabbıma hiç kimseyi ortak koşma-yaydım. Allah’tan başka ona yardım edecek adamları da yoktur.» Ne akrabası, ne çocukları, ne de onun öğündüğü, gururlandığı ve üstün­lük tasladığı güçlerinden hiç birisi kendisine bir fayda veremez. «Al­lah’tan başka ona yardım edecek adamları da yoktur. Kendi kendini de kurtaramadı. İşte burada kudret ve hâkimiyet yalnız hak olan Al­lah’ındır.» Kurrâ burada ihtilâf etmiştir. Kimisi bu âyetin «Kendi kendini de kurtaramadı işte burada.» kavlinde durmaktadırlar. Buna göre, Allah’ın azabını hak ettikleri o yerde, onu kurtaracak ve koru­yacak kimse yoktu, mânâsım vermekte ve «Kudret, hâkimiyet yalnız hak olan Allah’ındır.» kavlini yeni bir cümle başı olarak almaktadır­lar. Bir kısmı ise «Kendi kendini de kurtaramadı.» kavlinde durmak­ta ve «İşte burada kudret ve hâkimiyyet yalnız hak olan Allah’ındır» kavlini yeni bir cümle başı olarak almaktadırlar. Bazıları kelimesinin okunuşunda da ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı vâv harfini üstün okuyarak şeklinde okumuşlardır ki, bu takdirde mânâ; orada bağlanma ve dostluk Allah’a aittir, şeklinde olur. Yani mü’nıin, kâfir herkes orada Allah’a ve azâb geldiği zaman Allah’ın dostluğuna boyun eğmeye dönerler, demektir. Tıpkı Ğâfir süresindeki «Onlar Bizim azabımızı görünce dediler ki; Tek başına Allah’a îmân ettik ve O’na ortaklar saydığımız şeylerin hepsini inkâr ettik.» (Ğâ­fir, 84). Firavun’dan haber verirken de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : Firavun boğulacağı anda : İsrâiloğullarmın îmân ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım. Artık ben de müslümanlardanım, dedi. Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.» (Yûnus, 90-91). Bazıları da vâv’ın kesresi ile şeklinde okurlar ki; burada mânâ : Hüküm, yalnız hak olan Allah’ın­dır, şeklindedir. Ayrıca bazıları kelimesini velayet kelime­sinin sıfatı olarak merfû* okumuşlardır. Tıpkı Allah Teâlâ’nm şu kav­linde olduğu gibi; «Bugün hüküm Rahman olan Hakk’ındır. O gün kâfirler için çok zorlu bir gün oldu.» (Furkân, 26) Bazıları da kelimenin sonundaki kafi kesre olarak şeklinde okumuşlar­dır ve bunun Allah Azze ve Celle’nin sıfatı olduğunu belirtmişlerdir. Tıpkı şu âyet-i kerîme’de olduğu gibi «Sonra onlar, gerek mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin, hüküm O’nundur. Ve O, he-sâb görenlerin en sür’atlisidir.» (En’âm, 62). Bunun için Allah Teâlâ burada «Mükâfatlandırmak bakımından da hayırlı olan, neticelendir­me bakımından da hayırlı olan O’dur.» buyuruyor. Allah Azze ve Cel-le’ye yapılan amellerin sevabı hayır, akıbeti övülmeye değer ve doğru bir akıbettir. Binâenaleyh o, tamamen hayırdır.[19]

45 — Dünya hayatının misâlini de anlat onlara. O gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki bununla yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır. Ama sonunda da rüzgâ­rın savuracağı çorçöpe döner. Allah, her şeyin üstünde bir kudret sahibidir.

46 — Mal ve oğullar dünya hayatının zînetidir. Ama bakî kalacak sâlih ameller, sevâb olarak da, amel olarak da Rabbının katında daha hayırlıdır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, insanlara «Dünya ha­yatının misâlini de anlat.» Onun zeval bulup yok olması ve yıkılması, «Gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki bununla yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır.» Taneliler boy salar, güzel başak verir. Ağaç­lar çiçek açar, aydınlık ve güzellik verir. Sonra bütün bunların ardın­dan «Ama sonunda da rüzgârın savuracağı çörçöpe döner.» Kupkuru olur. Rüzgâr onları birer birer ayırıp sağa sola saçar, savurur. «Allah her şeyin üstünde bir kudret sahibidir.» O her iki hali de meydana getirmeye muktedirdir. Allah Teâlâ bu örneği, dünya hayatına misâl olmak üzere birçok âyette tekrarlar. Meselâ Yûnus sûresinde şöyle bu­yurur : «Dünya hayatı; gökten indirdiğimiz su gibidir. Onunla, insan ve hayvanların yiyerek beslendikleri bitkiler bol bol yetişir, yeryüzü renk renk, çeşit çeşit mahsûllerle süslenir. Ve yerin sâhibleri bütün bunlara kadir olduklarını sandıkları sırada; geceleyin veya gündüzün emrimiz geliverir ve orayı hiç bir şey bitirmemişe çeviririz. İşte Biz, âyetlerimizi düşünen insanlar için böylece uzun uzun açıklarız.» (Yû­nus, 24). Zümer sûresinde ise şöyle buyurur: «Allah’ın gökten bir su indirip onu yerlere kaynaklara yerleştiren, sonra onunla türlü türlü ekinler yetiştiren olduğunu görmez misin? Sonra onları kurutur ki sen de onları sapsarı görürsün. Sonra da çörçöpe çevirir. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için öğüt vardır.» (Zümer, 21), Hadîd sûresin­de ise şöyle buyurur: «Bilin ki; dünya hayatı ancak bir oyun, oyalan­ma, süslenme, aranızda öğünmek ve daha çok mal ve çocuk sahibi ol­mak dâvasından ibarettir. Bu; yağmurun bitirdiği, ekicilerin de ho­şuna giden bir bitkiye benzer. Sonra kuru, sapsarı olduğu görülür. Sonra da o, bir çörçöp olur. Âhirette çetin azâb da vardır. Allah’ın hoşnûdluğu ve bağışlaması da vardır. Dünya hayatı ise sâdece alda­tıcı bir geçinmedir.» (Hadîd, 20). Sahîh hadîste de buyrulur ki; dün­ya tatlıdır, yemyeşildir.

«Mal ve oğullar dünya hayatının zînetidir.» Bu âyet-i kerîme, Âl-i İmrân süresindeki şu âyete benzemektedir : «Kadınlardan, oğullardan, kantar kantar altun ve gümüşten, nişanlı atlardan ve develerden ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük; insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya hayatının geçimidir. Oysa gidilecek yerin gü­zeli olan Allah katindadır.» (ÂI-i İmrân, 14). Teğâbün sûresinde ise şöyle buyurulur: «Doğrusu mallarınız da çocuklarınız da sizin için an­cak bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır.» (Teğâbün, 15). Yani Allah’a dönmek, Allah’a ibâdete yönelmek size dünya için meşgul olmaktan ve bir şeyler toplamaktan daha hayırlıdır. Bunun için Allah Teâlâ : «Ama bakî kalacak sâlih ameller; sevâb olarak da, amel olarak da Rabbmın katında daha hayırlıdır.» buyuruyor. İbn Ab-bâs, Saîd İbn Cübeyr ve Seleften bir başka kişi, «Bakî kalacak sâlih ameller» ifâdesinin beş vakit namaz olduğunu söylemişlerdir. Atâ İbn Ebu Rebâh, Saîd İbn Cübeyr ise İbn Abbâs’tan naklen «Bakî kala­cak sâlih ameller» kavlinden maksad lafızlarıdır derler. Mü’minlerin emir i Affân oğlu Os­man (r.a.) a «Bakî kalacak sâlih ameller» nedir? diye sorulduğunda o; La ilahe illallah, Sübhânallah, Elhamdülillah, Allah’ü Ekber, La­havle velâ kuvvete illâ billâh’tır, diye karşılık vermiştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel de bu rivayeti nakleder. Ebu Abdurahmân. el-Mukri’ der ki: Bize Hayve… Hz. Osman’ın kölesi Hâris’in şöyle dediğini işittiği­ni haber verdi: Bir gün Hz. Osman oturmuştu. Biz de beraberinde oturuyorduk. Müezzin geldi, Hz. Osman, bir kapla su istedi. Zannedi­yorum ki; o kap üç batman alabilecek bir kabtı. Hz. Osman abdest aldı, sonra dedi ki: Ben, Rasûlullah (s.a.) in benim aldığım şu ab­dest gibi abdest aldığını gördüm. Abdest aldıktan sonra buyurdu ki: Kim benim şu abdestim gibi abdest alır, sonra kalkar ve öğle nama­zını kılarsa; sabahtan öğle namazına kadar onun günâhları affedi­lir. Sonra ikindi namazını kılarsa, öğleden ikindiye kadar işlemiş ol­duğu günâhlar affedilir. Sonra akşam namazını kılarsa; ikindi ile ak­şam arasındakiler bağışlanır. Sonra yatsı namazını kılarsa, akşamla yatsı arasındakiler bağışlanır. Sonra o, geceler ve gecesini uykuyla geçirir. Sonra kalkar, abdest alır sabah namazını kılarsa; yatsı nama­zıyla sabah namazının arasındaki günâhları bağışlanır, İşte iyiliklerin kötülükleri götürmesi budur. Orada bulunanlar dediler ki; iyilikler bunlar, ya «Bakî kalacak sâlih ameller» nedir ey Osman? Hz. Osman

dedi ki: Bu,tır. Bu rivayette Ahmed İbn Hanbel münferid kalmış­tır. Mâlik, İmâre İbn Abdullah kanalıyla, Sıîd İbn Müseyyeb’in «Bakî kalacak sâlih ameller» in olduğunu söylediğini rivayet eder. Mu-hammed İbn Aclân der ki; İmâre şöyle demiş : Saîd İbn Müseyyeb bana «Bakî kalacak sâlih ameller» i sordu. Ben, namaz ve oruçtur, dedim de, o; tutturamadm, dedi. Ben, zekât ve haccdır, dedim de, o;

tutturamadın, dedi. Bunlar şu beş kelimedir :

îbn Güreye der-ki : Abdullah İbn Osman bana haber verdi ki; o. Abdullah İbn Ömer’e «Bâkİ kalacak sâîih ameller» i sormuş. Abdullah İbn Ömer şöyle demiş : İbn Cüreyc, Ata İbn Ebu Rebâh’ın da böyle dediğini zikreder. Mücâhid ise «Bakî kalacak sâlih ameller» in;

olduğunu söylemiştir. Abdürrezzâk der ki : Bize Ma’nıer Hasan ve Ka-tâde’den «Bakî kalacak sâlih ameller» kavli hakkında şöyle dediğini nakletti

İşte bakî kalacak saiilı ameller bunlardır.

İbn Cerîr Taberî der ki; Hasan İbn Sabâiı el-Bezzâr’dan yazdı­ğım bir yazıda gördüm ki; o, Ebu Nasr kanalıyla… Ebu Hüreyre’den

şöyle nakletmiş ; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : kâkî kalacak sâ­lih amellerden imiş.

İbn Cerir Taberî der ki bana Yûnus… Ebu Saîd el-Hudrî’den ri­vayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Bakî kalacak sâlih amelleri çokça tekrarlayın. Orada bulunanlar; bu da nedir ey Allah’­ın Rasûlü? demişler. Rasûlullah buyurmuş ki: Bu minnettir. O da nedir ey Allah’ın Rasûlü? denildiğinde; tekbîr, tehlîl, tesbîh, elham­dülillah, velâ havle velâ kuvvete illa billah’tır. Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel Derrâc kanalıyla Ebu Saîd’den aynı şekilde nakleder. Aynı hu­susu belirten İbn Vehb der ki: Bana Ebu Sahr haber verdi ki; Ab­dullah ibn Abdurahmân’a Salim İbn Abdullah’ın kölesi nakletmiş ve şöyle demiş : Salim, beni Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’ye gönderdi ve dedi ki: Ona söyle, kabrin yanındaki köşede bana uğrasın, Çünkü ona ihtiyâcım var. Sâlim’in kölesi demiş ki: Orada buluştular ve bir­birleriyle selâmlaştılar. Sonra Salim «Bakî kalacak sâlih ameller» i nasıl sayıyorsun? O, bunlar;

tır dedi. Salim ona lâ havle velâ kuv­vete illa billah’ı ne zaman ekledin? deyince, o; devamlı böyle yapı­yordum, dedi. Salim iki veya üç kerre yine ona bunu sordu, o görü­şünden feragat etmedi ve olduğu gibi durdu. O, tesbît edeyim mi? de­yince, Salim; evet, tesbît et, çünkü Ebu Eyyûb el-Ansârî bana anlattı ki; Rasûlullah (s.a.) .in şöyle dediğini o bizzat duymuş : Ben, göğe götürüldüğümde İbrâhîm Aleyhisselâm bana gösterildi. İbrahim Aley-hisselâm Hz. Cebrail’e, ey Cebrâîl beraberindeki de kim? dedi. O Mu-hammed’dir deyince; beni ağırlayıp hoş geldin, dedi. Sonra bana dedi ki: Ümmetine emret de cennette dikecekleri ağaçlan çoğaltsınlar. Çünkü oranın toprağı güzel, arazîsi geniştir. Ben de; cennette dikile­cekler nelerdir? dedim. O; tır, dedi.

İmâm Ahmed der ki : Bize Muhammed İbn Yezîd… Nu’mân İbn Beşîr’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Yatsı namazından sonra biz mescidde bulunuyorduk ki, Rasûlullah (s.a.) yanımıza geldi. Gözünü göğe doğru dikti, sonra indirdi. Biz, gökte bir şeyler olduğunu san­dık. Sonra buyurdu ki: Benden sonra yalan söyleyen ve zulmeden emirler gelecektir. Kim, onların yalanını doğrular ve zulümlerini al­kışlarsa; ben, ondan değilim, o da benden değildir. Kim de onların yalanını doğrulamaz ve onlara yaltakçılık etmezse; o, bendendir, ben de, ondanım. Dikkat edin; sübhanallah, elhamdülillah, la ilahe illallah, Allah’ü Ekber, bunlar bakî kalacak sâlih amellerdendir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Afvân… Ebu Selâm kana­lıyla Rasûlullahm kölelerinden birinden nakletmiş ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Peh peh beş şey mîzânda ne kadar ağır gelir. Bun­lar lâ ilahe illallah, Allah’ü Ekber, sübhanallah, elhamdülillah. Bir de vefat eden babası için hayır yapan sâlih evlâd. Peh peh beş şeye. Kim, bu beş şeye yakîn getirerek Allah’a vâsıl olursa; cennete girer : Allah’a îmân eder, âhirete inanır, cennete ve cehenneme inanır, öldükten son­ra dirilmeye ve hesaba inanır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Vehb… Hassan İbn Atıy-ye’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Şeddâd İbn Evs (r.a.) bir seferdey­di. Bir yerde konaklamıştı. Kölesine dedi ki: Bıçağı getir de onunla cynayalım. O, bunu reddetti ve dedi ki: Müslüman olduğumdan beri söylemiş olduğum şu iki sözün dışında ezip atabileceğin hiç bir söz söylemedim. Sakın onu benden alıp nakletmeyin. Sâdece size söyle­yeceğim şu sözü saklayın : Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: İnsanların altın ve gümüş biriktirdikleri zaman; siz de şu sözleri bi­riktiriniz : Allah’ım; Senden işimde sebat niyaz ederim. Doğru yolda azimet dilerim. Nimetine şükretmek isterim. İbâdetimi güzel yapmak temenni ederim. Selîm bir kalb isterim Doğru bir dil dilerim. Bildi­ğimin hayırlısını temenni ederim. Bildiğimin kötüsünden Sana sığı­nırım. Bildiğim şeyden Senden af dilerim. Muhakkak ki gayblan bilen Sensin, Sen. Bu hadîsi Neseî de bir başka kanalla Şeddâd İbn Evs’-ten nakleder.

Taberânî der ki: Abdullah İbn Naciye… Sa’d İbn Cünâde’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Tâif halkından Hz. Peygambere gelen ilk kişi ben olmuştum. Sabahleyin erkence ailemin yanından ayrılmış, ikindi vakti Minâ’ya gelmiş, dağa çıkmış, sonra inmiş ve Hz. Peygam­berin yanına gelip müslüman olmuştum. Hz. Peygamber bana İhlâs ve Zilzâl sûrelerini öğrettikten sonra, şu sözleri de öğretmişti: Süb-hânallah, elhamdülillah, lâ ilahe illallah, Allah’ü Ekber. Ve; işte bakî kalacak sâlih ameller bunlardır, demişti. Taberânî aynı isnâdla şu hadîsi de rivayet eder : Kim geceleyin kalkar, abdest alır, ağzına su verir sonra yüz kerre sübhânallah, yüz kerre elhamdülillah, yüz ker-re Allah’ü ekber, yüz kerre lâ Hâne illallah derse, günâhları bağışla­nır. Aoıcak kan bedeli bunun dışındadır. Çünkü o, yok edilemez.

Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’m «Bakî kalacak sâlih ameller» kavli hakkında şövle dediğini nakleder : Bu; özleriy­le Allah’ı zikretmek, Rasûlüne salât ve selâm getirmek, oruç tutmak, namaz kılmak, haccetmek, sadaka vermek, köle âzâd etmek, cihâd etmek, sıla-i rahimde bulunmak ve diğer bütün iyi amelleri işlemek­tir. İşte bunlar bakî kalacak sâlih amellerdir. Gökler ve yeryüzü bakî kaldığı sürece söyleyenleri cennette bakî kılacak sözler bunlardır. Avfî ise İbn Abbâs’tan naklen; bunların güzel sözler olduğunu, söyler. Ab-durrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de; bunların, her türlü sâlih amel­ler olduğunu bildirir ki, İbn Cerîr merhum da bu görüşü tercih et­miştir.[20]

47 — Bir gün dağları yürütürüz de sen, yeri dümdüz görürsün. Hiç birini bırakmaksızın toplarız onları.

48 — Saflar halinde Rabbına sunulduklarında onla­ra, ‘andolsun ki sizi ilk kez yarattığımız gibi Bize geldi­niz. Sizi toplamak için bir söz vermediğimizi iddia etmiş­tiniz değil mi?

49 — Kitab konulduğunda suçluların onda yazılı olandan korktuklarını görürsün. Vah bize, eyvah btee, bu kitab nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış, derler. Çünkü bütün işlediklerini hazır bulurlar. Ve Eabbın kimseye aşla zulm etmez.

Dağların Yürütüldüğü Gün

Allah Teâlâ bu âyette, kıyametin dehşetinden ve o gün meydana gelecek büyük işlerden haber veriyor. Nitekim Tür sûresinde de bu konuda şöyle buyurmaktadır : «Göğün sarsıldıkça sarsılacağı, dağla­rın yürüdükçe yürüyeceği gün. İşte o gün, daldıkları yerde oyalana­rak kıyameti yalanlayanlara yazık olacak.» (Tür, 9-12). Dağlar yerle­rinden oynayıp yürüyecek. Nemi sûresinde buyrulduğu gibi: «Sen dağlan görür de katı madde sanırsın. Halbuki onlar, bulutların geçi­şi gibi geçerler.» (Nemi, 88). Kâria sûresinde ise şöyle buyurur: «O gün dağlar, atılmış pamuk gibi olur.» (Kâria, 5). Tâhâ sûresinde ise şöyle buyurmaktadır : «Sana dağlan sorarlar. De ki: Rabbım onları, ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek. Orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün hiç bir tarafa sapma­dan bir davetçiye uyarlar.» (Tâhâ, 105-108). Allah Teâlâ dağlan yü­rüteceğini, yüksekliklerin düzlüğe dönüşeceğini ve yeryüzünü düz, kuru bir toprak haline getireceğini, vâdî ve dağ diye bir şey bırakma­yacağını bildiriyor. Nitekim burada da «Dağları yürütürüz de sen yeri dümdüz görürsün.»* Yeri dümdüz çöl halinde görürsün. Ne saklana­cak bir yer, ne de bilinecek bir işaret kalır. Bütün insaflar Rabları-na koşarlar. Hiçbir kimse onları Allah’tan gizleyip saklayamaz. «Yeri dümdüz görürsün.» Mücâhid ve Katâde derler ki: Orada ne saklanı­lacak bir tümsek, ne de bir vâdî bulursun, demektir. Katâde der ki : Ne bina ne ağaç bulursun, demektir. «Hiç birini bırakmaksızın top­larız onları.» Öncekileri ve sonrakilerin hepsini bir tanesini bırakma­dan toplarız. Ne büyük, ne küçük hiç birini bırakmayız. Vakıa sûre­sinde buyrulduğu gibi: «De ki öncekiler de, sonrakiler de belirli bir günün vaktinde toplanacaklardır.>> (Vakıa, 49-50). Hûd sûresinde ise şöyle buyurur : «O gün; bütün insanların toplanacağı gündür ve o görülecek gündür.» (Hûd, 103).

«Saflar halinde Rabbına sunulduklannda.» Burada bütün mahlû-kâtın Allah’ın huzurunda tek bir saf halinde duracağının kasdedil-miş olması muhtemeldir. Nitekim Allah Teâlâ Nebe’ sûresinde şöyle buyurur : «Rûh ve meleklerin saf halinde kalktıkları gün. O günde Rahmân’ın izin verdiğinden başkası konuşamaz ve o da doğruyu söy­ler.» (Nebe’, 38). Aynca bu ifâdenin insanların saf olarak kalkacak­ları anlamına gelmesi de mümkündür. Nitekim «Melekler saf saf olup Rabbının emri gelince» kavlinde kasdedilen budur. (Fecr, 22)

«Andolsun ki sizi, ilk kez yarattığımız gibi Bize geldiniz.» Dirilişi inkâr edenlerin kulaklarını çınlatmak ve şâhidlerin gözü önünde on­ları uyarmak için söylenen bir sözdür bu. Bu sebeple onlara hitâb edilerek şöyle buyurulmuştur : «Sizi toplamak için bir söz vermediği­mizi iddia etmiştiniz değil mi?d Bu durumun başınıza geleceğini san­mıyordunuz ve böyle bir şey olmaz, diyordunuz değil mi?

«Kitab konulduğunda» Yani önemli önemsiz büyük, küçük bir çe­kirdek veya hurma kadar her şeyin içinde kayidlı olduğu amel defte­ri konulduğunda. «Suçluların onda yazılı olandan korktuklarını gö­rürsün.» Yaptıkları kötü fiiller ve çirkin işlerden dolayı korkarak «Vah bize, eyvah bize, bu kitab nasıl olmuş da küçük, büyük bir şey bırakmaksızın hepsini saymış, derler.» Yanarız geçirdiğimiz ömre ve yazıklar olsun kaybettiğimiz fırsatlara. Bu kitab büyük küçük ne amel işlenmişse, hiç bir şey bırakmadan kaydediyor, zabtediyor ve ko­ruyor, derler.

Taberânî, önceki âyetin tefsirinde zikri geçen Sa’d İbn Cünâde’-ye kadar uzanan isnadında der ki: Sa’d İbn Cünâde şöyle dedi: Ra-sûlullah (s.a,) Huneyn savaşından dönünce; çorak bir arazîde konak­ladı. Orada hiç bir şey yoktu. Hz. Peygamber buyurdu ki: Toplanın, kim bir çöp bulursa; onu getirsin. Kim bir odun veya başka bir şey bulursa; onunla gelsin. Bir süre geçmeden bir tomar halinde topar­ladık. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Şunu görüyor musunuz? İşte sizin bu odun ve çöpü topladığınız gibi sizden bir ki­şinin günâhları toplanır. Öyleyse kişi Allah’tan korksun da, büyük veya küçük hiç bir günâh işlemesin. Çünkü bunların hepsi, onun aleyhinde sayılmıştır.

«Çünkü bütün işlediklerini hazır bulurlar.» İyilik ve kötülükten her şeyin onda kayidlı olduğunu görürler. Nitekim Allah Teâlâ Âl-i İmrân sûresinde de şöyle buyurmaktadır : «O gün ki; herkes ne hayır işledi ise karşısında onu hazırlanmış bulacak. Kötülükten ne yapmış­sa; kendisiyle onun arasında uzun bir mesafede olmasını ister.» (Âl-i İmrân, 30). Kıyâme sûresinde de şöyle buyurulur : «O gün insana önce ve sonra ne yaptığı bildirilir.» (Kıyâme, 13). Târik sûresinde ise «Bü­tün saklıların açığa çıkarıldığı o gün.» (Târik, 9) buyrulmaktadır. İmâm Ahnıed der ki: Bize Ebu Vetfd… Enes’ten nakletti ki; Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kıyamet günü her zâlimin bir sancağı vardır ve onunla tanınır. Buharı ve Müslim ise, bu hadîsi şu lafızla tahrîc etmişlerdir : Kıyamet günü her zâlim için bir sancak dikilir.

(cVe Rabbın kimseye asla zulmetmez.» Kullarının bütün amelle­rinde hükmünü verir ve hiç birine zulmetmez. Aksine affeder, vazge­çer, acır. Ve dini, hikmeti, adaleti ve kudreti uyannca azâb eder. Gü­nahkârları ve kâfirleri cehenneme doldurur. Sonra günahkârları da kurtarır ve kâfirleri cehennemde ebedî olarak bırakır. Zulmetmeyen,[21]

50 — Hani meleklere; Âdem’e secde edin, demiştik de îblîs’den başka hepsi secde etmişti. O ise, cinlerden oldu­ğu için Rabbmın emrinden dışarı çıkmıştı. Şimdi siz, Beni bırakıp da size düşman olan, onu ve soyunu mu dost edi­niyorsunuz? Zâlimler için ne kötü bedeldir bu.

Allah Teâlâ âdemoğullarını uyararak îblîs’İn daha önce atalarına düşman olduğu gibi, kendilerine de düşman olduğunu-, mevlâsına, ya­ratanına, kendisin’i yoktan var edip çeşitli nzıklar lütfedip besleyen ya­ratıcısına muhalefet ederek İblfc’e uyanları uyarıyor. Bütün bu nimet­lerden sonra Allah’a düşman olup İblîs’i dost edinenler için .buyuruyor ki: «Hani meleklere; Âdem’e secde edin, demiştik.» Bakara sûresinin başında geçtiği gibi, bütün meleklere böyle touyrulmuştu. îblîs’den baş­ka hepsi secde etmişti. Teşrîf, ta’zîm ve tekrîm secdeleri yapmışlardı. Nitekim Hıcr sûresinde de şöyle buyurmaktadır: «Hani Rabbın melek­lere demişti ki: Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir in­san yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde; siz derhâl onun için secdeye kapanın.» (Hıcr, 28-29).

«îblîs’den başka hepsi seede etmişti. O ise cinlerden olduğu için Rabbının emrinden dışarı çıkmıştı.» O tabiatından dolayı hiyânet etmisti. Çünkü onun tabiatı yalımlı ateşti. Meleklerin yaratılışlarının aslı ise nurdur. Müslim’in Sahîh’inde Hz. Âişe tankıyla Rasûlullah’ın şöyle buyurduğu nakledilir : Melekler nurdan yaratıldılar, İblis ise alev­li ateşten yaratıldı. Âdem ise size anlatılan şekilde topraktan yaratıldı. İhtiyâç halinde her kap kendi içinde bulunanı emer ve gerektiği za­man tabiatı kişiyi hıyanete sevkeder. O her ne kadar meleklerin fiille­rine özenmiş,, onlara benzemiş, kulluk etmiş ve zâhid olmuş ve bu se­beple onlar gibi ilâhi hitaba muhâtab olmuşsa da, neticede onlara mu­halefet ederek isyan etmiştir. Burada Allah Teâlâ, onun cinlerden ol­duğunu söyleyerek ateşten yaratıldığına dikkati çekiyor. Onun dedi­ği gibi: «Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.» (A’râf, 12)

Hasan el-Basrî der ki: İblîs, bir göz açıp kapaması kadar bile me­leklerden olmadı. Ö, cinlerin kökeni idi. Tıpkı Âdem Aleyhisselâm’ın insanların kökeni olduğu gibi. Bu ifâdeyi İbn Cerîr sahih bir isnâdla nakleder.

Dahhâk İbn Abbâs’tan naklen der ki: İblis, meleklerin kabilele­rinden Hinn adı verilen bir kabileye mensûb idi. Onlar melekler arasın­da Semmûm ateşinden yaratılmışlardır. İbn Abbâs der ki : Onun adı Hâris’ti ve cennet bekçilerinden bir bekçi idi. Melekler ise, bu kabile­den ayrı olarak nurdan yaratılmışlardı. Yine İbn Abbâs der ki : Kur’-an’da zikredilen cinler ise alevli ateşten yaratılmışlardır. Alev, tutu­şan, ateşin bir tarafında beliren yalımdır. Yine Dahhâ’k İbn Abbâs’tan naklen der ki ; İblîs, meleklerin en şereflüerindendi ve değerli kabile­lerinden birine mensûb idi. Cennetin bekçisi idi. Dünya ve yeryüzü­nün hâkimiyyeti onun elinde idi. Allah’ın hükmü olarak o nefsine uy­muştu. Böylece gökyüzü halkına şeref bakımından üstün olduğunu zannetti. Bu da kendinde bir kibir belirmesine sebep oldu ki, onun mâ-hiyyetini Allah’tan başka kimse bilmez. Allah ona Âdem’e secde etme­sini emredince, kibir yüzünden Allah’a karşı gelmeye tevessül etti. «Bü-yüklendi ve kâfirlerden oldu.» İbn Abbâs, «O ise cinlerden olduğu için» kavline; cennetin bekçilerinden olduğu için, anlamını vermiştir. Bu, insana mekkî, medenî, basri ve kûfî diyerek nisbet atfetmek için kul­lanılan bir ifâdedir. İbn Cüreyc de İbn Abbâs’tan böyle dediğini nakle­der. Saîd İbn Cübeyr ise İbn Abbâs’m şöyle dediğini bildirir : İblîs, cen­netin bekçilerindendi ve dünya göğünün işini yönetiyordu. İbn Cerîr, A’meş hadîsinde Haoîb İbn Ebu Sabit kanalıyla Saîd İbn Cübeyr’in, Abdullah İbn Abbâs’tan bu ifâdeyi naklettiğini belirtir. Saîd İbn Müsey-yeb der ki: İblîs, dünya göğündeki meleklerin reîsi idi. İbn İshâk… İbn Abbâs’m şöyle dediğini nakleder : İblîs günâh işlemezden önce me­leklerdendi ve adı Azâzîl idi. O yeryüzünün sâkinlerindendi. Meleklerin en çok çalışanı ve en çok bileni idi. İşte bu, onu büyüklenmeye şevket­ti. O Hinnâ adı verilen bir kabileden idi. İbn Cüreyc, Salih kanalıy­la… Abdullah tbn Abbâs’m şöyle dediğini nakleder : Meleklerden Hinn adında bir kabile vardı. îbiîs bu kabiledendi. Göklerle yer arasına hük­mederdi. Bunun neticesinde isyan etti. Allah onu ters yüz ederek ko­vulmuş şeytân haline döndürdü. Allah’ın la’neti onun üzerine olsun. Bir kişinin hatâsı kibrinden dolayı ise, ondan hayır bekleme. Eğer is­yanından dolayı ise; ondan ümitvar ol. Saîd İbn Cübeyr ise; İblîs’in, cennette çalışan bahçıvanlardan olduğunu söyler.

Bu konuda Seleften pek çok haberler rivayet edilmiştir. Çoğunlu­ğu îsrâiliyyât olan bu haberlerden bir kısmı sırf bakılmak için aktarı­labilir. Ancak bunların çoğunun durumunu en iyi Allah bilir. Fakat bir kısmının elimizde bulunan gerçeğe ters düşmesi nedeniyle kesin ola­rak yalan olduğunu belirtmek gerekir. Kur’an, eskiden geçmiş haber­ler için başka bir kaynağa ihtiyâç bırakmaz. Çünkü her türlü değiş­meden, artırma ve eksiltmeden uzak olan yegâne kitab Kur’an’dır. Bu eski kaynaklara pek çok şeyler karıştırılmıştır. Bu ümmetin bilginleri, seçkinleri ve derin âlimleri, keskin hafızları gibi hadis tedvin edip ya­zan sahihini haseninden ayıran, zayıfını, münkerini, mevzuunu, met-rûkunu ve yalanını tefrik eden bilginler uydurmacıların sapıklıkların­dan ve tahrifatından onların dinini arındırıp temizleyememişlerdir. Halbuki İslâm bilginleri, hadîs uyduranlarla hadîs nakledenleri ve meçhul râvîleri ve daha buna benzer birçok hadîs usûlünü gayet iyi bilirler. Bütün bunlar; Cenâb-ı Peygamberi ve Makâm-ı Muhammedi’yi peygamberlerin hâtemini, insanlığın efendisini yalan isnadından ko­rumak veya söylemediği bir sözü ona atfetmekten muhafaza etmek için yapılmıştır. Allah onlardan razı olsun ve onları hoşnûd etsin. Firdevs cennetlerini onlara durak yapsın. Olan da gerçekten böyledir.

«Rabbının emrinden dışarı çıkmıştı.» Allah’a itâattan dışarı çık­mıştı. Çünkü fısk çıkmak demektir. Çekirdek çıktı, dendiği zaman to­murcuktan çıkma anlamı kasdedilir. Fare deliğinden çıktı, dendiği za­man, farenin bozgun yapmak ve zarar vermek için çıktığı kasdedilir.

Sonra Allah Teâlâ şeytâna uyup ona itaat edenleri uyararak ve ih­tar ederek buyuruyor ki: «Şimdi siz, Beni bırakıp da size düşman olan, onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz?» Benim yerime onu mu dost ediniyorsunuz? «Zâlimler için ne kötü bedeldir bu.» Bu makam; Yâsîn sûresinde saadete erenlerle, şakâvete düşen gruplardan her ikisinin du­rumunu ve kıyamet ahvâlini zikrettikten sonraki buyruğu gibidir. «Ey suçlular bugün ayrılın. Ey âdemoğlu Ben size şeytâna ibâdet etmeyin, doğrusu o, sizin apaçık bir düşmanınızdır, diye ahdetmedim mi? Ve

Bana ibadet edin, bu dosdoğru yoldur diye. Gerçekten o, sizden pek çok kimseyi sapıtmıştir. Siz akletmez misiniz?» (Yâsîn, 59-62).[22]

51 — Oysa Ben onları; ne göklerin ve yerin yaratıl­masında, ne de kendilerinin yaratılmasında şâhid tuttum. Saptıranları da hiç bir zaman yardımcı edinmiş değilim.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Benden başka dost edindiğiniz bunlar, sizin gibi kullardır. Hiç bir şeye güçleri yetmez. Ben, göklerin ve yerin yaratılışına onları şâhid kılmadım. O sırada onlar mevcûd da değiller­di zâten. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Eşyayı bütünüyle yaratmada ser­best olan Benim. Eşyayı idare ve takdir etmek gücü, yalnız Bana ait­tir. Bu hususta Benim ne ortağım, ne yardımcım, ne vezirim, ne mü-şîrim, ne de nazîrim vardır. Tıpkı Sebe’ sûresinde buyurduğu gibi: «De ki: Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sâhib ol­madığı, her ikisinde de bir ortaklığı bulunmadığı ve hiç biri Allah’a yardımcı olmadığı halde tanrı olduklarını iddia ettiklerinizi yardıma çağırsanıza. O’nun (katında kendisine izin verilenlerden başkasının şe­faati fayda vermez.» (Sebe’, 22-23)[23]

52 — O gün ki; Bana ortak kabul ettiklerinize sesle­nin, der. Onları çağırırlar ama hiç birisi cevab vermez. Aralarına bir uçurum koyarız.

53 — Suçlular ateşi görünce ona düşeceklerini anlar­lar, ama ondan kaçacak yer bulamazlar.

Allah Teâlâ, kıyamet günü şâhidlerin gözü önünde müşriklere na­sıl hitâb edeceğini bildirerek onları korkutup uyarıyor ve şöyle buyuruyor: «O gün ki; Bana ortak kabul ettiklerinize seslenin, der.» Dünya diyarında Bana ortak olarak kabul ettiğiniz nesnelere bugün seslenin de; sizi içinde bulunduğunuz durumdan gelip çıkarsınlar, kurtarsınlar. Nitekim En’âm sûresinde de şöyle buyurur: «Andolsun ki siz; ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız ve teker teker huzurumuza geldiniz. Ve size verdiğimiz şeyleri ardınızda bıraktınız. Hani ortaklarınız olduğunu sandığınız şefâatçüarınızı beraberinizde görmüyoruz. Andolsun ki; ara­nızdaki bağlar artık kopmuştur. Ortak sandıklarınız da sizden kaybo­lup gitmiştir.» (En’âm,94).

«Onları çağırırlar ama hiç birisi cevab vermez.» Nitekim Kasas sû­resinde de şöyle buyurulmaktadır: «Şirk koştuğunuz ortaklarınızı ça­ğırın, denir. Onlar da çağırırlar ama, kendilerine cevab veremezler. Ce­hennem azabını görünce, doğru yolda olmadıklarına yanarlar.» (Ka­sas, 64) Ahkâf sûresinde ise şöyle buyurulur: «Allah’ı bırakıp da kı­yamet gününe kadar cevab veremeyecek şeylere yalvarandan daha sa­pık kimdir? Çünkü yalvardıklan şeyler, onların yalvarışlarından ha­bersizdirler. Ama insanlar toplattırılınca, onlara düşman olurlar ve on­lara tapınmalarım inkâr ederler.» (Ahkâf, 5-6). Meryem sûresinde ise şöyle buyurulur : «Onlar, kendilerine kuvvet kazandırsın diye Allah’ı bı­rakarak ilâhlar edindiler. Hayır, onlar kendilerinin ibâdetlerini inkâr edecekler ve onların aleyhlerine döneceklerdir.» (Meryem, 81-82).

«Aralarına bir uçurum koyarız.» tbn Abbâs, Katâde ve bir başka­sı ( w.y ) kelimesinin bir felâket yeri anlamına geldiğini söylemiş­lerdir. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre; Ömer el-Bekkâlî Abdul­lah İbn Amr’dan nakletti ki; o, bu (kelimenin derin bir vâdî anlamına geldiğini ve kıyamet günü doğru yolun yolcularıyla, sapık yolun yol­cuları arasına böyle bir vâdî konacağını ifâde etti. Katâde der ki: Bu kelime cehennemde» bir vâdî adıdır. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Mu-hammed İbn Sinan’ın… Yezîd tbn Dirhem’den naklettiğine göre; o, ( \hj* ) in Enes İbn Malik’in cehennemde bir vâdî olduğunu, bu vâ-dîde kan ve irin dolu olduğunu söylediğini işittim, demiştir. Hasan el-Basrî ise «Aralarına bir uçurum koyarız» kavlinin, düşmanlık anlamı­na geldiğini ifâde etmiştir. Ayetin akışından anlaşılan mânâ, bunun helak olunacaJk bir yer anlamına gelmesidir. Cehennemde veya başka bir yerde vâdî olması da caizdir. Ancak Allah Teâlâ bu müşriklerin kur­tulmalarının imkânı bulunmadığı gibi, dünyada kabul ettikleri ilâhla­rına ulaşma fırsatlarının da bulunmadığım haber veriyor. Kıyamet gü­nünde müşriklerin ilanlarıyla arasının ayrılacağını ve her iki grubun da kurtuluş imkânı bulunmayacağım, aralarında bir uçurumun bir büyük ve dehşetengiz merhalenin bulunacağım ifâde ediyor.kelimesindeki zamiri, mü’minlere de, kâfirlere de göndermek müm­kündür. Nitekim Abdullah İbn Amr der ki: Kıyamet gününde hidâ­yet ehli ile dalâlet ehlinin arası açılacaktır. Bu ifâde, Allah Teâlâ’mn şu âyetlerinde belirttiği anlama gelir: «Kıyamet koptuğu gün, işte o gün onlar ayrılırlar.» (Rûm, 14), «İşte o gün onlar fırka fırka ayrı­lırlar.» (Rûm, 43), «Ey suçlular, bugün ayrılın. »(Yâsîn, 59), «Bunla­rın hepsini bir bir toplarız, sonra şirk koşanlara; siz ve koştuğunuz ortaklar yerlerinize, deriz. Artık onların arasını açmışızdır. Ortakları derler ki: Bize tapmıyordunuz. Allah, sizinle bizim aramızda şâhid olarak yeter. Sizin tapınmanızdan haberimiz yoktur. İşte orada her­kes, önceden yapmış olduğunu bilir. Gerçek mevlâlan olan Allah’a döndürülürler. Uydurdukları şeyler ise kendilerinden kaybolup gider.» (Yûnus, 28-30).

(«Suçlular ateşi görünce, ona düşeceklerini anlarlar, ama ondan kaçacak yer bulamazlar.» Onlar, yetmiş bin bağ ile birlikte sürükle­nerek getirilen cehennemi görünce ki her bağı yetmiş bin melek tut­maktadır. «Suçlular ateşi görünce» o zaman cehenneme gireceklerini ve bundan kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığını anlarlar. Bu, on­lar için üzüntü ve kederin çabuklaştırılması anlamındadır. Çünkü vu­ku bulmazdan önce cehennemin azabım beklemek ve ondan kaçmak endîşesi çekilmez bir işkencedir. «Ama ondan kaçacak yer bulamaz­lar.» Onların cehennemden geri dönüp kaçacakları bir yol yoktur. Ce­henneme muhakkak gireceklerdir. îbn Cerir Taberî der ki: Bana Yû-nus’un… Ebu Saîd el-Hudrî’den naklettiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kafir kırk yıllık mesafeden cehennemi görür ve ona düşeceğini anlar. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Hasan… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: Kâfirin önüne dünyada iken amel etmediği yıllar gibi elli bin yıl­lık bir süre dikilir. Şüphesiz kâfir cehennemi görecek ve ona gireceğini ta kırk yıllık mesafeden anlayacaktır.[24]

54 — . Andolsun ki Biz, bu Kur’an’da insanlara türlü türlü misâl gösterip açıkladık. însanın en çok yaptığı iş ise-, tartışmadır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: İnsanlar hak yoldan ayrılmasınlar, hidâyetten geri dönmesinler diye, Biz bu Kur’an’da her şeyi onlara açık­ladık. Bütün meseleleri izah ve beyân ettik. Bu açıklamalara ve taf­silâta rağmen insanoğlu, hak ile bâtıl konusunda pek çok tartışma, mücâdele ve çatışmaya girer. Ancak Allah’ın hidâyet lütfedip kurtu­luş yolunu gösterdikleri bunun dışındadır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Yemmân… Hz. Ali’­nin oğlu Hüseyn’den nakletti ki; Ali İbn Ebu Tâlib ona şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) bir gece Hz. Ali’yi ve kızı Fâtıma’yi uyandırarak; namaz kılmayacak mısınız? demiş. Hz. Ali demiş ki; Ey Allah’ın Ra-sûlü, bizim nefislerimiz Allah’ın elindedir. .Allah bizi göndermek is­terse gönderir. Hz. Ali diyor ki: Ben böyle deyince, Hz. Peygamber yanımızdan ayrıldı ve bir daha dönmedi. Fakat onun ayak baldırları­na vurarak; «insanın en çok yaptığı iş ise tartışmadır» buyurduğunu duydum. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh’lerinde tahrîc etmişler­dir.[25]

55 — İnsanlara hidâyet geldiğinde; onları inanmaktan ve Rablarından mağfiret dilemekten alıkoyan; öncekilerin basma gelenlerin kendilerine de gelmesini veya göz göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.

56 — Biz peygamberleri sâdece müjdeci ve uyarıcılar olarak göndeririz. Küfredenler ise hakkı batılla ortadan kaldırmak için mücâdele ederler. Âyetlerimizi ve kendile­rine yapılan uyarılan alaya alırlar.

Allah Teâlâ, gerek eski günlerde olsun, gerekse son zamanlarda olsun, kâfirlerin direnmelerini, çok açık ve ayan beyân olan gerçek-, leri yalanlaftnalarını, onca âyetler ve apaçık delilleri görmelerine rağ­men bu hakîkatlan görmezden geldiklerini haber veriyor ve bildiri­yor ki: Onların bu şekilde davranmalarının sebebi,.-yalnız ve yalnız kendilerine va’d olunan azabın apaçık olarak görülmesini istemeleridir. Nitekim onlar peygamberlerine: «Eğer sâdıklardan isen, üzeri­mize gökten bir parça indir.» (Şu’ârâ, 187) demişlerdi. Başkaları da şöyle demişlerdi: «Eğer doğrulardan isen, bize Allah’ın azabını ge­tir.» (Ankebût, 29). Kureyş’liler de şöyle demişlerdi: «Allah’ımız; eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» (Enîal, 32). Ve yine şöyle demişlerdi: «Ey kendisine kitab İndirilen kişi, sen mutlaka delisin. Doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirmeli değil misin?» (Hıcr, 6-7). Ve daha buna ben­zer pek çok sözler söylemişlerdi.

Müteakiben Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Öncekilerin basma gelen­lerin kendilerine de gelmesini veya göz göre göre azaba uğramayı bek­lemeleridir.» Onları azabın kuşatması ve diğerlerinden ayırması konu­sundaki kanunudur. Sonra şöyle buyurmaktadır: «Biz peygamberleri sâdece müjdeci ve uyarıcılar olarak göndeririz.» Azâbdan önce, ken­dilerine inanıp doğrulayanları müjdelemek, yalanlayıp karşı gelenle­ri uyarmak üzere Biz peygamberleri göndeririz.

Daha sonra Hak Teâlâ, kâfirlerin bâtıl yolla tartıştıklarını haber vererek buyuruyor ki: «Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarılan alaya alırlar.» Onlar peygamberlerin getirmiş oldukları gerçekleri kü­çük düşürmek için âyetlerimizi alaya alırlar ama bu, onlar için müm­kün olamayacaktır. Onlar peygamberler ile beraber gönderilen hüc­cetleri, burhanları ve harikulade hususları alay konusu ederler. Pey­gamberlerin kendilerini uyanp korkuttukları azabı ciddîye almazlar. Bu. onların yalancılıkta çok şiddetli olduklarının göstergesidir.[26]

57 — Kendisine Rabbının âyetleri anlatılıp da, onlar­dan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim kim vardır? Biz, onların kalblerinin üstüne, onu iyice anlamalarına engel olan örtüler, kulaklarına da ağır­lık koyduk. Sen onları hidâyete çağırsan da onlar asla hi­dâyete gelmezler.

58 — Bununla beraber Rabbın Gafûr’dur, merhamet sahibidir. Eğer onları, yaptıklarından dolayı hemen yaka-lasaydi; elbette çabucak azaba uğratırdı. Fakat onların bir va’desi vardır ve ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.

59 — İşte zulmettiklerinden dolayı helak ettiğimiz ka­sabalar. Onları yok etmek için bir süre ta’yîn etmiştik.

Zulmettiklerinden Dolayı Helak Olan Kasabalar

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah’ın âyetleri kendisine anlatılıp da onlardan yüz çeviren, onları görmezlikten gelerek vazgeçen ve ilâhî âyetlere kafasını verip de dikkat göstermeyen kimseden daha zâlim hangi kul vardır? O kişi; «Önceden yaptıklarını unutur.» Daha Önce yaptıkları kötü amelleri ve çirkin fiilleri unutmuştur. «Biz onların kalblerinin üstüne, onu iyice anlamalarına engel olan örtü, kulakla­rına da ağırlık koyduk.» Bu Kur’an’ı ve onun açıklamalarını önleyen örtü ve perdeler koyduk ve doğru yolda yürümelerine mâni’ olan ma’-nevî tıpalar yerleştirdik. «Bununla beraber Rabbın Gafûr’dur, merha­met sahibidir.» Ey Muhammed, senin Rabbın geniş rahmet sahibi ve sonsuz bağışlayandır. «Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen ya-kalasaydı; elbette çabucak azaba uğratırdı.» Nitekim bir başka âyet-i kerime’de şöyle buyurur: «Şayet Allah insanları kazandıklarından do­layı tutmuş olsaydı, yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı.» (Fâtır, 45). Ra’d sûresinde ise şöyle buyurur: «Doğrusu insanların zulmetmeleri­ne rağmen Rabbın, mağfiret sahibidir. Şüphesiz ki Rabbın cezalandır­ması şiddetlidir.» (Ra’d, 6). Bu konuda pek çok âyet-i kerîme vardır.

Sonra Hak Teâlâ onlara yumuşak davrandığını, suçlarını örtüp bağışladığını ve hattâ bazılarını eğri yoldan doğruya yönelttiğini ve eğri yolda devam edenlerin yeni doğan çocuğun bir anda ihtiyarlaya­cağı ve her hâmile kadının yükünü bırakacağı günde mutlaka karşı­laşacaklarını haber veriyor. «Fakat onların bir va’desi vardır ve on­dan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.». O va’diden kaçıp kurtulmala­rı, dönüp gitmeleri ve sığınıp emniyetli bir yer bulmaları mümkün de­ğildir.

«İşte zulmettiklerinden dolayı helak ettiğimiz kasabalar.» Geçmiş milletler, eski nesiller. Küfürleri ve inâdlan yüzünden Biz, onları helâk etmiştik. «Ve onları yok etmek için bir süre ta’yîn etmiştik.» On­lar için belirli bir müddet ve muayyen bir vakit ayırmıştık. Bu va­kit ne artar ne de eksilir. Ey müşrikler, siz de başınıza geleceklerden korkup kaçının. Çünkü peygamberlerin en değerlisini, nebilerin en büyüğünü yalanladınız. Siz Bizim katımızda o geçmiş kavimlerden daha değerli ve’ daha güçlü değilsiniz. Öyleyse Benim azabımdan ve uyarımdan korkun ve kaçının.[27]

60 — Hani Mûsâ genç arkadaşına elemişti ki: Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmaya, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım.

61 — İkisi, iki denizin birleştiği yere gelince; balıkla­rını unuttular. O, bir delikten kayıp denizi boyladı.

62 — Oradan uzaklaştıkları vakit Mûsâ, delikanlısına azığımızı çıkar, bu yolculuğumuzdan andolsun ki yorgun düştük, dedi.

63 — Bak sen, kayalığa vardığımızda balığı unutmu­şum. Şeytândan başkası unutturmadı onu bana. Şaşılacak şekilde o, denizi boylayıvermiş, dedi.

64 — Mûsâ; zâten istediğimiz buydu, dedi. Hemen iz­lerinin üstünden gerisin geri döndüler.

65 — Derken kullarımızdan bir kul buldular ki; Biz ona, katımızdan bir rahmet vermiş ve kendisine nezdimiz-den bir ilim öğretmiştik.

Hz. Mûsâ ve Kullarımızdan Bir Kul

Mûsâ Aleyhisselâm’m genç arkadaşına —ki bu Nûn oğlu Yûşa’-dır— bu sözü söylemesinin sebebi şudur : Rivayete göre iki denizin bir­leştiği yerde onun yanında Allah’ın kullarından bir kul bulunduğu ve onun Mûsâ Aleyhisselâm’m sâhib olamadığı bilgilere sâhib bulundu­ğu anlatılmış. Hz. Mûsâ da onun yanma gitmek isteyerek genç arka­daşına demiş ki: «İki denizin birleştiği yere ulaşmaya, yahut yıllar­ca yürümeye kararlıyım.» Ben, iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar gitme konusunda kesin karâr sahibiyim. (……)

Katâde ve başka birisi der ki: Bu iki deniz doğunun başladığı İran denizi ile batının sonu olan Rûm denizidir. Muhammed İbn Kâ’b el-Kurâzî demiş ki: İki denizin birleştiği yer; batı ülkesinin en so­nunda olan Tanca’dadır. Allah en iyisini bilendir.

«Yahut yıllarca yürümeye» Yani uzun bir zaman gezmeye karar­lıyım, îbn Cerîr merhum der ki: Arap dilini bilen âlimlerden bir kıs­mının anlattığına göre; âyette geçen ( t_JJ-l) kelimesi, Kabes lüga-tmda bir yıl demektir. Abdullah İbn Amr’dan nakledildiğine göre; o, bu kelimenin seksen sene anlamına geldiğini söylemiştir. Mücâhid ise bunun, yetmiş yaz olduğunu söyler. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan aynı görüşü nakleder ve «Yahut yıllarca» kavlinin bir asır demek olduğunu bildirir. Katâde ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir.

«İkisi o iki denizin birleştiği yere gelince; balıklarını unutmuşlar­dı.» Hz. Mûsâ, genç arkadaşına tuzlu balığı da beraberlerinde getir­mesini söylemişti. Ve arkadaşına denilmişti ki: Balığı nerede kaybet-tinizse orada durmaktadır. Mûsâ ve arkadaşı, iki denizin birleştiği ye­re ulaşıncaya kadar yürüdüler. Orada Âb-ı Hayât adı verilen bir çeş­me vardı. Orada uyuyakaldılar. O suyun damlacıkları balığın üzeri­ne değdi, balık oynadı. Balık Yûşa’ Aleyhisselâm’m yanındaki sepet­te idi. Balık sepetten denize sıçradı. Yûşa’ Aleyhisselâm uyandı. Balık denize düşünce yürümeye başladı. Suyun içerisinde oynadı ve bir da­ha tutulamadı. Bunun için Allah Teâiâ : «O, bir delikten kayıp deni­zi boyladı.» buyurmuştur. İbn Cüreyc der ki: İbn Abbas ondan son­ra denizin taş gibi olduğunu söylemiştir. Avfî, İbn Abbâs’tan naklen der ki: Balık denizde neye dokunursa, o kuruyup kaya gibi kesiliyor­du. Muhammed İbn îshâk der ki:Zührî… Übeyy İbn Kâ’b’dan nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İnsanlar varoldu olalı su böylesine donmadı. Balığın bulunduğu yer kaskatı kesildi ve bir çu­kur gibi oldu. Nihayet Mûsâ Aleyhisselâm onun peşine düştü ve git­tiği yolu gördü. «Zâten istediğimiz buydu.» dedi. Katâde der ki: Bu, karada bir deliktir ve denize açılıyordu. Orada ne kadar su arkı açı­lırsa, oradan geçen su katılaşiyordu.

«Oradan uzaklaştıkları vakit.» Balığı unuttukları yerden uzaklaş­tıkları vakit. Burada unutma, hem Musa’ya hem de arkadaşına nis-bet edilmişse de gerçekte unutan Yûşa’ Aleyhisselâm’ın kendisidir. Ni­tekim Allah Teala: «O ikisinden inci ve mercan çıkar.» (Rahman, 22) buyurursa da, inci ve mercanın yalnız tuzlu sudan çıktığı bilinmek­tedir. Fakat Allah onu ikisine de nisbet etmiştir.

Balığı unuttukları yerden ayrılınca Hz. Musa, «Delikanlısına; azı­ğımızı çıkar, bu yolculuğumuzdan andolsun ki yorgun düştük, dedi.» Bu balığı unuttukları yere gelinceye kadar yorulmuşlardı. Sonra «Bak &en, kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Şeytândan başkası unutturmadı onu bana. Şaşılacak şekilde o, denizi boylayıvermiş, de­di.» Katade der ki: Abdullah îbn Mes”ûd bu âyeti şeklinde okurmuş. «Mûsâ; zâten istediğimiz buydu, dedi.» Yani biz de bunu anyorduk, dedi ve «Hemen izlerinin üstünden gerisin geri döndüler.» Ve birbirlerinin ayak izlerini ta’kîb ederek geri­sin geri döndüler.

«Derken kullarımızdan bir kul buldular ki; Biz ona, katımızdan bir rahmet vermiş ve kendisine nezdimizden bir ilim öğretmiştik.» İş­te bu, Hazır Aleyhisselâm’dır. Rasûlullah (s.a.) dan nakledilen sahîh hadîsler buna delâlet etmektedir.

Nitekim bu konuda Buhârî der ki: Bize Humeydî… Amr îbn Di­nar’dan nakletti ki; o, bana Saîd îbn Cübeyr şöyle haber verdi dedi: Ben Abdullah İbn Abbas’a; Nevf el-Bikâlî Hazır’m arkadaşı olan Mu­sa’nın îsrâiloğullarmın arkadaşı olan Mûsâ olmadığını iddia ettiğini, söyledim. Bunun üzerine Abdullah İbn Abbâs dedi ki: Aiiah düşmanı yalan söylemiş. Bana Übeyy îbn Kâ’b anlattı ki; o, Rasûlullah (s.a.)ı şöyle derken işitmiş:

Mûsâ Aleyhisselâm tsrâiloğullan arasında hutbe okudu. Kendisi­ne insanların en bilgini kimdir? diye soruldu. O da; ben, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ onu azarladı. Çünkü ilmi Allah’a havale etmiş de­ğildi. Allah Teâlâ ona vahiy göndererek bildirdi ki: İki denizin birleştiği yerde Benim bir kulum vardır. Doğrusu o, senden daha bilgindir. Hz. Mûsâ; ey Rabbım, ben ona nasıl varırım? dedi. Hak Teâlâ buyur­du ki: Beraberine bir balık alırsın, onu bir sepete koyarsın, balığı ne­rede yitirirsen işte o kul oradadır. Hz. Mûsâ bir balık aldı, bir sepete koydu, sonra yola koyuldu. Onunla beraber delikanlısı Yûşa’ îbn Nûn da gitti. Nihayet bir kayaya varınca, başlarını kayanın üstüne koy­dular ve uyudular. Balık sepette sıçradı, oradan çıkıp denize düştü ve denizde yüzüp gitti. Allah Teâlâ balığın yüzüp gittiği yerdeki su akın­tısını durdurdu. Oradaki sular açılıp balığın üzerine kemer gibi oldu. Mûsâ uyanınca arkadaşı kendisine balığı haber vermeyi unuttu. O gün ve ertesi gece yola devam ettiler. Ertesi gün Mûsâ arkadaşına dedi ki: Bizim sabah yemeğimizi getir. Biz bu yolculuğumuzdan çok yorgun düştük. Râvî der ki: Hz. Mûsâ Allah’ın kendisine emretmiş olduğu yeri geçinceye kadar hiç bir yorgunluk hissetmemişti. Delikanlısı ona dedi ki: «Bak sen, kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Şeytândan başkası unutturmadı onu bana. Şaşılacak şekilde o, denizi boylayıvermiş.» Hz. Peygamber buyurdu ki: Balık denizi boylamış, Mûsâ ve delikanlısı da hayrette kalmışlardı. Bunun üzerine «Mûsâ : Zâten istediğimiz de buy­du, dedi. Hemen izlerinin üstünden gerisin geri döndüler.» Hz. Pey­gamber buyurdu ki: İzlerini dikkatle izleyerek nihayet kayanın oldu­ğu yere geldiler. Orada elbisesini üzerine örtünmüş bir adam buldu­lar. Mûsâ Aleyhisselâm ona selâm verdi. Hazır; senin bölgende selâm ne arasın, dedi. Hz. Mûsâ; ben, Musa’yım, dedi. O; İsrâiloğullannın Musa’sı mı? dedi. Hz. ,Mûsâ; evet, geldim ki sana öğretilen ilimden bana öğretesin de peşinden gideyim. O dedi ki: Doğrusu sen, benim yaptıklarıma asla dayanamazsın ey Mûsâ. Çünkü ben, Allah’ın bana öğrettiği bir bilgi üzereyim. O bilgiyi sen bilmezsin. Sen de Allah’ın bilgisinden sana öğrettiği bir bilgi üzerindesin onu da ben bilmem. Mûsâ (a.s.) dedi ki : «İnşâallah sen, benim sabrettiğimi göreceksin, sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim.» Hazır ona dedi ki: «O halde ba­na uyacaksan ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında ba­na soru sormayacaksın.» Bunun üzerine ikisi birlikte kalkıp gittiler. Denizin kıyısında yürüyorlardı. Bir gemiye rastladılar. Onlarla konu­şup kendilerini gemiye bindirmelerini istediler.’ Onlar Hazır’ı tanıdı­lar ve hiç bir şey almaksızın onu gemiye bindirdiler. İkisi birlikte gemiye binince; birden bire Hazır bir keserle geminin tahtalarından birini sök­meye başladı. Mûsâ (a.s.) ona dedi ki: Bunlar bizi karşılıksız taşıyan bir topluluk, sen de tutmuş onların gemisini delmeye çalışıyorsun ki ora­dakileri boğasın. Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın. Hazır dedi ki: «Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın, demedim mi? Mûsâ Aleyhisselam ona unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma, dedi.» îbn Abbâs der ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Bu birincisi, Musa’dan unuttuğu için sâdır olmuştu. İbn Abbâs der ki: Bir serçe geldi ve geminin bir kenarına kondu. De­nize gagasını uzattı ve su aldı. Hazır ona dedi ki: Allah’ın bilgisi kar­şısında benim ve senin bilgin, ancak şu serçenin bu denizden eksilt­tiği şey gibidir.

Sonra gemiden çıktılar. Birlikte kıyıda yürüyorlardı ki Hazır’ın gö­zü bir çocuğa ilişti. Çocuk diğer çocuklarla birlikte oynuyordu. Hazır, çocuğun başını eliyle tuttu ve ezip öldürdü. Mûsâ ona dedi ki: «Cana karşılık can olmaksızın, ma’sûm bir cana mı kıydın? Doğrusu çok kö­tü bir şey yaptın. O dedi ki: Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın, demedim mi?» Hz. Peygamber buyurdu ki: Bu, birincisinden daha ağır­dı. Hz. Mûsâ dedi ki: «Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, be­nimle arkadaşlık etme. O zaman benim tarafımdan ma’zûr sayılırsın. Yine gittiler ve nihayet vardıkları kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini müsâfir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yı­kılmaya yüz tutan bir duvar gördüler.» Râvî eğilmiş durumda dedi. Hazır kalktı ve eliyle duvarı düzeltti. Hz. Mûsâ dedi ki: Bir kavmin ya­nına vardık, bizi yedirmediler, müsâfir de etmediler. İsteseydin ondan bir ücret alabilirdin. O dedi ki: İşte bu, seninle benim aynlışımızdır. Dayanamadığın işlerin içyüzünü sana anlatacağım. Ve Hz. Peygam­ber bu âyeti: «İşte dayanamadığın şeylerin içyüzü budur.» (82. âyet) âyetine kadar okudu. Ve Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : İsterdik ki Hz. Mûsâ sabredeydi de Allah, bize o ikisinin haberlerinin mâhiyyetini an-lataydı,

Saîd İbn Cübeyr der ki: îbn Abbâs bu âyeti şöyle de okurdu «Onların önünde bir kral vardı. Her sağlam gemiyi gasbeder alırdı.- Sonra âyetin devamını şöyle okur­du «Çocuğa gelince, o kâ,fir idi. Onun anne ve babası ise mü’min idiler.»

Sonra Buharı, bu olayı Kuteybe kanalıyla Süfyân İbn Uyeyne’den nakleder ve aynı rivayeti aktarır. Burada aynca şu ifâdeler bulunmak­tadır : Hz. Mûsâ, beraberinde delikanlısı Yûşa’ İbn Nûn olmak üzere yo­la çıktı. Yanlarında balık vardı. Nihayet kayaya vardılar ve orada ko­nakladılar. Süfyân İbn üyeyne dedi ki: Mûsâ başını koydu, yattı ve uyudu. Süfyân îbn Uyeyne Amr’dan başkasının rivayetinde ise şu ifâ­delerin bulunduğunu zikreder. Kayanın dibinde hayat denilen su kaynağı vardı. Onun suyundan her neye bir şey isabet ederse o dipdiri olur­du. O pınarın suyundan balığa bir damla değdi. Ravî der İd : Balık bu­nun üzerine canlanıp harekete geçti ve sepetten kayıp denize düştü. Mûsâ uyanınca delikanlısına dedi ki: Bizim yiyeceğimizi getir. Hadî­si bu şekilde sonuna kadar nakleder. Sonra Süfyân İbn Uyeyne hadî­sin devamında der ki: Geminin kenarına bir serçe kondu ve gagasını denize daldırdı. Hazır Musa’ya dedi ki: Benim bilgim de senin bilgin de mahlûkâtm bilgisi de Allah’ın ilmi karşısında ancak şu serçenin ga­gasını daldırarak sudan aldığı miktar kadar. Buhârî, bu hadîsin tama­mını yukarıdaki şekilde zikreder.

Yine Buhârî der ki: Bize İbrahim îbn Mûsâ… Saîd îbn Cübeyr’in şöyle dediğini nakletti: Biz Abdullah îbn Afobas’ın evinde bulunuyor­duk. O sırada dedi ki:Bana sorun. Ben ey Abbâs’m babası, Allah be­ni sana kurbân etsin. Kûfe’de kıssa anlatan bir adam var, adına Nevf deniliyor. O; îsrâiloğullannın Musa’sı ile, bu kıssadaki Musa’nın ay­nı olmadığını iddia ediyor. Bunu bana Amr söyledi. Abdullah tbn Ab-bas dedi ki: Allah’ın düşmanı yalan söylemiş. Ya’lâ’ya gelince; o, ba­na şöyle dedi: îbn Abbas dedi ki: Bana Übeyy İbn Kâ’b anlattı ve şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Mûsâ Allah’ın rasûlüydü. Bir gün halka öğüt verdi. Gözler yaşarıp gönüller yumuşayınca ba­şını çevirdi, bir adamla karşılaştı. Adam ona dedi ki: Ey Allah’ın el­çisi, yeryüzünde senden daha bilgin birileri var mı? Mûsâ; hayır, de­di. Bilgiyi Allah’a izafe etmediği için Allah onu azarladı. Evet denil­di. (Metin aynen böyle. Çeviren). Mûsâ dedi ki: Ey Rabbım, nerededir o? İki denizin birleştiği yerdedir, buyurdu. Mûsâ dedi ki: Ey Rabbım, Sen bana bir işaret yap da ben bu işaretle onu tanıyayım. Amr İbn Dî-nâr dedi ki: Cenâb-ı Allah şöyle buyurdu : Balığın senden ayrıldığı yerdedir. Ya’lâ ise bana şöyle dedi: Allah buyurdu ki: Ölü bir balık al. Ona ruhun üflendiği yerdedir. Bunun üzerine bir balık aldı ve onu se­pete koydu. Delikanlısına dedi ki: Sana yalnızca balığın senden ayrıl­dığı yerde beni haberdâr etme görevini yüklüyorum. (Buhârî, değişik râvîlerin farklı kanâatlarını iç içe zikrediyor.) Delikanlı dedi ki: Sen bana fazla bir sorumluluk yüklemedin. İşte Allah Teâlâ’nın —Sânı yücedir— «Hani Mûsâ delikanlısına demişti ki…» kavlinin mânası budur. Mûsâ, delikanlısı Yûşa’ İbn Nûn’a demişti ki: (Bu Saîd’in ri­vayeti değildir.) Hz. Peygamber buyurdu ki: O, kayanın gölgesinde nemli bir yerde bulunduğu sırada balık çırpındı. Mûsâ uykudaydı. De­likanlısı dedi ki: O uyanıncaya kadar onu uyarmayayım. Sonra balı­ğın çırpındığını haber vermeyi unuttu. Balık çırpına çırpına denize girdi. Allah Teâlâ balığın denizde yüzmesini kaldırdı, öyle ki, onun izi taştaki gibi oluyordu. Amr bana böyle dedi. Onun izi taştaki gibiydi diyerek, iki parmağını ve onun arkasında olanları birbirine geçirdi. «îMûsâ: Bu yolculuğumuzdan andolsun ki yorgun düştük, dedi.» O; Allah senden yorgunluğu kaldırsın, dedi. Bu ifâde de Saîd İbn Cü-beyr’e âit değildir. Delikanlısı ona durumu haber verdi. Geri döndü­ler ve Hazırı buldular. îbn Cüreyc şöyle der: Bana Osman îbn Ebu Süleyman dedi ki: Denizin ortasında yeşil bir hasırın üzerinde bulu­nuyordu. Saîd İbn Cübeyr ise dedi ki: Üzerinde elbise Örtülüydü. Elbise­sinin bir tarafını ayağının altına, bir tarafını da başının altına koy­muştu. Mûsâ Aleyhisselâm ona selâm verdi. Bunun üzerine Hazır, yü­zünü açtı ve dedi ki: Benim dünyamdan selâm var mı? Sen kimsin? Ben; Musa’yım, dedi. İsrâiloğullarının Musa’sı mı? dedi. O; evet, de­di. Ne haldesin, işin nedir? deyince; o, sana öğretilen ilimden bana öğretmen için geldim, dedi. O; Tevrat elindedir, sana vahiy de geli­yor. Bu ikisi yetmez mi? Benim Öyle bir bilgim var ki; onu senin öğ­renmen gerekmez. Senin de öyle bir bilgin var ki; onu benim öğ­renmem gerekmez. Bir kuş gagasıyla denizden su aldı. Hazır dedi ki: Allah’a andolsun ki senin ve benim bilgim, Allah’ın bilgisinin yanın­da ancak şu kuşun gagasıyla denizden aldığı su kadardır. Nihayet ge­miye bindiler. Orada bu yakanın halkını öbür yakaya taşıyan küçük geçirici âlet (sandal) buldular. Onun s&hibleri Hazır’ı tanıdılar ve Al­lah’ın sâlih kulu, dediler. Râvî der ki: Biz Said İbn Cübeyr’e dedik ki: Hazır’ı mı? o; evet, dedi. Onlar; bu sâlih kulu ücretle taşımayız, dedi­ler. Hazır, gemiyi deldi ve ona bir kazık çaktı. Mûsâ dedi ki: Gemiyi içindeki halkını boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın. Mücâhid der ki: Bu, kötü bir şey yaptın, demektir. Hazır de­di ki: «Ben, sana yaptığım işlere dayanamazsın, demedim mi?» Bi­rincisi unutmaktan dolayıydı. Ortadaki şart idi. Üçüncüsü de kasıdlıy-dı. Mûsâ dedi ki: «Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma.» Sonra bir erkek çocuğuna rast­ladılar. Hazır onu öldürdü. Ya’lâ der ki: Saîd şöyle dedi: Çocukların oyun oynadıklarını gördüler. Nahîf, zarif bir kâfir çocuğunu aldı, son­ra onu iyice sıkıştırarak bıçakla (boynunu) kesti. Bunun üzerine Mû­sâ dedi ki: «Cana karşılık olmaksızın masum bir kimsenin canına mı kıydın? Doğrusu, çok kötü bir şey yaptın.» îbn Abbâs; âyette geçen bu

ma’sûm bir kimseye anlamına gelen kelimesini, ma’sûm biri anlamına gelmek üzere şeklinde okurmuş. Tıpkı sizin; ma’­sûm bir erkek çocuğu, sözünüz gibi. Nihayet gittiler ve bir duvar gör­düler. Yıkılmak üzereydi. Hazır onu düzeltti. Saîd İbn Cübeyr der ki: Eliyle şöyle yaptı. Elini yukarı doğru kaldırıp düzeltti. Ya’lâ ise der ki: Öyle sanıyorum ki Saîd İbn Cübeyr şöyle dedi: Eliyle onu sıvazlayıp doğrulttu. Mûsâ dedi ki: «İsteseydin ondan bir ücret alabilirdin.» Saîd dedi ki: Yiyeceğimiz bir ücret alabilirdin, demektir. «Onların ar­kalarında her sağlam gemiye 2orla el koyan bir hükümdar vardı.» îbn Abbâs bunu şeklinde okurdu. Saîd’den başkası­nın iddiasına göre, bu hükümdarın adı Hüded İbn Büded’dir. Öldürü­len çocuğun adı da Ceysûr’dur. Denizde çalışan «her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.» İstedim ki; o hükümdar bu ge­miye rastlarsa, sağlam olmayıp eksik olduğu için onu almasın. O hü­kümdarın bölgesini geçince, onu tekrar düzelttiler ve ondan yararlan­dılar. Bazıları da dediler ki onu bir şişeyle tıkadılar. Mızrakla tıka­mıştır, diyenler de vardır. «O çocuğun anne ve babası mü’min idiler.» O ise kâfir idi. Zulüm ve küfürle çocuğun onları azdırmasından ve ço­cuklarım sevmeleri nedeniyle onların da çocuğun dinine tâbi olma­larından korktuk. İstedik ki, Rabları temizlik bakımından daha ha­yırlı ve akrabalık bakımından daha iyi birini versin. Çünkü yukarda ma’sûm bir cana mı kıydın, denmişti. Merhamet bakımından da daha yakın. Ve bu yeni doğan çocuk, Hazır’ın öldürmüş olduğu ilkinden kendilerine daha merhametli olsun. Saîd’den başkaları, bu iki anne ve babaya bir kız çocuğu verildiğini iddia etmişlerdir. Dâvûd İbn Ebu Âsim ise başka birinden nakleder ki; bu, yeni verilen çocuk erkek de­ğil bir kız çocuğu idi.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma’mer… Abdullah İbn Abbâs’tan nak­leder ki; o, şöyle demiş; Mûsâ Aleyhisselâm İsrâiloğullanna hutbe okudu ve dedi ki; Allah’ı ve O’nun emrini benden daha iyi bilen hiç kimse yoktur. Bunun üzerine o adamla buluşması emredildi. Sonra Ab-dürrezzâk yukardaki rivayeti biraz eksik, biraz fazla olarak aynen nakleder. Allah en iyisini bilendir.

Muhanımed İbn îshâk der ki: Hasan İbn Umâre, Hakem İbn Uteybe kanalıyla Said İbn Cübeyr’in şöyle dediğini nakletti: Ben, Ab­dullah İbn Abbâs’ın yanında oturuyordum. Yanında Ehl-i Kitâb’dan bir topluluk vardı. Bazı kimseler dediler ki; Ey Abbâs’ın babası, Kâ’b’ın hanımının oğlu Nûfa —ki onun Kâ’b’dan doğma olduğu öne sürülü­yordu— diyor ki: Bilgini arayan peygamber Mûsâ, Mîşâ’nm oğlu Mû-sâ’dır. Saîd İbn Cübeyr diyor ki: Bunun^ üzerine İbn Abbâs şöyle de­di : Bunu Nevf mi söylüyor? Saîd İbn Cübeyr diyor ki: Ona; evet, de­dim, ben Nevf’in böyle dediğini işittim. Abdullah İbn Abbâs; ey Saîd, onu kendisinden s&n mi işittin? dedi. Saîd İbn Cübeyr diyor ki; Evet, dedim. İbn Abbâs dedi ki: Nevf yalan söyledi. Sonra şöyle devam et­ti : Bana Übeyy îbn Kâ’b Rasûlullah (s.a.) dan nakletti ki; İsrâiloğul-lannın peygamberi olan Mûsâ, Rabbına niyazda bulunup dedi ki: Ey Rabbım, eğer kullarından benden daha bilgin birisi varsa; onu bana göster. Allah Teâlâ buyurdu ki: Evet, kullarım arasında senden daha bilgin birisi vardır. Sonra onun bulunduğu yeri kendisine anlatarak onunla buluşması için Musa’ya izin verdi. Mûsâ, -beraberinde delikan­lısı olmak üzere yola çıktı. Yanlarında da bir balık vardı. Ona denil­mişti ki: Bu balık nerede dirilirse senin aradığın arkadaşın oradadır, ihtiyâcını elde etmiş olursun. Mûsâ, arkadaşı ve onun taşıdığı balıkla birlikte yola çıktılar. Yürüdüler ve nihayet yoruldular. O kayaya ve o suya vardılar. O su, hayat suyuydu. Ondan bir damla içen ebedî olurdu. Ölü bir şeye değerse de mutlaka canlanırdı. Konakladıkları yerde balığa o sudan değdi ve balık canlandı. O, bir delikten kayıp denizi boyladı. Sonra kalkıp yola koyuldular. Dönüş yerini geçince «Musa, delikanlısına dedi ki: Azığımızı çıkar. Bu yolculuğumuzdan, andolsun ki yorgun düştük. Delikanlı hatırlayıp dedi ki: Bak sen, ka­yalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Şeytândan başkası onu bana unutturmadı. Şaşılacak şekilde o, denizi boylayıvermiş.» İbn Abbâs der ki: Mûsâ kayaya tekrar döndü ve oraya vardıklarında, elbisesine bürünmüş bir adam buldular. Mûsâ ona selâm verdi. O bilgin selâ­mını aldı, sonra dedi ki: Senin halkının arasında işin var, buraya ni­çin geldin? Mûsâ ona dedi ki: Senin öğrendiğin doğru bilgiden bana da öğretmen için geldim. Bunun üzerine o bilgin kişi dedi ki: Doğru­su benim yaptıklarıma sen asla dayanamazsın. O, gaybı bilen bir ki­şiydi. Bu konu kendisine öğretilmişti. Mûsâ; evet dayanırım, dedi. O; kavrayamayacağm bir bilgiye nasıl dayanırsın? dedi. Sen, adaletin sâ­dece dış yüzünü bilirsin. Sana bilinmezliklerin bilgisi verilmedi ki, benim bildiklerimi bilip gaybı kavrayasm. O da; inşâallah sabrettiği­mi göreceksin, sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim, dedi. Bana ters düşen bir işini görsem de sana karşı gelmeyeceğim, dedi. Bunun üze­rine adam : Bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında soru sormayacaksın, dedi. Denizin kıyısında yürümeye baş­ladılar. Kendilerini taşıyacak bir kişiyi aramak üzere oraya buraya bakmıyorlardı. Nihayet sağlam, yeni bir gemiye rastladılar. Gemi sâ-hiblerinden kendilerini götürmesini isteyince; onlar da, yanlarına al­dılar. Gemi durup içindekilerle birlikte denize açılınca; delecek bir âlet aldı, sonra geminin bir tarafına varıp delgiyi koyup gemiyi de-linceye kadar üzerine çekiçle vurdu. Sonra bir tahtayı alıp ters yüz çevirdi, sonra üzerine oturup onu oraya yamamaya başladı. Mûsâ, fecî bir durumla karşılaştığım görerek dedi ki: Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın. O; ben sa­na yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi? dedi. O; unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden dolayı beni sorumlu tutma, dedi. Sonra gemiden çıkıp yürüdüler ve bir kasabaya vardılar. Arkalarında çocukların oynadığım gördüler. Bu çocukla­rın arasında diğerlerinden çok daha zayıf, çok daha parlak ve çok da­ha güzel bir çocuk duruyordu. Adam onun elinden tuttu ve bir taş alıp başım ezinceye kadar çocuğun başına vurup onu öldürdü. îbn Abbâs der ki: Mûsâ, çok daha fecî ve dayanılmaz bir durumla karşı­laştı. Çünkü küçük bir çocuğu günahsız yere öldürüyordu. Dayanama­yıp dedi ki: Cana karşılık olmaksızın ma’sûm bir kimseye mi kıydın? Doğrusu çok kötü bir şey yaptın. O: Ben, sana yaptığım işlere daya­namazsın demedim mi? dedi. Mûsâ : Eğer bundan sonra sana bir şey so­rarsam benimle arkadaşlık etme. O zaman benim tarafımdan ma*zûr sa­yılırsın, dedi. Yine gittiler ve nihayet vardıkları kasaba halkından yi­yecek istediler. Kasaba halkı bu ikisini müsâfir etmek istemedi. İkisi şehrin içinde yıkılmaya yüz tutan bir duvar gördüler, o bunu doğrul-tuverdi. Mûsâ : Dileseydin buna karşılık bir ücret alabilirdin, dedi. Yani biz onlardan yiyecek istedik, yedirmediler, müsâfirleri olmak is­tedik, müsâfir etmediler. Sonra sen, tutmuş üstüne düşmeyen işi ya­pıyorsun. İsteseydin, yaptığın bu işten sâna bir ücret verirlerdi. Bu­nun üzerine adam dedi ki: İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Da-yanamadığın işlerin içyüzünü sana anlatacağım. Gemi; denizde çalı­şan yoksullara aitti. Onu kusurlu kılmak istedim. Zîrâ arkalarında her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı. Übeyy İbn

Kâ’b’ın kırâetinde ( Lap İui-* JT ) kısmı (t^£ Ü-U* 4Uİ-. JT) şeklin­de idi. Ben, bu gemiyi deldim ki noksanı bulunsun da, hükümdar böyle çürük bir gemiyi görünce teslim almasın. Oğlana gelince;’onun ana ve babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırıp küfre sürüklemesin­den korkmuştuk. Rablarınm kendilerine o çocuktan daha temiz ve da­ha merhametli bir yavruyu vermesini istedik. Duvar ise; o şehirdeki iki yetîm erkek çocuğa aitti. Altında da onlara âit bir define vardı. Ba­baları iyi trir kimseydi. Rabbım, onların ergenlik çağma ulaşmasını ve Rabbından bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarım İstedi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. îşte dayanamadığın işlerin içyüzleri bunlardır. îbn Abbas diyordu ki: Bu define, sâdece bilgi idi.

Avfî îbn Abbas’tan naklen der ki: Hz. Mûsâ Mısır’dan çıkıp da İs-râiloğullan kendi yurtlarında rahat bir diyara yerleşince Allah, Hz. Mû-sâ’ya Allah’ın günlerini onlara hatırlatmasını emir buyurdu. Hz. Mûsâ onlara öğüt vererek, Allah’ın kendilerine lütfettiği hayır ve nimeti ha­tırlattı. Firavun hanedanından kurtuluşlarını, düşmanlarının helak oluşunu ve yeryüzünün halîfeleri oluşlarını kendilerine bildirdi. Ve de­di ki: Allah, sizin peygamberinizle konuşma nimetini lütfetti ve beni kendisi için seçti. Bana kendi katından bir sevgi indirdi ve Allah size istediğiniz her şeyi lütfetti. Sizin peygamberiniz, yeryüzü halkının en değerlisidir. Ve siz Tevrat’ı okumaktasınız. Allah, size lütfetmediği hiç bir nimet bırakmadı ve her türlü nimetleri onlara anlattı. İsrâiloğulla-rından bir adam kalkıp dedi ki: Ey Allah’ın nebisi; dediklerin yerinde. Ve söylediklerini biliyoruz. Ancak yeryüzünde senden daha bilgin bir kimse var mı? O; hayır, dedi. Bunun üzerine Allah Musa Aleyhisselâm’a Cebrail’i gönderdi. Cebrail dedi ki: Allah Teâlâ buyuruyor ki: Benim bilgimi nereye vereceğimi sen bilir misin? Evet, denizin birleştiği yerde senden çok daha bilgin birisi var. îbn Abbâs dedi ki; İşte bu, Hazır’-dır. Bunun üzerine Mûsâ Rabbından o kişiyi kendisine göstermesini ni­yaz etti. Allah Teâlâ da, Musa’ya : Denize git, denizin birleştiği yerde bir balık göreceksin. Onu al ve delikanlına ver. Sonra denizin kıyısını tut. Balığı unutursan ve kaybedersen, işte aradığın o sadık kulu orada bulursun. Allah Nebisi Mûsâ Aleyhisselâm’ın seferi uzayıp yorgun dü­şünce, delikanlısına balığı sordu. Genç çocuk olan delikanlısı dedi ki: Bak sen, kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Şeytândan başkası unutturmadı onu bana. Şaşılacak şekilde o, denizi boylayıvermiş. Deli­kanlı dedi ki: Balığı denize koyulup yol almaya başladığı zaman gör­düm. Mûsâ Aleyhisselâm buna şaştı. Dönüp kayanın olduğu yere gel­di ve balığı buldu. Balık denizde yüzüyordu, Mûsâ da onu ta’kîb edi­yordu. Mûsâ, asâsıyla balığın peşini ta’kîb etmek için denizi açıyordu ve balık denizden neye dokunursa o şey kaya haline dönüşüyordu. Al­lah nebisi de buna hayret ediyordu. Balık nihayet onu denizdeki ada­lardan bir adaya götürdü. Orada Hazır’a rastladı. Ona selâm verdi. Ha­zır, vealeykesselâm dedi. Burada selâm ne arasın? Sen kimsin? de­di. O, ben Musa’yım, dedi. Hazır; îsrâiloğullarının arkadaşı olan mı? dedi. O; evet deyince, hoş geldin, ama niçin geldin? dedi. Mûsâ da : Sa­na öğretilen ilimden bana Öğretmen için, dedi. O da: Doğrusu sen, be­nim yaptıklarıma asla dayanamazsın, dedi. Buna güç yetiremeyeceği-ni bildirdi. Mûsâ Aleyhisselâm da: înşâallah sabrettiğimi göreceksin, hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim, dedi. O; öyle ise gel benimle, de­di. Sonra; sana açıklamadıkça yaptığım hiç bir şeyden bana soru sor­mayacaksın, dedi. İşte Allah Teâlâ’nın «O halde bana uyacaksın, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında soru sormayacaksın» kavlinin mânâsı budur.

Zührî der ki: Ubeydullah îbn Abdullah İbn Utbe İbn Mes’ûd, Ab­dullah îbn Abbâs’tan nakletti ki, o ve Hürr îbn Kays, Musa’nın arka­daşı konusunda tartışmışlar. İbn Abbâs, onun Hazır olduğunu söyle­miş. Bu sırada Übeyy İbn Kâ’b rastlamış. îbn Abbâs onu çağırıp demiş ki: Hz. Musa’nın buluşmak için izin istediği arkadaşı konusunda ben ve şu arkadaşım tartıştık. Sen, Rasûlullah (s.a.) dan onun durumuy­la ilgili bir şey işittin mi? O, demiş ki: Ben Rasûlullah (s.a.) in şöyle dediğini duydum: Mûsâ Aleyhisselâm İsrâiloğullarından bir topluluk arasında iken bir adam geldi ve dedi ki; Senden daha bilgin bir ada­mın yerini biliyor musun? O; hayır, dedi. Allah Teâlâ Musa’ya vahyet-ti ki: Evet; o kulumuz Hazır’dır. Mûsâ onunla buluşmak için çâre ara­dı. Allah Teâlâ, balığı onun için bir işaret kıldı. Ve ona denildi ki: Ba­lığı kaybettiğin zaman geri dön. Sen onunla buluşacaksın. Mûsâ de­nizde balığın izini sürüyordu. Musa’nın delikanlısı ona demişti ki: Bak sen, kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Şeytândan baş­kası unutturmadı onu bana. Şaşılacak şekilde o, denizi boylayıvermiş. Bunun üzerine Mûsâ demiş ki: Zâten istediğimiz buydu, hemen izle­rinin üstünden gerisin geri döndüler. Ve kulumuz Hazır’ı gördüler. Onların durumu, Allah’ın kitabında anlattığı şekildedir.[28]

İzahı

66 — Mûsâ ona,; Sana öğretilen ilimden bana öğret­men için peşinden geleyim mi? dedi.

67 — O da dedi ki: Doğrusu sen, benim yaptıklarıma aşla dayanamazsın.

68 — Kavrayamayacağın bir bilgiye nasıl dayanırsın?

69 — O da: İnşâallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim, dedi.

70 — O halde bana uyacaksan, ben sana anlatmadık­ça herhangi bir şey hakkında soru sormayacaksın, dedi.

Allah Teâlâ, Hz. Musa’nın o bilgine söylediği şeyleri bildiriyor. O bilgin Hazır’dır. Allah, Musa’nın haberdâr olmadığı bir bilgiyi sâde­ce ona lütfetmişti. Aynı şekilde onun sâhib olmadığı bilgiyi de Mûsâ’-ya lütfetmişti. «Mûsâ ona; sana Öğretilen ilimden bana öğretmen için peşinden geleyim mi? dedi.» Zorlama ve mecburiyet şeklinde değil lu-tufkârâne bir sual. Öğrencinin bilginden sorarken ta’kîb etmesi ge­reken yol işte budur. «Peşinden geleyim mi?» Sana yoldaş ve arka­daş olayım mı? «Sana öğretilen ilimden bana öğretmen için» Allah’ın sana öğrettiği’ şeyde ben kendi yolumda yararlanmak için, faydalı bilgi ve sâlih amelden istifâde edebilmek için. îşte bu sırada, Hazır Musa’ya dedi ki: «Doğrusu sen, benim yaptıklarıma asla dayanamaz­sın.» Sen bana arkadaşlık edemezsin. Çünkü senin şeriatına aykırı düşen İşler yapacağım. Ben bunu yaparken Allah’ın sana öğretmeyip de bana öğretmiş olduğu bir bilgiye dayanarak yürüyeceğim. Sen ise; Allah’ın sana öğrettiği bir bilgiye dayanarak yürüyorsun ki; ben de onu bilmiyorum. Her birimiz kendi durumumuzdan sorumluyuz. Al­lah katında herkes kendi durumundan mes’ûldür. Binâenaleyh sen, benimle arkadaşlık edemezsin. «Kavrayamadığın bir bilgiye nasıl da­yanırsın?» Ben biliyorum ki; sen, ma’zûr olduğun için beni reddede­ceksin. Sen, benim farkında olduğum hikmeti ve derûnî maslahatı bilmediğin için karşı çıkacaksın. «Mûsâ ona dedi ki: İnşâallah sab­rettiğimi göreceksin.» Senin yaptığın işlere dayanacağım. «Sana hiç bir işte karşı gelmeyeceğim.» Muhalefet etmeyeceğim. İşte bu sıra­da Hazır ona şu şartı koştu: «O halde bana uyacaksan» ilk şart ola­rak «Ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında soru sorma­yacaksın.» Sen, bana sormazdan evvel ben anlatmaya başlayacağım. Ben anlatmadıkça sen sormayacaksın.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize îbn Humeyd… Abdullah İbn Ab-bas’tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Mûsâ Rabbı Azze ve Celle’ye ni­yazda bulunarak dedi ki: Rabbım, Sana en sevimli olan kulun kim­dir? Allah Teâlâ; Beni zikredip unutmayandır, buyurdu. Mûsâ de­di ki: Kullarından hangisi daha doğru hüküm verir? Hakka göre hüküm verip, arzu ve heveslere uymayan, buyurdu. Mûsâ; ey Rab­bım, kullarından hangisi en bilgindir? dedi. Allah Teâlâ: Kendi bilgisine ilâve olarak halkın bilgisini de araştırıp belki doğru yolu gös­teren bir kelime yakalarım veya kötü yoldan alıkoyan bir söz işitirim, diyen kimse, buyurdu. Mûsâ dedi ki: Ey Rabbım, yeryüzünde benden daha bilgin biri var mı? Hak Teâlâ buyurdu ki: Evet. Mûsâ; kim o?. dedi. Allah Teâlâ : Hazır, buyurdu. Mûsâ onu nerede arayabilirim? deyince, Hak Teâlâ, kıyıda kayanın yanında, orada balığın kaybo­lacağı yerde, buyurdu. îbn Abbâs der ki: Mûsâ Aleyhisselâm onu aramaya çıktı. Nihayet Allah’ın zikrettiği yere gelince; Mûsâ kaya­nın yanına vardı ve her ikisi birbirleriyle orada selâmlaştılar. Mûsâ ona dedi ki: Beni arkadaş edinmeni isterim. O; sen benim arkadaş­lığıma dayanamazsın, dedi. Mûsâ; dayanırım, dedi. O; eğer benimle arkadaşlık edersen «Ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkın­da soru sormayacaksın,» dedi. tbn Abbâs der ki: Mûsâ onunla bera­ber denizde yürüdü. Nihayet denizlerin birleştiği yere vardılar ki dün­yada ondan daha çok suyu olan bir yer yoktu. İbn Abbâs der ki: Al­lah Teâlâ ona kırlangıcı gönderdi. Kırlangıç denizden gagasıyla su içiyordu. O Musa’ya dedi ki: Şu kırlangıcın denizden ne kadar su azalttığını söyleyebilirsin? O; çok az bir miktar, dedi. O; ey Mûsâ, iş­te senin ve benim bilgim Allah’ın bilgisi yanında şu kırlangıcın o su­dan aldığı miktar kadardır. Hz. Mûsâ, kendisinden daha bilgin birisi olmadığını söylemiş veya içinden geçirmişti. İşte bunun için Allah Teâlâ, onun Hazır’a gitmesini emretmişti. Sonra tbn Cerîr geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi, duvarın düzeltilmesi konusundaki hadîsin tamâmını zikrettikten sonra kendi tefsirini kaydetmektedir.[29]

71 — Bunun üzerine kalkıp gittiler. Nihayet bir gemi­ye bindiklerinde o, bu gemiyi deliverdi. Mûsâ: Gemiyi için­dekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın, dedi.

72 — Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın, deme­dim mi? dedi.

73 — Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, gücü­mün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma, dedi.

Allah Teâlâ Hz. Musa’dan ve arkadaşı Hazır’dan bahsederek di­yor ki : Onlar buluşup anlaştıktan sonra, kalkıp gittiler. Ancak Hazır Musa’ya arkadaşlık için; kendisi bir şeyden bahsetmedikçe, onun so­ru sormamasını şart koşmuştu. Konunun açıklanmasına ilkin Hazır başlayacaktı. Birlikte gemiye bindiler. Gemiye nasıl bindikleri ve ge­mi halkının Hazır’ı tanıdığı, onlardan ücret almadığı. Hazır’a saygı duydukları, denize açılıp da dalgalar içerisine gömülünce Hazır’m kal­kıp gemiyi deldiği, bir tahtasını çıkarıp sonra bir başka tahtayı ya­madığı konusundaki hadîs yukarıda kaydedilmişti. Bu durum karşı­sında Mûsâ Aleyhisselâm kendine sâhib olamamış ve Hazır’a kıza­rak : «Gemiyi içindekileri boğmak için mi delciin?» demi.?. ke­limesinin başındaki lam ta’iîl lamı değil ta’kîb lamıdır.(…)

«Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın.» Mücâhid der ki : Burada kelimesi; kötü bir şey anlamına gelmektedir. Katâde ise. hay­ret verecuk bir şey anlamına geldiğini söyler. O sırada Hazır Musa’ya daha önce koşmuş olduğu şartı hatırlatarak der ki : »Ben sana yap­tığım işlere dayanamazsın, demedim mi?» Şu senin yaptığın davra­nış da, benim sana koştuğum şartın nedenidir. Sen bundan dolayı ki-nanmazsın. Çünkü yapılan şeyle ilgili yeterli bilgiye sâhib değilsin. Aslında faydalı olarak böyle yapılmıştır. Ancak sen, onun faydalı ol­duğunu bilmiyorsun. Bunun üzerine Mûsâ dedi ki : «Unuttuğum şey­den dolayı bana çıkışma. Gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma.» Beni sıkma ve bana ağır davranma. Daha önce geçen hadîs­te Rasûlullah (s.a.) in; birincisi, Musa’dan unutma neticesinde sâdır olmuştur, kavli nakledilmişti.[30]

74 — Yine gittiler, nihayet bir erkek çocuğa rastladı­lar. O, hemen bunu öldürdü. Cana karşılık olmaksızın ma’-sûm bir kimseye mi kıydın? Doğrusu çok kötü bir şey yap­tın, dedi.

75 — O: Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın, de­medim mi? dedi.

76 — Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, be­nimle arkadaşlık etme. O zaman benim tarafımdan ma’zûr sayılırsın, dedi.

Allah Teâlâ buyuruyor ki : Nihayet tekrar yola koyuldular ve «Bir erkek çocuğa rastladılar. O, hemen bunu öldürdü.» Çocuğun kasaba­da çocuklarla beraber oynadığını ve Hazır’ın çocukların arasından ona doğru yönelip yakaladığını, çocuğun oynayanların en güzeli, en sevimlisi ve en parlağı olduğunu ve çocuğu öldürdüğünü yukarda an­latmıştık. Rivayete göre; o, çocuğun başını ezmişti. Bazıları da; taşla kırmıştı, derler. Bir rivayette de eliyle tutup sıkmıştır. Allah en iyisi­ni bilendir.

Mûsâ Aleyhisselâm onun böyle yaptığını görünce; öncekinden da­ha fazla kızarak şöyle dedi : «Cana karşılık olmaksızın ma’sûm bir kimseye mi kıydın?» Henüz suç işlememiş ve günâha yönelmemiş ma’sûm bir küçücüğe mi kıyıp öldürdün? Onun öldürülmesinin hiç bir mesnedi yoktur. «Doğrusu çok kötü bir şey yaptın, dedi.» Yaptı­ğın şeyin kötülüğü apâşıkârdır, «O : Ben sana yaptığım işlere daya­namazsın, demedim mi? dedi.» Yine ilk şartım hatırlattı. Bunun üze­rine Mûsâ : «Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arka­daşlık etme. O zaman benim tarafımdan ma’zûr sayılırsın, dedi.» Bun­dan sonra sana bir daha itiraz edecek olursam, tekrar tekrar benim nazarımda ma’zûr sayılırsın, dedi.

İbn Cerîr Ta beri der ki . Bize Abdullah İbn Ebu Ziyâd… Abdul­lah İbn Abbâs kanalıyla Übeyy İbn Kâ’b’dan nakletti ki; Hz. Peygam­ber bir kimseden bahsedince ona rtuâ edecek olursa kendisinden baş­lardı. İşte bir gün şöyie dedi : Allah’ın rahmeti bizim ve Musa’nın üze­rine olsun. Arkadaşına biraz daha dayanabilseydl de hayretli şeyleri görseydi. Fakat o «Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, benim­le arkadaşlık etme. O zaman benim tarafımdan ma’zûr sayılırsın, de­di…[31]

77 — Yine gittiler ve nihayet vardıkları kasaba hal­kından yiyecek istediler. Kasaba halkı bu ikisini musâfir etmek istemedi. İkisi şehrin içinde yıkılmaya yüz tutan bir duvar gördüler. O, bunu doğrultuverdi. Musa: Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin, dedi.

78 — O dedi ki: İşte bu; seninle benim ayrılışımızda Dayanamadığın işlerin içyüzünü sana anlatacağım.

Allah Teâlâ, Mûsâ ve arkadaşından bahsederek buyuruyor ki: İlk iki seferden sonra tekrar yola koyuldular: «Nihayet vardıkları kasa­ba halkından yiyecek istediler.» İbn Cerir, İbn Sîrîn’den nakleder ki; bu kasaba Eyle’dir. Hadîste ise bu ifâde şöyledir : Nihayet cimri bir kasaba halkına vardılar. «Kasaba halkı bu ikisini müsâfir etmek iste­medi. İkisi şehrin içinde yıkılmaya yüz tutan bir duvar gördüler.» Burada irâde, İstiare yoluyla duvara isnâd edilmiştir. Çünkü sonra­dan var edilmiş olan şeyler için irâde bahis mevzuu olduğu zaman; irâde, eğilim gösterme anlamına gelir. «O bunu doğrultuverdi.» Doğ­ru duruma getirdi. Daha önce geçen hadîste, eliyle bunu geriye itti­ği ve eğimi gidecek şekilde destek verdiği zikredilmiştir. Bu da fevka­lâde bir haldir. İşte o zaman Mûsâ kendisine dedi ki: «Dileseydin bu­na karşılık bir ücret alabilirdin.» Onlar, bizi müsâfir etmedikleri için bedelsiz olarak işlerini yapmaman gerekirdi. «O dedi ki: İşte bu; se­ninle benim ayrılışımızdır.» Çünkü çocuğun Ölümü esnasında sen; bir daha sana bir şey sorarsam, benimle arkadaşlık etme, demiştin. Ama bu şartına uymadın. Öyleyse bu, seninle benim ayrılacağım noktadır. «Dayanamadığın işlerin içyüzünü sana anlatacağım» izah edeceğim.[32]

79 — Gemi; denizde çalışan yoksullara aitti. Onu ku­surlu kalmak istedim. Zîrâ arkalarında, her sağlam gemi­ye zorla el koyan bir hükümdar vardı.

Bilinmeyen Sırlar

Mûsâ Aleyhisselâm’ın kavrayamadığı konunun açıklaması İşte budur. Hz. Musa’nın dış görünüşüne bakarak reddettiği konunun derinliğini Allah Teâlâ Hazır Aleyhisselâm’a açıklamıştı. Hazır dedi ki: Gemiye gelince; onu sırf kusurlu kılmak için deldim. Çünkü onlar, zâlim bir hükümdarın bölgesinden geçiyorlardı. Hükümdar her sağ­lam gemiyi zabtederek el’koyuyordu. Ben onu kusurlu kılarak, baş­ka bir şeyle geçinme imkânı bulunmayan bu zavallıların geçimleri­nin devamıyla ondan istifâde etmelerini istedim. Bu gemi sâhibleri-nin, yetim oldukları da söylenmiştir.

îbn Güreye, Vehb İbn Süleyman kanalıyla Şuayb el-Cübbâî’den nakleder ki; o hükümdarın adı Hüded îbn Büded imiş. Bu husus Bu-hârî’nin rivayetinde de geçmiştir. Bu isim Tevrât’da İys İbn îshâk’m soyundan gelen torunları arasında kaydedilir. Yani bu hükümdar Tev-rat’da sözü edilen hükümdardır. Allah en iyisini bilendir.[33]

Izâhı

80 — Oğlana gelince; onun anası babası inanmış kim­selerdi. Çocuğun onları azdırıp küfre sürüklemesinden korkmuştuk.

81 — Rablannuı o çocuktan daha temiz ve daha çok merhametli birini vermesini istedik.

Bu çocuğun adının Ceysûr olduğu yukarda geçmişti. Hadîste îbn Abbâs kanalıyla Übeyy îbn Kâ’b’dan nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Hazır’m öldürdüğü çocuk yaratıldığı gün; kâfir tabiatıyla yaratılmıştı. Îbn Cerîr bunu Ebu İshâk kanalıyla Saîd İbn Cüreyc’den ve İbn Abbâs’tan nakleder. Onun için Allah Teâlâ: «Onun anası babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırıp küfre sürük­lemesinden korkmuştuk.» buyuruyor. Yani anne ve babanın çocukla­rına olan. sevgileri, onları küfre sürüklemesinden korkmuştuk. Katâdc der ki : Çocuğun anne ve babası çocuk doğduğunda sevinmişler, öldü­ğünde üzülmüşlerdi. Halbuki çocuk yaşasaydı; bu, kendilerinin felâke> ti olacaktı. Öyleyse herkes, Allah’ın kazasına rızâ göstersin. Çünkü Al lah’ın mü’min için kazası sevmediği şeylerde sevdiğinden daha çok ha yır olabileceği şeklindedir. Sahîh hadîste vârid olur ki; Allah, mü’mir için ne hükmederse mutlaka bu, onun için hayır olur. Allah Teâlâ Ba kara sûresinde de şöyle buyuruyor: «Birşey hoşunuza gitmediği hal de sizin için hayırlı olabilir.» (Bakara, 216).

«Rablarının o çocuktan daha temiz ve daha çok merhametli biri­ni vermesini istedik.» Bu çocuktan daha temiz ve kendilerine daha çok acıyan bir çocuk vermesini. O çocuğa kendileri de daha çok şefkatli davranacaklardır. İbn Cüreyc böyle der. Katâde ise; o çocuğun anne ve babasına daha iyi davranacağı anlamına geldiğini belirtir. Daha ön­ce o, anne ve babaya bir kız çocuğu verildiği zikredilmişti. Denilir ki Hazır, çocuğu öldürdüğünde annesi müslüman bir çocuğa hamiley­di. İbn Cüreyc böyle der.[34]

82 — Duvar ise; o şehirdeki iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında da onlara âit bir define vardı. Babaları iyi bir kimseydi. Rabbın; onların erginlik çağma ulaşmasını ve Rabbından bir rahmet olarak definelerini çıkarmaları­nı istedi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım, işte da-yanamadığın şeylerin te’vîli budur.

Bu âyette kasaba lafzının, şehir anlamına kullanılabileceğine de­lâlet vardır. Çünkü Allah Teâlâ daha Önce «vardıkları kasaba halkın­dan» buyururken, burada «Duvar şehirdeki iki yetîm erkek çocuğa ait­tir.» buyurmuştur. Nitekim bir başka âyette şöyle buyurur: «Nice ka­sabalar vardır ki; onlar, seni çıkaranların kasabalarından kuvvet ba­kımından daha güçlü idiler.» (Muhammed, 13) Yine müşriklerden naklen şöyle buyurur: «Bu Kur’an şu iki kasabadan birinden büyük bir adama inmeli değil miydi?» (Zuhruf, 31) Yani Mekke ve Tâif’den birine.

Âyetin mânası şöyledir: Bu duvarı Hazır düzeltmişti. Çünkü şe­hirdeki iki yetîm çocuğa aitti. Ve duvarın altında onlara âit bir defi­ne “saklı idi. îkrime, Katâde ve bir başkası der ki: Onun altında ço­cuklar için gömülü bir mal vardı. Âyetin akışından da bu, anlaşılmak­tadır. İbn Cerîr merhumun tercih ettiği kanâat ta budur. Avfî, İbn Ab-bâs’tan naklen; onun altında bulunan hazîne, bilgi hazînesiydi, der. Saîd İbn Cübeyr de böyle demiştir. Mücâhid ise; üzerinde bilgi bulunan sayfalar, olduğunu söyler. Nitekim merfû* bir hadîste bunu te’yîd eden bir rivayet nakledilmektedir. Şöyle ki: Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr, Müsned isimli meşhur eserinde der ki: Bize İbrahim îbn Saîd… Ebu Zerr (r.a.) den nakletti ki; o, şöyle demiş: Allah Teâlâ’nın kitabında zikrettiği define, altından bir sayfaydı. Üzerinde şu ifâde yazılıydı: Kadere kesin olarak inanıp da yorulan insanın niçin yorulduğuna hay­ret ettim. Cehennemi anıp ta gülen insanın niçin güldüğüne şaştım. Ölümü hatırlayıp da gafil olan insanın niçin gâfîl olduğuna şaştım. Lâ ilahe İllallah Muhammedun Rasûlullah. Burada râvî olarak yer alan Bişr İbn Münzir, Masîs kadısı diye de bilinir. Hafız Ebu Ca’fer el-Akîlî bunun hadîsinde vehm olduğunu bildirir.

Bu konuda Seleften bazı eserler rivayet edilmiştir. Nitekim İbn Cerh* Taberî Tefsîr’inde der ki: Bize Ya’kûb… Naîm el-Anberî’den nakletti ki —o Hasan el-Basrî’nin meclisinde bulunanlardan imiş— ben Hasan el-Basrî’nin «Altında da onlara âit bir define vardı» âye­ti konusunda şöyle dediğini işittim demiş: Bu defîne, üzerinde şu ifâdenin yazılı bulunduğu altundan bir levha idi: Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla. Kadere inanan insanın nasıl üzüldüğüne şaşa­rım. Ölüme kesin olarak inanan insanın nasıl sevindiğine şaşarım. Dünyayı tanıyıp dünya ehlinin değişimlerine şâhid olup dünyaya bel bağlayan insana şaşarım. Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasûlullah.

Bana Yûnus… Ğufre’nin kölesi Ömer’den nakletti ki; o, şöyle de­miş : Allah Teâlâ’nın mağaradan söz ettiği sûrede «Altında da onla­ra âit bir define vardı.» buyurarak söz konusu ettiği hazîne; altun­dan bir levha idi. Üzerinde şu ifâdeler yazılı idi: Rahman, Rahîm olan Allah’ın adıyla. Cehennemi bilip de gülen adama şaşılır. Kade­re kesin olarak inanıp da yorulan adama şaşılır. Ölümün geleceğine kesin olarak inanıp da güven içinde duran adama şaşılır. Allah’tan başka ilâh olmadığına şahadet ederim. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahadet ederim. Bana Ahmed İbn Hazım el Ğı-fârî anlattı ki Hennâde Bint Mâlik… Hammâd îbn Velîd’in şöyle de­diğini işittim, demiş : Ca’fer îbn Muhammed; «Altında da onlara âit bir defîne vardı.» âyeti konusunda şöyle dedi: Bu; iki buçuk satırdı. Üçüncüsü tamamlanmamıştı ve şu ifâdeler yer alıyordu : Rızka kesin olarak inananın nasıl yorulduğuna şaşarım. Hesaba kesin olarak ina­nanın nasıl gaflete daldığına şaşarım, ölüme kesin olarak inananın na­sıl üzüldüğüne şaşarım. Zîrâ Allah Teâlâ buyuruyor ki: «İsterse bir har­dal danesi kadar ağırlıkta olsun, Biz onu da getiririz. Hesâb görücü olarak Biz, kâfiyiz.» (Enbiyâ, 47) Rivayeti nakleden Hennâde Bint Mâlik eş-Şeybânî der ki: O çocukların, babalarının iyiliğinden dolayı korundukları bahsedilmiş fakat onların iyiliği söz konusu edilmemiştir. Onlarla kendileri için korundukları babaları arasında yedi göbek vardı. Ve babaları örgücü idi. Bu, imamların zikrettikleri ile daha ön­ce vârid olan hadîs eğer doğru ise, İkrime’nin kavli ile çelişen bir ta­rafı yoktur. İkrime; bu hazînenin mal olduğunu söylüyordu. Onlar da altundan bir levha olduğunu söylüyorlar. Bunun içinde fazlasıy­la mal bulunduğunu belirtiyorlar. Ayrıca o, levhanın üzerinde bilim, hikmet ve Öğüt yazılı olduğunu da ekliyorlar. Allah en iyisini bilen­dir.

»Babalan iyi bir kimse idi.» Bu da gösteriyor ki; sâlih bir kişinin soyu korunur ve onun kulluğunun bereketi dünya ve âhirete uzanır, soyundan gelenlere şefaati ulaşır. Onun rahat etmesi için, soyundan gelenlere cennet derecelerinin en üst derecesi verilir. Nitekim bu ko­nuda âyet ve hadîsler vârid olmuştur. Saîd İbn Cübeyr, İbn Abbâs’tan naklen; çocukların babalarının iyiliğinden dolayı korunduklarını bil­dirmiştir. Ancak kendilerinin iyi oldukları bahis mevzuu edilmemiş­tir. Onun yedinci atadan baba olduğu da yukarıda söylenmişti.

«Rabbın; onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbmdan bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi.» Burada irâde, Al­lah’a isnâd ediliyor. Çünkü onların erginlik çağına ulaşmasını, Al­lah’tan başka kimse sağlayamaz. Öldürülen çocuk hakkında da şöy­le buyurulmuştu: «Rablannm o çocuktan daha teiniz^ ve daha çok merhametli birini vermesini istedik.» Gemiden bahsedilirken de onu kusurlu kılmak istedim, deniyor. Allah en iyisini bilendir.

«Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. Rabbımdan bir rahmet olarak.» Yani bu üç durumda da yaptığım şu işlerin hiç birisi benim kendiliğimden yaptığım davranış değildir. Sâdece Allah’ın bize an­lattığı bir rahmettir. Gemi halkı, çocuğun anne ve babası, sâlih ev-lâd konularının hepsi de Allah’ın rahmetindendi. «Ben bunları ken­diliğimden yapmadım.» Böyle emredildim ve böyle yapmam bildiril­di. Bu ifâde Hızır Aleyhisselâm’m peygamberliğini söyleyenlerce de­lil gösterilmektedir. Bununla beraber daha önce «Kullarımızdan bir kul buldular ki, Biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve kendisine nezdimizden bir ilim öğretmiştik.» buyuruluyor.

Başkaları da dediler ki: Hazır bir rasûldür. Hattâ kraldı diyen-ler de vardır. Bunu Maverdî Tefsîr’inde nakleder. Çoğunluk ise Ha-zır’m nebî olmayıp velî olduğu görüşünü benimsemişlerdir. En iyisi­ni Allah bilir, tbn Kuteybe, el-Maârif isimli eserinde nakleder ki: Ha-zır’ın adı Hazır Belyâ îbn Melkân imiş. Onun babası Fâliğ, onun ba­bası Ğâbir, onun babası Şâlih, onun babası Erfahşez imiş. Onun ba­bası Nûh Aleyhisselâm’m oğlu Sâm imiş. (îbn Kuteybe, El Mârif, 42) Derler ki: Hazır’a «Abbâs’ın babası» künyesi verilmiş ve Hazır lâkabıyla adlandırılırmış. O krallar soyundanmış. Nevevî, Tehzîb el-Es-mâ isimli eserinde bunu nakleder. Sonra gerek o, gerekse başkaları Hazır’ın kıyamet gününe kadar yaşadığını ve diri olduğunu söyler­ler. Ancak bu konuda iki görüş vardır. Nevevî ve îbn Salâh, onun ya­şadığı görüşünü benimserler. Bu konuda Seleften ve diğerlerinden pek çok hikâye ve eserler naklederler. Onun bazı hadîslerde adı ge­çerse de, bunlardan pek çoğu sahîh değildir. En meşhur olanı ta’ziye ile ilgili hadîslerdir. Bunun isnadı ise zayıftır.

Daha sonraki bilginlerle başkaları, bu konuda yukardakinin ak­si görüşü tercih ederler. Ve delil olarak da Allah Teâlâ’mn: «Senden önce hiç bir beşeri Ölümsüz kılmadık.» (Enbiyâ, 34) âyetini gösterir­ler. Nitekim Hz. Paygamber de Bedir günü şöyle buyurmuştur: Al­lah’ım; eğer şu topluluğu helak edersen, bir daha yeryüzünde Sana ibâdet edilmez. Yine Hz. Peygamberden Hazır’ın kendisine1 geldiği, yanında bulunduğu, beraber savaştığına dâir hiç bir rivayet nakle-dilmemiştir. Eğer Hazır sağ olsaydı; Hz. Peygamberin ve ashabının peşinden gider, onların yanında yer alırdı. Çünkü Hz. Peygamber, her iki topluluğa yani cinnlere ve insanlara peygamber olarak gön­derilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber bazı ifâdelerinde : Mûsâ ve îsâ sağ olsalardı, bana uymaktan başka bir şey yapamazlardı, buyurmuştur. Ölümünden kısa bir süre önce de şöyle demiştir: Yeryüzünde bulu­nan hiç bir kimse bakî değildir. Daha buna benzer bazı deliller zik­rederler.

imâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bana Yahya İbn Âdem… Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Hamr’a Hazır adımn verilmesi; beyaz bir otun üzerine oturmuş ol­masındandır. Bir de baktı ki altında bulunan, titreyen yemyeşil bir şeydir. Bunu Ahmed İbn Hanbel Abdürrezzâk kanalıyla da rivayet eder. Buhârî’nin Sahîh’inde de Hemmâm îbn Münebbih kanalıyla Ebu Hüreyre’den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Hazır’a bu adın verilmesi, onun kuru otun üzerinde oturmasındandır. Çünkü bir de baktı ki; arkasında bulunan her şey titreyen yemyeşil ottur. Buradaki kuru ot anlamına gelen ( İjyi) kelimesi, kurumuş ve burulmuş ottur. Abdürrezzâk böyle der. Bununla yeryüzünün kas-dedildiği de söylenmiştir.

«îşte dayanamadığm şeylerin te’vîli budur.» İşte için daralıp ta benim sana haber vermeme kadar sabredemediğin olayların tefsiri budur. Ancak olayları yorumlayıp, açıklayıp, izah edip, müşkilleri hal­lettikten sonra Allah Teâlâ ifâdesini kullanıyor. Bundan önce ise müşkil çok fazla olduğundan dolayı «Sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?» buyurarak kelimesini kullanıyor. Böylece ağıra ağır, hafife hafifle mukabele etmiştir. Nitekim bu sûrenin 97 nci âyetinde de şöyle buyurur: «Onlar artık ne onu aşabildiler, ne de delip geçebildiler.» Aynı âyette ile ve kelimelerini birbirine mukâbeleten kullanmaktadır. Binâenaleyh lafız ve anlam bakımından uygun düşen ifâdeyi seçmiş­tir. Allah en iyisini bilendir.

Denilirse ki: Musa’nın delikanlısının durumu ne oluyor? Kjssa-nın başında söz konusu edilmiş, sonra zikredilmemiştir. Cevab olarak denir ki: Kıssanın anlatılmasında güdülen maksad; Mûsâ Aleyhisse-l&m’ın Hazır ile olan hâdisesi ve aralarında cereyan eden vak’alardır. Musa’nın delikanlısı ise, buna bağlı olarak söz konusu edilmiştir. Da­ha önce geçen sahih hadîslerde ve diğer rivayetlerde bu delikanlının Yûşa’ İbn Nûn olduğu söylenmiştir. Bu zât, Mûsâ Aleyhisselâm’dan sonra İsrâiloğullannın başına geçmişti. Bu da îbn Cerîr Taberî’nin Tefsîr’inde naklettiği rivayetin zayıf olduğunu gösterir. Şöyle ki: İbn Cerîr Taberî, îbn Humeyd kanalıyla… îkrime’den nakleder ki; îbn Abbâs’a şöyle denmiş : Mûsâ Aleyhisselâm’m delikanlısı beraberinde bulunduğu halde ondan hiç bir bahis duymadık, bunun sebebi nedir? İbn Abbâs demiş ki: Delikanlının haberinden bahsedildiğine göre, o sudan içmiş ve ölümsüzler arasına karışmıştır. Âlim zât onu almış, bir gemiye bindirerek denize salmıştır. Kıyamet gününe kadar o, de­niz dalgalarıyla boğuşmaktadır. Bunun sebebi, onun içmemesi gere­ken bir sudan içmiş olmasıdır. Bu hadîsin isnadı zayıftır. Râvîler ara­sında yer alan Hasan îbn Umâre metruk bir râvîdir, babası da bilin­meyen bir kişidir.[35]

Îzâhı

83 — Sana Zülkarneyn’i sorarlar. Onu size anlataca­ğım, de.

84 — Doğrusu Biz onu yeryüzünde büyük bir kudret sahibi kılmıştık ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik.

Zülkameyn

Allah Teâlâ peygamberine buyuruyor ki: Ey Muhammed; «Sana Zülkarneyn’i sorarlar.» Zülkarneyn’in haberini sorarlar. Daha önce naklettiğimiz gibi Mekke kâfirleri ehl-i kitâb’a (yahûdî ve hınstiyan-lar) bir hey’et göndererek Hz. Peygamberi imtihan edebilecekleri soru­lar istediler. Onlar da dediler ki: Ona yeryüzünde gezinen adamı, ne yaptıkları bilinmeyen yiğitleri, ruhu sorun. Bunun üzerine Kehf sûresi hâzil oldu. İbn Cerîr burada Emevî el-Meğâzî isimli eserinde isnadı za­yıf bir hadîs nakleder. Şöyle ki: Ukbe îbn Âmir dedi: Yahudilerden bir topluluk Hz. Peygambere gelip Zülkarneyn’i sordular. Hz. Peygamber de daha başından itibaren onlara Zülkarneyn’in haberini anlattı. An­lattığı bu haber içerisinde şunlar vardı: Zülkarneyn Rûm asıllı bir de­likanlı idi. İskenderİyye’yi o kurmuştu. Bir melek onu göğe yükselt­miş ve şedde kadar götürmüştü. Orada yüzleri köpek yüzü gibi olan bir kavmi görmüştü. Daha uzun uzadıya nakledilen bu rivayet çirkin­liklerle doludur ve onun Hz. Peygambere ref Ji sahîh değildir. Daha çok İsrâiloğullarmın haberlerinden aktarmadır. Ne gariptir ki Ebu Zür’a er-Râzî, çok değerli bir yere sâhib olmasına rağmen bu rivayeti bütü­nüyle Delâil en-Nübüvve isimli eserinde nakletmiştir. Bu, onun için gârib bir nakildir ve onun naklettiğinde de münker taraflar vardır. Bu kotu hususlardan birisi de, Zülkarneyn’in Bizans’lı olduğunu söyleme­sidir. Aslında Rûm olan Makedonya’lı Filip’in oğlu îskendir Il.’dir ki Rumlar tarihlerini onunla başlatırlar. İskender I. ise Ezrakî’nin ve di­ğerlerinin zikrettiğine göre; İbrahim Aleyhisselâm Kâ’beyi yaptığı sı­rada Allah’ın evini tavaf etmiş, ona inanıp tâbi olmuştur. Beraberin­de de Hazır Aleyhisselâm varmış. İkincisi ise Yunanlı, Madekonya’lı Filip’in oğlu İskender’dir. Onun veziri de meşhur feylesof Aristatalis’-tir. Allah en iyisini bilendir. Bu kişi, Rûm milletinin memleketlerinde kullanılan tarihi koyandır. îsâ Mesîh’den yaklaşık üç yüz sene önce yaşamıştır. Kur’an’da zikredilen birinci İskender’e gelince bu, Ezrakî ve diğerlerinin zikrettiği gibi İbrâhîm Halîlullah zamanında yaşamış­tır. Hz. İbrâhîm Kâ’beyi bina edip Allah’a kurbân adadığında onunla beraber bu evi tavaf etmiştir. Biz, el-Bidâye ve’n-Nihâye isimli eseri­mizde bunun haberlerinden bir kısmını aktardık. Oradaki nakillerimiz kâfidir. Hamd, Allah’a mahsûstur.

Vehb İbn Münebbih der ki: Zulkarneyn bir hükümdardı. Bu adı almasının sebebi başının iki tarafında bakır bulunmasıydı. Yine Vehb İbn Münebbih der ki: Bazı ehl-i kitâb bilginlerinin söylediğine göre; Zulkarneyn adını almasının sebebi, Bizans ve İran’a hâkim olmasıdır. Bazıları da derler ki: Onun başında boynuza benzer iki şey vardı, onun için iki boynuzlu anlamına Zulkarneyn adı verilmiştir. Süfyân es-Sev-rî… Ebu Tufeyl’in şöyle dediğini nakletti: Hz. Ali (r.a.) ye Zulkarneyn sorulduğunda, dedi ki : O kendini Allah Azze ve Celle’ye adayan bir kul idi. Kavmini Allah’a davet etti, onu alnından vurdular da öldü. Sonra Allah onu diriltti. Kavmini yine Allah’a davet etti, yine alnın­dan vurdular da öldü. Bunun için ona Züjkarneyn adı yerildi. Aynı ifâdeyi Şu’be de Ebu Tufeyl’den nakleder ki Hz. Ali’nin böyle dediğini işitmiş.

Zülkarneyn’e bu adın verilmesi, güneşin doğduğu ve battığı yere ulaşmış olması nedeniyledir.

«Doğrusu Biz, onu yeryüzünde büyük bir kudret sahibi kılmıştık.» Ona yeryüzünde büyük bir kudret ve yer vermiştik. Bütün hükümdar­lara verilmiş olan temkin, asker, harb âletleri ve hisar gibi şeylerin hepsi onda toplanmıştı. Bu sebeple yeryüzünün doğularına ve batıla­rına hâkim olmuş, ülkeler ona boyun eğmiş, kulların hükümdarları onun önünde diz çökmüş, Arap ve Arap olmayan bütün milletler ona hizmet etmişlerdir. Bunun için bazıları derler ki: O, güneşin doğuş ve batış noktasına ulaştığı için Zülkarneyn adını almıştır.

«Ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik.» İbn Abbâs, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, İkrime, Süddî, Katâde ve Dahhâk ile başkaları bu yolun, ilim anlamına geldiğini söylemişlerdir. Ayrıca Katâde der ki: «Ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik.» âyeti yeryüzünün konaklannı ve işa­retlerini bildirmiştik, anlammadır. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eş­lem der ki: Bu, dil öğrenimi demektir. Çünkü Zülkarneyn kiminle sa­vaşırsa, o milletin diliyle konuşurdu.

İbn Ebu Lahîa der ki: Bana Salim İbn Ğaylân, Saîd İbn Ebu Hi-lâl’den nakletti ki, Ebu Süfyân oğlu Muâviye Kâ’b el-Ahbâr’a şöyle de­miş : Zülkarneyn’in atını Süreyya yıldızına bağladığını söyleyen sen misin? Kâ’b ona demiş ki: Ben bunu söylemişsem ne var? Onun hak­kında Allah Teâlâ «Ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik» demiyor mu? Muâviye’nin Kâ’b el-Ahbâr’a karşı çıkması doğrudur ve bu noktada Muâviye haklıdır. Çünkü Muâviye, Kâ’b hakkında şöyle dermiş : Biz onun naklettiklerinde yalan söylediğini sanıyorduk. Onun kendi say­fasında bulunmayanı kasıdlı olarak naklettiği anlamında değildi. Sa­dece kendi sayfasında bulunanların çoğunluğunun uydurma, muhar-ref ve değiştirilmiş İsrâiliyyât hurafelerinden naklettiğini söylüyordu, anlammadır. Şüphesiz ki Allah ve Rasûlünün haberi varken bu konu­larda bizim İsrâiliyyâta hiç bir şekilde ihtiyâcımız yoktur. Zîrâ İsrâi­liyyât kanalıyla insanlara pek çok kötülük ve yaygın fesâd sirayet et­miştir. Kâ’b el-Ahbâr’ın «Ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik.» âye­tinin te’vîli olarak, kendi yanında bulunan sayfada onun atını Sürey­ya yıldızına bağladığı şeklindeki bilgiler doğru olmadığı gibi uygun da değildir. Zîrâ bir beşerin böyle bir şeye gücü yetmez. Göklerin yoluna ulaşmak onun elinde değildir. Nitekim Hak Teâlâ Bülkays [36] hak­kında da «Ve sana her şeyden verilmişti.» (Nemi, 23) buyurmuştur. Yâni hükümdarlara verilen şeylerin aynısı sana da verilmiştir. Allah Teâlâ Zülkarneyn’e İklimleri ve illeri, ülkeleri ve topraklan zabtetme yollarını sağlamış, düşmanlarını kırıp geçirmesini te’mîn etmiş, yeryüzünün hükümdarlarını önünde diz çöktürmüş, şirk ehlini önünde boyun eğdirmiştir. Bu sebeple herkesin muhtaç olduğu yollardan ona pek çok şeyler vermiştir. Allah en iyisini bilendir.

Hafız Ziyâeddîn el-Makdisî’nin el^Muhtâre fî’1-Hadîs isimli eserin* de Kuteybe kanalıyla… Habîb İbn Hammâz’dan nakledilir ki, o; ben, Hz. Ali’nin yanındaydım, bir adam ona Zülkarneyn’in doğu ve batıla­ra nasıl ulaştığını sormuştu. O da Sübhânallah; ona bulutlar müsah-har kılınmış, yollar sağlanmış, eller onun için açılmıştır, diye cevap verdi, demiştir.[37]

İzahı

85 — O da bir yol tuttu.

86 — En sonunda güneşin battığı yere vardığı zaman onu kara bir suda batıyor buldu. Orada bir kavme rastla­dı. Zülkarneyn; onlara azâb da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin, dedik.

87 — Dedi ki: Kim zulmederse ona azâb edeceğiz. Son­ra Rabbına döndürülür ve Rabbı onu, görülmemiş bir azaba uğratır.

88 — Fakat kim de îmân eder ve sâlih ameller işlerse, onâ mükâfat olarak güzel şeyler vardır. Ona emrimizden kolayını da söyleyeceğiz.

Güneşin Battığı Yer

«O da bir yol tuttu.» İbn Abbâs bunun menzil anlamına geldiğini söylemiştir. Mücâhid ise; doğu ile batı arasında bir konak diye, tefsir etmiştir. Mücâhid’in bir başka rivayetinde; «yeryüzünde bir yol», diye tefsir ettiği söylenmiştir. Katâde ise onun yeryüzünün konaklarını ve işaret yerlerini izlediğini söylemiştir. Dahhâk da buradaki yolun, konaklar anlamına geldiğini belirtmiştir. Saîd İbn Cübeyr ise; bunun, bilgi anlamına geldiğini söyler. îkrime, Übeyd İbn Ya’lâ ve Süddî de böyle derler. Matar der ki: Kendinden önce bulunan işaret ve izler, anlamına gelmektedir.

«En sonunda güneşin battığı yere vardığı zaman» Yani Zülkar-neyn bir yol tuttu ve nihayet dünyanın batı cephesinde gidile­bilecek en son noktaya kadar vardı ki burası dünyanın batı kısmı­dır. Gökte güneşin battığı noktaya ulaşmak imkânsızdır. Kıssa ve eskilerin haberlerini anlatanların, Zülkarneyn’in yeryüzünde bir müd­det gittiğini ve nihayet arkasından güneşin battığını söyledikleri şek­lindeki haberlere gelince; bunların gerçekle ilgisi yoktur. Çoğunluğu kitâb ehlinin hurafeleri ve onların yalancı ve zındıklarının uydurdu­ğu şeylerdir.

«Onu kara bir suda batıyor gördü.» Güneşi Atlas Okyanusunda batıyor olarak gördü. O kıyıya varan herkes bunu görür. Orada güne­şin suya dalıp kaybolduğunu müşâhade eder. Çünkü orası güneşin yerleştirildiği ve kendisinden hiç ayrılmayan dördüncü felekten ayrı değildir. Âyette geçen ve «Kara su» anlamına gelen kelimesi, iki kırâetten birine göre çamurdan alınmıştır. Ve bu anlama gelir. Ni­tekim aynı kelimeyi Allah Teâlâ Hıcr sûresinde şöyle ifâde etmekte­dir : «Andolsun ki insanı balçıktan, işlenebilen kara bir topraktan ya­rattık.» (Hıcr, 28). Aynı âyetin devamında ise şöyle buyurur : «Hani Habbın meleklere demişti ki: Ben, balçıktan, işlenebilen kara toprak­tan bir insan yaratacağım.» (Hıcr, 28) Dileyen bu âyetin tefsirine ba­kabilir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Yûnus… Abdurrahmân el-A’rec’in şöyle dediğini nakletti: İbn Abbâs «Onu kara bir suda batıyor, gördü» kavlini okuduktan sonra şöyle tefsir etmiştir : Çamurlu bir suda. Nâ-fi’ der ki: Kâ’b el-Ahbâr’a bu âyet sorulduğunda şöyle dedi: Siz Kur’-an’ı benden daha iyi bilirsiniz. Ben, bu ifâdenin mukaddes kitabda kara bir çamurlukta battığı şeklinde olduğunu gördüm. Başkaları da îbn Abbâs’tan yukarıdaki rivayeti nakletmişlerdir. Mücâhid ve bir başkası da böyle der. Ebu Dâvûd et-Tayâlîsî… Übeyy İbn Kâ’b’dan nak­leder ki, Hz. Peygamber kendisine bu âyeti şeklinde oku­muştur. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs’tan nakleder ki o, bu âyeti şeklinde okumuştur ve sıcak bir suda diye mânâ vor-miştir. Hasan el-Basrî de böyle der. İbn Cerîr Taberî der ki: Doğru olan; bu iki kırâetin de meşhur oluşudur. Okuyucu hangi kırâete göre okursa, doğruyu tutturmuş olur. Ben derim ki: Her ikisinin anlamı arasında bir çelişki yoktur. Çünkü o su, güneşin batışı anında güneşin sıcaklığı yaklaştığı için ısınmış olabilir. Zîrâ o zaman güneşin ışın­lan engelsiz olarak suya vurur. Kâ’b el-Ahbâr ve başkasının dediği gi­bi kelimesi, su ve kara çamur anlamına gelir.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bana Muhammed İbn Müsennâ… Ab­dullah’tan naklen dedi ki: Rasûlullah (s.a.) battığı zaman güneşe baktı ve dedi ki: Allah’ın kızgın ateşi eğer Allah’ın emri engel olma­saydı, o yeryüzünde bulunan her şeyi yakardı. Ben derim ki : Bu ha-dîsi Ahmed îbn Hanbel Yezîd İbn Hârûn kanalıyla nakletmiştir. An­cak bu hadîsin Peygambere ref i konusunda şüphe vardır. Abdullah İbn Amr’m sözü olabilir. Yermûk günü bulmuş olduğu iki yük eşya­nın içinden çıkmış olabilir. Allah en iyisini bilendir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Haccâc İbn Hamza… Amr îbn Mey-mûn’dan nakletti ki; ona Osman îbn Hâzır nakletmiş : Abdullah îbn Abbâs’a Ebu Süfyân oğlu Muâviye’nin Kehf süresindeki bu âyeti şeklinde okuduğu söylenince, şöyle demiş : Ben Muâ-viye’ye; sen bunu ancak şeklinde okuyabilirsin, dedim. Muâ-viye Abdullah İbn Amr’a onu nasıl okuduğunu sordu. Abdullah; se­nin okuduğun gibi, dedi. İbn Abbâs dedi ki: Ben Muâviye’ye; elinde indirilmiş olan Kur’an vardır, dedim. Bunun üzerine Kâ’b el-Ahbâr’a haber yollayıp dedi ki : Tevrat’ta güneşin nerede battığını görüyor­sun? Kâ’b ona dedi ki: Arapça bilenlere sor. Çünkü onlar bunu ben­den daha iyi bilirler. Ben, Tevrat’ta güneşin su ve çamur içerisinde battığını görüyorum, dedi ve eliyle batıyı gösterdi. Osman İbn Hâzır dedi ki: Ben, sizin yanınızda bulunmuş olsaydım, kara bir suda gözün bakışının nasıl arttığı konusunda birkaç söz söylerdim. îbn Abbâs de­di ki: Neymiş öyleyse o? Ben dedim ki : Tübba’m sözünden Zülkar-neyn’nin zikredildiği bölümden aktarılan bir şiirdir. Orada Zül-karneyn’in, bilgiyi ahlâk edindiği ve ona uyduğu konusunda haberler vardır. Orada Tübba şöyle diyor :

Doğulara batılara gitti, arayarak doğru yolu gösteren bir Hâkimin emrine giden yollan.

Güneşin batışını gördü gurûb vakti, pis kokulu balçık gibi katı ve çamurlu suda.

îbn Abbâs dedi ki : kelimesi ne demektir? Ben; onların dilinde çamur demektir, dedim. kelimesi ne demektir? deyin­ce; pis kokudur, dedim. kelimesi ne demektir? deyince; ka­ra, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs bir adam veya bir çocuğu çağır­dı ve; şu adamın dediğini yaz, dedi.

Saîd İbn Cübeyr der ki: Biz îbn Abbâs’m yanında bulunuyorduk.

O, Kehf sûresini okuyordu. Nihayet en sonunda «Güneşin battığı yere vardığı zaman onu kara bir suda batıyor gördü.» âyetini okudu. Bu­nun üzerine Kâ’b’ dedi ki: Kâ’b’ın nefsi kudret elinde olan Allah’a ye-mîn ederim ki; İbn Abbâs’tan başka kimsenin bu âyeti Tevrat’ta indi­rilmiş olduğu gibi okuduğunu duymadım. Çünkü biz, Tevrat’ta güne­şin siyah bir kumsalda battığını okuyoruz. Ebu Ya’lâ el-Mavsılî der ki: Bize İshâk İbn Ebu îsrâîl, Hişâm îbn Yûsuf’dan nakletti ki; İbn Cü-reyc, «Orada bir kavme rastladı» âyetinin tefsirinde şöyle demiş : On iki bin kapısı olan bir şehre girdi. Halkının bağrışması olmasaydı, in­sanlar batarken güneşin çıkardığı sesi duyacaklardı.

«Orada bir kavme rastladı.» Milletlerden bir millete. Anlatılır ki bu, âdemoğullarmdan büyük bir ümmet imiş.

«Zülkarneyn; onlara azâb da edebilirsin, iyi muamelede de bulu­nabilirsin, dedik.» Yani Allah Teâlâ onlara karşı Zülkarneyn’i gâlib getirdi, üzerlerine hâkim kıldı, muzaffer etti ve kendisini serbest bı­raktı. İsterse onları öldürüp esir alabilir, isterse fidye alıp serbest bı­rakabilirdi. Onun adalet ve îmânı daha önceki davranışlarında ve açık­lamalarında görülmüştü. Çünkü onun «Kim zulmederse, ona âzâb ede­ceğiz» dediği bildirilmektedir. Kim küfre ve Rabbına şirk koşmaya de­vam ederse; «ona azâb edeceğiz.» Katâde der ki: Öldürmekle azâb ede­ceğiz. Süddî der ki: Onlar için bakırdan bir kazan koyuyor ve ısıtıyor, sonra onlar eriyinceye kadar içine atıyordu. Vehb îbn Münebbih der ki: Karanlığı üzerlerine gönderiyor, ağızlarına, evlerine giriyor ve her taraftan onları kuşatıyordu. Allah en iyisini bilendir.

«Sonra Rabbına döndürülür ve Rabbı onu görülmemiş bir azaba u&ratır.» Eşsiz bir şiddette ve çok acı bir azaba uğratır. Bu âyette Öl­dükten sonra dirilmenin ve ceza görmenin isbâtı vardır.

«Fakat kim de îmân eder» Bizim davet ettiğimiz Allah’a kulluğa, gelir, eşi ve benzeri bulunmayan Allah’a ibâdet ederse, «Salih ameller işlerse; ona mükâfat olarak güzel şeyler vardır.» Âhirette Allah katın­da güzel mükâfatlar vardır. «Ona emrimizden kolayını da söyleyece­ğiz.» Mücâhid; ma’rûf emri söyleyeceğiz, diye mânâ vermiştir.[38]

İzahı

89 — Sonra o bir yol tuttu.

90 — Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığında; onun, güneşe karşı hiç bir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.

91 — îşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baş­tan başa biliyorduk Biz.

Güneşin Doğduğu Yer

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Sonra Zülkarneyn bir başka yola ko­yuldu. Güneşin battığı yerden dönüp doğduğu yere doğru yürüdü. Hangi millete rastlarsa, onları mağlûb edip kahrediyor ve Allah Azze ve Celle’ye ibâdete davet ediyordu. Onlar ya kendisine itaat ediyor­lar, ya da o milletleri ezip burunlarını sürtüyor, mallarım ve eşyala­rını mubah sayıyordu. Her iklimden komşu olan iklimde, kendisine yardım edecek askerler kullanıyordu. İsrâiloğullannm haberlerinde anlatıldığına göre; o, 1600 yıl yaşamış yeri enine boyuna gezmiş ni­hayet doğulara ve batılara ulaşmıştır. Yeryüzünde güneşin doğduğu yere varınca Allah Teâlâ’nm buyurduğu gibi «Onun, güneşe karşı hiç bir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.» Gü­neşin; kendilerini Örten hiç bir siperin bulunmadığı, gölgeleyen ağaç­ların olmadığı, güneşin ısısını Önleyen engelin bulunmadığı bir mille­tin üzerine doğduğunu gördü.

Saîd İbn Cübeyr der ki: Bu millet kısa boylu, kızıl bir milletti. Evleri mağaralardı. Daha çok balıkla geçiniyorlardı. Ebu Dâvûd et-Tayâlîsî der ki: Bize Sehl İbn Ebu Salt nakletti ki; o, Hasan el-Bas-rî’ye Allah Teâlâ’mn «Onun, güneşe karşı hiç bir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.» âyeti sorulduğunda şöyle de­diğini işitmiş : Onların arazîleri bina yapmaya elverişli değildi. Güneş doğduğu zaman, suya dalarlardı, battığı zaman sudan çıkarlar, hay­vanların otlandığı gibi otlanırlardı. Hasan el-Basrî der ki: Bu, Se-mure’nin sözüdür. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre; onlar, hiç bir şey yetişmeyen bir toprakta yaşıyorlarmrş. Güneş doğduğu zaman, çardaklarda oturUyorlarmış, battığı zaman tarlalarına gidiyor, maî-şetleri için çıkıyorlarmış. Seleme İbn Süheyl der ki: Onların koruyu­cu bir yurtları yoktu. Güneş doğduğu zaman, üzerlerine doğuyordu. Her birinin iki kulağı vardı, birini altına seriyor, diğerini üstlerine ge-çiriyorlardı. Abdürrezzâk der ki: Ma’mer Katâde’den naklen dedi ki: Bu âyette söz konusu edilenler, zencilerdir. İbn Cüreyc ise bu âyetin tefsirinde dedi ki: Orada hiç bir bina yapmamışlardı. Kendileri için yapılmış hiç bir yapı da yoktu. Güneş doğunca, çadırlarına çekilirler, batıncava kadar beklerlerdi. Ya da denize girerlerdi. Çünkü onların bölgesinde dağ yoktu. Bir keresinde oraya bir ordu gelmişti. Gelen as­kerlere oranın halkı demişlerdi ki : Siz burada bulunduğunuz sürece Üzerinize güneş doğmaz. Onlar güneş doğuncaya kadar buradan aynlmayız, şu kemikler nedir? demişler. Onlar da; burada üzerine gü­neş doğan askerlerin kalıntısıdır. Onlar burada öldüler, demişler, tbn Cüreyc der ki: Bunun üzerine oradan askerler kaçıp gitmişler.

«İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştan başa biliyor­duk Biz.» Mücâhid ve Süddî bilgiye; onun haberlerine muttali’ idik mânasını vermişlerdir. Hem onun, hem de askerlerinin haberlerinin hepsini biliyorduk. Bize gizli, saklı hiç bir şeyleri yoktu. Onlar farklı milletlerden ve değişik bölgelerden de olsalar şüphesiz ki «(Göklerde ve yerde Allah için saklı olan hiç bir şey yoktur.»[39]

92 — Sonra da bir yol tuttu.

93 — En sonunda iki dağın arasına varınca; orada hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.

94 — Dediler ki: Ey Zülkarneyn; Ye’cûc ve Me’cûc bu ülkede doğrusu bozgunculuk yapıyorlar. Bizim ve on­ların araşma bir sed yapman için sana vergi verelim mi?

95 — Dedi ki: Rabbımın bana verdikleri sizinkinden daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin de, sizin ve onların arasına sağlam bir duvar yapayım.

96 — Bana demir kütleleri getirin. Bunlar iki dağın arasmı doldurunca; körükleyin, dedi. Nihayet o, bir ateş haline gelince; bana erimiş bakır getirin de üzerine döke­yim, dedi.

Şeddin Yapılışı

Allah Teâlâ Zülkarneyn’den haber vermeye devam ederek buyu­ruyor ki: «Sonra da bir yol tuttu.» Yeryüzünün doğusundan ayrı bir yol edindi. Nihayet «İki dağın arasına varınca» Bu, birbirine karşı iki dağdı. Aralarında bir geçit vardı. Ye’cûc ve Me*cûc buradan çıkıp Türk diyarına girerdi ve orada bozgunculuk yapar, harsı ve nesli helak ederlerdi. Ye’cûc ve Me’cûc, Âdem Aleyhisselâm’m soyundan idiler. Nitekim sahîh hadîste sabit olduğuna göre; Allah Teâlâ buyurmuş ki : Ey Âdem; Hz. Âdem; buyur, emrin başımla gözüm üstüne, demiş. Aî-lah Teâlâ; ateşin çıkışı gibi çık, buyurmuş. O; ateşin yayılışı nasıl­dır? demiş. Allah Teâlâ; her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ce­henneme, birisi cennete girecektir. O gün çocuklar yaşlanacak, her hâ­mile hamlini vaz’edecektir. Ve onlara denilecektir ki: Sizden iki üm­met vardır. Neye dokunurlarsa Allah onları çoğaltmıştır. Bu, Ye’cûc ve Me’cûc’dur. Nevevî merhum Müslim Şerhi’nde bazılarından nakle­der ki: Ye’cûc ve Me’cûc, Âdem’den çıkıp toprağa kansan meniden yaratılmışlardır. Buna göre onlar; Âdem’den yaratılmış olmaktadır­lar, yoksa Havva’dan değil. Bu söz, gerçekten garîbdir. Bu konuda ehl-i kitâb’dan aktarılan bazı hikâyelere güvenmek de caiz değildir. Çünkü onların yanında pek çok uydurulmuş sözler bulunmaktadır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde nakledilir ki; Semure Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu haber vermiş : Nûh Aleyhis­selâm’m çocukları üç tane idi: Sâm arapların atası idi. Hâm sudanlı­ların atası idi. Yâfes türklerin atası idi. Bazı bilginler dediler ki: Bun­lar (Ye’cûc, Me’cûc) türklerin atası olan Yâfes’in soyundandır. Bun­lara Türk adı verilmesinin sebebi; o tarafta şeddin arkasında terkedil­miş olmalarındandır. (Terk ile Türk kelimesinin kökeninden hareket ediyorlar) Ancak türkler, şeddin bu tarafında kalmışlardı. Onlar az­gın, bozguncu ve cüretkâr oldukları için türklerin akrabası oldukları halde şeddin Öbür tarafında kalmışlardı.

îbn Cerîr Taberî, burada Vehb Ibn Münebbih’ten naklen Züîkar-neyn’in hayatına, şeddin yapılışına dâir ve başından geçen olaylarla ilgili uzun ve garîb haberler nakletmektedir. Bu haberler hem uzun, hem garîb, hem de münkerdir. Onların şekilleri ve nitelikleri, boyla­rının uzunluğu ve kısalığı, kulakları ve benzeri durumlarıyla alâkalı pek cok şev nakletmektedir.

Keza İbn Ebu Hatim de bu konuda isnadı sahîh olmayan garîb hadîsler nakletmektedir. Allah en iyisini bilendir.

«Orada hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.» İnsanlardan uzak oldukları için sözleri anlaşılmazdı.

«Dediler ki : Ey Zülkarnevn; Ye’cûc ve Me’cûc bu ülkede doğrusu bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yap­man için sana vergi verelim mi?» İbn Cüreyc, Atâ kanalıyla tbn Ab-bâs’tan naklen der ki: Vergi, büyük ücret demektir. Yani onlar, ara­larında mal toplayıp Zülkarneyn’e vermek ve böylece kendileriyle o

kavim arasına bir sed çekmesini sağlamak istemişlerdi. Zülkarneyn; iffet, diyanet, salâh ve hayır maksadı güderek şöyle demişti: «Rabbı-mın bana verdikleri sizinkinden daha hayırlıdır.» Allah’ın bana sağ­ladığı imkân ve mülk, sizin toplamış olduklarınızdan çok daha iyidir. Nitekim Süleyman Aleyhisselâm da şöyle demişti: «Siz, beni mal ile mi destekleyeceksiniz? Allah’ın bana verdiği, sizin vereceğinizden da­ha hayırlıdır. Hayır, siz hediyyelerinizle sevinirsiniz.» (Nemi, 36) Zül­karneyn de demişti ki: Sizin harcayacağınızdan benim sâhib oldu­ğum şey daha iyidir. Yalnız «Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir duvar yapayım.» İşiniz ve bina yapımına yarayan âletlerinizle bana destek olun.

«Bana demir kütleleri getirin.» Âyette geçen kelime­si kelimesinin cem’idir ve bu, demirden bir parça anlamına-dır. îbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde böyle derler. Bu parça, kerpiç gibi bir parçadır. Denilir ki: Her kerpiç Şam kantanyla bir kantar civa­rında veya ondan biraz fazladır,

«Bunlar iki dağın arasını doldurunca; körükleyin, dedi.» Temel­den başlayarak demirleri üst üste yığıp genişliğine ve yüksekliğine iki dağın arasını dolduracak hizaya gelince; «körükleyin,» dedi. Bu me­safenin eni ve boyu konusunda değişik sözler nakledilmiştir. Zülkar­neyn, bunların üzerine körüğü salıp ateş yaktı ve nihayet demirlerin hepsi ateşten kor haline geldi. «Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, dedi.» İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Dahhâk, Katâde ve Süd-dî kelimesinin bakır anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bazı­ları buna; erimiş bakır, anlamını vermişlerdir. Bu erimiş bakır, anla­mına Allah Teâlâ’nm şu kavlini delil olarak göstermektedirler: «Onun için su gibi erimiş bakırı da akıttık.» (Sebe’, 12) Nitekim elbise için de mürekkeblenmiş teşbihi yapılır ki renkli elbise demektir.

İbn Cerîr der ki: Bize Bişr… Katâde’den nakletti ki; o, şöyle de­miş : Bir adam Hz. Peygamber’e : Ey Allah’ın Rasûlü, ben Ye’cûc ve Me’cûc’un şeddini gördüm, demiş. Hz. Peygamber, onu bize anlat de­yince, mürekkeplenmiş elbise gibi bir siyah yol, bir kızıl yol demiş. Hz. Peygamber; sen onu görmüşsün, buyurmuş. Bu hadîs mürseldlr.

Halîfe Vâsık iktidarı döneminde, bazı emirlerini bir akıncı birliği ile beraber şeddi görmek üzere gönderdi. Burayı görüp anlatmalarım ve yerini tesbît etmelerini bildirdi. Onlar, ülkelerden ülkelere, krallık­lardan krallıklara geçtiler ve nihayet orava vardılar. Yapısının demir­den, bakırdan olduğunu gördüler ve dediler ki: Orada büvük bir kapı bulunmaktadır, üzerinde de büvük kilitler^ Oradaki burçlardan biri­sinde, kerpiçler ve işçilerin kalıntılarını gördüler. Onun vanında kom­şu krallıklardan bekçiler bulunduğunu gördüler. Bu şeddin fevkalade yüksek ve erişilmez olduğunu, ona ve çevresindeki dağlara güç yetiri-lemeyeceğini bildirdiler. Sonra ülkelerine döndüler. Gidişleri ile dö­nüşleri arası iki seneden fazlaydı. Orada acâyib, garâyib şeyler gör­düler.[40]

97 — Onlar artık onu ne aşabildiler, ne de delip ge­çebildiler.

98 — Dedi ki: Bu, Rabbımın bir rahmetidir. Rabbı-mın va’di gelince onu yerle bir eder. Rabbımın verdiği söz gerçektir.

99 — O gün Biz, onları bırakırız, dalgalar halinde bir­birlerine girerler. Sûr’a üflenince hepsini bir araya top­larız.

Ye’cûc ve Me’cûc

Allah Teâlâ Ye’cûc ve Me’cûc’dan bahisle onların şeddin üzerîne çıkmaya güç yetiremedikleri gibi, onu delip geçmeye de güç yetireme-diklerini haber veriyor. Üzerine çıkmak aşağıdan delmekten daha ko­lay olduğu için Allah Teâlâ her ikisine uygun bir tekâbüliyyet vaz’e-derek buyuruyor ki: «Onlar artık onu ne aşabildiler, ne de delip ge­çebildiler.» Bu, onların şeddi delemediklerine ve aşamadıklarına delil­dir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel’İn rivayet ettiği hadîste Vehb… Ebu Hü-reyre’den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Ye’cûc ve Me’cûc her gün şeddi kazarlar. Nihayet güneşin ışınlarını görmeye başladıkları zaman, başlarında bulunan adam der ki: Dönün, kalanı yarın kazacaksınız. Onlar dönerler. Ertesi gün geldiklerinde daha sağ­lam olduğunu görürler. Nihayet süreleri yaklaşınca ve Allah Teâlâ on­ları insanların üzerine göndermek isteyince, kazmaya koyulurlar. Gü­neşin ışınlarım görmeye başladıklarında başlarında olan adam kendi­lerine; dönün, kalan kısmı Allah isterse yarın kazarsınız, der. Ve sözüne inşâallah kelimesini ekler. Onlar ertesi gün döndüklerinde, o şed­di bıraktıkları şekilde bulurlar. Kazarlar ve oradan insanlara saldırır­lar. Sulan kuşatırlar. Onlara karşı insanlar kalelerine çekilirler. On­lar, oklarını göğe fırlatırlar ve döndüğünde üzerinde kan gibi bir şey görürler. Derler ki: Yeryüzünün halkını ve üstümüzde bulunan gök­yüzünün halkını kahrettik. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Neğefâ denilen ve develerin burnuna yerleşen böceği onların üzerlerine gönderir de kendilerini öldürür. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Nefsim kudret elin­de olan Allah’a yemîn ederim ki; yeryüzündeki canlılar onların etle­rini ve kanlarını içerek semiz birer varlık haline gelirler. Aynı rivayeti Ahmed İbn Hanbel, Hasan İbn Mûsâ kanalıyla Süfyân ve Katâde’den nakleder. İbn Mâce de, Ezher İbn Mervân kanalıyla… Katâde’den nak­leder ve Katâde bunu Ebu Râfi’in anlattığını söyler. Tirmizî ise bu ha­dîsi Ebu Avâne kanalıyla Katâde’den nakleder ve bu tarîkdan başka tarikle bilmediğimiz bu hadîs garîbdir, der. Bu ifâdenin isnadı sağlam ve kuvvetlidir, ancak Rasûlullah’a ref’i münkerdir. Çünkü âyet-i ke-rîme’nin zahirinden, onların şedde tırmanmaya veya delmeye güçleri­nin yetmediği anlaşılmaktadır. Zîrâ şeddin yapısı sağlam, kuvvetli ve yüksektir. Ancak Kâ’b el-Ahbâr’dan şöyle bir rivayet nakledilir : On­lar şeddin arkasından çıkmazdan önce gelip şeddi kuşatırlar. Delmek için az bir miktar kalır. Yarın onu açarız, derler. Ertesi gün gelirler ki sed eski haline dönmüş. Yeniden delmeye başlarlar ve çok az bir mik­tar kalınca, aynı şekilde; yarın gelir açarız, derler. Geldiklerinde sed tekrar eski haline dönüşür. Delmeye başlarlar ve; yarın açarız, derler. O zaman kendilerine inşâallah demeleri ilham edilir. İnşâallah açarız, derler, ertesi ıgün geldiklerinde şeddi bıraktıkları noktada bulurlar ve açarlar. Bu rivayeti Ebu Hüreyre’nin Kâ’b el-Ahbâr’dan almış olması muhtemeldir. Çünkü Ebu Hüreyre, Kâ’b el-Ahbâr’la çok oturuyor ve çok konuşuyordu. Ondan Ebu Hüreyre hadîs rivayet etmiştir. Bazı râ-vîler bunun merfû’ olduğunu vehmedip refetmişlerdir. Allah en iyi­sini bilendir. Bu söylediğimizi pekiştirme sadedinde onların şeddi del-meve güçlerinin yetmeveceği şeklindeki sözümüzü ve yukarıda zikre­dilen hadîsin merfû’ olduğunu nakleden rivayetin münker oluşunu Ahmed İbn Hanbel’in şu sözü te’yîd eder. Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süfyân… Peygamber Aleyhisselâm’m eşi Cahş kızı Zeyneb’den ri­vayet eder ki; o, şöyle demiş :

Hz. Peygamber bir gün yüzü kızarmış olarak uykusundan uyandı ve; Lâ ilahe illallah, vay araplara yaklaşan kötülükten, buyurdu. Bu­gün Ye’cûc ve Me’cûc’un şeddi aynen şu şekilde açıldı buyurdu. Süf-yân elini doksan veya yüz teşkü edecek şekilde halka haline getirdi; Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde sâlihler bulunduğu halde de biz helâfe edi­lir miyiz? dedim. Evet, dedi. Kötülük çoğalırsa helak edilirsiniz. Bu ha­dîs sahihtir. Buhârî ve Müslim bu hadîsi Zührî kanalıyla tahrîc ko­nusunda müttefiktirler. Sâdece Buhârî’nin rivayetinde Habîbe’nin adı düşmüştür ki bunu Müslim kaydetmiştir. Bu hadîste isnâd tarzı ba­kımından çok az vuku bulan nâdir şeyler vardır. Meselâ Zührî’nin Ur-ve’den rivayeti bunlardan birisidir. Her ikisi de tâbiîndendirler. Keza bu hadîsin rivayetinde dört kadın birleşmiştir ki hepsi birbirinden ri­vayet etmektedirler. Sonra bunların her birisi de ashâbtandır. Bun­lardan ikisi câriye, ikisi de hanımdırlar. Buna benzer bir rivayet Ebu Hüreyre’den de menkûldür. Şöyle ki: Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Muhanımed İbn Merzûk… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bugün Ye’cûc ve Me’cûc’un şeddi açıldı ve şöyle oldu, demiş, sonra doksanı göstermiştir. [41]Bu hadîsi Buhârî ve Müslim de rivayet etmişlerdir.

«Dedi ki: Bu, Rabbımm bir rahmetidir.» Zülkarneyn’in yapmış ol­duğu bu yapı bitince, Zülkameyn : «Bu, Rabbımm bir rahmetidir.» demiş. Yani insanlara rahmetinden Ye’cûc ve Me’cûc ile insanların arasına bir engel koymuş ve onların yeryüzüne dağılıp dünyayı fesada vermelerini Önlemiştir. «Rabbımın va’di gelince, onu yerle bir eder.» Hak olan va’d yaklaşınca onu dümdüz eder. Araplar devenin beli, hör-gücüyle aynı seviyeye gelince, yani hörgüç ortadan kalkınca, böyle de­veye derler. İşte buradaki ayette de bu kelime dümdüz anlamına, kullanılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: «Rabbı dağa tecellî edince; onu paramparça etti.» (A’râf. 143). Yani yerle bir etti. tkrime bu âyetin tefsirinde der ki: «Rabbt-mm va’di gelince onu yerle bir eder.» kavli; onu eskiden olduğu gibi yol haline getirir, demektir.

«Rabbimm verdiği söz gerçektir.» Muhakkak olacaktır. Buna bir engel yoktur.

«O gün Biz, onları bırakırız.» O gün insanlardan bir kısmını bıra­kırız. Yani bu sed yerle bir olunca, onlar şeddin arkasından çıkarlar, insanlar arasına dalarlar ve insanların mallarını bozarlar, eşyalarını telef ederler. Süddî, «O gün, Biz cnları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler.» âyeti konusunda şöyle demiştir: O gün, Ye’cûc ve Me’cûc’un insanlar arasına çıktığı gündür. Bütün bunlar, yerinde (Enbiyâ, 96) geleceği gibi Deccâl’m gelişinden sonra, kıyametin kopu­şundan öncedir. Nitekim Allah Teâlâ, Enbiyâ sûresinde şöyle buyu­rur : «Ye’cûc ve Me’cûc’un şeddi yıkıldığı zaman, her dere ve tepeden boşanırlar.» (Enbiyâ, 96). Aynı şekilde burada da şöyle buyuruyor: «O gün, Biz onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sûr’a üflenince hepsini bir araya toplarız.» tbn Zeyd der ki: Âyetin baş tarafında yer alan «O gün, Biz onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler.» kavli, kıyametin başlangıcıdır. Bunun ardından «Sür’a üflenince hepsini bir araya toplarız» bolümü gelecektir. Başka­ları da demişlerdir ki: «O gün, Biz onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler.» kavli ile, kıyamet günü insanlarla cinlerin bir­biriyle karışması kasdedilmiştir. îbn Cerîr Taberî, Muhammed îbn Humeyd kanalıyla Fezâre kabilesinden bir yaşlıdan nakleder ki; o, «O gün, Biz onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler.» âyeti konusunda şöyle demiş : İnsanlar ve cinler birbirine girince, İblîs der ki: Ben, bu konuyu sizden daha çok bilirim. Doğuya koşar, melekle­rin toprağa girdiklerini görür. Batıya koşar, meleklerin yeryüzüne dal­dıklarını görür ve der ki: Artık sığınılacak bir yer yoktur. Sonra dün­yanın uzak bölgesinde sağa sola koşar ve meleklerin yeryüzüne gir­diklerini görür. Artık sığınacak yer yoktur, der. O bu durumda iken, ona ip gibi bir yol görünür. O ve soyundan gelenler bu yola girerler. Bir de bakarlar ki bu yol kendilerini cehenneme sürüklüyor. O sırada Allah, cehennem bekçilerinden bir bekçiyi çıkarır. O der ki: Ey İblîs, senin Rabbm katında bir mevkiin yok muydu? Sen cennette değil miy­din? İblîs der ki: Bugün kınama günü değildir. Eğer Allah bana bir farz emretmiş olsaydı, ona öyle bir ibâdetle ibâdet ederdim ki yaratık­larından hic bir kimse ona bövle ibâdet edemezdi. O der ki: Al­lah sana bir farzı emir buvurdu. îblîs nedir o? der. Hâzin der ki : Sa­na cehenneme eirmevi emretti. Ve üzerine saldırır. Sonra onu ve so­yunu kanatlarıyla tutarak cehenneme atar. Cehennem övle bir ses çı­karır ki ne bir mukarreb melek, ne de gönderilmiş bir neveamber kal­mamak üzere herkes yüzüstü çöküverir. îbn Ebu Hatim, Ya’kûb el-Kummî kanalıvla bu hadîsi rivâvet etmiştir. Bir başka yolla da Ya’­kûb el-Kummî kanalıvla tbn Abbâs’tan nakleder ki: burada, söz konu­su olan, cinler ve insanların birbirine girmesidir. Taberânî der ki: Bize Abdullah İbn Muhammed İbn Abbâs el-Isfahânî… Abdullah tbn Amr’dan nakletti ki; Rasûluîlah (s.a.) şöyle buyurmuş : Ye-c’ûc ve Me’-cûc Âdem’in oğullarmdandır. Eğer dünyaya gönderilmiş olsalardı, yer­yüzünde insanların geçimlerini bozarlardı. Onlardan bir kişi Öldüğün­de soyundan bin veya daha fazla nesil bırakır. Onların ötesinde üç ümmet vardır. Bunlar: Tâvil, Tayis ve Mensik’tir. Bu hadîs garîb, hat­tâ münker ve zayıf bir hadîstir.

Neseî, Şu’be kanalıyla… Evs İbn Ebu Evs’ten merfû’ olarak nak­leder ki: Ye’cûc ve Me’cûc’un kadınları vardır. Diledikleri zaman on­larla birleşirler. Ağaçları vardır, diledikleri zaman onları aşılarlar. On­lardan bir kişi öldüğü zaman, geriye soyundan bin kişi veya daha faz­lası kalır.

«Sûr’a üflenince hepsini bir araya toplarız.» Hadîste de zikredildi-ği gibi sûr, üfürülen bir borudur. V£ İsrâfîl Aleyhisselâm onu üfürür. Bu hadîs daha önce (En’âm sûresi âyet, 73) uzun uzadıya zikredilmiş­ti. Bu konuda pek çok hadîs bulunmaktadır. Hadîste Atiyye kanalıyla îbn Abbâs ve Ebu Saîd el-Hudrî’den merfû’ olarak nakledilir ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Nasıl sevineceğim, boynuzun sa­hibi boynuzu kapmış, yüzünü eğmiş, ne zaman emredileceğini bekle­mektedir. Onlar nasıl diyelim dediklerinde buyurdu ki: «Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir. Allah’a tevekkül ettik.» deyin, dedi.

«Hepsini bir araya toplarız.» Hepsini hesâb için hazırlarız. Bir baş­ka âyette de şöyle buyrulur : «De ki: Muhakkak ki Öncekiler ve son­rakiler belirli bir günün vaktinde toplanmışlardır.» (Vakıa, 49-50), «Onların hiç birini bırakmaksızın toplarız.» (Kehf, 47).[42]

İzahı

100 — O gün kâfirlere cehennemi öyle bir gösteririz ki;

101 — Onların gözleri Bizim öğüdümüze karşı kapa­lıdır ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül1 edemezler.

102 — Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı dost edin­melerini kâfî mi sandılar? Doğrusu Biz, Cehennemi kâ­firlere konak olarak hazırladık.

Allah Teâlâ kıyamet günü kâfirlere yapacağı şeyi haber vererek buyuruyor ki: Onlara cehennemi gösterir ve oraya girmeden evvel İçindeki azâb ve cezayı önlerine koyarız. Bu, üzüntü ve kederin çabuk­laştırılması bakımından çok anlamlıdır.

Müslim’in Sahîh’inde Abdullah İbn Mes’ûd’dan naklen denir ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Cehennem, kıyamet günü yetmiş bin iple bağlı olarak sürüklenir. Her ipte yetmiş bin melek vardır, onu çekerler.

Allah Teâlâ onlardan haber vererek buyuruyor ki: «Onların göz­leri bizim öğüdümüze karşı kapalıdır.» Hakka uyup hidâyeti kabul et­me konusunda sağırlaşmışlar, gaflete düşrriüşler ve kör olmuşlardır. Nitekim Allah Teali Zuhruf sûresinde şöyle buyurmaktadır : «Rahman olan Allah’ı anmaya karşı gözlerini yumana, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz.» (Zuhruf, 36). Burada ise şöyle buyurmak­tadır : «Ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemezler.» Allah’ın emir ve yasaklarını düşünemezler.

Sonra buyuruyor ki: «Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı dost edin­melerini lcâfî mi sandılar?» Bunun kendilerine yarar sağlayacağını ve bundan faydalanacaklarını mı zannettiler? «Doğrusu Biz, cehennemi kâfirlere konak olarak hazırladık.» Bunun için Allah Teâlâ kendileri­ne kıyamet gününde konak olarak cehennemi hazırladığını haber ve­riyor. Bir başka âyette ise şöyle buyurmaktadır: «Hayır, onlar kendi­lerinin ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine döneceklerdir.» (Mer­yem, 82)[43]

103 — De ki: Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi?

104 — Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları hal­de dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir.

105 — îşte onlar, Rablarınm âyetlerini ve Ona ka­vuşmayı inkâr edenlerdir. Bunun için yaptıkları boşa git­miştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.

106 — îşte onların cezası; inkâr edip peygamberleri­mi ve âyetlerimi alaya almalarına karşılık, cehennemdir.

Buhârî der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr… Mus’ab İbn Sa’d’dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Babama —yani Sa’d İbn Ebu Vakkas’a— «De ki: Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber ve­reyim mi?» âyetini sordum, burada kasdedilenler, Harûriyye vak’ası-na katılanlar mıdır? dedim. Dedi ki: Hayır, onlar Yahûdî ve Hıristi-yanlardır. Yahudiler Hz. Muhammed’i yalanladılar. Hıristiyanlar da cenneti inkâr ettiler ve, orada yiyecek, içecek yoktur, dediler. Harû­riyye vak’asma katılanlar ise; Allah’ın ahdini pekiştirdikten sonra bozdular. Sa’cl İbn Ebu Vakkâs (r.a.), bu vak’aya katılanların fâsıklar olduğunu söylerdi.

Ali İbn Ebu Tâlib, Dahhâk ve bir başkası derler ki: Burada kasdo-lunanlar Harûriyye vak’asma katılanlardır. Hz. Ali’nin kasdettiği an­lam şudur: Bu âyet-i kerîme hem Harûriyye vak’asma katılanları, hem de Yahûdî, Hıristiyan ve diğerlerini içine almaktadır. Yalnız bun­lar veya onlar hakkında nazil olmuş mânâsında değil, bundan daha geniş anlamda hepsini ihata ettiği manasınadır. Zırâ bu âyet, Mek­ke’de nazil olmuştur. Yahûdî ve Hıristiyanlara hitabın vârid olmadığı bir dönemde. Ve bütünüyle Haricîlerin mevcûd olmadığı zamanda in­miştir. Öyleyse âyet ameli merdûd ve hatalı olduğu halde amelinin makbul olduğunu ve davranışlarında isabet ettiğini zanneden Allah kullarından hepsi için umûmîdir. Nitekim Allah Teâlâ Ğâşiye sûresin­de şöyle buyurmaktadır : «O gün suçluların yüzlerini zillet bürümüş­tür. Zor işler altında bitkin düşmüşlerdir. Yakıcı ateşe yaslanırlar. Kız­gın bir kaynaktan içirilirler.» (Ğâşive. 2-5) Furkân sûresinde ise şöyle buvurmaktadır : «Yaptıkları her işi ele alır onu toz duman ederiz.» (Furkân, 23) Nûr sûresinde ise şöyle buyurmaktadır : «Kâfirlerin İş­leri engin Göllerdeki serâb gibidir. Susayan kimse onu su zanneder. Fakat oraya geldiğinde hiç bir şey bulamaz. Orada Allah’ı bulur ve O da hesabım görür. Allah, hesabı çabuk görendir.» (Nûr, 39).

Burada ise buyuruyor ki: «Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi? Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıklan halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir.» Yani mak­bul, meşru’ olmayan yollarla boş ve bâtıl işler yapmışlardır. Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıklan halde dünya hayatındaki çalısmalan boşa gitmiştir. Onlar, kendilerinin doğru yol üzere bulunduklannı, se­vimli ve makbul kimseler olduklarını sanıyorlardı.

tcîşte onlar, Rablannın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden­lerdir.» Dünyada Allah’ın âyetlerini ve vahdâniyyetini gösteren belge­leri inkâr etmişlerdir. Peygamberlerinin doğruluğumu reddedip âhiret diyarının varlığını yalanlamışlardır. «Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.» Tartılannı ağırlaştırmayacağız. Çünkü onların tera­zisi hayırdan yoksundur.

Buhârî der ki: Bize Muhammed îbn Abdullah… Ebu HüreyreMen nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü bü­yük cüsseli ve şişmanca bir adam gelir, ama o Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlık çekmez. Sonra Hz. Peygamber buyurdu ki: İster­seniz «Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.» âyetini okuyun. Keza Buhârî, Yahya îbn Bükeyr kanalıyla.., Ebu Zenâd’dan benzer bir rivayeti nakleder. Yahya îbn Bükeyr’den bu rivayet, bu şekilde muallak olarak nakledilmiştir. Müslim aynı hadîsi Ebu Bekr Muham­med Îbn İshâk kanalıyla Yahya îbn Bükeyr’den rivayet eder.

tbn Ebu Hâtİm der ki: Bana babam… Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki;’ Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Şişman, fazla yiyip içen bir adam getirilir. Tartılır, onun tartısı bir dane kadar bile ağırlık ta­şımaz. Ebu Hüreyre der ki: «Kıyamet günü Biz onlara değer verme­yeceğiz.» âyetini de okudu. îbn Cerîr Taberî aynı hadîsi Ebu Küreyb kanalıyla merfû’ olarak… Ebu Hüreyre’den rivayet eder ve aynen Bu-hârî’nin ifâdesini tekrarlar.

Ahmed îbn Amr îbn Abdülhâlık el-Bezzâr der ki: Bize Abbâs İbn Muhammed… Büreyde’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Biz Rasûlullah (s.a.) m yanında idik. O sırada Kureyş’li bir adam geldi. Elbisesiyle böbürleniyordu. Rasûlullah (s.a.) m yanma dikilince, Rasûlullah bu­yurdu ki: Ey Büreyde; bu, kıyamet gününde Allah’ın kendisine değer vermediği kimselerdendir. Sonra Bezzâr der ki: Ebu Anbese’nin kölesi Vâsıl ve Avn İbn Umâre bu hadîste münferid kalmışlardır. O, hafız ol­madığı için peşinden de gidilmemiştir. Aynca İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr… Kâ’b’dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Kıyamet günü uzun boylu, iri yapılı bir adam getirilir. O, Allah ka­tında bir sivrisineğin kanadı kadar bile değer taşımaz. İsterseniz «Kı­yamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.» âyetini okuyun.

«îşte onların cezası; inkâr edip peygamberlerimi ve âyetlerimi alaya almalarına karşılık, cehennemdir.» Onları cehennemle cezalandır­mamızın sebebi; küfretmeleri, Allah’ın âyetlerini ve rasûllerlni alaya almalarıdır. Onlarla alay etmişler ve şiddetli biçimde yalanlamışlardır.[44]

107 — Muhakkak ki îmân edip sâlih ameller işleyen­lerin konaklan Firdevs cennetleridir.

108 — Orada temelli kalırlar ve hiç ayrılmak iste­mezler.

Konakları Firdevs Cenneti Olanlar

Allah Teâlâ, bahtlı kullarından bahsediyor. Onlar ki; Allah’a ve peygamberlerine inanmışlar, peygamberlerin kendilerine getirdiği ger­çekleri tasdik etmişlerdir. Onlar için Firdevs cennetleri vardır. Mücâ-hid der ki: Firdevs Rûm dilinde bostan demektir. Kâ’b, Süddî ve Dah-hâk ise; bunun asma ağacının bulunduğu bahçe anlamına geldiğini, söylerler. Ebu Ümâme ise; cennetin ortası olduğunu, söyler. Katâde ise; Firdevs’in, cennetin orta ve en değerli yeri olduğunu söyler. Bu husus merfû’ olarak Saîd îbn Beşîr’in hadîsinde Katâde, Hasan ve Semure kanalıyla Rasûlullah (s.a.) dan nakledilir ki; Firdevs, cennetin en gü­zel yeri ve ortasıdır. İsmâîl İbn Müslim, Hasan kanalıyla Semure’den bu hadîsi merfû’ olarak nakleder. Katâde ve Enes îbn Mâlik’den de merfû’ olarak aynı şekilde nakleder. İbn Cerîr merhum da aynı hadîsi nakleder. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde vârid olur ki; Hz. Pey­gamber şöyle demiştir : Allah’tan istediğiniz zaman Firdevs’i İsteyiniz. Çünkü o, cennetin en üst yeri ve en ortasıdır. Cennet nehirleri oradan kaynar.

«Konaklan» konaktan maksad ziyafettir. Çünkü konak ziyafet içindir.

«Orada temelli kalırlar.» Orada ikâmet eder ve otururlar ve ebe-diyyen oradan uzaklaştırılmazlar. Oradan başka yere «Hiç ayrılmak is­temezler.» Başka bir yeri isteyip sevemezler ve gitmezler.

«Ve hiç ayrılmak istemezler.» kavli, onların cenneti arzu etmele­rine ve sevmelerine dikkatleri çekmek içindir. Halbuki bir yerde sürekli kalan insanların bıkıp usanmaları vehmedilebilir. Böylece Allah Teâlâ; onların burada sürekli, ebedî ve sermedi kalışlarına rağmen bu­rayı değiştirmek İstemediklerini, yerlerinden gitmeyi arzu etmedikleri­ni, gezinti ve dolaşmayı bile arzulamadıklarını ifâde etmektedir.[45]

109 — De ki: Rabbımın sözlerini yazmak için deniz­ler mürekkeb olsa ve bir o kadarını da katsak, daha Rab­bımın sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, onlara de ki: Denizle­rin sulan mürekkep olsaydı ve o mürekkeplerle Rabbımın hikmet do­lu âyetleri ve delil dolu buyrukları yazılsaydı, denizler biterdi de yine o buyrukların yazılması bitmezdi. «Ve bir o kadarını da katsak.» Yani bir deniz gibi bir başka deniz daha, sonra bir başkasını daha ve sürekli başkalarını daha buna katsaydık ve bununla Allah’ın buyruklarını yazsaydık, denizler biter Allah’ın kselâmı bitmezdi. Nitekim Allah Teâ­lâ Lokman sûresinde de şöyle buyurur: «Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bu­lunup yazılsa yine de Allah’ın kelimeleri bitmezdi. Muhakkak ki Al­lah Azîz’dir, Hakîm’dir.» (Lokman, 27).

Rebi’ îbn Enes dedi ki: Bütün kulların bilgisi; Allah’ın bilgisi kar­şısında, bütün denizlerin suyunun yanında bir damla gibidir. Bu ko­nuda Allah Teâlâ, «Rabbımın sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, daha Rabbımın sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.» buyuruyor. Denizler mürekkep olsaydı; bütün ağaçlar kalem olsaydı, denizlerin suyu biter kalemler kırilır ama Al­lah’ın kelâmı ebedî olarak tükenmeksizin bakî kalırdı. Kullardan hiç bir kimsenin, O’nun değerini takdir edebilmesi ve Allah’ı lâyıkıyla öve-bilmesi mümkün değildir. Ancak O’dur kendi nefsini lâyıkıyla Öven. Muhakkak ki bizim Rabbımız, kendisinin söylediği gibidir ve bizim söylediğimizin üzerindedir. Dünya nimetlerinin baştan sona misâli; âhiret nimetleri karşısında yeryüzüne mukabil bir hardal danesinin misâli gibidir.[46]

110 — De kî: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yal­nız bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyediliyor. Ar­tık kim, Rabbına kavuşmayı arzu ediyorsa; sâlih bir amel işlesin. Ve Rabbına ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.

Ben Ancak Bir Beşerim

Taberânî, Hişâm İbn Ammâr kanalıyla.,. Amr İbn Kays el-Kûfî’-den rivayet etti ki; o, Muâviye İbn Ebu Süfyân’ın bu âyetin son inen âyet olduğunu söylediğini duymuştur.

Allah Teâlâ, Rasûlü Muhammed Aleyhisselâm’a buyuruyor ki: Senin kendilerine peygamber olarak gönderilişini yalanlayan o müş­riklere de ki: «Ben de ancak sizin gibi bir beşerim.». Benim yalan söy­lediğimi iddia edenler benim getirdiğime benzer bir şey getirsinler. Be­nim size haber verdiğim konularda, gaybı ve geçmişi bilmem. Kehf as­habının kıssasını sordunuz, Zülkameyn’in kıssasını sordunuz. Ben, on­ları bilmem. Ancak size verdiğim bilgi, gerçeğe uygundur. Çünkü öyle olmasaydı, Allah onu bana bildirmezdi. Ve ben size bildiriyorum ki: «Yalnız bana tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor.» Sizi ken­disine ibâdet etmeye çağırdığım tanrınızın eşi ve benzeri yoktur, bir tektir. «Artık kim, Rabbına kavuşmayı arzu ediyorsa; güzel bir amel işlesin.» Kim, Rabbının sevabına ve uygun cezasına kavuşmak istiyor­sa; sâlih amel işlesin. Allah’ın şeriatına uygun olan işleri yapsın. «Ve Rabbına ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.» Yalnız ve yalnız Al­lah’ın rızâsı gözetilerek yapılan ibâdet, şirk koşulmaksızın yapılan bu İbâdettir. Bu ikisi, kabul gören amelin iki temel rüknüdür. İbâdet her şeyden evvel Allah’ın rızâsı için olmalıdır, Rasûlullah’m şeriatına uy­gun olmalıdır.

îbn Ebu Hatim… Tâvûs’dan nakleder ki; adamın biri: Ev Allah’­ın Rasûlü, ben bazı yerlerde duruvorum ve Allah’ın rızâsını diliyorum. Ancak benim bulunduğum verin görülmesini istiyorum, demiş. Ra-sûlullah (s.a.) ona hiç karşılık vermemiş, nihâvet bu âvet nazil olmuş : «Artık kim Rabbına kavuşmayı arzu ediyorsa, sâlih bir amel işlesin ve Rabbına İbâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.» Mücâhid ve bir baş­kası da bu rivayeti böylece mürsel olarak nakletmiştir.

A’meş der ki: Bize Benû Hâşim’in kölesi Hamza Ebu TJmâre, Şehr îbn Havşeb’den nakletti ki. adamın biri Ubâde İbn Samit’e gelmiş ve; sana soracağım şeyi bana bildir, demiş. Bir kişi Allah rızâsını gözete­rek namaz kılsın ve övülmekten hoşlansın. Allah rızasını gözeterek oruç tutsun ve övülmekten hoşlansın. Allah rızâsını gözeterek sadaka versin ve övülmekten hoşlansın. Allah rızâsını gözeterek haccetsin ve övülmekten hoşlansın bunun durumu nedir? Ubâde İbn Sâmit demiş ki: Ona hiç bir şey”yoktur. Çünkü Allah Teâlâ; Ben ortak koşulacak­ların en hayırlısıyûn. Kimin Benimle beraber bir ortağı varsa; o, bü­tünüyle onundur. Çünkü Benim ortağa ihtiyâcım yoktur.

îmâin Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Biz, Rasûlullah (s.a.) m yanında nöbet tutardık. Geceleyin herhangi bir durum hâsıl olur veya ihtiyâcı olur diye yanında kalırdık. O zaman, bizi gönderir ve ih­tiyâcını gördürürdü. Müsâfirler ve nöbet bekleyenler çoğaldı. Biz ken­di aramızda konuşuyorduk. Rasûlullah (s.a.) o sırada yanımıza gelip dedi ki: Bu lakırdılar neyin nesi? Ben, size fısıldaşmayı yasaklama-mışmıydım? Ebu Saîd el-Hudrî der ki: Ey Allah’ın peygamberi, biz Al­lah’a tevbe ettik. Deccâl olan Mesih’in konusunu tartışıyorduk. Bu ko­nuda farklı görüşler beyân ettik, dedik. Bunun üzerine buyurdu ki: Size benim yanımda Deccâl olan Mesih’ten daha korkulu şeyi haber vereyim mi? İbn Mes’ûd diyor ki: Evet, dedik. Rasûlullah buyurdu ki: Bu, gizli şirktir. Kişi, bir yerde durup başkası için namaz kılar.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nadr… Şehr İbn Havşeb’den nak­letti ki; İbn Ğânem bize nakletti ve şöyle dedi: Ben ve Ebu Derdâ Şam yakınlarındaki Câbiye mescidine girdiğimizde orada Ubâde İbn Sâmit’le karşılaştık. Benim sağ tarafımı kendi soluna, Ebu Derdâ’nm sol tarafım da kendi sağına aldı ve aramızda yürümeye başladı. Kendi aramızda konuşuyorduk. Allah, bizim ne konuştuğumuzu en iyi bilen­dir. Ubâde İbn Sâmit dedi ki: Eğer Allah sizin birinizin veya ikinizin ömrünü uzatırsa, sizden bir kişinin orta dereceden bir müslümanı gör­mesi o kişinin Muhammed Aleyhisselâm’ın dilinden Kur’an’ı okuyup tekrarlaması ve yeniden başlaması, onun halâlmı halâl haram kıldığı­nı haram tanıması, onun ^konakladığı yerlerde konaklaması yakındır. Ancak sizin içinizde ölü bir merkebin başı sizi ne kadar hayrete düşü-rürse; o da öylesine hayrete düşürür. İbn Ğanem dedi ki: Biz bu du­rumdayken Şeddâd İbn Evs ve Avf îbn Mâlik çıkageldiler ve yanımıza oturdular. Şeddâd dedi ki: Ev insanlar, peygamberden duymuş oldu­ğum en korkulu söz onun sövledi&i şu sözdür: Sizin için şirk ve gizli şehvetten en çok korkarım. Ubâde İbn Sâmit ve Ebu Derdâ dediler ki: Allah’ım, bizi ba&ışla. Rasûlullah (s.a.) bize şeytânın artık Arao ya­rımadasında kendisine ibâdet edilmesinden ümidini kestiğini söylememiş miydi? Gizli şehvete gelince; biz onu iyi biliriz. Bu dünyanın ka­dın ve arzulandır. Ey Şeddâd, bizi korkuttuğun şirk nedir? Şeddâd de­di ki: Bakarsınız bir adam bir başkası için namaz kılar veya bir baş­kası için oruç tutar veya bir başkası için sadaka verir. İşte onun şirk olduğunu görmez misiniz? Evet, dediler. Allah’a andolsun ki, kim bir adam için namaz kılar veya oruç tutar veya sadaka verirse; Allah’a şirk koşmuş olur. Şeddâd dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a.) in şöyle dediğini duydum : Kim gösteriş içirı namaz kılarsa; şirke düşmüş olur. Kim gös­teriş için oruç tutarsa; şirke düşmüş olur. Kim gösteriş için sadaka ve­rirse; şirke düşmüş olur. Bu sırada Avf İbn Mâlik dedi ki: Allah Teâlâ o kişinin yaptığı amellerden kendi rızâsı için olanı ayırıp da kabul etmesi ve kendisine şirk koşularak yapılmış olanı bırakması mümkün değil midir? Bunun üzerine Şeddâd dedi ki: Ben, Rasûlullah (s.a.) m şöyle buyurduğunu işittim : Allah Teâlâ; Bana şirk koşan kimse için en iyi ortak Benim. Çünkü onun işlediği amelin bütünü, azı veya ço­ğu şirk koştuğu ortağına aittir. Bense bunlara muhtaç değilim,

îmâm Ahmed der ki: Bize Zeyd… Şeddâd İbn Evs’ten nakletti ki; o, ağlamış. Seni ağlatan nedir? denildiğinde; Rasûlullah (s.a.) tan duy­duğum şu sözdür demiş : Onu hatırladım da ağiadım. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ümmetimin şirke ve gizli şehvete düşmesinden korkuyo­rum. Ben dedim ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ümmetin senden sonra şirke düşer mi? Evet, buyurdu. Elbette ki onlar aya veya güneşe taşa veya puta tapmazlar. Ancak amellerini gösteriş için yaparlar. Gizli şehvet ise bir kişinin sabahleyin oruç tutup, isteği baskın gelince şehveti için orucunu terk etmesidir. Bu hadîsi İbn Mâce, Hasan İbn Zekvân kana­lıyla Şeddâd îbn Evs’ten nakleder. Ancak bu rivayette yer alan Ubâde zayıf bir râvîdir, onun Şeddâd’dan hadîs duymuş olması; üzerinde du­rulması gereken bir husustur.

Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Hüseyn İbn Ali.., Ebu Hüreyre’-den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş Allah Teâlâ kıya­met günü buyurur ki: Ben, ortakların en hayırhsıyım. Kim Bana bi­rini ortak koşarsa, o bütünüyle onun ortağınındır.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer… Ebu HÜreyre’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), Rabbı Azze ve Celle’nin şöyle buyurduğunu aktardı: Ben, ortakların en hayırUsıyım. Kim bir amel İşleyip de, ona Benden başkasını ortak ederse, Ben ondan uza­ğım. O, Bana ortak koştuğunundur. Bu hadis bu yönüyle münferiddlr.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yûnus… Mahmud İbn Le-bid’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Sizin İçin en çok korktuğum şey küçük şirktir. Ey Allah’ın RasÛlü, küçük şirk ne­dir? denildiğinde; riyadır, buyurdu. Allah Teâlâ kıyamet günü insan­ları amelleriyle cezalandırdığı zaman der ki: Siz dünyada kime gös­teriş yapıyor idiyseniz ona gidin. Bakın onun yanında bir karşılık bu­lacak mısınız?

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Muhammed İbn Bekr… Ebu Fudâle el-Ansârî’nin oğlu Ebu Saîd’in şöyle dediğini nakletti: Ra-aûlullah (s.a.) m şöyle dediğini işittim : Allah Teâlâ kıyamet günü; ge­leceğinden şüphe olmayan gün için, öncekileri ve sonrakileri topladı­ğında bir münâdî şöyle seslenir: Kim, amelinde Allah’a bir başkasını ortak koşarsa; sevabım Allah’tan başkasının yanında arasın. Çünkü Allah, ortaklar içinde ortaklığa hiç muhtaç olmayandır. Bu hadîsi Tir-mizı ve İbn Mâce Muhammed İbn Ebu Bekr’den naklederler.

İmim Ahmed der ki: Bize Ahmed İbn Abdülmelik… Ebu Bükre (r.a.) den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim başka­ları duysun diye bir şey yaparsa, Allah da onu başkalarına duyurur. Kim de gösteriş için yaparsa; Allah da ona gösteriş yapar. İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Muâviye… Ebu Saîd el-Hudrî’den nakletti ki; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim, gösteriş yaparsa; Allah da ona gösteriş yapar. Kim, başkaları duysun diye bir şey yaparsa; Allah da onu başkalarına duyurur. İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki; Bize Yahya İbn Saîd… Amr İbn Mürre’den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Ebu Ubeyde’nin evinde bir adamdan duydum ki; o, Abdullah İbn Amr’m Abdullah îbn Ömer’in şöyle dediğini duymuş : O da Rasûlul-lah’m şöyle buyurduğunu işitmiş: Kim halkın kendi amelini duy­ması için iş yaparsa; Allah da bunu onlara duyurur, mahlûkâtı-na işittirir onu küçük ve hakir kılar. Abdullah İbn Ömer’in iki gözü yaşardı.

Ebu Bekr el-Bezzâr dedi ki: Bize Amr İbn Yahya… Enes İbn Mâ-Hk’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Âdemoğulları-nın amelleri kıyamet günü Allah Azze ve Celle’nin huzuruna mühür­lenmiş sayfalar halinde sunulur. Allah Teâlâ; şunu atın, şunu kabul edin, der. Melekler derler ki: Ey Rabbım, Allah’a andolsun ki, ondan hep hayır gördük. Allah Teâlâ buyurur ki: Onun amelleri Benim rı­zâmdan başkası içindi. Ben, bugün ancak Benim rızâm kasdedilerek yapılmış olan amelleri kabul ederim. Sonra Bezzâr der ki: Râvîler ara­sında yer alan Haris İbn Ğassân’dan bir topluluk rivayet etmiştir, o Basra’lıdır ve eksik bir tarafı yoktur. îbn Vehb der ki: Bana Yezîd İbn îyâz… Abdullah tbn Kays’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Gösteriş ve başkaları duysun diye bir şeye kalkışan kim­se; oturuncaya kadar Allah’ın gazabındadır.

Ebu Ya’lâ der ki: Bize Muhammed İbn Ebu Bekr… Abdullah îbn Mes’ûd’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Halkın gör­düğü yerde güzel namaz kılıp, yalnız başına kaldığı zaman kötü kılan kimsenin bu davranışı küçümsemedir. Onunla Rabbı Azze ve Celle’yi küçümsemiştir. İbn Cerîr Taberi der ki: Bize Ebu Âmir îsmâîl İbn Amr… Amr İbn Kays el-Kindî’den nakletti ki; o, Muâviye İbn Ebu Süfyân’ın «Artık kim Rabbına kavuşmayı arzu ediyorsa, sâlih bir amel işlesin. Ve Rabbına ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.» âyetini oku­duğunu ve bu âyetin Kur’an’dan nazil olan son âyet olduğunu söyle­diğini işitmiştir. Bu, müşkil bir haberdir. Çünkü bu âyet, Kehf sûre­sinin son âyetidir. Kehf sûresinin bütünü ise Mekke’de nazil olmuş­tur. Olabilir ki, Muâviye bu ifadesiyle onu nesheden ve hükmünü de­ğiştiren bir başka âyet inmedi demek, istemiştir. Yani o, muhkem ve sabittir. Ancak bazı râvîler.bu işi karıştırmışlar ve ifâdeye kendi an­ladıkları mânâyı vererek rivayet etmişlerdir. Allah en iyisini bilendir.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Muhammed İbn Ali îbn Ha­san… Ömer îbn Hattâb’dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş : Her kim bir gece «Artık kim Rabbına kavuşmayı arzu edi­yorsa, sâlih bir amel işlesin. Ve Rabbına ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.» âyetini okursa; bu, kendisi için bir nûr olur. Aden’den Mek­ke’ye kadar melekler onu kuşatırlar. Bu hadîs gerçekten garîbdir.[47]

İzahı

İslâm düşüncesi, kaynağı ve dayandığı esâslar bakımından İlâhi eserleri ve sonuçları bakımından beşerî bir düşüncedir. İslâm düşün­cesinin ilâhî cephesini Kur’ân-x Kerîm ve Onun izah ve yorumların­dan meydana gelen Sünnet-i Seniyye temsil eder. Beşerî cephesini ise, Kur’an ve Sünnet temelinden hareketle, insan, hayat, kâinat ve var­lık hakkında akıl ve tecrübeler ışığında geliştirilen her neviden fikrî çalışmalar temsîl eder. Bu sebeple İslâm düşüncesi, diğer düşünce tarz­larında mevcûd olmayan, ilâhî ve beşerî özellikleri birlikte taşıma im­tiyazına sahiptir.

İslâm düşüncesinin ilâhî cephesi; statik (sâbit-değişmez), beşerî cephesi ise hayat şartlarına göre değişen (dinamik) olduğu için ilâhî cepheye ters olmamak kaydı ile İslâm’da her türden düşünce serbest­tir. Kişi aklım kullanarak veya tecrübelerine dayanarak bir görüş beyân ederse bu görüşünde isabet etse de, yanılsa da —İslâm İlkelerine göre— ilâhî mükâfata (sevâb) nail olur. Amr Ibn Âs, Hz. Peygamber­den rivayet eder ki o, şöyle buyurmuş: Hâkim ictihad edip hükmün­de isabet ederse ona iki mükâfat vardır. İctihâd edip hükmünde vam-Ursa onun için de bir mükâfat vardır.[48]

İslâm düşüncesinin ilâhî cephesi, bütün müslümanları bağlayıcı olduğu halde, beşerî cephesi bağlayıcı bir özellik taşımaz. Dolayısıyla beşeri cephesini reddetmek, kişinin îmânını zedelemez.

İslâm düşüncesinin ilâhî cephesi bakî ve ebedîdir. Beşer eliyle de­ğiştirilemez, reform yapılamaz. Çünkü onu gönderen zât; —İslâm inançlarına göre— ezelî, ebedî ve bakî olan Allah Teâlâ’dır. Beşerî cep­hesi ise zamana ve şartlara göre değişir, çünkü onun menşe’i olan in­san bünyesi sürekli değişime uğramaktadır. İnsan, bir parçasını teşkîl ettiği kâinat gibi fânidir. Fânî bir varlığın bakî ve ebedî prensibler ortaya koyması mümkün değildir. İnsan menşe’i fikirler, zaman ve şartlarla sınırlıdır. Ancak insanlık süreklilik arzettiği gibi, insanların düşüncesi de birbirine ilişerek devamlılık arzetmekte, nesillerden ne­sillere intikâl etmektedir. Bir düşünürün büyüklüğü; daha geniş bîr zaman aralığında geçerli olan fikirler ortaya koymuş olmasındadır. Ama ne olursa olsun, her düşünürün fikirleri —kendisinin de içinde yaşadığı evrenin yapısı gibi— fânî olduğu için değişmeye ma’rûz ve eksikliklerle ma’lûldur.

I- İslâm Düşüncesinin İlâhî Tarafı:

Gerçek anlamda İslâm düşüncesi, bu düşüncenin ilâhî cephesini teşkîl eden kısımdır. Müslümanlar bakımından tartışmasız kabul edi­len de bu bölümdür. Beşerî kısmı ise zamanla ve şartlara göre değişik­lik arzeden ve bağlayıcı niteliği olmayan kısımdır. Biz İslâm düşünce­sinin ilâhî cephesini burada kısaca ele almak, beşer! cephesini ise da­ha sonra ve detaylı olarak İncelemek istiyoruz.

Saf haliyle İslâm düşüncesi, ilâhî düşüncedir. Bu düşüncenin İfâ­desi İse Kur’an-ı Kerîm’dir. öyleyse sâf İslâm düşüncesi, Kur’an dü­şüncesidir. Rasûlullah kendiliğinden bir düşünce sistemi getirmemiş­tir. Arap cemiyetinin sosyal, ekonomik ve politik şartlan da bu düşün­cenin doğmasını gerektirmemiştir. O günkü dünya şartlan da böyle bir düşünceyi motive etmemiştir. Dolayısıyla bu düşünce sistemi Kur’-ân-ı Kerim tarafından ve şartlara bağlı olmaksızın ve tamamen özgür bir irâdenin eseri olarak getirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm tarihte hiç bir ilâhî esere nasîb olmayan bir titizlikle müslümanlar tarafından ko­runup saklanmış ve hiç bir el, onun metnini değiştirme imkânını bu­lamamıştır.

Kur’an’ın getirmiş olduğu bu sâf İslâm düşüncesini, bugün biz de ilk gündeki gibi anlayıp kavrama imkânına sahip bulunmaktayız. Bu, ancak peşin hükümlerden ve bize empoze edilen klasik ve tarihî perspektiflerden uzak olarak doğrudan doğruya ve sâf bir kafa ile ona baktığımız zaman mümkün olur. Bunun da ne kadar zor ve bâdireli bir şey olduğunu söylememek imkânsızdır. Peygamberden sonra, sos­yal zaruretler bu ana kaynağın yorumunu gerekli kılmış ve her müte­fekkir ona yeni bir yorum eklemiştir. Böylece İslâm düşüncesinin be^ serî cephesi tekevvün etmiştir. Fıkıh tartışmaları, kelâm ve akâid mü­nâkaşaları hep sonradan zuhur etmiş olup, kendi devrinin şartlarım yansıtan beşerî unsurlardır.

İlk müslümanların biricik müracaat kaynaklan, Kur’ân-ı Kerîm ve onu bildiren Resûl-i Ekrem idi. Hz. Âişe’nin ifadesiyle Rasûlullah’-ın ahlâkı, Kur’an’ın kendisiydi. Bunun için İslâm düşüncesinin ilâhî cephesini araştırırken öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’e başvurmak gerekir. Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği düşünce sisteminin temel karakteristik özelliklerini araştırdığımızda başlıca şu hususiyetler ile karşılaşırız :

1- İlâhî Bir Düşünce Sistemi:

Kur’an’a dayalı İslâm düşüncesinin en önemli ve birinci özelliği, ilâhî bir düşünce sistemi olmasıdır. İslâm inancına göre Kur’an Allah tarafından gönderilmiştir. Onun ortaya koyduğu düşünce esâsları da Allah tarafından vaz’edilmiştir. Allah, insanın ve onun içinde yaşa­dığı kâinatın yaratanıdır. Yaratan, elbette ki yarattıklarını en iyi bi­lendir. «Yaratan bilmez mi hiç? O, Latîf’dir, Habîr’dir.» (Mülk, 14) Dolayısıyla O’nun yarattıkları için koymuş olduğu esâslar da insanın mekanizması itibarıyla kavramaktan âciz olduğu bütün noktalan ku­şatıcı mâhiyette olacaktır. Netîce olarak, insanın mevcûd yapısından kaynaklanan eksiklikler ve yanlışlıklar Yaratıcının vâz’ettiği fikir sis­teminde görülmeyecektir.

Ne var ki ilâhî kaynak, günlük hayatın gerekleriyle alâkalı detay­ları açıklamamıştır. Açıklamaması da bu düşünce sisteminin mantıkî bir gereğidir. Çünkü beşerin temel karakteri değişmez, ihtiyâçları ise zaman içinde değişiklik gösterir. Bu açıklanmayan kısım, insanlar ta­rafından kendi devirlerindeki şartlara göre değişip gelişebilir. Ancak bu noktada insan zekâsının önüne bir sed çekilmiş değildir. Aksine insan zekâsı kendi kapasitesi içinde serbestçe ve elverdiğince geniş bir alanda faaliyet yapar. Ama insan bünyesinin ve bu bünyeden do­ğan eksikliklerden uzak olması imkânsız olan araçların, bir türlü mâ­hiyetini kavrayamayacağı ve çözemeyeceği konularda kendini yıpra­tıp enerjisini tüketmesine de imkân bırakmaz. Bu gibi ana ilkeler ilâ­hî menşe’den alınır, hayatın zarurî değişimi ile değişecek kısımlar ise, o gün düşünen kafaların bu ana ilkelere ters düşmeyecek şekilde ge­liştirdikleri prensibler olarak kabul edilir.

Kur’an düşüncesi böylece meseleyi son derece elastikî biçimde vaz’etmiştir. Ne bazı düşünce sistemlerinde olduğu gibi, her şeyi ilâhî menşe’e dayandırıp bundan farklı görüşleri afaroz etmiştir, ne de po-zitivist düşünce sistemlerinde olduğu gibi, insan dışı tüm kaynaklan yok farzederek, insanı her şeyin menşe’i kabul etmiştir.

Bundan sonraki özellikler temelde bu ilâhî olma özelliğine dayan­maktadır.

II- Tevhîd Esâsına Dayalı Bir Düşünce Sistemi:

Kur’an düşüncesinin ikinci ve temel özelliği de tevhîdçi bir dü­şünce sistemi olmasıdır. İnsan zekâsının çoğunlukla yanıldığı konula­rın başında tanrı anlayışı gelir. Sağlam ve kapsamlı bir tanrı anlayı­şına sâhib olmadan hayatta sağlam adımlar atmak imkânsızdır. Ne var ki soyut bir alan olan ulûhiyyet konusunda çok eski dönemlerden be­ri pek çok hurafe ve uydurmalar göze çarpmaktadır. Eksik veya yan­lış bir ulûhiyyet fikri, hayatın diğer problemlerine de eksik ve çarpık bakma sonucunu doğurur. Biz kabul etsek de, etmesek de en ilkelin­den en gelişmişine kadar insanların kafasını en çok meşgul eden ko­nu tanrı konusu olmuştur. Ve bu konuda —konunun imkânları, dâ­hilinde^— ki gerçekten çok girifttir— en rasyonel ve en tutarlı, aynı zamanda insanlık varlık yapısına en uygun tanrı anlayışı Kur’an’ın getirdiği tevhîdçi tanrı anlayışıdır.

Tevhîdçi anlayışı, yalnızca Kur’an getirmemiştir, elbette. Gerek Yahûdîlik, gerekse Hıristiyanlık ondan önce tevhîd anlayışını getir­mişlerdir. Fakat zaman içinde muhtelif sebeplerle bu iki dindeki tev­hîd anlayışı çok tanrıcı bir niteliğe büründürülmüş ve tek tanrıcı özü ortadan kaldırılmıştır. Hemen belirtelim ki, XIX. yüzyıl pozitivizmi­nin etkisi ile gelişmiş olan sosyoloji ve buna dayanarak kurulmuş olan dinler tarihinin evolüsyonist tezi gerçekte hiç de hakikati ifâde etme­mektedir. Dinler tarihi tarafından ortaya konan, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru tekâmül anlayışı, Kur’an tarafından reddedilir. Kur’­an, bütün dinlerin aslının tek tanrıcılık esâsına dayandığını, ancak bir süre sonra insanlar tarafından tahrif edildiğini belirtir. Dolayısîy-la myth’lerin kaynağı —sosyolojinin iddiasının aksine— dinler olmak­tadır. Dinler insanlar tarafından tahrif edile edile, neticede mitoloji haline döndürülmekte ve böylece muharref dinler ortaya çıkmaktadır. Kur’an anlayışına göre, ilk din yeryüzüne Hz. Âdem ile gelmiş tevhîd (monoteist – tek tanrıcı) dinidir. Bundan sonra insanlar tarafından hep tahrifat yapılmış ve gelen yeni peygamber de tekrar tevhîd esâs­larını getirmiştir. Daha sonra gelen Yahûdîlik ve Hıristiyanlık da kendişini tahrifattan kurtaramamış ve en son din olmak üzere İslâm dini tevhîd esaslarını getirmiştir.

Kur’an düşüncesi de bütün kavram ve yorumlarında bu tevhîdçi ilkeyi temel alır ve politeist anlayışa vesile olacak yorumlardan kaçı­nır. Bu sebeple zâten İslâm düşüncesinin ilâhî cephesi tahrifattan uzak kalmıştır.

Tek bir tanrıya bağlanmak; insanın davranışları bakımından bü­yük önem ifâde eder. Bilhassa insanın değişik değer merkezleri etra­fında eğilip bükülmesini Önler. Kişiye şahsiyet kazandınr. Modern dü­şüncenin insana vermeye çalıştığı Özgür kişiliğin gelişmesinde büyük bir etken olur.

III- Değişmez Bir Düşünce Sistemi:

însan, hayatı boyunca sürekli değişimlere uğradığı için, her za­man kendine sabit noktalar bulmaya çalışır. Bu sabit noktalara daya­narak birtakım atılımlar yapar. Gündelik hayatımızda karşılaştığımız bu olgu, düşünce hayatımız bakımından da önemlidir. Çünkü bütün değer noktalarının değişmesi halinde ortada başvurulabilecek hiç bir ölçü kalmaz. O zaman da bir sistem kurmak imkânı bulunmaz.

Fakat hayatın değişken akışı içerisinde, değişmez değerlerin bu­lunması olumsuz bir rol oynamaz mı? Çoğunlukla insanları olduğu yerde saydıran tutucu akımlar, bu değişmez değerlerden kaynaklan­maktadır. Dolayısıyla İslâm düşüncesi de böyle tutucu bir hüviyete bürünmez mi?

Değişme ve değişmezlik tabiatın içinden kaynaklanan bir kanun­dur. Ancak tabîat bu ikisi arasında bir denge kurmuştur. Hayat ve kâ­inatta ana yörünge sabittir, bu yörünge üzerinde değişim vardır fa­kat yörünge hiç bir şekilde değişmez. İnsanın ihtiyâçları değişmez, ama bu ihtiyâçların karşılanış biçimi değişir. însan tabiatı hiç bir za­man için değişmez ancak bu tabiatın gerekleri ve bunların karşılanış biçimi değişir. Evrenin nizâmı sabittir. Bu nizâmın seyrinde zaman içinde değişiklik olabilr.

Değişmez prensiblerin kabulü, insan ve hayat için belirli bir ölçü kabul etmek ve bu ölçü üzerinde birleşmek demektir. İnsanların ge­çici arzu ve heveslerine, devrin akışına, şartların icâbına göre her şe­yi değiştirmeyip, geçici esâslara göre düzeni bozmayıp, bunların baş­vurması için bir ölçü, kriter ve mikyas vaz’etmektir. Toplumsal ha­yat, hukuk, devlet ve bir anlamda hayat belirli ölçüler üzerinde an­laşmaya dayanır. Bu anlaşma noktalan kısa aralıklarla değişecek olur­sa düzen yerini anarşi alır. Kur’an’ın ifadesiyle, «Eğer hak, onların he­veslerine uysaydı; gökler, yeryüzü ve onlarda bulunanlar muhakkak bozulup giderdi.» (Mü’minûn, 71)

Kur’ân-ı Kerîm, değişmez değerleri hayatın bütün sahalarına yay­mak yerine sadece bazı temel ilkelere inhisar ettirmiştir. Dolayısıyla hayatın akışı içerisindeki değişimlerin hepsini sabit tutmayı kabul et­memiştir. Bu da dinlerin pek çoğunda ve gelenekselleşmiş kurumlar­da karşılaştığımız tutucu niteliği ortadan kaldırdığı gibi, onun karşı­tı olarak, modern düşünce akımlarının çoğunda karşılaştığımız sü­rekli değişim fikrinden kaynaklanan sabit ölçü kabul etmeme anarşi­sine de imkân bırakmamaktadır. Böylece tıpkı tabîat gibi, değişim ile değişmezlik arasında vasat bir nokta tesbît etmektedir. Zâten İslâm ölçülerine göre, tabiatı yaratan Allah olduğu gibi, Kur’an’ı indiren de Allah’tır. Tabîat Allah’ın görülen eseri, Kur’an Allah’ın okunan kita­bıdır. Bu ikisi birbirini nakzetmek şöyle dursun, birbirini tamamla­makta ve tasdik etmektedir. «Allah’ın insanları yarattığı fıtratı.» (Rûm, 30) Tabiata Allah tarafından konulmuş olan bu kanunlar, Al­lah’ın tabiî sünnetini teşkil eder ki, «Sen Allah’ın sünnetinde bir de­ğişme göremezsin.» (Ahzâb, 62; Fâtır, 43; Fetih, 23) Allah tabiî ha­yat için kanunlar koyduğu gibi sosyal hayat için de kurallar koymuş ve bunu Kur’an-ı Kerîm vasıtasıyla insanlara bildirmiştir. Bu kural­lar yalnız müslümanlar için değil, tüm insanlar için geçerlidir.

IV- Dengeli Bir Düşünce Sistemi:

îslâm düşüncesinin ilâhî cephesini temsil eden Kur’an düşüncesi her konuda dengeyi esâs almıştır. Kur’an’m tasvirine göre Allah; kâ­inatta bir denge kurmuştur. Bu denge Allah’ın bütün eserlerinde gö­ze çarpmaktadır. «Doğrusu Biz her şeyi bir kadere (ölçü) göre yarat-mışızdır.» (Kamer, 49) Bu ölçü, içinde yaşadığımız tabiî âlemin her tarafında görülmektedir. Güneş sisteminden dünyanın diğer gök ci-simleriyle uzaklığına, dünyanın eğiminden elips şeklindeki yapısına kadar bütün evren denge üzerinde durmaktadır. Şayet bu denge un­surlarından birisi çok cüz’î bir miktar şaşıracak olursa, kâinatın sey­ri değişir, belki de mahvolup gider.

Canlıların hayatı denge esâsı üzerine kâimdir. Oksijenin biraz faz­la veya eksik oranda alınmasından, organların işleyişine kadar her türden fizyolojik vak’alarda bir denge hâkimdir. San’attan, düşünce­ye kadar her alanda denge esâstır. İşte Kur’an düşüncesi, bir fikir sis­temi olarak her konuda dengeyi ana ilke olarak benimsemiştir. Hal­buki diğer düşünce sistemleri denge kurmak yerine, denge noktala­rından birine ağırlık vermektedirler. Bu denge noktalarını şöylece be­lirleyebiliriz :

a- Tanrı ile evren arasında denge :

Kur’an düşüncesi, evrende ayrı ayrı tanrılar bulunduğunu ve ta­bîat güçlerinden herhangi birisini, bir tanrının özel işleyiş alam olarak kabul etmez. Yunan mitolojisinde ve diğer ilkel düşünce sistem­lerinde karşılaştığımız çoğunluğu politeist kökenli anlayışa yer veril­mez. Tanrı ile evren arasında kesin bir çizgi vardır. Mekanizm’e yer verilmediği gibi, kâinata canlılık ve rûhluluk atfeden düşüncelerin panteizmine de yer verilmez. Buna mukabil tanrı, evren karşısında kör bir mekanizmin mahkûmu değildir. Aristoteles düşüncesinde ol­duğu gibi tanrı meydana getirdiği kâinat ile ilgilenmemek şöyle dur-Sun, sürekli kâinatı kontrol etmektedir. Tanrı kâinatın biricik hâki­midir.

b- Tanrı ile insan arasında denge :

Kur’an düşüncesine göre; tanrı ile insan birbirinden bütünüyle farklı iki ayrı varlık alanını temsil eder. İnsanın varlık alanı belirli ve sınırlıdır. Buna karşılık tanrı her türlü kayıd ve sınırlamadan uzak­tır. Tıpkı evren ile Allah arasında kesin ve ayırıcı farklılık bulunduğu gibi, insanla Allah arasında da kesin ve ayırıcı çizgi vardır. İnsan, ne yaparsa yapsın tanrılık makamına yücelemez. Buna mukabil insan ile tanrı arasında bir çatışma ve düşmanlık da yoktur. Tanrı her zaman için insanı sever, korur, bağışlar, buna mukabil insan, hatâ ve eksik­likler ile ma’lûl olduğundan kimi zaman tanrının buyruklarını dinle­mez. Ama istese de istemese de tanrıya boyun eğmek durumundadır. Tanrıya baş kaldırması geçici bir isyandır. Sonra hatâsından vazgeçip tevbe ve istiğfar eder.

Hıristiyanlıkta olduğu gibi insan, tanrı karşısında doğuştan suç­lu durumda değildir. Hıristiyan düşüncesine göre, Hz. Âdem kendisine yasaklanan meyvadan yediği için cennetten kovulmuş ve bu suçu onun neslinden gelen bütün insanoğluna geçmiştir. Bu ezelî günâhtan kur­tulması gerekir. Kur’an düşüncesine göre de Hz. Âdem kendisine ya­saklanan ağaçtan yemiş ve bu yüzden cennetten çıkarılmıştır. Fakat Âdem’in işlediği suç, soyundan gelen bütün insanlara geçmiş değil­dir. Aksine bütün insanlar temiz bir fıtratla doğarlar. Suçsuzdurlar. Sonra aldıkları terbiye ile kendi yollarını seçerler.

Yunan mitolojisinde ise insanla tanrı arasında kesin çizgiler be­lirlenmiş değildir. Aksine tanrılar, insan şeklinde düşünülmektedir. Tıpkı insan gibi onun da arzuları, hevesleri ve zaafları vardır. İnsan­la tanrı arasında bir makam ve mevki çatışması vardır.

Kur’an ise insan ile tanrı arasında makara ve mertebe bakımın­dan kesin farklar koyduğu için böyle bir problem yoktur. Hıristiyan­lık ve Budizm gibi dinler insanı tanrı karşısında mağlûb ve makhûr duruma getirirken, mitolojiler ve materyalist düşünceler, insanı tan­rı karşısında muzaffer durumuna getirmektedir. Nietzsche’nin «süper insan» görüşü bu düşünceyi yansıtmaktadır.

c- İnsan ile evren arasında denge :

Kur’an düşüncesi, evreni ilâhlarla dolu canlı bir organizma gibi tasavvur etmediği için, tabiat ile insan arasında bir çatışma ve mücâ­dele yoktur. İnsan da tabiatta Alah’ın enirine müsahhardar. Her ikisi­nin de sahibi olan Allah, tabiatı insanın emrine müsahhar kılmıştır. İnsan yeryüzünü i’mâr edip yaşamasına elverişli hale getirmekle mü­kelleftir. Bu sebeple İnsan ile evren arasında dostça bir ilişki vardır. Çünkü genelde her ikisi de Allah’ın emrine boyun eğmektedir. Buna karşılık Yunan mitolojisi tabiat ile insan arasında bir mücâdele bu­lunduğunu ye bu mücâdelenin de temelde tanrılarla insan arasındaki mücâdeleye dayandığını bildirir. Büyü ve ilkel inançlara sâhib toplum­lar ise evrenin gizli ruhlarla dolu olduğunu söyleyerek, o ruhlara iyi gö­rünmek için birtakım âyinler icra ederler, tikel inançlara karşı olduk­larını belirten marksistler Sovyetlerde tarımın yeterince verimli ol­maması üzerine tabiatın kendilerine karşı çıktığını söyleyerek bu mi­tolojik anlayışı dile getirmişlerdir.

d- Görülen âlem ile görülmeyen âlem arasında denge :

Kur’an, varlığın yalnızca görülenden ibaret olmadığını, bunun ya­nı sıra duyularımızla kavrayamadığımız bir âlem bulunduğunu belirtir ve dolayısıyla bu âlemin varlığını (melek-cin gibi) kabul etmek gerek­tiğini söyler. Ancak varlığın yalnızca görülmeyenden ibaret olup, gö­rülen âlemin hayâl olduğunu da savunmaz.

Buna karşılık bazı düşünce sistemleri, sâdece görülen âlemin var­lığını kabul etmekte ve bunun dışında kalanı inkâr etmektedir. Ma­teryalist düşünceler her şeyin maddî âlemden ibaret olduğunu savu­nurken, pozitivist düşünürler gerçeğin yalnızca tecrübe edilebilen ger­çek olduğunu savunurlar. Bu arada bazı düşünürler de, görülen âle­min bir hayâlden ibaret olup gerçek âlemin görülmeyen âlem olduğu­nu ve duyularımızın kavradığı nesnelerin, gerçeğin sâdece gölgesi olup gerçeğin ise bu nesnelerin ideası olduğunu savunmaktadırlar (Platon gibi). Bu düşünce asrımızdaki fizik çalışmaları ile yeniden canlanmış bulunmaktadır. Bilindiği gibi Sir James Jeans, neticede böyle bir ide­alizme ulaşmıştır. Bu idealist düşüncenin yanı sıra mistik düşünür­ler de gerçeğin büyük kısmının görülmeyen aleme âit olduğunu, gö­rülen âlemin ise gerçeğin çok küçük bir bölümünü teşkîl ettiğini sa­vunmaktadırlar. Kur’an düşüncesi ise, her iki aşırılığı da reddederek doğru olan orta bir yol izlemiştir.

e- Rûh ile beden arasında denge :

Kur’an, ruhun varlığım inkâr etmez. İnsanın rûh ile bedenden meydana gelmiş bileşik bir varlık yapısına sâhib olduğunu savunur. Dolayısıyla insanın kemâlinin bu ikisi arasında denge kurması İle mümkün olacağını belirtir.

Buna karşılık bazı düşünce mensûblan insanın mekanik bir var­lık yapısına sâhib olduğunu, rûh diye bir şey bulunmadığını, bunun görevini beynin üstlendiğini savunarak, insanın biricik görevinin be­denin arzu ve isteklerini karşılamak olduğunu (Hedonist) savunurlar. Bilhassa pozitivist ve materyalist anlayış ruhu bütünüyle reddeder. Ölünce insanın ruhunun çıktığını söyleyen fikirlere, ölmeden Önce ve öldükten sonra tartılması halinde insanın ağırlığından bir şey yitir-mediğinin görüldüğü iddiasıyla karşı çıkarlar.

Diğer taraftan spirtualist düşünürler, insanın gerçek varlığı ol­duğunu savunarak, bedeni bütünüyle ortadan kaldırmada ruhî kemâ­le ermenin imkânsızlığını bildirirler. Pythagorizm, Platonizm, Budizm ve modern rûhçu akımlar ruhun bedende zindanda olduğunu, bu zin dandan kurtulmak için insanın birtakım exersizler ile, ruhunu olgun­laştırması gerektiğini ve ancak arınan ruhun kemâle ereceğini söyler­ler. Mistik akımlar ise, bütün çabalarını ruhun terbiyesine tahsis eder­ler ve ruhî âlemde, organik âlemdeki gibi bir sistem kurmaya çalışır­lar. Mistisizm, insanın rûh dünyasını geliştireyim derken, organik ya­pısını ihmâle kadar vardırmakta, çeşitli exersizler ile bedeni yetersiz hâle getirmektedir.

Kur’an ise beden ile rûh arasında denge kurarak birinin adına di­ğerini küçültmeye çalışmaz. İnsanın hem beden yapısını, hem rûh ya­pısını geliştirir.

f- Dünya ile âhiret arasında denge :

Kur’an, kişinin hayatının bu dünyadaki hayatı ile sınırlı olma­dığım, aksine ezelden ebede giden yolda bu dünyanın bir durak oldu­ğunu belirterek, her şeyin hesabının bu dünyada görülmeyeceğini, ger­çek hesâb verme yerinin öbür dünya olduğunu bildirir. Binâenaleyh bu dünyada tamamlanmamış hesâbların «âhiret» adı verilen bir baş­ka dünyada tamamlanacağını ifâde eder. Müslümanın, hayatı yal­nızca bu dünyaya tahsis etmesini kabul etmediği gibi bir başka dün­ya adına bu dünyayı ihmâl etmesine de izin vermez. İki âlem arasın­da bir denge kurup her iki âlemi de eşit olarak değerlendirmesi ge­rektiğini bildirir.

Tarih boyunca insanlar bu dengeyi kuramayarak biri adına diğe­rini feda etmişlerdir. İslâm dışı dinlerin ekseriyeti, insanın bu dünya­yı hiçe saymasını ve sâdece âhiret için çalışmasını isterler. Keza mis­tik akımlar da insanın âhiretinin i’mân için çalışırlar. Bu fikre karşı çıkan diğer bir kitle de hayatın yalnızca bu dünyadaki hayattan iba­ret olduğunu, âhiret diye bir şeyin bulunmadığını savunurlar. Özel­likle materyalistler âhiretin varlığını kabul etmezler.

Görülüyor ki Kur’an’a dayalı İslâm düşüncesi her alanda tâm bîr denge kurmuştur. Karşıtlardan her birini ayrı ayrı değerlendirerek, bi­risini alıp diğerini ihmâl etmemiştir. Diğer düşünce sistemleri ise bir tarafa ağırlıklarını koyarak karşıtlardan öbürünü tamamen inkâr et­mişlerdir.

V- Evrensel Bir Düşünce Sistemi:

Kur’an; problemlere dar ve bölgesel bir açıdan değil, geniş ve ev­rensel açıdan bakar. Hükümlerini koyarken, görüşlerini bildirirken dar bir çerçeve içine tıkanıp kalmaz. Aksine bütün kâinatı kuşatan bir ge­niş görüşlülük getirir. Genellikle insanlar, olaylara kendi şartları için­de bakarlar. Ya bir bölgenin, ya bir ırkın veya bir milletin menfaat-lan açısından fikir beyân etmeye çalışırlar. Aynca belirli bir zaman diliminde geçerli olabilecek fikirler ortaya koyarlar. Halbuki Kur’an, yalnız yeryüzünü içine alan bir düşünce getirmemiş; evrenin tüm bö­lümlerini, yalnız bir çağı değil bütün çağları içine alan geniş görüş­lülükle eşyaya ve olaylara bakmıştır. Irkların hâkimiyetini reddetmiş, bölge ve sınır engelini aşmış, tüm varlıkları ihata eden bir fikir sis­temi kurmuştur. Varlığı topyekün bir bütün olarak değerlendirir. Âdem’in oğlu olmaları hasebiyle insanlar arasında ayırım gözetmez. Renk ve dil ayrılığını ortadan kaldırır. Peygamberin, yalnızca bir kav­min veya ırkın değil, «Bütün âlemlerin)) peygamberi olduğunu, kâffe-ten tüm insanlığı kurtarmak için geldiğini söyler. Bu sebeple bütün yeryüzü sakinleri müslüman oluncaya kadar inşân, bitmez tükenmez bir enerji ile çalışmak zorundadır.

İnsanlığın ancak XX. asrın yarısına doğru gerçekleştirdiği evren­sel birlik anlayışını Kur’an on dört asır evvel getirmiş ve bilfiil ger­çekleşmesi için de ilk müslümanlar büyük çaba harcamışlardır. Bu­gün de bu evrenselliğin bütün yönleriyle gerçekleştiği söylenemez. Çünkü «Birleşmiş Milletler»de, devletler ideolojilerine veya menfaat-larına göre oy beyân etmektedirler. Doğruya ve gerçeğe göre değil.

VI- Müsbet (Pozitiv) Bir Düşünce Sistemi:

Kur’an, eşyaya ve olaylara hep müsbet açıdan bakar. Negatiflik eşyada aslî bir unsur değil, arızî bir unsurdur. Eşyada «asi olan ibâ-hattır» prensibini düstûr haline getirmiştir. Kur’an’ın ilâh anlayışın­da, insana karşı menfî bir tavır takman tanrı anlayışlarına yer olma­dığı gibi, kahredici ve gaddar tanrı anlayışına da yer yoktur. Halbuki mitolojilerin, tanrı anlayışı negatif (olumsuz) bir anlayış olduğu gi­bi, ilâhî olan dinlerden birisi —Yahudilik— gaddar ve despot Yahve anlayışıyla, diğeri ise —Hıristiyanlık— insanlaştmlmış tanrı anlayışı ile menfiliği esâs almışlardır. Gerek Aristoteles’in meydana getirdiği evrenin işleriyle ilgisiz, gerekse Zerdüşt dininin düalist tanrı anlayış­ları menfî anlayışı ifâde eder. Hepsini reddeden materyalizm veya ateizm ise, inkâr yolunda olumsuz bir tavır takınır. Kur’an’ın İlah an­layışı, Kerîm, Rahîm, kötülüklerden hoşlanmayan ve bunları yasakla­yan, tevbe edenlerin tevbesini kabul eden ve her şeyde temizliği esas alan bir ilâhtır. Kur’an’ın getirdiği düşünce sisteminin insana, kâi­nata, hayata ve varlığa bakışı bütünüyle müsbet bakıştır, olumsuzluk Ona göre aslî değil geçici bir haldir.

VII- Pratik Bir Düşünce Sistemi:

Kur’an; insanı insan olarak görür, onu melekleştirmeye çalışmaz. Melek ayrıdır, insan ayrıdır. İnsanı zaafları, kusurları ve faziletleri ile birlikte değerlendirir. Bir yanıyla gökyüzüne bağlı olduğunu, diğer ta­rafıyla ayağını yeryüzüne bastığım kabul eder. Onun melekleşmesini değil, insan olarak kalmasını, ancak zaaflarının esîri olup şeytânlaş-mamasmı ister. Şeytân kötü olduğu gibi, melek de insandan mertebe bakımından düşüktür. Melek, insana secde etmekle emrolunmuştur. İslâm’ın insana bakışı pratik, gerçeğe uygun bir bakıştır. Hayat ve kâ­inatı toz pembe hayâllerin ötesinden görmeye çalışmaz. İnsanın ma’-nevi yönlerini yok saymadığı gibi, maddî yönlerini de inkâr etmez. İnsan zihnini gerçekte mevcûd olmayan hayalî şeylerle uğraştırmaz. Platon’un Aristoteles’in ve Plotinus’un muhayyel anlayışlarına yer vermediği gibi, Marks’m, Conıte’un ve benzerlerinin materyalizmine de düşmez. Her şeyde realiteyi esâs almaya çalışır. Ancak gerçeğin yalnız realiteden ibaret olduğunu söylemez. Akıl yolu ile insanoğlunun bütün problemleri çözebileceğini kabul etmez, ama Hıristiyanlık ve Mistisizm gibi «aklını at Öyle gel» de demez. Aklın alanına giren ve aklın çözebileceği problemleri akılla çözer, akim kavrayış alanı dışın­da Kalan bölümlerde aklı boşu boşuna yıpratmaz.

Sistemini yalnızca akla dayandırmadığı gibi, yalnızca hisse de da­yandırmaz. Tıpkı kevnî âhenkte olduğu gibi, tıpkı mûsikî eserinde ol­duğu gibi, tıpkı bir san’at şaheserinde olduğu gibi, bütün bölümler arasında tâm bir ahenk ve birlik sağlar.

Kur’an, işte bu temel ve karakteristik özellikleri bünyesinde taşı­yan mükemmel bir dünya görüşü getirdi. Bu dünya görüşüne dayalı bir fikir sistemi kurdu. Bu fikir sistemini pratik hayatta uygulayarak mensûbları arasında hâkim kıldı. Ve böylece 23 yıllık çok kısa bir sü­re İçinde çölün o çelimsiz, bilgisiz, görgüsüz çocuklarım dünyanın efendisi, hâkimi haline getirdi.

Bu düşünce sistemini, safiyeti İçerisinde benimseyen İnsanların hangi devirde olursa olsun, her alanda üstün gelmemeleri için bir ne­den yoktur. Nitekim tarihte de öyle oldu. Ve ilk müslüman toplum hâ­rikası gerçekleşti.

Rasûlullah, bizzat bu düşünce sisteminin canlı bir timsâli olarak bu insanları eğitti, yetiştirdi. Onun gölgesi üzerlerinden çekildikten sonra bir müddet daha bu canlılık ve atılım devam etti. Ama onun kurduğu sistemden uzaklaştıkça, bu sâf düşünce sisteminin içine be­şer menşe’li fikirler sirayet etmeye başladı. Anlayışlar değişti ve bu değişiklik gittikçe artmaya başladı. Zaman zaman o sâf anlayışa dö­nülmek istendi, ama bu istek toplu bir sistem halinde olmadığı için, o ilk defaki tecrübenin gerçekleşmesi mümkün olmadı. Ama yine de o kaynaktan beslenen ana damarlar, bünyeye canlılık vermeye devam ettiler.

Bundan sonraki bölümde İslâm düşüncesinin beşerî cephesi ele alınacaktır. Bu düşüncenin ana kaynak ile irtibatı, tarih içindeki sey­ri ta’kîb edilecektir.

H- îslâm Düşüncesinin Beşerî Tarafı

İslâm düşüncesinin ilâhî cephesi, Rasûlullah’ın hayatı boyunca aralıksız teşekkül ederek gelişti. Hz. Peygamberin vefatına kadar müs-tümanlar her mes’elede ona danışıyor ve onun önderliğinde gösterdiği yolda yürüyorlardı. Bu vahiy kaynağı müslümanlarca tartışma konu­su yapılmıyordu. Böylece müslümanlar her alanda büyük bir dina­mizm ile atılımlar yapıyorlardı. Tarihte Rasûlullah gibi kendisine uyan­ların, her şeyiyle teslim olup bağlandıkları çok az önder vardır.

Rasûlullah’ın uygulamaları iki yönlüydü. Bir yanı ile vahye da­yalı olarak, Allah’ın emrini tebliğ ediyor, gördüğü yanlışları düzelti­yordu. Bu sebeple kendi şahsî değerlendirmelerini değil, ilâhî emirler doğrultusundaki değerlendirmelerini dile getiriyordu. îşte onun ağ­zından çıkan bu tür ifâdeler de vahyin devamı olarak telâkki ediliyor­du. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm onun kendiliğinden bir şey söyleyemeyece­ğini açıkça bildiriyordu: «O, kendi hevesiyle bir şey konuşamaz. Sâ­dece O, kendisinde vahyedilen bir vahiydir. Onu pek güçlü olan (Al­lah) kendisine öğretmiştir.» (Necm, 3-5)

Bir de Rasûlullah’ın bir beşer olarak davranışları vardır. Çünkü Hz. Peygamber, bazı din kurucuları gibi kendisini beşer üstü bir var­lık olarak takdîm etmiyordu. Her fırsatta beşer olduğunu vurguluyor ve Kur’an’ı kendisinin uydurmadığını söylüyordu. Hattâ o günkü müş­rik araplar, Kur’an’ın ümmî bir beşere gelmesini eksiklik olarak görü­yor, kasabanın önde gelen efendilerine veya insan nevinden olmayan Deşer üstü bir varlığa, bir meleğe gelmesini istiyorlardı. Rasûlullah da kendisinin bir beşer olduğunu, beşer üstü bir yapıya sâhib bulunmadı­ğını Kur’an’dan âyetler okuyarak onlara anlatmaya çalışıyordu:

«De ki; ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana sizin tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor.» (Fussilet, 6)

Bir beşer olması sebebiyle peygamberden bazı beşerî davranışlar zuhur ediyordu. Rasûlullah bilhassa beşerî davranışlarıyla, vahye müs-tenid davranışlan arasında ayırım yapıyor, bazı şeylerin kendisine vahyedildiğini, bazılarını da kendiliğinden söylediğini belirtiyordu. Ge­nellikle gündelik hayatın teferruatıyla ilgili, yemek içmek ve beşerî ih­tiyâçları gidermek gibi davranışlarla, çoğu tecrübeler sonucu elde edi­len teknik bilgileri; dinin esasım ilgilendirmeyen yönleri, bu düşün cenin beşerî cephesini teşkil ediyordu. Nitekim bir hurma aşılama vak’ası üzerine söyledikleri bunun tipik örneğidir: Müslim, Sahîh’in-de bu konuya dâir bir bölüm ayırarak şöyle başlık koyar: «Kendi gö­rüşü ile dünya yaşayışına dâir şeylerde Rasûlullah’a uymanın gerek-meyip, şer’an söylediklerine uymak gerektiği konusunda.» Bu bölüm­de Rasûlullah’ın bildirdiği gündelik hayat ile ilgili teknik bilgilere uyulmak zarureti bulunmadığını gösteren bazı örnekler vermektedir. Nitekim Kuteybe İbn Saîd, Ebu Uvane, Mûsâ İbn Talha kanalıyla onun babası Talha’dan rivayet ederler ki o, şöyle demiş : Ben Rasûlullah ile birlikte idim, hurma ağaçlarının yanı başında duran bir topluluğa rastgeldik. Rasûlullah : Bunlar ne yapıyor, dedi. Yanında bulunanlar; onlar erkeğini dişisinin içine koyarak aşılıyorlar, dediler. Rasûlullah (s.a.) : Sanmam ki bu (aşılama) bir şey sağlasın, dedi. Bu ifâde o top­luluğa haber verilince, onlar aşı yapmaktan vaz geçtiler. Bu durum Rasûlullah’a bildirilince o : Eğer bu (metod) fayda sağlıyorsa yapsın­lar. Ben, sâdece bir tahmin yaptım. Benim tahminlerimi almayınız, ancak ben size Allah’tan bir şey söylersem onu alınız. Çünkü ben, Al­lah Azze ve Celle’ye kesinlikle yalan isnâd edecek değilim, buyurdu.

Aynı bölümde yer alan ve aynı vak’ayı nakleden bir diğer rivayet te şöyle : Abdullah İbn Rûmî, Abbâs İbn Abdülazîm, Ahmed İbn Ca’fer, Nadr îbn Muhammed, îkrime İbn Anımâr, Ebu’n-Necâşî, müteselsil rivayetle Râfi’ İbn Hadîc’ten şöyle dediğini naklederler: Allah Nebî-si (s.a.), Medine’ye geldiğinde (Medîne halkı) hurma aşılıyorlardı. On­lara : Ne yapıyorsunuz? dedi. Bunu yapıyorduk, dediler. Rasûlullah: umarım ki eğer öyle yapmasaydınız daha iyi olurdu, dedi. Bunun üze­rine onlar da yapmadılar. Hurma bozuldu veya eksildi. Bu durum ken­disine anlatılınca buyurdu ki: Ben sâdece bir beşerim. Binâenaleyh size dininizle ilgili bir şey emredersem onu alın. Kendi görüşümle bir şey emredersem, ben sâdece bir beşerim.[49]

Aynı veya benzer bir vak’a üzerine Müslim üçüncü bir rivayet nak­leder : Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe, Amr el-Nâkid, Esved îbn Âmir, Ham-mâd İbn Seleme, Hişâm İbn Urve, Hişâm’ın babası Urve, Hz. Âişe, sâ-bit ve Enes îbn Mâlik’den naklederler ki; Rasûlullah hurma aşılayan bir topluluğa rastlamış ve : Eğer öyle yapmamış olsalardı daha iyi olurdu, demiş. O yıl kötü bir hurma cinsi çıkmış. Tekrar onlara rastlamış ve : Hurmanız nasıl oldu, demiş. Onlar da: Böyle böyle dedin, karşı­lığını vermişler. Bunun üzerine : Siz, dünyanızın işlerini daha iyi bilir­siniz, buyurmuş[50]

Bütün bu ifâdeler Rasûlullah’dan beşer olması cihetiyle sâdır olan bazı hususlar bulunduğunu göstermektedir. Ve bunlardan mes’ûl olun­mayacağım ifâde etmektedir.

Şu halde Hz. Peygamberden, bize intikâl «sden Sünnet-i Seniyye, İslâm düşüncesinin ilâhî cephesini teşkil etmektedir. îlâhî hükümlerin birer pratik yorumlarından ibarettir. Nitekim Rasûlullah, Yemen’e vâlî olarak gönderdiği Muâz İbn Cebel’in verdiği cevablardan fazlasıy­la sevinmiştir. ıfMuâz hadîsi» diye bilinen bu hadis şöyledir : Ebu Dâ-vûd nakleder ki: Hafız İbn Ömer Şu’be’den, o da Ebu Avn’da bir grub-dan nakletmişler, Rasûlullah (s.a.) Muâz’ı Yemen’e göndermek iste­diği zaman : Sana bir hüküm getirilirse nasıl hükmedersin? dedi. O da; «Allah’ın kitabı» ile dedi. Rasûlullah; Allah’ın kitabında bulamaz-san? dedi. O da; Allah’ın Rasûlünün sünneti ile, dedi. Rasûlullah; ya Allah’ın kitabında ve Rasûlünün sünnetinde bulamazsan? deyince, Mu­âz; kendi re’yinıle ictihâd ederim, ne fazlalaştırırım, ne de eksiltirim, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah Muâz’ın göğsüne vurarak; Allah’ın Rasûlünü, Allah’ın Rasûlünün memnun kalacağı şeye muvaffak kı­lan Allah’a hamd olsun, dedi.[51]

Rasûlullah’ın uygulamaları bize gösteriyor ki, amelî konularda be­şerî faaliyete bizzat Hz. Peygamber kendisi izin vermekle kalmamış, aynı zamanda teşvik etmiştir. Hz. Peygamber hayatta bulunduğu sü­rece onun değerli ashabı hiç bir konuda ona danışmaksızın bir şey yapmadı. Onun beşerî davranışlarında ilâhî cepheler bulunduğunu ka­bul ederek, ona :uymaya çalıştı. Fakat Hz. Peygamberin vefatı ile bu ilâhî kaynak son buldu. Artık hayatın akışına yön veren ilâhî buyruk­lar inmez olmuştu.

Kuran

Kehf Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.