Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

18 – Kehf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Bütün müi’essirlerin görüşüne göre Mekke’de inmiştir. Bir kesimden, sû­renin baş tarafından itibaren: “Kupkuru bir toprak yaparız” (8. âyette kadar olan bölümün Medine’de indiği görüşü de rivayet olunmakla birlikte, birin­ci görüş daha sahihtir.

18 – Kehf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Kehf Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle (Mekke’de İnmiştir, Yüzon Âyettir)

Bu sûrenin faziletine dair, Enes yoluyla gelen hadiste şöyle rivayet edil­mektedir: Her kira bu sûreyi okuyacak olursa ona, sema ile arz arasını kap­layan bir nur verilir ve onun sayesinde kabir fitnesinden muhafaza olunur.[1]

İshak b. Abdullah b. Ebi Ferve dedi ki: Râsulullah (sav) şöyle buyurdu: “Ben sizlere, azametleri gökler ile yer arasını dolduran, yetmiş bin meleğin uğurladığı ve onu okuyana da benzerinin verileceği bir sûre göstereyim mi?” Onlar: Göster ey Allah’ın Râsulü, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu, Ashab-ı Kehf Sûresi’dir. Kim bu sûreyi Cuma günü okursa, üç gün fazlası ile birlikte gelecek Cumaya kadarki günahlan mağfiret olunur. Ona, semaya ula­şan bir nur verilir ve Deccal’in fitnesinden muhafaza olunur.” Bunu, es-Sa’le-bî de zikrettiği gibi. el-Melıdevî de bunu bu anlamda zikretmiştir.[2]

Dârimî’nin Müsned’inde Ebu Said el-Hudrî’den şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Her kim, Cuma gecesi Kehf Sûresi’ni okuyacak olursa, bir nur ken­disi İle el-Beytü’1-Atik arasındaki mesafeyi onun İçin aydınlatır[3]

Müslim’in Sahih’inde, Ebu’d-Derdâ’dan, rivayete göre Peygamber (sav) şöy­le buyurmuştur: “Her kim, Kehf Sûresi’nin baş tarafından on âyet-i kerime ezberliyecek olursa Deccal’a karşı korunur. “[4] Bir başka rivayette ise “Kehf Sûresi’nin sonundan” denilmektedir.[5]

Yine Müslim’de, en-Nevvas b. Sem’ân yoluyla gelen hadiste şöyle denil­mektedir: “Kim ona -yani Deccal’a- yetişecek olursa, ona karşı Kehf Sûresi’-nin baş taraflarını okusun.”[6]

Bunu es-Sa’lebî de nakletmiş ve şöyle demiştir; Semure b. Cundub dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kim, ezbere Kehf Sûresi’nden on âyet-i kerime okuyacak olursa, Deccal fitnesinin ona bir zararı olmaz.”[7] Kim, sû­renin de tamamını okursa cennete girer. [8]

  1. Hamd, kuluna Kitabı indiren ve onda hiç bir eğrilik komayan Allah’adır ki,
  2. O, dosdoğru bir Kitaptır. Kendi katından şiddetli bir azabı bil­dirmek, salih ameller işleyen müminlere de güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için (indirilmiştir).
  3. Ki, o mükâfat içinde ebediyen kalacaklardır.

“Hamd, kuluna Kitabı indiren ve onda hiç bir eğrilik komayan Al­lah’adır ki, o dosdoğru bir Kitaptır” buyruğu (ile ilgili olarak), İbn İshak’ın naklettiğine göre Kureyşliler, en-Nadr b. el-Hâris ve Ukbe b. Ebi Muavt’ı, ya-lıudi ilim adamlarına gönderdiler ve onlara şu talimatı verdiler: Muhammed hakkında bunlara soru sorun ve onJara, Mulıammed’in niteliklerini anlatın. Neler söylediklerini bildirin. Çünkü onlar, kendilerine ilk kitap verilmiş kim­selerdir. Ve onların yanında bizim sahip olmadığımız türden Peygamberle­rin getirdiği bilgiden malumat vardır. Bunun üzerine en-Nadr ile Ukbe yo­la çıktılar ve Medine’ye gittiler. Medine’ye vanp yahudi ilim adamlarına, Râ-sulullah (sav) hakkında soru sordular. Onlara durumunu anlattılar, söyledi­ği sözlerin bir bölümünü haber verdiler ve şöyle dediler: Siz, Tevrat ehlisi­niz. Biz size, bizim bu arkadaşımızın durumunu bildirmeniz için geldik. Yahudi İlim adamları onlara şöyle dedi: Bizim size söyleyeceğimiz üç hususu ona sorunuz. Eğer bunlara dair size haber verecek olursa o, Allah tarafın­dan gönderilmiş bir peygamberdir. Şayet bunu yapmayacak olursa o, Allah’a yalan uyduran bir kimsedir. O takdirde uygun gördüğünüzü ona yaparsınız. Siz ona, eski zamanda ayrılıp gitmiş genç bir takım delikanlıların durumla-nnın ne olduğunu sorunuz. Çünkü, gerçekten onların hayret edilecek bir hal­leri olmuştu. Yine ona, dünyanın doğulartna ve batılarına ulaşmış, olduk­ça dolaşmış bir kimseye dair soru sorunuz. Onun haberi ne olmuştur? Yi­ne ona Ruh hakkında sorunuz, o nedir? Eğer size bunları haber verecek olur­sa, ona uyunuz, o bir peygamberdir. Eğer yapmayacak olursa, biliniz ki o, yalan uyduran bir kimsedir. Onun hakkında uygun göreceğiniz uygulama­yı yapınız.

en-Nadr b. el-Haris ile Ukbe b. Ebi Muayt, Medine’den dönüp Mekke’ye geldiler ve Kureyşlilere şöyle dediler: Ey Kureyşliler topluluğu! Biz sizlere, sizin ile Muhammed arasında ayırcl edici hükmü vermenizi sağlayacak bir çö­züm getirdik. Yahudi ilim adamlan bizlere, ona sormamızı istedikleri bazı hu­suslar söylediler. Ve eğer bunlar hakkında size haber verirse o bir peygam­berdir. Vermeyecek olursa, yalan uyduran bir kimsedir ve onun hakkında uy­gun gördüğünüzü yapınız, dediler.

Bunun üzerine Râsulullah (sav)’a gelip şöyle dediler: Ey Muhammed, sen bizlere, ilk zamanlarda ayrılıp gitmiş genç delikanlıların durumunu haber ver. Çünkü onların başından hayret edilecek şeyler geçmişti. İkinci olarak sen bi­ze, yeryüzünün doğularına ve batılarına gitmiş, oldukça dolaşmış bir adam hakkında haber ver, ayrıca bizlere Ruh’un ne olduğunu da bildir.

Râsulullah (sav) onlara: “Yarın size bu istediğiniz hususları haber verece­ğim” deyip, “inşaallah” demedi. Onlar da yanından ayrılıp gittiler. İddia edildiğine göre Râsulullah (sav) onbeş gün geçtiği halde yüce Ailah bu ko­nuda ona bir vahiy indirmedi ve Cebrail de yanına gelmedi. Nihayet Mekke-liler, yalan haberler yayarak: Muhammed bize yarın haber vereceğini vadet-tiği haide, işte bu onbeşinci günün sabahı. Kendisine sorduğumuz herhan­gi bir şeyi haber vermedi, dediler. Nihayet vahyin gecikmesi Râsulullah (sav)’i^üzdü, kederlendirdi. Mekkelilerin konuştukları ona ağır geldi. Daha sonra Cibril (a.s), Allah Cc.c) nezdinden ona Kelıf ashabının sözkonusu edildiği sûreyi getirdi. Bu sûrede, Hz. Peygamber’e, onlar için üzülmesinden dolayı serzenişte bulunulduğu gibi, ona sordukları genç delikanlıların duru­mu ile dünyayı dolaşıp gezmiş adamın haberini ve Ruh’un mahiyetine dair sorduklarının cevabını getirdi.

İbn İshak dedi ki: Bana nakledildiğine göre Râsuhillah (sav), Hz. Cibril’e: “Ey Cibril! Senin hakkında olumsuz kanaat beslememize sebep teşkil edecek kadar bizden uzak kaldın” dedi, Cibril ona: “Biz, ancak Rabbinin emri ile ine­riz. Bizim Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yal­nız O’nundur. Rabbin unutkan değildir” (Meryem, 19/64) dîye cevap verdi.

Şanı yüce Allah sûreye, kendi yüce zatına lıamd ile ve Râsulünün nübüv­vetini sözkonusu ederek başladı. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’in nübüvve­tini inkâr etmişlerdi. Yüce Allah, bu sûreye: “Hamd, kuluna Kitabı indiren… Allah’adır ki” diye buyurdu. Yani, Muhammed’e Kitabı indiren Allah/dır. Sen, Benim tarafımdan gönderilmiş bir Râsulsün. Yani bu, onların senin nübüv­vetine dair sordukları hususu tahkik ile ifade etmektedir, “Ve onda hiç bir eğrilik komayan” yani Kitabı, hiç bir tutarsızlığı bulunmayan, son derece mu­tedil ve uygun şekliyle indiren Allah’adır. “Kİ o, dosdoğru bir Kitaptır. Kendi katından” yani, seni Râsul olarak gönderen Rabbinin nezdinden “şiddetli bir azabı” dünyada acil cezasını, âhirette de can yakıcı azabını “bil­dirmek, salih ameller işleyen mü’minlere de güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için” indirmiştir. “Ki, o mükâfat içinde ebediyen kalacaklar­dır.” Yani, kendilerinden başkalarının seni yalanladığı, senin getirdiğin hu­suslarda seni tasdik eden ve emretmiş olduğun amelleri işleyen kimseler, için­de ebediyen Ölmeyecekleri ebedilik yurdunda olacaklardır.

“Ve: Allah çocuk edindi, diyenleri uyarmak için” (el-Kehf, 18/4.) indirmiş­tir. Yani Allah, Kureyşlileri: Bizler Allah’ın kızları olan meleklere ibadet edi­yoruz, dediklerinden dolayı uyarmak içindir. Halbuki “onlarında” kendile­rinden ayrılmalarını ve dinlerini ayıplamalarını büyük bir şey olarak değer­lendiren “babalarının da buna dair hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çı­kan bu söz ne büyük!” (el-Kehf, 18/5)

Bununla, onların: Melekler Allah’ın kızlarıdır, sözlerini kastetmektedir. “On­lar, ancak yalan söylerler. Bu söze iman etmezler diye arkalarından üzüle­rek kendini helak edeceksin nerdeyse.” (el-Kehf, 18/6) Çünkü Hz. Peygam­ber, onların iman edeceklerini umuyor idi. Umudu gerçekleşmeyince onla­ra üzüldü. Bununla, ona böyle yapma, denildi.

İbn Hişam dedi ki: Kendini helak edeceksin” buyruğu, Ebu Ubeyde’nin bana naklettiğine göre, nefsini helake sürükleyeceksin, anlamındadır. Şair Zu’r-Rimme de şöyle demiştir:

“Ey kederin kendisini helak ettiği kişi!

Takdirin elinden uzaklaştırdığı bir şey sebebiyle…”

Bu kelimenin çoğulu; şekillerinde gelir. Bu beyit, Zu’r-Rimme’ye ait bir kasidede yer almaktadır.

Araplar da; Bütün gayretimi ortaya koyarak ona nasihat verdim ve onun için kendimi helak ettim” derler.

“Hangisi daka güzel amelde bulunacak diye onları imtihan etmek için yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık.” (el-Kelıf, 18/7) İbn İshak dedi ki: Yani, onların hangisinin emrime daha çok tabi olacağını, Benim ita­atim gereğince amel edeceğini ortaya çıkarmak için böyle yaptık. “Bunun­la beraber Biz, onun” yani yerin üstünde “olan şeyleri elbet kupkuru bir top­rak yaparız.” (el-Kelıf, 18/8) Çünkü yeryüzünün üzerindeki her şey fanidir ve zeval bulacaktır. Dönüş de Bana olacaktır ve Ben herkese amelinin kar­şılığını vereceğim. O bakımdan, senin bu dünyada görüp duyduklarından do­layı kederlenme, bunlar seni tasalandırmasın.

İbn Hişam dedi ki: Toprak” kelimesi, yerin yüzü demektir. Ço­ğulu da; şeklinde gelir. Zu’r-Rimme, küçük bir ceylan yavrusunu an­latırken şöyle demektedir:

“Sanki o, başın kemiklerinde (etki yapan.) bir şarap sarhoşluğunun Kuşluk vaktinde toprağın üzerine attığı bir yavru gibidir.”

Bu beyit, ona ait bir kasidede yer almaktadır. Saîd (toprak), aynı zaman­da yol anlamına da gelir. Nitekim hadiste şöyle denilmektedir: “ Suudât’da oturmaktan sakınınız.”[9] Yollarda otur­maktan sakınınız, demek istemektedir.

“Kupkuru” İfadesi hiç bir şey getirmeyen yer demek olup çoğu­lu: şeklinde gelir. Yağmur yağmayan yıl” demektir. Çoğu­lu da: Yağmur yağmayan yıllar” anlamındadır. Ayrıca böyle bii yılda kıtlık, kuraklık ve darlık da bulunur. Zu’r-Rimme, bir deveden söz eder­ken şöyle demektedir:

“Vurup itmek ile kıtlık ve sıkıntılar, karınlarında bulunanları tüketip bitirdi Geriye sadece oldukça kalın kaburga kemikleri kaldı.”

İbn İshak dedi ki: Daha sonra Hz. Peygamber’e sordukları bir husus olan genç delikanlıların kıssası ile ilgili vahyi aldı. Orada şöyle buyurulmak-tadır: “Sen, Kekfve Rakîm ashabını âyetlerimiz arasında hayret edilecek­lerden mi sandın?” (el-Kehf, 18/9) Yani, Benim kullarım arasında koymuş bu­lunduğum âyetlerim (delil ve belgelerim) arasında bunlardan daha çok hay­ret edilecek şeyler de vardır.

İbn Hişam dedi ki: Rakîm, onların durumlarına dair haberin yazılı oldu­ğu, yazılı belge demek olup çoğulu “rukum” gelir. el-Accâc dedi ki:

“Ve yazılı bulunan mushafm karar kıldığı yer hakkı için.”

Bu mısra da onun recez vcznindeki bir kasidesinde yer almaktadır.

ibn İshak dedi ki: Daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Hani o yiğit delikan­lılar bir mağaraya sığınmışlar ve şöyle demişlerdi: Rabbimiz! Bize, tarafın­dan bir rahmet, işimizde bize doğruyu bulma başarısını ver! Bunun üzeri­ne Biz de, nice yıllar mağarada kulaklarına vurduk. Sonra da iki zümre­den hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini ayırt edelim di­ye onları uyandırdık.”(el-Kelıf, 18/10-12) Daha sonra şöyle buyurulmakta-dsr: “Biz, sana onların kıssalarını gerçek şekli ile” doğru olarak bildirmek suretiyle “anlatalım: Gerçekten bunlar, Rabblerine iman eden genç yiğitler­di. Biz de onların hidâyetlerini artırmıştık. Dikilip de: Bizim Rabbimiz, gök­lerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasını ilah diye çağırmayız. O tak­dirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz, dediklerinde Biz, kalplerine sabır ve metanet vermiştik.” (el-Kelıf, 18/13-14) Yani onlar, sizin bana bilginiz olmadık şeyleri ortak koştuğunuz gibi ortak koşmadılar.

İbn Hişam dedi ki: “Şetat: Batıl söz” hakkı aşıp geçmek, aşırıya kaçmak demektir. A’şa b. Kays b. Sa’lebe de şöyle demektedir:

“Siz, (bize zulmetmekten) vazgeçecek inisiniz? Esasen haksızlık yapan ve aşırı giden kimseleri ancak

Yağın da, fitillerin de (tedavi etmek amacıyla) içine doldurulurken kaybolup gittiği derin bir yara gibi hiç bir şey (haksızlığından) alıkoymaz.”

Bu beyit de-ona ait bir kasidede yer almaktadır.

îbn İslıak dedi ki: “Şunlar, şu bizim kavmimiz, Ondan başka ilahlar edin­diler Bari onlara dair açık bir delil getirselerdi.” (el-Kehf, 18/15) îbn İslıak dedi ki: Yani kesin, susturucu bir delil getirselerdi ya… demektir. “Artık, Al­lah’a karşı yalan uydurandan daha. zalim kim olabilir. Madem ki onlardan veAllah’dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının. Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, işinizde size faydalı ola­nı hazırlasın. Güneş, doğduğu zaman, mağalarıntn sağ tarafına yöneldi­ğini, battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini görürdün. Ken­dileri ise oranın geniş bir yerinde idiler.” (el-Kehf, 18/15-17)

İbn Hişam dedi ki: Meyletti, kayıp gitti” demek o!up; den gelmektedir. Nitekim Ebu’z-Zahf el-Küleybî de bir beldeyi vasf’ederken şöy­le demektedir:

“Kurak otlağın gittiğimiz yoldan sapa kalması,

Üç gün susuz bırakılan ve dördüncüsünde suya salınan develeri çokça yorar.”

Bu iki mısra da onun recez veznindeki bir kasidesinde yer almaktadır. “Sol yanlarından kayıp gittiğini” onlara değmeyip, sol tarafında onları bıraktığını “görürdün” demektir. Şair Zu’r-Rimme şöyle demektedir:

“Muşrif denilen yerin dağı andıran kum tepelerini sol taraflarında bırakıp geçen,

Sağ taraflarında da el-Fevâris diye bilinen kum tepelerinin bulunduğu hevdeçlerindebulunankadınlara (bakakaldım).”

Bu beyit de Zu’r-Rimme’ye ait bir kasidede yer almaktadır. (sakili}; Genişçe yer” demek olup, çoğulu da; şeklindedir. Şair de şöyle demektedir:

‘Sen, kavmine rüsvaylık ve aşağılık (elbisesini) giydirdin Öyle ki, onların saygı duyulması gereken şeyleri mubah kabul edildi ve

yurtlarının düzlüklerine dahi girilmiş oldu.”

“Bu, Allah’ın âyetlerindendir.” (el-Kehf, 18/17) Yani, kitap ehlinden on­ların durumlarını bilen kimselere karşı bir delildir. Kitap ehlinden bunlara, sana onlar hakkında soru sormayı emreden kimselere karşı onlara dair ha­beri gerçek surette verdiği için, senin peygamberliğinin doğruluğu hakkın­da açık bir belgedir. “Allah kime hidâyet verirse, o doğru yola erdirilmiştir. Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yola erdirecek bir veli bulamazsın. Onlar uyuyor oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağ yanlarına, sol yanlarına çeviriyorduk. Onların köpeği ise, giriş yerinde iki kolunu uzatmıştır.” (el-Kehf, 18/17-18)

İbn Hisara dedi ki: Giriş yeri,” kapı demektir. Adi, Abd b. Vehb olan el-Absî de şöyle demektedir:

“Bana karşı kapısı asla kapanmayan ve benim oradaki iyiliğim Münker olarak kabul edilmeyen geniş, düzlük bir arazideki…”

Bu beyit, ona ait birkaç beyitten oluşan şiir de yer almaktadır. Bu kelime aynı zamanda “avlu” anlamına da gelir, Çoğulu; şeklin­dedir.

“Yanlarına çıkıp onları görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp ka­çardın… Onların işine galip gelen kimseler ise…”(el-Kehf, 18/18-21) buy­ruğunda kastedilen kimseler, aralarından yönetici ve hükümdarlık sahibi kim­seler demektir. “Mutlaka biz, yanlarında bir mescid edineceğiz dediler. Sa­yıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir diyecekler” (el-Kehf, 18/22.) buyru­ğunda kastedilen, bunlara dair soru sorutmasını Kureyşlilere emreden yalıu-dilerin ilim adamlarıdır. “Beştir, altıncıları da köpekleridir, diyecekler. Bu gay-bı taşlamaktır. Yedidir, sekizincileri köpekleridir, diyecekler. De ki:Rabbim onların sayısını en iyi bilendir. Onları pek az kimseden başkası bilemez. O halde bunlar hakkında zahir olan şeyden başkasıyle mücadele etme.” Yani, onlarla bu konuda (bilgin olmadığı halde) tartışma. “Bunlara dair onlardan kimseye bir şey sorma.”Çünkü onların bu gençlere dair bir bilgileri yoktur. “Hiç bir şey hakkında sakın: Ben bunu mutlaka yarın yapacağım, deme! Me­ğer ki Allah dilemiş ola. Unuttuğun zaman Rabbini an ve: Umulurki Rabbim beni bundan, doğruya daha yakın olana erdirir, de.” (el-Kehf, 18/22-24) Yani, onların sana sordukları herhangi bir şey hakkında, bu mesele hakkın­da dediğin gibi, ben yarın size haber vereceğim demeyerek, “inşaallah” di­ye istisna yap. Unuttuğun takdirde de Rabbini an ve Rabbimin, sizin bana hak­kında soru sorduğunuz şeyin doğru olanına beni ileteceğini umarım, de. Çün­kü sen, Benim bu hususta sana ne yapacağımı bilemezsin.

“Onlar mağaralarında üçyüzyıl kaldılar, dokuz daha kattılar.” Yani, on­lar böyle söyleyecekler. Sen “de ki: Allah, ne kadar kaldıklarını en iyi bi­lendir. Göklerin ve yerin gaybt yalnız O’nundur. O, ne güzel görendir, ne gü­zel işitendir. Bunların, O’ndan başka hiçbir velileri yoktur. O, kimseyi hük­müne ortak yapmaz” {el-Kehf, 18/25-26) Yani. onların sana sordukları şey­lerden hiçbir şey ona gizli kalmaz.[10]

Derim ki: Siret’de (İbn Hişam’ın Sİret’inde) Kehf ashabının haberine da­ir yer alan bilgiler bunlardır, biz de bunları orada yer aldığı şekliyle zikret­tik. Zülkarneyn’İn haberine dair açıklamalar ileride gelecektir. Bu açıklama­ları naklettikten sonra, tekrar sûrenin baştarafına dönerek diyoruz kî:

“Hamd… Allah’adır” ifadesinin anlamına dair açıklamalar, daha önceden geçmiş bulunmaktadır. el-Ahfeş, el-Kisaî, el-Ferrâ, Ebû Ubeyd ve tevil bilgin­lerinin büyük çoğunluğunun iddiasına göre bu sûrenin başında bir takdim-tehîr vardır ve buyruk: “Kuluna Kitabı indiren ve onda hiç bir eğrilik koma-yan ve onu dosdoğru olarak indiren Allah’a hamd olsun” demekür. Bu buyruktaki; Dosdoğru” kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir. Kaladc ise şöyle demektedir: ifade, Kur’ân-ı Kerİm’deki siyakı üzeredir, takdim İle tehir sözkonusu değildir. Buyruğun anlamı da şöyledir: Biz, o ki­tapta bir eğrilik koraadık. Aksine onu dosdoğru bir kitap kıldık. ed-Dahhak’ın açıklaması da güzeldir ve ona göre buyruk: O dosdoğru bir kitaptır, demek olup, bu da: Hikmeti dosdoğru olup hatası, tutarsızlığı ve çelişkisi bulunma­yan kitap anlamındadır.

“Dosdoğru” buyruğunun, önceki kitapları tasdik eden kitap, anlamında oiduğu söylendiği gibi, ebedî olarak taşıdığı hüccetlerle dosdoğrudur, diye de açıklanmıştır. Eğrilik” kelimesi mef’ulün bihtir. “Ayn” harfi esre-li olarak kullanılırsa dinde, görüşte, İşte ve yolda eğrilik anlamındadır. Üs­tün okunursa, (avec) ise kereste, duvar ve benzeri cisimlerdeki eğriliği an­latır, buna dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmran, 3/99) geçmiş bulun­maktadır.

Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir eğrilik, yani hiçbir kusur yoktur. Onda çelişki ve aykırılık bulunmaz. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmakta­dır: “Eğer o, Mlah’dan başkasından gelseydi, elbette içinde birbirini tutma­yan birçok şeyler bulurlardı.” (en-Nisa, 4/82)

O, Kur’ân-ı Kerim’i mahluk kıİmadı, diye de açıklanmıştır. Nitekim İbn Ab-bas’ın, yüce Allah’ın: “Hiç bir eğriliği olmayan, Arapça bir Kur’ân olarak (in­dirilmiştir)” (ez-Zümer, 39/28) buyruğunu, o mahluk değildir diye açıkladı­ğı rivayet edilmiştir. Mukatil, “eğrİHk” kelimesini tutarsızlık ve aykırılık, di­ye açıklamıştır. Şair de şöyle demektedir:

“Ben arkadaşıma saygım dolayısıyla sevgimi sürekli kılarım Sevgide eğri olan kimseden de hayır gelmez.”

“Kendi katından” yani, kendi nezdinden, tarafından “şiddetli bir azabı

bildirmek…” bu azabı bildirecek kişi de Muhammed veya Kur’ân-ı Ke-rim’dir. İfadede hazf edilmiş kelimeler vardır. Yani, kâfirlere Allah’ın ceza­sını bildirmek içia… takdirindedir. Bu şiddetli azab ise dünyada da olabilir, âhirette de olabilir.

“Kendi katından” buyruğunu Ebu Bekr, Asım’dan rivayetle “dal” harfi sakin ile birlikte işmam ile ve “nûn” harfini de esreli, “he” harfini ise so­nunda vasi edilmiş bir “ya” ile okumuştur. Diğerleri “dal” harfini ötreli, “nûn” harfini sakin, “he” harfini de Ötreli okumuşlardır. el-Cevherî der ki: Ka­tı, tarafı” kelimesi şeklinde olmak üzere üç türlü kullanılır. Şa­ir de şöyle demiştir:

“Çenelerinden ta boynuna kadar…”

Yüce Allah’ın: “Salih ameller İşleyen mü’minlere de güzel bir mükâfat olduğunu” ki, o da cennettir “müjdelemekİçin (indirmiştir). Ki, o mükâfat içinde ebediyen” sonu gelmemek üzere “kalacaklardır” ve devamlı olup son­ları gelmeyecektir.

“…lere… olduğunu” ifadesi, anlamındadır. Ancak, bura­daki “müjdelemek” anlamındaki kelime, eğer beyân (temyiz) kabul edile­cek olursa; de, “be” harfi takdirine gerek kalmaz. “Güzel bir mükâfat”; cennete götürecek büyük sevap ve mükâfat demektir. [11]

  1. Ve: “Allah, çocuk edindi” diyenleri uyarmak için (indirmiştir).
  2. Onların da, atalarının da buna dair hiç bir bilgisi yoktur. Ağız­larından çıkan bu söz ne büyük! Onlar ancak yalan söylerler.

“Ve: Allah, çocuk edindi, diyenleri uyarmak İçin” buyruğunda sözko-nusu edilenler yahudilerdir. Onlar, Uzeyr Allah’ın oğludur, demişlerdir. Hı­ristiyanlar: Mesih Allah’ın oğludur, dediler. Kureyşliler de: Melekler Allah’ın kızlarıdır, dediler. Sûrenin baştarafindaki uyarıp korkutmak umumidir. Bu ise, Allah’ın oğlu vardır, diyen kimseler hakkında özel bir korkutup uyarmadır.

“Onların da, atalarının” geçmişlerinin “da buna dair hiç bir bilgisi yok­tur.” Onlar, bu sözlerini bilerek söylemiyorlar. Çünkü onlar, herhangi bir de­lile bağlı olmaksızın geçmişlerini taklid ederek bu iddiada bulunmuşlardır.

“Ağızlarından çıian bu söz ne büyük!” buyruğundaki: “Söz” ke­limesi temyiz olarak nasb edilmiştir. Bu söz, söz olarak ne büyüktür! demek­tir. el-Hasen, Mücahid, Yahya b. Ya’mer ve İbn İshak ise bunu merfu’ olarak okumuşlardır. Yani, o söz çok büyüktür, demek olup, kastedilen de onların Allah çocuk edindi, şeklindeki iddialarıdır. Bu kıraate göre ayrıca hazf edil­miş kelime takdirine gerek yoktur. Bir şey, büyük ve azametli olduğu takdir­de; denilir. ise, adam yaşlandı, anlamındadır.

“Ağızlarından çıkan bu söz” iradesi ise sıfat mahallindedir. “Onlar, ancak yalan söylerler” yalandan başka bir şey söylemezler. [12]

  1. Bu söze iman etmezler diye arkalarından üzülerek kendini he­lak edeceksin nerdeyse.

“Bu söze” Kur’ân-ı Kerim’e “iman etmezler diye arkalarından üzülerek”

küfürde kalışlarına kederlenerek ve öfkelenerek Üzülerek” kelime­si, temyiz olarak nasb edilmiştir- “kendini helak edeceksin” kendini helak edip öldüreceksin “neredeyse” demektir. Buna dair açıklamalar da önceden geçmiştir.

“Arkalarından” kelimesi, “Arkası, İzi” kelimesinin çoğu­ludur. da denilir. Yani, onların senden yüzçevirip arkalarını dönüp git­melerinden dolayı kendini nerdeyse helak edeceksin, anlamındadır. [13]

  1. Hangisi daha güzel amelde bulunacak diye onları İmtihan etmek için, yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık.

Yüce Allah’ın: “Yeryüzünde bulunanları Biz ona bîr süs yaptık” buyru­ğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halindi sunacağız: [14]

1.Yeryüzünün Zinetleri;

Yüce Allah’ın: “…Yeryüzünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık” anla­mındaki buyrukta yer alan; “…bulunanlar” ile “Bir süs” kelimeleri iki ayrı mef ûldür Buradaki “süs C’zinet.)” yeryüzünde bulunan her şeydir. O bakım­dan bu İfade umumidir, çünkü hepsi de bunları yoktan var edene delildir. İbn Cübeyr, İbn Abbas’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Burada “süs” ile er­kekleri kastetmiştir. İkrime’nin rivayetine göre İbn Abbas ve ayrıca Mücahid’în görüşlerine göre buradaki süsten kasıt, halifeler ve emirlerdir[15]

İbn Ebİ Necih de Mücahid’den, o, ibn Abbas’tan, yüce Allah’ın: “Yeryü­zünde bulunanları Biz ona bir süs yaptık” buyruğu hakkında şöyle dedi­ğini rivayet etmektedir: İlim adamları yeryüzünün süsüdür.

Bir kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah bununla davarları, elbiseleri, meyve ve mahsulleri, yeşillikleri, sulan ve buna benzer süs özelliğini taşıyan şeyleri kastetmektedir. Çıplak dağlar ile süs özelliği bulunmayan yılanlar ve akrepler gibi şeyler ise; bunun kapsamına girmemektedir.

Ancak, buyruğun umum ifade ettiği ve yeryüzünde bulunan her bir şeyin yaratılması, sanatı ve muhkem kılınışı açısından bir süs özelliğini taşıdığı gö­rüşü daha uygundur.

Âyet-i kerime, Hz. Peygamber’! (sav) teselliyi daha ileriye götürmektedir. Yani, ey Muhammedi Dünya ve dünyada yaşayanlar sebebiyle üzülüp keder­lenme! Çünkü Bizler bunları, dünyada yaşayanlar için bir imtihan ve bir sı­nama sebebi kıldık. Onlardan kimisi iyice düşünür ve iman eder, kimisi in­kâr eder. Diğer taraftan önlerinde kıyamet günü vardır, gelecektir. O halde onların küfre sapmaları senin gözünde büyümesin. Nasıl olsa Biz, onlara amel­lerinin karşılığım vereceğizdir. [16]

  1. Güzel Ameller:

Bu âyet-İ kerimenin anlamı, Peygamber (sav)’ın şu buyruğunu andırmak­tadır: “Şüphesiz ki, dünya yeşildir,

tatlıdır. Allah da sizi orada halifeler yap­mıştır, sizin nasıl amelde bulunacağınıza bakmaktadır.[17] Hz. Peygamber’in şu buyruğu da bunu andırmaktadır: “Sizin için en çok korktuğum şey, Allah’ın size karşı çıkartacağı dünya hayatının süsüdür.” (Bir adam); Dünya hayatının süsü nedir? diye sordu, O: “Yeryüzünün bereketleridir” diye buyurdu.[18] Bu hadisleri Müslim ve başkaları, Ebu Said el-Hudrî yoluyla rivayet etmişlerdir.

Anlamları da şudur: Dünya, lezzeti itibariyle insanın hoşuna gider. Görü­nüşü İtibari ile de beğenilir bir durumdadır, Görünüşü, insanın hoşuna giden, lezzet ve tadı güzel olan meyveler buna örnektir. Allah bunlarla, hangileri­nin daha güzel amelde bulunacağını ortaya çıkarmak için kullarını imtihan etmektedir, “Daha güzel amelde bulunmak’tan kasıt İse, dünyalığa karşı ki­min daha zahid, ve dünyalığı kimin daha çok terk edeceğinin ortaya çıkarıl­ması demektir.

Kulların, Allah’ın süslü gösterdiği bu hususlarda, Allah’ın masiyetinden uzak durmaları ise, ancak Allah’ın bu konuda kendilerine yardımcı olması ile mümkündür. Bundan dolayı Hz. Ömer, Buhârî’nin naklettiğine göre şöyle der­miş: Allah’ım! Bizler, Senin bize süslü ve güzel gösterdiğin şeylerle sevinmek­ten başkasını yapamayız. Allah’ım! Ben Senden, bunu hakettiği şekilde in­tak etme inkânını bahşetmeni diliyorum.[19] Böylelikle Hz. Ömer, yüce Al-lah’dan bu güzellikleri hak olan yerlerde harcayıp infak etmeye Allah’ın kendisine yardımcı olması için dua etmiştir. İşte Hz. Peygamber’in: “Kim, o ma­lı (aldığı kimseden) gönül hoşluğu ile alırsa, o kimseye o malda bereket ih­san olunur. Her kim de onu hırs ve tama’ ile alırsa, yediği halde doymayan kimseye benzer”[20] buyruğu bu demektir.

İşte dünyalıktan pekçok şey elde etmek isteyen kimse de, ne ele geçirir­se bir türlü onunla yetinmez. Aksine, bütün gayretiyle daha çok dünyalık top­lamaya çalışır. Bunun sebebi, yüce Allah’dan ve Râsulünden gelen buyruk­ları gereği gibi kavrayamamaktır. Çünkü dünyalık ile birlikte fitneye düşmek ve kurtulamamak, çoğunlukla görülen bir husustur. Fitneden uzak kalan, ken­disine: yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdikleri ile yetinen kimse, gerçekten kurtulmuş olur,

İbn Atiyye der ki: Babam, -Allah ondan razı olsun- yüce Allah’ın: “Han­gisi daha güzel amelde bulunacak diye” buyruğu hakkında şöyle derdi: Gü­zel amel, iman ile birlikte malı hak olan yerden almak, hak olan yere har­camak, farzları eda etmek, haramlardan uzak durmak ve mendup olan işle­ri de çokça işlemektir.

Derim ki: Bu, güzel bir sözdür. Lafızları itibari ile özlüdür, anlamı itiba­riyle de beliğdir. Peygamber (sav I ise bunu tek bir cümlecikte toplamıştır. Bu onun, Süfyan b. Abdullah esSekafTnin kendisine: Ey Allah’ın Râsulü! İslâm hususunda bana öyle bir söz söyie ki, senden sonra ona dair hiç bir kimse­ye soru sormayayım -bir başka rivayette İse “senden başka” şeklindedir- de­mesi üzerine söylediği: “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol”[21] sö­züdür. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

Süfyan es-Sevrî de şöyle demiştir: “Daha güzel amel” dünya hayatında da­ha çok zâhid olmak demektir. Ebu İsâm el-Askalanî de aynı şekilde: “Daha güzel amel” demek, dünyayı daha çok terk etmek demektir, demiştir.

Zühde dair ilim adamlarının ifadeleri farklı farklıdır. Kimileri şöyle demiş­tin Zühd, emelin kısa tutulmasıdır. Yoksa katı şeyler yemek ve aba giyinmek değildir. Bu ifadeler Süfyan es-Sevrî’ye aittir.

Bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız da şöyle demektedir: Süfyan, bu.sö2ünde doğru söylemiştir. Allah ondan razı olsun. Çünkü eme­lini kısa tutan kimse, yiyeceklerine ileri derecede özenmez, giyecekleri hu­susunda da ince eleyip sık dokumaz. Dünyadan kolayına gelen kadarını alır ve kendisini maksuduna ulaştıracak kadarıyla yetinir.

Bir kesim de şöyle demiştir: ÖvuS inekten de, övülmeyi sevmekten de nefret etmek demektir. Bu da el-Evzaî’nin ve bu görüşü kabul eden başkaları­nın kanaatidir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Dünyayı tümüyle terk etmek, züh­dün kendisidir. Kişi onu terketmeyi ister sevsin, ister bundan hoşlanmasın. Fudayl’ın da görüşü budur,

Bişr b. el-Haris’ten şöyle dediği nakledilmektedir: Dünyayı sevmek, İnsan­larla karşılaşmayı sevmek demektir. Dünyaya karşı zahid olmak ise, insan­larla karşılaşmakta zahid olmak (ona rağbet etmemek) dir.

Yine Fudayl’dan şöyle dediği nakledilmektedir: Dünyada zahid olmanın aîameti İnsanlara karşı zahid olmaktır. Bir başka kesim de şöyle demektedir: Dünyayı terk etmeyi, dünyalığı ele geçirmekten daha çok sevmedikçe kişi za-lnd olamaz. Bu da İbrahim b. Edhem’in görüşüdür. Bir diğer kesim de şöy­le demektedir: Zühd, kalbin İle dünyaya zahid olmak (rağbet etmemek) dir. Bu görüş de İbnü’l-Mübarek’e aittir. Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Zühd, ölümü sevmektir. Ancak, birinci görüş mana itibariyle bütün bu gö­rüşleri kapsayan umumî bir görüştür, o bakımdan onu kabul etmek daha uy­gundur. [22]

  1. Bununla beraber Biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak yaparız.

Bu buyruğa dair açıklamalar daha önceden (İbn İshak’dan yapılan nakil­ler sırasında) geçmiş bulunmaktadır. Ebu Selıl dedi ki: Bundan kasıt, adeta bitkisi koparılmış bitkisiz topraktır. kesmek demektir, Yağışsız yıl” ifadesi de buradan gelmektedir. Recez vezninde şair şöyle de­mektedir:

“Yağmur yağmayan o yıllar, onları önüne katıp sürüklemiştir.”

“Adeta koparılıp izale edilmişçesine üzerinden herhangi bir bitki, imar ve benzeri hiçbir şey bulunmayan yer” demektir.

Bu buyrukta kıyamet günü kastedilmektedir. O günde yer, dümdüz ola­cak, arkasında gizlenilip saklanılacak bir yer bulunmayacaktır.

en-Nehhas der ki: Sözlükte “Bitki bulunmayan yer” demektir, el-Kisaî de şöyle demektedir: tabiri, “yerde bitki ve ekin na­mına bir şey kalmadı” demektir. Bir topluluğun bir yer­de bulunan bitki ve ekini tamamiyle yiyip bitirdiklerini anlatmak için kulla­nılır. Bu şekilde ekini yiyilip bitirilmiş araziye de; denilir. [23]

9- Sen, Kehf ve Bakîm ashabını hayret edilecek âyetlerimizden mi sandın?

Sibeveyh’in görüşüne göre, “Yoksa… mi, ma, mu” edatı, başına is-tiflıam (soru) hemzesi gelmeksizin kullanılacak olursa, hem; “Yoksa, ha­yır” hem de istifham hemzesi anlamındadır. Ve munkatı’ diye bilinen de bu­dur. Buradaki bu edatın “kendini heiâk edeceksin nerdeyse” deki İstifham an­lamına atıf olduğu, yahut inkârı istifham hemzesi anlamında olduğu söylen­miştir.

Taberi der ki: Bu, Peygamber (sav)’ın, Kehf ashabının hayret edilecek bir durumda olduğunu zannetmesi üzerine takriri bir istifham olup onun bu du­rumunun inkârı (yani durumun aslında böyle olmadığı) anlamındadır. Yani, sana bu hususta soru soranların bu konuyu sana karşı büyük gösterdikleri gibi, senin gözünde de bu iş büyümesin. Çünkü Allah’ın sair âyetleri onla­rın bu kıssalarından daha büyük ve daha yaygındır. İbn A.bbas, Mücahid, Ka-tade ve İbn tslıak’ın görüşü budur.

Burada hitap Peygamber (sav)’a dır. Şöyle ki: Müşrikler ona, bir türlü bu­lunamayan genç delikanlılar, Zülkarneyn ve Ruh’a dair soru sormuşlardı. -Önceden geçtiği üzere- vahyin gelmesi de gecikmişti. Vahiy gelince yüce Al­lah Peygamberine şöyle dedi: Ey Muhammedi Sen, Kehf ve Rakım ashabının hayret edilecek âyetlerimizden olduğunu mu sandın? Yani, onlar âyetlerimiz­den hayret edilecek şeyler değildir. Bilakis, âyetlerimiz arasında onların ha­berlerinden daha çok hayrete düşürecek olanlar da vardır.

el-Kelbî dedi ki: Göklerin ve yerin yaratılışı onların haberlerinden daha çok hayret edilecek bir şeydir. ed-Dahhak dedi ki: Benim, seni haberdar ettiğim gaybe dair hususlar, bunlardan daha çok hayret edilecek şeylerdir, el-Cüneyd de şöyle demektedir: Senin, İsra olayın daha çok hayret edilecek bir husustur. el-Maverdîde şöyle demektedir: İfadenin anlamı nefiydir. Yani, Bi­zim bu konuda sana haber verişimiz sözkonusu olmasaydı, sen öyle bir şey zannetmeyecektin. Ebu Sehl de şöyle demekledir: Bu istifham, takrir anla­mındadır. Yani, sen böyle bir şey mi zannettin? Gerçek şu ki; onlar hayret edi­lecek bir durumdaydılar.

Kehf (mağara), dağın içindeki geniş bir oyuk demektir. Geniş olmayana ise, ğâr (mağara) denilir. en-Nakkaş, Enes b. Malik’den şöyle dediğini nak­letmektedir: Kehf demek, dağ demektir. Ancak bu, dilde meşhur olan bir an­lam değildir.

“Rakım” hakkında ilim adamlarının farklı görüşieri vardır. İbn Abbas der ki: Kur’ân’da ne varsa hepsini biliyorum, dört şey .müstesna: Bunlar; Gislîn (el-Hâkka, 69/36), Hannân, (Meryem, 19/13), Evvâh (et-Tevbe, 9/114) ve Ra-kîm kelimeleridir. Bir seferinde de ona Rakîm’e dair soru sorulmuş, o da şu cevabı vermişti: KaTb, Rakim’in çıkıp ayrıldıkları bir kasaba olduğunu iddia etmişti. Mücahid de, Rakım bir vadidir, demiştir. es-Süddî ise: Rakîm, mağa­ranın üzerindeki kaya parçasıdır, demiştir.

İbn Zeyd de şöyle demiştir: Rakîm, Allah’ın, durumunu bize karşı örttü­ğü ve ona dair olayı bize açıklamadığı bir kitaptır (yazıdır). Bir başka kesim de şöyle demektedir: Rakîm, bakırdan bîr tablet üzerindeki bir ya2idır. İbn Abbas da şöyle demiştir: Kâfirler, ellerinden kaçan genç delikanlıların ola­yını yazdıkları ve bunu kendileri İçin bir tarih başlangıcı olarak kabul ettik­leri, üzerinde, aralarından ayrıldıkları zamanı ve kaç kişi olduklarını, kimler­le birlikte bulunduklarını kaydettikleri kurşundan bir tabeladır. el-Ferra da böyle demiştir: Rakîm, kurşundan bir tablet olup orada isimlerini, neseble-rini, dinlerini ve kimden kaçtıklarını yazmışlardı.

İbn Atiyye der ki: Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre bu toplum, olayla­rı tarihleriyle tesbit eden bir toplumdu. Bu ise, o ülkenin önemli bir mezi­yetidir ve faydalı bir iştir. Bütün bu görüşler ise, “er-Rakîm” kelimesinin an­lamından çıkartılmıştır. “Yazılmış bir kitaptır” (el-Mutaffifin, 83/9) buyruğu da buradan gelmektedir, (oldukça zehirli bir yılan türü olan) “el-Erkam” ad) da çizgileri dolayısıyla buradan geldiği gibi suyun akıp sap­tığı yer anlamındaki “Rakmetü’1-Vadi” de buradan gelmektedir.

İbn Abbas’dan gelen rivayetler arasında çelişki sözkonusu değildir. Çün­kü birinci görüşü o, Ka’b’dan işitmişti. İkinci görüşü İse, sonradan Rakim’in anlamım öğrenmesi üzerine ifade etmiş olma ihtimali vardır.

Said b. Cübeyrde ondan şöyle dediğini rivayet etmekledir: tbn Abbas, Ke­hf ashabını söz konusu ederek şöyle dedi: Bu genç delikanlıların önada ol­madıkları anlaşılınca, yakınları onları araştırıp bulmak istediler. Onları bula­madılar. Durum, hükümdara arz edilince şöyle dedi; İleride bunların olduk­ça önemli bir durumları olduğu ortaya çıkacaktır. Sonra, kurşun bir tablet ha­zırlattı ve üzerine İsimlerini yazıp onu hazinesine koydurdu, tşte “Rakîm” de­nilen şey bu tabi enir.

Şöyle de denilmiştir: Hükümdarın sarayında iki mü’min şahıs vardı. Bun­lar, bu gençlerin durumunu, isimlerini ve neseblerini kurşun bir tablete yazdırdıktan sonra bakırdan bir sandukanın içine yerleştirdiler ve bu sandu­kayı da inşaatın içerisine yerleştirdiler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine Ibn Abbas’dan nakledildiğine göre Rakîm, yanlarında bulunan ve için­de İsa (a.s)!ın dininden şeriat olarak benimseyip kabul ettikten hükümlerin yazılı olduğu bir kitaptır.

en-Nakkaş ise, Katade’den şöyle dediğini nakletmektedir: Rakîm’den ka­sıt, onların kullandıkları gümüş paradır.

Enes b. Malik ve eş-Şa’bî de şöyle demektedir: Rakîm, onların köpekle­ridir, ikrime ise, Rakim divit demektir, demiştir.

Rakîm’in, Hz. Hızır’ın doğrulttuğu duvarın altında bulunan gümüş levha­lar olduğu da söylenmiştir. Bİr diğer görüşe göre Rakîm ashabı, üzerlerine mağaranın kapandıktan sonra, onlardan her birisinin kendi sal İh amellerini sözkonusu ederek kurtulan kimselerdir[24]

Derim ki: Bu hususta Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği bir haber vardır[25] Buhârî de bu kanaati benimsemiştir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Yüce Allah, Kehf ashabına dair ha­ber vermekle birlikte, Rakîm ashabı hakkında hiç bir haber vermemiştir.

ed-Dahhak da şöyle demektedir: Rakîm, Rum diyarında bulunan ve için­de Kehf ashabını andıran bir şekilde uyuyor gibi bulunan yirmi bir kişinin bulunduğu bir mağaradır. Buna göre Rakîm ashabı, Kehf ashabının başından geçenler gibi başlarından bir olay geçen başka bir takım delikanlılardır. Doğrusunu en İyi bilen Allalı’dır.

Rakîm’in, içinde Kehf in bulunduğu ve Filistin yakınlarında bir vadi oldu­ğu da söylenmiştir. Bu kelime, su yatağı demek olan “Rakmetü’l-Vadi”den alın­madır. Mesela, sen rakme’den ayrılma, dıife (kıyıyı) yi bırak, denilir. Bu açık­lamayı da el-Gaznevî nakletmektedir.

İbn Atiyye dedi ki: Pek çok kimseden işittiğime göre Şam’da (Suriye topraklarında) İçinde birtakım ölüler bulunan bir mağara varmış. O mağara­ya yakın yerlerde bulunanlar, bunların Kehf ashabı olduğunu iddia ederler. Bunların da üzerlerinde Rakım diye adlandırılan bir mescid ve bina ve bir de (yakınlarında) kemikleri çürümüş bir köpek de bulunmaktadır.

Endülüs’te Gırnata taraflarında Levşe adlı bir kasabanın yakınlarında için­de bir takım ölülerin bulunduğu, beraberlerinde de çürümüş bir köpek bu­lunan bir mağara vardır. Onların çoğunluğunun etleri kemiklerinden soyul­muş olmakla birlikte; bazılarının da etleri durmaktadır. Pek çok asırlar ve ne­siller geçmiş bulunmakla birlikte onların hakkında herhangi bir bilgi izine rast-layamadık Bazı kimseler bunların Kehf ashabı olduğunu iddia etmektedir. Ben de, 504 yılında onların bulundukları yere girdim ve bu halde olduklarını gör­düm. Üzerlerinde bir mescid bulunuyordu. Onlara yakın bir yerde de Rakîm diye adlandırılan Rum yapısı bir bina da vardı. Bu, adeta bazı duvarları ge­riye kalmış harabe bir saraya benziyordu. Bu harap olmuş ve mezkur yerden uzak düzlük bir yerde idi. Gımata’mn yüksek taraflarında kıble cihetinde ise, Dakyus şehri diye anılan eski bir Roma kenti bulunmaktadır. Biz bu kentin kalıntıları arasında mezar ve benzeri oldukça garip eserlere rastgeldik.

Derim ki: İbn Atiyye’nin Endülüs’te gördüğünü söylediği Ashab-ı Kehf’den başkalarıdır. Çünkü yüce Allah, Ashab-j Kehf hakkında: “Yanlarına çıkıp on­ları görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın ve hiç şüphesiz on­ların korkusuyla dolardın” (AS. âyet) diye buyurmaktadır, ibn Abbas da Mu-aviye’ye, onları görmek istemesi üzerine şöyle demişti: Yüce Allah, senden daha hayırlı olan bîr kimseye bu hususta müsaade etmemiştir. Bu buyruğa dair açıklamalar kıssanın sonunda gelecektir.

Mücahid de yüce Allah’ın: “Hayret edilecek âyetlerimizden mi san­dın?” buyruğu hakkında şöyle demektedir: Onlar gerçekten hayret edilecek bir durumda idiler, ibn Güreye de ondan, böyle dediğini rivayet etmektedir. O, kanaatine bu ifadenin Peygamber (sav)’ıh onların hayret edilecek bir du­rumda olduklarını kabul etmesinin İnkâr edilmediği görüşündedir. Yine İbn Ebİ Necîh, şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bunlar bizim âyetlerimiz ara­sında en-hayret edilecek olanları değildir, demektir. [26]

  1. Hani o yiğit delikanlılar mağaraya sığınmışlar ve şöyle demiş­lerdi: “Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet, İşimizde bize doğ­ruyu bulma başarısını ver!”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [27]

  1. Mağaraya Sığman Delikanlılar:

Yüce Allah’ı n: “Hani, o yiğit delikanlılar mağaraya sığınmışlar… di” buy­ruğu ile ilgili olarak rivayet edildiğine göre bunlar, kâfir hükümdar Dakyus -Dakinûs ve Dakyanûs da denilmektedir- şehrinin ileri gelenlerinin oğulla­rından bir topluluk idiler. Yine rivayet edildiğine göre bunlar, alun bilezik­ler takınan, boyunlarına gerdanlıklar takan ve örüklü kimselerdi. Bunlar, Rum­lardan olup Hz, İsa dinine tabi olmuşlardı. ITz. İsa’dan önce oldukları da söy­lenmiştir. Doğrusunu en iyi biicn Allah’dır.

İbn Abbas dedi ki: Dakyânûs diye bilinen hükümdarlardan birisi, Üfsûs (Eiesus, Efes) denilen Bizans şehirlerinden bir şehri eline geçirir. Bu şehrin Tarasus (Tarsus) olduğu da söylenmiştir. Bu hükümdar, İsa (a.s) dönemin­den sonra idi. Putlara tapınmayı emrederek, şehir halkını da putlara tapma­ya davet etti. Gizlice Allah’a İbadet eden yedi genç vardı. Onların bu durum­ları hükümdara iletilince, hükümdardan korkup geceleyin kaçtılar. Berabe­rinde köpek bulunan bir çobana rastladılar. Çoban da onlara katıldı ve ma­ğaraya sığındılar. Hükümdar onları mağaranın ağzına kadar takip etti. On­ların mağaraya girdiklerinin izini görmekle birlikte, çıktıklarının izini lesbit edemedi. Bunun üzerine mağaradan içeriye girdiler. Allah, onların basiret­lerini kör ettiğinden hiç bir şey göremediler. Bunun üzerine hükümdar: Üzerlerine mağaranın kapısını kapatınız. Böylelikle mağaranın içinde açlık­tan ve susuzluktan ölsünler! talimatını verdi.

Mücahid’in, yine İbn Abbas’dan rivayetine göre, bu genç delikanlılar, put­lara ibadet eden, onlara kurban kesen ve Allah’ı inkâr eden bir hükümdarın dini üzere idiler. Şehir halkı da bu konuda hükümdara tabi olmuştu.

en-Nakkaş’ın naklettiğine göre, bu genç delikanlılar Havarilerden birisin­den yahut kendilerinden önce iman eden müzminlerden birisinden bazı bil­giler edindiler ve Allah’a iman edip basiretleri ile de insanların yaptıkları işin çirkinliğini gördüler. O bakımdan, bu hak dine ve Allah’a ibadete bağlandı­lar. Bu durumları hüküdara götürüldü ve ona şöyle denildi: Bunlar senin di­ninden ayrıldılar, senin ilâhlarını hafife alıp onları inkâr ettiler.

Hükümdar onları huzuruna çağırdı ve kendi dinine tabi olmalarını, ilâh­larına da kurban kesmelerini emretti. Bu yoldan ayrılacak olurlarsa onları öldürülmekle tehdit etti. Rivayet olunduğuna göre onlarda bu hükümdara: “Bi­zim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir… Madem ki onlardan ve Allah’dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız…” C15-16. âyetler) dediler

Yine rivayet edildiğine göre, buna yakın sözlerle ona cevap vermeleri üze­rine hükümdar onlara şöyle dedi: Siz, aklı ermeyen, akılsız gençlersiniz. Ben de size karşı aceleci davranmayacak, bunun yerine size karşı temkinli hare­ket edeceğim. Haydi evlerinize gidiniz, durumunuzu iyice düşünüp görüşü­nüzü tesbit ediniz ve benim dinîme geri dönünüz. Bu sözlerinden sonra da onlara bir süre belirledi. Daha sonra belirlediği bu süre zarfında yolculuğa çıktı. Gençler, dinlerini kurtarmak için kaçmak konusunda birbirleriyle da­nıştılar. Birisi onlara şöyle dedi: Ben, fi Lan dağda bir mağara biliyorum. Ba­bam, oraya koyunlarını götürürdü. Haydi biz de oraya gidelim ve Allah bi­ze önümüzü açıncaya kadar orada saklanalım. Kivâye: olunduğuna göre, so­pa ve top oynayarak çıktılar, topu kimse onların kaçtığını farketmesin diye, gidecekleri yol istikametinde yuvarlıyorlardı.

Yine rivayet edildiğine göre bunlar, bilgili ve kültürlü kimseler idi. Bir bay­ram törenine katılmak üzere çıktılar ve herkes ile birlikte bunlar da atlarına bindiler. Daha sonra sopalarıyla oynamaya koyuldular ve bu şekilde kaçıp kurtuldular.

Vehb b. Münebbih’in rivayetine göre; önceleri Hz. Meryem’in oğlu Hz. İsa’nın Havarilerinden birisi, bu As(ıab-ı Kehf in bulunduğu şehire girmek is­tiyordu. O bakımdan hamamı bulunan birisinin yanında ücretle işçi girdi ve orada çalışmaya başladı. Hamamın sahibi, onun işinde çok büyük bir bere­ket olduğunu gördü ve bütün işlerini ona teslim elti. Şehirden bazı gençler bu adanı ile tanıştılar. O da onlara yüce Allah’ı tanıttı ve onlar da ona iman ettiler, dini üzere o kişiye tabi oldular. Onunla içli dışlı oldukları her tarafa yayıldı. Birgün, sözü geçen hamama hükümdarın oğlu bir kadın ile başba-şa kalmak istedi. Ancak, havari bu işi yapmamasını ona söyledi, o da yap­madı. Bir defa daha geldi, yine bu işi yapmamasını istedi. Ancak, hükümda­rın oğlu ona sövüp saydı ve yanındaki fahişe ile birlikte hamama girmekte kararlı olduğunu gösterdi. Hamama girmekle birlikte ikisi de orada öldüler. Bunun üzerine o havari ve arkadaşları bunları öldürmek ile suçlandı. Hep bir­likte kaçıp mağaraya girdiler. Kehf ashabının şehirlerinden çıkışları konusun­da bundan başka açıklamalar da vardır.

Köpeğe gelince; rivâyeı edildiğine göre, onlara ait bir av köpeği idi. Bir başka rivayete göre onlar, yolda giderken köpeği bulunan bir çobana rast gel­diler. Çoban da kanaatlerini kabul ederek onlara uydu, köpek de onlarla bir­likte gitti. Bunu da İbn Abbas söylemiştir. Köpeğin adı Mumrân idi. Kitmir ol­duğu da söylenmiştir.

Kehf ashabının isimlen ise Arapça değildir. Onların isimleriyle ilgili bil­giyi veren senet oldukça gevşektir. Taberî’nin naklettiği isimler şöyledir: En büyükleri ve onlar adına konuşan kişi olan Mekseimînâ, Mahseymilînînâ ve Yemliha; -uyandıktan sonra aralarından şehire gümüş para vererek gönder­dikleri kişi budur.- Martûs, Keşentûş, Deynamûs, Yetûnus ve Birûnus. Mu-katil dedi ki: Köpek, Mekselmînâ’ya ait idi. En yaşlıları oydu ve koyunları bu­lunan birisi idi. [28]

  1. Dinini Yaşamak İçin Zalimlerin Baskısından Kaçmak ve Uzletin Mahiyeti

Bu âyet-i kerime, insanın dinini kurtarmak için ailesini, çocuklarını, ya­kın akrabalarını, arkadaşlarını, vatanını ve mallarını dininde fitneye düşürül­mek korkusu ile karşı karşıya kalacağı mihnetler dolayısıyla dini uğrunda ka­çıp hicret etmek hususunda açık bir hüküm ihtiva etmektedir. Peygamber (sav) da dinini kurtarmak için yurdundan kaçmıştır. Ashabı da böyle yapmış­tır. en-Nahl Suresİ’nde (.16/81. âyet, 2. başlıkta) geçtiği üzere mağarada bir süre kalmış olduğu gibi, yüce Allah da bunu et-Tevbe Sûresi’nde (9/40. âyet­te) açık bir nas ile ifade etmiştir; bu buyruğa dair açıklamalar daha Önceden geçmiş bulunmakladır. Hepsi de dinlerinin esenliğe kavuşması ve kâfirlerin fitnesinden kurtuluş ümidiyle vatanlarından göç etmiş, kendi topraklarını, yurt­larını, ailelerini, çocuklarını, yakınlarını, kardeşlerini, terk etmişlerdir. Buna göre, dağlarda yaşayıp mağaralara girmek insanlardan ayrılarak yaratıcı ile başbaşa kalmak ile zalimlerden kaçmanın cevazı, peygamberlerin ve Allah’ın gerçek dostlarının bir sünnetidir. Rasûlullah (sav), uzletin faziletine dikkat çek­tiği gibi, ilim adamlarından bir topluluk da, özellikle fitnelerin başgösterme-si ve insanların bozulması döneminde bunun faziletine dikkat çekmişlerdir. Yüce Allah da Kitabında bunu açık nas ile belirterek: “O halde mağaraya sı­ğının” diye buyurmaktadır.

İlim adamları derler ki: İnsanlardan ayrılıp uzlete çekilmek, kimi zaman dağlarda ve dağ yollarında, kimi zaman deniz kıyılarında ribatlarda (serhad-lerde), kimi zaman da evlerde olur. Haberde şöyle denilmektedir: “Fitne ol­du mu, bulunduğun yeri gizle ve dilini de tut!” Burada da özellikle herhan­gi bir yer sözkonusu edilmemektedir. İlim adamlarından bir kesim de uzle­ti, -eğer onlar arasında bulunuyorsan- kötülükten ve kötülük işleyen kimse­lerden kalbinle ve amelinle uzak durmak, diye kabul etmişlerdir. İbnü’1-Mü-barek uzleti açıklarken şöyle demektedir: Uzlet, beraberinde bulunduğun top­luluğun Allah’ı anmaya dalmaları halinde senin de aynı şekilde onlarla Ak-re dalmandır. Başka bir şeye dalacak olurlarsa, senin susmandır.

el-Bağavi, İhtı Ömer’den, o, Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: “İnsanlarla oturup kalkan ve onların eziyetlerine sabreden bir mü’min, onlarla birlikte oturup kalkmayan ve eziyetlerine sabretm ey enden daha hayırlıdır.”[29] Yine Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edil­mektedir. “Mü’minler İçin manastır olarak evleri ne iyidir!”[30] Bu hadis, el-Ha-sen ve başkalarından hasen olarak gelen rivayetlerdendir.

Ukbe b. Amir de, Rasûluüah, (sav)’a: Kurtuluş nedir ey Allah’ın Rasûlü? di­ye sorunca, Hz. Peygamber şöyle cevap vermişti: “Ey Ukbe, dilini tut, evin sana yetsin ve günahların dolayısıyla da ağla.”[31] Yine Hz. Peygamber şöy­le buyurmuştur: “İnsanlar, öyle bir zamana erişeceklerdir ki, müslüman ki­şinin en hayırlıları fitnelerden kaçarak dinini kurtarmak kastiyle kendileriy­le dağların başlarında dolaşacağı ve yağmur düşen yerleri bulup arkaların­dan gideceği koyunları olacaktır.”[32] Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir.

Ali b. Sa’d da el-Hascn b. Vâkid’den şöyle dediğini nakletmektedir: Ra-sûlullah (sav) buyurdu ki: “Yüzseksen yılı oldu mu, artık ümmetim için be­kârlık, uzlet ve dağ başlarında ruhbanlık etmek helâl olacaktır. “[33]

Yine Ali b. Sa’d, Abdullah b. el-Mübarek’den, o, Mübarek b. Fedale’den, o, el-Hasen’den, o, Rasûlullalı (sav)’a ref ederek şöyle dediğini nakletmek­ledir: “İnsanlar, öyle bir zamana geleceklerdir ki, dinine bağlı bir kimsenin dininin esenliğe kavuşması, ancak dini ile bir dağın tepesinden, bir başka da­ğın tepesine, yahut bir yerden bir başka yere kaçıp giden kimse için müm­kün olacaktır. Artık böyle bir şey oldu mu, maişet ancak Allah’a isyan ile el­de edilir. Ve bu da oldu mu, artık bekârlık helal olur.” Ey Allah’ın Rasûlü di­ye sordular, sen bize evlenmeyi emrettiğin halde bekârlık nasıl helal olur? Şöy­le buyurdu: “Böyle bir şey oldu mu, kişinin fesada uğraması, anne-babası eliy­le gerçekleşecektir. Anne-babası olmazsa, bu sefer onun helak oluşu zevce­si vasıtasıyla olacaktır. Eğer onun zevcesi yoksa, onun helaki çocuğu vası­tasıyla olacaktır. Eğer çocuğu yoksa, onun helaki, yakın akrabaları ve kom­şuları vasıtasıyla gerçekleşecektir.” Bu nasıl olur ey Allah’ın Rasûlü, diye sor­dular, o da şu cevabı verdi: “Geçim darlığı dolayısıyla onu ayıplarlar ve gü­cünün yetmediği şeylerle onu mükellef tutarlar. İşte o vakit o da kendisinin helak olmasıyla sonuçlanacak yollara sapar. “[34]

Derim ki: Bu hususta insanların durumları birbirinden farklıdır. Nice kişi mağaralarda ve dağlardaki oyuklarda kalabilecek güce sahip olabilir. Bu, uz­letin en üstün halidir. Çünkü Allah’ın, peygamberliğinden önceki dönemler­de Peygamberi için seçip tercih ettiği hali budur. Ayrıca Kitab-ı keriminde de bu genç delikanlılardan haber verirken, nass ile tesbit ettiği ha! de budur. Çün­kü yüce Allah: “Madem ki onlardan ve A İlah’dan başka tapmakta oldukla­rından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının” diye buyurmaktadır.

Nice kimseler için de evinde uzlete çekilmek kendisi için daha kolay ve daha sıkıntısızdır. Bedİr’e katılmış bazı kimseler de Hz. Osman’ın öldürülme­sinden sonra bu şekilde uzlete çekilerek evlerinde oturmuş ve kabirleri dı­şında hiçbir yere çıkıp gitmemişlerdi.

Bazı kimseler de bu ikisi arasında ortalarda bir yerdedir. Bu kişi, insan­larla oturup kalkmaya ve onların eziyetlerine sabredebilir. O, zahiren onlar­la birlikte olmakla birlikte bâtınen onlara muhaliftir.

tbnü’l-Mübarek şöyle demektedir: Bize, Vuheyb b. el-Verd anlattı, dedi ki: Bir adam, Vehb b. Münebbih’in yanına gelip şöyle dedi: Ahali, içine düştük­leri bu hale düştü. Ben de kendi kendime onlarla birlikte olmama kararını verdim. Vehb: Hayır böyie yapma, dedi. Çünkü insanlarla birlikte olmak se­nin için kaçınılmaz bir şeydir. Onların da seninle birlikte olmaları onlar için kaçınılmazdır. Senin onlara bir çok ihtiyacın oiduğu gibi, onların da sana bir çok ihtiyaçları vardır. Ama sen, onlar arasında işiten bir sağır ve gören bir kör, konuşan bir dilsiz ol. Şöyle de denilmiştir: İnsanlardan uzaklaşmayı sağlayan her bir yer, dağîar ve dağbaşlarının kapsamına girmektedir. Mescidlerde iti­kat’ etmek, rîbat yapmak ve zikir İçin sahillerde bulunmak, insanların şerle­rinden kaçarak evlerden ayrılmamak gibi.

Hadis-i şeritlerde dağ başları, dağlar ve koyunların arkasından gitmek gi­bi hususların söz konusu edilmesi -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- ço­ğunlukla uzlete çekilmek için seçilen yerlerin bunlar oluşundan dolayıdır. O halde -belirttiğimiz gibi- insanlardan uzaklaşmayı sağlayan her bîr yer bunun kapsamına girmektedir. Muvafakiyet Allah’tandır, günahlardan korunmak da O’nun lütruyla olur.

Ukbe b. Âmir şöyle demektedir: Ben, Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Rabbim, bir dağın tepesinde koyun otlayan, namazı için ezan oku­yup namaz kılan kimsenin halini beğenir. Aziz ve celil olan Allah şöyle bu­yurur: Kuluma bakınız, ezan okuyor, namaz İçin kamet getiriyor ve Benden korkuyor. Ben, kuluma mağfiret ettim ve onu cennetime koyacağım.” Bu ha­disi Nesâî rivayet etmiştir.[35]

  1. Allah’tan Doğruya İletmesini İstemek:

Yüce Allah’ın: “…İşimizde bize doğruyu bulma başarısını ver” buyruğu şunu göstermektedir: Onlar, kendilerini takip edenlerden kaçtıktan sonra du­aya yöneldiler ve yüce Allah’a sığınarak: “Rabbimiz, bize tarafından bir rah­met” yani bir mağfiret ve bir nzık “işimizde de bize doğruyu bulma başa­rısını ver” bİ2İ doğruya muvaffak kıl, dediler.

İbn Abbas: Mağaradan esenlikle çıkmayı nasib et, diye açıklamıştır. Bize doğruyu göster, diye de açıklanmıştır, İşte bu anlam dolayısıyla Hz. Peygam­ber, herhangi bir sıkıntıya düştü mü hemen namaza sığınırdı.[36]

  1. Bunun üzerine Biz de nice yıllar mağarada kulaklarına vurduk.

Bu buyruk, yüce Allah’ın onları uyuttuğunu anlatan bir tabirdir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in Arapların benzerini meydana getiremeyeceklerini İkrar ve itiraf ettikleri oldukça fasih ifadelerindendir. ez-Zeccac dedi ki: Biz onların ses­leri işitmelerini engelledik. Çünkü uyuyan bir kimse bir ses işitti mi uyanır.

İbn Abbas da şöyle demektedir: Biz, kulaklarına uykuyu vurduk. Yani, ses­lerin kulaklarına nüfuz etmelerini önleyecek şekilde tıkadık. Anlamın şöy­le olduğu da söylenmiştir: Biz, kulaklarına vurduk. Yani, onların dualarını ka­bul ettik, kavimlerinin onlara kötülük yapmalarını önledik ve onları uyuttuk.

Bütün bu anlamlar birbirine yakındır. Kulrub da şöyle demiştir: Bu, Arap­ların: Emirin, yönetimi altındaki kimseleri fesal işlemekten alıkoymasını an­latmak için “emir yönetimi altındakilerin ellerine vurdu (alıkoydu)” tabiri ile efendinin, ticaret yapma iznini verdiği kölesini tasarruftan alıkoymasını an­latmak üzere kullandıkları, “efendi, kölesinin eline vurdu” tabirlerine ben­zemektedir. el-Esved b, Ya’kub -ki, gözleri görmeyen birisiydi- şöyle demek­tedir:

“Ve başıma gelen zor olaylardan birisi de -ey Babasız kalmayasıca- şudur ki: Yeryüzüne bana fearşj setler vuruldu. (Gözlerim görmediği için her taraf bana tıkanık gibi geliyor).”

Özellikle “kulakların söz konusu edilmesine gelince; uykunun ve uyku rahatının bozulmasına en büyük etken organın o oluşundan dolayıdır. Uyu­yan bir kimsenin uykusu ancak kulağının işittiği seslerden dolayı bozulur. Uy­kunun başka türlü bozulması nadirdir. Ve sağlam bir uyku da ancak kulağın bir şey duymaması halinde mümkün olur. Uykuda kulağın söz konusu edil­mesiyle ilgili ifadelerden birisi de Hz. Peygambcr’in: “İşte bu. şeytanın ku­lağına işediği bîr kimsedir” ifadesidir. Bunu da Sahilı(-i Buhârî ve Müslim) ri­vayet etmiştir.[37] Hz. Peygamber bu sözleriyle, uzun süre uyuyan ve gecele­yin kalkmayan (namaza uyanmayan) kimseyi kastetmektedir.

“Nice” kelimesi, “yıllar” kelimesinin sıfatıdır. Yani, sayılı yıllar on­ları uyuttuk demektir. Bu ifade ile kasıl, çokluğu anlatmaktır. Çünkü az bir sürenin “nice” ile belirtilmesine gerek yoktur. Zira, “az süre uyku”nun ne ka­dar olduğu örfen bilinmektedir.

mastar olup “saymak” demektir. ise, sayı anlamındadır. Ebu Ubeyde der ki: “Nice” kelimesi, mastar (mefûl-i mutlak) olarak nasb edilmiştir.

Bir topluluk da şöyle demektedir: Yüce Allah, bu yılların sayısını daha son­ra beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kaldılar, dokuz daha kattılar.” (el-Kehf, 18/25) [38]

  1. Sonra da o iki zümreden hangisinin, bekledikleri süreyi daha İyi hesap ettiğini ayırt edelim diye onları uyandırdık.

Yüce Allah’ın: “Sonra da… onları uyandırdık” buyruğu, uykularından son­ra onları uyandırdık, demektir. Diriltilen veya uykusundan kaldırılan kimse­ye “neb’ûs (uyandırılan)” denilir. Çünkü bu kimse daha önceden yerinden kalkmaktan ve bir takım İşleri yapmaktan alıkonulmuş bulunmaktadır.

“İki zümreden hangisinin, bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini ayırd edelim diye” buyruğundaki; ” Ayırt edelim (lafzı anlamıyla; bi­lelim) diye” ifadesi, sözü edilen o şeyin varlık alemine çıkması ve müşaha-de olunacak bir hale gelmesini anlatan bir tabirdir. Bu da Arapların kullan­dıktan ifadelere uygundur. Yani, Biz bunu varlık âleminde ortaya çıkmış haliyle bilelim, ortaya çıkartalım demektir. Yoksa, yüce Allah zaten her iki züm­reden hangisinin bu süreyi daha iyi bildiğini bilmekte idi.

ez-Ziihrî, Ayırt etsin diye” anlamında “ye” ile okumuştur. “İki hizb (zümre)” ise, İki kesim, iki fırka demektir.

Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre, iki zümreden birisi, genç delikan­lıların kendileridir. Çünkü onlar kendilerinin az bir süre uykuda kaldıkları­nı zannetmişlerdi. İkinci zümre ise, genç delikanlıların durumu iîe İlgili ta­rih kaydının bulunduğu ve genç delikanlıların, dönemlerinde uykudan uyandırıldıkları dönemdeki şehir halkıdır. Müessirlerin çoğunluğunun gö­rüşü budur.

Bir diğer kesim İse şöyle demektedir: Bunlar, kâfirlerden iki ayrı zümre­dir. Kehf ashabının uykuda kaldıkları süre hakkında anlaşmazlık içerisinde idiler.

Bunların, mü’min İki ayrı zümre oldukları söylendiği gibi, âyetin lafızla­rı ile ilişkisi bulunmayacak şekilde başka görüşler de ileri sürülmüştür.

” Daha iyi hesap etti” ifadesi, mazi bir fiildir. “Süreyi” ifa­desi de mef ulun bih olarak nasb edilmiştir. Bu açıklamayı da Ebu Ali yap­mıştır. el-Perrâ ise temyiz olarak nasb edildiğini söylerken, ez-Zeccâc zari ol­mak üzere nasbedildiğini söylemiştir. Bu iki zümreden hangisinin bekledik­leri süreyi daha iyi hesap ettiğini ayırd edelim diye… demek olur. “Ni­hai vakit” demektir. Mücahid bunun sayı anlamında olduğunu söylemiştir. Bu ise, manayı daha iyi kavratmak kastıyla mana ile bir tefsirdir.

Taberi ise bu kelimenin; ” Bekledikleri” fiili ile nasbedildiğini söy­lemiştir. İbn Atiyye ise: Bu, uygun bir açıklama değildir demektedir. Bunun, temyiz olarak nasb edildiğini söyleyenlerin görüşüne gelince; daha iyi he­sap etti” anlamı verilen kelimenin vezni olan): vezni, istisnalar dışın­da rubaî fiilden yapılmaz. Daha iyi hesap etti” ise, rubaî bir fiildir. Ancak bu görüşün lehine şöylece delil getirilebilir: Rubaî (dört harfli fiil) de bu vezin çokça kullanılmıştır. Bir kimsenin: O, ne ka­dar çok mal verir ve ne kadar çok hayır işler” demesi gibi.

Nitekim Peygamber (sav), havuzunun niteliğine dair şöyle buyurmuştur: Suyu sütten daha beyazdır.”[39] Ömer b. el-Hattab da: Öyle bir kimse bunların dışında kalan şeyleri daha bir zayi eder” demiştir. [40]

  1. Biz, sana onların kıssalarını gerçek şekliyle anlatalım: Ger­çekten bunlar, Rabblerine iman eden genç yiğitlerdi. Biz de hidâyetlerini arttırmıştık.

Yüce Allah’ın: “Sonra da iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi da­ha iyi hesabettiğini ayırt edelim diye” buyruğu, genç delikanlıların uykuda kaldıkları süre hakkında bir görüş ayrılığının ortaya çıktığını ifade ettiğinden, yüce Allah” “Biz, sana onların kıssalarını gerçek şekliyle anlatalım” buy­ruğu ile onların gerçek durumlarını bildiğini haber vermekledir. “Gerçekten bunlar… genç yiğitlerdi” buyruğu da şu demektir: Onlar, genç ve henüz yaş­ları küçük kimseler olup aracısız olarak iman etmeleri dolayısı ile de onlar hakkında “fütüvvet; yiğitlik, delikanlılık” hükmünü vermiştir.

Dil bilginleri de böyle demişlerdir: Fütüvvet’in başı imandır. Cüneyd de şöyle demiştir: Fütüvvet; mevcudun karşılıksız verilmesi, eziyetin Önlen­mesi, şekvanın terk edilmesidir. Yine fütüvvet’in, haramlardan kaçınmak ve üstün ahlâkî değerleri işlemekte eli çabuk tutmak olduğu da söylenmiştir. Bun­dan başka açıklamalarda da bulunulmuştur. Bu da gerçekten güzel bir açık­lamadır. Çünkü manası itibariyle “fütüvvet: genç ve yiğit olmak” ile ilgili İle­ri sürülmüş bütün görüşleri kapsamına alır.

“Dizde hidâyetlerini artırmıştık.” Yani, herşeyden ilişkiyi kesip Allah’a yönelmek, insanlardan uzaklaşmak, dünyaya rağbet etmemek (zülıd) gibi sa-lih amel işlemelerini kolaylaştırmıştık. Bu, imandan ayn olarak yapılan gü­zel işlerdir.

es-Süddî şöyle demektedir: Yüce Allah, onların hidâyetlerini çobanın köpeğini -havlayıp kendilerine dikkat çekmesi korkusu ile- taşlayıp uzaklaş­tırdıkları sırada, onların hidâyetlerini artırmıştı. Çünkü köpek, dua eden bir kimse gibi, ön ayaklarını semaya doğru kaldırınca, Allah onun konuşması­nı sağlayarak şöyle demişti: Ey gençler, ne diye beni kovuyor, niçin beni taş­lıyorsunuz, niçin beni vuruyorsunuz? Allah’a yemin ederim, siz O’nu bilip ta­nımadan kırk yıl öncesinden ben O’nu biüp tanımıştım.

Allah, böylelikle onların hidâyetlerini artırmıştı. [41]

  1. (Hükümdarlarının önünde) dikilip de: “Bizim Rabbİmiz, göklerin ve yerin Rabbİdir. Biz O’ndan başkasını ilah diye çağırmayız. O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” de­diklerinde Biz, kalplerine sabır ve metanet vermiştik.

“Biz, kalplerine sabır ve metanet vermiştik” buyruğu, ileri derecedeki kararlılık ve sabrın bir ifadesidir. Allah, onlara öyle,bir azim, sabır ve meta­net ihsan etmişti ki, kâfirlerin önünde: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbİdir. Biz O’ndan başkasını ilah diye çağırmayız. O takdirde gerçek­ten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” demişlerdi. Dehşete kapılmak, ruhî zayıflık ve güçsüzlük, münasebet yönü ile çözülüşe benzediğinden dolayı; nefsin güçlülüğü, kararlılığı ve ileri derecede metanet göstermesi de sağlamlığa ve metanete benzemektedir. İşte bundan dolayı (âyet-i kerime­nin bu bölümünde geçen ve “sabır ve metanet” anlamı verilen kelimeyle ay­nı kökte olmak üzere): Filan kişi dehşete kapılmaz, sabır ve metanet sahibidir” tabiri dehşet, savaş ve benzeri hallerde korkuya kapıl-mamasını anlatmak için kullanılır. Hz. Musa’nın annesinin kalbine metanet verilmesi de bu kabildendir.

Yine yüce Allah’ın: Kalplerinizi pekiştirmek veonunla ayaklar (iniz) a sebat vermek için tfe…”(el-Enfâl, 8/11) buyruğu da bu kabildendir ki, buna dair açıklamalar önceden (anılan âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Dikilip de… dediklerinde” buyruğu ile ilgili açıklamala­rımızı iki ballık halinde sunacağız: [42]

  1. Dikilmelerinin Anlamı:

Yüce Allah’ın: “Dikilip de… dediklerinde” buyruğunun üç anlama gel­me ihtimali vardır:

1- Bunun, onların -önceden de geçtiği gibi- kâfir hükümdarın huzurun­da ayağa kalkıp dikilmelerinin anlatılması amacıyla zikredilmiş olmasıdır. Bu, hükümdarın dinine muhalefet ettikleri ve Allah uğrunda onun heybetine al­dırış etmedikleri için kalplerine sebat verilmesini gerektiren bir konumdur.

2- İkinci anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: Bu genç delikanlılar, sözü edilen şehrin ileri gelen büyüklerinin çocukları idiler. Bunlar, aralarında an­laşma ve sözleşme sözkonusu olmaksızın bu şehrin dışına çıktılar ve arka ta­raflarında bir araya geldiler. Onların en yaşlıları şöyle dedi: Ben içimde, ger­çek Rabbimin göklerin ve yerin Rabbi olduğu kanaatini besliyorum. Onlar da: Bizler de aynı kanaati içimizde buluyoruz, dediler. Bunun üzerine hep birlikte kalkıp: “Bizim Kabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz Ondan baş­kasını ilah diye çağırmayız. O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz” dediler. Yani, eğer biz O’ndan başka bir ilaha ibadet ede­cek olursak, hiç şüphesiz zalimce ve imkânı bulunmayan bir iddiada bulun­muş oluruz.

3- Üçüncü olarak; onların dikilmeleri Allah’a doğru kaçmak ve insanları terk etmek hususunda kararlılıkla yerlerinden kalkıp gitmeleri demektir. Ni­tekim bir kimse tam bir gayret ve kararlılık ile bir işi yapmak istediği takdir­de: “Filan kişi bu iş için dikildi” tabiri kullanılır. [43]

  1. Mutasavvıfların Bu Âyeti Raks ve Vecdlerine Delil Göstermeleri:

İbn Atiyye der ki: Ayağa dikilmek ve söz söylemek hususunda sufiler, yü­ce Allah’ın; “Dikilip de.- Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir… de­diklerinde” buyruğunu delil diye kabul etmişlerdir.

Derim ki: Bu, doğru olmayan bir delillendirmedir. Çünkü bu âyet-i keri­mede kendilerinden söz edilenler, ayağa dikilip Allah’ın hidâyet ettiği şekil­de Allah’ı andılar, kendilerine ihsan etmiş olduğu nimet ve bağışlan dolayı­sıyla O’na şükrettiler. Sonra da kavimlerinden korkarak, onlardan ilişkileri­ni kesip Rabblerine yöneldiler. İşte Allah’ın rasûüerinde, peygamberlerinde, azimet sahibi (hakta sebatlı, kararlı) veli ve dostları hakkındaki sünneti (ka­nunu) budur. Bu nerede! ayaklan vurarak, elleri açıp raksetmek nerede. Özel­likle de bu zamanımızda tüysüzlerden ve kadınlardan güzel seslilerin nağ­melerini İşitmek nerede! Heyhat! bu ikisi arasında gökler ile yer arasındaki gibi bir uzaklık vardır. Diğer taraftan böyle bir tutum, ileride yüce Allah’ın izniyle Lukman Suresi’nde açıklaması da geleceği üzere ilim adamlarının tü­müne göre haramdır. Yine Subhân <İsra) Suresi’nde de yüce Allah’ın: “Yer­yüzünde kibir ve azametle yürüme” buyruğu tefsir edilirken de (el-İsra, 17/37; 5- başlıkta) yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

İmam Ebu Bekr et-Tarsusî de su filerin bu konudaki kanaatleri hakkında kendisine soru sorulması üzerine şöyle demektedir: Raks ve vecde gelmeye gelince bunu, ilk olarak ortaya atanlar, Samirînin adamlarıdır, Sâmirî, onla­ra böğüren bir ceset halinde buzağıyı yapınca, onlar vecde gelerek etrafında kalkıp raksetmeye koyuldular. İşte bu, -ileride de geleceği Üzere- kâfir­lerin dinidir; buzağıya İbadet edenlerin yoludur. [44]

  1. “Şunlar, şu bizim kavmimiz, O’ndan başka ilâhlar edindiler. Ba­ri onlara dair açık bir delil getirselerdi. Artık Allah’a karşı ya­lan uydurandan daha zalim kim olabilir!”

Yüce Allah’ın: “Şunlar, şu bizim kavmimiz, O’ndan başka ilahlar edin­diler” buyruğu şu demektir: Onların kimisi diğerine: Şunlar, şu bizim kav­mimiz, yani gu bizim çağdaşlarımız ve bizim şehrimizde bizimle birlikte ya­şayanlar, herhangi bir delile bağlı olmaksızın atalarını taklit ederek putlara tapındılar. “Bari onlara dair açık bir delil” yani, putlara tapmalarına dair açık bir belge “getirselerdi” getirmeli değiller miydi? Buradaki: “C f*M) Onlara” zamirinin, ilahlara raci olduğu söylenmiştir. Yani bunlar, putların ilahlar ol­duğuna dair apaçık bir delil getirmeli değiller miydi?

Onların; “Bari …se…” sözleri, âciz bırakmak anlamında bir teşvik­tir, Onlar, böyle bir delil getirme imkânına sahip olmadıklarına göre, bu put­ların ilâhiıklanna dair iddialarına da iltifat etmemek gerekir. [45]

  1. “Madem ki onlardan ve Allalı’dan başka tapmakta oldukların­dan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının. Rabbİniz size rahme­tinden genişlik versin, İşinizde size faydalı olanı hazırlasın.”

“Madem ki onlardan …ayrıldınız” buyruğu, denildiğine göre yüce Allah’ın onlara hitabı cümlesindendir. Yani: Siz, onlardan ayrıldığınıza göre, o halde mağaraya sığınınız. Bunun, -İbn Atiyye’nin naklettiğine göre- başkanları

Yemlîha’run söylediği sözler cümlesinden olduğu da söylenmiştir. el-Ğazne-vi de bu sözler onlara, başkanları Mekselmînâ tarafından söylenmiştir, demiş­tir. Yani, sizler onlardan ve onların taptıklarından uzaklaşıp ayrıldığınıza gö­re… dedikten sonra, burada “Allah’dan başka” istisnası getirilmiştir. Yani siz­ler Allah’a İbadetten uzaklaşmadınız, O’nu terk etmediniz. O bakımdan bu, munkatı bir İstisnadır.

İbn Atiyye der ki: Bunun munkatı istisna olması, Ashab-ı Kehf’in kendi­lerinden kaçtıkları kimselerin, Allah’ı tanımamaları ve Allah’ı hiç bir şekilde bilmedikleri ve ancak putların ilah olduklarına inandıkları varsayımına gö­redir. Eğer bizler, Araplar gibi Allah’ı tanımakla birlikte putlarını ibadette Al­lah’a ortak koşan kimseler olduklarını varsayacak olursak, o takdirde istis­na muttasıl olur. Çünkü ayrılıp uzaklaşmak, -Allah hakkında müsnesnâ olmak üzere- kâfirlerin bütün ibadet ettikleri şeyler hakkında sözkonusu oimuş olur. Abdullah b. Mes’ud’un Mushaf’ında ise bu buyruk; “Al­lah’ın dışında tapmakta olduklarından” şeklindedir. Katade dedi ki: Bu buy­ruğun tefsiri işte budur.

Derim ki: Buna, Hafız Ebu Nuaym’in, Ata el-Horasanı’d en, yüce Allah’ın: “Madem ki onlardan ve Allah dan başka tapmakta olduklarından ayrıldı­nız” buyruğu hakkında naklettiği şu sözü de delil teşkil etmektedir: Hem Al­lah’a, hem de O’nunla birlikte başka bir ilâha tapınan bir kavme mensup bir grup genç delikanlı vardı. Bu genç delikanlılar, bu ilahlara ibadetten uzak­laşmakla birlikte, Allah’a ibadetten uzaklaşmadılar.

İbn Atiyye der ki: Katade’nin açıklamasına göre buradaki: dan başka”…dan başka” takdirinde olur. “Allah’dan başka tapmakta ol­dukları” buyruğundaki; …lan” ise nasb mahallinde ve yüce Allah’ın: Onlardan… ayrıldınız” buyruğundaki zamire atf olur.

Bu âyetin muhtevası şudur: Onların bir kısmı diğerine şöyle dediler: Biz­ler, kâfirlerden uzaklaşıp yalnızca Allah’a ibadete yöneldiğimize göre, mağa­ra bizim sığınağımız, barınağımız olsun ve Allah’a güvenip dayanalım. Şüp­hesiz ki O, rahmetini önümüzde açacak, bize yayacaktır ve bizim işimize fay­dalı ve kolay olanı da hazırlayacaktır.

Bütün bunlar, dünya nazar-ı itibara alınarak yapılan bir dua olmakla bir­likte, âhiretieri hususunda da Allah’dan, tam bir ümit ve güven sahibi olduk­larını göstermektedir. Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn (r.a) dedi ki: Ashab-ı Kehfin mesleği, kılıç, ayna ve benzeri şeyleri düzeltmek ve onlar­daki pürüzleri gidermek idi. Mağaranın adı da Hayûm idi.

” Faydalı olan” kelimesi, “mim” harfi hem esreli hem üstün olarak okunmuş olup; kendisinden yararlanılan şey (irtifalı.) demektir. İnsanın dirseğine de aynı şekilde; denilir. Bu kelime, aynı zamanda “mim” har­fi üstün ve “fe” harfi esreli olarak (merîak şeklinde) da kullanılır. Dilcilerden “mim” harfi üstün ve “fe” harfi esreli (merfik şeklinde! okunmasını, “mescid” gibi ismi mekân olarak kabul edenler de vardır. Bununla birlikte bu iki şe­kil, iki ayrı söyleyiştir. [46]

  1. Güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini, battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini görür­dün. Kendileri ise oranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kime hidâyet verirse o doğru yola erdi­rilmiştir. Kimi de saptırırca, artık onun için doğru yola erdire­cek bir veli bulamazsın.
  2. Onlar, uyuyor oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağ yanlarına da, sol yanlarına da çeviriyorduk. Onların köpeği ise, giriş yerinde iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmıştı. Yan­larına çıkıp onları görseydin, mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın ve hiç şüphesiz onların korkusu ile dolardın.

“Güneş doğduğu zaman mağaralarımn sağ tarafına yöneldiğini… gö­rürdün.” Yani, ey bu buyruklara muhatap olan kimse! Sen, güneşin doğdu­ğu sırada onların mağaralarından meyledip gittiğini görürdün. Yani, sen onları görmüş olsaydın, bu halde olduklarını görecektin. Yoksa burada muhatabın, onları muhakkak gördüğü anlamında bir hitap değildir.

“Meyledip bir tarafa çekilmek” anlamındadır. ” Meyletmek” demektir. Gözü bir tarafa kaymış olan bir kimseye “el-Ezver” denilmesi de buradan gelmektedir. Gözün dışındaki kaymalar hakkında da kullanılır. Ni­tekim İbn Ebt Rebia şöyle demiştir:

“Ve onların korkusuyla yanım meyi etmektedir (ezver).”

Antere’nin şu mısraında da bu kelimenin kökünden gelen fiil kullanılmak­tadır:

“Mızrakların boynuna indirdiği şiddetli darbelerden dolayı yana meyletti.”

Mute Gazvesi ile ilgili hadiste de Rasûlullah (sav)’ın, Abdullah b. Revâ-ha’nın tahtında Cafer ile Zeyd b. Hârise’nin tahtına nisbetle bir meyil (izvi-râr) gördüğü zikredilmektedir.”[47]

Haremeyn ahalisi ile Ebû Amr, “Yöneldi” kelimesini “te” harfini “ze” harfine idğam ile okumuşlardır. Bunun da aslı: şeklindedir. Âsim, Hamza ve el-Kisaî “ze” harfini şeddesiz olarak diye okumuşlar­dır. İbn Âmir: diye okumuştur. el-Ferra, şeklinde okunduğunu nakletmiştir ki, hepsinin de anlamı birdir.

“Battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini görürdün” anla­mındaki buyrukta geçen; “Onların …dan kayıp gittiğini” buyru­ğunu cumhur, “onları öylece bırakıp gittiği” anlamında “te” ile okumuşlar­dır. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Katade ise, “onlan bu hallerinde ter-kettiğini” diye açıklamıştır. en-Nehhas bu, dilde bilinen bir manadır derken, BasrahlaT, bir kimseyi terk etmeyi anlatmak üzere; “Onu terk et­ti, eder” denildiğini nakletmektedirler.

Buyruğun anlamı şudur Onlara bir keramet olmak üzere güneş hiç bir şe­kilde isabet etmiyordu. Bu da İbn Abbas’ın görüşüdür. Yani, güneş doğduğun­da, mağaralannın sağ tarafına doğru meylederdi. Güneş battığı takdirde ise mağaralarının sol tarafından meylederdi. Böylelikle günün başlangıcında da, sonunda da güneş onlara isabet etmezdi. Onlann mağaraları, Rum diyarında (küçük ve büyük) ayı yıldızlarına doğru bakıyordu. Güneş doğarken de, ba­tarken de, doğudan batıya doğru hareket ederken de onlardan başka tarafa kayıyor ve sıcağı ile onları rahatsız etmemek, tenlerinin rengini değiştirme­mek, elbiselerini de eskitmemek için güneş ışığı onlara ulaşmıyordu.

Şöyle de denilmiştir: Mağaralarının güney tarafından da batı tarafından ela güneşe karşı birer engeli vardı. Onlar da bu iki engelin köşesinde bulunu­yorlardı. ez-Zeccâc’ın kanaatine göre ise, mağaranın herhangi bir tarafa açı­lan ve bunu gerektiren bir kapısı bulunmaksızın güneşin bu durumu, Allah’ın âyetlerinden bir âyet idi.

Bir kesim, bu kelimeyi; şeklinde “ye” ile kesmek anlamına gelen; mastarından gelen bir fiil olarak okumuşlardır. Yani, mağara gölge­si ile onlara gelen güneş ışığını kesiyordu.

“Battığında da onların sol yanlarından kayıp gittiğini” buyruğunun şu anlama geldiği söylenmiştir: Yani, güneş ışığından az miktar onlara cleği-yordu. Bu ise altın ve gümüşün kırıntısı anlamına gelen; kelimesin­den alınmadır. Güneş ışınlarının az bir bölümü onlara ulaşıyordu, anlamın­dadır. Bunlar, bu görüşlerini şöyle açıklamaktadırlar: Akşam vakti güneş ışın-tarının onlara değmesi, bedenlerini ıslah edici bir özeliiğe sahipti.

Özetle söyleyecek olursak, bu konudaki âyet (ilâhî belge) şudur: Yüce Al­lah, bu niteliklere sahip bir mağarada onları barındırdı. Günün büyük bir bö­lümünde üzerlerine güneş ışığının gelmesi dolayısıyla rahatsız olacakları bir başka mağarada onları barındırmadı. Bu açıklamaya göre, bir bulutun göl­ge yapması, yahut bir başka sebep dolayısıyla güneş ışığının onlara ulaşma­sının engellenmesi mümkündür. Maksat onların, gerelt bedeni değişiklik, ge­rekse de tenlerinin renginin değişmesi, diğer taraftan sıcak ya da soğuktan rahatsız olmak gibi rahatsız edici her bir şeyin, ulaşmasına karşı korunduk­larının açıklanmasıdır.

“Kendileri İse oranın” yani mağaranın “geniş bir yerinde idiler buyru-ğundaki: Geniş yer” demektir. Çoğulu; İle şeklinde gelir. Şair de şöyle demektedir:

“Kimse başka bir tarafa sapmaksızın ve yalnız başına ayrı da kalmaksızın Her bir vadiyi ve her bir genişliği adamlarla ve atlarla dolduranlar bizleriz.”

Buyruk, onlann kendilerine hava, esinti ve meltemlerinin isabet edeceği bir halde olduklarını anlatmaktadır.

“Bu, Allah’ın âyetlerindendir.” Allah’ın onlara bir lütrudur. Bu da ez-Zec-cac’ın konu ile ilgili açıklamasını pekiştirmektedir. Tefsir bilginleri şöyle de­mektedir: Onlar, uyuyor oldukları halde, gözleri açıktı. O bakımdan onları gören herhangi bir kimse onları uyanık zannederdi. Şöyle de açıklanmıştır; Uyanık bir kimsenin yattığı yerde çokça dönüp durması gibi, onların da çok­ça dönüp durmalarından ötürü, sen onların uyanık olduklarını zannederdin.

“Uyanık (kimseler)” kelimesi,

kelimesinin çoğuludur ve bu da uyanık bulunan kimse demektir.

“Onlar uyuyor oldukları halde” ifadesi ise, Araplann; “Onlar, rükû, sücud ediyor ve oturuyor oldukları halde” ifadesine benzemekle olup çoğul olanlar mastar ile nitelendirilmişler­dir.

“Biz onlan sağ yanlarına da sol yanlarına da çeviriyorduk” buyruğu hak­kında İbn Abbas der ki: Yer onların etlerini yiyip bitirmesin diye böyle ya­pıyordu. Ebu Hureyre dedi kî: Her yıl onlar iki defa döndürülüyorlardı. Yıl­da bir defa döndürüldükleri de söylenmiştir. Mücahid de şöyle demektedir: Her yedi yılda bir defa döndürülüyorlardı. Bir başka kesim de şöyle demek­tedir: Ancak son dokuz yılda döndürülmüşlerdir. Üç yüz yıl içerisinde ise dön­dürülmediler. Müfessirlerin konu ile ilgili açıklamalarının zahirinden anlaşıl­dığına göre; onların bu dondürülmeleri Allah’ın bir fiili idi. Bununla birlik­te, Allah’ın emriyle bir mHek tarafından yapılması ve böylelikle bu fiilin yü­ce Allah’a izafe edilmesi de mümkündür. [48]

Yüce Allah’ın: “Onların köpeği ise giriş yerinde İki kolunu (ön ayakla­rını) uzatmıştı” buyruğuna dair açıklamalarımız ise dört başlık halinde su­nacağız: [49]

  1. Köpekleri:

Yüce Allah’ın: “Onların köpeği” buyruğu ile ilgili olarak Amr b. Dinar şöy­le demektedir: Akrepten alınan sözlerden birisi de, “gece veya gündüz Al­lah Nuh’a salât ve selâm eylesin” diyen herhangi bir kimseyi sokmaması; kö­pekten alınan ahidlerden birisi de: “Onların köpeği ise giriş yerinde iki kolunu uzatmıştı” diyerek, üzerine gelen her hangi bir kimseye zarar verme­mesidir.

Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre burada sözü edilen köpek, gerçek bir köpektir. -Mukatil’in dediğine göre- onlardan birisinin av köpeği yahut ekinini veya koyunlarını bekleyen bir köpeği idi. Köpeğin rengi ile ilgili -es-Sa’lebî’nin de sözünü ettiği şekilde- çok fazla görüş ayrılıkları vardır. Bunun hülasası şudur: Hangi renkte olduğunu söylersen isabet edersin. O kadar ki, onun rengi taş rengi veya sema renginde idi dahi denilmiştir. Aynı şekilde köpeğin adı konusunda da görüş ayrılığı vardır. Hz. Ali’den Reyyan, İbn Ab-bas’dan Kıtmir, el-Evzaîden Müşir, Abdullah b. Selam’dan Basît, Ka’bdan Silı-ya, Vehb’den Nîkyâ olduğu söyledikleri nakledilmiştir. Kıtmîr olduğu da söylenmiştir kî, bunları es-Sa’lebî nakletmektedir.

Onların dönemlerinde tıpkı günümüzde bizim şeriatimîzde caiz olduğu şe­kilde köpek beslemek, alıkoymak da caiz idi.

îbn Abbas der ki: Kehf ashabı, geceleyin kaçtılar. Ve bunlar yedi kişi İdi­ler. Beraberinde köpeği bulunan bir çobanın yanından geçtiler. O da dinle­rini kabul ederek arkalarından gitti.

Ka’b dedi ki: Onlar, bir köpeğin yanından geçtiklerinde köpek onlara hav­ladı. Onu kovdular. Ancak, geri döndü, defalarca onu kovdular. Bu sefer kö­pek, arka ayaklan üzerine dikilip ön ayaklarını dua eden bir kimsenin yap­tığı şekilde semaya doğru kaldırıp dile geldi ve: Benden korkmayın, çünkü ben Allah’ın sevdiklerini seviyorum. Siz uyuyun, ben de sizi koruyayım, si­ze bekçilik edeyim, dedi. [50]

  1. Köpek Barındırma İle İlgili Rivayetler:

Sahih (-İ Müslim) de, İbn Ömer’den gelen rivayete göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim, -av yahut davar köpeği müstesna- bir köpek barındıracak oiursa, her gün onun ecrinden iki kırat eksilir.”[51] Yine Sahih (-i Müslim), pbu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav.) buyurdu ki: “Kim, -davar (çoban) yahut av veya ekin köpeği müstesna- bir köpefc edinirse, her gün onun ecrinden bir kırat eksilir. “[52]

ez-Zührî dedi ki: İbn Ömer’e, Ebu Hureyre’nin bu hadisi rivayet ettiği nak­ledilince şöyle dedi: Allah Ebu Hureyre’ye rahmet ihsan eylesin. O, ekin sahibi bir kimse idi; (o bakımdan bu hadisi iyi bellemiş’).[53]

Görüldüğü gibi sabit olan sünnet av İçin, ekinleri beklemek ve davarla­rı korumak için köpek beslemenin caiz olduğuna delildir. Bunların dışında herhangi bir menfaat söz konusu olmaksızın köpek besleyenlerin ecirlerinin eksileceğinin belirtilmesi ise, ya köpeğin müslümanları korkutmasından, havlamasıyla onları şaşırtmasından dolayıdır yahut eve meleklerin girmesi­ne mani olduğundan dolayıdır, ya da -Şafiî’nin görüşüne göre- köpeğin ne­caseti dolayısıyladır. Yahut da herhangi bir faydası olmayan bir şeyi edinme­ye dair yasağın çiğnenme cesaretinin gösterilmesinden dolayıdır. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’dır.

Konu İle ilgili iki rivayetten birisinde “iki kırat” denilirken, diğerinde de: “Bir kırat” denilmektedir. Bu, biri diğerinden daha çok e7iyet veren iki kö­pek türü hakkında olması ihtimaline binaendir. Mesela, Hz, Peygamberin öl­dürülmesini emrettiği siyah küpek buna bir örnektir. Hz. Peygamber, Hz. Ca-bir yoluyla gelen hadiste açıkça belirtildiği gibi, köpeklerin öldürüimesini neh-yettiği hadisinde, bu gibi siyah köpekleri (öldürülmeyecekler arasında saya­rak) bu istisnaya sokmamıştır. Bu hadisi de Sahih (i Müslim) rivayet etmiş olup, buna göre Hz. Peygamber devamla şöyle buyurmuştur: “İki gözü üze­rinde iki nokta bulunan simsiyah köpeği biihassa dikkatli olunuz (öldürü­nüz).”[54]

Sevap eksilme sebebinin, yerlerin farklılığı dolayısıyla olma ihtimali de var­dır. Mesela, Medine veya Mekke’de köpek barındıran kimsenin ecrinden İki kırat, başka yerde barındıranın ecrinden de bir kırat eksilmesi söz konusu ola­bilir. Edinilmesi mubah olan köpek barındırma ise, tıpkı at ve kedi gibi ec­rin eksilmesine sebep olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. [55]

  1. Beslenmeleri Mubah Olan Köpeklerin Nitelikleri:

Malik’e göre beslenmesi mubah olan çoban köpeği, davarlarla birlikte gi­den köpektir. Yoksa evde hırsızlara karşı onları koruyan köpekler değildir. Ekin köpeği İse, ekinleri geceleyin veya gündüzün vahşi hayvanlara karşı ko­ruyan köpeklerdir; hırsızlara karşı koruyan değil.

Malik’in dışındaki ilim adamları ise, davar ve ekin hırsızlarına karşj köpek edinmeyi de caiz kabul etmişlerdir. Köpeğin hükümleri ile ilgili yeterli açık­lamalar, daha önceden el-Maide Sûresi’nde (5/4. âyet, 4. başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun. [56]

  1. Hayır ve Salâh Sahibi Kimseleri Sevmenin Bereketi:

İhn Atiyye dedi kj: Babam -Allah ondan razı olsun- bana şunu anlatmış­tı: Ben, Mısır camiinde, Ebu’1-Fadl el-Cevheri’yi, 469 yılında vaaz kürsüsün­de şunfan söylerken dinledim: Hayır ehli kimseleri seven kimse, onların be­reketinden bir şeylere nail olur. Bir köpek, fazilet ehli kimseleri sevdi ve on­larla birlikte arkadaşlık etti, Allah da indirdiği muhkem Kitabında ondan söz etti.

Derim ki: Bir köpek, salih ve veli kimselerle arkadaşlık edip bunlarla bir­likte bulunduğundan dolayı bu üstün dereceye nail olup yüce Allah Kitabın­da sozkonusu ettiğine göre, mü’min ve muvahhid olup evliyayı ve salih kim­seleri seven kimselerle birlikte oturup kalkanlar hakkındaki kanaatimiz ne olabilir! Hatta bu, Peygamber (sav)’a sevgi besleyen, bununla birlikte kemal derecelerine kusurları sebebiyle ulaşamayan mü’miR kimselere bir tesellidir. Sahil» (i Buhârî ve Müslim), Enes b. Malİk’den şöyle dediğini rivayet etmek-tedir(ler): Ben, Allah Rasûlü (sav) ile birlikte mescidden çıkıyorken, Mesctd’in kapısında bir adam bizimle karşı karşıya geldi ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedi, kıyamet ne zaman kopacak? Rasûlullah (sav): “Kıyamet için ne hazırladın?” diye sordu. Adam, boyun eğer gibi oldu, sonra da ey Allah’ın Rasûlü ben, kı­yamete çokça namaz, oruç ve sadaka hazırlamış değilim. Ancak Allah’ı ve Ra-sûlünü seviyorum. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Sen, sevdiklerinle bera­bersin.”[57]

Bir rivayette de Enes b. Malik şöyle demiştir: İslâm’a girdikten sonra Pey­gamber (sav.Vın: “Sen, sevdiklerinle berabersin” buyruğundan daha çok hiç bir şeye sevinmiş değiliz. Enes dedi ki: Ben, Allah’ı, Rasûlü’nü, Ebu Bekir ve Ömer’i seviyorum. Her ne kadar onların amelleriyle amel etmediysem de on­larla birlikte olacağımı ümid ediyorum.[58]

Derim ki: Enes’in sözünü ettiği bu husus, nefis sahibi her bir müslüma-nı da kapsar. Her ne kadar biz de kusurlu kimseler isek de bunu ümid edi­yoruz. Ehil kimseler olmasak dahi rahmet-i rahmanı umarız. İşte bir köpek, bazı kimseleri sevdiği için Adalı da onu o kimselerle birlikte zikretti. Peki ya biz, imana tam bir inanç ile bağlanmış ve İslâm sözünü söylemiş, Peygam­ber (sav’)’ı da seven kimseler olduğumuza göre… “Andolsun ki Biz, Ademo-ğullarını şerefli ve üstün kıldık. Onlara karada ve denizde taşıyacak vası­talar verdik. Kendilerine hoş ve temiz nzıklar verdik ve onları yarattıkla­rımızın çoğundan oldukça üstün kıldık.” (ei-İsrâ, 17/70)

Bir kesim de şöyle demiştir: Onlarla beraber bulunduğu söz konusu edi­len köpek, gerçek bir köpek değildir. Onlardan birisidir. Bu, mağaranın ka­pısı yanında, onların Önünde durmuş ve oturmuş birisi idi… Nitekim ikizler burcuna tabi olan yıldıza da köpek denilmesi bundan dolayıdır. Çünkü bu yıldızın ikizler burcuna bağlı oluşu köpeğin insana tabi oluşu gibidir. Ayrı­ca ona el-Cebbar (ikizlerin bir adı) köpeği de denilir. İbn’Aüyye dedi ki: Bu kimseye, aynı yere bağlı kalan ve oradan ayrılmayan hayvan adı, bundan do­layı verilmiştir. Ancak köpeğin ön ayaklarını uzatmış olduğundan söz edil­mesi, bu görüşü zayıflatmaktadır. Çünkü Örfen bu, gerçek anlamıyla köpe­ğin bir sıfatıdır. Peygamber (sav)’ın: “Sizden, her hangi bir kimse koHarım kö­pek gibi yaymasın”[59] diye buyurması da bu kabildendir.

Ebu Ömer el-Mutarriz da “Kitabu’l’Yevakît” adlı eserinde; Onların köpeklerinin sahibi ^giriş yerinde iki kolu­nu uzatmıştı” diye okunduğunu nakletmektedir. Burada “kâlib (köpek sahi­bi)” İfadesi ile -nakledilen rivayete göre- bu adamın kastedilmiş olma ihti­mali vardır. Çünkü yukarı doğru bakmak kastıyla yüzün kaldırılmasıyla be­raber kolların uzatılması ve yere yapışmak, kendisini saklamaya çalışan ve şüphelenilmesini istemeyen kişinin durumudar. “Kâlib” kelimesi ile köpeğin kendisinin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Cafer b. Muhammed es-Sadık da, -köpek sahibi anlamında- bu kelimeyi böylece okumuştur.

“İki kolunu uzatmıştı” buyruğunda, ism-i fail (uzatıcı idi, an­lamında) amel etmiştir. Ve burada (mealde görüldüğü gibi) mazi fiil anlamın­dadır. Çünkü bu bir halin hikâyesidir. Bununla köpeğin yaptığı haber veril­mek kastı güdütmemiştir. Zira (kol), dirsek ucundan orta parmak ucuna ka­dar olan bölgenin adıdır. Diğer taraftan: Kolların (ön ayakların) uzatılması, sürenin uzunluğundan dolayıdır diye açıklandığı gibi, köpek de uyudu ve bu da bu konudaki ilahi belgelerden birisidir, diye de açıklanmıştır. Köpeğin, gözleri açık olarak uyuduğu da söylenmiştir.

“Giriş yeri” kelimesi, (avlu gibi) boşluk, düzlük demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cübeyr yapmıştır; ki, mağaranın önündeki boşluk anlamındadır. Çoğulu da: ile şeklinde gelir. Mağaranın kapısı anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Abbas da bu açıkla­mayı yapmıştır.

“Hiç bir yakıtım bulunmadığı ve bana karşı önündeki düzlüğü kapanmayan bir yere (konakladım). Ve benim orada yaptığım iyilikler bilinmektedir; kimse bunları reddetmez.”

Bu beyit, daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Ata da şöyle açıklamıştır: Bundan kasıt, mağara kapısının eşiğidir. Nite­kim; ” Kapalı kapı” demektir. “Kapıyı ka­pattım” anlamındadır. “el-Vasid” aynı zamanda kökleri birbirine yaktn bitki anlamına da gelir. O bakımdan bu kelime müşterek bir lafızdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Yanlarına çıkıp onları görseydin” buy­ruğunu cumhur, “vav” harfini esreli olarak, el-A’meş ve Yahya b. Vessâb İse ötreli olarak okumuştur.

“Mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın.” Yani t sen eğer onları görecek olsaydın onlardan kaçardın “ve hiç şüphesiz onların korkusu Üe dolardın.”

Buna sebep ise yüce Allah’ın etraflarını kapatıp sardırdığı korkunç hal ile on­ları bürüyen heybettir. Bunun, bulundukları yerin korkunçluğu dolayısyla ol­duğu da söylenmiştir. Sanki yüce Allah onları, zahiren korkunç ve issi2 bir yere bannmalarını sağlamak suretiyle, insanların onlardan uzaklaşmasını sağ­lamak istemiş gibidir.

Şöyle de denilmiştir: İnsanlar, bu korku dolayısı ile onlara yaklaşamıyor ve böylelikle İnsanlar tarafından görülmeleri alıkonulmuş oluyordu. Hiç bir kimse onlara yaklaşma cesaretini gösteremiyordu. Bir diğer açıklamada da şöyle denilmektedir: Onlardan kaçmak, saçlannın ve tırnaklanmn uzunluğun­dan dolayıdır. Bunu da el-Mehdevî, en-Nehhâs, ez-Zeccâc ve el-Kuşeyrî zekre t mislerdir. Böyle olması, uzak bir ihtimaldir. Çünkü uyandıklarında bi­ri diğerine: Bir gün veya bir günün bir bölümü uykuda kaldık, demişti. İşte bu, onların saçlarının ve tırnaklarının olduğu halde kaldığına delildir. Ancak; onlar bu sözleri, tırnaklarına ve saçlarına bakmadan önce söylemişlerdir, de­nilmesi müstesna,

ibn Atİyye dedi ki: Onların durumları hakkında doğru olan şu ki: Yüce Al­lah, uykuya daldıkları sıradaki hallerini olduğu gibi muhafaza etmiştir. Böy-leilkİe bu, hem onlar için hem de başkaları için bir belge teşkil etsin. Onların elbıseleri de eskimedi ve herhangi bir nitelikleri de değişikliğe uğrama-ı. eiıire giden kişi sadece o şehirin alametlerini ve binalarını tanıyamamış-“.. îğer kendi nefsinde de benimseyemeyeceği bir durum sözkonusu olsay-:.. elbetteki bu, onun için daha da önemli olurdu.

N’âfî, tbn Kesîr, îbn Abbas, Mekkeliler ile Medineliler;” Onlar dolar taşardın” şeklinde mübalağa olmak üzere lam” harfini şeddeli olarak okumuşlardır. Yani, defalarca dolar taşardın, demek olur. Diğerleri ise, “lam” harfini şeddesiz olarak okumuştur. Şeddesiz okuyuş da dilde daha meş­hurdur. el-Muhabbal es-Sa’dînin şu beyitinde ise bu kelimenin “lam” harfi şeddeli olarak geçmektedir:

“en-Nu’man ihramh iken insanlara saldırıp öldürdüğü vakit Sen de Ka’b b. Avfdan (alacağın) zincirleri doldurdukça doldur.”

Cumhur, “Korku” kelimesini “ayn” harfini sakin olarak; Ebu Cafer ise ötreli olarak okumuştur. Ebu Hatim: Bu iki okuyuş iki ayrı söyleyiştir, de­mektedir. “Kaçardın” kelimesi hal olarak riasb edilmiştir. “Korku” an­lamındaki kelime ise ya ikinci mef’uldür veya temyizdir. [60]

  1. İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyan­dırdık. Ardından içlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya bir günün birazı kaldık” dediler. Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilendir. Şimdi siz, birinizi bu gümüş paranız ile şehre gönderin de baksın; hangi yemeği daha temiz bulursa ondan size bir rızık getirsin. Dikkatlice ha­reket etsin ve sakın sizi kimseye farkcttirmesin.
  2. “Çünkü onlar, sizi ele geçirirlerse sizi ya taşlarlar yahut kendi dinlerine döndürürler. O takdirde ebediyen iflah olmazsınız.”

“İşte böylece kendi aralarında soruştursunlar diye onları uyandır­dık” buyruğundaki; “Uyandırmak”; hareketsiz iken harekete getir­mek anlamındadır. Buyruğun anlamı da şöyledir: Biz, onları uyuttuğumuz, hidâyetlerini artırdığımız ve uykudayken evirip çevirdiğimiz gibi onları uyandırdık da. Yani, onları daha önceki elbiselerinde ve eski hallerinde her­hangi bir değişiklik olmaksızın uykularından uyandırdık. Şair, şöyle demek­tedir:

“Ve seher vaktinde uyandırdığım; hepsi birlikte ama, kimisi henüz yeni sarhoş olmuş,

Kimisi el yordamıyla önünü görmeye çalışır halde kalkan samimi genç arkadaşlar…”

Yüce Allah’ın: “Kendi aralarında soruştursunlar diye” buyru­ğundaki “lam” lam-ı sayrûra (oluş) lâm’ı diye bilinir. “Akıbet lâm”ı ile aynı şeydir. Yani, bu noktaya varsınlar diye bir anlam ifade eder. Yüce Allah’ın: “Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktır” (el-Kasas, 28/8) buyruğundaki “lam” da böyledir.

O halde onlann uykularından uyandınlmaları birbirlerine soruştursunlar diye olmamıştı.

Yüce Allah’ın: “Bir gün veya bir günün birazı kaldık, dediler” buyruğu­na gelince, onların böyle demelerine sebep, sabah öğleden önce mağaraya girmeleri, yüce Allah’ın da onlan gündüzün son saatlerinde uyandırmış ol­masıdır. O bakımdan onların başkanları Yemlîha veya Mekselmînâ: Uyudu­ğumuz süreyi en iyi bilen Allalı’dır, diye cevap verdi. [61]

Yüce Allah’ın: “Şimdi siz, birinizi bu gümüş paranız ile şehre gönde­rin…” buyruğuna dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [62]

  1. Paralarıyla Birilerini Göndermeleri:

İbn Abbas dedi ki: Onların ellerindeki paralan bahar mevsiminde doğan deve yavrusunun ayak tabanını andırıyordu. İbn Abbas’ın bu sözünü en-Neh-hâs nakletmektedir.

îbn Kesir, Nâfi, İbn Âmir, el-Kisaî ve Âsım’dan rivayetle Hafs, “Gümüş paranız ile” kelimesini “re” harfini esreli olarak okumuşlardır. Ebu Amr, Hamza ve Âsım’dan rivayetle Ebu Bekir ise bu kelimeyi “ra” harfini sa­kin olarak okumuşlar ve ağırlığı dolayısıyla esreyi hazf etmişlerdir. Bu iki oku­yuş, iki ayrı söyleyiştir. ez-Zeccac ise bu kelimeyi “vav” harfini esreli, “ra” har­fini de sakin olarak okumuştur.

Onların aç olarak uyandıkları ve yiyecek almak Üzere gönderdikleri kişi­nin Yemlîlıâ olduğu da söylenmiştir ki, el-Gaznevî’nin naklettiğine göre bu, yaşça en küçükleri idi. Şehir ise, Üfsus (Efes) şehridir. Tarsus oiduğu da söy­lenmiştir Bunun, cahiliye döneminde ad: da Üfsus idi. islam gelince oraya Tarsus adını vermişlerdir.

İbn Abbas dedi ki: Bunlarla birlikte kendi çağlannda bulunan kiralın res­mini taşıyan dirhemler vardı. [63]

  1. Alınmasını İstedikleri Yiyecek ve Dikkatli Davranma İstekleri:

Yüce Allah’ın: “Baksın, hangi yemeği daha temiz bulursa…” buyruğu nu İbn Abbas, hangi hayvanın kesim itibariyle daha helal olduğuna baksın, diye açıklamıştır. Çünkü onların yaşadıkları şehrin ahalisi, bir pul adına hayvanlarını kesiyorlardı. Aralarında imanlarını gizleyen bir topluluk vardı. İbn Abbas: Genel olarak şehir halkt mecusi idi, demektedir.

“Hangi yemeği daha temiz bulursa” ifadesinin, daha bir bereketli oldu­ğunu görürse anlamında olduğu da söylenmiştir. Yine denildiğine göre ar­kadaşları, gönderdikleri kimseye, kimse onlan farketmesin dîye iki ya da üç kişilik bir yiyecek diye zannedilecek, ancak pişirilmesi halinde de bir top­luluğa yetecek kadar bir miktar almasını istediler. Bundan dolayı alınan bu yiyeceğin pirinç olduğu söylenmiştir. Kuru üzüm olduğu, hurma olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Dahatemiz” İfadesinin, daha hoş anlamında olduğu söylendiği gibi, da­ha ucuz anlamında kullanıldığı da söylenmiştir.

“Ondan size bir rızık” sizin için bir gıda “getirsin, dikkatlice hareket et­sin.” Yani, şehre girişinde ve yiyeceği satın alışında gereken dikkati göster­sin “ve sakın sizi kimseye farkettirmesin” kimseye durumunuzu haber vermesin. Şöyle de denilmiştir: Eğer o, farkedilecek olursa, hiç bir zaman di­ğer kardeşlerini içine düştüğü bu zor duruma düşürmesin.

“Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse, sizi ya taşlarlar…” ez-Zeccac dedi ki: Yani size taş atarlar, sizi taşa tutarlar. Ki, bu öldürme şekillerinin en kötüsü-dür. Bu ifade, size söver sayarlar, tahkir ederler diye de açıklanmış ise de, birinci açıklama şekli daha sahihtir. Çünkü onların kıssaları ile ilgili daha ön­ceden geçen açıklamalardan da anlaşıldığına göre onların öldürülmeleri is­teniyordu . Taşa tutmak ise geçmiş dönemlerde, -yine bundan önce açıklan­dığı üzere- insanların dinlerine muhalefet etmenin bir cezası idi. Çünkü böyle bir cezalandırma, hepsinin ortaklaşa bu cezalandırmaya katılmalan açı­sından, bütün o din mensuplarını daha bir rahatlatıcı idi. [64]

  1. Vekâlet ve Sıhhati:

Aralarından biri sinin, gümüş para ile gönderilmesi, vekâlete ve vekâletin sıhhatine bir delildir. Ali b. Ebi Talib (r.a) da kardeşi Akil’i, Osman (r.a) nez-dinde vekil tayin etmişti. Genel olarak vekâletin sıhhati hususunda herhan­gi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Vekâlet, cahiliye döneminde de, İslâm geldikten sonra da bilinen bir uygulamadır. Nitekim, Abdurrahman b. Avf da, Umeyye b. HalePi Mekke’de bulunan aile halkı ve diğer yakınları üzerine ve­kil bırakmıştı. Yani, onları korumalarını istemişti. Umeyye de o sırada müş­rik idi. Buna karşılık Abdurrahman b. Avf da Umevye’ye bu yaptıklarına mis­liyle bir mükâfat olmak üzere Medine’de bulunan yakınlarını korumayı te­keffül etmişti. Buhârî, Abdurrahman b. AvPdan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Umeyye b. Halef İle Mekke’de bulunan aile halkım ve yakınlarımı (sâ-ğiye) koruması, benim de onun Medine’de bulunan yakınlannı korumam üze­re bir belge düzenledik. Ben, adımı (Abdur)Ralıman diye sözkonusu edin­ce, o: Ben Rahman diye bir kimse tanımıyorum. Benimle cahiliye dönemin­deki İsmini zikrederek yazış, dedi. Ben de onunla Abdu Amr diye yazıştım… diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti[65]

el-Esmaî dedi ki: ” Kişinin aile halkı ve yakınları, kişiye mey­leden, onun yanına gelen kimseler” demektir. Bu kelime, meyletmek anla­mındaki; fiilinden alınmadır. Bir şeye meyleden veya onun­la birlikte bulunan her şey hakkında bu fiil kullanılır. Bu açıklamalar onun “Kitabu’l-Efâl” adh eserinden nakiedilmiştir. [66]

  1. Vekâlet Akdinin Mahiyeti ve Delilleri:

Vekâlet, bir nâiblik akdidir. Şanı yüce Allah, bu akde duyulan ihtiyaç ve bu akid sayesinde bir takım maslahatlar gerçekleşeceğinden dolayı izin ver­miştir. Çünkü herkesin bütün işlerini başkasının yardımı olmadan veya ra­hatlıkla kendiliğinden yerine getirme imkânı bulunmaz. O bakımdan kişi bu işleri için kendisini rahatlatacak kimseleri vekil tayin eder.

İlim adamlarımız, vekâletin sıhhatine Kitab-ı Kerimden bir takım âyetle­ri delil göstermişlerdir. Bu âyetlerden birisi, açıklamakta olduğumuz âyet-i ketime ile, yüce Allah’ın: “…Onu (zekâtı) toplamakla görevlendirilenlere..” (et-Tevbe, 9/60); “Şu gömleğimi götürün de…” {Yusuf, 12/93) buyruklarını delil göstermişlerdir. Sannet-i seniyeden buna delil teşkil edecek hadisler pek çoktur. Bunlardan birisi Urve el-Bârikî yoluyla rivayet edilen hadistir ki, bu hadis daha önceden el-En’âm Sûresi tefsirinin sonlarında (6/164. âyet, 2. baş­lıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Câbir b. Abdullah rivayetle dedi ki: Hayber’e çıkmak istedim. Rasûluilah (sav)’ın yanına varıp ona şöyle dedim: Ben, Hayber’e çıkmak istiyorum. Ba­na şöyle dedi: “Benim oradaki vekilimin yanına varırsan, sen ondan onbeş vesk (hurma) al. Senden buna dair (bu tahsilatı yapabilme yetkisine sahip ol­duğuna dair) bir alâmet isteyecek olursa, sen de elini onun gırtlağının üze­rine koy!” Bu hadisi de Ebu Dâvûd rivayet etmiştir.[67]

Bu anlamdaki hadisler pek çoktur. Diğer taraftan ümmetin bu akdin ca­iz oluşu üzerinde icmâ’ etmesi de yeterli bir delildir. [68]

  1. Vekâletin Caiz Olduğu Alanlar:

Vekâlet, niyâbeten (vekâlet yoluyla) yerine getirilmesi caiz olan bütün hak­larda caizdir. O bakımdan gasıp (gasbettiği mal hususunda) birisine vekâlet verecek olsa bu caiz olmaz. Kendisi vekil durumunda olur. Çünkü yapılma­sı haram olan bütün işlerde de vekâlet caiz olmaz. [69]

  1. Mazereti Olanlarla Olmayanların Vekil Tayin Etmesi:

Bu âyet-i kerimede oldukça güzel bir müjde vardır. O da şudur: Onların aralarından birisini vekil tayin etmeleri, kendilerine bir zarar gelir korkusuy­la herhangi bir kimsenin varlıklarını farketmesi korkusu dolayısıyla takiye ile birlikte sözkonusu olmuştu.

Mazeret sahibi olan kimselerin, başkalarını vekil tayin etmelerinin caiz ol­duğu ittifakla kabul edilmiştir. Mazereti bulunmayan kimsenin başkasını vekil tayin etmesine gelince, cumhur böyle bir vekâletin caiz olacağını ka­bul etmiştir. Ebu Hanife ve Suhnun ise caiz değildir, demişlerdir. İbnu’1-Ara-bî der ki: Suhnun, bu görüşünü Esed b. el-Furat’tan almış ve hakimliği dö­neminde buna göre hüküm vermiş gibi görünüyor. O, belki de bunu zulüm ve zorba kimselere karşı, onlardaki hakları almak ve onlan zelil etmek için yapıyordu ki, bu da hakkın kendisidir. Çünkü vekâlet bir yardım ve destektir. Batıl ehli kimselere ise yardım ve destek olunmaz.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Din ve 1’azilet sahibi olan kimseler, fi­ilen hazır bulunsalar ve o işlerini görebilecek sağlığa sahip olsalar dahi baş­kalarını vekil tayin edebilirler. Hazır bulunan ve sağlıklı olan kimsenin baş­kasın* vekil tayin etmesinin caiz ve sahili oluşunun delili, Buhârî, Müslim ve başkalarının, Ebu Hureyre’den naklettikleri şu rivayettir: Ebu Hureyre dedi ki: Bir kimsenin Peygamber (sav)’da belli yaşta bir deve alacağı vardı. Hz. Pey­gamberin yanına gelerek bu devesini ödemesini isledi. Hz. Peygamber de: “Bu­nun istediği hakkını veriniz” diye buyurdu. Onun hakkı olan yaştaki deveyi aramakla birlikte bulamadılar. Ancak, yaşça ondan daha büyük deve bulabil­diler. Hz. Peygamber yine: “Onu veriniz” diye buyurdu. Adam şöyle dedi: Sen, bana hakkımı tas tamam verdin. Allah da sana tastamam ihsan etsin, dedi. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, sizin en hayırlınız borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdiı.”[70] Laliz Buhârî’ye aittir.

İşte bu hadis, sahih olmakla birlikte ayrıca hazır bulunan ve bedenen sağ­lıklı bîr kimsenin başkasını vekil tayin etmesinin caiz olduğuna delildir. Çünkü Peygamber (sav) ashabına, kendisine vekâleten borcu olan yaştaki de­veyi vermelerini emretmişti, jşte bu, onun bu konuda onlara verdiği bir ve­kalettir. Peygamber (sav) hasta da değildi, yolculukta da bulunmuyordu. Bu ise, Ebu Hanife ile Suhnun’un: Hazır bulunan ve bedenen sağlıklı olan bir kimsenin, ondan davacı olan kişinin rızası müstesna başkasını vekil tayin et­mesi caiz değildir, şeklindeki görüşlerini reddetmektedir. Çünkü bu hadis, on­ların bu konudaki görüşlerine muhaliftir. [71]

  1. Âyet, Ortaklığın da Caiz Oluşuna Delildir:

İbn Huveyzimendad der ki: Bu âyet-i kerime, ortaklığın caiz olduğu hükmünü de ihtiva etmektedir. Çünkü (sözü ediien) gümüş para, hepsine ait idi. Aynı şekilde âyet, vekâletin caiz olduğu hükmünü de İhtiva eder. Çün­kü onlar aralarından birisini göndermiş ve yiyecek satın almak üzere onu ve­kil tayin etmişlerdi. Arkadaşların birlikte yemek yemeleri ve yiyeceklerini bir­likte karıştırmalarının caiz olduğu hükmünü de ihtiva eder. Biri diğerinden daha çok yese bile. Daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/220. âyet, 6. baş­lıkta) geçtiği üzere yüce Allah’ın: “Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir”(el-Bakara, 2/220) buyruğu da buna benzemektedir. Bundan dolayı bizim mezhebimize mensup ilim adamları, kendisine sadaka verilen ve bunu zengine ait bir yiyeceğe karıştırıp onunla birlikte yiyen bir yoksulun bu davranışının caiz olduğunu söylemişlerdir. Yine mezhebimiz alimleri, mudaraba yapan ortağın, kendisine ait yemeği başkasının yemeği­ne karıştırıp o kimseyle birlikte yemesinin caiz olduğunu da söylemişlerdir. Rasûlullah (sav) da kendisine kurbanlık almak üzere ashabdan birisini ve­kil tayin etmiş bulunmaktadır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Âyet-i kerimede buna dair bir delil yoktur. Çünkü on­lardan her bir kişinin, gönderdikleri şahsa başlı başına para vermiş olması ih­timali de vardır. O takdirde o kişinin alışverişinde ortaklık sözkonusu olmaz. Yine bu konuda ancak şu iki hadis dayanak teşkil etmektedir: Bunlardan bi­risine göre îbn Ömer, kuru hurma yiyen bir topluluğun yanından geçmiş ve şöyle demiştir: RasûluJlah (sav), bir kimsenin hurmaları ikişer ikişer yeme­sini, kardeşinin kendisine izin vermesi hali müstesna nehyetmiştir[72] Diğe­ri ise, Ebu Ubeyde’nin komutanlığındaki el-Habat sedyesine dair hadis-i şe­riftir[73]

Ancak bu, konuya delaleti bakımından birincisinden daha geridedir. Zi­ra, Ebu Ubeyde’nin o gazvede kendilerine gıda teşkil edecek şeyleri asgari ölçüde yetecek kadar verme ve onları bunun için bir araya toplamama İhti­mali de vardır.

Derim ki: Bu görüşün aksine, Kitab-ı Kerimden delil teşkil eden buyruk­lar arasında yüce Allah’ın: “Şayet onlarla bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir”(el-Bakara, 2/220) buyruğu ile; “Sizin için topluca veya ay­rı ayrı yemenizde de bir vebal yoktur” Cen-Nur, 24/61) buyrukları da vardır. Yüce Allah’ın izniyle ileride açıklaması gelecektir. [74]

  1. Böylece bulunmalarını sağladık ki, Allah’ın vadinin gerçek olduğunu ve kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığı­nı bilsinler. Hani onlar kendi meselelerini aralarında tartışıyor­lardı. Bunun üzerine: “Üzerlerine bir bina yapın” demişlerdi. Rabbleri onları daha iyi bilendir. Onların işine galip gelen kim­seler İse: “Mutlaka biz, yanlarında bir mescid edineceğiz” dedi­ler.

“Böylece bulunmalarını sağladık.” Yani, başkalarını onlara muttali kıl­dık ve oniarı açığa çıkardık.

“Bulunmalarını sağladık” fiili, “Buldu” fiilînin hemze ile müteaddi olmuş (geçişli yapılımş) şeklidir. Aslında bu, ayağın tökezlenme-si hakkında kullanılır.

“Ki, Allah’ın va’dinin gerçek olduğunu… bilsinler” buyruğunda Kehf as­habının dönemlerinde uyandırıldığı müslüman ümmet kastedilmektedir. Çünkü Dakyanus ölmüş, aradan birkaç nesil geçmiş, o sırada da o ülkeye sa-lilı bir kimse hükümdar olmuştu. O bakımdan, bu ülke ahalisi öldükten son­ra hasredilmek ve kabirlerden cesetlerin diriltilmesi hususunda ihtilâfa düş­müşlerdi. Bu konuda bazıları şüphe ve tereddüde düşmüş, böyle bir dirili­şi uzak bîr ihtimal görmüş ve: Ancak ruhlar hasredilir. Cesedi de toprak yer, demeye koyulmuşlardı. Başka bir kesim ise, ruh da ceset de hep birlikte di­riltilir, demişlerdi. Bu hükümdara, kabul edilmesi zor bir mesele haline gel­di, şaşırıp kaldı, bu hususu diğer insanlara nasıl açıklayabileceğini bilemez oldu. Sonunda kıldan elbiseler giyip küller üzerinde oturmaya başlamış, bu hususa dair delil ve açıklama için yüce Allah’a niyaza koyulmuştu. Yüce Al­lah da sonunda Kehf ashabının bulunmasını sağlamıştı.

Denildiğine göre Kehf ashabı, aralarından birisini kendilerine yiyecek ge­tirmek üzere şehire gönderdiklerinde hem kişi olarak, hem de aradan geçen uzun zaman dolayısı ile elindeki paralar, şehir halkı tarafından tanınmamış ve garip karşılanmıştı. O bakımdan bu kişi hükümdarın huzuruna çıkartıldı. Hükümdar, salih bir zat İdi. O da, beraberindekiler de iman etmişlerdi. Bu kimseyi görünce: Bu, hükümdar Dakyanus döneminde şehirlerinden çıkan delikanlılardan birisi olabilir. Ben de yüce Allah’a onları bana göstermesi için dua edip duruyordum, dedi. Bu gence durumunu sordu, o da ona durumu­nu anlattı. Hükümdar bu işe çok sevindi ve şöyle (çevresindekilere) dedi; Al­lah size (böylece) bir belge göndermiş olabilir. Haydi bununla mağaraya doğ­ru gidelim. Şehir halkı ile birlikte onların yanlarına gitmek üzere binekleri­ne bindiler. Mağaraya yaklaştıklarında Yemliha: Sizden korkmamaları için on-lann yanına ben gireceğim, dedi. O da yanlarına girip durumu arkadaşlarına haber verdi ve bu gelen topluluğun İslâm ümmeti olduğunu onlara söy­ledi. Rivayet edildiğine göre onlar bu İşe çok sevindiler, hükümdarın yanı­na çıktılar, onu tazim ettiler, o da onları tazim elti. Sonra da mağaralarına ge­ri döndüler.

Rivayetlerin çoğunluğu, Yemliiıa’nın durumu onlara haber vermesi ile bir­likte -ileride geleceği üzere- gerçek anlamıyla öldüklerini bildirmektedir. Ce­setlerin diriltilmesi hususunda şüphe içerisinde bulunanlar da bu konuda ke­sin bir kanaate sahip olmuş otduJar Yüce Allah’ın: “Bulunmalarım sağladık ki, Allah’ın va’dinin gerçek olduğunu… bilsinler” buyruğunun anlamı da işte budur. Yani, hükümdar ve onun yönetimi altındakiler, kıyametin de hak olduğunu, öldükten sonra dirilmenin de hak olduğunu bilsinler diye…

“Hani onlar kendi meselelerini aralarında tartışıyorlardı.” Onlar bu tek kişiyi, Ashab-t KehPin haberlerinin doğruluğuna delil kabul ettiler ve yan­larına girmekten çekindiler. Bunun üzerine hükümdar: Bunların üzerine bir bina yapın, dedi. Genç delikanlıların dini üzere olan kimseler de: Onlann ya­nında bir mescid edinin, dediler.

Rivayet edildiğine göre kâfir bir kesim: Biz buraya ya bir kilise yahut mi­safirhane bina edelim, demişler. Ancak müslümanlar onlara engel olarak: Ha­yır, biz onlann yanında bir mescid edineceğiz, demişlerdi.

Yine rivayet edildiğine göre; bazıları mağarayı üzerlerine kapatmak ve ma­ğarada onları görünmeyecek bir halde bırakmak istemişlerdi. Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre yüce Allah ise o sırada onların izierinin gö­rülmesini engellemiş ve görülmelerini engelleyecek şekilde onları perdele-mişti. İşte onlara bir alamet olmak üzere üzerlerine bir bina yapmaya iten se­bep de budur.

Yine denildiğine göre hükümdar; altından bir sanduka içerisinde onlan def­netmek İstedi. Rüyada onlardan birisini gördü, kendisine şöyie dedi: Sen bi­zi altın bir sanduka içerisine koymak istiyorsun. Böyle bir işi yapma. Biz, top­raktan yaratıldık ve ona döneceğiz. Bizi halimize bırak. [75]

Kabirler Üzerinde Mescid Edinmek, Kabirlerde Namaz Kılmak, Kabirlerde Bina Yapmak ve Benzeri Fiiller:

Burada kimileri yasak, kimileri caiz bir takım meseleler sözkonusudur. Ka­birler üzerinde mescid yapmak, kabristanda namaz kılmak, kabirlerin üze­rinde bina yapmak ve buna benzer sünnetin sözkonusu ettiği bir takım hu­suslar yasaktır, caiz değildir. Çünkü Kbu Dâvûd ve Tirmızî’nin rivayetine gö­re İbn Abbas şöyle demiştir: Rasulullah (sav) kabri ziyaret eden kadınları, ka-birier üzerinde mescid yapan ve kandil yakanları ianetlemiştir. Tirmizî dedi ki: Bu konuda Ebu Hureyre ve Âişe’den de rivayetler gelmiştir. İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadis de basendir.[76]

Buhârî ile Müslim de, Hz. Âişe’den rivayet ettiklerine göre, Um Habibe ile Um Seleme, Habeşistan’da gördükleri ve içinde bir takım tasvirler bulunan bir kiliseden Rasulullah (sav)’a söz ettiler Rasulullah (sav) da şöyle buyur­du: “O kimseler arasında salih bir kişi bulunup da bu salih kişi Öldü mü, he­men onun kabri üzerine bir mescid inşa eder ve orada bu suretleri yapıve­rirlerdi. Bunlar, kıyamet gününde yüce Allah huzurunda mahlukaün en kö­tüleridirler.” Lafız Müslim’e aittir.[77]

İlim adamlarımız derler ki: işte bu müslümanlara, Peygamberlerin ve ilim adamlarının kabirlerini mescide çevirmelerini haram kılmaktadır. Hadis imamları, Ebu Mersed el-Ganevî’den şöyle dediğini rivayet ederler: Ben, Ra­sulullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “KabU’lere doğru namaz kılma­yınız ve kabirler üzerinde oturmayınız.” Bu hadisin lafzı da Müslim’e aittiı[78]

Yani, kabirleri yöneldiğiniz bir kıble edinerek, onlar üzerinde veya onla­ra doğru -yahudiler ve hristiyantann yaptıkları gibi- namaz kılmayınız. Çün­kü bu, o kabirlerde bulunan kimselere ibadet etmeye götürür. Nitekim pul­lara ibadete sebep de bu olmuştu. Peygamber (sav) benzeri bir durumdan sakmdtrmakta ve buna gÖEüren yollan kapatarak şöyle buyurmaktadır: “Pey­gamberlerinin ve aralarındaki salih kimselerin kabirlerini mescid edinen bir kavme Allah’ın gazabı çok şiddetlidir.[79]

Buhârî ile Müslim, Hz. Âişe ile Abdullah b. Abbas’dan şöyle dediğini ri­vayet ederler: Rasulullah (sav) hastalanınca kendisine ait bir örtüyü yüzünün üzerine koymaya başladı. Örtü yüzünün üzerinde iken nefes almada güçlük çekince, onu yüzünden açtı ve bu haliyle şöyle buyurdu: “Allah’ın laneti ya-hudilerle hristiyanlar üzerine olsun. Çünkü onlar peygamberlerinin kabirle­rini mescid edindiler.” Hz. Peygamber bununla, onların yaptıklarını yapmak­tan sakındırıyordu.[80]

Müslim de, Hz. Cabİr’den şöyle dediğini rivayet eder: Rasulullah (sav) Kab­rin alcı ile sıvanmasını, üzerine oturulmasını ve üzerine bina yapılmasını yasakladı.[81] Bu hadisi ayrıca Ebu Dâvûd ve Tirmizî de H2. Cabir’den rivayet etmişlerdir. O dedi ki: Rasuluüah (sav), kabirlerin alçı ile sıvanmasını, kabir­lerinin üzerine yazı yazılmasını, üzerlerine bina yapılmasını ve üzerlerinden geçerek çiğnenmelerinİ yasakladı. Tİrmizîdedi ki: Bu hasen, sahih bir hadis­tir.[82]

Sahih (i Müslim) de, Ebu’l-Heyyâc el-Esedî’den şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Ali b. Ebi Talib bana şöyle dedi: Rasuluilah (sav)’ın beni gerçek­leştirmek üzere gönderdiği bir işe ben de seni göndereyim mi: Ne kadar hey­kel görürsen, mutlaka onu dümdüz edecek, tanınmaz bir hale getireceksin, ne kadar yükseltilmiş kabir görürsen, mutlaka onu dümdüz edeceksin -Bir rivayette de: Ne kadar suret görürsen mutlaka onu da dümdüz edecek, ta­nınmaz hale getireceksin- denilmektedir. Bu hadisi Ebu Dâvûd ve Tirmizî de rivayet etmiştir.[83]

İlim adamlarımız derler ki: Bu hadisin zahiri kabirlerin nisbeten tümsek-1 estirilmesini, yükseltilmesini men etmekte ve alçak olmasını gerektirmekte­dir. Kimi ilim adamı da bu görüşü benimsemiştir.

Ancak cumhur, ortadan kaldınlması emrolunan bu yükseltmenin, deve hör-gücünü andıran bir tepe görünümünden daha fazla olanı hakkındadır. Kab­rin, kendisi vasıtası ile tanınmasını ve saygı duyulmasını sağlayacak bir tümseklikte olması gerekir. -Malik’in, Muvatta’da zikrettiğine göre-, Pey­gamberimiz Muhammed (sav)’ın ve İki arkadaşının (Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in) -Allah onlardan razı olsun- kabirleri de bu şekildedir.'[84] Dârakut-nî’nin, İbn Abbas yoluyla rivayetine göre, babamız Adem (a.s)’ın kabri de bu şekildedir.[85]

Cahiliye döneminde Ölüyü tazim ve yüceltmek kastıyla kabrin üzerinde gereğinden fazla binanın yükseltilmesine gelince, bu şekildeki bir bina yı­kılır ve ortadan kaldırılır. Çünkü böyle bir iş, âhiretin ilk konağında dünye­vi zinetin kullanılması ve kabirleri tazim edip onlara İbadet eden kimselere benzemek söz konusudur.

İşle bu hususlar ve bu konudaki nehyin zahiri dolayısı ile, bu gibi işlerin haram olduğunun söylenmesi gerekir.

Kabrin, deve hörgücü gibi tümsekleştirihnesine (.tesnime) gelince bu, bir karış kadar yükseltilmesi demek olup devenin hörgücü (senam)’den alınmış bir kelimedir, Kabrin üzerindeki topraklan rüzgârın savurmamast için Ü2erine su serpilir. Şafiî, kabrin çamur ile sıvanmasında bir sakınca yoktur der. Ebu Hanife de şöyle demektedir: Kabir, alçı ile de çamur İle de sıvan­maz ve üzerinde düşecek şekilde bina da yükseltilmez. Bununla bîr miktar -bir alamet olmak üzere- taşların konulmasında bir mahzur yoktur. Çünkü Ebu Bekir el-Eslem rivayetle şöyle demiştir: Bize Müsedded anlattı, bize Nuh b. Durâc anlattı o, Cafer b. Muhammed’den naklen dedi ki: RasuLullah (sav)’ın kızı Patıma, Hamza b. Abdulmuttaiib’in kabrini her cuma günü ziyaret eder. Onun kabrine alamet olmak üzere bir taş parçası koymuştu. Bunu da Ebû Ömer (b. Abdi’1-Berr) zikretmiştir[86]

Tabutta Defin ve Kabir;

Bu buyruğun işaret ettiği caiz meselelerden birisi de tabutla defin mese­lesidir. Bu, özellikle gevşek arazîde caizdir. Rivayete göre Danyal (a.s) taş­tan bir tabut içerisinde imiş. Yusuf (a.s) da kendisi için camdan bir tabut ya­pılmasını ve kendisine ibadet olunur korkusu ile de bir kuyuya atılmasını va­siyet etmiş ve böylece Musa -Allah’ın salat ve selamı hepsine olsun- döne­mine kadar kalmıştır. Hz. Musa’ya, onun tabutunu oldukça yaşlı bir kadın gös­termiş, o da o tabutu kaldırıp İshak (a.s)’ın bulunduğu hazireye koymuştu. Sahih’de, Sa’d b. Ebi Vakkas’dan nakledildiğine göre o, ölümüyle sonuçla­nan hastalığında şöyle demiş: Bana da tıpkı Rasulullah (savVa yapıldığı gi­bi lahid açınız ve üzerime kerpiçleri dikine yerleştiriniz[87]

Lahid önce yerin yarılması, sonra da- eğer yer sert ise yarığın kıble tara­fından bir başka kabrin kazılarak ölünün oraya yerleştirilmesine, üzerinin de kerpiç ile kapatılmasına denir. Bize göre bu, kabri (dikey) yarık şeklinde aç­maktan daha faziletlidir. Çünkü yüce Allah’ın Rasulüne seçtiği şekil budur. Ebu Hanite de bu görüşü kabul etmiş ve sünnet olan lahid şeklinde kabri aç­maktır, demiştir. Şafiî ise sünnet olan, kabri yeri yararak açmaktır, demiştir.

Lahid şeklindeki kabirde kireç kullanılması mekruhtur. Şafiî ise kireç kullanmakta bir mahzur yoktur, çünkü o da bir çeşit taştır, demiştir. Ebu Ha­nife ve arkadaşları İse bunu mekruh görürler. Çünkü kireç, yapılan binayı sağ­lamlaştırmak için kullanılır. Kabir ve içindekiler ise çürümeye mahkûmdur, ona sağlamlık uygun düşmez. Buna göre, taş ile kireç arasında bir fark kal­mamaktadır. Bir diğer görüşe göre kireç, ateşin bir izini taşır. O bakımdan-tefe’ül yoluyla- mekruh kabul edilir. Bu görüşe göre taş ile kireç arasında fark görülmektedir.

Fakihler şöyle demektedir: Kerpiç ve kamış kullanmak müstehaptır. Çün­kü rivayete göre Peygamber (sav)’ın kabri üzerine bir demet kamış konul­muştur. Büyük ilim adamı İmam Ebu Bekr Muhammed b. el-Fa di el-Hanefi -Ailalı’ın rahmeti üzerine olsun- den nakledildiğine göre o, kendi bölgelerin­de yerin gevşekliği dolayısıyla tabut kullanmanın caiz olduğunu söylemiş ve şöyle demiştir: Demirden dahi tabut kullanılacak olursa bunda bile bir mah­zur yoktur. Ancak, onun iç tarafına toprak serilmeli ve ölü tarafından üst ke­simi çamurla sıvanmalı, ince kerpiçler de ölünün sağ ve soluna y erle ş tiril mî ş-dir ki, böylelikle bu lahid konumuna gelsin.

Derim ki: Peygamber (sav)’ın kabrine kadife parçasının yerleştirilmesi de bu kabildendir. Çünkü Medine toprağı hem su sızdı™-, hem de tuzlu (kıraç) bir arazidir. (Hz. Peygamber’in azadlısı) Şükran dedi ki: Allah adına yemin ede­rim ki, kabirde Rasulullah (sav)’in altına kadife parçasını yerleştiren benim. Ebu İsa et-Tirmizî dedi ki: Şükran’in bu hadisi hasen, garip bir hadistir[88]

  1. “Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. “Beş­tir, altıncıları köpekleridir” de diyecekler. Bu, gaybı taşla­maktır. “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını en iyi bilendir. Onları pek az kim­seden başkası bilemez.” O halde bunlar hakkında zahir olan şeyden başkası ile mücadele etme! Bunlara dair onlardan kim­seye birşey sorma!

“Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir, diyecekler” buyruğ undaki; “diyecekler” kelimesindeki zamir ile Tevrat sahipleriyle Muharamed (sav)’ın çağdaşları kastedilmektedir. Çünkü onlar, âyet-i kerimede belirtilen bu şekil­de Ashab-ı Kehf in sayısı hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdi.

Bununla, hristiyantann kastedildiği de söylenmiştir. Bir grup lnristiyan, Nec-ran’dan, Peygamber <sav)’ın huzuruna gelmişlerdi. O sırada Ashab-ı Kehf söz konusu edildi. Hıristiyanların Yakubiye kolu, bunlar üç kişiydiler, dördün­cüleri de köpeklen idi, dedi. Nasturiler, beş idiler, altıncıları da köpekleri idi, dediler. Müslümanlar da: Yedi kişi idiler, sekizincileri de köpekleri idi, de­diler.

Bu buyruğun müşriklere, Peygamber (savYa Kehf ashabına dair soru sormalarını emreden yahudilerin durumunu haber verdiği de söylenmiştir.

Yüce Allah’ın: “Sekizincileri de köpekleridir” anlamındaki buyruğun ba­şına gelen “vav” harfi, nahivcilere göre sayılarına dair verilen haberin sonu­na gelmiş bir atıf “vav”ıdır ki, bu da onların durumunu açıklamak ve bu sa­yının haklarında söylenen nihai sayı olduğuna delâlet etmek içindir. Eğer bu “vav” kullanılmayacak olsaydı bile yine ifade doğru olurdu. Aralarında İbn Haleveyh’in de bulunduğu bîr kesim ise bu vav’ın “vav-ı semaniye (sekiz va-vı)” olduğunu da söylemişlerdir.

es-Sa’lebî’nin, Ebu Bekir b. Ayyaş’dan naklettiğine göre Kureyşliler, sayı sayarken altı, yedi ve sekiz der ve böylelikle sekizin başına “vav” harfini ge­tirirlerdi. el-Kaffâl de buna yakın bir görüş naklederek şöyle demektedir: Ba­zıları Araplara göre sayının son noktası yedidir. Eğer yediden fazla saysya ge­rek duyulacak olursa, başına bir vav getirilmek suretiyle yeni bîr haber cümlesine geçilir. Yüce Allah’ın: “Tevbe edenler, ibadet edenler …ve kötülük­lerden vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır” (et-Tevbe, 9/112) buyruğu da bu türdendir. Yine buna cehennemin kapılarını söz konusu ettiği âyet-i kerimede: “Nihayet onlar oraya geleceklerinde kapıla­rı açılacak” (ez-Zümer, 39/71) buyruğunda “vaV’sız iken, cennetten söz edince İse: “Ve kapılan açılacağında” (ez-Zümer, 39/73.) diye “vav” getiril­miştir. Bir başka yerde de: “Sizden hayırlı olmak üzere Allah’a teslim olan… hanımlar” diye buyurduktan sonra, “vav” ile “ve bakireler” (et-Tahrim, 66/5) diye buyurmaktadır.

O halde; şimdi bize göre on nasıl tam ve nihai bir sayı ise, onlarda*da o zaman yedi öylece saymanın bir nihayeti kabul ediliyordu.

el-Kuşeyri Ebu Nasr da şöyle demektedir: Böyle bir İddia, bir delile da­yanılarak ileri sürülmüş değildir. Onlara göre yedinin nihai bir sayı olduğu nereden çıkmaktadır? Diğer taraftan yüce Allah’ın: “O Allah’dır ki, O’ndan başka hiç bir ilah yoktur. Melik’tir, Kuddûs’dür, Selam’dtr, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Aziz’dir, Cebbar’dır, Mütekebbir’dirs (el-Haşr, 59/23) buyru­ğu ile bu iddia nakzedilmekte (çürütülmekte) dir Çünkü görüldüğü gibi bu­rada sekizinci ismin başına vav getirilmiş değildir.

Kelıf ashabının yedi kişi olduğunu ileri sürenlerden bir topluluk da şöy­le demişlerdir: Yüce Allah’ın: “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” buyru­ğunda “vav” harfinin getirilmesi, bu sayının onların durumunu bildiren ger­çek sayı olduğuna dikkat çekmek ve kitap ehlinin bu hususta ileri sürdüğü sayılardan farklı olduğunu belirtmek içindir. Bundan dolayı yüce Allah bun­dan önceki iki sayı ile ilgili olarak, “bu gaybı taşlamaktır” diye buyurduğu halde, üçüncü sayıdan sonra bunu söz konusu etmemekte ve bu sayı hak­kında her hangi bir tenkitte bulunmamaktadır. Bununla yüce Allah, Peygam­ber’ine, onlar yedi kişi idiler, sekizincileri de köpekleridir, demiş gibidir.

Recm (taşlamak) ise, zanna dayalı olaraksöz söylemektir. Zan ve tahmin yoluyla söylenen her bir şey hakkında; “Bu hususta tah­mini kanaat belirtti, o tahmine dayalı olarak ileri sürülmüştür…” denilir. Ni­tekim şair de şöyle demektedir:

“Savaş, ancak sizin bildiğiniz ve tattığınız gibidir.

Yoksa onun hakkında zanna dayalı olarak söylenen aözler gibi değildir.”

Derim ki: el-Maverdî ile el-Ğaznevî şunu naklederler: İbn Cüreyc ile Mu-hammed b. İshak dediler ki: Kelıf ashabı sekiz kişi idiler. Onlar, yüce Allah’ın: “Sekizincileri köpekleridir” buyruğunu, köpeklerinin sahibi olan kişidir, di­ye yorumlamışlardır. Bu da nahivcilerin “vav” ile ilgili kanaatlerini ve bu “vav”ın onların dedikleri türden bir “vav” olduğu görüşünü güçlendirmekte­dir. el-Kuşeyrî ise şöyle demektedir: Yüce Allah: “Dördüncüleri ile altıncıla­rı” buyruğunda “vav”ı kullanmamıştır. Eğer durum bunun aksine olsaydı kul­lanılması caiz olurdu, Böyle bir “vav”ın hikmet ve illetini araştırmaya koyul­mak, uzak bir ihtimal ve bir tekellüftür. Bu da yüce Allah’ın bir başka yerde­ki: “Biz, hiç bir kasabayı belli bir yazısı olmaksızın helak etmedik” <el-Hicr, 15/14) buyruğu ile, bir başka yerdeki: “Biz, uyarıcılar olmaksızın hiç bir ül­keyi helak etmiş değiliz… hatırlatmadır” (eş-Şuarâ, 26/209) buyruklarına benzemektedir.

“De ki: Rabbim onların sayısını en İyi bilendir” âyet-i kerimesinde yü­ce Allah, Peygamberine, onların sayısı hakkındaki bilgiyi Allah’a havale etmesini emretmekte, sonra da insanlar arasından bunu bilenin pek az sayıda kim­se olduğunu bildirmektedir. Bundan maksat ise, Ata’nın görüşüne göre kitap ehlinden pek az bir topluluktur. İbn Abbas da şöyle derdi: İşte ben de bu az sayıdaki kimselerdenim. Onlauyedi kişi idiler, sekizincileri ise onların köpek­leridir. Daha sonra İbn Abbas bu yedi kişinin isimlerini zikretti, köpeklerinin de adı Kıtmir olup, benekli bir köpek idi; kısa boylu köpeklerden daha yük­sek, tarla köpeklerden de daha alçak boylu olduğunu da zikretmektedir.

Muhammed b. Said b. eİ-Müseyyeb ise o, bir Çin köpeği idi demiştir. Sa­hih ise onun, Zübeyrî olduğudur. Yine Muhammed b. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Neysabûr’da -bu husus kendisi için mukadder olmayanlar müstes­na- benden bu hadisi yazmadık hiç bir muhaddis kalmamıştır. Ebu Amr el­lim de bunu benden yazmıştır.

“O halde bunlar hakkında zahir olan şeyden başkası İle mücadele et­me!” Yani, Ashab-ı Kent’hakkında ancak Bizim sana vahyettiğimiz ile müca­delede bulun ve tartış. Bu, onların sayılarına dair bilginin yüce Allah’a ha­vale edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. “Zahir olan şeyle mücadele”nin, durum sizin söylediğiniz gibi değildir sözünü ve benzeri sözleri söylemek de­mek olduğu ve bu hususta Farazi herhangi bîr şeye ihtiyacın olmadığı anla­mına geldiği de söylenmiştir.

Bu buyrukta yüce Allah’ın, onların sayısını hiç bir kimseye açıklamadığı­na dair delil vardır. Bundan dolayı yüce Allah: “Zahir olan şeyden başka­sıyla” diye buyurmuştur. Bunun anlamı, geçip giden bir mücadele ve tartış­madır. Nitekim şair de bu kelimeyi bu anlamda kullanmıştır:

“Bu ise, utancı aenden uzaklaşıp gidecek bir şikâyet konusudur.”

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede, Hz. Peygamber’e tartışmayı mubah kıl­mış değildir. “Zahir olandan başkasıyla” buyruğu kitap ehlinin onunla ne şekilde tartışmaları gerektiği konusunda bir istiaredir. Onun onlara cevap ve­rip kanaatlerini reddetmesine tartışma adı verilmiş, sonra da bu tartışma “za­hir olmak” ile kayıtlandırılmışım Böylelikle yerilmiş tartışma ile gerçek tar­tışma arasındaki farkı ortaya koymaktadır.

Yüce Allah’ın: “Bunlar hakkında” buyruğundaki zamir, Ashab-ı Kehf e ait­tir. “Onlardan” buyruğundaki zamir ise, Hz. Peygamber’e karşı çıkan kitap ehline aittir. Yüce Allah’ın: “Bunlar hakkında… mücadele etme” buyruğu ise, onların sayıları hakkında mücadele etme, demektir. “Sayılan” anlamındaki kelimenin hazf edilmesi, ifadenin zahiri itibariyle buna zaten delâlet etmesin­den dolayıdır.

“Bunlara dair onlardan kimseye bir şey sorma” buyruğu ile ilgiii olarak rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber, (önce) onlar hakkında Necran hris-tiyanlarına soru sormuş ve bu sebepten dolayı da soru sorması ona yasak­lanmıştır. Bu ilmi herhangi bir hususta, müslümanların kitap ehline başvur­malarının yasaklandığına delil olmaktadır.[89]

  1. Hİç bîr şey hakkında sakın: “Ben bunu mutlaka yar m yapaca­ğım” deme.
  2. Meğer ki Allah dilemiş ola. Unuttuğun zaman Rabbinİ an ve: “Umulur ki Kabbim beni bundan doğruya daha yakın olana er­dirir” de.

“Hiç bir şey hakkında sakın: Ben bunu mutlaka yarın yapacağım deme. Meğer ki Allah dilemiş ola” buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başhk ha­linde sunacağız; [90]

  1. Geleceğe Dair Verilen Sözlerde “İnşaallah” Kaydını Koymak:

İlim adamları derler ki: Yüce Allah, Peygamberi, kâfirlerin, kendisine ruh, mağaraya çekilen gene W ve ZüYkarneyn hakkında soru sormaları üzerine: Yarın sorularınızın cevabını size bildireceğim deyip bu hususta (inşaallah di­yerek) istisna yapmaması dolayısıyla sitemde bulunmaktadır. Onbeş gün sü­re ile Hz. Peygamber’e vahiy gelmedi. Sonunda bu ona ağır gelmeye başla­dı, kâfirler de bundan dolayı asılsız dedikodular yaymaya koyuldular. Hz. Pey­gamber’e bu sûre sıkıntısını gidermek üzere nazii oldu. Bu âyet-i kerimede de, yarın ben şu şu işi yapacağım, şeklinde herhangi bir hususa dair işi Al­lah’ın meşîetine bağlamadan söz söylememesi emredilmektedir. Böylelikle verdiği haberi gerçekleştireceğini kesin olarak İfade etmemiş olur. Çünkü: Ben, bu işi yapacağım, dediği halde yapmayacak olursa, yalan söylemiş olur.

Ama ben bu işi Allah dilerse (İnşaallah) yapacağım diyecek olursa, bu du­rumda haber verdiği şeyi muhakkak olarak gerçekleştireceğine dair söz vermemiş olur.

Yüce Allah’ın: Bir şey hakkında” buyruğundaki “lâm”…de, da” konumundadır. Yahut da bu, Bir şey için” denilmiş gibi de olabilir. [91]

  1. Yeminde (İnşaallah diyerek) İstisna Yapmak:

İbn Atiyye der kir İnsanlar, bu âyet-i kerime (tefsirin) de, yeminde istisna­ya dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Âyet-i kerime ise yeminler hakkında de­ğildir. Âyet, ancak yemin dışındaki sözlerde istisna yapmanın sünnetine da­irdir. Yüce Allah’ın; Meğer ki Allah dilemiş ola” buyruğunda, zahiri ifadenin gerektirdiği ve i’caz (veciz söz söyleme) nin güzel kıldığı bir hazf de vardır ki, ifadenin takdiri; “Meğer ki Allah di­lemiş ola demedikçe” yahut da; “Allah dilerse demen müs­tesna” takdirindedir. O halde âyet; Allah’ın dilemesini söz konusu etmedik­çe… anlamındadır. Buna göre “Allah’ın dilemesi müstesna (inşaallah)” şek­linde söylenen sözler, yasak kılınmış sözlerden değildir.

Derim ki: İbn Atiyye’nin tercih edip beğendiği görüş el-Kisai, el-Ferra ve el-Ahfeş’in de görüşüdür, Basralilar: Bu; “Allah’ın meşîeti ile ol­ması müstesna” anlamındadır, derler. Buna göre bir kimse: Ben bu işi inşa­allah yapacağım diyecek olursa anlamı, Allah’ın meşîetiyle yapacağım demek olur,

İbn Atiyye der ki: Bir kesim buradaki; “Meğer ki Allah di­lemiş ola” buyruğunun daha önce geçen; ” Sakın … deme* buy­ruğundan istisnadır. (İbn Atiyye devamla) der ki: Bu, Taberî’nin naklettiği ve reddolunan bir görüştür. Bu, o kadar yanlış ve tutarsızdır ki, bunun nakle-dilmemesi gerekirdi.

Yeminde istisna ve bunun hükmüne dair açıklamalar ise daha önceden el-Maide Sûresi’nde (5/89- âyet, 16. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [92]

“Unuttuğun zaman Rabbini an” buyruğuna dair açıklanması gereken bir tek mesele vardır. O da; unutmaktan sonra hatırlama emrinin verilmesidir. Bu­rada emrolunan hatırlama hakkında farklı görüşler vardır. Bunun, yüce Al­lah’ın: “Umulur ki Rabbim beni bundan doğruya daha yakın olana erdirîrde” buyruğu olduğu söylenmiştir. Mür’essîr Muhammcd ef-Kûfi şöyle de­mektedir: İşte bunlar, verdiği sözünde istisna yapmayan herkesin lafiülarıy-la söylemekle emrolunduğu buyruklardır ve bunlar, istisnayı unutmanın keiTâretidir.

Cumhur ise şöyie demektedir: Bu, böyle bir tahsis sözkonusu olmaksızın yapılması emrolunan bir duadır. Bunun, kişinin yemini esnasında söyleme­yi unuttuğu “inşaallah” sözü olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas’dan nakle­dildiğine göre bir kimse istisnada bulunmayı unutup da bir sene sonra da­hi bunu hatırlayacak olursa, -eğer yemin etmiş İse- (istisna yaptıktan sonra) yemininde hânis (yeminini bozmuş) olmayacağını söylemiştir. Aynı zaman­da bu Mücahid’in de görüşüdür. İsmail b. İshak da bu görüşü Ebu’l-Âliye’den, yüce Allah’ın: “Unuttuğun zaman Rabbİni an” buyruğu ile Ügİtİ olarak nak­letmektedir. O: Onu hatırladı mı istisna yapar, demiştir. el-Hasen de: Bunu hatırladığı mecliste olduğu sürece yapabilir, demiştir. İbn Abbas ise, iki yıl­lık bir süre içerisinde bu istisnayı yapar, demiştir. Bu görüşünü de eî-öazne-vî nakletmektedir. O, şöyle der: O takdirde bu, günahtan kurtulmak kastıy­la istisnada bulunmakla (ihmai edilen) teberrükün böylelikle telafi edilece­ği şekilde yorumlanır. Bir hüküm ifade edecek istisna ise, ancak yemin ile muttasıl olarak yapıldığı takdirde sahih olur.

es-Süddî der ki: Bununla, unutup da hatırladığı her bir namaz kastedilmek­tedir. Bunun, unutmaman için Allah’ın adını anarak istisna yap, anlamında olduğu da söylenmiştir: Onu ne zaman unutursan hemen hatırla, diye de açık­lanmıştır. Bir diğer açıklamaya göre: Bir şeyi unuttun mu, Allah’ı hatırla, O da sana o şeyi hatırlatır, şeklindedir. Ondan başkasını unuttuğunda veya ken­dini unuttuğundu, sen onu hatırla, diye de açıklanmıştır ki, zikrin (anmanın, hatırlamanın) gerçek anlamı da budur.

Bu âyet-i kerime, Peygamber (sav)’a bir hitaptır. Daha sahih kabul edilen bir görüşe göre yeni bir söz başlangıcıdır. Bunun, yeminde istisna ile bir il­gisi yoktur. Diğer taraftan bu âyet, Uz. Peygamber’İn bütün ümmetini de kap­samaktadır. Çünkü bu çokça meydana gelen bir iş olduğundan dolayı bütün insanların karşı karşıya bulundukları bir husustur. Başarıya ileten Allah’dir. [93]

  1. Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kaldılar, (buna) dokuz yıl daha kattılar.

Bu, yüce Allah’ın, onların mağarada kaldıkları süreye dair verdiği bir ha­beridir. İbn Mes’ud’un kıraatinde: “Dediler ki: Onlar… kaldılar” şeklindedir.

Taberî der ki; israiloğu 1ları onların bulunmalarından sonra Peygamber (sav)’a kadar geçen süre hakkında görüş ayrılığına düştüler. Onlardan kimi­si, üçyüzdokuz yıl kaldılar, demişlerdir. Şanı yüce Allah da Peygamberine, bu sürenin uykuda geçirdikleri süre olduğunu, bundan sonraki sürenin ise in­sanlar tarafından bilinemeyeceğini haber vermektedir. Böylelikle yüce Allah, buna dair bilginin kendisine havale edilmesini emretmektedir.

ibn ACiyye der ki: Buna göre yüce Allah’ın (bu âyetteki) birinci: “kaldı­lar” buyruğu ile mağaradaki uykuyu kastetmektedir. İkinci “kaldıkları” İfa­desi İle de onların yerlerinin bilinmesinden Muhamrned (sav)’a kadar geçen süreyi, yahut da cesetleri çürüyerek ortadan kalktıkları süreye kadar geçen süreyi kastetmektedir, Mücahid: Kur’ân’ın indiği süreye kadar, diye açıklar­ken, ed-Dahhâk: Öldükleri vakte kadar, diye açıklamıştır. Kimi tefsir alimi de şöyle demektedir: Yüce Allah: “(Buna) dokuz daha kattılar” diye buyurun-ca, insanlar bu dokuzun saat mi, gün mü, hafta mı, ay mı, yıl mt olduğunu bilemediler. îsrailoğulları da buna göre görüş ayahğına düştüler. Yüce Allah da bu dokuz hususunda bilginin kendisine havale edilmesini emretmekte­dir. Buna göre buradaki “dokuz”un ne olduğu müphem bırakılmıştır. Arap dilinin zahirinden anlaşılan ise, bu dokuzun yıl olduğudur. Ashab-ı Kehf in durumlarından anlaşılan da şudur: Onlar, Hz.İsa’dan kısa bir süre sonra hükümdara karşı çıkmışlardı, sonra mağaraya girmişlerdi. Bu sırada Havari­lerden bazıları da hayatta bulunuyordu. İleride geleceği üzere bundan baş­ka görüşler de ifade edilmiştir. el-Kuşeyrî der ki: Buradaki “dokuz”dan, do­kuz gün, dokuz saat diye birşey anlaşılmaz. Çünkü bundan önce yıllardan söz edilmiştir. Nitekim sen: Yanında yüz dirhem ve beş vardır, dersen, bun­dan anlaşılan beş dirhemdir.

Ebu Ali der ki: “Dokuz daha kattılar” kalışlarına dokuz daha kattılar de­mek olup, “kalış” anlamındaki kelime hazf edilmiştir, ed-Dahhak da şöyle de­mektedir: Yüce Allah’ın: “Onlar, mağaralarında üçyüz kaldılar” âyeti nazil olunca, bunu duyanların: Yıl mı, ay mı, hafta mı, gün mü diye sormaları üze­rine, yüce Allah da: “Yıl” anlamındaki buyruğu indirdi.

en-Nekkaş’ın da naklettiği bir rivayet şu anlamdadır: Ashab-ı Kehf, güneş senesi hesabıyla üçyüz yıl kaldılar. Burada, arabî Peygamber’e haber vermek sözkonusu olduğundan ayrıca dokuz da zikredilmiştir. Zira onun anlayaca­ğı yıllar kamerî yıllardır. Bu süre fazlahlığı ise, her iki hesap arasındaki faz­lalıktan gelmektedir. el-Gaznevî de buna yakın bir açıklama zikretmiştir. Ya­ni, güneş senesi ile ay senesi arasındaki farka göre bu dokuz yıl söz konusu edilmiştir. Çünkü, otuzüç yıl ve dört aylık bir sürede bir yıl fark olur. Bu­na göre üçyüz (güneş) senesinde dokuz yıllık bir fark olur.

Cumhur, “Üçyüz yü” lafzındaki “yüz” anlamındaki kelimeyi tenvin ve “yıl” anlamındaki kelimeyi de nasb ile -takdim ve tehir üzere- oku­muşlardır. Yani, şeklindeki ifadenin sıfatı mevsufa takdim edile­rek okumuştur. Buna göre “yıl” anlamındaki kelime, bedel veya atf-ı beyan­dır. Tefsir ve temyiz olarak nasb edildiği ve; ” Yıllar” kelimesinin; ” Yıl” kelimesinin mahallinde olduğu da söylenmiştir.

Hamza ve el-Kisaî ise, “yüz” anlamındaki kelimeyi “yıllar” anlamındaki ke­limeye izafe ederek okumuş ve tenvinî terk etmiştir. Onlar, bu kfraatleriyle “yıllar” anlamındaki çoğul kelimeyi “yıl” anlamında tekil gibi değerlendirmiş gibi görünüyorlar. Çünkü her ikisinin de anlamı birdir. Ebu Ali der ki: Meş­hur olan kullanılışa göre, tekil isimlere izafe oiunan üçyüz adam, üçyüz el­bise gibi sayılar, bazen çoğullara da izafe edilebilir. Abdullah b. Mes’ud’un Mushaf’ında da -(yıl anlamındaki kelime) tekil olarak-: “Üçyüz yıl” şeklindedir.

ed-Dahhâk, “yıl” anlamındaki kelimeyi, “vav” ile çoğul yaparak; diye okumuştur. Ebu Amr, “dokuz” anlamındaki kelimeyi cum­hura muhalif olarak “te” harfini üstün oimak üzere; (ûli ) şeklinde okumuş­tur. Cumhur ise “te” harfini esreli olarak okumuştur.

el-Ferrâ, el-Kisaî ve Ebu Ubeyde derler ki: İfade; “Onlar, mağaralarında üç yüz yıl süre İle kaldılar” takdirindedir. [94]

  1. De ki: “Allah ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur. O ne güzel görendir, ne güzel işi­tendir! Bunların O’ndan başka hiç bir velîleri yoktur. O, kimse­yi hükmüne ortak yapmaz.”

Yüce Allah’ın: “De ki: Allah ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir buy

ruğu Mücahid’in görüşüne göre; ölümlerinden itibaren haklarında Kur’ân-ı Kerim’in buyrukları indiği vakte kadar; yahut ed-Dahhak’ın görüşüne göre öldükleri vakte kadar, demektir. Ya da -önceden geçtiği üzere- çürüyerek de­ğişmeleri vaktine kadar kaldıkları süreyi en iyi bilen Allah’dır, diye açıklan­mıştır. Bir diğer açıklamaya göre mağarada kaldıkları süredir. Bu ise, yüce Al­lah’ın -fazlasını ve eksiğini sözkonusu etseler dahi- yahudilerden nakledip zikrettiği süredir. Yani, buna dair bilgiyi Allah’dan ya da O’nun, bu bilgiyi öğ­rettiği kimselerden başka, hiç bir kimse bilmez. Çünkü “göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur.”

“O, ne güzel görendir, ne güzel işitendir!” O, ne iyi gören, ne iyi İşiten­dir demektir. Katade dedi ki: Allah’dan daha İyi gören ve daha iyi işiten hiç bir kimse yoktur. Bunlar, idrâki ifade eden bir takım tabirlerdir. Bununla bir­likte; buyruğunun, O’nun vahiy ve irşadı ile sen, hidâyet yolunu ge­tireceğin delilleri ve işlerden hak olanı gör ve bunu âleme duyur, anlamın­da olduğu da söylenmiştir. O takdirde bunlar, birer taaccüp fiili değil de iki emir olurlar. Anlamın: Allah’ın onlar hakkında söylediklerini bunlara göster ve İşittir şeklinde olduğu da söyienmiştir.

“Bunların, O’ndan başka hiç bîr velileri yoktur.” Yani, Ashabı Kehf in korunmalarını Allah’dan başka üstlenecek herhangi bir velileri, dost ve yar­dımcıları yoktur. “Bunların” lafzındaki zamirin Muhammed (sav)’ın çağda­şı olan kâfirlere ait olma ihtimali de vardır. Yani, Ashab-ı Kehfin kaldıkları süre hususunda görüş ayrılığına düşen bu kimselerin, işlerini çekip çevirme­yi üstlenecek Allah’dan başka bir velileri, dost ve yardımcıları bulunamaz. Na­sıl O’ndan daha iyi bilen kimse olabilir? Yahut O’nun kendilerine öğretme­si olmaksızın bir şey öğrenmeleri nasıl mümkün olabilir?

“O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz” buyruğundaki Ortak yap­maz” kelimesinin “ya” harfi ile “kef” harfi, yüce Allah hakkında, haber an­lamında ötreli olarak okunmuştur. İbn Âmir, el-Hasen, Ebu Recâ, Katade ve el-Cahderî ise, Ortak koşma” şeklinde “te” harfi ile ve “kef” harfi de sakin olarak Peygamber (sav)’a hitab olmak üzere okumuşlardır. O tak­dirde “ortak koşma” anlamındaki bu okuyuş, daha önce geçen, “O ne güzel görendir, ne güzel işitendir” (buyruğunun: O’nun buyruklarını göster ve işit­tir, anlamına) atıf olur. Mücahid ise, “ya” harfini ötreli ve “kef’ harfini de sa­kin olarak okumuş olmakla birlikte, Yakub: Bu okuyuşun uygun izahını bi­lemiyorum, demiştir. [95]

Ashab-ı Kehfin Halihazırdaki Durumu:

Ashab-ı Kehf, ölüp çürüdüler mi, yoksa hâlâ uykuda olup cesetleri mab-hız mudur hususunda görüş aynlığı vardır. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre o, Şam taraflarında katıldığı gazalardan birisinde, mağaranın yanın­dan ve mağaranın bulunduğu dağın yakınından bir takım kimselerle birlik­te geçmiş, onunla birlikte bulunanlar da onunla beraber (mağaraya doğru) yürümüşler, bir takım kemikler bulunca da: işte bunlar Ashab-ı Kehf in ke­mikleridir demişler. İbn Abbas da onlara: Bunlar, uzun bir süreden beri ölüp yok olmuş bir topluluktur, demiş, Onun bu sözlerini işiten bir rahibin: Ben, Araplardan bunu bilen bir kimsenin bulunduğunu zannetmiyordum deme­si üzerine ona: Bu, bizim Peygamberimizin amcasının oğludur, demişler.

Bir kesim de Peygamber (sav)’in: “Andolsun ki, Meryem oğlu isa berabe­rinde Ashab-ı Kehf olduğu halde haccedecektir. Çünkü onlar henüz daha hac-cetmemişlerdir” dediğini rivayet ederler. Bunu, İbn Atİyye nakletmekte­dir.[96]

Derim ki: Tevrat ve İncil’de, Meryem oğlu İsa’nın Allah’ın kulu ve Rasu-lü olduğu, onun haccetmek veya umre yapmak üzere er-Revha denilen yer­den geçeceği, yahut da yüce Allah’ın ona bu ikisini yapma imkânını vermek­le birlikte, Havarilerini Kehf ve Rakim ashabı kılacağı ve bunların haccetmek üzere yola koyulacakları belirtilmektedir. Çünkü onlar hac da etmemişler ve henüz Ölme mislerdir. Biz, bu haberi tamamtyle “et-Tezkire” adh eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Buna göre Ashab-ı Kelıf, uykudadırlar ve kıyamet gü­nüne kadar ölmeyeceklerdir. Onlar, kıyametin kopmasından az bir süre ön­ce öleceklerdir. [97]

  1. Rabbinin Kitabından sana vahyolunanı oku. O’nun »özlerini de­ğiştirebilecek yoktur. Sen Ondan başka bir sığınak asla bulamaz­sın.

“Rabbinin Kitabından sana vahyohınanı oku. O’nun sözlerini değişti­rebilecek yoktur” buyruğunun, Ashab-ı Kehf kıssasının bir parçası olduğu söylenmiştir. Yani, sen Kur’ân-ı Kerim’e uy. Allah’ın sözlerini değiştirecek ol­madığı gibi, O’nun, Ashab-ı Kehf kıssasına dair verdiği haberde bir yanlış­lık da yoktur.

et-Taberî: Allah’ın kendisine karşı asi oianlara, Kitabına muhalefet eden­lere tehditte bulunmak üzere söylediklerini değiştirebilecek kimse yoktur, di­ye açıklamıştır.

Eğer Kur’ân-ı Kerim’e uymayacak ve ona muhalefet edecek olursan, “sen, Ondan başka bir sığmak” bir barınak “asla bulamazsın.” Bunun, yö­nelecek cihet bulamazsın anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu anlamı, (% ) kelimesi karşılar. Bunun da asıl anlam: meyletmekten gelir. Zaten bir kimseye sığınılacak olursa, ona da meyledilmiş olur. el-Kuşeyrî Ebu Nasr Ab-durrahim dedi ki; Ashab-ı Kehf kıssasının sonu işte budur.

Muaviye, Bizans topraklarına doğru el-Madik gazasında, beraberinde İbn Abbas’ın da bulunduğu bir sırada, Ashab-ı Kehf in içinde bulunduğu mağa­raya kadar geldi. Muaviye: Bu mağaradakilerin üzerleri açılsa da biz de on­ları görsek! dedi. İbn Abbas ona: Allah senden daha hayırlı olan kimsenin da­hi onları görmesini engellemiş ve; “Yanlarına çıkıp onları görseydin, mut­laka onlardan geri dönüp kaçardın” (Kehf, 18/18) diye buyurmuştur. Ancak, Muaviye: Ben onların durumunu bilmedikçe bu işten vazgeçmem diyerek, bu maksatla bir takım kimseleri gönderdi. Bunlar mağaraya girince, Allah da üzer­lerine bir rüzgâr gönderdi ve onların mağaranın dışına çıkmalarını sağladı. Bunu da es-Sa’lebî zikretmektedir.

Nakledildiğine göre, Peygamber (sav) yüce Allah’dan onları kendisine gös­termesini dilemiş. Yüce Allah da: Sen onları dünya yurdunda asla görmeye­ceksin. Ama sen onlara, senin rîsaletini tebliğ etmen ve onları imana davet etmek üzere ashabının hayırlılarından dört tanesini gönder. Bunun üzerine Peygamber (sav), Cibril (a.s.)’a: Ben bunları nasıl göndereceğim, diye sorun­ca, Cibril şöyle dedi: Elbiseni yay ve onun kenarlarından birisine Ebu Bekir’i, diğerine Ömer’i, üçüncüsüne Osman’ı, dördüncüsüne de Ali b. Ebi Talib’i oturt. Sonra da Süleyman’ın emrine verilmiş ve kolaylıkla yumuşak bir şekil­de esip giden rüzgârı çağır. Yüce Allah, o rüzgâra sana itaat etmesini emre-decektir. Hz. Peygamber, Cibril’in dediğini yaptı ve rüzgâr onları mağaranın kapısına kadar götürdü. Mağaranın kapısından bir taş söküp çıkardılar. Kö­pek onların üzerine hamle yaptı. Onları görünce başını hareket ettirdi, kuy­ruğunu sallamaya koyuldu, başıyla da onlara; girin diye işarette bulundu. On­lar da mağaradan içeri girdiler ve Allah’ın selam;, rahmet ve bereketi üzeri­nize olsun, dediler. AUah, genç delikanlılara ruhlarını geri iade etti: Hep bir­likte ayağa kaikıp: Ve aleykumusselam ve rahmetullahi ve berakâtuhu diye­rek selamı aldılar. Ashab onlara: Ey genç delikanlılar! Gerçek şu ki, Abdul­lah oğlu Peygamber Mulıammed -Allah’ın selat ve selamı üzerine olsun- si­ze selamlarım iletiyor. Ashab-ı Kehf: Gökler ve yer var oldukça, Allah’ın Ra-sulü Mulıammed’e de selam olsun. Tebliğ ettiğiniz için size de selam olsun diyerek, Hz. Peygamber’in dinini kabul ettiler ve İslama girdiler. Sonra da: Bizden de Allah’ın Rasulü Muhammed’e selam söyleyiniz. Daha sonra da ay­nı yerlerine uzandılar ve Mehdi’nin çıkacağı ahir zamana kadar uykularına çekildiler.

Denildiğine göre Mehdi, onlara selam verecek, Allah da onları diriltecek, sonra bir daha uykularına çekilecekler ve arttk kıyamet kopacağı vakte ka­dar kalkmayacaklardır. Hz. Cibril, Rasulullah (sav}’a onların bu yaptıklarını haber verdi. Arkasından aynı rüzgâr, bu dört sahabiyi geri götürdü. Peygam­ber (sav) onlara: “Kelıf ashabını nasıl buldunuz?” diye sorunca, onlar da du­rumu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber (sav): “Allahım! Beni, asha­bımı ve akrabalarımı ayırma. Beni, benim ehli beytimi, benîm has yakınla­rımı ve ashabımı sevenlere de mağfiret buyur™ diye dua etti.

Denildiğine göre, Ashab-ı Kehf, Hz. Mesih’den-once mağaraya girmişler­dir. Yüce Allah da Hz. Mesih’e onların durumlarını haber verdikten sonra, Hz. İsa ile Hz. Muhammed (İkisine de selam olsun) arasındaki dönemde diri İtil­mişlerdir.

Bİr diğer görüşe göre Kehf ashabı, Musa (a.s)’dan önce idiler. Hz. Musa’ya inen Tevrat’ta onlardan söz edilmektedir. İşte yahudilerin Rasulullah (sav)’a onlara dair soru sormalarının sebebi de budur.

Ashab-ı Kehf in mağaraya Hz. Mesth’den sonra girdikleri de söylenmiştir. Bunların, hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah’dır. [98]

  1. Sabah akşam Babblerinin rızasını dileyerek O’na dua edenler­le beraberliğini sebatla sürdür. Dünya hayatının güzelliğini is­teyerek gözlerin onlardan başkasına kaymasın. Kalplerine, Bi­zi anmaktan yana gaflet verdiğimiz, hevâ ve heveslerine uymuş, İşinde haddini aşmış kimselere de İtaat etme!

Yüce Allah’ın: “Sabah akşam Rabblerinin rızasını dileyerek O’na dua edenlerle beraberliğini sebatla sürdür” şeklindeki bu buyruğu, el-Hn’âm Sûresi’nde yer alan: “Sırf O’nun rızasını dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma” (d-Bn’im, 6/52) buyruğuna benzemektedir. Buna dair açık­lamalar da orada geçmiş bulunmaktadır.

Selman-ı Farisi Cr.a) dedi ki: Kalpleri tslâm’a ısındırılmak istenen Uyeyne b. Hısn ile el-Akra b. Habis , Rasuluilah (sav)’ın yanına gelerek şöyle dedi­ler: Ey Allah’ın Rasulü! Sen, meclisin baş tarafına otursan da yanımızdan şu kişileri ve onların cübbelerinin kötü kokularını bizlerden uzaklaştırsan… -On­lar, bu sözleriyle Selman, Ebu Zer ve müslümanlann fakir olanlarını kastedi­yorlardı. Üzerlerinde yünden cübbeler bulunuyordu ve bunlardan başka da giyecek birşeyleri yoktu.- İşte o vakit biz de senin yanına oturur, seninle ko­nuşur ve senden birşeyler öğrenirdik. Bunun üzerine yüce Allah: “Rabbinin Kitabından, sana vahyolunanı oku. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. Sen, O’ndan başka bir sığınak asla bulamazsın. Sabah akşam Rabblerinin rızasını dileyerek O’na dua edenlerle beraberliğini sebatla sürdür… Gerçek­ten Biz, zalimler için etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşat­mış bir ateş hazırlamışızdır” buyruğuna kadar olan bölümler, (27-29. âyet­ler) nazil oldu. Bununla yüce Allah onları cehennem ile tehdit ediyordu. Bu­nun üzerine Peygamber (sav) kalkıp ashab-ı kiramın bu fakİrierini aramaya koyuldu. Nihayet onları mescidin arka taraflarında yüce Allah’ı zikreder hal­de bulunca, şöyle dedi: “Ümmetimden bir takım kimselerle birlikte beraber­liğimi sürdürme emrini verinceye kadar canımı almayan Allah’a hamd olsun. Hayatta da sizinle birlikte kalacağım, ölümüm de sizinle birlikte olacaktır.”[99]

“Rabblerİninrızasını” O’na itaati “dileyerek…” Nasr b. Âsim, Mâlik b. Di­nar ve Ebu Abdurraiıman, “sabah akşam” buyruğunu; Şeklin­de okumuşlardır. Buna dair delilleri ise, Mushaf’taki yazılışının da “vav” ile olmasıdır. Ancak, Ebu Cafer en-Nehhas şöyle demektedir: Böyle yazılması bu şekilde okunmasını gerektirmez. Çünkü, “hayat” ile “salat” kelimeleri de “vav” ile yazılmıştır. Arapiar ise hemen hemen bu (sabah anlamındaki “el-ğadaât”) kelimeyi bu şekilde “ğudves” diye kullanmazlar. Çünkü ne şekilde kullanı­lacağı bilinmektedir.

el-Hasen’in; Gözlerini onlardan başkasına kaydırma!” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki, gözlerin, dünya süsünü talep ederek onlardan dışarda kalan ve dünyaya yönelmiş kimselere yönelmesin, de­mektir. Bu kıraati el-Yezidi nakletmektedir. “Gözlerin onları hakir ve küçük görmesin” anlamına geldiği de söylenmiştir. Nitekim: ” Fi­lan kişiyi göz görmez”. Yani, o hakirdir, küçümsenen bir kimsedir, denilme­si de bu kabildendir.

“Dünya hayatının güzelliğini isteyerek.” Fakirleri meclisinde kovma teklifinde bulunan ve bu ileri gelen kimseler ile oturmak suretiyle zinete ken­dini kaptırarak… demektir. Peygamber (sav) böyie bir işi yapmak istemedi. Ancak, yüce Allah ona böyle bir işi yapmasını da yasaklamıştır. Buradaki buy­ruk, yüce Allah’ın: “Eğer şirk koşarsan andolsun ki amelin boşa çıkar” (ez-Zümer, 39/65) buyruğundan daha ileri değildir. Her ne kadar Allah onu şirk koşmaktan himaye etmiş olsa da, ona böyle hitab buyurmuştur.

” istersin” fiili, hal mevkiinde olup, (isteyerek anlamını verir) mu-zari bir fiildir. Dünya hayatının güzelliğini zinetini isteyerek gözlerin onlar­dan başkasına kaymasın, demektir. Nitekim, İmruu’1-Kays da şöyle demek­tedir:

“Ona, ağlamasın gözün dedim. Çünkü biz, bir hükümdarlık

ele geçirmeye çalışıyoruz. Yahut da (bu uğurda) ölür de mazur görülürüz.”

Bazıları da “gözlerin onlardan başkasına kaymasın” anlamındaki ifade­nin: “Gözlerini onlardan başkasına kaydırma!” şeklinde ol­ması gerektiğini iddia etmişlerdir. Çünkü buradaki: “Kaymasın” anla­mı verilen fiil, bizatihi müteaddi (geçişli )dir.

Bu iddiada bulunana şöyle cevap verilir: Tilavette varid olan “gözler” an­lamındaki kelimenin merfu’ olarak gelmesi, mana itibariyle onların mansub olmalan ile ilgilidir. Çünkü, “gözlerin onlardan başkasına kaymasın” an­lamındaki ifade, “Gözlerin onlardan başkasına yönelme­sin, bakmasın” konumundadır. Gözlerinin onlardan başkasına bakmaması ise, sen gözlerini onlardan başkasına kaydırma demektir. Burada fiil gözlere is-nad ediimiş olmakla birlikle, gerçekte Peygamber (sav)’a tevcih edilmiştir. Ni­tekim yüce Allah: “Artık onların malları… seni imrendirmesin” (et-Tevbe, 9/55) buyruğunda da İmrendirmeyi mallara isnad etmiştir. Oysa mana; ey Mu-hammed! Sen onların mallarına imrenme demektir. Bu konuda ez-Zeccac’ın şu sözü daha da açıklık getirmektedir: Buyruğun anlamı şudur: Sen, gözle­rini onları bırakıp güzel görünüş sahibi, zinet ve debdebe içerisinde bulu­nan başkalarına çevirme.

“Kalplerine bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz, neva ve hevesleri­ne” yani şirke “uymuş, işinde haddini aşmış kimselere de itaat etme.” buy­ruğuna gelince ed-Dalıhâk’dan, o, İbn Abbas’dan, yüce Allah’ın: “Kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz… kimselere itaat etme’ buyruğu

hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu buyruk, Umeyye b. Halef el-Cumahi hakkında inmiştir. Çünkü o. Peygamber (sav.)’a hoşuna gitmeyen fa­kirlerden uzaklaşıp MekkeiÜenn ileri gelenlerini yaklaştırmaya çağırmıştı. Bu­nun üzerine yüce AJlalı da: “Kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet verdi­ğimiz… kimselere de itaat etme” buyruğunu indifa: “Kalplerine Bizi an­maktan” tevhidi kabul etmekten “yana gaflet verdiğimiz… kimselere de ita­at etme!” demektir.

“İşinde haddini aşmış” kimse ile ilgili olarak da şöyle denilmiştin da haddi aşmak, kusurlu hareket etmek ve imanı terkelmek sureliyle aciz­liğini öne çıkarmak şeklindeki tefritten gelmektedir. Bunun, haddi aşmak an­lamındaki ifrattan geldiği de söylenmiştir. Bunlar şöyle demişlerdi: Bizler, Mu-darlıların eşrafıyız. Biz İslâm’a girersek, bütün İnsanlar da İslâm’a girer. Bu ise, tekebbürden ve sözlerde ifrata kaçmaktan ileri geliyordu.

” Haddini aşmış” ifadesinin, eskiden beri kötülükte devam edegelen anlamında olduğu ve bunun; “Bu işi o daha önceden yapmıştı” ifadesinden geldiği de söylenmiştir.

‘Kalplerine… gaflet verdiğimiz” buyruğunun, kendilerini gaflet içerisin­de bulduğumuz… anlamında olduğu da söylenmiştir.

Nitekim; “Fiian ile karşılaştım ve onu Övdüm” ifadesinin, ben onu övülmeye değer buldum, anlamında olması da böyledir. Arar b. Ma’-dikerib de Haris b. Ka’boğullarma:

Allah’a ye­min ederim, biz sizden istedik ve sizi cimri görmedik. Sizlerle çarpıştık, Sizi korkak bulmadık. Sizlerle hiciv!eştik, yine sizi yenik düşüremedik” demiştir,

Yüce Allah’ın: “Kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet verdiğimiz… kimselere de itaat etme” âyetinin Uyeyne b. Hısn el-Fezarî hakkında indi­ği söylenmiştir. Bunu Abdurrezzak nakletmektedir. en-Nehhas da bunu Süf-yan es-Sevrî’den nakletmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allalı’dır. [100]

  1. De ki: (O) Rabblnizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun. Gerçekten Biz, zalimler için etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırlamışız-dır. Eğer feryad edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüz­leri kavuran bir su İle yardımlarına varılacaktır. O ne fena içe­cektir ve orası ne kötü bir konaktır!”

Yüce Allah’ın: “De ki: (O) Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun” buyruğundaki “haktır” anlamındaki kelime, hazf edilmiş bir mübtedânın haberi olmak üzere merfu’dur. Yani, “de ki o… hak­tır” anlamındadır. Bunun mübtedâ olarak merfu’ olduğu, haberinin yüce Al­lah’ın: “Rabbinizden(dir)” buyruğunda olduğu da söylenmiştir. Âyetin anla­mı da şudur Ey Muhammedi Sen, şu kalplerine Bizi anmaktan yana gaflet ver­diğimiz kimselere de ki: Ey insanlar! Hak, Rabbinizden gelendir. Buna muva-fakiyet vermek de, yardımsız bırakmak da O’na aittir. Hidâyete iletmek de. sa­pıklıkta bırakmak da Onun elindedir. O, dilediğine hidâyet verir ve o kim­se iman eder. Dilediğini de sapıklıkta bırakır, o kimse de kâfir olur. Bunlar­dan herhangi birisindeki tasarruf benim yetkim dahilinde değildir. Hakkı -za­yıf olsa dahi- dilediğine veren ve -güçlü ve zengin olsa dahi- dilediğini hak­tan mahrum bırakan Allah’dır. Ben de sizin heva ve hevesinize uyarak mü’minlerİ kovacak değilim. Dilerseniz iman ediniz, dilerseniz küfre sapını?..

Ancak bu, İman ile küfür arasında muhayyer bırakmak ve bu konuda ruh­sat vermek anlamında değildir. Bu bir tehdit ve bir korkutmadır. Yani, eğer küfre sapacak olursanız, O, sizin İçin cehennem ateşini hazırlamış bulunu­yor. Ve eğer iman edecek olursanız, size cennet vardır.

“Gerçekten Biz, zalimler için” yani, hakkı bile biie inkâr eden kâfirlere, “etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş ha zırla­mış izdir.”

el-Cevherî der ki: “Duvar” kelimesi, kelimesinin te­kilidir. Bu da evin avlusu üzerinde uzatılan şeye denilir. Pamuktan yapılmış her bir hücreye de bu isim verilir. Nitekim şair Ru’le de şöyle demektedir:

“Ey, el-Carud’un oğlu el-Münzir’in oğlu Hakem,

Şan ve şerefin yüksek duvarı senin üzerinde uzatılmış bulunuyor.”

” Etrafı surla çevrilmiş ev” denilir. Selâme b. Cendel de (İran hükümdarlarından) Perviz’İ ve onun, en-Nu’man b. el-Münzir’i fillerin ayak­lan altında öldürmesini söz konusu ederek şöyte demektedir:

“en-Nu’man” etrafı surla çevrili evden sonra

Tavanını fillerin göğüsleri teşkil eden bir eve sokan odur.”

İbnü’l-A’râbî der ki: ” Duvarları” kelimesi, surları anlamındadır. İbn Abbas’dan nakledildiğine göre bu, ateşten bîr duvardır. el-Kelbî de şöy­le demektedir: Cehennem ateşinden bir parça çıkacak ve bu, kâfirlerin çev­resini bir ağıl gibi kuşatacaktır. el-Kutebî der ki: Buradaki “duvar (es-Surâ-dik)”den kasıt, büyükçe bir çadırın etrafında bulunan engel demektir. İbn Aziz de böyle açıklamıştır.

Bunun, kıyamet gününde kâfirleri çepeçevre kuşatacak bir duman oldu­ğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın, el-Murselât Suresi’nde: “Haydi, üç kola ay-nlmış bir gölgeye gidin” (el-Murselât, 77/30) buyruğu ile: “Kapkara bil gölgede” (el-Vâkıa, 56/43) buyruğunda sözünü ettiği budur. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Bunun, dünyanın etrafını çevrelemiş deniz olduğu da söylenmiştir. Ya’lâ b. Umeyye şöyle demektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Deniz, cehennem­dir.” Daha sonra da Hz. Peygamber: “Etrafım saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş” buyruğunu okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki, ben de hayatta olduğum sürece ona girmeyeceğim ve ondan bir damla dahi bana isabet etmeyecektir” diye buyurdu. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.[101]

Îbnü’l-Mübarek, Ebu Said el-Hudrt’den, Peygamber (sav)’ın şöyle bu­yurduğunu rivayet eder: “Cehennem ateşinin etrafını saran duvarları, olduk­ça enli, dört tane duvardır. Bu duvarların her birisi kırk yılhk yol mesafesi kadardvr.” Bu hadisi Ebu İsa et-Tirmizî de rivayet etmiş olup, onun hakkın­da: Bu basen, sahih, garip bir hadistir, demiştir,[102]

Derim ki: İşte bu, “sürâdik: Duvarlar”ın, kâfirlerin üstünde yükselecek olan duman veya ateş olduğuna ve duvarlarının da vasfedilen şekilde olduğuna delildir.

Yüce Allah’ın: “Eğer feryad edip yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir; “el-Muhl (erimiş maden gibi su)”, zey­tinyağı tortusu gibi oldukça katı bir sudur. Mücahid ise bunu kan ve irin di­ye açıklamıştır. ed-Dahhâk, bu siyah bir sudur ve şüphesiz ki, cehennem de karadır, suyu da karadır, ağacı da karadır, cehennemlikler de karadır. Ebu Ubeyde dedi ki: “el-Muhl”, yeryüzünde bulunan madenlerden demir, kurşun, bakır, kalay ve buna benzer eritilen ve kaynayarak kabaran her şeydir. İşte buna el-Muhl denilir. Buna benzer bir açıklama İbn Mes’ud’dan da nakledil­miştir. Said b. Cübeyr de: Harareti en ileri derecesine ulaşmış olandır, diye açıklamıştır. Yine Said b. Cübeyr der ki: el-Muhl, bir çeşit katrandır. Mese­la, Deveyi katranladım” denilir. Böylesine de ” Katran­lanmış” denilir. Bunun, zehir olduğu da söylenmişür.

Bütün bu görüşlerin ihtiva ettiği anlam birbirine yakındır.

Tirmizî’de de Peygamber (sav)’dan yüce Allah’ın: “Erimiş maden gibi (el-Müh O” buyruğu hakkında şöyle dediği nakledilmektedir: “Bu, zeytinyağı tor­tusuna benzer. Onu, yüzüne yakınlaştırdı mı, yüzünün derisi soyulup düşer.”

Ebu İsa dedi ki: Bu hadisi ancak Rişdîn b. Sa’d yoluyla biliyoruz. Rişdîn hakkında ise, hıfzı bakımından tenkitlerde bulunulmuştur.[103]

Ebu Umame’den de, Peygamber (sav)’ın, yüce Allah’ın: “Ona irinli sudan içirilecektir. Onu yudum yudum içmeye çalışacak…” (İbrahim, 14/16-17) buy­ruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Su, ağzına yaklaştırılır, an­cak ondan tiksinir. Ona, daha da yaklaştırıldı mı, yüzünü kavurur ve başının perçemi düşer. O suyu içti mi de bağırsaklarını parçalar ve nihayet bağırsak­ları arkasından çıkar. İşte yüce Allah da: “Bağırsakları paramparça eden kay­nar sudan içirilen kimseler” (Muhammed, 47/15) diye buyurmaktadır. (Yi­ne bir başka yerde): “Eğer feryad edip yardım isterlerse, erimiş, maden gi­bi yüzleri kavuran bir su ile yardımlarına varılacaktır. O, ne fena içecek­tir ve orası ne kötü bir konaktır!” diye buyurmaktadır” (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadîstir.[104]

Derim ki: İşte bu, bu hususta nakledilen görüşlerin doğruluğuna ve bun­ların kastedildiğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır, Dil bilginleri de bunu aynf şekilde ifade etmişlerdir. es-Sıhah’da-. “el-Mühla”, erimiş bakır demektir” denilmektedir. İbnu’l-A’râbîder ki: el-Mühl, eritilmiş kurşun de­mektir. Ebu Amr da; el-Mühl, zeytinyağı tortusu demektir, der. Yine el-Mühl, kan ve irin demektir. Hz. Ebu Bekir de şöyle demiştir: Beni, şu iki el­bisemle defnediniz. Çünkü nihayet bunlar kan ve irine (el-mühî) ve topra­ğa ait olacaktır.

“Orası ne kötü bir konaktır” buyruğu ile ilgili olarak Mücahid: O ne kö­tü bir toplanma yeridir diye açıklamıştır. O, bununla bu kelimenin (arkadaş­lık demek olan) murat’aka anlamı ile ilgili olduğu kanaatinde gibidir. İbn Ab-bas, konaklanacak yer, Ata da karar kılınacak yer diye açıklamışlardır. Dö­şek ve yatak diye de açıklanmıştır. el-Kutebî meclis demektir, demiştir. Bun­ların anlamlan birbirlerine yakındır. Aslı ise, dayanıp yaslanılacak yer demek­tir. İşte aynı kökten olmak üzere; “Koluma yaslandım” demektir. Şa­ir şöyle demiştir:

“Koluna yaslanarak ona dedi ki: Ey delikanlı!

Günün kuşluk Yakti saatleri kavmi önüne katmış sürüp götürüyor.”

Koluna yaslan:p da uykusu gelmeyen kimse kendi halini anlatmak üze­re; der. Ebu Zueyb el-Hüzelî de der ki:

“Başbaşa kaldığım kişi uyudu da, ben geceyi koluma yaslanarak uykusuz geçirdim. Sanki gözümde (çok acı bir ağaç olan) sütleğen ağacının usaresi sıkılmış gibi[105]

  1. İman edip güzel amellerde bulunanlara gelince, şüphesiz kî Biz, iyi amel edenin ecrini boşa çıkarmayız.
  2. İşte onlara, evet onlara, altlarından ırmaklar akan Adn cennet­leri vardır. Orada tahtları üzerinde kurularak altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyecekler­dir. O, ne güzel mükâfattır, orası ne güzel konaktır!

Yüce Allah, kâfirlere hazırlamış olduğu hakir kılıcı azabı söz konusu et­tikten sonra mü’minlerin görecekleri mükâfatlan söz konusu etmektedir. İfa­dede hazfedilmiş sözler de vardır. Yani Biz, onlar arasından güzel ameller­de bulunanların mtikâfaatını boşa çıkarmayız. Mü’min olmayanlardan güzel amelde bulunanlara gelince, onların amelleri ise boşa gidecektir.

“Amel” kelimesi, temyiz olmak üzere riasb edilmiştir. Bununla birlikte; “İyi… eden” kelimesinin mef’ulü de kabul edilebilir.

“Şüphesi ki Biz, iyi amel edenin ecrini boşa çıkarmayız” buyruğunun, bir ara cümlesi olduğu, haberin ise yüce Allah’ın: “İşte onlara, evet onlara… Adn cennetleri vardır” buyruğu olduğu da söylenmiştir.

“Adn cennetleri” cennetin göbeğidir. Yani, cennetin ortasıdır, diğer cen­netler onun etrafındadır. Çoğul lafzı ile söz konusu edilmesi ise genişliğin­den ötürüdür. Çünkü oranın her bir bölgesi başhbaşına bir cennet olmaya el­verişlidir. “Adn”ın, ikamet etmek anlamında olduğu söylenmiştir. Bir yerde İkamet etti anlamında: denilir. ” O beldeyi vatan edindim” anlamındadır. “Develer filan yerde kaldılar ve oradan ayrılmadılar” demektir. İşte Adn cennetleri” ifadesi de buradan gel­mekte olup, ikamet olunacak cennetler anlamındadır. Madene “el-Ma’din” de­nilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü insanlar orada yaz kış kalırlar. Her şeyin merkezine de o şeyin “ma’dini” denir, “Âdin” ise, merada kalan dişi de­ve demektir. “Aden” de bir şehirdir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

“Altlarından ırmaklar akan” ifadelerine dair açıklamalar, daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. (Mesela, bk. et-Tevbe, 9/72; er-Rad, 13/23)

“Orada… altın bileziklerle süslenecekler” buyruğundaki: ” Bile­zikler” kelimesi ‘ın çoğuludur. Said b. Cübeyr dedi ki: Onların her bi­risinin üç bileziği olacaktır. Birisi altından, birisi gümüşten, birisi de inciden.

Derim ki: Bu, Kur’ân-ı Kerim’de nas ile belirtilmiş bir husustur. Burada “al­tın bilezik” diye buyurulmuştur. el-Hac (22/23) ile Fâtır (35/33) de ise, “al­tın ve inciden” diye buyurulmakta, ed-Dehr (76/21) Suresi’nde ise “gümüş­ten bilezikler” denilmektedir. Ebu Hureyre de der ki: Can dostum (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Mü’minin (cennette) takınacağı süsler (dünyada iken) abdestin ulaştığı yere kadar ulaşacaktır.” Bu hadisi Müslim rivayet et­miştir[106]

el-Ferrâ “süslenecekler” anlamındaki kelimeyi “ye” harfi üstün, “ha” harfi sakin, “lam” harfi ise şeddesiz ve üstün olmak üzere; diye oku­muştur, Kadın, göze hoş gelen şeyleri (süsleri) giyinip takındığı zaman; denilir. ” O şey gözüme hoş geldi” anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nelıhas nakletmektedir. Bilezik (sivâr); kadının giyindiği bir süs eşyası olup, çoğulu; şeklinde gelir. Bu ço­ğulun çoğulu ise diye gelir. Nitekim; “Hem üzerine altın bilezikler bırakılmalı… değil miydi” (ez-Zuhruf, 43/53) âyetindeki “bilezikler” anlamın­daki kelime, bir kıraatte bu şekilde çoğulun çoğulu olarak okunmuştur. Bununla birlikte; ‘ın normal bir çoğul olması da mümkündür. Yüce Al­lah da: “Orada… altın bileziklerle süslenecekler” diye buyurmakta (ve çoğul olarak bu şekil kullanılmaktadır, Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

İbn Aziz şöyle demektedir: “Bilezikler” kelimesi, Bilezik­ler” kelimesinin (çokluk.) çoğuludur. Bu ise, ile, ‘ın çoğuludur.

Bilezik, kola altından takınılan süs eşyası dır. Bu, gümüşten olursa buna “kulb” denilir. Çoğulu ise, “kılebe” şeklinde gelir. Eğer bu boynuz yahut fil dişinden yapılmış ise, “meseke” adını alır. Çoğulu da “mesek” diye gelir, en-Nehhas der ki: Kutrub, “Esavir: bilezikler” kelimesinin tekilinin “isvar” şek­linde geldiğini nakletmektedir. Ancak Kutrub, oldukça istisna nakillerde bulunan bir kimsedir. Yakub ve başkaları ise bu görüşü almamış ve bunu söz konusu etmemişlerdir. Derim ki: “es-Sıhah”da şu ifadeler yer almaktadır: Ebu Amr b. el-Alâ dedi ki: “Esâvir”in tekili isvâr’dır. Müfessirler de şöyle demek­tedir: Kırallar, dünyada bilezikler ve taşlar giyindikleri için yüce Allah bu süs­leri cennetliklere verecektir.

“İnce ve kalın İpekten yeşil elbiseler giyeceklerdir” buyruğundaki îündüs oldukça ince ve nahif olan demektir. Bunun tekili “sündüse” şek-:nxie gelir. Bu açıklamayı da el-Kisaî yapmıştır. “İstebrak” ise, İkrime’den nak­ledildiğine göre kalın olan ipeğe denir. “Harir” ile aynı şeydir. Şair der ki:

“Kimi zaman onların bedenlerine yapışan ince elbise giydiklerini görürsün. Kimi zaman da kalın ipektir, on(lar)ın giydiği.”

O halde istebrak, dibac (yani kalın ipek) demektir. İbn Balır ise, altın ile dokunmuş olandır, diye açıklar. el-Kutebî bu kelimenin Arapçaîaştınlmış Fars­ça bir kelime olduğunu söyler. el-Cevherî de bunun küçültme isminin, “ubeyrık” şeklinde olduğunu söyler. Bu kelimenin “el-berîk”den “İstef afe” vez­nine sokulmuş bir kelime olduğu da söylenmiştir. Doğrusu bu kelimenin her iki dilde de uygun düşen (sesieş) kelimelerden olduğudur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de, daha önceden de geçtiği üzere Arapça olmayan bir kelime yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Özellikle yeşil olanın söz konusu edilmesi ise, yeşilin göze uygun düşme­sinden dolayıdır. Zira beyaz renk, görmeyi dağıtır ve rahatsız edicidir. Siyah renk yerilir. Yeşillik ise, beyazlıkla siyahlık arasındadır. Bu da ışınlan bir ara­ya toplar. Doğrusunu en iyi bilen Alialı’dir.

Nesâî’nin rivayetine göre, Abdullah b. Amr b, eİ-Âs şöyle demiştir: Rasu-lullah (sav)’ın huzurunda bulunduğumuz bir sırada yansna bir adam gelip şöy­le dedi: Ey Allah’ın Rasulü! Bize cennet elbiseleri hakkında haber ver. Bun­lar, Allah tarafından özel olarak mı yaratılacaktır, yoksa belli bir şekilde mi dokunulacaktır? Hazır bulunanların bazdan buna güldüler. Ona; “Ne diye gü­lüyorsunuz? Bilen birisine soru soran bir cahile mi?” Adam, az veya kısa bir süre oturdu, bunun üzerine Rasulullalı (sav) şöyle buyurdu: “Cennet elbise­lerine dair soru soran kişi nerede?” Adam: O kişi İşte buradadır ey Allah’ın Rasulü, deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır, cennetteki meyve­ler yarılarak bu elbiseler aradan çıkacaktır.” Hz. Peygamber bu sözü üç de­fa tekrarladı.[107]

Ebu Hureyre dedi ki: Mü’mtnîn evi, ortasında elbiseler dikilen bîr ağacın bulunduğu içi oyulmuş bir incidir. Mü’min, parmağı İle -veya iki parmağı da demiş olabilir- inci ve mercan ile süslenmiş yetmiş elbise alır. Bunu, Yahya b. Selam Tefsirin’de, İbnü’l-Mübârek de er-Rekaik adlı eserinde zikretmişler­dir. Biz de bunun senedini et-Tezkire adlı kitabımızda kaydettik. Hadiste de nakledildiğine göre, cennet ehlinden her birisinin üzerinde her biri ayrı bir renk otmak üzere iki yüzlü elbise olacaktır. Bunlar, işitenin hoşuna gidecek bir sesle konuşurlar. İki yüzden birisi diğerine: Ben, Allah’ın dostu için sen­den daha değerliyim. Çünkü ben, onun bedenine bakan taraftayım, sen öy­le değilsin, der. Diğeri ise: Hayjr, ben Allah’ın dostuna senden daha yakın ve değerliyim. Çünkü ben onun yüzünü gördüğüm halde sen görmüyorsun, der.

Yüce Allah’ın: “Orada tahtları üzerinde kurularak” buyruğundaki; “Tahtlar” kelimesi, in çoğuludur. Bu örtülerle süslenip be­zenmiş tahtlar demektir. Bu şekilde süslenmiş örtüler altındaki döşekler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmıştır. İbn Abbas der kî: Bunlar, altından tahtlar olup, inci ve yakut iie süslenmişler, üzerlerinde de Örtüler bulunur. Bu tahtların bir tanesi San’a’dan, Eyle’ye kadar ve Aden ile Câbiye’ye kadar olan bir alanı kapsar.

“Kurularak, yaslanarak” kelimesinin asli; şeklindedir. Ni­tekim ” Yaslandı” kelimesinin asli; dır. Yaslanış’ın aslı da; kelimesidir. Bir şey üzerine dayanarak yaslanma anlamındaki; kelimesi de buradan gelmektedir. Bu kelimede “vav” te’ye kalb edildikten son­ra idğam yapılmıştır. “Çokça dayanıp yaslanan adam” demektir.

“O ne güzel mükâfattır, orası ne güzel konaktır” buyruğunda kastedilen ise cennetlerdir. Burada ifade “orası ne kötü bir konaktır” buyruğunun’ ak­sinedir ki, buna dair açıklamalar az önce geçmiş bulunmaktadır. Şayet, Ne güzel!” kelimesi; şeklinde gelseydi yine caiz olurdu, çün­kü bu, cennet için kullanılmış olurdu. Nitekim “orası ne güzel konaktır” ifa­desinde de böyle gelmiştir. (Yani, cennet kastedilmektedir.)

el-Berâ b. Âzib’in rivayetine göre bedevi bir Arap, Veda Haccı esnasında Rasulullah (sav)’ın huzurunda ayağa kalktı. Peygamber (sav.)’ da o sırada Ara-fat’da el-Adbâ diye anılan dişi devesi üzerinde vakfede bulunuyordu. Bede­vi dedi ki: Ben, müslüman bir adamım. Bana şu: “İman edip güzel ameller­de bulunanlara gelince…” âyeti hakkında haber ver. Rasulullah (sav) şöy­le buyurdu: “Sen de onlardan uzakta değilsin, onlar da senden uzakta değil­lerdir. Burada sözü edilenler şu dört kişidir: Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali. Sen, kavmine bu âyet-i kerimenin bunlar hakkında inmiş olduğunu bildir.” Bu hadisi el-Maverdî zikretmiştir.[108]

en-Nehlıas da “Meâni’l-Kufân” adlı eserinde bunu senediyle kaydet­mekte ve şöyle demektedir: Bize Ebu Abdullah Ahmed b. Ali b. Sehî anlat­tı, dedi kî: Bize, Muhammed b. Humeyd anlattı, dedi ki: Bize, Yahya b. ed-Durays anlattı. Yahya, Züheyr b. Muaviye’den, o, Ebu İshak’dan, o, el-Berâ b. Âzib’den naklen dedi ki: Bedevi bir Arap kalktı… diyerek hadisi zikretti. Yine es-Süheylî de bunu “Kitabu’l-Â’lam”[109] adlı eserinde senediyle birlik­te zikretmiştir. Biz de bütün bunları icazet yoluyla rivayet etmekteyiz. Yüce Allah’a Jıstmd olsun. [110]

  1. Onlara o iki adamı misal ver! Onlardan birine iki üzüm bağı ver­miş, iki bağın etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış, aralarında ekinler bitirmiştik.
  2. Bu iki bağ, mahsullerini vermiş, hiç bir şeyi eksik bırakmamış­tı. Bunların arasında bir ırmak da akıtmıştık.
  3. Onun ayrıca bir geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşur­ken arkadaşına dedi ki: “Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm.”

Yüce Allah’ın: “Onlara o iki adamı misal ver” şeklindeki bu buyruğu, dün­yalık dolayısıyla kendisini üstün ve güçlü bilen, buna karşılık müminlerle bir­likte oturup kalkmaktan (büyüklendiği için) çekinen kimseye verilmiş bir mi­saldir. O bakımdan bu buyruk, yüce Allah’ın: “Sabah akşam Rablerinin rı­zasını dileyerek O’na dua edenlerle beraberliğini sebatla sürdür” (Kehf 18/28) buyruğu ile alakalıdır.

Burada örnek verilen iki kişinin adı ve bunların muayyen olarak kim ol­dukları hususunda farklı görüşler vardır. el-Kelbî der ki: Âyet-i kerime Mek­ke ahalisinden Mahzumoğullarına mensup birisi, mü’min olup adı Ebu Seleme Abdullah b. Abdilesed b. Hilâl b. Abdullah b. Ömer b. Mahzura olan ve Peygmaber (sav)’dan önce Umm Seieme’nin kocası oları; diğeri İse kâfir olup el-Esved b. Abdilesed olan iki kardeş hakkında inmiştir. Aynı zaman­da es-Sâffat Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Aralarından birisi diyecek ki: Gerçek­ten benim bir dostum vardı…” (es-Sâffât, 37/51) buyruğunda sözü edilen iki kardeş de bunlardır. Bunların her birisine dön bin dinar miras kalmıştı. On­lardan birisi malını Allah yolunda harcayıp daha sonra kardeşinden kendi­sine bir şeyler vermesini İstedi, kardeşi de bilinen sözlerini söyledi… Bunu, cs-Sa’lebî ve el-Kuşeyrî zikretmişlerdir.

Âyet-i kerimenin Peygamber (sav) ile Mekke ahalisi hakkında indiği de söylenmiştir.

Bir görüşe göre de bu buyruk, Allah’a iman eden herkes ile inkâr eden herkese dair bir misaldir.

Bir başka görüşe göre bu, Uyeyne b. Hısn ile arkadaşlarının ve Selman, Suheyb ve arkadaşlarımın bir misalidir, İbn Abbas’ın görüşüne göre Allah on­ları, birileri mü’min olup adı Yahuda otan İsrailoğullarından iki kardeşe ben­zetmektedir. Mukatil ise bu kişinin adının Temliha olduğunu söylemiştir. Di­ğeri ise kâfir olup adı Kartuş idi. İşte yüce Allah’ın es-Sâffat Sûresi’nde sö­zünü ettiği iki kişi de bunlardandır, Muhammed b. el-Hasen el-Mukri de bu­nu böylece sözkonusu ederek şöyle demektedir: Bu iki kişiden hayırlı olan zatın adı Temliha, diğerinin adı da Kartuş idi. Bunlar, ortaktılar. Daha son­ra mallarını paylaştırdılar. Bunların her birine üç bin dinar düştü. Mü’min olanı bin dinara köle satın alıp onları azad etti, bin dinara elbise satın alıp çıplak­ları giydirdi, bin dinara da yiyecek satın alarak açları yedirdi. Aynı şekilde mcscidler inşa etti, hayır işleri yaptı.

Diğeri ise, sahip olduğu mal ile varlıklı kadınlarla evlendi, adar, İnekler satın aldı ve bunlar çoğaldı. Aşırı derecede bunların yavruları artıp durdu. Pa­rasının geri kalanıyla da ticaret yaptı. Büyük bir kâr sağladı ve bütün çağdaş­larından daha zengin oldu. Birincisi ise muhtaç düştü. Bir bahçede ücretle çalışmak istedi ve kendi kendisine: Eski ortağım ve arkadaşımın yanına gi­dip ondan, bahçelerinden birisinde beni çalıştırmasını istesem umarım bu be­nim İçin daha uygundur, diyerek arkadaşının yanına gitti ise de, önündeki teşrifatçıların kabalıkları ve çokluğu dolayısıyla nerdeyse ona ulaşamayacak­tı. Arkadaşının yanına varınca arkadaşı onu tanıdı ve ihtiyacını sordu. Ona: Peki, seninle malımızı yan yarıya bölüştürmedik mi? Ma\ına ne yapım? Arka­daşı şu cevabı verdi: Ben, o malımla daha hayırlı ve daha kalıcı olan şeyle­ri satın aldım. Arkadaşı kendisine: Sen gerçekten bunu tasdik edenlerden mi­sin”1 Ren. kıvametin kopacağını zannetmiyorum. Görüşüme göre de sen anni mahrum bırakmaktan başka bir şey değildir. Benim, malımı ne şekilde kul­landığımı görmüyor musun? Nihayet malım işte gördüğün bunca servet ve bu güzel duruma geldi. Bu durumumuzun sebebi, benim kazanıp kâr sağlamam, senin ise beyinsizce harcamandır. Haydi, yanımdan çek git, dedi. Daha sonra Kur’ân-ı Kerim’de sözünü ettiği şekilde mahsullerinin üzerine yüce Al­lah’ın, semadan göndermiş olduğu afet ile bu zenginin varlığı ve mahsulle­ri toptan imha edildi.

es-Sa’leb’î bu olayı bir başka lafızla nakletmekle birlikte; onun da ihtiva ettiği anlam buna yakındır.

Ata dedi ki: Bunlar, sekizbin dinarı olan iki ortak idiler. Denildiğine gö­re, bu serveti babalarından miras almışlardı. Ve bunlar iki kardeş idi. Bu ser­veti aralarında paylaştılar. Onlardan birisi, bin dinara bir arazi satın aldı. Di­ğeri ise: Allah’ım, filan kişi bin dinara bir arazi satın aldı. Ben de bin dina­ra karşılık Senden cennette bir arazi satın alıyorum, deyip o bin dinarı tasad-duk etti. Daha sonra birincileri diğer bin dinara bir ev yaptı. Öteki: Allah’ım, filan kişi bin dinara bir ev inşa etti. Ben de, bin dinara karşılık Senden cen­nette bir ev satın alıyorum diyerek, bin dinarı tasadduk etti. Daha sonra bi­rincileri evlenip bu evliliği dolayısıyla bin dinar harcadı. Öteki: Allah’ım! Fi­lan kişi bin dinar harcayarak bir kadın ile evlendi, ben de Senden bin dina­ra karşılık cennet kadınlarından istiyorum, diyerek bin dinar tasadduk etti. Daha sonra diğeri, bin dinara hizmetçiler ve çeşitli eşyalar satın aldı. Öteki: İşte ben de Senden, cennette bin dinara karşılık hizmetçi ve eşyalar satın alı­yorum deyip bin dinar tasadduk etti.

Daha sonra ileri derecede muhtaç oldu ve: Olur ki, arkadaşımın bana bir iyiliği dokunur, diyerek arkadaşının yanına gitti, arkadaşı ona: Malına ne ol­du deyince, o da yaptıklarını anlattı. Bu sefer, arkadaşı: Sen gerçekten bu söy­lediklerini tasdik eden birisi misin? Allah’a yemin ederim, ben de sana hiç bir şey vermeyeceğim, dedikten sonra ona şöyle dedi: Sen, semanın ilahına iba­det ediyorsun. Bense ancak bir puta ibadet ediyorum. Bunun üzerine öbü­rü, Allah’a yemin ederim buna öğüt vereceğim, dedi ve öğüt verip hatırlat­malarda bulundu, korkuttu. Bu sefer diğeri: Haydi beraber gidelim, balık av­layalım.- Kim daha çok balık avlayacak olursa o kişi hak üzeredir, dedi. Öte­ki: Kardeşim, gerçek şu ki, dünya Allah nezdinde iyilik yapana bir mükâfa-at, kâfire de bir ceza kılınmayacak kadar değersizdir.

Böyle demekle onu kendisi ile birlikte ava çıkmaya zorladı. Allah, her iki­sini de sınadı. Kâfir olan ağını atıyor, putunun adını, anıyor ve ağı balıkla do­lup taşarak çekiyordu. Mü’min ise Allah’ın adını anarak ağına attığı halde, ağına bir şey takılmıyordu. Diğeri ona: Durumu nasıl görüyorsun? İşte dün­yada benim payım da, konumum da, etrafımdakilerin sayısı da senden daha fazladır. Eğer senin iddia ettiğin bu gerçek ise, âhirette de böylece ben senden daha üstün olacağım, dedi.

(Aıa> dedi ki: Onlar üzerinde görevli olan melek, bu işe üzüldü. Bunun üzerine yüce Allah, Hz. Cebrail’e bu meleği alıp cennetlere götürmesini ve ınü’min kişinin o cennetlerdeki yerlerini göstermesini emretti. Melek, Allah’ın mü’min kişi için hazırladıklarını görünce, şöyle eledi: İzzetin hakkı için o so­nunda buraya varacak olduktan sonra, dünyada karşı karşıya kalacağı durum­ların hiç bir zararı olmaz. Diğer taraftan kâfirin cehennemdeki yerini de gös­terince aynı melek şöyle dedi: Bunun da varacağı yer burası olduktan son­ra, izzetin hakkı için onun dünyadan elde ettiklerinin hiç bir faydası olmaz.

Daha sonra yüce Allah müminin canım aldı, kâfiri de nezdinden gönderdi­ği bir azab ile helak etti. Mü’min, cennete yerleşip Allah’ın kendisi için ha­zırladıklarını görecek ve arkadaşları ile birlikte birbirlerine soru soracakla­rında o; “Gerçekten benim bir dostum vardı, o diyordu ki: Gerçekten sen ina­nanlardan mısm?” (es-Sâffat. 37/51-52) buyruğunda sözü edilenleri söyle­yecektir. Bunun üzerine bir münadi de şöyle seslenecektir: Ey cennet ehli! “Siz de tekrar bakar mısınız? Baktı ve onu cehennemin ortasında gördü,” (es-Sâffat 37/51) İşte bunun üzerine “onlara o iki adamı misal ver…” âye­ti nazil oldu.

Yüce Allah bu sûrede bu iki kardeşin dünyadaki hallerini beyan ettiği gi­bi, âhiretleki hallerini de es-Sâffal Sûresi’nde: “Gerçekten benim bir dostum vardı. O diyordu ki, gerçekten sen inananlardan mısın… İşte çalışanlar böy­lesi için çalışsınlar” (es-Sâffat, 37/51-61) âyetleri beyan etmektedir.

İbn Atiyye dedi ki: İbrahim b. el-Kasım el-Kâtip, “Acaibü’l-Bilâd” adlı ese­rinde Tinîs Gölü’nün burada sözü edilen iki bahçe olduğunu zikretmektedir. Bu iki bahçe, iki kardeşe ait idi. Onlardan biri hissesini diğerine sattı ve bu aldığı bedeli Allah’a itaat yolunda harcadı. Diğeri de, bu yaptığı dolayısıyla onu ayıpladı ve aralarında -sözü edilen- konuşma cereyan etti. Allah da bir gece içerisinde o bahçeyi su altında bıraktı. Bu âyet-i kerime ile Allah onu kast etmiştir.

Diğer görüşe göre, yüce Allah’ın bu ümmete vermiş olduğu bir misaldir, daha önceden meydana gelmiş bir duruma ait bir haber değildir. Bundan mak­sat ise, dünyaya rağbeti azaltmak ve rağbeti âhirete yöneltmektir. Bu örne­ği, bir uyarı ve bir korkutma olarak zikretmiştir. Bu görüşü de el-Maverdi nak­letmektedir. Ancak âyetin siyakı bunun aksine delildir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’dır.

“İki bağın etrafını hurma ağaçları ile donatmış” yani, bu bahçelerin çev­resini hurma ağaçlan ile çevirmiştik.

“yan ve taraf’ demektir. Çoğulu, “ELraf” şeklinde gelir, ” Topluluk, filan kimsenin etrafını kuşamlar, çevir­diler” denilir. Yüce Allah’ın: “Melekleri de Arşın etra­fını kuşatmış olarak…” (ez-Zümer, 39/75) buyruğu ek buradan gelmektedir.

“Aralarında ekinler bitirmiştik.” Yani Biz, üzüm bağının etrafını hurma ağaçlan ile çevirmiş, üzüm bağlarının ortasında da ekin bitirmiştik.

“Bu iki bağ” yani, bunların her birisi, “mahsullerini” eksiksiz olarak “vermiş”dir. Bundan dolayı yüce Allah burada tekil olarak; “Vermiş” diye buyurmuş, ” İkisi de vermişlerdi” diye buyurmamıştır.

(Her ikisi anlamına geİen):ile, lafzı tekil midir, yoksa tesniye midir, hususunda görüş ayrılığı vardır. Basralılar bunun tekil olduğunu söy­lemişlerdir. Çünkü, onlara göre bu iki keiime tesniye olan bir lafzı te’kid et­mek için tıpkı çoğulu te’kid etmek için kullanılan; lafzma benzemek­tedir. O bakımdan bu, tesniye olmayan müfred bir isimdir. Eğer bundan son­ra zahir bir isim gelecek olursa bu lafız ref, nasb ve cer hallerinde de aynı şekilde olur. O bakımdan; ” Her iki adamı gördüm, bana her iki adanı geldi ve yolum her iki adama da uğradı” denilir (ve hiç birisinde bu lafzın şekli değişmez). Eğer bir zamire bi­tişecek olursa, sondaki elif, cer ve nasb hallerinde “ya”ya kalbedilerek: “Her ikisini gördüm ve her ikisine de yolum uğra­dı” denilir. Tıpkı “Onlara, üzerlerine” demek gibi.

el-Ferra ise şöyle demektedir: Bu, tesniye bir lafızdır. “Hepsi, bü­tünü” lafzından alınmış olup, somındaki lam, tahfif edilmiş ve tesniye dola­yısıyla elif ilave edilmiştir. Müennes için kullanılan; de böyiedir. Bun­lar, ancak muzaf olarak kullanılırlar ve tekil olarak kullanılmazlar. Şayet te­kil olarak kullanılacak olsa o takdirde; denilir. el-Ferra bu görüşüne şairin şu beyi tini de delil göstermektedir:

“Onun (deve kuşunun) her iki ayağının her birinde bir tek fazlalık çıkıntı vardır. İki ayağının her birisinde böyle bir fazlası vardır.”

O, bununla iki ayağından birisini kastettiğinden tekil kullanmıştır.

Ancak bu görüş Basrahlara göre zayıftır. Çünkü, eğer bu kelime tesniye ol­saydı, nasb ve cer halinde zahir isim ile birlikte kullanıldığı takdirde “elifin “ya”ya dönüşmesi icabederdi. Çünkü; kelimesinin anlamı, kelimesinin anlamından farklıdır. Zira, ikincisi kuşatıcılık için kullanılırken, diğeri bel­li bir şeye delalet etmektedir. Burada beyiti nakledilen şairin “elifi hazfetme­si ise zaruretten dolayıdır ve o bu “elif’i zâid olarak takdir ettiğinden dolayı lıazfetmiştir. Zarureten söylenen bir sözün ise delil olarak kullanılması caiz değildir. Böylelikle bunun; “Benimle beraber” anlamındaki kelime gi­bi müfred bir isim olduğu sabit olmada ancak tesniyeye delalet etmek için kul­lanılmıştır. Nitekim Arapların: “Biz” şeklindeki kelimeleri, tek müfred bir isim olmakla birlikte iki ve daha fazla kişiye delalet etmektedir. Buna şa­ir Cerir’in şu sözleri de delildir:

“Umame’nin her iki günü de engel olma günüdür. Biz, ona ancak seyrek seyrek gitsek bile.”

Böylelikle şair burada bu lafzı tek bir gün hakkında haber vermek için kul­lanmıştır. Nitekim, yüce Allah’ın Vermiş” buyruğunda da haber te­kil olarak gelmiştir. Eğer tesniye olsaydı, bunun için “İkisi de vermiş­ti” diye buyurması gerektiği gibi, şairin de burada; “İki gün” demesi ge­rekirdi.

Aynı şekilde; “ikisi” lafzının “elifi hususunda da ihtilaf edilmiştir. Sibeveyh, bu “elifin te’nis için olduğunu ve buradaki “te” harfinin de lamu’l-fi’l üç harfli kelimenin son harfi) den bedel olduğunu ve aslında bunun “vav” olduğunu, kelimenin aslının ise; şeklinde geldiğini söylemiştir. Bu “vav”in “te”ye ibdatine sebep ise, ‘te” harfinde müenneslik alameti bulundu­ğundan dolayıdır. deki “elif ise, zamir ile birlikte “ya”ya dönüşebilir ve bu durumda müenneslik alameti olmaktan çıkar. O halde “vav” harfinin te’ye ibdali, te’nis’in tekidi demek olur. Ebu Ömer el-Cermî ise şöyle demek­tedir: Buradaki “te” mülhaktır, (Sonradan getirilmiştir). “Elif” ise, lamu’l-fi’l’dir, el-Cermî’ye göre bu kelimenin takdiri vezni; şeklindedir. Ancak du­rum onun dediği gibi olsaydı, Arapların bu kelimeyi ism-i mensub yapma­ları halinde; demeleri gerekirdi. Ancak, bunun yerine; diye­rek “te”yi düşürmüş olmaları, onların bunu; “Kız kardeş” kelimesini nisbet yaparak; demeleri şeklindeki “te” gibi değerlendirdiklerini gös­termektedir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

Ebu Cafer en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Nahiv bilginleri, Kur’ân-ı Ke­rim dışında, manayı gözönünde bulundurarak; “Bu iki bağ, mahsullerini vermişler,..” denilmesini caiz kabul etmişlerdir. Çünkü, bunun tercih olunan anlamı, “Her ikisi de vermişlerdir” şeklinde­dir.

el-Ferrâ -aynı anlamı ifade etmek üzere- denilmesini de uygun kabul etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü bu; “Her iki bah­çe de” demektir. (et-Ferra) dedi ki: Abdullah (b. Mes’ud)’un kıraatinde de; şeklindedir. Buna göre ei-Ferrâ’mn kanaatine göre anlam: O, iki bağın hepsi de yemişlerini vermiştir” şeklin­dedir.

“Mahsul” hurma ve sair ağaçtann meyveleri hakkında kullanılır. Bu­nunla birlikte yenilen her bir şey hakkında da bu lafız kullanılabilir. Yüce Al­lah’ın: “Yiyecekleri… devamlıdır” (er-Ra’d, 13/35) buyruğu da bu kabildendir.

“Hiç bir şeyi eksik bırakmamıştı.” Herşeyi tam ve mükemmel vermişti.

“Bunların arasında da bir ırmak akıtmıştık.” Yani, iki bahçenin ortasın­dan bir ırmak akıtmış ve ona akacak yer (yatak) yapmıştık.

“Onun, ayrıca bir geliri de vardı” buyruğundaki; “Gelir” kelime­sini Ebu Cafer, Şeybe, Âsim, Yakub ve İbn Ebi İshak, peltek “se” ile “mim” harflerini üstün olarak okumuşlardır. Aynı şekilde; “Nihayet bü­tün serveti yok edildi” (42. âyet) buyruğunda da bu şekilde ve; in ço­ğulu olarak okumuşlardır. el-Cevherî dedi ki: “Gelir, mahsul” kelime­si, ile in tekilidir. in çoğulu ise, şeklinde gelir. el-Ferra da; in çoğulu; şeklinde gelir demiştir.in çoğu­lu, şeklinde de gelir. aynı şekilde nemâiandırtlan mal, anlamı­na gelir. Ebu Amr ise bu kelimeyi peltek “se” ötreli, “mim” harfini de sakin olarak okumuş ve bunu “çeşitli mallar” diye açıklamıştır. Diğerleri İse her i-ki harfi de ötreli olarak okumuşlardır.

îbn Abbas, altın, gümüş ve çeşitli mallar, diye açıklamıştır. Bundan önce el-En’âm Sûresi’nde (6/99. âyet, 4. başlıkta) buna dair geniş açıklamalar geç­miş bulunmaktadır,

en-Nehhas şunu nakletmektedir: Bize Ahmed b. Şuayb anlattı, dedi ki: Ba­na, İmran b. Bekkâr haber verdi, dedi ki, bize İbrahim b. el-Alâ ez-Zübîdî an­lattı, dedi ki, bize Şuayb b. İshak anlattı, dedi ki, Harun dedi ki: B?na Eban, Sa’leb’den anlattı. O, el-A’meş’den naklettiğine göre Haccac şöyle dedi: Eğer ben, “ayrıca onun bir geliri de vardı” anlamındaki buyruğu her hangi bir kim­senin; diye okuduğunu İşitecek olursam, şüphesiz dilini keserim. Bunun üzerine ben el-A’meş’e: Sen bunu kabul ediyor musun dedim o, ha­yır bunu kabul etmeyi gerektirecek hiç bir taraf yok ki, dedi O bakımdan o, diye okur ve bunu; in çoğulu olarak kabul ederdi.

en-Nehhas dedi ki: Bu görüge göre; in çoğulu; şeklinde ge­lir. Bundan sonra; in çoğulu ise diye gelir. Bu da Arap dilinde gü­zel bir şekildir. Ancak, birincisinin doğru olma ihtimali daha kuvvetlidir, doğ­rusunu en iyi bilen Allah’dır. Çünkü yüce Allah’ın; “Bu îkl bağ mahsulleri­ni vermiş” buyruğu, onun mahsul ve meyvesinin bulunduğuna bir delildir.

“Bu yüzden, arkadaşı ile konuşurken arkadaşına dedi ki…” sözlü ola­rak onun kanaatini red ederek cevap verdi, demektir.

Muhavere; karşılıklı cevap vermek demektir Tehâvür de birinin diğerine cevap vermesi demektir. Mesela, “Onunla konuştum da o bana karşılık olarak cevap vermedi” denilir. Aynı anlamda olmak üze­re tabirleri de kullanılır.

“Ben, malca senden zenginim, sayıca da senden güçlüyüm” buyru-ğundaki “nefer: sayı” kelimesi, on kişiden daha aşağı sayıyı anlatmak üzere kullanılan “raht’: demektir. O, burada -önceden açıklandığı üzere- kendisi­ne tabi olanları, hizmetçileri ve çoluk çocuğunu kastetmiştir.[111]

  1. O, nefsine zulmede ede bağına girdi. Dedi ki: “Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum.”
  2. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndü­rülecek olsam dahi, elbette döneceğim yer itibariyle bundan da­ha hayırlısını bulurum.”

“O, nefsine” küfrü sebebiyle “zulmede ede bağına girdi.” Denildiğine gö­re, mü’min kardeşinin elinden tutarak onu bağında, bahçesinde gezdiriyor ve ona bağ ve bahçesini gösteriyordu.

“O, nefsine zulmedende” anlamındaki buyruk, hal mevkiinde bir cüm­ledir. Küfrü sebebiyle kendisini cehenneme sokan bir kimse, elbetteki nef­sine zulmeden bir kimsedir.

“Dedi ki: Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum.” Sözleriyle, bu dünya yurdunun yok olacağını kabul etmedi. “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.” Yani ben, öldükten sonra diriliş diye bir şey olacağını zannetmi­yorum. “Şayet Rabbime döndürülecek olsam dahi” yani, eğer öldükten son­ra diriliş süz konusu olsa bile; O, dünyada bana bunca nimetleri verdiği gi­bi benim, O’nun nezdindeki üstün konumum ve değerim dolayısıyla bana bunlardan daha iyi ve değerlisini verecektir. İşte yüce Allah’ın: “Elbette dö­neceğim yer İtibariyle bundan daha hayırlısını bulurum” ifadesinin anla­mı da budur. O, bu sözlerini, kardeşinin kendisini öldükten sonra dirilme­ye, amellerin karşılıklarının görülmesine iman etmeye çağırması üzerine söylemiştir.

Mekke ve Medine mushaflarında “Bundan” kelimesi yerine; “Bu ikisinden” şeklindedir. Basralıiarla Kürelilerin Mushaf’ında ise te­kildir. Tesniye daha uygundur. Çünkü buradaki zamirin, “iki bağ “a etmesi daha yakın bir ihtimaldir. [112]

  1. Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: “Seni önce topraktan, son­ra da bir damla sudan yaratan, sonra seni tam bir adam yapa­na kâfir mi oldun?”
  2. “Fakat ben (derim ki): O, Allah’dır, benim Rabbimdir. Ben, Rab­bime kimseyi ortak koşmam.”

“Arkadaşı” ismi ile ilgili farklı görüşlere göre Yahucla veya Temliha “ona cevap vererek dedi ki: Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan ya­ratan, sonra seni tam bir adam yapana kafir mi oldun?” sözleriyle ona öğüt verdi ve hiç bir kimsenin inkâr etme imkânı bulamadığı ve kendisinin de iti­raf ettiği bu şeylerin yaratılmasını, tekrar yaratıp diriîtmekten daha büyük şey­ler olduğunu ona açıkladı.

“Seni tam bir adam yapan” ifadesi, seni boyu poşu, hilkati mutedil, azalan sağlıklı ve erkek yapan demektir.

“Fakat ben (derim ki); O, Allah’dır, benim Rabbimdir” anlamındaki buyruğu, Ebu Abdurrahman es-Sülemi ile Ebu’l-Âliye; şeklinde okumuştur. el-Kisaî’den de: “Fakat O Allah’dır…” diye ve “An­cak durum şu ki: O, Allah’dır, benim Rabbimdir” anlamında okuduğu, böy­lelikle de; in ismini içinde gizli kabul ettiği de rivayet edilmiştir. Di­ğerleri ise; şeklinde “elifi isbat ile okumuşlardır. el-Kisaî dedi ki: Buy­rukta takdim ve tehir vardır, ifadenin takdiri de şöyledir: “Fakat Allah; O’dur, benim Rabbimdir” şeklindedir. Burada; “Ben”deki hemze, çokça kullanım dolayısıyla söyleyiş hafif olsun diye hazfedilmiş ve iki “nûn”dan biri diğerine idğam edildikten sonra da “ben” anlamındaki za­mirin “elifi vasıl halinde hazfedilmiş, vakıf halinde ise isbat edilmiş (okun­muş) olmaktadır.

en-Nehhas dedi ki: el-Kisaî, eî-Ferrâ ve el-Mazİnî’nin kanaatine göre bunun asli; şeklindedir. Hemzenin harekesi önceki edatın “nûn”una verildik­ten sonra hemze hazfedildi ve iki nûn da birbirine idğam edilmiştir. O bakım­dan bunun üzerinde vakıf yapılırsa, şeklinde okunur. Bu ise,”Ben” zamirinin “elifidir ve bunun harekesinin beyanı için böyle okunur. Ebu Ubeyd de şöyle demiştir: Bunun aslı; Fakat ben, şeklindedir. Elif hazfedildikten sonra iki nun yanyana geldiğinden dolayı şeddeli okunmuştur, el-Kisaî de bize şu beyiti okumuştur:

“Allah için sen Abalı ve yalan söyleyenin İftiralarından uzak birisisin.”

Görüldüğü gibi şair burada; kelimesi ile; Allah için sen” demek istemiş ve “Allah” lafzının iki “lam”ından birisini düşürdükten başka; Muhakkak ki sen” ifadesinin “elifini de hazfetmiştir. Bir başka şair ise aslına uygun olarak şöyle demiştir:

“Göz ucuyla bana iftira ediyor ve sen suçlusun diyorsun.

Üstelik benden de uzaklaşıp ayrılıyorsun. Ama ben senden uzaklaşmayacağım.”

Burada şair; ile, Ama ben” demek istemiştir.

Ebu Hatim dedi ki: Âsım’dan; ” Ama bana gelince (derim ki):

O Allah’tır benim Rabbimdîr.” diye okuduğunu rivayet etmişler ve durak yap­maksızın okunması halinde “elifin okunmasının lahn olduğunu iddia ettiği­ni nakletmişlerdir. ez-Zeccac ise şöyle demektedir: Durak yapmaksızın (id-râc ile) okumak halinde burada “elifin de okunması güzel bir şeydir. Çün­kü, “ben” anlamındaki: zamirinden “elif hazfedilmiş ve burada bu “eli-f”i onun yerine getirmişlerdir. Ubey’in kıraatinde ise bu buyruk; Ama ben O, Allah’tır, Rabbim’dii (derim)” şeklindedir. İbn Âmir ile el-Mesilî, Nâfi’den ve Rüveys’den, onlar da Yakub’dan vakıf ve va­sıl halinde de “elifin isbatı ile; şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Aşiretin sıyrılmış kılıcıyım beni tanıyın beni Ben, zirvelere tırmanmış Humeyd’im.”

el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ben, saçlarım ağardıktan sonra naaıl olur da Kafiye çalmaya yönelirim? Utanç olarak bu yeter.”

Vakıf yapılması halinde “elifin okunacağında ise görüş ayrılığı yoktur.

“O, Allah’dır, benim Rabbimdir” buyruğundaki “O” zamiri, kıssa, şan ve durum zamiri olarak bilinir. (Yani, durum şu ki, Allah benim Rabbimdir de­mek olur.) Bu da yüce Allah’ın: “Bakarsın ki, o kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak…” (el-Enbiya, 21/97) buy­ruğu ile; “De ki: O, AUah’dır, bir tekdir” (el-İhias, 112/1) buy­ruğuna benzemektedir. “Ben, Rabblme kimseyi ortak koşmam” buyruğun mefhumu, diğer kardeşinin yüce Allah’a ortak koşan, O’ndan başkasına ibadet eden bir kimse olduğuna delalet etmektedir.

O bu sözleri ile şunu kastetmiş olma ihtimali de vardır: Ben, zenginliği de fakirliği de ancak O’ndan bilirim. Ve bilirim ki eğer O, dünyalığa sahip olan kimseden dünyalığı almak isterse buna kadirdir, bana fakirliği veren de O’dur.

Bu sözleriyle şunu kastetmiş de olabilir. Senin, öldükten sonra dirilişi in­kâr etmen, yüce Allah’ın buna güç yetirememesi manasınadır, Bu ise, şanı yü­ce ve münezzeh olan Rabbin âciz olduğunu ileri sürmek demektir. O’nun âciz olduğunu ileri süren kimse, O’nu yaratıklarına benzetmiş demektir. Bu ise, Allah’a ortak koşmak ile aynı şeydir. [113]

  1. “Bağına girdiğin zaman maşaallah, Allah’ın yardımı olmadan (hiç bir şeye) güç yetirilemez, demeli değil miydin? Her ne kadar mal­ca ve evlâtça beni kendinden az görüyorsan da;
  2. “Belki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir, se-ninkinin üzerine İse gökten bir felâket indiriverir de kaypak bir toprak haline geliverir;
  3. “Yahut suyu yerin dibine çekiliverir de bir daha onu aramaya gücün yetmez.”

Yüce Allah’ın: “Bağına girdiğin zaman maşaallah, Allah’ın yardımı ol­madan (hiç bir şeye) güç yetirilemez, demeli değil miydin?” buyruğuna da­ir açıklamalarımızı iki bağlık halinde sunacağız; [114]

  1. Herşey Allah’ın Kudretiyledir:

Yüce Allah’ın: “Bağına girdiğin zaman maşallah, Allah’ın yardımı olma­dan (hiçbir şeye) güç yetirilemez demeli değil miydin” buyruğu, bu sözle­ri kalbin ile söylemeli değil miydin demektir. Bu sözler, mü’minin kâfire bir azan, ona bir tavsiyesi ve onun sözünü de reddetmesi mahiyeti adedin Çün­kü o: “Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum” (Kehf 18/35) demişti.

Bu buyruktaki; Ma…” ref, mahallindedir ki, bunun da takdiri: Bu bahce, Allah’ın meşîeti iledir, anlamındadır. ez-Zeccâc ile el-Ferrâ şöyle demiş­lerdir: Bu iş, Allah’ın dilemesi ve iradesiyledir. Yani o, Allah’ın meşîetiyle, ira­desiyle olmuştur, demektir. Bunun, cevabının hazfedildiği de söylenmiştir ki, bu da; Allah’ın dilediği olur, dilemediği de ol­maz” demektir.

“Allah’ın yardımı olmadan (hiç bir şeye) güç yetîıilemez.” Yani, senin eiinde toplanan bunca mal, yüce Allah’ın kudret ve kuvveti iledir. Senin öz kudret ve gücünle değildir. Eğer Allah diterse maundaki bu bereketi kaldı­rır ve bunca mal senin elinde toplanıp bir araya gelmezdi. [115]

  1. “Maşâallah”, “Lâ Havle Velâ Kuvvete İlla Billah”Dualarının Fazileti:

Eşheb dedi ki: Malik dedi ki: Evine giren her bir kimsenin bunu (âyet-i kerimede geçen “maşâallah…” sözlerini, söylemesi gerekir, İbn Vehb de de­di ki: Hafs b. Meysere bana şöyle dedi: Ben, Vehb b, Münebbih’in kapısı üze­rinde “Maşâallah, Allah’ın yardımı olmadan hiç bir şe­ye güç yetirücmez” yazılı olduğunu gördüm.

Peygamber (sav)’ın da Ebu Hureyre’ye şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Ben sana cennet hazinelerinden olan bir sözü öğreteyim mi? -yahut cennet hazinelerinden bir hazine olan bir sözü demiştir” Öğret ey Allah’ın Rasûİü dedim, şöyle buyurdu: “Bu, La havle velâ kuvvete illa billah’dır. Kul bunu söy­ledi mi, Aziz ve Celi! olan Allah da: Kulum esenlik buldu ve (Bana) teslimi­yetini arzetti, diye buyurur. “[116]

Bu hadisi Müslim Sahihi’nde, Ebu Musa’dan rivayetle zikretmektedir. Bu rivayette şöyle denilmektedir (Rasûlullah) buyurdu ki: “Ey Ebu Musa, yahut ey Abdullah b. Kays, ben sana cennet hazinelerinden ofan bir sözü öğrete­yim mi? -Bir rivayette ise: Cennet hazinelerinden bir hazine olan bir sözü… denilmektedir-” Ben: O nedir ey Allah’ın Rasûlü deyince, şöyie buyurdu: “(O), La havle velâ kuvvete illa billah’dır” dedi.[117]

Yine Ebu Musa’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir; Rasûlullah (sav) ba­na dedi ki: “Ben sana cennet hazinelerinden olan bir sözü öğreteyim mi? -Yahut da cennet hazinelerinden bir hazine olan bir sözü-” diye buyurdu. Ben de; Buyur, öğret dedim. Şöyle buyurdu: “(Bu), La havle velâ kuvvete illa bil-lahil aliyyi’1-azim (sözü)dür” dedi.[118]

Yine rivayet olunduğuna göre bir kimse evine girince yahut çıkınca; “Bismillah, maşaaltah, la kuvvete illa billah” diyecek olursa, şeytanlar onun önünden kaçışır giderler, yüce Allah da üzerine bereketler indirir.

Hz. Âişe de şöyle demiştir: Kişi, evinden çıkıp da “Bismillah” diyecek olur­sa, melek kendisine: Doğruya iletildin (hidâyet buldun) der. Eğer “maşaallah” derse, melek ona: Bu (kötülüklere karşı) sana yeterli gelir, der. Eğer “la kuvvete illa billah” derse, melek ona: Koruma akına alındın, der.

Bu hadisi, Tirmizî ayrıca Enes b. Malik’den gelen rivayetle de kaydetmek­tedir. Enes b. Malik dedi ki: Rasûkıllah (sav) şöyle buyurdu: “Her kim, -evin­den çıktığı vakit- Bismillah, tevekkeltü alallah la havle vela kuvvete illa bu­ları diyecek olursa, ona: (Bu sözler musibetlere karşı) sana yeterli gelir ve sen koruma altına alındın, denilir, şeytan da ondan uzaklaşır.” (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadistir, biz bunu yalnızca bu yoldan bilmekteyiz.[119]

Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivayet etmekte olup şu fazlalığı da kaydetmiş­tir: Ona şöyle der: “Hidâyete İletildin, (musibetlere karşı bu sözier) sana ye­terli gelir ve koruma altına alındın.”[120]

İbn Mace de bu hadisi Ebu Hureyre’den rivayet etmektedir. Buna göre Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kişi, meskeninin yahut evinin kapısından çıktığında, onunla birlikte onun üzerinde görevli iki melek bulunur. Eğer Bis­millah derse, o iki melek ona: Hidâyet buldun, derler. La havle vela kuvve­te illa billah derse, korundun, derler, Tevekkeltü alallah derse, bunlar sana yeter, derler. Bu sefer onunla birlikte oian iki kişi (ins ve cin şeytanları) onun­la karşılaşırlar, şöyle derler: Doğru yola İletilmiş, korunmuş ve söyledikleri sözler kendisine yeterli gelmiş bir kimseden ne istersiniz.”[121]

el-Hakim Ebu Abdullah da “Ulumu’l-Hadis” adlı eserinde şöyle demek­tedir: Muhammed b. İshak b, Huzeyme’ye, Peygamber (sav)’ın: “Cennet ile cehennem birbiri ile tartıştılar. Bu -yani cennet- bana zayıf kimseler girecek­tir der.,.”[122] hadisinde geçen “zayıflar” ile kimler kastedilmektedir? Muham­med b. İshak dedi ki: (Zayıf kimse), güç ve kuvvetten uzak olduğunu, hiç bir güç ve kuvvete sahip olmadığını ifade eden kimsedir. Yani, (bunu anla­tan sözleri) günde yirmi veya elli defa tekrarlayandır.

Enes b. Malik de dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kim, bir şey görüp de onu beğenecek olursa, “maşaallah la kuvvete illa billah” derse ona hiç bir nazar değmez.”[123] Bir kesim de şöyle demiştir: Maşaallahu kâne: Allah’ın dilediği olur, deyip de kendisine her hangi bir şey isabet eden herkes, mutlaka ona razı olur,

Yine rivayet olunduğuna göre dört şeyi söyleyen kimse dört şeyden emin olur Bu sözü söyleyen nazar değmesinden yana emin olur, hasbunal-lah ve ni’melvekil diyen şeytanın desiselerinden emin olur, ufevidu emri ilal-lah diyen şeytanın hile ve tuzaklarından emin olur, lâ ilahe illa ence subha-neke innî kuntu minezzalimîn diyen kimse de üzüntü ve kederden emin olur.

“Her ne kadar malca ve evlatça beni kendinden az görüyorsan da…” buyruğundaki; “…sa” şart edatı olup; Beni görüyorsan…” ise, ondan dolayı cezm edilmiş bir fiildir. Cevabı ise: “BelkiRabbim…” buyruğudur, ” Ben” ise, fasıla okıp İ’rabta mahalli yoktur. Bununla bir­likte, “nun” ile (hazfedilmiş) “ya”yı tekid için nasb mahallinde olması da müm­kündür.

İsa b. Ömer “Her ne kadar… beni kendinden az görüyorsan da” buyru­ğundaki ” Az” kelimesini ref iie okumuş ve o, böylelikle; Ben” kelimesini mübteda ve: ” Az” kelimesini de onun haberi olarak kabul ederken cümleyi de ikinci mef ul konumunda değerlendirmektedir. Birinci mef’ul ise, “beni… görüyorsan” anlamındaki fiilin sonundaki “nun” ile “ye”dir. Ancak “ye” harfi kesrenin kendisine delâlet etmesi dolayısıyla hazf edilmiştir. “Ye”yi isbat ile okumak da oldukça güzeldir ve aslolan da budur; çünkü hakikatte isim odur.

“Belki” olurki Rabbim “bana, senin bağından daha hayırlısını” âhiret-te; dünyada da denilmiştir, “verir, senlnkinin” senin bağının “üzerine ise gökten bir felâket” gökten atılacak şeyler “indlriverir.”

“Felâket” kelimesinin tekiii şeklinde gelir. Bunu el-Ahfeş, el-Kutebî ve Ebu Ubeyde söylemiştir. İbnü’l-A’râbî ise şöyle demektedir: Bu kelime hem bulut, hem yastık, hem de yıldırım anlamına gelir. et-Cevheri de şöyle demektedir: “Azab” demektir. Ebu Ziyad el-Küllâbî der ki: “Bir araziye husban isabet etti” demek, çekirge istilasına uğradı, demektir. Yine bu kelime hesap manasına da gelir. Nitekim yüce Allah: “Ay ve güneş bir hesap i/edir” (er-Rahman, 55/5) diye buyurmaktadır. Burada da “husbân” kelimesi bu şekilde açıklanmıştır. ez-Zeccâc der ki: Husbân, hesab’tan gelmektedir. Ya­ni o, senin bahçenin üzerine hesab azabını gönderir. Bu ise elferînin kazan­dıklarının hesabı demektir. O halde burada ifade, muzafın hazfedilmesi tü-ründendir. Yine bu kelime, bir defada atılan kısa boylu oklar demektir, Kis-ralar bu şekilde ok atarlardı. Semadan atılan şeyler ise azaptır.

“…de kaypak bir toprak haline geliverir.” Yani, üzerinde hiç bir bitki­nin bitmediği ve hiç bir ayağın sağlamca duramadığı bir arazi oluverir. Bu, en zararlı arazi türüdür. Oysa bu felaketten önce o en faydalı bir bağ ve bah­çe idi.

“Kaypak” kelimesi, “toprak” kelimesinin sıfatını tekid içindir. Ya­ni, o dümdüz olacağından dolayı ayaklar üzerinden kayacaktır. Nitekim; “kaygan yer” demektir. Aslında bu, ” Ayağı kaydı, kayar” fiilinden bir mastardır. ” Ayağını -başkası- kaydırdı” de­mektir. -Aynı zamanda- atın kuyruk tarafı anlamındadır. Şair Ru’be şöy­le demektedir:

Sanki o, (karın bölgesinde) beyaz renk bulunan ve arka tarafı da siyah beyaz renkli olandır.”

“Ayağın üzerinde sebat edemediği yer,” demektir. de aynı anlamdadır, ” Tıraş” anlamında; “Başını tıraş etti, eder” manasınadır. Hu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır. Tıraş edil­miş” anlamındadır.

Burada maksat o yerin kaygan ve kaydırın olması değildir. Aksine, anla­tılmak istenen tıraş edilen bir baş üzerinde nasılki saç kalmıyorsa, o bahçe­de, bitki kalmayacağıdır. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî yapmıştır.

“Yahut suyu yerin dibine çekîliverir.” O takdirde daha önce suyu en bol bir arazi iken, sudan büsbütün mahrum bir arazi haline geiir.

“Çekilmek” aslında mastar olup isim yerinde kullanılmıştır. Nite­kim: “Oruçlu, oruçsuz, adaletli, razı olu­nan, faziletli, çokça ziyarette bulunan adam..,” tabirlerinde de aynı şekilde kullanılmıştır. “Ağıt yakan kadınlar” tabiri de böyledir. Bu kulla­nımda miizekker, müennes, tesniye ve temi’ aynıdır değişmez. Amr b. Küt-sûm der ki:

“Onun aail atları onun için ağıt yakar

Yularları takılmış ve üç ayakları üzerinde durup dördüncüsünün toynağını yere değdirmiş olarak.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Ey Dubaa! Onların gözyaşlarını peş peşe akıt ve Ayakta ağıt yakanlara cevap ver. (sen de katıl)!”

Görüldüğü gibi bu iki beyitte de tekil ve mastar olarak gelen kelime: ” Ağıt yakan kadınlar” anlamındadır.

Bu buyruk burada: “Yahut onun suyu yerin dibine çe­kilmiş bir su oluverir” diye açıklanmıştır. Buna göre burada muzaf hazf edilmiştir. Tıpkı “o kasabaya sor” (Yusuf, 12/82) buyruğunda (kasaba aha­lisine sor, anlamında) olduğu gibi. Bunu da en-Nehhas nakletmektedir, el-Kisaî ise, bunu; “Yerin dibine çekilmiş su” diye açıklamıştır. Nite­kim; “Su yerin dibine çekildi, çekilir…” demektir. (Son mastarda) “vav” harfinin ötreli olması dolayısıyla hemze ile gelmesi de mümkündür. gözü, başının iç tarafına doğru çe­kildi,” anlamındadır. Bunun, şekli ise bu fiilin bir başka kullanım şekli (şivesi) dir. Şair şöyle demiştir:

“Gözü basma doğru çekildi mi, yoksa çekilmedi mi?”

“Güneş battı, batar” demektir. Ebu Züeyb de şöy­le demektedir:

“Zaman denilen şey” bir gece ve onun. gündüzünden

Bir de güneşin doğup sonra da batışından başka bir şey midir?”

“… bir daha onu aramaya gücün yetmez.” Yani, yerin dibine çekilmiş olan suyu bir daha geri çeviremezsin ve hiç bir yolla buna gücün yetmez. Şöyle de açıklanmıştır: O suyun yerine ondan başka bir su da bulamazsın, arayamazsın. İşte mü’min kişinin kardeşiyle tarttşması ve onu uyarması burada so­na ermektedir. [124]

  1. Nihayet bütün serveti yok edildi. Bu sebepten onun İçin harca­dıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı. Çar­dakları üzerine çökmüş ve: “Ne olurdu, Rabbime hiç bir kimse­yi ortak koşmacaydım!” diyordu.

“Nihayet, bütün serveti yok edildi” buyruğundaki: “Yok edildi” meçhul fiilinin ismi (nâib-i faili, sözde öznesi) hazf edilmiştir ki, o da mas­tardır. Bununla birlikte daha sonra gelen mecrur ismin “bütün serveti” an­lamındaki kelimenin) ref mahallinde olması da mümkündür. “Bütün serve­ti yok edüdi” ifadesi, malı tamamıyla telef edildi, demektir. Bu yüce Allah’ın, kardeşinin kendisine yaptığı uyarılardan gerçekleştirdiği ilk husustur.

“Bu sebepten, onun için harcadıklarına pişmanlık duyarak ellerini oğuşturmaya başladı.” Yani kâfir, pişmanlık duyarak bir elini diğerine vur­maya koyuldu. Çünkü pişman olan kimsenin yaptığı iş budur,

Şöyle de denilmiştir: O, sahip olduğu servetini evirip çeviriyor, ancak ser­veti arasında harcadıklarının yerini tutacak bir şey bulamıyordu. Bu anlama gelmesi ise bazen “mülk sahibi o!ma”nın “elde tutma” ile ifade olunmasın­dan dolayıdır ki, bu da Arapların: Mülkiyetinde mal vardır, anlamında: ” Elinde mal vardır” şeklindeki tabirlerinden alınmıştır, “Bu sebepten. . başladı” ifadesi, bu telef etmenin geceleyin gerçekleştiğine delildir. Yüce Allah’ın; “Onlar uyurlarken hemen onu Rabbin tarafından dört bir yanından saran bir bela sardı da kapkara kesiliverdi” (el-Kalem, 68/19-20) buyruğuna benzemektedir.

“Ben bu ev için bu kadar harcadım, bu eve bu kadar harcadım” anlamın­da denilir.

“Çardakları üzerine çökmüş” yani, artık bir bölümü diğeri üzerine düş­müş ve tamamıyla boşalmış oldu. Bu ifade, “Yıldızla­rın doğuş zamanlarında (mutad olan şekilde) yağmur yağmadı” tabirinden alınmıştır. de bunun gibidir. “Ev boşaldı” demektir.

Çöktüğü zaman da bu tabir kullanılır. Allah’ın: “İpte zulümleri sebebiyle onların, bomboş (harap olmuş) evleri.” (en-Nenıl, 27/52)

Bunun, yıkılmış anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim (bu buyruk­ta da olduğu gibi) “o, çardakları üzerine çökmüştür,” yani, çanları üzerine dü­şüp yıkılmıştır, denilmektedir.

Yüce Allah, böylelikle o kimsenin hem bütün mahsullerini yok etti, hem de ana sermayesini. Bu ise, karşı karşıya kalınan musibetlerin en büyüğüdür. Bu, onun azgınlığının bir karşılığı (cezası) İdi.

“Ve ne olurdu, Rabbİme hiç. bir kimseyi ortak koşmasaydım, diyordu.” Yani, keşke Rabbimin üzerimdeki nimetlerini bilip tanımış olsaydım, bunların yüce Allah’ın kudretiyle gerçekleştiğini bilseydim ve O’nu inkâr ederek kafi: olmasaydım. Bu, fayda vermeyecek bir zamanda duyduğu bir pişmanlıktı. [125]

  1. Ona Allah’dan başka yardım edecek bir topluluk yoktu. Kendi­si de kendisini kurtaramadı.

Yüce Allah’ın: “Ona, Allah’dan başka yardım edecek bir topluluk yok­tu” buyruğundaki; “Bir topluluk” kelimesi, “…du (idi)”in ismi­dir. Ona” laFzı da onun haberidir. “Ona …yardım edecek”

buyrukları sıfat mahallinde olup yardım edici bir topluluk demektir. Bunun­la birlikte (kâne: İdi firlinin) haberi olması da mümkündür. Sibeveyh’e gö­re birinci şekil daha uygundur. Çünkü “ona” anlamındaki kelime bundan ön­ce gelmiştir. Ebu’l-Abbas ise ona muhalefet etmekte ve bu konuda yüce Al­lah’ın- “Kimse de O’nun dengi değildir” (el-İhlas, 112/4) buyruğunu delil göstermektedir. Sibeveyh’e, bununla birlikte ikinci şekli de caiz kabul etmektedir.

“Ona… yardım edecek” fiili “bir topluluk” kelimesinin çoğul anlamında olması dolayısıyla böyle (çoğul olarak) gelmiştir. Çünkü bu ke­lime, kimseler anlamındadır. Eğer bu fiil lafza uygun olarak gelmiş olsaydı, buyruğun; şeklinde olması gerekirdi. Yani, onun kendile­rine sığınacağı taraftarları ve bir topluluğu yoktu, demek olurdu.

“Kendisi de kendini kurtaramadı.” Katade’nin açıklamasına göre, ken­disini (başına gelen bu felaketlere karşı) koruyamadı, demektir. Bu. Elinden gidenlerin yerine başkalarım geri alabilecek gücü bulamadı, diye de açıklan­mıştır.

“Bir topluluk” kelimesinin iştikakına (kökten türeyişine) dair açıklamalar daha önceden Al-i İmran Sûresi’nde (3/13. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır. Sondaki “he” (yuvarlak te) ise, ortasından eksilen “ya” harfinin yerine gelmiştir. Çünkü bu kelimenin aslı, dır.

Böyle olması ise; fiilinden gelmesi dolayısıyladır. Çoğulu: ile şeklinde gelir,

Yani onun, Allah’ın azabına karşı kendisini koruyacak, Allah’ın azabını en­gelleyecek aşireti, yakınları yoktu. Varlıklarıyla övünüp durduğu hizmetçi­leri, çoluk çocuklarını ise elinden çıkarmış, kaybetmiş bulunuyordu. [126]

  1. İşte bu durumda velayet, hak olan Allah’ındır. O, mükâfatı da hayırlı olandır, sonuçlandırması da hayırlı olandır.

“İşte bu durumda velayet, hak olan Allah’ındır” buyruğunda yer alan; “C tJJt*): İşte bu durumda (asıl anlamı; orada)” buyruğunda zarf olduğu hal­de, âmilin ne olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Bunda, “ona… bir top­luluk yoktu” anlamındaki buyruğun amil olduğu söylenmiştir ki, ona yardım edecek bir topluluk yoktu, ve orada da öyle bir şey yoktu anlamındadır. Ya­ni, orada ona yardım olunmadığı gibi, kendisi de kendisini kurtaramadı. Mak­sat ise, ona isabet eden azabdan kendisini kurtaramadığıdır.

Bir başka görüşe göre; “kendisi de kendisini kurtaramadı” buyruğunda

ifadenin tamamlandığını ve “işte bu durumda” buyruğunda âmil olan keli­menin “velayet” olduğu da söylenmiştir. Bu durumda ifadenin takdiri, tak­dim ve tehir olduğu esasına göre; “Orada velayet, hak olan Allah’ındır” şeklinde olup, Kıyamette velayetin Allah’ın olacağı anlamın­dadır. Ebu Arar ve el-Kisaî ise, Hak olan” kelimesini “veiâyef’e sı­fat olmak üzere ref ile okumuşlardır. Medineliler ile Hamza ise “Allah” laf­za-i celâlinin sıfatı olarak esre ile okumuşlardır. İfade “Hak sa­hibi olan Allah…” takdirindedir. ez-Zeccâc der ki: Bu kelimenin mastar ve te’-kid olmak üzere nasb ile okunması da caizdir. Nitekim; Bu ger­çekten senindir demek de böyledir.

el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî, “velayet” kelimesini “vav” harfini esreli olarak okumuşlar, diğerleri ise üstün okumuşlardır. Bu iki okuyuş da aynı an­lamdadır, Üstün okuyuşun “muvâlât (veli ve dost edinmek)” dan geldiği söy­lenmiştir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Allah, iman edenle­rin velisidir” (el-Bakara, 2/257); “Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah iman edenlerin velisidir.” (Muhammed, 47/11) Esreli okuyuşu ise sultan (egemen­lik, otorite), kudret ve emirlik anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Ve o günde emir yalnız Allah’ındır” (el-İnfîtâr, 82/19) Yani, o günde mülk ve hüküm yal­nız O’nundur. O’nun emri hiç bir kimseye havale edilmez. Esasen her zaman için mülk yalnız Allah’ındır. Fakat, kıyamet gününde ki batıl olsa bu husus­taki bütün iddialar ve her türlü vehim ortadan kalkmış olacaktır.

Ebu Ubeyd de şöyle demiştir: Bu kelimenin “vav” harfi üstün okunması halinde yaratıcının sıfatı otur, esreli okunursa, yaratılmışın sıfatı olur.

“O, mükâfatı da hayırlı olandır…” Yani, Allah, kendisine iman edenle­re dünyada da âhirette de daha hayırlı mükâfat verecek olandır. Aslında ken­disinden mükâfat beklenen O’ndan başka kimse yoktur. Ancak O, cahille­rin zanlarındaki bir beklenti dolayısıyla böyle buyurmuştur. Ki O, kendile­rinden mükâfat umulanların en hayırlısıdır, demek olur.

“Sonuçlandırması da hayırlı olandır” anlamındaki buyrukta yer alan; “(Cii): Sonuçlandırma” kelimesini Âsim, el-A’meş, Hamza ve Yahya, “kaf” harfini sakin, diğerleri ise ötreli okumuşlardır ki, her ikisi de aynı anlamda­dır. Yanı O, kendisinden uman ve kendisine iman eden kimselere en hayır­lı âkibeti verendir, “Bu, filanın işinin sonu, âki-betidir” diye kullanılır. [127]

  1. Onlara dünya hayatının misalini de ver. O, gökten indirdiğimiz, sonra yeryüzünün bitkileriyle karışan bir suya benzer. Sonra o bitki, rüzgârların kökünden koparıp savurduğu çerçöpe dö­ner. Allah her şeye kadir olandır.

“Onlara dünya hayatının misalini de ver.” Bu mü’min ve fakir kimsele­ri yanından kovmanı isteyen şu mütekebbirlere dünya hayatının misalini ver. Yani, onlara bu dünya hayatının neye benzediğini anlat.

“O, gökten indirdiğimiz, sonra yeryüzünün bitkileri İle” olgunlaşınca-ya kadar “karışan bir suya benzer.” Denildi ki: Bitkiler, üzerlerine su indik­ten sonra birbirlerine karışırlar. Çünkü bitkiler yağmur ile karışırlar ve çoğa­lırlar. Bu anlamdaki ifadeler geniş açıklamalarıyla daha önceden Yunus Sû-resi’nde (10/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hukemâ, şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın dünyayı suya benzetmesinin se­bebi, suyun belli bir yerde karar kılmayışıdır. Dünya da aynı şekilde kimse­ye kalmaz. Diğer bir sebep, suyun belli bir halde karar kılmadığı gibi, dün­yanın da öyle kararsız oluşudur. Ayrıca su, nasıl kalmayıp geçip gidiyorsa, dünya da böylece fanidir. Yine hiç bir kimse suya girip de ıslanmadan çıka­maz. Dünya da böyledir. Kim dünyaya dalarsa, dünyanın fitne ve afetinden kurtulamaz. Su, belli bir ölçüde olursa faydalı olur ve bitkinin yeşermesini sağlar. Ancak, belli ölçüyü aşacak olursa zarar verir ve telef edicidir. Dün­yada da aynı şekilde ihtiyaç kadarı fayda verir. Fazlası ise zararlıdır.

Peygamber (sav)’in hadisinde nakledildiğine göre; bir adam ona: Ey Al­lah’ın Rasülü! demiş. Ben, umduklarını elde eden, korktuklarından emin olan (fevz bulan) kimselerden olmak istiyorum. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Dünyayı bırak ve ondan durgun su gibi bir miktar al. Ondan az bir şey ye­terli gelir. Ondan çok miktarı ise azgınlaştırır.[128]

Müslim’in Sahihi’nde de Peygamber (sav)’ın söyle dediği kaydedilmekte­dir: “İslâm’a giren, ihtiyacı kadar kendisine rızık verilen ve Allah kendisine verilenlere kani olma lütFunu ihsan ettiği kimse, felah bulmuştur.”[129]

“Sonra o bitki, rüzgârların kökünden koparıp savurduğu” yani darma­dağın ettiği “çerçöpe döner.” Kuruluğundan dolayı param parça, darmada­ğın, kırılıp dökülmüş çerçöp olur. Yani, ona gelen suyun kesilmesiyle bu ha­le gelir. İfadenin buna delâlet etmesi dolayısıyla îcâz olsun diye bu ifade hazf edilmiştir.

“Kuru bir şeyi kırmak” demektir. (^-^0; bitki hakkında kullanılır­sa, kurumuş ve kırılmış olanları kastedilir. Aynı şekilde oduncunun istediği gi­bi alabildiği çürümüş ağaç hakkında da kullanılır, Arapların, cömert bir kim­se hakkında;”Filan ancak çürümüş bir asmadır” ifadele­ri de buradan gelmektedir. “Bedenen zayıf adam” demektir. “Filan kişi ona şefkat gösterdi” demektir. “

Dişi devenin memesindeki sütü sağdı” anlamındadır. “Tirit hazır­ladı” denilir. İşte Abdumenaf in oğluna, adı Amr olmakla birlikte Haşini denil­mesi bundan dolayıdır. Nitekim Abdullah b. ez-Zib’ara da onun hakkında şöy­le demektedir:

“O, yücelerin Amr’ı, kavmine tirit hazırladı

Mekke!i adamlar ise kıtlık ve kuraklık içinde olup zayıf düşmüşlerdi.”

Buna sebep de şuydu: Kureyşliler, yıllarca kıtlıkla karşı karşıya kaldılar ve bu kıtlık bütün servetlerini alıp götürdü. Hâşim, Şam’a çıktı ve çok mik­tarda ekmek pişirilmesini emr etti. Bu ekmekleri çuvallara doldurarak deve­ler üzerinde taşıdı ve Mekke’ye kadar getirdi. İşte bu ekmekleri kınp tirit yap­tı. O develeri de kesti. Sonradan da aşçılara bu develeri pişirmelerini emret­ti. Arkasından kazanlardan tencereleri doldurup bütün Mekke ahalisini do­yurdu. İşte bu, Mekkelilerin kendilerine isabet eden o kıttık yıllarından sonra karşı karşıya kaldıkları ilk bolluk olmuştu. Bundan dolayı Amr’a, Hâ­şim denilmişti.

“Rüzgârların kökünden koparıp savurduğu” darmadağın ettiği… Bu açıklamayı Ebu Ubeyde yapmıştır. İbn Kuteybe savurduğu, İbn Keysan onu götürüp getirdiği, İbn Abbas evirip çevirdiği diye açıklamıştır ki, anlamlar bir­birine yakındır.

Talha b. Musarrif bu buyruğu; diye okumuştur. el-Kisaî der ki: Abdullah’ın kıraatinde ise bu, şeklindedir.

Rüzgâr bir şeyi saçıp savurduğunda, havaya uçurduğunda: “Rüzgâr onu havaya uçurdu, uçurur” denilir. el-Ferra ise, “Adamı atından devirdim” şeklindeki bir kullanımı da nakletmektedir. Sibeveyh ve el-Ferrâ, şu beyiti de Zikrederler:

“Ben ona dedim ki: Çok hızlı gitme. Atı yorma.

Çünkü böyle yapmazsan o seni terkinin geri tarafından savurup devirir

ve sen de kayarsın.”

“Allah her şeye kadir olandır.” Yoktan var etmek, var olanı yok etmek ve diriltmek gibi. O, her türlü eksiklikten münezzehtir. [130]

  1. Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ama bakî kalacak olan salih amellerdir. Rabbinin nezdinde sevapça da hayırlıdır­lar, emelce de hayırlıdırlar.

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür” buyruğunda, -tekil gelen-: “Zî-net: süs” kelimesinin -ikil olarak-şeklinde gelmesi de mümkündür. Bu kelime, ister ikil ister tekil olsun, mübtedânm (mal kelimesinin) haberi­dir.

Mal ve oğulların dünya hayatının süsü olmasının sebebi, malın güzel ve faydalı olmasından, oğulların da güç ve savunma kaynağı olmalarındandır. O bakımdan her ikisi de dünya hayatının süsüdürler. Ancak beraberlerinde mal ve oğulların sıfatlarının bir karinesi de vardır. Çünkü buyruğun anlamı şudur: Mal ve oğullar, şu hakir ve aşağılık dünyanın süsüdür. O bakımdan, kendinizi onların arkasından koşturmayın, tabi kılmayın.

Bu buyruk böylece Uyeyne b. Hısn ile onun benzerlerine zenginlik ve şe­refleri dolayısıyla iftihar etmelerine kargılık bir red mahiyetindedir. Yüce Al­lah bununla, dünya hayatının süsü olan bir şeyin rüzgârın savurduğu kuru­muş çerçöp gibi gelip geçici olduğunu, kalıcı olmayan bir aldanış olduğunu haber vermektedir. Geriye ise ancak kabir azığı ve âhiret hazırlığı olan şey­ler kalır. Eskiden beri şöyle denirdi: Sen, gönlünü mala bağlama. Çünkü o geçjp giden bir gölgedir. Kadınlara da bağlama. Çünkü bugün seninle bera­berdirler, yarın senden başkalarıyla. Yöneticiye de kalbinden bağlanma. Çünkü o bugün senin lehinedir, yarm başkasının lehine olur. Esasen bu hu­susta yüce Allah’ın: “Mallarınız da, evlatlarınız da sizin için ancak bir fit­nedir” (et-Teğâbun, 64/15) buyruğu yeterlidir. Yine bir başka yerde yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki, eşleriniz ve evlatlarınızdan size düş­man olanlar vardır. O halde onlardan sakının.” (et-Teğabun, 64/14)

‘Ama baki kalacak olan” yani, Selman’ın, Suhayb’ın, müslüman fakirlerin yaptıkları itaatler, Hsalih amellerdir. Rabbinin nezdinde” bunlar, “sevapça da hayırlıdırlar” üstündürler, “emelce de hayırlıdırlar.” Yani, salih ameli bu­lunmayıp mal sahibi, oğul sahibi olan kimseden emelleri daha üstün ve de-ğeriidir. Dünya hayatının zînetinde hayır yoktur. Ancak bu yönüyle yüce Al­lah’ın: “O günde cennetliklerin kalacakları yer çok hayırlı ve dinlenecekleri yer çok güzeldir.” (el-Furkan, 25/24) buyruğunu andırmaktadır[131]

Şöyle de denilmiştir: Burada “hayırlı o!uş”tan kasıt, cahillerin kendi kana-atlerince daha hayırlı olduğunu zannettikleri şeylerden daha hayırlı olduğu­dur. İlim adamları, “baki kalacak olan salih ameller” buyruğu hakkında fark­lı açıklamalarda bulunmuşlardır. İbn Abbas, İbn Cübeyr, Ebu Meysere ve Amr b. Şurahbil bunların beş vakit namaz olduklarını söylerler. Yine İbn Abbas bunların söz ve fiil türünden olsun âhirete kalacak olan her türlü salih amel olduğunu söylemiştir. İbn Zeyd de böyle demiş olup, et-Taberî de bu görü­şü tercih etmiştir. İnşaallah sahih ulan açıklama da budur. Çünkü sevabı âhi­rete kalan her bir şey hakkında bu hükmün verilmesi caizdir.

Ali (r.a) da şöyle demiştir: Ekin iki türlüdür. Mal ve oğullar dünya ekini­dir. Âhiret ekini ise kahcı salih amellerdir. Allah, kimi zaman bunları bir ara­da bazı kimselere verebilir.

Cumhur şöyle demiştir: Burada kaiıcs olan salih amellerden kasıt, fazilet­leri nakledilmiş bulunan sözlerdir: Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Hamd, Allah’a mahsustur. Allah’dan baş­ka hiç bir ilah yoktur, Allah en büyüktür. Her türiü güç ve takat, ancak yü­ce ve büyük olan Allah iledir.[132] Bu hadisi Muvatta’da Umare b, Sayyad’dan, o, Sajd b. el-Müseyyeb’den rivayet etmiştir. Umare b, Sayyad, Said b. el-Mü-seyyeb’i, “baki kalacak olan salih ameller” hakkında şöyle derken dinlemiş: Bu, kulun: “Allah en büyüktür. Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Hamd, Allah’a mah­sustur. O’ndan başka hiç bir ilah yoktur. Her türlü güç ve takata ancak Al­lah iledir,”[133]demesidir.

Bu hadisi, Nesâî de müsned olarak Ebu Said el-Hudrî’den şöylece rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Baki kalacak olan salih amelleri çok­ça işleyiniz.” Onlar hangileridir ey Allah’ın Rasûlü? diye sorulunca şöyle bu­yurdu: “Tekbir (Allahu ekber), Tehlil (La ilahe illallah), Teşbih (Subhanallah), Elhamdülillah ve La havle velâ kuvvete illa billah (bütün güç ve kudret ancak Allah iledir)” (demektir.) Ebu Muhammed Abdulhak -Allah’ın rahmeti üze­rine olsun- sahih olduğunu belirtmiştir.

Katade’nin rivayetine göre de Rasûlullah (sav) eline bir dal ahp onun yap­raklarını silkeledi ve şöyle buyurdu:”Müslüman bir kimse, “subhanallahi velhamdu lillahi ve lâilâhe illallahu vallahu ekber: Allah’ı her türlü eksiklik­ten tenzih ederim, hamd Allah’a mahsustur, Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur, Allah en büyüktür” diyecek olursa, bunun yapraklarının düştüğü gi­bi onun da günahları dökülür. Ey Ebu’d-Derda! Bunlar (söylemek) ile senin arana engel olunmadan önce bunları al (öğren). Çünkü bunlar cennet hazi­nelerinden ve sözün en seçkinlerindendir. Hem bunlar, baki kalacak olan sa-lih amellerdir.” Dunu, es-Sa’lebî zikretmiş olup, İbn Mace bu manada Ebu’d-Derdâ yoluyla gelen bir hadis olarak şöylece zikretmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Subhanallahi, velhamdu lillahi, ve lâilâhe illallahu valla­hu ekber sözlerine devam etmeye çalış. Çünkü bunlar, tıpkı bu ağaç yaprak­larını döktüğü gibi günahları silkelerler.”[134]

Bu hadisi, Tirmizî de el-A’meş’den, o, Enes b. Malik yoluyla rivayet etmiş­tir. Buna göre Rasûlullah (sav), yapraklan kurumuş bir ağacın yanından geç­ti. Bir asa ile ona vurdu, yakrakları etrafa savrulunca şöyle buyurdu: “Şüp­hesiz ki, Elhamdu lillahi ve Subhanallahi ve La Üâheillallahu Vallahu ekber demekten dolayı, tıpkı bu ağacın yapraklan döküldüğü gibi kulun da günah­ları dökülür.” (Tirmizî) dedi ki: Bu, garip bir hadistir. Biz, el-A’meş’in, Enes’den hadis duyduğuna dair bir şey bilmiyoruz. Ancak, onu görmüş ve ona nazar etmiştir.[135]

Yine Tirmizî, İbn Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlul­lah (sav) buyurdu ki: “İsra’ya götürüldüğüm gece İbrahim (a.s) ile karşılaş­tım. Ey Muhammed! Benden ümmetine selam söyle ve şunları da bildir, de­di: Şüphesiz ki, cennetin toprağı hoş ve güzeldir, suyu tatlıdır. Ancak orada bitki yoktur. Oraya dikilecek ve ekilecek bitkiler Subhanallahi Velhamdu lil­lahi ve La ilahe îllallahu Vallahu Ekber’dir,” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, ga­rip bir hadistir.[136]

el-Maverdî de bu manada olmak üzere bu hadisi rivayet etmiştir. Orada şöyle denilmektedir: …ben: Cennete ekilecek ve dikilecek şeyler nelerdir di­ye sordum, şöyle buyurdu: “La havle velâ kuvvete illâ billah’tır, dedi.”[137]

İbn Mace’nin de Ebu Hureyre’den naklettiğine göre ağaç dikmekle meş­gul iken, Rasûlullah (sav) yanından geçti ve: “Ey Ebu Hureyre! Şu diktiğin şey nedir: Diye sordu. Ben de ona: Dikilecek bazı şeyler (fidanlar), dedim. Şöy­le buyurdu: “Ben sana bundan daha hayırlı dikilecek fidanları göstereyim mi: Subhanallahi velhamdulillahi ve lâilahe iUallahu vallahu ekber. Bunların her birisi karşılığında cennetle de bir ağaç dikilir.'[138]

Şöyİe de denilmiştir; Baki kalacak olan salih ameller, niyetler ve içten ve­rilen kararlardır. Çünkü bunlar sayesinde ameller kabui olunur ve semava-ta yükseltilir, bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

Ubeyd b. Umeyr ise bunlar, kız çocuklarıdır demiştir. Buna da âyeı-i ke­rimenin baştaraflan delalet etmektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuş­tur: “Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür.” Bundan sonra ise: “Ama ba­ki kalacak olan salih amellerdir” diye buyurmaktadır ki, bununla da sali-ha kız çocukları kastedilmektedir. Çünkü bunlar, kendilerine iyilikle davra­nan babalan için âhirette hem sevapça hayırlıdırlar, hem de emelce hayırlı­dırlar. Buna da Âişe (r.anha)’nın rivayet ettiği şu hadis delil teşkil etmekte­dir: Yanıma yoksul bir kadın girdi…[139] Biz, bu hadisin Nah! Sûresinde yü­ce Allah’ın: “Kendisine verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir” (en-Nahl, 16/59) buyruğunu açıklarken zikretmiş bulunuyoruz.

Rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümme­timden birisini gördüm. Ateşe atılması emredildi, Ksz çocukları ona sımsıkı sarıldı ve feryad etmeye koyularak: Rabbimiz, o dünya hayalında iken bize iyilikte bulunuyordu, demeye koyuldular, yüce Allah da onlar sebebiyle o kimseye merhamet buyurdu.”[140]

Katade de, yüce Allah’ın: “Bu bakımdan Rabbinin onlara, bunun yerine daha temiz ve hayırlısını ve daha merhametlisini vermesini diledik” (el-Ke-hf, 18/81) buyruğu hakkında şöyle demektedir: Yüce Allah onlara, o oğulun yerine bir kız çocuğu ihsan etti. Onunla bir peygmber evlendi, o kız çocuk­tan o peygamberin, hepsi de peygamber olan onikı oğlu oldu. [141]

  1. O günde dağları yürüteceğiz. Ve sen, yeryüzünü çırılçıplak gö­receksin. Onları da hiç birini bırakmaksızın mahşerde toplamış olacağız.

“O günde dağları yürüteceğiz ve sen yeryüzünü çırılçıplak göreceksin”

buyruğu ile ilgili olarak kimi nahtvciler şöyle demiştir: İfadenin takdiri şöy­ledir: Dağları yürüteceğimiz o günde, haki kalacak olan salih ameller Rab-binîn nezdinde daha hayırlıdır.

en-Nehhâs ise şöyle demekledir: Bu, buyruğun başına gelen “vav” harfi dolayısıyla yanlıştır. Dağları yürüteceğimiz o günü hatırlat anlamında oldu­ğu da söylenmiştir. Yani dağlan, yeryüzündeki yerlerinden kaldırıp bulutla­rı yürüttüğümüz gibi yürüteceğimiz günü hatırla. Nitekim yüce Allah bir baş­ka âyet-i kerimede: “Halbuki onlar (dağlar) bulutların gitmesi gibi gider­ler” (en-Neml, 27/88) diye buyurmaktadır.

Daha sonra dağlar kırılıp dökülecek ve tekrar yere iade olacaklardır. Ni­tekim yüce Allah bir başka yerde: “Dağlar, parça parça ufalandığı, dağıl­mış toz haline geldiği zaman” (el-Vâkıa, 36/5-6) diye buyurmaktadır.

İbn Ke.sir, d-Hasen, Ebu Amr ve İbn Âmir; “O günde… yürü­tülecek” şeklinde “te” harfi ötreii “ye” harfi üstün; ” Dağlar” kelime­sini de meçhul fiil dolayısıyla ötreii okumuşlardır.

tbn Muhaysın ile Mücahid, O günde dağlar yürüyecek” şeklinde “te” harfi üstün olarak ve; “yürüdü” fiilinden muzari olmak üzere okumuşlar, “dağlar” anlamındaki kelimeyi merfu olarak okumuşlardır.

Ebu Amr’ın kıraatinin delili, yüce Allah’ın: “Dağlar yürütüldüğü saman” (et-Tekvir, 81/3) âyetidir. İbn Muhayaın’ın kıraatinin delili ise: “Dağlar da yü­rür” (et-Tur, 52/10) buyruğudur. Ebu Ubeyd ise “nün” ile ve “yürüteceğiz” anlamındaki kıraati tercih etmiştir. Buna sebep ise yüce Allah’ın: “Onları da… mahşerde toplamış olacağız” buyruğudur.

“Çırılçıplak” ifadesinin anlamı ise, açıkta, görünür, üzerinde orayı örte­cek dağ, ağaç, yapı gibi şeylerin bulunmadığı bir hak- sokacağız, demektir. Yani, “o sırada yeryüzünün mahsulleri kökten koparılmış, dağları sökülmüş, binaları yıkılmış, açıkta görünür ve meydanda olacaktır. Tefsir bilginleri bu görüştedirler.

“Ve sen yeryüzünü çırılçıplak göreceksin” ifadesinin, içinde bulunan ha­zineler ve mallaı açığa çıkmış olacaktır, anlamında olduğu söylenmiştir. Ni­tekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İçinde ne varsa dışarıya bırakıp bü­tünüyle boşaldığı.” (el-İnşikak, 84/4); ‘Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığında.”(cl-Zilza], 99/2) Bu da Aıa’nın görüşüdür.

“Onları da hiç birini bırakmaksızın” hiç birini terketmeksizin “mahşer­de” yani Rabbin huzurunda durmak için tayin edilmiş olan yerde “toplamış olacağız.”

Şunu terkettim, bıraktım” denilir. Nitekim Antere de şöyle de­miştin

“Azaları yere yıkılmış olarak terkettim onu. Diğerlerinin ise kimi yarah, kimi yere yıkılmıştı.”

“öadr etmek” de buradan gelmektedir, çünkü bu da sözüne bağlı kalma­yı terketmek demektir. Su birikintisine “el-Ğadîr” denilmesinin sebebi, akan suyun onu bırakıp gitmesinden dolayıdır. Kadının saç örüklerine (çoğulu olan:) “el-Gadâir” denilmesinin sebebi ise bu örüklerini arkasına atmasından dolayıdır.

Yüce Allah burada, Biz onları iyileriyle, günahkârlarıyia, cînleriyle, insan­larıyla mahşerde toplamış olacağız, diye buyurmaktadır. [142]

  1. Saf halinde Rabbine arz edilecekler. “Andolsun ki, ilk kez sizi nasıl yaratmış İsek öylece Bize geldiniz. Hatta size va’dettiğimi-zi yerine getireceğimiz bir zaman tayin etmediğimizi ileri sür­müştünüz.”

“Saf halinde Rabbine arz edilecekler” buyruğundaki; “Saf halin­de” kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir. Mukatil der ki: Buniar, namazdaki saflar gibi biri diğerinin arkasında saflar halinde arz edileceklerdir. Her bir ümmet ve her bir zümre bir saf olacaktır. Yoksa hepsi tek bir saf olacaklar­dır, demek değildir. “Saf halinde” hep birlikte, anlamında olduğu da söylen­miştir. Nitekim yüce Allah: “Sonra da saf halinde gelin” (Tâ-Hâ, 20/64) buyruğu da, hep birlikte gelin, demektir. Bunun, ayakta arzedileceklerdir, an­lamında olduğu da söylenmiştir.

Hafız Ebu’l-Kasım Abdurıahman b. Mende’nin, “Kitabu’t-Tevhidainde Muaz b. Cebe]’den rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; “Muhakkak, şanı yüce ve mübarek olan Allah, kıyamet gününde dehşetli ol­mayan fakat yüksek bir sesle şöyle nida edecektir: Ey kullarım! Gerçek şu ki Ben Allah’ım. Benden başka hiç bir ilâh yoktur. Merhametlilerin en merha­metlisi, hakimlerin en hakimi, hesap görenlerin en çabuk hesap göreniyim, Kullanın! Bu gün sizin için hiç, bir korku da yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de. Haydi, delilinizi hazırlayınız, vereceğiniz cevabı kolaylaştırın iz. Hiç şüp­hesiz siz sorguya çekileceksiniz ve hesabınız görülecektir, Ey Meleklerim! Kul­larımı hesaplarının görülmesi için parmak uçlarına göre (veya parmak uçla­rı üzerinde) saflar halinde ayakta dikiniz,”

Derim ki: Bu hadis, bu âyetin tefsiri hususunda gayet açık ve açıklayıcı­dır. Müfessirlerin birçoğu bunu zikretmemektirler. Biz ise bunu “et-Tezkire” adlı kitabımızda kaydettik ve bu hadisi oradan naklettik. Yüce Allah’a hamd olsun.

“Andolsun ki, ilk kez sizi nasıl yaratmış idiysek öylece Bize geldiniz.” Yani onlara şöyle denilecektir: Andoisun ki siz, huzurumuza çıplak ayaklı, elbisesiz, beraberinizde mal ve evlat olmaksızın geldiniz. Tek tek geldiniz; diye de açıklanmıştır. Bunun delili yüce Allah’ım “Andolsun sizi ilk defa ya­rattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz” (el-En’âm, 6/94) buyruğudur ki, buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmak­tadır, ez-Zeceac da şöyle demektedir: Sizi yarattığımız gibi, öldükten sonra da işte dirilttik, demektir.

“Hatta size… ileri sürmüştünüz” buyruğu, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere bir hitaptır. Yani siz, dünyada iken hiç bir zaman öldükten sonra diriltilmiyeceğinizi ve diriliş için bir araya getirilmeniz için size bir vakit ta­yin etmediğimizi dahi iddia etmiştiniz,

Müslim’in Sahihi’nde Âişe (r.anha) dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “İnsanlar, kıyamet gününde çıp­lak ayaklı, elbisesiz ve sünnelsiz olarak halledileceklerdir.” Ey Allah’ın Rasûlü! Erkekler ve kadınlar birbirlerine bakacaklar, öyle mi? diye sordum. Şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Durum, biribirlerine bakmalarına imkân vermeye­cek kadar dehşetli ve ağır olacaktır.”[143]

Buna dair açıklamalar daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/94. âyetin tefsi­rinde) geçmiş bulunmaktadır. [144]

  1. Kitap ortaya konmuş olacak, günahkârları onun içindekilerden korkuya kapılmış göreceksin. “Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş, küçük büyük birşey bırakmamış, sayıp dökmüş” diyecek ler. Onlar, İşlediklerini de hazır bulacaklardır. Rabbin kimse­ye zulmetmez.

“Kitap, ortaya konmuş olacak” buyruğundaki “el-Kitap” cins isim olup iki anlama gelir. Birincisine göre bunlar, kulların ellerinde bulunacak olan amel kitapları (defterleri) dir. Bu açıklama Mukatil’e aittir. İkincisine güre ise, hesabın konulacağı (görüleceği) demektir. Bu açıklamayı da el-Kelbî yapmış­tır. Burada hesap’dan “kitap” diye söz edilmiştir. Çünkü o zaman insanlar ya­zılmış olan amellerine göre hesaba çekileceklerdir.

Ancak, birinci görüş daha güçlüdür. Bunu Jbnü’l-Mübarek zikretmiş olup şöyle demekledir: Bize el-Hakem veya Ebu’l-Hakem, -Nuaym tereddüt etmiş­tir- İsmail b. Abdurrahman’dan, o, Esedoğullanndan bir adamdan naklen de­di ki: Hz. Ömer, Ka’b’a şöyle dedi: Ne oluyor ey Ka’b! Haydi bize âhireöe ola­caklardan sözet! O da olur ey müminlerin emiri dedi. Kıyamet günü oldu mu, Levh-i Mahfuz kaldırılır ve mahlukattan ameline bakmayacak hiç bir kimse kal­mayacaktır. -(Devamla) dedi ki:- Sonra, kulların amellerinin yazılı olduğu sa-hifeler getirilir. Bunlar Arşın etrafında yayılırlar. İşte yüce Allah’ın: “Kitap, or­taya konmuş olacak. Günahkârları, onun içindekilerden korkuya kapılmış göreceksin. Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş, küçük büyük hiç bir şey bırakmayıp sayıp dökmüş” buyruğunda kastedilen budur. -el-Esedî de­di ki: “Küçük” şirkten aşağı olan günahlardır, “büyük” ise şirktir ve bunların hepsini sayıp dökmüş olacaktır-. Ka’b dedi ki: Daha sonra mü’min çağırılır ve kitabı ona sağ tarafından verilir. O da o kitaba bakarken, iyilikleri insanlar ta­rafından görülmektedir. Kötülüklerini ise, kendisi okur. Buna sebep ise, onun: Benim iyiliklerim vardı ve bunlardan söz edilmemektedir, demesin di-yedir. Yüce Allah ona bütün amelini göstermeyi murad ettiğinden böyle ola­caktır. Nihayet o, kitapta yazılı olanların eksik olduğunu görecek ve bütün bunların sonunda ise, kendisine mağfiret olunduğunu, -şüphesiz ki sen cennet eh-lindensin (denildiğini)- görecek. İşte o vakit arkadaşlarına yönelecek ve sonra da: “İşte ahn okuyun kitabımı! Ben, zaten hesabıma gerçekten kavu­şacağımı biliyordum” (el-Hakka, 69/19-20) diyecektir. Daha sonra kâfir ça­ğırılacak, ona da kitabı solundan verilecek. Sonra da bu kitabı dürülüp arka­sına konulacak ve boynu geriye doğru bükülecektir. İşte yüce Allah’ın; “Ki­tabı arkasından verilecek kimseye gelince” (el-lnşikak, 84/10) buyruğunda an­latılan budur. O da kitabına bakacak, bütün kötülüklerinin insanlara da gö­ründüğünü görecek. Kendisi de iyiliklerine bakacak. Tâ ki o: Ben, işlediğim kötülüklerden dolayı mı mükâfatlandırılıyorum, demesin.

Fudayl b. lyad da bu âyet-İ kerimeyi okudu mu şöyle derdi: Vay başımı­za geleceklere! Büyük musibetler gelmeden önce küçüklerden dolayı yüce Allah’a koşunuz.

İbn Ab bas da şöyle demektedir: Küçükten kasıt gülümsemek, büyükten kasıt da gülmektir. Bununla yüce Allah’a isyan olarak yapılanlarını kastetmek­tedir. Bunu da es-Sa’lebî nakletmektedir. el-Maverdî’nin İbn Abbas’dan nak­lettiğine göre, küçükten kasıt gülmektir.

Derim ki: Şayet masiyetten dolayı değilse, gülmenin küçük bir günah ol­ma ihtimali vardır. Çünkü masiyete rıza göstererek gülmek ve masiyete ra­zı olmak bir masiyettir. Buna göre ise gülmek büyük günah ulur. Böylelik­le bu iki görüş bu şekilde telif edilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır. Yahut da el-Maverdînin naklettiği rivayette gülmek, tebessüm olarak yorum­lanabilir. Nitekim yüce Allah: “Sözünden dolayı gülercesine tebessüm edip dediii…”(en-Neml, 27/19) diye buyurmaktadır.

Said b. Cübeyr de şöyle demektedir: Küçük günahlar dokunmak, öpmek gibi. Büyük günahlar ise, fuhşiyat ve zina işlemektir. Buna dair açıklamalar daha Önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/31- âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır.

Katade der ki: Bunlar, işledikleri her bir şeyin yazılmış olacağından şikâ­yet edeceklerdir. Ancak, hiç bir kimse zulme uğramaktan şikâyet ede­meyecektir. O bakımdan sizler de küçük ve önemsiz bulduğunuz günahlar­dan alabildiğine sakınınız. Çünkü bu küçük günahlar sahipleri aleyhine toplanıp bir araya gelir ve sonunda o kimseyi helak ederler. Yine bu açık­lama önceden de geçmiş bulunmaktadır.

“Sayıp dökmüş” ifadesi ise, onları çepeçevre kuşatmış ve hepsini birer bi­rer saymış demektir. Burada sayıp dökmenin kitaba İzafe edilmesi, anlam ge­nişletilerek (mecazi olarak) kullanılmıştır.

“Onlar, işlediklerini de hazır bulacaklardır.” Yani, bütün yaptıklarının sayılıp dökülme işleminin hazır olduğunu göreceklerdir. Amellerinin karşı­lığını hazır bulacaklardır, diye de açıklanmıştır.

“Katibin kimseye zulmetmez.” Yani, kimseyi başkasının suçundan dola­yı sorumlu tutmaz ve hiç bir kimseyi yapmadığından dolayı muaheze etmez. Bu açıklamayı ed-Dehhak yapmıştır.

Şöyİe de denilmiştir: Hiç bir itaatkârın sevap ve mükâfatı eksik verilmez. Hiç bir isyankârın da cezası artırılmaz. [145]

  1. Hani Bİ2 meleklere: “Âdem’e secde edin demiştik de, İblis’den başkası hemen secde etmişlerdi O İse cinden olduğu İçin Rab-binin emrinden dışarı çıkmıştı. O halde onlar sizin düşmanınız-ken siz Beni bırakıp da onu ve onun soyunu veliler mi ediniyor­sunuz? Zalimlerin ne kötü değiş tokuşudur bu!”

“Hani Biz meleklere: Âdem’e secde edin demiştik de, İblis’den başka­sı hemen secde etmişlerdi. O ise cinden olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı” buyruğuna dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sû-resi’nde (2/34, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebu Cafer en-Nehhâs dedi ki: 13u âyet-i kerime ite ilgili olarak şöyle bir soru sorulmaktadır: “Cinden olduğu İçin Rabbinin emrinden dışarı çıkmış­tı” buyruğunun anlamı nedir? Bu hususla iki görüş vardır. Birincisi d-Halil ve Sibeveyh’in görüşüdür, Buna göre anlam: Ona emir verilince, emrinin dı­şına çıkmak isteği (fısk) ona geldi ve o da asi oldu. Bu durumda onun Rab­binin emrinin dışına çıkması (fıskı)nın sebebi, Rabbinin emridir. Nitekim; aç­lıktan dolayı ona yemek yedirdim, demekte de bu incelik vardır. Diğer gö­rüş ise, Muhammed b. Kutrub’un görüşü olup, buna göre: Rabbinin emrini reddetmekten dolayı o fasık oldu, anlamındadır.

“O halde onlar, sizin düşmanınızken siz Beni bırakıp da onu ve onun soyunu veliler mi ediniyorsunuz?” yüce Allah, kâfirleri azarlamak sureliyle .şöyle ekmekledir: Ey Âdemoğullan! Siz, onu ve onun soyundan gelenle­ri, onlar sizin düşmanlarınız iken nasıi olur da veli, dost edinirsiniz? Bu buy-nıkLii -tekil olarak geçen-: “Düşman” kelimesi, düşmanlar demek olup, cins isimdir.

“Zalimlerin ne kötü değiş tokuşudur bu!” Yani, Allah’a ibadet etmek ye­rine şeytana ibadet etmek ne kötü bir şeydir! Yahut da Allah yerine İblis (i veli edinmek) ne kötüdür!

İbiis’in, kendi sulbünden zürriyeıi olup olmadığı hususunda görüş ayrı­lığı vardır. eş-Şa’bî dedi ki: Bir adam bana, İbiis’in karısı var mıdır diye sor­du ben: Bu, benim hazır bulunmadığım bir düğündür, dedim. Daha sonra yü­ce Allah’ın: “Onu ve onun soyunu veliler mi ediniyorsunuz” buyruğunu ha­tırladım, burada karısı olmaksızın onun zürriyetinin olmayacağını anladım, bunun üzerine ona: Evet dedim.

Müeahid dedi ki: İblis, kendi fercini yine kendisinin fercine soktu ve beş tane yumurta çıkardı. İşte zürriyetinin aslı budur. Bir diğer görüşe göre yüce Allah onun sağ baldırında bir erkeklik organı, solunda da ona bir fere yarat­mıştır. O da bunu ötekine birleştirmekte ve her gün onun on tane yumurtası çıkmaktadır. Her bir yumurtadan, erkek ve dişi olmak üzere yetmiş şeytan çık­maktadır, Hu şeytan, çıkmakla birlikte uçuverir. Babaları nezdinde mevkileri en yüksek olanları, Ademoğullan arasında en büyük fitne çıkaranlarıdır.

Kimileri de şöyle demiştir: İbiis’in ne çocukları, ne de zirriyeti vardır. Onun zürriyeti, şeytan arasındaki yardımcılarıdır,

el-Kuşeyrî Ebu Nasr da der ki: Özetle, yüce Allah, İbiis’in bir zürriyetinin ve ona tabi olan kimselerin bulunduğunu haber vermiştir. Bunlar, Ade-moğullarına vesveselerde bulunurlar ve onların düşmanıdırlar. Bizim için on­ların doğum keyfiyetleri ile İblis’ten zirriyetin meydana gelmesine dair sabit herhangi bir rivayet yoktur. Ü bakımdan bu konuda söz söylemek sahih nak­le bağlıdır.

Derim ki: Bu konuda sahih olarak sabit olan el-Humeydî’nin “el-Cem’ bey-ne’s-Sahiheyn” adlı eserinde İmam Ebu Bekir el-Berkanî’den naklettiği riva­yettir. O, kendi kitabında müsned olarak Ebu Muhnmmed Abdulğani b. Sa-id ehHafız’dan, o Âsım’dan, o Ebu Osman’dan, o, Selman’dan şöyle dediği­ni rivayet etmektedir; Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Pazara ilk giren kişi de sen oima, son çıkan kişi de sen olma. Çünkü şeytan orada yumurtlamış ve orada yavrulanmıştır.”[146]

İşte bu, şeytanın kendi sulbünden zürriyeti bulunduğunun delilidir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Atiyye der ki: Yüce Allah’ın: “Onun soyunu” buyruğu, münker işle­yip kişiyi batıla sürükleyen kimselerin vesvese veren şeytanlardan olmala­rını gerektirmekledir.

Taberî ve başkalarının da naklettiğine göre Mücahid şöyle demektedir: İb-lis’in soyu şeytanlardır. O bunları şöyle sayardı: Zelenbûr, pazarlarla görev­lidir, O, sema ile arz arasındaki bütün pazarlara sancağını diker. Bu sanca­ğı ilk atılan dükkân ile son kapanan dükkân üzerine koyar. Seber ise, mu­sibetlerle görevlidir. Bu kimse (musibetler vukuunda) yüzlere vurmayı, ya­kaları yırtmayı, vaveyla iie dua etmeyi ve savaşa çağırmayı emreder. el-A’ver ise, zina yapılan kapılar üzerinde görevlidir. Mesûd, haberler ile görevlidir. O, haberleri alır insanların ağzına bırakır. İnsanlar ise (tetkik edecek olurlar­sa) bu haberlerin aslı olmadığını görürler. Tasim bir kimse evine girip de se­lam vermeyip, Allah’ın adını da anmayacak olursa, ev eşyasından kaldırılma­yan şeyleri ve güzelce yerine yerleştirilmeyen şeyleri ona gösterir. Yemek ye-yip de Allah’ın adını anmayacak olursa, onunla beraber yer.

el-A’meş der ki: Bazen eve girdiğimde Allah’ın adını anmıyor ve selam ver­meyebiliyorum. Bir abdest leğenini görür: Bunu kaldırın derim ve evdeki ler-le tartışmaya koyulurum. Sonra durumu hatırlar: Dâsim, Dâsim (bunlar onun işidir, ondan Allah’a sığınırım) derim.

es-Sa’lebî ve başkaları Mücahid’den ayrıca şunu da naklederler: el-Ebyad ise, Peygamberlere vesvese verendir. Sahr, Süleyman (a.s)’ın yüzüğünü ça­landır. Velhân, taharet ile görevlidir ve bu hususta o, vesvese telkin eder. eî-Akyes, namazla görevlidir, namazda vesvese verir. Murre, çalgılar ile görev­lidir. Künyesi de budur. (Ebu’l-Mezâmîr) el-Hufâf, çöllerde bulunur, insan­ların yönlerini kaybetmelerini ve nereye gideceklerini bilmemelerini sağlar, el-Gaylân da onlardan birisidir.

Ebu Mutî1 Meçhul b. el-Fadl el-Nesefî, “Kitabu’l-Lulüiyyat”da, Müca­hid’den şöyle dediğini nakletmektedir: el-Hufâf, içki ile görevlidir. Lekus ise, insanları birbirine karşı kışkırtmakla görevlidir, d-A’ver, sultanın kapıların­da görevlidir. (Devamla) dedi ki: ed-Darânî de şöyle demektedir: îblis’in “el-Mütekadî” diye bilinen bir şeytanı da vardır. Bu kimse Ademoğlunun yirmi sene öncesinden gizlice işlemiş olduğu (hayırlı) bir ameli çıkartır ve Ademoğ­lu da bundan açık olarak süz eder (ihlâsla yaptığı ameline riya bulaştırır).

İbn Atiyye der ki: Bu ve buna benzer rivayetler sahih bir senet ile gelme­miş rivayetlerdendir. en-Nekkâş, bu anlamda uzun uzun rivayetler nakletmiş ve şahinlikten alabildiğine uzak hikâyeler toplamıştır. Ben, bu hususta Müs­lim’in kitabında yer alan şu hadisten başka sahih bir hadisle karşılaşmadım: Namaz ile görevli Hinzib adında bir şeytan vardır.[147] Tirmizî de, el Velehân diye adlandırılan abdest ile görevli bir şeytan bulunduğunu zikretmektedir.[148]

Derim ki; İsmin tayiniyle ilgili olarak söylenen bu sözler doğrudur’ An­cak, İblis’in birtakım tabilerinin, yardımcılarının ve askerlerinin bulunduğu kat’î olarak bilinen bir husustur. Biz, sahih hadiste de zikrettiğimize güre -Mücahid ve başklarının da söylediği gibi- kendi sulbünden olan çocukları var­dır.

Müslim’in Sahihi’nde de Abdullah b, Mes’ud’dan şöyle dediği naklediimek-tedir: Şüphesiz şeytan, bir adam suretine girer. Bir topluluğun yanına varır ve onlara yalan sözler nakleder. Bunlar, etrafa dağılırlar, onlardan birisi de şöyle der: Ben, yüzünü bildiğim, fakat adının ne olduğunu bilemediğim bir adamı şöyle derken dinledim, der…

el-Bezzâr’ın Müsned’inde Selman ci-Farisî’den söyle dediği rivayet edil­mektedir: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Eğer gücün yetiyorsa, pazara ilk giren ve oradan son çıkan kimse olma. Çünkü orası şeytanın bir savaş ala­nıdır ve sancağını da oraya diker.”[149]

Ahmed b. Hanbd’în Müsned’inde de şöyle denmektedir: Bize Abdullah b. el-Mubarek haber verdi. Bize Süfyan, Ata b. es-Satb’den anlattı, o Ebu Ab-durrahman es-Sülemî’den, o Ebu Musa el-Eşarîden dedi ki: İblis, sabah olup da askerlerini etrafa yayınca şöyle der: Müslüman birisini sapıtan kim­seye ben tacı giydireceğim. Birisi ona şöyle der: Ben, filana telkinde bulun­maya öyle devam ettim ki, sununda hanımını boşadı. Aradan fazla geçme­den evlenir diye cevap verir. Bir başkası da şöyle der: Ben, filanın yakasını anne-babasına isyan etmedikçe bırakmadım. (İblis) der ki: Aradan fazla za­man geçmez, onlara iyi davranır. Bir diğeri şöyle der: Ben, içki içinceye ka­dar filanın yakasını bırakmadım. İblis, sen ha! der. O da şöyle söyler: Sonun­da zina edinceye kadar da filanın yakasını bırakmadım. O, yine: Sen ha! der, şeytan devamla der ki: Ben, adam öldürünceye kadar yine filanın yakasını bırakmadım. İblis, sen, sen ha! der.

Müslim’in Sahih’incle Uz. Cabir’den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlul-lah (sav) buyurdu ki: “İblis, tahtını suyun üzerine koyar. Sonra da birlikle­rini etrafa gönderir. Mevki itibariyle ona en yakın olanları en büyük fitne çı-kartabıknleridir. Onlardan biri getir, ben şu şu işleri yaptım der, o, bir şey yapmadın, der. Sonra yine onlardan birisi gelir ve: Ben, onunla ailesi arası­na tefrika sokmadan onu terketmedim, der, Bunun üzerine İblis onu kendi­sine yakınlaştınr. Veya fravi) dedi ki; Onu yanından ayırmaz ve sen ne iyisin, der.[150] Bu hadis de daha Önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ben, Hocam, İmam Ebu Muhammed Abdu’l-Mu’ti’yi İskenderiye serhad-dinde şöy!e derken dinledim: el-Beydâvî diye adlandırılan bir şeytan vardır. Bu şeytan, aralıksız iftar etmeksizin oruçlarını sürdüren fakirlere görünür. Aç­lık onlarda sağlam bir yer edinip beyinlerine zarar verecek hale gelince, on­lara öyle bir ışık ve öyle bir nur gösterir ki, etraflarındaki bütün evler bu ay­dınlıkla dolar taşar. Onlar, artık maksatlarına ulaştıklarını ve bunun Allah’dan olduğunu zannederler, oysa durum hiç de zannettikleri gibi değildir. [151]

  1. Ben göklerin ve yerin yaradılışında da kendilerinin yaratılışın­da da onları şahid tutmadım. Ben zaten saptıranları asla yardım­cı edinmiş değilim.
  2. O gün buyurur ki: “Bana ortak olduklarını zannettiklerinizi ça­ğırın.” Onlar da çağıracaklar, fakat bunlar kendilerinin çağrı­larına olumlu karşılık vermeyeceklerdir. Aralarına derin bir va­di de koyarız.
  3. Günahkârlar ateşi görünce İçine düşeceklerin kendileri olacak­larını anlayacaklar; fakat ondan kaçacak bir yer de bulamaya­caklardır.

“Ben, göklerin ve yerin yaratılışında da kendilerinin yaratılışında da onları şahid tutmadım” buyruğunda geçen (“onları” anlamındaki) zamirin İblis’e ve onun soyundan gelenlere ait olduğu söylenmiştir. Yani ne gökle­rin ve yerin yaratılışında ne de kendilerinin yaratılışında onlara danıştım. Ak­sine Ben onları dilediğim şekilde yarattım.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Ben, İblis’i ve onun soyundan gelenleri gök­lerin ve yerin yaratılışında da “kendilerinin” yani müşriklerin “yaratılışın­da da onları şahid tutmadım.” Peki nasıl olur da müşrikler Beni bırakıp on­ları veli edindiler?

Başka görüşe göre yüce Allah’ın: “Ben…onları şahid tutmadım” buyru-ğundakî zamir müşriklere ve genel olarak bütün insanlara raci’dir. Buna gö­re âyeti kerime, müneccimlerden, tabâ’iyyûn (karakter lahlilcilerin)dan, hadlerine düşmeyen iddialarda bulunan tabiplerden ve bu gibi hususlarda ileri-geri konuşan ve onlardan sayılan kimselerden oluşan çeşitli görüş sa­hiplerinin kanaatlerinin reddedilmesini de ihtiva etmektedir.

İbn Atiyye der ki: Ben babamı (Allah ondan razı olsun) söyle derken din­ledim: el-Mehdiyye’de, Fakih Ebu Abdullah Muhammed b. Muâz el-Mehdî’yi şöyle derken dinledim: Ben Abdulhakk es-Sakalî’yi bu kanaati belirtirken ve bu âyet-t kerime ile ilgili olarak böylece açıklamada bulunurken dinledim. O âyet-İ kerimenin bu gibi taifelerin kanaatlerini reddetmekte olduğunu söy­lüyordu, Bu kanaati bir lakını usülcüler de zikretmişlerdir.

İbn Atiyye der ki: Ben de derim ki: Öncelikle bu âyet-i kerimede kaste­dilen İblis ve onun soyundan gelenlerdir. Bu açıklama ile hem sözü edilen taifelerin kanaatlerinin reddedildiği görüşü; hem de cahillere, Araplara ve-. Bu vadinin güçlü ve büyük sahibine sığınırım, diyerek cinleri ta’ziuı eden­lerin kanaatlerine dair bir reddi ihtiva ettiği seklindeki görüşler açıklık ka­zanmaktadır. Çünkü bütün bu fırkalar İblis ve onun soyundan gelenlere Ea-yık olmadığı bir şekilde şirin gözükmeye çalışırlar, Halbuki asıl bunların hep­sini saptıranlar İblis ve onun soyundan gelenlerdir. O halde “saptıranlar” ile öncelikle kastedilenler onlardır ve sözü edilen bu taifeler de onların kap­samına girmekledir.

es-Sa’lebî der ki: Kimi ilim ehli: “Ben göklerin… yaratılışında… onları

şahid tutmadım” buyruğu; Felekler yeryüzünde ve birbirleri üzerinde bir ta­kım etkilere sahiptirler, diyen müneccimlerin kanaatlerini; “yerin yaratılışın­da da” buyruğu ise: Yer küreseldir, diğer felekler onun altından cereyan et­mektedir. İnsanlar ise yerin üzerinde ve feleklerin altında yapışıktırlar; diyen hendese ile vığraşanların kanaatlerini; “kendilerinin yaratılışında da…” buyruğu ise; nefislerde asıl etki sahibi olan tabiatlardır iddiasında bulunan karakter tahlilcilerin kanaatlerini reddetmeyi ihtiva etmektedir,

Ebu Ca’Fer “Ben… onları şahid tutmadım” anlamındaki buyruğunu ta’zim anlamı ifade etmek üzere “nûn” ve elif ile: ” Biz onları şahid tut­madık” şeklinde okumuştur. Diğerleri ise (“ben…” anlamında) “te” ile oku­muşlardır. Bu okuyuşlarına delil: “Ben zaten… edinmiş değilim” buyruğu­dur. Yani göklerin ve yerin yaratılışında onların yardımlarım almadığım gi­bi, onlara danışmadım da.

“Ben zaten saptıranları” yani şeytanları, bir görüşe göre de kâfirleri “asla yardımcı edinmiş değilim”.

” Yardımcı” anlamında kullanılmıştır. Bir kimsenin yardımı alınıp, onunla güç kazanıldığı takdirde: “Filanın yardımını, desteği­ni aldım” denilir. Bu ifade aslında; ” Elin pazusu” tabirinden alın­dıktan sonra, yardım ve destek manasına kullanılmıştır. Çünkü elin gücü pa-zudan gelir. Birisine herhangi bir hususça yardım edilip, ona bu konuda güç verilecek olursa; denilir. Allah’ın: ” Pazunu (gücünü) kardeşinle pekiştireceğiz” (ei-Kasas, 28/35) buyruğu, kar­deşini sana yardımcı yapacağız, demektir. Burada “el-adud” kelimesi temsi­li bir ifade olarak (pazıı demek olmakla birlikte,güç anlamında) kullanılmış­tır. Çünkü yüce Allah’ın herhangi bir kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. Özel­likle saptırıcıları söz konusu etmesi ise yergi ve azarın daha ileri çapta olma­sı içindir.

Ebu Cafer el-Cahderî de “değilim” anlamındaki buyrukta yer alan “ıe” har­fini üstün ile; “Değilsin” şeklinde okumuştur, yani; Ey Muhammedi sen saptırıcıları asla yardımcı edinmiş değilsin, demek uiur.

“Adud” kelimesi sekiz türlü okunabilir:

1- “Ayn” harfi üstün, “dat” harfi öLrdi okuyuş. Cumhur’un kıraati olup, en fasih söyleyiş budur.

2- -Ayn” harfi üstün, “daf” harfi sakin okuyuş. Bu da Temim oğullarının şivesidir.

3- “Ayn” harfi de, “dat” harfi de ötreli okuyuş. Ebu Amr ile el-Hasen’in kı­raatidir.

4- “Ayn” harfi ötreli, “dat” harfi sakin okuyuş. İkrime’nin kıraatidir.

5- “Ayn” harfi esreli, “dat” harfi üstün okuyuş. ed-Dahhak’ın kıraatidir.

6- “Ayn” harfi de, “dat” harfi de üstün okuyuş. Bu da İsa b. Ömer’in kı­raatidir.

7- Marun el-Kari’ de “ayn” harfi üstün, “dat” harfi esreli bir okuyuşu nak­letmektedir.

8- Sekizinci okuyuş da (kul anlamında) kitf, (baldır anlamında) fihz diyen­lerin söyleyişine uygun olarak “ayn” harfi esreli, “dat” harfi de cezimli oku­yuştur. [152]

“O gün buyurur ki: Bana ortak olduklarını zannettiklerinizi çağırın”;

yüce Allah’ın Benim ortaklarım nerede, diyeceği günü hatırlayın. Bu da: Bana ortak koşmuş olduklarınızı çağırın da Benim sizi azaplandırmama engel olsunlar, demektir. Yüce Allah bu sözleri puta tapıcılara söyleyecektir.

“Buyurur” anlamındaki fiili Hainza, Yahya ve İsa b. Ömer “nûn” ile; ” Deriz” şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise “ya” ile (buyurur) anla­mında okumuşlardır. Çünkü yüce Allah burada: “Bana ortak zannettikleri­nizi” diye buyurmuş, fakat bize ortak zannettiklerinizi… diye buyurmamış-tır.

“Onlar da çağıracaklar” yani denileni yapacaklar.

“Fakat bunlar kendilerinin çağrılarına olumlu karşılık vermeyecekler­dir”, Onların yardım isteklerini kabul etmeyecekler, az da olsa onlardan aza­bı uzaklaştıramayacak, ona engel olamayacaklardır.

“Aralarına derin bir vadi de koyarız”. Enes b. Malik der ki: Buradaki “de­rin vadi” (tnevbık) cehennemde kan ve irinle dolu bir vadidir. îbn Abbas da şöyle demiştir: Biz mü’mirilerle, kâfirler arasında bir engel koyduk, demek­tir.

Putlar İle onlara ibadet edenler arasında böyle bir engel koyacağız diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah’ın: “Sonra onları birbirinden tamamen ayıracağız” (Yunus, 10/28) buyruğuna benzemektedir.

İbnu’l-A’râbî der ki: İki şey arasında engel teşkil eden herbir şeye; (âyet-i kerime’de kullanıldığı gibi) “mevbık” denilir.

İbn Vehb, Mücahid’den yüce Allah’ın: “derin bir vadi” buyruğu hakkın­da şunları söylediğini nakletmektedir: Cehennemde “mevbık” diye adlandı­rılan bir vadi vardır. Nevf el-Bikâlî de böyle demiştir. Ancak o; Bu derin va­di cehennemliklerle mü’minlerin arasında engel teşkil edecektir, ilavesini de yapmıştır.

İkrime der ki: Bu, cehennemde ateş halinde akan bir nehirdir. Onun iki kıyısında katırları andıran siyah yılanlar vardır. Bu yılanlar onları yakalamak için üzerlerine gittiğinde kendilerini ateşe atarak kurtulmaya çalışacaklar­dır.

Zeyd b. Dirhem de Enes b. Malik’ten şöyle dediğini rivayet eder: “Mev­bık” cehennemde kan ve irinden bir vadidir.

Ata ve ed-Dahhak: Bu, cehennemde helak edici bir yerdir, demişlerdir. İş­te bu anlam ilişkisi dolayısıyla; “(tiL,ı *j^i «i^D: Günahları onu alabildiğine helak etti” denilir.

Ebu Ubeyde bunu hetâk oluş için tesbit edilmiş bir vade diye açıklamış­tır.

el-Cevherî der ki: ” helak oldu” demektir. ise bu fi­il kökünden mefıl veznindendir. Yüce Allah’ın: “Aralarına derin bir vadi de koyarız” buyruğu da buradan gelmektedir.

Bu fiilin bir diğer kullanış sekli; olup, üçüncü bir kullanım da her iki kipinde esreli olmak üzere; şeklindedir. “Onu helak et­ti” anlamındadır. Züheyr der ki:

“Kim malı ile güzel övgüleri satın alırsa,

Şeref ve haysiyetini helak edici her türlü çirkinliğe karşı korumuş olur.”

el-Ferrâ der ki: Yüce Allah onların dünya hayatındaki ilişkilerim âhirette helak oluşlarına sebeb kılmıştır. [153]

Günahkârlar ateşi görünce” buyruğundaki: “Gördü” fiilinin asli; şeklindedir. “Ya” harfi, hem kendisi hem de ondan önceki harf fethalı olduğundan dolayı “elif” e kalbedilmiştir. Bundan dolayı Kûfeliler bu fiilin “ya” ile yazılacağını iddia etmişlerdir. Bazı Basrah-lar da bu hususta aynı kanaatdedirler. Ancak aralarında Muhammed b. Ye-zid’in de yer aldığı işin erbabı Basralı ilim adamları bu fiiii “elif” ile yazar­lar. en-Nehhas der ki: Ben Ali b. Süleyman’ı şöyle derken dinledim: Ben Mu-hammed b. Yezid’i şöyle derken dinledim: “Gitti, attı” ve buna benzer aslı itibariyle “ya”lı olan bütün fiiller ancak “elif” ile yazılır. Yazıda, kelimenin aslının “ya”lı yahutta “vav”lı olması arasında fark gözetilmez. Tıpkı lafızla aralarında bir fark olmadığı gibi. Şâyel “ya” harfli olanların “ya” ile yazılması gerekmiş olsaydı, “vaV’lılann da “vav” ile yazılması gere­kirdi. Bununla birlikte onlar bu konuda çelişkiye düşerek; “Attı” fi­ilini “ya” ile yazarken; “Onu attı” fiilini “elif İle yazarlar. Şayet bu yaz­manın illeti onun “ya”lı oluşu olsaydı, bu fiili de (elif ile değil) ya ile yazma­ları gerekirdi. Diğer taraftan onlar; “Kuşluk vakitleri” kelimesini; in çoğulu olarak; “Kisveler” kelimesini de; “in çoğulu ola­rak kutlanmaktadırlar. Ve “vav”lı olan bu kelimeleri “ya” ile yazmaktadırlar. Bu ise asıl kaideye binaen kabuî edilemez ve isbatlanamaz bir görüştür.

“İçine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacak­lar” buyruğundaki; “Anlayacaklar” (anlamı verilen) fiil, burada ya­kın ve bilgi anlamında kullanılmıştır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Onlara: Silahlarını kuşanmış ikibin kişi hakkında Zarurinizi (keain kanaat ve bilginizi) söyleyiniz, dedim.”

Buradaki “zannediniz” kesin hiliniz anlamında olup daha önceden (Bk. el-Bakara, 2/46) de geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas der ki: Ateşe düşenlerin kendileri olacağına kesin kanaat ge­lirdiler, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar cehennemi uzakça bir yer­den görecekler, kendilerinin oraya düşeceklerini sanacaklar ve derhal bu ce­hennem ateşinin kendilerini alıveroceğini zannedecekler.

Haberde belirtildiğine göre: “Kâfir cehennemi kırk yıllık bir mesafeden gö­rür ve kendisinin oraya hızlıca düşeceğini zanneder (kesinlikle anlar).”[154]

Alkame’den rivayete göre o, bu âyetin bölümünü; “Ora­da coplanacaklarını anlayacaklar” diye okumuştur.

“Fakat ondan kaçacak bîr yer de bulamayacaklardır.” Çünkü onları herbir yandan kuşatmış olacaktır, el-Kutebî: Kendisine yönelip gidecekleri bir başka yer bulamayacaklardır, demektir. Sığınacakları, barınacakları bir yer bulamayacaklardır, diye de açıklanmıştır. Mana birdir. Bir başka açıklama­ya göre putlar, ateşi müşriklerden uzaklaştırabilecekleri bir yer, bir imkân bu­lamayacaklardır, demektir[155]

  1. Andolsun kî BİZ, bu Kur’ân’da insanlara her misali geniş geniş açıkladık. İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır.
  2. İnsanlara hidâyet geldiği zaman, onları iman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey; ancak ön­cekilerin başına gelen sünnetin kendilerine de gelip çatmasını, yahut onlara gözleri önünde azabın gelmesini beklemeleridir.
  3. Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve korkutucu kimseler ol­mak üzere göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydır­mak İçin batıl İle mücadele verirler. Âyetlerimi ve kendisi İle teh­dit edildikleri şeyi ise alaya alırlar.
  4. Kendisine Kabbinin âyetleri hatırlatılıp, onlardan yüz ç e v i -ren, iki elinin önden gönderdiğini unutandan daha zalim kim olabilir? Gerçekten Biz onların kalpleri üstüne onu iyice anla­malarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola davet etsen -bile o bakımdan- ebediyyen hidâyete eremezler.
  5. Bununla beraber Rabbin Gafurdur, rahmet sahibidir. O zaman şayet onları kazandıkları yüzünden sorgulasaydı, elbette onla­ra azabı çabuklaştınrdı. Fakat onlar için belirlenmiş bir zaman vardır ki, onun karşısında hiçbir sığınak bulamayacaklardır.
  6. İşte zulmettikleri vakit helak ettiğimiz ülkeler! Biz, onları helak İçin de belli bir süre tayin etmiştik.

“Andolsun ki Biz, bu Kur’ân’da insanlara her misali geniş geniş açık­ladık” buyruğunun iki anlama gelme ihtimali vardır:

1- Yüce Allah’ın Kur’ân’ı Kerim’de insanlara anlattığı çeşitli ibretler ve geçmis, kavimler.

2- Onlara rubûbiyetinin delillerine dair yaptığı açıklamalar. Buna dair açık­lamalar daha önce el-İsra Sûresi’nde (17/41, âyet ve devamında) geçmiş bu­lunmaktadır. Birinci anlama göre bu bir azardır, ikincisine göre ise bir açık­lamadır.

“İnsan İse tartışması herşeyden çok olandır.” Yani insanın tartışması, mü­cadelesi pek çoktur. Burada kastedilen en-Nadr b. el-Hâris ve onun Kur’ân hakkındaki tartışmalarıdır. Âyetin Ubeyy b. Halef hakkında olduğu da söy­lenmiştir.

ez-Zeccac der ki: Buyruk; kâfir tartışması herşeyden çok olandır, anlamın­dadır. Bu buyrukla kâfirin kastedildiğinin delili ise (biraz sonra gelecek olan): “Kâfir olanlar ise hakkı yerinden kaydırmak için bâtıl İle mücade­le verirler” buyruğudur.

Enes, Peygamber (sav)den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Kıya­met gününde kâfirlerden bir adam getirilir. Allah ona: Benim sana rasûlüm-le gönderdiklerime karşı tutumun ne oldu, ne yaptın? diye sorar. Adam der ki: Rabbim Sana iman ettim, rasûllerini tasdik ettim, kitabın gereğince amel ettim. Allah ona der ki: İşte bu senin (amellerinin yazılı olduğu) sahifen! On­da bu söylediklerinin hiçbirisi yok. Adam der ki: Rabbim ben bu sahifede ya­zılı olanları kabul etmiyorum. Bu sefer ana şöyle denir: İşte hafaza melek­leri! Onlar da senin aleyhine şahidlik ediyorlar. Adam der ki: Rabbim ben on­ları da kabul etmiyorum. Hem onları nasıl kabul edeyim ki, onlar ne benim nezdimdendirler ne de benim tarafımdan. Yüce Allah şöyle buyurur: İşte ki­tabın anası olan Levlvi Mahfuz! O da bu şekilde senin hakkında şahidlik edi­yor. Adam der ki: Rabbim Sen beni zulümden korumadın mı? (Bana zulmet­meyeceğini bildirmedin mi?) Yüce Allah şöyle buyurur-. Evet, korudum. Adam der ki: Rabbim ben kendi aleyhime kendimden olmadıkça hiçbir şa­hidi kabul etmem. Yüce Allah şöyle buyurur: Derhal Biz de senin aleyhine, senin nefsinden bir şahid göndereceğiz. Adam kendi nefsinden, kendi aley­hine kimin şahidlik edeceği hakkında düşünürken ağzına mühür vurulur. Son­ra da azalan dile gelerek şirk koştuğunu söylerler. Daha sonra konuşması­na da müsaade edilir. Azalarının biri diğerine lanet okuyarak cehennem ate­şine girer. Azalarına der ki: Allah’ın laneti üzerinize olsun, ben sizin için mü­cadele edip duruyordum. Bu sefer azalan ona şöyle der: Allah’ın laneti se­nin üzerine olsun, sen yüce Allah’tan tek bir sözün dahi gizlenemeyeceğini bilmiyor muydun? İşte yüce Allah’ın: “İnsan İse tartışması herşeyden çok olandır” buyruğu bunu anlatmaktadır. Bu hadisi bu manada Müslim yine Enes (ra)dan rivayet etmiştir.[156]

Müslim’in, Sahih’inde Ali (ra)dan gelen rivayete göre Peygamber (sav) bir seferinde gelip -kendisi ve Fatıma (ranha) içerde bıılunuyorlarken- kapıla­rını çalar. Ve: “Namaz kılmaz mısınız?” diye buyurur. Ali (ra) der ki: Ey Al­lah’ın Rasûlü dedim, canlarımız Allah’ın elindedir. O bizi canlandırmak iste­di mi canlandırır. Ben bu sözleri Rasûlullah (sav)a söyleyince o da ayrılıp git­ti. Sonra da onun elini baldırına vurarak: “İnsan ise tartışması herşeyden çok olandır” buyruğunu okuyup, gittiğini duydum.[157]

“İnsanlara hidâyet* Kur’ân, İslâm ve Muhammed (sav) “geldiği zaman onları iman etmekten ve Rabblerinden mağfiret dilemekten alıkoyan tek şey, ancak öncekilerin başına gelen sünnetin” yani onları helak etmek hususundaki sünnetimizin “kendilerine de gelip çatmasını… beklemeleri­dir.” Yani onları iman etmekten alıkoyan şey, Benim onlar hakkında bu hu­sustaki hükrnümdür. Eğer Ben onlar hakkında iman edeceklerine dair hüküm vermiş olsaydım, iman ederlerdi.

“Öncekilerin başına gelen sünnet”den kasıl, kökten imha edici azap hu­susunda öncekilere uygulanması adet haline gelmiş azaptır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: İnsanları iman etmekten alıkoyan tek şey, onların kendilerinden öncekilerin başına gelen sünnetin kendileri­nin de başına gelmesini istemeleridir. Buna göre burada hazfedilmiş ifade­ler vardır.

Öncekilerin sünneti ise (imha edici) ilâhî azabı gözleriyle görmek istemek­tir. Müşrikler bunu İstediler ve: “Ey Allah! Eğer bu, senin katından hakkın kendisi ise… yahut bize acıklı bir azap gönder” (el-Enfai, 8/32) demişlerdi.

“Yahut onlara gözleri önünde azabın gelmesini beklemeleridir” buy­ruğunda yer alan; “Gözleri önünde” kelimesi hal olarak nasb edilmiş­tir. Göz, görerek anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. el-Kel-bî: Bu Bedir günü kılıçtan geçirilmeleridir derken; Mukatil kasıt, ansızın gel­mesini istemektir, demiştir.

Ebu Ca’fer, Asım, A’meş, Hamza, Yahya ve Kisaî iki ötre ile; diye okumuşlar ve bununla azabın bütün tür ve çeşitlerini kastetmişlerdir. Buna göre bu kelime; in çoğuludur. “Yol” kelimesinin çoğulunun; gelmesi gibi.

en-Nehhas der ki: el-Ferra’nın görüşüne göre iki ötreli okuyuş; in çoğulu olup ardı arkasına ayrı ayrı, kısım kısım demektir. Yine ona göre; güz göre göre anlamında olması da mümkündür.

el-A’rec der ki: Onun kıraati iki ötreli olup topluca, hep birlikte anlamın­dadır, Ebu Amr ise; onun kıraati; şeklinde olup, gözleri önünde göz gö­re göre anlamındadır, demiştir. [158]

“Biz Peygamberleri ancak” iman edenleri cennet ile “müjdeleyici ve” kâ­fir olanları da azap ile “korkutucu kimseler olmak üzere göndeririz.” Bu buyruğun benzerleri daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Kâfir olanlar İse hakkı yerinden kaydırmak İçin batıl ile mücadele ve­rirler.” Denildiğine göre bu buyruk, Rasûlullah (sav) hakkında tartışarak si­hirbaz, deli, şair ve kahin gibi değişik kanaatler ileri süren “bölüşenler” hak­kında nazil olmuştur. Önceden (el-Hicr, 15/8990. âyetler ve tefsirinde) geçtiği gibi.

“Yerinden kaydırmak” buyruğu yerinden izale etmek, iptal edip çürütmek anlamındadır. Bunun asıl anlamı ayağın kayması manasınadır. “Ayağı kaydı” demektir. Muzari’ ve mastarı: d’Ye gelir. “Güneş semanın ortasından (batı’ya doğ­ru) kaydı” demektir. “delili çürük oldu” anlamındadır. “Allah onu (delilini) çürüttü” demektir. ise kaydırmak demektir. Sırat köprüsünün niteliği hakkında da Hz. Peygamber şöyle buyur­maktadır: “Ve cehennemin üzerine köprü kurulur, artık şefaat(e) izin veri­lir ve tahakkuk eder. Onlar (köprüden geçerlerken) Allah’ım esenlik ver, Al­lah’ım esenlik ver, diye dua ederler*’. Ey Allah’ın Rasûlü! Köprü nedir? diye sorulunca, O: “( iÂy ‘^ji-î ): Üzerinde ayakların kaydığı kaygan bir yerdir” diye buyurdu…[159]

Şair Tarafe der ki;

“Ey EM Münzir, sen vefakârlığı isteyip durdun ve onu pek büyük bildin, Tıpkı bir deve gibi, ayağı kaydırıcı zeminlerden de uzak geçtin.”

“Âyetlerimi” Kur’ân-ı Kerim’i “ve kendisi ile tehdit edildikleri” korku­tuldukları “şeyi ise alaya alırlar.”

“Kendisi ile tehdit edildikleri şeyi” buyruğunckki; mastar manasını verir. Buna göre, kendilerine yapılan tehditleri alaya ahrlar, anlamındadır. Bunun; ism-i mevsûlu anlamında olduğu da söylenmiş­tir. Yani onlar Kur’ân-ı Kerim’i ve kendisi ile tehdit edildikleri, korkutup uyar­maları, alaya aldılar yani bir oyun ve batıl bir şey olarak bellediler. el-Baka-ra Sûresi’nde (2/231. âyet 4. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiştir.

Bunun Ebu Cehil’in tereyağı ve hurmayı alıp, işte zakkum budur, deme­si İle ilgili olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre bu, onların Kur’ân-ı Kerim hakkında: O bir sihirdir, anlamsız rüyai ardır, öncekilerin efsanele­ridir, şeklindeki sözlerine işarettir. Allah Rasûlü hakkında da: “Bu sizin gi­bi bir adamdan başka mıdır?” (ei-Enbiya, 21/3); “Ve dediler ki: Bu Kur’ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (ez-Zuh-ruf, 43/31); “Ama kâfirler: Allah bu misal ile ne kastetmiştir, derler” (el-Ba-kara, 2/26) demişlerdi. [160]

“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp, onlardan yüz çeviren…den daha zalim kim olabilir”. Yani Rabbinin âyetleri ile kendisine öğüt verildi­ği halde bunları önemsemeyen ve bunları kabul etmeyerek yüz çeviren kimseden daha zalim kimse olmaz, demektir.

“İki elinin önden gönderdiğini unutan” küfür ve masiyetlerini terkedip bunlardan tevbe etmeyen demektir. Burada “nisyân (unutmak)” terketmek anlamındadır. Anlamın kendisi için önden neler gönderip ne tür bir azabı ha-kettiğini unutan… şeklinde olduğu da söylenmiştir, her iki mana da birbiri­ne yakındır.

“Gerçekten, Biz onların kalpleri üstüne onu iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk” küfürleri sebebiyle Biz onla­ra böyle yaptık, yani imanın kalplerine ve kulaklarına girmesine Biz engel olduk.

“Sen onları doğru yola” hidâyete yani imana “davet etsen bile o bakım­dan ebediyyen hidâyete eremezler.” Bu buyruk, muayyen kimseler hakkın­da inmiştir. Aynı zamanda bu Kaderiyenin görüşlerini de reddetmektedir. Bu âyet-i kerime ile aynı anlamı dile getiren bir lakım âyet-i kerimeler el-İsra Sûresi’nde (17/46. âyette ve tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmak­tadır. [161]

“Bununla beraber, Rabbin Gafurdur” yani günalılan bağışlayıcıdır, “rah­met sahibidir.” Bu da yalnız iman ehline mahsustur, kâfirlerin bundan pay­ları yoktur. Buna delil de yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah, kendisine şirk ko­şulmasını mağfiret etmez” (en-Nisâ, 4/48,116) buyruğudur.

“Rahmet sahibidir” buyruğu ile ilgili dört açıklama söz konusudur:

1- Af edicidir.

2- Mükâfat ve sevap verendir. Bu iki açıklamaya göre bu buyruk, yalnız­ca İman ehline hastır. Kâfirlerin bunda bir paylan yoktur.

3- Nimet sahibidir,

4- Hidâyet verendir. Bu iki açıklamaya göre de bu buyruk hem iman eh­lini, hem kâfirleri kapsar. Çünkü yüce Allah dünya hayatında rnü’mine nime­tini ihsan ettiği gibi kâfire de nimet verir. Her ne kadar onun hidâyeti yi e kâ­firler doğru yolu bulmayıp mü’minler doğru yolu bulsalar da, hidâyetini mü’mine açıkladığı gibi, kâfire de açıklamıştır.

“Şayet onları kazandıkları” küfür ve masiyetler “yüzünden sorgula-saydı elbette onlara azabı çabuklaştırırdı.” Fakat o mühlet verir. “Fakat on­lar için belirlenmiş bir zaman” kendisinden sonraya bırakılmayacakları, ge­ciktirilmeyecekleri tesbit edilmiş bir süreleri, bir ecelleri “vardır.”

Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna benzemekledir: “Her bir haberin ka­rarlaştırılmış bir zamanı vardır” (ehEn’âm,. 6/67); “Her bir va’denin yazıl­mış bir hükmü vardır (süresi belirlenmiştir)”. (er-Ra’d, 13/38) Yani bu ecel geldi mi ister dünyada, ister âhirette olsun geriye kalmaz.

“Onun karşısında hiçbir sığınak” İbn Abbas ve İh Zeyd’in açıklamaları­na göre barınak “bulamayacaklardır”. d-Cevherî bu açıklamayı “es Sıhah”ta nakletmiştir. ” Sığındı, iltica etti” demektir. “On­dan kendisini kurtarmasını istedi” demektir.

Mücahid korunak diye açıklarken, Katade dost, yardımcı, veli; Ebu Ubey-de kurtuluş yeri diye açıklamıştır. Bu (yine kurtuluş yeri demek olan): Mahîs diye de açıklanmıştır. Bu açıklamaların anlamı birdir. Araplar: “Kurtulmayasıca!” derler. Şairin şu beyti de bu kabildendir:

“Kurtulmayasıca sen kendini

Terkettin Âminlere, hiçbir yara almaksızın”.

el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Bazen ev sahibinin gafil olduğu anı yakalamak isterim, O da bana karşı kendisini korumak isteyebilir ama sonra da (kendisini benden) koruyamaz. (Kurtulamaz).”[162]

“İşte zulmettikleri vakit helak ettiğimiz ülkeler” buyruğunckki:

“İşte” mübtedâ olarak ref mahallindedir. “Ülkeler” anlamındaki (el-Kurâ) kelimesi de sıfat yahut bedeldir. ” (Kendilerini) helak ettik” buyruğu da haber mahallinde olup manaya ha mi edil mistir, çünkü burada “ül­kelerin halkı, ahalisi” anlamındadır.

“İşte” anlamındaki kelime; “Zeyd’i vurdum” kullanılışını kabul edenierin görüşüne göre nasb mahallindedir. Yani işte Bizim sana Ad, Semûd, Medyen ve Lût kavmi ülkeleri gibi, haberlerini anlatmış olduğumuz ülkele­ri zulmedip küfre sapmaları üzerine helak ettik.

“Biz onları helak için de belli bir süre” yani geride kalmayan ileri de git­meyen, bilinen bir vakit “tayin etmiştik”.

“Onları helak etmek için” anlamındaki kelimenin; seki indeki okunuşu helak edilmeleri için belirlenen vakic demektir. ise “Helak edildilerden” (ism-i zaman)dır. Âsim bu kelimeyi “mim” ve “lam” harflerini üstün ile: şeklinde okumuştur ki bu da; Helak ol­du, fiilinin mastarıdır. el-Kisaî ve el-Ferrâ bu kelimenin; şeklinde “mim” harfini üstün, “İarrTı da esreli okumuşlardır,

en-Nehhâs der ki: el-Kisaî dedi ki: Bu okuyuşu ben daha çok severim, çün­kü bu kelime; Helak oldu fiilinden gelmektedir.

ez-Zeccac der ki: Bu bir zaman ismidir ve ifadenin takdiri: Onların helak edilecekleri vakit anlamındadır. Nitekim: “Dişi deve, er­kek deve tarafından aşılandığı zamana uygun geldi (doğurdu)” sözierine ben­zemektedir. [163]

  1. Hani Musa genç delikanlısına şöyle demişti: “Ben iki denizin bir­leştiği yere varıncaya kadar durmadan gideceğim yahut çok yıllar geçireceğim.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [164]

1- Hz. Musa’nın İki Denizin. Birleştiği Yere Yolculuğu:

“Hani Musa genç delikanlısına şöyle demişti” buyruğunda geçen “Mu­sa” ilim adamlarının ve tarih bilginlerinin büyük çoğunluğunun görüşüne gö­re; Kıır’ân-ı Kerim’de sözü edilen Musa b. İmran’dır. Kur’ân-ı Kerim’de baş­ka bir Musa’dan söz edilmemekledir. Aralarında Nevf el-Bikâli’nin de bulun­duğu bîr kesim de şöyle der: Burada sözü edilen kişi İmran oğlu Musa de­ğildir. Bu Yakub’un oğlu, Yusuf’un oğlu, Menşa’nın oğlu Musa’dır. Bu İm­ran oğlu Musa’dan önce peygamber olmuştur.

Ancak bu görüşü Sahih-i Buhârî’de belirtildiğine göre İbn Abbas ve da­ha başkaları reddetmişlerdir.[165]

Onun genç delikanlısı ise Yûşa’ b. Nündür. el-Mâide Sûresi (5/26. âye­tin tefsirinde) ile Yusuf Sûresi’nde (12/101. âyetin tefsirinde) ondan söz edil­mişti. Burada sözü edilen Musa’nın Menşâ oğlu olduğunu söyleyenlerin gö­rüşüne göre ise onun genç delikanlısı Yuşâ b. Nûn değildir,

“Durmadan gideceğim” kesintisiz olarak yürümemi sürdüreceğim, demek­tir. Şair de şöyle demektedir:

“Allah kavmimi var ettiği sürece

Hamd ederim O’na, sözlerimle, güzel övgülerde”.

“Durmadan gideceğim” (manasını verdiğimiz) tabirinin senden hiç ayrıl­mayacağını anlamında olduğu da söylenmiştir.

“İki denizin birleştiği” biribirlerine kavuştukları “yere varıncaya ka­dar…” Katade der ki: Bu, Bizans ve İran denizidir. Mücahid de böyle demiş­tir. İbn Atiyye der ki: Bu, Azerbaycan’ın arka taraflarından Fars toprakların­daki büyük denizden ayrılan kuzeyden güneye doğru akan bir koldur. Bu görüşe göre; Şam bölgesinin karasına yakın olan yerdeki iki denizin bir araya geldiği yer iki denizin kavuştuğu yer olmalıdır.

Bu iki denizin Ürdün denizi ile Kulzul (Kızıl) denizi olduğu söylendiği gi­bi, Tanca yakınlarındaki iki denizin birleştiği yer olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Muhammed b. Ka’b yapmıştır. Ubey b. Ka’b’dan bunun Afri­ka’da olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. es-Süddî der ki: el-Kurr ve er-Ress denilen nehirler olup bunlar Ermenistan’dadır.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Bu, Endülüs’ün kıyılarının bulunduğu okyanustur. Bunu da en-Nekkaş nakletmiştir, bu da çokça zikredilendir. Bir başka kesim de şöyle demektedir. İki denizden kasıt Musa ile Hızır (ikisine de selam olsun)dır. Ancak bu zayıf bir görüştür. İbn Abbas’tan da nakledil­miş olmakla birlikte bu sahih değildir. Çünkü hadislerden anlaşıldığına gö­re buradaki deniz suların bulunduğu bir denizdir.

Bu kıssanın sebebi de Buhârî ile Müslim’in Ubey b. Ka’b’dan yaptıkları şu rivayette yer almaktadır. Ubey b. Ka’b Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken din­lemiştir: “Musa (as) İsrailoğullarına bir hutbe irad etmek üzere ayağa kalk­tı, Kendisine: İnsanların en bilgilisi kimdir? diye soruldu. O da: Benim, de­di. İlmi, Allah’a havale etmediği için yüce Allah ona sitem etti. Ona şunu vah-yetti: Benim iki denizin birleştiği yerde bir kulum var. O senden daha bilgi­lidir. Musa: Rabbim, onunla nasıl görüşebilirim? diye sorunca, yüce Allah şöy­le buyurdu: Beraberine bir balık alır, onu bir zenbile koyarsın. Balığı kay­bedeceğin yerde o kulu da orada bulacaksın” diye hadisin geri kalan bölüm­lerini nakletti. -Lafız Buhârî’ye aittir.[166]

İbn Abbas der ki: Musa (as) ve kavini Mısır topraklarında üstünlük sağ­layınca kavmini Mısır’da yerleştirdi. Orada yerleşme işleri tamamlandıktan son­ra yüce Allah kendisine: Onlara Allah’ın günlerini hatırlat, diye emir verdi. O da kavmine hitab etti, onlara Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu ha­yırları, nimetleri, Firavun hanedanından onları kurtarışını, düşmanlarını he­lak edişini ve kendilerini yeryüzünde onların yerine halifelik makamına ge­tirişini hatırlattıktan sonra şunları söyledi: Ve Allah .sizin peygamberinizle özel bir şekilde konuştu. Onu kendisi için beğenip seçti. Kendi nezdinden onun üzerine bir sevgi bıraktı. Sizlere ne istedinizse hepsinden verdi, sizi yeryü­zündeki insanların en faziletlisi kıldı. Önceleri zelilken sizi aziz kıldı, fakır iken zengin kıldı. Cahil iken size Tevrat’ı verdi.

İsrailoğullarından birisi ona şöyle dedi: Biz senin bu söylediklerini bili­yoruz. Yeryüzünde senden daha bilgili bir kimse var mıdır? Ey Allah’ın pey­gamberi! Hayır, deyince yüce Allah ilmi kendisine havale etmediği için ona sitem etti. Allah, Cibril (as)ı gönderdi: Ey Musa! Benim ilmimi nereye tevdi ettiğimi (kime verdiğimi) sen ne bilirsin, dedi. İki denizin birleştiği yerde sen­den daha bilgili bir kulum vardır… diyerek hadisin geri kalan bölümlerini nak­letti.[167]

İlim adamlarımız der ki: Hadiste zikredilen: “O senden daha bilgilidir” ifa­desi şu demektir: O teferruat kabilinden bir takım vakaların; muayyen, be­lirli bir takım olayların hükümlerini senden daha iyi bilir, yoksa mutlak olarak senden daha bilgilidir, demek değildir. Buna delil de Hızır’ın, Musa (as)a söylediği şu sözlerdir: Hiç şüphesiz sen, benim bilmediğim Allah’ın sa­na öğretmiş olduğu bir bilgiye sahipsin. Ben de Allah’ın bana öğretmiş ol­duğu fakat senin bilmediğin bir bilgiye sahibim. Buna göre onların her bi­risi diğerine nisbecle bir bakıma daha bilgilidir. Onların birisinin bildiği di­ğerinin bilmediği konuda, bilen bilmeyenden daha bilgilidir.

Musa (as) bunu işitince onun faziletli nefsi ve bilmediklerini öğrenmek için üstün gayreti dolayısıyla, kendisi hakkında: O senden daha bilgilidir, deni­len kişi ile kavuşma arzusu harekete geçti. O bakımdan buna karar verdi ve zilletle boyun eğerek onunla görüşmenin yolunu sordu. Her halükârda yo­la koyulmakla emrolundu. Kendisine: Bir zembilde tuzlanmış bir balık taşı, diye emredildi. Bu balığın canlanıp onu kaybedeceğin yerde o kişi iie kavu­şacaksın, diye haber verildi. O da gayretle, arzu ve istekle: “Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmadan gideceğim” diyerek teklifini ka­bul eden delikanlısıyla birlikte yola koyuldu.

“Yahut çok yıllar geçireceğim buyruğundaki: “”çok yıllar” keli­mesi “ha” ve “kaP harfleri ötreîi olarak okunmuştur ki zaman demektir, ço­ğulu; şeklinde gelir. Bu kelimenin (tekilinin) “kaf” harfi sakin olarak da okunur. Bu da seksen yıl demektir, bundan daha fazla bir süre olduğu da söylenmiştir. Çoğulu; şeklinde gelir. kelimesi, teki­li olup bu da; yıllar, demektir. [168]

2- İlim Talep Etme Adabı:

Bu buyruktaki fıkhı inceliklerin bazıları şunlardır: İlim adamı daha çok bil­gi elde etmek maksadıyla yolculuğa çıkabilir, bu hususta hizmetçi ve arka­daşının yardımını alabilir. Fazilet sahibi ve ilim adamı kimselerle karşılaşma fırsatını -bulundukları bölgeler uzak olsa dahi- bir ganimet bilmelidir.

Selef-i Salih’in adeti de hep bu idi. Bundan dolayı ilim için yolculuk ya­panlar bu hususta üstün pay sahibi oldular, gayretleriyle üstün başarılar el­de ettiler, ilimlerde ayaklarıyla yere sağlam bastılar. O bakımdan gerek şan-ian-şöhrecleri, gerek ecirleri, gerekse de faziietleri bakımından en üstün pa­yı elde ettiler.

Buharı der ki: Cabir b. Abdullah bir hadis için Abdullah b. Üneys’in ya­nına bir aylık mesafeyi katcdip gitti.[169]

3- Musa (asjın Yanındaki Genç Delikanlı:

Yüce Allah’ın: “Hani Musa genç delikanlısına şöyle demişti” buyruğu ile ilgili olarak iiim adamlarının üç görüşü vardır:

1-Bu onunla birlikle olup ona hizmet eden hizmetçisiydi. Arapçada “el-fetâ” genç, delikanlı demektir. Hizmetçiler çoğunlukla genç olduklarından dolayı güzel edebin bir neticesi olarak hizmetçiye “fetâ” denilmiştir. Şeriat-‘da, Peygamber (sav)ın şu buyruğunda görüldüğü gibi bu edebi teşvik etmiş­tir: “Sizden herhangi bir kimse benim kölem, benim cariyem, demesin bu­nun yerine genç oğlum, genç kızım (fetâye-fetâli) desin”[170]

İşte bu alçak gönüllülüğe bir teşviktir. Yusuf Sûresi’nde (12/36. âyetin tef­sirinde) bu açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Âyel-i kerimede “fetâ”dan kasıt hizmetçidir. Bu da Yusuf (as)ın oğlu İf-râim’in oğlu Nun oğlu Yuşa’dır. Bunun Musa (as)ın kızkardeşinin oğlu oldu­ğu da söylenmiştir.

2-Burada “Musa’nın fetâsı” denilmesi bu kişinin -hür olsa dahi- ilim öğ­renmek için onunla birlikte bulunmasından dolayıdır. Bu da birinci mana ile aynıdır.

3- Ona fetâ denilmesi, kölenin yerini tutmasından dolayıdır. Nitekim yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır; ‘Yusuf, fetâlarma (görevlilerine): Bedelleri­ni yüklerinin içine koyuverin… demişti”. (Yusuf, 12/62); “Aziz’in karısı, hiz­metçi delikanlısından (fetâ) murad almak istiyormuş.” (Yusuf, 12/30)

İbnu’l-Arabî der ki: Kur’ân-i Kerim’in ifadesinin zahirinden anlaşılan onun köle olduğudur. Hadiste de bu kimsenin Yûsa b. Nûn olduğu belirtilmekte­dir. TefsiKe dair gelmiş rivayetler) de belirtildiğine güre o, onun kızkardeşi­nin oğludur. Bütün bunlar ise kafi olarak söylenebilecek hususlardan değil­dir. Bu konuda tevakkuf etmek (görüş açıklamamak) daha iyidir. [171]

4- “Çok Yıllar (Hukub)”ın Anlamı:

Allah’ın: “Yahud çok yıllar geçireceğim” buyruğu ile ilgili olarak Abdul­lah b. Ömer der ki: Hukub, seksen yıl demektir. Mücahid, yetmiş yıldır. Ka-tade, uzun bir süredir derken, en-Nehhâs şunları söyler: Dilbilginlerinin bildiklerine göre hukub ve hıkbe sınırlan belirli olmayan, belirsiz bir zaman demektir. “Raht” ve “kavim” kelimeleri de müphem ve sınırları belli olmayan (insan topluluğu) demektir. Bunun çoğulu da “ehkaab” diye gelir. [172]

  1. Nihayet onlar, bu İki deniz arasının birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu.
  2. Uzaklaşıp, geçtikleri vakit genç adamına: “Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük” dedi.
  3. Dedi ki: “Gördün mü; o kayaya sığındığımız zaman doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitti.”
  4. Musa: “İşte, dedi. Aradığımız o ya.” Hemen İzlerini takip ederek gerisin geriye döndüler.
  5. Orada kendisine tarafımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimiz-den bir ilim öğretmiş olduğumuz kullarımızdan bir kul buldu­lar.

“Nihayet onlar, bu iki deniz arasının birleştiği yere ulaşınca balıkları­nı unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu” buyruğun­da yer alan: “”İkisinin arasındaki zamir iki denize aittir. Bu açık­lamayı Mücahid yapmıştır (meal de bvına göre yapılmıştır).

“Delik” gidecek yer, demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmış­tır. Katade ise, su donmuş ve o bakımdan içinden gidilecek bir gedik gibi bir hal almıştı, demiştir.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre balığın yol aldığı yer boş kaldı. Musa da balığı takip ederek bu boş yerin üzerinden yürüdü. Nihâyel yol onu deniz­deki bir adaya kadar götürdü. İşte orada Hızır’ı buldu.

Ancak rivayetlerin ve Kitabın zahiri onun Hızır’ı deniz kıyısında buiup gör­düğünü göstermektedir.

“Balıklarını unuttular” diye buyurulmakla birlikte, unutan sadece Mu­sa’nın yanındaki genç delikanlıdır. O bakımdan anlam şöyledir denilmiştir: O gördüğü balığın bu halini Musa’ya bildirmeyi unuttu, birlikte oldukların­dan doiayı unutmak ikisine de nisbet edildi. Bu yönüyle yüce Allah’ın: “O iki denizden inci ve mercan çi^ar” (er-Rahman, 55/22) buyruğunu andırmakta­dır. Halbuki bunlar ancak tuzlu denizden çıkartılmaktadır. Şu buyruk ta bu kabildendir: “Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan… peygamberler gelmedi mi?”(el-En’âm, 6/130) Halbuki peygamberler sade­ce insanlardan gönderilmiştir, cinlerden peygamber gönderilmemiştir.

Buhârî’de de şöyle denilmekledir: “(Musa) genç delikanhsına dedi ki: Be­nim senden istediğim, balığın senden ayrılacağa vakti ve zamanı bana bildir-mendir. Delikanlı ona: Sen bana fazla bir yükümlülük yüklemedin, dedi. İş­te aziz ve celil olan Allah’ın: “Hani Musa genç delikanlısına” yani Yûşa’ b. Nûn’a -ki adının böyle olduğu (hadisin ravilerinden) Said b. Cübeyr tarafın­dan verilmemiştir, “-“dedi ki…” buyruğu bunu anlatmaktadır. O toprağı nemli bir yerde bir kayanın gölgesinde bulunuyor iken -Musa da uykuda iken-balık (zembil içinde) hareket etmeye başladı. Beraberindeki genç delikanlı onu uyandırmayayım dedi, uyanınca da ona durumu bildirmeyi unuttu. Ba­lık hareketini sürdürdü, nihayet denize daldı. Yüce Allah denizin balık üze­rinden geçmesi gereken akıntısını tultu. Adeta o taşta iz bırakırcasına, iz bı­raktı. (İbn Cüreyc) dedi ki: Amr bana dedi ki: İşle bu şekilde adeta onun izi taşın içinde imiş gibi çıkıyordu, dedi ve iki elinin baş parmakları ile onlara bitişik olan (şehadet) parmaklarını halka yaptı. Bir diğer rivayette şüyle de­nilmektedir: Yüce Allah balığın üzerinden akıntının geçmesini engelledi ve böylelikle üzerinde bir tak gibi oldu. (Musa) uyanınca, arkadaşı kendisine ba­lığın durumunu haber vermeyi unuttu. Günün geri kalan bölümünü ve ge­ce boyunca yol aldılar. Ertesi günü Musa yanındaki delikanlıya: “Kuşluk ye­meğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük” eledi. Musa (as) Allah’ın emretmiş olduğu yeri geçip geride bırakıncaya kadar yor­gunluk duymamıştı. Beraberindeki genç delikanlı ona: “Gördün mü; o ka­yaya sığındığımız zaman doğrusu ben babğı unutmuşum. Onu hatırlama­mı bana şeytandan başkası unutturmadı dedi, .[173]

Her ikisinin de unuttuğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah: “Balıkları­nı unuttular” buyruğunda unutmayı ikisine nisbet etmiştir. Çünkü balığı il­kin taşıyan -taşıma emri kendisine verilmiş olduğundan- Musa (as) idi. Yol­larına devam ettikten ve bir süre yol aldıktan sonra balığı yanındaki delikan­lısı taşımıştı.

“Uzaklaşıp geçtikleri vakit” onlar balığı orada unutarak terk ettikleri va­kit… demektir.

Musa Cas) kuşluk yemeğini isteyince genç delikanlı onunla konuşurken unutmayı kendisine nisbet etti. İki denizin birleştiği yer olan kayanın yanı­na ulaştıklarında ise yüce Allah her ikisinin de unuttuğunu zikretmektedir. Çünkü Musa (as) da unutmakta ortaktı; unutmak (nisyân) geride bırakmak anlamındadır. Nitekim birisine dua ederlerken: “Allah ece­lini geciktirsin, tehir etsin” diye dua etmeleri de bu anlamdadır.

Kayanın yanından ayrılıp gittiklerinde balıklarını taşımayı da geriye bırak-ular (unuttular) ve hiçbiri balığı taşımadı. O bakımdan her ikisinin balığı bı­rakıp oradan ayrılıp gitmeleri dolayısıyla unutmanın her ikisine de nisbet edil­mesi uygun düşmüştür,

“Kuşluk yemeğimizi getir” buyruğu ile ilgili bir hususu açıklamamız gerekmektedir, Bu da yolculuklarda azık edinmek meselesidir. Bu bir, tek ve kahhâr olan Allah’a tevekkül ettikleri iddiası ile kuraklık bölgeleri ve çölle­ri azık edinmeksizin aşmaya kalkışan bilgisiz ve cahil sufilerin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü işte Allah’ın peygamberi ve onun Kelimi Musa yer­yüzünde yaşayan bir insan olarak ve kulların Rabbine tevekkül etmesine; iyi­den iyiye bilmesine rağmen azık edinerek yola çıkmıştır.

Buhârî’nin, Sahih’inde belirtildiğine göre, Yemenlilerden bir takım kim­seler azık edinmeksizin hacca gelirler ve: Biz tevekkül eden kimseleriz, der­lerdi. Hacca geldiklerinde de insanlardan dilenirlerdi. Bunun üzerine yüce Allah: “Birde azık edinin” buyruğunu indirdi[174] Bu hadis daha önce el-Ba-kara Sûresi’nde (2/197. âyet 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Musa (as)ın beraberinde aldığı azığın ne olduğu hususunda farklı görüş­ler vardır, İbn Abbas’ın dediğine göre bir zembil içinde tuzlanmış bir balık idi. Onlar sabah-akşam bu balıktan yerlerdi. Deniz kıyısındaki kayalığa var­dıklarında beraberindeki genç zembili koydu, Deniz akıntısı balığa değince zembil içindeki balık hareket etmeye başladı. Zembili devirdi ve balık de­nizde yolunu aidi. Genç delikanlı da Musa’ya balığın bu durumunu hatırlat­mayı unuttu.

Bir diğer görüşe göre balık Hızır’ın bulunacağı yeri göstermek üzere bir delildi; çünkü hadiste: “Beraberinde zembil içinde bir balık taşt. Balığı kay­bedeceğin yerde o kişiyi bulacaksın” denilmektedir. Buna göre o, bu balı­ğın dışında başka bir şeyi beraberinde azık olarak götürmüş olmalıdır. Bu­nu da hocamız İmam Ebu’l-Abbas nakletmiş ve tercih etmiştir.

İbn Atiyye der ki: Babam (Allah ondan razı olsun) dedi ki: Ben Ebu’1-Fadl el-Cevherî’yi vaazı esnasında şöyle derken dinledim: Musa rnünacatta bulun­mak üzere yola koyuldu. Kırk gün yemek ihtiyacı duymaksızın orada kaldı. Ama bir insanın yanına gitmek için yola koyulunca günün bir bölümünde da­hi acıktı.

“Yorgun düştük” yorulduk demektir. “Nesab” yorgunluk ve meşakkat anlamındadır. Burada açlığı kastettiği de söylenmiştir. İşte bu ifade insanın his­settiği acı ve hastalıkları bildirmesinin caiz olduğuna, bunun kadere rızaya da, ilahi kaza ve takdire teslimiyete de aykırı olmadığına delildir. Ancak bu bil­dirmenin herhangi bir usanç ve kızgınlığın etkisi i!e sadır olmaması şarttır.

“Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı” buyruğunda-ki: ” Onu hatırlamamı” ifadesi fiil ile birlikte mastar anlamında olup “Onu… unutturmadı” buyruğundaki zamirden bedel-i istimal olmak üze­re nasb mahallindedir. Bu da zahirin (açık ismin) zamirden bedel olmasıdır, yani bana onu hatırlamayı unutturan şeytandan başkası değildir. Abdullah (b. Mes’ud)un, Mushaf ında bu buyruk: “Onu hatır­lamamı bana unutturan şeytandan başkası değildir” şeklindedir.

Bu ifadeleri Musa (as)ın: Benim senden tek istediğim balığın senden ay­rılacağı vakti (ve yeri) bana haber vermenden ibarettir demesi, üzerine Yûşa’nın: Sen benden fazla bir şey istemiyorsun, şeklindeki sözleri dolayısıy­la son söylediği bu sözleriyle özürünü beyan etmiş oluyordu.

“O şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup, gitti” buyruğundaki ifa­delerin, Yuşa’nın, Musa (as)a söylediği sözlerin bir bölümü olma ihtimali var­dır. Balık insanlara hayret verecek şekilde denizde yol aldı demektir. Bunun­la birlikte; “o denizde yolunu tutup, gitti* ifadesinin verdiği haberin tamamını teşkil etmesi daha sonra da hayret ve şaşkınlık ifa­de eden bir sözü kullanarak kendisinin bu işe şaştığını belirtmek üzere; “Bu, şaşılacak bir şeydir” demiş olması da mümkündür. Hayret ko­nusu ise balığın ölmüş olmasına, sol yarısının yenilmiş olmasına rağmen da­ha sonra dirilmesidir.

Ebu Şüca’, et-Taberî kitabında der ki: Ben bu balığı gördüm. Bu tek gözlü ve bir balığın yansıdır. Öbür yansında hiçbir şey yoktur. İbn Atiyye der ki; Ben de bu balığı gördüm. Hiçbir şey bulunmayan öbür yarısında akında kılçık dahi bulunmayan ince bir kabuğu vardır[175]

“O… yolunu tutup, gitti” buyruğunun yüce Allah tarafından verilmiş bir haber olma ihtimali de vardır, Bu da iki şekilde açıklanabilir: Ya Musa (as)ın balığın denizde yol almasından dolayı hayret ettiğini, buna şaşıp kal­dığını haber vermesi manasınadır. Ya da balığın şaşılacak bir şekilde yol alı­şını insanlara haber vermesi anlamındadır.

Buhârî de bu âyetin kıssası ile ilgili olarak İbn Abbas’tan rivayet edilen ga-rib (hayret edilecek) hususlardan birisi de şudur; Bu balığın dirilmesinin se­bebi, orada değdiği şeyi mutlaka canlandıran hayat pınarı (ab-ı hayat) diye adlandırılan bir pınar suyunun ona değmiş olmasıydı[176]

Tefsir’de belirtildiğine göre alâmet balığın canlanması idi. O bakımdan şöy­le denilmiştir: Musa yol yorgunluğundan sonra yanında alı hayatın bulundu­ğu kayaya konaklayınca suyun bir kısmı balığa değdi, o da canlandı.

Tİrmizî naklettiği hadisinde der ki: Süfyan dedi ki; Bir takım kimseler bu kayanın yanında ab-ı hayatın bulunduğunu ve bu pınarın suyu neye değer-se onun yaşayıp, gittiğini iddia ederler. (Devamla) dedi ki: Bu balığın bir kıs­mı yenilmişti. Ona bu sudan bir damla değince hayat buldu[177]

“el-Arûs” adlı eserin sahibinin naklettiğine göre: Musa (as) hayat pınarın­dan abdest aldı. Sakalından bir damla balığın üzerine düşünce, balık canla-nıverdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“İşte aradığımız o ya” buyruğu, Musa yanındaki delikanlıya dedi ki: Ba­lığın bu durumu ve onu yitirmiş olmamız bizim aradığımız şeydi. Kendisini bulmak üzere geldiğimiz adam işte oradadır, demektir.

Bunun üzerine yollarını kaybetmemek için gerisin geri izlerini takip ede­rek geri döndüler. Buhârî’de şöyle denilmektedir:

“… Hızır’ı denizin ortasında elbisesiyle örtünmüş olarak küçük bir yeşil yaygı üzerinde buldular. Örtüsünün bir tarafını ayaklarının allına, diğer ta­rafını başının akına almıştı. Musa ona selam verdi. Yüzünü açarak: Senin bu­lunduğun yerde selam diye bir şey var mı? Sen kimsin? dedi. Ben Musa’yım dedi. İsrailoğıülannın Musa’sı mı? diye sordu. Musa: Evet deyince, ne işin var? diye âordu. Musa dedi ki: Sana Öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen üzere geldim, dedi…”[178] ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.

es-Sa’lebî de “el-Arâis” adlı eserinde der ki: Musa ve beraberindeki genç delikanlı Hızır’ı suyun üzerinde yeşi! bir yaygıya uzanmış uyur halde buldu­lar. Üzerinde de yeşil bir örtü vardı. Musa ona .selam verdi, yüzünü açıp de­di ki: Bizim bu topraklarımızda selam da nerden geldi? Sonra başını kaldı­rıp olurdu ve: Sana da selam olsun, ey İsrailoğullarının peygamberi, dedi. Mu­sa ona: Sen beni nereden tanıyorsun? Benim İsrailoğullarının peygamberi ol­duğumu, sana kim haber verdi!” dedi. Hızır: Sana beni haber veren ve benim bulunduğum yeri bildiren bana söyledi, dedikten sunra şöyle devam etti: Ey Musa, senin İsrailoğulları arasında bir meşguliyetin vardı. Musa (as) dedi ki; Rabbim beni sana uyayım ve senin bilginden bir şeyler öğreneyim diye gön­derdi. Sonra oturup, konuşmaya koyuldular. Bu sırada dişi bir kırlangıç geldi ve gagasıyla sudan aldı… ileride geleceği üzere hadisin geri kalan bö­lümünü zikretti.

“Orada “kullarımızdan bir kul buldular” buyruğundaki ukuTdan kasıt cumhurun görüşüne ve sabit hadisler gereğince Hızır (as)dır. Görüşüne iti­bar edilmeyen bir takım kimseler muhalefet ederek: Musa’nın gördüğü bu şa­hıs Hızır değildir, bir başka alimdir, demişlerdir. el-Kuşeyrî de bu görüşü nak­leder ve şöyie der: Bir takım kimseler bu kişi salih bir kuldur, demişlerdir. Ancak doğru olan görüş bunun Hızır olduğudur. Çünkü Peygamber (sav)dan varid olan haberler bunu böylece bildirmişlerdir.

Mücahid der ki: Hızır’a bu ismin veriliş sebebi namaz kıldığı vakit etra­fının yeşernıesidir.

Tirmizîde yer alan rivayete göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Hızır’a bu ismin veriliş sebebi, beyaz bir posta oturup o postun altının aniden sarsılarak yeşermesidir” (Tirmizî der ki): Bu sahih, ga-rib bir hadistir.[179]

Buradaki post (ei-ferve)den kasıt yeryüzüdür. Bunu el-Hattabî ve başka­ları böylece açıklamışlardır,

Hızır, cumhurun kanaatine göre bir peygamberdir. Onun peygamber ol­mayıp salih bir kul olduğu da söylenmiştir. Ancak âyet-i kerime peygamber­liğine tanıklık etmektedir. Çünkü onun fiillerinin iç yüzü ancak vahiy ile ola­bilir. Aynı şekilde bir kimse ancak kendisinden daha üstün bir kişiden öğ­renir ve ona uyar. Peygamber olmayan bir kimsenin ise peygamberden üs­tün olması mümkün değildir.

Bir görüşe göre o bir melek idi. Yüce Allah Iviusa’ya o melekten ona öğ­retmiş olduğu bâtın ilminin bir bölümünü öğrenmesini sağlamıştı. Ancak bi­rinci görüş doğru olandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Kendisine tarafımızdan bir rahmet gelmiş…” Bu âyet-i kerimedeki “rahmet” peygamberlik demektir, nimet olduğu da söylenmiştir.

“Ve nezdimizden bir ilim öğretmiş olduğumuz…” Buyruğundaki ilim de gayb ilmidir. îbn Atİyye der ki: Hızır’ın bilgisi kendisine vahiy ile verilmiş, işlerin içyüzlerini bilmek ilmi idi. Onun yaptığı fiillerin hükümleri zahiren gö­rülen şekillere göre verilmezdi, Diğer taraftan Musa’nın bilgisi, insanların söz ve fiillerinin zahirine göre hüküm ve fetva vermek ilmi idi.[180]

  1. Musa ona: “Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğretmen İçin sana tabi olayım mı?” dedi.
  2. O dedi ki: “Doğrusu sen benimle beraber olmaya asla dayana­mazsın.”
  3. “Sen İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanacaksın?” 69.0 da: “İnşaallah sen beni sabredki bulacaksın. Sana hiç bir iş­te karşı gelmeyeceğim” dedi.
  4. “Bana uyarsan sana o hususta açıklama yapıncaya kadar bana hiçbir şey sorma” dedi.

Yüce Allah’ın: “Musa ona: «Sana öğretilen doğru ilimden bana da öğret­men için sana tabi olayım mı?» dedi” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [181]

I- İlim Öğrenme Edebi:

Yüce Allah’ın: “Musa ona: Sana… tabi olayım mı? dedi” buyruğundaki bu soru oldukça yumuşak ifadelerle sorulmuş, son derece edebli bir tavır takınmanın hitabını dile getirmektedir. Böyle bir şey senin için uygun düşer mi? sana ağır gelmez mü* demektir. Bu da hadis-i şerifte geçen: Rasûlullah (sav)ın nasıl abdest aldığını bana gösterebilir misin? sorusundakı üslûbu an­dırmaktadır.

Bir yorum şekline göre el-Mâide Sûresi’nde (5/112. âyetin tefsirinde) açıklandığı üzere; “Rabbin. gökten bize bir sofra indirebilir mi?” (el-Mâide, 5/112) buyruğundaki soru da bu kabildendir, [182]

2- Öğrenci ve İlim Adamı:

Bu âyet-i kerimede öğrencinin -mertebeler farklı olsa dahi- ilim adamına tabi olacağına dair delil vardır. Musa’nın, Hızır’dan ilim öğrenmesinde onun Musa’dan daha faziletli olduğuna delil teşkil edecek bir taraf olduğu zanne-diİnlemelidir. Çünkü İstisnai olarak daha faziletli olan kimse faziletçe ken­disinden aşağıda olanın bildiklerini bilmeyebilir. Fazilet de Allah’ın üstün kıl­dığı kimseye aittir. Hızır bir veü olsa dahi Musa ondan daha faziletlidir. Çün­kü o bir peygamberdir, peygamber de veliden faziletlidir. Eğer bir peygam­ber idiyse, Musa’nın rısalet sahibi olması dolayısıyla ondan üstün olduğu açık­tır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Doğru ilimden” ifadesi “bana da öğretmen için” (anlamında­ki) fiilin ikinci mef ûlü’dür.

Hızır, “dedi ki; Doğrusu sen benimle beraber olmaya asla dayanamaz­sın.” Yani Ey Musa, benim sahip olduğum ilmin tecellilerini görmeye taham­mülün olmaz. Çünkü senin bilmiş olduğun zahir bilgisi benim yaptıklarıma uygun değildir. Sen hatalı olduğunu göreceğin ve ondaki hikmet yönü sa­na haber verilmemiş, doğru yulu gösterilmemiş, bir şeye nasıl tahammül eder­sin!” Yüce Allah’ın: “Sen İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl dayana­caksın” buyruğunun anlamı İşte budur. Peygamberler hiçbir zaman münke-re karşı sessiz duramazlar. Münkere karşı tepki göstermemeleri caiz değildir. Yani adetin üzere ve (peygamber oiarak) hükmün gereği sen benim yapa­caklarıma karşı sessiz duramazsın.

“İç yüzünü” kelimesi failden aktarılmış temyiz olarak nasb edilmiş­tir. Manası ifadenin zannında bulunan bir fiilin mutlak mef ulü olduğu da söy­lenmiştir. Çünkü yüce Allah’ın: “kavrayamadığın” fiili; “sana haber verilme­miş…” demektir. “Sana haberi bildirilmemiş kir seyc…” denilmiş gibidir. Mü-cahid de buna işaret etmiştir. İşlerden haberdar (Habîr) ise isterin gizlilikle­rini ve işlerin haber alınan iç yüzlerini bilen kimse demektir.

Yüce Allah’ın: “O da; İnşaallah sen beni sabredici bulacaksın” buyruğu, Allah’ın izni ve iradesiyle sabredeceğim demektir. “Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim” yani ben kendimi sana itaate mecbur edeceğim.

Âyet-i kerimedeki istisna (inşaallah) hakkında acaba bu “sana hiçbir iş­te karşı gelmeyeceğim” buyruğunu da kapsar mı kapsamaz m»? hususunda farklı görüşler vardır. Bunun yüce Allah’ın: “Allah’ı çokça zikreden erkekler­le, zikreden kadınlar” (el-Ahzab, 33/35) buyruğunda olduğu gibi kapsar, de­nildiği gibi o sabır hususunda istisnada bulunmuş ve sabretmiştir de denil­miştir. “Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim” buyruğunda (inşallah diyerek) istisna yapmamıştır. O bakımdan hem itiraz etti, hem de soru sordu.

İlim adamlarımız der ki: Onun bu şekilde davranmasının sebebi şudur: Sa­bır gelecekteki bir hadisedir. Bu konuda durumunun ne olacağını bilmiyor­du. İsyan etmeyeceğini belirtmesi ise hali hazırda gerçekleşen ve verilen bir karardır. O bakımdan bu hususta istisnada bulunmak, kararlı olmaya aykı­rıdır.

Aralarında şöylece bir ayırım görmek de mümkündür: Masiyet işlemenin ve onu terketmenin hilâfına sabır her şeyiyle (ve Allah’ın tevfiki olmadan) bizim kazandığımız bir şey değildir. Oysa masiyet işlemek ve sabrı terk et­mek tamamen bizim kesbimizdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Bana uyarsan sana o hususta söyleyinceye kadar bana hiçbir şey sorma, dedi.” Yani ben onu sana açıklamadıkça sen bana sorma. Bu Hızır’ın bir te’dibi ve arkadaşlıklarının devamını gerektirecek sebebi göstermesidir. Eğer sabretmiş ve arkadaşlığı devam etmiş olsaydı, hayret edilecek şeyler gö­recekti. Ancak çokça itirazlarda bulundu, ondan dolayı ayrılmaları ve birbir­lerinden uzak düşmeleri kaçınılmaz oldu, [183]

  1. Bunun üzerine ikisi yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindik­lerinde o bu gemiyi deliverdi. “İçindekileri suda boğmak için mi onu deldin? Atıdolsun ki sen büyük bir iş yaptın” dedi.
  2. O: “Ben sana benimle beraber olmaya asla dayanamazsın deme­dim mi?” dedi.
  3. “Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, şu işimde de bana güç­lük çıkarma” dedi.

Yüce Allah’ın “Bunun üzerine ikisi yola koyuldular. Niftâyet bir gemi­ye bindiklerinde o bu gemiyi deliverdi” buyruğu ile ilgili açıklamalarımı­zı iki başlık halinde sunacağız: [184]

1- Allah’ın İlmine Nisbetle İnsanın Bilgisi:

Müslim’in, Sahih’inde ve Buharı’de şöyle denilmektedir: “…Denizin kıyı­sında yürümeye koyuldular. Bir gemi geçti, kendilerini gemiye almak üze­re sahipleriyle konuştular. Hızır’ı tanıdıklarından ondan ücret almaksızın ge­miye bindirdiler. Gemiye bindikten sonra, Musa bir de baktı ki Hızır, gemi tahtalarından birisini keserle yerinden söküp çıkarmış. Musa ona dedi ki: Bun­lar bizi ücretsiz olarak taşıdılar, sen kalktın içinde bulunanlar suda boğulsun diye onların gemilerini deliverdin: “Andolsun ki sen büyük bir iş yaptın. O: Ben sana benimle beraber olmaya asla dayanamazsın, demedim mi? de­di. (Musa) Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, şu işimde de bana güç­lük çıkarma, dedi”

Rasûlullah (sav) buyurdu ki: Bu birincisi Musa’nın unutmasının bir neti­cesi idi. Derken bîr kuş gelip, geminin kenarına (harfine) kondu. Gagasını bir defa denize sokup, çıkardı. Hızır ona dedi ki: Benim de bilgimin, senin de bilginin Allah’ın ilmine göre durumu ancak bu kuşun bu denizden eksilt­tiğine benzer.[185]

İlim adamlarımız derler ki: “Geminin kenan” onun kıyısı ve en dıştaki ya­nı demektir. Dağın kenarı (harfi), sivri olan zirve kısmıdır. Burada ilim ma’lum (bilinen şey) anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Onun ilminden hiçbir şey kuşatamazlar” (el-Bakara, 2/255) buyruğunda olduğu gibi; onun maluma­tından yani bildiği şeylerden hiçbir şey kuşatamazlar, demektir. Hızır’ın bu ifadesi bir temsildir. Yani benim bildiklerimle, senin bildiklerinin Allah’ın il­mi karşısında sözü edilmez. Tıpkı kuşun bu denizden aldıklarından denizin suyuna nisbetle hiçbir etkisinden söz edilemeyişi gibi. bu hususu denizi ör­nek göstererek anlatmasının sebebi ise, bizim gördüklerimiz arasında en çok miktarı en çok olanın deniz oluşundan dolayıdır. Burada “eksiltme” lafzı da temsil ve kavratma kastı ile kullanılmış bir mecazdır. Zira Allah’ın ilminde eksilme söz konusu olmadığı gibi, onun bildiklerinin (ilminin) de sonu olmaz. Bu hususu Buharı açıklamış ve şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim, benim de bilgimin, senin de bilginin Allah’ın ilmi karşısında durumu, ancak bu ku­şun gagasıyla denizden aldığı gibi olabilir.

Tefsir’de Ebu’l-Âliye’den şöyle dediği nakledilmektedir: Hızır’ın gemiyi del­mesini Musa’dan başka kimse görmedi. Çünkü Hızır ancak yüce Allah’ın gös­termeyi dilediği kimsenin gözüyle görülebilen birisiydi. Eğer gemi sahiple­ri onu görmüş olsalardı, gemiyi delmesini engellerlerdi.

Şöyle de denilmiştir: Gemi sahipleri bir adaya çıkmışlar, geride Hızır kalmış ve gemiyi o vakit delmişti.

İbn Abbas der ki: Hızır gemiyi deldiğinde Musa bir kenara çekildi ve ken­di kendisine şöyle dedi: Ben bu adamın arkadaşlığını ne yapayım? İsrailoğul-ları arasında sabah-akşam onlara Allah’ın Kitabını okuyor, onlar da bana ita-at ediyorlardı. Hızır ona, ey Musa dedi. İçinden neyi geçirdiğini sana haber vermemi ister misin? O, evet deyince, Hızır şunları şunları içinden geçirdin, dedi. Musa da, doğru söyledin, diye cevap verdi. Bunu da es-Sa’lebî “el-Arâ-is” adlı eserinde zikretmektedir. [186]

2- Hızır’ın Bu Uygulamasından Çıkartılan Fıkhı Hükümler:

Gemiyi delmesinde, yetimin velisinin uygun görmesi halinde, yetimin ma­lını eksiltebileceğine delil vardır, Mesela yetimin malına bir zalimin göz dikmesinden korkacak olursa, onun bir kısmını tahrip edebilir. Ebu Yûsuf der kî: Yetimin malının geri kalanını korumak maksadıyla, yetimin velisinin, ma­lın bir bölümünü yöneticinin gönlünü hoş etmek için vermesi caizdir.

Hamza ve el-Kisâî “suda boğasın diye” anlamındaki kelimeyi “nûn” har­fi yerine “yâ” harfi ile şeklinde ve “lam” harfi mansııb olan “İçinde­kileri” anlamındaki kelimeyi fiilin faili olarak; şeklinde merfu okumuş­lardır. (“İçindekiler boğulsun diye” anlamına gelir).

Çoğunluğun kıraatine göre; “Suda boğmak İçin” buyruğundaki “lâm” meal (âkibet ve sonuç) “lâm”ıdır. Yüce Allah’ın: “Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı” (el-Kasas, 28/8) buy­ruğundaki “lamva benzemektedir. Hamza’nın kıraatine göre ise burdaki “lâm”, “key îâm’f dır (.,. için anlamını verir).

Musa (as); beni suda boğman için, demedi. Çünkü o halde diğer insan­lara karşı duyduğu şefkat ve onların haklarına riâyet daha baskındı.

“Büyük” kelimesi hayret edilecek, şaşılacak anlamındadır. Bu açıklamayı el-Kutebî yapmıştır. Münker (görülmedik) bir iş diye de açıklan­mıştır ki bu da Mücahid’in açıklamasıdır. Ebu Ubeyde ise bu kelime pek büyük bir musibet demektir der ve şu beyiti delil gösterir:

“Benim akranlarım benden görülmedik, alışılmadık Pek büyük ve pek müthiş bir musibetle karşılaştılar.”

cl-Ahfeş der ki: Bir iş şiddetli ve celin bir hal aldığı vakit; denilir. Bunun ismi de; şeklinde gelir.

“Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma… dedi” buyruğunun anlamına dair iki görüş vardır. Birincisine göre İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edil­miştir; Bu ta’riz (üstü kapalı) ifadelerdendir. Diğer görüşe göre; o unuttu ve bundan dolayı da özür diledi. Bu ifadede unutmanın sorumlu tutulmamayı gerektirmediğine, unutanın tekliften sorumlu olmadığına, talak ve daha başka hükümlerin unutmaya taalluk etmediğine delil vardır. Buna dair açık­lamalar önceden geçmiştir. Eğer ikincisinde de unutsaydı, yine özür dileye­cekti. [187]

  1. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastgeldiler. O hemen çocuğu öldürdü. (Musa) dedi ki: “Tertemiz bir cana, baş­ka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi? Gerçekten sen çok kötü bir şey yaptın.”
  2. Dedi ki: “Ben sana benimle beraberliğe asla dayanamazsın de­medim mi?”
  3. “Eğer bundan sonra sana birşey soracak olursam, artık benim­le arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” dedi.

“Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastgeldiler. O hemen çocuğu öldürdü.” Buhârî’de şöyle denilmektedir: Ya’la dedi ki: Said dedi ki: Oyun oynamakta olan çocuklar gördü. Kâfir bir çocuğu alıp yere yatırdıktan sonra onu bıçakla kesti. “(Musa) Dedi ki: Tertemiz” hiç günah işlememiş “bîr cana, başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle tni?”[188]

Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin Sahihinde de şöyle denilmektedir: Sonra gemiden çıktılar. Kıyıda yürüyorlarken Hızır başka çocuklarla oynayan bir çocuk gürdü. Hızır eliyle kafasını tuttu ve kafasını koparıp onu öldürdü. Mu­sa ona dedi ki: “Tertemiz bir cana, başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi? Gerçekten sen kötü bir şey yaptın. Dedi ki: Ben sana be­nimle beraberliğe asla dayanamazsın demedim mi?” (Süfyan b. Uyeyne) Dedi ki: Bu İse birincisinden daha ağır idi. “Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın, dedi.” Bu, Buhârî’nin lafzıdır[189]

Tefsir’de de şöyle denilmektedir: Hızır, oynamakta olan çocukların yanın­dan geçti. Bir çocuğu yakaladı, aralarında ondan daha güzeli yoktu. Bir taş aldı, kafasını kırıp, beynini parçalayıncaya kadar o taşla kafasını dövdü ve onu öldürdü, Ebu’l-Âliye der ki: Onu Musa’dan başkası görmüyordu, Görmüş olsalardı bu işi yapmasına engel olurlardı.

Derim ki: Bu üç durum arasında herhangi bir tutarsızlık yoktur. Çünkü ön­ce taşla kafasını kırmış olması, sonra onu yatırıp kesmiş, sonra da kafasını koparmış olması muhtemeldir. Bunların hangisinin olduğunu en iyi bilen Al­lah’tır. Sahih rivayetlerde yer alan bize yeter.

Cumhur “tertemiz (günahsız)” anlamındaki kelimeyi; şeklinde “elif” île okumuşlardır, Kürelilerle, İbn Âmir ise “elıf:siz ve “ya” harfini şed­deli olarak; diye okumuşlardır. Anlamın bir olduğu söylenmiştir. Bu­nu tla el-Kisâî demiştir. Sa’leb der ki; “Elif”siz ve “ya”nın şeddeli okunuşu da­ha beliğdir. Ebu Amr da der ki: “.Elifle okuyuş, hiç bir şekilde günah işle­memiş demektir. “EliPsiz ve “ya”nın şeddelisi şeklindeki okuyuş ise günah işlemiş, sonra tevbe etmiş kişi demektir.

Yüce Allah’ın: “Bir erkek çocuk” buyruğunda geçen “çocuğun” baliğ olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. el-Kel-bî der ki: Bu çocuk baliğ idi ve iki kasaba arasında yol kesicilik yapardı. Ba­bası da bu iki kasabadan birisinin büyükleri arasında idî. Annesi ise öbür ka­sabanın büyükleri arasında yer alıyordu. Hızır bu çocuğu alıp yere yıktı ve kafasını bedeninden kopardı.

el-Kelbî der ki: Bu çocuğun adı Şemûn idi. ed-Dahhak adının Haysûn ol­duğunu söyler. Vehb ise der ki: Babasının adı Sülâs, annesinin adı da Ruh-mâ idi.

Süheylî’nin naklettiğine göre babasının adı Kâzîr, annesinin adı da Seh-vâ imiş.

Cumhur ise der ki: Çotuk henüz baliğ değildi. Bundan dolayı Musa; hiç günah işlememiş, tertemiz bir cana kıydın, diye itiraz elti. Diğer taraftan “ğu-lâm” lafzının gerektirdiği budur. Çünkü baliğ olmamış erkek çocuğa ğulâm denilir. Aynı durumdaki kız çocuğa ise câriye denilir. Hızır’ın onu öldürme­si, onun iç yüzünü ve sahih hadiste belirtildiği üzere kâfir tabiatlı oluşunu bilmesinden idi. Diğer taraftan eğer yetişmiş olsaydı, anne- babasını küfre zor­layacaktı. Eğer bu hususta Allah’ın izni varsa, küçük bir çocuğun öldürülme­si de imkânsız bir şey değildir. Çünkü dilediğini yapan ve dilediğine kadir olan yüce Allah’tır.

“el-Arâis” adlı eserde belirtildiğine göre Musa, Hızır’a: “Tertemiz bir ca­na başka bir can karşılığında olmaksızın kıydın öyle mi?” deyince, Hızır kızdı ve çocuğun sol kolunu kopartıp, üzerinden eti sıyırdı. Kolunun kemi­ği üzerinde şunların ya2ilı olduğunu gördü: Bu bir kâfirdir, ebediyyen Allah’a iman etmeyecektir.

Birinci görüşün sahipleri, Araplar, ğulâm adını genç delikanlı hakkında da kullanmaya devam ettiklerini söyleyerek, görüşlerine delil getirirler. Leylâ el-Ahyeliyye’nin şu beyiti de bu kabildendir:

“Kendisinde bulunan o onulmaz hastalıktan şifaya kavuşturdu onu, Bir delikanlı ki (ğulâm) mızrağını salladığında orayı (kanla) sular.”

Sâfvan da Hassân’a şöyle demiştir:

“Benden karşılık olarak kılıcın sivri ucunu al, çünkü ben,

Kendisi ile hicivleşildiği zaman şair olmayan bir delikanlıyım (ğulâm).”

Haberde nakledildiğine göre; bu genç yeryüzünde fesad çıkartıyor. An-ne-babasına ise böyle bir şey yapmadığına dair yemin ediyordu. Onlar da çocuklarının yeminine güvenerek, yemin ediyor ve kendisini cezalandırmak is­teyenlere karşı himaye ediyorlardı. Karşıt görüştekiler derler kî: Yüce Allah’ın: Eğer bunun yaptığı kötülükler birilerini öldürmek olsaydı, “Başkabir can kar­şılığında olmaksızın” buyruğu gereği öldürülmesinde bir sakınca olma­ması gerekirdi, İşte bu da bu gencin yaşça büyük olduğunun delilidir. Yok­sa baliğ olmamış olsaydı bir başkasını öldürmesi karşılığında öldürülmesi ge­rekmezdi. Onun öldürülmesinin caiz oluşu isyankâr ve baliğ olduğundandı.

İbn Abbas der ki: Bu yol kesen bir genç idi. İbn Cübeyr’in kanaatine gö­re de bu kişi teklif yaşına ulaşmıştı. Çünkü Ubeyy ve İbn Abbas’ın kıraati şu şekildedir: “Çocuğa gelince o bir kâfirdi. Anne-babası ise mü’min idiler.”[190] Küfür ve iman ise mükelleflerin nıtelikle-rindendir. Mükellef olmayan kimse hakkında ancak anne-babasına tabi ola­rak bu hükümlerden birisi verilir. Bu çocuğun anne ve babası ise nass ile mü’min idiler. Onun hakkında kâfir adının kullanılması ancak baliğ olması halinde söz konusu olur. O halde bu görüşün kabul edilmesinden başka yol yoktur.

“Gulam: Çocuk” kelimesi karsı cinse aşırı şehvet ve düşkünlük duymak-anlamına gelen “iğtilâm”den türemiştir.

“Çok kötü” kelimesi ile “Büyük bir iş” (71. âyetin sonu) ke­limelerinden hangisinin daha beliğ olduğu hususunda insanlar arasında gö­rüş ayrılığı vardır. Bir kesim şöyle demiştir: Burada açıkça bir öldürme var­dır. Öbüründe ise ilende gerçekleşmesi beklenen muhtemel bir öldürme var­dır. O bakımdan buradaki ifade daha beliğdir.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Burada bir kişinin öldürülmesi; öbür tarafta bîr topluluğun öldürülmesi söz konusudur, O bakımdan oradaki ifa­de daha beliğdir.

İbn Atiyye der ki: Kanaatimce bunlar iki ayrı mana içindir. Yüce Al­lah’ın: “Büyük bir iş” buyruğu beklenen ve gerçekleşmesi umulan olayın bü­yüklüğü bakımından daha korkunç ve daha dehşetlidir. Diğer taraftan “çok kötü bir şey” anlamındaki kelimede ise apaçık bir fesat görülmektedir. Çünkü onun hoşlanmadığı iş, fiilen meydana gelmiş bulunuyor. Bu da açık­ça anlaşılan bir husustur.

“Eğer bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arka­daşlık etme” buyruğunda koşulmuş bir şart vardır ve bu şart bağlayıcıdır. Müslümanlar şartlarına bağlı kalırlar. Yerine getirilmesi en çok gerekli şart ise peygamberlerin bağlı kalmayı taahhüt ettikleri şartlardır. Peygamberlerin şartlarına bağlı kalmaları bir yükümlülüktür.

“O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” buyruğu kayıtsız ve şartsız ola­rak tek bir defa ile kişinin mazur sayılabileceğine ve ikinci defadan itibaren delilin ortaya konulmuş olacağına delil teşkil etmektedir, Bu açıklamayı îb-nu’i-Arabî yapmıştır. İbn Atiyye der ki: Aynı şekilde bu kıssa bekleme süre­leri üç gün olarak öngörülmüş bir takım hükümlerdeki vadelere de dayanak olabilir. Bunu dikkatle- düşünmek gerekir.

“Artık benimle arkadaşlık etme” buyruğunu, Cumhur bu şe­kilde okumuş olup bana tabi olma, benimle birlikte gelme, demektir. el-A’rec ise “Kesinlikle benimle arkadaşlık etme” şeklinde “teT’ ve “be” harflerini fethâlı, “nun” harfini de şeddeli olarak okumuştur. Bu kelime ” Bana tabi olma, bana arkadaşlık etme” şeklinde de okunmuştur. Ya’kub i.se; şeklinde “te” harfini ölrdi “ha” harfini de esreli okumuş­tur. Bu okuyuşu da Sehl, E bu Amr’dan rivayet etmiştir. e!-Kisâî der ki: Be­nim .seninle arkadaşlık etmeme, seninle beraberliğime müsaade etme, demek­tir.

“O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” yani benimle arkadaşlık etme­yi urketmekte mazur görüleceğin bir noktaya varmış olacaksın.

Cumhur “Tarafımdan” kelimesini “dal” harfini ütreli okumuş olmak­la birlikte Nâfi’ ve Âsim “nun” harfini şeddesiz okumuşlardır. Çünkü sonu­na mütekeltim “ya”sı gelmiş, bir; “Taraf” kelimesidir. Ve bundan do­layı da “ya”dan önceki harf benzeri diğer kelimelerde olduğu gibi esreli gel­miştir. Ancak Ebu Bekr’in rivayetine göre Âsim, “lam” harfini üstün, “dal” har­fini sakin, “nun” harfini de şeddesiz olarak okumuştur. Yine Âsım’dan “lam” harfini ötreli, “dal” harfini de sakin okuduğu da rivayet edilmiştir. İbn Mü-cahid der ki: Bu yanlıştır. Ebu Ali der ki; Böyle bir yanlışlık iddiasının riva­yet cihetinden olma ihtimali vardır. Arapçadaki kıyasa göre doğrudur.

Cumhur “Mazur” şeklinde okumuşlardır. Ancak İsa buradaki “zel’: harfini Ötreli okumuştur. ed-Dânînin naklettiğine göre Ubeyy, Peygamber (sav)dan “re” harfini esreii ve ondan sonra da bir harf-i med olan “ya” ile: diye okuduğunu rivayet etmektedir. [191]

Duaya Dair Bir Mesele:

Taberî senedini kaydederek der ki; Rasûlullah (sav) birisine dua etti mi kendisine dua etmekle başlardı. Bir gün buyurdu ki: “Allah’ın rahmeti bizim ve Musa’nın üzerine olsun. Eğer arkadaşının yaptıklarına sabretmiş olsaydı, hayret edilecek şeyler görecekti. Ancak o: “Artık benimle arkadaşlık etme. O takdirde tarafımdan mazur sayılırsın” dedi.[192]

Müslim’in, Sahih’indeki İfade ise şu şekildedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: ‘Allah’ın rahmeti bizim ve Musa’nın üzerine olsun. Eğer acete etmemiş ol­saydı, hayret edilecek şeyler görürdü. Fakat o arkadaşından utandı, sabret­miş olsaydı hayret edilecek şeyler görecekti.” (Ravi devamla) Dedi ki; Pey­gamberlerden birisini andı mı önce kendisine (dua etmekle) başlardi: Allah’ın rahmeti üzerimize ve şu kardeşimin üzerine olsun (derdi)[193]

Buharî’de de şöyle denilmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Allah, Mu­sa’ya rahmet eylesin. Arzu ederdik ki daha da sabretsin; tâ ki (yüce Allah) bize onların başlarından geçeni anlatmış olsun.”[194]

Sanki Musa (as) ona tekrar muhalefet edip ters düşmekten ve ağır bir şe­kilde yaptıklarına tepki göstermekten utanmış gibiydi. [195]

  1. Yine gittiler. Nihayet bir kasaba ahalisinin yanına vardılar. Ora halkından yiyecek İstediler. Fakat kendilerini misafir etme­yi kabul etmediler. Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar bul­dular. O bu duvarı doğrultuverdİ. Dedi ki: “Dikseydin, elbet bu­na karşılık bir ücret alırdım.”
  2. O da dedi ki: “İşte bu benimle, senin ayrılışımı/dır. Dayanamadığın şeylerin İç yüzünü sana haber vereyim…

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız; [196]

1- Misafir Kabul Etmeyen Kasaba Halkı:

“Nihayet bir kasaba ahalisinin yanma vardılar.” Müslim’in, Sahih’inde Uheyy b. Ka’b’dan, Peygamber (sav)dan (şöyle dediği rivayet edilmektedir: Adi ve bayağı kimselere uğradılar. Bunlar meclisleri dolaştılar da “ora hal­kından yiyecek istediler. Fakat kendilerini misafir etmeyi kabul etmedi­ler. Orada yıkılmaya yüz tutmuş” -meyletmiş, yan yatmış demek istiyor- “bir duvar buldular da* Hızır eliyle “bu duvarı doğrultuverdi.” Musa ona dedi ki: Biz bunların yanına bizi misafir etmeleri için geldik, onlar bize yiyecek dahi vermediler. “Dileseydin elbet buna karşılık bir ücret alırdın. O da de­di ki: İşte bu benimle senin ayrılışımızda-. Dayanamadığın şeylerin İç yü­zünü sana haber vereyim.” Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Allah, Musa’ya rah­met buyursun. İsterdim ki sabretmiş olsun- tâ ki Allah bize onların haberle­rini anlatsın.”[197]

2- Misafir Etmeyen Kasabanın Kimliği:

İlim adamları bu kasabanın hangisi olduğu hususunda farklı görüşlere sa­hiptirler. Katâde’nİn dediğine göre bu Ubulle’dir. Muhammed b. Şîrîn de böy­le demiştir. Bu en cimri ve semadan (ilahi rahmetten) en uzak bir kasabadır. Buranın Antakya olduğu söylendiği gibi, Endülüs’te bir adadaki bir kasaba olduğu da söylenmiştir. Bu da Ebu Hureyre ve başkalarından rivayet edilmiş­tir. Bunun el-Cezîreıu’1-Hadra (yeşil ada) olduğu söylenir.

Bir kesim de burasının Azerbaycan taraflarında Bacervan diye bilinen bir yerdir. Süheylî de buranın Berkâ olduğunu nakletmektedir, es-Salebî der ki: Bu, Nasıra diye bilinen ve hristiyanların da kendilerine nisbet edildiği, Bizans şehirlerinden bir şehirdir.

Bütün bu görüş ayrılıkları Musa (as)ın kıssasının yeryüzünün hangi tara­fında cereyan ettiği ile ilgili görüş ayrılıklarına binaendir. Bunun hangisinin gerçek olduğunu en iyi bilen Allah’tır. [198]

3- Benzer Hallerde Farklı Tutumlar:

Musa (as), Şuayb’ın kızlarının koyunlarını suladığı vakitteki yemeğe olan ihtiyacı Hızır ile birlikte kasabaya geldikleri vakittekinden daha fazlaydı. O, Şuayb’ın kızlarından yiyecek istemeksizin iik iş olarak koyunlarını suladı. Ka­sabada ise Hızır’la birlikte yiyecek istediler. Bu hususta ilim adamlarının de­ğişik, etraflı açıklamaları vardır. Bunlardan birisi şudur: Musa, Medyen’deki olayda tek başına idi. Hızır kıssasında ise başkasına tabi idi.

Derim ki: Bu kıssanın baş. taraflarında beraberindeki delikanlıya söyledi­ği: “Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük.”(Yiehf 18/62) sözleri de bu manayı ihtiva etmektedir. Arkadaşı Yûşa ile birlikte oluşuna uygun bir şekilde açlığını hissetmiş oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle de açıklanmıştır: Musa’nın bu yolculuğu bir te’dib yolculuğu oldu­ğundan dolayı, zorluklan karşılamak işi ona bırakıldı. Ancak öbür yolculu­ğu bir hicret yolculuğu idi. O bakımdan ilahi yardım ve gıdasını kolaylıkla sağlamak gibi lütuflara mazhar oldu. [199]

4- Aç Kimsenin Yiyecek İstemesi:

Bu âyet-i kerîme’de yiyecek istenebileceğine ve acıkan kimsenin -cahil mu­tasavvıfların aksine- açlığını giderecek miktardaki şeyleri istemesinin vacip olduğuna delil vardır. Çünkü “istifam” yemek yedirmeyi istemek demektir. Burada kasıt kendilerinin misafir edilmesini istemektir. Buna delil yüce Al­lah’ın: “Fakat kendilerini misafir etmeyi kabul etmediler” buyruğudur. İş­te bundan dolayı o kasaba halkı yerilmeyi hak ettiler. Peygamberimiz’in (sa-lât ve selam ona) kendilerini nitelendirdiği şekilde bayağılık ve cimrilik ile nitelendirilmeye layık görüldüler.

Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak Katade der ki: En kötü kasaba misafir ka­bul etmeyen, yokunun hakkını vermeyen kasabadır.

Bundan da anlaşıldığına göre onları misafir edip ağırlamak, kasaba hal­kı için vacip idi. Hızır ve Musa (ikisine de selam olsun) kendileri için bir hak olan misafirliği istediler. Peygamberlere, faziletli kimselere ve evliyaya da­ha yakışan da budur. Ziyafete dair gerekli açıklamalar -yüce Allah’a hamd ol­sun ki- daha önce Hud Sûresi’nde (11/69-71. âyetlerin tefsiri 3. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır.

Allah, Harirî’ye merhamet buyursun. Çünkü o bu âyet-i kerîme’yi hafife almış, edep sınırlarının dışına çıkmış, doğru olmayan ifadeler kullanmış ve ayağı kaymıştır. O bu âyet-i kerîme’yi dilenciliğe ve dilenirken de ısrar et­meye delil göstermiş, bunu yapanın da ayıplanmayacağını ve bunun bir ek­siklik olmadığını belirtmiş ve şöyle demiştir:

“Eğer redd ohmuraan, reddolunmakta bir eksiklik yoktur, Senin için; çünkü senden önce Musa da redd olundu, Hızır da.”

Derim ki: Bu din ile oynamaktır. Peygamberlere gereken saygıyı göstermekten sıyrılmaktır. Bu edebî bir tekerleme ve bayağı bir yanılmadır. Allah, Selef-i Salih’e rahmet eylesin. Oniar üstün akıl sahibi herkese vasiyette bu­lunmakta oldukça üstün gayret göstermiş ve şöyle demişlerdir: Her ne ile oy­narsan oyna, ama sakın dininle oynama. [200]

5- “Cidar: Duvar” Kelimesi;

Yüce Allah’ın: ” Bir duvar” buyruğu ile söyleyişi aynı an­lamdadır. Peygamber (sav) de: ” Tâ ki su bahçenin etra­fında yükselttiğin yerlere (duvar diplerine) ulaşıncaya kadar sulamaya devam et” [201]diye buyurmuştur.

“Etrafında bir duvar yapılmış yer” demektir. Asıİ anlamı yük­sekliktir, “Ağaç yerden yükseldi” demektir. “el-Cuderî: Çi­çek hastalığı” da buradan gelmektedir. [202]

6- Kur’ân-ı Kerim’de Mecaz:

Yüce Allah’ın: “Yıkılmak isteyen (mealde yıkılmaya yüz tut­muş)” yıkılmaya yakın demektir. Bu bir mecaz ve kelimenin anlamını geniş­letmedir. Hadiste, Peygamber (sav): “meyletmiş, yan yatmış” diye açıklamış­tır. İşte bu Kur’ân-ı Kerim’de mecazın varlığına bir delil teşkil etmektedir. Cumhur’un görüşü de budur. Konuşan ve canlı tarafından yerine getirilme­si uygun olan bütün fiiller eğer bir cansıza yahut bir hayvana nisbet edile­cek olursa bu bir istiaredir. Yani bunların yerine bir insan olsaydı, bu fiili ye­rine getirecekti, Böyle bir anlatım üslûbu, Arapların konuşmalarında, şiirle­rinde pek çoktur. Bunlardan birisi el-A’şâ’nın şu beyitidir

“Vazgeçer misiniz? Zalimlik edeni vazgeçiremez hiçbir şey, Yağı da, fitilleri de karnın içine geçiren bir mızrak yarası gibi.”

Burada görüldüğü gibi vazgeçirmeyi mızrak yarasına izafe etmiş bulun­maktadır.

Bir diğer şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Mızrak, Ebu Berâ’nm göğsüne saplanmak ister, Ama Akîloğullarının kanından yüz çevirir,”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz develer(in)le beni bir araya getiren bir zaman, Elbetteki iyiliği dokunacak bir zamandır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Kurak ve uzak bir yerde onların kafaları koparıldı, Tıpkı çapaların yeri yarması gibi -kılıçların keskin taraflarına

doğru gelmek istediklerinde-“

Burada şair kılıçların tepelerine inişini, çapaların yere saplanmasına ben­zetmekledir. Çapalar yere saplanır ve adeta çıkmamacasına derine iner.

Hassan b. Sabit de der ki:

“Eğer adiliğin nesebi olsaydı o hiç şüphesiz çirkin yüzlü, Sakiflilere mensub, bir gözü kör köle olurdu.”

Antere de der ki:

“Göğsüne saplanan mızrak yaralarından (atım) yana meyletti, Ve bana gözyaşları ile göğsündeki hırıltılarla şikâyet etti.”

Sonra da bu manayı şu süzieriyle anıkladığım görüyoruz:

“Eğer karşılıklı konuşmanın ne olduğunu bilmiş olsaydı, şüphesiz şikâyet ederdi.”

Bu kabilden sözler gerçeklen çoktur. İnsanların konuşma esnasında be­nim evim filanın evine bakar demeleri, hadis-i şerifte geçen “ateş Rabbine şi­kâyette bulundu”[203] ifadesi de bu kabildendir.

Bazıları da Kur’ân’da mecaz olduğunu kabul etmezler. E bu İshak el-İsfe-râyînî, Ebu Bekr Muhammed b. Davûd el-Asbaham ve başkaları bunlardan­dır. Çünkü yüce Aliah’ın ve Rasûlünün sözlerini, fazilet ve din sahibi kim­seler için hakikate hamledip, yorumlamak daha uygundur. Çünkü yüce Al­lah Kitabında haber verdiği üzere bize hakkı anlaür. Bu konuda getirdikle­ri delillerden birisi de şudur: Eğer yüce Ailah bize mecazi ifadelerle hitap et­se idi; -aynı şekside, Kur’ân-ı Kerim’in mecazi ifadeler taşıyan bir kitap olmak­la da nitelendirmesi gerekirdi. Hakikati bırakıp mecaza yönelmek, ifade et­mekten acizliği gerektirir. Bu ise yüce Allah hakkında imkânsız bir şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün onların ‘dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları herşeyi söyleyerek aleyhlerine şehadet edeceklerdir.” (en-Nûr, 24/24); “O gün de Biz cehenneme doldun mu? diye soracağız . O da: Daha var mı? diyecek.” (Kâf, 50/30); “O ateş onları uzaktan görünce onun büyük bir öfke ile çıkaracağı şiddetli uğultusunu işiteceklerdir.” (el-Furkan, 25/12); “O (ateş) yüz çeviren ve arkasına donen kimseyi çağırır.” (el-Meârk, 70/17); “Ateş (cehennem) Rabbine şikâyette bulundu”[204] “Ateş ile cennet birbirleriy­le tartıştılar.”[205] liu ve benzeri ifadeler hakikattir. Bunları yarattp herşeyi ko­nuşturan bunları da konuşturacaktır.

Müslim’in, Sahih’inde Enes (ra) yoluyla gelen hadise göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Ağzına mühür vurulur, baldırına: Konuş denilir. Baldı­rı, eti, kemikleri konuşmaya başlar ve yaptıklarını söylerler. Bu şekilde ken­di nefsinden şahitler getirilerek ileri sürebilecek bir mazeretinin bırakılma­ması içindir. Bu (şekilde muamele görecek kişi) münafıktır. İşte, Allah’ın kendisine gazaplanacağı kimse de budur. “[206]

Bunlar âhirette olacaktır. Dünyaya gelince, Tirmizî de Ebu Said el-Hud-rî’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki; “Nef­sim elinde olana yemin olsun ki; yırtıcı hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kamçısının ucu ve ayakkabısının bağı kişi ile konuşarak, baldırı kendisinden sonra aile halkının neler yaptıklarını ona haber vermedikçe kıyamet kopma -yacaktır.” Ebu İsa dedi ki: Bu hususta, Ebu Hureyre’den de gelmiş bir riva­yet vardır ve bu hasen, garib bir hadisür.[207]

7- Hızır’ın Yıkılmaya Yüz Tutmuş Duvarı Düzeltmesi:

Yüce Allah’ın: “O bu duvarı doğrultuverdi” buyruğu ile ilgili olarak de­nildiğine göre duvarı yıktıktan sonra onu tekrar bina etmeye koyuldu. Bu­nun üzerine Musa (as): “Dlleseydin elbet buna karşılık bîr ücret alırdın”

dedi. Çünkü bu, ücrete hak kazandıran bir iştir.

Ebu Bekr el-Enbârî’nin İbn Abbas’tan naklettiğine göre; Ebu Bekr, Rasû­lullah (sav)ı bu buyruğu: “Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. (Hızır) onu yıktı, sonra onu yeni­den bina etmeye koyuldu” diye okumuştur. Ebu Bekr (el-Enbârî) dedi ki: Eğer hadisin senedi sahih ise; bu Rasûlullah (sav)ın Kur’ân-ı Kerim’i tefsiri kabilindendır. Bazı nakikiler de Kur’ân-ı Kerim’in tefsiri olan ifadeleri bir yere yerleştirmişler ve bu böylelikle -bir takım kastî dil uzatanların söyledikleri gi­bi- Osman’ın Mushaf’ından, Kur’ân’dan eksilmiş bölümleri olarak nakledil­miştir.

Said b, Cübeyr der ki: Eliyle duvarı sıvazladı ve onu doğrultunca o da doğ-ruluverdi, Sahth olan görüş ve peygamberlerin, hatta velilerin fiillerine da­ha çok benzeyen tavır bu olmalıdır.

Kimi haberlerde şöyle denilmektedir; Bu duvarın kalınlığı o dönemin ar­şını ite otuz arşın idi. Yeryüzündeki uzunluğu beşyüz arşın, eni elli arşın idi. Hızır (as) eliyle onu düzeltti, o da düzeliverdi. Bunu da es-Sa’lebt “el-Arâ-is” adlı eserinde zikretmiştir.

Bunun üzerine Musa, Hızır’a: “Dikseydin elbet buna karşılık bir ücret

alırdın” yani yiyeceğin bir yemek alırdın, dedi.

İşte bu, evliyanın kerametine bir delildir. Aynı şekilde bu hususta Hızır (as)ın halleriyle ilgili olarak anlatılan bütün hususlar olağanüstü işlerdendir. El betteki bunları keramet kabul edişimiz, onun bir peygamber değil bir veli olduğunu kabul etmemiz halinde söz konusu olur.

Yüce Allah’ın: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” (82. âyet) buy­ruğu onun nebi olduğuna ve ona diğer peygamberlere vahyolunduğu gibi tek­lif ve ahkâm vahyedildiğine delil teşkil etmektedir. Şu kadar var ki o bir ra-sûl değildi. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır. [208]

8- Yıkılmaya Yüz Tutmuş Yerlerden Geçmek:

İnsana düşen yıkılmasından korkulan, yana doğru kaymış herhangi bir du­varın akında oturmamaktır. Aksine böyle bir yerden geçecek olursa çabucak geçmelidir, Çünkü, Peygamber (sav)ın hadisinde şöyle buyurulmuştur: “Siz­den herhangi bir kimse yıkılmaya yüz tutmuş bir ttrbâlîn yanından geçecek olursa oradan hıziı yürüyüp geçsin.”[209]

Ebu Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm der ki; Ebu Ubeyde şöyle derdi: Tırbâi ma­nastıra ve yüksekçe binaya benzeyen, Acemlerin gözetleme yerlerini andı­ran benzer bir yerdir (kule) Cerir der ki:

“Zayıflıktan damarları görünen, onu kapıp istediği yere götürdü, Sanki o bir tırbal üzerinde oturdu.”

“es-Sıkah”dA şöyle denilmektedir; Tırbâi, duvarın yüksekçe bölümü, da­ğın uçurum kenarlarındaki büyükçe kaya demektir. Şam bölgesinin tarabîlî (tırb’alîn çoğulu) oranın manastırları demektir. Küçük abdest bozarken be­lini yukarı doğru yükseltmesini anlatmak üzere de; denilir. [210]

9- Evliyanın Kerametleri:

Sabit haberlerin ve mütevâtir âyetlerin delâleti üzere evliyanın keramet­leri sabittir. Kerametleri ya inkarcı bir bidatçı yahut haktan sapmış bir fasık-tan başkası inkâr etmez. Yüce Allah’ın -bundan önce geçtiği üzere- Meryem ile ilgili olarak haber vermiş olduğu yaz ayındaki kış meyveleri, kış ayında yaz meyvelerinin yanında bulunması, kendisinin emir vermesi üzere kuru­muş olan hurma ağacının meyve verivermesi gibi -ki Meryem konu ile ilgi­li görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte peygamber değildir.- Yine Hızır (as) vasıtası İle meydana gelen geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi, duvarın onanlıp düzeltilmesi de kerametlere delildir.

Kimi ilim adamı der ki: Hızır hakkında peygamberdir demek caiz değil­dir. Çünkü ahad haberlere dayanarak birisinin peygamber olduğunu söyle­mek caiz değildir. Bilhassa te’vil edilme ihtimali olmayacak şekilde tevatür ile, ümmetin icma’ı ile, Peygamber (sav)ın: “Benden sonra peygamber yoktur”[211] hadisi rivayet edilmiş bulunmaktadır. Yüce Allah da: “Vepeygamber­lerin sonuncusudur” (el-Ahzab, 33/40) diye buyurmaktadır. Hızır ve İlyas ise bu keramet ile birlikte hayattadırlar. O bakımdan ikisinin de peygamber ol­mamaları gerekir. Çünkü peygamber olsalardı, bizim peygamberimizden sonra bir peygamber olması gerekirdi. Ancak İsa (aslın ondan sonra inece­ğine dair hadislerde delilin ortada olması dolayısıyla o, bundan müstesnadır.

Derim ki: Hızır da -önceden geçtiği üzere- bir nebi idi. Bizim peygambe­rimizden sonra elbette bir nebi gelmeyecektir. Bu ela ondan sonra hiçbir kim­se nübüvvet İddiasında (doğru olarak) bulunmayacaktır, demektir. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır. [212]

10 Veli, Veli Olduğunu Bilebilir mi?

Veli olan bir kimsenin kendisinin veli olup olmadığını bilmesinin müm­kün olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardjr. Bir görüşe güre kendi­sinin veli olduğunu bilemez. Onun vasıtasıyla meydana gelecek olağanüs­tü olaylan, korku ve dininde fitneye düşüp ayağının kayma ihtimali bulunan bir husus olarak değerlendirmesi gerekir. Çünkü bunun ayağını kaydıracak bir husus yahut onun için bir isttdrâc olup olmadığından emin olamaz.

es-Serrî (es-Sakatî)den şöyle dediği nakledilmektedir: Bir kimse bir bah­çeye girse, her bir ağacın tepesinden bir kuş gayet anlaşılır bir lisanla onun­la konuşarak: Ey Allah’ın velisi selam olsun sana, dese bu işin ayağının kay­dırılacağı bîr husus olduğundan korkmayacak olursa, hiç şüphesiz bu husus sebebiyle onun ayağı kaymış olur. Çünkü kendisinin bir veli olduğunu bi­lecek olsaydı, korkmasına gerek kalmaz ve kendisini emniyette hissederdi. Halbuki velinin şartlarından birisi ise (ölüm halinde) meleklerin onun üze­rine ineceği vakte kadar havf (korku) halini sürdürmesidir. Nitekim yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “… Melekler üzerlerine: Korkmayın, üzülmeyin ve size uaad olunan cennetle sevinin, diye inerler.” (Fussilet, 4l/3O)

Diğer taraftan veli dünyadan saadet ile ayrılacağı takdir edilmiş olan kimsedir. Akıbetler ise örtülüdür. Hiçbir kimse ecelinin bu şekilde bitip bitmeyeceğini bilemez. İşte bundan dolayı Peygamber (sav): “Ameller ancak hatimelerle (dünyadan son ayrılış haliyle)dir'[213] diye buyurmuştur.

İkinci görüşe göre velinin kendisinin veli olduğunu bilmesi mümkündür. Nitekim, Peygamber (sav)in veli olduğunu bilmesi mümkündür. O halde baş­kasının kendisinin Allah’ın velisi olduğunu bilmesinin mümkün olacağında görüş ayrılığı da yoktur. Bundan dolayı velinin kendisinin veli olduğunu bil­mesi mümkün kabul edilmelidir.

Peygamber (sav) ashabı arasından Aşere-i Mübcşşere’nin durumlarını haber vererek cennetliklerden olduklarını bildirmiştir. Ancak bu onların havf (korku)larını ortadan kaldırmamıştır. Aksine yüce Allah’ı daha bir ta’ziın ediyorlar, daha çok korkuyorlar ve heybet duyuyorlardı. Aşere-i Mü-beşşere için bu mümkün olduğuna, bunu bilmeleri de kendilerini havfm sı­nırlarının dışına çıkarmadığına göre başkaları da böyledir.

Şîblî şöyle derdi: Ben bu cihetin emanıyım. O vefat edip de defnedildik­ten sonra aynı gün Deylemliler, Dicle’yi aştılar, karşı tarafa geçtiler, Bağdat’ı istila ettiler. İnsanlar: Birisi Şiblî’nin ölümü, diğeri ise; Deylemlilerin Dicle’nin karşı kıyısına geçmeleri karşı karşıya kaldığımız iki musibettir, derlerdi.

Bunun bir istidrâc olma ihtimali vardır, denilemez. Çünkü böyle bir şey caiz olsa peygamberin kendisinin nebt olduğunu ve Allah’ın velisi olduğu­nu da bilmemesi mümkün kabul edilmelidir. Çünkü bu bir istidrâc olabilir. Böyle bir şey -mucizeleri iptal anlamına geleceğinden- caiz olmadığına gö­re bu da caiz (mümkün) değildir. Çünkü bunu kabul etmek kerametleri de iptai etmek olur. Bel’âm vasıtası İle kerametlerin ortaya çıkıp bundan son­ra da -yüce Allah’ın: “O da onlardan sıyrılıp, çıktı” (el-A’raf, 7/175) buyru­ğu dolayısıyla dinden sıyrılmasına dair- gelen rivayetlere gelince; bir defa bu âyet-i kerimede onun veli olduğu sonra da veliliğin ondan, sıyrılıp alındığı­na dair bir ifade yoktur. Onun keramete benzer şeyler gösterdiğine dair ya­pılan nakillere gelince, bunlar ahad haberlerdir. Kesin bilgi sahibi olmayı ge­rektiren ifadeler değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Keramet ile mucize arasındaki farka gelince, kerametin şartlarından biri­si gizii tutulmasıdır. Mucizenin şartlarından birisi ise açığa çıkarılmasıdır.

Bir görüşe göre keramet ortada bir iddia olmaksızın görülen haldir. Mu­cize ise peygamberlerin peygamberlik davası ile birlikte çıkan bir haldir. On­lardan peygamberliklerine dair delil istenir ve bunun akabinde mucize or­taya çıkar. Bu kitabımızın mukaddimesinde mucizenin şartlarına dair açık­lamalar geçmiş bulunmaktadır. Hiçbir ortağı bulunmayan bir ve tek olan yü­ce Allah’a hamdıı senalar olsun.

Kerametlerin sabit olduğuna delil teşkil edecek mahiyette varid olmuş ha­dislere gelince: Bunlardan birisi Buharî’nin kaydettiği, Ebu Hureyre’den ge­len bir rivayettir. Ebu Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) on kişilik bir seriy-ye’yi (düşmanı) gözetlemek üzere gönderdi. Onların başlarınada Ömer b. el-Hattab (ra)ın oğlu, Âsım’ın dedesi olan Âsim b. Sabit el-Ensarî’yi[214] emir ta­yin etti. Usfân ile Mekke arasında bir yer olan el-Hed’e’ye kadar yol aldılar.

Orada bulundukları bir sırada Lihyânoğulları diye anılan Huzeyllilerden bir takım kimselere kendilerinden süz edildi. Lihyânoğulları hepsi de iyi ok atıcısı olan ikiyüz kişi dolaylarında bir süvari birliği ile üzerlerine gittiler, iz­lerini takip ettiler. Sonunda (seriyyedekilerin) Medine’den azsk olarak bera­berlerinde aldıkları, yedikleri hurma artıklarını buldukları bir yere kadar git­tiler. Bunun üzerine: Bu Yesrib hurmasıdır, diyerek izlerini takip etmeye de­vam ettelir. Âsim ve beraberindekiler onları görünce Fedfed diye bilinen yük­sekçe bir tepeye sığındılar. Gelen süvariler etraflarını kuşattı ve onlara; İnin, bize teslim olun. Sizden hiçbir kimseyi öldürmeyeceğimize dair söz ve teminat veriyoruz, yemin ediyoruz, dediler. Seriyyenin kumandanı Âsim b. Sabit dedi ki: Allah’a yemin ederim ki ben bugün bir kâfirin himayesine sı­ğınarak buradan inmeyeceğim. Allah’ım sen bizim durumumuzu peygambe­rine haber ver. Lihyanoğullarından olan okçular, ok atmaya başladılar ve ye­di ok ile Asım’ı öldürdüler. Onlardan üç kişi söz ve ahidlerine güvenerek in­diler. Bu üç, kişi ensardan olan Hubeyb, İbnu’d-Desinne ve bir başka kişi idi. Onları ellerine geçirdikten sonra yaylarının kirişlerini çözüp, onları bağladı­lar. Üçüncü kişi: tşte bu, verilen sözü bozan ilk harekettir. Allah’a yemin ede­rim, ben sizinle birlikte olmam. -Şehid edilenleri kastederek- Bunlar bana ör­nektir, dedi. Beraberlerinde götürmek üzere, onu çekip sürüklemek istedi­lerse de kabul etmedi ve sonunda onu da öldürdüler.

Hubeyb ve İbnu’d-Desinne’yi beraberlerinde götürdüler ve Bedir vakasın­dan sonra bunları Mekke’de sattılar. Hubeyb’i, Haris b. Âmir b. Nevfel b. Ab-dimenafoğulları satın aldı. Bedir günü Haris b. Amir’i öldüren, Hubeyb idi. Hubeyb yanlarında esir kaldı.

Ubeydullah b. İyad’ın dediğine göre, Haris’in kızı kendisine şunu anlat­mış: “Onu (öldürmek üzere) karar verdikleri için Haris’in kızından (etek) tra-şı olmak üzere bir ustura istedi, O da bu usturayı ona verdi. Farkında olma­dığım bir sırada, onun yanına gitmiş bulunan oğlumu aldı. Kadın dedi ki: Us­tura elinde bulunduğu halde oğlumu baldırının üstünde oturtmuş olduğunu gördüm. Öyle bir dehşete kapıldım ki korktuğumu Hubeyb de yüzümden an­lamıştı. Onu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Asla böyle bir şey yapacak değilim, dedi. Haris’in kızı der ki: Allah’a yemin ederim, Hubeyb’ten daha ha­yırlı hiçbir esir görmüş değilim. Allah’a yemin ederim, bir gün elinde bir üzüm salkımı bulunduğunu ve ondan yemekte olduğunu gördüm. Bu sırada ken­disi zincirlere bağlı idi ve Mekke’de de meyva namına bir şey yoktu. Haris’in kızı derdi ki: Hiç şüphesiz o yüce Allah’ın Hubeyb’e gönderdiği bir rızıktı. Hubeyb’i öldürmek üzere onu Harem’in dışına çıkarttıkları vakit, Hubeyb onlara: Bırakın iki rek’at namaz kılayım, dedi. İki rek’at namaz klimasına mü­saade ettiler, Sonra dedi ki: Eğer benim ölümden korktuğumu zannetmeye­cek olsaydınız daha da kılardım.

Sonra şöyle dua etti: “Allah’ım onların hepsini tek tek tesbit etmişsindir. Onların herbirisini layık olduğu şek­liyle arka arkaya öldür. Onlardan geriye kimseyi bırakma.” Daha sonra da de­di ki:

“Müslüman olarak öldürüldükten sonra aldırış etmem,

Allah yolunda hangi yanıma düşüp öldüğüme.

Bu ölüm Allah için olmuşsa eğer, dilerse O;

Azaları parça parça edilmiş bir vücudun eklemlerini mübarek kılar.”

Harisoğulları -sonra- onu öldürdüler.

Bu şekilde idam edilen herbir müslüman için iki rek’at namaz kılma sünnetini ilk başlatan Hubeyb oldu.

Yüce Allah öldürüldüğü günü Âsım’ın duasını kabul buyurdu. Peygamber (sav) ve ashabına onların durumları ve karşı karşıya kaldıkları haller haber verildi.

Âsım’ın Öldürüldüğü kendilerine haber verilen Kureyş kâfirlerinden ba­zıları ona ait olduğunu bilecekleri vücudundan bir parça getirsinler diye bir takım şâhıslar gönderdiler. Çünkü Âsim, Bedir günü onların ileri gelenlerin­den birisini öldürmüştü. Yüce Aİlah Âsım’ın üzerine adeta bîr gölge, bir bu­lut gibi eşek arısı sürüsü gönderdi ve arılar Kureyş’in gönderdikleri adam­lara karşı Âsım’ı korudular, onun etinden bir parça kesme imkânını bul ama -dılar.[215]

İbn İshâk bu kıssa ile ilgili olarak der ki: Âsim b. Sabit öldürüldüğünde Kuzeyli iler, Sa’d b. Şubeydin kızı Sülâfe’ye salmak maksadıyla onun başı­nı almak istediler. Çünkü Sülâfe’nin, Uhud’da iki oğlu öldürülünce; eğer onun başını eline geçirecek olursa kafatası ile şarap içeceğine dair adak adamış­tı. Aneak gönderilen arılar onun kafasını almalarına imkan vermemişti.

Bu arılar onlara engel olunca kendi aralarında: Akşam oluncaya kadar ona ilişmeyin, dediler. Akşam olunca arılar yanından uzaklaşacak, biz de kafa­sını alırız. Daha sonra yüce Allah vadide bir sel baskını gönderdi, bu sel Âsım’ı alıp gitti. Âsim yüce Allah’a hiçbir müşrike el cleğdirmemek ve hayatta kal­dığı sürece hiçbir müşrikin kendisine elinin dokunmasına imkân vermemek üzere süz vermişti. Yüce Allah da hayatında kabul etmediği bu işi vefatından suma da engelledi.

Rasûluüah (sav)ın tek başına gözcü olarak gönderdiği Amr b. Ümeyye ed-DaınıTden şöyle dediği nakledilmektedir: Hubeyb’in idam edildiği dar ağa­cının yanına vardım, üzerine çıktım. Bununla birlikte çevredeki gözcülerden korkuyordum, hemen onu çözdüm, yere düştü. Sonra aşağı indim, bir süre bekledim. Ona doğru baktım, adeta yer onu yutmuştu.

Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: Şu ana kadar biz Hubeyb’in ce­sedinin ne olduğunu bilmiyoruz. Bunu Beyhakî zikretmiştir. [216]

11-Velilik Mal-Mülk Sahibi Olmaya Engel midir?

Veli olan bir kimsenin kendisi ile malını ve bakmakla yükümlü olduğu ço-luk-çocuğıınu koruyacağı şekilde mal-mülk sahibi olması kabul edilmeyecek bir şey değildir. Hem veli, hem de fazilet sahibi olmakla birlikte Ashab-ı Ki-ram’ın mallarının bulunmuş olması bize yeterlidir. Onlar başkalarına karşı de­lildir. Müslim’in, Sahih’indeki rivayete göre Ebu Hureyre, Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Bir adam geniş düzlük bir arazide bulunuyorken, bir bulut içerisinde: Filanın bahçesini sula! diye bir ses işit­ti. Bunun üzerine bu bulut o tarafa doğru çekildi ve sularını kara taşlık bir yere boşalttı. Oradaki su yataklarından birisi bu suyun tamamını içine aldı. Adam bu suyu takip etti. Elindeki çapası ile suyu bir tarafa doğru yönlendi­ren, bahçesinde dikilmiş bir adam gördü. Ey Allah’ın kulu, dedi, senin adın ne? Adam, bu soruyu soranın bulutta işitmiş olduğu sesin zikrettiği ismi ve­rerek filandır, dedi. Sonra da soruyu sorana: Ey Allah’ın kulu, benim adımı ne diye sordun1” deyince, şu cevabı verdi: Ben şu .suyu akıtan bulul içerisin­de senin adını zikrederek filanın bahçesini sula, diyen bir ses işittim. Sen bu bahçeyi (mahsulünü) ne yapıyorsun!” Adam dedi ki: Madem böyle diyorsun, sana söyleyeyim. Ben bu bahçeden aldığım mahsule bakarım, üçte birini sadaka olarak veririm. Üçte birini ben ve geçindirmekle yükümlü olduğum ço-luk-çocuğumla yeriz. Geri kalan üçte birini tekrar bu bahçeye (tohum ola­rak) geri iade ederim.” Bir rivayette de şöyle denilmektedir: “Üçte birini yok­sullara, dilencilere ve yolculara ayırırım.”[217]

Derim ki: Peygamber (sav)mn şu hadisi buna aykırı değildir: “Sizler ge­lir getirecek mal-mülk, ticaret edinmeyiniz. O takdirde dünyaya meyleder­siniz.” Bu hadisi Tircnizî, İbn Mes’ud’dan gelen rivayet yoluyla kaydetmiş olup hakkında: Ilasen bir hadistir, demiştir.a) Bu hadis, daha çok mal ile başka­larına karşı öğünmek, daha çok nimetlere gömülmek ve dünyanın süs ve gü­zellikleriyle daha çok yararlanmak isteyen kimseler hakkında yorumlanır. Çe­şitli gelir kaynaklarını, dinini ve geçindirmekle yükümlü olduğu kimseleri ko­rumak, geçim sağlamak maksadıyla edinen kimselere gelince; bu niyetle ge­çim kaynaklarına sahip olmak, en faziletli amellerdendir. Bu gibi mallar da en faziletli mallardandır. Peygamber (sav)da şöyle buyurmuştur: “Salih olan mal, salih olan kişiye ne güzel de yakışır.”[218]

İnsanlar, evliyanın kerametleri İle ilgili çokça söz söylemişlerdir. Bizim bu­rada açıkladıklarımız yeterlidir. Doğru yolu izleme başarısını veren Allah’tır. [219]

12- İcare Akdinin Hükmü:

Yüce Allah’ın: “Dileseydin elbet buna karşılık bîr ücret alırdın” buyru­ğunda icare akdinin caiz olduğuna ve sahih oluşuna delil vardır. îcare ileri­de yüce Allah’ın izniyle el-Kasas Sûresi’nde (28/23-28.âyetler, 12. başlık ve devamında) da geleceği üzere peygamberlerin ve velilerin sünnetidir.

Cumhur; Elbette… ücret alırdın” diye okurken Ebu Amr diye okumuştur. Bu da İbn Mes’ud, el-Hasen ve Katâde’nin okuyu­şudur. Her iki okuyuş aynı kökten gelen, aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Bu da; “Tabi oldu, takva sahibi oldu” demeye benzer.

Bazı kıraat alimleri “zel” harfini “te”ye idğam ederken, bazıları da idğam etmemişlerdir.

Ubey b. Ka’b’ın naklettiği hadiste; “Dileseydin, sana ücret vermelerini is­teyebilirdin” denilmektedir,

Bu ifade Musa (as) tarafından itiraz olsun diye değil, teklif suretinde bir soru şeklinde söylenmiştir. Bunun üzerine Hızır, ona: “Dedi ki: İşte bu” se­nin kendin için koşmuş olduğun şart gereğince “ayrılışimizdir.” Onun “benimle senin” ifadelerini tekrarlayarak “ikimizin” demeyişi te’kid manasını ihtiva etsin diyedir. Sibeveyh der ki: Nitekim, Allah benden ve senden kim yalanaysa onu rezÜ etsin, sözünün bizden kim yalancıysa… anlamında kullanılması da böyledir.

İbn Abbas der ki: Gemide ve çocuk hakkında Musa’nın söyledikleri Al­lah içindi. Duvar ile ilgili olarak söylediği sözler ise bir kısım dünyalığa ta­lip olmak maksadıyla kendisi içindi. îşte ayrılışın sebebi bu olmuştur.

Vehb b. Münebbih der ki: Bu duvarın yüksekliği altıyüz arşın idi. [220]

13- Yapılan İşlerin Akıbeti:

“Dayanamadığın şeylerin iç yüzünü sana haber vereyim” buyruğunda geçen “te’vil: işin iç yüzünü bildirmek” bir şeyin sonu, akıbeti demektir. Ya­ni ona: Ben sana yaptıklarımı, ne diye yaptığımı haber vereyim, dedi.

Musa ile Hızır (İkisine de selâm olsun)ın başından geçen olaylar Üe ilgi­li bu âyetlerin tefsiri hakkında denildi ki: Bunlar bir taraftan Musa <as)a kar­şı bir delildi, bir taraftan da onun bu tutumunun hayret edilecek olduğunu ifade eder. Şöyle ki; Geminin delinmesine tepki gösterince ona şöyle sesle­nildi: Ey Musa, sen o sandukada denize atılmış iken ne haldeydin, şimdi bu tedbirin ne oluyor? Çocuğun öldürülmesini tepkiyle karşılayınca ona şöyle denildi: Sen Kıpti’ye bir yumruk vurup onu öldürürken nerdeydin? Senin bu tepkin ne oluyor? Duvarın doğrultuluvermesine karşı çıkınca da ona şöyle seslenildi: Senin Şuayb’ın kızları yerine kuyunun üzerindeki taşı ücretsiz olarak kaldırman neydi? Buna niye itiraz ediyorsun? [221]

  1. “O gemi denizde çalışan yoksullarındı. Ben onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla gasbe-dcn bir hükümdar vardı.
  2. “Erkek çocuğa gelince, annesi de, babası da mü’min kimseler­di. Bunun anne-babasına azgınlık ve nankörlük ederek onları sıkıntıya sokmasından endişe ettik.
  3. “Bu bakımdan, Babbinin onlara bunun yerine daha temiz ve ha­yırlısını ve daha merhametlisini vermesini diledik.
  4. “O duvara gelince; şehirdeki iki yetim erkek çocuğundu. Altın­da da onlara ait bir define vardı. Babaları salih bir kimseydi. Bu sebeble, Rabbin ikisinin de rüştlerine ermelerini ve -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- definelerini çıkarmalarını diledi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte senin tahammül göste­remediğin şeylerin İç yüzü budur.”

“O gemi denizde çalışan yoksullarındı” buyruğunu: “Miskin (yoksul) fa­kirden daha iyt durumdadır” diyenler bu görüşlerine delil göstermişlerdir. Bu anlamdaki açıklamalar yeteri kadar et-Tevbe Sûresi’nde (9/60. âyet, 2. baş­lık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar aslında ticaretle uğraşan kimselerdi. Fakat az bir malla denizin ortasında yolculuk yaptıkları ve belli bir duruma karşı ken­dilerini korumaktan yana zayıf düşmüş oldukları için, onlar hakkında “mis­kinler (yoksullar) tabiri kullanılmıştır. Zira içinde bulundukları bu hat sebe­biyle onlar şefkate muhtaç kimselerdi, Bu açıklama senin dehşete yahut zor bir duruma düşmüş, zengin bir kimseye: Miskin (zavallı) demene benzer.

Ka’b ve başkaları derler kî: Bu gemi on tane yoksul kardeşe babalarından miras kalmıştı. Bunların beşi kötürüm, beşi de denizde çalışıyorlardı,

Şöyle de denilmiştir: Bunlar yedi kişi idiler. Bunların her birisinin ötekin­den farklı bir kötürümlüğü vardı. en-Nekkâş bunların sakatlıklarının adını da zikretmektedir. Bunlardan çalışanlardan birisi cüzzamlı, diğerinin bir gözü kör, üçüncüleri topal, dördüncülerinin hayaları şişkin, beşincileri ve aynı za­manda en küçükleri olanları hiçbir şekilde ateşi düşmeyen devamlı hummalı birisi idi. Çalışamayan beş kişiye gelince, bunların birisi kör, birisi sağır, birisi dilsiz, birisi yatalak, diğeri de deli idi. Çalıştıkları deniz de Fars ve Rum ülkeleri arasında bir denizdi. Bunları es-Sa’Iebî nak[etmiştir.

Bazıları ‘Yoksullar” anlamına gelen “mesakin” kelimesini “sin” harfini şed­deli olarak; diye okumuşlardır. Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Bu­nun gemi tayfaları anlamına geldiği söylenmiştir. Çünkü “messâk” geminin dümenini tutan kimseye denilir. Bütün gemi hizmetleri için elverişli ve uy­gundur. O bakımdan hepsine birden “messâkîn” adı verilmiştir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: “Messâkîn” (deri demek olan) meşk tabak I ayıcılığı işiyle uğraşanlar, demektir.

Ancak daha güçlü delile dayanan okuyuş şekli “miskin” kelimesinin ço­ğulu olarak “mesâkîn: yoksullar” okuyuşudur. Bunun da anlamı şudur: Ge­mi kendilerine şefkat duyulması gereken zayıf, güçsüz bir topluluğa ait idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Ben onu kusurlu yapmak istedim.” Onu ayıplı kılmak istedim, “O şeyi ayıplı, kusurlu kıldım” demektir. Kusurlu olan şeye de; ile denilir.

“Çünkü arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla gasbeden bir hükümdar vardı” {diye meali verilen) bu buyruğu İbn Abbas ve İbn Cübeyr “Sağlam” kelimesi ziyadesiyle okumuşlardır. Aynı şekilde İbn Abbas ve Os­man b. Affan’ın da; “Sağlam, kusursuz” ilavesiyle okudukları nakle­dilmiştir.

kelimesi asıl anlamı itibariyle: “Arkasında” demektir. Bazı müfes-sirler derler ki: Bu hükümdar onların arkalarında idi ve ona döneceklerdi. Ço­ğunluk ise bu kelimenin orada gidecekleri yerde, Önlerinde anlamında oldu­ğunu kabul etmektedirler. İbn Abbas ve İbn Cübeyr’in bunu:

“Onların önlerinde sağlam her bir gemiyi gasbederek alan bir hükümdar vardı” şeklindeki kıraatleri bunu des­teklemektedir,

İbn Atiyye der ki: “Arkalarında” kelimesi kanaatimce asıl manası üzere­dir. Çünkü bu gibi lafızlar zaman göz önünde bulundurularak kullanslır. Şöy­le ki: Daha önceden meydana gelmiş, var olmuş olan bir olay, emam (ön, ön-ce)dir. Ondan sonra gelen olay ise arkadır, o da geriye kalan demektir. Bu ise ilk anda anlaşılan manadan farklı bir manadır. Bundan dolayı bu gibi la­fızları geçtikleri yerde iyice düşünecek olursak bu kaidenin sürekli uygula­ma alanı bulduğunu görebiliriz. Buna göre bu âyet-i kerimenin manası şu­dur: Bunların yaptıkları bu işlerinden sonra zaman itibariyle bu hükümda­rın gasb etmesi olayı gelir. “Önlerinde” diye okuyanlar ise bununla mekâ­nı kastetmişlerdir. Yani sanki onlar belli bir yere gidiyorlarmış (ve orada bu gasb olayı cereyan edecekmiş) gibi bir manaya gelir, Peygamber (sav)ın: “Namaz önündedir (ileride kılınacaktır)[222] hadisinde de me­kân itibariyle önü kastetmektedir. Yoksa unların içinde bulundukları (ve bu sözün söylendiği) o vakit zaman itibariyle namazın önünde (öncesinde) idi, Bu açıklamayı iyice düşününüz. Böyle bir açıklama bu konudaki lafız karı­şıklıklarından yana rahata kavuşturur, Taberî’nin Kitab’ında Katadc’den “ar­kalarında… bîr hükümdar vardı” buyruğu ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bu, önlerinde demektir. Nitekim yüce Allah’ın: “Arkala­rında cehennem vardır. “(el-Câsiye, 45/10) Halbuki cehennem onların ön­lerinde bulunmaktadır. Bit açıklama sağlıklı bir açıklama değildir. Esasen bu el-Hasen b. el-Hasen’in kızmasına sebeb teşkil eden Arapçanın fesahatine uy­gun olmayan açıklama şekilleridir. Bunu ez-Zeccâc söylemiştir.

Derim ki: Bu imamın tercih ettiği bu görüşü daha önceden İbn Arafe de ifade etmiştir, el-Herevî der ki: tbn Arafe dedi ki: Kişi soruyor: İleride önün­de olduğu halde nasıl olur da “arkasından” demektedir? Ebu Ubeyd ile Ebu Ali Kutrub’un iddialarına göre bu kelime ezdad (zıd anlamlılardandır. Ve bu­rada “verâ (arka)” “kuddâm (ön)” anlamındadır. Ancak bu bir sonuç vermez. Çünkü “emâm” kelimesinin “vera” kelimesinin zıddı olması zaman ile ilgili anlatımlarda uygun düşmektedir. Mesela bir adam Receb ayında, Ramazan ayında gerçekleştirmek üzere sana bir vaatte bulunacak olur da sonra da: “Da­ha senin arkanda -önünde olsa dahi- Şa’ban da vardır” diyecek o!sa bu uy­gun bir ifadedir. Çünkü Şa’ban, Ramazan ayına yakınlaştırıcı ve Recebin ye­rine geçen bir zamandır. Bu görüşe aynı şekilde ei-Kûşeyrî de işaret etmiş ve şöyie demiştir: Bu ifade vakitler, zamanlar ile ilgili bu şekilde kullanıla­bilir. Yoksa mekân itibariyle senin arkanda bulunan bir kişi hakkında; önün­dedir denilmez. ei-Ferrâ der ki: Ondan başkaları bunu caiz kabul etmişler­dir.[223] Gemide bulunanlar bu hükümdarın durumunu bitmiyorlardı. Yüce Al­lah bu durumu Hızır’a bildirince o da gemide böyle bir kusur meydana ge­tirdi. Bunu ez-Zeccac da nakletmektedir,

el-Maverdî der ki: “Verâ” kelimesinin “emam” kelimesi yerine kullanılma­sı hususunda Arap dilbilginlerinin üç ayrı görüşü vardır:

1-Her durum ve her mekânda kullanılması mümkündür, zıt anlamlı ke­limelerdendir. Nitekim Allah: “Arkalarında (verâ) cehennem vardır.” (el-Câ­siye, 45/10) buyruğunda: “Önlerinde” anlamındadır. Şair şöyle demektedir:

“Mervânoğulları benim dinleyip itaat edeceğimi mi umar? Hem benim kavmim Tfemim’dir ve uçsuz bucaksız çöller de arkam (verâ)dadır.”

Bununla: Ünümde demek istemiştir.

2- Verâ kelimesi zaman ile ilgili anlatımlarda emam (ön) yerine kullanı­lır. Çünkü insan bu zamanlan aşıp geçer ve onun arkasında kalmış olurlar. Başka yerde bu şekilde kullanımı mümkün değildir.

3- Karşılıklı ve biri diğerinin arkasında bulunan, yüzü arkası bulunmayan iki taşta olduğu gibi cisimlerde kullanılabilir, başkaları hakkında kullanıla­maz. Bu Ali b. İsa’nın görüşüdür.

Sözü edilen hükümdarın ismi hakkında farklı görüşler vardır. Adının Huded b, Buded olduğu söylendiği gibi el-Cdendî olduğu da söylenmiştir ki bunu da es-Süheyll ifade etmiştir. Buhârî gasb yoluyla herbir gemiyi alan bu hükümdarın adını zikrederek bu kişi Huded b. Buded idi, demekte-dir.[224] Öldürülen çocuğun adı ise Ceysur’du. Biz adını Yezid el-Mervezî’nin rivayetinden el-Camî’de böylece kaydettik. Bundan başka bir rivayette ise -ha harfi ile- Haysûr’dıır. Bendeki kitabın haşiyesinde üçüncü bir rivayet da­ha vardır ki o da Haysûn’dur.[225] Bu hükümdar güzel ve iyi olan herbir ge­miyi gasbedip müsadere ediyordu. İşte Hızır’ın bu gemiyi kusurlu kılıp, del­mesinin sebebi budur.

Bu uygulamadan, maslahatın yönü muhakkak olarak bilindiği takdirde me-sâlih ile amel edilebileceğine dair bir fıkhî hüküm anlaşılmaktadır. Aynı şe­kilde bir bölümünü ifsad etmek suretiyle malın tamamını ıslah etmenin ca­iz olduğu da anlaşılmaktadır ki; az önce geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in, Sahİh’inde geminin delinmesindeki hikmet şu sözlerle açıklan­maktadır: Nihayet karşılıksız olarak gemileri gasb eden kişi gelince onun de­linmiş olduğunu gördü ve ona ilişmeden geçip, gitti. Sonra da bir tahta par­çasıyla onu düzelttiler…[226]

Bu kıssadan zorluk ve sıkıntılara sabretmenin teşvik edildiği anlaşılmak­tadır. Böyle hoşlanılmayan bu gibi hallerin kapsamında nice faydalar vardır. Nitekim yüce Allah’ın: “Bazen hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur” (el-Bakara, 2/216) buyruğunun anlamı da budur.

“Erkek çocuğa gelince annesi, babası da mü’min kimselerdi” buyruğu ile ilgili olarak sahih hadiste şöyle denilmektedir: “Bu çocuk hakkında mühür basıidtğı zaman o kâfir olarak mühürlenmişti” denilmektedir[227]

Bu İfadenin zahiri onun baliğ olmadığı görüşünü desteklemektedir. Bu­nunla birlikte baliğ olmakla beraber ona dair verilmiş bir haber olma ihtima­li de vardır, daha önce geçmiş bulunmaktadır.

“Bunun anne-babasına azgınlık ve nankörlük ederek, onları sıkıntıya sok­masından endişe ettik” buyruğu iie ilgili olarak; bu sözlerin Hızır (as)ın söz­leri olduğu söylenmiştir. İfadelerin akışı da buna tanıklık etmektedir. Pek çok müfessir de bu görüştedir. Yani bizler bu çocuğun azgınlık ve nankörlük ede­rek, -anne-babasını zorluğa ve sıkıntılara düşürmesinden korktuk. Yüce Al­lah bu gibi hal ve maksatlarla insanları öldürmek hususunda içtihatta bulun­mayı ona mubah kılmıştı.

Bu buyrukların yüce Allah’ın buyrukları olduğu ve Hızır’ın da onun buy­ruğunu ifadelendirmiş olduğu da söylenmiştir. Taberî der ki: Bu (“endişe et­tik” ifadesi) “Bildik” demektir. îbn Abbas da böyle demiş ve: Bildik demek­tir, diye açıklamıştır, Bu ise yüce Allah’ın: “Allah’ın sınırlarını koruyama­yacaklarından korkarlarsa” (el-Bakara, 2/229) buyruğunda bilmeyi “havf (korkmak)” diye ifadelendirmesine benzemektedir,

Ubeyy’in: “Rabbin…bildi” diye okumuş olduğu rivayet edilmiştir

Buradaki “endişe (haşyet)” in mekruh görmek, hoşlanmamak anlamına gel­diği de söylenmiştir. Mesela birbirleriyle kavga ederler korkusuyla, onları bir­birinden ayırdım derken, bu işten hoşlanmadığım, istemediğim için bunu yap­tım, demek istenir.

İbn Atiyye der ki: Bu yorumun en güçlü açıklaması -lafız buna uygun gö­rülmemekle birlikte- ifadenin istiare olduğudur. Yani bu, yaratıkların ve muhatabların zannına göre böyledir: Eğer onlar o çocuğun halini bilmiş ol­salardı anne ve babasını sıkıntıya sokacağından korkarlardı. İbn Mes’ud da; ” Rabbin korktu” diye okumuştur ki burada istiare olduğu apaçıktır. Bu da Kur’ân-ı Kerim’de yüce Allah hakkında kullanılan “belki, olur ki, umulur ki” anlamındaki tabirlere benzemektedir.[228] Bütün bunlardaki umut-landırıcı ifadeler, beklentiler, korku ve endişe ihtimalleri, ey muhataplar- si­zin kendi durumunuza göredir.

Onları sıkıntıya sokmasından” buyruğu onlara zora koşma­sından, ağır yükümlülüklerle karşı karşıya bırakmasından… endişe ettik, demektir. Yani onların çocuklarına karşı duydukları sevgi, arkasından gitme­lerine sebeb teşkil edecek, ikisi de sapacak ve onun dininin yolunu tutacak­lardı, demektir.

“Bu bakımdan Rabbinüi onlara bunun yerine daha temiz… vermesini diledik” buyruğunda “bunun yerine” anlamındaki lafzını cumhur “be’: harfini üstün, “dal” harfini de şeddeli okumuştur. Âsim ise “be” harfini sakin, “dal” harfini de şeddesiz okumuştur. Allah’ın unlanı bir evlat ihsan edip bağışlamasını diledik, demektir.

“Daha teiniz ve hayırlısını” buyruğu da daha teiniz bir dine sahip ve sa­lah sahibi birisini vermesini diledik, demektir. Burada: “Yerine ver­mek, değiştirmek” fiili; şeklindeki kullanımı ile aynı manayadır. (Cum­hurun okuyuşu birinci şekilden, Asım’in okuyuşu da ikinci şekildendir.) Ni­tekim; ” Mühlet verdi, indirdi”; fiillerinde ve benzerlerin­de de durum böyledir.

“Ve daha merhametlisini” buyruğunu tbn Abbas “ha” har­fini (sakin değil) ötreli olarak okumuştur. Şair der ki:

“Kendisinden yumuşaklık ve merhamet görülen Bir kıza nasıl zulmedilebilir!”

Diğerleri ise bu harfi sakin olarak okumuştur. Ru’be b. el-Accac’ın şu be-yitinde de böyle kullanılmıştır;

“Ey.rahmeti İdris’e indiren, Ve ey laneti tblis’e indiren.”

Ebu Amr’dan ise farklı rivayetler gelmiştir.

“Merhamet” kelimesi”, “Temiz ve hayırlı” kelimesine at-fedilmiştir. Sonundaki “eliP’ te’nis içindir. Müzekkeri “elif’siz olarak; şeklinde gelir.

Burada “ruhm”ın “rahim (akrabalık bağı)” anlamına geldiği de söylenmiş­tir. İbn Abbas da bu buyruğu; “Akrabalık bağını daha bir göze­ten[229] diye okumuştur.

Aynı şekilde: “Daha temiz” yerine: şeklinde oku­muştur.

İbn Cübeyr ve İbn Cüreyc’den nakledildiğine göre; o çocukları yerine o anne ve babaya bir kız çocuk verildi. el-Kelbî der ki: Bu kız çocukla peygam­berlerden birisi evlendi ve o kızın da bir peygamber oğlu oldu. Yüce Allah onun vasıtası ile ümmetlerden birisine hidâyet verdi. Katade, oniki peygam­ber doğurdu, demiştir. Yine İbn Cüreyc’ten nakledildiğine göre çocuğun an­nesi çocuk öldürüldüğü-günü müslüman olacak bir çocuğa hamile idi. Öl­dürülen ise kâfirdi.

İbn Abbas’tan gelen rivayete göre annesi bir kız çocuğu doğurdu. O da bir peygamber doğurdu.

Bir rivayette de yüce Allah o anne ve babaya o çocuklarının yerine yet­miş peygamber doğuran bir kız çocuğu verdi. Ca’fer b. Muhammed de bu­nu babasından nakletmiştjr.

İlim adamlarımız derler ki: Bu uzak bir ihtimaldir. İsrailoğulları dışında­ki ümmetler arasında pek çok peygamber gönderildiği bilinmemektedir. Bu kadın da İsraİloğullarından değildi,

Bu âyet-i kerimeden şu anlaşılmaktadır: Çocuklar her ne kadar insan ci­ğerinin bir parçası ise de onları yitirmek musibeti böylelikle hafifletilmiş oiur. Esasen kaza ve kadere teslim olan kimsenin akıbeti aydınlıktır.

Katade der ki: O çocukları doğduğunda anne-babası sevinmişti. Öldürül­düğünde de onun için üzülmüşlerdi. Ama hayatta kalmış olsaydı, onların he­lak olmalarına sebeb olacaktı. O bakımdan herkese düşen yüce Allah’ın ka­zasına rıza göstermektir. Şüphesiz ki yüce Allah’ın, mü’minler hakkındaki hoş­larına gitmeyen takdiri, sevdikleri şekildeki takdirlerinden onlar için daha ha­yırlıdır.

“O duvara gelince şehirdeki İki yetim erkek çocuğundu.” Bu iki çocuk yaşça küçük idiler. Bunu onları “”yetim” olmakla nitelendirmiş olması kari­nesinden anlamaktayız. Bu çocukların adları Asram ve Surâym idi. Pey­gamber (sav) da: “Baliğ olduktan sonra yetimlik söz konusu değildir”^1′ di­ye buyurmuştur. Kuvvetli (zahir) olan görüş budur. Eğer yetim İdilerse, on­lara şefkat duymak anlamıyla baliğ olduktan sonra da yetimlik vasfını taşı­maya devam etmeleri ihtimali de vardır.

İnsanlar hakkında yetimliğin babayı kaybetmek ile, onların dışındaki caniılarda İse annenin kaybedilme siyi e söz konusu olacağına dair açıklama­lar daha önceden (el-Bakara, 2/83- âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

“Şehirde (Medine)” buyruğu da kasabaya (el-karyeye) medine denilebi­leceğine delil vardır. “Ben diğer kasabaları (e!-kura) yi­yen bir kasaba(ya hicret etmek) ile emrolundum.”[230] hadisinde de karye (ka­saba) medîne (şehir) anlamında kullanılmıştır. Hicret hadisinde de: “Sen kim­lere aitsin (kimlerdensin)” diye soruya muhatap olan adam, Mekke’yi kaste­derek: “Ben, medine ahaltsindenim” demiştir.

“Altında da onlara ait bir define vardı.” İnsanlar bu define hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İkrime ve Katade derler ki: Bu pek çok miktar­da bir mal idi. Define (kenz) admdan anlaşılan budur. Çünkü kenz sözlük­te bir araya toplanıp getirilmiş mal demektir. Buna dair açıklamalar da da­ha önceden (et-Tevbe, 9/34. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas der ki: Bu yerin altına gömülmüş bir sahifedeki bir bilgi idi. Yi­ne ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Bu üzerinde: Btsmillahirrahmanirrahîm. Kadere iman eden kimsenin nasıl üzüldüğüne hayret ederim. Rızka iman eden kimsenin nasıl çalışıp didindiğine şaşarım. Ölüme inanan bir kimsenin na­sıl sevindiğine şaşarım. Hesaba inanan bir kimsenin nasıl gaflete düştüğüne şaşarım. Dünyaya ve dünyanın, dünyada yaşayanların hallerinin değişip durmasına inanan kimsenin, yine dünyaya rahat ve huzur içerisinde meyle-dişine şaşarım. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur, Muhammed Allah’ın Rasû-ludür, yazılı, altından bir levha idi.

Buna yakın bir rivayet İkrirne’den ve Ğufra’nın azatlı kölesi Ömer’den de rivayet edilmiştir. Ayrıca Osman b. Affan bunu Peygamber (sav)dan rivayet etmiştir.

“Babaları salih bir kimse İdi” lafzının zahirinden ve ilk olarak hatıra ge­len manadan anlaşıldığına göre bu onların Öz, en yakın babalandır. Yedin­ci babaları olduğu da söylenmiştir. Bu Ca’fer b. Muhammed’in görüşüdür. Onuncu göbekten babalan olduğu da söylenmiştir. Bu atalarının salihliğinden söz edilmiyor olmakla birlikte, onun salihliği sebebiyle bu çocukları ko­runmuş idi. Bunun adı Kâşih’di. Bu açıklama Mukatil’e aittir. Annelerinin adı da Dinyâ idi. Bunu da en-Nekkaş zikretmiştir.

Bu buyrukta yüce Allah’ın salih olan bir kimseyi bizzat koruduğu gibi, on­dan neseb itibariyle uzaklarda bulunan çocuklarını, torunlarını dahi koruya­cağına delil vardır. Yüce Allah’ın, salih bir kimse dolayısıyla soyundan ye­di kişiyi muhafaza edeceğine dair rivayet nakledilmiştir: Yüce Allah’ın: “Benim velim o kitabı indiren Allah’tır ve o salihleri veli edinir.” (el-A’raf, 7/196) buyruğu da buna delildir.

Yüce Allah’ın: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” buyruğu Hı­zır’ın bir nebi olmasını gerektirmektedir. Bu konudaki görüş ayrıhğı önce­den geçmiştir.

“İşte senin tahammül gösteremediğin şeylerin iç yüîEÜ” yani açıklama­sı “budur.”

“Tahammül gösteremediğin” buyruğunu bir kesini; şeklinde “sin”den sonra “te” ile okumuşlardır. Cumhur ise “te”siz olarak; iye okumuştur. Ebu Hatim der ki: Mushaf ların hattında olduğu gi­bi biz de böyle okuruz.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken beş husus vardır: [231]

1- Musa’nın Beraberindeki Delikanlıdan Söz Edilmeme Sebebi:

Bu âyetlerin başında da sonunda da Musa’nın beraberindeki genç adam­dan hiç söz edildiğini duymadık diye soran birisine şöyle cevap verilir: Bu hususta görüş ayrılığı vardır. İkrime, İbn Abbas’a: Genç kişi Musa ile birlik­te olduğu halde niçin ondan söz edildiğini görmüyoruz? diye sorunca, İbn Abbas şöyle demiş: O genç kişi o sudan içti ve ebedileşürildi. O ilim adamı da onu aldı ve onu bir gemiye kapattıktan sonra onu denize saldı. Bu gemi kıyamet gününe kadar deniz dalgaları üzerinde onu yüzdürecektir. Çünkü onun o sudan içmemesi gerekirdi, ama içti.

el-Kuşeyri der ki: Eğer bu sabit ise burada sözü edilen genç şahıs Yûşa b. Nûn değildir. Çünkü Yûşa b, Nûn, Musa (as)dan sonra uzun bir süre ya­şadı ve onun halifesi oldu. Daha kuvvetli görülen odur ki Musa, Hızır ile kar­şılaşınca beraberindeki genç delikanlıyı geri gönderdi.

Hocamız İmam Ebu’l-Abbas der ki: Kendisine tabi olunanı (Musa’yı) söz konusu etmekle yetinüip tabi olanı zikretmeye gerek görmemiş olma ihtima­li de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [232]

2- İncelikli İfadeler Kullanmak:

Hızır’ın, çocukların hazinelerini çıkartmayı yüce Allah’a izafe ederken ge­miyi delme işini “onu kusurlu yapmak İstedim” diyerek kusurlu yapmayı kendisine izafe etmiş olması nasıl izah edilir? diye sorana şöyle cevap veri­lir:

Duvarın düzeltilmesinde iradenin yüce Allah’a isnad edilmesi, uzun bir za­man sonra ve gaybîardan olan bir hususa dair oluşundan dolayıdır. Her ne kadar Hızır da bunu irade etmiş idiyse de böyle bir iradede bulunmayı ona öğreten Allah’tır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu tamamıyla hayır bir iş olduğundan dolayı yü­ce Allah’a izafe etmiştir. Geminin kusurlu kılınmasını da edebe riâyet ede­rek kendi nefsine izafe etti. Çünkü bu bir kusur lafzı ite ifade edilmektedir. Bu hususta iradeyi yalnızca kendisine isnad etmek suretiyle edebini göster­miştir. Nitekim İbrahim (as) da: “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur” (eş-Şuarâ, 26/80) sözlerinde daha önce geçen fiilde ve sonrasında fi­ili yüce Allah’a isnad edip, hastalanma fiilîni kendisine isnad ederken, aynı şekilde edebe riâyet etmiştir. Çünkü hastalanmak bir eksiklik ve bir musibet anlamını taşır. O halde yüce Allah’a ancak güzel görülen lafızlar izafe olu­nur, çirkin görülen lafızlar izafe edilmez. Bu da yüce Allah’ın: “Hayır ancak senin elindedir” (Âl-i İmran, 3/26) buyruğuna benzemektedir. Sadece hayır zikredilmiş olup, şerr O’na nisbet edilmemiştir. Her ne kadar hayır da, şerr de, zarar da, fayda da O’nun elinde olsa dahi. Çünkü, O herşeye kadir olandır ve O herşeyden haberdar olandır. Peygamber (sav)ın aziz ve celil olan Rabbinin kıyamet gününde şöyle buyuracağına dair bize yaptığı nakli ileri sürerek itiraza kalkışmak, yerinde değildir: Kıyamet gününde yüce Allah şöy­le buyuracaktır; “Ey Âdemoğlu, Ben hastalandığım halde sen Beni ziyaret et­medin. Ben senden, Bana yemek yedirmeni istediğim halde sen Bana yemek yedirmedin. Senden, Bana su içirmeni istediğim halde sen Bana su içirmedin..,”[233] Çünkü bu, hitapta bir tenezzüldür ve sitemde oldukça lutufkârane bir ifadedir. Bunun da manası, celal ve ikram sahibi olan Allah’ın lutuflan-nı, O’nun bu amellere vereceği mükafatın ne kadar çok olduğunu anlatmak­tır. Bu kabilden açıklamalar daha önceden de geçmiş bulunmaktadır. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kendi zatı hakkında dilediği İfadeyi kullanmak Allah’ın hakkıdır. Bizler ise ancak O’nun bize izin vermiş olduğu güzel vasıfları ve şerefli fiilleri O’nun hakkında kullanabiliriz. Her türlü eksiklikten, afetten çok yüce ve münezzeh­tir, alabildiğine yüksektir.

Çocuk hakkında da; “Diledik” ifadesini kullandığını görüyoruz. Burada öldürmeyi kendi nefsine, onun yerine daha hayırlı birisim vermeyi de yüce Allah’a izafe etmiş gibidir.

” Rüşt, reşittik” ise hem hilkatin hem de aklın kemâl derecesini an­latır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/151-153. âyetler 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun. [234]

3- Hızır (as)ın Tasarruflarını Şerf Hükümlerden Sıyrılmaya Delil Gösterenler:

Hocamız İmam Ebu’t-Abbas der ki: Bâtıniye’nin zındıklarından bir kesim bir rakım şer’î hükümlerin (haklarında) uygulanmasını gerekli kılan bir yol izlemeye kalkışmışlar ve şöyle demişlerdir: Bu genel şer’î hükümler ile, peygamberler ve avam hakkında hüküm verilir. Veliler ile havasa gelince, on­ların bu gibi nasslara ihtiyaçları yoktur. Onlardan istenen, kalplerinde doğan şeylerden ibarettir. Kalplerinde etkin olarak geçen düşünceler ile onlar hak­kında hüküm verilir. Yine bunlar derler ki: Buna sebep ise kalplerinin bu­landırıcı konulardan arınmış, ağyardan uzak düşmüş olmasıdır. Bu sebepten ötürü onlara ilahi ilimler ve Rabbani hakikatler tecelli eder. Kâinatın sırları­na vakıf olurlar, cüz’iyyâtın ahkâmını bilirler. Böylelikle şeriatın külliyâtına dair hükümlere ihtiyaçları kalmaz. Nitekim Hızır da böyle davranmıştır. O ken­disine tecelli eden ilimler vasıtası ile Musa’nın nezdinde bulunup Kitaptan anlaşılan hükümlere ihtiyaç duymamıştır.

Onların yaptıkları nakiller arasında şu da vardır: Müftüler sana fetva ve­recek olsa dahi sen fetvayı kalbine sor.

Hocamız -Allah ondan razı olsun- dedi ki: Böyle bir söz söylemek zındık­lıktır ve küfürdür. Bu sözleri söyleyen öldürülür ve tevbe etmesi dahi isten­mez. Çünkü bu sözler kat’î olarak bilinen şer’i hükümleri inkâr etmektir. Yü­ce Allah’ın sünneti, hükümlerinin ancak kendisiyle kulları arasında elçilik va­zifesini yapan rasûlleri aracılığıyla bilinmesi şeklindedir ve hikmeti bunu ge­rektirmiştir. Rablerinin mesajlarını ve kelâmını alıp tebliğ edenler onlardır. Onun şeriat ve hükümlerini onlar açıklarlar. Yüce Allah bu görev için onla­rı seçmiş ve bu önemli vazifeyi onlara vermekle, onları ayrıcalıklı kılmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, meleklerden ve insanlar­dan rasûller seçer. Muhakkak Allah herşeyi işitendir, herşeyi görendir” (el-Hacc, 22/75) ‘Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir.” (el-En’âm, 6/24); “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamberleri müjdele-yici ve korkutucular olmak üzere gönderdi…” (el-Bakara, 2/213) ve buna ben­zer daha başka âyet-i kerimeler. Özetle söyleyecek olursak, Yüce Allah’ın emir ve nehiylerini ihtiva eden, hükümlerini bilmenin tek yolunun ancak peygam­berler olduğu ve ancak onlar vasıtasıyla bunların öğrenileceği konusunda kat’î bir bilgi ve kesin bir yakîn vardır. Bu konuda ümmetin selefi de, halefi de icmâ1 halindedir. Her kim: Peygamberlerin dışında ve peygamberlere ihtiyaç bırakmayacak şekilde Allah’ın kendisi vasıtasıyla emir ve yasaklarının bili­nebileceği başka bir yol bulunduğunu söyleyecek olursa bu kimse kâfirdir, öldürülür, tevbe etmesi de istenmez. Bu konuda onunla tartışıp, ona soru so­rup cevap vermeye de gerek yoktur. Diğer taraftan böyle bir iddia Peygamberimiz Muhammed (sav)dan sonra bir takım peygamberlerin varlığını da ka­bul etmek demektir. Oysa yüce Allah onu peygamberlerinin ve rasûllerinin sonuncusu kılmıştır. Ondan başka ne bir nebî ne de bir rasûl gelecektir.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Ben hükümleri kalbimden alırım, kalbimde ge­çen ne ise yüce Allah’ın hükmü odur ve gereğince amel ederim. Bu varken ayrıca Kitab ve sünnete ihtiyacım yoktur, diyen bir kimse özel olarak ken­disinin nebî olduğunu iddia etmiş demektir. Böyle bir iddia, Peygamber (sav)ın: “Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) Benim kalbime şunu üfledi (telkin etti)” ha­disinde[235] söylediklerini andırmaktadır. [236]

4- Hızır Ölü Müdür? Diri Midir?:

İnsanların cumhuru, Hızır (as)ın ölmüş olduğu kanaatindedir. Bir kesim de şöyle demektedir: O hayat pınarından içtiğinden dolayı hayattadır, yer-yüzündedir ve Beytullah’ı haccetmektedir.

İbn Atiyye der ki: en-Nekkaş bu hususta uzun uzadıya açıklamalarda bu­lunmuş, kitabında Ali b. Ebi Tâlib’ten ve başkalarından hiçbirisi de ayakla­rı üstünde duramayacak şekilde pek çok şeyler zikredip nakletmiştir. Eğer, Hızır (as) hayatta olup da haccetse idi, İslâm milleti arasında görülmesi ge­rekirdi. Eşyanın tafsilatını bütün incelikleriyle bilen yüce Allah’tır. O’ndan baş­ka Rab yoktur. Elan, Hızır tas)ın ötmüş, olmasını gerektiren hususlardan bi­risi de Peygamber (sav)ın şu hadis-i şerifidir: “Şu gecenizi görüyor musunuz? (yüzyıl sonra) Bugün yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacak­tır.”[237]

Derim ki: Buhâri de bu görüştedir. Kadı Ebu Bekr İbnu’l-Arabî de bunu tercih etmiştir. Ancak sahih olan ikinci görüştür; yani ileride belirteceğimiz üzere o hayattadır.

Hadisi Müslim, Sahih’inde, Abdullah b. Ömer’den gelen rivayet yoluyla kaydetmektedir. Abdullah b. Ömer dedi ki: “Rasûlullah (sav) hayatının son­larına doğru bir gece bize yatsı namazını kıldırdı. Sonra ayağa kalkıp dedi ki: Şu gecenizi görüyor musunuz? Bundan itibaren yüz seneye kadar yeryü­zünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır.” İbn Ömer dedi ki: İnsan­lar Rasûlullah (sav)ın söylediği o sözler hakkında kendi aralarında yüz se­ne ile ilgili söyledikleri sözlerde yanıldılar. (Onların yüz sene sonra kıyametin kopacağına dair söyledikleri sözlerine işaret ediyor.) Oysa, Peygamber (sav) şunları söylemişti: “Bugün yeryüzünde bulunanlardan kimse kalmaya­caktır. ” O bu sözleriyle bu neslin (bu süre zarfında) ölmüş olacağını kastet­miştir.[238]

Bunu aynı şekilde Câbir b. Abdullah yoluyla da rivayet etmektedir. (Ca-bir) dedi ki: Ben, Rasûlullah’ı vefat etmeden bir ay önce şöyle buyururken dinledim: “Siz kıyametin ne zaman kopacağı hakkında bana soru soruyorsu­nuz. Onun bilgisi ancak Allah’ın nezdindedir. Ben, Allah adına yemin ede­rim ki yeryüzünde doğmuş bulunan hiçbir nefis üzerinden (bu andan itibaren) yüzyıl geçmeyecektir.” [239] Bir diğer rivayette Sâlim’in şöyle dediği kay­dedilmektedir: Biz kendi aramızda: “O gün yaratılmış bulunan” (nefislerden) diye konuştuk.”[240]

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir: “Bugün doğmuş bulunan hiçbir nefsin üzerinden yüzyıl geçtikten sonra hayatta kalacak yoktur.”[241]

Sikâye (Hac mevsiminde hacılara su dağıtmak) ile görevli Abdu’r-Rahrnan bunu tefsir ederek ömürlerin eksilmesidir, demiştir.[242] Ebu Said el-Hûd-rî’den de buna yakın bir hadis rivayet edilmiştir[243]

İlim adamlarımız derler ki; Bu hadisin muhtevası özetle şudur: Peygam­ber (sav) vefatından bir ay önce Âdemoğullarından o esnada hayatta bulu­nan herhangi bir kimsenin ömrünün (o andan itibaren) yüzyılı aşmayacağı­nı bildirmiştir. Çünkü, Peygamber (sav); “Doğmuş bulunan her bir nefis” di­ye buyurmuştur. Bu lafız ise melekleri ve cinleri kapsamaz. Zira onlar hak­kında bu ifadenin kullanılması doğru değildir. Akıl sahibi olmayan canlılar da bunun kapsamına girmez. Çünkü Hz. Peygamber: “Yeryüzünde bulunan canlılardan bir kimse” diye buyurmuştur. Burada da ifade aslı itibariyle akıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan bir ifadedir. O kasıt Âdemoğullarından başkası olamaz. İbn Ömer de bu manayı açıklamış ve şöyle demiştir: O bu sözleriyle (bu zaman zarfında) bu neslin ölmüş olacağını kastetmiştir.

Hz. Peygamber’in: “Doğmuş bulunan hiçbir nefis” ifadesinin umûmî olu­şu dolayısıyla Hızır hayattadır, diyenlerin görüşlerinin batıl olduğuna, bu ha­disi delil gösterenlerin lehine delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü onun her ne kadar istiğrakı (bütünü kapsayıcılığı) pekiştirici ise de onun hakkında özel bir nass değildir. Aksine bu umûm İfadenin tahsis edilmesi mümkündür. Ni­tekim bu hadis İsa (as)ı da kapsamına almamaktadır. İsa (as) ötmediği gibi öldürülmedi de; o Kur’ân’ın nassı ve manası gereğince hayattadır. Aynı şe­kilde bu hadis -hayatta olmakla birlikte- Deccal’i de kapsamına almaz. Dec-cal’in hayatta oluşuna delil ise el-Cessâse hadisi diye bilinen hadistir[244] Ay­nı şekilde bu hadis Hızır (as)ı da kapsamaz ve Hızır İnsanlar tarafından da görülmez. Onlarla beraber oturup kalkanlardan da değildir ki; birbirleriyle konuştukları vakit Hızır mıdır? diye kimsenin hatırından geçmesin. İşte bu gi­bi umûmî ifadeler özel halleri kapsamaz.

Ashab-ı Kehf’in de hayatta oldukları, İsa (as) ile birlikte haccedecekleri -önceden geçtiği gibi- de söylenmiştir, Aynı şekilde daha önce belirttiğimiz gibi İbn Abbas’ın görüşüne göre Musa’nın genç adamı da bu haldedir.

Ebu îshâk es-Sa’lebî “el-Arâis” adlı kitabında şunları söylemektedir. Sa­hih olan Hızır’ın uzun ömür verilmiş ve gözlerin görmesine karşı perdelen­miş bir peygamber olduğudur. Muhammed b. el-Mütevekkil, Damra b. Ra-bia’dan, o Abdullah b. Şevzeb’den şöyle dediğini nakletmektedir: Hızır (as) FarisoğuUanndandır. İlyas da İsrailoğullanndandır. Bunlar her sene hac mevsiminde bir araya gelirler. Amr b. Dinar’dan da şöyle dediği nakledilmek­tedir: Hızır da, İlyas da, Kur’ân yeryüzünde kaldığı sürece hayatta kalacak­lardır. Kur’ân kaldırıldı mı onlar da ölecekler.

Hocamız İmam Ebu Muhammed Abdu’l-Mû’ti b. Mahmud b. Abdi’l-Mû’ti el-Lahrnî, Kuşeyrî’ye ait “er-Risale” şerhinde salih pek çok erkek ve pek çok kadından bir takım hikâyeler nakletmektedir ki, bunlara göre bu kimseler Hı­zır (as)ı görmüş ve onunla karşılaşmışlardır. Bunların toplamı, en-Nekkâş, es-Sa’lebî ve diğerlerinin de zikrettikleri ile birlikte onun hayatta olduğuna da­ir zannı oldukça kuvvetlendirmektedir.

Müslim’in, Sahih’inde yer alan hadiste şöyle bu vurulmuştun “Deccal, Medine yakınlarındaki verimsiz yerlerden birisine gelecektir. O gün insan­ların en hayırhlan olan bir adam -yahut- insanların en hayırlılarından bir adam onun karşısına çıkacaktır…” Hadisin sonlarında şu kaydedilmektedir; Ebu İs-hâk dedi ki; Denildiğine göre bu adam Hızır (as)dır[245]

İbh Ebi’d-Dünya “ehHevâtif adlı eserinde Ali b. Ebi Tâiib (ra)’a ulaşan mevkuf bir senet ile naklettiğine göre Ali (ra) Hızır ile karşılaşmış ve (Hızır) ona şu duayı öğretmiş ve bu duayı her namazın akabinde tekrarlayan kim­seye pek büyük bir sevap, mağfiret ve rahmet olacağını da zikretmektedir. Dua şöyledir:

Cl) tik. Müslim, Fiten 119 vd; Kbü Dâvûd, Metâhim 15; Tirmlzi, Firen 66; İbnMâce, Fiten

“Ey bir şeyi işitmek, başka bir şeyi işitmekten alıkoymayan! Ey isteklerin kendisini şaşırtmadığı! Ey ısrar edenlerin ısrarlarından ötürü kendisine usanç gelmeyen! Bana affının serinliğini, mağfiretinin tatlılığını tattır.”

Yine Ömer b. el-Hattâb (ra)dan, Ali b. Ebi Tâlib (ra)ın Hızır’dan duydu­ğu belirtilen bu duaya yakın bir duayı işittiğini de zikretmektedir. İlyâs’ın, Pey­gamber (sav) ile bir araya gelişini de zikretmiştir.

İlyâs (as)ın, Peygamber (sav)ın dönemine kadar kalışı mümkün olduğu­na göre Hızır’ın hayatta kalışı da mümkündür. Senede bir defa Beyt’in yanın­da bir araya geldiklerini ve ayrıldıktan vakit şu sözleri söylediklerini de nak­letmektedir: “Maşaallah, maşaallah! Kötülüğü Allah’tan başkası kimse önle­yemez. Maşaallah, maşaallah! Ne kadar nimet varsa hepsi Allah’tandır. Ma­şaallah, maşaallah! Allah’a tevekkül ettim, güvenip, dayandım, Allah bize ye­ter, O ne güzel vekildir!”

İlyâs’a dair bilgiler de yüce Allah’ın izniyle es-Sâffat Sûresi’nde (37/123. âyet-i kerime’nin tefsirinde) gelecektir.

Ebu Ömer b. Abdî’I-Berr, “et-Temhid” adlı eserinde Ali (ra)dan şöyle de­diğini zikretmektedir: Peygamber (sav) vefat edip de üzeri bir örtü ile örtü­lünce evin bir tarafından söyleyeni görülmeyen bir ses işitildi. Onlar bu se­si işitiyorlar fakat bu sesin sahibini görmüyorlardı. Şöyle diyordu: Allah’ın se­lamı, rahmet ve bereketleri üzerinize olsun. Ey bu hâne halkı, selam size. Her bir nefs ölümü tadacaktır. Şüphesiz Allah ölen herkesin halefidir. Yokolup giden herkesin yerine geçecek olan başkasını verir. Her bir musibete karşı teselli kaynağıdır. O bakımdan Allah’a güvenin, O’ndan ümit edin. Çünkü şüp­hesiz ki asıl musibetzede ilahi mükâfattan mahrum olandır. Onların kanaat­lerine göre bu sözleri Hızır (as) söylemişti. Kastettiği ise Peygamber (sav)ın ashabıdır.

Hz. Peygamber’in hadisindeki “yeryüzünde” ifadesindeki “elif-lam” cins için değil ahd İçindir. Bu da Arap topraklarıdır. Buna delil ise onların bu top­raklarda tasarruf etmeleri ve çoğunlukla orada bulunmalarıdır.

Bu ifadeyle Ye’cuc ve Me’cuc’un yaşadığı topraklar, Hint ve Sind tarafla­rında bulunan kulakların duymadığı, hakkında hiçbir şey bilinmeyen uzak adalar girmez.

Deccal’e dair (itiraz İle İlgili olarak) bir cevap vermek gerekmez.

Süheylî der ki: Hızır’ın ismi hususunda insanlar birbirinden oldukça fark­lı kanaatlere sahiptir. İbn Münebbih’ten şöyle dediği nakledilmektedir: O, Eb-leyâ b. Melkân b. Fâliğ b. Şâlth b. Erfahşed b. Sâm b. Nûh’dur. Bir diğer gö­rüşe göre o, İbn Âmîl b. Sümahikîn b. Erya b. Alkâmâ b. îysû b. İshâk’dır, Babası bir hükümdar imiş, annesi de Farslı olup adı da Elma İmiş. O, mağa­rada kasabadaki adamlardan birisinin koyunları arasından kendisini her gün emziren bir koyun ile birlikte bulunmuş. Onu bulan bu adam alıp bes­lemiş. Gençlik yaşına gelip de -babası olan- hükümdar bir kâtip edinmek is­temiş. İbrahim ile Şit üzerine indirilen sahifeleri yazmak üzere bu konuda bil­gi ve maharet sahiplerini toplamış. Onun huzuruna gelen kâtiplerden birisi de oğlu Hızır imiş. Kendisi de oğlunu tanımıyormuş. Yazısının ve bilgisinin güzel olduğunu görmüş ve onun bu üstün özelliklerini ve durumunu araş­tırınca oğlu olduğunu öğrenmiş. Onu yanına alıp insanların işlerini görmek ve yönetmek üzere görevlendirmiş. Ancak daha sonra Hızır anlatılması uzun sürecek bir takım sebebler dolayısıyla hükümdarın yanından kaçmış. Niha­yet Hayat Pınarı’nı bulmuş ve ondan içmiş. O, Deccal çıkıncaya kadar hayat­ta kalacaktır. Deccal’in öldüreceği, bölüp parçalayacağı sonra da yüce Allah’ın hayat vereceği adam işte odur. Peygamber (sav)ın dönemine yetişmediği de söylenmiştir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Ancak bu görüş sahih değildir.

Buhârî ve aralarında hocamız Ebu Bekr İbnu’l-Arabî -Allah’ın rahmeti üze­rine olsun-nin de bulunduğu hadis ehlinden bir kesim şöyle demişlerdir: O, Peygamber (sav)ın belirttiği: “Yüzyılın nihâyetinde bugün yeryüzünde bulu­nanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır.” Yüzyılın bitmesinden önce vefat et­miştir. Çünkü o bu sözleriyle, bu sö2ü söylediği zaman hayatta olanlardan kimse hayatta kalmayacaktır, demek istemiştir.

Derim ki: Biz bu hadisi ve bu hadis ile ilgili açıklamaları zikrettik ve Hı­zır’ın şu ana kadar hayatta olduğunu açıkladık. Doğrusunu en İyi bilen Al­lah’tır. [246]

5- Hızır’ın, Musa (as)a Vasiyeti:

Denildiğine göre Hızır, Musa (as)dan ayrılmak isteyince Musa ona: Bana tavsiyede bulun, demiş. O da şunları söylemiş: Çokça tebessüm et, ama çok gülme. Israrı bırak. Gereksiz hiçbir işi yapma. Hata edenleri yaptıkları hata­lar dolayısıyla ayıplama.

Ey İmran’ın oğlu hatan dolayısıyla da ağla! [247]

  1. Sana, Zülkaracyn’i de soruyorlar. De ki: Size ona dair haber oku­yayım:
  2. Gerçekten, Biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş ve ona her şeyin yolunu göstermiştik.
  3. O da bir yol tuttu.
  4. Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pı­narda batıyor gördü. Onun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: “Ey Zülkarneyn onları istersen azaplandırabilirsin yahut onla­ra güzel muamelede de bulunabilirsin.”
  5. Dedi ki: “Kim zulmederse onu azaplandıracağız. Sonra o Rab-bine döndürülecek, Babbİ de onu şiddetli bir azab İle azablan-diracak.
  6. “Fakat kim iman edip de salih amel işlerse onun için en güzel bir mükâfat vardır. Ona emrimizden en kolay olanı söyleyece­ğiz.”
  7. Sonra bir başka yol tuttu.
  8. Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman onun güneşe kar­şı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.
  9. İşte böyle. Zaten Biz ellerinde ne bulunuyor idiyse, hepsini il­mimizle kuşatmıştık.

“Sana, Zülkarneyn’i de soruyorlar. De ki: Size ona dair bir haber oku­yayım” buyruğu ile ilgili olarak İbn İshak dedi ki: Zülkarneyn’e dair haber­lerde belirtildiğine göre, ona başkalarına verilmemiş olan şeyler verilmişti. Sebebler onun için alabildiğine çoğaltılmış ve kolaylaştırılmıştı. Nihayet yeryüzünün doğularına da, batılarına da gitmişti. Ayağı nereye bastıysa ora halkına üstün kılındı. Nihayet doğuya, batıya, ötesinde hiçbir mahlûkun bu­lunmadığı yerlere kadar yolculuklarını bitirdi, İbn İshak der ki: Arap olma­yanlardan bir takım haberler nakleden kimselerin bana anlatüklanna göre Zül-karneyn ile ilgili bilgilerden miras olarak ders aldıklarına göre o, Mısır aha­lisinden olup adı Yunanlı Merzubân b. Merdube imiş. Yunan b. Yâfes b, Nuh’un soyundanmış. İbn Hisam der ki: Adı İskender olup, İskenderiye’yi ku­ran odur. Bundan dolayı şehir ona nisbet edilmiştir.

İbn İshak der ki: Bana, Sevr b. Yezîd, Halid b. Ma’dân el-Kelâîden -ki Hâ-lid pek çok kimseye yetişmiş bir kişi idi- anlattığına göre, Rasûlullah (sav)a Zülkarneyn’e dair soru sorulmuş. O da şu cevabı vermiş: “O yeryüzünü alt tarafından İzlediği yollarla tamamen dolaşmış bir hükümdardır.” Hâlid dedi ki: Ömer b. el-Hattab (ra) bir adamın birisine: Ey Zülkarneyn! diye seslen­diğini işitince şöyle demiş: Allah’ım mağfiretini dilerim. Sizler peygamberle­rin isimlerini kullanmakla yetinmeyerek şimdi de meleklerin isimlerini mi kul­lanmaya başladınız? İbn İshak der ki: Zülkarneyn’in bunların hangisi oldu­ğunu en iyi bilen Allah’tır. Rasûlullah gerçekten bunu söyledi mi, söyleme­di mi Allah bilir. Doğru onun söylediğidir.

Derim ki: Ali b. Ebi Tâlib (ra)dan da Ömer (ra)tn sözünün bir benzeri ri­vayet edilmiştir. O birisinin diğerine: Ey Zülkarneyn! diye seslendiğini işitin­ce şöyle demiş: Peygamberlerin isimlerini kullanmanız size yetmedi de me­leklerin isimlerini mi kullanmaya başladınız?

Yine ondan gelen bir rivayete göre Zülkarneyn salih, hükümdar bir kul idi. O, Allah’a samimiyetle bağlanmış, Allah da ona yardımcı olmuştu.

Allah tarafından gönderilmiş ve yüce Allah’ın ona yeryüzünü fethetmeyi nasib etmiş olduğu da söylenmiştir.

Dârakutnî, “Ki ta b u ‘I Ah bâr “da, Rabâkîl adındaki bir meleğin Zülkar­neyn’e İndiğinden söz etmektedir. Kıyamet gününde yeryüzünü katlayıp, dürecek olan melek de budur. O -kimi ilim adamının naklettiğine göre- yeryü­zünü birbirinden çözüp ayıracak ve bütün mahtukatın ayaklan (yüce Allah’ın yeniden yaratacağı yer olan) es-Sâhire’nin üzerine düşecektir.

es-Süheylî der ki: Bu, bu meleğin yeryüzünün doğu ve batısını kateden Zülkarneyn’in üzerine inmekle görevlendirilmiş olmasına benzemektedir. Ni­tekim Hâlid b. Sinan’a ateşin musahhar kılınması ile ilgili kıssa da ateş üze­rinde görevli olan meleğin durumuna uygun düşmektedir. Bu görevli melek ise Malik’tir. Ona ve bütün meleklere selam olsun.

İbn Ebi Hayseme, “Kİtabu’l SedA”adh eserinde Hâlid b. Sinan el-Absî’yi söz konusu eder ve onun peygamber olduğunu bildirir. Bu peygambere me­leklerden ateşin bekçisi Malik’in görevlendirilmiş olduğunu bildirir. Hâlid b. Sinan’ın peygamberliğinin alâmetlerinden (mucizelerinden) birisi de şu idi: Nâru’l-Hadesân diye adlandırılan bir ateş mağaradan insanlar üzerine çıkı­yor ve onları yakıyordu. Onlarsa bu ateşi geri çeviremiyorlardı. Hâlid b. Si­nan bu ateşi geri çevirdi ve bir daha da bu ateş oradan çıkmadı.

Zülkarneyn’in adının ne olduğu ve hangi sebepten ötürü kendisine bu is­min verildiği hususunda pek çok görüş ayrılıkları vardıf. Adının Yunan -Ma­kedonyalı Kral İskender olduğu söylenmiştir. Adının Hermes olduğu söylen­diği gibi Herdis olduğu da söylenmiştir. İbn Hişâm der ki: O, Vail b. Hİm-yer’in oğullarından, Himyerlı es-Sa’b b. Zi Yezen adını taşır. İbn İshak’ın gö­rüşü de az önceden geçmiş bulunmaktadır.

Vehb b. Münebbih der ki: Zülkarneyn, Romalıdır.

Taberî de Peygamber (sav)dan bir hadis zikrederek Zülkarneyn’in bir Ro­malı genç olduğunu bildirmektedir. Ancak bu, senedi oldukça gevşek (vâ-hî) bir hadistir. Bunu da İbn Atİyye ifade etmiştir.

es-Süheylî der ki: Haberler ilminden anlaşıldığına göre; bunlar iki kişi idi­ler. Bunlardan birisi İbrahim (as) döneminde olup denildiğine göre; Şam’da bulunan Bi’ru’s-Seb’ hususunda onun hükmüne başvurduklarında, İbrahim (as)ın lehine hüküm veren kişidir.

Diğeri ise İsa (as) dönemine yakın bir zamanda yaşamıştır.

Onun İbrahim (as) döneminde yahut ondan az bir süre önce yaşamış az­gın hükümdar olan ve Erendâseb oğlu Beyurâseb’i öldürmüş bulunan Efri-dun (Feridun) olduğu da söylenmiştir.

Ona bu ismin (Zülkarneyn) veriliş sebebi ile ilgili görüş ayrılıklarına ge­lince; Onun iki tane saç örüğünün bulunduğu ve bundan dolayı ona bu is­min verildiği söylenmiştir ki, bunu es-Salebî ve başkaları nakletmektedir, Çün­kü örükler de başın kamları (boynuzları -ki Zülkarneyn boynuzları olan, boy­nuz sahibi demektir-)dır. Şairin şu beyitinde de böyledir:

“Örüklerinden yakalayarak öptüm ağzını, Su içmesi yasaklanmış sıtmalının, kaya çukurunda birikmiş

soğuk suyu içmesi gibi.”

Denildiğine göre; o krallığının ilk dönemlerinde rüyasında güneşin iki ta­rafını yakalıyormuş gibi görmüş, bunu anlatınca güneşin aydınlattığı her ta­rafa galip gelip hükmünün altına geçireceği şeklinde yorumlanmış, bundan dolayı da ona Zülkarneyn adı verilmiş.

Bir diğer görüşe göre; bu ismin ona veriliş sebebi hem doğuya hem ba­tıya ulaşmış olmasıdır. O böylelikle adeta dünyanın iki boynuzunu eline ge­çirmiş gibi oldu.

Bir kesim de şöyle demektedir: Güneşin doğuş yerine varınca oradaki boy­nuzlan görmüş, yahutta onun etrafındaki şeytanın iki boynuzunu görmüş, o bakımdan ona Zülkarneyn adı verilmiş.

Vehb b. Münebbih der ki: Sarığının altında iki tane boynuzu (örüğü) var­dı.

İbnu’l-Kevvâ, Ali (ra)a, Zülkameyn’e dair: O bir peygamber miydi, yok­sa bir hükümdar mıydı? diye sormuş. Şu cevabı vermiş: Ne bu, ne o, O sa-lih bir kul idi. Kavmini yüce Allah’a davet etti. Onun bir karn’ım (alnının bir tarafını) yaraladılar. Sonra yine onlan davet etti, bu sefer diğerini yaraladı­lar. O bakımdan ona Zülkarneyn denildi.

Zülkarneyn’in çağı hakkında da görüş ayrılığı vardır. Kimisi Musa’dan son­ra İdi derken, kimisi İsa’dan sonraki fetret döneminde yaşamıştır, der. İbra­him ve İsmail döneminde olduğu da söylenmiştir. Hızır (as) onun en büyük bayrağını taşıyan idi. Biz bunu el-Bakara Sûresi’nin (el-Bakara, 2/259. âye­tin) tefsirinde zikretmiş bulunuyoruz.

Hülasa; yüce Allah ona yeryüzünde iktidar vermiş, bütün hükümdarların itaatine girdiği bir hükümdardır.

Rivayete göre bütün dünyaya hükmetmiş olan krallar dörttür, tkisi mü’min, ikisi kâfirdir. Mü’min olanlar Davud oğlu Süleyman (ikisine de selam olsun) ile İskender, kâfir olanlar ise Nemrut ve Buht Nassar’dır. Bu ümmet arasın­da da beşinci birisi daha bütün dünyaya hakim olacaktır. Çünkü yüce Allah: “Onu bütün dinlerin üstüne hakim kılmak için…” (et-Tevbe, 9/33) diye bu­yurmuştur, bu da Mehdî’dir.

Şöyle de denilmiştir: Ona Zülkarneyn denilmesinin sebebi, her iki cihet­ten de oldukça asil bir soydan gelmiş olmasıdır. Hem baba tarafı, hem an­ne tarafı şerefli aile mensubu idiler.

Bir diğer görüşe göre; onun çağında kendisi hayatta olduğu halde insan­lardan iki kam (nesil) helak olmuştur. Yine denildiğine göre; bu ismin ona veriliş sebebi, savaştığı vakit aynı anda hem İki eliyle hem de bineğinin iki yanından savaşması idi. Ona zahir ve bâtın ilmi verildiği için bu ismin veril­diği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre o, karanlığa ve nura girdiğinden dolayı, bir başkasına göre de o hem Fars’lara hem de Rumlara hakim oldu­ğundan dolayı bu ismi almıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [248]

“Gerçekten, Biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş…” Ali (ra) dedi ki: Yüce Allah ona bulutları musahhar kılmış ve yollar önünde alabil­diğine açılmış, önü hep aydınlatılmış idi. O bakımdan onun için gece de gün­düz de birdi. Ukbe b. Âmir yoluyla gelen hadisçe, Peygamber (sav) kendi­sine Zülkarneyn hakkında soru soran kitab ehlinden bir takım kimselere şöy­le demiştir: “O önceleri Rumlardan bir delikanlı idi. Sonra kendisine hüküm­darlık verildi. Mısır’a gelinceye kadar yeryüzünde yol aldı. Orada İskende­riye diye anılan bir şehir inşa etti. Bu işi bitirince ona bir melek geldi ve onu yükseltti. Kendisine altında bulunanlara bir bak, dedi, O da sadece yaptı­ğım şehri görüyorum, ondan başka bir şey görmüyorum, dedi. Melek ona: İşte o yerin tamamıdır. Senin etrafını çevirdiğini gördüğün o siyahlık ise de­nizdir. Yüce Allah sana yeri göstermek murad etti. Sana orada bir saltanat verdi. Haydi yeryüzünde yürü, cahile öğret, ilim adamına da güç ve sebat ver.”[249]

“Ve ona herşeyin yolunu göstermiştik.” İbn Abbas der ki: Dilediğine ulaş­masına sebeb teşkil edecek her bir şeye dair bilgi vermiştik. el-Hasen der ki: Dilediği yere ulaşması imkanını vermiştik. Bir açıklamaya göre; mahlukatın gerek duyacağı herşeyden vermiştik. Bir diğer görüşe; göre hükümdarların şehirleri” fethetmek, düşmanları kahretmek için kendilerine yardımcı olacak herşeyden vermiştik, demektir.

“Sebeb (mealde; yol)” ise halat ve ip demektir. Kendisi vasıtası île bir şe­ye ulaşılan her şey hakkında istiare yoluyla kullanılır olmuştur.

O da bir yol tuttu” buyruğunu İbn Âmir, Âsim, Hamza ve el-Kisaî “eliFi kat’ ile (yani hemze şeklinde) okumuşlardır. Medineliler ve Ebu Amr ise; şeklinde vasi ile okumuşlardır. Kendisine verilmiş olan se-beblerden (yollardan) bir yolu izledi, demektir.

el-Ahfeş der ki: Bu iki ayrı okuyuşta fiilin kullanılmış iki şekli olan: aynı manadadır. Tıpkı; Onun terkisine bindim, fi­ili gibi. Yüce Allah’ın; “Meğer ki hızlıca hırsızlayıp bir şey kapan olsun; hemen arkasından parlak, delici bir alev ona yetişir” (es-Sâffât, 37/10) buyruğundaki fiil de bu türdendir, “Hasen-be-sen; kabîh-şakîh: güzel-mü zel; çirkin-mirkin” gibi kelâmda itbâ’ da bu kök­tendir,

en-Nahhâs der kî: Ebu Ubeyd, Kûfelİlerin kıraatini tercih etmiş ve: Çün­kü bu yol almaktan gelmektedir, diyerek açıklamıştır. O da, el-Asrnai de; yol alıp ona yetişmemesi halinde; şeklinin kullanılacağını yetişmesi halinde ise; şeklinin kullanıldığını nakletmişlerdir. Ebu Ubeyd der ki: “Güneş doğarken onların ardından gittiler” (eş-Şuarâ, 26/60) buyruğunda da bunun gibidir.

en-Nahhâs der ki: Böyle bir ayırımı el-Asmai nakletmiş olsa dahi bir ge­rekçe yahutta bir delil olmadıkça kabul edilmez. Yüce Allah’ın: “Güneş do­ğarken onların ardından gittiler” buyruğunda onlara yetiştiklerinden söz edilmemektedir. Söz edilen: Musa (as) ve arkadaşları denizden çıktıktan son­ra, Firavun ve arkadaşlarının onların geçtikleri yerden geçince deniz üzer­lerine kapanmış olduğudur. Bu hususta doğru olan bu fiilin her üç şeklinin de aynı anlamda ayrı söyleyişler olduğudur ve üçü de yol almak manasına­dır. Bu yol almakla birlikte yetişmenin olması da mümkündür. Sözkonusu ol­maması da mümkündür.

“Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü” buyruğunda geçen “Kara çamurlu” kelimesini İbn Âsim, Âmir, Hamza ve el-Kİsaî sıcak anlamında, diye okumuşlardır. Diğerleri ise “elif’siz ve hemzeli okumuşlardır. Yani dibe çöken kara çamu­ru bol demektir. “Kuyunun çamuaınu çekip çıkardım” demek­tir. Buna karşılık; “ise kuyunun dibindeki kara çamur çoğal­dı” demektir. Bununla birlikte Âsim ve diğerlerinin kıraatinin de hemzeli kı­raatten gelmesi ve hemzenin tahfif edilerek “ya”ya kalb edilmiş olması da mümkündür. Bazen her iki kıraat bir arada açıklanarak: O pınar hem sıcak, hem de kara çamurlu idi, denilir.

Abdullah b. Amr dedi ki: “Peygamber (sav) battığı vakit güneşe baktı ve şöyle dedi: “İşte, Allah’ın kızgın ateşi. Eğer Allah’ın emri onu alıkoymasaydı, yeryüzünde ne varsa hepsini yakardı.”[250]

İbn Abbas dedi ki: Bunu bana Ubeyy, Rasûlullah kendisine okuttuğu şe­kilde: (*v- Oî” ^) diye okuttu.

Muâviye de: O “elif” iledir, deyince Abdullah b. Amr b. el-As: Ben mü’minlerin emiri ile aynı kanaatteyim, deyince aralarında Ka’b’ı hakem ta­yin ederek: Ey Ka’b, Tevrat’ta sen bunu nasıl olduğunu görüyorsun, diye sor­dular. O: Benim gördüğüm kara bir pınarda battığı şeklindedir, diyerek İbn Abbas’a uygun kanaat belirtti.

Şair -ki o Yemenli hükümdar Tubba’dır- dedi ki:

“Zül karneyn bende a önce müslümandı,

Bir hükümdardı. Hükümdarlar ona itaat eder, secde ederdi,

Doğulara ve batılara kadar ulaştı. Hikmeti sonsuz ve yol

Göstericinin emrinin yollarını arayarak.

Gördü, güneşin battığı vakitte batış yerinin,

Siyah birikmiş bir çamurlu pınarda battığını.”

el-Kaffâl der ki: Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Maksat güneşin kendisi­ne ulaşıp temas edinceye kadar doğuş ve batış yerine ulaştığı değildir. Çün­kü güneş yere yapışmaksızın arzın etrafında sema ile birlikte deveran eder ve yeryüzünde bilinmeyen bir yerdeki bir pınara sığmayacak kadar-, hatta gü­neş yeryüzünden kat kat daha büyüktür. Bundan maksat onun batı ve do­ğu taraflarından yeryüzünün ma’mur olduğu en uç noktalara kadar vardığı­dır. İşte o vakit onun gözüne güneşin kara çamurlu bir suda battığı görün­dü. Nitekim bizler düzlük bir arazide güneşin yerin içine girdiğini görüyo­ruz. Bundan dolayı yüce Allah: “Onu, güneşe karşı kendilerine hiçbir si­per yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü” diye buyur­maktadır. Bundan maksat ise güneşin doğuşu esnasında onlara çarptığını ve değdiğini anlatmak değildir. Aksine güneşin üzerine ilk doğduğu kimsele­rin durumunu anlatmak istemiştir.

el-Kutebî der ki: Bu pınarın denizin bir parçası olması da mümkündür. Güneşin bu pınarın arka tarafında yahut onunla beraber, ya da onun yakının­da batması mümkündür. Böylelikle sıfat, o sıfata sahip olanın yerine ikame edilmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“Onun yanında da bir kavim buldu.” Yani o pınarın yanında yahut o pı­narın bittiği yerin yakınında bir kavim buldu, Bunlar Cabers halkı idi. Sürya-nice’de buna Cercîsâ denilir. Burada, geriye kalanları Salih (as)a iman etmiş, Semûd neslinden bir kavim yaşamaktaydı. Bunu es-Süheylî nakletmiştir.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Zülkarneyn, Rumlardan birisi olup, Rum yaşlı kadınlanndan birisinin oğlu idi. Bu kadının ondan başka da çocuğu yoktu. Adı, İskender’di. Ergenlik yaşına geldiğinde -salih bir kul idi- Yüce Allah ona: Ey Zülkarneyn dedi. Ben seni yeryüzü ümmetlerine göndereceğim. Bunların dil­leri birbirinden farklıdır. Bu ümmetler yeryüzündeki bütün ümmetlerdir. Bun­lar sınıf sınıftır. İki ümmetin arasında yeryüzünün bütün boylamı yer alır. İki­si arasında da yeryüzünün bütün enlemi bulunmaktadır. Kimileri de yeryüzü­nün ortasındadırlar. Cinler, insanlar, Ye’cuc ile Me’cuc bunlardandır. Yeryü­zü boylamının aralarında bulunduğu iki ümmete gelince, bunların birisi güne­şin batı tarafında olup Nâsîk diye anılır. Diğeri ise güneşin doğu tarafındadır. Buna da Mensik denilir. Yeryüzü enleminin aralarında bulunduğu iki ümme­te gelince; bunların birisi yeryüzünün sağ yansındadır ve bunlara Hâvîl deni­lir. Diğeri ise sol bölümünde olup, bunlara da Tâvîl denilir.

Zülkarneyn dedi ki: Ey ilahım. Sen, beni boyutlarını senden başka hiçbir kimsenin bilemediği büyük bir iş için seçtin. Bana bu ümmetlerle hangi güç­le baş edeceğimi, hangi sabırla bunlara katlanacağımı, hangi dille bunlarla konuşacağımı haber verir misin? Ben yanımda hiçbir güç yokken onların dil­lerini nasıl anlayacağım? Yüce Allah şöyle buyurdu: Sana yüklemiş olduğum bu görevi başarı ile yerine getirmeni sağlayacağım. Kalbine bir genişlik ve­receğim ve herbir şeyi anlayabileceksin. Kavrayışını sağlamlaştıracağım, herşeyi kavrayabileceksin. Sana bir heybet vereceğim, hiçbir şeyden de korkmayacaksın. Aydınlığı ve karanlığı emrine vereceğim, ikisi senin asker­lerinden bîr asker olacak. Aydınlık senin önünde yol gösterecek, karanlık ar­kandan seni koruyacak.

Kendisine bu sözler söylenince, kendisine uyanlarla birlikte yola koyul­du. Güneşin battığı yerin yakınında bulunan ümmete doğru yürüdü. Çünkü ümmetler arasında ona en yakın o idi. Bu ümmetin de adı Nâsik’di. Orada sayısını Allah’tan başka kimsenin bilmediği pek büyük kalabalıklar, Al­lah’tan başkasının güç yetiremeyeceği pek büyük çapta güç ve kuvvet bul­du. Oldukça değişik diller ve değişik inanışlarla karşılaştı. O da onların çok­luklarına karşı karanlıkla çıktı. Onların etraflarına her taraftan onları kuşa­tacak kadar karanlık askerlerinden üç askeri çevrelerine yerleştirdi, Nihayet bu karanlık onları tek bir yerde topladı. Daha sonra aydınlıkla onların üze­rine girdi. Kendilerini yüce Allah’a ve O’na ibadete davet etti. Kimisi ona iman etti, kimisi kâfir oldu ve onun önünde engel teşkil etti. Yüz çevirenler üze­rine karanlığı saldı, dört bir yandan onları kapladı. Bu karanlık ağızlarından, burunlarından, gözlerinden girdi. Evlerine girdi, herbir taraftan onları kuşat­tı. Şaşırıp kaldılar, dalgalar halinde birbirlerine girdiler. Helak olmaktan korkmaya başladılar. Hep bir ağızdan: Biz iman ettik, diye bağrıştılar. Bu se­fer üzerlerindeki karanlığı açtı ve kılıç zoruyla onları eline geçirdi, davetini kabul ettiler. Batıdaki bu insanlardan pek büyük toplulukları asker etti ve hep­sini tek bir ordu haline getirdi. Sonra da onları kumandası altına alarak yo­la koyuldu. Arkalarından karanlık onları ileri doğru götürüyor ve arkasından (gelecek tehlikelere karşı) onu koruyordu. Aydınlık ise önlerinden gidip ona yol gösteriyordu.

Yeryüzünün sağ tarafında bulunan Havil denilen ümmete ulaşmak üze­re yeryüzünün sağ tarafından yol alıyordu. Yüce Allah onun elini, kalbini, ak­lını ve görme duyusunu musahhar kıldı. Bîr iş yaptı mı yanlışlık yapmıyor­du. Büyükçe bir nehire yahut bir denize varacak olurlarsa ayakkabı parça­ları gibi küçük tahta parçalarından gemiler yapar ve kısa bir süre içerisinde bunları bir araya getirirdi. Bu gemilerin bitiminden sonra beraberinde bulu­nan bütün ümmetleri bunlara doldururdu. Denizleri, nehirleri aştıktan son­ra bu parçaları birbirinden çözer ve herbir kişiye bir tahta parçası verirdi. Böy­lelikle bunu taşımaktan yorulmazdı.

Nihayet, Havil denilen ümmetin butunduğu yere geldi. Bunlara da Nâsik denilen ümmete yaptığını yaptı. Onlar da iman ettiler. Onların işini bitirdik­ten ve askerlerini beraberine aldıktan sonra yeryüzünün diğer tarafına git­mek üzere yola koyuldu. Nihayet güneşin doğuş yeri yakınındaki Mensik’e ulaştı. Bunlara da aynı şeyleri yaptı ve ilkine yaptığı şekilde bunlardan da or­dular aldı. Daha sonra Tâvil üzerine gitmek üzere yeryüzünün sol tarafına doğru yola koyuldu. Bu ümmet Hâvil’in karşı tarafında bulunan ümmetti ve bu iki ümmet arasında yeryüzünün enlemi bulunuyordu. Bunlara da önce­kilere yaptığını yaptı. Daha sonra yeryüzünün ortalarında bulunan cinlerden, insanlardan, Ye’cuc ve Me’cuc’tan oluşan ümmetlerin üzerine yöneldi.

Doğu tarafında Türklerin diyarının sol noktasına bitişik yere kadar geldi­ğinde, insanlardan salih olan bir ümmet ona şöyle dedi: Ey Zülkarneyn şu iki dağın arasında sayılamayacak kadar pek çok Allah’ın yarattığı bir takım varlıklar vardır. Bunlar insanlara benzemezler, bunlar hayvanları andırıyor­lar. Otları yerler, yırtıcı hayvanların yaptığı gibi çeşitli canlıları ve evcil ol­mayan hayvanları avlarlar, Yılan, akrep, kertenkele ve yüce Allah’ın yeryü­zünde canlı olarak yaratmış olduğu her türlü haşeratı yerler. Bir yıl içerisinde yüce Allah’ın yarattığı hiçbir varlık onlar kadar artıp çoğalmaz. Eğer du­rum böylece devam edecek olursa, yeryüzünü dolduracaklar ve orada bu­lunanları sürecekler. Biz sana belli bir gelir vermenin karşılığında bizimle on­lar arasında btr set yapar mısın? diye bu sözün geri kalan kısımlarını da nak­letti. İleride Ye’cuc, Me’cuc ve onlardan bir tür olan Türklerin niteliklerine dair yeterli açıklamalar gelecektir.

“Dedik ki: Ey Zülkarneyn” el-Kuşeyrî Ebu Nâsr der ki: Eğer Zülkarneyn bir peygamber idiyse bu bir vahiydir, eğer peygamber değil ise o takdirde bu, yüce Allah tarafından ona gelmiş bir ilhamdır.

Onları İstersen azaplandırabllirsin yahut onlara güzel muamelede bu­lunabilirsin.” İbrahim b. es-Serrî der ki: Yüce Allah, Muhammed (sav)ı “Eğer sana gelirlerse aralarında ister hükmet, ister anlardan yüz çevir” (el-Mâide, 5/42) vb. buyruklarda muhayyer bıraktığı gibi onu da bu iki husus­tan birisini işlemekte muhayyer bırakmıştır.

Ebu İshâk ez-Zeccac der ki: Bu buyruğun anlamı şu ki: Yüce Allah bu iki hükümden birisini seçmekte onu serbest bırakmıştır.

en-Nahhas der ki: Ancak Ali b. Süleyman onun bu görüşünü reddetmiş­tir. Çünkü, Zülkarneyn’in peygamber olduğu sahih olarak sabit değildir ki bu şekilde hitab etmesi söz konusu olsun. O yüce Rabbi hakkında:

“Sonra o, Rabbine döndürülecek” nasıl desin ve nasıl: “Onu azaplandı-racağız” diyerek çoğul olarak hitab etsin? Buna göre ifadenin takdiri şöyle­dir: Biz Ey Muhammed dedik. Onlar da: Ey Zülkarneyn… dediler.

Ebu Ca’fer en-Nehhas der ki: Ebu’l-Hasen’in söylediği bu sözün hiçbir ma­nası yoktur. Çünkü yüce Allah’ın: “Dedik ki: Ey Zülkarneyn…” buyruğun­da yüce Allah’ın ona çağında bulunan bir peygamber vasıtası ile böylece hi­tab etmiş olması mümkün olduğu gibi, Peygamberine: “Bundan sonra ister karşılıksız bırakın, ister fidye alın.” (Muhammed, 47/4) dediği gibi; ona da böyle bir şey söylemiş olması mümkündür.

Yüce Allah’ın: “…Onu azaplandiracağız. Sonra o, Rabbine döndürülecek” buyruğunda açıklanması zor görülen hususa gelince; bunun da takdiri şöy­ledir; yüce Allah: “Onları İstersen azaplandırabilirsin…” buyruğunda belir­tildiği gibi onları öldürmek ile diğer taraftan: “Yahut onlara güzel muame­lede bulunabilirsin” buyruğunda da onları hayatta bırakmak arasında muhay­yer bırakınca o da o kavme şunları söyledi: “Kim zulmederse” yani aranız­dan küfür üzere kalmaya devam ederse “onu” öldürmek suretiyle’azaplan-dıracağtz. Sonra o” kıyamet gününde “Rabbine döndürülecek, Rabbi de onu” cehennemde oldukça çetin “şiddetli bir azap ile azaplandıracak.

“Fakat kim” küfürden tevbe edip “iman edip de salih amel işlerse…”

Ahmed b. Yahya dedi ki: “Onları istersen azaplandırabilirsin, yahut onlara güzel muamelede bulunabilirsin” buy­ruğunda yer alan; nasb mahallindedir. Bununla birlikte merfu kabul edİ-lîrse; o da doğru olur ve; “Yahutta o (yapacağın iş)..,” anlamında olur. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Haydi yürümeye koyul, ya ihtiyacınız olan bir işi göreceksiniz Yahutta güzel bir öğle uykusu ile bir arkadaş bulacaksınız.”

” Onun için en güzel bir mükâfat vardır” buyruğunu Medineliler, Ebu Amr ve Âsımr şeklinde (tenvinli ve fethalı değil de) mübtedâ yahutta İstikrar[251] üzere ref ile okumuşlardır. ise izafet İle cerr mahallindedir. İzafet dolayısıyla da tenvin hazfedilir. Onun için âhirette Allah nezdinde en güzel bir mükafat -ki o da cennettir- vardır. Burada görüldüğü gibi mükâfat cennete izafe edilmiştir. Allah’ın: “Hakku’l-Yakîn”; (el-Vakıa, 56/95); Ve şüphesiz âhiret yurdu…” (el-En’âm 5/32) buyruklarında olduğu gibi. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır.

“En güzel bir mükâfat” -diye meali verilen- “el-Hüsnâ” ite sa-lih amellerin kastedilme İhta mali de vardır.

Mükâfatın Zülkarneyn tarafından verilmesinin de kastedilmiş olması mümkündür. Yani ben ona bağışta bulunurum ve fazladan da ona lütfede­rim.

İki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısı ile tenvinin hazfi caiz olduğu gi­bi uel-hüsnâ” kelimesinin Basralılara göre bedel olarak, Kûfeliiere göre ise tercüme olarak ref mahallinde olabilir. İbn Ebi İshak’ın; şeklindeki kıraati buna göre açıklanır. Ancak burada tenvin hazfedilmez, hazfedilme-mesi daha güzeldir. Sair Kûfelİler ise tenvinli ve nasb ile; di­ye okumuşlardır ki bu da; “ceza olarak ona el-Hüsnâ var­dır” takdirinde demektir.

el-Ferrâ der ki: “mükâfat olarak” kelimesi temyiz olarak nasb edilmiştir. Masdar (mef ul-ü mutlak) olarak nasb edildiği de söylenmiştir, ez-Zeccac ise der ki: Bu hal konumunda bir mastardır; yani”Ona karşılık olarak bu verilecektir” demek olur.

İbn Abbas ve Mesrûk ise mansub fakat tenvinsiz oiarak; diye okumuşlardır. Bu okuyuş İbn Ebi Hatim’e göre iki sakinin yanyana gel­mesi dolayısıyla tenvin hazfedilmiştir. Ötreli ve tenvinsiz okuyuşun iki iza­hından birisinde olduğu gibi.

en-Nehhâs der ki: Ancak bu ondan başkalarına göre bir yanlışlıktır. Çün­kü burası, iki sakin dolayısıyla tenvinin hazfedileceği bir yer değildir ve bu­na göre ifade; “İyiliğinin mükâfatı olarak ona sevab var­dır” takdirindedir.

“Sonra bir başka yol tuttu.” Bundan önce bu fiilin çeşitli kullanım şekil­lerinin aynı manada olduğuna dair açıklamalar geçmiştir. Başka bir yol izle­di ve çeşitli konaklardan geçti, anlamındadır.

“Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman” buyruğunda geçen;” “Doğduğu yer” kelimesini Mücahid ve İbn Muhaysin “mim” ile “lam” harfini üstün ile okumuşlardır, “Gü­neş ve yıldızlar doğdu, doğmak, doğuş” denilir. “Lam” harfinin üstün ve es-reli okunuşu aynı zamanda güneşin doğuş yeri anlamına da gelir. Bu açık­lamaları el-Cevherî yapmıştır.

Yani o, sonunda kendileri ile güneşin doğuş yeri arasında insan diye kim­selerin bulunmadığı bir kavmin bulunduğu yere vardı. Güneş ise bunun öte­sinde oldukça uzak bir yerde doğuyordu. İşte yüce Allah’ın: “…Bir kavmin üzerine doğduğunu gördü” buyruğunun anlamı budur.

Bunlar hakkında görüş ayrılıkları vardır. Bunların kim olduklarına dair Ve-hb b. Münebbih’in kanaati önceden geçmiş bulunmaktadır. Ona göre bun­lar Mensik adında ve Nâsîk denilen ümmetin karşısında yer alan bir ümmet idi. Mukatil de böyle demiştir. Katade ise her ikisine de Zinc denildiğini söy­lemiştir. el-Kelbî ise bunlar Tarîs, Hâvîl ve Mensik adını taşıyan ümmetler­di, demiştir. Bunlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve hakka kargı kör kimselerdi. Kö­pekler gibi birbirlerine yaklaşır ve eşekler gibi birbirlerine karışırlardı.

Bunların Câbelk ahalisi olduğu da söylenmiştir. Bunlar da Hûd’a iman et­miş olan Âd kavminin mü’mirilerinin soyundan geliyorlardı. Süryanice’de bun­lara Markîsâ denilir.

Güneşin battığı yerde bulunanlar ise Cabers ahalisidir. Bu iki şehirden her birisinin onbin kapısı ve her bir kapısı arasında bir fersahlık mesafe vardır. Cabelk’in ötesinde başka ümmetler de vardır. Bunlar ise Tâfîl ve Târis’dirler. Ye’cuc ile Me’cuc’e komşudurlar. Cabers ve Cabelk ahalisi, Peygamber (sav)a iman etmişlerdir. İsrâ gecesi onların yanından geçmiş, onları davet et­miş, onlar da davetini kabul etmişlerdir. Diğer ümmetleri de davet ettiği hal­de onun çağrısını kabul etmediler. Bunu da es-Süheylî zikreder ve şöyle der:

Ben bütün bunları Mukatil b. Hayyân’ın, İkrime’den, onun İbn Abbas’tan, onun da Peygamber (sav)dan rivayet ettiği uzunca bir hadisten özetledim. Bu­nu Taberî de, MukauTe kadar senedi ile kayd ettikten sonra, Mukatil tarafın­dan Peygambere nisbet ederek naklettiği bir hadis olarak rivayet etmiştir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

“…Güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız” yani güneşin doğuşu esnasında ona karşı kendilerini koruyabilecek bîr engelleri bulunma­yan “bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.”

Katade der ki: Bu kavim ile güneş arasında herhangi bir örtü yoktu. Çünkü onlar üzerinde bina yapılamayan bir yerde bulunuyorlardı. O bakım­dan onlar bir takım tüneller içerisinde yaşıyorlardı. Güneş çekilip gitti mi ma­işetlerini kazandıklan yerlere ve tarlalarına geri dönerler. Yani içine girip, ba­rınacakları ne dağdaki bir mağaraları, ne de güneşe karşı kendilerini koru­yacak bir evleri vardı,

Umeyye dedi ki; Ben, Semerkant’ta insanlarla konuşan bir takım kişiler gördüm. Onlardan birisi dedi ki: Çin’i aşıp geçinceye kadar yola koyulup git­tim. Ona: Seninle onlar arasında bir gün, bir gecelik kadar bir mesafe var­dır. Bunun üzerine ben de onları bana gösterecek bir adamı ücretle tuttum. Nihayet sabahleyin onların yurduna vardım. Onlardan herhangi bir kimse­nin kulağını altına yatak gibi yaydığını, diğerini de yorgan gibi üzerine ört­tüğünü gördüm. Benîm yol arkadaşım onların dilini biliyordu. Onlarla bir­likte geceyi geçirdik. Ne dîye geldiniz, diye sordular. Biz güneşin nasıl doğ­duğunu görmek için geldik, dedik. Bu sırada bir çıngırak sesi gibi bir ses işit tik. Ben baygın düştüm, uyandığımda bana sürdükleri yağla vücudumu ova­lıyorlardı. Güneş su üzerinde doğunca suyun üzerinde adeta zeytinyağını an­dırıyordu. Semanın bir tarafı da bir çadır şeklinde idi. Güneş yükselince be­ni tünellerine soktular. Gün yükselip güneş tepelerinden yana doğru kayın­ca balık avlamak üzere çıktılar. Avladıkları bu batıkları güneşe bırakıyor ve pişiyordu.

İbn Cüreyc der ki: Bir gün onlara bir ordu geldi. Oranın ahalisi onlara: Siz burada iken güneş doğmasın. Onlarsa güneş doğmadıkça buradan gitmeye­ceğiz, dediler. Daha sonra: Bu kemikler nedir? diye sordular. Onlara: Allah’a and olsun ki bu kemikler üzerlerine güneşin doğduğu bir ordunun kemik­leridir, hemen buracıkta ölüverdiler, dediler. (İbn Cüreyc) dedi ki: Bunun üze­rine hemen gerisin geri kaçmaya koyuldular.

el-Hasen der ki: Onların yaşadıkları yerde ne dağ ne de ağaç vardı. Ora­da bina yapılamıyordu. Üzerlerine güneş doğdu mu suya girerlerdi. Güneş yükseldi mi sudan çıkarlar ve hayvanların otladığı gibi otlarlardı.

Derim ki: Bu sözler orada hiçbir şehir bulunmadığını göstermektedir. Doğ­rusunu en İyi bilen Allah’tır. Onların bir bölümünün suya girdiği, bir bölü­münün de tünellere girdiği de söylenebilir. O takdirde el-Hasen ile Katade’nin sözleri arasında çelişki söz konusu olmaz.[252]

  1. Sonra bir yol tuttu.
  2. Nihayet İki dağ arasına ulaştığı zaman önlerinde hemen hemen

hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu,

  1. Dediler ki: “Ey Zülkarneynl Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc bu yerde bozgunculuk yapanlardır. Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen.”
  2. Dedi ki: “Rabbimin bana verdiği imkânlar daha hayırlıdır. Siz bana (bedeni) güçle yardım edin ki, sizinle onların arasına sağ­lam bir set yapayım.
  3. “Bana büyük demir parçaları getirin.” Nihayet dağlatın İki ya­nını tam denkleştirdiği vakit: “Üfleyin” dedi Nihayet onu bir ateş haline getirince: “Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim” dedi.
  4. Artık onu ne aşabildiler, ne de onu delmeye güç bulabildiler.
  5. “İşte bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va’dl gelince onu dümdüz eder. Rabbimin va’di haktır” dedi.

“Sonra bir yol tuttu.”

“Nihayet İki dağ arasına ulaştığı zaman…” bunlar Ermenistan ve Azer­baycan taraflarında iki dağdır. Ata el-Horasanî, İbn Abbas’tan: “tki dağ ara­sına” buyruğundan kasıt, Ermenistan ve Azerbaycan’daki iki dağdır, dediği­ni rivayet etmektedir.

“Önlerinde* yani o dağların arka taraflarından “hemen hemen hiçbir söz

anlamayan bir kavim buldu.” (Mealindeki buyrukta): “Anla(ma)yan” kelimesini Hamza ve el-Kisaî “ya” harfini ötreli “kaf” harfini esreli olarak; şeklinde; fiilinden muzari diye okumuşlardır. Bu da kendile­ri konuşmakla birlikte konuştuklarına başkalarını anlatamayanlar anlamın­dadır. Diğerleri İse “ya” harfini de “kaP harfini de üstün okumuşlardır ki; bu da anlamayanların kendileri olduğu manasınadır. Her iki kıraat te sahihtir. Bu; hem kendileri başkalarının sözlerini anlamıyorlar, hem de kendileri başkalarına söylediklerini anlatamıyorlar, demektir.

İnsanlardan salih bir ümmet ona: “Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde bozgunculuk çıkaranlardır.”

el-Ahfeş dedi ki: “Ye’cûc” kelimesini hemzeli okuyanlar “Me’cûc” kelime­sindeki hemzeleri asıldan kabul eder ve “Ye’cûc”un vezni “yefûT, “Me’cûc”un vezni de “mef ûl” olur. Bu şekliyle-, “Ateşin alev alması, alevlen-mesi”nden türemiş gibidir. Hernzesiz telaffuz edenler ve bunları fazladan “elif” olarak kabul edenler ise “Yâ’cûc” diye söylerler ki; bu; den “Mâ’cûc” de; den gelmiş olur. Bu iki özel isim de munsarıf değildir. Ru’be (bu söyleyişe uygun olarak) der ki:

“Şayet Yâ ette ve Macuc hep birlikte,

Âd kavmi de avdet edip, Tubba’ı galeyana getirecek olurlarsa…”

Bunu el-Cevherî zikretmektedir:

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar Arapça olmayan iki isim olduklarından do­layı munsarıf değildirler. Tıpkı Tâlût ve Câlût gibi. Ayrıca bunlar Arapça kök­ten de türemiş değildirler. Munsarıf olmalarını önleyen ise Arapça olmayış­ları, nıarife ve müennes oluşlarıdır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Bu iki kelime; den gelmekte olup, Arapçalaştırılmışiardır. Munsarıf olmayışlarının illeti ise marife ve te’nis’dir.

Ebû Ali der ki: Bu iki kelimenin Arapça olmaları da mümkündür. Çünkü “Ye’cûc” kelimesini hemzeli okuyanlara göre bu kelime “Cerbua” ke­limesinin fiili yef ûl veznindedir. Bu da; ateş aleviyle etrafı aydınlattı, demek olan; dan gelir. Alev almak anlamındaki; da; “Acı, tuzlu” ifadesi de buradan gelmektedir.

Hem2esi2 telaffuz edenlerin ise bu kelimedeki hemzeyi hafifleterek “elif’e kalb etmiş olması mümkündür. (Baş anlamındaki); in hemzesiz oku­nuşu gibi. “Me’cûc” kelimesi de; den mef’ul veznindedir. Her iki keli­me iştikak bakımından aynı kökten gelirler. Bunu hemze’siz okuyanların da hemzeyi hafifletmiş olmaları mümkün olduğu gibi; bu kelimenin den “fâûl” vezninde olması da mümkündür. Her iki kelimenin munsartf olmayış sebebi ise müenneslik ve marife oluşlarıdır. Çünkü kabile ismini andırmak­tadırlar.

Yeryüzünde fesad çıkarmalarına gelince, bu hususta farklı görüşler var­dır. Said b. Abdulaziz der ki: Onların fesad çıkarmaları Âdemoğullarını ye­meleridir. Bir kesim de şöyle demektedir: Onların fesad çıkarmaları bekle­nen bir şeydi. Yani fesad çıkaracaklar. O bakımdan onlardan korunmak mak­sadıyla böyle bir istekte bulundular.

Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Fesad çıkarmaları zulüm, baskı, öl­dürmek ve insanların yaptığı bilinen diğer fesad şekilleridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Onların nitelikleri, setlerinden çıkışları ve Yâfes’İn çocukları olduklarına dair bir takım haberler de varid olmuştur. Ebu Hureyre, Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Nuh (as)ın, Sâm, Hâm ve Yâfes adın­da oğulları oldu. Araplar, Farslar ve Rumlar, Sâm’ın çocuklarıdırlar, hayır da bunlardadır.

Ye’cuc, Me’cuc, Türkler ve İskitler de Yâfes’İn çocuklarıdır, bunlarda hayır yoktur. Kıptfler, Berberîier ve Sudan (yani siyahiler) Hâm’ın çocukla­rıdırlar.”[253]

Ka’b el-Ahbar dedi ki: Âdem (as) ihtilam oldu ve suyu (menisi) toprağa karıştı. Bundan dolayı üzüldü, o bakımdan (Ye’cuc ile Me’cuc) bu sudan ya-ratıidtlar. Bundan dolayı onlar anne tarafından değil de, baba tarafından bi­ze ulaşırlar.

Ancak bu haber su götürür bir haberdir. Çünkü peygamberler (Allah’ın sa-“ât ve selamı üzerlerine olsun) ihtilâm olmazlar. Onlar (Ye’cuc ile Me’cuc) Yâ-fes’in çocuklarıdırlar. Nitekim Mukâtil ve başkaları da böyle demişlerdir.

Ebu Said el-Hudrî, Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Onlardan (yani Ye’cuc ile Me’cuc’den) herhangi bir kimsenin sulbün­den bin adam doğmadıkça birisi ölmez.”

Ebu Said (el-Hudrî) dedi ki: Bunlar Ye’cuc ile Me’cuc’un soyundan gelen yirmibeş kabiledirler. Gerek bunlardan, gerekse de Ye’cuc ile Me’cuc’den bi­risinin sulbünden bin kişi doğmadıkça bir kişi Ölmez. Bunu el-Kuşeyrî nak-! etmektedir.

Abdullah b. Mes’ud dedi ki: Peygamber (sav)a Ye’cuc ile Me’cuc hakkın­da soru sordum. O şöyle buyurdu: “Ye’cuc ile Me’cuc iki ümmettirler. Bu üm­metin herbirisi dörtyüzbin ümmettir. Bu ümmetin herbirisinin sayısını da Al­lah’tan başka hiç kimse bilmez. Onlardan birisinin sulbünden hepsi de silah :aşıyacak yaşa gelen bin erkek çocuk doğmadıkça, kimse ölmez.” Ey Allah’ın Rasûlü, bize onların niteliklerinden söz et denilince, şöyle buyurdu: “Bun­lar üç sınıftırlar. Bir sınıf dağ selvisini -ki bu Şam topraklarında yetişen ve her-birisinin yüksekliği yirmi zira’ı bulan bir ağaçtır- gibidir. Bir diğer kesimin eni boyu yaklaşık bir zira’ kadar aynıdır. Bir diğer kesim ise bir kuiağını kendi­sine yatak yapar, öbür kulağını da yorgan yapar, Bunların karşısına fil, ya-nani hayvan, domuz ne çıkarsa mutlaka onu yerler. Aralarından öleni de yer­ler. Onların öncü kuvvetleri Şam topraklarında, ardçıları da Horasan’da ola­caktır. Bunlar doğudaki nehirleri içecekler, Taberiye gölünü içecekler. Allah, Mekke, Medine ve Beytulmakdîs’e girmelerini de engelleyecektir.”[254]

Ali (ra) da şöyle demiştir: Onlardan bir kesimin boyu bir karıştır. Bunla-nn yırtıcı hayvanlar gibi pençeleri ve parçalayıcı azı dişleri vardır. Güvercin­ler gibi birbirlerine seslenirler, Hayvanlar gibi çiftledirler, kurtlar gibi ulur­lar. Sıcağa ve soğuğa karşı kendilerini koruyacak tüyleri vardır. Kulakları çok büyüktür. Bunlardan birisi kışı içinde geçirdikleri bir tüydür. Diğeri ise ya­zı içinde geçirdikleri bir deridir. Bunlar şeddi kazırlar, tam onu delip çıka­cakları vakit yüce Allah onu eski haline geri çevirir. Yüce Allah’ın izniyle onu yarın deleriz, diyecekler. İşte o vakit onu delecek ve çıkacaklardır. İnsanlar kalelere sığınarak korunmaya çalışacaklar. Bunlar semaya doğru ok atacak­lar, attıkları ok kana bulanmış olarak kendilerine geri dönecektir. Sonra yü­ce Allah onları boyunlarında çıkacak (ve develerin, koyunların burunların­da meydana gelen kurtçuklara benzer) kurtçuklarla helak edecektir. Bunu el-Gaznevî zikretmektedir.

Ali (ra) da, Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Ye’cuc dörtyüz tane kumandanları bulunan bir ümmettir. Me’cuc da böyle. Onlardan herhangi birisi ata binmiş bin tane çocuğunu görmedikçe ölmez.[255]

Derim ki: Ebu Hureyre yoluyla gelen merfu bir hadisi İbn Mâce, Sünen’in-de rivayet etmiş bulunmaktadır. Buna göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: “Ye’cuc ile Me’cuc her gün (şeddi delmek maksadıyla) kazıyıp dururlar. Tanı güneşin ışığını görmeye yaklaştıklarında başlarındaki (âmir) şöyle der: Haydi geri dönün, artık bunu yarın kazırsınız. Ancak yüce Allah öncekinden daha sağlam bir şekilde iade eder. Nihayet onların (şedde kalacakları) süre dolacağında ve yüce Allah onları insanların üzerine göndermeyi murad ede­ceğinde, yine şeddi kazıyacaklar ve güneşin ışığını görmeye yakınlaştıkları bir noktada amirleri geri dönün, yüce Allah’ın izniyle yarın onu kazıyacak­sınız (ve deleceksiniz) der. Böylelikle (inşaallah diyerek) istisna yapmış olacaklar. (Ertesi gün) tekrar oraya geleceklerinde onu bıraktıkları şekilde bu­lacaklar ve orayı da kazıyacaklar. İnsanların üzerine yürüyecekler, suyu içip kurutacaklar. İnsanlar kalelerine sığınarak onlara karşı korunmak iste­yecekler. Oklarını yukarı doğru atacaklar, okları üzerlerinde kan izleri oldu­ğu halde geri dönecek. -Ravi der ki: Hıfzettiğime göre böyle.- Bunun üzeri­ne: Bizler yeryüzündeki insanları kahrettik. Semadakilerin de üzerine çıktık. Bunun üzerine yüce Allah, boyun bölgelerinde bir takım kurtçukları üzerle­rine salacak ve bunlarla onları öldürecektir.” Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Nefsim elinde’olana yemin ederim ki yeryüzü hayvanları onların etlerinden dolayı semirecek ve memeleri süt ile dolacaktır.”[256]

Vehb b. Münebbth dedi ki: Zülkarneyn bunları gördü. Onlardan birisinin boyu bizden orta boylu bir adamın boyunun yarısı kadardır. Tırnakların ol­duğu yerde onların hayvan pençelerini andıran tırnakları vardır. Yırtıcı hayvanlar gibi azı dişleri ve parçalayıcı dişleri vardır, Çeneleri deve çenelerini andırır. Kılları serttir. Bütün vücutlarını örtecek kadar kıllıdırlar. Herbirleri-nin büyükçe iki kulağı vardır. Bunlardan birisini yorgan olarak kullanır, öbü­rünü de yatak olarak. Onların herbiri ecelinin ne zaman geleceğini de bilir. Eğer erkek ise sulbünden bin tane erkek çıkmadıkça ölmez. Dişi ise bin di­şi doğurmadıkça ölmez.

es-Süddî ile ed-Dahhâk derler ki: Türkler Ye’cûc ile Me’cûc’den küçük bir bölümdür. Bunlar ortaya çıkıp değişiklikler yapmaya koyuldular. Zülkarneyn gelip şeddi yaptı ve şeddin bu tarafında kaldılar.

es-Süddî der ki: Sed yirmi bir kabile üzerine yapıldı. Onlardan tek bir ka­bile şeddin beri tarafında kaldı, bunlar da Türklerdir. Bunu da Katade demiş­tir.

Derim ki: Eğer bu böyle ise şunu bilelim ki Peygamber (sav) Ye’cûc ile Me’cûc’u nitelendirdiği gibi; Türkleri de nitelendirmiştir. Peygamber (sav) şöy­le buyurmuştur: “Müslümanlar yüzleri kat kat kalkanı andıran, giydikleri, kıl­dan elbiseler olan kıl İçerisinde yürüyen” -bir başka rivayette de; kıldan ya­pılmış ayakkabılar giyen -“bir kavim olan Türklerle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır.” Bu hadisi Müslim, Ebu Dâvûd ve başkaları rivayet etmiştir.[257]

Peygamber (sav) sayılarını, çokluklarını ve ne kadar güçlü olduklarını bil­diğinden dolayı: “Türkler size İlişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz” diye bu­yurmuştur.[258]

Onlardan şu dönemde yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin sayılarını bil­mediği ve yüce Allah’tan başka kimsenin müslümanlardan geriye püskürte-meyeceği pek çok ümmetler çıkmış bulunmaktadır. Bunlar sanki Ye’cûc ve Me’cûc yahutta bunların mukaddimeleri (öncü kuwetleri)dirler.

Ebu Davûd’da, Ebu Bekre’den gelen bir rivayete göre, Rasûlullah (sav) şöy­le buyurmuştur: “Ümmetimden bir takım kimseler Dicle adı verilen bir neh­rin yakınında Basra diye adlandırılan düz bir yerde konaklayacaklar. Bu neh­rin üzerinde bir köprü olacaktır. Oranın ahalisi çoğalacak ve orası muhacir­lerin -İbn Yahya dedi ki: Ebu Ya’mer dedi ki: Müslümanların -şehirlerinden bir şehir olacaktır.- Âhir zamanda ise yüzleri geniş, gözleri küçük, Kantûrâ-oğuüan gelecek ve bu nehrin kıyısına konaklayacaklardır. O şehrin ahalisi üç gruba ayrılacak. Bir grup İneklerin kuyruklarının arkasına takılıp çöle gi­decekler, bunlar helak olacaklar. Bir grup kendileri için (bunlardan teminat) alacak ve böylece kâfir olacaklar. Bir grup da çoluk-çocuklarım arkalarına alacak ve savaşa koyulacaklar. İşte şehidler bunlardır.”[259]

“Basra” gevşek, yumuşak taş demektir. Basra şehrine bu isim bundan dolayı verilmiştir. “Kantûrâoğulları” Türklerdir. Denildiğine göre; Kantura İb­rahim (sa)ın cariyelerinden birisinin adıdır. Bu cariyenin Hz. İbrahim’den ço­cukları oldu. Türkler de bunların soyundan geldi. (Allah en iyisini bilir).[260]

“Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yaptırıversen” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunaca­ğız: [261]

1- Zülkarneyn’e Sed Yapma Teklifi:

“Sana bir vergi versek…” ifadesi güzel bir edeble sorulmuş bir sorudur.

” Vergi” belli bir miktarda mal, anlamındadır. Bu kelime “ra” har­finden sonra “elif” ile (harâc şeklinde) diye de okunmuştur. “Elif”siz söyle­yiş, “elif”li söyleyişe göre daha özel bir anlam ifade eder. O bakımdan; ” Kendi baş vergini ve şehrinin haracını öde” denilir.

el-Ezherî der ki: Harâc keiimesi vergi, fey malı, cizye ve gelir anlamların­da kullanılır. Aynı şekilde harâc mallarda verilmesi gereken farz hisselerin de adıdır. “EliPsiz “hare” ise mastardır.

“Buna karşılık bizimle onların arasında bir sed yapıversen” buyruğun-daki sed; “redm; yığılarak yapılan engel” demektir. Redm birbiri ile bitişik ve kaynaşmış şekilde üstüste yapılan yığma demektir, “Yamanmış elbise” demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.

Mesela: “Yarığı (çatlağı, çukuru) kapattım” demek­tir. Redm aynı zamanda isim olup, sed demektir. Redm’in şedden daha be­liğ bir anlam ifade ettiği de söylenmiştir. Çünkü sed kendisi ile bir boşluğun, açığın kapatıldığı herşey anlamındadır. Redm ise taş, toprak ve buna benzer şeyleri tam bir engel teşkil edecek şekilde üstüste koyup yerleştirmek demek­tir. Nitekim elbisesini kalın ve üstüste yamalarla yamayan bir kimsenin ha­lini anlatmak üzere -bu kökten- denilir. Antere’nin şu mısra’ı da burdan gelmektedir.

“Acaba şairler yama yapılması gereken bir yeri, (yamamaksızın) terk ettiler mi?”

Üstüste terkib edilecek, söylenmesi gereken bir sözü söylemeksizin bırak­mışlar mıdır, demektir.

“Sed” kelimesi “sin” harfi üstün olarak; diye okunmuştur, el-Halil, ile Sîbeveyh şöyle derler: “Sin” ötreli olursa isim olur, üstün olursa mastar­dır. el-Kisaî der ki: Üstün ve ötreii okuyuş aynı anlamdaki iki ayrı söyleyiş­tir. İkrime, Ebu Amr b. el-A’lâ ve Ebu Ubeyde de şöyle derler: Allah tarafın­dan yaratılmış olup da insanların herhangi bir katkıda bulunmadıkları engel­ler için ötreli söyleyiş, insan tarafından yapılmış olanlar için de üstünlü söyleyiş kullanılır. Ancak bu görüşü kabul eden kimselerin “sin” harfini burada üstün ile okumaları, bundan önceki; “İki dağ arasına” lafzını da ötreli okumaları gerekir.

Ebu Hatim ise İbn Abbas ve İkrime’den, Ebu Ubeyde’nin söylediklerinin aksini nakletmektedir, İbn İshak da şöyle demektedir: Gözlerinle gördükle­rini “sin” harfi ötreli olarak “süd” şeklinde, görmediklerini de üstün ile “sed” şeklinde zikredersin. [262]

2- Fesad Ehli Olanları Hapsetmek İçin Hapishane Yapımı:

Bu âyet-i kerîmede hapishaneler yapıp, fesad ehli kimseleri burada hap­setmeye, onları diledikleri şekilde tasarrufta bulunmalarını engellemeye, fesadları üzere bırakılmayacaklarına, aksine canlarını incitecek şekilde dö­vül ecekierine, hapsedileceklerine yahutta kefalet altında bırakılacaklarına -Ömer (ra)ın yaptığı gibi- delil vardır. [263]

“Eabbiinin bana verdiği İmkânlar daha hayırlıdır…” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız: [264]

1- Yüce Allak’ın Verdiği İmkânları Kullanmayı Tercih Etmek:

“Rabbimin bana verdiği imkânlar daha hayırlıdır” buyruğunun anlamı şudur: Zülkarneyn onlara dedi ki: Yüce Allah’ın bana vermiş olduğu güç. ve hükümdarlık imkânları sizin vereceğiniz vergiden ve mallarınızdan daha ha­yırlıdır, ama beden gücüyle bana yardım ediniz. Yani aranızdan beden ile ça­lışacak kimseler ve adamlar ile şeddi yapmakta kullanacağım araçlar veriniz.

Bu da yüce Allah’ın aralarında cereyan eden bu konuşmada Zülkarneyn’i bir te’yididir. Çünkü orada bulunanlar eğer ona belli bir vergi vermek üze­re aralarından mal toplayıp vermiş olsalardı, kimse ona yardım etmezdi. O şeddi bina etme işini ona bırakırlardı. Bizzat ona yardımcı olmaları ise onun için daha güzeldi ve bu işin daha çabuk bitmesini sağladı. Belki de bu şe­kilde çalışmaları onun kendisine vereceklerinden söz ettikleri vergiden da­ha da fazla miktara tekabül ediyordu.

Yalnız İbn Kesîr “bana verdiği imkânlar” (anlamındaki) lafzı; şeklinde iki “nun” ile, diğerleri ise tek “nûn” ile; diye okumuşlardır. [265]

2- Yöneticinin Yönettiklerine Karşı Görevleri ve İslâm Devleti’nde Mali Siyaset:

Bu âyet-i kerîmede hükümdar kimsenin yönettiklerinin ülkelerini koru­makla yükümlü olduğuna, onların gediklerini kapatmak, serhadlerini düzel­tip sağlamlaştırmak için çalışmasının farz olduğuna, bunları da faydalarını gö­recek olan yönetilenlerin mallarından ve kendi himayesi ve gözetimi altın­da hazinelerinde toplanan hak ettiklerinden karşılayacağına delil vardır. İs­terse bu hakİarı yerine getirmek isterken bütün malları tükenmiş olsun ve bu yükümlülükler servetlerini tamamen bitirmiş olsun. Yönetilenler bütün bu açıklan, gedikleri kendi mallarından kapatmakla yükümlü oldukları gibi yöneticinin de onlara güzel bir şekilde bakması, koruması görevidir. Bu da üç şartla olur;

1- Hiçbir hususta kendisini onlara tercih etmeyecek.

2- Önce muhtaç olanların ihtiyaçlarını görmekle işe bağlayacak, onlara yar­dımcı olacak.

3- Vereceği atiyyelerde (devlet hazinesinden yapacağı bağışlarda) konum­larına uygun olarak aralarında eşitlik sağlayacak.

Bundan sonra bu hazine tamamıyla bitip boşalacak olursa, karşılaşılan olaylar görülmesi gereken bir işi ortaya çıkmasına sebeb olurlarsa, malların­dan önce canlarını ortaya koyarlar. Bunun faydası olmazsa o takdirde belli bir değerlendirmeye göre mallarından alınır ve güzel bir tedbir ile bu mal­lar harcanır.

İşte, Zülkarneyn’e çekindikleri Ye’cûc ile Me’cûc saldırısını kendilerinden önlemesi maksadı ile ona mal vermelerini teklif ettiklerinde, O: Benim ma­lınıza ihtiyacım yok, benim size ihtiyacım var. O bakımdan “siz bana (bede­ni) güçle yardım edin” yani benimle birlikte bizzat hizmette bulunun, de­di. Çünkü benim yanımda mal var, sizin yanınızda da adam var. Onların ve­recekleri malın kendilerine ihtiyacı ortadan kaldırmayacağını, eğer bu malı bir ücret olarak alırsa bunun ihtiyaç duyduğu asıl gücü azaltmış olacağını, o bakımdan tekrar onlara ücretle çalıştırmak için müracaat edeceğini gördü. Dolayısıyla bedenen hizmetçe bulunmalarının daha uygun olduğunu tesbit etti.

Bu konuda ilke şudur: Hiçbir kimsenin malı karşı karşıya kalınacak bir za­ruret olmadıkça helâl olmaz. Bu durumda da bu mal gizli değil açıkça alınır. Bir takım kimseleri tercih ederek, kayırarak değil, adaletle harcanır. Kişisel baskı ve dayatma usulüyle değil, cemaatin görüşüne göre harcanır. Doğru­ya muvaffak kılan yüce Allah’tır. [266]

“Bana büyük demir parçaları getirin” yani bana büyük demir parçala­rını verin, elime teslim edin. Onlara araç taşımalarını emretmiş oldu. Bütün bunlar hibe anlamı taşımaksızın vermeye davettir. Bu ona gerekli araçları el­leriyle vermeye bir çağrıdır. Çünkü o kendilerinden vergi almayacağını söy­lemişti. Geriye sadece gerekli araçları verme ve bedenen çalışmaya çağırmak­tan başka bir şey kalmıyordu.

“Büyük demir parçaları” demir kesitleri demektir. kelimesinin as­lı toplanıp, bir araya gelmek demektir. Aslanın boynunun çevresinde topla­nan tüylere; ” Arslan yelesi” denilmesi de buradan gelmektedir. “Kitabı yazdım ve harflerini bir araya getirip topladım” demek­tir.

Ebu Bekr ve el-Mufaddal; şeklinde gelmek fiilindenmsş gibi okumuşlardır. Bu da; “Bana demir kütleleri getirerek geli­niz” anlamındadır. Cer harfi düşünce (kütle anlamındaki “zübar” kelimesi) fiil ile nasbedilmiştir. Şairin şu mısra ında olduğu gibi:

“Sana hayrı emrettim…”

Burada da cer edatı hazfedildiğinden fiil nasbetmiştir.

Cumhur “züber” kelimesinin “be” harfini üstün olarak okumuştur. el-Ha-sen ise bunu ötreli okumuştur. Her iki şekilde de büyük parça demek olan “zübre’nin çoğuludur.

“Nihayet dağların iki yanını” yaptığı inşaat ile “tam denkleştirdiği va­kit” demektir. Asıl söz konusu olan inşaat olduğundan dolayı ayrıca zikredilmeyerek hazfedil mistir.

” Dağların İki yanını” buyruğu ile ilgili olarak Ebu Ubeyde der ki: Kasıt dağın iki yanıdır. Ona “sadefeyn” isminin veriliş sebebi iki ya­nın biribirlerine tesadüf etmesi yani birbirlerinin karşılarında bulunması, bi­ri diğerine mülakî olmasıdır. Bu açıklamayı ez-Zühri[267] ve İbn Abbas yapmış­tır. Biri diğerinden sanki yüz çeviriyormuşçasına “sudûPdan gelen bu isim verilmiştir. Şair der ki:

“Onun aydınlığı dağın her iki yanını da aşıp geçiyor, Karanlıktaki kandil gibi alev saçıyor.”

Yüksekçe binaya da dağın kenarına (yar’ına) benzetilerek “sadef’ denilir. Hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir: “Mey­letmek üzere olan bir sadefin yanından geçti mi hızlıca yürürdü,”[268] Ebu Ubeyd dedi ki: Sadef ve hedef yüksekçe ve büyük her yapıya verilen isimdir.

İbn Atiyye der ki: “İki sadeP karşılıklı iki dağa verilen isimdir. Yalnız bi­risine “sadef” denilmez. Ama ikisine “sadefân” denilir. Çünkü biri diğerine tesadüf etmektedir.

Nâfi’, Hamza ve el-Kisaî; kelimesini “sad” harfi üstün ve şedde­li “dai” harfi de üstün olarak okumuştur. Aynı zamanda bu Ömer b, el-Hat-tab (ra)ın ve Ömer b. Abdulaziz’in de kıraatidir. Bu, Ebu Ubeyde’nin de ter­cih ettiği kıraattir. Çünkü en meşhur olan lügat (söyleyiş) budur.

İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebu Amr ise “sad” ve “dal” harflerini ötreli okumuş­lardır.

Ebu Bekr yoluyla gelen rivayetinde Âsim ise “sad” harfini Ötreli, “dal™ har­fini sakin okumuştur. “Curf” ve “cüruf gibi. Bu da bir tahfiftir.

İbnu’l-Macişûn “sad” harfini üstün, “dal” harfini ötreli okumuştur. Kata-de ise “sad” harfini üstün “dal” harfini sakin okumuştur. Bütün bu okuyuş­ların anlamı birdir ve karşılıklı iki dağ demektir.

“Üfleyin, dedi” buyruğundan itibaren âyetin sonuna kadar buyruğun anlamı şudur; Körüklerle, demir kütleleri üzerine üfleyin. Çünkü o bir kat demir kütlesi ve taş konulduktan sonra odun ve kömürü tutuşturup ateş bun­ları kızdınncaya kadar körüklemelerini emrederdi. Demirin üzerine ateş ya­kıldı mt o da tıpkı ateş gibi olur. İşte yüce Allah’ın; “Nihayet onu bir ateş haline getirince” buyruğunun anlamı budur. Sonra da Câyet-İ kerîmede ge­çen): “el-Kıtr” ile ilgili görüş ayrılıklarına göre: Eritilmiş bakır yahut kurşun veya demir getirilir, bunu da hazırlanmış olan bu tabakanın üzerine boşal­tırdı. Bu şekilde birbirlerine kaynaşıp iyice birbirine geçip yapıştıktan son­ra tekrar yeniden aynı şekilde bir tabaka daha koyardı. Bu da iş tamamlanın­caya kadar ve bu boşluk da son derece sağlam bir dağ haline gei inceye ka­dar devam etti.

Katade der ki: Bu dağ çizgili bir elbise gibidir. Bir yol siyah ve bir yol kır­mızıdır.

Rivayet edildiğine göre bir adam Rasûlullah (sav) gelmiş ve: Ey Allah’ın Rasûlu, ben Ye’cûc ile Me’cûc şeddini gördüm, demiş. Peygamber ona: “Onu nasıl gördün” deyince, şu cevabı vermiş: Ben onu çizgili bir elbise gi­bi gördüm, bir yol san, bir yol kırmızı, bir yol sihaytı. Rasûlullah (sav): “Sen onu gerçekten görmüşsün” diye buyurdu.[269] “Nihayet onu bir ateş haline ge­tirince” buyruğu ateş gibi olunca demektir.

“Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim” buyruğu da şu demektir: Bana bakır getirin, onun üzerine dökeyim, anlamında takdim ve te’hir yapıl­mış bir ifadedir.

“Getirin bana” buyruğunu; şeklinde okuyanlara göre an­lamı şu olur: Gelin onun üzerine bakır boşaltayım ki, müfessirierin çoğuna göre “kıtr” eritilmiş bakır, demektir. Bunun da aslı; “Damlamak’tan gelmektedir. Çünkü eritilmesi halinde suyun damlaması gibi o da damlar. Bir başka kesim de “kıtr” eritilmiş demirdir derken, aralarında İbnu’l-Enbarî’nin de yer aldığı bîr başka kesim, eritilmiş kurşun demektir, der. Bu kelime; “Damladı, damlar,. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık” (Sebe1, 34/12) buyruğunda ki “el-kıtr” kelimesi de buradan gelmek­tedir. [270]

“Artık onu ne aşabildiler” Ye’cûc ile Me’cûc üzerine çıkamadılar, ona tırmanamadılar. Çünkü bu sed dağın seviyesine gelmiş dümdüz kaygan bir ze­mindi. Dağ da aşılamayacak kadar yüksekti. Şeddin yüksekliği ikiyüzelli zi­ra’ idi. Rivayete göre iki dağ arası uzunluğu ikiyuz fersah, eni de elli fersah idi. Bunu da Vehb b. Münebbih söylemiştir.

“Ne de onu delmeye güç bulabildiler.” Buna sebeb ise hem eninin faz­la oluşu, hem de çok sağlam bir yapı oluşudur. Sahih hadiste Ebu Hureyre yoluyla gelen rivayette Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir: “Bugün Ye’cûc île Me’cûc şeddinden bu kadar bir gedik açıldı” dedi ve Vehb b. Münebbih parmaklarını doksan gibi birbirine getirdi. Bir rivayette de: Baş parmak ile şehadet parmağını halka yaptı, diyerek hadisin geri ka­lan kısmını zikretmektedir.[271]

Yahya b. Sellâm, Sa’d b. Ebi Arûbe’den, o Katâde’den, o Ebu Rafî’den, o Ebu Hureyre’den şöyle dediğini nakletmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: Ye’cuc ile Me’cuc her gün şeddi del(meye çalışOrlar. Nihayet tam güneş ışı­ğını gördüklerinde başlarındaki: Geri dönün, onu yarın deleceksiniz, der. Ama yüce Allah önceki gibi en sağlam şekline iade eder. Nihayet onların sürele­ri dolunca yüce Allah da insanların üzerine onları göndermeyi murad ede­ceği vakit kazımaya koyulurlar ve güneşin ışığını görecek noktaya yaklaştık­larında başlarında bulunan kişi: Haydi geri dönün, inşaallah onu kazıyacak­sınız (deleceksiniz) der. Tekrar oraya geleceklerinde onu bıraktıkları şekil­de bulacaklar, şeddi delecekler ve insanların üzerine çıkacaklar.”[272] Hadîs az Önce geçmiş bulunmaktadır.

“Ne de… güç bulabildiler” buyruğunu Cumhur “ti” harfini şed-desiz olarak okumuştur. Bunun; anlamında bir söyleyiş olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Hatta aynen budur. Çünkü Araplarca bu fiil çokça kullanıldığından dolayı kimileri “te” harfini tamamen hazfederek; diye kullanmışlardır. Bazıları da “tf harfini hazfederek; di­ye kullanmışlardır. Bu da-, anlamındadır ve bu meşhur bir söyleyiştir.

Yalnız Hamza “ti” harfini şeddeli okumuştur ki o da bu okuyuşuyla fiilin; şeklinde olduğuna işaret etmek istemiş gibidir. Sonra da “te” har­fini “tf harfine idğam edip, “ti” harfini şeddeli okumuştur. Bu da izah bakı­mından zayıf bir kıraattir. Ebu Ali İse caiz değildir, demiştir.

el-A’rneş de “Artık onu ne aşabildi­ler, ne de onu delmeye güç bulabildiler” buyruğunda her iki yerde de “te” harfi ile okumuştur. [273]

“İşte bu, Rabbinden bir rahmettir” sözlerini söyleyen Zülkameyn’dir. “Bu” ile de yaptığı şedde, buna güç yetirmeye, Ye’cûc ile Me’cûc’ten gelecek za­rarı önlemek suretiyle ondan yararlanmaya işaret etmiştir. İbn Ebi Abte; “Bu” zamirini müennes (ve rahmete işaret) olarak; diye okumuş­tur.

“Rabbimİn vaadi” yani kıyamet günü, bir diğer görüşe göre oniann çıka­cakları vakit “gelince onu dümdüz eder” yerle bir olur, demektir.

Dümdüz” kelimesi ile yüce Allah’ın: “Yer parça parça ve dümdüz edildiğinde” (el-Fecr, 89/21) buyruğunda da aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır. İbn Arafe der ki: Yer, herhangi bir yüksekliği ol­maksızın dümdüz edildiğinde, demektir. Yüce Allah’ın: “Onu dümdüz eder” buyruğu da bu kökten gelmektedir, el-Yezidî der ki: Bu da dümdüz etmesi demektir. Hörgücü gitmiş deveye de; denilir. el-Kutebî der ki; Onu yere yapışmış ve alçaltılmış kılar, demektir. el-Kelbî ise kırık, dökük parça­lar haline getirir anlamındadır, demiştir. Şair der ki:

“Sabah yola çıkandan başkası bir mağarayı parça parça edip de yıkan var mıdır?”

el-Ezherî der kî: Bu fiil dövüp, ufalamak anlamındadır.

diye okuyan dağın küçük bir tepe haline getirilmiş olması anla­mını kasteder. Çünkü bu kelime dağ seviyesine ulaşmayan küçük tepe hak­kında kullanılır. Çoğulu da; diye gelir.

Hamza, Âsim ve el-Kîsaî ise hörgücü olmayan deve demek olan “ed-Dek-kâ'”ya benzeterek med ile; diye okumuşlardır.

Buyruk şu takdirde olup, ondan hazfedilmiş bir ifade vardır: Onu bir te­pecik gibi kılar. Böyle bir takdir kaçınılmazdır. Çünkü sed müzekkerdir ve sonu hemze ile biten bu kelime ile sıfatlandınlamaz.

Şeklinde okuyanlara gelince; bu da yıkılıp, ufalanmayı ifade eden; fiilinin mastarıdır.

Etti, kıldı fiilinin yarattı anlamında olma ihtimali de vardır, O tak­dirde; hâl olarak nasb edilir. Bunu med ile (yani sonu hemze ile) oku­yanların kıraatinde de nasb ile okunması da aynı şekilde iki şekilde açıkla­nabilir. [274]

  1. O gün onları birbiri içine dalgalanır bir halde bırakmışızdır. Sûr’a da üfürühnüş olacaktır. Bu suretle hepsini toplayacağız.
  2. O gün kâfirleri cehennemle yüzyüze getiririz.
  3. Onlar ki, Senim öğüdüme karşı gözleri perdeli İdi. Dinleyecek güçleri de yoktu,
  4. O kâfirler, Beni bırakıp kullarımı veliler edineceklerini tnİ san­dılar? Biz, cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırla­dık.
  5. De ki: “Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları sîze ha­ber verelim mi?
  6. “Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa git­miştir. Üstelik kendilerinin muhakkak İyi yaptıklarını zanne­derler.
  7. “Onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edip amelleri boşa gitmiş olanlardır. Biz kıyamet günü onlar için Öl­çü tutmayacağız.
  8. “İşte böyle. Onların cezası kâfir oldukları, âyetlerimi ve pey­gamberlerimi alaya aldıkları için cehennemdir.”
  9. Gerçekten iman edip, salih ameller işleyenlerin ise konakla­rı Firdevs cennetleridir.
  10. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak da iste­mezler.
  11. De ki: “Rabbimin sözleri için denîz(ler) mürekkep olsa, buna yardımcı olarak bir o kadar daha katsak, Rabbünin sözleri tükenmeden o deniz(ler) tükenir.”
  12. De ki; “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilâhı­nızın ancak tek bir İlâh olduğu vahyedillyor. Artık kim Rabbi-ne kavuşmayı ümid ediyorsa; salih bir amel işlesin ve Rabbî-ne İbadetinde kimseyi ortak koşmasın.”

“O gün onları birbiri içine dalgalanır bir halde bıraknuşızdtr” buyru­ğunda “bırakmısızdır” daki zamir yüce Allah’a aittir. Yani Biz kıyamet gü­nünde cinleri ve insanları birbiri içine dalga dalga karışacak halde bırakı­rız.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz o gün yani Şeddin (süresinin) tamamlanacağı vakitte Ye’cûc ile Me’cûc’u birbiri içine dalgalanır halde bırakacağız.

Burada “dalgalanma” tabiri, herhangi bir keder ya da korkudan dolayı ak­lı başından gitmiş, hayret içerisinde ve biri diğerinin içine karışmış olduğu halde gidip gelmelerini anlatmak maksadıyla kullanılan bir istiaredir. Bunun­la kendilerini birbirine karışan deniz dalgalarına benzetmektedir.

Bir başka açıklamaya göre; Bizler Şeddin açılacağı gün Ye’cûc ile Me’cûc’u dünyada çoklukları dolayısıyla birbirine karışmış halde bırakacağız.

Derim ki: Bunlar üç ayrı görüştür. En kuvvetlileri ortadaki görüştür. En uzak ihtimalde olanı sonuncusudur. Birinci görüş de güzel bir görüştür. Çün­kü yüce Allah’ın: “Rabbünin va’di gelince” buyruğunun te’vilinde kıyame­tin söz konusu olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Sûr’a da üfürülmüş olacaktır” buyruğu ile ilgili açıklamalar daha önce­den el-En’âm Sûresi’nde (6/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Bu suretle hepsini” yani cinleri ve insanları kıyametin Arasat’ında “top­layacağız.”.

“O gün kâfirleri cehennemle yüzyüze getiririz” yani onlara açıktan açı­ğa gösteririz.

“Onlar ki, Benim öğüdüme karşı gözleri perdeli idi,” Onlar yüce Allah’ın kesin belgelerine bakmayan, gözü örtütü kimseler durumunda idiler. “On­lar kî anlamındaki; “kâfirler’e sıfat okrak cer mahallindedir.

“Dinleyecek güçleri de yoktu,” Yani yüce Allah’ın kelâmını kulak verip dinleyecek takatleri yoktu, onlar sağır durumunda idiler.

“O kâfirler, Beni bırakıp da kullarımı” İsa’yı, melekleri ve Uzeyr’i “ve­liler edineceklerini” ve Benim kendilerini cezalandırmayacağımı -buna gö­re ifadede bir hazf vardır- “mı sandılar?”

ez-Zecçac Bunun kendilerine fayda sağlayacağını mı sandılar? anlamın­dadır, demiştir.

Ali, İkrime, Mücahid ve İbn Muhaysın “…mı sandı(lar)” kelime­sini “sin” harfini sakin ve “be” harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu da; bu­nun onlara yeterli geleceğini mi sandılar? anlamındadır. “Biz, cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” [275]

“De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vere­lim mi…” buyruğundan itibaren: “.„ Biz, kıyamet günü onlar için Ölçü tut­mayacağız” buyruğuna kadafki âyetlere dair açıklamalarımızı iki başlık ha­linde sunacağız: [276]

1- Amelleri İtibariyle Zararda Olanlar:

“De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” buyruğunda şuna delâlet vardır: Kimi insanlar iyilik yaptığı zannı ile bir amelde bulunur. Ancak onun ameli boşa gitmiştir. Amelin boşa gitmesini ge­rektiren ya itıkad bozukluğudur ya da riyakârlıktır. Burada maksat ise kü­fürdür.

Buhârî kaydettiği bir rivayette Mus’ab’ın şöyle dediğini rivayet eder: Babama: “De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” buyruğunda kastedilenler Hârûrâlılar (Haricîler) mıdır? diye sordum. O: Hayır, dedi. Onlar yahudiler ve hristiyanlardır. Yahudiler, Mu-hammed (sav)ı yalanladılar. Hristiyanlar ise cenneti inkâr ettiler ve orada ne yiyecek var, ne de içecek, dediler. Hârûrâlılar ise iyice sağlamlaştirdıktan son­ra Allah’ın ahdini bozan kimselerdir. Sa’d oniarı fasıklar diye adlandırıyor­du[277]

Âyet-i kerîme azar manasını ihtiva etmektedir. Yani, Benden başkalarına ibadet eden şu kâfirlere de ki: Yarın onların bütün yaptıkları boşa çıkacak, bütün ümitlerinin boş olduğunu anlayacaklardır. O bakımdan onlar amelle­ri itibariyle en çok zarara uğrayacaklar olacakttr. Bunlar aynı zamanda “o kim­selerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendileri­nin* Benden başkasına ibadet etmek suretiyle”muhafckak iyi yaptıklarını zannederler.”

İbn Abbas der ki: Bununla Mekke kâfirlerini kastetmektedir. Ali (ra) ise bunlar Hâricilerdir yani Hârûrâlılardır, Bir seferinde de: Bunlar manastırla­rına çekilmiş rahiplerdir, demiştir.

Rivayete göre İbn el-Kevvâ ona (Ali -ra.-e) amelleri açısından en çok zi­yana uğramış olanlar hakkında soru sormuş, ona sen ve arkadaşların, diye cevap vermiştir.

İbn Atiyye der ki: Ancak bundan sonra gelen yüce Allah’ın şu buyruğu bü­tün bu görüşlerin zayıf olduğunu ortaya koymaktadır: “Onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edip, amelleri boşa gitmiş olanlardır.”

Bu taifeler arasında ise Allah’ı inkâr eden, O’na kavuşmayı, öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılıklarının verilmesini inkar eden yoktur. Bunlar ancak putlara tapan Mekke müşriklerinin vasıflandır. Ali ile Sa’d (ra)ın sözünü el-tikleri kimseler ise bu âyet-i kerîmeden paylarına düşeni almış bulunan kimselerdir.

“Amelleri açısından ” buyruğu temyiz olarak nasbedilmiştir. “Boşa gitmiştir” buyruğunu, Cumhur “be” harfini esreli olarak oku­muştur. İbn Abbas ise “be” harfini üstün olarak okumuştur. [278]

2- Allah Nezdinde Değer Taşıyan Kişiler ve Ameller:

“Biz, kıyamet günü onlar İçin ölçü tutmayacağız” buyruğundaki “Tutmayacağız” buyruğunu Cumhur azamet “nûn”u ile (yani yüce Allah’a ra-ci’ olan birinci çoğul zamiriyle) okumuşlardır. Mücahid ise gaib “ya”sı ile okumuştur kî; Allah onlar için ölçü tutmayacaktır, anlamında olur. Ebu Ubeyd b. Umeyr ise; diye okumuştur. O takdirde ölçü anlamındaki kelimenin sonunu “elif siz olarak şeklinde okumalıdır. Nitekim mücahid de aynı şekilde; “Kıyamet gününde hiçbir ağırlıkları olmayacaktır” diye okumuştur.

Ubeyd b. Umeyr der ki: Kıyamet gününde iriyarı, uzun boylu, çok yiyen -çok içen birisi getirilir de yüce Allah nezdinde sivrisinek kanadı kadar bir ağır­lığı olmayacaktır.

Derim ki: Bu ve benzeri bir kanaat, kişisel görüşe dayanılarak söylene­mez, Bu manada merfu bir hadis olarak Buhârî ve Müslim’in, Sahih’lerinde Ebu Hureyre’den gelen bir hadis sabit olmuştur. Buna göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde iriyarı, oldukça şişman adam gelecek de sivrisinek kanadı kadar bir ağırlığı olmayacaktır. Arzu ederseniz: “Biz kı­yamet günü onlar için ölçü tutmayacağız” buyruğunu okuyunuz.”[279]

Onların hiçbir mükâfatları olmayacaktır, demektir. Onların bütün amel­lerine azab ile karşılık verilecektir. Çünkü onların kıyamet günü kurulacak terazilerde tartılabilecek türden hiçbir iyilikleri bulunmayacaktır. İyiliği bulunmayan kimse ise cehennemdedir.

Ebu Said el-Hudrt der ki: Tihâme dağlan gibi ameller getirilecek fakat bun­ların hiçbir ağırlığı olmayacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır; Buyruğun mecaz ve istiare kastı ile zikredilmiş ol­ma ihtimali de vardır, O gün onların bizim yanımızda hiçbir kıymetleri ol­mayacaktır, denilmiş gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

(Zikrettiğimiz) hadis-i şerifteki fıkhı incelikler arasmda şunlar da vardır: Şişmanlamak için gayret gösterenlerin şişmanlığı yerilmektedir. Çünkü bu maksat ile yiyecekler için bir takım külfetlere girilir ve üstün ahlâkî değer­ler bırakılarak bunlarla meşgul olunur. Hatta lüks ve şişmanlamak maksadı ile yeteri miktardan fazla yemek yemenin haram olduğuna dahi delil de görülebilir. Nitekim peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz şanı yüce Allah tarafından en çok buğzedilen adamlar, şişman habr (ilim adam)dır.”[280]

İmran b. Husayn tarafından rivayet edilen hadiste Peygamber (savjın şöy­le buyurduğu rivayet edilmektedir: “Sizin en hayırlınız benim çağdaşlanm-dır. Sonra onların arkasından gelenlerdir, -İmran dedi ki: Kendi neslinden son­ra iki mi yoksa üç nesil mi zikrettiğini bilemiyorum. Ondan sonra, sizden sonra öyle bir kavim gelecek ki şahidlik etmeleri istenmeksizin şahidlik edecek­ler. Hainlik edecekler, kendilerine güvenilmeyecek, adakta bulunacaklar, adaklarını yerine getirmeyecekler ve aralarında şişmanlık başgösterecektir.”[281]

İşte bu, yerici bir ifadedir. Buna sebeb de şudur: Kişinin isteği ile (kes-biyle) meydana gelen şişmanlık çokça yemekten ve oburluktan; rahatlıktan, güvenlik duymaktan ve nefsin arzu ve isteklerini sınır tanımadan yerine getir­mekten dolayıdır. Böyle bir kimse Rabbinin değil, nefsinin kuludur. Bu durumda olan bir kimse hiç şüphesiz harama düşer. Haramdan oluşan her bir ete ateş her şeyden çok yaraşır. Nitekim yüce Allah kâfirleri pek çok yedik­lerinden ötürü yererek şöyle buyurmaktadır: “Kâfirler ise; onlar faydalanır­lar ve davarların yediği gibi yerler. Kalacak yerleri ise ateştir onların,” (Muhammed, 47/12)

Mü’min onlara benzemeye çalışacak ve bütün hal ve zamanlarında onların nimetlerden istifade ettiği gibi istifade etmeye kalkışacak olursa, imanın hakikati nerede kalır? İslâm’ın görevlerini yerine getirmek nerde kalır? Yeme­si, içmesi çoğalan bir kimsenin oburluğu da artar. Yemeye, içmeye daha düş­kün olur. Geceleyin tembelliği ve uykusu artar, gündüzü ise boş işlerle geçer, Gecelen uyur kalır, el-A’râf Sûresi’nde (7/31. âyet 4. başlıkta) bu an­lamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yine aynı sûrede (8 ve Ş.âyederin tefsirinde) Mizan’dan söz edilmiş, o Mizan’ın, amel sahifelerinin kendilerinde tartılacağı iki kefesinin bulunduğu belirtilmiştir, tekrarlamanın anlamı yoktur.

Peygamber (sav) da İbn Mes’ud’un hurma ağacına tırmanırken ince bacakları dolayısıyla ashabın gülmesinden ötürü şöyle demişti; “Sizler yer­yüzü ahalisinin amelleri ağırlığınca gelecek bir bacaktan dolayı mı gülüyor-sunu2?”[282] Bu şahısların da tartılacağına delildir. Bunu da el-Gaznevî zikret­miş bulunmaktadır. [283]

“İşte böyle” buyruğuyla tartılmamaya, ölçü tutmamaya işaret edilmektedir. Mübtedâ olarak ref mahallindedir. “Onların cezası” anlamındaki buyruk da onun haberidir. “Cehennemdir” buyruğu, “işte böyle” anlamındaki mübteda’dan yahut ta “kâfir oldukları…için” buyruğundaki dan bedeldir. Bu “mâ” (mastar manasını veren) mastariyyedir.

Alaya almak (istihza) hafife almak ve alay etmek demektir. Buna dair açık­lamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır. [284]

“Gerçekten İman edip, sallh ameller işleyenlerin ise konakları Firdevs cennetleridir.” Katade der ki: Firdevs, cennetin tepesi, en ortası, en yüksek yeri, en üstün ve en yüce yeridir. Ebu Umame el-Bâhilî der ki: Firdevs cen­netin göbeğidir. Ka’b da der ki: Cennetler arasında Firdevs cennetinden da­ha yücesi yoktur. Orada iyiliği emredip münkerden alıkoyanlar vardır.

Buhârî’nin, Sahih’inde Ebu Hureyre yoluyla gelen rivayette şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Kim Allah’a ve Rasûlüne iman eder, namazı dosdoğru kılar, Ramazan orucunu tutarsa yüce Allah üzerinde onu cennete sokma hakkı olur. Allah yolunda ister cihad etsin, isterse de doğ­duğu toprakta otursun,” Ey Allah’ın Rasûlü, dediler, insanlara müjdelemiyelim mi? Şöyle buyurdu: “Cennette yüz derece vardır. Yüce Allah bu dereceleri Al­lah yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Bu sebebten yüce Allah’tan dileyeceğiniz vakit O’ndan Fİrdevs’i isteyiniz. Firdevs cennetin en ortası ve cennetin en yücesidir. -Zannederim şöyle de buyurdu-: Onun üstünde de Rahman’ın Arşı vardır. Cennet ırmak­ları oradan kaynar.”[285]

Mücahid dedi ki: Firdevs, Rumca’da bahçe demektir. el-Ferrâ: O Arapça bir kelimedir, der, Firdevs cennette bir bahçedir. Firdevs aynı şekilde Yemâme’den beride bir bahçe adıdır. Çoğulu, ferâdîs gelir Umeyye b. Ebi’s-Salt es-Sakafî der ki:

“Ö sıralarda onların evleri yüksekçe idi.

Orda ferâdîs (Firdevsler) vardı, sarımsaklar ve soğan (vardı).*

el-Ferâdîs aynı zamanda Şam’da bir yerin adıdır. ise çardaklı üzüm asması demektir.

“Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.” Devamlı orada kalacaklardır.

“Oradan ayrılmak da istemezler.” Başka bir yere götürülsünler istemez­ler. Bu buyrukta geçen “el-hivel” tahvj] anlamındadır ki, Ebu Ali bunu böy­lece açıklamıştır. ez-Zeccac der ki: “Yerini değiştirdi” de nilir. Vezin itibariyle; “Büyüdü, irileşti” gibidir. Bununla birlikte bu kelimenin “hile” kökünden gelmesi de mümkündür. Yani onlar oradan başka bir yere gitmek için çare aramazlar.

el-Cevherî der ki: Tehavvül, bir yerden bir başka yere taşınmak demek­tir. İsim “hivel” gelir. Yüce Allah’ın: “Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak (hivel) da İstemezler” buyruğu da buradan gelmektedir.

“De ki: Rabbimin sözleri İçin deniz(ler) mürekkep olsa buna yardım­cı olarak bir o kadar daha katsak” yani o denizlere sayıca yahut ağırlık itibariyle o kadarını da eklesek “Rabbimln sözleri tükenmeden o deniz(ler) tükenir.”

ifadesi bir şeyin bitip, boşalmasını anlatmak için kullanılır. Buna dair açıklamalar önceden (bk. en-Nahl, 16/96) geçmiş bulunmaktadır.

Ubeyy’in, Mushaf ında; “Yardımcı olarak” kelimesi; “şek­lindedir. Mücahid, İbn Muhaysin ve Umeyd de böyle okumuşlardır. (Buna göre âyet meali: Bir o kadar daha mürekkep getirsek, demek olur).

Bu kelimenin mansub olarak gelmesi, temyiz ya da hal olduğundan dolayıdır.

İbn Abbas dedi ki: Peygamber (sav) yahudilere: “Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.” (el-İsrâ, 17/85) deyince ona şöyle dediler: Bize Tev­rat verilmişken bu nasıl olabilir? Kendisine Tevrat verilmiş olanlara pek büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunun üzerine: “De kii Rabbimin sözleri için denîz(ler) mürekkep olsa…o denizUer) tükenir” âyeti nazil oldu.[286]

Şöyle de denilmiştir: Yahudiler: Sana hikmet verilmiş bulunuyor. Her kime hikmet verilmiş ise ona pek büyük bir hayır da verilmiş demektir. Sonra da kalkmış sen ruh hakkında bir şey bilmediğini iddia ediyorsun, dediler. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: “De ki: Bana Kur’ân, size Tevrat verilmiş olsa bile bunların Allah’ın kelimelerine nisbeti pek azdır.”

İbn Abbas dedi ki: “Rabbimİn sözleri” Rabbimin öğütleri anlamındadır. Şöyle de açıklanmıştır: “Kelimeler” ile sonu gelmez kadîm kelâmını kastet­miştir. Bu tek bir kelâm olsa dahi -tek tek kelimeler ihtiva ettiğinden ötürü-çoğul olarak ifade edilmesi mümkündür ve çünkü bu tek tek kelimeler onun yerini tutar. Dolayısıyla onun bir olan kelâmını anlamak için şanını yüceltmek kastıyla çoğul kipiyle ifade edilmesi mümkündür. el-A’şâ der ki:

“Bir yüz ki rengi tertemiz, arı durudur,

Süsler onu boynuyla birlikte; gerdanlar ve bilekler.”

Görüldüğü gibi burada gerdan tek olmakla birlikte çoğul kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bizsizin velifariniziz.” (Fussilet, 41/31); “Şüphesiz Zikr’i Biz indirdik” (el-Hicr, 15/9); “Şüphesiz hayat verenler ve öldürenler, Bizleriz” (el-Hicr, 15/23) diye buyurulmaktadır. “Şüphesiz İbrahim tek başına bir ümmetti” (en-Nahl, 16/120) buyruğu da böyledir; çünkü o tek başına bir ümmetin yerini tutuyordu.

Şöyle de denilmiştir: Kelâmından anlaşılan mefhumlara delâlet eden ibareler ve delil oluş şekilleri, yönleri bitip tükenmez. es-Süddî der ki: Eğer deniz Rabbimin kelimelerine mürekkep olsa, mükâfat yurdu olan cennetin sıfatlan bitip tükenmeden önce deniz biter, tükenir.

İkrime de şöyle demiştir: Lâ ilahe illallah, diyenin sevabı tükenmeden deniz tükenir.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın: “Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de ardından yedi deniz daha ona katılsa yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi.” (Lukman, 31/27)

Hamza ve el-Kisâî de “tükenmeden” anlamındaki fiili “te” ile değilde “ye” ile okumuşlardır. Bu okUuUŞa Sebeb (ayni kökten) fiilin önceden geçmiş ol­masıdır; (Anlam aynıdır) [287]

“De kİı Ben ancak sîzin gibi bir beşerim. Yalnız bana…vahyedUiyor,n

Yani ben ancak yüce Allah’ın bana öğrettiklerini bilebilirim. Allah’ın ilminin ise sayımı-dökümü imkânsızdır. Ve ben sizlere ancak Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığını tebliğ etmekle emrolundum,

“Artık kim Rabbine kavuşmayı” O’nu görmeyi, O’nun mükâfatını almayı “ümid ediyorsa” ve cezasından da korkuyorsa “salih bir amel işlesin ve Rab­bine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın.”

İhlas ve Riya:

İbn Abbas dedi ki: Bu âyet-i kerîme Cündeb b. Züheyr el-Âmirî hakkın­da nazil olmuştur. O dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, ben yüce Allah için bir amel­de bulunuyorum. Sadece yüce Allah’ın rızasını diliyorum. Şu kadar var ki baş­kası tarafından da bilinecek olursa bu beni sevindirir, Peygamber (sav) şöy­le buyurdu: “Muhakkak Allah hoş ve temizdir. Ancak hoş ve temiz olanı kabul eder, O (ihlasla yapılması gerektiği halde) kendisinde ortak koşulan hiçbir şeyi kabul etmez.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.[288]

Tavus dedi ki: Bir adam, ey Allah’ın Rasûlu dedi. Ben Allah yolunda ci-had etmeyi seviyorum. Bununla birlikte benim konumumun ne olduğunun görülmesini de seviyorum. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Mücahid dedi ki; Bir adam, Peygamber (sav) gelerek dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü ben sadaka veririm, akrabalık bağını gözetirim. Burtlan da ancak yüce Allah için yaparım. Benim bunları yaptığımdan sözedilir ve bundan dolayı övülecek olursam da bu beni sevindirir ve hoşuma gider. Rasûlullah (sav) sus­tu, birşey demedi. Bunun üzerine yüce Aiiah: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” buyruğunu İndirdi.

Derim ki: Bunların hepsi kastedilmiş hususlardır. Âyet-i kerîme bütün bun­ları da, bunların dışındaki diğer amelleri de kapsar. Bundan önce Hûd Sûre-si’nde (11/15- âyetin tefsirinde} bütün insanlar arasında ilk olarak hakların­da hüküm verilecek olan üç kişi ile ilgili Ebu Hureyre’den gelen sahih ha­disi zikretmiş bulunuyoruz. en-Nisâ Sûresi’nde de, (4/36. âyet, 1. başlıkta) riyaya dair açıklamalar geçmiştir. Orada konu ile ilgili haberleri yeteri kadar zikrettik.

el-Maverdî der ki: Bütün tevil ehli alimler şöyle demiştir; “Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” buyruğunun anlamı, işlediği ameiiy-le kimseye karşı riyakârlık yapmasın şeklindedir.

et-Tirmizî el-Hakîm (yüce Allah’ın rahmeıi üzerine olsun) de “Nevâdiru’l-Usûl” adlı eserinde şunu rivayet etmektedir: Bize babam -yüce Allah’ın rah­meti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Bize Mekkî b. İbrahim anlattı, dedi ki:

Bize Abdu’l-Vâhid b. Zeyd, Ubâde b. Nüsey’den anlattı, dedi ki: Ben Şeddad b. Evs’İn yanına, namaz kıldığı yerde iken gittim; ağlıyordu. Ona: Ey Abdu’r-Rahman’ın babası seni ağlatan sebeb ne? dedim. Dedi ki: Bir gün Rasûluilah (sav)dan duyduğum bir hadistir. O sırada yüzünde hoşuma gitmeyen bir ifade görmüştüm. Şöyle dedim: Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın Rasûlü. Yüzünü bu şekilde görmeme sebeb nedir? O şöyle dedi: “Benden sonra üm­metim adına korktuğum bir iş” Ben: Bunun mahiyeti nedir? ey Allah’ın Rasûlü dedim. Şöyle buyurdu: “Şirk ve gizli şehvet.” Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Senden sonra ümmetin şirk koşacak mı? Şöyle buyurdu: “Ey Şeddâd onların güneşe, aya, taşa, puta tapmaları manasına hayır. Fakat amelieriyle insanlara karşı riyakarlık yapacaklar.” Ben: Riya şirk midir? dedim. O; “Evet” diye buyurdu. Ben: Peki gizli şehvet nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: “On­lardan birisi oruçlu olarak sabah eder, dünya isteklerinden bir istek hatırına gelir ve bunun için orucunu açar.”[289] Abdu’l-Vahid dedi kî: el-Hasen’le kar­şılaştım. Ben ona: Ey Ebu Said dedim. Bana riyadan haber ver. O bir şirk midir? O, evet dedi. Sen yüce Allah’ın: “Artık kim Rabblne kavuşmayı ttmid ediyorsa, salih bir amel işlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi or­tak koşmasın” âyetini okumuyor musun?[290]

İsmail b. İshak rivayetle dedi ki: Bize Muhammed b. Ebi Beki anlattı, de­di ki: Bize el-Mu’temir b. Süleyman, Leys’ten anlattı. Leys, Şehr b. Havşeb’den dedi ki: Ubâde b. es-Samit ile Şeddâd b. Evs oturuyorlardı. Şöyle dediler: Biz bu ümmet adına şirkten ve gizli şehvetten korkarız. Gizli şehvet kadınlar tarafından gelir. Yine dediler ki: Rasûluilah (sav)ı şöyle buyururken dinledik: “Her kim riyakârlık yapmak maksadıyla bir namaz kılacak olursa şirk koşmuş olur. Kim riyakârlık maksadıyla oruç tutarsa şirk koşmuş olur.” Sonra yüce Allah’ın: “Artık kim Rabbine kavuşmayı üraid ediyorsa salih bir amel İş­lesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” âyetini okudu.[291]

Derim ki: Gizli şehvetin mahiyetine dair bundan farklı açıklamalar da yapıl­mıştır. Biz bu açıklamayı en-Nisâ Sûresi’nde (4/36.âyet, 1.başlıkta) yapmış bu­lunuyoruz.

Selıl b. Abdullah dedi ki: el-Hasen’e ihlas ve riya hakkında soru soruldu. Şu cevabı verdi: İyiliklerinin gizlenmesini, buna karşılık kötülüklerinin giz­lenmemesini İstemek ihlâstandır. Şayet yüce Allah senin hasenatını açığa çıkar­tacak olursa: Bu senin lütfün ve senin ihsanındır, dersin. Bu benim yaptığım benim kendi işim değildir, desin ve yüce Allah’ın: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bîr amel islesin ve Rabbine ibadetinde kimseyl ortak koşmasın” âyetini ve: “Verdiklerini verirlerken, Rabblerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler…” (el- Mu’minûn, 23/60) âyetlerini hatırlasın. Bunlar İhlâsla amel ettikleri halde amellerinin kabul olun­mayacağından korkan kimselerdir. Riyakârlığa gelince; o da nefsin amelin­in payını dünyada istemesi demektir. Ona: Bu nasıl olur diye soruldu. Şu cevabı verdi: Her kim kendisi ile yüce Allah arasında kalması gereken bir amel ile Allah’tan başkasının rızasını ve âhiret yurdundan başkasını arayacak olursa o riyadır.

İlim adamlarımız -yüce Allah onlardan razı olsun- derler ki: Riya kimi za­man kişiyi insanların kendisi ile alay edecekleri bir noktaya kadar götürebilir. Nakledildiğine göre Tahir b. el-Huseyn, Ebu Abdullah el-Merve2Î’ye şöyle sor­muş: Ey Abdullah’ın babası, ne zamandan beri Irak’a geldin? O da şu cevabı vermiş: Ben, Irak’a yirmi yıldan beri geldim ve otuz yıldan beri oruçluyum. Ona: Abdullah’ın babası, biz sana bir husus hakkında soru sorduk. Sen bize iki hususa dair cevap verdin.

el-Asmaî’nin naklettiğine göre; bir gün bii bedevi namaz kıldı ve namazını uzattıkça uzattı. Yanında da bazı kimseler vardı. Ona: Sen ne güzel namaz kıldın, dediler. O da: Bununla birlikte bir de oruçluyum, demiş.

Bu nerede çabucak kılan el-Eşâs b. Kays’a: Sen çabucak namaz kıldın, demeleri üzerine: O da: Ama ona riyakârlık karışmadı, deyip onların namaz kılışını önemsemeyişlerinden riyakâr olmadığını belirterek ve namazda yap-mactklıktan kaçmış olduğunu bildirerek kurtulması nerededir?

Yine en-Nisâ Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) Lukman’ın riyakârlığın ilacına dair sözleri geçmiş ve bunun ameli gizleyip saklamak olduğu bildiril­miştir.

Yine et-Tirmizî el-Hakîm rivayetle der ki: Babam -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bize anlattı, dedi ki: Bize el-Himmâni haber verdi, dedi ki: Bize Cerir, Leys’ten haber verdi. O bir hadis hocasından, o Ma’kil b. Yesâr’dan de­di ki: Ebu Bekr bu hususta Rasûlullah (sav) hakkında şahidlikte bulunarak dedi ki: Rasûlullah (sav) şirki söz konusu etti ve şöyle buyurdu: “O sizin içiniz­de karıncanın yürüyüşünden bile daha gizlidir. Ben sana kendisini yerine getirdiğin takdirde senden küçüğüyle büyüğüyle şirki uzaklaştıracak bir şeyi göstereyim rm?

Şöyle dersin: “Allah’ım bildiğim halde, Sana bir şey ortak koşmaktan Sana sığımnm, bilmediğim şey­lerden ötürü de mağfiretini diterim.” Bu sözleri üç defa tekrarlıyacaksın.”[292]

Ömer b. Kays el-Kindî dedi ki: Muaviye’yi minber üzerinde iken şu: “Ar­tık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa…” âyetini okuduğunu din­ledim. (Devamla) dedi ki: Bu semadan inmiş son âyettir.

Ömer (ra) dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Bana şu vahyolun-du: Her kim: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa saiih bir amel işlesin” âyetini okursa, onun için Aden’den Mekke’ye kadar içerisini kendisine dua eden ve kendisi için mağfiret dileyen meleklerin dolduracağı bir nur yük­seltilir.[293]

Muâz b. Cebel dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kim Kehf Sûre-si’nin başını ve sonunu okuyacak olursa onun için tepeden tırnağa kadar bir nur olur. Kim onun tamamını okursa, bu onun için yerden göğe kadar bir nur olur.”[294]

İbn Abbas’tan gelen rivayete göre adamın birisi ona şöyle demiş: Ben içim­den geceleyin bir süre namaz kılmayı geçiriyorum. Ancak uyku beni bas­tırıyor. Ona şöyle dedi: Gecenin istediğin saatinde uyanmak istiyorsan ya­tağına çekildiğin vakit: “De ki: Rabbimin sözleri için…11 buyruğundan itibaren surenin sonuna kadar oku. Yüce Allah gecenin istediğin saatinde seni uyandıracaktır.

Bu faziletleri es-Sa’lebî -yüce Allah ondan razı olsun- zikretmiş bulunmak­tadır.

Ebu Muhammed ed-Darimînin Müsned’inde de şöyle denilmektedir: Bize Muhammed b. Kesir, el-Evzaî’den haber verdi: O Abde’den, o Zir b. Hubeyş’ten dedi ki: Her kim Kehf Sûresi’nin sonlarını geceleyin uyanmak is­tediği bir vakit için okursa o vakit uyanır. Abde dedi ki: Biz bunu denedik ve böyle olduğunu gördük.[295]

İbnu’l-Arabî dedi ki: Hocamız et-Turtuşî el-Ekber şöyle derdi: Zamanınızı denk olan kimselerle karşılıklı hücumla ve kardeşlere gidip gelmekle geçir­meyin. Yüce Allah beyanını: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyor­sa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın” buyruğu ile nihayete erdirmiştir.

Kuran

Kehf Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.