Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 4°C
Çok Bulutlu
İstanbul
4°C
Çok Bulutlu
Per 5°C
Cum 6°C
Cts 7°C
Paz 8°C

17 – İsra Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu sure adını 1. ayetten alır. Nuzül zamanı: Surenin ilk ayeti, bu surenin Miraç (Göğe yükseliş) olayı sırasında indirildiğini göstermektedir. Hadislere ve Hz. Peygamber’in (s.a) hayatını anlatan eserlere göre bu olay Hicret’ten bir yıl önce meydana gelmiştir. O halde bu sure Mekke döneminde indirilen son surelerden biridir.

17 – İsra Suresi | Tefhimu’l Kur’an

İsra Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Surenin Arka-planı:

Hz. Peygamber (s.a) on iki yıldan beri tevhidi tebliğ ediyor ve düşmanları da bu tebliği başarısızlığa uğratmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Fakat onların tüm çabalarına rağmen, İslâm Arabistan’ın her köşesine yayılmıştı ve onun davetinden etkilenmeyen bir kabile neredeyse yoktu. Mekke’de de gerçek müminler küçük bir toplum oluşturmuşlar ve İslâm’ı zafere ulaştırmak için her türlü tehlikeye karşı durmaya hazır bir hale gelmişlerdi. Onların yanısıra Evs ve Hazreç’in (Medine’de iki büyük ve etkili kabile) büyük bir çoğunluğu da müslüman olmuştu. Bu nedenle Hz. Peygamber’in (s.a) Mekke’den Medine’ye hicret edip orada bütün Müslümanları toplama ve İslâm ilkelerine dayalı bir devlet kurma zamanı gelmişti.

Mirac geldiğinde durum buydu ve dönüşünde Hz. Peygamber (s.a) bu surede yer alan mesajı getirdi.

Ana Fikir Ve Konular:

Bu sure, uyarı, öğüt ve buyruğun mükemmel bir bileşimidir; surede bu üç unsur da dengeli bir şekilde yer almıştır.

Mekkeli müşrikler, İsrailoğulları’nın ve diğer toplulukların kötü sonlarından ders almaları ve Allah tarafından kendilerine verilen ve bitmek üzere olan süre içinde kendilerini düzeltmeleri konusunda uyarılmaktadırlar. O halde onlar Hz. Muhammed (s.a) tarafından iletilen daveti ve Kur’an’ı kabul etmelidirler; aksi takdirde onlar helâk edilecek ve yerlerine başka bir topluluk getirilecektir. Yakın gelecekte Medine’de İslam’ın doğrudan kendilerine tebliğ edileceği İsrailoğulları da, kendilerini felakete sürükleyen deneyimlerden ders almaları konusunda uyarılmaktadırlar. “Hz. Muhammed’in (s.a) peygamberliğinden yararlanın, çünkü bu size verilen son fırsattır. Eğer şimdi de eskiden davrandığınız gibi davranmaya devam ederseniz, acıklı bir azapla karşılaşacaksınız.”

İnsanlığın eğitilmesine gelince, insanın başarı veya başarısızlığının, kazanç veya kaybının, tevhidi, öldükten sonra dirilmeyi ve peygamberliği iyi anlayıp anlamamasına bağlı olduğu belirtilmektedir. Buna uygun olarak Kur’an’ın Allah kitabı olduğunu ispatlayan ikna edici fikirler öne sürülmekte, kafirlerin bu gerçekler hakkındaki şüpheleri ortadan kaldırılmakta ve uygun yerlerde kafirler cahillikleri nedeniyle azarlanmakta ve uyarılmaktadırlar.

Bu bağlamda İslâmî hayat tarzının dayandırılması amaçlanan temel ahlâk ve medeniyet ilkeleri ortaya konulmaktadır. O halde bu, fiili kuruluşunun bir yıl öncesinde haber verilen İslâm Devletinin bir manifestosu niteliğindedir. Burada, bunun Hz. Muhammed’in (s.a) kendi memleketinde ve dışarıda kurmayı amaçladığı hayat tarzı oldukça açık bir biçimde ifade edilmektedir.

Bunların yanısıra Hz. Peygamber’e (s.a), çektiği sıkıntı ve zorluklara aldırmaksızın görevinde sebat etmesi ve hiçbir şekilde kafirlere taviz vermeyi aklından geçirmemesi emredilmektedir. İşkence, alay ve acılarla karşılaştıklarında bazen sabırsızlık ve dayanıksızlık belirtileri gösteren müslümanlara da bu kötü şartlara sabır ve dayanıklılıkla karşı koymaları, duygu ve arzularını kontrol etmeleri emredilmektedir. Bundan başka “Salat” (namaz) nefislerini temizlemeleri ve yüceltmeleri için bir araç olarak sunulmaktadır: “Bu, sizde, Hak yolunda savaşmaya niyet eden herkeste bulunması gereken niteliklerin oluşmasını sağlayacaktır.” Hadislerden, belirli zamanlarda kılınan beş vakit namazın ilk olarak Mi’rac’da farz kılındığını öğreniyoruz.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah yücedir.1 Gerçekten O, işitendir görendir.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayette değinilen olay, “Mi’rac” ve “İsra” olarak bilinmektedir. Sahih hadislere göre bu olay Hicret’ten bir yıl önce meydana gelmiştir. Hadis ve diğer siyer kitaplarında çok sayıda (25) Sahabeden bu konunun ayrıntılarını anlatan rivayetler nakledilmektedir. Enes bin Malik, Malik bin Se’se’e, Ebu Zer Gıfari ve Ebu Hureyre (Allah hepsinden razı olsun) olayın ayrıntılarını rivayet etmişlerdir. Bunların yanısıra Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Abbas, Ebu Said el-Hudri, Huzeyfe bin Yeman, Hz. Aişe vs. (Allah hepsinden razı olsun) olayın bazı bölümlerini nakletmişlerdir.

Bu ayette Kur’an, yolculuğun sadece bir bölümünü, Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gidişi anmaktadır. Burada anlatıldığı üzere bu yolculuğun gayesi Allah’ın kuluna bazı ayetlerini göstermek istemesidir. Kur’an bundan başka ayrıntılara değinmez, fakat biz diğer ayrıntıları hadislerden öğrenmekteyiz:

Bir gece Cebrail (a.s), Hz. Peygamberi (s.a) Burak üzerinde, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürdü. Hz. Peygamber (s.a) orada diğer peygamberlerle birlikte namaz kıldı. Daha sonra göğün çeşitli tabakalarına yükselen peygamberimiz orada bazı büyük peygamberlerle karşılaştı. En sonunda göğün en yüksek tabakasına ulaştı ve Allah’ın huzuruna çıktı. Başka önemli emirlerin yanısıra beş vakit namaz da işte burada emredildi. Daha sonra Peygamber (s.a) Mescid-i Haram’a geldi. Bir çok hadise göre bu yolculuk sırasında ona (s.a) cennet ve cehennem de gösterilmiştir. Güvenilir hadislerden öğrendiğimize göre Hz. Peygamber (s.a) ertesi gün bu olayı anlattığında Mekkeli müşrikler onunla alay ettiler ve müminlerden bazıları da bunda şüpheye düştüler.

Yukarıda belirtilen hadislere dayanan ayrıntılar Kur’an’da verilen ayrıntılara yapılan eklemelerdir. Bu nedenle hadislerde değinilen ayrıntılar, Kur’an’a ters olduğu gerekçesi ile reddedilemez. Bununla birlikte, bir kimse eğer hadislerde belirtilen ayrıntıları reddederse o kafir olmaz. Ancak Kur’an’daki ayrıntıları reddederse kafir olur.

Bu yolculuk (Mi’rac) hakkında bir çok farklı görüşler vardır. Bazıları bunun rüyada meydana geldiği görüşündedirler; Bazıları ise olay sırasında Hz. Peygamber’in (s.a) tamamen uyanık olduğu ve bedeni ile birlikte yolculuk ettiğini söylerler; bazıları ise bunun sadece Hz. Peygamber’e (s.a) gösterilmiş mistik bir görüntüden öte bir şey olmadığını söylerler. Fakat bu ayetin başlangıç sözleri: “Kulunu… götüren o (Allah) yücedir”, bunun Allah’ın sınırsız gücü ile meydana gelmiş olan doğa-üstü bir olay olduğunu göstermektedir. Eğer olay sadece mistik bir görüntüden ibaret olsaydı ayet, bu olayı meydana getiren varlığın her tür zayıflık ve eksiklikten uzak olduğunu gösteren “subhane” ifadesi ile başlamazdı. Yine “Kulunu bir gece… götüren” sözleri, bunun sadece bir görüntü veya rüya olmadığını, bilakis Allah’ın Peygamberi’ne (s.a) ayetlerini gösterdiği fiziksel ve bedensel bir yolculuk olduğunu göstermektedir. Bu nedenle herkes, bunun sadece ruhsal bir deneyim olmayıp, Allah’ın Peygamber’i (s.a) için hazırladığı fiziksel bir yolculuk ve bir gözlem olduğunu kabul etmelidir.

Bazı kimselerin bu olayı imkansızmış gibi görmeleri çok gariptir. İnsanın sınırlı -hem de çok sınırlı- güçleri ile Aya ulaşmayı başardığı bir zamanda, Allah’ın sonsuz ve sınırsız gücü ve kudreti ile Rasûlü’ne (s.a) kısa bir zaman içinde bu yolculuğu yaptırabileceğini inkar etmek çok saçmadır.

Herşeyin ötesinde, bir şeyin mümkün olup olmadığı konusundaki soru sadece sınırlı güçlere sahip olan insan hakkında geçerli olur. Fakat her şeye kadir olan Allah söz konusu olduğunda bu tür sorular sorulamaz. Sadece Allah’ın her şeye kadir olduğuna inanmayan bir kimse, Allah kendisi, kulunu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürdüğünü söylediği halde bu olağanüstü olaya itiraz edip inkar edebilir. Aynı şekilde, hadislerde geçen ayrıntılara yöneltilen itirazlar da, ikisi dışında, çok basit ve saçmadır:

Birinci itiraz şudur: Eğer hadislerdeki ayrıntıları kabul edecek olursak o zaman Allah’ın belirli bir yer ile sınırlı olduğunu kabul etmemiz gerekecektir; aksi takdirde bu amaçla kulun belli bir yerden başka bir yere götürülmesine gerek olmazdı. Bunun yanısıra hadislerin bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a) bu yolculuğunda cennet ve cehennemi, orada azap çeken insanları görmüştür. Buna yöneltilen itiraz da şöyledir: Neden bazı insanlar kıyametten sonra kurulacak mahkemeden önce azap çekmekte veya mükafat görmektedirler?

Birinci itirazı ele alırsak, elbette Allah sınırsız ve sonsuzdur. Fakat O, kullarıyla münasebet kurduğunda, kullarının eksik ve zayıf yaratılışlarına uygun araçlar kullanır. Bu O’nun kendi eksikliği nedeniyle değil, kullarının zayıflık ve eksiklikleri sebebiyledir. Örneğin O, yarattıklarından herhangi biriyle konuştuğu zaman, kendisinin konuşmasında sınırlama söz konusu olmamasına rağmen kulunun anlayacağı sınırlı konuşma şeklini kullanır. Aynı şekilde O, kuluna mülkünün muhteşem ayetlerinden bazılarını göstermek istediğinde, onu ayetlerin bulunduğu mekana götürür. Elbette kul, Allah gibi evrende var olan ayetlerin tümünü görmeye güç yetiremez. Çünkü Allah’ın bir şeyleri görmek için bir yere gitme gibi bir ihtiyacı yoktur, fakat kul bunu yapmak zorundadır. Aynı şey kulun Allah’ın huzuruna çıkması için de geçerlidir. Gerçi Allah herhangi bir mekanla sınırlı değildir, fakat kul, O’nun huzuruna çıkmak için, O’nun ayetlerinin çok yoğun olduğu bir yere gitmelidir. Çünkü kul, sınırlı güçleri ile O’nun sonsuz ve sınırsız huzuruna varamaz.

İkinci itiraza gelince, bu da Hz. Peygamber’e (s.a) gösterilen bir çok ayetin sembolik olduğu konusunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir çukurdan şişman bir öküzün çıkması, fakat tekrar içeri girememesi fitnenin somutlaştırılmış bir halidir. Aynı şekilde zina yapanlar, Hz. Peygamber’e (s.a) önlerinde taze et olduğu halde, çürük ve kokmuş et yerken gösterilmişlerdir. Buna benzer bir şekilde kötülüklere verilen cezalar da ona ahirette verilecek olan cezaları önceden görebilmesi için sembolik bir şekilde gösterilmiştir.

Mi’rac’la ilgili olarak, Allah’ın Peygamberi’nden her birine derecelerine göre yerdeki ve gökteki ayetlerini gösterdiği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu amaçla tüm maddi perdeler kaydırılmış ve onlar insanları davet edecekleri gaybi gerçekleri çıplak gözle görmüşlerdir.

Bu, Peygamberlerin gözleriyle gördükleri şeyleri tam bir “ayne’l-yakin” içinde başkalarına anlatabilmesi içindir. Çünkü bu deneyim onları, tüm teorilerini zanna dayandıran ve iddia ettiklerini müşahade edemeyen filozoflardan ayırır. Filozofların aksine Peygamberler insanlara sundukları şeyler konusunda şehadet edebilirler, çünkü onları kendi gözleriyle görmüşlerdir.

2 Musa’ya kitap verdik2 ve “Benden başka vekil edinmeyin”3 diye onu İsrailoğulları için kılavuz kıldık.

3 (Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları!4 Şüphesiz o, şükreden bir kuldu.

4 Kitapta5 İsrailoğullarına şu hükmü verdik: “Muhakkak siz yer (yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve oldukça ‘kibirli bir yükselişle’ muhakkak ‘kibirlenip-yükseleceksiniz’.6

5 Nitekim o ikiden ilk-vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.7

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetin görünürde Mi’rac olayıyla hiç bir ilgisi yoktur. Bu nedenle yüzeysel bir okuyucuya her iki ayetten birinin yerlerinin karıştırılmış olabileceği hissini verebilir. Fakat meseleyi tüm surede sunulan ana fikir çerçevesinde ele alırsak bu ikisi arasındaki ilgiyi hemen anlayabiliriz. Bu surenin en büyük gayesi Mekkeli müşrikleri uyarmaktır. Bu nedenle Mi’rac olayı surenin hemen başında yer almıştır. Sanki şöyle demek ister: “Sizin sahtekâr diye şüphe ettiğiniz ve kendisine gönderilen kitabı reddediğiniz kimse, çıplak gözleriyle Allah’ın ayetlerini görmüştür. Bu nedenle, Allah’ın kitabını bir kenara atan ve bu yüzden acıklı bir azaba uğratılan İsrailoğulları’nın tarihinden bir ders almalısınız.”
  2. Arapça “vekil” kelimesi, güvenliir, kişinin işlerinde güvenip dayanabileceği yardım ve korunma istenilebilecek bir kimse anlamına gelir.
  3. Yani, “Siz Hz. Nuh ve ashabının torunlarısınız. Bu nedenle onlara yaraşır bir şekilde davranmalısınız. Sadece Allah’ı vekil (dost, yardımcı) edinmelisiniz; çünkü atalarınız, sadece Allah’ı vekil edindikleri için Tufan’dan kurtuldular.”
  4. Burada “kitap” kelimesi, Tevrat için değil, bütün ilâhî kitaplar için kullanılmıştır.
  5. Bu tür uyarılar Kitab-ı Mukaddes’in çeşitli bölümlerinde yer almıştır. İlk fitneleri ve bunun kötü sonuçları ile ilgili olarak İsrailoğulları Mezmurlar, İşaya Yeremya ve Hezekiel’de uyarılmakta ve onlar ikinci sapıklıkları ve bunun sonucu çektikleri ceza ise Matta ve Luka İncilinde yer almaktadır. Aşağıya Kur’an’ın bu ifadesini destekleyen bölümler alınmıştır.

İsrailoğulları’nı sapıklık ve fesat çıkarmaları nedeniyle ilk uyaran kişi Mezmurlarda bu uyarısını yapan Hz. Davud’dur. (a.s):

“Rabbin onlara emrettiğine uyup kavimleri helak etmediler. Fakat o milletlerle karıştılar ve onların işlerini öğrendiler. Onların putlarına kulluk ettiler. Onlar da kendilerine tuzak oldular. Oğullarını ve kızlarını şeytanlara kurban ettiler. Oğullarının ve kızlarının kanına varıncaya dek bir çok kan döktüler…………… Rabbin öfkesi kavmine karşı tutuştu ve mirasından tiksindi. Rabb onları o milletlerin eline teslim etti” (Mezmurlar: 106, 34-38, 40, 41)

Yukarıdaki olaylar sanki gerçekten olmuş gibi geçmiş zaman kipiyle anlatılmaktadır. Kutsal Kitaplar önceden haber verilen şeylerin önemini vurgulamak için bu tür bir ifade kullanırlar.

Bu kötülükler meydana geldiğinde İşaya peygamber bunların kötü sonuçlarıyla İsrailoğulları’nı uyardı: “Ah, ey suçlu millet, haksızlığı yüklenmiş olan kavim, kötülük işleyenlerin zürriyeti, baştan çıkmış çocuklar! Rabbi bıraktılar, İsrail’in Kudüsü’nü hor gördüler, yabancılaştılar ve gerilediler. Niçin sapıklığı artırarak yine vurulmak istiyorsunuz? Sadık şehir nasıl fahişe oldu! O şehir ki hakla dolu idi, onda adalet yer tutmuştu, şimdi ise adam öldürenler. Sizin reisleriniz asi, hırsız da onların ortakları. Her biri rüşvet seviyor ve hediyeler peşinde koşuyor. Öksüzün hakkını vermiyorlar ve dul kadının davası onların önüne gelmiyor. Bundan dolayıdır ki Rab, orduların Rabbi, İsrail’in Kadir’i diyor ki: Oh, hasımlarından rahat bulacağım ve düşmanlarından öç alacağım: Onlar şarktan gelen şeylerle dolu, onlar da Filistinliler gibi müzeccim ve ecnebilerin çocukları ile el ele veriyorlar ve onların memleketi putlarla dolu, kendi parmakları ile yaptıklarına, ellerinin işine tapıyorlar. Ve Rab dedi ki: Madem ki Sion kızları kibirlidir ve boyunlarını ileri uzatarak göz edip yürüyorlar, gezerken kırıtıyorlar ve ayaklarının halkalarını şıngırdatıyorlar; bundan ötürü Rab, Sion kızlarının tepesini kil ile vuracak ve Rab onların gizli yerlerini açacak, erkekleri kılıçla ve yiğitleri cenkte düşecekler.

Ve Sion kapıları ah çekip yas tutacak ve kimsesiz kalıp toprakla oturacak. Bunun için işte Rab, ırmağın bol ve kuvvetli sularını Aşur kralını ve onun bütün izzetini onların üzerine çıkarıyor. Fırat nehri bütün yataklarından yükselecek ve bütün kıyıları üzerine taşacak. Çünkü o asi bir kavim, yalancı oğullar, Rabbin şeriatini duymak istemeyenler oğullardır. Onlar ki görenlere: “Görmeyin” ve Peygamberlere de “Bize doğru şeyler bildirmeyin, bize yumuşak şeyler söyleyin, hileli yollar öğretin” derler. Bundan dolayı İsrail’in Kuddüs’ü şöyle diyor: Madem ki bu sözü hor görüyorsunuz ve gaddarlığa ve sapıklığa güveniyorsunuz ve onlara dayanıyorsunuz, o halde bu fesat, sizin üzerinize düşmek üzere olan çatlak bir duvar gibi olacaktır. Ve çömlekçi kabı nasıl kırılırsa onu esirgemeden parçalayıp, öyle kıracak ve parçaları arasında ocaktan ateş getirmek, yahut sarnıçtan su almak için bir parça kalmayacak.” (İşaya Bap 1: 4-5; 21-24: Bap 2: 6, 8 Bap 3: 16-17; 25-26; Bap 8-7; Bap 30: 9-10, 12-14)

Bundan sonra sapıklık ve fesat her şeyi önüne katıp sürüklemeye başladığında Yeremya Peygamber sesini yükseltti.

“Rab şöyle diyor: Atalarınız bende ne haksızlık buldular da benden uzaklaştılar ve boşluk ardınca gidip boş oldular? Meyvasını ve iyi şeyleri yiyesiniz diye sizi verimli bir diyara getirdim; ve mirasımı kerih bir şey yaptınız. Çünkü boyunduruğunu eski zamandan kırdın ve bağlarını kopardın. “Kulluk etmem” dedin ve her yeşil ağacın altında fahişelik ederek yattın. Hırsız tutulunca nasıl utanırsa, İsrail evi de kendileri, kralları ve kahinleri ile peygamberleri öyle utanıyorlar. Onlar ki ağaca: Babamsın; taşa: Beni sen doğurdun derler. Çünkü bana yüzlerini değil sırtlarını döndürdüler. Fakat onlara bela gelince: Kalk ta bizi kurtar diyecekler. Ya kendi icat ettiğin ilahların nerede? Başına bela geldiği vakit seni kurtarabilirlerse kalksınlar, çünkü senin ilâhların, şehirlerinin sayısına göredir, ey Yahuda. Ve Kral Yaşiya’nın günlerinde Rab bana dedi: Dönek İsrail’in yaptığı şeyi gördün mü? Her yüksek dağın üzerine ve her yeşil ağacın altına gidip orada fahişelik etti. Hain kızkardeşi Yahuda da bunu gördü. Ve gördüm ki dönek İsrail zina etmiş olduğundan ötürü, onu boşayarak kendisine boş kağıdı verdiğim zaman hain kızkardeşi Yahuda yine kovmadı ve gidip o da fahişelik etti. Ve vaki oldu ki zinasının velvelesi ile diyar murdar oldu, taşlarla ve ağaçlarla zina etti. Yeruşalim’in (Kudüs) sokaklarını dolaşın ve şimdi bakın, anlayın ve meydanlarında arayın eğer bir adam bulursanız. Eğer hakkı ifade eden hakikatı arayan varsa ben de ona bağışlarım. Sana nasıl bağışlayayım? Oğullarla and ettiler. Ben onlara duyurunca zina ettiler ve fahişelerin evine bölük bölük koşuştular. Başı boş besili aygır oldular, her biri komşusunun karısına kişniyor. Ben bunlardan ötürü yoklamaz mıyım? Rab diyor: Nefsim böyle bir milletten öç almaz mı? İşte ey İsrail evi uzaktan üzerinize bir millet getireceğim.

O, zorlu bir millet, eski bir millettir. Bir millet ki sen onun dilini bilmez ve ne dediklerini anlamazsın. Onların ok kılıfı açık bir kabirdir, hepsi yiğitlerdir. Güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yakacaklar. Ve kavmin leşleri yerin canavarlarına ve göklerin kuşlarına yem olacak ve onları korkutan olmayacak. Ve Yahuda şehirlerinden ve Yeruşalim (Kudüs) sokaklarından, meserret sesini, sevinç sesini ve gelin ile güveyin sesini sona erdireceğim, çünkü diyar harap olacak. Ve vaki olacak sana nereye çıkalım dedikleri zaman onlara diyeceksin: Rab şöyle diyor: Ölüm için olan ölüme; kılıç için olan kılıca, kıtlık için olan kıtlığa ve sürgün için olan sürgüne. Ve onların üzerine dört çeşit dini koyacağım: Öldürmek için kılıcı, parçalamak için köpekleri, yiyip bitirmek ve helak etmek için göklerin kuşlarını ve yerin canavarlarını.” (Yeremya, Bap: 2: 5-7, 20, 26-28; Bap 3: 6-9; Bap 5: 1, 7-9, 15-17; Bap 7: 33, 34; Bap 15: 2, 3.)

Hezekiel peygamber onları uyarmak için tam zamanında tebliğine başladı. Kudüs’e hitaben şöyle dedi:

“Ey vakti gelsin diye kendi içinde kan döken şehir ve kendisini murdar etmek için kendi aleyhine putlar yapan şehir! İşte her biri elinden geldiği kadar kan dökmek için İsrail beyleri senin içinde idiler. Sende babayı ve anayı hiçe saydılar; senin içinde misafire karşı zorbalık ettiler, sende öksüze ve dul kadına haksızlık ettiler. Mukaddes şeylerini hor gördün ve semtlerimi bozdun. Kan dökmek için iftiracı adamlar senin içinde idiler; sende hayasızlık ettiler. Babalarının çıplaklığını sende açtılar, kadın kirli iken sende ona tecavüz ettiler. Kimi komşusunun karısı ile mekruh iş etti, kimi hayasızlıkla gelinini kirletti, kimi sende kızkardeşini, babasının kızını alçalttı. Senin içinde kan dökmek için rüşvet aldılar. Faiz ve murabaha kârı aldın ve zorbalıkla komşularından haksız kazançlar aldın. Beni unuttun, peki seninle işe girişeceğim günlerde yüreğin dayanabilecek mi, ellerin kuvvetli olabilecek mi? Seni milletler arasında dağıtacağım ve seni memleketler arasına saçacağım ve murdarlığını senden gidereceğim. Milletlerin gözü önünde sen kendiliğinden bozulacaksın; ve bileceksin ki Ben Rabbim.” (Hezekiel Bap 22: 3, 6-12, 14-16)

İsrailoğulları’nın ilk sapıklıkları sırasında onlara yapılan yukarıda değinilen uyarıların yanısıra, ikinci sapıklıkları sırasında bunun sonuçları ve kötü akibetine karşı Hz. İsa (a.s) tarafından uyarılmışlardır. Hz. İsa (a.s) çok sert bir hitapla onların bozulmalarını şöyle eleştirmiştir:

“Ey Kudüs, peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Tavuk, yavrularını kanatları altına nasıl toplarsa, ben de senin çocuklarını kaç kere öyle toplamak istedim, fakat siz istemediniz. İşte eviniz size ıssız bırakılacak. Doğrusu size derim ki, burada taş üstünde yıkılmadık taş bırakılmayacak.” (Matta Bap 23: 37, 38; Bap 24: 2)

Romalı yöneticiler Hz. İsa’yı (a.s) çarmıha germek için götürürken, O, ağlayıp yas tutan kadın ve erkeklerden oluşan topluluğa hitap etmiş ve son uyarısını yapmıştır.

“İsa onlara dönüp dedi: “Ey Yeruşalim (Kudüs) kızları benim için ağlamayın, fakat kendiniz ve çocuklarınız için ağlayın. Çünkü işte günler geliyor ki, o günlerde: Ne mutlu kısırlara, doğurmamış rahimlere ve emzirmemiş memelere! diyecekler. O zaman dağlara; üzerimize düşün ve tepelere: Bizi örtün! demeye başlayacaklar.” (Luka Bap 23: 28-30)

  1. Burada Asurluların ve Babillerin İsrailoğulları’nı helak etmesi kastedilmektedir. Bunun tarihi arka planını sadece yukarıda zikredilen “Peygamberlerin sahifelerinden anlamak mümkün değildir. Allah’ın vahyolunan Kitabına inandıklarını iddia eden bu kavmi insanların önderi seviyesinden indirip en zelil ve hakir bir kavim haline getirmesine neden olan durum ve şartların tam anlaşılabilmesi için İsrailoğulları’nın tarihini özetle zikretmekte fayda vardır.

Hz. Musa’nın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları, Filistin’e girdiklerinde Filistin’de, Hittiler, Kenanlılar, Perizziler, Filistinliler, Yebusiler, Hiviler, Amoriler vardı. Bu topluluklar putperestliğin en kötü şekillerini benimsemişlerdi. En büyük ilâhları, tüm ilâhların babası olarak kabul ettikleri ve boğa-heykelleri ile temsil edilen “Ayl” idi. Onun eşi “Aşera” idi ve bu ikisinden türemiş yetmişe yakın tanrı ve tanrıça vardı. Bunların arasında en güçlü tanrı olarak Baal kabul ediliyordu ve onun yağmur ve büyüme ilâhı ve göklerin ve yerlerin rabbi olduğuna inanılıyordu. Onun karısına kuzey bölgelerinde Anathotu, Filistinde ise Ashtaroth deniliyordu. Bu ikisi aşk ve üreme tanrıçalarıydı. Bunların yanısıra, ölüm tanrısı, hastalık ve kıtlık tanrısı ve sağlık tanrıçası gibi tabii olay ve dünyevi güçlere atfedilen bir sürü tanrı ve tanrıça vardı. Bu insanlar tanrı ve tanrıçalarına o denli aşağılık ve pis özellikler atfettiler ki en ahlâksız kimse bile böyle bilinmekten kaçınır. Tapınma ve dayanma açısından böyle tanrılar edinen bir topluluğun ahlâkî yönden en kötü dejenerasyonlardan uzak kalamayacağı açıktır; çağımızda yapılan arkeolojik kazılar da bunu göstermektedir.

Çocukların kurban edilmesi onlar arasında çok yaygın bir gelenekti. Onların ibadet yerleri sanki geneleve dönüşmüştü. İbadet yerlerinde kadınlar dini fahişeler olarak yer alıyor ve onlarla ilişki kurmak ibadet ve tapınmanın bir parçası olarak kabul ediliyordu.

Tevrat’ta verilen emirlerde İsrailoğulları’na açıka bu toplulukları yok etmeleri, Filistini onlardan almaları, bu insanlarla karışmaktan kaçınmaları ve ahlâkî ve ideolojik zayıflıklardan kaçınmaları emredilmekteydi.

Fakat İsrailoğulları Filistin’e girer girmez bu hidayeti (yol göstermeyi) bir kenara attılar. Sadece birleşik bir krallık kurmayı becerememekle kalmadılar aynı zamanda kavmiyetçiliğin dar görüşlülüğü içine hapsolundular. Her kabile fethedilen topraklardan bir kısmını ele geçirip bağımsız bir devlet kurmak istiyordu. Aralarındaki bu birlik eksikliği hiç bir kabilenin topraklarından putperestleri atmasını sağlayacak güce sahip olamamasını sağladı. Böylece hepsi de putperestlere kendi topraklarında yaşama izni vermek zorunda kaldılar. Bunun yanısıra fethedilen topraklar içinde İsrailoğulları’nın başa çıkamadığı bazı putperest şehir devletleri de kalmıştı. Yukarıda an: 6’da Mezmurlar’dan yapılan alıntıda değinilen nokta işte budur.

Bu putperest topluluklarla karışmanın birinci sonucu İsrailoğulları’nın putperest olmaları ve yavaş yavaş başka kötülüklere de alışmalarıdır. Bu noktaya Hakimler’de şöyle değinilmektedir; “İsrailoğulları Rabbin gözünde kötü olanı yaptılar ve Baallara kulluk ettiler. Kendilerini Mısır diyarından çıkaran, atalarının ilâhı olan Rabbi bıraktılar ve etraflarında olan milletlerin ilâhlarından olan başka ilâhların ardınca yürüdüler ve onlara eğildiler. Rabbi öfkelendirdiler. Rabbi bırakıp Baala ve Astartilere kulluk ettiler.” (Hakimler 2: 11-13)

İsrailoğulları’na isabet eden ikinci akibet ise, fethetmedikleri şehir devletlerinin ve topraklarına hiç dokunmadıkları Filistinlerin birleşip arka arkaya yaptıkları saldırılarla Filistinin büyük bir bölümü ele geçirmeleri ve sonunda Kutsal Tabut’u da elde etmeleridir. En sonunda İsrailoğulları bir kralın yönetiminde birleşmeleri gerektiği sonucuna vardılar ve Samuel peygamber onların isteği üzerine M.Ö. 1020’de Talut’u onlara kral tayin etti. (Ayrıntılar için bkz. Bakara: 246-248 ve an: 268-270)

Birleşik krallık üç kral tarafından yönetildi: Talut (M.Ö. 1020-M.Ö. 1004), Davud Peygamber (M.Ö. 1004-M.Ö. 965), Süleyman Peygamber (M.Ö. 965-M.Ö.926). Bu krallar Hz. Musa’nın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları’nın yarım bıraktığı görevi tamamladılar. Kuzeydeki Finike devleti ve güney kıyıdaki Filistin devleti dışındaki tüm devletleri ele geçirdiler, bu iki devleti de haraca bağladılar.

Hz. Süleyman’ın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları tekrar sapıttılar ve kendi aralarında çarpışıp biri başkenti “Samaria” olan Kuzey Filistin ve Ürdün’de İsrail krallığı, diğeri başkenti Kudüs olan güney Filistin ve Edom’da Yuda krıllağı olmak üzere iki krallığa ayrıldılar. Bu iki krallık da başlangıçtan beri didişme üzerine kurulmuşlardı ve sonuna dek de böyle devam etti.

Komşu toplulukların ideolojik ve ahlâkî zayıflıklarından ilk önce etkilenen İsrail krallığının yöneticileri ve halkı oldu. Özellikle kral Ahab’ın putperest Zidon prensesi Yezebel ile evlenmesinden sonra, putperestlik ve diğer kötülükler devletin önderliğinde kontrolsüzce yayılmaya başladı. İlyas ve Elişa peygamberler bu tufanı durdurmak için ellerinden geleni yaptılar, fakat hızla bozulan ve sapıtılan İsrailoğulları onları dinlemediler. En sonunda Allah’ın İsrailoğulları’na bir gazabı olarak Asurlular M.Ö. 900 yılından itibaren Filistin’e sayısız saldırılar düzenlediler. Bu dönemde Amos (M.Ö. 787-747) ve Hoşça (M.Ö. 747-735) peygamberler çıktılar ve İsrailoğulları’nı tekrar tekrar uyardılar. Fakat bu sapık topluluk onların uyarılarını dinlemedi ve tüm sınırları çiğnedi. Amos Peygamber, İsrail kralı tarafından Samaia’dan sürgün edildi ve ülkede davetini yayması yasaklandı. Bundan çok kısa bir süre sonra İsrail krallığı ve topluluğu üstüne Allah’ın gazabı indi. Asur kralı Sargon M.Ö. 71’de Samaria’ı aldı ve bu kuzey krallığına bir son verdi. İsrailoğulları’ndan binlercesi kılıçtan geçirildi; ileri gelenlerinden 27 bini de anayurtlarından çıkarılıp Asur imparatorluğunun doğu sınırları tarafına dağıtıldı ve imparatorluğun diğer bölgelerinden gelen gruplarla değiştirildi. Kendi memleketlerinde kalan İsrailoğulları’ndan bir grup ise yabancılarla karıştıkları için yavaş yavaş ulusal ve kültürel kimliklerini kaybettiler.

İsrailoğulları’nın güney Filistin’de kurdukları Yuda Krallığı dedikleri diğer krallıkta Hz. Süleyman’ın (a.s) ölümünden sonra küfre saptı. Fakat bunların ahlâkî bozulmaları diğer krallığa göre daha yavaş gerçekleşti. Bu nedenle tarih sahnesinde daha uzun kalabildi. Daha sonra, aynen İsrail krallığı gibi sürekli saldırılara uğradı, şehirleri harap edildi, başkenti kuşatıldı. Fakat bu krallık Asurlular tarafından tamamen yok edilmedi, sadece haraca bağlandı. Daha sonraları İşaya ve Yeremya peygamberlerin tüm çabalarına rağmen Yuda halkı putatapıcılıktan ve diğer kötülüklerden vazgeçmeyince Babil Kralı Nebukadnazar M.Ö. 598’de Kudüs dahil tüm Yuda krallığını ele geçirdi ve Yuda kralını da esir aldı. O zaman bile İsrailoğulları yola gelmediler ve Yeremya Peygamberin sözlerine ve uyarılarına kulak asmadılar. Durumlarını düzeltecekleri yerde Babillilere isyan edip yönetimi ele geçirmeyi planladılar. En sonunda Nebukadnazar M.Ö. 587’de Yuda’yı istila edip tüm önemli şehirleri yerle bir ederek onları ağır bir şekilde cezalandırdı. Kudüs’ü ve Hz. Süleyman’ın mabedini yerle bir etti ve taş üstünde taş bırakmadı. İsrailoğulları’nın çoğunu oradan çıkardı ve onları çevre ülkelere dağıttı. Geride kalan topluluk, çevre topluluklar tarafından lanetlendi ve her tür kötülüklere maruz kaldı.

Bu, İsrailoğulları’na uyarı olarak verilen ilk felaket ve bunun sonucu çektikleri ilk ceza idi.

HARİTA -1-

Hz. Musa’dan sonra Filistin

Açıklama:

Hz. Musa’nın (a.s.) ölümünden sonra İsrailoğulları Yeşu’nun önderliğinde bütün Filistin’i ele geçirdiler, fakat birleşik bir krallık kurmak yerine bütün toprakları miras olarak aralarında paylaştırlar.

Bu harita Filisitin’in nasıl parçalandığını ve İsrailoğullarının 12 kabilesi tarafından nasıl alındığını gösterir. Bu 12 kabile şunlardı: Yuda, Simeon, Dan, Benjamin, Efraim, Reuben, Gad, Manasseh, İssacher, Zebulun, Haftali, Aşer.

Zayıf ve parçalanmış oldukları için Tevratın, putperest Kenarlıları Filistin’den çıkarma emrine yerine getiremediler. Kenanlılar onların aralarında yaşamaya devam etti ve güçlü şehir devletleri kurdular. Kitab-ı Mukaddes Talut’un zamanına kadar Sidon, Tyre, Dor, Meggiddo, Beth-Shaan, Gezer, Kudüs, … vs. gibi şehirlerin Kenanlıların elinde kaldığını ve onların putperest kültürününü İsrailoğulları’nı etkilediğini söyler.

Bunun da ötesinde İsrail sınırları çevresinde hala güçlü devletler vardır. Filistiler, Edomiler, Moabiler ve Ammoniler daha sonralara İsrail’e sürekli saldırılar düzenlemişler ve topraklarından büyük bir bölümünü ele geçirmişlerdir. Eğer Allah’ın rahmeti olmasa ve Talup zamanında birleşmiş olmasalar İsrailoğulları Filistin’den bile sürülebilirdi.

HARİTA – II –

Süleyman ve Davut Peygamberlerin Krallığı

6 Sonra onlara karşı size tekrar ‘güç ve kuvvet verdik’, size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak da sizi sayıca çok kıldık.8

7 Eğer iyilik ederseniz kendi nefsinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendinizin) aleyhindedir. Sonuncu vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi ‘kötü duruma soksunlar’, birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini ‘darmadağın edip mahvetsinler’9

AÇIKLAMA

  1. Burada, Babililere esaretten kurtulduktan sonra İsrailoğulları’na (yani Yuda halkına) verilen mühlet kastedilmektedir. İsrail ve Samaria halkı ahlâkî yönden bir kez çöktükten sonra tekrar düzelemediler. Fakat Yuda halkı arasında hâlâ hakka uyan ve diğer insanları da doğru yola çağıran insanlar vardı. Bunlar Yuda’da kalanları doğru yola çağırma görevlerine devam ettiler ve Babil’e ve diğer memleketlere sürülenleri de pişman olup tevbe etmeye davet ettiler. En sonunda Allah’ın rahmeti yardıma geldi. Babil’in çöküşü başladı. Pers Krali Hüsrev M.Ö. 529’da Babil’i aldı ve ertesi yıl İsrailoğulları’na anayurtlarına dönme izni veren bir kanun çıkarttı. İsrailoğulları kafileler halinde vatanlarına dönmeye başladılar ve bu manzara uzun bir süre devam etti. Hüsrev İsrailoğulları’na Süleyman’ın Mabed’ini tekrar yapma izni de verdi, fakat orada yerleşik bulunan komşu topluluklar buna karşı çıktı. En sonunda Darius Ison Yuda kralının torunlarından biri olan Zerubbabel’i M.Ö. 522’de Yuda’nın yöneticisi olarak atadı. O da Yeşu ve Zekeriya ve Haggay peygamberlerin gözetiminde Mabedi tekrar inşa ettirdi. M.Ö. 458’de Ezra bir grup sürgün vatandaşıyla Yuda’ya vardı ve Pers Kralı Artahşaşta ona şöyle bir ferman yazdı:

HARİTA – III –

İsrail ve Yuda’nın Beni İsrail Krallığı

HARİTA – IV-

Makkabilerin yönetimindeki Filistin

“Ve sen Ezra, nezdindeki Allah’ın hikmetine göre amirler ve hakimler koy; ta ki ırmağın öte tarafında olan bütün kavme, senin ilâhının şeriatını bilenlerin hepsine hükmetsinler ve bilmeyene öğretin.

Ve her kim senin ilâhının şeriatını ve kralın emirlerini yapmazsa gerek ölüm, gerek sürgün, gerek mal müsaderesi, gerekse hapis için hemen hüküm icra olsun.”

(Ezra 8: 25-26)

Bu fermandan yararlanan Ezra, Hz. Musa’nın (a.s) dinini tekrar ikame etmek için uğraştı. İsrailoğulları’ndan tüm doğru ve iyi insanları topladı ve güçlü bir organizasyon kurdu. Tevrat’ı içeren Pentateuch’u (Kitab-ı Mukaddes’te Eski Ahid’in ilk beş kitabı-çev.) derledi ve dağıttı. İsrailoğulları’nın dini eğitimi için düzenlemeler yaptı, kanun uyguladı ve başka topluluklarla karışma sonucu yerleşen ahlâkî ve ideolojik zayıflıkları yavaş yavaş ortadan kaldırmaya başladı. Yahudileri, evlendikleri putperest kadınları boşamaya zorladı ve onlardan sadece bir tek Allah’a ibadet edecekleri ve sadece O’nun kanununa uyacakları konusunda söz aldı.

M.Ö. 445 Nehemya önderliğinde bir sürgün grubu Yuda’ya geldi. Pers Kralı Nehemya’yı Kudüs’ün yöneticisi tayin etti ve ona şehrin çevresine bir duvar yapmayı emretti. Böylece 150 yıl sonra Kutsal şehir tamamen inşa edilmiş ve Yahudi din ve kültürünün merkezi haline gelmişti. Fakat Kuzey Filistin ve Samaria’da yaşayan İsrailoğulları Ezra’nın yaptığı ıslahattan faydalanamamışlardır. Bu nedenle Kudüs’e karşılık Ceriz dağında bir tapınak inşa etmişler ve bunu Kitab Ehlinin dini merkezi yapmaya çalışmışlardı. Bu Yahudilerle, Samaria’lıları ayıran son nokta olmuştu.

Pers İmparatorluğu’nun çöküşü, Büyük İskender’in fetihleri ve Yunanlıların yükselişi ile Yahudiler biraz geriledi. İskender’in ölümünden sonra onun krallığı üçe bölündü. Suriye, Antakya başkent olmak üzere Seleucide imparatorluğuna düştü. Kral 3. Antakyus M.Ö. 198’de Filistin’i kendi topraklarına kattı. Putperest olan bu Yunanlı istilacılar, Yahudi din ve kültüründen çok rahatsız oldular. Bu nedenle ekonomik ve siyasi baskı ile Yunan hayat tarzı ve kültürünü empoze etmeye çalıştılar. İsrailoğulları’ndan büyük bir bölümünü, kendilerine yardım etmek üzere taraflarına kazandılar. Bu dışarıdan yapılan müdahale Yahudi milletini parçaladı. Aralarından bir grup hemen Yunan kıyafetlerini, Yunan dilini, Yunan hayat tarzını ve Yunan sporlarını benimsedi, fakat kendi kültür ve hayat tarzlarına bağlı kalanlar da oldu.

M.Ö. 175’te 4. Antakyus (kendisine tanrının tezahürü anlamına gelen Epiphanes denirdi) tahta geçtiğinde Yahudi din ve kültürünü ortadan kaldırmak için elinden geleni yaptı. Kudüs’teki Kutsal Mabed’e putlar koydu ve Yahudileri bunlara secde etmeye zorladı. Onların ibadet şekillerini ve sunakta kurban kesmelerini yasakladı ve bunun yerine Yahudilerin putlara kurban kesmelerini emretti. Evlerinde Tevrat bulunduranlara, cumartesi (sebt) yasağına uyanlara veya çocuklarını vaftiz edenlere ölüm cezası uyguladı. Fakat Yahudiler bu baskılara boyun eğmediler ve tarihte Makkabi İsyanı diye bilinen bir isyan başlattılar. Yunanlılardan etkilenen diğer Yahudiler, Yunan tarafına sempati duyuyor ve Makkabi İsyanını bastırmak için Antakya’daki despotlarla işbirliği yapıyorlardı. Fakat hala Ezra’nın günlerindeki havaya sahip olan sıradan Yahudiler Makkabilerle birlik oldular ve Yunanlıları yenip M.Ö. 67’ye kadar gücünü koruyan bağımsız bir din devleti kurmayı başardılar. Bu devlet zamanla genişledi ve bir zamanlar Yuda ve İsrail krallıklarına ait olan tüm toprakları ele geçirdi. Hatta Hz. Davud (a.s) ve Hz. Süleyman (a.s) zamanında bile fethedilemeyen Filistiye’nin bir bölümünü de ele geçirdiler.

İşte bu ayetin tarihsel arka planı budur.

  1. İkinci çöküş ve bunun cezası da şöyledir:

Makkabilerin başlattığı ateşli dinî ve ahlâkî hava yavaş yavaş etkisini kaybetti ve bunun yerine dünya sevgisi ve dış görünüşe verilen önem artmaya başladı. Aralarında ayrılıklar çıktı ve Roma generali Pompey’i kendileri Filistin’e davet ettiler. Pompey M.Ö. 63’de dikkatini bu topraklara yöneltti ve Kudüs’ü alarak Yahudilerin siyasi özgürlüğüne bir son verdi. Fakat Romalı fatihler bu toprakları doğrudan yönetim yerine yerel liderler aracılığıyla yönetmeyi tercih ediyorlardı. Bu nedenle Filistin’de yerel bir yönetim kuruldu. Bu görev M.Ö. 40 yılında akıllı bir Yahudi olan Herod’un eline geçti. Bu yönetici büyük Herod olarak bilinir. Herod M.Ö. 40’tan, M.Ö.4’e dek Filistin Ve Ürdün’ün tümünü yönetti. Herod bir taraftan Yahudileri memnun etmek için dinî liderleri koruyor, bir taraftan da Roma imparatorluğuna bağlılığını göstererek Sezar’ı memnun ediyor ve Roma kültürünü yaymaya çalışıyordu. Onun yönetimi döneminde Yahudiler çok dejenere oldular ve ahlâksızlığın en kötü seviyelerine düştüler.

Herod’un ölümünden sonra krallığı üçe ayrıldı. Oğlu Archelaus, Samaria, Yuda ve kuzey Edom’un yöneticisi oldu. Fakat M.S. 6’da Sezar Agüstüs, onu yöneticilikten aldı ve yerine Romalı bir yönetici getirdi. Bu durum M.S. 41’e kadar devam etti. İşte bu sıralarda Hz. İsa (a.s) İsrailoğulları’nı islah etmek için ortaya çıkmıştı, fakat Yahudi liderleri onu kabule yanaşmıyordu, hatta onun Roma yöneticisi Pontus Pilate tarafından ölüm cezasına çarptırılması için ellerinden geleni yapmışlardı.

Herod’un ikinci oğlu Herod Antipas, kuzey Filistin’de Galile ve Ürdün’ün yöneticisi oldu. Bir dansözün isteği üzerine Hz. Yahya’nın (a.s) başını kestiren işte bu kraldır.

Herod’un üçüncü oğlu Philip, bir tarafta Yermuk nehri, diğer tarafta Hermon dağı tarafından çevrelenen bölgeyi devraldı. Philip Yunan ve Roma kültüründen, hem babasından, hem de kardeşlerinden çok daha fazla etkilenmişti. Bu nedenle hakkın tebliğ edilmesi, Filistin’in diğer bölgelerindeki etkinin çok az bir bölümünü bile burada gösteremezdi.

M.S. 41’de Romalılar, Herod’un torunu Herod Agripa’yı bir zamanlar Herod tarafından yönetilen toprakların yöneticisi tayin ettiler. Yönetime geçtikten sonra bu adam Hz. İsa’ya (a.s) tabi olanlara elinden gelen işkenceyi yaptı. Havarilerin önderliğinde insanlar arasında Allah korkusunu ve güzel ahlâkı yaymak için girişilen hareketin başını ezmek için tüm gücünü kullandı.

Yahudilerin genelinin ve dini liderlerinin ne durumda olduklarını anlayabilmek için Hz. İsa’nın (s.a) dört İncil’de yer alan vaazlarında onlara yönelttiği eleştirilere bir göz atılmalıdır. Yahya (a.s) gibi bir din adamı onların gözü önünde öldürülmüş fakat bu barbarlığa karşı hiç kimse sesini çıkarmamıştır. Daha sonra topluluğun dini liderlerinin hepsi sözbirliği ile Hz. İsa’nın (a.s) ölüm cezasına çarptırılmasını istemişlerdir. Bu azgınlığa yas tutacak sadece bir kaç doğru insan vardı. Bunun da ötesinde Pontius Pilate; “Âdet üzere Fısıh Bayramı nedeniyle hangi mahkumu serbest bırakalım: İsa’yı mı yoksa hırsız Barabbas’ı mı?” diye sorduğunda hep bir ağızdan “Barabbas” diye bağırdılar. Bu Allah’ın İsrailoğulları’na verdiği son şanstı, artık bundan sonra onların kaderi mühürlendi.

Bundan kısa bir süre sonra Yahudilerle Romalılar arasında bir anlaşmazlık çıktı ve bu Yahudilerin M.S. 64-66 yıllarında açık bir isyan başlatmalarına neden oldu. Ne II. Herod Agrippa, ne de Roma maliye memuru Floris bu isyanı bastırmayı başaramadılar. En sonunda Romalılar büyük bir askeri güçle saldırdılar ve M.S. 70’te Titus, Küdüs’ü zor kullanarak aldı. Yaklaşık 133.000 kişi kılıçtan geçirildi, 67 bin kişi esir alındı ve binlercesi Mısır madenlerinde ve başka ülkelerde çalıştırılmak üzere götürüldü. Bunlar ya arenalarda vahşi hayvanlara yem oluyor, ya da kılıçla çalışan savaşçıların hedef tahtası olarak kullanılıyorlardı. Bütün uzun boylu ve güzel kızlar fetih ordusu tarafından alındı. Kutsal Kudüs şehri ve Kutsal Mabet yerle bir edildi. Bundan sonra Filistin’de Yahudi etkisi o denli zayıfladı ki Yahudiler iki bin yıldır güç kazanamadılar ve Kutsal Mabet hiç bir zaman tekrar inşa edilemedi. Daha sonraları Roma imparatoru Hadrian Kudüs’ü inşa ettirdi, fakat adını değiştirerek “Aielia” koydu. Fakat Yahudiler yüzyıllarca Kudüs’e giremediler. Bu, Yahudilerin ikinci kez sapmaları nedeniyle çektikleri cezaydı.

HARİTA – V –

Büyük Herot Krallığı

HARİTA – VI –

Hz. İsa zamanındaki Filistin

8 Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kâfirler için bir kuşatma yeri kıldık.10

9 Şüphe yok ki, bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.

10 Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar, için de acıklı bir azab hazırlamışızdır.11

11 İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir.12

12 Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık; gece ayetini sildik ve Rabbinizden bir fazl aramanız, yılların sayısını ve hesabı öğrenmeniz için gündüzün ayetini aydınlatıcı kıldık. Biz her şeyi yeterince açıkladık.13

AÇIKLAMA

  1. Her ne kadar bu uyarı, İsrailoğulları’na yapılan hitabın sonunda parantez içi olarak yer almışsa da bunun Yahudilere hitap etmediği ve sadece baştaki bölümünün onlara hitap ettiği söylenemez. Aslında tüm hitap Mekkeli müşriklere yöneliktir. Fakat burada onlara doğrudan hitap edilmemiş, onları uyarmak için İsrailoğulları’nın tarihinden önemli olaylar sunulmuştur.
  2. Burada, Kur’an’ın İsrailoğulları’nın uğradığı akibeti yaşamaya hazır olmaları konusundaki uyarılarından ders almayan kişi, topluluk ve milletler korkutulup uyarılmaktadır.
  3. Bu, Mekkeli kafirlerin saçma isteklerine, Hz. Peygamber’den (s.a) bahsettiği azabı hemen indirmesi isteklerine verilen cevaptır. Bu bir önceki ayetle de yakından ilgilidir. Sanki şöyle denmek istenir: “Ey akılsız insanlar topluluğu, iyilik isteyeceğinize, azap istiyorsunuz. Allah’ın azabının uğradığı topluluğun çektiklerini görmüyor musunuz?”

Burada, kendilerine yaptıkları işkenceler ve daveti inatlarından ötürü reddetmeleri nedeniyle kafirlerin helâk olması için dua eden müminlere de gizli bir uyarı vardır. Bu topluluğun içinde sonradan müslüman olan ve İslâm’ın en kuvvetli temsilcileri haline gelen bir çok kimse vardı. İşte bu nedenle Allah: “İnsan pek acelecidir.” demektedir. İnsan Allah’a sadece anlık acil ihtiyaçları için dua eder. Oysa daha sonra yaşanan tecrübe gösterir ki eğer Allah onun duasını kabul etmiş olsaydı, bu kendisi için daha kötü olurdu.

  1. Allah insanı evrendeki çeşitliliğin altında yatan hikmeti araştırmaya davet eder ve monoton bir aynılık beklememesini bildirir. Gerçekte tüm sistem çeşitlilik, farklılık ve her şeyin birbirinden ayrı olması kuralına dayanır. Bu olayı daha da açıklığa kavuşturmak için gece ve gündüzün ayetlerini ele alalım: “Siz bu iki birbirine zıt olayı günlük hayatınızda her gün gözlemektesiniz. Eğer bunun altında yatan hikmeti bir an düşünürseniz, böyle bir çeşitlilik olmasa, yeryüzünde hiç bir etkinliğin olmayacağı sonucuna varırsınız. Aynı şekilde insanların farklı tabiatı, düşünce ve eğilimlere sahip olarak yaratılmalarının altında da bir hikmet yatar. Eğer Allah bütün insanları doğuştan doğru yaratsaydı ve sadece itaat edenleri ve müminleri bırakıp tüm isyankar ve kafirleri helâk etseydi, insanın yaratılış gayesi yerine getirilmemiş olurdu. Bu nedenle sadece gündüzün olmasını ve hiç gecenin olmamasını istemek doğru değildir. En doğru şey hidayet ışığına sahip olanların, ellerinden geldiğince sapıklığın karanlığını yok etmeye çalışmalarıdır. Eğer gecenin karanlığı gibi bir karanlık bulurlarsa, hidayet ışığının güneş gibi tekrar meydana çıkması için beklemeleri onların görevidir.”

13 Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık,14 kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.

14 “Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.”

15 Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar.15 Hiç bir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez.16 Biz, bir peygamber gönderinceye kadar (hiç bir topluma) azab edecek değiliz.17

AÇIKLAMA

  1. “Biz herkesin kaderini (kısmetini) kendi boynuna doladık.” “İyi şans veya kötü kaderin sebep ve sonuçları kişinin kendisindedir. İyi davranışları nedeniyle iyi bir şansa sahip olur ve bunların eksiklikleri nedeniyle de kötü olaylarla karşılaşır.” Bu konuyu açığa kavuşturmak zorunluydu, çünkü kaderleri kendi iyi veya kötü amellerine bağlı olduğu halde akılsız insanlar talihsizliklerini hep dış güçlere bağlamışlardır. Eğer sebeplere inerlerse, talihlerinin kendi iyi veya kötü nitelik ve yargılarına bağlı olduğunu görürler.
  2. Burada, “Eğer bir kimse doğru yola uyarsa, ne Allah’a ne Peygamber’e ve ne de başka bir kimseye iyiliği dokunmaz, bu sadece kendi yararınadır” gerçeği vurgulanmaktadır. Diğer taraftan eğer bir kimse doğru yoldan saparsa, ne Allah’a ne Peygamber’e ve ne de insanları islah eden kimseye hiç bir zarar veremez. Çünkü bunlar insanları yanlış yollardan alıkoyup doğru yola yöneltmeyi dilerler ve hiç bir kişisel çıkarları yoktur. Bu nedenle akıllı bir insanın yapması gereken şey kendisine neyin doğru neyin yanlış olduğu açıklandıktan sonra doğru yola uymasıdır. Bunun aksine eğer çıkarlarına ve önyargılarına ters geldiği için Hak’tan yüz çevirirse, bunlar kendisinin dostu değil düşmanı olacaktır.
  3. Kur’an bir çok yerde kişisel sorumluluk ilkesini sık sık vurgulamıştır. Çünkü hiç kimse ifade ettiklerini tam anlamaksızın körü körüne doğru yola tabi olamaz. Herkes sadece kendi ahlâkî tutumundan sorumludur ve Allah’a karşı kendisi hesap verecektir, başka hiç kimse onun yükünü paylaşmayacaktır. Örnek olarak bir nesil, bir toplum veya çok sayıda insanın ortak olduğu belirli bir davranış veya tutumu ele alalım. Hüküm gününde tüm insanlar Allah’ın önünde toplandıklarında bu toplu hareket, o davranış veya tutuma katkıda bulunan herkese katkıda bulunduğu ölçüde sorumluluk yükleyecek ve ona göre ceza veya mükafaata hak kazandıracak şekilde çözümlenecektir. Ne bir kimse başkasının yaptığı katkı nedeniyle cezalandırılacak ne de bir kimsenin günahı başka bir kimseye yüklenecektir. Bu ilke, akıllı bir insanın başka insanları taklit ederek hareket etmemesi veya kendi davranışlarını başkalarının aynı tür davranışları ile haklı göstermeye çalışmaması için tekrar tekrar ifade edilmektedir. Eğer bir kimse kendi kişisel sorumluluğunu hissedebilirse, diğerleri ne yaparsa yapsın hüküm gününden başarıyla çıkmasını sağlayacak davranışlarda bulunur.
  4. Bu, Kur’an tarafından zihinlere farklı şekillerde işlenen diğer bir ilkedir. Burada ilâhî adaletin uygulanmasında elçinin önemi vurgulanmaktadır. Çünkü ceza veya mükafaat elçinin getirdiği mesaja göre belirlenmektedir. Bu mesaj ilgili kişilerin lehinde veya aleyhinde bir delil olarak kullanılacaktır. Aksi takdirde insanların cezalandırılması adil olmaz. Çünkü bu durumda insanlar, doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı, bu nedenle de cezalandırılmamaları gerektiği özrünü öne sürebilirler. Fakat elçinin daveti belirli bir topluluğa ulaştıktan ve onlar bu daveti reddettikten sonra onlar için hiç bir özür imkanı kalmayacaktır.

Bazıları kendilerine sunulan daveti kabul etmek yerine, bu gibi ayetleri okuyarak sapıtırlar ve şöyle saçma sorular öne sürerler: “Hiç bir peygamberin tebliğini duymamış olanlar ne yapacaklar?” Bu tür insanlara verilecek en akıllıca cevap hüküm gününde kendilerinin ne halde olacağı sorusudur. Çünkü onlara elçinin tebliği ulaşmıştır. Diğer insanlara gelince, kimin daveti duyduğunu ve belirli bir kişinin ona karşı ne zaman, nasıl, ne dereceye kadar hangi tutumu takındığını en iyi Allah bilir. Kısacası bir kimsenin cezalandırılması için gerekli şartları hazırlayacak şekilde bir tebliğden haberdar olup olmadığını ancak Allah bilebilir.

16 Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.18

AÇIKLAMA

  1. Burada bir topluluğun Allah tarafından nasıl helâk edileceğinin bir planı yer almaktadır. Bir bölgenin zenginleri isyankar oldular mı, o topluluk mutlaka helâk olur. Devam edegelen isyanları ve haddi aşmalarından sonra, zenginler isyanda o denli direnirler ki vicdanın iç güdüsel duygularını bile yok saymaya başlarlar. Aynı olaya 16. ayette de değinilmektedir: “Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz vakit, onun varlıklılarına emrederiz ve orada itaattan çıkarlar.” Bunun nedeni Allah’ın, insanın hidayeti için vicdanı yaratmış olmasıdır. Bu nedenle vicdanın söyledikleri gerçekte Allah’ın emirleridir. Bu nedenle “Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman…” ayeti Allah’ın sebepsiz yere bir topluluğu helâk etmek istediği anlamına gelmez. O ülke helâk edilir, çünkü isyanlarından sonra “artık o memlekete azap hak olmuştur. Biz onu tamamen mahvederiz.” Bu ülke helâk olmayı hak eder, çünkü sıradan insanlar, topluluğun önderleri ve topluluğun çökmesinin gerçek sorumluları olan zenginlere uyarlar. İlk önceleri zenginler, isyan, fesat, zulüm ve kötülükler işlerler, daha sonra da halk onlara uyar ve Allah’ın azabını üzerine çekerler. Bu, aynı zamanda her toplumun önderlerini ve yöneticilerini seçmede çok dikkatli ve titiz olması gerektiği konusunda da bir uyarıdır. Çünkü eğer önderler günahkâr ve isyânkar olurlarsa, kaçınılmaz olarak toplumu da felakete sürüklerler.

17 Biz, Nuh’tan sonra nice kuşakları yıkıma uğrattık. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter.

18 Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse,19 orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra da ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.20

19 Kim de ahireti ister ve bir mü’min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.21

20 Hepsine, onlara da bunlara da Rabbinin ihsanından ‘artırarak veririz’. Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir.22

21 Onlardan bir kısmını bir kısmına nasıl üstün tuttuğumuzu gör. Muhakkak ahiret dereceler bakımından da daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür.23

22 Allah ile beraber başka ilahlar edinme,24 yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun.

AÇIKLAMA

  1. Arapça “”kelimesi sözlükte “hemen sahip olunabilen şey” anlamına gelir; fakat Kur’an bu kelimeyi sadece dünyevi hayatta yararlanılabilen fayda ve sonuçlara sahip olan “bu dünya” için kullanır. Bunun karşıt anlamlısı olan “ahiret” ise ölümden sonraki öte dünyada yararlanılabilen fayda ve sonuçlara sahiptir.
  2. Ahirete inanmayan kimse cehennemi hak eder, çünkü sadece bu dünyanın geçici fayda ve çıkarları için çalışır ve onun çabaları sadece maddi nesnelerle sınırlıdır. Bu nedenle böyle bir kimse sadece bu dünyaya tapar ve yanlış bir tutum içinde yaşar. Çünkü onda kişisel sorumluluk duygusu ve Allah’a hesap verme inancı yoktur. Bu yüzden en sonunda cehennem azabını hak eder.
  3. “Öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.” Ahirette kurtuluşa ermek için harcanan tüm çabaların karşılığı verilir.
  4. Allah bu dünya nimetlerini hem bu dünyayı isteyenlere, hem de ahiret için çalışanlara verir. Fakat bu sadece Allah’ın bir lütfudur, başkalarının değil. Ne bu dünyayı isteyenler, ahiret için çalışanları bu nimetlerden mahrum bırakabilir, ne de ahiret için çalışanların dünyayı isteyenlerden bu nimetleri almaya güçleri vardır.
  5. Bu, ahiret için çalışanların, bu dünyada da, dünya hayatını isteyenlerden daha üstün bir seviyede olduklarını göstermektedir. Fakat bu üstünlük, dünyevi şeyler (iyi yemek, iyi giyecek, saray gibi evler, taşıtlar…. vs.) gibi zenginlik göstergesi şeyler bakımından daha iyi bir derecede olmak demek değildir. Onlar, zalimlerin ve zenginlerin sahip olmadığı gerçek şeref, sevgi ve iyi niyeti yaşarlar. Çünkü ahiret için çalışanlar bu dünyada ne kazanırlarsa şerefli ve doğru bir şekilde kazanırlar, oysa sadece dünya için çalışanlar haksız yollardan servet biriktirirler. Sonra ahiret için çalışanlar kazandıklarını doğru ve iyi yollara harcarlar, başkalarına karşı yükümlü oldukları görevleri yerine getirirler. Onlar paralarını Allah yolunda, Allah’ın rızasını kazanmak için fakir ve muhtaçlara harcarlar. Bunların aksine dünyaya tapanlar, servetlerini lüks tüketime, günah amellerine, fesada ve diğer kötülükleri yaymaya harcarlar. Bu, ilk bahsettiklerimizi Allah’a ibadetin ve her yönden temiz ve saf olmanın timsalleri haline getirir ve onları dünyaya tapanlardan o denli açık bir şekilde ayırır ki diğerlerinden daha yüksek seviyede oldukları hemen anlaşılır. Bunlar açıkça gösterir ki, ahiret için çalışanların dereceleri öte dünyada daha yüksek olacaktır ve onlar dünyaya tapanlardan çok daha üstün bir konumda olacaklardır.
  6. Bu cümle şöyle de ifade edilebilir: “Allah’ın yanısıra başka bir tanrı icat etme.” veya “Bir başkasını Allah’ın yanısıra tanrı edinme.”

23 Rabbin,25 O’ndan başkasına kulluk etmemenizi26 ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.

24 Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge.”

25 Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.27

26 Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma.

27 Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.

AÇIKLAMA

  1. Buradan itibaren yer alan ayetlerde, İslâm’ın insan hayatının tüm yapısını üzerine dayandırmayı amaçladığı ana ilkeler ortaya konulmaktadır. Bunlar, Hz. Peygamber (s.a) tarafından Mekke döneminin sona erdiği ve Medine döneminin başlayacağı sıralarda ilan edilen, tabir yerindeyse, Hz. Peygamber’in (s.a) davetinin bir manifestosunu oluşturmaktadırlar. Böylece herkes İslâm toplumunun ve devletinin hangi ideolojik, ahlâkî, kültürel, ekonomik ve hukukî ilkeler üzerine kurulacağını bilecektir. (Bkz. En’am Suresi 151-153 ayetler ve bunlarla ilgili açıklamalar.)
  2. Bu emir çok geniş kapsamlıdır. Sadece Allah’tan başka bir ilâha tapmayı yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda kişinin hiç tereddütsüz Allah’a ibadet ve itaat edip ona boyun eğmesi gerektiği anlamına da gelir. Sadece O’nun emirleri ve kanunları itaat edilmeye layık ve O’nun otoritesinin her şeyin üstünde olduğu kabul edilmelidir. Bu, sadece dini inanç ve kişisel uygulama ile sınırlı bir emir değildi, aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a) tarafından Medine’de uygulanarak ortaya konulan ahlâkî, kültürel ve siyasal sistemin de temelini teşkil eden bir ilkeydi. Bu kurulan sistemin ilk ve en önemli dayanağı, ancak Allah’ın mabud, kanun koyucu ve hakim olarak kabul edilmesi ilkesiydi.
  3. Bu ayet, insan üzerinde Allah’tan sonra en büyük hak sahibi olan kimselerin anne-baba olduğunu bildirmektedir. O halde çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli, saygı göstermeli ve hizmet etmelidirler. Toplumdaki kollektif ahlâk, çocukların anne-babalarına müteşekkir ve saygılı olmalarını zorunlu kılmalıdır. Anne-baba nasıl çocukluklarında onları besleyip büyüttülerse, çocuklar da onlara aynı şekilde hizmet etmelidirler. Her şeyin ötesinde bu ayet sadece ahlâkî bir emir veya tavsiye değil, aynı zamanda ayrıntılarını hadis ve fıkıh kitaplarında bulabileceğimiz anne-babanın hak ve yetkilerinin dayanağı niteliğindedir. Bundan başka anne-babanın haklarını gözetme, onlara itaat ve saygılı davranış, İslâm toplum ve medeniyetinde maddi öğretimin ve ahlâkî eğitimin en önemli ögesini oluşturmaktadır. Tüm bunlar, İslâm devletinin aile hayatını kanunlar, hukukî düzenlemeler ve eğitim politikaları ile dengeli ve sağlıklı bir biçimde devam ettirmesi ve ailenin parçalanmasını engellemesi ilkesinin oluşmasını sağlayan emirlerdir.

İslâm manifestosunun bu maddeleri sadece ahlâkî öğretilerle sınırlı kalmamış, zekatla ve sadaka ile ilgili emirlerin temelini de oluşturmuştur. Miras, vasiyet ve hibe ile ilgili hükümler bu maddelere dayanmaktadır. Yetimlerin hakları bunlarla belirlenmiş ve her beldenin bir yolcuyu en az üç gün bedava ağırlaması zorunlu kılınmıştır. Sonuç olarak tüm ahlâkî sistem, sevgi, cömertlik ve birlik duyguları yaratmak üzere şekillendirilmiştir. O denli ki, insanlar ne kanunla zorlanabilecek ne de emredilebilecek bu ahlâkî hakları, kendilerinden yerine getirmeye ve bunların önemini kavramaya başlamışlardır.

28 Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle.28

29 Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın.29

30 Şüphesiz senin Rabbin, rızkı dilediğine-genişletir-yarar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir.30

AÇIKLAMA

  1. Bu üç madde (3-5) kişinin kazanç ve servetini sadece kendisine harcaması için ayırmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Kendi ihtiyaçlarını normal bir şekilde karşılamak ve akrabalarının, komşularının ve diğer muhtaç insanların haklarını vermek için elinden geleni yapmalıdır. Bu tür davranışlar, İslâm’ın toplumsal hayatında birlik, sevgi, ve adalet ruhunun doğmasına yardımcı olacaktır. Böylece her akraba diğeriyle birlik olacak, her zengin yakınındaki fakirlere yardım edecek ve her yolcu kendisini cömert ev sahipleri arasında şerefli bir misafir olarak bulabilecektir. Hak kavramı o denli geniş kapsamlıdır ki, her birey tüm diğer insanların kendisi ve serveti üzerinde hakları olduğunu kabul etmeli ve onlara iyilik yapmadığı, bilakis haklarını verdiği gibi bir duygu içinde yardım etmelidir. Bu durumda eğer bir kimse yardım edebilecek durumda değilse karşısındakinden özür dileyecek ve Allah’a, O’nun kullarına yardım edebilmesini sağlayacak, servet vermesi için dua edecektir.
  2. “Elini boynuna bağlı olarak asma” diye kelimesi kelimesine tercüme edilen cümle “cimri olma” anlamına gelir. “Onu büsbütün de açıp saçma” ise, “Savurgan ve müsrif olma” anlamına gelir. Eğer 27 ve 29. ayetler birlikte okunursa Kur’an’ın insanlardan orta yolu takip etmelerini, yani ne servetin dönüşümünü ve dağılımını engelleyecek denli cimri, ne de kendi ekonomik durumlarını çökertecek denli savurgan olmamalarını istediği anlışılır. Bunun aksine onlar dengeli bir biçimde davranmayı öğrenmeli; parayı harcaması gereken yere harcamalı ve kendilerini felakete sürükleyecek savurganlıktan sakınmalıdırlar. Gerçekte parayı insanın gerçek ihtiyaçlarından olmayan, faydasız yerlere, yani gösteriş, lüks, günah fiiller ve buna benzer yerlere harcamak, Allah’ın verdiği nimete karşı nankörlük etmektir. Bu nedenle bu tür yerlere para harcayanlar şeytanın kardeşleridir.

Bu iki cümle de sadece bireye yapılan ahlâkî tavsiye ve emirden ibaret değildir. Bu emirler, İslâm toplumunu ahlâkî eğitim, sosyal baskı ve hukukî sınırlamalarla savurganlıktan korumaya yöneliktir. Buna uygun bir şekilde Medine İslâm Devleti’nde toplumu savurganlıktan korumak için bazı önlemler alınmıştı. Birincisi, savurganlık ve lüksün bir çok çeşidi kanunen yasaktır; yani haramdı. İkincisi bunlara karşı hukukî önlemler alınmıştı. Üçüncüsü, israfı içeren gelenekleri ortadan kaldırıcı sosyal düzenlemeler yapılmıştı. Devletin, bireylerin açıktan yaptıkları israfı engelleme hakkı vardır. Her şeyin ötesinde zekat ve sadaka, pintiliği ve para biriktirme arzusunu ortadan kaldırmaya yardımcı oluyordu. Bu önlemlerin yanısıra insanların savurganlıkla cimriliği, cömertlikle hasisliği birbirinden ayırmasını sağlayan genel bir toplumsal sağduyu yaratılmıştı. Öyle ki cimri insanlar aşağı görülüyor, cömert insanlar şerefli kabul ediliyordu. Bu zihni ve ahlâkî tavır İslâm toplumunun bir parçası olmuştu. Bugün de İslâm toplumunda cimri ve savurgan insanlar aşağı görülmekte, cömert insanlara ise her yerde saygı gösterilmektedir.

  1. Yani, “İnsan, insanlar arasında servet bakımından var olan eşitsizliğin hikmetini anlayamaz.” Bu nedenle suni araçlarla doğal servet dağılımını değiştirmeye çalışmamalıdır. Doğal eşitsizliği ortadan kaldırmak veya onu adaletsiz bir hale sokmak için suni araçlar kullanmak doğru değildir. Her iki aşırı uç da yanlıştır. En iyi ekonomik sistem, servetin ilâhî kanuna uygun bir şekilde dağıtılmasına dayanan sistemdir.

Ekonomik eşitsizliğin hikmetini anladıktan sonra, bu farklılığı kendiliğinden kötü saymak ve sınıfsız bir toplum yaratmaya çalışmak gibi problemler söz konusu olmaz. Böyle bir problemin doğmamasının yanısıra, insan doğasına daha yakın olan ve bu ilâhî kurallar üzerine kurulan Medine toplumunda ekonomik farklılıklara suni araçlarla müdahale edilmiyordu. Fakat ahlâkî ve hukuki düzenlemelerle bunlar, adaletsizlik yerine bir çok ahlâkî, ruhi ve kültürel fayda ve güzelliğin doğmasında rol oynamışlardır. Böylece evrenin yaratıcısı tarafından yaratılan ekonomik farklılıkların hikmeti Medine’de gözler önüne serilmiştir.

31 Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara da, size de biz rızık veririz. Şüphe yok, onları öldürmek büyük bir hata (suç ve günah)dır.31

32 Zinaya yaklaşmayın, şüphe yok o, ‘çirkin bir hayasızlık’ ve kötü bir yoldur.32

33 Haklı bir neden olmaksızın Allah’ın haram kıldığı33 bir kimseyi öldürmeyin.34 Kim mazlum olarak öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir;35 o da öldürmede ölçüyü taşırmasın.36 Çünkü, o gerçekten yardım görmüştür.37

34 Erginlik çağına erişinceye kadar, -o da en güzel bir tarz olması- dışında yetimin malına yaklaşmayın.38 Ahde vefa edin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.39

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet, eski çağlardan günümüze dek süregelen doğum kontrolü hareketini kökten yasaklamaktadır. İnsanları, çocuklarını öldürmeye veya düşük yaparak yok etmeye yönelten dürtü açlık korkusuydu. Çağımızda buna yeni bir metod daha eklenmiştir: Kürtaj, İslâmî tebliğin bu maddesi insanların suni metodlarla çoğalmayı engellemesini yasaklamakta ve Allah tarafından emredilen doğal metodlarla üremeyi, çoğaltmaya teşvik etmektedir.

Bu maddeye göre, açlık ve kaynakların azlığına doğum oranını kontrol etmek gibi bir çözümü öne sürmeleri, insanların en büyük hatasıdır. Bu nedenle bu ayette insana şöyle bir uyarı yapılmaktadır: “Ey insan, yiyeceklerle ilgili düzenlemeleri yapan sen değilsin, fakat seni yeryüzüne yerleştiren, sana nimetler veren ve senden sonra geleceklere de nimetler verecek olan Allah’tır.” Tarih bize, bir bölgenin nüfusu ile beslenme kaynaklarının aynı oranda arttığını hatta besin kaynaklarının daha da hızla arttığını söylemektedir. Bu nedenle insanın Allah’ın işine ve düzenlemesine karışması aptallıktır.

Bu öğretinin bir sonucu olarak Kur’an’ın indirilişinden bu yana müslümanlar arasında ne bir doğum kontrol hareketi başlamış, ne de çocuk öldürmeye doğru bir eğilim ortaya çıkmıştır.

  1. “Zinaya yaklaşmayın.” Bu emir hem bireye hem de bir bütün olarak topluma hitap etmektedir. Bu emir kişiyi sadece zinaya ve fuhşa karşı uyarmakla kalmaz, aynı zamanda ona yönelten veya sebep olan her şeye karşı da uyarır. Topluma gelince, ayet, toplumun zinayı önleyici ve ona yönelten sebep ve araçları ortadan kaldırıcı önlemler almasını emretmektedir. Bu nedenle toplum, zinayı ortadan kaldırıcı bir çevre oluşturmak için tüm eğitsel ve hukukî araçları kullanmalıdır.

En son olarak bu madde, İslâmî hayat tarzının kanun ve düzenlemelerinin temelini oluşturmaktadır. Bu maddenin ifade ettiklerinin uygulanabilmesi için zina ve zina iftirası hukuki suçlar olarak belirlenmiş: “Hicap” ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Müstehcen neşriyat ve fuhuş şiddetle yasaklanmış, sarhoş edici içkilerin içilmesi haram kılınmıştır. Zinaya teşvik eden müzik, oyun ve resimler de yasaklanmıştır. Daha sonra da evliliği kolaylaştırıcı ve zinanın kökünü kesen yasaklar konulmuştur.

  1. “Hiç bir canı öldürmeyin” yasağı sadece başkalarını değil, kişinin kendi canını da kapsamı içine almaktadır. Çünkü o da bu emri takip eden yasağın içine dahildir. Bu nedenle intihar da cinayet kadar büyük bir günahtır. Bazı akılsız insanlar intiharın yasak olmadığını, çünkü herkesin kendi nefsi (canı) üzerinde hakim olduğu fikrini öne sürmektedirler. Bu nedenle, onlara göre kişinin kendisini öldürmesinde veya servetini yok etmesinde hiç bir kötülük yoktur. Onlar her nefsin Allah’a ait olduğunu ve kişinin onu yok etme, hatta kötüye kullanmaya bile hakkı olmadığını unutmaktadırlar.

Bu dünya bir imtihan yeridir ve biz Allah’ın dileğine uygun bir şekilde hayatımızın sonuna dek burada bir denemeden geçeceğiz. Yaşadığımız şartların uygun veya denenme için tercih edilir olup olmaması önemli değildir. Bu nedenle bırakın imtihandan kurtulmak için (Allah’ın yasakladığı) intihar suçunu işlemeyi, imtihan alanından kaçmak bile doğru değildir. Çünkü intihar eden kimse küçük ve önemsiz meselelerden büyük ve ebedi azaba kaçmaktadır.

  1. İslâm devleti kurulduğunda “haklı olarak öldürme” sadece beş durum ile sınırlandırılmıştı.

(1) Kasten adam öldüren,

(2) Savaş sırasında hak dine karşı gelenler,

(3) İslâm devletini ortadan kaldırmaya çalışanlar,

(4) Zina yapan evli kadın veya erkek,

(5) Mürted.

  1. Arapça “Sultan” kelimesini “kısas için salahiyet” diye tercüme ettik. Burada “sultan” kelimesi “hukuki işlem için bir zemin” anlamına gelmektedir. Burada, bir cinayet işlendiğinde salahiyetli olan kişinin devlet değil, öldürülen kişinin veli veya velileri olduğu ortaya konulmaktadır. Öldürülenin velisi, katili affetme veya ondan hayatına karşılık diyet alma yetkisine sahiptir.
  2. “Öldürmede aşırıya gitmek.” katilden başka kimseleri de öldürmek, suçluyu işkence ile öldürmek, suçlunun cesedini tahrip etmek, diyet aldıktan sonra katili öldürmek vs. anlamlarına gelebilir. Tüm bunlar yasaklanmıştır.
  3. Yardımın nasıl verileceği açıklanmamıştır, çünkü ayetin nazil olduğu dönemde henüz İslâm devleti kurulmamıştı. Devletin kuruluşundan sonra, öldürülenin velisinin kısası uygulama yetkisinin olmadığı açığa çıkmıştır. Sadece İslâm devleti kısası uygulama yetkisine sahiptir. Bu nedenle adalet sadece devletten istenmelidir.
  4. Bu da sadece ahlâkî bir tavsiye niteliğinde değildir. İslâm devleti kurulduğunda yetimlerin haklarının korunması için hukukî ve kanuni önlemler alınır. Bunların ayrıntıları fıkıh ve hadis kitaplarında yer almıştır. Bu hüküm, kendi haklarını koruyamayan kişileri de kapsayacak şekilde genişletilebilir. Hz. Peygamber (s.a) “velisi olmayanın velisi benim” diye buyurmuştur. Bu, İslâm’daki bir çok kanun ve düzenlemelerin temelini teşkil eder.
  5. “Ahdi yerine getirme” ilkesi sadece fertler için ahlâkî bir emir olarak kalmamış, daha sonraları İslâm devleti kurulduğunda İslâm toplumunun ve devletinin iç ve dış ilişkilerinde tavrını belirleyen yol gösterici bir ilke olmuştur.

35 Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın;40 bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.41

36 Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.42

37 Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca ulaşabilirsin.43

38 Bütün bunlar, kötülüğü olan, Rabbinin katında da hoş olmayanlardır.44

39 Bunlar, Rabbinin sana hikmet olarak vahyettiği şeylerdir. Rabbin ile beraber başka ilahlar kılma, yoksa yerilmiş, kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.45

AÇIKLAMA

  1. Bu emir sadece bireylere hitap etmez. Bu emir cadde ve pazarlarda alış verişlerin gerçek ölçü ve tartılara uyup uymadığını kontrol etmeyi, tartı ve ölçünün eksiltilmesini kanun zoruyla önlemeyi İslâm devletinin görevlerinden biri haline getirmektedir. Sonraları bütün ticari işlerde ve ekonomik ilişkilerdeki haksızlığı ortadan kaldırmak devletin görevleri arasında değerlendirildi.
  2. Yani, “Onun sonu bu dünyada da ahirette de iyi olacaktır.” Böyle davranmanın sonu bu dünyada iyidir, çünkü alıcı ile satıcı arasında karşılıklı güven yaratır. Bunun sonucu ticaret gelişir ve genel bir refah yaşanır. Ahirete gelince, orada akıbet sadece temizlik, adalet ve Allah korkusuna dayanır.
  3. “Bilmediğin şeyin ardına düşme” ayetinin anlamı çok geniştir. Hem bireysel hem de toplumsal hayatta kişinin “bilgi” yerine tahmin ve zanna uymamasını gerektirir. Bu emir, İslâm hayatının ahlâkî, hukukî, siyasî ve idarî tüm yönlerini kapsar ve bilim, sanat ve eğitim için de geçerlidir. Bu emir, toplumun insan hayatında “bilgi” yerine “tahmine” uymanın ortaya çıkardığı bir çok meseleden korur. İslâm ahlâkı şunları gerektirir: Şüpheden kaçın ve araştırmaksızın hiç bir birey veya grubu suçlama! Kanunda, hiç kimsenin aleyhinde yeterli araştırma yapılmaksızın işlem yürütülemeyeceği şeklinde sürekli bir ilke vardır. Soruşturma sırasında sadece şüphe nedeniyle bir kimseyi tutuklamak, dövmek veya hapsetmek yasaktır. Dış ilişkilerde de, soruşturma ve araştırma yapmaksızın hiç bir harekete girişilmeyeceği ve söylentilerin ortalıkta dolaşmasına izin verilmeyeceği şeklinde belirlenmiş dengeli bir politika izlenmelidir. Aynı şekilde eğitimde de sadece tahmin, varsayım ve akıldışı teorilere dayanan bilimler kabul edilmez. Her şeyin ötesinde bu cümle hurafe ve batıl inançları kökten kesip atmaktadır. Çünkü bu emir, müminlere sadece Allah ve Peygamberi tarafından öğretilen “bilgi”ye dayanan şeyleri kabul etmeleri gerektiğini bildirmektedir.
  4. Burada kibirli ve zorba insanların davranışları eleştirilmektedir ve sadece birey için değil İslâm toplumunun toplu tavrı için de geçerlidir. Bu hidayet ve yol gösterme nedeniyle, bu kurallar (manifesto) üzerine, Medine’de kurulan İslâm devletinin yöneticileri ve kumandanları her tür kibir, zorbalık, gurur, kendini beğenme, yüksekten bakma gibi özelliklerden uzak kalmışlardır. O denli ki, savaş alanında bile gurur ve kibire neden olacak en ufak bir söz bile sarfetmemişlerdir. Onların giyecekleri, yiyecekleri, evleri ve binekleri hep sade ve basit olmuştur. Kısacası onların tacirleri “büyüklenenler” gibi değil, alçak gönüllü insanlar gibiydi. Bu nedenle onlar hiç bir zaman fethettikleri şehrin halkını kibir ve gururla korkutup ezmemişlerdir.
  5. Yani, “Allah, haram olan hiç bir şeyin yapılmasından hoşlanmaz” veya başka bir deyişle “Allah bu emirlerden herhangi birine karşı gelinmesinden hoşlanmaz.”
  6. Gerçi bu ayette hitap Hz. Peygamber’edir (s.a), fakat diğer bir çok ayette olduğu gibi gerçek muhatap tüm insanlardır.

40 Rabbiniz size erkekleri seçti de meleklerden dişileri mi (kendine) edindi?46 Gerçekten siz büyük bir söz söylemektesiniz.

41 Andolsun, biz bu Kur’anda çeşitli açıklamalar yaptık, öğüt alıp-düşünsünler diye, oysa bu, onların daha da uzaklaşmalarından başkasını arttırmıyor.

42 De ki: “Eğer söyledikleri gibi O’nunla beraber ilahlar olsaydı, onlar arşın sahibine mutlaka bir yol ararlardı.”47

AÇIKLAMA

  1. Bkz. Nahl: 57-59 ve ilgili açıklama notları.
  2. Yani, “Onlar kendileri arşa sahip olmak için çaba harcarlardı.” Eğer birden fazla ilâh olsaydı şu iki sonuçtan biri ortaya çıkardı:

1) Eğer her biri birbirinden bağımsız ilâhlar olsalar, sınırsız evrenin yönetiminde birbirleriyle anlaşamazlar ve evrenin işleyişinde düzen, ahenk ve denge olmazdı. Her an anlaşmazlık çıkar ve her biri tek hâkim olmak için çalışırdı.

2) Eğer onlardan bir tanesi en üstün ilâh olsa ve diğerleri onun bazı yetkiler verdiği kulları olsaydı, onlar üstün ilâha daima itaat eden kullar olarak kalmazlar ve kendileri de en üstün olmaya çalışırlardı.

Oysa gerçek şudur ki, göklerde ve yerde olan her şey, yetişmesi için ortak bir amaçla hareket etmeseler, bu evrende bir tek buğday tanesi veya bir tutam ot bile büyüyemez. Bu nedenle ancak cahil ve anlayışsız bir kimse, bu evrenin işlerini yürüten birbirinden bağımsız veya yarı bağımlı birden fazla tanrının olduğunu söyleyebilir. Evrenin doğasını ve işleyişini inceleyen herkes, bu evreni yöneten tek bir varlık ve tek bir hakim olduğu ve bunda hiç bir kimsenin payı olmasına imkan olmadığı görüşüne varır.

43 O, onların dediklerinden münezzeh, yüce ve büyük bir yükseklikle yüksektir.

44 Yedi gök, yer ve bunların içindekiler48 O’nu tesbih etmektedir;49 O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphe yok O, halim olandır, bağışlayandır.50

45 Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık.

46 Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk.51 Sen Kur’an’da sadece Rabbini “bir ve tek” (ilah olarak) andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler.52

47 Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin: “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz.53

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Bütün evren ve onun içinde bulunan her şey onları yaratan ve koruyan varlığın her tür eksiklik, hata ve zayıflıktan uzak olduğuna ve O’nun hiç bir ortağı ve eşi olmayacak kadar yüce olduğuna şahitlik eder.”
  2. Her şey sadece yaratıcıyı hamd ile tesbih etmekle kalmaz, aynı zamanda O’nun her yönden eşsiz ve hamde layık tek varlık olduğuna da delil teşkil eder. Her şey yaratıcısının ve düzenleyicisinin her tür niteliği mükemmele ulaştığı bir tek varlık olduğunun bir delilidir. Bu nedenle sadece O hamde ve övgüye layıktır.
  3. Yani, “O’na karşı cüretkar olmanıza ve sürekli O’na yanlış şeyler ve ortaklar isnat etmenize rağmen, sizi bağışlamasının ve sabretmesinin tek nedeni O’nun Halim ve Gafûr olmasıdır. O ne sizden rızkınızı esirger, ne sizi lütfundan mahrum bırakır, ne de isyankâr ve günahkâr bir kimseyi yıldırımla yakar. O, o denli Halim ve Gafûrdur ki, insanlara ve toplumlara ıslah olmaları için zaman tanır, onların doğru yolu bulabilmesi için nebiler ve rasuller gönderir ve samimiyetle ve pişmanlıkla doğru yola uyan bir kimsenin geçmiş günahlarını affeder.
  4. Burada, ahirete inanmayanların Kur’an’dan faydalanamayacakları konusundaki ilâhi kurala işaret edilmektedir. Allah şöyle bir kural koymuştur: “Ahirete inanmamanın doğal sonucu, böyle bir kimsenin Kur’an’ın mesajına karşı kalbinin katılaşması ve kulaklarının sağırlaşmasıdır, çünkü Kur’an’ın daveti ahiret inancına dayanmaktadır. Böylece Kur’an, insanları, kendilerini burada hesaba çekecek hiç kimsenin olmadığını düşündürse bile, bu dünyanın geçici zevkleri ile oyalanmamaları gerektiği konusunda uyarır. Gerçekte bu görünenler onların hiç kimseye karşı sorumlu olmadıkları anlamına gelmez. Aynı şekilde Allah şirke, ateizme, küfre ve tevhide aynı ölçüde uygulanma izni verdiyse ve bunların uygulanması dünyada (insanı hayır veya şerri yapma imkânına sahip olması gibi, potansiyel imkân bakımından çev.) hiç bir pratik farklılığa neden olmuyorsa, bu, bunların hiç bir sonuç doğurmadıkları anlamına gelmez. Çünkü gerçek şu ki, herkes yaptıklarından sorumludur, fakat öldükten sonra ahirette, herkes sadece tevhidin doğru olduğunu ve diğer tüm doktrinlerin yanlış olduğunu anlayacaktır. Çünkü şimdi yapılan işlerin sonuçları görünmüyorsa da ölümden sonra hepsi açığa çıkacaktır; fakat şimdi gerçek, görünmez bir perde ile gizlenmektedir.

Kendisine uyularak mükafaat kazanılan ve uyulmadığında ceza görülen kaçınılmaz bir ahlâkî kural vardır. Bu ahlâkî kurala göre verilecek kararlar, ahirette uygulanacağı için bu geçici hayatın cazibesine kendinizi kaptırmamalısınız. Bu nedenle en sonunda yaptığınız her hareketten Rabbiniz önünde sorguya çekileceğinizi her an göz önünde bulundurmalı ve ahirette kurtuluşunuza neden olacak doğru akide ve amellere tabi olmalısınız.”

Buradan anlaşılacağı üzere, eğer bir kimse ahirete inanmıyorsa, Kur’an’ın davetini hiç bir zaman değerli bulmayacak ve anlamayacak, aksine eliyle tuttuğu, gözüyle gördüğü dünya zevklerinin peşinden koşacaktır. Doğal olarak onun kulakları mesajı dinlemeyecek ve o hiç bir zaman onun kalbinin derinliklerine inmeyecektir. Allah bu ayette, işte bu psikolojik gerçeği gözler önüne sermektedir.

Bu bağlamda bu ayette zikredilen Mekkeli müşriklerin söylediği sözlere Fussilet Suresi 5. ayette de değinilmektedir: “Dediler ki: Ey Muhammed, bizi kendisine çağırmakta olduğun şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.” Burada da aynı sözler tekrarlanmaktadır ve şöyle denilmek istenmektedir: “Siz bu durumunuzu bir fazilet sanıyorsunuz. Oysa bu ahirete inanmadığınız için ilâhî kurala uygun olarak size isabet eden bir felakettir.”

  1. Yani, “Sizin, Rabbiniz olarak sadece Allah’ı kabul etmenizden ve onların zikrettiği ilâhları anmamanızdan hoşlanmazlar.” Onlar, sadece bir tek Allah’ı yüceltmekte ısrar etmeyi ve onların büyüklerinin ve azizlerinin “mucizeler”inden hiç bahsetmemeyi de onlara nimetleri için şükretmemeyi çok garip karşılıyorlardı. Çünkü, onlara göre, Allah ilâhlık güçlerinden bazılarını o büyüklere vermiştir. Bu nedenle onlar şöyle diyorlardı: “Bu ne garip bir adam! Bilinmezliğin bilgisinin, tüm güç ve otoritelerin bir tek Allah’a ait olduğunu söylüyor. Bize çocuklar veren, bizi hastalıklardan koruyan, ticaretimizin gelişmesini sağlayan, kısaca bizim tüm istek ve arzularımıza cevap veren ilâhlara neden hiç pay biçmiyor?” (Bkz. Zümer: 45 ve an: 64)
  2. Burada onların Hz. Peygamber’in (s.a) davetine karşı kurdukları tuzaklar ve oyunlara değinilmektedir. Onlar gizlice Hz. Peygamber’i (s.a) dinlerler ve daha sonra buna karşı bir oyun hazırlamak üzere toplanırlardı. Bazen bir kimsenin Kur’an’dan etkilendiği konusunda şüpheye düşerler ve birlikte oturup onu bu etkiden kurtarmaya çalışarak şöyle derlerdi: “Bir düşman tarafından büyülenen ve aynı onun gibi konuşan bir adamdan nasıl etkilenirsin?”

48 Sana nasıl örnekler vererek saptıklarına bir bak, artık onların bir yola güçleri yetmemektedir.54

49 Dediler ki: “Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?”

50 De ki: “İster taş olun,ister demir,”

51 “Ya da göğüslerinizde büyümekte olan (veya büyüttüğünüz) bir yaratık (olun).” “Bizi kim (hayata) geri çevirebilir” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratan.” Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar55 ve diyecekler ki: “Ne zamanmış o?” De ki: “Umulur ki pek yakında.”

AÇIKLAMA

  1. Burada onların her seferinde birbirine karşı fikirler öne sürdükleri söylenmek istenmektedir. Onlar bazan “sen bir büyücüsün” derler, bazan da “sen büyülenmişsin veya sen bir şairsin veya içine kötü bir ruh girmiş” derlerdi. Bu birbirine karşıt ithamlar gerçeği bilmediklerinin delilidir. Aksi taktirde her yeni durumda ona uygun yeni bir ad icad etmezlerdi. Bu aynı zamanda onların Hz. Peygamber’e (s.a) yönelttikleri “itham”dan kendilerinin bile emin olmadıklarını gösterir. Onlar bir gün Hz. Peygamber’e (s.a) bir ad takıyorlar, fakat ertesi gün onun uygun olmadığını anlıyorlardı. Daha sonra ikinci bir lakap takıyorlar, bunu üçüncü gün ve daha sonrası takip ediyordu. Böylece her lakap birbirine zıt oluyor ve bu hiç birinin doğru olmadığını, tersine kafirler tarafından uydurulduğunu gösteriyordu.
  2. Düşmanlıklarını veya kabul etmediklerini, şüphe ettiklerini göstermek yahut da seninle alay etmek için “başlarını sallarlar”.

52 Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız.56

53 Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini, söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.59

54 Sizi en iyi Rabbiniz bilir; dilerse size merhamet eder, dilerse sizi azablandırır.60 Biz seni onların üzerine bir vekil olarak göndermedik.61

55 Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilir. Andolsun, biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık62 ve Davud’a da Zebur verdik.63

56 De ki: “O’nun dışında (ilah olarak) öne sürdüklerinizi çağırın, onlar sizden ne zararı uzaklaştırabilirler, ne de (onu yararınıza) dönüştürebilirler.64

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Siz ölümle kıyamet gününde tekrar dirilişiniz arasında sadece bir kaç saat yaşadığınızı sanacaksınız, çünkü kısa bir uykudan sonra aynı günün sesiyle uyarıldığınızı düşüneceksiniz.”

“O’na hamdederek çağrısına uyarsınız.” cümlesi büyük bir gerçeğe işaret etmektedir: Tekrar dirilirken kafir de mümin de Allah’a hamdedecektir. Mümin böyle yapacaktır, çünkü o dünyada iken de aynı inancı kabul etmiş veya yaşamıştır. Kafire gelince böyle deme cesaretini bulacaktır, çünkü onda küfrü nedeniyle bastırmakta olduğu bu inanma fırsatı vardır. Yeni hayatta tüm bu kasti baskılar sona erecek ve kafirler elinde olmaksızın Allah’a hamdedecektir.

  1. “İnananlar”
  2. Müminlere, kafirlerle ve diğer İslâm düşmanlarıyla tartıştıklarında bile güzel sözler söylemeleri emredilmektedir. Onlara ne sert söz söylemeli ne de abartılmış ifadeler kullanılmalıdır. Konuşmalarında soğukkanlı olmalı ve karşı tarafın kışkırtıcı davranışlarına rağmen sadece doğru olanı söylemelidirler.
  3. Müminler şeytanın kışkırtmalarına karşı da uyarılmaktadırlar. “Düşmanlarınıza cevap verirken sinirlendiğinizi hissederseniz, hemen bu kışkırtmayı sizin tartışmanıza zarar vermek isteyen şeytanın yaptığını anlamalısınız. Böylece o, insanlar arasında anlaşmazlığı yaymaya çalışır.”
  4. Bu ayet müminlerin, cennetin kendilerine has olduğu ve düşmanlarının cehenneme girecekleri şeklinde ifadeler kullanmalarını yasaklar. Bunlara karar verecek olan sadece Allah’tır, çünkü O tüm insanlar hakkında geçmiş, gelecek gizli aşikar her şeyden haberdardır. Bir kimsenin azap mı yoksa mükafaat mı göreceğine sadece O karar verir. Bununla birlikte şu tür insanların Allah’ın rahmetini hakettiği, şu tür insanlarınsa Allah’ın gazabını hakettiği söylenebilir. Fakat hiç kimsenin, belirli bir kimsenin Allah’ın rahmetini, başka birinin de Allah’ın gazabını hakettiğini söylemeye hakkı yoktur.
  5. Bu, bir peygamberin kimin azap kimin rahmet göreceğine karar vermek üzere değil, sadece mesajı tebliğ etmek üzere gönderildiğini bildirmektedir. Fakat bu peygamber’in (s.a) böyle bir davranışta bulunduğu ve Allah’ın bu nedenle onu uyardığı anlamına gelmez. Gerçekte bu, müminleri uyarmayı amaçlar: Hz. Peygamber (s.a) insanların kaderlerine karar verme durumunda olmadığına göre, onlar da bir kimseyi cennetlik veya cehennemlik diye önceden belirlemeye kalkışmamalıdır.
  6. Burada görünürde hitap Hz. Peygamber’e (s.a) olmasına rağmen gerçek muhatap Mekkeli müşriklerdir. Bu hitap onların Peygamber’i (s.a) küçük görmelerini eleştirmektedir.

Genelde aynı çağda yaşayanların, özelde de düşmanların, kendi toplumlarından çıkan bir insandaki üstünlük ve soyluluğu görmemeleri çok rastlanılan bir olaydır. Aynı durum Hz. Peygamber’de (s.a) olağanüstü veya küçük hiç bir özellik göremeyen çağdaşları için de geçerliydi. Onlara göre o, aralarından çıkan herhangi bir insandı. Diğer taraftan onlar, kendilerinden bir kaç yüzyıl önce yaşayan ünlü bazı kimselere çok saygı duyuyorlar ve onları yüceliğin mükemmele ulaştığı varlıklar olarak telakki ediyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) peygamberliğini ilan ettiğinde ona karşı saçma sapan itirazlar öne sürmelerinin nedeni buydu. Şöyle diyorlardı: “Kendisinin Peygamber olduğunu iddia eden şu adama bakın. Oysa o herkesten büyük bir saygı gören eski peygamberlerle karşılaştırılamaz bile.” Allah bu itiraza şöyle cevap verdi: “Biz yerdeki ve gökteki tüm yarattıklarımızdan haberdarız ve onların derecelerini biz biliriz, siz değil. Daha önceki peygamberlere nimet verdiğimiz ve bazısını bazısından üstün kıldığımız gibi, kime peygamberlik vereceğimizi biz biliriz.”

  1. Hz. Davud’un (a.s) burada özellikle anılmasının nedeni, peygamberliğin, insanın bu dünya ile hiç ilgisi olmaması anlamına gelmediğini göstermektedir. Bu, onların Hz. Muhammed’in (s.a) bir insan olduğunu öne sürerek peygamberliğine yaptıkları itiraza bir cevap niteliğindedir. Burada şöyle denilmek istenmektedir: “Davud kendisini normal bir insandan daha çok dünya ile ilgilenmeye mecbur eden bir makamda, yani kral olmasına rağmen, Allah ona peygamberlik nimetini verdi, ona Kitap, yani Zebur’u verdi. Aynı şekilde Hz. Muhammed’e de (s.a) karısı, çocukları olduğu, herkes gibi bir hayat sürdüğü, ticaret ve alış verişle uğraştığı kısacası, hayati ihtiyaçlarını sağlamak zorunda olan her insanın yaptıklarını yaptığı halde peygamberlik nimeti verilebilirdi. Böyle bir açıklama zorunluydu, çünkü Mekkeli müşrikler, böyle bir insanın değil peygamber, saygı değer ve dindar bir insan bile olmayacağı görüşündedirler. Çünkü onlara göre zahit ve dindar bir adam dünyayla ilgili hiç bir iş yapmamalı, inzivaya çekilip Allah’ı zikretmelidir. Oysa Hz. Peygamber (s.a) yaşaması için gerekli olan şeyleri kazanmak için çalışmak zorundaydı.
  2. Bu uyarı, tevhid ilkesini işlemekte ve şirki reddetmektedir. Buna göre, şirk sadece Allah’tan başkasına secde etmekten ibaret değildir. Allah’tan başkasına yalvarıp başkasından yardım dilemek de şirktir. Çünkü yalvarmak ve yardım dilemek de bir tür ibadettir. Bu nedenle Allah’tan başkasından yardım dileyen kimse de, puta tapan kimse kadar müşriktir. Bu ayet, Allah’tan başka, dualara cevap veren, sıkıntıları gideren, kötü durumları düzelten başka bir gücün olmadığını açıkça göstermektedir. O halde, eğer bir kimse Allah’tan başkasının bir güce sahip olduğunu söylerse şirk işlemiş olacaktır.

57 Onların taptıkları da, -hangisi daha yakındır diye- Rablerine (yaklaşmak için) bir vesile arıyorlar. O’nun rahmetini umuyorlar ve azabından korkuyorlar. Şüphesiz senin Rabbinin azabı korkunçtur.65

58 Hiç bir ülke (veya şehir) olmasın ki, kıyamet gününden önce biz onu (ya) bir yıkıma uğratacağız veya onu şiddetli bir azabla azablandıracağız;66 bu (muhakkak) o kitapta yazılıdır.

59 Bizi ayet (mucize)ler67 göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı. Semud’a dişi deveyi görünür (bir mucize) olarak gönderdik, fakat onlar bununla (onu boğazlamakla) zulmetmiş oldular.68 Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.69

60 Ey Muhammed bir zaman sana: “Şüphesiz Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır.” demiştik. 70 Sana gösterdiğimiz rüyayı 71 ve Kur’an’da lanetlenen ağacı 72 ancak insanlara bir fitne (sınama aracı) yaptık. 73 Biz onları arka arkaya korkutuyoruz, fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şeyi artırmaya yaramıyor.

AÇIKLAMA

  1. Metindeki kelimeler, burada adı geçen ilâh ve yardımcıların taştan yapılmış putlar değil, ya melekler ya da ölmüş azizler olduklarını göstermektedir. Bu ayette, insanların yardım dilediği hiç bir melek, aziz veya peygamberin hiç kimsenin yalvarmasına cevap verecek güçte olmadığı açıkça belirtilmektedir. Onlar kendileri Allah’tan merhamet umar, azabından korkar ve O’na yakınlaşmak için vesile ararlar.
  2. Bu ayet, kafirlerin kendi memleketlerinin tehlike veya azaptan uzak olduğu konusundaki zanlarını ortadan kaldırmak amacındadır. Ayet her memleketin zaman eseri veya Allah’ın azabı ile helâk edileceğini bildirmektedir.
  3. Burada “ayetler”, peygamberliğin delilleri olarak sunulan görülebilir mucizelerdir. Kureyşli müşrikler tekrar tekrar böyle mucizeler istiyorlardı.
  4. Burada kafirler şöyle uyarılmaktadırlar: “Size doğru yolu göstermek için mucizeler göndermemesi Allah’ın rahmetindendir. Oysa siz böyle mucizelerin gönderilemeyeceğini sanıyorsunuz. Bilmelisiniz ki, size bir mucize gönderilmiyor, çünkü onun reddedilmesi kaçınılmaz olarak azaba neden olur ve o topluluk helâk edilir. Apaçık mucizeleri reddeden Semud gibi kavimlerin tamamen helâk edildiğini tarihten öğrenebilirsiniz.”
  5. Yani, “Mucizeler iş olsun diye gösterilmez. Bunlar insanları Peygamber’in Allah’tan yardım gördüğü ve isyanları sonucunda karşılaşacakları azabın farkına varmaları konusunda uyarmak için gösterilir.”
  6. Yani, “Peygamberliğin daha başlangıcında, Kureyşli müşrikler senin davetine karşı çıkmaya başladıklarından sana; şüphesiz biz onları çepeçevre kuşatmışızdır demiştik. Onlar senin davetini engellemek için ellerinden geleni yapabilirler, fakat bunda başarısızlığa uğrayacaklar ve senin davetin tüm düşmanlıklara karşı zafere ulaşacaktır. Bu davetin bir mucize şeklinde gerçekleştiğini görmüyorlar mı? Onların tüm engellemeleri etkisiz kalmış ve sana ufacık bir zarar vermeyi bile başaramamışlardır. İşte bu Hz. Peygamber’in (s.a) davetinin her şeye gücü yeten Allah tarafından desteklendiğinin apaçık bir delilidir.”

Allah’ın kafirleri çepeçevre kuşattığına ve Hz. Peygamber’e (s.a) davetinde yardımcı olduğuna değinen ayetler Mekke döneminin ilk zamanlarında nazil olan bir çok surede yer almaktadır. Mesela, Allah Büruc Suresi 17-20. ayetlerde şöyle buyurmaktadır: “Orduların haberi sana geldi mi? Firavun ve Semud ordularının? Hayır, küfretmekte olanlar bir yalanlama içindedirler. Allah ise onları, arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.”

  1. Burada Mi’rac (Göğe yükseliş) kastedilmektedir; çünkü burada “rüya” “düş görmek” anlamında değil bir şeyi fiziksel olarak çıplak gözle görmek anlamındadır. Eğer bu sadece bir “rüya” olsaydı ve Hz. Peygamber (s.a) kafirlere sadece bir rüya anlatmış olsaydı, bunun onlar için bir deneme aracı olmasının bir anlamı olmazdı. İnsanlar bir gün garip rüyalar görürler ve bunu diğer insanlara anlatırlar. Fakat bu rüyalar, hiç bir zaman rüya görenin yalan söylediği veya deli olduğu konusunda itham aracı olmazlar.
  2. Duhan Suresi 43-44. ayetlerde anılan lanetli “Zakkum” ağacı cehennemin dibinde yetişir ve cehennemlikler ondan yemek zorunda kalacaklardır. Bu ağaca lanetli denmesinin sebebi cehennemliklerin onu Allah’tan bir rahmet olarak değil lanetlenmelerinin bir sembolu olarak yemeleridir. Lanetlenen insanlar bundan yiyecek ve daha çok acı çekeceklerdir, çünkü bu ağaçtan yenen kısım onların karnında kaynar suyun kaynaması gibi kaynayacaktır.
  3. Yani, “Onların Gerçeğin bilgisini senin gibi doğru ve soylu bir insandan, ilk ağızdan öğrenmeleri ve ondan ders alıp doğru yolu bulmaları için sana Mi’rac’ta böyle mucizeler gösterdik. Fakat onlar seninle alay etmeye başladılar, oysa biz onları, senin aracılığınla kötü amellerin sonucu Zakkum’dan yemek zorunda kalacakları konusunda yine uyarmıştık. Bunun tersine onlar seninle alay etmeye başladılar ve şöyle dediler: “Şu adamın mantığına bir bakın: Bir taraftan cehennemde korkunç bir ateş yandığından bahsediyor, diğer taraftan orada ağaçlar yetiştiğini söylüyor.”

61 Hani meleklere: “Adem’e secde edin” demiştik. İblis’in dışında (hepsi) secde etmişlerdi.74 Demişti ki: “Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim?”

62 Demişti ki: “Şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu -pek azı dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım.”75

63 Demişti ki: “Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza.”

64 “Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat,76 atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar,77 mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol78 ve onlara çeşitli vaadlerde bulun.”79 Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez.

65 “Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiç bir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur.”80 Vekil olarak Rabbin yeter.81

AÇIKLAMA

  1. Bkz. Bakara: 30-39, Nisa: 117-121, Araf: 11-25, Hicr: 26-42, İbrahim: 22

Bu hikaye burada, kafirlere, Allah’a karşı olan tutum ve davranışlarının aynı şeytanınki gibi olduğu anlatılmak üzere tekrarlanmıştır. Gerçekte onlar insanın en büyük düşmanı olan şeytana uyuyorlar ve onun, insanlığın yaratılışının başlangıcında, Adem’in soyundan gelenleri saptırmak üzere verdiği sözü yerine getirmek için kurduğu tuzaklara düşüyorlar.

  1. Yani, “Onları, itaatte sabit kalmayı gerektiren Allah’a halife olma konumundan ayıracağım. Onların yüce konumdan ayrılmaları aynen bir ağacın kökünden sökülmesi gibidir.”
  2. Arapça metnin sözlük anlamı şöyledir: “Zayıf ve güçsüz bulduklarını silip süpürebilirsin.”
  3. Burada şeytan, bir bölgeyi atlılar ve yayalarla basan, belirli şeylerin çalınmasını, talan edilmesini emreden bir soyguncuya benzetilmektedir. Şeytanın atlıları ve yayaları, onun görevini sayısız şekillerde ifa eden insanlar ve cinlerdir.
  4. Bu, şeytan ile takipçilerinin arasındaki ilişkiyi açıklayan çok anlamlı bir cümledir. Bir taraftan şeytan hiç bir çaba harcamaksızın, kendisine uyan bir kimsenin mallarına ve kazancına ortak olur; diğer taraftan günah, isyan ve kötü davranışların cezasını paylaşmada, ortak olmaz. Yine böyle bir adamın çocukları ile ilgili olarak, sadece baba onları büyütüp yetiştirme zahmetine katlanır. Fakat baba şeytanın saptırmalarıyla sadece kendisi değil de şeytan da çocuğun babası imiş gibi onu kötü ve ahlâksız bir şekilde etkiler.
  5. Şeytan onları boş başarı vaadleriyle kandırır ve onları boş ümitlerle oyalar.
  6. Bunun iki anlamı vardır:

1) “Sen insanoğlunu kendi yoluna uydurmak için zorlama gücüne sahip değilsin. Senin yapabileceğin tek şey onları boş vaadler ve ümitlerle kandırmandır; fakat onların sana uyup uymama seçenekleri olacaktır. Onları isteksizce kendine uymaya zorlamaya gücün yetmez.”

2) “Sen benim doğru kullarımı, kandırmayı başaramazsın. Zayıf ve güçsüzler sana uysa da, bana itaatte sabit olan Salih kullarım üzerinde bir tasarrufta bulunamazsın.”

  1. Yani, “Allah’a güvenen, O’nun hidayetine ve yardımına inanan kimseler, şeytanla imtihan edildiklerinde başka bir desteğe ihtiyaç duymayacaklardır. Çünkü Allah onların şeytanın saptırmalarından uzak kalmalarına yardım edecek, onları koruyacak ve doğru yola iletecektir. Diğer taraftan kendi güçlerine veya Allah’tan başka güçlere güvenenler, şeytanla imtihan edildiklerinde, bu imtihandan başarılı çıkamayacaklardır.”

66 Sizin Rabbiniz,82 fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yürütür.83 Gerçekten O, size karşı merhametli olandır.

67 Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O’nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider;84 fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür.

68 Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.

69 Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra onun öcünü bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız.

70 Andolsun, biz Ademoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz-güzel şeylerden rızıklandırdık çoğundan üstün kıldık.85

71 Her insan-grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ elinde verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar86 ve onlar, bir ‘hurma çekirdeğindeki ipince iplik kadar’ bile haksızlığa uğratılmazlar.

AÇIKLAMA

  1. Bu pasaj (66-72. ayetler) bir önceki bölüm ile yakından ilgilidir. Bu bölüm insana, eğer yaratılıştan beri en büyük düşmanı olan şeytanın saptırmalarından, aldatma ve boş vaadlerinden korunmak istiyorsa, gerçek rabbini bilmesi ve O’na itaatte sabit olması gerektiğini bildirmektedir. Şeytan, insanın Allah’ın kendisine verdiği nimete layık olmadığını ispatlamayı amaçlar. Bu nedenle de insana Allah’ın yolunun dışındaki yolları doğru göstermeye çalışır. İşte Allah’ın doğru yolundan başka yollara giden kimse şeytanın saptırma ve aldatmalarından kurtulamaz. Bu bölümde insanı imanında sabit kılmak ve şirkten korumak için tevhid anlatılmaktadır.
  2. Yani, “Deniz yolculukları ile sağlanan ekonomik, sosyal, eğitsel ve zihni faydalardan yararlanmaya çalışın.”
  3. Yani, “Bu, sizin gerçek fıtratınızı, Allah’tan başkasının bilmediğinin apaçık bir delilidir. Siz de kalplerinizin derinliklerinde herhangi bir kayıp vaya kazanç gücünün sadece O’na ait olduğunu hissedersiniz. Eğer böyle olmasaydı, insan başka bir yardımcının güç yetiremeyeceğini hissettiği durumlarda Allah’a yalvarmazdı.” (Bkz. Yunus, an: 31)
  4. Yani, “Şu bir gerçektir ki; insanın yeryüzündeki ve yer altındaki tüm varlıklardan üstün olma şerefi, ona ne bir cin, ne de bir melek, ne de bir peygamber tarafından verilmiştir. Bu ancak Allah tarafından verilen bir nimet ve ikramdır. O halde, insanın bu kadar üstün bir seviyeye yükseltilmesinden sonra, onun Allah yerine O’ndan başkalarına ibadet etmesi cehaletin ve aptallığın doruk noktası değil midir?”
  5. Kur’an’dan kıyamet gününde iyilerin kitaplarını sağ ellerinden alacaklarını ve onların kitaplarına bakıp, başkalarına da göstermekten büyük sevinç duyacaklarını öğreniyoruz. Günahkarlar ise kitaplarını sol ellerinden alacaklar ve utançtan onu arkalarına gizlemeye çalışacaklardır. (Bkz. Hakk: 19-28, İnşikak: 7-13)

72 Kim bunda (dünyada) kör ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha ‘şaşkın bir sapıktır’.

73 Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi;87 o zaman da seni dost edineceklerdi.

74 Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, sen onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.

75 Bu durumda, biz sana, hayatın da kat kat, ölümün de kat kat (acısını) taddırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın.88

76 Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi; bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar.89

77 (Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin bir sünnetidir.90 Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetin önemini kavrayabilmek için, Hz. Peygamber’in (s.a) Mekke döneminin ilk on yılında yaşadığı olayları gözönünde bulundurmalıyız. Mekkeli müşrikler herhangi bir şekilde Hz. Peygamber’i (s.a) tevhidi inanç ve davetinden döndürmek ve onunla şirk ve cahiliye gelenekleri arasında bir uzlaşma yapması konusunda onu zorlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu amaca ulaşmak için ona çeşitli şekillerde yaklaşıyorlardı. Ona tuzaklar kurdular, mal teklif ederek baştan çıkarmaya çalıştılar, tehdit ettiler, ona karşı iftiralar düzdüler, işkence yaptılar ve ona ve taraftarlarına karşı sosyal ve ekonomik boykot uyguladılar. Kısacası onu etkisiz kılmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
  2. Bu ifadeler tekrar iki noktayı anlatmak ister:

1) “Eğer hakkı bildikten sonra küfürle uzlaşma yapsaydın, o dejenere olmuş topluluğu hoşnut edebilirdin, fakat Allah’ın gazabını üzerine çeker ve hem bu dünyada hem de ahirette kat kat azabı tadardın.”

2) “Hiç kimse, hatta Allah’ın Rasûlü bile, Allah’tan yardım almaksızın bâtıl ve küfrün saptırıcı metodlarına karşı koyamaz.”

Hz. Peygamber’in (s.a) bulunduğu doğru durumda sebat edip kalmasını sağlayan güç Allah tarafından kendisine verilen sabır nimetinden kaynaklanıyordu. Böylece onu ne kadar şiddetli olursa olsun, hiç bir işkence yolundan döndürememiştir.

  1. Bu apaçık bir gayb haberiydi. Her ne kadar indirildiği dönemde sadece bir tehdit olarak kabul edilmişse de on yıl kadar sonra bu tehdit gerçekleşmiştir. Bu surenin indirilmesinden bir yıl kadar sonra Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’i (s.a) yurdundan ayrılmaya zorladılar. Bundan sekiz yıl kadar sonra Hz. Peygamber (s.a) Mekke’ye bir fatih olarak döndü ve bundan da iki yıl sonra tüm Arabistan müşriklerden temizlendi. Bundan sonra orada kalan müslüman olarak kaldı, müşrik olarak değil.
  2. Yani, “İşte Allah her zaman, bir peygamberi öldüren veya süren bir topluluğa böyle davranır. Onlar bundan sonra o topraklarda kalamazlar. Onlar ya Allah’ın azabı ile helâk edilirler, ya bir düşman topluluğun idaresi altına girerler, ya da Peygamber’in takipçileri tarafından hezimete uğratılırlar.”

78 Güneşin sarkmasından91 gecenin kararmasına92 kadar namazı kıl,93 fecir vakti Kur’an’ını (namazını) da;94 çünkü fecir vakti (namazda okunan) Kur’an’ı, işte o, şahid olunandır.95

79 Gecenin bir kısmında uyanıp Teheccüd96 namazı kıl, bu sadece sana mahsus bir ibadettir.97 Belki böylece Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.98

AÇIKLAMA

  1. Arapça metindeki sözleri “güneşin kayması” diye tercüme ettik. Bazı sahabe ve tabiin bunun “güneşin batışı” anlamına geldiğini söyler. Fakat sahabenin ve tabiinin çoğunluğu bunun “güneşin zirveden kayması” anlamına geldiği görüşündedirler. Hz. Ömer, İbn Ömer, Enes bin Malik, Ebu Berzet el-Eslemî, Hasan Basri, Şa’bi, Ata, Mücahid ve bir kavle göre İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsun) bu görüştedir. Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık da bu görüştedir. Bunların yanısıra, her ne kadar senedi kuvvetli değilse de Hz. Peygamber’den (s.a) bu görüşü destekler nitelikte hadisler de rivayet edilmiştir.
  2. Bazılarına göre Arapça metindeki kelimeler, “gecenin tamamen kararması”, bazılarına göre de “gece yarısı” anlamına gelir. Birinci görüş kabul edilirse bu, İşa (yatsı) namazanın başlangıç vakti, ikinci görüş kabul edilirse de yatsı namazının vaktinin sona erdiği sınır anlamına gelir.
  3. Müslümanlara, engeller ve zorluklar anlatıldıktan hemen sonra namazı ikame etmeleri emredilmektedir. Bu, zor durumlara göğüs germek için gerekli olan dayanıklılığın ancak namazla elde edilebileceği anlamına gelir.
  4. Fecr kelimesinin anlamı “şafak”, yani “gecenin karanlığından sonra sabahın başlaması”dır. Burada “sabahın Kur’an’ını okumak”, sabah namazı demektir. Kur’an bazı yerlerde “salatı”, namazı kastetmek için kullanmış, bazen de namazın herhangi belirli bir bölümünü, tüm namazı kastetmek için kullanmıştır. Örneğin tesbih, hamd, zikir, kıyam, rüku, sücud. Aynı şekilde “sabahın Kur’an’ını okumak” sadece Kur’an okumak demek değil bilakis namaz sırasında okumak demektir. Böylece Kur’an salatı oluşturan bölümleri salat yerine kullanmış ve Hz. Peygamber’in (s.a), bu gün müslümanların kıldığı şekilde namazı formüle etmesine yol göstermiştir.
  5. Hadislerde açıklandığına göre sabah namazına melekler şahitlik eder. Melekler her namazı ve her iyi ameli gözlediği halde, sabah namazına verilen özel önemi gösterir. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) sabah namazında Kur’an’dan çok uzun bölümler okurdu. Onun örneğini sahabe de devam ettirmiş ve sonraki alimler bunu müstehap görmüşlerdir.

Bu ayetle, Mi’rac’ta belirli vakitler için farz kılınan namazın nasıl kılınacağı kısaca ele alınmıştır. İlk namazın güneşin doğmasından önce ve geri kalan dört namazın güneşin kaymasından gecenin karanlığına kadar olan zamanda kılınması gerektiği bildirilmiştir. Daha sonra Cebrail (a.s) gelmiş ve Hz. Peygamber’e (s.a) her namaz vaktinin sınırlarını bildirmiştir. Ebu Davud ve Tirmizi’de kaydedilen İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Cebrail bana beş vakit namazı Kabe’nin yanında iki kez kıldırdı. İlk günde Zuhr’u (öğlen namazı) hemen güneşin zirveden kaydığı ve herşeyin gölgesinin çok kısa olduğu zamanda kıldırdı. Sonra Asr’ı (ikindi namazı) herşeyin gölgesinin kendi boyuna eşit olduğu zamanda kıldırdı. Mağrib’i (akşam namazı) orucun iftar edildiği zamanda, İşa’yı (yatsı namazı) alaca karanlığın kaybolduğu zamanda ve Fecri (sabah namazı) oruç tutmak isteyenin yemek ve içmesinin haram olduğu zamanda kıldırdı. Ertesi gün Zuhr’u herşeyin gölgesinin kendi boyuna eşit olduğu, Asr’ı herşeyin gölgesinin kendisinin iki katı olduğu zamanda kıldırdı. Mağrib’i bir önceki gün gibi kıldırdı, İşa’yı gecenin üçte biri geçtikten sonra, Fecr’i de aydınlık ortalığa yayıldığında kıldırdı. Bundan sonra Cebrail bana döndü ve dedi ki: “Ey Muhammed, bunlar peygamberlerin kıldığı namazların vakitleridir. En doğru vakit tayini iki vakit arasında olanıdır. “Cebrail’in ilk gün kıldırdığı namaz vaktin başı, ikinci gün kıldırdığı namaz vaktin sonudur. Buradaki son ifade, ikisinin ortasının daha kolay tespit edebileceğine işaret etmektedir.

Kur’an’da bu beş vakit namaza çeşitli yerlerde işaret edilir:

1) “Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl.” (Hud: 114)

2) “… Güneşin doğuşundan önce (Fecr) ve batışından önce (Asr) Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümümde (İşa) ve gündüzün uçlarında (Fecr, Zuhr, ve Mağrib) tesbihte bulun.” (Taha: 130)

3) “Öyleyse akşama girdiğiniz vakit de, sabaha erdiğiniz vakit de Allah’ı tesbih edip (yüceltin). Hamd O’nundur, göklerde de yerde de, günün sonunda da (Asr) ve öğleye erdiğiniz vakit (Zuhr) de.” (Rum: 17-18).

Namazın zamanlarının böyle belirlenmesinde büyük bir hikmet vardır. Bunlardan biri güneşe tapanların ibadet ettikleri zamanlarda namaz kılmamaktır. Çünkü güneş her çağda müşriklerin en büyük ilâhlarından biri olmuştur, onlar da genellikle güneşin batımında ve doğumunda ibadet ederlerdi. Bu nedenle bu iki vakitte namaz tamamen yasaklanmıştır. Bunun yanısıra onlar güneşin tam zirvede olduğu zeval vaktinde de ibadet ederlerdi. Bu nedenle İslâm, müslümanlara gündüz kılınan iki namazdan birini güneş doğmadan önce (Fecr) diğerini de güneş zirveden kaydıktan sonra (Zuhr) kılmalarını emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a) de namaz vakitlerinin hikmetini hadislerde açıklamıştır. Mesela Amr İbn Abese’den rivayet edilen hadiste Hz. Peygamber (s.a) bu konuyla ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Sabah namazını kılın, fakat güneş tam doğmak üzere iken yükselinceye kadar namaz kılmaktan sakının. Çünkü şeytanın boynuzları arasından doğar ve kafirler o zaman ona secde ederler.”

İkindi namazından bahsettikten sonra da şöyle demiştir: “İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar namazdan sakının. Çünkü güneş şeytanın boynuzları arasından batar ve kafirler o zaman ona secde ederler.” (Müslim)

Güneşin şeytanın boynuzları arasından doğup batması bu hadiste sembolik bir anlatımdır. Şeytanın bu vakitlerde insanları saptırmaya uğraştığı anlamına gelir. Şeytan kafirlerin bu zamanlarda ibadet etmesine o denli sevinir ki, bunu onayladığının bir belirtisi olarak sanki güneşi tepesinde taşır. Hadisin bir yorumu Hz. Peygamber’in (s.a) “Kafirler ona secde ederler” ifadesine dayanmaktadır.

  1. “Teheccüd””ün sözlük anlamı uykuyu bölüp kalkmaktır. Bu nedenle cümle “teheccüd namazı kıl” diye tercüme edilmiştir, yani “gecenin bir bölümü geçince uykudan kalk ve namaz kıl.”
  2. “Nafile” sözlükte “zorunlu görevin yanısıra yapılan bir şey” anlamına gelir. Bu Teheccüd’ün beş vakit farz namazın dışında olduğunu gösterir.
  3. “… Belki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.” Sen hem bu dünyada hem de ahirette öyle bir makama ulaşırsın ki, herkes sana karşı övgü ile dolu olur ve övülen bir kimse olursun.” Bununla sanki şöyle denilmek isteniyor: “Şimdi senin düşmanların sana adlar takıyorlar, tüm memlekette senin adını kötüye çıkarmaya çalışıyorlar ve sana iftiralar yöneltiyorlar. Fakat dünyanın sana yapılan övgünün yankılarıyla döneceği günler çok uzak değil ve ahirette de bütün yaratılanlar seni övgü ile anacaklar.” Hz. Peygamber’in (s.a) kıyamet gününde şefaat etme makamına yükseltilmesi de övülmüş makamının bir bölümüdür.

80 Ve de ki: “Rabbim, beni (girilecek yere) doğru bir girdirişle girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru bir çıkarılışla çıkar99 ve katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”100

AÇIKLAMA

  1. Bu dua Hicret’in yaklaştığını açıkça göstermektedir. Bu nedenle Allah, Peygamberi’ne (s.a) şöyle bir uyarıda bulunmaktadır: “Nerede ve ne durumda olursan ol, hakkı takip etmelisin. Eğer bir yerden hicret edersen, hak yolunda hicret etmelisin ve nereye gidersen hak için gitmelisin.”
  2. Yani, “Bu bozulmuş dünyayı ıslah edebilmem için ya bana bir güç ve yetki ver, ya da devletlerden birini benim yardımcım kıl.” Çünkü sapıklığı, günahkarlığı kontrol etmek ve adaleti uygulamak için güç gerekir.

Hasan Basri ve Katade de bu ayeti böyle tefsir etmişlerdir. Büyük müfessirlerden İbn Cerir ve İbn Kesir de bu görüştedir. Bu görüş Hz. Peygamber’in (s.a) bir hadisi ile de desteklenmektedir: “Allah Kur’an ile yok edilemeyen kötülükleri sultan (güç) ile yok eder.” Bu, İslâm’a göre ıslah için siyasî gücün gerektiğinin bir delilidir. Çünkü sadece uyarı ve tebliğ islah için yeterli değildir. Bunun yanısıra, Allah kendi dininin ikame edilmesi ve kanununun uygulanması için Peygamber’ine bizzat bu duayı öğrettiğine göre, güç sahibi olmayı istemek sadece helâl değil, aynı zamanda övülen bir harekettir ve bunun dünyevi bir istek olduğunu söyleyenler büyük bir yanılgı içindedirler. Gerçekte asıl “dünyevi” olan şey, kişinin kendi çıkarı için güç kazanmayı isteyip arzulamasıdır. Bunun tersine Allah yolunda, onun rızası için güç kazanmayı istemek dünyaya tapmak demek değil, bilakis Allah’a ibadet etmek demektir. Şayet cihad için kılıç taleb etmek yanlış değilse, ilâhi hükümler için güç taleb etmek de yanlış değildir.

81 De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu; hiç şüphesiz batıl yok olucudur.”101

82 Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indirmekteyiz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz.102

83 İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır.

84 De ki: “Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir.”

85 Sana ruh’tan sorarlar;103 de ki: “Ruh, Rabbimin emrindedir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.”

86 Andolsun, eğer dilersek, sana vahyettiklerimizi gerçekten gideriveririz, sonra bunun için bize karşı bir vekil bulamazsın.

87 (Vahyi sende bırakan) Rabbin rahmetinden başka(sı değildir). Şüphesiz O’nun lütfu senin üzerinde çok büyüktür.104

AÇIKLAMA

  1. Bu ilânın yapıldığı sırada müminler çektikleri işkencenin en doruk noktasında idiler. Müminlerin büyük bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişti, geride kalanlar ise Mekke’de ve çevre bölgelerde söylenemiyecek işkence ve zorluklar çekiyorlardı. O denli ki, Hz. Peygamber’in (s.a) hayatı bile her an tehlike içindeydi. Bu nedenle zahirdeki alâmetler bâtılın yayıldığını gösteriyorsa da ve hakkın bâtıla üstün geldiğini gösteren hiç bir delil yoktu. İşte bu yüzden bu ayet nazil olduğunda kafirler bununla alay ettiler. Fakat bu zafer müjdesi, bir dokuz yıl sonra, Hz. Peygamber (s.a) Mekke’ye bir fatih olarak girdiğinde ve Kabe’ye girip üçyüz altmış putu kırarak aynı ilânı yaptığında gerçekleşti. Hz. Abdullah İbn Mesud’dan rivayet edilen bir hadise göre: “Hz. Peygamber (s.a) Mekke’nin fetih gününde putları kırarken şöyle diyordu: Hak geldi bâtıl gitti, zaten bâtıl yok olmaya mahkumdur. Hak geldi ve bâtıl hiçbir zaman gelmeyecek, ortaya çıkmayacak.” (Buhari)
  2. Yani, “Kur’an’ı rehber edinen ve hüküm kitabı olarak kabul eden kimseler Allah’ın rahmetine mazhar olurlar ve her tür zihnî, psikolojik, ahlâkî ve kültürel hastalıklardan şifa bulurlar. Diğer taraftan Kur’an’ı reddeden ve onun hidayetine sırtını dönen günahkâr kimseler, gerçekte, kendilerine adaletsizce davranmaktadırlar. Bu nedenle Kur’an, onların kendisinin indirilmesinden veya bilgisinin onlara ulaşmasından önceki kötü durumda kalmalarına izin vermez, onları öncekinden daha büyük bir kayba sokar. Çünkü Kur’an indirilmeden veya onlara ulaşmadan önce onlar sadece cehaletten çekiyorlardı. Fakat Kur’an onlara gelip Hakla bâtılı birbirinden ayırdıktan sonra artık onların önceki cehalet konumlarında kalmalarını gerektiren hiçbir özürleri kalmamıştır. Bundan sonra eğer onlar Kur’an’ın hidayetini inkar eder ve sapıklıkta ısrar ederlerse, bu onların cahil değil, Hakkın zıddı olan zulmün uygulaycıları ve bâtılın kulları olduklarını gösterir. Çünkü o zaman onların durumu, önüne zehir ve iksir konulan, fakat zehiri seçen kimsenin durumu gibidir. Bu nedenle, bu durumda sapıklıklarından dolayı sadece kendileri sorumludurlar ve işledikleri tüm günahların cezasını çekeceklerdir. Tabii ki isyanın kaybı sonuç bakımından cehaletin kaybından daha büyük olacaktır. Hz. Peygamber (s.a) bunu şu kısa ve anlamlı cümlede ifade etmiştir: “Kur’an ya sizin aleyhinize ya da lehinize bir delildir.”
  3. Genellikle Arapça “ruh” kelimesinin “can”, “insan ruhu” anlamında kullanıldığı yargısı vardır. Buna göre Hz. Peygamber’e (s.a) insan ruhunun tabiatı sorulmuş, buna cevap olarak da onun Allah’ın emrinde olduğu söylenmiştir. Fakat biz bu anlamı kabul etmekte tereddüt ediyoruz; çünkü bu, ancak ayeti içinde yer aldığı bölümden yani siyak ve sibaktan çıkardığımızda mümkün olur. Aksi takdirde bu sözler çok anlamsız olur. Çünkü buraya kadar olan ayetlerde, bundan sonra gelen ve Kur’an’ın anafikriyle ilgili olan ayetlerin arasına insan ruhu ile ilgili bir sorunun sokulması çok anlamsızdır.

Eğer ayeti yer aldığı bölüm içinde okursak, burada “ruh” kelimesinin vahyi getiren melek olduğunu anlarız. Bu, müşriklerin şu sorusuna verilen bir cevaptı: “Kur’an’ı nereden alıyorsun?” cevapta sanki şöyle denilmek isteniyordu: “Ey Muhammed, bu insanlar sana ‘Ruh’tan yani Kur’an’ın kaynağından veya onu elde ettiğin araçtan soruyorlar. De ki: Bu “Ruh” bana Rabbimin emri ile gelir. Fakat sizin bildiğiniz o kadar azdır ki, insan sözleriyle Allah’tan vahyolunan sözleri birbirinden ayırdedemezsiniz. Kur’an’ın başka biri tarafından uydurulduğunu sanmanızın nedeni işte budur.”

Yukarıdaki yorum tercih edilmelidir, çünkü önceki ve sonraki ayetlerle mükemmel bir uyum içindedir. Bu görüş Kur’an tarafından da desteklenmektedir: “…. Allah mahşer günü ile uyarıp korkutmak için, kendi emrinden olan “Ruh”u kullarından dilediğine indirir.” (Mü’min: 15) “Böylece sana da biz kendi emrimizden bir Ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun….” (Şura: 52)

Bunun yanısıra İbn Abbas, Katade ve Hasan Basri’de (Allah hepsine rahmet etsin) aynı tefsiri benimsemişlerdir. İbn Cerir aynı görüşü Katade’den rivayetle İbn Abbas’a isnat eder, fakat çok gariptir ki, İbn Abbas’ın bunu sadece gizli olarak söylediğini belirtir. Ruhu’l-Meani yazarı da, Hasan Basri ve Katade’nin şu sözlerini nakleder: “Ruh ile Cebrail kastedilmiştir: soru onun inişi ve vahyin Hz. Peygamber’in (s.a) kalbine ilka edilişi ile ilgiliydi.”

  1. Gerçi bu sözler görünürde Hz. Peygamber’e (s.a) hitap ediyorsa da, asıl hitap Kur’an’ı Hz. Peygamber’in kendisinin uydurduğuna veya başka bir adamın ona gizlice Kur’an’ı öğrettiğine inanan kafirleredir. Onlara bunun Allah kelamı olduğu söylenmektedir: “Bizim elçimiz Kur’an’ı uydurmadı, bilakis biz onu ona ihsan ettik. Eğer biz Kur’an’ı ondan geri almak istesek, ne Peygamber’in (s.a) böyle bir şey uydurmaya, ne de başka bir şey veya kimsenin Peygamber’in (s.a) böyle mükemmel bir kitap sunmasına yardım etmeye gücü vardır.”

88 De ki: “Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.”105

89 Andolsun, biz bu Kur’an’da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkârda ayak direttiler.

90 Dediler ki: “Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız,”

91 “Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın,”

92 “Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin,”

93 “Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.” De ki: “Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?”106

AÇIKLAMA

  1. Bu teklif Kur’an’ın daha bir çok yerinde yer almaktadır. (Bakara: 23-24, Yunus: 38-39, Hud: 13-14, Tur: 33-34) Tüm bu yerlerde bu teklif, Hz. Muhammed’i (s.a) Kur’an’ı kendi uydurup Allah’a isnat etmekle suçlayan kafirlere karşı bir cevap olarak sunulmuştur. Bunun yanısıra, aynı iftira Yunus: 16’da da reddedilmektedir: “De ki: Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdim. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine da akıl erdirmeyecek misiniz?”

Şimdi de bu ayetlerde Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ispatlayan üç delili ele alalım.

a) Kur’an, dil, üslup, öne sürdüğü deliller, konular, anafikir, öğretiler ve gayble ilgili önceden verdiği haberler bakımından öyle bir mucizedir ki, onun benzerini meydana getirmek insan gücünün ötesindedir: “Siz bunu bir insanın yazdığını söylüyorsunuz, fakat biz diyoruz ki: Bütün insanlar birleşse bunun gibi bir kitap yazamaz, hatta müşriklerin ilâh olarak kabul ettikleri ve bu kitabın açıkça eleştirdiği cinler de kafirlerin yardımına gelse, yine de bu teklife karşılık ona benzer bir kitap meydana getiremezler.”

b) Hz. Muhammed’in (s.a) Kur’an’ı uydurduğu iddiasına gelince, Kur’an bu iddiaya şöyle cevap verir: “Muhammed (s.a) sizin aranızdan biridir ve yabancı değildir. Kur’an indirilmeden önce o sizin aranızda kırk yıl yaşadı. Daha önce, hatta peygamberliğini ilan etmeden bir gün önce bile ondan hiç Kur’an’a benzer sözler işittiniz mi veya onun hiç Kur’an’daki konu ve meseleleri daha önceden tartıştığını duydunuz mu? Eğer meseleyi bu bakış açısından ele alırsanız, Hz. Muhammed’in (s.a) dili, fikirleri, bilgisi,üslubu ve düşünce şekli ile ilgili bu ani değişikliğin ilâhî hidayet olmaksızın gerçekleşemeyeceğini anlarsınız.”

c) “Kur’an’ın okunmasından sonra onun aranızdan yok olmadığını ve aranızda yaşamaya devam ettiğini görmüyor musunuz? Ondan Kur’an’dan başka sözler de işitiyorsunuz. İki tür ifade şekli arasındaki farkın, hiç kimsenin bu ikisini aynı anda beceremeyeceği kadar açık olduğuna dikkat etmiyor musunuz? “Kur’an ile Hz. peygamber’in (s.a) hadisleri arasındaki ifade farkı bugün bile anlaşılabilmektedir. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen herkes, bu iki tür ifadenin bir kişiye ait olamayacak kadar birbirinden farklı olduğunu farkedebilir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Yunus: 16 ve an: 21, Tûr, an: 22-27)

  1. Bu, kafirlerin mucize isteğine karşı verilen ikinci cevaptır, birinci cevap 59. ayette verilmişti. Bu özlü cevabın belagatı övgüye değer: “Benden yerden bir pınar fışkırtmamı veya göz kapayıp açıncaya dek içinden ırmaklar akan tamamen çiçek açmış bir bahçe getirmemi yahut daveti reddeden sizler üzerine göğü parça parça indirmemi yahut altından bir saray yapmamı yahut Allah’ı ve melekleri sizin yanınıza indirip: ‘Bu Muhammed’i elçi olarak biz gönderdik’ demelerini sağlamamı yahutta gözünüzün önünde göğe çıkıp Allah tarafından beni elçi olarak gönderdiğini belirten elinizle dokunabileceğiniz ve gözünüzle okuyabileceğiniz bir yazı getirmemi istiyorsunuz.” Bu büyük isteklere verilen kısa ve özlü cevap şuydu: “Rabbimin şanı yücedir. Ben elçi olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey olduğumu iddia ettim mi ki?” Bu cevap şöyle genişletilebilir: “Ey anlayışsız insanlar! Ben hiç ilâh olduğumu iddia ettim mi ki benden böyle şeyler istiyorsunuz? Ben hiç güçlü olduğumu, yerleri ve gökleri yönettiğimi söyledim mi? İlk günden beri ben Allah’tan vahy getiren bir insan olduğumu söylüyorum. Bu nedenle eğer benim iddiamın doğruluğunu denemek istiyorsanız getirdiğim mesajdan bunu anlayabilirsiniz. Eğer onun Hakka dayandığı ve tamamen mantıklı olduğuna ikna oldunuzsa, hiç bir saçma istekte bulunmaksızın hemen ona iman etmelisiniz. Diğer taraftan eğer onda bir hata bulursanız, onu reddedebilirsiniz. Eğer benim iddiamın doğru olup olmadığını denemek istiyorsanız, buna binaen bir insan olarak davranışlarıma, ahlâkıma ve davetime bakarak karar verebilirsiniz. Buna rağmen benden yeri yarmamı ve göğü parça parça üzerinize düşürmemi istemeniz saçma değil mi? Peygamberlik ile böyle şeylerin bir ilgisi ve bağı var mı?”

94 Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: “Allah, elçi olarak bir beşer mi gönderdi?” demelerinden başkası değildir.107

95 De ki: “Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik.”108

96 De ki: “Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir.”109

97 Allah, kimi hidayete ulaştırırsa, işte o, hidayet bulmuştur, kimi de saptırırsa onlar için O’nun dışında asla veliler bulamazsın.110 Kıyamet günü, biz onları yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz.111 Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükûn buldukça, çılgın alevini onlara arttırırız.

AÇIKLAMA

  1. Bu, bir insanın Allah’ın elçisi olmayacağı konusundaki yanlış kanaatinin tüm çağlardaki cahil insanlar arasında yaygın olduğunu gösterir. Onlar sadece insan olduğu, yemek yediği, karısı ve çocukları olduğu için bir elçiyi reddetmişlerdir. Buna mukabil, zaman geçtikçe peygamberlerin takipçileri de onun insan olmadığına ve sadece elçi olduğuna inanmaya başlamışlardır. Bu nedenle bazıları peygamberlerini ilâh edinmiş, bazıları onu Allah’ın oğlu, bazıları da Allah’ın cisimleşmiş şekli olarak kabul etmişlerdir. Kısacası cahil insanlar hiç bir zaman bir insanın Allah’ın peygamberi olabileceği gerçeğini kabul etmemişlerdir. Açıklama için bkz. Yasin, an: 11.
  2. Buradan Hz. Peygamber’in (s.a) sadece vahyi tebliğ etmek için değil aynı zamanda ona uygun bir hayat tarzı kurmak üzere de gönderildiği çıkmaktadır. O, vahyin ilkelerini insani şartlara uygulamalı ve getirdiği daveti anlamaya ve dinlemeye çalışanların yanlış anlayışlarını ortadan kaldırmalıdır. Bunun yanısıra Hz. Peygamber, müminleri vahyi öğretilere dayanan bir toplum oluşturacak şekilde eğitmelidir. Davetine karşı çıkan ve onu reddedenlerle bâtıla giden yolları kapatmak ve Allah’ın elçi göndermede gayesi olan ıslahı gerçekleştirmek için savaşmalıdır. Tüm bunların insan topluluğu içinde gerçekleştirilmesi gerektiğinden bu görevi sadece bir insan (peygamber) başarabilir. Eğer elçi olarak bir melek gönderilseydi, onun yapabileceği tek şey vahyi insanlara iletmek, aktarmak olurdu. Çünkü o insanlarla birlikte yaşayıp onların yaşayışını düzeltmek için onların hayatlarına ve meselelerine ortak olamazdı. O halde sadece insan olan bir elçinin bu göreve uygun olduğu kabul edilmesi gereken apaçık bir gerçektir.
  3. Yani, “Allah, benim sizi ıslah etmek için harcadığım tüm çabalardan ve sizin benim görevimi engellemek için harcadığınız tüm çabalardan haberdardır. O’nun şahitliği yeter, çünkü nihai hükmü O verecektir.”
  4. Bu ayette Kur’an ilâhî bir kuralı ortaya koymaktadır. Allah, sadece kendi hidayetine uymayı isteyen kimseyi doğru yola ulaştırır ve sapmak isteyenin de sapıtmasına izin verir. Bundan sonra Allah’ın hidayet kapısını kapadığı kimseyi doğru yola getirmeye hiç kimsenin gücü yetmez, çünkü o kimse inatçılığı ve sapıklıktaki ısrarı nedeniyle hidayetten mahrum edilmiştir. Şu açık bir gerçektir ki, eğer bir kimse hakka sırtını döner ve bâtıla bağlanırsa, dünyada onu bâtıldan çevirip hakka döndürebilecek hiç bir güç yoktur. Çünkü bu sapıklıktan sonra Allah böyle bir kimse için haktan daha da uzaklaşıp bâtıla daha çok sevgi duymasına neden olan vesileler yaratır.
  5. Kıyamet gününde onlar kör, sağır ve dilsiz olarak diriltileceklerdir, çünkü onlar bu dünyada iken hakkı görmediler, hakkı duymadılar, hakkı konuşmadılar. Kör, sağır, dilsizler gibi davrandılar.

98 Bu, şüphesiz, onların ayetlerimizi inkâr etmelerine ve: “Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?” demelerine karşılık cezalandırır.

99 Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için de kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkârda ayak direttiler.

100 De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine malik olsaydınız, bu durumda harcama endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız. İnsan pek cimridir.112

101 Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik;113 işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: “Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum” demişti.114

102 O da: “Andolsun, bunları görülecek-belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini115 sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış-harab olmuş sanıyorum” demişti.116

AÇIKLAMA

  1. Bu ayette, 55. ayette anılan şeyler tekrarlanmaktadır. Bu ayette Mekkelilerin Hz. Muhammed’i (s.a) yani kendileri gibi bir insanı “peygamber” kabul etmemelerinin altında yatan psikolojik sebebe işaret edilmektedir. Çünkü böylece onun üstünlüğünü kabul etmek zorundaydılar ve bir kimsenin kendi çağdaşı olan kendisi gibi bir insanın üstünlüğünü kabul etmesi çok zordur. Bu ayet şöyle genişletilebilir; “Bir başkasının üstünlüğünü bile kabul edemeyecek kadar cimri olan kimselerin Allah’ın tüm hazinelerine sahip olsalar bile başkalarına harcama konusunda cömert olmaları beklenemez.”
  2. Bunun, Mekkelilerin mucize isteklerine verilen üçüncü cevap olduğuna dikkat edilmelidir. Onlar dediler ki: “Sen şunları gözümüzün önünde yapmadıkça sana inanmayacağız.” Onların bu isteklerine karşı şöyle cevap verilmektedir: “Sizin istediğiniz gibi dokuz ayet (mucize) sizden önce Firavun’a gösterilmişti. Onun sadece Hz. Musa’ya (a.s) inanmamak için neler söylediğini biliyorsunuz. Bu mucizeleri de gördükten sonra Peygamber’i (a.s) yine inkar ettiğinde ona ne yaptığımızı da biliyorsunuz.”

Burada anılan dokuz mucizeye A’raf Suresi 133. ayette de değinilmektedir. Bu mucizeler şunlardı:

(1) Büyük bir yılana dönüşen asa

(2) Musa’nın güneş gibi parlayan ve beyaz olan sağ eli

(3) Sihirbazların tümünün sihirlerinin bozulması

(4) Kıtlık

(5) Tufan

(6) Çekirge

(7) Buğday güvesi

(8) Kurbağa

(9) Kan afeti

  1. Bu nokta, özellikle burada yer almıştır, çünkü Mekkeli müşrikler aynı iddiayı Hz. Peygamber’e de (s.a) yöneltiyorlardı. 47. ayette de şöyle denilmektedir: “O zalimler birbirlerine şöyle derler: Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz.” Burada Mekkeli müşriklere, Firavun’un da, Hz. Musa’ya inananlara aynı sözleri söylediği ve bu konuda kendilerinin Firavun’a tabi oldukları bildirilmektedir.

Bu bağlamda, Hz. Peygamber’in (s.a) büyülenmesiyle ilgili bir hadise, karşı çıkan bazı hadis inkarcılarına kısaca değinmek istiyorum. Onlar, bu hadisin Kureyşlilerin Peygamber’e yönelttikleri “büyülenmiş” lakabını desteklediğini söylemektedirler, oysa Kur’an bunu reddetmektedir. Fakat onlar şu noktayı unutuyorlar: Aynı durum Firavun’un büyülenmiş diye itham ettiği Hz. Musa (a.s) için de geçerlidir. Çünkü Taha Suresi 66-67. ayetlerinde şöyle denilmektedir: “Sihirlerinden dolayı onların ipleri ve asaları Musa’ya gerçekten debeleniyormuş gibi göründü. Musa bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.” Eğer hadisin sözleri Kur’an’a aykırı görünüyorsa, Kur’an’ın kendi sözleri Musa’nın büyülenmiş olmadığı konusundaki diğer sözleriyle çelişmiyor mu? Bu hadis inkarcıları, bu ayetin Firavun’un iddiasını desteklediğini mi söylemek istiyorlar?

Gerçekte bu hadis inkarcıları, Mekkeli müşriklerin ve Firavun’un Hz. Muhammed’e (s.a) ve Hz. Musa’ya (a.s) ne anlamda büyülenmiş diye bir iftira yönelttiklerini bilmiyorlar. Onlar; Hz. Musa (a.s) ile Hz. Muhammed’i (s.a) bir düşman gücün büyülediğini ve onların bu sihir içinde peygamber olduklarını iddia ettiklerini ve bu garip mesajı ilettiklerini söylemek istiyorlardı. Kur’an bu iddianın yanlış olduğunu söyler. Fakat bir insana uygulanan kısa süreli büyü ve sihir de reddedilmemiştir, çünkü büyünün bir insana etkisi sanki taşın insan vücuduna çarpması gibidir. Bir peygamberin geçici bir süre büyüden etkilenmiş olması, onun peygamberliğini zedelemez. Aynen bir peygamberi zehirin etkilemesi veya bir peygamberin yaralanması gibi; bir peygamber belirli bir süre bir sihirin, bir büyünün etkisinde de kalabilir. Böyle geçici bir süre devam eden büyü onun peygamberliğine zarar vermez. Allah korusun, eğer büyü onun aklında ve düşüncesinde kötü bir etki yapsaydı, onun getirdiği mesajdan ve vahiyden şüphe edilirdi. Mekkeli müşrikler ve Firavun, Hz. Muhammed’e (s.a) ve Hz. Musa’ya (a.s) büyülenmiş demekle, onların, büyünün etkisiyle tüm düşünme yetilerini kaybettiklerini söylemek istiyorlardı. Kur’an Hz. Peygamber’e (s.a) karşı yöneltilen bu iddia ve iftirayı reddeder.

  1. Hz. Musa (a.s) bu sözleri, bu ayetlerin Alemlerin Rabbinden geldiğini ifade etmek için söylemiştir. Çünkü Mısır’a gelen felaketlerin herhangi bir büyü veya insan gücü tarafından yapılmış olması imkansızdır. Hiç bir insan, kurbağa ve çekirgelerin bütün bitkileri yiyip bitirmesini sağlamayı başaramaz. Hz. Musa’nın (a.s) daha önceden Firavun’u, inatçılığından vazgeçmesi için gelecek olan ayetle uyardığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Daha sonra o felaket aynen Hz. Musa’nın (a.s) dediği gibi çıkardı. Böyle bir durumda bu felaketlerin yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah’tan başka birisi tarafından gönderildiğini ancak ahmak ve inatçı kimseler söyleyebilir.
  2. Yani, “Ben büyülenmiş değilim, bilakis siz çok kötü insanlarsınız. Siz bu kadar açık ayetleri gördükten sonra bile, inkarınızda direttiğiniz için helâk olmayı hak ettiniz.”

103 Böylelikle, onları o yerden sürüp-sarsıntıya uğratmayı istedi, Biz de onu ve beraberindekileri hep-birlikte boğuverdik.

104 Ve onun ardından İsrailoğullarına söyledik: “O toprak (yurt)ta oturun,117 ahiret va’di geldiğinde hepinizi derleyip-toplayacağız.”

105 Biz onu (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ve o hak ile indi; seni de yalnızca bir müjde verici ve uyarıp-korkutucu olarak gönderdik.118

AÇIKLAMA

  1. Firavun’la ilgili hikayenin bu bölümü, Mekkeli müşriklerin hikayesine de aynen uyduğu için burada ele alınmıştır. Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’i (s.a) ve müminleri Arabistan’dan çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu kıssa onlara şöyle bir uyarıda bulunmaktadır: “Firavun, Hz. Musa’yı (a.s) ve İsrailoğulları’nı yurtlarından çıkarmaya çalıştı, fakat o ve taraftarları tamamen helâk edildiler, Hz. Musa ve ona inananlar hayatta bırakıldılar. Aynı şekilde, siz de böyle devam edecek olursanız, aynı akıbete uğrayacaksınız.
  2. Yani, “Kur’an’ın mesajını değerlendirmeyen ve hakla bâtıl arasında düşünerek karar vermeyen topluluğu ikna etmek için olağanüstü bir şekilde nehirler fışkırtmak, bahçeler ortaya çıkarmak, veya göğü parça parça onların üzerine düşürmek senin görevin ve sorumluluğun değil. Kur’an hakla gönderildiğine göre, sen onu insanlara sunmalısın ve onlara açıkça inananın, kendi iyiliği için inandığını, inkar edenin de kendi aleyhine inkar ettiğini söylemelisin.”

106 Onu bir Kur’an olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik.119

107 De ki: “İster ona inanın, ister inanmayın; O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman,120 çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler.”

108 Ve derler ki: “Rabbimiz yücedir, Rabbimizin va’di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor.”

109 Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar ve (Kur’an) onların huşû (saygı dolu korku)larını121 arttırıyor.122

110 De ki: ” ‘Allah’, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.”123 Namazında sesini çok yükseltme, onda çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.124

111Ve deki: “Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’adır.” Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et.

AÇIKLAMA

  1. Bu, şu itiraza verilen cevaptır: “Allah neden vahyini bir bütün olarak indirmedi? Neden onu parça parça gönderiyor. Allah’ın, neyi göndereceğine karar vermesi için bir süre düşünmesi mi lazım?” Bu tür sorulara Nahl Suresi 101-102. ayetler ve bunlarla ilgili 104-106. açıklama notlarında cevap verildiği için burada tekrar ele almaya gerek yok.
  2. Burada ilâhi kitapları çok iyi bilen ve onların lafız ve mânâlarından hüküm çıkarabilen Ehl-i Kitap alimleri kastedilmektedir.
  3. Yani, “Onlar Kur’an’ı dinledikleri zaman, hemen onun daha önceki peygamberlerin kitaplarında müjdelenen peygamber olduğumu anlarlar.”
  4. Kitap Ehlinden salih olanların durumu Kur’an’da bir çok yerde anılmıştır. Örneğin Âl-i İmran: 113-115, 199, Maide: 82-85
  5. Bu, kafirlerin diğer bir itirazına verilen cevaptır. Onlar şöyle diyorlardı: “Biz yaratıcıya “Allah” dendiğini duyduk, fakat “Rahman” ismini nerden buldun?” Bunun nedeni onların “Rahman” ismini Allah için kullanmamaları ve bu ismi sevmemeleriydi.
  6. Bu emir Mekke’de verilmişti. İbn Abbas, Hz. Peygamber (s.a) ve müminlerin namaz kıldıklarında yüksek sesle Kur’an okuduklarını rivayet etmiştir. Bunun üzerine kafirler de bağırıyorlar ve onlara sövüyorlardı. Bu nedenle onlara ne kafirleri baştan çıkaracak denli yüksek sesle, ne de diğer müminlerin duyamayacağı kadar alçak sesle okumamaları emredilmiştir. Bu emir, Medine’de şartlar değişince uygulanmamaya başlandı. Fakat müminler herhangi bir yerde veya zamanda aynı şartlarla karşılaşırlarsa aynı emre uymalıdırlar.
  7. Bu cümlede gizli bir alay vardır. Müşrikler, Allah’ın, mülkünü idare etmeleri için yardımcılar ve temsilciler tayin ettiğine inanıyorlardı. Bu O’nun mülkünü idarede güçsüz ve yardıma muhtaç olduğu anlamına geliyordu; yani O’nun ilâhlıkta kendisine destek olacak yardımcılara ihtiyacı vardı. Bu cümle onların bu yanlış iddialarını reddeder. “O’nun ilâhlığının çeşitli yerlerine tayin edeceği veya mülkünün çeşitli bölgelerine yöneticiler yapacağı ilâhlara ve azizlere ihtiyacı yoktur.”
Kuran

İsra Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.