Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Açık
İstanbul
22°C
Açık
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

16 – Nahl Suresi | Tefsir’ul Munir

16 – Nahl Suresi | Tefsir’ul Munir

Nahl Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Öldükten Sonra Dirilme Ve Vahyin İspatı

1- Allah’ın emri gelmektedir. Alay ede­rek, onun acele gelmesini istemeyin. Al­lah noksan sıfatlardan münezzehtir. Onların şirk koştuğu şeylerden çok yü­cedir.

2- Allah meleklerini kalpleri ihya eden vahyi ile kullarından dilediğine gönde­rerek: “Benden başka ilâh olmadığı uyarısını yapın. Benden korkun” der.

Açıklaması

Kâfirler, kıyametin kopacağı yahut kendilerine azabın geleceği gibi vaade­dilen şeyleri yalanlayarak alaylı bir tarzda bunların hemen acilen olmasını is­tiyorlardı. Bunun üzerine kendilerine: “Allah’ın emri gelmektedir.” denildi.

Rasulullah (s.a.) kâfirlere dünyadaki azab ve ahiretteki azab şeklinde çok tehditlerde bulunup da kâfirler hiçbir şey görmeyince onu yalancılığa nisbet et­tiler.

Cenab-ı Hak bu şüpheye şu ayetle cevap verdi: “Allah’ın emri gelmektedir. Alay ederek onun acele gelmesini istemeyin.” Yani Allah’ın* emri hükmü yerine gelmekte, ezelden ebede var olmaktadır. Yani Allah’ın emri hükmü yerine gel­mektedir; ama, ezelde hükmü verilen şey henüz yerine gelmemiş olabilir. Çün­kü Allah Tealâ bunun meydana gelişini belirli bir vakte bağlamıştır. Siz bunun hemen olmasını istemeyin. Bu belirlenen vakit gelmeden önce bu azabın mey­dana gelmesini talep etmeyin. Yani Allah’ın hükmü, tenfizi için belirli bir müd­det tayin edilerek sâdır olmuştur.

Böylece Rasulullah (s.a.) kâfirlere kıyametin kopacağı şeklinde çok tehdit­lerde bulununca onlara gelecek zaman yerine mutlaka gerçekleşecek, şeksiz-şüphesiz meydana gelecek manasına delâlet eden geçmiş zaman sigası kullanı­larak “Kıyametin kopması yaklaştı” denilerek cevap verilmiştir.

Bu ifade aynen şu ayetlere benzemektedir: “Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı” (Kamer, 54/1).

“İnsanların hesaba çekilme zamanı yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflettedir­ler, aldırmıyorlar.” (Enbiya, 21/1).

Yani Allah’ın emri, beklenen bir durum olsa da mutlaka olacak ve gelecek mertebesindedir. O halde, Allah Tealâ’nın ilminde mukadder olan vaktin gel­mesinden önce bu emrin acele gelmesini istemeyin. Yani uzak sayılan bu du­rum yakınlaşmıştır. O halde meydana gelmesinde telâşlı davranmayın.

Bu ifade kâfirler için bir tehdit ve aynı zamanda onlara gelecek azabın ve helak olmalarının kendilerine bildirilmesi mahiyetindedir.

Allah Tealâ müşriklerin kendisine nisbet ettikleri ortak ve evlâttan ve O’ndan başka put ve heykellere tapmalarından beridir, münezzehtir, yücedir. Bu ifade de onların umutlarını bağladıkları putların şefaat edeceği düşüncesini iptal etmektedir.

Kıyametin kopması ve gelecek azabın aceleyle gelmesinin istenmesi pey­gamberi yalanlamak, onunla ve Onun vaadiyle alay etmek demek olunca; ken­disinin küfrün zirvesi olan şirkten ve şirk koşulan şeylerden münezzeh olduğu­nu ispat etmeyi birlikte zikretti.

Yüce Allah bundan sonra peygamberlik ve peygamberi yalanlamakla ilgili üçüncü şüphe hakkında şu cevabı verdi:

Allah Tealâ meleklerini vahiy ile peygamberlik için seçtiği ve tercih ettiği kullarından dilediğine indirir. Burada “vahiy” için “ruh” tabiri kullanılmıştır. Çünkü ruhun ölü bedenleri diri hale getirdiği gibi, vahiy de ölü kalpleri ihya eder.

Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurur: “Ölü iken hidayetle diriltip, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz bir kimse, karanlık­lar içinde kalıp oradan çıkmayan kimse gibi midir1?” (En’am, 6/122).

“Ruh”un “vahiy” manasına kullanılması Kur’an’da yaygındır. Meselâ bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “Böylece Biz sana emrimizle insanlar için bir hayat kaynağı olan Kur’anı vahy ettik. Sen önceleri kitap nedir, iman nedir bil­mezdin. Fakat biz onu bir nur kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi o nurla hida­yete irdiririz.” (Şura, 42/52).

“Kullarından dilediği kimseler” peygamberlerdir. Nitekim bu konuda Ce­nab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Allah risaletini nereye vereceğini daha iyi bilir” (En’am, 6/124). “Allah meleklerden ve insanlardan elçiler seçer.” (Hac, 22/75).

“İnsanları biraraya gelip buluşacakları kıyamet günüyle uyarmak için kul­larından dilediğine emriyle vahyi indirir.” (Mümin, 40/15).

Bu ayet aynı zamanda Mekke müşriklerinin: “Şu Kur’an iki şehrin (Mekke veya Taifin) birinde bulunan bir büyük adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 43/31) şeklindeki sözlerine reddiyedir.

“O’nun emriyle …” (Nahl, 2) Kur’an’ın indirilmesi yahut vahiy için meleğin inmesi sadece Allah’ın emriyle olur. Nitekim meleklerin: “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz” (Meryem, 19/64) sözü Kur’an’da nakledilmektedir. Dolayısıyla melekler Allah’ın emri ve izni olmadan hiçbir şey yapamazlar.

Ayet, Allah tarafından peygamberlerine gelen vahyin sadece peygamberler vasıtasıyla olduğuna delâlet etmektedir.

Bundan sonra Cenab-ı Hak peygamberlerin vazifesini beyan ederek şöyle buyurdu: Kâfirleri korkutmak için, insanlara Allah’tan başka ilâh yoktur diye öğretmek için, benim emrime muhalefet eden ve benden başkasına tapan kim­selere de Allah’tan korkun demeleri için peygamberler gönderilmiştir. [1]

Allah’ın Varlığının Ve Birliğinin Delilleri

3- Allah, gökleri ve yeri hikmetle yarat­tı. Allah, onların ortak koştukları şey­lerden yücedir.

4- Allah, insanı bir damla sudan yarattı. Bir de bakarsın ki insanoğlu apaçık bir hasım olmuştur.

5- Allah hayvanları da yarattı. Sizin için bu hayvanlarda sizi ısıtacak şeyler ve pek çok faydalar vardır. Bir kısmının da etlerini yersiniz.

6- Hayvanları yerlerine koyduğunuzda ve otlaklarına salıverirken sizleri bir zevk ve sevinç kaplar.

7- Bu hayvanlar büyük zorluklarla an­cak ulaşabileceğiniz yerlere yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz Raufdur, (çok şefkatlidir) Rahimdir (çok merha­metlidir.)

8- Allah, binmeniz ve süs hayvanı edin­meniz için atları katırları ve merkeple­ri yarattı. Henüz bilmediğiniz daha ni­celerini yaratacaktır.

9- Size doğru yolu açıklamak Allah’a aittir. Yolların bir kısmı da eğridir, za­limdir. Allah dileseydi hepinizi toptan doğru yola sevkederdi.

Açıklaması

Allahu Teali üstümüzdeki âlemi gökleri ve altımızdaki âlemi yeri, içinde­kilerle birlikte yarattı. Bunlar hak ölçü ile yaratılmıştır. Boş yere değil, muaz­zam bir takdir ve hikmet esası üzerine yaratılmıştır. Bunu sadece kendisi biz­zat yaratmıştır. Allah’tan başka varlıklar herhangi bir şeyi yaratmaktan âciz oldukları için, Allah yardımcı veya ortak edinmekten münezzehtir. Dolayısıyla ibadet edilmeye lâyık olan sadece O’dur.

“Allah onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” ayeti O’nunla beraber başkasına ibadet eden kimsenin şirkinden kendisini tenzih etmektedir. O, ya­ratmakta tek başına bağımsız olup -foiağı yoktur. Dolayısıyla hiçbir ortağı ol­maksızın tek olarak ibadet edilmeye lâyık olan da O’dur.

Bundan sonra Cenab-ı Hak insanoğlunu önemsiz ve güçsüz bir damla su­dan yarattığını zikrederek şöyle buyurdu: “Allah insanı basit, değersiz, güçsüz bir damla sudan yarattı. İnsan yetişip büyüyünce de bir de bakıyorsunuz ki Rabbine karşı çıkıyor, O’nu yalanlıyor. Halbuki O karşı çıkmak için değil, kul olsun diye yaratılmıştır, basit bir şeyden yaratılmıştır. İnsanı görüyorsun ki mücadele etmeye kalkışıyor ve “çürümüş kemikleri kim diriltebilir?” diyor. (Ya­sin, 36/78).

Bu ayetin benzeri şu ayettir: “Sudan beşer yaratıp ona soy-sop veren O’dur. Rabbin her şeye kadirdir. Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da, za­rar da veremeyen şeylere taparlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısı-dır.” (Furkan, 25/54-55).

Rivayet edildiğine göre bu ayette murad edilen kişi Übeyy b. Halef el-Cu-mahî’dir. Übeyy Peygamberimiz (s.a.)’e çürümüş bir kemik getirip: Allah’ın, çü­rüdükten sonra bu kemiği dirilteceğini mi zannediyorsun? demişti. Yine onun hakkında: “İnsanoğlu kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir.” (Yasin, 36/77) ayeti nâzü olmuştu.

Daha sonra, Allahu Tealâ yarattığı deve, sığır, koyun gibi hayvanlar ile kullarına lütufta bulunduğunu “bildirmiştir. Nitekim En’am Suresi’nde bu ni­metleri tafsilatıyla açıklamıştır. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Allah sizin için” yünleri, derileri, kılları, sütleri, etleri gibi pek çok faydalan ve menfaatleri bu­lunan “hayvanları yaratmıştır.”

Bu hayvanları akşamları otlaktan gelipte ağıllarına koyduğunuzda ve sa­bah ağıldan çıkartıp otlağa gönderdiğinizde sizleri bir zevk kaplar.

Allahu Tealâ, çobanların bu iki vakitte daha dikkatli olmaları için bu iki vakti özellikle zikretti. Bunda, sürü ile gururlanmaya işaret edilmektedir. Ayrı­ca hayvanların ağıla girmeleri anlatıldı. Çünkü tok olarak geldikleri ve sütleri bol olacağı için gönüller sevinçle dolacağı, gözlerin bu manzaradan memnun kalacağı için faydalı olan bu iki vaktin değeri fazladır. Hayvanlar gıda unsuru ve ekonomide üretim aracıdır. Eti yenilen ve binilen hayvanlarda yaratılış, çe­şitli özellikleri birada toplama ve şekil yönünden güzellik vardır.

Hayvanlar ayrıca iş, binek ve eşya taşıma aracıdırlar. Bundan dolayı Ce-nab-ı Hak şöyle buyurdu: Bu hayvanlar Hacc, Umre, Cihad ve ticaret gibi an­cak şiddetli meşakkatle ulaşabileceğiniz yerlere bizzat taşımaktan âciz kaldığı­nız yüklerinizi taşırlar ve diğer binek işlerinde kullanırlar.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Şüphesiz sizin için hayvanlarda da ibretler vardır. Size karınlarından çıkan sütlerden içiririz. Sizin için onlar­da birçok menfaatler vardır. Ayrıca bir kısmının etini de yersiniz. Bir de (kara­da) onların üzerinde ve (denizde) gemilerin üstünde taşınırsınız.” (Müminûn, 23/21-22).

“Allah sizin için hayvanları yarattı ki, bir kısmına binesiniz bir kısmının da etinden yiyesiniz. Onlarda sizin içiar daha nice menfaatler vardır. İhtiyaç duyduğunuz şeylere de onlarla ulaşırsınız. Siz (karada) onların üzerinde ve (de­nizde) gemilerin üstünde taşınırsınız.” (Gafir, 40/79-80).

Hayvanlar her zaman ve her yerde iktisadî bir servet ve büyük bir nimet olmuştur. Bunun için Cenab-ı Hak ayeti “Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli ve çok merhametlidir.” ifadesiyle bitirmiştir. Yani bu hayvanları sizin emrinize veren Rabbiniz kullarına karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir. Allah bu hayvanla­rı büyük bir hayır ve nzık kaynağı, birtakım yararlı işler aracı kılmıştır. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar kendileri için bizzat kudretimi­zin eseri olacak yarattığımız hayvanları görmüyorlar mı? Üstelik o mallara sa­hiptirler. Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Bazılarına binerler. Ba­zılarının da etini yerler.” (Yasin, 36/71-72).

Allahu Tealâ insanlara diğer bir hayvancılık serveti ile ihsanda bulunmuş­tur. Allah sizin için atlan, katırları ve merkepleri de yarattı. Bunlar diğer men­faatler yanında binme ve süs hayvanı olarak kullanmanız için tahsis etti.

Daha sonra modern ulaşım ve taşımacılık vasıtalarının ihsan edilmesinin beyan edilmesi sırası geldi: “Henüz bilmediğiniz daha nicelerini yaratacaktır.” (Nahl, 8). Yani Allah bu hayvanlardan başka trenler, otobüsler, gemiler, uçak­lar gibi daha nice ulaşım ve taşımacılık vasıtaları yaratacaktır.

Sonra bu yer, gök ve hayvanlar âleminde Yüce Allah dinî, manevî ve haya­tî yollardan doğru olan yolu gösteriyor:

Allah tarafından bir lütuf ve ikram olarak, delilleri ortaya koymak, kitap­ları indirmek ve peygamberleri göndermek suretiyle, Hakka ve hayra ulaştıran açık yolu beyan etmek Allah’a aittir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “İşte benim yolum budur. Dosdoğ­rudur. O’na uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi Allah’ın yolundan ayırma­sın…” (Enam, 6/153).

“Allah şöyle buyurdu: Bu, bana ulaşan dosdoğru bir yoldur” (Hicr, 15/41).

İbni Kesir’in dediği gibi çoğunlukla Kur’an-ı Kerim’de maddî durumlardan faydalı manevî ve dini durumlara geçiş vaki olur. Meselâ Hac hakkındaki bir ayette: “Azığınızı alın. Azıkların en hayırlısı. “Takva’dır” (Bakara, 2/197) bu-yurulmaktadır. Yine bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: “Ey Ademoğulla-rı! Sizin için avret yerlerinizi örtecek elbise ve ziynet eşyası yarattık. Takva elbi­sesi ise daha hayırlıdır.” (Araf, 7/26).

Bundan sonra Cenab-ı Hak kötü yollardan sakındırarak şöyle buyurdu: ‘Yolların bir kısmı da eğridir, zalimdir.” Yani yolların bir kısmı doğru yoldan sapar, dalâlete ve Haktan sapmaya götüren eğri, zalim bir yoldur.

Doğru yol İslâm’dır, eğri yol ise İslâm ile neshedilen İslâm’ın dışındaki di­ğer dinlerdir. Zira İslâm Allah’ın kulları için razı olduğu tevhid ve fıtrat dini­dir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Başka şeylerden yüzünü çevirerek kendini tamamen dine ver. Allah insanları yaratılıştan bu din üzere kılmıştır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat in­sanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30).

Daha sonra Allahu Tealâ hidayetin (doğru yolu bulmanın) ilâhî kudreti ve dilemesiyle olduğunu haber vererek şöyle buyurdu: “Allah dileseydi, hepinizi toptan doğru yola sevkedirdi.” (Nahl, 9).

Mu’tezile mezhebi mensupları diyorlar ki: O dileseydi hepinizi zorla, şid­detle ve tercih hakkı vermeksizin doğru yola sevkederdi.

Ehl-i Sünnet Alimleri diyorlar ki: Allah, bütün insanları doğru yola ilet­meye kadirdir. Bunda en küçük bir şüphe bile yoktur. Ancak ayetten murad edilen mana şudur: Allahu Tealâ doğru yolu da eğri yolu da beyan etti. Hidaye­ti tercih eden ve hidayete lâyık olan bir topluluğu hidayete erdirdi. Kendileri için sapıklığı seçenleri de saptırdı.

Hidayet iki kısımdır:

1- İrşad ve yol gösterme manasında hidayet: Meselâ şu ayette hidayet bu manadadır: “Biz insanoğluna (hayır ve şerri) her iki yolu da göstermedik mi?” (Beled, 90/10).

2- Muvaffak kılma ve gözetme manasında hidayet: “Bizi doğru yola ilet.” (Fatiha, 6) “Allah dileseydi, hepinizi toptan doğru yola sevkederdi.” (Nahl, 9) “Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi” (Yunus, 10/99) “Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Onlar da durmadan ihtilâf etmektedirler. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Allah insanları bunun için yaratmıştır. Rabbinin “Şüphesiz ben Cehennem’i bütün cin ve insan­larla dolduracağım” sözü gerçekleşmiştir.” (Hûd, 11/118-119). [2]

Allah’ın Ulûhiyyetini Ve Birliğini İspat Eden Diğer Deliller

10- Size gökyüzünden su indiren O’dur. Siz o sudan içersiniz. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de o su ile yetişir.

11- Allah bu su ile ekini, zeytini, hurma- y1′ üzümleri ve bütün meyveleri yetişti- rir. Şüphesiz ki bunda düşünen bir top- luluk için büyük bir ibret vardır.

12~Mlaıh S606^1» gündüzü, güneşi ve ayı hizmetinize hazır kılmıştır. Yıldızlar da Allah’ın emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için nice ibretler vardır.

13- Yeryüzünde sizin için yarattığı çeşit çeşit varlıklar da Allah’ın emrine bo- yun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda dü- sünen bir topluluk için büyük bir ibret vardır.

14- İçindeki taze etlerden yemeniz, ta- kındığınız sus eşyasını çıkarmanız için denizi emrinize veren Allah’tır. Sen ge- milerin denizi nasıl yararak seyrettiği- n^ görürsün. Lütfundan nzık aramanız ve şükretmeniz için (Allah böyle yap-

15- Allah yeryüzü sizi sarsmasın diye oraya sabit dağlar yerleştirdi. Orada ır- nıaklar ve istediğiniz yere şaşırmadan gidebilmeniz için yollar yarattı.

16- Allah yeryüzünde insanlara doğru yolu gösteren işaretler yarattı. İnsanlar geceleyin de Allah’ın yarattığı yıldızlar­la yollarını bulurlar.

Açıklaması

Ayetler, Allah’ın zatını ispat eden kâinatın hareketliliği, bitkiler âlemi, de­nizler ve dağlar gibi diğer delillere de işaret ederek devam ediyor.

Ayetlar önce gökyüzünden yağmurun inmesine sebep olan bitkiler âlemi ile başladı. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

Gökleri, yeri, insanı ve hayvanları yaratan gökyüzünden su indirmek su­retiyle insanın hayat şartlarını hazırlayan Allah’tır. Gökten inen bu suyu içme­ye hazır tatlı ve hoş bir su olarak indirmiş, tuzlu ve acı bir su kılmamıştır. Ce­nab-ı Hak bu su ile hayvanlarınızı otlattığınız bitkileri çıkarttı. Bu su ile ekin­ler, zeytin, hurma ve üzümler; çeşitli sınıf, renk, tat, koku ve şekillerde hayatı­nızı devam ettirebileceğiniz nzık olarak her çeşit meyveler çıkarttı.

Suyun indirilmesi ve bitkilerin yeşertilmesi gibi bütün bu belirtilen hususlar bu delilleri düşünüp ibret alan bir topluluk için Allah’tan başka ilâh olma­dığına delil ve hüccettir. Çünkü tek olan ve yaratan, ta’zim ve ibadete lâyık olan, Allah’tan başka emsalsiz bir şekilde yaratan, yoktan vareden hiçbir var­lık yoktur.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “O şeyler mi daha hayırlıdır, yoksa gökleri ve yeri yaratan ve sizin için gökten su indiren mi? Ki Biz o su ile bir tek ağacını bile bitiremiyeceğiniz nice güzel bahçeler yetiştirdik. Allah ile beraber başka ilâh var mı? Hayır, fakat onlar Haktan uzaklaşan bir topluluktur.” (Nemi, 27/60).

Bundan sonra Cenab-ı Hak üzerimizdeki nimetleri beyan ederek ilâhî kudretin kâinattaki büyük delillerine işaret etti:

“Allah geceyi, gündüzü … hizmetinize hazır kılmıştır.” Yani Allah gece ve gündüzün birbirini takip etmesini uyku, istirahat, çalışma menfaat elde etme ve günlük ihtiyaçları karşılama gibi size yararlı hususlar için kararlaştırdı. Güneş ve ayın dönmesini de ışık vormek için; insan hayvan ve bitkilerin sıcak­lık ve ışıktan yararlanmaları, ayların ve yılların sayısını bilmek için, gökyüzü­nün her tarafındaki sabit ve gezegen yıldızlarla gökyüzünün süslenmesi için, karanlıklarda kendisiyle yol bulabilmek için nur ve ışık olsun diye takdir ettik. Bütün yıldızlar ince bir sistem ve önceden takdir edilen bir hareketle kendi yö­rüngesinde dönerler. Bu hiçbir fazlalık veya noksanlık olmaz. Bütün bu sistem Allah’ın hâkimiyet ve nüfuzu altındadır. Yine bir ayet-i kerimede şöyle buyu-rulmaktadır:

“Şüphesiz ki Rabbiniz Allah gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a hükmedendir. O, gece ile durmadan geceyi takip eden gündüzü bürür. Güneş, ay ve yıldızları emrine amade olarak yaratmıştır. İyi bilin ki yaratmak ve emret­mek O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir.” (A’raf, 7/54).

Bütün bu zikredilen hususlarda, Allah’ın kelâmında aklını kullanan ve hüccetlerini anlayan bir topluluk için Allah Tealâ’nın açık kudretine ve yüce hâkimiyetine deliller vardır.

Önceki ayetin “düşünen bir topluluk için…” ifadesiyle sona ermesi, bu ayetin de “aklını kullanan bir topluluk için…” ifadesiyle sona ermesinin sebebi şudur: Allah’ın kudretine ve birliğine delâlet eden yüksek semavî deliller gayet açık olup ince ince düşünmeye gerek kalmadan sadece mücerret akılla anlaşıl­maktadır.

Bitki, hurma ve yeryüzündeki benzeri delillerin Allah’ın varlığını ispat et­me noktasında delil olmaları tefekkür, ince ve derin düşünmeyi gerektirir.

Cenab-ı Hak kudretinin gökyüzündeki alâmetlerine işaret ettikten sonra yeryüzünde yarattığı hayret verici varlıklara da tenbihte bulundu. Sizin için yeryüzünde yarattığı renkleri, şekilleri, yararları özellikleri farklı bitkiler, ma­denler, cansız varlıklar, hayvanlar Allah’ın emrine boyup, eğmişlerdir.

“Şüphesiz ki bütün bu hususlarda Allah’ın lütuflarını ve nimetlerini düşü­nüp ibret alan ve bu nimetlere karşı şükreden bir topluluk için Allah’ın kudre­tine deliller vardır.”

Birinci ayetin tefekkür, ikinci ayetin aklını kullanmakla bitmesinden son­ra gelen bu üçüncü ayet de ibret almakla sona erdi. Bununla yeryüzündeki var­lıklara tesir eden gücün her işinde hikmet sahibi, tam manasıyla bağımsız bir şekilde hareket eden Cenab-ı Hak olduğuna işaret edilmiştir.

Allahu Tealâ varlığının ispatı için önce gökyüzündeki yıldızları, ikinci ola­rak bizzat insanın vücudu ve nefsini, üçüncü olarakta hayvanların yaratılışın-daki hayret verici hususları, dördüncü olarak bitkilerin tabiatlarındaki hayret verici hususları, beşinci olarak dört unsurun (Su, Ateş, Hava, Toprak) durum-lanndaki hayret verici hususları delil olarak zikretti.

Önce “su” unsurundan başlayarak şöyle buyurdu: Denizi insanların emri­ne vermek ve gemiye binmeyi kolaylaştırmak, ihramlı veya ihramsız olarak di­ri veya ölü balık yemenin mubah oluşu, denizden inciler ve değerli mücevherler çıkartılması, kullarının takınacakları ziynet eşyalarının kolaylıkla çıkartılması ve diğer nimetlerle Allahu Tealâ kullarına minnet ve ihsanda bulunmaktadır.

Ayrıca denizin derinliklerinde yetiden “mercan” dan istifade edilmesi: “Bu iki denizden inci ve mercan çıkar” (Rahman, 55/22).

Denizi yarıp bir ülkeden diğer bir ülkeye seyreden gemileri taşımak için denizin emrinize âmâde kılınması, deniz ticareti yoluyla Allah’ın lütuf ve rızkı­nı talep etmeniz, Allah’ın sizin için denizlerde gizlediği nimetlerine ve üzerleri-nizdeki ihsanına şükretmeniz içindir.

Denizden çıkan etin (balık etinin) tazelikle tavsif edilmesi Allah’ın tuzlu­dan tatlı (tuzlu sudan tatlı et) çıkarmadaki kudretini beyan etmektedir. Bu ay­rıca onun etinin süratle yenilmesine delâlet eder. Çünkü kısa zamanda bozul­maya mahkûmdur.

Bundan sonra Cenab-ı Hak yeryüzünde yarattığı bazı nimetleri anlattı. Bu nimetler üç tanedir:

Birincisi: Dünyanın dönmesi esnasında üzerindeki canlı varlıkları sarsma­ması ve savurup atmaması için, yeryüzünün sabit dağlarla iyice takviye edil­mesi. Nitekim Cenab-ı Hak: ‘Yeryüzüne dağlar yerleştirdi” (Nâziat, 79/32).

İkincisi: Yeryüzünde nehirlerin akıtılması. Bu nehirlerle canlar, hayvanlar ve bitkiler hayat bulmaktadır. Nehirleri dağlardan sonra zikretmiştir. Çünkü nehirlerin çoğunun kaynaklan dağlardan fışkırır. Bu nehirler yeryüzünde çok­tur. Kısa, derin ve uzun nehirler vardır. Sağa veya sola; kuzeye veya güneye, doğuya veya batıya yönelirler. Bazen vadiler bu nehirlere yataklık ederler.

Üçüncüsü: Bir yerden diğer yere, bir kasabadan diğer bir kasabaya, hatta dağdan ovaya geçişi, intikali ve ulaşımı temin eden yollar, geçitler meydana ge­tirilmiş olması. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzü, üstünde-kilerle çalkalanmasın diye biz orada sabit dağlar yarattık. Dağlar arasında yol bulsunlar diye geniş boşluklar (geçitler) varettik.” (Enbiya, 21/31).

“Umulur ki doğru yolu bulursunuz” Yani bu yollarla istediğiniz, arzu etti­ğiniz yerlere şaşırmadan ulaşırsınız.

Allah yeryüzünde insanı gideceği yere kolaylıkla ulaştıran belirli alâmetler, işaretler yarattı. Alâmetler yollardaki işaretlerdir. Bunlar doğru yolu bul­maya yarayan karada ve denizde yolculuk yapanların delil (kılavuz) olarak kullandıkları dağlar, rüzgârlar ve benzeri tabiî işaretlerdir. Ticaret malı elde etmek gibi maksatlarla Kureyş’liler gibi çok yolculuk yapanlar yıldızlarla yol bulmak faydalarını tam ve kâmil manada biliyorlardı.

‘Yıldızlarla (yönlerini ve) yollarını bulurlar.” Yani insanlar gecenin karan­lığında yıldızlarla yollarım bulurlar. Bu ayet ilm-i nücum (Astroloji) yahut ilm-i felek (Astronomi) ilimlerine işaret etmektedir. [3]

Ulûhiyyetin Özellikleri: Yaratma, Gizli Ve Açık Her Şeyi Bilme Ve Ebedî Olarak Hayat Sürme

17- Hiç yaratanla yaratmayan bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

18- Allah’ın nimetlerini saysanız onları saymakla bitiremezsiniz. Şüphesiz ki Allah çok affedici ve çok merhamet edi­cidir.

19- Allah gizlediklerinizi de, açığa vur­duklarınızı da bilir.

20- Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar hiçbir şeyi yaratmamışlar, bila­kis kendileri yaratılmışlardır.

21- (O taptıkları putlar) ölüdürler, can­sız varlıklardır. Onlar ne zaman dirile­ceklerini de bilmezler.

22- Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Ahirete inanmayanların kalpleri inkarcı, kendileri de kibirlidirler.

23- Şüphesiz Allah gizledikleri ve açığa vurdukları her şeyi bilir. Muhakkak ki O, büyüklük taslayanları sevmez.

Açıklaması

Allahu Tealâ bu ayetlerde yüceliğine ve ibadet edilmeye sadece kendisinin lâyık olduğuna, kendisinin dışında olan hiçbir şey yaratmayacak durumdaki putların buna lâyık olamayacağına* işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Hiç yaratanla yaratmayan bir olur mu?” Yani (önceki ayetlerde) zikrettiğimiz bütün bu varlıkları yaratanla hiçbir şeyi yaratmayan hatta asla hiçbir şeyi ya­ratacak güce sahip olmayan varlıklar bir olur mu? Hiç düşünmüyor, ibret ve ders almıyor musunuz? Çünkü bu gerçeği bilmek için ince ince düşünmeye, ge­niş bir şekilde tefekkür etmeye ve inceleyip araştırmaya gerek yoktur.

Bu soru inkâr manasında olup kâfirleri bilgisizlik ve takdiri kötüye kul­lanmakla itham etmek kasdıyla sorulmuştur. Bu ayetin bir benzeri de şudur: “İşte bunlar Allah’ın yaratıklarıdır. Gösterin bana, O’ndan başkaları ne yarat­tı?” (Lokman, 31/11).

Allahu Tealâ bundan sonra sadece en büyük nimet vericinin ibadet edil­meye lâyık olduğunu beyan etmek için kullarına verdiği nimetlerinin çokluğu­na ve onlara yaptığı ihsana işaret etti: Siz Allah’ın nimetlerini hesap edip tes-bit etmek isteseniz bunu tam anlamıyla sayamazsınız, sayılarını tesbit ede­mezsiniz. Zira Allah’ın nimetleri çoktur ve devamlıdır. İnsan aklı bunu tama­men idrak etmekten âcizdir.

Şüphesiz Allah Gafur ve Rahimdir. Mağfireti bol olandır. Sizin günahları­nızı ve şükür noktasındaki ihmalkârlığınızı affeder. Sizin için çok merhamet edicidir. Şirk veya küfür sebebiyle mahrumiyeti lâyık olduğunuz halde siz kul­larına nimet verir. Eğer O sizden bütün nimetlerinin şükrünü talep etse bunu yerine getirmekten âciz kalırsınız. Eğer O size azap etse size haksızlık yapma­dan azab eder. Fakat O çok affedici ve pek merhamet edicidir. Çok mağfiret eder ve basit bir amele büyük mükâfat verir. İnsan ne kadar çok taat işlese de Allah Tealâ’nın nimetlerinden bir nimetin bile karşılığını veremez.

Özetle: Allahu Tealâ “Hiç yaratanla yaratmayan bir olur mu?” ayetiyle Al­lah’tan başkasına tapınmakla meşgul olmanın batıl ve yanlış olduğunu beyan ettikten sonra, “Allah’ın nimetlerini say sanız onları saymakla bitiremezsiniz” ayetiyle de kulun Allah’a ibadet ve O’nun nimetlerine şükür vazifesini tam bir şekilde yerine getirmesinin mümkün olmadığını beyan etti.

Putların yaratmak ve nimet vermekten âciz olmaları sebebiyle onlara ta­pınmanın batıl olduğunu bildirdikten sonra bir başka sebeple putların hiçbir şey bilmeyen cansız varlıklar olmaları sebebiyle de putlara tapınmanın batıl olduğunu bildirdi ve şöyle buyurdu: “Allah gizlediklerinizi de, açığa vurdukla­rınızı da bilir.” Yani Allah görünen şeyleri bildiği gibi gizli-kapah şeyleri de bi­lir. O kıyamet günü herkese amelinin karşılığını -hayırsa hayır, serse şer- verir. O görünen ve görünmeyen, açık olan ve gizli olan her şeyi bilir.

Cenab-ı Hak daha sonra müşriklerin ahmaklığına açıkça delil olsun diye putların ibadet edilmeye lâyık olmadığını anlattı. Putların üç özelliğini şöyle ifade buyurdu:

“Onların Allah ‘ı bırakıp da taptıkları şeyler hiç bir şeyi yaratmamışlardır.” Yani putlar, heykeller hiçbir şey yaratamazlar, bilâkis kendileri de yaratılmış­lardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Kendi yaptıklarınızı da ya­ratan Allah ‘tır”. (Saffat, 37/95-96).

“O taptıkları putlar ölüdürler, canstiz varlıklardır.” Yani onlar ruhları ol­mayan asla hayat bulunmayan cansız varlıklardır. Dolayısıyla duymazlar, gör­mezler, düşünmezler size de hiçbir şekilde fayda veremezler.

Cenab-ı Hakkın onlar “cansız varlıklardır.” ifadesi onların ölümlerinin de­vamlı olması demektir. Yani bunlar Allah’ın kendisinden canlı yarattığı ölü nutfeler ve öldükten sonra dirilecek olan hayvan cesetleri gibi şu anda ölü olup da daha sonra hayata kavuşacak olan bazı maddeler gibi değildir.

Halbuki “İlâh” kendisine asla ölüm vaki olmayacak olan daima hayatta olan varlıktır. Dolayısıyla aralarındaki fark böylece ortaya çıkmıştır: İlâh, ha­yatı canlılığı ve diriliği daimî olandır. Putlar ise daima ölü, cansız olan varlık­lardır.

“Onlar ne zaman dirileceklerini de bilmezler.” Yani bu putlar kendilerine tapan kimselerin ne zaman dirileceklerini ve kıyametin ne zaman kopacağını da bilmezler. O halde nasıl böylelerinden fayda, sevap veya mükâfat umulur? Bu ancak her şeyi bilen ve her şeyin yaratıcısı olan (Allah)dan umulur.

Ayette putlar hakkındaki ifadede müşrikler putların akıl sahibi oldukları­nı ve kendileri için Allah katında şefaatçi olacaklarını zannettiklerinden, in­sanlar için kullanılan ifade aynen kullanılmış, bunlara iddia ettikleri şekilde hitap edilmiştir.

Bu ayette amellere hayır ve şer karşılık verilmesi için öldükten sonra di­rilmenin mükellefiyetin gereklilerinden olduğuna ima edilmekte, kıyamet gü­nünü bilme de ilâh olmanın gereklerinden olduğu açıkça ifade edilmektedir. Aynı zamanda iyi anlayamayan ve takdirini kötüye kullanan müşriklerle de alay etmektedir.

Putlara tapınmayı yıktıktan sonra Allah Tealâ istenen şeyi açık bir ifade ile beyan etti: “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.” Yani ey insanlar sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. İbadet ve taate hakkıyla gerçek manada lâyık olan mabudunuz tek olan Allah’tır.

Sonra da onların şirk koşmalarının ve Allah’ın birliğini inkâr etmelerinin sebeplerini zikrederek şöyle buyurdu:

“Ahirete inanmayanların” O’nu tasdik etmeyip inkâr edenlerin Allah’ın birliğine iman etmeyenlerin “kalpleri inkarcı “tevhidi inkâr etmektedir. Allah’ın birliğini ve Allah’a ibadet etmeyi ikrar etmeyip “kendileri de kibirlidirler.” Bü-yüklenme taslamaktadırlar. Onlar ne sevap beklemektedirler, ne de cezaya düşmekten korkmaktadırlar.

Ayetin manası şudur: Kâfirlerin kalpleri Allah’ın birliğini inkâr etmekte­dir. Allah Tealâ onların bu konudaki hayretlerini anlatarak şöyle tavsif etmek­tedir: “Kâfirler pekçok ilâhı bir ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, şaşılacak bir şey! de­diler. ” (Sâd, 38/5) Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Allah tek olarak zikredildi-ği zaman ahiret gününe iman etmeyenlerin kalpleri nefret eder. Allah’tan baş­kası anıldığı zaman ise bakarsın yüzleri gülüverir.” (Zümer, 39/45).

Bundan sonra Cenab-ı Hak oa^arı tehdit edip amellerine karşılık ceza va­dinde bulundu:

Gerçekten senin Rabbin o müşriklerin “gizlediklerini de, açığa vurdukları­nı da bilir,” onların küfür üzerindeki ısrarlarını da bilir. Buna karşılık onlara tam manasıyla ceza verecektir. Çünkü o tevhidi kabul etmeyip büyüklük tasla-yanları -yani müşrikleri- hatta hiçbir gururluyu sevmez. Yani onları cezalandı­rır, azap verir. Bu vaid ve tehdit bütün büyüklük taslayanları içine almaktadır. [4]

Müşriklerin Vahyi Ve Peygamberliği İnkâr Etmeleri Ve Müşriklerin Cezası

24- Onlara Rabbiniz ne indirdi? diye so­rulduğunda onlar: “Eskilerin masalları­nı” derler.

25- Böyle demekle kıyamet gününde kendi günahlarının hepsini ve bilgisiz­ce sapıttıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yükleneceklerdir. İyi bi­lin ki yüklendikleri şey ne kötüdür.

26- Onlardan önceki kâfirler de tuzak kurdular. Fakat Allah onların binaları­nı temelinden sarstı, üstlerindeki tavan başlarına geçti. Azap beklemedikleri bir yönden kendilerine geldi.

27- Sonra kıyamet gününde Allah onları rezil edecek ve onlara: Uğrunda müca­dele ettiğiniz bana ortak koşulanlar Şİnıdi nerede? diyecektir. İşte o zaman kendilerine ilim verilenler: Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirlere aittir, diyeceklerdir.

28- Bunlar meleklerin canlarını kâfir olarak aldıkları kimselerdir. Bu kâfir­ler (gerçekleri görünce) boyun eğip: Biz hiç bir kötülük işlemedik derler. Hayır! İşlediniz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı

29- Ebedî kalmak üzre cehennemin ka­pılarından girin. Büyüklük taslayanla-rın yeri ne kötüdür!

Açıklaması

Bu ayetler, büyüklük taslayıp hakkı yalanlayanların sıfatı olan inkarcılık yolunda olup peygamberliği inkâr edenlerin şüphelerini anlatmaktadır.

Birinci şüpheleri[5]: Kur’an hakkında “Eskilerin masallarından ibarettir” diyerek iftirada bulunmalarıdır.

“Onlara: Rabbiniz ne indirdi? diye sorulduğunda onlar: Eskilerin masalla­rını dediler.”

Rasulullah (s.a.) peygamberliğinin doğruluğuna Kur’anın mucize oluşuyla hüccet getirince Kur’an’a dil uzattılar ve eskilerin masallarıdır, öncekilerin ef­saneleridir, mucize cinsinden değildir, dediler.

Bu ayetin manası şudur: Müşriklerden ahiret gününe inanmayan Hakkı yalanlayıp büyüklük taslayan kimselere: Rabbiniz ne indirdi? diye sorulduğun­da cevap vermekten yüz çevirerek: Hiç bir şey indirmedi. Bize okunan şu ke­lâm, geçmiş ümmetlerin kitaplarından alınmış efsaneler, yalanlar ve hurafeler­den ibarettir, dediler.

Nitekim Cenab-ı Hak onların bu sözlerini bir başka ayette şöyle naklet­mektedir: “Onlar: Kur’an öncekilerin efsaneleridir. Muhammed onu başkaları­na yazdırmış da sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor, dediler.” (Fur-kan, 5) Yani onlar Rasulullah (s.a.) a çeşitli batıl ve çelişkili sözlerle iftirada bulunmaktadır.

  1. sayfa eksik

günahları kadar günah sahibi olur. Kendisine uyanların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.”

Bundan sonra Cenab-ı Hak eski kâfirlerle yenileri arasında günah ve ceza noktasında benzerlikler bulunduğunu beyan ederek şöyle buyurdu:

“Onlardan önceki kâfirler de tuzak kurdular.” Yani Allah’ın dini ve pey­gamberleri için kendilerinden önceki ümmetler de tuzak hazırlamışlar, Allah’ın nurunu söndürmek için çeşitli yollara başvurmuşlardı. Allah da onları bu dün­yada binalarını temellerinden sarsmak ve tavanlarını başlarına geçirmek sure­tiyle helak etti. Tuzaklarını bozdu, yaptıkları çalışmaları boşa çıkardı ve gelişi­ni hissetmeyecekleri şekilde ve hiç beklemedikleri yerden her taraftan üzerleri­ne azab yağdırdı. Ey Mekkeliler ve Ey Mekkelüer gibi inkâr edenler! Bu du­rumdan ibret alın.

Bütün bu ifadeler azabın şeklini temsilî bir şekilde canlandırmaktır. Muh­tevası ise Allahu Tealâ’nın onları helak etmiş olmasıdır.

“Üstlerindeki tavan” ifadesinde ^ayan daima üstte olduğu halde “min fev-kıhim: Üstlerindeki” tabiri tavanın başlarına çöktüğünü te’kid etmek ve kendi­leri altta oldukları halde şiddetli azabın üstten tamamen onları kapladığını bil­dirmek için kullanılmıştır.

Allah’ın gelişinin manası Allah’ın emrinin gelişidir, “temellerinden” keli­mesi temelleri tarafından demektir. Yani kökünden söktü, yaptıklarını boşa çı­kardı. Bu kelime “üstlerindeki tavan” kelimesine mukabil, azabın onları hem alttan hem üstten kuşattığını ifade etmek için kullanılmıştır, “beklemedikleri bir yönden” ifadesi hiç hesap etmedikleri ve ummadıkları bir taraftan demektir.

Müfessirlerin çoğunluğu “Onlardan önceki kâfirler de tuzak kurdular.” ayetinden murad edilen kişinin Nemrud olduğu görüşündedirler. Nemrud, Ba-bil’de büyük bir kule yaptırmıştı. Kulenin yüksekliği 5000 zira'[6] idi.Buradan göğe çıkıp gök ehli ile savaşmak istiyordu.

Bu azap onların dünyadaki azabı idi. Ahirette ise Cenab-ı Hakkın beyan buyurduğu şu azab verilecektir:

“Sonra kıyamet gününde Allah onları rezil edecektir.” Onların kirli çama­şırlarını, gönüllerinde gizledikleri niyetlerini ortaya koyacak ve açıkça sergile­yecek, onlara alçaltıcı bir azap edecektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyur­maktadır: “Ey Rabbimiz!. Sen kimi Cehennem ateşine koyarsan şüphesiz onu rezil etmişsindir, derler.” (Âl-i imran, 3/192).

Rabbü’l-Alemîn, Melekleri vasıtasıyla onlara tekdir ve tahkir ifadesiyle şöyle der: Sizin kuruntunuz ve inancınıza göre bana ortak olanlar şimdi nere­de? Beni bırakıp da kendilerine taptığınız Tanrılarınız nerede? Uğrunda mü’minlerle münakaşa ve mücadele ettiğiniz hatta uğrunda savaştığınız şu tanrılar nerede? Onları getirin de sizin azabınıza engel olsunlar: “Size yardım edebiliyorlar mı? Yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?” (Şuara, 26/93)

“O gün insanın ne bir gücü ne de bir yardımcısı vardır.” (Tarık, 86/100).

O an hiçbir kimse cevap veremez, özür bile dileyemez. Kesin deliller üzer­lerine hâkim olur ve onların ortaklarının olmadığı ve varlıklarının bulunmadı­ğı gayet açık bir şekilde ortaya çıkar.

Bundan sonra Cenab-ı Hak kendilerine ilim verilen Melekler, peygamber­ler ve müminlerin sözlerini anlatır. Bu kimseler dünya ve ahiretin efendileri­dir, Hakkı bildiren de bunlardır:

Tevhidi ikrar eden müminler diyeceklerdir ki: Bugün zillet, rezillik, azab ve horlanma kendilerine fayda ve zararı dokunmayan şeyleri Allah’a şirk ko­şan ve Allah’ı inkâr eden kâfirleri kuşatmıştır.

İşte bunlar ölünceye kadar küfür üzerinde devam eden ve küfür, isyan ve azaba maruz kalmak suretiyle “kendilerine zulmedenler” olarak meleklerin canlarını aldıkları kimselerdir.

Yine onlar ölüm gelip de azabı gördüklerinde kabul ve itaat edip boyun eğerek: Biz hiç bir kötülük işlememiştik^ Rabbimize hiçbir kimseyi şirk koşma-mıştık, derler. Nitekim Cenab-ı Hak yine onların kıyametteki şu sözlerini nak­leder: “Rabbimize yemin olsun ki biz Allah’a şirk koşanlardan değildik.” (En’am, 6/23).

Allah onları bu sözlerinde yalanlayarak şöyle buyurdu: “Hayır, işlediniz…” Siz bütün kötülükleri, en büyük ve en çirkin kötülüğü işlediniz. Allah sizin amellerinizi en iyi bilendir. İnkâr etmenizin hiçbir faydası yoktur. Allah sizi amellerinizin karşılığında cezalandıracaktır.

“Cehennem’e giriniz…” Rabbinize şirk koşmanızın azabını isyanınızın ce­zasını tadın. Ebediyete kadar daîmî bir şekilde orada kalın. Zillet yurdu, Alla-hu Tealâ’nın ayetlerini kabul etmekten ve O’nun peygamberlerine tabi olmak­tan imtina eden kimseler için ne kötü yer ve ne kötü makamdır!

Onlar ölmeksizin devamlı bir azap içerisinde kalacaklardır: “Onların ölümlerine hükmedilmez ki, ölsünler. Onlardan Cehennem azabı da hafifletil­mez.” (Gafir, 96/46). [7]

Takva Sahiplerinin Sıfatları, İnen Vahye İman Etmeleri Ve Mükâfatları

30- Takva sahiplerine: Rabbiniz ne in­dirdi? diye sorulduğunda onlar ‘Hayır indirdi’ derler. Bu dünyada güzel amel işleyenlere güzel bir mükâfat vardır. Ahiret yurdu ise elbette daha hayırlı­dır. Takva sahiplerinin yurdu gerçek­ten ne güzeldir!

31- (Takva sahipleri) Altlarından ır­maklar akan Adn Cennetlerine girer­ler. Orada onlar için diledikleri nimet­ler vardır. Allah, takva sahiplerini işte böyle mükâfatlandırır.

32- Bunlar meleklerin canlarını mümin olarak aldıkları kimselerdir. Melekler onlara: Selâm olsun size !. İşlediğiniz güzel amellerin karşılığı olarak Cen-net’e girin, derler. [8]

Açıklaması

Her şey zıddıyla ayırdedilir. Allahu Tealâ aralarındaki farkın açığa çıkma­sı ve adaletin esaslarının tecelli etmesi için bedbaht müşriklerin haberlerinin peşinden saadet içindeki müminlerin durumunu haber verdi.

“Küfür ve masiyetlerden sakınan**^ Allah’tan korkan kimselere: Rabbiniz ne indirdi? diye sorulduğunda, onlar: Hayır indirdi, yani kendisine tabi olanla­ra, kendisine ve Rasulüne iman edenlere rahmet ve bereket indirdi, dediler.”

Soran: Hac mevsimi ve panayırlarda müslümanlara gelen kabile temsilci­leriydi. Biri Mekke’ye geldiğinde müşriklere, Muhammed ve durumu hakkında sorar, onlar da: O sihirbazdır, kâhindir ve yalancıdır, derlerdi. Müminlere gelir, onlara Muhammed ve Allah’ın O’na indirdiği kitap hakkında sorar. Onlar da: Allah hayır indirdi, derlerdi.

Sonra Cenab-ı Hak müşriklere yapılan mezkûr vaîdin karşılığında o müminlere yaptığı vaadi bildirerek şöyle buyurdu: “Allah’a ve Rasulüne iman edip O’na itaat edenler ve dünyada güzel amel işleyenlere Allah da dünya ve ahirette güzellikle davranır.”

Onlar için dünyada Allah katından yardım, fetih ve izzetli kılmak gibi güzel mükâfat, ahirette de Cennet nimetleri ve bu nimetler içindeki hayırlar vardır.

Sonra Cenab-ı Hak ahiret yurdunun dünya hayatından daha hayırlı oldu­ğunu ve ahiretteki mükâfatın dünyadaki mükâfattan daha kâmil olduğunu bi­ze bildirdi.

Bu ayetin baş tarafının bir benzeri de şudur: “İster erkek ister kadın olsun mümin olarak salih amel işleyeni sıkıntısız güzel bir hayat içinde yaşatacağız. Bunları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Nahl, 97)

Bu ayetin son tarafının benzerleri de şu ayetlerdir: “Kendilerine ilim veri­lenler ise: Yazıklar olsun size!. İman edip salih amel işleyen için, Allah’ın sevabı daha hayırlıdır.” (Kasas, 28/80).

“İyiler için Allah katında (nimetler) daha hayırlıdır.” (Al-i imran, 3/198). “Şüphesiz ki ahiret, senin için dünyadan daha hayırlıdır.” (Duha, 93/4). “Ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (A’lâ, 87/17).

Cenab-ı Hak daha sonra da Ahiret Yurdunu tavsif etti: Takva sahiplerinin yurdu “Adn cennetleri gerçekten ne güzeldir!” Yani takva sahiplerinin yurdu ahiret yurdundaki Adn -yani yerleşme- Cennetleridir. Ağaçlan ve köşkleri ara­sından nehirler akmaktadır. Nimetleri daimîdir, kolayca erişilir, yasak değil­dir: “Orada onlar için diledikleri nimetler vardır” Yani dünyada güzel amel iş­leyenler için Cennetlerde istedikleri ve temenni ettikleri her çeşit nimet vardır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her türlü nimet vardır. Siz orada ebediyen kalacaksınız.” (Zuhruf, 43/71) “Bitip tükenmeyen ve yenilmesi yasaklanmayan çok çeşitli mey­veler içindedirler….” (Vakıa, 56/32-33).

İşte “takva”nın mükâfatı budur. “Allah takva sahiplerini işte böyle mükâ­fatlandırır. ” Yani Allah kendisine iman edip kendisinden korkan, küfür ve ma-siyetlerden kaçınan ve güzel amel işleyenleri bu şekilde güzel bir mükâfatla mükâfatlandırır. Bu takvaya sarılmaya bir teşviktir.

Bundan sonra Allahu Tealâ “Meleklerin canlarını kâfir olarak aldığı” müş­riklerin durumlarıyla ölüm anındaki takva sahiplerinin durumlarını karşılaştı­rarak şöyle buyurdu:

“Bunlar meleklerin canlarını ‘mümin’ olarak aldıkları kimselerdir.” Yani meleklerin ruhlarını şirkten, masiyetten ve her çeşit kötülükten arınmış, terte­miz olarak kabzettiği kimselerdir.

Tayyibîn: (Güzel bir şekilde) kelimesi Razî’nin dediği gibi pek çok manayı içinde toplayan özlü bir kelimedir. Bunun içine müminlerin kendilerine emre­dilen her şeyi yerine getirmeleri ve nehy edilen her şeyden kaçınmaları, güzel ahlâk ile ittisaf etmeleri, kötü huylardan uzak olmaları, Cenab-ı Hakkın mü­nezzeh zatına yönelmeleri şehvetler ve bedenî lezzetlere dalmamaları manaları girmektedir. Böyle kimselerin ruhlarını almak da meleklerin hoşuna gidecek­tir. Müfessirlerin çoğu buradaki (Teveffî) kelimesinin “ruhları almak” manasın­da olduğu görüşündedirler.

Melekler ruhlarını alma anında müminlere önce selâm verirler ve onlara Cenneti müjdelerler. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Rabbimiz Al­lah’tır deyip sonra doğru yolda devam edenlere melekler inerler ve şöyle derler: ‘Korkmayın, üzülmeyin. Vaadolunduğunuz Cennet’le müjdelenin. Biz dünya hayatında da ahiret hayatında da sizin dostununuz. Çok affedici ve çok merha­met edici olan Allah tarafından ahirette sizin için bir ikram olarak canınızın çektiği her şey vardır. Orada arzu ettiğiniz her şey vardır.” (Fussilet, 41/30-32).

Meleklerin selâmının muhtevası şudur: Melekler müminlere: Allah tara­fından selâm olsun size!. Korku bulunmayan bir emniyet, hoşa gitmeyen şeyler bulunmayan bir rahat içinde olasınız. Amelleriniz sebebiyle Rabbınızın sizin için hazırladığı Cennet’e girin, derler.

Bu selâmdan murad edilen: Öldükten sonra dirilmenin ardından Cennet’e girme müjdesinin verilmesidir. Melekler onları Cennet’le müjdeleyince sanki Cennet onların yurdu imiş, sanki daha önce de orada imiş gibi olurlar. Melekle­rin “…Cennet’e girin.” sözleri Cennet sadece sizlere aittir. Sanki şu anda Cen­nettesiniz demektir.[9]

Müşriklere, Batılda Israrlarından Dolayı, İlâhi Tehdit

33- Onlar meleklerin gelmesini veya Rabbinin (azap) emrinin gelmesini mi bekliyorlar? Kendilerinden önceki kâ­firler de böyle yapmışlardı. Allah onla­ra zulmetmedi, fakat onlar kendi ken­dilerine zulmetmişlerdi.

34- Onları, işledikleri kötülükler yaka­ladı. Alay ettikleri azap onları kuşattı.

Açıklaması

Allahu Tealâ batıl yolda devam etmeleri ve dünyaya aldanmaları üzerine müşrikleri tehdit ediyor ve şöyle buyuruyor:

Mekke kâfirleri ve benzerleri Muhammed (s.a.)in peygamberliğini tasdik etme hususunda buna şahid olacak melekleri mi bekliyorlar? Yahut Kur’ana “öncekilerin efsaneleri” diyerek dil uzatan o kâfirler canlarını almaları için me­leklerin gelmesini mi bekliyorlar?

Yahut “Rabbinin emrinin gelmesini mi bekliyorlar?” Yani yıldırım gönder­mesi, yerin dibine geçirmesi gibi dünyada onları tamamen yok edecek bir azap şeklinde Rabbi’nin emrinin, azabının gelmesini mi, yahut Rabbinin kıyamet gününü emretmesi zamanının gelmesini mi ve o günkü son derece dehşetli ha­diseleri görmeyi mi bekliyorlar? Onlar ancak bu gibi bir şeyle küfürden vazge­çebilirler. Bu ayetten maksat onlara engel olamıyacakları bir durum meydana gelmeden, bir belâ inmeden önce onları Allah ve Rasulüne iman etmeye teşvik etmektir.

“Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı” Yani onlardan önceki müş­rikler de bu şekilde Allah’ın azabını tadıncaya ve kendilerine azab ve işkence gelinceye kadar şirklerinde devam etmişlerdi.

“Allah onlara zulmetmedi….” Yani onlara vaki olan azab Allah tarafından bir zulüm ve haksızlık olmadı. Çünkü Allah onlara mazeret imkânı bırakmadı. Peygamberlerini göndermek ve kitaplarını indirmek suretiyle onların üzerine hüccetlerini ikame etti. Fakat onlar peygamberlere muhalefet etmek ve getir­diklerini yalanlamak suretiyle kendi kendilerine zulmettiler. Bundan dolayı ce­zaya uğradılar ve kötü amellerine karşılık ceza gördüler. Peygamberler kendi­lerini Allah’ın cezası ile korkuttukları zaman hafife aldıkları ve alay ettikleri acıklı azap onları tamamen kuşattı.

Kıyamet günü onlara: “İşte yalanladığınız Cehennem ateşi budur!.” denilir ıTûr, 52/3). [10]

Kafirlerin Kaderi Delil Getirmeleri, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Etmeleri,
Peygamberlerin Görevlerinin Birbirine Benzemesi

35- Allah’a ortak koşanlar: Eğer Allah dileseydi biz de atalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye ibadet etmezdik. Yi­ne O’nun helâl kıldığını haram kılmaz­dık, dediler. Kendilerinden önceki kâ­firler de böyle yapmışlardı. Peygam­berlere düşen apaçık bir tebliğdir.

36- Şüphesiz ki, her ümmete: Yalnız Al­lah’a ibadet edin, Taguttan kaçının di­yen bir peygamber gönderdik. İçlerin­den bir kısmını Allah hidayete eriştirti. (Ey insanlar!) Yeryüzünde dolaşın. (Peygamberlerini) Yalanlayanların so­nunun ne olduğuna bir bakın!

37- (Ey Peygamber!) Onların hidayete ermesini ne kadar istesen de Allah sap­tırdığını hidayete eriştirmez. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

38- (Kâfirler) Allah’ın ölen kimseleri tekrar diriltmeyeceğine dair alabildiği­ne Allah’a yemin ettiler. Hayır! Bu, Al­lah’ın gerçek bir vaadidir. Fakat insan­ların çoğu bunu bilmezler.

39- ihtilâf ettikleri şeyin gerçek yüzünü onlara göstersin; kâfirler de yalancı ol­duklarını bilsinler diye, (Allah ölenleri tekrar diriltecektir.)

40- Biz herhangi bir şeyi dilediğimizde ona sözümüz sadece ‘Ol’ dememizdir. O da hemen oluverir.

Açıklaması

Cenab-ı Hak bu ayetlerde peygamberliği inkâr eden kâfirlerin iki şüphesi­ni cevaplandırdı.

Bunlardan ilki -ki bu üçüncü şüpheleridir- Kaderle delil getirerek içinde bulundukları şirke aldanmaları ve manasız boş mazeret takdim etmeleridir:

Allah’a şirk koşanlar putperestler şirklerine mazeret beyan ederek ve ka­deri delil göstererek şu sözü söylediler: Biz bu putlara ancak Allah’ın dileme­siyle tapıyoruz. Şayet Allah dilemeseydi biz putlara tapmazdık ve Bahire, Sâ-ibe ve Vasile gibi hayvanları kendimize haram saymazdık. Bunlar Allah’ın her­hangi bir hüküm indirmediği kendi kendilerine icad edip uydurdukları şeyler­dir. Biz bunları Allah’ın rızası ile haram kıldık. Allah bizim yaptığımızdan hoş-lanmasaydı cezası ile bize bunları kesin gösterir, bize bu imkânı tanımazdı.

Bu şüphe Allah Tealâ’nın yine onlardan Enam Suresi’nde naklettiği şüp­hedir: “Allah’a ortak koşanlar şöyle diyeceklerdir: Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’na ortak koşardık ve ne bir şeyi haram kılardık. Kendilerinden öncekiler de böylece yalanlamışlardı.” (En’am, 6/148).

Bundan maksatları -Şevkânî’nin Fethul-Kadir de zikrettiği gibi- Peygam­berliğe dil uzatmaktı. Yani diyorlar ki: Rasulullah (s.a.)’m Allah’tan başkasına ibadet etmemek Allah’ın haram kılmadığını haram kılmamak gibi söylediği şeyler gerçek olsa ve Allah tarafından gelseydi Allah’ın bizden istediği şeye ay­kırı hareketler yapamazdık. O halde Allah bunu diledi. O’nun dilediği olur, di­lemediği de olmaz. O’ndan başkasına ibadet etmişsek O’nun haram kılmadığını haram saymışsak bu durum bizim yaptığımız bu hareketin Onun muradına uygun ve dilemesine muvafık olduğuna delâlet etmektedir.

Müşrikler gerçekte bunu kabul etmemektedirler. Fakat onlar Peygamber­lere dil uzatmak amacını gütmektedirler.

Allahu Tealâ onların bu şüphelerini “kendilerinden önceki kâfirler de böyle yapmışlardı” diyerek reddetti. Yani bu bozuk inanç hususunda yeni bir görüş değildir. Peygamberleri yalanladıkları Hakkı reddetmek üzere batıl için müca­dele ettikleri zaman önceki ümmetlerden de bu sözlerin benzeri sözler sâdır ol­muştu. Onlar Peygamberleri yalanlamak ve dalâlete uymak yolunda geçmişle­rinin yoluna uydular.

“Peygamberlere düşen apaçık bir tebliğden başka bir şey midir?” Yani onlar söyledikleri bu sözlerinde hatalıdırlar. Onların iddia ettiği gibi Allahu Tealâ onları yadırgamamış değildir. Bilakis onları son derece yadırgamış ve bunu yapmalarını şiddetle nehyetmiştir. Her ümmet, her çağ veya her insan gurubu­na onları Allah’a kulluğa davet eden O’ndan başkasına kulluktan nehyeden “Allah’a kulluk edin, her azdırıcıdan (taguttan) kaçının” (Nahl, 36) diyen bir peygamber göndermiştir.

İçlerinden bir kısmını Allah hidayete eriştirdi, muvaffak kıldı. İman edip itaat ettiler. Diğer bir kısmı ise yüzçevirip surat değiştirdi. Dolayısıyla küfür ve isyan üzerine ısrar ettiği için sapıklık ve azab kelimesi onun üzerine müstahak oldu.

Rablerinin risaletini tebliğ etmekle emrolunan peygamberler üzerine dü­şen sadece bu risaleti ve vahyi tebliğ etmek ve Hak yolunu açıklamaktır. Bu se­beple hidayete lâyık olan Allah’ın dilemesi ile hidayete yönelir.

“Sonra da nefse kötülüğü ve takvayı ilham etmiştir. Nefsini arındıran kurtu­luşa ermiştir. Nefsinin gerçek yüzünü gizleyen ise hüsrandadır.” (Şems, 91/8-10).

“Uğrumuzda cihad edenlere biz mutlaka yollarımızı gösteririz.” (Ankebût, 29/69).

Bu peygamberlerin vazifeleri insanları imana zorlamak değildir. Bu onla­rın görevi değildir, zaten hikmete de uygun değildir.

Yani sevap ve ceza iki şeye bağlıdır:

a) Allahu Tealânın dilemesi.

b) Kulun, kurtuluş veya helake götüren sebeplere sarılması. Allah’ın hidayete eriştirmesi de iki çeşittir.

1- İrşad ve yol göstermesi şeklinde hidayet: Bu peygamberlerin ve kendile­rine indirilen kitapların yerine getirdiği hidayettir.

2- Muvaffak kılıp yardımcı olma şeklinde hidayet. Bu da kulun hidayet ve iman yolunun aslına girmesine bağlıdır. Kim iman ederse Allah onu hayra mu­vaffak kılmakta ziyadesiyle yardımcı olur. Kim de sapıtır, küfre girer ve yüzçe-virirse Allah da onu iyice sapıtır. Hak ve hayırlı yoldan uzaklaştırır. Allah bütün insanlara iradesi ve dilemesinden başka iman etmelerini emretmiştir.

Bundan sonra Cenab-ı Hak bütün ümmetlere peygamber gönderildiğini beyan ederek şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki her ümmete bir peygamber gönder­dik” Yani Allah’ın mahlûkatı için ilâhî kanunu onlara peygamber gönderilmesi, Allah’a kulluk etmelerinin emredilmesi tağuta tapmaktan nehyedilmesidir. Ta-gut: Putlar, heykeller, yıldızlar, şeytan gibi Allah’tan başka kendisine tapılan her şeydir. Nuh kavminde şirkin çıkmasından itibaren her ümmete peygamber gönderilmişti. Hz. Nuh (a.s.) Allah’ın yeryüzü halkına gönderdiği ilk Rasul olup bu durum daveti doğu ve batıdaki insan ve cinlerin tamamına şamil olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.) ile tamamlanıncaya kadar devam etti. Hepsi şöyle diyorlardı: ‘Ya Muhammed! Biz senden önce hiçbir peygamber gönderme­dik ki ona: Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O halde ancak bana ibadet edin di­ye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 21/25) “Senden önce gönderdiğimiz peygam­berimize sor. Biz Rahman olan Allah’tan başka ibadet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?” (Zuhruf, 43/45).

O halde bundan sonra müşriklerden biri nasıl olur da “Allah dileseydi ken­disinden başka hiçbir şeye ibadet etmezdik.” diyebiliyor.

Özetle: Küfür için şer’î irade yoktur, bu murad edilmemiştir. Çünkü Allah peygamberlerinin diliyle insanları küfürden (inkarcılıktan) nehyetmiştir. Kev-nî irade ise bazı insanların inkâr etmesine imkân tanıması, kendi tercihlerine uygun olarak bunu takdir etmesidir. Bu hususta da müşrikler için hiçbir delil yoktur. Çünkü Allah, cehennemi yaratmış ve cehennem ehli olacak şeytanları ve kâfirleri yaratmıştır. Allah kullarının kâfir olmasına razı olmaz. O’nun bu hususta erişilmez hikmeti vardır.[11]

Cenab-ı Hak peygamberlerin uyarısından sonra Hakkı yalanlayan kâfirle­re dünyada ceza indireceği şeklindeki beyanıyla onların bu tavrını kabul etmemiş yadırgamıştır. “İçlerinden bir kısmını Allah hidayete eriştirdi.” Yani bazı insanlara Allah doğru yolu gösterdi, peygamberleri tasdik etmeye muvaffak kıldı. Bunlar kazandılar ve kurtuldular. Diğer bir kısmı ise Allah’ı inkâr edip peygamberlerini yalanladılar. Allah da bunları cezalandırdı.

“Yeryüzünde dolaşın…” Yani Ad ve Semud kavimleri gibi peygamberlere karşı çıkan ve Hakkı yalanlayan kavimlerin durumu ve günahları sebebiyle Al­lah’ın onları nasıl helak ettiğini sorun:

“Allah onları helak etmiştir. Kâfirler için de aynı âkibet vardır.” (Muhammed, 47/10).

Peygamberlerini yalanlayanların akıbetlerinden ibret almak için onların sonlarının nasıl olduğuna bir bakın.

Bundan sonra Allah kavminden karşılaştığı inkarcılığa karşı Rasulünü te-sellî etmek için ona özel bir şekilde hitap etti:

Ya Muhammedi. Sen kavminin hidayete ermesini ne kadar istesen de Al­lah kötü tercihleri sebebiyle onların dalâlete düşmesini murad etmişse senin ısrarlı arzun onlara fayda vermez.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimsenin fitneye düş­mesini dilerse senin Allah’a karşı yapacak hiçbir şeyin yoktur.” (Maide, 5/41).

Yine Cenab-ı Hak, Hz. Nuh (a.s.)’ın kavmine söylediği şu sözü naklediyor: “Eğer Allah sizi azdırmayı dilerse öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. “(Hud, 11/34).

Cenab-ı Hak bir başka ayet-i kerîmede Rasulüne hitaben şöyle buyuruyor: “Ey Muhammedi. Doğrusu sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Kasas, 28/56).

“Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” Yani sapıklığı tercih edenlerin kendilerini Allanın cezası ve azabından kurtaracak hiçbir yardımcıları yoktur. Çünkü iman veya küfür üzerine yapılacak hesabın ana esası tercihtir, ikrah ve zorlama değildir.

Cenab-ı Hak daha sonra peygamberliği inkâr edenlerin “dördüncü şüphe” sini zikretti. Müşrikler dediler ki: Öldükten sonra dirilme, mahşerde toplanma ve amel defterinin dağıtılması inancı batıldır, asılsızdır. Dolayısıyla peygam­berliğe inanmak da batıl ve asılsızdır.

Bu şüphe “kâfirler, Allah’ın ölen kimseleri tekrar diriltmeyeceğine dair ala­bildiğine Allah’a yemin ettiler.” ayetinde anlatılmaktadır. Yani müşrikler ye­min ettiler. Yeminde de çok ileri gittiler. Kuvvetli yeminlerle Allah’ın ölen kim­seleri diriltmeyeceğine yemin ettiler. Yani onlar öldükten sonra dirilmeyi çok uzak bir ihtimal olarak görüyorlar, bunu kendilerine haber veren peygamberle­ri yalanlıyorlardı. Çünkü onlara göre ölü çürür, yok olur giderdi.

Allah da onlara şu şekilde cevap verdi. Hayır! Bu vaki olacak, Allah bunu mutlaka gerçekleşecek bir vaad olarak vaad etti. Fakat insanların çoğu Al­lah’ın kudretini bilmedikleri için peygamberlere muhalefet ettiler ve küfre düş­tüler.

Allah’ın tekrar diriltmekteki hikmeti ise “onlara ihtilâf ettikleri şeyin ger­çek yüzünü göstermek…” Mutlak adaleti ikame ederek iyiyi kötüden, itaatkârı isyankârdan, zalimi mazlumdan ayırdetmek, kötülük edenlere amellerinin karşılığını vermek, güzel amel işleyenleri de daha güzeliyle mükâfatlandır­maktır.

Öldükten sonra dirilmeyi ve amellere karşılık verileceğini inkâr eden kâ­firler de ilmel-yakîn olarak yeminlerinde ve “Allah ölen kimseleri diriltmeye-çektir” şeklindeki sözlerinde yalancı olduklarını bilsinler diye biz bunu yaptık. Onlara Cehennem zebanileri şöyle diyeceklerdir: “İşte dünyada yalanladığınız Cehennem ateşi budur! Bu bir sihir midir? Yoksa hâlâ görmüyor musunuz? Gi­rin Cehenneme. Dayanın veya dayanmayın sizin için değişen bir şey olmayacak­tır. Siz sadece yaptıklarınızın cezasını göreceksiniz.” (Tûr, 52/14-16).

Öldükten sonra dirilme hakkında sözederken Allahu Tealâ’nın dilediği her şeye kadir olduğunu, yerde veya gökte hiçbir şeyin O’nu âciz bırakmayacağını haber vermesi gayet münâsip bir açıklama olmuştur. Cenab-ı Hak şöyle buyur­muştur:

Biz yaratma, ölüleri diriltme ve ebedî hayat gibi herhangi bir şeyi dilediği­miz zaman bu bir defa emir vermekle tamamlanır ve bu iş hiçbir yorgunluk ve tereddüt olmaksızın, hiçbir yavaşlama ve zorlanma olmaksızın Allah’ın dilediği gibi olur.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. “Bizim emrimiz bir defadır, bir göz kırpması gibidir.” (Kamer, 54/50) “Kıyametin kopması ancak bir göz kırpması veya daha kısa bir zaman kadardır.” (Nahl, 77) “Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de bir tek kişininki gibidir.” (Lokman, 31/28) “Bir şeyin olmasını dilediği zaman O’nun emri sadece ‘Ol’ demektir. O da hemen oluverir.” (Yasin, 36/82). [12]

Muhacirlerin Mükâfatı, Peygamberlerin Beşer Oluşları, Peygamberimiz (S.A.)İn
Kur’anı Açıklamak Hususundaki Vazifesi Ve Kafirlere Yapılan İlâhi Tehdit

41- Zulme uğradıktan sonra Allah rıza­sı için hicret edenleri dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Ahiretin mü­kâfatı ise daha büyüktür. Bir bilseler!

42- Onlar sabreden ve yalnız Rablerine güvenenlerdir.

43- (Ey Peygamber) Biz senden önce de peygamber olarak sadece kendilerine vahyettiğimiz erkekleri gönderdik. Bil­miyorsanız ilim ehline sorun.

44- Onları apaçık mucizelerle ve kitap­larla gönderdik. Kendilerine indirilen hükümleri insanlara açıklaması için sa­na da Kur’anı indirdik. Belki düşünürler.

45- Kötülükler planlayanlar Allah’ın kendilerini yerin dibine batırmayaca-ğından yahut hiç beklemedikleri bir yerden kendilerine azap gelmeyeceğin­den emin midirler?

46- Veya gezip dolaşırken azabın ken­dilerini yakalamayacağından emin mi­dirler? Zira onlar Allah’ı âciz bırak­mazlar.

47- Yahut korku içerisindeyken azaba uğramamaktan emin midirler? Şüphe­siz Rabbiniz gerçekten çok şefkatli çok merhametlidir.

48- Onlar Allah’ın yarattığı eşyanın göl­gelerinin Allah’a boyun eğip secde ede­rek sağa sola vurmasını görmüyorlar mı?

49- Göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler hiç büyüklük tas­lamadan Allah’a secde ederler.

50- Onlar yüce Rablerinden korkarlar ve kendilerine emrolunanı yaparlar.

Açıklaması

“Allah rızası için hicret edenleri…” Bu ayet Allah’ın rızasını kazanmak ar­zusuyla Allah yolunda hicret edenlerin Allah’ın sevabını ve mükâfatını umarak yurtlarından ve kardeşlerinden ayrılanların mükâfatını belirtmektedir.

Ayetin manası şudur: Allah yolunda ve Onu razı etmek arzusuyla yurtla­rından ve vatanlarından ayrılanları, mallarını ve evlâdını terkedenleri; Zulme uğrayıp Allah düşmanlarından eziyet gördükten sonra başka diyara gidenleri dünyada güzel bir yurda ve beldeye, güzel bir mertebeye kavuşturacağız. Bu güzel mertebe; kendilerine zulmeden Mekke halkına, bütün araplara ve bütün doğu-batı ahalisine hakim olmaktır.

“güzel bir yere yerleştireceğiz” güzel bir yer; güzel bir mertebe, hoşa gide­cek bir mesken, elverişli bir belde demektir. İbni Abbas, Şa’bî ve Katade’nin ifadelerine göre bu da Medine’dir. Mücahid ise: Bunun manası güzel rızık de­mektir, der.

İbni Kesir de şöyle demektedir: Bu iki ifade arasında çelişki yoktur. Çün­kü bunlar evlerini, mallarını terketmişler Allah da buna karşılık olarak onlara dünyada bundan daha hayırlısını vermiştir. Zira kim bir şeyi Allah için terke-derse Allah ona ondan daha hayırlısını bedel olarak verir. Böylece onlar insan­ların ve ülkelerin efendileri oldular.

Dolayısıyla ayette geçen “Kasene”, maddî-manevî yüksek mertebe demek­tir:

“Ahiretin mükâfatı ise…” Yani hicretlerine karşılık ahiretin sevabı ise on­lara dünyada verdiğimiz mükâfattan “daha büyüktür.” Çünkü ahiretin sevabı tükenmek bilmeyen daimî nimetle dolu “Cennef’tir.

“(Onlar) bir bilseler!” Buradaki zamir (onlar) “Kâfirler”e aittir. Yani onlar Allah’ın bu güçsüz bırakılan horlanan kimselerin elinde dünya ve ahireti topla­yacağını, bu kimselere hem dünya hem de ahiret nimetlerini vereceğini bilse­lerdi onların dinine girmeyi arzu ederlerdi.

Buradaki zamirin “Hicret edenler’e râci olması da caizdir. Yani onlar bunu bilselerdi gayretleri ve sabırları daha fazla olurdu. Yani bu hicret edenlerle bir­likte hicret etmekten geri kalanlar Allah’ın kendisine itaat edip Rasulüne tabi olan kimseler için hazırladıen nimetleri bir bilseler!, demektir.

İbni Cerir ve İbnü’l-Münzir, Hz. Ömer (r.a.) dan naklediyor ki: Hz. Ömer (r.a.) Muhacirinden birine bir ihsanda bulunduğu zaman: Buyur, al. Allah bunu sana mübarek kılsın. Bu Allah’ın sana dünyada vaad ettiği mükâfattır. Ahiret-te senin için hazırladığı ise daha çoktur, derdi.

Daha sonra Cenab-ı Hak bu kimseleri şu şekilde tavsif etmektedir: Onlar sabreden kimselerdir. Yani kavminden gördüğü eziyet ve işkencelere, sevgili vatanından -Allah’ın haram ve Muhterem kıldığı beldeden- ayrılmaya karşı, Cihada, Allah yolunda canları feda etmeye, yolculuk yorgunluğuna ve gurbetin sıkıntılarına karşı sabreden kimseler ve yalnız Rablerine tevekkül eden işlerini Allah’a havale eden kimselerdir. Allah ta dünya ve ahirette bunların akıbetini güzel kılmıştır.

İbni Kesir diyor ki: Bu ayetin inmesinin sebebi Mekke’de kavimlerinin şid­detli eziyetlerini görüp de Rablerine (daha rahat ve huzurlu bir şekilde) kulluk yapma imkanı bulabilmek için onların aralarından ayrılıp Habeşistan’a giden Habeşistan Muhacirleri de olabilir. Bu gurubun ileri gelenleri arasında: Hz. Osman b. Affan ve yanında hanımı Rasulullah (s.a.) kızı Rukiyye, Rasullullah (s.a.)’ın amcasının oğlu Ca’fer b. Ebî Talib, Ebu Seleme b. Abdilesed bulunuyor­du. Kadınlı erkekli Sıddîk ve Sıddîkalardan yaklaşık 80 kişi idiler. Allah onlar­dan razı olmuş ve onları da razı kılmıştır. Allah onlara dünya ve ahirette güzel bir mükâfat vaadinde bulunmuştur.[13]

Bundan sonra Cenab-ı Hak bu surede zikredilen peygamberliği inkâr edenlerin “beşinci şüphelerine: “Peygamberin beşer olmaması gerekir” ifadele­rine cevap vermiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Biz insanlara gökyüzü ehlinden yani meleklerden peygamber gönderme­dik. Sadece yeryüzü halkından erkekleri gönderdik. Bu peygamberlere de emir­lerimizi ve nehiylerimizi vahyediyoruz. Ya Muhammedi Senin kavmine de daha önceki ümmetlere gönderdiğimiz gibi yani kendi cinslerinden ve tabiatlarından bir peygamber gönderdik.”

“De ki: Rabbimi tenzih ederim. Nihayet ben de sadece peygamber olan bir insanım.” (İsra, 17/93).

“De ki: Ben de sadece sizin gibi bir insanım. Ancak bana… vahyolunmakta-dır.”(Kehf, 18/110).

İbni Abbas diyor ki: Allah, Hz. Muhammed (s.a.)’i “Rasul” olarak gönderdi­ğinde Araplar bunu yadırgamış ve şöyle demişlerdi: Allah, Rasulünü insan ola­rak göndermekten çok yücedir. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: İçlerinden birine: ‘İnsanları korkut’, diye vahyetmemiz insanlar için hayret ve­rici bir şey mi oldu?!”

“İlim ehline sorun.” Ayrıca Ehl-i Kitab’a sorun kendilerine gönderilen pey­gamberler beşer miydiler yoksa melek mi? Eğer melek ise yadırgamanız doğru­dur. Beşer iseler Muhammed (s.a.)’in de beşer olmasını yadırgamayın.

“Onları apaçık mucizelerle ve kitaplarla gönderdik.” Yani onları peygambertiklerinin doğruluğuna şahid olacak hüccet ve delillerle, Rabbani şeriatı ih­tiva eden kitaplarla gönderdik.

(Zübür) Kitap manasmdaki Zebur kelimesinin çoğuludur. Araplar kitap yazdım manasında (Zebertü’l-kitâb) derler. Bu kelime Kur’anda şöyle geçmek­tedir: “Yemin olsun ki biz Tevrat’tan sonra Zebur’da da: Yeryüzüne mutlaka sa-lih kullarım vâris olur, hükmünü koymuştuk.” (Enbiya, 21/105) “İnsanların (dünyada) yaptıkları her şey amel defterlerinde kayıtlıdır,” (Kamer, 54/52) Bu ayette Zebur: Amel defteri manasında kullanılmıştır.

(Nahl: 44) ayetinde takdim ve te’hir vardır. Yani: Biz senden önce de pey­gamber olarak sadece kendilerine vahyettiğimiz erkekleri apaçık mucizelerle ve kitaplarla gönderdik demektir.

“illâ ricâlen” Erkeklerden başkasını göndermedik, demektir. Buradaki (il­lâ) kelimesi (gayr) manasında olup (lâilâhe illallah) kelimesindeki (illâ) gibidir.

“Sana Kur’anı indirdik…” Ya Muhammed! Senden öncekilere kitaplar in­dirdiğimiz gibi Allah’ın sana indirdiği kitabın manalarını bildiğin için insanla­ra Rableri tarafından indirilen esasları, hükümleri, helâl ve haramı, peygam­berlerini yalanlamaları sebebiyle helak olup yokolan geçmiş ümmetlerin kıssa­larını beyan etmen için sana da Kur’anı indirdik.

“Belki düşünürler” Yani, kâinatın hakikatlerini, hayatın sırlarını ve tari­hin akışım incelemeleri ve düşünmeleri bu sebeple hidayeti bulmaları, iki ci­handa kurtuluşu kazanmaları için (bu kitabı indirdik.)

Önlerine ümit kapısı açıldıktan sonra Cenab-ı Hak onları üzerinde bulun­dukları küfür ve isyankârlıktan sakındırarak şöyle buyurdu:

“Kötülükler planlayanlar., emin midirler?” Yani Allah Teala kötülük işle­yen, kötülüklere davet eden üzerinde bulundukları dalâlet yoluna insanları da­vet etmek suretiyle tuzak ve plan kuranlara mühlet verdiğini ve kendisinin hi-lim sahibi olduğunu bildirmektedir. “Mekr” kelimesi iügatte gizlice fesad için çalışmaktan ibarettir.

Ayetin manası şudur: Rasulullah (s.a.)’a karşı kötü tuzak planlayan ve in­sanların onun davetine iman etmesine engel olma teşebbüsünde bulunan Mek-ke’liler şu dört şeyden emin midirler?

Birincisi: Karun’a yapıldığı gibi yerin dibine geçmekten…

İkincisi: Lut kavmine yapıldığı gibi azabın hiç beklemedikleri bir yerden ansızın gelmesinden…

Üçüncüsü: Gece-gündüz dolaşırken, yolculuk esnasında, ticaret yaparken, geçim temin ederken yahut eğlence ile meşgul olurken azabın onları yakalama­sından… Zira onlar hangi durumda olurlarsa olsunlar Allah’ı âciz bırakamaz­lar.

Dördüncüsü: Azabın onları korku ve endişe içerisinde yakalamasından… Yani Allah’ın bir kavmi helak etmesi sebebiyle onların korku içinde bekledikle­ri bir halde azaba yakalanmalarıdır.

Bu durum “Hiç beklemedikleri yerden” ayetinden farklıdır. Zira şiddetli korku ile birlikte beklenen azap ansızın gelen azaptan daha şiddetli ve daha tesirlidir. Kalbin korkudan titrediği bir anda verilen ceza ansızın verilen ceza­dan daha şiddetlidir.

“Şüphesiz Rabbiniz gerçekten çok şefkatli ve çok merhametlidir.” Yani Allah Teala onlara âcil bir azap ve âcil bir ceza vermedi. Çünkü O, kullarına şefkatli ve merhametlidir. Kullarına, noksanlarını telâfi etmeye, hatalarını dü­zeltmeye, sapıklıktan dönmeye imkân bulabilecekleri bir vakit bırakmıştır.

Buharî ve Müslim’in Sa/ıi/ılerinde şöyle bir hadis-i şerif yer almaktadır: “Duyduğu eziyete ve kötü söze karşı Allah’tan daha sabırlı hiçbir kimse olamaz. Müşrikler Allah’ın evlâdı olduğunu söylüyorlar. Allah da onlara rızık veriyor, afiyet veriyor.”

Yine bu iki eserde yer alan bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Allah şüphesiz, zalime mühlet verir. Ama onu yakaladığı zaman da bırakmaz.” Bun­dan sonra Rasulullah (s.a.) şu ayeti okudu: “Rabbinin zalim olan kasabaları yakaladığı zaman yakalaması böyledir. Şüphesiz Rabbinin yakalaması can ya­kıcıdır, şiddetlidir.” (Hud, 11/102).

Bu ayetin benzeri şudur: “Nice zalim kasabalara önce mühlet verdim, son­ra da azabımla yakalayıverdim. Dönüş ancak banadır.” (Hacc, 22/48).

Korkutma ve uyarıdan sonra muazzam ilâhî kudreti; azamet ve celâlini, her şeyin boyun eğdiği yüceliğini hatırlatmayı uygun görmüş ve Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Onlar Allah’ın yarattığı varlıkları görmüyorlar mı?…” O kötülük planla­yanlar Allah’ın yarattığı dağlar, ağaçlar, binalar ve dimdik ayakta duran cisim­ler gibi gölgesi olan varlıkların gölgelerinin bir o yana bir bu yana, bir sağa, bir sola, sabah-akşam eğildiklerini görmüyorlar mı?

Ezherî diyor ki: “Gölgelerin eğilmesi” gündüzün yarısından sonra dönmesi demektir. Bu da akşam üzeri olmaktadır.

Bu ayetteki “Görmüyorlar mı?” ifadesinin muhatabı bütün insanlardır. “Hiçbir şey” kelimesi dağ, ağaç, bina ve ayakta dimdik duran cisimler gibi göl­gesi olan varlıklara işaret etmektedir. “Gölgeleri vurur.” ifadesi de buna delil­dir. Yani gölgesi yere vuran cisimlerdir.

(Zılâlühü: Onun gölgeleri) ifadesinde “Gölgeler” çoğul olduğu halde tekil kelimeye muzaf olmuştur. Manası: Gölgeleri olan varlıkların gölgeleri demek­tir. Çünkü zamirin raci olduğu (Allah’ın yarattığı) kelimesi lafzan tekil olsa da mana bakımından çoğuldur. Bunun bir benzeri de “Sırtları üzerinde rahat du­rabileceğiniz binek hayvanları” (Zuhruf: 43/23) ayetidir. Burada da (Zuhûrihi: Sırtları) kelimesinde çoğul tekile muzaf olmuştur. Ama burada da zamir çoğul manası taşıyan (Bineceğiniz) tekil kelimesine racidir.

“Allah’a boyun eğip secde ederek” Yani eşyanın gölgeleri sadece Allah’ın emrine secde etmektedirler. Sücûd: Kendini küçük görerek Allah’a boyun eğip huzurunda eğilerek bağlılık arzetme ve teslim olma demektir. Duhûr: Zillet ve teslimiyettir. Çünkü gölgeler doğu tarafından batı tarafına geçerler. Gündüzün ilk saatlerinde doğu tarafından olur. Sonra kısalır kısalır, bir halden diğer hale geçer. Gündüzün sonuna doğru batı tarafına doğru meyleder. Bu intikâl ilâhî kudrete delildir.

Dahırun kelimesi vav’la cem’i yapıldı. Çünkü duhur: boyun eğmek akıllı varlıkların vasıflanndandır. Yahut bunu için akıllı varlıklar da vardır, dolayı­sıyla akıllılar dikkate alınmıştır.

Ayetin toplu manası şudur: “Onlar Allah’ın yarattığı ve gölgesi bulunan bütün bu varlıkların Allah’a boyun eğerek Allah’ın emirlerine hiç imtina etme­den mütevazi bir şekilde teslim olarak secde ederek gölgelerinin sağa-sola vur­masını, gölgelerin bir taraftan diğer tarafa dönmesini görmüyorlar mı?”

Cenab-ı Hak sonra canlıların secde etmesini zikrederek şöyle buyurdu: “Yer ve göklerde hareket eden bütün canlılar ve Allah’a ibadet etmekten ve gö­revlendirildikleri herhangi bir şeyden yahut Allah’ın murad ettiği bir şeyden asla imtina etmeyen ve büyüklük taslamayan melekler de Allah’ın emrine bo­yun eğerler.”

“Onlar Rablerinden korkarlar.” Melekler ve Allah’ın yarattığı diğer canlı­lar Rablerinden korkarlar. Rableri daima hâkimiyet, ezici güç ve galip olmak suretiyle onların çok üstündedir.

Melekler kendilerine emredilen şeyi yaparlar. Onlar daima Allah’a itaat, O’nun emirlerine uymak ve nehyettiklerini terketmek üzerine devam ederler.

Ayetteki (üstte olmak) tabiri rütbe, şeref, kudret ve kuvvet yönünden Ce­nab-ı Hakkın her şeyin fevkinde olmasıdır.

Bu ayetin benzeri ayetler çoktur. Meselâ: “Göklerde ve yerde olanlar ister istemez Allah’a secde ederler. Gölgeleri de sabah-akşam Allah’a boyun eğer.” (Ra’d, 13/15).

Özetle: Peygamberimize ve müminlere kötülük planlayan Mekkeliler Al­lah’ın cezasından sakınmalıdırlar. Zira Allah er-geç onlara azab etmeye kadir­dir. Onun kudretinin ve azametinin ve ululuğunun delili yer ve göklerde bulu­nan cansızlar, bitki, hayvan, insan, cin ve meleklerin O’na boyun eğmesidir. [14]

Müşriklerin İnançları Ve Çirkin Amellerinin Tartışılması

51- Allah: İki ilâh edinmeyin. O sadece tek bir ilâhtır. Yalnız benden korkun, dedi.

52- Göklerde ve yerde bulunan her şey yalnız O’nundur. Devamlı boyun eğme O’nadır. O halde Allah’tan başkasın­dan mı korkuyorsunuz?

53- Elinizde bulunan bütün nimetler Allah’tandır. Sonra size bir zarar ge­lince yalnız O’na yalvarırsınız.

54- Sonra da Allah (duanızı kabul edip) sıkıntınızı giderince içinizden bir gurup hemen ^vablerıne ortak koş­maya kalkışır.

55- Böylece onlara verdiğimiz nimetle­re karşı nankörlük etmiş olurlar. Zevkle yaşayın bakalım! Yakında bileceksiniz.

56- (Müşrikler) Ne olduğunu bilmedik­leri şeylere kendilerine verdiğimiz rı-zıktan pay ayırırlar. Allah’a yemin ol­sun ki uydurduğunuz şeylerden hesa­ba çekileceksizin.

57- Onlar Allah’ın kızları olduğunu söylerler. Allah bundan münezzehtir. Kendilerine ise arzu ettikleri şeyleri (erkek çocukları) isnad ederler.

58- Onlardan birine kız çocuğu müjde­si verildiği zaman, içi öfkeyle dolarak, yüzü simsiyah kesilir.

59- Kendisine verilen (kız çocuğu oldu­ğu şeklindeki) kötü müjde sebebiyle halktan gizlenmeye çalışır ve kız çocuğunu ayıplanma pahasına elinde mi tutsun, yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün (diye düşünür). İyi bilin ki verdikleri hü­küm ne kadar kötüdür!.

60- Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlarındır. En yüce sıfatlar ise Allah’a mahsus­tur. O, her şeye galiptir. Hüküm ve hikmet sahibidir.

61- Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları belli bir müddete kadar erteler. Vade­leri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler, ne de bir an öne alabilirler.

62- (Müşrikler) Hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a nisbet ederler. Dilleri de güzel şey­lerin kendilerine ait olduğunu yalan yere durmadan söyler. Şüphesiz!. Onlara Ce­hennem ateşi vardır. Onlar oraya herkesten önce gireceklerdir.

Açıklaması

Geçen ayetlerde kâinatta bulunan her şeyin O’na boyun eğdiği sabit ol­muştur ki, bu Allah’ın birliğine kesin bir delildir. Bunun içindir ki, Allahu Te-alâ kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını, ibadetin -hiçbir ortak koşulma­dan- sadece kendisine yapılacağını haber vermiştir. Çünkü her şeyin gerçek sa­hibi, yaratıcısı ve Rabbi Allah’tır. Bundan dolayı Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor.

“İki ilâh edinmeyin…” Yani bana ortak koşmayın, benden başka bir şeye tapmayın. Kim Allah’la birlikte başka bir şeye taparsa O’na şirk koşmuş olur. Allah sadece tek bir ilâhtır, tek bir ma’buddur. Sadece benden sakının. Bana şirk koşmak ve benden başkasına tapmak sebebiyle vereceğim cezadan korkun.

“Bir ilâh” manasındaki (ilâhün) kelimesinden sonra “tek, bir” manasında (vâhıdûn) kelimesinin zikredilmesi buradaki maksadın Allah’ın birliğini isbat etmek olduğuna delâlet etmek içindir. Yoksa ilâh olduğunda hiçbir ihtilâf ve ayrılık yoktur. İlâh olduğu ve tek olduğu sabit olduktan sonra “O sadece tek bir ilâhtır.” ifadesini şu sebeble getirmiştir: İlâhın varlığı kabul edildiğine ve bu âlem için mutlaka ilâh olması gerektiği sabit olduğuna ve bu ilâhın varlığına inanmak imkânsız olduğuna göre bir olan, tek olan, hiçbir şeye muhtaç olma­yan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu ilâhtan (Allah’tan) başka hiçbir ilâhın olmadığı kesin olarak ifade edilmiş olmaktadır.

Anlatılan hususların özeti: Tek olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ondan başkası ibadet edilmeye lâyık değildir.

“Göklerde ve yerde olan her şey yalnız O’nundur.” İlâh tek bir olduğuna, kendi kendine varolan (Vacib li-zatihi) varlık da tek olduğuna göre Onun dışın­daki her şey O’nun yaratması, meydana getirmesi ve varetmesiyle olmuştur. Göklerde ve yerde olan her şey mülk olarak, yaratık olarak ve kul olarak Al­lah’ındır. Onları yaratan, rızık veren, dirilten ve öldüren Odur. Onlar Allah’ın kulu ve mülküdürler. Din devamlı O’nundur. Yani itaat edilmek, tamamen bağ­lanmak, ibadet edilmek daimî bir şekilde O’na aittir. Bu ayetteki din itaat et­mek demektir. “Vâsıben” devamlı olarak demektir. Bir görüşte ise ebediyen ge­rekli olan vâcib olan demektir.

“Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Sizler, bu âlemin ilâhının tek ilâh olduğunu, O’ndan başkasının hem meydana gelirken, hem de hayatını de­vam ettirirken O’na muhtaç olduğunu bildikten sonra; nasıl Allah’tan başkası­nı arzu edebilir, nasıl Allah’tan başkasından korkabilirsiniz? Bu hayret etme tarzında söylenmiş bir sözdür.

“Elinizde bulunan bütün nimetler Allah’ındır.” Allah’tan başkasından korkmamak vacip olunca, Allah’tan başkasına şükretmemek vacibtir. Zira size verilen iman, vücut sağlığı, afiyet, rızık ve zafer gibi bütün nimetler yalnız Al­lah’tan, Onun lütfü ve ihsanındandır.

Bu ayet akıllı bir kimsenin Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmaması ve sakınmamasının, Allah’tan başkasına şükretmemesinin vacip olduğuna, bü­tün nimetlerin Allahu Teala’dan olduğuna delâlet etmektedir.

Yine zararı Allah’tan başka önleyecek kimse yoktur. “Sonra size bir zarar gelince…” Hastalık, korku ve sıkıntı gibi nefsinize dokunan bir zarar veya kötü­lük başınıza gelince O’na yalvarırsınız, O’ndan istersiniz, O’na dua edersiniz, bu kötülüğü ve sıkıntıyı O’ndan başka hiçbir kimsenin gideremeyeceğini bildi­ğiniz için bu felâketlerin giderilmesi için ısrarla Onu arzu edip O’ndan yardım dilersiniz.

Bu ayet şu ayet gibidir: “Denizde herhangi bir tehlikeye maruz kaldığınız­da (Allah’tan başka) yardımını istediğiniz şeyler (putlar) hatırınızdan silinir gider. Allah sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. Zaten insanoğlu nankördür.” (İsra, 17/67).

“Sonra Allah sıkıntıyı giderince…” Sizin problemlerinizi kaldırınca, korku­larınızı giderince; siz iki guruba ayrılırsınız. Bir gurup bu durumda değişik davranır, ibadet ederken başkalarını Allah’a ortak koşarlar. Bu onların davra­nışlarında görülen hayret verici bir durumdur. Zira onlar nimete nankörlükle, şükre Allahu Teala’ya şirk koşmakla karşılık vermektedirler.

“Böylece onlara verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmiş olurlar.” Bu lâm Lâmu’t-Ta’lik (sebep bildiren lâm)dır. Yani Biz, Allah’ın nimetlerini gör­mezlikten gelip Allah’ın nimetlerini inkâr etmeleri için onlara bu şekilde hük­mettik. Ayetin manası şudur: Onlar sıkıntılarını gidermek hususunda Allah’a başkalarını ortak koşarlar. Onların şirk koşmaktan maksatları bu nimet ver­menin Allah Teala’dan geldiğini inkâr etmeleridir.

Ya da bu lâm Lâmu’l-Âkıbe’dir. Buna göre bu tazarru ve niyazların akıbeti bu nankörlüktür. Yani sonunda onlar buna nankörlük ederler. Buradaki lâm şu ayetteki (li-yekûne) kelimesinin lamı gibidir. “İleride olacak” manasmdadır: “Firavun ailesi ileride kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak çocuğu (Musa ‘yi) bulup getirdiler.” (Kasas, 28/8).

Cenab-ı Hak, bundan sonra şu ayetle onları tehdit etti: “Zevkle yaşayın ba­kalım!. ” Dilediğinizi yapın, dünya hayatında içinde bulunduğunuz nimetlerden azıcık istifade edin. Bu istifade etmenizin akıbetini ve size inecek azabı bile­ceksiniz, üzerinde bulunduğunuz durumların kötülüğünü idrak edeceksiniz.

Bu tehdit dolu ayet şu ayetler gibidir: “O halde dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 18/29).

“(Kâfirlere) de ki: Kur’ana ister iman edin ister etmeyin…” (İsra, 17/107). Cenab-ı Hak bundan sonra bilgisizce Allah ile birlikte O’ndan başkasına tapınan, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği nimetlerden putlara da pay ayı­ran müşriklerin çirkin davranışlarını haber verdi. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

“Ne olduklarını bilmedikleri şeylere, kendilerine verdiğimiz rızıktan pay ayırırlar.” Bu müşrikler gerçekte zararı ve faydası dokunmayan cansız varlık­lar olduklarını yani ne olduklarını bilmedikleri putlara kendilerine rızık olarak verdiğimiz ekin ve hayvanlardan pay ayırır, bununla Allah’a yaklaşmayı ümid ederler, ayrıca Allah’a yaklaşmak için Allah adına da pay ayırırlar. Nitekim bunlar hakkında Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

“Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O’na pay ayırdılar. Ve kendi iddi­alarına göre: ‘Bu Allah’ındır, şu da ortak koştuklarımızındır.’dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu şekilde hüküm vermeleri ne kötüdür!.” (En’am, 6/136).

Bundan sonra Cenab-ı Hak kendi zatına yemin ederek şöyle buyurdu: “Al­lah’a yemin olsun ki yaptığınız şeylerden hesaba çekileceksiniz.” Yani yemin ederim ki şu batıl olarak uydurduğunuz şeylerden mutlaka sizi sorguya çekece­ğim ve buna karşılık size cehennem ateşinde en lâyık olduğunuz cezayı verece­ğim.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Rabbine yemin olsun ki onların hepsini yaptıklarından hesaba çekeceğiz.” (Hıcr, 15/92-93).

Bu sorgu onların günahları ve hatalarına karşı bir azarlama, tehdit etme ve ihtar etme şeklinde bir sorgudur.

“Onlar Allah’ın kızları olduğunu söylerler.” Yani müşriklerin bilgisizlikleri ve iftiralardan biri Allah’ın (son derece itaatkâr) kulları olan meleklerin Allah’ın kızları olduklarını söylemeleri ve Allah’la birlikte meleklere tapmalarıdır.

Zira Huzâa kabilesi: “Melekler Allah’ın kızlarıdır” demişlerdi. Bunu Ce­nab-ı Hak şöyle anlatmaktadır: “Müşrikler Allah’ın kulları olan melekleri kız­lar olarak kabul ettiler.” (Zuhruf, 43/19) Böylece büyük bir hata işlemiş oldular. Zira onlar, Allah Teala’nın oğlu olmadığı halde O’na oğul nisbet ettiler. Sonra da evlâttan daha düşük olan kısmını yani kızları Allah’a verdiler. Kendileri için kızları ayırmaya razı olmadılar, sadece erkek çocuklara razı oldular.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Erkek çocuklar sizin de kızlar Al-lahın mı? Öyleyse bu insafsızca bir taksimdir!.” (Necm, 53/21-52) “İyi bilin ki onlar iftiralarından dolayı Allah doğurdu diyorlar. Şüphesiz ki onlar yalancı­dırlar. Allah kızları oğullara mı tercih etmiş? Ne oldu size? Nasıl da böyle hü­küm verebiliyorsunuz?” (Saffat, 151-154).

Bu ayetler Huzâa ve Kinane kabileleri hakkında nazil oldu. Çünkü bu ka­bileler meleklerin, Allah’ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı.

Burada Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Kendilerine de arzu ettikleri şeyleri -yani oğulları- nisbet ederler.” Yani onlar kendileri için erkek çocukları seçerler. Allah’a nisbet ettikleri kızlardan da nefret ederler. Allah onların söylediklerin­den çok yücedir. Bu ayet aynen şu ayete benzemektedir: ‘Yoksa kızlar Allah’ın da erkek çocuklar sizin mi?” (Tur, 52/52/39).

Bundan sonra Cenab-ı Hak kız çocuk sahibi olmayı utanç vesilesi sayma­larından dolayı (cahiliyet dönemindeki) Arapları ayıplayarak şöyle buyurdu:

“Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince…” Yani kız çocuklarını Al­lah’a ait olarak kabul eden o Araplara kız çocuğunun dünyaya geldiği müjdesi verildiği zaman içinde bulunduğu şiddetli üzüntü sebebiyle suskun, içi öfkeyle dolu bir vaziyette yüzü simsiyah kesilir, endişe ve keder sebebiyle mahzun olur, verilen müjdenin kötülüğü sebebiyle halktan gizlenmeye çalışır insanların ken­disini görmelerini istemez. Kız çocuğunu horlanma, zelil olma, ayıplanma ve yoksulluğa rağmen elinde mi tutsun, yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün di­ye düşünür. Şu ayetteki mev’ûde kelimesinin manası da budur: “Diri diri top­rağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman…” (Tekvir, 81/8-9).

“İyi bilin ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!.” Yani söyledikleri ne kö­tüdür!. Yaptıkları taksim ne kötüdür!. Allah’a nisbet ettikleri şey ne kötüdür. Bu ayet şu ayete benzemektedir: “Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnad ettikleri (bir kız evlât) müjdesi verilse içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir.” (Zuhruf, 43/17).

Tebşir: Örfte sevinç ifade eden bir hayıra mahsustur. Ancak o lügatteki as­lına göre yüzün beşeresinin, yüz hatlarının değişmesine tesir eden hayırlı bir haberdir. Sevinç ve üzüntü, yüz hatlarını değiştiren hususlardır.

Bundan sonra Cenab-ı Hak bununla ilgili müşriklerin tavırlarını kısaca belirtti:

“Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlarındır…” kötü, çirkin özellikleri ahiret hayatını ve ahirette olacak şeyleri tasdik etmeyenlere aittir. Yani kendilerine nisbet edilen sadece erkek evlât istemeyi, kız evlâttan hoşlanmama, fakirlik korkusuyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömme ve kendilerinin aşırı dere­cede cimri olduklarını kabul etme gibi noksan sıfatlar onlara aittir.

“En yüce sıfatlar ise Allah’a mahsustur.” En yüksek sıfatlar mutlak olarak kemal sıfatlan Allah’a aittir. Allah çocuk, baba ve ortak edinmekten münezzeh yegâne varlıktır. O bütün âlemlerden müstağnidir, yaratılmışların sıfatların­dan münezzehtir. O çok cömert ve sonsuz ikram sahibidir. Her yönden mutlak kemal O’na aittir.

“O, Azîz ve Hakimdir.” O asla mağlup olmayan üstün kuvvet sahibidir. O doğru hikmetin gerektirdiği şekilden başka hareket etmez, her işinde hikmet sahibidir.

Allahu Tealâ, müşriklerin büyük küfürlerini ve çirkin sözlerini anlattıktan sonra bu kâfirlere mühlet verdiğini, kendi nezdinden bir lütuf, rahmet ve ik­ram olarak onlara âcil bir azap vermediğini beyan ederek şöyle buyurdu:

“Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryü­zünde hiçbir canlı bırakmazdı.” Bu ayet Allah’ın zulmetmelerine rağmen in­sanlara müsamahakâr davrandığını bildirmektedir. Şayet Allah, işledikleri suçları yüzünden günahları ve isyanları sebebiyle insanları derhal muaheze etseydi, onlara hemen ceza verseydi yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı yani Ademoğulları’nın helak edilmesinin ardından yeryüzündeki bütün canlıları he­lak ederdi. Fakat Cenab-ı Hak çok müsamahalı, bütün kusurları örten, çok ba­ğışlayan ve çok merhamet edendir. Onların cezalarını kendi tarafından belirli olan bir müddete kadar ertelemekte, derhal ceza vermemektedir. Zira bunu yapsa hiçbir kimseyi bırakmazdı.

Beyhakî’nin Ebu Hureyre’den şu rivayeti nakletmektedir. Ebu Hureyre bir adamın:

-Zalim olan ancak kendisine zarar verir, dediğini duydu ve şöyle dedi:

-“Evet, vallahi hatta toy kuşu bile zalimin zulmetmesi sebebiyle kendi yu­vasında can verir.”

İbni Mes’ud diyor ki: Âdemoğlu’nun günahı sebebiyle neredeyse deliğinde-ki kara böcek bile helak olacaktı. Sonra ayet-i kerimeyi okudu: “Eğer Allah zu­lümleri yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bı­rakmazdı. ” Bu söz Ebu’l-Ahvas’tan da rivayet edilmiştir.

“Fakat Allah onları belli bir müddete kadar erteler.” Yani ancak Allah Te-ala hilmi (müsamahakârlığı) sebebiyle o zalimleri ve isyankârları erteler. Onla­ra âcil olarak ceza vermez. Onları Allah’ın azab edilmeleri için belirlediği bir müddete kadar erteler. Helak olma vakti geldiği zaman da helak olmaktan bir an bile geri kalmazlar bu vakitten öne de alınmazlar, nihayet ömürlerini ta­mamlarlar.

İbni Ebî Hatim, Ebu’d-Derdâ’dan naklediyor:

Rasulullah (s.a.)ın yanında bu ayeti zikrettik. Buyurdular ki “Eceli geldiği zaman Allah hiçbir şeyi geciktirmez. Ömrün artması salih zürriyet iledir. Allah kula salih eulâd ihsan eder. Evlâdı kendisinden sonra ona dua ederler. Evlâdı­nın bu duası kabrinde O’na ulaşır. İşte ömrün artması budur.”

“(Müşrikler) hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a nisbet ederler.” Yani kendileri için istemedikleri kız evlât sahibi olmayı ve yine kendilerinin malında ortak bulunmasından hoşlanmadıkları halde kullarını Allah’a ortak koşmayı Allah’a nisbet ederler.

“Dilleri de güzel şeylerin kendilerine ait olduğunu yalan yere durmadan söyler.” Yani onlar bu amellerine karşılık olarak dünyada güzel akıbetin ve ahirette de cennet’in kendilerine ait olduğu iddialarında yalancıdırlar.

Rivayet olunduğuna göre müşrikler dediler ki: Muhammed öldükten sonra dirilme iddiasında samimi ise bizim içinde bulunduğumuz durum sebebiyle cennet bizim hakkımızdır. Allah da onların bu sözlerine şu ayetle cevap verdi. “Şüphesiz onlara cehennem ateşi vardır. Onlar oraya herkesten önce girecekler­dir. ” Orada kalacaklar yahut oraya süratle gireceklerdir. [15]

Ümmetlerin Peygamber Yalanlama Adeti,
Kuranın Hidayet Ve Rahmet Kılınması, Kur’anı Açıklamak Hususunda Peygamberin Vazifesi

63- Allah’a yemin olsun ki, senden önceki ümmetlere de peygamberler göndermiştik. Şeytan onlara yaptıklarını hoş göstermiştik. Bugün onların dostu Şeytan’dır. Onlara acıklı bir azap vardır.

64- Biz Kitab’ı sana, ancak onlara ihtilâf ettikleri hususların gerçeğini açıklaman için ve iman eden bir topluluğa hidayet rehberi ve rahmet kaynağı ol­sun diye indirdik.

Açıklaması

Bu ayet, kavminin bilgisizlikleri ve O’nun peygamberliğinden yüz çevir­meleri sebebiyle Rasulüne gelen üzüntü dolayısıyla Allah tarafından yapılan bir tesellidir.

Allah’a yemin olsun ki biz senden önce geçen ümmetlere de peygamberler göndermiştik. Bu ümmetler peygamberlerini yalanladılar. Şeytan, onlara işle­dikleri küfür ve putlara tapma gibi amellerini güzel gösterdi. Bugün, onların dostu Şeytan’dır. Yani onlar azap ve işkence altına atılmışlardır.

“Şeytan bugün onların dostudur.” Yani -şu andaki durumları dikkate alı­nırsa- onların yanlış kanaatlerine göre dünyada onların yardımcısıdır. Fakat ahirette onlar için acıklı bir azab vardır. Burada “bugün” kelimesi dünya zama­nından ibaret sayılmıştır.

Bir başka görüşe göre: “Şeytan onların dostudur.” Yani kıyamet günü ce­hennem ateşinde onların yakın arkadaşıdır. Bu durumda bu kelimeyle gelecek­teki durum hikâye edilmektedir. Bu da cehennemde azap görmeleri halidir. Ya­ni Şeytan bugün onların yardımcısıdır. Ondan başka hiçbir yardımcıları yok­tur. Böylece onların yardımcısı olmadığını en beliğ şekilde ifade etmiştir. Kıya­met günü için de gayet meşhur olması sebebiyle el-yevm (bugün) ifadesini kul­lanmıştır.

Kendisi için kurtuluş çaresine sahip olmayan, onları kurtarmaya gücü yetmeyen bir sözde yardımcı, ne kadar kötüdür!. Onlar ahirette, elemi şiddetli bir azap vardır. Zira Şeytanın dostluğunun onlara faydası dokunmayacaktır.

Ya Muhammed! Sen, kavminin seni yalanlamalarına karşı üzülme. Senin için senden önceki peygamberlerde örnek vardır. Peygamberleri yalanlayan müşrikleri bırak. Şeytanın onlara yaptıklarını şirin göstermesi sebebiyle onlar tuzağa düştüler.

Bundan sonra, Cenab-ı Hak helakin ancak hüccetin beyan edilmesinden sonra olacağını açıkladı ve şöyle buyurdu:

“Biz sana Kitab’ı… indirdik” Yani biz sana Kur’an’ı açık bir hedefle indir­dik. Bu da inanç ve ibadetler hususunda ihtilâf eden insanlara beyanda bulun­ması böylece Hakkı batıldan ayırmalarına vesile olmandır. Kur’an insanların aralarında çekiştikleri konularda kesin ayrıcı çizgiler koymuştur. O, şaşkın ve sapık kalpler için hidayet rehberi ve kendisini tasdik eden ve kendisine sarılan topluluk için rahmet kaynağıdır. [16]

İlahı Kudretin Ve Tevhidin Delilleri Ve İnsanlara Verilen Çeşitli Nimetler

65- Gökten su indirip onunla öldükten sonra yeryüzüne tekrar hayat veren Al­lah’tır. Şüphesiz ki bunda işiten bir topluluk için büyük ibret vardır.

66- Sizler için elbette hayvanlarda da büyük ibret vardır. İşkembelerindeki yem artıklarıyla kandan meydana gelen saf ve kolayca içilebilen sütü size içiriri-riz.

67- Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden sarhoş edici -haram olan- içkiler ve güzel rızıklar edinirsi-zin. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için büyük ibretler vardır.”

68- “Rabbin arıya vahyetti: Dağlarda, aİaÇlarda ve yapılan kovanlarda yuva edin.

69- ” Sonra her çeşit mahsûlden ye! Rabbinin hazırladığı uygun yollardan git.” diye arıya ilham etti. Arıların karınla­rından içinde insanlar için şifa bulu­nan çeşitli renklerde içecek (bal) çıkar. Şüphesiz ki bunda düşünen bir toplu­luk için büyük ibretler vardır.

Açıklaması

Yüce Allah, Kur’anın inkarcılık sebebiyle ölü hale gelen kalplere hayat kaynağı kıldığını bildirdikten sonra aynı şekilde gökyüzünden indirdiği su ile ölü olan yeryüzünü dirilttiğini haber verdi ve şöyle buyurdu:

“Allah Teala yeryüzünde hayat, meyve veya istifade edilecek bir şey yok­ken ekin, ağaç ve meyvelerin yeşermesi sebebiyle yeryüzünün canlanmasına sebep olan su gökyüzünden inecek (yağmur yağacak) şekilde gökyüzünü yarat­tı.”

Burada mücerret kulak vermekle değil derin ve ince düşünüp iyice dinle­mek suretiyle sözü dinleyip manasını idrak edecek bir topluluk için Allah’ın birliğine, ilmine ve kudretine apaçık ayetler ve kesin deliller vardır. Bu delil Allah’ın birliğine, sadece O’na ibadet edilmesine ve ilâhlıkta tek olduğuna hissî bir delildir.

Allah’ın muazzam kudretine delâlet eden bir başka delil de hayvanın me­mesinden süt çıkmasıdır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar!. Deve, sığır ve koyun gibi hayvanlarda bizim kudretimize, rahmetimize, lütufla muamelemize delâlet eden büyük ders ve ibretler vardır. Zira biz onların karnından çıkan her türlü lekeden uzak, boğazdan kolaylıkla geçen, hiç kimsenin boğazında takılmayan tadı lezzetli, hazmı kolay sütü size içiriyoruz ki Allah bu katıksız sütü hayvanın işkembesine inen yemlerle kan arasından süzüp yaratmaktadır. Hayvanın karnından beyazlığı, tadı ve tatlılı-ğıyla işkembe ve barsaklardaki yiyeceklerin özünden, damarlardaki kan süzü­lüyor. Midedeki gıda hazmedilince onun özünden damarlara kan, memelere süt, böbreklere idrar, dışarıya da dışkı gönderiliyor. Bunlardan hiçbiri diğerini bulandırmayıp, ondan ayrıldıktan sonra karışmıyor, onu değiştirmiyor birbiri­ne etki etmiyor. Bu ilâhî kudrete ve sonsuz hikmete delildir.”

En’am lafzına uyularak Bütûnihi kelimesindeki zamir müzekker olmuş­tur. En’am kelimesi cemi manası ifade etmek için konulmuş müfred kelimedir.

Tıpkı raht, kavm, bakar, ganem kelimeleri gibi. Bazan lafza dikkat çekilir, za­miri müzekker kılınır, bazan manaya riayet edilir zamiri cem zamiri yani mü-ennes olur.

Bir başka delil ise hurma ve üzümlerin meyvelerinden elde edilen içecek­lerdir. Bu da geçen ayetteki hayvanlardan yararlanılacak bazı hususların be­yan edilmesinin peşinden zikredilen bitkilerin bazı yararlarının beyan edilme­sidir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden… “sizin için hurma ve üzüm meyvelerinden yapılmış, sirke, şıra, şurup, üzüm suyu, hurma tatlısı ve suyu gibi çeşitli içeceklerde ve taze olarak tabiî olarak yediğiniz hurma ve üzümde alınacak ibretler ve öğütler vardır. Bu ifade haram olmadan önce sarhoşluk veren içkilerin mubah olduğuna delildir.

“Şüphesiz bu içecek ve yiyeceklerde Allah’n ayetlerini düşünmek ve incele­mek hususunda akıllarını kullanan bir topluluk için açık ayetler, ibretler var­dır. ” Burada aklın zikredilmesi çok uygun bir ifadedir. Çünkü akıl insanın en değerli varlığıdır. Bu sebeple aklı korumak için sarhoş edici içkiler haram kı­lınmıştır.

“Sarhoş edici içkiler” ve “güzel rızıklar” vasıfları zikredilmesi, meyvenin henüz mayalanmamış halde sarhoş etmeyecek şekilde yenmesinin “güzel rızık” olarak tavsif edilerek farklı ifade kullanılması, bu ikisini birbirinden ayırmak­ta sarhoş edici içkiyi kötülemekte ve sarhoş edici içkilerin haram edilmesine zemin hazırlamaktadır. Zira bu ayet içki veya sarhoşluk hakkında inen ilk ayettir. Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.) bu ayet indiğinde: “Rabbi-niz içkinin haram edilmesine hazırlık yapıyor” buyurmuştur.

Bu ayet cumhurun hurmadan yapılan sarhoş edici içki ile üzümden yapı­lan sarhoş edici içkinin aynı durumda olduğu şeklindeki görüşüne delildir. Sünnetin açıkladığı gibi buğday, arpa, mısır ve baldan yapılan diğer içkilerin durumu da aynen bunun gibidir.

İbni Abbas diyor ki: Seker hurma ve üzümlerin meyvelerinden yapılıp ha­ram edilen içki, güzel rızık ise bunların meyvelerinden helâl edilen sirke, reçel, hurma çeşitleri ve kuru üzüm gibi yiyeceklerdir. İbni Abbas bir başka rivaye­tinde; seker, haram olanı, er-nzku’1-hasen (güzel rızık), helâl olanıdır.

Bu ayette, hayvanlardan süt çıkarılması hurma ve üzüm meyvelerinden güzel rızıklar ve sarhoş edici içkiler çıkarılmasının beyan edilmesinden başka; bu âlemin her şeye kadir olan ve bütün fiillerinde hür ve bağımsız olan bir ilâhı olduğuna delâlet eden bir başka delil daha vardır. Bu da andan bal elde edilme­sidir. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu “Rabbin arıya vahyetti…” Yani ilham [17]

İnsan aklının idrâk etmekten âciz kaldığı bu acaip işleri arının nefsine yerleş­tirdi, onun içgüdüsü ve tabiatına bunları işledi.

Anlar guruplar halinde bir petekte yaşarlar. Her petekte en büyük cüsseli olan kraliçe arı başkanlık eder. Onun yanında erkek arılar gurubu ile işçi arı­lar denilen dişi arılar gurubu bulunmaktadır. Arılar en ince bir sistem içinde karşılıklı işbirliği içinde bir hayat tarzı yaşarlar. Çiçek sularını emer, onları bal ve balmumu olarak ifraz ederler.

Arılar şu şekilde hareket ederler:

“Dağlarda…yuva edin” Yani Allah arıya dağlarda, ağaçlarda yahut insan­ların evlerinde ve bağlarda yaptıkları kovanlarda içine sığınacağın yuvalar edin diye ilhamda bulundu, yol gösterdi.

Arı yuvasını son derece sağlam bir şekilde altıgen şeklinde altı köşesi de birbirine eşit olarak, hiçbir fazlalık olmadan hiçbir noksanlık bulunmadan ya­par. Bir kısmına bal bir kısmına da arı yavrularını yetiştirmek için balmumu depo eder.

An yuvasını aralarında zayi olan boş olan gedikleri önlemek için altı köşe­li yapar. Bir an yuvasından çıkınca toplulukla birlikte bir başka yere gider. Onu eski yerini döndürmek isterlerse musikî nağmeleri ve şarkılarla yuvasına döndürürler. Bütün bunlar son derece zekâ ve akla delâlet etmektedir.

“Sonra her çeşit mahsûlden ye.” Yani bütün çiçeklerin suyundan ister tatlı, isterse acı olsun, isterse bunun ortasında olsun, dilediğin kadar em. Bu her çe­şit meyveden yemesi için her şeyin hazır olduğu belirtilen, hem de kaderde be­lirlenen bir emir ve izindir.

“Rabbinin hazırladığı uygun yollardan git.” Yani meyvelerden yediğin za­man Allah’ın bal yapmak, bu meyveleri elde etmek ve rahat bir şekilde kovan­lara dönmek hususunda Rabbinin sana izlemeyi emrettiği yollan aynen izler.

An kendisi için gıda ararken kanatlanyla hiç farketmeden erkek çiçek to-humlannı dişi çiçek tohumlanna taşır. Bu Allah’ın annın içgüdüsüne yerleştir­diği bir görev olup, mücerret tesadüf veya tabiî bir olay yahut içgüdü ile ilgili bir durum değildir. Bu kâinatta sonunda yaran yine insana ait olan belirli rol­leri oynayan canlı varlıklann üstlendikleri fıtrî görevlerden bir parçadır. Yara­tan, her şeyin gerçek sahibi olan, ezici bir güce sahip olan her şey için bir sebep yaratan Allah’ı tenzih ederiz!

“Arıların karınlarından … bir içecek (bal) çıkar.” Yani annın karnından beyaz, san, kırmızı gibi çeşitli renklerde içinde insanlann hastalıklannın pek çoğu için şifa ve yarar bulunan, pek çok ilâç ve tabiî tedavi terkiplerinde kulla­nılan “bal” denilen bir içecek çıkar.

Cenab-ı Hak balı şu üç sıfatla zikretti:

a) içecek oluşu: Ya olduğu gibi içilir, yahut ondan şurup ve şerbet gibi içe­cekler yapılır.

b) Kırmızı, beyaz, san gibi çeşitli renklerde oluşu.

c) Pek çok hastalık için şifa sebebi oluşu.

Buhari ve Müslim’in Sa/uMerinde Ebu Said el-Hudrî’den rivayet ettikleri­ne göre: Bir adam Rasulullah (s.a.)’a geldi.

-Kardeşim ishale yakalandı, dedi. Efendimiz (s.a.)

-“Ona bal içir” dedi. Bu zat gidip kardeşine bal içirdi. Sonra geldi.

-Ya Rasulallah! Kardeşime bal içirdim. İshali arttı dedi. Efendimiz (s.a.) yine ona:

-“Git, kardeşine bal içir” dedi. Sonra yine geldi: -“Ya Rasulallah! İshali daha çok arttı” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.):

-“Allah doğru söyledi. Kardeşinin karnı yalan söyledi. Git, ona bal içir” de­di. Gitti, tekrar bal içirdi ve kardeşi şifaya kavuştu.

Bazı eski tabipler bu olayı şöyle açıklamışlardır: Bu adamın midesinde ba­zı zararlı artıklar vardı. Sıcak bal içince bu maddeler çözüldü ve süratle çık­mak istedi. Bu durum onun ishalini artırdı. Arabî bunun ona zarar verdiğini zannetti. Halbuki bu durum kardeşi için yararlı idi. Sonra kardeşine yine bal içirdi. Yine çözülme ve dışarı çıkma arttı. Sonra yine bal içirdi. Nihayet bedene zararlı bütün bozuk artıklar gitti. Karnı eski haline döndü, midesi düzeldi ve Rasulullah (s.a.)ın irşadı ve işareti ile bütün acı ve elemler yok oldu.[18]

Buharî, İbn Abbas (r.a.)’dan şu hadisi rivayet etmektedir: “Üç şeyde şifa vardır: Kan alan kimsenin bıçağında, bal şerbetinde veya ateşle yapılan dağla­mada şifa vardır. Ben ümmetimi ateşle dağlama yapmaktan nehyederim.”

İbni Mace el-Kazvinî, İbn Mes’ud (r.a.)’dan Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “İki şifaya; Kur’an ve bala riayet edin.”

Bal, vücuda direnç ve gıda vermektedir. Zırnık, civa, altın ve morfin’den olan zehirlenmelere karşı, ciğer hastalıkları sebebiyle meydana gelen idrar ze­hirlenmesine ve mide-barsak rahatsızlıklarına karşı, tifoid gibi ateşli zehirlen­melere, akciğer iltihabı, beyin zan iltihabı ve kızamık ve göğüs anjini, kalp za­yıflığı, beyin rahatsızlığı ve şiddetli böbrek iltihaplarına karşı bal tavsiye edil­mektedir.

“Şüphesiz ki bunda düşünen bir topluluk için büyük ibretler vardır.” Arı hakkında anlatılan bu hususlarda Allah’ın hayret verici sanatını, yaratıcılık vasfını, bu âlemin düzeninde hikmet ve maslahatı gözetmesini düşünen bir topluluk için Allah’ın varlığına ve kudretine delâlet eden apaçık deliller vardır.

Arıyı altıgen yuvalar yapmak gibi ince bilgiler verilmiştir. Çiçekler, ağaç ve yaprakların uçlarında bal yapılacak maddeleri gösterilmiştir. Yine ağaçlar ve bitki yapraklarının ucuna atılan havadaki faydalı parçaları toplama işi arı­ya gösterilmiştir. [19]

Allah’ın Kudretine Ve Tevhidine Delalet Eden İnsanların Bazı Hayret Verici Durumları

70- Sizi Allah yarattı, sizi yine O öldüre­cektir. İçinizden bir kısmınız eşyayı da­ha önce bildiği gibi bilmesin diye, en âciz devreye geri döndürülür. Şüphesiz ki Allah her şeyi en iyi bilen ve her şeye kadir olandır.

71- Allah rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kılmıştır. (Rızık yönünden) Üstün kılınanlar emirleri­nin altında bulunanlara nzıklarını ver­mezler. Halbuki hepsi bu konuda (Al­lah’ın kulu olma hususunda) eşittirler. Hâlâ Allah’ın nimetlerini inkar mı edi­yorlar?

72- Allah size kendi cinsinizden eşler yarattı. Size eşlerinizden oğullar ve to­runlar verdi. Sizi helâl ve güzel şeylerle rızıklandırdı. Hâlâ batıl şeylere mi ina­nıyorlar, Allah’ın nimetlerine nankör­lük mü ediyorlar?

73- Allah’ı bırakıp da kendileri için ne göklerde ne de yerde rızık elde edebi­len ve buna asla güçleri yetmeyen şey­lere tapıyorlar.

74- Artık Allah’a ortaklar koşmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Açıklaması

Allah’ın kudret, azamet ve ulûhiyetinin tecellileri ve nimetleri bir bir say­ma konusundaki ayetler devam etmektedir. Burada zikredilenler insanla ilgili olanlardır.

Allah Teala, insanın gelişim merhalalerini zikrediyor kendisinin insanları yoktan varettiğini, bundan sonra da onların canını kendisinin alacağını, içle­rinden bir kısmının ömrünü iyice bunaklık, acizlik gelinceye kadar erteleyece­ğini beyan etti. Şöyle buyurdu:

“Sizi Allah yarattı…” Yani ey Ademoğullan siz hiçbir şey değilken sizi Al­lah varetti. Sonra da ömürleriniz için belirli eceller tahdit etti. Sizden bir kıs­mınızı ecelleriniz bitince O, öldürecektir. İçinizden bir kısmınız da yaşlanacak, güçleri ve duyuları zayıflamış ve bunamış halde, yahut tamamen gücünü ve duyularını kaybetmiş, hafızası ve bilgisi azalmış halde hayatının en âciz ve en kötü durumuna düşecektir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren sonra kuvvetin ardından tekrar güç­süzlük ve ihtiyarlık veren Allah’tır.” (Rum, 30/54).

“Biz kimi uzun ömürlü kılarsak yaratılışını tersine çevirir, kuvvetten sonra acizliğe düşürürüz…” (Yasin, 36/68).

“….Yemin olsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra da onu aşağı­ların en aşağısı olan ‘Esfel-i safîlîn’e indirdik.” (Tîn, 95/4-5).

Buharî ve İbni Merduveyh, Enes b. Malik (r.a.)’den rivayet ediyorlar ki: Rasulullah (s.a.) şöyle dua ediyordu: “(Allahım!) Cimrilikten, tembellikten, aşırı derecede yaşlılıktan, hayatın en âciz halinden, kabir azabından, deccal fitnesin­den, hayatın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım.”

Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) hadisinde ise: “Hayatın en âciz haline döndürül­mekten sana sığınırım.” buyurulmuştur.

Hz. Ali (r.a.)’den rivayet edildiğine göre: Hayatın en âciz hali 75 yaştır. An­cak bu daima doğru olan bir durum değildir. Belki de geçmişteki umumî durum böyle idi.

“Eşyayı daha önce bildiği gibi bilmesin diye…” Yani onu hayatın en âciz durumuna geri döndürünüz. Nihayet çocukluk vaktinde olduğu gibi hiçbir şeyi bilmez, cahil ve hafızasının zayıflığı sebebiyle çok unutkan olur.

Şüphesiz ki Allah her şeyi en iyi bilendir. İnsanı hikmete uygun olarak güçlü veya güçsüz hale koyar. O her şeye kadirdir, onu hiçbir şey âciz bıraka­maz.

Bu insanların ömürlerindeki farklılıktır. Cenab-ı Hak bundan sonra rızık-lardaki farklılığı beyan ederek şöyle buyurdu:

“Allah rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı.” Yani Allah sizleri rızıklarda farklı farklı kıldı. Geçim şartlarının gerektirdiği hikmet ve bizzat insanların umumî menfaatleri sebebiyle ve birbirinize imtihan vesilesi olsun diye zengin, fakir ve orta tabakada insanlar vardır.

Rızık hususunda üstün kılınanlar yani mülk sahibi kimseler, efendiler n-zıklarını kendileri ile emirleri altında bulunan kimseler arasında eşitlik esası­na uygun olarak pay edemezler. (Halbuki onlar Allah’ın huzurunda eşittirler.)

Bu misâl, Allah’ın ibret için verdiği bir misaldir. Bunun neticesi şudur: Siz kendiniz ile -insan olma hususunda sizden farklı bulunmayan- hizmetçileriniz arasında bu eşit rızık taksimine razı olmadığınıza göre, nasıl olur da Yaradan ile yaradılanı yahut O’nunla bu putları birbirine eşit görüyorsunuz? Bana be­nim kullarıma ve yarattığım varlıklara bile yakışmayacak şeyleri ortak koşu­yorsunuz?

Bu misali, bir başka ayet şöyle açıklamaktadır: “Allah size bizzat kendiniz­den misal verdi. Hiç sizler sahip olduğunuz kölelerin size verdiğimiz rızıklarda ortaklarınız olup sizinle eşit paya sahip olmalarına razı olur musunuz? Birbiri­nizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?” (Rum, 30/28).

“Hâlâ Allah’ın nimetlerini inkâr mı ediyorlar?” Yani siz hâlâ putlara tapmmakla Allah’a ortak mı koşuyorsunuz? Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini inkâr mı ediyorsunuz? Çünkü Allah’a ortak koşan bazı nimetleri ve hayırları bu ortak koştuğu şeye nisbet eder. Böylece bu nimetlerin Allah Teala tarafin-dan olduğunu inkâr etmiş olur.

Yahut siz, bütün bu açıklamalardan ve Allah’ın birliğine delâlet eden ve her akıl sahibinin anlayabileceği bu delillerin ispatından sonra üzerinizdeki Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorsunuz? Bu ifade ile müşriklerin kendi üzerle­rindeki Allah’ın nimetlerini inkâr etmeleri yadırganmaktadır.

Allah Teala’nın kullarına çok kıymetli başka nimetleri de vardır: “Allah, size kendi cinsinizden eşler yarattı” Yani Ey Allanın yarattığı kullar!. Allah size ünsiyet, insicam, ülfet ve ihtiyaçlarınızın görülmesi için sizin cinsinizden ve si­zin şeklinizden eşler yarattı. Bu eşleriniz başka çeşit varlıklar olsalardı orada sıcak kalplilik, sevgi ve rahmet olmazdı. Erkek ve dişilerin aynı cinsten olma­ları O’nun rahmetindendir.

Allah Teala bundan sonra eşlerden oğullar ve torunlar verdiğini zikretti.

“Sizi helâl ve güzel şeylerle rızıklandırdı.” Size dünyada yiyecek, içecek, gi­yecek, ev ve bineklerin en güzelinden ve helâlinden verdi.

“Onlar hâlâ batıla mı inanıyorlar?” Batılı mı tasdik ediyorlar? Putların fayda ve zarar verme hususunda Allah’ın ortaklan olduğuna, putların Allah’ın huzurunda şefaatçi olacaklarına, Allah’ın helâl ettiği Bahire, Sâibe ve Vasile gibi etleri helâl ve temiz hayvanlardan kendilerine haram olduğuna Allah’ın haram kıldığı ölü eti, kan, domuz eti ve putlar adına kesilen kunbanlarm ken­dilerine helâl olduğuna mı inanıyorlar?

Bu ifade bu batıl, geçersiz, asılsız hükümlere karşı bir azarlama ve ihtar hoş ve temiz şeyleri helâl, çirkin ve kötü şeyleri haram kılma suretiyle Allah’ın nimet verdiğine işarettir.

“Onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük mü ediyorlar?” Bu değerli ni­metleri inkâr edip bunları put, heykel gibi yaratıcıdan başka varlıklara mı nis­bet ediyorlar? Allah’ın nimetlerini örtüyorlar.

Sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: “Allah kıyamet günü kuluna minnet ederek (yaptığı ihsanları beyan ederek) şöyle der: Seni evlendirmedim mi? Sa­na ikramda bulunmadım mı? Atları, develeri senin emrine vermedim mi? Seni şerefli kılmadım mı? Bolluğa kavuşturmadım mı?”

Bundan sonra Cenab-ı Hak, Allah’la birlikte başkasına tapan müşrikleri haber verdi. Halbuki nimet veren, lütufta bulunan, yaratan, rızık veren sadece O’dur. O’nun ortağı yoktur. Bununla birlikte onların Allah’ı bırakıpta kendileri için ne göklerden ne de yerden nzık elde edebilen putlara, eş ve ortaklara, hey­kellere taptıklarını açıkladı:

O Allah’a şirk koşanlar, kendileri için yer ve gökten nzık temin etme gücü olmayan, yağmur yağdıramayan bitki ve ağaç yeşertemeyen, hatta kendileri­nin rızkını bile elde edemiyen, kendileri ve başkaları için rızık yardımına hak kazanmayan, isteselerde buna muktedir olamayan şeylere putlara tapıyorlar.

“Buna güc getiremezler.” sözünün manası hem mülkleri yoktur, hem de bu­nu elde etme imkânı yoktur. Zira bir şeye malik olmayan herhangi bir yolla ona sahip olabilir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak bu putların buna malik olmadı­ğını aynı zamanda mülk edinmelerine güç ve imkânlarının bulunmadığını be­yan etmiştir.

“Yestatîûne” fiili bilgi sahibi olabilen varlıklar için kullanılan (vav-nûn) ile cemi yapılmış. Burada putların tanrılar oldukları şeklindeki batıl inançları dikkate alınmıştır.

Anlatılan konuların neticesi şudur: Artık Allah’a ortaklar koşmayın. Ona eş, ortak, benzer yakıştırmayın. Onu yarattığı mahlûkata benzetmeyin.

İbni Münzir ve İbni Ebî Hatim, bu ayet hakkında İbni Abbas’m sözünü naklederler: Benimle birlikte benden başkasını ilâh edinmeyin. Çünkü benden başka ilâh yoktur.

“Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Şüphesiz ki Allah ilim sahibidir, ken­disinden başka ilâh olmadığına da şehâdet etmektedir. Siz bilgisizliğiniz sebe­biyle O’na başkalarını şirk koşuyorsunuz. Allah bu putlara tapınmanız sebe­biyle üzerinizdeki şiddetli cezayı biliyor. Onlara tapmayı terkedin. Siz ise bile­mezsiniz. Şayet bilseydiniz putlara tapınmayı terkederdiniz. Bu onların suçla­rının, küfürlerinin ve isyanlarının büyüklüğüne karşı şiddetli bir tehdit ve put­perestlere bir reddiyedir. [20]

Put Ve Heykeller İçin Verilen İki Misal

75- Allah, hiçbir şey yapmaya gücü yet­meyen el altındaki bir “köle” ile, kendi­sine güzel rızık verdiğimiz ve o rızıktan gizli-açık Allah yolunda harcayan (hür ve zengin) bir kimseyi misal olarak an­lattı. Hiç (tasarruf bakımından) bunlar bir olur mu? Hamd, Allah’a mahsustur. Ne var ki, onların çoğu bilmezler.

76- Allah şu iki adamı da misal olarak anlattı: Bunlardan biri hiçbir şeyi bece­remeyen, dilsiz bir kimsedir. Böylesi efendisinin üzerine yüktür. Onu nereye gönderse hiçbir hayır getiremez. Hiç böyle bir adam, dosdoğru bir yol üze­rinde olan ve adaleti emreden bir kişi ile bir olur mu?

Allah’ın Gaybı Bilmesi İnsanı Ve Kuşları Yaratması

77- Göklerin ve yerin gaybı (gözle gö­rünmeyen taraflarını) sadece Allah’a aittir. Kıyametin kopması ancak bir göz kırpma gibidir, veya daha kısa bir zamandır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadirdir.

78- Allah, sizleri annelerinizin karnın­dan çıkardı. O zaman sizler hiçbir şey bilmiyordunuz. Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi. Umulur ki şükredersi-

79- Onlar, gökyüzünde emre hazır kuş­ları görmezler mi? Onları boşlukta tutan sadece Allah’tır. Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için pek çok ayetler vardır.

Açıklaması

“Göklerin ve yerin gaybı sadece Allah’a aittir.” Yani göklerin ve yerin gay­bını Allah bilmektedir. Buradaki tabir Hasr (sadece bir kişiye ait olmayı) ifade etmektedir. Ayetin manası: Gaybî hususları bilmek sadece Allah’a aittir. Gaybı bilmek, O’na mahsustur. Buna hiçbir kimse muttali olamaz. Ancak dilediğini muttali kılarsa müstesnadır.

Bu ayet, Allah Teala’mn ilminin kâmil olduğunu haber vermektedir. Bundan sonra da kudretinin mükemmel olduğunu, bir şeyin olmasını isterse Ona “Ol!” demesiyle onun oluvereceğini bildirdi. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

“Kıyametin kopması ancak bir göz kırpma gibidir veya daha kısa bir za­mandır. ” Yani kıyametin kopması (kıyametin kopacağı vakit) sürat bakımından gözün bir defa kırpması, üst kirpiğin alt kirpiğe dokunması gibidir. Yahut bun­dan da daha kısa ve daha çabuktur. Çünkü O’nun emri derhal meydana gelen ve tenfiz edilen bir emirdir. “Ol der, oluverir” (Bakara: 2/117) “Sizin yaratılmanız da, tekrar diriltümeniz de bir tek kişininkigibidir.” (Lokman, 31/28).

Allahu Teala, kıyameti en süratli bir anda bile koparmaya kadirdir. Bizim aklımızda ve düşüncelerimizde en sür’atli hadise göz kırpması olunca zihinlere yaklaştırmak için bu misali verdi.

Bu ayetin bir benzeri de “Bizim emrimiz bir defadır ve bir göz kırpması gi­bidir. ” (Kamer, 54/50) Yani dilediği her şey bir göz kırpması gibi süratle olur.

Kıyametin kopması konusunda çok münakaşa yapıldığı ve birçok insan ta­rafından inkâr edildiği için bu olay gaybe dair haberler arasında özellikle zik­redilmiştir. Kıyamet dikkatlerin odak noktası, inkarcılar ve tevhid ehli arasın­da araştırma ve münakaşa konusudur.

Ayetten maksat şudur: Helâl ve haramı ancak neticeleri ve umumî menfa­atleri gayet iyi bilen bir kimse gayet güzel bir şekilde koyabilir. Siz ey müşrik­ler! Bunu bilemezsiniz, o halde niçin hüküm vermeye kalkışıyorsunuz?

Cenab-ı Hak, daha sonra bunun delilini zikretti: “Şüphesiz ki Allah her şe­ye kadirdir.” Onun kudreti dahilinde olan şeylerden biri de Kıyametin bir göz kırpmasından ve göz açıp kapamaktan daha çabuk bir şekilde kopmasına muk­tedir olmasıdır.

Bundan sonra Cenab-ı Hak kudretinin bazı tecellilerini ve kullarına olan ihsanını zikrederek şöyle buyurmuştur:

“Allah sizi annelerinizin karnından çıkardı. O zaman sizler hiçbir şey bil­miyordunuz…” İnsan fıtratımın başlangıcından eşyanın bilgisinden habersiz yaratılmıştır. Sonra Allah onu bilgiler, ilimlerle donatmış, O’na eşyayı anlama­sı, hayır ile şerri fayda ile zararı ayırması için aklı ihsan etmiş, ona sesleri du­yup idrak eden kulak, kişileri ve eşyayı gören göz ve olayları anlayan kalp gibi ilmin anahtarlarını hazırlamıştır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:

“De ki: Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne de az şükrediyorsunuz. De ki: Sizi yeryüzünde yaratan O’dur. Ve O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Mülk, 67/23-24).

“Umulur ki şükredeceksiniz” Yani bunlar her azayı yaratıldığı gaye uğ­runda kullanmak suretiyle üzerinizdeki Allah’ın nimetlerine şükretmeniz, Rabbinize ibadet etme imkânı bulmanız ve emrettiği hususlarda O’na itaat et­meniz için size verilmiştir.

Nitekim Sahih-i Buharı de Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i kut-sî şöyledir: “Kim benim dostuma düşmanlık ederse bana savaş açmış olur. Ku­lum bana ona farz kıldığım ibadetleri eda etmekten daha faziletli bir şey ile yaklaşamaz. Kulum bazı nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Onu sevdiğim zaman ki onun işiten kulağı gören gözü, tutan eli, yürü­yen ayağı olur. Benden isterse ona veririm. Bana dua ederse ona icabet ederim. Bana sığınırsa ona sığınak olurum. Ben, mümin kulum ölümü istemez ben de ona kötü davranmayı istemediğim halde mümin kulumun canını almaya tered­düt ettiğim kadar yapacağım hiçbir şeyde tereddüt etmedim. Ama ölüm mutla­ka olacaktır.”

Yani kul, Allah’a ihlâslı bir şekilde ibadet ve taatte bulunursa O’nun bü­tün fiilleri Allah için olur. Allah için işitir, Allah için görür yani Allah’ın meşru ve helâl kıldığı şeyleri görür ve sadece Allah’a taat olan şeylere dokunur ve bu şekilde yürür. Bütün bu hususlarda Allah’ın yardımını diler.

Bundan sonra Cenab-ı Hak kudretinin ve hikmetinin kemaline delâlet eden bir başka delil zikretti:

“Onlar gökyüzünde emre hazır uçan kuşları görmezler mi?” Yerle gök ara­sında emre hazır olan kuşlara bakmazlar mı? Allah gökyüzünde onları nasıl kanatlarıyla uçar kıldı? Onları düşmekten koruyup tutan sadece Allah’tır. Çünkü Allah kuşları uçması mümkün bir yaradılışta yaratmasaydı, havayı ya­hut gökyüzü boşluğunu uçuş mümkün olacak şekilde yaratmasaydı bu müm­kün olmazdı. Çünkü Allah kuşa suda yüzenin yaptığı gibi bazen açacağı bazan kapayacağı kanat vermiştir. İnmesine yardımcı olması için kuyruk vermiştir. Allah havayı yaratmış, havayı kuşu taşıyacak bir ağırlıkta yaratılmıştır. Bu ol­masaydı uçmak mümkün olmazdı.

“Onları (boşlukta) tutan sadece Allah ‘tır.” Yani kuşun cismi ağırdır. Ağır cisim altında hiçbir dayanak olmadan boşlukta uçamaz. Onu hava vasıtasıyla boşlukta tutan Allah’tır.

“Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için pek çok ayetler vardır.” Yani kuşun kanatlarının yaratılmasında ve onu taşımak için havanın hazır hale ge­tirilmesinde putları değil, Allah’a iman edenler için Allah’ın kudretine ve birli­ğine delâlet eden deliller vardır.

Burada müminler özellikle zikredilmiştir. Çünkü her ne kadar bu deliller bütün akıl sahipleri için olsa da bu delillerden, ayetlerden istifade edecek olan­lar müminlerdir.

Bu ayetin bir benzeri de şudur:

“Üstlerinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? On­ları havada tutan oncak Rahman olan Allah’tır. Şüphesiz ki O her şeyi çok iyi görür.” (Mülk, 67/19). [21]

Bazı Tevhid Delilleri İle İlahî Lütuf Ve Nimetlerin Çeşitleri

80- Allah evlerinizi sizin için huzur ve oturma yeri kıldı. Sizin için hayvanla­rın derilerinden gerek yolculuk zama­nı, gerekse yolculuk yapmadığınız zamanda kolayca taşıyabileceğiniz ev­ler (çadırlar) yapma imkânı verdi. Size bu hayvanların yünlerinden, yapağıla­rından ve kıllarından eşya ve belirli bir zamana kadar kullanılan ticaret malla­rı yaptı.

81- Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda sizin için barı­naklar yarattı. Güneşin sıcağından sizi koruyacak elbiseler yarattı. Düşmanla­rınızın saldırılarından sizi koruyacak zırhlar yarattı. Allah sizin üzerinizdeki nimetini bu şekilde tamamlamaktadır. Umulur ki ona teslim olursunuz.

82- (Ey Peygamber) Eğer onlar yüz çe­virirlerse senin üzerine düşen sadece açık bir tebliğdir.

83- Onlar Allah’ın nimetini bilir, sonra da bu nimeti inkâr ederler. Onların ço­ğu kâfirdirler.

Açıklaması

Bu Allah’ın “evlerde barınma imkânı vermesi” şeklinde kullarına yaptığı bir başka lütfudur.

“Allah evlerinizi sizin için mesken yaptı” Evlerinizde barınır, gözlerden uzak yaşarsınız ve çeşitli şekillerde yararlanırsınız.

Yine bilinen hayvanların derilerinden yolculuk ve ikâmet anında kolayca taşıyabileceğiniz, bir yerden bir yere nakledebileceğiniz çadırlar yapma imkânı verdi.

Koyunları yünlerinden, develerin yapağılarından keçilerin kıllarından ev­lerinizde eşya olarak kullanacağınız, giyim eşyası olarak kullanacağınız, döşe­me ve örtü olarak yararlanacağınız ev eşyaları yapma imkânı verdi. Yine bun­lardan Allah ilminde belirli olan bir vakte kadar ticaret malları olarak yararla­nacağınız şeyler yaptı. Çünkü bunlar elbise, döşeme v.b. şeyler için kullanıldığı gibi ticaret malı olarak da kullanılır. Bütün bunlar geçmişte Arapların örfüne göredi; durum bugün değişmiş olsa da…

Allah Teala’nın nimetlerinden biri de ağaçlar dağlar vb. şeylerden güneşin şiddetli sıcağında ve şiddetli esen rüzgarlarda gölgeleneceğiniz gölgelikler mey­dana getirmesidir.

“Dağlarda sizin için barınaklar…” kaleler, siperler, mağaralar, inler v.s. ya­rattı. Buralarda düşmandan yahut güneşin hararetinden yahut soğuktan emin bir halde yaşarsınız.

Güneşin sıcağından ve soğuktan sizi koruyacak pamuk, keten, yün v.b maddelerden elbiseler yarattı. Burada Arapların aşın güneş sıcaklığından ko­runma ihtiyacı sebebiyle sadece güneş sıcaklığını zikretti. İnsanı sıcaktan ko­ruyan elbiseler soğuktan da korur.

“Düşmanlarınızın saldırılarından sizi koruyacak zırhlar yarattı.” Sizi sa­vaşın şiddetinden, kılıç mızrak darbelerinden atılan oklardan -ve bugün bom­baların şarapnel parçalarından- koruyacak zırhlar ve sığınaklar yarattı.

“Allah sizin üzerinizdeki nimetini bu şekilde tamamlamaktadır.” Yani böy­lece Allah size kendisine itaat ve ibadette yardımcı olmak üzere işleriniz ve ih­tiyaçlarınız için istifade edeceğiniz nimetler vermektedir.-Yahut bu nimetleri tam manasıyla verdiği gibi size din ve dünya nimetlerini, dünya ve ahiret ni­metini tam manasıyla vermektedir.

“Umulur ki O’na teslim olursunuz” Ey Mekkelilerî.Umulur ki İslâm yuva­sına girersiniz. Bir olan Allah’a inanırsınız, şirki ve putlara tapmayı terkeder-siniz. Rabbinizin Cennetine girersiniz. Onun azabından ve cezasından emin olursunuz.

“Eğer onlar yüz çevirirlerse…” Yani bu açık ifadelerden, nimetlerin bir bir sayılmasından yüz çevirirlerse senin hiçbir zararın yoktur, senin bundan hiçbir sorumluluğun yoktur. Senin üzerine düşen sadece vazifeni izah eden, inanç esaslarını, dinin maksatlarını ve Şeriatin sırlarını açıklayan Risaleti tebliğ et­mektir. Bunu da yerine getiriyorsun. Yani onlar yüz çevirirlerse sen onların gö­nüllerinde imanı varedecek değilsin. Senin üzerine düşen sadece tebliğdir.

Bu yüzçevirmenin sebebi de ayette belirtilen şu husustur: “Onlar Allah ‘m nimetini bilirler sonra da bu nimeti inkâr ederler…” Yani onlar kendilerine bu nimeti verenin Allah Teala olduğunu, Onun bu nimetlerle kendilerine lütufta bulunduğunu bilirler ama bununla beraber davranışlarıyla bunu inkâr ederler, O’nunla birlikte başka varlıklara taparlar. Rızık ve yardımı Ondan başkasına nisbet ederler: Bu nimetler, bu putların şefaatıyla meydana gelmiştir, derler. Sadece O’na şükretmez, sadece O’na ibadet etmezler, bilakis Allah’tan başkası­na şükrederler.

“Onların çoğu kâfirdirler” Yani onların çoğu inatçı ve inkarcıdırlar. Pek azı samimî mümindirler.

“Onların çoğu” ifadesini kullandı. Çünkü onların aralarında inatçı olma­yıp sadece Rasulullah (s.a.)’ın doğruluğunu ve Onun Allah tarafından gönde­rilmiş Hak Peygamber olduğunu henüz anlamamış olanlar da vardır. [22]

Müşriklerin Tehdit Edilmesi Ve Kıyamet Günündeki Durumları

84- O gün her ümmetten bir şahid gön­deririz. Kâfirlere bundan sonra ne özür beyan etme izni verilir, ne de onların pişmanlık talep etmeleri istenir.

85- Zalimler azabı gördükleri zaman, artık ne onların azabı hafifletilir, ne de onlara mühlet verilir.

86- Allah’a ortak koşanlar, ortaklarını görünce: Ey Rabbimiz! İşte bunlar seni bırakıp yalvardıgımız ortaklarımızdır, derler. Ortakları da onlara: Siz hiç şüp­hesiz yalancısınız, diye laf atarlar.

87- O gün (müşrikler) Allah’a teslim olurlar. Uydurdukları şeyler de orta­dan kaybolur.

88- İnkâr edenlere ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara bozgunculuk yapmaları sebebiyle azap üstüne azabı artırırız.

89- O gün, her ümmetin içinden kendi­leri hakkında bir şahid göndeririz. Seni de bunların üzerine şahit getiririz. Biz sana bu kitabı her şeyi açıklayan hida­yet rehberi, rahmet kaynağı ve müslü-manlar için bir müjde olarak indirdik.

Açıklaması

Allahu Teala, müşriklerin Kıyamet günkü durumlarını ve hallerini haber vererek şöyle buyuruyor:

“O gün her ümmetten bir şahid göndeririz.” Yani Ey Rasulüm! O müşrikle­re her ümmetten bir şahid getireceğimiz o günü -Kıyamet gününü- hatırlat. O şahid, o ümmetin peygamberi olup kendisinin Allah namına ümmetine tebliğ ettiği gerçeklere karşı onların gerek iman ve gerekse küfür ve isyan gibi ver­dikleri cevap ile ümmetine şahidlik edecektir. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyuruyor: “Kıyamet gününde her ümmete bir şahit getirirken seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde halleri ne olacaktır!” (Nisa, 4/41).

“Kâfirlere bundan sonra izin verilmez.” Yani kâfirlerin özür dilemelerine ve kendilerini savunmalarına müsaade edilmez. Zira onların bu konuda hücce­ti ve delili yoktur. Yine onlar özür dilerken yalan söyleyeceklerini de biliyorlar. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur: “O gün onlar konuşamazlar. Özür dileme­leri için kendilerine izin de verilmez.” (Mürselât, 77/35-36).

(Sümme) “Bundan sonra, artık, ayrıca” manasında olup kâfirlerin konuş­malarına ve özür dilemelerine müsaade edilmemesinin onlara peygamberleri­nin kendi aleyhlerinde şahitlik yapmalarından daha ağır geleceğine delildir.

“Onlardan pişmanlık talep etmeleri de istenmez.” Zira Allah’ın gazabı ve kızgınlığının olduğu yerde pişmanlığın faydası olmaz. Çünkü kişi hasmına si­tem ettiği ve hasmının kesin olarak düzeleceğini bildiği zaman hasmından piş­manlık talep etmesini ister.

“Zalimler azabı gördükleri zaman…” Yani Allah’a şirk koşanlar ve pey­gamberlerin peygamberliğini inkâr edenler azabı gördükleri zaman artık onlar­dan hiçbir kimse bu azaptan kurtulamaz. Bu azabın şiddeti bir an bile hafifle­tilmez, onların cezalarına mühlet verilmez, cezaları ertelenmez. Bilâkis onların hesapları görülmeden mahşer yerinden derhal alınırlar. Çünkü artık tevbe ve Allah’a yöneliş vakti geçmiş, amellere karşılık verilmesi vakti gelmiştir.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: “Bu ateş onlara uzak bir yer­den gözükünce onlar bunun öfkesini ve uğultusunu duyarlar. Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları zaman orada ölüp yok olmayı ister­ler. Onlara: Bugün bir defa helak olmayı istemeyin, birçok defa helak olmayı is­teyin.” denilir.” (Furkan, 25/12-14).

Yine bir başka ayet-i kerimede: “Günahkârlar ateşi görürler ve oraya düşe­ceklerini anlarlar. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.” (Kehf, 18/53) buyurulmaktadır.

Bundan sonra Cenab-ı Hak, müşriklerin sahte tanrılarının kendilerine en muhtaç oldukları bir anda müşriklerden berî-uzak olduklarını bildireceklerini haber vermektedir. Bu acı sonuç müşriklere yapılan tehdidin devamıdır:

Allah’a ortak koşanları, kıyamet günü ortakları olan dünyada iken Allah’ı bırakıp da taptıkları putları görünce şirk koşmalarının mes’uliyetini onlara atarak “Ey Rabbimiz.’.İşte bunlar seni bırakıp da taptığımız ve yalvardığımız ortaklarımızdır,” diyecekler, bununla da günahlarını ve hatalarını bu ortakla­rın üzerine havale etme maksadını güdeceklerdir. Suda boğulmak üzere olanın elini değdiği her şeye tutunmak istemesi gibi sorumluluğunu yerine getirmeyen kimsenin tavrı daima budur.

Ortaklar da şöyle cevap verecekler, yalancı tanrılar müşriklere şöyle diye­ceklerdir: ‘Yalan söylüyorsunuz. Size bize tapın diye biz emretmedik.”

Nitekim Cenab-ı Hak, bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı bıra­kıp da kendilerine kıyamet gününe kadar hiçbir cevap veremiyecek şeylere ta­panlardan daha sapık kim vardır? Halbuki tapındıkları şeyler onların yalvar­malarından habersizdirler. Kıyamet Günü insanlar hesap vermek üzere toplan­dıkları zaman dünyada tapındıkları şeyler kendilerine düşman kesilir ve onla­rın kendilerine yaptıkları ibadeti tanımazlar.” (Ahkaf, 46/5-6).

Bu konuda bir ayet de şu şekildedir: “Kâfirler kendilerine destek olmaları için Allah’tan başka (yalancı) tanrılar edindiler. Bilâkis tapındıkları tanrılar onların kendilerine tapındıklarını inkâr edecekler ve onların karşılarına çıkıp düşman olacaklardır.” (Meryem, 19/81-82).

“O gün (müşrikler) Allah’a teslim olurlar.” Yani putlara tapanlar da tapı­lan putlar da teslim olur, Allah’ın gerçek “Rab” olduğunu, eş ve ortaklardan uzak olduğunu itiraf ederler, hepsi boyun eğip Allah’a teslim olurlar. Hepsi din­ler, itaat ederler.

Nitekim Cenab-ı Hak, bir ayette şöyle buyurur: “Suçluların, Rablerinin huzurunda başlarını eğerek Ey Rabbimiz!.Biz gördük, işittik…dediklerini bir görsen!.” (Secde, 32/12).

“Kâfirler bize geldikleri (huzurumuza çıktıkları) gün öyle işitecekler, öyle görecekler kil.” (Meryem, 19/38).

“Bütün yüzler ezelî ve ebedî, (Hayy) diri ve her şeyin mutlak hâkimi (Kay-yûm) olan Allah’a boyun eğer.” (Ta-Hâ, 20/111) Yani teslim olur, hükmüne razı olur.

“Uydurdukları şeyler de ortadan kaybolur.” Müşriklerin, putların Allah’ın ortakları olduğu ve kendilerine yardımcı ve şefaatçi olacakları şeklinde uydur­maları silinip gidecektir. Nitekim Cenab-ı Hak müşriklerin şu sözlerini naklet­mektedir: “Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir, derler.” (Yunus, 10/18) İşte o zaman putlar müşrikleri yalanlar ve onlardan berî uzak olduklarını ifade ederler.

Bu sapık kâfirlere yapılan tehditten sonra küfrüne ilâve olarak başkasını Allah’ın yolundan alıkoyan sapıklara ve başkalarını saptıranlara yapılan teh­dit zikredildi.

Peygamberliği inkâr edenlere, Allah’a ortak koşanlara kendileri kâfir ol­dukları gibi başkalarını da küfre sevkedenlere Allah’ın yolundan, Allah’a ve Rasulüne imandan alıkoyanlara küfürler kat kat olduğu gibi Allah da cezaları­nı kat kat verecektir. Onlar gerçekte “küfür üzerine küfür” yoluna girmişler, dolayısıyla iki azaba müstahak olmuşlardır. Küfür azabı ve başkalarını sapıt­ma, ifsad etme, Allah’ın yolundan Hak ve İslâm yoluna tabi olmaktan alıkoy­ma azabı. Tıpkı şu ayette buyurulduğu gibi: “Onlar insanları (Kur’an’a) iman etmekten ahkoyarlar. Ve kendileri de ondan uzaklaşırlar.” (En’am, 6/26) Yani hem insanları Hz. Muhammed (s.a.)’e tabi olmaktan ahkoyarlar hem de kendi­leri bundan uzaklaşırlar.

“Bozgunculuk yapmaları sebebiyle…” Bu şekilde azabın artırılması ifsad etme ve Allah’ın yolundan alıkoyma sebebiyledir. Bu ifade başkasını küfre ve dalâlete davet eden kişinin azabının büyü olacağına delildir. Aynı şekilde hak dine ve yakînî imana davet edenin de Allah Teala nezdindeki derecesi büyük olur.

Ayet, müminlerin cennetteki makamlarında ve derecelerinde farklı farklı oldukları gibi, kâfirlerin de azaplarında farklı farklı olacaklarına delildir. Nite­kim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah der ki: Herkesin azabı kat kattır. Fa­kat siz bilemezsiniz.” (A’raf, 7/38).

Bundan sonra Cenab-ı Hak özellikle Hz. Muhammed (s.a.)’in ümmetine şahid olacağını zikretti. Bu isyanı engelleyen tehdidin yeni bir çeşididir. Allahu Tealâ, Rasulüne hitaben: “O gün her ümmetin içinden kendileri hakkında bir şahid göndeririz. Seni de bunların (ümmetinin) üzerine şahid getiririz…” dedi.

Yani Ey Rasulüm! Her ümmete (her cemaate her asra) peygamberini şahid olarak getireceğimiz o günü hatırla. Peygamberi hüccet ve mazeret beyanını ortadan kaldırmak için onlara şahitlikte bulunur. Seni de onların -yani ümme­tinin- üzerine senin risâletine verdikleri cevaplara şahid olarak getiririz. Böy­lece senin yüce şerefin ve ulu makamın ortaya çıkar.

Bu ayet, Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’ın Rasulullah (s.a.)’a Nisa Sûresi’nin ba­şından itibaren okuyup vardığı şu meşhur ayete benzemektedir. Abdullah b. Mes’ud (r.a.) okurken: “(Kıyamet gününde her ümmete bir şahit getirirken seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde halleri ne olacaktır?” (Nisa, 4/41) me­alindeki ayete vardığında Rasulullah (s.a.) ona: “Yeter!” demişti. İbni Mes’ud (r.a.) diyor ki: Dönüp baktım ki gözleri yaşla dolmuştu.

Daha sonra Cenab-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.) in ümmetine şahid olacağı­nı beyan etme münasebetiyle mükellef oldukları şeyde ileri sürebilecekleri se­bepleri ortadan kaldırdığını, onlar için hiçbir hüccet veya mazeret bırakmadığı­nı açıklamıştır. Şöyle buyurmuştur.

“Ey Rasulüm! Biz sana bu Kur’an’ı insanların hayatlarında muhtaç olduk­ları her çeşit dini ilimleri beyan etmek üzere, yolunu kaybedenlere hidayet reh­beri, kendisini tasdik edenlere rahmet kaynağı, yüzünü Allah’a teslim edenlere ve O’na itaat edip yönelenlere ebedî cennetler ve büyük sevap müjdesi olarak indirdik.”

Kur’an’ın, şeriatın ahkâmını, helâlini-harammı beyan etmesi ya lafzı ve manası ile doğrudan Vahiy Vahy-i metlüvv yahut sadece manası ile Vahiy (Vahy-i gayri metlüvv) yani Sünnet ile olmaktadır. Böylece Kur’an’ın mücmel ifadeleri beyan edilmektedir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “… İnsanlara indirilen hükümleri kendilerine açıklaman için sana bu zikri (Kur ani) indirdik.” (Nahl, 16/44).

Efendimiz (s.a.) Ebu Davud ve Tirmizî’nin Mikdam b. Ma’di-Yekrib’den ri­vayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Bana Kur’an ve bir de O’nun misli verildi.”

Bundan sonra da Şer’î Nasslar çerçevesinde, ahkâmın ana prensipleri ışı­ğında, şeriatın ruhu ve genel amaçları ve hedefleri planında “İçtihadın rolü gündeme gelmektedir. İctihad; icma, kıyas, ıstıslah, istihsan, örf, sedd-i zerîa, istıshab v.b. nassa dayanmayan diğer teşri (hüküm koyma) kaynaklarını da içi­ne almaktadır. [23]

Kur’an’da Hayır Ve Şerri En İyi Toplayan Ayet, Ahde Vefa, Hidayet Ve Delâlet

90- Şüphesiz ki Allah adaletle davran­mayı, iyilikte bulunmayı ve akrabalara yardım etmeyi emreder. Fuhşu, kötülü­ğü ve zulmü yasaklar. Allah size düşü­nüp ibret almanız için öğüt verir.

91- Anlaşma yaptığınız zaman, Allah adına verdiğiniz sözü yerine getirin. Kesin olarak yemin ettikten sonra ye­minleri bozmayın. Zira siz Allah’ı üzeri­nize kefil olarak tuttunuz. Şüphesiz Al­lah yaptıklarınızı bilir.

92- İpliğini sağlam eğirip de sonra onu söküp bozan (şaşkın) kadın gibi olma­yın. Bir cemaat diğer cemaatten sayıca daha üstün diye yeminlerinizi aranızda bir hile vasıtası yapıyorsunuz. Allah si­zi bununla imtihan ediyor. Şüphesiz ki O kıyamet gününde (dünyada) ihtilâf ettiğiniz şeylerin gerçek yüzünü size açıklayacaktır.

93- Eğer Allah dileseydi sizi tek bir üm­met yapardı. Fakat O dilediğini saptı­rır, dilediğini doğru yola iletir. Yaptık­larınızdan mutlaka sorguya çekilecek­siniz.

94- Yeminlerinizi aranızda hile vasıtası yapmayın, Yoksa sağlam basmış olan ayak kayar ve Allah’ın yoluna engel olduğunuzdan dolayı kötülüğü tadarsı­nız. Ahirette de sizlere büyük bir azap vardır.

95- Allah adına verdiğiniz sözü basit bir parayla satmayın. Eğer bilirseniz. Allah katındaki (ecir) sizin için daha hayırlı­dır.

96- Sizin elinizde olanlar sonunda tüke­nir. Allah’ın katında olanlar ise bakidir

(tükenmez). Şüphesiz ki sabredenlerin mükâfatını yaptıklarından daha güzeliyle vereceğiz.

Açıklama:

“Şüphesiz ki Allah adaletle davranmayı…emreder.” (Nahl, 16/90) ayeti İbni Mes’ud’un dediği gibi “Kuranda hayır ve şerri en güzel şekilde toplayan ayettir.

Katade bu ayet hakkında şöyle diyor: Cahiliyet ehlinin amel ettiği ve gü­zel gördüğü hiçbir güzel ahlâk yoktur ki Allah bunu emretmiş olmasın. Arala­rında ayıp gördükleri hiçbir kötü ahlâk yoktur ki Allah bunu yasaklamış olma­sın. Allah sadece kötü ve çirkin ahlâkı yasaklamıştır. Bunun içindir ki, Tabera-nî, Ebu Nuaym, Hakim ve Beyhakî’nin Sehl b. Sa’d’den rivayet ettikleri hadis-i şerifte şu ifade yer almaktadır: “Şüphesiz ki Allah yüce ahlâkı sever, kötü ve çirkin ahlâkı kerih görür.”

Hafız Ebû Ya’lâ Ma’rifetus-Sahabe kitabında Ali b. Abdilmelik b. Umeyr1-den, o da babasından naklediyor: Eksem b. Sayfî’nin kulağına Peygamberimiz (s.a.)’in haberi ulaşmıştı. Ona gitmek istedi, ama kavmi onu bırakmadılar. Kavmi ona:

-Sen bizim büyüğümüzsün, gidemezsin, dediler. Eksem b. Sayf:

-O halde benim haberlerimi ona bildirecek, onun haberlerini bana bildire­cek kimseler göndereyim, dedi. İki kişi seçildi. Bu iki kişi Peygamberimiz (s.a.)’e geldiler ve ona:

-Biz Eksem b. Sayfi’nin elçileriyiz. Sen kimsin? Nesin? diye soruyor, dedi­ler. Peygamerimiz (s.a.):

-Benim kim olduğuma gelince, ben Abdullah oğlu Muhammed’im. Benim ne olduğuma gelince, ben Allah’ın kulu ve rasulüyüm dedi. Peygamberimiz (s.a.) bundan sonra onlara şu ayeti okudu: “Şüphesiz ki Allah adaletle davran­mayı, iyilikte bulunmayı…emreder.” (Nahl, 16/90).

Elçiler Efendimiz (s.a.)’e:

—Bu sözü bize tekrar söyle, dediler Efendimiz (s.a.) onlara bu sözü tekrar etti. Nihayet ezberlediler.

Elçiler Eksem b. Sayfi’ye gelip şöyle dediler:

—Muhammed (s.a.) nesebini sıralamak istemedi. Nesebini sorduk. Onu ne-sibi temiz, Mudaroğulları arasında şerefli biri olarak bulduk. Bize bazı kelime­ler söyledi, dinledik.

Eksem bu kelimeleri dinleyince:

-Görüyorum ki, O üstün ahlâkı emrediyor, çirkin ahlâktan menediyor. Siz­ler bu konuda önderler olun, kuyruk olmayın.[24]

Bu ayetin nüzulü hakkında İmam Ahmed’in rivayet ettiği uzunca bir “ha-sen hadis” vârid olmuştur. Bu hadisin ifade ettiği mana Osman b. Maz’un’un İslâm’a girmesine sebep olmuştur. Hadisin özeti şöyledir:

Osman b. Maz’un (r.a.) bir müddet Peygamberimiz (s.a.)’le birlikte oturu­yordu. Osman, Efendimiz (s.a.)’e:

-Bu sabah yaptığın gibi yaptığını hiç görmedim, dedi. Efendimiz (s.a.): —Ne yaptığımı gördün? dedi. Osman:

-Gözün gökyüzüne dikildi. Sonra sağ tarafına baktın. Beni bırakıp o tarafa döndün. Sanki sana söylenen şeyleri anlamak istiyorsun gibi başını sallamaya başladın, dedi. Efendimiz (s.a.):

-Bunu sen de mi anladın? dedi. Sen otururken şu anda Allah’ın elçisi gel­di. Osman:

—Sana ne dedi. Bana:

-Şüphesiz ki, Allah adaletle davranmayı, iyilikte bulunmayı ve akrabala­ra yardım etmeyi emreder.” dedi.

Osman b. Maz’un diyor ki: İşte o zaman iman kalbime yerleşti ve Muham­med (s.a.)’i sevdim. (İbni Ebî Hatim de bu olayı Abdülhamid b. Behram’ın hadi­sinden özet olarak rivayet etti.)

Buharı, İbni Cerir, İbni Münzir, Taberânî, Hakim ve Beyhakî İbni Mes’ud (r.a.)’un şu sözünü rivayet etmektedirler:

  • Kuranda en muazzam ayet Ayetel-Kürsi’dir.
  • Allah’ın Kitabındaki hayır ve şerri en güzel şekilde toplayan ayet Nahl Sûresi’ndeki (innallahe ye’muru bil-adl…) ayetidir.
  • Allah’ın Kitab’ında, işleri Allah’a havale etmek hususunda en fazla mana ihtiva eden ayet: “Kim Allah ‘tan korkarsa Allah ona bir çıkış kapısı gösterir ve hiç ummadığı yerden ona rızık verir.” (Talak, 65/2-3) ayetidir.
  • Allah’ın Kitab’ında en ümit verici ayet: “(Ya Muhammedi.) Kullarıma be­nim adıma şunu söyle: Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım!. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ki Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki O çok affeden, çor merhamet edendir.” (Zümer, 39/53).

İkrime diyor ki: Peygamberimiz (s.a.), Velid b. Muğire’ye bu ayeti okudu. Velid, Efendimiz (s.a.)’e:

—Ey kardeşimin oğlu!. Bana bunu tekrar oku, dedi. Efendimiz (s.a.) tekrar okudu. Bunun üzerine Velid:

-Allah’a yemin ederim ki bunun (Kur’anm) ayrı bir tadı vardır. Apayrı bir güzelliği vardır. Bunun üst tarafı faydalı, alt tarafı derin manalıdır. Bu, insan sözü değildir, dedi.

Beyhakî Şuabü’l-İman kitabında Hz. Hasan (r.a.)’dan rivayet ediyor ki: Hz. Hasan (r.a.) bu ayeti (innallahe ye’muru bil-adl…) okudu. Sonra şöyle dedi: Allah sizin hayır ve şerri bir ayette topladı. Allah’a yemin ederim ki Adi ve İh­san kelimesi Allah’a itaat olan her şeyi toplamış ve emretmiştir. Fahşâ, Mün-ker ve Bağy kelimeleri Allah’a isyan olan her şeyi toplamış ve bundan nehyetmiştir.

Bu ayetler, İslâmî hayatın ana direkleri ve İslâm toplumunun odak nokta­larıdır.

Birinci ayet (Nalh, 16/90) her şeyde; karşılıklı muamelelerde, yargı ve hü­küm vermede, din ve dünya işlerinde, insanların kendi nefsine ve başkasına karşı tavırlarında kullara adalet ve insafla davranmayı emreder. Hatta itikad sahasında da durum böyledir. Hakkıyla ve adaletle iman edilebilir. Put, heykel, yıldız, melek, peygamber, veli ve liderler ibadet ve takdisten hiçbir şeye lâyık değildirler.

İbni Abbas “İnnallahe ye’muru bil-adl” ayeti hakkında: Bu Allah’tan baş­ka ilâh olmadığına şehadet etmektir, demiştir.

İbni Ebî Hatim Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den rivayet ediyor: Ömer b. Abdülaziz beni çağırdı.

-Bana adaleti anlat, dedi. Ben de:

-Ne güzel! Bana büyük bir şey sordun. İnsanların küçüklerine baba, bü­yüklerine evlât ol. Aynı yaştakilere kardeş ol. Hanımlara da böyle ol. İnsanlara günahları kadar vücutları kadar ceza ver. Sakın kızgınlıkla bir kamçı bile vur­ma. Aksi takdirde haddi aşanlardan olursun, dedim.

Allahu Teala ihsana teşvik etmiştir. “İbadette ihsan”: (Buharî ve Müs­lim’in Sa/uMerindeki Hz. Ömer (r.a.) hadisinde olduğu gibi): “Allah’a görür gi­bi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”

Ceza verirken ihsan: Emsaliyle ceza vermek. Adam öldürme ve yaralama olaylarında kısas yoluyla hakkı vermek (Misliyle muamele).

Hakkı ve borcu ödemede ihsan: Oyalama yapmaksızın yahut şart koşul-madığı halde fazlasıyla teberruda bulunarak yapılan ödeme.

İhsanın en faziletlisi ve en üstünü kötülük yapan insana, iyilikte bulun­maktır. Efendimiz (s.a.) bunu emretmiştir: “Sana kötülük edene ihsanda bulun iyilik yap ki) gerçek müslüman olasın.”

Hz. İsa (a.s.)’ın şöyle dediği rivayet edilir: Gerçek manada ihsan sana kö­tülük edene iyilik etmendir. Yoksa sana iyilik edene iyilikte bulunman gerçek manada ihsan değildir.

Buharî Tarifinde rivayet ediyor ki:

-Sizler hangi konuda konuşuyorsunuz? dedi. Onlar

-Mürüvvet (insanlık, örnek şahsiyet) hakkında müzakere ediyoruz, dedi­ler. Hz. Ali (r.a.)

-Size Allah’ın kitabındaki şu ayeti yetmiyor mu? “Şüphesiz Allah adaletle davranmayı ve iyilikte bulunmayı emreder” Adalet insaflı olmak demektir. İh­san da lütuf ve iyilikte bulunmak demektir. Bundan sonra geriye ne kaldı?

Süfyan b. Uyeyne diyor ki: Burada (Adi) Adalet: Allah için, herhangi bir şeyi yapanın içi-dışı bir olmasıdır, (ihsan); İçinin dışından daha güzel olması­dır. (Fahşâ) ve (Münker) ise, dışının içinden güzel olmasıdır.

Allah bu ayette akrabaya yardım etmeyi yani ziyaret, sevgi, ikram ve ta-saddukta bulunmak suretiyle “Sıla-i Rahim” i emretmektedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Yakın akrabaya, fakire ve yolcuya hakkını ver.” (İs-ra, 17/26) Yakın akrabaya iyilik (ihsan) kavramı içinde olduğu halde önemine binaen ve buna itina gösterilmesi gerektiği için özellikle zikredilmiştir.

Allahu Teala, bu üç şeyi emrettikten sonra şu üç şeyi yasakladı ve şöyle buyurdu: “(Allah) Fuhşu, kötülüğü ve zulmü yasaklar.”

Fahşâ: Fuhuş, zina, hırsızlık, içki içmek, insanların mallarını batıl yollar­la almak (Fahiş günahlar işlemek) demektir.

Münker; kötülük etmek, şeriatın ve aklın çirkin gördüğü hareketler, adam öldürmek, haksız yere dövme, insanları hiçe almak haklarını gasbetmek gibi açıktan işlenen kötü hareketlerdir. Allah Teala şöyle buyuruyor: “De ki Rabbim bana kötülüklerin açıktan yapılanını da, gizlice yapılanını da haram kıldı.” ı A’raf, 7/33).

Bağy: İnsanlara zulmetmek ve onların hakkına tecavüz etmektir. İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mace’nin Ebû Bekre’den rivayet ettikleri ha-dis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: Allah’ın ahiret için ayırdığı ceza ile birlikte dünyada sahibine âcil olarak vereceği ceza zulüm ve yakın akraba ile ilişkiyi kesmekten daha lâyık başka bir günah yoktur.

Özelte: “Adi” adalet, vazifeleri yerine getirmek, “İhsan” bu hususta daha ziyade gayret etmek, “Fahşâ, Münker ve Bağy” şeriatın ve aklın sınırlarını aş­maktır.

“Size düşünüp ibret almanız için öğüt verir.” Yani ibret almanız, düşünme­niz ve Allah rızası bulunan şeyleri yapmanız için size hayır olarak emrettiği şeylerle emir vermekte, kötülük olarak nehyettiği şeylerden de sakındırmakta-dır.

“…Lealleküm tezekkerûn” ifadesinden murad ümit (umulur ki) ve temenni (keşke) manası değildir. Çünkü bu Allah için imkânsızdır. O halde bunun manası şudur: Allah O’na itaat etmeyi düşünmeniz için Allah size öğüt ver­mektedir. Bu ifade Allah Teala’nın herkesten iman etmelerini murad ettiğine delâlet etmektedir.

Allahu Teala birinci (yani 90.) ayette bütün emredilen ve nehyedilen hu­susları toplu halde zikrettikten sonra bazılarını özellikle zikretti. Ahde vefa (verdiği sözünü yerine getirme) emrinden başlayarak şöyle buyurdu: “Anlaşma yaptığınız zaman Allah adına verdiğiniz sözü yerine getirin.” Yani ahid ve an­laşmaları yerine getirin. Üstüste te’kidle yapılan yeminleri koruyun. “Ahdul-lah” Allah adına verilen söz demek İslâm’ın hükümlerini uygulamak insanın kendi arzusuyla yükümlülük altına girdiği anlaşmalar gibi yerine getirilmesi vacip olan her çeşit sözdür. İbni Abbas’ın dediği gibi verilen vaadler de bu çeşit ahidlerden sayılır.

Cenab-ı Hak daha sonra ahde vefa göstermenin zarurî olduğunu te’kid ederek şöyle buyurdu: “Kesin olarak yemin ettikten sonra yeminleri bozmayın.” Yani Allah’ın adıyla takviye ettikten sonra ahidleri ve İslâm üzerine yapılan bi­at yeminlerini bozmaktan sakının. Burada yeminlerden murad ahit ve anlaş­malara dahil olan yeminlerdir. Yani ahidlerin ve akdedilen anlaşmaların ye­minleridir, teşvik veya engelleme suretiyle yapılan yeminler değildir.

İmam Ahmed ve Müslim’in Cübeyr b. Mut’im (r.a.) den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “İslâm’da hılf yoktur. Cahiliyet devrinde bulunan bütün anlaşmaları İslâm te’yid etmektedir. Hakkı destekle­mek ve yaşamak hakkındaki anlaşmalar te’yid edilmiştir.” Hadisin manası şu­dur: İslâm için cahiliyet ehlinin yaptıkları hılf e (Hakkı destekleme anlaşması­na) ihtiyaç yoktur. Çünkü onların yaptıkları bu anlaşma yerine İslâm’a sarıl­mak yeterlidir.

Bu çeşit anlaşma İbni İshak’ın anlattığı “Hılfü’l-Fudûl” anlaşması gibidir. İbni İshak diyor ki: Kureyş’ten bazı kabileler şerefi ve nesebinin üstünlüğü se­bebiyle Abdullah b. Cüd’amn evinde toplandılar. Mekke ehlinden veya başkala­rından haksızlığa uğrayan bir kimse bulurlarsa hakkını alıncaya kadar onunla beraber olmak üzere ahdettiler ve anlaştılar. Kureyşliler bu sözleşmeyi “Hılfü’l-Füdûl” yani faziletli kimselerin ittifakı olarak adlandırdılar. “Siz buna Allah’ı kefil” yani şahid “olarak kıldınız.”

Allah Teala akidlerin, sözleşmelerin önem ve değerini vurgulamak için kendini bu sözleşmelerin gözeticisi olarak kılmıştır. “Şüphesiz ki Allah yaptık­larınızı bilir.” Yani Allah bu ahidlerde yaptığınız akde bağlı olmak veya boz­mak gibi her şeyden haberdârdır, her şeyi gözetimi altındadır. Bu durumu sizin aleyhinize tesbit etmekte, sözleşmeye bağlılık ve hükümlerini yerine getirme durumunda sevap vermek ve razı olmak şeklinde, sözleşmenin hükümlerini ih­lâl etme, bunlarla oynama ve bozma durumunda ceza ve gazap şeklinde yap­tıklarınızın karşılığını verecektir. Bu ifade itaat edene bir vaad, yeminlerde te’kid ettikten sonra ahdini bozan muhalif kimseye bir tehdit ve vaîd niteliğin­dedir.

Cenab-ı Hak ahdin, sözleşmenin mukaddesiyetini üçüncü defa te’kid ede­rek şöyle buyurdu:

“Ahidleri ve sözleşmeleri bozarak, ipini eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın.”

Abdullah b. Kesir ve Süddî diyor ki: Bu Mekke’de oturan aptal bir kadın idi. Her zaman ipi eğirince bu yaptığını bozardı. Bu kadının adı: Rayta binti Amr b. Ka’b b. Said b. Teym b. Mürre idi.

Yahut bu örnek -Mücahid’in ve başkalarının dediği gibi- ahdini yeminlerle te’kid ettikten sonra ahdini bozan kimse için bir örnektir. Kim ahdini bozarsa eğirdikten ve işini tamamladıktan sonra ipini bozan kimse gibidir. Bu iş akıllı işi değildir, bu kimse ahmakların zümresindendir.

Ahde vefa için “yeminlerinizi” başka topluluktan sayıca daha çok ve daha kuvvetli bir topluluk olmanız için diğer tarafı aldatmak, “hile ve tuzak kurmak için kullanırsınız.” Halbuki sizi ahidlerinize vefa gösterip bunları korumalısınız.

“Bir cemaat diğer bir cemaatten sayıca daha üstün diye …” Ayetin manası: İnsanlar sizden çok oldukları takdirde sizden memnun ve mutmain olmaları için insanlara yemin edersiniz. Onlara ihanet etme imkânı bulursanız ihanet edersiniz Cenab-ı Hak basit bir hususla daha üstün olana dikkat çekmek iste­mektedir. Yani Allah sizi bu durumda ihanette bulunmaktan nehyederse im­kân ve iktidar durumunda nehyetmesi daha evlâdır. Buradan maksat: Kâfirle­rin sayıca çokluğu ve mallarının çokluğu sebebiyle küfre dönmekten nehyet-mektir.

Ahde vefa örneklerinden biri şu örnektir: Muaviye ile Rum kralı arasında bir ahid vardı. Bu müddetin sonunda Muaviye oraya doğru hareket etti. Mu­aviye, Rum diyarına yaklaştığı sırada müddet sona erdi. Muaviye, Rumlar gafil bir halde iken hiç hissettirmeden Rumlara hücum etti. Bunun üzerine Amr b. Anbese Muaviye’ye:

-Allahu ekber Ya Muaviye! İhanet değil vefakârlık göster. Ben Peygambe­rimiz (s.a.)’in şöyle söylediğini işittim: “Kiminle bir topluluk arasında bir ahid varsa müddeti geçmeden bu akdini çözmesin.” Bunun üzerine Muaviye ordu­suyla birlikte geri döndü.

“Allah sizi bununla imtihan etmektedir.” Yani Allah size imtihan eden kimsenin muamelesiyle muamele etmektedir. Çoğunluk ve azlıkla aldanacağı-nıza mı yoksa ahde riayet edeceğinize mi bakmak için size ahde vefa gösterme­nizi emreder.

Yani Rabbiniz kıyamet günü ihtilâf ettiğiniz iman ve küfür, ahde vefa ve ahdi bozma gibi hususları size açıklayacak ve her amel işleyene hayır veya şer işlediği amelin karşılığını verecektir.

Bu, en önemli hükümlerinden biri ahde vefa göstermek olan İslâm dinine aykırı davranmaya karşı bir uyarı ve ihtar niteliğindedir.

Allah onların tamamını iman ve ahde vefa üzerine toplamaya kadirdir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Allah dileseydi sizi tek bir ümmet kılardı.” Yani Allah dileseydi bütün in­sanları fıtrat ve içgüdü gereği olarak tek bir millet ve tek din üzerine kılardı. Böylece hiçbir ihtilaf, hiçbir öfkelenme, hiçbir kin duygusu olmadan aranızda sadece uyum olduğu halde daima itaat etme ve Allahu Tealâ’nm emrine boyun eğme esası üzerine yaratılmış olan melekler gibi olursunuz.

Fakat Allah’ın hikmeti sizin amelde, iman ve hükümlere bağlılıkta farklı olmanızı itikad ve amel hususunda bağımsız olarak yaratılmanızı gerekli kıl­mıştır. Dolayısıyla Allah, ezelî ilminde sapıklığı tercih edeceği bilinen kimseleri saptıracak, ezelî ilminde hayır yapacağı ve imanı tercih edeceği bilinen kimse­lere de hidayeti insan edecektir.

‘Yaptıklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz” Yani Allah kıyamet gü­nü hesap görmek ve ceza vermek için sizi sorguya çekecek, bu amellerinizin ha­yır ve şer karşılığını verecektir.

Bu ayetin benzeri Kur’anda çoktur. Meselâ şöyle buyurulmaktadır: “Rab-bin dileseydi yeryüzünde bulunanların tamamı iman ederdi.” (Yunus, 10/99).

“Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet kılardı. Onlar ihtilaf ha­linde devam edeceklerdir. Ancak Rabbinin rahmetine nail olan kimseler müstes­na. (Allah) onları bunun için yaratmıştır.” (Hud, 11/118-119).

Allah Teala birinci ayette genel olarak ahidleri ve yeminleri bozmaktan sakındırdıktan sonra “Yeminlerinizi aranızda aldatma vesilesi edinmeyin.” ayetiyle onların yaptıkları belirli, hususî yeminleri -yani İslâm üzerine Pey­gamberimiz (s.a.)’in huzurunda yaptıkları bey’at yeminlerini, bozmaktan sa-kındırmaktadır.

Ayetin manası şöyledir: “Allah Teala kullarım ayakları istikamet ve iman üzerine sabit olduktan sonra yeminlerinizi aldatma vesilesi yapmaktan sakın-dırmakta ve bundan nehyetmektedir. “Bu ayet hak yol üzerinde olup da Allah yolundan alıkoymak manası taşıyan yeminlerle hak yoldan sapan ve hidayet­ten ayağı kayan kimseler için verilen bir misaldir. Zira kâfir müminin önce kendisiyle ahidleşip, sonra sözünden döndüğünü görürse dine olan güveni sar­sılır, müminin sözünden dönmesi sebebiyle İslâm’a girmekten vazgeçer.

“Kötülüğü tadın…” Yani Allah’ın yolundan alıkoyma sebebiyle kötü ve şid­detli azabı -yani dünyada öldürülme ve esirliği- tadın. Çünkü önce dine girip sonra dinden çıkmak başkalarının İslâm’dan uzaklaşmasına sebep olur.

“Sizin için büyük bir azap vardır.” Muhalif olmanın sapıklar ve bedbahtlar gurubuna katılmanın cezası olarak ahirette şiddetli bir ceza vardır.

Yani sizler ahdinizi bozduğunuz zaman şu üç kötü duruma düştünüz:

1- İstikamet ve hidayet yolunda sebat ettikten sonra, istikamet esasından uzaklaşma ve hidayet yolundan ayrılma.

2- Öldürülme, esir alınma, mallarının ellerinden alınması, vatanlarından ayrılma zorunda bırakılmaları gibi dünyada kötü azapla eza ve cefa ile karşı­laşmaları.

3- Hak yolundan ve Hak ehlinden yüz çevirmelerinin karşılığı olarak ahirette cezalandırılmaları.

Cenab-ı Hak daha sonra bir takım bedeller karşılığında ahdi bozmaktan sakındırarak şöyle buyurdu: “Allah’ın ahdini az bir bedelle satın almayın.” Ya­ni Allah’a yemin karşılığında dünya hayatının geçici metasını ve dünya ziyne­tini tercih etmeyin. Çünkü dünya malı pek azdır.

“Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.” Yani dünya bütün varlığıy­la insana verilse bile Allah katında olan yani Allah’ın mükâfatı ve sevabı O’na iman edip O’nu uman herkes için daha hayırlıdır. Bu aynı zamanda dünyadaki az bir meta’dan daha hayırlıdır.

“Eğer biliyorsanız.” Yani dünyanın hayırlanyla ahiretin hayırları arasın­daki farkı biliyorsanız…

Hayırhlık yönü: “Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın nezdinde olan ise bakidir.” Yani dünya malı yahut nimeti biter, sona erer; müddet uzun olsa bile yokolmaya mahkûmdur. Allah’ın nezdinde olan cennetteki mükâfatlar bakidir, ebedîdir, kesintisiz ve tükenmeksizin devam eder. Çünkü bu nimetler daimîdir, hiçbir şekilde değişme yoktur, zeval bulma yoktur.

“Biz sabredenleri mutlaka mükâfatlandıracağız…” Yani Allah’a yemin ol­sun ki biz müşriklerin eziyetlerine karşı sabredenleri ve ahde vefa gibi ahlâkî esasları ihtiva eden İslâm’ın hükümlerinde sebat edenleri amellerinin en güze-liyle mükâfatlandırırız, kötülüklerinden vazgeçeriz. Bu büyük bir sevaptır, gü­nahlarının bağışlanacağı şeklinde güzel bir vaaddir. [25]

Erkek Ve Kadınları Salih Amel İşlemeye Teşvik Hususunda En Geniş Manalı Ayet

97- Erkek olsun kadın olsun, mümin olarak salih amel işleyeni güzel bir hayat {^inde yaşatacağız ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıraca-

Açıklaması

Bu Allah Teala tarafından salih amel işleyen kimseler için bir vaaddir. Erkek veya kadın kim salih amel işlerse yani Allah’ın kitabına ve Rasulü’nün (s.a.) sünnetine uygun ameller işler, farzları yerine getirirse kalbi de Allah’a ve Rasulüne imanla dolu olursa dünyada ona güzel bir hayata, ahiret yurdunda ise yaptıklarının en güzeliyle mükâfata nail olacaktır.

“Güzel hayat” ifadesi çeşitli refah şekillerini ihtiva etmektedir. İbni Abbas ve bir gurup müfessir bunu helâl ve temiz rızık, yahut mutluluk, yahut taat iş­leme ve taate gönlü açma, ya da kanaat olarak açıklamışlardır.

Doğru olan -İbni Kesir’in dediği gibi- “Güzel hayat” ifadesinin bunların ta­mamını ihtiva etmesidir.

Nitekim İmam Ahmed’in Abdullah b. Ömer (r.a.)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “İslâm’a gönül veren, yeteri kadar rızka sahip olan ve Allah’ın verdiği ile kendisine kanaat ihsan etti­ği kişi kurtuluşa ermiştir.” Müslim bunu Abdullah b. Yezid el-Mukri’nin rivaye-tiyle nakletmektedir.

Tirmizî ve Nesâî Fedale b. Ubeyd (r.a.)’den Peygamberimiz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “İslâm’la hidayete kavuşan ve geçimi de ye­teri kadar olup bununla kanaat eden kurtuluşa ermiştir.”

İmam Ahmed ve Müslim Enes b. Malik (r.a.)’den rivayet ediyorlar: Pey­gamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: “Allah mümine hayırlı amelinde zulmetmez. Karşılığını bu dünyada Kasene olarak, ahirette de sevap olarak verir. Kâfire ge­lince ona bütün güzel amellerinin karşılığı dünyada verilir. Ahirete varınca da kendisine karşılığı verilecek hiçbir hayırlı ameli, hasenesi kalmaz.”

İbni Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle diyordu: “Allahım! Bana rızık verdiğin şeye beni kanaatkar kıl. Bunu bana mübarek kıl. Her kaybettiğim şeyin yerine bana hayırlısını ver.” [26]

Kur’anla İlgili Hususlar: Okurken Eûzü Çekmek, Nesh, Kur’anın Arapça Oluşu

98- (Ey Peygamber!) Kur’an okuduğun zaman (Allah’ın rahmetinden) kovul­muş şeytandan Allah’a sığın.

99- Şüphesiz ki şeytanın iman edip Rab-lerine güvenenler üzerinde hiçbir nüfu­zu yoktur.

100- Şeytanın nüfuzu sadece onu dost edinenlere ve (onun vesvesesiyle) Al­lah’a ortak koşanlar üzerindedir.

101- Biz bir ayeti değiştirip yerine baş­ka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir- müşrikler peygambere: “Sen ancak bir iftiracısın” derler. Hayır! Onların çoğu bunu bil­mezler.

102- De ki: “Kur’an’ı Ruhu’l-kudüs (Ceb­rail) müminlerin imanını pekiştirmek, müslümanlara bir hidayet rehberi ve bir müjde olmak üzere Rabbinin nez-dinden hak olarak indirdi.”

103- Şüphesiz biz’müşriklerin: “Bu Kur’an’ı Muhammed’e bir adam öğreti­yor” dediklerini çok iyi biliyoruz. İddia ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur’an ise açık fasih Arapçadır.

104- Şüphesiz ki Allah’ın ayetlerine iman etmeyenlere Allah doğru yolu göstermez. Onlara acıklı bir azap vardır.”

105- “Yalanı ancak Allah’ın ayetlerine iman etmeyenler uydurur. Asıl yalancı olanlar onlardır.”

Açıklaması

Allah kullarına Peygamberinin (s.a.) diliyle Kur’an okumak istediklerinde rahmetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığınmalarını emrediyor ve şöyle buyu­ruyor:

“Kur’an okuduğun zaman…” Yani Kur’an okumak istediğin zaman Allah’a sığın. Taşlanmaya lâyık, lanetlenmiş, Allah’ın rahmetinden kovulan şeytandan Allah’a iltica et ki okuman karışmasın ve Kur’an’ın manalarını gayet iyi düşünesin. Bu ayet bir önceki ayetle: “Biz bu kitabı sana her şeyi açıklamak üzere indirdik” ayetiyle bağlantılıdır.

Peygamberimiz (s.a.)’e hitap ümmetine hitaptır. Hatta bu daha evlâdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.) şeytanın vesveselerinden ve aldatmalarından masumdur.

Ayetin zahirinden Allah’a sığınmanın, Euzü’nün okunmasının kıraatin peşinden olması anlaşılmakta ise de asıl olan bunun kıraatten önce olmasıdır. Bu tıpkı şu ayetler gibidir.

“Namaza kalktığınız zaman” (Maide, 5/6). “Konuştuğunuz zaman adaleti gözetin.” (En’am, 6/152).

“Onlardan (Peygamber hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde ar­kasından isteyin.” (Ahzab, 33/53).

“Peygambere hitap ettiğiniz zaman bu kitabınızdan önce sadaka verin” (Mücadele, 58/12) Yani bütün bunları yapmak istediğiniz zaman demektir.

Ayrıca “Euzü…” okumanın yani Allah’a sığınmanın sebebi -ki bu da şey­tanın vesvesenin giderilmesidir- bu sığınmanın kıraatten önce yapılmasını gerektirmektedir.

“İstiâze” Euzü billahi mineş-şeytanir-raciym. Rahmetten kovulmuş şey­tandan Allah’a sığınırım demektir.

İstiaze (Allah’a sığınma) İbni Cerir ve başka imamların anlattığı gibi âlim­lerin icmaı ile mendup bir emirdir.

Sevrî’den ve Atâ’dan rivayete göre ayetin zahiriyle amel edilerek namazda ya da namaz dışında istiaze vaciptir. Zira emir vücup içindir. Fakat cumhurun görüşüne göre vacipten menduba çevrilmiştir. Zira Peygamberimiz (s.a.) bedevi araba -namazı tarif ederken- bunu öğretmemiştir. İstiazeyi zaman zaman ter-ketmiştir.

Hanefîler ve bir gurup âlimin görüşüne göre istiaze sadece namazın başın­da talep edilmiştir. Çünkü namaz kıraatle başlayan bir amel olup istiaze namazın başında olur.

Şafiiler ve bir gurup âlimin görüşüne göre ise istiaze her rek’atte tekrarlanır. Çünkü istiaze kıraat üzerine tertibe tabidir. Her rek’atte kıraat vardır. Dolayısıyla her rek’at istiaze ile başlar.

“Şüphesiz ki şeytanın iman edip Rablerine güvenenler üzerinde hiçbir nüfuzu yoktur.” Yani şeytan cinsinin Allah’ın huzuruna çıkacağını tasdik eden ve bütün işlerini Allah’a havale eden kimseler üzerinde hiçbir gücü ve hakimiyeti yoktur.

“Şeytanın nüfuzu…” Yani azdırmak ve saptırmak şeklindeki hakimiyeti kendisine itaat edenler, Allah’ı bırakıp kendisini dost ve yardımcı edinenler ve Allah’a ibadette şeytanı ortak koşanlar üzerindedir.

Buradaki (bâ) harfi (sebebiyle) de olabilir. Yani şeytana itaat etmeleri ve onun aldatması sebebiyle Rablerine şirk koşanlar demektir.

Cenab-ı Hak daha sonra şeytanın vesvesesinin etkisiyle peygamberliği in­kâr edenlerin iki şüphesini zikretti:

Birinci Şüphe:

“Biz bir ayeti değiştirip…” bir ayetin hükmünü kaldırıp herhangi bir hik­met ve hedefle onun yerine başka bir ayet getirdiğimizde Cenab-ı Hak ne in­direceğini gayet iyi bildiği halde müşrikler şer’î hükümlerin mensuh olanının nasih olan hükmüyle değiştirildiğini görünce Rasulullah (s.a.)’ı ayıpladılar ve ona: Sen iftiracısın yani yalancısın, Allah adına yalan uyduruyorsun, bir şeyi önce emrediyorsun, sonra da ondan nehyediyorsun. Aslında onların çoğu bu değişiklikteki hikmeti ve insanlara faydasını, değişim ve gelişim şartlarına riayet edilmesini, hükümlerin indirilmesindeki tedrîc prensibinin alınmasını bilmezler. O halde Muhammed (s.a.) iftiracı değildir. Allah dilediğini yapar ve murad ettiği şeyle hükmeder.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz bir ayeti neshedersek veya unutturursak (onun yerine) ondan daha hayırlısını ya da benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmiyor musun?” (Bakara, 2/106).

Allah onların bu çürük şüphelerini Peygamberimiz (s.a.)’e verdiği şu emir­de reddetti: “De ki: Kur’anı Ruhü’l-Kudüs (Cebrail) indirmiştir.” Yani Ey Muhammed! Onlara şöyle söyle: Size okunan Kur’an’ı Cebrail indirmektedir. Cebrail “Kuds” kelimesine izafe edilerek “Ruhü’l-kudüs” denmiştir. Rabbın o kitabı hak olarak yani doğruluk, adalet ve hikmetle birlikte indirdi. Nesih de hak olan şeyler cümlesindendir.

“Müminlere imanını pekiştirmek için…” yani onları nesihle imtihan etmek, ilk olarak ve ikinci olarak indirdiği şeyi tasdik etmeleri ve kalplerinin bununla huzur bulmaları için indirdi. O takdirde onlar: Bu Rabbimiz tarafından bir ger­çektir, diyecekler. Cenab-ı Hak onların dinde ayaklarının sebat bulacağını ve Allah’ın hikmet sebebi olduğuna yakinen inanmalarının doğruluğuna hükmet­ti. Allah sadece hikmetli ve doğru olanı yapar.

İnen ayetlerin olaylara göre ve maslahat icabı parça parça indiğine delâlet eden (Nezzelehû) kelimesinin kullanılması, Zemahşeri’nin dediği gibi, bu şekilde ayetleri değiştirmenin maslahatlar babından olduğuna ve neshi terket-menin manasının Kur’anın bir defada indirilmesi mertebesinde olup hikmet mefhumu dışına çıkmak olacağına işaret edilmektedir.

“Bir hidayet rehberi ve müslümanlara bir müjde olmak üzere…” indirmiş­tir. Cümlesi “liyüsebbite” cümlesi mahalline atıf yapılmıştır. Yani içinde nesih bulunan ayetlerle birlikte Kur’an onları pekiştirmek, irşad etmek ve yol göster­mek için, kendilerini Allah’a teslim eden, O’na itaat eden, O’nun hükmüne ve emrine boyun eğen, Allah’a ve peygamberine iman eden müslümanlara cennet­le müjdelemek için indirilmiştir.

Bu ayet delâlet etmektedir ki, müslümanlarm neshi gördükleri zaman akideleri iyice kökleşmekte, kalpleri huzur bulmakta, din gönüllerinde yerleş­mekte, Allah’ın hikmetine yakînen inanmakta, dalâlet ve sapıklık yerine Hak yol kendilerine gösterilmekte, altlarından ırmaklar akan Cennetlerle müj-delenmektedirler. Müşrikler ise bu sıfatların karşıtlarını taşımaktadırlar.

İkinci Şüphe:

“Şüphesiz biz müşriklerin: ‘Bu Kur’anı Muhammed’e bir adam öğretiyor’ dediklerini çok iyi biliyoruz.”

Yani biz müşriklerin Hz. Muhammed (s.a.) hakkında yalan söylediklerini gayet iyi bir şekilde biliyoruz. Onlar bilgisizce şöyle diyorlar: “Bu Kur’an Al­lah’tan vahiy olmayıp Kur’an’ı ona bir beşer öğretiyor.” Bununla Arapça bil­meyen ve dili yabancı olan Kureyşli birinin kölesine işarette bulunuyorlardı. Bu köle bir satıcı olup Safa’nın yanında satış yapıyordu. Rasulullah (s.a.) bazan da onun yanına gidip oturuyor ve onunla konuşuyordu.

Bu yabancının ismi Cebr idi. Bir başka rivayette ismi Belam denilmiştir. Bir başka rivayette Hadramî Oğullan kölesi olup ismi Yaîş’tir denilmiştir. Bu şahıs Fakih b. Mugîre’nin, ya da Âmir b. Hadramî’nin, yahut Utbe b. Rebîa’nın kölesi idi.[27]

Bu şahıs hristiyan iken müslüman olmuştu. Müşrikler de bazı Kur’an kıs­salarını işitince: Bunları O’na Cebr öğretiyor demişlerdi. Halbuki bu şahıs Arap değildi.

Allah onların iftiralarını ve yalanlarını hayrete düşürecek bir ifade ile red­dederek şöyle buyurdu: “Bu iddia ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur’an ise açık fasih bir Arapçadır.” Yani onların meylettikleri ve işarette bulundukları kişi Arap değil yabancıdır. Kur’an ise her şeyi gayet güzel açıklayan süratle an­laşılan fasih Arapça bir sözdür. Hatta Arap diliyle olabilecek en fasih kelâmdır. Bu Kur’anı fesahatiyle, belâgatiyle, İsrailoğulları’na indirilmiş bütün kitap­ların manalarından daha mükemmel tam ve kâmil manalanyla getiren nasıl başkasından bunu öğrenebilir? Arapça ifade etmeyi beceremiyen yabancı bir adamdan bunu nasıl öğrenmiş olabilir? Bu peygamberin böyle yabancı birinden bu çeşit bir kelâm öğrenmesi makul değildir.

Cenab-ı Hak daha sonra onların çürüklüklerini açıkladı ve onları şu ayetle tehditte bulundu:

Şüphesiz ki Allah’ın ayetlerine iman etmeyenlere Allah doğru yolu göster­mez.” Rasulüne inen ayetleri tasdik etmeyenlere ve Allah tarafından gelen kitaba iman etme maksadı olmayanlara Allah doğru yolu göstermez, bu konu­da kabiliyetleri olmadığı için ve günahları işledikleri için onları Allah’ın ayet­lerine ve peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitabına iman etmeye muvaffak kılmaz. Onlara ahirette acıklı ve can yakıcı azap vardır. “Asıl yalancı olanlar­dır. ” Ya Muhammedi Yalancı sen değilsin, asıl yalan söyleyen ve iftira edenler o Kureyş müşrikleridir.

Bu onların insanlar nezdinde bilindikleri yalancılık vasıflarıyla açıkça tav­sif edilmesidir. Hz. Muhammed (s.a.) ise insanların en doğru sözlüsü, en iyisi, ilim, amel iman ve yakîn hususunda en mükemmeli kavmi içinde doğru söz­lülükle tamnmış olup insanlar ona “Muhammedü’1-Emin” lakabını vermişlerdir.

Bunun için Rum kralı Herakl, Ebu Süfyan’a Rasulullah (s.a.)’ın sıfatlarını sorduğu zaman Ebu Süfyan onun doğru sözlü olduğunu bildirdi. Herakl’in sor­duğu sorular arasında şu soru da vardı:

-O bu söylediği şeyi söylemeden önce siz, onu yalancılıkla itham ediyor muydunuz? Ebu Süfyan

-Hayır, diye cevap verdi. Herakl:

-İnsanlara karşı yalan söylemiyor da Allah’a karşı mı yalan söyliyecek? dedi. [28]

Dinden Dönenler Ve İşkenceye Uğradıktan Sonra Hicret Edenler

106- Kalbi imanla huzur bulduğu halde, (inkâra) zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, gönlünü küfre açarsa Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Onlara büyük bir azap ta vardır.

107- Bunun sebebi onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Al­lah’ın kâfirlerin topluluğuna hidayeti nasip etmemesidir.

108- İşte Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimseler bun­lardır. İşte bunlar gafillerin ta ken­dileridir.

109- Hiç şüphesiz bunlar ahirette de hüsrana uğrayacaklardı.

110- Sonra mihnete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra cihad eden ve (işken­celere) sabreden kimseleri Rabbin af­feder. Bunlardan sonra muhakkak ki Rabbin çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

111- O gün herkes gelip kendini savun­maya çalışacak ve herkese yaptık­larının karşılığı tam olarak verilecek kimseye zulmedilmeyecektir.

Açıklaması

Kim iman ettikten ve basiretle inandıktan sonra Allah’ın varlığını ve bir­liğini inkâr eder ve gönlünü küfre açar ve onunla huzur bulursa Allah’ın gazabı ve laneti onun üzerinedir. Ahirette ise imanı bilip de ondan yüz çevirdiği için ona şiddetli bir azap vardır. Çünkü o dünya hayatını ahirete tercih etmiş, din­den dönmeye teşebbüs etmiştir. Allah da onun kalbine hidayet vermemiş onu hak din üzerinde sebatkâr kılmamış, kalbini mühürlemiştir. O artık istenen çizgiden gafil olan, kendilerine fayda sağlayacak şeyi düşünmeyen kimseler­dendir. Onun kulağı ve gözü mühürlenmiştir. Bunlardan yararlanamaz. Buna hiçbir faydası olamaz.

Cenab-ı Hak daha sonra ikrah (aşırı zorlanma) sebebiyle sadece diliyle küfür sözünü söyleyen ve lafzıyla müşriklere olur diyen kimseyi istisna ederek şöyle buyurdu:

“Kalbi imanla huzur bulduğu halde inkâra zorlanan kimse hariç.” Yani dövme ve eziyet sebebiyle küfre zorlanan ama kalbi bu zahiren söylediği şeyi reddeden zorlanma sebebiyle meydana gelen sıkıntıdan sonra Allah’a ve Rasulüne imanla kalbi huzur duyan kimse müstesnadır. Nitekim Ammar b. Yasir’e Mekke müşrikleri eziyet edince bu şekilde hareket etmiştir.

İtmi’nan (Huzur): Sıkıntıdan sonraki sükûnet demektir. Buradaki manası ise iman üzerine sebat edip manen huzurlu olmak demektir.

“Kim gönlünü küfre açarsa…” cümlesinin manası küfrü kabul etmeye meyilli olursa demektir.

Cenab-ı Hak dinden dönen kimseye karşı gazabının sebebini zikrederek şöyle buyurdu: “Bunun sebebi onların dünya hayatını aşırı sevmeleri…” Yani bu ceza, Allah’ın gazabı ve büyük azap onların dünyayı ahirete tercih etmeleri “ve Allah’ın kâfirler topluluğuna hidayeti nasip etmemesidir.” Yani Allah’ın bir­liğini ve Hz. Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini inkâr etmekte aşırı giden küfür üzerinde ısrar eden kimseleri muvaffak kılmaz.

“İşte Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimseler bunlardır.” Bu dinden dönenler ya da iman ettikten sonra küfredenler Allah’ın kalplerine, kulaklarına ve gözlerine mühür vurduğu dolayısıyla iman etmeyen, Allah’ın kelâmını duymayan, delilleri ve burhanları basiret gözüyle görmeyen kimselerdir. Onlar gaflet hususunda mükemmel olan kendilerinden daha gafil hiç kimse bulunmayan kimselerdir. Çünkü neticeleri düşünmekten gaflet et­mek gafletin son noktası ve zirvesidir.

“Hiç şüphesiz…” gerçekten ya da mutlaka ahirette helak olacak olanlar, kıyamet günü nefislerini ve ailelerini hüsrana uğratanlar bunlardır.

Dininden dönen ve hüsrana uğrayan bu kimselere Allah altı hükümle hükmetmiştir:

1- Bunlar Allah’ın gazabını haketmişlerdir.

2- Acıklı azabı haketmişlerdir.

3- Dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir.

4- Allah Teala onları doğru yolu bulmaktan mahrum etmiştir.

5- Allah Teala onların kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir.

6- Allah Teala onları kendileri için murad edilen kıyamet günündeki şid­detli azaptan gafil kılmıştır.

Allah Teala daha sonra Mekke’deki mazlum kimselerin hükmünü belirtti: Ey Muhammed! Sonra senin Rabbin müşriklerin kendilerini dinlerinden çevir­meye teşebbüs etmelerinden sonra Mekke’deki yurtlarını bırakıp hicret edenler ve daha sonra savaşlarda müşriklerle cihad eden ve cihadda sebat eden kim­selere ve yardımı, zaferi, te’yidi, mağfireti ve günahlarını bağışlaması ve rah-metiyle onlara destek olur. Bundan dolayı tevbe etmelerinden ve samimî olarak müslüman olmalarından sonra onları cezalandırmaz.

Bunlar müminlerin bir diğer sınıfı olup Mekke’de ezilen ve kavmi içinde küçümsenen kimselerdi. Bunlar zahiren müşriklerin küfrü telaffuz etmeleri şeklindeki tekliflerini, fitnelerini kabul ettiler. Sonra ilkelerini, ailelerini ve mallarını terkederek Allah rızasını, mağfiretini talep ederek Medine’ye hicret * etmek suretiyle kurtulma imkânı doğdu. Müminler zincirine katıldılar. Müminlerle birlikte kâfirlere karşı cihad ettiler, eziyetlere karşı sabrettiler. Al­lah Teala da bundan sonra -yani bu tavırlarından müşriklerin fitnesini kabul etmelerinden sonra- onlara çok bağışlayıcı olduğunu, ahiret gününde onlara merhametle davranacağını bildirdi.

“O gün her nefis gelecek…” (Yevme) kelimesi (Rahîm) kelimesiyle ya da (Üzkür) gizli fiiliyle mansubdur. Yani herkesin gelip kendini savunmaya çalışacağı, başkasının durumunun kendisini ilgilendirmediği herkesin: “Nefsî, nefsî!” dediği günde O çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Bu aynen şu ayet gibidir: “O gün herkes için kendini meşgul edecek bir durum vardır.” (Abese, 80/37).

Buradaki “mücadele”nin manası: Nefsi adına özür beyan etmedir. Bu ayet aynen: “Zaten bizi saptırdılar.” (Araf, 7/38) ve “Biz müşrik olmadık.” (En’am, 6/23) ayetleri gibidir.

“…herkese yaptıklarının karşılığı tam olarak verilecektir.” Her nefse yap­tığı hayır ve şerrin karşılığı tam olarak verilecek, iyi amel işleyen iyi amelinin kötülük işleyen kötülüğünün karşılığını bulacaktır.

“Onlara zulmedilmeyecektir.” Yani hayrın sevabı eksiltilmeyecek, şerrin kötülüğün cezasına ilâve yapılmayacak, zerre kadar yani çok az bir şekilde bile zulme uğramıyacaklardır. [29]

Dünyadaki Nankörlüğün Cezası

112- Allah bir ülkeyi misal vermektedir: Bu ülke emin, huzurlu, rızkı her taraf- tan Do1 bo1 gelen bir ülke idi. Ne var ki (bu ülkenin halkı) Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Bu yüzden Allah onlara yaptıklarına karşılık olarak korku ve a*?lık elbisesini tattırdı.

113″ Doğrusu onlara kendi içlerinden bir peygamber gelmişti. Ancak onlar Du peygamberi yalanladılar. Bu sebep- le zulmettikleri esnada azap onları yakalayıverdi.

Açıklama

Allah ibret için bir ülkenin durumunu anlatmaktadır. Bu ülke, halkı düş­mandan emin, kendilerini hiçbir korkulu durumun rahatsız etmediği huzur içinde ve bol rızkı rahat, kolay ve geniş bir şekilde diğer beldelerden gelen bir ülke idi.

Ancak bu ülke halkı Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bu nimetleri inkâr ettiler. Allah da onlara açlık ve korku verdi. Güvenlik yerine korku, zen­ginlik yerine açlık ve fakirlik sevinç yerine elem ve üzüntü geldi. Kötü dav­ranışları sebebiyle hayatın geniş imkânından sonra acılığını tattılar.

Onlara kendi cinslerinden bir peygamber geldi. Bu peygamber onlara ken­disinin onlara gönderilen bir elçi ve O’na ibadet etmelerini, O’na itaat et­melerini ve nimetine şükretmelerini tebliğ edici olduğunu bildirdi. Onlar da inançsızlıkları ve inatçılıklarında devam ettiler. Onlar küfürleri ve peygamber­leri yalanlamaları sebebiyle zalim oldukları, zulüm yani küfür ve masiyet iş­ledikleri sırada tamamen helak olma azabıyla azaba uğradılar.

Mesel: Belirli bir sıfatla tavsif edilen bir şey var olsun olmasın misale konu olabilir. Bazan da varolan belirli bir şeyle misal verilir.

Ayette geçen karye (ülke, kasaba) farzedilen bir kasaba da olabilir, belirli bir kasaba da olabilir. Bu kasaba Mekke de olabilir, başka bir kasaba da ola­bilir.

Müfessirlerin çoğuna göre burada geçen karye (kasaba) Mekke ve Mekke halkıdır. Çünkü Mekke emin, huzur içinde ve istikrarlı bir yer olup çevresinde bulunan kasabalarda insanlar canlarından emin değillerdi. Mekke’ye giren ise emniyet içinde olup korku hissetmiyordu. Mekkeliler Allah’ın nimetlerini inkâr ettiler. Bu nimetlerin en büyüğü Hz. Muhammed (s.a.)’in gönderilmesi nimeti idi. Allah’da onlara refah ve emniyetten sonra şiddetli açlık ve korku tattırdı. Onlar, Rasulullah (s.a.)’a karşı inatçılıkla davranmakta ısrar ettiler. Peygam­berimiz (s.a.) de onlara beddua etti: “Allahım Mudar’a baskını arttır. Onlara Hz. Yusuf (a.s.) zamanındaki kıtlık gibi kıtlık ver.” dedi. Mekkelilere her şeyi gideren kıtlık isabet etti. Yağmursuzluk imtihanına yakalandılar. Cifeleri, ölü köpek etlerini, yanmış kemikleri ve hayvanlar tarafından öldürülmüş parçalanmış develerini yemek zorunda kaldılar. Sonra da Bedir’de reisleri öl­dürüldü.

Razî diyor ki: Akla yakın olan husus bu karyenin (kasabanın) Mekke’den başka bir yer olmasıdır. Çünkü bu Mekke’lilere misal olarak verilmiştir. Mek-ke’lilere verilecek misal Mekke dışından olur. Yani bu misal her kasaba için -ve özellikle Mekke için- onların benzeri bir akıbete karşı uyarmak için bir ibret vesilesidir. Bu Allah’ın kendilerine nimet ihsan ettiği ve nimetin kendilerini şımarttığı ve bu sebeple küfre düşüp haktan yüzçeviren, Allah’ın da ken­dilerine azabını indirdiği, her kavim için bir misaldir.

(Âmineten) ifadesi emniyete, güvenlik içinde yaşamaya işarettir. (Mut-meinneten) ifadesi de hava ve iklimin güzelliği sebebiyle sıhhat içinde olmaya işarettir. “Rızkı her yerden bol olarak gelir” ifadesi rızık hususunda yeterli im­kâna sahip olduklarına işarettir.[30]

Bu kasaba bu üç sıfatla tavsif edildikten sonra Cenab-ı Hak “Allah’ın nimetlerini inkâr etti.” buyuruyor. En’um nimetin çoğuludur. Bu cem’i kıllettir. Yani o kasaba nimetlerden pek azını inkâr ettiler ve Allah onlara azab etti demektir. Bundan maksat az nankörlük anlatılarak çok nankörlüğün durumu­na dikkat çekmektedir. Az nimetlere nankörlük azabı gerektirirse çok nimet­lerin azabı gerektirmesi daha evlâ olur.

Bu sıfatlar her ne kadar ülkenin sıfatlan olarak verilmiş olsa da gerçekte burada murad edilen bu ülke halkıdır.

Bunun için ayetin sonunda “yaptıklarına karşılık olarak” denilmiştir. Al­lah buna açlık ve korku elbisesi adını vermiştir. Çünkü bu durum aynen elbise gibi çelimsizlik, yüzün renginin solması ve kötü durum şeklinde üzerlerinde belirmektedir. [31]

Yiyeceklerden Temiz Ve Helal Olanlarla Pis Ve Haram Olanlar

114- Allah’ın size rızık olarak verdiği helâl ve teiniz şeylerden yiyin. Eğer sadece Allah’a kulluk ediyorsanız Al­lah’ın nimetine şükredin.

115- Allah sizlere sadece ölü hayvan etini, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Bir kimse (zaruret) haddini aşmadan ve başkalarının hakkına tecavüz et­meden buna mecbur kalırsa (ve bunlar­dan yer ise) ona günah yoktur. Şüp­hesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

116- Dilinizin alıştığı yalanlarla: “Bu helâldir, bu haramdır” demeyin. Aksi takdirde (bu sözlerinizle) Allah’a yalan isnad etmiş olursunuz. Şüphesiz ki Al­lah’a yalan isnad edenler hiçbir zaman kurtuluşa ermezler.

117- Bu, (dünyada) pek az bir yararlan­madır. (Ahirette) onlara can yakıcı bir azap da vardır.

118- (Ey Peygamber!) Daha önce sana anlattığımız şeyleri yahudilere haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmet­tiler.

119- Sonra şüphesiz ki Rabbin, bil­meden günah işleyip ardından tevbe eden ve kendilerini düzeltenleri bağış­lar. Bunlardan sonra Rabbin çok bağış­layan ve çok merhamet edendir.

Açıklama

Bu ayetler uyan ve korkutma ayetlerinden sonra gönül huzuru, hatırlan teskin etme, mümin gönülleri hoş tutma, ölü hayvan eti ve kan gibi haram ve pis olan yiyecekleri değil de hayatın helâl rızıklarma izin verme konularına geçiş ayetleridir.

Ey müminler! “Allah’ın helâl ve temiz olan rızkından yiyin.” Buna karşılık Allah’a şükredin. Çünkü asıl nimet veren ve lütufta bulunan hiçbir ortağı ol­maksızın tek olarak ibadete layık olan O’dur. Eğer siz gerçekten O’na kulluk ediyorsanız emrettiği hususlarda O’na itaat eder nehyettiği hususlardan da vazgeçersiniz.

Son cümleden murad edilen mana ibadete teşvik etmektir.

Helâl olanlar haram olanlardan pek çoktur. Fakat bu husus cahiliyet araplannın Allah’ın helâl kıldığını haram kılmaları şeklinde değil, Allah’ın izin verdiği ölçüdedir. Bunun için pek çok ve geniş helâller yanında pek az olan haramların beyan edilmesi uygun düşmektedir. Bunun için Cenab-ı Hak: “Size sadece ölü hayvan etini…haram kılmıştır.” buyurmaktadır. Yani Rabbiniz size sadece dört şeyi haram kılmıştır. Çünkü (innema) kelimesi hasr ifade eder. Bu haram olan dört şey:

Ölmüş hayvan etini yemek, kan, domuz eti, putlara kesilen hayvanların eti.

Sonuncusu “Allah’tan başkasının adı anılan” yani Allah’ın adından başka bir isimle boğazlanan ayetine dahildir.

İmam Ahmed’in, İbni Abbas (r.a.) dan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şu ifade yeralmaktadır: “Allah’tan başkasının adıyla boğazlayan kimse lanete uğ­ramıştır. ” O halde Allah’ın size helâl kıldığı şeyleri haram kılmayın.

Bu dört haram daha önce geçen bazı surelerde zikredilmektedir:

  • Meselâ: Medenî olan Bakara Sûresinde (2/172).
  • Yme Medenî olan Maide Sûresinde (5/30).
  • Bu sure gibi Mekkî olan En’am Sûresinde (6/1*45) aynı şekilde yer almak­tadır. Ancak Maide Sûresi’nde zikredilen Münhanika, Mevkûze, Nâlîha ile sağ­ken şer’an boğazlanmadan yırtıcı hayvanın yediği şeklindeki hususlar (meyte) ifadesine dahildir.

Cenab-ı Hak daha sonra zaruret halini istisna etti: “Kim mecbur kalırsa…” yani zaruret hali onu zor durumda bırakırsa, büyük bir ihtimalle o sebeple helak olacağını zannettiği açlık sebebiyle bu haram kılınan şeylere muhtaç kalırsa, sadece kendisinin yararlanıp ve bununla bir başkasının helak olması gibi başka muhtaç bir kimseye haksızlık etmeksizin ve açlığı giderecek kadar yemesi yani zarurî miktarı aşmaksızın yeme hali sözkonusudur. Bu ifade, haram kılınan şeylerden karnı doyuracak kadar yararlanmanın haram ol­duğuna delildir. Bu pek çok âlimin görüşü ve takip ettikleri yoldur.

Zira Allah çok bağışlayan, o kimsenin günahını ve hatasını örtendir. O kimseyi bu sebeple muaheze etmez. Bu gibi durumlarda ceza vermeyip rahmet­le muamele eder.

Bu ifadelerde Allah’ın, hakkında kolaylık dilediği, zorluk dilemediği bu ümmete kolaylık ve genişlik imkânı verilmiştir.

Cenâb-ı Hak daha sonra kişilerin kendi şahsî görüşleriyle helâl ve haramı tayin etmeleri sebebiyle müşriklerin yoluna girmekten ve müşriklerin cahiliyet devrinde Bahire, Sâibe, Vasile ve Ham vb. hayvanların etini yemeyi haram kıl­mak, ölü hayvan etini ve kanı helâl kılmak gibi dinde icad ettikleri şeylere tabi olmaktan nehyetti.

“Dilinizin alıştığı yalanlarla: Bu helâldir, bu haramdır, demeyin.” Hiçbir delil bulunmadan sırf dilinizin tavsif ettiği yalanla Allah’ın şeriatına uymak­sızın şahsi görüş, nefsî arzu ve bilgisizlikle helâl ve haramı siz tayin etmeyin. Bu ayet haram kılınan şeylerin yukarıda geçen dört maddede toplandığını daha fazla vurgulama niteliğindedir.

“Aksi takdirde (bu sözlerinizde) Allah’a yalan ısnad etmiş olursunuz.” Yani böylece kendiniz helâl ve haramı belirler ve bir konuda Allah hiçbir şey indir­mediği halde kendi hükümlerini Allah’a isnad etmiş olursunuz. Hiçbir delil ya da Allah tarafından bir vahiy olmaksızın kendi görüşüyle bir şeyi helâl veya haram kılarsa Allah Teala’ya yalan isnad edenlerden olur.

Sadece kendi görüşü ve arzusuyla Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl, Al­lah’ın mubah kıldığı bir şeyi haram sayan ve şer’î bir dayanak olmayan bir bid’ati icad eden herkes bu nehyin içerisine dahildir.

Cenab-ı Hak daha sonra buna karşı vaîd ve tehditte bulunarak şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki Allah’a yalan isnad edenler hiçbir zaman kurtuluşa er­mezler. Bu dünyadaki pek az bir yararlanmadır.” Yani Allah’a yalan uyduran­lar ne dünyada ne de ahirette kazançlı çıkamazlar. Dünyada onlar için pek az ve yokolmaya mahkûm bir istifade imkânı ve basit dünya metaı vardır. Ahiret­te ise onlar için çok acıklı bir azap vardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruy­or: “Onlara biraz imkân veririz. Sonra da şiddetli bir azaba maruz kılarız.” (Lokman, 31/24).

Ayet aslında “Bahîra” ve “hibe” develerini haram sayan ve ölü bile olsa hayvanların karnından çıkan yavrularını helâl sayan kâfirlere hitap etmek­tedir.

Helâl ile haramı ve bu ümmet için zaruret sebebiyle mubah olanı beyan ettikten sonra Allah Teala Yahudilere neshedilmesinden önce kendi şeriatlerin-de haram kıldığı hayvanları zikrederek şöyle buyurdu: “Daha önce sana anlat­tığımız şeyleri Yahudilere haram kılmıştık.”

Ey Peygamber! En’am Sûresi’ndeki şu ayetle sana bildirdiğimiz şeyleri Yahudilere haram kılmıştık: “Biz Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram ettik. Sığır ve koyunun iç yağlarını da üzerlerine haram kıldık. Bunların sırt­larına veya bağırsaklarına yapışan yahut kemiğe karışan (yağlar bu hüküm­den) müstesnadır.” (En’am, 6/146).

Ey Araplar! Helâl ve haramı kendi kendine tayin etmek ve kendilerine haram kılınan hususlarda Yahudileri taklit etmek doğru değildir. Biz onlara sadece bu zikredilen şeyleri haram kıldık.

Bu şeylerin haram kılınmasının sebebi şudur: “Biz onlara zulmetmedik.

Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.” Yani bu haram kılma bizim tarafımızdan bir zulüm ve haksızlık sebebiyle değildi. Fakat kendilerinin ir­tikap ettikleri bir zulüm sebebiyle idi. Zira onlar Rablerine isyan etmeleri, pey­gamberlerine karşı inatla davranmaları ve hadlerini aşmaları sebebiyle kendi nefislerine zulmettiler. Dolayısıyla buna layık oldular. Kendilerine haram kıl­dığımız şeylerle cezalandırıldılar. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Haddi aşanların (Yahudilerin) zulmetmeleri sebebiyle biz on­lara helâl kılınmış olan temiz ve güzel şeyleri haram ettik.” (Nisa, 4/160) Bu ayet haram kılmanın zulüm ve haddi aşmak sebebiyle bir ceza olduğu hususunda açık bir ifadedir.

Cenab-ı Hak daha sonra isyankârlara, Allah’a iftira edenlere ve Allah’ın haramlarını çiğneyenlere bir lütuf ve ihsan olmak üzere tevbenin kabul edilme imkânını beyan etti. Şöyle buyurdu: “Sonra şüphesiz ki Rabbin…”

Yani Allah’a iftira etmek ve Allah’ın emrine muhalefet etmek onların tev-be etmelerine, mağfiret ve rahmetin meydana gelmesine engel olmaz. Çünkü Rabbin çok bağışlayıcıdır, günahları örtücüdür, helâl ve haramı tayin etmek suretiyle Allah’a iftira edenlere çok merhamet edendir.

“Kötülük işleyenler” Kötülük: Bilgisizlik sebebiyle küfür ve masiyetler gibi uygun olmayan davranıştır. Çünkü her kötülük işleyen kimse bunu bilgisizlik­le yapar. Hiç kimse küfür olduğunu bilerek küfür işlemeye razı olmaz. Masiyet de ancak şehvet, akıl ve ilme galip olduğu zaman meydana gelir.

Ancak mağfiret ve rahmet tevbe ve Allah’a yönelme ile, yaptıklarına piş­man olmakla ve amellerini Allah ve Rasulünün muradına uygun olarak ıslah etmekle bağlantılıdır. Bundan sonra yani bu günahı işledikten veya bu bilgisiz­likten sonra tevbe eder, amelini ıslah ederse, Allah ve Rasulüne iman eder, Al­lah ve Rasulüne itaat ederse elbette Allah onun günahını bağışlayacak dünya ve ahirette ona rahmetle muamele edecektir.

“Bundan sonra Rabbin…” cümlesini te’kid yoluyla tekrar etmiş, sonra da bilgisizlik sebebiyle onlardan sadır olan bu günahları “çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” demiştir.

Bu gösteriyor ki günah işleme genellikle şehvetin akıl ve ilim kefesinden daha ağır gelmesi ya da gencin bilgisizliği ve taşkınlığı sebebiyle olmaktadır. Yine bu durum gösteriyor ki kim uzun bir müddet küfür ve masiyetlere teşeb­büs etse sonra da tevbe edip iman etse ve salih amel işlese Allah onun tev-besini kabul edecek ve onu azaptan kurtaracaktır. [32]

Hz. İbrahim (A.S.), Onun Dinine Uyma Emri, Yahudilerin Cumartesi Gününe Saygı Göstermeleri

120- Şüphesiz ki İbrahim Allah’a boyun eğen, tevhid dininde olan bir önderdi. Hiçbir zaman müşriklerden olmadı.

121- Rabbinin nimetlerine şükrederdi. Allah O’nu (peygamberlik için) seçti ve doğru yola şevketti.

122- Biz dünyada İbrahim’e iyilik ver­dik. Şüphesiz ki o ahirette de salih kimselerdendir.

123- (Ey peygamber!) Sonra sana biz: Hakka yönelen müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine tabi ol, diye vahyet-tik.

124- Cumartesi gününe hürmet, sadece bu hususta ihtilaf edenlere (Yahudile­re) farz kılındı. Rabbin muhakkak ki kıyamet gününde ihtilâf ettikleri hu­suslarda onların arasında hükmede­cektir.

Açıklaması

Allah Teala muvahhidlerin önderi, Peygamberler babası Hz. İbrahim’i öv­mekte, O’nun müşriklerden, Yahudilik ve Hristiyanlıktan uzak olduğunu bil­dirmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki İbrahim Allah’a boyun eğen tevhid dininde olan bir önderdi…” Allah Teala Hz. İbrahim (a.s.)’ı şu dokuz sıfatla tavsif etti:

1- Hz. İbrahim bir ümmetti. Yani hayır sıfatlarında kemale erdiği için baş-lıbaşına bir ümmet idi. Ayetin manası şudur: İbrahim kendisine tabi olunacak bir önder idi.

2- Hz. İbrahim Allah’a boyun eğen, huşu sahibi Allah’a itaat eden, emrini yerine getiren bir şahsiyetti.

3- Hz. İbrahim hanifidi. Yani şirki ve batılı reddedip tevhide yönelmişti.

4- Hz. İbrahim müşriklerden olmamış, küçük yaşında ve büyüklüğünde muvahhidlerden olmuştu. O, zamanının kralına (Nemrud’a): “Benim Rabbim can veren ve öldürendir.” (Bakara, 2/258) demişti. O putlara ve yıldızlara tapın­mayı “Ben böyle (doğup da sonradan) kaybolanları sevmem.” (En’am, 6/76) diy­erek reddetmiş, sonra da putları kırmış ve onu ateşe atmışlardı.

Bu ayetin benzeri şu ayettir: “İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hristiyan idi. O sadece Allah’ı birliğini tanıyan bir müslümandı. O müşriklerden değil­di.” (Âl-iİmran, 3/67).

5- Hz. İbrahim üzerindeki Allah’ın nimetlerine karşı şükredici idi.

“En’um” kelimesi, her ne kadar cem’i kıllet olsa da bundan murad onun Allah’ın bütün nimetlerine karşı bu nimetler az da olsa şükredici olmasıydı, pek çok nimetlere karşı şükretmesi tabii ki daha evladır.

Bu ayet şu ayet gibidir: “Vefakarlık yapan (verdiği sözünde duran) İb­rahim.” (Necm, 53/37) Yani İbrahim, Allah’ın kendisine emrettiği her şeyi yer­ine getirdi demektir.

Bu ifade Kureyş ve benzerleri gibi Allah’ın nimetlerini inkâr eden kim­selere bir ta’riz niteliğindedir.

6- Hz. İbrahim’i Rabbi seçmişti. Onu peygamberlik için seçmiş, seçkin bir kul kılmıştı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz daha önce İbrahim’e de rüşdünü verdik. Biz onu gayet iyi bilenleriz.” (Enbiya, 21/51).

7- Allah Hz. İbrahim’i doğru yola iletti. Yani Allah’a davet etme, Hak dine teşvik etme ve batıl dinden nefret ettirme hususunda hidayete erdirdi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Bu, benim dosdoğru yolumdur.” (En’am, 6/153).

8- Allah, Hz. İbrahim’e dünyada iyilik -itabar- verdi. Allah, onu bütün in­sanlara sevdirdi. Bütün dinlerin mensupları -ister müslümanlar, isterse Yahu­di ve Hristiyanlar olsun- onu kabul etmektedirler. Kureyş kâfirleri ve diğer Arapların ise ondan başka iftihar vesileleri yoktur. Bu Hz. İbrahim’in şu duasının kabul edilmesi sebebiyle olmuştur. “(Allahım! )Sonrakiler içinde benim için güzel bir itibar ihsan eyle.” (Şuara, 26/84).

9- Hz. İbrahim ahirette de sahillerdendir yani salihler zümresindendir. Bu konudaki şu duası da böylece gerçekleşecektir: “Ey Rabbim! Bana hüküm ih­san et ve beni salihlere kat.” (Şuara, 26/83).

Salihlerle beraber olması kendisinin salihlerin en yüce makamlarında ol­maması demek değildir. Bunun delili şu ayettir: “İşte bunlar kavmine karşı İb­rahim’e verdiğimiz hüccetlerdi. Biz kimi dilersek onu derece derece yüksel­tiriz…” (En’am, 6/83).

Hz. İbrahim’in bu sıfatlarının, bir bir sayılmasından sonra Allah peygam­berine ona tabi olmayı emrederek şöyle buyurdu:

“Sonra sana biz: Hakka yönelen, müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine tabi ol, diye vahyettik.”

Ey Rasul! İbrahim’in kâmil bir şahsiyet oluşu, tevhid inancının ve gittiği yolun doğruluğuna binaen sana: Hanif olan Hakka yönelen bütün dinleri, şirki ve batılı reddedip tevhid dinine yönelen ve hiçbir zaman da müşrik olmayan İbrahim’in dinine tabi ol, diye vahyettik.

“Hiçbir zaman müşrik olmadı” cümlesi daha fazla te’kid içindir. Bu Hz. İb­rahim’in dinine tabi olmanın sadece temel esaslarda yani tevhide faziletli ah­lâk ve amellere davet hususunda olduğuna delâlet etmektedir.

‘Fürû’ (seri hükümler) hususunda “(Ey ümmetler!) Biz sizin her biriniz için ayrı bir şeriat ve yol kıldık.” (Maide, 5/48) ayetinin delaletiyle durum değişiklik arzedebilir. Bu durumda zamandaki ilerlemelere, aklın gelişmesine, insanî olgunluğa, milletlerin ve halkların durumlarının dikkate alınmasına göre (ana esaslar çerçevesinde) farklılık meydana gelebilir.

“Sümme evhaynâ…” cümlesinde “sümme” kelimesinin zikredilmesi Rasulullah (s.a.)’ın mertebesinin yüceliğine delâlet eder. Ayrıca İbrahim Halil (a.s.)’a verilen en şerefli ikram ve en değerli nimet Rasulullah (s.a.)’m onun yoluna onun dinine tabi olmasıdır.

Hz. İbrahim’e tabi olarak Hz. İbrahim’in de Hz. Peygamber (s.a.) gibi ibadet için cuma gününü seçmiş olmasını gerektirmektedir. Çünkü bu gün Al­lah’ın yaratmayı kemale erdirdiği kullarına olan nimetini tamamladığı gündür.

Yahudilerce cumartesi gününün hürmete layık görülmesi konusunda Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Cumartesi (gününe hürmet) sadece bu hususta ihtilaf edenlere (Yahudilere) farz kılındı.” Yahudiler, bu günü tercih et­mişlerdir. Zira bu gün Cenab-ı Hakkın yaradılışı tamamladığı cuma gününden sonra mahlukatından hiçbir şeyi yaratmadığı gün olduğu için Yahudiler bu günü tercih etmişlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak da tevrat şeriatında bu güne hürmet etmeyi Yahudilere farz kıldı.

Cumartesi gününe hürmet, Hz. Musa’nın Yahudilere cuma gününe hür­met etmelerini emredip onların da cumartesi gününü tercih etmeleri üzerine o güne hürmet etmeleri konusunda Peygamberleri Hz. Musa’ya karşı ihtilaf eden Yahudilere farz kılınmıştı. Yahudilerin cumartesi gününde ihtilaf etmeleri bu gün hakkında peygamberlerine karşı ihtilaf etmeleri şeklindedir. Yoksa Yahudilerden bir kısmı cumartesi gününü tercih edip diğer bir kısmı ise bu günü tercih etmemiş değildir. Zira Razî’nin de doğruladığı gibi[33] Yahudiler bu konuda ittifak etmişlerdir.

Zemahşerî diyor ki: “Mana şudur: Cumartesi gününün vebali -yani dün­yada maymuna çevrilmeleri cezası- bu konuda farklı tavır sergileyen Yahudilere verilmiştir. Çünkü onlar cumartesi günü avlanmayı bazan helâl sayıyor, bazen de haram sayıyorlardı. Halbuki onların üzerine vacip olan Cenab-ı Hakk’ın o günü ta’zim etmeleri ve o günde avlanmaktan el çekmelerini kesin olarak emretmesinden sonra tek ifade ile “Cumartesi günü avlanmayı haram saymaları” idi. Bu ayetten maksat isyankârları, Allah’ın emirlerine muhalif olanları ve Allah’a itaat bağını koparanları gelecek Allah’ın gazabın­dan korkutmaktır. Allah bazan bu hususu helak kılmaları bazan haram say­maları şeklindeki bu fiillerinin cezasıyla onları cezalandıracaktır.”[34]

“Rabbin muhakkak ki kıyamet gününde ihtilaf ettikleri hususlarda onların aralarında hükmedecektir.” Yani Allah ihtilafa düştükleri konuda her iki gurup arasında kesin hükmünü verecektir. Her gurubu layık olduğu sevap ve ceza ile cezalandıracaktır.

Bana göre daha kuvvetli görüş birinci tefsirdir. Mücahid: “Cumartesi (gününe hürmet) sadece bu hususta ihtilaf edenlere (Yahudilere) farz kılındı.” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Onlar bu güne tabi oldular ve cuma’yı terket-tiler.” “Bu hususta ihtilaf edenler” den murad cuma gününde ihtilaf edenler, peygamberleri Hz. Musa ve Hz. İsa’ya karşı ihtilaf edenler demektir.

Yahudiler Hz. İsa (a.s.) gönderilene kadar cumartesi gününe hürmet ve bu günü ta’zim etme esasına sarıldılar.

Rivayete göre: Hz. İsa onları Pazar gününe saygı göstermeye çağırdı. Bir başka rivayete göre: Hz. İsa da cumartesi gününe ta’zim etmeye devam etti. Fakat O’ndan sonra gelen Kostantin zamanındaki hristiyanlara Kudüs’ten vaz­geçerek ibadetlerini doğuya doğru yapmaya başladılar ve Yahudilere muhalefet ederek cumartesi yerine pazar gününe ta’zim etmeye başladılar. [35]

Dine Davet Etmenin Esasları, Misliyle Ceza Verme Esası, Musibetlere Karşı Sabretme

125- Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekil­de mücadele et. Şüphesiz ki Rabbin yolundan sapanları da çok iyi bilir, doğru yolda yürüyenleri de çok iyi bilir.

126- Ceza verdiğiniz zaman size “verilen cezanın aynıyla karşılık verin. Yemin olsun ki eğer sabrederseniz bu sab­redenler için daha hayırlıdır.

127- (Ey peygamber!) Sabret. Senin sab­retmen ancak Allah’ın lutfuyladır. On­lardan dolayı üzülme. Kurdukları tuzaklar sebebiyle darlığa düşme.

128- Şüphesiz ki Allah kendisinden kor­kanlarla ve iyilikte bulunan kimselerle beraberdir.

Açıklaması

Allah’ın dinine ve birliğine davet etmek yahut bunun bildirilmesi, bilin­mesi zaruri olan bir husustur. Bunun için bu peygamberin asıl görevi olmuş, Allah Rasulüne (s.a.) insanları Allah’a hikmetle davet etmeyi emretmiş: “Rab-binin yoluna hikmetle… davet et.” buyurmuştur.

Ey Rasul! İnsanları Rabbinin şeriatına -İslâm’a hikmetle- yani muhkem sözler ve güzel öğütle -yani ibretler ve onların gönüllerinde tesir bırakacak uyarılarla davet et. Allah Teala’mn azabından sakınmaları için onları bunlarla hatırlat.

“Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” Yani onlara karşı başkalarından daha güzel bir metodla karşı dur. Bunlardan münazara ve mücadeleye ihtiyaç duyan kimse yumuşaklık, nezaket ve güzel hitapla güzel bir şekilde davransın. Kötü söz söyleyen kimseleri affet. Onlara hitap ederken yumuşak davran. Kötülüğü iyilikle karşıla. Mücadelede sesi yükseltmeksizin ve hasma küfret-meksizin ya da eziyet etmeksizin hakka vasıl olma maksadı taşı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Zulmeden kimseler müstesna Ehl-i Kitapla en güzel şekilde mücadele edin.” (Ankebut, 29/46).

Bu Peygamberimiz (s.a.)’e yumuşaklık ve nazik hitapla davet etmesi emri idi. Nitekim Hz. Musa ile Hz. Harun Firavuna gönderildikleri zaman da şu ayette olduğu gibi yumuşak davranmakla emrolunmuşlardı: “İkiniz Firavuna yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler yahut Allah’tan korkar.” (Ta-Ha, 20/44) Her davetçiye düşen davetinde bu ilâhî emre uymaktır.

“Hiç şüphesiz Rabbin yolundan sapan kimseleri en iyi bilendir.” Yani Allah onlardan bedbaht ve mes’ud olanları, hak yolundan sapanları ve hak yolu bulanları gayet iyi bilmektedir. Allah kıyamet gününde sapıklıkları ve hidayet­lerine göre onlara yaptıklarının karşılığını verecektir. Amellerinin karşılığını vermek ne sana -Ya Muhammed- ne de başkalarına ait değil, O’nadır. Onlara hidayet vermek sana ait değildir. Sana düşen sadece tebliğ etmek, hesap gör­mek ise bize aittir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki sen sevdiğini doğ­ru yola iletemezsin. Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Kasas, 28/56) “Onlara hidayet vermek sana ait değildir. Fakat Allah dilediğine hidayet verir.” (Bakara, 2/272) Ayet hem vaad hem de vaîd ihtiva etmektedir:

Peygamberimiz (s.a.)’in davetteki yumuşaklık örneklerinden biri Ebu Ümame’nin rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: Bir delikanlı Peygamberimiz (s.a.) e gelerek

-Ey Allah’ın Peygamberi! Bana zina etmek hususunda izin verir misin? dedi. İnsanlar ona bağırdı. Peygamberimiz (s.a.):

-O halde bunu yaklaştırın, buyurdu. Genç yaklaştı ve Peygamberimiz (s.a.)’in önüne oturdu. Gence:

-Bunun annene yapılmasını ister misin? dedi. Genç:

-Hayır, Allah bizi sana feda eylesin, dedi. Peygamberimiz:

-İnsanlar da annesine böyle yapılmasını istemezler buyurdu. Sonra gence:

-Bunun kızkardeşine yapılmasını ister misin? dedi. Genç:

-Hayır, Allah beni sana feda eylesin, dedi. Peygamberimiz:

-İnsanlar da kızkardeşlerine böyle yapılmasını istemezler, buyurdu.

Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.) elini gencin göğsüne koydu ve “Al­lah’ım! Onun kalbini, temizle günahını affet. İffetini koru” diye dua etti. Artık zina o genç için en kötü şey olmuştu.

Allah Teala davet ve hitapta güzellikle davranmayı emrettikten sonra ceza verirken adalet ve insaflı davranmayı, hakkı alırken misilleme yapmayı emret­ti. Zira davet başkalarını kızdırmaya, onların öldürmeye, vurmaya veya küfretmeye teşebbüs etmelerine sebep olabilir. Bunun için Cenab-ı Hak “Ceza verir­ken size verilen cezanın aynıyla karşılık verin” buyurdu.

Yani ey müminler bir günahkârı cezalandırmak istediğiniz zaman ona günahının misliyle ve hiçbir ilave yapmadan haddi de aşmadan ceza verin. Biz­den bir adam bir şey alırsa siz onun aldığı kadar alın. Çünkü fazlası zulümdür. Zulmü ise Allah sevmez ve zulümden razı olmaz.

“Ceza verildiği zaman” ifadesinde Allah “müşakele” yoluyla bunu ikab (ceza) olarak adlandırdı. Zira ikabın (cezanın) aslı bir fiile karşılık vermektir. Fiil işin başında ikab (ceza) değildir.

Cenab-ı Hak daha sonra cezayı kaldırmaya ve aynıyla karşılık vermekten daha yüce bir tavır içinde olmaya davet etti ve şöyle buyurdu: “Eğer sabreder­seniz bu, sabredenler için daha hayırlıdır.”

Yani aynıyla karşılık vermez, sabrederseniz kötülükten vazgeçerseniz ve size ulaşan zulme karşı sabredip Allah’tan ecir ve sevap beklerseniz Allah onun cezasını üstlenir. Sabretmek sabreden kimse için intikamdan daha hayır­lıdır. Zira Allah’ın intikamı daha şiddetlidir.

Cenab-ı Hak sabrın neticesini belirttikten sonra genel bir sıfat olarak sab­rı zikrederek şöyle buyurdu: “Sabret. Senin sabrın Allah’ın yardımıyladır.” Yani davet yolunda sana isabet eden eziyetlere sabret. Senin sabrın sadece Al­lah’ın yardımı ve güzelce muvaffak kılması ve dilemesiyledir. Yani Allah Teala sabır meşakkatli olduğundan sabra yardımcı olacak şeyi zikretti. Sabır talep etmek ve sebatkârlık için Allah’a iltica etmeye teşvik etti.

“Sabret” ifadesi sabır emrini te’kid etmekte, ve buna ancak Allah’ın dilemesi ve yardımıyla ulaşabileceğini bildirmektedir. Bu aynı zamanda kav­minden gördüğü eziyete karşılık Peygamberimiz (s.a.)’e bir teselli ve onu seba­ta davet etmektir.

“Onlardan dolayı üzülme” Yani müşriklerin ve sana muhalefet eden her­kesin yüzçevirmelerinden dolayı endişelenme. Zira bunu Allah takdir etmiştir. Yahut Uhud şehidlerine üzülme. Üzüntü ve tasayı terketme, sabra yardımcı olan hususlardandır.

“Onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı darlığa düşme.” Onların hilelerinden ve senin için kurdukları planlardan dolayı gam ve gönül darlığı içinde ve sana karşı düşmanlığı hususunda aşırı gitmeleri ve senin hakkında kötülük, düşünmelerinden dolayı gam ve gönül darlığı içinde olma. Zira Allah sana yeter. O sana yardımcı ve destektir.

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Artık bundan sonra göğsünde bir sıkıntı olmasın.” (A’raf, 7/2) “Şimdi sen (müşriklerin): ‘Ona (gökten) bir hazine indirilseydi yahut beraberinde bir de melek gelseydi ya!demelerinden dolayı sana vahy edilenlerden bir kısmını bu yüzden daralarak hemen terk mi edecek­sin? Allah ise her şeye hakkıyla vekildir.” (Hud, 11/12).

“Hiç şüphesiz ki Allah Takva sahipleriyle beraberdir.” Allah haramları ter-keden masiyetlerden kaçınan müttekilerle onlara yardım, zafer ve destek vermek suretiyle beraberdir. Yina Allah farzlara riayet etmek, taata sarılmak ve hakları sahiplerine eda etmek suretiyle güzel amel işleyenlerle beraberdir. Sabr: takva ve ihsan sıfatlarındandır. “Takva sahibi olanlar” yani haramları terkedenler “iyi amel işleyenler” ibadet ve taat işleyenler demektir.

Bu özel bir beraberliktir. Bununla yardım, te’yid ve hidayet murad edilir. Bu aynen şu ayetler gibidir:

“Hani Rabbin meleklere: Şüphesiz ki ben sizinle beraberim. Haydi siz iman edenlere (mücahidlere) sebat ilham edin diye vahyediyordu.” (Enfal, 8/12).

Yine Cenab-ı Hakkın Hz. Musa ile Hz. Harun’a emri şu şekildedir: “Kork­mayın. Ben sizinle beraberim duyuyor ve görüyorum.” (Taha, 20/46).

Peygamberimiz (s.a.)’in mağarada iken Hz. Ebubekir’e “Üzülme, hiç şüp­hesiz Allah bizimle beraberdir” (Tevbe, 9/40) demiştir.

Ayrıca duymak, görmek ve bilmek suretiyle genel bir beraberliktir. Bunun misali şu ayetlerdir: “Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yap­tıklarınızı görür.” (Hadid, 57/3) “Onlar nerede olurlarsa olsunlar O onlarla beraberdir.” (Mücadele, 58/7).

Kuran

Nahl Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.