Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 17°C
Az Bulutlu
İstanbul
17°C
Az Bulutlu
Per 15°C
Cum 14°C
Cts 12°C
Paz 16°C

16 – Nahl Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

16 – Nahl Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Nahl Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

1 — Allah’ın emri geldi. Artık onu acele istemeyin. O; ortak koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir, yü­cedir.

Allah’ın Emri Geldiğinde

Allah Teâlâ kıyametin yaklaştığını kesinlikle meydana gelmiş ol­maya delâlet eden geçmiş zaman sîgası ile haber verir. «İnsanların he­sap görme zamanı yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çeviri­yorlar.» (Enbiyâ, 1), «Saat yaklaştı ve ay yarıldı.» (Kamer, 1). Allah Teâlâ : Sizin uzak sandığınız şey yakındır. «Artık onu acele istemeyin.» buyurur. Buradaki zamirin Allah’a da, azaba da dönmesi muhtemeldir. Ancak her ikisi de âyetin lâzimî mânâlarındandır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: «Senden azabı çarçabuk isterler. Eğer belirtil­miş bir süre olmasaydı, azâb onlara hemen gelirdi. Ama yine de on­lar farkına varmadan başlarına ansızın gelecektir. Senden azabı çar­çabuk istiyorlar. Doğrusu cehennem, yakında kâfirleri kuşatacaktır.» (Ankebût, 53-54). Bu âyetin tefsirinde Dahhâk, garîb bir görüş ileri sürer ve «Allah’ın emri geldi.» kısmında Allah’ın farzlarının ve ceza­larının kasdedildiğini söyler. îbn Cerîr bu görüşü reddedip der ki: Var­lığından önce farzların ve şeriatların acele gelmesini isteyen liiç kim­se bilmiyoruz. Ancak azâb bundan farklıdır. Zîrâ onlar, uzak görerek ve yalanlayarak vukuundan önce azabın acele gelmesini istemişlerdir. Ben de derim ki: Allah Teâlâ buna benzer olarak başka bir âyette şöy­le buyurur: «O’na inanmayanlar çabucak gelmesini isterler. îmân edenler ise, O’ndan korku ile titrerler. Ve O’nun hak olduğunu bilir­ler. İyi bilin ki kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.» (Şûra, 18). İbn Ebu Hâtim’in Yahya İbn Âdem kanalıy­la… Ukbe İbn Âmir’den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur ; Kıyamet sırasında size batıdan, kalkana benzeyen simsiyah bir bulut doğar (çıkar) gökte yükselmeye devam eder de İçinden bir münâdi: Ey insanlar, diye nida eder. İnsanlar birbirlerine gelir ve: İşittiniz mi? diye birbirlerine sorarlar. Onlardan bir kısmı evet, der­ken bir kısmı da şüphe eder. Sonra ikinci kere : Ey insanlar, diye çağı­rır. İnsanlar birbirlerine : İşittiniz mi? diye sorarlar ve evet, derler. Son­ra ses, üçüncü kere nida eder : Ey insanlar, Allah’ın emri geldi. Acele gelmesini boşuna istemeyin, der. Allah Rasûlü buyurur ki: Nefsim kud­ret elinde olan (Allah) a yemîn olsun ki biri satıcı, diğeri alıcı iki kişi elbiseyi yaymışlar bir daha onu asla düremeyecekler. Muhakkak bir adam havuzunu suvar da ebediyyen ondan bir şeyi sulayamaz. Kişi devesini sağar da, ebediyyen onu içemez. İnsanlar, (kıyametle) meş­guldürler. Sonra Allah Teâlâ, zâtının; onların bir başkasıyla zâtına şirk koşmalarından, onunla birlikte zâtına denk saydıklarına ve put­lara ibâdetlerinden münezzeh olduğunu bildirir. Allah Teâlâ yücedir, mukaddestir, uludur. Onlar; işte onlardır kıyameti yalanlayanlar. «O, ortak koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir, yücedir.»[1]

2 — O, kullarından dilediğine kendi emrinden me­lekleri rûh ile indirir ki; Benden başka tanrı yoktur, Ben­den sakının, diye uyarsınlar.

Allah Teâlâ burada: «O, kendi emrinden melekleri rûh ile indi­rir.» buyururken başka bir âyette şöyle buyurmuştur: «îşte böylece sana da buyruğumuzdan bir rûh vahyettik. Sen kitab nedir, îmân nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık.» (Şûra, 52). «Kullarından dilediğine.» âyetinde peygamberler kasded ilmektedir. Şu âyetler de böyledir : «Al­lah, risâletini nereye vereceğini en iyi bilendir.» (En’âm, 124), «Allah, hem meleklerden ve hem de insanlardan elçiler seçer.» (Hacc, 75), «Al­lah karşılaşma gününden korkutmak için, kullarından dilediğine em­rinden olan ruhu (vahyi) indirir. O gün onlar ortaya çıkarlar. Hiç bir şeyleri Allah’a gizli kalmaz. Kimindir bugün mülk? Vâhid, Kahhâr olan Allah’ındır.» (Ğâfir, 15-16).

Allah Teâlâ başka bir âyette : «Ve onlara bildirsinler ki muhak­kak Benden başka tann yoktur, bana ibâdet edin.» (Enbiyâ, 25) bu­yururken bu âyette de «Benden sakının.» buyurmuştur. Yani emrime zıd gidip de Benden bir başkasına tapınanlar Benim azabımdan korksunlar.[2]

İzahı

3 — O, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Onların ortak koştukları şeyden münezzehtir.

4 — İnsanı bir damla sudan yarattı. Öyleyken o, na­sıl da apaçık bir hasım kesilmiştir.

Göklerin ve Yerin Yaratılışı

Allah Teâlâ ulvî âlemi —ki göklerdir— ve süflî âlemi —ki için­dekilerle beraber yeryüzüdür— yarattığını, bunların boşuna, eğlenmek için değil hak ile yaratılmış olduklarını haber verir. Bunlar «Kötülük edenlere yaptıklarının karşılığını vermesi, güzel hareket edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir.» (Necm, 31). Daha sonra onunla birlikte başkasına tapınanlann şirk koşmalarından zâtının mü­nezzeh olduğunu bildirir. O, ortağı olmaksızın yegâne yaratıcıdır. Bu sebeple yalnız kendisine ibâdet edilmeye müstehaktır, O’nun ortağı yoktur. Daha sonra Allah Teâlâ, insan cinsini zayıf bir damla sudan yarattığına işaret eder. İnsan kendine yeter hale gelip gelişince, yük­selince bir de bakarsın ki Rabbı ile hasımlaşmakta, O’nu yalanlamak­ta ve peygamberleri ile savaşmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ onu ancak kendisine bir kul olarak yaratmıştır, değilse kendine karşı bir düşman olarak değil. Bu hakikate şu âyetlerde de işaret edilmektedir : «İnsanı sudan yaratarak ona soy sop veren O’dur. Ve Rabbm her şeye Kâdir’-dir. Allah’ı bırakıp kendilerine fayda veya zarar veremeyen şeylere kul­luk ederler. Kâfir Rabbına karşı duranın yardımcısıdır.» (Furkân, 54-55), «İnsan, kendisini gerçekten bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir düşman (kesilmekte) dır. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misâl getirdi. Çürümüşken kemikleri diriltecek kim­dir? dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı hakkıyle bilendir.» (Yâsîn, 77-79). İmâm Ahmed ve İbn Mâ-ce’nin Büsr İbn Cehâş’dan rivayet ettikleri bir hadîste şöyle buyrulur: Allah Rasûlü avucuna tükürdü sonra şöyle buyurdu : Allah Teâlâ bu­yurur ki: Ey Âdemoğlu, Ben seni şöyle bir şeyden yaratmışken sen Beni nereden âciz bırakacaksın? Nihayet seni yaratıp ölçülü, düzgün yapılı kıldığımda sabah akşam yürüdün, yeryüzünde senin sesin, sâ­nın vardı. Topladın ve kimseye vermedin. Nihayet can boğaza geldiği zaman : Tasadduk edeceğim» dedin. Heyhat sadaka zamanı geçti.[3]

İzahı

Bu âyet-i kerime insanın yaradılışını izah konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. Bu konuda enerji” sarf eden ve yorulan tıbbın ne­siller sonra vardığı nokta da bu âyette açıklanmış olanın Ötesinde bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Andolsun ki Biz in­sanı süzme çamurdan yarattık.» Doğrusu Allah Teâlâ, Âdem Aleyhis-selâm’ı çamurdan yaratmış ve Âdem’in soyundan gelen insanları da «Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.» âyetinde be­lirtildiği gibi, süzülmüş çamurdan meydana gelmiş olan nutfeden ço­ğaltmıştır. Çamur, su ve topraktan teşekkül eder. Bir şeyden yapılmış olan nesnenin bileşiminde yapıldığı maddelerin bulunması gerekir el­bette, însan veya hayvan organizması kimyevî olarak tahlil edildiğin­de toprağın elementlerinden müteşekkil olduğu görülür. Toprakta mev-cûd olan maddelerin çoğunluğu oksijendir. Hidrojen, klor, fosfor, flor, kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum, demir, silikon, kireç, kar­bonat, klorit, fosfat ve oksit bulunduğu gibi üç şekilde nitrojen de bu­lunmaktadır. Azot önce erimiş maddeler şeklinde sonra nisadır ve ni­sadır tuzu şeklinde bulunur, daha sonra da nitrik asit ve nitrat şek­linde bulunur. Bunların yanı sıra toprakta muhtelif türlerine göre ha­va da bulunur. Hattâ en katı kayalarda ve en sert taşlarda bile hava bulunmaktadır. İşte toprakta mevcûd olan en önemli elementler bun­lardır.

Şimdi bir de insan bedeninde mevcûd olan elementlere göz ata­lım : İnsan bedeninin yapısı araştırıldığında vücûdun muhtelif tuzlar­la sudan meydana geldiği görülür. Organizmada fosfat, karbonat, po­tasyum, sodyum, kalsiyum, magnezyum ve fosfor bulunur. Çok az nis-bette florür bulunduğu gibi kandaki yuvarların al ve akyuvar biçimin­de midede klorik asit bulunur. İdrarda nisadır bulunur. Kandaki plazmada sodyum tuzlan önemli bir yapıyı oluştururlar. Hücre ve doku­larda potasyum yer alır. Kemikler böylesine katı ve dayanıklı oluşla­rını, kalsiyum karbonat ve fosfat ihtiva eden bileşimlerine borçludur­lar. Keza organik bileşime sahip insan ve hayvan bedeninde erimiş maddeler halinde nitrojen elementi de bulunmaktadır. Bu element karbon, hidrojen, oksijen ve fosforu ihtiva eder. Ayrıca yağlı madde­ler gibi nitrojen dışındaki maddeler de organizmada yer alır. Bunlar karbon, hidrojen ve oksijenden teşekkül eder. Gelişmeyi sağlayan mad­deler ise, aynen yağlı maddelerin elementlerinden oluşur. Ancak bu maddelerdeki hidrojen ve oksijen elementlerinin nisbeti farklıdır. Kan dediğimiz akıcı maddenin yüzde doksandan çok su ihtiva ettiğini görü­yoruz. Bunun yanı sıra yağlı ve klcrid, fosfat, karbonat ve sodyum, po­tasyum, kalsiyum, magnezyum ve danıir bileşikleri taşıdığı oksijen, nitrojen ve karbonik asit gibi eriyici gazlar ihtiva ettiği bilinmektedir. İnsan bedeninde yer alan en önemli elementlerden birisi de sudur. Kanda % 90 ı aşan su nisbeti kaslarda % 75 e ulaşır. Bedenin her ta­rafında su vardır. Annenin memesinden gelen süt, gözlerden akan yaş­lar .ağızda yiyeceğimiz maddeleri eriten tükürükler ve muhtelif or­ganların ifraz ettiği salgılar büyük bir ölçüde su ihtiva ederler.

İnsan bedeninin bileşimi ile, su ve topraktan oluşan çamurun bi­leşimini karşılaştırdığımızda; şu neticeyi görürüz : İnsan bedeni top­rakta mevcûd olan elementlerden ve maddelerden mürekkeb bir ya­pıya sahiptir. Peki öyleyse neden organizma başka elementlere de ih­tiyâç hissetmektedir? Bir başka ifâdeyle; insan bedeni toprakta mev­cûd olan ve kendinde mevcûd olmayan diğer elementlere niçin gerek duymaktadır? İşte bunun cevabı Allah Teâlâ’nm «Andolsun ki insanı süzme çamurdan yarattık.» kavlinde saklı bulunmaktadır. Yani insan bedeni, topraktaki maddelerin özünden oluşmuştur. Binâenaleyh top­rakta mevcûd olan bütün maddelerin, bu özde de mevcûd olması ke­sinkes mümkün değildir. Çünkü toprak, içinde bütün maddelerin eri­diği bir bileşik değildir ki ondan bir miktar süzüp aldığımızda, bütün maddelerin bu öze de bu süzme kısma da geçtiği söylenebilsin. Toprak terkibi bakımından muhtelif bileşikleri ihtiva eder ve içinde taşıdığı elementler de yönüne, tabakasına ve yerine göre farklı olur. Söz ge-limi bir yerde tuzlar çok olurken bir yerde tuz hiç bulunmaz veya çok az olur. Nitekim Allah Teâlâ Hıcr sûresinde şöyle buyurmaktadır: «Hani Rabbm meleklere demişti ki: Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim­de; siz derhâl onun için secdeye kapanın.» (Hıcr, 28-29) İşte bu âyet te yer alan ve balçık anlamına gelen ( JUJU» ) kurumuş çamurdur.

«Kuru bir çamurdan» ifâdesinde kokmuş ve rengi değişmiş toprak kasdediimektedir. Rahman sûresinde ise şöyle buyurmaktadır: «O, in­sanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yaratmıştır.» Buna göre Allah Teâlâ insanı istediği gibi döndürüp şekil verdiği kuru çamurdan ya­ratmıştır. Tıpkı çömlekçinin bir parça çamuru alıp eliyle muhtelif şekillerde ve biçimlerde değişik çömlekler yapması gibi. Sonra Allah Teâlâ bu şekil verdiği balçığa kendi ruhundan üfürmüş ve en güzel şekilde bir insan varlığını meydana getirmiştir. Nitekim bu hususta şöyle buyurmaktadır : «Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı baş­langıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah’­tır. Size kulaklar, gözler ve kalbler vermiştir. Buna rağmen çok az şükrediyorsunuz.» (Secde, 7-9) Bu kuru çamurun kaynağı, yukarıda sözü edilen kara çamurdur. Bunda bazı kimyevî değişiklikler meyda­na gelmiş ve belki de bu değişikliğin sonucunda ona bazı elementler karışmış ve bazı elementlerin ayrılması neticesinde başka bileşikler doğmuş, başka gazlar atılmıştır. Bu değişikliklerin en güzel örnekle­rinden birisi hidrojen per sülfatın iğrenç kokusu olabilir. Keza nisa­dır gazı da ayrı bir örnek olabilir. Yukarıda geçenlerden anlaşılıyor ki; toprakta bulunan bütün elementler insan bedeninde yer alma­mıştır. Çünkü toprak değişik merhalelerden geçmiş ve onda farklı et­ki ve tepkiler olmuş, alaşımlar neticesinde değişiklikler meydana gel­miş, bir kısım elementler atılmış, bir kısım elementler alınmış ve mevcûd olan elementler sağlam biçimde birleştirilmiştir. Bu konuda Cenâb-ı Allah diğer âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Allah, sizi top­raktan yaratmış, sonra nutfeden meydana getirmiştir. Sonra da sizi çifter çifter kılmıştır.» (Fâtır, 11)

«Onun âyetlerinden birisi de sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra siz beşer halinde etrafa yayılırsınız.» (Rûm, 20)

«Sizi yerden bir bitki gibi bitiren Allah’tır.» (Nûh, 17) «Onunla konuşurken arkadaşı kendisine dedi ki: Seni topraktan yaratmış olan, sonra nutfe haline getiren sonra da bir erkek şeklinde düzelten Al­lah’ı mı inkâr ediyorsun?» (Kehf, 37)

«Hani Rabbın meleklere demişti ki ben, çamurdan bir insan ya­ratacağım. Onu düzeltip kendisine ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye varın.» (Sâd, 71) ve daha buna benzer pek çok âyet-i kerîme vardır[4]

5 — Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Onların etlerinden de yersiniz.

6 — Akşamleyin getirir, sabah salarken onlarda si­zin için bir güzellik vardır.

7 — Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere yüklerinizi taşırlar. Muhakkak ki Rabbmız, Rauf’tur, Ra-hîm’dir.

Hayvanların Yaratılışı

Allah Teâlâ kulları için develer, inekler, koyunlar gibi —En’âm Sûresinde açıklandığı üzere— sekiz çeşit hayvan yaratmak suretiy­le onlara nimetler bahsetmiştir. Onlarda kulları için maslahatlar ve faydalar kılmıştır. Yünlerinden ve kıllarından giyerler, evlerini dö­şerler, sütlerinden içerler vs yavrularını yerler. Ayrıca bunlarda ken­dileri için bir güzellik ve süs vardır. Bu sebepledir ki : «Akşamleyin getirir, sabah salarken onlarda sizin için bir güzellik vardır.» buyur­muştur. Onlar akşamleyin otlaktan dönme vaktinde böğürleri semiz, memeleri büyük ve hörgüçleri yüksektir. Sabahleyin onlan otlağa sa­larken de onlarda sizin için bir güzellik ve zevk vardır. Onlar, taşı­ma ve nakline güç yetiremeyeceğiniz ağır yüklerinizi kendi kendini­ze zor varacağınız memleketlere taşırlar. Bu taşıma; hacc, umre, ga­za, ticaret ve buna benzer yerlerde olup onları binme, yükleme gibi çeşitli kullanma yerlerinde kullanırsınız. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmuştur : «Davarlarda da sizin için âyet vardır. Onların karınlarındakinden size içiririz. Sizin için daha birçok fay­daları vardır ve onlardan yersiniz de. Hem onların üzerinde, hem de gemilerin üstünde taşınırsınız.» (Mü’minûn, 21-22), «Allah, binek ola­rak kullanasımz ve yiyesiniz diye davarları sizin için yaratandır. On­larda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki arzulara, onlara binerek ulaşırsınız. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız. Allah size âyetlerini gösterir. Artık, Allah’ın âyetlerinden hangisini inkâr edersiniz?» (Ğâfir, 79-81). Yine aynı sebeple burada da bu nimetleri saydıktan sonra : «Muhakkak ki size, sizin için bu hayvanları yara­tan ve onları sizin emrinizs veren Rabbınız Rauf’tur, Rahîm’dir.» buyurur. Başka âyetlerde ise bu nimetlere şöyle işaret edilir: «Gör­mezler mi ki, kendi gücümüzle onlar için hayvanlar yarattık. Kendi­leri bunlara sahip bulunmaktadırlar. Ve onları kendilerinin buyru­ğuna verdik. Onlardan kimisi bineklerdir, kimisinden de yerler.» (Yâ-sîn, 71-72), «Sizin için bineceğiniz gemiler ve davarlar varetmiştir. Tâ ki, bunların üzerlerine oturunca Rabbınızın nimetini anarak : Bun­ları buyruğumuza veren ne yücedir! Yoksa biz bunları zaptedemez­dik. Ve biz şüphesiz Rabbımıza döneceğiz diyesiniz.»’ (Zuhruf, 12-14). İbn Abbâs, «Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar var­dır.» âyetindeki kelimesini elbiselerle; keli­mesini de yiyecekler ve içecekler ile onlardan istifâde edeceğimiz şey­lerle açıklamıştır. Abdürrezzâk der ki: Bize İsrâîl… İbn Abbâs’tan rivayet etti ki; «Sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar» her hayvanın neslidir. Mücâhid: Onlarda sizi ısıtacak dokunan elbiseler, binilme­leri, et ve süt gibi birçok faydalar vardır, demiştir. Katâde der ki: «Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır.» âyetinde Al­lah Teâlâ: Onlarda sizin için elbiseler, menfaatler ve size yetecek ka­dar yiyecek vardır, buyurur. Müfessirlerden bir çoğu da birbirine ya­kın lâfızlarla böyle söylemişlerdir.[5]

8 — Atları, katırları ve merkebleri de sizin için binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha ni­ce şeyleri de yaratır.

Bunlar Allah Teâlâ’nın kullarına bir nimet olarak yaratmış ol­duğu diğer bir sınıf olup, Allah’ın binmek için ve süs olarak varettiği atlar, katırlar, merkeblerdir. Bunlardan en büyük maksad binme ve süstür. Allah Teâlâ’nın bunları diğer hayvanlardan ayırıp tek ola­rak zikretmesine bakarak âlimlerden bazıları at etinin haram oldu­ğu görüşüne zâhib olmuşlardır. îmânı Ebu Hanîfe -—Allah ona rahmet eylesin— ve fakîhlerden ona muvafakat edenler bu cümledendir. Zîrâ Allah Teâlâ, atlan katırlar ve nıerkeblerle birlikte zikretmiştir ki; bunlar (katır ve merkebler) sünnet-i nebeviyye’de sabit olduğu üzere (etlerinin yenmesi) haramdır. Âlimlerin çoğu bu görüştedirler. İmâm Ebû Ca’fer İbn Cerîr’in Ya’kûb kanalıyla… İbn Abbâs’tan ri­vayetine göre o at, katır ve merkeblerin etlerini mekruh olarak görür ve şöyle dermiş : Allah Teâlâ : «Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda si­zi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Onların etlerinden de yer­siniz.)) buyurmuştur ki, bunlar yemek içindir. «Atlan, katırlan ve merkebleri de sizin için binek hayvanı olarak yaratmıştır.» buyurur ki, bunlar da binmek içindir. Saîd İbn Cübeyr’den ve başka kanallar­dan olmak üzere İbn Abbâs’tan yukardaki sözün bir benzeri rivayet edilmiştir. Hakem îbn Uteybe (r.a.) de bu görüşün bir benzerine zâ-hibdir. Bunlar, İmâm Ahmed’in Müsnedinde rivayet etmiş olduğu şu hadîse dayanmaktadırlar : İmâm Ahmed’in Yezîd İbn Abdirabbih kana­lıyla… Hâlid îbn Velîd (r.a.) den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) at, katır ve merkeblerin etlerini yemeyi yasak­ladı. Hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce, Salih İbn Yahya İbn Mik-dâm kanalıyla —ki bu Râvî hakkında birtakım sözler mevcûddur— tahric etmişlerdir. Ayrıca hadîsi İmâm Ahmed de bundan daha geniş ve delâlet bakımından daha kuvetli olarak bir başka şekliyle rivayet eder ve der ki: Bize Ahmed İbn Abdülmelik… Mikdâm İbn Ma’dîke-rib’den rivayet etti ki o, şöyle anlatmıştır : Yazın Hâlid îbn Velîd ile savaşa çıktık. Ashabımız eti özlediler. Benden bir kısrak istediler. On­lara bir kısrak verdim (boğazlamak üzere) onu bağladılar. Hâlid’e gi­dip ona soruncaya kadar olduğunuz yerde durun, dedim. Hâlid’e va­rıp sordum. Hayber Gazvesinde Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber savaş­ta bulunduk. İnsanlar yahûdîlerin bahçelerine koşuştular. Allah Ra­sûlü bana : Haydin toplayan namaza, cennete ancak müslüman olan girecektir, diye nida etmemi emretti. Sonra şöyle buyurdu : Ey insan­lar, muhakkak siz yahûdîlerin bahçelerine koşuştunuz. Dikkat edin; anlaşmalı olanlann mallan ancak hak karşılığı helâl olur. Ehlîleşti-rilmiş merkeblerin etleri, buranın atları ve katırlan, köpek dişi olan her yırtıcı hayvan ve tırnaklı olan her kuş size haramdır. Hadîsin metninde geçen kelimesi, kısrak anlamındadır. «Bağla­dılar» kısmından ise onlann, kısrağı boğazlamak üzere iple bağlama­ları anlaşılır.’ Yine hadîste geçen kelimesi, evlerin ya­kınındaki bahçeler anlamınadir. Sanki oniann bu işleri, ona söz ver­melerinden sonra ve işlerinin yarısına vardıklarında vuku bulmuş­tur. En doğrusunu Allah bilir. Şayet bu hadîs sahîh olsaydı, at etinin haram kılınmasına dâir bir nass olabilirdi. Fakat Buhârî ve Müs­lim’in Sahihlerinde sabit olan bir hadîs karşısında bir hüküm ifâ­de etmez. Câbir İbn Abdullah’tan rivayet edilen bu hadîste o, şöyle demiştir: Allah Basûlü (s.a.) ehlîleştirümiş merkeblerin etini yasak­ladı ve at etleri yenmesine izin verdi. Hadîsi Ahmed ve Ebû Dâvûd iki isnâdla rivayet etmiş olup her birinin isnadı Müslim’in şartlarına uygundur. Yine Câbir’den rivayete göre o, şöyle demiştir: Hayber günü biz at, katır ve merkebleri boğazlamış tık. Allah Rasûlü (s.a.), katır ve merkeblerin (etini) bize yasakladı da at eti yememizi yasak­lamadı. Müslim’in Sahîh’inde Esma Bint Ebu Bekr (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste o, şöyls demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) nün zama­nında ve biz Medine’de iken bir kısrak boğazladık ve onu yedik. Bu hadîs, delâlet bakımından daha kuvvetli, daha sağlam ve sabittir. Âlimlerin cumhuru; Mâlik, Şafiî, Ahmed ve bunların ashabı ile Se­lef ve Halef âlimlerinin çoğu bu görüştedirler. En doğrusunu Allah bilir.

Abdürrezzâk der ki: Bize îbn Cüreyc’in… İbn Abbâs’tan rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir: Atlar vahşî idiler de Allah Teâlâ onları îsmâîl İbn İbrahim (a.s.) e itaat ettirdi. Vehb îbn Münebbih’in, isrâ-iliyyâtı içinde anlattığına göre; Allah Teâlâ, atları güney rüzgârın­dan yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Muhakkak ki nass (Kur’an ve Hadîs’ten deliller) bu hayvanlara binmenin caiz olduğuna delâlet eder ki, katırlar bunlardandır. Allah Rasûlü (s.a.) ne bir katır hediye edilmişti ve ona binerdi. Bununla birlikte neslinin kesilmemesi için merkeblerin (dişi atlarla) çiftleşti-rilmesini yasaklamıştır. İmâm Ahmed der ki: Bana Muhammed îbn Ubeyd… Dıhye el-Kelbî’den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Ey Al­lah’ın elçisi, bir kısrağı bir merkeb ile çiftleştirsem de senin için bir katır doğursa ve sende ona binsen? dedim: Bunu ancak bilgisizler yapar, buyurdu.[6]

9 — Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir. On­dan sapan da vardır. O, dileseydi; hepinizi birlikte doğ­ru yola iletirdi.

Yolun Doğrusu

Allah Teâlâ hissî yollarla insanlan sevindirip mutlu eden hay­vanları zikrettikten sonra, dinî, ma’nevî yollara işaret buyurur. Çok kere Kur’an’da hissî işlerden dinî, faydalı, ma’nevî işlere intikâl vuku bulmuştur. Nitekim şu âyetler de böyledir : «Bir de azık edinin. Şüp­hesiz ki, azığın en hayırlısı, takvadır.» (Bakara, 197), «Ey Âdem oğulları; size çirkin yerlerinizi örtecek bir giyimlikle, bir de sizi süs­leyecek elbise gönderdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır.» (A’râf, 26).

Allah Teâlâ, bu sûrede önce etlerinin yenilmesi ve başka şekiller­de istifâde edilen hayvanları, gönüllerindeki ihtiyâçlara üzerlerine binerek erişecekleri hayvanları, zor yolculuklarda uzak yerlere, uzak ülkelere eşyalarını taşıyacakları hayvanları zikrettikten sonra, insan­ların girecekleri yollan zikretmeye başlar ve bu yolların hak olanını, kendisine ulaştıranını beyân eder de : «Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir.» buyurur. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmuş­tur : «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; sonra sizi O’nun yolundan ayırır.» (En’âm, 153), «İşte, Benim taahhüd ettiğim dosdoğru yol budur.» (Hıcr, 41). Mücâhid «Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir.» âyeti hakkın­da: Hak yol Allah’a aittir, der. Süddî de «Yolun doğrusunu göster­mek Allah’a’aittir.» âyetinde İslâm’ın kasdedildiğini söyler. Avfî’nin rivayetinde İbn Abbâs, «Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir.» âyeti hakkında şöyle dermiş : Allah’a âit olan, açıklamaktır. Yani hi­dâyetin ve sapıklığın açıklanmasıdır. Ali İbn Ebu Talha da, İbn Ab-bâs’tan bu açıklamayı rivayet etmiştir. Katâde ve Dahhâk da böyle söyler Ancak Mücâhid’in görüşü burada siyakı itibarıyla daha kuvvetli görülmektedir. Çünkü Allah Teâlâ burada girilecek yolları haber vermektedir. Bu yollardan O’na ulaşan ancak hak yoludur. Bu ise Allah Teâlâ’nın kanun olarak koyduğu ve hoşnûd olduğu yoldur. Bunun dışındakiler çıkmaz yollardır ve onlarda yapılan ameller ka­bul olunmamıştır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : Ondan sapan, hak­tan meyledip ayağı kayan, ayrılan da vardır, buyurmuştur. İbn Ab­bâs ve başkaları: Bunlar; Yahûdîlik, Hıristiyanlık ve Mecusîlik gibi muhtelif yollar, parçalanmış görüşler ve arzulardır, derler. İbn Mes’-ûd âyeti: Sizden sapan da vardır, şeklinde okumuştur.

Daha sonra Allah Teâlâ bütün bunlann kudreti ve dilemesi ile olduğunu haber verip: «Allah dileseydi, hepinizi birlikte doğru yola iletirdi.» buyurur. Başka âyetlerde de şöyle buyurmuştur: «Eğer Rab-bın dileseydi; yeryüzündeki insanların hepsi imân ederdi.» (Yûnus, 99), «Rabbın dileseydi; bütün insanları tek bir ümmet yapardı. On­lar İse hâlâ ayrılıktadırlar. Esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbının rahmet ettikleri müstesnadır. Bununla beraber, Rabbının şu sözü de tamamen yerine gelmiştir: Şüphesiz ki, Ben, cehennemi hep insan ve cinn ile dolduracağım.» (Hûd, 118-119).[7]

10 — O’cfur size semâdan su indiren, ondan içersi­niz. Ve hayvanları otlattığınız bitki de onunla biter.

11 — Onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve türlü türlü ürünler bitirir. Düşünen bir ka­vim için bunda âyet vardır.

Sular ve Bitkiler

Allah Teâlâ (kullarına) etleri yenilen, binilen hayvanları nimet olarak bahşettiğini zikrettikten sonra gökten yağmur indirmedeki nimetini anlatmaya başlar. Bunda onların ihtiyâçlarını giderecek miktarda yiyecekler, hem kendileri hem de hayvanları için faydalan­ma vardır. «Ondan içersiniz» buyurur ki; onu sizin için içilmesi mümkün olsun diye tuzlu, acı kılmamış; tatlı kılmıştır. «Hayvanları otlattığınız bitki de onunla biter.» Onunla sizin için hayvanlarınızı otlatacağınız bitkiler çıkarmıştır. İbn Abbâs, İkrime, Dahhak, Katâ-de ve İbn Zeyd âyetteki kelimesini; otlatırsınız, şeklin­de açıklamışlardır. otlayan deve tabiri bu kökten ge­lir. Kökün, (mastarın) anlamı otlatmaktır. İbn Mâce’nin Ali İbn Muhammed kanalıyla… Hz. Ali’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) güneşin doğmasından önce develerin otlatılmasını yasaklamış­tır.

«Onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve tür­lü türlü ürünler yetiştirir.» Bu bir tek yağmur ile yeryüzünden sı­nıflan, tatlan, renkleri, kokulan ve şekilleri değişik olarak bunlan çıkarır. Bu sebepledir ki: «Düşünen kimseler için bunda (Allah’tan başka tanrı olmadığına delâlet ve- hüccetler) âyet vardır.» buyur­muştur. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: «Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla bir ağacını dahi bitire­meyeceğinizi nice güzel bahçeler meydana getiren mi ?Allah yanın­da başka bir ilâh mı? Hayır, onlar sapıklıkta ısrar eden bir güruh­tur.» (Nemi, 60).[8]

İzahı

Yeryüzünde Su Kaynaklan

Yeryüzünde su üç şekilde bulunmaktadır.

Yüce Allah, daha ilk yaratılışından itibaren dünyamıza belli bir ölçü içerisinde su tahsis etmiştir. Yine yeryüzünde suyun oluşma­sını sağlayan unsur, güneş manzumesinin öteki ferdlerinin doğmuş olduğu galeksi kümesinden ayrıldığı zaman meydana gelmiştir. Gö­rülüyor ki, yeryüzünün derinliklerinden fışkıran veya kimyevî reaksi­yonlarla meydana gelen, yahut da havadaki buharın yoğuşması ne­ticesinde teşekkül eden su eskiden beri dünyamızda bir ölçüde bol bu­lunmaktaydı. Su öylesine bir nitelik ve özelliğe sâhib olarak bilini­yor ki, yeryüzünde hayatın devamı için elverişli sayısız vasıflar ta­şıyor. Suyun özgül ağırlığı l’dir. Yeryüzünün beşte dördü sularla kaplıdır. Büyük deniz akıntıları; ekvator bölgelerindeki fazla sıcak­lıkları soğuk noktalara taşır, kutup soğukluğunu da dönencelere ile­tir. Şu halde su, yeryüzünde dengeli bir ısı dağılımının da ana un­surudur. Eğer yeryüzünde su ile kaplı alanların miktan böyle olma­saydı, hayatın mümkün olmayacağı büyük ısı değişiklikleri meydana gelirdi. Dünyamızda yaz ve kış mevsimlerinin oluşmasında su büyük bir önem ifâde eder.

Normal sıcaklıkta su yeryüzünde üç şekil alır.

a) Katı: Kar ve buz.

b) Sıvı: Okyanuslarda ve denizlerde rastlanan su.

c) Gaz: Yağmur ve bulutların oluşumunu sağlayan su buharı. Normal olarak akışkan halde bulunan cisimler, katı cisimlerden

yoğunluk bakımından daha azdır. Çünkü .çoğuma ile büzülme yoğun­luğu artırır. Lâkin su bu kurala bağlı bulunmamaktadır. Suyun yoğunluğu 4 “C’de en üst düzeye ulaşır, sonra donma noktasında 0 °C’ye iner. Bundaki sır nedir acaba? Bu sırrı çözmek çok Önemlidir. Ku­tuplarda meydana gelen büyük buz dağları okyanuslara doğru açı­lır. Okyanuslara yaklaştıkça güneş ışığının te’sîri ile yavaş yavaş eri­meye başlar. Eğer buz sudan daha ağır olsaydı, güneş ışınlarının te’-sîrine ma’rûz kalmayacak şekilde suyun derinliklerine dalardı. Isı derecesi sıfır noktasında bulunacağından erimezdi. Böylece uzun bir süre sonra okyanusların her tarafı buzlarla kaplanacak, denizler do­nacak ve neticede canlıların yaşama imkânı kalmayacaktı. Ayrıca yağmurun ana kaynağı olan buharlaşma ortadan kalkacak ve yağmur yağmayacaktı. Bunun neticesinde canlı varlıklar da karalarda susuz­luktan ölecekti. Ama yüce Yaratıcı yeryüzünü hayat için elverişli bir alan haline getirdiğinden buzu sudan daha hafîf kılmış ve böylece buzun, suyun üzerinde erimesini sağlamıştır. Ne yücedir Allah’ın fermanı: «Bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman o şeye «ol!» deriz. O da oluverir.» (Nahl, 40).

Canlı varlıkların organizmalarının büyük bir bölümü sudan mey­dana gelir. Biz bir et parçasını kopardığımız zaman önce suyu bu­harlaşır, sonra karbondan ve bazı tuzlardan müteşekkil kemik par­çası kalır. Şu halde canlı varlıkların ana unsurunu teşkil eden karbon atomu da muhtelif bileşimlerin erimesi için büyük miktarda suyun bulunması gerekir. Ne buyuruyor yüce Allah Enbiyâ sûresinde : «Ve Biz her şeyi sudan canlı kıldık.» (Enbiyâ, 30)

Su Küre veya Hidrosfer :

Su Küre ile yeryüzünde mevcûd olan denizler, okyanuslar ve göllerden müteşekkil sulu alanlar kasdolunmaktadır. Eğer dünyamız yüzey kısmında girinti ve çıkıntıların bulunmadığı düz bir küre bi­çiminde olsaydı; bugünkü sular yüzey kısmının tümünü 2 mil kalın­lığında doldurur ve kuşatırdı. Ama bilindiği gibi dünyamız girintili ve çıkıntılı olduğu için alçak ve yüksek alanlar bulunduğundan tâ başlangıcından beri girinti ve çökük alanlarda sular birikmiş; böy­lece okyanuslar ve denizler meydana gelmiştir. Hidrosferle atmosfer arasında sürekli bir gaz değişimi vardır. Bu gazların en önemlisi, at­mosfer tabakasında değişik oranda bulunan ve atmosferdeki canlılı­ğın kaynağı olan su buharından oluşmaktadır. Rüzgârların ve gü­neş ışınlarının şiddetinden dolayı okyanus ve denizlerden buharla­şan sular atmosfere yükselmektedir. Güneş ışınları dünyamızın yü­zeyine geldiğinde, bir kısım dünyamızın yüzeyi tarafından emilir ve bu emilen enerji ısı şeklinde saklanır. Ancak güneşten yansıyan tüm ışınlar, dünyamızın yüzeyi tarafından emilmemektedir. Bunlardan bir kısmı tekrar fezaya dönmekte veya yansımaktadır. Yeryüzü, yü­zey kısmının durumuna göre güneş ışığını emer veya yansıtır. Mese­lâ sathı ot ve ağaçlarla kaplı olan sahalarda yansıma gücü % 3 ile % 10 arasında değişir. Halbuki buzla kaplı alanlarda bu miktar; eğer buz yeni ise % 90 a, eski ise % 50 ye ulaşır. Suyla kaplı yüzeylerin güneş ışınlarını yansıtma gücü ise güneş ışınının eğimine ve gökyü­zünün durumuna bağlıdır. Yansıma oranı bulutsuz parlak havada güneş ışınının eğimi 42 derece civarında iken % 4 ü aşmaz. Fakat, eğim 84,5 civarında olduğu zaman % 46,5 e ulaşır. Bulutsuz havalar­da ise güneş ışınının yansıma gücü, su yüzeyinde % 10 civarındadır. Dünyamızın yüzeyi beşte dört oranında su ve buzlarla kaplı olduğu­na ve güneş ışınlarının eğim açısı bu suyla kaplı alanlarda gün ve yıl boyunca büyük değişiklikler arzettiğine göre; güneş ışınlarından elde edilen enerjinin büyük bir kısmı, su yüzeyinde buharlaşma ame­liyesine harcanır. Deniz suyunun bir kısmı bu enerji ile buharla­şarak gökyüzüne yükselir. Ancak yerden yere buharlaşma farklıdır. Ayrıca mevsimlerde de farklılık arzeder. Ancak genellikle 1 gram de­niz suyunun buharlaşması için 600 °C ısının emilmesi gerekmektedir. Buharlaşma ameliyesi için kesilen enerji değerine ortalama olarak su yüzeyine yansıyan ısının % 33 üne ulaştığı kabul edilmektedir. Okya­nuslarda yüzey kısmındaki buharlaşma ortalamasının yılda 1 cm2 de 43 cm’ye kavuştuğu ve bu oranda yansıma imkânının % 10 ilâ % 15 i geçmediği kabul edilmektedir. Bir yılda tüm okyanuslardan meydana gelen buhar miktarı 334.000 km3 civarındadır. Bu miktardan 297.000 km3 ü yoğuşma yoluyla yağmur olarak tekrar okyanuslara inmekte, geriye kalan 37.000 km3 ü ise ırmaklar kanalıyla tekrar okyanuslara dönmektedir. Kara parçalarının üzerine yoğunlaşan yağmur mikta­rının yaklaşık olarak 99.000 km3 olduğu bunun 37.000 km3 ünün ok­yanus sularının buharlaşmasından elde edildiğini, öteki kısmın —ki 62.000 km3 tür— kara parçalarının içerisindeki sularla dolu alanlar­dan ve ekilen mer’alardan meydana geldiği kabul edilmektedir. Yer­yüzündeki su deveranı şöyledir.

Güneş ışınlarından karaların ancak kabuk kısmı faydalanmak­tadır. Şeffaf olmadığı için iç kısımlar istifâde edememektedirler. Bu­nun için de yaz aylarında karaların ısı derecesi büyük ölçüde yükse­lir. Su yüzeylerinde ise karalara nisbetle suyun şeffaf olmasından dolayı derin tabakalara kadar güneş ısısı emilir. Bunun yanı sıra su kütlelerinin akıntı ve dalga yoluyla hareketini de eklemek lâzımdır. Su yüzeylerince emilen güneş enerjisinin 1/3 ü buharlaştırma için kullanılır. Suyun erime ısısı yani bir maddenin bir gramının 1 santigrat derece yükselmesi için gerekli olan hararet miktarı suda yak­laşık olarak tâm bire eşittir, katı maddelerde ise normal olarak 0,2 dir. Isı derecesinin yükselmesi, emilen ısının miktarı ile erime ısısı ve kabuk kısmının ağırlığıyla orantılıdır. Bunu şöyle bir denklemle ifâde edebiliriz:

emifen ısı miktarı

Isı derecesinin yükselmesi =——————————————-

erime ısısı X kabuk ağırlığı

Emilen ısı enerjisinin neticesinde yükselen ısı derecesi büyüdük­çe, emilen alanın kabuk kısmının ağırlığı azalır. Kabuk kısmının ka­lınlığı azalınca erime ısısı azaljr, aksi halde yükselir.

Okyanuslarda ve denizlerde suyun buharl açtırılması ameliyesi neticesinde kazanılan güneş enerjisi su buharı halinde atmosfere yük­selir. Su buharı, bir nevi saklanmış ısı enerjisi demektir. Nihayet at­mosferde bulut tabakasının içerisinde, yoğunlaşma olur ve bu ısı ta­mamen veya kısmen dağılır ve hava tabakasının ısısının yükselmesi­ne sebep olur. Böylece bol miktarda ısı, su yüzeyinden atmosferin yüksek tabakalarına taşınmış olur. Bilâhare rüzgârlar sayesinde at­mosferdeki bu ısı, dünyanın değişik bölgelerine dağıtılır. Atmosferin yoğunlaşma ameliyesi yoluyla elde ettiği enerjinin dakikada her cm2 için 0,086 C ye eşit olduğu kabul edilmektedir. Yoğuşma ameliye­sinin dışında diğer reaksiyonlarla atmosferin elde ettiği enerji mik­tarı dakikada cm2 ye 0,01 °C kadardır. Bu demektir ki; atmosfer ta­bakasındaki enerji ve ısının en büyük miktarı ve rüzgârlarla dünya­mızın diğer bölgelerine taşman ısının en büyük miktarı okyanuslar­dan ve denizlerden elde edilmektedir. Sıcak bölgelerde buharlaşma ameliyesi en çok olduğuna göre, bu kanalla elde edilen enerjinin bü­yük bir kısmının da dönenceler arasındaki bölgede kalan okyanus­lardan elde edilmesi gayet tabiîdir.

Su Buharının Atmosferdeki Hikâyesi

Tabiî olarak su buharı hava içerisinde değişik oranda bulunur. Çünkü su buharı havadan daha hafiftir. Su buharının ve havanın yo­ğuşma oranı aynı ısı ve basınç altında % 5 ile % 8’e kadar ulaşır. Hava buharla yüklü (rutubetli) olunca ısı “derecesinin düşmesi nede­niyle bu buharı taşıma gücü azalır. Ve soğuyarak yoğuşma meydana gelir. Bulutların ve yağmurlann ana kaynağı, atmosferdeki bu su buharının yoğuşmasıdır. Yağmur ise tatlı suyun ana kaynağıdır. Şimdi tatlı suyun hikâyesini görmeye çalışalım. Şüphesiz ki su, dünya­nın en büyük eritkenidir ve yeryüzündeki hsr elementi eritebilir. Bazı bilginler okyanusların tuzluluğunu ölçerek yaşını tahmine çalışmış­lardır. Buna göre yeryüzünde mevcûd olan 1.500.000.000 km2 lik tuz­luluk oranlarına göre eritilen tuzun hacmi 20 milyon km3 tür. Yani her yanı 270 km. uzunluğunda bir alanı kaplar. Bu kadar saha 4 milyar tonluk bir miktarı ifâde eder. Jeoloji bilginleri ırmaklar ve öteki faktörlerle her yıl denizlere 400 milyon ton civarında su ta­şındığını hesaplamışlardır. Okyanusların yaşı böylece 1 milyar sene­den fazla olsa gerektir. Dünyamızın yaşı ise 3 veya 4 milyar sene olarak hesaplanmıştır.

Denizlerde Hayat

Denizlerde yaşayan canlıların çeşidi pek çoktur. Yalnız balıklar 19.000 türdür. Fakat denizlerin her tarafı canlılar bakımından aynı derecede zengin değildir. Kıyıdan denizlere ve açık denizlere doğru gittikçe azalır. Bu bakımdan denizler üç büyük bölgeye ayrılır :

I- Şelf Bölgesi: Bitki ve hayvan bakımından en zengin bölge burasıdır. Zâten bitkiler sâdece bu bölgede yer alır. Çünkü bitki ha­yatı için lâzım olan ışık ancak bu sığ sularda bulunmaktadır. Deniz bitkileri, çeşitli su yosunlanndan müteşekkildir. Bunlann bir kısmı 5-6 metre boyunda şeritler halindedir. Deniz diplerinde hakîkî çayır­lıklar meydana getirirler. Varak adı verilen bazı su yosunlan da ka­yalara yapışık olarak yaşarlar. Sığ denizlerdeki hayvanlara gelince, bunların başlıcaları şunlardır : Ilık denizlerde kayalara yapışık olarak yaşayan midyeler, istiridyeler ve kumlu diplerde yaşayan yengeç, ka­rides ve İstakoz gibi kabuklular ile tekir balığı, dil balığı ve kum balığı gibi birtakım yassı balıklar, tropikal denizlerde sayısız polip ve madropolar ve bunların meydana getirdikleri mercan resifleri ara­sında yaşayan inci istiridyeleri ve süngerler.

II- Açık Deniz Bölgesi: Bu bölge, planktonların yani akıntılar­la sürüklenen irili ufaklı canlıların çok bol olduğu yerlerdir. Plank­tonları meydana getiren hayvan ve bitkiler çeşitlidir. Bunlar diato-meler gibi mikroskobik su yosunlarından, bazıları fosfor ışıl özelliğine sahip olan küçük kabuklulardan, çeşitli meduzalardan ve sayısız ba­lık yumurtası ve kurtçuklardan müteşekkildir. Bu planktonlar, çeşit­li balıkların besin maddeleridir. Bu sebeple balıklar sürü halinde planktonları takîb ederler. Planktonlar bilhassa iki akıntının birbiri­ne karıştığı yerlerde zengindir. Bu açık denizlerin diğer önemli hayvanlan, balinalar gibi büyük deniz memelileri ile çeşitli balıklardır. Bu balıklardan en çok rastlanılanları, nisbeten sıcak denizlerde sar-dalya ve ton, soğuk denizlerde de morina ve ringadır. Etçil balıklar­dan köpek balıklan da bu bölgede yaşarlar. Bütün açık deniz ba­lıkları yıl boyunca, mevsimden mevsime göç ederler. Bu göç sıra­sında, bazı aylar şelf bölgesine de girerek kıyılara da yaklaşırlar. Meselâ Kuzey ve Manş denizlerinde yaz sonlarında uskumru ve rin­galar, Newfoundland ve İslanda banklarında ise morinalar boldur. Hattâ som balığı gibi bazıları nehirlerin içlerine kadar girerler.

III- Derin Deniz Bölgesi: Hayat bakımından çok fakirdir. Bu­rada basınç çok yüksektir. Sıcaklık azdır ve ışık yoktur. Bu elveriş­siz şartlara ancak bir kaç tür uyabilmiştir. Bunların şekil ve bi­çimleri de diğer hayvanlara hiç benzemez. Bazıları mafsallı ve zırh gibi sert bir kabuk içindedir. Bazılarının mideleri bütün vücûdunu kaplayacak şekilde büyüktür. Bazıları avlarını kolayca görmek ve on­ları şaşırtmak için her tarafa fosforiu ışık saçar. Bazılarının gözleri çok büyük ve yuvalarından fırlamış gibidir; bir kısmının ise gözleri hiç yoktur. Bu derin deniz hayvanlarının bir kısmının dokunaçları çok hassastır ve vücûdlarınm geri kalan kısmının 5-6 katı büyüklüğünde-dir. Bu garip hayvanlar derin denizlerin koyu karanlığı içinde kolo­niler halinde yaşarlar.

Büyük Deniz Akıntıları:

Denizlerde ve okyanuslarda akıntı yoluyla sular uzak mesafe­lere taşınır. Bir nevi ırmaklar kanalıyla su akıtılmasına benzer. Bü­tün okyanuslarda ve açık denizlerde büyük su akıntıları bulunduğu tesbît olunmuştur.

Akıntılar ya tuzluluk ve seviye farkından, ya da sürekli rüzgâr­lardan meydana gelir. Bunlardan başka, bir de yukarıda açıklanan medd ü cezir akıntıları vardır.

a) Tuzluluk ve Seviye Farkından Doğan Akıntılar : .

Bu nevi akıntılar; tuzluluk dereceleri, beslenmeleri ve buharlaş­ma yolu ile su kaybetmeleri birbirinden farklı denizleri birleştiren bo­ğazlarda görülür. Buna en güzel örnek İstanbul ve Çanakkale boğaz­larıdır. Bunlar beslenme şartlan birbirinden farklı iki denizi, Kara­deniz ve Akdenizi birleştiriyorlar. Akdeniz’e nazaran çok daha küçük olduğu halde Karadeniz, gerek akarsularla, gerek yağmurlarla daha çok su alır. Üstelik Akdeniz’e nazaran daha serin bir bölgede bulunur. Bu şartlar altında, Karadeniz’in fazla suları Akdeniz’e boşalır. Meydana gelen akıntı satıhtadır. Çünkü Karadeniz’in tuzluluğu (% 18), Akdeniz’inkinden (% 38) iki kat daha azdır. Satıhtaki akıntı bilhas­sa boğazların dar akıntısının altında bir de ters yönde ilerleyen bir alt akıntı vardır. Fakat bu akıntı üsttekine nazaran zayıftır. Bu nevi akıntılara dünyanın diğer yerlerindeki boğazlarda da rastlanır. (Kerç, Cebelitarık, Babülmendep, Baltık boğazları vs. de olduğu gi­bi).

b) Okyanus Akıntıları : Akıntıların ikinci çeşidi, okyanusların yüzeylerinde görülen büyük akıntılardır. Bunların genişliği bazan yüzlerce kilometreyi bulur. Bu akıntıları sürekli alize rüzgârları do­ğurur. Her iki yarımkürede kuzeydoğu ve güneydoğudan ekvatora doğ­ru hiç durmadan ve hiç yön değiştirmeden esen alizeler, okyanusun yüzey sularım batıya doğru sürükleyerek okyanus akıntılarını mey­dana getirirler. Ancak Hint Okyanusu’nun kuzey kısmında bunların sebebi muson rüzgârlarıdır. Bu yüzden buradaki akıntılar musonla­rın yönü değiştikçe yön değiştirirler.

Okanuslar üzerindeki büyük akıntıları gösteren bir harita ince­lenirse, bunların Atlas Okyanusunda ve Büyük Okyanusta, her iki yarımkürede birer halka meydana getirdiği görülür. Bu halkaların arasında ve ekvatoral bölgede aksi yönde ilerleyen ters akıntuar mey­dana gelmiştir. Sular, akıntı halkaları boyunca ekvatoral bölgede ba­tıya doğru sürüklenirler. Sonra önlerine çıkan karaların şekline uya­rak, daha yüksek enlemlere doğru kıvrılırlar. Bazan burunlara, ada­lara çarparak kollara ayrılırlar. Okyanus akıntılarının halka şeklini alması, yerin dönmesinden ileri gelen sapma yüzünden olur. Bu hal­kaların batı yarısında sular sıcaktır. Çünkü bunlar, ekvatoral bölge­den buralara sürüklenmiş olan sulardır. Akıntı halkalarının doğu yarısındaki sular soğuktur. Çünkü bunlar, buraya daha serin yerler­den gelmişlerdir. Hem de buralarda, alizelerin sürüklediği üst sula­rın yerine alttan soğuk dip suları çıkar. Akıntı halkalarının ortası durgundur. Bazan buralarda, dalgaların kıyılardan kopardığı ve akıntıların sürükleyip getirdikleri su yosunları birikir. Kuzey Atlas Okyanusundaki akıntı halkasının ortasında çok sayıda toplanan Sa*–gassum yosunları, buraya Sargasso Denizi adının verilmesine sebep olmuştur. Okyanuslarda bu akıntılardan başka kutup bölgelerinden glen soğuk su akıntıları da görülür.

Buraya kadar yalnız okyanusların yüzeyindeki su akıntılarından bahsettik. Fakat gerçekte okyanusların büyük derinliklerinde de su­lar durgun değildir. Kutup bölgesinde soğuyan üst sular ağırlaşarak dibe inerler ve buradan ekvatora doğru ilerler. Ekvatorda tekrar yük­selerek ısınırlar ve yeniden kuzey akıntılarıyla kutup bölgesine dö­nerler. Derin sularda yaşayan hayvanlara gerekli olan oksijeni bu dip akıntıları sağlar. Eğer sular okyanus yüzeyi ile dibi arasında bu şe­kilde dolaşmasaydı, derin sulardaki oksijen zamanla tükenir ve bu­ralarda hayvanların yaşamasına imkân kalmazdı. Dip sularının bu do­laşımı son derece yavaştır.

Şimdi akıntılar hakkında bu genel bilgileri edindikten sonra her bir okyanusta görülen büyük yüzey akıntılarını gözden geçirelim. Bunların gemicilik ve iklim bakımından önemleri çok büyüktür.

1- Atlas Okyanusu Akıntıları:

Atlas Okyanusunda alizeler ekvatorun kuzeyinde ve güneyinde suları batıya doğru sürükleyerek geniş kuzey ekvatoral ve güney ek­vatoral akıntılarını meydana getirirler. Bunların arasında doğuya doğru ilerleyen dar bir ters akıntı vardır.

Güney ekvator akıntısı, Güney Amerika kıyıları ile karşılaşınca iki kola ayrılır. Bunlardan biri güneye döner; sıcak Brezilya akıntısı adı altında batı rüzgârları kuşağına kadar uzanır ve orada doğuya dönerek Afrika’ya yönelir. Sonra kuzeye dönerek Güneybatı Afrika kıyılarında Benguela akıntısı adını alır. Bu, soğuk akıntıdır ve gü­ney ekvator akıntısına karışır.

Güney ekvator akıntısının öteki kolu Antil Denizinden geçerek Meksika körfezine girer. Kuzey ekvator akıntısının bir kısmı da gene Antil Denizinden geçerek Meksika körfezine sokulur. Fakat diğer kıs­mı sağa doğru sapar Antillerin doğu kıyılarını ta’kîb ederek kuzeye doğru ilerler. Güney ve kuzey ekvator akıntılarının sıcak suları, Mek­sika Körfezinde su seviyesinin yükselmesine sebep olur. Bu yüzden kör­fezin fazla sulan Florida Boğazından Atlas Okyanusuna doğru akar. İşte bu akıntıya Gulf Stream adı verilir. Gulf- Stream çok sür’atli, ge­niş, derin ve sıcak bir akıntıdır. Florida Boğazının açıklarında, kuzey ekvator akıntısının Antillerin dışında dolaşan kolu da Gulf Stream’a karışır. Gulf Stream önce kuzeye dönerek kıyıya paralel olarak ilerler. Fakat bu sırada gittikçe yayılır, kalınlığı ve sıcaklığı azalır. Gulf Stream’ın bir kolu İspanya açıklarında güneye dönerek Afrika kıyıla­rındaki soğuk Kanarya akıntısını meydana getirir. Bu akıntı nihayet kuzey ekvator akıntısıyla birleşir. Fakat Gulf Stream sularının büyük bir kısmı kuzeydoğuya doğru sürüklenerek Britanya takımadalarını ve Norveç kıyılarını yalar. Güney İslanda kıyılarına da bir kol gönderir.

Tropikal bölgenin sıcak sularının Avrupa’ya doğru böylece devamlı bir şekilde sürüklenmesi, bu kıt’anın kuzeybatı kısmında iklimin yumu­şak olmasını sağlar.

Atlas Okyanusunun en önemli soğuk su akıntısı Labrador akmtı-sıdır. Bu akıntı Baffin körfezinden gelerek Labrador kıyıları boyunca ilerler ve çok sayıda aysberg getirir. Labrador akıntısı Gulf Stream ile Newfoudland yakınlarında karşılaşır. Bu sıcak ve soğuk suların karşı­laşması yüzünden bu belgede çok sis meydana gelir. Labrador akıntı­sı, kıyı ile Gulf Stream arasında güneye doğru ilerler ve burada «so­ğuk duvar» adını alır. Bu soğuk akıntının ağır suları, Hatteras burnu­nun yakınlarında Gulf Stream’ın suları altına dalarak kaybolur.

Güney yarımkürede, kıt’alarm güney uçları ile Antartika arasın­daki geniş denizlerde sular şiddetli ve sürekli batı rüzgârları ile doğuya doğru sürüklenir. Buna güney yarımkürenin batı rüzgârları akıntısı adı verilir.

2- Büyük Okyanus Akıntıları :

Buradaki durum da Atlas Okyanusundakine çok benzer. Fakat akıntı halkaları daha büyük çaptadır. Büyük okyanusta da kuzeyde ve güneyde iki ekvatoral akıntı ile bunlar arasında bir ters ekvatoral akıntı vardır. Kuzeydeki akıntı halkasının doğu yansında bulunan so­ğuk Kaliforniya akıntısı Kanarya akıntısının, güneydeki akıntı halka­sının doğu kısmında bulunan Humboldt ve Peru soğuk akıntıları da Benguela akıntısının karşılığıdır. Fakat Büyük Okyanusun Çin Hindi ve Batı Amerika kıyılarında akıntıların yönü Muson rüzgârlarının te’-sîri altında mevsimlik değişikliklere uğrar. Orta Amerika’nın batısın­da akıntı dâima kıyıya paraleldir. Fakat kışın güneydoğuya, yazın ku­zeybatıya ilerler. Büyük Okyanusun batısında Güney Çin denizi Mek­sika, körfezinin rolüne benzeyen bir durum gösterir. Fakat kışm ku­zeydoğu musonları bu denizin sularını Malakka boğazından ve diğer boğazlardan Hint Okyanusuna sürükler. Buna karşılık yazın güneyba­tı musonları eserken Çin Denizinin sıcak suları Filipinler ve Formoza arasından geçerek Japonya’nın doğu kıyılarına doğru ilerler. Burada bu sıcak akıntıya Kuro Şiyo adı verilir. Kuro Şiyo ile Japonya arasına soğuk Oya Şiyo akıntısı sokulur.

3- Hint Okyanusu Akıntıları :

Bu Okyanusta akıntı bakımından iki ayrı bölge seçilir : Güney Hint Okyanusunda akıntı durumu öteki okyanuslardakine benzer. Bati Avusturalya kıyılarındaki soğuk akıntı kuzeye doğru ilerler ve ba­tıya doğru dönerek- ekvator akıntısını meydana getirir. Bu sıcak akın­tı, Afrika’ya kadar uzandıktan sonra Madagaskar’ın iki yanından ge­çerek güneye iner. Hint Okyanusunun bu kısmında akıntıların yönü mevsimlik değişikliklere uğramaz.

Halbuki ekvatorun kuzeyinde Hind Okyanusunda suların hareke­ti muson rüzgârlarına bağlıdır. Kuzeydoğu musonu suları önüne ka­tarak Benguela körfezi ve Umman Denizinde saat yelkovanının aksi yönde sürükler. Bu sırada ekvator boyunca bir ters akıntının meyda­na geldiği görülür. Buna karşılık yazın güneybatı musonunun te’sîri altında akıntıların yönü tersine döner. Bu defa sular aynı yerlerde sa­at yelkovanının ilerlediği yönde hareket ederler.

Tatlı Su

Tatlı suyun macerasından söz etmeden önce bu konuda vârid olan bazı âyetleri zikretmeye çalışacağım. Kur’an-ı Kerîm rüzgârların, bu­lutların önemine işaretle tatlı su kaynağı olarak aralarındaki ilişkiler­den söz eder ve rüzgârların bulutları taşıdığını belirtir. Bulut çeşitle­rine ve salkım bulutların kar ve dolu gibi yağışlar getirdiğine işaret eder. Bulutların taşınmasında ve yağmurun yağmasında en büyük faktörün rüzgâr olduğunu ve rüzgârın buhar yüklü bulutları taşıdığı­na işaret eder. Ayrıca yağmur yüklü bulutlarla yağmur yüklü olma­yan bulutlar arasında fark gözetir :

1- «Şüphesiz ki; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündü­zün değişmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde akıp (giden) ge­milerde, Allah’ın gökten indirip, yeryüzünü ölümünden sonra diriltti­ği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârların değiştirilme­sinde, gökle yer arasında emre hâzır bekleyen bulutta elbette akleden bir kavim için âyetler vardır.» (Bakara, 164)

2- «O, Allah’tır ki, rüzgârları gönderir de onunla bulutları sevkeder.» (Rûm, 48)

3- «Allah, rüzgârları gönderip de bulutları harekete getirmekte olandır. Derken o bulutu ölü toprağa sevkedip onunla ölümünden son­ra yeri diriltiriz. İşte ölülerin dirilmesi de böyledir.» (Fâtır, 9)

4- «Bilmez misin ki Allah bulutları sürer, sonra onları bir ara­ya getirip üst üste yığar. Ve sen onların arasından yağmur yağdığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirir. Di­lediğini ona uğratır ve dilediğinden onu uzak tutar. Onun şimşeğinin parıltısı nerdeyse gözleri alıv,recek!» (Nur, 43)

5- «O, Allah’tır ki, rüzgârları gönderir de onunla bulutları sev-keder. Gökte onları dilediği gibi yayar, onu parça parça da kılar. Ni­hayet onlann arasından yağmurun çıktığını görürsün. O yağmuru kul­larından dilediğine nasîb eder de onlar da sevinirler. Ve birbirlerine müjdelerler.» (Rûm, 48)

6- «İçtiğiniz suyu görmez misiniz? Onu buluttan siz mi indir­diniz? Yoksa biz miyiz indiren?» (Vakıa, 68-69)

7- «Size karaların ve denizlerin karanlıklarında yol gösteren kimdir? Rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen kim­dir? Allah ile beraber başka ilâh var mıdır? Allah, onların şirk koş­tukları şeylerden çok yücedir.» (Nemi, 63)

8- «Eğer biz bir rüzgâr gönderir ve onlar da ekinleri sararmış görürlerse muhakkak ardından (Allah’ı ve nimetlerini) inkâra koyu­lurlar.» (Rûm, 51)

9- «Odur ki rahmetinin önünde rüzgârı müjdeci olarak gönde­rir. Nihayet bunlar, ağır yüklü bulutları yüklendiğinde Biz onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her tür mahsûlleri yetiş­tiririz. İşte ölüleri de böylece çıkarırız. Tâ ki, iyice düşünüp ibret ala­sınız.» (A’râf, 57)

İnsanoğlu ne kadar ilmî gelişmsler kaydederse etsin, hiç bir za­man rüzgârları kendi arzusuna göre hareket ettiremeyecektir. Atom enerjisini kullansa da çok dar bir sınırın ötesinde rüzgârları hükmü altına alamayacaktır. Bunun sebebine gelince güneş her yıl dünya­mıza yüzbinlerce atom bombası gücünde enerji göndermektedir. Bunu bütünüyle elde etmek mümkün değildir. İşte elde edilen bu güneş ener­jisi rüzgârların hareketine yön vermektedir. Kur’an-ı Kerîm de bu noktaya işaretle şöyle der :

10- «Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderdik. Gökten su indi­rip onunla sizi suladık. Yoksa siz onu biriktiremezdiniz, saklayamaz-dınız.» (Hıcr, 22)

Bizim içtiğimiz, kandığımız, tatlı suların aslı; ister ırmaklardan, ister kuyulardan, ister çeşmelerden gelsin yağmurun bulutlardan ge­lebilmesi için bulutların su buharıyla yüklenmesi ve rüzgârlar tarafın­dan taşınması gerekir. Kur’an-ı Kerîm bunu bulutların aşılaması ola­rak ta’bîr etmektedir. Yani bulutlar su buharıyla aşılanacaktır ki yağ­mur yağsın. «Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderdik. Gökten su in­dirip onunla sizi suladık. Yoksa siz onu biriktiremezdiniz.» (Hıcr, 22) «İndirmek» ta’bîri üzerinde biraz durmak gerekir. Rüzgârların aşıla­ması sonucunda yağmur inmektedir. Âyette biriktirip saklanmak ko­nusu üzerinde de durulmakta ki bu, yeryüzü ile gökyüzü arasında tatlı su dolaşımına işarettir. Aslında tatlı su belli bir yerde saklanmış de­ğildir. Aksine sürekli deveranla akar. Eskiden bazı milletler yağmurun gökyüzünde saklı bir hazîneden aktığını, bu hazînenin kapısı açılınca yağmurun yağdığını kabul ederlerdi. Nitekim eski Mısır’lılar, bir gün gelip yağmur sularının tükeneceğini ve bir daha ellerine su geçmeye­ceğini söyleyerek yunanlıları tehdîd. ederler ve kendilerinin ise her yıl yenilenen büyük bir okyanustan gelen Nil nehri ile sularını elde ede­ceklerini söylerlerdi. Eskiden bazı bilginler bu âyetteki aşılama ta’bî-rini rüzgârın bitkileri aşılaması olarak ifâde etmişlerdir. Bilindiği gi­bi rüzgârlar bitkileri aşılar ve bu aşılama tarzı eski Yunandan beri bi­linmektedir. Ancak bize göre buradaki aşılayıcı ta’bîrini bitkileri aşı­layıcı olarak almak, âyetin diğer bölümleri arasında bağlantı kurama-maktan • doğmaktadır. Kur’an’ın rüzgârların bitkileri aşılaması konu­suna başka hiç bir âyette temas ettiğini görmüyoruz. Ancak o zaman rüzgârlar vasıtasıyla bitkilerin aşılandığı biliniyordu. Bugün ise bu­lutların da, rüzgârlar kanalıyla yağmuru taşıdıkları ortaya çıktı. Bu da Kur’an’ın bir i’câzıdır. Kur’an mucizesi belirli bir kültür veya bir çağda kalmaz, her çağa hitâb eder.

İnsan hayatı üzerinde ısıdan sonra en önemli etken, atmosfer olayları arasında yağmurdur. Çünkü yağmur yeryüzündeki tatlı su­ların kaynağıdır. Bize bol ürünler sağlayan tarım hayatı yağmura da­yanır. Bir bölgede yağmur yağmadığı zaman, kuraklık olunca sâdece tarım hayatı ölmekle kalmaz, her türlü organik hayat da mahvolur, îster sulama kanallarıyla, ister doğrudan doğruya yağmur sularıyla sulanmış olsun toprak ve tarım her zaman bol yağmura dayalıdır. Tâ ilk çağlardan beri insanlar yağmurun kendi hayatları ve hayvanların hayatı üzerindeki etkisini görmüşlerdi. Ve yağmur yağmadığı sene bu­nu büyü ve çeşitli tapınmalarla yağdırmağa çalışmışlardır. Bugün de medenî milletlerin bir çoğu yağmur duasına çıkmaktadırlar. Yağmur duası kitab ve sünnet’le sabittir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de buyrulur ki: «Rabbınıza istiğfar edin, muhakkak ki O, çok bağışlayandır. Size göğü bol bol indirir.» (Hûd, 52) Allah’ın Rasûlü de yağmur duasına çıkmış ve yağmur yağdırmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz etmiştir; hat­tâ dualarının birisi şöyledir : Allah’ım, bizi yağmurla sula, bizi ümi­dini kesenlerden eyleme. Allah’ım kulların, şehirlerin uğradıkları zor­luktan, açlıktan ve sıkıntıdan dolayı ancak Sana şikâyet ederiz. Al­lah’ım bize buğday yetiştir, süt gönder. Yeryüzünün bereketlerinden bitir, gökyüzünün bereketlerinden yetiştir. Senden başka kimsenin kal­dıramayacağı musibetleri üzerimizden kaldır. Allah’ım senden mağfiret dileriz. Çünkü sen çok bağışlayansın. Bize gökten bol bol yağ­mur indir.

Kuraklık konusunda gerek ilerlemiş milletler, gerekse geri kal­mış milletler Allah’tan yardım istemeyi her zaman için denemişler­dir. Yağmur, orta doğuda mevsimden mevsime belli bölgelerde büyük farklılıklar arzeder. Gökten yağmur yağdırmak ve ceninin cinsiyetini ana karnında iken bilmek gibi bazı konular üzerinde kısaca durmak istiyorum. Lokman sûresinde şöyle buyrulur: «Kıyametin ne vakit kopacağının ilmi Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdınr. Rahim­lerde olanı O bilir. Bir kimse yarın ne kazanacağını ve nerede ölece­ğini bilmez. Şüphesiz ki Allah Alîm’dir, Habîr’dir.» (Lokman, 34). Sun’î yağmurlamaya kısaca temas ettikten sonra bu âyetin açıklama­sına tekrar döneceğiz. Yağmur yağdırabilecek bulutların sıkıştırılma­sı yoluyla sun’î yağmurlama yapılmaya çalışılmıştır. Günümüzde sun’î yağmurlama metodları tatbîk edilmektedir. Ancak çok pahalıya mal olmakta hem de büyük tehlikeler arzetmektedir. Pakistan’da, Mısır’da, sun’î yağmurlama çalışmaları yapılmaktadır. Amerika gibi büyük dev­letler bu işi son derece geliştirmişlerdir. Sun’î yağmurlamada Ame­rika’nın ta’kîb ettiği metcd, ilmî noktadan pek çok hücumlara ma’rûz kalmıştır. Nitekim 1953 yılında Birleşik Devletler hükümeti bu ko­nuyu danışmak üzere bir komisyon teşkil etmiştir. Sun’î yağmurla­ma müesseselerinin çalışmalarını incelemiş, salâhiyetlerini takdir et­miş zirâat ve hayvancılık konusunda fayda ve zararlarını araştırmış­tır. Bu kurum Amerika’da ve Amerika dışında uygulanan çeşitli me­todları uzun uzadıya araştırmış ve birçok istatistikler çıkarmıştır. Ay­rıca sun’î yağmurlamayı ilmî yönden tedkîk eden bir başka kurul da çalışmalar yapmış. Varılan netîce, bir bildiri ile umûmî efkâra açık­lanmıştır. Bu bildiride sun’î yağmurlama işiyle uğraşan bazı müesse­selerin tecrübelerinden ortaya çıkan parlak arzuların kesin neticelere kavuşmayan hayâller olduğu ifâde edilmiştir. 1927 yılında Amerika Astronomi Konseyi geçmiş on yıl içerisinde yapılan suni yağmurla­ma tecrübelerinin ilmî tecrübe durumundan öteye geçmediğini açıkla­mıştır. Bugün kullanılan metodların geliştirilmesi gerektiğini ve bu metodların, geliştirilmesinden sonra başarılı olabileceğini açıklamıştır. Bu bildiriye göre, yapılan sun’î yağmurlamanın birtakım ilmî metod-lara dayandırılması gerekir. 1958 yılında yayınlanan Millî İlimler Ku­rultayının astronomik bildirilerinde de bu konu tartışılmıştır. Ve ora­da insanoğlunun, atmosfer tabakasına hâkimiyet sağlayabilme imkân­larının araştırıldığı belirtilmiştir. Bu konuda birtakım tecrübelerin ya­pılması için yetenekli elemanların yetiştirilmesi tavsiye edilmiş, meteoroloji sahasında olduğu gibi, diğer alanlarda da pek çok yetişkin elemanın gereğine işaret olunmuştur. Bilâhare Birleşik Devletler hü­kümeti tarafından toplanan istişârî kurulun aldığı kararlarla yaptığı tavsiyelerin en önemlileri şunlardır :

a) Geniş çapta meteorolojik gözlemler ve araştırmalar yapılma­lıdır. Bu konuda çalışanlar desteklenmelidir.

b) Bu araştırmalarda sağlam ilmî metod uygulanmalı, denetim ve gözetim tatbik olunmalıdır.

c) Bu konuyla ilgili her türlü kolaylıklar sağlanması gerektiği gibi, araç ve gereçler de te’mîn edilmelidir. Bu kurula bildiri sunan bilim adamlarından biri sun’î yağmurlamanın yapılmadığı günle ya­pıldığı gün arasında % 30 oranında fazla yağış elde edildiğini belirt­miştir. Elbetteki bilginler sun’î yağmurlama konusunda ilerde daha geniş çalışmalar ve daha büyük keşiflerde bulunacaklardır. İstişârî ku­rula sunulan bildirilerin birisinde özellikle bulutların oluşumu konu­sunda çalışılması gerektiği ifâde olunmuştur. Ve sun’î yağmurlama­nın başarıya kavuşabilmesi için yağmur ve karın oluşumunda tabiatın izlediği yolları iyice tedkîk etmenin ve bu konuda elde edilecek bilgi­lerin önemine işaret olunmuştur. Bugünkü sun’î yağmurlama metod-larınm karanlığa kurşun sıkmak anlamına geldiği, fakat tamamen ba-şrısiz da olmadığı ifâde olunmaktadır.

1958 yılı şubat ayında toplanan sun’î yağmurlama kongrelerinin birisinde aşağıdaki ihtiyâçlar belirtilmiştir :

a) Yoğunlaşmaların ölçülmesi için çok hassas araçlar.

b) Yağmur damlacıklarının hacminin ölçülmesi için çok hassas âletler.

c) Bulutların taşıdığı toplam yağmur miktarının ölçülmesi için yeni araçların bulunması.

d) Bulutlardaki elektriklenmenin ölçülmesi için yeni araçların keşfi.

Görülüyor ki sun’î yağmurlama alanında yapılan ilmî araştırma­ların ağırlığını, bulutlardaki su oranının tesbîti teşkil etmektedir. Ame-rika’lılar Büyük Okyanus kıyılarında meydana gelen fırtınalarla bir­likte yağmurun yağış şeklini denemişler ve bu hususta şu gözlemleri yapmışlardır:

a) Yağmurların ihtiva ettiği su oranı.

b) Yoğunlaşma ameliyesinin yığılma derecesi.

c) Basınç, ısı ve 1 cm2 ye düşen yağmur gibi belirli hava ölçü­leri. Yeryüzündeki elektrikli alanların değişme oranı. Böylece normal yağışla suni yağmurlama oranlan arasında karşılaştırma imkânı el­de edilmiştir.

Ba§ taraftaki âyetin (Lokman, 34) yorumu : Varlığın en son ha­beri kıyamet gününün bilgisi Allah katındadır. Yağmurun ve ana kar­nındaki ceninin cinsiyetini O bilir. İnsanlar Allah’ın bilgisini ihata edemezler. Ancak kıyametin bazı alâmetleri vardır ki o alâmetlerle kı­yametin ne zaman vuku bulacağını anlarlar. Tıpkı bunun gibi yağ­murun ne zaman yağacağına dâir de işaretler vardır. Bilginler bu işa­retleri elde ederek çeşitli yollarla yağmurun ne zaman yağacağını bil­direcekleri gibi, sun’î yollarla da yağmur yağdırabilirler. Keza çok dar çerçeve içerisinde de olsa ana karnındaki yavrunun cinsiyetini öğre­nebilme imkânı doğabilir. Bu demektir ki, bu üç konuyu insan kesin olmamakla beraber dar bir çerçeve içerisinde öğrenebilme imkânına sâhib olabilir. Rızık ile insanın nerede ölebileceği konusunda ise âyet-i celîle bilmenin imkânsız olduğunu serâhatle ifâde etmekte, en küçük bir bilgi elde etmenin mümkün olamayacağını bildirmektedir. Şüphe­siz ki en doğruyu bilen Allah’tır.[9]

«Muhakkak ki bunda tefekkür eden bir topluluk için âyetler var­dır.» Yaratıcının varlığına ve hikmetine delâlet eden deliller vardır. Bir tanenin yeryüzüne düşüp içine nemin sızmasıyla üstten yarılıp buradan ağacın gövdesinin çıkması; alttan yarılıp burdan damarların çıkması; sonra bunların gelişip yaprakların, çiçeklerin, başakların, meyvelerin meydana gelmesi ve onlardan her birinin maddeleri bir olmasına rağmen muhtelif şekillere ve tabiatlara sahip cisimleri ih­tiva etmeleri ve süflî tabiatların felekî te’sîrlerin hepsine birden mü­nâsebetinin aynı olması gibi hususları düşünen bir kimse; bunların karşıtlarından uzak ve benzerlerinden münezzeh muhtar bir failin fii­linden ibaret olduğunu anlar.[10]

Bitkiler alemindeki hârikaları Lawrence Cotton Waker; Orman­ların Sicil Defterindeki Gerçekler isimli makalesinde şöyle anlatıyor :

Birçok kişi vadilerin dibinden sarp dağların tepelerine bakarlar ve karşılaştıkları azameti Allah’a atfederler. Yahut kasırganın çıkardığı gürültüyü duyarlar, ağaçların dalını kırdığını, bitkilerin boynunu bük­tüğünü görürler de Allah’ın âyetlerinden birisini görmenin ürpertisiy-le çarpılırlar. Allah’ın kâinattaki azameti karşısında ünlü Süleyman Peygamberin mülkü bile son derece basit ve değersiz kalır.

Bu kâinatın sonsuz güzelliklerinin yücelerin yücesi Yaratıcı tara­fından var edildiği bir gerçektir. Fakat insanın bu noktada durup kalması, hayret ve dehşetle onları seyretmesi, usta bir marangozun elin­den çıkan hârika bir eserin karşısındaki duruşuna benzer. Bu san’at eserindeki fevkalâde oymalara ve işlemelere dikkat edeceğine onun dış süsüne kaptırır kendisini.

Eğer Allah’ın içinde yaşadığımız kâinata koyduğu nizâmı; sâde­ce vadilerin tabanına, rüzgâr ve yağmurlarla koparılıp getirilen top­rak tabakalarının birikmesi sonucu verimli arazîlerin oluşması gibi ta­biî faktörlere münhasır kalsaydı, bu husus bitki fizyolojisi ve jeoloji bilginleri nokta-i nazarından gayet ehemmiyetsiz bir nokta olarak ka­lırdı. İnsanın bu kâinat hârikasını ve onun Ötesindeki ilâhî kudret ve hikmeti kavrayıp anlayabilmesi için, onu dikkatle inceleyip tarlalarda ve ormanlarda meydana gelen olayları dikkat ve itinâ ile ta’kîb etme­si gerekir. îşte o zaman onlar ki, tabiatın ötesinde insan aklının kav­ramaktan âciz kaldığı, künhüne vâkıf olamadığı fevkalâde üstünlük­ler vardır ve bunlar kişiyi Allah’a îmâna, O’nun kudret ve azametini kabule zorlar.

«Hıristiyanlık ve Fizikî İlimler» adlı eserinde Kari Haim der ki:

«Kâinatta karşılaştığımız şaşırtıcı olaylar, bize, sâdece Allah’a inanma fırsatı vermekle kalmaz; aynı zamanda inanmaya da zorlar. Rönesans’tan sonra kâinattan alınan delillerle Allah’ın varlığını isbât metodu yeniden ortaya çıktı. Çünkü daha önceleri kâinattan alınma deliller ile Allah’ın varlığını isbât eden görüşler yok olmuştur. Röne-sansla ile birlikte otomatizmin ve mekanik görüşlerin iflasıyla tekrar zihinlere yerleşmeye başlamıştır.»

Ben bu makaleyi kendi mesleğim açısından kaleme alıyorum, çün­kü ben ormanlar üzerinde çalışma yapmış, botanik ilminde ehliyet ka­zanmış ve bitki fizyolojisi ve kolonileri üzerinde incelemelerde bulun­muş birisiyim. Böylece kendi sahamda gördüğüm, Allah’ın varlığıyla ilgili delilleri ortaya koyacağım.

Adirondac dağlarında kumlar görülür. Ki bu kumların aslı, çok eski jeolojik devirlerde buz nehirleri vasıtasıyla oraya toplanmıştır. Bir­takım protein elementlerinin eksikliği yüzünden burada asitli toprak­lar çok az bulunur. Organik maddelerin analizi sonunda meydana gel­miş olması nedeniyle, suların akıttığı potasyum elementi de çok azdır. Bu elementten sâdece organik maddelerin bileşimine katılan kısmı top­rakta kalır. Bu kumluk yamaçlarda çam, spurce, hemlock gibi ağaç­lar vardı eskiden. Ancak tabiî durumun rahatlığı ve toprağın ekilebilir hale getirilmesinin kolaylığı yüzünden zamanla bu ağaçlar söküldü ve yerini tarıma elverişli toprak alanları aldı. Yüz yıl sonra topraktaki elementler tükendiğinden toprak son derece verimsiz ve çorak hale geldi. Çünkü bu esnada durmadan ekilmiş ve sürülmüştü. Sonra ye­niden çoraklaşan bu topraklarda ağaç dikimine başlandı.

Çam, kestane, köknar, spurce, hemlock gibi ağaçların ekiminden kısa bir süre sonra toprağın potasyum bakımından zayıf olması ağaç­larda etkisini gösterdi. Bu ağaçların ekimi ve yetiştirilmesi üzerine ya­pılan çalışmalar ve araştırmalar göstermiştir ki, yeri değiştirilmiş olan bazı ince kabuklu ağaçların —ki Birch bunlar arasında yer alır— yap­rağında topraktan eksik miktarda bulunan potasyumun etkileri son derece anormal renklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu vâsıtay­la o ağacın yetiştiği toprağın sahip bulunduğu birçok özellikleri öğ­renmek mümkündür. Böylece o toprağın bulunduğu mıntıkada ne tür ağaç yetiştirilebileceği dahi tesbît edilebilir.

Böylelikle insanların kendi elleriyle sebep oldukları hatâları dü­zeltmek için, Cenâb-ı Allah bize ne kadar yardımcı ve eşsiz bir avn ü inayet sahibi olduğunu göstermiş oluyor.

Allah, kendi lütuf ve keremiyle bize hemlock, spurce ve çam, kök­nar gibi ağaçların ekimi için elverişli toprakları bulma imkânını lüt­fetmiştir. İktisadî önemi pek büyük olan Scotlande çamı gibi ağaç­ların hangi mıntıkada ne miktarda yetiştirilebileceği imkânını da bah­setmiştir. Ki bunlarda toprağın potasyum bakımından zengin veya fa­kır olmasının bir etkisi yoktur. Ayrıca bazı ağaçların değişik mıntıka­larda yetiştirilmesi için hangi toprakların elverişli, hangilerinin elve­rişsiz olduğunu kimyevî olarak tahlil etme imkânını da bize sunmuş bulunuyor. Meselâ köknar, iğneli yapraklarında potasyum oranı % 5’in altına düştüğü zaman potasyum eksikliği kendisini gösteriyor. Biz bu sayede yapraklarda mevcûd olan potasyum oranını bularak ağacın ye­tiştiği topraktaki potasyum nisbetini anlayabiliyor ve bunun ne ka­darının absorbe edilebileceğini öğreniyoruz.

Bu ağaçlarda göze çarpan bir başka mucize daha var. Şöyle ki, Birch her ortamda kolayca yetişebilen bir ağaç türüdür. Daha çok düz alanlarda boy atar ve son derece gelişir. Kökünün yanında ye alt kıs­mında fidanlar biter ve kısa zamanda yayılır. Denemeler göstermiştir ki Birch’in dibinde yetişen fidanlarda potasyum eksikliğine pek tesadüf edilmemektedir. Hattâ o kısımdaki toprakların tahlilinden anlaşılıyor ki Birch’in bulunduğu topraklarda diğer alanlardan üç kat daha faz­la potasyum elementi bulunmaktadır ve emilmesi kabildir. Bu da gös­teriyor ki; Birch’in bulunduğu topraklarda, toprağın ihtiva ettiği ele­mentlerin çabucak değiştirilmesiyle verimliliği artmaktadır. Çünkü ekimi esnasında karşılaşılan zorluklar ve tarımı süresince harcanan bü­yük çabalardan dolayı topraktaki elementlerin karışımı değişmekte ve verimlilik durumu artmaktadır. Şüphesiz ki potasyum, bitkiler için son derece önem ifâde eder. İnsanoğlunun da inorganik maddeleri or­ganik maddeler haline çevirmesi için başvurduğu metodun sol anah­tarını teşkil eder.

Concticit vadisinde görülen son derece şaşırtıcı olaylardan birisi de kırmızı sedir ağaçlarının topraktan üreyen bir haşerenin yardımıy­la yetiştiği topraktaki kalsiyum miktarını yükseltmesidir. Uzun boylu sedir ağaçlarının yaprakları dibine dökülür. Bunun üzerine topraktan çıkan bir haşere gelir ve bu yaprakları hemencecik yer. Yediği yaprak­ların kalsiyum ihtiva eden bölümlerini tekrar toprağa bırakır -ve böy­lece bu kalsiyum miktarı bol .olan gıdalar, ağaç tarafından emilmeye hazır hale gelir.

Kırmızı sedir ağaçlarının faydası sâdece topı-ağın besin miktarını artırmaktan ibaret değildir. Bunun yanısıra toprağın tabiî özelliklerin­den bir çoğunu da değiştirir. Kokusunu, içine suyun kolayca sızması­nı sağlar. Sonra suyu içinde uzun süre saklamasını te’mîn eder. Bun­lar ise su kaynakları bakımından son derece önemlidir. Çünkü artez­yen kuyuları böylece meydana gelir.

Bütün bunlardan çok daha farklı ve husûsî olarak şunu belirtebi­liriz ki; Cenâb-ı Allah’ın sonsuz inayeti ve lu.tfu, bize toprağı yenile­mesinde ve verimini artırmasında göze çarpmaktadır. Balta girmemiş ormanlarda, insan eli değmediği için pek çok ağaçlar ve bitkiler yetişir. Nesiller boyu birbiri ardısıra uzanır gider. Bir bitki topluluğu oluşur. Uzun asırların sonunda bu bitkiler bir hususiyet kesbederler. Netîce-de belirli mıntıkalarda belirli ağaç türleri oluşur. Ama bir ormana in­san eli değince, yahut tabiî bir âfet sonucu yangınlar çıkacak olursa veya bir kasırga, bir yıldırım ormanı kül duman edecek olursa, orada yetişen ağaç türlerinde de bir değişiklik olur. Bu tabiî özelliklerini ko­ruyan ormanlığa insan eli girdiğinde onun yetiştirici özelliğini giderir ve tarıma elverişli alanlar haline getirir. O zaman da biz sâdece ağaç­lan kaybetmiş olmakla kalmayız, aynı zamanda toprağı da birlikte kaybederiz. Zîrâ erozyonlarla ağaçsız kalmış olan topraklar tükenir gider

İnsanlar, erozyon tehlikesini azaltmak için dayanıklı sedler ve du­varlar inşâ etmek üzere büyük projeler ve yatırımlar yapmaktadırlar. Ne var ki bu sedlerin yapımı, problemi halletmeyecek, sâdece muvak­kat bir tedbir olarak kalacaktır. Çünkü erozyonun yıkıcı ve ezici gücü karşısında dayanabilecek hiç bir sed ve engel yoktur. Erozyonun önü-ne yüksek duvarlar yapmakla geçilmez, ancak problemin kaynağına inilerek gerçek bir çözüm mümkün olabilir.

Erozyonun önüne yüksek sedler inşâ edilerek geçilemez, ama eroz­yona uğrayan arazîye ağaç dikilerek geçmek mümkün olur. Zâten bu­nu tabiat kendiliğinden yapmaktadır. Zîrâ herhangi bir yer devamlı ekilen arazî parçasında ve ihtiva ettiği elementlerin emilmesi sonucu verimsiz hale gelmiş olan tarlalarda ekim yapılamayarak toprak ol­duğu gibi bırakılır ve bu bol arazîde yetişen yaygın otlar, bitkiler ve fidanlar arazînin yeniden verimli bir hale dönüşüp canlanmasını sağ­lar. Birleşik Devletlerin doğusunda yer alan Betmound mıntıkasında toprağın yüzünü örten ve ona yeniden verimlilik veren maddelerin bu­lunduğu bir tabakanın meydana gelmesi için yirmibeş yıllık bir süre gerekir. Bu mıntıkadan daha soğuk olan ve organik maddelerin çok yavaş çözümlendiği bölgelerde bile böyle bir maddenin bulunduğu ta­bakanın oluşabilmesi, elli yıldan fazla bir zamana gerek duymaz. Her ne kadar erozyon tehlikesini önlemek bakımından bu şekilde ıslâh edil­miş toprakların eski haline dönmesinin mümkün olmadığı düşünüle-bilirse de; her şeye rağmen ondan önceki durumundan daha güzel bir şekil aldığı muhakkaktır. Bu konuda Coth der ki:

«Doğrusu tabiat israf nedir bilmiyor. Her zaman doğru, her za­man şiddetli ve her zaman azametlidir. Devamlı hedefe isabet ettir­mektedir. Hatâ ancak bizim tarafımızdan sâdır olur. Gerçekten de ta-bîat acizliğe karşı savaş açmış bulunuyor. Esrarını ancak güçlü, zekî ve samimî çalışanlara açar, başkalarına değil.»

Endothia hastalığı, yayıldığı sıralarda —ki bu hastalık kestane ağaçlarına çok büyük zararlar verir— bu yüzyılın ilk iki çeyreğinde insanlar ormanlıklarda büyük yarıkların meydana geldiğine şâhid ol­dular. Ve bu yarıkların bir daha kapanamayacağını düşündüler. Ame­rika’da yetişen büyük kestane ağaçları, yeryüzündeki diğer kestane tür­lerinden çok başka bir yapıya sahiptir. Onunla başka yerdeki hiç bir kestane boy Ölçüşemez. Gerek türü, gerekse mukavemeti ve ihtiva et­tiği özsuyu itibarıyla diğerlerinden ayrılır. Keza meyvesi, boyu ve çev­resine verdiği gölgeleriyle de diğer kestane türlerinden -ayrıdır. Kesta­ne ağaçları dağların toparlakça zayıf yamaçlarında yetiştiği gibi ve­rimli vadilerde de yetişir. 1900 yıllarında Asya’dan gelen Endothia has­talığı yaygınlaşıncaya kadar hiç bir hastalık görülmemişti. Ve bunun için Amerika’daki kestaneler gerçekten ormanların kralı olmaya hak kazanmış idiler. Ama bugün bu ağaçlar yıkıldı, devrildi ve ormanlarda görülemez oldu. Bir zamanlar uzun boy atmış olan bu ağaçlann ancak şurada burada kalmış olan cılız ve kuru kütüklerine, köklerine rastla­nır oldu. Ki bu bize yalnız Allah’ın bakî olacağını hatırlatmaktadır. Ağaç ne kadar güçlü olursa olsun; en güçlü kişiler gibi bir gün elbette yıkılacaktır diye haykırmaktadır sanki. Ormanlıklarda meydana ge­len ve bu hastalık dolayısıyla devrilmiş olan ağaçların meydana ge­tirdiği boşluklar çok sonra ancak kapatılıp doldurulabildi. Sanki bu yeni yetişen ağaçlar devrilmiş olan kestanelerin üstüne binen mikro­bun gelmesini bekliyorlardı ki sabırla yeterince ışık alıp, enerji alıp boy salsınlar. Bu yeni yetişen ağaçlar son derece ışık isteyen ve gölge­liklerde yaşamaya tahammülü olmayan cinstendi. O zamana kadar bu ağaçlar kerestesi bakımından bir değer ifâde etmek imkânından mahrum, cılız ve bodur ağaçlarıydı ormanların. Kerestesinden fayda­lanılabilecek durumda olanlar ise, çok azdı. Ama bugün kimse Endot-hia hastalığının sirayet etmesiyle kaybedilen kestane ağaçlarının ba­şına gelenlere üzülmüyor. Çünkü onun yerini alan ağaçların koca göv­deleri son derece hızlı olarak gelişmiş yılda bir inç kalınlığında ve altı inç yüksekliğinde bir büyüme hızına erişmiştir. Çabuk büyümesinin yanı sıra son derece üstün bir kereste vermektedir. Acaba tabiat bu akılları durdurucu şartları hazırlayarak plânlıyor ve tanzim mi edi­yordu?

Ben, orman bilimleri konusunda mütehassıs olan güvendiğim bir arkadaşımla kestane ağaçlarına sirayet eden Endothia hastalığı hak­kında konuşuyordum. O ise ormanla iştigâl edenlere her zaman Al­lah’ın açık kitabı olan kâinata ve tabiata bakmalarını ve orada her müşküllerini çözecek formüller bulacaklarını öğütlüyordu : Nitekim bu mânâda Isaak Watson der ki:

«Tabiat kendi açık kitabını birlikte taşımaktadır.»

«Tabiat Allah’a hamd ile teşbih etmektedir.»

Ünlü botanik bilgini Asa Giray 1880 yıllarında verdiği konferans­larından birisinde der ki:

«İlimlerin bilinmezlikler dünyasında tabiat âlemine aktardığı şey­ler, îmânı zedeleyici veya onunla çelişecek hiç bir şey getirmemekte­dir. Çünkü ilim, tabiatın yürüdüğü yönde hareket etmektedir. Şu hal­de ilimlerin görevi; kâinatta cereyan eden hâdiseleri ve onların ilk do­ğuşunu yüce Allah’ın azamet ve kudretinin delili olarak kabul etmek­tir.»

Bitkiler muhtelif vazifeler ‘icra eden hormonlar ihtiva ederler. Bu hormonlar arasında kimya diliyle 2, 4, 5 adı verilen ve bitki tarafın­dan yapılan bir bileşik, domatesin olgunlaşmasını sağlamakta, topra­ğa gömülen patatesin çabucak çimlenmesini te’mîn etmektedir. Bel­ki de henüz keşfedememiş olduğumuz daha birçok biyolojik fonksi­yonlar icra etmektedir. Bu hormon veya doğru bir deyimle bitkilerin olmasını te’mîn eden bileşik —zâten realitede bu hormon, hormonal fonksiyonlar icra eden ve bitki tarafından i’mâl edilen bir bileşiktir— üzerinde ilim adamları çalışmalarına devam etmektedirler. Bitkinin olmasında ve gelişmesindeki etkisini araştırmaktadırlar.

Bizim şurada göstermek istediğimiz husus, tabiatta bu tür bile­şiklerin keşfedilmesinin, yüce Yaratıcının varlığına delâlet etmesidir. Zîrâ insanlar, laboratuarlarda uzun süre düşünerek kafa yorduktan sonra ancak bu tür bileşikleri yapabilmektedirler. Halbuki Allah’ın ta­biat âlemine koyduğu fabrika, ince bir nizâm ve ahenk ile çalışmasını sürdürüp gitmektedir.

Burada bizi ilgilendiren bir başka husus da bu bileşiğin işaretlen­miş bir eşinin, ağaçların içinde ta’kîp ettiği yoldur. Yukarıda adını be­lirttiğimiz bileşiğin bileşimine katılan Cı2 atomunun yerine onun ben­zeri olarak sun’î şekilde yapılan C» ü koyabiliriz. Laboratuarda işaret­lemiş olduğumuz bu karbon atomunun yapraktan itibaren dallara ve köklere doğru ta’kîb ettiği yolu bütün incelikleriyle izlememiz kabildir. Daha da ileri gidebilir ve bitkinin içinde hareket miktarını da anla­yabiliriz. Din dışı düşünceye bağlı bulunanlar için bu olay bir tabiat hârikası olarak kabul edilebilir. Bize göre ise bu olay, varlıklar ale­mindeki her atomun gideceği yolu ve duracağı yeri ta’yîn ve tesbît eden yüce Allah’ın, sonsuz gücünü ve kudretini ifâde eder.

Bu hormonlar üzerinde yapılan etüdlerden ortaya çıkan hayret verici gerçek de, bitkinin içinde değişik reaksiyonlara ma’rûz kalmış olduğu halde özelliğini yitirmeden olduğu gibi kalmasıdır. Yapılan etüdlerden anlaşılmıştır ki, bu hormonların bitki içi reaksiyonlara ka­tılması halinde ancak % 10 nisbetinde bir miktarı kimyasal reaksi­yona katılmaktadır. Bundan daha garibi de bu hormonlardan bir bit­ki yaprağının yüzey kısmına ne kadar konulursa konulsun; o bitki an­cak kendisi için lâzım olan miktarı emmektedir. Çünkü bitki, fotosen­tez ameliyesini gerçekleştirmek için yaptığı faaliyetlerde bu hormon­ların ancak çok az bir miktarını kullanmaktadır. Bütün bunlar son derece düşünceli bir Yaratıcının ince ve garip nizâmının delili değil midir?

Biz bu bileşiğin bir bitkide olup olmadığını renkli kâğıtlar meto­dunu kullanarak deneyip anlayabiliriz. Bu ameliyeyi kısaca şöyle an­latabiliriz : Denemek istediğimiz maddeden bir damla, deney kâğıdı­nın veya bir şeridin üzerine damlatırız. Sonra yaprağın bu kısmını bo­yayı açığa çıkaran ayıracağın yer aldığı kaba daldırırız. Öbür tarafı ise asılı olarak kalır. Bu esnada boyalı kısmı açığa çıkaran maddeyi yaprak emer ve çabucak yüzeysel obsürbasyon yoluyla yaprağın yü­zeyine dağılır. Deney yaprağının bir tarafına koyduğumuz maddeyi rengi açığa çıkaran ayıraç temizler. İşte denemek istediğimiz madde budur.

Ayıraçla birlikte bu maddenin reaksiyonundan ortaya çıkan bile­şiklerin içindeki organik bileşikler süzülerek renk skalasında belirtil­diği şekilde belli bir miktarda deney yaprağının üzerinde belli bir nok­tada toplanır. Bundan sonra artık yapacağımız şey Geiger sayacı adı verilen âleti deney yaprağının üzerine koyup CM atomunun nerede bu­lunduğunu anlamaktır. Ve işte böylece Cw atomunun varlığı anlaşıl­mış olur.

Şüphesiz ki bu ince reaksiyonlar ve muntazam hareketler ile bir­likte bunların bağlı bulunduğu değişmez kurallar bize gösteriyor ki, kâinatta son derece üstün ve mükemmel bir nizâm ve intizâm hâkim­dir. Buna Hegel, «kâinatın mükemmelliği teorisi» adını verir. Organik bileşiklerdeki C14 karbonunun atomu -ve bundan deney yaprağı üzeri­ne yayılan elektronlar dürüst bir araştıncı için ilimlerin koyduğu pren-siblerle Allah’ın varlığı düşüncesi arasında hiç bir çelişki bulunmadı­ğını ifâde eder. Her şeyi yaratan ve yarattığını en güzel şekilde var eden O’dur. İlmin keşfettiği gerçekler arasında birer birer tecellî et­mektedir, O’nun insanlar için koyduğu işaretler. Halbuki size ilimden çok az bir pay verilmiştir. Filozof Paul’ün dediği gibi: «Şüphesiz ki Al­lah’ın gücü her şeyde tecellî etmektedir. Her şey gücünü O’ndan al­maktadır.» Philips ise bu sözü yorumlarken der ki:

«Gerçekten de hak meydana çıkmıştır. Cenâb-ı Allah bu kâinatı meydana getirip var etmiş olduğu andan beri âyetleri tecellî etmekte, insan hissinin ulaştığı ve zekâsının kavradığı her şeyde O’nun sonsuz gücü kendisini göstermektedir.»

Bir gül fidanının anlattığı dersi, Mariette Stanley Congden şöyle dile getiriyor :

Yıllarca önceydi, Pensyllvania’da yol kenarında bitmiş, goncasını açmış bir gül fidanı görmüştüm. Bir süre sonra aynı yere tekrar uğ­radığımda gül fidanının yakınlarında üstü bitkilerle dolmuş, çör çöp yığınlarıyla kaplanmış yıkık, çökük bir kulübe enkazına rastlamış­tım. Bu harab kulübe buraya en yakın bir yerde bulunuyordu. Aşağı yukarı yarım günlük bir mesafede. O zaman bu gül fidanının tesadü­fen rüzgârın, suyun veya diğer canlıların attıkları, yahut da tesadüfün buraya fırlattığı bir gül dalının içinden düşen tohumlar vasıtasıyla ye­tişmiş olması ihtimâli zihnimden çok uzak bir fikir olarak geçti. Ve o zaman bedîhî olarak idrâk ettim ki; bu gül fidanını buraya muhak­kak bir insan dikmiştir ki oturduğu o kulübenin yanında ondan fay­dalanabilsin. Gerçi ben o fidanın dikildiğini görmemiştim. Onun ne zaman dikilmiş olabileceğini de kestiremezdim. Ama bir insan vasıtasıy­la buraya bu fidanın dikildiğini kuşkusuz kabul sttim.

İşte bu, bir nevi istidlal (akıl yürütme) yoludur. Gerçi ilmin söz ettiği sahalardan herhangi birinde bu tür düşünce ve mantık yolunu seçmek çok garip bir şey olarak görülür. Ama karşılaşacağımız gerçek bizi buna bir yerde zorlar. Çünkü çok eski zamanlardan beri tabiî ilim­ler, hep bu tür istidlal metodunu biricik metod olarak kullanmışlar­dır. Bu ilimlerin başında da astronomi yer alır. Biz fezadaki galaksi­leri, yıldızları ve gezegenleri incelemek ve tecrübe etmek için yerinden oynatanlayız. Onları tedkîk ederken bu semavî cisimlerle araıeıızı ayı­ran kâinat boşluğunda yayılmış bulunan ışınların etkisinden de ta­mamen kurtulamayız. Hattâ bizimle onların arasını ayıran baş döndü­rücü mesafeler yüzünden, bu cisimlerden yayılan ışık ve ses dalgala­rının yansıyışlarını düzeltemeyiz de.

Bununla beraber, biz, hiç bir zaman bu yıldızları ve gezegenleri incelemekten geri durmayız. Yaptığımız tedkîkler sonunda ulaştığı­mız kanun ve varsayımlardan diğer ilimler sahasında da faydalanmak­tan vazgeçmeyiz. Hattâ bu gezegenler ve gök cisimlerinden —onları görmediğimiz halde— âletlerle elde ettiğimiz birçok bilgi ve gerçekle­ri kabul ederiz. Onları deneyip tecrübe tahtasından geçirmemiz kat’iy-yen mümkün değildir. Hattâ uzaklara gitmemize gerek yok. Biz bu­gün atomu incelemiş kütlenin sakinimi kanunundan, enerjinin sakımı prensibinden öğrendiğimiz şeyleri kullanmaktayız. Ne var ki, bugüne kadar atomu ve enerjiyi doğrudan doğruya görebilmiş değiliz. Atomla ilgili elde ettiğimiz kanunlar ve varsayımları, onun görülmeyen yapı­sı ve rolünü atom bombasının kullanılması te’yîd etmiş bulunuyor. İş­te biz bu hususta da .sırf mantıkî esâslara dayanarak deliller getirmek­teyiz. Bu konuda kullanmakta olduğumuz mantığın aynısını Allah’ın varlığı ve sıfatları konusunda da kullanabiliriz. Bu kâinatın bir yara­tanı bulunduğunu ve O’nun, birtakım sıfatlarla muttasıf olduğunu id­râk edebilmek için aynı mantığı kullanabiliriz.

Şüphesiz ki biz Yaratıcıyı tanımak ve sıfatlarını bilmek için birta­kım deyimlere ve terimlere muhtaç olacağız ki bunlar maddî âlemde kullandığımız deyimlerden ve terimlerden tamamen ayrı bir hüviyete sahip olacaktır. Bu bilgiyi elde etmemiz için behavioristlerin dayanağı olan maddî ve mekanik izahlar bize kat’iyyen yardımcı olamazlar. Bil­hassa içinde yaşadığımız kâinatın sırf maddeden ibaret olmadığı onun yanı sıra hem madde, hem ültra maddeden ibaret olduğu ortaya ko­nulduktan sonra mekanik izahlar kat’iyyen bize yardımcı olamaz. Çün­kü biz maddî olmayan şeyleri madde ile izah edemeyiz.

Çoğu kere öğrencilerimden, bana maddî olmayan bir şeyi meselâ «düşünceyi» anlatmalarını, nitelendirmelerini istemişimdir. Düşünce­nin kimyevî bileşimi, santimetrik uzunluğunu, gram bakımından ağır­lığını, rengini ve basıncını açıklayarak şeklini ve biçimini anlatmala­rını söylemişimdir. Ama böyle bir şeyi yapmaktan âciz kalmışlardır. Öyleyse maddî olmayan bir şeyi anlatabilmemiz için maddî olan ilim­lerin sahasında kullandığımız terminolojiden tamamen ayn ve başka bir nitelikte terminoloji kullanmamız gereği belirtmeye luzûm kalma­yacak kadar açıktır.

Şüphesiz ki biz bu problemi ne istediğimiz yöne götürebiliriz, ne de ondan büsbütün kaçabiliriz. Eğer bu kâinat, düalist bir yapıya sa­hip olmamış olsaydı; biz düşünceyi sırf maddî tanımlarla tanımlaya­bilmek durumunda olurduk. Ki ebediyyen böyle birşey vuku bulma­mıştır. Demokritos, Hobbes ve behavioristlerin ileri sürdükleri mater­yalist teoriler keza bu kâinatı sırf ma’nevî izahlarla açıklamaya kal­kışan Leibniz, Berkeley ve Hegel gibi idealist filozofların ortaya koy­dukları teoriler tamamen tahminlere dayanan ve hiç bir tecrübî yönü bulunmayan mücerred varsayımlardan öteye geçemez. Şu halde kâi­natı ve tabiatı açıklamaya çalışan her felsefî akımın, bu kâinatın mey­dana geldiği gerçekleri, faktörleri ve elementleri bütünüyle bilmeye ve açıklamaya da gücü yetebilmelidir.

Her ne kadar ilimler, denenmiş gerçekleri ifâde ederlerse de insan hayâlinin ve düşüncelerinin etkisinden kendilerini kurtaramazlar. Ge­rek planlamasında, gerek anlatımında, gerekse neticeler elde edilme­sinde insanın dikkatlerinin te’sîrinden kurtulamazlar. İşte ilimlerin vardıkları sonuçlar bu noktada ve bu hudut dahilindedir. Böylece il­mîn sahası saymak, nitelemek ve anlatmak noktasına münhasır kalır. Binâenaleyh ilim; ihtimâllerle başlar, ihtimâllerle son buiur. Kesin gerçeği hiç bir zaman ifâde etmez. Keza ilmin vardığı sonuçlar, yakla­şık neticeler olup karşılaştırma ve mukayeseye dayalıdır. Hatâlar ve yanılmalar her zaman mümkündür. Vardığı sonuçlar her zaman deği­şebilir. Eklemeler veya kısaltmalar yapılabilir. Nihaî sonuçlar değildir. Biz görüyoruz ki bir ilim adamı, bir kanun veya teoriyi ortaya attığı veya elde ettiği zaman der ki; bugüne kadar ulaştığımız sonuç budur. Ve her zaman bu sonucun değişebileceğini belirterek kapıyı ardına ka­dar açık bırakır.

İlim, her zaman önermelerle işe başlar. Bu önermeler her ne ka­dar elle dokunulabilecek fizikî bir gerçeğe isnâd etmez ise de, doğru­luğu herkes tarafından kabul edilmiştir. Şu halde ilim aslında bir fel­sefî esâsa dayanmaktadır. Felsefede ve dinde olduğu gibi ilimde de şahsî tecrübeler bütün gerçeklerin denendiği, en son ölçeklerdir, tlim adam­ları tarafından denenip araştırılabildiği gibi bizim şahsî algılamaları­mız ile, tabiî hâdiseleri idrakimiz de bize has şartlara dayanır ve nisbî bir hüviyet ifâde eder.

Bununla bsraber ilmin bağlı bulunduğu bu kayıdlar ve sınırlar il­mî metodun değerini düşürmez, elde ettiği sonuçların kullanılmasını engellemez. Sâdece çabaları bir yöne sevkederek neticeleri sınırlandırır. Bunun için anlıyoruz ki ilim kemiyet bakımından analiz ve sentezden uzak olan problemleri tâm manâsıyla çözümlemekten uzaktır.

Şu halde şimdi Allah’ın varlığı konusunun, üzerinde dönüp dolaş­tığı meseleye gelelim. Elbette ki Allah’ın varlığı konusundaki soruların cevabını, belirli sınırların içerisinde mahkûm bulunan ilim bu dar ka­pasitesi ile cevablandıramaz. Ama ruhî dünyadan maddî dünyaya bir etki söz konusu olduğu zaman, bu etki tabiî ilimlerin sınırlan içerisi­ne girer şüphesiz. Ve bu durumda ortaya çıkacak problemi çözümleye­bilmek için, sağlam bir metod kabul etmek gerekir ki işte hâdiseleri ben­zerleriyle veya eşitlikleriyle açıklama esâsına dayanan ve biraz önce işaret ettiğimiz mantıkî istidlal metodu bunlardan birisidir.

İlim, bu kâinatta cereyan eden pek çok fizikî olayı inceler. İlimler hali hazırda her ne kadar madde üstü bir âlemin varlığını bütünüyle te’yîd etmemekte iseler de, kesin olarak maddî âlemin üstünde madde ötesi âlemin varlığını red edememektedirler de. Biz birer mantık ku­ralı olan istidlal ve kıyas metodunu kullanarak insanın, aklî olayların dolup taştığı bir dünyada idrâkinin madde üstü bir varlığa ulaşabile­ceğini söylüyoruz. Bu varlık kâinatı son derece muntazam olarak ida­re etmektedir. Ayrıca kâinatımızda henüz açıklayamadığımız suyun de­veranı, karbondioksit dengesinin korunması, şaşırtıcı genetik faktör­leri, güneş enerjisinin canlı varlıkların hayatı için son derece ehem­miyet ifâde eden biriktirilme ameliyesi olan foto sentez olayının izahı konusunda ve daha buna benzer pek çok kâinatın hâdiselerini açıkla­mak hususunda yardımcı olur. Aksi takdirde biz son derece komple halde bulunan bu ameliyeleri tesadüf esâsına göre nasıl izah edebili­riz? Ve kâinatta mevcûd olan bu düzen, sebsp-sonuç ilişkisini, tekâ­mülü, belli bir gayeye doğru yönelişi ve muvâzeneyi nasıl açıklayabili­riz? Kaldı ki bütün hâdiseleri, bu izah tarzı neticeye bağlayacaktır. Kâinat, eğer bir yaratıcısı yoksa nasıl çalışmaktadır? Kimdir onu yok­tan var edip yönetimini tanzim eden?

Kâinatta bulunan her şey Allah’ın varlığına şahadet ediyor, kud­ret ve azametine delâlet ediyor.[11]

12 — Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin buyruğu­nuza verdi. Yıldızlar da O’nun buyruğu ile müsahhar kı­lınmıştır. Bunda akleden bir kavim için âyetler vardır.

13 — Yeryüzünde rengârenk şeyleri de sizin için O, yaratmıştır. Öğüt alan bir kavim için bunda âyetler var­dır.

Güneş ve Ay

Allah Teâlâ büyük âyetlerini, büyük nimetlerini kullarının gözle­ri önüne seriyor. O; peşpeşe gelen gece ve gündüzü, durmadan dönüp duran güneş ve ayı, göklerin derinliklerinde karanlıklarda yol bulmak isteyenlere bir ışık ve nûr kıldığı sabit ve dönen yıldızları insanların emrine vermiştir. Bütün bunlar Allah Teâlâ’nın onları içinde kıldığı Allah’ın felek’inde (göğünde) yürürler. Kendileri için takdir edilmiş bir hareketle yürürler. Takdir edilen hareketin ne üstüne çıkar, ne de ondan eksik hareket ederler. Hepsi Allah’ın kahrı, saltanatı, buyruğu, takdiri ve yürütmesi altındadır. Nitekim başka bir âyette : «Muhakkak ki sizin Rabbımz; gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a hük­meden Allah’tır. Gündüzü; durmadan kovalayan’ gece ile burur. Gü­neş, ay ve yıldızlar O’nun emri ile müsahhar kılınmışlardır. Bilin ki; yaratma da, emir de O’nundur. Âlemlerin Rabbı olan Allah’ın sânı ne yücedir.» (A’râf, 54) buyururken burada da: Bunda akleden bir ka­vim için, Allah’ı akleden ve hüccetlerini anlayan bir kavim için Al­lah’ın parlak kudretine, yüce saltanatına âyetler, delâletler vardır, bu­yurmuştur. Allah Teâlâ : «Yeryüzünde rengârenk şeyleri de sizin için O, yaratmıştır.» buyurmak suretiyle Önce göklerdeki işaretlere dikkat­leri çektikten sonra yeryüzünde yaratmış olduğu garîb işlere, muhtelif şeylere, renkleri ve şekilleri değişik hayvanlara, madenlere, bitkilere, cansız varlıklara ve onlardaki faydalarla özelliklere dikkatleri çeker ve buyurur ki: «(Muhakkak Allah’ın nimetleri ile) öğüt alan (ve bunlara şükreden) kimseler için bunda âyetler vardır.»[12]

İzâhı

Topraktaki hârikalarda Allah’ın azametini görmeye çalışan Will Draper şöyle diyor:

Büyük kentlerde oturanların arabalarına binip kırlarda gezindik­leri zaman yolda giderken gördükleri tarımsal ürünlere hayretle bak­tıklarını görürüz. Onlar, bu mahsûllerin topraktan çıktığını bilmesine bilirler ama, o bitkileri yetiştiren toprağı dikkatle inceledikleri çok az görülmüştür. Bunun tersine tarımla uğraşan çiftçiler, toprağın çeşit­lerini ve özelliklerini çok iyi bilirler ve dikkatle incelerler. Onların bü­yük bir çoğunluğu toprağın ihtiva ettiği maddeleri-, ilmî bir inceleme so­nucunda öğrenmiş değillerdir. Hayat seviyelerini elinde tutan ve ka­zançları kendisine bağlı olan toprağı inceden inceye araştırmalarını da onlardan bekleyemeyiz elbette.

Toprak, gerçekten gariplikler ülkesidir. Onun garipliklerini ancak ilmî araştırmalar ve etüdler ortaya koyabilir ve anlatabilir bize. Bu­nun için ben kısaca toprağın özelliklerine işaret etmek istiyorum bu­rada. İlmî terimlerini kullanarak izahlara girişecek olsam belki de okuyucularımın bir çoğu beııi rahatlıkla izleyemeyecek ve konunun de­taylarını anlayamayacaklardır. Şuna eminim ki ilmî terminolojiden haberi olmayan okuyucularım bile bu yazıdan sonra anlayacaklardır toprağın ne denli hayret verici garipliklerle dolu bir dünya olduğunu. Ve bu dünyaya iç içe sayısız ilişkilerin hükmettiğini ve bunlardan hiç­birisinin plânsız ve projesiz meydana gelmiş olamayacağım. Bunu an­ladıktan sonra elbetteki okuyucu, büyükler büyüğü Yaratıcıyı düşün­meye başlayacak ve O’nun varlığım kabul edecektir. Şimdi öyle ise toprağın nasıl çıplaklaştığını ve bu çıplaklaştıncı faktörlerden kendi­sini nasıl kurtardığını görelim. Bu faktörlerin neticesi birkaç bölüme ayrılır. En altta ufalmış alt tabaka, onun üstünde üst tabaka, sonra da toprak dediğimiz tabaka gelir. Toprağın adını saydığımız üç taba­kası da, tabiî güçlerin sebep olduğu parçalanma ve kırılma ameliyesi sonucunda meydana gelir. Bizim açımızdan toprağın önemi sonsuzdur. Çünkü bitkilerin gelişmesi esnasında ürettikleri önemli gıda bileşik­lerinin ana kaynağı topraktır. Ayrıca yeryüzünün yüzey kısmında bitkilerin yetişip ayakta durabilmesi için de toprağın bulunması za­rurîdir.

Soğumuş kaya kitleleri tabiî aşınma yoluyla aşınınca, önce suda eriyebilecek kısımlar dökülür. Meselâ kalsiyum, magnezyum ve potas­yum bu ilk aşınma esnasında dökülen maddelerdir. Silisyum oksit ar­tıkları, alüminyum oksit ve demir oksit kısımları ki bunlar toprağın büyük kısmını meydana getirirler, oldukları gibi kalırlar. Bu ameliye esnasında azot nisbetinin yükseldiği görüldüğü halde fosfor nisbetinin büyük bir düşme kaydettiği görülmemiştir.

Aşındırıcı faktörlerin etkisiyle bu temel silikat elementleri eriye­rek balçıkları meydana getirir. Soğuk ve orta kuşak iklim bölgelerin­de bulunan balçıklar, büyük bir oranda kristalleşmiş silikat bileşikleri ile birlikte çok az bir miktar da diğer bileşikleri ihtiva ederler. Ekva­tor bölgelerinde ise balçıkların bileşim nisbetinde karbondioksitlerle alüminyum ve hidroksitlerin oranı oldukça yüksektir. Balçıkların çok önemli özelliklerinden birisi de, katyon denilen artı yüklü iyonlarının yer değiştirebilme gücüne sahip olmasıdır. Çünkü bu özelliğiyle erime için ve bitkilerin gelişmesi için gerekli olan temel maddeleri koruyabi­lir. Bu da toprakta bu ana maddelerin oranının büyük nisbette azal­masına veya tamamen tükenip gitmesine sebep olur. Görüyoruz ki aşınma ameliyesi, bu bir yandan eriyebilen temel maddelerin kaybına sebep olurken bir yandan da bu maddelerin korunup yok olmamasını te’mîn etmektedir.

Buradaki bitkilerin hayatı için gerekli olan diğer besin maddele­rini taşıyan elementleri ele almaya yerimiz müsait değil. Şu halde bun­dan başka bir konuya göz atalım, yüce Yaratıcının eski jeolojik devir­lerde bitkilerin meydana gelmesi, canlıların hayatlannı devam ettir­meleri ve soylarını sürdürmeleri için gerekli olan uygun ortamı ne şe­kilde hazırlamış olduğuna bakalım. Eğer biz, bu eski jeolojik devirler­de yaşamış olan bitkilerin bugünkü bitkilerin muhtaç olduğu besin maddelerinin aynısına muhtaç olduklarını kabul edecek olursak ken­diliğinden eritken ve fosforik maddelerin toprakta o günlerde bugün­künden çok daha büyük bir kemiyette bulunmuş olmasını kabul et­mek zorunda kalırız.

Azot için ise durum tamamen değişik bir veçhe arzeder. Bitkiler büyük bir miktarda azotlu maddelerle beslenmek zorundadırlar. Ama eski toprakların azotu muhafaza etme gücü çok zayıftı. O zaman ilkel bitkiler azot ihtiyâcını nereden ve ne şekilde karşılamakta idiler?

Bugün eski kayaların aşınma faktörleriyle etkilenmezden önce bü­yük bir miktarda azot ve amonyak bileşimlerinin ihtiva ettiğini gös­teren pekçok deliller vardır elimizde. Olabilir ki ilkel bitkiler bu kay­naktan faydalanmışlardır. Bunun dışında başka kaynaklar da var fay­dalanmış olabilecekleri. Meselâ bu kaynaklardan birisi şimşektir. Bitkiler, topraktaki nitratları emer ve protein yapmak için kullanırlar. Hayvanlar bitkileri yer ve bitki proteinlerini hayvansal proteine çevi­rirler. Hayvanlar ve bitkiler ölünce vücutlarındaki proteinler toprak bakterileri ve bazı mikroplar yoluyla yeşil bitkilerin kullanmasına el­verişli olan nitratlar haline geçer. Bu değişme dolaşımında başlıca ele­ment, azot (nitrojen) olduğundan buna «’Azot dolaşımı» deriz.

Topraktaki azotun başlıca kaynağı, hayvan ve bitki kalıntılarıdır. Dunlar önce amonyum bileşikleri haline geçerler. Nitrat bakterileri bu bileşikleri nitritlere, diğer bir kısmı bakteriler de nitritleri nitrat bile­şiklerine çevirirler. Şimşek etkisi altında azot, atmosferin yüksek ta­bakalarında az miktarda hidrojenle birleşerek amonyak meydana ge­lir.

Azot, oksijenle de birleşerek nitrik oksitler yapabilirler. Eter ha­lindeki bu amonyak ve nitrik oksitler yağmur sularıyla toprağa geçer ve burada amonyum ve nitrat bileşikleri meydana gelir.

Bazı baklagillerin köklerinde bazı bakterilerin yaşadığı küçük yumrular vardır. Bu bakteriler havadaki azottan faydalanarak nitrat­ları meydana getirirler.

Şimşekli havalarda da toprak biraz azot kazanır.

Nitrifikasyon bakterilerine karşı diğer bazı toprak bakterileri (de-nitrifikasyon bakterileri) nitratları, nitritlere ve amonyumun bileşik­lerine çevirirler. Halk genellikle şimşeği yıkıcı ve öldürücü bir şey olarak kabul eder, yararlı yanları olabileceğini hiç düşünmez. Halbu­ki şimşek çakınca meydana gelen elektrik akımının boşanmasıyla, ha­vada azot oksitlerinin meydana gelmesine sebep olur ve bu azot yağmur veya kar vasıtasıyla toprağa iner. Bunu toprakta yetişen bitkiler, kök­leri yoluyla alırlar. Bu yolla toprağın elde ettiği azot nisbeti yıllık ola­rak yaklaşık 4200 metrekareye 8 kilogramdır ki, bu yaklaşık olarak 210 kg. sodyum nitrata denktir ki, bu da bitkilerin gelişmesi için ye­terli miktardır.

Şimşek vesilesiyle ortaya çıkan azot miktarının ekvator bölgele­rinde, tropikal bölgelerdeki miktardan daha fazla olacağı düşünülebi­lir. Burada “toprağa düşen azot miktarı, çöl iklimlerinin hâkim oldu­ğu kuru mıntıkalardan farklı olacaktır.

Biz her şeyi son derece intizamlı olarak idare eden yüce yaratıcı­dan söz ederken toprakla bitki arasındaki iç içe ve girift ilişkiden, ta­biattaki açık idare ve hedefin varlığından söz edebilir miyiz acaba? El­bette bu konuyu ilmin verileri ışığında ortaya koymadan verebilece­ğimiz bir cevab yoktur.

Bilginler ilmî metod üzerine tek bir yol belirleme konusunda anlaşabilmiş değillerdir. Ancak bütün bilimlerin, tabiat kanunlarını keşfetmeyi hedef aldığında cümlesi müttefiktir. Müsbet ilimle uğra­şan ilim adamı, elbetteki önce tabiat kanunlarının doğruluğunu kabul etmek zorundadır. Tâ ki, kendisiyle çelişkiye düşmüş olmasın. Bir çok­larının çeşitli alanlarda ortaya konulan tabiat kanunlarını inkâr et­me gayreti boşunadır. Elbetteki herkes tabiat kanunlarının varlığını kesin olarak kabul ettikten sonra bu kanunlar için var olmuştur soru­sunu, soracaktır kendisine. Değişik eşya arasında —ki bu meyânda toprakla bitki ilişkisi de bulunmaktadır— bunca sayısız münâsebet ve ilgiler akılları durduracak şekilde nasıl kurulmuştur? Tabiat ka­nunları arasındaki bu ahenk nasıl sağlanmıştır?

Tabiatı itibarıyla düşünce ufkumuz bu noktaya kadar ulaşınca biz, ilimlerle felsefe arasındaki ayırıcı çizginin bulunduğu noktaya gel­miş oluyoruz. Kâinata hâkim olan bu sonsuz nizâmı ve ahengi neyle izah edebilir ve nasıl açıklayabiliriz? Bu soru iki yolla cevaplandırıla­bilir :

a- Ya bu nizâm tesadüfen yoktan varolmuş ve ortaya çıkmış­tır. Fakat bu; mantık kaideleri ve tecrübe kuralları ile uyuşmadığı gibi, çağdaş bilginlerin son derece titizlikle üzerinde durduğu termo­dinamik kanunlarıyla da uyuşmaz.

b- Yahut da bu nizâm iyice düşünüp taşındıktan sonra çok kuvvetli bir zât tarafından konulmuştur ki, bu görüş akıl ve mantık kurallarına da uygun düşer. Buradan hareket ederek diyebiliriz ki, bitki ile toprak arasındaki bu akılları durduran ilişki yüce Yaratıcı­nın büyük san’atını ve eşsiz tedbîr gücünü gösterir.

Ben emmim ki, bu görüşü benimsemekle kâinatta bir hedef bu­lunduğunu, tabiat kanunlarının ve fenomenlerinin gerisinde plânlı bir maksadın yattığını kabul etmeyen bu görüşün muarızlarını birtakım tenkîdlere sevkedecektir. Bunların başlnda da mekanik teorileri kabul edip kâinatı mekanik verilerle izaha kalkışan ve bu izah tarzlarının dayandığı teorilerin doğrudan doğruya gerçeği temsil ettiğini sanan­lar yer alır. Fakat bizim ilmî adını verdiğimiz izah ve yorumlann ge­nel bir mâhiyet taşımadığı ve mutlak bir mânâ ifâde etmediği, bunun aksine muvakkat ve şartlara bağlı, yorumlar olduğunu kabule zorla­yan birçok nedenler de yok değildir. İşte biz, kâinatın varlığını izah konusunda belirtmiş olduğumuz görüşü kabul ettiğimiz takdirde kâi­nattaki gaye ve hedefi mekanik verilerle izaha kalkışan muarızlarımı­zın gücü azalacak ve zayıflayacaktır.

Şurası -muhakkaktır ki, gerek üstümüzdeki muazzam gökyüzünde olsun, gerek —bize göre— altımızdaki yeryüzünde olsun, her şeyde bir plân, maksad ve gaye vardır. Binâenaleyh bu maksadı ve plânı meydana getiren bir kuvvetin ve sonsuz Yaratıcının varlığını inkâra kalkışmak akıl ve mantık kurallarıyla Öylesine çelişir ki, yazın sarar­mış, boyunlarını bükmüş buğday bacaklarıyla dolup taşan bir buğday denizini andıran tarlayı gördüğümüz halde, onu eken bir çiftçinin bu­lunduğunu ve onun, tarlanın yakınındaki bir kulübede veya başka bir yerde oturmakta olduğunu inkâr edip kabullenmeyen kişinin düşebi­leceği çelişkiden hiç de az bir çelişki değildir.

Toprak ve bitkilerdeki fevkalâde dikkat çekici özellikleri dile ge­tiren Lastergon Simurden ise şöyle diyor :

Çoğu kez olur ki, herbirimiz bir filozof kesiliriz kendiliğimizden.

Bir buğday tarlasının civarında gezinirken, bir bahçede dolanırken, bindiğimiz otomobilimizle bir tarladan veya bahçeden taşman çeşitli yeşilliklerle yüklü bir arabayı ta’kîb ederken, bir elma fidanlığını, aşa­ğı doğru sarkmış olgun üzüm salkımlarını incelerken, sonbaharda or­manların aldığı o sapsan renkleri hayretle izlerken, her biri yanan bi­rer alevi andıran ağaçlan görürken hep sorarız kendi kendimize: Ne­reden gelmiştir bütün bunlar?

îsâ Peygamber bir gün havarilerine der ki:

«Eğer bir buğday tanesi yeryüzüne düşmese ve Ölü toprağa gömül-mese kat’iyyen mahsûl veremez.»

Doğrusu îsâ Peygamber söylediği şeylerin derinliğini çok iyi an­lamış olacak ki, tabiattaki gerçeklerden birisini, garip bir olayı son de­rece basit ve açık bir ifâdeyle dile getirmiştir. Şöyle ki bir buğday ta­nesi ölümle yüzyüze gelmeden ve kendisini yok etmeden hayat vere­mez, canlanamaz.

Fakat bir buğday tanesinin hayat verebilmesi için suyun bulun­ması ve bitkinin yeşerebilmeği için gerekli olan besin maddelerin top­raktan emip çekebilmesi gerekir. Bitkilerin topraktan aldıkları ve fo­tosentez dediğimiz olayla besin maddeleri haline getirdikleri hammad­deler ve kimyevî bileşikler ihtiva eden elementlerin bulunması îcâbe-der. Bunların yanı sıra güneş enerjisinin bulunması gerekir ki, bitki­ye gelişmesi için lâzım olan gücü sağlasın ve onun büyümesini te’mîn etsin.

Hayatın var olabilmesi için suya ihtiyâç vardır. Veya Barson’un dediği gibi su, hayatın kanı gibidir. Hayat ve gelişme için gerekli olan kimyevî reaksiyonların başlıcası, ya doğrudan doğruya suya muhtaç­tır, yahut da neticede suyun oluşumu ile elde edilebilir. Su pek çok maddeleri eritir. Ve bu eritkenliği sebebiyle bitkilerin iç dünyasında za­rurî olan kimyevî reaksiyonların meydana gelmesini te’mîn eder. Bitkinin iç mekanizmasının her tarafında bol miktarda suya rastlanır. Suyun, yeryüzünün ve canlıların hayatındaki rolü ebediyyen sürecek ve hiç bir zaman son bulmayacaktır.

Bütün maddeler kimyasal elementlerden meydana gelir. Bir bit­kinin büyüyüp gelişmesi için ana unsur ve elementlerin kaynağı top­rak ve havadır. Peki toprak nereden gelmiştir? Ve bir bitki için ge­rekli olan gıda maddelerini nasıl muhafaza etmektedir?

Verimli bir toprak, birçok madenî maddelerden meydana gelir. Ama madenî maddelerin yanı sıra birçok organik maddeler de bulu­nur ki; aslı, eski çağlardaki canlıların ve bitkilerin toprak altındaki kalıntıları olan bu organik maddeler, zamanla eriyerek ayrışırlar. Ama bu ayrışma reaksiyonu esnasında birçok bitkiler ve hayvanların doğ­masına ve hayat sahibi olmasına sebep olurlar. Bu elementlere ilâve olarak hava ve su İle canlı varlıkların organları içerisindeki canlılık reaksiyonları hiç durmadan sürüp gider.

İnorganik madensel bileşiklere sahip olmayan toprak, çorak bir arazî olur ve bitkilerin gelişmesi için bir beşik rolünü oynayamaz. Çün­kü ayrılma ameliyesi esnasındaki reaksiyonlardan mahrumdur. Ve­rimli toprak parçalarına gelince devamlı canlılık kaynağıdır. Sayısız bitki ve hayvan yaşar içerisinde. Verimli bir toprak parçasındaki or­ganik varlıkların nisbeti zaman zaman % 20 ye yaklaşır. Bazı arazî­lerde canlı maddeler ihtiva eden toprağın bir gramında milyarlarca canlı organizmanın sayıldığı olur. Şu halde toprak, yeryüzünün katı kısımlarından atmosferin te’sîriyle ve meteorolojik faktörlerin etkisiy­le meydana gelir. Bunun yanı sıra uzun asırlar boyu içinde yaşayan canlı varlıklar ve onların ürünleri neticesidir.

Peki bu reaksiyonlar ne zaman ve nasıl başlamıştır?

Işığın, suyun, havanın ve kimyasal maddelerin bulunması bir bit­kinin gelişmesi için yeterli nedenler değildir. Bunların yanı sıra hep­sinden ayrı olarak tohumun içinde uygun ortamda filizlenivererek son derece karmaşık ve iç içe birçok reaksiyonlar gerçekleştirecek ve her zaman akıllan hayrete düşüren bir ahenkle çalışan bir gücün bulun­ması zarureti vardır. İki hücrenin birleşmesiyle hayata başlamış olan bir tohum mikroskop altına alındığı zaman her hücresinin içinde çok sayıda elementlerin ve reaksiyonların olduğu görülür. Bu hücrenin bölünmesiyle hayat yolunu aşıp giden yeni bir bitki ferdi doğar. Ve bu doğan ferd kendisini üretmiş olan bitkiye tıpa tıp benzerdir. Öyle ki buğdayın buğdaydan başka bir şey ürettiği görülmemiştir. Bir çı­narın da çınardan başka bir şey ürettiği görülmüş değildir. Bitki tür­leri arasında her ne kadar son derece geniş bir benzerlik bulunmakta ise de, her birisinin kendisine hâs özellikleri ve nitelikleri vardır. Doğ­ruyu söylemek gerekirse her bitkinin sahip bulunduğu üstün nizâm ve eşsiz güzelliğin benzeri yoktur. Sonsuz gariplikler vardır içerisinde. İşte insanoğlunun hangi bitkiye bakarsa baksın karşılaşacağı akıllan durdurucu garipliklerin özeti bunlardır.

Bitkilerin değişip bir başka şekil almasını sağlayan bazı fırsatlar yok değildir. Bugün ekmekte olduğumuz buğday tohumlarının geçmiş nesillerin ürettikleri buğday tohumlarından birçok nitelikleri şekil iti­barıyla farklıdır. Demek istiyoruz ki, bitkileri ıslâh etmek veya tohum seçimini tanzim etmek mümkündür. Şekli, rengi ve verdiği mahsûlün miktarını değiştirebilmek, boyunun uzun veya kısa olmasını sağlaya­bilmek için bitki yetiştiricileri muayyen yollara baş vururlar. Hattâ bir tohumun toprak içerisindeki geçirdiği hayat süresine te’sîr etmek ve yetiştiği mevsimin uzunluğuna ayak uydurmasını sağlamak bugün için mümkündür. Ayrıca insanlar hastalıklara dayanıklı bol verim sağ­layan ve diğer birçok nitelikleri itibarıyla kendi ihtiyâç ve gayelerine uygun birçok bitki türü yetiştirebilmişlerdir.

Gelişmiş bitkiler birbirlerinden bazı nitelikleri itibarıyla ayrılmak­la beraber hepsinin ortak olduğu birtakım ortak ve genel nitelikler bulmak mümkündür. Meselâ hepsi de fotosentez ameliyesini îfâ eder­ler. Yani toprakta bulunan gıda maddelerini havanın karbondioksiti­ni emerek ve su sayesinde güneşten aldıkları enerjiyi besin maddele­ri haline çevirirler. (İster bitki ister ot olsun her canlı, vücûd yapı­sında aşınan kısımları yenilemek, çeşitli bütün çalışmaları ve gereken enerjiyi elde etmek için besin almaya mecburdur. En son besin kay­nağı, fotosentez adı verilen ve hücrelerinin içindeki kromoplast denen özel nıaddeciklerle klorofil dediğimiz bir renk karışımı bulunan bütün yeşil bitkilerde meydana gelen bir olaydır. İşte üzerinde yaşadığımız gezegendeki bütün hayat için bu olay esâstır.

Fotosentez, güneş ışınlarının enerjisi ile en basit anorganik mad­delerin bazılarında kloroplast içinde büyük bir hızla, önce şeker, fa­kat bazı yüksek enerji taşıyan diğer birtakım besin maddelerini mey­dana getirmesinden ötürü olağanüstü bir olaydır.

Bu olayda kullanılan maddeler karbondioksit ve su olmakla bera­ber bir miktar madensel tuzlara da ihtiyâç vardır. Karbondioksit ha­vadan, toprak bitkilerinin topraküstü kısımlarındaki yapraklarıyla, su ve .tuzların en önemli kısmı ise toprak altındaki kökleriyle alınır. Su altında yaşayan bitkiler, karbondioksit de dâhil, bütün maddeleri su­dan, erimiş halde elde ederler. Bitkilerin yeşil yaprakları güneş ışın­larından en iyi yararlanabilecek şekilde yapılmıştır.

Fotosentez olayı, hücrelerdeki mayalar tarafından kontrol edilen bir sıra kimyasal reaksiyonlardır. Bu-reaksiyonlardan birinde oksijen sudan ayrılır ve bitki tarafından dışarı atılır. Işıkta meydana gelen bu reaksiyondan elde edilen enerji, bitkilerin muhtaç oldukları besin maddelerini meydana getirmek üzere diğer birçok reaksiyonlardan ge­çirecek olan kimyasal maddelere verilir.

Fotosentezin nasıl olduğu hâlâ kesin olarak anlaşılamamıştır.)

Bitkilerin bir ortak benzerliği de muhtelif türlerin arasında tohu­mun, dalların, filizlerin ve çiçeklerin benzer yapılara sahip olmasıdır. Dış etkenlere karşı hepsi de aynı şekilde karşılık verirler. Bütün bit­kiler ışığa doğru yönelirler. Işıktan mahrum oldukları veya oksijen alamadıkları zaman ölürler. İşte buna benzer birçok niteliklerde bü­tün bitki türleri ortaktır.

Öyleyse niteliklerine te’sîr eden, gelişmelerini sağlayan ve ırsî özel­liklerini kendisinden sonrakilere nakletmesini te’mîn eden bunca sa­yısız kanunları hangi güç plânlamış ve yoktan varetmiştir?

Bu soru, bizi ondan çok daha zor, çok daha karmaşık ve çok daha derin bir soruya götürecektir kendiliğinden. O da ilk bitkilerin nereden gelmiş olacağı sorusudur. Veya bir başka deyimle ilk bitki türü nasıl var olmuştur? Biz tabiî zekâmız ve sağlam kurallara dayalı mantığı­mızla biliyoruz ki; eşya kendi kendisini yoktan varedemez. Veya bü­tün bu varlıklar tesadüfen meydana gelmiş olamaz. Bunu aklımız ka­bul etmiyor. Öyleyse yoktan varedici bir Yaratıcının varlığını kabul­lenmemiz gerekir ki, Yaratıcının varlığını itiraf, aklımızın bizi mec­bur ettiği çok bedîhî bir gerçektir.[13]

14 — Taze et yemeniz, giyineceğiniz süs eşyanızı çı­karmanız ve Allah’ın bol nimetinden istifâde etmeniz için denizi müsahhar kılan O’dur. Gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün, O’nun lutfunu aramanız ve şükretme­niz içindir, belki şükredersiniz artık.

15 — Yeryüzünde sarsılmayasınız diye sabit dağlar, nehirler ve yollar koymuştur ki onunla, doğru yolu bula­şınız.

16 — İşaretler de. Yıldızlarla da, onlar yollarını bu­lurlar.

17 — Yaratan; yaratmayan gibi midir hiç? Artık öğüt almaz mısınız?

18 — Allah’ın nimetini sayacak olursanız bitiremez­siniz. Muhakkak ki Allah; Gafûr’dur, Rahîm’dir.

Sarsılmaz Dağlar

Allah Teâlâ dalgalan birbirine çarpan denizleri müsahhar kılmış ve onu kullarının emrine vermiştir. Denizleri, üzerinde onların gide­bileceği şekilde yaratmış, onda balıklar yaratmış, bunların diri ve Ölü­lerinin etlerini ihramda olduklarında ve diğer zamanlarda kullarına helâl kılmıştır. Onlarda inciler, değerli cevherler yaratmış ve süsler edinmeleri için onları çıkarmayı kullarına kolaylaştırmıştır. Ayrıca de­nizi yara yara giden gemileri taşımak üzere Allah Teâlâ denizleri mü­sahhar kılmıştır. Âyette geçen «Gemilerin onu yara yara gittiğini gö­rürsün.» kısmında gemilerin, rüzgârları yara yara ilerlediğinin kasde-dildiği de söylenmiştir ki, her iki açıklama da doğrudur. Gemiler ön­lerinde bulunan hörgüçlü göğüsleriyle hem denizi ve hem de rüzgâr­ları yara yara ilerler. Allah Teâlâ gemileri bu şekilde yapmalarım kul­larına işaret buyurmuş bunu babalan Nûh (a.s.) dan mîrâs olarak al­mışlardır. Gemilere binenlerin ilki Nûh (a.s.) dur. Allah Teâlâ onun nasıl yapılacağını Nûh (a.s.) a öğretmiş; sonra insanlar asır be asır, nesil be nesil bunu Öğrenerek bir ülkeden başka bir ülkeye, bir iklim­den başka bir iklime gitmişler buradaki malı oralara, oralardaki malı buralara getirmişlerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: Belki Allah’ın nimetlerine ve ihsanına şükredersiniz artık, buyurmuştur. Hafız TCbu Bekr el-Bezzâr Müsned’inde der ki: Kitabımda Muhammed İbn Muâ-viye el-Bağdâdî kanalıyla bulmuş olduğum… Ebu Hüreyre’den riva­yet edilen bir haberde o, şöyle demiştir: Allah Teâlâ şu batı deniziyle ve doğu deniziyle konuştu. Batı denizine : Kullarımdan bazı kullarımı senin üzerinde taşıyacağını. Onlar hakkında nasıl davranacaksın? bu­yurdu. O : Onları batırırım, dedi. Allah Teâlâ : Senin baskının kenar-larındadır. Onları ben elimle taşırım, buyurdu ve onu süs ve avdan yoksun kıldı. Şu doğu deniziyle konuştu ve : Kullarımdan bazılarını senin üzerinde taşıyacağım. Sen onlara ne yapacaksın? buyurdu. O : Onları ellerim üzerinde, taşıyacağım ve onlar için bir annenin çocuğu­na olduğu gibi müşfik olacağım, dedi. Allah Teâlâ da mükâfat olarak ona süs ve av verdi. Sonra Bezzâr der ki: Bu hadîsi Süheyl’den Ab-durrahmân İbn Abdullah fbn Ömer’den başkasının rivayet ettiğini bil­miyoruz. Onun ise hadîsi münkerdir. Hadîsi Süheyl… Abdullah İbn Ömer’den mevkuf olarak da rivayet etmiştir.

Sonra Allah Teâlâ yeryüzünü, yeryüzünde yaşayan canlıların ha­yatı yeryüzünün sarsılması sebebiyle bozulmasın diye, bir de oranın karâr kılması, sarsılmaması için yüksek, sarsılmaz, sabit dağlan yer­yüzünde yarattığını zikreder. Bu sebepledir ki başka bir âyette: «Dağ lan dikmiştik.» (Nâziât, 32) buyurmuştur. Abdürrezzâk der ki: Bize Ma’mer… Hasan’dan rivayetle haber verdi ki o, şöyle dermiş : Yeryü­zü yaratıldığında sarsılıyordu, (melekler) : Bu, sırtında hiç kimseyi ka­râr kıldırmayacak, dediler, sabahleyin bir de gördüler ki dağlar yara­tılmış. Melekler dağlann niçin yaratıldığını bilmediler. Saîd’in Katâ-de kanalıyla… Kays İbn Ubâd’dan rivayetinde Allah Teâlâ yeryüzünü yarattığı zaman yeryüzü hareket etmeye, sarsılmaya başlamış, melek­ler : Bu, sırtında hiç kimseyi barındırmayacak (karar kıldırmayacak), demişler, bir de sabah olmuş ki orada yüksek dağlan görmüşler. İbn Cerîr der ki: Bana Müsennâ… Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle demiş : Allah Teâlâ yeryüzünü yarattığında, o sallandı (sarsıldı) ve : Ey Rabbım, benim üzerime Adenıoğlunu koyacaksın da üzerimde hatâlar işleyip benim üzerimde pislikler mi yapacaklar? de­miş. Allah Teâlâ orada onlann gördükleri ve görmedikleri dağlan dik­miş. Böylece yeryüzünün sarsılması, etin seyirmesi gibi olmuş.

Allah Teâlâ yeryüzünde nehirler ve yollar koymuştur. Oraya koy­duğu nehirler bir yerden başka bir yere kullarına rızık olsun için akar. Bir yerden kaynar ama başka bir yer ahâlîsinin nzkıdır. Bölgeleri, çölleri, kurak yerleri geçer, dağlan ve yüksek yerleri deler ve ahâlîsi­nin emrine verilmiş olduğu ülkeye ulaşır. Onlar yeryüzünde sağa so­la, güneye kuzeye, doğuya batıya doğru akarlar. Küçükleri, büyükleri vardır. Dereler bazan akar, bazan kesilir. İçlerinde Allah’ın muradı ve takdiri ölçüşünce çağlayanları, toplanıp dumlanlan, hızlı ve yavaş akanları vardır. Allah Teâlâ onlan müsahhar kılmış ve kullanna kolaylaştırmıştır. O’ndan başka tanrı, O’nun dışında bir Rab yoktur. Ay­nı şekilde yeryüzünde, kulların bir ülkeden bir ülkeye gidecekleri yol­lar yaratmıştır. O kadar ki Allah Teâlâ, aralarında bir geçit ve yol ol­sun diye dağları yarmıştır. Nitekim bir âyette şöyle buyurur : «Doğru yolda gitsinler diye, geniş yollar açtık.» (Enbiyâ, 31). Allah Teâlâ bü­yük dağlar, küçük tepelerden işaretler de yaratmıştır. Yolcular kara­da ve denizde yollarım kaybettikleri zaman onlarla yollarını ta’yîn eder, bulurlar. Gece karanlığında «Yıldızlarla da onlar yollarını bu­lurlar.» Yıldızlarla yollarını bulacakları açıklaması İbn Abbâs’ındır. Mâ-lik’den «İşaretler de yarattı.» âyeti hakkında rivayete göre. onlar : İşa­retler yıldızlardır, öbürleri ise dağlardır, derlermiş.

Sonra Allah Teâlâ azametine dikkati çekerek hiç bir şey yarata­mayan, aksine kendileri yaratılmış olan Allah dışındaki putlara değil de sâdece zâtına ibâdetin gerekli olduğuna işaret buyurur. «Yaratan; yaratmayan gibi midir hiç? Artık öğüt almaz mısınız?»

Sonra Allah Teâlâ onlara nimetlerinin çokluğuna ve ihsanına işa­retle : «Allah’ın nimetini sayacak olursanız bitiremezsiniz. Muhakkak ki Allah; Gafûr’dur, Rahîm’dir.» buyurur. Sizin günâhlarınızı bağış­lar. Şayet bütün nimetlerinin şükrü ile sizi yükümlü kılmış olsaydı, bunu yerine getirmekten âciz kalırdınız. Şayet bununla emretmiş ol­saydı, zayıf düşer ve bırakırdınız. Şayet size azâb etmiş olsaydı, size zulmetmiş olmaksızın size azâb ederdi. Fakat O Gafûr’dur, Rahîm’dir, çoğunu bağışlar ve ancak az bir kısmı yüzünden sizi cezalandırır.

îbn Cerîr der ki: Allah Teâlâ bu âyette şöyle buyuruyor : Madem ki siz nimetlerin bir kısmının şükrünü edaya güç yetiremiyor, bundan âciz kalıyorsunuz bu durumda tevbe eder, Allah’ın tâatına, O’nun hoş-nûdluğuna tâbi olmaya dönerseniz; muhakkak Allah; Gafûr’dur, O’na dönüp tevbeden sonra size azâb etmeyecek olan Rahîm’dir.[14]

İzahı

Denizler ve Okyanuslar

Şüphesiz ki insanların sığınağı ilk çağlarda mağaralar idi. Çünkü henüz yapı san’atını bilmemekteydiler. Taş devri öncesi mağarada ya­şamış; taş devrinde kar, dolu, fırtına ve yağmur gibi tabiat olayların­dan korunmak için taşları yontmuş ve kendini vahşî hayvanların sal­dırısından mağaralara sığınarak korumuştur. Dağlar, dünyamızın katı kabuğunun ayrılmaz bir parçasıdır. Dünyamızın dış kabuğu sarsıldığı zaman’ birlikte dağlar da sarsılır. Dağlarda muhtelif madenler vardır. Demir, bakır, altın vs. gibi. Biz onları durur gibi görüyoruz ama onlar fezada kurşun gibi hızla hareket etmektedirler. Çünkü yeryüzü hareket etmektedir. Dağların en önemli rollerinden birisi de, dünyamızın kabuk tabakasının birbiriyle tutunmasını sağlamasıdır. Bir direğin cadın tuttuğu gibi dağlar da dünyamızı tutmaktadır. Dağların tabiî fonksi­yonlarından bir diğeri de yeryüzünün kabuk dengesini korumaktır. De­ğişik tabiat olaylarının aşındırması neticesinde dünyamızın kara ka­buğu sürekli değişimlere uğramaktadır. Bu değişme, kabuğun yüksek’ kısımlanyla alçak kısımları arasında sürekli devam edip gitmektedir. İşte bütün bu hususlara temas eden Kur’an-ı Kerîm şöyle buyurmak­tadır :

1- «Onlar dağlardan evler oyarak kendilerini emin kılarlardı.» (Hıcr, 82)

2- «Allah yarattığı şeylerden size gölgelikler yaydı. Dağlardan mağaralar yaptı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve harbde sizi mu­hafaza edecek elbiseler yarattı. O’na teslimiyetle itaat etmeniz için size böylece nimetini tamamlıyor» (Nahl, 81)

3- Nuh’un oğlu: «Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım,» dedi. Nuh da: «Bugün Allah’ın emrinden koruyacak yoktur. Ancak Allah’ın rahmet ettiği kurtulur, dedi. O sırada aralarına bir dalga girdi, o da boğulanlardan oldu.» (Hûd, 43)

4- «Arz ve dağların sarsıldığı günde, dağlar akıp dağılan kum gibi olurlar.» (Müzzemmil, 14)

5- Allah’ın; gökten su indirip, kendisiyle çeşit çeşit meyvalar çıkardığımızı görmedin mi? Keza dağlardan, renkleri muhtelif beyaz, kırmızı ve gayet siyah yollar peyda eyledik. (Fâtır, 27)

6- «Sen dağları görür, onları hareketsiz ve sabit sanırsın. Hal­buki onlar bulutların geçişi gibi geçerler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz o, işlediğiniz şeylerden haberdârdır.» (Nemi, 88)

7- «biz yeri beşik kılmadık mı? Dağları kazıklar yapmadık mı?» (Nebe, 6-7)

8- «O, sizi çalkalamasın diye yeryüzüne büyük dağlar, yolunu­zu bulmanız için de yollar ve nehirler koydu.» (Nahl, 15)

9- «Yeryüzünde insanları çalkalamamak için sabit dağlar yarat­tık. İnsanlar diledikleri yere gidebilsinler diye yeryüzünde geniş yollar açtık.» (Enbiyâ, 31)

10- «Ve göğü korunmuş bir tavan kıldık. Halbuki müşrikler bu­nun (gökyüzünün) alâmetlerinden yüz çeviricidirler.» (Enbiyâ, 32)

11- «Allah, arz üzerinde sabit dağlar yarattı. Onu bereketli kıl­dı. Yiyecek ve içeceklerini takdir etmek, sorup suâl edenler için bun­ların yaratılması dört günde tamamlandı.» (Fussilet, 10)

Şimdi yeryüzünün kabuğunda bir gezinti yapalım. Oradaki dağ­lan, denizleri, ırmakları, vadileri ve çölleri görmeye çalışalım. Dünya­mız ilk elbiselini giydiği günden beri bu tabiat parçaları acaba olduğu gibi duruyor mu? Dünyamızın ilk yaratıldığı gündeki görünümü bu­günkünün aynı mıydı, yoksa değişikliğe uğramış mıdır? İçinizden dünyanın hiç değişikliğe uğramadığım söyleyecek birisi çıkabilir. Ni­tekim bizim gördüğümüz tabiat manzaraları, tarihin muhtelif çağla­rında yaşamış olan cedlerimizin görmüş olduğunun hemen hemen ay­nıdır. Dün cedlerimiz nasıl Nil vadisinde yerleşmişse bugün de biz yer­leşiyoruz. Dün nasıl onların çevresinde çöller yer alıyorduysa bugün de bizim çevremizde çöller yer almaktadır. Ama gerçek hiç de böyle değildir. Şüphesiz ki dünyamızda her an renkli değişimler olmakta, ancak bu değişimler pek yavaş yürümektedir. Binlerce yılda ancak farkediIİr. Dünyamızın yaşına ve jeolojik olaylara göre, Firavunların Nil vâdîsine yerleştiği günden bizim yaşadığımız güne pek fazla zaman geçmiş değildir. Yalnızca tabiat mı değişiyor? Hayır, tabiattaki tüm canlılar değişiyor. İlk doğuşundan beri sürekli bir değişme ve ge­lişme var. Dünya üzerindeki çok yavaş yürüyen değişme, tabiat ve atmosfer olaylarının neticesinde meydana gelmektedir. Yeryüzündeki bu tabii değişimlerin eskiden beri en büyük etkeni ısı derecesinin deği­şikliğidir. Gece ve gündüz, yaz ve kış değişen hava sıcaklığı en büyük tabiî aşınmanın sebebidir. Bu değişmeler, kayalann parçalanıp dağıl­masına sebep olmaktadır. Meselâ bir parça kayayı ısıtsak sonra soğut-sak ve bu ameliyeyi uzun zaman devam ettirsek bir müddet sonra taşın parçalandığını görürüz. Yalnız hava sıcaklığı değil, rüzgârlar, yağmurlar, seller ve dalgalar da büyük tabiî aşınmanın sebebleridir. Hepsi de kayalara çarpar, onları parçalar, bu parçalanan bölümleri, vadilere ve deniz kıyılarına taşırlar. Orada üst üste yığılan bu parçalar tabakalar halinde birleşir, yan yana gelir ve yığma kayaları oluştu­rurlar. Tabiattaki değişikliklerin en önemli âmillerinden birisi de deniz kıyılarıdır. Denizin dibinde kalan kısımlar, zamanla kalkerli taşların oluşumuna sebep olurlar. Aşınma ameliyesi adı verilen bu ameliye, aynı zamanda hem yapma hem de yıkma ameliyesidir. Tıpkı büyük bir ka­yayı kırıp taşlarından istifâde ederek caddeleri döşeyen veya binaları yapan kimsenin durumu gibi. Yeryüzünde oluşum şekline göre çeşitli kayalara rastlanır.

Vadilerin yamaçlanna, deniz kıyısındaki dikliklere, yapı için kazı­lan temellere, açılan kuyulardan çıkan maddelere bakarsak yer kabu­ğunun bazan yumuşak, bazan sert, türlü renk ve görünüşte kayalardan yapıldığını anlarız. Kayalar (kütleler) tek bir maddeden yapılmış değil­dir. Ayrı ayrı bileşimlerde, renklerde sert veya yumuşak elemanların bir araya gelmesiyle teşekkül etmişlerdir. Bir kayayı teşkil eden bu çeşit elemanların her birine mineral denir. Meselâ granit adı verilen kaya, üç mineralin bir araya gelmesiyle teşekkül etmiştir. Bunlar feldspat, kuvars ve mika’dır. Kayalar üzerinde görülen yüzey şekillerin şu veya bu biçime girmesinde kayaların büyük rolü vardır. İşte coğraf­yanın kayalar ve onların özellikleri ile ilgilenmesi bilhassa bu sebepten­dir. Bu te’sîrleri iyice kavrayabilmek için, önce kayalar hakkında bilgi edinmek lâzımdır.

Yerkabuğunu meydana getiren kayalar üç farklı takıma ayrılır:

a) Katılaşım kayaları: Bunlar, dünyanın iç kısımlarında bulunan ve magma denilen erimiş ve kızgın maddelerin taşküre içine sokularak ya da kırıklardan, volkanlardan yeryüzüne çıkarak soğuması ve katı­laşması ile meydana gelmişlerdir. Bu kayalar tabakalaşma göstermez­ler. Bazıları İri taneli, bazıları çok küçük taneli olur; bazılarında ise iri taneler adeta hamur içine serpilmiş gibidir. Bu durum, o kayayı mey­dana getiren magmanın, yavaş ya da hızlı soğumasına bağlıdır. Yeryü­züne kadar çıkan magma çabuk soğur. Bu yüzden kaya, küçük taneli ya da cam gibi olur. Yerkabuğunun derinliklerinde ise, magma yavaş yavaş soğuduğu için buralarda iri kristalli kayalar meydana gelir. Mem­leketimizde en çok rastlanan katılaşım kayalar; granit, bazalt ve ande­zitlerdir. Bunlardan granit, iri kristallidir.

b) Tortul kayalar : Dış kuvvetlerle kayalardan koparılıp çukur yer­lere, göl ve deniz diplerine taşınıp yığılan ve zamanla kaim tabakalar teşkil eden tortulara bu ad verilir. Bunların yığılmaları çeşitli şekillerde olur.

Tortulaşma, kimyasal yollarla olabilir. İçlerinde erimiş bir halde kalsiyum karbonat taşıyan karbon dioksitli sular, bazı hallerde karbon dioksitin uçması yüzünden içindeki kalsiyum karbonatı tortu halinde bırakır. Yeraltı mağaralarında görülen sarkıt ve dikitler, kalkerli arazî­lerde kaynakların ağız kısımlarında görülen traverten denilen (Deniz­li yakınında Pamukkale’de ve Antalya’da görüldüğü gibi) tortular böy­le meydana gelirler.

Bazan tortulaşma, organik yollarla olur. Denizlerde yaşayan ve kal­kerli ya da silisli kavkılara sâhib olan küçük canlılar, öldükten sonra deniz diplerine yığılarak, zamanla kalın tabakalar meydana getirirler. En çok rastlanan diğer tortulaşma şekli de; akarsuların, buzulların, rüzgârların, deniz kıyılarında dalgaların ve akıntıların daha önce mev-cûd olan kayaları aşındırıp, küçük parçalara ayırmaları ve bunları sü­rükleyip çukur yerlere yığmaları ile meydana gelir. Kum, kum taşları, killer, çakıl ve konglomeralar bu şekilde meydana gelirler.

Bütün bu tortular, eğer sonradan iç kuvvetlerle bozulmamış, alt üst olmamışlarsa meydana gelişi sırasına göre birbiri üzerine yığılır ve yatay tabakalar meydana getirirler. Bu tortulaşma, uzun jeoloji de­virleri boyunca bazan yüzlerce hattâ binlerce metre kalınlığa erişebilir. Bu tabakaların içinde, onların teşekkül ettikleri jeoloji devrinde yaşa­yan hayvan ve bitkilerin kalıntılarına, izlerine rastlanır. Bunlara «fosil» adı verilir Fosiller, yerkabuğunu teşkil eden bu tortul kayaların ve tabakaların birbirine nazaran yaşlarım tâyîn etmeye yararlar.

c) Başkalaşmış kayalar: Bunlar tortul kayaların arasına sonra­dan kızgın magmanın girmesi ya da iç etkenlerin etkisi altında bu ka­yaların yüksek basınçlara ve yüksek sıcaklıklara mâruz kalmaları so­nucunda meydana gelmişlerdir. Bu olaylar tortul kayaların özelliklerini değiştirir. Eskiden kristalli olmayanlar yüksek sıcaklık ve basınç altında eriyip yeniden katılaşan kristalli bir hal alırlar. Yüksek basınçlar bunlara, birbirine sıkı bir şekilde yapışmış ince levhacıklı bir görünüş verir. Gene sıcaklık ve basınç altında meydana gelen kimyasal olaylar netice­sinde bileşimleri de değişebilir.

Başkalaşmış kayalar, kristalli oluşlarıyla katılaşım kayalarına ya­kınlık gösterirler. Fakat bir yandan da tabakalar halinde bulundukları için tortul kayalara benzerler. Bunların en yaygın örnekleri gnasylar, şistler ve mermerlerdir. Gnaysın bileşimi granitin aynıdır; onun gibi kristallidir. Fakat kristalleri tabaka tabaka ezilmiş olduğu için kolayca granitten ayrılır. Şistler çok çeşitli olurlar; bazıları kristalli, bazıları kristalsizdir. Bunlar yaprak yaprak oluşlarıyla tanınırlar. Mermerler, kalkerlerin değişikliğe uğraması ve tamamıyla kristalli bir hal alması ile meydana gelmişlerdir.

Yukarıda açıkladığımız kayalann her birinin ayrı bir yapısı vardır. Bu sebeple bunlar aşındırıcı dış etkenlere karşı aynı derecede dayana­mazlar ve bu yüzden de üzerlerinde aynı şekiller meydana gelemez. Demek ki yeryüzü üzerinde gördüğümüz çeşitli arazî şekilleri, sadece iç ve dış kuvvetlerin işi değildir. Bu şekillerin şu ya da bu görünüşte olmaları, onları meydana getiren kayaların özellikleri ile de ilgilidir. Bu durum aynı zamanda bitki örtüsü ve insan hayatı için de önemlidir.

Granit gibi iri taneli katılaşım kayaları üzerinde, günlük sıcaklık farklarının şiddetli olduğu yüksek dağlarda sivri uçlu tepeler meydana gelir. Buna karşılık aşınımın çok ilerlemiş olduğu eski dağlarda ve nemli iklimlerde, granitler kubbe şeklinde yuvarlak tepeler meydana getirir­ler. Granit farklı minarellerden yapıldığı için kolayca dağılır ve ufala­nır. Neticede killi ve kumlu bir toprak teşekkül eder. Bu topraklar bitek değildir.

Kum taşlan, genellikle sarp diklikler meydana getirir. Bu dikliğin üst kısmında az ya da çok geniş düzlükler görülür. Bazı kum taşlarının içinde kolayca aşınan maddeler bulunur. Bu dirençsiz maddeler daha çabuk aşınır ve neticede harabelere benzeyen garip yer şekilleri meydana gelir.

Killer ve şistler, geçirimsiz kayalardır. Aşımma karşı dirençleri azdır. Bu sebepten yüksek tepeler teşkil ettikleri nadiren görülür. Bun­ların üzerinde şekiller basık, yamaçlar az eğilimli ve vadiler sıktır. Kil­lerden meydana gelen ve bitki örtüsü tarafından korunmayan bazı yamaçlar, sel yarıntıları ile geçilemeyecek kadar parçalanmıştır.

Kalkerler ve bazaltlar çok defa sarp dikliklerle kuşatılan düzlükler meydana getirirler. Çok çatlaklıdırlar. Bu yüzden sular derinlere sızar; yüzeyleri kurudur. Ayrıca kalkerler suda erirler. Bunun sonucunda kalkerler üzerinde bazı özel erime şekilleri (karst şekilleri) meydana gelir.

Gnayslar da sebep oldukları şekiller bakımından az çok granitlere benzer. Bunlar yüksek dağlar üzerinde testere dişlerine benzeyen tepe­ler meydana getirirler. Buna karşılık çok aşınmış yerlerde üzerlerinde kubbemsi şekiller görülür.

Bilindiği gibi dünyamız hiç bir zaman olduğu şekilde kalmamıştır. Nitekim güneşin, gezegenimize her sabah yeniden doğduğu ve her sabah yeni bir dünya ile karşılaştığı söylenegelmiştir. Aşınma ameliyesinin sonucunda zamanla dağlar kaybolur. Denizlerin dibine dökülen kaya­lardan okyanusların ağzını dolduran akıntılardan yeni birikimler mey­dana gelir. Ve yerkabuğunun hareketinden uzun jeolojik zamanlar bo­yunca yeni dağlar ve denizler oluşur. Bu şekilde meydana gelen en son silsile Alpler ve Himalayalardır. Alplerde ve Himalayalarda yıkılma ve yok olma ameliyesi teşekkül etmemiştir. Bu dağlar 4. Jeolojik devrede meydana, gelmiştir.

Yeryüzünün kabuğu çok hassas Ölçülere dayanmaktadır. Yeryüzü­nün kabuğundaki her yer diğerini dengeleyen bir terazinin iki kefesi gibidir. Hassas bir terazinin iki kefesi birbirini tam dengeler. Bu denge öbür kefeye bir ağırlık konuncaya kadar devam eder. Ama kefelerden birisinin ağırlığı değişince denge bozulur ve öbür kefe kalkar. Ancak iki kefedeki ağırlık eşitleşince, terazi dengesini tekrar sağlar. îşte dağ­lar, dünyamız üzerinde böylesine bir denge rolü oynamaktadır. Nite­kim Kur’an-ı Kerîm buna işaretle şöyle buyurmaktadır :

1- «Yeryüzünde sarsılmayasıniz diye sabit dağlar, nehirler ve yollar koymuştur ki onunla, doğru yolu bulaşınız.»

2- «Yeryüzünde insanları çalkalamamak için sabit dağlar yarat­tık. İnsanlar diledikleri yere gidebilsinler diye yeryüzünde geniş yollar açtık.» (Enbiyâ, 31)

Dünyamızın dış kabuğu Öyle bir denge rolü oynarken merkezdeki iç şartlar bu dengenin rahat ve sürekliliğini bozar. Yerin merkezindeki yüksek basınçlar; merkez ve kabuk arasındaki sıvı kısımda -ki bu kısım henüz donanmıştır- şiddetli yayılan sarsıntılara, bu ise yeryüzünün kabuğunun yükselip alçalmasına sebep olur. Alçalan kısımlara sular dolar ve büyük denizler teşekkül eder. Bu durum, jeolojik devrelerde vâriddir. Karaların ortasını dolduran bu yığınları içerisinde büyük ağır­lıklar mesâbesindeki tortular teşekkül eder. Tortulan aşınma ameliyesi dağlardan ve platolardan taşır. Denizlerdeki tortular çoğaldıkça yığı­lan bu tortular şiddetli basınç neticesinde gelecekteki dağların kökünü teşkil eder. Basınç neticesinde bu kısımlar yükselir ve buranın yükselmeşinden sonra meydana gelen alçak bölümler sularla dolar. İşte jeolo­jik devreler, uzun yıllar sonunda böyle meydana gelir. Yeryüzünde tabiî dengeyi, yeryüzünün şeklini bozan en büyük sarsıntı; bugünkü jeolojik devrin ortalarına rastlayan ve kırk milyon sene içerisinde teşek­kül etmiş olduğu sanılan Alp silsilelerinin oluşmasıdır. Hindistan’ın ku­zeyinden Amerika kıyılarına kadar uzandığı tahmin edilen Orta Akde­niz tortularından bugünkü Himalayalar ve Alpler teşekkül etmiştir. Tabiatı itibânyla bu oluşum çok yavaş cereyan etmektedir. Bugün de aynı oluşum sürmektedir. Yerkabuğundaki bu değişikliklerle beraber pek çok volkanlar fışkırmıştır. Kuzey Hindistan’da Dekkan platosunda meşhur bazalt tabakaları bu zamanda teşekkül etmiştir. Bizim memle­ketimizde (Mısır) Ebu Züber’de Süveyş yolunda ve Peyum civarındaki bazalt tabakalar da bu jeolojik devreye aittir. Yeryüzündeki bu volka­nik patlamalar büyük ölçüde azalmış, günümüzde ancak üç yüze yakın volkanik saha kalmıştır. Bunlardan çoğunluğu zaman zaman durur, zaman zaman fışkırır. Bu volkanlar yeryüzünün bazı bölgelerinin çök­mesine, bazı bölgelerin de yükselmesine sebep olur.[15]

19 — Allah; gizlediklerinizi de, açığa vurduklarınızı da bilir.

20 — Allah’tan başka taptıkları; hiç bir şey yaratmaz­lar. Çünkü onların kendileri yaratılmıştır.

21 — Onlar; diri değil, ölüdürler. Ne zaman dirilecek­lerini de fark edemezler.

Allah’tan Başka Taptıkları

Allah Teâlâ açık olan şeyleri bildiği gibi gizlilikleri ve gönüllerde olam da bildiğini haber veriyor. O, kıyamet günü her amel işleyeni ameli ile cezalandıracaktır: Eğer ameli hayır ise hayırla, şer ise şerle karşılığını verecektir. Sonra Allah Teâlâ, Allah’ın dışında ibâdet edegeldikleri putların hiç bir şey yaratamayacaklarım, aksine onların ya­ratılmış olduklarını haber verir. Nitekim İbrâhîm Halîl de şöyle de­mişti : «Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de yap­tıklarınızı da Allah yaratmıştır.» (Sâffât, 95-96).

«Onlar diri değil, ölüdürler.» buyurulur ki; onlar cansızdırlar, on­larda rûh yoktur. İşitemezler, göremezler ve akledemezler. «Ne zaman dirileceklerini de fark edemezler.» Kıyametin ne zaman kopacağını bil­mezler. O halde onların katında menfaat veya sevâb veya bir ceza nasıl umulabilir? Bunlar ancak her şeyi bilen (Allah) tan umulabilir ki. O her şeyin yaratıcısıdır.[16]

22 — Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Âhirete inanma­yanların kalbleri inkâr edicidir ve onlar büyüklük tasla-yanlardır.

23 — Şüphesiz Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. Ve O, büyüklük taslayanları sevmez.

Tek Bir İlâh

Allah Teâlâ Vâhid, Ahad, Ferd ve Samed olan zâtından başka tanrı olmadığına, kâfirlerin kalblerinin bunu inkâr ettiğini haber ve­rir. Nitekim onların şaşkınlık içinde şöyle dediklerini de haber veri­yor : «Tanrıları bir tek tanrı mı kıldı? Doğrusu bu, çok tuhaf bir şey­dir.» (Sâd, 5). Başka bir âyette de şöyle buyurur: «Allah tek olarak anıldığı zaman âhirete inanmayanların kalbleri tiksinir. Ama Allah’­tan başkaları anıldığı vakit hemen yüzleri güler.» (Zümer, 45).

«Kalblerinin Allah’ı birlemeyi inkâr etmesiyle birlikte onlar Allah’ın ibâdetinden de büyüklük taslarlar.» Başka bir âyette: «Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler hor ve hakîr olarak cehenneme gireceklerdir.» (Gâfir, 60) buyrulurken burada da: «Şüphesiz (ger­çekten) Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir (ve bunlar karşılığında onları tâm bir ceza ile cezalandıracaktır.) Ve O, büyüklük taslayanları sevmez.» buyurur.[17]

24 — Onlara: Size Rabbımz ne indirdi? denildiği za­man; geçmişlerin masallarını, derler.

25 — Bununla onlar, kıyamet günü kendilerinin bü­tün yüklerini taşıdıktan başka, bilgisizlikle baştan çıkar­dıklarının yüklerinden bir kısmını da sırtlarlar. Dikkat edin; yüklendikleri yük, ne kötüdür.

Allah Teâlâ bu âyetlerde buyurur ki: O, yalanlayanlara : Size Rabbımz ne indirdi? denildiği zaman; onlar cevabtan yüz çevirerek : Geçmişlerin masallarını. O, hiç bir şey indirmemiştir. Bize okunan şey geçmişlerin masallarından başka bir şey değildir. Eskilerin kitab-lanndan alınmadır, derler. Allah Teâlâ başka bir âyette : «Öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmak­tadır, dediler.» (Furkân, 5) buyurur ki; onlar peygambere iftira edi­yor, bütünüyle bâtıl olan birbirine zıd muhtelif sözler söylüyorlardı. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur : «Bir bak; sana nasıl misâller getirdiler? Onlar sapmışlardır, bir daha yol bulamazlar.» (Furkân, 9). Bu böyledir; zîrâ kim haktan çıkmışsa; ne söylerse söylesin hatâ et­miştir. Onlar : «O, sihirbazdır, şâirdir, kâhindir, delidir.» diyorlardı. Sonunda biricik şeyhleri Velîd İbn Muğîre el-Mahzûmî’nin onlar için uydurmuş olduğu sözde karâr kıldılar. Onun hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Doğrusu o, düşündü ve ölçüp biçti. Canı çıkası nasıl da ölçüp biçti. Sonra yine canı çıkası nasıl da ölçüp biçti. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da arkasını dönüp büyüklük tasladı. Ve dedi ki: Bu, sâdece öğretilegelen bir büyüdür.» (Müddes-sir, 18-24). İşte onun bu sözü nakledildi, hikâye edildi ve onun söz ve görüşünden kaynaklanarak yayıldı. Allah hepsim çirkin kılsın.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Bununla onlar; kıyamet günü kendile­rinin bütün yüklerini taşıdıktan başka, bilgisizlikle baştan çıkardıkla­rının yüklerini de sırtlarlar.» Onların böyle söylemelerini takdir bu­yurduk ki; böylece bütün yüklerini taşısınlar, onlara tâbi olan, onlara muvafık hareket edenlerin de yüklerini sırtlasınlar. Böylece kendi sa­pıklıklarının suçu, günâhı üstlerinde kaldığı gibi başkalarını yoldan çıkarmalan ve onların da kendilerine uymaları suçu da onların üzerin­de kalsın. Nitekim bir hadîste şöyle buyrulur: Kim bir hidâyete çağı­rırsa ona uyanların mükâfatlarının bir benzeri ona da olur. Ona uyan­ların mükâfatlarından bu hiç bir şey” eksiltmez. Kim de bir sapıklığa çağırırsa; ona uyanların günâhlarının bir misli o çağıranın da üzerine olur. Bu ona uyanların günâhlarından hiç bir şey eksiltmez. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Gerçekten onlar, hem kendi yüklerini ve hem de kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri yük­lenecekler ve uydurup durdukları şeylerden dolayı kıyamet günü sor­guya çekileceklerdir.» (Ankebût, 13). Avfî’nin İbn Abbâs’tan «Bunun­la onlar; kıyamet günü kendilerinin bütün yüklerini taşıdıktan başka, bilgisizlikle baştan çıkardıklarının yüklerini de sırtlarlar.» âyeti hak­kında rivayet ettiğine göre; bu âyet, Allah Teâlâ’nın: «Bununla onlar kıyamet günü kendilerinin bütün yüklerini taşıdıktan başka bilgisiz­likle baştan çıkardıklarının yüklerinden bir kısmını da sırtlarlar.» (Nahl, 25) âyeti gibidir. Mücahid der ki: Onlar kendi yüklerini taşı­yacaklar, kendi günâhlarını ve onlara itaat edenlerin günâhlarını da taşıyacaklardır. Onlara tâbi olanların (itaat edenlerin) azabından hiç bir şey hafîfletilmeyecektir.[18]

26 — Kendilerinden öncekiler de düzen kurmuşlar­dı. Bunun üzerine Allah; binalarını temellerinden çökert­ti de üstlerindeki tavanları başlarına yıkıldı. Hem bu azâb, onlara hissedemeyecekleri taraftan gelmişti.

27 — Sonra da kıyamet gününde onları rezîl eder ve der ki: Haklarında tartıştığınız Benim (ortaklarım) nere­de? Kendilerine bilgi verilmiş olanlar derler ki: Doğrusu bugün, rezillik ve zillet kâfirleredir

Düzen Kuranlar

İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî’nin «Kendilerinden öncekiler de dü­zen kurmuşlardı.» âyeti hakkında söylediğine göre o (düzen kuran), yüksek bir kule inşâ ettiren Nemrud’dur. İbn Ebu Hâtim’in ifâdesine nazaran bu görüşün benzeri Mücâhid’den de rivayet edilmiştir. Abdür-rezâk’ın Ma’mer’den, onun da Zeyd İbn Eslem’den rivayetine göre, yeryüzündeki zâlimlerin ilki Nemrud’dur. Allah Teâlâ onun üzerine bir sivrisinek göndermiş sinek onun burun deliğine girmiş ve orada dört yüz sene kalmış. Bu sırada onun başına tokmaklarla vurulurmuş. İnsanların ona en acıyanı ellerini birleştirir ve ikisiyle birden onun başına vururmuş. Zîrâ o, tâm dört yüz sene zalimane yaşamış. Allah Teâlâ da onun hükümranlığı miktarınca ona dört yüz sene azâb et­miş. Sonra da öldürmüştür. İşte göğe doğru yüksek bir kule inşâ et­miş olan budur. Allah Teâlâ’nın hakkında : «Bunun üzerine Allah; binalarını temellerinden çökertti.» buyurduğu kişi de budur. Başka­ları : Bilakis, o Buhtunnasr’dır, demişler ve Allah Teâlâ’nın burada hikâye etmiş olduğu hileyi (düzeni) anlatmışlardır. Nitekim Allah Teâlâ İbrahim sûresinde şöyle buyurur : «Halbuki dağları oynatacak güçte olsa bile, onların bu düzenleri Allah’ın elindeydi.» (İbrahim, 46). Bir başkaları da bunun Allah’ı inkâr eden, O’na ibâdette banka­larını ortak koşan kimselerin yaptıklarını ibtâl için bir misâl kabilin­den olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Nûh (a.s.) da şöyle demişti: «Büyük büyük düzenler kurdular.» (Nûh, 22). Onlar her vesile ile in­sanları şirklerine meylettirmek ve insanları saptırmak için her türlü hileyi, düzeni kurmuşlardır. Bu sebeple kıyamet günü onlara tâbi olan­lar kendilerine şöyle diyeceklerdir: «Hayır, gece ve gündüz işiniz hile­kârlıktı. Hani siz, bizim Allah’a küfretmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz.» (Sebe, 33).

«Bunun üzerine Allah; binalarını temellerinden çökertti.» Onu kökünden söküp attı, amellerini yok etti, kazıdı. Başka âyetlerde şöyle buyrulur: «Savaş için ateşi ne zaman körükleseler; Allah onu söndü­rür.» (Mâide, 64). «Fakat Allah’ın azabı, onlara, hesaplamadıkları yerden geldi. Ve kalblerine korku saldı. Kendi elleriyle ve inananların elleriyle evlerini yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın.» (Haşr, 2). Burada ise şöyle buyurulmaktadır: ((Bunun üzerine Allah; bina­larını temellerinden çökertti de tavanları başlarına yıkıldı. Hem bu azâb; onlara hissedemeyecekleri taraftan gelmişti. Sonra da kıyamet günü onları rezîl eder.» Rtisvâylıklannı, kalblerinin gizlediklerini açı­ğa çıkarır, alenî kılar. Başka bir âyette de şöyle buyrulur: «O günde ki sırlar yoklanıp meydana çıkarılacaktır.» (Tank, 9). Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde İbn Ömer’den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Kıyamet günü her bir zâlim için oturak yerinin yanına zulmü ölçüşünce bir bayrak dikilir ve : Bu filân oğlu filânın zulmüdür, denilir. Böylece onların gizlemiş oldukları hîle, insanlara açıklanır ve Allah Teâlâ bütün yaratıkların gözleri önünde onları rüsvây eder. Rab Teâlâ, onları -azarlama sadedinde şöyle buyurur : «”Haklarında tartıştığımız Benim eşlerim nerede? Onların yolunda savaştığınız, düşmanlık ettiğiniz ortaklar nerede? Onlar ne­rede; size yardım etmeleri, burada sizi kurtarmaları nerede? Size yar­dım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?» (Şuarâ, 93). (cArtık onun gücü de, yardımcısı da yoktur.» (Tank, 10). Hüccet­ler onların aleyhine yönelip aleyhlerinde delil ortaya konup ta (azâb) kelimesi onlar hakkında gerçekleşince ve kaçılamayacak bir zamanda, özür dileyemeyecek bir duruma düşürüldüklerinde, susturuldukların­da; dünya ve âhirette efendi olan ve kendilerine bilgi verilmiş olanlar, dünyada ve âhirette hakkı aramış olanlar işte o zaman derler ki: Doğrusu bugün; rezillik, zillet, rüsvâylık, azâb Allah’ı inkâr etmiş, hiçbir fayda ve zarar veremeyecek biriyle Allah’a ortak koşmuş olan kâfirleredir, onları kuşatmıştır, derler.[19]

28 — Melekler; kendilerine zulmetmiş olanların ca­nını alırken: Biz, hiç bir kötülük yapmıyorduk, diyerek teslim olurlar. Hayır, Allah sizin neler yaptığınızı bilir.

29 — Haydi cehennemin kapılarından girin. Orada temelli kalacaksınız. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür.

Haydin Cehenneme

Allah Teâlâ, kendilerine zulmetmiş müşriklerin ruhlarını teslim etme anındaki durumlarım ve ruhlarını almak üzere onlara melekle­rin gelişini haber verir. Onlar, «Biz, hiç bir kötülük yapmıyorduk, diyerek (işitme, itaat ve boyun eğme izhâr ederek) teslîm olurlar.» Nitekim onlar Allah’a dönüş gününde (âhirette) şöyle diyeceklerdir: «Andolsun Allah’a ki, ey Rabbımız; biz müşriklerden değildik» (En’âm, 23). «Allah onların hepsini yeniden dirilteceği gün, size yemîn ettikleri gibi O’na da yemin ederler.» (Mücâdile, 18). Allah Teâlâ onların bu sözlerini yalanlayarak şöyle buyurur : Hayır, Allah sizin neler yap­tığınızı bilir. Haydi cehennemin kapılarından girin. Orada temelli ka­lacaksınız. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür. Allah’ın âyetlerine kar­şı ve Allah’ın elçilerine tâbi olmaktan büyüklenen kimseler için ne kötü kalacak yer ve ne kadar aşağılatılmış (alçaltılmış) bir yurttur orası.

Onların ruhları cehenneme, öldükleri günden itibaren girecek, ka-birlerindeki cesedlerine cehennemin sıcaklığı ve sıcak yeli gelecektir. Kıyamet günü olduğunda, ruhları cesedlerine girecek ve cehennem ateşinde ebediyyen kalacaktır. «Aleyhlerine hüküm verilmez ki ölsün­ler. Onlardan cehennemin azabı da eksiltilmez.» (Fâtır, 36). «Sabah-akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün; Firavun’un adam­larını azabın en şiddetlisine sokun, denir.» (Ğâfir, 46).[20]

30 — Müttakîlere: Rabbınız ne indirdi? denildiği va­kit : Hayır indirdi, derler. Bu dünyada ihsan edenlere iyi­lik vardır, âhiret yurdu ise daha hayırlıdır. Müttakîlerin yurdu ne de güzeldir.

31 — Adn cennetlerine girerler. Onların altlarından ırmaklar akar. Orada diledikleri kendilerinindir. Ve işte Allah, müttakîleri böyle mükâfatlandırır.

32 — Onlar; meleklerin, güzel güzel canlarını ala­cakları kimselerdir. Selâm size, yaptıklarınıza karşılık haydi girin cennete, derler.

Ve Müttakiler

Bu, âyet biraz Önce mutsuzlar hakkında verilen haberin hilâfına mutlular hakkında verilen bir haberdir. Mutsuzlar kendilerine: «Rab- biniz ne indirdi.» denildiği zaman cevaptan yüz çevirerek: «Hiç bir şey indirmedi. Bu ancak geçmişlerin masallarından ibarettir.» demiş­lerdi. Bunlar ise : Hayır indirdi, ona tâbi olan ve îmân edenler için rahmet, bereket ve güzellik indirdi, derler. Sonra bunlara (mutlu ki­şiler) Allah’ın peygamberlerine indirdikleri içinde Allah’ın, kullarına neler va’detmiş olduğu şöyle haber verilir: «Bu dünyada ihsan eden­lere iyilik vardır. Âhiret yurdu ise. daha hayırlıdır.» Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: «Kadın olsun, erkek olsun; her kim inan­mış olarak iyi amel işlerse; ona hoş bir hayat yaşatacağız. Mükâfat­larını yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.» (Nahl, 97). Kimin dünyada ameli güzel olursa; Allah Teâlâ dünyada ve âhirette ihsanda bulunur. Sonra da onlara âhiret yurdunun dünya hayatından daha hayırlı olduğu, oradaki mükâfatın dünyadaki mükâfattan daha mü­kemmel olacağı haber verilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet­lerde : «Kendilerine bilgi verilmiş olanlar da şöyle demişti: Yazıklar olsun size. Allah’ın mükâfatı iman ve iyi amel eden kimseler “için daha hayırlıdır.» (Kasas, 80). «Allah katında olanlar; kendileri için daha hayırlıdır.» (Âl-i İmrân, 198). «Halbuki âhiret daha hayırlı ve daha bakîdir.» (A’lâ, 17) buyururken Rasûlü (s.a.) ne de şöyle buyurur: «Elbette âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.» (Duhâ, 4). Daha” sonra onlar, âhiret yurdunu vasfeder ve: «Müttakîlerin yurdu ne de güzeldir!» derler.

âyeti bir önceki âyette bulunan kısmından bedeldir. Yani âhirette onlar için And cennetleri; girecekleri, ebediyyen ikâmet edecekleri cennetler Vardır. Onların altlarından ırmak lar akar. Bu cennetlerin ağaçları ve köşkleri arasında ırmaklar akar. Orada diledikleri kendilerinindir. Allah Teâlâ, «Canların istediği ve göz­lerin hoşlandığı her şey oradadır. Ve siz orada ebediyyen kalacaksınız.» (Zuhruf, 71) buyururken bir hadîste de şöyle haber verilmektedir: Muhakkak bir bulut, içeceklerinin başında oturmuş cennet ehlinden bir gruba uğrar. Onlardan birisi bir şeyi arzular arzulamaz hemen onların üzerine yağdınverir. O kadar ki onlardan birisi: Bize genç huriler yağdır, ûese bu hemen oluverir. «Ve işte Allah müttakîleri, (zâtına îmân eden,,.O’ndan sakınan ve âmelini güzel yapan herkesi) böyle mükâfatlandırır.»

Sonra Allah Teâlâ onların, ruhlarım teslîm etme anındadaki du­rumlarını haber verir. Onlar şirkten, kirden ve her türlü kötülükten tertemizdirler. Melekler onlara selâm verecek ve onları cennetle müj­deleyecektir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: <(Muhakkak ki, Rabbımız Allah’tır, deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin Üzerlerine melekler iner, onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunan cennetle sevinin, derler. Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlannizız. Burada canlarınızın çektiği şeyler sizindir. Ve burada size, umduğunuz her şey var. Gafur, Rahîm olanın ikramı olarak.» (Fussilet, 30-32). Mü’minin ve kâfirin ruhlarının kateolunması hak­kındaki vârid olmuş hadîsleri, «Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar. Zâlimleri de saptırır. Allah dilediğini yapar.» (İbrahim, 27) âyetinin tefsirinde vermiştik.[21]

33 ~ Onlar, kendilerine meleklerin veya senin Rab-bmın emrinin gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan önceki­ler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

34 — Bunun için işledikleri kötülüklere uğradılar ve alay ettikleri şey onları kuşattı.

Allah Teâlâ müşriklerin bâtılda ısrar ve devam etmeleri ve dün­ya ile aldanmaları karşısında onları tehdîdle : Bunlar meleklerin can­larını almaya gelmesini mi bekliyorlar? buyurur. Bu açıklama Katâ-de’nindir. «Veya senin Rabbının emrinin gelmesini mi bekliyorlar?» âyetinde kıyamet günü ve orada görecekleri korkular kasdedilmek-tedir

Onlardan öncekiler de, onların benzerleri olan geçmiş müşrikler de şirklerinde böyjece devam etmişler ve nihayet Allah’ın baskınını tatmışlar, içinde bulundukları azâb ve cezaya dûçâr kalmışlardır, Al­lah onlara zulmetmemiştir. Zîrâ Allah Teâlâ onlara elçilerini gönder­mek ve kitablarmı indirmek suretiyle hüccetlerini onların aleyhine dik­miş ve onlardan özür beyan etmek hakkını kaldırmıştır. Ancak onlar elçilere muhalefet etmek ve onların getirdiklerini yalanlamak sure­tiyle kendilerine zulmetmişlerdir. Bu sebepledir ki bu fiillerine karşı-Üİ Allah’ın azabına dûçâr kalmışlar ve alay etmiş oldukları elem verici azâb onları kuşatıvermiştir. Peygamberler onları Allah’ın cezalan­dırması İle tehdîd ettiğinde; onlar, peygamberlerle alay etmişlerdi. Bunun içindir ki kıyamet günü onlara : «Yalanlayıp durduğunuz ateş işte budur.» (Tür, 14) denilecektir.[22]

35 — Şirk koşanlar dediler ki: Allah dileseydi; ne biz, ne de babalarımız O’ndan başka bir şeye tapınırdık. O’nun emri dışında hiç bir şeyi haram kılmazdık. Onlar­dan öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygambere; apaçık tebliğden başka ne düşer?

36 — Andolsun ki her ümmete: Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir. Allah, içlerinden kimini hidâyete erdirdi. Kimi de sapık­lığı hak etti. Şimdi yeryüzünde gezin de; peygamberleri yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün.

37 — Onların hidâyeti bulmalarına ne kadar hırs göstersen muhakkak ki Allah dalâlete sapanı hidâyete erdirmez ve onların yardımcıları da yoktur.

Müşriklerin Boş İddiaları

Allah Teâlâ müşriklerin içinde bulundukları şirkde aldanmada olduklarını ve kaderi delil getirerek Özür beyân etmeye kalkıştıklarını haber verir. Onlar bunu şu sözleriyle ifâde ederler: Allah dileseydi; ne biz, ne de babalarımız O’ndan başka bir şeye tapınırdık. O’nun emri dışında beş kere doğuran ve beşincisi dişi olan develeri, putlara ada­nan ve serbest bırakılan develeri, altı batın çifter çifter doğuran ko­yunları ve benzerlerini haram kılmazdık. Halbuki onlar, Allah kendi­lerine bu hususta bir hüküm indirmemişken; bunları kendiliklerinden ileri sürüp uydurmuşlardır. Onlar bu sözleri ile şöyle demek İsti­yorlar : Şayet Allah Teâlâ bizim yaptıklarımızdan hoşlanmamış ol­saydı, bunu bizim üzerimize indireceği bir ceza ile belli eder ve bun­ları yapmamıza fırsat vermezdi. Allah Teâlâ onlann bu şüphelerine bir reddiye olmak üzere şöyle buyurur: «Peygambere; apaçık tebliğ­den başka ne düşer?)) “İ’ani durum onlann sandığı gibi değildir. Alİah Teâlâ onları kınamamış, yermemiş değildir. Bilakis onları şiddetle yer­miş ve en kuvvetli yasaklama ile onlara bu yaptıklarını yasaklamış, her ümmete peygamber göndermiştir. İnsanlardan her nesle ve gruba peygamber göndermiştir ki; bu peygamberlerin hepsi de, Allah’a ibâ­dete çağırmış ve Allah’ın dışındaki şeylere ibâdeti yasaklamıştır. Pey­gamberler, «Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının.» emrini onlara iletmişlerdir. Allah Teâlâ Âdem oğullarından yeryüzü halkına Allah’ın göndermiş olduğu ilk peygamber olan Nûh (a.s.) un gönderilmiş ol­duğu Nûh kavmi içinde Allah’a ortak koşmanın meydana gelmesin­den bu yana daveti doğu ve batılarda bütün insan ve cinleri kapsa­yan Muhammed (s.a.) ile tamamlayıncaya kadar insanlara peygam­berler göndermeye devam etmiştir. Bütün peygamberler Allah Teâlâ’nın şu âyetlerinde belirtilen niteliklere sahiptir: «Senden Önce gönderdi­ğimiz her peygambere : Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin, diye vahyetmişizdir.» (Enbiyâ, 25). «Senden önce gönderdiğimiz pey­gamberlerden sor. Biz, Rahmân’dan başka ibâdet edilecek tanrıları meşru kılmış mıyız?» (Zuhruf, 45). Bu âyet-i kerîme’de de Allah Teâlâ «Andolsun ki, her ümmete : Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçınızı, diye peygamberler göndermişizdir.)) buyurur ki; bundan sonra hangi müşrik, «Allah dileseydi; ne biz, ne de babalarımız O’ndan başka bir şeye tapınırdık.» diyebilir ki? Allah Teâlâ’nın şer’î dilemesi, bunu on­lar için muhal kılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ onları, peygamberlerinin dili ile bundan men’etmiştir. Kevnî dilemesine gelince; Allah’ın kevnî dilemesi, Allah’ın bir takdiri olarak onlara bu imkânı vermesidir. On­ların bu hususta Allah Teâlâ’ya karşı bir hüccetleri yoktur. Çünkü Allah Teâlâ cehennemi ve şeytânlarla kâfirlerden oluşan oranın ehli­ni yaratmıştır. O kullan için küfre asla razı olmaz. Bu hususta en yüce hüccet ve kesin hikmet O’nundur.

Allah Teâlâ onları yerdiğini, peygamberlerin uyarmasından sonra onları dünyada azâbla tehdîd buyurduğunu haber veriyor. Bu sebep­ledir ki: «İçlerinden kimini Allah hidâyete erdirdi. Kimi de sapıklığı haketti. Şimdi yeryüzünde gezin de, peygamberleri yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün.» Peygamberlere zıd giden ve gerçeği yalanlayanların durumu ne olmuştur bir sorun. «Allah onlan yere batırmıştır ve kâfirlere de bunun benzerleri vardır.» (Muhammed, 10).

«Andolsun ki, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Ama Benim in­kârım nice oldu?» (Mülk, 18). Daha sonra Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.) nün onların hidâyete ermelerine olan hırsının eğer Allah Teâlâ onları saptırmayı murâd buyurmuşsa hiç bir fayda vermeyeceğini haber ve­rir. Nitekim başka. bir âyette: Allah kimin de fitneye düşmesini is­terse; onun için senin Allah’a karşı hiç bir şeye gücün yetmez.» (Maîde, 41) buyururken Nûh (a.s.) da kavmine : «Allah sizi azdırmak isterse; ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz.» (Hûd,” 34) demiştir. Bu âyet-i kerîme’de ise : «Onların hidâyeti bulmalarına ne.kadar hırs göstersen muhakak ki, Allah dalâlete sapam hidâyete erdirmez.» buy-rulurken Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Kimi Allah saptınrsa; onu doğru yola götürecek yoktur. O, bunları taşkınlıkları içinde serseri bir halde bırakır.» (A’râf, 186), «Doğrusu, üzerlerine Rab-bınm sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar.» (Yûnus, 96-97).

«Muhakkak ki Allah’ın şâm ve durumu şudur ki; O’nun dilediği olur, O’nun dilemediği olmaz.» Bu sebepledir ki şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki Allah, dalâlete sapanı hidâyete erdirmez. Allah’ın sap­tırdığını Allah’tan sonra hidâyete erdirecek kimdir? Hiç kimse yoktur ve onları Allah’ın azabından kurtaracak yardımcıları da yoktur. «Bi­lin ki; yaratma da, emir de O’nundur. Âlemlerin Rabbı olan Allah’ın şâm ne yücedir.» (A’râf, 54).[23]

38 — Onlar: Ölen kimseyi Allah diriltmez, diye olanca güçleriyle yemîn ettiler. Hayır, Öyle değil. Bu, O’nun dosdoğru bir va’didir. Ancak insanların bir çoğu bilmezler.

39 — Üzerinde ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıkla­sın ve küfredenler gerçekten yalancı olduklarını bilsin­ler diye, diriltecektir.

40 — Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona, sö­zümüz sâdece; ol, demektir ve o, hemen oluverir.

«Ol» Emri

Allah Teâlâ müşriklerden haber veriyor ki; onlar, Allah’ın ölen­leri diriltmesini uzak görerek peygamberlerin bu hususta vermiş ol­dukları haberleri yalanlayarak, peygamberlerin verdiği haberlerin zıd­dına yemîn ederek, kuvvetli en ağır yeminlere kendilerini zorlayarak: «Ölen kimseyi Allah diriltmez.» demişlerdir. Allah Teâlâ onları yalan­lama ve onlara bir cevab olarak : ((Hayır öyle değil, (aksine bu mut­laka olacaktır.) Bu; O’nun dosdoğru, (mutlak ve kesin) bir va’didir. Ancak insanların bir çoğu bilmezler.» Bilgisizliklerinden ötürü pey­gamberlere muhalefet eder ve küfre düşerler.

Daha sonra Allah Teâlâ, Allah’a dönüşün ve kıyamet günü cesed-lerin diriltilmesinin hikmetini beyânla şöyle buyurur: «Üzerinde ihti­lâfa düştükleri (her) şeyi onlara (insanlara) açıklasın… diye dirilte-cektir.» «Kötülük edenlere yaptıklarının karşılığını vermesi, güzel ha­reket edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir.» (Necm, 31). «Küfredenler (Allah’ın ölen kimseyi diriltmeyeceğine dâir yaptık­ları yeminlerinde) gerçekten yalancı olduklarını bilsinler diye.» Bu sebepledir ki onlar, kıyamet günü cehennem ateşine atılacaklar ve zebaniler kendilerine şöyle diyeceklerdir: «Yalanlayıp durduğunuz ateş işte budur. Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz? Girin oraya. Sabretseniz de, sabretmeseniz de artık birdir. Çünkü siz, ancak işlediklerinizin karşılığına çarptırılıyorsunuz.» (Tür, 14-16).

Daha sonra Allah Teâlâ dilediğine güç yetireceğini, yeryüzünde ve gökte hiç bir şeyin O’nu âciz bırakamayacağını, bir şeyi murâd buyur­duğu zaman ona emrinin «ol» demesi olacağını, onun da hemen olu-vereceğini, varlıkları yeniden diriltmesinin bu cümleden olduğunu, on­ların olmasını murâd buyurduğu zaman buna emrinin bir defa olaca­ğını ve onların da dilediği şekilde hemen meydana gelivereceğini haber verir. Başka âyetlerde : «Ve Bizim emrimiz birdir, bir göz kırpması gibidir.» (Kamer, 50), «Sizin yaratılmanız da, yeniden diriltilmeniz de bir tek kişininki gibidir.» (Lokman, 28) buyururken, bu âyet-i ke-rime’de de şöyle denilmektedir: «Bir şeyin olmasını istediğimiz za­man; ona, sözümüz sâdece; ol, demektir. (O’na bir kere emretmektir) ve (bir de bakarsın ki) o, hemen oluvermiştir. (…) Allah Teâlâ’nın emrettiğini te’kîde ihtiyâcı yoktur. Zîrâ Allah Teâlâ’ya karşı durula­maz ve O’na muhalefet edilemez. Muhakkak Vâhid, Kahhâr, Azîm O’dur. Saltanatı, ceberûtu ve izzeti her şeyi hükmü altına almıştır, O’ndan başka tanrı, O’nun dışında Rab yoktur.

İbn Ebu Hatim der ki: Hasan İbn Muhammed îbn Sabâh’m zikrettiğine göre… Ebu Hüreyye şöyle dermiş: «Allah Teâlâ buyurur ki: Âdemoğlu, Bana sövmesi yaraşmazken sövmüştür. Beni yalanla­ması yaraşmazken beni yalanlamıştır. Beni yalanlamasına gelince: «Ölen kimseyi Allah diriltmez, diye olanca güçleriyle yemîn ettiler.» Ben büyürdüm ki: «Hayır, öyle değil. Bu, O’nun dosdoğru bir va’didir. Ancak insanların bir çoğu bilmezler.» Bana sövmesine gelince o : «Mu­hakkak Allah üçün üçüncüsüdür.» demiştir. Ben de büyürdüm ki: «De ki: O Allah bir tektir. Allah’tır, Samed’dir. Doğurmamış ve doğu-rulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.» (İhlâs, 1-3). Hadîs İbn Ebu Hatim tarafından mevkuf olarak zikredilmiştir. Buhârî ve Müs­lim’in Sajıîh’lerinde merfû olarak ve başka lâfızlarla mevcûddur.[24]

41 — Zulmedildikten sonra, Allah yolunda hicret eden kimseleri, andolsun ki dünyada güzel bir yere yer­leştiririz. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Şayet bil­selerdi.

42 — Onlar sabreden ve yalnız Rablarına tevekkül edenlerdir.

Allah Teâlâ, Allah’ın sevabını ve mükâfatını umarak ülkelerin­den, kardeşlerinden ve dostlarından ayrılan, Allah’ın hoşnûdluğunu di­leyerek Allah yolunda hicret edenlere vereceği mükâfatı haber veri­yor. Bu âyet-i kerîme’nin nüzul sebebinin, Mekke’de kavimlerince şid­detli eziyete dûçâr. bırakılan ve Habeşistan’a hicret edenler hakkın­da olması muhtemeldir. Onlar, kavimlerinin kendilerine eziyeti ağır-laşınca; Rablarına ibâdet imkânı bulmak üzere onların aralarından ayrılıp Habeş ülkesine hicret etmişlerdir. Osman İbn Affân ve hanı­mı Allah Rasûlü (s.a.) nün kızı Rukıyye, Allah Rasûlü’nün amcası oğlu Ca’fer îbn Ebu Tâlib, Ebu Seleme İbn Abdülesed bunların eşra­fından olup kadınlı erkekli sıddîk ve sıddîkalardan müteşekkil yak­laşık seksen kişilik bir grup idiler. Allah Teâlâ. onlardan hoşnûd ol­sun ve onları hoşnûd kılsın. Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında böy­lece yapmış, dünya ve âhirette güzel karşılık ve mükâfatı onlara va’-detmiş, dünyada onları güzel bir yere yerleştirmiştir. îbn Abbâs, Şa’bî ve Katâde, «Dünyada güzel bir yere yerleştiririz.» âyetinde Me­dine’nin kasdedildiğini söylerler. Bunun «Temiz rızık» olduğu da söy­lenmiştir ki, bu görüş Mücâhid’e aittir. Ancak bu iki görüş arasında bir zıdlık yoktur. Muhakkak ki onlar; evlerini, mallarını bırakmış­lar. Allah Teâlâ da dünyada buna mukabil onlara daha hayırlısını bahsetmiştir. Kim ki Allah için bir şeyi bırakırsa; Allah Teâlâ onun yerine kendisine daha hayırlısını verir. Onlar hakkında da böyle ol­muştur. Allah onları ülkelere yerleştirmiş, kullarının idaresini onlara vermiş, emirler, hâkimler olmuşlar, onlardan her bireri müttakîlere imâm, önder olmuştur. Allah Teâlâ, muhacirler için âhiret yurdunda hazırlamış olduğu sevabın onlara dünyada iken vermiş olduğundan daha büyük olduğunu haber verir ve : «Âhiret mükâfatı ise (dünyada onlara verdiğimizden) daha büyüktür. Şayet bilselerdi.» Onlarla be­raber hicret etmeyip de geri kalanlar, Allah’ın kendisine itaat eden­lerle Rasûlüne tâbi olanlar için hazırlayıp biriktirmiş olduğu şeyleri bir bilseler! Bu sebebledir ki Hüşeym’in Avvâm’dan, onun da birisin­den rivayetine göre; Ömer İbn Hattâb (r.a.),muhacirlerden birine bir şey (hediyye) verdiği zaman : Al, Allah bunu senin için bereketlendir­sin (mübarek kılsın). Bu, Allah’ın sana dünyada iken va’detmiş oldu­ğudur. Âhirette senin için biriktirdiği ise daha üstündür, der sonra: «Andolsun ki, dünyada onları güzel bir yere yerleştiririz. Âhiret mü­kâfatı ise daha büyüktür. Şayet bilselerdi.» âyetini okurmuş. Allah Te­âlâ daha sonra onların niteliklerini beyânla şöyle buyurur : «Onlar (ka­vimlerinden kendilerine eziyet edenlere) sabreden ve yalnız (dünyada ve âhirette güzel akıbeti onlara bahşeden) Rablarına tevekkül eden­lerdir.»[25]

43 — Senden önce de ancak kendilerine vahyeder olduğumuz adamlar gönderdik. Öyleyse bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.

44 — Kitablar ve apaçık delillerle Sana da insanlara indirileni açıklayasm diye bu zikri indirdik. Belki düşü­nürler.

İbn Abbâs’tan rivayetle Dahhâk der ki: Allah Teâlâ Muhammed (s.a.) i peygamber olarak gönderdiğinde, araplar veya araplardan in­kâr edenler bunu kabullenmediler ve : Allah, bir beşeri elçi olarak gön­dermeyecek kadar büyüktür, dediler de Allah Teâlâ : «İçlerinden bir adama… vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti?» (Yûnus, 2) ve: «Senden önce de ancak kendilerine vahyeder olduğumuz adamlar gön­derdik. Öyleyse bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.» âyetlerini indirdi. Burada geçmiş kitâblar ehli kasdedilmektedir. Onlara sorun ki: Si­ze gelmiş olan elçiler beşer miydiler, yoksa melekler miydiler? Eğer melekler idiyseler inkâr edin, ama beşer idiyseler Muhammed (s.a.) in peygamber oluşunu inkâr etmeyin. Allah Teâlâ başka bir âyette: «Senden önce gönderdiğimiz elçiler de ancak kasabalar halkından, ken­dilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerdi.» (Yûsuf, 109) buyurur ki; onlar, sizin söylediğiniz gibi gök ehlinden değildiler. Burada «Zikir eh­li» nden maksadın, ehli kitâb olduğu Mücâhid kanalıyla İbn Abbâs’­tan da rivayet edilmiştir. Bu açıklama Mücâhid ve A’meş’indir. Abdur-rahmân İbn Zeyd’in : Zikirden maksad, Kur’an’dır, demesi ve buna: «Muhakkak ki Kur’an’ı, Biz indirdik Biz. Onun koruyucusu da elbette Biziz.» (Hıcr, 9) âyetini delil getirmesi doğrudur. Ancak burada mak­sad, bu değildir. Zîrâ muhalif olan kişi, onu inkârından sonra kabule (bununla) dönmez. Aynı şekilde Ebu Cafer el-Bâkır’ın : Biz, zikir eh­liyiz, demesi ve bununla bu ümmetin zikir ehli olduğunu kasdedmiş olması da doğrudur. Muhakkak ki bu ümmet, geçmiş bütün ümmetler­den daha iyi bilen bir ümmettir. Dosdoğru sünnet üzere oldukları tak­dirde Rasûlullah’m Ehl-i beyt’inin âlimleri de, âlimlerin en hayırlıla-rmdandır. Hz. Ali, İbn Abbâs, Hz. Ali’nin oğulları Hasan, Hüseyin, Mu­hammed İbn Hanefiyye, Ali İbn Hüseyn Zeynelâbidin, Ali İbn Abdul­lah İbn Abbâs, Ebu Ca’fer el-Bâkır ki bu zât Muhammed İbn Ali İbn Hüseyn’dir— oğlu Ca’fer ve emsali ile benzerleri bunlardandır. Bunlar Allah’ın sapasağlam ipine, dosdoğru yoluna sarılmış, her hak sahibinin hakkını tanımış, onlardan her bireri Allah ve Rasûlünün kendilerine vermiş olduğu mertebelere çıkarılmış, Allah’ın bütün ina­nan kalbleri onların sevgisinde toplanmıştır.

Bu âyetten maksad şudur ki; âyette, Muhammed (s.a.) den önce geçen peygamberler, Hz. Muhammed (s.a.) in de olduğu gibi beşer idi­ler. Nitekim buna şu âyetlerde de işaret edilmektedir : «De ki: Tenzih ederim Rabbımı. Ben, peygamber olarak gönderilmiş bir beşerden baş­kası değilim. Onlara hidâyet geldiği zaman insanları inanmaktan alı­koyan sâdece: Allah, peygamber olarak bir beşer mi göndermiştir? de­meleridir.» (îsrâ, 93-94), «Senden Önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, sokaklarda gezinirlerdi.» (Furkan, 20), «Biz onları yemek yemez bir cesed kılmadık ve onlar dünyada ebedî de değillerdir.» (Enbiyâ, 8), «De ki: Ben, peygamberlerin ilki değilim.» (Ahkâf, 9), «De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yal­nız bana vahyediliyor.» (Kehf, 110).

Sonra Allah Teâlâ peygamberlerin beşer olması’hususunda şüphe­si olanlara, geçmiş kitâb sahiplerinden geçen peygamberlerin beşer mi yoksa melekler mi olduklarını sormalarını öğütlüyor. Ve onları; kitâblar, deliller ve hüccetlerle gönderdiğini beyân buyuruyor. Âyette geçen kelimesi, kitâblar anlammadır. Bu açıklama İbn Ab-bâs, Mücâhid, Dahhâk ve başkalarına aittir. Âyetteki bu kelime, kelimesinin çoğuludur. Araplar «yazdım» diyecekleri za­man bu anlamda olmak üzere v derler. Şu âyetlerde de bu kelime aynı anlamda kullanılmıştır : «Yaptıkları her şey kitablar-da kayıdlıdır.» (Kamer, 52), «Andolsun ki Tevrât’dan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak sâlih kullarımın mîrâscı olduğunu yazmıştık.» (Enbiyâ, 105).

Allah Teâlâ buyurur ki: «Sana da insanlara (Rablarmdan) indi­rileni açıklayasın diye bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik.» Senin sana in­dirileni bilmem, ona arzulu, istekli olman, ona tâbi olup uyman se­bebiyle bir de Biz senin yaratıkların en üstünü, Âdemoğlunun efen­disi olduğunu bilmemizle sana bu zikri; Kur’ân’ı indirdik. Sen ondan mücmel kalanı onlara açıklarsın, müşkil olanlarını da beyân edersin. «Belki düşünürler.» Kendi nefislerine bakarlar, hidâyete ererler, böy­lece dünya ve âhirette kurtuluşu kazanırlar.[26]

45 — Kötü işler düzenleyenler, Allah’ın kendilerini yere batırmasından, yahut haberleri yokken üzerlerine ansızın azâb gelmesinden emîn mi bulunuyorlar?

46 — Yahut onlar dönüp dolaşırken kendilerini ya­kalamasından mı? Allah’ı âciz bırakacak değillerdir.

47 — Yahut yok olmak endîşesindeyken yakalama­sından mı? Muhakkak ki Rabbın, Rauf’tur, Rahîm’dir.

Allah Teâlâ halım olduğunu ve âsîlere mühlet verdiğini haber ve­riyor. O âsîler ki; kötülükleri işlerler, insanları kötülüklere çağırırlar, insanlara karşı kötü işler düzenlerler, insanları kötülüklere çağırır, kötülüklere sürüklerler Allah Teâlâ onları yere batırmaya kadir ol­makla ve azâbdan haberleri yokken, azabın kendilerine nereden ge­leceğini bilmezlerken üzerlerine ansızın azabı göndermeye kadir olmak­la birlikte onlara mühlet vermektedir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden emîn mi oldunuz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Gökte olanın başınıza taş yağdırmasından emîn mi oldunuz? Benim tehdidimin nasıl oldu­ğunu yakında bileceksiniz.» (Mülk, 16-17).

«Yahut onlar dönüp dolaşırlarken, (yolculuk ve benzeri oyalayıcı meşguliyetler içinde geçimleri için dönüp dolaşır, bunlarla meşgul olur­larken azabın) kendilerini yakalamasından emîn mi oldular?» Katâ-de, ve Süddî, âyetteki kelimesini; yolculukları, şeklinde açıklamışlardır. Mücâhid ve Dahhâk ise bu kelimeyi; gece ve gündüz, şeklinde açıklar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Kasabaların hal­kı; kendileri geceleyin uyurlarken, azabımızın onlara gelip çatmasın­dan emîn mi oldular? Yoksa kasabaların halkı; kendileri, güpegündüz oynarlarken azabımızın onlara gelip çatmasından emîn mi oldular?» (A’râf, 97-98) «(Muhakkak ki onlar, hangi halde olurlarsa olsunlar) Allah’ı âciz bırakacak değillerdir.»

Allah Teâlâ : «Yahut yok olmak endîşesindeyken yakalamasından mı?» buyurur ki; onlar, Allah’ın kendilerini yakalayıvermesinden kork­maları halinde Allah’ın yakalamasından emîn mi oldular? Muhakkak ki bu, yakalama hallerinin en şiddetlisidir. Zîrâ korku ile meydana gelmesi beklenenin husulü elbette daha şiddetlidir. Bu sebepledir ki İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî onun «Yahut yok olmak endîşesindeyken yakalamasından mı?» âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ bu­yurur ki: Dilersem onu arkadaşının ölümünün peşinden ve bundan korkması hali üzere iken yakalayıveririm. Mücâhid, Dahhâk, Katâde ve başkalarından da bu açıklama rivayet edilmiştir.

Sonra Allah Teâlâ: «Muhakkak ki Rabbm, Rauf’tur, Rahîm’dir.» buyurur ki, size azabı hemen göndermez. Nitekim Öuhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde mevcûd bir hadîste Allah Rasûlü : Muhakkak Allah zâ­lime mühlet verir de sonunda öyle bir yakalar ki o, asla kurtulamaz, buyurmuş sonra: «îşte böyledir Rabbmın yakalayışı, kasabaların zâlim halkım yakaladığı zaman. Çünkü O’nun yakalaması hem şiddetli, hem de acıklıdır.» (Hûd, 102) âyetini okumuştur. Allah Teâlâ da başka bir âyette şöyle buyurmuştur : «Nice kasabalar vardır ki, zâlim oldu­ğu halde halkına mühlet vermiştim. Sonunda onları yakalayıverdim ve dönüş yalnız Bana’dır.» (Hacc, 48).[27]

48 — Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin sağa so­la vurarak boyun eğip Allah’a secde ettiklerini görmüyor­lar mı?

49 — Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melek­ler, büyüklük taslamaksızın Allah’a secde ederler.

50 — Üstlerinden, Rablarından korkarlar ve emro-lundukları şeyleri yaparlar.

Gölgelerdeki Hikmet

Allah Teâlâ cansızı ile, hayvanları ile, mükellef olan insan, cin ve melekleri ile bütün yaratıkların, her şeyin boyun eğdiği kibriyâ, celâl ve azametinden haber veriyor. Allah Teâlâ haber verir ki, göl­gesi olan her şeyin gölgesi sağa ve sola doğru meyleder. Gölgesi olan her şey sabah ve akşam gölgesi ile Allah’a secde etmektedir. Mücâhid der ki: Güneş, zeval vaktinden kayınca her şey Allah’a secde eder. Ka-tâde, Dahhâk ve başkaları da böyle söylemişlerdir. Hem de onlar, «Bo­yun eğerek, (küçülerek) Allah’a secde etmektedirler.» Yine Mücâhid der ki: Her şeyin secdesi bundadır. Dağlar zikrolundu da o: Onların secdeleri de bundadır, dedi. Ebu Ğâlib eş-Şeybânî: Denizin dalgalan, onun namazıdır (duâsıdır) demiştir. Bu âyette Allah Teâlâ bütün bun­ları (gölgesi olan her şeyi) onlara secdeyi isnâd etmek suretiyle aklı erenler derecesinde tutmuştur-.

Allah Teâlâ burada : «Göklerde ve yerde bulunan canlılar Allah’a secde ederler.» buyururken, başka bir âyette de: «Göklerde ve yerde­ki kimseler de, gölgeleri de sabah-akşam ister İstemez Allah’a secde ederler.» (Ra’d, 15) buyurmuştur. «Ve melekler, Allah’ın ibâdetine karşı büyüklük taslamaksızm Allah’a secde ederler. Üstlerinden, Rab-lanndan korkar (ak O’na secde eder) lar ve emrolundukları şeyleri ya­parlar.» Allah’a itâata, emirlerine uymaya, yasaklarını terketmeye de­vam ederler.[28]

51 — Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir tek ilâh’tır. Yalnız Benden korkun.

52 — Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din de sürekli olarak O’nundur. Yoksa Allah’tan başka­sından mı sakınıyorsunuz?

53 — Sizdeki her nimet, Allah’tandır. Sonra bir sı­kıntıya uğradığınızda yalnız O’na sığınırsınız.

54 — Sonra sıkıntınızı giderince de içinizden bir grup; Rablanna şirk koşarlar.

55 — Kendilerine verdiğimize nankörlük etmeleri için. Geçinin bakalım, yakında bileceksiniz.

Göklerin ve Yerlerin İzahı

Allah Teâlâ zâtından başka tanrı bulunmadığını, ibâdetin tek ve ortağı olmaksızın sâdece zâtına yaraşacağını, her şeyin mâliki, yara­tıcısı ve Rabbı olduğunu gönüllere yerleştiriyor. «Din de sürekli ola­rak O’nundur.» İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Meymûn İbn Mihrân, Süddî, Katâde ve bir çokları âyetteki kelimesini; sürekli olarak, şeklinde açıklamışlardır. Kelimenin «vâcib» anlamında oldu­ğu da îbn Abbâs’tan rivayet edilir. Mücâhid kelimeyi; hâlis olarak, şeklinde açıklar ki göklerde ve yerde olan her şeyin ibâdeti sâdece O’na hâstır. Bu anlamda olmak üzere Allah Teâlâ : «Yoksa Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O’na teslîm olmuştur.» (ÂI-i İmrân, 83) buyurmuştur. îbn Ab-bâs ve İkrime’nin açıklamalarına göre; âyetteki ifâde, haber kabîlin-dendir. Mücâhid’in açıklamasına göre ise taleb (emir) ifâde etmekte­dir. Buna göre anlam şöyle oluyor : Bana herhangi bir şeyle ortak koş­maktan korkun ve istemeyi sâdece Bana hâs kılın. Şu âyet te böyle­dir : «İyi bil ki, hâlis din Allah’ındır.» (Zümer, 3).

Sonra Allah Teâlâ, fayda ve zararın mâliki olduğunu,. kulun n-zık, nimet, afiyet ve kula yardımın Allah tarafından onun üzerine bir ihsanı ve fazlı olduğunu haber verip buyurur ki: «Sonra bir sıkıntıya uğradığınızda (bunu gidermeye ancak O’nun güç yetireceğini bildiği­nizden) yalnız O’na sığınırsınız.» Zaruretler anında O’na iltica eder­siniz, O’ndan istersiniz ve imdâd dileyerek O’ndan istemeye ısrarla de­vam edersiniz. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: «Denizde size bir sıkıntı dokununca, yaşardıklarınızın hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır. Ama O, sizi karaya çıkarıp kurtarınca; yüz çevirirsiniz; Ve in­san zâten pek nankördür.» (tsrâ, 67) Burada da şöyle buyurur : «Son­ra sıkıntınızı giderince de içinizden bir grup; Rablanna şirk koşarlar. Kendilerine verdiğimize nankörlük etmek için.» Âyetteki nankörlük etme anlamındaki fiilin başında bulunan lâm harfinin lâmu’l-âkıbe olduğu söylenmiştir. Bu lamın ta’lîl bildiren lâm olduğu da söylenir ki buna göre anlam şöyle oluyor : Nankörlük etsinler, Allah’ın ken­dilerine olan nimetlerini gizleyip inkâr etsinler, Allah’ın kendilerine nimetler veren, kendilerinden musibetleri gideren olduğunu inkâr et­sinler için onlar hakkında böylece hükmettik.

Daha sonra onları tehdîdle buyurur ki’. «Geçinin bakalım.» Dile­diğinizi yapın ve içinde olduğunuz durumdan birazcık faydalanın. «Ya­kında (bunun akıbetini görecek) bileceksiniz.»[29]

56 — Kendilerine verdiğimiz nzıktan, bilmediklerine pay ayırırlar. Allah’a andolsun ki, uydurup durduğunuz şeylerden muhakkak sorguya çekileceksiniz.

57 — Onlar Allah’a kızlar isnâd ederler. O’nun şanı yücedir. Hoşlandıkları da kendilerinindir.

58 — Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelenirse; içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir.

59 — Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halk­tan gizlenmeye çalışır. Utana utana onu tutsun mu, yok­sa toprağa mı gömsün? Bakın ne kötü hükmediyorlar.

60 — Âhirete inanmayanlar kötülük örneğidirler. En yüce örnek ise Allah’ındır. O; Azîz’dir, Hakîm’dir.

Allah’a Kızlar İsnâd Edenler

Allah Teâlâ, Allah ile beraber O’nun dışındaki putlara, denk ve eş koştukları şeylere tapınan, putlar için Allah’ın kendilerine rızık ola-da, Allah’a âit olanlar ortaklarına giderdi. Ne kötüdür hükmedegel-veriyor. Onlar şöyle demişlerdi : «Bu, Allah’ındır, bu da koştuğumuz ortaklar ımızındır, dediler. Ortaklarına âit olanlar Allah’a ulaşmazdı dikleri şeyler.» (En’âm, 136). Allah ile beraber tanrılarına hisse ayır-rak verdiklerinden pay ayıran müşriklerin çirkin hareketlerini haber mışlar, onları Allah’a tercihle üstün tutmuşlardır. Allah Teâlâ yüce zâtına yeminle bildiriyor ki, bu iftiralarından ve uydurmalarından on­lara mutlaka soracaktır. Bu yüzden cehennem ateşinden onlara en uy­gun ve tâm cezayı verecek, onlara bunun karşılığını gösterecektir ki, «Allah’a andolsun ki, uydurup durduğunuz şeylerden muhakkak sor­guya çekileceksiniz.» buyurmuştur.

Sonra Allah Teâlâ, müşriklerin Allah’ın kullan olan melekleri di­şiler olarak tasvir ettiklerini, Allah’ın kızları saydıklarını ve Allah ile beraber onlara tapındıklarını haber verir. Onlar, bu üç konuda da bü­yük bir hatâ içindedirler. Allah’ın çocuğu olmadığı halde, önce O’na çocuk nisbet etmişler, sonra kendileri için hoşnûd olmadıkları çocuk­ların en değersizi olarak gördükleri kızları Allah’a vermişlerdir. Nite­kim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Demek erkekler sizin de, dişiler O’nun mu? Öyleyse bu insafsız bir paylaşma.» (Necm, 21-22) buyu­rurken burada İse şöyle buyurmuştur: «Onlar Allah’a kızlar isnâd ederler. O’nun şanı (onların bu sözlerinden ve iftiralarından münez­zehtir) yücedir.» «İyi bilin ki gerçekten onlar uydurmalarından şöyle söylüyorlar: Allah doğurdu. Hiç şüphesiz onlar yalancılardır. Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyor size, nasıl hüküm veriyor­sunuz?» (Sâffât, 151-154).

Allah Teâlâ: «Hoşlandıkları da kendilerinindir.» buyurur ki; on­lar, kendileri için erkek çocukları seçerler ve Allah’a nisbet etmiş ol­dukları kız çocuklarını ise kendilerine kabul etmezler. Allah Teâlâ on­ların bu sözlerinden yücedir. «Onlardan birine bir kızı olduğu müjde-lenirse; (üzüntüden mahzun bir halde) yüzü simsiyah kesilir.» İçin­de olduğu şiddetli üzüntüden sus pus olur. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır, İnsanların kendisini gör­mesinden hoşlanmaz. «Utana utana onu tutsun mu?» Şayet onu bı­rakacak olursa kız çocuğunu hor, hakîr bir halde bırakır, ona mîrâs bırakmaz, onunla ilgilenmez, erkek çocuklarını ondan üstün tutar. «Yoksa toprağa mı gömsün?)) Câhiliye devrinde yaptıkları gibi diri diri defnetsin, gömsün mü? İşte kendileri için bu şekilde hoşlanma­dıklarını ve kendisi için kabulden yüz çevirdiklerini Allah için mi kı­lıyorlar? «Bakın, ne kötü hükmediyorlar.» Ne kötü söylüyorlar, ne kötü taksim ediyorlar, Allah’a nisbet ettikleri ne kötüdür. Nitekim Al­lah Teâlâ başka bir âyette : «Ama onlardan birisi Rahmân’a isnâd edi­len kız evlâdla müjdelenince, yüzü kapkara kesilir de öfkesinden yut­kunur durur.» (Zuhruf, 17) buyururken burada da şöyle buyurur : Âhirete inanmayanlar kötülük örneğidirler. Noksanlık (eksiklik) an­cak onlara nisbet edilebilir. En yüce örnek ise Allah’ındır. Her yön­den mutlak kemâl Alah’mdır. Bunlar ancak Allah’a nisbet edilirler. Ve O; Azîz’dir, Hakîm’dir.[30]

61 — Şayet Allah, zulümlerinden dolayı insanları yakalayacak olsaydı; yeryüzünde bir tek canlı bırakmaz­dı. Fakat onları belli bir müddete kadar te’hir eder. Müd­detleri dolunca onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.

62 — Beğenmediklerini Allah’a mal ederler. Dilleri de güzel şeylerin kendilerinde olduğunu yalan yere söy­ler durur. Şüphesiz cehennem onlarındır. Ve onlar, ger­çekten aşırı gidenlerdir.

Allah Teâlâ, zulümlerine rağmen yaratıklarına hilmi ile muamele buyurduğunu haber verir. Şayet O, kazandıkları mukabilinde onları yakalayıvermiş olsaydı; yeryüzü üstünde hiç bir canlıyı bırakmazdı. Âdemoğullarının helak olunmasına tâbi olarak yeryüzü canlılarının tamâmını da helak buyururdu. Fakat Rab celle ve alâ hilim sahibi­dir, onların günâhlannı örter ve onları belli bir müddete kadar te’hîr eder. Onlara azabı hemen vermez. Şayet onlar hakkında böyle yapimş olsaydı, hiç kimseyi bırakmazdı. Süfyân es-Sevrî’nin Ebu İshâk’dan, onun da Ebu’l-Ahvas’dan rivayetinde o : Âdemoğullarının günâhı ile az kaldı pislik böceğine bile azâb dokunayazdı, der ve : «Şayet Allah zulümlerinden dolayı insanları yakalayacak olsaydı; yeryüzünde bir tek canlı bırakmazdı.» âyetini okurmuş. A’meş’in Ebu İshâk’dan, onun Ebu Ubeyde’den rivayetine göre Abdullah İbn Mes’ûd şöyle dermiş: Âdemoğullarınm hatâsı ile neredeyse yuvasmdaki pislik böceği bile he­lak olunacaktı. İbn Cerîr der ki: Bana Muhammed İbn Müsennâ’nm… Ebu Seleme’den rivayetine göre Ebu Hüreyre birisinin: Zâlim ancak kendisine zarar verir, dediğini işitmiş. Ona dönmüş ve şöyle demiş : Hayır, Allah’a yemîn olsun ki zâlimin zulmü ile toy kuşuna varınca­ya kadar bütün hayvanlar arıklayıp (zayıflayıp) yuvalarında ölürler.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn… Ebu Derdâ (r.a.) dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış : Allah Rasûlü (s.a.) nün yanın­da konuşuyorduk. Şöyle buyurdu : Bir şeyin eceli geldiği zaman, Allah onu hiç bir şeyle geciktirmez. Ömrün fazlalığı, ancak Allah’ın kula bahşetmiş olduğu sâlih nesildir. Kendisinden sonra ona dua ederler de onların duaları kabrinde iken ona kavuşur. İşte ömrün fazlalığı budur.

Allah’ın kulları olan kızları ve edindikleri ortaklarım beğenmez­ler de Allah’a mal ederler. Halbuki onlar kendilerinden birinin, yanın­da ortak olmasını asla kabul etmezler. Allah Teâlâ’nm: «Güzel şeyle­rin ise kendilerinde olduğunu dilleri yalan yere söyler durur.» kavli onların bu iddialarını red makâmmdadır. Onlar dünyada güzel şeyle­rin kendilerine âit olduğu iddiasındadırlar. Şayet ortada bir de âhiret ve dönüş varsa; iddialarına göre güzellikler, orada da kendilerinindir. Allah Teâlâ’nın bu sözü, onlardan böyle söyleyenler olduğunu haber vermektedir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyrultu*: «Biz insana ta­rafımızdan bir nimet tattırır, sonra da o nimeti geri alırsak; andol-sun ki o, pek ümitsiz, pek nankör olur. Şayet başına gelen bir sıkıntı­dan sonra ona bir nimet tattırırsak: Kötülükler başımdan gitti, der, şımarır ve öğünür.» (Hûd, 9-10), «Başına gelen sıkıntıdan sonra ken­disine katımızdan bir rahmet tattı rırsak mutlaka : Elbette bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbıma döndürülür-sem muhakkak ki O’nun nezdinde de güzel şeyler bulacağım, der. An-dolsun ki Biz, muhakkak küfredenlere yaptıklarını bildireceğiz. Ve andolsun ki Biz, onlara ağır bir azabı tattıracağız.» (Fussilet, 50), «Âyetlerimizi inkâr eden : Bana elbette mal ve çocuk verilecektir, di­yeni gördün mü?» (Meryem, 77). Allah Teâlâ misâl olarak verdiği iki kişiden birisinin durumunu şöyle .haber verir: «O, nefsine böylece zul­mederek bahçesine girerken dedi ki: Bu bahçenin batacağını hiç san­mam. Kıyametin kopacağını da tahmin etmiyorum. Eğer Rabbıma döndürülürsem andolsun ki, bundan daha iyisini bulurum.» (Kehf, 35-36). Böyleleri kötü amel ile, bu ameli mukabili güzellikle mukabe­le göreceği bâtıl temennisini bir araya getirmiştir. Yaptıklarına karşı­lık güzellikle mükâfâtlandırılması ise mümkün değildir. Nitekim İbn İshâk anlatır ki; yenilemek üzere Kâ’be’nin temelini açtıkları zaman üzerinde hikmetli sözler ve öğütler yazılı olan bir taş bulunmuş. On­da yazılı olanlar içinde şöyle deniyormuş : «Kötülükleri işliyorsunuz da, karşılığında iyilikler bulacağınızı mı sanıyorsunuz? Evet, diken­den üzüm toplandığı gibi. (Dikenden nasıl üzüm toplanmaz ise siz de işlediğiniz kötülükler karşılığında iyilikler bulamayacaksınız).» Mücâ-hid ve Katâde «Güzel şeylerin ise kendilerinde olduğunu dilleri yalan yere söyler durur.» âyetinde (âhiret yurdunda ve cennetteki) ğılmân-ların kasdedildiğini söylerler. İbn Cerîr, «Güzel şeylerin ise kendilerin­de olduğunu…» âyetinde, daha önce de açıkladığımız üzere kıyamet gününün kasdedildiğini söyler. Doğru olan da budur. Hamd Allah’a­dır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, onlann bu temennilerine bir reddi­ye olarak : «Şüphesiz kıyamet günü cehennem onlarındır. Ve onlar, gerçekten aşın gidenlerdir.» buyurmuştur. Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Katâde ve başkaları: Orada unutulmuşlar ve zayi’ olunmuşlardır, der­ler. Bu Allah Teâlâ’nın : «İşte onlar; bu günlerine kavuşmayı nasıl unutmuşlar idiyse, Biz de bugün onları öylece unuturuz.» (A’râf, 51) âyeti gibidir. Yine Katâde’den rivayete göre âyetteki «Aşırı gidenler­dir.» kısmı: Sür’atle ateşe sürüleceklerdir, anlamında olmak üzere kelimesinden türetilmiştir ve bu kelime : Suya koşan, sulama yerine doğru yanşan, anlamındadır. Bu açıklamalar arasında herhangi bir zıdlık yoktur. Zîrâ onlar; kıyamet günü sür’atle ateşe sü­rülecekler, orada unutulacaklar yani ebediyyen kalacaklardır.[31]

63 — Allah’a andolsun ki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Şeytân, onlara yaptıklarını güzel gösterdi. Bugün de onların dostu odur. Ve onlar için elîm bir azâb vardır.

64 — Sana kitabi; sırf ihtilâfa düştükleri şeyleri on­lara açıklaman için ve inananlar topluluğuna hidâyet ve rahmet olmak üzere indirdik.

65 — Allah; gökten su indirir de onunla yeryüzünü öldükten sonra tekrar diriltir. Muhakkak ki bunda, dinle­yen topluluklar için âyet vardır.

Allah Teâlâ geçmiş ümmetlere peygamberler gönderdiğini ve pey­gamberlerin yalanlandığını zikrediyor. Ey Muhammed, senin peygam­ber kardeşlerinde senin için güzel bir örnek vardır. Kavminin seni ya­lanlaması seni üzmesin. Peygamberleri yalanlamış olan müşriklere ge­lince; onları bu işlere sürükleyen, yaptıklarını şeytânın süslemesi, gü­zel göstermesidir. «Bugün de onların dostu odur.» Onlar (bugün) azâb ve cezalandırma altındadırlar. Şeytân da onların dostudur. Ancak on­lar için herhangi bir kurtuluşa (onları kurtarmaya) mâlik değildir. Onların imdadına yetişecek kimse yoktur. Ve onlar için elîm bir azâb vardır. Sonra Allah Teâlâ, Rasûlüne hitaben şöyle buyurur : Allah Teâlâ sana bu kitabı ancak hakkında ihtilâfa düştükleri şeyleri insan­lara beyân edesin, açıklayasm diye indirmiştir. Kur’an; hakkında çe­kiştikleri her şeyde insanlar arasını ayırıcıdır. Bu Kur’an inananlar topluluğuna, onların kalbleri için bir hidâyet ve ona sarılanlar için de bir rahmettir. Allah Teâlâ nasıl ki Kur’an’ı küfürle ölmüş kalbler için bir hayat kılmışsa aynı şekilde gökten üzerine su indirmek sure­tiyle ölümünden sonra yeryüzünü de diriltir. Muhakkak ki bunda söz dinleyen, sözü .ve anlamını anlayan topluluklar için âyet vardır.[32]

66 — Sizin için hayvanlarda da ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından; size içenlerin bo­ğazından kolaylıkla geçen dupduru bir süt içiririz.

67 — Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümler­den; şerbet, şıra ve güzel rızık elde edersiniz. Akleden bir kavim için bunda bir âyet vardır.

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey insanlar sizin için hayvanlarda —de­veler, inekler ve koyunlarda— âyetler, yaratıcısının kudretine, hikme­tine, lutfuna ve rahmetine delâletler vardır. «Size onlann karınların dâki fışkı ile kan arasından dupduru süt içiririz.» âyetteki kelimesinin sonunda bulunan zamîr, «nimetler» anlamında olmak üze­re ve bu mânâya râcî olacak şekilde tekil olarak getirilmiştir. Veya bu zamîr hayvana dönmektedir. Zîrâ âyette geçen kelimesi; hayvanlar, anlamındadır. Buna göre anlam şöyle oluyor : Size bu hay­vanın (canlının) karnındaki fışkı ile kan arasından dupduru süt içi­ririz. Başka bir âyette ise bu zamîr dişil (müennes) olarak getirilmiş­tir. (Aynı sûrenin 69 ncu âyetinde) Gramer bakımından bunların her ikisi de caizdir. Nitekim şu âyetlerde de durum böyledir: «Hayır, mu­hakkak ki bu (Kur’an) bir öğüttür. Kim isterse ondan öğüt alır.» (Müddesir, 54-55), ((Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım. O (mal) Süleyman’a geldiğinde…» (Nemi, 35-36). Burada gelmek fiilinin öznesi tekil, eril zamirdir ve «mal» ola­rak takdir edilir.

Allah Teâlâ: «Fışkı Üe kan arasından; size içenlerin boğazından kolaylıkla geçen dupduru süt.» buyurur ki; hayvanın karnından fışkı ile kan arasından beyazlığı, kokusu ve tatlılığı ile süt ayrılır. Her biri yerine süzülüp gider. Gıda hayvanın midesinde olgunlaştığı zaman ondan (meydana gelen) kan damarlara, süt memelere, sidik mesane­ye, fışkı da fışkının çıkış yerine gider. Bunlardan hiç biri diğerinden ayrıldıktan sonra artık birbirine kanşmaz ve değişmez. Allah Teâlâ: «Size içenlerin boğazından kolaylıkla geçen dupduru süt.» buyurur ki; bu, hiç kimsenin boğazına durmaz.

Allah Teâlâ sütü insanlar için boğazlarından kolaylıkla geçen bir içecek kıldığını zikrettikten sonra ikinci olarak; insanların, hurma ve üzüm meyvelerinden edinmiş oldukları içecekleri ve haram kılınmaz­dan önce yapmakta oldukları sarhoşluk verici şırayı zikreder. Bunun­la onlara nimet vermiş olduğunu beyânla: «Hurma ağaçlarının mey­velerinden ve üzümlerinden; şerbet, şıra elde edersiniz.» buyurur ki; bu, haram kılınmasından önce şer’an bunların mübâh olduğuna delâ­let eder. Ayrıca burada üzümden elde edilen şıra ile, hurmadan elde edilen şıranın hükümde müsâvî olduğuna delâlet vardır. Nitekim îmâm Mâlik, Şâfü, Ahmed îbn Hanbel ile âlimlerin cumhurunun mezhebi bu­dur. Buğday ,arpa, darı ve baldan elde edilen diğer içeceklerin de hük­mü böyledir. Nitekim Sünnet bunu etraflıca açıklamıştır ve burası el­bette ki bu konunun genişçe anlatılacağı yer değildir. Nitekim Îbn Ab-bâs, «Şıra ve güzeî rızık elde edersiniz.» âyeti hakkında şöyle demiş­tir : onların (hurma ağaçlarının meyveleri ve üzümlerin) meyvelerinden haram olanlardır. Güzel rızık ise; bunların meyvelerin­den helâl kılınmış olanlardır. Yine İbn Abbâs’tan gelen bir rivayette ise bunların haram olanı, güzel rızık ise helâl olanıdır. Ya­ni hurma meyveleri ve üzümlerden kurutulmuş elan hurma ve kuru üzüm, bunlardan yapılan pekmez, sirke ve şıra helâl olup mayalan-mazdan önce içilebilir. Nitekim bu, sünnette belirtilmiştir.

Allah Teâlâ : «Akleden bir kavım için bunda âyet vardır.» buyu­rur ki; burada aklın zikredilmesi son derece münâsibtir. Zîrâ insanda olanların en şereflisi; akıldır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, akıllarını korumak üzere sarhoşluk veren içecekleri bu ümmete haram kılmıştır. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Ve orada hurmadan, üzümlerden bahçeler var ettik. Orada pınarlar fışkırttık. Tâ ki Allah’­ın ürününden ve ellerinin emeğiyle yetiştirdiklerinden yesinler. Hâlâ şükretmezler mi? Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratanı tenzih ederiz.» (Yâsîn, 34-36).[33]

İzahı

68 — Ve Rabbın bal arısına vahyetti ki: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış koyanlarda yuva edin.

69 — Sonra her tür üründen ye. Sonra da Rabbının işlemen için gösterdiği yoldan yürü. Karınlarından insan­lara şifâ olan renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar. Bunda düşünen bir kavîm için şüphesiz âyet vardır.

Arıdaki İlâhi Mucize

Burada vahiyden maksad bal ansına olan ilham, ve ona dağlar­dan, ağaçlardan ve hazırlanmış kovanlardan evler edinmesine bir ir-şâd, bir yol göstermedir. Sonra o, aralarında açıklık olmaması hase­biyle yapıştırılmış ve altıgen yapısıyla son derece sağlamdır. Sonra Al­lah Teâlâ bal ansına her tür meyveden yemesine, Allah Teâlâ’nın ken­disine kolay kılmış olduğu her yola girmesine takdirî ve onu müsah-har kılacak bir izinle izin vermiştir. Bal anlan bu uçsuz bucaksız feza­da, geniş sahralarda, vadilerde, yüksek dağlarda dilediği yer ve şekil­de dolaşır. Sonra her bireri yerine, evine döner. Sağa ve sola meylet­mez, aksine evine, evindeki yavrularına ve balına döner. Kanatların­dan balmumu yapar, ağızdan bal çıkanr, yavrular yumurtlar. Sonra tekrar otlaklarına gider. Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eş­lem âyetteki kelimesini; itaat edici olarak, anlamına almışlardır. İbn Zeyd bu âyetin : «Ve onları kendilerinin buyruğuna ver­dik. Onlardan kimisi bineceklerdir, kimisinden de yerler.» (Yâsîn, 72) âyeti gibi olduğunu söyleyip, şöyle devam eder: «Onların (insanların) bal arılarını evlerinden bir ülkeden başka bir ülkeya beraberlerinde naklettiklerini görmez misin?» Ancak bunlardan birinci görüş daha kuvvetli olup buna göre; kelimesi, âyetteki ke­limesinden haldir. Yani anlam: Senin için kolay, sana müsahhar kı­lınmış yollardan yürü, şeklindedir. Mücâhid bunu açıkça belirtmiş ve İbn Cerîr her iki görüşün de sahîh olduğunu söylemiştir. Ebu Ya’lâ el-Mavsılî der ki: Bize Şeybân İbn Ferrûh… Enes’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Sineğin ömrü kırk gündür. Bal arısı dışında bütün sinekler ateştedir.

Allah Teâlâ : «Karınlarından muhtelif renklerde bal çıkar.» buyu­rur ki; o, yayıldığı yer ve yediklerinin çeşitliliğine göre san, beyaz, kırmızı ve diğer güzel renklerdedir. «Onlarda insanlar için şifâ var­dır.» Balda insanlara arız olan hastalıklara karşı şifâ bulunmaktadır. Tıbb-ı Nebevi konusunda konuşan bazı kimseler derler ki: Şayet bu­rada : denilmiş olsaydı; bal, her hastalığa ilâç olur­du. Fakat böyle buyrulmamış ve âyetteki şifâ kelimesi belirsiz olarak getirilmiştir. Yani bal, herkes için soğuk hastalıklara karşı tedâvî edi­cidir. Zîrâ o sıcaktır ve hastalık zıddı ile tedâvî edilir.

Mücâhid İbn Cebr «Onda insanlara şifâ vardır.)) âyetinde, Kur’-an’ın kasdedildiğini söyler. Hadd-i zâtında bu, doğru bir sözdür. Yani Kur’an insanlar için bir şifâdır. Fakat bu anlam burada âyetin akı­şında açık değildir. Zîrâ âyette sâdece bal zikredilmektedir. Zâten Mü-câhid’in bu kavline burada uyan olmamıştır. Mücâhid’in bu sözünü başkaları, «Kur’an’da mü’minler için rahmet ve şifâ olanı indiririz.» (İsrâ, 82) âyeti ile «Ey insanlar, size Rabbınızdan bir öğüt, göğüsler­de olanlara bir şifâ, mü’minler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.» (Yûnus, 57) âyetinin tefsiri sadedinde zikretmişlerdir.

«Onda insanlara şifâ vardır.» âyetinden maksadın, bal olduğuna Buharı ve Müslim’in Sahîh’lerinde Katâde kanalıyla… Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) den rivayet etmiş oldukları şu hadîs de delâlet etmekte­dir :

Bir adam Allah Rasûlü (s.a.) ne geldi ve : Kardeşim ishal oldu, ne yapalım? dedi. Allah Rasûlü: Ona bal içir, buyurdu. Adam karde­şine bal içirdi sonra geldi ve : Ey Allah’ın elçisi, kardeşime bal içirdim, ishalini arttırmaktan başka bir şeye yaramadı, dedi. Hz. Peygamber: Git ve ona bal içir, buyurdu. Adam gitti, ona bal içirdi, sonra geldi ve: Ey Allah’ın elçisi, ishalini arttırmaktan başka bir işe yaramadı, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Allah mutlaka doğru söylemiş, senin kar­deşinin karnı ise yalan söylemiştir. Git ve ona bal içir, buyurdu. Adam gitti, ona bal içirdi de iyileşti.

Tıp âlimlerinden bazıları derler ki: O adamın «fadalât» hastalığı varmış. Ona bal içirince -ki bal sıcaktır- çözülmüş ve süratle yerinden ayrılmıştır. Böylece onun ishali artmıştır. Bedevi, bunun kardeşine za­rar verdiğine inanmış, halbuki o kardeşi için uygun, iyileştirici bir ilâçtır. Sonra yine ona bal içirdiğinde, çözülme ve defetme, boşalma ol­muş, bedene zarar veren bozuk maddeler tamamen çıktıktan sonra kar­nı düzelmiş, mizacı iyileşmiş ve Allah Rasûlü (s.a.) nün Rabbından alarak işaret buyurmuş olduğu tedavinin bereketi ile hastalıkları ve acıları bütünüyle sona ermiştir.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Hişâm İbn Urve kanalıyla… Hz. Âişe (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) nün tatlı ve baldan hoşlandığı belirtilmektedir. Hadîsin lafzı Buhârî ‘nindir. Yine Buhârî’nin Sahîh’inde Salim el-Aftas kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Şifâ; üç şeydedir: Hacamat yapılan neşter, veya bal içme, veya ateşle dağ­lama. Ümmetimi ateşle dağlamaktan men’ederim. Buhârî der ki: Bize Ebu Nuaym’ın… Câbir İbn Abdullah’tan rivayetinde o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Eğer sizin ilâçlarınızdan birinde ha­yır var ise; hacamat yapılan neşterde, veya bal içmede, veya hastalığa uygun düşecek ateşle dağlamadadır. Ateşle dağlanmamı sevmem. Ha­dîsi Müslim de Âsim İbn Ömer İbn Katâde’den, o ise Câbir’den rivayet etmiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Ali İbn İshâk… Ukbe İbn Âmir el-Cühenî’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Eğer bir şeyde şifâ var ise şu üçündedir: Hacamat yapılan neşter, bal içme, veya acı veren ateşle dağlama. Ben ateşle dağlamadan hoşlanmam ve onu sevmem. Hadisi Taberânî de Hârûn îbn Melûl el-Mısrî kanalıyla… Abdullah İbn Velîd’den rivayet etmiş olup onun lafzı: Eğer bir şeyde şifâ varsa; hacamat yapılan neşter… şeklindedir. Taberânî, hadîsi bu şekliyle zikretmiştir ki; hadîsin isnadı sahihtir, diğer hadîs imamları tahrîc etmemişlerdir.

İmâm Ebu Abdullah Muhammed İbn Zeyd İbn Mâce el-Kazvînî Süneu’inde der ki : Bize Ali İbn Seleme’nin… Abdullah İbn Mes’ûd’dan rivayetinde Allah Rasûlü (s,a.) şöyle buyurmuştur : İki şifâya yapışın : Bal \e Kur’an. Bu hadîsin isnadı ceyyid olup merfû olarak sâdece îbn Mâce tahrîc etmiştir. İbn Cerîr de Süfân İbn Vekî kanalıyla… Süfyân es-Sevrî’den hadîsi mevkuf olarak rivayet etmiş olup, bu doğruya daha yakındır.

Bize mü’minlerin emiri Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.) den rivayet edildiği­ne göre; o, şöyle demiştir: Sizden birisi şifâ arzuladığı zaman Allah’ın kitabından bir âyeti bir sayfaya yazsın, o sayfayı yağmur suyu ile yıka­sın, karısından onun gönül hoşnûdluğu ile bir dirhem alsın, bu dirhem ile bal satın alıp o suyla birlikte o balı içsin. Muhakkak o, şifâdır. Ger­çekten bunun şifâ olması bir çok yöndendir. Allah Teâlâ : «Kur’ân’da mü’minler için şifâ olanı indiririz.» (îsrâ, 82), «Gökten bereketli bu­su indirdik.)) (Kâf, 9), «Şayet ondan bir kısmım gönül hoşluğu ile size bağışlar iseler, onu afiyetle yeyin.» (Nisa, 4) buyurmuştur. Bal hak­kında ise Allah Teâlâ : «Onda insanlara şifâ vardır.» buyurmuştur. Yine İbn Mâce der ki: Bize Mahmûd İbn Hıdâş… Ebu Hüreyre’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Her kim, her ayda üç sabah bir kaşık bal yerse; ona belânın büyüğü isabet etmez. Hadîsin isnadında bulunan râvîlerden Zübsyr İbn Saîd metruktür. Yine îbn Mâce der ki: Bize İbrâhîm îbn Muhammed îbn Yûsuf îbn Serh’in… Ebu Übeyy İbn Ümmü Haram -ki bu zât iki kıbleye doğru da namaz kılmıştır- dan rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyurur­ken işitmiş; Sinameki bitkisi ve dere otuna yapışın. Muhakkak bu ikisinde sâm hastalığı dışında her hastalığa şifâ vardır. Ey Allah’ın elçisi, sâm nedir? denildi de : Ölümdür, buyurdu. Amr, İbn Ebu Able’nin şöyle dediğini nakleder: bir çeşit köksüz bitkidir. Diğerleri İse; bu kelimenin, yağ tulumlarında olan bal anlamına geldiğini söy­lerler. (…)

Düşünen, bunları yaratanın, takdir buyuranın, müsahhar kılanın, kolaylaştıranın azametini düşünen, bununla onun Kadir, Hakîm, Alîm, Kerîm ve Rahim olduğunu bilen topluluklar için Allah’ın bu zayıf ve fakat uzak yerlere gitmeye, muhtelif meyveleri balmumu ve bal yap­mak için toplamaya -ki o bal içeceklerin en hoşudur- uygun yaradılışlı hayvancıklara Allah’ın ilhamında âyetler, deliller vardır.[34]

İzahı

«Karınlarından insanlara şifâ olan muhtelif renklerde bir içecek çıkar.» Yâni bal. Çünkü bal da içilecek şeylerdendir. Bu ifâdeye daya­narak bazıları; arının çiçekleri, kokulu yapraklan yeyip bunları kar­nında bala dönüştürdükten sonra kusmasının kış için bir depolama olduğunu öne sürmüşlerdir. Arının iğnesiyle yapraklar ve çiçekler üze­rinde serpiştirilmiş olan küçük tatlı zerrelerini bulup toplayarak pe­teğine götürdüğünü ve petekte bunlardan büyük bir kısmını birleş­tirince bal olduğunu iddia edenler de; «karınları» kelimesini ağızları diye tefsir etmişlerdir. Arının yaşma ve döneminin farkına göre, renkleri de beyaz, san, kırmızı ve siyah olur. Onda insanlar için şifâ vardır. Bal­gam ve hastalıklarda olduğu gibi, ya bal doğrudan doğruya şifâdır ve­ya diğer hastalıklarda olduğu gibi, başka yiyeceklerle birlikte şifâdır. Çünkü içinde bal bulunmayan macun çok azdır. «Şifâdır,» derken ke­limenin nekre olarak kullanılması, bir kısmının böyle olduğunu iş’âr etmektedir. Ta’zîm için olması da caizdir. Nitekim Katâde der ki: Adamın biri Hz. Peygambere geldi ve dedi ki: Kardeşim karnının ağrı­dığından dertleniyor, Hz. Peygamber; ona bal içir, dedi. Adam gitti, sonra döndü ve dedi ki: Bal içirdim ama yaramadı. Hz. Peygamber; git ve ona bal içir, dedi. Çünkü Allah doğru söyler, senin kardeşinin karnı yalan söyler. Adam gitti, bal içirdi ve Allah şifâsını verdi de adam iyileşti. Sanki bir bağdan kurtulmuş gibi oldu. Denilir ki: «Onda» deki zamir Kur’an’a gitmektedir. Veya Allah’ın arının durumlarıyla ilgili açıklamalarına gitmektedir. «Muhakkak ki bunda düşünen bir kavim için bir âyet vardır.» Çünkü arının o derin bilgileri ve hayret verici işleri, nasıl güzel bir biçimde yaptığım iyice düşünen kişi kesin olarak bilir ki; mutlaka ona bunu ilham eden ve buna sev-keden hikmetli kudretli bir zât vardır.[35]

Balansı eksiksiz cihazlarla donatılmış, 1,5 cm. civarında bir vücûd yapısına sahiptir. Bu vücûdun içerisinde tıpkı diğer yaratıklarda ol­duğu gibi; tükürük bezlerinden sindirim sistemine, akkan ile sağlanan dolaşım sisteminden kalbe kadar ve nihayet çok iyi gören gözlerden koku almaya yarayan duyarlı vâsıtalara kadar mükemmel biçimde bü­tün uzuvlar bulunmaktadır. Arının vücûdu öylesine kusursuzdur ki; gözleri çok uzaklarda bulunan cisimleri altmış defa büyütülmüş olarak görür. Balansi 1 km. ötedeki bir çiçeğin kokusunu alır ve kendi duyu vâsıtalanna gelen diğer kokulara kanştırmadan mükemmel bir şekil­de ayırarak düzene koyar. Nokta büyüklüğünde olan sinir düğümleri sayesinde hangi çiçeğin daha çok bal özü verdiğini ve hangi çiçek tozlarının toplanmaya hazır vaziyette beklediğini hatasız olarak ayır-deder. Kanatlan yaklaşık saniyede beş yüz defa hareket eder. Ve çiçe­ğe yaklaşır yaklaşmaz, ondaki balozunu çok usta bir cerrahın vücûdun bir parçasını koparıp alması gibi kısa bir sürsde alıverir. Tükürük bezleri, koku neşreden bezlerle karışmaz. Kursağında meydana gelen bal, hemen yanı başında yer alan ve bazı kerreler öldürücü nitelikte olan zehirle asla karıştırılmaz. Arı, aynı zamanda bir bal mumu fab­rikası gibi çalışır. Vücûdundan plakalar halinde çıkan balmumları, gecenin karanlığında hiç eksik yanı bulunmayan altıgen biçiminde örülür. Ve onları dolduran bal özlerini insanların önüne koyar. Arının yaptığı petek, 70 derece 32 dakikalık dar açısı olan eşkenar dörtgen biçimindedir ve kendi içinde mi’marî bir şaheseri andırır. Çok az bir malzeme kullanılarak geniş bir mekân sağlanmaya çalışılır. Bala ge­lince; canlıların temel yapı maddelerinden glikozu ihtiva eder. Ancak bu maddeyi ihtiva etmekle beraber bal, içinde, mikrop taşımayan tek yiyecektir. Suda eriyen bütün vitaminleri taşır. B13) Bı4, B12 vitaminle­rine balda çok rastlanır. Ve DNA moleküllerinin meydana gelmesinde esrarengiz bir görev icra eder, Biyolojik maddeler içinde esrarlı bir yapıya sahip olan ve çok özel bir büyütme hormonu ihtiva eden arı sütü, baldan elde edilir. Bal; şifâ değeri büyük olan değişik bitki ve ;içeklerden toplanmış esrarengiz bir mahsûldür. Karaciğer hastalık­larından bronşite, gastritten romatizmaya, mide ve 12 parmak bağır­sağı ülserinden, deri hastalıklarına, kansızlıktan zayıflığa kadar sayı­sız organların şifâ menbaı olduğu gibi, kalb kasları ile de kalbe ait sinir sisteminin hayatiyet veren besin kaynağıdır. Beyni besleyen akıl almaz özelliklere sahiptir. Arı balı kendisi için yapmaz, çünkü bir kovandaki balın yüzde biri dahi kendsi için yeterlidir. Arının yayılımı da değşik bir maceradır. Çok hassas ve kendine özgü ses dalgalarıyla, bunların yansıması arının yayılmamı sağlayan önemli unsurlardır. Ve arı, bu ses dalgalarıyla bunların akislerinden kovanını bulur. Yukarı­da bahsi geçen Riboz, kapalı bir şeker halkası türüdür, Canlının temel yapı maddelerinden biri, belki de en önermişidir. İşte bütün besinler içinde yalnız balda Riboz maddesi bulunur. Vücûd bilhassa iyi hücre­ler yapmak zorunda olduğu zaman hastalıklardan sonra, yetişme ça­ğında ve kan yapımı esnasında Riboz çok büyük bir değer ifâde eder. Balda suda eriyen tüm vitaminler. vardır. Ayrıca başka cisimlerde bulunmayan ve canlılarda karaciğerde var olduğu sanılan Bı3, Bı4, B, T vitaminleri vardır. Ve bu vitaminler, hücre içerisinde DNA maddesi­nin imâlinde görev alırlar. Ayrıca balda fosfor enzimleri, asitforik gibi hayati maddeler de vardır. Halkın arısütü dediği ve husûsî bir bü­yütme ve sentez hormonu ihtiva eden baldır. Bu hormon kraliçe arı için hazırlanır, bunu yiyen kraliçe arı bir kaç kat büyür. Fakat bu hormonun salgıladığı salgı, kraliçenin birkaç yüz katıdır ve ayrıca kraliçe arı dışındaki arıların bu hormonu, yemeleri yasaktır. Devam eden ve kronik sayılan hastalık özellikle kronik romatizma, kansız­lık, genel zayıflık, karaciğer hastalıklarının hepsi, eskimiş deri has­talıkları, nekâhat döneminde balın insan organizması için büyük ya­rarları vardır. Çam ormanlarında yayılıma bırakılmış arı, ürettiği bala sinir sistemini yatıştırıcı maddeler eklenmektedir. Bazı bölgelerde­ki arıların balı ise, kalb için takviye edici özellik taşır. Fakat balın nor­mal olarak taşıdığı B grubu vitaminleri ile Riboz ve Glikoz şekerleri, kalb adalesinin hayatî gıda maddesidir. Kalbteki sinir sistemi bilhassa balın B vitamini grubu ile fosforundan çok olumlu biçimde yararla­nır. Keza balda bulunan fosfor, Riboz, asitforik, B grubu vitaminleri akıl almaz biçimde besleyici unsurlar taşır.

Arının topladığı çiçek tozlarına tıp dilinde «polen» adı verilir. Polen, bitkinin erkek hücre taşıyan yapısıdır ve her biri mikronla öl­çülecek kadar küçük görünüme sahiptirler. Arılar ve böcekler çiçek­lerden çiçeğe taşıyarak hem bitkinin döllenmesini sağlar ve hemde yavrularını beslemek için kovana polen götürürler. Ve arıyı rahatsız etmeksizin kovandaki polenlerin 1/10 unu almak bugün teknik olarak mümkün hale gelmiştir. Bu polenlerin özelliğine şöyle bir göz atalım. Polen; metabolizmamız için çok değerli temel maddeleri ihtiva eder. Vücûdumuzu zinde tutmak ve dengeli beslenmek için muhtaç olduğu eksik maddeleri tamâmlar. Ve vücûdun korunmasında hayatî önem taşır. Polenlerin renk, şekil ve yapı bakımından büyük farklılık arzet-tikleri görülür. Ancak % 80 inin rengi sarıdır. Bunun dışında siyah, kırmızı, mor, pembe, eflâtun renklerde polene rastlamak da müm­kündür. Polene bu renkleri veren renk maddeleridir. Renk maddele­rinden Karotenoidler başlıca Alfa karoten, Beta karoten Lycopin, Sanr tophyl ve Zeaksantihinden ibarettir. Polende yaklaşık % 25 oranında protein vardır. Ancak her polene göre protein miktarı da farklılık ar-zeder. Polende Cystin, Histidin, Tryptophan, Methionin, Phenylalanin, Thersonin, Arginin, İzoleicin, Leodin, Lysin, Valin gibi amino asitler bulunmaktadır. Ayrıca Pantothenic, Linoleik, Ascorbik ve Arachidonik gibi asitler de bulunmaktadır. Diğer taraftan demir, bakır, kalsiyum, sodyum, magnezyum, silisyum gibi çeşitli elementlerin polende bulun­duğu son zamanlarda tesbît edilmiştir. Alüminyum, Nikel, Titanium ve Çinko gibi az elementler de bulunmaktadır.

Polende ayrıca Bj, B2, B3j B5, BB, C, A, E gibi vitaminlerin bulun­duğu da tesbît edilmiştir. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda H vitamininin de bulunduğu açıklanmıştır. Bu vitamin vücûdun geliş­mesini kolaylaştırır, deri ve göz kapağı iltihâblanm önlemede önemli bir rol oynar. Polende ayrıca rutin olduğu tesbît edilmiştir. Rutin kılcal damarları etkileyerek fazla kanamaya engel olur ve kalb kası­nın çalışmasını kuvvetlendirir. Son zamanlarda yine polende antibi­yotikler bulunduğu da ortaya konmuştur. Ayrıca Staphylococcus Sal-monella, Bacillus Antharcise gibi mikroplara engel olduğu da tesbît edilmiştir. Hattâ bazı tıp otoritelerine göre; bağırsak iltihabının bile polen kürü adı verilen bir usûlle iyileştirildiği görülmüştür. Çünkü polenler, bağırsak bakteri ve fermentleri üzerinde olumlu etki yapar­lar. Bu sebeple polenlerin bağırsakların polisi diye adlandınldığı ifâde edilmektedir. Bu ifâdeler çiçek tozlarının, gıda maddesi bakımından ne kadar zengin bir özelliğe sâhib olduğunu ve terkibinin insan hayatı bakımından nasıl önemli olduğunu göstermektedir. Nitekim zayıf düş­müş bünyelerin polen yoluyla iştah açıcı özelliğinden istifâde edilerek şişmanlatıldığı, kabızlık ve bağırsaktaki tıkanmaların ortadan kaldı­rıldığı, ishalleri önlediği, bağırsak mikroplarını temizlediği, sinir siste­mini rahatlatdığı düşünme yeteneğini artırdığı tecrübe edilmiştir. Al­yuvarların sayısını % 25-30, hemoglobini % 25 civarında yükselttiği ve ihtiva ettiği Riboflowin sayesinde görmeye te’sîr ettiği, görme ye­teneğinin artmasını sağladığı yine polende mevcûd olan amino asit­lerden Cystin (kükürt ihtiva eden bir amino asittir) saçın gelişme­sinde önemli rol oynadığı ve saç dökülmesini önlediği tıp otoriteleri tarafından tesbît edilmiştir. Keza prostat hastalıklarında iyileştirici fonksiyon icra ettiği, cilde parlaklık ve zindelik kazandırdığı bildiril­mektedir. Yapılan araştırmalara göre 20.000 civarındaki arı türü içe­risinde yalnızca % 15’inin toplumsal biçimde yaşadığı, diğer büyük ekseriyetinin ise münferid yaşadığı anlaşılmıştır. Fakat münferid ya­şayan anlar, bal yapmamakta bunun yerine bazı bitkilerin tozlaşma­sında önemli vazifeler îfâ etmektedirler.

Arılardaki disiplin de son derece dikkat çekicidir. Arılardaki za­man ayarlaması ise başından beri araştırıcıları hayretten hayrete dü­şürmüştür. Nitekim bu konuda uzun __ ve dikkatli tecrübeler yapmış olan Karlvou Frich diyor ki:

Herkeste, kendi tecrübelerinden elde ettiği bir zaman hissi vardır. Bu his az veya çok doğru olabilir. Fakat hiç kimsede tamamen noksan olamaz. Meselâ sabahleyin bir yürüyüşe çıksak ve saatimizi de evde unutmuş olsak öğle zamanı birimiz saatin on bir buçuk veya yarım olduğundan şüphe eder, diğerimiz on bir veya on iki olduğunu söyler, fakat hiç kimse sabahın sekizi veya akşamın yedisi olduğunu hatırına getirmez. Çünkü evvelâ açlık derecemiz veya güneşin vaziyeti bizi bu gibi hatâlardan korur. Fakat bu cümleyi yazmam için yarım dakika­dan daha fazla ve on dakikadan daha az, yani iki dakikadan beri düşündüğümü bilirsem bunun ne açlığımla, ne de güneşin vaziyetiyle bir ilgisi vardır. Bu, zamanın akışını bildiren muayyen bir hissin teza­hürüdür. Temelleri bazan dahilî, bazan haricî hâdiselerde bulunabilen bu his hakkında fazla bir şey bilinmemektedir.

Hayvanlarda da bir zaman hissi vardır. Mesela Saizburg’un Alp çayırlarında inek ve öküz sürülerinin, çobanların müdâhalesi olmadan öğleden evvel on bire doğru dağ kulübelerinin önünde toplandıkları gö­rülür. Çünkü bunlar bu saatte ahıra girmektedirler. Hayvanlarla ilgisi olan kimseler buna benzer daha birçok müşahedeler yapmışlardır. Fa­kat bu hayvanlar, daha ziyâde yapıları insanlardan, böcekler kadar çok farklı olmayan kedi, köpek, at veya diğer memeli hayvanlardır.

Böceklerde de bizdeki zaman hissiyle mukayese edilebilecek bir hissin mevcudiyeti hakkında hiç kimse kat’î bir şey söyleyemez. Bu suâlin, biraz sonra da anlayacağınız gibi arılarla husûsî bir ‘ilgisi var­dır. Fakat bunu kat’î olarak bilmediğimiz için araştırmamız lâzımdır. Bu araştımalar ise arılarda pek kolaylıkla yapılır.

Açık havada bir masa üstüne arıları cezbetmek ve saat cammdaki şekerli su ile beslemek suretiyle onlara yeniden sun’î bir besin mahalli arasında şekerli su verelim. Bu zamandan evvelce de kullandığımız metodla birer birer işâretliyelim. Fakat arılara bütün gün değil, günün yalnız muayyen saatlerinde, meselâ öğleden sonra 4-6 arasında şekerli su verelim. Bu zamandan evvel ve sonraları saat camını boş bıraka­lım. Bu hali birkaç gün devam ettirelim. Bizim numaraladığımız arı­lardan yalnız bir tanesi gözcü olarak dörtten evvel veya altıdan sonra gelir. Fakat henüz bir şey hazırlanmadığını görerek geri döner. Dörtten sonra gelen ise, saat camını dolu bulur. Bunun üzerine numaralı bü­tün ânlar şekerli suya üşüşürler ve danslarım yaparak bunu büyük bir gayretle toplarlar. İlk zamanlarda bundan iyi netice acınacağından biraz tereddüt edildiği için tecrübelere üç hafta devam .edilmiştir. Bu müddet zarfında hergün müsait oldukça 4 ile 6 arası arılara şekerli su verildikten sonra nhâyet bir kontrol tecrübesi yapılır ve 4 ile 6 arasında da saat camı boş bırakılır. Sabahın altısından akşamın seki­zine kadar da bir kişi devamlı bir surette masa başında oturarak saat camına gelen arılan gözetler. Bu, çok sıkıcı bir iştir. Çünkü bir gün evvel şekerli suya gelen ve böylece işaretlenmiş olan altı andan bu uzun zamanda, yani sabahın altısından öğleden sonra dört buçuğa kadar yalnız 11 numaralı bir arı bir kontrol uçuşu yapar. Bu arı sa­bahın 7 ile 7.30 arası bir defa, biraz sonra bir ikinci defa daha gelir. Bundan sonra besin mahallinde kat’î bir sükûnet hüküm sürer. Fakat her zamanki yem saati yaklaşınca yani 4 ile 6 arasında saat camı, numaralanmış olan 6 arıdan 5 tanesi tarafından otuz sekiz defa ziya­ret edilir. Boşuna gelmiş olmalarına rağmen, kısa bir zaman sonra tekrar geri dönerler ve yarım saat içinde on defa boş saat camına konarlar. Burada sanki muhakkak bir şey bulacaklarını biliyorlarmış gibi inâdla aranırlar. Normal yem saati geçince, yani altıdan sonra gidiş gelişler azalır ve nihayet yeniden bir sükûnet başlar. Bu suretle tecrübeden ümidin fevkinde iyi bir netice alınmış olur.

Bu tecrübe diğer arılarla birçok defalar ve günün her saatinde tekrarlanabilir. Kontrol tecrübesiyle de isbât edildiği gibi arılar her yem saatini birkaç gün içinde hayret edilecek bir şekilde öğrenmek­tedirler:

Bu muvaffakiyetli netice bizi, arılardaki zaman hafızasını daha zor tecrübelerle kontrol etmeğe sevkeder. Bunun için arılara bu defa günün iki ayrı zamanında, sabahleyin 5.45 ile 9.45 ve akşam 6.30’dan karanlığa kadar şekerli su verilir ve yine numaralar konur. Bu vazi­yete bir halta devam edilir. Bundan sonra yine bütün bir gün saat camları boş bırakılmak üzere bir kontrol tecrübesi yapılır ve birisi tecrübe masası başında arıları müşahede eder. İşaretlenmiş olan 15 arıdan 14 tanesi yem saatlerinde boş saat camına ısrarla konarlar. Bu tecrübe de bu suretle iyi bir şekilde neticelenmiş olur.

Arıları günün üç ayrı yem saatına dahi alıştırmak kabildir. Yal­nız bu defa arılar saat camına yem saatından biraz daha evvel gelir­ler. Bu da hiç fena değildir. Çünkü tabiat aç hayvanlarla doludur ve biri diğerinin yemini daha evvel gelerek alabilir. Bunun için geç gelip bir şey bulamamaktansa, vaktinden evvel gelmek daha iyidir. Bu se­bepten arıların şekerli suya biraz erken gelmelerini hoş görmeliyiz.

Bu tecrübelerden sonra ilk akla gelen suâl şudur : Acaba anların saati nereîerindedir? Muayyen yem saatları yaklaşınca onları kovan­dan dışarıya, şekerli suya gönderen saatları gidelerinde midir? Böyle bir şey olamaz. Çünkü bizim seçtiğimiz yem saatları arıların hakîkî yem saatları değildir. Anlar karınlarını doyurmak için değil, bilakis kovandaki bal depolarını fazlalaştırmak maksadıyla şekerli suya uçar­lar. Bundan başka bunlar bütün günlerini bal dolu peteklerin üzerle­rinde geçirirler. Acıktıkları zaman ise bu peteklere hortumlarını uzat­maları kâfidir. Veyahut yürüyüş yapan bir insan gibi güneşin vaziyetine mi bakarlar? Arıların bazan güneşin vaziyetine dikkat ettiğini işitsek dahi buna yine inanamayız. Bunun için yeni bir tecrübe daha yapmamız lâzımdır.

Bir arı cemiyetini, her tarafı kapalı karanlık bir odaya getirmek suretiyle arıların uçuş sahalarını haftalar ve aylarca dört duvar ara­sında tahdîd edelim. Şüphesiz karanlıkta hiç bir arı uçmayacaktır.

Fakat kuvvetli bir elektrik ampulünü mütemadiyen yakmak su­retiyle, gece ve gündüz mefhûmunu ortadan kaldıralım. Bu vaziyette arı, zamanını tâyîn etmek için güneşin vaziyetinden veya aydınlık derecesinden faydalanamayacaktır. Bütün bunlara rağmen anlar, yine muayyen zamanlarda şekerli suyu bulmağa muvaffak olurlar. Bu sun’î ışık altında yem saatini gecenin herhangi bir saatma koymuş olsak dahi, yine gündüzki gibi aynı muvaffakiyetli neticeyi alırız.

Şu halde arılarda; açlık, saat ve güneşle ilgisi olmayan bir zaman hafızası vardır. Fakat acaba arıların zaman hafızası, insanın zaman hafızası ile mukayese edilebilir mi? Ben bunu pek zannetmiyorum. Çünkü arılar, gece ile gündüz aynı kalan bu karanlık odada kısa za­manları değil, bilakis günlerin muayyen saatlarını tanımaktadırlar.

Bu vaziyette iki ihtimâl mevcuddur : Ya arılar iki yem saati ara­sında geçen zamanı doğru olarak tahmin ediyorlar ve bu zamanı hafı­zalarında tutuyorlar, veyahut harice karşı tamamen kapalı olan bu yerde günün muhtelif saatlarını tanıyorlar ve buna dikkat ediyorlar. Bunların ikincisi doğrudur. Hakîkaten haftalarca devam eden dresaj tecrübeleri bize arıların, yem zamanları her defasında günün bir baş­ka saatına rasladığı takdirde muayyen bir zamana alışamadıklarını isbât etmiştir. Meselâ, arıları karanlık odada 19 eaatta, bir ve iki saat müddetle şekerli su ile besleyelim. Birinci şekerli suyu verdikten 19 saat sonra ikinci şekerli suyu, ikinciyi verdikten 19 saat sonra üçüncü şekerli suyu verelim. Bir müddet sonra bir kontrol yapmak istesek son şekerli suyu verdikten 19 saat sonra arıları yem mahallinde boşuna bekleriz ve bu suretle tecrübemizde muvaffakiyetli bir netice almamış oluruz. Eğer şekerli suyu günün aynı saatlarmda verecek olursak, an­lar bunu öğrenirler ve biz de ancak o zaman müsbet bir netice alabi­liriz. Şu halde arılardaki zaman hafızasının bizim kendi hayatımızdan bildiğimiz kısa zaman fâsüalannın tahmini ile ilgisi yoktur. Arılardaki bu mühim kabiliyetin mâhiyeti şimdilik bilinmemektedir.

Eğer hayvanlarda herhangi bir kabiliyet çok fazla inkişâf etmişse bunun mutlaka biyolojik bir kıymeti olduğu tahmin edilir. Meselâ an­ları sun’î olarak beslemek için saat camını istediğimiz herhangi bir saatta şekerli su ile dolduruyoruz. Bu halin, bize tabiattaki vaziyetlerle pek ilgisi yokmuş gibi görünür. Fakat bu, göründüğü kadar gayri tabiî değildir. Tabiat da anlar için masasını muayyen saatlarda hazır­lar. Anların dâima bir cins çiçeğe konduklarını ve bütün gün yalnız bu muayyen çiçek cinsine uçuştuklarım hatırlamalıyız. Çiçeklerin pek azı sabahtan akşama kadar nektar ifraz eder. Bunların bir kısmı çiçek­lerini akşamdan, birçokları öğleden evvel veya öğleden sonra kapatır ve günün diğer saatlannda kapalı olarak kalır. Bir kısmı ise çiçeklerini sabahleyin erkenden, bazıları da daha sonra açar. Her çiçek nev’inin muyyen bir zamanı vardır. Bu sebepten gözcü arılann günün muhtelif saatlarmda hangi cins bitkilerin çiçek açtığını bilmesi lâzımdır. Bak­kal dükkanlan düşünülecek olursa bunlar da günün muayyen saatla­rmda dükkânlannı açık tutarlar veya kapatırlar. Kapandıktan sonra bunlardan artık bir şey almak kabil olmaz. İşte çiçekler de nektarları­nı böyle günün muayyen saatlannda hazırlarlar. Meselâ, arılann ken­dilerinden geçerek uçtukları esmer buğday, sabahleyin 9-11 arasında nektar ifraz eder. Polen toplayan arılann da buna dikkat etmeleri lâzımdır. Çünkü çiçeklerin polenini de günün herhangi bir saatında bulmak kabil değildir.

Demek oluyor ki, besin maddeleri tabiatta da devamlı bir surette bulunmaz. Şu halde arılar çok eski zamanlardan beri ve dünyanın her tarafında günün muayyen saatlannda yem bulmağa alışmışlardır. Bunu öğrenmeleri ve buna göre hareket etmeleri kendi menfaatları icâbıdır. Çünkü arılar kovanın dışında her zaman için ölüm tehlikesiyle karşı­laşabilirler ve eğer haberci arılar çiçeklerde polen veya nektar bulun­madığı zamanları bilir ve ona göre hareket ederlerse birçok arılann da hayatı böylece kurtulmuş olur.

Bütün bu nizâm ve ahenk bize büyük Yaratıcının gücünü göster­miyor mu? [36]

70 — Allah, sizi yaratmıştır, sonra da öldürecektir. İçi­nizden bir kısmı ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki bilirken bilmez olur. Muhakkak Allah Alîm’dir, Kadîr’dir.

Ömrün En Kötü Çağı

Allah Teâlâ kullan hakkındaki tasarrufunu, onlan yoktan vare-den olduğunu, bundan sonra onları öldüreceğini haber verir. Onlardan kimini bırakacak ki, sonunda yaradılışı zayıflığına, ihtiyarlığa ulaşsın­lar. Başka bir âyette şöyle buyurur : «Allah O’dur ki, sizi güçsüz ola­rak yaratmıştır. Güçsüzlükten sonra kuvvetli kılmış, sonra da kuvvet-liliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapmıştır. O, dilediğini yaratır. O, Alîm’dir, Kadîr’dir.» (Rûm, 54). Hz. Ali (r.a.) den «Ömrün en fena zamanı -ki buna erzel-i ömür denilir-» âyeti hakkında rivayete göre bu, yetmiş beş senedir. Bu yaşta kişiye kuvvet ve akıl zayıflığı, hafı­za zafiyeti ve bilgi azlığı ânz olur. Bu sebepledir ki: «Bilirken bilmez olur.» buyrulmuştur. Bilgili olduktan sonra, söyleyecek sözü bilemez olur. Bu sebepledir ki Buhârî bu âyetin tefsirinde şöyle der : Bize Mûsâ İbn İsmâîl… Enes İbn Mâlik’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle dua edermiş : Cimrilik, tembellik, ihtiyarlık, erzel-i ömr, kabir azabı, Deccâl’in fitnesi, hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım. Ha­dîsi Müslim de Harun el-A’ver kanalıyla rivayet etmiştir.

Züheyr İbn Elpu Sülmâ da meşhur muallakasmda şöyle diyor :

Hayatın yüklerinden usandım.

Kim seksen sene yaşarsa elbette uzanır.

Gördüm ki ölümler kör deve yürüyüşü gibi yürüyor.

Kime isabet ederse öldürüyor.

Kimi şaşırırsa uzun yaşayıp bunuyor.[37]

71 — Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üs­tün kıldı. Üstün kılınanlar, buyrukları altında bulunanla­rın rızıklarmı vermezler. Halbuki bunda hepsi eşittir. Yok­sa Allah’ın nimetini bile bile inkâr mı ediyorlar?

Rızıktaki Farklılıklar

Allah Teâlâ, müşriklerin Allah’a koştukları ortakların Allah’ın kullan olduklarını bile bile, itiraf ettikleri halde Allah’ın ortaklan ol­duğunu sanmalarındaki küfür ve bilgisizliklerini açıklıyor. Nitekim müşrikler haclarındaki telbiyelerinde şöyle derlerdi: Lebbeyk, senin hiç bir ortağın yok. Ancak senin olan ortak müstesna. Sen ona ve onun sahip olduklarına mâliksin. îşte Allah Teâlâ onlara red maka­mında buyurur ki: Size rızık olarak verdiklerimizde kullarınızın (kölelerinizin) sizinle eşit olmasına razı olmuyorsunuz. Nasıl olur da Allah Teâlâ kendi kullarının tanrılık ve tâzîm göstermede zâtına eşit tutulmasına razı olur? Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle bu­yurmaktadır : «O, size kendinizden bir örnek verdi: Size verdiğimiz rızıklarda, emriniz altında bulunan kölelerinizin de eşit olarak hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bunları da sayar mısınız?» (Rûm, 28). Avfî, İbn Abbâs’tan rivayetle bu âyet hak­kında şöyle der : Allah Teâlâ buyurur ki: Onlar mallarında ve kadın­larında kölelerini (kendilerine) ortak kılıyor değiller. Nasıl olur da kullarımı saltanatımda Bana ortak koşarlar? İşte Allah Teâlâ’nm : «Yoksa Allah’ın nimetini bile bile inkâr mı ediyorlar?» kavli budur. Yine İbn Abbâs’tan gelen başka bir rivayette o şöyle demiştir : Kendi­leri için razı olmadıkları bir şeye benim için nasıl razı oluyorlar? Mü-câhid, bu âyet hakkında der ki: Bu, bâtıl tanrılar için bir misâldir. Katâde şöyle diyor : Bu, Allah’ın vermiş olduğu bir misâldir. Sizden herhangi birisi, kölesini karısı ve yatağı konusunda kendine ortak eder mi ki Allah’ı yaratıklarına ve kullarına denk sayıyorsunuz? Şayet sen kendin için bunu kabul etmiyorsan elbette Allah Teâlâ bundan mü­nezzeh olmaya senden daha lâyıktır.

Allah Teâlâ : «Yoksa Allah’ın nimetini bile bile inkâr mı ediyor­lar?» buyurur ki; onlar, Allah’ın yaratmış olduğu bitki ve hayvanlar­dan Allah için bir pay ayırıyorlar, sonra O’nun nimetini inkâr edip O’ndan başkasını O’na ortak koşuyorlar. Hasan el-Basrî’den rivayette o, şöyle demiş : Ömer İbn Hattâb (r.a.) Ebu Mûsâ el-Eş’ârî’ye şu mek­tubu yazdı: Dünyadan olan rızkına kanâat et. Muhakkak Rahman, rızık konusunda kullarından bir kısmım diğerlerine üstün kılmıştır. Bilakis bununla hepsini imtihan etmektedir. Rızkı genişçe verdiğini imtihan eder ki; Allah’a şükrü, kendisine rızık olarak verip mal mülk sahibi kıldığı şeylerde onun üzerine farz kıldığı hakkı yerine getirmesi nasıldır? Hasan el-Basrî’nin bu sözünü İbn Hatim rivayet eder.[38]

72 — Allah, sizin için kendinizden eşler yarattı. Eş­lerinizden de sizin için oğullar, torunlar var etti. Temiz şeylerden size rızık verdi. Böyleyken bâtıla inanıyorlar da Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

Allah Teâlâ kullarına olan nimetlerini anıyor. Onlar için kendi­lerinden, kendi cinslerinden ve şekillerinde eşler yaratmıştır. Şayet eşleri başka bir cinsten yaratmış olsaydı; ülfet, sevgi ve rahmet mey­dana gelmezdi. Fakat Allah Teâlâ rahmetinden olarak Âdemoğullarm-dan erkekler ve dişiler yaratmış, dişileri erkeklere eşler kılmıştır. Son­ra Allah Teâlâ, eşlerden oğullar ve torunlar yarattığını zikreder. Âyet­te geçen kelimesi; oğulların çocuklarıdır. Bu açıklama İbn Abbâs, İkrime, Hasan, Dahhâk ve İbn Zeyd’indir. Şu’be’nin Ebu Bişr’den, onun Saîd İbn Cübeyr’den, onun da İbn Abbâs’tan rivayeti­ne göre; âyette geçen kelimeleri, oğul ve oğlun oğludur.

Süneyd der ki: Bize Haccâc… îbn Abbâs’tan rivayet etti ki o, şöyle demiş: Sana hizmet ettikleri ve sana yardımcı oldukları zamanda oğullarındır. (…)

Mücâhid âyetin bu kısmını: Oğlu ve hizmetçisi, şeklinde anlamış­tır. Ondan gelen bir başka rivayette ise kelimesi; yardımcı­lar ve hizmetçiler, olarak belirtilmiştir. Tâvûs, bu kelimenin; hizmetçi­ler olduğunu söyler. Katâde, Ebu Mâlik ve Hasan el-Basrî de böyle söylemişlerdir. Abdürrezzâk’ın Ma’mer kanalıyla… İkrime’den rivaye­tinde o, bu kelime hakkında şöyle der : Hafede; oğullarından ve oğul­larının oğullarından sana hizmet edenlerdir. Dahhâk der ki: Araplara sâdece oğulları hizmet ederdi. Avfî’nin İbn Abbâs’tan rivayetinde o, «Eşlerinizden de sizin için oğullar, torunlar var etti.» âyeti hakkında şöyle dermiş : Kişinin kendi çocukları değil de karısının çocuklarıdır. Kişinin yanında çalışana denilir. Bu anlamda olmak üzere Arapçada denilir. Bazıları hafede’nin; kişinin hısım­ları (karısının babası, kardeşi ve benzeri gibi karısı tarafından olan akrabaları) olduğunu sanmışlardır. İbn Abbâs’ın görüşlerinden biraz önce zikrettiğimizi İbn Mes’ûd, Mesrûk, Ebu Duhâ, İbrahim en-Ne-haî, Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid ve Kurazî de söylemişlerdir. Bu açıklamayı İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet eder. Ali İbn Ebu Talha’nın İbn Abbâs’tan rivayetle söylediğine göre; bunlar, kadın tarafından olan akrabalardır. İbn Cerîr der ki: Bütün bu sözler, kelimesinin anlamına girer. Zîrâ bu kelime, hizmet.etmek anlamınadır. Nitekim kunut duasında: Sana koşar, sana hizmet ederiz, denilir. Madem ki hizmet çocuklardan, hısımlardan ve hizmetçilerden olmaktadır, o hal­de nimet bütün bunlarla meydana gelmektedir. Bu sebebledir ki Allah Teâlâ: «Eşlerinizden de sizin için oğullar, torunlar var etti.» buyur­muştur.

Ben de derim ki: Şayet âyetteki kelimesi, kelimesine atfedilirse; burada maksadın çocuklar, çocukların çocuk­ları, dâmâd ve enişteler olması gerekir. Zîrâ onlar, kızların eşleri ve eşin çocuklarıdır. Nitekim Şa’bî ve Dahhâk da böyle söylemişlerdir. Bunlar çoğunlukla kişinin koruması altında, evinde ve hizmetinde olurlar. Allah Rasûlü (s.a.) nün Busrâ İbn Eksem hadîsindeki: Çocuk, senin için bir köledir, sözünden de maksad herhalde bu olmalıdır. Bu hadîsi Ebu Dâvûd rivayet etmiştir. Ancak şayet bu kelime, ayetteki kısmına atfedilmiş olursa —ki bu du­rumda kelime hizmet edenler anlammadır— âyeti şöyle anlamak ge­rekecektir : Sizin için eşlsr ve çocuklar yarattı.

«(Yiyecek ve içeceklerden) temiz şeylerden size rızık verdi.» Son­ra Allah Teâlâ, nimet veren Allah’a ibâdette O’na bir başkasını ortak koşanlara reddiye olarak şöyle buyurur : «Böyleyken bâtıla -putlara ve eşlere- inanıyorlar da Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?» Allah’ın onlara olan nimetlerini gizleyip bunları Allah’tan bir başka­sına mı izafe ediyorlar? Sahîh bir hadîste şöyle buyrulmuştur : Allah Teâlâ kıyamet günü kula, minnette bulunarak şöyle buyuracaktır : Seni çiftlemedim mi? (Sana eş yaratmadım mı?) Sana ikramda bu­lunmadım mı? Atları ve develeri senin emrine vermedim mi? Seni reîs olmaya ve rahat içinde yaşamaya bırakmadım mı?[39]

73 — Onlar; Allah’ı bırakarak, göklerden ve yerden kendilerine verecek rızıkları olmayan, olsa bile veremeyen şeylere mi tapmıyorlar?

74 — Allah’a benzerler koşmaya kalkmayın. Şüphe­siz Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Allah Teâlâ, Allah ile beraber O’ndan bir başkasına tapman müş­riklerden haber veriycr. Bununla birlikte O, nimet veren, ihsanda bu­lunan, yaratan, rızık veren, tek ve ortağı olmayandır. Bütün bunlara rağmen onlar, göklerden ve yerden kendilerine rızıkları olmayan, yağ­mur indiremeyen, ekinler ve ağaçlar bitiremeyen, bunların hiç birine mâlik olmayan, isteseler dahi bunlara güç yetiremeyen Allah’tan baş­ka putlara, ortaklara ve eşlere tapınıyorlar. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : Allah’ı bir şeye benzetmeye kalkmayın. O’na eşler, benzerler kılmayın. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz, buyurmuştur. Muhak­kak O bilir ve şehâdet eder ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. Sizler bilgisizliğinizle O’na bir başkasını ortak koşuyorsunuz.[40]

75 — Allah, size bir misâl verir : Başkasının malı olan ve hiç bir şeye gücü yetmeyen bir köle ile tarafımızdan güzel bir rızka nail olup gizli veya açık infâk eden hiç bir olur mu? Hamd, Allah’a mahsûstur. Fakat onların çoğu bilmezler.

Allah’ın Verdiği Örnek

İbn Abbâs’tan rivayetle Avfî, bunun Allah’ın kâfir ve mü’min için verdiği bir misâl olduğunu söyler. Katâde de böyle söylemiş ve İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. Başkasının malı olan ve hiç bir şeye gücü yetmeyen köle, kâfirin misâlidir. Kendisine temiz bir rızık verilmiş, bu rızıktan gizli ve açık sarfeden ise mü’mindir. Mücâhid’den rivayetle İbn Ebu Necîh şöyle der : Bu; put ve Hak Teâlâ için veril­miş bir misâldir; hiç bu ve öteki eşit olur mu? İkisi arasındaki fark, sâdece aptalların bilemeyeceği kadar açık olduğundan Allah Teâlâ : «Hamd, Allah’a mahsûstur. Fakat çokları bilmezler.» buyurur.[41]

76 — Allah, iki kişiyi de misâl veriyor: Biri hiç bir şeye gücü yetmez bir dilsizdir ki, efendisine yüktür. Ne­reye gönderse bir hayır getirmez. Bununla; doğru yolda olup adaletle emreden bir olur mu hiç?

Mücâhid der ki: Bununla da put ve Hak Teâlâ kasdedilmektedir. Yani put dilsizdir, konuşamaz, ne hayır, ne de başka bir şey söyleye­mez, bütünüyle hiç bir şeye güç yetiremez. Konuşması ve çalışması yoktur. Bunlara ilâveten o, efendisine bir yük, bir külfettir. Nereye gönderse bir hayır çıkmaz, uğraşmasında başarıya ulaşamaz. Nitelik­leri böyle olan biriyle doğru yolda olup adaletle emereden, sözü hak, işi dosdoğru olan kimse bir olur mu hiç? Süddî, Katâde ve Atâ el-Hora-sânî de âyeti böyle açıklamışlardır. İbn Cerîr, bu açıklamayı tercih eder. İbn Abbâs’tan rivayetle daha önce geçen görüşe muvafık olarak Avfî bunun yine kâfir ile mü’min için verilmiş bir misâl olduğunu söyler.

İbn Cerîr der ki: Hasan İbn Sabah el-Bezzâr’ın… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «Allah, size bir misâl verir : Başkasının malı olan ve hiç bir şeye gücü yetmeyen bir köle ile…» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Kureyş’ten birisi ile, onun kölesi hakkında nazil oldu. «Bu­nunla; doğru yolda olup adaletle emreden bir olur mu hiç?» kısmına kadar «Allah; iki adamı misâl veriyor: Biri dilsizdir…» âyeti hakkın­da da şöyle der : O, Affân oğlu Osman’dır. Efendisi nereye gönderse bir hayır getirmeyen dilsiz ise, Affân oğlu Osman’ın bir kölesidir. Hz. Osman onun nafakasını üstlenir ve gıdasını temîn ederdi. Diğeri ise buna karşılık İslâm’dan hoşlanmaz, İslâm’ı kabul etmez, Hz. Osman’ı sadaka ve iyilikten alıkordu. İşte bu, ikisi hakkında nazil olmuştur.[42]

77 — Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Saat (kı­yamet) hâdisesi ise ancak bir göz kırpma gibi veya daha yakındır. Şüphesiz ki Allah, her şeye Kâdir’dir.

78 — Sizi, annelerinizin karnmdan Allah çıkardı. Hiç bir şey bilmezdiniz. Ve size kulaklar, gözler ve gönül­ler verdi ki şükredesiniz.

79 — Göğün boşluğunda; Allah’ın buyruğuna boyun eğerek uçan kuşlara bakmıyorlar mı? Onları Allah’tan başka kimse tutmaz. İnanan bir kavim için muhakkak ki bunda da, âyetler vardır.

Göklerin Ve Yerin Gaybı

Allah Teâlâ her şeye güç yetirici olduğunu, kemalini, göklerin ve yerin bilinmezliklerini bildiğini haber verir. Bu sâdece O’na mahsûs­tur. Dilediklerini muttali’ kılması dışında hiç kimse, göklerin ve yerin bilinmezliklerine muttali’ değildir. Bütün bunlar muhalefet edileme­yen ve engel olunamayan (karşı durulamayan) tâm gücü içindedir. Bir şeyi murâd buyurduğu zaman ona sadece; ol, der, o da hemen oluverir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Ve Bizim emrimiz birdir, bir göz kırpması gibidir.» (Kamer, 50). O’nun murâd buyurdu­ğu, göz açıp kapama gibi oluverir. Burada ise şöyle buyurmaktadır : «Saat hâdisesi ise ancak bir göz kırpma gibi veya daha yakındır. Şüp­hesiz ki Allah, her şeye Kâdir’dir.» Başka bir âyette şöyle buyurulur : «Sizin yaratılmanız da, yeniden diriltilmeniz de bir tek kişininki gibi­dir.» (Lokman, 28).

Allah Teâlâ kullarına olan nimetini burada anmaktadır. Onları annelerinin karınlarından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Bun­dan sonra onlara sesleri idrâk edebilecekleri kulak, görünenleri hisse­debilecekleri gözler, akıllar bahsetmiştir. Aklın, merkezi, sahîh olan görüşe göre kalbdir. Aklın merkezinin dimağ olduğu da söylenmiştir. Eşyanın zararlı ve faydalısı ancak akılla temyiz edilip ayrılabilir. Bü­tün bu kuvvetler ve hisler insanda tedricî olarak, azar azar meydana gelir. Büyüdüğü ölçüde işitmesi ve görmesi geliştirilir, rüşdüne erin­ceye kadar aklı kuvvetlenir. Allah Teâlâ bunları insanda, Rabbına ibâdete imkân bulsun diye yaratmıştır. însan Mevlâsına itaat için her bir uzvundan ve kuvvetinden yardım alır. Nitekim Buhârî’nin Sa-hîh’inde Ebu Hüreyre’den, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet ettiği bir hadîste o, şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ buyurur ki: Kim Benim bir dostuma düşmanlık ederse; muhakkak Bana harb ilân et­miştir. Kulum ona farz kıldığımı yerine getirmenin bir benzeriyle bana yaklaşmış değildir. (Kulumu bana yaklaştıran şeylerin en hayırlısı, ona farz kıldıklarımı yerine getirmesidir). Kulum nafile (ibâdetler) ile Bana yaklaşmaya devam eder de sonunda onu severim. Ben onu sevdiğim zaman işiteceği kulağı, göreceği gözü, tutacağı eli, yürüye­ceği ayağı olurum. Şayet Benden bir şey isterse ona veririm. Şayet Bana duâ ederse, duasına icabet ederim. Bana sığınırsa onu sığındırı­rım. İnanan kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm gibi yaptı­ğım bir işte tereddüt etmedim. O ölümden hoşlanmıyor, Ben onun üzülmesinden hoşlanmıyorum, ölüme karşı onun hiç bir çâresi yoktur. Hadîsin mânâsı şudur : Kul ibâdeti sâdece Allah için yaptığı zaman, bü­tün işleri Allah için olur : Sâdece Allah için görür. Yani Allah’ın kendi­sine meşru’ kıldıklarını görür. Ancak Allah’a itaat olan şeye yürür, Al­lah’a itaat olan şeyi tutar. Bütün bunlarda Allah’tan yardım diler. Hadîsin Buhârî dışındaki rivayetlerinin birinde : Yürüyen ayağı olu­rum, kısmından sonra şöyle denilmektedir : Benimle işitir, Benimle gö­rür, Benimle tutar, Benimle yürür. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ bu­rada : «Ve size kulaklar, gözler ve gönüller verdi ki, şükredesiniz diye.» buyururken başka bir âyette şöyle buyurur : «De ki; Sizi yaratan ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler vareden O’dur. Ne de az şükredi­yorsunuz. De ki: Sizi yeryüzünde yaratıp yayan O’dur. Ve O’na top­lanıp götürüleceksiniz.» (Mülk, 23-24).

Sonra Allah Teâlâ, gökle yer arasında Allah’ın buyruğuna boyun eğen kuşlara bakmalarını emreder, Allah onu nasıl yaratmış ki iki ka­nadıyla gökle yer arasında, gökyüzünde uçuyor. Onu orada ancak kud­reti ile Allah Teâlâ tutmaktadır. O Allah ki; orada bunları yapan güç­ler yaratmıştır. Havayı kuşları taşımaya müsahhar kılmıştır ki kuş cnunla uçmaktadır. Nitekim Mülk Süresindeki bir âyette : «Onlar, üzer­lerinde kanat çırpan sıra sıra kuşları görmezler mi? Onlan havada Rahmân’dan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O, her şeyi görendir.» (Mülk, 19) buyururken burada da : «İnanan bir kavim için muhakkak ki bunda da âyetler vardır.» buyurmuştur.[43]

İzahı

İnsan Denen Varlık

En son ilmî inkişâfların isbât ettiğine göre, insan denilen şu muamma, hadd-i zâtında bir tek hücreden meydana gelmiştir. Bu hücrenin bir parçası kemikten ve bir kısmı da kıkırdaktan, etten meydana gelmiştir. Hücre, kandan ve dokudan aldığı besinlerle gelişerek insa­nın deri kısmını bilhassa alt deriyi ve göz kapaklarını teşekkül ettirir.

İşte gözler, kulaklar ve kalp bu bir tek hücreden neş’et eder. İn­san vücûdunda bulunan kısa uzun, büyük küçük her şey bu bir hüc­reden meydana gelmiştir. Bir hayat muamması olan bu biricik hücre­nin yapısını, bileşimlerini inceleyip, gelişmesini, büyüyerek parçalan­masını araştırmak imkânı bugün ilim erbabınca mevcûddur. Fakat içinde gizlenmiş bulunan hayat esrarına gelince işte bu noktada ilim de, ilim erbabı da duraklamakta ve Allah Zülcelâl’in kudretini itiraf etmekten başka bir şey yapamamaktadır…

1946 yılında, hücrenin bileşiminde bulunup da o zamana kadar bilinmemiş olan yabancı maddelerin yer alışı ve bu maddeler sayesin­de hücrenin kendiliğinden muzır şeyleri yok etmesi ve böylece kendi hayatını koruyabilmesi hususu keşfedilince, bütün biyoloji âlemi yara­tıcı kudretin azametini ikrar etmişti. Nasıl oluyor bu ameliye?.. Bir hücre nasıl yapıyor bu işlemi?.. Bir tek Allah’tan başka kim bilir onun orasını?..

Ana karnına düşmüş olan cenîn, o daracık yerde kendi gıdasını nasıl temîn ediyor? Nasıl teneffüs imkânı bulabiliyor oracıkta? Bütün canlılık ihtiyâçlarını ne şekilde gideriyor? Bütün uzuvları, o dar im­kânlar ve şartlar altında nasıl teşekkül ediyor? Nasıl bir yerdir ana rahmi ki, cenîn incecik bir ip gibi bağ ile oraya bağlanıyor da sonra bütün gıdasını bu ip sayesinde te’mîn ediyor ve annenin bütün uzuvla­rı ile temas kurabiliyor. İnsanları vareden Yaratıcı, ceninin teşekkül ettiği yeri o kadar muntazam düzenlemiş ki, yavrunun gelişmesi için lüzumlu olan hiç bir şeyi eksik kılmamış orada. Anne tarafından alı­nan gıdanın, asit haline inkılâb edip de yavruya zarar vermemesi için Hak Teâlâ cenini anneye bağlayan incecik bağı son derece intizamlı halk etmiş. Ve çok kerre ana karnındaki yavruya eziyet verip, zorluk çıkarması muhtemel olan gıdaların ulaşmasını engelleyici kasılmalar tamamen bertaraf edilmiş.

Bize basit gibi gelen bu hususları dikkatle düşündüğümüz tak­dirde kudret sahibi Yaratıcının lutf-u Rabbâniyesini itiraf etmemek elden gelmez. Bugün ilim, ana rahmine düşen yavrunun hayat seyrini merhale merhale bize anlatabilmektedir. Ve bu anlatılanlar, Kur*an-ı Azîm’in anlattıkları ile hiç de çelişki halinde değildir. Şimdi her iki­sini de görmeye çalışalım :

Hamilelik müddeti artık son anlarına yaklaştığı vakit kadının guddeleri bir takım ifrazatta bulunur ki, bu ifrazların pek çok özellikleri vardır. Bir kısmı ana rahminin büzülüp kasılmasını te’mîn eder. Bir kısmı ceninin bulunduğu mahalden sıyrılmasını te’mîn eder. Bir kısmı da, çocuğun tabiî şekli üzerine doğmasına yardımcı olur. Meme de bir gudde olduğuna göre, o da hamileliğin son anları ile do­ğumun başlangıcında birtakım beyaz, sarımsı akıntılar salgılar ki; ilâhı tecellînin eseri olarak bu salgılar, çocuğu muhtelif hastalık mik­roplarından muhafaza edecek kimyevî maddeler ihtiva etmektedir. Doğumu müteakiben ikinci gün annenin memelerinden süt gelmeye başlar. Yine en büyük tedbîr sahibi Allah Teâlâ’nın hikmetinin eseri olarak anne memesinden gelen süt miktarı gün be gün artar. Bir yıl sonra bu miktar, günde iki buçuk litreye baliğ olur. Halbuki ilk gün­lerde bu miktar birkaç yüz gramı geçmez. Buradaki hayreti mûcib hal, sâdece sütün artışı ile kalmaz, çocuğun yaş durumuna göre sütün ih­tiva ettiği kimyevî maddelerin bileşim oranının da değişmesidir. Baş­langıçta anne sütündeki kimyevî maddelerin bileşiminde su içerisinde az miktarda şeker ve besin maddelerinin nisbeti artar. Bu değişiklikte bir gün diğer bir günü tutmaz. Bu artış çocuğun devamlı olarak ge­lişmesine .organlarının deşekkülüne, dokuların kuvvetlenmesine uygun şekilde olur. Anne memesinde sütün teşekkül ameliyesi de, gayet dik­kat çekici bir haldir ki bu, kudret sahibi Hallâk-ı Azîm’in varlığından başka bir şey ile ifâde edilemez.

Meme, çok sayıda ince damarcıklardan meydana gelmiştir. Me­meyi meydana getiren damarlar, diğerlerinden kan deveranının faz­lalığı ile ayırdedilir. Haddinden fazla kan deveranı vardır memeler­de. Bu damarların içi süt yapan hücrelerden müteşekkil gözenekler ile doludur. Bunlar damarlarda deveran eden kan içinde mevcûd olan bileşikleri süzerek süt yaparlar. Tahminen dört yüz gram kandan on gram süt meydana gelir. Bu gözeneklerde teşekkül eden süt, sayısı yirmiyi veya yirmibeşi bulan kanalcıklar sayesinde memenin uç kıs­mına gelir. Memenin yüzeyinden uca doğru geldikçe bu kanalcıklar da daralır. Nihayet memenin başında aynı miktarda küçük delikler halinde kalır. Böylece süt, gayet uygun şekilde memenin her tarafın­dan çekilmiş olur ve çocuğun emmesi de kolaylaşır. Biraz Önce de bil­dirdiğimiz gibi meme emen yavru, bütün gıdasını zaman zaman bi­leşimi değişen sütten te’mîn eder. Ve yavrunun gelişimine uygun şe­kilde sütün bileşimi de fazlalaşır. Tabiî ki, buna uygun şekilde de diş­ler teşekkül eder. Çocuğun kendi gıdasını yiyecek şeylerden almasına muvafık olarak gelişir. Hadd-i zâtında dişlerin teşekkülü bile Allah’ın varlığına en büyük delil sayılacak niteliktedir. Ağzın ön cephesinde kesici dişler yer alır. Bunlar sayesinde en katı yiyecekler bile ufala­nır. Bunun yanında yardımcı rolü oynayan köpek dişleri yer alır.

Daha sonra küçük azılar ve büyük azılar yer alır ki, bunlarla yiye­cekler parçalanır ve boğazdan aşacak şekilde öğütülür. Diş tababeti ile uğraşan bilginler takma diş yaparken bu sırayı bozup daha başka bir dizi kurmak istemişlerse de bir türlü aynı vazifeyi görecek şekil­de yeni bir şekil verememişler ve kudret sahibi Yaratıcının azameti karşısında apışıp kalmışlardır. Diş manzumesi için bulunacak en iyi ve en ideal şeklin bugünkü yaratılış şekli olduğunu kabul etmişler ve ona göre takma dişleri de aynı nizâm içinde yapmışlardır. Yeri, sı­rası ve şekli itibarıyla en ufacık bir değişiklik yapmamışlardır…

Çocuk memeden kesilip de yavaş yavaş yemek yemeye başlayın­ca; yine bir iâhî ihsan ile karşılaşıyor, Allah’ın varlığının alâmetleri­ni müşâhade ediyoruz… Hem de insanı yaratan Rabbı Zülcelâl’in mü­debbir san’atma delil sayılacak şekilde, insanoğlunu nasıl halk ettiği­ni ve onun hayatını nasıl idâme ettirdiğini gözlerimizle görüyoruz. Ağızdan buruna östaki borusu adı verilen bir kanal gider. Ondan son­ra nefes borusu yer alır. Daha sonra da yutak gelir ki, sindirim sistemi buradan başlar. Bugün ilim bize diyor ki; ne zaman bir toz zerresi, yolunu şaşırıp da nefes borusuna kadar ilerleyecek olursa he­men kapı dışarı edilir. Çok kimsede müşahede ettiğimiz öksürükler, nefes borusuna kadar gelmiş olan toz zerreciklerini geri kovalamak için yapılan çırpınıştan başka bir şey değildir. Nefes borusundan ileri geçecek olan toz zerreleri, insanın hayatını mahvedebilecek kadar teh­likelidir. Böyle elmasına rağmen yenen lokmalar, nasıl oluyor da ne­fes borusuna geçmiyor ve doğrudan doğruya yemek borusundan aşa­ğı iniyor. Halbuki iki delik yanyana. Yutma anında bademcikler yu­karı kalkıyor, küçük dil teneffüs borucunu tıkıyor, böylece lokmalar yemek borusuna gidiyor. Küçük dilin kendi vazifesini şaşırdığı gö­rülmüş değildir. Tıpkı meçhul bir asker gibi vazifesini devamlı ye­rine getirmektedir. Düşünün bir kerre yeryüzünde ne kadar insan ağzı var, her saniye kaç muhafız bekliyor yemek borusunun, ağzını da yemeklerin nefes borusuna gitmesini engelliyor. Ve her saniye kaç kerre açılıp kapanıyor çeneler de Allah’ın varlığını insanoğluna İsbât ediyor. Biz de yemek borusundaki ilâhî kudretin azametini ikrar eden bir bilginin dediği gibi: Burada Allah’ın varlığının delillerini görüyo­ruz, demekten başka bir şey yapmayacağız.

Yemek borusundan inen yemekler, sert ve katı maddeler halin­dedir. Bunun yumuşak ve akıcı maddeler haline gelmesi için gayet ince ve hayretâmiz işlemlerden geçmesi gerekir. Bunun da Allah’ın varlığına bir delil olduğunu söylemek herhalde tuhaf olmasa gerek­tir. İnsanlar tarafından yenilen katı, sıvı, sert, yumuşak, acı ve tatlı, ağır ve hafîf, sıcak, soğuk, et ve ekmek, sebze ve meyve, sun’î ve tabiî yağlar gibi bütün yiyecek ve içecekler pişmiş veya pişmemiş hepsi de aynı muameleye tâbi tutulmakta ve hepsi de aynı şekilde hazmedilmektedir. İnsan vücûdu tarafından alınan muhtelif yapıya ve bileşiklere sahip maddeler aynı metodlar ile sindirilir. Yeryüzünün en’ ince ve en basit kimya laboratuvarı faaliyete geçer. Hepsi de aynı yerde toplanır ve midenin içinde bulunan guddeler vâsıtası ile üze­rine asit ifrazatı başlar. Mide tarafından belirli bir miktar dâhilinde öz sular serpilir. Bu miktar Öyle bir nizâm içinde ayarlanmıştır ki, şayet az olsa yemeklerin hazmı imkansızlaşır. Aksine bu asit mikta­rı ve öz suların ölçüsü normalden fazla olursa her şeyi yakıp mahve­der. Hamdolsun Ulu Yaradanımıza ki, bu nizâmı vermiş bize…

Ağza giren her lokmanın başından sindirim işleminin ilk merha­lesi geçer. Önce ağzın iki tarafında yerleşmiş olan ve ağırlıkları 25 gramı geçmeyen tükürük bezleri tarafından tükürükler salıverilir ye­nilen maddenin üzerine. Tükürük, bileşimindeki kimyevî maddeler sayesinde gelen yemekleri yapışkan maddeler halinde yoğurur. Yemek­lerin içine saldığı öz sular ile yoğurarak normal bir seviyeye getirir. Şâ^et sıcak ise soğutur. Soğuksa mideye gidecek şekilde soğukluğu­nu giderir. Tükürük, ayrıca acı ve yakıcı bileşikler ihtiva eden mad­delerin şiddetini hafifletici özelliklere sahiptir. Bundan sonra çiğnen­miş olan lokma, tükürükle karışmış halde boğaza gelir. Mide tarafın­dan salgılanan ve özel olarak hazırlanmış olan binde dört veya beş nisbetindeki hidroklorik asit ile karışarak mide içinde bekletilir. Şa­yet hidroklorik asidin miktarı bu nisbetten biraz daha fazla olsa, mi­denin içindeki dokuların hepsini yakar. Sonra bağırsaklarda daha bir yığın kimyevî maddelerin tahlilinden geçerek içindeki vücûd için lâ­zım olan besinler emilir. Safra kesesinde veya pankreas bezinde ayrı ayrı özsularla karıştırılır. Hazım cihazının uzunluğu dokuz metreyi bulur. Sindirim sistemi boyunca ifraz edilen maddelerin bütünü, alı­nan gıdanın durumuna uygun biçimdedir. İnsan organlarında yer »lan birtakım guddelerin faaliyet durumu ancak yirmi yıldan beri an-laşılabilmektedir. İnsan vücûdunun her tarafında bulunan bu gudde-lerdeki kimyevî terkîbleri meydana getiren o hayretâmiz kimyasal muameleler, insanı dehşetten dehşete sevketmektedir. Her bezin sal­gısı, bir diğerini tamamlayıcı mâhiyettedir. Bu ifrazatın nasıl mey­dana geldiği ise ayrı bir problemdir. Girift bir örgü gibidir. Ve bu if-râzâtın muayyen miktarı aşması ise insan vücûdunda onulmayacak telefata sebep olur.

Balgam teşekkülüne yarayan guddeler ile, böbreklerin üzerinde bulunan kapsüllerin ihtiyâç halinde faaliyet icra eden birer enerji depoları mâhiyetinde olduğu da ancak son zamanlarda anlaşılmıştır. Diğer zamanlarda çalışmayıp boş durdukları halde, dar zamanlarda enerji depoları vazifesini görmektedirler. Bu guddelerin esâs vazîfe-si, vücûdun kimyevî ve enerjik muvâzenesini sağlamaktır. Ancak in­san, soğuk bir muhît ile karşılaşınca; bu guddeler bir takım ifrazat salıverir ve kan damarlarına baskı yapar. Böylece kanın basıncı ar­tar. Bunun üzerine kan basıncının fazlalaşmasından meydana gelen vücûd içindeki sıcaklık sayesinde çevrenin soğuk şartlarına karşı ko­nulur.

Tehlikeli yaralanmalar esnasında da bu guddelerin faaliyet saha­sı tersine döner. Bu sefer de kandaki basıncı azaltıcı rol oynar. Ve çabucak kan kaybını önler… Yine bu guddeler asabî gerginlikler ve psikolojik buhranlarda da kan basıncını azaltıcı te’sîrler icra eder.

Bugün modern ilim, uzunluğu 6,5 metreyi bulan ince barsakla-rın kendiliklerinden yaptıkları iki çeşit refleks hareketi karşısında hayrete düşmüştür. İnce barsaklar refleks yoluyla önce ince barsağa kadar gelmiş olan yiyecekleri bağırsak öz sulan ile sindirilmesi kolay olacak şekilde karıştırır. İkinci olarak da sindirilecek duruma gelmiş elan yiyecak maddelerini bağırsak içinde imkân dâhilinde olan en ge­niş bir mesafe sathına iterek bütün yüzeyde bulunan emici tümörler sayesinde gıdaya müsait elan en yüksek miktarı emer. Bundan sonra kaim bağırsakların devri başlar. Kaim bağırsaklar ise, ince bağırsak­larda emildikten sonra arta kalan fazla maddeleri sindirecek öz sular salıverir. Böylece insan midesine girmiş olan gıdalardan ancak fay­dalanma imkânı olmayan maddeler dışarı atılır. Kalın bağırsaklar ay­rıca bu fazla maddeleri vücudun dışına atacak birtakım sümüksü akıntılar ifraz ederler.

Bunca kimyevî muamelelere ve esrarengiz işlemlere ilâveten in­san vücûdunda birtakım mikroplar ve bakteriler yer alır ki, bunların herhangi birisinin miktarı gerekli olan miktarı aşarsa veya ondan az olursa, yahut herhangi bir sebeple bazı değişikliklere ma’rûz ka­lırsa korkunç bir boğuşma başlar.

Tıb bilginleri ve biyoloji âlimleri diyorlar ki; insan vücûdu öyle faaliyetler icra ediyor ki, bunun karşısında Allah’ın azametini ve kud­retini itiraf etmemek imkânsızdır. İnsan vücûdunda bulunan her şey, bir ölçü içerisinde yaratılmıştır ve tesadüfün imkânı yoktur. Buna Örnek olarak sâdece vücûd içinde yıpranan ve eskiyen kısımların ye­nilenmesi ameliyesini gösteriyorlar. Müşahede ve deneyler ile isbât-lanmıştır ki, vücûdun herhangi bir kısmı yıpranırsa veya bezlerden bir tanesi eskiyecek olursa; diğer bsz hemen Öbürünün yaptığı işleri de yüklenir ve faaliyetini iki misline çıkarır. İnsan buna hiç bir mü­dâhale yapamaz. Yine kalbin içinde bir arıza meydana gelecek olsa kalbin iç cidarının kalınlığının fazlalaşması için bir hareket başlar ve dokular kuvvetlendirilir. Kalbin kendisini iyileştirmek için yaptığı faa­liyetler esnasında hacmi haddinden fazla genişler. Bu konuda Russel Reks ve Richard Kapott müştereken yazdıkları bir eserde şöyle der­ler : «İnsan vücûdunda bütün uzuvların depolama faaliyetleri vardır. İhtiyâç zamanında bunları kullanır. Akciğer veremine tutulmuş olan bir kimse, akciğerinin bir kısmı olmadan da yaşayabilir. Doktor Trau-deau akciğerinden birisi olmadan kırk yıl yaşayabilmiştir.»

Tecrübeler isbât ediyor ki: «İnsan vücûdunda uzuvlardan birisi telef olursa, ihtiyatî olarak diğerinin idare edeceği kısımlar mevcûd-dur. Bir insan, bir metre bağırsağı kesilmiş olarak yaşayabilir de yok­luğunu hiç hissetmez. Hattâ insan hayatı üzerinde hiç bir te’sîri mü­şahede edilmeden uzuvlarının birisinin kökten yok olması ile yaşadığı görülmüştür. Bu konuda vuku bulmuş en garip bir misâli 1966 yılın­da Moskova’da toplanan beynelmilel psikoloji bilginleri kongresine doktor Aron Smith tarafından sunulmuştur. Doktor Smith sunduğu raporunda, beyninin yarısı ameliyat esnasında alınan bir Amerikah’-mn hâlâ yaşadığını, müzik dinleyip gezdiğini hattâ ameliyattan önce olduğu gibi bürosunun muhasebe işlerini de idare ettiğini belirtmiş­tir.

İnsan bünyesinde, değişen durumlara göre intibâk’ı sağlayabilme kabiliyeti de mevcûddur. Bir kadın hamileliğin son anlanna geldiği vakit muhtelif organlar tarafından mihbilin ağzına doğru salgılar akı-tılmaya başlar. Böylece mihbilin ağzındaki dokular yumuşar ve bu akıntılar sayesinde esnek bir hal alır. Ve çocuğun kolayca doğması, rahimden çabucak nüzulü kolaylaşır. Halbuki doğumun yaklaşması olduğu devrelerden önce böyle salgılara rastlanmaz. Şu halde nere­den geliyor bu salgılar? Ve neden daha önceden akmıyor? Burada ar­tık tesadüfün imkânı var mı? Neden öyleyse daha önce tesadüfen vuku bulmuyordu bu?.. Hayır hayır, bütün bunlar kudret sahibi Yüce Yaratıcının varlığının ifâdesi ve delili…

İnsan vücûdunun içindeki esrarı örten, sağlam ve güzel bir perde vardır. Bu perde deridir. Deri, Allah’ın güzel san’atına delâlet eden en ince ve akıllara durgunluk verecek âyetlerindendir.

Cild; vücûdun içindeki fazla suyu dışarıya veren, fakat içeriye suyun girmesine mâni olan gözeneklerinin bulunmasına rağmen su ve gazlan geçirmez. Deri, her zaman havada dolaşan mikrop ve bakterilerin hücumuna ma’rûzdur. Bundan dolayı, mikrop öldürücü nite­likte bir sıvı salgılar. Mikroplar galip gelip, derinin sınırına tecâvüz ettiğinde ise; aklın, azametini idrâkten âciz kaldığı düzenli bir savaş ameliyesi başlar. Bir düşmanın girdiğini haber vererek bütün vücûd organlarını uyarmak için alarma geçer. Bu alarmın zilleri, vücûdun hissettiği ağrılardır. Bunun üzerine sının bekleyen muhafız grubu harekete geçer, düşmanla amansız bir mücâdeleye girişir. Ya düşma­nım mağlûb edip kapıdan dışarı atar, yahut da mağlûb olarak ölür. İkinci ve üçüncü gruplar ölenlerin yerini alır ve böylece savaş devam eder gider…

Bu muhafızlar, sayıları otuz milyar civarında olan akyuvarlar­dan başka bir şey değildir. Cild üzerinde, içinde irin bulunan kırmızı bir sivilce görüldüğünde, bilinmelidir ki burada vazifesi uğruna ölen birçok muhafız bulunmaktadır. Cild üzerindeki kızarmalarda da, mü­tecaviz bir düşmanla çarpışan akyuvarlar bulunur.

Cildin en mühim vazifelerinden birisi de, vücûdun hararetini muayyen bir derecede tutmasıdır. Zîrâ ciltteki kan damarları, hava ısındığında, ısıyı yayabilmek için açılır. Ter bezleri fazla olan suyu dışarıya atar. Böylece vücûda temas eden havanın ısı derecesi düşer. Havanın ısısı düşünce kılcal damarlar büzüşür, hararetini korur ve terde azalma olur.

İşte bu acâib cihaz, inâyet-i ilâhiyye ile vücûdun hararetini de­vamlı olarak 37 °C tutmak için kurulmuş bulunmaktadır.

Dr. Richard Kaputt’un bu husustaki beyânı şöyledir :

«Allah, vücûdumuza, sıhhatmııza yardımcı olması için, şifâ veri­ci ve göz kamaştırıcı büyük bir kudret bahşetmiş bulunmaktadır. Dok­torlar bu durumu önce teşhis için incelemekte, sonra da tedâvî için deneyler yapmaktadırlar. Bu akıl durdurucu üstün kudret, hastalık­ların tedavisinde devamlı olarak mücâdelemize katılmaktadır.»

İnsanın cildi kendisine özgüdür. Hiç bir insanın cildi diğerine ben­zemez. Ayrıca durmadan yenilenmektedir. Şu andaki cildiniz geçen seneki cildinizin aynısı değildir.

Derinin yenilenmesi, cildin bulunduğu tabakalardaki hücrelerin gelişmesine paralel olarak devam eder. Hücrelerin her yeni tabakası, derinin yüzeyini oluşturur.

İlmin bu kadar ilerlemesine, insan vücûdunda ulaştığı garip haki­katlere rağmen, insanı hayrette bırakan ve zarurî olarak Allah’ın var­lığına, kudret ve azametini kabule götüren, keşfe muhtaç birçok es­rar henüz çözülebilmiş değildir.

İşitme duyusu, dış kulak ile başlar. Fakat nerede bittiğini sâdece Allah bilir. îlim isbât ediyor ki; sesin havada meydana getirdiği titreşimler, dış kulak kepçesine, buradan da iç kulak boşluğuna geçer.

Korty denilen iç kulak dünyası, insanı hayretten hayrete sevket-mektedir.

Kcrty, iç kulak bahsinde çok garip ma’lûmât veriyor :

İç kulakta burgu ile yarım dâire arasında birçok kanal bulunuyor. Sâdece burguya mahsûs, beyindeki işitme sinirlerine bağlı dört bin küçük yay vardır. Bu yayların uzunluğu ve hacmi ne kadardır? Sa­yıları binlere ulaşan ve her birinin husûsî bir terkibi bulunan bu yay­lar nasıl terekküb etmiştir? Konuldukları yer nedir? İnsanı hayrette bırakacak ve başka bir şeye müracaat etmeye mahal bırakmayacak elan bu incelikler, görülmeyen iç kulak boşluğundadır.

Kulakta yüz bin işitme hücresi bulunur. Sinirler, insan aklının alamayacağı, incelik ve azamet dolu sinirciklerle sona erer.

Görme duyusunun merkezi, içinde görme sinirlerinin uçlarından teşekkül eden yüz ‘otuz milyon ışık alıcı proses bulunan gözdür. Göz­leri, gece gündüz kirpiklerin bağlı bulunduğu göz kapaklan korur. Bunların hareketleri irâde dışıdır. Gözü her türlü toz ve yabancı, za­rarlı zerreciklerden .korurlar. Fazla ışığa karşı gözleri muhafaza eder­ler. Gözyaşı olarak isimlendirdiğimiz sıvı ise, en kuvvetli bir temizle­yicidir. Bu vaziyette göz, kendisini koruyan ve temizleyen tâm bir ci­haz ile çevrilmiş bulunuyor.

Göz, sert tabaka, damar tabaka ve ağ tabakadan teşekkül etmek­tedir. Bunların her biri ise, korkunç sayıda damar ve sinirden meyda­na gelir.

Mucize olarak şu hususu bilmemiz kâfidir :

Göz ekranı üzerinde cismin görüntüsünü dâima ters olarak te­şekkül eder. Görme sinirleri bu ters görüntüyü olduğu gibi beyine nakleder. Beyin bunu doğrultarak tekrar göze gönderir. Cisme bakan şahıs da böylece onu doğru olarak görür. Beşeriyyet tarihinde, bir tek insanın dahi bir şeyi ters gördüğü vâki’ midir? Böyle bir şey vâki’ ol­mayınca —ki asla vâki’ olmayacaktır da— artık tesadüfe mahal ka­lır mı? Allah’ın varlığına bundan daha belîğ olarak delâlet eden bir alâmet mevcûd mudur?

Koklama, duyusu, cidden acâib bir manzara arzeder. BU duyunun merkezi, koku alma merkezi diye adlandırılan ve burun içinde bulu­nan sümüksel bîr zarla kaplanmış bulunmaktadır. Sinir bulundurma­yan bu bölgede uzunca, kuvvetli birçok koku alma hücresi mevcûd-dur. Kokuyu bunlar beyine nakleder. Bunlar insan hayatının dayan­dığı teneffüs cihazının başlangıcında bulunan burnun içindedir. Hava, burun deliklerinden içeri girdiğinde havayı temizleme vazîfesl gö­ren kıllarla karşılaşır. Hava buradan geçerken ısınır, içeriye girmeden evvel münâsib bir dereceye ulaşır.

Hepimiz ağızdan nefes almanın zararlarını biliriz. Burundan ge­çip ısınmadığı için anjin yapar, akciğer iltihaplanmasına sebep olur.

timin izahından âciz kaldığı bir husus da burnun yanlarında, ka­fa kemiğinin içinde bulunan içi hava dolu keselerdir.

Belki de ilâhî geometriye uygun onun kudreti önünde eğilen en bariz numune insan vücûdunun kemikleridir. İnsan vücûdunda sayı­ları iki yüz altıya varan kemik bulunur. Bu kemikler yekdiğerine maf­sallarla bağlı olup, hareketlerini kaslar te’mîn eder.

İskeletin parça parça kemiklerden teşekkül etmesinin hikmeti ise gayet açıktır. Böylece her. parça, kolaylıkla ve rahatça hareket etme imkânını elde eder. İlim bugün isbât etmiştir ki; omurgada bulunan omurlar, insanın rahatça eğilebilmesini mümkün kılacak bir hacim­dedir. Aynı zamanda bunların içinde ilik bulunmaktadır. İskelet; ifâ ettiği vazifeleri, çalışması, muhtelif parçalarının şekillenmesindeki hik­meti, tekevvün yollarının farklılığı ile, Allah’ın yaratma kudretinin en vazıh alâmetlerinden sayılır. Zîrâ bu kemikler, kandaki alyuvarları ve akyuvarları meydana getirmekle vücûdda hayatın bizzat yapıcısı du­rumundadırlar.

Bu hususun ehemmiyetini iyi kavramak için, bu yuvarların biza­tihi hayatın esâsı olduğunu, insan hayatının her dakikasında en az yüz seksen milyon alyuvarın, vücûdu dışarıdan giren mikroplara kar­şı savunurken çok sayıda akyuvarın öldüğünü, bunları i’mâl ederken yorulmak suretiyle, hayat için çok tehlikeli olan aşırı kan artışını ayarladığını bilmek lâzımdır.

Kemikler, bu alyuvarlar ve akyuvarlar vasıtasıyla vücûdda haya­tın yapıcısı olduğu gibi, vücûdun ihtiyâç fazlası gıdaların saklandığı bir depo vazifesi de görmektedir. Meselâ yağlı maddeleri içinde, kireç­li maddeleri de dışında saklar.

Kemiklerin,- yapacağı vazifelere uygun bir durum alması ise, ger­çekten hârika bir şeydir. Meselâ beyni muhafaza eden kafatası kemi­ğini, daha çok tehlikeye ma’rûz yerlerde oldukça sağlam ve kuvvetli görmekteyiz. Her ne kadar ince ve nâzik bir dokunun muhafazası ba­his konusu olsa, kemik o nisbette metîn ve dokuyu tâm manâsıyla mu­hafaza edecek sağlamlıkta bulunur.

Kemik; dışındaki sert bir tabaka ile, içindeki yumuşak bir taba­kadan teşekkül eder ki, içinde muhafaza ettiği dokuyu incelikle koru­yabilsin. Sırt omurları, çarpma esnasında kırılmaması için kıkırdakla örtülmüştür. Vuruşlardan korunmak için arkasında bir çıkıntısı, yan-, larmdan korunması için de yandan iki kanadı mevcûddur. Bütün omurlar; birbirine sinirsel bağlarla kenetlenmiş, tek bir parça haline gelmiştir. İki kemik karşılaştığında ise, her yönüyle serbest hareket edebilecek tarzda eklemlerle yekdiğerine uygun hale gelmiştir. Mese­lâ, ucu oyukla nihâyetlenen bir kemiğe, ucu tümsek bir kemik teka­bül ediyor ve birbirine her yönüyle mütenâsib bir vaziyet arzediyorlar.

Beden üzerinde tam bir hâkimiyeti bulunan bu cihaz, bütün vü­cûdu dolaşan incecik sinirlerden teşekkül eder ki, bunlar daha büyük­lerine, onlar da vücûddaki sinir sistemi merkezine bağlıdır. Cismin her­hangi bir parçası dışarıdan bir te’sir aldığında —etrafındaki hararet derecesinin değişikliği de olabilir— sinirler bunu vücûddaki sinir mer­kezlerine, orası da hareket tarzını tesbît edebilen beyne iletir. Sinirler­deki bir uyarma ve işaretin sür’ati saniyede yüz metreyi bulmaktadır.

Akıl da insanın tesadüf edebileceği en garip ve enteresan bir me­kanizmadır.

Mark Twain diyor ki: «İnsan aklı, eşi bulunmayan bir makine özelliğine sahiptir. Bu makinenin faaliyet şekli apayrı bir tarzdadır. Çalışması isteğe bağlı değildir. Akü, kendi üzerinde bir hâkimiyete sa­hip olmadığı gibi, sahibi de onu istediği şeylerin te’sîrine mahkûm ede­mez.»

Gerçekten akıl, devamlı bir faaliyet içerisindedir. Uyanık bulundu­ğumuz dakikaların her anında durmadan dinlenmeden aklınız çalış­makta ve enerji sarf etmektedir. Bir gecenizi uykusuz geçirdiğinizi dü­şünün. Yatağınızda kıvranıp dururken birtakım emirler verir, ricalar­da bulunursunuz. Sonra aklınızdan her şeyi çıkararak çalışmamasını ve uyumayı arzu edersiniz. Aklınızı kendi hizmetinizde kullandığınızı, dilediğiniz hususta emrinize âmâde olduğunu, istediğiniz hususta dü­şüneceğini kabul ediyordunuz değil mi? Şayet beşer aklı çalışmak is­terse, kâinatta onu bir an durduracak hiç bir kuvvet mevcûd değildir.

Şayet akıl insanın müsâadesine muhtaç bulunsaydı, sabahleyin uyanırken, ona çalışmak için bir mevzu takdim edinceye kadar bek­lerdi. Şu halde akla ilham veren ve onu kontrol eden nedir?

Ayrıca, insanın iradî olmayan bir sinir sistemi mevcûddur. Ve her ferde hükmetmektedir. Meselâ yüzde, utanmadan dolayı meydana ge­len kızarma, korku esnasında etrafımız] saran serinlik bunun eseridir. Yine bu sistem, ferdin te’sîr etmesine ve mâni olmasına imkân olma­yan kalb atışlarım hızlandırır. Bütün bunları harekete geçiren ve ida­re eden nedir?

tnsan neslini muhafaza eden bu sistem, bütün insanlarda birbirine uyar ve karışık bir yolla çalışır. Menideki insan tohumunu hareket ettiren canlı hücreler olduğu 1768 yılma kadar bilinmiyordu. Bu hüc­reler hareketlerinde sülüklere benzemekte, genişçe başları, kısa boynu ve uzun kuyrukları bulunmaktadır. Kuyruklarının yardımıyla hareket etmektedirler.

Bugün ilim, Allah Teâlâ’nın, bu hücrelere beşer nev’ini muhafaza edecek bir kuvvet bağışladığım isbât etmiştir. Hücreler; gayr-i münâ-sib bir vasatta hayatm özelliklerini muhafaza etmekte, dış gelişimini kaybetmektedir. Böylece kadının tenasül organının ifraz ettiği hor­monlarla birleşip nesli meydana getirmek için bir müddet hayatiyeti­ni muhafaza ederek beklerler. Bütün bunlar »sâdece ilâhî kudretle mey­dana gelmektedir. Çünkü erkek hormonlarının, dişi hormonlarına yö­nelmesinde hiç bir bünyevî veya fizyolojik kuvvetin müdâhalesi mev-cûd değildir.

Dolaşım sistemi; 25-30 trilyon alyuvarlar ile, 50 milyar kadar ak­yuvarlardan meydana gelen kanı ihtiva etmektedir. Bütün bunlar ya­pışkan maddeler, asitler, şekerler, yağlar ile hastalık anında ortaya çı­kan mikrop öldürücü maddelerden meydana gelen bir sıvının içinde bulunmaktadır. Dolaşım sistemini idare eden kalb, kastan yapılmış bir organdır. İrâdenin onun üzerine hiç bir hükmü yoktur. Kendisine hâs bir intizâmla açılır, kapanır. Kalb, dört odacıktan meydana gel­miştir. Ortasından bir perde ile iki bölüme ayrılır. Yukarıda kalan iki odacığına kulakçık, aşağıdakilerine de karıncık denir. Karıncıkları ku-Jakçıklardan, kapakçıklar ayırır.

Hacmi bir yumruğu geçmemekle beraber, yirmi dört saatte sarfet-tiği enerji normal bir adamı yüz yirmi beş metre havaya kaldıracak güçte bir enerjidir. Bir senede normal atışla 80 milyon galon kan vermektedir. Bu atışlar 36.792.000 kereye baliğ olmaktadır.

Dolaşım sisteminin geri kalan kısmını damarlar teşkil eder. Bun­lar sağlam ve esnek kanallardır. Vazifeleri temiz kanı kalbten vücû­da, kirli kanı da ciğerlere taşımaktır. Atardamarlar temiz kanı vücû­da dağıtır; toplardamarlar tekrar kalbe dönen kanı akciğere göndere­rek tasfiye eder. Oradan da vücûda pompalamak üzere temizlenmiş kan tekrar yüreğe gelir.

Dolaşım sisteminin bu ameliyesi, insan hayatının esâsını v teşkil eder. Kirli kan, bir toplardamar ile sağ kulakçığa döner. Kulakçık dol­duğunda yürek kapanır, kan sağ karıncığa geçer. Karıncığın kapan­masıyla da kan akciğer atardamarları ile ciğere taşınır. Orada oksijen alarak ve karbondioksit vererek temizlenen kan, akciğer toplardama­rı ile yüreğin sol kulakçığına döner, oradan karıncığa ve bütün vücûda geçer. Bütün bunlardan daha garibi tüm damarlann, kan vücûd-dan kalbe doğru sıkılırken geri inmesine mâni olmalarıdır. Kalbe bağ­lı olan damarların da kapakları, insanın durumu ne olursa olsun, bu­nun gidiş yolundan aksi istikâmete dönmesini engeller.

Ayrıca bu cihazın zikre şayan en tuhaf tarafı şurasıdır: Şayet do­laşıma mahsûs damarlar, ayrılıp uç uca getirilmiş olsa uzunluğu 100.000 mili bulurdu.

Hayat maddesi de dediğimiz lenf boğumları; kan plazmasına ben­zeyen bir sıvıdan ibarettir. Ancak kandaki proteinleri ihtiva etmez ve hücreleri de renksizdir. Lenf boğumları şeffaf ve ince damarlar olup, derinin içinde ve altında bulunur. Vücûdun çeşitli yerleri çoğunlukla boyun, bağırsaklar ve kalçalar lenf boğumlarının bulunduğu yerler­dir.

Bu cihaz; bedenin hayatiyetini ve emniyetini korumak için garip bünyevî ameliyelerde bulunur. Vücûda tecâvüz eden mikroplarla sa­vaşmak için akyuvarları hazırlar. Mikroplar bunlara galip gelip, du­rum tehlike arzedince, lenf bağının mikropları çok sayıda akyuvarın bulunduğu bir düğüme çeker. Buradan akyuvarlar mikropların üze­rine hücum ederler. Böylece mikropların kesin hezimeti kaçınılmaz bir son olur. Çoğu zaman vücûdda bir yara veya çıban bulunduğu vakit, insan o sızısının hemen lenfatik bir düğüme sirayet ettiğini hisseder. Artık orada mücâdele başlamıştır. Bundan dolayı âlimler lenfe «ha­yat sıvısı» adını vermişlerdir.

Bir başka cihetten de lenf boğumları mühim bir vazife görür: Akyuvarlar, mikrop mücâdelesinde ölen mikrop ve hücreleri alıkor. Çünkü bunlar ahkonmayıp kana karışır, oradan da yüreğe girerse, ze­hirlenmelere sebep olur. Bu ikinci vazifesine denk olarak lenf düğüm­lerine âlimler «hayatı koruma kutuları» adını vermişlerdir.

Kasları Araştırma Enstitüsü Müdürü olup, Nobel mükâfatı kaza­nan Dr. Albert Georgy şöyle diyor :

«Kaslardaki bu esrarengiz perdeyi sıyırıp hakikatim öğrenmemiz, başta gelen meselelerdendir.»

Başka bir âlim de şöyle diyor :

«Hayatın, acâibliklerle dolu pazarında arzettiği şeylerin en mühi­mi kaslardır.»

Adeleler, insan vücûdunun yarısından fazlasını kaplar. Gıdaları ağızdan yemek borusuna aktaran, ciğerlere havayı çeken kaslardır. Yi­ne besinleri harekete, yani kimyasal enerjiyi mekanik enerjiye çeviren de kaslardır.

Kaslar, hayatın başlamasını sağlar. Ceninin ana rahminden çıkmasını te’mîn eder. Hayat boyunca insanı korur. Nihayet kalb adele-lerinin durmasıyla hayat da durur.

Kaşları her zaman ilâhî esrar arasında saymışlardır. Nitekim ilim, bu cihazı kontrol eden kuvvetin üzerinden esrar perdesini henüz sı-yırmamıştır. Âlimlerin iştirak ettiği husus, diğer sistemler gibi bu sis­temin de hayatın esrarını teşkil etmesidir. En basit bir adalevî hare­ketin hattâ burun temizlememiz esnasında bile meydana gelen fizyo­lojik ameliyenin, bir hidrojen bombasının terkip ve çalışmasından da­ha ince ve daha karışık olduğu ilim erbabınca belirtilmektedir.

«Allah’ın nimetlerini birer birer saysanız (bu ne mümkün? Onu) icmal suretiyle bile sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.»

İnsan vücûdu; muhtelif gaye ve vazifeleri bulunan, daha çeşitli birtakım cihazlara mâliktir. Bunların her biri onu yaratan Allah’ın kudretini şüphe götürmez bir tarzda isbât etmektedir :

Vücûdu asitlerden ve bazı zararlı tuzlardan tasfiye eden idrar ci­hazı böbreklerden meydana gelir. Böbreğin çalışması, idrar bileşimle­rini kandan ayıracak tarzdadır. Böbrek hücreleri, tasavvuru imkânsız bir hassasiyet derecesine mâliktir. Bu hücreler, kandaki muhtelif nis-bet ve yoğunluktaki en küçük değişmeleri bile telâfi eder.

Meselâ kandaki su oranı fazlalaşmca, hücrelerin faaliyetleri artar ve bununla kanın su nisbetinin normale dönmesi için idrar fazlalaşır. Aynı şekilde böbrekler, kandaki bütün zararlı ve zehirli maddeleri ayı­rırlar.

Böbreklerde idrarı mesaneye nakleden iki kanal mevcûddur. İlâhî san’atın cilvelerinden biri de, insanın duruşu nasıl olursa olsun, bu ka-nallardaki idrarın aksi istikâmete geri dönmeyişidir. İdrar cihazının sonu, bevlin dışarı çıktığı mesanedir.

İnsanda tad alma cihazı dildir. Çalışması sümüksel yapıdaki tad alma hücrelerinde toplanmıştır. Bu kabarcıklar iplik, mantar ve mer-ceksel gibi çeşitli şekiller gösterir. Bu kabarcıkları dilin yutak kısmın­da bulunan bazı sinirler beslemektedir. Tad alma sinirleri, yemek es­nasında tadı alarak beyne iletir.

Tad alma cihazı ağzın bidayetinde bulunur. İnsan diliyle tad al­dığı gibi konuşur da. Bir şeyin acı veya tatlı, ekşi veya tuzlu olduğu­nu dilimizle anlayabiliriz.

Dilde dokuz bin adet tad alan hücre vardır. Bunların her biri bir­çok sinirlerle beyine bağlanır. Bu durumda sinirlerin sayılan ve hac­mi ne olur?

Ayrıca bunların her birinin münferiden beyine bildirdiği şeyleri, beyin nasıl bir bütün halinde hissediyor ve hemen cevabını gönderi­yor?

Hiç bir gün elinizi düşündünüz mü? Nasıl çalışıyor ve vazifesi ne­dir?

İngiliz İlimler Ansiklopedisi’nde deniliyor ki:

«İnsan eli, vücûdun tabiî acâiblikleri arasında başta gelir. Ger­çekten insan eli gibi, rahatlıkla çalışan ve çok çabuk maharetlerle ha­reket eden bir âlet meydana getirmek son derece güç ve hattâ imkân­sızdır.»

En basiti elinize aldığınız bir kitabı çevirir, okumaya müsait bir şekilde durdurursunuz. Tabiî hareketle düzen verirsiniz. Kitabın sa-hîfelerini de aynı rahatlıkla açar, kapatır, değişik vaziyete sokarsınız.

Kalemi elinizle tutar, yazınızı onunla yazarsınız.

Çataldan bıçağa ve yazı âletlerine kadar insan için lüzumlu olan her şeyde onu kullanırsınız. Pencereyi açar, kapatır, istediğinizi elleri­nizle taşırsınız. Ellerin toplam olarak yirmi yedi kemiği vardır. Her kemiğinde on dokuz kası bulunur.

Kaliforniya Üniversitesi Profesörü Dr. Gordon Haine şöyle diyor :

«Hekim, elindeki belirtilerden cismin dahilî durumunu öğrenir. Meselâ normalden daha büyük bir el, balgam guddelerinin normal ça­lışmadığını gösterir. Elin kuruluğu, soğukluğu ve üst derisinin renk değişimi, deri altı guddesinin noksan ifrazına delâlet eder. Sıcak, tit­rek ve fazla terleyen eller ise bu guddelerin fazla ifrazatına delâlet eder.

El üzerinde siyah beneklerin teşekkülü, böbrek üstü bezlerinin hastalığını gösterir.

Muayyen bir koku salarak el ayasının sararması ise, tifo hastalı­ğına işarettir.»

Meşhur bir kalb doktoru şöyle diyor :

«Elin terleme ve titreme derecesi, sahibinin kalb rahatlığının du­rumunu ta’yîn eder.»

Tırnaklar da, insanda bulunan en mühim âletlerdendir. Halbuki onlara çok az kimse önem verir. Hattâ bunların ne faydası var diyen­ler bile vardır. Halbuki iki bin senedir tıb ve hikmette kendisine mü­racaat edilen Hipokrat şöyle diyor :

«Tırnaklar, ayna gibi insanların sıhhat durumunu gösterir.» Bugün dahi bu söz, değerinden bir şey kaybetmemiştir. Nice doktorlar vardır ki; bir hastalığa teşhis koyamayınca, hastanın tırnakla­rından tutup hastalığın nev’ini teşhis imkânı bulur.

Morarmış tırnaklar, kan azlığına, maviye çalanlar kalb rahatsız­lığına, tırnakta siyah noktaların teşekkülü ise, kan dolaşımının bozuk olduğuna işaret sayılmaktadır.

İş bu kadarıyla da bitmiyor. İlim, tırnakların kendilerine hâs va­zifeleri bulunduğunu da gösteriyor. Nitekim tırnaklar parmak uçları­nı korurlar. Zîrâ oralar tehlikeye en yakın noktalarıdır. Aynı şekilde parmak uçları çok hassastır. Tırnaklar olmaksızın ufak şeyleri derle­meye, hattâ cildi kaşımaya imkân yoktur.

İnsan vücûdu üzerinde araştırma yapıldığında, pek çok husus müşahede edilir. İnsanın şeklen ve ahlaken bütün hususiyetleri, ferd-lerin irsen aldığı kromozomlar taşır.

Bunlar, o kadar küçük cisimciklerdir ki; şayet bütün insanların kromozonları bir araya toplansa, bir avuçtan fazla yer işgal etmez. Bu bir avuçluk kromozönlar; milyonlarca insanın şekil, renk, özellik ve ahlâklarındaki farklılığı meydana getirir.

Garip değil midir ki; yüzeyi birkaç cm2 yi aşmayan insan yüzü üzerinde aynı tertib üzere bir baş iki göz, burun, ağız ve iki kulak bu­lunmasına rağmen dünya yaratılan beri bugüne kadar, ikisinin kesin­likle aynı şekil üzere bulunduğu duyulmamıştır. Yine garib değil mi­dir ki, hayatı boyunca her şahsın parmak izleri diğerlerinkinden ayrı­dır. İşte ince ve nâzik bir nokta. Bütün bunlar tesadüf eseri midir? İnsan vücûdunda; müdebbir, hikmetli ve ulvî bir kuvvetin tevcih ve ilhamı olmaksızın çalışan bir şey var mıdır?

Bundan sonra tesadüfün yeri kalıyor mu hayatta?…

Evet, her organ hattâ her adele, her hücre, hattâ hücreyi meyda­na getiren her parça, Yaratıcının azametini haykırıyor ve O’nu tes-bîh ediyor. Bundan sonra tereddüdünüz var mı artık?..[44]

80 — Allah; evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve size hayvan derilerinden; gerek göç günü­nüzde gerek konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız ev­ler, yünlerinden, yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar giyimlik, döşemelik ve ticâret kumaşı verdi.

81 — Allah; yaratıklarından sizin için gölgeler yap­mış, dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiş, sizi sı­caktan koruyacak elbiseler, harbde muhafaza edecek zırhlar vermiştir. Müslüman olasınız diye, size olan nime­tini işte böylece tamamlamıştır.

82 — Eğer yüz çevirirlerse; sana düşen, ancak açık­ça tebliğdir.

83 — Allah’ın nimetini hem bilirler, hem de inkâr ederler. Zâten onların çoğu kâfirdirler.

Allah Teâlâ kulları üzerine nimetlerini tamamladığını zikreder. Onlar için bir sükûn yeri olan, sığınacakları, gizlenecekleri, çeşitli fay-dalanma yollarıyla istifâde edecekleri evler yaratmış, onlar için hay­van derilerinden evler vermiştir. Bu evleri seferlerinde kolaylıkla ta­şırlar, yolculukta ve ikâmette kolaylıkla kurarlar. Koyunların yünle­rinden, develerin ve keçilerin kıllarından döşemelikler vermiştir. Âyet­te geçen kelimesi mal anlamındadır. Bu kelimenin eşya, elbise olduğu da söylenilmiştir. Sahîh olan ise bu kelimenin bütün bunlardan daha şümullü ve geniş olduğudur. Zîrâ ondan; döşemelik, elbise ve başka şeyler, mal edinilir ve onunla ticâret yapılır.

îbn Abbâs bu kelimenin eşya anlamında olduğunu söyler. Mücâ-hid, îkrime, Saîd İbn’ Cübeyr, Hakem, Atiyye el-Avfî, Atâ el-Horasânî, Bahhâk ve Katâds de böyle söylemiştir.

Belli, muayyen bir süreye, bilinen bir vakte kadar… Katâde, «Allah; yarattıklarından sizin için gölgeler yapmış.» âyetinde, ağaçların kasdedildiğini söyler. Allah dağlarda sığınacağınız sığınaklar, kaleler var etmiş, sizi sıcaktan koruyacak pamuk, keten ve yün elbiseler, harb-de sizi muhafaza edecek yassı demirden ve başka şeylerden zırhlar ver­miştir. Selâmette olasınız (kurtulasmız) diye, size olan nimetini işte böylece, işlerinizde size yardımcı olacak şeyleri, ihtiyâç duyduğunuz şeyleri vermek suretiyle tamamlamıştır. Bütün bunlar ona itaat ve ibâdetinizde size yardımcı olsun diye verilmiştir. Âyetteki kelimesini Cumhur : Selâmette olasınız, kurtulasınız, şek­linde tefsir etmiştir. Bu kelimenin lâm harfini: Müslüman olasınız diye, anlamında olmak üzere kesreli olarak okuyanlar da vardır. Katâde «İşte size olan nimetini böylece tamamlamıştır.» âyeti hakkında der ki: Bu sûreye «Sûret’ün-Niâm» adı’verilir. Abdullah İbn Mübarek ve Abbâd tbn Avvâm’ın Hanzala es-Sedûsî kanalıyla… İbn Abbâs’tan ri­vayetlerine göre o, kelimesini: Yaralanmaktan kurtula­sınız diye, anlamında olmak üzere lamın fethası ile okurmuş. İbn Ab-bâs’ın bu kırâetini Ebu Ubeyd el-Kâsım İbn Sellâm, Abbâd’dan rivâ yet etmiştir. İbn Cerîr bu rivayeti iki kanaldan tahrîc etmiş ve bu kı-râeti reddetmiştir.

Ata el-Horasânî der ki: Kur’an ancak araplarm bilgisi ölçüsünde indirilmiştir. Allah Teâlâ’nm : «Allah; yarattıklarından sizin için göl­geler yapmış, dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiş.» kavlini görmez misin? Halbuki ovalardan yaratılanlar daha büyük ve daha çoktur. Ancak onlar dağ ahâlîsi idiler. Allah Teâlâ’nın : «Yünlerinden, yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar giyimlik, döşemelik ve ticâret kumaşı verdi.» kavlini görmez misin? Halbuki sizin için bunun dışında yaratmış oldukları daha büyük ve daha çoktur. Ancak onlar kıl ve yapağılara sahiptiler. Allah Teâlâ’nm : «Gökten içinde dolu bu­lunan dağlar gibi bulutlar indirir.» (Nûr, 43) sözünü görmez misin. Onlar elbette bundan hoşlanıyorlardı. Halbuki kar ile indirilen daha büyük ve daha çoktur. Ancak onlar bunu bilmiyorlardı. Allah Teâlâ’­nın : «Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler vermiştir.» kavlini görmez mi­sin? Soğuktan koruyan daha büyük ve daha çoktur, ama onlar sıcak ülkenin ahâlîsi idiler.

Eğer bu beyân ve bu nimetlerden sonra yüz çevirirlerse; onların yaptıklarından sana herhangi bir vebal yoktur. Sana düşen, ancak açıkça tebliğdir ki sen de onlara karşı bunu yerine getirdin. Allah’ın nimetini bilirler. Bunları kendilerine ihsan edenin Allah olduğunu, bunları kendilerine bağışlayanın O olduğunu hem bilirler, hem de in­kâr eder ve O’nunla birlikte bir başkasına ibâdet eder, yardım ve nzki O’nun gayrısma isnâd ederler. Zâten onların çoğu kâfirdirler. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a’nın… Mücâhid’den rivayetinde bir bedevi Allah Rasûlü (s.a.) ne geldi ve ona sordu. Allah Rasûlü (s.a.) ona: «Allah; evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı.» âye­tini okudu. Bedevi; evet, dedi. Hz. Peygamber : «Size hayvan derile­rinden; konduğunuz zaman hafifçe taşıyacağınız evler verdi.» buyur­du. Bedevi evet, dedi. Sonra ona yine okudu. Bütün bunlarda bedevi evet, diyordu. Nihayet, «Müslüman olasınız diye, size olan nimetini iş­te böylece tamamlamıştır.» âyetine gelince, bedevi arkasını dönüp git­ti ve Allah Teâlâ : «Allah’ın nimetim hem bilirler, hem de inkâr eder­ler. Zâten onların çoğu kâfirdirler.» âyetini indirdi.[45]

84 — Bir gün;.her ümmetten birer şâhid getiririz. İn­kâr edenlere itiraz için izin verilmez, özürleri de dinlen­mez.

85 — O zâlimler azabı görünce; ne hafifletilir, ne de mühlet verilir.

86 — Allah’a şirk koşanlar; şirk koştuklarını gördük­lerinde derler ki: Rıbbımız, işte şunlar Seni bırakıp da kendilerine yalvardığımız şerîklerimizdir. Bunlar da on­lara : Doğrusu siz yalancılarsınız, diyerek söz atarlar.

87 — O gün Allah’a arz-ı teslimiyet ederler. Uydur­dukları şeyler onlardan uzaklaşıp gitmiştir.

88 — Küfredip te Allah yolundan alıkoyanlara; boz­gunculuk yaptıklarından dolayı azâb üstüne azâb artır­dık.

O Zâlimler Azabı Görünce

Allah Teâlâ müşriklerin âhiret yurdunda Allah’a döndükleri gün­deki durumunu haber veriyor. O, her ümmetten bir şâhid gönderecek­tir ki; bu şâhid, onların peygamberi olup Allah’tan alıp tebliğ ettik­lerine karşılık olarak vermiş oldukları cevaba şâhidlik edecektir. İn­kâr edenlere itiraz ve özür beyân etmeleri için izin verilmez. Zîrâ on­lar, yaptıklarının bâtıl ve yalan olduğunu bilmektedirler. Başka bir âyette : «Bu, onların konuşamayacakları gündür. Onlara izin de veril­mez ki özür dilesinler.» (Mürselât, 35-36) buyurulurken, burada şöyle buyurulur: Özürleri de dinlenmez. O şirk koşmak suretiyle zulme­denler azabı görünce ne hafifletilir, onlardan ne bir an kesilir, ne de onlara mühlet verilip azâb onlardan geciktirilir. Bilakis toplanma ye­rinden onları hesâbsız olarak sür’atlice yakalayıverir. Cehennem yet­miş bin bağla çekilerek getirildiği zaman —ki her bir bağ ile beraber yetmiş bin melek vardır— cehennemin bir parçası yaratıkların karşı­sına çıkar, öyle bir soluk verir ki dizleri üstü çökmeyen hiç kimse kal­maz. Cehennem : Muhakkak ben, Allah ile beraber başka ilâh edinen her bir inâdçı zâlim için görevlendirildim… der ve insanlardan çeşitli sınıfları zikreder. Nitekim bu, bir hadîste belirtilmiştir. Sonra onların üzerine kapanır ve toplanma yerinden onları kuşun taneyi topladığı gibi toplar. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Bu kendileri­ne uzak bir yerden gözükünce onun kaynayışını ve uğultusunu duya­caklardır. Elleri boyunlarma bağlı olarak dar bir yerden atıldıkları za­man orada yok olup gitmeyi isterler. Bugün bir kere yok olmayı de­ğil, birçok kereler yok olmayı isteyin.» (Furkân, 12-14), «Suçlular ate­şi görünce, ona düşeceklerini anlarlar ama ondan kaçacak yer bula­mazlar.» (Kehf, 53), «O küfredenler yüzlerinden ve sırtlarından ateşi engelleyemeyecekleri ve yardım göremeyecekleri zamanı keşke bilse­lerdi. Doğrusu o aniden gelecek ve onları şaşırtacaktır. Bir daha onu geri çeviremeyeceklerdir. Ve onlara mühlet de tanınmayacaktır.» (En­biyâ, 39-40).

Sonra Allah Teâlâ en muhtaç oldukları bir anda tanrılarının on­lardan ayrılacağını haber vererek buyurur ki: «Allah’a şirk koşanlar, dünyada iken ibâdet edegeldiklerini, şirk koştuklarını gördüklerinde derler ki: Rabbımız, işte şunlar Seni bırakıp ta kendilerine yalvardığımız şerîklerimizdir.» Dünyada iken tapmakta oldukları tanrılar da onlara : Doğrusu siz yalancılarsınız. Bize ibâdet etmenizi size biz öğ­retmedik, diyerek söz atarlar. Allah Teâlâ başka âyetlerde : «Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe ka”dar cevab veremeyecek olana, kendile­rine yapılan dualardan habersiz bulunan şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? İnsanlar bir araya getirildikleri zaman bunlar onlara düş­man kesilirler ve onların tapınmalarını inkâr ederler.» (Ahkâf, 5-6), «Onlar kendilerine güç kazandırsın diye Allah’ı bırakarak ilâhlar edin­diler. Hayır, onlar (putlar) kendilerinin ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine döneceklerdir.» (Meryem, 82-83) buyururken, İbrahim Halîl (a.s.) şöyle demiştir: «Sonra da kıyamet gününde birbirinize küfreder ve karşılıklı la’net okursunuz. Varacağınız yer ateştir, yar­dımcılarınız da yoktur.» (Ankebut, 25). Allah Teâlâ başka bir âyette : «O gün ki, Bana ortak kabul ettiklerinize seslenin, der. Onları çağırır­lar ama hiç birisi cevab veremez. Aralarına bir uçurum koyarız.» (Kehf, 52) buyurmaktadır ki bu hususta âyetler çoktur.

«O gün Allah’a arz-ı teslimiyet ederler.» âyeti hakkında Katâde ve Ikrime der ki: O gün alçalır ve arz-ı teslimiyet gösterirler. Hepsi Allah’a arz-ı teslimiyet eder. İşitip itaat etmeyen hiç kimse yoktur. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Bize gel­dikleri gün; neler görüp işitecekler!» (Meryem, 38), «Suçluları Rab-larının huzurunda başlan öne eğilmiş olarak : Rabbımız, gördük ve dinledik. Artık bizi dünyaya geri çevir de sâlih amel işleyelim. Gerçek­ten biz, kesin olarak inandık, derlerken bir görsen.» (Secde, 12), «Ve bütün yüzler Diri ve her şeye Hâkim olan Allah’a baş eğmiştir.» (Tâ-hâ, 111) Yani yüzler alçalır, boyun eğer, Allah’a döner ve arz-ı teslî-miyyet eder.

«O gün Allah’a arz-ı teslimiyet ederler. Allah’a bir iftira olarak ta-pmagelmekte oldukları şeyler onlardan uzaklaşıp, yok olup gitmiştir. Onlara yardım edecek ve onları kurtaracak hiç kimse yoktur. Küfre­dip te Allah yolundan alıkoyanlara; bozgunculuk yaptıklarından do­layı azâb üstüne azâb artırdık.» Bir azâb küfürlerinden dolayı, bir azâb da insanları Hakk’a tâbi olmaktan alıkoydukları içindir. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Onlar hem bundan (Kur’an’a tâbi ol­maktan) vazgeçirmeye çalışırlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Onlar sâdece kendilerini helake sürüklerler de farkına varamazlar.» (En’âm, 26). Bu, kâfirlerin azâblarında değişik derecelerde olduğuna delildir. Nitekim mü’minler de cennetteki evlerinde ve derecelerinde değişik birbirinden farklı mertebelerdedir. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Buyurur ki : Hepiniz için katmerlidir. Ne var ki bilmezsiniz.» (A’râf, 38).

Hafız Ebu Ya’lâ der ki: Bize Süreye İbn Yûnus’un… Abdullah (İbn Mes’ûd) dan rivayetinde o, «Onlara azâb üstüne azâb artırırız.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Köpek dişleri uzun hurmalar gibi olan akrepler (onlar için) artırılır. Yine Hafız Ebu Ya’lâ’nın Süreye İbn Yûnus kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «Onlara azâb üs­tüne azâb artırırız.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Bu, Arş’ın üzerin­de ateşten beş nehirdir. Onun bir kısmıyla gece, bir diğer kısmıyla gündüz azâb olunurlar.[46]

89 — O gün; her ümmetten bir kişiyi aleyhlerine şâ-hid tutarız. Seni de onların üzerine tastamam şâhid ola­rak getirdik. Sana; her şeyi açıklayan, hidâyet ve rahmet, müslümanlara da bir müjde olan kitabı indirdik.

Allah Teâlâ kulu ve elçisi Muhammed (s.a.) e hitaben buyurur ki: «O gün; her ümmetten bir kişiyi aleyhlerine şâhid tutarız. Seni de ümmetin üzerine tastamam şâhid olarak getirdik.» Ey Muhammed, o günü an. O günün korkusunu, Allah’ın o günde sana vereceği yüce şeref ve yüce makamı an. Bu âyet, Abdullah İbn Mes’ûd’un Allah Ra-sûlü (s.a.) ne Nisa sûresinin baş kısmını okuduğu zaman ulaşmış ol­duğu âyete benzemektedir. İbn Mes’ûd, «Her ümmetten bir şâhid kıl­dığımız ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz zaman (bakalım) nice olacak?» (Nisa, 41) âyetine ulaştığında Allah Rasûlü (s.a.) : Bu sana yeter, buyurmuştur. İbn Mes’ûd (r.a.) der ki: Döndüm bir de ne gö­reyim (Allah Rasûlü’nün) gözlerinden yaş boşanmış.

«Sana her şeyi açıklayan kitabı indirdik.» âyeti hakkında İbn Mes’­ûd : Şu Kur’an’da bizim için her ilim ve her şey açıklanmıştır, derken Mücâhid : Her helâl ve haram açıklanmıştır, der. İon Mes’ûd’un sözü, daha genel ve daha şümullüdür. Zîrâ Kur’an geçmişlerin haberlerin­den faydalı her ilmi, geleceklerin ilmini, her helâl ve haramın hük­münü, din, dünya, yaşama ve âhiretlerine dâir işlerde insanların muhtâç oldukları her şeyi içine almaktadır. Kalbler için bir hidâyet ve rahmet, müslümanlara da bir müjdedir bu kitab. Evzaî der ki: «Sana her şeyi açıklayan kitabı indirdik.» âyetiyle ifade edilen açıklama sün­net iledir.

((Sana; kitabı indirdik.» âyeti ile «Seni de onların üzerine tasta­mam şâhid olarak getirdik.» kavlinin beraber getirilmiş olmasının hik­metine gelince; en doğrusunu Allah bilir ama buradan maksad şudur : Sana indirmiş olduğu kitabın tebliğini sana farz kılmış olan (Allah) kıyamet günü bunu sana soracaktır, «Andolsun ki; kendilerine pey­gamber gönderilmiş olanlara da soracağız, peygamber olarak gönderi­lenlere de.» (A’râf, 6), «Rabbına andolsun ki, onların topuna soraca­ğız; yapmakta oldukları şeyleri.» (Hıcr, 92-93), «Allah, peygamberleri topladığı gün şöyle buyurur: Size ne cevab verildi? Onlar da: Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu gaybları bilen Sensin Sen, derler.» (Mâ-ide, 109), «Kur’an’ı (okuyup ona uymayı) sana farz kılan Allah el­bette seni döneceğin yere döndürecektir.» (Kasas, 85). Sana, Kur’an’ı tebliği vâcib kılan elbette kıyamet günü seni kendine döndürecek, se­nin üzerine farz kılmış olduğunu yerine getirip getirmediğini sana so­racaktır. Bu; âyetin açıklamasındaki kavillerden biridir ve güzel bir açıklamadır.[47]

90 — Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve taşkınlığı ise ya­saklar. İyice dinleyip tutasınız diye öğüt verir.

Adalet ve İhsan

Allah Teâlâ kullarına; müsavat, eşitlik ve adaleti emrettiğini, iyi­liğe çağırdığını haber verir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmuş­tur : «Ceza verecek olursanız, size nasıl ceza verildi ise siz de öylece ceza verin. Sabrederseniz elbette bu, sabredenler için daha iyidir.» (Nahl, 126),-«Bir kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür. Kim de bağışlar ve barışı sağlarsa, ecri Allah’a aittir.» (Şûra, 40), «Yara­lamalara kısas vardır. Kim de, hakkından vazgeçerse; o kendisi için bir kefarettir.» (Mâide, 45). Adaletin meşruiyetine ve ihsana çağır­maya delâlet eden bu ve benzeri âyetler çoktur. İbn Abbâs’tan riva­yetle Ali İbn Ebu Talha, âyetteki adaletin; Allah’tan başka tanrı ol­madığına şehâdet etmek, olduğunu söyler. Süfyân İbn Uyeyne der ki: Burada adalet; Allah için amel işleyen herkesin gizli ve açık amelleri­nin eşitliğidir. İhsan ise; gizlide işlediğinin, açığından daha güzel ol­masıdır. Hayâsızlık ve fenalıklarda ise açık işlerinin gizlisinden daha güzel olmasıdır.

«Yakınlara vermeyi emreder.» âyetinde Allah Teâlâ, sıla-i rahm ile emretmektedir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: «Yakın­lara hakkını ver. Miskine, yolcuya da. Ama saçıp savurma.» (İsrâ, 26). Allah Teâlâ: «Hayâsızlığı, fenalığı yasaklar.» buyurur ki; âyetteki kelimesi, haram kılınan şeylerdir. ise; ha­ram kılınan du şeyleri yapanlardan zahir olan, ortaya çıkanlardır. Bu sebepledir ki başka bir yerde şöyle buyrulmuştur : «De ki: Rabbım, açığıyla gizlisiyle tüm hayâsızlıkları haram kılmıştır.» (A’râf, 33) âyet­teki kelimesine gelince : Bu; insanlara zulmetmek, haksız­lık etmektir. Bir hadîste şöyle buyrulur: Âhirette sahibi için biriktiri­len ceza ile beraber dünyada Allah’ın cezasını çabuklaştırmasına zu­lüm ve sıla-ı rahm’i terketmekten daha lâyık başka bir günâh daha yoktur.

Allah Teâlâ size emretmiş olduğu hayırları ve size yasaklamış ol­duğu kötülükleri iyice dinleyip tutasınız diye öğüt vermektedir. Şa’bî’-nin Şüteyr İbn Şekel’den rivayetle söylediğine göre; o, İbn Mes’ûd’un şöyle dediğini duymuş ; Kur’an’daki en cami âyet, Nahl süresindeki «Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsanı… emreder.» âyetidir. İbn Mes’­ûd’un bu sözünü İbn Cerîr rivayet eder. «Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsanı emreder…» âyeti hakkında Katâde’den rivayetle Saîd şöyle di­yor : Câhiliyye halkının yapıp güzel gördüğü hiç bir güzel huy yoktur ki; Allah onu emretmiş olmasın. Yine onların aralannda birbirlerini ayıplayageldikleri hiç bir kötü huy yoktur ki; Allah onu yasaklamış olmasın. Allah Teâlâ ancak ahlâkın adîsini ve yerilmiş olanlarını ya­saklamıştır. Ben de derim ki: Bu sebeple bir hadîste : Muhakkak Al­lah üstün ahlâkı sever ve adîsinden hoşlanmaz, buyrulmuştur.

Hafız Ebu Nuaym, «Ma’rifetu’s-Sahâbe» adlı kitabında der ki: Bize Ebu Bekr Muhammed İbn Feth el4îanbelî’nin… Abdullah îbn Umeyr’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor : Eksem îbn Sayfî’ye Hz. Peygamber (s.a.) in çıktığı (peygamber olduğu) haberi ulaştı ve Ek-sem Hz. Peygamberin yanına gitmek istedi. Kavmi onü gitmeye bırakmadı ve : Sen bizim büyüğümüzsün, elbette ona gidecek değilsin, dediler. Eksem : Benden ona, ondan da bana tebliğ edecek (haber ulaş­tıracak) birisi gitsin, dedi. İki kişi seçildi de Hz. Peygamber (s.a.) e vardılar. Biz Eksem İbn Sayfî’nin elçileriyiz. O sana : Sen kimsin, sen nesin? diye soruyor, dediler. Hz. Peygamber (s.a.) : Benim kim oldu­ğuma gelince; Ben Abdullah oğlu Muhammed’im. Ne olduğuma gelin­ce; ben Allah’ın kulu ve elçisiyim, buyurup onlara : «Muhakkak ki Al­lah; adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve taşkınlığı ise yasaklar. İyice dinleyip tutasınız diye öğüt verir.» âye­tini okudu. Onlar : Bu sözü bize tekrarla, dediler. Hz. Peygamber bu­nu onlara tekrarladı ve nihayet ezberleyip Eksem’e vardılar ve : Nese­bini yükseltmek istemedi. Biz nesebini araştırdık ve onun temiz ne-sebli, Mudar içinde şerefli olduğunu gördük. Bize bir takım kelimeler söyledi ve biz bu kelimeleri işittik, dediler. Eksem bu kelimeleri işitti­ğinde : Muhakkak ben onun mekârim-i ahlâk ile emrettiğini, ahlâkın ayıplananlarını yasakladığını görüyorum, inanıyorum. Siz bu işte baş­lar (ilk, önde gidenler) olunuz, kuyruklar olmayınız, dedi.

Bu âyet-i kerîme’nin nûzülü hakkında hasen bir hadîs vârid ol­muştur. Bu hadîsi İmâm Ahmed şöyle rivayet eder: Bize Ebu Nadr… Abdullah İbn Abbâs’tan rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor : Allah Rasû-lü (s.a.) evinin avlusunda otururken Osman İbn Maz’ûn ona uğradı ve Allah Rasûlü (s.a.) ne tebessüm etti. Allah Rasûlü (s.a.) ona : Otur­maz mısın? buyurdu. O; evet, otururum, dedi. Allah Raslûlü (s.a.) onun karşısına oturdu. Onunla konuşurken Allah Rasûlü (s.a.) birden gözünü göğe kaldırdı. Bir süre göğe baktı. Sonra gözünü indirmeye başladı ve sağında bir yere indirdi. Allah Rasûlü (s.a.) beraber otur­duğu Osman’ın yanından ayrılıp gözünü indirdiği yere gitti. Söylene­ni anlamak istermiş gibi başını sallamaya başladı. İbn Maz’ûn, ona bakıyordu. Hz. Peygamber ihtiyâcını giderip söyleneni anladıktan son­ra Allah Rasûlü (s.a.) birinci kere yaptığı gibi gözünü yine göğe kal­dırdı. Ta’kîb ettiği gökte kayboluncaya kadar gözüyle ta’kîb etti. İlk oturduğu yerde duran Osman’a yöneldi. Osman İbn Maz’ûn : Ey Mu-hammed, seninle niçin beraber oturuyordum? Bugünkü yaptığın gi­bisini daha önce görmemiştim, dedi. Hz. Peygamber: Beni ne yapar­ken gördün? diye sordu. îbn Maz’ûn : Gördüm ki gözünü göğe diktin. Sonra indirdin, sağ tarafında bir yere çevirdin. Ona doğru ayrılıp git­tin ve beni terk ettin. Sana söylenen bir şeyi iyice anlamak istermiş gibi başını sallamaya başladın, dedi. Hz. Peygamber: Bunu sezdin mi? diye sordu. Osman evet, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Biraz önce sen otururken bana Allah’ın elçisi geldi. Osman : Allah’ın elçisi mi? diye sordu da, o evet, buyurdu. İbn Maz’ûn: Sana ne dedi? diye sordu. Hz. Peygamber: «Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsanı, yakın­lara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve taşkınlığı ise yasaklar. İyice dinleyip tutasınız diye öğüt verir.» buyurdu. Osman İbn Maz’­ûn der ki: İşte o zaman îmân kalbime yerleşti ve Muhammed (s.a.) i sevdim. Bu hadîsin isnadı ceyyid, muttasıl ve hasen’dir. İsnâdda mut­tasıl bir semâ’ (işitme) beyân edilmiştir. Hadîsi İbn Ebu Hatim de Ab-dülhamîd İbn Behrâm kanalıyla kısa olarak rivayet etmiştir. Bu ko­nuda Osman İbn Ebu’l-Âs es-Sekafî’den başka bir hadîs daha rivayet edilmiştir ki İmâm Ahmed bu hadîsi Esved İbn Âmir kanalıyla… Os­man İbn Ebu’l-Âs’dan rivayet eder. Bu hadîste İbn Ebu’I-Âs şöyle an­latıyor : Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında oturuyordum. Birden gözü­nü dikti (gözü sâbitleşti) ve şöyle buyurdu : Bana Cibril geldi ve şu âyeti şu sûrede şuraya koymamı emretti… «Muhakkak ki Allah; ada­leti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder…» bu hadîsin isnadının zararı yoktur. Herhalde râvîlerden Şehr İbn Havşeb’in yanında iki şekli ile mevcûd olsa gerekir. En doğrusunu Allah bilir.[48]

İzahı

91 — Ahidleştiğiniz zaman; Allah’ın ahdini yerine getirin. Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmaym. Çünkü Al­lah’ı üzerinize kefil yapmışsınızdır. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı bilir.

92 — İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra, söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aranızda aldatma vâsıtası yapıyorsunuz. Allah onunla sizi imtihan eder. Kı­yamet günü ihtilaf ettiğiniz şeyleri elbette size beyân ede­cektir.

İpliğini Büktükten Sonra Söküp Bozan Kadın

Allah Teâlâ’nın emrettiklerinden birisi de ahidlere, anlaşmalara vefa göstermek, pekiştirilmiş yeminleri muhafaza etmektir. Bu sebep­ledir ki: ((Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Yeminlerinizde; Allah’ı iyilik etmenize, fenalıktan sakınmanıza engel yapmayın.» (Bakara, 224), «İşte bu, yemîn ettiği­niz vakit yeminlerinizin keffâretidir. Yeminlerinizi tutun.» (Mâide, 89) buyurmuş; Buhârî ile Müslim’in Sahîh’lerinde mevcûd bir hadîs­te Allah Rasûlü (s.a.) : Allah’a yemîn olsun ki ben, Allah dilerse ye­mîn eder ve bir başkasını ondan daha hayırlı görürsem hayırlı olanı yapar ve yemini bozarım, buyurmuştur. Başka bir rivayette : Yemini­min keffâretini veririm, buyrulmuştur. Bu âyetler ve hadîs ile, bura­daki «Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın.» âyeti arasında bir çatışma söz konusu değildir. Zîrâ kasdedilen yeminler bir şeye teşvik veya bir şeyden men’etmeye dâir vârid olmuş yeminler olmayıp ahidlere, an­laşmalara dâhil olan yeminlerdir. Bu sebepledir ki «Pekiştirdiğiniz ye­minleri bozmayın.» âyeti hakkında Mücâhid şöyle demektedir: Bura­da dostluğu bozmamaya dâir edilen yeminler kasdedilmektedir ki bu, câhiliyet âdetidir. İmâm Ahmed’in rivayet etmiş olduğu şu hadîs de bunu destekler mâhiyettedir: Bize Abdullah İbn Muhammed —Bu, İbn Ebu Şeybe’dir— …Cübeyr İbn Mut’im’den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: İslâm’da dostluğu bozmamaya dâir ye­mîn yoktur. Câhiliye devrinde olan hangi bir yemîn varsa; İslâm an­cak onun kuvvetini artırır. Hadîsi Müslim, îbn Ebu Şeybe’den bu şe­kilde rivayet etmiştir. Bunun mânâsı şudur: Câhiliye halkının yapa-gelmekte olduğu bu tür yeminlere İslâm’ın gelmesiyle artık ihtiyâç kalmamıştır. İslâm’a sarılmak onların bütün yapagelmekte oldukları­na yeterlidir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Âsim el-Ahvel’den, onun da Enes (r.a.) den rivayet ettiği ve : Allah Rasûlü bizim evimiz­de muhacirler ve ansâr arasında dostluk yemîni ettirdi, şeklindeki ha­dîse gelince; bunun mânâsı Allah Rasûlü’nün onlar arasında kardeşlik bağı kurmuş olmasıdır. Allah Teâlâ kaldırmcaya (neshedinceye) kadar onlar bu kardeşlik ile birbirlerine mîrâsçı olurlardı. En doğru­sunu Allah bilir.

İbn Cerir der ki: Bana Muhammed İbn Umâre el-Esedî’nin… Me-zîde’den rivayetine göre; o, «Ahidleştiğiniz zaman; Allah’ın ahdini ye­rine getirin.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu âyet Hz. Peygamber (s.a.) e bîat hakkında nazil olmuştur. Müslüman olan kişi Hz. Pey­gamber (s.a.) e İslâm üzere bîat ederdi. Buyurdu ki: «Ahidleştiğiniz zaman; Allah’ın ahdini yerine getirin.» İslâm üzere yapmış olduğu­nuz bu bîata uyun. «Pekiştirdiğiniz yemînleri (bîatı) bozmayın.» Mu­hammed ve ashabının azlığı, müşriklerin çokluğu İslâm üzere yap­mış olduğunuz bu bîatı bozmaya sizi sürüklemesin.

İmâm Ahmed .der ki: Bize İsmail… Nâfi’den rivayet etti ki, o şöyle anlatmış : İnsanlar Yezîd İbn Muâviye’yi hal’ ettiği (halifelik­ten azlettiği) zaman İbn Ömer ailesini topladı, kelime-i şehâdet ge­tirdi, sonra şöyle dedi: Muhakkak biz şu adama Allah’ın ve Rasûlü-nün bîatı ile bîat etmiştik. Ben, Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyur­duğunu işittim : Kıyamet günü zâlim için bir sancak dikilir ve : Bu filancanın zulmüdür, denilir. Allah’a şirk koşmuş olma dışında kişi­nin, birine Allah ve Rasûlü’nün bîatı ile bîat edip, sonra da bîatın-dan dönmesi (bîatını bozması) zulümlerin en büyüklerindendir. Siz­den hiç kimse Yezîd’den asla ayrılmasın ve bu konuda sizden hiç kim­se ileri gitmesin. Değilse benimle onun arasında bir kesiklik ve ko­pukluk meydana gelecektir. Hadisin merfû’ olan kısmı (Hz. Peygam-ber’den rivayet edilen kısmı) Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde mev-cûddur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd’in… Huzeyfe’den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Kim karde­şi için, uymak istemediği bir şart koşarsa o, komşusunu korumaksı-zın bir şeye sevkeden kimse gibidir.

Allah Teâlâ’nın«Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı bilir.» kavli pekiştirildikten sonra yemînleri bozanlara bir tehdîd ve vaîddir.

Allah Teâlâ : «İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra, söküp bozan kadın gibi olmayın.» buyurur ki, Abdullah İbn Kesir ve Süddî şöyle derler; O, Mekke’de olan ahmak bir kadındır. Her ne eğirip bükse kuvvetle büktükten sonra onu bozarmış. Mücâhid, Katâde ve İbn Zeyd: Bu, pekiştirildikten sonra ahdini bozan kimse için bir misâl­dir, derler. Bu söz Mekke’de, eğirip büktüğü ipi söküp bozan bir ka­dın olsun veya olmasın tercihe daha şâyân ve daha kuvvetlidir.

Âyetteki kelimesinin cümlede mef’ûl-ü mutlak olması muhtemeldir. Buna göre anlam: İpliğini iyice eğirip katladıktan son­ra söküp bozan kadın gibi olmayın şeklindedir. Ancak bu kelimenin, cümlenin başındaki fiilinden haber olması da muhtemel­dir. Buna göre anlam: İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi siz de pekiştirmiş olduğunuz yeminleri bozmayın, şeklindedir. Bu sebepledir ki bundan sonra: «Bir ümmetin diğerin­den daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma (hile, hud’a) vasıtası yapıyorsunuz.» buyurmuştur. Yani siz, size inansınlar için insanlar sizden çok oldukları zaman onlarla dost oluyorsunuz, dost olduğunuza dâir yeminler ediyorsunuz. Onlara zulmetme imkânı bul­duğunuz anda ise onlara gadrediyorsunuz. İşte Allah Teâlâ bunu ya­saklamıştır. Allah Teâlâ burada daha aşağı olan bir şeyle daha yük­seğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Bu durumda şayet Allah zul­mü yasaklamışsa, güç yetirme ve imkân bulma halinde elbette ve ev-leviyyetle yasaklamıştır.

Hz. Muâviye’nin kıssasını Enfâl sûresinde daha önce vermiştik. —Hamd Allah’a mahsûstur— Hz. Muâviye ile Rum kralı arasında bir süreli anlaşma vardı. Sürenin sonuna doğru Muâviye onlara doğ­ru yürüdü. Sürenin bitiminde onların ülkelerine yakın olacak ve on­lar gafil iken, hissetmeksizin onlara hücum edecekti. Amr îbn Abese ona dedi ki: Alahu Ekber Allahu Ekber, ey Muâviye, vefakarlık var zulüm yok. Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu işittim: Ki­min bir kavim ile arasında bir süre (anlaşma süresi) varsa süre bi­tinceye kadar bağı asla çözmesin. Muâviye orduyu geri çevirdi ve onu hoşnûd etti. İbn Abbâs, «Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasın­dan ötürü.» âyetindeki kelimesini; daha çok, şeklinde açık­lamıştır. Mücâhid der ki: Bazı kimselerle dostluk anlaşması yapar­lar, başkalarım onlardan daha çok ve daha güçlü gördüklerinde on­larla dostluğu bozar ve daha çok, daha güçlü olanlarla dostluk anlaş­ması yaparlardı. İşte bu, onlara yasaklandı. Dahhâk, Katâde ve İbn Zeyd de bunun bir benzerini söylemişlerdir. Saîd İbn Cübeyr, «Allah onunla sizi imtihan eder.» âyetinden çokluğun kasdedildiğini söyler. İbn Cübeyr’in bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. îbn Cerîr ise: Ahde vefa göstermeyi size emretmesiyle sizi imtihan eder, de­miştir. Kıyamet günü ihtilâf ettiğiniz şeyleri elbette beyân edecek, her bir amel edenin amelinin karşılığım hayır olsun şer olsun mut­laka verecektir.[49]

93 — Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola iletir. İş­lediklerinizden muhakkak sorumlu tutulacaksınız.

94 — Yeminlerinizi aranızda hîle ve bozgun vesilesi yapmayın. Çünkü bu yüzden sağlamca yere basmakta olan ayak, kayabilir. Allah yolundan alıkoyduğunuz için kötü bir azâb tadarsınız. Ve sizin için büyük bir azâb vardır.

95 — Allah’ın ahdini az bir pahaya satıp değişme­yin. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.

96 — Sizin yanınızdaki tükenir. Allah’ın katında olanlar ise sonsuzdur. Sabredenlere mükafatlarını, yap­tıklarının daha güzeli ile ödeyeceğiz.

Allah’ın Ahdi

Aİlah Teâlâ : «Ey insanlar, Allah dileseydi sizi bir tek ümmet ya­pardı.» buyurur ki, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: «Eğer Rab-bın dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi îmân ederdi.» (Yûnus, 99). Aranızı düzeltir ve aranıza ihtilâflar, zıdlaşmalar, kin ve düş­manlık koymazdı. «Rabbın dileseydi; bütün insanları, tek bir ümmet yapardı. Onlar ise hâlâ ayrılıktadırlar. Esasen onları bunun için ya­ratmıştır. Rabbmın rahmet ettikleri müstesnadır.» (Hûd, 118-119) Böylece burada da şöyle buyurmaktadır: ((Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola iletir.» Sonra kıyamet günü amellerinizin hep­sinden sizi sorumlu tutar. Bir hurma çekirdeğinin yangı, tane üzerin­deki bir nokta ve hurma çekirdeğinin zarı kadar yapmış olduklarınız­la sizi cezalandırır.

Sonra Allah Teâlâ kullarını, yeminleri hîle hud’a vesilesi edinmek­ten sakındırır. «Çünkü bu yüzden sağlamca yere basmakta olan ayak, sürçebilir.» âyeti önce istikâmet üzere olan, Allah yolundan çevirme­yi de içeren bozulmuş yeminler sebebiyle hidâyet yolundan ayağı ka­yan, ayrılan kimse için bir misâldir. Zîrâ kâfir, mü’minin önce ahid-leşip sonra ahdini bozduğunu gördüğü zaman artık onun dinine gü­veni kalmaz. Onun yüzünden İslâm’a girmekten geri durur. Bu sebep­ledir ki Allah Teâlâ: «Allah yolundan alıkoyduğunuz için kötü bir azâb tadarsınız. Ve sizin için büyük bir azâb vardır.» buyurmuştur. Sonra şöyle buyurur: «Allah’ın ahdini az bir pahaya satıp değişme­yin.» Allah adına yaptığınız yeminleri dünya hayatının varlığı ve süsü ile değişmeyin. Zîrâ onlar azdır. Bütünü ile dünya Âdemoğluna ve­rilse, râm olsa bile Allah katında olanlar onun için yine de en hayırlı olandır. Allah’ın sevabı, mükâfatı onu uman, Allah’a îmân eden, Al­lah’tan isteyen, va’dini umarak Allah’ın ahdini koruyan için elbette en hayırlı olandır. Bu sebepledir ki: «Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır. Sizin yanınızdaki tükenir,» boşalır, sona erer. Zîrâ onlar sayılı bir süreye kadardır, kısıtlıdır» belli bir öl­çüde verilmiştir ve sonludur. «Allah’ın katında olanlar sonsuzdur.» Si­zin için cennetteki sevâb sonsuzdur, kesilmeyecektir, tükenmeyecektir, devamlıdır, ondan çevrilme ve onun sona ermesi yoktur. Allah Teâlâ’-nın: «Sabredenlere mükâfatlarını yaptıklarının daha güzeli ile ödeye­ceğiz» kavli Rab Teâlâ’dan bir yemindir ki başında te’kîd için bir de lâm harfi getirilmiştir. Muhakkak Allah sabredenleri güzel amelleri sebebiyle mükâfatlandıracak ve amellerinin kötü olanlarından vazge­çecektir.[50]

97 — Kadın olsun, erkek olsun; her kim inanmış ola­rak iyi amel işlerse; ona hoş bir hayat yaşatacağız. Mü­kâfatlarını yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.

Bu, güzel amel işleyenlere Allah’ın bir va’didir. Salih amel; kadın olsun erkek olsun kalbi Allah’a ve Rasûlüne îmân etmiş, âdemoğulla-rmdan sâdır olan, Allah’ın kitabına ve peygamberinin sünnetine uy­gun düşen ameldir. Bu amel; emrolunmuş, Allah katından meşru’ kilınmış bir ameldir. İşte Allah Teâlâ bu güzel amelleri işleyenlere dün­yada iken hoş bir hayat yaşatacağını, âhiret yurdunda iken işlemiş olduklarından daha güzeli ile onları mükâfatlandıracağını va’dediyor. Hoş bir hayat hangi yönden olursa olsun her türlü rahat ve huzuru içine almaktadır. İbn Abbâs ve bir cemaattan rivayet edildiğine göre; onlar, hoş hayatı helâl ve temiz nzıkla tefsir etmişlerdir. Ali îbn Ebu Tâlib (r.a.) den rivayet edildiğine göre ise, o hoş hayatı kanâatla açık­lamıştır. İbn Abbâs, İkrime ve Vehb İbn Münebbih de böyle söylemiş­tir, îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha ise bunun mutluluk ol­duğunu söyler. Hasan, Mücâhid ve Katâde cennet dışındaki hayatın hiç kimseye hoş olmayacağını söylerler. Dahhâk: O, dünyada helâl n-zık ve ibâdettir, demiştir. Yine Dahhâk : O, Allah’a itaat olan şeyi yap­mak ve bununla ferahlık duymaktır, demiştir. Sahih olan ise; hoş ha­yatın bütün bunları içine aldığıdır. Nitekim İmâm Ahmed’in Abdullah îbn Yezîd kanalıyla… Abdullah îbn Amr’dan rivayet ettiği bir hadîs­te Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Müslüman olan, kendine yetecek kadar rızıklandırılan, Allah’ın verdikleri ile kendini kanaat­kar kıldığı kimse kurtuluşa ermiştir, buyurmuştur. Hadîsi Müslim de Abdullah İbn Yezîd el- Mukrî’den rivayet etmiştir. Tirmizî ve Neseî’-nin Ebu Hânî kanalıyla… Fudâle İbn Ubeyd’den rivayetlerinde o, Al­lah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: İslâm’a eriştirilen, maişeti kendine yetecek kadar olan ve bununla kanâat eden kurtulu­şa ermiştir. Tirmizî hadîsin sahîh olduğunu söyler. İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd’in… Enes İbn Mâlik’den rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki Allah, mü’mins dünyada iken veri­len bir iyiliği âhirette eksiltmez. Âhirette bunun üzerine ona ayrıca sevâb verilir. Kâfire gelince; Allah iyiliklerini ona dünyada iken ve­rir. Âhirete sevk edildiği zaman ise karşılığında kendisine hayır ve­rilecek hiç bir iyiliği olmaz. Bu hadîsi sâdece Müslim tahrîc etmiştir.[51]

98 — Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytân­dan Allah’a sığın.

99 — Doğrusu, inananlar ve yalnız Rablarma güve­nenler üzerinde onun bir nüfuzu yoktur.

100 — Onun nüfuzu; sâdece onu dost edinenler ve Allah’a şirk koşanlar üzerindedir.

Kur’an Okuyacağın Zaman

Bu, Allah Teâlâ’nın Peygamberi (s.a.) diliyle kullarına olan em­ridir. Onlar, Kur’an okumak istedikleri zaman kovulmuş şeytândan Allah’a sığınmakla emrolunmuşlardır. Bu, vâcib anlamında değil men-dûb anlamda bir emirdir. İmâm Ebu Ca’fer İbn Cerîr ve başka imam­lar bu hususta icmâ’ bulunduğunu naklederler. Eûzu besmele hakkın­da vârid olan hadîsleri daha önce tefsirin başında genişçe vermiştik. Hamd ve Minnet Allah’adır. Okumanın başında Allah’a sığınmaktaki mânâ; Kur’an’ı okuyanın Kur’an’ın kırâetini karıştırmaması ve düşün­meden onu alıkoymaması içindir. Cumhurun görüşüne göre; Eûzü an­cak Kur’an okumadan öncedir. Hanıza ve Ebu Hatim es-Sİcistânî’den nakledildiğine göre Eûzü, Kur’an okumadan sonra olur. Bunlar bu gö­rüşlerine yukardaki âyeti delil getirmektedirler. Nevevî de, el^Mühez-zeb şerhinde benzer bir görüşü Ebu Hüreyre, Muhammed îbn Sirîn ve İbrâhîm en-Nehaî’den nakletmektedir. Sahîh olan ise, daha önce ge­çen ye Eûzü’nün Kur’an okumadan önce olduğuna delâlet eden hadîs­ler ışığında birinci görüştür. En doğrusunu Allah bilir.

«Doğrusu, inananlar ve yalnız Rablarına güvenenler üzerinde onun bir nüfuzu yoktur.» âyeti hakkında Sevrî der ki: Şeytânın, on­ları tevbe etmeyecekleri bir günâha düşürme gücü yoktur. Başkaları : Bunun mânâsı; şeytânın onlar aleyhine bir hücceti olmamasıdır, der­lerken diğer bazıları bu âyetin : «Ancak içlerinden ihlâs verilen kul­larım müstesna.» (Hıcr, 40) âyeti gibi olduğunu söylemişlerdir. Mücâ-hid, «Onun nüfuzu; sâdece onu dost edinenler üzerindedir.» âyetinde-ki kelimesini; ona itaat edenler, şeklinde açıklar. Baş­kaları ise : Allah’ın dışında dost edinenler, şeklinde anlamışlardır. «Onun nüfuzu; sâdece onu dost edinenler ve Allah’a (ibâdette onu) ortak kılanlar üzerindedir.» Bu âyetteki Bâ harfi cerrinin, sebep mâ­nâsına olması da muhtemeldir. Buna göre anlam şöyle olacaktır : Şey­tâna itaat etmeleri sebebiyle Allah’a şirk koşanlar olmuşlardır. Baş­kaları ise şöyle diyor: Buranın anlamı: Şeytân onlara mal ve çocuk­larında ortak olmuştur, şeklindedir.[52]

101 — Biz, bir âyetin yerine başka bir âyet getirdiği­miz zaman, Allah ne indirdiğini gayet iyi bilirken, onlar: Sen sâdece uyduruyorsun, derler. Hayır, onların çoğu bu­nu bilmezler.

102 — De ki: Onu Ruh el-Kudüs, mü’minlerin îmâ­nını pekiştirmek, müslümanlara hidâyet ve müjde olmak üzere Rabbm katından hak ile indirmiştir.

Allah Teâlâ müşriklerin akıllarının zayıflığını, sebat ve inançları­nın azlığını, üzerlerine mutsuzluk yazılmışken onların îmân etmeleri­nin tasavvur dahi olunamayacağını haber vermektedir. Zîrâ onlar hü­kümlerin nâsihleri ile mensûhlarınm değiştirildiğini gördükleri zaman Rasûl için : Sen sâdece uyduruyorsun, yalancısın, derler. Halbuki Rab Teâlâ dilediğini yapan, dilediği hükmü verendir. Mücâhid, «Bir âye­tin yerini başka bir âyetle değiştirdiğimiz zaman.» âyeti hakkında der ki: Kaldırdığımız ve yerine onun bir başkasını koyduğumuz zaman. Katâde bu âyetin: «Biz, bir âyeti nesheder veya unutturursak ondan daha hayırlısını yahut da dengini getiririz…» (Bakara, 106) âyeti gibi plduğunu söyler.

Allah Teâlâ onlara cevaben şöyle buyurmaktadır: «De ki: Onu Ruh el-Kudüs (Cibril) mü’minlerin îmânını pekiştirmek, (onların bi­rinci ve ikinci olarak nazil olanı tasdik etmeleri, kalblerinin Allah’a bağlanması için Allah’a ve elçilerine inanmış) müslümanlara hidâyet ve müjde olmak üzere Rabbın katından hak, (doğruluk ve adalet) ile indirmiştir.»[53]

103 — Andolsun ki; ona mutlaka bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık arapçadır

Allah Teâlâ, müşriklerin söylemekte oldukları yalan ve iftiraları haber veriyor. Onlar: Onun bize okumakta olduğu Kur’an’ı Muham-med’e ancak bir insan öğretmektedir, diyor ve aralarında Kureyş boy­larından birisinin kölesi olan dili yabancı birine işaret ediyorlardı.. Bu bir köle satıcısı olup Safa yanında mal satardı. Bazan olurdu ki Allah Rasûlü (s.a.) onun yanında oturur, onunla bazı şeyler konuşurdu. Onun dili yabancı olup arapça bilmezdi veya kendisine hitâb edilen şeylere cevap verebilecek kadar az bir miktar bilirdi ki bunu elbette bilmesi gerekirdi. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, onların bu iftiraları­na cevap olarak şöyle buyurur: «Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık arapçadır.» Fesahati, Belagatı ve gönderilmiş her bir peygambere indirilen her bir kitabın mânâsından daha mükem­mel, şümullü, kâmil mânâlan ile bu Kur’an’ı getiren nasıl olur da dili yabancı bir adamdan öğrenir? Azıcık bir akıl kalıntısı olan dahi bu sözü söylemez.

Muhammed İbn İshâk îbn Yessâr, «es-Sîre» adlı eserinde der ki: Bana ulaştığına göre Allah Rasûlü (s.a.) Merve yanında bir hıristi-yan olan ve kendisine Cebr adı verilen Hadram oğullarından birine âit bir kölenin sattığı şeylerin yanında çokça otururdu. Onlar : Al­lah’a yemîn olsun ki getirdiklerinin bir çoğunu, Muhammed’e ancak Hadram oğullan kölesi hıristiyan Cebr öğretiyor, demekteydiler ki; bunun üzerine Allah Teâlâ : «Andolsun ki; ona elbette bir insan öğ­retiyor, dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık arapçadır.» âyetini indirdi. Abdullah İbn Kesîr de böyle söylemiştir. îkrime ve Katâde’den rivayete göre ise bu kölenin ismi Yaîş idi. İbn Cerîr der ki: Bana Ahmed İbn Muhammed et-Tûsî-nin… îbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) Mekke’de bir köle tanıyordu. Bu kölenin ismi Bel’âm olup dili yaban­cıydı. Müşrikler, Allah Rasûlü (s.a.) nün onun yanına girip çıktığını görürler ve : Muhakkak ona Bel’âm öğretiyor, derlerdi. Bunun üzeri­ne Allah Teâlâ: «Andolsun ki; ona elbette bir insan öğretiyor, dedik­lerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apa­çık arapçadır.» âyetini indirdi.

Dahhak îbn Müzâhim.: O, Selmân el-Pârisî’dir, demişse de bu gö­rüş zayıftır. ZIrâ bu âyet Mekke’de nazil olmuştur. Selmân ise ancak Medîne’de müslüman olmuştur. Ubeydullah İbn Müslim der ki: Bizim iki rûm kölemiz vardı. Kendilerine ait bir kitabı kendi dillerinde okurlardı. Hz. Peygamber (s.a.) onlara uğrar, onlann başında durur ve dinlerdi. Müşrikler: O ikisinden öğreniyor, dediler de, Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. Saîd îbn Müseyyeb’den rivayetle Zührî şöyle diyor: Müşriklerden onu söyleyen kişi, Allah Rasûlü (s.a.) ne vahiy yazan bir adam idi. Daha sonra İslâm’dan döndü de, bu iftirayı attı. Allah onu kahretsin.[54]

104 — Muhakkak ki Allah’ın âyetlerine inanmayan­ları Allah, doğru yola eriştirmez. Onlara elîm bir azâb vardır.

105 — Allah’ın âyetlerine inanmayanlar; sâdece ya­lan uydururlar. Ve işte onlar yalancıların tâ kendileridir.

Allah Teâlâ zikrinden yüz çeviren, Rasûlüne indirmiş oldukların­dan gafil olan (bilmezmiş gibi davranan), onun Allah katından getir­miş olduklarına îmân niyeti olmayan kimseleri; hidâyete erdirmeye-ceğini haber veriyor. Allah Teâlâ insanlardan bu kısmı, âyetlerine ve dünyada elçilerine gönderdiklerine îmâna eriştirmeyecektir. Âhirette onlar için can yakıcı, elîm bir azâb vardır. Sonra Allah Teâlâ, elçisi­nin ne bir müfteri ve ne de bir yalancı olmadığını haber verir. Zîrâ Allah ve Rasûlüne karşı yalan uyduranlar; ancak insanların en şerli­leridir ki bunlar, insanlar katında yalan ile tanınmış Allah’ın âyetle­rine inanmayan kâfirlerdir. Allah Rasûlü Muhammed (s.a.) ise insan­ların en doğrusu, en ihsan edicisi, amel, îmân, yakîn ve ilim bakımın­dan en mükemmelidir. Kavmi içinde doğruluğu ile bilinmiştir. Onlar­dan hiç kimse bu hususta asla şüphe etmemiştir ki, onların arasın­da dMuhammed el-Emîn» diye çağırılırdı. Bu sebepledir ki Rûm kralı Hirakl, Ebu Süfyân’a Hz. Peygamber (s.a.) in sıfatlarına dâir sormuş olduğu meseleler içinde ona : Bu söylediklerini söylemezden önce onu yalanla itham eder miydiniz? diye sormuş ve o hayır, demiş bunun üzerine Hirakl: İnsanlara yalan söylemeyi bırakıp da gidip Allah’a mı yalan söyleyecek! deyivermişti.[55]

106 — Kalbi îmanla dolu olduğu halde zorlananların dışında, her kim; îmânından sonra Allah’ı tanımayıp küf­re göğüs açarsa; işte Allah’ın gazabı o gibilerin basınadır. Ve onlar için büyük bir azâb vardır.

107 — Bu, dünya hayatını âhirete tercih etmeleri ve Allah’ın da kâfirler topluluğunu hidâyete eriştirmeme­sinden ötürü, böyledir.

108 — Onlar öyle kimselerdir ki Allah’ın kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimseler. Ve gafiller de işte bunlardır.

109 — Şüphesiz ki âhiret gününde hüsrana uğraya­caklar da, bunlardır.

Allah Teâlâ, îmândan ve basiretten sonra Allah’ı inkâr eden, göğ­sünü küfre açan ve küfürde karâr kılanlara gazab edeceğini haber ver­mektedir. Zîrâ onlar; önce îmânı tanımışlar, sonra ondan dönmüşler­dir. Muhakkak ki âhiret yurdunda onlar için büyük bir azâb vardır. Çünkü onlar; dünya hayatını âhirete tercih etmişler, dünya sebebiyle dinden dönmeye atılmışlardır. İşte Allah Teâlâ onların kalblerine hi­dâyet bahşetmeyecek, hak dini üzerinde sabit kadem kılmayacaktır. Onların kalblerini mühürlemiştir. Kalbleri ile kendilerine fayda veren hiç bir şeyi akledemezler. Kulakları ve gözlerine mühür vurmuştur ki bunlardan faydalanamazlar. Bunlardan hiç birisi onlara fayda vermez. Onlar başlarına gelecek şeylerden gafildirler.

Şüphesiz ki âhiret gününde ailelerini ve kendi nefislerini kaybedecek, hüsrana uğrayacak olanlar; sıfatları böyle olan kimselerdir.

Allah Teâlâ’nm : «Kalbi îmânla dolu olduğu halde zorlananların dışında…» kavli; dili ile küfreden, dûçâr kaldığı dövme ve eziyet se­bebiyle kalbi söylediğini kabul etmez, aksine Allah’a ve Rasûlüne îmân ile dolu olduğu halde, istemeyerek ve zorlanarak sözü ile müş­riklere muvafakat edenleri diğerlerinden istisna etmektedir. Avfî İbn Abbâs’tan rivayet ediyor ki bu âyet, Ammâr İbn Yâsir hakkında na­zil olmuştur. Muhammed (s.a.) i inkâr etsin diye müşrikler kendisi­ne işkence ettiklerinde zorlanarak onların bu isteklerine muvafakat etmiştir. Daha sonra özür dileyerek Hz. Peygamber (s.a.) e geldi de Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. Şa’bî, Ebu Mâlik ve Katâde de böyle söy­lemiştir. İbn Cerîr der ki: Bize Abd’ül-A’lâ’nın… Ebu Ubeyde tbn Mu­hammed İbn Ammâr İbn Yâsir’den rivayetinde o, şöyle demiştir : Müş­rikler Ammâr îbn Yâsir’i yakaladılar ve ona işkence ettiler de, sonun­da onların istediklerinden bazısını yapmak zorunda kaldı. Daha sonra’ Ammâr, Hz. Peygamber (s.a.) e gelip bundan şikâyet etti de Hz. Pey­gamber (s.a.) : Kalbini nasıl buluyorsun? diye sordu. Ammâr : îmânla dopdolu, diye cevab verdi. Hz. Peygamber (s.a.) : Onlar işkencelerine dönerlerse; sen de bu sözüne dön, buyurdu. Hadîsi Beyhakî burada-kinden daha geniş olarak rivayet etmiştir. Bu rivayette Ammâr’ın, Hz. Peygamber (s.a.) e sövdüğü ve onların ilâhlarını hayırla andığı da kaydedilmiştir. Bu rivayette Ammâr şöyle demiştir : Ey Allah’ın elçi­si, sana sövmedikçe ve tanrılarını hayırla anmadıkça beni bırakmadı­lar. Hz. Peygamber : Kalbini nasıl buluyorsun? diye sordu da Ammâr : îmânla dopdolu, dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü : Onlar eğer işken­celerine dönerlerse; sen de bu söze dön, buyurdu ve bu hususta Allah Teâlâ: «Kalbi îmânla dolu olduğu halde zorlananların dışında…» âye­tini indirdi.

Bu sebeple âlimler küfre zorlanan kimsenin hayatını devam ettir­mek için, zorlandığı şeyi yapar görünmesinin de, ölüm pahasına yo­lunda ısrar etmesinin de caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Hz. Bilâl (r.a.) bütün yapılanlara rağmen onların söylediklerini kabu­le yanaşmamıştı. O kadar ki onlar şiddetli sıcakta göğsüne büyük ka­yalar koyuyorlar ve Allah’a şirk koşmasını emrediyorlardı. O ise on­ların bu isteklerini reddediyor ve : Birdir, O birdir, diyor ve şöyle ekli­yordu : Allah’a yemîn olsun ki sizi bundan daha fazla kızdıracak bir kelime bilmiş olsaydım onu mutlaka söylerdim. Allah ondan hoşnûd olsun ve onu hoşnûd kılsın. Hubeyb İbn Zeyd el-Ansârî de böyle yap­mıştı. Müseylime el-Kezzâb ona : Muhammed’in Allah’ın elçisi oldu­ğuna şehâdet eder misin? dediğinde; o, evet demiş, Müseylime : Benim Allah’ın elçisi olduğuma şehâdet eder misin? dediğinde ise; dinle­mem, demişti. Müseylime onun organlarını birer birer keserken o sö­zünde sabit kalmıştı.

tmâm Ahmed’in İsmâîl kanalıyla… İkrime’den rivayetine göre Hz. Ali, İslâm’dan dönen bazı kimseleri ateşte yakmıştı. Bu, İbn Ab-bâs’a ulaşınca : Ben, onları ateşte yakacak değildim. Muhakkak ki Al­lah Rasûlü (s.a.) : Allah’ın azabı ile azâblandırmayın, buyurmuştur. Ben Allah Rasûlü (s.a.) nü:: Kim dinini değiştirirse onu öldürün, sö­zü ile onları öldürdüm, dedi. İbn Abbâs’ın bu sözü Hz. Ali’ye ulaştığı zaman: Yazık İbn Abbâs’ın annesine, dedi. Bu haberi Buhârî rivayet etmiştir.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Ebu Bürde’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : Ebu Mûsâ Yemen’de Muâz îbn Cebel’ln yanına geldi. Bir de baktı ki onun yanında birisi var. Bu kim? diye sordu. Muâz : Önce yahûdî idi, sonra müslüman oldu, sonra tekrar yahûdîliğe döndü. Biz de —öyle sanıyorum ki— iki aydan beri onu İs­lâm’a zorluyoruz, dedi. Ebu Mûsâ : Allah’a yemîn olsun ki, siz onun boynunu vurmadıkça oturmayacağım, dedi ve boynu vuruldu. Ebu Mû­sâ dedi ki: Allah ve Rasûlü, dininden dönenin öldürülmesine hükmet­ti. Veya şöyle demiştir: Kim dinini değiştirirse onu öldürün. Bu kıssa Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde başka lafızlarla geçmektedir.

Bu durumların en faziletli ve üstün olanı ise, katledilmesine se­bep olsa dahi müslümanın, dini üzere sebat etmesidir. Nitekim Hafız İbn Asâkir Sahâbe’den birisi olan Abdullah İbn Huzâfe es-Sehmî’nin hal tercümesinde şöyle anlatıyor : Onu rûmlar esir etmiş ve krallarına getirmişlerdi. Kralları ona : Hıristiyan ol ki seni hükümranlığıma or­tak edeyim, seni kızımla evlendireyim, dedi. İbn Huzâfe : Sâhib olduk­larının hepsini, arabın sâhib olduklarının tamâmını göz açıp kapaya­cak kadar bir süre Muhammed’in dininden dönmem şartıyla bana ver­miş olsaydın dahi bunu yapmazdım, dedi. Kral: O halde seni öldürü­rüm, dedi. İbn Huzâfe : İşte sen, işte yapacağın şey! dedi. Kralın emri üzerine haça gerildi. Okçulara el ve ayaklarının çok yakınından geç­mek üzere ok yağdırmalarını emretti. Bir yandan ona Hıristiyanlık di­ni arzolunuyor, o ise kabul etmemekte direniyordu. Sonra emretti ve haçtan indirildi. Sonra bakır bir kazan getirilmesini emretti, kızdı­rıldı, müslümanlardan bir esiri getirip onun içine attılar. İbn Huzâfe bakıyordu. Bir de ne görsün o parlak kemiklerden ibaret kalıverdi. Bunları gören-İbn Huzâfe’ye Hıristiyanlık tekrar teklif edildi yine ka­bul etmedi. Bunun üzerine kral, bakır kazana atılmasını emretti. Onun içine atılmak üzere bir çıkrığın üstüne çıkarıldı da ağladı. Onun ağladığını gören kral ümitlendi, onu çağırttı. İbn Huzâfe ona: Ben ağ­ladım; çünkü benim nefsim bir tek nefistir ve Allah yolunda bu saat kazana atılacak. İsterdim ki cesedimdeki her bir kıl sayısınca nefsim olsun ve Allah yolunda bu işkence ile bana işkence olunsun. Bazı ri­vayetlere göre; kral onu hapsetmiş, günlerce yiyecek ve içeceği yasak­lamış sonra ona içki ve domuz eti göndermiş. İbn Huzâfe bunlara yak­laşmamış bile. Sonra kral kendisini çağırtıp: Seni yemekten alıkoyan nedir? diye sormuş ve o, şöyle demiş : Muhakkak ki o bana helâl ol­muştur. Fakat ben, hakkımda seni ümidlendirecek değilim. Bunun üze­rine kral ona : Benim başımı öp seni serbest bırakayım, demiş. îbn Hu­zâfe : Benimle birlikte bütün müslüman esirleri serbest bırakacak mı­sın? diye sormuş; onun evet, cevabı üzerine başını öpmüş ve kral da hem onu hem de yanındaki bütün müslüman esirleri serbest bırakmış. İbn Huzâfe döndüğü zaman Ömer İbn Hattâb: Abdullah İbn Huzâfe’-nin başını öpmek her müslümana hak olmuştur. İşte ben başlıyorum, demiş, kalkıp İbn Huzâfe’nin başını öpmüş.[56]

110 — Hem Rabbm; işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda savaşan ve sabredenler­le birliktedir. Muhakkak ki Rabbın, bundan sonra da Ga-fûr’dur, Rahîm’dir.

111 — O gün herkes öz nefsi için uğraşacaktır. Her­kes ne yaptıysa kendisine eksiksiz olarak verilecek, onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.

Hicret, Savaş ve Sabır

Bunlar Mekke’de kavimleri içinde zayıf ve hakir görülen, kavim­leri içinde fitne üzere onlara boyun eğen diğer bir sınıftır. Sonra onlar hicret ile kurtuluş imkânı bulmuşlar, Allah’ın hoşnûdluğunu ve bağış­lamasını dileyerek ülkelerini, ailelerini ve mallarını bırakmışlar, mü’minlerin yoluna girmişler, onlarla birlikte kâfirlerle cihâd etmişler, sabretmişlerdir. Allah Teâlâ burada haber veriyor ki; onların bu işle­rinden, fitneye icabet etmelerinden sonra Allah’a döndükleri günde onlar için Gafûr’dur, Rahîm’dir.

«O gün herkes öz nefsi için uğraşacaktır.» Kişi için orada uğraşa­cak hiç kimse yoktur. Ne babası, ne oğlu, ne kardeşi ve ne de eşi. «Her­kes (hayır veya şer) ne yaptıysa kendisine eksiksiz olarak verilecek, on­lar asla haksızlığa uğratmayacaklardır.» Haynn sevabı eksiltilmeye­cek, kötülüğün karşılığı artırılmayacak ve zerre miktar haksızlığa uğ-ratılmayacaklardır.[57]

112 — Allah size huzur ve güven içinde olan bir ka­sabayı misâl olarak verir. Her yandan oraya bol bol rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetine nankörlük ettiler de yaptıklarından dolayı Allah onlara açlık ve korku belâsı­nı tattırdı.

113 — Andolsun ki onlara; kendilerinden bir pey­gamber gelmişti de onu yalanlamışlardı. Zulüm ederler­ken kendilerini azâb y akalayı vermişti.

Bu, Mekke ahâlîsinin kasdedildiği bir misâldir. Mekke emîn hu­zur ve sükûn yeri idi. Çevresinden insanlar öldürülmeye veya esîr edil­meye dûçâr iken oraya kim girerse emniyyette olur, korkmazdı. Nite­kim başka bir âyette Allah Teâlâ: «Dediler ki: Seninle beraber doğru yolda gidersek yerimizden oluruz. Katımızdan bir rızık olarak onları, her şeyin mahsûlünün toplandığı korkusuz bir haremde yerleştirme­dik mi?» (Kasas, 57) buyururken; burada şöyle buyurmaktadır: «Her yandan oraya bol bol, (kolayca) rızık geliyordu. Ama Allah’ın nime­tine küfrettiler.» Allah’ın nimetlerini inkâr ettiler. Bundan daha ağın olarak Muhammed (s.a.) in onlara peygamber olarak gönderildiğini inkâr ettiler. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: «Allah’ın verdiği, nimeti küfre çevirip değiştirenleri ve milletlerini helak olacakları yere götürenleri görmüyor musun? Yaslanacakları cehennem ki hepsi oraya atılacaklar o^ ne kötü bir karargâhtır.» (İbrâhîm, 28-29) Bu se­beple Allah Teâlâ, onlar n ilk iki halini tersine çevirmiştir. Şöyle bu­yurur : «Yaptıklarından dolayı Allah onlara açlık ve korku belâsını tat­tırdı.» Her şeyin meyveleri onlar için toplanıp geliyor, her yerden rız­kı bolca geliyor iken bundan sonra Allah onlara açlığı tattırdı. Zîrâ onlar Allah Rasûlü (s.a.) ne karşı gelmişler, ona zıd gitmekte diret­mişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Yûsuf’a verilen yedi kıtlık senesi gibi yedi sene ile onlara beddua etmiş, onlara öyle bir sene isabet et­miştir ki sâhib oldukları her şeyi gidermiş, boğazladıkları zaman ka­nına bulaştırmış oldukları deve yününü yemek zorunda kalmışlardı.

«Allah onlara korku belâsını tattırdı.» Allah Rasûlü (s.a.) ve as­habı Medine’ye hicret ettiklerinde; onların bu emniyetleri, Hz. Pey­gamberin seriyye ve ordularının satvetinden dolayı korkuya dönüştü. Müslümanlar onların olan her şeyi sefalete ve yok olmaya mahkûm etti. Sonunda da Allah Teâlâ inananlara oranın fethini nasîb buyur­du. Bu, Allah’ın onlara kendi içlerinden göndermiş olduğu Rasûlünü yalanlamaları, haddi aşmaları sebebiyle olmuştur. Allah Teâlâ : «An-dolsun ki, Allah müzminlere büyük bir lutufda bulunmuştur. Zîrâ on­lara kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir.») (Âl-i İmrân, 164) âyetinde, onları minnet altında bırakıyor. Başka âyetlerde ise şöyle buyurmaktadır : «Ey îmân eden akıl sâhibleri Allah’tan korkun, Allah size gerçek bir zikir indirmiştir.» (Talâk, 10), «Nitekim size içinizden; âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden, kitabı ve hikmeti öğreten ve bilmediğiniz şeyleri bildiren bir peygamber gönderdik… Bir de Bana şükredin, nankörlük etmeyin.» (Bakara, 151-152).

Nasıl ki kâfirlerin durumları tersine dönmüş, emniyyetten sonra korkuya düşmüşler, bolluktan sonra açlığa dûçâr kalmışlarsa; Allah Teâlâ mü’minlerin korkularından sonra onların bu korkularını em-niyyete, yoksulluktan sonra yoksulluklarını rızka dönüştürmüş, onları insanların emirleri, hâkimleri, efendileri, kumandanları ve imamları kılmıştır. Bu misâlin Mekke için verildiğine dâir vermiş olduğumuz tevcih, Avfî tarafından İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. Mücâhid, Ka-tâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de bu görüştedirler. Mâlik, bu açıklamayı Zührfden nakleder ki Allah cümlesine rahmet eylesin.

İbn Cerîr’in îbn Abdurrahîm el-Berkî kanalıyla… Selîm İbn Itr’-dan rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.) in hanımı Hafsa ile beraber hacdan dönüyorduk. Hz. Osman (r.a.) Medine’de muhasara altında idi. Hafsa Hz. Osman’ın ne yaptığını soruyordu. Nihâyet iki binitli gördü ve sormak üzere onlara birini gönderdi. Onlar: O <Hz. Osman) öldürüldü, dediler. Bunun üzerine Hafsa şöyle dedi: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki orası Allah Te-âlâ’nın: «Allah size huzur ve güven içinde olan bir kasabayı misâl olarak verir. Her yandan oraya bol bol rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetine küfrettiler.» buyurmuş olduğu kasabadır. Ebu Şüreyh der ki: Bana kendisine rivayet eden birinden Ubeydullah îbn Muğîre’nin ha­ber verdiğine göre o : Muhakkak ki o kasaba Medine’dir, dermiş.[58]

114 — Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeyler­den helâl ve temiz olarak yeyin. Eğer O’na kulluk edecek­seniz, Allah’ın nimetine şükredin.

115 — O; size ancak ölüyü, kanı, dcmuz etini, bir de Allah’tan başkası için kesilmiş olanı haram kıldı. Mecbur olan; saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla bunun dı­şındadır. Şüphesiz Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.

116 — Diliniz yalan yere vasıflandırageldiği için her şeye: Şu helâl; bu, haramdır, demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz ki Allah’a kar­şı yalan uyduranlar; asla felah bulmazlar.

117 — Az bir geçim ve ardından onlara elîm bir azâb vardır.

Allah’ın Haram Kıldıkları

Allah Teâlâ inanan kullarına helâl, temiz rızkından yemeyi bu rızıklardan dolayı kendisine şükretmelerini emrediyor. Muhakkak ki başlangıçta onlara nimet veren, fazl u keremiyle onlara muamele eden, tek ve ortağı olmaksızın ibâdete hak kazanan O’dur. Sonra onların hem dinlerine ve hem de dünyalarına zararlı olan ölü, kan ve domuz etini haram kıldığını zikreder, «Bir de Allah’tan başkasının ismi üzere kesilmiş olanı haram kılmıştır. Bununla birlikte mecbur olan, darda kalan saldırmamak, haddi aşmamak ve başkasının hakkına tecâvüz etmemek şartıyla bunun dışındadır. Şüphesiz ki Allah Gafûr’dur, Ra-hîm’dir.» Bu âyetin benzeri hakkındaki bilgi daha önce Bakara sûre­sinin 173. âyetinde geçmişti ki burada tekrarına gerek görmüyoruz. Hamd, Allah’ındır. Daha sonra Allah Teâlâ mücerred kendi uydurma­ları, kendi görüşleri ve isim koymaları ile helâl ve haram kılan müş­riklerin yoluna girmeyi yasaklıyor. Onlar câhiliyye dönemlerinde uy­durmuş oldukları ve kendilerine meşru’ gördükleri beş kere doğuran ve beşincisi dişi olan deveyi, putlara adanan ve serbest bırakılan deve­leri, erkekli dişili olmak üzere ikiz doğuran koyun veya develeri, on nesli dölleyen erkek deveyi bu şekilde haram sayarlardı. Allah Teâlâ buyurur ki: «Diliniz yalana alışmış olduğu için her şeyi; Şu helâl; bu haramdır, demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursu­nuz.» Şer’î bir dayanağı olmayan her bir bid’ati uyduran, veya Allah’­ın haram kıldıklarından bir şeyi helâl kılan veya mücerred kendi gö­rüşü ve arzusuyla Allah’ın mübâh kıldıklarından bir şeyi haram kılan bu hükmün altına girer.

Daha sonra Allah Teâlâ bu yüzden onları tehdîdle buyurur ki: «Şüphesiz ki Allah’a karşı yalan uyduranlar ne dünyada, ne de âhi-rette asla felah bulmazlar.» Dünyada onlar için az bir geçimlik var­dır. Âhirette ise onlara elîm bir azâb vardır. Nitekim Allah Teâlâ baş­ka âyetlerde şöyle buyurur : «Onları az bir süre geçindirir sonra da ağır bir azaba sürükleriz.» (Lokman, 24), «Allah hakkında yalan uy­duranlar hiç şüphesiz felah bulmayacaklardır. Dünyada biraz fayda-lanma vardır. Sonunda dönüşleri Bizedir. Sonra Biz de küfreder ol­malarından dolayı onlara şiddetli azabı tattıracağız.» (Yûnus, 69-70).[59]

118 — Sana anlattıklarımızı; daha evvel yahûdî olan­lara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmemiştik, fa­kat onlar kendilerine zulmetmişlerdi.

119 — Hem Rabbın, bilmeyerek kötülük işleyip te tevbe eden ve ıslâh olanlardan yanadır. Bundan sonra da Rabbın muhakkak Gafûr’dur, Rahimdir.

Allah Teâlâ bundan önce bizim üzerimize kanı, ölüyü, domuz eti­ni, Allah’tan başkası için kesilmiş olanı haram kıldığını, zaruret halin­de de bunlarda bu ümmete ruhsat verdiğini zikretmişti. Muhakkak ki zaruret halindeki ruhsatta, bu ümmet için bir kolaylık vardır. Allah Teâlâ bu ümmet için kolaylığı murâd eder, zorluğu murâd etmez. Bun­dan sonra Allah Teâlâ, neshetmezden önceki şeriatlarında yahûdîlere haram kıldıklarını zikreder. Onların içinde bulundukları yükleri, bağ­lan, zorluk ve darlığı beyân eder de şöyle buyurur : «Sana anlattıkla­rımızı; daha evvel yahûdî olanlara da haram kılmıştık.» Burada, En’âm süresindeki: «Yahûdî olanlara da bütün tırnaklıları haram kıl­dık. Sığır ve koyunun iç yağlarını da üzerlerine haram kıldık. Bunlar­dan sırtlarına ve bağırsaklarına yapışan ve kemiğe karışan müstes­nadır… Biz, elbette sâdıklarızdir.» (En’âm, 146) âyetinde zikredilenler kasdedilmektedir. Âyetin devamında da şöyle buyuruyor : «Biz onla­ra işleri daraltmakla zulmetmemiştik, fakat onlar kendilerine zulmet­mişler ve bunu haketmişlerdi.» Nitekim başka bir âyette şöyle buyu­rur : «Yahudilerin zulümleri ve birçok kimseleri Allah yolundan çevir­melerinden dolayı; kendilerine helâl kılınmış şeyi yasakladık.» (Nisa, 160).

Daha sonra Allah Teâlâ, âsî mü’minler hakkındaki ikram ve ni­metini haber verir ki, onlardan kim Allah’a tevbe ederse; tevbesini ka­bul edecektir. Şöyle buyurur: «Hem Rabbın, bilmeyerek kötülük işle­yip te tevbe edenlerden yanadır.» Selef den birisi: Allah’a isyan eden herkes bilgisizdir, demiştir. «Hem Rabbın, bilmeyerek kötülük işleyip te tevbe eden ve ıslâh olanlardan, içinde bulunduğu günâhlardan ken­dini sıyıran, Allah’a itaat olan işlere yönelenlerden yanadır. Bu hatâ ve işlenenlerden sonra da Rabbın muhakkak Gafûr’dur, Rahîm’dir.»[60]

120 — Muhakkak ki İbrahim başlıbaşma bir ümmet­ti. Allah’a itaat ederdi ve bir muvahhid idi. Hiç bir zaman için müşriklerden olmamıştır.

121 — Rabbının nimetlerine şükrederdi. Onu beğe­nip seçmiş, kendisini doğru bir yola iletmişti.

122 — Dünyada ona iyilik verdik. Doğrusu o, âhiret-te de iyilerdendir.

123 — Sonra sana: Muvahhid olarak İbrahim’in di­nine uy; o, hiç bir zaman müşriklerden olmadı, diye vah-yettik.

İbrahim’in Ümmeti

Allah Teâlâ kulu, elçisi, halîli, muvahhidlerin Önderi, peygamber­ler babası İbrahim’i över ve onun müşriklerden, Yahudilikten ve Hıris­tiyanlıktan uzak, beri olduğunu haber verir ve : «Muhakkak ki İbra­him başlı başına bir ümmetti. Allah’a itaat ederdi ve bir muvahhid idi.» buyurur. Âyette geçen kelimesi kendisine uyulan imâm, baş­kandır. ise itaat eden, boyun eğendir. ( Oud-I ) ise şirkden tevhide dönen kimsedir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Hiç bir zaman için müşriklerden olmamıştır.» buyurur. Süfyân es-Sevrî’nin Seleme İbn Küheyl’den, onun Müslim el-Batîn’den, onun da Ebu Ubey-deyn’den rivayetine göre; o, Abdullah İbn Mes’ûd’a (bu âyette geçen) ümmet ve kânit kelimelerini sormuş da o, şöyle cevablamış : Ümmet; hayır öğretendir. Kânit ise Allah ve Rasûlüne itaat edendir. Mâlik’ten rivayete göre İbn Ömer : Ümmet; insanlara dinlerini öğretendir, de­miştir. A’meş’in Hakem kanalıyla… Ebu Ubeydeyn’den rivayetine gö­re; o, Abdullah (İbn Mes’ûd) a gelmiş ve : Eğer sana sormaz isek ki­me sorarız? demiş. İbn Mes’ûd ona yumuşak davranmış da ; Bize üm­meti haber ver, demiş, İbn Mes’ûd : O, insanlara hayrı öğretendir, de­miş. Şa’bî’nin Ferve İbn Nevfel el-Eşcaî’den rivayetine göre İbn Mes’­ûd : Muhakkak Muâz başlı başına bir ümmet idi, Allah’a itaat ederdi ve bir muvahhiddi, demişti. Ben kendi kendime : Ebu Abdurrahmân hatâ ediyor. Allah Teâlâ ancak : «Muhakkak ki İbrahim, başlı başına bir ümmetti.» buyurmuştur, dedim. İbn Mes’ûd : Ümmet nedir, kânit nedir bilir misiniz? diye sordu ben : Allah en iyi bilendir, dedim. Şöy­le dedi: Ümmet; hayrı öğreten, kânit ise Allah’a ve Rasûlüne itaat edendir. Bu haber İbn Cerîr’in kaydettiğine göre İbn Mes’ûd’dan baş­ka bir şekliyle de rivayet edilmiştir. Mücâhid, âyetteki ümmet kelime­sini : Tek başına, başlı başına bir ümmettir, şeklinde; kânit’i ise : İta­at eden, diye açıklamıştır. Yine Mücâhid der ki: İbrâhîm yalnız başı­na bir ümmet, bir mü’min idi. O zamanda bütün insanlar kâfirlerdi. Katâde ümmet kelimesini: O hidâyet rehberiydi, kâniti ise : Allah’a itaat edendi, şeklinde açıklar. Allah Teâlâ : «Rabbının nimetlerine şük­rederdi.» buyurur ki; o, Allah’ın kendisi üzerine olan nimetlerinin şük­rünü yerine getirirdi. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur ; «Ve sözünü yerine getiren İbrâhîm’inkinde de.» (Necm, 37) Yani Allah Te-âlâ’nın kendisine emretmiş olduğu her şeyi yerine getirirdi. Allah Te­âlâ burada : «Rabbın onu beğenip seçmiştir.» buyururken başka bir âyette şöyle buyurur : «Andolsun ki, daha önce İbrahim’e de doğru yolu bulma kabiliyetini verdik ve Biz onu biliyorduk.» (Enbiyâ, 51). Sonra : «Kendisini doğru bir yola iletmişti.» buyurur ki bu yol; Allah’­ın hoşnûd olacağı br şeriat üzere tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâ­dettir. «Dünyada ona iyilik verdik.» Mü’minin hayatını hoşça ikmâl etmesinde ihtiyâç duyduğu şeylerin tamâmı olan dünya hayırlarını onun için topladık. «Doğrusu o, âhirette de iyilerdendir.» Mücâhid, «Dünyada ona iyilik verdik.» âyetinde, doğru söyleyen dilin kasdedil-diğini söyler.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Sonra sana : Muvahhid olarak îbrâhîm’-in dinine uy, diye vahyettik.» Onun kemâli, büyüklüğü Allah’ı birle­mesinin ve yolunun sıhhatından olarak ey Rasûllerin sonuncusu ve peygamberler efendisi sana : «Muvahhid olarak İbrahim’in dinine uy; o, hiç bir zaman müşriklerden olmadı, diye vahyettik.» Nitekim Allah Teâlâ En’âm sûresinde şöyle buyurur : «De ki: Şüphesiz Rabbım, be­ni dosdoğru yola iletti. Hâlis muvahhid olan İbrahim’in dinine. îbrâ-hîm müşriklerden olmadı.» (En’âm, 161). Allah Teâlâ yahûdîleri in­kârla ve devamla şöyle buyurur : «Cumartesi (çalışmamak) ancak o gün üzerinde ihtilâfa düşenlere farz kılındı,..»[61]

124 — Cumartesi ancak o gün üzerinde ihtilâfa dü­şenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbm, onların ihtilâf ede-geldikleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hük­münü verecektir.

Şüphesiz Allah, her millete ibâdet için toplanacakları haftada bir günü meşru’ kılmıştır. Allah Teâlâ bu ümmet için Cum’a gününü koy­muştur. Zîrâ Cum’a günü, Allah’ın yaratıkları ikmâl ettiği, yaratık­ların kendisinde toplandığı ve Allah’ın kulları üzerine nimetinin ta­mamlandığı altıncı gündür. Allah Teâlâ’nın bu günü Hz. Musa’nın di­linden İsrâiloğullanna meşru’ kıldığı, onların bundan ayrılarak cu­martesi gününü seçtikleri söylenir. Zîrâ Rab Teâlâ o günde cum’a gü­nü yaratılışları kemâle eren yaratıklardan herhangi bir şey yaratma­mıştır. Allah Teâlâ bu günü, Tevrat şeriatında onlara farz kılmış on­lara bu farza sarılmalarını ve onu muhafaza etmelerini tavsiye etmiş­tir. Ayrıca onlara Peygamber olarak gönderdiği zaman Muhammed (s.a.) e uymalarını emretmiş, Hz. Musa’ya bu hususta onlardan söz ve ahid almasını emretmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Cumarte­si (çalışmamak) ancak o gün üzerinde ihtilâfa düşenlere farz kılın­dı.» buyurmuştur. Mücâhid: Onlar cumartesiye uydular ve cum’ayı terkettiler, demiştir. Sonra yahûdîler Meryem Oğlu îsâ gönderilinceye kadar cumartesi yasağına uymuşlardır. Hz. îsâ’nın, onların bu günü­nü pazar gününe çevirdiği söylenir. Hz. îsâ’nın, kaldırılan bazı hüküm­leri dışında Tevrat şeriatını terketmemiş olduğu, kaldırılıncaya kadar cumartesiyi muhafaza ettiği, hıristiyanların Hz. İsa’dan sonra Kons-tantin zamanında pazar gününe, yahûdîlere muhalefet etmiş olmak için çevirdikleri, namazlarını da sahradan doğuya döndürdükleri söy­lenir. En doğrusunu Allah bilir.

Buharı ve Müslim’in Sahîh’lerinde Abdürrezzâk kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetle sabit olduğuna göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş :

Biz (yaradılışta) sonuncular, kıyamet günü ise ilkleriz. Şu kadar varki onlara kitâb bizden önce verilmiştir. Sonra onlar (Allah’ın), ken­dileri üzerine farz kılmış olduğu günlerinde ayrılığa düşmüşler ve Allah Teâlâ o güne bizi hidâyet buyurmuştur. İnsanlar bu hususta bize tabidirler. Yahudiler yarın, hıristiyanlar yarından sonradır. Hadîsin lafzı Buhârî’nindir. Ebu Hüreyre ve Huzeyfe (r.a.) den rivayet edil­diğine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Allah Teâlâ bizden öncekilere cum’ayı kaybettirmiştir. Cumartesi günü yahûdîler için, pazar günü de hıristiyanlar içindi. Allah Teâlâ bi­zi getirdi ve bizi cum’a gününe eriştirdi. Böylece cum’a, cumartesi ve pazarı farz kılmış oldu. Onlar burada olduğu gibi kıyamet günü de bize tabidirler. Dünya halkından sonuncular biziz, kıyamet günü ise ilkleriz. (Bütün) yaratıklardan Önce haklarında hüküm verilecek olan­lar da biziz. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir.[62]

125 — Rabbmın yoluna hikmetle ve güzel öğütle da­vet et. Onlarla en güzel şekilde tartış. Muhakkak ki Rab-bin, yolundan sapanları en iyi bilir. O, doğru yolda olan­ları da en iyi bilendir.

Hikmet ve Güzel Öğütle Davet

Allah Teâlâ elçisi Muhammed (s.a.) e yaratıkları, Allah’a hikmet­le çağırmasını emreder. îbn Cerîr der ki: O, Allah’ın ona indirmiş ol­duğu kitab ve sünnet’tir. «Rabbmın yoluna güzel öğütle davet et.» bu­yurur Allah Teâlâ. Yani Allah’ın baskınından sakınmaları için onla­ra insanların başına gelen felâket ve musibetleri hatırlat.

Allah Teâlâ: «Onlarla en güze! şekilde tartış.» buyurur. Onlardan münazara ve mücâdeleye ihtiyâç duyan olursa; bu, güzel bir şekilde, nfk ile yumuşaklıkla ve güzel bir hitâb ile olsun. Nitekim Allah Teâlâ : «İçlerinde zulmedenler bir yana, ehl-i kitab ile en güzel şekilde mücâdele edin.» (Ankebût, 46) âyetinde yumuşak davranmakla emretmiş­tir. Ayrıca Firavuna gönderdiğinde Mûsâ ve Hârûn (a.s.) a şöyle em­retmişti : «Ve ona yumuşak sözle söyleyin. Belki nasihat dinler veya Allah’tan korkar.» (Tâhâ, 44).

Allah Teâlâ : «Muhakkak ki Rabbm, yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.» buyurur ki onlardan kimin mutlu, kimin mutsuz olduğunu en iyi bilendir ve bunu yazmış, bitirmiştir. Onları Allah’a davet et. Onlardan sapanlara karşı sapma­larından ötürü kendini helak edercesine üzme. Zîrâ onlara hidâyet vermek, senin üzerine vazife değildir. Sen ancak bir uyarıcısın. Sana tebliğ etmek düşer. (Onların) hesabı ise Bize aittir. «Muhakkak ki sen her sevdfğini hidâyete erdiremezsin.» (Kasas, 56), «Onları hidâyete er­dirmek sana düşmez.» (Bakara, 272).[63]

İzahı

«Onlarla en güzel şekilde tartış.» Tartışmanın en güzel yolu olan yumuşaklık ve rıfk ile tartış. Katı ve sert olma. Denildi ki; insanlar birbirinden farklı üç kısma ayrılırlar. Birinci kısım kâmil bilginler ve sağlam akıl sahipleriyle keskin basiret sahipleridir. Onlar, eşyayı ger­çek şekilde oldukları gibi tanımak isterler. İşte âyet-i kerîme’de; «Rab-bının yoluna hikmetle davet et» kavlinde işaret edilenler bunlardır. Yani kesin ve yakînî delillerle onları çağır ki eşyayı gerçekte oldukla­rı gibi bilsinler ve böylece ondan yararlanıp insanları da yararlandır­sınlar. Bunlar Sahâbe’den bilginlerin havâssı ve diğerleridir. İkinci kı­sım ise selim fıtrat sahibi, sağlam ahlâka mâlik kimselerdir ki bunlar, henüz kemâl derecesinin sonuna ulaşmamışlardır ancak eksikliğin de alt noktasına düşmemişlerdir. Bunlar insanların çoğunluğudur, orta­da yer alırlar ve «güzel öğüt» kavliyle işaret edilenler bunlardır. Yani bunları güzel öğütle çağır denmiştir. Üçüncü kısım ise mücâdele eden, tartışan çekişen ve direnen insanlardır. İşte «onlarla en güzel şekilde tartış» kavliyle işaret edilenler bunlardır. Onlar, ancak bu tartışmay­la hakka boyun eğer ve hakikate dönerler. Denildi ki: Hikmetten mu-râd nübüvvettir. Yani onlan nübüvvet ve risâletle çağır, demektir. Gü­zel öğütten maksad ise, yumuşaklık ve davet esnasında rahat davran­madır. «Onlarla en güzel şekilde tartış» kavlinden maksad, onların eziyyetlerine bakma, risâleti tebliğde ve hakka davette kusur etme, demektir. Bunun İçin bazı tefsir bilginleri, bu âyetin kılıç emrini bildiren âyetle neshedildiğihi söylemişlerdir.[64]

126 — Eğer ceza verecek olursanız, ancak size reva görülen ukubetin misillemesiyle ceza verin. Sabrederse­niz elbette bu, sabredenler için daha iyidir.

127 — Sabret; senin sabrın ancak Allah içindir. Üzül­me onlara. Kurdukları düzenlerden dolayı da endîşe et­me.

128 — Şüphesiz ki Allah, müttakîler ve ihsan eden­lerle beraberdir.

Allah Teâlâ kısası uygulamada ve hak almada benzerliğe riâyet­le, adaletle emrediyor. Nitekim Abdürrezzâk’ın Sevrî kanalıyla… İbn Sîrîn’den rivayetine göre o, «Ceza verecek olursanız, size nasıl ceza ve­rildi ise siz de Öylece ceza verin.» âyeti hakkında : Eğer birisi senden bir şey almışsa sen de ondan bunun benzerini, mislini al, demiştir. Mücâhid, İbrahim, Hasan el-Basrî ve başkaları da böyle söylemiş ve tbn Cerîr bu açıklamayı tercih etmiştir. İbn Zeyd der ki: Onlar müş­rikleri bağışlamakla emrolunmuşlardı. Güç, kuvvet sahibi kişiler müs-lüman olduklarında: Ey Allah’ın elçisi, keşke Allah bize izin vermiş olsaydı da, şu köpeklerden intikam alsaydık, dediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu, sonra Allah Teâlâ bunu da cihâd ile kaldırdı.

Muhammed İbn İshâk’ın arkadaşlarının birinden, onun da Ata İbn Yessâr’dan rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır: Nahl sûresi bü­tünüyle Mekke’de nazil olmuştur. Sûre mekkîdir. Ancak sonundan üç âyet Medine’de tfhud Savaşından sonra nazil olmuştur. Orada Hamza (r.a.) öldürülmüş ve ona işkence edilmişti. Allah Rasûlü (s.a.) : Şa­yet biz onlara galip gelirsek mutlaka onlardan otuz kişiye işkence ede­ceğiz, buyurmuştu, Müslümanlar Allah Rasûlünün bu sözünü işittiklerinde: Allah’a yemin olsun ki eğer biz onlara galip gelirsek onlara öyle bir işkence edeceğiz ki; araplardan hiç kimse, kimseye böyle bir işkence yapmamıştır, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ sûrenin so­nuna kadar: «Ceza verecek olursanız, size nasıl ceza verildi ise siz de öylece ceza verin…» âyetlerini indirdi. Bu hadîs mürseldir. İsnadında ismi belirtilmemiş mübhem bir râvî vardır. Hadîs başka bir kanaldan muttasıl olarak şöyle rivayet edilir ; Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Hasan İbn Yahya’nın… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şehit olunduğunda, Hanaza İbn Abdülmuttalib (r.a.) in başucunda durdu, öyle bir manzaraya baktı ki kalbi daha çok acıtacak başka bir şeye bakmış değildi. Ona baktı ki, işkence edilmiş­ti. Şöyle buyurdu: Allah sana rahmet eylesin. Bildiğime göre muhak­kak sen akrabalarına gider gelir, (süa-ı rahme dikkat eder), çokça ha­yır işlerdin. Allah’a yemîn olsun ki senden sonra sana olan hüznümüz clmamış olsaydı yırtıcı hayvanların karınlarından Allah’ın seni hasret­mesine kadar seni bu halde bırakmam beni sevindirirdi. —Veya Allah Rasûlü buna benzer bir kelime söylemiştir— Allah’a yemîn olsun ki bu yüzden onların sana işkence ettikleri gibi yetmişine mutlaka iş­kence edeceğim. Bunun üzerine Cibril Muhammed (s.a.) e bu sûreyi indirdi ve âyetin sonuna kadar olmak üzere «Ceza verecek olursanız, size nasıl ceza verildi ise siz de öylece ceza verin…» âyetini okudu. Al­lah Rasûlü <s.a.) yemininin keffâretini verdi ve bu niyetinden vazgeç­ti ve bunu yapmadı. Bu hadîsin isnadında zayıflık vardır. Zira isnâd-da bulunan Salih —-Ki İbn Beşîr el-Mürrî’dir— imamlar katında za­yıf görülmüştür. Buhârî onun hadisinin münker olduğunu söyler. Şa’-bî ve İbn Cüreyc derler ki: İşkence edilenler hakkında Uhud günü müslümanlann : Mutlaka biz de onlara işkence edeceğiz, demeleri hak­kında nazil olmuştur. Allah Teâlâ, onlar hakkında bu âyeti indirmiştir. Abdullah İbn İmâm Ahmed babasının müsnedinde der ki : Bize Hediyye İbn Abdülvehhâb el-Mervezî’nin… Übeyy İbn Kâ’b’dan riva­yetinde o, şöyle demiştir: Uhud harbi olduğunda Ansâr’dan altmış, muhacirlerden de altı kişi öldürülmüştü. Allah Rasûlü (s.a.) nün as­habı : Eğer müşriklere karşı bugün gibi bir gün bizim lehimize olsay­dı, mutlaka biz onların bu yaptıklarını kat kat ödetirdik, dediler. (Mek­ke) feth günü olduğunda birisi: Bu günden sonra Kureyş tanınmaya­cak, dedi de bir nida edici bazı kimselerin isimlerini vererek : Allah Rasûlü (s.a.) filan ve filanlar dışında siyahlara ve beyazlara emân vermiştir, diye nida eyledi. Allah Teâlâ : «Ceza verecek olursanız…» âyetini indirdi. Allah Rasûlü (s.a.) : Sabrederiz ve ceza vermeyiz, bu­yurdular. Kur’an’da bu âyetin birçok benzeri vardır ki; bu âyet, adâletin meşrûiyyeti yanında fazla ihsanda bulunmaya çağrıyı da İçer­mektedir. Nitekim bir âyette : «Bir kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür.» buyurmuş sonra da ; «Kim de bağışlar ve barışı sağlarsa, ecri Allah’a aittir.» (Şûra, 40) buyurmuştur. Yine başka bir âyette : «Yaralamalara kısas vardır.» buyurduktan sonra : «Kim de hakkın­dan vazgeçerse; o, kendisi için keffârettir.» (Mâide, 45) buyurmuştur. Bu âyet-i kerîmede de önce : «Ceza verecek olursanız, size nasıl ceza verildi ise siz de öylece ceza verin.» buyurduktan sonra : «Sabrederse­niz elbette bu, sabredenler için daha iyidir.» buyurmuştur. «Sabret; senin sabrın ancak Allah içindir.» âyeti de sabretme emrini te’kîd et­mektedir. Bu, aynı zamanda buna Allah’ın dilemesi, yardımı, gücü ve kuvveti ile ulaşılacağını haber vermekten ibarettir. Sonra Allah Teâlâ buyurur ki: Sana muhalefet edenlere üzülme. Muhakkak ki Allah bu­nu takdir buyurmuştur. Kurdukları düzenlerden, sana düşmanlık yap­maya uğraşmalarından ve sana kötülük ulaştırmaya uğraşmalarından endîşe etme, üzülme. Muhakkak ki Allah s&na yeter, sana yardım edi­cidir, seni destekleyicidir, seni onlara karşı üstün ve muzaffer kılacak­tır.

«Şüphesiz ki Allah, (kendilerine yardımı, te’yîdi ile) müttakîler ve ihsan edenlerle beraberdir.» Bu, «Hani Rabbın meleklere : Ben si-zinleyim, haydi îmân edenlere sebat verin, diye vahyetmişti.» (Enfâl, 12) âyetinde, Mûsâ ve Harun’a hitaben buyurduğu : «Korkmayın, Ben sizinle beraberim, hem görür hem de işitirim.» (Tâhâ, 46) âyetinde de olduğu gibi özel bir beraberliktir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.) ma­ğarada iken Sıddîk’a : «Üzülme, muhakkak Allah bizimle beraberdir.» (Tevbe, 40) buyurmuştu. Genel olan beraberliğe gelince; bu işitme, görme ve ilim iledir. Bu, Allah Teâlâ’nın şu âyetlerindeki gibidir: «Ne­rede olursanız olun, O, sizinle beraberdir ve Allah yaptıklarınızı gör­mektedir.» (Hadîd, 4), «Bilmez misin ki Allah; göklerde olanları da, yerde olanları da bilir. Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mut­laka O’dur. Beş kişinin gizli bulunduğu yerde altıncı mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede (bulunurlarsa) bulunsunlar mutlaka onlarla beraberdir.» (Mücâdile, 7), «Ne işte bulunsan, Kur’-an’dan ne okusan ve siz ne iş yaparsanız; yaptıklarınıza daldığınız­da mutlaka Biz üzerinizde şahidiz.» (Yûnus, 61).

Âyetteki «Müttakîler» haramları bırakanlar, «ihsan edenler» ise Allah’a itaat olan işleri yapanlardır. İşte Allah bunları muhafaza ede­cek, koruyacak, onlara yardım edecek, onları destekleyecek, düşman­larına ve muhaliflerine karşı onları zafere, erdirecektir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam’ın… Muhammed İbn Hâtıb’dan rivayetinde ot şöyle demiştir : ûsmân (r.a.) îmân eden, muttaki ve ihsan edenlerdendi.

Nahl sûresi tefsirinin sonudur. Bütün hamd ve nimet Allah’ındır. O’ndan yardım dilenir. O bize yeter ve O, ne güzel Vekîl’dir.

Kuran

Nahl Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.