Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Parçalı Bulutlu
İstanbul
22°C
Parçalı Bulutlu
Paz 23°C
Pts 24°C
Sal 23°C
Çar 20°C

16 – Nahl Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

(Mekke’de İnmiştir, Yüzyirmisekiz Âyettir). el-Hasen, İkrime, Ata ve Câbir’in görüşüne göre bütünüyle Mekke’de in­miştir. Bu sûrede şanı yüce Allah, kullarının üzerindeki nimetlerini sayıp dök­mesi sebebiyle buna “Sûretu’n-Niam (Nimetler Sûresi)” adı da verilir.

16 – Nahl Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Nahl Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

Yüce Allah’ın: “Şayet bir ceza verecek olursanız, size yapılan saldırının misli ile mukabele edin” (126 âyet) buyruğu dışında Mekke’de İndiği de söy­lenmiştir. Sözü geçen bu âyet-i kerimenin ise, Medine’de Hz. Hamza ile Uhud’da şehid edilenlere uygulanan müsle hakkında indiği belirtilmiştir.

Bİr diğer istisna da yüce Allah’ın: “Sabret, senin sabrın ancak Allak{ in) yardımı iledir” (127. âyet) ile: “Ayrıca Rabbin… sonra hicret edenlere.,.”(110. âyet) buyruklarının da Medine’de indiği söylenmiştir.

“Zulmedildikten sonra Allah yolunda hicret edenlerin…” (41. âyet) buy­ruğu Habeşistan’a hicret hakkında olup Mekke’de İnmiştir.

îbn Abbas der ki: Bu sûre, Hz. Hamza’nın şehid edilmesinden sonra Me­dine’de inen üç âyet-i kerime dışında Mekk. de inmiştir. Sözkonusu bu âyet-i kerimeler ise: “Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın… Sabreden lerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle vereceğiz” (95-97, âyetler) buyruklarıdır.[1]

  1. Allah’ın emri geldi. Artık onun acele gelmesini istemeyin. O, on­ların ortak koştukları şeylerden münezzehtir; yücedir,

“Allah’ın emri geldi. Artık onun acele gelmesini istemeyin” buyrıı-ğundaki “geldi” buyruğu, “gelir, gelecek” anlamındadır. Bu, bir kimsenin: Eğer banal İkram edersen, ben de sana İkram ederim, demesine benzer. Bundan önce de yüce Allah’ın, gerek mazi, gerekse müstakbel (muzari, geniş zaman, gelecek) ile ilgili haber vermelerinin aynı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bu Sunmakta dır. Çünkü onun geleceğini bildirdiği şey kaçınılmaz olarak ge­lecektir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Cennetlikler, cehennem­liklere… seslenirler.” (el-A’râf, 7/44)

“Allah’ın emrTnden kasıt; şirk üzere ve O’nun Rasûlünü yalanlamaya de­vam eden kimseler için hazırladığı cezasıdır. el-Hasenr İbn Güreye ve ed-Dah-hâk derler ki: Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği ve onda yer alan farz hüküm­leri ile sair ahkâmıdır. Ancak bu anlama gelme ihtimali uzaktır. Çünkü, as-hab-ı kiramdan herhangi bir kimsenin, yüce Allah’ın farz hükümlerini ken­dilerine farz kılınmadan önce çabuklaştırılmasını istediğine dair bir nakil gel­memiştir. Azap ve cezanın acele gelmesini istiyenlere gelince; bu Kureyş kâ­firlerinden olsun, onların dışındaki kâfirlerden olsun çokça nakledilmiş bir husustur. Öyİeki, en-Nadr b. el-Haris: “Ey Allah! Eğer bu senin katından gel­miş hakkın kendisi ise…” (el-Enfal, 8/32) diyerek azabın çabuklaştı almaşnı istemişti.

Derim ki: ed-Dahhâk(ın) görüşü lehine, Ömer (r,a)’ın şu sözleri delil gös-verilebilir Ben, üç hususta Rabbime muvafakat ettim. İbrahim’in Makamı, hi-cab ve Bedir esirleri hususunda. Bunu, Müslim ve Buharı rivayet etmiştir.[2] Bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/125- âyetin ilk bölümü, 3, başlıkta) geç­miş bulunmaktadır,

ez-Zeccâc der ki: Burada, “Allah’ın emri”nden kasıt, yüce Allah’ın, kü­fürlerine ceza olmak üzere onları tehdit etmiş olduğu azaplardır. O bakım­dan bu, yüce Allah’ın: “Nihayet emrimiz gelip tandır kaynaymca,,.” (Hûd, 11/40) buyruğunu andırmaktadır.

Burada sözü edilen “Allah’ın emrl”nin kıyamet günü olduğu yahut onun yaklaştığına delil teşkil eden alâmetlerinden birisi olduğu da söylen­miştir.

İbn Abbas derki: “O saat yaklaş ti ve ay yarıldı” (el-Kamer, 54/1) buyru­ğu nazil olunca, kâfirler şöyle dedi: Bu adam, kıyametin yaklaştığını iddia edi­yor, O halde yaptıklannızın bazılarından uzak duruma. Uzak durdular ve bek-ledile’r. Ancak, herhangi bir şey görmeyince, bu sefer: Biz birşey görmüyo­ruz, dediler. Bunun üzerine yüce Allah’ın: “İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı” (el-Enbiyâ, 21/1) âyeti nazil oldu. Yine, bundan korkup çe­kindiler ve kıyametin yaklaşmasını beklediler. Geçen günler uzayıp durun­ca, biz birşey görmüyoruz dediler. Bunun üzerine: “Allah’ın emri geldi” âyeti nazil oldu. Rasûlullah (sav) da, müslümanlar da bundan dolayı korkuya ka­pıldılar. Bu sefer: “Artık onun acele gelmesini istemeyin* buyruğu inince kalpleri yaUşü ve huzur buldular, Peygamber (sav): “Ben ve kıyamet, şu İki­si gibi gönderildim” diyerek şehadet parmağı ve onun yanındaki parmağı ile işaret etti. Yani, Hz. Peygamber demek İstiyor ki: Az kalsın kıyamet benim gelişimden önce kopacakken, ben ondan önce gönderildim[3]

ibn Abbas der ki: Peygamber (sav)’ın peygamber olarak gönderilmesi kı­yametin alâmeti erindendir. Cebrail de, Muhammed (sav)’e peygamberlik vermek üzere semâvât ehlinin yanından geçip gittiğinde onlar: Allahtıekber kıyamet koptu demektir, dediler.

“O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir.” Yani,

O’nun, kıyameti koparmaya kadir olmadığı şeklindeki nitelendirmelerinden münezzehtir. Çünkü Onlar; Hiçbir kimse ölüleri yeniden diriltemez, diyor­lardı. Bu sözleriyle de ancak yaratılmış bir kimsenin nitelendirilebileceği aciz­likle O’nu nitelendirmiş oldular. Böyle bir nitelendirme ise şirktir.

“Onların ortak koştukları şeylerden” buyruğunun, onların şirk koşma­larından,,, anlamında olduğu söylenmiştir. Buyruktaki Şeyler” kelime­sinin; Kimse” anlamında olduğu da söylenmiştir ki, O, kendisine or­tak koşulan kimselerden yüce ve münezzehtir, anlamına gelir. [4]

  1. O, kendi emri ile kullarından dilediği kimseler üzerine Eub ile melekleri: “Benden başka hiçbir ilâh olmadığını bildirin. O halde benden korkun” desinler diye indirir.

Melekleri… indirir buyruğunu, ei-Mufaddai b. Âsim; Melekler… iner” diye okumuştur. Burada fiil aslı itibariyle; şeklindedir ve bu Fiilin gerçekleştirilmesi meleklere isnad edilmiştir. el-Kisaîf Ebû Bekir’den, o, Âsım’dan, -el-Mufaddal’dan farklı olarak- ve el-A’meş’ten; Melekler indirilir” şeklinde meçhul fiil olarak oku­muşlardır. el-Cu’ti ise Ebu Bekir’den, o Âsım’dan Melekle­ri… indiririz” diye faili belli malum fiil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise yine, malum bîr fiil olarak; İndirir” diye okumuşlardır. Bu fiildeki za­mir, yüce Allah’ın lafcına racidir. Katade’den tse, İndiririz” şeklinde, “nün” İle fakat şeddesîz okuduğu rivayet edilmiştir. el-A’meş ise, ”nüzulden” olmak üzere; (Melekler) iner” dvye “te” harfi üstün, “ze” harfi de es-reli olarak okumuştur. Melekler” ise, merfu1 olarak melekler in­er anlamında fail olarak) okumuşlardır. Allah’ın: Melekler… in­er de iner” (el-Kadr, 97/4) buyruğunda olduğu gibi.

“Ruh” buyruğundan kasıt, vahiy demek olup, bu da nübüvvet demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yüce Allah’ın: “O, kendi emrinden, ru­hu kullarından dilediği kimseye gönderir” (el-Mu’min, 40/15) buyruğu da buna benzemektedir. er-Rabi’ b. Enes de, Allah’ın kelamı olan Kur’ân diye açıklamıştır. Bunun, kendisine uyulması gereken hakkın beyanı olduğu söy­lendiği gibi, canlıların ruhları diye de açıklanmıştır. Bh açıklamayı da Müca-hid yapmıştır. Çünkü beraberinde bir ruh bulunmaksızın hiçbir melek inmez. Aynı şekilde İbn-i Abbas’dan da rivayet edildiğine göre “ruh” şanı yüce Al­lah’ın ademoglunun suretleri gibî yarattıklarından bir yaratıktır. Semadan be­raberinde bunlardan birisi bulunmaksızın hiçbir melek inmez.

Buradaki “ruh” kelimesi rahmet diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı eL- Hasen ve Katade yapmıştır. Hidâyet diye de açıklanmıştır. Çünkü beden­ler ruhlarla hayat bulduğu gibi, kalbler de hidâyet ile hayat bulur, ez- Zec-cac’ın görüşünün anlamı da budur Çünkü ez- Zeccac şöyle demektedir: Ruh yüce Allah’ın emrine irşad etmek suretiyle İçinde hayatî bir özellik taşıyan herbir buyruktur, Ebu Ubeyde de burada ruhtan kasıt Cebrail’dir diye açık­lamıştır.

Yüce Allah’ın; Rı”h ite” buyruğu ruh ile beraber anlamında olup bu da; Elbiseleriyle çıktı” ifadesindeki elbiselerinin de onunla beraber (üzerinde) olması demektir

wEmr 1 ile kullarından dilediği kimseler üzerine’ yani Allah’ın peygam­berlik için seçmiş olduğu kimseler üzerine,., demektir. Bu da onların: “Ve de­diler ki: Bu Kur’ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli de­ğil miydi?” (Ez-Zuhruf, 43/31) şeklindeki sözlerini red etmektedir.

“Benden başka hiçbir ilah olmadığını bildirin, o halde Benden korkun desinler diye buyruğu, bu putlara tapmaktan sakındırma emrini İhtiva et­mektedir. İşte bundan dolayı inzâr (korturak bildirmek, sakındırmak.) fiili ge­tirilmiştir. Çünkü inzâr aslı itibariyle kendisinden korkulan şeyden sakındır­mak demektir. Bu anlama ayrıca; “Benden korkun” buyruğu da delil teşkil etmektedir.

“Bildirin… diye” buyruğundaki , cer harfinin zikredilmemesi suretiyle nasb mahallindedir ki; Küf­re sapmış olanları Allah’dan başka hiçbir ilah yoktur, diye uyarıp korkutun” anlamındadır. O halde bu edat cer harfinin düşmesi ile yahut da “uyarıp kor­kutma (inzar)” bunun hakkında söz konusu olması (mefûl olması) dolayı­sıyla nasb mahallindedir. [5]

3.O, gökler] ve yeri hak İle yarattı. O, onların ortak koş hıkları şey­lerden yücedir.

“O, gökleri ve yeri hak ile” zeval bulmaları ve yok olmaları için “yarattı.”

“Hak ile” buyruğunun, kudretine delalet etsinler diye kullarının kendisi­ne İtaat etmek suretiyle ibadet etmelerini istemek hakkına sahlb olduğunu ölümden sonra da mahlukatı yaratacağını bildirmek üzere ,., anlamında ol­duğu da söyîenmiştir.

“O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. Hiçbir yaratmaya gü­cü yetmeyen bütün bu putlardan üstündür. [6]

  1. O, İnsanı bir mitle den yarattı. Bakarsın ki o, apaçık bir hasım kesilivermiştir.

“O İnsanı bir nutfeden yarattı.” Şanı yüce Allah vahdaniyetinin delilini söz konusu ettikten sonra, insa.ru, insanın boşu boşuna yorulup didinmesini ve haddim aşmasını söz konusu etmektedir.

“İnsan” cins isimdir, Bununla Ubey b. Halef el-Cumahî’nin kastedifdiği de rivayet edilmiştir. Ubey, Peygamber (.savl’e çürümüş bir kemik getirerek gelir ve: Acaba Allah, çürüyüp toprak olduktan sonra bunu tekrar diriltir mi, diye sorar. Yine yüce Allah’ın: “İnsan hiç Bizim kendisini bir nutfeden yarattığımıza bakmaz mı? Böyle iken o apaçık bir hasım olup çıkıyor” Vâsîn, 36/77) buyruğunun da bu olay hakkında indiği belirtilmektedir. V^ni insan belden ve göğüs kemikleri arasından çıkan bir sudan yaratılmıştır. Yüce Allah., onu bebek olarak dünyaya gelinceye kadar bir merhaleden bir merhaleye geçirmiştir ve sonunda insan, bu gibi meselelerde tartışıp hasım olacak hale gelmiştir.

Buna göre ifade, insanın yaptıklarının hayret edilecek işler olduğu anla­mını taşımaktadır; Çünkü insan “kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirmektedir.” (Yasin, 36/78)

Yüce Allah’ın: “Bakarsın ki o apaçık bir hasım kesilivermiştir” buyru­ğu düşmanlığı apaçık bir şekilde, yüce Allah’ın kudreti hususunda davala-şan bir kimse olarak ortaya çıkmıştır, demektir.

“Hasım” kelimesi; ile aynı anlamdadır. Tıpkı Uy­gun, münasip” kelimesinin anlamında olduğu gibi.

Bunun: O batıl ile husumet ettiğini açıkça ortaya koyan kimse demek ol­duğu da söylenmiştir, “Apaçık (mubîn)” içinde bulunanı sözleri ile açıkça ifa-de eden kimsedir. [7]

  1. Davarlan da yarattı ki bunlarda stei ısıtacak şeyler ve birçok men­faatler vardır. Onlardan yersiniz de.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [8]

1- Davarlar (el-En’âm);

Şanı yüce Allah, insanı söz konusu ettikden sonra, insana ihsanlarından söz ederek: “Davarları da yarattı ki…” diye buyurmaktadır. “Davarlar (.el-en’âm)”; deve, inek ve koyun türüdür. Çoğunlukla ifadeleri, de­veler için kullanılırken, toplu olmaları halinde bu ifade kullanılır. Tek başına koyunlar hakkında bu tabir kullanılmaz şair Hassan der ki:

“Zatü’l-Esabi’cle, el-Civâ’da Azra’ya kadar olan yerlerdeki Bütün izler silindi; orada konaklama yerleri ıpıssızdır. Hashâsoğullarından kalma kurak mı kurak yerler; Toku dumana katan ve bırakılan izleri gömen rüzgârlar

ile sema o eserleri yok ediyor.

Oralarda bir zamanlar dost olacak kimseler vardı. Onun yeşil otlakları arasında develer (neam} ve koyunlar salınırdı.”

Görüldüğü gibi burada “neam” kelimesi özel olarak develer hakkında kul­lanılmıştır

el-Cevheri der ki: “Neam” tekildir “en’âm” ise otlayan malların adıdır. Bu isim çoğunlukla develer hakkında kullanılır. el-Ferra der ki: Bu kelime mü-zekker olup müennesi gelmez, o bakımdan Araplar: Bu, suya giden bir devedir” derler, Bunun çoğulu ise; şeklînde gelir. Oğ­lak” kelimesinin çoğulunun; şeklinde gelmesi gibi. “En’âm” kelime­si de hem müzekker, hem müennescir. Nitekim şanı yüce Allah, bir yerde: On(lar)ın karınlarından” (en-Nahl, 16/66) diye buyurduğu halde, bir başka yerde de;Onların karınlarından” (el-Mu’mİ-nûn, 23/21) diye buyurmaktadır.

Bu buyruktaki Davarları” kelimesinin nasb olarak gelmesi (bir önceki âyetteki) “insan” lafzına atfedil meşinden yalıud mukadder bir fiille nasbedildiğinden dolayıdır. Böyle olması daha uygundur. [9]

  1. Isıtacak Şeyler:

“Sıcaklık” demektir. Burada yünleriyim, tüyleriyle ve kılları ile ısı­tıcı olan elbise, astar ve kürk gibi eşyalar, kastedilmektedir. İbn Abbas’tan ri­vayet edildiğine göre, davarların ısıtacak şeyleri, onların nesilleridir. Doğru­sunu en iyi bilen Allah’ır.

el-Cevherî ise, “es-Sıkah”dz diyor ki: “Isıtacak şeyler”den kasıt, devele­rin yavruları, sütleri ve onlardan alınarak kendileriyle yararlanılan diğer ürünleridir. Nitekim yüce Allah: “Bunlarda sizi ısıtacak şeyler… vardır” di­ye buyurmaktadır Hadis-i şerifte de: (Aramızda­ki.) antlaşmayı kabul ettikleri sürece, develerinden bizim de bir payımız vardır”[10] diye buyurulmaktadır. Aynı zamanda bu kelime, sıcaklık demektir. Bu anlamda olmak üzere Adam ısındı” denilir. Bu şekliyle; “( im\jSjk ): Hoşlanmadı* fiili gibi kullanılır. Yine ki, şeklinde; “Susadı” fiili gibi de kullanılır. Esreli olarak; ise, isim ola­rak “ısıtan şey” demektir, çoğulu da; diye gelir. Mesela; Onun üzerinde ısıtacak bir şey yoktur” denilir, çünkü burada isimdir. Ancak, -aynı anlamı kastederek; denilmez, çünkü bu şeklîyle de mas­tardır

Bu bahçenin soğuğa karşı koruyan serin yerinde otur” denilir. şeklinde ve “fail” veznindeki ifade ise, adam kendi­sini ısıtacak şey giydi, demektir. Isınmış halde olan bir erkeğin durumunu an­latmak için; Isınmış adam” denilir. Isınmış kadına” de­mektir. Elbise kendisini ısıttı, kendisi elbi­se ile ısmdı, onunla ısında” demektir. Yine, bu anlamda; Onunla ısın­dı” diye kullanılır ve bu fiillerin vezni “ifteale” şeklinde olup, kendisini ısıta­cak şeyler giyindi, demek olur Gecemiz ısındı sıcak geçti” an­lamında olduğu gibi, Sicak bir gün” ifadesi de ” vezninde gel­miştir. da sıcak gece demektir. Ev ve elbiseyi nitelemek için de ay­nı şekil kullanılır. Pek çok deve” demektir. Çünkü, develerin biri, di­ğerini nefesleriyle ısıtır. Bu, şeddeli olarak da kullanılır. Tüyleri ve yağlan pekçok olan develer” anlamındadır. Bu açıklamalar el-Esmaî’den nakledilmiştir. eş-Şemmâh da şöyle bir beyit nakletmektedir:

“Sırtlarında buzlar bulunan tüyleri ve yağları pek çok develer sahibi Nasıl olur da kaybolur?”

Yüce Allah’ın: “Ve birçok menfeatler vardır” buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demektedir: Menfaatlerden kasıt, herbir canlının soyudur. Mü-cahid der ki: Kasıt, onların sırtlarına binmek, yük vurmak, sütlerinden, etle­rinden, yağlarından yararlanmaktır.

“Onlardan yersiniz de.” Özellikle yeme menfeatini tek başına sözkonu-su etmesi, onlardan sağlanan faydaların en büyüğü olduğundan dolayıdır. An­lamı, onları kesmeniz halinde ise, etlerinden yersiniz şeklinde olduğu da söy­lenmiştir. [11]

3- Yün Giyinmek:

Bu âyeti kerime, yün giyinebileceği ne delildir. Rasûlullah (sav) da, ondan önceki Musa ve diğer peygamberler de yün giyinmişlerdir. Muğîre yoluyla ge­len hadiste şöyle denilmektedir “(Peygamber) ürerinde yenleri dar, Şam’dan gelme, yünden bir cübbe bulunduğu halde yüzünü yıkadı…”[12] Bu hadisi Müs­lim ve başkaları rivayet etmişlerdir.

İbnü’l-Arabî der ki: Yün giyinmek, mu Hakilerin ayırıcı vasfı, salihlerin gı-yimİ, ashab ve tabiinin alameti idî. Zahid ve ariflerin tercih ettikleri giyimdir-Yün, hem yumuşak, hem kaba ve sert, hem kaliteli, hem orta halli, hem de bayağı şekilleriyle giyilir. İnsanlardan bir topluluğu teşkil eden “sufiyye (mu­tasavvıflar)” de ona nisbet edilirler. Çünkü, onların çoğunlukla giydiği yün­dür. Buna göre (sufiyye) kelimesindeki “ye” harfi nisbet içindir. “He” (yuvar­lak tei ise, çoğul bildiren te’nis İçindir. Suft şeyhlerinden birisi, Beytürl-Mak-dis’de -Allah onu hertürlü pislikten arındırsın- bana şu beyitleri okumuştu:

“İnsanisi-, sufi hakkında anlaşmazlığa düştüler ve ihtilaf ettiler Ve bunun sûf (yün) kelimesinden türemiş olduğunu zannettiler. Ben bu ismi ancak şu şekilde kabul ederim: (Sufi) safa (hoş gönül, temiz kalp) ile muamele eden bir feta demektir. Böylesi de sufi olur ve işte böylesine sonunda sufi adı verilmiştir,” [13]

  1. Akşamleyin getirişinizde de, sabahleyin sahverişinMe de on­larda sizin için bir güzellik vardır.

“Güzellik (cemâl)”; kendisiyle güzelleşilen ve süslenilen şey demektir. Yi ne, bu kelime lıüsn (güzellik) anlamına gelir. Adam güzelleşti1′ demektir. mastardır. Güzel erkek” Güzel kadın” de mektir. da aynı anlamdadır. Bu açıklamalar, el-Kisaîden nakledilmiş­tir, el-isaî, ayrıca şu beyiti de nakleder:

“O, yeni doğan ondördündeki ay gibi güzel bir kadındır Güzelliğiyle bütün insanları geride bırakmıştır,”

Ebu Züeyb de:

“Ey yaralı kalp, sen güzel davranışı elden bırakma.,,”

beyitinde, ey yaralı kalp, çirkin bir sabırsızlık göstermeyerek güzel tutumu­nu ve hayaya bağlılığını devam ettir, ondan ayrılma, demek istemiştir.

İlim adamlarımız derler ki: Güzellik, surette ve yaratılışın terkibinde ol­duğu gibi, içteki ahlâk ve huyda, fiillerde de sözkonusu olur.

Hilkat ve yaratılış güzelliği, gözün idrâk ettiği ve kalbe mülayim ve uy­gun düşen bir özelliktir. Nefis, bunun hangi yolla olduğunu bilmeksizin ve onu herhangi bir kimseye de nisbet etmeksizin buna bağlanır.

Huy güzelliği İse, ahlâkın övülmeye değer niteliklerde olması demektir. İlîm sahibi, hikmet, adalet, iffet, öfkeyi yutmak, herkese hayır ve iyilik dile­mek gibi. Fiillerin güzelliği ise, insanların menfaatlerine uygun ve onların menfaatlerini sağlamayı, onlardan kötülükleri uzaklaştırmayı gerektirici şe­killerde ortaya çıkmaları ile söz konusudur.

Davarların ve bineklerin güzelliği hilkat güzelliği arasındadır. Bu gözle gö­rülen ve basiretlere uygun düşen bir haldir. Bunların çoklukları ve insanla­rın bu davarları gördükleri vakit, bunlar filanın davarlarıdır, demeleri de on­ların güzel tarafları arasındadır. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Çünkü bu develer, gittiklerinde güzellikleri bir araya gelir, muazzam bir görünüm ar-zederler ve kalpler onların güzelliklerine bağlanır. Çünkü, böyle bir durum­da develerin lıörgüçleri de sülün bulunduğu memeleri de büyür. Bu açıkla­mayı Katade yapmıştır. İşte bu sebepten ötürü meralardan dönüşleri, oraya gidişlerinden önce sözkonusu edilmiştir. Çünkü, o vakit onların süt ve diğer verimleri daha mükemmel hale gelir ve nefis onların gelişlerinden dolayı se­vince gark olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Eşheb, Mâlik’ten şöyle dediğini rivayet eder: Yüce Allah: “Akşamleyin ge­tirişinizde de sabahleyin salıver iş in izde de onlarda sizin için bir güzellik vardır” diye buyurmakladır. Bu buyruk, meraya gidip yayılan davarlar hak­kındadır. Ancak “revâh”, davarların akşam vakti meradan dönüşleri de­mektir. “Seran” ise, sabahleyin gidişleri demektir. O bakımdan bir kimse de-veîeri meraya sabah vakti bırakıp orada saldığını, onların da meraya yayıl­dıklarını ifade etmek üzere; denilir. Bu fiilin müteaddi ve lazım (geçişli ve geçişsiz) şekilleri aynıdır. [14]

  1. unlsr, kendi kendinize yarı canınız tükenmeden varamayaca­ğınız bir memlekete ağırlıklarınızı yüklenir, götürürler. Şüphe­siz Rabbinİz, çok esirgeyici, çok merhamet edicidir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç haslık halinde sunacağız: [15]

  1. Ağırlıkların Götürülmesi:

Yüce Allah’ın: “Onlar… ağırlıklarınızı yüklenir götürürler” buyruğundaki Ağırlıklar” insanların eşya, yiyecek ve buna benzer taşınacak ağır şeyleri demektir. Bunlar da taşınması insana ağır gelen şeylerdir. Kastın, insanların bedenlerinin taşınması olduğu da söylenmiştir. Buna da yüce Al­lah’ın: “Yer içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman” (ez-Zilzâl, 99/2) buyruğu delil teşkil etmektedir. Buradaki “memleket”ten kasıt, îkrime’nin gö­rüşüne göre, Mekke’dir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, genel olarak sırt üstünde taşınılarak kendisi­ne ulaşılan her memleket ve belde hakkında yorumlanır.

“Yarı can” ise, canın son derece yorulması ve gayretini ortaya koyması, çabalaması demektir. Genel okuyuş, “‘şin” harfi esrelidir. el-Cevherî der ki: Meşekkat demektir. Yüce Allah’ın: “Yarı canınız tü­kenmeden varamayacağınız…” buyruğu buradan gelmektedir. Bu kelime, bazen (şin harfi) ötrdi. olarak da okunabilir îîunu Hbu Ubeyde nakletmek­tedir.

el-Mehdevî der ki: Bu kelimenin “şîn” harfinin üslün ve esreli okunması anlam itibariyle birbirine yakındır ve lıer iki şekli de zorluk ve meşakkat an­lamındadır. Bu da asa ve benzer şeylerde görülen ortadan yarılma anlamın­daki; ‘den gelir. Çünkü, bundan dolayı asa, insanın zorluk ve meşak­katten çektiğinin bir benzerini çeker (kabul edilir). es-Sa’lebî der ki: Ebu Ca­fer ise, bu kelimeyi “şin” harfi üstün olarak okumuştur. Bunların iki şekli de iki ayn söyleyiştir. Tıpkı; (Her üç kelimenin de ilk harfleri esreli ve üslün olmak üzere aynı anlam da olup sırasıyla): Ya­zılı sahile, alçı, ntıl kelimelerinde olduğu gibi. Şairin şu beyitînde de aynı ke­lime ”şin” harfi esreli ve üstün olarak nakledilir:

“Ve o develer sahibi olup koşar (arkalarından) ve kardeşim onları meşekkatlerinden dolayı Kendisinin {bir yorgunluk sebebi) kabul eder, Ve o çok yorulan bir kimsedir.”

Bu kelimenin; Ona meşekkat verdim, veririm” mana­sıyla mastar anlamında olması da mümkündür. aynı zamanda yarım manasına da gelir. Nitekim, Koyunun yansını aldım1′ demektir. Âyet-i kerimede, maksadın bu olma ihtimali de vardır. Yani, siz an­cak gücünüz eksilerek ve onun yansı gittikten sonra ulaşabileceğiniz bir ye­re sizi ulaştırırlar. Bu da şu demektir: Sizi kendi Öz gücünüzün yansı ile di­ğer yarısıriın da tükenmesi ile ancak ulaşabileceğiniz bir yere götürürler.

Bu kelime, aynı zamanda dağın bir tarafı manasına da gelir. Nitekim, Um-mu Zerr’ hadisinde şöyle denilmektedir: Benî az ko­yunları bulunan bir ahali arasında (bir dağın bir kenarında) buldu.”[16]

Ebu Ubeyd ise, buradaki “şık” kelimesi, bir yerin özel adıdır, der. Bu kel-me aynı zamanda Öz kardeş anlamına da gelir. Mesela: O benim kardeşim ve canımın yarısıdır’ denilir.. “Şık”, Arap cahillerinden biri­sinin de adıdır. Yine bu kelimev yan ve taraf anlamına da gelir. İmruul-Kays’ın şu beyittnde bu anlamda kullanılmıştır:

“Arkasında bulunan (bebeği) ağladı mı, bir yanıyla ona yönelir. Diğer yanı yönelmeksizin altımda kalır.1*

O halde bu kelime, müşterek (değişik anlamlarda) kullanılan bir kelimedir. [17]

  1. Genel Olarak Davarlar Özel Olarak da Develer, Yüce Allah’ın Lütuflarındandır

Şanı yüce Allah, genel olarak bütün davarları lütfettiğini bildirirken, özel olarak develeri diğer davarlardan farklı olarak ağır yükleri taşımak özellik­leriyle sözkonusu etmiştir. Çünkü, koyunlar odaklara salınması ve boğazlan­ması için, inek türü ekin için, deve türü ise yük taşımak içindir.

Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den şöyle dediği nakledilmektedir; Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur; “Bir adam, üzerine yük vurduğu bir ine­ği önüne katıp gütmekte iken, inek ona döndü ve: Ben bunun için yaratıl­madım. Ben, ancak tarla sürmek için yaratıldım, dedi. Bunun üzerine insan­lar hayret ve dehşet içerisinde: Subhanallah, hiç bir inek konuşur mu? dedi­ler.” Rasûlullah (sav) da şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki ben de, Ebû Bekir de, Ömer de buna iman ediyoruz.”[18]

Bu hadis-i şerif, ineklere yük vurulmayacağına ve sırtlarına binilmeyece-ğine, ancak tarla sürmek, etlerinin yenilmesi, besin ve sütlerinin alınması için yaratıldıklarına delildir. [19]

  1. Binekler Üzerinde Yolculuk ve Yük Taşımak:

Bu âyet-i kerimede binekler üzerinde yolculuk yapmanın, onlann sırtına yük vurmanın caiz olduğuna delıJ vardır. Ancak bunun, yük vurmakta aşı­rıya gitmeksizin, taşıyabilecekleri kadar olması ve bununla birlikte yürümek­te de onlara yumuşak davranılarak zora koşulmamaları gerekir. Peygamber (sav) da, hayvanlara şefkat göstermek ve onları rahatlatıp dinlendirmeyi em­rettiği gibi, onların yemlerine, sulanmalarına gereken dikkatin gösterilmesi­ni de emretmiştir. Müslim’in rivayetine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Ra­sûlullah (sav) buyurdu ki: “Sizler, bolluk ve verimli zamanlarda yolculuk yap­tığınız vakit develere, yerden haketıikleri paylarım veriniz. Şayet kıtlık ve ve­rimsiz zamanlarda yolculuk edecek olursanız, o takdirde de devenizin gü­cünü tüketmeden önce varacağınız yere varmakta elinizi çabuk tutunuz.”[20] Bu hadisi, Malik Muvatta’da, Ebu Ubeyd’den, o, Halid b. Ma’dân yoluyla ri­vayet etmiştir[21]

Muâvİye b. Kurra da şöyle der: Ebu’d-Derdâ’nın “Demûn” diye anılan bir devesi vardı. Şöyle derdi; Ey Demûn, Rabbinin huzurunda benden davacı ol­ma. ,

Hayvanlar, dilsizdirler. Onlar, muhtaç oldukları şeyleri kendi adlarına bir çare ve yol bularak ele geçirmek imkânını bulamazlar. İhtiyaçlarını açık­ça ilade etme gücüne de sahip değildirler, O bakımdan, her kim bu hayvan­lardan gereği gibi yararlandığı halde, onların ihtiyaçlarını karşılamayacak olur­sa o, Allah’a şükretme imkânını kaybetmiş ve Allah’ın huzurunda kendisin­den davacı olunmaya kendisini maruz bırakmış olur.

Matar b. Muhammet! rivayetle der ki; Bize Ebû Dâvüd anlattı, dedi ki: Bi­ze İbn Halid anlattı dedi ki, bize el-Müsseyyeb b. Âdem anlattı, dedi ki: Benv Ömer b. el-Hatfab (r.a)’ı, bir deve güdücüsüne vurduğunu ve ona şöyle de­diğini gördüm: Devene güç yetiremeyeceği yükü mü vuruyorsun? [22]

  1. Hem binmeniz için, hem de süs olmak üzere atları, katırları ve merkepleri de (yarattı). Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: [23]

  1. Atlar, Katırlar ve Merkepler, Davarlardan Farklıdır:

Yüce Allah’ın; Atlan” buyruğu, nasb ile atfedilmiş bir kelimedir. Atlan da yarattı, demektir. İbn Ebî Able ise, Atlar, ka­tırlar ve merkepler kelimelerinin tümünü ref ile okumuştur. (Onlara bin­meniz içindirler, anlamına gelir).

Atlara “hayl” anlamının verilmesi, yürüyüşü ile böbürlenmesinden dola­yıdır. Bunun tekili ise; şeklindedir. Tıpkı; Koyun” kelimesi­nin; tekili oluşu gibi. Bunun tekilinin olmadığı da söylenmiştir. Bu­na dair açıklamalar, bundan önce Âli İmran Sûresi’nde (3/14. âyet, 6. başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır, ilgili hadisleri de orada zikretmiş bulunuyoruz,.

Şanı yüce Allah’ın, burada atları, katırları ve merkepleri ayrıca zikretmiş ol­ması bunların, en’âm (davarlar) lafzının kapsamına girmediğinin delilidir. Bir görüşe göre ise bunlar da “davarlar” lafzının kapsamına girmekle birlikte, yü­ce Allah bunları binmek özellikleri dolayısıyla ayrıca zikretmiştir. Çünkü at, katır ve merkeplerin ağırlıklı özelliği, binmek kastıyla kullanılmalarıdır. [24]

  1. Bineklerin Kiraya Verilmesi:

Yüce Allah, davarları ve binekleri bizim mülkiyetimize vermiş, onları bi­zim emrimize uyacak hale getirmiş ve bizlere onları müsahhar kılmayı, on­lardan yararlanmayı -kendinden bize bir rahmet olmak üzere- vermiştir. İn­sanın mülk edinip de emri altında kullanması (teshir’i.) caiz olan hayvanların kiraya verilmesi de ilim ehlinin icmaı ile caizdir ve bu konuda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Yük taşıyan ve binek olarak kullanılan hayvan­ların kiraya verilmesine dair hükümler fıkıh kitaplarında geçmektedir. [25]

  1. Yük ve Binek Hayvanlarına Yük Vurulması, Yolculuğa Çıkılması ve Yük Taşıtmak İçin Kiralanan Hayvana Fazla Yük Vurmak:

Aynı şekilde, binek ve yük hayvanlarının gerek üzerlerine yük vurmak, gerekse de yolculuk yapmak kastıyla kiraya verilebileceği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü yüce Allah: “Ağırlıklarınızı yüklenir götürürler” (en-Nalıl, 16/7) diye buyurmaktadır.

Yine İlim adamları bir kimsenin yük ve binek hayvanını hayvanın sırtın­dan nerelerde ineceğini ve hangi su başlarında konaklayacağını, yol alışının keyfiyet ve niteliklerini, yoİda kaç defa konaklayacağını belirtmese dahi, mu­ayyen birçelüre gitmek üzere yük ve binek hayvanını kiraya vermesinin ca­iz olduğunu kabul etmişler ve bütün bu hususlarda insanlar arasında örf en kabul edilen hususları ölçü olarak almayı yeterli görmüşlerdir.

(Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız derler ki: Kiraya verme, he­lal ve haram olan hususlarda aynen alış-veriş gibidir. İbnü’I-Kasım da, kuma­şın ölçülerini ve boyunu nitelendirmeksizin Merv kumaşı karşılığında, belli bir yere kadar bir binek kiralamanın caiz olmadığını söylemiştir. Çünkü Malik, böyle bir aİJtş-verisi caiz kabul etmez. Ancak ahş-veriş bedeli olarak verilmesi caiz olan şeylerin kira ücrefi olarak verilebilir.

Derim ki: -İnşaallah- bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Çünkü bu bir ica-redir. İbnü’l-Münzir der ki: Kendisinden ilim bellenen bütün ilim ehlinin ic-ma ile kabul ettiklerine göre, bir kimse 10 kafîz[26] buğday taşımak üzere bir binek kiralayacak olsa ve şart koştuğu miktarı bu bineğe yükleyecek olup da bu hayvan telef olursa, kiralayanın herhangi bir sorumluluğu yoktur. Eğer 10 kafiz arpa yükleyecek olsa da durum böyledir.

Fakat bir kimse, 10 kafiz yüklemek üzere bir binek kiraladığı halde ona 11 kafiz yükleyecek olması halinde görüş ayrılıkları vardır. Şafiî ve Ebu Sevr, böyle bir kimse hem bineğin değerini tazminat olarak Öder, hem de ki­rayı öder, derler. İbn Ebi Leyla ise şöyle der: Bu durumda kişi bineğin kıy­metini öder ama, ayrıca ücret ödemez.

Bu hususta üçüncü bir görüş daha vardır. Bu görüşe göre de o kimse, ki­ra ücretini öder. Ayrıca hem kira ücretinin bir bölümü, hem de bineğin kıy­metinin bir bölümünü öder Fazla olarak ödeyeceği bu bölüm de hayvana şart koştuğundan fazla olarak yüklediği miktar kadardır. Bu en-Nuvman (b. Sâbit, yani Ebu Hanife), Yakub (Ebu Yusuf) ve Mubammed’in görüşüdür.

Malik’in arkadaşı İbnu’I-Kasım der ki: Eğer fazladan konulan bu kafîz mik­tarı hayvanı telef edecek boyutlara ulaşmıyorsa ve benzeri bir yük dolayısıy­la hayvanın telef olmayacağı biliniyorsa, kiralayanın tazminat ödeme sorum­luluğu yoktur. Bununla birlikte binek sahibinin ilk kira ücreti ile birlikte faz­ladan konulan kafîz’in ücretini alma hakkı da vardır. Çünkü bu durumda o bineğin telef olması, ona vurulan fazla yük miktarı dolayısıyla değildir.

Bu, mesafenin aşılıp aşılmamasından farklı bir husustur Çünkü mesafe­nin aşılması tamamıyla bir haddi aşmaktır, haksızlıktır. O bakımdan az ya da çok miktarda mesafe aşılacak olursa, kiralayan tazminat öder. Şart koşulan miktardan fazla yük vurmakta ise hem bir İzin, hem de bir haksızlık (şartı aş­mak) söz kon usudur. Eğer bu fazlalık normal şartlarda hayvanı telef etmiyor ise, bu durumda hayvanın kiralayana izin verilen hususlar çerçevesinde te­lef olduğu anlaşılır. [27]

  1. Belli Bir Mesafeye Kadar Yük Taşımak Üzere Kiralanan Bineğin Hükmü:

îlim ehli, belli ücret karşılığında belli bir yere kadar binek kiralayan ve bu mesafeyi aşıp daha sonra da kendisine izin verilen yere geri dönen kişi­nin hükmü.hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Bir grup ilim adamı, şöyle demektedir; Eğer, belirlenen yeri aşacak olursa, tazminat ödemesi sözkonu-sudur. Belirlenen sının aştığından dolayı ayrıca kira ödemesi sözkonusu ol­maz. es-Sevrî böyle demiştir.

Ebu Hanife şöyle demektedir: Ücret, belirlenen mesafe hakkında sözkü-nusudur. Belirlenmeyen mesafe hakkında ücret sözkonusu olmaz, çünkü o, şarta muhalefet etmişti-, o bakımdan, tazminat ödeyecektir. Yakub (Ebu Yusuf) da böyle demiştir.

Şafiî ise şöyle demektedir: Bu durumda belirlediği mesafenin ücretim de, bu mesafenin dışında aştığı miktarın mislinin ücretini de öder. Eğer binek te­lef olursa, o takdirde kıymetini ödemesi gerekir. Medinelilerin hocaları olan fukahâ-i seb’a da buna benzer bir kanaat belirterek şöyle demişlerdir: Eğer belirlenen mesafeye ulaştıktan sonra daha ileriye gidecek olursa, hayvan her­hangi bir zarar görmezse, fazla mesafenin kirasını öder. Eğer hayvan teler olur­sa tazminatım öcier.

Alımed, İslıak ve Ebu Sevr derler ki; Böyle bir durumda hem kira, hem tazminat ödemesi sözkonusudur.

İbnü’i-Munzir der ki: Biz bu görüşü benimsiyoruz.

İbnü’İ-Kasım der ki: Kiralayan kimse, kiraladığı mesafeye ulaşacak olup da daha sonra bir mil ve o civarda bir mesafe yahut birkaç mil veya olduk­ça fazla sayılacak bir mesafe daha giderse ve hayvan bu durumda telef olursa bu takdirde hayvan sahibi ilk mesafenin kirasını alır ve isterse neye varırsa varsın, fazla mesafenin kirasım, islerse de o mesafeyi aştığı günde bi­neğinin kıymetini alır,

İbnü’l-Mevvâz der ki: Belirlenen mesafeden fazla bir adım daha gidecek olsa bile tazminat ödemesinin sözkonusu olduğu rivayet edilmiştir.

Belirlenen mesafeden bir mil ve daha fazla bir mesafe gidilmesi halinde Ibnü’l-Kasım, Malİk’ten şöyle dediğini nakletmektedir: İnsanların belirle­nen mesafede üzerinde durmadığı miktarlar dolayısıyla tazminat sözkonusu değildir.

İlin Habîb, İbn el-Mârişûn ile Esbağdan şöyle dediklerini nakletmektedir: Eğer fazla gidilen mesafe az ise, yahut kira ile tuttuğu uzaklıktan az miktar ileri gittikten sonra kiraladığı mesafeye kadar hayvanı sağ salim geri getire­cek olup hayvan orada, yahut da kiraladığı yere dönerken yolda ölecek olur­sa, bu durumda fazla mesafenin kira ücretini almaktan başka bir hakkı yok­tur. Bu, tıpkı yanında vedîa olarak bırakılan maldan borç aldığı şeyi geri ver­mesine benzer. Şayet benzeri süre zarfında eğer piyasa fiyatlarının değişe­bileceği kadar pekçok gün hayvanı alıkoymasını gerektirecek şekilde uzun bir mesafeyifazladan götürecek olursa, o takdirde tazminat öder. Tıpki be­lirlenen mesafe ya da zamanın aşılması halinde o aşılan mesafe ve süre içe­risinde hayvanın ölmesi gibidir. Eğer bu fazlalık hayvanın ölümünü kolay­laştıracak türden olduğu bilinen bir fazlalık değil ise, izîn verilen yere geri döndürülmesinden sonra hayvanın ölmesi, bîr kimsenin yanındaki vedi­adan borç aldığı miktarı geri vermesinden sonra telef olması gibidir. Eğer söz­konusu Fazlalık çok miktarda ise, o takdirde hayvanın ölümüne bu fazlalık sebep teşkil etmiş kabul edilin. [28]

  1. At, Katır ve Merkep Etlerini Yemenin Hükmü:

İbnü’İ-Kasım ve İbn Vehb derler ki: Malik dedi ki: Yüce Allah: “Hem bin­meniz için, hem de süs olmak üzere atları, katırları ve merkepleri de (ya­rattı)” diye buyurarak, bunları hem binmek hem de süs olmak üzere yarat­tığını, etleri yenilsin diye yaratmadığını belirtmektedir. Buna benzer bir ri­vayet, Eşheb’den de nakledilmiştir. Bundan dolayı bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: At, katır ve eşeklerin etlerinin yenilmesi caiz değildir. Çünkü yüce Allah’ın, bunlar liakkında binmek ve süs­lenmek için yaratıldıklarını nass ile belirtmesi, bunun dışındaki özelliklerinin böyle olmadığının delUidir, Davarlar hakkında ise: “Onlardan yersiniz de” (en-Nahl, 16/5) diye buyurmaktadır. Bu da, yüce Allah’ın lütuf” ve ihsan ettiği, belirttiği ısıtmaları ve başka menieatleri ile birliktedir. Yüce Allah, böy­lelikle onlar hakkında meşru olan kesimin gerçekleşmesi suretiyle yemeyi bi­ze mubah kılmıştır. îbn Abbas ve el-Hakem b. Uyeyne de bu âyeti delil gös­termişlerdir. el-Hakem der ki: At etinin yenilmesi, Allah’ın Kitabı gereğince haram kılınmıştır. Sonra da bu âyeti kerimeyi ve bundan önceki âyeti oku­yarak şöyle demiştir: İşte bunlar etleri yenilsin diyedir, bunlar da binilsin diyedir.

İbn Abbas’a al etini yemeye dair soru sorulunca, bunu mekruh gördüğü­nü belirterek, bu âyeti okuduktan sonra: İşte bunlar binilsin diye yaratılmış olanlardır, demiştir. Daha sonra bundan önceki: “Davarları da yarattı ki, bun­larda sizi ısıtacak şeyler ve birçok menfaatler vardır” (en-Nalıi, 16/5.) âye­tini okuyup: İşte bunlar da yenilsin diye yaratılmıştır, demiştir.

Malik, Ebu Hanii’e, onların mezheplerine mensup ilim adamları, el-Evzaî, Mücahid, Ebu Ubeyd ve başkaları da böyle demiştir. Bunlar, Ebû Davud’un, Nesaî ve Dârakutnî ile başkalarının rivayet ettikleri şu hadisi delîî gösterir­ler: Salih b. Yahya b. el-Mikdâm b. Ma’dikerib babasından, o dedesinden, o Halid b. el-Velid’den rivayetine göre, Rasûluliah (sav) Hayber günü atların, katırların ve eşeklerin; yırtıcı hayvanlardan parçalayıcı azı dişi olan yahut da kuşlardan,pençesi olan hayvanların etlerini yemeyi yasaklamıştır. Dârakut-nî’nin lai’zı bu şekildedir.[29]

Yine en-Nesaî, Halİd b. el-Velid’den rivayete göre o, Peygamber (sav)’i: “Alların, katırların ve merkeplerin ederinin yenilmesi helal değildir” derken dinlemiştir.[30]

Fukaha ve hadis âlimlerinin cumhuru ise söyle demektedir: Bunlann et­lerinin yenilmesi mubahtır. Ebu Hanife’den de bu görüş rivayet edilmiştir. Bir kesim İse, istisna teşkil ederek bunların etlerinin yenilmesinin haram oldu­ğunu belirtmişlerdir. Önceden belirttiğimiz gibi el-Hakem b- Uyeyne bunlar arasındadır Bu görüş Ebu Hanife’den de rivayet edilmiştir. Ebu Hanife’den bu üç ayrı rivayeti de er-Rûyânî, “Bahru’l-Mezheb alâ Mezhebi’ş-Şafiî” ad­lı eserinde nakletmektedir.

Derim ki: Hem nazarın (kıyasın) hem de haberin delil teşkil ettiği sahili görüş, at etlerinin yenilmesinin caiz olduğu ve âyet ile hadisin bu konuda bağ­layıcı bir delil ihtiva etmediğidir. Âyet-i kerimede af etlerinin haram oluşu­na delil yoktur. Çünkü âyet-i kerime eğer bun? <idil teşkil etmiş olsaydı, aynı zamanda eşek etlerinin yenilmesinin haram olduğuna da delil teşkil etme­si gerekirdi. Bu sûre ise Mekke’de inmiştir.

Peki, Hayber yılı eşeklerin ellerinin yeniden haram kılınmasına ihtiyaç do­ğuran sebep nedir? Çünkü, -ileride de geleceği gibi- at etinin helal kılındığı­na daii haberler de sabit olmuştur. Aynı şekilde, şanı yüce Allah, davarları söz-konusu ettiğinde onların çoğunlukla görülen ve en önemli menfaatlerini sözkonusu etmiştir. Bunlar ise, yük taşımaları ve etlerinin yenilmelidir. Bun­ların sırtına binmeyi, bunlarla çift sürmeyi ve buna benzer diğer menfaatle­rini sayı olarak zikretmemiştir. Halbuki, bunların sırtına lıern binilir, kem de bunlarla çift sürülür. Yüce Allah bîr başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah, davarları bazısına bitlesiniz, bazısını da yiyesiniz diye sizin için yaratandır.” (el-Mu’min, 40/79) Yüce Allah, allar hakkında da: “Hem binmeniz için hem de süs olmak üzere” diye buyurarak, yine çoğunlukla bunların sağladı­ğı menfaatleri ve kullanılış maksatlarını zikretmekte, bunlann sırtına yük vurmayı sözkonusu etmemektedir. Halbuki, görüldüğü gibi adarın sırtında da yük taşınabilmektedir. İşte bundan dolayı yüce Allah atların yenilmesini söz­konusu etmemiştir. Bunu ise yüce Allah, kendisine indirilenleri -ileride de ge­leceği üzere- açıklama görevini vermiş olduğu peygamberi açıklamış bulun­maktadır. Bu atların binilmek ve süs olmak üzere yaratılmış olmaları, yenil­memelerini gerektirmez. İşte herşeyi konuşturan yüce Yaratıcının konuştur­duğu ineğin çift sürmek için yaratıldığını söylediğini görüyoruz. Buna göre adarın binmek için yaratıldığı illetinden hareketle etlerinin yenilmeyeceğini söyleyen kimsenin, ineğin de çift sürmek için yaratılmış olduğundan dolayı etinin yenmemesini söylemesi gerekmektedir. Oysa bütün müslümanlar ine­ğin etinin yenilmesinin caiz olduğunu icma ile kabul etmiştir. İşte bü husus­ta sabit olan sünnet gereğince atta da aynı hüküm sozkonusudur.

Müslim, Câbir’den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sav) Hayber gü­nü eiılî merkeplerin etlerini yemeyi yasakladı ve at etlerini yeme iznini verdi.[31]

Nesaînin de Hz, Câbir’den rivayeti şu şekildedir: Rasûlullah (sav) Hayber günü bize at etlerini yedirdi {yemeyi mubah kıldı) ve merkep ellerini yeme­mizi yasakladı .[32]

Yine Hz. Câbir’den gelen bir rivayette de şöyle dediği kaydedilmektedir: Biz, Rasûlullah (sav) döneminde at etini yerdik.[33]

Eğer; Hz. Câbir’den gelen Hayber’de at etini yediklerine dair rivayet, bir durumun nakledilmesi ve belli bir husustaki bir meseledir. O bakımdan onların, herhangi bir zaruret dolayısıyla atlan kesmiş olmaları ihümaSi vardır. Bu gibi hallerin gerektirdiği davranışlar, delil teşkil etmez; denilecek olur­sa, biz 4e şöyle cevap veriri:

Hz. Câbir’den gelen ve onun, Rasûlullah (sav) döneminde at etini yedik­lerine dair bildirdiği haber, böyle bir ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Eğer biz, böyle bir itirazı kabul edecek olursak ayrıca bu konuda Hz. Esmâ’dart gelen şu badis de bizi desteklemektedir; O, şöyle demektedir: Biz, Medine’de iken Rasûlultah (sav) döneminde bir at kestik ve onu yedik. Bu hadisi de Müs­lim rivayet etmiştir.[34]

Nassm karşısında herhangi bir tercih edici sebep olmaksızın yapılan her-türlü te’vil, ancak mücerred bir iddia olabilir. Ona hiçbir şekilde iltifat edil­mez ve dayanak alınmaz.

Dârakutnî de Esma yoluyla gelen hadiste, hiçbir te’vile yer bırakmayacak şekilde güze! bir fazlalık da rivayet etmektedir. Esma der ki: RasûlulLalı (sav) döneminde bir atımız vardı. Bu at, ölmek durumuna geldi, biz de onu kestik ve yedik.[35] Görüldüğü gibi bu atın kesilmesi, öleceğinden korkulma­sı sebebiyledir. Bunun dışında başka herhangi bir durum dolayısıyla değil­dir. Basan Allah’tandır.

Eğer at da eşek gibi tek tırnaklılardandır, o bakımdan yenilmez, denile­cek olursa, şu cevabı vertriz:

Bu, kıyas-ı şebeh[36] diye bilinen bir kıyasttr. Usul bilginleri bunu kabul edip etmemek konusunda farklı kanaatlere sahiptir. Eğer biz bunu kabul edecek olsak domuz etinin haram I iğ] bu görüşü reddetmektedir. Çünkü, bilindiği gi­bi domuz, çift tırnaklıdır ve diğer çift tırnaklılardan farklı hükme sahiptir. Şa­yet, kıyas nassa karşı bir hüküm getiriyor ise, o takdirde bu kıyasın yapılma­sı fasittir, görüşünden hareket edecek olursak, böyle bir itiraza da hiç bir önem atfedilmez,

Taberî der ki: Yenilmek için kendilerinden söz edilen hayvanlara binme­nin caiz olduğunu iiim adamlarının icma ile kabul etmiş olmalarında, binil­sinler diye yaratıldıklarından sözedilenlerin etlerinin yenilmesinin caiz oidu-ğuna da aynı şekilde delil bulunmaktadır. [37]

  1. Katırların Hükmü:

Katırlar da eşekler ile aynı hükümde kabul edilir. Eğer atların etinin ye­nilmeyeceğini kabul edersek, o takdirde katırlar eti yenmeyen iki canlıdan türemiş bir türdür. Eğer, at eti yenilir kabul edersek, o takdirde katır, eti ye­nen ve yenmeyen iki hayvandan doğan bir hayvan demektir. O takdirde de usulde kabul edilen ilkeye göre haram hükmü galip ve baskın kabul edilir.

Aynı şekilde birisi kestiği yenilen, diğeri ise kestiği yenilmeyen kâfir ebeveynden doğanın kestiğinin hükmü de böyledir. Böyle bir ebeveynden doğanın kestiği, çer’i kesim olmaz ve onun kesimi ile kesiien hayvan da he­lal olmaz. el-En’âm Sûresi’nde (.6/145- âyet 2. başlıkta) eşeklerin etlerinin ha­ram kılınmasına dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan bunu tekrarlama­nın anlamı yoktun Eşek etinin haram kılınış illetinin erkek bîr hayvan ile Lut kavminin amelini yapması suretiyle kötü mayasını ortaya çıkarmak olduğu da söylenmiştir, o bakımdan ona da rics (murdar) adı verilmiştir.[38]

  1. Atlara Zekât Düşer mi?

Âyet-i kerimede atlara zekât düşmediğine deh’l vardır. Çünkü, Şanı yüce Allah bize, yararlanmayı mubah kıldığı ve onlardan faydalanmak suretiyle bi­ze ikramda bulunduğu lütuflan zikretmektedir. O bakımdan atlar dolayısıy­la herhangi bir mükellefiyet -delil olmaksızın- sözkonusu olamaz. Malik, Ab­dullah b, Dinar’dan, o, Süleyman b. Yesar’dan, o, İrak b. Malik’den, o, E bu Hureyre’den rivayet ettiğine göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Müs-iümana kölesi dolayısıyla da, atı dolayısıyla da sadaka (zekât) düşmez.[39]

Ebû Davud’un da, Ebu Hureyre’den rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöy­le buyurmuştur: “Atlarda ve kölelerde -kölelerin fıtır sadakası müstesna- ze­kât yoktur. “[40]

Malik, Şafiî, Evzaî, Leys, Ebu Yusuf ve Mulıammed de bu görüştedirler. Ebu Ha nite ise der ki: Hepsi dişi» yahut erkek ve dişi karışık oîup sâıme (odak­larda yayılıyor) iseler her bir ata karşılık, bîr dinar zekât vardır. Arzu eder­se de bunların kıymetlerini tesbit eder ve her ikiyüz dirheme karşılık beş dir­hem zekât verir. O, bu hususta Peygamber (sav)’dan nakledilen böyle bir ri­vayeti delil göstermektedir: “Sâirne olan atlarda herbirısi için bir dinar var­dır.”[41] Yine Hz. Peygamberin şu hadîsini de delil gösterir: “At üç türlüdür…”

Bu hadiste şu ifadeler de geçmektedir: “Gerek bu atların r aka belerinde, ge­rekse de-bineklerinde Allah’ın hakkını unutmaz-“[42]

(Delil olarak gösterdiği) birinci hadise verilecek cevap şudur; Bu, ancak Gavrek es-Sa’dî’nin, Cafer b. Muhammed’den, onun, babasından, onun da Hz. Cabir’den diye rivayet ettiği bir hadistir. Dârakutnî ise der ki: Bu hadisi Ca­fer’den, sadece Gavrek münferiden rivayet etmiştir ve bu oldukça zayıftır. On­dan öncekiler de zayıf ravilerdir.[43]

Diğer hadise gelince[44] hadiste sözü edilen İıak, eğer savaş çağrısı yapı­lacak ve düşmanla savaşmak İçin atına muayyen olarak ihtiyaç hasıl olursa, onunla savaşa çıkması, ihtiyaç duymaları halinde, yolda kalmışları ve binek-sizlcri sırtında taşımasıdır. Böyle bir şey, taalluk elUğî takdirde o kimse için vacip olur, Tıpkı zaruret halinde muhtaç, olanların yiyecek ihtiyaçlarım kar­şılamasının onun için muayyen bir hal alması gibL İşte bunlar, atların raka-belerindeki Allah’ın hakkıdır.

Şâyel; bu, atların sırtlarındaki haktır» geriye onların rakabelerindekİ hak kalmaktadır denilecek olursa, şu şekilde cevap verilir: Hadis, “onlardaki Al­lah’ın hakkını unutmaz” şeklinde de rivayet edilmiştir. Dolayısı ile “Allah’ın onlarda.ki hakkı’ ibaresi ile ‘onların rakabelerinde ve sırtlarında ki hakkı’1 iba­resi arasında herhangi bir fark yoktur. Her ikisinin de İhtiva etliği mana ay­nı şeye racidir. Çünkü hak, onların tümüne taalluk eder.

İlini ehlinden bir topluluk da şöyle demektedir: Burada sözü edilen hak, bunlara güzel bir şekilde malik olmak, onların tokluk-açhklarını güzel bir şe­kilde kontrol etmek, onlara güzel davranmak, onlara ağır gelmeyecek şekil­de binmektir. Nitekim hadis-i şerifte: “Siz bu hayvanların sırtlarını kurulaca­ğınız koltuklar bellemeyiniz” [45] diye buyurulmaktadır Hadiste özellikle on-larm “rakabe”lerinden sözcdilmesi, rakabe ve boyunların, yerine getirilmesi haklar ve görev olarak ifa edilmesi gereken vacipler, farzlar ile ilgili çokça kul­lanılmasından dolayıdır Nitekim yüce Allah’ın: “O zaman mü’min bir raka-be (köle) azad etmelidir” (en-Nisa, 4/92) buyruğun da bu kabildendir. Yine, Arapların “rakabe”yi taşınır ve taşınma?- mallar hakkında istiare yoluyla kul­landıkları çokça görülmüştür. Nitekim Küseyyir şöyle demektedir:

“O, çok iyilik yapan, cömert bir kimsedir. GüleTcesinp tebessüm ettiğinde O gülmesinden ötürü malların rakabeleri kilitlenir.”

Aynı şekilde, zekâi düşen hayvanların, kendi cinslerinden belli nisablan vardır. Atlar İçin böyle birşey sözkonusu olmadığına göre, onlar hakkında ze­kâtın da sozkonusu olmadığı ortaya çıkar. Diğer taraftan, zekâtın yalnızca at­ların dişilerinde vacip olduğunu söyleyip erkeklerinde sozkonusu olmadığı­nı söylemek de onun (Ebu Hanife’nin) bir çelişkisidir. Çünkü hadis-i şerif­te bunlar arasında bir ayırım da gözetilmemektedir. Biz, atlara zekâtın düş­mediğini söylerken, alın geliri için değil de, nesli için saklanan bir hayvan olduğunu ileri sürerek dişilerini de erkeklerine kıyas ederiz. Ürkeklerine ise zekât düşmemektedir. O halde, tıpkı katır İle eşeklerde olduğu gibi, atların dişilerinde (kısraklarda) da zekât vacip değildir.

Yine, Ebu Hanıfe’den, [ek başına erkeklerine zekât düşmediği gibi, tek ba­şına kısraklarda da zekât düşmediği şeklinde bir görüşü de rivayet edilmiş­tir. Cumhurun kabul ettiği görüş de budur.

tbn Abdi’l-Berr der ki: Atların zekâtı ile ilgili Hz, Ömer yoluyla gelen ha­ber, ez-Zuhrî ve başkalarının rivâyetiyie sahihti]’. Bu, aynı zamanda Ma-lik’ten de rivayet edilmiştir. Ondan, Cüveyriye’nin ez-Zührîden rivayetine gö­re es-Sâib b. Yezid dedi ki: Ben babamın, atların kıymetlerini tesbit ettiğini sonra da bunların zekâtını Ömer’e verdiğini gördüm. Bu ise, Ebu Hani-le’nin ve onun hocası Hammad b. Ebı Süleyman’ın lehine bir delildir. Bunun­la birlikte İslam âleminin çeşitli bölgelerindeki rukahâdan herhangi bîr kim­senin atlarda ve diğerlerinde zekâtı vacip kabul ettiğini biliniyoruz. Bunu^ yal­nızca Cüveyriye Malik’ten rivayet etmiş olup, Cüveyriye sika bîr ravidlr. [46]

  1. Süs Olmak Özere Yaratılanlar ve Daha Bilmediğimiz Nice Varlıklar:

Yüce Allah’ın: Süs olmak üzere” kelimesi, takdirî bir fiil ile nasb edilmiştir. Yani, Ve o, onları süs kılmıştır” takdirindedir. Bunun, mefulun leh olduğu da söylenmiştir.

Süs (zinçt)- kendisiyle süslenilen şeydir. Bu güzellik ve süslenme eğer dün­ya metaından ise, şanr yüce Allah, dünya metaından yararlanma hususunda kullarına izin vermiş demektir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: “Develer, sahipleri için bir İzzel kaynağıdır, koyunlar berekettir. Atların per­çemlerinde İse hayır vardır. “[47]

Bu hadisi el-Berkânî ve Sünen’inde tbn Macc rivayet etmişlerdir. Bundan önce de el-En’âm Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sav)’ın izzeti develerde sozkonusu etmesi, develerden giyecek, yiyecek, süt, binek, on­ların sırtında -her nekadar ileri doğru hücumları, geri doğru kaçışları sözko-nusu olmasa dahi- gaza yapmak suretiyle yararlanılabilmesindendir. Bereke­tin koyunlarda bulunması İse, yiyecek, giyecek, içecek ve çokça yavrulama özellikleri do I ayı siyi a dır. Çünkü koyunlar, bir yılda üç defa yavrulayabil-mektedir. Buna bağlı olarak koyunlar sakin mahluklardır. Kendilerine sahip­lik edenleri de alçak gönüllülük ve yumuşak davranmaya İterler. Oysaki, çöl­de yaşayan ve binlerce deve sahibi olan kimseİerin huyu bunun tam aksinedir. Peygamber (sav)’m hayrın, ebediyyen atın perçemlerinde düğümlenmiş olduğunu ifade etmiş olması, atlar vasıtasıyla kazanç ve geçim İçin elde edi­lecek ganimet ve yine atlar vasıtasıyla düşmanların kahredilmedi, kâfirlerin ye­nik düşürülmesi ve yüce Allah’ın adının yüceltilmesi dolayısıyla dır.

“Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” Cumhur: Nice yara­tıkları yaratır, diye açıklamıştır. Yerin, karanın ve denizin derinliklerinde in­sanların görmedikleri ve onlara dair birşeyler işitmedikleri pekçok haşeral ve türlü zehirli hayvanları yaratmasıdır, diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın: “Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratr” buyruğu ile; Allah’ın, cennet­te cennetlikler için, cehennemde cehennemlikler için yarattığı ve hiç bir gö­zün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiç bir insanın da hatırına getirme­diği şeyler olduğu da söylenmiştir.

Katade ve es-Süddî derler ki: Bus elbiselerde güve, meyvelerde de kurt­ların yaratılmasıdır

İbn Abbas ise bu, Arşın altında bir pınardır, demiştir. Bunu, el-Maverdî nak­letmektedir.

es-Sa’lebî der ki: tbn Abbas dedi ki: Arş’ın sağında yedi gök ve yedi arz İle yedi denizin yetmiş kat büyüğü nurdan bir nehir vardır. Cebrail, her seher vak­ti o nehre girer, onunla yıkanır Nuruna nur, güzelliğine de güzellik, büyük­lüğüne büyüklük katar. Daha sonra bu yıkanmadan dolayı silkinir- Allah, her-bir tüyden yetmişbin damla çıkartır. Her bîr damladan da yedibin melek çı­kar. Hergün onlardan yetmiş bin melek ReyL-i Ma’mur’a girerler, Kâ’be’ye de yetmişbin melek girer ve kıyamet gününe kadar bir daha dönmezler.

Beşinci bir görüşe göre de, -Peygamber (sav)’dan rivayet edildiğine gö­re- bu, beyaz bir arz parçasıdır. Bu, güneşin otuz günlük sürede aldığı me­safe kadardır. Şanı yüce Allah’a, yeryüzünde isyan edildiğini bilmeyen yara­tıklarla doludur. Asbab, Hz. Peygamber’e: Ey Allah’ın Kasulü, bunlar Âdemo-ğuHarından mıdırlar diye sordu. Hz. Peygamber: “Allah’ın, Âdem’i yarattığı­nı dahi bilmezler” diye buyurdu. Bu sefer, peki ey Allah’ın Rasulü, İblis’in bun­lara karşı durumu nedir diye sordular, Hz. Peygamber: “Allah’ın, İblis’i ya­rattığını dahi bilmezler’7 dedi ve daha sonra yüce Allah’ın: “Ve bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır” âyetini okudu. Bunu da eİ-Maverdî nak­letmektedir.[48]

Derim ki: Beyhakî’nin eş-Şa’bîfden naklettiği şu rivayet de bu anlamda­dır. eş-Şa’bî dedi ki: Şüphesiz yüce Allah’ın, Endülüs’ün ötesinde, bizimle En­dülüs arasındaki mesafe kadar uzaklıkta birtakım kulları vardır. Bunların gö­rüşüne göre, hiçbir yaratık Allah’a isyan etmiş değildir. Bunların çakıl taşla­rı, inci ve yakuttur. Dağlan altın ve gümüştür. Bunlar, ne tarla sürerler, ne ekin ekerler, ne de bir iş yaparlar. Kapılarının önünde meyveler veren birtakım ağaçlan vardır. Bunlardan yerler. Yine, enli yapraklan bulunan ağaçlan da vardır. Bunlar da onların elbiseleridirler.” Beyhaki bunu, “Kitabu’l-Esma ve’s-Sıfat” adlı eserinin “Bed’ül-Halk” adlı bölümünde nakletmektedir.[49]

Musa b. Ukbe Muhammed b. el-Munkedîr’den, o, Cabir b. Abdullah el-En-sarîden rivayetine göre, RasûluHah (sav) şöyle buyarmuşEur: “Bana, Arş’ı ta­şıyan meleklerden olan Allatı’m meleklerinden bir melek hakkında açıklama yapmama izin verildi. Bunun kulağının yumuşağı ile omuz başı arasındaki mesafe, yediyüz yıllık yolculuk mesafesidir.”[50]

  1. Doğru yolu göstermek Allah’a aittir Ama onlardan bazısı da eğ­ridir. O dikseydi, elbette hepinizi toptan hidâyete erdirirdi.

“Doğru yolu göstermek Allah’a aittir.” Doğru yolun gösterilmesi, beyan edilmesi Allah’a aittir, demektir. Burada (“göstermek” anlamındaki kelime olan) muzaf hazf edilmiştir.

“Doğruyordan kasıt İslâm’dır. Yani, peygamberler göndermekle, deiil ve belgelerle bu yolu açıklamak Allah’a aittir.

“Kasdu’s-Sebil” ise, doğru ve istenen yola gitmek için yolun yardımını al­mak demektir. Mesela, ifadesi, maksada ulaştıran yol, demektir.

“Onlardan bazısı da eğridir.” Yani, o yollardan kimisi, haktan sapmış ve hidâyete ulaştırmayan yollardandır. İmruu’l-Kays’ın su beyiti bu anlamdadır:

“Kimi yollar haktan uzak, kimi orta yollu Ve hidâyettir. Kimisi de feaatlıdır.”

Tarafe de şöyle demiştir:

Adevle gemisi yahut Ibn Yîmin ge mil erindendir.

Gemici kimi zaman oûtı doğrudan saptırır, kimi zaman da doğru rotada götürür.™

“Adevlâ” Bahreyn’de bir şehirdir. Adevîî de denizci demektir. Bu açıkla­maları “es-Sıhah” müellifi yapmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın” (el-En’âm, 6/153) Buna dair açıklamalar, daha ön­ceden (el-En’âm Sûresi belirtilen âyet-i kerimenin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar arasından kimisi hak yoldan sapmaktadır. Yani, hak yoldan uzaklaşıp hidâyet bulamamaktadır. Bu gibi kim­seler hakkında iki görüş vardır. Bir görüşe göre bunlar, değişik iıevâlann men­subu kimselerdir (sapık fırkalardır). Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. İkinci görüşe göre bunlar-yahudiîik, mecusiiik, hırisiiyanlık gibi- küfür din­lerin mensuplarıdır.

Abdullah b. Mes’ud’un muslıafında ise, Kiminiz de eğridir (haktan sapıktır)” anlamındadır. Hz. Ali de; Kiminiz” diye okumuş­tur. Anlamın: Kiminiz o yoldan sapmaktadır, şeklinde olduğu söylenmiştir. Buna göre,…den, dan” bazı; den, dan” anlamındadır.

İbn Abbas der ki: Yani, Allah kimi hidâyete iletmeyi dilerse, ona imana giden yolu izlemeyi kolaylaştırır- Kimi de saptırmayı murat ederse, ona ima­na giden yolu ve imanın fürû’unu (yani ona bağlı amelleri) ağırlaştırır.

Yüce Allah’ın: “Doğru yolu göstermek” buyruğunun, sizin yolda gidişi­niz ve dönüşünüz… anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Yol” Caniamındakİ sebîl) kelimesi, tekil olmakla birlikte çoğul anlamın­dadır. Bundan dolayı ona raci olan zamir müennes olarak, On(jar)dan bazısı” diye kullanılmıştır. “Sebil: Yol” kelimesi, Hicazlıların şivesinde müennestir. (Ona ait zamirin müennes olması da bundan dolayıdır).

“O dileseydi elbette hepinizi toptan hidâyete erdirirdi” buyruğunda me-şîetin yüce Allah’a ait olduğunu beyan etmektedir. Bu ise, İbn Abbas’m, âye­tin tevili ile ilgili yaptığı açıklamanın doğruluğunu ortaya koyarken, diğer ta­raftan Kaderiyenin ve onlara muvafakat edenlerin kanaatlerini de -önceden de geçtiği gibi- reddetmektedir.[51]

  1. Sîzin için gökten bir su indiren O’dur. İçecek de ondandır, hayvanlarınızı yaymakta olduğunuz bitkiler de andandır.

“İçecek (şarab)”; içilen şey demektir. “Bitki (şecer)”in de ne demek oldu­ğu bilinmektedir. Yani, yüce Allah, yağmurlardan bitkiler, ağaçlar ve asma­lar (çardak kurulmasını gerektiren ağaçlar) yetiştirir.

Yaymakta olduğunuz” develerinizi otlatmakta olduğunuz (bit­kiler…).

Otlakta yayılan hayvan otiadı” demektir. Bu kabil­den olan hayvanlara da “sâime” denilir. Otlayan mal” anlamın­dadır. “Sâim” ile “sâime’nin çoğulu “sevâim” şeklinde gelir. Da­varları otlağa çıkardım” demektir. Otlağa çıkaran” Ot­lağa çıkarılan” demektir, Şair der ki:

“Develeri otlatan (deve çobanı) kadının oğlu, böylesi sana daha uygundur.”

“Sevm” aslında merada uzaklara gitmek demektir. ez-Zeccâc der ki: Bu ke­lime alâmet anlamındaki; ‘dan alınmıştır, Yani, bu otlayan hayvanlar, yeryüzünde otlamak suretiyle birtakım alâmetler bırakırlar. Yahut meraya gön­derilmek için bu hayvanlara işaretler konulduğu için bu ismi almış da ola­bilirler.

Derim ki: “el-Haylu’l-Müsevveme” (Âl-i tmrân, 3/14) otlağa salman atlar demek olduğu gibi, “alâmet konulan atlar” anlamına da gelir. Yüce Allah’ın;

“İşaretlenmiş” (Ali-İmran, 3/125) buyruğunda da bu anlamdadır el-Ahfeş der ki: Bu, işaretlenmiş anlamında olduğu gibi, gönderilmişle, elçi olarak görevlendirilmişler anlamında da olur. Mesela; Davar­ları oraya gönderdi™ anlamındadır. “Sâime” de buradan gelmektedir Kelime­nin “ya ve nun” ile çoğul yapılması ise atların işaretlenmiş olmaları ve bun­ların üzerinde de binicilerinin bulunmasından dolayıdır. [52]

  1. O su ile sîzin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyve­lerin her türlüsünden bitiriyor. Bunda düşünen bir topluluk için elbette birer âyet vardır.

Yüce Allah’ın: “O su ile sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitiriyor” buyruğundaki; Bitiriyor”

buyruğunu, Ebu Bekir, Âsım’dan; Bitiriyoruz” şeklinde tazim nûn’uy-la okuduğunu rivayet etmektedir. Ancak, genel olarak bu, Allah sizin İçin bi­tiriyor anlamında “ya” İle okunmuştur. Arapçada; Yer ekin bi­tirdi” şeklindeki kullanım ile; kullanımı aynı anlamdadır.

Yine, Bakliyat bitti” ile kullanımı aynı anlamdadır. el-Fer-râ da şu beyiti nakletmektedir:

“Ben, ihtiyaç sahiplerinin evlerinin etrafında bakliyat bitinceye kadar Orada oturduklarını gördüm.”

Buradaki hemzeli kullanım ile hemzesiz kullanım aynı anlamdadır. ” Allah onu bitki gibi yetiştirdi” tabiri ile O da bitki gibi ye­tişmiştir” ifadesi, ğayr-i kıyasi olarak kullanılır. Çocuğun etek böl­gesinde tüy bitti” anlamındadır.” Ağaç dikti” demektir Aynı kök­ten olmak üzere; Ecelinin, gözlerinin önünde olduğunu bil” denilir. Çocuğu terbiye ettim, yetiştirdim” Ne­bat ve bitki yeri” demektir. Mesela; Malları ve çocukları ne güzel gelişip yetişmektedir” anlamındadır. Küçük çocuk­ları yetişti” anlamındadır. Filan oğulları kötü yetişmiş ço­cuklardır, demektir. Genç delikanlılar hakkında; ifadesi; tecrübesiz gençler anlamına gelir. “Nebît” Yemen’de bir kabilenin adıdır. “Yenbût” da bir ağacın adıdır. Bütün bu açıklamalar el-Cevherf den nakledilmiştir.

“Zeytin” kelimesi ‘in çoğuludur. Ağacın kendisine de, mahsulüne de aynı isim verilir. el-En’âm Sûresi’nde (6/141. âyet, 3- başlık­ta ve devamında) bu mahsullerin zekâtının hükmü ile ilgili açıklamalar geç­miş bulunmaktadır, burada onları tekrarlamanın anlamı yoktur.

“Bunda” yani, yağmurların indirilmesinde ve bu mahsullerin yetiştirilme­sinde “düşünen bir topluluk için elbette birer âyet” delâlet ve alâmet “vardır.” [53]

  1. Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay’ı size müsahhar kıldı. Yıldız­lara da O’nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Bunlarda aklım kul­lanacak bir topluluk için elbette âyetler vardır.

“Geceyi ve gündüzü…” buyruğu, “geceyi vegündüzü sizin için sükûn bu lasınız ve lütfundan arayanınız diye yaratmış olması O’nun rahmetinden-dir”fel-Kasas, 28/73) buyruğuna benzemektedir. (Geceyi) sükûn için, (gündüzü) çalışmak için “güneşi ve ayı size müsahhar kıldı. Yıldızlar da O’nun emriyle boyun eğdirilmiştir.” Yani, vakitlerin bilinmesi, meyvelerin, ekin­lerin olgunlaşması için (.güneş ve aya); karanlıklarda da yol bulmak için yıl­dızlara boyun eğdirilmişıir,

İbn Âmir ve Şam halkı: Güneş, ay ve yıldız­lar da müsahhar kılınmışlardır” anlamında mübtedâ ve haber olmak üzere ref ile okumuşlardır. Diğerleri makabline atfederek nasb ile okumuşlardır.[54]’Hafs, Âsım’dan rivayetle; Yddızlar”ı merfü’ olarak; Boyun eğ-dirilmiştir” lafzını da onun haberi olarak okumuştur. Güneşi, ay’ı ve yıldızlan da musahnar kıldı” ifadeleri nasb ile; Boyun eğdirilmiştir” ifadesi ise, ref ile okunmuştur. Bu da hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olup, onlara boyun eğdirilmiştir, takdirindedir. Bu keli­meyi nasb ile okuyanların kıraatine göre ise, te’kid edici bir haldir. Yüce Al­lah’ın; ” O, tasdik edici olmak üzere haktır’* Cel-Bakara, 2/91′ buyruğunda olduğu gibi.

“Bunlarda aidini kullanacak bir topluluk için elbette âyetler vardıf” ya­ni, Allah’tan, onların dikkatlerini çektiği ve kendilerini muvaffak kıldığı şe­ye dair gelmiş pekçok âyetler vardır, demektir. [55]

  1. Ve yine sizin için yerde çeşitli renklerde yarattığı şeyleri de (si­ze müsahhar kıldı). Bunlarda öğüt alan bir topluluk için elbette bir âyet vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [56]

  1. Allah’ın Yarattıkları:

“Ve yine sizin için yerde çeşitli renklerde yarattığı şeyleri de.” Yani, yer­yüzünde sizin için yarattığı şeyleri de size müsahhar kıldı.

” Yarattı demektir. îsm-i faili; şeklinde gelir. “Zürriyef de her iki tür yaratığın (İnsanların ve cinlerin) nesli demektir Ancak Araplar, hemzeyi terkederek J’ye”ye dönüştürmüşlerdir. Çoğulu ise; şeklin­de gelir. Allah zürriyeüni artırsın, çoğaltsın” demek­tir. Topluluğu dağıtmak demektir. Hadiste geçen; Ateş İçin yaratılmış olan zürriyef anlamındadır.[57]

  1. Allah’ın Yarattıklarından İnsana Boyun Eğdirilenler;

Şanı yüce Allah’ın, yarattıkları arasında binekler, davarlar, ağaçlar ve bu­nun dışındaki varlıklar gibi boyun eğdirilmiŞj itaat altına alınmış olanlar var­dır. Böyle olmayanları da vardır. Buna delil de, Malik’in Muvatta’da Kâ’b el-Ahbâr’dan şöyle dediğine dair kaydettiği rivayettir. Şayet benim .söylediğim bazı sözler olmasaydı, yahudiler beni bir eşeğe dönüştürürlerdi. Ona: Peki bu söyler nelerdir, diye sorulunca o şunları okudu;

“Kendisinden daha azametli hiçbir şey bulunmayan Allah’ın zatına, hiç bir iyinin ve fâcirin dışlarına çıkamadığı Allah’ın eksiksiz kelimelerine; Allah’ın, bildiğim ve bilmediğim bütün güzel İsimlerine, yarattığı, varettiği ve yaydı­ğı herbirşeyin şerrinden sığınırım.”[58]

Yine, Muvatta’da, Yalıya b. Saİd’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ra-sûlullalı (sav) İsra’ya götürüldüğünde, cinlerden bir ifritin elindeki bir ateş alevi ile arkasından geldiğini gördü,,- Sözügeçen bu hadiste; “Ve yeryüzün­de yarattıklarının şerrinden” ifadesi de geçmektedir.[59] Biz, bunu ve bu an­lamdaki diğer hadisleri başka yerde zikretmiş bulunuyoruz. [60]

  1. Öğüt Almayı Gerektiren Alâmetler:

“Çeşitli renklerde” buyruğundaki; Çeşitli” kelimesi, hal olarak nasbedilmişEir “RenklerMen kasıt, şekil ve görünümleridir. Yani, hayvanla­rın, ağaçların ve diğer yaratıkların şekil ve görünümleri farklı farklıdır.

“Bunlarda” yani, bunların şekil ve çeşitlerinin farklılığında “öğüt alan” ve bütün bu varlıkları müsahhar kumasının yüce Allah’ın vahdaniyetinin alamet­leri olduğunu, O’ndan başka hiçbir kimsenin bunlara güç yetiremeyeceğini bilen wbir topluluk için elbette bir âyet” bir ibret “vardır.” [61]

  1. Yine O, deniıi, ondan taze et yemeniz ve ondan takınacağınız zineti çıkarmanız için emrinize verendir. Gemilerin orada (su­ları) yararak gittiklerini görüyorsun. O’nun lü t fundan arayası-nız ve şükredesîniz diye.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız: [62]

  1. Deniz ve Çeşitli Etlerin Birbirleriyle Değiştirilmelerinin Hükmü:

Yüce Allah’ın: “Yine O, denizi… emrinize verendir” buyruğunda sözü edi­len denizin emrimize verilmesi, insanlara, onda tasarruf etme imkânının verilmesi, orada gemilere binmek, demirlemek ve buna benzer şekillerde em­rimize verilmesi demektir. Bu, Allah’ın üzerimizdeki nimetlerindendir. Allah, dileseydi denizi bize musallat kılar ve bizi suda boğardı. Denize (el-Bakara, 2/50- âyetin tefsirinde) ve deniz avına dair açıklamalar (el-Mâide, 5/96. âyet, 2. bağlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Burada, yüce Allah, de­niz avını “et” diye adlandırmaktadır.

Mâlik’e göre etİer üç cinstir: Dört ayaklı davarların eti bir cins, tüylülerin (kümes hayvanları ve kuşların) eli bir cins, suda yaşayan hayvanların eti de bir başka cinstir. Aynı cinsten hayvanların etlerinin, fazlalıklı olarak sa­tılmaları caiz değildir Bununla birlikte İnek türü ve yabani hayvanların eti­nin fazlalıklı olarak, kuş ve balık cinsi ederiyle satılması caizdir. Aynı şekil­de kuş türü etlerin binek, yabani hayvan ve balık erleriyle fazla hkh olarak da satılmaları caizdir.

FJbu Ha ruf e ise şöyle demiştir: Bütün et çeşitleri asılları gibi farklı türler­dir. Tnek eti.bir tür, koyun eti bir tür, deve eti bir türdür. Yabani hayvanla­rın etleri de aynı şekilde farklı farklıdır. Kuşlar da, balıklar da böyledir.

Şafiî’nin iki görüşünden birisi de bu şekildedir. Diğeri de şöyledir: Bütün davarlar, av hayvanları, kuşlar ve balıklar aynı cinstir, bunlarda fazlalık ca­iz değildir. Ancak, Şafiî mezhebi âlimlcrince, Şafiî mezhebinin meşhur kabul edilen görüşü birinci görüştür.

Bizim delilimiz şudur: Şam yüce Allah, canlı olan davarların isimlerini fark­lı farklı zikrederek; “Sekiz çift (yaratmıştır). Koyundan iki çift, keçiden iki cifi” (el-En’âra, 6/143) diye buyurduktan sonra: “Deveden de iki çift, sığırdan da iki çift yarattı” (el-fcin’âm, 6/144) diye buyurmaktadır. Bütün bunlardan ka­sıt, et olduğuna göre, yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Size dört ayaklı da­varlar helal kılındı.” (el-Maide, 5/1) Bunların, koyun türü İle keçi türünün etlerinin birbirine yakın olduğu gibi, faydaları da birbirlerine yakın olduğun­dan dolayı, hepsinin ortak özelliğinin et olduğuna işaret edilmektedir. Bir baş­ka yerde de: “Ve canlarının çekecekleri kuş etinden…” (el-Vakıa, 56/21) buyruğundaki “tayr; kuş” kelimesi, “tâir”in çoğuludur Çünkü yüce Allah, bir başka yerde: “Kit kanadıyla uçan kerbir kuş” (el-En’âm, 6/38) diye buyur­maktadır. Böylelikle, bütün kuş etlerini aynı ad altında toplamaktadır. Bura­da ise, (balık hakkında); “Taze et” diye buyurarak, bütün balık türlerini tek bir çeşit olarak zikretmektedir. Dolayısıyla batıkların küçüğü İle büyüğü aynı özellikleri taşımaktadır. Ibn Ömer’den rivayet edildiğine göre ona, ke­çi etlerinin koç etleri karşılığında satılması aynı şey midir diye sorulmuş, da: Hayır demiştir. Bu konuda ona muhalefet eden kimse yoktur. O bakımdan bu, adeta icma gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Peygamber {savj’ın, yiyecekleri (buğday ve benzerlerini) ancak misli misline satmayı kabul edip aksini nehy et meşinin, bizim mezhebimize muha­lif kanaatte oianların lehine delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü, yiyecek mut­lak olarak zikredildiği vakit, hem buğdayı, hem de sair yenen şeyleri kap-sar. Eti kapsamaz. Nitekim bir kimse: Ben bugün bîr yemek yedim, diyecek olursa, onun et yediği anlaşılmaz. Aynı şekilde Hz. Peygamberin şu hadisi de muhalif kanaate sahip olanlara karşı delil teşkil etmektedir: “İki cins farklı fark­lı oldu mu, artık İstediğiniz gibi satabilirsiniz.”[63]

Bunlar ise, birbirinden farklı cinslerdir. Aynı şekilde bizler, etin kuş eti kar­şılığında fazlakkh olarak satılmasının caiz olduğunu ittifakla kabul etmiş bu­lunuyoruz. Bunun, illeti ise, zekât düşmeyen bir yiyeceğin, yine zekât düş­meyen bir et karşılığında satılması değildir. Balık etinin de kuş etine karşı­lık fazlalıklı olarak satılması da böyledir[64]

  1. Çekirge Satımı:

Çekirge ile iigili mezhebi mizde (Maliki mezhebinde) meşhur olan görüş, çekirgenin çekirge karşılığında fazlalıklı olarak satılmasının caiz olduğudur. Suhnun’dan bunun yasak olduğu görüşü de zikredilmiştir. Sonraki bazı ilim adamları da bu görüşe meyletmiş ve çekirgenin alınıp bir süre saklanabilen türden olduğu görüşünü belirtmişlerdir. [65]

  1. Et Yemeyeceğine Dair Yemin Eden Bir Kimse:

İlim adamları, et yememek üzere yemin eden kimsenin durumu hakkın­da farklı görüşlere sahiptirler. İbnü’l-Kasım der ki: Bu kişi, sözügeçen bu dört cins etten hangisini yerse yeminini bozmuş olur. Eşlıeb ise ael-Mecmua’da şöyle demektedir: Ancak davarların etlerini yemesi haiinde yemini bozulur. Yabani hayvanlar ile diğerlerini yediği için yemini bozulmaz. Böylelikle örf ve adete riâyet edilip lügavî lafzın kullanımına tercih edilmiş olur. Bu görüş daha güzeldir. [66]

  1. Denizden Çıkartılan Süs Eşyaları:

Yüce Allah’ın: “Ve ondan takınacağınız ziyneti çıkarmanız İçin” buyruğu ile, inci ve mercan kastedilmektedir. Çünkü yüce Allah bir başka yerde: “O iki denizden inci ve mercan çıkar” (er-Rahman, 55/22.) diye buyurmaktadır. Halbuki süs eşyaları ancak tuzlu olduğu bilinen denizlerde sözkonusu olmak-tadır. Zümrüt çeşitleri arasında denizden çıkartılanları olduğu da söylenir, el-Hüzelî inciyi nitelendirdiği şu sözlerinde hatalı bulunmuştur:

“Ve onu üzerinde tatlı suyun dolaştığı Amber ve misk kokan bir inciden getirdi.”

Bu sözleriyle İncinin tadı sudan çıkartıldığını ifade etmektedir. (Bundan dolayı hatalı bulunmuştur).

Buna göre süslenmek haktır. Bu, yüce Allah’ın, Hz. Âdem’e ve onun soyun­dan gelenlere bir armağanıdır. Hz, Âdem yaratılmakla birlikte cennetin süs-leriyle taçlandırılmıştır. Ona, Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman’ın ondan mi­ras aldığı yüzük de takılmıştır. Bu yüzüğe, dvâyec olunduğuna göre “Hatemü’l-\z” deniliyordu. [67]

  1. Kılık ve Kıyafette Riâyet Edilecek Bazı Hususlar:

Şanı yüce Allah, denizden çıkan süs eşyalarını zikrederek, erkeklere de kadınlara da genel bir lütuf ve ihsanda bulunduğunu bildirmektedir. Dolayısıy­la denizden çıkan herhangi bir şey onlara haram değildir Yüce Allah, erkek­lere altın ve ipeği haram kılmıştır, o kadar. Sahihte, Ömer b. el-Hattab (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir; Rasûiullah (sav) buyurdu ki: “ipek giymeyiniz. Çünkü dünyada onu giyen âhirette onu giymeyecektir.”[68]

Buna dair açıklamalar inşaallah Hac Sûresi’nde (22/23. âyetin tefsirinde) gelecektir. Bulıârî de İbn Ömer’den rivayet ettiğine göre, Rasûlulİah (sav) ön-ce altından bir yüzük edinmiş ve bu yüzüğün taşını avucun içine doğru yer­leştirmişti. Yüzüğün kaşına da “Muhanımedün Rasûiullah” ifadesini kazdır-mışti. Bunun üzerine ashab da onun gibi yüzük edindiler. Hz. Peygamber, onlarırı bu şekilde yüzük edindiklerini görünce yüzüğü attı ve şöyle buyurdu: “Ben, bu yüzüğü ebediyen bir daha takmayacağım. Bundan sonra gümüşten bir yüzük edindi, bu sefer ashab da gümüş yüzükler edindiler. îbn Ömer der ki: Peygamber (sav)’dan sonra o yüzüğü Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra da Osman taktılar. Bu, Hz. Osman’ın elinden Eriş kuyusuna düştüğü vakte kadar böylece devam etti.![69]

Ebû Dâvûd da der ki: insanlar, I iz, Osman’a yüzük elinden düştüğü vak-le kadar muhalefet etmemişlerdi.'[70]

İlim adamları bütün erkekler için gümüş yüzük edinmenin caiz olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. el-Hattâbî der ki: Kadınların gümüş yüzük kullan­maları mekruhtur. Çünkü bu erkeklerin kılık kıyafetleri arasında yer alın TCğer, altın bulamayacak olurlarsa, o gümüşü zaferan veya buna benzer birşeyîe sarartma yoluna gitsinler, Selef ve halefin âlimlerinin cumhuru, erkeklerin al­tın yüzük kullanmalarının haram olduğunu ka bu İletmektedirler. Ancak, Ebu Bekir b- Abdurrahman ile Habbab’dan gelen rivayet şaz bir muhalif kanaat­tir. Bunların herbirisine de bu konudaki neiıy ve nesli ulaşmamış olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Enes b. Malik’in Rasûlullalı (sav)’ın elinde gümüşten yapılmış bir yüzüğü yalnız birgün gördüğünü, sonradan da ashabın gümüşten yüzükler yaptırıp takındıklarını, bunun üzerine Rasûlullalı (sav)’ın bu yüzüğünü atarak ashabın da yüzüklerini attığına dair Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği ki -lafız Buhârî’nindİr-[71] hadise gelince bu, İlim adamlarına göre îbn Şihab’ın bir yanılmasıdır. Çünkü Rasûlullah (sav)’ın attığı alttn yüzüktür.[72] Bunu da Ab-dulaziz b. Suhayb ile Sabit ve Katade, Enes’ten rivayet etmişlerdir. Bu da îbn Şihab’ın Enes’ien yaptıği rivayete muhaliftir. O bakımdan tek kişi topluluğa muhalefet ettiğinde, topluluğun rivayetini kabul etmek gerekir. Üstelik, İbn Ömer’in rivayet ettiği hadis de topluluğun rivayeti lehine tanıklık etmek­tedir. [73]

  1. Yüzüklere Yapılacak Nakışların Hükmü:

Erkeklerin gümüş yüzük kullanmalarının ve gümüşle süslenmelerinin caiz olduğu sabit olmakla birlikte, Ibn Şîrîn ve onun dışındaki bir takım ilim adamları, bunlara nakış yapılmasını ve bu arada Allah’ın adının yazıl­masını mekruh kabul etmişlerdir. İlim adamlarından bir kesim de bunlara nakış yapmanın caiz olduğunu kabul etmişlerdir.

Diğer taraftan, eğer yüzüğe Allah’ın adını, yahut hikmetli bir söz, yahut Kur’ân-ı Kerîm’den bazı kelimeler nakşedip yüzüğü sol eline koyacak olur­sa, bu yüzük ile tuvalete girip sol eliyle istinca yapabilir mi? Saîd b. el-Müsey-yeb ve Malik bunu, hafif (bir kerahet) görmüşlerdir.

Malik’e, eğer yüzükte Allah’ın adı varsa ve bunu sol eline takıyor ise yüzük sol elinde olduğu halde istlnca yapabilir mi, diye sorulmuş, o da: Bunun hafif (tenzihi bir kerahet) olacağını ümid ederim, demiştir. Yine Malik’ten, bunu mekruh gördüğü rivayet edilmiştir. Daha uygun olan budur. Bununla birlik­te Maliki mezhebine mensup ileri gelen ilim adamlarının çoğunluğu bunun yasak olduğunu kabul etmişlerdir.

Hemmâm, İbn Cüreyc’den, o, ez-Zührirden, o da Enes’ten şöyle dediği­ni rivayet eder: RasÛlullah (sav) tuvalete gittiği vakit yüzüğünü bir kenara bı-rakırdı.[74]Ebû Dâvûd der ki: Bu, münker bir hadistir. Hadis ancak İbn Cü­reyc’den, o, Ziyad b. Sa’d’dan, o da ez-Zührîden, o, Enes’ten, bilinen riva­yete göre ise, Peygamber (sav) önce gümüşten bir yüzük edinmiş, sonra onu bırakmıştır, şeklindedir. Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi de Hemraâm’dan başka kimse rivayet etmiş değildir.[75]

  1. Hz. Peygamberin ve Bazı Zevatın Yüzüklerine Kazdırdıkları İfadeler:

Buhârî’nin, Enes b. Malik yoluyla rivayet ettiğine göre, RasÛlullah (sav) gümüşten bir yüzük edinmiş ve ona “Muhammedun RasÛlullah” İbaresini kazıtmış ve şöyie demiştir: “Ben, gümüşten bir yüzük edindim. Ona da “Mulıammed RasÛlullah” ifadesini nakşettirdim. Hiç kimse bu şekilde (yüzüğe) nakş ettirmesin.”[76]

İlim adamlarımız derler ki: İşte bu, yüzük sahibinin yüzüğü üzerinde ken­di adım nakşettirmesinin caiz olduğuna delildir. Malik der ki: Halife ve kadıların isimlerini yüzüklerine nakşettirmesi, onların özellikleri arasındadır. Hz. Peygamber’in kendi yüzüğünün nakşı gibi herhangi bir kimsenin isim kaz­dırmasını yasaklaması, Hz. Peygamber’in adı ve Allah’ın İnsanlara gönderdiği Rasûiü olmak sıfatı dolaylıyladır.

Şamlılar ise, sultan (ve kamu görevlisi) dışındaki kimselerin yüzük edin­melerinin caiz olmadığını rivayet ederler. Ayrıca bu hususta Ebu Reyhane’den bir hadis de rivayet edilmekle birlikte bu, zayıf olusu dolayısıyla delil teşkil edebilecek özellikte olmayan bir hadistir. Hz. Peygamberin: “Herhangi bir kimsenin kendi yüzüğündeki nakşın benzerini kazdırmayı” yasaklaması ise, bu hususu reddetmekte ve bütün insanların -Hz. Peygamber’in nakşettirdiği ifadeyi kazdırmamaları şartıyla- yüzük edinmelerinin caiz olduğuna delil teş­kil etmektedir,

ez-Zührî’nin yüzüğü üzerindeki ifade, “Mulıammed, Allah’tan afiyet diler” anlamında idi. Malik’in yüzüğüne kazdırdığı ifade ise: “Hasbiyallah ve ni’me’l-vekil: Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” şeklinde idi.

TIrmizî el-Hakîm de, “Nevadiru’l-UsuF adlı eserinde, Musa (a.s)’ın yüzü­ğü üzerinde nakşettiği ifadenin; “Her bir vadenin yazılmış bir hükmü var­dır” (er-Ra1’d, 13/38) anlamındaki buyruk olduğunu zikretmektedir. Nitekim bu, daha önce er-Ra’d Sûresi’nde (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­ta dsr.

Ömer b. Abdulaziz oğlunun bin dirlıemlik bir yüzük satın aldığını haber alınca, oğluna şu mektubu yazmıştır: Bana ulaşan habere göre sen, bin dir­heme bir yüzük satın almışsın. Şimdi o yüzüğü sat ve ondan bin aç kimse­ye yemek yedir ve bir dirlıemlik demir bir yüzük satın al. Üzerine de: “Ken­disinin gerçek değerini bilen kimseye Allah rahmet eylesin” (anlamındaki) ibareyi yazdır. [77]

  1. Süs Eşyası Takınmayacağına Dair Yemin Eden Kimse:

Bir kimse, süs eşyası takınmayacağına dair yemin ettikten sonra, inci ta­kınırsa, yeminini bozmuş olmaz. Ebu Hanife de böyle demiştir. İbn Huvey-zimendâd der ki: Çünkü her ne kadar sözlük adı ile süs, inciyi de kapsamak­ta ise, yemin eden kimse yemininde bunu kastetmemişlir. Yeminler ise örl ile tahsis olunurlar. Nitekim bir kimse herhangi bir döşek üzerinde yatma­mak üzere yemin edecek olsa, sonra da yerin üzerinde yatarsa, o kişinin ye­mini bozulmuş olmaz. Aynı şekilde bir kimse herhangi bir kandille aydınlan-mamaya yemin etse ve güneş ışığında otursa yine yemini bozulmuş olmaz. Her ne kadar yüce Allah, yeryüzüne döşek, güneşe de kandil adını vermiş ise de bu böyledir.

Şafiî, Ebu Yusuf ve Mulıammed ise şöyle, derler: Bir kimse süs takınma­mak üzere yemin eder, sonra da inci takınırsa, bu kimsenin yemini bozulur. Çünkü, yüce Allah: “Ve ondan takınacağınız ziyneti çıkarmanız İçin,..” di­ye buyurmuştur. Denizden çıkan ziynet ise, inci ve mercandır. [78]

  1. Denizde Akıp Giden Gemiler:

Yüce Allah’ın: “Orada yararak gittiklerini görüyorsun” buyruğunda sö­zü edilen gemiler ve deniz yolculuğu ile ilgili açıklamalar, daha önce el-Ba-kara Sûresi’nde (2/50. âyet, ile 164. âyet, 3, 4. başlık ve devamlarında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın; Yararak gittiklerini* buyruğunu, İbn Abbas akıp gittiklerini diye açıklamıştır. Said b. Cübeyr, onların boylu boyunca gittikle­rini, el-Hasen de ağırlıklarıyla gittiklerini diye açıklamışlardır. Katade ve ed-Dahhâk ise, bu gemiler aynı rüzgârla ileri doğru da, geri doğru da gidip gel­mektedir, Bunun, denizin içerisinde sallanıp durur halde akıp gittikleri an­lamında olduğu da söylenmiştir.

Bu kelimenin kökünü teşkil eden; ‘ın asıl anlamı, suyu sağdan ve soldan yarmak demektir. Gemi ses çıkartarak suyu yarıp gittiği takdirde; denilir. İşte yüce Allah’ın: “Gemilerin ora­da (suları) yararak gittiklerini görüyorsun” buyruğu da buradan gelmek­tedir. Yani, onların akıp gittiklerini görmektesin, demektir.

el-Cevherî der ki: Yüzücü göğsüyle suyu yardı” demektir Yeri ziraat kastıyla yardı1′ anlamındadır. İyice ekin bitirmesi İçin suyu yerin içerisinde durdurmak anlamı için de aynı kökten gelen kelime kul­lanılır.

Taberî der ki: Sözlükte bu kelime esen rüzgânn çıkardığı ses demektir. Ta-berî burada bu sesin suda olması kaydını sözkonusu etmeyerek şöyle der: Ebu Uyeyne’nin azadlısı Vâsıl’ın şu ifadeleri de bu kabildendir: Sizden herhangi bir kimse küçük abdest bozmak İstediği vakit, rüzgârın hangi taraftan ses çıkararak estiğini tesbit et­sin.” Böylelikle rüzgâr küçük abdestini üzerine geri sıçratmasın diye rüzgâ­ra yüzüyle yönelmekten uzak dursun.

ttO’nun lütfiından ar ayasınız” deniz yolculuğuna, ticaret ve kâr elde et­mek maksadıyla çıkasınız, “ve şükredesiniz diye.” Bütün bunlara dair açık­lamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyette, 6. başlık ve deva­mında) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’a hamd olsun. [79]

  1. O, sizi çalkalayıp sallamasın dîye yeryüzünde sabit dağlar, ırmak­lar ve maksatlarınıza ulaş as mı/ diye de yollar koydu.

“O, sizi çalkalayıp sallamasın diye yeryüzünde sabit” yerinde sapasağlam duran “dağlar …koydu.”

Sabit dağlar” kelimesi, Sapasağlam yerleşti ve kaldı” fiilinden gelmektedir. Şair der ki:

“Korkağın canı (kaçacak yer) arayıp dururken, Ben sapasağlam duran bir şekilde sabreden nefsimle sebat gösterdim.”

ifadesi, Kûfelilere göre, “sizi çalkalayıp sallamasın diye” tak­dirindedir. Basmalıların açıklamasına göre ise, sizi çalkalayıp sallamasını İs­temediğimiz için… demektir.

” Sağa ve sola çalkalanıp sallanmak” demektir. Bir şey hareket etti, eder” demektir. Dallar yerlerinden oyna­dı, sağa sola eğildi” demektir. Adam böbürlenerek sağa sola ça­lımlı yürüdü” anlamındadır.

Vehb b. Münebbih der ki: Şanı yüce Allah, yeri yarattıktan sonra, çalka­lanıp sallanmaya koyuldu. Melekler, bu hiçbir kimseyi sırtında tutmayacak dediler. Sabah olduğunda yere dağlar sabitleştirilmiş idi. Melekler, dağların neden yaratıldığını bilemediler.

Ali b, Ebi Talib (r,a) dedi ki: Yüce Allah, yeri yaratınca sallandı ve sağa sola meyletti ve: Rabbim dedi, Sen üzerimde masiyetler ve günahlar işleye­cek, üzerime leşleri ve pislikleri atacak kimseler mi yaratacaksın? Bunun üze­rine yüce Allah yere, gördüğünüz ve görmediğiniz dağları bıraktı.

Tirmizî (Sünen’inin) Tefsir bölümünün sonlarında şu rivayeti kaydet­mektedir: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Yezid b. Harun anlattı. Bi­ze, el-Avvâm b. Havşeb haber verdi. O, Süleyman b, Ebi Süleyman’dan, o, Enes b. Malik’ten, o da Peygamber (sav)’dan şöyle dediğini nakletmektedir: “Allah, yeri yarattığında sallanıp çalkalanmaya başladı. Bu sefer dağlan ya­rattı ve dağları yerin üzerine bıraktı. Böylelikle yerin sallanması durdu. Me­lekler, dağların güç ve kuvvetinden hayrete düştüler, Rabbimiz, yarattıkların­dan dağlardan daha güçlü birşey var mı dediler, O, evet, demir diye buyur­du. Yine, Rabbimiz, yarattıkların arasında demirden daha güçlü birşey var mı dediler, O, evet ateş diye buyurdu. Melekler: Rabbim, yarattıkların arasında ateşten daha güçlü birşey var mı dediler, O da evet, su diye buyurdu. Me­lekler, Rabbimiz, yarattıkların arasında sudan daha güçlü birşey var mı dîye sordular. Or evet rüzgâr diye buyurdu. Yine melekler, Rabbimiz, yarattıkların arasında rüzgârdan daha güçlü birşey var mı diye sordular, O da, evet sağ eliyle verdiği sadakasını solundan gizleyen Âdemoğludur, diye buyurdu.” Ebu İsa (et-Tirmizî) der ki: Bu hadis, garip bir hadis olup bunun bu yoldan baş­ka bir yolla meri’u’ olarak rivayet edildiğini bilmiyoruz.[80]

Derim ki: Bu âyet-i kerimede, sebeplere başvurmanın ve onları yerine ge­tirmenin en açık bir delili vardır. Halbuki yüce Allah, dağlar olmaksızın da yerin çalkalanmasını durdurmaya kadirdi, Bu anlamdaki açıklamalar önce­den geçmiş bulunmaktadır.

“İrmaklar” yani, orada ırmaklar yaıttı veya ırmaklar koydu demektir “‘Ve maksatlarınıza” varmak istediğiniz beldelere “ulaşasınız” yolunuzu şaşırma-yasınız, kaybetmeyesiniz “diye de” geniş “yollar” ve dağ arasından geçitler[81]

  1. Ve nice alâmetler de (yarattı) Onlar yıldızlarla da yollarını bu­lurlar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [82]

  1. Alâmetler ve Yıldızlarla Yol Bulma:

Yüce Allah’ın: “Ve nice alametlerde” buyruğu ile İlgili olarak îbn Abbas şöyle demektedir: Alâmetlerden kasıt, gündüzün yol işaret ve alâmetleridir. Yani O, yollarda kendileri vasıtası ile doğru yolun bulunabildiği birtakım alâ­metler yaratmıştır.

“Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.” Yani, geceleyin yıldızlarla yollarını bulurlar.

“en-Necrn” kelimesi tekil olmakla birlikte bununla, çoğul olarak yıldızlar kastedilmektedir. îbn Vessâb, bu kelimeyi şeklinde okumuştur. el-Ha-sen ise “nûn”u damme (otre)li ve “dm” ile okumuş olup maksadı; şek­lindeki çoğul olup “vav”ı hazf ile okumuştur. Şairin şu beyitinde kullanıldı­ğı gibi:

“Aramızda fakir, kadı ve hakemdir,

O da senin, yıldızlar kaybolduğunda auya gitmen (şeklinde)dir,”

Aynı şekilde İbn Vessâb gibi okuyanların kıraati ile ilgili açıklama da böy­ledir. Ancak bu şekilde okuyanlar, daha hafif olsun dîye “dm” harfini de sa­kin okumuşlardır. Bununla birlikte kelimesinin; Yıldız” keli­mesinin çoğulu olması mümkündür.

(Sözü edilen) *Yıldizlar”ınf hangileri olduğu hususunda farklı görüşler var­dır. el-Ferrâ der ki: Bu yıldızlar, Oğlak takım yıldızı ile Ferkadân (Kuzey ku-tub yıldızı ile onun yanında, onun gibi sabit diğer yıldız) lardır. Bunun Sü­reyya yıldızı olduğu da söylenmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Nihayet sabahın aydınlanmaya başladığı sırada yıldız doğup Sebzeler demetlenmiş ve biçilmiş olarak bırakılıp gidildiğinde

Onun bir kısmı bükülüp demet yapılmış, bir kısmı da biçilmiş oiarak bı­rakılıp gidildiğinde, demektir ki, bu işler Süreyya yıldızının doğuşu esnasın­da yapılır.

el-Kelbt der ki; Buradaki alâmetlerden kasıt, dağlardır. Mücahid Ese, bun­lardan kasıt yıldızlardır, demektedir. Çünkü, bazı yıldızlarla yol bulunur, bazısı da yol bulmaya yardımcı olmaz ama, alâmet olarak bulunur. Bu açıklamayı Katade ve en-Nehaî yapmıştır,

Yüce Allah’ın: Ve nice alâmetler de” buyruğunda sözün tamam­landığı, daha sonra da yeni bir cümle ile “onlar, yıldızlarla da yollarını bu­lurlar denildiği de söylenmiştir. Birinci görüşe göre buyruğun anlamı şudur; O, kendileri ile yol bulabileceğiniz şekilde sizin için alâmetler ve yıldızlar ya­rattı. Bu alâmetlerden bir kısmı kendileriyle yol bulunan rüzgârlardır.

Buradaki “yol bulmak”tan kaşıtın ne olduğu ile itgiti olarak iki görüş var­dır:

Bu görüşlerden birisine göre, yolculuğunuz sırasında yolunuzu bulursu­nuz demek olup, cumhurun görüşü budur. İkinci görüşe göre ise, kıbleyi bu­labilirsiniz, şeklindedir. İbn Abbas da der ki: Ben, Rasûlullah (savVdan, yü­ce Allah’ın: “Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar” buyruğu hakkında sordum da, O: “Burada sözügeçen yıldız, oğlak takım yıldızıdır. Ey îbn Ab­bas, Kıbleniz ona göredir ister karada olunuz, ister denizde olunuz, siz onunla doğru yolunuzu bulursunuz” diye buyurdu. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.[83]

  1. Yıldızlarla Yol Bulma Keyfiyeti:

İbniTl-Arabî der ki: Bütün yıldızlar ile ancak yıldızların doğuşları, batış­ları, güney yarımküre yıldızlan ile kuzey yarımküre yıldızlarları arasındaki far­kı bilen kimseler yol bulabilir. Bunlar ise sonrakiler arasında oldukça azdır. Süreyya yıldızı ile ise, ancak bu tür yıldızlar ile yolunu bulabilen kimseler yol bulabilir. Herkesin yol bulabileceği yıldız ise, oğlak çakım yıldızı ile kuzey kutup yıldızı ve onun yanındaki yıldızdır (Ferkadân). Çünkü bunlar, doğuş­ları münhasır, belli yerdeki cihetleri sabit ve görünen yıldızlardır. BunEar, de­ğişmez kutbun etrafında deveran eder, dururlar. O bakımdan bu yıldızlar, yol­lar kaybedildiği takdirde karada ve denizlerin akıp gitmesi sırasında da de­nizde, cihet bilinemediği vakit cihet hususunda her zaman için doğru yolu göstericidirler. Bu da geneî olarak kişinin kutup yıldızını sol omuzunun ar­kasına almasıdır. Onun karşısındaki yön iset kıbleyi gösterir.

Derim ki: İbn Abbas’ın, Rasûlullah (sav)’a yıldız hakkında soru sorması üzerine, Hz. Peygamber’in: “Bu, oğlak Eakım yıldızıdır. Sizin kıbleniz onun üzerindedir- Kara ve denizde olduğunuz vakit onunla doğru yolu bulursu­nuz” demiştir. Çünkü, oğlak takım yıldızlarının sonu küçük ayıdır. Kıblenin kendisine göre tesbit edildiği kutup yıldızı ise, bu ikisinin arasında yer alır. [84]

  1. Kıbleye Dönmenin Hükmü:

İlim adamlarımız derler ki: Kıbleye yönelmenin hükmü iki şekilde sözko-nu sudur:

Bir kimse eğer kıbleyi görüyor ve onu müşahede edebiliyor ise, oraya, yö­nelmesi, yönünün ona isabet etmesi, bütün bedeniyle de kıble cihetine yö­nelmeyi kastetmesi gerekir,

İkinci durum ise, Kâ’be’nin, namaz kılanın görmeyeceği bir yerde bulun­masıdır. O takdirde sahip olduğu delillerin yardımı ile ona doğru yönelme­si icabeder Bunlar ise güneş, ay, yıldızlar, rüzgâr ve kendisi vasıtası ile han­gi cihette olduğunun bilinmesi mümkün oian herbir araçtır. Kâ’be’yi göreme­yip içEilıad ederek[85] Kâ’be’nin bulunduğu cihetten başka bir tarafa namaz ktian bir kimse, eğer içtihad edebilme imkanına sahip kimselerden ise, onun namazı olmaz, Eğer, içtihad edip delil kullanarak namaz kıldıktan sonra, namazını bitirdikten sonra, kıbleden başka bir tarafa namazını kıldı­ğını anlayacak olursa, namazın vakti çıkmamış ise, namazını iade eder. An­cak bu iadesi de onun için vacip değildir. Çünkü o, farzını emrolunduğu şe­kilde eda etmiş bulunmaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/144. âyet, 3- başlık ve devamında) yeterince geçmiş bu­lunmaktadır. Yüce Allah’a hamd olsun. [86]

  1. Yaratan, yaratmayan gibi olur mu hiç? Artık iyice düşünmeye­cek misiniz?

“Yaratan” yüce Allah, “yaratmayan” putlar “gibi olur mu hiç? Artık iyice düşünmeyecek misiniz?” Şanı yüce Allah, hiçbir şekilde yaratamayan, zarar ve fayda veremeyen putlar hakkında, Arapların bu konudaki kullanım­larına uygun olarak, aklı eren varlıklara dair haber verirken kullandığı fiil­lere uygun fiil kullanmış ve haber vermiş bulunmaktadır. Çünkü Araplar, put­lara tapıyorlardı, işte bu bakımdan, putlardan; “.. an, kimseler)” laf­zı ile söz edilmektedir. Yüce Allah’ın: “Onların ayaklan mı vardır.”(el-Arraf: 7/195) buyruğunda olduğu gibi. Bu şekildeki kullanımın sebebinin, “yara­tan” da sözü edilen zamir ile birlikte kullanılması olduğu da söylenmiştir, el-Ferrâ der ki: Bu, Arapların: ” Ben, bi­niciyi ve onun devesini birbirine karıştırdım. Artık bu hangisidir, bu da hangisidir bilemez oldum.” sözlerine benzemektedir. Halbuki, bunlardan bi­risi insan değildir. Oysa, her ikisi hakkında da insan için kullanılan ism-i mev-sul kullanılmıştır

el-Mehdevî der ki: Yüce Allah hakkında; Kim?” ile soru sorulmak­la birlikte; Ne?” ile soru sorulmaz. Çünkü, ikincisi ile cins isimler hak­kında sofu sorulur. Şanı yüce Allah cins ve türünden bir varlık yoktur. Bun­dan dolayı tiz. Musa, Firavun kendisine: Rabbiniz kimdir ey Masa?” (Tâ-Hâ, 20/49) diye sorduğunda, cevap vermiş, ancak Firavun ken­disine: Âlemlerin Rabbi dediğin nedir?” (eş-Şuarat 26/23.) diye sorduğunda -birinci şekildeki sorusuna cevap vermekle birlikte, ikinci şekildeki- soru tutarsız olduğundan dolayı ona cevap vermemiştir.

Âyet-i kerîmenin anlamı şudur: Sözü geçen şeyleri yaratmaya kadir olan elbetteki kendisi yaratılmış bulunan, zarar ve fayda veremeyen varlıklardan ibadete daha bir hak sahibidir. “Bunlar, Allah’ın yarattığıdır. Haydi Ondan başkasının ne yarattığını gösterin ötma.” (Lukman, 31/11); “Yerden ne ya­rattılar bana gösterin?” (Fâtır, 35/40) [87]

  1. Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız, onları sayamazsınız* Şüphesiz Allah, çok mağfiret edendir, çok rahmet edendir.
  2. Allah, gizlediklerinizi de, açıkladıklarınızı da bilir,

“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsam, onları sayamazsınız” buy­ruğuna dair açıklamalar, bundan önce İbrahim Sûresi’nde (14/34. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphesi/ Allah çok mağfiret edendir, çok rahmet edendir. Allah, giz­lediklerinizi de, açıkladıklarınızı da bilir.” Neyi saklarsanız, neyi açığa vu­rursanız hepsini bilir. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [88]

  1. Halbuki, Allah’ı bırakıp da çağırdıkları hiçbir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılmıştır.
  2. (Onlar) ölülerdir, diriler değil. Ne zaman diri İtileceklerini de fark edemezler.

Yüce Allah’ın: “Halbuki, Allah’ı bırakıp da çağırdıkları” buyruğunda ge­çen, Çağırdıkları” kelimesini genel olarak; Çağırdığınız” şeklinde “te” ile okumuşlardır. Çünkü bundan önceki buyruk muhatap kipin-dedir. Ancak, Ebu Bekir, Âsım’dan ve Hubeyre de, Hafs’dan “ye” ile (“çağır­dıkları” anlamında) okuduklarını rivayet etmişlerdir. Yakub’un da kıraati bu şekildedir.

“Gizlediklerinizi de, açıkladıklarınızı da” anlamındaki buyruklar ise, hep­si tarafından “te” ile muhatap kipi olarak okunmuştur Bundan tek istisna, Hu-beyre’nin, Hafs’tan, onun da Âsım’dan, “ye” ile okuduğuna dair rivayetidir. (O takdirde: Gizlediklerini de, açıkladıklarını da,,, anlamında olur.)

“Hiçbir şey yaratamazlar.” Hiçbir şey yaratmaya güçleri yetmez. “Onla­rın kendileri yaratılmıştır. (Onlar) ölülerdir.” Yani putlar, ölülerdir. Onlar­da can yoktur. İşitmezler, görmezler. Bu da onların cansız oldukları anlamı­na gelir. Peki, siz hayat sahibi olduğunuz için onlardan daha üstün iken, na-sil olur da bu putlara ibadet edersiniz?.

Bu tapındığınız putlar, “ne zaman diriltileceklerini de fark edemezler.”

es-Sülemî, Ne zaman” kelimesindeki “hemzeHyi esreli olarak okumuş­tur. Bunlar, iki ayrı söyleyiştir. Bu kelime, daha sonra gelen; Di­riltilecekler* fiili ile nasb mahallindedir ve bu, istifham (soru.) anlamında-dır.m Onlar, ne zaman diri İtileceklerini bilmezler, anlamındadır. Yine bura­da putlardan, tıpkı Âdemoğullanndan söz edildiği gibi sözedilmektedir. Çün­kü onlara tapanlar, bu putların söylediklerini anladıklarını, bildiklerini ve Al­lah nezdinde kendilerine şefaat edeceklerini iddia ediyorlardı. O bakımdan onlara, bu yanlış kanaatlerine göre hitap edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah, kıyamet gününde putları canlı var­lıklar halinde diriltecek ve bu putlar, kendilerine yapılan ibadetten uzak ol­duklarını ifade edeceklerdir. Dünyada ise bu putlar cansızdır ve ne zaman diriltileceklerini bilmemektedir.

İbn Abbas der ki: Putlar, diriltilecek ve onlara ruh verilecektir. Putlarla bir­likte şeytanları da bulunacaktır ve bunlar kendilerine ibadet edenlerden uzak olduklarını bildireceklerdir. Daha sonra şeytanlar ve müşrikler, verilen emir ile ateşe götürüleceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Putlar da kıyamet gününde kendilerine tapanlar­la birlikte ateşe atılacaklardır. Buna delil, yüce Allah’ın: “Gerçekten siz de, Al­lah’tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz?” (el-Enbiyâ, 21/98) buyruğudur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın: “Hiçbir şey yaratamazlar, onların kendileri yaratılmıştır[89] buyruğu ile ifade tamam olmaktadır. Daha sonra ye­ni bir cümleye başlanılarak, yüce Allah, müşrikleri ölüler olarak nitelendir­mektedir. Buradaki ölüm ise, küfür ölümüdür. “Ne zaman dİrİİtileceklerl-ni de fark edemezler” yani, kâfirler ne zaman diriltileceklerini, yani diriliş vaktini bilmezler. Çünkü onlar, öldükten sonra dirilişe iman etmiyorlar ki, Al­lah’ın huzuruna çıkmak için gereken hazırlıklarını yapsınlar.

Bir diğer açıklama şöyledir: Onlara kıyametin ne zaman olacağını ne bil­dirdi? Belki de pek yakındır. [90]

  1. Sizin ilâh m iz tek bir ilâhtır. Âhirete inanmayanların ise kalp­leri inkâr edicidir. Hem onlar büyüklük taslayanlardır.
  2. Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de açıklayacaklarını da bilir. Muhakkak O, iu üs tekbirleri sevmez.

“Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır,” Şanı yüce Allah, kendisine şirk koşmanın imkânsızlığını açıkladıktan sonra, hak mabudun bir ve tek olduğunu, O’n-dan başka bir Rabb, O’ndan başka bir ilah olmadığını beyan etmektedir.

“Âhirete inanmayanların ise, kalpleri inkâr edicidir.” Yani, onların kalpleri, verilen öğüdü kabullenmez ve Öğüt vç hatırlatmanın kalplerine bir etkisi olmaz. Bu, kaderiyenin görüşünü reddetmektedir.

“Hem onlar, büyüklük tamlayanlardır.” Yani onlar, hakkı kabul etmeye yanaşmayarak, ona karşı büyüklük taslayan, böbürlenen mütekebbirlerdir. el-Bakara Sûresi’nde (2/34. âyet, 7- başlıkta) tstıkbâr’ın (büyüklenmenin), an­lamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açıklayacaklarını da bilir.”Yani, onların gizledikleri ve açıkladıkları söz ve davranışlarını da bilir ve onların yaptıklarının karşılıklarını onlara verecektir.

el-Haîil der ki: Şüphe yok ki” kelimesi, tahkik ifade eden bir söz olup, ancak cevap olarak kullanılır. Mesela, onlar bu işi yaptılar denilir. Bu­na karşılık cevap olarak da, şüphesiz pişman olacaklardır, diye cevap veri­lir. (Ve bu terkip kullanılır) (Burada) gerçek şu kî: Cehennem ateşi onlara­dır, anlamındadır. Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce Hud Sûresi’nde (11/22. ayetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Muhakkak O, müstekbirleri sevmez.” Yani onları mükâfatlandırmaz, on­lardan övgü ile söz etmez. el-Hüseyin b. Ali’den nakledildiğine göre o, ön­lerine ekmek parçaları koymuş ekmeklerini yiyen yoksul kimselerin yanın­dan geçerken ona: Ey Abdullah’ın babası gel beraber yiyelim dediler o da bi­neğinden inip onlarla birlikte oturdu ve: “Muhakkak O, müstekbirleri sev­mez” buyruğunu okudu. Onlarla yemeği bitirdikten sonra: Ben sizin dave­tinizi kabul ettim, haydi siz de benim davetimi kabul ediniz dedi. Onunla bir­likte kalkıp evine gittiler. Onlara hem yemek, yedirdi hem içirdi, hem de ba­ğışlarda bulunduktan sonra yanından ayrıldılar.

İlim adamları der ki: Her bir günahı saklayıp gizlemek mümkündür, ki­bir müstesna. Çünkü kibir açıklanması kaçınılamaz bir fısk (yol)dır. Bütün is­yanların da asıl esası odur.

Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Mütekebbirler kıyamet gününde toz zerrecikleri gibi haşredileceklerdir. Büyüklenmeleri dolayısıyla insanlar onları ayaklan ile çiğneyecektir.”[91] Yahut Hz. Peygamberin şu buyruğunda buyurduğu gibi olacaklardır: “Mahşer günü onların vücutları o kadar küçül­tülecek ki bu küçülüş nihayet onlara zarar verecektir, Ateşte ise vücutları o kadar büyüyecek ki bu büyüme niyahet onlara zararlı olacaktır.” [92]

  1. Onlara: “Rabbiniz ne indirdi denildiği zaman: “Geçmişlerin ma­sallarını” derler.

Yüce Allah’ın: “Onlara: Rabbiniz ne indirdi denildiği zaman” buyruğu: Az Önce sözü edilen âhir.ete iman etmeyenlere ve kalpleri ile öldükten son­ra dirilişi inkâr edenlere: “Rabbiniz ne indirdi” denildiğinde, … demektir

Bu sözleri söyleyen kimsenin Nadr b. el-Haris olduğu âyet-i kerimenin-de onun hakkında indiği söylenmiştir. en-Nadr bin el-Haris Hire’ye gitmiş ve orada Kelile ve Dinine ile ilgili anlatılan hikayeleri satın almıştı. Sonra Ku-reyşlilere bu hikayeleri okur ve şöyle dermiş; Muhammed de arkadaşlarına ancak öncekilerin masallarını okumaktadır. Yani onun okuduğu şey, rabbl-mizin indirdikleri değildir.

Müminlerin kâfirlere “Rabbiniz ne indirdi” diye sordukları kâfirlerin de onlara: “Geçmişlerin masallarını” diye cevap verdikleri ve böylelikle geçmislerin masalları olan bir şeyi kabul etmeyeceklerini, onları inkâr ettikleri­ni ifade ettikleri de söylenmiştir.

“Esatir: Masallar” kelimesi batıl şeyler, saçma sapan sözler demektir. Bu­na dair açıklamalar bundan önce En’âm Sûresi’nde (6/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Rabbiniz ae indirdi” buyruğu ile ilgili (nahive dair açık­lamalar) yüce Allah’ın: ‘Neyi infak edeceklerini” (el-Bakarar 2/215) buyru­ğu İle ilgili açıklamalar gibidir.

“Geçmişlerin masallarım” ifadesi, hazfedilmiş bir mubtedârun haberi olup ifadenin takdiri: Onun indirdiği, geçmişlerin masallarıdır, şeklindedir. [93]

  1. Onlar, kıyamet gününde kendilerinin yüklerini tamamen yük­lendikten başka, bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat! Taşıyacakları bu yük­ler ne kötüdür!

“Onlar, kıyamet yününde kendilerinin yüklerini tamamen yüklen­dikten başka” buyruğunda yer alan, Onlar… kendilerinin yüklerini yüklendikten…” buyruğundaki “lâm”ın “key lâm”ı olduğu ve on­dan önceki buyruklar ile alâkalı olduğu söylenmiştir. Bunun, âkibet (sonuç) bildiren “lâm” olduğu da söylenmiştir. Yüce. Allah’ın: “nunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktır.” (el-Kasas, 28/8) buyruğunda olduğu gibi. Yani, onların Kur’ân ve Peygamber hakkındaki iddiaları, ken­di günahlarını geriye herhangi birşey bırakmamak üzere tam olarak yüklen­mek noktasına kadar götürecektir. Bu da, dünyada iken, küfürleri sebebiy­le onlara isabet eden musibet dolayısıyladır. Buradaki “lânrTm, “emir lamV olduğu ve buyruğun tehdit anlamını taşıdıği da söylenmiştir.[94]

“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükle­neceklerdir.” Mücahid der ki: Bunlar, saptırdıkları kimselerin günahlarını da yüklenecekler, bununla birlikte saptırılanlann günahından herhangi birşey de eksiltilmeyecektir. Hz. Peygamber’in de şöyie buyurduğu nakledilmekte­dir: “Herhangi bir davetçi, eğer bir sapıklığa çağınr da, ona tabi olunursa, ona uyanların günahlarının bir benzeri -onların günahlarından hîçbirşey eksiltilmeksizin- verilecektir. Herhangi bir davetçi de, bir hidâyete çağıracak olur da ona uyulursa, o takdirde onlara uyanların ecirleri gibi -ecirlerinden hiç­bir şey eksiltilmeksizin- ona da ecir vardır.” Bu anlamda olmak üzere Müs­lim rivayet etmiştir.[95]

Günahlarından” buyruğundaki;…dan…” ifadesi, tab’îz (bir kısmını) ifade etmek için değil, cins içindir Çünkü sapıklığa çağının kim­seler, kendilerine uyanların günahı kadar günah alırlar.

Yüce Allah’ın: ”Bilgisizce” ifadesi de şu demektir: Onlar, saptırdıklarını, saptırdıkları sebebiyle kazandıkları günahı bilmeksizin başkalarını saptırmak­tadırlar. Çünkü bunu bilselerdi, onları saptırma yoluna gitmezlerdi.

“Dikkati Taşıyacakları bu yükler ne kötüdür!” Onların taşıdıkları bu yük ne kötü bir yüktür! Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Andolsun onlar, hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleriy-le birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir.” (el-Ankebût, 29/13) el-En’âm Sûresinin sonlarında (.6/164. âyet, 2, başlıkla) yüce Allah’ın: “Günahkâr hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmez1* (el-En’âm, 6/164) buyruğu­na dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. [96]

  1. Kendilerinden öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Nihayet Allah binalarını temelinden yıktı; üstlerindeki tavan başlarına yıkıl­dı ve azap onlara farkedemeyecekleri bir taraftan geldi,

“Kendilerinden öncekiler de tuzak kurmuşlardı.” Yani, bunlardan ün­ce geçen peygamberlere karşı, bir takım kavimler küfür ve inkâr ile karşılık vermişlerdi, ancak sapmışlardı, güzel sonuç peygamberlerin olmuştu.

“Nihayet Allah binalarım temellerinden yıktı, üstlerindeki tavan baş­larına yıkıldı.” İbn Abbas, Zeyd b. Eşlem ve başkaları derler ki: Burada sö­zü edilen kişiler Ken’an oğlu Numrut (Nemrut) ve onun kavmidir. Bunlar se­maya çıkmak ve oradakiierle savaşmak istemişlerdi. Bunun için daiıa önce oradan semaya doğru yükselmek kastı ile yüksek kuleyi yapmışlardı. Diğer taraftan kartallara malum uygulamalarını yapmışlardı, ancak kule ile birlik­te yukarıdan aşağıya düşmüşlerdi. Nitekim buna dair açıklamalar, bundan ön­ce İbrahim Sûresi’nin sonlarında, (15/45-46. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.

Yüce Allah’ım “Nihayet Allah, binalarını temellerinden yıktı” buyruğu­nun anlamı şudur: Yani, O’nun emri binalara ulaştı. Bu, ya bir zelzele ya bir rüzgâr ile olmuştu. Bu da o binalarını yıkmıştı. İbn Abbas ve Vehb derler ki: Bu kulenin semaya doğru yüksekliği, beşbin zira, eni İse üçbin zira idi.

Ka’b ve Mukatil derler ki: Uzunluğu iki fersah idi. Esen bir rüzgâr, başı­nı denize attı ve geri kalan bölümü de üzerlerine yıkıldı. Kule yıkılınca, o gün dehşetten dolayı insanların dilleri karıştı ve 73 dil ile konuşmaya başladılar. Bundan dolayı oraya “Babil” adı verilmişLİr. Bundan önce (bölgede) sadece Süryanice dili mevcuttu. Yine bu anlamdaki açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/31. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Hürmüz ve İbn Mulıaysın “es-5akf kelimesini “sin” ve “kaf harfle­rini ötreli olarak; Tavanlar11 diye okumuştur. Mücahid ise, “sin” har­fini ötreli, ancak “kaf” harfini de hafifleterek sakin okumuştur. Bundan ön­ce (bu sûre, 16, âyette) geçen: Yıldızlar” ile ilgili iki türlü açıkla­mada olduğu gibi. Ancak, daha kuvvetle muhtemel olan, burada bu kelime­nin; Tavan” kelimesinin çoğulu olduğudur.

“Temeller” kelimesi ise, bina ve yapıların esaslarıdır. İşte bu esas­lar sarsılacak olursa bina yıkılır.

Yüce Allah’ın: “Üstlerindeki” buyruğu ile ilgili olarak, İbnu’l-A’râbî şöy­le demektedir: Burada “üstlerindeki” ifadesi ile tekidin getiriliş sebebi, kavmin bu tavanlarının altlarında bulunduklarını anlatmak içindir. Araplar; Bir tavan üstümüze çöktü, bir duvar üzerimize yı­kıldı” ifadesini ona malik olmaları halinde kullanırlar, fiilen üzerlerine çök-mese dahî. O bakımdan, burada yüce Allah; Üstlerindeki (yuka-rılarmdaki)” ifadesini zikrederek, Arap dilinde sözkonusu olan bu şüphe ve ihtimali kapsam dışında bırakmak istemiştir. Bu buyruğu ile onlar, tavanla­rının altında bulunuyorken, tavanlarının üstlerine yıkıldığını, böylelikle he­lak olup kurtulamadıklarını anlatmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: “Tavan”dan kasıt, semadır. Yani azap onlara, üzerlerindeki semadan geldi- Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre, yüce Allah’ın: “Nihayet Allah binalarını temel­lerinden yıktı” buyruğu temsilî bîr ifade olup anlamı şudur: Allah onları he­lak etti ve onlar da adeta binaları üzerlerine düşüp yıkılan kimseler durumu­na geldiler.

Anlamın: Allah amellerini boşa çıkardı ve böylelikle onlar, binaları üzer­lerine yıkılan kimseler durumuna geldiler, şeklinde olduğu söylendiği gibi, Allah onların hile ve tuzaklarını boşa çıkardı. Bunun sonucunda da üstün-‘den tavanın üzerine yıkıldığı kimsenin helak olması gibi helak oldular, şek­linde olduğu da söylenmiştir.

Buna göre, üzerlerine tavanın yıkıldığı kimseler hususunda da farklı açıklamalarda bulunulmuştur. İbn Abbas ve İbn Zeyd, az önce geçen şekil­de açıklamada bulunurlarken, burada bu şekilde helak edilenlerin Buhnrn-Nasr ve beraberindekiler olduğu da söylenmiştir. Bunu da müfessirlerden ba­zısı dile getirmiştir.

Burada kastedilenlerin, şanı yüce Allah’ın, el-Hicr Sûresi’nde sözkonusu ettiği “bölüşenler” (bk. el-Hicr, 15/90) olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama­yı el-Kelbî yapmıştır. Bu yoruma göre, buradaki temsilin de mahiyeti anla-şdmış olmaktadır Doğrusunu en İyi bilen Allah’tır.

“Ve azah onlara farkedemeyecekieri bir taraftan” yani? emniyet içerisin­de olduklarını zannettikleri bir cihetten “geldik .İbn Abbas der ki: Bununla yüce Allah, kendisiyle Nemrud’u helak ettiği sivri sineği kastetmektedir. [97]

  1. Sonra kıyamet gününde de onları alçaltacak ve diyecek ki: “Ha­ni haklarında anlaşmazlığa düşüp düşmanlık iliğini/ ortakla­rım nerede?” Kendilerine ilim verilenler: “Bugün muhakkak zil­let ve azap kâfirleredir” diyeceklerdir.

Yüce Allah’ın: “Sonra kıyamet gününde de onları alçaltacak” azap ile on­ları rezil edecek, onları zelil ve hakir düşürecek “ve diyecek ki: Hani haklanrıda anlaşmazlığa düşüp düşmanlık ettiğiniz” kendileri sebebiyle pey­gamberlerime adavet gösterip düşmanlık yaptığınız “ortaklarım” kendi ka­naatiniz ve iddialarınıza göre Beni bırakıp kendilerine ibadet ettiğiniz uydur­ma ilahlar “nerede?” Bu soru azar için sorulacaktır.

İbn Kesir; “Ortaklarım kelimesini üstün bir “ya” ve hemzesiz ola­rak; diye okumuştur. Diğerleri İse “hemze”okumuşlardır. “Anlaşmaz­lığa düşüp düşmanlık ettiğiniz” anlamındaki kelimeyi Nâft, (ayûi.) şeklinde İzafe şeklinde “nün11 harfini esreli olarak okumuştur ki, haklarında bana düş­manlık ettiğiniz .,, demek olur, diğerleri ise bunu üstün okumuşlardır.

“Kendilerine ilim verilenler İbn Abbas’a göre meleklerdir; müminler ol­duktan da söylenmiştir. “Bugün muhakkak zillet” bu kıyamet gününde aşağılanmak ve küçülmek “ve azap kafirleredir, diyeceklerdir”[98]

  1. Onlar ki nefirlerine zulm edenler olarak melekler ruhlarım alır­ken: “Biz hiçbir fenalık yapmazdık” diyerek teslim olurlar.” “Hayır, Allah sizin bütün yaptıklarınızı çok iyi bilendir.”

“Onlar ki nefislerine zulm edenler alarak melekler ruhlarım alırken” buyruğunda anlatılanlar kâfirler İle ilgilidir.

“Nefislerine zulm edenler olarak” anlamındaki buyruk, hal olarak nasb edilmiştir. Yani onlar nefislerini helak olunacak yollara itmiş olduklarından kendilerinin zalimleri olarak melekler ruhlarını alırken “biz hiçbir fenalık yapmazdık* hiçbir şirk işlemezdik “diyerek teslim olurlar” teslimiyet gös­terirler. Yani ölüm esnasında Allah’ın rububiyetjni ikrar edip, biz kötülük ve şirk namına bir şey işlemezdik, diyecekler; melekler ise onlara: “Hayır” siz kötü işler yapıyordunuz “Allah sizin bütün yaptıklarınızı çok iyi bilendir19 diyeceklerdir.

İkrime der ki: Bu âyet-i kerime Mekke’de müslüman olup hicret etmeyen ve bu bakımdan Kureyşliler tarafından zorla Bedir’e çıkartılarak orada öldü­rülen bir topluluk hakkında Medine’de inmiştir, O bakımdan Yüce Allah: “On­lar ki” Mekke’de kalmak ve hicreti terketmek suretiyle “nefislerine zulm edenler olarak melekler ruhlarını” kabzedip “alırken biz hiçbir fenalık” yani küfür namına bir şey “yapmazdık, diyerek teslim olurlar” yani onlarla birlikte çıkışlarıyla onlara teslim olurlar.

Bu, üç şekilde açıklanmıştır. BirincEsine göre kasıt barıştır bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. İkincisine göre teslimiyet göstermektir bu açıklamayı Kutmb yapmıştır Üçünsüne göre de itaat edip boyun eğmektir, bunu da Mu-katil dile getirmiştir.

“Hayır, Allah sizin yaptıklarınızı çok İyi bilendir.” Onların amelleri kâfirlerin amelleri türündendir, demektir.

Denildiğine göre bazı müslümanlar müminlerin azlığını görünce müşrik­lerin yoluna döndüler, bu âyer-i kerime onlar hakkında İnmiştir.

Birinci görüşe göre ise kâfir olsun münafık olsun bütün İnkarcılar, dün­yadan ancak itaat ile teslimiyet göstererek, boyun eğerek ve zelil olarak ay­rılır. Ancak o sıralar onlara tevbenin de imanın da faydası olmaz. Yüce Al­lah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Ama Bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi.” (e-Mümİn 40/85^ Bu anlamdaki açıklama­lar önceden geçmiş bulunmaktadır. Yine el-Enr”al Sûresi’ndede (.8/50-51. âyetlerin tefsirinde) kâfirlerin sırtlarına vurula vurula canlarını verdikleri açıklandığı gibi, el-En-âm Sûresi’nde de (6/8. âyetin tefsirinde) benzeri bir durumdan söz edilmiştir. Biz bu hususu “et-Tezkire” adlı kitabımızda da söz konusu ettik. [99]

  1. “O halde içinde ebedi kalıcılar olarak girin cehennemin kapı­larından… Büyük İt nenlerin yeri ne kötüdür!”

“O halde içinde ebedi kalıcılar olarak” oradan çıkmamak üzere “girin cehennemin kapılarından..,” Bu sözler kendilerine ölümleri sırasında söy­lenecektir, demektir. Bu, kabir azabının kendilerine haber verilmesidir, di­ye de açıklanmıştır. Çünkü kabir kâfirler için hazırlanmış cehennemin kapı­larından bir kapıdır

Şöyle de açıklanmıştır: Meselâ, cehennemin ikinci basamağında yer ala­caklar birincisi dolup ta yerlerini almadıkça, yerlerine ulaşmaya çaktır. Birin­ciden sonra ikinci basamaktakiler sonra üçüncü basamaktakiler… diye devam edecektir. Bîr diğer açıklamaya göre cehennemin her bir alt tabakasının ay­rı bir kapısı vardır. Kimi cehennemlikler bir kapıdan, kimileri de diğer ka­pıdan girerler.

“Büyüklenenlerin” İmana ve yüce Allah’a ibadete karşı büyüklük tasla-yanlann kalacakları “yeri ne kötüdür!” Şam yüce Allah bu büyüklenen kimseleri hak olan sözleri ile: “Çünkü onlara Allah’tan başka İlah yoktur, denildiğinde büyüklük taslarlardı” (es-Saff’at, 37/35) diye açıklamaktadır. [100]

  1. Takva sahiplerine: “Rabbiniz ne indirdik denildi Onlar da: “Ha­yır” dediler. Bu dünyada iyi hareket edenlere güzellik vardır. Âhi-ret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir!
  2. Adn cennetleridir ki, oralara girecekler. Altlarından ırmaklar akar, orada diledikleri onlarındır, İşte Allah takva sahiplerini böyle mükafatlandırır.
  3. Onlar ki melekler hoş ve temiz olarak ruhlarını alırlarken: “Selâm size! İşleyegeldiklerinizin karşılığı almak üzere girin cen­nete derler.

“Takva sahiplerine: Rabbiniz ne indirdi, denildi onlar da: Hayır, der­ler yani Rabbİmiz hayır indirdi, derler, ifade burada sona ermektedir. Bu­na göre; Ne” ifadesi tek bir isimden ibarettir.

Araplardan herhangi bir kimse hac mevsiminde Mekke’ye geldiğinde müşriklere Muhammed (sav) hakkında soru sorarlar, onlar da: Sihirbaz ya­hut şair, yahui kahin, ya da mecnundur, derlerdi- Müminlere de aynı soru­yu sorarlar, onlar da: Allah ona hayrı ve hidâyeti indirdi derler ve bununla Kür’ân’ı Kerim’i kastederlerdi.

Denildiğine göre bu sözler kıyamet gününde iman ehline söylenecektir.

es-Sâlebî der ki: Eğer yüce Allah’ın; “Geçmişlerin masalları” (24. âyet) buy­ruğunda cevap merfu olduğu halde: “Hayır” buyruğunda ise cevap niçin nasb edilmiştir diye sorulursa cevabımız şu olur: Müşrikler Allah’ın Kur’ân’ı Kerim’i indirdiğine iman etmiyorlardı, o bakımdan onlar: Muhammed’in söylediği o şeyler öncekilerin masallarıdır, demiş gibiydiler, Allah’ın Kur’an’ı indirdiği­ne iman eden müminler ise: Hayır indirdi, diye cevap vermiş gibidirler. Bu da i’rabdan anlaşılan bir husustur. Aîlah’a lıamd olsun.

Yüce Allah’ın: “Bu dünyada iyi hareket edenlere güzellik vardır” buy­ruğu ile ilgili olarak; bu sözler yüce Allah’ın sözleridir, denildiği gibi, takva sahiplerinin söyledikleri nakledilen sözlerden olduğu da söylenmiştir. “Gü­zellikken kasıt cennettir yani şanı yüce Allah’a itaat edenlere cennet verile­cektir. “İyi hareket edenlere” bugün dünyada yardım, fetih ve ganimet şeklinde bir “güzellik vardır, Hhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır.” Ya­ni onların âlıireue elde edecekleri cennet mükâfatı dünya yurdundan daha hayırlı ve daha büyüktür. Çünkü dünya fanidir, âhiret ise bakidir diye de açık­lanmıştır.

“Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir” buyruğu iki şekilde açıklanmış­tır. el-Hasen der ki: Yani takva sahiplerinin yurdu olarak dünya ne güzeldir! Çünkü onlar bu dünyada işledikleri ameller ile âhiretin mükâfatını ve cen­nete girmeyi”kazanmışlardır. Bir diğer açıklamaya göre de anlam şöyledir: Tak­va sahiplerinin yurdu olarak âhiret ne güreldir! Bu da cumhurun açıklama­sıdır.

Bu açıklamaya göre de; “Adn cennetleridir ki …w anlamındaki ifade “yurt” anlamındaki kelimeden bedel olup bundan dolayı mertli olmuştur. Bu­nun; O yurt… cennetleridir” takdiri ile merfu olduğu da söy­lenmiştir. Bu buyruk, buna göre yüce Allah’ın: “Takva sahiplerinin yurdu” buyruğunu beyan etmektedir; yahulta mübtedâ olarak merfu kabul edilebi­lir; ifadenin takdiri şöyle olur: Adn cennetleri, takva sahiplerinin yurdu ola­rak ne güreldir!

“Oraya girecekler” buyruğu İse sıfat konumundadır. Yani orası girilecek bir yerdir. “Cennetler” anlamındaki kelimenin rnübtedâ olarak merfu oldu­ğu, haberinin “oraya girecekler” anlamındaki buyruk olduğu da söylenmiş­tir. el-Hasen’in açıklaması buna güre izah edilir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır,

“Altlarından ırmaklar akar” buyruğunun anlamına dair açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresİ’nde (2/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

Oradadiledikleri onlarındır” yani temenni edip istedikleri herşey on­lara verilecektir.

“İşte Allah takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.” İşte AlLah takva sa­hiplerini bu şekilde mükâfatlandırır.

“Onlar ki melekler, hoş ve temiz olarak ruhlarını alırlarken” buyruğun-dakİ; “Ruhlarını alırlar” anlamındaki ifadeyi el-A’meş ve Hamza; her iki yerde de şeklinde “yâ” ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd de bu­nu tercih etmiştir. Çünkü İbn Mesud’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Kureyşliler meleklerin dişi olduklarını iddia ediyorlardı, siz ise onların geç­tikleri yerlerde onları müzekker okuyunuz- Diğer kıraat alimleri ise bunu “te” île okumuşlardır. Çünkü bununla kastedilen meleklerden bir topluluktur.

“Hoş ve temiz olarak” buyruğu ile ilgili altı görüş vardır:

1- Yani şirkten temiz ve arınmışlar olarak

2- Salih kimseler olarak

3- Fiil ve sözleri temiz olarak

4- Yüce Allah’ın karşılaşacakları mükâfatına güvenerek, gönülleri, nefis­leri hoş olarak

5- Yüce Allah’a gönül hoşluğu ile yönelerek

6- Vefatları kâfir ve iyilik ile kötülükleri birbirine karıştırmış kimsenin ru­hunun kabzedildiğinin aksine güzel, kolay, zorluksuz ve acısız olmak sure­tiyle… Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır

“Selâm size … derler* buyruğunun iki anlama gelme ihtimali vardır. Bi­rincisi selâmın onların ölümlerinin yaklaştığına dair bir uyan olmasıdır. İkincisi ise bunun cennetle müjdelendi ki eri anlamında olmasıdır. Çünkü selâm, emandır.

İbn Mübarek şunu nakletmektedir: Bana Hayve anlattı, dedi ki: Bana Ebu Sahr haber verdi, Ebu Sahr Mulıammed b- Ka’b el-Kurazi’den naklen dedi ki: Mümin kulun canı boğazına gelip dayandığında ölüm meleği ona gelir ve ey Allah’ın dostu, selam sanal Allah’ın sana selamım bildiriyorum, der. Daha son­ra su., “Onlar ki melekler hoş ve temi/ olarak ruhlarını alırlarken selâm size … derler” âyetini okudu.

İbn Mesud da der ki: Ölüm meleği müminin ruhunu kabzetmek için gel­diğinde; Rabbinin sana selamını bildiriyorum, der.

Mücahid de şöyle demektedir: Mümine gözleri aydın olsun, diye kendi­sinden sonra çocuklarının salih kimseler oldukları müjdesi verilir. Biz bu hu­suslara dair açıklamaları “et-Tezkire” adlı eserimizde yaptık ve orada bu an­lamda vârid olmuş haberleri de kaydettik. Yüce Allah’a hamd olsun.

Yüce Allah’ın: “İşleyegeldiklerinizin karşılığı olmak üzere” yani dünya hayatında İşlediğiniz salih amellerin karşılığında “girin cennete” derler. Bunun birisi; Size cennete gireceğiniz için müjdeler olsun, anlamında; diğe­ri de bu sözlerin onlara âlıirette söyleneceği şeklinde otmak üzere iki anla­ma gelme ihtimali vardır. [101]

  1. Kendilerine o meleklerin gelmesinden yahut Rabbinİn emrinin gelip çatmasından başkasını mı beklerler? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Yüce Allah’ın: “Kendilerine o meleklerin gelmesinden… başkasını mı beklerler” şeklindeki bu buyruk, kâfirler ile alakalıdır, Yani onlar, melekle­rin zulmetmiş kimseler olarak canlarını almak için kendilerine gelmesinden başka bİrşey mi beklemektedirler?

el-A’meş, İbn Vessâb, Hamza, el-Kisaî ve Halef: Kendile­rine o meleklerin gelmesi…” şeklinde “ye” ile okumuşlardır. Diğerleri İse az önce geçtiği gibi “te” ile okumuşlardır.

“Yahut Rabbinin emrinin” Bedir günü gibi öldürülmek yahut zelzele ya­da yerin dibine geçirilmek gibi azap emrinin… Kıyamet gününün kastedil­diği de söylenmiştir. Onlar aslında bu gibi şeyleri beklemiyorlardı. Çünkü bun­lara iman etmiş değillerdi. Ancak onların iman etmeyişleri azaba uğratılma-larını gerektirmiştir. Bundan dolayı bu onlara izafe edilmiştir; ki sonunda on­ların âkibetleri azaba uğramak olacaktır, demektir.

“Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.” Küfür üzere ısrar etmişler, bunun üzerine Allah’ın emri onlara gelmiş ve helak olmuşlardır.

“Allah onlara” onları azaba uğratmak ve helak etmekle “zulmetmedi; fa­kat onlar kendilerine” şirk koşmak suretiyle “zulmediyorlardı.” [102]

  1. Bunun için işlediklerinin cezası onlara isabet etti. Alay edip dur­dukları da kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.

“Bunun için işlediklerinin cezası onlara isabet etti” buyruğunda takdim ve te’hir olduğu söylenmiştir, ifadenin takdiri şöyledir: İşte onlardan önce­kiler de böyle yapmışlardı; o bakımdan işlediklerinin cezası onlara gelip çat­mıştı. Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı; bu sebebcen dolayı küfürlerinin ve kötü amellerinin cezalan onları gelip buldu.

“Alay edip durdukları” yani alaylarının cezası “da kendilerini çepeçev­re kuşatıverdi” etraflarını dolanıp sardı[103]

35.Ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah dileseydi biz de, babala­rımız da kendisinden başka hiçbir şeye İbadet etmez, O’nun em­rine aykırı olarak hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlere apaçık tebliğden başka bir görev var mı?”

“Ortak koşanlar dediler ki: Eğer Allah dileseydi biz de, babalarımız da kendisinden başka hiçbir şeye ibadet etmez” buyruğundaki; Hiçbir şeye” buyruğundakl edatı sıladır.

Zeccac der ki: Onlar bu sözlerini alay olsun diye söylemişlerdi. Eğer on­lar bu sözlerini İnanarak söylemiş olsalardı elbette mümin olurlardı. Bu buyruğun gerek manası, gerek i’rabı ile ilgili açıklamalar bundan önce el-En’am Sûresi’nde (6/128. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunduğundan burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

“Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı” buyruğu onlardan öncekiler de peygamberlere bu şekilde yalanlama ve alay ile karşılık vermiş­ler ve bunun sonucunda helak edilmişlerdi.

“Peygamberlere apaçık tebliğden başka görev var mı?” Yani onlara tebliğden başka görev yoktur. Hidâyet ise yüce Allah’a aittir. [104]

  1. Andolsun ki Biz her ümmet arasında: “Allah’a ibadet edin ve tâ-ğûttan kaçınin71 diye bir peygamber göndermişizdir. Allah içle­rinden kimilerine hidâyet verdi. Kiminin aleyhine olmak üze­re sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezinin de yalanlayan­ların sonu nasıl oldu, görün.

“Andolsun ki Biz her ümmet arasında Allah’a ibadet edin” Allah’a iba­det edin, O’nu tevhid edin “ve tâğâttan kaçının” yani tapınılan şeytan, kâ­hin, put gibi Allah’ın dışındaki her türlü ma’budu ve sapıklığa davet eden her­kesi terkedin “diye bir peygamber göndermiştedir. Allah İçlerinden kimi­ne hidâyet verdi” kimine kendi dinine ve kendisine ibadete ulaşmak yolu­nu gösterdi “kiminin aleyhine olmak üzere sapıldık hak oldu.” Yani bu ko­nudaki ilâhî hüküm gereğince sapıklık hükmü hak oldu ve sonunda o kim­se küfür üzere öldü.

Bu da kaderiyenin kanaatini reddetmektedir. Çünkü kaderiye yüce Allah’ın bütün insanlara hidâyet ve hidâyete ulaşma tevftktni verdiğini iddia etmiş­lerdir. Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: “Allah içlerinden kimine hi­dâyet verdi, kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu.” Bu husu­sa dair açıklamalar daha önce bir çok yerde geçmiş bulunmaktadır.

“Şimdi yeryüzünde” ibret almak üzere “gezinin de yalanlayanların so­nu nasıl oldu” yani onların sonunda nasıl yıkıldıklarını azab ve helake uğ­radıklarını “görün.” [105]

  1. Onların hidâyete ermeleri için hırs göstersen de şüphesiz Allah dalâlette bırakmayı dilediği kimseye hidâyet vermez. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

“Onların hidâyete ermeleri için hırs göstersen” ey Muhammed, olanca gayretinle onların hidâyete ermelerini istesen “de şüphesiz Allah dalâlet­te bırakmayı dilediği kimseye hidâyet vermez.” Yani Allah, saptırdığı kim­seye doğruyu göstermez. Bu da şu demektir: Allah’ın hakkında dalâleti tak­dir ettiği kimseye Allah hidâyet vermez, İbn Mesud ve Kufelilerin kıraati bu şekildedir. Buna göre; Hidâyet verir” ifadesi müstakbel (muzari) bir fiildir. Bunun mazisi ise; Hidâyet verdi” hidâyet buldu, şeklindedir. Kimse” ise “hidâyet verir” fiili ile nasb mahallindedir. Bununla birlik­te; Hidâyet verdi, verir” fiilinin; Hidâyet buldu, bu­lur” anlamında olması da mümkündür (O takdirde bu buyruklar: Şüphesiz Allah’ın saptırdığı kimse hidâyet bulamaz, anlamında olur,) Bu açıklamayı Ebu Ubeyd, el-Ferrâ’dan nakletmektedir. el-Berra der ki: Nitekim yüce Allah’ın; Yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru yo­lu bulamayan mı” (Yunus, 10/35) şeklinde ve; anlamında (mealde de öyle verilmiştir) okunduğu gibi. Ebu Ubeyd der ki: Biz el-Ferrâ’dan baş­ka böyle bir rivayette bulunan kimse bilmiyoruz. Bununla birlikte el-Ferra naklettiğiyle itham altında değildir.

en-Nahhâs der ki: Bana Muhammed b, Yezid’den nakledildiğine göre; Dalâlette bırakmayı dilediği kimseye hidâyet vermez”

buyruğu sanki Allah’ın dalâlette kalacağını bildiği ve bu konuda onun hak­kında böylece takdirde bulunduğu kimse anlamında gibidir. şeklinin, şeklindeki ile aynı anlamda olması, ancak fiilin; veya şeklinde olması halinde mümkün olur. el-Ferra’nın görüşüne göre de anlamındadır. Bu durumda da ref mahallinde olur. Bu­na ait olan “he” zamiri Ese sıladan hazf edilmiş olur. şüphesiz”m is­mine ait olan zamir ise; Dalâlette bırakmayı dilediği” buyruğunda-ki zamirdir. (el-Ferrâ’nın bu okuyuşunun anlamı da az önce verilmiş bulun­maktadır.) Diğerleri ise; şeklinde “ya” harfi ötreli “dal” harfi de üs­tün olarak okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Anlamı da şöyle olur: Allah’ın saptırdığı kimseye hiçbir kimse hidâyet veremez, Buna delil de yüce Allah’ın: “Allah kimi saptırırsa artık onu doğ ruyolu iletecek olmaz.”(el-Araf’, 7/186) buyruğudur. Buradaki; Kimi” ise meçhul fiilin naibi faili olmak üzere ref mahallindedir ve aynı zamanda; Kimse” anlamında ism-i mevsûldur. Ona ait zamir ise hazfedilmiş, sılasındaki mukadder zamirdir. “Şüphesiz Allah” anlamındaki; Şüphesizdin ismine ak olan zamir ise; Dalâlette bırakmayı dilediği” fiilin-deki gizli zamirdir.

“Onların hiçbir yardımcıları yoktur” buyruğunun anlamına dair açıkla­malar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.[106]

  1. Onlar var güçleri ile: “Ölecek kimseyi Allah diriltmez diye Al­lah adına yemin ettiler. Hayır, öyle değil. Bu, O’nun gerçekleş-lirmcyi üzerine aldığı hak bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bil­mezler.

-Onlar var güçleri ile…. Allah adına yemin ettiler” buyruğu, onların yap-tıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu anlatmaktadır. Çünkü onlar Allah adına yemin ettiler. Yeminlerini alabildiğine ileri dereceye götürerek ölen kjro-seleri Allah’ın diriltmeyeceğini söylediler. Bu söylediklerinin hayret edilecek birşey olduğuna gelince; onlar bir taraftan Allah’ı ta’zim ettiklerini izhar edi­yor ve O’nun adına yemin ediyorlar, sonra da O’nun ölüleri diriltmekten âciz olduğunu ileri sürüyorlar. Ebul-Âliye der ki: Müslümanlardan birisinin müş­rikten alacağı vardı. Alacağını ödemesini istediğinde: Ölümden sonra benim umduğum da şudur.,, demişti. Bunun üzerine müşrik kişi Allah adına yemin ederek; Allah ölenleri diri İtmeyecektir diye söyleyince bu âyet-i kerime na­zil oldu.

Katade der ki: Bize nakledildiğine göre İbn Abbas’a bir adam şöyle de­miş: Ey ibn Abbas, bazı kimseler Hz. Alî’nin kıyamet kopmadan önce öldük­ten sonra tekrar diriltilip gönderileceğini iddia etmektedirler ve bu âyet-i ke­rimenin buna işaret ettiğini söylemektedirler. İbn Abbas dedi ki: Yalan söy­lüyor o kimseler. Çünkü o âyet-i kerime bütün insanlar için umumîdir. Eğer Ali kıyamet gününden önce gönderilecek olsaydı, ondan sonra hanımları başkaları İle nikahlanmaz, onun mirasını paylaştırmazdı,

“Hayır” bu onların iddialarım red etmektedir. Hayır mutlaka Allah onla­rı tekrar diriltecektir. Bu onun gerçekleştirmeyi üzerine al­dığı hak Wtr vaaddır” buyruğu müekked bâr masdardır Çünkü yüce Allah’ın: “Onları diriltecektir” ifadesi bu husustaki vâde delildir; yahutla Öldükten sonra diriliş vaadi hak bir vaaddir” anlamında­dır.

“Fakat insanların çoğu” kendilerinin öldükten sonra diriltileceklerini “bilmekler.”

Buhârîde Ebu Hureyre’den nakledilen rivayete göre Peygamber (sav) şöy­le buyurmaktadır: “Yüce Allah buyurdu ki: Âdemoğlu -Beni yalanlamak ona düşmediği halde, Beni yalanladı, Âdemoğlu Bana kötü söz söylemek ona yakışmadığı halde bana kötü söz söyledi. Beni yalanlaması. Beni ilkin yarat­tığı gibi tekrar beni iade etmeyecektir, şeklindeki iddiasıdır. Bana dil uzat­ması ise; Allah evlad edindi demesidir, Halbuki Ben bir ve tekim, samedtm, doğmamış ve doğurmamış olanım ve hiç kimse kendisine denk olmayanım”[107] Bu hadis önceden de (el-Bakara, 2/116. âyet ikinci başlıkta) geçtiği gibi Üe-ride de (el-Alızab, 33/57. âyet 1. başlıkta) gelecektir[108]

  1. Hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklasın, inkâr edenler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler oldukları­nı bilsinler diye.

“Hakkında ayrılığa düştükleri şeyleri” öldükten sonra diriliş ile ilgili hu­susları “onlara açıklasın” onlara açıkça göstersin; öldükten sonra dirilişi “in­kâr edenler” ve gerçekleşmeyeceğine dair yemin edenler “de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye.” Anlamın şöyle ol­duğu da söylenmiştir: Andolsun ki Biz her ümmet arasında kendilerine hak­kında anlaşmazlığa düştükleri lîususları açıklasın diye bir peygamber gön­dermişizdir. Müşriklerle müslümanlann anlaşmazlığa düştükleri hususlar ise pek çoktur. Öldükten sonra diriliş bunlardandır, putlara tapmak bunlardandır; bir topluluğun Muhammed’in hak olduğunu kabul ettikleri halde atala­rını taklid etmeleri ve peygamberi izlemelerini engellemiş olması -Ebu Ta-Hb gibi…- da bunlardandır. [109]

  1. Birşeyi dilediğim İz zaman sözümüz sadece ona: “Ol” dememiz­den ibarettir. O da derhal oluverir.

Yüce Allah, böylelikle yaratmanın kendisine ne kadar kolay olduğunu bil­dirmektedir. Yani ölenieri diriltmek istediğimiz zaman gerek onları diriltmek isteyişimizde gerekse de yaptığımız başka herhangi bir hususta bizim için yo­rulmak, bitkinlik söz konusu olmaz; çünkü Biz sadece ona; “ol” deriz o da derhal oluverir

Tbn Âmir ve d-Kisâî’ O da derhal oluverir” buyruğunu nasb ile; Dememize” atf ile okumuştur.

ez-Zeccac şöyle der: Bunun; Ol” emrinin cevabı olarak nasb ile gel­mesi de mümkündür. Diğerleri ise; O da derhal oluverir” anla­mında olmak üzere ref ile okumuşlardır. Buna dair yeterli açıklamalar bun­dan önce el-Bakara Sûresfnde (2/117, âyet 4. başlık vd.) geçmiş bulunmak­tadır. İbnu’I-Enbârî der ki: Burada şanı yüce Allah, yaratılmadan önce Allah nezdinde bilinenler hakkında “şey” lafzını kullanması bizzat varedilmiş ve görülmüş gibi oluşundan dolayıdır.

Ayet-İ kerimede Kur’ân’ı Kerim’in mahluk olmadığına delil vardır. Çünkü eğer yüce Allah’ın; “Ol” buyruğu yaratılmış olsaydı, bunun da ikinci bir sö­ze gereği olurdu. İkincisinin üçüncüsüne …ihtiyacı olur ve böylelikle iş te­selsül edip giderdi ki bu da imkânsızdır. Yine bu âyet-i kerimede şanı yüce Allah’m bayrıyla, şerriyle, faydahsıyla, zararlı siy] a bütün olayların irade edi­cisi olduğuna da deli? vardır.

Buna delil de şudur: Bir kimse kendi egemenlik alanı çerçevesinde ho­şuna gitmeyecek bir şey görecek ve bunu da istemeyecek olursa, bu iki se-bebten dolayı söz konusu olur. Ya onu Farketmeyen ve bilmeyen birisidir ya-Iıutta ona güç yetiremeyen ve bu konuda yenik düşürülen birisidir. Şanı yü-ce Allah’ın sıfatları arasında bunları düşünmek mümkün değildir. Diğer ta­raftan yüce Allah’ın kulların kazandıkları fiilerin de yaratıcısı olduğuna da­ir deliller ortadadır. Onun İmde etmediği halde herhangi birşeyi yapması da imkânsızdır.

Çünkü fiillerimizin büyük bir çoğunluğu bizim maksad ve irademize mu­halif olarak husule gelmektedir. Şayet şanı yüce Rabbimiz, bunları imde eden olmasaydı, Kilerin kasıtsız olarak meydana gelmiş olmaları gerekecekti. An­cak bu tabiatçıların (materyalistlerin) sözleridir. Muvalıhİdler ise bunun ak­sini ve tutarsız olduğunu icma İle kabul etmişlerdir[110]

  1. Zulmedildikten sonra Allah yolunda hicret edenleri Biz dünya­da elbette güzel bir şekilde barındıracağız. Âhiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür; bilmiş olsalardı.

Yüce Allah’ın; “Zulmedildikten sonra Allah yolunda hicret edenleri…” buyruğunda sözü edilen hicretin anlamına dair açıklamalar daha önce en-Ni-sa Sûresi’ndc (4/100. âyet 5. başlıkta) geçmiş bakınmaktadır

Hicret: AlIaU yolunda yahut Allah’ın dini için vatanları, aile ve yakınları terketmek ve aynı zamanda günah ve kötülükleri de terketmek demektir

Buradaki: ” Allah yolunda” buyruğundaki; “…de, da’1 eda­tının “lam” anlamında olup “Allah için hicret edenleri …” anlamını verdiği söylenmiştir.

“Zulmedildikten” yani Allah yolunda azaba uğratıldıktan sonra . Bu âyet-i kerîme Süheyl, Bilal, Habbab ve Ammar hakkında inmiştir. Mekkeliler istediklerini onlara söyletinceye kadar işkence etmişlerdi. Mekkeliler onları serbest bırakınca da Medine’ye hicret etmişlerdi. Bu açıklamayı eî-Kelbî yap­mıştır.

Âyet-i kerimenin Ebu Cendel b. Süheyl hakkında indiği de söylenmiştir.

Ebu Katade der kî: Burada maksad Muhammed (sav)m ashabıdır. Mekke’de müşrikler onlara zulmetmişler ve yurtlarından çıkarmışlardıs sonunda onlar­dan bir kesim Habeşistan’a gitmişti. Daha sonra yüce Allah onları hicret yur­duna yerleştirmiş ve müminlerden onlara yardımcılar takdir buyurmuştu. Bu­nunla birlikte âyet-i kerime herkesi kapsamına almaktadır.

“Biz dünyada elbette güzel bir şekilde barındıracağız” buyruğundaki “gü­zel bir şekilde” ifadesi ile ilgili altı türlü açıklama yapılmıştır:

1- Bundan kasıt Medine’ye yerleşmektir. Bu açıklamayı îbn Abbas, el-Ha-sen, Şa’bî ve Katade yapmıştır.

2- Maksad güzel rızıktır. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

3- Düşmanlarına karşı yardım edeceğiz, demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır.

4- Onlara dûğru sözlülük ve güzel övgü ihsan edilecektir. Bunu da İbn Cü-reyc nakletmektedir.

5- Bundan kasıt fethedip ele geçirdikleri ülkelerle ellerine geçirdikleri, yö­netimleri altına aldıkları bölgelerdir.

6- Maksad dünyada onlardan sonra kalan, onların övgü ile anılmaları ve dünyada soylarından gelenlerin sahip oldukları şereftir.

Yüce Allah’ın lutfu ile onlar bütün bunları elde edebilmişlerdi, Allah’a hamd olsun.

“Âhiret mükâfatı İse mutlaka daha büyüktür” yani Allah Teâla’nın âhi-rette vereceği mükâfat herhangi bir kimse tarafından görülmeden önce bi­linemeyecek kadar büyüktür: “Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.” (el-lnsan, 76/20)

“Bilmiş olsalardı” yani keşke zalimler bu gerçeği bilmiş olsalardı. Bunun müminlere raci olduğu da söylenmiştir. Yani eğer müminler âh i ret sevabını görüp müşahede edecek olsalar, onun mükâfatının dünya hayatındaki güzel­liklerden daha büyük olduğunu da bileceklerdir.

Rivayete göre Ömer b. el-Hattab (ra) muhacirlere devletten atiyyel erini ödediğinde şöyle dermiş: Bu, Allah’ın size dünyada vaı d ettiğidir. Âhirette si­zin için sakladıkları ise elbette daha çoktur. Sonra da onlara bu âyet-i keri­meyi okurdu. [111]

  1. Onlar, sabredenler ve ancak Rabblerine tevekkül edenlerdir:

” Onlar” buyruğu bir önceki âyet-i kerimede geçen; “… ler-den” bedeldir. Bunun; “onları elbette barındıracağız’K*nlamında-ki zamirden bedel olduğu söylendiği gibi, bunun “onlar dinleri iteere sab­redenlerdir” takdirinde olduğu da söylenmiştir.

“Ve ancak Rabblerine tevekkül edenlerdir” bütün işlerinde O’na güve­nip dayananlardır.

Tahkik ehli bazı kimseler şöyle demiştir: İnsanların en hayırlısı bir musi­bet ile karşı karşıya kaldığında sabreden, bîr işten acze düştüğünde tevek­kül edendir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar, sabredenler ve ancak Rabblerine tevekkül edenlerdir.'[112]

  1. Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimte erkeklerden baş­kasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehli­ne sorun.
  2. (Onları) apaçık belgelerle, kitaplarla (gönderdik). İnsanlara ken­dilerine ne indirildiğini açıklayasın ve onlar da iyice düşünsün­ler diye sana da bu zikri indirdik.

Yüce Allah’ın: “Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler­den başkasını peygamber göndermedik” buyruğundaki; “Vahy et­tik* ifadesi genel olarak; şeklînde “ya” ile ve “ha” harfi üstün olarak okunmuştur[113] Hafs ise Asım’dan -İşaret edilen şekilde- “azamet nunu” ve “ha” harfini esreli olarak okumuştur. Bu âyet-i kerime Muhammed (sav)ın pey­gamberliğini inkâr edip: Allah elçisi insan olmayacak kadar büyüktür, ne di­ye bize bir melek göndermedi, diyerek peygamberliğini inkar eden Mekke müşrikleri hakkında inmiştir. Yüce Allah onların bu iddialarını: “Biz senden önce* ey Muhammed, geçmişteki ümmetlere “de kendilerine vahyettlğimîz erkeklerden” Âdemogullanndan “başkasını peygamber göndermedik” buyruğu ile onların iddialarını reddetti.

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehHne sorun.” Sufyan der ki: Bununla kitap ehlinin müminlerini kastetmektedir. Onlara sorduğunuz takdirde bütün pey­gamberlerin birer beşer olduğunu size haber vereceklerdir. Anlamın” şöyle ol­duğu da söylenmiştir: Si^ kitap ehline sorunuz, onlar iman etmeseler dahi bü­tün peygamberlerin beşer arasından gönderildiğini iti raf-.edeceklerdir. Bu an­lamdaki bir açıklama İbn Abbas ve Mücahıd’den de rivayet edilmiştir İbn Abbas der ki: Zikir ehli Kur’ân ehli demektir. îlim ehli oldukları da söylenmiş­tir ki, anlamları birbirlerine yakındır.

“Apaçık belgelerle ve kitaplarla” denildiğine göre “apaçık belgelerle” an­lamındaki buyruk, “göndermedik” buyruğuna taailuk etmektedir. İfadede tak­dim te’hir vardır. Yani Biz senden önce apaçık belgelerce ve kitaplarla ancak kendilerine vahy ettiğimiz erkekleri peygamber olarak göndermişizdir. Bu el-Kelbî’nİn görüşüdür.

Şöyle de açıklanmıştır; ifadede “gönderdik” buyruğunun delil olduğu hazfedilmiş sözler de vardır. Biz onları apaçık belgelerle ve delillerle gönder­dik, demektir. Bu durumda “apaçık belgelerle” buyruğu “göndermedik” an­lamındaki buyruğa taalluk etmemektedir. Çünkü; Başka” edatından ön­ceki ifadeler (bu buyrukta göndermedik anlamındaki fiildir) bu edattan son­ra gelen ifadelerde amel etmez. O bakımdan bu, takdiri olarak var olduğu ka­bul edilen “gönderdik” fiiline taalluk etmekte olup, onları apaçık belgeler­le gönderdik, demektir. “Apaçık belgeler” anlamındaki kelimenin ^bilmiyor­sanız” anlamındaki [afzın mefulu olduğu ve “apaçıkbelgelerle” anlamında­ki kelimenin başındaki “be” harfinin zâid olduğu, yahutta kaste­diyorum” takdiri ile nasb edildiği de söylenmiştir. Nitekim el-Aşa da şöyle de­miştir:

“Kabileye korku salan birşey gelecek olursa o koruyamaz da Böyle bir söz de söyleyemez; ancak o ayıplanan bir kimsedir.”

Bu ifade, bu sözlerimle ayıplanan kimseyi kastediyorum, anlamına gelir. “Apaçık belgelerden kasıt kesin deliller ve burhanlardır. “ez-Zubur” ise kitaplar demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Al-i İmran Sûresi’nde (3/184. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“İnsanlara* ahkâm vaad ve tehdit türünden olan şeylerden “ne indiril­diğini” söz ve davranışlarınla “açıklayanın ve onlar iyice düşünsünler” ve böylelikle ibret alsınlar “diye sana da bu zikri” yani Kur’an’ı “indirdik.” Bu­na göre Rasûlullah (sav) şanı yüce Allah’ın Kitabında mücmel bıraktığı na­maz, zekât ve buna benzer etraflıca açıklamamış olduğu hükümlerden, yü­ce Allah’ın muradını beyan edicidir. Bu anlamdaki açıklamalar bundan ön­ce kitabımızın mukaddimesinde yeteri kadarı ile geçmiş bulunmakladır. [114]

  1. Kötülükleri planlayanlar Allah’ın kendilerini yere batıraca­ğından, yahut farkedemeyecekleri bir taraftan kendilerine aza­bın gelip çatacağından yana emin mi oldular?
  2. Yahut onlar dönüp dolaşırken kendilerini-yakalayıvermesin-den… Onlar âciz bırakamazlar.
  3. Yahut kendilerini korku içerisinde iken yakalamasından. Rab-biniz gerçekten Raûftur, Rahimdir.

“Kötülükleri planlayanlar Alin hin kendilerini yere batıracağından… emin mi oldular” buyruğu İslâm’ı çürütmek uğrunda bir takım hile ve yol­lara başvuran müşriklere tehdittir. İbn Abbas der ki: Kendilerini Karun’u ye­rin dibine batırdığı gibi batıracağından yana emin mi oldular?

Yerin bir parçası yerin dibine geçü” demektir. Allah onu yerin dibine geçirdi” anlamındadır. Yü­ce Allah’ın: Bizonu da evini de yere geçirdik” (el-Ka-sas, 28/81) buyruğu da buradan gelmektedir. Aynı şekilde; Yerin dibine geçti” denildiği gibi; Yerin dibine geçirildi’ de de­nilir.

Âyet-i kerimedeki soru inkâr anlamındadır. Yani onlar yalanlayanların ba­şına gelen ceza gibi bir cezasının kendilerini de gelip bulmayacağından ya­na emin olmamalıdırlar.

“Yahut” Lut kavmine ve başkalarına yapıldığı gibi farkedemeyecekleri bir taraftan kendilerine azabın gelip çatacağından yana emin mi oldular?” Bunun-ia Bedir gününün kast edildiği de söylenmiştir. Çünkü onlar o gün lıelâk edil­diler ve hesaplarına hiç öyle bir şeyi katmamışlardı.

“Yahut onlar” Katade’nin açıklamasına göre yolculuk ve tasarruflarında bulunarak “dönüp dolaşırken kendilerini yakalayıvermesinden- Onlar aciz bırakamazlar.” Onlar Allah’tan kurtulumazlar, anlamındadır.

“Onlar dönüp dolaşırken” ifadesinin yalaklarında dönüp dururlarken ve nerede olurlarsa olsunlar, anlamında olduğu söylendiği gibi; ed-Dahhak gece ve gündüz gidip gelirlerken, diye açıklamıştır.

“Yahut kendilerini korku içerisinde iken.,,” İbn Abbas, Mücahid ve di­ğerlerinin açıklamasına göre mallarından, davarlarından ve ekinlerinden eksiltmek suretiyle “yakalamasından.” İbnu’J-A’râbî de böyle demiştir: Ya­ni mal, can ve meyve, mahsullerini gittikçe azaltıp eksilterek sonunda onla­ra tamamıyla helak edinceye kadar bunu sürdüreceğinden yana (emin mi oldular)?

ed-Dahhak: Korku içerisinde iken” ifadesinin (korku demek olan) “lıavP’den geldiğini söylemiştir. Yani o, bir kesimi azab ile yakalayıp diğer bir kesimi terk etmek suretiyle geri kalan kesimin de helak edilenle­rin başına inenin benzerinin üzerlerine ineceğinden korkması demektir.

el-Hasen der ki: “Korku içerisinde iken” ifadesidir kasabayı helak ile ya­kalarken, diğer kasabanın da aynı helakten korkması demektir. Bu da bir ön­ceki sözün aynısıdır, Her ikisi de birinci anlama racidir, Eksilmek” demektir, ile Zaman onun imkânlarım eksiltti” anlamın­dadır. Mesela;’an kişi benim hakkımı eksik verdi1′ an­lamındadır. Şair Zu’r-Rimme der ki:

“Hayır, bilakis kimi zaman bîr bulutun, kimi zaman da dostça toprak kaldıran Sıcak yaz rüzgârının hakkını eksik verdiği bir diyara olan iştiyaktır o.”

Şair Lebid de şöyle demektedir:

“Benim konaklayıp göçüşüm onu{n etini) eksilti (rahatlattı).”

Yani onun etini, yağını azalttı. el-Heysem bin Adiy de der ki: “( ^yciı ) Ek­siltmek” anlamında Ezdişenûelilenn şivesinde kullanılır. Sonra da şu beyîti nakleder:

“Onların ahitlerin.de duralayışları benim malımı eksiltip durdu

Ve sonunda boynuma sea çıkartan zincir ve halkaları hediye bıraktı.”

Said b. el-Müseyyeb de der ki: Ömer b. el-Hattab Ir.a) minber üzerinde iken şöyle dedi: Ey insanlar yüce Allah’ın: “Yahut kendilerini korku içesin-de iken yakalamasından” buyruğu hakkında ne dersiniz? Hazır bulunanlar seslerini çıkarmadılar. Üzeyroğullanndan bir adam kalkıp şöyle dedi: Bu bi­rim kullandığımız bir şivedir. Ey müminlerin emiri, burada “korku içerisin­deyken* ifadesi eksiltirken demektir. Bunun üzerine bir adam kalkıp şöyle dedi: Ey filan alacağının durumu ne oldu, o: Onu eksiltim (tehavvuf) dedi. Adam-dönüp Hz. Ömer’e durumu bildirince Hz. Ömer: Peki Araplar bunu şi­irlerinde bu anlamda kullanmışlar mıdır deyince; evet dedi. Bizim kabilenin şairi Ebu Kebir el-Huzelî oldukça irileşmiş ve dolmuş haldeki hörgüçü yol­culuk dolayısıyla eksilen, zayıflayan devesini §u beyitiyle vasfetmektedir:

“Yolculuk onun üst üste yığılmış ve semirmiş hörgüciinü eksiltip durdu. Tıpkı keserlerin kayın dalını eksiltip İnceltmeleri gibi.

Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: Ey insanlar, divanınız olan cahiliye şiirini iyi bilmeye bakınız. Çünkü orada Kitabınızın tefsiri ve sözlerinizin ma­naları vardır

el-Leys b. Sa’d der ki: Burada; Korku içerisinde iken” ifade­si çabucak ve alelacele anlamındadır. îşlerniş olduğunuz günahlarınız dola­yısıyla sizleri azarlayarak … anlamında olduğu da söylenmiştir. Bü açıklama îbnl Abbas’dan da rivayet edilmiştir. Katade ise der ki: “Korku içerisinde iken yakalamasından” cezalandırmasından yahut afetmesinden … demektir.

“Rabbiniz gerçekten Raûftur, Rahimdir.” Cezalandırmakta acele etmez, mühlet verir. [115]

  1. Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin, zilletle ve itaat ediciler olarak, durmadan sağa-sola dönerek Allah’a secde ettiklerini görmüyorlar mı?

Hamza, el-Kisaî, Halef, Yahya ve el-A’meş, bütün insaniara hitap oimak üzere ” Görmüyor musunuz” anlamında “te” ile okumuşlardır. Diğer­leri ise, kötülükleri planlı yanlardan haber vermek üzere “ye” e okumuşlar­dır. Tercih olunan kıraat şekli de budur.

“Yarattığı şeylerin” yani, gölgesi bulunan ve dik duran ağaç veya dağ gi­bi her bir cismin.,. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Her ne kadar bütün eşya Allah’ın buyruklarını dinleyip itaat ediyor ise de, özel olarak bunlar zik­redilmiştir.

“Gölgelerinin zilletle ve itaat ediciler olarak durmadan sağa sola dö­nerek” anlamındaki buyrukta geçen: Gölgelerinin… sağa sola dönerek” anlamındaki buyruğu, Ebu Amr, Yakub ve başkaları, “gölgeler” ke­limesinin müennesliği dolayısıyla “te” ile okumuşlardır. Diğerleri ise “ye” ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd, bu okuyuşu tercih etmiştir. Bir taraftan bir tarafa eğilip durarak… anlamındadır. Çünkü gölge, günün başlangıcında bir halde iken, daha sonra çekilip arkasından da günün sonuna doğru bir başka hale avdet eder. Göîgenin bîr yerden bir başka yere dönüp durması ve meylet­mesi onun secdesidîr. İşte bu bakımdan akşam üzeri gölgesine, Dönmek (gölge)” adı verilmiştir. Çünkü bu durumda gölge batıdan doğuya doğru dönmüş olur. Dönüşf dönmek” anlamındadır. Yüce Allah’ın: Allah’ın emrine dönünceye kadar” (el-Hucurât, 49/9) buyruğu da buradan gelmektedir. Bu anlamda bir açıklama, ed-Dalıhâkf Ka-tâde ve başkalarından da rivayet edilmiştir. Yine bu anlamdaki açıklamalar, daha önce Ra’d Sûresi’nde (13/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. ez-Zeccâc der ki: Bu buyrukla cismin secde etmesini kastetmektedir Cismin secde etmesi ise, onun emre itaat etmesi ve onda ilahi sanatın etkilerinin gö­rülmesi demektir. Bu da bütün cisimler hakkında umumidir.

“Zilletle ve itaat ediciler olarak” boyun eğenler ve küçülmüşler olarak, demektir. Küçüklük ve zillet” anlamındadır. Adam kü­çüldü, zelil oldu” demektir. İsm-i faili diye gelir. Allah onu zelil etti” anlamındadır. Şair Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Geriye Muhayyis denilen hapishanede zelil olan bir kimse ile Topraklarından başka yerde deliğine sinmiş kimselerden başkası kalmadı.”

el-Maverdi, bu beyti bu şekilde Zu’r-Rimme’ye nisbet etmiş, el-Cevherî bu n Ferezdak’a ait olduğunu söylemiş ve “el-Muhayyis” denilen yerin bir zamanlar Irak’ta bulunan bir hapishanenin adı olduğunu belirtmiştir. Zillet gös­terilen, zelil olunan yer demektir. Bir başkası (-Ali r,a.-) de şöyle demektedir:

“Sen benim akıllı mı akıllı olduğumu görmüyor musun?. Nâfî’ denilen hapishaneden sonra Mtıhayyis’i bina ettim,”

“Yemîni Sağ” buyruğunda, “sağHı tekil olarak kullandığı halde “şimal; Sol” kelimesini çoğul kullanmıştır. Çünkü “yemin* kelimesi tekil olsa bile çoğul anlamını verir. Şayet “sağlara ve sollara”, “sağ ve sollara” yahut da “sağa ve sola” ya da “sağlara ve sola” denilse yine caiz olur. Çünkü anlam çokluk ifa­de etmek içindir. Aynı şekilde bîr şeyde İki alâmet bir arada bulunduğu tak­dirde birisini çoğul, birisini de tekil getirmek Arapların adetidir. Yüce Allah’ın: Allak kalplerine ve kulaklarına da mühür vurmuştur” (el-Bakara, 2/7) buyruğu İle;

Onları karanlıklardan nura çıkarır” (el-Ba-kara, 2/257) buyruklarında olduğu gibi. Şayet bu âyetlerde: Onların kulaklarına” ve; Nurlara” denilmiş olsaydı, bu da caiz olurdu. Bununla birlikte “yemin: Sağ” kelimesinin; ‘ın lafzına, “sola” ke­limesinin de onun manasına irca’ edilmesi dolayısıyla bu şekilde gelmiş ol­duklarını kabul etmek mümkündür, Arap dilinde bunun benzeri pek çoktur. Şair der ki:

“Gelenler ve Teymliler, Sebe’ diyarının dağlarının zirve sindedirler Camışların derisi onlann boyunlarım yaralamış bulunuyor.”

Görüldüğü gibi, burada şair; Deriler” demeyerek “deri” demekle yetinmiştir,

Şöyle de açıklanmıştır: “Sağ” anlamındaki kelimenin tekil zikredilmesi, gü­neş doğduğunda bir kimse kıbleye karşı ise gölgesi sağa doğru yayılır. Son-ra da bir şekilde şimale (kuzeye) doğru meyleder, sonra da sola birçok hal­lerde meylettiğinden dolayı çoğul olarak, (Sollarla) dîye buyurulmuş-[116]

  1. Göklerde olan, yerde olan canlılar ve melekler de biç kibirlen­meden Allah’a secde ederler.
  2. Üstlerinde (hakim) olanRabblerinden korkarlar ve emrolunduk larını yaparlar.

“Göklerde olan, yerde olan canlılar” yani, yerüzerınde hareket eden her bir canlı varlık “ve melekler de* yani, yeryüzünde bulunan melekler de Rabb-lerine “hiç kibirlenmeden Allah’a secde ederler.” Özellikle yer melekleri­ni sözkonusu etmesi, mevki itibariyle şereflerinden dolayıdır. Yüce Allah, on­ları diğer canlılardan -canlıların kapsamına girseler biie- ayrıca ve müstakil olarak zikretmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın: “O ikisinde meyveler, kurma ağaçlan ve nar vardır” (er-Rahmân, 55/68) buyruğunda olduğu gibi.

Şöyle de açıklanmıştır: Meleklerin ayrıca zikredilmeleri, kanatlı oluşların­dan ve böylelikle de diğer canlıların kapsamına girmeyişlerinden dolayıdır. İşte bu sebeble ayrıca zikrolummuşlardır

Yüce Allah’ın; “Göklerde olan… Allah’a secde ederler” buyruğu ile me­lekler, güneş, ay, yıldızlar, rüzgârlar ve bulutlar; ”yerde olan canlılar” buy­ruğu İle de yeryüzü meleklerinin de secde ettikleri belirtilmektedir. Bütün bun­lar Rabblerine ibadete karşı büyüklenmezler, İşte bu, meleklerin Allah’ın kız­ları olduğu iddiasında bulunan Kureyşlilerin kanaatlerine de bir reddir.

“Üstlerinde olan Rabblerinden korkarlar” buyruğu Rabblerinin ceza ve azabından korkarlar demektir. Çünkü helak edici azap ancak semâdan iner. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar, kendi kudretlerinin üzerinde bulunan Rabblerinin kudretinden korkarlar. Bu açıklamaya göre ifadede

hazfedilmiş kelimeler vardır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Üstlerinde olan Rabblerinden

korkarlar” buyruğu ile kastedilenler meleklerdir. Melekler, yeryüzünde bu­lunan bütün canlılardan daha yukarıda oldukları halde Rabblerinden korkar­lar, Buna göre, onlardan daha aşağıda bulunanların Rabblerinden korkma­ları öncelikle sözkonusudur. Bunun delili de yüce Allah’ın: “Ve emrolunduk-larını yaparlar” buyruğudur ki, bununla da kastedilenler meleklerdir[117]

  1. Allah buyurdu ki: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. O halde yalnız Benden korkun.”

Yüce Allah’ın: “Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin.” Anlamın, iki var­lığı iki ayrı ilâh edinmeyin şeklinde olduğu söylendiği gibi, buradaki “İki” İfa­desinin ayrıca te’kid için, geldiği de söylenmiştir. Hak olan ilâh, birden çok olmayacağına ve birden çok dlan herbir varlık da ilâh olmayacağına göre, sa­dece “iki” zatın ilâh edinilmesinden söz edilmekle yet ini I mistir. Çünkü ka­sıt, hak ilâhın birden çok olmayacağını anlatmaktır.

“O, ancak tek bir ÜâhW.” Onun mukaddes zatı bir ve tektir Daha ön­ce el-Bakara Sûresi’nde (2/T63 ve 164. ayetlerin tefsirlerinde) geçtiği üzere, O’nun vahdaniyetinin aklî ve şer’î delilleri ortaya konulmuş bulunmaktadır. Ayrıca bi£ bunları “Şerhu’l-Esmâ” adlı eserimizde “el-Vâhtd” ism-i şerifini açık­larken zikretmiş bulunuyoruz. Şanı yüce Allah’a iıamd olsun.

“O halde yalnız Benden korkun” buyruğuna dair açıklamalar daha ön­ce el-Bakara Sûresi’nde (2/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [118]

  1. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’uundur. Din de daima ve yal­nız O1 nadir. Buna rağmen hâlâ A11 alı dan başkasından mı kor­kuyorsunuz?

“Göklerde ve yerde ne varsa O’mındur. Din de daima O’nadır” Din: ita­at ve-ihlâs demektir, Daima her zaman” anlamındadır. Bu açıklama­yı el-Ferrâ yapmıştır. el-Cevherî de nakletmiştir. De­vam etti, eder” anlamındadır. Bir kimse bir işe devam eder ve onu sürekli ya­parsa; Adam işe devam etti” denilir.

Buyruk, Allah’a her zaman ebediyyen İtaat gereklidir, anlamındadır. Bu ke­limenin “daima” anlamında olduğunu söyleyenler arasında el-Hasen, Müca-hid, Katade ve ed-Dahhak da vardır. Yüce Allah’ın: Onlar için sürekti bir azab da vardır” (es-Saffat, 37/9) buyruğunda da aynı kelime kullanılmıştır. ed-Düeli der ki:

“Ben hiçbir zaman ebediyen, zaman boyu devam edecek bir kan karşılığında, Kalıcılığı az olan bir övgüyü kabul edemem.”

el-Gaznevî, es-Sa’lebî ve başkaları ise (aynı beyi ti.) şöylece nakletmişler-dir:

“Ebediyen zaman boyunca yergi karşılığında Kalıcılığı bir gün olabilen azıcık övgüye razı olamam.”

‘in, yorgunluk ve bitkinlik anlamında olduğu da söylenmiştir. Ya­ni kul itaatinde yorgun düşse dahi, Allah’a itaat icab eder, demektir. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır.

“Bitkinlik ve yorgunluktan dolayı o tutmaz bacağı.

Açlık (tan dolayı) da onun değersiz kemikleri dahi dişlenmez.”

İbn Abbas; ın; vacib ve kaçınılmaz olarak, anlamında olduğunu söy­lemiştin el-Ferrâ ile el-Kelbî ise halis ve katıksız olarak açıklamışlardır.

“Buna rağmen hâlâ Allah’dan başkasından mı korkuyorsunuz?” Yani Allah’dan başkasından korkmamalısınız. Buradaki; Başka” kelimesi; Korkuyorsunuz” ile nasb edilmiştir. [119]

  1. Sahip olduğunuz her bir nimet Allah’tandır. Sonra size herhan­gi bir sıkıntı gelip çattığında O’na yalvarıp yakarırsıntt.
  2. Nihayet O, sizden sıkıntıyı giderdiğinde ise içinizden bir grup Rabblcriue şirk koşuverirler,
  3. Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler diye. Öyle ise fay­dalanın bakalım, yakında bileceksiniz.

Yüce Allah’ın: “Sahip olduğunuz her bir nimet Allah’tandır” buyru-ğundaki; Her bir” edatının el-Ferrâ ceza (şart) edatı anlamında oldu­ğunu söylemiştir.

Sahip olduğunuz” deki “be” harfi ise şu takdirde hazfedilmiş bir fiile taalluk etmektedir: Elinizde bulunan ..,” şektindedir.

“Her nimet” beden sağlığı, geniş nzık, evlat sahibi olmak … hepsi Al­lah’tandır Anlamın: Sizin elinizde bulundurduğunuz Allah’tandır şeklinde ol­duğu da söylenmiştir, “Sonra size herhangi bir sıkıntı14 hastalık, belâ ve kıt­lık gibi “gelip çattığında Ona yalvarıp yakarırsınız.” Ona niyaz edersiniz, O’na dua edersiniz,

“Feryat etti, eder, feryat etmek” demektir. ın anlam itibariyle Böğürmek” gibi olduğu da söylenmiştir. Bazıları da “bö-ğüren bir buzağı keykeli” (Tâ-Hâ, 20/88) buyruğunu; linde (son kelime “hı” yerine “cim” harfi ile) okumuşlardır ki, bunu da el-Alı-feş nakletmektedir. Kişi Allah’a niyaz etti, yalvarıp, yakar-dr demektir. el-A’şâ da bir ineği anlatırken şunları söylemektedir:

“(Yavrusunu kaybettiği için) üç gün, üç gece dolaşıp durdu.

Yalnızca (yavrusu için) aranması, şefkati ve feryad edip böğürmesi vardı.”

“Nihayet O sizden sıkıntıyı giderdiğinde” belâ ve hastahklannıza son ver diğinde “ise içinizden bîr grup Rablerine şirk koyuverirler,” Bu belânın or­tadan kaldırılmasından ve yalvarıp yakarmaktan sonra O’na ortak koşarlar.

İfade, helak olmaktan kurtulduktan sonra şirk koşmanın oldukça hayret edilecek bir iş olduğu anlamındadır. Bu anlam Kur’an-ı Kerîm’de birkaç de­fa tekrar edilmektedir. Bundan önce ise el-En’am Sûresi’nde (.6/63,64. âyet­lerde) ve Yunus Sûresi’nde (10/12. âyet) geçmiş bulunmaktadır, İleride (is-ra.)ve diğer sûrelerde de gelecektir. ez-Zeccac der ki; Bu küfre sapanlara has Hir durumdur.

“Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler diye” yani Allah onların sı­kıntı ve belâlarını gidermek gibi onlara ihsan etmiş olduğu Allah’ın nimet­lerini inkâr etsinler, onlara karşı nönkörlük etsinler diye böyle yapıyorlar. Bu da: inkâr etsinler diye şirk koşuyorlar, demektir. Buna göre âyetin başında­ki “lam” lam-ı key’dir, akıbet lam’ı (,.. sonunda nankörlük etsinler diye an­lamında) olduğu da söylenmiştir.

“Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler diye” buyruğunun nime­ti küfür ve İnkâra sebeb kılsınlar diye, anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bütün bu davranışlar kötü davranışlardır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Nankörlük nimet ihsan edenin (nimetini kesmesi doğrultusunda) içini boaar.”

“Öyle ise faydalanın bakalım.” Bu, tehdid manasını ihtiva eden bir emirdir. Abdullah (bin Mesud) ise bunu; De ki: Faydalanın ba­kalım” diye okumuştur.

“Yakında” sonunuzun nereye varacağını “bileceksiniz.” [120]

  1. Kendilerine verdiğimiz rjzıktan o bilmezlere bîr pay ayırırlar. Allah’a andolsun ki, uydurajçc İd iğiniz şeylerden elbette sorgu­ya çekileceksiniz.

“Kendilerine verdiğimiz ılıklardan o bilmezlere bir pay ayırırlar*” Yü­ce Allah-onların cahilliklerinden bir başka çeşidini söz konusu etmektedir. Onların zarar ve fayda verip vermediklerini bilmedikleri şeylere -putlara- bu putlara yakınlaşmak kasdı ile mallarından bir miktar ayırdıklarını dile getir­mektedir. Bu açıklamayı Mücahld, Katade ve başkaları yapmıştır. Buna gö­re “bilmezler” müşriklerin kimliği olmaktadır. Bunun putların niteliği “vav’r ve “nun” İle çoğul yapılarak akil sahipleri gibi kendilerinden söz edildiği de söylenmiştir. Buna göre burada “bilmezler” vasft O (şey)” lafzına ait­tir. “Bilme'”nin mePulu de hazfedilmiştir. İfadenin takdiri şu anlamdadır: Bu kafirler hiçbir şey bilmeyen kafirlere bir pay ayırırlar. el-En’am Sûresi’nde yü­ce Allah’ın: Zxnlannca: Bu Allah’ın, bu da O’na koştuğumuz ortaklanmı-zındır, dediler” (el-En’am, 6/136) buyruğunu açıklarken bunun tefsiri geç­miş bulunmaktadır.

Daha sonra yüce Allah, haber kipinden hitap kipine geçerek: “Allah’a an-dolsun ki uydurageldiğiniz şeylerden” Allah’ın bunları size emrettiği şek­linde uydurduğunuz iftiralardan “elbette sorguya çekileceksiniz” ve bundan dolayı ayarlanacaksınız, dîye buyurmaktadır. [121]

  1. Bir de onlar kulan Allah’a isnad ederler. Hâşâ! O, münezzehtir. Halbuki candan arzuladıklarını da kendileri için isterler.

“Bir de on Ur kızları Allah’a isnad ederler. Bu buyruk, Huzaahlar ile Ki-nânelîler hakkında İnmiştir ki, onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu id­dia ediyorlar ve (kız çocuklarım öldürerek) kızları kızlara gönderin, derlerdi.

“Hâşâ! O, münezzehtir!” Şanı yüce Allah, kendi zatını kendisine nisbet ettikleri evlat edinmekten tenzih ve ta:zim etmektedir.

Halbuki candan arzuladıklarını da kendileri için ister­ler.” Yani erkek çocukları kendileri için isterken kız çocuklarım istemezler. Buna göre; ref ma ha Hindedir. Haberi ise “kendileri için isterler” buyruğudur. Hâşâ! O münezzehtir” buyruğunda ifade tamam ol­maktadır.

el-Ferrâ ise (reP mahallinde değil de) nasb mahallinde olmasını şu takdir­de olmak üzere caiz kabul etmektedirr Halbuki carıdan arzuladıklarını da kendileri için isterler,” ez-Zeccac bunu kabul etmeyerek şöy­le der: Araplar bu gibi durumlarda bu şekilde değil de; Ken­dileri için …. isterler” şeklinde kullanırlar. [122]

58.Onlardan bîrine kız çocuğu müjdesi verilince kendisi pek öfke­li olarak yüzü simsiyah kesilir.

“Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince” yani onlardan birine kız çocuğu doğduğu haber verilirse “kendisi pek öfkeli olarak yüzü simsiyah

kesilir.” Yüzünün ifadesi değişir, demektir. Yoksa burada beyazlığın zıddı olan siyahlığı kast etmemektedir. Bu, o kimsenin ki2 çocuğunun doğumu dolayı­sıyla kederlendiğinin kinaye yolu ile ifade edilmesidir. Araplar hoşuna git­meyen bir şey ile karşılaşan herkes hakkında; “Gam ve kederden dolayı yü­zü simsiyah kesildi” derler. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmıştır.

el-Maverdi’nin naklettiğine göre ise burada kasıt siyah renktir ve bu cumhurun görüşüdür, diye ekler.

“Kendisi pek öfkeli olarak” kederle dolu olarak, demektir. İbn Abbas ol­dukça üzüntülü, hüzünlü diye açıklamıştır. el-Ahreş de der ki: Bu öfkesini sak­layıp açığa vurmadı, anlamındadır.

Şöyle de denilmiştir: Bundan kasıt kederinden dolayı ağzını kapatıp hiç­bir şekilde konuşmayan kederli, üzüntülü kimsedir. Bu da “kırbanın ağzını kapatmak” demek olan; dan alınmıştır. Bu açıklamayı Ali b. Isa yapmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar bundan önce Yusuf Sûresi’nde (12/84. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [123]

  1. Kendisine verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. Aşa­ğılanmayı göze alarak onu alıkoysun mu, yoksa onu diri diri top­rağa mı gömsün? Bakî Verdikleri hükümleri ne kadar kötüdür!

“Kendisine verilen kötü müjdeden” yani kız çocuğu olması dolayısıyla karşı karşıya kaldığı keder, utanç ve arlanmadan “ötürü kavminden gizle­nir.” Saklanır, onlara görünmemeye çalışır. “Aşağılanmayı” küçük görünme­yi “göfce alarak onu alıkoysun mu” buradaki “onu” zamirinin müzekker gel­mesi; müjdeden” (kelimesinde mündemiç) şeye ait olduğundan dola­yıdır.

İsa es-Sakafî Aşağılanmayı göze alarak” anlamındaki buyru şeklinde okumuştur. Bu iki söyleyiş de Kureyş şivesinde (ay­nı anlamda) kullanılın Bu açıklamayı el-Yezidî yaptığı gibi Ebu Ubeyd de el-Kisaîden nakletmektedir. el-Ferrâ da şöyle demektedir: Bu Temim şivesinde “az” anlamındadır. el-Kisaî de belâ ve meşakkat anlamındadır, der. el-Han-sâ da şöyle demiştir:

“Biz canlarımızı belâ ve meşakkate sokarız. Hoş olmayan günde (savaşta) Canları belâ ve meşakkate sokmak, onları daha bir hayatta bırakıcıdır.”

el-A’meş ise bunu; Kötülüğüne rağmen onu alıkoysun mu” diye okumuştur. Bunu en-Nahhas zikretmiş ve şöyle demiştir: el-Cahdefî İse; Yoksa onu (o dişiyi) diri diri toprağa mı gömsün” şek­linde müennes zamiri kullanarak (58. âyetteki):… fcız çocuğu …” kelimesine iade etmektedir. Ancak bu şekilde okuması halinde; Onu alıkoysun mu” kelimesindeki zamiri de bu şekilde okuması icabeder.

“Aşağılanma”mn kız çocuğa raci olduğu da söylenmiştir. O kız çocuğu kendisi nezdinde aşağılanmış olmasına rağmen ahkoysun mu anlamındadır. Zamirin babaya raci olduğu da söylenmiştir. Yani kendisine rağmen alıkoy­sun mu yoksa diri diri toprağa mı gömsün? Bu da onların kız çocuklarını di­ri diri toprağa gömmeleri uygulamalarına işarettir.

Katade der ki; Mudar ve Huzaalılar kız çocuklanru diri diri gömerlerdi. Bu konuda en katı olanlar ise Temi mi İlerdir. Onlar bu uygulamalarına yenik düş­me korkulan ile kız çocuklarına denk olmayan kimselerin onlarla evlenmek istemelerini gerekçe göstermişlerdi. Ferezdak’ın amcası Sa’sa’a Naciye böy­le bir işin yapılacağını fark edecek olursa kız çocuğun babasına yavrusunu hayatta bıraksın diye deve gönderirdi. İşte el-Ferezdak şu beyit ile övünerek buna işaret etmektedir:

“Diri diri gömülen kız çocuklarını engelleyen ve canlı olarak gömülmek istenenleri Hayatta tutarak gömülmemelerini sağlayan benim amcamdır.”

” Onu diri diri gömme”nin tanınmayacak hale gelinceye kadar in­sanlardan gizleyip saklamak, anlamında olduğu da söylenmiştir. Tıpkı kim­senin görmemesi için toprağa gömülen kişi gibi bu anlama gelme ihtimali­de vardır. [124]

Kız Çocuğu Yetiştirmenin Fazileti:

Müslim’in Sahih’inde Âişe (r.anhâ)dan şöyle dediği sabit olmuştur: Bera­berinde iki kız çocuğu bulunan bir kadın yanıma geldi. Benden birşeyler is­tedi. Yanımda tek bir hurma tanesinden başka bir şey yoktu. Ona bu hurma tanesini verdim. O kadın da hurma tanesini alarak iki kız çocuğu arasında paylaştırdı, kendisi de ondan hiçbirşey yemedi. Sonra kızları ile birlikte çı­kıp gitti. Peygamber (sav) yanıma girince ona kadının durumunu anlattım. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Her kim (bir ve daha fazla) kız çocukları ile imtihan olunur da onlara iyilikte bulunacak olursa o kız çocukları onun için cehennem ateşinden bir perde teşkil ederler.”[125] Bu hadiste kız çocuk­larının bir sınanma aracı olduklarına delil teşkil eden ifadeler vardır. Daha sonra Hz. Peygamber onlara karşı sabırla hareket edip iyilikte buîunup gü­zel davranmanın, ateşten koruyucu olduğunu haber vermektedir.

Yine Âişe (r.anhâ)dan şöyle dediği nakledilmiştir: Yoksul bir kadın İki kız çocuğunu taşıyarak yanıma geldi. Ben ona üç hurma verdim. Bu hurmalar­dan herbırisini kız çocuklarına verdi, Diğer tek hurmayı da yemek üzere ağ­zına götürürken iki kız çocuğu o hurma tanesini düşürmesine sebeb oldu. Bu sefer o yemek istediği tek Eıurmayı iki kız çocuğu arasında bölüştürdü. Bu durumu beni hayrete düşürdü. Kadının yaptığını Rasulullah (sav)a nak­ledince şöyle buyurdu: “Şüphesiz aziz ve celil olah Allah, o kadına cenneti vacip kılmıştır, yahut onu cehennem ateşinden azad etmiştir “diye buyurdu.[126]

Enes b. Malik’den de şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullalı (sav) bu­yurdu ki: “Her kim baliğ olacakları yaşa kadar iki kız çocuğuna bakacak olur­sa kıyamet gününde o bu halde benimle gelir” diyerek parmaklarını birbi­rine bitiştirdi.[127] Bu iki hadisi de aynı şekilde Müslim (Allah’ın rahmeti üze­rine olsun) rivayet etmiştir.

Hafız Eb» Nuaym da el-Ameş’den o Ebu Vail’den o Abdullah’dan şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Her kimin bir kız ço­cuğu bulunur da onu te’dip ederr edebini güzelleştirir ve ona (ihtiyaç duya­cağı bilgileri) öğretir de bu öğretimini de güzelleştirmiş olup Allah’ın ken­disine ihsan etmiş olduğu nimetlerden o ktz çocuğuna da ihsan edecek olur­sa, bu kız çocuğu onun için cehennem ateşinden bir örtü yahul bir perde olur.”[128] Akîl bin Ullefe’den kızı el-Cerba’ya lalip olunduğunda o şöyle demiş;

“Ben oyum ki eğer bana bin (dinar) mehir, köleler Ve bol süt veren develer verilecek olsa bile Benim en sevdiğim damadım kabirdir.”

Abdullah b. Tabir de şöyle demiştir:

”Kız çocuğu babası olan herkesin eğer kız çocuğu yoluyla akrabalık (sıhriyet) Öğünülecek bir şey ise onun üç tane damadı var demektir. Ona riâyet eden koca, onu saklayan kafesi ve onun üzerini örtecek olan Kabri ki, hepsinin hayırlıları kabridir.”

“Baki Verdikleri hükümleri ne kadar kötüdür!” Yani kız çocuklarını yaratıcılarına ait kabul edip erkek çocukları kendilerinin kabul etmek sure­tiyle verdikleri hüküm ne kötüdür!

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Erkekler sizin, dişiler O’nun mu? O taktirde bu insafsızca bir paylaştırmadır?” (en-Necm, 53/21-22) Yani bu hak­sızca, zalimce bir paylaştırmadır. İleride (bu âyetlerin tefsirinde) bu husus­ta başka açıklamalar da gelecektir. [129]

  1. Kötü örmek -esasen- âhirete iman etmeyenlerindir. En yüce örnek ise Allah’ındır. O, mutlak galiptir, Hakimdir.

“Kötü örnek” yani cahillik ve küfür gibi kötü nitelikler “esasen âhirete iman etmeyenlerindir.1’Asıl şu yüce Allah’a kız çocuklarını nisbet edenle­rindir. Burada sözü edilen “kötü örneksin onların yüce Allah’ı eş ve çocuk sahibi olmak ile vasfetmeierî olduğu söylendiği gibi, kötü örnekten kastın azap ve cehennem ateşi olduğu da söylenmiştir.

“En yüce örnek ise Allah’ındır.” İhlas ve tevhid gibi en yüce vasıflar OJna aittir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Onun yaratıcı, rızık verici, kadir ve alnellerin karalığını verici olmak suretiyle en ustun sıfatlara sahip olması ma­nasında olduğu da söylenmiştir

İbn Abbas şöyle demektedir: “Kötü örnek” ateştir, “en yüce örnek” ise Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet getirmektir. Bunun “Onun gibi hiç­bir şey yoktur11 gerçeği olduğu söylendiği gibi “ol yüce örnek ise Allah’ın­dır” buyruğunun yüce Allah’ın: “Allahgöklerin veyerin nurudur. Bu nuru­nun misali ,,,”(en-Nur, 24/35) buyruğuna benzediği de söylenmiştir.

Şanı yüce Allah: “Artık Allak hakkında örnekler bulmaya kalkışmayın” (en-NahJ, 16/74) diye buyurmuşken, yüce Allah örneği nasıl kendi zatına iza­fe etmiştir, diye sorulacak olursa şöyle cevap verilir: Şanı yüce Allah’ın: “Ar­tık Allah hakkında Örnekler bulmaya kalkışmayın” buyruğundan kasır, başka varhkların O’na benzemesini ve eksiklik gerektiren misalierî verme­ye kalkışmayın. Yüce Allah’a eksiklik ve yaratıklara benzemeyi gerektiren mi­saller, örneklet vermeye kalkışmayın, demektir. En yüce örnek yüce Allah’ın benzersiz ve eşsiz şekilde vasf edilmesidir. O» zalimlerin ve inkarcıların söylediklerinden alabildiğine yüce ve büyüktür,

“O mutlak galiptir, Hakimdir” buyruğunun anlamına dair açıklamalar da-.-.a önceden (mesela, el-Bakara, 2/32, âyet ilel29- âyetlerde) geçmiş bulun­maktadır. [130]

  1. Eğer Allah, İnsanları zulmlerinden ötürü sorgulayacak olsaydı, üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, insanları belirlenmiş bir va’deye erteler. Artık ecelleri geldiği zaman ne bir saat ge­ciktirilirler, ne de öne geçebilirler.

“Şayet Allah, insanları Mimlerinden” küfür ve Allah’a iftiralarından “ötürü sorgulayacak” ve onların cezalarım dünyada acilen verecek “olsay­dı üzerinde” yani yer üzerinde “hiçbir canlı bırakmazdı.” Burada yerin sö­zü geçmemekle birlikte ona ait bir zamir vardır. Çünkü yere yüce Allah’ın: “Hiçbir canlı” buyruğu delil teşkil etmektedir. Çünkü canlı (dâbbe) ancak yer üzerinde hareket eder. Anlam ise kâfir bir canlı bırakmaz, şeklindedir. O halde bu özel bir anlam taşımaktadır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiş­tir: Eğer o küfürleri sebebi ile babaları helak edecek olsaydı, elbetteki onların çocukları da olmazdı.

Âyette umumun kastedildiği de söylenmiştir. Yani şanı yüce Allah insan­ları işlediklerinden ötürü sorgulayacak olsa, bu yeryüzü üzerinde ister bir pey­gamber, ister başka türden hiçbir canlı bırakmazdı. el-Hasen’in görüşü budur.

îbn Mesud bu âyet-i kerimeyi okuyarak şöyle demiştir: Allah diğer mah­rukatı günahkârların günahları sebebi İle sorgulayacak olsa, azap, yuvalann-daki kara böcekler dahil olmak üzere bütün yaratıkları kapsar. Gökten yağ­mur yağdırmaz, yerden bitki bitirmez, bunun sonucunda da bütün canlılar ölür giderdi. Fakat yüce Allah affetmekte ve lütuf ile muamele etmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: “Çoğunu da affeder” (eş-Şura, 41/30) di­ye buyurmaktadır.

“Artık ecelleri” ölüm va’deleri ve ömürlerinin son demleri “geldiği zaman ne bir saat geciktirilirler ve ne de öne geçebilirler.’1 Bu buyruğun anlamı daha önceden (el-A’râf, 7/34. âyette) geçmiş bulunmaktadır.

Yaratıklar arasında zulme sapmamış müminler de bulunduğu halde yüce Allah nasıl olur da herkesi helak eder, diye sorulacak olursa şöyle cevap ve­rilir: Allah zalimin helakini intikam ve ceza olarak takdir eder, müminin he-lâkına karşılık İse âhirette sevap ve mükâfat verir.

Müslim’in Sahih’inde Abdullah b. Ömer’den şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Ben Kasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim; “Allah bir kavme azap etmeyi murad edecek olursa, azap aralarında bulunan herkese isabeE eder, sonra da niyetlerine göre diriltilirler.”[131]

Um Seleme’den nakledildiğine göre ona yerin dibine geçirilecek orduya dair som sorulmuştu. Bu soru ise îbn ez-Zübery’in (Mekke’de halifeliğini ilan ettiği) günlerde idi. Um Seleme şöyle dedi: Rasûlullah (say) dedi ki: “Beyt’e birisi sığınacaktır. Ona bir ordu gönderilecek bu ordu yeryüzünün düzlük bir yerinde iken onlar da yerin dibine geçirilecekler.” Ben ey Allah’ın Rasûlü pe­ki aralarında bu işten hoşlanmayan veya zorla getirilmiş kimselerin durumu ne olacak, diye sordum. Söyle buyurdu: “O da onlarla birlikte yerin dibine geçirilir fakat kıyamet gününde niyetine göre diriltilir”[132]

Biz bu hususa dair açıklamalarımızı güzel ve etraflı bir şekilde Uet-Tez-kire” adlı eserimizde yapmış bulunuyoruz. Yeterli açıklamalar da bundan ön­ce el-Mâide (5/105. âyetin tefsirinde) ve el-En’am Süresi’nin sonlarında (6/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şam yüce Allah’a hamd ol­sun.

“Artık ecelleri geldiği zaman” buyruğunun artık kıyamet günü geldiği za­man … anlamında olduğu söylenmiştir, Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [133]

  1. Onlar hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a İsnad ederler. Dilleri de yalan yere en güzel akıbetin kendilerinin olduğunu söyler. Şüphesiz ateş onlaradır ve onlar önden gönderilecek olanlar­dır.

“Onlar hoşlanmadıkları şeyleri” yani kız çocuklarını ‘Allah’a isnad ederler. Dilleri de yalan yere” yalan sözler söyleyerek “en güzel akıbetin kendilerinin olduğunu söyler.” Mücahid der ki: Bu, oğulların kendilerinin kız çocuklarının da Allah’ın olduğunun söylemeleridir.

Yalan yere” kelimesi; Söyler” kelimesinin nıefuludur….unu” lafzı î.se “yalanMan bedel olarak nasb mahal ündedir. Çünkü onun ne olduğunu açıklamaktadır. “Gitael âkıbefin güzel mükâfat anlamın­da olduğu söylenmiştir ki, bı açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

tbn Abbas, Ebu’l-Aliye, Mücalıid ve İbn Muhaysın “yalan” anlamındaki laf-zi;!şeklinde “keT, “zel” ve “be!t harflerini Milleri” kelimesinin sıfa­tı olmak üzere ötreli okumuşlardır.[134] Yine; “Dillerinizin yalan yere nite-leye geldiği…” buyruğundaki; Yalan yere” kelimesini de bu şe­kilde okumuşlardır'[135]

ise Çok yatan söyleyenin çoğuludur. “Rasûl” kelimesi­nin çoğulu rusul, sahur (çok sabreden) kelimesinin çoğulunun subur, şekûr (çokça şükreden.) kelimesinin çoğulunun da “şükür” diye gelmesi gibi.

siz, sız” ifadesi onların kanaatlerini red etmekte olup ifade bura­da tamam olmaktadır. Yani bu sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. “Ateş onla­radır” hakikaten onlara ateş azabı verilecektir. Buna dair yeterli açıklama­lar da ha önceden (Hud, 11/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Ve onlar önden gönderilecek olanlardır.” Yani ateşte unutularak terk edileceklerdir. Bu açıklamayı İbnu’l-A’râbî, Ebu Ubeyde, el-Kisaî ve el-Fer-râ yapmıştır, Said bin Cübeyr ve Mücalıid’in de görüşü budur. İbn Abbas ve yine Said bin Cübeyr Onlar uzaklaştırılmış olacaklardır diye de açıklamış­lardır. Katade ve el-Hasen ise: Onlar cehenneme önden ve çabucak götürü­leceklerdir, demektir, diye açıklamışlardır.

Suya önden giden kimse’1 demektir. Nitekim Hz. Peygamber: Ben sizin aranızda Havz’a en önce varacak olanım”[136] diye buyurmuştur. Şair el-Katâmi de der ki:

“Onlar bizim sohbet arkadaşlarımız oldukları halde bizden daha çabuk gittiler. Tıpkı arkadan gelecek su alacak olanların önünden gidenler gibi,”

Buradaki; Önden gidenler” su aramak için önden giden kimse­ler demektir. Su almak için geride kalan, sonradan gelenler” demek­tir.

Verş rivayetine göre şeklinde “ra” harfini esreli ve şedde-siz olarak okumuştur. Aynı zamanda bu, Abdullah b. Mesud ile îbn Abbas’ın da kıraatidir. Onlar günah ve masiyette aşırı kaçmış (ifrata kaçmış) kimseler idiler, anlamındadır Mesela; Filan kişi filana karşı aşırıya gitti” denilirken, ona kendisine söylediğinden daha fazla kötü sözler söyle­di demektir.

Kâri Ebû Cafer ise; şeklinde “ra” harfini esreli ve şeddeli olarak okumuştur. Onlar Allah’ın emrini zayi etmiş, riâyet etmemişlerdi, demektir. Bu da görevde tefrit (kusurlu kalmak) demektir. [137]

  1. Allah’a an dolsun ki senden önceki ümmetlere de peygamber­ler gönderdik. Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süsleyip hoş göstermiştir. İşte o, bugünde onların veilsidîr. Onlara çok acıklı bir azap da vardır.

“Allah’a andolsun ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gön­derdik. Şeytan onların yaptıklarını pis ve kötü işlerini “kendilerine süs­leyip hoş göstermiştir.” Bu Peygamber (sav)a bir tesellidir. Ondan önce ge­len peygamberlere de kavimlerinin İnkâr ile karşılık verdikleri hatırlatıl­makladır.

“İşte o, bugünde onların velisidir” yani kendi iddialarına göre dünyada kendilerine yardımcı olacak kimsedir. “Onlara” âhirette “çok acıklı bir azap davardır” buyruğundaki: “İşte o, bugünde” yani kıyamet gününde “on­ların velisidir” cehennem ateşinde onlarla birliktedir, dernektir. Sadece “bugün” diye söz edilmesi kıyamet gününün ünü dolayısıyladır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kıyamet gününde onlara: İşte bu sizin veliniz ve yardım cm iz dır, Haydi sizi bu azaptan kurtarması için ondan yardım isteyiniz, denilecek ve but onlara bir çeşit azar olmak üzere söylenecektir. [138]

64, Biz sana bu Kitabı ancak hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman İçin ve iman edecek bir kav­me hidâyet ve rahmet olmak üzere indirdik.

“Biz sana bu Kİtabr yani Kur’ân-ı Kerîm’i ancak hakkında din ve hüküm­lere dair “anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman için” ve bu açıklaman ile onlara karşı gereken şekilde delil ortaya konulsun diye Buradaki “hidâyet ve rahmet olmak üzere” anlamındaki buyruklar, “açıtça anlatman İçin” anlamındaki buyruğun mahalline atfedil mistir. Çün­kü onun mahellen i’rabı nasbdır. ifadenin anlamı şudur: Biz sana Kitabı an­cak insanlara açıklayıcı ölsün diye İndirmişizdir. “Hidâyet” yani doğru yolu gösterici ve müminlere rahmet olmak üzere gönderdik. [139]

  1. Allah gökten su indirir de onunla yeryüzünü ölümünden son­ra diriltir. Şüphesiz bunda dinleyen bir topluluk için bir âyet var­dır.

“Allah gökten” buluttan “su indirir de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir” buyruğu ile tekrar nimetlerin sayılıp dökülmesine ve ilahî kud­retin kemalinin açıklanmasına dönülmektedir.

“Şüphesiz bunda” Allah’tan gelen buyrukları kulaklarıyla değil de kalp­leriyle “dinleyen bir topluluk için âyet” öldükten sonra dirilişe ve Allah’ın vahdaniyetine apaçık bir dalalet ve bir belge “vardır.” Çünkü onlar, tapın­dıkları uydurma ma’budların hiçbir şeye güç yeti remedi ki erini bilmişlerdir, işte bu apaçık bir delil teşkil etmektedir

Bu işitmeleri kulaklarıyla değü kalpleriyle olmalıdır. Çünkü yüce Allah: “Çünkü gözler kör olmaz asıl göğüslerdeki kalpler kör olur” (el-Hacc, 22/46) diye buyurmaktadır. [140]

  1. Davarlarda da sîzin için elbette ibret vardır. Size onların karın Larındakl dışkı ile kan arasından içenlerin boğazından kolaylık­la geçen hâlis bir süt İçiriyoruz*

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız: [141]

  1. Davarlardaki İbretler:

Yüce Allah’ın: “Davarlarda” buyruğunda geçen davarlara dair geçen açıklamalar daha önce (ei-En’âm, 6/142’de) geçmiş bulunmaktadır. Burada kasıt deve, inek, koyun ve keçiden ibaret olan dört hayvan türüdür.

“Sizin için elbette bir İbret” Allah’ın kudretine, vahdaniyetine ve azame­tine delâlet “vardır.” İbret asıl anlamı itibariyle biışeyin hakikatinin benzer­lik yolu ile tanınabilnıesi için, birşeye temsil İle benzeltilmesi, anlatılmasıdır. Yüce Allah’ın: “… ibret alın .,.”(el-Haşr, 59/2) buyruğu da buradan gelmek­tedir.

Ebu Bekr el-Verrak der ki: Davarlardaki ibret, bu hayvanların sahipleri­ne musahhar kılınması, onlara itaat etmesi yanında, senin Rabbine karşı ge­lip isyan etmen ve her hususta O’na muhalefet etmendir. Hiç şüphesiz gü­nahı olmayan bir varlığın günahkar bir varlığı sırtında taşıması en büyük ib­retlerdendir. [142]

  1. İçirmek:

Size … içiliyoruz” buyruğunun Medineliler, İbn Âmir ve Ebu Bekr’den gelen rivayete göre Âsim “mim” harfini üstün olarak; İçirdi, içirir” kökünden gelen bir fiil olarak okumuştur.Diğerleri ile Hafs’ın rivayetine göre Âsim “mim” harfini ötreli olarak den gelen bir fi­il gibi okumuşlardır. Küreliler ile Mekkelilerin kıraati bu şekildedir. Bunla­rın iki ayrı şive oldukları söylenmiştir. Lebîd der ki:

“Kavmim Necdoğullarına su içirdiği gibi,

Numeyre de Hilalli kabilelere de hep su içircniştir.”[143]

Şöyle de açıklanmıştır: Eğer sen, elinden onun dudaklarına içmek üzere içecek bir şey uzatacak olursan, o takdirde: Ona su içirdim” deni­lir. Şayet ona içecek için nöbet ayırsan yahut kendisi ağzıyla içsin ya da eki­nini sulasın diye takdim edecek olursan, o takdirde: Ona su içirdim {sulama imkânı verdim)” denilir. Bu açıklamayı İbn A212 yapmıştır ve daha önceden de (el-Bakara, 2/60. ayet 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bir kesim; (Davarlar) size içirirler” anlamında okumuşlardır ki bu da zayıf bir kıraat olup içirenler davarlardır, demektir. “Ye” ile de okun­muştur ki o takdirde; Allah (azze ve celle) size İçirir, anlamında olur. Ancak kıraat alimleri ilk iki şekilde okumuşlardır “Nun” harfinin üstün okunması Kureyşlilerin şivesidir. Ötreli okunması İse Himyerlilerİn şivesidir. [144]

  1. Davarların Karınlarından İçirilenler:

“Onların karınlarındık i…” buyruğunda yer alan zamirin neye ait oldu­ğu hususunda farklı görüşler vardın Zamirin önce gelen cem-i müennese (di­şil çoğul olan “davarlar” anlamındaki lafza) raci olduğu söylenmiştir. Sibe-veyh der ki: Araplar: “Davarlar”dan tek bir kişi İmiş gibi haber verirler, İb-nul-A’râbî der kî: Benim görüşüme göre Sibeveyh bu kanaatini yalnızca bu ayet-i kerimeye istinaden dile getirmiştir. Böyle bir şey onun konumundaki birisine uygun değildir, onun idrâkine yakışmaz.

Şöyle de açıklanmıştır. Çoğul lafzı olan cins isim, hem rnüzekker hem mü-ennes geldiğinden dolayı: Onlar davarlardır1′ denilebildiği gibi -aynı anlamda olmak üzere-, da denilebileceğinden onlara ait olan zamirin müzekker (ve tekil) olarak gelmesi caizdir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

el-Kisâî ise şöyle demektedir: Buyruğun anlamı bizim sözünü ettiğimiz var­lıkların karınlannda… şeklindedir O bakımdan burada zamir sözü geçene ait­tir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: Hayır, çün­kü o bir öğüttür. Artık dileyen onunla Öğüt alsın.” (Abese, 80/11-12) Şairde şöyle demektedir:

“Kursaklarının tüytt) yolunmuş yavrular gibi.”

Burada da zamir çoğul hakkında tekil olarak gelmiştir. Bunun benzerle­ri pek çoktur.

el-Kisâî de der ki: “Onların karınlanndakl” buyruğu, onların bazılarının karınlarındakt … anlamındadır. Çünkü erkeklerinin sütleri yoktur. Hbu Ubey-de’nin esas kabul ettiği açıklama da budur.

el-Ferrâ ise der ki; Davarlar” ile Davar” aynı şeydir ve bu, müzekker olarak gelir. O bakımdan Araplar Bu suya gelen bir davardır” derler. Bundan dolayı burada zamir “davarlar” anlamındaki “davar” lafzına raci olmuştur. İbnu’l-A’râbî de der ki: Burada zamirin müzekker gel­mesi cem’ manasına racidir. Müenneslik ise cemaat anlamına aittir.

O bakımdan burada cem’ lafzını nazar-ı itibara alarak zamiri müzekker ge­tirdiği gibi, el-Mürninûn Sûresi’nde cemaat lafzını nazar-ı itibara alarak; “Onların karınlarında olanlardan size içiririz” (e(-Müminun, 23/21) diye buyurmuştur. İşte bu açıklama ile mana güzel bir hal almaktadır. Cemaat lafzını nazar-ı itibara alarak müennes kullanım ile, cem lafzını nazar-ı itibara alarak müzekker kullanım “Yebrîn’in kumlarından ve Filistin Teyhasmın kumlarından daha çoktur.” [145]

  1. Lebenu’l-Fakl (Süt Emziren Annenin Kocasın)ın Hükmü:

Değerli ilim adamlarından birisi olan kadı İsmail bu zamirin aidiyetinden lebenu’l-fahlin[146] haramlık ifade ettiği hükmünü çıkarmış ve şöyle demiştir. Burada zamirin müzekker gelmesi, davarların erkeklerine raci oluşundan do­layıdır. Çünkü sütün erkeklere ait olduğu kabul edilir. Bundan dolayı Pey­gamber (sav) Hz. Âtşe, Ebu Kuays’m kardeşi olan Eflah ile ilgili hadiste geç­tiği üzere bunu kabul etmek istemeyince[147] Peygamber (sav) lebenü’l-fahlin haramlık gerektirdiği hükmünü vermiştir. O halde; “süt emzirmek kadından, cima ile aşılamak erkektendir.” Böylelikle sütte her ikisi arasında ortaklık ce­reyan etmektedir.

Lebenü’l-fahİin haramlık hükmünü getirdiğine dair açıklamalar bundan ön­ce en-Nîsa Sûresi’nde (4/23. âyet 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Al­lah’a lıamd olsun. [148]

  1. Dışkı ile Kan arasından Çıkan Süt:

Yüce Allah: “Size onların karınlan ad a t i dışkı ile kan arastadan … halis bir süt giriyoruz” buyruğu ile, sütün dışkı ile kan arasından halis ola­rak çıkmasındaki kudretinin azametine dikkatlerimizi çekmektedir.

Dışkı” işkembeye doğru inen pislikler demektir. Bunlar dışan çı­karsa artık bunlara aynı isim verilmez. Mesela işkembenin içinde bulunan­ları çıkarttım, demek için; tabiri kullanılır,

Buyruğun anlamı şudur: Hayvanın yediklerinin bir bölümü işkembede ka-lir, bir bölümüden de kan oluşur. Daha sonra süt bu kandan süzülüp çıkar. Şam yüce Allah sütün bu işkembedeki dışkı ile damarlardaki kandan çıktı-ğım bize bildirmektedir.

İbn Abbas der ki; Hayvan yemini yer, yem işkembede yerini aldıktan son­ra, işkembede yediklerini pişirir. Altta kalan dışkı ortada kalan süt, üste çı­kan ise kan olur. Karaciğer İse bunlar üzerinde görevlidir. Kanı paylaştınr onu ayırd eder ve damarlarda akmasını sağlar. Sütü de memeye akıtır. Dışkı ise olduğu hali ike İşkembenin içinde katır. (Bu), en üstün seviyede ve yeterli bir hikmettir. Uyarılar ise fayda vermiyor.” (el-Kamec, 54/5)

“Halis” buyruğu ile kan ve dışkı aynı yerden olmakla birlikte sütün, ka­nın kırmızılığından ve dışkının pisliğinden arınmış olduğunu kastetmektedir. İbn Balır der ki: Beyazı halis ve saf anlamındadır, Şair en-Nâbiğa da şöyle de­mektedir:

“Yenleri bembeyaz, omuzları yeşil.,.”

Bununla, şair (halis kelimesini kullanarak), yenlerin beyazlığını kastetmek­tedir.

Sütün bu şekilde çıkması ancak her bir şeyi maslahat gereği yerine geti­ren ve gerçekleştiren kimsenin kudretiyle olur. [149]

  1. Meni’nin Necaset ve Tehareti île İlgili Crörüşler:

en-Nakkâş der ki: Bu buyrukta meninin necis olmadığına delil vardır, Baş­kası da aynı görüşü dile getirmiş ve şu sözleriyle de bunu delillendirmek İs­temiştir: Nasıl ki süt, dışkı ile kanın arasından içimi kolay ve halis olarak çı­kıyor ise, meninin de aynı şekilde sidiğin çıktığı yerden temiz çıkması müm­kündür.

tbnu’l-A’râbî der ki: Şüphesiz ki bu, büyük bir bilgisizlik ve oldukça çir­kin bir mukayesedir. Süt ile ilgili gelen haber ilâhi kudretten sadır olan bir nimet ve bir lütuf olduğu belirtilmekte ve böylelikle bundan İbret alınması istenmektedir. Bütün bunlar, sütün halis ve lezzetli olmakla nitelendirilmesini gerektirmiştir, Meninin süte ilhak edilebilmesi, yahut ona kıyas edilebil­mesi ise, bu durumda olmadığından dolayı mümkün değildir.

Derim ki: Ancak buna şöyle diyerek karşılık verebiliriz: Mükerrem kılın­mış insanın kendisinden yaratıldığı meninin çıkmasından daha büyük ve da­ha üstün bir minnet ve lütuf olabilir mi? Nitekim yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: a0 su, omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkar.” (et-Tânk, 86/7) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah sizin için kendinizden eşler ya­rattı. Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı. ° (en-Nahl, 16/72) Bu da İlâhi lütuf ve ihsanın en ileri derecesidir.

Eğer meni, sidiğin geldiği yerden çıkması dolayısıyla necis olur denilecek olursa, biz şöyle deriz: Bu da bizim kast ettiğimizdir. Necaset arızidir, onun aslı ise tahir olmasıdır. Şöyle de denilmiştir: Meninin çıktığı yer -özellikle ka­dın için bu böyledir- sidiğin çıktığı yerden başkadır..Çünkü İlim adamlarının da belirttikleri gibi, erkeklik organının kadına girip çocuğun çıktığı yer, si­diğin çıktığı yerden ayrıdır. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sû-resi’nde geçmiş bulunmaktadır.

Şayet: Meninin aslı kandır, o bakımdan o necistir, denilecek olursa, biz de; böyle bir iddia, misk örneği ile çürütülür. Çünkü, miskin de aslı kandır ve misk tabirdir, deriz. Meninin tahir olduğunu söyleyenler arasında Şafiî, Ah-med, İshâk, Ebu Sevr ve başkaları da vardır. Çünkü, Âişe (r.anha) şöyle de­miştir: Ben onu (meniyi) Rasûlullah (sav)’m elbisesinden kuru olduğu hal­lerde tırnağım ile kazıyordum.[150]

Şafiî de der ki: Kazınmıyacak olsa bile bunda bir mahzur yoktur, Sa’d b. Ebi Vakkas elbisesindeki meniyi ovalar ve çıkartırdı. İbn Abbas der ki: Me­ni, balgam gibi birseydir. Sen onu bir izhir otu ile izale et yahut bir bez par­çası ile sil.[151]

Denilse ki: Hz, Âışe’nin şöyle dediği sabittir: Ben, Rasûlullah (sav)’ın el­bisesinden meniyi yıkardım ve elbisesindeki yıkama İzleri gözlerinin önün­de olduğu halde o elbise İle namaza çıkardı.[152]

Biz de şöyle deriz: Hz. Âişe’nin necaset gibi, elbiselerden izale edilen şey­lerden tiksindiği gibi ondan da tiksindiği için yıkamış olması ihtimali vardır. Böylece bu konu ile ilgili hadisler bir arada telif edilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Malik, arkadaşları ve Evzaî, meninin necis olduğunu söylemişlerdir. Ma­lik der ki: Elbisedeki ihtilam(meni)ın yıkanması bize göre vaciptir ve bu hu­sus üzerinde icma edilmiştir. Aynı zamanda Kürelilerin de görüşü budur. Ömer b. el-Hattab, İbn Mes’ud ve Câbir b. Semura’dan da elbiselerinden meniyi yı­kadıklarına dair rivayetler zikredilmiştir. Ancak, bu hususta İbn Ömer ile Hz. Âişe’den farklı rivayetler gelmiştir. İşte meninin necis ve tahir oluşu ile ilgi­li bu iki görüşe göre tabiin arasında da farklı kanaatler dile getirilmiştir-[153]

  1. Sütten Yararlanmak:

Bu âyet-i kerimede, İçmek ve başka yollarla sütten yararlanmanın caiz olu­şuna delil vardır. Meytenin (leşin) sütünden yararlanmak İse caiz değildir. Mey-tenİn sütü necis bir kapta bulunan tahir bir sıvıdır. Çünkü meytenin sütünün bulunduğu memesi necistir, süt ise tabirdir. Bu-süt sağılacak olursa, o tak­dirde necis olan bir kaptan alınmış olur.

Ölmüş kadının sütü hususunda ise, bizim mezheb âlimlerimiz farklı gö­rüşlere saiıiptir. Kimisi: İnsan hayatta iken de, ölü halde iken de tahir oldu­ğundan dolayı ölmüş kadının sütü de tabirdir derken, kimisi de; ölüm ile ne­cis olur, o bakımdan sütü de necistir demiştir. Her iki görüşe göre de (böy­le bir süt emilecek olursa), süt emme yoluyla hurmİyet (süt akrabalığı) sa­bit olur. Çünkü, süt emen küçük çocuk, tıpkı hayatta olan kadından süt em­diği gibi o ölen kadının sütü ile gıdalanıp beslenir. Çünkü Rasûlullah (sav): “Süt emmek, et yapan ve kemiği geliştiren şeydir”[154] diye buyurmuş ve bu konuda (hayatta olmak gibi) tahsis yoluna gitmemiştir. Buna dair açıklama­lar, bundan önce en-Nisa Sûresi’nde (4/23. âyet, 6. başhk ve devamında) geç­miş bulunmaktadır. [155]

  1. Afiyetle İçilen Bir Gıda:

“İçenlerin boğazından kolaylıkla geçer” buyruğu, lezzetli, afiyetle ve içe­nin herhangi bir şekilde boğazında durup kalmayan bir içecek, demektir.

(Aynı kökten olmak üzere); Şöyle denilir: İçecek, boğazdan kolaylıkla geçti, geçer’v; İçen, onu kolaylıkla içti” Ben onu kolaylıkla içtim, içerim.” Bu fiil, hem müte-addi (geçişli) olur, hem de olmaz. Daha güzel kullanım şekli ise; Onu kolaylıkla içtim” şeklindeki kullanımdır. Ba­na mühlet “ver, bana karşı aceleci davranma” denilir. Yüce Allah da: Onu yudum yudum içmeye çalışacak, rahatça boğazından geçiremeyecek” (İbrahim, 10/17) diye buyurmaktadır, Boğazın­da tıkanan lokmayı indirmeyi sağlayan şey” demektir. Bu kabilden olmak üze­re Su, boğazda tıkanan lokmaları (hıçkırıkları) rahatlık­la geçirtir” denilir. Şair el-Kümeyt’in şu mısraı da buradan gelmektedir:

“Böylelikle o, boğazıma tıkanan lokmayı geçirten ve bunu gideren birşey oldu.”

Rivayet edildiğine göre, hiçbir kimse süt içerken nefes borusuna kaçmış değildir. Hatta bu, Peygamber (sav)’dan da rivayet edilirç.[156]

  1. Tatlı ve Lezzetti Yiyecekleri Yemek:

Bu âyet-i kerimede, tatlı ve lezzetli yiyecekler yemenin cevazına delil var­dır. Bunun, zühde aykın olduğu, yahut zühdü uzaklaştırdığı söylenemez. Ama bunların, uygun şekilde, israfa kaçmaksızın ve aşırıya gitmeksizin kullanıl­maları gerekir. Bu anlamdaki açıklamalar, bundan önce el-Maide Sûresi’nde (5/87. âyet, 1. başlık ve devamında) ve başka yerlerde (el-A’raf, 20/31. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Sahih hadiste Enes’ten göyle dedi­ği rivayet edilmiştir: Ben, Rasûlullah (sav)’a, elimdeki bu kab ile bal, nebiz, süt ve su gibi bütün içecek çeşitlerini sunmuş bulunuyorum[157]

Bazı kurra (ilim adamı), bal peltesini ve sütü mekruh görmekle birlikte, genel olarak ilim adamları bunları yemeyi mubah kabul etmiştir. el-Ha-sen’den rivâyec edildiğine göre o, beraberinde Malik b. Dinar’ın da bulun­duğu bir sofrada bulunuyorken bal peltesi getirilmiş, Malik onu yernek iste­memişti. Bunun üzerine el-Hasen ona şöyle demiş: Ye, çünkü soğuk su bun­dan daha büyük bir lütuf ve ihsandır. [158]

  1. Yeme ve İçme İle İlgili Dualar:

Ebu Dâvûd ve başkalarının rivayetine göre îbn Abbas şöyle demiştir: Ra­sûlullah (savVa süt getirildi, O da içti. Ve şöyle buyurdu: “Sizden herhangi bir kimse bir şey yiyecek olursa, Allah’ım, bu­nu bizim için mübarek kıl ve bize ondan daha hayırlısını yedir” desin. Süt içirilecek olursa bu sefer Allah’ım, bunu bizim için mübarek kıl ve bize bundan çokça ver” desin. Çünkü, sütten başka hem yi­yecek, hem içecek yerini tutan birşey yoktur.”[159]

ilim adamlarımız derler ki: Hem nasıl böyle olmasın ki? Çünkü süt, insa­nın ilk gıdasıdır. Süt ile insanın bedeni gelişir. Sütr bedeni dimdik ayakta tu­tan ve rahatsız edici her türlü özellikten uzak bir gıdadır. Şanı yüce Allah sü­tü, ümmetlerin en hayırlıları olan bu ümmetin hidâyeti hususunda Hz. Ceb­rail’e alâmet kılmıştır. Nitekim sahih hadiste şöyle denmektedir: “Cebrail ba­na içinde şarap bulunan ve süt bulunan birer kap getirdi. Ben, süt kabını ter­cih ettim. Bu sefer Cebrail bana; Sen, fıtratı tercih ettin. Eğer şarabı tercih et­miş olsaydın, ümmetin azgınlaşırdı, dedi.”[160]

Diğer taraftan Hz. Peygamber’in, sütün daha da ziyadeleşmesi için dua edil­mesini tavsiye etmesi, sütün çokluğu bolluğun, hayır ve bereketlerin fazla­lığının bir alameti olduğunu gösterir. O halde süt herşeyiyle mübarektir. [161]

  1. Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de, İçki çıkarır ve onlardan güzel bir rızık edinirsiniz. İşte aklını kullanan bir top­luluk için hiç şüphesiz bunda bir âyet vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlfk halinde sunacağız: [162]

  1. Âyetin Önceki Âyetlerle İlişkisi:

Yüce Allah’ın: “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden… buyru­ğu ile ilgili olarak et-Taberî şöyle demektedir:

İfade; Hurma ve üzüm ağaçlanma mey­velerinde… rızık edindiğiniz şeyler vardır” takdirinde olup burada; hazfedilmiştir. Bunun hazf edildiğine yüce Allah’ın: Onlardan” buyruğu­dur.

Burada hazfedilen kelimenin “şey” kelimesi olduğu da söylenmiştir ki, bir­birine yakın açıklamalardır.

“Onlardan” ifadesinin, sözü geçenlerden anlamında olduğu söylenmiştir. Bu durumda, sözde hazfedilmiş tabir yok demektir. Daha uygun olanı da bu­dur. Bununla birlikte “meyvelerinden” anlamındaki buyruğun, “davarlar” kelimesine atfedilmesi de mümkündür. Yani, hurma ve üzüm ağaçlarının mey­velerinde de sizin için ibretler vardır. Bununla birlikte;…ondaki* İfa­desine atfedilmiş olması da mümkündür. Yani, Biz aynı şekilde sizlere hur­ma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de içilecek şeyler içiririz. [163]

  1. İçki:

“İçki”; sarhoşluk veren şey demektir. Dildeki meşhur anlamı bu­dur, İbn Abbas der ki: Bu âyet-i kerime, içkinin haram kılınmasından önce inmiştir. Burada içki ile şarap; güzel nzık ile de bu iki ağaçtan helal olarak yenilip içilen herşeyi kastet m ektedir. İbn Cübeyr, en-Nehaî, eş-Şa’bî ve Ebu Sevr de bu görüştedir.

Buradaki “seker (içki)” kelimesinin, Habeşçe’de sirke anlamında, “güzel nzk”ın İse yiyecekler anlamında olduğu da söylenmiştir. Sekerin, helâl ve tat­lı meyve suları olduğu da söylenmiştir. Ona bu ismin veriliş sebebi, bir sü­re kaldığı takdirde, bazen sarhoşluk verici bir içki haline dönüşmesindendir. Sarhoşluk verecek hale geldi mı, haram olur.

İbnu’l-Â’râbî der ki: Bu görüşlerin en doğru olanı, İbn Abbas’in görüşü­dür. Bunun da iki anlamı vardır. Ya bu buyruk, içkinin haram kılınışından ön­cedir, yahut da buyruğun anlamı şöyledir: Allah sizlere, hurma ağaçlarının ve üzüm ağaçlarının meyvelerini nimet olarak ihsan etmiştir. Haddinizi aşa­rak Allah’ın size haram kıldığı şeyleri bunlardan çıkartıyorsunuz. Helal kıl­dığı şeyler, menfeacinize uygundur ve sizin mutedil olmanıza yardımcıdır. An­cak, sahih olan görüş, bu buyruğun içkinin haram kılındığından önce indi­rildiğidir. O takdirde bu âyet-i kerime mensûhtur Çünkü bu ayet-i kerime, ilim adamlarının ittifakı ile Mekke’de inmiştir. İçkinin haram kılınması ise Me­dine’de gerçekleşmiştir.

Derîni ki: “Seker” kelimesinin sirke, yahut da tatlı meyve suyu anlamını kabul edersek, nesh sözkonusu değildir. Bu durumda âyet-i kerime muhkem olur. Bu güzel bir görüştür. îbn Abbas der ki: Habeşliİer sirkeye “seker” der­ler. Ancak cumhurun kanaatine göre seker, şarap (içki) demektir. İbn Mes’ud, îbn Ömer, Ebu Rezin, el-Hasen, Mücahid, İbn Ebi Leyla, el-Kelbî ve daha ön­ce adı anılan diğerleri hep bu görüştedirler. Bunlar, sözbirliği halinde şöy­le derler: Seker, yüce Allah’ın, bu iki ağacın meyvelerinden haram kıldığı (içe­cek) şeylerdir. Dilciler de böyle demişlerdir. Seker, içkinin ve sarhoşluk ve­ren herşeyin adıdır, derler. Buna dair de şu beyiti delil gösterirler:

“Onlar ayıkken ne kötüdürler; topluluk halinde içki içerlerse de ne kötüdürler? Müzzâ (sarhoşluk veren bir çeşit nebiz) ile seker {içki) onlarda etki ettiği vakit.

“Güzel fizik” ise, yüce Allah’ın bu iki ağacın meyvelerinden helâl kıldı­ğı şeylerdir.

Yüce Allah’ın: “İçki çıkarır ve onlardan…” buyruğunun, inkârı istifham anlamında bir haber olduğu da söylenmiştir. Yani siz, ondan içki edinir ve güzel nzık olan sirkeyi, kuru üzümü ve hurmayı bir kenara mı bırakırsınız.? Bu da yüce Allah’ın: “Onlar, ebedi (mi) kalırlar?” (el-Enbiyâ, 21/34) buyru­ğuna benzemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebu Ubeyde der ki: Seker, yemek demektir. Meselâ: Bu senin sekerindir denilirken, bu senin yiyeceğin (yemek)dir, demektir. Ebu Ubeyd, şu mısraı da (bu anîama delil olmak üzere) nakleder:

“Sen, şerefli kimselerin kusurunu yemek (yedirmeleri mi) kabul ettin?”

Yani, onların yemek yedirmelerini yerilmelerine sebep gördün.

Taberî’nin tercih ettiği görüş de budur. Ona göre seker, yenilen şeyler ile hurma ve üzüm meyvelerinden içilmesi helal olan şeylerdir. Bu da güzel n-zık ile aynı şeydir. Yani, lafızları değişik olmakla birlikte ikisinin de anlamı birdir, yüce Allah’ın, Hz. Yakub’un söylediğini naklettiği; “Ben, keder ve üzün tümü ancak Allah’a açarım” (.Yusuf, 12/86) buyruğu gibidir. Bu açıklama gü­zel bir açıklamadır ve buna göre nesih sözkonusu değildir.

Ancak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Ebu Ubeyde’nin bu açıklaması bilinen bir şey değildir. Tefsir bilginleri de buna muhalif kanaattedirler. Onun nak­lettiği beyitte de lehine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü ondan başkası­nın kanaatlerine göre bunun anlamı, insanların kusur diye kabul ettiği hal­lerinin içki içip sarhoş olmak olduğunu belirttiği şeklindedir.

Hanefi mezhebi âlimleri şöyle derler: Buradaki “seker” kelimesi ile kas­tedilen sarhoşluk vermeyen nebizlerdir. Buna delil de, şanı yüce Allah’ın kul­larına yaratmış olduğu bu gibi şeyler dolayısıyla onlara minnet etmesidir. An­cak, helal kılınmış birşey ile minnet sözkonusu olur. Haram olan birşeyle ol­maz. O halde bu, sarhoşluk verecek derecede olmayan nebîzleri (meyve su-lannı) içmenin caiz oluşuna delildir. Eğer sarhoşluk verecek dereceye gelir­se, o takdirde bunlar caiz olmaz. Onlar bu kanaatlerini, sünnetten Peygam­ber (sav)’ın söylediği rivayet edilen şu buyruk ile desteklemektedirler: “Allalı, şarabı bizatihi harara kılmıştır. Onun dışındaki içeceklerden ise sarhoş olmayı haram kılmıştır. “[164]

Ayrıca, Abdulmelik b, Nafi’in, îbn Ömer’den yaptığı şu rivayeti de delil gös­terirler: Bir adamın, Rasûlullah (sav)’a, rüknün yanında bulunuyorken gel­diğini gördüm, O, Hz. Peygamber’e, İçinde İçecek bulunan bir kab uzattı. Hz. Peygamber onu ağzına doğru kaldırınca, sert olduğunu gördü ve sahibine ge­ri verdi. Bunun üzerine hazır bulunanlardan birisi ona: Ey Allah’ın Rasulü! O haram mıdjr diye sordu, Hz. Peygamber: “Adamı bana getiriniz” diye bu­yurdu. Adam getirilince, Hz. Peygamber kabı ondan aldı. Sonra su getirilme­sini istedi. O, suyu kaba boşalttı, sonra da onu ağzına kaldırınca, yüzünü ek­şitti. Yine su getirilmesini istedi, bu suyu yine o kabın üzerine boşalttıktan sonra şöyle dedi: “Bu kabların (İçerisindeki içeceklerin) sertleştiğini görecek olursanız, o takdirde onların içlerindekini su ile kırmız.”[165]

Yine rivayet edildiğine göre Hz, Peygamber’e nebiz hazırlanır, O da ay­nı gün ondan içermiş. İkinci ya da üçüncü gün olup değişikliğe uğramış­sa, onu hizmetçisine içjrirnıiş[166] Şayet haram olsaydı, onu hizmetçisine içir-mezdi.

Tahavî der ki; Ebu Avn es-Sakafî de, Abdullah b. Şeddad’dan, o, ibn Ab-bas’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Şarap, azıyla, çoğuyla bizatihi ha­ram kılınmıştır. İçecek herbir şeyden ise, seker (sarhoşluk veren) haram kı­lınmıştır. Bunu Dârakutnî de rivayet etmiştir[167]

İşte bu ve benzerî hadislerden anlaşıldığına göre, şarap dışındaki içecek­ler, bizatihi (ayniyle) haram kılındığı gibi diğer içecekler ayniyle haram kı­lınmış değillerdi Hanefi’ler derler ki: Hamr (şarap), üzümün şarabıdır ve bun­da görüş ayrılığı yoktur, Yine Hanefiİerin delilleri arasında Şüreyk b. Abdul­lah’ın şu rivayeti de yer almaktadır: Bize, Ebu İshak el-Hemezanî anlattı, o, Amr b> Meymun’dan dedi ki: Ömer b. el-Hattab dedi ki: Bizler, bu devele­rin etlerini yeriz. Fakat, karnımızda bu deve etlerini nebizden başka birşey de parçalamaz (hazmettirmez).[168] Şüreyk dedi ki; Ben, es-Sevrî’yi, zamanının en büyük alimi Malik b. Miğvel’in evinde nebiz içerken gördüm.

Bunlara cevaba gelince: Hanefilerin: Şanı yüce Allah, kullarına İçecekle­ri hatırlatarak minnette bulunmaktadır, O’nun minnette bulunması ise ancak helal olan şeylerle sözkonusudur, şeklindeki sözleri doğrudur. Şu kadar var ki bunun, önceden de açıklamış olduğumuz gibi, içkinin haram kılınışından önce olma ihtimali vardır. O takdirde az önce açıkladığımız gibi bu (mübah-JıkJ, nesholmuş olur.

İbnu’l-A’râbî der ki; Bu, haber kipinde olduğu halde nasıl nesh olur? Çün­kü haberin neshi sözkonusu değildir, denilecek olursa, buna şöyle cevap ve­ririz: Bu, şeriatı tahkiki olarak anlamamış olanların söyleyeceği bir sözdür. Bundan önce de açıkladığımız gibi, eğer haber hakiki olarak var olan şey hak­kında yahut da yüce Allah’ın bir lütfü olarak sevap vermesi ile ilgili ise, nes­hin sözkonusu olmayacağı haber türü işte budur. Ancak haber, eğer şer’i bir hüküm ihtiva ediyorsa, hükümler değiştirilir ve nesh olur. Hüküm ister ha­ber kipi ile, ister emir kipi ile gelmiş olsun farketmez. Ve hiçbir zaman ne­sih lafzın kendisiyle alakalı değildir. Onun ihtiva ettiği hüküm ile alakalıdır Şayet bu gerçeği kavrayacak olursanız, o takdirde şanı yüce Allah’ın şu buyruğunda, kâfirler hakkında haber vermiş olduğu ahmak sınıfın dtşına çık­mış olursunuz: “Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimiz de, -Allah neyi indireceğini en iyi bilen olduğu halde-: Sen,, ancak bir ifti­racısın, dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.”(en-Nahl, 16/101) Yani, bu itirazı yapanlar, şanı yüce Rabbin, dilediğini emredeceğini, dilediği mükel­lefiyeti koyacağını, adaletinin bir tecellisi olarak bunlardan dilediklerini kaldırıp, dilediğini olduğu gibi bırakacağını ve Ummu’l-Kitab’ın O’nun nez-dinde olduğunu bilmeyen kimselerdir.

Derim ki: (İbnü’l-Arabî’nin bu ifadeleri) oldukça ağırdır. Çünkü o, bu ifa­delerinin kapsamına kıt anlayışları itibariyle, hayırlı iiim adamlarım kâfirle­re katmaktadır. Mesele, usulî (usul-i fıkh’a dair) bir meseledir. Şöyle ki, şer’î hükümlere dair haberlerin neshi caiz midir, değil midir? Bu konuda gö­rüş ayrılığı vardır. Sahih olan ise, bu âyet-i kerime ve benzerleri dolayısıyla bunun caiz olduğudur. Diğer taraftan bir hükmün meşruiyetine dair verilen haber, o meşru hükmün, yerine getirilmesi talebini ihtiva etmez. İşte nesh olun­duğuna dair delil getirilen şer’î hüküm de sözügeçen bu taleptir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah’tır.

Hanefilerin sözkonusu ettikleri hadislere gelince; birinci ve ikinci hadis­ler zayıftırlar Çünkü Hz. Peygamber’den sabit nakil ile şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sarhoşluk veren herbir içecek haramdır.”[169]

Yine tiz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Sarhoşluk veren herbîr şey hamr’dır ve sarhoşluk veren herbir şey de haramdır.”[170]

Bir başka hadisinde ete şöyle buyurmaktadır: “Çoğu sarhoşluk veren şe­yin azı da haramdır'[171]

Nesaî de {‘bu hadisleri kaydettikten sonra) şöyle demektedir: İşte bunlar, sağlam ve adaletli ravilerdir. Sahih nakil yapmakla meşhur olmuşlardır, Ab-dulmelik ise, kendi türünden büyük bir topluluğun desteğini alacak olsa bi­le, bunlardan tek birisine karşı dahi duramaz. Başarı Allah’tandır.[172]

(Hanefi’lerin delil gösterdikleri) üçüncü hadise gelince; bu hadis sahih ol­sa bile Hz. Peygamber elbetteki onu sarhoşluk verici bir içki olarak hizmet­çiye içirmiyordu. Onu, ancak kokusu değiştiği için hizmetçiye içirmekte İdi. Çünkü Peygamber (sav), kendisinden kötü bir kokunun alınmasından hoş­lanmazdı. İşte, Hz. Zeyneb’in ona verdiği baldan dodayı, hanımlarının Hz, Pey-gamber’e hile yoluna başvurmalarının sebebi de budur. Ona, biz senden mc-ğafir, yani hoş olmayan bir koku alıyoruz, demişlerdi. Daha sonra da Hz, Pey­gamber bunu içmedi. İleride buna dair açıklamalar et-Tahrim Sûresinde ge­lecektir.

İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadise gelince; îbn Abbas’m kendisinden, Ata, Tavus ve Mücahid’den, buna muhalif kanaatte olduğu rivayeti gelmiştir. Onun şöyle dediğini nakletmelerdir: Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da ha­ramdır. Bunu ondan Kays b. Dinar rivayet etmiştir. Sarhoşluk veren şey hak­kındaki fetvası da böyledir. Bunu da Dârakutni söylemiştir[173]

Birinci hadisi ise, İbn Abbas’tan Abdullah b. Şeddâd rivayet etmiştir, An­cak, önemli bir topluluk da bu konuda ona muhalefet etmiştir. O bakımdan Peygamber (sav)’dan sabit olan hadisler dolayısıyla onun bu kanaatte ol­duğunu söylemek mümkün olmamaktadır.

Hz. Ömer’in söylediği rivayet edilen: (Yediğimiz deve etini) midelerimiz­de ancak nebiz parçalar (hazmettirir) sözüne gelince, zikrettiğimiz deliller gereğince, hiç şüphesiz ov sarhoşluk verici olmayan şeyleri kastetmiştir.

Nesaî de, Utbe b. Ferkad’den şöyle dediğini rivayet etmektedir Ömer b. el-Hattab’ın içtiği nebiz, sirkeye dönüştürülmüş idi. en-Nesaîder kir Bunun doğruluğunun delili ise, es-Saib yoluyla gelen hadistir. ei-Haris b. Miskin’den dinlerken, kendisine kıraaten (elde okunan metine göre o) dedi ki: îbnü’1-K.asım’dan: Bana Malik anlattı, o, İbn Şilıab’dan, o, es-Saib b. Ye^İd’den ona haber verdiğine göre Ömer b. el-Hattab yanlarına çıkarak şöyle dedi: Ben, filan kimseden şarap kokusu aldım. O bunun tılâ içkisi[174] olduğunu iddia et­ti. Ben, içtiği şeye dair soru soranın. Eğer sarhoşluk veren birşey ise, ona cel-de cezası veririm. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattab (r.a) ona tam olarak had vurdu.[175] Yine Hz. Ömer, Rasûlullah (sav)’ın minberi üzerinde irad ettiği hut­besinde şöyle demişti: İmdi ey insanlar! Şarabın haram olduğu hükmü indiğin­de şarap üzüm, bal, hurma, buğday ve arpadan olmak üzere beş şeyden yapılırdı. Şarap (lıamr) aklı örtüp perdeleyen şeydir.[176] Bu, daha önce ei-Maide Sûresi’nde (5/90. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbrahim en-Nehaînin, Ebu Cafer et-Tahavînin -ki çağının önder ilim adamı idi- nebizi helal kabul ettikleri, Süıyan es-Sevrî’nin de nebiz içtiği söy­lenecek olursa, deriz ki: Nesaî kitabında, sarhoşluk veren nebizleri helal kılan ilk kişinin İbrahim en-Nehaî olduğunu söylemiştir. [177] Bu ilim adamının bir yanılmasıdır. Bizler ise ilim adamlarının yanılmalarına karşı uyarılmış bu­lunuyoruz. Sünnet dururken hiçbir kimsenin söylediği söz delil olamaz.

Yine Nesaî, Lbnü’l-Mübarek* ten şöyle dediğini nakletmektedir: İbrahim müstesna, hiçbir kimseden sarhoşluk veren şeylere dair ruhsatın sahih olarak rivayet edildiğini görmedim. Ebu Usamc de der ki: Ben, Abdullah el-Mübarek’tendaha çok ilim talebine düşkün kimse görmedim. Bu maksatla Şam diyarını, Mısır’ı, Yemen’i, Hicaz’ı dolaşmıştır.[178]

Tahavî ve Süfyan’a [179]gelince, onların nebizi mubah kabul ettikleri sahih olarak sabit olsa bile, bu konuda sünnetten sabiL olanlarla birlikte sarhoşluk veren şeylerin haram kılındığı hususundaki imamların görüşlerine karşı on­ların kanaatleri delil olarak gösterilemez. Diğer taraftan Tahavî, “İhtilafa dair yazdığı büyük eserinde”[180]bunun aksi görüşü de zikretmektedir. Ebu Ömer b. Abdi’I-Berr, “et Temkid” adlı eserinde şöyle demektedir: Ebu Cafer et-Tahavîder ki: Ümmet, üzüm suyunun sertleşip kaynaması ve köpük atması halinde, şarap olduğunu ve bunu hela] kabul edenin kâfir olacağını ittifak­la kabul etmiştir. Ancak, ıslatılan kuru hurmanın suyunun kaynayıp sarhoş­luk verecek hale gelmesi halinde, hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. İşte bu, Yahya b. Ebi Kesir’in, Ebu Hureyre’den, onun da Peygamber (sav)’dan rivayet ettiği: “İçki (hamr) şu iki ağaçtandır: Hurma ağacı ve üzüm ağacıdır) hadisi ile amel etmediklerini göstermektedir. Çünkü onlar, bu hadisi kabul etmiş olsalardı, ıslatılan hurma suyunu helal kabul edenleri de tekfir etmeleri gerekirdi. İşte böylelikle haram kılınan şarabın kapsamına, sertleşen ve sar­hoşluk verecek dereceye ulaşan üzüm suyundan başka birşeyin girmediği sabit olmaktadır. (Tahavî devamla.) der ki: Diğer taraftan haram kılma hük­münün, yalnızca onunla alakalı olması ve başkasının ona kıyas edilmemesi ile, başkasının da ona kıyas edilmesi hallerinden birisi sözkonu.sudur. Biz, onların hepsinin ısıtılan hurma suyunu kaynayıp çok miktarda sarhoşluk ver­mesi halinde şaraba kıyas ettiklerini görüyoruz. Kuru üzümün ıslatılması halinde de hüküm böyledir. (Talıavî devamla) der ki: O halde buna kıyasen, sarhoşluk veren bütün içeceklerin de haram olmaları icabeder. Diğer taraf­tan Peygamber (sav)’ın şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir: “Sarhoşluk veren herbîr şey haramdır,” İşte bu hadis, herkes tarafından kabul edildiği için, senedinin zikredilmesine bile gerek görülmemiştir- Bu hususta ar­alarında görüş ayrılığı, hadisin tevili ile ilgilidir. Kimisi: Hadiste, sarhoşluk veren şeylerin cinsini kastetmiştir, kimisi de; sarhoşluğun gerçekleşmesi hali­ni kastetmiştir, derler. Tıpkı, fiilen öldürme meydana gelmedikçe, öldürene katil denilemeyeceği gibi.[181]

Defim ki: İşte bu, Tahavînin de bunu haram kabul ettiğinin delilidir. Çün­kü o şöyîe demektedir: Buna kıyasen, sarhoşluk veren bütün içeceklerin haram olması gerekir.

Darakutnî Sünen’inde, Âişe (r.anhaVdan, şöyle dediğini rivayet etmekledir: “Şüphesiz Allah, şarabı (içkiyi) adı dolayısıyla haram kılmamıştır. Onu, akibeti dolayısıyla haram kılmışur. Akibeti, şarabın akibeti gibi olan herbir

içecek, tıpkı şarabın haram olmast gibi haramdır.”[182]

Îbnü’l-Münzir der ki: Kûfeliler, illetli birtakım haberleri delil diye getirmiş­lerdir. İnsanlar, herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşecek olursa, o takdir­de o anlaşmazlık konusunun, Allah’ın Kitabına ve Rasuiümin sünnetine havafe edilmesi gerekir. Kimi tabiinden, çok miktarda içilmesi haîinde, sar­hoşluk veren içecekleri içtiğine dair gelen rivayetlere gelince; bunların birtakım günahları vardır ki, bu günahlardan dolayı Allah’tan mağfiret dilemek­tedirler. Bu ise, İki ihtimalden birisinden uzak olamaz: Ya bu kanaatte olan kimse, işitmiş olduğu hadisi tevil etmekte hata etmiştir, yahut günah iş­lemiştir. Olur ki, yüce Allah’a çokça İstiğfar etmektedir. Peygamber (sav) ise, hem bu ümmetin öncekilerine hem sonrakilerine karşı Allah’ın hüccetidir,

ÂyeM kerimenin tevili İle İlgili olarak şöyle denilmiştir: Bu âyet-i kerime, ibret alınsın diye sozkonusu edilmiştir. Yani, bu eşyayı yaratana kadir olan, öldükten sonra diriltmeye de kadirdir, Böyle bir ibret, şarabın helal veya haram olması halinde, herhangi bir farklılık arzetmez. Çünkü, sarhoşluk verici İçkilerin yapıldığını belirtmek, haram oluşa delil değildir. Bu da yüce Allah’ın: “De ki: İkisinde de hem büyük bir günah, hem.de insanlar için bazı faydalar vardır” (el-Bakam, 2/219) buyruğuna benzemektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,[183]

  1. Rabbin, bal arısına şunu vahyetti: “Dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda evler edin.”

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [184]

  1. Allah’ın Arıya Vahyetmesi (îlhamt):

“Rabbin, bal arısına şunu vahyetti” buyruğunda sözü geçen vahiy ile il­gili açıklamalar, Önceden geçmiş bulunmaktadır. Vahyin, ilham anlamına gei-diğini de orada belirtmiş idik. (Âli İmran, 3/44. âyet, 1, başlık) İlham, şan: yüce Allah’ın, zahiri herhangi bir sebep bulunmaksızın, kalpte yarattığı şey­dir. Bu da, yüce Allah’ın: “Herbir nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı iklam edene ki…” (eş-Şems, 91/7-8) buyruğu kabilin dendir. Hayvanlar da bunlar arasındadır. Şanı yüce Allah’ın, hayvan­larda kendi menfaatlerini idrâk etmeleri, zararlardan sakınıp hayatlarını çekip çevirmeleri ile ilgili yarattıkları bu ilhamlar kabilindendir. Şanı yüce Al­lah, cansız varlıklar hakkında da bu türden haber verdiği bir buyruğunda: “O gün bütün haberlerini anlatacaktır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” (ez-Zibâl, 99/4-6) diye buyurmaktadır.

İbrahim e-Rarbt dev ki. A.Z.İ2 ve celi.1 olan Allah’ın, cansız varlıklardamahiyeti idrâk olunamayan bir kudreti vardır. Bu cansız varlıklara Allah’tan bir Rasul gelmediği halde, yüce Allah bu varlıklara bunları tanıtmıştır. Yani, ilham vermiştir. Tevil alimleri arasında burada sözügeçen “vahyin ilham an­lamında olduğu konusunda görüş ayrılığı yoktur.

Yahya b. Vessâb, Bal arısına” kelimesini, “ha” harfini üstün olarak okumuştur. Buna, bu İsmin veriliş sebebi ise, yüce Allah’ın, o andan çıkan balı nihle olarak (bağış oiarakr bal ansı demek olan nahle ile aynı kök­ten.) vermiş olmasıdır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır

el-Cevherî der ki: kelimesi, an demek olup, erkek ve dişi hak­kında da kullanılır. Ancak, denilmesi (erkek arı) müstesna, “Nalıl” kelimesi, Hîcazlıların şivesinde nıüennestir. Aynı şekilde çoğulu ile tekili arasındaki tek fark “he (yuvarlak te)” olan bütün kelimeler böyledir.

Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre PeygamberCsav) şöyle buyurmuş­tur: “Bütün sinekler cehennem ateşindedir. Allah, o sinekleri cehennemlik­lere azap (sebebi) yapacaktır. Arılar bundan müstesnadır.” Bunu, Tirmizî el-Hakîm, “Neuâdiru’l-Usul” adlı eserinde zikretmektedir.[185]

İbn Abbas’tan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasülullah (sav), karın­canın, arının, hüdhüd (çavuş kuşu)nun ve göçeğeo kuşunun öldürülmesini yasaklamıştır. Bu hadisi de Ebu Dâvûd rivayet etmiştir[186] İleride de, yüce Al­lah’ın izniyle en-Neml Sûresi’nde (27/18. âyetin tefsirinde) gelecektir.[187]

  1. Arıya Verilen İlhamın Mahiyeti:

“Dağlarda, ağaçlarda” buyruğu, arının sahipleri olmaması hali ile ilgilidir. “Ve yapacakları çardaklarda evler edin.” İşte Allah, arılarının meskenlerini

bu üç yerde tesbit etmiştir Ya dağlarda ve dağ kovuklarında, ya ağaç kovuk­larında, yahut da Âdemoğullarmın yapacakları yüksek tepelerdeki bal yapma yerleri, kovanlar, duvar ve benzeri yerlerdedir, ( J^j-* ) lafzı burada “hazırladı” anlamındadır. Ancak, çoğunlukla bu, dal ve kerestenin dikkatle dizilmesi ve gölgelik olarak kullanılması için çardak yapılması hakkında kullanılır. Bedir günü, Rasülullah (sav)’a yapılan el-Arîş (gölgelik) da buradan gelmektedir. “Arş” lafzı da bu köktendir. “( ^Art j J-ş» J-j* ): Hazırladı, hazırlar, (çardak yap­tı, yapar)” denilerek, “ra” harfi hem esreli, hem de ötreli telaffuz edilir. Bu iki şekilde de bu kelime okunmuştur. İbn Âmir, ötre ile, diğerleri ise esreli oku­muşlardır. Âsım’dan ise burada farklı rivayetler gelmiştir. [188]

  1. Artların Hayret Verici Özelliklerinden:

İbnu’l-Arâbî der ki: Yüce Allah’ın, anda yarattığı hayret verici özellikler­den birisi de ona, kovanlarını altıgen olarak yapmasını ilham etmesidir. Böylelikle kovanı tek bir parça imiş gibi birbirine bitişmiş olmaktadır Çün­kü, üçgenden ongene kadar bütün şekillerin herbirisi kendi benzerleriyle yan yana getirilecek olursa, bunlar bitişik olmaz ve mutlaka aralarında birtakım açıklıklar olur Bundan tek İstisna altıgendir. Altıgen, benzerleriyle bir ara­ya getirilecek olursa, tek bir parça imiş gibi birbirine bitişik bir hal alır.

  1. “Sonra, her üründen ye de Rabbinin kolaylıklar gösterdiği yol­lara git.” Karınlarından çeşitli renklerde içecek çıkar. Onda İnsanlar için şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için elbette bir âyet vardır.

“Sonra her üründen ye.” Çünkü arı, ancak çiçekli bitkilerden (ve ağaç­lardan) yer.

“Ye de Rabbinin kolaylıklar gösterdiği yollara git.” Rabbinin yolların­dan yürü. Burada yolların yüce Allah’a izafe edilmesi, o yollan yaratanın O oluşundan dolayıdır Yani, dağlarda ve ağaçlar arasında rızık talebi için Rabbinin yollanndan geç.

Kolaylıklar gisterdiği” kelimesi)’ın çoğulu olup inkıyâd eden demektir. Yani, itaat eden ve müsahhar kılınmış olarak Rabbinin yol­larından git, demektir. Bu durumda bu kelime **an”nın halini açıklamakta­dır. Yani an, arkadaşlarının gittiği yere itaat ile uyarak gider ve gelir. Çün­kü arı, gittikleri yerlerde arkadaşlarının arkasından gider. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

“Kolaylıklar gösterdiği” buyruğunun, yollar ile alakalı olduğu da söylen­miştir. Yani, yüce Allah arının imlediği yollan kolaylaştırmış ve oradan gidip gelmeleri için bu yollan kolay izlenir hale getirmiştir. Bu açıklamayı et-Ta-berî tercih etmiştir. Bu durumda bu anlamdaki kelime “yolların halidir Ya’sub (bey arı), arıların efendisidir. Onun durduğu yerde dururlar, yürüdü­ğü yerde yürürler.

Yüce Allah’ın: “Karınlarından çeşitli renklerde içecek çıkar. Onda in­sanlar için şifa vardır” buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı dokuz başlık ha­linde sunacağız: [189]

  1. Arıların Karınlarından Çıkan:

Burada hitab, nimetlerin sayılıp dökülmesi ve ibret almaya dikkatlerin çe­kilmesi için yine haber kipine dönmekte ver “Karınlarından çeşitli renkler­de içecek çıkar* yani, bal çıkar diye buyurmaktadır İnsanların büyük çoğun­luğu balın, arının ağzından çıktığı görüşündedir. Ali b. Ebi Talİb (r.a) da, dün­yayı küçümseyici ifadeler ile sözkonusu ederken şunları söylemektedir: Âdemoğlunun bu dünyada giyindiği en şerefli elbise, bir kurtçuğun tükrü-ğüdür. İçtiklerinin en şereflisi İse, bir arının çıkardığı pisliktir.

Bu ifadenin zahirinden, balın ağızdan başka bir yerden çıktığı anlaşılmak­tadır. Özetle, bal arıdan çıkmakta, ancak ağzından mı, alt tarafından mı çıktığı bilinememektedir. Ancak, güzel bir balın ortaya çıkabilmesi, arıların kendilerini himaye etmeleri halinde mümkün olabilmektedir. el-Gaznevî’nin naklettiğine göre Aristoteles, arının ne şekilde bal yaptığını görmek üzere camdan bir kovan yapmış. Ancak arı, camın iç tarafını çamur ile sıvamadık-ça, bir türlü çalışmamış.

Yüce Allah: Arının yediklerinin, sadece karnında (bala) dönüşmesinden dolayı “karınlarından* diye buyurmuştur. [190]

  1. Çeşitli Renklerdeki Bal:

Yüce Allah’ın: “Çeşitli renklerde…” buyruğu, balın kırmızı, beyaz, sarı, katı, daha sıvı gibi çeşitlerini kastetmektedir. Ana bir, takat yavrular farklı fark­lıdır. İşte bu, gıdaların çeşitliliğine göre ilâhî kudretin balı çeşit çeşit kıldı­ğının delilidir. Tıpkı arıların kondukları yerlerin farklı oluşuna göre baliarı-nırt da farklı tadı vermesi gibi. İşte Hz. Zeyneb’in, Peygamber (sav)’a: “Bu ba­lı yapan arılar Urfut (Muğaylan) ağacından yemiş [191] söylerinin anlamı budur. O, bu sözlerini balın kokusunu mağafir kokusuna benzetmesi münasebetiy­le söylemişti. [192]

  1. Baldaki Şifa:

Yüce Allah’ın: “Onda, insanlar için şifa vardır buyruğundaki zamir, cum­hurun görüşüne göre bala aittir. Yant, balda insanlar için şifa vardır. İbn Ab-bas, el-Hasen, Mücahid, ed-Dahhâk, el-Ferrâ ve Ibn Keysan’dan gelen rivâyete göre, zamir Kur’ân-ı Kerim’e racidir. Kur’an-ı Kerimede insanlara şifa var­dır, demektir en-Nehhâs der ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Yahut da, size an­lattığımız bunca âyet ve kesin delillerde insanlar için bir şifa vardır anlamın­dadır. Balda şifa vardır, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da aynı şekilde açıkça anlaşılan bir açıklamadır Çünkü, tedavide kullanılan macun ve içe­ceklerin pek çoğunun aslı baldandır. Kadı Ebu Bekir îbnu’İ-A’râbî der ki: Za­mirin Kur’an-ı Kerim’e ait olduğunu söyleyenlerin görüşü bana göre uzak bir ihtimaldir. Onlardan bu görüşün sahih olarak nakledildiği görüşünde deği­lim. Bu görüş, naklen sahih olsa dahi, akten sahih değildir. Çünkü, bütün açık­lamalar bat île ilgilidir. Burada Kur’ân-ı Kerim’dcn söz edilmemektedir.

İbn Atiyye der ki: Cahil ba^ı kimseler, bu âyet-i kerime ile Ehli Beyt ile Haşimoğullarının kastedildiği kanaatindedirler. Arı diye bunlar kastedilmek­tedir. İçecek ise, Kur’an-ı Kerim ve hikmettir. Bu cahillerden birisi bunu, Ab­basi hükümdarı Ebu Cafer el-Mansur’un meclisinde sözkonusu ettiğinde, ora­da hazır bulunanlardan birisi şöyle demiş: Allah senin yiyecek ve içeceğini Haşimoğullannın karınlarından çıkanlar kılsın emi. Bu sözleriyle hazır bulu­nanları güldürdüğü gibi, öbür iddiayı ileri süren kişi de şaşırıp kaldı ve bu sözünün de ne kadar gülünç olduğu oıtaya çıkmış oldu. [193]

  1. Balın Şifa Oluşu île İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:

Yüce Allah’ın: “Onda, insanlar için şifa vardır” buyruğunun, genel ve kapsamlı olup olmadığı hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bir kesim, bu buy­ruğun her durum ve herkes için umumî olduğu görüşündedir. Mesela, İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre o, herhangi bir yara veya başka bir şeyden şikâyet edip rahatsızlandı mı, mutlaka onun üzerine bal koyardı. Hatta, vü­cudunda bir yer irin toplayacak olursa, onun üzerine bile bal sürerdi.

en-Nakkâş, Ebu Vecra’den, bah sürme olarak gözlerine çektiğini, balın is­hal yapıcı olarak kullanıldığını ve ba3 ile tedavi olduğunu nakletmektedir. Ri­vayete göre, Avf b. Malik el-Eşcaî, hastalanınca ona sana ilaç vermeyelim mî diye sorulunca o da bana su getirin demiş. Çünkü yüce Allah: “Ve Biz gök­ten bereketli bir su indirdik” (Kar”, 50/9) diye buyurmaktadır. Sonra da: Şimdi de bana bal getirin, demiş. Çünkü yüce Allah: “Onda insanlar için şi­fa vardır” diye buyurmuştur. Bir de bana zeytinyağı getirin. Çünkü yüce Al­lah: “Mübarek bîr ağaçtandır” (en-Nur, 24/35) diye buyurmaktadır. Ona bü­tün bu dediklerini getirdiler, hepsini birbirine karıştırıp içtf ve iyileşti.

Kuru ilim adamı da: Bu buyruk umumîdir. Sirke ile bal karıştırılıp birlik­te pişirilecek olursa, bütün hastalıklara karşı her durumda kendisinden ya­rarlanılabilecek: bir tedavi karışımı olur.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Bu, hususî bir mana ifade ermek­tedir. Her hastalıkta ve herkeste umumî olarak şifa olmasını gerektirmemek­ledir. Aksine bu, şifa verdiğine dair bir haberdir. Tıpkı diğer İlaçların kimi kim­selerde ve bazı hallerde şifa olmaları gibi; o da öyle bir şifadır. Âyet-i keri­me balın bir ilaç olduğunu haber vermektedir. Çünkü bal, çokça şifa veren birşeydir. Gerek içilerek, gerek macun halinde kullanılan bütün ilaçlarda bir karışım ve bir yardımcı unsurdur. Buv ilk olarak tahsis edilen umumî bir la­fız da değildir. Kur’an-ı Kerim, bu kabilden ifadelerle doludur. Arap dilinde de hususi bir mana ifade eden, umumi lafızlar, umumi bir mana ifade eden hususi lafızlar çokça kullanılır.

Bu buyruğun, umuma delalet etmediğini gösteren hususlardan birisi de “şifa” kelimesinin olumlu bir cümle içerisinde nekire (belirtisiz) olmasıdır. Dilcilerin ve ilim ehlinin muhakkıkları ile, çeşitli usul alimlerinin ittifakı ile böyle bir ifade umum teşkil etmez. Ama, sıdk ve azimet ehli bir kesim bu buy­ruğu umumî ifadesiyle kabui etmişler ve bütün ağrı ve hastalıklar için bal va­sıtasıyla şifa aramışlardır. Kur’an-ı Kerim’in bereketi ve sağlam tasdik ve ya-kînleri sayesinde de hastalıklarından şifa buluyorlardı. Îbnü’l-Arabî der kî: Ki­min niyeti zayıf düşer ve onun adet ve alışkanlıkları dini yakinine galip ge­tirse o, bu buyruğu tabiplerin sözlerine göre anlamaya çalışır. Halbuki hep­si de dilediğini yapanın hikmeclerindendir. [194]

  1. Bal insanlara Nasıl Şifadır:

Bir kimse: Biz, balın faydalı olduğu kimseleri de gördük, zarar verdiği kim­seleri de gördük. Bal nasıl olur da bütün insanlara şifa olabilir? diyecek olur­sa, ona şöyle cevap verilir: Su, her şeyin hayatının sebebidir. Halbuki biz, su­yu bedendeki bir rahatsızlık halinde kullanılması gereken şeklin zıddına kul-lanıldEgı taktirde, sudan ölen kimseleri de gördük. Bununla birlikte içilen ilaç­ların birçoğunda balın şifa verici olduğunu da gördük. Bu anlamdaki bir açık­lamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

Doktorlar, “sikencübîn” denilen ilacın, heıtürlü hastalıkta genel olarak fay­dalı olduğunu söz birliği halinde söylüyor ve öve öve bitiremiyorlar. Bunun aslı İse, baldır. Sair macunlar da böyledir. Üstelik Peygamber (sav) da bu ko­nudaki müşkil ve rahatsızlık verici hali sona erdirmiş ve ihtimal anlamını or­tadan kaldırmış bulunuyor. Uz, Peygamber, karnındaki bir rahatsızlıktan şi­kâyet eden kimseye bal içmesini emretmesi üzerine, bu rahatsız kişinin kardeşi, Hz. Peygamber’e, bal içtiğinden dolayı dalıa bir ishal oldu, diye ha­ber verince, Hz. Peygamber, yine bal içmeye devam etmesini emretti ve so­nunda iyileşti. Hz. Peygamber de: “Allah doğru söylemiştir, fakat kardeşinin karnı yalan söyledi.”[195]

  1. İshal ve Bazı Rahatsızlıklara Karşı Bal:

Zındık doktorlardan kimisi, bu hadise itiraz ederek şöyle demiştir: Tabîb-ler, balın ishal yaptığım itifakla kabul etmişlerdir. Nasıl olur da ishal olan bir kimseye bal tavsiye edilebilir?

Buna cevap: Bu söz, Peygamberine tam bir tasdik ile inanan kimse için bizatihi haktır. Bu kimse, Peygamberin tayin ettiği ve emrettiği şekilde sami­mi bir niyet ile ve inanarak balı kullanacak olursa, hiç şüphesiz onun men­faatini görür ve bereketinden yararlanır. Tıpkı hadiste sözü geçen bal içen bu kimse ve başkalarının karşı karşıya kaldığı gibi.

Tabiplerin bu hususta nakledilen ittifaklarına gejince, bunun ittifakla ka­bul edilen bir husus olduğunu söyleyen kimse bilgisizliğini ortaya koymak­tadır. Çünkü o bu konuda herhangi bir kayıt getirmemiş ve mutlak bir ifade kullanmıştır Oysa İmam Ebu Abdullah el-Mazerî der ki: Şunun bilinmesi ge­rekir ki: İshal, pekçok sebeplerden dolayı arız olur. Kimi ishal, çokça yemek­ten ve ishal yapıcı şeylerden meydana gelir. Doktorlar, böyle bir ishale kar­şı kullanılacak ilacın kişiyi tabiatıyla ve ondaki etkileriyle başbaşa bırakma­sından ibarettir. Kğer onun bu tabii durumu ishale karşı yardımcı bir tedavi­ye gerek duyulursa, gücü kaldığı sürece bu konuda ona yardıma olunur. Çün­kü bu durumdaki birisinin ishalini durdurmak zararlıdır, derler. Bu husus açık­lık kazandığına göre şöyle deriz: Hadiste sözü geçen kimsenin, karnını tıka basa doldurmasından ve çokça yemesinden dolayı ishal olma ihtimali vardır. Bu bakımdan, Peygamber (sav) ona bal içmesini emretti. İshal olmasın: ge­rektiren maddî sebep tamamiyle yok oluncaya kadar bal içmeye devam et­mesini söyledi. Sonunda ishali durdu ve böylelikle bal içme ona uygun aeıı-miş oldu. Bu, bizzat tıp mesleğiyle teshir edilen birşey olduğuna göre. o hal­de bu mesleğe İstinaden itiraz eden kimsenin cahilliği oıtaya çıkmış oîur d-Mazerî devamla) der ki: Biz, doktorların onu tasdik etmesi suretiyle Peygam­berimizin söylediği bir sözü güçlendirme yoluna gidecek değiliz. Aksine, dok­torlar onu yalanlamaya kalkışacak olursa, biz de onları yalanlarız ve onanın kâfirliklerini dile getiririz. Diğer taraftan Peygamberimizi de tasdik etmekleri geri durmayız, Eğer, söylediklerinin doğruluğunu müşahedeler ile bize ispM etmeye kalkışacak olurlarsa, o takdirde Rasûlullah (sav)fm sözünü uygun şa­liyle tevil etmek ve sahih bir şekilde onu açıklamak yoluna gideriz. Çunkâ onun hiçbir şekilde yalan söylemediğinin delilleri açıkça ortadadır. [196]

  1. Tedavinin Hükmü İle İlgili Açıklamalar:

Yüce Aüah’m: “Onda insanlar için şifa vardır” buyruğunda, ilaç İçmek ve buna benzer vesilelerle i]aç kullanmanın caiz olduğuna delil vardır. İle­ri gelen ilim adamlarından bunu mekruh gören kimselerin kanaatine muha­lif olmakla birlikte bu böyledir, Aynı zamanda bu buyruk, bir kimsenin an­cak başına gelecek bütün belâlara razı olması ile veliliğinin tamam olabile­ceğine ve böyle bir kimsenin tedavi yoluna başvurmasının caiz olmadığını söyleyen sufilerin görüşlerini de reddetmektedir. Tedavi olmayı inkâr edip kabul etmeyenlerin bu tutumlarının bir anlamı yoktur.

Sahih hadiste, Hz. Câbir’den rivayete göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyur­muştur; “Her bir hastalığın bir ilacı vardır. O hastalığın ilacı isabet etti mi, Al­lah’ın imiyle İyileşİr.”[197]

Ebû Dâvûd ve Tirmİzî de, Usame b. Şureyk yoluyla gelen şöyle bir riva­yeti kaydederler. Usanıe dedi ki: Bedevi Araplar, Ey Allah’ın Rasulü, tedavi olmayalım mı? dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Olun ey Allah’ın kul­lan! Tedavi olunuz. Çünkü Allah, ne kadar hastalık koyduysa, mutlaka onun için de bir şifa veya bir ilaç koymuştur. Tek bir hastalık müstesna.” Ey Allah’ın Rasulü, o hangisidir? dediler. O: “Yaşlanmak” diye buyurdu. Bu lafı* Tlrmi-zî’nindir. Tirmizî: Hasen, sahih bir hadistir demiştir.[198]

Tirmizî’nin Ebu Huzâme’den rivayetine göre o da babasından, şöyie de­diğini nakletmektedir: Rasûlullah (sav)’a şöyle sordum: Ey Allah’ın Rasulü! Okuduğunuz bir rukye (dua, zikir), kendisiyle tedavi olduğunuz bir ilaç ve bizim herhangi bir sakınmamız, acaba Allah’ın kaderinden bir şeyi geri çe­virir mi, ne dersin? Hz. Peygamber: “Bu da Allah’ın kaderin dendir” diye bu­yurdu.[199] Tirmizî der ki: Bu, hasen bir hadistir. Ve Ebu Huzâme’nin bundan başka bir hadisi de bilinmemektedir.[200]

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizin ilaçlarınızın herhangi birisinde eğer hayır namına birşey varsa, bu ya bir hacamat bıçağının açtığı bir yara­da, yahut bir içim balda, yahut da bîr ateş ile dağlamadadır. Bununla birlik­te ben, dağlanmayı pek sevmiyorum.”[201] Bu hadisi, Sahih (-i Buhârî ve Müs­lim) rivayet etmiştir,

Bu konudaki hadisler, sayılmayacak kadar pek çoktur. Tedavinin ve ruk­ye yapmanın mubah olduğunu ilim adamlarının cumhuru kabul etmiştir.

Rivayete göre İbn Ömer, yüzünün bir tarafına isabet eden hafif bir felç do­layısıyla dağlanmış ve akrep sokmasından dolayı rukye ile tedavi olmuştur [202]

îbn Sîrin’den nakledildiğine göre, İbn Ömer, çocuklarına tiryak içirirmuş.

Malik de: Bunda bir beis yoktur demiştir. Ancak, bunların mekruh oldıu-ğu görüşünde olanlar, Ebu Hureyre’nin naklettiği şu rivayetini delil gösreri^r-ler, RasÛluİlah (sav) buyurdu ki: “Bir millet, küçüğü ile büyüğü ite cennete girmiştir. Bunlar (dünyada) ne kendilerine rukye yapılmasını isterler, ne dağlanırlar, ne herhangi bir şeyin uğursuzluğuna inanırlardı. Bunlar. Rabb-lerine tevekkül ederlerdi,[203]

Bu kanaati savunanlar derler ki: O halde mü’mine düşen Allah’a güvene­rek, O’na tevekkül ederek, O’na dayanarak ve yalnız O’na yönelerek bu gi­bi şeyleri terketmektir. Çünkü yüce Allah, kişinin iıastalıklı günlerini de, sağ­lıklı günlerini de bilmiştir. Bütün insanlar bunu azaltmaya, ya da arttırmaya bütün gayretleriyle çalışacak olsalar dahi buna güçleri yetmez. Nitekim yü­ce Allah şöyle buyurmuştur: “İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meyda­na gelen herbir musibet, mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir jfei-taptadır.” (el-Hadid, 57/22)

Bu kanaate sahip olanlar arasında fazilet sahibi ve esere (rivayete) bağ-lilıklanyla meşhur bir topluluk da vardır. Aynı zamanda bu, İbn Mes’ud’un ve Ebu’d-Derda’nın da -Allah ikisinden razı olsun- görüşüdür.

Osman b. Alfan, vefatıyla sonuçlanan hastalığında Abdullah b. Mes’ud’un yanına gelmiş. Hz. Osman ona: Şikâyetin ne diye sormuş, o, günahlarım di­ye cevap vermiş, Hz. Osman, canın birşey çekiyor mu diye sormuş, o. Rabbbtmin rahmetini, diye cevap vermiş. Hz. Osman: Sana doktor çağırma­yayım mı diye sorunca, o da; zaten beni hastalandıran o tabibtir diye cevap vermiş… hadisin geri kalan kısmı ileride bütünüyle, yüce Allah’ın İzniyle et-Vakıa Sûresİ’nin faziletine dair açıklamalar sırasında (bk. el-Vâkıa, 56. Sure’nin mukaddimesi) gelecektir.

Veki’ dedi ki: Bize, Ebu Hilâl, Muaviye b. Kurra’dan anlattı, Muaviye de­di ki: Ebu’d-Derda hastalandı Onu ziyarete gittiler ve: Sana bir tabib çağır­mayalım mı dediler, o, beni yatağa düşüren tabiptir dedi er-Kabi’ b. Haysem de bu görüştedir- Saİd b. Cübeyr rukye yapmayı mekruh görmüştür. el-Ha-sen de süt ve bal dışında bütün ilaçların içilmesini mekruh görürdü.

Ancak birinci görüşü benimseyenler, hadis ile ilgili olarak; bunda tedavi olmamaya dair bir delil bulunmadığını söyleyerek cevap vermişlerdir. Çün­kü, bu konuda Hz. Peygamber1 in, mekruh olan bir dağlama türünü kastetmiş olma ihtimali vardır. Zira, Peygamber (sav), Ahzab gününde isabet aldığı ok dolayısıyla kolunun dağlanmasını emir buyurup şöyle demiştir: “Şifa üç şey­dedir.1′ Az önce geçtiği gfbi. Diğer taraftan Hz. Peygamber rukye ile tedavi­den Allah’ın Kitabı’nda olmayan şeyleri okumak ile tedavi yoluna gitmeyi kas­tetmiş olabilir. Çünkü yüce Allah, ileride açıklaması geleceği üzere: “Kur’an’dan mü’mînler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz” (el-İsra, 17/82) diye buyurmaktadır. Kendisi de ashabına rukye yapmış ve on­lara rukye yapmalarını da emretmiştir. İleride geleceği üzere[204]

  1. Balda Zekât:

Malik ve mezhebine mensup bir grup ilim adamının kanaatine göre bal. her ne kadar yenilen ve gıda olarak kullanılan bîr mahsul ise de onda zekfu yoktur. Bu konuda Şafiî’nin Farklı görüşleri vardır. Yeni mezhebinde kesin ala­rak ifade ettiği husus, balda zekât ol madiğidir. Eîbu Hanife ise, az olsun, çok olsun balda zekâtın vacîb olduğu görüşündedir. Çünkü ona göre balda nisab şartı yoktur, Muhammet! b. el-llasen de şöyle demiştir: Rai, sekiz feraka'[205] ulaş­madıkça ona zekât düşmez. Bir terak ise otuzaltı İrak nthna tekabül eder.

Ebu Yusuf da der ki: Her on tulumda bir tulum zekât düşer. Bu görüşün­de, Tîrmizî’nin İbn Ömer’den yaptığı rivayeti delil gösterir, tbn Ömer dedi ki: RasÛLullah (sav) şöyle buyurdu: “Balın, her on tulumunda bir tulum ze­kât vardır.” Ebu İsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hadisin İsnadı tenkid edilmiştir. Peygamber (sav)’dan bu hususta sahih pek birşey bulunmamaktadır. İlim eh­linin çoğunluğunun kanaatine göre de uygulama buna göredir. Ahmed ve İs-hak da bu görüştedirler Kimi ilim adamı da bala zekât düşmez demişti[206]

  1. Düşünen Topluluklar:

Kİ$te bunda da düşünen” yani ibret alan “bir topluluk için elbette bir âyet vardır.” Arı üzerinde dikkatle düşünmek ve onun bu hayret verici durum­ları üzerinde inceden inceye tefekkür etmek, bu ibretin bir parçasıdır. Bün­yesinin zayıflığına rağmen ona bu incelikli sanatı ilhanı edenin, farklı durumlarında maharetli bir şekilde çeşitli yollara başvurma ilhamını verenin kesin olarak yüce Allah olduğuna kesinlikle inanılır. Tıpkı; “Rabbin bal arısına şu­nu vahyetti…” âyetinde dile getirildiği gibi. Diğer taraftan an, ekşi, acı, tat­lı, tuzlu ve hatta zararlı otlardan bile yemektedir. Şanı yüce Allah ise bunla­rı tatlı ve şifalı bir bal halinde yaratmaktadır. İşte bunda da O’nun yüce kud­retine bir delil vardır. [207]

  1. Sizi Allah yarattı. Sonra sizi O öldürecek. İçinizden kimi ömrü­nün en kötü zamanına kadar geri götürülür. Bildikten sonra hiç-birşeyi bilmez olsun diye. Şüphesi/ Allah, herşeyi bilendir, herşeye gücü yetendir,

“Sizi Allah yarattı. Sonra sizi O öldürecek.” Bu buyruğun anlamı açık­tır “İçinizden kimi, ömrünün en kötü zamanına kadar geri götürülür.”

Yani, en geri ve en aşağı haline kadar geri götürülür. Şöyle de açıklanmış­tır: Yani, gücünün azaldığı, aklının azaldığı bîr lıale gelir; bunaklık ve ben­zeri hallere kadar düşer. îbn Abbas der ki: Bundan maksat, ömrün en aşa­ğı derecesidir. Yani, aklı ermeyen küçük çocuk gibi olur. Anlamlar birbirle­rine yakındır.

Bulıarî’nin Sahih’inde En.es b. Malik’in şöyle dediği kaydedilmektedir; Ra-sûlullalı (sav) Allah’a sınığımı1 ve şöyle derdi:

lah’ım, tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan sana sığınırım, yaşlanıp ko­camaktan sana sığınırım, cimrilikten sana sığınırım,”[208]

Sa’d b. Ebi Vakkas’m rivayet ettiği hadiste de Hz. Peygamber şöyle buyur­muştur: Ömrün en kötü zamanına geri döndü­rülmekten de sana sığınırım.”[209] Bu hadisi de Buharî rivayet etmiştir.

“Bildikten sonra hiçbir şeyi bilme/, olsun diye.” Yani, tekrar çocukluk haline dönüp bundan önce bitmiş olduğu şeyleri, aşın yaşlılıktan dolayı bilmez hale gelsin diye. Mü’min hakkında böyle bir durumun sözkonusu olma­yacağı söylenmiştir. Çünkü mü’minden bilgisi çekilip alınmaz. Anlamın: ilim sahibi iken, hiçbir şey ile amel edemesin şeklinde olduğu da söylenmiş­tin Burada amelden ilim diye sözedilmiştir. Çünkü amelin ilme ihtiyacı var­dır. Diğer taraftan, yaşlılığın, kişinin ameline etkisi, ilmindeki etkisinden da­ha ileri derecededir.

Âyette, anlatılmak istenen ise, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere kar­şı delil getirmektir. Yani kişiyi bu hale geri döndüren, onu öldürmeye, son­ra da tekrar diriltmeye de kadirdir. [210]

  1. Allah, fizik hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, -hepsi bu rczıkta eşit olmak üzere- mıklarını elleri­nin altındakilere geri vermezler. O halde bunlar, Allah’ın nime­tini bilerek mi inkâr ediyorlar?

“Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.” Yani, kimi­nizi zengin, kiminizi fakir, kiminizi hüi1, kiminizi köle kıldı.

Rızık hususunda “üstün kılınanlar… rı/ıklarmı ellerinin altındakilere geri vermezler.” Yani, efendi, mal bakımından köle ile sahibi eşit olsun di­ye kendisine rızık olarak verilen herhangi bir şeyi, kölesine vermek isteme­mektedir.

Bu, yüce Allah’ın, puta tapanlara verdiği bir misaldin Yani sîzin köleleri­niz, sizinle eşit olmadığına göre, nasıl benim kullarımı bana eşit kılıyorsunuz? Sahip oldukları kölelerinin kendi mallarında ortaklıkları sözkonusu olmadı­ğına göre, onların da Allah’a ibadette O’nun dışındaki putları, heykelleri ve onların dışında kendilerine tapınılan melekler ve peygamberleri -halbuki hep­si de Allah’ın kullan ve yaratıklarıdır- oıtak koşmaları da caiz olamaz. Bu an­lamdaki açıklamayı Taberî naklettiği gibi, İbn Abbas, Mücahid, Katade ve baş­kaları da bu şekilde açıklamışlardır.

Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre, bu ayei-i kerime Mecran lırisli-yanları hakkında inmiştir. Onlar, İsa Allah’ın oğludur deyince, yüce Allah onlara; “Üstün kılınanlar… nzıklarım ellerinin altındakilere geri vermezler”

buyruğunu indirdi. Yani efendi, sahip olduğu kölesine» efendi ile köle mal­da eşit ofsun diye rızkını, malını geri vermediğine güre, siz nasıl olur da ken­diniz için razı olmadığınız bir hususa Benim için rıza gösteriyor ve böylelik­le kullarım arasından oğlumun olduğunu iddia ediyor?

Bunun bir benzen de ileride gelecek olan: “(Allah) size kendi nefisleri­nizden bir misal getirdi. Size rızık olarak verdiklerimizle eliniz altındaki kölelerinizin size ortak olup, o rızıkta hep birlikte eşit olmayı ve kendiniz gibi hür olan diğer ortaklarınızdan çekindiğiniz gibi onlardan da çekinme­yi kabul eder misiniz?” (er-Rûm, 30/28)

Bu buyruk aynı zamanda biraz sonra geleceği gibi, kölenin mülk edine­ni eyeceğine delildir. [211]

  1. Allah, sizin için kendi nefislerinizden eşler yarattı. Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı. Sizi güzel ve temiz şeylerden rmkJandırdı. Şimdi onlar batıla inanıyorlar da Allah’ın nimet­lerini inkâr mı ediyorlar?

“Allah, size kendi nefislerinizden eşler yarattı” buyruğunda ki- önceden geçiığj gibi “yarattı” anlamındadır,

“Kendi nefislerinizden eşler” buyruğu ile Hz. Âdem’i ve ondan Havva’yı yaratmış olduğunu kastetmektedir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O, sizlere kendi nefislerinizden, yani, kendicins ve türünüzden ve sizin hilka­tiniz gibi eşler yarattı. “Andolsıtn ki, size, kendi nefislerinizden (içinizden) öyle bir peygamber gelmiştir ki..,” (et-Tevbe, 9/128) buyruğu da bunun gi­bidir. Yani, sizin gibi ÂdemoğuHarından bir peygamber… demektir.

Bu buyruk ile cinlerle evlenip onlarla birlikte ilişki kurduklartna inanan Arapîaıın kanaatleri reddedilmektedir. Öyle ki, Amr b. Hind’in, cinlerden bir Gul ile evlendiği ve onu görüp de ürkmesin diye şimşeğe karşı gizlediği ri­vayet edilmiştir. Gecenin birisinde şimşek parlayıp bu Gul, bunu görünce,

Amr demiş ve kaçıp gitmiş; bir daha da onu görememişti. Bu, bu gibi şey­lere İnanan Arapların uydurdukları yalanlardandır. Yüce Allah’ın hüküm ve hikmeti açısından bunlar mümkün görünse bile; böyledir.

Bu buyruk, aynı zamanda cinlerin varlığını inkâr eden, onların yemek ye­melerini imkânsız kabul eden filozofların kanaatlerini de reddetmektedir.

“Eşler*den kasıt, erkeğin eşidir. Bu da onun gibi olan ikinci tür demek­tir. Çünkü erkek, tek başına bir tektir. Ona eşi eklenince bu sefer çift olur­lar. Eşin, bu buyrukta kadına değil de erkeğe izafe edilmesi, -önceden de geç­tiği gibi- erkeğin varlıkta kadının aslını teşkil etmesinden dolayıdır.

“Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı buyruğu ile ilgili açık lamalarımızı beş başlık halinde sunacağım[212]

  1. Çocukların Anneye İzafe Edilmelerinin Anlamı:

Yüce Allah’ın: “Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı” buyru­ğu, oğulların nimet olarak sayıldığı hususunda açıktır. Oğullar ise, erkek ve zevcesinden dünyaya gelir. Ancak doğan yavru, annede yaratılıp ondan ay­rıldığı için burada eşlere izafe edilmişlerdir. Bundan dolayı kölelikle dev hür­riyette de çocuk anneye tabidir ve mal olup olmamak bakımından da anne­si gibidir.

İbnü’l-Arabî der ki: Ben, Medinetü’s-SelanVda Hanbelî mezhebi men­suplarının imamı olan Ebu’1-Vefa Ali b. Akil’i şöyle derken dinledim: Mat oluş bakımından çocuk annesine tabidir. Kölelik ve hürriyet hususunda da anne­nin hükmünü aln. Çünkü çocuk, hiçbir kıymeti ve mali hiçbir değeri, hiçbir faydası olmayan bir nutfe olarak babadan ayrılır. O, ne kazanmışsa, annesi ile ve annesinden kazanmıştır. İşte bundan dolayı annesine tabi olur. Tıpkı bir kimse, bir başkasının toprağında bir hurma yiyip, yediği hurmanın bir çe­kirdeğinin de elinden yere düşmesi, sonra da bu çekirdeğin bir hurma ağa­cı olması halinde olduğu gibi. Böyle bir ağaç, ümmetin icmaı ile yiyenin de­ğil, arazi sahibinin mülküdür. Çünkü bu çekirdek, yiyenden kıymetsiz bîr şey İken aynlmıştır-[213]

  1. Torunlar ve Yardımcılar:

” Ve torunlar yarattı” buyruğu iie ilgili olarak, Îbnü’l-Kasım, Ma-lik’ten rivayetle şöyle demektedir: Ben, Malik’e, yüce Allah’ın: “Oğullar ve torunlar” buyruğu hakkında sordum da o, şöyle dedi: Burada geçen “hale­de (mealde; torunlar)” görüşüme göre hizmetçiler ve yardımcılar demektir. İbn Abbas’tan da, yüce Allah’ın bu buyruğu ile ilgili olarak, bunlar yardımcılardır, sana yardımcı oian herkes; Senin hafidin olur” dediği riva­yet edilmiştir. Ona: Peki, Araplar böyle bir kullanımı biliyorlar mı diye so­runca, o: Evet bilirler ve kullanırlar da; diye cevap verdikten sonra, şairin şu beyitini hiç duymadınız mı, diye sormuştu:

“Hizmetçiler, çevrelerinde çabucak hizmete koşuştular Ve develerin yuları da ellerine teslim edildi.”

el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Develere şarkı söyleyenler, arkalarından hızlıca koştuklarında, ben onları Henüz hamile kalmamış develerime karşihk, Yemenli dişi develerle

yükümlü tuttum.”

İbn Arefe der ki: Araplara göre “hafede” yardımcılar demektir. Bir kimse, bir İşi itaatle ve çabucak yaparsa, ona “hâfid” denilir. Kunuî duasında geçen Sana doğru koşarız ve çabucak senin hizmetine geliriz” ifa­desi de buradan gelmektedir. “Hatedân” da, hızlıca gelmek demektir.

Ebu Ubeyd der ki: “HafcT, çalışmak ve hizmet etmek demektir. eî-Halil b. Ahmed de der ki: Araplara göre “hafede”, hizmetçiler demektir. Mücalıld de böyle demiştir. cl-Ezherî ise şöyle demiştir: Hafede’nın, oğulların oğullan (to­runlar) olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbas’tan rivayet edilmiş­tir. İki kızkardeş anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunu İbn Mes’ud, Alka-me, Ebu’d-Dulıâv Said b. Cübeyr ve İbrahim söylemişlerdir. Şairin şu beyit­leri bu kabildendfr:

“Nefsim eğer bana itaat etseydi, hiç şüphesiz onun Çokça sayıda hafedleri olurdu.[214]

Fakat bu nefis hep bana karşı çıkıyor

kimselerin damat olmasından hoşlanmıyor, tiksiniyor.”

Zır. Abdullah’tan şöyle dediğini rivayet eder: Hafede, damatlardır. İbrahim ;x- böyle demiştir. Manalar birbirine yakındır. el-Asmaî der ki: Kadın tarafın­ın erkek akrabalara “haten” denilir. Babası, kardeşi ve benzerleri gibi. “Sıiır” ise. iıer iki taraftan akrabalara deniiir. Mesela, filan kişi filan oğulla­rının sihn oldu, onlarla sıhrî akrabalık kurdu denilir. Abdullah’ın: “(Hafede) kadın yoluyla akrabalar demektir” sözünün ise, her iki anlama gelme İhtima­li vardır. Onun bu sözleriyle hem kadının babasını (kayınpederi) kastetmiş olma ihtimali vardır, hem de buna benzer diğer akrabalarını kastetmiş ola­bilir. O, size eşlerinizden oğullar ve başkalarıyla evlendireceğiniz kızlar da yaratmıştır, böylelikle sizin bu kızlarınız sebebiyle damatlarınız olur, anlamı­nı kastetmiş de olabilir. İkrime der ki: Hafede, kişiye çocukları arasından fay­dası dokunan kimseler demektir,

Bu kelimenin aslı; den gelmektedir ve bu da hızlıca yürümek için kullanılır. Küseyyir’ın, az ünce de nakledilen:

“Hizmetçiler aralarında hızlıca gidip geldiler…”

Beyi tinde olduğu gibi.

şekillerinin, hizmet ettim anlamında İki ayn söyleyiş oldu­ğu da söylenmiştir. Tekil ve çoğulu: Hizmetçi, hizmetçiler” şek­linde gelir. şeklinde de kullanılır.

el-Mehdevî der kir “Hafede” kelimesini, hizmetçiler anlamında kabul edenler, takdiri kastederek, kendisinden önceki İfadelerden munkatı kabul ederler. Ve şöyie buyurulrnuş gibi değerlendirirler: “O, size hizmetçiler yarattığı gibi, eşlerinizden oğullar da yaratmıştır.” Derim ki: el-Ezherî’nin ifa­de ettiği şekilde hafedenin çocukların çocukları demek olması, Kurân-ı Kerimin zahirinden anlaşılandır. Hatta, Kur’ân-i Kerim’in nassı bile bunu or­taya koymaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattık.” Yüce Allah, bu buyruğunda torunlar (hafede) ile oğullan eşlerden yarattığını ifade etmektedir.

İbnu’l-A’râbî der ki: Bence daha zahir {daha kuvvetli) olan, yüce Allah’ın; “Oğullar ve torunlar” buyruğunda kastedilen, oğulların kişinin sulbünden olma oğulları, torunların ise, ogulun oğulları olduğudur. Lafzın kuvveti ba­kımından bundan da daha ötesi olmaz. Bu durumda âyet-i kerimenin takdiri şöyle olur: O, size eşlerinizden oğullar, oğullardan da torunlar yaratmış­tır. Bu anlamdaki bir açıklamayı el-Hasen de yapmıştır. [215]

  1. Ev Hanımının Evinde Hizmet Etmesi;

Mücahid, İbn Abbas, Mâlik ve dil bilginlerinin, burada geçen “hafe-de*nin, hizmetçi ve yardımcılar demek olduğu şeklindeki görüşlerinden hareketle fer’i bir hüküm çıkarma yoluna gidersek, şunu söyleyebiliriz: Bu durumda çocuğun ve hunimin hizmet etmesi, en harikulade bir beyanla Kur’ân-ı Kerim’den de anlaşılmış olmaktadır. Bunu İbnü’l-Arabî ifade etmek­tedir. Buharî ve başkaiarı Sehl b. Sn’d’dan şöyle dediğini rivayet ederler; Hbu Useyyid cs-Saidi, Peygamber (sav)’ı kendi düğününe davet etti. Onlara hiz­met eden onun hanımı idi..[216] Bu hadis, bundan önce Hud Suresi’nde, (11/69-71. âyetler, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Sahihte de, Hz. Âi-şe’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav)’ın Kâ’be’ye gön­dereceği kurbanlık develerin gerdanlıklarını kendim ellerimle büktüm…![217]

İşte bundan dolayı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Evin hanımı; ya­takları yapmak, yemek pişirmek ve evi süpürmek -kendi durumuna ve ken­di durumundakilerin adetlerine uygun olarak- ile mükelleftir. Çünkü yüce Al­lah: “Ondan da kendisinde sükûn bulsun dîye eşini yaratan O’dur” (el-Aüıfv 7/189) diye buyurmaktadır. Adeta yüce Allah, eşlerimizde sükun bulmayı, on­lardan yararlanmayı ve adete göre bir çeşit hizmetlerinden faydalanmayı bir arada ihsan etmiş gibidir. [218]

  1. Kocanın Ev işlerinde Hanımına Yardımcı Olması:

Erkek, hafif hizmet işlerinde hanımına hizmet eder ve ona yardıma olur. Çünkü Hz. Âişenin rivayetine göre Peygamber (sav) de, ev halkının işleri­ni görür, ezan sesini işitti mi de evden çıkardı.[219]

Malik’in görüşü de bu doğrultudadır O, erkek hanımına yardımcı olur, de­miştir. Peygamber (sav)’ın ahlâki arasında, ayakkabısını dikmesi, evi süpür­mesi, elbiselerini^ n söküğünü) dikmesi de vardı. Hz. Âişe’ye: Rasûlullah (sav) evinde neler yapardı diye sorulunca, şöyle demişti: O da insanlardan bir İn­sandır/Rendi elbisesini temizler, koyununun sütünü sağar ve kendi hizme­tini kendisi görürdü[220]

  1. Erkeğin Hizmetçi Tutma Yükümlülüğü:

Erkek, yalnızca bir hizmetçinin masraflarını karşılar. Servet ve evinin du­rumuna göre daha fazlasının masraflarını karşılar da denilmiştir Çünkü bu, şesiatın aslî kaynaklarından birisi olan örf ile alakalıdır. Bedevi Arap kadın­ları ile çöllerde yaşamakta olan kadınlar, suyun ta (Ulaştırılması işlerinde, hay­van bakımlarında kocalarına hizmel eder, yardımcı olurlar. Şehirlerde yaşa­yan dar geçimli erkekler, hafif işlerde hanımına hizmet eder, ona yardımcı olur. Zengin olanlar ise, kocalarından hizmetçi isterler ve eğer böyle bir ko­numda İseler, kadınlar da kocaları gibi rahat yaşarlar. Şayet anlaşmazlığı ge­rektiren bir durum olursa ve kadın kocasına (hizmetçiyi) şart koşmuş ise, bu konuda kendisinin hiçbir şekilde kendi işlerini gören bir kimse olduğu bi­linmediğine dair şahit tutar ve o takdirde koca da onun işlerini gördürmek üzere hizmetçi tutmayı kabul etmiş ise, buna göre hüküm verilir ve bu hu­sustaki anlaşmazlık da ortadan kalkar.

“Sizi güzel ve temiz şeylerden” meyveler, tahıllar ve hayvanlardan “rızık-landırdı. şimdi onlar batıla” İbn Abbas’ın açıklamasına göre putlara “ina­nıyorlar da Allah’ın nimetlerini” yani, İslâm’ı “İnkâr mı ediyorlar?” [221]

  1. Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden de, yerden de bir rızık vermek imkânı bulunmayan ve esasen (buna) güçleri yetmeyen şeylere taparlar.
  2. Artık, Allah hakkında örnekler bulmaya kalkışmayın. Çünkü Al­lah bilir, siz bilmezsiniz.

“Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden de” yağmur suretinde ”yerden de” bitki suretinde “hiçbir rıztfc vermek imkânı bulunmayan ve esasen” buna ve hiçbir şeye “güçleri yetmeyen şeylere” putları kastetmektedir, “tapar­lar-“

el-Ahfeş der ki: Hiçbir” kelimesi, “rizikodan bedeldir. ei-Fcrrâ der ki: Bu kelime, nzık kelimesi onda amel ederek nasb edilmiştir. Yani onlar, kendilerine hiçbir nzık verme imkânı bulamayan şeylere (putlara) taparlar. [222]

  1. Allah şöyle bir örnek verin Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başka­sının mülkiyetinde bulunan bir kul ile kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verip de andan gizli ve açık in fak edip duran ki­şiyi. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Hamd Allah’ındır. Ama onların çoğu bilmezler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız; [223]

  1. Müşriklerin Sapıklıklarına Dair Bir Örnek:

“Allah şöyle bir Örnek verir” buyruğu ile yüce Rabbimiz, müşriklerin sa­pıklıklarına dikkat çekmektedir. Bu buyruk, kendisinden önce geçen yüce Allah’ın, üzerlerindeki nimetleri iJe İlgili açıklamaları ve tapındıkları ilâhla­rının bunları yapamadıklarına dair buynjkları Üe, tam bir ahenk içerisinde­dir.

“Allah şöyle bir örnek verir” yani, şöyle bir benzetmede bulunur. Son­ra, bu örneği sözkonu.su ederek şöyle buyurmaktadır: “… başkasının mül­kiyetinde bulunan bir kul.” Yani size göre, başkasının mülkiyeti altında bu­lunan ve kendi işi namına hiçbir şeye güç yetiremeyen bir köle ile kendisi­ne güzeİ rızık verilmiş hür kimse bir olmadığı gibi, işte Ben de bu putlarla bîr olmam.

Bu âyet-i kerimede misal gösterilen, bu nitelikte başkasının mülkiyetin­de bulunan ne mal bakımından, ne de kendi işini görmek açısından, hiçbir şeye güç yetiremeyen ve efendisinin iradesi ve emri altında bulunan bir kö­ledir.

Ayet-i kerimede bütün kölelerin bu nitelikte olmaları gereği anlaşılmama­lıdır. Çünkü, olumlu cümle içerisinde gelen nekire (belirtisiz isim) önceden de geçtiği gibi, dil bilginlerince kapsayıahğı gerektirmemektedir. Sadece bir lek kişiyi ifade eder. Eğer bu nekire, emir yahut nehiyden sonra gelir veya bir mastara izafe edilmiş ise, o takdirde şayi1 (yaygın) genel bir anlam ifade eder. Meseİa bir kimse: Bir adamı azad et ve hiçbir adamı da hakir düşürme ifadesinde nekire, emir ve nehiyden sonra gelmiştir. Mastar ise, bir köle azad etmek terkibi gibidir, O bakımdan, hangi köleyi azad ederse, bu bitabın so­rumluluğunun dışına çıkmış (emri yerine getirmiş) olur ve böyle bir durum­da bundan İstisna yapılırsa sahih olur.

Katade der ki: Bu, mü’min ve kâfire dair bir örnektir, Katade, bu açıkla­masıyla, başkasının mülkiyetindeki kölenin, kâfir olduğu kanaatini ortaya koy­maktadır. Çünkü böyle bir kâfir, yaptığı ibadetten âhirette hiçbir şekilde fay­da görmeyecektir. Diğer taraftan, “kendisine tarafımızdan güzel bir rıjulc verip de…” buyruğunda da mü’mmin kastedildiğini_kabul etmektedir, Ancak, birinci görüş tevil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüştür,

el-Asam der ki: Burada başkasının mülkiyetindeki köleden kasıt, kimi hal­lerde efendisinden daha güzel bir yaratılış ve daha güzel yüze sahip olabi­len ve bununla birlikte efendisinin önünde zilletle boyun eğen, ancak efen­disinin izin verdiği şeylere güç yetirebilen bir kimsedir. İşte, yüce Allah mi­sal vermek üzere bunu zikretmiştir. Yani, sizin ve kölelerinizin hali bu oldu­ğuna göre, nasıl olur da cansız taşları yüce Allah’a, yaratmasında ve O’na İba­dette ortak “kılıyorsunuz? Halbuki bu taşların aklı da ermiyor, hiçbir «rv de işitmiyorlar. [224]

  1. Kölenin Mülk Edinmesi:

Müslümanlar, bu âyet-i kerime ile bundan öncekinden, kölenin, mülkiyet konusunda hürden daha aşağı mertebede olduğunu ve mülkiyetine verile­cek olsa dahi, hiçbir şeye malik olamayacağını anlamışlardır. Irak bilginleri derler ki: Kölelik, mülkiyete aykırıdır. O bakımdan köle, hiçbir durumda hiç­bir şeye malik olamaz. Yeni mezhebinde Şafiî’nin kabul ettiği görüş budur. el-Hasen ve İbn Şirin de böyle demişlerdir.

Onlardan kimisi dç şöyle demiştir: Köle mülk edinmekle birlikte mülki­yeti nakıstır. Çünkü, efendisi ne zaman islerse mülkiyetindeki şeyi ondan ala­bilir. Bu, Malik’in ve ona tabi olanların görüşüdür. Şafiî’nin kadim mezhebin­deki görüşü de, Zahiri mezlıeb bilginlerinin görüşü de budur. Bundan do­layı bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Zekât, keffaretler gibi malî ibadetler, efendisinin hizmetini kesmesini gerek­tiren hac, cihad ve buna benzer bedeni ibadetler köleye vacib değildir.

Bu meselenin faydası şudur: Kölenin, efendisi köleye bir cariyeyi müik olarak verecek olursa, köle de kendi mülkü obruk o cariye ile ilişki kurabilir. Köleye efendisi, kırk koyunu mülk olarak verecek olup da üzerinden bir yıl geçecek olursa, o koyunların zekâtını vermek efendiye vacip değildir. Çün­kü bu koyunlar başkasının mülküdür. Kölenin de zekâtlarını vermesi gerek­mez. Çünkü kölenin mülkü istikrarlı bir mülkiyet değildir.

Irakî der ki: Kölenin bu durumda cariye ile Miski kurması caiz olmaz. Ze­kât Ese önceden olduğu gibi nisab miktarı malda efendiye aittir. Her iki ke­simin lehine cie bu meselenin delilleri hilaf (mezhepler arası görüş ayrılık­ları, mukayeseli mezhepler hukuku) kitaplarında ele alınır. Bizim lehimize en açık delil, yüce Allah’ın: “Allah sizi yaratan, sonra size rızıh veren… dır.” (er-Rûm, 30/40) buyruğudur. Burada yüce Allah, nzık ve yaratma bakımın­dan hür ile köleyi birbirine eşit kılmıştır, Hz. Peygamber de şöyle buyurmuş­tur: “Kim, malı bulunan bir köleyi azad ederse…”[225] Burada görüldüğü gibi, Hz. Peygamber malı köleye izafe etmiştir. İbn Ömer de, kölesinin kendi ma­lından odalık edindiğini görür ve bu yaptığını ayıpla ma zdı. Rivayete göre de İbn Abbas’ın bir kölesi, hanımını iki talak ile boşayınca, İbn Abbas ona; mül­kiyeti gereği (cariye olarak) onu geri almasını emretmişti. İşte bu da köle­nin elinde bulunan şeylere malik olabileceğine ve efendisi ondan almadığı sürece, malikin kendi mümkündeki tasarrufları gibi tasarrufta bulunabilece­ğine bir delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [226]

  1. Kölenin Hanımını Boşama Yetkisi:

Bazı ilim adamları, bu âyet-i kerimeyi kölenin boşama yetkisinin efendi­sinin elinde olduğuna ve cariyenin satılmasının da onu boşamak demek ol­duğuna delil göstermişlerdir. Bunu delil gösteren ilim adamları, yüce Allah’ın: “Hiçbir şeye gücü yetmeyen” buyruğuna dayanırlar ve şöyle derler: Bu buyruğun zahiri, kölenin hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini ifade eder. Ne mülk edinebilir, ne de başka birşey. Bu buyruk umumîdir ve öyle kalmıştın Ancak bunun hilafına delâlet eden bir delilin bulunması hali müstesna. Ama bizim, İbn Ömer ve İbn Abbas’lan naklettiğimiz hususlar bit konuda tahsis bulun­duğuna delildir. Doğrusunu en İyi bilen yüce Allah’tır. [227]

  1. Rızkın Mahiyeti:

Ebu Mansur (el-Matûridî), akidesinde şöyle demektedir: Rızık, gıdalandı-ran ve gıdalandırmayı gerçekleştiren şeydir. Bu âyet-i kerime ise, böyle bir tahsisi reddetmektedir. Aynı şekiMe yüce Allah’ın: “Ve onlara verdiğimiz rı-zıhlardan infak ederler” (el-Bakara f 2/3) ile “Size verdiğimiz rızıktan in-fak edin” (el-Bakara, 2/254) buyrukları ve benzeri buyruklar da böyledir. Yi­ne Uz. Peygamber’in: “Benim rızkım mızrağımın gölgesi altında yaratıldı”[228] hadisi ile: “Ümmetimin azıkları atlarının toynaklarında ve mızraklarının siv­ri uçkundadır”[229] hadisi de böyledir. Ganimet bütünüyle rıziktır. Kendisin­den yararlanılması sahih (mümkün) olan herşey bîr nzıktır. Rızkın bir takım dereceleri vardır. En üst derecesi gıda olarak besleyici olanıdır, Rasûlullalı f sav) şu hadisi şerifinde de yararlanma yollarını şöylece zikretmektedir “Âde­moğlu, malım malım, der. Acaba yiyip de tükettiğin, yahut giyip de eskitti­ğin, ya da tasadduk edip de (Allah nezdinde) geçerli ecir olarak bıraktığın şeyden başka senin malın var mıdır?”[230]

Binek ve benzeri şeyler de giyimin kapsamına girer. Muhaddislerin söz­leri arasında sema, -yant hadis dinlemek- bir rızıkttr, denilmektedir ki, bu da doğrudur[231]

  1. Eşit Olmayan Örnekler ve Müşriklerin Cahilliği:

“Kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verip de…” buyruğunda sözü edi­len mü’min kişidir. Kendi şalisi hakkında ve malında Allah’a itaat edendir. Kâ­fir ise, itaat uğrunda hiçbir harcamada bulunmadığından dolayı hiçbir şeye sahip olamayan köle gibidir…

“Bunlar hiç eşit olurlar mı?” Eşit olmazlar demekti ı\ Burada Bunlar biç eşit olurlar mı?” diye buyurup (lesniye olarak): Hiç iki­si eşit olurlar mı?’ diye buyurmarrmsı, önce geçen: Kişi” lafzının du­rumu dol ayış ıyladır. Çünkü bu kelime müphem bir isimdir. Hem tekil, iıem tes-niye, hem çoğul, lıem müzekker, hem müennes için kullanılabilir.

Yüce Allah’ın: “…başkasının mülkiyetinde bulunan bir kul” buyruğu ile “kendisine.,, bir rızık verip* ifadeleri ile, cinste şüyu’ kastedilmiştir. (Yani, bu türden olan bütün insanlar bir olamazlar>.

“Hamd Allah’ındır. Ama onların çoğu bilmezler.” Hamde layık olan, hanı di hak eden yalnızca O’dur; Onu bırakıp tapındıkları putlar ve varlıklar de­ğildir. Zira putların, onlar üzerinde herhangi bir nimet ve ihsanları, herhan­gi bir iyilikleri yoktur ki, bundan dolayı onlara hamd edilsin. Eksiksiz hamd, yalnız Allah’ındır, çünkü nimet verip yaratan Odur.

“Ama onların” müşriklerin “çoğu” hamdin, yüce Allah’a ait olduğunu ve bütün nimetlerin O’ndan geldiğini “bilmezler.” Burada hepsi kastedilmek­le birlikte “çoğıTnun sözkonusu edilmesi, umum kasts ile kullanılan husu­sî bir ifade olması dolayısıyladır.

Hayır, insanların çoğu bunu bilmezler anlamındadır. Çünkü insanların ço­ğu müşriktir, diye de açıklanmıştır. [232]

  1. Allah, İki adamı da örnek verir; Bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetme*. Üstelik sahibine bir yüktür. Onu her nereye yönelişe hiçbir hayır getirmez. Hiç bu kişiY adaletle emreden ve kendisi dosdoğru yol üzerinde bulunan kişi İle bir olur mu?

“Allah, iki adamı da örnek verir. Bunlardan biri dilsiz…” Bu da yüce Al­lah’ın kendi zatına ve puta dair vermiş olduğu bir başka örnektir Hiçbir şe­ye gücü yetmeyen ve dilsiz varlıktan kasıl, puttur. Adaletle emreden zat ise yüce Allah’tır. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. İbn Abbas da der ki: Buradaki dilsiz köleden kasıt, vaktiyle Hz. Osman’a ait olan bir köledir. Hz. Osman ona müslüman olmasını teklif ediyor, o bunu kabul etmiyordu, Hz. Osman ise adaletle emrediyordu. Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre, H?~ £bu Bekir ile ona ait olan kâfir bir köleye dair örnektir.

Dilsizin, Ebu Cehil, adaletle emreden kişinin ise, Anslı Ammâr b. Yâsir ol­duğu da söylenmiştir. Ans, Mezlıiclilerin bir koludur. Ammâr, Ebu Celül’in bağ­lı olduğu kol olan Mahzumoğullarımn antlaşmalısı idi. Ebu Cehil, Ammar’a müslüman olduğu için işkence ettiği gibi, Sümeyye’ye de işkence ediyordu. O da Ebu CehiPin kölesi îdi. Birgün ona şöyle demişti: Sen, Muhammed’e gü­zelliği dolayısıyla, onu sevdiğin için iman ettin. Daha sonra da elindeki mız­rağını, ona sapladı. İslam uğrunda ölen ilk şehid o kadındır. Allah ona rah­met eylesin. Bu bilgiler en-Nakkâş’ın ve başkalarının kitabından aktarılmış­tır. Yine buna dair açıklamalar, etraflı bir şekilde, yüce Allah’ın izniyle ikrah âyetinde (bu sûrenin 10â. âyetinde) gelecektir.

Ata der ki: Dilsizden kasıt, Ubeyy b. Haleftir. O, hayırlı hiçbir şey söyle­mezdi,

“Üstelik sahibine bir yüktür.” Yani, kavmine bir yük teşkil etmektedir. Çünkü hem onlara eziyet eder, hem de Osman b. Maz’un’a eziyet ederdi. M\ı-katil der ki: Bu buyruk, Hişam b. Amr b. el-Haris hakkında inmiştir. Bu ki­şi, hayırlı işleri pek az, Peygamber (sav)’a düşmanlık eden kâfir bir kimse idi.

Dilsizin kâfir, adaletle emreden kişinin ise mü’min olduğu ve bunun, her iki taraf hakkında genel olarak birer örnek olmak üzere geldiği de söylen­miştir. Bu görüş, İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir ve güzel bir görüştür. Çün­kü umumîdir.

“Ebkem fdilsiz)’1; konuşamayan kimse demektir. Aklı ermeyen kimse ol­duğu da söylenmiştir. İşitmeyen ve görmeyen kimsedir diye de açıklanmış­tır. Tefsirde ise, şöyle denilmektedir; Burada dilsizden kasıt, puttur. Bunun­la yüce Allah, bu putun hiçbir şeye gücünün yetmediğini, hiçbir şey yapa­madığını beyan etmektedir. Başkası onu bir yerden bir yere taşımakta, onu yontmaktadır. O bakımdan bu put sahibine yüktür, Allah ise, adaletle emre-dendir ve gücü herşeye yetendir, herşeye üstün ve galip gelendir.

“Üstelik sahibine bir yüktür” buyruğunun şu anlamda olduğu da söylen­miştir: O, velisine (işini ve ihtiyaçlarını görüp karşılayana) ve yakınlara ağır bir yüktür. Sahibine de, amcasının oğluna da bir vebaldir. Kendisini gözeten­lere ağır geldiğinden dolayı yetime de “keli” denildiği olur. Şairin şu beyi-tinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Gençlik çağına gelmeden önce kellin {yetimin) malını çokça yer. Eğer o kellin {yetimin) kemiği henüz pek güçlü değilse.”

Bu kelime aynı zamanda oğlu ve babası olmayan kişi hakkında da kul­lanılır. Bakıma muhtaç çoluk çocuk anlamına da gelir. Çoğulu, “kulûl” diye gelir. Bıçak köreldi, kesmez oldu” demektir.

Cumhur “onu her nereye yöneltse, hiçbir hayır getirmez” buyruğunda-ki; Onu… yöneitse” şeklinde okumuşlardır, mushafın hattı da bu şe­kildedir. Yani, efendisi onu nereye gönderirse, hayır namına birşey getiremez. Çünkü o, ne birşey bilir, ne söyleneni aniar, ne de onun ne söylediği anla­şılır,

L-.hya b. Vessâb İse, meçhul bit r’iil olarak, Of nereye yönel-! diye okumuştur. İbn Mes’ud’dan; (Nereye) yönelirîse)” diye oku-[233]

  1. Gökledn ve yerin gaybı Allah’ındır. Saat hadisesi İse, ancak bir göz kırpma gibidir. Yahut o daha da yakındır. Şüphesiz Allah, herşeye gücü yetendir.

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır” buyruğunun anlamına dair açık­lamalar, dalıa önceden (Hud, 11/123. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmakta-dtr. Bu da yüce Allah’ın: “Çünkü Allak bilir, siz bilmezsiniz” (en-NahJ, 16/74) buyruğu ile alakalıdır. Yani, helal ve haramı tesbit ederek şeriat koy­mak, ancak, işlerin akıbetlerini ve maslahatlarını bilgisiyle kuşatana yaraşır. Siz ise ey müşrikleri Bunları kuşatamadınız, O lıalde ne diye (hakimiyet id­diasında bulunarak) hüküm ve şeriat koymaya kalkışıyorsunuz?

“Saat hadisesi ise, ancak bir göz kırpma gibidir” Ve siz o vakit amelle­rinizin karşılığını göreceksiniz.

Saat, kendisinde kıyametin kopacağı vakittir. Ona bu ismin veriliş sebe­bi, bütün canlıların, bir tek sayha (çığlık) ile öleceği bir anda, insanların onun­la ansızın karşılaşmalarından dolayıdır Lemh (göz kırpmak) ise, hızlıca bakmak demektir. Buyruğun açıklaması şöyledir: Kıyamet mutlaka gelece­ğinden dolayı, yakınlığı, göz kırpmaya benzetilmiştir.

ez-Zeccâc der kîr Bu buyrukla, kıyametin bir göz kırpması kadar bir sü­re içerisinde geleceğini kastetmemişlir. Burada, yüce Allah’ın bunu gerçek­leştirme kudretinin hızı, sür1 ati anlatılmaktadır Yani, O, bir şeye oi der, o da derhal oluverir.

“Göz kırpma” misalinin veriliş sebebinin, semanın yerden uzaklığına rağmen, kişinrn semayı görmesinden dolayı olduğu da söylenilmiştir.'[234]

Bunun, kıyametin yakınlığının temsilî bir ifadesi olduğu da söylenmiştir. Mesela, bir kimsenin, sene dediğin ancak bir andır demesi ve benzeri ifade­ler de böyledir. Anlamın, şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu, Allah indinde böy­ledir. Yoksa yaratıklar için böyle değildir. Yüce Allah’ın: “Çünkü onlar, onu uzak görürler. Biz ise onu yakın görürüz” (el-Meânc, 70/6-7) buyruğu buna delildir,

“Yahut o daha da yakındır” buyaığundaki “yahut”, şüphe ve tereddüt için değil, muhatap, hangisini isterse o Örneği canlandırsın diyedir. Bunun, mu­hatabın .şüphesi dolayısıyla geldiği de söylenmiştir, Buradaki “( jî ): Yakut” in, Hatta” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Şüphesiz Allah, herşeye gücü yetendir.” Bu buyruğa dair açıklamalar ise, bundan önce <el-Bakarat 2/20, âyetin tefsirinde) yeçmiş bulunmaktadır. [235]

  1. Allah sizi, analarınızın karınlarından, kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz halde çıkardı. Size kulaklar, gözler, gönüller verdi.Şükredesiniz diye.

Yüce Allah: “Allah sizi, analarınızın karınlarından, kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz halde çıkardı” buyruğunda,Allah’ın ihsan ettiği nimetler arasında sizi, annelerinizin karnından hiçbir şey bilmeyen bebekler halinde dünyaya çıkartmasının bulunduğunu söz konusu etmektedir. Bu hususta üç görüş vardır.

1- Siz, babalarınızın sulblerinde iken, sizden alınan ahde dair hiçbir şey bilmiyordunuz,

2- Sizin hakkınızda takdir edilmiş bahtiyarlık ve bedbahtlığa dair hiçbir şey bilmiyordunuz,

3- Menfeatlerinize dair hiçbir şey bilmiyordunuz.

Buyruğun burasında ifade tamam olduktan sonra, yüce Allah yeni bir cümle halinde: “Size kulaklar, gözler, gönüller verdi” diye buyurmaktadır.Yani, kendileri vasıtasıyla bilip idrak ettiğiniz bunca azaları verdi. Çünkü yüce Allah, kullarını, annelerinin karınlarından çıkarmadan önce bu azaları yaratmıştı.Bunların işlevlerini ise, annelerinin karnından çıkardıktan sonra onlara ihsan etmiştir. Yani, kendisiyle emir ve nehyi dinlemeniz için size ku­lakları, ilâhî kudretin sanatının eserlerini görmeniz İçin gözleri, bunları va­sıtası ile de O’nu bilmeye ulaşmantz için gönülleri vermiştir.

Gönüller” kelimesi, ( aijJO’in çoğuludur. Tıpkı, Karga” kelimesinin çoğulunun, şeklinde gelmesi gibi.

Yüce Allah’ın: “Size kulaklar**, verdi” buyruğunun zımnında, konuşma­yı ihsan ettiği dile getirilmektedir. Çünkü, işitmeyen bir kimse konuşamaz. Eğer işitme duyusu sağlam ise, konuşma da sözkonusu olur

el-A’meş, İbn Vessâb ve Hamza, burada geçen; Anneleriniz” buy­ruğunu ve Nûn Sûresi’ndekı (24/61), ez-Zümer (39/6) ve en-Necm (53/32) sû-relerindeki aynı kelimeyi, “hemze” ve “mim” harflerini esreli olarak okumuş­lardır. el-Kisaî ise, “hemze”yi esreli, umîm”i de üstün okumuştur. Böylece oku­ması itbâ do la yi siyi a dır Diğerleri ise, aslına uygun-olarak “hemze”yi Ötre, umim”i de üstün, okumuşlardın Analar” kelimesinin aslı, şek­lindedir. “Minimden sonra “he” harfi te’kid için ilave edilmiştir. “Suyu döktüm” anlamındaki; (ciy»i) ifadesinde “he” harfini ilave etmeleri de böyledir Oy­sa bunun aslı; şeklindedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Fatiha Sûresi’nde (4. bölüm 29, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“ŞükredeslnLe diye” buyruğu ile ilgili iki türlü açıklama yapılmıştır;

  1. Nimetlerine şükredesiniz dîye
  2. O’nun sanatının eserlerini göresiniz diye. Çünkü onları görmek şükre götürür. [236]
  3. Gök boşluğunda musahhar kılınmış ktışlan görmüyoriar mı? On­ları, Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphe yok ki bunda, iman edecek bir topluluk İçin âyetler vardır.

Yüce Allah’ın: “Gök boşluğunda musahhar kılınmış kuşları görmü­yorlar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor^ buyruğundaki; Gör­müyorlar mı?” buyruğunu, Yahya b. Vessâb, el-A’rneş, îbn Amir, Hamza ile Yakub, muhatap kipi olmak üzere; Görmüyor musunuz?” şeklinde “te1” ile okumuşlardır. Ebu Ubcyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise, durumlarını haber vermek üzere “ye” ile (“görmüyorlar mı?” şeklinde) okumuş­lardır.

“Müsahhar kılınmış”, yüce Allah’ın emrine boyun eğdirilmiş demektir. Bu açıklamayı, el-Kelbî yapmıştır. Bunun, sizin menfeatleriniz için boyun eğ­dirilmiş, anlamında, olduğu da söylenmiştir.

“Gök boşluğunda” buyruğundaki; Boşluk” serna ile arz arasında­ki yere denilir. Boşluğun, semaya izafe edilmesi ise, yerden yüksek oluşun­dan dolayıdır.

Yüce Allah’ın: “Müsahlıarkılınmış buyruğu, bunu mUsahhar kılanın, bi­risinin varlığına ve bu kuşlara tasarrufta bulunma imkânını veren bir tedbir edicinin bulunduğuna delildir.

“Onları” gerek kanatlarını açarken, gerek loplarken, gerekse saflar halin­de uçarken, “Allah’tan başkası tutmuyor.” YÜce’Allalı, bununla, bu kuşla­rı vahdaniyetine delil görerek nasıl ibret almaları gerektiğini beyan ederek: “Şüphe yok ki bunda” Allah’a ve O’nun peygamberlerinin getirdiklerine, “iman edecek bir topluluk için âyetler” alâmetler, ibretler ve delâletler var-dır” diye buyurmaktadır. [237]

  1. Allah, evlerinizi size huzur bulacağınız meskenler kıldı. Size, da­var derilerinden, gerek göçtüğünüz günde ve gerek konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler ve yünlerinden» tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar giyecek, döşenecek ve ticareti yapılacak bir meta verdi.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı, dokuz'[238]’ başlık halinde sunacağız-[239]

  1. Mesken Nimeti:

Yüce Allah’ın: “Allah evlerinizi size… kıldı* buyruğu, size bunları yaptı, demektir. Üzerinde olup seni gölgelendiren herşeye, tavan ve sema, se­ni üzerinde taşıyan her şeye arz, seni dört tarafından örten herşeye duvar de­nilir. İşte bunların hepsi, düzenli bir şekilde biraraya gelip bitişecek olursa, meydana gelen mekâna da “beyt; ev” denilir.

Bu âyet-i kerimede yüce Allah, evleri insanlar üzerindeki nimetler saymak­tadır. Yüce Allah, öncelikle şehirlerde yapılan evleri sözkonusu etmektedir. Bunlar uzun süre ikamet etmek üzere yapılırlar. Yüce Allah’ın: “Mesken” buy­ruğu, sizin, içlerinde sakin olup yerleşeceğiniz, azalarınızın hareketlerinin ya­vaşlayıp rahatlayacağı yer demektir. Bazen, azalar meskenin içinde hareket eder, başka bir yerde sakin olabilir. Ancak burada ifade çoğunlukla görülen duruma göre dile getirilmiştir. Yüce Allah’ın bunu, nimetler içerisinde say­ması şundan dolayıdır. O. eğer dilemiş olsaydı, insanı tıpkı yörüngelerinde hareket eden yıldızlar gibi, devamlı hareket eden, çalkalanan bir varlık ha­line geçirebilirdi. Ve o durumda insan da hiç şüphesiz Allah’ın irade ettiği gi­bi ve yarattığı gibi olurdu. Eğer yüce Allah insanı yer gibi hareketsiz yarat­mış olsaydı, yine O’nun yaradığı ve irade ettiği gibi olacaktı. Ama O, insa­nı her iki şekilde de tasarrufta bulunup iki hal arasında durumu değişip du­ran bir varlık olarak yarattı ve davranış ve hareketlerinin bir keyfiyeti ve bîr mekânı oldu.

Huzur bulmak, mesken edinmek11 tekile de çoğula da sıfat ola­bilen bir mastardır.

Daha sonra yüce Allah, taşınabilen ve yolculuk hallerinde kullanılan meskenleri sözkonusu etmektedir ki, bu da bir somaki başlığın konusudur. [240]

  1. Taşınabilir Meskenler:

Yüce Allah: “Size, davar derilerinden gerek göçtüğünüz günde ve gerek konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler… verdi” buyruğunda sözü geçen, “hafifçe taşınacak evler” derilerden ve benzerlerinden yapılan ev­ler ile yolculuk sırasında taşımanız kolay olan çadır ve oraklar demektir

Göçmek” kelimesi, ol aramak kastıyla çölde yol almak, bir yer­den başka yere geçmek demektir, Antere’nin şu beyitînde bu anlamda kullanılmıştır:

Kendilerinden ayrılmayı beklediğim kimseler göçüp gittiler. Onların ayrılıklarını alaca karga Haber verdi.

Bu kelime aynı zamanda, deve üzerindeki hevdec anlamına da gelir. Şa­ir der ki:

“Söyle bana şu göç edenler seni üzdü mü, ayrıldıklarında,

Ve kargalar, ayrılığın yaklaştığını hızlı uçuşlarıyla haber verdiğinde.”

Bu kelime, “ayn” harfi hem sakin, hem üstün ile okunmuştur. “Saç” de­mek olan; kelimesinin aynı zamanda, şeklinde de kullanılma­sı gibi.

Şöyle denilmiştir: Bu kelimenin, hem derilerden, hem kıtlardan, hem yünlerden yapılmış evleri (çadırları) umumî olarak kapsama ihtimali de var­dır. Çünkü bu unsurlar da deridendir. Zira bunların hepsi derilerde sabit bu­lunurlar. İbn Selâm bu kanaattedir. Güzel bir ihtimaldir.

Yüce Allah’ım “Yünlerinden” anlamındaki buyruk ile yeni bir cümle başlamaktadır. Giyecek, döşenecek… yarattı” diye buyurulmuş gi­bidir ki, bununla giyilecek elbiseler, yere serilen sergiler ve benzeri şeyler kastedilmektedir. Şair der ki:

“O, hevdeçlerde bulunanlar, sem üzdü mü? Güzel giyecek ve yaygılar ile ayrıldıkları gün.”

Burada yüce Allah’ın: “Davar derilerinden” buyruğu ile, önce açıkladı­ğımız şekilde, sadece derilerden yapılma evleri kastetme ihtimali de vardır. O takdirde yüce Allah’ın; “Yünlerinden” buyruğu, “davar derilerinden™ buy­ruğuna atıf olur. Yani, yine sizlere, yünlerinden evler… yarattı, verdi demek olur.

İbmj’l-A’rabî der ki: Bu, o bölgelerde yaygın bir durumdur Bizim toprak­larımız bu meskenlerden oldukça uzak kalınmıştır O bakımdan, bizim bu­ralarda çadırlar ancak keten ve yünden yapılmaktadır. Peygamber (sav)’m. deriden bir çadırı vardı. Taif derisinden yapılanlar ise, en pahalı ve yapimiti-bariyle en üstün, dış görünüşü de en güzel olanları idi. Hz. Peygamber bu­nu lüks görmemiş, böyle bir çadırı İsraf kabul etmemişti. Çünkü bu, şanı yü­ce Allah’ın, ihsan etmiş olduğunu belirterek, lütfunu hatırlattığı ve kendisin­den vararlanmava izin verdiai ine talar diındır. Bunun, eerek içinde barınmak. gerekse gölgelenmek hususundaki çeşitli menfaatleri açıkça ortada olup insanın bunlara muhtaç olmaması mümkün değildir. Cereyan eden garip olay­lardan birisi de şudur: Ben, muhaddislerden birisiyle, zahid.Uk taslayan ga­nilerden birisinin ziyaretine gittim. Ketenden yapılmış bir çadır içerisinde iken yanına girdik, Benim mulıaddis arkadaşım, misafir olarak onu kendi evine götürme teklifinde bulundu ve şöyle dedi: Burası çok sıcak olan bir yerdir. £v senin için daha rahattır ve benim de senin adına gönlümü daha bir hoş eder. Zahid geçinen kişi şu cevabı verdi: Bu bize hakir görünse bile, aslın­da bu bile bize fazladır. Ben ona şöyle dedim: Hayır, durum zannettiğin gi­bi değildir. Çünkü, zahidlerin önderi Allah Rasulü’nün bile Taif derisinden bir cadın vardı. O, bu çadırı ile birlikte yolculuğa çıkar ve onda gölgelenir-di. Adam, şaşırıp kaldj ve cevap vermekten acze düştüğünü görünce, onu ar­kadaşımla başbaşa bırakarak yanından çıkıp gittim. [241]

3, Davarların Yünlerinden, Tüylerinden, Kıllarından ve Diğer Azalarından Yararlanmak;

“Ve yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir süreye kadar… bir meta verdi” buyruğu ile yüce Allah, koyunların yünleri, develerin tüyleri, ke­çilerin kılları ile yararlanmaya izin vermektedir. Tıpkı bunlardan daha önem­li şeylerden yararlanmaya izin verdiği gibi. Bu da bunları boğazlayarak et­lerini yemek suretiyle yararlanmaktır. Yüce Allah, burada pamuk ve keteni sö7. konusu etmemekledir. Çünkü bunlar, bu buyruklarla < ilk > muhatap olan Arap topraklarında bulunmamaktaydı. Yüce Allah da üzerlerine ihsan etmiş olduğu nimetleri sayıp dökmektedir Onlar, kavrayabilecekleri ve bilip tanı­dıkları hususlarla muhatap alınmışlardır. Bunların yerlerini tutan ve bunlar gibi iş gören şeyler de kullanım ve nimet bakımından bunlar gibi değerlen­dirilmelidir. Bu buyruk, şanı yüce Allah’ın: ‘”Ve gökten, içinde dolu bulunan bazı dağlardan, (dolu) indirir” (en-Nut, 24/43) buyruğuna benzemektedir, yüce Allah, onlara bu hitabında “dolu” dan sözetmektedir Çünkü onlar, do­lunun yağışını bilirlerdi. Ve bu onlarda çokça görülürdü. Ancak, kardan söz edilmemektedir. Çünkü, ülkelerinde kar görülmüyordu. Halbuki, nicelik ve menfeati’itibariyle kar da dolu gibidir. Peygamber (sav) da, temizleyicilik ko­nusunda, kar’ı ve dolu’yu birlikte sözkonusu ederek şöyle buyurmuştur: “Al­lah’ım beni, (günahlarımı) su ile, karla ve dolu ile yıka.”[242]

İbn Abbas der ki; Kar, semadan İnen beyaz bir şeydir, ama ben onu hiç

görmedim.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın, pamuk ve keteni anmayışı, ancak rahat ve lüksten yiizçevirmek dolayısıyla olmuştur. Zira, Allah’ın salih kul­larının giyecekleri yünden ibarettir. Ancak, bu tartışılır bir kanaattir. Çünkü, yüce Allah: “Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi Örtecek bir libas ile, gi­yinip süsleneceğiniz bir elbise indirdik” (el-A’raf, 7/56) diye buyurmaktadır. Nitekim buna dair açıklamalar, A’rat” Sûresi’nde (anılan âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır. Bu sûrede ise yüce Allah: “Sizi sıcaktan koruyacak el­biseler…” (81. âyet) diye buyurmakta ve “elbiseler” kelimesinde pamuk Üe ketene işaret etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Giyecek, döşenecek…” ile ilgili olarak el-Halü şöyle demektedir:

Yani, bir birine ektenmiş, katılmış meta demektir. Bu da; Çoğaldı” kö­künden gelmektedir. Şair der ki:

“Birbirine geçmiş hurma salkımı gibi pek çok ve oldukça siyah, Sırtın(m) sağını da solunu da süsleyen bir saç…”

İbn Abbas bu kelimenin, elbise anlamına geldiğini .söylemiştir ki, az ön­ce geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerime yün, tüy ve kıllardan her durumda yararlanmanın caiz olduğunu ihtiva etmektedir. Bundan dolayıdır ki, bizim (mezhebimize men­sup Maliki) ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Meytenin yünü ve kılları ta-hirdir. Her durumda ondan faydalanmak caizdir. Ona pislik bulaşmış olma ihtimali dolayısıyla da yıkanır. Um Seleme de. Peygamber (sav)’dan bunu böy­lece rivayet etmiştir, Buna göre Hz. Peygamber şöyîe buyurmuştur: “Tabak­landığı takdirde, meytenin derisinde, yıkandığt takdirde de yün ve kılların­da (kullanmak açısından) biı beis kalmaz,”[243] Çünkü bunlar, ölümün sirayet etmediği şeylerdendir. Bu kılların, eti yenilen hayvanlardan olması ile eti ye­nilmeyen canlıların kılı olması arasında fark yoktur, insanın kılı, domuz kı­lı gibi. Bütün bunlar tabirdir. Ebu Hanife de bu göıüştedir. Ancak, o bizden daha ileriye giderek şöyle demektedir: Boynuz, diş ve kemik de saç ve kıl hükmündedir. Çünkü bütün bunlarda ruh yoktur. Dolayısıyla hayvanın ölü­münden ötürü bunlar necis olmazlar.

Hasan-ı Basrî, Leys b. Sa’d ve el-Evzaî de şöyle demektedirler: Bütün kıl-lar necis olmakla birlikte, yıkanmakla tabir olurlar.

Şafiî’den ise bu konuda üç rivayet vardır: Birincisine göre saçlar < kıllarj. yün, tüy tabirdir, Ölümle necis olmazlar. İkincisine göre necis olurlar, üçün­cüsüne göre ise, Âdemoğlunun saçı ile başka km nınki arasında fark vardın Âdemoğlunun saçı tabirdir, diğerleri ise necistir.

Bizim delilimiz, yüce Allah’ın: “Yünlerinden” âyetindeki umumî ifadedir. Şam yüce Allah, bunlardan yararlanma nimetini hatırlatarak. bİ7.e minnet et­mekte ve meytenin kıl ve tüylerini, şer’î usule göre kesilmiş olandan ayrı mü­talaa ederek tahsis etmemektedir. O halde bu buyruk, -bunu engelleyecek bir delil ortaya konulmadıkça- umumîdir, Diğer taraftan aslolamn, bunların ölümden önce (ahir.oldukları hususunda icmâ1 vardır. Ölüm dolayısıyla bunların necasete dönüştüklerini iddia eden kimselerin bu konuda delil getirmeleri gerekir. Yüce Allah’ın: “Meyte (leş)… size haram kılındı” fel-Mâ-ide, 5/3.) buyruğu vardır. Ve bu da onların tümünü ifade eden bir tabirdir, de­nilecek olursa, bİ7 şöyle cevap veririz: Sözünü ettiğimiz buyrukla bu umu­mu tahsis ederiz. Çünkü, i*yim” sö/konusu edilmek suretiyle, bu konuda açık bir nas bulunmaktadır. Sizin delil diye ileri sürdüğünüz âyet-i kerimede ise, bundan açıkça söz edilmediğine göre, bizim delilimizin kabulü öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bağdat’ta, Şafiî mezhebinin önder İtim adamı Şeyh İmam Ebu İshak, kı­lın yaratılış itibari ile hayvana bitişik bîr parçası olduğunu esas almaktadır. Çünkü bu kıl ve tüy, hayvanın gelişmesiyle gelişir ve diğer bölümleri gibi ölü­mü ile necis olur.

Ona, şöylece cevap verilmişi ir: Gelişip büyüme, hayat taşımanın delili de­ğildir. Çünkü bitki de gelişir ve büyür, Takat o hayatta bir varlık olarak ka­bul edilmez. Onlar, bu görüşlerine, hayvanın üzerinde onunla birlikte bulu­nan şeyin gelişmesini esas alacak olurlarsa, biz de, hayat olmadığına delil olan duyarsızlığın delil olduğu, hayattan ayrı oluşu esas kabul ederiz. Hanefİle-rin sözünü ettikleri kemik, diş ve boynuzun, kıla benzediğine gelince; mez­hebimizde meşhur olan görüş, bunların da et gibi necis olacaklarıdır.

Bununla birlikte, İbn Vehb, Ebu Hanire ile aynı görüşü ifade etmiştir.

Bizim mezhebimizde üçüncü bir görüş daha vardır: Boynuzların uçları ve tırnaklar, acaba bunların kökleri gibi mi kabul edilir, yoksa kılları gibi mi? Bu konuda mezhebimizde iki görüş vardır. Aynı şekilde kıla benzeyen kuş tüy­leri sac hükmünde, kemiğe yakın olanın hükmü de kemik hükmündedir. Bi­zim delilimi?: ise,. Hz. Peygamberin; “Meytenin hiçbir şeyinden yararlanmayınız” [244] hadisidir. Bu, meyte hakkında ve onun bütün cüzlerine dair umumî bir hükümdür. Bundan hakkında delil bulunan şeyler istisna ediJir. Bu is­tisnanın katM delillerinden birisi de, yüce Allah’ın: “Dedi ki: Çürümüş hal­deki kemikleri kim diriltecek?”(Yasin, 36/78) buyruğudur. Bir başka yerde de yüce Allah: “Kemiklere de bak. Onları nasıl birleştirip yerli yerine koyu­yoruz” (el-Bakara 2/259) ile; “Kemiğe de et giydirdik” fcl-Mu’mınun, 23/14) ve “Çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mj…*(en-Nâziât, 79/11) di­ye buyurmaktadır. O halde, aslolan kemiklerdir. Ruh ve hayat, tıpkı et ve de­ride olduğu gibi, kemiklerde de vardır. Abdullah b. Ukeym yoluyla gelen ha­disle de şöyle buyum t maktadır: “Meyvenin, posLundan, da sinirlerinden de yararlanmayınız. [245]

Sahihte, Peygamber (savl’m, Hz. Meymune’ye ait olan koyun hakkında: “Neden onun postundan yararlanmadınız” demesi üzerine onlar: Ey Allah’ın Jtasulü, o bir meytedir (leş) deyinces Hz. Peygamber de: “Sadece onun ye­nilmesi haram kılınmıştır” diye cevap verdi.[246] Kemik yenilmez denilecek olur­sa, biz de şöyle deriz:

Hayır, kemik yenilir. Özellikle süt emmekte olan devenin, oğlağın ve kuş­ların kemikleri yenilebilir. Büyüklerinin kemikleri, közde kızartılarak yeni­lir. Bundan önce zikrettiğimiz buynıkkr, kemikle hayatın bulunduğuna de­lildir. Hayal sebebiyle temiz olan ve yenilip kullanılması da boğazlanmak su­retiyle ınübaiı olan bir şey ise, ölüm dolayısıyla necis olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [247]

  1. Davarların Derileri:

Yüce Allah’ın: “Davar derilerinden.,.” buyruğu, canlı ve ölü deriler hak­kında umumîdir. O bakımdan, tabaklanmayacak olsa dahi, meytenin (leşin) deri (ve postuîndan yararlanmak caizdir. İbn Şilıab ez-Zührî ve el-Leys b. Sa’d da böyle demiştir, Talıavî de şöyle demekledir: Biz, fukalıâdan herhangi bir kimsenin -cl-Lcys müstesna- tabaklanmadan önce, meytenin postunun satıl­masının caiz görüldüğünü söyleyen kimseden nakledilmiş bir görüş buluim-dik. Ebu Ömer (İbn Abdi’l-BerrJ der ki: O, bu sözleriyle, tabiinden sonra ge­len, İslâm yurdunun belli başlı bölgelerindeki lelva imamı fukahayı kastet­mektedir. İbn Şîhab’a nisbet edilen görüş, ondan sahih olarak nakledilmiş­tir. Ancak bu, ilim adamlarının çoğunluğunun kabul etmediği bir görüştür. Her ikisinden de (İbn Şilıab ve el-Lcys’ten de) bu görüşün muhalifi kanatte /Idukları rivayet edilmişse de birinci görüşleri daha meşhurdur.

Derim ki; Dârakutnî, Sünen’înde, Yahya b. Eyyûb’un, Yunus ve Akîl’den, onların, ez-Zührî’den rivayet ettikleri hadis ile'[248] Bakiyye’nin, ez-Zebîdîden rivayet ettiği hadis[249], Muhammed b. Kesir el-Abdi ile Ebu Seleme el-Minkâ-rî’nin, Süleyman b. Kesir1 den, onun, ez-Zübrî’den rivayet ettikleri hadis[250]’i zikretmektedir. Bu hadislerden sonra da: Bunlar, sahih senetlerdir, demek­tedir.[251]

  1. Meytenin Derisi Tabaklanmakla Takir Olur mu:

Meytenin derisi, postu, tabaklanmakla tahir olur mu, olmaz mı hususun­da tİEm adamlarının farklı görüşleri vardır. İbn Abdilhakem, Maİik’ten, bu hu­susta İbn Şihab’ın görüşüne benzer bir görüş nakletmektedir. İbn Huveyzi-mendâd, kitabında bunu yine İbn Abdüllıakem’den nakletmektedir. İbn Hu-veyzimendad der ki; Bu, aynı zamanda ez-Zührî ve ei-Leys’in de görüşüdür. Maük’in kuvvetli olan görüşü ise İbn Hakem’in naklettiği görüşüdür. Bu da tabaklamanın meytenin derisini tahir kılmamakla birlikte, kuru şeylerde on­dan yararlanmayı mubah kıldığı ancak üzerinde namaz kılınamayacağı ve için­de yemek yenemeyeceği şeklindedir, İbn Kasım’tn eî-Müdevvene’smde de şöy-denilmektedir: “Bir kimse tabaklanmamış meyte derisini gasb edip de bunu telef edecek olursa onun kıymetini ödemesi gerekir.” Bu görüşün Malikin gö­rüşü olduğu da nakledilmiştir. Ebu’l-Ferec’ın naklettiğine göre ise Malik: Bir kimse başkasrna ait bir meyte derisini gasb edecek olursa ona bir şey düş­mez. İsmail ise bu tabaklanmamış meyte derisinin bir mecusiye ait olması ha­li müstesnadır demiştir.

İbn Vehb ile İbn Abdilhakem İse Malik’den böyle bir deriyi satmanın ca­iz olduğu görüşünü rivâyel etmektedirler. Bu ise -sadece domuz istisnası ile-bütün meyte derileri hakkında böyledir. Çünkü tezkiyenin (.şer’î kesimin) do­muzda herhangi bir etkisi olmaz. Tabaklamanın herhangi bir etkisinin olma­ması ise öncelikle söz konusudur.

Ebu Ömer {İbn Abdil Ber) der ki: Tezkiye edilmiş herbir hayvanın deri­sinin abdest ve başka maksatlar için kullanılması caizdir. Bununla birlikte Ma­lik tabaklandıktan sonra meyte derisinden yapılmış kaptan abdest almayı mek­ruh görüi’dü. Bununla birlikte ondan farklı görüşler nakledilmiştir. Bir sefe­rinde o: Ancak kendisi için böyle bir kabtan abdest almayı mekruh gördü­ğünü ve böyle bir deri üzerinde namaz kılmak ve onu satmak mekruhtur, de­miştir. Bu hususta arkadaşlarından (mezhebine mensub ilim adamlarından) bîr grup da ona uymuşlardır. Ancak Medineli Malikilerin önemli bir çoğun­luğu bunun mubah olduğu, kullanılmasının da caiz olduğu görüşündedirler. Çünkü Rasûlullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Herhangi bir hayvan postu ta­baklanacak olursa o temiz olur,”[252] Hicaz ve Irak’ın fıkıh ve hadis alimleri­nin birçoğu da bu görüştedir. İbn Vehb’in tercih ettiği görüş de budur. [253]

  1. Meytenin Derisinden Yararlanmanın Caiz Olmadığına Dair Rivayetler ve Ahmed b. Hatıbel’in Bu Doğrultudaki Kanaati:

İmam Ahmed b. Hanbel -Allah ondan razı olsun- tabaklanacak olsa dahi meyle derisinden yararlanmanın hiçbir şekilde caiz olmadığı kanaatindedir. Çünkü ona göre derisi de eti gibidir. Ancak tabaklandıktan sonra yararlana­bileceğini belirten rivayetler onun görüşünü reddetmektedir. AJımed b Hanbel, Ebû Davud’un rivayet ettiği Abdullah b. Ukeynı’in hadisini delil gös­termektedir. Abdullah dedi ki: Cüheyne topraklarında ben henüz genç bir de­likanlı iken Rasûlullah (sav)ın bize mektubu okundu: “Meytenin derisinden de sinir ve damarlarından da yararlanmayın,” Bu hadisin bir diğer rivayetin­de de: “Vefatından bir ay önce”[254] kaydı da vardır. Bunu el-Kasim bin Muhay-mire Abdullah b, Ukeym’den rivayet etmiştir. O dedi ki: Bizim bir takım ho­calarımızın bize anlattıklarına göre Peygamber (sav) onlara yazdı… Dâvûd b. Ali dedi ki: Ben Yahya b. Mâİn’e bu hadis hakkında sordum, o bu hadisin za­yıf” olduğunu belirterek şöyle dedi: Hiçbirkıymeü’ yoktur. Çünkü o: Bana ho­calar anlattı, demektedir,

Ebu Ömer (ibn Abdi’1-Bcrr) der ki: Bu hadis sabit olsa dahi İbn Abbas, Âi-şc, Seleme b. el-Mulıabbik ve diğerlerinden gelen rivayetlere muhalif olma ihtimali vardır. Çünkü İbn Ukeym’in “Meytenin derisinden… faydalanmayı­nız’ diye rivayet ettiği hadisin “tabaklanmadan önc^ anlamında olma ihti­mali vardır. Muhalif olmama ihtimali eğer varsa, biz onu bu hadislere muha­li!” olarak değerlendirme imkânına sahip olmayız ve mümkün olduğunca her iki haber gereğince amel etmeye çahşmahyız. Abdullah b. Ukeym’in rivayet ettiği hadis her ne kadar Rasûlullah (sav)ın vefatından -rivayette de belirtil­diği gibj- bir ay önce varid olduğu söz konusu ise de Hz. Meymune’nin ola­yı ile İbn Abbas’m ondan: “Herhangi bir deri tabaklandı mı artık o tabir olur”[255] hadisini vefatından bir cuma önce hatta bundan da daha kısa bir süre önce işiimiş olma ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.[256]

  1. Domuzun Derisi:

Bizce meşhur olan görüş, domuzun derisinin hadisin kapsamına girme­diği ve hadisteki umumî mananın bunu kapsamadığı şeklindedir. Şafiî mez­hebine göre köpeğin durumu da böyledir. el-Evzaî ve Ebu Sevr’in kanaati­ne göre ise tabaklanmak ile ancak eti yenen hayvanların derileri tahir olur. Ma’n b. İsa’nın Malik’ten rivayet eniğine göre ona domuzun derisinin tabak­lanması halinde hükmünün ne olduğu sorulmuş, o da bunu mekruh görmüş­tür. İbn Vaddâh der ki: Ben Suhnûn’u onda bir mahzur yoktur derken din­ledim. Muhammed b. e]-Hakem, Dâvûd b- el-AIi ve mezhebine mensub (Zahiri) ilim adamları da böyle demişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber: “Hangi deri (ihâb) olursa olsun tabaklandı mî, o tahir olur”[257] diye buyurmuştur. Ebu Ömer (tbn Abdi’1-Berr) der ki: Hz. Peygamber bu sözleri ile kendilerinden yararlanılmaya alışılmış ve genel olarak derileri kastetmiş olma ihtimali var­dır. Domuz bu anlam çerçevesinde değildir. Çünkü domuzun derisinden ya­rarlanmak alışılmış bir şey değildir. Zira tezkiye (şer’i kesim) nin onda bir et­kisi olmuyor. Bir başka delil en-Nadr b. Şumey’jn söylediği şu sözlerdir: “İhâb” inek, koyun ve deve derisine denilir. Bunun dışında kaîanlara ise “cîld” denilir, “İhâb” denilmez.

Derim ki: Aynı şekilde köpeğin derisi İle eü yenmeyen diğer hayvanların derilerinden yararlanmak alışılagelmiş birşey değildir. O bakımdan bunlar ta­baklanmakla temiz olmazlar. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur; “Yırtıcı hayvanlardan parçalayıcı azı dişi olan hayvanın yenilmesi haramdır”[258]

O halde, tıpkı domuzun tezkiyesi seri kesim sayılmadığı gibi, bu gibi hay­vanların da tezkiye edilmesi, şer’i kesim sayılmaz. Nesâî de, el-Mikdam b, Ma-dikerib’den şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sav) ipeği, altını ve parsların postlarının serilerek üzerlerine oturulmasını yasaklamıştır.[259]

  1. Meytenin Derisini Temizleyen Tabaklamanın Mahiyeti:

Fukaha meytenin derisini tahir kılan tabaklamanın mahiyetinin ne oldu­ğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlikî mezhebine mensub ilim adamlacı -ki,mezhebinin meşhur gönjşüdür- şöyle demişlerdir: Tuz yahut se­lem ağacı yaprağı yahut şap veya bundan başka, deriyi tabaklamaya yarayan her ne ile deri tabaklanırsa tabaklansın o deriden yararlanmak caizdir.

Ebu Hanife İle arkadaşlarının böyle dediği gibi, Dâvûd (b. Ali ez-Zahiri)nin görüşü de budur.

Şafiînin bu meselede iki görüşü vardır. Birinci görüşü nakledilen görüş ile aynıdır. Diğerine göre İse ancak şap ve selem ağacı yaprağı ile tabaklama de­riyi tahir kılar. Çünkü Peygamber (sav) döneminde alışılagelmiş tabaklama şekli bu idi. el-Hattâbî de -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- en-Nesâî’nin Peygamber (sav}nm hanımı Meymune yolu ile gelen hadisi buna göre açık­lamıştır- Bu hadise göre Rasûlullah (sav) Kureyş’e mensub bir takım adam­ların adeta bir at kadar olan koyunlarını çekerlerken yanlarından geçmiş ve onlara: “Keşke bunun postunu alsanız” deyince, onlar: Bu bir meytedir, di­ye cevap verince, Rasülullalı (sav): “Bunu su ve selem ağacı yaprağı temiz­ler” diye buyurdu.[260]

  1. Ev Eşyası ve Benzerleri:

Yüce Allah’ın: “( ûüî ): Döşenecek…” buyruğuntiakİ “esâs” ev eşyası de­mektir. Bunun tekili de; < inil ) şeklinde gelir. Ebu Zeyd el-Ensarî’nLn görü­şü budur. et-Umevî ise şöyle demektedir: Esâs, ev eşyasıdır. Bunun çoğu­lu; ile, şeklinde gelir. Başkaları ise şöyle demektedir: Bütün mal çeşitlerine el-Esâs denilir. Bunun kendi lafzından tekili yoktur. el-Haiil de şöyle demektedir; Bu kelime, aslından eşyanın çokluktan dolayı ve çoğa-lıncaya kadar birbiri üstüne toplanması anlamındadır Çok saç anlamında­ki; ifadesi de buradan gelmektedir. Bir kimsenin saçları çoğalıp birbirine sarılacak olursa; denilir, Nitekim İmruu’İ-Kays da şöyle demiştir:

“Birbirine geçmiş hurma salkımı gibi pek çok ve oldukça siyah. Sırtındın} sağını da, solunu da süsleyen bir saç…”

Hsâs’ın, giyilen ve yaygı olarak kullanılan eşyalar olduğu da söylenmiş­tir, Esâs edindim” demektir. İbn Abbas (r.a)’den rivayete güre bu kelime mal anlamındadır.

Bir süre” ile ilgili açıklamalar, bundan önce (el-Bakara, 2/36. âyet, 6, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Burada bu kelime, -her insan hakkında kendi durumuna göre- muayyen olmayan bir süre demektir. Bu da kişinin ya ölümüdür yahut da “esâs” kabul edilen bu eşyayı kaybettiği, elinden yitirdi­ği süredir.

Şairin şu beyitinde de bu kelimenin kullanıldığını görüyoruz:

“O hevdeçlerde bulunanlar, üzdü mü seni, Güzel giyecek ve yazgılarla ayrıldıkları gün?”[261]

  1. Allah, yarattığı şeylerden, sizin için gölgeler yaydı. Dağlarda sı­ğınıp barınacağınız yerler yarattı. Sizi, sıcaktan koruyacak el­biseler ve kendi kuvvetinizden koruyacak zırhlar bağışladı. İş­te O, teslimiyetle itaat edesiniz diye üzerinizdeki nimetini böy­lece tamamlamıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: [262]

  1. Yarattığı Şeylerden Gölgeler:

Yüce Allah’ın: H(. JtAlül ): Gölgeler”, kendisi ile gölge yapılan ev, ağaç ve bu kabilden hertürlü şeye denilir.

“Yarattığı şeylerden” buyruğu, gölge yapan herbir şeyi kapsar. [263]

  1. Sığmak ve Barınaklar:

Yüce Allah’ın: “(öUSVO: Sığınıp barınacağınız yerler” buyruğu, OTyin çoğuludur. Yağmur, rüzgar ve buna benzer başka şeylere karşı koruyucu olan yer demektir Burada dağlardaki mağaralar kastedilmektedir. Şanı yüce Al­lah, bu’mağaraları, insanların sığınabilmelerine hazır olarak yaratmıştır. On­lar, bu mağaralara sığınır, onlarla korunur ve içlerine girerek diğer yaratık­lardan ayrı ve uzak kalabilirler.

Sahih’te yer alan rivayete göre, Peygamber (sav), ilk dönemlerde Hircı da­ğında ibadete çekilir ve orada günlerce kalırdı,,[264]

Buhârî’nin Salıih’lnde şöyle denilmektedir: Rasûlullalı (say), Mekke’den hicret etmek üzere ve kavminden kaçarak dinini kurtarmak maksadıyla ar­kadaşı Ebu Bekir ile birlikte çıktı. Nihayet her ikisi de Sevr dağındaki bir ma­ğaraya vardılar. Orada üç gece saklı kaldılar. Mağarada yanlarında henüz genç bir delikanlı olan Ebu Bekir’in oğlu Abdullah da kalıyordu. Abdullah, anla­yış kabiliyeti yüksek ve becerikli birisi idi. Sabahın karanlığı darılmadan, se­her vakti yanlarından ayrılır, Mekke’de geceyi geçirmiş gibi Kureyşliler ile bir­likle sabahı ederdi, Hz. Peygamber ile, Hz. Ebu Bekir’e, tuzak mahiyetinde her ne işitirse, onu iyice beller ve karanlık bastı mı, buna dair haberi onla­ra ulaştırırdı. Hz. Ebu Bekir’in azadlısı, Âmir b. Füheyre de, (o civarda) bol sütlü sağmal koyun sürüsü otlatır ve akşamdan bir müddet geçtiğinde, sü­rüyü Rasûîullah ile Hz. Ebu Bekir’in yanına getirirdi. Onlar da sağıp taze süt içerek sükûnet içerisinde gecelerlerdi. O süt, kendi sağmallarının sütü idi- İçi­ne kızgın taş konularak ısıtılıyordu. Nihayet, gecenin sonunda, Amir b. Fü­heyre, sağmal koyunlara yine seslenir ve tekrar otlatmaya götürürdü. Amir aynı İşi, orada kaldıkları sürece bütün geceler boyu yaptı… Bu hadisi, [ek ba­şına Buhârî rivayet etmiştir.[265]

  1. Sıcağa Karşı ve Savaşta Koruyucu Elbiseler:

yüce Allah’ın: “Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” buyruğu ile kastedilen­ler, giyilen” gömleklerdir. “(^siLt1 ): (Mealde); elbiselerdin [ekili; ‘dır.

“Kendi kuvvetinizden koruyacak zırhlar” buyruğunda ise, (aynı lafız ile.) savaşta insanları koruyan zırhları kastetmektedir, Ka’b b. ZüheyrMn şu beyi-ti de bu anlamdadır:

“Burunları yüksek (şerefli ve aziz} kimselerdir ve kahramandır anlar. Savaşlarda onların giyindikleri, Davud’un dokuduğu zırhlardır.” [266]

4.Bu Âyet-i Kerimede, Dağlardaki Mağaralardan ve Sıcağa Karşı Koruyucu Elbiselerden Söz Edilmesinin Hikmeti:

Bir kimse kalkıp: yüce Allah: “Dağlarda sığınıp barınacağınız yerler ya­rattı” diye buyurmakta, fakat düzlük ovalardan söz etmemektedir. Yine yü­ce Allah: “Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” diye buyurduğu halde, soğuk gözetmemektedir, diyecek olursa, ona şu şekilde cevap verilir;

Arapların etrafı dağlık idi. Onların çevrelerinde düz ovalar yoktu. Onların yaşadıkları iklim sıcaktı, soğuk değiidi. Bu bakımdan yüce Allah, onlara, ken­dilerine has birtakım nimetleri zikretti. Nitekim, az önce geçtiği üzere, onla­ra, özel olarak yün ve başka şeyleri verdiği halde -bunlardan sözetmekle bir­likte- pamuktan, ketenden ve kardan söz etmemiştir. Çünkü bunlar, onların ülkelerinde bulunan şeyler değildi. Ata el-Horasanî ve başkaları da bu anlam­da açıklamalarda bulunmuşlardır. Yine, bunlardan birisinin sözkonusu edil­mesi, diğerine de delâlet eder- Şairin şu beyitleri bu türdendir:

“Hayır isteyerek bir yere gitmek istediğimde Bilemiyorum o ikisinden hangisi gelip beni bulacak? Benim aradığım bir hayra doğru mu gidiyorum, Yoksa kendisinin beni aradığı bir şerre doğru mu?” [267]

  1. Düşmanla Savaş ve Cikad için Araç ve Gereç Edinmek:

İlim adamları derler ki; Yüce Allah’ın: “Ve İçendi kuvvetinizden koruya­cak zırhlar” buyruğu, kulların, düşmanlarına karşı savaşta yararlanmak üze­re cihad araçları edinmelerine delildir. Peygamber (sav) da, yaralanmaya kar­şı korunmak üzere -şehâdeti istiyor olmakla birlikte- zırh giyinmişti. Kulun kendisini ölüm tehlikelerine ve mızrak yaralarına, kılıç darbelerine maruz bı­rakarak, teslim ederek şelıâdete talib olmak hakkı yoktur. Ancak, savaş el­biselerini de düşmanına karşı savaşında kendisine güç unsuru olmak üzere giyinir ve yüce Allah’ın sözü en üstün olsun diye, çarpışır. Bundan sonra da Allah, dilediğini yapar. [268]

  1. Allah’ın, Nimetlerini Tamamlaması:

“İşte O, teslimiyetle İtaat edesiniz diye, üzerinizdeki nimetini böylece tamamlamıştır.” İbn Muhaysın ile Humeyd, yüce Allah’ın: O… tamam­lamıştır” anlamındaki buyruğu, iki ‘te’ ile; şeklinde ve; kelime­sini de fail olarak ref ile okumuştur[269] Diğerleri ise, “ye” harfini ötreli ola­rak okumuşlardır ki, nimetleri tamamlayan Allah’tır, anlamını verir.

Teslimiyet… edesiniz” kelimesini İbn Abbas ve İkrime, “te” lie “lâm” harflerini üstün okumuşlardır. Yaralardan salim olasınız, kurtulasmiz demek olur. Ancak, bu kıraatin senedi hayıftır. Bunu, Abbâd b. el-Avvam, Han-zala’dan, o, Şehr’den, o da İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Diğerleri ise, “te” harfini ölreli olarak okumuşlardır. Bu da, Allah’ın nimetlerine şükür olmak üzere, O’nu bilip tanımaya ve OJna itaate teslimiyet gösterip İtaatle boyun eğe­siniz diye, demektir. Ebu Ubeyd der ki: Tercih edilen, genelin kıraatidir. Çün­kü, yüce Allah’ın bize nimet olarak ihsan ettiği İslâm, yaralardan selâmete eriş­mek (kurtulmak) nimetinden daha üstün, daha faziletlidir. [270]

  1. Eğer yüzçevirirlerse, sana düşen ancak açıkça tebliğden ibaret­tir.

“Eğer” dikkatle düşünmekten, istidlal etmekten ve iman etmekten “yüz çevirirlerse, sana düşen… ancak tebliğden ibarettir.” Yani, sana tebliğde bulunmaktan başka birşey düşmez. Hidâyete iletmek ise Bize aittir[271]

  1. Onlar, Allah’ın nimetini itiraf ederler. Sonra da onu inkâr eder­ler. Onların çoğu kâfir kimselerdir.

“Onlar Allah’ın nimetini itiraf ederler.” es-Süddî der ki: Bu nimetle Mu-hammed (sav)’ı kastetmektedir. Yani onlar, Muhammed (sav)’ın nübüvveti-nİ bilmektedirler. “Sonra da onu inkâr ederler” yalanlarlar, Mücâhid der ki: Yüce Allah bununla, bu sûrede kendilerine karşı sayıp döktüğü nimetleri kas­tetmektedir. Yani onlar, bu nimetlerin Allah’tan geldiğini bilip durmaktadır­lar. Ancak, “biz bunları atalarımızdan miras aldık” sözleriyle bu nimetleri bi­le bile inkâr ederler. Benzeri bir açıklamayı Katade de yapmıştır.

Avn b. Abdullah der ki: Bu, kişinin filan olmasaydı şu olacaktı. Filan ol­masaydı, başıma bu gelmezdi, demesidir. Halbuki onlar, fayda ve zararın yal­nız Allah’tan geldiğini de bilmektedirler

el-Kelbî de der ki: Bunun anların şudur: Rasûlullah (sav) onlara, bütün bu nimetleri bildirip tanıtınca, onlar da buntarı kabul edip itiraf ettiler ve: Ever, bunların hepsi Allah’ın nimeti erindendir. Fakat, ilahlarımızın şefaati ile, de­yiverdiler.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, Allah’ın nimetleri İçerisinde yüzer dururlar ve nimetleri tanırlar. Fakat, onlara karşı gereken şükrü terk etmek suretiyle bu nimetleri inkar ederler.

Altıncı bir anlama gelme ihtimali de vardır: Onlar, bu nimetleri darlık za­manlarında itiraf ederler, rahat ve bolluk zamanlarında inkâr ederler.

Yedinci bir İhtimal: Onlar, sözleriyle bu nimetleri iti rai ve kabul ederler, fiilleriyle inkâr ederler.

Sekizinci bir İhtimal: Onlar, kalpleriyle bu nimetleri itiraf etmekle birlik­te, dilleriyle inkâr ederler. Bunun bir benzeri de, yüce Allah’ın: “Kalpleri on­lara inandığı kaide… onları inkâr ettiler” (en-Neml, 27/14) buyruğudur.

“Onların çoğu” az önce de geçtiği üzere, tamamı, “kâfir kimselerdir.[272]

  1. O günü hatırla ki. her ümmetten birer şahit göndereceğiz. Son­ra o kâfirlere İzin de verilmeyecek, onlardan razı etmeleri de is­tenmeyecek.

“O günü hatırla ki, her ümmetten birer şahit göndereceğiz” buyruğu, yüce Allah’ın: “Her ümmetten birer şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur” (en-Nisa, 4/41) buyruğuna benzemektedir. Daha Önce (buna dair açık­lamalar.) geçmiş bulunmaktadır.

“Sonra o kâfirlere izin de verilmiyecek yani, özür dilemek ve söz söy­lemek için onlara izin verilmeyecektir. Bu da yüce Allah’ın: “Onlara izin de verilmeyecek ki, özür dilesinler” (el-Mürselât, 77/36) buyruğuna benzemek­tedir. Bunlar ise, el-Hicr Sûresi’nin baş taraflarında geçtiği üzere -ve ileride de geleceği gibi- kâfirlerin üzerine cehennemin kapatılacağı vakit olacaktır.

“Onlardan razı etmeleri de istenmeyecek.” Yani, Rabblerini razı et­mekle yükümlü tutulmayacaklardır. Çünkü ahi ret, yükümlülüklerin söz konusu olacağı bir yurt değildir. Dünyaya gelip tevbe etmelerine de izin verilme­yecek,

Razı etmelerinin istenmesi” asıl itibariyle; İçinden olumsuz hisîer beslemek” anlamındadır. İşte, içinden geçirdiği bu olumsuz duyguları ona açıkça söyleyecek olursa, o takdirde; Ona sitem etti” denilir Kendisine sitem olunan kişi, sitem edeni sevindirecek bir tutum ta­kınırsa, o takdirde; Razı etmiş” olur. Bu kökten isim; şeklin­de gelir ki, bu da kendisine sitem edilen kişinin, sitem edeni razı edecek bir hale gelmesi demektir. Bu açıklamayı eİ-Herevî yapmıştır. Şair en-Nâbiğa şöy­le demektedir:

“Eğer ben zutme uğramış isem, senin zulmettiğin bîr kulum.

Ve eğer sen razı etmesi istenen bir kimse isen, zaten senin gibi birisi razı eder,” [273]

  1. O zalimler, azabı görünce, azaplar) hafifletilmeyeceği gibi, on­lara mühlet de verilmeyecektir.

“O zalimler” şirk koşanlar “azabı”, cehennem azabını oraya girmek su­retiyle “görünce azapları hafifletilmeyeceği gibi, onlara mühlet de veril­meyecektir” süre tanınmayacaktır. Çünkü onların orada tevbe etmeleri söz-konusu olmayacaktır. [274]

  1. Şirk koşanlar, koştukları ortaklarını görünce: “Rabbimlz, Seni bırakıp tapındığımız ortaklanınız işte bunlardır” diyecekler. Bunlar da onlara: “Şüphe yok ki siz yalancılarsınız” diyerek ce­vap yetiştireceklerdir,
  2. Onlar, o gün Allah’a teslim olacaklar. Bütün uydurdukları da ken­dilerini bırakıp gitmiş olacaktır.

“Şirk koşanlar, koştukları ortaklarını görünce” yani, dünyada iken ta­pındıkları put ve heykellerini gördüklerinde… Bu da yüce Allah’ın, onların tapındıkları mabudlanm diriltip onlar da arkalarından gidecekleri ve mabud-lan kendilerini cehenneme kadar götürecekleri vakit olacaktır.

Müslim’in Sahihinde şöyle denilmektedir: “Her kim her hangi bir şeye iba­det ediyor idiyse, haydi onun arkasından gitsin. Güneş’e tapmış olan güne­şin arkasından gidecek. Aya tapınmış olan ay’ın arkasından gidecek- Tağut-Jara tapınmış olan da tağutlann arkasından gidecek…’1 Müslim, bu hadisi Ertes’den rivayet etmiştir.[275]

Tirmİzî’nin Ebu Hureyre yoluyla rivayet ettiği bu hadiste, şu ifadeler yer almaktadır: “Haç’a tapınmış olana, tapındığı haçı temsil olunacak. Suretlere tapınmış olana, tapındığı suretleri, ateşe tapınmış olana ateşi temsil oluna­cak ve hepsi de dünyada iken tapındıklarının arkasından gideceklerdir..,”[276]

“Kabhimîz, Seni bırakıp tapındığımı/ ortaklarımız” yani, kendilerini sa­na ortak koştuklarımız, “işte bunlardır, diyecekler. Bunlar da onlara: «Şüp­he yok ki siz yalancılarsınız» diyerek cevap yetiştireceklerdir.” Yani, bu tapındıkları ilahlar, onlara bu sözlerle cevap vereceklerdir. Bunun anlamı şu­dur; Onlar, dile gelerek kendilerine tapınmış olanları yalanlayacaklar. İlah ol­madıklarını ve onlara, kendilerine Eapmalannı emretmemiş olduklarını söy­leyecekler. Allah, putları bu şekilde konuşturacak ve bunun sonucunda kâ­firlerin rezillikleri ortaya çıkacaktır.

Bununla, tapındıkları meleklerin kastedildiği de söylenmiştir.

“Onlar”, yani müşrikler, o gün Allah’a teslim olacaklar.” Allah’ın aza­bına teslimiyet gösterecek, O’nun izzeti önünde boyun eğeceklerdir.

İbadet eden de, kendisine ibadet olunan da Allah’ın haklarında verece­ği hükme teslimiyet gösterecek ve buna uyacaklardır, diye de açıklanmıştır “Bütün uydurduktan da kendilerini bırakıp gitmiş olacaktır.” Yani şeytanın, kendilerine küfrü gösterdiği şeyler ile uydurma ilâhlarının umduk­ları şefaatleri de önderinden kaybolup gitmiş olacaktır. [277]

  1. Kâfir olup da Allah’ın yolundan alıkoyanların Biz, -çıkaragel-dİklerî fesatlara karşılık- azaplarına azap katacağız.

Yüce Allah’ın: “Kâ^flr olup tfaAllah’myohmdanalıkoyanların Biz… azap­larına azab katarız” buyruğu ile ilgili olarak İbn Mes’ud şunları söylemiştir: Uzun hurma ağaçları gibi kıskaçları olan akrepler, deve boyunları gibi yılan­lar, yine boyunları uzun ve buhtî denilen develeri andıran ve onları vuracak olan ejderhalar, demektir. İşte azaplarına katılacak olan azap budur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bunlar, ateş azabından zemheri soğuğuna çıkartılacaklar, Buranm aşırı soğuğundan çabucak ateşe dönme­ye çalışacaklardır. Anlamın şu şekilde oİduğu da söylenmiştir: Biz, önderle­rin azabını ayak takımlarının azabına göre daha fazla vereceğiz. İki azaptan birisi, küfürlerine karşılık olacaktır, diğeri Ese başkalarını Allah’ın yolunu iz­lemekten alıkoymalarının karşılığı olacaktır.

“Çıkarageldikleri fesatlarına karşılık” dünyada işledikleri küfür ve ma-siyetlere karşılık, demektir. [278]

  1. O gün, her ümmetin İçinden kendilerine karşı birer şahit gön­dereceğimiz gibi, seni de bunların üzerine bir şahit olarak gön­derdik. Ve Biz sana bu Kitabı herşeyi açıklayan bir hidâyet, bir rahmet ve müsiümanlara bir müjde olmak üzere kısım kısım in­dirdik.

“O gün, her ümmetin içinden kendilerine karşı birer şahit gönderece­ğimiz gibi…” Bu şahitler, peygamberlerdir. Bunlar, kıyamet gününde ümmet­lerine karşı risaletlerini tebliğ ettiklerine, ümmetlerini imana davet ettikleri­ne şahitlik edecekler. -Peygamber bulunmasa dahi- her zamanda mutlaka şa-lût vardır. Bunların kimlikleri hakkında da İki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre bunlar, peygamberlerin halifeleri olan hidâyet önderleridir. İkinci görüşe göre ise bunlar, Allah’ın göndermiş olduğu peygamberlerin §e-riatlerini kendileri vasıtasıyla muhafaza etliği ilim adamlarıdır.

Derim ki: Buna göre Allah’ı tevhid eden kimselerin bulunmadığı hiçbir dö­nem olmamıştır. Kus b. Sâide ve Zeyd b. Amr b. Nufeyi gibileri. Zeyd b. Amr hakkında da Peygamber (sav): “Tek başına bir ümmet olarak gönderilecektir”[279] diye buyurmuştur. Satih ve Varaka b. Nevfel gibileri de böyledir. Va­raka hakkında da Peygamber (sav): “Ben, onu ccnnptin ırmaklarına dalar gör­düm” diye buyurmuştur

İşte bunlar ve bunlar gibi olanlar, kendi çağdaşlarına karşı bîr hüccet ve birer şahittirler. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın: “Seni de bunların üzerine bir şaiıid olarak gönderdik” buyruğu(na) dair açıklamalar, bundan önce el-Bakara Sûresi (2/143. ayet, i. başlık) ile en-Nisa Suresi’nde (4/41. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Biz sana bu kitabı her şeyi açıklayan… olmak üzere kısım kısım indir­dik” buyruğu: “Biz, kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’âm, 6/38) buyruğuna benzemektedir ve daha önceden geçmiş bulunmaktadır. (Açık­laması için) oraya bakılabilir,

Mücahid der ki: Her şeyi açıklayan olması, helal ve haramı gereği gibi açık­lamasıdır. [280]

  1. Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder. Fahsâyı, münker ve bağyi yasaklar. İyice dinleyip tutasınız di­ye size öğüt verir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: [281]

  1. Üstün Ahlakî Değerlere Çağıran Kur’ân:

Rivayet edildiğine göre, Osman b. Maz’ûn şöyle demiştir: Bu âyet, nazil olduğunda, ben bunu Ali b. Ebi Talib (r.a)’a okudum. O, hayrete düştü ve şöyle dedi; Ey Galib hanedanı! Ona uyunuz. Felah bulursunuz. Allah’a ye­nlin ederim, Allah onu size, ahlakın üstün değerlerini emretsin diye gönder­miştir. Bir başka hadiste de nakledildiğine göre, E bu Talib’e: Senin kardeşi­nin oğlu, yüce Allah’ın üzerine: “Şüphesiz ki Allah adaleti, İhsanı… emre­der” buyruğunu indirdiğini iddia ediyor denilince, şöyle demiş: Kardeşimin oğluna uyunuz. Allah’a yemin ederim ki o, size ancak güzel olan ahlakî değerleri emreder,

îkrime der ki: Peygamber (sav) el-Velid b. el-Mugire’ye: “Şüphesiz ki Al­lah adaleti, İhsanı… emreder” âyetini sonuna kadar okudu. el-Velid ona: Kar­deşimin oğluf bir daha oku demiş_ Hz. Peygamber, bir daha bu âyeti ona oku­duktan sonra, el-Velid şunları söylemiş: Allah’a yemin ederim, bu sözün ken­dine has bir farklılığı, bir çekiciliği vardır. Onun gövdesinin yaprakları bolf üstü de meyve vericidir. Kesinlikle bu bir insan sözü değildir.

el-Ğaznevfnİn naklettiğine göre bunu okuyan Osman b. Maz’un imiş. Os­man da şöyle demiş: Önceleri Rasûlullah (sav)’dan haya ettiğimden dolayı İslâm’a girmiştim. Bu, ben onun yanında iken bu âyet-İ kerimenin indiği vak­te kadar böylece devam etti. O vakit iman kalbimde iyice yer etti. Sonra bu âyeti el-Velid b. ei-Muğire’ye okudum, o da şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, tek­rar oku. Ben, ona tekrar okuyunca: Allah’a yemin ederim» bu sözün kendi­ne has bir tatlılığı vardır… dedi ve haberin geri kalan kısmını zikretti.

İbn Mes’ud der ki: Bu, Kur’ân-ı Kerim’de, uyulacak her bir hayrın ve uzak durulması gereken her bir şerrin dile getirildiği en kapsamlı âyet-i kerime­dir.

en-Nakkaş da şöyle demektedir: Deniliyor ki, adlin zekâtı İhsan, güç ye­tirmenin affetmek, zenginliğin zekatı iyilik yapmak, makam ve mevkiin ze­katı ise, kişinin kardeşlerine (mektup) yakmasıdır. [282]

  1. Adalet ve İhsan’m Mahiyeti:

İlim adanılan adalet ve ihsanın açıklanması husus’unda tarklı görüşlere sa­hiptirler- İbn Abbas der ki: Adalet “la ilahe illallah”-, rhsan ise farzların edâ edilmesidir.

Adaletin farz, ihsanın da nafile olduğu söylenmiştir. Sütyan b. Uyeyne der ki: Burada adalet, insanın içinin dosdoğru olmasıdır. İhsan \se, insan içinin açığa vurduğundan daha üstün, değerli ve faziletli olmasıdır.

Ati b. Ebi Talib der ki: Adalet, insafla hareket etmek, ihsan ise lütufta bu­lunmak ve erdemlice davranmak demektir.

İbn Atîyye der ki: Adalet farz olan İnanç, emanetlerin eda edilmesi husu­sundaki şer’î hükümler, zulmün terkcdilmesi, insaftı hareket etmek ve hak­kı sahiplerine vermektir. İhsan ise teşvik olunmuş herbir işi yapmaktır. Ba­zı işlerin tamamı teşvik, (rnendup) edilmiştir. Kimi işler de tarzdır. Şu kadar var ki, onun yeterli olan sınırını yerine getirmek, adaletin sınırları içerisin­dedir. Onu, yeterli oîan miktardan fazlasıyla yapıp tamamlamak ise, ihsana girmektedir.

İbn Abbas’m açıklaması su göl ürür. Çünkü farzların eda edilmesi, Rasû-lullah (sav)’ın, Cibrİî’in soru sorduğu hadiste-de açıkladığı gibi tarzların eda edilmesidir. İşte adalet de budur İhsan ise, Peygamber (sav)’ın, Cibril ha­disinde cevaplandırdığı şekilde açıklamasının gereğine uygun olarak diğer tamamlayıcı işler ve mendup fiilleri yerine getirmektir. Çünkü Hz. Peygam­ber, (Cibril hadisi dîye bilinen hadiste) Cebrail’in sorusuna: “(İhsan), Allah’a sen O’nu görüyormuş sun gibi ibadet etmendin Sen O’nu görmüyorsan da­hi, o seni görmektedir’ diye cevap vermiştir.[283] O bakımdan, eğer bu açık­lama İbn Abbas’ian sahih olarak nakledilmiş ise, herhalde mükemmel şek­liyle farzların yerine getirilmesini kastetmiş olmalıdır,

İ’bnü’l’Arabî der ki: Adalet, kul ile Rabbi arasında, yüce Allah’ın hakkı­nı, kişinin kendi nefsini korumasına tercih etmesi, O’nun rızasını kendi ar­zusundan önde tutması, yasaklarından uzak kalarak emirlerini yerine getir­mesidir Kişinin, kendisine karşı adaleti ise, nefsini helak edecek şeylerden alıkoymasıdır. Nitekim yüce Allah: “Ro-bbinin huzuruna varmaktan korkup, nefsini hevadan alıkoyan…” (en-Nâziât, 79/40) diye buyurmaktadır. Kişinin, tama’ ettikleri şeylerin arkasından gitmekten uzak durması, her hal ve hu­susta kanaatten ayrılmamak (kişinin kendisine karşı adaleti kapsamındadır). Kişinin kendisi ile sair insanlar arasında adalet yapmasına gelince; nasiha­ti (samimi olarak iyiliğini istemeyi, öğüt vermeyi) karşılıksız yapması. a£ çok her hususta hıyaneti terk etmesi, her bakımdan öbür insanların haklarını adil olarak vermesi, söz ve davranış ile hiç bir kimseye gizli ve de açık kötülük yapmaması, onlardan gelip İsabet eden belalara karşı sabredip katlan-maşıdır. Bunun asgari ölçüsü ise, insaî’dır. (Haklarını vermek ve onlara eziyeti terk etmektir).

Derim ki: Adalete dair bu etraflı açıklamalar, güzel ve mutedildir. İhsana gelince, ilim adamlarımız şöyle demiştir thsan, fiilinden mastar­dır. İki manada kullanılır: Birincisi, bizatihi teaddi etmesi (fiilin geçişli olma­sı), kişinin; Filan işi güzel yaptım” yani onu mükemmel yaptım, demesi buna örnektir. Bu da; Filan şey güzel oldu” şeklinden hemzeli olarak nakledilmiş bir fiildir. İkinci anlamı ise, bir harfi cer ile tead-df etmesidir. Bu da; Filana ihsanda bulundum” demek gi­bidir. Yani ben ona, kendisine yararlı olacak şeyler yaptım, demektir.

Derim ki: İşte bu âyet-i kerimede ihsanın bu İki anlamı da aynı anda kas­tedilmiştir. Çünkü şanı yüce Allah, mahlukatın birbirlerine iyilik yapmala­rını sever. Öyle ki, sana ak kafesteki bir kuşa, evindeki kediye bile iyiliği­ni esirgememen gerekir. Halbuki yüce Allah’ın, yaratıkları bu iyilik ve ihsan­ları da muhtaç değildir. Esasen bütün ihsan, nimet, lütuf ve minnetler hep O’ndandır

“Cibril hadisi” diye bilinen hadiste ise, ikinci manası ile değil de birinci manası ile ele alınmıştır. Esasen birinci anlamı ile ihsan, ibadetin dikkatli ve güzel bir şekilde yapılması, İbadeti sahih kılan ve tamamlayan bütün özel­likleriyle eda etmeye riaeyet edilmesi, ibadetteki hukukun gözetilmesi, ge­rek ibadete başlarken, gerekse de devam ederken, yüce Allah’ın azamet ve celâlinin hatırda tutulması ile olur. İşte Hz. Peygamber’in: “Allah’a, sen O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi, O seni görmektedir’ buyruğu ile kastettiği de budur. Böyle bir murakabe allın­da olduğunu kabul eden kalp sahiplerinin iki hali sözkonusudur: Bunlardan birincilerine hakkın müşahede edilmesi hali galip gelir ve adeta kişi Allah’ı görüyormuş gibi olur. Peygamber (sav)’ın: “Ve benîm gözbebeğim namaz­dır”[284] hadisi ile bu hale işaret etmiş olma ihtimali vardır. İkincisi ise, bu de­receye ulaşamamakla birlikte cenab-ı Hakkın, kişinin kendisine muttali ol­duğunu, O’nu görmekte olduğunu bilme halinin baskın ve ağırlıklı olarak his­sedilme halidir, İşte yüce Allah’ın: “O seni kalkınca da görür, secde edenler arasındaki dolaşmanı da” (eş-Şuarâ, 26/218-219) buyruğu ile: “Mutlaka o işe daldığınızda Biz üzerinize şahidiz” (Yunus, 10/61) buyruklarında buna işaret edilmektedir. [285]

  1. Akrabalara Birşeyler Vermek;

Yüce Allah: “Akrabaya vermeyi emreder” buyruğu ile, onlara malından vermeyi kastetmektedir. Nitekim yüce Allah’ın: “Akrabaya hakkını ver”(e-İsrâ, 17/26.) buyruğu da bunu dile getirmektedir. Yani, akrabalık hakkını gözet. Bu buyruk burada mendup oîan bir amelin, vacip olana atfedilmesi ka­bili ndedindir. İşte Şat’iî bu buyruğu, ileride de açıklanacağı üzere, mükâtep köleye vermenin vücubuna delil göstermiştir. Özellikle akrabaları zikretme­si ise, akraba haklarının daha sağlam ve onları gözetmenin daha vacip olu­şundan dolayıdır. Çünkü, şanı yüce Allah’ın ismini, kendisinin Rahman ismin­den türettiği “rahim (akrabalık)” hakkını pekiştirmek ve bu bağı gözetmeyi, kendi zatının haklarını gözetmek olarak gördüğünü vurgulamak içindir. Ni­tekim sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “(Yüce Allah “rahime; (akrabalık ba­ğına)” dedi ki:) Seni gözeteni Benim de gözetmeme, senin bağını koparanı da Benim de koparmama razı gelmez misin?”[286]

Özellikle akrabalar fakir iseler daha bir gözetilmelidirler. [287]

  1. Fakşâ, Münker ue Bağy:

Yüce Allah’ın: “Fahşâyı, münker ve bağyi yasaklar” buyruğundakl fah-şâ, söz ya da davranış türünden olsun, çirkin olan her şey demektir. İbn Ab-bas ise, zina diye açıklamıştır. Münker, şeriatın o işi nehyetmek suretiyle red­dettiği herşeydir. Bu, genel olacak bütün masiyetleri, kötü ve aşağılık dav­ranışları, çeşitli türleriyle bayağılıkları kapsar. Münkerin şirk demek olduğu da söylenmiştir.

Bağy; kibir, zulüm, kin ve haddi aşarak haksızlık yapmak demektir. Ger­çek mahiyeti sınırı aşmaktır. Bu münkerin kapsamına girer. Ancak yüce Al­lah, zararının çokluğu dolayısıyla ona verdiği önemi belirtmek üzere özel­likle sözkonusu etmiştir, Hadis-i şerifte de Peygamber (sav)’ın şöyle buyur­duğu kaydedilmektedir: “Yapılan bir bağyden (haddi aşmaktan), daha çabuk cezası veriîen hiçbir günah yoktur.”[288] Yine Hz. Peygamber şöyte buyurmuş­tur: “Bağî kişinin mutlaka sırtı yere getirilmiştir.”[289]

Yüce Allah, kendisine karşı haksızlıkta bulunulan (bağye maruz kalan) kimseye ilâhî yardımını va’detmiştir İndirilmiş kitapların birisinde şu hüküm yer almaktadır: Eğer bir dağ diğer bir dağa haksızlık edecek olursa, (Allah o haksızlık yapan dağı dümdüz eder. [290]

  1. Bu Âyetin Ahlâkı île Ahlâklanmanm Önemi:

İmam Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail el-Bulıârî, Sahih “inde şöyle bir başlık açmıştır: “Yüce Allah’ın: “Şüphesiz Allah adaleti, İhsanı, akrabaya vermeyi emreder. Fahşayı, münJter ve bağyi yasaklar. İyice dinleyip tutası-nız dîye size öğüt verir” buyruğu ile: “Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir” (Yunus, 10/23); “Sonra yine ona haksızca saldınhrsa, elbet­te Allah ona yardım eder” (el-Hacc, 22/60) buyrukları ve müslüman aleyhi­ne olsun, kâfir aleyhine olsun kötülüğü kışkırtmayı terk etmek.[291]

Bu başlıktan sonra Hz. Âişe’nin, Lebid b. el-A’sam’ın, Peygamber (sav)’a büyü yapması hakkındaki hadisini söz konusu etmektedir. İbn Battal der ki: ı Buharı) Allah ondan razı olsun, bu âyet-i kerimelerden, müslüman ya da kair aleyhine kötülüğü harekete getirip kışkırtmayı terketme anlamını çıkart­mıştır, Nicekim \z. Âişe’nin hadisi de buna delildir. Çünkü orada Hz. Pey-gamber’in şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Allah mademki bana şifa ver­miş bulunuyor, artık ben de insanların aleyhine herhangi bir kötülüğü kış­kırtmaktan, harekete getirmekten hoşlanmıyorum.” Bunun açıklamasj da -Al­lah en iyi bilendir ya- şöyledir: O (Buharı), yüce Allah’ın: “Şüphesiz ki Al­lah adaleti, ihsanı… emreder buyruğunda kötülük İşleyene ihsanda bulu­nup, onun köcülüğüne ceza vermeyi terk etmenin mendup olduğu anlamınt çıkartmıştır. Denilse ki: Haksızlığı yasaklayan âyetler hakkında böyle bir yorum yapmak nasıl sahih olabilir? Şu şekilde cevap verilir: Bunun da açık-.aması -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- şöyledir: Yüce Allah kullarına, “si­zin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir” buyruğunda haddi aşmanın za-rarının haddi aşana raci olacağını bildirip, kendisine haksızlık yapılana yar­dımcı olmayı taahhüd ettiğinden dolayı, kendisine karşı haksızlıkta bulunu­lan kişinin yüce Allah’a bu yardım taahhüdü dolayısıyla şükretmesi ve ken­disine haksızlık yapana af ile kargılık vermesi daha uygundur. Nitekim Pey­gamber (sav) da kendisine büyü yapan ya hu d iye bu şekilde davranmıştır. An-cak. yüce Allah’ın: “Şayet bir ceza verecek olursanız, size yapılan saldırının misliyle mukabele edin” (en-Nalıl, 16/126) buyruğu gereğince intikam aima hakkına sahiptir, Ama o, yüce Allah’ın: “Bununla beraber kim de sabreder ve bağışlarsa, muhakkak bu üzerinde kararlılıkla durmaya değer işlerden­dir” (eş-Şura, 42/43) buyruğundan hareketle affetmeyi tercih etmiştir, [292]

  1. İyiliği Emredip Kötülükten Alıkoymak ve İhsanın Önemini Vurgulayan Tarikten Bir Olay:

Bu âyeH kerime, iyiliği emredip münkerden alıkoyma gereğini ihtiva et­mektedir. Bunlara dair açıklamalar daha önceden (ÂH İmran, 3/21-22. âyet-.erinin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Rivayet edildiğine göre bir topluluk, kendilerine zekât toplayıcı ve vali (âmil) olarak tayin edilmiş bir zatı, Abbasi hükümdarlarından Ebu Cafer el-Mansur’a dava eder. Ancak bu vali, kendisini şikâyet edenlere karşı delille­rini ortaya koyarak onları mağlup etmiş, aleyhine öyle pek büyük bir zulüm ispat edemediklerini, hiç bir hususin haksızlık yapmadığım ortaya koymuş. Şikâyet eden topluluk arasından bir delikanlı ayağa kalkarak şöyle demiş: Mü’minlerin emiri! Allah, adalet ve ihsanı emretmektedir. Evet, gerçekten o adaletlidir, ama ihsan yapan bir kimse değildir. Ebu Cafer, bu gencin isabet­li söz söylemesine hayret eder ve tayin ettiği âmilini görevden alır. [293]

  1. Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin. Ye­minleri pekiştirdikten sonra bozmayın. Hem Allah’ı üzerinize kefil yapmışken (nasıl bozarsınız)? Şüphe yok ki Allah, yaptıkla­rınızı bilir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [294]

  1. Allah’ın Ahdi:

Yüce Allah’ın: “-Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin” buyruğu, dil ile akdolunan ve insanın yükümlülük üstlendiği ahş-veriş, akrabalık bağım gö­zetmek veya dine uygun herhangi bir husustaki antlaşmaların tümünü kap sayan umumî bir lafızdır. Bu âyet-i kerime aynı zamanda yüce Allah’ın: “Şüphesiz ki Allah adaleti, ihsanı… emreder (en-Nahl, 16/90) buyruğunu da kapsamaktadır. Çünkü o âyet-i kerime bu işi yapınız, bu işten de uzak ka­lınız anlamındadır. Bu buyruk böylelikle öncekine atfedilmiş olmaktadır.

Âyet-i kerîmenin. Peygamber (sav)’a, İslâm üzere bey’at hususunda indi­ği söylendiği gibi, cahiliye döneminde yapılıp İslâm’ın da bağlı kalınmasını istediği antlaşmalara bağlılık hakkında İndiği de söylenmiştir. Bunu da Ka-tade, Mücahid ve İbn Zeyd ifade etmiştir Ancak âyet umumî olup, -açıkla­dığımız gibi- bütün bu hususları kapsamına alır.

Sahİh’te, Cubeyr b. Mut’im’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlui-lah (sav) buyurdu ki: “Islâmda hitt'(hak üzere dayanışmak için sözleşmece gerek yoktur. Ancak, cahiliye döneminde bu türden ne kadar antlaşma ya­pılmış ise, İslâm ancak onun gücünü artırır.”[295] Bununla hakkın yardımına koşulması, hakkın yerine getirilmesi ve hak sahiplerinin gözetilmesini kas­tetmektedir

İbn İshak’ın sözünü ettiği Hilfu’l-Fudûl buna örnek gösterilebilir. İbn İs-hak der ki: Kureyş kabileleri şerefi ve nesebi dolayısıyla Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde toplandılar. Bunlar Mekke’de ister Mekkeli olsun İster ol­masın, haksızlığa uğramış birisi buldular mı, mutlaka onun haksızlığı gide­rilinceye kadar yanında yer alacaklarına dair akidleştiler ve antlaştılar, Ku­reyş, o bakımdan bu antlaşmaya “Hilfu’l-Fudûl” adım verdi. Yani, faziletle­re dair yapılmış hilf (antlaşma). Burada sözü geçen iudûl “fadTın çokluk ço­ğuludur, Fels’in çoğulunun fülus gelmesi gibi. Yine îü>n Tshak’ın, İbn Şİhab’dan rivayetine göre, o şöyle demiş: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Ben, Abdullah b. Cud’an’ın evinde bir antlaşmaya tanık oldum ki, onun karşılığında kırmı­zı develere sahip olmayı tercih etmem. İslâm geldikten sonra bile (şu sıra­da) o antlaşma gereğince (yardıma) çağırılacak olsam, hiç şüphesiz bu çağ­rıya icabet ederim,”

İbn İshak der ki: Velid b. Utbe, Hüseyin b. Ali’nin alacağı olan bir malı ver­mek istemedi. Çünkü Velid o sırada Medine emiri olduğundan otoritesine gü­veniyordu. Hüseyin b. AJi (r.a) ona şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ya hak­kımı bana verirsin, yahut da kılıcımı alıp sonra da Rasûlullah (sav)’ın Mes­cidinde dikilip ve Hİlfu’l-Fudül’un gereği olarak bana yardım için davette bu­lunurum. Bunun üzerine Abdullah b. ez-Zübeyr de şöyle dedi: Ben de Allah adına yemin ederim ki, eğer bizi çağıracak olursa, şüphesiz ben de kılıcımı alır ve onun yanında hakkını alıncaya kadar yahut da hep birlikte ölünceye kadar dikilir yerimi alırım. el-Misver b. Mahreme de bu haberi alınca o da ay­nı sözleri söyledi. Abdurrahrnan b. Osman b. Ubeydullah et-Teymî de bu ha­beri alınca, o da bunun gibi bir söz söyledi, Bu sefer Velid, bunu haber alın­ca Hz. Hüseyin’e hakkım verdi.

îlim adamları derler ki: İşte cahiliye döneminde yapılmış bulunan bu anı­laşmayı İslâm daha bir pekiştirmiş, Peygamber (sav) da, “İslâm’da hilf yoktur11 buyruğunun genel kapsamı dışında tutarak, ona özel bir konum vermiştir,

İslâm’da böyle bir antlaşmaya gerek olmayışının hikmetine gelince, zaten şeriat zalimden hakkın alınması hükümlerini ihtiva etmektedir. Ondan alınan hakkın mazluma ulaştırılmasını emretmiştir. Bu, esasen mükellefler arasın­dan gücü yeten herkes üzerinde umumî bir görev olarak şeriatin asli hüküm­leri gereğince vacip kılınmış bir şeydir. Şeriat, bu hükümleri gereğince za­limlere karşı kullanılacak ve izlenilecek yoîu tesbit etmiş bulunuyor. Yüce Al­lah şöyle buyuruyor; “Ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık gösterenler aleyhine yol vardır. İşte bunlar için çok acıklı bir azab vardır.” (eş-Şûrâ, 42/42)

Sahih’te de şöyle buyurulmaktadır: “Zalim yahut mazlum olsun kardeşi­ne yardımcı ol” Onlar, Ey Allah’ın Rasulü! Haydi mazlumken ona yardım et­tik- Zalimken nasıl yardım edebiliriz. Hz. Peygamber: “Onu alıkoyarsın -bir rivayette de: Zulmünü engellersin- işte ona yardım etmek budur” diye bu­yu rdu.[296]

Hz. Peygamber’in: “İnsanlar zalimi görüp de, onun ellerini (zulümden) çek­meyecek oîurlarsa, aradan fazla bir zaman geçmeksizin, kendi nezdinden on­ların hepsini kuşatacak bir azap gönderir”[297] buyruğu da daha önceden geç­miş bulunmaktadır. [298]

  1. Yeminlerin Pekiştirilmesi:

“Yeminleri pekiştirdikten” yani onları sağlamlaştmp ağır ifadelerle güç­lendirdikten “sonra bozmayı ise, “Pekiştirmek” anlamındadır. ile, Pekiştir­di” anlamında olup, iki ayrı söyleyiştir. [299]

  1. Allah’ın Kefil Yapıldığı Yeminlere Bağlılık:

“Hem Allah’ı üzerinize kefil yapmışken” O’nu şah id tutmuşken “nasıl bozarsınız?” Buyruk, Allah’ı koruyucu yapmışken yahut onlara bağlı kala­cağınıza dair Allah adına taahhüdde bulunmuşken diye de açıklanmıştır. Bu­rada yüce Allah’ın: “Pekiştirdikten sonra” buyruğu ile azîm ve kararlılıkla pekiştirilmiş yemin ile İağiv yemini arasındaki farka işaret edilmektedir.

İbn Vehb ile İbnü’l-Kasım, Malik’ten şöyle dediğini naklederler: Pekiştir­mek, bir kimsenin aynı şey hakkında defalarca yemin etmesi ve o şey hak­kında üç veya daha fazla yeminleri tekrarlaması demektir. Mesela, Allah’a ye­min ederim ki, bundan daha aşağısını yapmayacağım, Allah’a yemin ederim ki, bundan daha aşağısını yapmayacağım, demek gibi. Böyle bir yeminin kef-fareti, yemin keffaretinde olduğu gibi bir keffarettir.

Yahya b. Said de şöyle demektedir: Burada sözü edilenler, ahidlerdir. Ahid de bîr yemindir. Ancak aralarındaki fark, ahdin keffaretinin olmayışıdır. Peygamber {sav) da şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde ahdini bozan her­kesin bu ahdine hainliği miktannca onun arka yanı baştnda bir sancak diki­lir ve bu filanın ahdine hainliğidir denilir.[300]

Allah adına yemine gelince, şanı yüce Allah, bir tek yerde yemin kefta­retini söz konusu etmiştir. Bu da, “yemin-i mun’akide” diye bilinen yemine riâyet etmemek halinde söz konusudur.

İbn Ömer der ki: Yeminin pekiştirilmesi, bir kimsenin iki defa yemin et­mesiyle olur. Tek bir deta yemin edecek olursa, bunda keffaret sözkonusu değildir. Bu türden açıklamalar önceden, el-Mâide Sûresi’nde (5/89. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [301]

  1. İpliğini sağlamca eğirdikten sonra söküp bozan kadın gibi ol­mayın. Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye yemin­lerinizi aranızda bir hile ve fesat aracı ediniyorsunuz… (ha)? Her­halde Allah sizi bununla imtihan eder. Hakkında anlaşma/lığa düştüğünüz şeyi O kıyamet gününde elbette size açıklayacak­tır.

“İpliğini sağlamca eğirdikten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın” buyruğunda geçen, Söküp bozmak, nakzetmek” ile aynı şeylerdir. Bu köklerden isim; ile, şeklinde gelir. Birincisinin çoğulu (âyette geçtiği üzere); şeklindedir.

Bu âyet-i kerime, yemin eden, ahidleşen ve ahdini sağlamlaştırıp pekiş­tirdikten sonra bozan kimseyi, yününü eğirip sağlam bir şekilde büktükten sonra çözen kadının durumuna benzetmektedir. Rivayet olunduğuna göre Mekke’de, Amr b. Ka’b b. Sa’d, b. Teym b. Murre kızı Rayta diye bilinen ah­mak bir kadın varmış. Ve bu kadın bu şekilde yaparmış. İşte bu benzetme onadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır, Abdullah b. Kesir ve es-Süddî de bunu nakletmekle birlikte, kadının adını vermemişlerdir.

Mücahİd ve Katade ise, bu bir misaldir. Yoksa muayyen bir kadın ile il­gisi yoktur, demişlerdir.

Âyet-i kerimedeki; Sağlamca” kelimesi, hal olmak üzere nasb edil­miştir. Hile ve fesat” ise aldatmak, kandırmak, kötülük yapmak is­temek gibi anlamlara gelir, Ebu Ubeyde der ki: Doğru olmayan her bir işe bu isim verilir

“Bir ümmet, diğer bir ümmetten çoktur diye…” buyruğu ile ilgili olarak müfessirler şöyle derler: Bu âyet-i kerime, şu şekilde davranan Araplar hak­kında nazil olmuştur: Bir Arap kabilesi, bir başka kabile ile antlaştıktan sonra, bunlardan birisine sayıca çok ve güçlü bir kabile gelip de onun ah­dini bozmasını, karşı tarafı aldatmasını isteyecek olursa, o kabile de ilk antlaşma yaptığı kabilenin ahdini bozar, hainlik eder ve bu büyük kabilenin yanında yer alırdı. -Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır-, İşte yüce Allah da şöy­le buyurmaktadır: Sİ2, bir kesim diğer bir kesimden daha çoktur, yahut malları daha fazladır diye ahidleri bozmayınız. Müşrik düşmanlarınızın dün­yada sayıca çok olduğunu ve bolluk içinde olduklarını görecek olursanız, bun­dan dolayı yeminlerinizi bozmaya kalkışmayınız. Maksat, kâfirlerin ve mal­larının çokluğu sebebiyle tekrar küfre dönmeyi yasakiamakt.tr.

el-Ferrâ da şöyle demektedir: Buyruğun anlamı şudur: Bir toplum sayıca az, siz de çoksunuz; yahut aksine siz az onlar da çok diye, o toplulukla ye­minlerle pekiştirip sağlamlaştırdığını ahidlerinizi bozmayınız.

Daha çok” kelimesi O şey artıp çoğaldı” ifade­sinden alınmadır. “Bununla” daki zamirin, Allah’ın emrettiği ahde bağlılığa ait olma ihtimali olduğu gibi, “daha çok oluş”a ait olma ihtimali de vardır. Ya­ni, yüce’Allah kullarını, birbirlerini kıskanmaları, birilerinin diğerlerine üs­tün olmak istemeleri iie mübtelâ kılmış ve kimin kendi nefsine karşı müca­dele vererek, muhalefet edeceğini, kimin de nefsine uyarak hevâsı gereğin­ce amel edeceğini ortaya çıkarmak kastıyla, onları imtihan etmiştir. Yüce Al­lah im “Herhalde Allah sizi bununla imtihan eder. Hakkında” öldükten son­ra diriliş ve bunun dışında “anlaşmazlığa düştüğünüz şeyi O, kıyamet gü­nünde elbette size açıklayacaktır1′ buyruğunun anlamı işte budur. [302]

  1. Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dile­diğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz.

“Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı.” Sizi, tek bir dine sa­hip kılardı. “Fakat O, dilediğini” onlar hakkında âdil bir hüküm olarak on­ları yardımsız bırakmak ve muvaffakiyet vermemek suretiyle “saptırır, dile­diğini de” kendilerine onlara bîr lütuf ve ihsan olmak üzere tevfikmi Üısiin etmek suretiyle “hidâyete erdirir.” Ve O, yaptığından sorumlu tutulmaz, ak­sine siz sorumlu tutulursunuz. Âyet-i kerime, önceden de geçtiği üzere, ka­deri görüşü benimseyenlerin kanaatlerini reddetmektedir.

(Bir önceki âyette geçen); Elbette… açıklayacaktır”buyruğu ile Muhakkak sorguya çekileceksiniz” buyruklanndaki şeddeli “nün” ile birlikte gelen “lâm”, hazfedilmiş bir kaseme delil teşkil etmektedir. Allah’a andolsun ki, size açıklayacaktır ve andolsun ki, sorguya çekileceksiniz de­mektir. [303]

  1. Yeminlerinizi aranızda hile ve fesad aracı edinmeyin. Çünkü o takdirde, sapasağlam yerleştikten sonra ayak kayıverir ve Allah yolundan alıkoyduğunuz İçin kötülüğü tadarsınız. Büyük bir aza­bı hak edersiniz.

“Yeminlerinizi aranızda hile ve fesad aracı edinmeyin” buyruğu, te’kid olmak üzere tekrar edilmiştir. “Çünkü o takdirde sapasağlam yerleştikten sonra ayak kayıverir.” Bu da, bu husustaki nehyin daha ileriye götürülme­si demektir. Çünkü veminlere baalı kalmanın dinde önemi çok büyüktür ve insanlar arası ilişkilerde çokça tekrarlanır, Yani, yeminlerinizi içten içe, aldan­mak ve fesad çıkarmak: kastı He yapmayın. O takdirde ayak (lannız) sapasağ­lam yerleştikten sonra kayıverir. Bu da, Allah’ın bilinip tanınmasından son­ra, yeminlere bağlı kalınmamak suretiyle ayakların kayacağı anlamındadır. Bu, dosdoğru bir durumda iken, büyük bir kötülüğe düşen ve ona gömülen kimsenin durumunu anlatmak için kullanılmış bir istiaredir. Çünkü ayak ka­yacak olursa, kişiyi hayırlı bir durumdan kötü bir duruma nakleder. İşte Kü-seyyir’in şu mısraı da bu kabildendir:

“İkimiz de yanyana gelince, ben sebat ettim, onun ise ayağı kaydı.”

Araplar, afiyette iken belâya duçar olan, yahut zor bir duruma düşen hak­kında da “ayağı kaydı” tabirini kullanırlar. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Eğer sen ileri geçecek isen, senin ileri geçişin engellenecektir. Ayakların kayacak olursa da öldürülürsün.”

Bir şey hakkında yanlışlık yapan kimseye de “o işte ayağı kaydı” denilir.

Bundan sonra yüce Allah, dünya azabı ve âhirette de büyük azab ile teh­ditte bulunmaktadır. Bu tehdit, Rasûlullah (sav)’a olan ahdini bozan kimse­ler hakkındadır. Çünkü önce ona ahid verdiği halde, daha sonra verdiği ah­dini bozan ve imandan çıkan kimseler olmuştur. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadar­sınız.” Dünyada kötülüğün tadılmasi, onların.başlarına gelen ve hoşlanma­dıkları şeylerdir. [304]

  1. Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın. Çünkü Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz.
  2. Sizin yanınızdaki tükenir. Allah’ın nezdindekiler ise kalıcıdır. Sabredenlerin mükâfatını elbette yapmakta olduklarının güze­li ile vereceğiz.

“Allah’ın ahdini az bir pahaya satmayın.” Yüce Allah bu buyruk ile. rüş­veti ve ahidleri bozmak karşılığında mal almayı yasaklamaktadır. Yani, az bir dünyalık karşılığında ahidlerinizi bozmayın. Dünyalığın -çok olsa dahi- az ol­makla nitelendirilmesi, zeval bulacak şeylerden olmasından dolayıdır. O bakımdan, kesin olarak dünyalık azdır. Yüce Allah’ın: “Sîzin yanınızdaki tü­kenir, Allah’ın nezdindekiler İse kalıcıdır” buyruğu ile kastedilen de bu­dur. Bu buyrukla yüce Allah, dünyanın durumu ile âhiretin durumu arasın­daki farkı açıklamaktadır. Birisi tükenip bitmekte, sonu gelmekte, Allah’ın nez-dîndeki bağışlar, lütuflan ve cennetlerinin nimetleri ise, ahdini eksiksiz ye­rine getiren ve yaptığı akidlerde sebat gösteren kimseler için asla son bul­mayacaktır, Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

“Malın helâli de haramı da bir gün gelir tükenir.

Yarına, geriye günahları kalır.

Allah’ından korkup gerçek takva sahibi olmak,

Ancak kişinin içeceğinin de yiyeceğinin de helâl ve teiniz olmasına bağlıdır.”

Bîr başka şair de bu konuda şöyle demektedir:

“Farzet ki dünya bütünüyle kendiliğinden senin önüne getirilmektedir.

Peki, sonunda bu değişmeyecek midir?

Senin dünyan ancak bir gölge gibidir,

Seni gölgesinde barındırdı, sonra da zeval bulacağını ilan etti.”

İslâm ve itaat üzere ve masiyetlere karşı “sabredenlerin mükâfatını el­bette yapmakta olduklarının” itaatlerinin “güzel ile vereceğiz.” Verilecek olanların, itaatlerden daha güzel olmakla nitelendirilmesi, itaatlerin dışında kalan güzelliklerin mubah olmalarından dolayıdır. Mükâfat ise, ancak Allah’ın vaadi gereğince itaatler için söz konusudur.

Âsim ve İbn Kesir, Elbette… mükâfatlandıracağız” şeklinde tazim “nun”uyla okumuşlardır. Diğerleri ise, “ya” ile (mükâfatlandıracaktır, anlamında) okumuşlardır.

Denildiğine göre, şu “…satmayın” ile bir sonraki âyetin buraya kadarki bölümü, Kindeii, Âbisoğlu İmruu’1-Kays ile onun hasmı İbn Esva’ hakkında inmiştir. Bunlar, bir toprak hakkında anlaşmazlığa düşmüş, İmruu’1-Kays yemin etmek İsteyince, bu âyet-i kerimeyi işitmiş, bunun üzerine yemin et­mekten vazgeçmiş ve arkadaşının haklı olduğunu ikrar etmiş. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [305]

  1. Erkek olsun, kadın olsun kim mümin olduğu halde salih amel işlerse Biz, şüphesiz ona çok güzel bir hayat yaşatırız. Ve bun­ları elbette işlediklerinin en güzeli ile mükâfatlandıracağız.

“Erkek olsun, kadın olsun kim mümin olduğu halde salih amel İşler­se Biz, şüphesiz ona çok güzel bir hayat yaşatırız” buyruğu, şart ve ceva­bını ihtiva etmektedir, “Çok güzel bir hayafın mahiyeti hakkında beş gö­rüş ileri sürülmüştür:

1- İbn Abbas, Said b. Cübeyr, Ata ve ed-Dahhâk’a göre helâl rızık demek­tir.

2- Hasan-ı Basrî, Zeyd b. Vehb ile Vehb b. Münebbih’e göre kanaat de­mektir. ,el-Hakem, bunu İkrime’den, o da İbn Abbas’m görüşü olarak riva­yet etmiştir. Aynı zamanda Ali b. Ebi Talib (r.a)’tn da görüşü budur.

3- Yüce Allah’ın, itaatleri işleme muvaffakiyeti demektir. Çünkü itaatleri işlemek, kişiyi Allah’ın rızasına ulaştırır. Bu anlamdaki açıklamayı da ed-Dah-hâk yapmıştır. Yine ed-Dahhâk şöyle demiştir: Bir kimse, mü’min olarak sa­lih amel işleyecek olursa, ister darlık İçinde olsun, ister bolluk içinde olsun, onun hayatı güze) hayattır. Buna karşılık Allah’ı anmaktan yüz çeviren, Rab-bi’ne iman etmeyen salih amel de işlemeyen bir kimsenin geçimi dardır ve onun hayatında hayır namına bir şey yoktur.

4- Mücahid, Katade ve İbn Zeyd de der ki: Cüze! hayattan kasıt, cennet­tir. el-Hasen de böyle demiştir. e!-Hasen devamla der ki: Cennet dışında hiç bir kimse için güzel hayat söz konusu değildir. Bunun, mutluluk olduğu da söylenmiştir. Bu görüş; İbn Abbas’dan rivayet edilmiştir.

5- Ebû Bekr el-Verrâk da der ki: Güzel bayattan kasıt, itaatin tatlılığıdır. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî der ki: Güzel hayat, kulun kendi tedbirinden vaz­geçerek, tedbirini hakka havale etmesi demektir. Cafer-i Sadık da şöyle de­miştir: Güzel hayat, marifetuîiah ve Allah’ın huzurunda doğru ve samimi du­ruştur. Bunun, yaratıklardan müstağni kalmak ve hakka muhtaç olduğunu bil­mek olduğu söylendiği gibi, kader-i İlâhiye rıza göstermektir, diye de açık­lanmıştır.

“Ve bunları elbette İşlediklerinin en güzeli ile* âlıirette “mükâfatlandı­racağız.” Şanı yüce Allah önce “ona çok güzel foir.hayat yaşatırız” diye bu­yurduktan sonra, “ve bunları elbette… mükâfatlandıracağız” diye buyurma­sı, “Kim” kelimesinin hem tekil hem çoğul için kullanılabilmesinden dolayıdır. Bir seferinde zamir tekil olarak lafza, diğerinde ise çoğul olarak ma­naya ait olmuştur. Bu türden açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Ebu Salih der ki: Tevrat’a inanan bir grup insan ile İncil’e inanan bir grup insan ve putlara tapan bir başka grup insan oturdular. Bunlardan birisi, biz daha faziletliyiz dedi, diğerleri de; biz daha faziletliyiz deyince bunun üze­rine bu âyet-i kerime nazil oldu. [306]

  1. Kur’ân’ı okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız: [307]

Allah’a Sığınmak:

Bu’âyet-i kerime, daha önce geçen yüce Allah’ın: “Ve biz sana bu kitabı her şeyi açıklayan… olmak üzere kısım kısım indirdik” (en-Nalıl, 16/86) âye­ti ile alâkalıdır. Sen, işte bu özellikteki Kitabı okumaya başİıyacağında, şey­tanın karşına dikilerek seni Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmekten, için­deki hükümlerle amel etmekten alıkoymak istemesine karşı Allah’a sığın. Yok­sa Kur’ân okuduktan sonra Allah’a sığınmayı kastetmemektedir. Bilakis bu buyruk şu ifadeye benzer: Yemek yiyeceğin vakit Bismillah de. Yemek ye­mek isteyecek olursan Bismillah de, demektir.

Cübeyr b. Mut’un, babasından şöyle dediğini rivâyel eder: Ben, Rasûlul-lah (sav)’ı namaza başlarken şöyle buyurduğunu dinledim:

Allah’ım, Ben, şeytandan, onun dürtmesinden, kibirlenişinden {kibirliğe itmesinden) ve onun (batıl) tel­kinlerinden sana sığınırım.”[308]

Ebu Said el-Hudri’nin rivayet ettiğine göre de, Peygamber (sav) namaz­da kıraatten önce istiâzede bulunurdu.[309]

el-Kiyâ et-Taberî der ki: Seleften bazılarından, mutlak olarak kıraatten son­ra istiâzede bulunduklan da nakledilmiştir. Bunlar, yüce Allah’ın: “Kur*ân oku­yacağın (okuduğun) zaman, o kovulmuş şeytan’dan Allah’a sığın” buyru­ğunu delil göstermişlerdir. Buyruğun zahirinin, isüâzenin kıraatten sonra ol­masını gerektirdiğinde hiç şüphe yoktur. Çünkü yüce Allah’ın: “Artık nama­zı bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere iken Al­lah’ı anın” (en-Nisâ, 4/103) buyruğuna benzemektedir. Ancak, bu anlama gel­me ihtimali yoktur.

Çünkü bu da yüce Allah’ın: “Söz söylediğinizde de adaletli olunuz” (el-En’âm, 6/152) buyruğu ile: “(Peygamberin) hanımlarından ihtiyacınız olan bir şey istediğinizde, onlardan perde arkasından i stepin “(el-Alız ab, 33/53) buyruklarına benzemektedir. Bu buyruktan maksat, daha önce bir istekte bu­lunduktan sonra perde arkasından onlardan bir şey islemek değildir. Yine bir kimsenin: Konuşursan doğru söyle, ihrama girecek olursan guslet demesi­ne de benzer. Ki, bu da ihram’a girmeden guslet anlamındadır. Bütün bun­ların anlamı, böyle bir şey yapmak istediğin vakit şunu yap, şeklindedir. İş­te burada istiâze emri de böyledir.

Bu anlamdaki açıklamalar önceden geçtiği gibi, istiâze hakkındaki yeter­li açıklamalar da bundan önce, <bk. Giriş bölümü, istiâze ile ilgili bahisler) geçmiş bulunmaktadır. [310]

  1. Doğrusu, iman edip yalnız Rabbleri’ne tevekkül edenler üzerin­de onun hiç bir hâkimiyeti yoktur.
  2. Onun hâkimiyeti, ancak kendisini dost edinip de (onu) O’na or­tak koşanlar üzerindedir.

“Doğrusu, iman edip yalnız Rabbleri’ne tevekkül edenler üzerinde” az­dırmak ve küfre sürüklemek hususunda “onun hiç bir hakimiyeti yok­tur.” Yani, şeytanın insanları Allah tarafından bağışlanmayacak bir günaha zor­la İtmeye kudreti yoktur. Bu açıklamayı Süfyan yapmıştır. Mücahid de der ki: Şeytanın, elinde dostlarını kendisine davet ettiği masiyetlerin hak olduğuna dair hiç bir delili yoktur.

Şöyle de açıklanmıştır: Seylan’ın, onlar üzerinde hiç bir hâkimiyeti söz ko­nusu değildir. Çünkü Allah’ın düşmanı İblis -Allah’ın laneti üzerine olsun-: “Yemin ederim ki ben de… onları toptan azdıracağım. Ancak onlardan, ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna” (el-lficr, 15/39-40) deyince, yüce Al­lah da kendisine; “Benim kullarım Üzerinde senin hiç bir tasallutun olmaz. Azgınlardan sana uyanlar müstesna” (el-Hİcr, 15/42) diye buyurmak sure­tiyle, kullar üzerindeki hâkimiyetini kaybetmiş bulunuyor.

Derim ki: Biz, bundan önce bunun, tahsisin söz konusu olduğu umumî bir İfade olduğunu açıklamış idik. Çünkü İblis, Hz. Âdem ile Hz. Havva’yı ta­sallutu neticesinde hataya düşürüp kandırmış, fazilet sahibi kimselerin ha­tırlarına; Eabbini kim yarattı, gibi sorulan getirmek suretiyle şaşırtma yolu­na gitmiştir.

Nitekim el-A’ruf Sûresi’nin sonlarında (7/200. âyetin tefsirinde) buna da­ir açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Onun hakimiyeti, ancak kendisini dost edinip” ona itaat edip “de onu Allah’a ortak koşanlar üzerinedir.” Bir kimseyi veli (dost) edinmek, ona itaat etmek demektir. -Aynı kökten olmak üzere-; Ondan yüz çe­virdim” anlamındadır.

” Ona” ifadesinin, Allah’a… demek olduğunu, Mücahid ve ed-Dahhâk ifade etmişlerdir. Bu zamirin, şeytana raci olduğu da söylenmiştir. er-Rabi’ b. Enes ve el-Kutebî böyle demişlerdir ki, anlamı şöyle olur; Onlar, şeytan se­bebiyle (Allah’a) ortak koşmaktadırlar. (İşte onun hakimiyeti de böylelerinin üzerindedir.) Mesela, Ben bu söz sebebiyle kâfir oldum” de­nilir. Senin sebebinle filan kişi alim oldu” demektir. Yani, şeytanın dost edindiği kimseler (bu dostluk sebebiyle) Allah’a ortak koşan kimseler olurlar. [311]

  1. Biz, bir âyeti diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimizde, -Allah neyi indireceğini en iyi bilen olduğu halde- “sen ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.
  2. De ki: “Onu Ruhu’l-Kudüs, Rabbinden hak olarak indirmiştir. İman edenlere tam bir sebat vermek İçin ve müslümanlara hi­dâyet ve müjde olsun diye.”

“Biz bir âyeti, diğer bir âyetin yerine getirip değiştirdiğimizde -Allah neyi indireceğini en iyi bilen olduğu halde-…” buyruğunun, Biz önceki bir şeriati, sonradan gönderdiğimiz yeni bir şeriat ile değiştirdiğimizde… anla­mında olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır. Mücahid der ki: Biz bîr âyeti kaldırıp, onun yerine başka bîr âyeti koyacak olursak… de­mektir. Cumhur da: Biz, bir âyeti onlara öncekinden daha ağır gelen bir baş­ka âyet ile nesli ettiğimizde… diye açıklamışlardır.

Nesli ve tebdil (değiştirmek); bir şeyi kaldırmakla birlikte bir başkasını onun yerine koymak demektir. Nesh’e dair açıklamalar, daha önce el-Baka-ra Sûresi’nde (2/106. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Sen ancak bir iftiracısın” yalan söyleyen ve kendiliğinden uyduran bir kimsesin “dediler.” Diyenler, Kureyş kâfirleridir. Onlar bu sözlerini hükmün değiştirilmesini görmeleri üzerine söylemişlerdi, yüce Allah ise şöyle buyur­maktadır: “Hayır, onların çoğu bilmezler.” Hükümleri teşri edenin de, bi­rinin yerine diğerini koyup değiştirenin de Allah olduğunu bilmezier, Yüce Allah’ın: “De ki: Onu Ruhu’l-Kudüs… indirmiştir” buyruğunda, Ruhu’l-Kudüs’ten kasıt Hz. Cebrail’dir. O, nesh edeni ve, nesh edileni iie Kur’ân’ın tamamını indirmiştir. Sahih bir isnadla Âmir eş-Şa’bî’den şöyîe dediği rivayet edilmektedir: “Üç yıl süreyle israfil, Muhammed (sav)’a vahiy getirmekle gö­revlendirildi. O, birer, ikişer kelimeyi getirirdi. Daha sonra Hz. Cebrail Ona, Kur’ân-ı Kerim’i indirdi.”

Yine Müslim’in Sahihinde belirtildiğine göre, yeryüzüne o güne kadar hiç inmemiş bir melek, Hamd (Fatiha) Sûresi’ni Hz. Peygamber’e indirmişti[312] Ni­tekim bu husustaki açıklamalar, bundan önce el-Fatİlıa Suresi’nde (nüzulü ve ahkâmı ile ilgili bölüm, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Rabbinden” Rabbinin kelamından “hak olarak İndirmiştir.” “îman edenlere” içindeki delil ve belgelerle “tam bir sebat vermek için, müslümanlara hidâyet ve müjde olsun diye.” [313]

103- Andolsun ki onların: “Ona muhakkak bir İnsan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İnkâra saparak kastettikleri o kimse­nin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır.

“Andolsun ki onların: Ona muhakkak bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz” buyruğunda, Hz. Peygamber’e öğretiyor dedikleri bu şahsın ismi hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre sözü geçen bu kişi, el-Fâ-kiiı b. el-Muğiıe’nİn kölesi olup adı Cebr idi. Önceleri hristiyanken sonra İs­lama girdi. Kureyş’İn kâfirleri, Peygamber (sav)dan -ümmî olup hiç bir kitap okumamış olduğu halde- geçmiş ve gelecek olaylara dair haberleri işittikle­rinde: Ona, bunları muhakkak Cebr öğretmektedir, diyorlardı. Cebr ise Arap olmayan bir kimse idi. yüce Allah da onların bu iddialarını şöylece cevap­landırmaktadır: “İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır.” Hiç bir insanın ve cinnin tek bir sûresine ve daha fazla bir bölümüne karşı çıkarak benzerini meydana koyamadığı böy­le bir sözü Arap olmayan Cebr ona nasıl öğretebilir?

en-Nakkâş’ın naklettiğine göre, Cebr’in efendisi onu dövüyor ve ona şöyle diyordu: Muhammed’e sen öğretiyorsun ha! O: Allah’a yemin ederim ki hayır. Bilâkis o bana öğretiyor ve beni doğruya iletiyor, diyordu.

İbn İslıak der ki: Bana nakledildiğine göre, Peygamber (sav) el-Hadranıî oğullarının kölesi olan ve Cebr adındaki hristiyan bir kölenin yanında çok­ça otururdu. Bu kişi, (önceki) kitapları okuyan birisi idi. Bunun üzerine müş­rikler: Allah’a andolsun ki, Muhammed’in bu getirdiklerini ona şu hristiyan Cebr’den başkası öğretmiyor.

İkrime ise, bu kişinin adı Yaiş idi, el-Hadramî oğullarının bîr kölesi idi. Ra-sûlullah (sav) ona Kur’ân-ı Kerim’i öğretiyordu. Bu el-Maverdî nakletmekte­dir.

es-Sa’lebî’nİn, İkrime ve Katade’den naklettiğine göre bu, Muğire oğulla­rının bir kölesi olup adı Yaîş idi. Arapça oimayan kitapları okumasını bilir­di. Kureyşlileıin: Şüphesiz ona bir insan öğretiyor, demeleri üzerine bu âyet-i kerime indi.

et-Mehdevî’nin, İkrime’den naklettiğine göre bu, Âmir b. Lüey oğullarının bir kölesi olup adı Yaîş idi.

Abdullah b. Müslim el-Hadramî dedi ki: Bizim, Aynu’t-Temrliler’den hıris-tiyan iki kölemiz vardı. Bunlardan birisinin adi’Yesar, diğerinin adı da Cebr idi. el-Maverdî ile el-Kuşeyrî ve es-Sa’lebîde böyle nakletmelerdir, Şu kadar var ki es-Sa’lebî şunları da söylemektedir: Bunlardan birisinin adı Nebt, künyesi Ebu Fükeyhe idi. Diğerinin adı ise Cebr idi. Bunların ikisi de kılıç yapar ve kılıç bileyler idi. Ellerinde bulunan bir kitabı okuyorlardı. es-Sa’le­bî (devamla) der ki: Bunlar, Tevrat ve İncil’i okurlardı. el-Maverdî ve el-Meh-devî ise Tevrat okurlardı, demişlerdir. Rasûlullah (sav) bunların yanlarından geçer, onların okuyuşlarını dinlerdi. Müşriklerin: Bunlardan öğreniyor, de­meleri üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirerek müşrikleri yalanladı.

Bir diğer görüşe göre, müşrikler bu sözleriyle Selman el-Farisî (r.a)’ı kas­tetmişlerdi. Bunu ed-Dalıhâk ifade etmiştir.[314]

Bir diğer görüşe göre bu kişi, Bel’âm adında Mekke’deki bir lıristiyan idi. Bu, Tevratı da okuyan birisi idi. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

Müşrikler de, Rasûlullah (sav)’ı bunun yanına girip çıkarken görüyorlar­dı. O bakımdan ona bunu öğreten ancak Bel’âm’dır dediler. el-Kutebî der ki: Mekke’de, Rumca konuşan ve Ebu Meysere diye anılan lıristiyan bir adam var­dı. Kİmİ zaman Peygamber (sav) onun yanında otururdu. Kâfirlerin: Şüphe­siz Muhammed ondan öğreniyor, demeleri üzerine bu âyet-i kerime indi.

Bir rivayete göre ise bu kişi Utbe b. Rabia’nın kölesi Addâs’tır. Bunun, Hu-veytıb b. Abduluzza’nın kölesi Abis İle İbnü’l-Hadramî’nin kölesi Yesar Ebu Fükeyhe oldukları da söylenmiştir. İkisi de İslâm’a girmişlerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.

Derim ki: Bunların hepsi ihtimal dahilindedir. Çünkü Peygamber (sav) de­ğişik zamanlarda, Allah’ın kendisine öğrettiklerinden bunlara da öğretmek kastıyla bunların yanında oturmuş olabilir. Bu da Mekke’de oluyordu. en-Neh-lıâs der ki: Bu sözler biribirleriyle çelişen sözler değildir. Çünkü bu iddiada bulunanların bütün bunlara işarette bulunmuş olmaları ve bunların Hz. Pey-gamber’e öğrettiklerini iddia etmiş olmaları muhtemeldir.

Derim ki: Ancak, ed-Dahhâk’ın, kastedilen bu kişinin Selman olduğuna dair ifadesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü Selman, Peygmaber (sav)’ın yanına Me­dine’de iken gelmiş idi (ve müslüman olmuştu.) Bu âyet-i kerime ise Mek­ke’de inmiştir.

“İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır” buyruğunda -ki: İnkâra sapmak” meyletmek demektir. Doğrudan meyletti, saptı” anlamındadır. el-A’raf Sûresi’nde de (7/180. âyetin 2. bölü­mü, 1, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İnkâra saparak” lafzını Hamza, şeklinde “ya” ve “ha” harflerini üstün olarak okumuştur. Yani onların, meyledip işarette bu­lundukları dil, Arapça olmayan bir dildir.

Ucme (acemilik): Saklamak ve açıklamanın zıddı demektir. Erkek için; kadın için de; denilir. Açık-seçik konuşamayan anlamında­dır “Kuyruk sokumu”na: denilmesi ise, gizli ve saklı olmasından do­layıdır. Hayvan” demektir. Çünkü hayvan kendi halini açıkça ifa­de edemez. Kitabın anlaşılmayan yönlerini (gerekli noktala­malarla) izale ettim” demektir. Araplar kendi dillerini bilmeyen ve kendi dil­leriyle konuşmayan herkese “A’cemî” derler. el-Ferrâ derki: A’cem, dilinde ucmelik bulunan kimse demektir. İsterse Araplardan olsun. A’cemi yahut ace­mi ise, aslen acemlerden (Arap olmayanlardan) olan demektir. Ebu Ali der ki: A’cemi, fasih ve açık konuşamayan demektir. Araplardan olsun yahut ol­masın farkctmez. Aynı şekilde A’cem ve A’cemî de, fasih olsa dahi Aceme mensııb olan kimse demektir.

“Dil” ile Kur’ân’ı kastetmiştir. Çünkü Araplar, kasideye ve beyite de dil (li­san) derler. Şair der ki:

“Kötülük lisanını (kaside ve beyitini) bize hediye ediyorsun da, Hainlik ediyorsun. Bense senin hainlik edeceğini zannetmemiştim.”

Burada “lisan” ile şair, kasideyi kastetmektedir.

“Bu ise apaçık bir Arapçadır.” Yani, Arapça olup en fasih ve anlaşılır ifa­delerledir. [315]

  1. Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri şüphesiz ki Allah hidâ­yete erdirmez. Onlara can yakıcı bir azab da vardır.

“Allah’ın âyetlerine iman etmeyenleri” yani, şu Kur’ân-ı Kerime iman etmeyen müşrikleri “şüphesiz ki Allah hidâyete erdirmez. Onlara can ya­kıcı bir azab da vardır.” [316]

105- Ancak Allah’ın âyetlerine iman etmeyenler, yalan uydurup dü­zerler. İşte yalancıların tâ kendileri onlardır.

“Ancak, Allah’ın âyetlerine iman etmeyenler, yalan uydurup düzerler.”

Bu, onların Peygamber (sav)’ı yalan uydurmakla nitelendirmelerine verilen bir cevaptır.

“İşte yalancıların tâ kendileri onlardır.” Bu da onların yalancılıkla ni­telendirilmelerinin ileri bir derecesini ifade etmektedir. Yani onların söyle­dikleri yalana nisbetle bütün yalanlar az sayılır. Mesela, filan kişi yalan söy­ledi, denilir ama, o yalancıdır denilmcyebilir.

Çütıkü fiil kullanıldığı zaman bunun gerçekten durumu ifade etme ihti­mali de vardır, öyle olmayabilir de. Ancak, sıfat olarak kullanılacak olursa, bu sıfat o kimseden ayrılmaz. Bundan dolayı Âdem, Rabbine karşı geldi ve sının aştı denilir ama, Âdem, isyankâr ve haddi aşandır, denilmez. Eğer, fi­lan kişi yalan söyledi. O bakımdan o yalancıdır, denilecek olursa, o takdir­de bu, o kimsenin yalancılık vasfının ileri derecede olduğu anlamındadır. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır. [317]

  1. Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere, kim imandan sonra Allah’ı tanımaz ve fakat küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azab da vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmi bir başlık halinde sunacağız: [318]

  1. Allah’ın Gazabını Hakedenler:

Yüce Allah’ın: “Kim, imandan sonra Allah’ı tanımaz…” buyruğu, daha önce geçen: Teminleri pekiştirdikten sonra bozmayın” (en-Nahl, 16/91) buy­ruğu ile ilişkilidir, Bu şekilde küfre saparak ahidlerini bozanlar, ileri derece­de yalancılık vasfına sahip olurlar. Çünkü buyruk: Rasûhıllah (sav)’a bey’at ettikten sonra irtidat etmeyiniz, anlamındadır. Yani kim imanından sonra küf­re sapar ve irtidat ederse, Allah’ın gazabı onun üzerinedir.

el-Kelbî der ki: Bu buyruk, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh, Mikyes b. Suba-be ve Abdullah b. Hatal ile Kays b. el-Velid b. el-Muğire hakkında inmiştir. Çünkü bunlar imanlarından sonra kâfir olmuşlardır. Daha sonra ise “zorla­nan müstesna olmak üzere” diye buyurmaktadır. ez-Zeccâc der ki: “Kim imandan sonra Allah’ı tanımaz” buyruğu, (bir önceki âyette sözü edilen) Allah’a yalan uydurup düzenlerden bedeldir. Yani, ancak iman ettikten son­ra Allah’ı inkâr eden kimseler, yalan uydurup düzerler. ez-Zeccâc istisnanın sonuna kadar ifadenin tamam olmadığı kanaatine vardığından, bunu makab­li ile alakalı kabul etmiştir. el-Ahfeş ise, “(<>*): Kim…” ifadesinin mübtedâ olduğunu, haberinin ise mahzuf olduğunu söylemiştir. Bu haberin zikredil-meyeıek ikinci; “(O-” )-. Kim’in haberi ile yetini!mistir. Bu da bir kimsenin: Kim bize gelir ve kim ihsan ederse, biz de ona ikram ederiz” İfadesine benzemektedir. [319]

  1. Zorlama İle İlgili Buyruğun Nüzul Sebebi:

Yüce Allah’ın: “Zorlanan müstesna olmak üzere” buyruğu, tefsir âlimlerinin görüşüne göre, Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Çünkü Ammâr (r.a) kendisinden istedikleri şeylere kısmen yaklaşmış idi. îbn Ab bas der ki: Müş­rikler onu, babasını, annesi Sümeyye’yi, Suheyb’İ, Bilâl’ı, Habbab’ı ve Salim’i alıp onlara işkence etmeye başladılar. Sümeyye, iki deveye bağlandı ve ön tarafına bir harbe saplandı. Ona, sen erkekler sebebiyle İslâm’a girdin, de­nildi. Hem kendisi hem de kocası Yâsir öldürüldü. İslâm tarihinde ilk öldü­rülen (gehid edilen) kişiler bunlardır. Ammâr ise, zor ve baskı altında diliy­le onların istediklerini söyledi. Bunu Rasûlullah (sav)’a arzedİnce, Rasûlul-lah (sav) da ona: “Kalbini nasıl buluyorsun?” deyince O, iman ile dopdoiu ve huzur bulmuş olarak, diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) ona: “Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkışacak olurlarsa, sen de öyle yap” di­ye buyurdu.[320]

Mansur b. el-Mu’temir, Mücahid’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İs­lâm tarihinde ilk kadın şehıd Ammar’ın annesidir. Onu Ebu Cehil öldürmüş­tür. Erkeklerden ilk şehid İse Ömer (ra)in azadlisı Mihcâ’dır. Yine Mansûr, Mü-câhid’den şöyle dediğini nakletmektedir: İslâm’ı (müslüman olduklarını) ilk olarak açığa vuranlar şu yedi kişidir: Rasûlullah (sav), Ebû Bekir, Bilâl, Hab-bâb, Suhayb, Ammâr, annesi Sümeyye.

Rasûlullah (sav)’ı, Kureyş’ten gelebilecek zararlara karşı Ebu Talib, Ebu Bekr’i kavmi himaye etti. O bakımdan Kureyşliler diğerlerini alarak onlara demir zırhlar giydirdiler. Sonra da güneşte onları bırakıp zırhların kızması­nı sağladılar. Nihayet demir ve güneşin aşırı harareti onları alabildiğine bit­kin düşürdü. Akşam vakti Ebu Cehil yanında bir harbe ile geldi. Onlara söv­meye, onları azarlamaya koyuldu. Sümeyye’nin de yanına gitti, ona da sö­vüp saymaya, oldukça çirkin sözler söylemeye başladı. Daha sonra elinde­ki harbeyi rercinden sapladı ve ağzından çıktı. Böylelikle Hz. Sümeyye’yi (r.an-ha> şelüd etmiş oldu. (Mücalıid devamla) dedi ki: Diğerleri İse, kendilerin­den istenen sözleri söylediler. Bilâl müstesna. O, Allah yolunda canını feda etmeyi göze aldı. Ona işkence yapmaya ve: Dininden dön, demeye koyul­dular. Kendisi ise “ehad, ehad” deyip duruyordu. Nihayet onun bu direnme­sinden usandılar. Sonra, ellerini kollarını bağlayarak boynuna da liften bir ip bağladılar ve kendi çocuklarına teslim ettiler. Onlar da Mekke çevresindeki dağlar arasında onunla oyuncak gibi oynamaya koyuldular. Nihayet onlar da ondan usanıp onu terk ettiler. Ammâr dedi ki: Hepimiz onların istedikleri söz­leri söyledik. Allah rahmetiyle imdadımıza yetişmemiş olsaydı (helak olur­duk). Ancak Bilâl, Allah uğrunda canını önemsemedi. Kavmi de onu önem­semeyerek işkenceye maruz kaldı ve sonunda usanıp bıraktılar.

Sahih olan ise, Uz. Ebu Bekir’in, Bilâl’i satın alıp onu âzâd ettiğidir.

İbn Ebi Necİh’in, Mücaiıid’den rivayet ettiğine göre Mekke’de bazı kim­seler iman etmişlerdi. Muhammed (sav)’ın Medine’de bulunan ashabından bi­risi onlara: Yanımıza hicret ediniz. Bizler sizi yanımıza hicret etmedikçe ken­dimizden göremeyiz, dediler.

Bunun üzerine Medine’ye gitmek kastıyla Mekke’den çıktılar. Kureyşliler yolda onlara yetiştiler. Onları, işkenceye maruz bıraktılar, bunlar da isteme­yerek, zor ve baskı altında kalarak küfrü gerektiren sözler söylediler. İşte bu âyet-i kerime onlar hakkında nazil oldu.

Bu İki rivayeti Mücaiıid’den, İsmail b. İshak nakletmektedir.

Tirmizî ise, Âişe (r.anha)’dan şöyle dediğini rivayet eder: Rasûiullah (sav) buyurdu ki: “Ammâr, iki şey arasında muhayyer bırakıldıkça, mutlaka onla­rın en doğru olanını tercih etmiştir.” Bu hadis hasen, garib bir hadistir.[321]

Enes b. Malik’den de şöyle dediği rivayet edilmektedir Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Şüphesiz cennet üç kişiye hasret duyar: Ali, Ammâr ve Sel-man b. Rebia.” Tirmizî dedi ki: Bu, garib bir hadistir. Ve biz bunun, el-Ha-san b. Salih’in rivayet ettiği yoldan başka bir yoldan geldiğini bilmiyo­ruz.[322]

  1. Zorlamanın (İkrahın) Hükme Etkileri:

Yüce Allah, zorlama (ikrah) halinde küfrü, müsamaha ile karşılayıp bun­dan dolayı sorgulamadığından, ilim adamları da şeriatın bütün t’er’î hüküm­lerini bu asla göre yorumlamışlardır. Bu fer’î hükümler için zorlama söz ko­nusu olduğu takdirde bundan dolayı kişi sorumlu tutulmaz ve buna herhan­gi bir hüküm terettüp etmez. Peygamber (sav)’dan rivayet edilen meşhur ha­berde de bu husus ifade edilmiştir: “Ümmetimden hata, unutma ve işlemek üzere zorlandıkları şey (in sorumluluğu) kaldırılmıştır. “[323]

Bu haberin senedi sahih olmasa dahi, ilim adamlarının ittifakı ile, ihtiva ettiği mana sahihtir. Bunu, Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî ifade etmiştir.

Ebu Muhammed Abdulhak ise, hadisin isnadının sahih olduğunu sözko-nusu etmiş ve şöyle demiştir: Ebu Bekir el-Asilî bunu, ael-Fev&id”de, îbnü’l-Münzİr de “Kitabü’l-îknâ”da. zikretmiştir. [324]

  1. Öldürülmek Korkusuyla (İkrah) Küfrü Gerektiren Sözleri Söyleyenin Hükmü:

İlim ehli icma ile, öldürüleceğinden korkacak kadar küfre zorlanan (İk­rah olunan) kimsenin, kalbi İman ile dolu olduğu halde kâfir olursa, günah­kâr olmayacağını, hanımının ondan bâin (boş) olmayacağını ve hakkında kü­für hükmü verilmeyeceğini kabul etmişlerdir. Malikin, Kûfelilerin ve Şafiî’nin görüşü budur.

Ancak, Muhammed b. el-Hasen şöyle demiştir: Bir kimse, şirki açığa vu­racak olursa, zahiren o mürted olur. Kendisi ile yüce Allah arasında ise müs-lümandır. Hanımı ondan bâin talâk Üe boş olur, ölürse namazı kılınmaz. Ba­bası müslüman olarak ölürse, babasından da miras almaz.

Ancak, Kitap ve Sünnet bu kanaati reddetmektedir. Çünkü yüce Allah bu­rada: “Zorlanan müstesna olmak üzere” diye buyurduğu gibi, başka yerler­de de şöyle buyurmaktadır: “Onlardan gelecek bir zarardan korunmaya ça­lışmanız müstesna” (Ali tmran, 3/28); “Nefislerine zulmedenler olarak can­larını alacağı kimselere melekler: Ne işte idiniz? derler. Onlar: Biz, yeryü­zünde mustaz’af kimselerdik derler,” (en-Nisâ, 4/97) Bir başka yerde de yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ancak çare bulamayan, yol bulamayan er­kek kadın ve çocuklardan mustaz’af olanlar müstesna.” (en-Nisâ, 4/98) Böylelikle yüce Allah, mağlup düşürülmeleri söz konusu olmadıkça Allah’ın emrettiklerini terk etmeyen mustaz’aflan mazur görmektedir. İkrah altında bu­lunan kişi ise ancak mustaz’aftır ve Allah’ın emirlerini yerine getirmekten im­tina etmeyen birisidir. Bu açıklamayı Buhârî yapmıştır.[325]

  1. Zorlama (İkrah) Dolayıst İle Verilen Ruhsatlar:

ilim adamlarından bir kesimin kanaatine göre (ikrah halinde) ruhsat, yalnızca sözle ilgilidir. Fiil hakkında ise ruhsat sözkonusu değildir. Meselâ, Allah’tan başkasının önünde secde etmek, kıbleden başka bir tarafa namaz kılmak, müslüman bir kimseyi öldürmek yahut vurmak ya da malını yemek, yahut zina etmek, İçki içmek, faiz yemek gibi zorlamalar halinde ruhsat söz konusu değildir. Bu görüş, Hasan-ı Basrî -Allah ondan razı olsun- den riva­yet edilmiştir. eUEvzaî ile bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımızdan Suhnûn’un kanaati de budur.

Muhammed b. el-Hasen ise der ki: Esir olan bîr kimseye: Bu puta secde et, aksi takdirde seni öldürürüz denilecek olursa, eğer put kıble tarafında ise, secde etsin ve yüce Allah’ın önünde secde etmek niyetini taşısın. Şayet kıbleden başka bir tarafa ise, onu öldürecek olsalar dahi secde etmemelidir.

Sahih olan ise, kıbleden başka bir tarafta olsa dahi, secde edebileceğidir. Böyle bîr durumda da secde etmek niye uygun olmasın ki? Çünkü Sahih’te İbn Ömer’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûluüah (sav) Mekke’den Medine’ye gelişinde, bineği üzerinde yüzü hangi tarafa dönük olursa olsun (nafile) namaz kılardı. İşte yüce Allah’ın: “Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (el-Bakara, 2/115) âyeti bu hususta nazil olmuştur.[326] Bir rivayette ise: Bineği üzerinde de vitir kılardı. Şu kadar var ki, bineği üze­rinde farz namaz kılmazdı, denilmektedir.[327]

Güvenlik halinde, yolculuk sebebiyle bineğin üzerinden inmenin verece­ği yorgunluk dolayısıyla, yolculukta bu şekilde namaz kılma mubah olduğu­na göre, böyle bir durumda bu niçin mubah olmasın?

İkrah dolayısıyla ruhsatın yalnız söze münhasır olduğunu kabul edenler, îbn Mes’ud’un şu sözünü delil gösterirler; Otorite sahibi bir kimsenin bana vuracağı iki kamçıyı Önleyebilecek ise, söylemeyeceğim hiç bir söz yoktur. Burada İbn Mes’ud ruhsatı söze münhasır olarak dile getirmiş, davranıştan söz etmemiştir. Ancak, İbn Mes’ud’un bu sözünde delil olacak taraf yoktur. Çünkü burada sözün, misal olarak zikredilmiş olma ihtimali vardır ve o, fi­ilin de aynı hükümde olduğunu kastetmiş olabilir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Kişi içten içe imanını muhafaza et­mesi şartıyla, fiilî ya da sözlü ikrah arasında fark yoktur. Bu görüş, Ömer b. el-Hattab ve Meklıul’den rivayet edilmiştir. Malik ile Iraklılardan bir kesimin görüşü de budur. İbnü’1-K.asım’ın, Malik’den rivayetine göre bir kimse içki içmeye, namazı terketmeye yahut Ramazan günü oruç açmaya zorlanacak olursa, bu kimseden günaiı kaldırılmıştır. [328]

  1. Çeşitli Fiilleri İşlemek İçin Zorlanma (İkrah):

İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir: Başkasını öldürmek üze­re zorlanan bir kimsenin, o kimseyi öldürmeye kalkışması, döverek veya baş­ka bir yolla onun haram olan haklarım çiğnemesi caiz değildir. Böyle bir bas­kıya maruz kalan kişi, başına gelen bu musibete sabreder, başkasına zarar vermek suretiyle kendisini kurtarmaya kalkışması helâl değildir, dünya ve âhi-rette Allah’tan esenlik dilemekle yetinir.

Zina konusunda görüş ayrılığı vardır. Mutarrif, Esbağ, İbn Abdi’İ-Hakem ve İbnü’l-Mâcişûn derler ki: Hiç kimse bu işi yapamaz. Öldürülecek olsa da­hi yapmamalıdır. Yapacak olursa günahkârdır ve ona had uygulamak gerekir. Ebu Sevr ve el-Hasen de böyle demişlerdir.

İbnü’l-Arabî der ki: Sahih olan, böyle bir kimsenin zinaya kalkışmasının ca­iz olduğu ve böyle bir kimseye haddin -gerekli olduğunu görenlerin aksine-gerekmediğidir. Çünkü bunlar, böyle bir kimsenin şehvetinin hilkatten gelen bir şehvet olduğunu ve bunun için ikrahın düşünülemeyeceğini kabul etmiş­lerdir. Ancak bunlar, şehveti asıl hareket ettiren sebepten gafil kalmışlardır. Bu ise, böyle bir şeye mecbur edilmektir. Zaten onun hükmünü kaldıran da budur. Had ancak ihtiyarî bir sebebin ortaya çıkardığı şehvet dolayısıyla ge­reklidir. Bu durumda haddi gerekli görenler, bir şeyi zıddına kıyas etmişler­dir. O bakımdan bunlar, kendiliklerinden doğruya isabet ettirememişlerdir.

İbn Huveyzimendâd da “Ahkâm”mda şöyle demektedir: Mezhebimize mensup ilim adamlarımız, kişinin zinaya ikrah edilmesi halinde, hükmün ne olacağı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi böylesine had uygula­nır demişlerdir. Zira o, bu işi kendi ihtiyarı ile yapmaktadır. Kimisi de buna had gerekmez, derler. İbn Huveyzimendâd dedi ki: Sahih olan da budur. Ebu Hanife de şöyle demektedir: Eğer onu zinaya zorlayan kişi sultan (devlet yet­kilisi )’ndcn başkası ise, ona had uygulanır. Onu zorlayan kişi sultan ise, kı­yasa göre had vurulması gerekir. Ancak ben istihsanen ona had vurulmama­sı gerektiği kanaatindeyim. İki arkadaşı (Ebu Yusuf ile Muhamrned) ona mu­halefet ederek şöyle derler: Her iki durumda da böylesine had gerekmez. On­lar bu konuda, erkekliğin sertleşmesini göz önünde bulundurmayıp şöyle de­mişlerdir: Zina işlemekle öldürülmekten kurtulacağını bildiği takdirde bu işe kalkışması caiz olur. tbnü’l-Munzir de der ki: Bu durumda böylesine had ge­rekmez, bu konuda zorlayan kimsenin devlet yetkilisi olması ile olmaması arasında da bir fark yoktur. [329]

  1. Zorlanan Kimsenin (Mükreh) Boşaması ve Kölelerini Âzâd Etmesi:

İlim adamları, zorlama altındaki kimsenin hanımını boşaması ve kölesi­ni âzâd etmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şafiî ve mezhebine men­sup ilim adamları: Bu konuda ona hiç bir şey düşmez, derler, ibn Vehb’in, ibn. Ömer, Ali ve İbn Abbas’dan naklettiğine göre onlar, böyle bir kimsenin boşamasının hiç bir hüküm ifade etmediği görüşünde idiler. İbnü’l-Münzir de, îbn ez-Zübeyr, İbn Ömer, İbn Abbas, Ata, Tavus, el-Hasen, Şureyh, el-Kasım, Salim, Malik, el-Hvzaî, Ahmed, İshâk ve Ebu Sevr’den de bu görüşü naklet­mekledir.

Bir başka kesim ise böyle birisinin boşamasını geçerli kabul etmişlerdir. Bu görüş eş-Şa’bî, en-Nehaî, Ebu Kjlâbe , ez-Zührî ve Katade’den rivayet edil­miştir. KOfeli ilim adamlarının görüşü de budur. Ebu Hanife der ki: İkrah altında bulunan kimsenin boşaması geçerlidir. Çünkü böyle bir kişinin ikrah ile kaybeldği, rızadan daha fazla birşey değildir. Kıza ise boşamada -tıpkı alay olsun diye bu işi yapan kimsede olduğu gibi- şart değildir.

Ancak bu batı) bir kıyastır. Alay olsun diye hanımını boşayan kimse, ken­di rızası ile boşamayı gerçekleştirmeyi kastetmiştir. Zorlanan bir kimse ise, hanımını boşamaya razı da değildir, böyle bir niyete de sahip değildir, tiz. Peygamber ise: “Ameller ancak niyetler iledir”[330] diye buyurmuştur. Buharı’de de şöyle denilmektedir: İbn Abbas, hırsızların zorlaması sonucu hanımını bo­şayan kimse hakkında: Bunun hiç bir kıymeti yoktur, demiştir.[331] İbn Ömer, İbn ez-Zübeyr, eş-Şa’bî ve el-Hasen de böyle demişlerdir. eş-Şa’bî de şöyle der: Hırsızlar, böyle bir kimseyi zorlayacak olurlarsa bu talak değildir. Eğer devlet yöneticisi (sultan) onu zorlayacak olursa, o takdirde bu bir talaktır. İbn Uyeyne bunu açıklayarak söyle demekledir: Çünkü hırsız, böyle bir kimse­yi öldürmeye kalkışır. Devlet yöneticisi ise bu durumda kimseyi öldürmez. [332]

  1. Zorlama Altında Yapılan Ahş-Veriş:

Zorlama altında bulunan (mükreh) ile baskı altında bulunan (madğût)’ın alış verişinin iki hali sözkonusudur. Birincisi kişinin yerine getirmekle yüküm­lü olduğu bir hak (vazife) dolayısıyla malını satması halidir. Böyle bir satış geçerlidir, uygundur. Fukahâya göre bu satışta dönüş söz konusu değildir. Çünkü böyle bir kimsenin o sattığı malın dışındaki bir şeyie üzerindeki hakkı hak sahibine ödemesi gerekir. Böyle bir işi yapmadığına göre, onun bu malı satışı, kendi tercihi ile yapmış gibidir ve o bakımdan böyle bir sa­tış onun için bağlayıcıdır.

Zulmen zorlanarak, yahut baskı altında tutulan kimsenin satışı ise, sata­nın aleyhine olmak üzere caiz değildir. Bu durumda böyle bir kimsenin her­hangi bir bedel ödemeden kendi eşyasını alması öncelikle söz konusudur. Bu durumda müşteri de ödediği bedeli gider o zalimden alır. Şayet eşya te­lef olmuşsa, bu durumda ikrah altında satan, o malın bedelinden veya kıy­metinden hangisi daha fazla ise, -eğer müşteri, zalimin yaptığı bu haksızlı­ğı bilmeyen birisi ise- zatimden alır. Mutarrif der ki: Zorlanan kimsenin du­rumunu bilen müşteriler, satın aldıkları kölelerin ve ticaret mallarının -tıpkt gasıp gibi- tazminatını öderler. Satın alanın, bu satın almadan sonra köleler hakkındaki âzâd yahut tedbir (ölümünden soma âzâd olmalarını söylemesi) yahud vakıf gibi yeni tasarrufları, zorlanan kimseyi (mükrehi) bağlamaz ve o kendi malını geri almak hakkına sahiptir. Suhnûn der ki: Mezhebimize men­sup ilim adamları da, Irak alimleri de ittifakla mükrehin, zulüm ve haksızlık esası üzere yapılacak satışları caiz değildir, demişlerdir. Bu bir icmadır. [333]

  1. Zorlanan Kimsenin (Mükrehin) Nikâhı:

Mükrehin nikâhına gelince, Suhnûn der ki: Mezhebimize mensup ilim adamları, mükıeh erkek ve kadının nikâhının batıl olduğunu icma ile (itti­fakla) kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: Böyle bir nikâh üzere devam et­mek caiz değildir, çünkü böyle bir nikâh akdi gerçekleşmemiştir.

Muhammed b. Suhnûn der ki: İraklılar, ikrah altındaki kimsenin nikâhı­nı caiz kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Bir kimse bir kadına on bin dirhem mehir ile ödemek üzere nikâhlamaya zorlanacak olnrsa ve o kadının dengi olan diğer kadınların mehri bin dirhem ise, bu nikâh caizdir; fakat onun öde­mekle mükellef olduğu mehir miktarı bin dirhemdir, bundan fazlası batıl olur. Muhammed (b, Suhnûn) der ki: Iraklılar bin dirhemden fazlasını iptal ettik­leri gibi, zorlama sebebiyie nikâhı da iptal etmeleri gerekir. Oniarın bu gö­rüşleri, Ensar’dan olan Hizam kızı Hansa yoluyla gelen hadiste sabit olan sün­nete [334] de Peygamber (sav)’ın nikâiıkınmalan hususunda kadınlarla İstişare edilmesini emreden sünnete de muhaliftir. Buna dair açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır. O bakımdan onların bu görüşlerinin bir anlamı da yoktur. [335]

  1. Nikâh ve Cinsel İlişki İçin Zorlama:

Nikâh için zorlanmakla birlikte, cinsel ilişki ve nikâha razı olmak için zor­lanmayan bir kimse, bu şekilde nikâhlandığı bir kadın ile cinsel ilişkiye ge­çecek olursa, bize göre miktarı tesbit edilen mehir esas alınarak nikâhı ge­çerlidir ve ona had uygulanmaz. Şayet: Ben nikâha razı olmayarak onunla cin­sel ilişkiye geçtim, diyecek olursa, ona had ve miktarı tesbit edilmiş mehiri ödemek düşer. Çünkü bu kimse miktarı tesbit edilen mehri iptal etmek için iddiada bulunmaktadır. Şayet kadın, erkeğin nikâha zorlandığını bilerek bu işe kalkışacak olursa, ona da had uygulanır.

Nikâhı kabul etmeye ve cinsel ilişkiye zorlanan kadına had düşmez ve onun mehir alma hakkı olur, ilişkiye geçen erkeğe had uygulanır. Bu mese­le iyice bellenmelidir. Bunu Suhnûn ifade etmiştir. [336]

  1. Kadının Zinaya Zorlanması:

Kadın, zinaya zorlanacak olursa, ona had düşmez. Çünkü yüce Allah: “Zor­lanan müstesna olmak üzere” diye buyurmuştur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allah, ümmetimin hata, unutma ve zorlanarak yaptıkları şey­lerini atfetmişti r.”[337] Yüce Allah’ın: “Kim onları zorlarsa, şüphe yok ki Allah, onların zorlanmalarından sonra mağfiret ve rahmet edicidir.” (en-Nûr, 24/33) buyruğu da bunu gerektirmekledir ki, burada sözü edilenier zinaya zorlanan cariyelerdir.

Köle tarafından zinaya zorlanan cariye hakkında Hz. Ömer’in verdiği hüküm de bu şekilde olup, o cariyeye zina cezası uygulamamıştır.

İlim adamları, zinaya zorlanan kadına had uygulanmayacağını ittifakla ka­bul etmişlerdir. Malik de şöyle demektedir: Kadın, kocası bulunmaksızın ha­mile olduğu görülüp de, ben zina etmek tçin zorlarfdım, diyecek olursa, onun bu iddiası kabul olunmaz ve ona lıad uygulanır.

Ancak bu hususta onun bir beyyinesi bulunuyor yahut kanlan akarak gel­miş veya zorlanırken yanına varılmış olması veya buna benzer durumunun lesbtt edilmesi hali müstesnadır.

Malik, bu hususta Ömer b. el-Hattab’ın şu sözlerini delil göstermektedir: Muhsan olmaları halinde ve beyyine bulunup yahut hamilelik görülüp veya itiraf sözkonusu ise, erkek ve kadınlardan zina edenlerin recm edilmeleri Al­lah’ın Kitabında yer alan bir gerçektir.[338]

İbnü’l-Münzir der ki: Ben, bu hususta birinci görüşü kabul etmekteyim. [339]

  1. Zinaya Zorlanan Kadına, Mehrin Gerekip Gerekmediği:

Zorlanarak kendisiyle 2ina edilen kadına mehir vermenin gerekip gerek­mediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Ata ve ez-Zührî derler ki: Böyle bir kadına mehr-i misil verilmesi gerekir. Bu, Malik, Şafiî, Alımed, tshak ve Ebu Sevr’in de görüşüdür. es-Sevrî der ki: Onunla zina eden erkeğe had uygula­nacak olursa, mehir de söz konusu olmaz. Bu görüş, eş-Şa’bî’den de rivayet edilmiştir. Malikin mezhebine mensup ilim adamları da, rey ashabı da bu gö­rüştedirler. İbnü’l-Münzir ise birinci görüş sahih olandır, demektedir. [340]

  1. Kocadan Hanımının Zorla Alınmak İstenmesi:

Bir kimse hanımını ellerine vermesi helal olmayan kimselere teslim etme­ye zorlanacak olursa, onu verir ve bu uğurda kendisini ölüme bırakmaz. Onu kurtarmak için herhangi bir eziyete de katlanmasına gerek yoktur.[341] Bu ko­nudaki asıl dayanak, Buhârînin, Ebu Hureyre’den yaptığı şu rivayettir: Ebu Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “îbrahirn (a.s), Sara ile hicret etti. Onunla bir şehire girdi. Orada krallardan bir kral yahut zorbalardan bir zorba vardı. Bu kral ona, o kadını bana gönder, diye haber gönderdi. Hz. İb­rahim onu gönderdi. Kral, Sâra’ya gitmek üzere kalktı, o da kalkıp abdest ahp namaz kıldı ve şöyle dua etti: Allah’ım, eğer ben Sana ve senin peygambe­rine iman etmiş isem şu kâfiri bana musallat etme. Birden hırıltılı nefes al­maya başladı ve ayağını yere vurmaya koyuldu.”[342]

Bu hadis, aynı zamanda Sârâ’nın kınanacak bir hali sözkonusu olmadığı gibi, zorlanan bir kadın için kınamanın; halvetten daha büyük işler dolayı­sıyla da haddin sözkonusu olmayacağına delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [343]

  1. Zorlama Altında Yapılan Yemin:

Zorlanarak yemin edenin (miikreh’in) yemini İse Malik, Şafiî, Ebû Sevr ve ilim adamlarının çoğunluğuna göre hiç bir şey gerektirmez. İbn Mâcişûn der ki: Bir kimse yemin etmeye zorlanacak olursa, ister Allah’a itaat olan bir hu­susa dair yemin etsin, ister masiyel olan bir hususa dair yemin etsin farket-mez.

Mutarrif de şöyle demektedir: Bir kimse, Allah’a isyanı gerektirecek bir hu­susa yahut da İşlenmesi itaat da olmayan, masiyet de olmayan bir hususa da­ir yemine zorlanacak olursa, bu husustaki yemin hükümsüzdür. Eğer, mese­la yöneticinin fasık bir kimseyi yakalayarak ona talâk ile içki içmeyeceğine dair yemin ettirse, yahut fasıkhk etmeyeceğine, yapacağı işinde kimseyi al­datmayacağına dair yemin etmeye zorlasa, yalıul da baba oğlunu terbiye et­mek maksadıyla yemin ettirirse, böyle bir yemin bağlayıcıdır, İsterse ikrah al­tında bulunan kimse yükümlü tutulduğu bu hususlarda hala etmiş dahi ol­sa farketmez. İbn Ilabib de böyle demiştir.

Ebu Hanife ve KûfelÜerden ona uyanlar ise şöyle derler: Böyle bir kim­se bir İşi yapmamak üzere yemin edip de sonradan yapacak olursa, yemini­ni bozmuş olur. Derler ki: Çünkü zorlanan bir kimse için yapacağı bütün ye­minlerde kinayeli ve üstü kapalı ifadeler ile başka şeyleri kastetme imkânı vardır. Bu kişi yemininde, kinayeli ve Üstü kapalı ifadelere başvurmayıp ni­yeti de zorlandığı şeye muhalif olan başka yönlere kaymadığına göre, o kim­se yemini kastetmiş demektir.

Birinci görüşün savunucuları ise şöyle detil getirirler: Bir kimse yemine zorlanacak olursa, onun niyeti elbetteki sözüne muhaliftir. Çünkü o, hakkın­da yemin ettiği şeyi istememektedir. Buna zorlanmış bulunmaktadır. [344]

  1. Yeminin Bozulması İçin Zorlamak (Ikrâh):

Îbnü’l-Arabî der kî: Garip İıususlardan birisi de bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımızın, yemini bozmaya dair zorlama yapılırsa, bunun sonucunda yemin bozulur mu, bozulmaz mı konusunda farklı görüşlere sa­hip olmalarıdır. Bu, aslında Irak âlimlerinin ortaya attıkları ve onlardan bi­ze sirayet etmiş bir meseledir. Keşke bu mesele de oimasaydı, onlar da ol­masaydı. Ey mezhebimize mensup ilim adamları söyleyin bana, yeminin zor­lama sonucu bağlayıcı olmadığı hususu ile, zorlama ile yeminin bozulmaya­cağı hususu arasındaki fark nedir? Artık Allah’tan korkun, basiretlerinize dö­nün ve böyle bir rivayete kanmayın. Çünkü bu, dirayet hususunda olumsuz bir damgadır. [345]

  1. Mala Gelecek Zarar İkrah Sayılır mı:

Bir kimse, yemin etmek için zorlanıp da etmediği taktirde onun bir mik­tar malının alınması söz konusu olursa; -haksızca vergi alımlar, zalim vergi toplayıcılar ve haksızlık yapanların uygulamalarında görüldüğü gibi- bu ko­nuda Malik şöyle demektedir: Böyle bir hususta takiyye (korunma) yoluna gidilmez. Kişi, yemini ile ancak bedenine gelecek zararı defetme yoluna gi­debilir, malına gelecek zararı değil.

İbnu’l-Mâcişûn der ki: Böyle bir kimse, kendi malına gelecek zararı def ederek, bedenine gelecek bir zarardan korkmayacak olsa dahi yemin eder. İbnü’l-Kasim ise, MutarriPin kanaatini kabul eder ve o da bu görüşü Malik’den rivayet eder. İbn Abdilhakem ve Esbağ da böyle demişlerdir.

Derim ki: İbnü’l-Mâcişûn’un görüşü sahih olandır. Çünkü kişinin malını savunması, canını savunması gibidir. el-Hasen ve Katade’nin de görüşü bu­dur, ileride gelecektir. Rasûlullah (sav) da şöyle buyurmuştur: “Muhakkak kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız size haramdır.”[346] Yine bir başka hadisinde şöy­le buyurmaktadır: “Müslümanın her şeyi müslümana haramdır: Kanı, malı ve ırzı (şeref, haysiyet ve namusu).”[347]

Ebu Hureyre de şöyle rivayet etmektedir: Bir adam, Rasûlullah (sav)’a ge­lerek: Ey Allah’ın Rasulü dedi, ne dersin bk adam gelip malımı almak İsterse (ben ne yapayım)? Hz. Peygamber: “Ona malını verme” diye buyurdu. Adam: Peki ya benimle çarpışacak olursa ne dersin? Hz. Peygamber: “Sen de onun­la çarpış” diye buyurdu. Yine adam: Peki, ya beni öldürecek olursa görüşün nedir? diye sorunca, Hz. Peygamber: “Sen şehidsin” diye buyurdu. Bu sefer adam: Peki, ya ben onu öldürecek olursam görüşün nedir? diye sorunca, Hz. Peygamber bu sefer: “O da ateştedir” diye buyurdu. Bu hadisi Müslim rivayet etmiş olup,[348] buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

Muıarrif ve İbnü’l-Mâcişün derler ki: Bir kimse, “kendisinden yemin etme­si istenmeden önce, malına ve bedenine gelebilecek bir zarardan korkarak, zalim yöneticiye karşı kendisinden istenmeden önce yemine başlayıp da ona yemin edecek olursa, bu yemine bağlı kaiması icabeder. İbn Abdİlhakem ve Esbağ da böyle demişlerdir. Yine İbnu’l-Mâcişûn, zalim bir kimse tarafın­dan yakalanıp da kendisine yemin ettirmeden önce elbette[349] talâkı ile yemin edecek olur da bu zalim kişi onu -yalan söylediği halde- bırakacak oluisa, ye­min eden kişi de dövülmekten ve öldürülmekten, malının alınmasından kor­karak yemin etmiş ise, eğer korku ihtimalinin ağır basması ve zulmünden kur­tulmak ümidi ile kendiliğinden yemin etmiş ise, bu kimse bu şartlar altında ikrfıh çerçevesi içerisine girmiş olur ve ona bir şey düşmez. Şayet kurtulmak ümidi ile yemin etmemiş ise, o takdirde o kimse iıânis (yeminini bozmuş) olur. [350]

  1. Küfrü Gerektiren Sözleri Söylemek İçin Zorlanan Kimsenin

Gözönünde Bulundurması Gereken Hususlar:

Muhakkik ilim adamları şöyle demişlerdir: Zorlanan bir kimse, küfrü ge­rektiren sözler söyleyecek olursa, bu sözleri ancak kinayeli ifadelerle söylemesi caiz olur. Çünkü bu gibi kinayeli ifadeler kullanmak suretiyle yalandan kaçıp kurtulma imkânı vardır. Bu şekilde söylenmeyecek olursa, kişi kâ­fir olur. Çünkü zorlamanın kinayeli ifadeler üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu olmaz. Mesela, bir kimseye; Allah’ı inkâr et” denilecek olursa, o da; diye “yâ”yı ilave ederek söyler. (Oyalanan kimseyi in­kâr ediyorum demektir.) Aynı şekilde böyle birisine: Nebi’yi inkâr et, deni­lirse, o da şöyle der: “Nebiyyi inkâr ediyorum” diye şeddeli söyler. Bu da yük­sekçe bir yer demektir. Yine, sofrayı andıran şekilde kuru hurma dallarından yapılan şey hakkında da kullanılır. O bu sözü söylerken, kalbiyle bunlardan birisini kasteder, böylelikle küfürden ve küfrün günahından da uzak durmuş olur. Şayet ona hemzeli olarak; Nebî’i inkâr et, denilecek olursa, o da “ha­ber veren kimse”yi kastederek, Nebî’i inkâr ediyorum, der. Yani, Tulayha, Mü-seylemetü’l-Kezzâb gibi herhangi bir haber veren kimseyi kast eder. Ya da bununla, şairin hakkında şu beyiti söylemiş olduğu Nebî’i de kasL edebilir:

“Bir araya toplanmış, un gibi çakıl yığınının yakınındaki yüksekçe yerinde (nebi’) İnce ve ufalmış çakıl yığınına döndü.” [351]

  1. Küfre ve Başka Hususlara Zorlanan Kimsenin Ölümü Tercih Etmesi:

İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Bir kimse küfür üzere zor­lanıp da öldürülmeyi tercih edecek olursa, Allah nezdinde ruhsatı tercih eden kişiden daha büyük ecir aiır.

Ancak, işlenmesi helâl olmayan ve öldürülme dışındaki bir fiili işlemeye zorlanan kimse hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malikî mezhebine mensup ilim adamları derler ki: Bu gibi durumlarda, zor olan yolu seçmek, öldürülmeyi ye dövülmeyi tercih etmek, Allah nezdinde ruhsat olanı yapmak­tan daha faziletlidir. Bunu İbn Habib ve Suhnûn zikretmişlerdir.

İbn’Suhnûn ise, Iraklılardan şunu nakletmektedir: Bir kimse, öldürülmek yahut bir azasının kesilmesi veya ölümle sonuçlanmasından korkulacak şe­kilde dövülmek ile tehdit edilecek olursa, bu kimse şarap içmek yahut do­muz eti yemek gibi zorlandığı işi yapabilir. Şayet öklürülünceye kadar deni­leni yapmayacak olursa, bunun günahkâr olacağından korkarız. Çünkü böy­le bir kimse muztar (zaruret ile karşı karşıya bulunan) kimse gibidir.

Habbâb b. el-Eret şunu nakletmektedir: Rasûlullah <sav)’a, Kâ’be’nin gölgesinde elbisesine yastık gibi yaslanmış olduğu bir sırada şikayette bulunduk ve ben (Ona) şöyle dedim: Bizim için Allah’tan yardım dilemez misin, bizim için dua etmez misin? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Sizden önceki­ler arasından {iman eden adam) yakalanır, yerde ona bir çukur kazılır, o çu­kura bırakılır. Testere getirilir, başının üzerine konulur ve ikiye bölünürdü. Demir taraklarla taranarak et ve kemiği bir birinden ayrılırdı. Fakat bütün bu yapılanlar, o kimseyi dininden alıkoymazdı. Allah’a yemin ederim ki O, bi­nici, San’a’dan Hadramût’a kadar kalbinde Allah’ın korkusu ile, kurdun ko­yunlarına saldıracağı korkusundan başka hiç bir şeyden korkmaksızın (gü­venlik içerisinde) yol alacağı bir hale kadar bu işi tamamlayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.”[352]

Peygamber (sav) geçmiş ümmetlerden Allah yolunda o, zor şeylere sab­retmeleri ve işkenceden kurtulmak kastıyla kalbjerinde imanı gizlemeyip za­hiren de kâfir olmayışlarından övgü ile sö/; etmektedir. İşte bu dövülmeyi, öldürülmeyi, hakir düşürülmeyi ve cennetler yurdunda ikâmeti ruhsata ter­cih edenlerin delilidir. İleride buna dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle Uhdûd (85. Sûre. olan el-BurÛc) Sûresİ’nde gelecektir.

Ebu Bekir Mulıammed b. Muhammed b. el-Ferac b. el-Bağdadî şöyle de­mektedir: Bize, Şureyh b. Yunus, İsmail b. İbrahim’den anlattı. O, Yunus b. Ubeyd’den, o, cl-Hasen’dcn naklettiğine göre, Museylime’nin bazı gözcüle­ri, Peygamber (sav)’ın ashabından iki kişiyi yakalayıp Museylime’nin yanı­na götürdüler. Onlardan birisine: Sen Muhammed’İn Allah’ın Rasulü olduğu­na şahidlik eder misin diye sordu, o, evet dedi. Bu sefer: Peki, benim de Al­lah’ın rasulü olduğuma şahidlik eder misin diye sorunca, adamın yine: Evet demesi üzerine onu serbest bıraktı. Diğerine de: Muhammed’İn Allah’ın Ra­sulü olduğuna şahidlik eder misin diye sordu o; Evet dedi. Bu sefer: Peki, benim de Allah’ın rasulü olduğuma şahidlik eder misin, diye sorunca adam: Ben sağırım, kulaklarım işitmiyor, dedi. Müseyiime bunu önüne alarak boy­nunu vurdu.

Kurtulan kişi, Peygamber (sav)’ın yanına vanp: Helak oldum, dedi. Hz. Peygamber: “Seni helak eden nedir?” diye sorunca, başından geçenleri an­lattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Senin arkadaşın sağlam olan yolu seçti. Sen de ruhsat yolunu seçtin. Şu anda halin ne ise osun.” Adam: Şehadet ederim ki sen Allah’ın Rasulüsün, dedi. Hz, Peygamber de: “Şu anda sen, ne üzere isen öylesin” diye buyurdu.[353]

Zalim yöneticinin, kişinin kendisi hakkında yahud bir adamı ya da onun malını kendisine göstermesi üzerine yemin ettirmesi ile ilgili olarak el-Ha-sen şöyle demiştir: O kişiye, yahud da malına zarar geleceğinden korkarsa, (yalan yere) yemin etsin ve yeminin de keftaretini ödemesin. Kendisi yahud kendi malı hakkında yemin etmesi halinde de Katade’nin görüşü budur, ilim adamlarının bu husustaki görüşleri daha önceden geçmiş bulunmakladır.

Musa b. Muaviye’nin naklettiğine göre, Malik’in arkadaşlarından Ebu Sa-İd b. Eşres’e Tunus’daki sultan, öldürmek istediği bir adam hakkında o kimseyi evinde barındırmadığına ve onun nerede olduğunu bilmediğine dair yemin ettirdi. Bunun üzerine İbn Eşres de ona İstediği şekilde yemin et­ti ve o gün İbn Eşres hem o kimsenin bulunduğu yeri biliyordu, hem de ya­nında barındırmış idi. Sultan ona, üç talak ile yemin etmesini söyled, İbn Eş­res de ona istediği şekilde yemin ettikten sonra hanımına benden ayrı dur dedî. Hanımı da ondan ayrı durdu. Arkasından İbn Eşres bineğine binip Keyrevân’da el-Behlûl b. Râşid’in yanına gitti. Ona olanları anlattı. el-Beh-lül ona: Malik, senin yeminin yalan olduğu için hanımın senden boş olur der. ibn Eşres ona şöyle dedi: Ben de Malik’i böyle derken dinledim. Eakat ben bu konuda ruhsat istiyorum veya buna yakın, bu anlamda bir söz söyleyin­ce el-Behlül b. Raşid ona şöyie dedi: Hasan-ı Basrî’nin dediğine göre ise, sen yemininde halis değilsin (yemininin hükmü yoktur) demiştir. Bunun üzeri­ne İbn Eşres, el-Hasen’in görüşünü kabul ederek hanımına döndü.

Abdulmelik b. Habib de şunu anlatmaktadır: Bana, Ma’bed, e!-Müseyyeb b. Şerik’den anlattı, o da Ebu Şeybe’den dedi ki: Ben, Enes b. Maîik’e bir kim­seye karşılık yakalanan bir diğer kimsenin durumu hakkında: O kimseyi ye­min ederek koruyabilecekse. senin görüşüne göre yemin eder mî? diye sor­dum, o da: Evet dedi. And ederim ki, yetmiş yalan yemin etmek, bir müsiü-manın bulunduğu yeri göstermekten bana daha kolay gelir.

İdris b. Yahya da dedi kî: Velid b. Abdulmelik casuslara, casusluk ederek insanlarla İlgili haberleri kendisine getirmesini emrederdi. Bu casuslardan bi­risi Recâ b. Hayve’nin ders halkasında oturdu. Oradakilerden birisinin Velid’c dil uzattığını gördü. Velid, durumu Reca’ya biîdirerek, ey Reca dedi. Senin meclisinde benden kötü şekilde söz ediliyor ve sen buna karşı çıkmıyorsun öyle mi? dedi. Reca: Böyle bir şey olmamıştır ey Mü’minlerin Emiri deyince, Velid ona: Kendisinden başka ilah olmayan Allah adına yemin eder misin? de­yince o: Kendisinden başka ilah olmayan Allah adına, dedi. Bunun üzerine Velid, emir vererek casusa yetmiş kırbaç vuruldu. Bu casus, Recâ ile karşı­laştığında şöyle dermiş; Ey Reca, benim sırtımda yetmiş kamçının izi durdu­ğu lıalde, senin yüzün suyu için yağmur İstenir. Recâ da şöyle derdi: Senin için sırtına vurulan yetmiş kamçı, müslüman bir kimsenin öldürülmesinden daha hayırlıdır. [354]

  1. Zorlama (İkrâh)’m Sınırı:

İkrahın sınırları hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ömer b. el-Hattab (r.a)’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir. Kişiyi korkutacak yahut bağlayacak veya dövecek olursan o, kendi nefsi adına emniyette değildir.

İbn Mes’ud da şöy[e demiştir: Benden iki kamçıyı dahi uzaklaştıracağını bilip de söylemeyeceğim hiç bir söz yoktur.

el-Hasen de der ki: Kıyamet gününe kadar takiyye yapmak mü’min İçin caizdir. Şu kadar var ki, şanı yüce ve mübarek olan Allah, başkasının ölümü­ne sebep teşkil edecek bir davranışı takiyye olarak kabul buyur ma m ıştır.

en-Nehaî der ki: Zincire vurup bağlamak ikrahtır, hapse atmak ikrahtır. Ma-lik’in görüşü de budur. Ancak Malik şöyle der: Korkutucu tehdit de bir ik­rahtır. Velev ki bu haksızlık yapan kimsenin zulmü tahakkuk ettiğinde ve teh­dit ettiğim yerine getirdiğinde bu korkutma gerçek I eş meşe bile. Ancak, Ma­lik ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre, dövme ve hapse atmanın be­lirli bir süre ile sınırlandırılması söz konusu değildir. Bu, acıtacak kadar döv­mek ile sınırlandırılmıştır. Hapis ise, zorlanan kimsenin sıkıntıya düşeceği ve dallanacağı süre ile tahdit edilmiştir. Yine Malik’e göre, sultanın (devlet yetkilisinin) da, başkasının da zorlamaları bir ikrahtır.

Kûfeli bilginler çelişkiye düşerek, şarab içmek ve meyteyî yemek için hap­se atmayı, zincire vurmayı ikrah kabul etmemişlerdir. Çünkü bu iki sebep­ten dolayt kişinin telef olacağından korkulmaz [355] Oysa HaneFıler, bu iki şek­li de kişinin: Filanın bende bin dirhem alacağı vardır, şeklindeki ikrarında ik­rah olarak değerlendirmişlerdir.

İbn Sulurûn der ki: Fukahânın ileri derecedeki acı ve ızdırap veren uygu­lamaları ikrah kabul etmek üzere icma etmeleri, İkrahın kişinin Ölümü ile so­nuçlanmayan hususlarda da söz konusu olduğuna delildir. Malik de, bir kim­senin tehdit, hapse atılmak veya dövülmek ile bir yemin etmeye zorlanacak olursa, bu yemini yapıp bundan dolayı yeminini bozmuş olmayacağı kana­atini benimsemiştir, Şafiî, Ahmed, Ebu Sevr ve ilim adamlarının çoğunluğu­nun görüşü de budur. [356]

  1. Kinayeli İfadeler ve İkrah:

Kinayeli ve üstü kapalı ifadeler (tarizler) arasında, yalana ihtiyaç bırakma­yacak olanlar vardır diye sabit olmuş ifade de bu bahsin kapsamındadır.

el-A’rneş’in, İbrahim en-Nehaî’den rivayetine göre o şöyle demiştir: Ada­mın birisine senden söylediğine dair bir takım sözler uluşacak olursa, senin: Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz Allah senin hakkında bu kabilden ne söylediğimi[357] bilir” demende bir mahzur yoktur. AbdulmeÜk b. Habib der ki, Bu: Şüphesiz Allah benim söy­lediğimi bilir anlamındadır. Fakat ifade zahiri itibariyle böyle bir şey söyle­mediği manasınadır. Bu durumda yemin ederken bu sözleri söyleyenin ye­minini bozması (yalan olması) söz konusu olmadığı gibi, bu sözünde yalan söylemesi de mevzubahis değildir.

en-Nehaî der ki: Onların, kendilerine gelecek zararları önledikleri ve değişik anlamlara gelme ihtimali bulunan yemin ifadeleri vardı. Onlar, bu ifa­deleri kullanmakla yalan söyledikleri görüşünde de değillerdi ve yalan ye­min ettikleri kanaatinde de değillerdi. Abdulmelik dedi ki: Onlar, bu gibi ifa­delere; hak hususunda bir hile ve bir aldatmaya dair olmaması şartıyla, ta-rizli (kinayeli) ifadeler adını verirlerdi.

Yine el-A’rneş der ki: İbrahim en-Nehaî, yanına birisi gelip de karşısına çıkmayı istemiyor idiyse, evinde mescid edindiği yerde oturur ve cariyesine şu talimatı verirdi: Ona git de ki: Allah’a and olsun ki o, mesciddedir.

Muğire’nin, İbrahim’den rivayetine göre, askeri birlik arasında yer alan bir kimseye, komutanlarına arz edildikleri vakit şöyle demesini caiz görüyordu: Allah’a yemin ederim, benden başkasının bana doğruyu göstermesi söz ko­nusu olmadıkça, ben doğru yolu bulamam. Yine benden başkasının beni bi­neğin sırtında taşıması müstesna, bineğim yoktur ve buna benzer sözleri söy­leyebileceğini kabul ederdi. Abdulmelik der ki: O, “benden başkası” sözle­riyle yüce Allah’ı kastetmektedir. Çünkü ona doğru yolu gösteren de, bine­ğin sırtında taşıma imkânı veren de O’dur. Bu gibi bir durumda kişinin ya­lan yere yemin ettiği ve sözünde yaiancı olduğu görüşünde değillerdi. An­cak onlar, bu sözlerin aldatmak, zulüm ve hakkı inkâr etmek uğruna söylen­mesini mekruh kabul ederler; bu işi yapmaya kalkışan kimselerin, bu aldat­malarında günahkâr olmakla birlikte, yeminleri dolayısıyla keffarette bulun­malarının vacib olmadığı görüşündeydiler. [358]

  1. Küfre Göğüs Açanlar:

“Fakat küfre göğüs açarsa” yani, küfrü kabul için göğsüne genişlik ve­rirse… demektir.

Bunu yüce Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Bu, aynı zamanda kaderi­yenin görüşünü de reddetmektedir.

Göğüs” kelimesi mefûl olarak nasb edilmiştir. “… İşte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azab” olan cehennem azabı “da vardır. [359]

  1. Bunun sebebi, onların dünya hayatını âhiretten daha çok sev­meleri ve Allah’ın hiç şüphesiz kâfirler topluluğuna hidâyet vermemesidir.
  2. İşte onlar, Allah’ın kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühür-lediği kimselerdir. Ve onlar, gafil olanların tâ kendileridirler.
  3. Şüphesiz ki onlar, âhirette de hüsrana uğrayanların tâ kendi­leridirler.

“Bunun” yani bu gazabın “sebebi, onların dünya hayatını âhiretten da­ha çok sevmeleri” dünyayı âlıiretc tercih etmeleri “ve Allah’ın, biç şüphe­siz kâfirler topluluğuna hidâyet vermemesidir” buyruğundaki Ve Allah’ın hiç şüphesiz” buyruğundaki Hiç şüphesiz” edatı, Bu­nun sebebi, onların” anlamındaki buyruğuna atf ile cer mahallindedir.

Daha sonra yüce Allah, bu kâfirlerin niteliklerini belirterek şöyle buyur­maktadır: “İşte onlar, Allah’ın” verilen öğütleri kavramalarını önlemek üze­re “kalplerini” yüce Allah’ın kelamını işitmeye karşı “kulaklarını” Allah’ın âyet ve belgelerine bakmaya karşı “gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar” kendileri hakkında ilahi muradın ne olduğundan yana “gafil olanla­rın tâ kendileridirler.”

“Şüphesiz ki onlar, âhirette de hüsrana uğrayanların tâ kendileridir­ler.” Bu buyruğun anlamına dair açıklamalar daha önceden (Hûd, 11/22’de) geçmiş bulunmaktadır. [360]

  1. Ayrıca şüphe yok ki Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hic­ret edenlere, sonra da cihad edenlere ve sabredenlere; evet Rabbin, muhakkak bundan sonra Gafurdur, Rahimdir.

Yüce Allah’ın: “Ayrıca, şüphe yok ki Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlere, sonra da cihad edenlere ve sabredenlere…” buy

ruklan, hep Ammâr (r.a) hakta rt da dır. Yani, cihad üzere sabredenlere demek­tir. Bu açıklamayı en-Nehhâs nakletmiştir. Katade ise der ki: Bu âyet-i keri­me, müşriklerin azap ve işkencelerinden sonra Medine’ye hicret etmek üze­re çıkan bir topluluk hakkında inmiştir. Bunların kimlikleri daha önceden bu sûrede (16/106. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bunun, İbn Ebi Şerh hakkında indiği de söylenmiştir. Bu, irtidad edip müş­riklere katılmıştı. Peygamber (sav) da Mekke’nin feth edildiği günü öldürül­mesini emretmiş idi. Abdullah, Osman (r.a)’ın himayesini istedikten sonra, Peygamber (sav) da onun bu himayesini kabul etmiş idi. Bunu Nesaî, İkri-me’den, O da İbn Abbas’dan şöylece zikretmektedir: en-Nahl Sûresi’nde yer alan: “Kalbi iman ile dolu olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere… onlar için çok büyük bir azab vardır” buyruğu nesh edilerek, bundan yüce Allah, istisnada bulunup şöyle buyurmuştur: “Sonra, şüphe yok ki Rabbin, işkencelere uğratıldıktan sonra hicret edenlere, sonra da cihad edenle­re ve sabredenlere, evet Rabbin muhakkak bundan sonra Gafurdur, Ra­himdir” diye buyurmuştur. Burada kastedilen kişi ise, Mısır valiliği yapmış bulunan, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’dir. Bu, Rasûlullah (sav)’ın kâtipliği­ni yapıyordu. Şeytan onun ayağını kaydırdıktan sonra kâfirlere katılmıştı. Hz. Peygamber de Mekke’nin f’eLİı edildiği gün öldürülmesini emretmişti- Osman b. Alfan (r,a) onun için himaye istedi, Rasûlulîah (sav) da onun bu himaye isteğini kabul etmişti.[361]

  1. O gün, gelen herkes kendi nefsi İçin mücadele edecek. Herke­se yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara as­la zulmedilmeyecektir.

“O gün, gelen herkes kendi nefsi için mücadele edecek.” Yani, şüphe­siz Aİİah, öyle bir günde bağışlaması ve merhameti çok bol oiandır. Veya sen onlara: “O gün gelen herkesün) kendi nefsi İçin mücadele edece(ği)” ya­ni, kendisi için tartışıp delil getireceği bir gün olacağını hatırlat. Haberde nak­ledildiğine göre herkes, kıyamet günü: Nefsim, nefsim diyecektir. Bu ise, o günün şiddet ve dehşetinden dolayı böyle olacaktır. Muhammed (sav) ise, müstesna olacaktır. O, ümmeti hakkında dilekte bulunacaktır.[362]

Hz. Ömer (r.a)’den nakledildiğine göre o, Ka’b el Ahbâr’a şöyle demiş: Ey Ka’b! Bizi korkut, bizi heyecanlandır, bize anlat, bizi uyar. Bunun üzerine Ka’b ona şöyle demiş: Ey Mü’minlerin emiri! Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer kıyamet günü yetmiş peygamberin amelî İle dahi gidecek olsan, se­nin önünde öyle anlar gelecek ki, kendinden başka hiç bir şey seni ilgilen­dirmeyecektir. Gerçek şu ki, cehennemin öyle bir kaynayıp coşması vardır ki, diz kapaklan üzerine düşmeyecek mukarreb bir melek ve seçkin bir pey­gamber yoktur. Hatta İbrahim el-Halil dahi, Haîilliğini zikrederek: Rabbim, ben Senin halilin İbrahim’im. Ve bugün Senden, kendimden başka bir şey is­temiyorum, diyecektir. Bunun üzerine Hz. Ömer ona şöyle sorar: Ey Ka’b! Pe­ki, sen bu söylediklerini Allah’ın kitabının hangi âyetinde bulabiliyorsun. O, şu cevabı verir: Yüce Allah’ın: “O gün, gelen herkes kendi nefsi için mü­cadele edecek. Herkese yaptıklarının karşılığı eksiksiz olarak verilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir” buyruğu bunu göstermektedir.

İbn Abbas da bu ayet-i kerime hakkında şunlan söylemiştir: Kıyamet gü­nünde insanların tartışmaları devam edip gidecektir. Hatta ruh, bedenden da­vacı olacak ve: Rabbim diyecektir. Ruh Sendendir, onu Sen yarattın. Benim, kendisiyle yakalayacağım elim, kendisiyle yürüyeceğim ayağım, kendisiyle göreceğim gözüm, kendisiyle duyacağım kulağım, kendisiyle kavrayıp bel­leyeceğim akhm yoktu. Nihayet, ben bu bedenin içine girdim. O bakımdan, Sen bu bedene azabın çeşitlerini kat kat ver ve beni kurtar, diyecektir. Bu­nun üzerine beden de şöyle diyecektir: Rabbim! Sen beni elinle yarattın. Ben, tahta gibi bir şeydim. Benim kendisiyle yakalayacağım elim, kendisiyle yü­rüyeceğim ayağım, kendisiyle göreceğim gözüm, kendisiyle işiteceğim kulağım yoktur. Nihayet bu, bir nur ışığı gibi geldi ve onun vasıtasıyla dilim ko­nuşmaya, onunla gözüm görmeye, onunla ayağım yürümeye, onunla kula­ğım işitmeye başladı. O bakımdan, çeşitli azapları buna kat kat ver ve beni bu azabdan kurtar. Devamla dedi ki: AJlah, her ikisine kör ile kötürümün mi­salini verecektir. İkisi de içinde çeşitli meyveler bulunan bir bahçeye girer-ier. Kör, meyvenin nerede olduğunu görmez, ancak kötürüm ise buna bir tür­lü elini uzatamaz. Bunun üzerine kötürüm, köre: Yanıma gel, beni taşı. Ben de yiyeyim, sana da yedi reyim, diye seslenir. Kör, kötürümün yanına yak­laşır, onu sırtında taşır. Ve böylelikle o meyveden yerler. Bu durumda azab kimindir? İşte berikinize de azab gösterilecektir, diye buyurur. Bunu, es-Sa’le-bî nakletmektedir. [363]

  1. Allah, şöyle bir kasabayı örnek olarak verir: O kasaba, güven ve huzur İçindeydi. Rızkı da kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o(ranın ahalisi), Allah’ın emirlerine karşı nan­körlük etti de, Allah da ona, ısrarla işledikleri yüzünden açlık ve korku elbisesini tattırdı.

“Allah, şöyle bir kasabayı, örnek olarak verir” diye başlayan bu buyruk, müşriklere dair anlatılanlarla alâkalıdır. Rasûlullah (sav), Kureyş müşrikleri­ne beddua ederek şöyle demişti: “Allah’ım! Mudar üzerindeki baskını daha da artır ve bu yılları onlar için Yusuf’un (kıtlık) yılları gibi yap.”[364] Bunun üze­rine kıtlık belasına uğratıldılar, o kadar ki, kemikleri yemekle karşı karşıya kaldılar. Rasûluilah (sav) da onlara yiyecek gönderdi ve bu yiyecek araların­da dağıtıldı. “O kasaba, güven ve huzur İçindeydi.” Oranın ahalisi hiç bir şekilde rahatsız ve tedirgin edilmezlerdi. “Rızkı da kendisine her bir yan­dan” karadan ve denizden “geliyordu.” Bunun bîr benzeri de yüce Al­lah’ın: “Her şeyin mahsullerinin toplandığı güven dolu bir haremde…” (ei-Kasas, 28/57) âyetidir.

“Fakat o, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler.” Bu buyruktaki; Nimetler” kelimesi, ‘in çoğuludur. Güç, kuvvet” kelimesinin çoğulu oluşu gibi. “Nimetler” kelimesinin tekilinin; olduğu da söylenmiştir. Sefil” kelimesinin çoğulunun gelmesi gibi. Burada sözü geçen nankörlük Muhammed (sav)’ın yalanlanma-sıdır.

“Allan da ona” oranın halkına, “ısrarla İşeledikleri” küfür ve masiyetler “yüzünden, açlık ve korku elbisesini tattırdı.” Yüce Allah’ın burada, açlık ve korkuya “elbise” adını vermesinin sebebi, zayıflık, renklerinin değişme­si, hallerinin kötülüğünün üzerlerinde tıpkı bir elbise gibi açıkça görülme­sinden dolayıdır.

Buradaki “korku” kelimesini Hafs b. Gıyâs, Nasr b. Âsim, İbn Ebi İslıak, el-Hasen ile Abdulvaris’in, Ubeyd ve Abbas’in kendisinden rivayetlerine göre Ebu Amr, şeklinde nasb ile “ona… tattırdı” anlamındaki fiilin mefulü, Açlık… elbisesi” üzerine atf ile okumuşlardır. Allah da ona… açlık elbisesini ve korkuyu tattırdı, demek olur.

Buradaki korkudan kaslın, Peygamber (sav)’ın gönderdiği etraflarını sa­rıp dolaşan sedyeleri olduğu da söylenmiştir.

Tatmak, aslında ağız ile olur. Daha sonra bu, istiare yolu ile karşı karşı­ya kalınan belâlar hakkında da kullanılmıştır. Yüce Allah, burada Mekke’yi diğer şehirlere misal olarak göstermiştir. Yani bu şehir Allah’ın Beyt’inin ya­kınlarında bulunmakla birlikte ve Mescid(-i Haram)ı imar etmesine rağmen, bu belde ahalisi küfre sapıp nankörlük edince, kıtlık musibeti ile karşı kar­şıya kaldığına göre, diğer şehirlerin durumu nasıl olur?

Buranın Medine olduğu da söylenmiştir. Medine, Rasûlullah (sav)’a iman ettikten sonra Osman b. Aftan’in öldürülmesi dolayısıyla Allah’ın nimetleri­ne karşı nankörlük etmiş oldu. O şehirde, Rasûlullah (sav)’ın vefatından son­ra meydana gelen çeşitli fitnelerle de Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük et­miş oldu.

Peygamber (sav)’ın hanımları Hz. Âişe ile Hz. Hafsa’nın görüşleri budur. Bunun, diğer şehirler arasında bu nitelikte bulunan her hangi bir şehir oldu­ğu ve böyle bir şehirin misal verildiği de söylenilmiştir. [365]

  1. Andokun ki, onlara kendilerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bu sebeple onlar zulmederlerken aıab kendileri­ni yakalayıverdl.

Yüce Allah’ın: “Andolsun ki onlara kendilerinden bir peygamber gel­di de onu yalanladılar” buyruğu, bu misal verilen şehrin Mekke olduğunun delilidir. Aynt zamanda bu ibn Abbas, Mücahid ve Katade’nin de görüşüdür.

“Bu sebeple… azab kendilerini yakalayiverdi.” Bu d;ı Mekke’de başgös-teren açlıktır. Kıtlığın ve açlığın bu azabın bîr parçası olduğu da söylenmiş­tir.

  1. Artık Allah’ın sizi rmklandırdığı şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin; eğer O’na ibadet ediyorsanız.

“Artık Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden, helâl ve temiz olarak yeyin.” Yani, ey müslümanlar topluluğu! Ganimetlerden ycyin, demektir. Hi­tabın, müşriklere yönelik olduğu da söylenmiştir. Çünkü Peygamber (sav), onlara karşı kalbi yumuşa yarak yiyecek göndermişti. Bu da, yedi yıl süre ile açlıkla müptelâ olmalan sonucunda olmuştu. Araplar, Peygamber (sav)’ın em­ri ile onlara giden yiyecek kervanlarını göndermez olduğundan, yakılmış ke­mikleri, leşleri, ölmüş köpekleri, derileri ve ilhiz diye bilinen kana bulanmış deve tüyünü yemeye başlamışlardı. Daha sonra, Mekke’nin ileri gelenleri bu sıkıntılarla karşı karşıya kalınca, Rasûlullah (sav) ile konuşarak şöyle demiş­lerdi: Erkeklerin karşı karşıya kaldığı azab bu. Teki, ya kadınların ve çocuk­ların halinin ne olduğunu düşünebiliyor musun? Ebu Süfyan da ona şöyle de­mişti: Ey Muhammedi Sen, akrabalık bağlarını gözetmeyi ve atfetmeyi em­reden bir din getirdin. İşte senin kavmin helak olmuş bulunuyorlar. Hadi on­lar için Allah’a dua et. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) da onlara dua etti ve onlara yiyecek götürülmesine -henüz daha müşrik oldukları bîr sırada- izin verdi. [366]

115- O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah’dan baş­kasının adı anılarak boğazlanmış olanları haram kıldı. Kim ça­resiz kalırsa, saldırmamak ve haddi aşmamak şartı ile yiyebi­lir. Şüphesiz Allah Ğafür’dur, Rahîm’dir.

Bu buyruk İle ilgili yeterü açıklamalar, bundan önce el-Bakara Sûre-si’nde (2/173- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [367]

  1. Dillerinizin yalan yere niteleyegeldiği şeyler için: “Şu helâldir, şu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah’a karşı yalan uyduranlar iflah olmazlar.
  2. Pek az bir menfaat; ama onlar için acıklı bir azab vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı İki başlık halinde sunacağız; [368]

  1. Allah’a Yalan Uydurarak, Kendiliklerinden Helâl ve Haram Koyanlar:

Yüce Allah’ın: Niteleyegeldiği” buyruğunda, mastariy-yedir. Nitelemesi için, nitelemesi suretiyle demektir. “Lâm”ın, sebep bildiren lâm olduğu da söylenmiştir. Siz, yalan yere nitelediğiniz için böyle söyleme­yiniz demektir. Bu da: Siz, yalan yere nitelendirdiğiniz için bunu söyleme­yiniz demektir kî, dillerinizin yalan yere nitelemede bulunması sebebiyle bu sözleri söylemeyiniz anlamındadır. Buradaki Yalan” kelimesi, “kef”, “zal” ve “be” harlleri ölreli olarak şeklinde, “diller”in sıfatı ola­rak da okunmuştur.[369] Daha önceden de (16/62. âyette) geçmiş bulunmak­tadır. el-Hasen, yalnızca burada: şeklinde “kef” harfini üstün, “zel” ye be harflerini de esreli olarak; ‘in sıfatı olmak üzere okumuştur ki, ifa­denin takdiri şu anlamdadır: Dillerinizin yalan nitelemesi sebebiyle… deme­yiniz, demektir. Bunun, dan bedel olarak böyle okunduğu da söylen­miştir ki, anlamı şöyle olur: Dillerinizin nitelendirmiş olduğu o yalan şeye siz, bu helâldir, bu da haramdır demeyiniz, çünkü Allah’a yalan iftira etmiş olursunuz.

Âyet-i kerime, Bahîralan, Şaibeleri haram kılıp buna karşılık davarlann ka­rınlarında bulunan ceninleri -ölü dahi olsalar- helal kılan kâfirlere bir hitab-dır. Buna göre yüce Allah’ın: “Şu helâldir” buyruğu, davariann karınlarında bulunan ölülere işarettir. Ve onların, haram olduğu halde helâl kıldıkları her şeye bir İşarettir. “Şu da haramdır” buyruğu da Bahîrelere, Şaibelere ve ha­ram kıldıkları diğer şeylere bir işarettir.

“Şüphe yok ki, Allah’a karşı yalan uyduranlar iflah olmazlar. Pek az bîr menfaat… vardır.” Yani onların içinde bulundukları dünya nimetleri pek ya­kında son bulacaktır. ez-Zeccâc: Onların, ellerinde bulundurdukları meta (fay­da) pek azdır, diye açıklamıştır. Bu ifadenin: Onİar için pek az bir menfaat vardır, sonra da can yakıcı bir azaba döndürüleceklerdir, anlamında olduğu da söylenmiştir. [370]

  1. Helâl ve Haram Kılma Yetkisi:

Dârimî Ebu Muhammed, Müsned’lnde (Sünen’indc) senedini kaydederek şöyle demektedir: Bize Harun, Hafs’dan haber verdi. O, el-A’meş’den dedi ki: Ben İbrahim’in asla: (Bu) helâldir, haramdır dediğini duymadım. Ama o şöyle derdi: Bunu mekruh görürlerdi, bunu müstehab görürlerdi.

İbn Vehb dedi kî: Malik dedi ki: İnsanların, bu helâldir, bu da haramdır diyerek fetva vermeleri uygun değildir. Bunun yerine şu ve şu işten sakının ve ben bu işi yapmam… demelidirler. Bunun anlamı da şudur; Helâl ve ha­ram kılmak, ancak aziz ve celil olan Allah’ın yetkisindedir. Herhangi bir kim­senin muayyen bir şey hakkında -yaratıcı yüce Allah’ın bu husustaki hükmü haber vermiş olması hali müstesna- bunu açıkça ifade etme yetkisi yoktur.

İçti had yolu ile haram olduğu kanaatine ulaşılan şey hakkında ise kişi: Ben bunu mekruh görmekteyim, demelidir. İşte Malik de daha önce geçen fetva verme ehliyetine sahip kimselere uyarak böyle yapardı.

Denilse kî; O, hanımına: Sen bana haramsın diyen kimse hakkında, o ka­dın o adama haram olur ve bu üç talak hükmündedir, demiştir. Buna şöyle cevap verilir: Malik, Ali b. Ebi Talib’in böyle birisi: Hakkında hanımı ona ha­ram olur dediğini haber aldığından, ona uymuştur. Diğer taraftan, müçtehid o şeyin haram olduğuna dair delili kuvvetli görecek olursa, böyle bir şeyi söy­lemesinde de bir mahzur yoktur. Mesela, C.hadis-i şerifte belirtilen) altı şey dışındaki riba (faiz) için haramdır, demesi bu kabildendir. Malik -Allah’ın rah­meti üzerine olsun- bu gibi durumlarda bu kelimeyi mutlak olarak çokça kul­lanmıştır. Çünkü böyle bir işlem haram olup faizin cereyan ettiği mallar hak­kında faizli muamele uygun olmadığı gibi, mesâlihe, muhalif (maslahatlara) olup, şer’i maksatların dışına çıkmış olan hususlarda da böyle denilebilir. Çün­kü bu konudaki deliller kuvvetlidir. [371]

  1. Biz sana daha önce anlattığımız şeyleri de, yahudilere haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmenıiştik. Ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

“Biz sana daha önce anlattığımız şeyleri.” el-Ervâm Sûresi’nde (6/146. âyette) geçen hususları “da yahudilere haram kılmıştık.” Yüce Allah, da­varların etinin bu ümmete helâl olduğunu beyan etmekle birlikte, yahudile­re bunlardan bazılarının haram kılındığını açıklamaktadır. “Biz onlara” ha­ram kıldığımız şeyleri haranı kılmak suretiyle “zulmetmemiştik.” Ama on­lar kendi kendilerine zulmettiklerinden, Biz de onlara ceza olmak üzere bu gibi şeyleri haram kılmıştık. Daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/l60-l62, âyet­lerde) geçtiği gibi. [372]

119- Sonra şüphesiz Rabbİn, bilmeyerek kötülük işleyen, sonra da bunun arkasından tevbe edip hallerini düzeltenlerin lehi­ne olmak üzere -elbette senin Rabbin bundan sonra- Gafûr’dur, Rahimdir.

Yüce Allah’ın: “Sonra şüphesiz Rabbin, bilmeyerek kötülük İşleyen” İbn Abbas’ın açıklamasına göre, şirk koşan… Bu buyruğa dair açıklamalar, bun­dan önce en-Nisa Sûresi’ndc (4/17-18. âyetler, 2 ve 3. başlıklarda) geçmiş bu­lunmaktadır. [373]

  1. Gerçekten İbrahim başlı başına bir ümmetti. Allah’a itaatkâr­dı. Hanüdi. O, müşriklerden olmamıştır.

Yüce Allah’ın: “Gerçekten İbrahim başlı başına bir ümmetti, Allah’a ita­atkârdı, Hanifdİ” buyruğu ile, son peygamber Muhammed (sav), Arap müş­riklerini İbrahim’in dinine davet etmektedir. Çünkü o, onların atası ve şeref kaynakları olan Beyt’in banisi idi. Ümmet (burada), pek çok hayrı şahsında toplayan adam demektir. Bunun diğer çeşitli anlamlanna dair açıklamalar ise, daha önceden (el-Bakara, 2/128. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Vehb İle İbnü’l-Kasım, Malik’den şöyle dediğini naklederler: Bana ulaş­tığına göre Abdullah b. Mes’ud şöyle demiş: Allah, Muâz’a rahmet eylesin. O, başlı başına bir ümmetti, Allah’a itaatkâr birisiydi. Ona: Abdurrahman’ın babası, aziz ve celil olan Allah, İbrahim (a.s)’dan böylece söz etmiştir. (Sen bunu Muaz hakkında nasıl söylersin?) demeleri üzerine, İbn Mes’ud şöyle de­miş: Ümmet, insanlara hayrı öğreten kimse-demektir. Allah’a itaatkâr (kânit) ise, itaat eden kimse demektir. Kunut (itaatkârlık) ile ilgili açıklamalar, da­ha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/116. âyet, Ş. başlık ile, 238. âyet 5. baş­lıkta) “Hamîd” ile ilgili açıklamalar da el-En’âm Sûresi’nde (6/89- âyette; ay­rıca bk. el-Bakara, 2/135- âyet) geçmiş bulunmaktadır. [374]

  1. O, O’nun nimetlerine şükredendi. Onu beğenip seçmiş, ken­disini dosdoğru yola iletmişti.
  2. Biz ona, dünyada bir güzellik verdik. Şüphesiz o, âhirette de mutlaka salihlerdendir.

“O, O’nun nimetlerine” buradaki; Nimetler” kelimesi “nimet”in çoğuludur. Az önce buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

“Şükredendi. Onu beğenip seçmiş, kendisini dosdoğru yola iletmişti. Bizona, dünyada da bir güzellik verdik.” Bu güzelliğin iyi evlat olduğu söy­lendiği gibi, güzel övgü olduğu, peygamberlik olduğu, teşehüdde Muham-med (sav) ile birlikte ona da salâî ve selâm getirilmesi olduğu da söylenmiş­tir. Bütün din mensupları, mutlaka Hz. İbrahim’i dost bilirler, diye de açık-Janmıştır. Bir diğer açıklamaya göre ise, onun misafir ağırlama geleneği ve kabrinin ziyaret edilmesinin sonraki dönemlerde devam etmesidir.

Esasen yüce Allah bütün bunları ona vermiş ve daha fazlasını da ihsan et­miştir:

“Şüphesiz ki o, âhirette de mutlaka salihlerdendir” buyruğundaki; …den: Birlikte, beraberliğinde” anlamındadır. Sahillerle beraber­dir demektir. Çünkü o, dünyada da salihlerle beraber idi. Buna dair açıkla­malar, daha önce el-Bakara Sûresi’nde (.2/130. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.[375]

  1. Sonra Biz sana: “Hanif olarak İbrahim’in dinine uy. O, müşrik­lerden de olmadı” diye vahyettik.

İbn’Ömer der ki: Cebrail (a.s) Hz. İbrahim’e öğrettiği şekilde Hz. Muham-med’e de Hac menasikinde ona uyması emredilmiştir. Taberî de şöyle demek­tedir: Putlardan uzaklaşmak ve tslâm ile bezenip süslenmek hususunda ona uymakla emrolunmuştur. Hz. Peygambere terk etmesi emrolunan hususlar müstesna bütün konularda onun dinine tabi olması emredilmiştir diye de açık­lanmıştır. Bunu, el-Maverdî’nin naklettiğine göre, Şafiî mezhebine mensup ilim adamlarından birisi söylemiştir. Sahih olan görüş ise, fer’î meseleler dı­şında şeriatın ön gördüğü İtikadı meselelerde tabi olma emridir. Çünkü yüce Allah: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik” (el-Maide, 5/48) diye buyurmuştur. [376]

Üstün Faziletlinin Daha Az Faziletliye Uyması:

Bu âyet-i kerimede, daha fazilet)inin, daha az faziletli olana -önceden geç­miş bulunan aslî konularda- tabi olup bunlar gereğince amel etmesinin ca­iz olduğuna ve bu hususta üstün fazilet sahibinin faziletine hiç bir gölge düş­meyeceğine delil vardır. Çünkü son peygamber Hz. Muhammed’in, bütün pey­gamberlerden daha faziletli olduğu bir gerçektir. Bununla beraber ona, ken­disinden Önceki peygamberlere uyması emredilerek: “O halde sen de onla­rın hidâyetlerine (el-En’âm, 6/90) diye buyurulmaktadır. Burada da yü­ce Allah: “Sonra Biz sana: Hanif olarak İbrahim’in dinine uy… diye vah-yettik” diye buyurmaktadır. [377]

  1. Cumartesi, ancak onda ihtilâfa düşenlere farz kılınmıştı. Şüp­hesiz kî Rabbİn ihtilâf edegeldikleri şey hakkında kıyamet günü aralarında hükmedecektir.

Cuma, Cumartesi ve Pazar Günleri Hakkında Ayrılıklar:

“Cumartesi, ancak onda İhtilâfa düşenlere farz kılınmıştı.” Yani, Cumar­tesi İbrahim’in şeriatinde yoktu ve onun dininde yer almıyordu. Aksine onun dini müsamahakâr ve ağır hükümleri İhtiva etmeyen bir dindi. Cumar­tesi ise, yahudilere amelleri reddetmeleri ve geçim konusunda alabildiğine geniş ve serbest hareket etmeyi terk etmedikleri İçin ağırlaştırılmış bir hüküm olarak, o gün hakkındaki anlaşmazlıkları sebebiyle öngörülmüştü. Daha sonra »İsa (a.s), Cuma gününe gereken hürmetin gösterilmesini öngören hükmü getirip şöyle demişti: Her yedi günden bir gününüzü ibadete ayırı­nız. Onlar da; Biz, yahudilerin bayramlarının bayramımızdan sonra olması­nı istemiyoruz diyerek, Pazar gününü tercih ettiler.

İlim adamları, Cumartesi hakkında meydana gelen görüş ayrılığının key­fiyeti ile ilgili olarak farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim şöyle demektedir: Musa (a.s) onlara, Cuma gününü ibadete ayırmalarını emretmiş ve bu günü tayin etmiş; bugünün diğer günlerden daha faziletli olduğunu onlara haber vermişti. Ancak onlar, Hz. Musa İle Cumartesi gününün daha faziletli oldu­ğu konusunda tartıştılar. Bunun üzerine yüce Allah da Hz. Musa’ya: “Onla­rı kendileri adına seçtikleri ile başbaga bırak” diye buyurdu.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah, bugünü onlara tayin etmeksizin, Cuma gününde tazimde bulunmalarını emretti. Ancak onlar, bugünün tayini husu­sunda anlaşmazlığa düştüler ve yahu diler Cumartesi gününü tayin ettiler. Çün­kü (onlara göre) yüce Allah o gün yaratmayı bitirmiş idi. Hıristiyanlar ise Pa­zar gününü tayin ettiler. Çünkü yüce Allah, bugünde yaratmaya başlamıştı. Bu­nun sonucunda her bir din müntesibi, içtihadı ile tesbit ettiği günü ibadete ayır­makla yükümlü kılındı. Yüce Allah bu ümmet için ise, kendinden bir lütuf ve bir nimet olmak üzere, -bu işi onların içtihadlarına bırakmaksızın- Cuma gü­nünü tayin etti. O bakımdan bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu,

Sahih’te Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Biz (ümmet olarak) sonra gelenleriz. Kıyamet günün­de de ilkleriz. Biz, cennete ilk girecek olanlarız. Ancak, kitab onlara bizden Önce verildi, bize de kitab onlardan sonra verildi. Bu hususta onlar anlaşmaz­lığa düştüler. Allah da onların hakkında anlaşmazlığa düştüğü hakkı bize gös­terdi. İşte onların hakkında anlaşmazlığa düşüp de Alİah’ın bizi kendisine ilet­tiği gün -Cum’a günüdür, diyerek- bugündür. Bugün bizim, yarın yahudile-rin, yarından sonraki gün de hıristiyanlanndır.”[378]

Hz. Peygamber’in: “Bu, hakkında anlaşmazlığa düştükleri bir gündür” buy­ruğu, Allah onların ibadete ayıracakları günü tayin etmemiştir, diyenlerin gö­rüşlerini pekiştirmektedir. Çünkü eğer yüce Allah onlara bugünü tayin etmek­le birlikte onlar bu konuda inat göstermiş, olsalardı, “onda ihtilâfa düşen­ler” diye buyurmazdı. Bunun yerine “onda ihtilâfa düştüler ve inatlaştılar” denmesi gerekirdi. Yine bu kanaati pekiştiren hususlardan birisi de Hz. Peygamber’in: “Allah, bizden öncekilere Cuma gününü isabet ettirmeyip şaşırttı” [379] diye buyurmuş olmasıdır. İşle bu, bu hususta açık bir nastır. Bunun bazı rivayet yollarında şu ifadeler yer almaktadır: “İşte bu, Allah’ın onlara farz kılıp da kendilerinin de hakkında anlaşmazlığa düştükleri günleridir” denilmektedir.[380] Bu da birinci görüşün lehine bir delildir. Ayrıca: “Allah bizden öncekilere Cumayı farz kılmıştı. Onlar ise, bugün hakkında anlaşmazlığa düş­tüler. Yüce Allah İse bizi bugüne hidâyet eyledi. Bu hususta insanlar bizden sonra gelmektedirler”[381] şeklinde de rivayet edilmiştir. [382]

  1. Rabbİnin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla en gü­zel yolla mücadeleni yap. Şüphesiz ki Rabbİn, yolundan sapan­ları da en İyi bilenin tâ kendisidir; O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunacağız: [383]

Davet ve Cihad:

Bu âyet-i kerime Mekke’de, Kureyşlilere karşı silah kullanmama emrinin verildiği, buna karşılık Hz. Peygamber’c, Allah’ın dinine ve şeriatine nazik ve yumuşak ifadelerle, sert ve azarlayıcı olmayan ifadelerle davet etmekle em-rolunduğu sırada inmiştir. Müslümanların, kıyamet gününe kadar bu şekil­de öğüt vermeleri gerekmektedir. O bakımdan bu âyet-i kerime, muvahhid olup günahkâr kimselere nisbetle muhkemdir. Ancak kâfirlerle savaş bakı­mından nesli olunmuştur.

Kâfirlere karşı bu halleri uygulaması ve savaşmaksızın bu yolla iman edeceği umulan kimseler hakkında bu âyet muhkemdir, de denilmiştir. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Onda ihtilâfa düşenlere…” buyruğu ile kastedilen, açıkladığımız gibi Cuma günüdür. Onlar bu konuda, peygamberleri Musa ve İsa’ya muhalefet etmişlerdi.

Bu buyruğun daha önce geçen buyruklarla ilişkisine gelince; Peygamber (sav)’a hakka tabi olması emri verilmekle birlikte, Allaiı bu ümmeti de o Pey­gambere muhalefet etmekten sakındırmaktadır. Muhalefet edecek olurlarsa, yahudilerin aleyhine hükümleri ağırlaştırdığı gibi, onlann üzerindeki hüküm­leri de ağırlaştırır. [384]

  1. Şayet bir ceza verecek olursanız, size yapılan saldırının mis­liyle karşılık verin. Sabrederseniz, andolsun kî bu, sabreden­ler için daha hayırlıdır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [385]

  1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Tefsir bilginlerinin büyük çoğunluğu, bu âyet-i kerimenin Medine’de in­diğini kabul etmektedirler. Bu âyet-i kerime, Uhud günü Hz. Hamza’ya müsle yapılması (azalarının kesilmesi) hakkında inmiştir. Bu husus, Sahih-i Buhârî’de Siyer bölümünde söz konusu edilmektedir.

en-Nehhâs ise bu âyetin Mekke’de İndiği kanaatindedir. Anlamı itibariy­le de kendisinden önce Mekke’de inmiş buyruklar ile güzel bir bağlantısı var­dır. Çünkü burada davet olunan ve kendisine öğüt verilenden, kendisiyle tar­tışılana, oradan da yaptığı fiile karşılık ceza verilene tedrici olarak geçiş ya­pılmaktadır. Ancak, cumhurdan gelen rivayet daha sağlamdır.

Dârakutnî’nin rivayetine göre ibn Abbas şöyle demiş: Müşrikler, Uhud’da öldürülenleri bırakıp gittikten sonra Rasûluîlah (sav) öldürülenlerin yanına gitti. Hoşuna gitmeyen bir manzara ile karşılaştı. Hamza’nm karnının yarıl­mış olduğunu, burnunun ve kulaklarının kesilmiş olduğunu görünce şöyle dedi: “Eğer kadınlar üzülmeyecek, yahut benden sonra izlenecek bir sünnet olmayacak olsaydı, Allah onu yırtıcı hayvanların ve kuşların karnından (kı­yamet gününde) dirilteceği vakte kadar bırakırdım. And ederim ki, onun ye­rine yetmiş kişiye müsle yapacağım.” Daha sonra bir örtü getirilmesini iste­di, onunla yüzünü örttü. Ayakları dışarıda kaldı. Rasûluîlah (sav), bu örtüy­le yüzünü kapattı, ayaklarının üzerine de izhir otu koydu. Sonra onu öne ge­çirerek üzerinde on defa tekbir getirdi. Daha sonra (şehidler) birer birer ge­tirilip (cenaze namazları kılınmak üzere) konuluyordu, Hamza ise mekânın­da duruyordu. Sonunda Hz. Hamza’nın üzerine yetmiş namaz kılmış oldu. Çünkü (Uhud’da) öldürülenlerin sayısı yetmiş idi. ŞeSıidlerin defnedilme işi bitirildikten sonra şu: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et… Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir.” (125-127) âyetleri indi. Rasûluîlah (sav) da sabretti ve kimseye müsle uygulamadı.[386]

Bunu, İsmail b. İslıâk da E bu Hureyre yoluyla rivayet etmiştir. Ancak İbn Abbas’ın bu rivayeti daha tanıdır.

Taberi de, bir grubun şöyle dediğini nakletmektedir: Bu âyet-i kerime, her­hangi bir haksızlıkla karşı karşıya kalan kimsenin, eğer eline imkân geçire­cek olursa, ancak uğradığı haksızlık kadarıyla karşılık vermesi ve bunu aş­maması hususunda inmiştir. Bunu, el-Maverdî de, ibn Sirîn ve Mücahid’den nakletmektedir. [387]

2, Zulme Uğrayan Kimse, Herhangi Bir Yolla Zulmünün Karşılığını Alabilir mi;

Başkası tarafından malı alınarak zulme uğramış,bir kimse ile daha sonra o zalim kişi, zulmettiği kimseye bir mal emanet edecek olursa, zulme uğra­yan kişinin zalimin kendisine zulmettiği miktarda, o emanete hainlik etme­sinin caiz olup olmadığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim, bunu yapabilir demişlerdir. İbn Sirîn, İbrahim en-Nelıâî, Süfyan ve Mücahid bunlar arasındadır. Bu görüşü savunanlar, bu âyet-İ kerimeyi ve laf­zının umumî oluşunu delil göstermişlerdir.

Malik ve onunla birlikte bir başka kesim ise: Onun böyle bir şey yapma­sı caiz değildir, derler ve Rasûlullah (sav)’ın şu buyruğunu delil gösterirler: “Sana emanet verene emanetini tastamam öde. Ama sana hainlik edene sen hainlik etme.” Bu hadisi Dârakutnî rivayet etmiştir.[388] Bu hususta yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/194. âyet, 2. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır.

İbn İshak’ın Müsned’inde de yer aldığına göre bu hadis-i şerif, başkası­nın karısı ile zina eden bir kimse hakkında varid olmuştur. Bu kişi daha son­ra, diğerinin kendi hanımını yanında bırakıp yolculuğa çıkmak suretiyle zi­na edenin hanımını eline geçirmiş oldu. Bu adam bu mesele hakkında Ra­sûlullah (sav) ile istişare edince, Hz. Peygamber ona şöyle dedi: “Sana bir şey emanet edene sen emanetini tastamam öde. Sana hainlik edene sen hainlik etme.” Buna göre İmam Malik’in mal ile ilgili hususlardaki görüşü pekişmek­tedir. Çünkü hıyanet bu hususta söz konusudur. Hıyanet büyük bir aşağılık­tır, ondan kurtuluş yoktur. O bakımdan kişinin kendi adına bundan uzak dur­ması gerekir. Eğer kendisine emanet olarak bırakılmamış bir maldan hakkı­nı alacak imkânı bulursa, bunun caiz olma ihtimali yüksektir ve sanki Allah onun lehine hüküm vermiş gibidir. Mesela, hakim tarafından verilen hüküm gereğince hakkını alması gibi.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerime neslıedilmiştir. Onu nesheden âyet-i kerime ise: “Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir” (en-Nahl, 16/127) buyruğudur. [389]

  1. Kısasta Eşitlik;

Bu âyet-i kerimede kısasta, misli misline uygulamanın caiz olduğuna de­lil vardır. Bir kimse eğer bir demir ile başkasını öldürmüş ise o da onunla öl­dürülür. Taş ile öldüren taş ile öldürülür. Bununla birlikte vacib olan miktar aşılmaz. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (.2/194. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. [390]

  1. Lafızlarda Eşitlik:

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede, maruz kalınan eziyetleri “ukubet: ceza (me­alde; saldın)” diye adlandırmıştır. Ukubet ise gerçekte ikincisidir (saldırıya kar­şılık verilen cezadır.) Bu kullanımın sebebi, iki lafzın birbirine eşit olması (mü­savat) ve sözün başına uygun düşmesi İçindir. Bu buyruk burada: “Ve onlar tuzak kurdular, Allah da tuzaklarına karşılık verdi” (Âl-i İmrân, 3/54.) buy­ruğu ile, “Allah da onlarla alay eder” (el-Bakara, 2/151 buyruklarının tam ak­sinedir. Çünkü burada ikinci kelime (Allah’ın tuzak kurması ve alay etmesi) mecazdır, birincisi hakikattir. Bu açıklamayı İbn Atiyye yapmLştır. [391]

  1. Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir. Onlar için üzülme. Kur­makta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme.
  2. Çünkü Allah sakınanlarla ve daima iyi davrananlarla beraber­dir.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız:

Allah İle Sabır ve Müşriklerin Yaptıklarına Aldırmamak: İbn Zeyd der ki: Bu buyruk savaş emri ile nesiı olmuştur. İnsanların ço­ğunluğu, bu buyruğun muhkem olduğu görüşündedir. Yani, onların yaptık­ları müslenin benzeri müsle ile cezalandırmaktan vazgeçip affetmek suretiy­le sabret. “Onlar için” Uhud’da öldürülenler için “üzülme!” Çünkü onlar Al­lah’ın rahmetine kavuşmuş bulunuyorlar.

“Kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme” buyruğun daki Sıkıntı” kelimesi, ‘in çoğuludur. Şair şöyle demektedir:

“Darlıkları üzerimizden açtı ve rahatlatıp genişletti.”

Cumhur, bu kelimenin “dat” harfini üstün okumuştur. İbn Kesir ise “dal” harfini esreli okumuştur. Bu kıraat Nâfi’den de rivayet edilmiştir. Ancak, bu rivayet edenlerin bir yanlışlığıdır. Kimi dilciler de şöyle demiştir: “Dat” har­finin esreli ve üstün okunuşu mastar oiarak iki ayrı şivedir, el-Alıfeş der kî: Bu kelimenin “dat” harfinin üstün ve esreli okunuşu; Daraldı, dar­alır” fiilinin mastarıdır, demek olur, Onİann küfürlerinden dolayı göğsün daral­ması. el-Ferrâ ise şöyle der: “Dat” harfi üstün ile okunursa, kalbine darlık veren, kalbini daraltan şey, demek olur. Esre ile okunursa, genişleyip dar­alan şey hakkında kullanılır. Elbise ve ev gibi. İbn es-Sikkît ise şöyle demiş­tir: Bu ikisi arasında hiçbir fark yoktur. O bakımdan göğsünde darlık vardır denilirken, “dat” harfi her iki şekilde de okunur.

el-Kutebî de şöyle demektedir: kelimesi, ‘in şeddesiz halidir. Sen, kendini sıkıntıya sokma, denilmiştir ve buradaki “ye” harfinin şeddesi hafifletilmiştir. Tıpkı; Kolay” kelimesi gibi. İbn Arefe der ki: Adam cimrilik etti” demektir. Fakir düştü” anlamındadır.

“Çünkü Allah, sakınanlarla ve dalma iyi davrananlarla beraberdir” buy­ruğu da şu demektir: Allah, hayasızlıklardan ve büyük günahlardan sakınan­larla yardımı, desteği, iyiliği ve desteklenmesi ile beraberdir. İhsanın anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Herim b, Hibban’a ölümü sırasında: Bize tavsiyede bulun, denilince o, şu cevabı vermişti; Ben size, Allah’ın âyetlerini ve Nalıl Sûresi’nin sonunda yer alan: “Rabbinin yoluna hikmetle… davet et” âyetinin sonuna kadar olan emirlerini yerine getirmenizi tavsiye ederim. en-Nahl Sûresi burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun

Kuran

Nahl Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.