Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Az Bulutlu
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 19°C
Cts 17°C

14 – İbrahim Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Mekke’de nazil olmuştur.

14 – İbrahim Suresi | İbn Kesir Tefsiri

İbrahim Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla.

1 — Elif, Lâm, Râ. Bu bir kitabdır. Onu sana indirdik ki; insanları Rablarının izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamid’in dosdoğru yoluna çıkarsın.

2 — O Allah ki; göklerde ve yerde ne varsa O’n un­dur. Uğrayacakları şiddetli azâbdan dolayı vay kafirlere.

3 — Onlar ki; dünya hayatını âhirete tercih ederler. Allah yolundan alıkoyarlar ve onda eğrilik ararlar. İşte onlar derin bir sapıklık içindedirler.

Bu Kitab

Sûrelerin başlangıçlanndaki hurûf-ı mukattaa ile ilgili bilgi da­ha önce geçmişti.

Ey Muhammed, bu bir kitabdır ki onu sana indirdik. O, Kur’an-ı Azîm’dir. Allah’ın gökten indirdiği en şerefli kitabdır. Onu; arabiyla, acemi ile bütün yeryüzü halkına göndermiş olduğu en şerefli elçisine indirmiştir.

«İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için…» Ey Muham-med, seni bu kitab ile insanları içinde bulundukları sapıklık ve azgın­lıktan hidâyete ve olgunluğa çıkarman için gönderdik. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Allah, inananların dostudur. On­ları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Küfredenlerin dostları ise Tâğût’-tur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır (sürükler)…» (Bakara, 257), «Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyet­ler indiren O’dur.» (Hadîd, 9).

Allah Teâlâ: «Rablarının izniyle…» buyurur ki; kendileri için hi­dâyeti takdir buyurmuş olduklarım, gönderilmiş Rasûlü elleriyle hi­dâyete erdiren O’dur. Rasûlü O’nun emriyle onlan hidâyete, üstün gelinemeyen, karşı durulamayan, kendisi dışında her şeyi kahr u ga­lebesi altında tutan Azîz’in yoluna eriştirir. O; bütün sözlerinde, işle­rinde, kanun koymasında, emir ve yasaklamasında övülmüştür, haber vermesinde sâdıktır.

Allah Teâlâ : «O Allah ki; göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.» buyurur. Bazıları âyetin bu kısmını, başlangıç cümlesi olarak merfû* okurlar. Diğer bazıları ise; daha önce geçen lafza-i celâl’in sıfatı ola­rak mecrûr okumuşlardır. Nitekim şu âyette de böyledir : «De ki: Ey insanlar; ben, gerçekten göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan… Allah’ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.» (A’râf, 158).

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, sana muhalefet edip se­ni yalanladıkları için kıyamet günü uğrayacakları şiddetli azâbdan dolayı vay kâfirlere. Sonra Allah Teâlâ, onları dünya hayatını âhirete tercih etmeleri, öne geçirmeleri, diğerine tercih etmeleri, dünya için çalışıp âhireti unutmaları ve âhireti bütünüyle arkalarına atmaları sıfatıyla niteler. İnsanları Rasûllere tâbi olmak suretiyle Allah’ın yo­luna girmekten alıkoyarlar ve Allah’ın yolunun eğri büğrü olmasını isterler. Halbuki o, hadd-i zâtında dosdoğrudur. O’na muhalefet eden ve O’ndan ayrılanlar O’na hiç bir zarar veremezler. Onlar; bu istekle­rinde bilgisizlik, sapıklık ve hak’dan uzaklık içindedirler. Bu durum­da onlar için bir iyilik ve düzelme umulmaz.[1]

4 — Biz, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik ki; onlara apaçık anlatsın. Bundan sonra Al­lah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Ve O, Azîz’dir, Hakîm’dir.

Her Peygamber Kendi Milletinin Diliyle

Allah’ın yarattıklarına kendi içlerinden peygamberleri, kendileri­ne gönderilenleri ne istediklerini anlamaları için onlann dilleriyle göndermiş olması Allah’ın bir lutfudur. Nitekim İmâm Ahmed’in Vekî’ kanalıyla… Ebu Zerr’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Tealâ her peygamberi, ancak kavminin diliyle göndermiştir.

Açıklamadan sonra, aleyhlerine delil ve hüccet konulduktan son­ra Allah, dilediğini hidâyet yolundan saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, dilediği olan, dilemediği olmayan Azîz’dir. İşlerinde Hakîm’-dir. Sapıklığa düşürülmeyi hak edeni saptırır, hidâyete ehil olanı da hidâyete eriştirir.

Allah Teâlâ’nın yaratıkları hakkındaki sünneti şudur : O, her üm­mete peygamberi mutlaka onların diliyle göndermiştir. Her peygam­ber Allah’ın risâletini başka ümmetlere değil, sâdece kendi ümmetine ulaştırma özelliğine sahiptir. Allah Rasûlü Muhammed İbn Abdullah ise, Allah’ın risâletini diğer insanların da tamâmına ulaştırma özelli­ğine sahiptir. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde Câbir’den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Ben­den önce peygamberlerden hiç kimseye verilmeyen beş şey bana veril­di : Bir aylık yoldan korku ile yardım olundum. Yeryüzü bana mescîd ve temizleyici kılındı. Benden önce hiç kimseye helâl kılınmamışken ganimetler bana helâl kılındı. Bana şefaat verildi. Peygamber sâdece kendi kavmine gönderilirken ben, bütün insanlara gönderildim. Bu hadîsin muhtelif yönlerden şâhidleri vardır ve Allah Teâlâ : «De ki: Ey insanlar; ben, gerçekten Allah’ın hepiniz için gönderdiği peygam­beriyim.» (A’râf, 158) buyurmuştur.[2]

5 — Andolsun ki Biz, Musa’yı; kavmini karanlıklar dan aydınlıklara çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatır­lat, diye gönderdik. Şüphesiz bunda sabreden ve şükre­den herkes için âyetler vardır.

Mûsâ da Kendi Kavmine

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, nasıl ki seni peygamber olarak göndermiş bütün insanları karanlıklardan aydınlığa çıkmaya çağırman ve onları karanlıklardan aydınlıklara çıkarman için sana kitabı indirmişsek, aynı şekilde Musa’yı da İsrâiloğullan içinde âyet­lerimizle göndermişizdir. Mücâhid, bu âyetlerin dokuz mucize olduğu­nu söyler.

Ona emredip şöyle buyurduk : «Kavmini karanlıklardan aydınlı­ğa çıkar.» İçinde bulundukları bilgisizlik ve sapıklık karanlıklarından hidâyet nuruna ve îmân basiretine çıkmaları için onları hayra çağır. Onlara Allah’ın günlerini hatırlat. Onlara; Firavun’un esaretinden, baskısından ve zulmünden çıkarması, düşmanlarından kendilerini ‘kur­tarması, denizi onlar için yarması, bulutla gölgelendirmesi, üzerlerine kudret helvası ve bıldırcın indirmesi ve bunlar dışındaki nimetlerini, yardımlarım onlara hatırlat. Mücâhid, Katâde ve bir çokları âyeti bu şekilde anlamışlardır. Bu hususta İmâm Ahmed İbn Hanbel’in oğlu Abdullah, babasının Müsned’inde bir de merfû’ hadîs rivayet eder ve der ki: Bana Hâşim oğullan kölesi Yahya İbn Abdullah… Übeyy İbn Kâ’b’dan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den «Onlara Allah’ın günlerini hatırlat.» âyeti hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etti: Allah Teâ-lâ’nın nimetlerini hatırlat. Hadîsi İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim de Mu-hammed İbn Ebân kanalıyla rivayet etmişlerdir. İmâm Ahmed’in oğlu Abdullah, hadîsi mevkuf olarak da rivayet eder ki bu daha doğrudur.

Allah Teâlâ buyurur ki: Dostlarımız İsrâiloğullarını, Firavun’un elinden ve içinde bulundukları alçaltıcı azâbdan kurtarmamızda sıkın­tıda sabreden, genişlikte şükreden herkes için âyetler, ibretler vardır. Katâde der ki: Musibete dûçâr kaldığı zaman sabreden, kendisine (ni­met) verildiğinde şükreden kul ne güzel kuldur. Sahîh bir hadîste ri­vayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Mü’-min’in her işine şaşılır; Allah Teâlâ’mn onun hakkında vermiş olduğu her hüküm, onun hakkında mutlaka hayır olur. Eğer ona bir sıkıntı isabet ederse; sabreder de bu onun için hayır olur. Ona bir genişlik isabet ederse şükreder ve bu da onun için hayır olur.[3]

6 — Hani Mûsâ kavmine demişti ki : Allah’ın üzeri­nizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü o, sizi azabın kötüsü­ne uğratan, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı boğaz­layan Firavun hanedanından kurtarmıştı. Bunda Rabbı-nızdan büyük bir imtihan vardır.

7 – Hani Rabbınız : Şükrederseniz; andolsun ki size artırırım, nankörlük ederseniz; bilin ki azabım, çok şid detlidir, diye bildirmişti.

8 — Mûsâ : Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz muhakkak ki Allah, müstağni ve hamd’e lâyık olandır, demişti.

Allah Teâlâ Musa’dan haber veriyor. Hz. Mûsâ kavmine, Allah’ın günlerini ve onlara olan nimetlerini hatırlatmıştı. Allah Teâlâ onları Firavun hanedanından, onların uğratmış olduğu azâbdan ve horlan­madan kurtarmıştı. Firavun hânedânr onların erkek çocuklarını, bo­ğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyorlardı. İşte Allah Teâlâ İsrâilöğulla-rını bütün bunlardan kurtarmıştır. Ki bu büyük bir nimettir. Bu se­bepledir ki Allah Teâlâ: «Bunda Rabbınızdan büyük bir imtihan var­dır.» buyurur. Yani bu hususta Allah Teâlâ’nın sizin üzerinize büyük bir nimeti vardır. Sizler bunun şükrünü yerine getirmekten âcizsiniz. Buranın anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir : Firavun kavminin size yaptıklarında büyük bir imtihan vardır. Bu âyetten maksadın hem onun hem de bunun olması muhtemeldir ki en doğrusunu Allah bilir. Nitekim o, şöyle buyurmuştur: ((Belki dönerler diye onlan gü­zellikler ve kötülüklerle denedik.» (A’râf, 168). Allah Teâlâ : «Hani Rabbınız : Şükrederseniz; andolsun ki size (karşılığını) artırırım… di­ye (size olan va’dini) bildirmişti.» Buranın anlamının şöyle olması da muhtemeldir : Hani Rabbımz; izzeti, celâli ve kibriyâsı üzerine yemîn etti ki şükrederseniz andolsun size karşılığını artınrım…

Allah Teâlâ buyurur ki: Eğer size olan nimetime şükrederseniz; andolsun ki size o nimeti artırırım. Eğer nankörlük eder, nimetleri in­kâr eder ve gizlerseniz; bilin ki azabım çok şiddetlidir, buyurur ki; bu, o nimetleri kendilerinden çekip alması ve nankörlük etmeleri yüzün­den onlara azâb etmesi iledir. Bir hadîste şöyle buyrulur : Muhakkak kul, işlemiş olduğu günâhla rızkı kendine haram kılar (rızıktan mah­rum kalır).Müsned’de rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) ne bir dilenci gelmiş ve Hz. Peygamber ona bir hurma vermişti. Adam ona kızdı ve hurmayı kabul etmedi. Sonra bir diğeri uğradı ve Hz. Pey­gamber ona da bu hurmayı verdi. O kabul edip : Allah Rasûlü (s.a.) nden bir hurma mı? dedi. Hz. Peygamber ona kırk dirhem verilmesini emretti. İmâm Ahmed’in Esved kanalıyla… Enes’ten rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.) e bir dilenci gelmiş ve efendimiz ona bir hurma verilmesini emretmişti. O, hurmayı almadı —veya attı— Bir diğer dilenci Hz. Peygambere geldi ve Hz. Peygamber ona da bir hurma ve­rilmesini emretti. Adam : Sübhanallah, Allah Rasûlü (s.a.) nden bir hurma mı? dedi. Allah Rasûlü (s.a.) cariyesine : Ümmü Seleme’ye git, ona yanındaki kırk dirhemi versin, buyurdu. Hadîsi sâdece İmâm Ah-med rivayet etmiştir. Hadîsin isnadında bulunan İmâre İbn Zâzân’ı İbn Hıbbân, Ahmed ve Ya’kûb İbn Süfyân güvenilir kabul ederler. İbn Maîn, onun Salih olduğunu söyler. Ebu Zür’a : Zararı yoktur, der. Ebu Hatim de : Hadîsini yazar, hüccet kabul edilmez, sağlam değildir, der. Buhârî der ki: Bazan hadîsine başka şeyler karıştırır. Ahmed’den nakledildiğine göre; o, şöyle demiştir : Ondan münker hadîsler rivayet edilmiştir. Ebu Dâvûd : Böyle değildir, derken; Dârekutnî, onun zayıf olduğunu söylemiştir… İbn Adiyy de: Hadîsini yazanlardan olarak zararı yoktur, demiştir.

Allah Teâlâ : «Mûsâ : Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nan­körlük etseniz muhakkak ki Allah, hepinizden müstağni ve hamd’e lâ­yık olandır, demişti.» buyurur ki; O, kullarının şükründen müstağni­dir, O’nu inkâr edenler inkâr etse bile O Hamîd’dir, Mahmûd’dur. Ni­tekim O, başka âyetlerde şöyle buyurur: «Eğer küfrederseniz; bilin ki Allah, sizden müstağnidir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne ra­zı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden hoşnûd olur.» (Zümer, 7), «Onlar küfredip yüz çevirmişlerdi. Allah ise, hiç birşeye muhtaç olmadığını göstermişti. Allah Ganî’dir, Hamîd’dir.» (Teğâbün, 6). Müslim’in Sa-hîh’inde Ebu Zerr’den, onun Allah Rasûlü (s.a.) nden onun da Azîz ve Celîl olan Rabbından rivayetinde o, şöyle buyurmuştur : Ey kullarım; ilkleriniz, sonlarınız, insanlarınız ve cinleriniz içinizden en çok takva sahibi olanın kalbi.üzere olsalar bu Benim mülkümde hiç bir şey ar­tırmaz. Ey kullarım, ilkleriniz, sonlarınız, insan ve cinleriniz sizden en günahkâr kalbli olanınız gibi olsalar bu, Benim mülkümden hiç bir şey eksiltmez. Ey kullarım; ilkleriniz, sonlarınız, insan ve cinleri­niz bir tek yerde dikilip benden isteseler ve her insana isteğini ver­sem bu, Benim mülkümden hiç bir şey eksiltmez. Denize daldırüdığı zaman iğnenin eksilttiği gibisi müstesna. Allah Teâlâ Ganî’dir, Hamîd’-dir.[4]

9 — Sizden önce geçenlerin Nûh, Âd, Semûd kavim­lerinin ve onlardan sonra Allah’tan başka kimsenin bil­mediği kavimlerin haberi size gelmedi mi? Peygamberle­ri onlara âyetlerle geldiler de onlar ellerini ağızlarına ko­yup : Biz, sizin gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr ettik, bi­zi çağırdığınız şeyden şüphe ve endîşe içindeyiz, dediler.

Sizden Önceki Kavimlerin Haberi

îbn Cerîr : Bu, Hz. Musa’nın kavmine olan sözlerinin tamâmıdır, der ki; bu, Allah Teâlâ’nın, peygamberlerini yalanlayan geçmiş üm­metlerden intikam aldığı Allah’ın günlerini ona hatırlatmasıdır. tbn Cerîr’in bu söylediği şüphelidir. Açık olanı ise; bunun Allah tarafın­dan bu ümmete başlı başına bir haber olduğudur. Şöyle denilmiştir : Muhakkak ki Âd ve Semûd kıssası Tevrat’da yoktur. Şayet bu, Hz. Musa’nın kavmine olan sözünden olsaydı ve Hz. Mûsâ bunu onlara anlatmış olsaydı; şüphesiz ki bu iki kıssa Tevrat’da olurdu. En doğru­sunu Allah bilir. Hulâsa olarak Allah Teâlâ Nûh kavminin, Âd, Se­mûd ve peygamberleri yalanlamış olan diğer ümmetlerin haberlerini anlatmıştır. Onlann sayılarını ancak Allah bilir. Peygamberleri onla­ra hüccetlerle, açık, parlak ve kesin delillerle gelmişlerdir.

İbn İshâk’m Amr İbn Meymûn’dan, onun da Abdullah (İbn Mes’-ûd) dan rivayetinde o, «Allah’tan başka kimsenin bilmediği kavimlerin haberi…» âyeti hakkında : Ensâb âlimleri yalan söylemiştir, der. Urve İbn Zübeyr ise: Ma’d İbn Adnan’dan sonrakileri bilen hiç kim­seyi görmedik, demiştir. Allah Teâlâ : «Onlar ellerini ağızlarına koy­dular.» buyurur ki; müfessirler bunun anlamında ihtilâf etmişlerdir. Buranın anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: Peygamberler, onları Allah’a çağırdıklarında; onlar peygamberlerin ağızlarına işaretle on­lara susmalarını, bu sözlerden vazgeçmelerini emretmişlerdir. Bu hu­susta şu görüşler de vardır : Onlar ellerini ağızlarına peygamberleri bir yalanlama olarak koymuşlardır. Aksine bu, peygamberlere cevab vermemelerinden ibarettir. Mücâhid, Muhammed İbn Kâ’b ve Katâde derler ki: Buranın anlamı şöyledir : Onlar; peygamberleri yalanlamış ve ağızlarıyla olan konuşmalarıyla onlara cevab vermişlerdir.(…) Ben de derim ki: Âyetin devamı, Mücâhid’in sözünü kuvvetlendirmektedir. Allah Teâlâ : «Biz sizin gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr ettik, bizi çağırdığınız şeyden şüphe ve endîşe içindeyiz, dediler.» buyurur ki; sanki bu, «Ellerini ağızlarına koydular.» kısmının anlamını tefsir ma­hiyetindedir. Süfyân es-Sevrî ve İsrail’in Ebu İshâk kanalıyla… Ab­dullah’tan rivayetine göre; o, «Onlar ellerini ağızlarına koydular.» âye­ti hakkında : Buna öfkelerinden ellerini ısırdılar, demiştir. Şu’be’nin Ebu İshâk kanalıyla… Abdullah’tan rivayetine göre; o, böyle söyle­miştir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem bu görüşü tercih eder. İbn Cerîr de bu açıklamayı tercihle Allah Teâlâ’nm münafıklar hakkında­ki : «Yalnız başlarına kaldıkları vakit de, size karşı öfkeden parmak­larını ısırırlar.» (Âl-i İmrân, 119) âyetini buna delil getirirler. İbn Ab-bâs’tan rivayetle Avfî der ki: Allah’ın kitabını işittiklerinde şaştılar ve ellerini ağızlarına götürdüler. Onlar dediler ki: «Biz sizin gönderil­miş olduğunuz şeyi inkâr ettik. (Bize getirdiğiniz şeyi biz doğrulama­yız.) Bizi çağırdığınız şeyden kuvvetli bir şüphe ve endîşe içindeyiz.»[5]

10 — Peygamberleri onlara : Gökleri ve yeri yaratan, günâhlarınızı -bağışlamak için çağıran ve size belirli bir süreye kadar müsâade eden Allah’tan mı şüphe ediyor­sunuz? demişlerdi. Onlar da : Siz de bizim gibi sâdece bi­rer insansınız. Siz, bizi “atalarımızın tapındığı şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize açık bir delil geti­rin, demişlerdi.

11 — Peygamberleri onlara : Biz de sizin gibi birer insanız, ama Allah kullarından dilediğine ihsanda bulu­nur. Allah’ın izni olmadıkça biz size delil getirenleyiz. Mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler, demişlerdi.

12 — Hem biz ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki; bize dosdoğru yolları O göstermiştir. Bize yaptığınız eziyetlere elbette dayanacağız. Tevekkül edenler de yal­nız Allah’a tevekkül etsinler.

Allah Teâlâ, kâfirler ile peygamberleri arasında geçen mücâdele­yi haber veriyor. Onların ümmetleri kendilerine getirmiş oldukları tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet hususunda şüpheyle karşı koydukla­rı zaman peygamberler : «Allah hakkında şüphe mi var?» demişlerdi. Bunun iki şeye ihtimâli vardır :

Birincisi: Allah’ın varlığında şüphe mi var? şeklindedir. Zîrâ fıt­ratlar, O’nun varlığına şâhiddir ve O’nu ikrar üzere yaratılmıştır. Fıt-rat-ı selime tarafından O’nun varlığım itiraf zarurîdir. Ancak bazı fıt­ratlarda şüphe ve kararsızlık olabilir ve O’nun varlığına ulaştıran de­liller üzerinde düşünmeye ihtiyâç duyarlar. Bu sebebledir ki peygam­berler, Allah’ı bilme yoluna onları irşâd etmek üzere Allah’ın : «Gök­leri ve yeri yaratan.» olduğunu söylemişlerdir. Gökleri ve yeri yara­tan, geçmiş bir misâli olmaksızın yoktan var eden O’dur. Sonradan ol­ma, yaratma ve müsahhar kılma delilleri; buna açıkça delâlet etmek­tedir ki; onlar için bir yaratıcı olmalıdır. Bu da kendisinden başka ilâh olmayan her şeyin yaratıcısı, ilâhı ve mâliki olan Allah’tır.

Peygamberlerin : «Allah hakkında şüphe mi var?» demelerinin ikinci bir anlamı şudur : Allah’ın ilâh oluşunda ve ibâdetin yegâne O’na vâcib oluşunda şüphe mi var? O, bütün varlıkları yaratandır. Tek ve ortağı olmaksızın ibâdete sâdece O müstehaktır. Muhakkak ki üm­metlerin çoğunluğu, bir yaratıcının varlığını ikrar etmişlerdir. Fakat onlar, kendilerine fayda vereceği veya kendilerini Allah’a yaklaştıra­cağı zannıyla Allah ile birlikte O’nun dışındaki vâsıtalara da ibâdet etmişlerdir. Peygamberleri onlara şöyle demişti: «Günâhlarınızı (âhi-ret yurdunda) bağışlamak için çağıran ve size (dünyada) belirli bir süreye kadar müsâade eden Allah’tan mı şüphe ediyorsunuz?» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Rabbınızdan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki; belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindir­sin. Her lütuf sahibine lutfunu versin…» (Hûd, 3). Peygamberlerin birinci makamdaki sözlerini kabul etmelerinin takdirinden sonra üm­metleri, peygamberlerin risâlet makamı hakkında onlarla mücâdele sadedinde peygamberlere : «Siz de bizim gibi sâdece birer insansınız.» demişlerdir. Demek istiyorlardı ki : Sizden bir mucize görmemişken mücerred sizin sözünüzle size nasıl uyalım? Bize apaçık bir delil geti­rin. Size teklif ettiğimiz bir mucize getirin. Peygamberleri de onlara şöyle demişti: Evet gerçekten biz de sizin gibi birer insanız. Beşer oİ-ma hususunda bizim de sizin gibi birer insan olduğumuz doğrudur. Ama Allah, kullarından cülediğine risâlet ve peygamberlikle ihsanda bulunur. Biz Allah’tan istemedikçe ve O’nun bize bu hususta bir izni olmadıkça size bir delil getiremeyiz. Mü’minler bütün işlerinde Al­lah’a tevekkül etsinler. Sonra peygamberler demişlerdir ki: «Hem biz ne diye Allah’a tevekkül etmeyelim ki; bize dosdoğru yolları O gös­termiştir. (O, bizi yolların en doğrusuna ve en açığına iletmişken bi­zim O’na tevekkül etmemize ne engel var. Kötü sözler ve beyinsizce işlerle) bize yaptığınız eziyetlere elbette dayanacağız. Tevekkül eden­ler de yalnız Allah’a tevekkül etsinler.»[6]

13 — Küfredenler peygamberlerine dediler ki ; Ya bizim dinimize dönersiniz, ya da sizi memleketimizden çıkarırız. Rabları da onlara vahyetti ki : Biz, zâlimleri mutlaka helak edeceğiz.

14 — Onlardan sonra da yeryüzüne sizi yerleştire­ceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkanlara va’-dimdir.

15 — Yardım istediler ve bütün inâdçı zorbalar da hüsrana uğradılar.

16 — Ardından da cehennem. Orada irinli sudan içi-rilecektir.

17 — Onu yudum yudum alacak ama yutamayacak-tır. Her taraftan ona ölüm geldiği halde ölemeyecektir. Ve arkasından şiddetli bir azâb gelip çatacaktır.

Her Azgın Zorba

Allah Teâlâ haber veriyor ki; peygamberlerini yalanlayan ümmet­ler, onları ülkelerinden çıkarma, aralarından sürme ile tehdîd etmiş­lerdir. Nitekim Şuayb (a.s.) in kavmi ona ve kendisine îmân edenlere : «Ey Şuayb; seni ve beraberindeki inanmış olanları, ya memleketimiz­den çıkarırız veya mutlaka bizim dinimize dönersiniz…» (A’râf, 88) demişlerdir. Lût kavmi de şöyle demişti: Lût’un ailesini kasabanızdan çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmaya çalışan insanlardır.» (Nemi, 56) Allah Teâlâ Kureyş müşriklerinden haber vererek şöyle buyurur : «Se­ni memleketten çıkarmak için zorladılar. O zaman senin ardından on­lar da ancak çok az kalabilirler.» (İsrâ, 76), «Hani küfredenler; seni tutup bağlamak, yahut öldürmek veya çıkarmak için düzen kuruyor­lardı. Onlar düzen kurarlarken Allah da düzenlerine mukabele ediyor­du. Allah, düzen kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.» (En-fâl, 30).

Allah Teâlâ rasûlünü gâlib kılmış, ona yardım etmiş ve Mekke’­den çıkması sebebiyle ona yardımcılar, Allah yolunda savaşan ordular kılmıştır. Allah Teâlâ onu peyderpey yüceltmiş ve sonunda müşrik­lerin onu çıkarmış oldukları Mekke’nin fethini ona nasîb buyurmuş. Oranın hükümranlığını kendisine vermiş, gerek onlardan ve gerekse yeryüzündeki diğer milletlerden düşmanlarının burnunu yere sürt-müştür. Sonunda insanlar fevc fevc Allah’ın dinine girmişler, kısa sü­rede yeryüzünün doğu ve batılarında Allah’ın kelimesi, dini diğer din­lere üstün gelmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Rab-ları da peygamberlere vahyetti ki: Biz, zâlimleri mutlaka helak ede­ceğiz. Onlardan sonra da yeryüzüne sizi yerleştireceğiz.» Allah Teâlâ. başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Andolsun ki Bizim peygamber kul­larımıza sözümüz vardır. Onlar; muhakkak ki yardım görenlerdir. Ve şüphesiz ki bizim askerlerimiz; onlar gâliblerdir.» (Sâffât, 171-173), «Allah : Ben ve peygamberlerim elbette gâlib geleceğiz… diye yazmış­tır. Şüphesiz ki Allah, Kavî’dir, Azîz’dir.» (Mücâdile, 21), «Andolsun ki Tevrât’dan sonra Zebur’da da yeryüzüne ancak sâlih kullarımın mîrâsçı olduğunu yazmıştık.» (Enbiyâ, 105), «Mûsâ kavmine dedi ki: Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Yeryüzü, muhakkak ki Allah’ın­dır. Kullarından dilediğini ona mîrâsçı kılar. Ve akıbet müttakîlerin-dir.» (A’râf, 128), «Hor görülmüş olan o kavmi de, bereketlendirdiği­miz yerin doğularına ve batılarına mîrâsçı kıldık. Rabbının İsrâilo-ğullarma vuku bulan güzel sözü de onların sabretmelerinden dolayı yerini buldu. Firavun’un da kavminin de yapmakta ve yükselmekte oldukları şeyleri harâb ettik.» (A’râf, 137).

Allah Teâlâ buyurur ki: «Bu, makamımdan ve tehdidimden kor­kanlara va’dimdir.» Bu tehdidim, kıyamet günü öncesinde makamım­dan korkan, korkutmam ve azabımdan ibaret tehdidimden ürkenler içindir. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Artık kim haddi aşarak sapıtmışsa, ve dünya hayatım tercih etmişse; şüphesiz ki onun varacağı yer, cehennemdir. Kim de Rabbının makamından korkup da nefsini heveslerden alıkoyduysa; şüphesiz ki onun varaca­ğı yer, cennettir.» (Nâziât, 37-41), «Rabbının huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır.» (Rahman, 46).

Allah Teâlâ : «Yardım istediler.» buyurur ki peygamberler kavim­lerine karşı Rablarından yardım istemişlerdir. Bu açıklama İbn Ab-bâs, Mücâhid ve Katâde’nindir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ise : Ümmetler kendilerine karşı yardım istediler, der. Nitekim Allah Teâlâ onların şöyle dediklerini haber verir : «Ey Allah’ımız; eğer bu, ger­çekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır, yahut acıklı bir azâb getir.» (Enfâl, 32). Burada maksadın hem bu, hem de diğeri olması mümkündür. Nitekim onlar (müşrikler) Bedir günü kendilerine kar­şı yardım istemişler, Allah Rasûlü de yardım istemişti. Allah Teâlâ müşrikler için : «Eğer fetih istiyor idiyseniz, (ey kâfirler) işte size fe­tih gelmiştir. Eğer vaz geçerseniz bu, sizin içn daha hayırlıdır.» (En­fâl, 19) buyurur ki en doğrusunu Allah bilir.

«Ve bütün hakka karşı inâdçı, nefsinde zorba olanlar da hüsrana uğradılar.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «İkiniz bir atın cehenneme, her inâdçı kâfiri, hayra bütün hızıyla engel olan zâ­lim azgını. Ki o, Allah’tan başka bir ilâh edinmiştir. Haydi, ikiniz bir onu en çetin azabın içine atın.» (Kâf, 24-26). Bir hadîste : Kıyamet günü cehennem getirilir, yaratıklar bağrışırlar da cehennem şöyle der : Muhakkak ben her bir inâdçı zorba için görevlendirildim… Peygam­berler, cehennemin Azîz ve Muktedir olan Rabbına yalvarıp yakardıklarında; bu inâdçı ve zorbalar kaybetmiş, hüsrana uğramışlardır.

Allah Teâlâ : «Onun önünde cehennem vardır.» buyurur ki; bu­radaki kelimesi ön anlamındadır. Nitekim, «Zîrâ arkalarında her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.» (Kehf, 79) âyetindeki kelimesi de aynı anlamdadır. Ve İbn Abbâs bu âyeti şeklinde okumuştur. Yani inâdçı zorbanın önünde cehennem vardır, cehennem onu gözetlemektedir. Orada kı­yamet günü ebedî kalacaktır. Kıyamet gününe kadar ise sabah ak­şam cehenneme arz edilecektir.

«Orada irinli sudan içirilecektir.» Ateşte onun için kaynar su ve­ya kan ve irinden başka bir içecek yoktur. Birisi gayet kızgın, diğeri ise gayet soğuk ve kokuşmuştur. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet­te şöyle buyurur : «İşte kaynar su ve irin, tatsınlar onu. Bunlara ben­zer daha başkaları da vardır.» (Sâd, 57-58). Müçâhid ve İkrime, âyet­teki kelimesinin; irin ve kandan olduğunu söylerler. Kata-de ise : O, onun etinden ve derisinden akan şeydir, demiştir. Ondan gelen bir rivayette ise sadîd; kâfirin karnından çıkan şeydir ki kan ve irinle karışmıştır. Şehr îbn Havşeb’in Esma Bint Yezîd İbn es-Seken’-den rivayetinde o, şöyle demiştir : Ey Allah’ın elçisi, cehennemdeki ha-bâl deresinin aslı nedir? diye sordum da, şöyle buyurdu : Cehennem halkının kan ve irinleridir. Diğer bir rivayette ise : Cehennem halkı­nın sıkılmışıdır, (usâresidir) buyurmuştur. İmâm Ahmed’in Ali İbn İshâk kanalıyla Ebu Ümâme (r.a.) den onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetinde o, «Orada irinli sudan içirilecektir.» âyeti hakkında şöyle buyurmuştur : Oraya yaklaştırılacak da ondan tiksinecek. Ona yaklaştığında yüzü kavrulacak ve başının derisi düşecek. Onu içtiği zaman, mide ve bağırsakları parçalanacak ve arkasından çıkacak. Allah Teâlâ şöyle buyurur :«Hiç bu; bağırsaklarını parça parça edecek kay­nar su içirilen kimseler gibi midir?» (Muhammed, 15), «Onlar feryâd edip yardım dilediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. O, ne kötü içecektir.» (Kehf, 29). Hadîsi İbn Cerîr, Abdullah İbn Mübarek kanalıyla; İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim de Ba-kiyye İbn Velîd kanalıyla Safvân İbn Amr’dan rivayet etmişlerdir.

Allah Teâlâ : «Onu yudum yudum alacak.» buyurur ki, onu yut­maya çalışacak ve tiksinecektir. Zorla, zorlamayla içecek, onu ağzına koyar koymaz melek, demirden bir tokmakla ona vuracaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Demir topuzlar da onlar içindir.» (Hacc, 21) buyurmuştur. «Ama yutamayacaktır.» Kokusunun, tadının, ren­ginin kötülüğünden, harareti veya dayanılamayacak derecedeki so-ğukluğuyla onu yutamayacaktır. «Her taraftan ona ölüm gelecektir.

Bütün bedeni ve organları ondan acı duyacaktır. Meymûn İbn Mihrân : Her kemik, damar ve sinirden ölüm ona gelecektir, der. İkrime de : Kıl uçlarından dahi, demiştir. İbrahim et-Teynıî de şöyle der : Kıl uç­larına varıncaya kadar cesedinin her bir kıl yerinden ona ölüm gele­cektir. İbn Cerîr der ki: Her taraftan ona ölüm gelecektir. Önünden, arkasından, sağından, solundan, üstünden, ayaklarının altından ve cesedinin diğer organlarından. İbn Abbâs’tan rivayetle Dahhâk, «Her taraftan ona ölüm geldiği halde…» âyeti hakkında şöyle der : Kıya­met günü cehennem ateşinde Allah Teâlâ’nın onu azâblandıracağı aza­bın her türlüsü. Şayet ölecek olsa onlardan ölümün gelmeyeceği hiç bir çeşidi yoktur. Fakat o ölmeyecektir. Zîrâ Allah Teâlâ : «Küfretmiş olanlara gelince; aleyhlerine hüküm verilmez ki ölsünler. Onlardan cehennemin azabı da eksiltilmez.» (Fâtır, 36) buyurmuştur. İbn Ab-bâs (r.a.) in sözünün anlamı şudur : Bu azâb çeşitlerinden hiç birisi yoktur ki ona geldiği zaman bu azâb ile ölmesi iktizâ etmesin. Tabiî şayet Ölecek olsaydı. Fakat o azâbda ve cezada devamlı, ebedî kalma­sı için ölmeyecektir. Bu sebebledir ki Allah Teâlâ : «Her taraftan ona ölüm geldiği halde ölemeyecektir.» buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Ve arkasından şiddetli bir azâb gelip çatacaktır.» buyurur. Bu durumdan sonra, onun için daha ağır başka bir azâb da­ha vardır. Bu; daha zor, daha ağır ve bundan öncekinden daha acıdır. Nitekim Allah Teâlâ zakkum ağacından haber vererek şöyle buyurur : «O cehennemin dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcuklan, şeytânların başları gibidir. Onlar muhakkak ki ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır. Sonra onlar için üzerine kaynar su katılmış içkiler de vardır. Sonra muhakkak ki onların dönüşü cehennemdir.» (Sâffât, 64-68) Böylece Allah Teâlâ, onların bir keresinde zakkum yi­yeceklerini, bir keresinde kaynar su içmede olacaklarını, Allah koru­sun başka bir seferinde ateşe döndürüleceklerini haber vermiştir. Bu böyledir ve Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Suç­luların yalanladıkları cehennem işte budur. Onlar bununla kaynar su arasında dolaşır dururlar.» (Rahman, 43, 44), «Muhakkak ki Zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. Erimiş maden gibidir. Karınlarda kaynar suyun kaynaması gibi. Onu yakalayın, cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra azâb olarak başına kaynar su dökün. Tad bakalım, hani güçlü olan, değerli olan yalnız sensin, İşte bu, doğrusu şüphele­nip durduğunuz şeydir.» (Duhân, 43-50), «Solcular, onlar ne (baht­sız) solculardır. Onlar, kızgın ateşte, kaynar sulardadırlar. Ve bir de kapkara dumandan bir gölge içindedirler. Ne serindir, ne de hoştur.» (Vakıa, 41-44), «Bu böyle, azgınlar için de çok kötü bir sonuç vardır : Cehennem. Oraya girerler. O ne kötü bir konaktır. İşte kaynar su veirin. Tatsınlar onu. Bunlara benzer daha başkaları da vardır.» (Sâd, 55-58). Bu ve benzeri âyetler (onların durumlarına) en uygun bir ce­za olarak cnlara azabın çok çeşitli olacağına, tekrarlanacağına, ancak Allah’ın bileceği kadar çeşitli olacağına delâlet eder. «Ve Rabbın kulla­ra zulmedici değildir.» (Fussilet, 46).[7]

18 — Rablarma küfredenlerin hali; fırtınalı bir gün­de rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. Yaptıkların­dan hiç bir şey elde edemezler. İşte bu, uzak bir sapıklık­tır.

Küfredenlerin Misâli

Bu, Allah Teâlâ’mn Allah ile beraber O’ndan başkasına ibâdet eden, elçilerini yalanlayan, amellerini sağlam bir temele oturtmayan kâfirler için vermiş olduğu bir misâldir.. Sağlam bir temele oturmayan amelleri yıkılır gider de, onlara en muhtaç oldukları zamanda onlar­dan yoksun kalırlar. Allah Teâlâ : «Rablarına küfredenlerin amelleri; fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer.» buyurur. Kıyamet günü amellerinin sevabını Allah Teâlâ’dan diledikleri zaman, küfredenlerin amellerinin misâli budur. Onlar kendilerinin hak üzere olduklarını sanıyorlardı. Böylece hiç bir şey bulamamış olurlar. Hiç bir şey elde edemezler. Şiddetli fırtınalı bir günde külden ne elde edi-lebiliyorsa işte onların da eline geçen odur. Dünyada iken kazanmış ol­dukları amellerinden hiç bir şey elde edemezler. Nasıl ki şiddetli fırtı­nalı bir günde külleri toplamaya güç yetiremiyorlarsa. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Yaptıkları her işi ele alır ve onu toz duman ederiz.» (Furkân, 23), «Bu dünya hayatında onların sarf ettikleri şeylerin durumu; kendilerine zulmeden bir kavmin ekin­lerine isabet ederek mahveden kavurucu bir rüzgârın durumuna ben­zer.» (Âl-i İmrân, 117), «Ey îmân edenler, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi sada­kalarınızı başa kakma ve eziyet etmekle heder etmeyin. O gösteriş ya­panın hali; üzerinde toprak bulunan kayanınki gibidir. Şiddetli bir yağmur isabet ettiğinde onu katı bir taş halinde bırakır. Onlar kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler. Allah kâfirler güruhunu hidâ­yete erdirmez.» (Bakara, 264). Bu âyette ise : «İşte bu uzak sapıklık­tır.» buyurur ki; onların çalışmaları ve amelleri, temelsiz ve istikâ­metten yoksundur. Sonunda en muhtaç olduklarında onların sevabı­nı kaybedeceklerdir. İşte bu derin sapıklıktır.[8]

19 — Görmez misin ki Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Dilerse sizi yok edip yeni bir halk getirir.

20 — Ve bu, Allah için hiç de güç değildir.

Yepyeni Bir Halk

Allah Teâlâ kıyamet günü, bedenleri diriltmeye (yeniden yarat­maya) güç yetirici olduğunu haber verir ve insanları yaratmaktan da­ha büyük olan gökleri ve yeri yarattığını bildirir. Yüksekliği, genişliği ve büyüklüğü ile bu gökleri, ondaki sabit ve hareketli yıldızları, muh­telif hareketleri, parlak âyetleri (alâmetleri), bu yeryüzünü ve onda­ki düzlükleri, çukurları, dağları, çölleri, sahraları, boş arazîleri, de­nizleri, ağaçları, bitkileri ve çeşitleri, faydaları, şekil ve renkleri muh­telif hayvanları yaratan O değil midir? «Görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah, ölüleri de di­riltmeye Kâdir’dir. Evet O, muhakkak her şeye Kâdir’dir.» (Ahkâf, 33), «İnsan, kendisini gerçekten bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki; şimdi apaçık bir düşman kesilmektedir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir misâl getirdi. Çürümüşken kemikleri diriltecek kimdir? dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir. Yemyeşil ağaçtan size ateş çıkartan O’dur. Siz on­dan hemen yakıverirsiniz. Gökleri ve yeri yaratmış olan, kendileri gi­bisini yaratmaya Kadir olmaz mı? Elbette O, yaratandır, AlînVdir. O’-nun emri bir şeyi murâd ettiği zaman, sâdece ona «ol» demektir. O da oluverir. Her şeyin hükümranlığı elinde olan (Allah’ı) tesbîh ede­riz. Ve siz O’na döndürülürsünüz.» (Yâsîn, 77-83).

Allah Teâlâ : «Dilerse sizi yok edip yeni bir halk getirir. Ve bu, Allah için hiç de muhal olan bir şey değildir.» buyurur ki; şayet O’mın emirlerinle muhalefet ederseniz sizi gidermesi ve sizin niteliklerinizde olmayan diğerlerini getirmesi O’nun içn son derece kolaydır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: «Ey insanlar; sizler Allah’a muhtaçsı­nız. Allah ise Ganî’dir, Hamîd’dir. İsterse sizi giderir ve yeni bir yara­tık getirir. Bu, Allah’a göre güç değildir.» (Fâtır, 15-17), «Eğer O’n-dan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir, sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.» (Muhammed, 38), «Ey îmân eden­ler; içinizden her kim dininden dönerse; Allah’ın sevdiği ve onların da O’nu sevdikleri, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı zor­lu bir kavim getirir.» (Mâide, 54), «Ey insanlar, O dilerse; sizi götü­rür de yerinize başkalarını getirir. Allah buna Kâdir’dir.» (Nisa, 133).[9]

21 — İnsanların hepsi Allah’ın huzuruna toplanıp çıkarlar. Zayıflar büyüklük taslayanlara : Doğrusu biz, size uymuştuk. Allah’ın azabından bizi koruyabilecek mi­siniz? derler. Onlar da : Allah bizi doğru yola eriştirseydi biz de sizi eriştirirdik. Şu halde artık sızlansak da, katlan-sak da birdir. Bizim için kaçıp sığınacak bir yer yoktur, derler.

Allah Teâlâ buyurur ki; İyisi ile, günahkârı ile bütün yaratıklar açık bir arazîde Vâhid, Kahhâr olan Allah için toplanıp O’nun huzu­runa çıkarlar. Orası öyle bir yerdir ki orada hiç kimseyi gizleyebilecek bir şey yoktur. Tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdetten O’nun elçile­rine uymaktan büyüklenen idarecilerine, efendilerine ve büyüklerine uyan zayıflar onlara (büyüklük taslayanlara) derler ki: Doğrusu biz, size uymuştuk. Bize ne emretnıişseniz emrinizi tutmuş ve yapmıştık. Bize va’dedip umdurduğunuz şekilde Allah’ın azabından bizi koruya­bilecek ve onu bizden defedebilecek misiniz? Büyüklenenler onlara derler ki:.Allah bizi doğru yola eriştirseydi biz de sizi eriştirirdik. Fa­kat Rabbımızın sözü bizim hakkımızda gerçekleşmiş, hak olmuş bizim ve sizin hakkınızda Allah’ın kaderi geçmiş, Allah’ın azâb sözü kâfirlere hak olmuştur. Şu halde artık sızlansak da katlansak da birdir. İçinde bulunduğunuz durumdan bizim için kurtuluş yoktur.

A’bdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: Cehennemliklerin bir kısmı diğerlerine derler ki: Geliniz; cennetlikler cennete ağlamaları ve Allah’a yalvarmaları ile kavuşmuşlardır. Gelin biz de ağlayalım ve Allah’a yalvarahm. Ağlarlar ve yalvarırlar. Bunun onlara hiç bir fay­da vermediğini gördüklerinde : Gelin derler; cennet halkı, cennete an­cak sabırla ulaşmışlardır. Gelin biz de sabredelim. Ve öyle bir sabre­derler ki bir benzeri görülmemiştir. Bu da onlara bir fayda vermez. İşte o zaman: Artık sızlansak da, katlansak da birdir. Bizim için ka­çıp sığınacak bir yer yoktur, derler.

Ben de derim ki : Bu müracaatın, ateşe girmelerinden sonra ce­hennemde olduğu açıktır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken güçsüzler büyük­lük taslayanlara derler ki: Doğrusu biz, size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz? Büyüklük taslayanlar : Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hü­küm vermiştir, derler.» (Ğâfir, 47-48), «Buyurur ki: Sizden önce geç­miş cinn ve insan topluluklarıyla girin ateşe. Her ümmet girdikçe; yoldaşına la’net eder. Nihayet hepsi birbiri ardından orada toplanın­ca, sonrakiler öncekiler için derler ki : Rabbımız, işte bizi bunlar sap­tırdı. Onun için bunlara ateşten katmerli azâb ver. Buyurur ki: He­piniz için katmerlidir. Ne var ki bilmezsiniz. Öncekiler de sonrakilere : Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur. Öyleyse ne kazandıysanız kar­şılığı olan azabı tadın, dediler.» (A’râf, 38-39), «O gün yüzleri ateşte çevrilirken : Ne olurdu keski Allah’a itaat etseydik, peygambere de ita­at etseydik, derler. Ve dediler ki: Rabbımız, biz büyüklerimize ve yö­neticilerimize itaat etmiştik. Onlar da teizi yoldan saptırdılar. Rabbı­mız, onlara azâbdan iki kat ver. Ve onları büyük bir la’netle la’net-le.» (Ahzâb, 66-68). Onların mahşerde hasımlaşmaları ve birbirleriyle mücâdelelerine gelince; Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Bir görseydin hani zâlimler Rablarmın huzurunda dikilmişler bir kısmı bir kısmına söz atıyordu. Güçsüz sayılanlar, büyüklük taslayanlara diyorlardı ki: Siz olmasaydınız biz muhakkak inananlar olurduk. Büyüklük tasla­yanlar da güçsüz sayılanlara dediler ki: Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan çevirdik? Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayania-ra dediler ki: Hayır, gece ve gündüzün işiniz hilekârlıktı. Hani siz, bi­zim Allah’a küfretmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz. Azabı gördüklerinde içleri yandı. Ve küfretmiş olanların boyunlarına demir halkalar vurduk. Yapmakta olduklarından başkasıyla cezalan­dırılmazlar.» (Sebe’, 31-33).[10]

22 — İş olup bitince, şeytân dedi ki : Gerçekten Al­lah, size sözün doğrusunu söylemişti. Ben de size söz ver­dim ama sonra caydım. Sizi zorlayacak hiç bir gücüm de yoktu. Yalnız ben, sizi çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurta­ramam, siz de beni kurtaramazsınız. Esasen daha önce, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Doğrusu zâlimlere can yakıcı bir azâb vardır,

23 — îmân edenler, sâlih amel işleyenler altlarından İrmaklar akan cennetlere konulurlar. Rablarınm izni ile orada ebediyyen kalırlar. Onların birbirine sağlık temen­nileri de; selâm’dır.

Allah Teâlâ kulları arasında hüküm verip mü’minleri cennetlere koyduktan ve kâfirleri cehennemlere yerleştirdikten sonra İblîs —Al­lah ona la’net eylesin— kendisine uyanların üzüntülerine üzüntü, al­danmalarına aldanma ve hasretlerine (özlemlerine) hasret katmak için aralarında kalkıp şöyle konuşur : Gerçekten Allah peygamberle­rinin diliyle size sözün doğrusunu söylemişti. Onlara tâbi olmakla si­ze kurtuluşu, selâmeti va’detmişti ve bu gerçek bir va’d, doğru bir ha­berdi. Ama ben size söz verdim, sonra sözümden caydım. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Şeytân onlara va’dediyor, kuruntu­lara düşürüyor. Şeytânın kendilerine va’dettikleri, aldatmaktan baş­ka bir şey değildir.» (Nisa, 120). Sizi zorlayacak hiç tor gücüm de yok­tu. Yalnız benim sizi çağırdığım şey hususunda size va’dettiğimin doğru­luğuna bir hüccet ve delilim de yoktu. Yalnız ben, sizi çağırdım ve mü-cerred benim çağırmamla -siz de geldiniz. Halbuki peygamberler, size getirdiklerinin duruluğuna delâlet eden gerçek deliller ve hüccetleri sizin aleyhinize ikâme etmişlerdi- de, siz onlara muhalefet etmiş ve içinde bulunduğunuz duruma düşmüştünüz. O halde bugün beni kı­namayın. Kendinizi kınayın. Hüccetlere muhalefet etmiş olmanız ve benim mücerred bâtıla çağırmamla bana uymuş olmanız yüzünden günâh sizindir. Artık içinde bulunduğunuz durumdan ben sizi kurta­ramam, size bir fayda veremem. Siz de beni içinde bulunduğum azâb-dan kurtarabilecek, bana fayda verebilecek değilsiniz. Esasen daha ön­ce beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Katâde der ki: “Esa­sen daha önce, beni Allah’a ortak koşmanız sebebiyle ben küfre düş­müştüm. İbn Cerîr şeytânın şöyle demek istediğini söyler : Esasen ben, Allah’a ortak olmamı kabul etmemiştim. İbn Cerîr’in bu sözü tercih edilen kavildir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar cevab veremeyecek olana, kendilerine yapılan dualardan habersiz bulunan şeylere tapandan da­ha sapık kim olabilir? İnsanlar bir araya getirildikleri zaman bunlar, onlara düşman kesilirler ve onların tapınmalarını inkâr ederler.» (Ah-kâf, 5-6), «Hayır, onlar (putlar) kendilerinin ibâdetlerini inkâr ede­cekler ve aleyhlerine döneceklerdir.» (Meryem, 82), «Doğrusu haktan yüz çevirmeleri ve bâtıla uymaları yüzünden zâlimlere can yakıcı bir azâb vardır.»

Âyetin akışından açıkça anlaşıldığına göre şeytânın bu konuşma­sı daha önce de söylediğimiz üzere, onlar ateşe girdikten sonradır. Fa­kat îbn Ebu Hatim —Hadîsin lafzı onundur— ve İbn Cerîr’in Abdur-rahmân İbn Ziyâd kanalıyla… Ukbe İbn Âmir’den, onun da Allah Ra-sûlü (s.a.) nden rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ ilkleri ve sonları toplayıp aralarında hükmedip, hükmetmeyi bitirdiği zaman mü’minler : Rabbımız abamızda hükmetti. Bizim için kim şe­faat edecek? deyip : Âdem’e gidelim, derler. —Allah Rasûlü burada Nuh’u, İbrahim’i, Musa’yı ve İsa’yı zikreder— îsâ : Size ümmî olan peygamberi tavsiye ederim, der de bana gelirler. Allah Teâlâ kendi ka­tına çıkmama izin verir ve benim oturduğum yerden öyle güzel bir ko­ku yükselir ki onu hiç kimse koklamamıştır. Nihayet Rabbıma varı­rım ve beni şefaatçi kılar. Benim için başımın kılından iki ayağımın tırnaklarına kadar bir nûr yaratır. Sonra kâfirler şöyle derler : İna­nanlar, kendilerine şefaat edecek olanı buldular. Bize kim şefaat ede­cek? O, bizi saptırmış olan İblîs’ten başkası olamaz. İblîs’e varır ve : İnananlar kendilerine şefaat edecek olanı buldular, sen de kalk bize şefâet et. Bizi saptırmış olan sendin, derler. Kalkar ve oturduğu yer­den öyle pis bir koku yükselir ki, onu hiç kimse koklamamıştır. Son­ra ağlamaları büyür, çoğalır da iş olup bitince şeytân ; «Gerçekten Allan, size sözün doğrusunu söylemişti. Ben de size söz verdim ama son­ra caydım. Sizi zorlayacak hiç bir gücüm de yoktu. Yalnız ben, sizi ça­ğırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın.» der. Hadîsin İbn Ebu Hatim tarafından yapılan rivayetinin akışı bu­dur. Hadîsi İbn Mübarek de Ruşdeyn İbn Sa’d kanalıyla… Ukbe’den merfû’ olarak rivayet etmiştir. Muhanımed İbn Kâ’b el-Kurazî —Al­lah ona rahmet eylesin— der ki: Cehennemlikler : «Artık sızlansak da, katlansak da birdir. Bizim için kaçıp sığınacak bir yer yoktur» dediklerinde, İblîs onlara : «Gerçekten Allah, size sözün doğrusunu söylemişti…» der, Onun sözünü işittiklerinde; kendi kendilerine öfke­lenir, kızarlar da onlara şöyle nida edilir : «Allah’ın gazabı, sizin bir­birinize olan öfkenizden daha büyüktür. Çünkü siz îmâna davet olunu­yordunuz da küfrediyorsunuz.» (Ğâfir, 10).

Âmir eş-Şa’bî der ki: İnsanların huzurunda kıyamet günü iki ko­nuşmacı kalkacaktır. Allah Teâlâ Meryem Oğlu îsâ’ya şöyle buyurur : «Ey Meryem Oğlu îsâ; sen mi insanlara : Beni ve annemi Allah’tan başka iki ilâh edinin, dedin?… Allah buyurdu ki: Bu; doğru söyleyenle­rin doğruluklarının fayda verdiği gündür…» (Mâide, 116, 119). İblîs —Allah ona la’net eylesin— kalkar ve şöyle der : «Sizi zorlayacak hiç bir gücüm yoktu. Yalnız ben, sizi çağırdım, siz de geldiniz…»

Allah Teâlâ mutsuzların sonlarını, varacakları rüsvâylık ve azabı, konuşmacılarının İblîs olduğunu zikrettikten sonra mutluların duru­munu zikreder. Onlar; kıyamet günü altlarından ırmaklar akan cen­netlere gireceklerdir. Irmaklar orada, onlar nerede yürürlerse ve ne­reye giderlerse oralarda akacaktır. «Rablarının izni ile orada ebediyyen kalırlar.» Oradan çevrilmezler ve orada sona ermezler, sonları yoktur. «Onların birbirlerine sağlık temennileri de selâmdır.» Allah Teâlâ baş­ka âyetlerde şöyle buyurur : «Oraya varıp da kapılan açılınca bekçi­leri onlara dediler ki: Selâm olsun size, hoş geldiniz…» (Zümer, 73), «Melekler her kapıdan yanlanna gelir. Sabrettiğiniz için selâm size… derler.» (Ra’d, 23-24), «Ve orada sağlık ve selâmla karşılanırlar.» (Fur-kân, 75), «Oradaki duaları: Münezzehsin Allah’ım; dirlik temennile­ri : Selâm sizedir. Dualarının sonu ise : Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah’a mahsûstur.» (Yûnus, 10).[11]

İzahı

24 — Görmez misin Allah nasıl bir misâl verdi. Hoş bir söz; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan hoş bir ağa­ca benzer.

25 — Ki, Rabbmm izniyle her zaman yemişini verir. İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misâl veriyor.

26 — Çirkin bir söz; yerden koparılmış, kökü olma­yan kötü bir ağaca benzer.

Hoş Bir Sözün Misâli

îbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki : Hoş bir söz; Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmektir, hoş bir ağaç; mü’-mindir. Kökü sağlamdır. Allah’tan başka ilâh yoktur sözü mü’minin kalbindedir. Dalları göğe doğrudur. Mü’minin ameli göğe yükseltilir. Dahhâk, Saîd İbn Cübeyr, îkrime, Katâde ve bir çoklarının söyledi­ğine göre; bu, mü’min ile onun hoş sözü ve sâlih amelinden ibarettir. Muhakkak ki mü’min, hurma ağacı gibidir. Her an ve vakit, sabah ve akşam onun için sâlih amel yükseltilmekte devam eder. Süddî’nin Mürre’den, onun da İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre; o, hurmadır. Şu’-be’nin Muâviye İbn Kurre’den, onun Enes’ten rivayetine göre; o, hur­madır. Hammâd İbn Seleme’nin Şuayb İbn Habbâb’dan, onun da Enes’­ten rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) ne henüz koparılmış bir ta­bak taze hurma getirilmişti de şöyle buyurdu : Hoş bir söz; hoş bir ağaca benzer. Ve o hurmadır. Hadîs, bu ve başka şekilleri ile Enes’ten mevkuf olarak rivayet edilmiş, Mesrûk, Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk, Katâde ve başkaları da bu şekilde belirtmişlerdir. Buhârî’nin Ubeyd İbn İsmâîl kanalıyla… İbn Ömer’den rivayetinde o, şöyle anlatıyor : Biz, Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında idik. Her za­man meyva veren ve yapraklarını dökmeyen, müslüman kişiye ben­zeyen ağacı bana haber veriniz, buyurdu. İbn Ömer der ki: içimden onun hurma olduğunu düşündüm. Baktım ki Ebubekir ve Ömer ko­nuşmuyorlar, konuşmamı hoş görmedim. Onlar bir şey söylemeyince Allah Rasûlü (s.a.) : O, hurmadır, buyurdu. Kalktığımız zaman Ömer’e : Ey babacığım, Allah’a yemîn olsun ki içimden onun hurma olduğunu geçirmiştim, dedim de seni konuşmaktan alıkoyan nedir? diye sordu. Sizin konuşmadığınızı gördüm de konuşmamı veya bir şey söylememi hoş görmedim, dedim. Ömer : Onu söylemiş olman benim için şundan ve şundan daha sevimlidir, dedi. İmâm Ahmed der ki: Bize Süfyân’ın İbn Ebu Necîh’den, onun da Mücâhid’den rivayetinde o, şöyle demiştir : Medine’ye giderken İbn Ömer’e arkadaşlık ettim. Onun Allah Rasûlü (s.a.) nden şu bir tek hadîsten başkasını rivayet ettiğini işitmedim. Dedi ki: Biz Allah Rasûlü (s.a.) nün yanındaydık. Ona hurma (veya hurma göbeği) getirilmişti. Ağaçlardan müslüman kişinin benzeri olan ağaç nedir? buyurdu. Ben : O, hurmadır, demek istedim, baktım ve gördüm ki kavmin en küçüğü benim, sustum. Al­lah Rasûlü (s.a.) : O hurmadır, buyurdu. Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Mâlik ve Abdülazîz’in Abdullah İbn Dinar’dan, onun da İbn Ömer’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) bir gün ashabına : Ağaçlardan öyle bir ağaç var ki yapraklarını dökmez, mü’-minin benzeridir, buyurmuştu. İnsanların içinden, onun çöl ağaçlan olduğu geçti. Benim kalbime ise onun hurma olduğu düşüncesi gel­di, (söylemeye) utandım. Nihayet Allah Rasûlü : O, hurmadır, buyur­du. Hadîsi yine Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın… Katâde’den rivayetine .gö­re bir adam : Ey Allah’ın elçisi, mal mülk sahipleri ecirleri (sevâbla-rı) aldı götürdüler, demişti. Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Dünya ma­lına yönelse, bazısını bazısı üzerine yığsa ne dersin göğe ulaşabilir mi? Sana kökü yerde, dallan gökte olan bir ameli haber vermeyeyim mi? Adam : O nedir ey Allah’ın elçisi? diye sordu da şöyle buyurdu :

Her namazın arkasından on kere Allah’tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür, Allah’ı tesbîh ederim, -hamd Allah’a mahsûstur, de. İşte bunun kökü yerde, dallan göktedir. İbn Abbâs’tan rivayete göre, «Hoş bir ağaç»; cennette bir ağaçtır.

Allah Teâlâ: «Her zaman yemişini verir.» buyurur ki meyve ver­mesinin sabah ve akşam; her ay; her iki ayda bir; her altı ayda bir; her yedi ayda bir; her sene olduğu söylenmiştir. Âyetin akışından açık­ça anlaşılan odur ki; mü’minin benzeri, bir ağacın misâli gibidir. Ya­zın veya kışın, gece veya gündüz her vakit onda meyva bulunur. Mü’-min de böyledir; geceleyin, gündüz her vakit ve her anda onun için sâlih amel (göğe, Allah’a) yükseltilir. «Ki, Rabbının izniyle her zaman (mükemmel, güzel, çok ve hoş) yemişini verir. İnsanlar ibret alsın di­ye Allah onlara misâl veriyor.»

Allah Teâlâ : Çirkin bir söz; kötü bir ağaca benzer, buyurur ki; bu, kâfirin küfrünün benzeridir. Onun aslı ve sebatı yoktur. O, Ebu-cehil karpuzuna benzetilmiştir. Şu’be’nin Muâviye İbn Kurre’den, onun da Enes İbn Mâlik’den rivayetine göre; o, Ebucehil karpuzudur. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr’ın Yahya İbn Muharnmed İbn Seken kanalıyla… Enes’den rivayetine göre —Öyle sanıyorum ki Enes, hadîsi merfû’ olarak rivayet etmiştir— şöyle der ; Hoş bir söz; hoş bir ağaca ben­zer. O, hurmadır. Çirkin bir söz; kötü bir ağaca benzer. Bu da Ebuce­hil karpuzudur. Sonra Ebu Bekr el-Bezzâr hadîsi Muhammed İbn Mü-sennâ kanalıyla… Enes’den mevkuf olarak rivayet etmiştir. İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den rivayetinde Hz. Pey­gamber (s.a.) : Çirkin bir söz, kötü bir ağaca benzer. O, Ebucehil kar­puzudur, buyurmuş. Bunu Ebu’l-Âliye’ye haber verdim de : Biz de böy­lece işitirdik, dedi. Hadîsi İbn Cerîr de Hammâd İbn Seleme kanalıy­la rivayet etmiştir. Ebu Ya’lâ ise Müsned’inde bundan daha geniş bir şekilde rivayet eder ve der ki: Bize Ğassân’m… Enes’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) ne içinde yeni koparılmış hurma bulunan bir tabak getirilmişti: Hoş bir söz; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbının izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzer. O, hurmadır, Çirkin bir söz; yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer. Bu da Ebucehil karpuzudur, buyurdu. Şuayb der ki: Bunu Ebu’l-Âliye’ye haber verdim de o; Biz de böylece işitirdik, dedi.

Allah Teâlâ : «Yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.» buyurur ki, onun kökü ve sebatı yoktur. İşte küfür de böyle­dir; onun ne kökü, ne de dallan vardır. Kâfir için hiç bir amel (Al­lah’a) yükseltilmez ve ondan hiç bir şey kabul olunmaz.[12]

27 — Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar. Zâlimleri de saptırır. Allah dilediğini yapar.

Allah İnananları Sebat Ettirir

Buhâri’nin Ebu’l-Velîd kanalıyla… Berâ İbn Âzib <r.a.) den riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Müslümana ka­birde sorulduğu zaman Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muham-med’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet eder, işte «Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar.» âyeti bu­dur. Hadîsi Müslim ile.diğer hadîs âlimleri de Şu’be kanalıyla rivayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed’in Ebu Muâviye kanalıyla… Berâ İbn Âzib’den ri­vayetinde o, şöyle anlatır : Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte Ansâr’dan birinin cenazesine gitmiştik. Kabre vardık, henüz kabir yapılmamış­tı. Allah Rasûlü (s.a.) oturdu, biz de çevresinde oturduk. Sanki baş­larımızın üzerinde kuşlar vardı. Allah Rasûlü (s.a.) nün elinde bir değnek vardı ve onunla yere vuruyordu. Başını kaldırdı ve iki veya üç kere : Kabir azabından Allah’a sığınınız, buyurup şöyle devam etti: Muhakkak ki inanan kul, dünyadan ayrılıp âhirete yöneldiği zaman, ona gökten beyaz yüzlü, yüzleri sanki güneş gibi olan melekler iner. Yanlarında cennet kefenlerinden bir kefen, cennet kokularından bir koku vardır. Nihayet göz ulaşabilecek bir yerina otururlar. Sonra ölüm meleği gelir ve onun başucuna oturur. Ey hoş nefis (rûh) Allah’ın bağışlamasına ve hoşnûdluğuna çık, der. Rûh, su kabının ağzından damlanın aktığı gibi akarak çıkar. Ölüm meleği onu alır. Onu aldığı zaman elinde göz açıp kapayacak kadar dahi bırakmayıp hemen alırlar ve o kefenin içine koyup kokularlar. Ondan yeryüzünde bulunabilecek misk kokusunun en hoşu gibi bir koku çıkar. Onu yükseltirler. Uğ­radıkları her melek grubu : Bu tertemiz rûh kimdir? derler. Onu alıp götüren melekler onun dünyada iken isimlendirilmekte olduğu isim­lerinin en güzeli ile falan oğlu falandır, derler. Nihayet dünya semâ­sına onu ulaştırırlar, onun için açılmasını isterler ve ona açılır. Her semâdan o semânın mukarrabûn melekleri, onu bir sonraki semâya geçirirler. Nihayet yedinci göğe ulaştıklarında Allah Teâlâ : Kulumun kitabını İlliyîn’de yazın, onu yere geri çevirin. Muhakkak Ben onla­rı ondan yarattım, ona döndüreceğim ve diğer bir sefer oradan çıka­racağım, buyurur. Ruhu cesedine iade edilir. Ona iki melek gelir, onu oturtur ve ona : Rabbın kimdir, derler. Rabbım Allah’tır, der. Ona : Dinin nedir? derler. Dinim İslâm’dır, der. Ona : Sizin içinizde gönderi­len şu adam da kim? derler. O, Allah’ın elçisidir, der. Ona : Senin bil­gin nedir? derler. Allah’ın kitabını okudum, cna îmân ettim ve doğ–miadım, der. Gökten bir münâdî nida eder ve der ki: Muhakkak ku­lum doğru söyledi. (Onun kabrini) cennetten döşeyin, onu cennetten giydirin ve onun için cennete bir kapı açın. Ona cennetin hoş esen rüzgârının serinliği ve hoşluğu gelir. Onun için kabri gözünün uza­nabileceği kadar genişletilir. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu birisi ona gelir ve : Seni sevindiren şeyle müjdelerim. Bu, va’dolun-muş olduğun gündür, der. Ona : Sen kimsin? Yüzün öyle bir yüz ki hayır getiriyor, der. O kişi: Ben senin sâlih amelinim, der de kul : Ey Rabbım kıyameti kopar, ey Rabbım kıyameti kopar ki aileme ve malıma döneyim, der.

Kâfir kul dünyadan ayrılıp âhirete yöneldiği zaman, gökten ona siyah yüzlü melekler iner. Yanlarında palaslar, (çullar) vardır. Gözü­nün ulaşabileceği bir yere otururlar. Sonra ölüm meleği gelir ve başu-cuna oturur. Ey pis nefis, Allah’tan bir öfke ve kızgınlığa çık, der. Ru­hu cesedinde dağılır da ölüm meleği ıslanmış yünden şişin çıkarıldı­ğı gibi onu çıkarır, alır. Ölüm meleği ruhunu çıkardığı zaman melek­ler, onun elinde göz açıp kapayacak kadar bırakmaz hemen onu bu çula sararlar. Ondan yeryüzünde bulunabilecek bir cife kokusunun en kokmuşu gibi bir koku çıkar. Onu alıp yükseltirler. Meleklerden bir gruba uğramazlar ki onlar : Bu pis ruh da kim? demesinler. Onlar, dünyada iken isimlendirilmekte olduğu isimlerin en çirkini ile falan oğlu falandır, derler. Nihayet onu dünya semâsına ulaştırır ve onun için açılmasını isterler. Dünya semâsı ona açılmaz. Sonra Allah Ra-sûlü (s.a.), «Onlara göğün kapıları açılmaz ve onlar, deve iğne deli­ğinden geçinceye kadar cennete de giremezler.» (A’râf, 40) âyetini okudu. Allah Teâlâ : Onun kitabını yedi kat yerin altında en alt yer­de yazın, buyurur ve onun ruhu atılır. Daha sonra Allah Rasûlü (s.a.), «Kim Allah’a ortak koşarsa; gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın bir uçuruma attığı şeye benzer.» (Hacc, 31) âyetini tilâvet buyurdu.

«Ruhu cesedine iade edilir ve iki melek gelip onu oturturlar, ona : Rabbın kim? derler. O : Ha, ha, bilmiyorum, der. Ona : Dinin ne­dir? derler. O : Ha, ha, bilmiyorum, der. Ona : Sizin içinizde gönderilen şu adam kim? derler. O : Ha, ha, bilmiyorum, der. Gökten bir mü-nâdî: Muhakkak o yalan söyledi, ona cehennemden bir yatak döşeyin, cehennemden ona bir kapı açın, diye çağırır. Ona cehennemin sıcaklı­ğı ve kızgın yeli gelir, kabri onun üzerine daralır ve nihayet kaburga gemikleri dağılıp saçılır. Çirkin yüzlü, çirkin elbiseli pis kokulu birisi ona gelir ve : Seni üzen şeyi müjdelerim. Sana va’dolunmuş olan gü­nün işte budur, der. Kâfir kişi: Sen kimsin? Yüzün öyle bir yüz ki kötülük getiriyor, der. Gelen kişi: Ben senin çirkin amelinim, der de, kâfir kişi: Ey Rabbını kıyameti koparma, der. Hadîsi Ebu Dâvûd, A’meş kanalıyla; Neseî ve İbn Mâce de Minhâl İbn Amr kanalıyla ri­vayet etmişlerdir.

İmâm Ahmed’in A’bdürrezzâk kanalıyla.,. Berâ İbn Âzib (r.a.) den rivayetinde o : Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte bir cenazeye gittik… de­miş ve yukardaki hadîsin benzerini zikretmiştir. Bu rivayette şu kı­sım da vardır : Ruhu çıktığı zaman gökle yer arasında ve gökteki her melek ona dua eder, göğün kapıları açılır her kapının ahâlîsi (olan melekler) o kişinin ruhunun taraflarınca Allah’a yükseltilmesini is­terler. Hadîsin sonunda ise şu fazlalık vardır : O (kâfir) kişi için kör, sağır, dilsiz birisi yaratılır. Elinde bir balyoz (tokmak) vardır ki şa­yet onu bir dağa vurmuş olsa dağ toprak olurdu. Ona öyle bir vurur ki toprak olur. Allah Teâlâ onu, eski haline iade eder ve o tekrar vu­rur da öyle bir bağırır ki, insan ve cinler hâriç her şey bağırışını du­yar. Berâ der ki: Sonra onun için ateşe (cehenneme) bir kapı açılır ve cehennem yataklarından bir yatak yapılır.

Süfyân es-Sevrîınin babasından, onun Hayseme’den, onun da Be-râ’dan rivayetine göre; o, «Allah inananları, dünya hayatında ve âhi-rette sağlam bir söz üzerinde tutar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, kabir azabıdır.

Mes’ûdî’nin Abdullah İbn Muhârık’tan, onun babasından, onun da Abdullah’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Mü’min öldüğü za­man kabrinde oturtulur ve ona : Rabbın kimdir, dinin nedir, peygam­berin kimdir? denilir. Allah Teâlâ onu sebat üzere kılar da : Rabbım Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed (s.a.) dir, der. Ve Ab­dullah, «Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar.» âyetini okumuştur.

İmâm Abd İbn Humeyd —Allah ona rahmet eylesin— Müsned’in-de der ki: Bize Yûnus İbn Muhammed’in… Enes İbn Mâlik’den riva­yetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Kul kabrine ko­nulup ailesi ve yakınları yanından ayrılıp gittikleri zaman muhakkak o, na’linlerinin sesini işitir. Ona iki melek gelir, oturtur ve ona : Bu adam hakkında ne demekteydin? diye sorarlar. Mü’min: Onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim, der. Ona : Cehennem­deki yerine bak; Allah Teâlâ senin oturacak yerini cennetle değiştir­miştir, denilir. Hz. Peygamber (s.a.) : Her ikisini birden görür buyur­muştur. Katâde der ki : Bize anlatıldığına göre; kabri onun için yet­miş kulaç genişletilir, ve kıyamete kadar yeşillikle doldurulur. Hadîsi Müslim de Abd İbn Humeyd’den rivayet etmiştir. Ayrıca Neseî de ha­dîsi Yûnus İbn Muhammed el-Müeddeb kanalıyla tahrîc eder.

İmâm Ahmed der ki: Biz Yahya İbn Saîd’in… Ebu Zübeyr’den ri­vayetine göre; o, Câbir İbn Abdullah’a kabirdeki iki imtihan ediciyi sormuş da o, Hz. Peygamber (s.a.) i şöyle buyururken işittiğini söyle­miş : Muhakkak ki bu ümmet kabirlerinde imtihan edilecektir. Mü’-min kabrine konulup ailesi ayrılıp gittikleri zaman, çok öfkeli bir me­lek gelir ve ona : Şu adam hakkında ne demekteydin? diye sorar. Mü’-min kişi: O, Allah’ın elçisi ve kuludur, derim, der. Melek ona : Senin cehennemde olan yerine bak, muhakkak Allah seni ordan kurtarmış ve cehennemde görmüş olduğun yeri görmekte olduğun cennetteki ye­rinle değiştirmiştir, der. Mü’min kişi her ikisini birden görür de : Bı­rakın beni, aileme müjdeleyeyim, der. Ona : Kal, (burada) ikâmet et, denilir. Münafığa gelince; ailesi ondan ayrılıp gittiği zaman oturtulur ve ona : Şu adam hakkında ne demekteydin? denilir. O : Bilmiyorum, insanların söylediği gibi söylerdim, der. Ona : Bilemedin, şu senin cen­nette olan yerindir. Senin bu yerin cehennemdeki yerin ile değiştiril­di, denilir. Câbir der ki: Hz. Peygamber (s.a.) i şöyle buyururken işit­tim : Her kul, öldüğü hal üzere kabirde diriltilir : Mü’min îmâm üze­re, münafık da münafıklığı üzere. Hadîsin isnadı Müslim’in şartları­na göre sahihtir, Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir.

îmâm Ahmed’in Ebu Âmir kanalıyla… Ebu Saîd el-Hudrî’den ri­vayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte bir cenazede bulunduk. Alîah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Ey insanlar, muhakkak bu ümmet kabirlerinde imtihan olunacaktır. Kişi defne­dilip ailesi yanından ayrılıp dağıldıklarında; elinde bir tokmak olan melek gelir, onu oturtur: Şu adam hakkında ne dersin? diye sorar. Eğer o mü’min ise : Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim, der. Melek ona doğ­ru söyledin der, sonra onun için cehenneme bir kapı açılır ve melek şöyle der: Şayet Rabbını inkâr etmiş olsaydın burası senin yerin idi. Ancak sen îmân ettiğin için senin evin şudur. Onun için cennete bir kapı açılır. Ona doğru doğrulmak ister de melek ona otur, der. Kabri onun için genişletilir. Şayet o kişi kâfir veya münafık ise melek ken­disine : Şu adanı hakkında ne dersin? diye sorar da o : Bilmiyorum, insanların bir şeyler söylediğini işittim, der. Melek : Bilmedin, bilemezdin, hidâyete de ermedin, der, sonra onun için cennete bir kapı açılır ve melek ona : Şayet Rabbına îmân etmş olsaydın işte şu se­nin evindi. Fakat sen, Allah’ı inkâr ettiğin için muhakkak Allah onun yerine sana şunu vermiştir, der ve onun için cehenneme bir kapı açı­lır. Sonra ona tokmakla öyle bir vurur ki insan ve cin dışındaki Allah’­ın bütün yaratıkları bunu duyarlar. Kavimden birisi: Ey Allah’ın el­çisi, elinde tokmakla başına meleğin dikildiği kim olsa o esnada mut­laka korkar, dedi de Allah Rasûlü (s.a.) : Allah inananları, dünya ha­yatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar, buyurdu. Bu hadî­sin isnadının zararı yoktur. Buhârî hadîsin isnadında bulunan Abbâd İbn Râşid et-Temîmî’den hadîs rivayet etmiştir. Ancak bazıları onu zayıf görürler.

İmâm Ahmed’in Hüseyn îbn Muhammed kanalıyla… Ebu Hürey-re’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; melekler ölünün başında hazır bulunurlar. Şayet sâlih bir kimse ise : Temiz bir cesedde olan ey huzurlu nefis (rûh) çık, övülmüş olarak çık, rahatı, rahmeti ve öfkeli olmayan bir Rabbı sana müjdeleriz, derler. Böyle de­mekte devam ederler de nihayet rûh çıkar, sonra göğe yükseltilir ve göğün onun için açılması istenilir. Bu kimdir? denilir. Falandır der­ler. (O gök ehli) Temiz bir cesedde olan temiz rûh merhaba, övül­müş olarak gir, rahatı, rahmeti ve öfkeli olmayan bir Rabbı sana müj­deleriz, derler. Böyle demekte devam ederler de nihayet o, Allah Te-âlâ’nın bulunduğu göğe kadar ulaştırılır. (Ölen kişi) kötü birisi oldu­ğunda ise : Pis bir cesedde olan pis rûh çık, kötülenmiş olarak çık, kaynar su, kan ve irin onun şeklinde katmerli olan bir diğeri için sa­na müjde, derler. Böyle demekte devam ederler de nihayet çıkar, son­ra o göğe ulaştırılır ve onun için açılması istenilir. Bu kimdir? deni­lir de falandır, derler. Pis bir cesedde olan pis rûh, sana merhaba yok Kötülenmiş olarak dön. Muhakkak senin için gök kapıları açılmaya­cak, denilir ve gökten geri gönderilir, sonra kabre varır. Sâlih kişi otur­tulur ve ona, birinci hadîste söylenenlerin benzeri söylenir. Kötü kişi de oturtulur ve ona birinci hadîste söylenenlerin benzeri söylenir. Ha­dîsi Neseî ve İbn Mâce de, îbn Ebu Zi’b kanalıyla yukarıdakine ben-ber şekilde rivayet etmişlerdir.

Müslim’in Sahîh’inde Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste o, şöyle demiştir : Mü’min kulun ruhu çıktığı zaman onu iki melek alır ve yükseltirler. —Hammâd şöyle diyor : Ebu Hüreyre koku­sunun hoşluğunu ve miski de zikretti— Gök ehli: Yeryüzünden gelen temiz rûh, Allah sana ve i’mâr etmiş olduğun cesede rahmet eylesin, derler. Onu Rabbına götürürler de : Onu ecelin sonuna (kıyamete) kadar alıp götürünüz, buyurur. Kâfir ise, ruhu çıktığı zaman —Hammâd’m söylediğine göre; Ebu Hüreyre, onun pis kokusunu ve (Rabbm veya meleklerin) kızgınlığını da zikretti— gök ehli: Yeryüzünden ge­len pis rûh, derler. Sürenin sonuna kadar onu alıp götürünüz, buyru-lur. Ebu Hüreyre der ki: Allah Rasûlü, yanında (üzerinde) olan ince bir bez parçasını burnuna şöylece götürdü.

İbn Hibbân’ın Sahîh’inde Ömer İbn Muhammed el-Hemedânî ka­nalıyla… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivaye­tine göre; o, şöyle buyurmuştur: Mü’minin ruhu kabzolunduğu za­man, rahmet melekleri beyaz bir ipek getirirler ve : (Ey rûh) Allah’ın rahmetine çık, derler. En hoş misk kokusu gibi çıkar ve hemen arala­rında dolaştırıp onu kokularlar ve gök kapısına götürürler. (Orada­kiler) : Yeryüzü tarafından gelen bu hoş koku da nedir? derler. Var­dıkları her gökte olanlar, buna benzer şekilde söylerler ve nihayet nıü’-minlerin ruhlarına onu götürürler. Bir şey kaybetmiş olanların kay­bettiklerini bulmalarından doğan sevincinden daha fazla sevinip : Fa­lan ne yapıyor? diye sorarlar. (Melekler) : Bırakın ki istirahat etsin, muhakkak o üzüntüde idi, derler. Gelen kişi : O öldü, size gelmedi mi? diye sorar da onlar : Cehenneme götürüldü, derler. Kâfir olana gelin­ce; azâb melekleri ona (ellerinde) bir çul ile gelirler ve : Allah’ın ga­zabına çık, derler. En kokmuş bir cîfe misâli çıkar ve yeryüzü kapısı­na götürülür. Hadîsin bir benzerini Hemnıâm İbn Yahya kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Bu hadîste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Falan ne yaptı, fa­lan ne yaptı, falanca kadın ne yaptı? diye sorulur, kâfire gelince; ru­hu kabzolunup yeryüzü kapısına götürüldüğü zaman yeryüzünün bek­çileri : Bundan daha pis bir koku duymadık, derler ve en alt yere ulaş­tırılır. Katâde der ki: Bana birisinin Saîd İbn Müseyyeb’den, onun da Abdullah İbn Amr’dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Mü’min-Ierin ruhları el-Câfoiye’de, kâfirlerin ruhları da Hadramût’taki çorak bir yer olan Berhût’da toplanır.

Hafız Ebu İsâ et-Tirmizî —Allah ona rahmet eylesin— nin Yahya İbn Halef kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre, Allah Rasû­lü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Ölü —veya : Sizden birisi demiştir— kab­re konulduğu zaman ona biri siyah, diğeri mavi iki melek gelir. Biri­ne Münker, diğerine Nekîr denilir. Onlar : Şu adam hakkında ne di­yorsun? derler de (dünyada iken) söylemiş olduğu gibi: O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim, Mu-hammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim, der. Mün­ker ve Nehir : Senin böyle söylemekte olduğunu biliyorduk, derler. Kabri onun için yetmişe yetmiş kulaç olarak genişletilir, sonra onun için aydınlatılır ve ona : Uyu, denilir. O kişi: Aileme dönüp onlara haber vereyim mi? der de Münker ve Nekîr: Ailesinden kendisine en sev­gili olanın uyandırdığı damat (veya gelin) in uyuması gibi uyu, (ier-ler. Tâ ki bu yattığı yerden Allah Teâiâ onu diriltinceye kadar. Eğer münafık idiyse o (bu soruya cevab olarak) : İnsanların (bir şeyler) söylediklerini işittim, ben de onlar gibi söyledim. Bilmiyorum, der. Münker ve Nekîr : Senin böyle söylemekte olduğunu biz biliyorduk, derler. Yeryüzüne : Onun üzerine kapan, daral, denilir de, üzerine ka­panır ve kaburga kemikleri dağılır. Allah Teâlâ onu yattığı bu yerden diriltinceye kadar orada azâb içinde kalır. Tirmizî hadîsin hasen, ga-rîb olduğunu söylemiştir.

Hammâd İbn Seleme’nin Muhammed İbn Amr kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), «Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar.» âyeti hak­kında şöyle buyurmuştur : Bu, ona kabirde : Rabbın kimdir, dinin ne­dir? denildiği zamandır. O : Rabbım Allah’tır, dinim İslâm’dır, pey­gamberim Muhammed’dir. Allah katından delille bize geldi. Ona îmân ettim ve doğruladım, der. Ona : Doğru söyledin, bunun üzerine yaşa­dın, bunun üzerinde öldün ve bu (ikrar) üzere haşrolunacaksm, de­nilir.

İbn Cerîr’in Mücâhid İbn Mûsâ ve Hasan İbn Muhammed kana­lıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; ölü, (onu defnedenler) geri dönüp gittikleri zaman nâlinlerinin sesini işitir. Eğer mü’min idiyse; namaz başucunda, zekât sağında, oruç solunda, sadaka, sıla-ı rahim, iyilik ve insanlara olan ihsanı gibi hayır işleri ayakları ucunda olur. Ona başucu tarafından gelinir de namaz : Benim tarafımdan giriş yok, der. Sağından gelinir de zekât: Benim tarafımdan giriş yok, der. Solundan gelinir de oruç : Benim tarafımdan giriş yok, der. Ayak uçlarından ge­linir de hayır işleri.- Benim tarafımdan giriş yok, der. O kula otur de­nilir, oturur, güneş batmaya yaklaşmış halde onun karşısına getirilip temessül ettirilir de ona : Soracaklarımızı bize haber ver, denilir. O : Bırakın ki namaz kılayım, der. Muhakkak sen yapacaksın (namazını kılacaksın), soracaklarımızı bize haber ver, denilir de o : Bana ne so­racaksınız? der. Şu içinizde olan adam hakkında görüşün nedir, onun hakkında ne dersin, nasıl şehâdet edersin? denilir, O : Muhammed mi? der, ona evet, denilir. Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederim. Mu­hakkak o bize Allah katından delillerle gelmiş ve biz onu tasdik et­mişizdir, der. Ona : Bu (ikrar) üzere yaşadın, onun üzerine öldün ve Allah dilerse bunun üzerine haşrolunacaksm, denilir. Sonra kabri onun için yetmiş kulaç genişletilir, onun için aydınlatılır, onun için cenne­te bir kapı açılır ve ona : Allah’ın senin için orada hazırladıklarına bak, denilir. Böylece onun gıbtası ve sevinci artar. Sonra ruhu, temiz ruhlar içine katılır. O, cennette bir ağaca asılmış yeşil bir kuştur. Cesedi de başlangıçta olduğu gibi toprağa iade edilir. İşte Allah Te-âlâ’nın : «Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar.» kavli budur. Hadîsi İbn Hıbbân da Mu’temir İbn Süleyman kanalıyla Muhammed İbn Amr’dan rivayet etmiş olup, onun rivayetinde kâfirin cevabı ve azabı da anlatılmıştır.

Bezzâr der ki: Bize Saîd İbn Bahr el-Karâtîsî’nin… Ebu Hürey-re’den rivayetine göre; —öyle sanıyorum Ebu Hüreyre hadîsi merfû’ olarak rivayet etmiştir— o, şöyle demiştir : Muhakkak mü’min, ölüm kendisine gelip de göreceklerini gördüğünde; ruhunun çıkmasını se­ver, ister. Allah Teâlâ onu karşılamayı (ona kavuşmayı) sever. Mü’-minin ruhu göğe yükseltilir. Mü’minlerin ruhları ona gelir ve yeryü­zü halkından tanıdıkları hakkında ondan haber sorarlar. Falanı yer­yüzünde bıraktım, dediği zaman bu onların hoşuna gider. Falanca öl­müştü, dediği zaman : Bize getirilmedi, derler. Mü’min kabrinde otur­tulur ve sorulur : Rabbın kimdir? O : Rabbım Allah’tır, der. Peygam­berin kimdir? diye sorulur, Muhammed peygamberimdir, der. Dinin nedir? denilir, Dinim İslâm’dır, der. Kabrinde onun için bir kapı açılır ve : Oturacağın yere bak, denilir, sonra kabri sanki bir uyuklama, is- • tirâhat yeri imiş gibi görür. (Ölen kişi) Allah’ın düşmanı ise; ölüm ona gelip de gördüklerini görünce, ruhunun ebediyen çıkmamasını is­ter. Allah Teâlâ ona kavuşmayı istemez. Kabrinde oturduğu —veya oturtulduğu— zaman ona : Rabbın kimdir? denilir, bilmiyorum, der. Bilmedin, denilir ve onun için cehennemden bir kapı açılır, sonra ona öyle bir vuruşla vurulur ki, insan ve cinler hâriç bütün hayvanlar o vuruşu işitirler. Sonra ona : Menhûş’un uyuduğu gibi uyu, denilir. Ebu Hüreyre’ye : Menhûş nedir? diye sordum da : Yılan- çıyanın ısırdığı kimsedir, sonra kabri onun üzerine daraltılır, dedi. Sonra Bezzâr: Ve-lîd İbn Kâsım’dan başkasının bu hadîsi rivayet ettiğini bilmiyoruz, demiştir.

İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Huceyn İbn Müsennâ’nm… Esma Bint es-Sıddîk (r.a.) dan rivayetine göre; o, Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet edip şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: İnsan kabrine girdiği zaman şayet mü’min idiyse ameli onun etrafım çevirir: Namazı ve orucu. Melek ona namazı ta­rafından gelir de namazı onu geri çevirir. Orucu tarafından gelir de orucu meleği geri çevirir. Melek ona otur, diye seslenir ve o oturur. Melek, Hz. Peygamber (s.a.) i kasdederek ona : Şu adam hakkında ne dersin? der. O : Kim? diye sorar, melek : Muhammed, der. Mü’min ki­şi : Onun Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederim, der. Melek: Nere­den biliyorsun, sen ona kavuştun mu? der. O : Onun Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederim, der. Melek : Bu (ikrar) üzere yaşadın, onun üzerine öldün, onun üzerinde haşrolunacaksm, der. Şayet günahkâr veya kâfir ise; melek ona gelir, meleği ondan geri çevirecek melekle kendi arasında hiç birşey yoktur. Melek onu oturtur ve : Otur, şu adam hakkında ne diyorsun? der. O hangi adanı diye sorar. Melek : Muham-med, der. O kişi: Vallahi bilmiyorum, insanların bir şeyler söyledik­lerini işittim ve ben de onu söyledim, der. Melek ona : Onun üzerine yaşadın, bunun üzerine öldün, bunun üzerinde haşrolunacaksın, der. Kabrinde ona bir hayvan musallat edilir. Onun yanında ucundaki dü­ğümü deve kırbacı misâli bir kor olan bir kamçı vardır. Allah’ın dile diği kadar ona vurur. Sağırdır, onun sesini duymaz ki ona acısın.

Bu âyet hakkında İbn Ab’bâs (r.a.) dan rivayetle Avfî der ki: Mü’-minin ölüm vaktinde melekler onun yanında hazır bulunur, ona se­lâm verir, onu cennetle müjdelerler. Öldüğü zaman cenazesi ile bir­likte yürür, insanlarla beraber onun üzerine (cenaze) namazı kılar­lar. Defnolunduğu zaman kabrinde oturtulur ve ona : Rabbın kim­dir? denilir. O : Rabbım, Allah’tır, der. Ona : RasûTün kimdir? denilir, o : Muhammed (s.a.) dir, der. Ona : Şehâdetin nedir? denilir, o : Al­lah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederim, der. Gözünün ulaşabileceği kadar kabri onun için genişletilir. Kâfire gelince; melekler ona inerler, ellerini ya­yarlar (ellerini yaymak, vurmaktır) ölüm anında yüzlerine, arkalarına vururlar. Kabrine konulduğu zaman oturtulur, ona : Rabbın kimdir? denilir. Onlara hiç bir cevab vermez. Allah bunu anmayı ona unuttur­muştur. Size gönderilmiş olan rasûl kimdir? denildiği zaman, aklına gelmez ve hiç’ bir şeyle cevab veremez. İşte Allah Teâlâ zâlimleri böy­lece saptırır.

İbn Ebu Hâtim’in Ahmed İbn Osman İbn Hâkim el-Evdî kanalıy­la… Ebu Katâde el-Ansârî’den «Allah inananları dünya hayatında da âhirette de sağlam bir söz üzerinde tutar.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Mü’min öldüğü zaman kabrinde oturtulur ve ona : Rabbın kimdir? denilir. O : Allah’tır, der. Ona : Peygamberin kimdir? denilir, Muhammed İbn Abdullah’tır, der. Bu ona defalarca sorulur, sonra onun için cehenneme bir kapı açılıp ona : Şayet sapmış, yanılmış ol­saydın ateşteki evine bak, denilir. Sonra onun için cennete bir kapı açılır ve : Sebat etmiş olduğun için cennetteki evine bak, denilir. Kâ­fir öldüğü zaman ise; kabrinde oturtulur ve ona : Rabbın kimdir, pey­gamberin kimdir? denilir. O : Bilmiyorum, insanların bir şeyler söy­lediklerini işitirdim, der. Ona: Bilemedin, denilir, sonra onun için cen­nete bir kapı açılıp kendisine : Sebat etmiş olsaydın, senin için (ha­zırlanmış olan) evine bak, denilir. Sonra onun için cehenneme bir kapı açılıp : Sapmış olduğun için evine bak, denilir. İşte Allah Teâlâ’nın : «Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üze­rinde tutar.» kavli budur. Abdürrezzâk’m Ma’nıer’den, onun İbn Tâ-vûs’tan, onun da babasından rivayetine göre, Allah’ın inananları dün­ya hayatında üzerinde tutacağı sağlam söz «Lâ İlahe İllallah.» sözü­dür. Âhirette üzerinde tutacağı sağlam söz ise, kabirdeki sorgudur. Ka-tâde der ki: Dünya hayatında Allah onları hayır ve sâlih amelde sa­bit tutar. Âhirette sağlam bir söz üzerinde tutması ise kabirdedir. Se-lef’den bir çoklarından da bu şekilde rivayet edilmiştir.

Ebu Abdullah Hâkim et-Tirmizî’nin «Nevâdir’ul-Usûl» kitabında babası kanalıyla… Abdurrahmân İbn Senıüre’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bir gün Allah Rasûlü (s.a.) yanımıza geldi. Biz Medi­ne mescidinde idik. Şöyle buyurdu : Muhakkak ben dün garip bir şey gördüm. Ümmetimden birini gördüm; ölüm meleği ruhunu almak için gelmiş, Ana-babasına olan iyiliği, ona gelen meleği kendisinden ge­ri çevirmiş. Ümmetimden birini gördüm; kabir azabı onun üzerine ya­yılmış. Abdesti ona gelip kendisini bundan kurtarmış. Ümmetimden birini gördüm; şeytânlar onu ortalarına almışlar ve ona Allah’­ın zikri gelip onların arasından kendisini kurtarmış. Ümmetimden birini gördüm, azâb melekleri onu ortalarına almışlar, namazı ona ge­lip onların ellerinden kendisini kurtarmış. Ümmetinden birini gör­düm, susuzluktan dili dışarı sarkmış. Havza her bir gelişinde ondan alıkonuluyor. Orucu ona gelmiş, onu sulamış ve suya sandırmış. Üm­metimden birini gördüm, peygamberler halka halka oturmuşlar. Ne zaman bir halkaya yaklaşsa ondan kovuluyor. Cüni ölükten yaptığı .guslü ona gelmiş, elinden tutmuş ve benim yanıma jrtmuş. Ümme­timden birini gördüm, önünde karanlık, arkasında karanlık, sağından karanlık, solundan karanlık, üstünden karanlık, altından karanlık. Onların içinde şaşkın bir halde. Haccı ve umresi ona gelmiş, onu ka­ranlıktan çıkarmış ve nura sokmuş. Ümmetimden birini gördüm; mü’-minlerle konuşuyor. Mü’minler onunla konuşmuyorlar. Sıla-ı rahm’i ona gelmiş ve: Ey inananlar topluluğu, onunla konuşunuz, demiş, onunla konuşmuşlar. Ümmetimden birini gördüm; ateşin alevlerinden veya şerarelerinden eliyle yüzünü korumaya çalışıyor. Sadakası ona gelmiş ve onun yüzüne karşı bir örtü, başı üzerine bir gölge olmuş. Ümmetimden birini gördüm; zebaniler her bir yerde onu yakalamış­lar, iyilikle emretmesi ve kötülükten men’etmesi; ona gelmiş ve onla­rın ellerinden kendisini kurtarıp, rahmet melekleri içine dâhil etmiş­ler. Ümmetimden birini gördüm; dizleri üzerine çökmüş, Allah ile onun arasında bir örtü var. Güzel ahlâkı ona gelmiş, elinden tutmuş, Allah’ın huzuruna sokmuş. Ümmetimden birini gördüm; sayfası sol tarafına doğru eğilmiş. Allah’tan olan korkusu gelip onun sayfasını tutmuş, sağ tarafını ağır bastırmış. Ümmetimden birini gördüm, mî-zânı (terazisi) hafîf gelmiş, sabî çocukları ona gelmişler ve terazisini ağırlaştırmalar. Ümmetimden birini gördüm; cehennemin kenarın­da durmuş; Allah’tan olan korkusu ona gelmiş ve kendisini bundan kurtarmış da yürüyüp gitmiş. Ümmetimden birini gördüm; ateşe sarkmış, dünyada iken Allah korkusundan ağlamış olduğu göz yaşla­rı ona gelmişler, onu ateşten çıkarmışlar. Ümmetimden birini gördüm; Sırat üzerinde durmuş, yaprak gibi titriyor. Allah hakkındaki hüsn-ü zannı gelmiş ve onun titremesini sâkinleştirmiş, yürüyüp gitmiş. Üm­metimden birini Sırat üzerinde gördüm; bazan yorgun argın yürüme­ye çalışıyor, bazan emekliyor. Benim üzerime getirmiş olduğu salavât-lar ona gelmişler, elinden tutmuşlar, onu doğrultmuşlar ve Sırat üze­rinde yürüyüp gitmiş. Ümmetimden birini gördüm; cennet kapılarına ulaşmış da kapılar yüzüne kapanmış. Allah’tan başka ilâh olmadığına dâir şehâdeti; ona gelmiş, ona kapıları açmış ve cennete koymuş. Ha­dîsi bu şekli ile zikreden Kurtubî daha sonra : Bu, uzunca bir hadîs­tir. Onda özel korkulardan kurtaran özel ameller zikredilmiştir, de­miştir. Aynı şekilde Kurtubî hadîsi et-Tezkira adlı kitabında da zikre­der.

Hafız Ebu Ya’lâ el-Mavsılî bu konuda garîb ve uzun bir hadîs ri­vayet eder ve der ki: Bize Ebu Abdullah Ahmed İbn İbrahim’in… Te­mim ed-Dârî’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetinde o, şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ ölüm meleğine : Dostuma git, onu Bana getir. Muhakkak Ben onu genişlik ve sıkıntı ile imtihan ettim. Onu sevdiğim şekilde buldum. Onu rahat ettirmem için Bana getir, der. Ölüm meleği yamnda beş yüz melekle ona gider. Meleklerin yan­larında cennetten kefenler ve kokular, reyhan demetleri vardır. Rey­hanın kökü bir, baş kısımlarında ise yirmi renk vardır. Onlardan her bir rengin kokusu yanındakinden farklıdır. Yanlannda ayrıca içinde en güzel misk bulunan beyaz ipek vardır. Ölüm meleği başucuna otu­rur, melekler de onu çevreler. Onlardan her bir melek elini onun or­ganlarından birisi üzerine koyar, beyaz ipeği yayar, o en güzel miski çenesi altına koyarlar. Onun için cennete bir kapı açılır. İşte o zaman gönlü bazan cennetin bir ucuyla, bazan zevceleriyle, bir keresinde yi-yecekleriyle, bir keresinde meyveleriyle aynen çocuk ağladığında aile­si onu nasıl avutup meşgul ediyorlarsa öylece meşgul olur. Muhakkak ki onun (cennetteki) zevceleri o sırada kendisine doğru koşuşurlar. Ruhu, arzuladığına hemen kavuşmak için çıkmak ister. Ölüm mele­ği : Ey temiz rûh dikensiz kirazlara, meyveleri tıklım tıklım dizili muz­lara, yayılmış gölgelere ve çağlayan sulara çık, der. Ölüm meleği, bir ananın çocuğuna olan yumuşaklığından çok daha yumuşak davranır.

Bilir ki bu rûh, Rabbının sevgilisidir ve ona karşı lutfu ile Rabbın ken­disinden hoşnûdluğunu diler. Ruhu, kılın hamurdan çekildiği gibi çe­kilir, (tereyağından kıl çekilir gibi sıyrılır, çıkar). Allah Teâlâ buyu­rur ki: «Ki onlar, meleklerin güzel güzel canlarını alacakları kimse­lerdir.» (Nahl, 32), «Eğer o kişi gözdelerden ise; rahatlık, güzel rızık ve Naım cenneti onundur.» (Vakıa, 88-89). Yani kişi ölüm yönünden rahattadır, reyhana kavuşacaktır, onu karşılayan Naîm cennetleri var­dır. Ölüm meleği ruhunu aldığı zaman rûh cesede : Allah Teâlâ seni benden hayırla mükâfatlandırsın. Beni Allah’ın itaatma koştururdun, Allah’a isyandan beni sakındırırdın. Sen de kurtuldun, beni de kur­tardın, der. Cesed de ruha bunun bir benzerini söyler. İçinde Allah’a itaat ettiği yeryüzünün her bir köşesi, amelinin kendisinden geçerek yükseldiği gökyüzü kapılarının hepsi ona ağlar. Kırk gece rızkı gök­ten kendisine iner. Ölüm meleği ruhunu teslim aldığı zaman; beş yüz melek cesedi yanında dikilir, âdemoğulları onu hangi yönüne çevirse melekler onlardan önce onu çevirirler, yıkarlar, âdemoğullarının ke­fenlemelerinden önce onu kefenlerler, âdemoğullannın kokulamala-rından önce onu kokularlar. Evinin kapısından kabrinin kapısına ka­dar iki saf melek dikilir, onu istiğfarla karşılarlar. İşte o sırada İbiîs öyle bir çığlık kopanr ki; bu çığlıktan cesedin kemikleri dağılır, bir­birinden ayrılır. Ordularına : Yazıklar olsun size, bu kul sizden nasıl kurtuldu! der. Onlar : Muhakkak bu ma’sûm bir kul idi, derler. Ölüm meleği onun ruhunu yükselttiği zaman; Cibril, yetmiş bin melek için­de onu karşılar. Bu meleklerden her bireri Rabbından ona bir müjde ile gelir. Her meleğin müjdesi, arkadaşının müjdesinden başkadır. Ölüm meleği onun ruhunu Arş’a ilettiği zaman, rûh secdeye kapanır. Allah Teâlâ ölüm meleğine : Kulumun ruhunu götürün, dikensiz ki­razlar, meyveleri tıklım tıklım dizili muzlar, yayılmış gölgeler ve çağ­layan sular içine koyun, buyurur.

Kabrine konulduğu zaman; “namazı ona gelir sağına durur, oru­cu ona gelir soluna durur. Kur’an gelir başucuna durur. Namaza yü­rümesi, gelir ayak uçlarına durur. Sabır ona gelir ve kabrin bir köşe­sinde durur. Allah Teâlâ ona bir parça azâb gönderir. Azâb sağından gelir de namazı: Arkana dön, git. Allah’a yemîn olsun ki o, bütün öm­rü boyunca çalışmaya devam etti, şimdi kabrine konulduğu zaman­dır ki ancak istirahat edecek, der. Azâb solundan gelir de; oruç, na­mazın söylediğinin bir benzerini söyler. Sonra başucundan gelir Kur’­an ve zikir benzerini söylerler. İki ayakları yanından azâb ona gelir de namaza yürümesi bir benzerini söyler. Azâb onun yanma girecek bir yer bulabilir miyim diye ona hangi yönden gelse, Allah’ın dostu-nun kalkanını takınmış olduğunu görür. Mağlûb olur, çıkar gider. Sa­bır, diğer amellere şöyle der: Benim bizzat müdâhale etmemi engelleyen, ancak sizde olanlara bakmam içindi. Şayet siz çaresiz kalsaydı-nız onun arkadaşı ben olurdum. Fakat siz ona yeterli oldunuz. O hal­de ben sırat ve mizanda onun saklanmış azığıyım. Allah Teâlâ iki me­lek gönderir. Gözleri çakan şimşek, sesleri gümbürdeyen gökgürtiltü-sü, köpek dişleri çengel, nefesleri alev gibidir. Saçlarına basarak gelir­ler. Her birinin omuzlan arası şu şu kadarlık yoldur. Acıma ve merha­met onlardan alınmıştır. Onlara Münker ve Nekîr denilir. O ikisinden her birerinin elinde bir tokmak vardır. Ra’bîa ve Mudar kabileleri bir­leşmiş olsalardı; o tokmağı kaldıramazlardı. İkisi de ona otur, derler. Kalkıp oturağına gelir. Kefenleri böğürlerine düşer. Ona : Rabbm kim­dir, dinin nedir, peygamberin kimdir? derler.

Ashâb-ı Kiram : Ey Allah’ın elçisi, sen iki meleği böyle nitelediği­ne göre; o esnada kim konuşabilir? dediler de, Allah Rasûlü (s.a.) : Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerin­de tutar. Zâlimleri de saptınr. Allah dilediğini yapar buyurdu.

Kul: Rabbım; tek ve ortağı olmayan Allah’tır. Dinim; meleklerin boyun eğmiş oldukları İslâm’dır. Peygamberim peygamberlerin sonun­cusu Muhammed’dir, der. Melekler: Doğru söyledin, derler. Onu kab­re bırakır; kabri önünden kırk kulaç, sağından kırk kulaç, solundan kırk kulaç, arkasından kırk kulaç, başucundan kırk kulaç, ayak uçla­rından kırk kulaç genişletirler. Kabri onun için iki yüz kulaç geniş­letmiş olurlar. Bersânî der ki: Öyle sanıyorum ki o, onu çeviren kırk kulaçtır.

Sonra ona : Üst tarafına bak, derler. Bir de bakar ki cennete açıl­mış bir kapı. Ona : Ey Allah dostu, Allah’a itaat ettiğin içindir ki iş­te şu senin evindir, derler. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Muham-med’in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemîn olsun ki, onun kal­bine o zaman bir ferahlık ulaşır da, asla ayrılmaz. Sonra ona : Altına bak, denilir, Alt tarafına baktığında görür ki, cehenneme açılmış bir kapı. Ey Allah dostu, işte bundan da kurtuldun, derler. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : O zaman kalbine bir ferahlık ulaşır da, bu fe­rahlık asla ondan ayrılmaz. Hz. Âişe der ki: Onun için cennete yet­miş yedi kapı açılır ve Allah onu tekrar diriltinceye kadar cennetin kokusu ve serinliği gelir. Hadîsin yukardaki isnâd ile merfû’ olarak ri­vayetinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ ölüm me­leğine : Düşmanıma git, onu Bana getir. Muhakkak Ben ona nimeti­mi bolca verdim, nimetimi ona kolaylaştırdım, Bana isyan etmekte di­retti. Ondan intikam almam için onu Bana getir, buyurur. Ölüm me­leği ona insanlardan hiç kimsenin görmemiş olduğu kadar çirkin, hoş­lanılmayan bir suretle gider. Onun on iki gözü vardır. Yanında çok dikenli ateşten bir şiş vardır. Yanında beş yüz melek bulunur. Meleklerin yanlarında, cehennem korlarından bakır ve korlar bulunur. Ay­rıca yine onların yanında ateşten kamçılar vardır. Kamçılar kamçı yumuşaklığında ve alevlenen ateştirler. Ölüm meleği bu şişle ona öy­le bir vurur ki; bu şişin her bir dikeni her bir kıl, damar ve tırnağın köküne, sonuna kadar batıp kaybolur. Sonra şiddetle büker ve ruhu­nu iki ayağının tırnaklarından söker alır. Ruhunu onun topuklarına koyar. Allah düşmanı bu sırada bir süre sarhoş gibi olur. Ölüm mele­ği bu durumdan onu uyandırır. Melekler onun yüzüne ve arkasına bu kamçılarla vururlar. Ölüm meleği onu öyle bir sıkar ki; ruhunu to­puklarından söker alır, dizlerine atar. Sonra Allah düşmanı bu sırada tekrar sarhoş gibi olur ve ölüm meleği onu uyandırır. Melekler onun yüzüne ve arkasına bu kamçılarla vururlar. Sonra ölüm meleği onu tekrar şiddetle çeker ve ruhunu dizlerinden alıp iki böğrüne koyar. Bu sırada Allah düşmanı yine sarhoş gibi olur ve ölüm meleği onu bun­dan uyandırır. Melekler yüzüne ve arkalarına bu kamçılarla vururlar. Aynı şekilde ruhunu sırayla göğsüne, sonra boğazına koyar. Sonra me­lekler bakırı ve cehennem korunu çenesi altına yayarlar ve ölüm me­leği : Ey la’netlenmiş mel’un ruh, sam yeli, kaynar su, kapkara du­mandan bir gölgeye çık, serinliğe \e şerefe değil, der. Ölüm meleği ru­hunu aldığı zaman rûh cesede : Allah seni benim yüzümden kötülükle cezalandırsın. Beni Allah’a isyan olan şeylere koşturur, Allah’a itâat-tan sakındırır din. Muhakkak sen helak oldun ve (beni) helak ettin, der. Cesed de ruha bunun aynısını söyler. Üzerinde Allah’a karşı gel­miş olduğu yeryüzü parçaları ona la’net ederler. İblîs’in orduları İb-lis’e gelip kendilerinin âdemoğullarından bir kulu ateşe götürmüş ol­dukları müjdesini verirler.

Kabrine konulduğu zaman kabri ona daraltılır da kaburga kemik­leri parça parça olup dağılır, sağ tarafı sol tarafına, sol tarafı sağ ta­rafına girer. Allah Teâlâ deve boynu gibi kapkara dişi yılanları ona gönderir de burnunun ucunu, iki ayağının iki baş parmaklarını kemi­rir ve ta ortasına kadar varırlar. Allah Teâlâ ona- iki melek gönderir. Bu meleklerin gözleri çakan şimşek, sesleri gümbürdeyen gök gürül­tüsü, köpek dişleri çengel, nefesleri alev gibidir. Saçlarına basarak yü­rürler. Her birerinin iki omuzları arası şu şu kadarlık yoldur. Acıma ve merhamet, onlardan kaldırılmıştır. Onlara Münker ve Nekîr deni­lir. Her birerinin elinde bir tokmak vardır. Eğer Rabîa ve Mudar ka­bileleri onu kaldırmak için bir araya gelseler yerinden kaldıramazlar­dı. Ona : Otur, derler ve kalkıp doğrulur, oturur, kefenleri böğürleri­ne düşer. Ona : Rabbın kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir? di­ye sorarlar. O, bilmiyorum, der. Onlar’: Bilmedin, bilemezdin de, der­ler, ikisi birden ona öyle bir vururlar ki; bu vurmanın şerareleri kabrinde uçuşur. Sonra dönüp : Üst tarafına bak, derler. Bakar ve görür ki cennetten açılmış bir kapı. Onlar : Ey Allah’ın düşmanı, şayet Al­lah’a itaat etmiş olsaydın, işte burası senin evindi, derler. Allah Ra-sûlü (s.a.) buyurur ki: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn ol­sun ki, o sırada kalbine öyle bir hasret ulaşır ki bir daha asla çıkmaz. Melekler ona : Alt tarafına bak, derler. Alt tarafına bakar ve görür ki cehenneme açılmış bir kapı. Onlar : Ey Allah’ın düşmanı, Allah’a âsî olduğun için işte bu senin evindir, derler. Allah Rasûlü (s.a.) buyurur ki: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn olsun ki; onun kalbi­ne o sırada bir hasret ulaşır da, bir daha asla ayrılmaz, kalbinden çık­maz. Hz. Âişe der ki: Onun için ateşte yetmiş yedi kapı açılır ve Al­lah Teâlâ onu tekrar cehennem için diriltinceye kadar ona sıcaklığı ve sıcak yeli gelir.

Bu; gerçekten garîb bir hadîs olup, ifâdesi de garîbdir. Hadîsin isnadında bulunan ve Enes’in Râvîsi olan Yezîd el-Rukâşî’nin rivayet ettiği garîb ve münker hadîsler vardır. İmamlar katında rivayeti za­yıftır. En doğrusunu Allah bilir.

Ebu Davud’un İbrâhîm İbn Mûsâ er-Râzî kanalıyla… Hz. Osman (r.a.) dan rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) birisinin defnedilme­sini tamamladığı zaman baş ucuna dikilir ve : Kardeşiniz için mağfi­ret dileyiniz ve onun sabit kılınmasını isteyiniz. Zîrâ o, şu anda sorul­maktadır, buyurmuş. Hadîsi sâdece Ebu Dâvûd rivayet etmiştir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh, «Bir görseydin; o zâlimler can çe­kişirken, melekler de ellerini uzatmış…» (En’âm, 93) âyetinin tefsi­rinde, garîb bir kanaldan olmak üzere Dahhâk’dan, o İbn Abbâs’tan merfû’ olarak ve çok uzun bir hadîs rivayet etmiş olup bunda da ga-rîblikler vardır.[13]

İzahı

28 — Allah’ın verdiği nimeti küfre çevirip değişti­renleri ve milletlerini helak olacakları yere götürenleri görmüyor musun?

29 — Yaslanacakları cehenneme ki o, ne kötü bir karargâhtır.

30 — Onlar Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eş­ler koşmuşlardı. Yaşayın bakalım, varacağınız yer şüp­hesiz ateş olacaktır, de.

Nimete Küfredenler

Buhârî, <(Allah’m verdiği nimeti küfre çevirip değiştirenleri gör­müyor musun?» âyetindeki «görmek» mânasına olan fiilin burada «bilmiyor musun?» anlamında olduğunu söyler ve bu açıklamasına şu âyetleri delil getirir: «Rabbının Fîl sahihlerine ne ettiğini görme­din mi?» (Fîl, 1), «Binlerce oldukları halde ölünr korkusuyla yurtla­rından çıkanları görmedin mi?» (Bakara, 243). Âyetteki kelimesi de helak anlamındadır.(…) Ali İbn Abdullah’ın Süfyân ka­nalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «Allah’ın verdiği nimeti küfre çevirip değiştirenleri görmüyor musun?» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar Mekke halkının kâfirleridir. Yine İbn Abbâs’tan bu âyet hakkında Avfî’nin rivayetine göre; o, Cebele İbn Eyham ile arap-lardan ona uyup rumlara iltihâk edenlerdir. Âyet her ne kadar bütün kâfirler hakkında umûmî ise de, İbn Abbâs’tan rivayeti sahîh olan gö­rüş bunlardan birincisidir. Muhakkak ki Allah Teâlâ Muhammed (s.a.) i âlemlere rahmet, insanlara nimet olarak göndermiştir. Kim O’nu ka­bul eder ve şükrünü yerine getirirse; cennete girer. Kim kabul etme­yip inkâr ederse; o da ateşe girer. Yukarda verdiğimiz İbn Abbâs’ın bi­rinci görüşü, Hz. Ali’den rivayet edilmiştir. Şöyle ki: İbn Ebu Hâtim’-in babası kanalıyla… Abdullah İbn el-Kevâ’dan rivayetine göre; o, Hz. Ali’ye : «Allah’ın verdiği nimeti küfre çevirip değiştirenleri ve millet­lerini helak olacak yere götürenleri görmüyor musun?» âyetini sor­muş da o : Bedir günündeki Kureyş kâfirleridir, demiş. Yine İbn Ebu Hâtim’in Münzir İbn Şâzân kanalıyla… Ebu Tufeyl’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : Birisi Hz. Ali’ye geldi ve : Ey Mü’mirüerin emîri, Al­lah’ın verdiği nimeti küfre çevirip değiştiren ve milletlerini helak ola­cakları yere götürenler kimlerdir? diye sordu. Hz. Ali: Kureyş müna­fıklarıdır, dedi. Yine İbn Ebu Hâtim’in babası kanalıyla… İbn Ebu Hüseyn’den rivayetinde o, şöyle anlatmış : (Bir gün) Ali İbn Ebu Tâ-lib (r.a.) kalktı ve : Bana Kur’an’dan soracak kimse yok mudur? Al­lah’a yemin olsun ki, bugün onu benden daha iyi bilen birini bilmiş olsaydım ve o kişi denizler aşırı bir yerde de olsaydı, mutlaka ona gi­derdim, dedi. Abdullah İbn el-Kevâ kalkıp : Allah’ın nimetini küfre çevirip değiştirenler ve milletlerini helak olacakları yere götürenler kimlerdir? diye sordu da o, şöyle dedi: Onlar; Kureyş müşrikleridir. Onlara Allah’ın nimeti olan îmân geldi de Allah’ın bu nimetini küfre çevirip değiştirdiler ve milletlerini helak olacakları yere götürdüler.

«Allah’ın verdiği nimeti küfre çevirip değiştirenleri görmüyor mu­sun?» âyeti hakkında Süddî der ki: Müslim el-Müstevfî, Hz. Ali’den rivayet ediyor ki; o, şöyle demiştir : Bunlar; Kureyş’den iki günahkâr kabile olan Ümeyye oğullan ve Muğîre oğullarıdır. Muğîre oğullan, kabilelerini Bedir günü helak olacakları yere götürmüşlerdir. Ümeyye oğulları ise, Uhud günü kabilelerini helak olacakları yere indirdiler. Ebu Cehil Bedir günü, Ebu Süfyân da Uhud günü bu işi yapmışlar­dır. Âyette geçen «helak olacakları yer» ise, cehennemdir. İbn Ebu Hâtim’in —Allah ona rahmet eylesin— Muhammed îbn Yahya ka­nalıyla… Amr İbn Mürre’den rivayetinde o, şöyle demiştir : Hz. Ali’yi «Milletlerini helak olacakları yere götürenleri görmüyor musun?» âye­tini okurken işittim. Şöyle dedi : Bunlar Kureyş’den en günahkâr iki kavim olan Ümeyye oğulları ve Muğîre oğullarıdır. Muğîre oğullan, Bedir günü helak olundular. Ümeyye oğulları ise bir süreye kadar fay­dalandırıldılar. Hadîsin bir benzerini Ebu İshâk da, Amr zî-Mürr kanalıyla Hz. Ali’den rivayet eder. Hadîs bu şeklinden başka bir şekilde de rivayet edilmiştir.

Süfyân es-Sevrî’nin Ali İbn Zeyd kanalıyla… Ömer İbn Hattâb’-dan rivayetine göre; o, «Allah’ın verdiği nimeti küfre çevirip değişti­renleri görmüyor musun?» âyeti hakkında şöyle demiştir : Bunlar Ku-reyş’den en günahkâr iki kavimdir: Muğîre oğullan ve Ümeyye oğul­ları. Muğîre oğullarının Bedir günü haklarından geldiniz. Ümeyye oğullarına gelince; onlar bir süreye kadar faydalandırıldılar. Aynı şe­kilde Hamza ez-Zeyyât’m Amr İbn Mürre’den rivayetine göre; İbn Ab-bâs, Ömer İbn Hattâb’a : Ey mü’minlerin emîri, «Allah’ın verdiği ni­meti küfre çevirip değiştirenleri ve milletlerini helak olacakları yere götürenleri görmüyor musun?» âyeti hakkında ne dersin? demişti. Hz. Ömer şöyle dedi: Onlar Kureyş’den iki en günahkâr kavimdir : Be­nim dayılarım ve senin amcaların. Allah Teâlâ Bedir günü benim da­yılarımın kökünü kazıdı. Senin amcalarına gelince; Allah Tsâlâ bir sü­reye kadar onlara mühlet vermiştir. Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Dah-hâk ve Katâde İbn Zeyd bunların Bedir günü öldürülen Kureyş kâ­firleri olduğunu söylerler. Aynı görüşü Mâlik de tefsirinde Nâfi’den, o ise İbn Ömer’den rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Onlar Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşmuşlardı.» buyurur ki; onlar Allah’a O’nunla beraber tapındıkları ortaklar koşmuşlar ve insanları da tuna çağırmışlardır.

Sonra Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) nin diliyle onları tehdîd eder ve : Yaşayın bakalım, varacağınız yer şüphesiz ateş olacaktır, de, bu­yurur. Dünyada neye gücünüz yetiyorsa yapınız. Her ne olursa olsun dönüp dolaşıp varacağınız yer, mutlaka ateş olacaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : Onları az bir süre geçin­dirir, sonra da ağır bir azaba sürükleriz.» (Lokman, 24), «Onlara, dün­yada bir müddet faydalanma vardır. Sonunda dönüşleri Bize’dir. Biz de küfürlerinden dolayı kendilerine en şiddetli azabı tattıracağız.» (Yûnus, 70).[14]

31 — İmân eden kullarıma söyle : Namazı kılsınlar, alışveriş ve dostluğun olmayacağı gün gelmezden önce; kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli, açık infâk etsinler.

Allah Teâlâ kullarına kendisine itaati, tek ve ortağı olmayan Al­lah’a ibâdetten ibaret olan namazı yerine getirmek, zekâtlarını edâ et­mek, akrabalara harcamada bulunmak ve yabancılara iyilikte bulun: makla Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerinden infâkda bulun­mak suretiyle Allah’ın hakkını yerine getirmeyi ve yaratıklarına iyi­lik yapmayı emreder. Burada namazların ikâmesinden maksad; vakit­lerine, hadlerine, rükû’, secde ve huşûuna riâyet etmektir. Allah Te­âlâ rızık olafak verdiklerinden gizliden ve açıktan infâkı emretmiştir. Kullar, alış-veriş ve dostluğun olmayacağı gün olan kıyamet günü gel­mezden Önce kendilerini kurtarmak için bunlara koşmalıdır. O günde nefsinin salıverilmesi karşılığı olarak hiç kimseden bir fidye kabul olunmayacaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Bugün sizden ve küfretmiş olanlardan fidye kabul edilmez.» (Hadîd, 15). «Dostluğun olmayacağı gün gelmezden önce…» âyeti hakkında İbn Cerîr der ki: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : Orada hiç bir dostun dostluğu yoktur. Azabı hak eden kimse bir dostun dostluğu ile bağış-lanmayacaktır. Aksine orada adalet vardır! Katâde der ki: Muhak­kak ki Allah Teâlâ, dünyada alış-verişin ve insanların dünyada iken birbirleri arasında kuracakları dostluğun olduğunu bilmektedir. Kişi kiminle dostluk yaptığına ve niçin onunla beraber olduğuna baksın; şayet bu, Allah rızâsı içinse devanı etsin. Şayet Allah rızâsından baş­ka bir şey içinse ondan ayrılsın. Ben de derim ki: Buradan maksad şudur: Allah Teâlâ (o günde) kimseye alış-verişin faydası olmaya­cağım, bulmuş olsa dahi yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse fid­yenin kabul olunmayacağını, eğer Allah’a kâfir olarak kavuşmuşsa kimsenin dostluğunun ve şefaatinin fayda vermeyeceğini haber ver­mektedir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur : «Ve öylesi bir gün­den sakının ki; o gün kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kim­seden bedel kabul olunmaz, şefaat fayda vermez ve yardım olunmaz.» (Bakara, 123), «Ey îmân edenler; alış-verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel size verdiğimiz rızıklardan infâk edin. Kâfirler, işte zâlimlerin kendileridir.» (Bakara, 254).[15]

32 — Allah O’dur ki; gökleri ve yeri yaratan, indir­diği su ile size rızık olarak ürünler çıkarandır. Emri ge­reğince denizde yüzmek üzere gemileri ve nehirleri em­rinize verdi.

33 — Devamlı olarak yörüngelerinde yürüyen güne­şi ve ayı size müsahhar kıldı. Geceyi ve gündüzü de size tahsis etti.

34 — O, size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Al­lah’ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zâlim ve nankördür.

Allah’ın Nimetini Sayacak Olsanız Bitiremezsiniz

Allah Teâlâ, yaratıklarına olan nimetlerini sayıyor. Gökleri korun­muş bir tavan olarak onlar için yaratmıştır. Yeryüzünü döşek kılmış­tır. Gökten su indirmiş ve onunla renkleri, şekilleri, tadları, kokulan ve faydaları değişik meyve ve ekinlerden çeşitli bitkilerden çifter çif­ter çıkarmıştır. Deniz suyunun dalgaları üzerinde yüzer kılmakla ge­mileri onların enirine vermiştir. Gemiler denizin dalgalan üzerinde Allah’ın emriyle yüzerler. Denizi de onlara müsahhar kılmıştır. Yolcu­ların bir iklimden başka bir iklime oradakileri buraya, buradakileri oraya taşıyabilmeleri ve gidebilmeleri için gemileri taşımaya tahsis buyurmuştur. Yeryüzünü bir yerden başka bir yere kadar yaran ne­hirleri; içmek, sulamak ve çeşitli faydalar edinmek suretiyle kulları­na rızık olması için müsahhar kılmıştır. «Devamlı olarak gece ve gün­düz durmadan yörüngelerinde yürüyen güneşi ve ayı da size müsah­har kılmıştır.», «Güneşe aya ulaşmak düşmez. Gece de gündüzü ge­çecek değildir. Her birisi bir yörüngede yüzerler.» (Yasın, 40), «Gün­düzü; durmadan kovalayan gece ile bürür. Güneş ay ve yıldızlar O’nun emri ile müsahhar kılınmışlardır. Bilin ki; yaratma da, emir de O’nundur. Âlemlerin Rabbı olan Allah’ın sânı ne yücedir.» (A’râf, 54). Güneş ve ay, birbirlerini ta’kîb ederler. Gece ve gündüz birbir­lerini eksiltir. Bazan birisi diğerinden alıp uzar, sonra diğeri bundan alıp kısalır. «Gündüzü geceye girdirir, geceyi gündüze girdirir. Güneşi ve ayı buyruk altına almıştır. Her biri belli bir süre için hareket eder.» (Fâtır, 1?). İşte bunları yapan Azîz ve Gaffar olan Allah’tır. «Geceyi gündüze dolar, gündüzü geceye dolar. Güneşi ve ayı müsahhar kıl­mıştır. Her biri belirli bir süreye kadar yörüngelerinde cereyan eder.» (Zümer, 5).

«O, size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi.» Her durumunuzda halinizle ve sözünüzle istediğiniz şeylerden ihtiyâç duyduklarınızın hepsini sizin için hazırlamıştır. Seleften birisi der ki : «İstediğiniz ve istemediğiniz her şeyden size verdi.» Bazıları burayı: İstemediğiniz, arzulamadığınız her bir şeyi size vermiştir, anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Allah Teâlâ : «Allah’ın nimetini sayacak olsanız bitire­mezsiniz.» buyurarak burada, verilen nimetlerin şükrünü yerine ge­tirmek bir tarafa kulların nimetleri saymaktan bile âciz olduklarını haber vermektedir. Nitekim Talk İbn Habîb —’Allah ona rahmet eyle­sin— şöyle demiştir: Allah’ın hakkı, kulların yerine getiremeyeceği kadar ağırdır. Allah’ın nimetleri, kulların sayamayacağı kadar çoktur. Fakat sabaha tevbe ediciler olarak çıkın ve tevbe ediciler olarak ak­şamlayın. Buhârî’nin Sahîh’inde rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle duâ buyururmuş : Ey Alah’ım, nankörlük edilmeden, tâat-tan geri durulmadan ve müstağni olunmaksızın ey Rabbımız, hamd Sana mahsûstur.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr’m Müsned’inde İsmâîl İbn Ebu Haris kanalıyla,.. Enes’ten, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur : Kıyamet günü Âdemoğlu için üç dîvân çıkarılır : İçinde sâlih amelinin olduğu bir dîvân, günâhlarının oldu­ğu bir dîvân ve Allah tarafından ona bahşedilen nimetlerin bulundu­ğu bir dîvân. Allah Teâlâ nimetlerin dîvânındaki nimetlerin en kü­çüğüne : Onun sâlih amelinden ücretini al, buyurur. O, nimet sâlih amellerinin hepsini alır, sonra bir kıyıya çekilip şöyle der : İzzetin adına yemîn olsun ki hakkımı tâm almadım. Günâhlar ve nimetler kalır. Allah Teâlâ merhamet buyurmak istediği zaman: Ey kulum, senin için iyiliklerini kat kat artırdım ve günâhlarından, vazgeçtim, buyurur. Râvî der ki: Öyle sanıyorum : Nimetlerimi de sana bağışla­dım, buyurur. Hadîs garîbdir ve senedi zayıftır. Bir eserde rivayet olunduğuna göre Dâvûd (a.s.) : Ey Rabbım, Sana şükretmem dahi Senin bana bir nimetin iken Sana nasıl şükredeyim? demişti de Al­lah Teâlâ : Ey Dâvûd işte şimdi Bana şükrettin. Nimetlerin şükrünü edâ etmekten âciz olduğunu itiraf ettiğinde Bana gerçekten şükret­miş oldun, buyurdu.[16]

İzahı

35 — Hani İbrâhîm demişti ki -. Rabbım; bu şehri em­niyetli kıl, beni de oğullarımı da puta tapmaktan uzak tut.

36 — Rabbım; çünkü onlar insanlardan birçoğunu baştan çıkardılar. Bundan sonra bana uyan bendendir. Bana karşı gelen kimseyi de Sana havale ederim. Muhak­kak ki Sen, Gafur, Rahîm’sin,

Rabbım, Bu Şehri Emniyetli Kıl

Allah Teâlâ burada (bu makamda) arap müşriklerine karşı bir cevab olarak haram belde olan Mekke’nin kurulduğu ilk günden iti­baren tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet üzre kurulduğunu, bura­sının İbrahim sebebiyle ma’mûr ve meskûn olduğunu, Hz. İbrahim’in Allah’tan başkasına ibâdet edenlerden berî olduğunu, Mekke’nin emîn olmasına duâ ettiğini ve : «Rabbım bu şehri emniyetli kıl.» dediğini zikreder. Allah Teâlâ onun bu duasına icabetle şöyle buyurur: «Çev­relerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı mukad­des bir haram yaptığımızı onlar görmediler mi?» (Ankebût, 67). Baş­ka bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır : «Muhakkak ki; insanlar için konulmuş ilk ev, çok mübarek kurulan ve âlemler için hidâyet olan Mekke’dekidir. Orada apaçık alâmetlerle, İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse emîn olur…» (Âl-i İmrân, 96-97). Bu kıssada ise: «Rabbım bu şehri emniyetli kıl.» demiştir. Buradan anlaşılıyor ki Hz. İbrâhîm, bu duasını şehri bina ettikten sonra yapmıştır. Bu sebeble-dir ki: «İhtiyarlığıma rağmen bana İsmail’i ve İshâk’ı bahşeden Al­lah’a hamdolsun.» (İbrâhîm, 39) demiştir. İsmail’in İshâk’tan onüç yaş daha büyük olduğu bilinmektedir. Hz. İbrâhîm, İsmâîl ve annesi­ni Mekke’nin yerine götürdüğü zaman o, henüz süt emen bir çocuk­tu. Hz. İbrâhîm şöyle de duâ etmişti: «Rabbım, burasını emniyetli bir şehir yap.» (Bakara, 126). Bu konuyu Bakara sûresinde genişçe ve uzunca zikretmiştik.

Hz. İbrâhîm : «Beni de, oğullarımı da puta tapmaktan uzak tut.» diye duâ etmiştir. O halde duâ eden herkesin kendisine, ana-babasına ve zürriyyetine duâ etmesi gerekir. Daha sonra Hz. İbrâhîm insanlar­dan bir çoklarının putlarla sapıklığa düştüklerini, kendisinin” putlara tapanlardan berî olduğunu zikreder ve onların işini Allah’a bırakır. Dilerse onlara azâb eder, dilerse bağışlar. Nitekim Hz. îsâ da şöyle duâ etmişti: «Eğer onlara azâb edersen; şüphesiz onlar Senin kullarındır. Şayet bağışlarsan; muhakkak ki Sensin Sen Azız, Hakim.» (Mâide, 118). Bu, sâdece durumu Allah’ın dilemesine bırakmaktan ibaret olup bunun vukuunu caiz görme kabilinden değildir.

Abdulah İbn Vehb’in Amr İbn Haris kanalıyla… Abdullah İbn Ömer’den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), Hz. İbrahim’in: «Rab­bım, çünkü onlar insanlardan bir çoğunu baştan çıkardılar. Bundan sonra bana uyan bendendir. Bana karşı gelen kimseyi de Sana hava­le ederim. Muhakkak ki Sen, Gafur, Rahîm’sin.» sözünü ve Hz. îsâ (a.s.) nın : «Eğer onlara azâb edersen; şüphesiz onlar Senin kulların­dır. Şayet bağışlarsan; muhakkak ki Sensin Sen Aziz, Hakim.;) (Mâide, 118) sözünü içeren âyetleri okumuş ve ellerini kaldırarak: Ey Allah’ım ümmetim, ey Allah’ım ümmetim, ey Allah’ım ümmetim, deyip ağlamıştı. Allah Teâlâ (Cibril’e) Rabbın en iyi bilen olduğu halde : Muhammed’e git, onu ağlatanın ne olduğunu sor, demiş de Cibril (a.s.) Hz. Peygambere gelmiş, ona sormuş ve Allah Rasûlü (s.a.) de söylediklerini ona haber vermişti. Allah Teâlâ : Muhammed’e git ve ona de ki: Ümmetin. konusunda Biz senden mutlaka hoşnûd ola­cağız ve seni üzmeyeceğiz, buyurmuş.[17]

37 — Rabbımız; ben çocuklarımdan kimini namaz kılabilmeleri için Senin mukaddes evinin yanında çorak bir vâdîye yerleştirdim. Rabbımız; insanların gönüllerini onlara meylettir. Şükretmeleri için onları meyvelerle rı-zıklandır.

Bu da delâlet ediyor ki Hz. İbrahim’in bu duası, Hâcer ile oğlu­nun yanından ayrıldığı zaman yapmış olduğu ilk duadan sonraki ikinci bir duadır. O Beyt’in binasından öncedir. Bu ise Beytullah’ı bina etmesinden sonra olup birinci duasını te’kîd makamında ve Al­lah’a rağbetindendir. Bu sebebledir ki: «Senin mukaddes evinin ya­nında.» demiştir. Allah Teâlâ: «Rabbımız, namaz kılabilmeleri için…» buyurur ki, İbn Cerîr âyetin bu kısmının kelimesine bağlı olduğunu söyler. Buna göre mânâ şöyle oluyor : Ben orayı ancak ahâ­lîsi, yanında namazlarını kılabilmeleri, namazlarını kılmaya imkân bu­labilmeleri için haram, mukaddes kıldım.

«Rabbımız; insanların (bir kısmının) gönüllerini onlara meylet­tir.» âyeti hakkında İbn Abbâs, Mücâhid ve Saki İbn Cübeyr derler ki: Şayet o: «İnsanların gönüllerini» demiş olsaydı İran’lı, rum, ya-hûdî, hıristiyan ve bütün insanlar onun başına toplanırdı. Fakat o : «İnsanlardan» demiş ve bunu sâdece müslümanlara hâs kılmıştır.

Sana itâatlarma yardımcı olması ve «Sana şükretmeleri için on­ları meyvelerle rızıklandır.» Orası madem ki ekin olmayan, çorak bir vâdîdir; onlar için yiyecekleri meyveler kıl, Allah Teâlâ onun bu dua­sına icabet eylemiştir. Nitekim o : «Katımızdan bir rızık olarak onla­rı, her şeyin mahsûlünün toplandığı korkusuz bir haramda yerleştir­medik mi?» (Kasas, 57) buyurmuştur. Bu; Allah Teâlâ’nın lutfu, ke­remi, rahmeti ve bereketindendir ki; haram ülke Mekke’de meyve ve­ren bir ağaç yoktu. Çevresinin meyveleri Hz: İbrahim HaJîl fa.s.) in duasına icabetle oraya getirilir.[18]

38 — Rabbımız; doğrusu Sen, gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Zâten yerde ve gökte hiç bir şey Allah’tan gizli kalmaz.

39 — İhtiyarlığıma rağmen bana İsmail’i ve İshâk’ı bahşeden Allah’a hamdolsun. Doğrusu Rabbım, duaları işitendir.

40 — Rabbım; beni ve çocuklarımı namaz kılanlar­dan eyle. Duamı kabul buyur Rabbımız.

41 — Rabbımız; hesabın görüldüğü günde beni, ana­mı, babamı ve mü’minleri bağışla.

İbn Cerîr der ki: Allah Teâlâ, dostu İbrahim’in, şöyle dediğini ha­ber verir: Rabbımız; doğrusu Sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğu­muzu da bilirsin. Duâmdaki maksadımı bilirsin. Bu ülke ahâlîsi için yapmış olduğum duamda ne istediğimi de en iyi bilen Sen’sin. Bura­daki maksadım, ancak Senin hoşnûdluğun ve Sana olan ihlâsımdır. Muhakkak Sen, eşyanın açık ve gizliliklerini bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey Sana gizli kalmaz. Daha sonra Hz. İbrâhîm, ihtiyarlığın­dan sonra kendisine çocuk bahşettiği için Allah’a hamdeder ve : «İh­tiyarlığıma rağmen bana İsmail’i ve İshâk’ı bahşeden Allah’a hamdol­sun. Doğrusu Rabbım, duaları işitendir.» Kendisine duâ edenin duâsına muhakkak icabet eder. Kendisinden çocuk istediğim duama ica­bet buyurmuştur, der.

Hz. İbrâhîm duasına şöyle devanı eder: «Rabbım; beni ve çocuk­larımı namazı kılan, hadlerine riâyetle namazlarına devam edenlerden kıl. Dualarımda, istediklerimi kabul buyur Rabbımız. «Rabbımız, he­sabın görüldüğü, (kulların hesaba çekilip amelleri hayır ise hayırla, şer ise şerle cezalandırdığın) günde beni, anamı, babamı ve mü’minleri bağışla.» Hz. İbrahim’in bu duâsındaki kelimesini bazıları tekil olarak okumuşlardır. Onun bu duası, babasının Allah’a düşman­lığı açığa çıkıp da babasından uzaklaşmasından öncedir.[19]

42 — Zâlimlerin yaptıklarından Allah’ı gafil sanma. Onları sâdece gözlerin dehşetle belireceği bir güne kadar te’hîr etmektedir.

43 — O gün başları kalkmış, gözleri kendilerine dön­meyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş olarak koşup duracaklardır.

44 — İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar.

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, Allah’ı zâlimlerin yap­tıklarından habersiz sanma. Onlara mühlet verdiği için Allah’ın on­lardan gafil olduğunu, onları başıboş bıraktığını ve yaptıklarına kar­şılık onları azâblandırmayacağmı sanma. Aksine O, bütün bunları on­ların aleyhine yazmakta, saymaktadır. Yani: Kıyamet gününün kor­kularının şiddetinden gözlerin dışarı fırlayacağı o güne kadar onları te’hîr etmektedir. Sonra Allah Teâlâ, onların kabirlerinden nasıl kal­kacaklarını ve mahşerde dikilmeye nasıl geleceklerini zikredip : «On­lar koşturup duracaklardır…» buyurur. Nitekim başka âyetlerde şöy­le buyurmaktadır : «O çağırana koşarak, kâfirler : Bu zorlu bir gün­dür… derler.» (Kamer, 8), «O gün hiç bir tarafa sapmadan o davetçiye uyacaklardır. Sesler Rahmân’ın heybetinden kesilmiştir. Ve sen fısıltıdan başka bir şey işitmezsin… Ve bütün yüzler diri ve her şeye hâkim olan Allah’a baş eğmiştir. Bir zulüm yükü taşıyanlar ise ger­çekten hüsrana uğramıştır.» (Tâhâ, 108-111), «O gün onlar, dikili taş­lara doğru koşuyoriarınış gibi kabillerden çabuk çabuk çıkarlar.»

(Meâric, 43). Âyetteki kısmını İbn Abbâs, Mücâhid ve birçokları : «Başlarını kaldırmışlar…» şeklinde açıklarlar. «Gözleri kendilerine dönmeyecek şekilde sabit kalmış.» Gözleri yerinden fırla­mış, uçmaktadır. Devamlı bakacaklar ve Allah bizleri korusun; başla­rına gelenlerden dolayı içinde bulundukları korku ve düşüncenin çok­luğundan bir an bile gözlerini kapayamayacaklardır. Bu sebebledir ki Allah Teâlâ : «Gönülleri bomboş olarak.» buyurmuştur. Kalbleri bom­boştur. Korkunun çokluğundan onda hiç bir şey kalmamıştır. Katâde ve bir topluluk : Onların kalblerinin yerleri boştur. Zîrâ bu kalbler, korkunun şiddetinden yerlerinden fırlamış hançerlerine dayanmıştır, derler. Bazıları da âyetteki ((bomboş» kısmını : Harâbtır, hiç bir şeyi içine alamaz, şeklinde açıklarlar. Allah Teâlâ haber verdiklerinin şid­detinden dolayı Rasûlüne : «İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar.» buyurmuştur

(…) Zulmedenler derler ki: Rabbımız; bizi yakın bir müddete kadar te’hîr et, davetine uyalım ve peygamber­lere tâbi olalım. Siz daha önce de sonunuzun gelmeye­ceğine yemin etmemiş miydiniz?[20]

45 — Üstelik kendilerine zulmedenlerin yerlerinde oturdunuz, onlara yaptıklarımız ise sizlere açıklanmıştı. Size misâller vermiştik.

46 —Gerçekten onlar, düzenlerini kurmuşlardı. Hal­buki dağları oynatacak güçte olsa bile, onların bu düzen­leri hep Allah’ın elindeydi.

Allah Teâlâ, kendilerine zulmedenlerin azabı gördüklerinde şöyle diyeceklerini haber verir : «Rabbımız, bizi yakın bir müddete kadar te’hîr et, davetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım.» Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Onlardan birine ölüm geldiği vakit: Rabbım, beni geri çevir. Belki yapmadan bıraktığımı tamâmlar ve iyi iş işlerim, der. Hayır bu söylediği sâdece kendi lafıdır. Tekrar dirüti-lecekleri güne kadar arkalarında onları geriye dönmekten alıkoyan bir engel vardır.» (Mü’minûn, 99-100), «Ey îmân edenler; mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yapar­sa, işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Herhangi birini­ze ölüm gelip de : Rabbım beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam, diyeceği zaman gelmezden ev­vel, size mülk olarak verdiğimizden infâk edin.» (Münâfikûn, 9-10). Allah Teâlâ onların mahşerde toplandıkları durumu şöyle haber ve­rir : «Suçluları Rablarının huzurunda başları Öne eğilmiş olarak : Rab­bımız, gördük ve dinledik. Artık bizi dünyaya geri çevir de sâlih amel işleyelim. Gerçekten biz kesin olarak inandık, derlerken bir görsen.» (Secde, 12). Başka âyetlerde ise şöyle buyurulmaktadır : «Bir görsen; ateşin başında durdukları: Keski geri döndürülseydik ve Rabbımızın âyetlerini yalan saymasaydık da mü’minlerden olsaydık, dedikleri za­man. Hayır, ötedenberi gizleyegeldikleri şeylerle karşılarına çıktık. Eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döne­ceklerdi. Doğrusu onlar, yalancılardır.» (En’âm, 27-28), «Orada onlar bağrışırlar; Rabbımız bi-zi çıkar da yapageldiklerimizden farklı olarak sâlih amel işleyelim. Öğüt alacak kişinin öğüt alacağı kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Ve size uyarıcı da gelmişti. Öyleyse tadın (azabı), zâlimler için bir yardımcı yoktur.» {Fâtır, 37)

Allah Teâlâ onların bu sözlerine şöyle cevab verir : «Siz daha önce de sonunuzun gelmeyeceğine yemîn etmemiş miydiniz?» Bu durum­dan önce içinde bulunduğunuz halden sizin için zeval olmadığına, âhi-ret ve cezanın olmadığına yemîn etmemiş miydiniz? Bunun karşılı­ğında işte bu azabı tadın. Mücâhid ve başkaları «Sonunuzun gelme­yeceğine…» âyetini şöyle açıklarlar : Sizin için dünyadan âhirete ge­çiş olmayacağına… nitekim Allah Teâlâ onlardan şöyle haber verir: «Onlar : Ölen kimseyi Allah diriltmez, diye olanca güçleriyle yemîn ettiler. Hayır, öyle değil bu, O’nun dosdoğru bir va’didüv. (Nahl, 38).

«Üstelik kendilerine zulmedenlerin yerlerinde oturdunuz. Onlara yaptıklarınız ise size açıklanmıştı. Size misâller vermiştik.» Sizden önce (peygamberleri) yalanlayan ümmetlere neler yaptıklarımız size ulaşmış, siz bunları görmüştünüz. Bunlarla birlikte onlardan ibret al­madınız. Onların başlarına getirdiklerimiz sizi (yaptıklarınızdan) en­gellemedi. «Gayeye erişen hikmet de geldi. Fakat uyarılar fayda ver­miyor.» (Kamer, 5).

Şu’be’nin Ebu İshâk’tan, onun Abdurrahmân’dan rivayetine göre; Hz. Ali (r.a.), «Dağları oynatacak güçte olsa bile onların bu düzenle­ri hep Allah’ın elindeydi.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Hz. İbrâhîm ile Rabbı hususunda mücâdele eden iki küçük doğan almış, onları ye­tiştirmiş, terbiye etmiş ve nihayet onlar büyüyüp semirmişler. Onlar­dan her birerinin ayağını bir kazıkla bir tabuta bağlamış. Onları aç bırakmış, o ve başka bir adam tabuta oturmuşlar. Tabutda, ucunda et olan bir değneği yüksekte tutmuş, kuşlar uçmuşlar. O arkadaşına : Bak, ne görüyorsun? diye sormaya başlamış. Arkadaşı: Şöyle şöyle gö­rüyorum, demiş ve sonunda : Bütün dünyayı bir sinek gibi görüyo­rum, demiş. Değneği baş aşağı eğ, demiş de arkadaşı değneği aşağı doğru tutmuş ve inmişler. İşte Allah Teâlâ’nın : «Halbuki onların dü­zenleri neredeyse dağlan yerinden oynatacaktı ve bu düzenleri hep Allah’ın elindeydi.» âyeti budur. Ebu İshâk der ki : Bu âyet, Abdullah (İbn Mes’ûd) m kırâetinde şeklindedir. Buna göre anlam: Halbuki onların düzenleri, neredeyse dağları yerinden oyna­tacaktı, şeklindedir. Ben de derim ki: Übeyy İbn Kâ’b, Ömer İbn Hat-tâb (r.a.) dan rivayete göre, onlar da âyeti bu şekilde okumuşlardır. Nitekim Hz. Ali de böyle okur. Süfyân es-Sevrî ve israil’in Ebu İshâk kanalıyla Hz. Ali’den onun âyeti bu şekilde okuduğunu rivayet etmiş­lerdir. İkrime’den rivayete göre; bu kıssanın akışı Ken’ân ülkesi kralı Nernrud’a âitir. O, bu hilesi ile göklere çıkmak istemiştir. Nitekim Kıptîlerin kralı Firavun da, Nemrud’dan sonra aynı gaye ile yüksek bir kule yaptırmak istemiş, ikisi de bundan âciz kalmışlardı. Halbuki istedikleri son derece basit, hakîr, küçük ve rezîl bir işti. Mücâhid bu kıssayı, Buhtunnasr’a âit olarak zikreder. Gözleri yeryüzünden ve yer­yüzü halkından ayrıldığında ona : Ey azgın, nereye gidiyorsun? diye nida edilmiş, o korkmuş. Sonra sesi üst tarafından işitmiş, mızrağın ucunu aşağı doğru eğmiş, (tabutu yukarı doğru uçurmakta olan) do­ğanlar da baş aşağı dönmüşler, dağlar o sesin şiddetinden ürkmüşler ve dağlar az kalsın bu sesin şiddetinden yerinden oynayayazmış. İşte Allah Teâlâ’nm : «Halbuki dağları oynatacak güçte olsa bile onların bu düzenleri hep Allah’ın elindeydi.» âyeti budur. (…)

Afvî’nin İbn Abbas’tan rivayetinde o, «Halbuki dağları oynatacak güçte olsa bile onların bu düzenleri hep Allah’ın elindeydi.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Onların düzenleri, dağlan yerinden oynata­cak değildi. Hasan el-Basrî de böyle söylemiş, İbn Cerîr ise bu görüşü şöyle tevcih etmiştir: Onların Allah’ı inkâr ve şirklerinden yapmış ol­dukları bu şey ne dağlara ne de başka bir şeye zarar vermiş değildir. Aksine bunun vebali yine kendilerine dönmüştür. Ben de derim ki: O halde bu, Allah Teâlâ’nın şu sözüne ne kadar benzemektedir : «Yer­yüzünde kibirlenerek yürüme. Şüphesiz ki sen, ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.» (İsrâ, 37).

Bu âyetin tef şirindeki ikinci görüşü AH’ İbn Ebu Talha, İbn Ab-bâs’tan rivayet eder. Buna göre : «Halbuki dağları oynatacak güçte olsa bile onların bu düzenleri…» âyetinde onların şirkleri kasdedil-mektedir. Nitekim şu âyet de böyledir : «Neredeyse gökler parçalana­cak, yer yarılacak ve dağlar göçecektir. Rahmân’a çocuk isnâd etme­lerinden ötürü.» (Meryem, 91-92) Dahhâk ve Katâde de böyle söyle­miştir.[21]

47 — Sakın, Allah’ın peygamberlerine va’dindeii ca­yacağını sanma. Muhakkak Allah, Azîz’dir, intikam sa­hibidir.

48 — O gün, yer başka bir yerle değiştirilir. Gökler de başka göklerle. Ve onlar Vâhid ve Kahhâr olan Al­lah’ın huzuruna çıkarlar.

Vâhid ve Kahhâr Olan Allah’ın Huzurunda

Allah Teâlâ va’dini kuvvetlendirme ve zihinlere yerleştirme sa­dedinde şöyle buyurur : «Sakın, Allah’ın peygamberlerine (vermiş ol­duğu, Onlara dünya hayatında ve şâhidlerin dikildiği günde yardım edeceği) va’dinden cayacağını sanma.» Sonra izzet sahibi olduğunu, dilediği hiç bir şeyin O’na muhal olmayacağını, O’na üstün gelinme­yeceğini, onu inkâr edenlerden intikam sahibi olduğunu haber verir. «Vay işte o gün yalanlayıcılara!» (Tür, 11). Bu sebepledir ki: «O gün, yet başka bir yerle değiştirilir. Gökler de başka göklerle.» buyurmuştur. O’nun bu va’di, yeryüzünün başka bir yerle değiştirileceği gün meydana gelecektir. O yeryüzü, alışılmış ve bilinen niteliklerinden başka bir şekil üzere olacaktır. Nitekim Buhârî ve Müslim’in Sahîh’le-rinde Ebu Hâzim kanalıyla Seni İ’bn Sa’d’dan rivayete göre, Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: İnsanlar kıyamet günü hiç çiğnen­memiş toprak gibi bembeyaz, tertemiz bir tabak gibi olan yer üzerin­de toplanacaklardır. Orada hiç kimse için bir nişane, işaret yoktur.

îmâm Ahmed’in Muhammed İbn Ebu Adiyy kanalıyla… Hz. Âışe’-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne «o gün, yer başka bir yerle değiştirilir. Gökler de başka göklerle. Ve onlar Vâ-hid ve Kahhâr olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.» âyetini soranların il­ki ben oldum. Dedim ki: Ey Allah’ın elçisi, o gün insanlar nerededir? Sırat üzerindedirler, buyurdu. Hadîsi, Buhârî dışında tek başına Müs­lim, Tirmizî ve îbn Mâce; Dâvûd İbn Ebu Hind kanalıyla rivayet et­mişler ve Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söylemiştir. Hadîsi İmâm Ahmed de Affân kanalıyla… Hz. Âişe’den rivayet etmiş ötüp bunun isnâd zincirlerinde Mesrûk zikredilmemiştir. Katâde’nin Has­san İbn Bilâl el-Müzenî’den, onun da Hz. Âişe (r.a.) den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) ne: «O gün, yer başka bir yerle değişti­rilir, Gökler de başka göklerle.» âyetini sormuş ve şöyle demiş : Ey Al­lah’ın elçisi, o gün insanlar nerededir? Allah Rasûlü (s.a.) : Bana öy­le bir şey sordun ki, ümmetimden hiç kimse bunu bana sormamıştı. Bu böyledir ve insanlar cehennem köprüsü üzerindedirler, buyurmuş, îmâm Ahmed’in Habîb İbn Ebu Amre kanalıyla… Hz. Âişe’den riva­yetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) ne, «Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun avucundadır. Ve gökler O’nun kudretiyle durulmuş olacaktır.» (Zümer, 67) âyetini sormuş ve : Ey Allah’ın elçisi, o gün insanlar nerededir? demiş de Allah Rasûlü (s.a.) : Onlar, cehennemin üstündedirler, buyurmuş. İbn Cerîr’in Hasan kanalıyla… Hz. Âişe’den rivayetinde o, şöyle demiş : Ey Allah’ın elçisi, yer başka bir yerle de- -ğiştirildiği gün insanlar nerededir. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muş : Bu öyle bir şey ki bana hiç kimse sormamıştı. Ey Âişe, onlar sı­rat üzerindedirler. Hadîsi Ahmed de Affân kanalıyla… Hasan’dan ri­vayet etmiştir.

İmâm Müslim İbn Haccâc Sahîh’inde der ki: Bana Hasan İbn Ali el-Hulvânı’nin… Allah Rasûlü (s.a.) nün kölesi Sevbân’dan rivayeti­ne göre; o, şöyle anlatmıştır :

Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında duruyordum. Yahûdî hahamla­rından birisi ona geldi ve : Selâm sana ey Muhammed, dedi. Ben onu öyle bir ittim ki az kaldı düşecekti. Beni niçin itiyorsun? dedi de : Ey Allah’ın elçisi demek yok mu? dedim. Yahûdî: Biz onu, ancak ailesi­nin koyduğu ismi ile çağırırız, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Ailemin ba­na vermiş olduğu ismim Muhammed’dir, buyurdu. Yahûdî: Sana sor­mak üzere geldim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ; Eğer seninle konuşur­sam sana bir fayda verir mi? diye sordu o : Kulağımla işitir, (kabul ederim), dedi. Allah Rasûlü (s.a.) elindeki bir çubukla yere bir şeyler çizmeye başladı ve : Sor buyurdu. Yahûdî: Yer başka bir yerle gök­ler de başka göklerle-değiştirildiği günde insanlar nerededir? diye sor­du. Allah Rasûlü (s.a.) : Onlar, sıratın önünde karanlıktadırlar, bu­yurdu. İnsanlardan onu ilk geçecekler kimdir? sorusuna: Muhacirle­rin fakirleri, cevabını verdi. Yahûdî: Cennete girdiklerinde hediyeleri nedir? dedi. Allah Rasûlü : Balık ciğerinin uç tarafıdır (havyardır) bu­yurdu. Yahûdî: Onun peşinden gıdaları nedir? diye sordu da Allah Rasûlü : Cennetin kenarlarında otlamakta olan cennet öküzleri onlar için boğazlanır, buyurdu, yahûdî: Bu yemekler üzerine içecekleri ne­dir? diye sordu. O : «Selsebîl» ismi verilen oradaki bir kaynaktan, bu-.yurdu. Yahûdî doğru söyledin, sana öyle bir şeyi sormaya geldim ki; onu yeryüzü halkından bir peygamber veya bir iki kişi dışında hiç kimse bilmez, dedi. Allah Rasûlü ; Onu haber verdiğim takdirde sana fayda verecek mi? diye sordu. Yahûdî: Kulağımla işitir (kabul ederim) dedi. Şöyle devam etti: Sana çocuğu sormaya geldim. Allah Rasûlü buyurdu ki: Erkeğin suyu (menisi) beyaz, kadınmki sarıdır. İkisi birleştiği zaman erkeğin menisi kadının menisine üstün gelirse; çocuk, Allah’ın izniyle erkek olur. Kadının menisi erkeğin menisine üstün gelirse; çocuk, Allah’ın izni ile kız olur. Yahûdî: Andolsun ki doğru söyledin ve muhakkak sen peygambersin, dedi sonra ayrılıp gitti. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Bunun bana sormuş olduğu şeyler hakkında Allah’tan bana bir bilgi gelinceye kadar hiç bir bilgim yoktu.

Ebu Ca’fer İbn Cerir Taberî’nin İbn Avf kanalıyla… Ebu Eyyûb el-Ansârî’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Yahudilerden bir ha­ham Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve : Allah kitabında : «O gün, yer başka bir yerle değiştirilir. Gökler de başka göklerle.» diyor. O sırada yaratıklar nerededir, ne dersin? dedi. Allah Rasûlü (s.a.) : Onlar Al­lah’ın müsâfirleridir. O’nun katmdakiler onları hiç bir zaman geri bırakmaz, elde tutarlar, buyurdu. Hadîsi îbn Ebu Hatim de Ebu Bekr İbn Abdullah İbn Ebu Meryem kanalıyla rivayet etmiştir.

Şu’be der ki: Ebu İshâk bize şöyle haber verdi: Amr İbn Ebu Mey-mûn’dan işittim —Amr bazan : Abdullah dedi ki der, bazan da demez­di. —Ona : Abdullah’tan mı? diye sordum, şöyle dedi: Amr İbn Mey-nıûn’un «O gün, yer başka bir yerle değiştirilir.» âyeti hakkında şöy­le dediğini işittim : Yeryüzü bembeyaz, tertemiz gümüş gibidir. Ora­da kan dökülmemiş, .üzerinde hatâ işlenmemiştir. Göz her şeyi görür, çağıran onların hepsine işittirir. Onlar yaratıldıkları gibi yalınayak, çıplaktırlar. Öyle sanıyorum ki şöyle de dedi: Gök yere batıncaya ka­dar ayaktadırlar. Hadîs başka bir şekliyle Şu’be ve İsrail’den Ebu İs­hâk kanalıyla… İbn Mes’ûd’dan yukandakine benzer şekilde rivayet edilmiştir. Aynı şekilde Âsim da hadîsi Zirr’den, o da îbn Mes’ûd’dan rivayet etmiştir. Süfyân es-Sevrî ise hadîsi Ebu İshâk’tan o Amir İbn (Meymûn’dan rivayet etmiş ve bu rivayetinde «haber verme» ifâdesini kullanmamıştır. Bütün bunları İbn Cerîr zikreder.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr’m Muhammed İbn Abdullah İbn Ubeyd İbn Akîl kanalıyla… Abdullah’tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, «O gün, yer başka bir yerle değiştirilir.» âyeti hak­kında şöyle buyurmuştur : Yeryüzü beyazdır, üzerinde kan dökülmemistir, üzerinde hiç bir hatâ işlenmemiştir. Sonra râvî der ki: Hadî­si merfû’ olarak sâdece Cerîr îbn Eyyûb’un rivayet ettiğini biliyoruz ki, o da kuvvetli değildir. Sonra İbn Cerîr şöyle der: Bize Ebu Kü-reyb’in… Zeyd’den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) yahûdîlere haber gönderdi ve: Onlara niçin haber gönderdim biliyor musunuz? buyurdu. Onlar: Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, de­diler. Şöyle buyurdu: Onlara Allah Teâlâ’nın : «O gün, yer başka bir yerle değiştirilir.» âyetini sormak için haber gönderdim. Yeryüzü o gün gümüş gibi bembeyazdır. Onlar geldiklerinde sordu da: Terte­miz kab gibi beyaz olacaktır, dediler. Hz. Ali, İbn Abbâs, Enes İbn Mâ­lik ve Mücâhid İbn Cebr’den rivayete göre; kıyamet günü yeryüzü, gümüşten bir yeryüzü ile değiştirilecektir. Hz. Ali (r.a.) den rivayete göre ise o : Yeryüzü gümüş, gökler de altın olacaktır, demiştir. Rebf-nin Ebu’I-Âliye’den onun da Übeyy İbn Kâ’b’dan rivayetinde o : Gök­ler; cennetler olacaktır, demiştir. Ebu Ma’şer’in Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’den veya Muhammed İbn Kays’dan rivayetine göre; o, «O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : İnananların ayaklan altında, yiyecekleri bir ekmek olacaktır. Vekî’nin Ömer îbn Beşîr el-Hemedânî’den, onun da Saîd İbn Cübeyr’-den «O gün, yer başka bir yerle değiştirilir.» âyeti hakkında rivayeti­ne göre; o, şöyle demiştir: Yeryüzü beyaz bir ekmekle değiştirilir. Mü’-min, ayakları altından yer. A’meş’in Hayseme’den rivayetine göre; Ab­dullah İbn Mes’ûd şöyle diyor : Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle ateş­tir. Cennet de onun arkasında olup hurileri ve bardakları (kadehleri) görülür. İnsanlar henüz hesaba ulaşmadan kan tere batarlar. Yine A’meş’in Minhâl İbn Amr kanalıyla… Abdullah (İbn Mes’ûd) dan ri­vayetine göre o, şöyle demiştir : Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle ateştir. Cennet onun arkasında olup hurileri ve bardakları görülür. Abdullah’ın nefsî kudret elinde olan (Allah) a yemîn ederim ki, kişi­den öyle bir ter boşanır ki ayağı yere batar. Sonra ter yükselir ve he­nüz hesâb onu yakalamamışken, ter burnuna kadar ulaşır. Oradaki­ler : Ey Ebu Abdurrahmân bu nedendir? diye sordular, Abdullah: İn­sanların atıldıklarını gördüğündendir, diye cevapladı. Ebu Ca’fer er-Râzı’nin Rebî’ İbn Enes’ten, onun da Kâ’b’dan «O gün, yer başka bir yerle değiştirilir. Gökler de başka göklerle.» âyeti hakkında rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Gökler cennetler olur, denizlerin yeri ateş olur ve yeryüzü bir başkasıyla değiştirilir. Ebu Davud’un rivayet etmiş ol­duğu bir hadîste şöyle buyrulur: Bir gazi veya bir hacca giden veya bir umreye giden dışında kimse deniz yolculuğu yapmasın. Zîrâ de­nizlerin altında ateş vardır. —veya ateşin altında deniz vardır— Ebu Hüreyre’den rivayet edilen meşhur «Sûr Hadîsi» nde’ Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Yer başka bir yerle, gökler de baş­ka göklerle değiştirilir. Allah Teâlâ yeryüzünü Ukkâz derisinin çekilip uzatıldığı gibi uzatır. Sen orada hiç bir eğrilik ve yükseklik göremez­sin. Sonra Allah Teâlâ yaratıkları oraya sürer de bir de bakarsın bu değiştirilen yerdedirler.

Allah Teâlâ buyurur ki: Bütün yaratıklar kabirlerinden çıkıp Vâ-hid ve Kahhâr olan, her şeyin kahr ve galabesi altında olduğu, boyun­ların ve kalblerin kendisine boyun eğdiği Allah’ın huzuruna çıkarlar.[22]

49 — O gün, mücrimleri zincirlere vurulmuş olarak görürsün.

50 — Gömlekleri katrandandır, yüzlerini ateş bürü-yecektir.

51 — Bu, Allah’ın herkese yaptığının karşılığını ver­mesi içindir. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.

Zincire Vurulmuş Mücrimler

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği, yaratıkların sâhiblerine çıkıp toplandıkları gün (yeryüzünde) küfür ve bozgunculuklanyla suç işle­miş olan mücrimlerin biribirlerine zincirlerle bağlanmış olduklarını görürsün. Allah Teâlâ onlardan birbirine benzeyenleri bir arada top­lamıştır. Her sınıf bir sınıfın yanındadır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: ((Zulmetmiş olanları ve onların eşlerini top­layınız…» (Sâffâti 22), «Ruhlar çiftleştirildiği zaman…» (Tekvîr, 7)

«Elleri boyunlarına bağlı olarak dar bir yerden atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler.» (Furkân, 13), «Bina kuran ve dal­gıçlık yapan şeytânları da. Demir halkalarla bağlı diğerlerini de…» (Sâd, 37-38). Âyette geçen (jli*»Vl ) bağlardır. İbn Abbâs, Saîd İbn

Cübeyr, A’meş ve Abdurrahmân İbn Zeyd kelimeye bu anlamı vermiş­lerdir ki dilde meşhurdur.(…) Allah Teâlâ: «Gömlekleri katrandan­dır.» buyurur ki; onların üzerlerine giyecekleri elbiseleri katrandan­dır. Katran, develerin boyandığı (sıvandığı) şeydir. Katâde bunun ateşe en çok yapışan şey olduğunu söyler. Bu kelimenin Katırân, Kat­ran, Kıtrân şeklinde okunuşları vardır.(…) İbn Abbâs şöyle dermiş: Katran, erimiş bakırdır. O, âyeti bazan : Hararetinde son dereceye gel­miş kızgın bakırdandır, anlamında olmak üzere ( ö\Jai ja j»^!/-* ) şeklinde okurmuş. Mücâhid, İtrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan ve Katâ-de’den de böyle rivayet edilmiştir. Allah Teâlâ’nın : «Yüzlerini ateş bürüyecektir.» âyeti, «Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp ka­lır.» (Mü’minûn, 104) âyeti gibidir. İmâm Ahmed —Allah ona rah­met eylesin— der ki: Bize Yahya İbn İshâk’ın… Ebu Mâlik el-Es/arT-den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Terke-dilmeyen şu dört şey câhiliyet işlerindendir : Haseb ve neseble övün­me; neseblerle yerme, ayıplama; yıldızlarla yağmur isteme ve ölü üze­rine bağırıp çağırarak ağlama. Ölü üzerine bağıra çağıra ağlayan ka­dın, ölümünden önce tevbe etmemişse; kıyamet günü üzerinde katran­dan bir elbise ve uyuzluk gömleği olduğu halde kaldırılacaktır. Hadî­si sâdece Müslim tahrîc etmiştir.

Kasım kanalıyla Ebu Ümâme (r.a.) den rivayet edilen bir hadîs­te Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Ölü üzerine bağıra çağıra ağlayan kadın tevbe etmemişse; cennet ve cehennem arasında bir yol­da durdurulacaktır. Elbiseleri katrandandır ve yüzünü ateş bürüye­cektir.

Allah Teâlâ’nın: «Bu, Allah’ın herkese yaptığının karşılığını (kı­yamet günü) vermesi içindir.» âyeti, «Kötülük edenlere yaptıklarının karşılığını vermesi, güzel hareket edenleri de daha güzeliyle mükâfat­landırması içindir.» (Necnı, 31) âyeti gibidir. «Muhakkak ki, Allah, he­sabı çabuk görendir.» âyetinin «İnsanların hesâb görme zamanı yak­laştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çeviriyorlar.» (Enbiyâ, 1) âye­ti gibi olması muhtemeldir. Ayrıca Allah Teâlâ’nın hesabı çabuk gör­mesi; kulu hesaba çekmesi halinde bunu çabuk bitirmesi de olabilir. Zîrâ O, her şeyi en iyi bilendir. Hiç bir gizlilik O’na gizli değildir. Bü­tün yaratıklar O’nun kudretine nisbetle onlardan bir tanesi gibidir. Nitekim O: «Sizin yaratılmanız da, yeniden diriltilmeniz de bir tek kişininki gibidir.» (Lokman, 28) buyurmaktadır. Bu, Mücâhid’in sö­zünün de anlamı olup Allah Teâlâ : Sayma yönüyle hesabı çabuk gö­rendir. Bu âyetten her iki anlamın da kasdedilmiş olması mümkün­dür. En doğrusunu Allah bilir.[23]

52 — Bu; uyarılsınlar ve yalnızca bir tek ilâh bulun­duğunu bilsinler, akıl sâhibleri de öğüt alsınlar diye in­sanlara bir tebliğdir.

Allah Teâlâ bu Kur’an’ın insanlara bir tebliğ olduğunu haber ve­riyor. Nitekim O : «Bu Kur’an; bana, sizi de ulaştığı kimseleri de uyar­mam için vahyolundu…» (En’âm, 19) buyurmaktadır. Bu Kur’an, in­san ile cinni ile bütün yaratıklara bir tebliğden ibarettir. Nitekim O, bu sûrenin başında : «Elif, Lâm, Râ. Bu bir kitâbdır. İnsanları Rabla-rımn izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için…» (İbrahim, 1) buyurmaktadır. Ondaki hüccet ve Allah’tan başka ilâh olmadığına de­lâlet eden deliller ışığında yalnızca bir tek ilâh bulunduğunu bilsin­ler ve akıl sâhibleri öğüt alsınlar diye insanlara bir tebliğdir.

Kuran

İbrahim Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.