Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 21°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 20°C

13 – Rad Suresi | Tefsir’ul Munir

13 – Rad Suresi | Tefsir’ul Munir

Rad Suresi | Tefsir’ul Munir ( Vehbe Zuhayli )

Kur’an Haktır

1- Elif, Lâm, Mim, Râ. Bu ayetler Ki teb’ın ayetleridir- Sana Rabbinden indi- rilen Kitab haktır. Fakat insanların ço iman etmezler-

Açıklaması

“Bu surenin ayetleri, mükemmel olan Kur’an’ın ayetleridir.” Veya bu kadri ve sânı yüce ayetler Kur’an-ı Kerim’in ayetleridir

“Ey Muhammedi Sana Rabbinden indirilen Kur’an’ın tamamı hak olup, asla şüphe götürmez”. Bu mana, ayetlerin, sure demek olması şeklindeki birin­ci tefsire göredir. Tafsîlî manadan sonra icmâlî veya husûsî manadan sonra ge­nel mana zikredilmiştir. Allah Tealâ, bu surenin mükemmel ve yüce bir sure ol­duğunu te’yid ettikten sonra bu hükmü Kur’an’ın tamamına şâmil kılmıştır.

“Fakat insanların çoğu Rabbinden sana indirilenleri tasdik etmez ve Kur’an’daki kanun ve hükümlerin eşsizliğini, her asır ve zamana uygun masla­hatların gözetilmesini takdir edemezler”. Bu ayet, Yusuf süresindeki şu ayete benzer: “Sen ne kadar yürekten istersen iste bu açıklamaya, açıklık ve berraklı­ğa rağmen insanların çoğu düşmanlıkları, nifak ve inatları sebebiyle iman et-mezZer “(Yusuf, 12/103).

Bugün beşeriyetin içinde bulunduğu duruma bakıldığında dünyadaki nü­fusun çoğunluğunun Kur’an-ı Kerim’e iman etmedikleri, müslümanların ise di­ğerlerine nisbetle 1/5 oranında oldukları görülmektedir. Bu da, Mekkeliler gibi geçmişte, tarih boyunca, bugün ve gelecekteki insanların çoğunun durumunu bildiren Kur’an-ı Kerim’in mucizesidir[1]

Allah’ın Kudretinin Göklerde Ve Yerdeki Bazı Belirtileri

2- Gökleri, gördüğünüz gibi direksiz ya­ratan sonra Arş’a istiva eden, herbiri belli bir süreye kadar hareket edecek olan güneş ve ayı buyruğu altına alan, işleri yürüten, delilleri uzun uzun açık­layan Allah’tır. Ola ki Rabbinizin dirilt­meye kadir olduğunu kesin olarak bilir­siniz

3- Yeri düzleyen, orada sabit dağlar, ne­hirler var eden, her türlü meyveden çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürü-yen de O’dur. Doğrusu bunlarda düşü­nen kimseler için nice deliller vardır.

4- Yeryüzünde hepsi de aynı su ile SUİa-nan birbirine komşu toprak parçaları, tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma ağaçları vardır. Fakat onları şe­kil ve lezzetçe birbirinden farklı kılmı-şızdır. Düşünen kimseler için bunda ib­retler vardır.

Açıklaması

Allah Tealâ, bu ayetlerde mükemmel kudreti ve muazzam kuvvetinden

haber vermektedir. Gökleri direksiz yaratan O’dur. Bu direkleri gözle göreme­yiz. Aslında göğün direkleri de yoktur. “Gördüğünüz gibi” kavli, göklerin direk­siz olduğunu pekiştirmektedir. Zira maksat, Allah Tealâ’nın varlığını gösteren bir delil olmazdı. Gökler, Allah Tealâ’nın kudreti ve muhafazası ile direksiz ola­rak durmakta ve uzayda O’nun sayesinde varolabilmektedir. Hatta, yıldızlar arasında çekim kanunu dengesinin olduğu söylense de bunu da yaratan, Allah Tealâ’dır.

Sonra Allah Tealâ, sânına yakışır bir şekilde Arşının üzerine istiva etmiş­tir. Arş, yaratılmış bir nesnedir. Biz ona Kur’an’ın haber verdiği gibi iman ede­riz. O, göklerden ve yerden daha muazzamdır. Hadiste şöyle buyurulur: “İçin­dekiler ve arasındakilerle beraber yedi kat gök, Kürsî’ye nisbetle çöle atılmış bir halka gibidir. Kürsî ise, Yüce Arş’a nisbetle çöldeki bir halka gibidir.” Diğer bir rivayet de şöyledir: “Arş’ın büyüklüğünü sadece Allah Tealâ takdir eder”.

Allah Tealâ, güneş ve ayı zelîl ve emre âmâde kılmıştır. Her ikisi de yörün­gelerinde seyretmek, ışık vermek, ortaya çıkmak ve gizlenmek gibi mahlûkâta fayda verecek hususlarda kendilerinden istenilenleri yaparlar. Diğer ayetlerde güneşin kendi ekseni etrafında döndüğü, ayın yeryüzü çevresinde hareket hâ­linde olduğu bildirilmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurur: “Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir.” Bu, güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya eriş­mek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler.” (Yasin, 36/38-40).

Güneş ve ay, diğer hareket halindeki yıldızların hepsi belirli bir zamana kadar yörüngelerinde yürüyüp giderler. Belirli olan bu zaman, dünyanın son bulup, kıyametin kopması ya da dönmenin tamamlandığı sınırlı olan müddet­tir. Güneş dönmesini bir yılda, ay ise bir ayda tamamlar.

Allah Tealâ, kâinatın işlerini yürütür, irâdesine uygun ve hikmeti gere­ğince tasarrufta bulunur. Öldürür diriltir, şerefli kılar zelîî eder, zenginleştirir, fakir yapar, neticeler için sebepleri hazırlar ve saniye şaşmaz, sabit, hata etme­yip değişmeyen bir kanun içinde yörüngeleri seyre uygun kılar.

Kendi varlığını, birliğini, kudretini, hikmetini, ilmini ve rahmetini göste­ren delilleri açıklar.

O, kendisinden başka ilâh olmadığını ve dilediği zaman, ilk sefer yoktan var ettiği gibi mahlûkâtı yeniden diriltmeye muktedir olduğunu gösteren delil ve burhanları açıklar. Umulur ki siz, Allah’ın yeniden diriltmeye, mahlûkâtı eski haline getirmeye, onları hesaba çekip, yaptıklarının karşılıklarını vermeye ve ölüleri karada olsun, denizde olsun hatta bir hayvanın karnında dahi olsa ölü olarak bulundukları yerlerden çıkartıp diriltmeye kadir olduğunu kesin olarak bilir, bu gerçeği kabul edersiniz. Veya şüphe götürmeyen kesin bir bil­giyle öğrenmeniz için Allah, bütün bunları açıklar.

Gökleri, yeri bunların arasındaki ve içindeki her şeyi yaratmaya muktedir olan, kâinatın nizamını, hayatı ve mahlûkâtın işlerini fevkalâde bir dikkatle idare eden bir zâtın mahlûkâtı yeniden diriltmesinin, ruhları bedenlere geri döndürmesinin, dünyada yaptıklarına karşılık bu ruhların sahiplerini hesaba çekmesinin uzak bir ihtimal olması, ya da bu zâtın bütün bunlardan âciz olma­sı mümkün değildir.

İşte bütün bunlar Allah Tealâ’nın birliğini ve kudretinin mükemmelliğini gösteren göklerle ilgili delillerdir. Hemen peşinden yeryüzündeki delil ve alâ­metler zikredilmiştir: İnsan ve hayvanların yeryüzünde kolaylıkla bir yerden diğer bir yere gidebilmeleri, nebat ve madenlerinden yararlanabilmeleri için yeryüzünü geniş, yaşamaya elverişli, engin ve uçsuz bucaksız kılan Allah Tealâ’dır. Allah Tealâ şöyle buyurur: “Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?” (Nebe, 78/6). Bazı bölgelerinde yaşanması için yeryüzünün yayılması, onun kü­re şeklinde olmadığı veya genel hacmi itibarıyla yassı olduğu manasına gel­mez. Zira Kur’an-ı Kerim, diğer ayetlerde yeryüzünün küre şeklinde olduğuna işaret etmiştir. “Geceyi gündüze dolar, gündüzü geceye dolar” (Zümer, 39/5). Tekvîr; yuvarlak olan cismi dolamak, sarıp sarmalamak demektir. Bize göre yeryüzü üzerinde yaşanabilmesi için yayılmış, düz kılınmıştır.

Allah yeryüzünü yüksek yüksek sabit dağlarla sağlamlaştırmış, ondaki renkleri, şekilleri, tat ve kokuları farklı meyvaları sulamak için orada nehirler, ırmaklar ve pınarlar yaratmıştır.

Yine yeryüzünde bütün meyvelerden erkek ve dişi olarak iki çift yaratmış­tır. Ağaç ve ekinler, erkek ve dişi olmadan meyva veya dâne vermezler. Ayrıca Allah, her meyveden iki çeşit yaratmıştır. Meyveler, tatlı ve ekşi olarak tat ba­kımından, siyah ve beyaz gibi renk bakımından ya da büyük ve narin gibi tabi­at bakımından iki cins yaratılmıştır.

Bu ayete benzeyen başka bir ayet de şudur: “Biz yeryüzünü bir beşik, dağ­ları da onun için birer direk kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık” (Nebe, 78/6-8).

Allah, gündüzün aydınlığını gecenin karanhğıyla bürür ve gecenin karan­lığını da gündüzün aydınlığıyla uzaklaştırır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Uykunuzu dinlenme vakti kıldık. Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü geçimi sağ­lama vakti kıldık”(Nehe, 78/9-11).

“Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasınız diye aydın­lık olarak yarattığımızı görmediler mi?” (Nemi, 27/86). “Geceleyin uyumanız, gündüz de lütfundan rızık aramanız O’nun varlığının belgelerindendir” (Rum, 30/23).

Allah Tealâ, ayetin sonunda gök ve yerdeki bu delilleri düşünmenin gerek­li olduğuna dikkati çekerek şöyle buyurmuştur: “Doğrusu Allah’ın yarattıkla­rında, acâib şekilde yaratmasında, nimetlerinde ve hikmetinde, bunları düşü­nen, onların büyüklüğünden ibret alan, böylece onlarla Allah Tealâ’nın varlığı­na, kudretine, ilminin mükemmelliğine ve iradesine delil getirerek kâinatta O’nun benzerinin bulunmadığını anlayanlar için deliller ve burhanlar vardır. Bütün bunlar, sadece O’na ibadet etmeyi kuvvetine boyun eğmeyi ve emirlerine sarılmayı gerekli kılar.

Allah’ın kudretini gösteren, yerdeki delillerden biri de birbirlerine bitişik olmalarına rağmen, toprak parçalarının tabiat ve mahiyetlerinin farklılık gös­termesidir. Allah Tealâ şöyle buyurur: Yeryüzünde birbirine komşu olan, birbi­rinin yakınında bulunan toprak parçaları vardır. Birbirine komşu olmalarına rağmen bunların özellikleri değişik ve farklıdır. Bazıları insanların yararlan­dıkları mahsulün yetiştiği verimli toprak, bazıları hiçbir şeyin yetişmediği gü­zel görünümlü fakat çorak topraktır. Bir kısmı ağaç dikmeye değil, ziraate uy­gun, diğer bir kısmı bunun aksidir. Bazıları yumuşak bazıları sert topraklıdır. Yine bir kısmının renkleri farklı, kimisi kırmızı, kimisi sarı, kimisi beyaz, ki­misi siyahtır. Bir kısmı taşlı, bir kısmı kumlu, bazısı kalın, bazısı ince topraklı­dır. Hepsi de komşu olmalarına rağmen sahip oldukları özellikler değişiktir. Bütün bunlar, kendinden başka ilâh ve Rab olmayan yüce yaratıcının varlığına delâlet etmektedir

Yine yeryüzünde üzüm bağları, insan ve hayvanların gıda ihtiyacını karşı­lamak için çeşitli hububat gibi nitelikleri farklı ekinler, çok ve tek köklü hurma ağaçlan vardır. Ayette geçen sinvan, çok köklü veya nar, incir ve bazı hurma ağaçları gibi bir kökte toplanmış hurma gödeleri ve diğer ağaçlar gibi bir kök veya gövde üzerindekiler demektir.

Tirmizî’nin rivayet ettiği sahih bir hadiste Rasulullah (s.a.), Hz. Ömer (r.a.)’e şöyle demiştir: “Amcanın, babanın öz kardeşi olduğunun farkında değil misin?”

Berâ (r.a.) da şöyle der: “Sinvan” Bir kökte bulunan hurma ağaçları ve “Gayrı Sınvan”, çok köklü hurma ağaçlan, demektir.

Toprak parçalan birbirinden farklı, bitkilerin cinsleri muhteliftir. Dikkati çeken şudur ki bu mahsûlün yetiştiği toprak bir olup aynı suyla sulanırlar. Bu­na rağmen lezzetler farklı, tatlar birbirinden üstündür.

Düşünen ve tefekkür eden kimseler için aynı toprakta yetişip aynı suyla sulanmalanna rağmen elde edilen mahsûlün bu kadar çeşitli olmasında Allah Tealâ’nın varlığını ve birliğini gösteren göz kamaştıncı deliller vardır. Şekli, rengi, tadı, kokusuyla, tatlı, ekşi ve acı olmasıyla meyva ve ekinlerde bu kadar değişik cins vardır. Yine hepsi de aynı su ve topraktan beslenmelerine rağmen renkleriyle, kokulanyla, yapraklannın ve çiçeklerinin şaheserliğiyle çiçeklerde pek çok çeşit vardır. Bütün bu zikredilenlerde anlayanlar için deliller ve yapan, yüce olan ve herşeye gücü yeten yaratıcının var olduğunu gösteren büyük işa­retler vardır. Yoktan var etmeye, ilk defa yaratmaya muktedir olan zât elbette öldükten »onra diriltmeye ve ikinci defa meydana getirmeye kadirdir, hatta bu Onun için daha da kolaydır.

Bu üç ayet de, “Ola ki Rabbinizin ölüleri diriltmeye kadir olduğunu kesin olarak bilirsiniz”, “Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır” ve “Düşünen kimseler için ibretler vardır” şeklinde sona ermiştir. Bu da göster­mektedir ki Yaratanın var olduğuna ve birliğine hür iradeyle kanaat getirebil­mek için düşünmek, akledip tefekkür etmek zorunludur. Zira bu şekilde aklı kullanmak hem İslâm’ın hedefi hem Kur’an’ın emri hem de dinin aslıdır. [2]

Müşriklerin Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederek, Azabın Derhal Gelmesini İstemeleri Ve Rasûlullah (S.A.)’Dan Maddi Mucize Talepleri

5- Şaşacaksan, onların “Biz toprak olun­ca mı yeniden yaratılacağız?’ demeleri­ne şaşmak gerekir. İşte onlar Rablerini inkâr edenlerdir. İşte onlar boyunları­na demir halkalar vurulup, bunlarla sü­rülenlerdir. İşte onlar cehennemlikler­dir, orada temelli kalacaklardır

6- Müşrikler senden kurtuluştan önce azap isterler. Oysa onlardan önce nice ibret alınacak cezalar verilmiştir. Doğ­rusu Rabbinin insanların zulümlerine rağmen onlara mağfireti vardır. Rabbi­nin cezalandırması çetindir

7- Kâfirler “Rabbinden ona (Muham-med’e) bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Sen ancak uyarıcısın. Her milletin yol gösteren bir peygamberi vardır.

Açıklaması

“Ey Peygamber! Bu müşriklerin Allah’ın dilediği her hususta muktedir ol­duğuna dair, yarattığı herşeyde Onun delil ve burhanlarını görmelerine ve her şeyi O’nun yoktan var edip, hiçbirinin adı sanı yokken onları meydana getirdi­ğini itiraf etmelerine rağmen seni yalanlamalarına ve fayda ve zarar vereme­yen putlara ibadet etmelerine şaşacaksan bunlardan daha çok şaşılacak ve ga-ripsenecek bir şey daha vardır. İşte o da yeniden dirilmeyi ve kıyametin kop­masını yalanlayarak “Yok olup, kokuştukları ve toprak olduktan sonra yeniden dirilmek mümkün müdür?” demeleridir”. Kâfirlerin inkâr manası taşıyan bu soruları Kur’an1 da dokuz surede 11 yerde tekrar edilmiştir. Bunlar, Ra’d, İsrâ, Müminun, Nahl, Ankebût, Secde, Sâffât, Vakıa ve Nâziât sureleridir.

Allah Tealâ’nın da “Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi? Evet, O her şeye Kadir’dir.” (Ahkaf, 46/33) buyurduğu gibi, bütün bilgili ve akıllı insanların göklerin ve yerin yaratılmasının insanları yaratmaktan daha büyük bir iş ol­duğunu ve mahlûkâtı yoktan var eden zât için onları yeniden yaratmanın daha kolay olduğunu bilmelerine rağmen bu kâfirler habire bu soruyu sorup dur­muşlardır.

Daha sonra Allah Tealâ, bunlar hakkındaki üç hüküm vermiş ve bu hü­kümleri şöyle açıklamıştır: “İşte onlar Rablerini inkâr edenler…” peygamberini yalanlayan, inat ve sapıklıklarını sürdüren kâfirlerdir. Çünkü Allah Tealâ’nın kudretini inkâr eden O’nu inkâr etmiş sayılır. Bu da yeniden dirilmeyi ve kıya­meti inkâr eden herkesin kâfir olduğunu göstermektedir.

“İşte onlar, zincir ve demir halkalarla bağlanıp, o şekilde sürülürler”. Ebû Hayyân şöyle der: “Görünen o ki onların boyunlarına bukağı gibi gerçek demir halkalar geçirilecektir”[3] Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Boyunlarında hal­kalar ve zincirler olarak sürülürler.” (Gafir, 40/71). Bu anlatılan gerçektir. Sö­zü, gerçeğe hamletmek daha doğrudur.

Yine onlar, cehennemlik olup, ahirette ebediyyen cehennemde kalacaklar­dır. İşte onlar, kâfir olmaları, öldükten sonraki dirilmeyi inkâr etmeleri ve pey­gamberi yalanlamaları sebebiyle cehennemden ayrılamayan, orayı hak eden, orada ebedî olarak kalıp asla uzaklaşmayan cehennemliklerdir. “Hayır, hayır, onların kazandıkları kalplerini paslandırıp körletmiştir” (Mutaffifin, 83/14). Bu ayetten maksat, ebedî ve sonsuz azapla tehdit etmektir. Bu da göstermekte­dir ki sadece bu ayeti inkâr eden kâfirler, ebedî azaba çarptırılacaklardır.

Kâfirlerin peygamberi yalanlamaları, sadece ahiret azabını inkâr etmekle olmamış, bilâkis onlar dünyada başlarına gelecek azabı da reddetmişlerdir. Al­lah Tealâ şöyle buyurur: “O öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan

Yahudi Ka’b b. Eşref, Seyyid, Âkib Uskafey Necrân ve adamları gibi Rasulullah (s.a.)’a karşı grup oluşturan ehl-i kitap içinde ise sana gelen hakkın bir kısmını inkâr edenler vardır. İnkâr ettikleri bu ayetler, ya şeriatlarına ya da tahrif ettikleri hükümlar, senden, ce­zadan ve onun belâlarından kurtulmaktan önce ceza isterler.” Allah Tealâ şöyle buyurur: “Birisi, olacak azabı soruyor” (Maaric, 70/1). ” ‘Allahımız! Eğer bu Ki-tab, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır…’ demişlerdi” (Enfal, 8/32). “Onlar ise ‘Rabbimiz! Bizim cezamızı hesap gününden önce ver ve bizi he­saba erken çek’ derler” (Sad, 38/16).

“Biz, geçmiş ümmetlere nice cezalar vermiş, onları ders alanlar için ibret ve hatırlama vesilesi kılmıştık.” Diğer bir ifadeyle şöyle demek mümkündür: Geçmişte, onlara benzeyen yalancılar, sarsıntı, yerin dibine geçirmek ve tufan gibi nice cezalara çarptırılmışken bu kâfirler senin korkutmanı alaya alarak hemen cezaya çarptırılmak istiyorlar.

Muhakkak ki Allah Tealâ, insanların zulmetmelerine, gece gündüz günah işlemelerine rağmen onları affeder, bağışlar ve günahlarını örter. Eğer Allah Tealâ, halîm ve affeden olmasaydı insanlar günah işler işlemez onları hemen cezalandırırdı. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah, insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi” (Fatır, 35/45). “Bununla beraber Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bula­mazlar” (Kehf, 18/58).

Netice olarak, muhakkak ki Allah, insanların günah işleyerek kendilerine zulmetmelerine rağmen onları affeder.

İbn Abbâs (r.a.) şöyle der: “Kur’an’da bu ayetten daha ümitvar başka hiç­bir ayet yoktur.”

“Allah Tealâ âsîleri şiddetli cezaya çarptırır.” Görülmektedir ki Allah Tealâ, rahmet sahibi olmasını cezalandırmasının çetin olmasıyla beraber yan-yana zikretmiştir. Ümitle korkunun ortasını bulmak ve insanın umutla sakın­ma arasında gidip gelmesini sağlamak için Kur’an’da bu metod pek sık kulla­nılmıştır. Allah Tealâ şöyle buyurur: “Seni yalanlarlarsa ‘Rabbinin rahmeti ge­niştir, O’nun azabı suçlu milletten geri çevrilmez de’ de!” (En’am, 8/147). “Ey Muhammedi Kullarıma Benim bağışlayan, merhamet eden olduğunu, azabımın

can yakıcı bir azab olduğunu haber ver” (Hıcr, 49-50). “Doğrusu Rabbin, cezayı çabuk verir. Doğrusu O, bağışlar ve merhamet eder.” (A’raf, 7/167). Ümitle kor­kuyu bir arada zikreden daha nice ayetler vardır.

İbn Ebi Hatim (r.a.)’den şöyle rivayet eder. Saîd b. Müseyyib şöyle der: “Doğrusu Rabbinin insanların zulümlerine rağmen onlara mağfiret vardır…” ayeti nazil olunca Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Eğer Allah’ın afvı, rahmeti ve müsamahası olmasaydı hiç kimseye yediği yarar sağlamazdı. Yine Allah’ın tehdidi ve cezalandırması olmasaydı herkes işlerini O’na havale edip yangelir yatardı.”

Allah Tealâ, müşriklerin, acze düşürmek, küfürde ısrar etmek ve Rasulul­lah (s.a.)’ın peygamberliğine dil uzatıp onun doğruluğu hususunda insanları şüpheye düşürmek maksadıyla geçmiş peygamberler gibi ‘Rasulullah (s.a.)’ın da gayet açık mucizeler göstermesini istediklerini bildirerek şöyle buyurmuş­tur: “Müşrikler küfür ve inatlarını kusarak şöyle derler: ‘Musa’nın asası, Sa­lih’in devesi ve İsa’nın sofrası gibi önceki peygamberlerin gönderildiği şekilde bize de Muhammed’in Rabbi’nden bir mucize gelip, onun bize Safa Tepesini al­tın yapması, bizden dağları uzaklaştırıp yerlerine geniş meralar ve nehirler kılması lazım değil miydi?”

Allah, kâfirlerin bu şüphesini başka bir ayette reddetmiştir: “Bizi ayetler göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasında başka bir şey alıkoymadı.” (İsra, 17/59/. “Biz yalancıları cezalandırmakta acele etmeyiz. Çünkü istedikten sonra kim kendisine gelen mucizelere inanmazsa Biz onları bu günahları sebe­biyle helak ve perişan ederiz. İşte Bizim sünnetimiz ve usulümüz budur.”

Burada müşriklerin bu isteklerine karşılık verme yerine Rasulullah (s.a.)’m îfâ etmek için gönderildiği vazifenin açıklanmasına -ki bu vazife insan­ları isteklerine boyun eğmek değil bilâkis onları hidayete ulaştırmak ve kor­kutmaktır- geçilmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sen ancak bir peygambersin. Vazifen Allah’ın sana emrettiği dinini tebliğ etmektir, mucize konusu ise sırf Allah’a aittir”. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammedi Onla­rın doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Bakara, 2/272).

Her ümmet veya milletin peygamberlerden, onları Allah Tealâ’ya, hak di­ne, hayır ve olgunluğa çağıran bir davetçisi vardır. Diğer bir ayette Allah şöyle buyurur: “Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı bulunagelmiştir” (Fatır, 35/24).

“Hâdin” kavli “Münzir” lafzına ma’tuf da olabilir. Aralarını “Likülli kav­min” kavli ayırmıştır. Bu durumda mana “Sen, bütün milletler için korkutucu ve yol göstericisin” şeklindedir. İkrime ve Ebu’d-Duhâ bu görüştedir.

Netice olarak, bu ayet ayın yarılması, ağaçların emrine boyun eğmesi, değneğin kılıç olması, parmakların arasından suyun akması ve bunlara benzer Rasulullah (s.a.)’a inen harikulade mucizeleri, mucize kabul etmeyip, inat ede­rek başka mucizeler teklif eden müşrik ve kâfirler hakkında nazil olmuştur. Öyleki bu kâfirler İsrâ ve Furkan surelerinde de belirtildiği gibi Rasulullah (s.a.)’dan yerden kaynaklar fışkırtmasını, göğe yükselmesini, melek ve hazine getirmesini istemişlerdi. Bunun üzerine Allah, Peygamberi (s.a)’ne şöyle bu­yurdu: Sen ancak diğer peygamberler gibi onları kötü akıbetle korkutan bir uyarıcısın ve sadece nasihat edersin. Senin vazifen onların teklif ettiklerini ge­tirmek değildir. Bu teklifler sırf inat yüzündendir. Azap ve helak vakti gelme­den mucize indirilmeyecektir.[4]

Allah’ın İlminin Herşeyi İhata Ettiğine Delliller

8- Allah her dişinin taşıdığını, rahimle­rin eksilttiğini ve arttırdığını bilir. O’nun katında her şey bir ölçüye göre­dir.

9- Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi büyük Allah’tır.

10- O’na göre aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasın­da fark yoktur.

11- Önünde ardında ve insanoğlunu ta-kib edenler vardır. Allah’ın emriyle onu gözetirler. Bir millet kendini bozmadık­ça Allah onların durumunu değiştir­mez. Allah, bir milletin fenalığını dile­yince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah’dan başka hâmî de bulunmaz.

Açıklaması

Allah Tealâ, ilminin tam olduğunu haber vererek, her şeyi bildiğini beyan etmiştir. O, bütün hamilelerin karınlarında taşıdıklarını, onların erkek mi, kız mı, tek mi, birden fazla mı, güzel mi çirkin mi, ne gibi özellik ve sıfatlan taşıdıklarını, ömrü uzun mu kısa mı olduklarını bilir. Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “Sizi yerden var ederken ve siz annelerinizin karınlarında cenin halin­de iken sizleri çok iyi bilen O’dur” (Lokman, 31/34). “Sizi annelerinizin karın­larında üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır” (Necm, 53/32).

Bugün ceninin erkek mi kız mı olduğu ultrasonla bilimsel olarak bilin­mektedir. Bu, ayete ters düşecek bir şey değildir. Çünkü bu şekilde Allah’ın il­mi kuşatılmış olmaz. Aksine O’nun ilmi geniştir ve ceninin diğer özellik ve sı­fatları da dahil her şeyi kuşatmıştır.

“Allah, rahimlerin eksilttiğini ve artırdığını bilir.” Yani, ceninin oluşumu, tam mı -yoksa düşük mü,- süresi dokuz aydan az mı, dokuz aylık mı yoksa do­kuz ay on gün kadar fazla mı, çocuk zayıf mı yoksa tekâmül edip, gelişmiş mi­dir, bütün bunların hepsini bilir.

Bilimsel istatistikler ceninin anne karnında 305 veya 308 günden fazla kalmadığını göstermektedir. Mâliki mezhebinde, boşanmış kadının iddetinin bir kamerî yıl (354 gün) olduğu görüşü vardır.

Mezheplerde bildirilen en uzun hamilelik müddetinin -ki bu müddet Şafiî ve Hanbelîlere göre 4 yıl, Mâlikîlere göre 5 yıl ve îmam Ebû Hanîfe’ye göre de 2 yıldır- dayanağı araştırma ve insanların verdiği haberlerdir. İnsanlar ise belirli bir müddet hamileliğin devam ettiği hususunda hata edebilir ya da bu zehaba kapılabilirler. Bu konuda sabit şer’î bir nas mevcut değildir.

Allah Tealâ’nın katında her şey belirli bir müddete veya artıp eksilmeyen bir ölçüye göredir”. Yine Allah Tealâ şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır” (Kamer, 54/49).

Kütüb-i Sitte’de Ûsâme b. Zeyd’den rivayet edilen sahih bir hadiste geldiği üzre “Rasulullah (s.a.)’ın kızlarından birisi ona (s.a) haber göndererek çocuğu­nun vefat ettiğini ve Rasulullah (s.a.)’ın gelmesini istediğini bildirdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) da ona haber yollayarak ‘Muhakkak ki aldığı ve verdi­ği her şey Allah’ındır. O’nun katında her şey belirli bir müddete göredir. Ona şu emrimi bildirin ki sabretsin ve sevabını Allah’dan istesin’ buyurdu.”

O, kulların göremediği gayb alemi olsun, gördükleri şeyler olsun, her hu­susu bilir. Hiçbir şey O’nun için gizli değildir. Allah, her şeyden daha büyük ve daha yücedir. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O, her şeye galiptir. O’nun huzu­runda boyunlar bükülmüş, kullar isteyerek ya da zorla O’na itaat etmişlerdir.

Dikkat edilmelidir ki bu ayet, Allah Tealâ’nın ilminin mükemmelliğini tam manasıyla açıklamaktadır. Yeni bir cümle olan ayetin başında Allah Tealâ, meselelerin cüz’ünü ve tek tek parçalarını bildiğini açıklamıştır. Hemen peşin­den eşyanın ölçülerini ve sınırlarını bildiğini, bu sınırların aşılamayacağını ya da daraltılamayacağını, ayrıca ezelî ve ebedî meşîeti ve iradesiyle her hadise için belirli bir vakit ve husûsî bir durum tahsis ettiğini bildirmiştir. Bunlara ilâveten kendisinden başka hiç kimsenin bilemediği gizli şeylere -ki bunlar Al­lah’ın gizli ilminin parçalandır- vâkıf olduğunu haber vermiştir. O, içtekini de dıştakini de, gaybı da görüneni de bilir. Gaib; duyuların idrak edemedikleri âlem ve Şahid: Hazır bulunan, göz önünde olan demektir. Yine Allah Tealâ, il­minin her şeyi kuşattığını, O’nun için gizli ile açık arasında hiçbir farkın bu­lunmadığını bildirerek şöyle buyurmuştur: “Allah Tealâ, ilmiyle bütün mahlû-kâtmı kuşatmıştır. O’na göre onların arasından sözünü gizleyen ile açığa vuran arasında fark yoktur. Zira O, hepsini işitir, hiçbir şey gizli kalmaz. Yine Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sen sözü istersen açığa vur, şüphesiz o gizliyi de giz­linin gizlisini de bilir” (Taha, 20/7). “Gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah’a…” (Neml, 27/25).

Aişe (r.a.) şöyle der: “Bütün sesleri işiten Allah’ı teşbih ederim. Vallahi, Rasulullah (s.a.) ile tartışan bir kadın gelmiş, Rasulullah (s.a.)’a kocasını şikâ­yet ediyordu. Ben bu sırada evin hemen yanındaydım. Kadının söylediği bazı sözleri duyamamıştım. Allah ise şu ayeti indirdi: ” ‘Ey Muhammedi Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Esasen Allah, konuşmanızı işitir. Doğrusu Allah, işitendir görendir” (Mücadile, 58/1).

Yine Allah, gecenin zifiri karanlığında evinin içinde gizleneni de bilir. Ayette bu halin zikredilmesiyle, içinde bulunan kimsenin insanlardan gizlendi­ği için, hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini zannetme ihtimalinin olduğu her yerde Allah’ın kontrolönün var olduğuna dikkat çekilmiştir.

“Gündüz ortaya çıkanı da gündüz ortasında yürüyeni, meydana çıkanı da bilir. Çünkü zikredilen her iki kişi de Allah’ın ilminde birdir.Yine Allah Tealâ şöyle buyurur: “Ey Muhammedi Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dâir Kur’an’-dan ne okursanız okuyun, ne yaparsanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda mutlaka Biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitaptadır’.(Yu­nus, 10/61).

Bundan sonra Allah Tealâ, her şeyi bilmesine rağmen, yapılanlarla sahip­lerini yüzleştirmek için bilgileri te’yid ile bunları ve olayları tescil yollarını bil­dirmiştir: “İnsanoğlunu muhafaza edip gözeten melekler vardır.” Gündüz me­leklerinden nöbeti devralan gece melekleri ve gece meleklerinin peşinden gelen gündüz görevli melekler vardır. Bu melekler, insanı korumak, zarar verecek şeylerden muhafaza etmek ve durumunu kontrol etmek için birbirleriyle yar-dımlaşırlar. Ayrıca kulların iyi olsun kötü olsun yaptıkları işleri, kaydedip ya­zarak takip ederler. “İnsanoğlunu” kavlindeki zamir, “aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran arasında fark yoktur” kavlindeki “min”e râcîdir. Bu zamirin, “Görüleni de görülmeyeni de bilen Allah” kavlindeki lafz-ı celâle râcî olduğu, görüşü de vardır.

Bu koruyucu meleklerin birçok görevleri vardır: Bazıları insanı Allah’ın iz­ni ve emri ile gece ve gündüz, ona zarar verecek şeylerden ve kazalardan ko­rurlar. Bu görevi belirli melekler üstlenmiştir. Bunlar iki tane olup, biri arkada diğeri de önde, bu vazifeyi yerine getirir. Bazı melekler, iyi ve kötü amelleri ya­zarlar. Bunlar da iki kişi olup, insanın sağında ve solundadırlar. Sağdaki me­lek iyilikleri soldaki ise kötülükleri yazar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sa­ğında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.” (Kaf, 50/17-28). Dolayısıyla her in­sanın yanında gündüzleyin dört melek, geceleyin dört başka melek vardır. Bunlardan ikisi koruyucu ikisi de amelleri yazan melektir.

Buharî’de geçen bir sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: “Sizi geceleyin bir gurup melek, gündüzün de bir gurup melek takip eder. Sabah ve ikindi namaz­larında bir araya gelirler. Sizinle beraber geceleyen melekler Allah’ın huzuruna çıkarlar. Allah, sizi en iyi şekilde bildiği halde onları ‘Kullarımı ne halde bırak­tınız?’ diye sorar. Melekler de ‘Onların yanına geldiğimizde namaz kılıyorlardı. Bıraktığımızda da aynı haldeydiler’ derler”.

Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak ki tuvalete gitmeniz ve cima yapmanız dışında sizden hiç ayrılmayanlar vardır. Onlardan çekinin ve onlara hürmet edin”.

İbn Abbâs (r.a.) 11. ayet hakkında şöyle der: “İnsanoğlunun ardında ve önünde kendisini koruyan melekler vardır. Allah’ın takdiri geldiği zaman, onu terkederler.

Etrafında gözcülük yapan meleklerin, amellerini kontrol ettiklerini, söz ve davranışlarını kaydettiklerini bilen bir kimse, Rabbinin emirlerine karşı gel­mekten son derece sakınır ve aleyhine kaydedilip kıyamet günü aniden karşısı­na çıkmasın diye isyandan ve günahlardan uzak durmaya çalışır. Bu durum aynen, erginlik çağından vefata kadar kayıt yapılan bir teyp kasetine benzer.

“Allah’ın emri ve izniyle onu gözetirler.” Onlar insanı, Allah kendilerine bunu emrettiği için korurlar. Veya insan günah işlediği zaman, tevbe etmesini ve Allah’a dönmesini ümit ederek onun için dua edip, Rabbinden ona mühlet vermesini isteyerek onu Allah’ın azabından korurlar. Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “De ki: ‘”Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmandan kim koruyabilir?'” (Enbiya, 21/42).

Allah Tealâ, burada suç yokken cezalandırmanın olmayacağını bildirerek ihsan ve adaletinin ne kadar şümullü olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyur­muştur: “Bir millet”, toplum yapısını yıkan, milletin tabiatını bozan zulme, is­yana, bozgunculuğa, kötülüklerin ve günahların işlenmesine bünyesinde izin vererek “kendini bozmadıkça Allah, onların içinde bulundukları” nimetleri, sıhhat ve afiyeti “değiştirerek”, bu nimetleri onlardan uzaklaştırmaz ve bu şe­kilde “onları cezalandırmaz”.

Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace, Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.)’dan, Rasulul-lah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “İnsanlar zâlimi görüp de ona manî olmazlarsa, Allah’ın azabının o milleti kuşatması yakındır.” Şu ayet de, bu manayı pekiştirmektedir: “Aranızdan yalnız zâlimlere erişmekle kalma­yacak fitneden sakının.” (Enfal, 8/25).

İslâm tarihinin geçmiş asırlardaki olayları açık bir şekilde göstermektedir ki Allah Tealâ, İslâm ümmetinin içinde bulunduğu izzet, kuvvet, refah, istiklâl, ilim, siyaset, ekonomi ve toplum hayatındaki basan gibi nimetleri, ancak onlar kendi hallerini değiştirip, Kur’an’dan başka sistemleri geçerli kılarak dinlerini ihmal ettikten, Peygamberlerinin (s.a) sünnetini terkedip, başkalarını taklit ederek aralarındaki yardımlaşma bağlan zayıfladıktan, ahlâklan kötüleşerek aralannda büyük günahlar yayıldıktan sonra değiştirmiştir. Allah, yeryüzünü onu ıslah edip düzeltenlere vaadederek şöyle buyurmuştur: “Yeryüzüne ancak onu iyi ve doğru bir şekilde imâr eden kullarımın mirasçı olduğunu…” (Enbiyâ, 21/105). “Yeryüzü şüphesiz Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kı­lar. Sonuç, Allah ‘a karşı gelmekten sakınanlarındır” (A’raf, 7/128).

Daha sonra Allah Tealâ, azap etmeye mutlaka kadir olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur: “Allah, bir millete fakirlikle, hastalıkla, işgal edilmekle ve­ya benzeri belâlarla azab etmeyi dileyince hiçkimse onlardan bu azabı uzak­laştıramaz. Onlar için Allah Tealâ’dan başka, işlerini üzerine alan, onlara fay­da sağlayıp zararı uzaklaştıran bir yardımcı da yoktur. Şu ilâh oldukları iddia edilen putlar ise faydalı şeyi yapmaktan ve zarar veren bir eziyeti def etmekte âciz oldukları için ilâh olmaya asla müstehak değildirler”.

Bütün bunlar göstermektedir ki Allah, ne zaman olursa olsun insanlara azab etmeye muktedirdir. Dolayısıyla azabı hemen istemek ne aklın ne de hik­metli olmanın gereğidir. [5]

Allah’ın Uluhiyyetinin, Rububiyyetinin Ve Kudretinin Delilleri

12- Korku ve ümide düşürmek için size şimşeği gösteren, yağmurla yüklü bu­lutları meydana getiren O’dur.

13- O’nu gök gürlemesi hamd ile, melek­ler de korkularından teşbih ederler. Onlar pek kuvvetli olan Allah hakkında çekişirken, O yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar.

14- Gerçek davet ve dua ancak O’na ya­pılandır. O’ndan başka dua ettikleri putlar, onlara hiçbir cevap vermezler. Durumları, suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış bekleyen adama, benzer. Hiçbir zaman suya kavuşamaz. İşte kâfirlerin yalvarışı da böyle, boşu­nadır.

15- Yerde ve göklerdeki kimseler de, gölgeleri de sabah akşam, ister istemez Allah’a secde ederler.

Açıklaması

Şimşeğe boyun eğdiren Allah Tealâ’dır. Şimşek, zıt kutuplu elektrik yüklü iki bulutun birbirine yaklaşması sebebiyle buluttan yayılan parlak ışıktır. Onu korkutmak için size gösterir. Yolcu olan da, ekin tanelerini harmanda toplayan çiftçi de ondan korkar. Her insan, onun gözü kamaştıran çakışından veya her önüne çıkanı katıp götüren sellere sebep olmasından çekinir. Yine onu Allah, ümitlendirmek için size gösterir. Ekinlerini, ağaçlarını sulamak için yağmura ihtiyacı olanlar, havanın topraktan, kumdan, dumandan ya da mikroplardan temizlenmesi için yağmuru bekleyenler onu ümitle gözlerler. Genel olarak in­sanlar iki kısımdır: Birinci gurup, kendisine göre hayır saydığı şeylerle sevinir ve ümitlenir. İkinci gurup ise, başına gelen ve kötü, zararlı saydığı şeyler sebe­biyle kötümser, bezgin ve asık suratlıdır.

Su dolu, yağmur yüklü bulutlan meydana getiren Allah Tealâ’dır. Bu bu­lutlar, suyunun çokluğu sebebiyle ağır ve yere yakındır.

Mücâhid şöyle der: “Su yüklü, bulutlardır.”

Gök gürlemesi, sözle değil, aksine lisân-ı hâl ile Yaradanı ortaktan ve aciz­likten tenzih eder, O’na boyun eğdiğini ilân ederek, kudreti ve hikmeti karşı­sında O’na mutî’ olduğunu bildirir. Yine Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “O’nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anla­mazsınız” (İsra, 17/44).

Melekler de Allah’dan korktuklarından ve O’nu yücelttiklerinden, Rableri-ne teşbih eder ve O’nu eş ve çocuktan münezzeh kılarlar.

Allah, azab etmek için yıldırımlar gönderir ve bunlarla dilediklerini ceza­landırır. Bu sebepten âhir zamanda yıldırımlar çoğalacaktır.

Ahmed b. Hanbel, Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kıyamet yaklaşınca yıldırımlar çoğalır. Öyle ki kişi bir kavme gelir ve ‘Güneş doğmadan önce kimleri yıldırım çarptı’ der. On­lar da ‘Falanca, falanca, falanca yıldırımla helak oldu’ derler.”

Gök gürlemesi ve şimşeğin her ikisi de ya hayır müjdecisidir ya da kötü­lükle korkuturlar. Bu sebepten Rasulullah (s.a.) gök gürültüsü duyulduğunda veya şimşek görüldüğünde dua etmemizi emretmiştir.

Buharî Ahmed b. Hanbel, Sâlim’den babası tarikiyle Rasulullah (s.a.)’ın gök gürlemesi ve yıldırımları işittiği zaman şöyle dua ettiğini rivayet ederler: “Ey Allah’ım! Gazabınla bizi öldürme, azabınla bizi yok etme. Bundan önce kö­tülüğü bizden defet”

Şimşek ve gök gürlemesi esnasında şöyle denilmesi sünnettir: “Korku ve ümide düşürmek için size şimşeği gösteren, yağmurla yüklü bulutları getiren O’dur. O’na gök gürlemesi hamd ile, melekler de korkularından teşbih ederler.”

îmam Malik Muvatta’ında, Abdullah b. Zübeyr (r.a.)’dan gök gürlemesini duyduğu zaman konuşmayı bırakıp ve şöyle dua ettiğini rivayet eder: “Gök gü­rültüsünün hamd ile meleklerin korku ile teşbih ettikleri Yüce Allah, noksan sıfatlardan uzaktır.”

Ahmed b. Hanbel, Ebû Hüreyre (r.) den, rivayet ediyor; O gök gürültüsünü işittiği zaman şöyle dua ederdi: “Gök gürültüsünün hamd ile teşbih ettiği Yüce Allah, noksan sıfatlardan uzaktır.”

Enes (r.a.), Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yıldı­rım, Allah Tealâ’yı zikreden kimseyi çarpmaz.”

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.), gök gürül­tüsünü işittiğinde şöyle dua ederdi: “Gök gürültüsünün hamd ile ve meleklerin korku ile teşbih ettikleri Yüce Allah, noksan sıfatlardan uzaktır. O’nun her şeye gücü yeter.” Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle derdi: “Kim bu duayı okur da onu yıldırım çarparsa, diyeti bana aittir.”

Allah’ın kudretini ve ilâh olduğunu gösteren bunca delile rağmen kâfirler, mücadele edip, Allah Tealâ’nm azameti ve O’ndan başka ilâhın olmadığı konu­sunda şüpheye düşerler. Mücâhid şöyle der: “Bir Yahudi, Rasulullah (s.a.) ile tartışarak ona Allah Tealâ’nın hangi şeyden olduğunu sordu.”

Allah Tealâ, pek kuvvetli ve anında yakalayandır. Mumahale düşmana çok hileli davranmak demektir. Allah Tealâ, onlar farkına varmadan şiddetli azabı indirmek için ustaca tasarrufta bulunur. Temahhale”Hile yapmaya çalış­tı, gayret etti” manasına kullanılır.

O, üstünüzden ve altınızdan size azâbetmeye kadirdir. “Hilelerinin sonu­nun nasıl olduğuna bir bak! Biz onları ve milletlerini, hepsini yerle bir ettik” (Nemi, 27/51). “Allah, kasabaların zalim halkını yakalayınca, böyle yakalar. Ya­kalaması da şiddetli ve elimdir.” (Hud, 11/102).

Bu ayette Rasulullah (s.a.) teselli edilmiştir. Zira kâfirler, sadece Onun peygamberliğini inkâr etmekle kalmamışlar, bilâkis daha da ileri giderek Al­lah’ın ulûhiyyetini de inkâr etmişlerdir.

Doğru davet, dua ve yakarış, ilâh edinilen putlara, totemlere, meleklere ya da insanlara değil sadece Allah Tealâ’ya mahsustur.

İbn Abbâs (r.a.), Katâde ve diğer alimler şöyle der: Ayette geçen “Davetü’l-Hakk”, Lâ ilahe illallah kelime-i tevhididir. Yani, ‘Mahlûkâtm bir kabul etmesi ve ihlâslı ibadet etmesi gereken tek varlık Allah’dır’ demektir.”

Keşşaf da bu ayetle ilgili iki vecih zikredilmiştir. Birincisi: “Davet”, batılın zıddı olan Hakk’a muzâf kılınmıştır. Yani “îslâm daveti, İslâm’a mahsus hak davasıdır” demektir. İkincisi: “Davet” “Allah Tealâ” demek olan Hakk’a muzâf kılınmıştır. Manası “Dua, ancak işiten ve kabul eden, hak olan Allah’adır” şek- [6]

Bu ve bundan önceki ayetler, Rasulullah (s.a.) ile onları tehdit ettiği ceza hususunda mücadele ettiklerinden dolayı kâfirleri korkutmaktadır. Ebû Hay-yân, “Gerçek dua ve ibadet ancak O’nadır” kavli hakkında şöyle der: “Görünen o ki ayetteki bu izafet, mevsufun sıfata izafeti kabîlindendir. ‘Ahiret yurdu’ kavli de böyledir. Takdiri şöyledir: ‘Gerçek ve hak davet, başkalarına değil, sa­dece Allah’a mahsustur. Çünkü Allah’dan başkasına yapılan davet batıldır’. Mana şöyledir: ‘Gerçek davet, sadece Allah Tealâ’ya yapılan davettir’. Bu ayet, kâfirlerin Allah ile beraber ilâhlar ihdas etmelerini reddetmektedir. Kim Al­lah’a dua ederse bu yaptığı dua haktır. Onlar yüzünden Allah hakkında müca­dele ettikleri putlarına dua etmeleri ise bunun aksidir. Zira bu dua batıl olup, hiçbir yarar sağlamaz. Bu sebepten Allah, “O’ndan başka dua ettikleri putlar…” diye buyurmuştur.[7]

Allah’dan başka, putlara ve asılsız mâbudlara dua edenlerin -ki onlar müşriklerdir- isteklerini, bunlar kesinlikle karşılamaz, onların dualarını kabul etmez, yakarışlarını duymaz ve onlara fayda temin edemeyip zararı da onlar­dan uzaklaştıramazlar. Bunların durumu, susuz olduğu halde ağzına gelmesi için uzaktan kendisine avuçlarını açmış bekleyen bir kimseye, suyun karşılık vermesine benzer. Su, cansız varlık olup duayı anlayamaz, sese karşılık vere­mez ve onu hissedemez. Bu teşbihin ne kadar canlı ve gerçekçi olduğuna ve Al­lah’a dua eden kimsenin açtığı gibi avuçların açıldığına dikkat edilmelidir.

Bu, Allah’ın kendisinden başkalarına ibadet edenlerin, onların dualarına karşılık vermelerinden ümitsizliğe düşmeleri için vermiş olduğu bir misaldir. Maksat akıllarım ve hislerini harekete geçirmektir. Araplar, erişemeyeceği bir şey için gayret gösterip çabalayan kimseye, suyu avuçla alan kişiyi misal ver­miştir. Şair şöyle der:

“Onunla aramızda olan aşk yüzünden suyu açık bir avuçla alan kimseye benzedim.

İşte kâfirlerin putlara ibadeti de böyle, ziyandır, kayıptır ve boşunadır. Zi­ra onların hem putlara yaptıkları dualar karşılıksızdır hem de Allah, bunların dualarını kabul etmez.

Bundan sonra Allah Tealâ, kudretinin, azametinin ve kuvvetinin mükem­melliğini açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Her şey Allah’a boyun eğip itaat eder. Müminler ve melekler, hem sıkıntıda hem rahatlıkta isteyerek boyun eğerken kâfirler sıkıntı anında istemeyerek itaat ederler. Aslında insan, hay­van, nebat ve cansız varlıklar, bütün mahlûkat kendilerini yaratan ve meyda­na getiren Yaratana boyun eğip, itaat ederler. Aynı şekilde adı geçen bütün bu varlıklardan gölgesi olanların gölgeleri de güneş doğuncaya kadar sabahın er­ken saatlerinde ve gündüzün sonunda Allah’a secde eder ve boyun eğerler.” Gölgenin uzaması ve çekilmesi bu vakitlerde meydana geldiği veya Arapların kullanageldikleri gibi devam ifade etmek için bu iki vakit özellikle zikredilmiş­tir. Allah’a secde edilmesi, O’nun Rab olduğuna delâlet eder. Allah Tealâ’dan başkası ibadet edilmeye lâyık değildir. [8]

Allah’ın Bir Olması Ve Allah’ın Birliği Karşısında Mümin Ve Müşrik Örneği

16- De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?”, “AUah’tır” de. “Onu bırakıp kendilerine bir fayda ve zararı oımayan dostlar mı edindiniz?’ de. Kör ile gören bir olur mu? Veya karanlıkla aydınlık bir midir? de. Yoksa Allah’a, Allah’ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da, yaratmaları birbirine mi benzettiler? De ki: .Her şeyi yaratan AUah’tır. O, her şeye üstün gelen tek ilâhtır.”

Açıklaması

Ey Peygamber! Müşriklere de ki: ‘Gökleri ve yeri yaratan kimdir?’. Sonra onlara kesinlikle belli olan cevabı ver. Zaten onlar, bu cevabı ikrar da etmişler­dir. Çünkü Allah’ın tek yaratan olduğunu itiraf ediyorlardı. Allah Tealâ, şöyle buyurmuştur: “And olsun ki onlara ‘Gökleri ve yeri yaratan kimdir?’ diye sor­san ‘Allah’tır’ derler.” (Lokman, 31/25). O halde onlara de ki: Allah, o ikisini yaratan, onların Rabbi ve işlerini idare edendir.

Zemahşerî şöyle der: “Allah’tır de” kavli, kâfirlerin itirafını anlatmakta ve Allah’ı zihinlerine nakşetmektedir. Çünkü eğer Rasulullah (s.a.) onlara sadece ‘Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?’ deseydi onların ‘Allah’ demelerine gerek kal­mazdı.”

Onlar, bu hususu iyice kavradıktan sonra yine de ki: “Niçin Allah’ı bıraka­rak mâbudlar edindiniz.” Üstelik onlar cansızdırlar. Eğer Allah’ın varlığını ik­rar ediyorsanız size ne oluyor da Allah’tan başka aciz yardımcılar ve ibadet et­tiğiniz dostlar edindiniz. Hem de onlar kendilerine ne fayda sağlayabilirler ne de zararı uzaklaştırabilirler.

Eğer bu ilâhlar, kendileri için fayda sağlayamayıp, zararı uzaklaştırama-yanlarsa tatbiki kendilerine ibadet edenlere fayda ve zarar veremeyeceklerdir. Hiç Allah ile beraber bu ilâhlara ibadet edenlerle, sadece ortağı olmayan Al­lah’a ibadet edenler bir olur mu? Elbette ikinciler Rablerinden bir nur üzere­dirler. Bu sebepten Allah şöyle buyurmuştur: “Sapık inançlarını açıklayarak onlara de ki: ‘Hiçbir şey görmeyen kör ile hakkı idrak edip, gören kimse bir olur mu?” Veya karanlıkla aydınlık bir midir?” Hak yol tek olduğu, batıl ve in­kâr yolları çok çeşitli olduğu için “karanlıklar” çoğul olarak “aydınlık” ise tekil olarak getirilmiştir.

Bu kavilden maksat şudur: “Bir kimsenin, kâfir ile müminin, küfür ile imanın eşit olduğunu söylemesi mümkün değildir. Zira kâfir, kör bir kimseye; inkâr, karanlıklara benzerken mümin, gören; iman ise aydınlık gibidir.”

Onlar Allah’a ortaklar buldular. Yani, o müşrikler Allah ile beraber Rabbe benzeyen ve yaratma hususunda O’nun gibi olan ilahlar buldular. İşte o anda onlara göre ortakların yaratmasıyla Allah’ın yaratması birbirine benzeyip ka­rıştı. Onlar, Allah’a, O’nun yarattığı gibi yarattıklarını iddia ettikleri ortaklar koşunca bu işin içinden çıkamayıp, hiçbir şey yaratamayıp kendilerinin yara­tılmış olmasına rağmen bu ortaklara ibadet etmeye başladılar. Onlar nasıl olur da ibadet ederken Allah’a ortak koşarlar. Hiç yaratan, yaratmayana benzer mi! Bu, şu ayetin manasına benzer:” “Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir ara­ya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır.” (Hacc, 22/73).

Ayetten maksat şudur: Vaziyet göründüğü gibi değildir. Zira Allah Tealâ’ya hiçbir şey benzetilemez ve hiçbir şey O’na benzemez. O’nun ne benzeri ne yardımcısı ne çocuğu ve ne de eşi vardır. O müşrikler, ilahların Allah tara­fından yaratıldıklarını ve kendilerinin de Allah’ın kulu olduklarını itiraf ettik­leri halde yine de o ilâhlara taparlar. Onlar, bu durumu telbiyelerinde de ifade etmişlerdir: ‘Lebbeyk, senin hiç ortağın yoktur. Ancak bir “ortağın vardır ki, o senindir. Sen, hem onun hem de onun sahip olduğu şeylerin sahibisin1. Allah Tealâ da onların durumunu şöylece haber vermiştir: ” Onlara, bizi Allah’a yak­laştırsınlar diye kulluk ediyoruz ‘”(Zümer, 39/3).Bu kavildeki soru, onların bu davranışlarına hayreti, onu inkârı ve onlarla dalga geçmeyi ifade etmektedir.

Allah Tealâ, onların sapık inançlarını inceden inceye hesaba çekip, Allah ile beraber, aczi ve kuvvetsizliği sebebiyle O’ndan başka ilâh edinmek için bu­nu mümkün kılacak bir sebebin bulunmadığını açıkladıktan sonra şu kesin ne­ticeyi ifade etmiştir: “Yâ Muhammed! Hakkın ne olduğunu açıklayarak onlara de ki: Her şeyi yaratan Allah’tır.” Hem sizi, hem putlarınızı ve hem de bütün mahlûkâtı yaratmıştır. Eğer doğru bir şekilde düşünürseniz Allah’ın tek yara­tan ve tek yoktan var eden, tek ilâh, ibadete tek lâyık ve her şeye üstün oldu­ğunu görürsünüz. Buna rağmen nasıl olur da fayda ve zarar vermeyen putlara taparsınız! [9]

Hak Ve Batıla Verilen Örnek Ve Bahtiyarlar İle Bedbahtların Sonu

17- Allah, gökten su indirir, vadiler, onunla dolar taşar. Sel, üste çıkan kö­püğü alır götürür. Süslenmek veya fay­dalanmak için ateşte erittiklerinin üze­rinde de buna benzer bir köpük vardır. Allah, hak ve batıl için böyle misal ve­rir. Köpük yok olup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır. Allah bu­nun gibi daha nice misaller verir.

18- Rablerinin çağrısına gelenlere en güzel karşılık vardır. O’nun çağrısına uymayanlar ise yeryüzünde olan her şey ve daha bir katı onların olsa (kur­tulmak için) fidye verirlerdi. İşte hesap­ları kötü olanlar bunlardır. Varacakları yer cehennemdir; ne kötü konaktır!

19- Ey Muhammedi Sana Rabbinden in­dirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar.

Açıklaması

Birinci ayet, Kur’an veya iman demek olan hakkın sabit oluşuna, ebedîli­ğine ve yararlı oluşuna ve inkâr manasına gelen batılın azar azar çözülmesine ve yok olup gitmesine verilen iki misali ihtiva etmektedir. Allah Tealâ şöyle bu­yurmuştur:

“Gökten su indirir…” Yani Allah Tealâ, bulutlardan yağmur indirir. Her va­di ve nehir, büyüklük ve küçüklüğüne göre bu yağmurdan payını alır. Aynı za­manda burada, tamamen imanla kaplı ya da imanı derece derece zayıf kalplere işaret edilmiştir. Bu yağmurdan oluşan sel, üzerinde meydana gelen köpükleri ve çerçöpü beraberinde sürükler götürür. İşte hak ve batıla ya da iman ve inkâ­ra verilen ilk örnek budur.

Bundan sonra Allah Tealâ ikinci örneği zikretmiştir: “Ve madenlerden de…” Yine hak veya iman, altın, gümüş, demir ve bakır gibi faydalı madenlere benzer. Öyle ki bu madenler, ateşte eritilerek toprak ve pastan arındırılır ve süs eşyası, kap kaçak, silah ve diğer faydalı metal eşyalar yapılır. Bunların eri­meleri sırasında üzerlerinde pas ve kir oluşur. İşte bu da batıla örnektir.

“İşte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir…” Allah, böylece bahsi geçen­leri, hak ve batıl biraraya geldiğinde onlara misal olarak verir. Sabit ve faydalı olan hak, yine sabit ve faydalı suya, temiz ve saf madene benzer. Yok olup gi­den ve fayda vermeyen batıl ise selin etrafına fırlatıp attığı köpük, çerçöp ve eriyince madenden çıkan kir ve pas gibidir. Netice olarak hak karşısında batı­lın devam edebilme imkânı yoktur.

Bundan sonra Allah Tealâ, batılın yavaş yavaş çözüldüğünü ve kaybolup gittiğini zikrederek şöyle buyurmuştur: “Köpüğe gelince” “Suyun üzerinde olu­şan köpük ve çerçöp dağılıp, yok olarak selin etrafında kalır ve oraya buraya takılır. Rüzgâr da onları savurarak alıp götürür. Kendisinden yararlanılan su ve maden ise yeryüzünde kalıcıdır. Suyu içer ve ekinlerimizi sularız. Madenler­den de süs eşyası, kap kaçak, silah ve diğer eşyaları yaparak istifade ederiz. Allah Tealâ, demir hakkında şöyle buyurmuştur: “Pek sert olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri var ettik. ‘”(Hadid, 57/25).

“İşte Allah, örnekleri böyle vermektedir” Allah Tealâ, size bu misalleri açıkladığı gibi aynı şekilde iman ve inkâr, hak ve batıl gibi aslî inançların esasları arasındaki farkları izah etmek için daha nice apaçık misaller verir.

Netice olarak hakkın ve iman nurunun vücut bulduğu Kur’an-ı Kerim kalplere hayat veren iman; yer ölüyken onu dirilten suya ve insanlara pek çok yarar sağlayan saf ve temiz madenlere benzetmiştir. Küfür, şirk sapıklığı ve müşriklerin batıl itikatları ise; hiçbir yarar sağlamayıp çabucak yok olur “Fev-ran” dağılıp gider. Bütün bunlar, suyun ve selin yavaş yavaş çözülen ve rüzgâ­rın savurup götürdüğü köpük ve çerçöpüne ve madenlerin uzaklaştırılıp bir ta­rafa atılan kir ve pasına benzer.

Bu mükemmel misal, sadece insanın hayrı için verilmiştir. Öyle ki akıbeti­ni hazırlamak ve ahiret hayatında kendisini bekleyen mutluluk ve bedbahtlığı elde etmek, bu insanın elindedir. Kıyamet günü gelip çattığında, insanlar ve yaptıkları Rablerine arz olununca batıl hemen bir tarafa meyleder ve yok olur. Hak ehli ise haktan faydalanırlar.

Allah Tealâ, Bakara suresinin başında münafıklar için ateş ve sudan iki misal vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş ya­kan kimseye benzerler ki…” (Bakara, 2/17). “Bir kısmı da karanlıklarda gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutunup, yıldırımlar­dan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer”. (Ba­kara, 2/19).

Yine Allah Tealâ, Nur suresinde de kâfirler için iki misal vermiştir: “inkâr edenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir.” (Nur, 24/39). Bilindiği gibi serap, aşın sıcakta olur. “Veya engin denizin karanlıklarına benzer.” (Nur, 24/40).

Hadislerde de benzeri misaller zikredilmiştir. Rasulullah (s.a.), sünnetin­den yararlananları, suyun düştüğü üç toprak parçasının durumuna benzetmiş­tir.

Buharı ve Müslim’de Ebû Musa el-Eş’arî (r.a.), Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, ya­ğan yağmur gibidir. Bu yağmur, bazen öyle bir toprağa düşer ki, bir kısmı suyu içer ve çayır ile bol ot bitirir, bir kısmı da kurak olup suyu üstünde tutar. Allah, bu sudan insanları faydalandırır. Hem içerler, hem hayvanlarını sularlar, hem de ziraatte kullanırlar. Bir de yağmur, düz ve kaypak bir toprağa düşer ve bu toprak, ne üstünde su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, tıpkı Allah’ın dinini anla­yan, Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilimden faydalanan, öğrenen ve öğ­üten kimseyle, buna başını bile kaldırıp bakmayan ve Allah’ın benimle gönder­diği hidayeti kabul etmeyen kimse gibidir”.Bu, Allah Tealâ’nın münafıklar için verdiği misale benzeyen suyla ilgili bir darb-ı meseldir.

İmam Ahmed, Buharî ve Müslim, Ebû Hüreyre (r.a.)’den Rasulullah s.aj’m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Benim ve sizin durumunuz, çevre­sini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzer. Kelebekler ve şu birtakım hay-:anlar kendilerini ateşe atmaya başlarlar. Adam, onlara mâni olmaya çalışır. Bu hayvanlar adama galip gelip ateşe dalıverirler. İşte bu, benimle sizin duru­cunuza benzer. Ben, sizi cehennemden korumaya çalışırım. Ateşten geri durun.

Siz de bana aldırmayıp cehenneme koşarsınız”.Bu da ateşle ilgili bir misal olup, Rasulullah (s.a.), burada ümmetini cehennemden uzaklaştırmak için ne kadar aşırı gayret gösterdiğini ve insanların bir kısmının, kelebeklerin ateşe hücum ettikleri gibi birbiri ardınca cehenneme kayıverdiklerini açıklamıştır. Bu misal, Allah’ın münafıklar için verdiği misal gibidir.

Hemen arkasından Allah Tealâ, yeni bir cümle ile teşvik edip korkutarak hak ehlinin ve batıl taraftarlarının akıbetlerini ve mutlu olanlarla bedbahtla­rın sonunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: “İcabet edenlere…” Cennet, Al­lah ve Rasulü’ne itaat eden, Allah’ın emirlerine boyun eğen ve O’nun geçmiş ve gelecekle ilgili haberlerini tasdik edenler için, “en güzel karşılık,” cennet nimet­leri ve büyük sevap “vardır”. Yine Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “İyi davra­nıp, salih amel işleyenlere, daima daha iyisi ve üstünü verilir.” (Yunus, 10/26).

“Ama iman edip, sâlih amel işleyene, mükâfat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz.” (Kehf, 18/88).

Ve “Uymayanlar ise” Allah ve Rasulü’ne itaat etmeyenler, ahirette, dünya­da sahip oldukları herşeyi ve daha bir katını fidye olarak verseler, bu onlara hiçbir yarar sağlamaz. Yani, onların ahiret yurdunda yeryüzü dolusu altını ve daha bir katını fidye vererek Allah’ın azabından kurtulmaları mümkün değil­dir. Eğer onlar bu servete sahip olsalar, gözlerini kırpmadan verirler. Fakat Al­lah, bunu kabul etmez. Çünkü Allah Tealâ, kıyamet gününde onların fidye ve tevbelerini kabul etmeyecektir.

İşte Allah’a itaat etmeyenler için ahiret yurdunda kötü bir azap vardır. Onlar, yaptıkları herşey için inceden inceye hesaba çekilir, hiçbir günahları ba­ğışlanmaz. Kim ince bir hesaba tâbi tutulursa sonu azaptır. Onların varacakla­rı yer cehennemdir. Konaklayacakları yer, ne kötü konaktır. Bu ayetde Allah ve Rasulü (s.a)’ne itaat etmeyenleri, Rablerinin emirlerine uymayıp şehvetlere dalmaları hususunda gafillikleri sebebiyle şiddetli bir şekilde korkutmaktadır.

Arkasından İbn Abbâs (r.a.)’ın da belirttiği gibi Hamza (r.a.) ve Ebû Cehil hakkında indirilen şu ayet gelmektedir: “Ey Muhammedi İnsanlardan sana Rabbinden indirilenin şüphe götürmeyen, içinde hiçbir karışıklık bulunmayan bilâkis her şeyiyle doğru olan bir hak olduğunu, bütün haberlerinin doğru, emir ve yasaklarının adaletli olduğunu bilen ile bunları bilmeyen bir değildir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “‘Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamam­landı” (En’am, 8/115).Yani, ‘Verilen haberler doğru ve istekler adaletlidir’ de­mektir. Muhammed (s.a)’in getirdiklerini tasdik eden ile tasdik etmeyen bir olamaz. Zira tasdik etmeyen kördür, görmez, hayra ulaşamaz ve onu anlaya­maz. Eğer anlayabilse zaten boyun eğer, tasdik eder ve tâbi olur. Bu misaller­den ancak selim akıl sahipleri doğru fikirlere ve olgun görüşlere sahip olanlar yararlanabilir, ibret ve öğüt alabilir ve onları kavrayabilir.

Şu ayet de aynı manayı ihtiva etmektedir: “Cehennemliklerle cennet ehli bir değildir. Kurtuluşa ermiş kimseler cennetliklerdir.” (Haşr, 59/20). [10]

Mutlu, Akıllı İnsanların Özellikleri Ve Onlara Verilen Karşılık

20- Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirir­ler, anlaşmayı (misakı) bozmazlar.

21- Onlar, Allah’ın birleştirilmesini em­rettiği şeyi birleştirirler. Rablerinden korkarlar, kötü hesaptan ürkerler.

22-24- Onlar, Rablerinin rızasını dileye­rek sabrederler, namazı kılarlar, kendi­lerine verdiğimiz rızıktan gizlice ve açıkça infak ederler. İyilik yaparak kö­tülüğü ortadan kaldırırlar. İşte onlara ahiret yurdundaki övgüye layık son, gi­recekleri Adn cennetleri vardır. Baba­larının, eşlerinin, çocuklarının sâlih olanları da oraya girerler. Melekler her kapıdan yanlarına girip “Sabretmenize karşılık size selâm olsun, sizin sonunuz ne güzeldir” derler.

Açıklaması

Allah Tealâ, Muhammed (s.a)’in peygamberliğini gerçekten bilen ve O’na indirilenlerin hak ve doğru olduğuna inanan akıl sahibi müminleri şu özellik­lerle vasıflandırmaktadır:

1-Ahde Vefa

Onlar, Allah Tealâ’nın Rab olduğunu itiraf ederek, bu konuda verdikleri sözü yerine getirirler. Ayrıca kendileriyle Allah arasında ve yine kendileriyle kullar arasındaki ahitlere sadık kalırlar.

“Allah’ın ahdi” doğruluğu hususunda aklî ve naklî delil bulunan her şey demektir. “Ahit”, cins isimdir. Yani, “Allah’ın kullarına vasiyet ettiği emir ve yasakları şeklindeki O’nun bütün farzları” demektir. Bütün farzlara sarılıp, bütün günahlardan kaçınmak, bu hükmün içinde mütâlâ edilir.

2- Andlaşmaları Bozmamak

Verdikleri sözün icaplarını yerine getirirler. Rablerine karşı verdikleri iman sözünü ve insanlarla yaptıkları alış veriş ve diğer muamelelerle ilgili anlaşmaları bozmazlar. Çünkü söz verdiğinde sözünde durmayan, biriyle mücâde­le ettiğinde din ve ahlâk sınırını aşan, konuştuğunda yalan söyleyen ve kendi­sine bir şey emanet edildiğinde hıyanette bulunan münafıklar gibi olmak iste­mezler.

Buharî, Müslim ve Neseî’de Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Münafıkın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildi­ğinde hıyanette bulunur”.Diğer bir rivayette bu alâmetler dört olup, şu şekilde­dir: “Ahitleştiğinde sözünde durmaz ve biriyle mücâdele ettiğinde din ve ahlâk sınırını aşar”

Birçok alime göre; anlaşmayı bozmamakla, ahde vefa göstermek birbirine yakın manalardır. Bu ikisi, farklı olsalar da birbirinden ayrılmayan iki mef­humdur. Ahde vefa etmek manası pekiştirilmek için anlaşmayı bozma yasağı vazedilmiştir. Veya bu, husûsî hükmün açıklanmasından sonra genel mananın ifade edilmesidir.

Katâde şöyle der: “Allah, emrini muhafaza etmek ve önemine işaret etmek için Kur’an’da tam 20 küsur yerde ahde ve anlaşmalara vefa göstermeyi zikret­miştir”.

3- Sıla-i Rahim (Akrabalarla İlişkiyi Kesmemek), Allah ve Kullarla İlgili Gözetilmesi Zorunlu Olan Bütün Haklara Riayet Etmek

Onlar, Allah’ın, kendi haklarından birleştirilmesini emrettiği ve koparıl­masını yasakladığı her şeyi birleştirirler. Bu haklardan bazıları, Rasulullah (s.a.)’a cihatta ve cihadın dışında yardım etmek, kulların haklarını gözetmek ve sıla-i rahimdir.

Buharî ve Müslim Enes (r.a.)’dan, Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kim rızkının genişlemesini, ömrünün uzamasını arzu ediyor­sa akrabalarıyla bağını arttır sın”. Yine fakir ve muhtaçlara yardım edip iyilik­te bulunmak da Allah hakkına bir misaldir. Bu özellik, önceki iki sıfatın içinde yer almasına rağmen, manayı pekiştirmek ve ahde vefanın sadece insanla Allah Tealâ arasında sınırlı kaldığı zannedilmesin diye tekrar zikredilmiştir.

4- Allah ‘tan Korkmak

Onlar yaptıkları ve terkettikleri amellerde Rablerinden korkar ve her işle­rinde O’nu gözetirler. “Haşyet” Ta’zim göstererek ve korkulan kimseyi bilerek korkmak” demektir. Bu sebepten Allah, sadece alimlerin Allah’dan daha çok korktuklarını beyan etmiştir: “Allah’ın kulları arasında O’ndan korkan, ancak alimlerdir” (Fatır, 35/28).

5- Azaptan Korkmak

Onlar, ahiret yurdunda kötü bir şekilde ve inceden inceye hesaba çekil­mekten sakınır ve korkarlar. Çünkü ince bir hesaba tabî tutulan kimseye azab edilir. Onlar, hesaba çekilmeden önce nefislerini muhasebe ederler. Çünkü küçük büyük her şey, hesaba dâhildir. Hesaba çekilmekten korkan kimse Allah’a itaata yönelir ve günahlardan sakınır. Dikkat edilmelidir ki dördüncü özellik, Allah’tan korkmaya işaret etmektedir. Bu da Allah’ın azametinden ve büyüklü­ğünden korkmayı icab ettirir. Bu özellik ise dikkatleri kötü bir şekilde hesaba çekilmekten korkmaya yöneltmektedir.

6- Sabretmek

Sabır, nefsi hoşlanmadığı şeylere karşı tutmak, demektir. Onlar, Allah’a itaata, günah işlememeye ve belâlara sabrederler. Böylece Allah’a itaata ve mükellef kıldığı şeylere devam eder, Allah’a isyandan ve günahlardan ya da çirkin şeylerden uzak olur ve başlarına musibet ve belâ geldiğinde Allah’ın tak­dirine razı olurlar. Onlar, riya ya da şöhret için değil bilâkis Allah Tealâ’nın rı­zasını ve sevabını kazanmak için sabrederler.

7- Namazı Dosdoğru Kılmak

Yine onlar, namazı rükün ve şartlarına tam riayet ederek, kalpler Allah Tealâ’ya huşu içinde O’nun rızasına uygun şekilde namaz kılarlar.

8- Hayır İçin Malı Çeşitli Şekillerde Sarfetmek

Onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden bir kısmını duruma göre gizlice ve açıktan sarfederler. Riya ve gösteriş olmasın diye yaptıkları infâkı kendileriyle Rableri arasında gizli tutar, bazen de teşvik etmek, insanlara öğ­retmek ve örnek olmak için açıktan sarfederler. Bu, ister eşler, çocuklar ve fa­kir akrabalar için yapılan “farz olan” harcama olsun isterse yakın olmayan fa­kir ve miskinler için yapılan “mendup infak” olsun değişmez.

9- Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek

Onlar, cahilliğe karşı yumuşakça muamele etmek ve eziyete karşı sabret­mek gibi kötülüklere iyilikle mukabele ederler. Allah Tealâ “şöyle buyurur: “Bil­gisizler kendilerine laf attığı zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler” Furkan, 125(63); “Faydasız bir şeye rastladıkları zaman yüz çevirip, vakarla geçerler.” (Furkan, 25/72). Yine izini silmesi için kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yaparlar.

İmam Ahmed, Ebû Zer (r.a.)’den Rasulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: “Bir kötülük yaptığın zaman hemen peşinden bir iyilik yap ki onu silip yok etsin.”

Yine Ahmed, Tirmizi, Hakim ve Beyhaki de Ebû Zer (r.a.)’in rivayetine gö­re Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kötülüğün arkasından hemen bir iyi­lik yap ki onu yok etsin. İnsanlara güzel ahlâkla muamele et.” Bilinmektedir ki kötülük yapanlara ve diğer insanlara güzel bir şekilde davranmak daha fazilet­li, daha cömertçe bir muamele ve daha tesirlidir. Çünkü bu, işleri kolaylaştırır, kini defeder ve neticesi daha emindir.

Allah, akıllı müminlerin bu övgüye lâyık özelliklere sahip olduklarını açık­ladıktan sonra onların hak ettikleri karşılığı zikretmiştir.

“İşte onlar için mutlu son vardır.” Zikredilen bu özelliklere sahip kimselere dünya ve ahirette güzel son ve mutluluk vardır. Öyleki dünyada düşmanlarına karşı onlara yardım edilir, ahirette de cenneti elde ederler.

Hemen peşinden Allah, bu sonu daha da belirginleştirerek şöyle buyur­muştur: “Adn cennetleri” Bu güzel akıbet, içinde ebedî olarak kalacakları cen­netlerdir.

Hem onlar ve hem de eşlerinden, baba ve çocukları cihetinden sâlih mü­minler bu cennetlere girerler. Bu ayet, cennetteki derecelerin şefaatla yüksele­bileceğini göstermektedir. Yine ‘sâlih olmanın’ şart koşulması delâlet etmekte­dir ki sırf soy bağı bir işe yaramamaktadır. Neseb bağı, eğer sâlih amelle birlik­te olmazsa hiçbir şey ifade etmez. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sûra üflen­diği zaman, o gün aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez.” (Mü’minün, 23/101). “Allah’a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün…” (Şuara, 26/88-89).

Tirmizi’nin rivayetinde, Rasulullah (s.a.), ölüm hastalığı sırasında Fatıma (r.a.)’ya şöyle demişti: “Ey Muhammed kızı Fatıma! Malımdan dilediğini iste. Ancak Allah’ın hakkımdaki takdiri karşısında sana hiçbir şekilde fayda sağla-yamam.”

Onlar cennete girerken melekler “Dünyada sabrettiğiniz için Allah’ın selâ­mı ve rahmeti üzerinize olsun. Devamlı emniyet ve selâmet içinde olun. Dün­yanın sonucu cennet olması ne güzeldir” diyerek çeşitli kapılardan girip yanla­rına gelirler. “Selâm” kavli, bir mahzûfu ihtiva eder ki takdiri “Selâmün aley-küm derler” şeklindedir.

İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim’in Ebu Umâme (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) her yılın başında şehitlerin kabirlerini ziyaret eder ve şöyle derdi: “Sabretmenize karşılık size selâm olsun. Sizin sonunuz ne güzeldir.” Aynı şekilde Ebûbekir, Ömer ve Osman (r.a.)’da böyle yaparlardı. [11]

Bedbahtların Özellikleri Ve Onlara Verilen Ceza

25- Sağlam söz verdikten sonra Allah’ın ahdini bozanlar, Allah’ın birleştirilmesim emrettiğini ayıranlar ve yeryuzunde bozgunculuk yapanlar, işte la’net onlara

Açıklaması

Allah Tealâ, bedbahtları şu üç özellikle vasıflandırmıştır:

1- Ahdi bozmak: Onlar, Allah’ın kullarını mecbur ederek emrettiği ahdini bozarlar. Bu ahit, O’nun birliğine, kudretine ve iradesine iman etmek, nebileri­ne, resullerine, kitaplarına ve peygamberlerine vahyedilenlere gönülden inan­mak gibi Allah Tealâ’yla alâkalı olsun veya insanların haklarıyla ilgili olsun birdir, durum değişmez.

Ahdi bozmak, esasen Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren delilleri dü­şünmemek veya düşünüp, doğruluğunu anlayıp sonra inat edip gereğini yap­mamak ya da onlardan şüphe edip hakkın aksine inanmak demektir.

“Söz verdikten sonra” sözü, doğruluğunu ikrar edip kabullendikten sonra demektir.

2- Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağları koparmak: Yani, Allah’a ve peygamberlerine iman etmek, akrabalarla ilişkiyi kesmek, müminlere ve diğer hak sahipleriyle bağları kopartmak ve onlarla yardımlaşmamak ve Allah’ın farz kıldığı bütün bağları kesmek.

3- Yeryüzünde bozgunculuk yapmak: Onlar, kötü ve çirkin işleriyle yeryü­zünü ifsat eder, kendilerine ve diğer insanlara zulmeder ve Allah’ın dinine de­ğil, başka sapıklıklara davet ederler. Yine onlar, şahıslara ve mallara haksızlık etmekten geri durmaz, ülkeyi harab etmeye, fitne, savaş ve perişanlık ateşini tutuşturmaya vesile olan her haltı işlerler.

Bundan sonra Allah Tealâ, bu insanların hak ettikleri cezayı bildirerek şöyle buyurmuştur: “İşte bu özelliklere sahip olanlar, laneti”, Allah’ın rahme­tinden kovulmayı, dünya ve ahiretin hayır ve iyiliklerinden uzaklaştırılmayı “hak etmişlerdir.”

“Onlara kötü akıbet vardır.” Bu akıbet cehennem azabıdır. Oraya giren sa­dece kötülük görür.Yine Allah Tealâ, daha önce şöyle buyurmuştu: “Varacakla­rı yer cehennemdir; ne kötü olacaktır!” (Ra’d ,18). [12]

Rızık Sadece Allah’tandır, Mucizeler Allah’ın Elindedir Ve Allah, Kendisine İman Edenleri Hidayete Ulaştırır

26- Allah, dilediği kimsenin rızkını ge­nişletir ve daraltır. Dünya hayatıyla övünenler bilsinler ki dünyadaki hayat ahiret yanında sadece bir geçimlikten ibarettir.

27- İnkâr edenler: “Rabbinden (Muham-med’e) bir mucize indirilmeli değil miy­di?” derler. De ki: “Doğrusu Allah dile­yeni saptırır ve kendisine yöneleni doğru yola eriştirir”

28- Onlar inanmış ve kalpleri Allah’ı zikretmekle huzura kavuşmuş insan­lardır. Dikkat edin, kalpler ancak Al­lah’ı zikretmekle huzura kavuşur.

29- İman eden ve sâlih amel işleyen kimseler için hoş bir hayat ve dönüle­cek güzel bir yer vardır.

Açıklaması

Allah Tealâ, müşrikler için kötü yurt ve cehennemin var olduğunu ifade edince hemen arkasından dünyadaki rızık taksiminin açıklanması ve rızkın iman ve küfürle bir alâkasının bulunmadığının bildirilmesi uygun düşmüştür. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah Tealâ, dilediği kimsenin rızkını genişle­tir ve dilediğininkini de daraltır.” Çünkü bunda insanın mümin ve kâfir olma­sına bakılmaksızın Allah’ın hikmet ve adaleti söz konusudur. Allah, müminin rızkını imtihan ve ibtilâ sebebiyle, sevabını ve ecrini arttırma için kısmış olabi­lir. Yine kâfirin rızkını da birden cezalandırmayıp mühlet vermek ve ahirette onu nimetlerden mahrum etmek için bol vermiş olabilir. Böylece adalet tahak­kuk eder. Yoksa kâfirin rızkının genişliği, onun aziz ve şerefli olduğunu, Al­lah’ın ondan razı olduğunu, müminin darlık içinde olması da onun değersizliği­ni ve Allah’ın ona gazap ettiğini göstermez. Allah Tealâ, kâfirin rızkı konusun­da şöyle buyurmuştur:

“Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır, farkında değiller.” (Mü’minun, 23/56).

“Ayetlerimizi yalanlayanları, bilmedikleri yönden, ağır ağır sonuçlarına yaklaştıracağız.” (A’raf, 7/182).

Allah Tealâ, bundan sonra zenginlik içindeki müşriklerin durumunu be­yan etmiştir. “Mekkeli müşrikler, dünya hayatında sahip oldukları nimetlere çok sevinip, onlardan ötürü kibirlenmişler, gözleri başka hiç bir şey görmemiş­tir. Tabiî ki Allah katındaki nimetleri idrak edememişlerdir. Ancak dünyadaki nimetler, ahiret yanında sadece çabucak yok olup giden basit bir faydadan iba­rettir.

İmam Ahmed, Müslim ve Tirmîzi’de Benî Fehr’in kardeşi Müstevrid’in ri­vayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ahiret karşısında dünyanın durumu, birinizin şu parmağını denize daldırması gibidir. O kimse ne elde ettiğine şöyle bir baksın.” Bu sırada Rasulullah (s.a.), şehadet parmağı­nı göstermiştir.

Tirmizî’de İbn Mesûd (r.a.) şöyle der: “Rasulullah (s.a.), hasırın üstünde uyumuştu. Kalktığında bir tarafı hasırın izleriyle doluydu. ‘Yâ Rasülallah (s.a.)! Sana bir döşek hazırlasak!’ dediysek de O ‘Dünyadan bana ne! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgenip yola koyulan, orasını terkedip gi­den yolcuya benzer.’ buyurdu.”

Allah Tealâ, müşriklerin dünya hayatının sağlamış olduğu menfaatlerle aldandıklanm ve maddiyâtın onların duygularını ve kalplerini körelttiğini be­lirtirken aldanmanın ve maddenin esiri olmanın kaçınılmaz sonucunu da ifade etmiştir. Şöyle ki müşrikler, Rasulullah (s.a.)’dan peygamberliğinin doğruluğu­nu gösteren maddî bir mucize istemişlerdir. Çünkü onlar, Kuran’ın tasdik eden bir mucize ve istedikleri hususta kesin bir delil olduğuna inanmıyorlardı. Zira maddeciydiler. Onların nezdinde akla hitabedebilmek imkânsızdı. Bu görüşü ileri sürenler, Abdullah b. Ebî Umeyye ve arkadaşlarıydı.

Allah Tealâ, bu tekliflerini şöylece hikâye eder: “Mekkeli müşrikler, şöyle bir istekte bulunurlar: ‘Muhammed’e de Musa ve İsa (as)’nın mucizeleri gibi bir delil veya herkesi susturan, belirgin, maddî bir mucize indirilmeli değil miydi?’ O kâfirler başka bir sefer de şöyle demişlerdi: “Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin.” (Enbiya, 21/5).

Allah, onların istediklerini yapmaya elbette muktedirdir. Fakat bir hadis­te şöyle buyrulmuştur: “Mekkeli kâfirler, Rasulullah (s.a.)’dan Safa Tepesini al­tın madenine çevirmesini, pınarlar fışkırtmasını, Mekke’nin etrafındaki dağla­rı uzaklaştırıp yerlerine geniş meralar ve bahçeler yapmasını isteyince Allah, peygamberine şöyle vahyetti: ‘Ey Muhammedi Dilersen onlara bütün bunları veririm. Ancak yine de inkâr ederlerse, âlemlerden hiç kimseye yapmadığım şe­kilde onlara azab ederim. İstersen de onlara tevbe ve rahmet kapısını açık tuta­rım. ‘ Rasulullah (s.a.) şöyle dedi: ‘Yâ Rabbi! Onlara tevbe ve rahmet kapısını açık tut.

Allah, onların bu isteklerini reddederek, mucizelerin indirilmesinin hida­yet ve sapıklıkla bir alâkasının bulunmadığını, bilâkis her şeyin Allah’ın elinde olduğunu bildirmiştir: “Siz ne kadar inatçı ve inkârda ne kadar kararlısınız! Eğer Allah, hidayete ermenizi istemezse size mucizelerin indirilmesinin hiçbir faydası yoktur. Sizin gibi küfürde kesin kararlı ve inatçı olanların bütün muci­zeler indirilse de hidayete ermeleri imkânsızdır. Çünkü dalâlet ve hidayet Al­lah’ın elindedir. Allah, dilediğini sapıklığa düşürür. Bazı mucizeler indirildik­ten sonra sizi sapıklığa düşürüp, onlardan ibret almanızı engellediği gibi başka mucizeler indirilirken de sizi saptırır. İnat etmeyi bırakıp hakka veya İslâm’a ya da “Kendisine yöneleni, doğru yola eriştirir.” kavli, “Kendisine selim bir kalp ile dönen kimseyi dinine ve kendisine itaata ulaştırır.” takdirindedir.

Bu ayete benzer pek çok ayet vardır: “Eğer Biz, onlara melekleri indirir-sek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedik­çe yine de inanmazlardı; fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar.” (En’am, 6/111). “İnanmayacak bir millete, ayetler ve uyarmalar fayda vermez.” (Yunus, 10/101). “Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine her türlü belge gelse bile iman etmezler.” (Yunus, 10/96-97).

Allah Tealâ, peşinden hidayeti hak edenleri zikretmiştir: “Allah, Kendisini ve Rasulünü tasdik edenleri, kalpleri içtenlikle, güvenerek ve ümit ederek Al­lah’ın bir tek olmasıyla ve O’nun vaadiyle sükûnete kavuşanları hidayete ulaş­tırır. Dikkat edin, müminlerin kalpleri ancak Allah’ı hatırlamak, ayet ve delil­lerini düşünmek ve mükemmel kudretini yakînen bilmekle huzura kavuşur, onların sıkıntı ve huzursuzlukları yok olur. Zira bu kalplere artık iman nuru yerleşmiştir.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.” (Zümer, 39/23). Mümin, Allah’ın cezalandırmasını hatırladığı zaman korkar. Allah şöyle buyurmuştur: “Mümin­ler ancak, o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer.” (Enfal, 8/2). Yi­ne mümin, Allah Tealâ’nın sevap ve rahmet vaadini hatırladığında kalbi huzu­ra kavuşur ve sükûnete erer. “Ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını arttırır ve Rablerine güvenirler.” (Enfal, 8/2).

Allah Tealâ, müminlerin mükâfatını bildirerek şöyle buyurmuştur: “İman eden ve sâlih amel işleyen kimseler için hoş bir hayat, nimetler, iyilikler, güzel ecirler ve dönülecek güzel bir yer vardır.”

İbn Abbâs (r.a.)’ın görüşüne göre “Tûbâ” cennettir. Cennetde bir ağaç oldu­ğu görüşü de ondan rivayet edilmiştir. Kurtubî, Tûbânın cennette bir ağaç ol­duğu görüşünü tercih etmiş ve şöyle demiştir: “Doğru görüş, onun ağaç olması­dır. “[13] Çünkü bu hususta Utbe b. Abdussulemî’den merfû olarak rivayet edilen şu hadis mevcuttur: ” ‘Tûbâ’ ismi verilen ağaç, ne güzel ağaçtır.” Süheylî’nin belirttiğine göre bu hadis sahihtir.

Yine İmam Ahmed, Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den merfû olarak şu hadisi ri­vayet etmiştir: ” ‘Tûbâ’, cennette bir ağaçtır. 100 yıllık bir mesafeyi kaplar. Cennet ehlinin elbiseleri, onun yemiş kapçıklarından çıkar.”

Buharî ve Müslim, Sehl b. Sa’d (r.a.)’den, Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: “Muhakkak ki cennetde yolcunun gölgesinde 100 yıl yürüyüp de katedemediği bir ağaç vardır.” Allah’ın ihsanına ve kudretine sınır yoktur.

Neseî hariç Kütübi Sitte’de Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivayet ettiği hadise gö­re cennette “Orada gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insan aklının düşü­nemediği nice şeyler vardır.” [14]

Kuranın Azametinin Ve Allah’ın Herşeyi Kuşatan Kudretinin Açıklanması

30- Sana vahyettiğimizi okuman için, seni de onlardan önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik. O ümmet Rahman’ı inkâr eder. De ki: “O, benim Rabbimdir. O’ndan başka bir ilah yoktur. Yalnız O’na güvendim. Dö-

nüşüm de o,nadır,,

31-“Eğer Kuran ile dalar yürütülmüş veya yeryüzü yarılmış yahut ölüler ko- »»Şturulrnuş olsaydı, kâfirler yine de inanmazlardı. Oysa bütün işler, Allah’a aittir’ inananlar “Mlh dilerse bütün insanları doğru yola eriştirebilir” gerçeğini bilmediler mi? AUah’ın sözü yeri- ne gelinceye kadar, yaptıkları işler se- bebiyle inkâr edenlere bir belânın do- kunması veya yurtlarının yakınına inmesi devam eder durur- Allah, verdiği sözden şüphesiz caymaz.

32- And olsun ki senden önce de nice peygamberler alaya alınmıştı. İnkâr edenlere önce süre tanıdım, sonra ceza- larını verdim. Cezalandırmam nasıldı?

33- Herkesin yaptığını gözeten Allah, bunu yapamayan putlarla bir olur mu? Onlar Allah’a ortak koştular. Ey Mu­hammedi De ki: “Onlara bir ad bulun bakalım. Yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz? Yoksa kuru sözlere mi aldanıyorsunuz? Fakat inkâr edenlere, küfürleri güzel gösteril­di ve doğru yoldan alıkonuldular. Za­ten Allah’ın saptırdığına yol gösteren bulunmaz.

34- Onlara dünya hayatında azab vardır, ahiret azabı ise daha çetindir.Allah’a karşı onları bir koruyan da yoktur.

Açıklaması

Ey Muhammed! Geçmiş ümmetlere peygamberler gönderdiğimiz gibi Al­lah’ın dinini ve sana vahyettiklerimizi kendilerine bildirmen için seni de bu ümmete gönderdik. Senden önceki peygamberler yalanlandı. Onlar sana birer örnektir. Onlara şiddetli azabımızı indirip, cezalandırdığımız gibi bunlar da başlarına cezanın gelmesinden sakınsınlar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Allah’a and olsun ki, senden önceki ümmetlere peygamberler gön­derdik. ” (Nahl, 16/63) “Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendileri­ne yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve eza edilmeye katlandılar. Al­lah ‘m sözlerini değiştirebilecek yoktur. And olsun ki peygamberlerin haberi sa­na da geldi.” (En’am, 6/34).

Netice olarak mana şöyledir: Muhakkak ki Biz, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdiğimiz gibi seni de insanlara teblîğ ettiğin ve okuduğun bir Kitap ile gönderdik. Peygamberler yalanlanınca bak onlara nasıl yardım edip, onları ve onlara uyanları dünya ve ahirette mutlu sona eriştirdik.

Seni kendilerine gönderdiğimiz bu ümmet, rahmeti her şeyi kaplayan Rahmân’ı inkâr eder, Onu ikrar etmez, nimetlerine ve ihsanına şükretmez ve ‘O’nun ortağı vardır’ derler.

Onlara de ki: ‘Ben, sizin inkâr ettiğiniz Rahmân’a iman ediyor, O’nu itiraf edip, Rab ve ilâh olarak tanıyorum. O, benim her işimi idare eder ve benim ya-ratıcımdır. O, benim kendisinden başka ilâh olmayan Rabbimdir. Ondan baş­ka ne rab ne de mabud vardır.’

Bütün işlerimde O’na tevekkül ettim. Her işimi O’na havale edip O’na gü­vendim. Dönüşüm de O’nadır. Çünkü O’ndan başka hiç kimse buna lâyık değil­dir. Veya tevbem O’nadır.” İkinci mana, “Suçunun bağışlanmasını dile” (Gafir, 55) ayetindeki manayla aynıdır.

Bundan sonra Allah Tealâ, Kuran’ın azametini, sânını ve daha önce indiri­len diğer kitaplar üstünlüğünü açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Eğer daha ön­ce indirilen kitaplara arasında bir kitap olup onu okumakla dağlar yerlerinden yürütülmüş veya yeryüzü parçalanıp yarılmış ve nehirler, pınarlar fışkırtılmış yahut onu okumakla kabirlerindeki ölüler diriltilerek konuşturulmuş olsaydı, bu özelliklere sâhib olan kitap başkası değil yine bu Kuran olurdu. Hatta için­deki îcâz sebebiyle öncelikle o olurdu. Öyle ki insanlar ve cinler, ne onun gibi bir kitabı ne de her hangi bir suresinin benzerini getirmeye güç yetirebilirlerdi. Yine o, önünden ve arkasından içine batılın giremiyeceği bir kitaptır. Çünkü yaratıcının varlığını gösteren yaratılışla ilgili delilleri, insanlığı düzelten ve on­ları dünya ve ahirette mutlu kılan kanun ve hükümleri ihtiva etmektedir. Şu ayet de zikri geçen ayetin benzeridir: “Ey Muhammedi Eğer Biz, Kuranı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça ol­duğunu görürdün.” (Haşr, 59/21).

Oysa bütün işlerin döneceği yer Allah Tealâ’dır. Eğer bir işi O dilerse olur, aksi takdirde olmaz. Allah, kimi sapıklığa düşürürse ona kimse doğru yolu gös­teremez. Hidayete erdirdiklerini de hiç kimse delâlete düşüremez. Allah Tealâ, mutlak iradesi ve hükmüyle mucizeleri indirir. O, her şeye kadirdir. Eğer kâfir­lerin isteklerini gerçekleştirmek uygun olup, hikmet ve maslahatı ihtiva etsey­di onları yapardı. Ancak Kuran, akıllı insanlar için mucize olarak yeter de ar­tar. İlâhî irade, bundan başkasına bağlı değildir. Çünkü Allah Tealâ, onların bu isteklerinin fayda vermiyeceğini ve kalplerinin yumuşamıyacağını bilmektedir. Onların kalpleri taşlaşmış hatta daha da katı olmuştur. Sapıklığa düşürmek ve hidayet, sebep-sonuç prensibine bağlıdır. Allah, Kuranda hidâyete yetecek ayetler indirmiştir. Kim bunlardan yüz çevirirse sapıklığa düşer. Dolayısıyla ayetleri terketmek, dalâlete düşme sebebidir.

Müminler, eğer dilerse Allah’ın Kuran ile bütün insanları imana hidayet etmeye kadir olduğunu bilmediler mi? Veya, iman edenler, bütün mahlûkâtın imanından ümit kesip, eğer dilerse Allah’ın bütün insanları dinine hidayet ede­bileceğini bilmiyorlar veya düşünmüyorlar mı? Zira akıl ve gönüllere bu Ku-ran’dan daha üstün gelen ve daha çok tesir eden bir delil ve mucize söz konusu değildir.”

Buharî’de bulunan sahih hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hiç bir peygamber yoktur ki ona, insanların iman etmiş olduğu bir mucize ve­rilmiş olmasın. Ancak bana verilen, Allah’ın bana vahyettiği Kuran’dır. Ben, kıyamet gününde ümmeti en çok olan peygamber olmayı ümit ediyorum.” Mana şudur: Her peygamberin mucizesi vefatıyla son bulmuştur. Bu Kuran ise ebe-diyyete kadar bakî olan bir delildir. İnsanı hayrete düşüren unsurları tüken­mez, pek çok kere reddedilmesine rağmen benzeri ortaya konamaz. Alimler ona doyamaz. O eğlence için olmayıp kesin bir sözdür. Onu terkeden zâlimi Allah mahveder. Kuran’dan başka yerde doğru yolu arayanı Allah sapıklığa düşürür.

“Seni yalanlamaları ve sonuna kadar inkârlarına devam etmeleri sebebiy­le dünyada öldürülme, esir edilme ve mallarının ganimet olarak zorla alınması gibi musibet ve belâların, kâfirlerin başlarına veya öğüt ve ibret almaları için etrafındakilerin başlarına gelmesi devam eder durur.” Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “And olsun ki çevrenizde bulunan bir çok kasabaları yok etmişizdir.

Belki doğru yola dönerler diye ayetleri türlü türlü anlatmışızdır.” (Ahkaf, 46/27).

“Onlara karşı sana yardım ederek onlar hakkındaki sana olan vaadini ye­rine getirene kadar… “Bu vaad, İbn Abbâs (r.a.) ve diğer alimlerin de belirttiği gibi Mekke’nin fethidir. Veya bu âlem diğer kâfirler için son bulana kadar.”

“Doğrusu Allah”, sana söz verdiği kâfirlere karşı zafer “vadini yerine geti­rir. Peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara dünya ve ahirette yardım edeceği hususundaki verdiği sözü bozmaz. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sakın Al­lah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma. Doğrusu Allah, güçlü­dür, öç alandır.” (İbrahim, 14/47).

Bundan sonra Allah, bu mucizeleri isteyerek kâfirlerin alay etmelerine ve kavminden bazılarının yalanlamalarına karşılık Peygamberin (s.a.)’e bir teselli olarak ve bu sebepten kendisine zor gelen hâli hafifleten bir ayet indirmiştir: “Eğer kavminden bazıları seni yalanlar ve müşrikler seninle alay eder, inat ve kibir olsun diye senden mucizeler isterlerse onların eziyetlerine sabret. Senden önceki peygamberlerde senin için örnekler vardır.” Hemen peşinden Allah Tealâ, onlara nasıl davranacağını bildirmiştir: “İnkâr edenleri bir müddet bek­lettim, onlara süre tanıdım. Sonra onlara azap ettim. Bak bakalım, onları ceza­landırmam nasıldır?” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Nice kasabalara, haksız oldukları halde, mehil vermiştim. Sonunda onları yakalayıverdim. Dönüş an­cak Banadır.” (Hacc, 22/48).

Buharî ve Müslim’de Rasulullah (s.a.), “Şüphesiz Allah, zâlime mühlet ve­rir. Nihayet onu yakaladığında zâlim O’nun elinden kurtulamaz.” buyurmuş sonra da “Allah, kasabaların zâlim halkını yakalayınca böyle yakalar; yakala­ması da şiddetli ve elimdir.” (Hûd, 11/102) ayetini okumuştur. Ayetten maksat şudur: “Şüphesiz Ben, o geçmiş ümmetlerden öç aldığım gibi bu kâfirlerden de öç alacağım.”

Burada Allah Tealâ, kâfirlerin içinde bulundukları durumu ve aklî yapıla­rını kınamış ve onların bu hâline şaşılması gerektiğini belirtmiştir: Doğrusu Allah, her nefsi ve işlediği iyilik ve kötülükleri bilmektedir. O, her şeyi bilir ve her şeye kadirdir. Allah şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammedi Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dâir Kuran’dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın, yaptıklarınıza daldığınız anda mutlaka Biz, sizi görürüz.” (Yunus, 10/61). “Dü­şen yaprağı ancak O bilir.” (En’am, 6/59). ‘Yeryüzünde yaşayan bütün canlıla­rın rızkı ancak Allah’a aittir. O, canlıları babalarının sulbünde kararlaşmış ve analarının rahminde kararlaşmakta iken de bilir. Herşey apaçık bir Kitap’ta-dır.”(Hûd, 11/6).

Allah, her şeye kadirken ve her şeyi bilirken nasıl olur da o kâfirler kadir olan ve bilen bir zâtı, ne kendisi ne de başkası için fayda ve zarar vermeye güç yetirebilir bir varlıkla bir tutarlar. Nasıl olur da böyle bir varlığı rab edinip de ondan kendilerine fayda sağlamasını ve zararı uzaklaştırmasını isteyebilirler!” Ayet, aralarında benzerliğin olmadığını ispat etmektedir.

Allah Tealâ, geçen manayı pekiştirerek şöyle buyurmuştur: “Onlar Allah’a ortaklar koştular.” Allah’a, putlar ve eşlerden ortaklar koşarak, O’nunla bera­ber bu ortaklara taptılar.

Arkasından bir kere daha onları kınamış ve azarlamıştır: “De ki: ‘Onları bize anlatıp, bildirdin. Üzerlerindeki sis perdesini aralayın da insanlar onları tanısınlar. Zira onlar gerçek değildir. Fayda ve zarar veremedikleri için de iba­det edilmeye asla lâyık değillerdir.”

“Yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi” Yoksa Allah’a, mevcut olmayan fakat ibadet edilen ortakları mı “haber veriyorsunuz?” Çünkü eğer bu ortaklar yeryü­zünde bulunsalardı Allah, mutlaka onları bilirdi. Zira O, her şeyi bilir. Ayet, or­takların mevcudiyetini iptal etmiştir. Soru ise, kınama ve azarlama manası ta­şımaktadır.

“Yoksa kuru sözlere mi aldanıyorsunuz?” Yoksa onların fayda ve zarar ver­diklerini zannederek mi veya boş yere batıl olarak bunu söyleyerek mi onlara

ortaklar’ diyorsunuz. Yani, siz bu putlara ancak fayda ve zarar verdikleri zan­nıyla taparak, onlara ilâh adını verdiniz.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah, onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve canlarının is­tediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk rehbe­ri gelmiştir.” (Necm, 53/23).

Netice olarak “Herkesin yaptığını gözeten Allah…” ayetinde, müşriklerle mücadele edilmiş, kınanıp azarlanmışlar ve onların kafa yapılarına şaşılıp hayret edilmiştir. Böylece bu ortakların ibadet edilmeye lâyık oldukları husu­sundaki aklî ve naklî deliller ortadan kaldırılmıştır.

Kâfirlerle yapılan bu münakaşa ve mücadelenin hiç bir faydası yoktur. Çünkü onlara, inkârları, içinde bulundukları sapıklık ve gece gündüz buna ça­ğırmaları güzel gösterilmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurur: ‘[Onların yanına bir takım yardakçılar koyarız da geçmişlerini geleceklerini onlara güzel gösterir­ler ” (Fussilet, 41/25). Onlara, içinde bulundukları sapıklık doğru ve güzel gös­terilmesi sebebiyle hak yolundan, Allah yolundan ve mutedil din yolundan doğru yoldan alıkonuldular.”

Zâten Allah, küfrü ve isyanı sebebiyle kimi hor ve zelil kılarsa, onu hidâ­yete, kurtuluş ve mutluluk yolunda yürümeye muvaffak kılacak hiç kimse yok­tur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez.” (Maide, 5/41). “Ey Muhammedi Onların doğru yolda olmalarına ne kadar özensen, yine de Allah saptırdığını doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da olmaz.” (Nahl, 16/37).

Bundan sonra Allah Tealâ, onların çekecekleri cezayı bildirerek şöyle bu­yurmuştur: Onlara dünyada müslümanlann eliyle öldürülme, esir edilme, zelîl cima ve savaş gibi şiddetli bir ceza veya bedenlerine isabet eden belâlar yada benzeri musibetler vardır.

“Âhiret azabı” dünyadaki azaptan “daha şiddetli” ve daha can yakıcıdır. Müslim de İbn Ömer (r.a.)’in rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.), biribirlerine lanet eden iki kişiye şöyle demiştir: ‘Şüphesiz dünya azabı, ahiret azabın­dan daha kolaydır.’ Çünkü dünya azabı bir süre içindir. Diğeri ise cehennemde ebedî ve devamlıdır. Ahiretteki azap, dünyadakinin 70 katı fazladır.

“Allah’a” azabına karşı “onları bir koruyan”, muhafaza eden ve himaye eden kimse de “yoktur”. Allah katında O’nun izni olmadan hiç kimseye şefaat da edilmez. [15]

Cennetin Özellikleri, Ehl-i Kitabın, Rasulullah (S.A.)’A Karşı Tutumları Ve Müşriklerin Şüpheleri

35- Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vaadedilen cennet: Altından ırmaklar akar. Oranın yiyecekleri devamlıdır, gölgeleri de. Bu, elde edeceği sonuçtur. İnkarcıların varacağı sonuç ise ateştir.

36- Kendilerine Kitap verdiklerimiz, sa­na indirilenden memnun olurlar. Karşı gruplar içinde ise, onun bir kısmını in­kâr edenler vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na asla or­tak koşmamakla emrolundum. Hepinizi ancak O’na çağırıyorum ve dönüşüm O’nadır.”

37- Böylece Biz, Kuran’ı arapça bir hü­küm ve hikmet olarak indirdik. Sana ilim geldikten sonra onların hevesleri­ne uyarsan, and olsun ki, Allah’tan senin için ne bir yardımcı vardır, ne de bir koruyucu.

38-And olsun ki, senden önce nice peygamberler gönderdik, onlara eşler ve Aliahın nlmnnan çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir mucize getire­mez. Her zamanın yazılmış bir hükmü vardır.

39- Allah dilediğini siler, dilediğini bı­rakır. Ana Kitap, O’nun katmdadır.

Açıklaması

Sana anlattıklarımızda veya sana okunanlarda alışılmışın dışındaki mi­sallere benzeyen cennetin özellikleri vardır. Allah’ın muttakîlere vaadettiği bu cennetin, yanlarından, kenarlarından ve ehlinin dilediği şekilde akan nehirleri vardır. Bu nehirler, çağlaya çağlaya akar ve cennet ehlinin dilediği şekilde yol alırlar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ır­makları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onla­ra orada her türlü ürün ve Rablerinden mağfiret vardır. Bunların durumu, ateşte temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?” (Muhammed, 47/15).

Orada yenilen meyvelere ve yiyeceklere, içilen içeceklere ne ara verilir ne de bunlar son bulur. Aynı şekilde gölgesi de devamlıdır, yok olup gitmez. Orada ne güneş ne sıcak ne de soğuk vardır.” “Orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler.” (İnsan, 76/13).

Buharî ve Müslim’de İbn Abbas (r.a.), Kusûf (güneş ve ay tutulması) na­mazından bahsederken şöyle demiştir: Sahabe dedi ki: Yâ Rasulallah! Seni, şu­rada durduğun yerde bir şeyler yerken gördük. Sonra korkup, çekinip uzaklaş-tın. Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: Doğrusu ben, cenneti gördüm. Ondan bir salkım yedim. Eğer onu alsaydım dünya durdukça ondan yerdiniz.”

Allah Tealâ, cennetin bu üç özelliğini zikrettikten sonra şöyle buyurmuş­tur: Bu cennet, muttakîlerin elde edeceği sonuç ve neticedir. İnkârları ve gü­nahları sebebiyle kâfirlerin âkibeti ise cehennemdir. Allah Tealâ şöyle buyur­muştur: “Cehennemliklerle cennet ehli bir değildir. Kurtuluşa ermiş kimseler cennetliklerdir.” (Haşr, 50/20).

Ayetten maksat şudur: Allah’tan korkanların sevabı şaibelerden uzak ve devamlı olup sahibine fayda verir. Yine ayet, muttaki müminleri umutlandırır­ken, kâfirleri ümitsizliğe düşürür.

Bundan sonra Allah Tealâ, Ehl-i Kitab’ın Kuran karşısında iki gruba ay­rıldıklarını bildirmiştir. Kendilerine kitap verdiğimiz Yahudi ve Hristiyanlar iki gruba ayrılmıştır. Verilen kitapla amel edenler sana indirilen Kuran-ı Ke-rim’e sevinirler. Çünkü onların kitaplarında Kuran’ın doğruluğunu gösteren şahitler ve müjdeler vardır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: ‘Kendilerine verdi­ğimiz Kitab’ı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar.” (Ba­kara, 2/121). Onlar, Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi bir grup yahudi ve bir grup hristiyandır. Habeşistan, Yemen ve Necran’dan 80 kişiydiler.

Yahudi Ka’b b. Eşref, Seyyid, Âkib Uskafey Necrân ve adamları gibi Rasulullah (s.a.)’a karşı grup oluşturan ehl-i kitap içinde ise sana gelen hakkın bir kısmını inkâr edenler vardır. İnkâr ettikleri bu ayetler, ya şeriatlarına ya da tahrif ettikleri hükümlere muvafakat etmemiştir.

Yahudi ve Hristiyanlar arasındaki Kuran-ı Kerim ile ilgili bu fikir ayrılığı karşısında Allah Tealâ, kurtuluş ve mutluluk yolunu zikrederek şöyle buyur­muştur: “Ey Muhammed! De ki: ‘Ben sadece, ortağı olmayan Allah’a ibadet için gönderildim. Benden önceki peygamberler de bu maksatla gönderilmişlerdi, in­sanları sadece O’nun yoluna, O’na itaat etmeye ve O’na kul olmaya çağırıyo­rum. Yaptıklarımızın karşılığını görmek ve hesaba çekilmek için benim de sizin de, dönüşümüz yalnız O’nadır.'”

Şu ayet de bu manadadır: “De ki: Ey Kitap Ehli! Ancak Allah’a kulluk et­mek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi rab olarak benim­sememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin. Eğer yüz çevirir­lerse ‘Bizim müslüman olduğumuza şâhid olun.’ deyin.” (Âl-i İmran, 3/64).

Bu ayet, öldükten sonra kıyamet gününde dirilme, hesaba çekilme ve ya­pılanların karşılığını görme esaslarına işaret ettiği gibi aynı şekilde Allah’ın birliği ve şirki reddetme temellerine de dikkati çekmektedir.

“Biz, senden önce peygamberler gönderip onlara kitaplar indirdiğimiz gibi aynı şekilde sana da içinde hiçbir eğrilik bulunmayan, apaçık olan, anlamaları ve ezberlemeleri kolay olsun diye kavminin dilinde Arapça olarak Kuran-ı Ke-rim’i indirdik.” Bu ayet, göstermektedir ki bütün peygamberler, milletlerinin konuştuğu dille gönderilmişlerdir. Allah Tealâ şöyle buyurur: “Milletlerine apa­çık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik.” (İbra­him, 14/4).

“Hükmen” kavlinden maksat şudur: Kuran, hak ile batılı birbirinden ayı­rır, helâl ile haramı, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştıran kanun ve nizamla­rı açıklayarak her hususta hükmeder.

Bundan sonra Allah Tealâ, farz-ı misal kabilinden şöyle buyurmuştur: Eğer sen, kıble Kabe’ye döndürüldükten sonra Beyt-i Makdis’deki kıblelerine yönelmek gibi onların görüş ve güzel sözlerine uyarsan, and olsun ki Allah’a karşı sana yardım eden, seni Allah’ın cezalandırmasından koruyup, ona engel olan ve seni azaptan kurtaran çıkmaz.” Bu ayet, aslında Rasulullah (s.a.)’m ümmetine hitap etmektedir. Aynı şekilde hak dini iyice anladıktan sonra sapık insanların yoluna uyan alimleri şiddetle tehdit etmektedir. Ayrıca bu ayet, kâ­firlerin ümitlerini tamamen boşa çıkarmakta ve müminleri dinlerinde sebat et­meye teşvik etmektedir. Ayette Rasulullah (s.a.)’a hitap edildiği halde asıl he­def ümmetidir.

Hemen peşinden Allah Tealâ, müşriklerin çok evlilikle Rasulullah (s.a.)’a dil uzatmalarını reddetmiştir: “Ey Muhammed! Seni müjdeleyici bir peygam­ber olarak gönderdiğimiz gibi aynı şekilde senden önceki peygamberleri de müjdeleyici olarak gönderdik. Onlar da yemek yiyor, sokaklarda geziyor, evle­niyor ve çoluk çocuk sahibi oluyorlardı.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, ancak bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor.'” (Kehf, 18/90).

Buhari ve Müslim’de Enes (r.a.)’dan, Rasulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: “Bana gelince… Bazen oruç tutar bazen tutmam. Bazen ge­ceyi ibadetle geçirir bazen uyurum. Et yerim, evlenirim. Kim sünnetimden yüz çevirirse o, benim ümmetimden değildir.”

İmam Ahmed ve Tirmizi Ebû Eyyûb (r.a.)’dan, Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Şu dört şey, peygamberlerin sünnetindendir: Koku sürünmek, evlenmek, misvak kullanmak ve kınalanmak.”

Rasulullah (s.a.)’ın 54 yaşından sonra -ki genellikle bu yaştaki erkekler kadınlara fazla ilgi duymazlar- birden fazla hanımla evlenmesinin sebepleri şunlardır: İslâm davetini yaymak, Arap kabileleri arasındaki yakınlaşmayı sağlamadaki maslahatı gözetmek, ahlâk ve hanımlar arasında adaletli davran­mada müslumanlara örnek olmak, cihat ve diğer sebeplerden dolayı kaybettiği kocasının yerine geçerek bazı kadınlara merhametli davranmak.

Burada Allah, kâfirlerin Rasulullah (s.a.)’ın, mucize isteklerine karşılık vermekten aciz olduğunu söyleyerek ona dil uzatmalarını reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah izin vermeden hiçbir peygamber milletine bir mucize ya da harikulade bir şey getiremez.” Zaten bu doğru da değildir. Bu iş, onunla de­ğil bilâkis Allah Tealâ ile ilgilidir. O, dilediğini yapar ve istediği şekiide hükme­der. Size, bütün zamanlara karşı ebedî bir mucize olan Kuran-ı Kerim gelmiş­tir. O, Allah Tealâ’nın katından olduğunu ispat ederek, insanlara meydan oku­makta ve hasımlarını delillerle susturmaktadır.

“Her zamanın yazılmış bir hükmü vardır.” Ayetler ve mucizeler, hikmet se­bebiyle vaktinde ve Allah’ın bildiği bir zaman içinde gelirler. Allah katında her şey bir ölçüye göredir: ‘Şüphesiz Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.'” (Kamer, 49). Bu şu ayete benzemektedir: “Her haberin, gerçekleşeceği bir za­man vardır.” (En’am, 6/67). Zemahşerî şöyle der: “Her vaktin, kulların iyi ve sâ-lih olmalarını gerektiren unsurun kullara zorunlu kılındığı bir hükmü vardır. Vaz’ olunan şeriatlar, durum ve zamana göre değişebilen maslahatlardır. Musa ve İsa (a.s.) gibi geçmiş peygamberlerin, sonra Muhammed (s.a.)’in şeriatları zamanlarına uygun olarak gelmişlerdir. İnsanların ömürlerinin, ecellerinin, rı-zıklarınm ve işlerini yapabilmelerinin belirli vakitleri vardır. Bunlar, ne bir sa­niye öne geçer ne de bir saniye gecikebilirler.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: ‘Vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilir ne de öne geçebilirler.” (A’raf, 7/34).

Allah, dilediği ve hükmünün kaldırılmasını doğru gördüğü şeriatları nes-heder. Yerine bırakmayı istediği ve bırakılmasında maslahat gördüklerini de yerinde bırakır. Bu, Kuran-ı Kerim’dir. Bu sebepten Allah, onu peygamberine indirmiştir. Veya nesh edilmeden ‘bırakmiştır.

Ya da bu yazılanlardan dilediğini ehlinin başına getirerek siler ve onu ger­çekleştirir.”

Bütün kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz O’nun katındadır… Çünkü her olacak şey orada yazılıdır. Veya içinde hiçbir şeyin değişmediği kitap O’nun ka­tındadır. Ya da Allah’ın ilmi ve meleklerin sahifelerinde bulunan her şeyi an­cak o Kitapta bulunanlara uygundur. O Kitap, bu sebepten dolayı asıldır.”

İbn Ömer (r.a.) der ki: “Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘Al­lah, mutluluk, bedbahtlık ve ölüm dışındaki dilediği şeyleri siler, dilediklerini yerinde bırakır.'”

İbn Abbâs (r.a.) da şöyle der: “Allah, bazı şeyler dışında dilediklerini siler, dilediklerini yerinde bırakır. Bunlar, yaratılış, ahlâk, ecel, rızık, saadet ve bed­bahtlıktır.”

İbn Kesîr şöyle der: Ayetin manası şu şekildedir: “Allah, ilâhî hükümden dilediklerinin hükmünü kaldırır, dilediklerini yerinde bırakır.” İmam Ahmed, Neseî ve İbn Mace’nin Sevbân (r.a.)’dan rivayet ettiği şu hadis, bu görüşe dikkat etmeyi gerektirebilir: “Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Kişi, işlediği günâh sebebiyle rızıktan mahrum bırakılır. İlâhî takdiri sadece dua geri çevirir. Ömrü ancak iyilik uzatır.” Hâkim’den gelen diğer bir rivayet ise şöyledir: “Dua, ilâhî takdiri geri çevirir. İyilik, rızkı artırır. Kul, işlediği günâh sebebiyle rızıktan mahrum edilir.” Sahih bu hadiste, akrabalarla ilişkileri devam ettirmenin, öm­rü arttırdığı zikredilmiştir. Diğer bir hadis de şöyledir: “Şüphesiz dua ve Allah’ın takdiri, gökle yer arasında birbiriyle tutuşup çekişirler.”

Netice olarak bu ayet, her hususu içine almaktadır. Silmek ve yerinde bı­rakmak, hepsi için geçerlidir. Kitab’ın aslı değişmez. Mutluluk, bedbahtlık, ya­ratılış, ahlâk ve rızık müstesna kılınmıştır. Çünkü bunlar, değişmeyen husus­lardır. Onları, düşünce ve içtihatla idrak etmek mümkün değildir. Ancak bun­lar, Rasulullah (s.a.)’dan öğrenilir. Eğer hadis sahih ise onu almak farzdır.[16]

Peygamberin Görevi, Tebliğ Etmektir. Allah, Onu Görmektedir, Hesaba Çekecek Olan Da Odur. O, Kullar Arasında Hükmeder Ve Kâfirlerin Tuzaklarını Boşa Çıkarır

40- Ey Muhammedi Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de se­nin canını alsak da vazifen sadece teb­liğ etmektir. Hesap görmek Bize düşer.

41- Görmüyorlar mı ki, Biz yeryüzünü etrafından gitgide eksiltmekteyiz. Hü­küm Allah’ındır. O’nun hükmünü takip edip iptal edecek yoktur. O, hesabı ça­buk görür.

42- Onlardan öncekiler de tuzak kurdu­lar, oysa Allah’ın tedbirinin dışındaki bütün planlar anılmaya lâyık değildir. O, herkesi yaptığını bilir. İnkarcılar da, neticenin kimin olduğunu görecekler-

43- İnkâr edenler: “Sen peygamber değilsin.” derler. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve Kitab’ı bi­lenler yeter.”

Açıklaması

Ey Muhammed! Sen hayattayken müşrik olsun olmasın tüm düşmanları­na dünyada vadettiğimiz belâ ve cezanın bir kısmını sana göstersek de, bunları göstermeden önce senin canını alsak da vazifen sadece Rabbinin mesajını teb­liğ etmektir. Biz seni ancak Allah’ın risâletini insanlara ulaştırasın diye gön­derdik. Sen, sana emredilen görevi yerine getirdin. Onları doğru insanlar yap­mak senin vazifen değildir. Aksine hesaba çekmek ve yaptıkları iyilik ve kötü­lüklerin karşılığını vermek Bize düşer. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğüt verensin. Sen, onlara zor kullanacak değilsin. Ama kim yüz çevirir, inkâr ederse Allah onu en büyük aza­ba uğratır. Doğrusu onların dönüşü Bizedir. Şüphesiz sonra hesaplarını gör­mek de Bize düşmektedir.” (Gaşiye, 88/21-26).

Mekke’deki o müşrikler Bizim yeryüzünü gitgide eksiltmekte olduğumuzu unuttular veya bundan şüphe mi ediyorlar? Öyle ki Biz, sana toprak üstüne topraklar fethettiriyoruz. Sen onlara galip geliyor, İslâm toprakları genişlerken küfrün arazisi daralıyor. İnsanlar, gruplar halinde Allah’ın dinine giriyorlar.” Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimi­zi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mıdır?” (Enbiya, 21/44).

Bilimin ışığında bu ayet göstermektedir ki yeryüzü elips biçiminde geniş ve düz olup, yusyuvarlak değildir. Aksine yanlarından daralmış bir şekle sa­hiptir.

Geçmişte ise, biraz önce belirttiğim gibi bu ayetten, İslâm’ın gitgide şirki yok etmesi anlaşılıyordu. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “And olsun ki çevre­nizde bulunan birçok kasabaları yok etmişizdir.” (Ahkaf, 46/27).

İbn Abbâs (r.a.) şöyle der: “Bu ayetten maksat, yeryüzünün ileri gelenleri­nin, eşrafının, alimlerinin ölmesi, sâlih ve iyi insanların yok olup gitmesidir.” Fakat, Vâhidî’nin de dediği gibi, birinci görüş en uygun olan görüştür.

“Allah, tam manasıyla hükmeder.” O’nun yerine getirilmesi zorunlu olan hükmü geri çevrilmez. Takdirinin önünde kimse duramaz. Hiç kimse O’nun hükmüne dil uzatamaz veya onu iptal edemez ya da eleştiremez. Allah Tealâ’nm hükmünden birisi de yeryüzüne adaletle, ıslâh ve imar ederek sâlih kullarının vâris olmalarıdır.”

Allah, kullarını yakında ahirette hesaba çekecektir. Cezalandırması ya­kındır, kaçış yoktur. Onların cezalandırılması için acele etme. Zira Allah, dün­yada onlara öldürülme, esir edilme, rezil rüsvay ve zelil olma ve cezalandırılma şeklinde azab ettikten sonra ahirette de azaba çarptıracaktır.

  1. ayet, milletinin hile ve tuzaklarına karşı Rasulullah (s.a.)’ı teselli et­mekte ve onların eziyetlerine sabretmeye davet etmektedir. Zira zafer sonuçta kesinlikle Rasulullah (s.a.)’ındır. Mana şöyledir: “Geçmiş ümmetlerdeki kâfir­ler, peygamberlerine tuzaklar kurdular. Onları, memleketlerinden çıkarmak is­tediler. Nemrut’un İbrahim’e, Firavun’un Musa’ya, Yahudilerin İsa’ya ve Âd, Semûd ve Lût kavminin yaptığı gibi onlara eziyet edip çektirdiler. Allah da hile ve tuzaklarını başlarına geçirdi ve hayırlı âkibeti müttakilere nasib etti. Yani, kâfirlerin zulüm ve fesatları sebebiyle, onların helak olmalarını sağlayan plan ve tedbirleri gerçekleştirdi.”

“Allah’ın plan ve tedbiri dışındaki hiç bir tedbir zikredilmeye lâyık değil­dir. ” Allah Tealâ’nm izni .olmadan hilecilerin tuzakları zarar vermez. Bunlar ancak, O’nun dilemesi ve takdiriyle tesirli olabilirler. Sadece Allah’tan korku­lur.”

Bu, Hicretten az önce müşriklerin, Rasulullah (s.a.)’a kurdukları tuzaktan bahseden şu ayete benzemektedir: “inkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek ya da sürmek için düzen kuruyorlardı. Onlar düzen kurar­ken, Allah da düzenlerini bozuyordu. Allah düzen yapanların en hayırlısıdır.” i Enfal, 8/30).

“Onlar bir düzen kurdular, Biz farkettirmeden düzenlerini bozduk. Hilele­rinin sonunun nasıl olduğuna bir bak! Biz onları ve milletlerini, hepsini yerle bir ettik. İşte zulümlerine karşılık çökmüş bulunan evleri!” (Nemi, 27/50-52).

“Allah Tealâ,” bütün sırlan ve gizli olan “her şeyi bilir.” Herkesin amelinin karşılığını verecek, dostlarına yardım edip hilecileri cezalandıracaktır.”

Bu ayet, hile yapıp tuzak kuran tüm kâfirleri müthiş bir şekilde tehdit et­mekte ve Rasulullah (s.a.)’ı teselli edip, onların tuzaklarına karşı emin olduğu­nu bildirmektedir.

“Kıyamet gününde kâfirler neticenin kimin olduğunu” övgüye lâyık âkibe-tin mümin ve kâfirlerden hangi gruba ait olduğunu “yakînen göreceklerdir.” Dünya ve ahiretteki netice, peygamberlere tâbi olanlarındır. Onlar dünyada za­fer, ahirette de cenneti elde ederler.

Bundan sonra Allah, Rasulullah (s.a.)’ın peygamberliğini inkâr edenleri reddederek şöyle buyurur: Senin peygamberliğini inkâr eden kâfirler der ki: Sen, Allah katından gönderilmiş bir peygamber değilsin. İnsanları yalnız, or­tağı olmayan Allah’a ibadet etmeye çağırmıyor, onları karanlıklardan nura, putlara tapmaktan bir tek olan Allah’a ibadete, zulüm ve fesattan adalet, salâh ve doğruluğa ulaştırmıyorsun.”

İbni Merduveyh’den İbn Abbâs (r.a.) şöyle der: “Uskuf, Yemen’den Rasulul­lah (s.a.)’ın huzuruna geldi. Rasulullah (s.a.) ona ‘Siz İncil’de hiç peygambere rastladınız mı?’ diye sordu. Uskuf ‘Hayır’ dedi. Bunun üzerine Allah Tealâ, ‘İn­kâr edenler: ‘Sen peygamber değilsin’ derler…’ ayetini indirdi.”

Ey Muhammedi Onlara de ki: Allah’ın, risâletimin doğruluğuna şahit ol­ması, bana indirdiği mucize Kuran’la, doğruluğumu gösteren apaçık ayetlerle davetimi desteklemesi bana yeter. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Bütün din­lerden üstün kılmak üzere, peygamberini, doğruluk rehberi Kuran ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 48/28).

“Allah’ın şehâdetinden sonra yahudi ve hristiyanlardan iman eden ehl-i kitap alimlerinin ellerindeki Tevrat ve İncil’de buldukları risâletimin müjdeleri ve benden başkasına uymayan özellikler sebebiyle yine şahit olmaları da bana yeter.” Bunlar aslen yahudi olan Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarıdır.

İbni Cerir ve İbni Münzir, Katâde’den şöyle rivayet eder: “Ehl-i Kitap’tan hakka şehâdet edip, onu bilen bir grup insan vardı. Abdullah b. Selâm, el-Câ-rûd, Temîm ed-Dârî ve Selman Farisî (r.a.), bunlardan bazılarıdır.”

Şu ayet de bu manaya delâlet etmektedir: “Kendilerine Kitap verdikleri­miz, Muhammed’i oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir takımı, doğrusu bile bile hakkı gizlerler.” (Bakara, 2/146).

Kuran

Rad Suresi

Tefsir’ül Münir ( Vehbe Zuhayli ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.