Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 4°C
Çok Bulutlu
İstanbul
4°C
Çok Bulutlu
Per 5°C
Cum 6°C
Cts 7°C
Paz 8°C

13 – Rad Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu sure adını 13. ayette geçen “Er-Rad” (Gökgürültüsü) kelimesinden alır. Bu kelime surenin yalnızca sembolik bir adıdır ve sure, gökgürültüsüyle ilgili bilimsel meseleleri hiçbir surette sözkonusu etmez.

13 – Rad Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Rad Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Nüzul zamanı: 27-31. ile 34-48. ayetler bizzat göstermektedir ki, bu sure Resullullah’ın (s.a) Mekke’deki görevinin son döneminde, Yunus ve Hud surelerinin nazil olduğu aynı dönemde vahyedilmiştir. Ayetlerin zikrediliş tarzı, Resulullah’ın (s.a) mesajı iletmeye başlamasından o yana uzun bir zamanın geçtiğini göstermektedir. Bir yandan düşmanları onu ve risaletini yenilgiye uğratmak için farklı araçlara başvururken, öbür yandan ona inananlar müşrikleri doğru yola getirebilecek bir mucizenin gösterilmesini istemektedir.

Allah, cevap olarak inananlara şu gerçeği vurgular; O’nun insanlara hidayet etme yolu bu değildir. Bu yüzden inananlar morallerini bozmamalıdır. Zira Allah’ın inanmayanlara uzatacağı ip, kendilerini asmaya yetecek denli uzun olacaktır. Yoksa Allah, ölüleri mezarlarından çıkarıp konuşturacağı mucizeler gösterebilir (ayet,31). Ne var ki, inatçı insanlar yine bir mazeret getirip meseleyi geçiştirmek isterler. İşte bu çok açık delil, surenin, Resulullah’ın (s.a) Mekke’deki son döneminde vahyedildiğini açıkça isbat etmektedir.

Ana Fikir:

İlk ayet, bu surenin ana fikrini belirtmektedir: “Hz. Muhammed’in (s.a) ilettiği mesaj Hakk’tır. Fakat insanların çoğu onu inkar ediyorlar.” İşte bütün surenin etrafında döndüğü mihver budur.

Mesajın temel unsurları olan Tevhid, ahiret ve Nübüvvetin hak olduğu tezi, işte bu yüzden surede tekrar tekrar vurgulanır. Dolayısıyla bunlara samimiyetle inanmaları kendi ahlaki ve manevi menfaatlerine olacaktır. İnkar etmeleri halinde kendi nefislerine zarar verecekleri, zira küfrün bizatihi ahmaklık ve cehalet olduğu konusunda uyarılar ihtiva eden sure, bunun da ötesinde yalnızca zihinleri tatmin etmekle yetinmemekte iman etmeleri için kalblere de hitap etmektedir. Bu yüzden insanların batıl kavrayışlarına karşı yahut mesajın gerçekliğini ispatlamak amacıyla yalnızca mantıki deliller ileri sürmekle yetinmemekte, uygun fasılalarla sempatik ve gönül çelici bir üsluba başvurarak, küfrün sonuçlarına karşı uyarılarda bulunmak ve imanın mutluluk veren ödüllerini zikretmek suretiyle kalblerini kazanmaya ve onları inatlarından vazgeçirmeye çalışmaktadır.

Bunun ötesinde, düşmanların itirazları da, kendileri zikredilmeksizin bir bir cevaplanmakta; mesajın yolunu tıkamak için Hakkın düşmanları tarafından üretilen bu kuşkular izale edilmektedir. Aynı zamanda, uzun ve yorucu bir imtihandan geçmiş bulunan, bunun sonucu bitkin düşen ve endişe içinde Allah’ın yardımını bekleyen müminler teselli edilmekte, yaratılışta, umut ve cesaretle donatılmaktadırlar.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitab’ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.1

2 Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz.2 Sonra arşa istiva etti3 ve güneş ile aya boyun eğdirdi,4 her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler.5 Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar.6 Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.7

AÇIKLAMA

  1. Surenin başlangıcı mahiyetinde olan bu ayet, birkaç kelime içinde tüm surenin maksat ve hedefini beyan etmektedir. Allah bu hakikati, Resulüne (s.a) izafeti içinde dile getirmektedir: “Ey Rasûl, insanların çoğu Kur’an’ın talimatını şu veya bu sebeble (mazeretle) inkar ediyorlar; fakat şu bir gerçek ki, bizim sana indirdiğimiz ayetler insanlar inansın ya da inanmasın Hakk’tır.”

Bu kısa girişten sonra hitab, surenin üç temel unsurunu içine alan ana fikrine temas etmektedir. Bu temel unsurların birincisi şudur: “Tüm kainat Allah’ındır, O’nun dışında hiçbir şey ve kimse kulluğa ve tapınmaya layık değildir.” İkincisi de şudur: “Bu hayattan sonra başka bir hayat var. Tüm yaptıklarınızın hesabını vereceğiniz bir yer orası.” Üçüncüsü ise şu: “Ben Allah’ın bir elçisiyim. Dolayısıyla size ilettiğim her ne varsa kendimden değil, Allah’tandır.” İnsanlar inkar ettikleri için, Kur’an, bu üç temel esası inkarcıların zihninden kuşku ve itirazları izale etmek üzere çeşitli şekillerde ve tekrar tekrar vurgulamaktadır.

  1. Yani, “Allah uzaydaki sayısız gök cismini görülür ve algılanır herhangi bir destek olmaksızın tutmaktadır.” Her ne kadar zahiren bu cisimleri destekleyen hiçbirşey yokmuş gibi görünüyorsa da Allah’ın algılanamayan mutlak kudreti vardır. Bu kudret üzerinde bulunduğumuz yeryüzü de dahil olmak üzere, tüm gök cisimlerini ve felekleri kendileri için tayin edilmiş mekanda tutmakta kalmaz aynı zamanda aralarında herhangi bir çarpışmanın vukuuna da meydan vermez.
  2. “Bizzat mülkünün Taht’ına oturmuştur.” ayeti hakkında daha fazla ayrıntı için lütfen A’raf Suresinin 41. açıklama notuna müracaat ediniz. Burada bir mananın kavranma gayesi güdülmektedir. Bu hakikat, Kur’an’ın birçok yerinde, Allah’ın yeryüzünü sadece yaratmakla kalmadığı aynı zamanda mülkünü idare de ettiği, yarattığı alemin bazı cahillerin sandığı gibi birçok tanrı tarafından yönetilmediği; aksine yaratıcısı tarafından işletilen ve yönetilen düzenli bir sistem olduğu hakikatini açıklığa kavuşturmak için zikredilmektedir.
  3. Şunu belirtmek gerekir ki, bu ayette ileri sürülen tüm tezlerin gerçek olduğunu bizzat ayetin muhatapları da kabul etmekteydi. Bu yüzden Allah’ın göğü direksiz yükseltmesi ve güneşle ay’ı değişmez bir nizamın kanunlarına tabi kılması gereğini ispatlamak için ayrıca delile ihtiyaç yoktu. Bu konular sadece, Allah’ın tek hakim ve kainatın tek yöneticisi olduğunu ispat etmek için zikredilmektedir.

Şimdi şu soruyu düşünelim: Böyle bir delil Allah’ın varlığına hiçbir şekilde inanmayan yahut O’nun kainatın yaratıcısı ve kainat işlerinin yöneticisi olduğunu kabul etmeyen kimseleri nasıl ikna edebilir? Buna verilecek cevap şudur: Kur’an’da Tevhid doktrinini desteklemek üzere ileri sürülen deliller aynı şekilde Allah’ın varlığını kabul etmeyen ateistlere karşı O’nun varlığını ispat için de uygulanabilir. Şöyle: Tüm kainat- yeryüzü, ay, güneş ve diğer sayısız gök cisimleri- aynı güçlü yasanın egemenliği altında işleyen mükemmel bir sistem teşkil eder. Bu, böyle bir sistemin (nizamın) Hakim ve Alim olan Kadir-i Mutlak bir Hükmedici tarafından düzenlendiğinin delilidir. Bu da sonuç olarak hiçbir dengi, eşi ve ortağı olmayan bir Allah’ın varlığını gerektirir. Zira yöneticisi olmayan hiçbir düzen, vazedicisi olmayan hiçbir yasa, hakimi olmayan hiçbir hikmet, bileni olmayan hiçbir bilgi yoktur. Şu halde inatçılar ve kendisinde duyarlık adına birşey kalmamış olanlar dışında hiç kimse halıkı olmayan bir mahluk düşünemez.

  1. Bu nizam (sistem) yalnızca kendisini tedbir eden, yöneten Kadir-i Mutlak bir Hükümdar’ın varlığını değil, aynı zamanda kendi altında yatan büyük bir Hikmet’in de varlığını ispat etmekte ve kainattaki hiçbir şeyin sonsuza dek sürmediğine şehadet etmektedir. Kainattaki herşey belli, sabit bir zamana kadar varlığını sürdürmekte ve o süre dolunca sona ermektedir. Bu, nizamın tümü için geçerli olduğu gibi her bölümü için de ayrı ayrı geçerlidir. Kainatın maddi (fiziki) yapısı sonsuz ve ölümsüz hiçbir şeyin bulunmadığını gösteren apaçık bir delildir. Bir bütün olarak kainat düzeninin belli bir sonu, bir eceli olmalıdır ve bu son geldiğinde kainat ecelini yaşar. Şu halde bir öte dünya da olmalıdır. Dolayısıyla Kur’an’da zikredildiği gibi bir dirilişin (ba’s) gerçekleşmesi gerekir. Gerekir değil, bu kaçınılmaz biçimde olacaktır; hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde….
  2. Allah, Hz.Rasul’un (s.a) kendilerine ilettiği hakikati ortaya koyan bu ayetleri tafsil etmekte, onlara açıklık kazandırmaktadır. Bu ayetler tüm kainata yayılmıştır ve gözlerini açarak bakan herkes bu ayetlerin tanıklık ettiği Kur’ani hakikatleri tasdik edecektir.
  3. Önceki ayetler iki şeyi ispat etmek üzere zikredilmişlerdir: a) Alemin tek bir Halıkı, tek bir Müdebbiri vardır. b) Herkesin ilahi mahkemesinde yargılanacağı, mükafat ve mücazat göreceği bir Ahiret hayatı olacaktır. Birincisi gayet açıktır, zaten kevni ayetler fazla düşünülmeye ihtiyaç hissettirmeksizin bu sonuca götürdüğünden burada zikredilmiştir. Oysa ikincisi yani ahiret hayatı burada hassaten zikredilmiştir. Çünkü bu hayat müşahade edilmenin ötesindedir. Bu yüzden şu özellikle vurgulanmıştır ki, bu ayetler “Ahirette Rabbinize mülaki olacağınıza ve bu dünyada yaptıklarınızın hesabını vereceğinize yakınen kanaat edersiniz belki” diye tafsil edilmiş ve bir bir açıklanmışlardır.

Şimdi bu kevni ayetlerin ahiret hayatını nasıl ispat ettiğini mütalaa edelim. Bunlar iki şekilde konuya delil oluştururlar:

1) Güneş gibi, ay gibi büyük gök cisimlerinin tamamiyle Allah’ın iradesine nasıl boyun eğdiklerini düşündükçe kalplerimiz bunları yaratan, hareketlerini düzenleyerek yörüngelerine oturtan Allah’ın, kuşkusuz ki, tüm insanlığı öldükten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu yakînî biçimde kavrayacaktır.

2) Yeryüzündeki nizam da yaratıcısının hikmet sahibi olduğunu ispatlamaktadır. Bu yüzdendir ki, hikmet sahibi bir yaratıcının insanı yaratıp, onu akıl ve hikmetle donatıp güç ve kuvvet bahşedip sonra onu hiçbir sorumluluk taşımadan, iyi ya da kötü yaptıklarının hesabını vermeden istediğini yapmakta serbest bırakacağı düşünülemez. Çünkü insanın bu dünyada işlediği tüm iş ve amellerin hesabını kesinlikle görecek olması yine O’nun hikmetinin bir gereğidir. Bu ise, O’nun azgınlık edenlere haddini bildirip gadre uğramışların kaybını tazmin etmesini, iyi amellerde bulunanlara mükafat, kötü amellerde bulunanlara ceza verilmesini icap ettirir. Kısaca O’nun hikmeti icabı, herkes hesap vermek üzere huzura çağrılacak ve kendisine şöyle denecektir: “Çeşitli yeryüzü kaynakları ve harika yetenekler ve bu mükemmel vücudun taşıdığı sen; ellerine verilmiş olan emaneti nasıl kullandın?”

Kafasız ve zalim bir dünya yöneticisinin memleket işlerini adamlarına emanet edip sonra hesap sormayı unutması düşünülebilir. Fakat böyle bir şey Hakim ve Alim olan Allah’tan asla beklenemez.

İşte, gök cisimleri üzerinde, bizi ahiret hayatının hem mümkün hem de zaruri olduğuna ikna edecek şekilde düşünmenin ve müşahadelerde bulunmanın yolu ve delili budur.

3 Ve O, yeri yayıp uzatan onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir.8 Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.

4 Yeryüzünde birbirine yakın-komşu olan kıtalar vardır;9 üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır;10 ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.11

5 Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu onların şöyle söylemeleridir: “Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?” İşte onlar Rablerine karşı küfre sapanlar,12 işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirenler13 ve işte onlar -içinde ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır.

AÇIKLAMA

  1. Tevhid ve ahiret doktrinini desteklemek için sema ile ilgili bazı ayetler zikredildikten sonra, aynı amaçla arzla ilgili birkaç ayet zikredilmektedir. Tevhid, ölümden sonra diriliş ve hesap ile ilgili deliller kısaca şunlardır.

1) Tevhid: Yeryüzünün, (üzerinde hayatın idamesine yardımcı olan) semavi cisimlerle yakın bir münasebette olduğu ve dağların, ırmakların, hayatın idamesiyle karşılıklı, münasebet içinde bulunduğu gerçeği, mahlukatın ayrı ve farklı tanrılar tarafından yaratılmadığının; bağımsız güç ve yetkilere sahip tanrılar tarafından yönetilmediğinin apaçık delilidir. Eğer birçok tanrılar olsaydı aralarında böyle bir uyum, ahenk, ittifak ve gaye birliği olmayacağı gibi, olsa bile aralarındaki münasebetin uzun süre böyle devam etmesi düşünülemezdi. Zira çok açıktır ki, eğer yalnızca Tek Kadir-i Mutlak ve Hakim Allah olmasaydı ayrı ayrı tanrıların oturup da sayısız nesneleri arasında hiçbir çatışma ve uyumsuzluğun olmadığı böyle bir ahenk içinde bir kainat nizamı geliştiremezlerdi.

2) Ölümden sonra Diriliş: Arz, şu harika gezegen yaratıcısının Kadir-i Mutlak olduğuna ve dolayısıyla bu Kudret Sahibi’nin istediği zaman ölüleri diriltip, haşredeceğine bizzat delil teşkil etmektedir. Çünkü uzayda güneş etrafında yüzmektedir: çünkü üzerinde sabit dağlar vardır ve çünkü yüzeyinde büyük nehirler akmaktadır, böylece üzerinde sayısız meyve ağaçları bitmekte, şaşmaz bir düzen içinde geceyle gündüzü ard arda getirmektedir.

Tüm bu şeyler yaratıcısının gücüne şehadet etmektedir. Artık, böyle Kadir bir Yaratıcı’nın insanoğlunu ölümden sonra dirilteceğinden kuşku duymak açıkça aptallık olmaktadır.

3) Hesab: Tüm harika ve birer gayeye matuf ayetleriyle yeryüzü yaratıcısının hikmet sahibi olduğu gerçeğine apaçık bir delil teşkil eder. Dolayısıyla O’nun insanı, bu en asil mahlukunu hiçbir gaye gütmeden yarattığı düşünülemez. Aynı şekilde O’nun hikmeti yeryüzünün yapısından, dağları, ağaçları, meyveleri, gecesi ve gündüzünden açıkça tezahür etmektedir. Bu durum, insanın yeryüzüne gayesizce yerleştirilmediğini ve kendisine ilişkin gayeyi yerine getirmedikçe bir hiç olacağını göstermektedir. Demek ki insanoğlu bu ilahi gayeyi yerine getirmek konusunda yaratıcısına karşı hesap verecektir.

  1. Yani, “Eğer dikkatle müşahade ederseniz, yeryüzünün yapısındaki çeşitliliğin ilahi hikmet ve gayeyi nasıl yansıttığını anlarsınız. Yeryüzündeki sayısız bölge (kıt’a) her ne kadar birbirine bitişik ise de hepsi birbirinden farklı biçimde, renkte, özellikte, verimde, madeni kaynak ve kapasitede farklıdır. Bu çeşitlilik sayısız hikmet ve faydaya mebnidir. Bırakın diğer mahlukatı, eğer insanoğluna sağladığı faydalar açısından kıtaların farklılığı üzerinde düşünmemiz bile, bunun hakim bir yaratıcısının hikmeti üzerine planlandığını teslim etmemize yetecektir. Çünkü bu çeşitlilik insan medeniyetinin gelişmesine öylesine katkıda bulunmaktadır ki, bu durumun sadece bir tesadüf olduğunu ancak bir akılsız düşünebilir.
  2. Bazı hurma ağaçları tek kökten çıkmış yalnızca tek gövdeleri varken, bazılarının aynı kökten çift gövdesi bulunmaktadır.
  3. Bu ayette zikredilen şeyler Tevhide, Allah’ın herşeyi kuşatan hikmeti ve sınırsız kudretine delalet eden diğer ayetleri ihtiva etmektedir. Bunlardan biri üzerine düşünelim. Toprak bir ve aynıdır, fakat tüm kıtalar birbirinden büyük ölçüde farklıdır. Sonra; su da bir ve aynıdır, fakat birbirinden farklı türden tahıl ve meyvenin yetişmesini sağlar. Meyve ağaçları da birbirine benzer, fakat hepsinde farklı biçimde, farklı hacimde ve farklı özellikte meyveler yetişir. Dahası bazan bir bazan iki olan gövdeleriyle hurmalar biter. Bir kimse bu çeşitliliğin vecheleri üzerinde biraz kafa yorarsa insanoğlunun da tek bir tür olmasına rağmen çeşit çeşit huy, karakter ve eğilime, bu yüzden de farklı farklı davranış biçimlerine sahip olduklarını görecek ve bu çeşitliliğin ilahi hikmetin bir gereği olduğu sonucuna varacaktır. Ayrıca hiç kimsenin bu çeşitlilikten ürkmesine de gerek yoktur; zira Allah, 31. ayette zikredildiği üzere, eğer dileseydi tüm insanlığı doğuştan birbirinin aynı kılar ve hepsine hidayet ederdi. Fakat kainat ve insanın yaradılışındaki hikmet, tek biçimliliği değil, çeşitliliği gerektirmektedir. Aksi takdirde yaradılış anlamsız olurdu.
  4. Onlar “rabblerini inkar ettiler”. Aslında onlar, Ahireti, Allah’ın Hikmet ve Kudret’ini inkar etmişlerdi. Onlar, öldükten sonra tekrar hayata döndürülmelerinin imkansız olduğunu söylerken demek istedikleri, haşa, ‘onların Allah’ı yalnız kudretten değil, hikmetten de yoksun olduğu” biçimindeydi.
  5. Boyuna geçirilmiş demir tasma mahpusluk alameti olduğu için “boyunlarında demir laleler” tabiri burada onların cehaletin, inadın, nefislerinin köleleri olduğunu ve atalarını körü körüne izlediklerini göstermek üzere mecazen kullanılmıştır. Yani, düşünceleri önyargıları tarafından etkilendiğinde, inanmayı kaçınılmaz kılan ne kadar sebep olursa olsun, ahiret’e inanmazlar, onu inkar ederler.

6 Onlar, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmak istiyorlar;14 oysaki onlardan önce nice örnekler gelip-geçmiştir. Ve şüphesiz, senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için bağışlama sahibidir ve şüphesiz senin Rabbin, cezası çok şiddetli olandır.

7 Küfre sapanlar derler ki: “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya.”15 Sen, yalnızca bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderisin.16

8 Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını) ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir.17 O’nun katında her şey bir miktar (ölçü) iledir.

9 O, gaybı da, müşahede edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir.

10 Sizden sözü saklı tutan da, onu açığa vuran da, geceleyin gözlenen de ve gündüzün ortalıkta gezen de (O’nun katında bilme bakımından) birdir.

AÇIKLAMA

  1. Bu ifade Kureyş’in Rasulullah’tan (s.a) isteğiyle ilgilidir: “Eğer sen Allah Rasulü isen, bize tehdit ettiğin azabı, biz seni yalanlayıp durmaktayken, çabuklaştır da görelim!” Bu tavırlarını farklı şekillerde izhar ettiler. Bazan haşa Allah’ı alaya almaya yeltendiler. “Ey Rabb, hesabımızı şimdi gör de ceza gününe birşey kalmasın!” Bazan şunu demeye cüret ettiler: “Rabbimiz, eğer Muhammed Hakikat’ı söylüyorsa ve Sendense o zaman üzerimize gökten taş yağdır ya da bir azap indir veyahut da üzerimize acıklı bir azab gönder.” İşte bu ayette kafirlerin bu arsızca soru ve isteklerine karşılık vermektedir. Böyle saçma sapan taleplerden çekinmeleri, kendilerine tanınan mühleti iyi kullanmaları ve yollarını değiştirmeleri konusunda böylece uyarılmaktadırlar; aksi takdirde isyankar tavrı benimsemeleri yüzünden Allah’ın gazabına maruz kalacaklardır.
  2. Bu onların zihniyetlerini gösterir. Bu kafirlere göre, Hz. Muhammed’in (s.a) gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamanın yegane kriteri, onun bir mucize gösterip göstermeyeceği idi. Böyleydi çünkü onun mesajını aklî delilerle bir türlü anlayamıyorlardı. Ne onun yüksek karakterinden, ne mesajıyla ashabı arasında gerçekleştirdiği manevi inkılaptan bir ders çıkarabiliyordu. Ayrıca Kur’an’da, cahiliye hurafelerinin ve mensub oldukları şirk dininin ne denli batıl olduğunu göstermek üzere ortaya konan akli delilleri dikkatle müzakere etmeye de niyetleri yoktu.
  3. Her ne kadar doğrudan kafirlere değil de Hz. Peygamber’e (s.a) hitap ediyorsa da, bu onların isteklerine verilmiş kısa bir cevaptır. Yani şöyle: “Ey Rasul, ikna etmek için bu kavme gösterebileceğin birkaç mucize için endişelenip durma. Çünkü bu senin görevinin bir parçası değil. Senin görevin insanları yüz çevirmelerinden ötürü ve batıl yollarının kötü sonuçlarından dolayı uyarmaktır: yalnızca uyarmak… Ve bu amaçla biz her kavme bir kılavuz göndermişizdir. Şimdi sen de bu görevi ifa etmelisin. Bu görev onların gözlerini açmak ve mesajının vazettiği hakikatle hükmetmektedir.” Bu veciz cevabı verdikten sonra Allah, onların isteklerine daha değinmiyor, fakat müteakip ayetlerde onları şöyle uyarıyor: Analarınızın karnında olduğunuzdan bu yana hakkınızda vukubulan herşeyi bilen ve yaptığınız her şeyi gözeten Alim Allah’tan bir yere kaçamazsınız. Bu yüzden kaderlerinize, neye layıksanız onunla hükmedilecektir; göklerde ve yerde olan hiçbir kudret O’nun son karar ve hükmüne etkide bulunamaz.
  4. Bu ayet açıklanırsa, şu anlama gelir: “Allah, anasının rahmine yerleşmiş olan çocuğun adım adım tüm gelişimini bilir. Ve organlarında, kabiliyetinde, kuvvet ve kudretinde ne azalmakta, ne çoğalmakta hepsini yakinen görür.

11 Onun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır,18 onu Allah’ın emriyle gözetip-korumaktadırlar. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli yoktur.19

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Allah yalnızca her şahsın neler yaptığını gözlemekle, yaptığı şeyleri bütünüyle bilmekle kalmaz aynı zamanda o şahsa her yerde eşlik eden koruyucular (gözetleyiciler, gardiyanlar) tayin ederek amellerinin hepsini kayda geçirtir.” Bu ayet, istediklerini yapmakta serbest olduklarını ve bu dünyada yaptıklarının hesabını vermeyecekleri vehmiyle yaşayan sözkonusu insanlara uyarı olması için zikredilmiştir. Uyarı, bu kavmin kendi cezalarının kendileri tarafından davet edildiğini vurgulamaktadır.
  2. Bu ayet, bir takım kutsal şahısların, azizlerin veya meleklerin kendilerini İlahi cezadan kurtaracak güce sahip olduğunu sananlara bir uyarıdır. Zira onları Allah’a karşı savunacak hiç kimse yoktur. Onlar istedikleri kadar Din Günü’nde Allah’ın tayin edeceği cezadan kendilerini kurtarırlar, kendilerine şefaat ederler umuduyla rabb ve hami edindikleri kimselere kurbanlar sunsunlar, biatlar etsinler, hiç farketmez.

12 O size şimşeği korku ve umut olarak gösteren, (yağmur yüklü) ağırlaşmış bulutları (inşa edip) ortaya çıkarandır.

13 Gök gürültüsü O’nu hamd ile,20 melekler de O’na olan korkularından tesbih ederler..21 O, yıldırımları gönderip bununla dilediğine çarpar; onlar ise Allah hakkında çekişip-tartışırlar. O, gücü (ve cezası) pek çetin olandır.22

AÇIKLAMA

  1. Gökgürültüsü, bir şimşek çakmasını izleyen bu yüksek sesin her ne kadar hayvanların da işitebileceği türden bir gürültü olsa da onun hakiki anlamını işitecek kulaklar için bir Tevhid ilanıdır. Zira bu ses, denizlerden bulutlar kaldırıp sonra onları dilediği yere taşıyan ve onları yeryüzü sakinleri için gerekli olan yağmurlara döndüren Allah’ın, kelimelerin en mükemmel anlamıyla, herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten olduğunu, hiçbir bakımdan noksanı ve hiçbir şekilde ortağı bulunmadığını haykırmaktadır.
  2. Burada meleklerin Rabblerinin korkusuyla dopdolu olduğu ve ettikleri hamdın bu bağlamda özel bir anlamı olduğu zikredilmektedir. Aslında bu ayet, meleklere sürekli ilahlar olarak tapan ve onların uluhiyete ortak olduğuna inanan cahili toplumun şirkini nefyetmektedir. Bu ayete göre melekler Allah’ın ortakları değil, aksine O’nun itaatkar kullarıdır. Bu yüzden O’ndan korktukları için, O’nu hamd ile tesbih ederler.
  3. O’nun öylesine ani, öylesine etkili plan ve mekirleri vardır ki, onlardan birini istediği yönden istediği kişiye isabet ettiribilir ve buna maruz kalan kimse katiyyen ne olup bittiğinin farkına varmaz. Bu, Kadir-i Mutlak hakkında saçma sapan laflar eden kimselerin kesinlikle anlamsızlık içine yuvarlandıklarına bir delil teşkil eder.

14 Hak olan çağrı (dua, ibadet) yalnızca O’na (olan)dır.23 Onların Allah’tan başka çağırdıkları ise, onlara hiç bir şeyle cevap vermezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. Küfre sapanların duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir.

15 Göklerde ve yerde her ne varsa- isteyerek de olsa, istemiyerek de olsa- Allah’a secde eder.24 Sabah akşam gölgeleri de (O’na secde eder).25

AÇIKLAMA

  1. “Gerçek çağrı O’nunkidir.” Çünkü yardımda bulunacak ve zorlukları bertaraf edecek olan güce ve yetkiye sahiptir.
  2. “Göklerde ve yerde her ne (her kim) varsa Allah’a secde eder” ibaresi, her mahlukun her halukarda O’nun fiziki kanunlarına boyun eğip, itaat etmek zorunda oluşu anlamınadır. Bir mümin ile bir kafirin teslimiyeti arasındaki yegane fark, ilkinin kalbi bir şevk ile itaat etmesi, ikincisinin ise bunu arzusu hilafına zorla yapmasıdır; zira bu kanunlara karşı gelmek gücünü aşmaktadır ne de olsa…
  3. “Gölgelerin secde etmesi” de onların sabahları Batı’ya doğru akşamları Doğu’ya doğru mütamadiyyen düşüyor olmalarıdır. Bu da onların belli bir kanuna boyun eğdiklerini gösterir.

16 De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.”26 De ki: “Öyleyse, O’nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremiyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?” De ki: “Hiç görmeyen (a’ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi?27 Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?”28 Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti?29 De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.”30

AÇIKLAMA

  1. Her ne kadar “Göklerin ve yerin rabbı kimdir?” sorusu müşriklere sorulmuş idiyse de Allah’ın Resulünden onu bizzat cevaplamasını ve “Allah’tır” demesini istemesi gerçekten vurgulamaya değer bir husus olacaktır. Böyleydi, çünkü müşrikler o veya bu şekilde mezkur soruya cevap vermeye çekiniyorlardı. “Allah değildir” diyemezlerdi, çünkü Allah’ın herşeyin yaratıcısı olduğuna kendileri inanıyorlardı. Diğer taraftan böyle bir soruya açık ifadelerle verilecek bir karşılığı kendileri kabul etmezlerdi. Çünkü o zaman Tevhid doktrinini kabul etmek ve şirkin lehine hiçbir esas bulunmadığını teslim etmek zorunda kalacaklardı. Bu çıkmaz durumlarını farkedince, tabii ki böyle bir soruya cevap vermek istemeyeceklerdi. İşte Allah’ın müşriklere bu tür sorular sormasını Rasulü’nden isteme nedeni buydu: “Göklerin ve yerin Rabbı kim? Kainatın rabbı kim? Hayatınızı idame ettiren şeyleri, rızkı kim sağlıyor size?” Bu sorulara herhangi bir cevap vermedikleri zaman da, Allah, Rasulü’nden cevaben “Allah” demesini istiyor ve peşinden şu delili getiriyor: “Madem Allah’tır niye o zaman ilahlar ittihaz ediyorsunuz?”
  2. “Kör,” kainatta gözünün önüne saçılmış, yayılmış olmasına rağmen, Allah’ın Birliğine delalet eden sayısız ayetlerin hiçbirini görmeyen kişidir. Öte yandan “gören” kişi, kainatın her zerresinde, bir çimen, bir ağaç yaprağında kendisini yaratanı gösteren ayetleri görendir. Böylece ortaya atılan soru şu anlama gelmiş olur: “Ey inkarcılar, eğer siz ayetler karşısında körseniz, onları görebilen kişi ne diye bir kör gibi davransın, niçin sizler gibi sağa sola toslasın?”

28.Buradaki “nur,” Rasulullah (s.a) ve ashabının sahip oldukları hakikat ilminin nuru anlamınadır. Buna mukabil, müşriklerin sayıklamalarında tezahür eden cehaletin “zulmet”i sözkonusuydu. Bu durumda sözkonusu soru şu anlamda sorulmuş olur: “Nur’a sahib olanlar onu söndürüp de, ne diye sizler gibi karanlık içinde sayıklayıp dursunlar? Peki, anladık, nurun değerini bilmiyorsunuz, karanlıkta sayıklamayı tercih edip etmemek sizin bileceğiniz bir iş; fakat nasıl oluyor da nura sahip olmuş, karanlık ile aydınlığın farkını tefrik etmiş ve sanki gün ışığında yürüyormuşcasına doğru yolunu görmekte olan bir kimsenin, aydınlığı bırakıp da karanlıklarda sayıklayabileceğini umabiliyorsunuz?

  1. Bu soru, müşriklerin şirk üzere yaşamalarının hiçbir geçerli sebebi olmadığını vurgulamak için zikredilmektedir. İlahlarının kainattaki tek bir zerreyi bile yaratamayacağını ve yaradılışa en küçük, en önemsiz bir katkısı bulunamayacağını bizzat kabul ederlerse bu konudaki zanlarını besleyecek hiçbir temel kalmayacaktır zira geriye. Peki, neden o halde birer vehimden ibaret olan tanrılarını Hakiki Yaratıcı’nın kudret ve haklarına ortak ediyorlar?
  2. Arapça “Kahhar” kelimesi lugatta “Kendi hükmüyle herşeye hükmeden ve herşeyi tamamen kendi kontrolü altında bulunduran” anlamına gelir.

O’nun “Vahid’ül-Kahhar” olduğu gerçeği daha önce zikredilen “Herşeyin yaratıcısı yalnızca Allah’tır” gerçeğinden tabiatıyla çıkmaktadır ki, bu gerçek müşrikler tarafından da kabul edilmekte ve hiçbir şekilde inkar edilmemekteydi. Bu böyleydi çünkü, herşeyi yaratanın mantıki olarak tek olması gerekir ve O’ndan masiva (gayri) olan herşey, her varlık zaruri olarak O’nun mahlûku olmalıdır. Dolayısıyla hiçbir şey varlığında, sıfatlarında, kudretinde ve haklarında yaratıcıya denk ve ortak olamaz. Demek ki, yaratıcısının mahlukat üzerinde kesin bir kudrete ve kapsayıcı bir kontrole sahip olması gerekir. Çünkü yaratıcının tamamen kontrol edemediği birşeyi yaratması düşünülemez. Şu halde Allah’ı Yaratıcı olarak kabul eden bir kimsenin yaratıcıdan başka herhangi birşeye tapınması, zorluklarının halledilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması için O’ndan başkasına dua etmesi için hiçbir sebep kalmamaktadır.

17 (Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de yüze vuran bir köpük31 yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp-erittikleri şeyler (madenler)de de bunun gibi bir köpük (artık) vardır.32 İşte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah örnekleri böyle vermektedir.

18 Rablerine icabet edenlere daha güzeli vardır. O’na icabet etmeyenler ise, yeryüzündekileri tümü ve bununla birlikte bir katı daha onların olsa mutlaka (kurtulmak için) bunu fidye olarak verirlerdi.33 Sorgulamanın en kötüsü34 onlar içindir. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yaratıktır o!..

AÇIKLAMA

  1. Bu benzetmede Allah’ın Rasulü’ne gönderdiği vahy, gökten indililen yağmura; müminlerse ırmak ve derelere benzetilmektedir. Yataklarını kapasitelerine göre yağmur suyuyla dolduran ırmaklar nasılsa, Rasulden kabiliyetleri kadarıyla bilgi alan müminler de öyledir. Öte yandan İslami Haraket’in düşmanları tarafından koparılan yaygara, akan suyun yüzeyinde dansetmeye başlayan ve kısa bir süre sonra yok olup giden kabarmış köpüğe benzetilmektedir.
  2. Nasıl, madenler saflaştırılmak için ocakta erililirken üzerlerinde bir köpük tabakasının zuhur etmesi gayet tabii bir hadise ise, kötü insanlar da aynı şekilde, saflaşmak üzere zulüm ocaklarından geçirilen iyi insanlar işkence çekerken, onlardan ayrılarak yüzeye çıkarlar ve harici bir unsur haline gelirler.
  3. Bu ayet şunu gösterir: Müşrikler öylesine acıklı bir azap içinde olacaklar ki kurtulmak için herşeylerini vermekten tereddüt etmeyeceklerdir.
  4. “İşte hesapları kötü (ağır) olanlar bunlardır”: Onlar kötü amellerinin tüm sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır. Hiç bir günah, hiçbir hata kısaca hiçbir şey unutulmayacak hiç bir kötülük cezasız kalmayacaktır.

Kur’an’dan Allah’a isyan edenlerin sıkı bir hesaba maruz kalacaklarını öğreniyoruz; buna karşlılık inananlar ve Rabb’lerine itaat edenlerin hesapları “hafif” olacaktır. Sadakatleri dikkate alınarak, davaları yumuşak bir edayla yürütülecek ve genelde yaptığı iyilikler hesaba katılarak, kusurlarının çoğu affedilecektir. Bu, Rasülullah’ın (s.a) bir Hadis-i Şerifiyle daha da açıklığa kavuşmuştur. Hz.Aişe rivayet ediyor: “Dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü! Kur’an’da korkutucu bir ayet var: Kim bir kötülük yaparsa cezasını görür. (Maide 123). Allah Resulü cevap verdi: Ey Aişe, Allah’ın mümin ve itaatkar kullarının hesabını nasıl kolay göreceğini bilmiyor musun? Bu dünyada başına gelen musibet bir diken batması bile olsa Allah tarafından günahlarının o veya bu kısmına kefaret olarak kabul edilecektir. Ahiret’te herhangi bir günahın hesabını vermeğe çağrılan herkes onun karşılığını görecektir. Bunun üzerine Hz.Aişe sordu: Şu halde “Amel defteri sağ tarafından verilenler kolay bir hesap verecekler” (İnşikak: 7-8) ayetindeki kolay hesaptan kasıt bu olmalı. Allah Rasulü şöyle cevap verdi: Bu ayet, yalnızca onların tüm amellerinin yani – iyi ve kötü tüm davranışlarının – Allah’ın huzuruna takdim edileceğine işaret etmektedir; yoksa tüm amellerinin hesabını vermek üzere çağrılan bir kimse tamamen helak edilecektir.

Aynı şey bu dünyada bile olmaktadır. Bir efendi kendisine bağlı ve itaatkar hizmetçisine yumuşak davranır, onun küçük kusurlarını hoşgörür ve hatta sadakatle hizmet etmesini gözönünde bulundurarak onun büyük kusurlarını bile affeder. Buna karşlılık eğer bir hizmetçi hain ve dikkafalı ise yaptıkları hizmetlerin hiçbiri gözönünde bulundurulmaz ve hem küçük hem de büyük kusurları cezalandırılır.

19 Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a’ma) gibi midir?35 Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler.36

20 Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar.37

21 Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar,38 Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar.

22 Ve onlar Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler,39 namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar.40 İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “İkisinin bu dünyadaki durumları birbirinden nasıl farklı olursa, ahiretteki akıbetleri de aynı şekilde olacak.
  2. Yani, “Allah tarafından gönderilen mesajı dinleyen ve O’nun Rasulünü kabul eden kimseler, gerçek anlamda akıllı olan kişilerdir. Onların bu dünyadaki amelleri, mesajın aydınlığı karşısında körleşen aptallarınkinden kesin şekilde farklıdır. Dolayısıyla onların ahiretteki akıbeti müteakip ayetlerdeki gibidir.
  3. Bu akit, yaradılışın başlangıcında tüm insanlığın yalnızca kendisine ibadet edeceklerine dair Allah’a yaptıkları ahdin aynısıdır. (Lütfen Araf suresinin 134. ve 135. açıklama notlarına müracaat edin). Bütün insanlarla yapılan bu ahd insan tabiatına iyice massedilmiştir. Bir insan bu dünyaya geldiği zaman, tabiri caizse, yine aynı ahdi teyid ediyor demektir, zira yaradılışını daha önce ahidde bulunduğu aynı Allah’a borçludur:

O’nun rahmetiyle dünyaya getirilmiş, O’nun Rezzak oluşu yüzünden beslenmiş, büyümüş ve O’nun lütfettiği güç ve melekeleri kullanmıştır, kullanacaktır. Tüm bunlar bizzat varlıklarıyla Rabbi’yle yaptığı anlaşmanın bağlayıcılığı içinde yine O’na bağlar. Şu apaçık bir gerçektir ki akıllı, sadık ve inanmış kimseler ahde vefa gösterirler, bilmeden, istemeden bozmak dışında ona aykırı davranmazlar.

  1. Yani, bir toplumun salah ve felahı o toplumdaki ilişkilerin dürüst bir şekilde kurulmasına bağlıdır.
  2. “Sabredenler”: Kendilerine hakimdirler; tüm arzu ve şehvetlerini kontrol ederler, haddi aşmazlar; bir çıkar temin etmek ve arzularını tatmin etmek için Rabblerine itaatsızlık gibi bir dalalete düşmezler. Allah’a teslim olmanın zorunlu sonucu olan keder ve kayıplara mütevekkil bir cesaret ve metanetle göğüs gererler. Eğer biz bir müminin hayatına bu açıdan bakarsak, yaşadığı tüm hayatın sabır ve tahammülle geçen bir hayat olduğunu görürüz. Çünkü o, Rabbinin rızasını kazanmayı ve Ahiret’in ebedi nimetlerine ulaşmayı umarak, bu dünyadaki en amansız şartlarda bile kendini kontrol altında bulundurur: Bu yüzden o, her günah kışkırtısına karşı sabırla savaşır.
  3. Yani “Eğer başkaları onlara kötülük yaparsa, buna karşılık kötülük değil iyilik yaparlar: Şirretliğe karşı şirretlikle değil, erdemle mücadele ederler. Bir zalim kendilerine ne yaparsa yapsın, onlar her halukarda adaletle davranırlar. Aynı şekilde kendilerine yalanlar söyleyen ve alçaklık eden kimselere bile doğru ve dürüst muamelede bulunurlar.”

Aynı konuda Rasulullah’ın (s.a) bir hadis-i şerifi vardır: “Başkalarıyla muamelenizde şöyle diyenler gibi olmayın: Bize iyilik edene iyilik ederiz, kötülük edene kötülük. Bu yanlıştır. Siz şu yolu izleyin: Eğer başkaları size iyilik yaparsa siz de onlara iyilik edin. Yok eğer haksız davranırsa siz onlara haksızlık etmeyin.”

Şöyle bir hadis daha vardır: “Dokuz şeyi(n aksini) yapmayı Rabb’im bana yasakladı. Bunlardan dördü şunlar: “Hoşnut olayım ya da olmayayım herkese adil davranmak, haklarını çiğneyen kimse için bile hakkı teslim etmek, beni hakkım olan şeyden mahrum ederse bile hakkı olanı ödemek, bana haksız davrananı affetmek”. Aynı konuda varid olan bir başka hadis de şudur: “Size ihanet eden kimseye bile hainlik etmeyin. “Bir de Hz.Ömer’in aynı espriye sahip bir sözü vardır: “Sizinle muamelesinde Allah’tan korkmayan kimseyi cezalandırmanın en iyi yolu onunla olan muamelenizde Allah’tan korkmanızdır.”

23 Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından ‘salih davranışlarda’ bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)

24 “Sabrettiğinize karşılık selam size.41 (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.”

25 Allah’a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir.

26 Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da.42 Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir metâ’dan başkası değildir.

27 Küfre sapanlar: “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!” derler.43 De ki: “Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtıp-saptırır, kendisine katıksızca yöneleni de dosdoğru yola yöneltip-iletir.”44

AÇIKLAMA

41.Bu iki şeyi ihtiva eder. Melekler her taraftan çok sayıda onlara gelerek şu müjdeyi verecekler: “Şimdi sizler için barış ve selamet yurdu olan bir yere geldiniz. Burada her türlü keder, felaket, meşakkat, tehlike ve endişeden uzaksınız. (Fazla ayrıntı için bkz. Hicr. an:29)

  1. Bu ayet Mekke müşriklerinin (ve tabii dünyanın tüm diğer akılsızlarının), bir kimsenin Allah’ın lütfuna mazhar olup olmaması konusunda başvurdukları yanlış ölçüyü reddetmektedir. Onların zannınca bir insanın değeri, servet ve mülkiyetle ölçülür, imanı ve salih ameliyle değil. Onlara göre hayatın nimetleriyle zevklenen kimse isterse batıl inançların sahibi ve kötü amellerin faili olsun Allah’ın seçkin kuludur. Buna mukabil yoksul ve yoksun bir kimse doğru bir insan bile olsa Allah’ın lanetine uğramış demektir. Kureyş liderlerinin Rasulullah’ın (s.a) ashabına büyüklük taslamalarına neden olan hükümleri budur. Nitekim şöyle demişlerdi: “Allah’ın Kureyş’in öncüleriyle beraber olduğunu halinize bakarak anlayın işte.”

Bu ayetle, Allah onları, insanların dünyevi durumlarına bakıp da haklarında böylesi bir hüküm vermenin kesinlikle yanlış olduğu konusunda uyarmaktadır. Allah rızkını dilediğine hesapsız, dilediğine de belli bir takdire göre verir. Bunun sebepleri ise onların sandığından çok farklıdır ve ne zenginlik ne de yoksulluk insanların değerini ölçmede bir ölçü olamaz. Bir insanın değerini anlamadaki gerçek ölçü onun inanç ve amelleridir. Doğru inanca ve salih amellere sahip bir kimse, yanlış inançlara ve kötü amellere sahip bir kimseden çok çok üstün mevkidedir. Dolayısıyla bir kimsenin kalitesi mülküyle, yoksulluğuyla değil, düşünce ve amelleriyle ölçülür.

  1. Bu soruya daha önce cevap verildiğini gözönünde bulundurun. Şimdi de aynı itiraz tekrarlanarak, farklı bir uslupla cevap verilmiştir.
  2. Bu onların sorularına cevaptır. Onların dalalete düşmelerinin mucizeyle hiçbir ilgisi yoktur. Eksik olan mucize değil, doğru yolu bulma arzusudur. Çünkü Allah hiç kimseyi -eğer sapmışsa- zorla doğru yola sokmaz. Bırakın, dileyen seçtiği batıl yolda serseriler gibi dolaşıp dursun. O denli ki, böyle kimseler için hakikatı bulmaya vesile olabilecek vasıtalar bile bir sapıtma vasıtası olur. İlkine yol gösteren bir meşale diğerinin gözlerini kamaştırır. İşte Allah’ın bir kimseyi saptırmasından kasıt budur.

Onların mucize taleblerine verilen bu cevap eşsiz bir belagat örneğidir: “Ey akılsızlar, doğru yolu bulmamanızın mucize gösterilip gösterilmemesiyle ilgisi yok, onu bulmak istemeyen sizlersiniz. Etrafınızda her tarafa yayılmış duran sayısız ayetleri görmüyorsunuz; çünkü hidayete ermek gibi en ufak bir derdiniz yok. Bunca ayet size yol göstermiyorken nasıl olur da tek bir ayet (mucize) yardım eder? Ancak Allah’a yol arayanlar bu ayetleri görürler ve onların yardımıyla doğru yolu bulurlar.

28 Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbleri yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.

29 İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır).

30 Böylece biz seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip-geçmiş olan bir ümmete (bu yol üzere45 peygamber olarak) gönderdik, sana vahyettiklerimizi onlara okursun diye. Oysa onlar Rahman’ı tanımazlık etmektedirler.46 De ki: “O, benim Rabbimdir, O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve son dönüş O’nadır.”

31 Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı47 (yine bu Kur’an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah’ındır.48 İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu.49 Küfre sapanlar, Allah’ın va’di gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)

AÇIKLAMA

  1. Yani, “yine aynı sebepten ötürü istedikleri mucizeyi sana vermiyoruz.”
  2. Yani, “Rahman’a kulluk edecekleri yerde, O’na ibadeti terkettiler ve sıfatlarında, kudretinde ve haklarında ona ortaklar koşarak, O’nun lütufları karşılığında başkalarına şükran duydular.”
  3. Bu ayet müşriklerin taleb ettiği mucizenin bir türlü gösterilmeyişine üzülen müminlere izafe edilmiştir. Onların zannınca böyle bir mucize gösterilse onlar hemen İslam’ı kabul edivereceklerdi. Tabiatıyla hiçbir mucize gösterilmeyince, Rasulün peygamberliği hakkında kuşku besleyenlerin talepleri karşılanmadı diye fazlasıyla üzüldüler. Bu ayette zikredilen soru müslümanların üzüntüsünü bertaraf etmek içindir. Yani şöyle: “Kur’an’ın bir suresiyle şöyle şöyle bir mucize gösterilse hemencecik İslam’a gireceklerini mi sanıyorsunuz? Sanki onlar İslam’ı kabule hazır da iş yalnızca bir mucizenin gösterilmesine mi kaldı? Öyle mi sanıyorsunuz? Kur’an’ın öğretilerinde, kainattaki hadiselerde, Rasul’ün (s.a) tertemiz hayatında, ashabında meydana gelen harikulade değişmelerde hakikatın ışığını göremeyenlerin, dağların yürümesinde, arzın yarılmasında ve ölülerin mezarlarından çıkarılıp konuşturulmasında göreceklerini mi düşünüyorsunuz?
  4. “Allah herşeye kadirdir” ve istediği zaman istediği mucizeyi gösterebilir. İnsana hidayet etme sünnetine aykırı düşen herhangi bir mucizeyi ise göstermez. Çünkü asıl mesele Rasul aracılığı ile insana hidayet etmektir ve Allah hiç kimseyi Rasul’ün risaletine zorla inandırmak istemez. Onun istediği insanların hidayeti düşünerek, hikmetle müşahade ederek bulmalarıdır, mucizeler görerek değil.
  5. Yani, “eğer mesele tüm insanlara hiçbir şey anlamadıkları, hiçbir şeyi kavramadıkları halde hidayet etmek olsaydı, Allah isterse hepsini mümin yapabilirdi.”

32 Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi, bunun üzerine ben de o küfre sapanlara bir süre tanıdım, sonra onları (kıskıvrak) yakalayıverdim. İşte nasıldı o sonuçlandırma?

33 Her nefsin bütün kazandıkları üzerinde gözetici olana mı50 51(başkaldırılır?) Onlar Allah’a ortaklar koştular. De ki: “Bunları adlandırın (bakalım). Yoksa siz yeryüzünde bilmeyeceği bir şeyi O’na haber mi veriyorsunuz? Yoksa sözün52 zahirine (veya boş ve süslü olanına)mı (kanıyorsunuz)? Hayır, küfre sapanlara kendi hileli53düzenleri süslü-çekici gösterilmiştir ve onlar (doğru) yoldan54 alıkonmuşlardır. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için hiç bir yol gösterici yoktur.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Onlar öylesine küstahtır ki, herkesin iyi ve kötü bütün amellerini en ince ayrıntılarına kadar bilen ve ilmi herşeyi kuşatmış olan Allah’a ortaklar koştular.”
  2. Bunlar onların küstahca davranışlarıdır. Allah’a ortak ve denkler izafe ederler. Yaratıklarının bir kısmının O’nun Vücud’unun bir parça veya bölümü olduğuna, onların Allah gibi hak ve sıfatları bulunduğuna inanırlar. Mülkünde yaşıyor olmalarına rağmen, yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyeceklerini zannederler.
  3. Yani, “Allah’a nisbet ettiğiniz ortaklara boş(una) isimler veriyorsunuz; haklarında gerçek bir bilgiye sahip değilsiniz ki!” Bu bilgiye ulaşmanızın yegane yolu şu ihtimalleri yoklamaktır:

a)Allah’ın şöyle şöyle tip insanları kendi kudret, sıfat ve haklarına ortak ettiğine dair sahih bir ilmi edinmiş olduğunuzu kabul edelim. Şu halde onların isimlerini ve bu konudaki bilginizin kaynağını lütfen biz de bilelim.

b)İkinci ihtimal Allah’ın birtakım ortakları olduğunu bilmemesidir (haşa). Dolayısıyla bundan kendisini haberdar edeceksiniz demektir. Diyelim ki öyle, bize durumu o şekilde anlatın ki böyle saçma bir iddiaya inanacak aptalların bulunup bulunmadığına karar verilebilsin.

Yukarıdaki iki varsayım da, açıkça saçmadır. Demek ki geriye tek alternatif kalıyor: “Hiçbir ölçü ve sebebi olmaksızın O’na ortaklar koşuyorsunuz, bilgisizce tutup birini O’na akraba yapıyorsunuz, bir diğerini niyazları işitici, bir başkasını birtakım ihtiyaçları karşılayıcı ve buna yardım edici; belli bir bölgenin hakimi vs. vs.” kabul ediyorsunuz.

  1. Şirk “tuzak, düzen, hile” (mekr) olarak isimlendirilmiştir. Çünkü meleklerin, ruhların, azizlerin, gök cisimlerinin kısaca kendilerine ilahi sıfatları ve kudreti izafe ettikleri, ilahi haklara sahip addettikleri şeylerden hiç biri bu sıfat ve güçlere sahip olduğunu iddia etmediği gibi, ne bu hakları insanlardan talep etmişler ne de halka istediklerini yapabileceklerini söylemişlerdir. Buna karşılık onlar tutup onların huzurunda birtakım ayinler icra etmekteler. İşin aslı, bazı uyanık kimseler kendi desise ve namussuzluklarını uygulayabilmek maksadıyla, sıradan insanların üzerinde güçlü bir etki uyandırabilmek, onları sömürebilmek ve onları güç bela kazandıkları mallarının bir kısmından yoksun bırakabilmek için bu ilahları ihdas etmişlerdir. Böylece halkı, ihdas ettikleri ilahların safdil izleyicileri haline getirip kendilerini de, bu hilenin gereği, tanrıların para vs. işlerine bakan temsilciler yerine koymuşlardır.

Şirkin “tuzak, düzen, hile” (mekr) olarak zikredilmesinin ikinci sebebi, dünya ehlinin şirke gerçekten inandığından dolayı değil, bu inanç kendisine şehvet ve hırsla yüklü sorumsuz bir hayatın kapılarını açtığı, önüne birtakım ahlaki sınırlamalar koymadığından dolayı bağlanmış olmasıdır.

Üçüncü sebep ise aşağıda, 54. açıklama notunda belirtilmiştir.

  1. Şirk, onlara güzel gösterildiği ve böylece onları saptırıp, doğru yola dönmekten alıkoyduğu için de bir “tuzaktır, hiledir”. Şöyle: Müşrikler kendi hayat tarzlarına uygun yolları benimsediği zaman, şuurlarını uyuşturacak ve diğer insanları da bulundukları doğru yoldan döndürecek deliller ihdas etmek zorunda kalırlar. Tabiatıyla bu hile (mekr) onları sapıklıklarında sabit kılar ve doğru yoldan saptırılmış olurlar.

34 Dünya hayatında onlar için bir azab vardır, ahiretin azabı ise daha zorludur. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu da yoktur.

35 Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, küfre sapanların sonu ise ateştir.

36 Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilen dolayısıyla sevinirler; fakat (müslümanların aleyhinde birleşen) gruplardan, onun bazısını inkâr edenler vardır. De ki: “Ben, yalnızca Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O’na davet ederim ve son dönüşüm O’nadır.”55

37 İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir yardımcı-dost, ne de bir koruyucu vardır.

38 Andolsun, senden önce de biz peygamberler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik.56 Allah’ın izni olmaksızın (hiç) bir peygambere herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmek olacak iş değildi.57 Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitab (yazı, hüküm, son) vardır.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet müşrikler tarafından yükseltilen özel itiraz yaygarasına bir cevaptır. Onlar şöyle demekteydiler: “O, (iddia ettiği gibi) kendisinden önceki peygamberlerin getirdiği mesajın aynısını getirmişse eğer, niye o halde, daha önceki peygamberlerin izinden giden Yahudi ve Hırıstiyanlar öne atılıp onu teşrif etmiyorlar?” Bu ayet bu yaygaraya cevap veriyor ve diyor ki, önceki peygamberlerin gerçek izleyicileri Kur’an’ın bildiklerinden sevinç duyarlar fakat sahteleri küplere biner. Bu yüzden ayette Rasulullah’a bu konudan endişe duymaması söylenmekte: “Ey Rasul! Onların memnun ya da kızgın olmalarını aklına takma. Onlara sarahatle, Kur’an’ın Rabbinden gelen bir Hidayet olduğunu ve ne pahasına olursa olsun onun yolundan gideceğini anlat.”
  2. Bu ayet bir başka itiraz sorusuna cevaptır: Müşrikler kadınları ve çocukları var diye O’nun Allah Rasulü olamayacağını ileri sürmüşlerdi. Çünkü onlara göre peygamberlerin bu tür dünyevi arzuları olamazdı.
  3. Bu ayet de şöyle bir itiraza cevaptır: “Eğer o gerçek bir peygamber olsaydı Musa’nın mucizevi asası ve parlayan eli gibi bir mucize gösterirdi. Yahut İsa gibi körlerin gözünü açar ve cüzzamlıları iyi eder, Hz.Salih’in dişi devesi gibi bir mucize getirirdi.” Cevap şudur: Ne daha önceki peygamberlerin bir mucize göstermeye kudreti vardır, ne de bu peygamberin. Allah gerekli olduğunu gördüğü yer ve zamanda bir mucize göstermiştir ve gerekli olduğunu gördüğü yer ve zamanda da gösterecektir. Ve ben kendimde böyle bir kudret olduğunu iddia etmedim ki böyle bir şey benden istensin!”

39 Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.58

40 Onlara (azab olarak) va’dettiklerimizden bir kısmını sana göstersek de, senin hayatına son versek de, sana düşen yalnızca tebliğdir ve hesap da bize aittir.59

41 Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz.60 Allah hüküm verir. Onun hükmünün peşine düşecek de yoktur. Ve O, hesabı pek çabuk görendir.

42 Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı;61 fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah’a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, küfre sapanlar pek yakında bileceklerdir.

43 O küfre sapanlar şöyle derler: “Sen gönderilmiş (Allah’ın bir elçisi) değilsin.” De ki: “Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter ve yanlarında kitabın ilmi bulunanlar da (bu gerçeği bilir).”62

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet, Kur’an’ın vahyedilişine karşı ileri sürülen bir diğer itiraza cevaptır. Müşrikler şöyle demişti: “Daha önce vahyedilmiş kitaplar dururken bu yeni kitaba ne gerek vardı? Size göre önceki kitaplar tahrif edilmiş bu yüzden Allah onları nesh ve iptal etmiş ardında da bu yeni kitaba uyulmasını emretmiştir. Takındığınız bu tutum yanlış, çünkü bir kimse nasıl olur da Allah’ın kitabını tahrif eder? Bir kimsenin Allah’ın kitabını tahrif etmeye nasıl gücü yeter? Niçin Allah bu kitapları böyle şeylerden korumadı? Siz diyorsunuz ki, bu kitab Tevrat ve İncil’i vahyeden aynı Allah tarafından vahyedildi. O halde nasıl oluyor da sizin şeriatınız Tevrat’ınkinden farklı oluyor? Sizler Tevrat’ın gayri şer’i addettiği şeyleri şer’i kabul ediyorsunuz vs.” Bu itirazi sorulara diğer surelerde ayrıntılı cevaplar verilmiştir; ancak bu surede onlara yalnızca veciz ve kapsamlı bir cevap verilmektedir.

Arapça “ümm’ül-kitab” kelimesi lugatte “Ana Kitab” (kitab’ın anası) anlamınadır, yani, vahyedilmiş tüm kitabların kaynak ve kökeni…

  1. Bu, Rasulullah’a (s.a) bir tesellidir. Şöyle: “Ey Rasul, müşriklerin hakikati inkar etmeleri son bulsun diye kendini hırpalamana gerek yok. Sen sana tevdi edilen görevi gönül rahatlığı içinde sürdür ve layık oldukları cezayı vermeyi Biz’e bırak”. Bu ifade her ne kadar ayette Rasulullah’a (s.a) hitab ediyorsa da, aslında Rasulullah’tan uğratılmakla tehdit edildikleri azabı getirmesini isteyen Hakikat düşmanlarına bir uyarı niteliği taşıdığı apaçıktır.
  2. “… Biz ülkede ilerlemekteyiz…” Bu ibare çok ince bir üslupla Hakikat düşmanlarını uyarmaktadır: “Mesajımızın Arabistan’da hızla yayılıyor olduğu gerçeği, aslında şu anlama gelir ki, biz sizlere karşı ülkede hızla ilerliyoruz çünkü biz mesajımızı taşıyanlarla beraberiz.

“… Sınırlarını onlara daraltıyoruz…”: “Biz İslamın etkisini ülke içinde hızlandırıyoruz ve böylece İslam düşmanlarının etki sahası gittikçe daralıyor. Bunlar, kendilerine yaklaşan felaketin yeteri kadar habercisi değil mi?”

  1. Yani, “Hakikat mesajını altetmek için şimdi tertip düzenler, Hakikat’ın sesini boğmak için şirretlik, düzenbazlık ve işkenceyle benzeri tertipler düzenleyen daha önceki kavimlerden pek farklı bir şey yapmamaktadırlar.”
  2. Yani “İlahi kitapların bilgisine sahip herkes, benim talimatımın daha önceki peygamberlerle getirilenin aynı olduğu gerçeğine şehadet eder.”
Kuran

Rad Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.