Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

13 – Rad Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

(Mekke’de mi Medine’de mi indiği hususu ihtilaflıdır. Kırküç âyettir) el-Hasen, İkrime, Ata ve Câbir’in görüşüne göre Mekke’de İnmiştir. el-Kelbî ve Mu katil’in görüşüne göre Medine’de inmiştir.

13 – Rad Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Rad Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

îbn Abbas ve Katâde derler ki: Mekke’de inmiş iki âyeti dışında, Medine’de inmiştir. Bu iki âyet-i kerîme ise yüce Allah’ın: “Eğer kendisiyle dağların yü­rütüldüğü… birKur’ân olsaydı” (31. âyet) âyetinden itibaren İki âyetin (32. âyetin) sonuna kadar ki buyruklardır.[1]

  1. Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitabın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır. Fakat insanların çoğu İnanmazlar.

Yüce Allah’ın: “Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitabın âyetleridir» buyru ğuna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Sana Rabbinden İndirilen” yani bu Kur’ân “haktır.” Müşriklerin: Sen bu­nu kendiliğinden uydurmaktasın, dedikleri gibi değildir. O halde bu Kitaba sımsskı sarıl ve ondaki hükümler gereğince amel et. Mukatil der ki: Bu âyet-i kerîme müşrikler; Muhammed Kur’ân’ı kendiliğinden uydurmaktadır, demeleri üzerine inmiştir.

“…en” ” Âyetler” üzerine atf ile ref mahallinde veya müb-tedâ olarak merfu’dur. “Haktır” de onun haberidir. Bununla birlikte ism-i mevsulun şu takdirde cer mahallinde olması mümkündür: ” Sana indirilenin âyetleri…” Buna göre “haktır” kelimesinin merfu olması ise mübteda takdiri iledir. Bu da; “İşte hakkın kendisi odur” şeklindedir. Yüce Allah’ın (el-Bakara, 2/146-147) buyruğunun: ” Onlar bilip, durdukları halde… (bunun) hak olduğunu”şeklindeki okuyu­şuna benzemektedir.

el-Ferrâ der ki: ” …en” başına “vav” harfi gelmiş olsa dahi “Kitab”ın sıfatı olarak cer mahallinde de kabul edilebilir. Şöyle denilmesi gibidir: “Bu nıektub bize Ebu Hafs el-Faruk’dan gelmiştir.” (Burada el-Faruk kelimesinin başına “vav” gelmiş olmakla birlik­te Ebu Hafs’ın sıfatıdır). Şairin şu beyiti de bu kabildendir:.

“O efendi himmet ve gayretler sahibi ve savaşın kızıştığı Yerlerde ordunun arslanı olan o hükümdara.”

Bununla “efendi, himmet ve gayretler sahibi, ordunun arslanı hükümda­ra” demek istemektedir. “Fakat insanların çoğu inanmazlar.”[2]

  1. Allah, O’dur ki gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiş­tir. Sonra Arş üzerinde istiva etmiştir. Güneşe de, aya da emri­ne boyun eğdirmiştir. Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gi­der. Her işi yerli yerince düzenler, âyetleri uzun uzadtya açık­lar. Rabbİnize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye.

“Allah, O’dur ki gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiştir…” âye­ti ile yüce Allah, bu Kur’ân’ın hak olduğunu beyan ettikten sonra onu indire­nin de kudretinin kemal derecesinde olduğunu beyan etmektedir. O halde siz O’nun kudretinin kemalini tanıyabilmek için, O’nun yarattıklarına ibretle ba­kınız. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Beyit, sıfatlar arasına “vav’ getirilmesine tanık olduğundan, tercümede de buna dikkat edilmiştir.[3]

Gördüğünüz şekilde direksiz” anlamındaki buyruk ile il­gili iki görüş vardır. Birincisine göre; bu gökler sizin de onu gördüğünüz şe­kilde direksiz olarak yükseltilmiştir. Bu açıklamayı Katâde, İyas b. Muaviye ve başkaları yapmıştır. İkinci görüşe göre ise; bu göklerin direkleri olmak­la birlikte, biz bu direkleri göremiyoruz.

İbn Abbas der ki: Bu göklerin Kaf dağı üzerinde direkleri vardır. Bu gö­rüşe binaen şöyle demek de mümkündür: Direklerden kasıt gökleri ve yeri kendisiyle tuttuğu kudretidir ve biz O’nun kudretini göremeyiz. Bu açıkla­mayı da ez-Zeccâc nakletmiştir. Yine İbn Abbas, bu direk rnü’minin tevhidi­dir demektedir. Göğe kâfirin küfründen dolayı parçalanmaya yüz tutması üze­rine direkler konulmuştur. Bu açıklamayı da el-Gaznevî nakletmektedir.Direkler, kelimesi; ın çoğuludur. Şair Nâbiğa der ki:

“(Ve Allah Hz. Süleyman’a şöyle de demişti:) Ve cinleri emrine müsahhar kıl,

çünkü Ben onlara izin verdim; Tedmür’ü oldukça enli, ince taşlarla ve direklerle bina etmelerine,”

“Sonra Arş üzerinde istiva etmiştir.” Buna dair açıklamalar daha önce­den (el-A’raf, 7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Güneşe de, aya da emrine boyun eğdirmiştir.” Yani yarattıklarının fay­dalarına ve kullarının maslahatına olmak üzere her ikisine de boyun eğdir-miştir. Esasen herbir yaratığa yaratıcının emrine boyun eğdirilmiştir.

“Herbiri belirli bir süreye kadar akıp gider.” Sözü geçen “belirli süre” dünyanın yok olması ve Kıyametin kopması vaktidir. Orada güneş tortop edi­lecek, ay söndürülecek, yıldızlar karartılacak ve gezegenler darmadağın olacak,

İbn Abbas der ki: Yüce Allah burada “belirli bir süre” ile bunların ulaş­tıkları ve aşmaları söz konusu olmayan derece ve menzillerini kastetmekte­dir. “Belirli bir süre”nin ayın yörüngesini bir ayda, güneşin de yörüngesi­ni bir senede dolaşması anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Her İşi yerli yerince düzenler.” Yani dilediği şekilde onu yapar. “Âyet­leri uzun uzadıya açıklar.” Bu şu demektir; Bütün bunları yapmaya kadir olan öldükten sonra tekrar diriltmeye de kadir olandır. İşte bundan dolayı: “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye” diye buyur­maktadır.[4]

  1. Yeri uzatıp döşeyen, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden O’dur ve O, meyvelerin hepsinden yine kendilerinin içinde ikişer ikişer yaratandır. Geceyi, gündüze O buruyor. Muhakkak bunlarda iyi düşünenler için âyetler vardır.

Yüce Allah göklerdeki âyetleri (belgeleri) beyan ettikten sonra “yeri uzatıp döşeyen… O’dur” buyruğu İle yeryüzündeki âyetleri beyan etmekte­dir. Yani yeri enine, boyuna yayıp döşeyen O’dur.

“Orada sabit dağlar… var eden” buyruğundaki; ” Sabit..ler” ke­limesinin tekili (v.b )dir. Çünkü yeryüzü dağlar vasıtası ile sebat bulmakta­dır. da sebat bulmak anlamındadır. Antere der ki:

“Ben bunu kesinlikle bilerek (nefsimi) buna sabrettirdim,

o da sebat bulmaktadır. Korkağın canı (kaçacak yer bulmak için) bakınıp durduğunda.”

Şair Cemil de der ki:

“Temellerini sapasağlam yerleştiren hakkı için yemin ederim, seviyorum onu, Öyle bir sevgiyle ki, alametleri ortaya çıktığında o (sevgi) gizlenir.”

İbn Abbas ve Atâ derler ki: Yeryüzünde var edilen ilk dağ, Ebu Kubeys dağıdır.[5]

Dünyanın Küreselliği ve Dönmesi:

Bu âyet-i kerîme yeryüzünün küre gibi olduğunu iddia edenlerin kana­atleri ile yeryüzünün kapılarının yukarıdan aşağıya doğru üzerine düştüğü­nü İddia edenlerin kanaatlerini reddetmektedir. İbnu’r-Râvendî’nİn iddiası­na göre yer aşağı doğru yuvarlanır gibi olmakla birlikte; yerin altında yuka­rı doğru yükselen rüzgarı andıran, yukarı doğru çıkan bir cisim de vardır. O bakımdan yukardan aşağı düşen ile aşağıdan yukarı doğru çıkan hacim ve güç itibariyle mutedil hale gelerek birbirleriyle uyum sağlamaktadırlar.

Başkaları ise; yerin birisi yukardan aşağı doğru düşen, diğeri ise aşağıdan yukarı doğru çıkan iki cisimden meydana geldiğini iddia etmişlerdir. Böyle­likle bu İki cisim arasında denge kurulmaktadır. İşte yeryüzünün durmasının sebebi budur. Müslümanların ve Kitap ehlinin kabul eniği görüş, yeryüzü­nün durduğu, sakin olduğu ve uzanıp döşenmiş olduğudur. Yeryüzünün ha­reketinin adeten meydana gelen zelzeleler ile ortaya çıktığı şeklindedir.[6]

“Ve ırmaklar” yeryüzü üzerinde akan ve yaratıklar için pek çok faydalar taşıyan sular “var eden O’dur ve O; meyvelerin hepsinden yine kendileri­nin içinde ikişer ikişer yaratandır.” Burada “ikişer”den kasıt iki çeşit sınıf demektir. el-Ferrâ der ki: Burada “ikişer ikişer”den kasıt erkek ve dişidir. An­cak bu açıklama nassın hilafınadır. Bir diğer görüşe göre “ikişer ikişer”den kasıt iki çeşit demektir. Tatlı-ekşi, yaş-kuru, siyah-beyaz, küçük-büyük gibi.

“Muhakkak bunlarda İyi düşünenler için âyetler” delil olacak belgeler ve alametler “vardır.”[7]

  1. Yeryüzünde birbirine komşu bir çok parçalar, üzüm bağları, ekinler ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki; hepsi aynı su ile sulanır. Yine de onlardan bir kısmını lezzetlerinde, bir kıs­mından üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunlarda da aklını kulla­nanlar için âyetler vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:[8]

1- Yeryüzündeki Komşu Araziler:

Yüce Allah’ın: “Yeryüzünde birbirine komşu bir çok kıtalar… vardır”

buyruğunda bir hazf vardır ki anlamı: Yeryüzünde birbirine komşu olan ve olmayan bir çok arazi parçaları vardır. Nitekim yüce Allah’ın: “Ve sizi sıcak­tan koruyan elbiseler” (en-Nahl, 16/81) buyruğunda da böyledir. Bunun da anlamı: … Ve soğuktan koruyan elbiseler… şeklindedir. İşitenin bilmesi do­layısıyla bu, hazfedilmiştir.

“Birbirine komşu yerler” şehirler ve bayındır yerler demektir. Komşu ol­mayan yerler ise çöller ve bayındır olmayan yerler anlamındadır.[9]

2- Komşu Yerlerden Farklı Mahsuller:

Yüce Allah’ın: “Birbirine komşu” buyruğu birbirine yakın köyler, kasa­balar demekrir. Bunların toprakları bir, suları birdir. Bu köy ve kasabalarda ekinler ve bahçeler vardır. Ancak bunların mahsulleri, meyveleri, hurmala­rı birbirinden Farklıdır. Kimisi tatlı, kimisi ekşi olmaktadır. Aynı ağacın, ay­nı dalında bile mahsul küçüklük, büyüklük, renk ve tadı itibariyle farklı ola­bilmektedir. İsterse ay ve güneş bunların hepsine aynı şekilde ışık saçsın.

Bu, şanı yüce Allah’ın vahdaniyetine ve samediyetinin azametine en açık bir delildir. O’nu tanı yamayıp yoldan sapanların yol göstericisidir.

Şanı yüce Allah: “Hepsi aynı su ile sulanır” buyruğu ile bütün bunların, ancak O’nun meşiet ve iradesi ile olduğuna, O’nun kudretiyle meydana geldiğine dikkat çekmektedir. İşte bu da bütün bunların tabiat kanunları so­nucu meydana geldiğini söyleyenlerin görüşünün batıl olduğuna en açık bir delildir. Zira bu eğer su ve topraktan dolayı böyle olsaydı ve bütün bunla­rı yapan tabiat olsaydı, hiçbir şekilde böyle bir farklılık meydana gelmezdi.

Şöyle de denilmiştir: Bu buyrukla getirilen delilin açıklaması şöyledir: Bu buyrukta toprak parçaları arasındaki farklılıklar dile getirilmektedir. Kimi top­rak iyi ve güzeldir, kimisi kıraçtır. Halbuki bu iki toprak da birbirine yakın ve komşudur. Bu da aynı şekilde yüce Allah’ın kudretinin kemaline delil olan hususlar arasındadır. Şanı yüce Allah, zalim ve inkarcıların söylediklerinden alabildiğine ulu, yüce ve büyüktür.[10]

3- İnkarcıların İddiaları:

İnkarcı kâfirler -Allah’ın İaneti üzerlerine olsun- herbir olayın yaratıcının yaratması ile değil de kendiliğinden meydana geldiğini kabul etmişler ve ağaçlardan çıkan meyvelerde bunun böyle olduğunu iddia etmişlerdir. Halbuki bunların sonradan yaratılmış olduğunu kabul etmekle birlikte, bunları yara­tanı inkâr etmektedirler. Ayrıca arazı da kabul etmeyip, İnkâr ederler.

Bir başka kesim de mahsullerin yaratıcı olmaksızın meydana geldikleri­ni kabul eder, ancak arazı meydana getiren birisinin olduğunu kabul etmiş­lerdir. Meydana gelen bir şeyin (hadisin) mutlaka bir meydana getiricisi (nıuh-disi) gerektiğinin delili ise; bir şey belli bir zamanda meydana gelirken, onun cinsinden olan bir başka şey, bir başka zamanda meydana gelmektedir. Eğer o şeyin kendine ait zamanda meydana gelmesi, o zamanın kendisine tah­sis edilmesinden dolayı ise, o takdirde onun cinsinden olan herbir şeyin de onunla aynı zamanda meydana gelmesi gerekirdi.

Şayet meydana geldiği zamanın özellikle tahsisi söz konusu değifse, bel­li ve özel bir zamanda onun meydana gelmesi, ancak o özel zamanı ona tah­sis eden bir kimsenin varlığından dolayı olabilir. Şayet bu tahsisi yapan za­tın tahsisi söz konusu olmasaydı, meydana gelen o olayın tahsis edilen o za­mandan Önce veya sonra olması arasında herhangi bir fark da bulunmazdı… Bu hususa dair yeterli ve geniş açıklamalar Kelâm İlmi bahislerindedir.[11]

4- Bağlar Ve Ekinler:

“Üzüm bağları” buyruğundaki; “Bağlar” keli­mesini el-Hasen “te” harfini esreli olarak; “Orada üzüm bağ­ları yaratandır” takdiri ile okumuştur. O takdirde bu, yüce Allah’ın “orada sa­bit dağlar… varedendir” buyruğuna atfedilmiş olur. Bununla birlikte -üçün­cü âyet-i kerîmedeki-: “Hepsi” kelimesine atf ile cer olması da mümkün­dür ve ifadenin takdiri: “Meyvelerin hepsinden ve … üzüm bağlarından,..” an­lamında olur. Diğerleri ref ile; şeklinde okumuşlardır. Bu da: Ve aralarında… bağlan vardır” takdirinde olur.

“Ekinler ve çatallı ve çatalsız hurmalıklar…” buyruğunu İbn Kesir, Ebu Amr ve Hafs “bağlar” anlamındaki kelimeye atf ile merfu olarak, yani şu takdire göre okumuşlardır: “Yeryüzünde ekinler ve hur­malıklar da vardır.” Diğerleri ise; Üzüm bağları, kelimesine atf-ı ne-sak ile esreli okumuşlardır. Bu durumda ekinler de, hurmalıklar da “bağlar ve bahçeler” kabilinden olur. Bununla birlikte -az önce geçtiği üzere üçün­cü âyet-i kerîmedeki-; “Hepsi” kelimesine daha önce; ” Ve… bağlar” kelimesinde geçtiği üzere atf ile okunması da mümkündür.

Mücahid, es-Sülemî ve diğerleri “sad” harfini ötreli olarak; ” Ça­tallı” şeklinde okumuşlardır, diğerleri ise “sad” harfini esreli okumuşlardır. İki ayrı söyleyiştir. Bu iki şekliyle de bu kelime;ın çoğuludur. Bu da aynı gövdede birleşen bir ya da iki hurma ağacı demektir. Bundan da baş kı­sımları dallanır ve böylelikle hurma ağacı olur.

Bunun bir benzeri de; kelimesi olup bunun tekili; ” Taze hur­ma salkımı” lafzıdır.

Ebu İshak, el-Bera’dan şöyle dediğini rivayet eder: “Çatallı hur­malık” tabiri bir arada bulunan demektir. “Çatalstz hurmalık” ise birbirinden ayrı hurmalıklar demektir. en-Nehhâs derki: Bu sözlükte de böyledir. Eğer bir tek hurma ağacının içinde (kökünden) bir başka hurma ağa­cı veya ağaçları çıkıyorsa buna “çatallı” denilir. “Misli ve benzeri” de­mektir. Peygamber (sav)ın: “” Kişinin amcası babası gîbidir”[12] buyruğu da buradan gelmektedir. Bu kelimenin tesniye ile çoğulu arasında da fark yoktur, i’rabında da fark yoktur. Eğer çoğul olursa “nun”u i’rab edi­lir, tesniye olursa “nun”u esreli gelir. Şair der ki:

“İlim ve bilim (tahammülkârhk, cahillikleri bağışlamak) iki şeref hasletidir, Kişi için; güzelliktirler, ikisi bir arada olduğunda. Bunlar birbirinin mislidir, ikisinin de güzelliğinin tamamlanması, Ancak bunun da, berikinin de bir arada olmasına bağlıdır.”[13]

5- Aynı Sudan Sulanan Farklı Lezzette Yiyecekler:

“Hepsi aynı sn ile sulanır.” Âdemoğulları gibi, onların kimisi salihtir, ki­misi kötüdür. Babaları ise birdir. Bu açıklamayı en-Nehhâs ve Buhârî yapmış­tır.[14]

Âsim ve İbn Âmir; şeklinde “ya” ile yani bütün bunlar aynı su ile sulanır anlamında okumuştur. Diğerleri ise; ” Bağlar” kelimesi dola­yısıyla “te” ile okumuşlardır. Ebu Hatim ve Ebu Ubeyde de bu okuyuşu ter­cih etmişlerdir. Ebu Amr da der ki; “Te” ile okumak -Yüce Allah’ın: “Onlar­dan bir kısmını lezzetlerinde, bir kısmından üstün kılıyoruz” buyruğu do­layısıyla “te” ile okumak daha güzeldir. Çünkü burada görüldüğü gibi; “Onlardan bir kısmı” derken müennes zamir kullanmış, di­ye müzekker zamir kullanmamıştır.

Hamza, el-Kisaî ve diğerleri ise; “Üstün kılar” anlamında ve da­ha önce geçen: “Her işi yerli yerince düzenler, uzun uzadiya açıklar… O

Çürüyor.” fiillerine uygun olarak “ya” ile okumuşlardır. Diğerleri İse “Biz üs­tün kılıyoruz” anlamında “nun” ile okumuşlardır.

Cabir b. Abdullah rivayetle der ki: Peygamber (sav)ı, Ali (r.a)a şöyle derken dinledim: “İnsanlar değişik ağaçlardandır. Ben ve sen ise aynı ağaç­tan yaratıldık.”[15] Daha sonra Peygamber (sav) “Yeryüzünde birbirine kom­şu bir çok kıtalar…” buyruğunu “hepsi aynı su İle sulanır” buyruğuna ka­dar okudu.

“lezzetler” meyvelerCin tatları lezzetleri) demektir. İbn Abbas der ki–Tat­lı, ekşi, kimisi Fârisî (kaliteli) hurmadır, kimisi de bayağı ve adi hurmadır.

Ebu Hureyre’den merfu olarak rivayet edilen bir hadise göre Rasûlullah (sav) yüce Allah’ın: “Yine de onlardan bir kısmını lezzetlerinde, bir kıs­mından üstün kılıyoruz” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmek­tedir; “Kimisi Fârisî türüdür, kimisi bayağıdır, kimisi tatil, kimisi de ekşidir.”[16] Bunu da es-Sa’lebî nakletmektedir.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîmeden maksat misal vermektir. Şam yüce Allah bunu Âdemoğullarına misal göstertmektedtr. Onlar asılları itibariyle bir­dirler, fakat hayır, şer, iman ve küfür bakımından aynı sudan sulanmış mah­sullerin çeşitliliği gibi farklı farklıdırlar. Şairin şu mısraları da bu kabilden­dir:

“İnsanlar da yetişen bitkiler gibidirler, bitkiler de çeşit çeşittir, Kimisi sandal ağacıdır, kimisi kâfur, kimisi de sorgun (ban) ağacıdır, Kimi ağaçtan da ömür boyu katran sızar.”

“Şüphesiz bunlarda da aklını kullananlar için âyetler”, yüce Allah’ın buy­ruklarını anlayıp kavrayacak kalbe sahip olan kimseler için “alâmetler “var­dır.”[17]

  1. Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların: “Acaba biz toprak olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacağız?” demeleri­dir. İşte Rabblerini İnkâr edenler bunlardır. Boyunlarında de­mir halkalar olacak olanlar da bunlardır. İşte cehennemlikler de bunlardır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.

“Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan onların… demeleridir.” Yani ey Mu­hammedi Sen onlar tarafından doğru sözlü ve güvenilir bir kimse olarak bi­liniyor iken sonradan seni yalanlamalarına hayret edip şaşırıyor isen şunu bil ki; onların Öldükten sonra dirilmeyi yalanlamaları, bundan daha çok hayret edilecek bir şeydir.

Şanı yüce Allah hayret edip şaşırmaz. O’nun hakkında öyle bir şey düşü­nülemez, çünkü hayret, sebepleri gizli ve saklı olan şeyler dolayısıyla nefis­teki değişiklikler demektir. Bunu bu şekilde söz konusu etmesi, onların bu tutumlarına peygamberinin ve mü’minlerin hayret etmeleri içindir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ey Muhammedi Eğer sen onların gökleri, yeri ve aynı yerden yetişen çeşitli mahsulleri yaratanın Ben olduğu­mu kabul etmelerine rağmen, öldükten sonra dirilişi ve tekrar yaratmayı in­kâr edişlerine hayret ediyorsan, şunu bil ki; onların bu sözleri bütün mahlukatı hayrete düşüren, şaşırtıcı bir sözdür. Çünkü yeniden yaratmak ilkin ya­ratmak anlamındadır.

Âyeti kerîmenin yaratıcıyı inkâr edenler hakkında olduğu da söylenmiş­tir. Yani eğer sen değişip duran bir şeyin mutlaka bir değiştiricisi olması ge­rektiğine dair apaçık delillere rağmen, onların yaratıcıyı inkâr edişlerine hay­ret ediyorsan, bil ki, asıl hayret konusu onların bu inkâr edişleridir.

Âyet-i kerîmenin ifadeleri ve bu ifadelerin sıralanışı, birinci ve ikinci açıklamaya delil teşkil etmektedir. Çünkü yüce Allah onların: ‘Acaba biz top­rak olduktan sonra mı?” diriltileceğiz; “biz mi yeniden yaratılacağız?” dediklerini nakletmektedir.

“Biz nü?” buyruğu; ” Biz” şeklinde de okunmuştur. (Yani: Sonra mı biz yeniden yaratılacağız? demek olur.)

“Demir halkalar” kelimesi ın çoğuludur. Bu da, etin ken­disiyle boyna bağlandığı bir halkadır. Yani Kıyamet gününde onların boyun­larına böyle bir halka geçirilecektir. Yüce Allah’ın: “O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak… sonra ateşte yakılacaklar.” (el-Mu’min, 40/71-72) buyruğu buna delildir.

Buradaki “demir halkalar”in onların işleyegeldikleri kötü amelleri oldu­ğu da söylenmiştir.[18]

  1. Bir de senden iyilikten önce çarçabuk kötülük getirmeni ister­ler. Halbuki onlardan önce nice örnekler gelip geçmiştir. Doğ­rusu Rabbin zulümlerine rağmen İnsanlara yine de mağfiret edendir ve şüphesiz Rabbin azabı cidden çetin olandır.

7- O küfre sapanlar: “Ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miy­di?” derler. Sen ancak bir uyarıcısın. Esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur.

“Bir de senden” aşırı inkârları ve yalanlamaları dolayısıyla “iyilikten ön­ce çarçabuk kötülük” azabı “getirmeni isterler.” Bunun, onların: “Ey Allah! Eğer bü Senin katından hakkın kendisi ise durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır” (el-Enfal, 8/32) sözlerine işaret olduğu da söylenmiştir.

Katâde der ki: Bunlar afiyetten önce cezayı İstediler. Şanı yüce Allah ise bu ümmetin cezasını Kıyamet gününe kadar tehir etmeyi hükme bağlamış­tır.

“İyilikten önce” buyruğu kendisi sebebiyle imanın ve iyiliklerin umuldu­ğu imandan önce, diye de açıklanmıştır.

Nice örnekler” ilahi azab ve cezalar… demektir. Tekili; şeklindedir. el-A’meş’ten onun bu kelimeyi,( akilli ) şeklinde “mim” har-tini ötreli “se” harfini de sakin olarak okuduğu rivayet edilmiştir, ki bu da; Müsle’nin çoğuludur. Bununla birlikte; şeklinde “mim” harfi­nin ötresinin ağırlığı dolayısıyla üstün ile değiştirilmesi de mümkündür. (Tekilinin sonundaki) “he” (yuvarlak te)nin yerine fetha getirilir de söylen­miştir.

el-A’meş’ten bu kelimeyi; şeklinde “mim” harfini üstün, “se” har­fini sakin okuduğu da rivayet edilmiştir. Bu da “müsle” kelimesinin çoğulu­dur. Daha sonra “mim” harfinin ötresini ağırlığı dolayısıyla hazfetmiştir. Bü­tün bu açıklamaları en-Nehhâs -Allah’ın rahmeti üzerine oisun- zikretmek­tedir.

Ancak cemaatin kıraatine göre bu kelimenin tekili dır. Temimliler ise bu kelimenin hem “se” harfini, hem “mim” harfini ötreli okurlar. Onla­rın bu kullanışlarına göre kelimenin tekili; şeklinde “mim” harfi ötreli, “se” harfi de sakindir.

“Yüksek köşk, odaüar)” demektir. Bunun (müslenin) fiili ise; şeklinde gelir, mastarında ise “mim” üstün, “se” harfi de sa­kindir.

“Doğrusu Rabbİn… mağfiret edendir.” Yani iman etmeleri halinde müş­rikleri, tcvbe etmeleri halinde günahkârları affedendir. İbn Abbas der ki: Yü­ce Allah’ın Kitabındaki en umut verici buyruk: “Doğrusu Rabbin zulümle­rine rağmen insanlara yine de mağfiret edendir” buyruğudur.

“Ve” küfür üzere ısrar ettikieri takdirde, “şüphesiz Rabbin azabı cidden çetin olandır.”

Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd’den, o Said b. el-Müseyyeb’den şöyle de­diğini rivayet etmektedir: Yüce Alfah’ın: “Doğrusu Rabbİn zulümlerine rağmen insanlara yine de mağfiret edendir ve şüphesiz Rabbin azabı cidden çetin olandır” âyeti nazil olunca Rasûluilah (sav) şöyle buyurdu: “Al­lah’ın affetmesi, rahmeti ve bağışlaması olmasaydı, hiçbir kimse rahat bir ha­yat yaşayamazdı ve eğer O’nun cezası, tehdidi ve azabı olmasaydı, herkes de hiçbir şey yapmaksızın dururdu,”[19]

“O küfre sapanlar, ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi? der­ler.” Yani onlar bir takım mucizelerin gösterilmesini istediklerinde yüce Al­lah da peygamberine -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun-: “Sen ancak bir uyarıcısın” yani bildirip, haber verensin “esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur;” onları Allah’a davet eden bir peygamberi olmuştur, diye buyurdu.

Yol gösterici (el-Hâdî)nİn Allah olduğu da söylenmiştir. Yani sana düşen uyarıp korkutmaktır. Kendilerini hidayete iletmeyi dilediği herbir kavmi hi­dayete ileten de Allah’tır.[20]

  1. Allah, her dişinin neye hamile kalacağını, rahimlerin neyi ek­silteceğini, neyi artıracağını bilir. O’nun katında herşey bir öl­çü İledir.
  2. O görünmeyeni de, görüneni de bilendir. O, çok büyüktür, yü­celer yücesidir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız;[21]

1- Rahimlerin Eksiltip Artırmaları:

Yüce Allah’ın: “Allah her dişinin neye hamile kalacağını… bilir” buy­ruğu, erkek olsun, dişi olsun, güzel olsun, çirkin olsun, salih olsun, olma­sın neye hamile kaldılarsa onları bilir, demektir.

En’âm Sûresi’nde (6/59. âyet, 1. başlık ve devamında) Gaybın bilgisinin yalnızca Allah’a ait olduğuna ve bu konuda Allah’ın ortağının bulunmadığı­na dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yine orada Buhârî’de yer alan İbn Ömer’den gelen şu hadisi de zikretmiştik: Rasûlutlah (sav) buyurdu ki: “Gaybın anahtarları beş tanedir…” ve bunlar arasında: “Rahimlerin neyi ek­silttiğini de Allah’tan başka hiçbir kimse bilemez” ifadesi de yer almaktadır.[22]

Yüce Allah’ın; “Rahimlerin neyi eksilteceğini, neyi artıracağını bilir” buyruğunun te’vili hususunda ilim adamlarının farkh görüşleri vardır. Katâ-de der ki: Anlamı şudur: Dokuz aydan önce neyi düşürdüğünü ve dokuz ay­dan sonra neyi artıracağım bilir, demektir. İbn Abbas da böyle demiştir.

Mücahid der ki: Kadın hamile iken ay hali olduğu takdirde bu, çocuğun­da bir noksanlık demektir, eğer dokuz aydan fazla hamileliği devam ederse bu da eksilenin tamamlanması demektir. Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmektedir: Eksiltmekten kasıt rahimlerin eksilttikleri kan demektir, ar­tırmaktan kasıt ise onlardaki kan artışı demektir.

Bir diğer açıklamaya göre eksiltmek ve artırmak çocuğa raci’dir. Çocuğun bir parmağının veya başka bir uzvunun eksik gelmesi ve bir parmağının ya­hut başka bir uzvunun fazla gelmesi gibi.

Bir diğer açıklamaya göre eksiltmek, ay hali kanının kesilmesi demektir. “Artırmak” ise doğumdan sonra gelen lolıusalık kanına işarettir.[23]

2- Hamile Kadının Ay Hali Olup Olmaması ile İlgili Görüşler:

Bu âyet-i kerîmede hamile kadının ay hali olacağına delil vardır. Malik’in ve iki görüşünden birisi de Şafiî’nin kabul etliği görüş budur. Atâ, eş-Şa’bî ve başkaları ise hamile kadın ay hali olmaz, demişlerdir. Ebu Hanife de bu gö­rüştedir, delili de (yine) bu âyet-i kerîmedir.

İbn Abbas ise bu âyet-i kerîmenin te’vili ile ilgili olarak şöyle demekte­dir: Hamile kadınlar da ay hali olur. İkrime ve Mücahid’den de böyle riva­yet edilmiştir. Aynı zamanda bu Hz. Âişe’nin de görüşüdür. Hz. Âişe hami­le kadınlara gebeliklerinde ay hali olmaları halinde namazı bırakmaları doğ­rultusunda fetva verirdi. O sırada Ashab-ı Kiram da mevcuttu ve ashabdan hiçbir kimse onun bu görüşüne karşı çıkmamıştı. O bakımdan bu İcma gi­bidir. Bu açıklamayı İbnu’l-Kassar yapmıştır.

Yine İbnu’l-Kassar’ın naklettiğine göre; iki kişi bir çocuğun kendilerine ait olduğu hususunda anlaşmazlık gösterdiler. Ömer (r.a)m huzurunda davalaş-tılar, Hz. Ömer de çocuğu (benzerliklerden hareket ederek, neseb tesbit eden) kıyafet uzmanlarına arzetti. Kıyafet uzmanları çocuğun her ikisine de ait ol­duklarını söylediler. Bu sefer Hz. Ömer elindeki kamçı ile ona vurmak iste­di. Kureyşli bazı kadınlara durumu sorup: Bu çocuğun durumunun ne oldu­ğuna bir bakınız, dedi. Onlar şu cevabı verdiler: Birinci koca bu kadın ile hal­vete girdi, sonra da onu bıraktı. Bu kadın hamile olduğu halde ay hali oldu, sonra da iddetinin bittiğini zannetti, İkinci koca da bu kadın ile gerdeğe gi­rince, çocuk ikincisinin suyu ile gelişti. Bunun üzerine Hz. Ömer: Allahu Ek-ber! diyerek (hayretini izhar etti) ve çocuğun birinci adama ait olduğunu söy­ledi. Hamile kadının ay hali olmayacağını söylemediği gibi, Ashab-ı Ki-ram’dan herhangi bir kimse de böyle bir görüş belirtmemiştir. Bu da bu hu­susta icma olduğunun delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Muhalif kanaati benimseyenler de şöylece görüşlerine delil gösterirler; Ha­mile eğer ay hali olsaydı ve kadının gördüğü kan ay hali olarak kabul edil­seydi, cariyenin istibrâsının bir defa ay hali olması şeklindeki hükmün sahih olmaması gerekirdi. Oysa bu hükümde icmâ’ vardır.

İmam Malik’ten de “Muhammed’in Kitabı”nda hamileyken görülen kanın ay hali olmamasını gerektiren bir görüş de rivayet edilmiştir.[24]

3- Hamilelik Süresi:

Bu âyet-i kerîmede hamilenin bazen yükünü dokuz aydan daha erken, ba­zen de daha fazla bir süre sonra bırakacağına delil vardır. İlim adamları da hamileliğin asgari süresinin altı ay olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Yi­ne onların görüşlerine göre Abdu’l-Melik b. Mervan altı aylıkken doğmuştur.[25]

4- Hamilelik Süresindeki Ay Hesabı:

Sözü geçen altı ay, şeriatçe muteber diğer aylarda olduğu gibi, hilal ile sa­bit olan aylardır. Bundan dolayı mezheb(imiz) de Malik’in bazı arkadaşların­dan -zannederim İbn Haris’in kitabında- şu rivayet kaydedilmektedir: Şayet altı aydan üç gün eksik olduğu anlaşılırsa, çocuğun kaldığı bu eksik süre, ay­ların eksik ve fazla çekmelerinin bir sonucu kabul edilir. Bunu İbn Atiyye nak­letmektedir.[26]

5- Azami Hamilelik Süresi:

İlim adamları azami hamilelik süresi hususunda farklı görüşlere sahiptir. İbn Cüreyc, Hz. Sa’d’ın kızı Cemile’den, o Âişe’den şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Hamilelik süresi yün eğirmekte kullanılan kirmenin gölgesinin yer değiştireceği kadar bir süre dahi iki yıldan fazla olamaz. Bunu Darakutnî nak­letmektedir.[27]

Ubeyd b. Sa’d’ın kızkardeşi, Sa’d kızı Cemile dedi ki: Hamileliğin azami süresi üç yıldır. e!-Leys b. Sa’d’dan da böyle nakledilmiştir. Şafiî’den ise dört yıl diye nakledilmiştir. Malik’ten bu hususta gelen İki rivayetten birisi de böy­ledir. Ancak ondan meşhur olan rivayet beş yıl olduğudur. Yine ondan on yılı aşacak olsa dahi, azami bir sınırının olmadığı rivayeti vardır. Bu da on­dan gelen üçüncü bir rivayettir.

ez-Zührî’den altı ve yedi (yıl) rivayeti gelmiştir. Ebu Ömer (b. Abdi’1-Berr) der ki: Ashab-ı Kiram’dan hamileliği yedi yıla kadar uzatanlar vardır. Şafiî ise bunun azami süresi dört yıldır, demektedir. Kuleliler ise sadece iki yıldır, der­ler ve daha fazla bir süre kabul etmezler. Muhammed b. Abdu’l-Hakem der ki: Hamilelik bir senedir, daha fazlası olmaz. Davud (ez-Zahirî.) der ki: Sü­resi dokuz aydır. Ona göre bu süreden daha fazla bir süre hamile kalınmaz.

Ebu Ömer (b. Abdi’I-Berr) der ki: Bu meselenin içtihaddan başka ve ka­dınların hamilelik ile ilgiti bilinen durumlarına havale edilmesinden başka bir dayanağı yoktur. Başarı Allah’tandır.

Dârakutnî, el-Veiid b. Müslim’den şöyle dediğini rivayet eder: Ben Malik b. Enes’e dedim ki: Bana Âişe’den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Ka­dının hamile kalma süresi İki yıldan fazla bir kirmenin gölgesKnin değişme­si) bir süre kadar dahi artmaz. Bunun üzerine: Subhanallah dedi, böyle bir şeyi kim söyler? İşte bizim komşumuz Muhammed b. Aclân’ın kansı dört yıl­da hamile kalır ve doğumunu yapar. O doğru sözlü bîr kadındır, kocası da doğru sözlü birisidir. Oniki yıl zarfında üç batm gebe kalmıştır. Herbir ba­tında gebeliği dört yıldır.[28]

Aynca hunu el-Mübârek’den İbn Mücalıid de naklederek der ki: Bizde meş­hurdur, Muhammed b. Aclân’ın hanımı dört yıllık bir sürede gebe kalır ve do­ğumunu yapardı. O bakımdan ona “fil’e hamile kalan kadın” adı verilirdi.

Yine şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bir gün Malik b. Dinar oturmak­ta iken bir adam ona gelerek şöyle dedi: Ey Ebu Yahya! Dört yıldan beri ha­mile bulunan ve artık çok büyük bir sıkıntı içerisinde olan bir kadına dua et. Bunun üzerine Malik kızdı, mushafi kapattı ve şöyle dedi: Bunlar bizim pey­gamber olduğumuzu mu zannediyorlar? Sonra da Kur’ân okumaya devam et­ti, arkasından dua ettikten sonra şöyle dedi: Allah’ım şayet bu kadının kar­nında bir afet var ise onu derhal karnından çıkart. Eğer karnındaki dişi ise sen onun yerine ona oğlan ver. Sen dilediğini siler, dilediğini tesbit edersin. Kitabın anası da senin yanındadır. Malik te dua ederken ellerini kaldırdı, et­rafındakiler de ellerini kaldırıp dua etti. Daha sonra haberci bu istekte bu­lunan adama gelerek: Koş hanımına yetiş, dedi. Adam gitti, Malik ellerini in­di rmemişti ki adam mescidin kapısında boynu üzerinde dört yaşında siyah saçlı bir oğlanla çıka geldi. Dişleri çıkmış ve göbek bağı kesilmemişti,

Yine rivayete göre bir adam Ömer b. el-Hattab’a gelerek şöyle demiş: Ey Mü’minierin Emiri! İki yıl süreyle evimde değildim. Geldiğimde hanımımın ha­mile olduğunu gördüm. Hz. Ömer bu kadını recm etmek hususunda çevre-sindekilerle istişare etti. Muaz b. Cebel şöyle dedi: Ey Müzminlerin Emiri! Eğer senin bû kadının aleyhine bir yolun varsa da karnındaki yavruya karşı senin lehine bir yol yoktur. O bakımdan bu kadına doğum yapıncaya kadar ilişme. Hz. Ömer o kadına ilişmedi. Nihayet dişleri çıkmış bir oğlan doğurdu. Adam çocuğun kendisine benzediğini görünce; Kabe’nin Rabbine yemin ederim, be­nim oğlumdur, dedi. Bu sefer Hz. Ömer şöyle dedi: Kadınlar Muaz gibisini do­ğurmaktan acizdir. Muaz olmasaydı, Ömer helak olup gitmişti.

Yine ed-Dahlıâk der ki: Annem beni iki yıl hamilelikten sonra doğurdu. Beni doğurduğunda dişim çıkmıştı.

Yine Malik’ten nakledildiğine göre o, annesinin karnında iki yıl kalmış­tır. Üç yıl kaldığı da söylenmiştir. Yİne denildiğine göre Muhammed b. Ac-lân annesinin karnında üç yıl kalmış ve annesi ona hamileyken vefat etmiş, annesinin karnında oldukça şiddetli hareket etçiği görülünce karnı yarılarak çıkartıldığında dişlerinin çıkmış olduğu görülmüş.

Hammad b. Seleme der ki: Herim b. Hayyan’a, “Herim (çok yaşiı)” denil­mesinin sebebi annesinin karnında dört yıl kalmış olmasıdır.

el-Ğaznevî’nin de naklettiğine göre, ed-Dahhâk annesinin karnında iki yıl süreyle kaldıktan sonra doğmuş ve doğduğunda dişleri çıkmış olduğundan ona Dahhâk (çok gülen) adı verilmiştir.

Abbâd b. el-Avvâm der ki: Bizim komşumuz olan bir kadın dört yıl hami­lelikten sonra saçları omuzlarına kadar uzamış bir oğlan doğurdu. Yanından uçan bir kuşa da “kış” diye söylemişti.[29]

6- Ay Hali, Lohusalık Ve Hamilelik Süreleri:

İbn Huveyzimendâd der kî: Ay halinin, lohusalığın en az ve azami süre­leri ile hamileliğin asgari ve azami süreleri hep içtihad yoluyla tesbit edilmiş­tir. Çünkü bu gibi şeylerin bilgisini yüce Allah insanlara bildirmemiştir. O ba­kımdan bunlar hakkında herhangi bir hüküm verilirken ancak bizim için za­hir olan kadarıyla ve kadınlarda nadir veya mutad olarak görünen kadarıy­la hüküm verilir. Biz bir kadının dört veya beş yıl süreyle hamile kaldığını tesbit edersek, buna dayanarak hüküm veririz. Lohusalık ve ay hali ile ilgi­li olarak, istikrar bulmuş bir durum ile karşı karşıya bulunmadığımızdan, ka­dınlarda nadiren görülen hususları nazar-ı itibara aldık.[30]

7- Tabiatçıların Bu Husustaki Kanaatleri:

İbnu’l-Arabî der ki: Malikilerden mütesâhil (ilmî delillere itibar etmekte gereken titizliği göstermeyen, gevşek davranan) bazı kimseler, hamileliğin azami süresinin dokuz ay olduğunu nakletmektedir. Ancak böyle bir şeyi (Ma­liki değil de) ancak Halikı (helake mensub olan) kişi söyler. Bunlar rahim­de hamileliği yönetenlerin yedi gezegen olduğu İddiasında bulunan tabiat-çılardır. Bunlara göre bu gezegenlerin herbirisi anne karnında çocuğu birer ay alır, dördüncü ay da güneşe aittir. İşte çocuk bundan dolayı hareket eder ve kıpırdanmaya başlar. Yedi gezegen arasında yedi ay dolaşması tamam­landıktan sonra sekizinci ayda Zuhal (Satürn) gezegenine avdet eder. Zuhal gezegeni de soğukluğuyla onun yetişmesini sağlar. Keşke bunlarla tartışabilsem yahut onlara karşı çarpışabilsem. Ne diye devre tamamlandıktan sonra yine Zühal’e geri dönüyor da başkasına dönmüyor? Bu konuda bilgiyi Allah mı size bildirdi? Yoksa Allah’a İftira mı ediyorsunuz? Eğer iki gezegenden bi­risine dönmesi mümkün ise, niçin bu hamileliği düzenleme işi üç veya dört gezegene avdet etmiyor yahut oniarın hepsine İkişer ya da üçer defa dön­müyor? Bu gizli hususlar hakkında batıl zanlara dayanarak tahakküm niye?[31]

8- Herşeyin Miktarını Tesbit Ve Tayin Eden, Herşeyi Bilen Yüce Allah’tır:

“O’nun katında herşey bir ölçü iledir.” Yani eksiklik olsun, fazlalık ol­sun herşeyin ölçüsünü tesbit etmiştir.

“Bir ölçü iledir” buyruğu şöyle de açıklanmaktadır: Çocuğun annesinin karnından çıkışının ölçüsü ve annesinin karnında çıkacağı vakte kadar ge­çireceği sürenin miktarı hep bellidir.

Katâde ise, nztk ve ecel ile ilgilidir, der. “Miktar (ölçü)” ise miktar anla­mındadır. Âyetin genel ifadesi ise bütün bu hususları kapsamaktadır. Şanı yü­ce Allah en iyi bilendir.

Derim ki: Bu âyet-i kerîme ile şanı yüce Allah; “O görülmeyeni de, gö­rüneni de bilendir” buyruğu ile kendi zatını övmektedir. Yani O, insanla­rın ve mahlukatın görmediklerini de, gördüklerini de bilendir.

“Gayb” gaib (görünmeyen) anlamında mastardır. Şehâdet (görünen) ise, şahit (görünen) anlamında bir mastardır. Şanı yüce Allah, bununla gayb bil­gisinin yalnız kendisine ait olduğunu, insanlara gizli bulunan bâtını kendi­sinin ihata ettiğini belirterek, bu hususa dikkat çekmektedir. Bu konuda her­hangi bir kimsenin kendisine ortak olmasının söz konusu olmadığını belirt­mektedir.

Bir takım emare ve alâmetleri delil kabul eden tıp bilginleri ise görmedik­leri hususlara dair kat’î kanaat belirtecek olurlarsa, bu bir küfürdür. Şayet bu bir deneydir diyecek olurlarsa, o zaman yaptıklarıyla başbaşa bırakılır ve on­ların bu durumu (görünmeyeni bilmekle) övülene olumsuz bir gölge düşür-mez. Çünkü adetin bozulması mümkündür, ilmin değişikliğe uğraması ise mümkün değildir.

“O çok büyüktür” ki herşey O’ndan aşağıdadır. “Yüceler yücesidir.” Müşriklerin söylediklerinden çok yücedir. Kudret ve kahrı ile her şeyin üs­tündedir. Bu iki isme dair açıklamaları “Şerhu’l-Esmâi’l-Hüsnâ”da yeterince yapmış bulunuyoruz. Yüce Allah’a hamdolsun.[32]

  1. İçinizden birisi İster sözünü gizlesin, ister onu açıklasın; gece gizlensin ve(ya) gündüzün yoluna gitsin, hepsi birdir.

“İçinizden birisi İster sözünü gizlesin, ister onu açıklasın” buyruğun-daki “sözün gizlenmesi” kişinin kendi kendisine söylediği, içinden geçirdi­ği sözler demektir. Açığa vurulması ise kişinin başkasına söylediği sözler de­mektir.

Bu buyrukla kastedilen de şudur: Şanı yüce Allah, İnsanın hayır ve şer tü­ründen gizlediği herbir şeyi, tıpkı haytr ve şer türünden açığa vurduğu her-bir şeyi bildiği gibi bildiğidir.

” İçinizden birisi” ifadesi ya: “Birdir” kelimesinin sıfatıdır. İfadenin takdirî anlamı şöyle olur: İçinizden sözünü gizleyenin gizlemesi de, açığa vuranın açıklaması da birdir.

Bununla birlikte şu anlamda olmak üzere “birdir” anlamındaki kelimeye taalluku da mümkündür: İçinizden bu şekilde davranan ile öbür türlü dav­ranan arasında fark yoktur, bîrdir.

Yine ifadenin takdirinin şu anlamda olması da mümkündür: İçinizden sö­zünü gizleyenin gizlemesi de, aranızdan sözünü açıklayanın açıklaması da aynı şeydir. Şöyle de olabilir: Aranızdan sözünü gizli söyleyen de, onu açı­ğa vuran da eşittir. Bu da “ikisi de adalet sahibidir” anlamında; Zeyd’de adil­dir, Amr da demeye benzer. “Birdir” kelimesinin birbirine eşittir an­lamında olduğundan ayrıca hazfedilmiş bir muzaf takdirine ihtiyacı yoktur, da denilmiştir.

“Gece gizlensin ve(ya) gündüzün yoluna gitsin.” Yani yüce Allah’ın bilgisinde gizli de, açık ta, yollarda açıkça görünen de, karanlıklarda sakla­nan da birdir. el-Ahfeş ve Kutrub derler ki: “Geceleyin gizlenen” açıkça gö­rünen anlamındadır.

Nitekim onu açığa çıkardım, anlamındaki: ifadesi de buradan gelmektedir. ise o şeyi çıkardım, anlamına gelir. Ni­tekim kefen soyucusuna “el-muhtefi” denilmesi de buradan gelmektedir. Şa­ir İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Onlana (saklandıkları) tünellerinden ortaya çıkmaları

Sanki akşam vakti gürültülü yağan yağmurdan çıkışları gibidir.”

Gizlenen, gizlenip saklanan yani bir dehlize giren” demektir.

Nitekim yırtıcı hayvanın inine girdiğini anlatmak üzere kullanılan, ifadesi de buradan gelmektedir.

İbn Abbas der ki: “Gizlenen” bir şeylerin arkasına saklanan ve görünmez hale gelen, “yoluna giden” ise açıkta olup görünen demektir. Mücahid der kî: İşlediği masiyetleri “gizleyen” demektir; “Yoluna giden” ise bu masiyet-leri açıkça işleyen demektir. ın, giden anlamında olduğu da söylen­miştir.

et-Kisaîder ki: ” Gitti, gider, gitmek” demektir. Şa­ir de şöyle demektedir:

“Bütün herkes erkek develerinin fazla ileri gitmelerini engellerken, Biz ise erkek devemizin bağını çözdük, işte o serbestçe gitmektedir.”

Ebu Recâ der ki: “Giden” yeryüzünde geçip giden anlamındadır. Şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz ki ben gittim, sen ise gitmiyordun.”

el-Kutebî der ki: “Gündüzün yoluna giden” ifadesi ihtiyaçlarını görmek için hızlıca giden demek olup, Arapların; “Su akıp gitti” ifade­lerinden alınmıştır. el-Esmaî der kî: ” Yolunu serbest bırak, gitsin” anlamındadır.[33]

  1. Onun önünden de, arkasından da kendisini Allah’ın emriyle ko­ruyan izleyicileri vardır. Gerçek şu ki; bir toplum kendi özün­de olanı değiştirmedikçe Allah da hallerini değiştirip bozmaz. Allah, bir toplumun da kötülüğünü diledi mi, artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. Onların, O’ndan başka bir vekille­ri de olmaz.

Yüce Allah’ın: “Onun… izleyicileri vardır.” Yani yüce Allah’ın gece ve gündüz bir diğerinin yerine geçen melekleri vardır. Gece melekleri yukan çık­tı mı, onların akabinde gündüz melekleri gelir.

“el-Melâike” kelimesi müzekker olduğu halde; “İzleyiciler” ke­limesinin müennes gelmesi, bu kelimenin çoğulu olmasından dola­yıdır. O bakımdan tekil olarak geldiğinde; “İzleyici melek” çoğul olarak geldiğinde de; ” İzleyici melekler” denilir. Bundan sonra ise; île cemul-cem’ (çokluk çoğulu) yapılır.

Kimisi de bu buyruğu; “Onun önünden de, arkasından da… izleyicileri vardır” diye okumuşlardır ki burada; ke­limesi, ın çoğuludur. “Melâike”ye; denilmesi ise; laf­zına uygun olması içindir.

Meleklerin bu türlerinin çok olmaları dolayısıyla müennes geldiği de söylenmiştir. “İleri derecede neseb bilgini, çok alim ve çok rivayet bilen” gibi. Bu açıklamayı da el-Cevherî ve başkaları yapmıştır.

“Teafckub (ardından gelmek, izlemek)” ise başlangıçtan sonra bir daha ge­ri dönmek demektir. Nitekim Allah en-Neml Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır: “Arkasına bakmaksızın dönüp, gitti.” (en-Neml, 27/10) Ar­kasına dönmeksizin… demektir. Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır: ” Biri diğerinin ardınca tekrarlanan öyle sözler vardır ki, bunları söyleyen -yahut yapan- asla zarar görmez”[34] dedikten sonra teşbih, tahmid ve tekbiri zikretmektedir. Ebu’l-Heysem der ki: Bunlara “muakkibât” denilmesinin sebebi, gittikten sonra bir daha ardı arka­sına geri dönmeleridir. Bu da önce bir iş yapıp sonra tekrar aynı işi yapan kimsenin bu fiilini anlatmak için kullanılan; den gelmektedir. el-Mu-akkibât kelimesi develer hakkında kullanılacak olursa, sudan içmek için bir­birine karışan ve İtişen develerin arka taraflarında duran develer demektir. Biri su için gittiğinde onun yerine bir diğeri girer.

Yüce Allah’ın: “Önünden” İfadesi geceleyin gizlenip saklananı ve gündü­zün yoluna gideni “Allah’ın emriyle koruyan izleyicileri vardır” buyruğun-daki koruyup gözetleme (hıfz)ın mahiyeti hakkında farkh görüşler vardır. Bu­nun, onları yırtıcı hayvanlardan, lıaşerattan ve zararlı şeylerden korumaları için Allah’tan bir lütuf olarak görevlendirilen melekler olma ihtimali vardır, denil­miştir. Ancak kader geldi mi bu sefer o insanı bu zararlı varlıklarla başbaşa bırakırlar. Bu açıklamayı İbn Abbas ve Ali b. Ebi Talib (r.a) yapmışlardır.

Ebu Miclez der ki: Murad kabilesinden bir adam Ali (r.a)ın yanına gele­rek şöyle dedi: Kendini iyice koru, çünkü Muradhlardan bazıları seni öldür­mek istemektedir. Hz. Ali şu cevabı verdi: Her kişi ile birlikte onu takdir olun­ması hali müstesna, zararlara karşı koruyan (hıfzeden) melekler vardır. Ka­der geldi mi bu sefer kişiyi Allah’ın kaderiyle başbaşa bırakırlar. Şüphesiz ecel son derece sağlam bir kaledir.

Buna göre; “Allah’ın emriyle onu koruyacak…” buyru­ğu, Allah’ın emri ve izniyle koruyacak… demek olup harfi (edatı) “be” anlamındadır. Bu şekilde sıfat harfler biri diğerinin yerini tutabilir. Burada­ki ın, anlamında olduğu da söylenmiştir ki; Allah’ın emrine bi­naen onu korurlar, anlamına gelir. Bu da anlam itibariyle birincisine yakın­dır. Yani onların korumaları Allah’tan gelen bir emre binaendir, kendilikle­rinden değildir. Bu da et-Hasen’in görüşüdür.

-Benzer bir kullanım olarak-: “Elbisesi olmadığın­dan dolayı ona elbise giydirdim”; denilir. Şanı yüce Allah’ın; “Kendilerini açlıktan doyuran…” (Kureyş, 106/4) buyruğu da bu kabilden­dir ve bu da; ile aynı anlamı ifade eder.

Bir diğer açıklamaya göre bu melekler o kimseyi azap meleklerinden ko­rurlar ki ona herhangi bir ceza gelip çatmasın. Çünkü yüce Allah herhangi bir kavim kendi nefislerindekini küfür üzere ısrar etmek suretiyle değiştir­medikçe üzerlerindeki nimet ve afiyeti de değiştirmez. Eğer küfür üzere ıs­rar edecek olurlarsa, o vakit onlar için tayin edilen sürenin vakti gelir ve in­tikam üzerlerine iner. Böylelikle biri diğerini izleyen koruyucular da onların yanından uzaklaşır.

Bir diğer açıklamaya göre; melekler onları cinlere karşı korurlar. Ka’b der ki: Eğer yüce Allah üzerinize yemenizde, içmenizde ve avretlerinizde sizle­ri himaye edip koruyan melekleri görevlendirmemiş olsaydı, hiç şüphesiz cin­ler sizi kapıp giderlerdi.

Azab melekleri de Allah’ın emrindendirler. Özellikle onları “Allah’ın emri ile” diye anmaktadır. Çünkü melekler gözle görülmezler. Nitekim yü­ce Allah: “De ki: ruh Rabbimin emrindendir” (el-tsra, 17/85) diye buyurmak­tadır ki; sizin görebildiğiniz şeylerden değildir, demektir.

el-Ferrâ ise şöyle demektedir: Bu ifadede takdim ve te’hir vardır ve ifa­denin takdiri şöyledir: Onun önünden de arkasından da Allah’ın emriyle iz­leyicileri vardır ve bunlar onu korurlar. Bu ifade Mücahid, İbn Cüreyc ve en-Nehaî’den de rivayet edilmiştir. Azap meleklerinin de, cinlerin de Allah’ın em­rinden oldukları şeklindeki açıklamaya göre ise buyrukta ne takdim vardır, ne de te’hir.

İbn Cüreyc der ki: Buyruğun anlamı onun amelini, onun için korur ve tes-bit ederler, şeklindedir ve burada muzâf hazfedil mistir.

Katâde de; bu melekler, onun sözlerini ve fiillerini yazarlar, diye açıkla­mıştır. Eğer İzleyiciler melekler İse buyruktaki; “Onun” lafzındaki za­mirin yüce Allah’a -önceden zikrettiğimiz gibi- ait olması mümkün olduğu gi­bi, geceleyin gizlenene ait olması da mümkündür. Bu, bu husustaki görüş­lerden birisidir.

Bir diğer görüşe göre: “Onun önünden de, arkasından da İzleyicile­ri vardır” buyruğu ile Peygamber (sav) kastedilmektedir. Yani melekler, Hz. Peygamber’i düşmanlarına karşı korurlar. Zaten Hz. Peygamber’den de yü­ce Allah’ın: ‘Ona Rabbinden bir âyet İndirilmeli değil miydi? derler. Sen ancak bir uyarıcısın” buyruğunda söz edilmişti. Yani sizden sözlerini giz­lice söyleyenler ile bunu açıkça söyleyenler arasında -Peygamber (sav)e za­rar verememesi bakımından- fark yoktur. Aksine onun birbirini izleyen me­lekleri vardır ve bu melekler onu korurlar. Aynı mananın bütün peygamber­ler için söz konusu olması da mümkündür. Çünkü daha önce yüce Allah: “Esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur” (er-Râ’d, 11/7) di­ye buyurmuştur. Yani bu melekler, bu yol göstericiyi (hidayete ileteni) önünden de, arkasından da korurlar, muhafaza ederler.

Dördüncü bir görüşe göre âyet-i kerîme ile kastedilen önlerinde de, ar­kalarında da koruyucular topluluğu bulunan sultanlar ve emirlerdir. Al­lah’ın emri geldiği takdirde, bu koruyucuların kendilerine hiçbir faydası ol­maz. Bu açıklamayı İbn Abbas ve İkrime yapmıştır. ed-Dahhâk da böyle de­mektedir: Burada kastedilen Allah’ın emrine karşı kendisini korumaya çalışan ve şirk koşan sultanlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu te’vile göre ifadede hazfedilmiş bir nefy var­dır ki; takdiri şöyledir: Bunlar o kimseyi Allah’ın emrine karşı koruyamazlar. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir.

el-Mehdevî der ki: Buradaki “izleyiciler”! koruyucular diye kabul eden­lerin görüşüne göre anlam şöyle olur: Bu koruyucuların Allah’ın emrine kar­şı kendisini koruduklarını zan ve vehmeder.

Şöyle de açıklanmıştır: Sözünü gizli söyleyen ile açıkça söyleyen arasın­da fark yoktur. Onun birbirini izleyen koruyucuları ve yardımcıları vardır ve bunlar onu masiyet işlemeye iterler, ona verilen herhangi bir öğütten etki­lenmesine karşı onu korurlar.

el-Kuşeyrî der ki: Bu, Rabbin azabın hak olacağı vakte kadar mühlet ver­mesine mani değildir. Şöyle ki: Bu isyankâr kişi uzun süre günah üzerinde ısrar etmek suretiyle nefsinde olanı değiştirecek olursa, bu değiştirme ceza görmesine sebeb olur. Böylelikle kendi kendisini cezaya çarptıran kendisiy-miş gibi olur. Buna göre yüce Allah’ın: “Allah’ın emrine karşı onu korur­lar” buyruğu Allah’ın emrine uymaktan onu akkorlar, anlamına gelir.

Abdu’r-Rahman b. Zeyd de der ki: İzleyiciler (el-muakkibât) yüce Allah’ın kullan hakkında birbirini izleyen ilahi kaza ve takdirleridir.

el-Maverdî der ki: Bu görüşü kabul eden kimselerin kanaatine göre yü­ce Allah’ın: “Kendisini Allah’ın emriyle koruyan” buyruğu iki şekilde açıklanır: Birincisine göre onlar bunu ecel gelmediği sürece ölümden korur­lar, demek olup bunu ed-Dahhâk söylemiştir. İkinci açıklamaya göre İse onu bu hususta bir kaderinin vakti gelmediği sürece eziyet verici cinlerden ve haşerattan korurlar, demektir. Bu açıklamayı Ebu Umame ve Ka’b el-Ahbar yap­mıştır. Takdir olunan şeyin vakti geldi mi bu sefer onu korumaktan vazge­çerler.

Sahih olan ise burada sözü geçen “izleyiciler”in melekler olduğudur, el-Hasen, Mücahid, Katâde ve İbn Cüreyc de böyle demişlerdir. îbn Abbas’tan da bu görüş rivayet edilmiş olup en-Nehhâs da bunu tercih etmiştir. Peygam­ber (say)in de şu hadisini buna delil göstermiştir: “Gecenin melekleri ile gün­düzün melekleri sizin aranızda biri diğerini izler dururlar.” Bu hadisi, hadis imamları rivayet etmişlerdir.[35] Yine hadis imamlarının Amr’dan rivayetleri­ne göre İbn Abbas; ” Onun önünden İzleyicileri, arkasından da gözetleyîcileri vardır ki, kendisini Al­lah’ın emri ile korurlar” diye okumuştur.

Kinâne el-Adevî der ki: Osman (r.a), Peygamber (sav)ın huzuruna gire­rek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kul ile birlikte kaç meleğin bulun­duğunu haber verir misin? şöyle buyurdu: “Sağında bir melek var, hasena­tı yazar. Solunda bir diğer melek var, bu da seyyiâtı yazar. Sağdaki melek, soldaki meleğin emiridir. Sen bir iyilik işledin mi on olarak yazılır, bir kö­tülük işledin mi sol taraftaki, sağ taraftakine: Yazayım mı? diye sorar. Öbü­rü: Hayır, olur ki Allah’tan mağfiret diler yahut O’na tevbe eder, der. Aynı soruyu üç defa tekrarladı mı: Evet yaz, der. Ondan yana yüce Allah bize ra­hat versin. Bu kişi ne kadar kötü bir arkadaştır. Yüce Allah’ın kendisini gö­zetlediğini ne kadar az hatırlıyor ve bizden ne kadar az utanıyor? Yüce Al­lah ise: “O bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözetle­meye hazır biri vardır.” (Kaf, 50/18) İki melek de önünde ve arkanda var. Yüce Allah da: “Onun önünden de, arkasından da kendisini Allah’ın emriyle koruyan izleyicileri vardır” diye buyurmaktadır. Bir melek ise se­nin alnını yakalamıştır, Altah için alçak gönüllülük gösterecek olursan, se­ni yükseltir, Allah’a karşı büyüklenecek olursan, belini kırar. Dudaklarının üzerinde de iki melek vardır, bunlar senin ancak Muhammed’e ve aile hal­kına getirdiğin salat-u selâmı tesbit ederler. Bir melek de ağzın üzerinde di­kilidir. O yılanın ağzına girmesine ftrsat vermez. Gözlerinin üzerinde de iki melek vardır. İşte herbir insan üzerinde on melek bunlardır. Gece melek­leri ile gündüz melekleri yer değiştirir, dururlar. Çünkü geceleyin duran me­lekler, gündüzün duran meleklerle aynı değildir. İşte herbir insan üzerinde bu şekilde yirmi melek vardır. İblis de gündüzün Ademoğlu ile birliktedir, onun çocukları ise geceieyin (onunla birlikte bulunurlar).”[36] Bunu es-Sa’lebî zikretmektedir.

el-Hasen der ki: Sözü geçen “izleyiciler (el-muakkibât)” her sabah nama­zında bir araya gelen dört melektir. Taberî’nin tercihine göre “el-muakkibât” emirlerin ön ve arkalarında yürüyen ordu ve kafilelerdir. Buradaki; “O’nun” lafzında ki zamir de önceden geçtiği gibi bunlara aittir.

İlim adamları -Allah onlardan razı olsun- derler ki: Şanı yüce Allah, emirlerini iki kısma ayırmıştır. Bunlardan bir kısmının, ilgili kimsenin başı­na gelmesi ve vaki olmasını hükme bağlamıştır. Bunu hiçbir kimse önleye­mez ve değiştiremez. Diğer bir kısmı ise geleceğini hükme bağlamakla birlikte, onun gerçekleşeceğini ve vuku bulacağını hükme bağlamamış, bunun yerine tevbe, dua, sadaka ve korumakla (hıfz) ile önleneceğini hük­me bağlamıştır.

“Gerçek şu ki; bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah da hallerini değiştirip bozmaz.” Yüce Ailah bu âyet-İ kerîmede bir toplum da -ya bizzat kendileri, ya kendileri için gözetlemek durumunda olanlar, neza­ret edenler, yahut herhangi bir sebep dolayısıyla kendilerinden sayılan bir kimse tarafından- bir değişiklik meydana getirilmedikçe o toplumun duru­munu değiştirmeyeceğini haber vermektedir. Meselâ, Uhud günü okçuların kendi nefislerindekini değiştirmeleri sebebiyle yüce Allah bozguna uğrayan­ların (önceki) hallerini değiştirmişti. Buna benzer şeriatte görülebilen başka misaller de vardır. Buna göre âyet-i kerîme; herhangi bir kimse önce bir gü­nah işlemedikçe ona hiçbir şekilde ceza gelmez anlamında değildir. Aksine başkalarının günahları dolayısıyla musibetler de gelebilir. Nitekim Peygam­ber (sav): Salih kimseler aramızda varken helak edilir miyiz? diye sorulun­ca, “Eğer f’ısk ve fücur artacak olursa evet” diye cevabını vermiştir.[37]

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah bir toplumun da kötülüğünü” helak ve azabım “diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Denildiğine göre yüce Allah, bir top­lumun hastalık ve türlü rahatsızlıklar gibi bir takım bela ve musibetlere uğ­ramalarını diliyecek olursa, onun belasını hiçbir kimse geri çeviremez.

Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah, bir kavim hakkında kötülüğü di­leyecek olursa, onların basiretlerini köreltir ve onlar da belâ ihtiva eden şe­yi tercih eder ve onu işlerler. Böylelikle kendi ayaklarıyla helâklarına doğ­ru yürürler. O kadar ki; onlardan birisi kendi eliyle, kendisini öldürmenin yollarını araştırır, kendi ayaklan ile kendi kanını akıtmaya doğru yol alır ha­le gelir.

“Onların O’ndan başka bir vekilleri” bir sığınakları “da olmaz.” es-Süddî’nin yaptığı açıklamanın anlamı budur. Bir diğer açıklamaya göre; Al­lah’ın azabına karşı onları koruyacak bir yardımcıları olmaz. Şair de der ki:

“Semada Rahman’m dışında hiçbir yardımcı yoktur.”

Dost ve yardımcı -vezin itibariyle- Kadir ve kadîr’e benzer.[38]

  1. Size korku ve ümit salarak şimşeği gösteren, yüklü bulutları or­taya çıkaran O’dur.
  2. Gök gürültüsü O’na hamd ile melekler de korkusundan teşbih ederler. O yıldırımları gönderip onlarla Allah hakkında müca­dele edip dururlarken dilediğini çarpar. O, kudret ve azabı çe­tin olandır.

Yüce Allah’ın: “Size korku ve ümit salarak şimşeği gösteren” yağmur ile “yüklü bulutları ortaya çıkaran O’dur” buyruğundaki; “Bulutlar” kelimesi çoğul olup bunun tekili; şeklinde gelir. de çoğul olarak kufknılır.

“Gök gürültüsü O’na hamd ile melekler de korkusundan teşbih eder­ler. O yıldırımları gönderip…” Daha önce Bakara Sûresi’nde (.2/14. âyetin tefsirinde) gök gürültüsü, şimşek ve yıldırıma dair açıklamalar geçmiş bulun­duğundan onları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Âyet-i kerîmeden maksat, yüce Allah’ın kudretinin kemalini açıklamak ve cezayı ertelemesinin acizlikten olmadığını anlatmaktır. Yani O, gökte şimşe­ği yolculukta bulunana korku olmak üzere gösterir. Çünkü yolcu karşı kar­şıya kalacağı yağmur, dehşet ve yıldırımlar sebebiyle şimşeğin vereceği ra­hatsızlıktan korkar. Nitekim yüce Allah da: “Yağmurdan dolayı bir rahatsız­lık” (enrNisa, A/102) diye buyurmaktadır. Yolcu olmayıp ikamel halinde bulunan kimse de şimşeğin akabinde yağmur ve bolluk geleceğini ümit eder. Bu anlamdaki açıklamaları Katâde, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

el-Hasen der ki: Şimşeğin yıldırımlarından korkarak ve kıtlığı ortadan kal­dıracak yağmuru ümit ederek… demektir.

“Yüklü bulutları ortaya çıkaran O’dur.” Mücahid der kî: Bulutlar su (yağmur) yüklüdür.

“Gök gürültüsü O’na hamd ile… teşbih ederler.” Gök gürültüsünün bulutlann sesi olduğunu söyleyen kimselerin görüşüne göre, gök gürültüsünün teşbih etmesi onda hayatın yaratılmış olması delil gösterilerek kabul edile­bilir. Bu görüşün sıhhatinin delili de yüce Allah’ın: “Melekler de korkusun­dan teşbih ederler” demesidir. Eğer gök gürültüsü bir melek ise, o da me­leklerin kapsamı içerisine girmesi gerekirdi. Gök gürültüsünün de bîr melek olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre de “melekler de korkusundan” buyruğu Allah’ın korkusundan… diye açıklamışlardır. Bu açıklamayı et-Ta-beri ve başkaları yapmıştır.

İbn Ab bas der ki: Melekler yüce Allah’tan korkarlar ama onların korku­ları Âdemoğlunun korkusu gibi değildir. Onlardan bir kimse sağında kim var, solunda kim var bilmez. Allah’a ibadeti bırakıp yemek veya içmekle uğraş­mazlar. Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Gök gürültüsü (Ra’d) bulutlan süren bir melektir. Su buharı onun baş parmağının bir çuku­ru içerisindedir. Bu melek bulutlarla görevli olup onları emrolunduğu yer­lere sürer ve Allah’ı da teşbih eder. İşte bu gök gürültüsü teşbih etti mi, gök­te teşbih getirip sesini yükseltmedik hiçbir melek kalmaz. İşte o vakit yağ­mur yağar. Yine ondan nakledildiğine göre İbn Abbas gök gürültüsü sesini işitti mi: ” Kendisini teşbih İle andığın zatı ben de teşbih ve tenzih ederim” derdi.

Mâlik, Âmir b. Abdullah’tan, o babasından rivayet ettiğine göre Abdullah gök gürültüsünün sesini işitti mi “Gök gürültüsünün lıamd ile meleklerin de korkusundan kendisini teşbih et­tiği şanı yüce Allah’ı ben de teşbih ederim” der; daha sonra da şunları söy­lerdi: Şüphesiz ki bu, yeryüzündekiler için çok ağır bir tehdittir.

Denildiğine göre gök gürültüsü gökle arz arasında bir taht üzerinde otu­ran bir melektir. Sağında yetmişbin melek, solunda da bir o kadar melek var­dır. Sağına dönüp teşbih etti mi hepsi Allah’ın korkusuyla teşbih ederler. So­luna yönelip teşbih etti mi hepsi Allah korkusundan dolayı teşbih ederler.

“O yıldırımları gönderip onlarla… dilediğini çarpar.” el-Maverdînin İbn Abbas, Ali b. Ebi Talib ve Mücahid’den naklettiğine göre bu âyet-i kerîme bir yahudi hakkında inmiştir. Bu yahudi Peygamber (sav)e şöyle demişti: Sen ba­na Rabbinin neden olduğunu bildir, İnciden midir? Yakuttan mıdır? Bunun üzerine bir yıldırım onu çarptı ve yaktı.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme Arap kâfirlerinden birisi hakkın­da inmiştir. el-Hasen der ki: Bu kişi Arap tâğûtlarından bir adamdı. Peygam­ber (sav) bir kaç kişiyi onu Allah’a, Rasûlüne ve İslâm’a davet etmek üzere gönderdi. Bu azgın kişi onlara şöyle dedi: Bana Muhammed’in Rabbinin ma­hiyetini, neden olduğunu, gümüşten mi, demirden mi, bakırdan mı olduğu­nu haber verin. Yanına gidenler onun söylediği bu sözden dehşete kapıldılar. Bunun üzerine bu azgın kişi: Ben Muhammed’in tanımadığı bir Rabbe mi icabet edip çağrısını kabul edeyim, dedi. Peygamber (sav) defalarca ona el­çi gönderdiği halde, o yine ona benzeri sözler söylüyordu. Ona gidenlerin, onunla tartıştığı ve İslâm’a çağırdıkları bir sırada aniden bir bulut yükseldi ve bu bulut tepelerinin üzerinde durdu. Gök gürledi, şimşek çaktı ve bir yıl­dırım düştü. Onlar oturuyorken kâfiri de yaktı. Peygamber (sav)e geri dön­düklerinde Rasûlullah (sav)ın ashabından bazıları onlarla karşılaştılar ve karşılaştıklan sahabiler: Sizin adamınız yandı, dediler. Yanından gelenler: Ner-den bildiniz, diye sorduklarında, onlar yüce Allah Peygamber (sav)e: “O yıl­dırımları gönderip, onlarla… dilediğini çarpar” âyetini vahyetti, dedi­ler.[39] Bunu da es-Sa’lebî, el-Hasen’den, el-Kuşeyrî de bu manada Hz. Enes’ten rivayet etmiştir. İleride gelecektir.

Yine denildiğine göre âyet-i kerîme Lebid b. Rabia’nın kardeşi Erbed b. Rabia ile Âmir b. et-Tufeyl hakkında inmiştir. İbn Abbas dedi ki: Âmiroğul-lanndan olan Âmir b, et-Tufeyl ile Erbed b. Rabia Peygamber (sav)in yanı­na gitmek üzere geldiler. O sırada da Hz. Peygamber mescitte bir grup as­habı ile birlikte oturmakta idi. Mescide girdiler. Âmir’in güzelliği orada bu­lunanların dikkatlerini çekti ve ona baktılar. Bir gözü kördü ama insanların arasında en yakışıklılardan birisi idî. Peygamber (sav)in ashabından bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Âmir b. et-Tufeyl yanına doğru geliyor. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Onu bırak, şayet Allah hakkında hayır diliyor İse hidayete iletecektir.”

Âmir yaklaştı ve Hz. Peygamber’İn yanında ayakta durup: Ey Muhammed dedi. İslam’a girersem bana ne var? Hz. Peygamber: “Müslümanların lehine ne varsa, senin de lehine olur. Müslümanlar aleyhine ne varsa, senin de aley­hine (görevin) olur.” Âmir: Peki senden sonra bu işi (başkanlığı.) bana vere­cek misin? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu benim işim değildir. Bu Allah’a aittir ve O bunu dilediğine verir.” Bu sefer: Peki çöldekilerin yönetimini ba­na verip şehirleri sen alır mısın? deyince, Hz. Peygamber: “Hayır” diye bu­yurdu. Âmir: Peki bana ne vereceksin? deyince, Hz. Peygamber şu cevabı ver­di: “Ben sana atların dizginlerini veririm, sen de onlar üzerinde Allah yolun­da gazaya çıkarsın.” Bu sefer Âmir: Bu gün de atların dizginleri benim de­ğil mi? diye sordu. Kalk benimle de, konuşayım, dedi.

Rasûlullah (sav) da kalkıp yanında durdu. Amir İse daha önceden Erbed’e: Benim onunla konuştuğumu görürsen, sen de arkasından dolaş ve kılıcınla boynunu vur, diye İşaret etmişti. Peygamber (sav) ile tartışmaya, ona karşı­lık vermeye koyuldu. Erbed kılıcını kınından bir kanş kadar çıkarttıktan sonra Allah onu engelledi ve kınından sıyıramadı. Kılıcı üzerinde eli kurudu, kal­dı. Yüce Allah da bir yaz gününde ortalıkta bulut olmayan bir günde üzeri­ne bir yıldırım gönderdi ve yaktı. Âmir de kaçarak: Ey Muhammed dedi, sen Erbed aleyhine Rabbine dua ettin ve sonunda onu öldürdün. Allah’a yemin ederim, Medine’yi senin başına eğersiz atlarla ve tüyleri bitmemiş genç delikanlılarla dolduracağım. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah ve Kayleoğul-ları senin bu maksadını gerçekleştirmene engel olacaklardır.”

Hz. Peygamber, “Kayleoğulları” ile Evs ve Hazreçlileri kastetmişti.

Sonra Âmir, Selüloğullanndan bir kadının evinde konakladı. Sabah oldu­ğunda şöyle diyordu: Allah’a yemin ederim, eğer Muhammed ve onun arka­daşı -bununla ölüm meleğini kastediyor- sahraya benim yanıma gelecek olur­larsa, mızraklarımla onları delik deşik ederim. Yüce Allah bir melek gönder­di ve bu melek kanadıyla ona indirdiği bir darbe ile kaldırıp toprağa yıktı. Anında diz kapağı üzerinde büyükçe bir gudde meydana geldi. Selüloğulla-rından olan kadının evine şunları söyleyerek geri döndü: Bu develerin gud­desine benzer bir guddedir. Selullu bir kadının evinde de ölümüm gelecek­tir. Daha sonra atına bindi ve atının sırtındayken öldü.[40]

Lebid b. Rabİa kardeşi Erbed hakkında bir mersiye söyledi. Bu mersiye­de şu beyitler de yer almaktadır:

“Ey göz Erbed için ağlamalı değil inisin?Çünkü biz de hasımlarımız da yorgun ve argın kalkmıştık,

Erbed için Ölümden korkardım ama,

Balık ve aralan yıldızlarının ona musibet vereceğinden korkmazdım.

Gök gürültüsü ve yıldırım canımı yaktı,

O sıkıntılı günlerde imdada yetişen kahraman atlının ölümüne sebeb olarak.”

Yine onun hakkında şunları söylemektedir:

“Şüphesiz, benzersiz en büyük musibet,

Yıldız gibi ışık saçan herbir kardeşi yitirmektir.

Ey hayrın Erbed’i ve üstün şerefli mevkilerin sahibi!

Beni kırık bir boynuz ile yürürcesine tek başıma bıraktın.”

Daha sonra Lebid İslâm’a girmişti. -Allah ondan razı olsun.[41]

Gök Gürültüsü ve Yıldırım Esnasında Allah’ı Anmak ve Teşbih:

Ebân, Enes’ten rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Yıldı­rım aziz ve celil olan Allah’ı zikreden bir kimseye çarpmaz.”[42]

Ebu Hureyre (r,a) dedi ki: Peygamber (sav) gök gürültüsü sesini duydu mu şöyle derdi: “Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan kendisini teşbih et­tiği Allah’ın şanı ne yücedir! O herşeye gücü yetendir.” Böyle dediği halde eğer yıldırım ona çarparsa, diyetini ödemek bana aittir.[43]

el-Hatib de Süleyman b. Alî b. Abdullah b. Abbas’dan, o babasından, o da dedesi yoluyla şöyle dediğini nakletmektedir: Bir yolculukta Ömer ile bir­likte idim. Gök gürültüsü ve dolu bize isabet etti. Ka’b bize şöyle dedi: Gök gürültüsünü duyan bir kimse o esnada;

“Gök gürültüsünün hamd ile me­leklerinden korkusundan kendisini teşbih ettiği Allah’ın şanı ne yücedir” di­ye üç defa söylerse, o gök gürültüsünde olanlar afiyette olur, kurtulur.[44] Biz de böyle yaptık ve esenliğe kavuştuk. Sonra Ömer b. el-Hattab (r.a) ile kar­şılaştım. Bir dolu tanesinin burnuna isabet edip onda iz bıraktığını gördüm. Ey mü’mirilerin emiri, bu ne? deyince, o: Burnuma gördüğün gibi iz bırakan bir dolu tanesi isabet etti, dedi. Ben de: Ka’b gök gürültüsünü duyunca bize şöyle dedi: Kim gök gürültüsünü işittiğinde, gök gürültüsünün hamdiyle meleklerin de, korkusundan kendisini teşbih ettiği Allah’ın şanı ne yücedir di­ye üç defa söylerse o gök gürültüsü esnasında olacaklardan yana esenliğe ka­vuşur, dedi. Biz de böyle dedik ve esenliğe kavuştuk, bunun üzerine Ömer (r.a) şöyle dedi; Peki niye bize söylemediniz? Biz de bunu söylerdik.

Bu anfamdaki açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/14. âye­tin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

” …Allah hakkında mücadele edip dururlarken” buyruğu ile yüce Allah hakkında: O nedendir? diye soran yahudinin tartışması kastedilmektedir. İbn Cüreyc der ki: Bu buyrukla Erbed’in, Peygamber (sav)i öldürmek kararını ver­mesi halindeki tartışmasını kastetmektedir. Bununla birlikte “Allah hakkın­da mücadele edip dururlarken” buyruğu hal de olabilir, munkati” da olabi­lir.[45]

Enes’ten de rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) müşriklerden ileri ge­len birisini İslâm’a davet etmek üzere elçi gönderdi. Bu kişi Allalı Rasûlüne şöyle dedi: Sen bana şu İlahın hakkında haber ver, o gümüşten mi, al-tındanmı, yoksa bakır’dan mı? Hz. Peygamber’in gönderdiği elçiye böyle bir şey çok ağır geldi. Hz. Peygamber’e dönüp, durumu bildirdi. Hz. Peygam­ber yine: “Ona dön ve yine davet et” diye buyurdu. Adamın yanına döndü­ğünde bir yıldırımın çarptığını gördü. Rasûlullah (sav)ın yanına döndüğün­de de “Allah hakkında mücadele edip dururlarken” buyruğu da inmişti.[46]

“O kudret ve azabı çetin olandır.” İbnu’l-A’râbî der ki: “Mekr” demektir. Yüce Allah’ın mekri ise hak ile tedbiri anlamındadır. en-Nehhâs ise Allah’ın mekri, hak eden kimseye farkına varmadığı bir yerden, hoşlanma­dığı bir şeyi ulaştırmak demektir.

İbnu’l-Yezid’i de Ebu Zeyd’den “O kudret ve azabı çetin olandır” buy­ruğu hakkında intikamı çetin olandır, dediğini rivayet etmektedir.

el-Ezherî der ki: “el-Mihâl”: Kuvvet ve şiddet anlamındadır. “el-Mahl” ise şiddet demek olup buradaki “mim” kelimenin asıl harflerindendir. tabiri ise “filan ile hangimizin daha güçlü olduğu ortaya çı­kıncaya kadar karşılıklı gücümüzü denedik” demektir.

Ebu Ubeyd der ki: “el-Mihâl” azab ve hoşa gitmeyen şey demektir. İbn Ara-fe de: Tartışma ve mücadele demektir, diye açıklamaktadır. Mesela; ” hakkında mücadele etti” anlamındadır.

el-Kutebî der ki: Bu kelime “keyd”i (tuzağı ve tedbiri) çetin olandır, an­lamındadır. Aslı da “hile”den gelmektedir. Başındaki “mim” de “mekân” mim’i gibidir. Halbuki bunun da aslı “kevn”den gelmektedir. Diğer taraftan; “Temekkün ettim, imkân ve iktidar buldum” denilir.

el-Ezherî der ki: “el-Mihâl” kelimesindeki “mim” harfinin zaid olduğunu söyleyen İbn Kuteybe yanlıştır. Aksine buradaki “mim” aslî harflerdendir. Eğer bir kelimeyi ” vezninde olduğunu görüp de bunun ilk harfi esreli “mim” ise bilelim ki, kelimenin aslî harflerindendir. “Mihâd, milâk, miras” ve buna benzer kelimeler böyledir. Buna karşılık “mifal” veznindeki kelimeler eğer üç harfli kelimelerden geliyor İse, bu kelimelerdeki vav harfi izhar edilir. Me­sela “mizved, milıvel ve mihver” ile benzeri kelimeler böyledir. (el-Ezherî de­vamla) der ki: el-A’rec; şeklinde “mim” harfini üstün olarak okumuştur. Bu kıraate göre ise; İbn Abbas’tan bunun açıklaması havi tgüç ve kuvvet) demek olur. Bütün bunları Ebu Ubeyd el-Herevî nakletmektedir. Bundan tek istisna başta İbnu’i-A’râbî’den naklettiğim izdir. Ashab-ı Kiram ile Tabiînin görüşleri de bu anlamdadır ve bunlar sekiz görüştür:

1- Düşmanlığı şiddetli olan demektir. İbn Abbas’ın görüşüdür.

2- Güç ve kuvveti şiddetli ve çetin olandır. Bu da îbn Abbas’m görüşüdür.

3- Azab ile yakalaması şiddetli olan demektir. Ali b. Ebi Talib’in görüşü­dür.

4- Öfkesi şiddetli ve çetin olandır. Bu da İbn Abbas’ın görüşüdür.

5- Gücü şiddetli, çetin olandır. Mücâhid’in görüşüdür.

6- Gazabı çetin olandır. Bu açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır.

7- Kıtlık ile helak etmesi çetin olandır. Bunu da el-Hasen söylemiştir.

8- Hilesi şiddetli olandır. Bu açıklama da Katâde’ye aittir.

Ebu Ubeyde Ma’mer der ki: “el-Mihâl” ve “el-Mumâhale” karşılıklı tedbir ve hile yapmak ve birbiriyle yarışmak, yenişmeye çalışmak demektir, el-A’şâ’nın şu beyitini de nakletmektedir:

“Şeref dalında salınan bir kayın ağacının gece çiği pek çok alan ince bir dalıdır. Bununla birlikte intikam alıp cezalandırması da çok çetindir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“O bir, takım kimseler arasına girdi ki onların herbirisi ona Çeşitli oyunlar ve çeşitli hile ve tuzaklar kurdular.”

Abdu’l-Muttalîb de şöyle demektedir:

“Allah’ım şüphesiz kişi kendi evini korur,

Sen de sana yakın yerde ikamet edenleri koru.

Onların haçları, küfür ve inkârları,

Saldırganlık ederek hiçbir zaman senin tedbirine galip gelmesin.”[47]

  1. Hak davet yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları İse kendile­rine hiçbir şekilde cevap veremezler. Onların dununu, ağzına gel­sin diye suya doğru iki avucunu açan kimseye benzer ki o buna asla ulaşacak değildir. İşte kâfirlerin duası da ancak boşunadır.

“Hak olan davet yalnız O’nadır.” Yani doğru olan davet yalnız Allah’adır.

İbn Abbas, Katâde ve başkaları bundan kasıt: La İlahe illallah’tır, demiş­lerdir. el-Hasen de şöyle demiştir: Bundan kasıt: Şüphesiz ki Allah hakkın tâ kendisidir. Dolayısıyla O’na dua etmek hak olan davet demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Duada ihlaslı olmak hak olan davet demektir. Bu­nu da müteahhir ilim adamlarından bazıları söylemiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Hak olan davet korku esnasında Allah’a dua etmektir. Çünkü bu durumda Allah’tan başkasına dua edilmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “O’ndan başka dua edip çağırdığınız herkes kaybolur, gider.” (el-İsra, 17/67)

el-Maverdî der ki: Âyetin akışına daha uygun olan açıklama şekli budur. Çünkü yüce Allah: “Onu bırakıp çağırdıkları” yani heykeller ve putlar “ise kendilerine hiçbir şekilde cevap veremezler.” Onların hiçbir dualarını ka­bul edemezler, hiçbir seslenişlerini işitemezler.

“Onların durumu ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kim­seye benzer ki o buna asla ulaşacak değildir.” Aziz ve celil olan Allah, su­yu onlann yaptıkları duaların kabul olunmasından yana ümit kestiklerine mi­sal olarak vermiştir. Çünkü Araplar herhangi bir şekilde erişemeyeceği bir hu­sus için didinip duran kimseye, elinde suyu tutmaya çalışan kimseyi misal ve­rirler. Şair der ki:

“Artık benimle onun arasındaki sevgi sebebiyle Elinde su tutan kimsenin haline döndüm.”

Bu misalin anlamına dair üç açıklama yapılmıştır:

1- Allah’tan başka bir ilâha dua edip tapan bir kimse uzaktan ele geçir­mek istediği halde suyu ağzına gelsin dîye çağıran, bununla birlikte suyu bir türlü diline ulastıramayan, eliyle suya işaret etmekle birlikte ebediyyen su ken­disine ulaşamayan kimsenin durumuna benzer. Çünkü su hiçbir şekilde çağrıya cevap veremez ve hiçbir zaman su böyle bir kimseye ulaşamaz. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

2- Allah’tan başkasına dua ve ibadet eden kimse suda hayalini (aksini) gö­ren susuz kimseye benzer. Bu kimse elini suya, su ağzına ulaşsın ister. Hal­buki o suyun ona ulaşmasına imkân yoktur. Çünkü onun böyle bir zannı yer­sizdir, böyle bir şeyi beklemesinin anlamı yoktur. Bu açıklamayı da İbn Ab-bas yapmıştır.

3- Böyle bir kimse suyu elinde tutmak kastıyla avuçlarını açmış kimse gi­bidir. Ancak bu kimsenin avuçlarında da su namına bir şey kalmaz.

el-Ferrâ buradaki “su”dan kastın kuyu olduğu kanaatindedir. Çünkü ku­yu suyun kaynağıdır. Bu misal buna göre ipsiz ve kovasız olarak elini kuyu­ya uzatan kimsenin durumuna dair bir benzetmedir. Bunun tanığı da şairin şu beyitidir:

“Şüphesiz bu benim babamın ve dedemin suyudur. Onu kazan ve onun duvarını ören benim.”

Ali (r.a.) der ki: Böyle bir kimse kuyu kenarında susuz gibidir. Kuyunun dibine de ulaşamadığı gibi, su da kendisine doğru yükselemez.

“Ancak… açan kimse” nin anlamı, ancak iki avucunu “suya” açan kim­seye suyun cevap vermesi gibidir. Buna göre mastar (isticâbet: cevap verme) avucunu açan kimseye izafe edilmiş, sonradan da muzaf hazfedilmiştir. Mastarın faili ise “su” kelimesidir. Yani ancak iki avucunu suya uzatanın (çağrışma) icabet edilmesi gibidir. Buna karşılık yüce Allah’ın; “Ağzına gelsin diye” buyruğundaki “lam” da “avuç açma” anlamındaki fiile taal­luk etmektedir.

“O buna asla ulaşacak değildir” buyruğundaki zamir de suya aittir, ya­ni su ağzına ulaşacak değildir. Bununla birlikte; “O” zamirinin ağza ait olması da mümkündür, o takdirde ağız suya ulaşamaz anlamında olur.

“İşte kâfirlerin duası da ancak boşunadır” Yani kâfirlerin putlara tapma­sı ancak boştur, boşa çıkacaktır, çünkü şirktir.

Şöyle de açıklanmıştır: Dualannın boşa gitmesi bu dualannın önlerinden kay-bolmasıdır. Bu dua sebebiyle ellerine hiçbir şey geçmez. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı bırakıp da tapına geldiğiniz şey­ler nerede? Onlar gözümüzden kayboldular diyecekler.” (el-A’râf, 7/37)

İbn Abbas der ki: Bunun anlamı şudur: Kâfirlerin seslenişleri Allah’a ula­şamaz, Allah onların dualarını kabul etmez.[48]

  1. Göklerde ve yerde bulunanların kendileri de, gölgeleri de ister İstemez sabah-akşam Allah’a secde ederler.

Yüce Allah’ın: “Göklerde ve yerde bulunanların kendileri… ister İste­mez… Allah’a secde ederler” buyruğu ile ilgili olarak el-Hasen, Katâde ve başkaları derler ki: Mü’min Allah’a isteyerek, kâfir de istemeyerek kılıç zo­ruyla secde eder. Yine Katâde’den şöyle dediği nakledilmektedir: Kâfir ima­nın kendisine fayda vermeyeceği vakit istemeyerek Allah’a secde eder. ez-Zeccâc da der ki: Kâfirin istemeyerek secde etmesinde, itaatle boyun eğmek namına hiçbir şey yoktur, onun secde etmesi yapmacıktır.

İbn Zeyd der ki: “İster” ile İslâm’a isteyerek giren “istemez” buyruğu ile de kılıç korkusuyla İslâm’a giren kastedilmiştir.

Bunun uzun süre müslürnan kalarak secdeye alışanların “isteyerek” Al­lah için kendisini zorlayanın da “istemeyerek” secde etmesi anlamında ol­duğu da söylenmiştir. Buna göre âyet-i kerîme mü’minler hakkındadır. Bu açıklamaya göre “yerde” İfadesi yerde bulunanların bir kısmı anlamına ge­lir.

el-Kuşeyrî der ki: Âyet-i kerîme(nLn açıklanması) hususunda İki yol izlen­miştir. Birincisine göre âyet-i kerîme umumi olmakla birlikte, ondan kaste­dilen husustur. Mü’min isteyerek secde eder, kâfirler ise tıpkı münafıklar gi­bi zorlanarak ve korkarak secde ederler. Âyet-i kerîme bunlar hakkında yo­rumlanmıştır, bu açıklamayı el-Ferrâ nakletmektedir. Bu görüşe binaen de şöy­le denilmiştir: Âyet-i kerîme mü’minler hakkındadır. Mü’minler arasında ki­misi isteyerek secde eder ve secde etmek ona ağır gelmez. Kimisine de ağır gelir. Çünkü ilâhî tekliflere bağlılıkta bir meşakkat vardır. Fakat onlar ihlas ve iman ile bu meşakkate katlanırlar, taki hakka alışıncaya ve bunu kolay­lıkla yapacak hale gelinceye kadar.

İkinci yol -ki sahih olan da budur- âyet-i kerîmenin umum olarak alınma­sı ve açıklanmasıdır. Bunun da İki yolu vardır. Birincisine göre mü’min iste­yerek secde eder, kâfir ise secde etmekle emrolunmuştur ve bundan dola­yı sorgulanacaktır, tkinci şekil -ki hak olan da budur- de şudur: Mü’min be­deniyle, isteyerek Allah’a secde eder. Mü’min olsun, kâfir olsun, mahlûk ol­ması itibariyle secde eder. O delaletiyle ve yaratıcıya olan ihtiyacı bakımın­dan (hükmen) secde eder. Bu da yüce Allah’ın: “Onu hamd ile teşbih etme­yen hiçbir şey yoktur” (el-İsra, 17/44) buyruğuna benzemektedir ki, bu da iba­det kastıyla yapılan teşbih değildir, delâleten teşbihtir.

“Gölgeleri de İster istemez sabah-akşam Allah’a secde ederler.” Yani bü­tün mahlukatın gölgeleri sabah-akşam Allah’a secde etmektedir. Çünkü özellikle bu vakitlerde gölgeler açıkça ortaya çıkmakta, bir cihetten diğer bir cihete geçmektedir. Bu da yüce Allah’ın gölgeleri dilediğine uygun olarak evi­rip çevirmesi ile olur Bu buyruk yüce Allah’ın: “Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin zillette ve itaat ediciler olarak, durmadan sağa-sola dönerek Al­lah’a secde ettiklerini görmüyorlar mı?” (en-Nahl, 16/48) buyruğunu andır­maktadır. Bu açıklamayı da tbn Abbas ve başkaları yapmıştır.

Mücahid der ki: Mü’minin gölgesi isteyerek -mü’minin kendisi de itaatkâr olduğu halde- secde eder. Kâfirin gölgesi ise -kâfir hoşlanmayarak- isteme­yerek secde eder.

İbnu’l-Enbarî der ki: Gölgelere akıl verilir, onlar da bu akıllan ile secde eder ve Allah’a saygı ile itaat ederler. Nitekim dağlara anlama ve kavrama ka­biliyeti verilerek onlara hitab edildiği ve onların da hitab ettikleri belirtilmek­tedir.

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklama su götürür. Çünkü dağ bir cisimdir. Onun akıl sahibi olması ancak hayat sahibi olmasıyla mümkündür. Gölge­ler ise izdir ve arazdır. Bunların hayat sahibi olmaları düşünülemez.

Burada “secde etmek” meyletmek anlamındadır, gölgelerin secde etmeleri bir taraftan bir diğer tarafa meyletmeleridir. Nitekim hurma ağacı secde etti denilirken, meyletti, eğildi anlamındadır.

“Akşam vakitleri” kelimesi;çoğuludur. Bu ise ın çoğuludur. Bu da ikindi vakti ile güneşin batımı arasındaki zamandır. Çoğu­lun da çoğulu; şeklinde gelir. Ebu Zueyb el-Huzelî der ki:

Temin ederim ki sen ahalisine ikramda bulunduğum evin tâ kendisisin Ve akşam vakitleri gölgelerinde oturduğum.”

“Gölgeleri” kelimesinin; “…anlar” üzerine atfedilmesi de mümkündür. Mübtedâ olarak ıtıerfu olup lıaberi hazfedilmiş de kabul edile­bilir. İfadenin takdiri o zaman şöyle olur: Onların gölgeleri ise, sabah ve ak­şam vakitlerinde secde ederler.

“Sabah” kelimesinin mastar olması mümkün olduğu gibi; Sabahın çoğulu da olabilir. Bunun çoğul olma ihtimalini, “akşam(lar)” keli­mesinin de çoğul olarak kullanılmış olması güçlendirmektedir.[49]

  1. De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” Yine de ki: “Öyle İken O’rnı bırakıp da btaıt kendilerine ne bir fay­da ne de bir zarar vermeye güçleri olmayan bir takım veliler mi edindiniz?” De ki: “Gözü görmeyenle, gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla nur bir olur mu?” Yoksa Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbi­rine benzer mi göründü? De ki “Herçeyi yaratan Allah’tır. O bir­dir, Kahhâr’dır.”

Yüce Allah: “De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” buyruğu ile pey­gamberine müşriklere: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” demesini emret­mektedir. Bundan sonra da onlara:”Eğer böyle bir şey söylemeyecek ve ya­ratıcının kim olduğunu bilmeyecek olurlarsa onlara karşı bağlayıcı bir delil olmak üzere; “O Allah’tır” demesini emretmektedir.

“Yine de ki: Öyle iken O’nu bırakıp da… bir takım veliler mi edindiniz?” Bu onların yüce Allah’ın yaratıcı olduğunu itiraf ettiklerine delildir. Aksi tak­dirde: “Yine de ki: Öyle iken onu bırakıp da… bir takım veliler mi edin­diniz” demenin bir anlamı olmazdı. Bunun delili de yüce Allah’ın şu buyru­ğudur: “Andolsun onlara: Göklerle, yeri kim yarattı? diye sorsan, onlar el­bette: Allah!diyeceklerdir.” (Lukman, 31/25) Yani sizler bunu itiraf ettiğini­ze göre ne diye O’ndan başkasına ibadet ediyorsunuz? Hem O’ndan başka taptıklarınızın faydası da yoktur, zararı da yoktur. Şüphesiz ki bu yerinde ve doğru bir delil getirmedir ve bu delil bağlayıcıdır.

Daha sonra yüce Allah onlara bir örnek vererek: “Oe ki: Gözü görmeyen­le, gören bir olur mu?” İşte hakkı gören mü’min ile hakkı görmeyen müş­rik de böyledir. Buradaki “görmeyen”in, onların Allah’tan başka tapındıkla­rı şeylere örnek, “gören”in ise yüce Allah’a örnek olduğu da söylenmiştir.

“Yahut karanlıklarla, nur bir olur mu?” Yani şirk ile iman bir olur mu?

İbn Muhaysın, Ebu Bekr, el-A’meş, Hamza ve el-Kisaî fiili önceden de -bu şekilde- geçmiş olması dolayısıyla;” Bir olur” şeklinde “ya” ile oku­muşlardır. Diğer taraftan; “Karanlıkların te’nisi (dişilliği) de haki­ki müenneslik değildir. Diğerleri ise bu fiili “te” ile okumuşlardır, Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü müennes ile fiil arasına baş­ka bir kelime girmemektedir.

“Karanlıklar ve nur” iman ve küfrün misalidir. Ancak biz bunun keyfi­yetine vakıf olamayız.

“Yoksa Allah’a onun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yarat­ma kendilerince birbirine benzer mi göründü?” İşte bu da delil getirme­nin en mükemmel ve eksiksiz şekillerinden birisidir. Yani Allah’tan başkası, Allah’ın yaratması gibi yarattı ve bu yüzden onlar yaratmaları birbirine mi benzettiler ve buna bağlı olarak Allah’ın yarattıkları ile ilahlarının yarattıklarını birbirinden ayırdedemeyecek hale mi düştüler?

“De ki: Herşeyi yaratan Allah’tır.” Yani ey Muhammed, onlara: “Herze­yi yaratan Allah’tır” de. O halde bundan dolayı herşeyin de yalnız O’na iba­det etmesi gerekir.

Âyet-i kerîme hem müşriklerin iddialarını, hem de Allah’ın yarattığı gibi yarattıklarını iddia eden Kaderiye’nin iddialarını reddetmektedir.

“O birdir” herşeyden öncedir ve tektir. “Kahhâr’dır.” Herşeye galib olandır. O’nun iradesi irade sahibi herkesin, her türlü isteğine galib gelir.

el-Kuşeyrî Ebu Nasr der ki; Âyet-i kerîmenin yaratıcıyı itiraf edip kabul eden kimseler hakkında varid olması uzak bir İhtimal değildir. Yani sen on­lara gökleri ve yeri yaratana dair soru sor. Çünkü bu hususta onlara karşı de­lil getirmek kolaydır ve bu konuda doğru karşılık vermeleri zarurete yakın bir ihtimaldir. Çünkü cansızların ve bütün mahlukların gökleri ve yeri yarat­maktan aciz oldukları bilinen bir husustur. Bu kabul edilip yaratıcının yüce Allah olduğu da ayan beyan ortaya çıktığına göre; Allah’a ortak koşmak na­sıl caiz olur? Daha sonra el-Kuşeyrî sözler arasında şunları da açıklar: Şayet kainatın iki yaratıcısı olsaydı, bu yaratma arasında benzerlik olurdu. Bu ya­ratıcının fiili, diğerininkinden ayırt edilemezdi. peki fiilin iki kişi tarafından yapıldığı nereden bilinebilirdi?[50]

  1. O gökten bir su İndirdi de dereler kendi miktarlarınca sel do­lup taşar. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürür. Bir süs veya bir fayda elde etmek için ateşte erittikleri şeylerden de bu­nun gibi bir köpük çıkar. İşte Allah hak ile bâtılı böyle örnek­lendirir. Ancak köpük atılır, gider. İnsanlara fayda verecek olan şeye gelince, İşte bu, yerde kalır. Allah örnekleri işte böy­le verir.
  2. Rabbterinİn çağrısını kabul edenlere etHusnâ vardır. O’nun çağ­rısını kabul etmeyenlere gelince, yeryüzündeki herşey ve onun­la beraber bir o kadarı daha kendilerinin olsa, şüphesiz onla­rı fidye olarak verirlerdi Hesabın kötüsü onlar teindir, barınak­ları cehennemdir. O ne kötü yataktır!
  3. Rabbinden sana indirilenin ancak hak olduğunu bilen kimse kör gibi midir? Ancak selim akıl sahipleri iyice öğüt alır.

Yüce Allah: “O, gökten bir su İndirdi de dereler kendi nüktarlarınca sel dolup taşar. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürür…” buyruğun­da hak ile bâtıla bir örnek vermektedir. Küfrü suyun üstündeki köpüğe benzetmektedir. Bu köpük yok olup gider. Kıyılarda dağılır, rüzgarlar onu itip darmadağın eder. İşte -ileride açıklayacağımız gibi- küfür de böylece gider ve darmadağın olur.

“Dereler kendi miktarlarınca” yani dolabildikleri kadarıyla “sel olup ta­şar.” İbn Cüreyc, küçüklük ve büyüklükleri miktarınca diye açıklamıştır.

el-Eşheb, el-Ukaylîve el-Hasen; ” Kendi miktarlannca” kelimesi­ni “dal” harfini sakin olarak okumuşlardır. Anlam birdir.

Anlamının: Kendileri için takdir olunan miktar kadarıyla, şeklinde oldu­ğu da söylenmiştir.

“Dereler” kelimesi “vâdî’nin çoğuludur. Buna “vâdî” adının ve­riliş sebebi, suyun belli bir yerden çıkması ve akması dolayısıyladır. Buna gö­re “vâdr akan suyun adı olmaktadır. Ebu Ali ise “dereler (vadiler) …sel olup taşar” tabirinde bir genişletme vardır. Yani sulan sel olup taşar demek olup, bu anlamdaki kelime hazfedilmiştir, der. Yine Ebu Ali der ki: “Kendi tnik-tarlannca” ifadesi de suları kadanyla… demektir. Çünkü vadiler (dere yatak­ları) bizatihi kendi miktarları kadar akmaz, (Su aktığı miktarda akar).

“Sel de yüze çıkan” yani su üstünde yükselip çıkan “bir köpük yüklenip götürür.” îfade burada tamam olmaktadır, bunu Mücahid söylemiştir. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bir süs” yani altın ve gümüşten edindikleri bir süs “veya bir fayda elde etmek için ateşte erittikleri” Mücahid der ki: Demir, bakır ve kurşun gibi “peylerden de bunun gibi bir köpük çıkar.” Bu da ikinci bir misaldir.

Yüce Allah’ın: “Bunun gibi bir köpük” buyruğu şu demektir: Taşan sel sularının üzerinde bir köpük yükseldiği gibi, bu gibi şeylerin üzerinde de bir köpük yükselir. Sel sularının üzerinde köpüklerin yükselmesi, suya yerin top­rağının da karışması ve bunun bir köpük oluşturmasından dolayıdır. Aynı şe­kilde üzerinde ateş yakılan mücevherat, altın ve gümüş gibi yeryüzünde dağınık bulunan madenlere de toprak karışmış bulunuyor. Bu madenler üze­rinde ateşin yakılmasının sebebi ise, madenlerin eriyerek yerin toprağının on­dan ayrılmasını sağlamaktır.

“İşte Allah hak ile bâtılı böyle örneklendirir. Ancak köpük atılır, gi­der” buyruğu ile ilgili olarak Mücahid; ” Atılır, gider” tabirini katı ola­rak (atılır) diye açıklamıştır. Ebu Ubeyde ise der ki: Ebu Amr b. el-Ala de­di ki: -Aym kökten fiil olan-: tabiri, tencere köpüğü dökülünceye ve dibinde de katılaşıncaya kadar kaynadı, anlamındadır. Va­dinin uzaklaştırdığı yani bir kenara attığı şey, demektir. Ebu Ubeyde’nin nak­lettiğine göre o Ru’be’yi bu kelimeyi; diye okuduğunu dinlemiştir. Ebu Ubeyde der kî: Tencere köpük atmaya başladığı zaman; deni­lir. Esen rüzgar bulutu parçalayıp dağıttığı zaman da; de­nilir.

“İnsanlara fayda verecek olan şeye gelince, işte bu yerde kalır.” Mücâhid der ki: Bu da saf ve katıksız sudur.

Şöyle de açıklanmıştır: Bundan kasıt su ile anlaştırılmış hale getirilen al­tın, gümüş, demir, bakır ve kurşundur. Bu iki örnek de yüce Allah’ın seba­tı itibariyle hakka, yok olup gitmesi itibariyle de batıla verdiği İki örnektir. Batıl bazı hallerde yükselip kabarsa dahi tıpkı köpüğün ve işe yaramayan kö­tü karışımların yok olup gitmesi gibi yok olur, gider.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’e ve onun kalp­lere girip etkileyen buyruklarına verdiği bir misaldir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Ke-rîm’i hayrının genelliği, faydasının da kalıcılığı itibariyle yağmura benzetmek­tedir. Kalpleri de dere yataklarına benzetmektedir. Bu kalplere Kur’ân-i Ke-rîm’den girip yerleşeni, dere yataklarına genişlik ve darlıklarına uygun ola­rak giren sulara benzetmektedir.

tbn Abbas: “O gökten bir su” Kur’ân “indirdi” diye açıklamıştır.

“Dereler kendi miktarlarınca sel dolup taşar.” İbn Abbas der ki: Dere­lerden kasıt kulların kalpleridir. “Sûku’l-Arûs” adlı eserin sahibi (Ebu Ma’şer et-Taberî) der ki: Eğer bu açıklama sahih olarak gelmişse yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’e suyu, kalplere dere yataklarını, muhkem buyruklara saf olanı, müteşabihe de köpüğü misal verip benzetmesi anlamındadır.

Bir diğer açıklamaya göre ise köpük nefsin kibiri, şüphe gaileleridir. Bunlar sebebiyle nefis sahip olmadığı şeylerle kabarır ve yükseldiği bu noktalarda ise çırpınıp durur. Tıpkı sel sularının saf ve berrak akarken de­rede bulduğu şeyleri suyun üzerine yükseltmesi gibi. Altın ve gümüş süsü­ne gelince, bu da üstün ve yüce hallere bir misaldir, tertemiz ahlâka örnek­tir. Erkeklerin güzellikleri bunlarla ortaya çıkar, salih ameller bunlarla ayakta durur. Tıpkı altın ve gümüşün kadınların süsü olması ve eşyaların kıymet­lerinin bunlarla ölçülmesi gibi.

Humeyd, İbn Muhaysın, Yahya, el-A’meş, Hamza, el-Kisaî ve Hafs; ” Ateş yakarlar” (mealdeki: Ateşte erittikleri anlamındaki fiil.) buy­ruğunu “ya” ile okumuşlardır, Ebu Ubeyd de; “İnsanlara fayda veren” buyruğundan dolayı bunu tercih etmiştir. Çünkü yüce Allah, bu buyrukta bir haber vermektedir ve burada muhatab almak söz konusu de­ğildir. Diğerleri ise ifadelerin baş tarafında yer atan: “Öyle iken Onu bıra­kıp da… bîr takım veliler mi edindiniz?” buyruğu dolayısı ile “ta” ile oku­muşlardır. (Bu şekildeki okuyuşa göre de anlam: … ateşte erittiğiniz şeyler­den… şeklinde olur).

Yüce Allah’ın: “Ateşte” buyruğu hazfedilmiş bir kelimeye taal­luk etmektedir. Hal mahallindedir. Bunun zülhali ise; Ateşte erittik­leri) ifadesindeki “he”dir. İfadenin takdiri de şöyle olur: Üzerinde ateşte ya­kıp erittikleri esnada ateşte bulunan… demektir. Şanı yüce Allah’ın; “Ateşte” buyruğunda da zülhalin ismi olan “he”ye ait merfu bir za­mir vardır. “Ateşte” anlamındaki buyruğun; “Erittikleri” fiiline ta­alluk etmesi; ” Onun üzerinde ateşte erittim” şeklindeki bir ifade uygun olmayacağından söz konusu olamaz. Çünkü zaten üzerinde ateş yakılan şey ateşin içerisinde bulunur. O takdirde; ın ifade ettiği bir anlam olmaz.

“Bir süs… elde etmek için” buyruğu mef ulun leh olur.

“Bunun gibi bir köpük çıkar” anlamındaki buyruk da mübtedâ ve haber olup selin üzerindeki köpük gibi bir köpük çıkar, anlamındadır.

“Köpük çıkar” ifadesinin haberinin “ateşte” ifadesi olduğu da söylenmiş­tir.[51] el-Kisaî ise şöyle demektedir: “Köpük” kelimesi mübtedâ “bunun gi­bi” kelimesi onun sıfatıdır. Haberi ise bundan Önceki cümlede yer alan; “ateş­te erittikleri şeylerden” anlamındaki buyruktadır.[52]

“Allah örnekleri işte böyle verir.” Yani yüce Allah bu örnekleri size açık­ladığı gibi, bunları açık ve seçik bir şekilde de verir demek olup ifade bu­rada sona ermektedir. Daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Rablerİnin çağrı­sını kabul edenlere…” buyruğundaki; ” Çağrısını kabul edenler” buyruğu; demektir. Bu iki şekil aynı anlamdadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“O sırada çağrıya cevap veren hiçbir kimse, onun çağrısına cevap vermedi.”

Bu, daha önceden de geçmişti.

Buyruğun anlamı ise: Allah’ın kendisini davet ettiği tevhidi ve nübüvvet ile ilgili bilgileri kabule davet ettiği .şeylere icabet eden, bunlan kabul eden de­mektir. İşte bunlara “el-hüsnâ vardır” (Cennete) el-hüsnâ denilmesinin sebe­bi, güzellikte en ileri derecede oluşundan dolayıdır. Dünyada ilahi yardım, kı­yamette ebedî nimetlerin de el-hüsnâ’nın bir parçası olduğu söylenmiştir.

“O’nun Ona iman etme “çağrısını kabul etmeyenlere gelince yeryü­zündeki her şey” bütün mallar “re onunla beraber bir o kadarı daha ken­dilerinin” mülkü “olsa, şüphesiz onları” Kıyamet gününün azabından kur­tulmak İçin “fidye olarak verirlerdi.”

Bu buyruğun bir benzeri de Al-i İmran Sûresi’ndedir: “O kâfirlerin mal­larının da, evlatlarının da AllahCın azabın)a karşı asla hiçbir faydası ol­mayacaktır.” (Ali İmran, 3/10); “Şüphesiz kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse bile asla ka­bul olunmaz,” (Al-i İmran, 3/9)

“Hesabın kötüsü onlar İçindir.” Yani bunların hiçbir iyilikleri kabul olunmayacak ve hiçbir kötülükleri de affedilmeyecektir.

Ferkad es-Sebahî der ki: İbrahim en-Nehaî bana şöyle dedi: Ey Ferkad! He­sabın kötüsünün ne demek olduğunu biliyor musun? Ben: Hayır dedim, şöy­le cevap verdi: Kişinin bütün günahları dolayısıyla hesaba çekilmesi ve en ufak bir şeyinin dahi ihmal edilmemesidir.

“Barınakları” kalacaktan ve yerleşecekleri yer “cehennemdir. O ne kö­tü yataktır!” Kendileri için hazırladıkları bu yatak ne kötüdür!

“Rabblnden sana indirilenin ancak hak olduğunu bilen kimse kör gi­bi inidir?” Bu da yüce Allah’ın mü’min ve kâfire verdiği bir örnektir, rivaye­te göre bu âyet-i kerîme Hamza b. Abdu’l-Muttalib (r.a) ile Ebu Cehil -Allah’ın laneti üzerine olsun- hakkında inmiştir. Körlükten kasıt, kalp körlüğüdür. Di­ni bilip tanımayan kimse, kalbi kör bir kimsedir.

“Ancak selim akıl sahipleri İyice öğüt alır.”[53]

  1. Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler, antlaşmalarım bozmazlar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[54]

1- Ahidlerine Bağlı Kalanlar:

Yüce Allah’ın: “Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler…” buyruğu selim akıl sahiplerinin niteliklerindendîr. Ancak Allah’ın ahdini yerine getiren se­lim akıl sahipleri iyice öğüt alır, demektir.

Buradaki “ahid” bir cins ismidir, Allah’ın bütün ahitlerini yerine getirirler, demektir. Bunlar da Allah’ın kullarına vasiyet ettiği emir ve yasaklarıdır. Bu lafızların kapsamına bütün farzlara bağlılık, masiyeti gerektîrici herşeyden de uzak durmak girer.

“Antlaşmalarını bozmazlar” buyruğunda “antlaşmalar”in cins isim ola­rak kastedilme ihtimali vardır. Yani bunlar Allah’a itaat uğrunda herhangi bir ahdi aktedecek olurlarsa, bunu bozmazlar.

Katâde der ki: Yüce Allah yirmi küsur âyet-i kerîmede kullarına antlaşma­lardan söz ederek bunları bozmayı yasaklamıştır. Bu buyrukla muayyen bir antlaşmaya işaret etme ihtimali de vardır ki; buna göre, yüce Allah’ın kulla­rını ataları Âdem’in sulbünden çıkarttığı sırada onlardan almış olduğu ahit ve misak olabilir. el-Kaffâl der ki: Buradaki ahit onların akıllarında yerleşik bu­lunan tevlıid ve nübüvvet yoluyla bildirilenlere dair delillerdir.[55]

2- Ahde Bağlılığın Gereği Ve Tevekkülün Gerçek Mahiyeti:

Ebû Dâvûd ve başkalarının Avf b. Mâlik’ten rivayetlerine göre o şöyle de­miştir: Rasûlullah (sav)m huzurunda yedi yahut sekiz ya da dokuz kişi idik. Şöyle buyurdu: “Rasûlullah (sav.)a bey’at etmez misiniz?” Henüz yeni bey’at etmiştik, o bakımdan: Biz sana bey’at ettik ya, dedik. Nihayet aynı sözü üç defa tekrarladı. Biz de ellerimizi uzatarak ona bey’at ettik. Birimiz: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Biz sana bey’at etmiş idik. Neye sana bey’at ediyoruz? Şöyle bu­yurdu: “O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere Allah’a ibadet edeceğinize, beş vakit namazı kılacağınıza, dinleyip itaat edeceğinize -sonra gizlice bir söz söyledi- ve dedi ki: İnsanlardan da bir şey istemeyeceğinize.” (Avf b. Mâlik devamla) dedi ki: Yemin ederim, o kişilerden kimisinin kamçısı düşer, hiç­bir kimseden o kamçısını kendisine uzatmasını istemezdi.[56]

İbnu’I Arabi der ki: Hatırda tutulması gerek en büyük ahitlerden birisi de O’ndan başka hiç kimseden bir şey istememektir. Ebu Hamza el-Horasanî, âbidlerin büyüklerinden idi. Bir takım kimselerin Rasûlullah (sav)a hiçbir kim­seden, hiçbir şey İstemeyeceklerine dair bey’at ettiklerini bildiren hadisi işitti. Bunun üzerine Ebu Hamza şöyle dedi: Rabbim, burada sözü edilenler pey­gamberini gördükleri sırada ona ahit vermişlerdi. Ben de sana hiç kimseden bir şey istemeyeceğime dair ahit veriyorum. Derken Mekke’ye haccetmek üze­re Şam’dan yola çıktık. Geceleyin yolda gittiği sırada bir mazereti sebebiyle arkadaşlarından geri kaldı, sonra da onların arkalarına koyuldu. Onlara ye­tişmek üzere yolda giderken yolun kenarındaki bir kuyuya düştü. Kuyunun dibine vardığında, belki birisi sesimi işitir diye imdat isteyeyim, dedikten son­ra kendisine ahit verdiğim zat beni görür ve beni işitir. Allah’a yemin ederim, insanlara (bu hususta) bir tek kelime dahi söylemeyeceğim, dedi. Aradan faz­la bir vakit geçmeden, o kuyunun yanından bir takım kimseler geçti. Kuyu­nun yol kenarında olduğunu görünce, bu kuyunun ağzının kapatılması gere­kir, dediler. Sonra da tahta kesip bu tahtaları kuyunun ağzına yerleştirmeye başladılar ve üzerlerini toprakla örttüler. Ebu Hamza bunu görünce, bu bir ölümdür dedi ve arkasından onlardan yardımına koşmalarını istemeyi düşün­dü, sonra da: Allah’a yemin ederim (aksi takdirde) ebediyyen buradan çıka­mayacağım, dedi. Daha sonra kendisine dönerek: Sen, sem gören kimseyle ahitleşmedin mi? dedi ve sesini çıkarmayıp sustu, tevekkül etti. Arkasından durumunu düşünerek, kuyunun dibinde bir yere yaslandı. Bîr de baktı ki top­raklar üzerine düşüyor ve üzerinden tahtalar kaldırılıyor. Bu esnada da: Eli­ni uzat diyen birisinin sesini işitti. (Ebu Hamza) dedi ki: Elimi ona uzattım, bir defada beni kuyunun ağzına kadar çıkardı, fakat çıktığımda kimseyi gö­remedim. Sahibi görünmeyen bir sesin bana: Tevekkülün meyvesini nasıl bul­dun? diye sordu. (Ebu Hamza) daha sonra şu beyitleri söyledi:

“Senden, utancım, muhabbetimi açıklamana engelledi,

Senin bana ihsan ettiğin bilgi sayesinde bunu açıklamaya muhtaç etmedin, İşimde bana lütfettin ve benim tanık olunan hallerimi, Benim gaib olanıma açıkladın. Ve hiç şüphesiz lütuf a, lütuf ile yardıma koşulur. İlim ile bana göründün ve adeta,Gaybmda benden hoşlanmayan şeyleri uzaklaştırdığını haber

veriyorsun gibi,Senin heybetinden kendimi yalnızlıkta görüyorken, Senden yana lütuf ile esirgemekle bana ünsiyet veriyorsun. Ölümü sevgide olan bir sevene hayat veriyorsun, Bu ise hayret edilecek bir şeydir, ölümle beraber hayat nasıl olur?”

İbnu’l-Arabî (devamla) der ki: İşte, bu yüce Allah’a ahit veren ve ahdin­de bağlılığının mükâfatını eksiksiz ve kemal derecesinde bulan birisidir. Siz de böylesine uyunuz. İnşaallah hidayet bulursunuz,

Ancak Ebu’l-Ferec el-Cevzî der ki: Bu adamın böyle bir durumda nefsi­ne karşı yardımcı olması iddiasıyla tevekkül diyerek, sesini çıkarmaması he­lal değildir. Eğer tevekkülün anlamını iyice kavramış olsaydı, böyle bir du­rumda yardım ve imdat istemenin tevekküle aykırı olmadığını bilecekti. Ni­tekim Rasûlullah (sav) Mekke’den çıkışını saklı tutmakla, bir kılavuzu kira­lamakla ve bu işi gizlemesini isteyip mağarada gizlenmekle (kendilerine ye­tiştiği sırada) Sürâka’ya: Bizim bu durumumuzu gizle, kimseye söyleme de­mekle tevekkülün dışına çıkmamıştı. Buna göre yasak bir işi yapmakla, şer’an övülen tevekkül derecesine ulaşılamaz. Kuyuya düşen bu adamın bu şekilde susması ona yasaktır. Bunu şöyle açıklayalım: Şanı yüce Allah Ade-moğluna kendisine gelecek zararları bertaraf edecek bir araç ve yine kendi­si vasıtasıyla fayda sağlayacağı bir araç yaratmıştır. Bir kimse tevekkül iddi­asıyla Allah’ın yarattığı bu aracı işletmeyecek olursa, elbetteki bu, tevekkü­lü bilmemek olur, tevazu hikmetini reddetmek olur. Çünkü tevekkül kalbin yüce Allah’a güvenip dayanmasıdır. Yoksa sebebleri kestirip atmak tevekkül için zorunlu bir şey değildir. Bir kimse acıkıp ölünceye kadar dilencilik yap­mayacak olursa, cehenneme girer. Bunu Süfyan es-Sevrî ve başkaları söylemiş­tir. Çünkü yüce Allah esenlik yolunu da göstermiştir. Bir kimse bu esenlik yo­lunu tutmayıp oturacak olursa, kendi aleyhine (şeytana) destek vermiş olur.

(Devamla) Ebu’l-Ferec der ki; Dolayısı ile Ebu Hamza’nın: “Bir arslan gel­di ve beni çıkarttı” şeklindeki sözüne de bakılmaz. Öyle bir şey olsa dahi bu, tesadüf olabilir. Yüce Allah’ın cahil bir kula lütfü da olabilir. Yüce Allah’ın böy­le birisine lütfettiği de inkâr olunmaz, buna tepki gösterilmez. Ancak bizzat ken­disinin fiili olan olumsuz davranışı red olunur. Bu da yüce Allah’ın kendisine emanet olarak vermiş olduğu nefsinin aleyhine iş yapmaktır. Oysa Allah ona nefsini korumasını emretmiştir.[57]

  1. Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler. Rabb-lerinden korkarlar ve kötü hesaptan endişe ederler.
  2. Onlar Rabblerinin rızasını isteyerek sabrederler. Namazı dos­doğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık in-fak ederler. Kötülüğü, iyilikle savarlar. İşte yurdun akıbeti bun­laradır.
  3. O Ada cennetleridir. Onlar oraya ana ve babalarından, eşlerin­den, zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Me­lekler de her kapıdan onların yanma girip;
  4. “Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere) Yurdun ne güzel so­nucudur bu!” (derler.)[58]

21- “Onlar Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler” buyru­ğu sıla-i rahim hakkında zahir (açık bir deli)dir. Bu Katâde ve müfessirlerin çoğunun görüşüdür. Bununla birlikte bütün itaatleri de kapsamına alır.

“Rabblerlnden” bir görüşe göre akrabalık bağını kesmek hususunda, bir diğer görüşe göre bütün masiyetler konusunda “korkarlar ve kötü hesap­tan endişe ederler.” Kötü hesap, hesaba çekilirken bütün inceliklere varın­caya kadar inceden inceye hesaba çekilmek demektir. İnceden inceye hesa­ba çekilen kişi de azaba uğratılır.

İbn Abbas ve Saîd b. Cübeyr yüce Allah’ın: “Allah’ın birleştirilmesini em­rettiği şeyi bitiştirirler” buyruğunun anlamı bütün kitaplara ve bütün pey­gamberlere iman etmektir, derler. el-Hasen ise; bu Muhammed (sav)in huku­kuna riayet etmek ve onun hakkını gözetmektir, diye açıklamıştır. Dördüncü bir anlama gelme ihtimali vardır. O da imana salih ameli bitiştirmeleridir ve Allah’ın kendilerine bitiştirilmesini emrettiği hususlarda “Kabblerlnden kor­karlar ve” bu emri terketmek konusunda “kötü hesaptan endişe ederler.”

Bununla birlikte birinci görüş -belirttiğimiz gibi- bu görüşleri de kapsa­maktadır. Başarımız Allah’tandır.[59]

22- “Onlar Rabblerinin rızasını isteyerek sabrederler.” Buradaki; “Onlar’ın yeni bir cümle olduğu söylenmiştir. Çünkü; “Sabrederler (sabrettiler)” fiili mazi olup; “Bitiştirirler” şeklinde­ki (muzari) fiile atfedilemez.

Bunun, önce sözü edilenlerin sıfatlarından olduğu da söylenmiştir. Sıfat ise kimi zaman mazi lafzı ile kimi zaman müstakbel (müzari) lafzı ile yapı­labilir. Çünkü buyruk; kim bunu yaparsa, ona şu vardır anlamındadır. “On­lar” anlamındaki kelime aynı zamanda şart manasını da ihtiva ettiğinden ve şart cümlesinde de mazi tıpkı müstakbel (muzari) gibi olduğundan da bu şekilde fiilin gelmesi mümkün olmuştur. Bundan dolayı önce “onlar… yerine getirirler” diye (muzari fiil ile) buyurulduktan sonra (mazi fiil ile): “onlar… sabrederler” diye buyurulmakta, daha sonra da ona “kötülüğü iyilikle sa­varlar” diyerek (yine muzari fiil kullanılarak) atıf yapılmaktadır.

İbn Zeyd der ki: Bunlar hem Allah’a itaate sabrettiler. Hem de Allah’ın ma-siyetlerine karşı sabrettiler. Atâ da der ki: Bunlar musibetlere ve acılara, tür­lü türlü büyük musibetlere sabrettiler, Ebu İmran ei-Cevnî de der ki: Bunlar Allah’ın rızasını arıyarak, dinleri üzere sabır ve sebat gösterdiler.

“Namazı dosdoğru kılarlar.” Namazı farzlanyla, huşu’uyla, vakitlerinde edâ ederler.

“Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak ederler.” İbn Abbas’tan nakledildiğine göre bununla farz zekât kastedilmektedir. Bu husus­ta açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/3- âyet, 25. başlıkta) ve baş­ka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Kötülüğü iyilikle savarlar.” Yani salih amel ile kötü amelleri uzaklaştı­rırlar. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. İbn Zeyd der ki: Bunlar şerri ha­yır İle savar ve bertaraf ederler. Said b. Cübeyr de: Münkeri, maruf ile ber­taraf ederler diye açıklamıştır. ed-Dahhâk’ın açıklamasına göre; onlar kötü ve çirkin sözleri selâm ile; Cüveybir’e göre zulmü affetmek ile; İbn Şecere’ye göre günahı tevbe île; el-Kutebî’ye göre cahilin saygısızlık ve edebsizliğîni hilm ile bertaraf ederler. Buna göre saygısızlık, edebsizlik (sefeh) kötülük, hilm ise iyilik olmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bir kötülük işlemek istediklerinde ondan vazge­çer ve Allah’tan mağfiret dilerler. Bir diğer açıklamaya göre şirki, lâ ilahe il­lallah ile uzaklaştırırlar.

İşte bu hususta toplam dokuz ayrı açıklama ve görüş. Hepsinin de anla­mı birbirine yakındır. Bunların birincisi ise umumî bir anlam ifade ettiğinden hepsini kapsamaktadır.

Bu buyruğun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir.” (Hûd, 11/114) buyruğudur. Hz. Peygamber’in, Muâz b. Cebel (r.a)a söylediği: “Ve kötülüğün ardından hemen iyiliği yetiştir ki onu silsin. İnsan­larla da güzel bir ahlâk ile geçin[60] buyruğu da bu kabildendir.

“İste yurdun” yani âhiretin “akıbeti bunlaradır.” Bu da cehennem yeri­ne cennettir. Yurt demek olan “eddâr” yarın iki tanedir. İtaat edenlere cen­net, isyan edenlere de cehennemdir. Yüce Allah, burada itaatkârları söz ko­nusu ettiğine göre, onların da yurdu elbetteki kaçınılmaz olarak cennettir.

Buradaki “yurt” ile dünyanın kastedildiği de söylenmiştir. İşledikleri ita­atlerin karşılığı, dünya yurdunda da onlara verilecektir, demek olur.[61]

23- “O Adn cennetleridir.” Yani onlar için Adn cennetleri vardır. Buna gö­re “Adn cennetleri” anlamındaki buyruk “âkıbefden bedeldir. Bununla bir­likte “yurdun akıbeti” ifadesinin tefsiri de olabilir. Yani Adn cennetlerine gir­mek ile onlara mükâfat verilecektir. Çünkü “yurdun akıbeti” terkibi meyda­na gelecek bir olayı anlatmaktadır. “Adn cennetleri” ise ayn (nesne)dir. Hades (olay) yine onun gibi bir hades ile açıklanır. O halde hazfedilmiş mas­tar mef’ule izafe edilmiştir. Bununla birlikte “Adn cennetleri”rün hazfedil­miş bir mü btedanın haberi olması da mümkündür. “Adn cennetleri” cenne­tin ortası, onun en yüksek yeridir. Buranın tavanı da Rahmân’ın Arşıdır. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî Ebu Nasr Abdu’l-Melik yapmıştır.

Buhârî’nin, Sahilı’inde de şöyle denilmektedir: “Allah’tan dilekte bulun­duğunuz vakit O’ndan Firdevs’i isteyiniz. Çünkü Firdevs cennetin en orta ye­ri ve en yüksek yeridir. Onun üstünde de Rahmân’ın Arş’ı vardır, cennetin bütün nehirleri de oradan kaynar.”[62] Eğer bu (el-Kuşeyrînin açıklaması) sa­hih ise, bu şekilde birçok cennetlerin olma ihtimali de vardır.

Abdullah b. Amr der ki: Cennette “Adn” diye anılan bir köşk vardır. Et­rafında burçlar ve yeşil bahçeler vardır. Bu sarayın bin kapısı vardır. Herbir kapının üzerinde beşbin tane çizgili Yemen örtüsü vardır. Buna ancak pey­gamber, sıddîk veya şehid olanlar girebilecektir.

“Adn” kelimesi, bir yerde ikamet etti anlamındaki; dan alın­madır. Nitekim ileride yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar Kehf Sûresi’nde (18/31. âyetin tefsirinde) gelecektir.

“Onlar oraya ana ve babalarından, eşlerinden, zürriyetlerindea salih olanlarla birlikte gireceklerdir.” Bu buyruğun daha önce geçen; ” Bunlar”a atfedilmesi de mümkündür, anlam şöyle olur: İşte bunlarla birlik­te ana ve babalarından, eşlerinden, zürri yeti erin den salih olanlara da, yur­dun akıbeti bunlaradır.

Bununla birlikte bu buyruğun; Onlar oraya… gireceklerdir”deki merfu zamire (onlar zamirine) atfedilmesi de mümkündür. (Meal­de böyle yapılmıştır.) Böyle bir atıf, aralarında nasbedilmiş bir zamirin gir­mesinden dolayı uygundur. Anlam şöyle de olabilir: Onlar da oraya girecek­lerdir. Ana ve babalarından salih olanlar da oraya gireceklerdir. Yani oraya nesebleri dolayısıyla girmeyecekler, girenler salih oldukları için oraya gire­ceklerdir.

“Olanlartda ki… anlarVın şu takdirde nasb mahallinde olması da müjnkündür: Onlar oraya ana-babalarından salih olanlarla birlikte girecek­lerdir, Bunlar kendileri gibi amel işlememiş olsalar dahi, yüce Allah, onlara bir ikram ve lütuf olmak üzere yakınlarını da kendilerine katacaktır.

İbn Abbas der ki: Buradaki salih oluş, Allah’a ve Rasûlüne imandır. Eğer onların (salih amelde bulunanların yakınlarının) iman İle birlikte başka İta­atleri de varsa cennete kendi itaatleri sebebiyle girmiş olurlar, yoksa yakın­larına tabi olmak suretiyle değil.

el-Kuşeyrî der ki: Ancak bu tartışılabilir bir görüştür. Çünkü zaten iman olmadan olmaz ve mutlaka (cennete girmek İçin gerekli) bir şeydir. O hal­de salih amelin şart olduğu hususunda söz söylemek, imanın da şart oldu­ğunu söylemek gibidir. Zahir olan (kuvvetli olan) odur ki, buradaki salih oluş, genel olarak bütün ameller hakkındadır. Yani yüce Allah onlan cennette ak­rabaları ile birlikte bir araya getirmek suretiyle yann (kıyamet gününde) bun­lar üzerindeki nimet tamamlanmış olacaktır. Her ne kadar cennete herkes ken­di ameliyle girecek olsa dahi, yine de yüce Allah’ın rahmetiyle cennete gi­rilecektir.

“Melekler de her kapıdan onların yanına girip” yani onlara ikramda bu­lunmak üzere Allah tarafından getirdikleri hediyeler ve armağanlarla onla­rın yanlarına girip;[63]

24- “Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere” diyeceklerdir. Burada “diyeceklerdir” sözü zikredilmemiştir. Selâm sizlere ise siz her türlü afet ve mihnetten yana esenliktesiniz artık, demektir.

Bunun -her ne kadar esenlikte bulunuyor iseler dahi- esenliklerinin de­vamı için onlara yapılacak bir dua olduğu da söylenmiştir. Yani Allah, size selâmet ve esenlik versin, demektir. Bu da kip olarak haber olmakla birlik­te dua anlamındadır ve ubudiyyeti itiraf anlamını da ihtiva etmektedir.

“Sabrettiğiniz şeylere karşılık” sabretmeniz sebebiyle, sab­retmeniz karşılığında demektir. Çünkü fiil ile birlikte mastar anlamını verir. başındaki “be” harfi de “selâm sizlere” buyruğunun anlamına ta­alluk etmektedir. Hazfedilmiş bir kelimeye taalluku da mümkündür, “Bu üstün ikram sabrınız sebebiyledir” demektir. Allah’ın emir ve yasaklarına sabretmeniz sebebiyledir, anlamındadır. Bu açıklamayı da Said b. Cübeyr yapmıştır.

Dünyada fakirliğe sabretmeniz… diye de açıklanmıştır ki bu Ebu İmran el-Cevnî’ye aittir.

Allah yolunda cihada sabretmeniz sebebiyle diye de açıklanmıştır. Nite­kim Abdullah b. Ömer’den şöyle dediği rivayet edilmiştir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: “Allah’ın yarattıkları arasından cennete kimlerin gireceğini bili­yor musunuz?” Onlar: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Kendileri vasıtasıyla serhadlerin korunduğu, onlar sebebiy­le hoş olmayan şeylerden korunulan ve onlardan birisi öldüğünde ihtiyacı­nı içinde gizlemiş ve onu gerçekleştirememiş olarak ölen mücalıidlerdir. Me­lekler bunlara gelir, her kapıdan onların yanına girip: Sabrettiğiniz şeylere kar­şılık selâm sizlere, yurdun ne güzel sonucudur bu!” (derler.)[64]

Muhammed b. İbrahim de der ki: Peygamber (sav) her sene şehitlerin ka­birlerine gider ve şöyle derdi: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizle­re, yurdun ne güzel sonucudur bu.” Ebu Bekr, Ömer ve Osman (r.anhum) da böyle yaparlardı. Bunu el-Beylıakî de Ebu Hureyre’den zikrederek şöy­le der: Peygamber (sav) şehitlere giderdi. Dağlar arasından açılan yolun ağ­zına geldiğinde (Uhud şehidlerine) şöyle derdi: “Sabrettiğiniz şeylere kar­şılık selam sizlere. Yurdun ne güzel sonucudur bu.” Daha sonra Hz. Ebu Bekir de Peygamber (sav)den sonra bunu yapardı. Hz. Ebubekir’den sonra Hz. Ömer de aynı şeyi yaptı, Hz. Ömer’den sonra Hz. Osman da aynı şeyi yaptı.

Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Dünyada (ihtiyaç) fazlası olan şeylere karşı sabrettiğiniz için selam sizlere… demektir. Bir di­ğer açıklamaya göre itaatlere devam, masiyetlerden uzak kalmak suretiyle “sabretmenize karşılık…” demektir. Bu anlamdaki açıklamayı el-Fudayl b. İyad yapmıştır.

İbn Zeyd de der ki: Sevdiğinizi kaybetmenize rağmen “sabretmeniz se­bebiyle…”

Yedinci bir anlama gelme ihtimali de vardır: Şehvetlerin, isteklerin arka­sına takılmaya karşı sabrettiğiniz için…

Abdullah b. Selam ile Ali b. el-Huseyn (r.anhum) dediler ki: Kıyamet gü­nü geldiğinde bir münadi: Sabreden kimseler ayağa kalksın, diye seslenir. İn­sanlar arasından bir grup insan kalkar. Onlara, haydi cennete doğru gidin, denilir. Melekler onları karşılar ve: Nereye derler, onlar da: Cennete derler. Melekler, hesabınız görülmeden önce mi? diye sorarlar. Onlar evet, diyecek­ler. Melekler: Siz kimlersiniz? diye soracaklar, onlar da: Biz sabreden kimse­leriz diyecekler. Yine melekler: Sizin sabrınızın mahiyeti neydi? diye soracak­lar. Onlar: Biz nefislerimizi Allah’a İtaat üzere sabrettirdiğimiz gibi Allah’a ma-siyetlere karşı da sabrettirdik. Dünyada bela ve mihnetlere karşı da sabret­tirdik. Ah b. el-Huseyn der ki: Bu sefer melekler onlara: Haydi cennete girin. Salih amellerde bulunanların mükâfatı ne güzeldir, diyeceklerdir. İbn Se­lâm ise şöyle der: Melekler onlara: Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizle­re! diyeceklerdir.

“Yurdun ne güzel sonucudur bu!” Yani sizin önceden içinde bulundu­ğunuz yurdun ne güzel sonucudur bu! Siz o yurtta iken, neticede sizi için­de bulunduğunuz bu hale ulaştıracak amellerde bulundunuz. Buna göre “so­nuç (anlamındaki el-ukbâ)” bir isimdir “yurftan kasıt ise dünyadır.

Ebu İmran el-Cevnî der kir “Yurdun ne güzel sonucudur buJ” buyruğu cehennem yerine cennet ne güzeldir, demektir. Yine ondan nakledildiğine göre dünyadan sonra cennet ne güzeldir, diye açıklamıştır.[65]

  1. Allah’a verdikleri sözü andlanyla sağlamlaştırdıktan sonra bo­zanlar, Allah’ın bitiştirilmesin! emrettiği şeyi koparanlar, yer­yüzünde fesad çıkaranlar (var ya)! İşte lanet de onlaradır, yur­dun kötüsü de onlaradır.
  2. Allah rızkı dilediğine genişletir, daraltır. Onlar ise dünya haya­tı dolayısı ile sunardılar. Halbuki dünya hayatı âhirete nisbet-le sadece bir geçimliktir.

Yüce Allah ahdini yerine getirenleri, emrini bitiştirip ifa edenleri söz ko­nusu edip onların mükâfatlarını da zikrettikten sonra “Allah’a verdikleri sö­zü andlanyla sstğlamlasurdıktan sonra bozanlar…” buyruğu ile de onların aksini söz konusu etmektedir.

“Ahdin bozulması (misak’ın nakzedilmesi)” Allah’ın emrinin terk edilmesi demektir. Akıllarını ihmal etmeleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunlar yüce Allah’ı tanımak üzere akıllarını kullanıp düşünmeyen kimselerdir.

“Allah’ın bitiştirilmesin i emrettiği şeyi” akrabalık bağlarını ve bütün peygamberlere iman etmeyi “koparanlar, yeryüzünde” küfür ve masiyetleri iş­lemek suretiyle “fesad çıkaranlar (yar ya)! İşte lanet” yani ilâhî rahmetten kovulmak ve uzaklaştırılmak “de onlaradır, yurdun kötüsü” yani dönülecek kötü yurt -ki o da cehennemdir- “de onlaradır.”

Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a ye­min ederim ki burada sözü geçenler Harurî’lerdir (Haricîlerdir.)

Yüce Allah’ın: “Allah rızkı dilediğine genişletir” buyruğuna gelince; yüce Allah, mü’minin akıbeti ile müşrikin akıbetini söz konusu ettikten sonra, dünya hayatında rızkı genişletip yayanın bizzat kendisi olduğunu be­yan etmektedir. Çünkü dünya bir imtihan yurdudur. Kâfire geniş bir nzık ve­rilmesi, onun üstün ve değerli olduğuna delil değildir. Bazı mü’minlere az rı-zik verilmesi de onların hakir olduk la nna, küçüklüklerine delil değildir.

” Daraltır” demektir. Yüce Allah’ın: Rızkı ken­disine daraltılan kimse…” (et-Talâk, 65/7) demektir. “Daraltır”)n yeteri kadar verir anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Onlar ise dünya hayatı dolayısıyla sunardılar.” Bununla Mekke müş­riklerini kastetmektedir. Onlar dünya hayatı dolayısıyla sunardılar ve ondan başkasını tanımayıp Allah’ın nezdindekileri bilemediler. Bu buyruk “yeryü­zünde fesad çıkaranlar” buyruğuna atfedilmiştir. Âyet-i kerîmede takdim ve tehir vardır ki, ifadenin takdiri şöyledir: Sağlamiaştınlmasından sonra Allah’ın ahdini bozanlar, Allah’ın bitiştirilmesin! emrettiği şeyi kesenler, yeryüzünde fesad çıkartanlar ve dünya hayatı dolayısı ile şımaranlar (var ya; işte lanet onlaradır,..)

“Halbuki dünya hayatı âhîrete nisbetle” âhiretin yanında “sadece bir ge­çimliktir.” Yani eşyalardan bir eşya gibidir. Tencere ve küçük bir tepsi gi­bi bir şeydir. Mücahid de; geçip giden azıcık bir şey demek olup günün yük­seldiğini anlatmak için kullanılan; Gün yükseldi” tabirinden alınmıştır. Böyle bir günün ise mutlaka zeval bulması kaçınılmazdır, der. tbn Abbas der ki: Dünyanın geçimliği, çobanın azığı gibi bir azıktır, demektir.

Bir diğer açıklamaya göre, dünya hayatının geçimliği dünyada iken ken­disinden yararlanılan şeyler demektir.

Geçimliğin, âhiret için dünyadan edinilen azık anlamında olduğu da söylenmiştir. Takva ve salih amel gibi.

Yüce Allah ”yurdun kötüsü de onlaradır” diye durumlarını belirttikten sonra “Allah rızkı dilediğine genişletir, daraltır” buyurarak rızkı dilediği­ne genişletip yayacağını, dilediğinin rızkını da daraltacağını bildirmekte ve daha sonra da şöyle buyurmaktadır:[66]

  1. Kâfir olanlar:’Kendisine Rabbinden bîr âyet indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.”
  2. Bunlar İman edenlerdir, gönülleri Allah’ın zikri ile huzura ka­vuşanlardır. Haberiniz olsun ki; kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.

Yüce Allah: “Kâfir olanlar: Kendisine Rabbİnden bir âyet indirilmeli de­ğil miydi? derler” buyruğunda olduğu gibi, Peygamberlerin doğruluğuna de­lâlet eden tek bir âyet (mucize) gördükten sonra onlara mucizeler gösterme teklifinde bulunmanın bir cahillik olduğunu bir kaç yerde açıklamaktadır.

Bu sözleri söyleyen kişi Abdullah b. Ubeyy ile onun arkadaşlarıdır. Pey­gamber (sav)den bir takım mucizeler “âyetler” göstermesini istediklerinde bu sözleri söylemişlerdi.

“De ki: Şüphesiz Allah” azze ve celle “dilediğini saptırır.” Yani bir ta­kım âyetleri indirdikten ve sizleri bunları delil olarak kullanmaktan mahrum ettikten sonra sapıklıkta bıraktığı gibi, başkalarının inmesi esnasında da sizleri saptırır “ve kendisine yönelenleri de doğru yola iletir.”Kendisine” buyruğundaki zamir hakka yahut İslâm’a veya yüce Al­lah’a racîdir. Yani: O, kalbiyle kendisine dönen kimseleri dinine ve kendisi­ne itaate hidayet eder. Zamirin Peygamber (sav)e ait olduğu da söylenmiştir.

“Bunlar iman edenlerdir” buyruğundaki: “Bunlar” nasb mahal-lindedir. Çünkü mef’uldür; Allah iman eden bu kimseleri hidayete iletir de­mektir. Bunun “kendisine yönelenler” buyruğundan bedel olduğu da söy­lenmiştir, o da yine nasb mahallinde olur.

“Gönülleri Allah’ın zikriyle huzura kavuşanlardır.” Yani yüce Allah’ı tevhid ile kalpleri sükûna erer. Teselli bulur ve böylelikle huzura kavuşur. Ya­ni bunların kalpleri dilleriyle birlikte Allah’ı zikretmeye devam etmek sure­tiyle huzur bulur. Bu açıklamayı Katâde yapmıştır.

Mücahid, Katâde ve başkaları da derler ki: Allah’ın zikrinden kasıt Kur’ân-ı Kerîm’dir. Süfyan b. Uyeyne ise, Allah’ın emridir diye açıklamıştır. Mukatİl Allah’ın va’di diye açıklamıştır.

İbn Abbas, Allah’ın adıyla yemin ederek… diye açıklamıştır. Yahut onların kalpleri Allah’ın lütuf ve nimetlerini hatırlayarak huzur bulur, tıpkı O’nun adalet, intikam ve kazasını hatırlamakla titrediği gibi.

“Allah’ın zikri ile” buyruğunun, onlar Allah’ı anarlar, O’nun âyetleri üzerinde dikkatle düşünürler ve böylelikle basiretli bir şekilde kudretinin ne kadar mükemmel olduğunu bilip, tanırlar, anlamına geldiği de söylenmiştir.

“Haberiniz olsun ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”

Buradaki “kalpler”den kasıt mü’minlerin kalpleridir, İbn Abbas der ki: Bu, ye­min etmek hakkındadır. Bir kimsenin hasmı Allah adı ile yemin ettiği takdir­de, kendisine yemin olunanın kalbi huzura kavuşur.

“Allah’ı anmakla” Allah’a itaat etmekle diye açıklandığı gibi; Allah’ın mü-kâfatıyla, Allah’ın va’diyle diye de açıklanmıştır. Mücahid der ki: Bunlar Peygamber (sav)in ashabıdır.[67]

  1. İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu![68] Güzel dönüş ye­ri de onlarındır.

Yüce Allah’ın: “İman edip salih amel İşleyenlere ne mutlu” buyruğu mübtedâ ve haberdir. Anlamının: “Onlara ne mutlu” şeklinde ol­duğu söylenmiştir. Buna göre; ” Ne mutlu” kelimesi mübtedâ olarak merfudur. Bununla birlikte şu takdirde nasb mahallinde olma imkânı da var­dır: Allah onlara Tuba’yı takdir etmiştir. Buna; “Güzel dönüş ye­ri de onlarındır” buyruğu da sözü geçen iki şekilde de atfedilebilir ve merfu veya mansub olabilir.

Abdu’r’Rezzak naklederek der ki: Bize Ma’mer, Yahya b. Ebi Kesir’den ha­ber verdi. O, Amr b. Ebi Yezid el-Bikâlî’den, o Utbe b. Abd es-Sülemî’den de­di ki: Bedevî bir Arap Peygamber (sav)in yanına gelerek cennete ve Havza dair ona soru sordu ve: Orada meyve var mıdır? dedi. Hz. Peygamber: “Evet, bir de Tûbâ diye adlandırılan bir ağaç da vardır.” Bedevi: Ey Allah’ın Rasûlü bizim yerleri mi zdeki ağaçlardan hangisine benzer? Hz. Peygamber:

“Senin bulunduğun yerdeki ağaçlardan hiçbirisine benzemez. Şam’a hiç gittin mi? Orada ceviz diye bilinen bir ağaç vardır. O ağaç bir gövde üzerinde yükselir ve üst tarafı da yayılır. ” Bedevi:

“Ey Allah’ın Rasulü, peki bunun kökünün büyüklüğü ne kadardır?” diye sorunca Hz. Peygamber:

“Şayet yakınlarına ait dört yaşını bitirmiş bir dişi deveye binecek olsan, aşırı yaşlılıktan dolayı göğsünün kemiği kırılıncaya kadar sen bunun gövdesinin etrafnı dolaşamazsın” dedi. (ve ravi) hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[69] Biz bu hadisin tamamını “et-Tezkire” adlı kitabımızın cennet ile ilgili bahislerinde zikrettik. Yüce Allah’a hamdolsun.

İbnü’l-Mubarek de şöyle demektedir: Bize Ma’mer el-Eş’as’tan, o Abdullah’tan, o Şehr b. Havşeb’ten, o Ebu Hureyre’den naklen dedi ki: Cennette Tuba denilen bir ağaç vardır. Yüce Allah ona: “Kulum için istediği her şeyi yarılarak içinden çıkar”, diye buyurur. Bu ağaç da yarılarak ona içinden eğeri, dizginleri ve dilediği bir şekilde bir at çıkartır. Yine içinden dilediği şekilde üzerinde eğer takımları ve dizginleri, yuları bulunan deve çıkartır. İstediği gibi en güzel develeri ve elbiseleri de çıkartır.[70]

İbn Vehb de Şehr b. Havşeb yoluyla, o Ebu Umame el-Bahili’den şöyle dediğini nakletmektedir: “Tuba cennetteki bir ağaçtır. Bu ağaçtan bir dalın bulunmadığı tek bir ev yoktur. Ne kadar güzel kuş varsa mutlaka o ağaçtadır, ne kadar güzel meyve varsa mutlaka o ağaçtandır.

Şöyle de denilmiştir: Bu ağacın gövdesi Peygamber (s.a.v.)’in cennetteki köşkündedir. Sonra dalları cennet ehlinin köşklerine yayılır. Tıpkı ilim ve imanın ondan bütün dünyaya yayıldığı gibi.

İbn Abbas der ki: “Onlara Tubâ vardır.” Yani onlara sevinç ve göz aydınlığı vardır. Yine ondan nakledildiğine göre “Tubâ” Habeşçe’de cennetin adıdır. Said b. Cübeyr de böyle demiştir. Er-Rabi b. Enes der ki: Tuba, Hint dilinde bahçe demektir. el-Kuşeyri der ki: Eğer bu doğru ise her iki dil arasında bu kelimede bir uyum var, demektir.

Yine Katade der ki: “Onlara Tubâ vardır.” Onlara güzellik vardır, demektir. İkrime, onlara bol nimetler vardır, İbrahim en-Nehai onlara hayır vardır diye açıklamıştır

Yine İbrahim en-Nehai’den Allah’tan onlara bir lütuf vardır, diye açıkladığı nakledilmiştir. ed-Dahhak ise onlara imrenilecek şeyler vardır, demiştir.

En-Nehhas der ki: Bütün bu açıklamalar birbirine yakındır. Çünkü “Tubâ” kelimesi “et-Tayyib” kelimesinden “Fu’lâ” vezninde bir kelimedir. Yani hoş ve güzel geçim onlaradır. Bütün bunlar da “tayyib” (hoş ve güzel) olan şeye racidir. ez-Zeccâc der kî: Tûbâ kelimesi “et-tayyib”den “fu’lâ” vezninde bir ke­limedir ki, bu da onların hoşlanacakları bir durum demektir. Kelimenin as­lı ise; şeklinde olup “ya” harfi sakin ondan önceki harf ötreli olduğun­dan dolayı “vav”a dönüşmüştür. Tıpkı; Zengin, yakîn sahibi de­dikleri gibi.

Derim ki: Sahih olan “Tûbâ”nın bir ağaç olduğudur, çünkü sözünü etti­ğimiz merfu hadis bunu gerektirmektedir ve es-Süheylî’nin belirttiğine gö­re de bu sahili bir hadistir. Ayrıca Ebu Ömer bu hadisi et-Temhîd’de de nak-letmektedir.[71] Biz de hadisi oradan naklettik. Yine bu hadisi es-Sa’lebî de Tef-sir’inde zikretmektedir. el-Mehdevî ile el-Kuşeyrî de Muaviye b. Kurre’den, onun da babasından naklettiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: Tûbâ cennetteki bir ağaçtır, Allah onu kendi eliyle dikmiştir. Ona ruhundan üflemiş olup bu ağaç süs eşyalarını ve güzel elbiseleri bitirir. Bu ağacın dal­ları cennetin Sur’unun arkasından dahi görülür.”[72] Bu tür haberleri daha faz­la görmek isteyen es-Sa’lebnin tefsirin )i mütalaa etsin.

İbn Abbas der ki; “Tûbâ” cennettteki bir ağaç olup, onun kökü Hz. Ali’nin köşkündedir. Her mü’minin evinde de bunun bir dalı bulunur.

Ebu Ca’fer Muhammed b. Ali de der ki: Peygamber (sav)e yüce Allah’ın: “Onlara tûbâ vardır. Güzel dönüş yeri de onlarındır” buyruğu hakkında so­ruldu da şöyle buyurdu: “O kökü benim köşkümde bulunan dallan da cen­nette uzanan bir ağaçtır.” Sonra o ağaç hakkında bir defa daha ona soruldu şöyle buyurdu: “O kökü Ali’nin köşkünde, dallan ise cennete eğilmiş bir ağaç­tır” dedi. Bu sefer ona: Ey Allah’ın Rasûlü, onun hakkında sana sorulmuştu, sen: “O kökü benim köşkümde, dallan cennette” diye cevap vermiştin. Sonra bir daha onun hakkında sana soruldu, bu sefer; “O kökü Ali’nin köş­künde, dalları da cennettedir” diye cevap verdin. Bu sefer Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki benim de köşküm, Ali’nin de köşkü yarın cen­nette birdir ve aynı yerdedir.” Yine Hz. Peygamber’den şöyle dediği nakle­dilmektedir: “O kökü benim köşkümde bulunan bir ağaçtır. Sizin herbirini-zin köşkünde de mutlaka ondan sarkan bir dal vardır,”

“Güzel dönüş yeri de onlaradır” buyruğundakî: “Dönüş yeri” ile aynı kökten olmak üzere; Döndü, demektir.

İfadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: İman edip gönülleri Al­lah’ın zikri ile itminana kavuşanlara ve salih amel işleyenlere Tûbâ vardır. (On­lara ne mutlu)![73]

  1. Seni de öylece, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik. Halbuki onlar Rahmanı inkâr ediyorlar. De ki: “O, benim Rabbimdlr. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na güvenip dayandım. Dönüşüm de yalnız O’nadır.”

“Seni de öylece, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana vahyettiğimizi” yani Kur’ân-ı Kerîm’i “kendilerine oku­man İçin gönderdik.” Senden önce pek çok peygamber gönderdiğimiz gi­bi, seni de peygamber olarak gönderdik, demektir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kendilerine Muhammed (sav)in peygamber olarak gönderildiği kimselere ihsan olunan ni’met, ondan önceki peygamberlerin kendilerine gönderilmiş olduğu kimselere İhsan olunmuş nimetlere benze­tilmiştir.

“Halbuki onlar Rahman! İnkâr ediyorlar.” Mukatil ve İbn Cüreyc der ki: Bu buyruk, Hudeybiye barışı esnasında barış şartlarını yazmak istedikleri sı­rada inmiştir. Bu sırada Peygamber (sav), Ali (r.a)’a: “Bismillahirrahmanirra-hîm, yaz” dîye emretmişti. Süheyl b. Amr ile müşrikler ise: Biz Rahman ola­rak ancak Yemame’nİn sahibini biliyoruz. Bunlarla Müseylime el-Kezzâb’ı kas­tetmişlerdi. O bakımdan “Bismikellalıumme (senin adınla ey Allah’ım)” di­ye yaz, dediler. İşte cahîliye dönemi insanları böyle yazıyorlardı.

Peygamber (sav) de bunun üzerine Hz. Ali’ye: “Yaz, bu Allah’ın Rasûlü Mu­hammed (sav)in üzerinde barış yaptığı şartlardır” dedi. Ancak Kureyş müş­rikleri: Sen gerçekten Allah’ın Rasûlü olduğun halde buna rağmen biz senin­le savaşsak ve seni engellemiş olsak, elbette sana zulmetmiş oluruz. Ama bu­nun yerine sen: “Bu Abdullah’ın oğlu Muhammed’İn üzerinde barış yaptığı şartlardır” diye yaz, dediler.

Peygamber (sav)in ashabı: Bize izin ver de bunlarla çarpışalım, dediler­se de Hz. Peygamber: “Hayır, bunun yerine istedikleri gibi yaz” dedî ve bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

İbn Abbas da der kî: Bu buyruk, Kureyş kâfirleri hakkında Peygamber (sav) kendilerine: “Rahman’a secde edin” dediği esnada onlar: Rahman da kimmiş? demeleri üzerine inmiştir.

Ey Muhammed onlara “de ki O” Sizin inkâr ettiğiniz “benim Rabbimdir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur” O’ndan başka ma’bud yoktur. O zatıyla bir ve tektir, isim ve sıfatlan farklı farklı olsa dahi.

“Ben yalnız O’na tevekkül ettim” güvenip, dayandım “dönüşüm de yal­nız O’nadır.” Yarın O’nun huzuruna döneceğim. Bugün de aynı şekilde ben O’na, kazasına nza göstererek, emrine teslim olarak güvenip dayandım.

Denildiğine göre Ebu Cehil, Rasûlullah (sav)ı (Ka’be’nin) Hicr’inde: “Ey Al­lah, ey Rahman…” diye dua ettiğini işitince, şöyle demiş: Muhammed bize ilah­lara ibadet etmeyi yasaklıyordu. Şimdi kendisi iki ilaha dua etmektedir. Bu­nun üzerine bu âyet-i kerîme ve yüce Allah’ın: “De ki: İster Allah diye çağı­rın, ister Rahman diye çağırın…” (el-İsra, 17/110) buyruğu nazil oldu.[74]

  1. Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü veya onunla yerin parça parça edildiği, kendisiyle ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân olsaydı… (bu olurdu). Fakat bütün emirler yalnız Allah’ındır. İman edenler hâlâ şu gerçeği bilmediler mi ki; Allah dikseydi, elbette İnsanların tümünü hidayete erdirirdi. Allah’ın va’di ge­linceye kadar da o kâfirlerin başına İşledikleri yüzünden ya an-sızın büyük bir musibet gelip çatacak yahut yurtlarının yakına konup duracakta-. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.

Yüce Allah’ın: “Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü… bir Kur’ân ol­saydı” şeklindeki bu buyruk, daha önce geçen: “Kendisine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi?” (er-Râ’d, 13/27) buyruğu ile ilgilidir. Şöyle ki: Mahzumoğullanna mensup olan Ebu Cehil ve Abdullah b. Ümeyye’nin de bu­lunduğu Mekke müşriklerinden bir topluluk Kâ’be’nin arka tarafında oturdu­lar. Sonra Rasûlullah (sav)a haber gönderdiler. O da yanlarına geldi. Abdul­lah kendisine; Eğer bizim sana tabi olmamız seni sevindirecek (memnun ede­cek) ise haydi Kur’ân ile Mekke’nin dağlarını gözümüzün önünde yürüt ve bu dağlan bizden uzaklaştır ki ortalık biraz genişlesin. Çünkü burası dar bir arazidir. Bu şehirde bizim için pınarlar ve nehirler akıt, ta ki ağaç dikelim, ekin ekelim. Sen, senin iddia ettiğin gibi Rabbin nezdinde Davud’dan daha önemsiz değilsin, Davud’a ise Rabbi dağlan müsahlıar kılmıştı ve dağlar onun­la birlikte yürüyordu. Rüzgarları da bize müsahlıar kıl, biz bu rüzgarlara bi­nip Şam’a kadar gidelim. Yiyeceklerimizi ve ihtiyaçlarımızı rüzgarın üzerin­de oraya giderek görelim. Sonra da aynı günümüzde geri dönelim. Çünkü se­nin iddia ettiğine göre Süleyman’a da rüzgâr musahhar kılınmıştı. Şüphesiz ki sen Rabbin nezdinde Davud’un oğlu Süleyman’dan daha önemsiz değil­sin. Yîne bize senin büyük atan Kusay’ı veya senin istediğin ölülerimizden herhangi bir kimseyi dirilt te ona soralım: Gerçekten senin bu söylediğin bir hak mıdır? Yoksa batıl mıdır? Çünkü İsa ölüleri diriltirdi ve hiç şüphesiz sen Allah nezdinde ondan daha ehemmiyetsiz değilsin. Bunun üzerine yüce Al­lah da: “Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü… bîr Kur’ân olsaydı” âye­tini indirdi. Bu anlamdaki açıklamayı ez-Zübeyir b. el-Avvâm, Mücahid, Katâde ve ed-Dahhâk yapmışlardır.

Buyrukta cevap hazfedilmiş otup, takdiri şöyledir: … (böyle) bir Kur’ân olsaydı, elbetteki bu Kur’ân olurdu. Ancak takdiri cevap îcâz (özlü) olsun di­ye hazmedilmiştir. Çünkü kelâmın zahirinde zaten buna delâlet vardır. Şair İm-ruu’l-Kays’in şu beyitinde olduğu gibi:

“Eğer o bir defada ölen bir nefis olsaydı…

Fakat o (hastalığım sebebiyle) parça parça dökülen canlar durumundadır.”

Burada canım bir defada çıkmış olsaydı, bana kolay olurdu, demek iste­mektedir.

Katâde’nin görüşünün anlamı budur. O der ki: Eğer size indirilen bu Kur’ân’dan önce herhangi bir Kur’ân (okunan kitap) böyle bir şeyi yapmış olsaydı, sizin Kur’ân’ımz da bunu yapardı.

Cevabın önceden geçtiği ve İfadede takdim ve te’hir olduğu da söylenmiş­tir. Yani: Onlar yine Rahman’ı inkâr ederler. İstersek Biz, Kur’ân’ı indirip on­ların teklif ettikleri şeyleri yapsak dahi. el-Ferrâ der ki: Cevabın şu şekilde olmass da mümkündür: Eğer onların bu dedikleri yapılacak olsa hiç şüphe­siz ontar yine de Rahman’ı inkâr ederler.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah’ın: “Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü… bir Kur’ân olsaydı” yine iman etmezlerdi. Burada gizli bulunan cevap yü­ce Allah’ın: “Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik… yine de Al­lah dilemedikçe iman etmezlerdi”(el-En’âm, 6/111) buyruğunda açıkça ifa­de edilmiştir.

“Fakat bütün emirler yalnız Allah’ındır.” Yani bütün emirlerin mutlak mâliki, onlardan dilediğini yapan O’dur. Yoksa sizin bu istedikleriniz Kur’ân İle olacak şeyler değildir, bunlar ancak Allah’ın emri ile olur.

“İman edenler hâlâ şu gerçeği bitmediler mi ki” buyruğundaki; Nehaiiların şivesinde “bildi” anlamındadır. el-Kuşeyrî de bunu İbn Abbas’tan nakletmiştir. Dİlmcdiler mi ki, demektir. el-Cevherî de “es Sıhâh” adlı ese­rinde bunu böyle açıklamıştır.

Hu kelimenin bu anlamda kullanslmasının Hevazinlilerin şivesi olduğu da söylenmiştir. Bilmedi(ler) mi ki demek olduğu, İbn Abbas, Mücahid ve el-Hasen’den nakledilmiştir. Ebu Ubeyde der ki: Onlar bilmediler ve açıkça anla­madılar mı ki, anlamındadır. Ebu Ubeyde bu hususta Malik b. Avf en-Nasrî’ye ait[75] şu beyiti de nakletmektedir:

“Benim kimin payına düşeceğimi tesbit etmek için oklarla kur’a çektiklerinde,

yol ağzında onlara diyordum ki:

Siz benim Zehdem atlısının oğlu olduğumu bilmez misiniz?”

el-Bakant Sûresi’nde (2/219. âyetin tefsirinde) de bu beyit geçmiş bulun­maktadır. Bu beyitteki; ” Benim kimin payına düşeceğimi tesbit et­mek için kur’a çektiklerinde” anlamındaki ifade; “Beni esir aldık­larında” şeklinde de rivayet edilmiştir.

Rebâhb. Adîdeder ki:

“Bunlar benim onun oğlu olduğumu bilmiyorlar mı ki?

Her ne kadar aşiretimin topraklarından uzakta bulunuyor isem dahi.”

lcKitabu’r-Redd”â.e de; ” Benim onun oğlu olduğumu…” şek­linde rivayet edilmiştir. el-Ğaznevî de bunun bu şekilde “bilmedi…îer mi” an­lamında olduğunu nakletmiştir.

Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: İman edenler bitmediler mi ki eğer Allah dilese hiç şüphesiz mucizeleri (âyetleri) görmeksizin dahi bütün insan­ları hidayete erdirirdi.

Bu kelimenin bilinen anlamı İle “ye’s”den geldiği de söylenmiştir. Yani iman edenler hâlâ bu kâfirlerin iman edeceklerinden yana ümit kesmediler mi? Çünkü iman edenler şunu bilirler ki; şüphesiz Allah eğer onların hida­yete gelmelerini dilemiş olsaydı, elbette onları hidayete erdirirdi. Çünkü mü’minler kâfirlerin iman etmelerini arzu ederek mucizelerin indirilmesini temenni etmişlerdi.

Ali ve İbn Abbas ise; “İman edenler açıkça bilmediIer mi ki…” diye okumuşlardır.

el-Kuşeyrî der ki; İbn Abbas’a yazılı olan şekliyle “bilmediler mi ki” an­lamındadır, demeleri üzerine, o şu cevabı vermiş: Kâtibin bunu uykulu iken yazdığını zannediyorum. Yani bununla bazı harfleri ziyade ederek “bildi” an­lamındaki kelime ortaya çıktı.

Ancak Ebu Bekir el-Enbarî şöyle demektedir: İkrime’den, o îbn Ebi Ne-cih’den; “İman edenler açıkça bilmediler mi ki…” şeklin­de okuduğu rivayet edilmiştir. Tilavette bunun doğru olduğunu iddia eden­ler de bunu delil gösterirler. Ancak böyle bir rivayetin İbn Abbas’tan geldi­ği batıldır. Çünkü Mücahid ve Saİd b. Cübeyr, İbn Abbas’tan bu kelimeleri Mushaf taki şekliyle, Ebu Amr’ın kıraati ve onun Mücahid’den ve Said b. Cü-beyr’den ikisinin de İbn Abbas’tan rivayet ettiği şekliyle okumuşlardır. Dîğer taraftan eğer onlann bu kıraatinin “açıkça bilmediler mi ki” anlamındaki kı­raat ile eğer Allah’ın, kendilerinin icma’a muhalif olarak okudukları o lafzın anlamını murad ettiğini kabui ediyorlarsa, bizim kıraatimiz zaten o manayı veriyor ve o kıraatin anlamı İle aynı neticeye varıyor. Eğer yüce Allah “bilmek” anlamında olmayan “ümit kesmek” şeklindeki diğer anlamı murad etmiş ise; bu muhalif kıraati tercih edenlerin maksatları ortadan kalkmış olur.

Böyle bir maksadın düşmesi ise Kur’ân-ı Kerîm’i iptal eder ve bu görüşün sa­hiplerinin iftiracı olmalarını gerektirir.

“Allah dleseydi” buyruğun da ki; şeddeli “nun”dan tah­fif edilmiştir ki; “şüphesiz Allah dikseydi” anlamındadır. ” … elbette insan­ların tümünü hidâyete erdirirdi.” Bu da Kaderiye’nin vb. kanaatlerini red­detmektedir.

“Allah’ın va’di gelinceye kadar da o kâfirlerin başına işledikleri yüzün­den ya ansızın büyük bir musibet gelip çatacak” yani küfür ve inatları se­bebiyle ummadıkları bir zamanda bîr musibet gelip onları bulacak.

” Musibet” kelimesi ile aynı kökten olmak üzere; “Bir iş başına geldi, bir musibetle karşılaştı” denilir. Çoğulu da; şeklindedir. Bunun mastar olarak asıl anlamı vurmak, çalmaktır. Şair der ki:

“Eskiden beri sahip olduğum, miras aldığım malları da sonradan topladığım bağ, bahçe ve akarları da tüketti. Şarap kâselerini sürahilerin ağızlarına yapıştırmam.”

Buyruğun anlamı şudur: Müşriklerin elebaşıları olup alay edenlerin ba­şına geldiği gibi, Erbed’e isabet ettiği şekilde bir yıldınm) yahut öldürülen ya da esir edilenlerin başına geldiği gibi, öldürme, kıtlık ve bunun dışında çeşitli azab ve bela türlerinden helak edici bir musibet onlara gelip çatacak­tır.

İkrime, İbn Abbas’tan (âyet-i kerîmede geçen ve musibet anlamındaki) el-kâria hakkında musibet demektir, dediğini nakletmektedir. Yine İbn Abbas ve ikrime derler ki: Kâria, Rasûluliah (sav)ın onlar üzerine göndermiş oldu­ğu gözcü birlikler ve küçük askeri birliklerdir.

“Yahut” -Katide ve el-Hasen’in dediğine göre- bu musibet “yurtlarının yakınına konup, duracaktır.” İbn Abbas da der ki: Yahut sen onların yurt­larına yakın bir yerde konacaksın, anlamındadır.

Denildiğine göre; âyet-i kerîme Medine’de inmiştir. O zaman anlam şöy­le olur: Musibetler onlara isabet edip duracak, onların yurtlarına yahut Me­dine ve Mekke’nin yakınındaki kasabalar gibi onlara yakın yerlere de inme­ye devam edecektir.

“Allah’ın” Katâde ve Mücahidin dediklerine göre Mekke’nin fethine da­ir “va’di gelinceye kadar.”

Bu âyet-i kerimenin Mekke’de İndiği söylenmiştir. Yani musibetler onla­ra isabet edip duracak ve sen ey Muhammed, onların yanlarından çıkıp Me­dine’ye gideceksin. Onların yurtlarına yakın bir yerde yahut onları muhasa­ra etmek üzere onların yakınına konacaksın. Sözü geçen bu muhasara Taiflilere ve Hayber kalelerine yapılmıştı. İşte o vakit onlarla savaşmak ve on­ları kahretmek hususunda sana izin vermek suretiyle Allah’ın va’di de gele­cektir. el-Hasen der ki: Allah’ın va’dinden kasıt kıyamet günüdür.[76]

  1. Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Ben de o kâfirlere mühlet verdim. Sonra da onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasılmış?
  2. Her nefisin bütün kazandığını gözetleyen (Allah ile putları bir) mi? Halbuki onlar Allah’a ortaklar koştular. De ki: “Bunların adla rmi söyleyin. Siz yeryüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yoksa siz üstün körü söz mü söylüyorsunuz?” Ha­yır, bilakis o kâfirlere tuzakları süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkondular. Allah kimi şaşırtırsa, artık ona hidayet ve­recek hiçbir kimse yoktur.
  3. Onlar İçin dünya hayatında bir azap vardır. Âhlret azabı ise el­bette daha zorludur. Onları Allah’a karşı koruyacak hiçbir kim seleri de yoktur.[77]

32- “Andokun senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Ben de o kafirlere mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim.” “Alay et-

me”nin anlamına dair açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/14. âyetin tefsirinde) “mühlet verme”ye dair açıklamalar da Âl-İmran Sûresi’nde (3/178. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yani o peygamberlerle alay edildi, onlar küçümsendiler. Ben de kâfirle­re ilmimde aralarından iman edecek olan kimseler iman etsin diye bir süre mühlet verdim. Hükmümün gelmesi hak olunca, gönderdiğim ceza ile on­ları yakaladım.

“Benim cezalandırmam nasdmış?” Yani Benim onlara yapağımı nasıl bul­dun? İşte senin kavminin müşriklerine de böyle yaparım.[78]

33- “Her nefsin kazandığını gözetleyen mi?” buyruğundaki; “Gözetleyen” kelimesindeki “kıyam” oturmanın zıttı olan bir kıyam değildir. Buradaki bu kıyam mahlukatm işlerini görüp gözetmek, çekip çevirmek an­lamındaki kıyamdır. Nitekim; “Filan kişi bu iş için ayağa kalktı (bu işi gördü)” denilmesi de bu kabildendir.

Buyruğun anlamı şöyledir: Herbir nefsin kazandıklarını görüp, gözeten ya­ni herbir nefse kazanma gücünü veren, onu yaratan, onu rızıklandıran, onu koruyan ve yaptıklarının karşılığını ona verecek olan O’dur. Bu da O herbir şeyi gözetleyen, koruyandır, asla gafil değildir, demektir.

Şartın cevabı hazmedilmiştir, yani koruyup gözetleyen ve hiçbir şekilde ga­fil olmayan, gafil olan gibi midir? Anlamın: “Her nefsin bütün kazandığını gö­zetleyen” yani bilen… demek olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-A’meş yapmıştır. Şair de der ki:

“Eğer Kureyş’ten izzet sahibi bir takım adamlar olmasaydı… Allah bildiği halde, siz Beyt’in örtülerini çaldınız.”

Buna göre buyruk, Allah herbir nefsin kazandığını bilendir, demektir. Bu­nunla kastedilenin Ademoğulları üzerinde görevli melekler oldukları da söylenmiştir ki, bu görüş ed-Dahhâk’dan nakledilmiştir.

“Halbuki onlar Allah’a ortaklar koştular.” Buradaki “halbuki onlar… koş­tular” anlamındaki buyruk haldir. Onlar ortak da mı koşuyorlar? dernek olur. “Alay edilmişti” buyruğuna ati edilmiş de olabilir, yani onlarla alay edil­mişti ve Allah’a da ortak koştular demek olur.

“Allah’a” bir takım putları İlah kabul ederek “ortaklar koştular. De ki: Bunların adlarını söyleyin.” Yani ey Muhammed, sen onlara: “bunların ad­larını söyleyin” yani isimlerini acımayın, de. Bit da onları tehdit etmek an­lamındadır, Yahut: Onlar ancak bu putlara Lat, Uzza, Menat ve Hübel adla­rını verebilirler.

“Siz yeryüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” buyruğundaki istifham (soru), onları azarlamak içindir. Siz O’na böyle bir şeyi mi haber vermeye kalkışıyorsunuz demekıir. Bu buyruk mana itibariyle da­ha Önceden geçmiş bir soruya atfedilmiştir. Çünkü yüce Allah’ın: “Bunların adlarını söyleyin” buyruğunun anlamı, bunlar yaratanların isimlerini mi ta­şımaktadırlar “yoksa siz yeryüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber ve­riyorsunuz?” şeklindedir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara de ki: Siz Allah’a O’nun bil­mediği gizli bir şeyi mi haber veriyorsunuz “yoksa siz” O’nun bildiği “zahir bir şeyi mi haber veriyorsunuz” demektir. Eğer onlar; Onun bilmediği giz­li bir şeyi haber veriyoruz diyecek olurlarsa, imkansız bir şey söylemiş olur­lar. Şayet O’nun bildiği zahir ve açıkta olan bir şeyi söylüyoruz derlerse, on­lara; O halde bunların adlarını söyleyin? de. Eğer Lat ve Uzza isimlerim sa­yacak olurlarsa, onlara: “Allah kendisinin herhangi bir ortağı olduğunu bil­miyor, de.”

Yüce Allah’ın: “Yoksa siz… O’na… mi haber veriyorsunuz?” buyruğunun yüce Allah’ın: “Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen mi?” buyruğuna atfedildiği de söylenmiştir. Yani herbir nefsi gözetleyen olan Allah’a mı siz bilmediği bir şeyi haber veriyorsunuz? Yani siz Aüah’ın ortağı olduğunu id­dia etmektesiniz. Allah ise kendisinin ortağı olduğunu bilmemektedir. Ken­disinin bilmediği ve yeryüzünde O’nun ortağı olan bir kimsenin varlığım mı O’na haber vereceksiniz? Yerin dışında ortağı bulunmamakla birlikte- özel­likle yeryüzünde ortağı olmasını reddetmesi onların yerde Allah’ın ortakla­rı olduğunu iddia etmeleri dolayısıyladır.

“Yoksa siz zahir bir söz mü söylüyorsunuz?” Yani Allah’ın peygamberlerine indirmiş olduğu açık bir sözü mü söylemektesiniz? Katâde: Batıl bir söz mü söylüyorsunuz? diye açıklamıştır. Şairin şu bey iti de bu kabildendir:

“Sen onların sütleri ve etleri dolayısıyla mı bizi ayıplıyorsun,

Ey Rayta’nm oğlu, bunun utanılacak bir şey olduğu zahirdir (yani batıldır).”

ed-Dahhâk ise yalan bir sözü mü ona haber vermektesiniz, diye açıkla­mıştır.

Beşinci bir manaya gelme İhtimali de vardır: Zahir olan söz, onların söy­leyecekleri sözlerle açığa çıkacak olan bir delil olabilir. O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: Siz bu hususa tanıklık edenler olarak mı bunu ona haber veriyorsunuz, yoksa delil getirerek mi söylemektesiniz?

“Hayır, bilakis o kâfirlere tuzakları süslü gösterildi.” Yani bu işi bir ke­nara bırak, aksine kâfirlere onların yaptıkları hile ve tuzaklar süslü gösteril­miştir. Bunun, bu şekilde bir istidrâk (yani sonradan getirilen bir açıklama) olduğu da söylenmiştir. Yani Allah’ın hiçbir ortağı yoktur, ama kâfirlere yaptıkları hile ve tuzaklar süslü gösterilmiştir.

İbn Abbas ve Mücalıid bu anlamdaki buyruğu; “Hayır, o kâfirlere tuzakları (bunu) süslü gösterdi” şeklinde malum fiil ile oku­muşlardır. Çoğunluğun kıraatine göre ise kâfirlere hile ve tuzaklarını süslü gösteren yüce Allah’tır, bu işi yapanın şeytan olduğu da söylenmiştir. Diğer taraftan küfrün hile ve tuzak (mekr) diye adlandırılması da mümkündür. Çün­kü onların Allah Rasûlüne hile ve tuzak hazırlamaları bir küfür idi,

*Ve onlar doğru yoldan alıkondular.” Allah onları doğru yoldan alıkoy­du demektir. Hamza ve el-Kİsaî’nin kıraati bu şekildedir, diğerleri ise; “Alıkondular” fiilindeki “sâd”i üstün ile okumuşlardır, başkalarını alıkoydular, demektir.

Ebu Hatim de yüce Allah’ın: “Allah yolundan alıkoydular.” (el-Enial, 8/47) buyruğu ile; “Onlar, kâfir olanlar sizleri Mescid-i Haram’dan… alıkoyan­lardır.” (el-Fetlı, 48/25) buyruklarını nazar-ı itibara alarak üstün ile okumuş­tur.

“Süslü gösterildi” buyruğu ile “alıkondular” buyruklarında ötrelı okuyuş da aynı şekilde güzeldir. Çünkü ehl-i sünnetin görüşüne göre bunu yapanın yüce Allah olduğu bilinmektedir. Bu okuyuşun anlamında kaderin kabulü de vardır, Ebu Ubeyd’İn tercih ettiği kıraat de budur.

Yahya b. Vessâb ile Alkame; “Alıkondular” buyruğunu “sâd” har­fini esreli olarak okuduğu gibi aynı şekilde; “İşte bu be­dellerimiz de bize iade edilmiş” (Yusuf, 12/65) şeklinde “ra” harfi esreli ola­rak, meçhul fiil şeklinde okumuştur. “Alıkondular” anlamındaki fiilin ash; şeklinde; “iade edilmiş” anlamındaki fiilin aslı da; şeklinde­dir. Birinci “dal” ikincisine idgam edilince onun harekesi makabline (önce­ki harfe) nakledilerek esreli olmuştur.

“Allah kimi” yardımsız bırakması suretiyle “şaşırtırsa, artık ona hidayet verecek” hidayette muvaffak kılacak “hiçbir kimse yoktur.” İşte bu buyruk,

Kûfeliler ile onlara uyanların kıraatinin doğruluğunu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü yüce Allah: “Allah kimi şaşırtırsa” diye buyurmaktadır. “Alıkondu-lar” buyruğu da bu şekildedir.

Kıraat âlimlerinin çoğunluğu “ya”sız olarak “dal” harfi üzerinde vakıf ya­parlar. (33. âyet-i kerîmenin son kelimesine işaret edilmektedir). Aynı şekil­de; “Vekil, yardımcı” (er-Ra’d, 13/11. âyetin son kelimesi) ile; ” Koruyucu” (34. âyetin son kelimesi) üzerinde de bu şekilde vakıf yapılır.

Çünkü; “Bu kadıdır, vekil ve yardımcıdır ve doğruya ile­ticidir” denildiğinde sakin olduğundan ve tenvin ile karşılaştığından dolayı “ya” harfi hazfedilir. Bununla birlikte; “Ona hidayet verecek hiç­bir kimse yoktur” şeklinde ve; “Dost ve yardımcı” ” Koruyucu” şeklinde “ya” ile de okunmuştur. Bu da ” Bu davetçidir, bu vekil ve yardımcıdır, bu koruyucudur” diye “ya” harfini telaffuz edenlerin söy­leyişine uygundur.

Çünkü “ya” harfinin hazfedilmesi, tenvin ile karşılaşması dolayisı ile va­sıl halinde söz konusudur. Biz vakıf yaparak, bundan yana kendimizi güven­liğe almış bulunuyoruz. O bakımdan “ya” harfi tekrar geri getirilerek bu ke­limeler “Hidayete ileten, dost ve yardımcı ve koruyucu” şek­linde olur. el-Halil de “kadı”ya nida edildiğinde; “Ey kadı” diye “ya” harfinin tesbit ile kullanıldığını kabul etmiştir. Zira nida ile birlikte tenvin söz konusu değildir. ” Davet edici, üstün, yüce” kelimelerinde de tenvin olmayacağı gibi.[79]

34- “Onlar için” yani Allah’ın yolunu engelleyen müşrikler için öldürül­mek, esir alınmak, çoluk-çocukla/ının esir düşmesi ve bunun dışında çeşit­li hastalık ve musibetler ile “dünya hayatında bir azab vardır. Âhiret aza­bı ise elbette daha zorludur” daha çetindir.

“Daha zorludur” kelimesi; “Şu şey bana zor, ağır geldi, gelir” tabirinden gelmektedir.

“Onları Allah’a karşı koruyacak hiçbir kimseleri de yoktur.” Onlara ge­lecek Allah’ın azabına hiçbir kimse engel olamaz ve hiçbir kimse o azabı ön­leyemez. Bu buyruktaki; ise fazladan gelmiştir.[80]

  1. Takva sahiplerine va’dolunan cennetin durumu şudur: Altından ırmaklar akar, oranın yiyecekleri de devamlıdır, gölgeleri de. Takva sahiplerinin akıbeti işte budur. Kâfirlerin akıbeti ise ateştir.

Yüce Allah’ın: “Takva sahiplerine vaadolunan cennetin durumu şudur”

buyruğundaki; ” Durumu” kelimesinin merfu gelmesi ile ilgili olarak nahivcilerin farklı görüşleri vardır.

Sibeveyh der ki: Bu kelime mübtedâ olarak ref olunmuştur, haberi ise haz-fedilmiştir. İfadenin takdiri de şöyledir; “Size okunan buyruklar arasında cennetin misali şudur…”

el-Halil de der ki: Bu kelime mübtedâ olarak ref edilmiş olup bunun da haberi “altından ırmaklar akar” buyruğudur. Yani takva sahiplerine vaadolu­nan cennetin niteliği, altından ırmaklar akar… anlamındadır. Bu da bir kim­senin: “Benim dediğim Zeyd ayağa kalkar” demesine benzer. Buna göre “benim dediğim” anlamındaki ifade mübtedâ “Zeyd ayağa kalkar” anlamındaki ifade de onun haberidir.

” Durumu” kelimesi; burada “sıfatı” anlamındadır. Nitekim yüce Al­lah da şöyle buyurmaktadır: “Su onların Tevrat’taki meseli (sıfatıjdır. İncil’de­ki meselleri (sıfatları)na gelince…” (el-Feth, 48/29) Bir başka yerde de: “En yüce mesel Allah’ındır.” (en-Nahl, 16/60) diye buyuruimaktadır ki, en yü­ce sıfat anlamındadır.

Ancak Ebu Ati (el-Farisî) bunu kabul etmeyerek der ki: Mesel kelimesi­nin sıfat anlamına geldiği Araplardan İşitilmiş değildir. Bunun anlamı ancak “şebeh (benzerlik)”dır. Nitekim bu kelimelerden birinin diğerinin yerine kullanıldığı da görülmektedir. Mesela; “Senin mislin birisi­ne uğradım” denildiği gibi, ” Senin benzerin birisine uğra­dım” da denilir. Ebu Ali der ki: Diğer taraftan bu anlam bakımından da uy­gun değildir. Çünkü “mesel” kelimesi eğer “sıfat” anlamında kullanılırsa, ifa­denin takdiri; “İçinde nehirlerin bulunduğu cennetin sıfatı…” şeklinde olur ki bu uygun bir anlam olmaz. Zira cennetteki nehir­ler bizatihi cennetin içindedir, yoksa cennetin niteliği değildir.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah bizim için gayb olan hususları gördüğümüz şeylerle bize misallendirmiş, örneklendirmiştir. Yani: Cennetin misali altın­dan ırmaklar akan bir cennettir.

Ancak Ebu Ali bunu da kabul etmeyerek şöyle der: Onun bu açıklama­sına göre “mesel” kelimesi yine ya “sıfat” veya “şebehfbenzerlik)” anlamla­rından birisini İhtiva eder. Her İki şekilde de onun bu dediği uygun düşmemektedir. Çünkü “sıfat” anlamında olursa mana sahili olmaz. Zira sen: Cen­netin sıfatı… bir cennettir diyecek olup da “cennet”i haber yapacak olursan, bu da uygun değildir. Çünkü “cennet” sıfat olamaz, aynı şekilde cennetin bir benzeri… bir cennettir demek de uygun değildir. Çünkü “benzerlik (şe-beli)” iki benzer şey arasındaki benzerlik (mümâselet)dir. Bu ise bir olay hak­kında kullanılır, cennet ise bir olay değildir. Dolayısıyla birincisiyle İkincisi aynı şeyler olamazlar.

el-Ferrâ da der ki: (Bu buyruktaki) “mesel” kelimesi te’kid için Fazladan getirilmiş olup, anlam şöyledir: ” Takva sahiplerine vaadolunan cennetin altından ırmaklar akar.” Araplar bu şekilde­ki kullanımı “mesef” kelimesinde çokça kullanırlar. Şanı yüce Allah’ın: O’nun misli hiçbir şey yoktur.” (eş-Şûrâ, 42/11) buyruğuna benzerdir ki; bu da; “O’na benzer hiçbir şey yoktur” demek­tir.

İfadenin takdirinin şöyJe oiduğu da söylenmiştir: Takva sahiplerine va’do-lunan cennetin niteliği “altından ırmaklar akan” bir cennettir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Güzellik, nimet ve ebedilikte tak­va sahiplerine va’dolunan cennet; azab, şiddet ve ebedilikte cehenneme ben­zer. Bu açıklamayı da Mukatil yapmıştır.

“Oranın yiyecekleri de devamlıdır” kesintisizdir, ardı arkası kesilmez. Ha­berde: “Sen bir meyve aldın mı bir diğeri onun yerini tutar” denilmektedir. Biz bu hususları “et-Tezkire” adlı eserimizde açıkladık.”

Gölgeleri de” gölgesi de aynı şekildedir demek olup, “aynı şekildedir” an­lamındaki ifade hazfedilmiştir. Yani cennetin meyveleri de kesintisizdir, onun gölgesi de zeval bulmaz, İşte bu, Cehmiye’nin cennetin nimetleri zail olur ve yok olur, şeklindeki iddialarını reddetmektedir.

“Takva sahiplerinin akıbeti işte budur. Kâfirlerin akıbeti İse ateştir.” Ya­ni yalanlayanların sonunda varacakları yer ve onların son duraklan, içine gi­recekleri cehennem ateşi olacaktır.[81]

  1. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinir­ler. Fakat güruhlar arasında onun bir kısmını inkâr eden kim­seler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a ibadet edip O’na or­tak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O’na davet ederim, dö­nüşüm de yalnız O’nadır.”

“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinirler.” Ya­ni kendilerine kitap verilenler arasından bazıları Kur’ân-ı Kerîm’e sevinirler. İbn Selam, Selman, Habeşistan’dan gelen kimseler gibi. Lafız umumî olmak­la birlikte maksat Özel kimseleredir. Katâde der ki: Bunlar Muhammed (sav)ın arkadaşlarıdır, bunlar Kur’ân’ın nuru ile sevinirler. Mücahid ve İbn Zeyd de böyle demiştir.

Yine Mücahid’den nakledildiğine göre bunlar kitap ehlinden iman eden kimselerdir. Bunların yahudi ve hristiyanlardan meydana gelen kitap ehlin­den bir topluluk olduğu da söylenmiştir. Bunlar kendi kitaplarını tasdik et­mesi dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulünden sevinen kimselerdi.

îitm adamlarının çoğu da şöyle demektedir: Kur’ân-ı Kerîm’in ilk İnen buy­rukları arasında “er-Rahman” adından az söz ediliyordu. Fakat Abdullah b. Se­lam ve arkadaşları İslâm’a girince Tevrat’ta çokça anılmasına rağmen Kur’ân-ı Kerîm’de “er-Rahman” adının az zikredilmesi onları üzdü. Peygamber (sav)e bunun sebebini sormaları üzerine yüce Allah da şu âyet-i kerîmeyi indirdi: “De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırır­sanız, çağırın, esasen en güzel isimler O’nundur.” (el-İsra, 17/110) Bunun üze­rine de Kureyşliler şöyle dediler: Muhammed’e ne oluyor ki önceleri bir tek ilâha davet ederken bugün Allah ve Rahman olmak üzere İki ilâha davet et­meye başladı. Allah’a yemin ederiz ki biz Rahman diye ancak Yemame’nin rah­manını biliriz. Bu sözleriyle Müseylimetu’l-Ke22ab’ı kastediyorlardı. Bunun üze­rine de yüce Allah’ın: “Halbuki onlar Rahmân’ın zikrini inkâr edenlerdir,” (et-Enbiyâ, 21/36); “Halbuki onlar Rahmân’ı inkâr ediyorlar” (er-Ra’d, 13/30) buyrukları indi. Kitap ehlinin iman edenleri de “Rahman” adının anıl­masından dolayı sevindiler. Yüce Allah da: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler sana İndirilene sevinirler” buyruğunu indirdi.

“Fakat güruhlar arasında…” buyruğu ile kastedilenler Mekke müşrikle­ri ile yahudi, hristiyan ve mecusilerden iman etmeyen kimselerdir. Bunların Peygamber (sav) aleyhine bir araya gelen çeşitli gruplar (hizipler) oldukla­rı da söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre: Müslümanların düşmanları arasından Kur’ân-ı Kerîm’deki buyrukların bir bölümünü inkâr eden kimseler de vardır. Çünkü onlar arasında peygamberlerin kimisini itiraf edip kabul edenler vardı. Ki­misi Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını da itiraf ediyordu.

“De ki: Ben ancak Allah’a ibadet edip O’na ortak koşmamakla emro-lundum” buyruğundaki; “(İlgili): Ortak koşmam…” anlamındaki buyruk; “İbadet etmek” buyruğuna atf edilerek.nasb ile okunmuştur. Ebu Halid ise yeni bir cümle (istinaf) olmak üzere ref ile okumuştur. Yani O’na hiç­bir ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet ederim ve müşriklerden uzak ol­duğumu, Mesih Allah’ın oğludur, Üzeyr Allah’ın oğludur diyenlerden, yahu-diler gibi teşbihe itikad edenlerden uzak olduğumu da belirtirim.

“Ben ancak Ona davet ederim.” Yani insanları yalnızca O’na ibadete ça­ğırırım. “Dönüşüm de yalnız O’nadir.” Bütün işlerimde yalnız O’na döne­rim.[82]

  1. İşte Biz, onu böylece Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâ ve heves­lerine uyarsan, senin Allah’a karşı ne bir yardımcın olur, ne de bir koruyucun.

“İşte Biz, onu böylece Arapça bir hüküm olarak indirdik.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’i sana indirip güruhlardan bazıları onu inkâr ettikleri gibi, Biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik.

Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerîm’i bu şekilde nitelendirmesinin sebebi, Muhammed (sav)in üzerine onu Arapça bir Kur’ân olarak indirmekle birlikte Ahzab (güruhlar)ın da bu hükmü yalanlamalarından dolayıdır. Âyetin nazmının şöyle olduğu da söylenmiştir: Senden önceki peygamberlere kitapları ken­di dilleriyle İndirdiğimiz gibi, aynı şekilde sana da Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça bir hüküm olarak indirdik. Yanı Arapların dili ile bir hüküm olmak üzere in­dirdik.

“Hüküm” ile içindeki ahkâmı kastetmektedir. “Arapça bir hüküm” ile Kur’ân’ın tümünün kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm hak ile bâtılı birbirinden ayırd eder ve hüküm de koyar.

“Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların” yani Allah’tan başkasına ibadet ve Ka’be’den başka bir tarafa dönmek hususunda müşrik­lerin “neva ve heveslerine uyarsan, senin Allah’a karşı ne bir yardımcın”

sana yardımcı olacak bir kimsen”olur ne de” O’nun azabından seni koruya­cak “bir koruyucun.” Burada hitab Peygamber (sav)e olmakla birlikte ka­sıt onun ümmetidir.[83]

  1. Andolsun Biz senden önce peygamberler göndermiş, onlara da eşler ve evlâtlar vermişizdir. Allah’ın izni olmaksızın herhan­gi bir âyeti getirmek hiçbir peygamberin yapabileceği bir iş de­ğildir. Herbir va’denin yazılmış bir hükmü vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[84]

1 – Âyetin Nüzul Sebebi:

Denildiğine göre yahudiler Peygamber (sav)i hanımları dolayısıyla ayıp­ladılar ve bundan dolayı ona dil uzatıp şöyle dediler: Bu adamın kadınlar­dan ve nikâhlanmaktan başka bir şey düşündüğünü görmüyoruz. Eğer peygamber olsaydı, peygamberlik onu kadınlarla uğraşmaktan alıkordu. Bu­nun üzerine yüce Allah bu âyeti kerîmeyi indirdi ve onlara Hz. Davud ile Hz. Süleyman’ın durumunu hatırlatarak: “Andolsun kt Biz senden önce pey­gamberler göndermiş, onlara da eşler ve evlatlar vermişizdir” diye bu­yurmuştur. Yani Biz onları Allah’ın helal kılmış olduğu dünya arzularını, is­teklerini gerçekleştiren insanlar kıldık. Peygamberin özelliği ise vahiy almak­tan İbarettir.[85]

2- Evliliğin Teşvik Edilmesi:

Bu âyet-i kerîme nikâhlanmanın ve evliliğin teşvik edildiğine ve kadınlar­dan uzak kalmanın yani nikâhlanmamanın da yasak olduğuna delil vardır. Çünkü bu âyet-i kerîmenin de açıkça belirttiği gibi, nikahlanmak peygamber­lerin sünnetidir, Sünnet-i seniyye’de de bu anlamda buyruklar vârid olmuş­tur. Hz. Peygamberi “Evleniniz, çünkü ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.”[86] diye buyurmuştur ki, bu hadis-i şerif daha önce­den Al-i İmran Sûresi’nde (3/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yi­ne Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Evlenen kişi dinin yarısını tamamla­mış olur. Öbür yarısında da Allah’tan korksun.”[87]

Bu, nikâhın kişiyi zinadan alıkoyduğu anlamındadır. Zinadan uzak dur­mak ve iffetini korumak ise Rasûlullah (sav)ın, yerine getirilmeleri halinde cenneti taahlıüd ettiği iki hususiyetten birisidir. Şöyle buyurmuştur: “Allah ki­mi iki şeyin kötülüğünden korursa, o kimse cennete girer. İki çenesi arasın­daki ile iki bacağı arasındaki.” Bunu Muvatta’ ve başkaları rivayet etmiştir.[88]

Buhârînin, Sahihinde de Enes (r.a)dan şöyle dediği nakledilmektedir: Üç kişi Peygamber (‘sav)in hanımlarının evlerine gelerek Peygamber (sav)in ibadeti hakkında soru sordular. Onlara durum haber verilince, onun ibadet­lerini azımsar gibi oldular ve şöyle dediler: Biz nerede, Peygamber (sav) ne­rede? Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış bulunuyor. On­lardan birileri söyle dedi: Ben geceleyin devamlı namaz kılacağım. Diğeri: Ben de hiç oruç açmamak üzere yıl boyunca oruç tutacağım. Bir diğeri ise: Ben de evlenmemek üzere kadınlardan uzak duracağım dedi. Rasûlullah (sav) on­ların yanına gelerek şöyle dedi: “Şöyle, şöyle diyenler sizler misiniz? Bana ge­lince Allah’a yemin ederim, aranızda Allah’tan en çok korkan kişi benim. O’ndan en çok sakınan kişi benim. Fakat ben hem oruç tutarım, hem yerim. Hem namaz kılarım, hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sün­netimden yüz çevirirse benden değildir.”[89] Bu hadisi Müslim de bu mana­da rivayet etmiştir. Bu daha açıktır.

Müslim’İn, Sahih’inde de Sa’d b. Ebi Vakkas’tan şöyle dediği nakledilmek­tedir: Osman (b. Maz’un) kadınlardan uzak kalmak istedi, Peygamber (sav) ona bunu yasakladı. Şayet ona bunu caiz kılmış olsaydı, hiç şüphesiz biz de hayalarımızı burardık.[90]

Yine Al-i İmran Sûresi’nde (3/37. âyetin tefsirinde) çocuk istemenin teş­vik edildiğine ve bunu cahillik edip kabul etmeyenlerin kanaatlerinin red­dedildiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Ömer b. el-Hattab (r.a.)ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben böyle bir şeye ihtiyacım olmadığı halde bir kadınla evlenirim. Arzu etmediğim halde iki ravi bulunduğu kaydıyla: el- Heysemî, kadınla ilişki kurarım. Ona: Peki ey mü’mirilerin emiri, seni bu şekilde dav­ranmaya iten nedir? diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: Yüce Allah’ın, kıya­met gününde Peygamber (sav)in diğer peygamberlere karşı ümmetinin çok­luğu ile öğüneceği bir kimseyi de benim zürriy e timden çıkarma arzusudur. Çünkü ben onu şöyle derken dinledim: “Bakire kızlarla evlenmeye bakınız. Çünkü onların ağızlan daha tatlı, huylan daha güzel, rahimleri daha doğur­gandır. Kıyamet gününde ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı öğüneceğim.”[91]

Hz. Peygamber’in: “Rahimleri daha doğurgan” buyruğu, çocuk doğurma imkânları daha çok anlamındadır. Çokça çocuk doğuran kadına da aynı kök­ten gelmek üzere; denilir. Çünkü böyle bir kadın adeta çocukları atarcasına doğurur.

Ebû Dâvûd da Ma’kit b. Yesar’dan şöyle dediğini rivayet eder: Bir adam Rasûlullalı (savla gelerek şöyle buyurdu: Ben makam ve mevkisi yerinde ve güzellik sahibi bir kadın buldum. Ancak çocuk doğurmuyor, onunla evlene­yim mi? Hz. Peygamber: “Hayır” diye buyurdu. İkinci bir defa daha ona gel­di, Hz. Peygamber yine yapmamasını söyledi- Üçüncü bir defa daha geldi­ğinde, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Candan seven ve çok doğurgan ka­dınlarla evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı (kıyamet gününde) si­zin çokluğunuzla öğüneceğim.”[92] Ebu Muhammed Abdu’l-Hakt[93] bunun sahih olduğunu belirtmiştir ki, onun bu kanaati yeter.

“Allah’ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti getirmek hiçbir peygam­berin yapabileceği bir iş değildir.” Bu sûrede Önceden sözü edilen göste­rilmesini tektif ettikleri âyetler mucizelerle bir daha dönmektedir. Yüce Al­lah bu buyruğu onlar hakkında indirmiştir. İfadenin zahiri yasaklamaktır ve fakat manası nefydir. Çünkü esasen bir kimsenin güç yetiremediği bir şeyi yasaklamak söz konusu olmaz.

“Herbir vadenin yazılmış bir hükmü vardır.” Yani Allah’ın hükme bağladığı herbir işin Allah nezdinde yazılmış, yazı ile tesbit edilmiş bir hali vardır. Bunu el-Hasen ifade etmiştir.

Buyrukta takdim ve te’hir olduğu da söylenmiştir. Mana; “Herbir yazının bir va’desi vardır” şeklindedir. Bu açıklamayı el-Ferrâ ve ed-Dahhâk yapmıştır ki yüce Allah’ın yazmış olduğu herbir işin bilinen bir vakti, belli bir süresi vardır, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın: “Herbir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır” (el-En’âm, 6/67) buy­ruğudur.

Bununla yüce Allah, azabın indirilmesinin ümmetlerin bu konudaki tek­liflerine göre olmayıp aksine herbir va’denin yazılmış bir süresi olduğunu açık­lamaktadır.

Anlamın herbir sürenin meleklerin kendisine vakıf olamadığı yazılmış bir vadesi ve takdir edilmiş bir durumu vardır, şeklinde olduğu da söylenmiştir ki bunu et-Tirmizî el-Hakîm, “Nevâdiru’l- Usul” adlı eserinde Şehr b. Hav-şeb’den, o da Ebu Hureyre yoluyla rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Mu­sa -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- Tur-u Sina’ya yükselince Cebbar (olan Allah) onun elinde bir yüzük bulunduğunu gördü ve -O, daha iyi bil­diği halde-: Bu nedir, Ey Musa diye sordu. Hz. Musa da şöyle dedi: Bu er­keklerin bir süs eşyasıdır. Yüce Allah şöyle buyurdu: Peki onun üzerinde Be­nim isimlerimden yahut kelamımdan yazılı herhangi bir şey var mıdır? diye sorunca, hayır dedi. Bu sefer yüce Allah ona: Sen onun üzerine: “Herbir va­denin yazılmış bir hükmü vardır” yaz, diye buyurdu.[94]

  1. Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kltab ise O’nun nezdindedir.

“Allah dilediğini siler ve bırakır.” Yani yüce Allah, o yazılı olandan il­gililerinin başına getirmek ve gerçekleştirmek İstediği şeyi o Kitaptan siler (yani gerçekleştirir.) “Ve” dilediğini “bırakır.” Bu da onu vakti gelinceye ka­dar erteler demektir. Çünkü;” Kitabı (yazıyı) sildim” İfade­si onun izini giderdim manasınadır. Âyet-i kerimedeki “ve bırakır” buyruğu “onu bırakır” anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Allah’ı çokça anan erkekler ve ka­dınlar” (el-Ahzab, 33/35) buyruğu gibidir ki, Allah’ı çokça anan kadınlar, de­mektir.

İbn Kesir, Ebu Amr ve Âsim; “Bırakır” buyruğunu şeddesiz okur­larken diğerleri şeddeli okumuşlardır. Bu da İbn Abbas’ın kıraati olup Ebu Hatim ve Ebu Ubeyd’in tercih ettiği de budur. Çünkü bu şekilde okuyanlar hem sayıca çoktur, hem de bir başka yerde: “Allah iman edenlere dünya hayatında da… sebat verir.” (İbrahim, 14/25) buyruğunda şed­deli kullanılmıştır.

İbn Ömer der ki: Ben Peygamber (sav)i şöyle buyururken dinledim: “Allah dilediğini siler, dilediğini de bırakır. Bahtiyarlık, bedbahtlık ve ölüm müs­tesna.”[95]

İbn Abbas da şöyle demektedir: Allah bazı şeyler müstesna dilediğini si­ler ve bırakır. (Bu müstesna şeyler) yaratmak, ahlâk, ecel, rmk, bahtiyarlık ve bedbahtlıktır. Yine ondan nakledildiğine göre bunlar, Ümmül-Kitab’ın dı­şında iki kitabtır. Allah bunlardan dilediğini siler, dilediğini de bırakır.

“Ana kîtab ise O’mın nezdindedir,” Kendisinden hiçbir şeyin değişikli­ğe uğramadığı kitap demektir. el-Kuşeyrî der ki: Denildiğine göre bahtiyar­lık, bedbahtlık, yaratmak, ahlâk ve nzık değişikliğe uğramazlar. O halde âyet bunun dışındaki şeylere dairdir. Ancak böyle bir görüşte bir çeşit tehakküm vardır.

Derim ki: Bu gibi şeyler rey ve içtiiıad ile kavranamaz. Bunlar ancak tev-kîfî olarak (sağlam rivayetlerden) öğrenilebilir. Eğer bu konuda rivayet sa­hih olursa, onu kabul etmek gerekir ve bu rivayetin yanında durmak icab eder. Aksi takdirde âyet-i kerîme herşey hakkında umumî olur, daha zahir olan da budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu anlamda Ömer b. el-Hattab (r.a)dan da İbn Mes’ud, Ebu Vail, Ka’b el-Ahbar ve diğerlerinden de rivayet gelmektedir. el-Kelbî’nin kabul ettiği görüş de budur.

Ebu Osman en-Nehdî’den nakledildiğine göre Ömer b. el-Hattab (r.a) ağ­layarak Beyti tavaf ediyor ve şöyle diyordu: Allah’ım, eğer Sen beni bahti­yar kimseler arasında yazdı isen onlar arasında beni bırak. Şayet beni bed­baht ve günahkâr kimseler arasında.yazdı isen, onlar arasından beni sil ve beni bahtiyar ve mağfirete nail olan kimseler arasında yaz. Çünkü Sen dile­diğini siler, dilediğini bırakırsın ve Ana kitab da Senin nezdindedir.

İbn Mes’ud da der ki: Allah’ım, eğer Sen beni bahtiyar kimseler arasında yazdı isen, beni aralarında bırak. Şayet benî bedbaht kimseler arasında yaz­dı isen, beni bedbahtlar arasından sil ve bahtiyar kimseler arasında yaz. Çün­kü Sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da Senin nezdindedir.

Ebû Vail de çokça şöylece dua ederdi: Allah’ım, eğer bizleri bedbaht kim­seler olarak yazdı isen sil ve bizleri bahtiyar kimseler olarak yaz. Eğer bizi bahtiyar kimseler olarak yazdı isen onlar arasında bırak. Çünkü Sen diledi­ğini silersin, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da Senin nezdindedir.

Ka’b da Ömer b. el-Hattab’a şöyle demiş: Eğer Allah’ın kitabındaki bir âyet olmasaydı, kıyamet gününe kadar neler olacağını sana bildirebilirdim. Bu: “Al­lah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O’nun nezdindedir.” buyruğu­dur.

Malik b. Dinar da kendisine dua ettiği bir kadın hakkında şöyle demiştir: Allah’ım, eğer onun karnındaki yavru kız İse Sen onu erkek olarak değiştir, çünkü Sen dilediğini silersin, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da senin nez-dindedir.

Buhârî ile Müslim’de Ebu Hureyre’den şöyle dediğine dair nakledilen ri­vayet önceden geçmiş bulunmaktadır: Ben Peygamber (sav)i şöyle buyurur­ken dinledim: “Her kim rızkının genişletilmesini, ecelinin geciktirilmesini is­tiyor ve bundan memnun oluyorsa o halde akrabalık bağını gözetsin.[96] Bu­nun bir benzeri Enes b, Malik’ten de rivayet edilmiştir. Buna göre Rasûlullah (say) şöyle buyurmuştur: “Kim… severse” diyerek aynı lafız ile bu hadi­si rivayet etmiştir.[97]

Bu hadis iki türlü yorumlanmıştır: Birisine göre bu geciktirme manevidir, bu da ondan sonra dünyada kendisi hakkında baki kalan güzel övgü, güzel bir anıhş, tekrarlanıp duran ecir ve mükâfattır. Bu durumdaki bir kimse öl­memiş gibidir.

Diğer bir açıklamaya göre yüce Allah, Levh-i Mahfuz’da yazılı oian ece­lini erteler. Allah’ın ilminde olan ise sabittir, onun herhangi bir değişikliğe uğraması söz konusu değildir. Nitekim yüce Allah: “Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab İse O’nun nezdindedir” diye buyurmaktadır.

İbn Abbas, Rasûlullah (sav)dan: “Allah’ın Ömrünü ve ecelini uzatmasını, rızkını genişletmesini seven bir kimse Allah’tan korksun ve akrabalık bağı­nı gözetsin” şeklindeki sahih hadisi rivayet eniğinde İbn Abbas’a: Ömür ve ecelde nasıl artış yapılır? diye sorulunca, o da şu cevabı vermiştir: Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “O sizi çamurdan yaratandır, sonra bir ecel tak­dir edendir. O’nun katında belirli bir ecel daha vardır.” (el-En’âm, 6/2) Bi­rinci ecel, kulun annesinin kendisini doğurduğu andan öleceği vakte kadar­dır. İkinci ecel -yani Allah’ın nezdindeki belirti ecel- ise kişinin vefatından itibaren Berzah’ta yüce Allah’ın huzuruna çıkacağı güne kadarki eceldir ve bunu Allah’tan başka kimse bilmez. İşte kul Rabbinden korkar ve akrabalık bağını gözetirse, yüce Allah Berzah’taki ecelinden birinci (dünyadaki) öm­rünün eceline dilediği kadarını İlave eder. Bu kişi şayet isyan eder ve akra­balık bağını koparacak olursa, Allah da dünyadaki ömründen bunu diledi­ği kadarıyla eksiltir ve Berzah’taki eceline bunu ilave eder. Eğer yüce Allah’ın ezelî ilmindeki ecel kesinleşirse artık onda bir artış veya eksilme söz konu­su değildir. Çünkü yüce Allah: “Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri ge­lince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler” (el-A’raf, 7/34) diye buyurmuştur. Böylelikle rivayet ile âyet arasında bir uygunluk olduğu or­taya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi bu ümmetin en büyük aliminin tercih et­tiği görüşe göre bu artış, bizzat ömrün kendisinde ve ecelde -lafzın zahiri­ne göredır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mücahid de der ki: Yüce Ailah bir senenin işlerini Ramazan ayında mulı-kemleştirir. Dilediğini siler, dilediğini de bırakır. Bundan tek istisna hayat, ölüm, bedbahtlık ve mutluluktur. Buna dair açıklamalar daha önceden geç­miş bulunmaktadır.

ed-Dahhâk da der ki: Şanı yüce Allah hakkında sevap ve ikabın söz ko­nusu olmadığı, Hafazaların sicillerinde bulunanlardan dilediğini siler, hak­kında sevap ve cezanın söz konusu olduğu şeyleri de bırakır. Bu anlamda­ki bir açıklamayı da Ebu Salih, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir.

el-Kelbî ise der ki: Allah nzık türünden dilediğini siler ve dilediğini art­tırır. Ecel türünden de dilediğini siler ve onda dilediği şeyleri arttınr. Yine bu­nu Peygamber (sav)dan de rivayet etmiştir. Daha sonra el-Kelbî’ye bu âyet-i kerîme hakkında sorulduğunda o şu cevabı vermiş: Yüce Allah bütün söz­leri yazar. Nihayet perşembe günü geldi mi hakkında sevab ve İkabın bulun­madığı herbir şeyi bir kenara bırakır. Yedim, içtim, girdim, çıktım vb. şeyle­ri doğru olarak söylemesi gibi. Sevab ve cezanın hakkında söz konusu oldu­ğu şeyleri de bırakır.

Katâde, İbn Zeyd ve Said b. Cübeyr ise der ki: Allah farz, ve nafilelerden dilediğini siler, nesli eder ve değiştirir. Dilediğini de olduğu gibi bırakır ve nesh etmez. Bütün nâsih de, mensûh da O’nun nezdinde Ümmü’l-Kitab’ta-dır. Buna benzer bir açıklamayı en-Nehhâs ve el-Melhdevî, İbn Abbas’tan nak-letmişlerdir, en-Nehhâs der ki: Bize Bekr b. Sehl anlattı dedi ki: Bize Ebu Sa­lih anlattı, o Muaviye b. Salih’ten, o Ali b. Ebi Talha’dan, o İbn Abbas’tan de­di ki: “Allah dilediğini siler.” Yüce Allah buyuruyor ki; Allah Kur’ân-ı Ke-rîm’den dilediğini değiştirir, nesli eder; “ve bırakır”dilediğini de değiştirmek-sizin bırakır. “Ana kitab ise O’nun nezdindedir.” Yani bütün bunlar O’nun nezdinde Ümmü’l-Kitab’tadır. Nâsih’i ile de, mensûh’u ile de.

Said b. Cübeyr de der ki: O kullarının günahlarından dilediğini mağfiret eder, dilediğini de bırakır, mağfiret etmez.

İkrime der ki: Yüce Allah -tevbe ile- bütün günahları siler. Günahlar ye­rine de hasenatı bırakır (yazar.) Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “An­cak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesna.”(el-Furkan, 25/70) Yine el-Hasen der ki; “Allah” eceli gelen kimselerden “dilediğini si­ler ve” eceli gelmemiş oları kîmseleri”bırakır.” Yine el-Hasen der ki: Allah babalan siler, oğulları bırakır. Yine ondan nakledildiğine göre; O Haraza meIeklerine dilediği günahları unutturur. Kendisine ise asla unutturuimaz.

es-Süddî der ki: “Allah dilediğini” yani ayı “siler ve” güneşi “bırakır.” Bu­nun açıklaması da yüce Allah’ın şu buyruğundadır: “Gece âyetini sildik. Gündüz âyetini de gösterici kıldık.” (el-İsrâ, 17/12)

er-Rabîl b. Enes te der ki: Bu husus uyku halinde ruhlar hakkındadır Uy­ku esnasında Allah ruhları kabzeder, sonra o kimsenin ani bir ölümünü mu-rad ederse ruhunu tutar, bırakmaz. Hayatta kalmasını dilediği kimseye ise ru­hunu geri iade eder. Bunun da açıklaması yüce Allah’ın şu buyruğunda yer almaktadır: “Allah ölümleri vaktinde ruhları alır…” (ez-Zümer, 59 42)

Ali b, Ebi Talib de der ki; Yüce Allah nesillerden dilediklerini siler. Yi-ce Allah’ın: “Kendilerinden önce nice nesiller kelâk ettiğimizi… görmezler mi?”(Yasin, 36/31) buyruğunda olduğu gibi. Yine bu nesillerden diledikle­rini de bırakır, Yüce Allah’ın: “Bunlardan sonra başka bir nesil var ettik’ (el-Mu’minun, 23/33 ) buyruğunda olduğu gibi. Yüce Allah böylelikle bir nes­li silerken, bir başka nesli bırakmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada yüce Allah’ın silmesinden kasıt, uzun bir zaman Allah’a İtaat gereğince amel eden, sonra da Allah’a masiyet ile amel edip sapıklığı üzere vefat eden kimsedir. İşte yüce Allah’ın sildiği kişi budur. Bıraktığı (sebat verdiği) kişi ise uzun bir süre Allah’a isyan ile amel ettikten sonra tevbe eden kimsedir. Allah da böyle bir kimseyi kötülükler işleyenle­rin arasından siler, iyilik işleyen kimselerin arasına yazar. Bunu da es-Sa’le-bî ve el-Maverdî, İbn Abbas’tan nakletmişlerdir.

Bir diğer görüşe göre; yüce Allah dilediğini -yani dünyayı- siler ve âhire-ti de bırakır.

Kays b. Ubade de Receb ayının onuncu günü hakkında şöyle demekte­dir: Bu, Allah’ın kendisinde dilediğini sildiği ve dilediği şeyi de bıraktığı bîr gündür. Mücahid’den ise bunun Ramazanda gerçekleştiğine dair rivayet ön­ceden geçmiş bulunmaktadır.

Yine İbn Abbas der ki: Yüce Allah’ın beşyüz yıllık mesafe devam eden, kırmızı yakuttan iki kapağı bulunan, beyaz inciden bir Levh-i Mahfuz’u var­dır. Hergün yüce Allah buna üçyüzaltmış defa nazar eder ve dilediğini bıra­kır, dilediğini siler.

Ebu’d-Derdâ da, Peygamber (sav)den şöyle dediğini rivayet eder: “Şüp­he yok ki şanı yüce Allah, gecenin geri kalan üç saatinde zikri açar. Kendi­sinden başka hiçbir kimsenin nazar etmediği kitaba bakar. Dilediğini bıra­kır, dilediğini siler. “[98]

Akide’de kabul edilen husus ise, Allah’ın kaza (ve kader)inin değişikliğe uğramadığı şeklindedir. Bu silmek ve bırakmak da, hakkında kazanın ezel­den beri takdir edildiği şeyler arasındadır. Kazanın mutlaka meydana gele­cek ye gerçekleşecek şeyler olduğuna daiF açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. İşte olduğu gibi kalan (sabit) budur. Kimi şeylerin de bazı se­beplere bağlı olarak da bertaraf edilmesi takdir edilmiştir. İşte silinen de bun­lardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

el-Gaznevî der ki: Benim kanaatime göre Levh’de bulunan şey bazı me­leklerin onu görebileceğinden dolayı gaybm kapsamından çıkmış olur. Bu­nun değişikliğe uğrama ihtimali vardır, çünkü yaratıkların yüce Allah’ın bü­tün ilmini kuşatmalarına imkân yoktur. O’nun özel bilgisinde bulunan eşya­nın takdirine ait hususlar asla değişikliğe uğramaz.

“Ana kitap ise O’nun nezdindedir.” Yani ecel vb. yazılan şeylerin aslı O’nun nezdindedir.

Ümmü’l-Kitab (ana kitabın) hiçbir şekilde değişmeyen, değişikliğe uğra­mayan Levh-i Mahfuz olduğu söylendiği gibi; onda bir takım değişikliklerin cereyan ettiği de söylenmiştir. Değişikliğin diğer salıifelerde meydana geldi­ği de söylenmiştir.

İbn Abbas’a Ummü’I-Kitab hakkında sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: Ummü’1-Kitab; Allah’ın yaratacağı şeyleri ile yarattıklarının yaptıklarını bilmesi-dir. O ilmine: Bir kitap ol, dedi (.oldu.) Allah’ın ilminde hiçbir değişiklik ol­maz. Yine îbn Abbas’tan nakledildiğine göre Ummü’l-Kitab’tan kasıt “zikir”dir. Bunun delili de yüce Allah’ın: “Andolsun ki Biz Zikir’den sonra Tevrat’ta… diye yazdık” (e!-Enbiya, 21/105) buyruğudur Bu da onun açıkladığı ilk an­lama raci’dir, Ka’b’ın görüşünün anlamı da budur. Ka’b el-Ahbar der ki: Ana kitab şanı yüce Allah’ın yarattığı ve yaratacağı şeyleri bilmesi demektir.[99]

  1. Onlara va’dettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut ca­nını alsak da, sana düşen ancak tebliğ etmektir. Hesap görmek de yalnız Bize aittir.
  2. Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da, onu etrafından eksiltip duruyoruz. Allah hükmeder. O’nun hükmünü koğuşturup boza­cak yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir.

“Onlara va’dettiğinüzîn bir kısmını sana göstersek de” anlamındaki buy­rukta yer alan; fazladan gelmiştir. İfade onlara va’dettiğimizin yani aza­bın bir kısmını sana göstersek de… takdirindedir. Burada gösterileceğinden söz edilen şeyin “azab” olduğunun gerekçesi (yine bu sûrede yer alan) yü­ce Allah’ın: “Onlar için dünya hayatında bir azab vardır.” (er-Râ’d, 13/34) buyruğu ile: “O kâfirlerin başına işledikleri yüzünden ya ansızın büyük bir musibet gelip, çatacak yahut…” (er-Râ’d, 13/31.) buyruklarıdır. Yani Biz on­lara va’dettiğimiz azabın bir kısmını sana gösterecek olursak “yahut canını alsak da sana düşen ancak tebliğ etmektir.” Senin üzerinde tebliğden baş­ka bir görev yoktur. “Hesab görmek” yani amellerinin karşılığını vermek ve cezalandırmak “de yalnız Biz’e aittir.”

“Görmediler mi ki?” buyruğunda kastedilenler Mekkelilerdir. “Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip duruyoruz.” Bu hususta farklı görüş­ler vardır.

İbn Abbas ile Mücahid “onu etrafından eksiltip duruyoruz” oranın alimlerinin ve sahillerinin vefatıyla eksiltip duruyoruz diye açıklamışlardır. el-Kuşeyrı der ki: Bu açıklamaya göre arzın etrafından kasıt, onun en şeref­lileridir.

İbnu’l-Arabî der ki: (Etrafın tekili olan): et-taraf ve et-tarf şerefli, üstün adam demektir. Ancak buna göre bir açıklama uzak bir ihtimaldir. Çünkü âyet­ten maksat şudur: Biz onlara işlerindeki eksiklikleri gösterdik ki, azaplarının ertelenmesinin Bizim acizliğimizden kaynaklanmadığını bilsinler diye. Ancak İbn Abbas’ın görüşü yahudİ ve hristiyanlann büyük ilim adamlarının ölüm­lerine yorumlanırsa, uygun bir açıklama olarak görülebilir. (Çünkü âyet-i ke­rîme kâfirlere tehdit mahiyetindedir).

Yine Mücahid, Katâde ve el-Hasen derler ki: Bunda kastedilenler müşrik­lerin eljerinde bulunup da müslümanlarıh galip gelerek ellerine geçirdikle­ri şeylerdir. Bu açıklama, İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir. Yine ondan nak­ledildiğine göre, bundan kasıt, ümranın yeryüzünün yalnızca bir tarafında söz konusu olacağı noktaya kadar harab olması demektir. Mücahid’den nakledil­diğine göre yeryüzünün etrafının eksilmesi, harab olması ve yeryüzü halkı­nın ölmesi demektir.

Vekî b. el-Cerralı, Talha b. Umeyr’den, o Ata b. Ebi Rebah’tan rivayete gö­re o, yüce Allah’ın; “Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip, duruyoruz” buyııjğu hakkında dedi ki: Kasıt fukahâsının ve aha­lisinin hayırlılarının gitmesidir.

Ebu Ömer b. AbdFl-Berr de der ki: Atâ’nın âyet-i kerîmenin te’vili ile il­gili açıklaması gerçekten güzeldir. İlim ehli bu açıklamayı kabul ile karşıla­mıştır.

Derim ki: el-Mehdevî de aynı açıklamayı Mücahid ve İbn Ömer’den nak­letmektedir. Bu da birinci görüşün aynısıdır, Süfyan, Mansur’dan, o Müca-hid’den: “Onu etrafından eksiltip duruyoruz” buyruğu hakkında şöyle de­diğini nakletmektedir: Kasıt fukaha ve ilim adamlarının vefat etmesidir. Dil­de bilindiğine göre ise “ettaıf” herşeyin en değerli ve üstün olanıdır. Bu ise Ebu Nasr Abdu’r-Rahim b. Abdü ‘1-Kerim’in, İbn Abbas’ın beğendiği görüşün­den daha farklıdır.

İkrİme ve eş-Şa’bî derler ki: Bundan kasıt noksanlık ve nefislerin kabze-dilmesidir, Onlardan birisi de der ki: Eğer yeryüzü gerçek anlamda eksilmiş olsaydı, hiç şüphesiz kişinin defi hacette bulunacak yeri dahi kalmazdı. Bir diğeri de şöyle demektedir: Hiç şüphesiz def-i hacetini yapacağın daracık bir yer dahi bulamazdın, demiştir.

Yine denildiğine göre bu buyrukla kastedilen Kureyşlilerden önceki üm­metlerden helak olanların, helak edilmesi, onlardan sonra da kaldıkları yer­lerin, toprakların helak edilmesidir. Yani Kureyşliler kendilerinden önceki­lerin helak edildiğini, onlardan sonra da arazilerinin harab olduğunu görme­diler mi? Bunun gibi bir şeyin başlarına gelmesinden korkmuyorlar mı?

Bu görüş aynı şekilde İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc’den de rivayet edilmiştir. Yine İbn Abbas’tan nakledildiğine göre bundan kasıt, yeryüzünün bereketlerinin, mahsullerinin ve yaşayan insanlann eksilmesidir. Bir diğer açık-iamaya göre yeryüzünün eksilmesi, yöneticilerinin zulmü ile olur.

Derim ki: Bu, mana itibariyle doğrudur. Çünkü zulüm ve haksızlıklar ül-keİeri, ora ahalisinin öldürülmesi ve halkının topraklarından sürülmesi so­nucunda tahrib eder ve yeryüzünden bereketin kaldırılmasına sebeb olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Allah hükmeder, O’nun hükmünü kovuşturup, bozacak yoktur.” Ya­ni hükmünü eksiltmek veya değiştirmek suretiyle kimse O’nun hükmünü bo­zamaz.’

“O hesabı pek çabuk görendir.” Kâfirlerden intikamı da çabucak alır, mü’minlerin mükâfatını da çabucak verir.

Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah’ın -bundan önce el-Bakara Sûre-sî’nde (2/202. âyet, 2. başlıkta) geçtiği üzere- hesaba çekmek İçin düşünme­ye ve bu maksatla parmak ile saymaya (vb. tekniklere) ihtiyacı yoktur.[100]

  1. Onlardan öncekiler de tuzaklar kurmuştu. Fakat bütün bu tuzak­ları boşa çıkarmak, Allah’a aittir. Herkesin ne kazandığını O bi­lir. Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağı­nı bileceklerdir.

“Onlardan öncekiler” yani Mekke müşriklerinden öncekiler “de tuzak­lar kurmuştu.” Peygamberlere karşı tuzaklar kurmuşlar, onlara karşı hileler düzenlemişler ve onları inkâr etmişlerdi.

“Fakat bütün bu tuzakları boşa çıkarmak, Allah’a aittir.” Yani tuzak ku­ranların tuzaktan da Allah’ın bir yaratığıdır. Bu tuzaklann Allah’ın İzni olmak­sızın zararları olmaz. Bir diğer açıklamaya göre Allah tuzağın en hayırlısını kurandır. Yani O kurdukları tuzaklara karşılık verendir, cezalandırandır.

“Herkesin” hayır ve şer türünden “ne kazandığım O bilir” ve ameline gö­re ona karşılık verir. “Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun” yani sevab, mükâfat ve ceza itibariyle dünya yurdunun sonunun, yahut âhiret yur­dunda mükâfat ve cezanın “kimin olacağını bileceklerdir.” Bu buyruk, bu şekliyle bir tehdittir. “Kâfirler” anlamındaki buyruğu Nâfî’, İbn Kesir ve Ebû Amr; şeklinde: Kâfir diye tekil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise ço­ğul okumuşlardır. Bununla Ebu Cehü’in kastedildiği de [101]söylenmiştir.[102]

  1. O kâfir olanlar: “Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin” der­ler. De ki: “Benimle sizin aranızda bir şahit olarak Allah ve ya­nında kitabın bilgisi bulunanlar yeter.”

“O kâfir olanlar, sen gönderilmiş bir peygamber değilsin, derler.” Katâde der ki: Burada kasıt Arap müşriktendir, yani sen bir peygamber veya bir Rasûl değilsin. Sen ancak uydurma bir söz söyleyensin, Hz. Peygamber, on­ların teklif ettikleri mucizeleri göstermeyince onlar bu sözleri söylediler.

“De ki” yani ey Muhammed onlara de ki: “Benimle sizin aranızda” be­nim doğru söylediğime, sizin de yalan söylediğinize dair “bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar yeter.” Bu, Arap müşriklerine karşı getirilen bir delildir. Çünkü onlar tefsirlerde belirtildiğine göre kitab eh­linden -aralarından iman eden kimselere- müracaat ediyorlardı.

Şöyle de açıklanmıştır: Kitab ehlinin şahitlikleri davalaşan tarafların ara­sında hükmü neticeye bağlayacak bir tanıklık idi. Bunlar ise Abdullah b. Se­lâm, Selman-ı Farisî, Temim ed-Dârî, Necaşî ve arkadaşları gibi, kitab ehli­nin iman edenleridir. Bunu da Katâde ve Said b. Cübeyr ifade etmiştir.

Tirmizî, Abdullah b. Selâm’tn kardeşinin oğlundan naklen, şöyle dediği­ni rivayet eder: Hz. Osman’ın öldürülmesi istenince Abdullah b. Selam gel­di. Hz. Osman ona: Gelişine sebeb nedir? diye sorunca, O: Sana yardımcı ol­maya geldim, dedi. Bunun üzerine Hz. Osman şöyle dedi: O halde insanla­rın karşısına çık ve onların benden uzaklaşmalarını söyle, çünkü senin çıkı­şın benim için içeri girmenden daha hayırlıdır. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm insanların karşısına çıkarak şöyle dedi: Ey insanlar! Şunu bilin ki be­nim cahiliye döneminde adım filan idi. Rasûlullah (sav) bana Abdullah adı­nı verdi. Benim hakkımda Allah’ın Kitabından bir takım âyet-i kerîmeler İn­di. Benim hakkımda yüce Allah’ın: “Eğer o Allah tarafından gönderilmiş iken siz onu inkâr etmiş iseniz ve İsrailoğullarından bir şahid de onun bir ben­zeri üzere şahitlik edip iman etmiş olduğu halde siz büyüklük taslamış ise­niz, gerçek şu ki Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez” (el-Ahkaf, 46/10) buyruğunu İndirmiştir. Yine’benim hakkımda: “De ki; Benimle sizin aranızda bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar ye­ter.” âyetini indirmiştir…[103] Biz bu hadisi bütünüyle “et-Tezkire” adlı eserimiz­de nakletmiş bulunuyoruz. Ebu İsa da bu hadis hakkında şöyle demektedir: Bu hasen, garib bir hadistir.

Abdullah b. Selam’ın cahiliye dönemindeki adı Husayn idi. Peygamber (sav) ona Abduliah adını vermiştir.

Ebu Bişr der ki: Said b. Cübeyr’e: “Ve yanında kitabın bilgisi bulunan­lar” dan kasıt kimdir? diye sordum. O: O kişi Abdullah b. Selâm’dır, dedi.

Derim ki: Bu kişi nasıl Abdullah b. Seİâm olabilir? Bu sûre Mekke’de in­miştir. Abdullah b. Selâm ise ancak Medine döneminde müslüman olmuştur.

Bunu es-Sa’lebî nakletmektedir, el-Kuşeyrî de der ki: İbn Cübeyr dedi ki: Sû­re Mekke’de inmiştir. İbn Selam ise bu sureden sonra Medine’de İslâm’a gir­miştir. O bakımdan bu âyet-İ kerîmenin İbn Selâm hakkında yorumlanması caiz olamaz. “Yanında kitabın bilgisi bulunan” dan kasıt, Hz. Cebrail’dir, Aynı zamanda bu, İbn Abbas’ın da görüşüdür.

el-Hasen, Mücahid ve ed-Dahhâk der ki: Bu yüce Allah’tır. Onlar bu buyruğu; “Kitabın bilgisi O’nun nezdinden gelmiştir” diye okurlar ve: Burada kasıt Abdullah b. Selâm ile Selman’dır diyenlerin ka­naatlerini reddediyorlardı. Çünkü onların görüşüne göre sûre Mekke’de in­miştir, bunlar ise Medine’de İslâm’a girmişlerdir.

Peygamber (sav)den de bu buyruğu aynı şekilde okuduğu zayıf olmak­la birlikte- da rivayet edilmiştir. Yine bunu Süleyman b. Erkarn, ez-Zührî’den, o Salim’den, o da babasından, o da Peygamber (sav)den yoluyla rivayet et­miştir. Mahbub da, İsmail b. Muhammed el-Yemanî’den naklettiğine göre, o da aynı şekilde; “Nezdinden” şeklinde mim, ayn ve dal harfleri-ni esreli olarak; “Kitabın alameti, işareti” anlamında “ayn” har­fini ötreli ve “kitab” kelimesini de merfu olarak okumuştur. Abdullah b. Atâ der ki: Ben Ebu Cafer b. Ali b. el-Hüseyn b. Ali b. Ebi Talib (r. anhum)a şöy­le dedim: Yanında kitabın bilgisi bulunan kişinin Abdullah b. Selâm olduğu­nu iddia etmişlerdir. O şöyle dedi: Hayır, bu kişi Ali b. Ebi Talib (r.a)dır. Mu­hammed b. el-Hanefiye de böyle demiştir. Bütün mü’minlerdir, diye de açıklanmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî der ki: Bu kimsenin Hz. Ali olduğunu söyleyen iki esastan birisine dayanır: Ya o kimsenin kanaatine göre Hz. Ali mü’minle-rin en bilginidir; ama gerçek öyle değildir. Çünkü Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.anlıum) ondan daha bilgilidirler. Diğer bir sebeb ıe Peygamber (sav)a at­fedilen: “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır”, sözü dol ayısı yi ad ir, bu da ba­tıl bir hadistir. Peygamber (sav) İlmin şehridir, ashab’ı da bu şehre açılan ka­pılardır. Bu kapıların kimisi oldukça geniştir, kimisi orta büyüklüktedir ve bu onların ilimlerdeki derecelerine göre değişir. Burada “kitabın bilgisi”ne sahib olanların bütün mü’mi nler olduğunu söyleyenlerde doğru söylemişlerdir. Çün­kü herbir mü’min Kitab’ı bilir ve onun hangi yönden muciz olduğunu idrâk eder. Peygamber (sav)in doğru söylediğine de tanıklık eder.

Derim ki: Buna göre Kitab’tan kasıt Kuı’ân-ı Kerîm’dir. Kitabın bilgisine sahip olan kimsenin Abdullah b. Selâm olduğunu söyleyenler ise Tirmizî’nİn belirttiği hadise dayanmaktadır. Abdullah b. Selâm hakkında herhangi bir buy­ruğun inmesine mani bir durum olmadığı gibi, kendisi de bütün mü’minleı lafzının kapsamına girmektedir. Bunu, ifadeler anısında yer alan: “O kâfir olanlar” buyruğu da desteklemektedir ki, bununla kastedilenler Kureyşlilerdır. O halde Kitab bilgisine salıip olanlar yahudilerden olsun, hristiyanlardan olsun iman eden kimselerdir. Çünkü bunlar nübüvveti ve Kitabı puta tapı-cılara göre daha iyi bilirler.

en-Nehhâs der ki: Bu kimseden kasıt Abdullah b. Selam ve başkalarıdır, diyenlerin kanaatlerinin de doğru olma ihtimali vardır, çünkü deliller sahih olup da Kur’ân-ı Kerîm’den önce indirilmiş kitabı okuyan kimseler de bu dlilleri tanıyacak olurlarsa artık bu kesin bir husus olur. İşin hakikatini en iyi bilen Allah’tır.

Kuran

Rad Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.