Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 4°C
Çok Bulutlu
İstanbul
4°C
Çok Bulutlu
Per 5°C
Cum 6°C
Cts 7°C
Paz 8°C

12 – Yusuf Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Ne zaman ve Niçin Nazil oldu?

İçinde sözkonusu edilen olaylar gösteriyor ki, bu sure Rasulullah’ın (s.a) Mekke’deki son dönemi esnasında, yani Kureyş’in kendisini öldürme, sürme, veya hapsetme planları tasarladığı sırada nazil olmuştur. O dönemde bir takım kafirler (muhtemelen tahrikçi Yahudiler) bir soru atmışlardı ortaya: “İsrailoğulları niçin Mısır’a gitti?” Bu sorunun ortaya atılma nedeni, Yahudilerin bu hikayeden haberdar olmamaları, geleneklerinde böyle bir rivayetten sözedilmiyor olması ve Rasulullah’ın da (s.a) daha önce bu hikayeden ima yollu da olsa hiç sözetmemiş olmasıydı. Dolayısıyla bu soruya tatmin edici bir cevap veremeyeceğini yahut kaçamak karşılıklar vereceğini ve ardından cevabı bir takım Yahudilerden soruşturacağını ummuşlardı. Böylece güya tüm foyası meydana çıkmış olacaktı. Fakat tüm umutlarının aksine işler tersine döndü ve Allah Hz. Yusuf’un (a.s) tüm kıssasını elçisine vahyetti ve o da kıssayı oracıkta irşad etti. Bu durum Kureyş’i müthiş biçimde şaşırtmıştı, çünkü yalnız kafalarındaki şemalar alt üst olmakla kalmıyor, aynı zamanda şu uyarıya maruz kalıyorlardı: “Eğer sizler de bu Rasule, Yusuf’a kardeşlerinin davrandığı gibi davranırsanız, sonunuz onlarınki gibi olur.”

12 – Yusuf Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Yusuf Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Vahyediliş Amacı:

Yukarıda söylenenlerden bu surenin iki amaç için vahyedildiği ortaya çıkıyor:

Birinci amaç: Hz. Muhammed’in (s.a) risaletine delil getirmekti. Üstelik bu delil bizzat muhalifleri tarafından istenmekteydi. Ve böylece onun bilgisinin kulaktan dolma değil, vahiyle edenilmiş bilgi olduğu ortaya konmuş olacaktı. Zaten bu durum giriş ayetlerinde açıkça zikredilmekte ve sonuç bölümünde de yeterince açıklanmaktadır.

İkinci amaç, surenin muhtevasını Kureyş’in durumuna uygulamak ve Rasulullah’la (s.a) aralarındaki savaşı eninde sonunda kaybedecekleri konusunda onları uyarmaktı. Çünkü onlar da tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf’a (a.s) yaptıkları gibi kardeşleri Rasulullah’a (s.a) eziyet ediyorlardı. Böylece Kureyş’e dolaylı yoldan işledikleri kötü fiillerinin, tıpkı, Hz. Yusuf (a.s) meselesinde kardeşlerinin -onu kuyuya attıktan sonra bile- başarısızlığa uğraması gibi hüsranla sonuçlanacağı anlatılmış oluyordu. Bu böyledir; çünkü Allah’ın iradesinin önüne geçecek hiçbir güç yoktur. Nitekim tıpkı Hz. Yusuf’un (a.s) önünde kardeşlerinin boyun bükmesi gibi onlar da bir gün helak etmeye çalıştıkları kardeşlerinden af dileyeceklerdir. Bu 7. ayette apaçık belirtilmiştir. “Andolsun Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında Kureyş arasından soranlar için ayetler vardır.”

Bu kıssayı mevcut çatışmaya uygulamak suretiyle Kur’an, daha sonraki on yıl içinde cereyan edecek olayları da açık seçik haber vermiş oluyordu. Bu surenin nüzulundan henüz iki yıl geçmişti ki, Kureyş Hz. Yusuf’un kardeşleri gibi Rasulullah’ı (s.a) öldürmeye azmetti ve bunun üzerine Rasulullah (s.a) yine Hz. Yusuf’un (a.s) Mısır’a gidip orada bir güç kazanması gibi, Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kaldı ve benzer bir güç kazandı. Yine, sonuçta Kureyş, tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf’un (a.s) huzurunda boyun bükmeleri gibi Rasulullah’ın (s.a) önünde boyunlarını bükmüşlerdi.Kardeşleri Yusuf’a: “Bize lütfet zira, Allah bağışta bulunanları cömertçe ödüllendirir” (ayet, 88) dediklerinde Hz. Yusuf (a.s), onları bağışlamış -ve her ne kadar onlardan intikam alabilecek güçteyse de – onlara şöyle demişti: “… Bugün sizin için bir yargılama yoktur. Sizi Allah affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Ayet, 92). Aynı olay Mekke’nin fethinden sonra Hz. Muhammed (s.a) ile onun huzurunda biçare duran Kureyş arasında cereyan etmişti. Rasulullah (s.a) da intikam almak için gerekli güce sahipken bunu yapmadı onlara: “Size şimdi ne yapacağımı sanıyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “‘Sen kerim bir kardeşsin, kerim bir kardeşin oğlusun” deyince onları şu sözlerle bağışladı: “İstirhamınıza Yusuf’un, kardeşlerine verdiği karşılığın aynısını veriyorum. Bugün sizin için bir yargılama yoktur, bağışlandınız”.

Konusu ve Konuyu Ele Alış Biçimi:

Dahası, Kur’an-ı Kerim bu kıssayı yalnızca bir anlatı olarak sunmakla kalmayıp, onu aşağıdaki şekillerde bir tebliğ aracı olarak da kullanmıştır.

Anlattıkları boyunca Kur’an, İbrahim, İshak, Yakub ve Yusuf’un (a.s) inandığı dinin Hz. Muhammed’inkiyle (s.a) aynı olduğunu ve hepsinin çağırdığı mesajın Hz. Muhammed’inkiyle (s.a) aynı mesaj olduğunu açıklığa kavuşturmuştur.

Sonra, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf (a.s) karakterleri, Yusuf’un kardeşleri, ticaret kervanındakiler, devlet ricali, Mısır azizi, onun zevcesi, Mısır’ın “sosyetik bayanları”yla çelişmekte idi. Bu durum okuyucunun önüne kendiliğinden şu meseleyi getirmektedir: “Allah’a ibadete ve ahiret hesabına dayalı İslam’ın şekillendirdiği ilk karakterlerle; dünyaya tapmaya, Allah’ı ve ahiret’i hiçe saymaya dayalı küfrün ve “cehalet”in şekillendirdiği ikinci karakterleri karşılaştırın ve hangisini tercih edeceğinize kendiniz karar verin.”

Kur’an bu kıssayı bir başka gerçeği daha gündeme getirmek için kullanmaktadır: Allah ne dilerse o olur; insan hiçbir karşı-planla O’nun stratejisini (mekr) altedemez, olmasını engelleyecek yahut oluşumunu değiştirecek herhangi bir önlem alamaz. Aksine, hep olan odur ki, insan kendi amacı için devreye soktuğu ve kendi amacına hizmet edeceğine inandığı bir çok vasıtanın sonunda kendi amacı aleyhine işlediğini, ilahi amaca hizmet ettiğini anlayıverir. Hz. Yusuf’un kardeşleri onu kuyuya attıkları zaman, alınabilecek en köklü tedbiri aldıklarını düşünüyorlardı. Oysa aslında Hz. Yusuf’u (a.s) Mısır’a yönetici yapacak olan ilahi planın yolunu döşemekteydiler ve sonunda onun huzurunda boyun bükeceklerdi. Aynı şekilde Aziz’in karısı da intikam almak düşüncesiyle Hz. Yusuf’u (a.s) zindana göndermişti, fakat aslında ona Mısır’ın yöneticisi olma fırsatını sağlamış olmaktaydı ve sonunda kendi apaçık günahını itiraf etmenin utancını yaşayacaktı.

Ve bunlar Allah’ın yüceltmek istediği kimseyi düşürmek için, tüm dünyanın birleşse de başarılı olamayacağını ispatlayan münferid örnekler değildir. Yine, Hz. Yusuf’u (a.s) “halletmek” için kardeşlerinin başvurduğu “güvenilir ve etkili” vasıtalar Allah tarafından Hz. Yusuf’un(a.s) başarısı, kardeşlerininse zillete düşmesi yolunda kullanılmışlardı. Buna karşılık eğer Allah birinin düşmesini dilemişse ne kadar etkili olursa olsun hiçbir vasıta bu dileğe karşı duramaz, hatta onun düşüş ve çöküşüne, bu vasıtaları kullananların zelil oluşuna katkıda bulunurlar.

Ötesi, bu kıssada Allah yolunu izlemek isteyenler için de çeşitli dersler ihtiva etmektedir. Kıssanın öğrettiği ilk ders, ilahi yasanın çizdiği sınırlar içinde kalan bir kimsenin amaç, hedef ve vasıtalarıyla başarılı olması ya da olmamasının tümüyle Allah’a kalmış bir şey olduğudur. Dolayısıyla temiz amaçları öngörmüş, meşru vasıtalara başvurmuş fakat başarılı olamamış bir kimse en azından rezalet ve zilletten korunmuş olacaktır. Oysa aşağılık bir amacı öngörmüş ve amaca ulaşmak için de gayri meşru vasıtalara başvurmuş bir kimse yalnızca ahirette rezil rüsvay olmakla kalmayacak aynı zamanda bu dünyada da rezil ve zelil olmanın riskini göze alacaktır.

Kıssa’nın öğrettiği ikinci ders şudur: Hakikat ve adalet adına gayret gösterenler, Allah’a güvenenler ve tüm işlerinde O’nu vekil bilenler, O’ndan yardım ve teselli alırlar. Bu kendilerine, düşmanları karşısında cesaret ve güven sağlar, güçlü düşmanların korkunç vasıtalarıyla burun buruna geldikleri zaman moralleri bozulmaz. Görevlerini korukuszca yerine getirirler. ve sonucu Allah’a havale ederler.

Fakat bu kıssanın öğrettiği en büyük ders, bir müminin gerçek İslami niteliklerle bezenmesi ve hikmetle donanması halinde, sırf bu niteliklerin gücüyle tüm bir beldeyi fethedebileceğidir. Hz. Yusuf (a.s), bunun şahika bir örneğini teşkil edecek şekilde saf ve yüksek karakterli bir kimsenin en olumsuz şartlar altında bile başarılı olabileceğini bizzat göstremiştir. Hz. Yusuf (a.s) Mısır’a gittiği zaman, sadece onyedi yaşında bir delikanlıydı, yalnız ve garibti; ayrıca hiç bir tedariki yoktu. Olmadığı gibi burada bir köle olarak satılmıştı. -Ve ayrıca bu dönemdeki kölelerin içinde bulunduğu korkunç şartları her tarih öğrencisi bilir- Dahası sonra bir iftiraya uğrayıp süresiz zindana atılmıştı. Fakat bu zorlu dönemi boyunca bir kez olsun, sonunda kendisini ülkenin en üst düzey yetkilisi yapacak olan ahlaki ve imani niteliklerinden asla vazgeçmedi.

Tarihi ve Coğrafi Arka-plan:

Şu tarihi ve coğrafi ayrıntılar kıssayı anlamamıza yardım edecektir: Hz. Yusuf (a.s), Hz. Yakub’un (a.s) oğlu Hz. İshak’ın (a.s) torunu, Hz. İbrahim’in (a.s) de büyük torunudur. Kitab-ı Mukaddes’e göre (Kur’an’da zikredilenler de bu rivayeti teyid eder) Hz. Yakub’un (a.s) dört hanımından olma oniki oğlu vardı. Hz. Yusuf (a.s) ve küçük kardeşi Bünyamin bir karısından, kalan on oğlu da diğer hanımlarından olmaydı. Hz. Yakub (a.s), babası Hz. İshak’ın, ondan evvel de Hz. İbrahmi’in (a.s) yaşadığı ve “Shechem” denen yerde kendine bir arazi parçası edindiği Hebron (yani Filistin) de yerleşmişti.

HARİTA -VIII-

Yusuf (a.s)’un kıssası ile ilgili harita.

Kitab-ı Mukaddes araştırmacılarına göre Yusuf (a.s) yaklaşık M. Ö. 1906’da doğmuştu ve kendisi ile ilgili kıssanın başlangıcı M.Ö. 1890 dolaylarında vuku bulmuştu. Yani rüyayı gördüğünde ve kuyuya atıldığında onyedi yaşındaydı. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a dayalı rivayetlere göre Kuyu Shechem’in kuzeyindeki Dothan yakınındaydı ve onu kuyudan çıkaran kervan (öte Ürdün’deki) Gilead’tan gelip Mısır’a gitmekteydi.

Mısır’ı yöneten 15. hanedan tarihte Hyksos kralları olarak bilinir. Hyksos’lar Arap ırkındandı ve 2000 yıllarında Suriye-Filistin’den göçedip Mısır’a gelmişler ve ülkeyi ele geçirmişlerdi.

Arap tarihçileri ve Kur’an yorumcuları onlara Amalik adını vermişlerdir ve bu, Mısır bilimciler (egyptologist) tarafından yapılan yakın tarihli araştırmalarla da teyid edilmiştir. Hyksoslar ülkede hüküm süren iç kargaşayı fırsat bilip kendi krallıklarını kurmuş istilacılardı. Hz. Yusuf’un (a.s) iktidara gelişi ve ardından İsrailoğulları’nın Mısır’ın en münbit bölgesine yerleşmeleri konusunda hiçbir zanna mahal olmayışının nedeni budur; elde ettikleri güç ve etkinlik, onların Mısır’ı istila eden yabancılarla aynı ırktan oluşuyla ilgiliydi.

Hyksoslar M. Ö. 15. yy.ın sonuna dek Mısır’da hüküm sürdü ve uygulamada tüm güçler İsrailoğulları’nın elinde kaldı. Kur’an bu olaya Maide suresi’nin 20. ayetinde atıfta bulunur: “Allah içinizden peygamberler çıkardı ve sizi yöneticiler eyledi”. Sonra bu hanedanı alaşağı eden büyük bir ulusalcı ayaklanma böşgösterdi ve yaklaşık 250.000 Amaliki ülkeden sürüldü. Bunun sonucu olarak oldukça mutaassıp bir kıpti hanedanı iktidarı ele geçirdi ve Amalikîlilerle ilgili herşeyi kötünden kazıdı. Daha sonra da Hz. Musa’nın (a.s) kıssasında zikredilen İsrailoğulları’na toplu zulüm hadisesi başladı.

Ayrıca Mısır tarihinden “Hyksos kralları’nın Mısır’ın geleneksel tanrılarını kabul etmediğini ve bu yüzden de dinlerini Mısır’da yaymak için Suriye’den kendi ilahlarını ithal ettiklerini öğreniyoruz. Kur’an’ın Hz. Yusuf’un çağdaşı olan kralı Firavun diye anmasının nedeni budur. Zira bu ünvan Mısır’ın kendi özgün dinleriyle bağlantılı bir ünvandı ve Hyksoslarda bu dine inanmıyorlardı. Fakat Kitab-ı Mukaddes bu krala yanlış bir tesmiye ile “Firavun” demektedir. Öyle görünüyor ki, Kitab-ı Mukaddes yazarları tüm Mısır krallarının “Firavun” olduklarını sanmaktaydılar.

Karşılaştırmalı Kitab-ı Mukaddes ve Mısır tarihi üzerine çalışan modern araştırmacılar Hyksos kralı Apophis’in, Hz. Yusuf’un (a.s) çağdaşı olan kral olduğu görüşünü paylaşmaktadırlar.

O devirde Memphis Mısır’ın başkentiydi. Bu kente ait kalıntılara Kahire’nin güneyinde 14 mil mesafedeki Nil kıyısında rastlanmaktadır. Hz. Yusuf (a.s) buraya getirildiğinde 17-18 yaşlarındaydı.

Aziz’in yanında iki-üç yıl, zindandaysa sekiz-dokuz yıl kaldı; Mısır’a yönetici olduğunda otuz yaşındaydı ve iktidarda seksen yıl tekbaşına kaldı. İktidarının dokuzuncu ve onuncu yılında babası Yakub’a (a.s) kendisi ve tüm aile fertlerinin Filistin’den Mısır’a gelmeleri için haber yolladı. Kitab-ı Mukaddes’e göre onları Hz. Musa’nın (a.s) yaşadığı Goshen bölgesine yerleştirmiştir. Yine Kitab-ı Mukaddes’e göre Hz. Yusuf(a.s) ölmeden önce akrabalarından şu yemini almıştı: “Bu ülkeden atalarınızın ülkesine döndüğünüzde kemiklerimi alıp beraberinizde götüreceksiniz.” Sonra öldü. Öldüğünde yüz on yaşındaydı. Akrabaları da kendisini mumyaladılar.

Her ne kadar Kur’an’da anlatılan Yusuf kıssası Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’la ayrıntılara indikçe farklılaşıyorsa da, üçü de temel öğelerde ittifak halindedirler. Biz de bu farklılıkları gerektiği yer ve zamanda açıklayıcı notlarımızla izaha çalışacağız.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1 Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir.

2 Gerçekten biz, Arapça bir Kur’an 1 olarak indirdik, Ona akıl erdirirsiniz 2 diye.

3 Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarmaktayız, oysa sen, daha önce bundan haberi olmayanlardandın.3

4 Hani Yusuf babasına: “Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde etmektelerken gördüm” demişti.

5 (Babası) Demişti ki: “Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa onlar sana bir tuzak düzenlerler. 4 Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”

AÇIKLAMA

l. Arapça “” (okumak) kelimesi “” fiilinin masdar şeklidir. Arapçada bir fiilin masdar şekli bir şeyin ya da şahsın ismi olarak kullanılırsa, o fiile ait en mükemmel nitelik ve anlamların o şeye (ya da şahsa) hamledildiğine delalet eder. Bu kitab da “Kur’an” olarak isimlendirilmiştir, böylece kelime delalet ettiği Kitab’a ilişkin çok ve tekrar tekrar okunduğu anlamını verir.

  1. Bu, Kitabın yalnızca Araplara indirildiği anlamına gelmez. Anlatmak istediği sadece şudur: “Ey Arap topluluğu, Kur’an’ın mükemmelliğini anlamalısınız, bu mükemmellik onun ilahi vahiy olduğunun apaçık delilidir; sizin dilinizle indirildi ve artık anlamadığınıza, yabancı bir dille indirildiğine dair hiçbir mazeret ileri süremezsiniz.”

Bazı kimseler yanlış bir şekilde bu ayete, kitabın Arap olmayanlara değil yalnızca Arap çölüne indirildiği yolunda bir anlam verirler. Dolayısıyla Kur’an’ın tüm insanlığa bir Hidayet (klavuz) olarak gönderilmediğini ileri sürerler. Fakat bu, Kur’an’ı gerçek anlamıyla kavramayanların temelsiz bir iddiasıdır ancak. Gayet açıktır ki, bir kitap evrensel bir kılavuz olması durumunda bile belli bir dilin kelimelerini kullanmak durumundadır. Böyle olmalı ki, o dili konuşan insanlar kitabın öğretilerini anlayabilsinler ve mesajı diger insanlara iletebilsinler. Bir harekete dair mesajın evrensel ölçüde yaygınlaşmasının tek doğal biçimi budur.

  1. Bu ayet dolaylı biçimde Mekke kafirlerine seslenmekte ve Rasul’ün Mısır’da İsrailoğulları’nın yerleşmesine dair bir kıssa hakkında hiçbir şey bilmediğini, ancak bunun hakkında Allah’tan gelen vahiyle haberdar olduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir görüş kaçınılmazdı zira, bu surenin önsözünde de zikredildiği gibi, kafirler bu meseleyi aniden ortaya atarak, Hazreti Muhammed’i (s.a) imtihandan geçirmek ve (güya) “gerçek yüzünü teşhir etmek” istiyorlardı. Bu girişim bu ayetlerle karşılandı: “Ey Muhammed, onlara de ki, bundan önce İsrailoğulları’nın Mısır’a yerleşmesi hakkında hiç bir malumatınız yoktu ve şimdi bu olayla ilgili bizden indirilmiş vahyi bir bilgi karşısındasınız.”
  2. Rüyanın anlamı gayet açıkken, Hz. Yakub (a.s) rüyayı işittiklerinde on üvey kardeşinin Hz. Yusuf’a kıskançlıklarından ötürü daha da hasmane tavır alacaklarından korkmuştu; bu yüzden Hz. Yusuf’a rüyasını diğer kardeşlerine anlatmamasını tenbihledi. Çünkü biliyordu ki, kardeşleri bir peygamberin oğullarına yakışmayacak karakterdeydiler ve bu yüzden Hz. Yusuf’a karşı her türlü kötülüğü rahatça yapabilirlerdi. Rüyada geçen “güneş”, Hz. Yakub’du, “ay” eşiydi (yani Yusuf aleyhisselamın üvey annesi), “onbir yıldız” da onbir kardeşiydi.

6 “Böylece Rabbin seni seçkin kılacak,5 sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi)6 sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Hiç şüphe yok, senin Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”7

7 Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.

8 Onlar şöyle demişti: “Yusuf ve kardeşi8 babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir.”9

AÇIKLAMA

  1. Yani “onu peygamberlikle lütuflandıracak”.
  2. Metinde geçen arapça “” genellikle anlaşıldığı gibi yalnızca “rüyaların yorumu” demek değildir, daha kapsamlı bir anlama sahiptir; “Allah sana hayatın problemlerini anlama ve onlara çözüm bulma yeteneği bahşedecek, sana herşeyin hakikatına ulaştırıcı bir görüş ihsan edecek.”
  3. Burada şunu belirtmeden geçemeyiz ki, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre Hz. Yakub’un (a.s), Hz. Yusuf’un (a.s) rüyasını yorumlaması bundan çok farklıdır: “Sonra onu (rüyasını) babasına ve kardeşlerine anlattı. Ve babası onu azarladı ve şöyle dedi: “Bu gördüğün ne biçim rüya? Ne yani ben, annen ve kardeşlerin bu dünyada sana secde mi edeceğiz gerçekten?” (Tekvin. 37, l0). Azıcık bir düşünme bile bir kimseyi şu sonuca ulaştırmaya yeter, Hz. Yakub’un (a.s) Kur’an’da zikredilen tepkisi kendisinin yüksek bir karaktere sahip olduğunu göstermektedir ve bu karaktere Kitab-ı mukaddes ve Talmud’ta rastlamak mümkün değildir.

Kaldı ki, Hz. Yusuf (a.s) herhangi bir şahsi hırsa kapılmamış yalnızca rüyasını anlatmıştı. Eğer rüya sadık idiyse şüphesiz ki Hz. Yakub (a.s) onu sadık olduğuna inanarak yorumlayacaktı. Dolayısıyla oğlunu azarlaması için hiçbir sebep yoktu. Zira besbelli ki rüya, oğlunun bir gün gelip yükseleceği yolundaki bir tutkusunu değil, Allah’ın isteğini dile getiriyordu. Bu durumda bırakalım bir peygamberi, aklı başında herhangi bir adamdan bu tür bir durumdan gocunup da böyle bir rüya gördü diye bir kimseyi azarlaması beklenir mi? Ve böylesine asil bir “baba” tutup da kendisine gelecekteki büyüklüğünü haber veren öz oğlundan sadık bir rüya anlatmasını “günah”ını acılı ve iğneleyici sözlerle çıkarır mı?

  1. Bu kardeş Bünyamin’di. Bünyamin Hz. Yusuf’un (a.s) küçük öz kardeşiydi ve yaşı Hz. Yusuf’tan oldukça küçüktü. Anneleri Bünyamin’i doğururken ölmüştü. Hz. Yakub’un (a.s) bu iki küçük anasız evladına özel bir ilgi göstermesinin nedeni buydu. Bunun da ötesinde Yusuf doğruluk ve kabiliyette tüm kardeşleri içinde biricikti. Dolayısıyla, Hz. Yusuf (a.s) rüyasını kendisine anlattığı zaman, onun gelecekteki büyüklüğünden fazlasıyla emindi fakat kafasını karıştıran, kardeşlerinin ona karşı besledikleri kıskançlığın, rüyayı öğrendikleri ve kendilerince yorumladıkları zaman nereye varacağı endişesiydi. Zira Hz. Yakub (a.s) diğer on oğlunun doğru bir karaktere sahip olmadığını biliyordu ve bu durum müteaddid olayda kendini göstermişti. Tabiatıyla onlardan razı değildi. Ancak işin tuhafı şu ki, Kitab-ı Mukaddes kardeşlerinin Yusuf’a besledikleri kıskançlığa sebep olarak bambaşka şeyler göstermektedir: Güya kardeşleri Yusuf’a diş biliyorlardı, çünkü “Yusuf babasına yanlış bilgi vermekteydi” onlar hakkında.
  2. On oğulun kendilerini “ihmal ediyor” gerekçesiyle babalarına karşı belirttikleri “sitemkarane” tavrın anlamını tamamen kavrayabilmek için, kabile hayatının şartlarını gözönüne almamız gerekir. Kurulu bir devlet düzeni olmadığı için her kabile, diğer kabilelerle yanyana kendi bağımsızlığını sürdürürdü. Apaçık ki, kabile reisinin iktidarı, bütünüyle oğullarını, torunlarının, kardeşlerinin ve yeğenlerinin çokluğuna dayanırdı. Bunlar ailenin mülkünü şerefini ve hayatını korurlardı ne de olsa. Dolayısıyla kabilenin başını çeken kimse ailesinin küçük çocuk ve kadınlarından çok yetişmiş oğullarına eğilim duyardı. Hz. Yakub’da (a.s) kabilenin başındaydı ve oğulları bu konudaki tercihini kendilerinden yana yapacağı ümidindeydiler. Ne var ki Rasul (a.s) başka türlü düşünüyordu. Sitemleri bu yüzdendi: “Öyle görünüyor ki babamız akli dengesini gerçekten yitirmiş. İki küçük kardeşimizi bizden daha çok seviyor. Oysa biz genç ve güçlüyüz ve onun yerini zamanın gerektirdiği en iyi şekilde doldurabiliriz. Bu iki küçük kardeş ise kendilerini korumaktan acizler.

9 “Öldürün Yusuf’u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.”10

10 Onlardan bir sözcü dedi ki: “Eğer (mutlaka bir şey) yapcaksanız, öldürmeyin Yusuf’u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi onu alsın.”

11 (Bu karara vardıktan sonra) “Ey Babamız,” dediler. “Sana ne oluyor, Yusuf’a karşı bize güvenmiyorsun? Oysa gerçekte biz, onun iyiliğini isteyenleriz;”

12 “Sen onu yarın bizimle gönder, gönlünce gezsin, oynasın. Kuşkusuz biz onu koruyup-gözetiriz.”11

13 Dedi ki: “Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum.”

14 Dediler ki: “Andolsun, biz, birbirini kollayan bir topluluk iken, kurt onu yerse, bu durumda şüphesiz kayba uğrayan (aciz kimseler) oluruz.”

15 Nitekim onu götürdükleri ve onu kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, biz de ona (şöyle) vahyettik: “Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin.”12

AÇIKLAMA

l0. Bu ibare hevalarına kapılan ve fakat bu arada da dinden, itikattan bütünüyle kopmak istemeyenlerin psikolojilerini pek güzel yansıtmaktadır. Bu tip insanların nasıl davrandığı belirtilmektedir burada. Böyleleri bir günaha kışkırtıldıkları zaman ilkin bu fiili işlemeye karar verir ve bir an için itikadının gereklerini bir kenara koyar. Eğer vicdanı kendisini rahatsız ederse şöyle düşünerek susturur vicdanının sesini: “Aman canım birazcık sesini kes. Önce yolunda bir engel gibi duran şu günahı bir işleyeyim sonra tevbe eder, beni görmek istediğin gibi iyi bir insan olurum.” Yusuf’un kardeşleri de işte bu tip insanlardı: Vicdanlarının sesini susturup şöyle düşünmüşlerdi: “Yolumuzun üstündeki şu Yusuf engelini hele bir kaldıralım, sonra tekrar iyi insanlardan oluruz.”

  1. Kur’an, bu konuda da Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’dan ayrılır. Bu kitaplara göre, kardeşleri Yusuf’u kendileriyle birlikte göndermesi için Hz. Yakub’a (a.s) ricada bulunmamışlar, bizzat Hz. Yakub (a.s) onlardan kardeşleri Yusuf’u, babalarının sürülerini otlattıkları yer olan Shechem’e götürmelerini istemişti. Apaçıktır ki, hadisenin Kur’an’i versiyonu tamamen gerçekçidir. Zira Hz. Yakub (a.s) sevgili oğlunu onlarla göndermeyi hiçbir şekilde düşünemezdi. Ağabeylerinin Yusuf hakkında iyi duygular beslemediğini çok iyi biliyordu ve onu göz göre göre ölüme atamazdı.
  2. Arapça “onlar anlamazlar” ibaresi yaklaşık olarak üç anlama gelebilir:

a) Biz Yusuf’a ihsanda bulunuyorduk fakat kardeşleri ona vahyedilmekte olduğunu anlamıyorlardı.

b) Bilesin ki, onlar bu günahı senin birgün böyle bir duruma ulaşabileceğini hayallerinden bile geçirmedikleri için işlediler.

c) Bugün günahı işliyorlar ama yarın başlarına neyin geleceğini bilmiyorlar. Bu meşakkat döneminde Yusuf’a (a.s) vahyedildiğine dair Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da herhangi bir zikre rastlanmıyor. Aksine Talmud’a göre, Yusuf kuyuya atıldığı zaman bağırmış, ağlamış ve ağabeylerini imdada çağırmıştır. Güya çölden kurtulmanın daha emin yolları yokmuş gibi kuyuya atıldı diye ağlamış, bağırmıştır. Fakat Kur’an’ın bize çizdiği tablo, Yusuf aleyhisselamı, şahsiyetiyle tarihte çok önemli bir rol oynayan kişi olarak resmetmektedir.

16 Akşam üstü babalarına ağlar vaziyette geldiler.

17 Dediler ki: “Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf’u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ama biz doğruyu söyleyenler olsak bile sen bize inanacak değilsin.”

18 Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. “Hayır” dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş, bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır.13 Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah’tır.”14

19 Bir yolcu-kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. “Hey, müjde.. Bu bir çocuk.” dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) “ticaret konusu bir mal” olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi.

20 Onu ucuz bir fiyata,15 sayısı belli (birkaç) dirheme sattılar. Onlar onu pek önemsemediler.

AÇIKLAMA

  1. “Sabrun Cemilun” ibaresinin kelime anlamı “güzel sabır”dır. Bu şekil sabır, kişiye, tüm felaket ve meşakkatleri sükunetle, kendine hakim biçimde, ağlanıp sızlanmadan yüce ruhlu insanlara yakışır biçimde göğüsleme gücü verir.
  2. Hz. Yakub’un (a.s) Hz. Yusuf’un (a.s) ölüm haberine gösterdiği tepki de Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da zikredilenden farklıdır. Bu kitaplara göre Hz. Yakub (a.s) sözkonusu kötü haber karşısında alt-üst olmuş ve sıradan bir baba gibi davranmıştır. Kitab-ı Mukaddes şöyle diyor: “Ve Yakub elbisesini parçaladı ve çulunu beline doladı. Ve oğlu için yıllarca ağladı.” (Tekvin, 37:34). Talmud ise acıklı haberi aldıktan sonra kendini kederin kucağına koyverdiğini ve yüzünü yerlere çaldığını söyleyerek Hz. Yakub’un işin aslından haberdar oluşunu reddeder. Güya Yakub: “Vahşi bir hayvan Yusuf’u parçaladı ve bir daha onu asla göremeyeceğim” diyerek haykırmış ve “Yıllarca Yusuf için ağlamıştır” (Tehe Talmud, H. Polano, sh. 78. 79).

Bu tabloyu Kur’an’da zikredilenle karşı karşıya getirdiğimizde, Kur’ani tabloda metanetli ve büyük bir şahsiyetin sergilendiğini görürüz: Hz. Yakub (a.s) sevgili oğlunun acıklı haberi kendisine ulaşınca en azından kendini kaybedecek denli alt-üst olmamış, anında meselenin künhüne vararak düşman ağabeylere şöyle demiştir: “Hikayeniz yalan ve uydurma”. Ve bir Rasul’ün Allah’a duyması gereken emniyet hissi içinde “güzel sabır” örneği sergilemiştir.

  1. Her ne kadar Hz. Yusuf’un (a.s) kardeşleri tarafından terkedilmesi basit bir mesele idiyse de Kitab-ı Mukaddes hikayeyi iyice dolambaçlı hale getirmiştir. Kardeşlerinin Hz. Yusuf’u kuyuya atarak uzaklaşıp gittikleri ortadadır. Daha sonra oraya bir kervan gelmiş, Hz. Yusuf’u kuyudan çıkarmış ve onu Mısır’a götürerek satmıştır. Fakat Kitab-ı Mukaddes’e göre ağabeyleri onu bir çukura atmış sonra İsmailoğulları’ndan bir grup oraya gelip Hz. Yusuf’u kendilerine satması için ağabeylerini ikna etmişti. (Tekvin, 37:25-28). Ne var ki Kitab-ı Mukaddes yazarları bu satış anlaşmasını unutmuş, ilerde, 36. ayette Hz. Yusuf’un (a.s) 28. ayette olduğu gibi İsmailoğulları tarafından değil, Mısır’da Medyenliler tarafından satıldığını söylemişlerdi. Fakat hadisenin Talmud versiyonu bundan biraz farklıdır. Talmud derki, “Medyenliler Yusuf’u hendekten çıkarıp beraberlerinde götürdüler. Geçip giderlerken Yakub’un oğulları Yusuf’u onlarla gördü ve onları kölelerini çalmakla suçladı. Bunun üzerine aralarında öfkeli bir tartışma çıktı. Neredeyse tartışma kanlı bir çarpışmaya dönüşecekti. Sonunda anlaşma sağlandı ve Yakub’un oğulları kardeşleri Yusuf’u yirmi gümüş paraya Medyenlilere sattılar. İsmailoğulları kendisini Mısır’a götürdü ve orada sattı”. İşe bakın ki Yusuf ‘un kardeşleri tarafından satıldığına dair zikredilen Talmud rivayeti müslümanlar arasında hadis mesabesine yükselmiştir. Fakat bu rivayetin Kur’an tarafından teyid edilmediğini belirtmek gerekir.

21 Onu satın alan bir Mısır’lı(aziz,)16 karısına:17 “Onun yerini üstün tut (ona güzel bak). Umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz.”18 dedi. Böylelikle biz, Yusuf’u yeryüzünde (Mısır’da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik.19 Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler.

22 Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. 20 İşte biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.

AÇIKLAMA

  1. Kitab-ı Mukadddes’e göre bu şahsın adı Potifar (Potiphar)dı. Fakat Kur’an onu yalnızca “el-Aziz” ünvanıyla zikreder. Kur’an’ın aynı ünvanı, mevkii yükseldiği zaman Hz. Yusuf (a.s) için de kullandığına bakılırsa, bu ünvanın Mısır’da oldukça yüksek bir resmi makama delalet ettiği ortaya çıkar. Zira “aziz” kelimesi karşı çıkılamayan, itaatsizliğin mümkün olmadığı muktedir şahıslar için kullanılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’un zikrettiğine bakılırsa “Aziz”in, Firavun’un özel muhafızı ve muhafız subayı olması gerekir. İbn Cerir’in zikrettiği Hz. İbn Abbas hadisine göre Aziz, kraliyet hazine memuruydu.
  2. Talmud’a göre zevcesinin ismi “Zelıcha” (Zeliha)ydı ve bu kadın müslüman geleneğinde de aynı isimle tanınır. Müslümanlar arasında dolaşan bazı rivayetlere göre Hz. Yusuf (a.s) onunla daha sonra evlenmiştir, lakin bu rivayetin ne Kur’anî ne de İsrailî bir temeli yoktur. Aslına bakarsanız karakteri konusunda kötü bir izlenime sahip olduğu bir kadınla peygamberin evlenmesi onun izzetini zedeler. Bu fikir Kur’an’daki şu genel hükümle teyid edilmektedir: “Kötü karakterli kadınlar öyle erkeklere, kötü karakterli erkekler öyle kadınlara. Temiz karakterli kadınlar, öyle erkeklere temiz karakterli erkekler öyle kadınlara…” (Nur: 26).
  3. Potifar’ın, işin başından beri Hz. Yusuf (a.s) hakkında çok olumlu bir kanaat beslediğini Talmud ve Kitab-ı Mukaddes de teyid eder. Talmud’un zikrettiğine göre o sıralarda Yusuf onsekiz yaşındaydı ve Potifar onun tahammül ve gösterişinden çok etkilenmişti. Bu yüzden onun asil bir aileye mensub olduğu ve sonra zorla köleleştirildiği sonucuna vardı. Nitekim Medyenliler onu huzuruna getirdiklerinde şunları söylemişti: “Bu hiç de köleye benzemiyor. Korkarım, bu çocuk memleketinden, yurdundan çalınmış olsun.” Potifar’ın Yusuf’a bir köle gibi davranmayıp aileden biri gibi saymasının nedeni bu olmalıdır. Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’de şunları zikrediyor: “Ve her işini Yusuf’un eline teslim etti. Biliyordu ki o bu işin altından kalkar, yediği ekmeği muhafaza eder.” (Tekvin, 39:6)
  4. Bu ayet, Hz. Yusuf’un (a.s) üstlendiği resmi makama ait icraatlar için bir süre özel eğitimden geçirildiğini ima etmektedir. O vakte kadar Hz. Yusuf (a.s), bir çoban gibi yarı göçebe bir çevre içinde çöl hayatı yaşamıştı. Kuzey Arabistan ve Ken’an’da ne bir yerleşim merkezi vardı ne de kültür ve medeniyette kayda değer bir ilerleme. Zira buraları yerleşik hükümete sahip olmayan türlü türlü bağımsız kabileler tarafından mesken edinilmişti. Demek ki Hz. Yusuf (a.s) göçebe hayatında kazanılan bu temiz karakteri Ken’an’da edinmiş, üstelik bu karater İbrahimî gelenek içindeki iman ve ahlakla da donanmış olmalıydı. Fakat bu nitelikler Mısır’ın hükümet işleri için doğrudan yetmezdi. Çünkü Mısır dönemin dünyaca tanınmış en kültürlü ve medeni ülkesiydi, bu yüzden böyle bir ülkenin işlerini yönetmek için apayrı bir tecrübe ve eğitimden geçmek gerekiyordu. Herşeye Kadir olan Allah bu eğitim için gerekli düzenlemeleri yaparak onu Mısır’ın yüksek kademelerinde görevli bir devlet adamının evine gönderdi ve bu devlet adamı (el-Aziz) gerek evi gerekse mülkü konusunda kendisine tam yetki verdi. Bu durum kendisine kaderini icra etmek için ihtiyaç duyduğu kabiliyetleri geliştirme imkanı verdi ve Mısır krallığının işlerini yıllar boyu güçlü bir şekilde idare edebilmesi için gerekli tecrübeyi kazandırdı.
  5. “O’na hüküm ve ilim verdik” gibi sözlerle Kur’an ekseriya “Biz ona peygamberliği ihsan ettik” demek ister. Çünkü Arapçada “Hüküm” kelimesi hem “yargı” hem “otorite” anlamına; “ilim” kelimesi de Allah’ın peygamberlerine doğrudan indirdiği bilgi anlamına kullanılmıştır. Bu durumda metin şu anlama gelir: “Biz ona, halkın işlerinde adaletle hükmetsin diye kudret, iktidar ve bilgi verdik.”

23 Onun evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: “İsteklerim senin içindir, gelsene” dedi. Dedi ki: “Allah’a sığınırım. Çünkü o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.”21

24 Andolsun kadın onu arzulamıştı,22 -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi -o da onu arzulamıştı. Böylelikle biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik).23 Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.

25 Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acıklı bir azabtan başka cezası ne olabilir?”

AÇIKLAMA

2l. Mütercim ve müfessirlerin genel görüşü Hz. Yusuf’un (a.s) (rabbî: efendim) sözcüğünü evin efendisi için kullandığı yolundadır. Böyle anlayınca ayet şu anlama gelir: “Efendim bana pek cömert davrandı, evde çok hoş tuttu beni. Bu durumda onun hanımıyla zina etmek gibi yakışıksız ve hayasız bir işi nasıl işler nasıl nankörlük yaparım?” Ne var ki ben bu ayetin bu şekilde tercüme ve tefsirine şiddetle karşıyım. Her ne kadar Arapçada “rabb” kelimesinin bu anlamda kullanılışı cari ise de, iki yeter sebepten dolayı burada başka anlamda kullanılmış olmalıdır. Bir kere,

Allah’tan başkasını dikkate alarak günahtan çekinmesi bir peygamberin izzetine yakışmaz. İkincisi, bir peygamberin Allah’tan başka biri için “rabbim” kelimesini kullanması hakkında Kur’an’da tek bir örnek yoktur. Hz. Yusuf’un (a.s) ilerideki 4l, 42 ve 50. ayetlerde Rabbinin Allah olduğunu söyleyerek mesajını saflaştırdığını ve kendi itikadıyla Mısırlılarınkini birbirinden ayırdığını görüyoruz. Diğer insanlar onların rabbleri olabiliyor iken, Hz. Yusuf’un Rabbi yalnızca Allah’tı. Dolayısıyla ayete başka bir zaviyeden bakmak gerekir. “Rabbî” kelimesi aynı zamanda “Rabb’ım” demek olduğuna göre Hz. Yusuf (a.s) “Allah”ı kastetmiş olmalıdır. Hem sonra neden itikadına ters bir anlamı ihtiva edecek şekilde “efendim” demek istemiş olsun?

22.”Rabbının burhanı” demek, Allah’tan gelen ilham demektir ki bu ilham kendisini, bir kadının tahrikine kapılmanın hiçbir kar getiremeyeceği şuuruna erdirmiştir. “Bu burhan neydi?” sorusunun karşılığı da daha önceki ayette zaten geçmektedir: “Rabbim bana karşı bunca ihsanda bulundu. Şu halde ben niye böyle yanlış bir iş yapayım? Zalimler asla felah bulmaz”. Şu halde, gençliğine rağmen Hz. Yusuf’u (a.s) bu büyük tahrikten koruyan “ilahi burhan” anlaşılmış olmalıdır.

“Rabbinin burhanını görmeseydi Yusuf da ona meyledecekti” ifadesinin anlamı şudur: Hz. Yusuf (a.s) gibi bir peygamber bile, eğer Allah burhanıyla kendisine doğru yolu göstermezse günahtan korunamayabilir. Şu varki bu ayet peygamberlerin günaha karşı “bağışıklı” tabiatlarını da açığa çıkarmaktadır. Bu demek değildir ki, peygamberler yanılmaz, hatalı iş yapmaz, günah işlemez, yanlışa düşmez. Burada kastedilen şudur: Diğer insanlar gibi peygamber de tutkulara, duygulara ve cinsi isteklere sahip olmasına ve ayrıca günah işleme kabiliyetine sahip bulunmasına rağmen, Hz. Yusuf (a.s) öylesine erdemliydi, öylesine Allah’tan korkmaktaydı ki, kast-ı mahsusla böyle kötü bir niyet asla besleyemezdi; zira kendisine Rabbinden gelen burhan, behimî şehvetinin şuurundan gelen sese galip gelmesini mümkün kılmamıştır.

Ve eğer insanî zaafının hilafına davranmaya güç yetiremeseydi, Allah hemen kendisine vahiy indirir ve onu doğru yola sokardı. Çünkü bu hatasının sonuçları yalnızca şahsını bağlamaz tüm ümmete yansırdı; zira onun önemsiz bir hatası bile başkalarını en korkunç günahlara sevkedebilirdi.

  1. “Kendisinden kötülük ve fuhşu uzaklaştıralım diye” ifadesi iki şeyi tazammun eder. Birincisi şudur: “Lütfumuzun nedeni, burhanımızı idrak etsin ve kendisini günahtan sakındırsın diye idi. Çünkü biz kötülük ve fuhşu bu seçilmiş kulunuzdan uzaklaştırmak istedik.” İkinci anlamı daha da derindir; zira bu olay ruhi eğitimine bir temel hazırlaması bakımından Yusuf’un hayatında önemli bir yere sahiptir: “Kötülük ve fuhşa karşı bağışıklık kazansın diye onu böyle bir imtihandan geçirmeyi biz istedik. Çünkü bu kışkırtma karşısında takvasının kazandırdığı tüm güçleri kullanarak böyle şeylerin gelecekte kendisine hiç bir kazanç getirmeyeceğini anlayacak ve bu bilinç onda güçlü bir karakter oluşturacaktı.” Böyle sıkı bir imtihanın önem ve gerekliliği o dönem Mısır toplumunun manevi-ahlaki şartları gözönünde bulundurulursa, apaçık ortaya çıkmaktadır. 30. ayetten 32. ayete şöyle bir göz atınca görürüz ki, genelde kadınlar ve özelde yüksek sosyete “bayanlar”ı, bugün “medeni” Batı’da ve batılılaşmış Doğu’da olduğu gibi hemen hemen aynı cinsel özgürlüğün sefasını sürmekteydiler. Allah, Hz. Yusuf’a (a.s) efendisinin evinde böyle özel bir eğitimden geçirmenin düzenini kurdu; çünkü, Hz. Yusuf (a.s) baştan çıkmış bir toplumda ilahi misyonunu yerine getirmek, üstelik sıradan bir adam olarak değil bir yönetici olarak görev yapmak durumundaydı. Yüksek sosyete “bayanları”nın davranışlarından anlaşıldığına göre, bu genç ve yakışıklı köleyi kendilerine çekmek için yapamayacakları şey yoktu. Genç kölenin güzelliği karşısında duydukları hayranlığı açıkça utanç duymaksızın belli etmeleri, evin “hanım”ının da onu tahrik için elinden geleni yaptığını ve yapmaya da devam edeceğini çekinmeden utanmadan, itiraf etmesi sosyete bayanlarının durumunu yeterince sergilemektedir. Böylece Allah onu böyle sıkı bir imtihandan geçirmek suretiyle gelecekteki bu tür tahriklere karşı direncini artırmakla kalmadı, aynı zamanda sözkonusu bayanların bu konuda herhangi bir başarı kazanma umutlarını da kırmış oldu. Yani bir köleyi baştan çıkaramayanlar bir yöneticiyi nasıl baştan çıkarabilirler?

26 (Yusuf) Dedi ki: “Onun kendisi benden murad almak istedi.” Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti:24 “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir.

27 Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir. 25

28 Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu bu, sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi.

29 “Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sende (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkârlardan oldun.”25/a

30 Şehirde (birtakım) kadınlar: “Aziz (Vezir’)in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görmekteyiz.” dedi.

31(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler26 hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf’a da:) “Çık, onlara (görün)” dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: “Allah’ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir” dediler.

AÇIKLAMA

  1. Öyle görünüyor ki, evin efendisi manzarayla karşı karşıya geldiğinde eşinin ev halkından biri kendisine eşlik etmekteydi ve olayı dinlediğinde şu teklifi yapmıştı. “İkisi de birbirini suçluyor ve aralarında ne geçtiğini gören bir şahit de yok. Bu durumda etraftan bir ipucu bularak karar vermeliyiz, Yusuf’un gömleği olayı aydınlatmak için iyi bir ipucudur.” Açıktır ki, bu, mesele hakkında hükmedebilmek için zekice bir yoldu ve bu yüzden mucizeye de gerek kalmamıştı. Bazı rivayetlere göre bu şahit, beşikte yatan bir çocuktu ve Allah olayın gerçeğine tanıklık edebilsin, bir delil getirsin diye ona konuşma gücü vermişti. (Bkz. Talmud’dan iktibas, Paul İzak Harşuni Londra, 1880, sh: 256) Fakat bu rivayet herhangi bir hüccet tarafından te’yid edilmemiştir. Bilakis bu rivayet israiliyata dayanmaktadır. Apaçık, sarih ve makul olan dururken, sahih dururken, sahih olmayan rivayetlere dayalı mucizevi bir yoruma gitmek için hiçbir sebep yoktur; şahit, kadının aile efradından akıllı, tecrübeli biriydi. Öyleki görürgörmez olayın gerçeğini hemen kavramıştır. Kendisinin yargıç olma ihtimali sözkonusudur.
  2. Öne sürülen delilde şu tazammun ediliyor: “Eğer Yusuf’un gömleği önden yırtılmışsa, saldırgan olan Yusuf’tur ve kadın namusunu korumak için mücadele vermiştir. Yok eğer gömlek arkadan yırtılmışsa, çok açıktır ki, Yusuf kadından kaçmaya çalışmış ve kadın onun arkasından kuvvetlice çekmiştir. “Bu ipucu başka bir şeyi daha tazammun etmektedir. Şahit, efendisinin dikkatini yalnızca Hz. Yusuf’un (a.s) gömleğine çekerken kadının bedeninde ve elbisesinde şiddet kullanıldığına dair herhangi bir emarenin bulunmadığını da göstermek istemiştir. Öyle ya, saldıran Hz. Yusuf olsaydı kadının bedeninde de, elbisesinde de bir takım işaretler bulunması gerekmez miydi?

25/a. Olayın Kur’an, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’ta zikredilişini karşılaştırmalı olarak göstermek faydalı olacaktır.

Kitab-ı Mukaddes şöyle der: “Ve kadın benimle gel, diyerek onun elbisesinden tuttu. (Yusuf) giysisini kadının elinde bırakarak kaçtı, dışarı çıktı. Kadın onun giysisini elinde bırakıp kaçtığını görünce evin hizmetkârlarını çağırarak “bakın” dedi, “kocam bizi eğlendirsin diye bir İbrani getirmişti ya bize, benimle yatmayı teklif etti ve ben ağlayıp çığlık atmaya başladım. Sonra bağırıp ağladığımı görünce giysisini bende bırakarak kaçıp gitti”. Ve kadın kocası gelinceye dek (Yusuf’un) giysisini elinde alıkoydu. Daha sonra efendi, karısının “senin kölen bana şunları şunları yaptı” diye anlattıklarını dinledi ve kanı beynine sıçradı. Ve Yusuf’un efendisi onu alıp kralın mahkumlarının bulunduğu zindana tıktırdı. ” (Tekvin, 39:12-16, 19-20)

Yukarıdaki rivayetin beceriksizce düzenlendiği ortadadır. Bu rivayete göre Hz. Yusuf’un (a.s) öyle bir elbisesi varmış ki, asılınca hepsi kadının elinde kalıvermiş. Sonra Hz. Yusuf (a.s) elbisesini kadında bırakarak çırılçıplak kaçmış olmalı (!) adeta kendi cürmüne apaçık delil teşkil etsin diye elbisesini kadının ellerinde bırakarak (!).

Şimdi de Talmud’a dönelim. Şöyle diyor Talmud: “… suçlamaları dinleyen Potifar hemen delikanlının şiddetli şekilde kamçılanmasını emretti. Muhakeme etmeden Yusuf’a yükledi suçu… Yırtık elbisenin kendisine getirilmesini emrettiler ve yaptıkları tahkikat sonunda Yusuf’u “suçsuz” ilan ettiler”. (The Talmud Selections, H. Polano, sh: 8l-82). Besbelli ki bu rivayet de hatalıdır. Çünkü böyle yüksek mevkideki bir kimsenin tutup da kölesinin, karısına tecavüz edip etmediği davasını mahkemeye getirmesi düşünülemez. Görülüyor ki, hikayenin Kur’anî versiyonu, onun sözde oryantalistlerin ileri sürdüğü gibi İsrailî bir kaynaktan alınmadığının, aksine, bu muharref rivayetleri tashih edip dünyaya işin hakikatını anlattığının apaçık bir delilidir.

  1. Eski Mısırlılar bu tür şölenlerde misafirlerin yaslanması için yastık ve minderler kullanırlardı. Mısır’da ele geçen arkeolojik bulgular bunu teyid etmektedir.

Bu şölenden Kitab-ı Mukaddes’te hiç söz edilmez; fakat Talmud’da Kur’an’dakinden az bir farkla zikredilmiştir. Kur’an’da anlatılanın tabii, hayata uygun ve ahlaki dersler veren yönünü ayrıca belirtmeye, Talmud’dakinde ise bu özelliklerin bulunmadığını söylemeye gerek yok.

32 Kadın dedi ki: “Beni hakkında kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise, (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak.”27

33 (Yusuf) Dedi ki: “Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum.”28

34 Böylece Rabbi, onun duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı.29 Çünkü O, işitendir, bilendir.

AÇIKLAMA

  1. Kadının, ihtirasını ilan edip, gayri ahlaki niyetlerini rahatça açığa vurması Mısır yüksek sosyete sınıfının ahlaken en aşağı derekeye düştüğünü gösterir. Besbelli ki kadının davet ettiği bayanlar da sosyetenin üst mevkilerine mensup olmalıdır. Aşkına mübtela olduğu kimsenin ne kadar genç ve yakışıklı olduğunu göstermek amacıyla sevgilisini hiç çekinmeden misafirlerinin huzuruna çıkarması bu gösteride iştirak edilmeyen hiçbir şeyin olmadığını gösterir. Hoş, davetli bayanlar kadını takdir etmemişlerdir; fakat öyle görünüyor ki kadının yerine kendileri de olsa aynı şeyi yapacaklarmış. Hepsinden öte ev sahibesinin açıkça “Kuşkusuz onu kendime ram etmek istedim ama o benden kurtulmayı başardı. Fakat ondan vazgeçecek değilim. Eğer kendisinden istediğim şeyi yapmazsa onu zindana atacağım ve küçük düşenlerden olacak” sözlerinin hayasızlık ifade ettiğini hissetmemişlerdi bile. Ayrıca bu, moderm Batı toplumunun ve onun batılılaşmış doğulu takipçilerinin kadına “özgürlük” vermekle övünmelerini de haksız çıkarmaktadır. Çünkü bu “ilerleme” yeni bir hadise değildir. Çünkü bu moda bundan binlerce yıl önce Mısır’da tüm haşmetiyle yürürlükteydi.
  2. Hz. Yusuf’un (a.s) bu duasının anlamını tamamiyle kavrayabilmek için içinde yaşadığı dönemin şartlarını veren zihni bir tablo çizmemiz gerekecektir. Bu pasajın ışığında tablonun şöyle birşey olması gerekiyor: Çiçeği burnunda, yirmi yaşında yakışıklı bir genç var. Zorla köleleştirilip sürülmek suretiyle Mısır’a getirilmiş. Çöl hayatının kendisine kazandırdığı sağlık ve dinçlikle mücehhez… Talih kendisini, döneminde dünyanın en medeni ülkesinin başkentinde üst tabakadan bir bürokratın evine yerleştiriyor. Gece gündüz içinde yaşamak zorunda olduğu evin hanımı kendisine aşık oluyor ve onu tahrik edip baştan çıkarmaya çalışıyor. Yakışıklılığı kentte dillere destan oluyor ve kentin diğer kadınları da kendisine meylediyorlar. Şimdi, can alıcı durum işte tam buradadır. Her tarafı kendisini ansızın kıskaca alıp yakalayacak yüzlerce cazip tuzakla çevrilidir. İnsanî duygularını galeyana getirip, cezbedecek tüm vasıtalar devreye sokulmuştur. Her gittiği yerde tüm cazibe ve büyüsüyle bir pusu ve pusunun altında yatan günahla karşı karşıyadır. Tüm pusular onu gaflete düşürüp kendi içlerine çekmek için fırsat kollamaktadırlar. Şartlar onu günaha teşvik etmektedir hep. Fakat bu muttaki genç adam başarıyla bu imtihandan geçer, zikre şayan bir nefs murakabesiyle Şeytan’ın iğvasından kurtulur. Fakat zikre şayan olan daha önemli bir durum vardır ki, böylesi kışkırtıcı şartlar altında gösterebildiği takva örneği onda hiçbir gurur hissi uyandırmaz. Diğer taraftan Rabbine kendisini günah tuzaklarından koruması için tam bir teslimiyetle yakarır. Çünkü insanoğlunun bu konudaki ortak zaafını bilmektedir: “Rabbim ben zayıfım, sonunda bu tahriklerin dayanma gücümü aşmasından korkarım. Beni tuzağına çeken bu tür bir günahı işlemektense zindana girmeyi tercih ederim.”

Aslında bu, Hz. Yusuf’un (a.s) eğitimi için oldukça kritik ve önemli bir dönemdi; bu sıkı imtihan o zamana dek kendisinin bile farkında olmadığı bilkuvve halindeki erdemleri bilfiil hale getirmişti. Bütün bunlardan sonra anladı ki, Allah kendisine tevazuun, sadakatın,takvanın, izzetin, adaletin, murakabenin ve ruhi dengenin en mükemmel niteliklerini bahşetmiştir ve o da bu niteliklerini Mısır’da iktidarı ele geçirdiğinde tam tekmil kullanmıştır.

  1. Allah, kendisine pusu kuran tüm vasıtaları etkisiz hale getirmek suretiyle Hz. Yusuf’u (a.s) onların tuzaklarından uzaklaştırdı. Bu ayetin ihtiva ettiği bir şey daha vardır: Allah onların tuzak ve tahriklerinden Hz. Yusuf’u (a.s) korumak için ona zindan kapılarını açtı.

35 Sonra onlara (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri30 görmelerinin ardından, onu belli bir vakte kadar kaçınılmaz olarak zindana atmak (görüşü) belirdi.

36 Onunla birlikte iki31 genç de zindana girmişti.32 Onlardan biri: “Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm.” dedi. Öbürü de: “Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi” dedi. “Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz.”33

AÇIKLAMA

  1. Hz. Yusuf’un (a.s) masumiyeti ve kadınların suçluluğunu açık seçik gördükten sonra bu skandalın ülke çapında yayılmaması için tek alternatifin kaldığı görüşündeydiler: “Bozuntuya vermemek” için Hz. Yusuf’u (a.s) hapsetmek… Fakat sandıkları gibi olmadı; bu hapis gerçekte Yusuf’un manevi zaferi, Mısır’ın yönetici ve ekabiri için manevi yenilgi olmuştu. Zamanın geçmesine rağmen Hz. Yusuf (a.s) unutulmadı; takvası, yakışıklılığı ve sosyete kadınlarının ona aşık oluşu dilden dile dolaştı durdu. Bu yüzden o “çok bilmiş” saraylılar, “hanım”larının yaptıklarını örtbas etmek için Hz. Yusuf’u (a.s) hapsetme planlarını uygulamaya koydular ama, kamuoyu varması gerektiği sonuca varmıştı bir kere; çünkü Hz. Yusuf’un (a.s) temiz, güçlü ve yüksek bir karaktere sahip olduğunu bilmekteydiler. Onun zindanı hakettirecek bir “suç” işlemediği besbelliydi. Hapsedilmişti, çünkü Mısır yöneticileri için hanımlarını kontrol altında tutmanın en kestirme yolu buydu.

Buradan anlaşılıyor ki, hukuka, mahkemeye başvurmadan masum insanları hapsetmek “medeniyet” kadar eskidir. Günümüzün bazı haysiyetsiz yöneticilerinin de binlerce yıl önceki Mısır’ın şerir yöneticilerinden pek bir farkı yoktur. Aralarındaki tek fark eskilerin halkı “çeşitli sloganlar” adına değil, herhangi bir kanuni dayanağa başvurmadan hapsetmeleriydi. Buna mukabil onların modern halefleri bir zulüm işleyecekleri zaman yapmacık dürüstlüğün olmadık biçimlerini sergilemekteler. Kendi kanuni olmayan uygulamalarını haklı göstermek ve kurbanlarını kanuni şekilde hapsetmek için gayri kanuni kanunları yürülüğe koymaktalar. Açıkçasını söylemek gerekirse Mısır’lı yöneticiler numussuzluklarında daha numusluydu; hiç değilse halkı toplumun değil kendilerinin çıkarlarını gözetmek için hapsettiklerini gizlemiyorlardı. Fakat şeytanın bu modern havarileri kendilerinden gelebilecek “tehlike”den çekindikleri için masum halkı zindana tıkıyor, dünya kamuoyuna da kurbanlarının ülke ve toplum için tehlike arzettiğini duyuruyorlar. Kısacası, eskiler yalnızca tirandı fakat şimdiki bazıları aynı zamanda utanmaz yalancıdır da.

  1. Hz. Yusuf (a.s) zindana gönderildiği zaman muhtemelen yirmi yaşlarındaydı. Bu Kur’an ve Talmud’daki iki cümleden çıkarılmaktadır. Kur’an (ayet, 42’de): “Orada yaklaşık on yıl kadar kaldı,” demektedir: Talmud ise şöyle der: “Yusuf o izzet ve sadakat makamına yükseltildiğinde otuz yaşındaydı.”
  2. Kitab-ı Mukaddes’e göre iki mahkumdan biri Mısır hükümdarının aşçıbaşısı, diğeri ise fırıncıbaşısı idi. Talmud’a göre, bir şölen esnasında ekmekte taş, şarapta sinek bulunduğu gerekçesiyle mahkum edilmişlerdi.
  3. İki mahkumun Hz. Yusuf’un (a.s) doğruluğunu tasdik etmesi Hz. Yusuf’un (a.s) zindanda yüksek bir saygınlık kazandığını gösterir. Böyle olmasaydı, iki mahkumun rüyalarını yalnızca kendisine yorumlatmak ve ona biat etmek istemeleri için hiçbir neden olamazdı: “Biz senin muhsinlerden olduğun görüşündeyiz” demeleri bunu göstermektedir. Demek ki daha önceki ayetlerde anlatılan olaylar her tarafta duyulmuş; zindanın dışındaki ve içindeki insanlar Hz. Yusuf’un (a.s) herhangi bir suç yahut günah işlemediğini öğrenmişlerdi. Öte yandan, o çetin takva imtihanını başarıyla geçerek ne kadar asil bir ruh taşıdığını da kanıtlamış durumdaydı. Benzeri bir takvaya bütün Mısır’da yaşayan kendi dini liderleri arasında bile rastlamak mümkün değildi. Yalnız mahkumların değil, subay ve gardiyanların bile kendisine izzetli ve emin bir kişi nazarıyla bakmalarının nedeni buydu. Kitab-ı Mukaddes de bunu teyid eder “Ve gardiyan zindanda daha önce tutuklu bulunan tüm mahkumları Yusuf’un eline teslim etti. Böylece ne yaptılarsa, onu Yusuf yapmış oldu. Gardiyanın izlediği hiçbir şey yoktu ki Yusuf’un eli altından çıkmış olmasın.” (Tekvin, 39: 22-23).

37 Dedi ki: “Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terkettim.”

38 “Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a hiç bir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanlardan çoğu şükretmezler.”

39 “Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?”

40 “Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir ispatlayıcı-delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”

41 “Ey zindan arkadaşlarım, ikinizden biri efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuş onun başından yiyecek. İşte hakkında fetva istemekte olduğunuz iş (artık) olup bitmiştir.”34

AÇIKLAMA

  1. Kıssanın ruhunu teşkil eden ve bizzat Kur’an’da Tevhid’in en belirli biçimde ifadesini bulduğu bu konuşma ne Kitab-ı Mukaddes’te ne de Talmud’ta hiçbir şekilde yer almaz. Bu kitaplara bağlı olanların Hz. Yusuf’a (a.s) bir peygamber olarak değil, yalnızca hakim ve muttaki bir kişi nazarıyla bakmalarının nedeni budur. İşte bu yüzden, bu ayetlerle ilgili olarak, Papaz Rodwell, Hz. Muhammed’e (s.a), kendi düşünce ve kanaatlerini Hz. Yusuf’un (a.s) ağzıyla ifade etmek ithamında bulunur. Fakat, Kur’an Hz. Yusuf’un hayatının bu iki yönünü açık bir şekilde gözler önüne sermekle kalmaz, ayrıca kendisini mesajını hapisteyken bile tebliğ eden bir Peygamber olarak bize tanıtır.

Bu konuşmanın telkin ettiği birkaç önemli hususu tek tek ele almak faydadan hali olmayacaktır.

1)Bu, Hz. Yusuf’u (a.s) hakkı tebliğe başlamış gösteren ilk vesiledir. Bundan önce Kur’an, Peygamberi hayatının çeşitli dönemlerinde anarken onu manevi derecesi yüksek biri olarak takdim etmiş fakat mesajı tebliğ ettiğini gösteren hiçbir imada bulunmamıştı. Bundan apaçık çıkan sonuca göre, bu dönemler birer hazırlama dönemiydi ve nübüvvet kendisine zindanda verilmişti; dolayısıyla sözkonusu konuşma bir peygamber sıfatıyla yaptığı ilk konuşmaydı.

2) İlaveten bu konuşma Hz. Yusuf’un (a.s) kimliğini başkalarına ifşa ettiği ilk vesiledir. Bundan önce kendisini başına gelenlere sessizce sabredip Hz. İbrahim (a.s) ve diğer peygamberlerle olan münasebetini ifşa etmeyen biri olarak görmekteyiz. Kervana köle olarak katılıp Mısır’a gittiğinde; el-Aziz’in kendisini satın alıp sonra zindana gönderdiğinde hep sessiz kalmıştır. Oysa Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub’un (a.s) adları çok meşhurdu ve onları itibar kazanmak için kullanabilirdi.

İsmailî ve Medyenli olan kervancılar, ailesine çok yakın idiler. Mısırlı’lar içinse “İbrahim” adı oldukça daniş bir addı. Hatta Hz. Yusuf’un (a.s) bu konuşma içinde adlarını zikrediş biçimi gösteriyor ki, babasının, büyük babasının ve sonraki atasının şöhreti Mısır’a kadar ulaşmıştı. Fakat bu avantajlara rağmen Hz. Yusuf’un (a.s), kendini içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarayım deyip de herhangi bir buhranlı anda onların adlarını zikretmedi. Şu halde Hz. Yusuf (a.s) başına bu gelenlerin kaçınılmaz olduğunu ve Allah tarafından seçilmiş olduğu için görev öncesi eğitilmekte bulunduğunu muhtemelen biliyordu. Şimdi artık kendisi için zaruri olan şeyi yapmalı, görevi uğruna bu gerçeği ifşa etmeli ve bunu da yeni bir din getirmediğini Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub’un (a.s) talim ettiği dini haber verdiğini göstermek için yapmalıydı. Böyle yapmak zorundaydı; çünkü mesaj, yeni, sonradan zuhur etmiş ve bid’atmış (türedi) gibi sunulamazdı. Mesajın özü buna maniydi, çünkü aynı evrensel ve ebedi hakikat daha öncekiler tarafından da daima aynı şekilde intikal ettirilmişti.

3) Bu konuşma bize bir insanın, tıpkı Yusuf peygamber gibi eğer halis niyete ve gerekli bilgeliğe sahipse mesajı tebliğ etmek üzere durumun gerektirdiği bir metodu izleyebileceğini gösterir. İki adam ona itimad ederek kendisinden rüyalarını yorumlamalarını isterler. Buna verdiği cevapta şöyle der: “Rüyalarınızı yorumlayacağım, fakat ilkin size, bana rüyalarını yorumlama gücü veren bilgimin kaynağını haber vereyim.” Bu suretle onların taleplerini avantaj olarak kullanarak kendi itikadını onlara vazeder. Bundan öğrendiğimiz şudur: Eğer hakikata kalben ram olmuş bir kişi, bu hakikatı tebliğ etmekte güçlü bir istek duyuyorsa konuşmasının seyrini, nakletmek istediği mesajın yönüne doğru kolaylıkla çekebilir. Buna mukabil bir kişi eğer mesajını nakletmek için güçlü bir arzu duymuyorsa, amacına ulaşmasını sağlayacak yüzlerce fırsatla bile karşılaşsa değerlendirecek tek bir fırsat bile “bulamaz”. Yalnız insan, mesajı isteksiz muhatabının kulağını zorla, tıka basa sokmaya çalışan ve bu kaba sunuş tarzından dolayı da sadece dinleyenin zihninde bir tiksinti ve nefret yaratan bilgisiz ve budalaların acemice telkinlerinden, bu işi bir hikmetli kişinin hakkıyla ve edebine uygun bir şekilde yerine getirişi arasındaki farkı ayırabilmek dikkatinde olması gerekir.

4) Bu konuşma bize mesajı sunarken takip edilmesi gereken doğru usulü de öğretir. Hz. Yusuf (a.s), hemen işin başında imana ilişkin ayrıntıları ve itikadi düzenlemeleri sunmamış, iman edenle etmeyeni, yani Tevhid ile Şirk’i birbirinden ayıran en temel esas üzerinde durmuştur. Daha sonra sağduyu sahibi bir kişiyi iknada başarısızlığa uğramamak için de mesajı gayet akli bir tarzda sunmuş ve ortaya sürdüğü deliller bu iki kölenin zihninde derin tesirler uyandırmıştır. “Hangisi daha iyi. Çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa bir tek Kadir-i Mutlak Allah mı?” Köleler, kendi şahsi tecrübelerinden bir tek efendiye hizmet etmenin, bir çoğuna birden hizmet etmekten daha iyi olduğunu bilmekteydi. Dolayısıyla Alemlerin Rabbına hizmet etmek dururken O’nun kullarına hizmet daha iyi olamazdı. Dahası Hz. Yusuf (a.s) onları doğrudan imanı kabule ve itikadlarını redde davet etmemiş; oldukça hikmetli bir yol tutarak önce şuna dikkatlerini çekmişti: “Bizi ve tüm insanlığı kendisinden başkasına köle etmemesi Allah’ın bir lütfudur. Ancak insanların çoğu O’na şükretmez. Yalnızca O’na kulluk etmek yerine kendilerine tanrılar icad ederek onlara taparlar.” Zikre şayan birşey daha vardır ki, teklif ettiği imanın mi’yarı hikmeti esas almaktadır, herhangi bir icbar sözkonusu değildir. “Sizin servet tanrısı, sağlık tanrısı, bolluk tanrısı, yağmur tanrısı vs. diye isimlendirdiğiniz tanrılar hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen isimlerden ibarettir sadece. Herşeyin gerçek sahibi, sizin tüm kainatın Rabbi ve yaratıcısı olarak kabul etmeniz gereken Yüce Allah’tır. Allah hiçbirşeye, hiç kimseye uluhiyet adına ne bir yetki vermiş ne de böyle bir şeyi tasdik etmiştir. Aksine, tüm kudretleri, tüm hak ve yetkileri kendine hasretmiş ve emretmiştir: “Yalnız bana kulluk ve itaat edin”.

5) Bu konuşmadan çıkarılabilecek bir şey daha var: Hz. Yusuf (a.s) mesajı tebliğ için bu on yıl “fırsat”ını çok iyi değerlendirmiş olmalıdır. Bazıları Hz. Yusuf’un (a.s) mesaja davet için değerlendirdiği zamanın yalnızca o dönem olduğunu düşünür: Oysa bu iki sebepten ötürü yanlıştır. Birincisi, bir peygamberin uzun bir süre görevini ihmal etmesi düşünülemez. İkincisi, iki kişi rüyalarını yorumlatmak üzere kendisine yaklaştığı zaman bu fırsatı değerlendirebilecek durumda olan bir peygamberin, Rabbı tarafından kendisine emanet edilmiş olan mesajdan hiç söz etmeksizin zindanda bir on yıl geçirebileceği düşünülemez.

42 İkisinden kurtulacağını, sandığı kişiye dedi ki: “Efendinin katında beni hatırla.” Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı.35

43 Hükümdar36 “ben (rüyamda) yedi besili inek görüyorum, onları yedi zayıf inek yiyor; bir de yedi yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru. Ey önde gelen (kahin-bilginler,) eğer rüya yorumluyorsanız benim bu rüyamı çözüverin”37 dedi.

44 Dediler ki: “(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenler değiliz.”

45 O iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman sonra hatırladı ve: “Ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana)38 gönderin” dedi.

AÇIKLAMA

  1. Bazı müfessirler bu ayeti şöyle yorumlar: “Şeytan Hz. Yusuf’a (a.s) Rabbini (Allah’ı) unutturdu. Allah’tan daha çok bir insana güvendi. Köleden efendisine kendisini serbest bırakması için hakkında sözetmesini istedi. Bu yüzden Allah onu, bir süre daha zindanda tutarak cezalandırmış oldu.” Aslında böyle bir yorum tümüyle hatalıdır. Allame İbn Kesir, ilk müfessirlerden olan Mücahid, Muhammed İbn İshak ve bir takım müfessirlerin dediklerine göre ayette geçen “ona” (hu) zamiri (Yusuf’a (a.s) değil), serbest kalacak olan adama racidir. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olacaktır: “Şeytan onu (yani serbest kalacak adamı) öylesine ihmale daldırdı ki adam ondan (yani Hz. Yusuf’tan (a.s)) rabbine (yani efendisi olan krala) bahsetmeyi unuttu.” İlk görüşte olan müfessirler, bu türlü yorumlarını teyid etmek için bir de hadise başvururlar. Bu hadise göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Eğer Yusuf peygamber söylediğini söylememiş olsaydı daha yıllarca zindanda kalmayacaktı.” Ne var ki Allame İbn Kesir şöyle demektedir: “Bu hadis, kabul edilemez çünkü rivayet zinciri zayıftır. Dahası ravilerden ikisi, Sufyan bin Vakıı ile İbrahim bin Yezid, güvenilir kişiler değildir”. Bırakalım rivayetin teknik temelindeki zayıflığı, hadis sağduyuya da aykırıdır. Haksızlığa uğramış böyle bir kimse kurtulmak için birtakım yollara başvuruyorsa bu, onun Allah’ı unutması, O’na dayanmaktan vazgeçmesi demek değildir.
  2. Hapis yıllarındaki olayların değerlendirilmesi bırakılarak kıssa, tekrar Hz. Yusuf’un (a.s) dünyevi mertebesini yükseltmeye başladığı zamandan başlatılıyor.
  3. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre kral gördüğü rüyalardan ötürü oldukça ürkmüş ve kafası karışmıştı. Bu yüzden ülkesi çapında bir ferman çıkararak tüm bilgin, kahin ve sihirbazları bu rüyaları yorumlamaya çağırmıştı.
  4. Kur’an, aşçıbaşının ricasını çok öz olarak anlatmakta, fakat Kitab-ı Mukaddes ve Talmud ayrıntılarıyla vermektedir. Bu iki kitaba göre (ki böyle olması bir nedene dayanmaktadır) aşçıbaşı Hz. Yusuf’un (a.s) hapisteki yaşantısını ve rüyalarını nasıl isabetli biçimde yorumladığını anlatmış ve kendisinden Hz. Yusuf’un (a.s) bu amaçla zindandan çıkarılması için niyazda bulunmuştu. Böylece hapise gidip, Hz. Yusuf’tan (a.s) rüyanın tabirini sormak için müsaade istemişti.

46 (Zindana gidip:) “Yusuf, ey doğru (sözlü insan)..39 Yedi besili ineği yedi zayıf (ineğin) yediği ve yedi yeşil başakla diğerleri kuru olan (rüya) konusunda bize fetva ver. Umarım ki insanlara da (senin söylediklerinle) dönerim, belki onlar (bunun anlamını) öğrenmiş olurlar.”40

47 Dedi ki: “Siz yedi yıl, önceleri (ektiğiniz) gibi ekin ekin, yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi başağında bırakın.”

48 Sonra bunun arkasından (kuraklığı) zorlu yedi yıl gelecektir, sakladığınız az bir miktar dışında, daha önce biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir.”

49 Sonra bunun arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol bol yağmura kavuşturulacak ve onda sıkıp-sağacaklar.”41

50 Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin.” Ona elçi geldiğinde (Yusuf:)42 “Efendine (Rabbine) dön de ona soruver: “Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.”43

AÇIKLAMA

  1. Arapça’da “sıddık” kelimesi doğruluk ve gerçeğin kendisinde tecessüm ettiği kimse için kulanılır. Demek ki hizmetkar (aşçıbaşı) Hz. Yusuf’un (a.s) saf karakterinden öylesine derinden etkilenmiş ki yıllar bu izlenimi kalbinden silmeye güç yetirememiş, (Ayetin daha doyurucu anlamı için Nisa suresinin 99. açıklama notuna başvurunuz.)
  2. Yani, “Seni haksız yere zindanda bırakmaları konusunda kendi hatalarını kabul edip senin haklı olduğunu anlayabilirler belki ve bakarsın ben de sana zindanda verdiğim sözü yerine getirme fırsatı bulmuş olurum.”

4l. “” ifadesinin anlamı “sıkarlar” demektir. Burada yağmurlar ve Nil taşmaları nedeniyle kıtlık yılları ardından gelen bolluk dönemi anlatılmak istenmektedir. Çünkü ülke yağmurlarla sulandığında yağ sıkmak için bol tohum, meyve sıkmak için bol meyve, davarlardan süt sağmak (sıkmak) için bol yem yetişecektir. Şu da belirtilmelidir ki Hz. Yusuf (a.s) yalnız kralın rüyasını yorumlamakla kalmamış aynı zamanda yedi bolluk yılı ardından gelen yedi kıtlık yılında tahıl depolamak gerektiğini söyleyerek yol da göstermiştir. Dahası yedi kıtlık yılı ardından yine bolluk döneminin başlayacağını müjdelemiştir; halbuki kralın rüyasında buna dair hiçbir ima yoktur.

  1. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud, kıssanın bu en önemli bölümünü zikretmezler. Hz. Yusuf (a.s) hapse maruz kalmış fakat bu, karakterini değiştirmemiştir. Öte yandan Kitab-ı Mukaddes’e göre “Firavun adam gönderip Yusuf’u çağırtmış ve adamlar onu apar topar zindandan çıkarmışlar, Yusuf da traş olmuş üstünü başını düzeltmiş ve Firavun’un huzuruna çıkmış”tır. Talmud ise olayı daha adi seviyeden zikreder: “Kral, Yusuf’un huzuruna getirilmesini emretti. Fakat korkar da rüyayı doğru biçimde yorumlayamaz diye subaylarına delikanlıyı traş etmelerini emretti, ürkütmemeleri için emir verdi. Ve kralın kölesi, Yusuf’u zindanından aldı, sonra onu traş etti, yeni elbiseler giydirdi ve kralın huzuruna çıkardı. Kral tahtında oturuyordu. Tahtı süsleyen mücevherlerin parıltıları Yusuf’un gözlerini kamaştırmaktaydı. Kralın tahtı ile (Hz. Yusuf (a.s) arasındaki mesafe) yedi adım tutmaktaydı ve prenslerin yahut kralla samimiyeti olanların tahta altı adım yaklaşması gibi bir gelenek vardı Mısır’da. Eğer ülkenin önde gelen yahut özel bir yurttaşı huzuruna çağrılmışsa kral üç adım mesafeye kadar tenezzül eder, onunla oradan konuşurdu.” (Talmud, H. Polano, sh. 87-88).

Talmud’da çizilen bu seviyesi düşük tip ile Kur’an’da resmedilen o kendinden emin, yüksek ruhlu ve asil tip arasında yapılacak bir mukayese, bütün tarafsız münekkidleri, Kur’an’da zikredilen şahsın tam bir peygamber olduğu fikrine yöneltecektir. Kaldı ki Talmud’taki tasvir oldukça itiraz götürür bir niteliktedir. Eğer Hz. Yusuf (a.s) önünde yerlere kadar eğildiği tahtın mücevherleriyle gözleri kamaşan korkak ve yılışık bir delikanlı gibi davranmışsa, kral ve maiyyeti Hz. Yusuf’tan (a.s) nasıl ve neden dolayı etkilendiler de şunları söylediler: “Bu İbrani, bilgelik ve maharetini kanıtladı. Dahası ondaki bilgiyle ülkemiz kıtlığın sancılarından kurtulacak.” Nasıl oldu da kral onu hiç çekinmeden “yalnızca kendisi bakımından ikinci adam” olacak şekilde ülkenin “vali”si tayin edebildi? Tüm bunlar göstermektedir ki bu zaman zarfında Hz. Yusuf (a.s) akli ve ahlaki meziyetini ispatlamış, haksız yere hapiste yatmasını protesto ederek bu meziyetini daha da yüceltmiştir. Aksi takdirde onlar Mısır gibi ileri ve medeni bir ülkede kendisini en yüksek makama yükseltmezlerdi.

  1. Hz. Yusuf (a.s) bu meselenin araştırılmasını, kendi masumiyetinden herhangi bir şüphe duymasından ötürü istiyor değildi. Çünkü bundan kesinlikle emindi: “Rabbim benim tamamiyle masum olduğumu biliyor… onların tuzaklarını da… Fakat sizin rabbiniz (efendiniz) beni niye zindana gönderdiğini araştırmak zorundadır. Zira artık halkın önüne herhangi bir suçlama veya kötü şöhretle çıkmak istemiyorum. Dolayısıyla genel bir soruşturma, benim, zulmün masum bir kurbanı olduğumu ispat edecektir. Bu zulmü işleyenler kendi hanımlarının işlediği günahı örtbas etmek için beni hapse tıkan soylular ve liderlerdir.”

Bu isteğin dile geldiği kelimeler açıkça göstermektedir ki kral, el-Aziz’in karısının verdiği şölende neler olup bittiğini bütün ayrıntılarıyla bilmekteydi. Yalnızca tek bir hatırlatmanın yeterli olmasının nedeni buydu.

Bu istekteki zikre değer olan diğer şey, Hz. Yusuf’un (a.s) olayda büyük rolü olan el-Aziz’in hanımıyla ilgili hiçbir imada bulunmamasıdır. Velinimetinin karısını, kendisine kötülük etmiş olmasına rağmen bu işe hiç bulaştırmaması onun asil karakterinin bir diğer delilidir. O sadece parmaklarını kesen kadınları topluca zikretmekle yetinmiştir.

51 (Hükümdar topladığı o kadınlara:) “Yusuf’un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?” dedi.44 Onlar: “Allah için, haşa” dediler. “Biz ondan hiç bir kötülük görmedik.” Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: “İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söyleyenlerdendir.”45

52 (Yusuf aracıya şunu söyledi:)46 “Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah’ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi.”

AÇIKLAMA

  1. Soruşturmanın yürütülüş biçimine bakarak kralın kadınları huzuruna çağırtarak sarayındaki güvenilir kimseleri şahid getirmelerini istemiş olduğu söylenebilir.
  2. Soruşturma ve delillerin ortaya çıkışı, özellikle soruşturma talebinin Hz. Yusuf’tan (a.s) gelmesi halkın dikkatini onun üzerine yoğunlaştırmış, bu da Hz. Yusuf’un (a.s) ülke çapında isim yapmasına yol açmıştır.

Tüm bilginlerin,kahinlerin ve sihirbazların başarısızlığa uğradığı, aciz kaldığı bir zamanda kralın rüyasını yorumlamıştır. Kralın bizzat kendi huzuruna getirilmesini emretmesine rağmen (yani bu denli ciddi bir durumda) hapse atılmasını protesto etmiş ve hapse atılmasına neden olan hadisenin soruşturulmasını istemiştir. Tabiatıyla bu istek halkı meraka boğmuş ve öfkeyle soruşturmanın sonucunu beklemeye sevketmiştir. Böyle bir durumda tahkik ve araştırma sonuçlarının, Hz. Yusuf’un (a.s) itibarını nasıl yükselttiği tahmin edilebilir.

Öylesine ki, kral ve maiyyeti Hz. Yusuf’u (a.s) yaklaşmakta olan felaketten ülkeyi kurtaran yegane şahıs olarak ilan etmiştir. Hz. Yusuf’un (a.s) artık ülkenin tüm kaynaklarının kendi ellerine, kendi tasarrufuna bırakılması gerektiğini önermesinde ve kralın bu teklifin acilen yürürlüğe konmasını kabul etmesinde şaşılacak bir taraf olmayacaktır. Çünkü, eğer rüyanın yorumu meselesinde vazgeçilmeyecek kişi olmasaydı Hz. Yusuf’un (a.s) koparabileceği en iyi karşılık biraz ödül ve serbest bırakılmaktan öte gitmeyecekti. Aksi takdirde “ülke kaynaklarının tasarrufunu bana devredin” diyemeyecek ve kral bu öneriyi hemen kabul edip iktidarı Hz. Yusuf’a (a.s) vermeyecekti. Nitekim 55 ve 56. ayetlerde bu husus geçecektir. Bu durum değerlendirmesini Kitab-ı Mukaddes ve Talmud da teyid etmektedir.

  1. Hz. Yusuf (a.s) bu sözleri zindanda, soruşturma sonucunu öğrendikten sonra söylemiş olmalıdır. Fakat İbn Teymiyye ve İbn Kesir gibi büyük alimler de dahil olmak üzere bazı müfessirler bu cümlenin el-Aziz’in hanımının bir önceki konuşmasının devamı olduğu görüşündedirler. İddialarına göre bu cümle bir öncekiyle hem huduttur; çünkü Aziz’in hanımının “Yusuf kesinlikle haklı” mealindeki sözleriyle hanımının konuşmasının bittiğini ve ardından Hz. Yusuf’un (a.s) konuşmasının başladığını gösteren bir temyiz kelimesi yoktur. Dolayısıyla eğer her iki konuşma da iki ayrı şahıs tarafından yapılmış olsaydı iki cümlenin belirli bir kelime ile ayrılması yahut iki cümlenin ayrı olduğunu gösteren bir ipucunun bulunması gerektiği görüşünde müttefiktirler. Her ikisi de olmadığına göre 52. ayetteki sözcükler 5l. ayetteki konuşmanın bir devamından başka birşey değildir. Ancak ben İbn Teymiyye gibi bir alimin gözünden nasıl olup da bu püf noktasının kaçtığına doğrusu şaşırdım. Çünkü sözkonusu ipucu, konuşmanın içinde açık biçimde geçmektedir. Hanımın 5l ayetteki itirafı onun düşük karakterini yansıtmakta, buna karşılık 52. ayetteki asil ve ağırbaşlı konuşma, hanımı düştüğü seviyeden çıkarmak isteyen bir havadadır. Bu ise yalnızca Hz. Yusuf’un (a.s) asil karakterini yansıtmaktadır. Apaçıktır ki, bu sözler doğru, kerem sahibi, mütevazi ve Allah’tan korkan birinin sözleridir; yoksa “bana gel”, “hanımına karşı kötü niyetler besleyen birinin hangi ceza hakkından gelir?” ve “…eğer isteğimi kabullenmezse hapse atılacak” gibi sözler sarfeden bir ağızdan çıkmaz. Öte yandan böyle saf bir konuşma; “Allah beni korusun! Rabbim bana bunca ihsanda bulunmuştur, şimdi nasıl böyle bir kötülüğü işlerim?” ve “Rabbim, zındanı onun beni çağırdığı şeye tercih ederim; eğer onun şeytani vasıtalarını benden uzaklaştırmazsan, onların tuzağına kapılıp gideceğim,” diyen birine ait olmalıydı. Bu yüzden bir kimse böyle saf bir konuşmayı tevbe edip imana geldiğine ve yolunu değiştirdiğine dair açık bir ipucu olmaksızın Aziz’in hanımına atfedemez; kaldı ki böyle bir ipucu yoktur. Bu halde konuşmanın Hz. Yusuf (a.s) tarafından yapılmış olduğu gerçeği açıklık kazanmaktadır.

53 “(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir.”

54 Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin, onu kendime bağlı kılayım.” Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: “Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin.”47

55 (Yusuf) Dedi ki: “Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim.”47/a

AÇIKLAMA

  1. Şu demek isteniyor: “Hakkında öyle yüksek bir kanaata sahip olduk ki, memleketin en yüksek sorumluluk isteyen memuriyetini sana çekinmeden tevdi edebiliriz.”

47/a. Bu ayette bir takım önemli sorular gündeme gelmektedir. Şimdi bunları birer birer tartışalım:

İlk soru şudur: Hz. Yusuf’un (a.s) krala yaptığı teklif bir memuriyet için miydi? Daha önceki açıklama notlarının ışığında vuzuha kavuşmuş olmalıdır ki, mesele hedefine varmasını sağlayacak bir fırsat anını kollayan hırslı bir kişinin başvurusu, yahut bir ricası olmadığı gibi, kralın kendi huzurunda dile getirilen bu teklifi kabul edişi de, (meselenin öncesi yokmuş gibi) aniden olmamıştır. Zira Talmud’a göre, “İbrani kendisini bilge ve uzman bir kimse olarak isbat etmişti”; ayrıca Talmud, Hz. Yusuf’un (a.s) şöyle dediğini nakleder: “Şu kesin ki, benden daha temayüz etmiş biri daha yok: Nihayet ben Allah’ın tüm bilgileri öğrettiği biriyim”.

Aziz, nedimleri, şehzadeleri, subayları ve bürokratları, Hz. Yusuf (a.s) huzurdayken artık onun gerçek değerini öğrenmiş durumdaydılar ve başından son on yılda geçen değişiklikler esnasında sergilediği yüksek karakteri bizzat müşahade etmişlerdi. Böylece Hz. Yusuf (a.s) tevazuda, doğrulukta, önsezide, kendini kontrolde, güvenilirlikte, cömertlikte, zeka ve anlayışta eşsiz olduğunu kanıtlamıştı. Bu özellikler karşısında muhatabları bildi ve anladı ki, ülke kaynaklarının nasıl korunacağını, onların nasıl tasarruf edileceğini en iyi bilen, kaynakları geleceğin teminatı olarak mahfuz tutabilecek yegane kişi odur. Bu yüzden Hz. Yusuf (a.s) isteğini belirtir belirtmez bütün kalbleriyle kendisine güvendiler. Hz. Yusuf (a.s) hakkında kralın beslediği olumlu kanaat Kitab-ı Mukaddes’te teyid edilir: Ayrıca Talmud’da da belirtildiği gibi sadece kral değil, etrafında bulunan diğer yöneticilerde Hz. Yusuf’un (a.s) yönetime geçmesini ittifakla kabul etmişlerdir.

Şimdi ikinci soruyu ele alalım: “Hz. Yusuf’a (a.s) güven duyulmasını sağlayan gücün mahiyeti neydi?” Bu önemlidir, çünkü Kur’an’ı kavramada tecrübesi olmayan kimseleri bu ayette geçen “” deyimi ve daha sonra geçen tahıl dağıtım işi yanıltmış; bu yanılgıyla sözkonusu memuriyetin bugünün “Hazine Müsteşarı”, “Kıtlık Dönemi Danışmanı” yahut “Maliye Bakanı” türünden bir memuriyet olduğu sonucuna varmışlardır. Aslında memuriyeti bunlardan hiçbiri değildi, zira Kur’an, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre Hz. Yusuf’a (a.s) tüm iktidar tevdi edilmiş ve bir yöneticinin tüm imtiyazı verilmiştir. Tahta oturmasının (ayet, l00) ve kendisine melik denmesinin (ayet, 72) sebebi budur. Bizzat Hz. Yusuf (a.s) Allah’a kendisine melikliği bahşettiği için şükretmiştir (ayet, l00). Herşeyden öte, bizzat Allah bu olaya tanıktır; mealen: “Böylece Yusuf’a ülkede iktidar verdik. Artık ülkenin her yanına istediği gibi tasarruf etme hakkına sahip olmuştu” (ayet, 56). Kitab-ı Mukaddes’e baktığımızda şunları okuyoruz: “Ve Firavun Yusuf’a dedi: “Evimi mekanın bileceksin ve halkın senin emrinle yönetilecek. Ben yalnız tahtta senden büyük olacağım. Bak, tüm Mısır ülkesini yönetmeye seni tayin ediyorum. Senden habersiz Mısır ülkesinde hiç kimse ne parmağını kıpırdatabilecek ne de adım atabilecektir. Ve Yusuf’a Zaphnath-paaneah (Dünya Koruyucusu) adını verdi.” (Tekvin, 4l: 40-45). Talmud’a göre ise olay şöyledir: Ağabeyleri Mısır’dan babaları Hz. Yakub’a (a.s) döndüğünde Hz. Yusuf (a.s) hakkında kendisine şunları söylediler: “Mısır meliki, halkı üzerinde öylesine egemen ki ondan üstünü yok. Herkes onun emriyle giriyor, onun emriyle çıkıyor ülkeye. Yöneten onun emirleri… Efendisi Firavun’un nefesini harcamasına gerek bile yok.”

Meseleyle ilgili bir diğer soru da şu: Hz. Yusuf’un (a.s) ülkedeki tüm iktidarın kendisine teslimi için yaptığı teklifin hedefi neydi? Hizmetlerini kafir bir devletin kanunlarına güç katmak için mi gerçekleştirdi? Yoksa elinde bulundurduğu hükümetin güçleriyle İslam’ın kültürel, ahlaki ve siyasi sistemlerini mi tesis etmek niyetindeydi? Bu sorulara en iyi cevap Allame Zemahşeri’nin Keşşaf tefsirinde 55. ayete getirdiği yorumda verilmiştir. Şöyle diyor: “Yusuf Aleyhisselam ülkenin kaynaklarını benim tasarrufuma verin şeklindeki teklifinde bulunduğu zaman niyeti Allah’ın hükümlerini yürürlükte kılmak, hak ve adaleti tesis etmek ve tüm rasüller gibi görevini icra etmek üzere iktidar fırsatı kollamaktı. Yoksa tahta geçmeyi, saltanat sevdası için yahut dünyevi arzularını ve hırslarını tatmin için istememişti. Böylece bir talepte bulundu; çünkü bu işi icra edebilecek bir başkasının bulunmadığını gayet iyi biliyordu.”

İşin açıkçası yukarıdaki soru en önemli ve temel meseleye götürmektedir: Yusuf Allah Rasulü müydü, değil miydi? Eğer öyle idiyse Kur’an nasıl oluyor da tağuti prensiplerle işleyen bir küfür düzenine hizmet edebilen (sözde Hz. Yusuf (a.s) böyle yapmıştır!) bir peygamber tipinden söz ediyor? Hatta daha da önemli bir soruya varıyoruz: O sadık bir kimse miydi, değil miydi? Eğer öyleyse, nasıl oluyor da hakimiyetin Allah’a değil de, krala ait olduğu teorisini (güya) pratikte uygulayabiliyor, oysa zindandayken “hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu” (ayet, 40) söylememiş miydi? Ve eğer kimilerinin sandığı gibi o başvurusunu krala hizmet için sunmuşsa, bu demektir ki hapisteyken şu söylediklerine ilkece aykırı bir iş yapmış demektir: “Hangisi daha hayırlı, çeşit çeşit tanrıları mı, yoksa tek bir kadir-i mutlak Allah mı?” Madem ki Mısır kralı halkın ittihaz ettiği “tanrılar”dan bir tanrıdır; o halde İslami bir hukukla yönetilen gayri islami bir düzenin yönetim işini üstlenmeyi, bu konuda hizmet vermeyi teklif etmesi Hz. Yusuf (a.s) için Rabbiyle kralı müsavi tutmak olmuyor muydu? Böyle bir durumda sözkonusu yorumcuların Yusuf’a biçtiği yer ne olacaktır?

Doğrusu bu ayeti böyle yorumlayan müslümanların Hz. Yusuf’un (a.s) manevi şahsını olmayacak derekelere düşürmeleri tam bir saçmalıktır. Bu durumlarıyla kendileri, bozulma dönemlerinde Yahudilerin geliştirdikleri zihniyetin bir benzerine saplanmış olmaktadırlar. Ahlak ve maneviyatları çökmeye başladığında Yahudiler kendi düşük karakterlerini haklı göstermek ve daha da alçalmaya mazeret kotarmak için nebi ve velilerini düşük karakterli insanlar olarak resmetmeye başlamışlardı. Aynı şekilde gayri müslim hükumetlerin yönetimi altına giren kimi müslümanlar, bu yönetime hizmet etmek istemişler fakat, İslam’ın talimatı ve müslüman atalarının sergilediği örnekler önlerine dikilmiş ve utanmışlardı. Bu yüzden şuurlarını pasif hale getirmek suretiyle bu ayetin hakiki anlamından sarf-ı nazar ettiler ve peygamberin gayri İslami kanunlarla yönetilen bir ülkenin gayri müslim yöneticisine hizmet etmek azmiyle memuriyet peşine düştüğü şeklinde saptırdılar. Oysa peygamberin kendi kıssası bize öyle bir hisse vermede ki, tek bir müslümanın bile yalnız başına, İslami safvetiyle imanı, aklı ve hikmetiyle tüm bir ülkede İslami bir inkılab oluşturabileceğini; gerçek bir müminin, ahlaki seciyesini gerektiği gibi kullanarak, bütün bir ülkeyi ordusuz, cephanesiz ve donanmasız fethedebileceğini öğretmektedir.

56 İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf’a güç ve imkân verdik. Öyleki, onda (Mısır’da) dilediği yerde konakladı.48 Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız.

57 Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için daha hayırlıdır.49

58 (Kuraklık başlayınca) Yusuf’un kardeşleri gelip yanına girdiler,50 onlar onu tanımadıkları halde kendisi onları hemen tanıdı.51

59 Onların erzak yüklerini hazırlayınca dedi ki: “Bana babanızdan olan kardeşinizi getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçüyü tam tutarım ve ben konukseverlerin de en hayırlısıyım.”

AÇIKLAMA

  1. Bu ayette zikredilenler tüm ülkenin tamamiyle onun kontrolüne girdiğini göstermek içindir. Yani ülke ona aitti, herhangi bir bölgesi üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilirdi ve avucunun içinde olmayan hiçbir bölge mevcut değildi. İlk müfessirler de bu ayeti şöyle manalandırıyorlar: “Biz Yusuf’u Mısır’daki herşeyin sahibi yaptık. Dünyanın bu bölgesinde dilediğini dilediği yerde yapabilirdi. Zira bu ülkede bütün yetki kendisine verilmişti. Hatta kralı bile devirebilecek bir güce sahipti.” Taberi, en alim müfessirlerden addedilen Mücahid’den de bir nakilde bulunarak Mısır kralının Hz. Yusuf (a.s) aracılığıyla müslüman olduğunu da ekliyor.
  2. Bu zikredilenler, önceki ayetten, saltanat ve iktidarın, doğruluk ve faziletin nihai mükafatı olduğu sonucuna varanların yanlış yorumuna karşı bir uyarıdır. Çünkü bir müminin arzulayabilceği ve ulaşmak için çabalayabileceği yegane mükafat, Allah’an Ahiret’te müminler üzerine ihsanı ve nimeti olabilir.
  3. Hz. Yusuf’un (a.s) iktidara gelmesinden sonraki birkaç yıl içindeki olaylar sözü uzatmamak için zikredilmemiş ve kıssa peygamberin kardeşlerinin Mısır’a gelip, İsrailoğulları’nın bu ülkede yerleşmelerine zemin hazırlamaya çalışmalarıyla başlatılmıştır. Ancak bu olaylara ışık tutmak zikre şayan olacaktır. Yusuf iktidarının ilk yedi yılında, ülkede büyük bir tahıl bolluğu vardı; herşey tıpkı Hz. Yusuf’un (a.s) rüyayı yorumladığı gibi olmuştu. Dolayısıyla Yusuf, bolluk yılları için öngörülecek tüm tedbirleri aldı ve krala bildirdi. Sonra yedi kıtlık yılı başladı ve yalnızca Mısır’ı değil, bütün komşu ülkeleri de etkisi altına aldı. Suriye, Filistin, Ürdün-ötesi ve Kuzey Arabistan yiyecek sıkıntısı çekmeye başladı. Kıtlığa rağmen yalnızca Mısır’da sıkıntı yoktu zira Hz. Yusuf’un (a.s) attığı akıllıca adımlar Mısır’ı emniyete almıştı. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin tıpkı diğer komşu ülkeler ahalisi gibi Mısır’a gitmek zorunda kalıp huzuruna çıkmalarına neden olan şartlar bunlardı. Anlaşıldığına göre, Hz. Yusuf (a.s) herşeyi öyle ayarlamıştı ki hiç bir yabancı kendisinden özel izin almadan tahıl satın alamıyordu. Dolayısıyla kardeşleri Mısır’a ulaştığında bu darlık ekonomisinde sabit miktarı satın almak için belirlenmiş özel izni alabilmek üzere Hz. Yusuf’un (a.s) huzuruna çıkmak zorunda kalmış olmalıydılar.
  4. Kardeşlerinin Hz. Yusuf’u tanımamalarına şaşacak birşey yoktur; zira kendisini kuyuya attıkları zaman Hz. Yusuf (a.s) topu topu onyedi yaşında bir delikanlıydı. Ve şimdi karşılarında otuz sekiz yaşında yetişkin bir kimse duruyordu. Tabiatiyle bunca yıldır değişmiş olmalıydı. Dahası kuyuya attıkları kardeşlerinin bir gün gelip Mısır hükümdarı olacağını akıllarının uçundan bile geçiremezdiler.

60 “Eğer onu bana getirmeyecek olursanız, artık benim katımda sizin için bir ölçek (erzak) yoktur ve bana da yaklaşmayın.”52

61 Dediler ki: “Onu babasından istemeye çalışacağız ve her halde biz bunu yapabileceğiz.”

62 Yardımcılarına da dedi ki: “Sermayelerini (erzak bedellerini) yüklerinin içine koyun. İhtimal ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri dönerler.”

63 Böylelikle babalarına döndükleri zaman, dediler ki: “Ey babamız, ölçek bizden engellendi. Bu durumda kardeşimizi bizimle gönder de erzakı alalım. Onu mutlaka biz koruyacağız.”

64 Dedi ki: “Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğimden başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir, miyim? Allah en hayırlı koruyucudur ve O, esirgeyenlerin esirgecisidir.”

65 Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüklerinde, dediler ki: “Ey Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri verilmiş; (bununla yine) ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükünü de ilâve ederiz. Bu (aldığımız) az bir ölçektir.”

AÇIKLAMA

  1. Kur’an’ın bir takım ayrıntıları atlaması yüzünden bir kimse şaşkınlığa düşerek, Hz. Yusuf’un (a.s) ağabeyleriyle konuşurken nasıl olup da sözü Bünyamin’e getirdiğini ve beraberlerinde onu da getirmeleri için niye ısrar ettiğini, üstelik kimliğini kendilerinden gizlediği bir zamanda neden böyle davrandığını bilmek isteyebilir. Çünkü sözkonusu meselenin vahiyle aydınlatılması gereği apaçık(mış gibi görünmektedir). Fakat azıcık düşünen biri görür ki, Hz. Yusuf (a.s) hiç de onların dikkatini çekmeden yapmıştır bu işi; sözü kolayca ve doğal bir akış içinde Bünyamin’e getirivermiştir. Tahıl satın alımında pek sıkı kurallar cari olduğu için herkes yalnızca sabit bir miktar buğday satın alabilirdi. Çok büyük bir ihtimalle on kardeş babaları ve onbirinci kardeşleri için de tahıl müracatında bulunmuşlardı. İşte bu esnada Hz. Yusuf (a.s) babalarını ve kardeşlerini niye getirmediklerini sormuş olmalıydı. Sonra babalarının ihtiyar ve gözleri görmez oluşunu bir mazeret olarak kabul etmiş fakat kardeşleri hakkında beyan ettikleri, onun üvey kardeşleri olduğu ve babalarının onu kendileriyle göndermek istemediği şeklindeki mazeret konusunda kuşku belirtmiş olmalıydı: “Peki şimdi istediğiniz miktarı bu seferlik vereceğiz, fakat bir dahaki sefere üvey kardeşinizi de getirmelisiniz. Aksı takdirde yanlış beyanınız yüzünden hiç tahıl alamazsınız.” Bu tehditle Hz. Yusuf, hem cömert hem de rahat bir tavır sergileyerek onları kazanmak istemişti. Çünkü küçük kardeşini çok özlemişti ve yokluğunda ailesinin ne hale geldiği konusunda endişeliydi.

Meselenin basit ve doğal açıklaması yukarıdaki gibidir. Kitab-ı Mukaddes’te ise kıssanın bu bölümü (Tekvin, 42 ve 43. bölümler) münasebetsiz, abartılı, gerçek dışı ve itibara uygun değildir.

66 “Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun mutlaka bana getireceğinize dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar, onu sizinle asla gönderemem.” dedi. Böylelikle Ona onlar kesin bir söz verince dedi ki: “Allah, söylediklerimize karşı vekildir.”

67 Ve dedi ki: “Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin,53 ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah’tan hiç bir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler.”

68 Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır’a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub’un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah’tan gelecek olan hiç bir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekte o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.54

AÇIKLAMA

  1. Hz. Yakub’un (a.s) oğullarının bu seyahatiyle yakından ilgilenişi, en küçük oğlu Bünyamin’in de onlarla birlikte gitmesi yüzündendi. Onun güvenliğinden endişe duyuyordu zira daha önce oğlu Yusuf hakkında acı bir tecrübe geçirmişti. Tabiatiyle yüreği, sevgili oğlunu bir daha hiç göremeyeceği kuşkusuyla doluydu. Evet, Allah’a güveni sonsuzdu, O’nun iradesine sabırla teslim olurdu; ne ki bir beşer olarak oğullarına bazı ihtiyat tedbirleri almalarını tavsiye etmek durumundaydı. Kente ayrı ayrı kapılardan girmek gibi bir ihtiyat tedbirinin anlamını kavramak için, o dönemin siyasi şartlarına bir göz atmamız gerekecek. İsrailoğulları bağımsız kabileler olarak Mısır’ın doğu sınırında yaşamaktaydılar ve sınır yakınındaki diğer kabileler gibi göz altındaydılar. Bu yüzden Hz. Yakub (a.s) eğer kente grup halinde girerlerse kuşku çeken bir çete olarak değerlendirilebileceklerinden korktu. Hele hele bir kıtlık döneminde cezbedilecek kuşku rahatça tahmin edilebilirdi. Zaten Mısır’da birkaç hadisenin oluşturduğu bir tedirginlik vardı, tutup onları da bir soyguncu çete olarak niçin değerlendirmesinlerdi?
  2. “İnsanların çoğu bilmezler…”. Bilmedikleri, Hz. Yakub Aleyhisselam’ın “Allah’a tevekkül” ile “ihtiyat tedbiri” arasında nasıl bir denge kurduğudur. Böyledir çünkü Allah kendisine gerçek bilgiyi bahşetmiştir. Sağduyunun gerektirdiği bütün tedbirleri alması bundandır; sağduyunun, derin düşünüş ve tecrübenin gerektirdiği tedbirleri… Böylece Yusuf hakkında aldıkları kötü puanı onlara hatırlatmış, Bünyamin konusunda da aynı hatayı tekrarlamamalarını sağlamak istemiştir. Bu yüzdendir ki, onlardan Allah’ın adıyla sağlam bir taahhüt aldı: Üvey kardeşlerinin emniyeti için ellerinden geleni yapacaklardı. Sonra onları tehlike arzeden siyasi duruma karşı uyardı ve herhangi bir şüphe çekmemeleri için ayrı ayrı kapılardan girmelerini salık verdi. Kısaca beşerin takatınca karşılaşılabilecek her türlü tehlikeye karşı alabileceği tedbirlerin tümünü aldı. Fakat öte taraftan hiçbir beşeri tedbirin Allah’ın iradesini sektirmeye güç yetiremeyeceğini ve gerçek himayenin Allah’ın himayesi olduğunu aklından çıkarmıyordu (ve bunu ifade de etmişti). Yani insan ancak Allah’ın lütfuyla ihtiyat tedbirlerini hesaba katabilirdi. İşte sözleri ve fiilleri arasında böyle bir denge kurabilen kişi gerçek bilgiye ulaşabilir; dünyevi problemlerini halletsin diye Allah’ın insana bahşettiği beşeri yeteneklerin gereklerini yerine getirmesini bilen ve fakat başarı yahut başarısızlığın yalnızca Allah’tan olduğunu kavramış Hz. Yakub (a.s) gibi kimselerdir sadece. İşte bu yüzden “insanların çoğu bilmezler…” Bir kısmı kendi gayret ve tedbirlerine güvenip Allah’a tevekkülü terkeder, diğer bir kısım da yalnızca “Allah’a tevekkül” edip problemlerini çözmek için herhangi bir pratik çareye başvurmazlar.

69 Yusuf’un yanına girdikleri zaman, o, kardeşini bağrına bastı: “Ben” dedi. “Senin gerçekten kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme.”55

70 Onların erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı,56 sonra bir münadi (şöyle) seslendi: “Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız.”57

71 Onlara doğru yönelerek “Neyi kaybettiniz?” dediler.

72 Dediler ki: “Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim.”

73 “Allah adına, hayret” dediler. “Siz de bilmişsiniz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik ve biz hırsız değiliz.”

74 “Öyleyse” dediler. “Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezası nedir?”

75 Dediler ki: “Bunun cezası (su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız.”58

AÇIKLAMA

  1. Yirmi yıl aradan sonra tekrar bir araya gelmelerinin bütün hikayesi bu kısa cümlede özetlenmektedir. Çok büyük bir ihtimalle Hz. Yusuf (a.s) kardeşine, sonuç olarak kendisini bu mevkiye getiren olayları anlatmış olmalıdır. Buna karşılık Bünyamin’in de kalbsiz üvey ağabeylerinin yaptığı şirretliklerin hikayesini anlatmış olması gerek. Daha sonra Hz. Yusuf (a.s) kardeşine kendisini yanında alakoyacağına, onlarla göndermeyeceğine dair teminat vermişti. Şu da mümkün görünüyor ki, Bünyamin’in Mısır’da kalmasıyla ilgili plan, Hz. Yusuf’un (a.s) kimliğini kardeşine açtıktan sonra düşünülmüş ve kararlaştırılmış olmalıdır.
  2. Çok büyük bir ihtimalle Hz. Yusuf (a.s), kardeşinin yüküne o kabı, kardeşinin bilgisi dahilinde, anlaşmalı olarak koymuştu. Nitekim bu, bir önceki ayetten çıkarılabilir. Hz. Yusuf (a.s) kardeşini zalim üvey kardeşlerinin baskısından kurtarmaya karar vermişti, bu açıktır; ayrıca kardeşi de onlarla dönmek konusunda gönülsüzdü. Fakat bu doğrudan, Hz. Yusuf’un (a.s) kimliğini açığa vurması yoluyla yapılamazdı; mevcut şartlar altında bu hiç de uygun olmazdı. Bu yüzden iki kardeş, diğer kardeşlerini bir süre hırsızlık suçlamasıyla sıkıntıya düşürmek pahasına böyle bir plan tasarlamak durumundaydılar. Ancak bu planı benimsediler zira nasılsa ikisi de sırası gelince meselenin aslını rahatça açıklayabileceklerdi.
  3. Bu ve sonraki ayetlerde Hz. Yusuf’un (a.s) memurlarını bu planla ilgili olarak ayarlayıp, ‘onlara şöyle şöyle suçlamada bulunun’ şeklinde bir emir verdiğine dair hiçbir işaret yoktur. Olayın basit yorumu budur. Kap sessizce ve gizlice yük denginin içine konmuş olmalıdır. Akabinde hizmetçiler kabı yerinde bulamayınca zorunlu olarak onun orada bulunan yabancılar tarafından çalınmış olabileceği sonucuna varmış olmalıydılar.
  4. Kervan topluluğunun Hz. İbrahim’in (a.s) soyundan olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Dolayısıyla hırsızlarla ilgili yasayı söylemişlerdi: Bir hırsız malını çaldığı kimsenin kölesi yapılır.

76 Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı, sonra da onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik.59 (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka.60 Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.

77 Dediler ki: “Şayet çalmış bulunuyorsa, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı.”61 Yusuf bunu kendi içinde saklı tuttu ve bunu onlara açıklamadı (ve içinden): “Siz daha kötü bir konumdasınız” dedi. “Sizin düzmekte olduklarınızı Allah daha iyi bilir.”

AÇIKLAMA

  1. Şimdi şu soruyu düşünelim: Allah, planıyla (keyd) Hz. Yusuf’u (a.s) doğrudan nasıl destekledi? Oysa biliyor ki Bünyamin’in yükündeki kap planı bizzat Hz. Yusuf (a.s) tarafından tasarlanmıştı. Ayrıca memurların yükleri aramalarında olaganüstü birşey yoktu, böyle bir durumda yapmaları gerekeni yapmışlardı. Bu ibarede, Allah tarafından mucizevi bir desteğin olduğuna dair, memurların biraderlere Hz. İbrahim’in (a.s) şeriatında hırsızın cezasının ne olduğunu sormaları ve onların da “köleleştirilmesi gerekir” şeklindeki cevapları dışında olağanüstü bir alamet yoktur. Böylece Hz. Yusuf hem kardeşini alıkoymayı başarmış, hem de onun hapsedilmesini engellemiştir. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in şeriatını uygulamıştır.

Bunu takip eden cümle de bu yorumu tediy etmektedir.

  1. Allah dileseydi Hz. Yusuf’un (a.s) planındaki boşluğu gidermezdi. Plandaki zayıf nokta şuydu: Yusuf planına göre kardeşlerini yalnızca melikin yasasına göre alıkoyabilirdi. Fakat bir Allah Rasulüne kendi şahsi meselesi için gayri İslami bir yönetimin yasasına başvurmak yakışmazdı. Zira o, siyasi iktidarı tedrici olarak İslami yasayı yürürlüğe koymak için uhdesine almıştı, yoksa melikin yasasını takviye edip yürülükte kalmasını sağlamak için değil. Allah dileseydi, Hz. Yusuf’a (a.s) gayri İslami bir yasaya başvurmaktan başka çıkar yol koymazdı. Fakat bunu dilemedi; zira Rasulü’nün temiz isminin bu şekilde lekelenmesini istemedi. Bu yüzden Hz. Yusuf (a.s) memurlarına emir vererek (alışılmadık) birşeyi öğrenmelerini istedi: Onlar hırsızları nasıl cezalandırıyorlardı? Biraderler de Hz. İbrahim’in (a.s) yasasını söylediler. Bu, plandaki boşluğu gidermekle kalmadı aynı zamanda biraderlerin de Mısırlı olmadıkları dolayısıyla bu ülkenin yasalarıyla yargılanamayacakları şeklinde herhangi bir itiraz beyan etmelerine de mahal bırakmamış oldu.

Daha önce de işaret edildiği gibi bu Allah’ın bir yardımıydı; peşpeşe iki ayette O’nun lütfunun bir alameti, yüce ilminin bir işareti olarak zikredilen yardımı…

Hz. Yusuf’u (a.s) kendi şahsi meselesi için Mısır Melikinin gayr-i İslami yasasına başvurmaktan koruyan Allah’ın lütfuydu. Çünkü insani zaafın baskısı altına bunu yapmaya yeltenebilirdi. Ve Allah’ın bizzat bir kimsenin ahlaki mertebesini korumak üzere düzenlemelerde bulunması kadar o kimse için büyük bir lütuf olamaz.

Ancak şu da belirtilmeli ki, yalnızca sıkı imtihanlardan “alnının akıyla” çıkanlar bu yüksek nişanla taltif edilir.

Hz. Yusuf’un (a.s) planındaki boşluğu gidermek suretiyle Allah, ilminin, kendisine ilim verilmiş olan (Hz. Yusuf gibi) kimselerin ilminden üstün oluduğunu göstermiştir.

Bu bağlamda mütalaa edilmesi gereken bazı meseleler vardır. Onlara kısaca değinelim.

1) Genellikle ” ” ifadesi şöyle çevrilmektedir: (Yusuf) kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoyamazdı. “Yahut:” (Yusuf) kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoymaya yetkili değildi. “Diğer bir deyişle çeviri şu anlama gelmektedir: “Bunu yapamazdı zira Melik’in yasasında buna izin yoktu.” Fakat Arap dilinde ve Kur’an’da “ma kane” bu şekilde kullanılmamıştır. Nitekim bunun örneklerini Kur’an’da fazlasıyla bulabiliriz; “ma kane limü’minin en yaktule müminen” (Bir mümin bir mümini öldüremez “öldürmesi yakışık almaz”). “ma kane Allahu en yettehize min veled” (Allah bir çocuk edinemez “edinmesi yakışık almaz”). Dolayısıyla Hz. Yusuf hakkında kullanılan “buna gücü yoktu”, “bunu yapamazdı”, “buna hakkı yoktu” şeklindeki ifadeler anlamsızdır.

Çünkü Hz. Yusuf’un (a.s) kardeşini “bir hırsızdır” diye Melik’in yasasına göre alıkoymaya güç yetirememesi için bir neden yoktu. Bir hırsıza ceza vermek için bir yasaya sahip olmayan bir yönetim düşünülebilir mi? İfadenin gerçek karşılığı şu şekilde olmalıdır: “Kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoyamazdı. Çünkü böyle davranmak bir peygambere yakışmazdı”.

2) Kur’an’ın kullandığı “din’il-Melik” (Melikin dini) tabirini “Melik’in yasası” şeklinde anlarsak bu, tartışmalı ifadeyi anlamamıza yardım eder. Çünkü çok açık ki, peygamber Allah’ın dinin (nizamının) ikamesi için gönderilmişti. Melik’in gayri İslami sistemini (dinini) yürürlükte kılmak için değil. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (a.s) görevini bir ölçüde başarmıştı, ama yönetim tam anlamıyla Allah’ın dinine göre teşekkül ettirilememişti. Dolayısıyla artık bir peygamberin kendi şahsi bir meselesi için “Kralın sistemini” benimsemesi uygun olmaz, yakışık almazdı. Yani, “Kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoymak Yusuf’a yakışmazdı”.

3) Dahası, “Melik’in Dini” ibaresini “ülke yasaları” anlamında kullanmak suretiyle Allah, “din” kelimesinin geniş kapsamına işaret etmiş; Risaletin sahasını yalnızca Allah’ın birliğine inanmakla sınırlandırıp, onu kültürel, siyasi, sosyal, hukuki ve hayatın diğer dünyevi cephelerinin dışarda bıraktığına inanan kimselerin din kavramını kökünden kesmektedir. Veyahut böyle tipler dinin saydığımız vechelerle bir ölçüde ilgili olduğunu kabul ederler ama onlara göre bunlar, yapılsa da yapılmasa da olur kabilinden tavsiyelerdir. Güya din, inananları bunları yahut insan-yapısı yasaları benimsemekte serbest bırakmıştır, zira düşüncelerine göre, ikincisini benimsemelerinde bir beis yoktur. Din’in uzun bir süredir müslümanlar arasında yürürlükte olan bu yanlış kavranışı, İslami hayat tarzını hakim kılmak için gerekeni yapmaları yolunda kendilerini ihmalkar hale getirmiştir ve bu yüzden mesul tutulacaklardır. Dinin bu yanlış kavranışının sonucu olarak müslümanlar İslami olmayan hayat tarzıyla uzlaşır hale gelmişlerdir. Hatta bu yanlış kavrayış yüzünden Hz. Yusuf’u (a.s) güya örnek ittihaz ederek bu sistemlerin destekçisi ve uşağı haline gelebilmişlerdir. Oysa bu ayet ifade biçimi olarak bu yanlış kavramayı reddetmekte, “ülke yasaları”nın tıpkı namaz, hacc, oruç ve zekat gibi dinin bir parçası olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla Ali İmran Suresinin 19. ve 85. ayetlerindeki “el-din”in kabulu gereği, yasalar da namaz ve diğer farzlar gibi bu kavramın kapsamına girer. Bu yüzden dinin bu bölümünün herhangi bir sistemden ihracı Allah’ın gazabını celbedecektir.

4) Bunlarla birlikte yukarıdaki yorum, bir itiraza mahal bırakmamaktadır. Hiçbir şey olmasa, bu satırların yazarının bile katıldığı bir gerçek vardır ki, Hz. Yusuf (a.s) ülkenin en yüksek mevkiindeyken Mısır’da gayri İslami bir düzen yürürlükte bulunmaktadır. Dolayısıyla bu durum bizzat peygamberin Melik’in gayri İslami yasalarını uygulamak zorunda olduğunun bir delilidir. Şu halde Hz. Yusuf’un (a.s) kendi özel meselesinde Hz. İbrahim’in (a.s), şeriatı yerine, uygulamak zorunda kaldığı Melik’in şer’i sistemine göre amel etse ne farkederdi? Kesinlikle farkederdi, zira mesele Hz. Yusuf’un bir peygamber oluşuyla ilgi içindedir. Çünkü o İslami hayat nizamını tesis etmeye çalışmaktaydı ve bu, tedrici olarak başarılabilecek bir işti. Dolayısıyla bu süre içinde Melik’in yasası kaçınılmaz olarak yürürlükte kalacaktı. Aynı şey Hz. Peygamber’in (s.a) Medine’de olduğu sırada Arabistan’da vuku bulmuştu. İslami sistemi bütünüyle ikame etmek dokuz yılı almış ve bu dönemde bir takım gayri İslami yasalar yürürlükte kalmıştı. Sözgelişi içki, faiz, gayri İslami miras ve evlilik geleneği, batıl ticaret şekilleri vs. bir süre daha yürürlükte kalmak durumundaydı. Aynı şekilde İslam’ın medeni ve ceza hukukunun bütün olarak yürürlüğe girmesi de belli bir süreyi gerektirmişti. Dolayısıyla Hz. Yusuf’un (a.s) hükümranlığının ilk dokuz yılında Melik dininin (yasal düzeninin) yürürlükte kalmasında hiçbir tuhaflık bulunmamaktadır. Şu var ki geçiş dönemi esnasında gayri İslami melik yasasının devam etmesi, Allah Rasulü’nün Allah’ın dinini ikame için değil, Melik’in dinini izlemek için gönderildiğine delil teşkil etmez. Melik’in yasasına kendi şahsi davası için başvurmasının Hz. Yusuf’a (a.s) yakışmayacağı meselesine en iyi karşılık yine Rasulullah’ın (s.a) uygulamasında bulunmaktadır. Geçiş dönemi esnasında yani cahili yasaların henüz İslami yasalarla yer değiştirmediği dönemde, kimi müslümanlar daha önce yaptıkları gibi şarap içmeye, faiz yemeye devam ediyorlardı. Ancak Rasulullah (s.a) bu gibi fiilleri asla işlemiyordu. Yine iki kız kardeşle birden evlenmek, muta gibi yasalar uygulanmaktaydı, fakat Rasulullah (s.a) asla böyle bir uygulamada bulunmadı. Böylece açıklığa kavuştu ki, İslami yasaların evrimi döneminde kimi gayri İslami yasaların yürürlükte bırakılmasıyla onların bizzat uygulanması arasında fark vardır. Eğer Hz. Yusuf (a.s) Melik’in yasasını kendi şahsi davası için uygulasaydı bu onun yaptırım gücünü bu yasaya hamlettiği, bu yasayı tasdik ettiği anlamına gelirdi. Oysa bütün cahili şeriatleri ortadan kaldırmak üzere gönderilmiş bir peygamberin, başkalarına ruhsat verilmiş olsa bile bu yasaları izleyemeyeceği açıktır.

6l. Yalnızca, kardeşlerinin yükünden kabın çıkarılışıyla içine düştükleri durumu kurtarmak için bu suçlamada bulunmuşlardı. Kap ortaya çıkmış, kendilerinin hırsız olmadıkları anlaşılmıştı ama anında durumlarını sağlama almak isteyerek Bünyamin’den kopmuşlar ve onu da kardeşi Hz. Yusuf (a.s) gibi hırsız ilan etmişlerdi. Besbelli ki bu, cin fikirli kardeşlerin oracıkta uydurdukları bir yalan, hatta kardeşlerin iki üvey kardeşlerine karşı besledikleri garazı açığa vurdukları bir ruh haliydi. Onların bu halleri aynı zamanda Hz. Yusuf’un(a.s) kardeşini niye yanında alıkoymak istediğinin karşılığıydı.

78 Dediler ki: “Ey Vezir,62 gerçek şu ki, bunun yaşlı (ve) büyük bir babası var; onun yerine bizden birisini alıkoy. Doğrusu biz, seni iyilik yapanlardan görmekteyiz.”

79 Dedi ki: “Eşyamızı kendisinde bulduğumuzun dışında, birisini alıkoymamızdan Allah’a sığınırız.63 Yoksa bu durumda kuşkusuz biz zalim oluruz.”

AÇIKLAMA

  1. Hz. Yusuf (a.s) için bu şekilde “el-Aziz” (izzetli kişi) ünvanının kullanılması, onun, Zeliha’nın kocasının daha önceki mevkiine geçtiği şeklinde bir karışıklığa meydan vermiştir. Bu yanlış anlama daha sonraları müfessirleri başka türlü yorumlar icad etmeye sevketmiştir. Bu yorumlara göre Zeliha bir mucizeyle yeniden gençleşmiş ve Melik tarafından Hz. Yusuf (a.s) ile evlendirilmiştir. Müfessirler bununla da kalmamış, kimileri Hz. Yusuf (a.s) ile Zeliha’nın gerdek gecesi konuşmalarını bile tesbit edebilmişlerdir. Aslında tüm bunlar kurgudur. Zira daha öncede işaret edildiği gibi “aziz” kelimesi, bir Mısır saygı ünvanının Arapça karşılığıydı ve özel bir bürokratik ünvana delalet etmemekteydi. “Aziz” kelimesi sadece “ekselansları” gibi anlamlara gelen ve Mısır’da yüksek mevkilere sahip kimseler için kullanılan bir ünvandı. Sözü edilen evliliğe gelince, bu da Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da Hz. Yusuf’un (a.s) evliliğiyle ilgili olarak anlatılan hikaye üzerine bina edilmiş bir kurgudur. Bu kitaplara göre Hz. Yusuf (a.s) Poti-pherah’ın kızıyla (Asnad) evlenmişti.

Zeliha’nın kocasının adı da Potiphar’dı ve bu iki isim birbirine karışmıştı. Bu hikaye İsrailiyat geleneği içinde o yorumcudan bu yorumcuya el değiştirince Potiphar ile Potip herah isimleri, ses benzerliğinden dolayı aynı şahsa dalalet etmeye başladı. Sonuçta hikayede geçen (Potip herah’ın) kızı, (Potiphar,’ın) “karısı” ile yer değiştirdi. Sonra evliliğin suhuletle tamama ermesi için Potiphar “öldürüldü”. Artık geriye tek bir zorluk kalıyordu, yaşların uygunsuzluğu… Bunun için de bir mucizenin yardımına başvuruldu ve ülkenin “yönetici”ne layık bir eş haline getirmek için Zeliha’nın yaşı tamamen gençleştirildi.

  1. “Hırsız” kelimesi yerine “malımızı bulduğumuz kimse” deyiminin kullanılmış olması çok anlamlıdır. Hz. Yusuf (a.s) kardeşi hakkında “hırsız” kelimesini kullanmaktan çekinmişti. Çünkü kardeşi gerçekte hırsız değildi. Buna “tevriye” denir. Tevriye bir hakikatı örtmek yahut “gizlemek” demektir. Bu uygulamaya belli şartlar ve sınırlar içinde İslami kurallar izin vermiştir. Fakat şahsi amaçlı bir kazanç için değil bir kötülükten sakınmak yahut bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için uygulanabilir. Veya gerçek dışı bir şey söylemekten yahut yanıltıcı bir araca başvurmaktan başka çare kalmadığı durumlarda bu yol geçerli olabilir. Apaçıktır ki, benzer bir durumda sadık bir insan açıkça yalan söylemeyecek ve göz göre göre hileye başvuramayacaktır. Bunları yapmak yerine öyle bir şey söylemek ya da yapmak zorundadır ki, ne tam anlamıyla doğru ne de tam anlamıyla yanlış olsun. Aynı şekilde söylediği açıkça yalan da değildir; yaptığı yalnızca kötülüğü defetmek için gerçeği gizlemek olmalıdır. Böyle bir uygulama hem hukuken hem de ahlaken şer’idir: ancak bir takım şahsi çıkarlar için değil, daha büyük bir kötülüğü çok daha küçüğüyle izale etmek amacı taşımak şartıyla… Demek ki Hz. Yusuf’un (a.s) bu durumda sözkonusu tüm şartlara haiz olduğunu söylemek gerekmektedir. Zira, memurlarına, danışıklı olduğu kardeşinin yükünü aramalarını tembihlemiş, fakat arayıp da hırsızlıkla suçlamalarını istememişti. Daha sonra memurlar kardeşlerini birer zanlı olarak huzuruna getirdikleri zaman hafifçe tahtından kalkarak yüklerini aramaya başlamıştı. Herşey olup bitip kardeşleri, Bünyamin yerine içlerinden birini alıkoymasını kendisinden istirham ettiğinde, Hz. Yusuf (a.s) onlara kendi hükümlerine göre mukabelede bulunup, yalnızca kabın bulunduğu şahsı alıkoyacağı, başkasına dokunmayacağı şeklinde karşılık vermişti.

Bu tür uygulama örneklerine mücadelesi esnasında Rasulullah’ın (s.a) hayatında da rastlanmaktadır. Ve bu uygulamaların herhangi bir hukuk ya da ahlak kuralına göre itiraz götürür yanı olamaz.

80 Ondan umutlarını kestikleri zaman, (durumu) kendi aralarında görüşmek üzere bir yana çekildiler. Onların büyükleri dedi ki: “Babanızın size karşı Allah adına kesin bir söz aldığını ve daha önce Yusuf konusunda yaptığımız aşırılığı (işlediğimiz suçu) bilmiyor musunuz? Artık (bundan böyle) ben, ya babam bana izin verinceye veya Allah bana ilişkin hüküm verinceye kadar (bu) yerden kesin olarak ayrılamam. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

81 “Dönün babanıza ve deyin ki: ‘Ey babamız, senin oğlun gerçekten hırsızlık etti. Biz, bildiğimizden başkasına şahitlik etmedik. Biz gaybın kollayıcıları değiliz.’ “

82 “İçinde (yaşamakta) olduğumuz şehre sor, hem kendisinde geldiğimiz kervana da. Biz gerçekten doğruyu söyleyenleriz.”

83 (Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) “Hayır” dedi. “Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş.64 Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir. Çünkü O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın kendisidir.”

84 Ve onlardan yüz(ünü) çevirdi ve: “Ey Yusuf’a karşı (artan dayanılmaz) kahrım” dedi ve gözleri üzüntüsünden (ağardıkça) ağardı. Ki yutkundukça yutkunuyordu.

85 “Allah adına, hayret” dediler. “Hâlâ Yusuf’u anıp durmaktasın. Sonunda (ya kahrından) hastalanacaksın ya da helake uğrayanlardan olacaksın.”

86 Dedi ki: “Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah’a şikâyet ediyorum. Ben Allah’tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediğinizi de biliyorum.”

87 “Oğullarım, gidin de Yusuf ile kardeşinden (duyarlı bir araştırmayla) bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.”

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Sizler, benim asil bir karaktere sahip olduğunu bildiğim oğlumun kabı çaldığına hemencecik inandınız. Onun ağabeyi (Yusuf) meselesinde de tıpkı böyle davranmış, onu uzaklarda elden çıkarıp hiç vicdanınız sızlamadan bir kurda kurban gittiği yalanını söylemiştiniz. Şimdi de gelmiş, aynı rahatlıkla diğer kardeşinizin hırsızlık yaptığını söylüyorsunuz bana.”

88 Böylece onun (Yusuf’un) huzuruna girdikleri zaman, dediler ki: “Ey Vezir, bize ve ailemize şiddetli bir darlık dokundu; önemi olmayan bir sermaye ile geldik. Bize artık (yine) ölçeği tam olarak ver ve bize ilave bir bağışta bulun.65 Şüphesiz Allah, tasaddukta bulunanlara karşılığını verir.”

89 (Yusuf) Dedi ki: “Sizler, cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?”

90 “Sen gerçekten Yusuf musun, sensin öyle mi?” dediler. “Ben Yusuf’um” dedi. “Ve bu da kardeşimdir. Doğrusu Allah bize lütufta bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz.”

91 Dediler ki: “Allah adına, hayret, Allah seni gerçekten bize karşı tercih edip-seçmiştir ve biz de gerçekten hataya düşenler idik.”

92 Dedi ki: “Bugün size karşı sorgulama-kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin (en) merhametlisidir.”

93 “Bu gömleğimle gidin de, babamın yüzüne sürün. Gözü (yine) görür hale gelir. Bütün ailenizi de bana getirin.”

94 Kafile (Mısır’dan) ayrılmaya başladığı zaman, babaları dedi ki: “Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın Yusuf’un kokusunu66 (burnumda tüter) buluyorum.”

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Eğer bize ihtiyacımızı karşılayacak tahılı verirseniz bu sizin tasaddukunuz olacak, zira tahıl karşılığı elimizde olan para, ihtiyacımız olan tahılı karşılamamaktadır.”
  2. Bu peygamberlerin sahip oldukları olağanüstü güçlerin bir örneğidir. Hz. Yakub (a.s) kervan Mısır’dan henüz yola çıkmışken Ken’an’a o kadar mesafeden Hz. Yusuf’un (a.s) gömleğinin kokusunu almıştı. Bu, aynı zamanda peygamberlere ait güçlerin doğuştan getirilen şahsi nitelikler olmadığını, aksine Allah’ın muradıyla, O’nun tarafından kendilerine bağışlandığını da gösterir. Hz. Yakub’un (a.s) Mısır’da o kadar kaldığı süre içinde Hz. Yusuf’un (a.s) elbiselerinin kokusunu alamayıp da, Allah’ın dilemesiyle (belli bir zamanda) almasının nedeni budur.

Bu bağlamda Hz. Yakub’u (a.s) bu kadar uzak mesafeden koku alabilen büyük bir peygamber olarak sunan Kur’an’a karşılık Kitab-ı Mukaddes’in onu cahil, sıradan bir baba olarak sunduğunu da belirtmek gerekir. Tekvin (45: 26-27)’e göre kendisine oğulları tarafından “Yusuf hala yaşıyor, şimdi tüm Mısır ülkesinin hakimi” haberi verildiğinde, onlara inanmadığından ötürü Yakub’un (a.s) kalbini bayıltıcı bir keder kapladı… Ve ne zaman ki Yusuf’u kendisine getiren kervanı gördü, babaları Yakub’un ruhu yeniden canlandı.”

95 “Allah adına, hayret” dediler. “Sen hâlâ geçmişteki yanlışlığındasın.”67

96 Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi. (Yakub) Dedi ki: “Ben, size bilmediğinizi Allah’tan gerçekten biliyorum demedim mi?”

97 (Çocukları da:) “Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hataya düşenler idik” dediler.

98 “İlerde sizin için Rabbimden bağışlanma dilerim. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir” dedi.

99 Böylece onlar (gelip) Yusuf’un yanına girdikleri zaman,68 anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: “Allah’ın dilemesiyle Mısır’a güvenlik içinde giriniz.”

AÇIKLAMA

  1. Bu emareden anlaşıldığına göre, aile üyeleri arasında Hz. Yusuf (a.s) dışındaki hiç kimse Hz. Yakub’un (a.s) gerçek değerini farkedememiş. Hz. Yakub (a.s) bizzat zihni ve ruhi durumunun iç açıcı olmadığını bilmekteydi. Ve kaderin ne garip bir cilvesidir ki, tarihi meydana getiren büyük şahsiyetlerden çoğu kendi hanelerinde pek az anlaşılmışlardır.
  2. Hz. Yakub’un (a.s) aile üyelerinden Mısır’a göç edenlerin toplam sayısını belirlemek kayda değer olacaktır; zira bu noktanın, o tarihten 500 yıl sonra bu ülkeden göçeden İsrailoğulları’nın toplam sayısıyla ilgili ortaya atılan problemle ilgisi vardır. Kitab-ı Mukaddes’e göre aile üyelerinin toplam sayısı Hz. Yusuf (a.s) ve iki oğlu dahil edilip, Yakub’un (a.s) ailesine mensub olmayan gelinler hariçte bırakılırsa 70 idi. Ancak Kitab-ı Mukaddes’te verilen nüfus sayımı rakamlarına göre Mısır ülkesini terketmelerinin ikinci yılında Sina Çölünde sayıldıkları zaman sayıları iki milyon idi. Şimdi problem şudur: Nasıl oluyor da bu kadar ev halkı 500-600 yılda iki milyon nüfus oluşturabiliyor?

Apaçık ki hiçbir aile 500 yılda yalnızca üreyerek böyle büyük bir sayıya ulaşamaz. Şu halde geriye rakamın bu kadar artmasının tek diğer yolu olan din değiştirme kalıyordu. Ayrıca bunun böyle olduğuna inanmamız için birçok sebep vardır. İsrailoğulları peygamber soyuydular. Mısır’a göçmüşlerdi; çünkü Hz. Yusuf’un (a.s) iktidarı bir avantajdı. Ayrıca daha önce görmüştük ki, Hz. Yusuf (a.s) Risalet görevinin gereğini yerine getirmek için her fırsatı tam bir şekilde değerlendirmişti. Dolayısıyla İsrailoğulları’nın Mısır’daki beş asırlık iktidarları esnasında Mısırlıları İslam’a döndürmek için ellerinden geleni yaptıklarını düşünmek akla yatkın olacaktır. Bunun sonucu olarak Mısırlılar müslüman oldular ve yalnızca dinlerini değiştirmekle kalmayıp kendilerini Mısırlılardan farklılaştırıp, İsrailoğulları’na benzetecek derecede kültürlerini de değiştirdiler. Tabiatıyla müslüman olmayan Mısırlılar onları yabancı ilan ettiler, tıpkı bugün Hinduların Hindli müslümanlara yaptıkları gibi… Böylece müslüman Mısırlılar kendilerini bu duruma alıştırdılar ve İsrailoğulları’nın birer üyesi oldular. Akabinde Mısırlı milliyetçiler yabancı İsrailoğulları’na zulmetmeye başladıklarında müslüman Mısırlılar da bu zulmün hedefi haline geldi. Dolayısıyla İsrailoğulları Mısır’dan çıktığı zaman onlar da birlikte ülkelerini terketti ve İsrailoğulları’ndan sayıldı.

Yukarıdaki açıklamayı Kitab-ı Mukaddes de teyid etmektedir. Sözgelişi Kitab-ı Mukaddes, Mısır’ı terkettikleri zamanı şöyle dile getirir: “İsrailoğulları Ramses’ten Succoth’a seyretti… ve kendilerine karışmış bir topluluk da onlarla gitti. ” (Çıkış, 12: 37-38); “aralarında karışmış, şevk içinde olan bir topluluk” (Sayılar, ll:4). Giderek müslüman olan bu Mısırlılar “yabancı” olarak adlandırılmaya başlandı: “Hem topluluğunuz hem de sizinle yolculuk eden yabancı (lar) için bir kanun olacak, sonraki tüm nesilleriniz için bir kanun; sizler gibi yabancı (lar) da Rabbin huzurunda olacak, sizin için ve sizinle seyahat eden yabancı (topluluk) için tek bir kanun tek bir düzen olacak”. (Sayılar, 15: 15-16) “Ve ben o zamanda, ‘kardeşleriniz arasındaki unsurları dinleyin ve her kimse ile kardeşi arasında ve dahi onlarla bulunan yabancı(lar) arasında adaletle hükmedin’ diyerek ahkamınızı vazettim”. (Tesniye, 1: 16).

Müslüman olan Mısırlılar için orijinal Kutsal Metinler’de kullanılan ve daha sonra mütercimler tarafından “yabancı” olarak çevrilen terimi şimdi tam olarak bulmak kolay bir iş değildir.

100 Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu;69 onun için secdeye kapandılar.70 Dedi ki: “Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendir. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan O’dur.”

101 “Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkânını) verdin, sözlerin yorumundan da (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada da, ahirette de benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salih olanların arasına kat.”71

102 Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf’un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin.

AÇIKLAMA

  1. Talmud’a göre “Yusuf babasının, yolda olduğunu öğrenince dostlarını, subaylarını ve gözalıcı elbiselerle donatılmış ülke askerlerini bir araya topladı… Yakub peygamberi yolda karşılamak ve Mısır’a kadar eşlik etmek için büyük bir topluluk teşekkül ettirdi. Müzik ve mutluluk her yanı kaplamıştı; herkes, kadınlar ve çocuklar bu muhteşem gösteriyi izlemek üzere evlerin çatılarına çıkmıştı.” (H. Polano, sh. lll).
  2. Bu ayetin tefsirinde ilahi Hidayet’in temellerine karşı olan bir takım ciddi hatalara düşülmüştür. Öylesine ki, bazı kimseler bir saygı nişanesi olarak melik ve azizler huzurunda yerlere kapanmayı şer’i kabul edecek denli ifrata kaçmışlardır. Bir kısmıysa biraz daha sofuca davranıp bu konuda şöyle bir açıklama getirmiştir: “Önceki şeriatlarda, Allah’tan başkasının önünde sadece ibadet secdesi yapmak yasaklanmıştı. İbadet maksadıyla yapılmazsa buna izin verilmişti. Ama şimdi Hz. Muhammed’e (s.a) indirilen şeriatta bu da kesinlikle haram kılınmıştır.”

Böyle yanlış anlamalar; bu ayette secde etmek anlamına gelen “succeden” kelimesinin, halihazır İslam fıkhındaki “elleri, dizleri ve alnı zemine değdirerek yere kapanmak” biçiminde dile getirilen teknik (Istılahî) anlamıyla ele alınışı sonucu oluşmuştur. Oysa “succeden” kelimesi secud’un lugat anlamında yani “baş eğerek selamlama” (batı dillerindeki reverans-Çev.) anlamında kullanılmıştır. Hz. Yusuf’un (a.s) ebeveyni ve kardeşleri o devrin insanları arasında yaygın olan eski bir adet uyarınca (ki bu adet hala bazı toplumlarda yaşamaktadır) Huzurda eğilerek selam vermişlerdi. O devrin insanları saygılarını sunmak, nezaket göstermek veya sadece selamlamak istedikleri kimselerin karşısında ellerini göğüsleri üzerine koyarak eğilmek alışkanlığına sahiptiler. Bu durum Kitab-ı Mukaddes’in birçok yerinde zikredilir: “…ve o (Hz. İbrahim) onların (sözkonusu üç adamın) kendisine doğru geldiklerini görünce çadırın kapısından çıkarak onları karşılamaya koştu ve yere doğru eğilerek onları selamladı.” (Lütfen Kitab-ı Mukaddes’in Arapça tercümesine müracaat ediniz. Tekvin 18: 2-3).

Kitab-ı Mukaddes Heth’in oğulları kendisine bir arazi ve Sare’yi defnetmek için bir mezar verdiğinde Hz. İbrahim’in (a.s) onlara çok müteşekkir olduğunu ve “dikilip, Heth’in oğulları dahil, belde halkına eğilerek selam verdiğini zikreder (Tekvin, 23: 7) ve başka bir yerde de (Tekvin, 23:12) aynı türden davranışa değinir. Her iki durumda da “eğilip selam vermek” biçimindeki davranış Kitab-ı Mukaddes’in Arapçasında “secede” (secde etti) kelimesiyle karşılanmıştır.

Kitab-ı Mukaddes’te zikredilen bu ve benzeri durumlar, l00. ayette geçen hadiseyle ilgili olarak Kur’an’ın “secde” kelimesini ıstılahî anlamda değil lugat anlamında kullandığının kesin delilidir.

Öte yandan Allah’tan başkası huzurunda saygı göstermek amacıyla yapılan, şimdiki İslami anlamıyla secde hareketine önceki şeriatlarca izin verildiğini ileri süren müfessirler yanılmışlardır. Bu anlamda secde tüm şeriatlerde daima yasak olmuştur. Sözgelişi İsrailoğulları’nın Babillerin egemenliği altında bulunduğu esnada Kral Aha-Suerus, Haman’ı tüm prenslerin üstündeki mevkiye çıkarmış ve kölelerine secde edip onu selamlamalarını istemişti. Fakat Yahudiler arasında sıdkı ve velayetiyle tanınan Mordecai ne secde etmiş ne de başını eğmişti (Esther, 3: l-2). Talmud’un aynı konuda söyledikleri gerçekten zikre şayandır:

Kralın köleleri Mordecai’ye şöyle dediler: “Haman’ın huzurunda secde etmeyi, kralın emrini hiçe sayarak niye reddediyorsun ki? Kralın huzurunda eğilip selam durmaz mıyız?” “Aptallar!” diye cevapladı Mordecai, “Bir de sebep istiyorsunuz ha! Dinleyin beni. Toprak olacak birini mi ululayayım? Bir kadından doğma, günleri sayılı birinin önünde mi secde edeyim? Küçük bir çocukken ağlayıp sızlıyan, yaşlanınca ah vah edip duran; günleri öfke ve kızgınlıkla dolu geçen ve sonunda da toprağa dönecek olan böyle bir adama secde etmek, öyle mi? Asla! Ben Ezeli ve Ebedi olan, hiç ölmeyen Allah’ın huzurunda secde ederim. Yalnızca O yüce yaratıcıya, O büyük Melik’e… Başkasına asla!…” (Talmud’tan Seçmeler, Polano,sh. l72).

Kur’an’ın vahyedilişinden bir yıl önce İsrailoğulları’ndan bir müminin yaptığı bu konuşma, meseleyi sonuçlandırmaktadır. Demek ki, Allah’tan başkası huzurunda “secde”de bulunmak için hiçbir açık kapı yoktur.

7l. Hz. Yusuf’un (a.s) dudaklarından en mutlu anında dökülen bu cümleler, gerçek bir müminin faziletleri en takdire şayan bir örnek halinde seyretmeye imkan vermektedir. Bir zamanlar kardeşlerinin kıskınçlık yüzünden kendisini öldürmeye teşebbüs ettikleri, çölden gelme bir adam… Birçok hadisenin ardından şimdi tahtta oturmakta…

Ailesinin tüm üyeleri kıtlık nedeniyle mecbur kalmış, yardım için huzurunda durmaktadır. Eğer onun yerinde dünya iktidarını ele geçirmeyi başarmış bir başkası olsaydı bunu, gücüyle övünmek, başarısıyla büyüklük taslamak, öfkesini çıkarmak, mağlub ettiği düşmanlarını kaba alaylarına maruz bırakmak için bir fırsat olarak kullanacaktır. Bunun tam aksine, gerçek Allah eri tamamiyle farklı biçimde davranır. Aynı şekilde Hz. Yusuf (a.s), büyüklük taslayacağı ve kasılacağı yerde kendini böyle iktidar sandalyesine kadar yükselterek ve uzun süredir ayrı kaldığı insanlarla bir araya getirerek lütuf ve inayetini esirgemeyen Rabbine şükretmiştir. Kardeşlerinden intikam almak, onların bu boyun bükmüş halleriyle alay etmek yerine, olanları hatırlatacak tek bir kelime etmemiş hatta tüm suçu kendisiyle kardeşleri arasını bozan Şeytan’a yükleyerek onları savunmuştur. Hatta bunu gizli bir rahmet olarak bile değerlendirmiştir. Allah’ın kendisini tahta dek yükselttiği takdirinin sırlı vesilelerinden biri olarak… Bunları birkaç kısa cümleyle ifade ettikten sonra kendisini zindanda çürütüp bırakmak yerine hüküm ve mülk bağışlayan Rabbine şükranla yönelmiş ve yaşadığı sürece kendisini mümin ve müslüman bir kul olarak bırakmasını ve öldükten sonra da salihler zümresine katmasını niyaz etmiştir. Ne saf ve yüce bir ahlak örneği!

Tuhaftır ki, Hz. Yusuf’un (a.s) bu konuşması ne Talmud’ta ne de Kitab-ı Mukaddes’te yer almaktadır. Bu kitaplar Hz. Yusuf’un (a.s) kıssasıyla digerleri hakkında tutarsız ve önemsiz ayrıntılarla doludur gerçi ama yine de bu kitapların, manevi değerleri talim eden ve peygamberlerin gerçek ahlakı ve görevleri üzerine ışık tutan böyle şeyleri ihtiva etmemesi gerçekten gariptir.

Böylece kıssanın sonuna gelindiğinde, okuyucuya Kur’an’daki Hz. Yusuf (a.s) kıssasının Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’ta anlatılandan kesin farklarla ayrıldığı tekrar hatırlatılmış olmaktadır. Bu kitaplar üzerine yapılacak mukayeseli bir araştırma gösterecektir ki, Kur’an’daki kıssa, diğer iki kitapta anlatılandan birçok önemli bölümde ayrılmaktadır.Kur’an bazı durumlarda ilave olaylardan haber vermekte, bazı durumlarda bir takım olayları kasten atlamakta, veya Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’da anlatılan

bazı bölümleri nefyetmektedir. Bu yüzden Rasulullah’ın (s.a) bu kıssayı yalnızca Yahudilerden işittiği şekliyle aktardığını iddia etmek için kimseye açık kapı kalmamaktadır.

*Böyle bir mukayese için, okuyucu Malik bin Nebi’nin “Kur’an-Kerim Mucizesi” (Yağmur Yayınları, İstanbul) adlı eserine başvuralabilir. (Çev.)

103 Sen şiddetle arzu72 etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.

104 Oysaki sen buna karşı onlardan bir ücret te istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir ‘öğüt ve hatırlatmadır’.73

105 Göklerde74 ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, onlar ona sırtlarını çevirip giderler.75

106 Onların çoğu Allah’a iman etmezler de ancak şirk katıp durmaktalar76 onlar.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayetteki uyarının önemini tam anlamıyla kavrayabilmek için bu sure için yazılan girişte zikredilen arka planı gözönünde bulundurmamız gerekir. Kureyş gerçek bir peygamber olup olmadığını güya sınamak için Rasulullah’ı bir toplantıya çağırmıştı. Rasulullah (s.a) oraya vardığında bir ön açıklama getirmeden şu soruyu ortaya attılar: İsrailoğulları Mısır’a niçin gitti? Buna cevaben Rasulullah (s.a) da bu sureyi okudu. Kureyş madem ki bu sorunun çok ani olacağını ve cevap vermek için hazırlık yapılacamayacağını biliyordu; bu durumda verilen cevap karşısında onun Allah Rasulü olduğuna inanması beklenirdi. Fakat o kadar inatçıydılar ki, buna rağmen inanmadılar. Allah onların niyetlerini bildiğinden mealen şöyle diyerek elçisini uyarıyordu: “Her ne kadar seni bizzat tabi tuttukları imtihanı başardıysan da, çoğu

inanmayacak; zira hakikatı bulma endişelerinde samimi değiller. Bu surenin vahyedilişi, Kur’an’ın senin uydurman değil, Allah’ın mesajı olduğunu sonunda ispatlasa bile yine inanmayacaklar. Çünkü gerçek kasıt ve niyetleri öyle veya böyle senin Risaletini reddetmektir. Şimdi küfürleri için başka mazeretler icad edecekler.”

  1. Bu uyarı Rasulullah’ın (s.a) düçar olduğu bir hatayı düzeltmek amacıyla değil, yalnızca soru soranlara, Allah’ın gerçek niyetlerini bildiğine dair dolaylı bir uyarıdır. Şöyle: “Ey inatçılar güruhu, bu sure sizlere bir ayna olsun diye önünüze kondu. Rasulümüzden Kur’an’ı uydurmadığına dair delil istiyorsunuz. Eğer siz ma’kul ve samimi insanlar olsaydınız, bizzat kendi sınamanızın sonucuna binaen hakikatı kabul ederdiniz. Fakat sizler inatçı insanlarsınız ve hala Kur’an’ı inkar ediyorsunuz?”
  2. Hz. Yusuf (a.s) kıssasının sona ermiş bulunduğu esnada Kur’an bu fırsatı değerlendiriyor ve temel mesajı iletiyor; zira bu kitapta kıssalar sırf hikaye anlatmış olmak için zikredilmemektedir. Böylece Rasulullah’ı (s.a) bizzat davet eden ve kıssayı dikkatle dinleyen müşriklere mesajın özü birkaç kısa cümleyle iletilmiş olmaktaydı. (l05-lll. ayetler).
  3. Bu, Allah’ın tüm yeri ve gökleri kaplayan ayetlerini gözardı edip görmezlikten gelenlerin kayıtsızlığına karşı bir uyarıdır ve böylelerine sağlam gözlemler yaparak hakikatı araştırmayı tavsiye etmektedir. Zira eşya (nesneler) yalnızca birer “şey” değil, Hakk’a işarette bulunan birer ayettir de; şu halde araştırmacı, bu ayetlere hayvanlardan farklı biçimde bakmalıdır. Böyle olmalıdır çünkü ağacı, dağı, suyu… bir hayvan da görmektedir, fakat onlar için sadece ağaç, dağ ve su olmaktan ibarettir ve duyuları aracılığıyla onlardan ihtiyaçları yolunda faydalanır. Fakat Allah insana eşya (nesneler) üzerinde derin derin düşünebilsin ve bu ayetleri aracılığıyla hakikatı araştırsın diye, onların maddi ve fiziki görünümlerinin ötesini kavrayabilmesini sağlayacak bir akıl ihsan etmiştir. İnsanların hakikatı keşfedememesinin ve dalalete düşmesinin nedeni eşyayı “ayetler” olarak mütalaa etmemeleri ve eşyanın bu vechesinden yüz çevirmeleridir. Eğer onlar peygamberlerin mesajına bile bile zihinlerini kapamasalardı, bu mesajı kavramaları onu kendilerine rehber edinmeleri hiç de zor olmayacaktı.
  4. Başka ilahları Allah’a eş koşmalarının nedeni Allah’ın Sırat-ı Müstakim’e giden yolu gösteren işaret levhaları mesabesindeki ayetlerinden yüz çevirmeleridir. Böylece yoldan sapmakta ve dikenli çalılar arasında yitip gitmektedirler. Gerçi çoğu hakikatı bütünüyle gözden kaçırmamıştır ve Allah’ı bir yaratıcı, bir Rabb olarak inkar etmemekte ancak O’na şirk koşmaktadır. Yani, Allah’ın varlığını inkar etmemekte fakat, O’nun zatına, sıfatlarına, kudret ve haklarına ortak olan başka ilahlara da inanmaktadır. Eğer gökler ve yerdeki ayetleri bu bakış açısıyla müşahade etselerdi hiçbir zaman şirke düşmezlerdi, zira her yer ve şeydeki bu ayetlerin, Allah’ın birliğinin birer delili olduğunu keşfedeceklerdi.

107 Şimdi bunlar, kendilerine Allah’ın azabından kapsamlı bir bürümenin gelivermesinden veya onların hiç haberleri yokken kıyametin onlara apansız gelmesinden kendilerini güvende mi buldular?77

108 De ki: “Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah’a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzih ederim,78 ben müşriklerden değilim.”

109 Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?79

AÇIKLAMA

  1. Bu soru, hayat karşısında tavır almada, tehlikelere karşı geçici bir güven hissi ve uzun bir ömür sürüleceği düşüncesiyle oluşan kayıtsızlıktan insanları sakındırmak için ortaya konmuştur. Böyle düşünenlere göre problemler pekala uzak bir “geleceğe” ertelenebilir.

Besbelli ki bu yanlış bir tavırdır; çünkü hiçbir insanın belli bir zamana kadar yaşama garantisi olmadığı gibi, hiç kimse ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmez. Bu yüzden soru şunu demek istemektedir: “Günlük tecrübeleriniz size bir dakika sonrasında bile ne olacağını söylemezken, geleceğiniz size nasıl gizli olmaz? Dolayısıyla hikmet şunu gerektirir ki, geleceğiniz için şimdi hazırlık yapmalısınız ve bulunduğunuz yolun “doğru yol” olup olmadığını enine boyuna düşünmelisiniz. Gittiğiniz yolun “doğru yol” olduğunu gösterecek herhangi bir sağlam deliliniz var mı? Yerde ve göklerde seçiminizi destekleyecek herhangi bir sağlam deliliniz bulunmakta mı? Sizden önce bulunduğunuz yola koyulmuş insanlar hedeflerine güven içinde ulaşabilmişler mi? Kısaca, bu yolu izlemekle kendi döneminiz ve kültürünüzde ulaştığınız sonuçlar doğru yolda olduğunuzu ispatlamakta mı?”

  1. Yani, “Allah onların kendisine izafe ettikleri şeylerden kesinlikle münezzehtir. Şirk’e düşmüşlerin kendisine atfettiği her türlü zaaf ve noksanlıktan, sırf sahip oldukları Tanrı tasavvurunun mantıki sonucu olarak kendisine atfettikleri her türlü kusur, hata ve kötülükten münezzehtir.”
  2. Çok kapsamlı olan bir konu burada bir kaç cümleye sığdırılmıştır. Bu ifadeyi şöyle açıklamak mümkündür: “Ey Muhammed! Bu insanlar seni dinlemez, çünkü sana bir Allah Rasulü olarak inanmaları onlar için pek kolay bir şey değil, zira sen onların kentinde doğmuş ve aralarında başkaları gibi yaşamış bir beşersin yalnızca. Oysa bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur. Bu ilk kez vuku bulmuyor ki? Senden önce gönderilen bütün bepgamberler de beşer idiler ve gönderildiği insanlarla aynı ortamı paylaşmışlardı. Bir kente bir yabancının gelip şöyle dediği duyulmamıştı: “Ben size peygamber olarak gönderildim. Her ne kadar -Musa, İsa, İbrahim, Nuh (aleyhimüsselam) gibi- kavimlerini ıslaha memur peygamberler, kendi beldelerinde doğmuş ve kavimleriyle aynı ortamı paylaşmışlarsa da…” Şu halde mezkur ifade müşriklere doğrudan şunu anlatmak istemektedir: “Şimdi Rasulü kabul mü edeceğinize yoksa böyle mesnedsiz telakkilerle red mi edeceğinize karar vermeli, yolunuzu seçmelisiniz. Seyahat edip durmada ve peygamberleri yalanlayıp hevalarına uyanların akıbetini hep görmektesiniz. İşte, Ad, Semud, Medyen, Lut ve diğer kavimlerin harabeleri yolunuz üzerinde! Size, ahirette onların ne tür acıklı azaba düçar olduklarını, muttakilerin ise nasıl mutlu bir hayat süreceklerini hatırlatmalarına rağmen bunlardan hiç mi ibret almıyorsunuz?”

110 Öyleki peygamberler, umutlarını kesip de, artık onların gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir; biz kimi dilersek o kurtulmuştur. Suçlu-günahkârlar topluluğundan zorlu-azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir.

111 Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’80 ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “İnsanın doğru yolu bulması için gerekli şeyleri tüm ayrıntılarıyla vermektedir.” Bazıları “herşeyin ayrıntısı” sözünü dünyada varolan herşeyin ayrıntısı anlamına alıyorlar. Dolayısıyla Kur’an’da matematik, fizik, tıb vs.ye ait ayrıntıları bulamayınca tereddüde kapılıyorlar. Oysa Kur’an yalnızca “hidayet” konusunda gerekli tüm ayrıntıları verdiğini söylemektedir. Çünkü hidayet için gönderilmiştir ve hidayeti asıl itibariyle ilgilendiren herşeyin ayrıntılarını ihtiva etmektedir.
Kuran

Yusuf Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.