Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Az Bulutlu
İstanbul
23°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C
Cum 21°C

112 – İhlas Suresi | İbn Kesir Tefsiri

(Mekke’de nazil olmuştur.)

112 – İhlas Suresi | İbn Kesir Tefsiri

İhlas Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1 — De ki: O Allah, bir tektir.

2 — Allah’tır, Samed’dir.

3 — Doğurmamış ve doğurulmamıştır.

4 — Hiç bir şey O’na denk değildir.

Bu sûrenin nüzul sebebi daha önce geçmişti. İkrime der ki: Yahudîler; biz Allah’ın oğlu Uzeyr’e tapıyoruz, dediler. Hıristiyanlar da; biz Allah’ın oğlu Mesih’e tapıyoruz, dediler. Mecûsîler; biz aya ve güneşe tapıyoruz, dediler. Müşrikler; biz putlara tapıyoruz, dediler. Bunun üze­rine Allah Teâlâ da Rasûlüne: «De ki; O Allah, bir tektir.» âyetini in­dirdi. O, birdir ve tektir. Benzeri olmadığı gibi veziri, şeriki, dengi de yoktur. Bu ifâde isbât sadedinde yalnızca Allah için kullanılır. Başka birisi için kullanılmaz. Çünkü O, sıfatlarının ve fiillerinin tümünde en mükemmelidir.

«Allahtır, Samed’dir.» İkrime, îbn Abbâs’tan nakleder ki: Bütün mahlûkâtm ihtiyâç ve isteklerinde kendisine dayandıkları zâttır. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs’tan nakleder ki; o, bu âyete şöyle mânâ ver­miştir: O, lutfunda mükemmel olan efendidir. Şerefi en üstün olan Şe­riftir. Azameti en yüce olan Azîm’dir. Hilmi en mükemmel olan Halîm’-. dir. İlmi en mükemmel olan Alîm’dir. Hikmeti kemâle ermiş bulunan Hakîm’dir. Her türlü şeref ve yücelikte mükemmelin kendisidir. O, Al­lah’tır tenzih ederiz O’nu. O’nun sıfatları bunlardır. O’ndan başkası için bu sıfatlar kullanılmaz. O’nun dengi yoktur. O’nun gibi hiç bir şey yoktur. Vâhid, Kahhâr olan Allah’ı teşbih ederiz.

A’meş, Şekîk kanalıyla Ebu Vâil’den nakleder ki Samed kelimesi; efendilikte son dereceye varmış olan efendi demektir. Âsim da bu riva­yeti Ebu Vâil kanalıyla tbn Mes’ûd’dan nakleder.

Mâlik, Zeyd İbn Eslem’den naklen der ki: Samed; efendi, demek­tir. Hasan ve Katâde de; yaratıklarından sonra bakî kalan, demektir derler. Yine Hasan der ki: Samed; hiç zeval bulmayan Hayy ve Kay-yûm, demektir. îkrime ise; kendisinden hiç bir şey çıkmayan ve bir şey yemeyen anlamına gelir, der.

Rebî’ İbn Enes; Samed, doğmamış ve doğurulmamış olan demek­tir. Sanki o ikinci âyetteki: «Doğurmamış ve doğurulmamıştır.» kavlini Samed’in tefsiri olarak kabul etmektedir ki bu, sağlam bir tefsirdir. Bu konuda İbn Cerîr’in Übeyy îbn Kâ’b’tan naklettiği hadîs yukarıda geç­mişti. O hadîs te açıkça bu mânâyı destekler.

Abdullah İbn Mes’ûd, Abdullah İbn Abbâs, Saîd İbn Müseyyeb, Mü-câhid, Abdullah İbn Büreyde, İkrime, Saîd îbn Cübeyr, Atâ İbn Ebu Rebâh, Atıyye el-Avfî, Dahhâk ve Süddî; Samed kelimesinin, Jcarnı ol­mayan, anlamına geldiğini belirtirler.- Süfyân es-Sevrî de Mansûr kana­lıyla Mücâhid’den; Samed kelimesinin, içinde boşluğu bulunmayan an­lamına geldiğini bildirir. Şa’bî ise bu kelimenin, yemek yemeyen ve içecek içmeyen demek olduğunu söyler. Abdullah İbn Büreyde de bu­nun; parlayan nûr anlamına geldiğini, bildirir. Bütün bu rivayetleri İbn Ebu Hatim, Beyhâkî, Taberânî rivayet edip anlatırlar. Ebu Ca’fer îbn Cerîr Taberî de bunların çoğunu kendi isnâdıyla beraber nakleder ve der ki; Bana Abbâs İbn Ebu Tâlib… Büreyde’den nakletti ki —ben onun bu ifâdeyi peygambere kadar ulaştırdığını biliyorum— Samed; karnı olmayan, demektir. Bu, gerçekten garîbtir. Doğru olan, bunun Abdul­lah Ibn Büreyde’den mevkuf olarak nakledilmesidir.

Hafız Ebu’l-Kâsım et-Taberânî Sünnet bahsinde, Samed kelimesinin tefsîriyle ilgili yukarıda söylenenlerin pek çoğunu irâd ettikten sonra şöyle der: Bütün bunlar, sahihtir. Bu, Azîz ve Celîl olan Rabbımızm sı­fatlandır. İhtiyâçlar konusunda kendisine başvurulan O’dur. Cömert­liği ve lütufkârlığı son haddine ulaşmış olan O’dur. O, karnı olmayan, yeyip içmeyen Samed’dir. Ve O, yaratıklarından sonra bakî kalandır. Beyhâkî de buna benzer bir rivayeti nakleder.

«Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.» Ne onun çocuğu vardır, ne babası, ne de eşi. Mücâhid, «Hiç bir şey O’na denk değildir.» kavline; O’nun eşi yoktur, diye mânâ vermiştir. Bu, Al­lah Teâlâ’mn şu kavli gibidir: «Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Onun nasıl çocuğu olabilir? O’nun bir eşi de yoktur. Ve her şeyi O ya­ratmıştır. O, her şeyi en iyi bilendir.» (En’âm, 101) Yani O, her şeyin sahibi ve yaratanıdır. Öyleyse yaratıklarından O’nun benzeri ve eşi, ya­hut O’na yaklaşan nasıl bulunabilir? O, yücedir, mukaddestir, münez­zehtir. Tıpkı Allah Teâlâ’mn diğer âyet-i kerîme’lerde buyurduğu gibi: «Bir kısım kimseler: Rahman çocuk edindi, dediler. Andolsun ki; orta­ya çok kötü bir şey attınız. Neredeyse gökler parçalanacak, yer yarıla­cak ve dağlar göçecekti; Rahmân’a çocuk isnâd etmelerinden ötürü. Oysa Rahmân’a çocuk edinmek yaraşmaz. Çünkü göklerde ve yerde olan her şey, Rahmân’a kul olarak gelecektir. Andolsun ki, ilmi onlan ku­şatmış ve teker teker saymıştır. Hepsi kıyamet günü O’na tek olarak gelecektir.» (Meryem, 88-95) Ve yine Enbiyâ sûresinde şöyle buyurmak­tadır: «Dediler ki: Rahman çocuk edindi. O’nun sânı yücedir. Hayır, onlar ikram edilmiş kullardır. Onlar sözle asla O’nun önüne geçemez­ler. Ancak O’nun emriyle hareket ederler.» (Enbiyâ, 26-27) Sâffât sû­resinde ise şöyle buyurur: «O’nunla cinler arasında bir neseb bağı uy­durdular. Andolsun ki; cinler de, onların götürüleceklerini bilmektedir­ler. Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.» (Sâffât, 158-159) Buhârî’nin Sahîh’inde buyurulur ki: İşittiği eziyyetlere Allah’tan daha çok sabreden hiç bir kimse yoktur. Kullar O’nun çocukları olduğunu iddia ederler de O, yine kendilerini rızıklandmp sağlıklı oiaraK yaşatır. Buhârî der ki: Bize Ebû Yemân… Ebu Hüreyre’den nakletti ki; Rasü-lullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Azîz ve Celîl olan Allah buyurdu ki: Âdemoğlu hiç hakkı yokken Beni yalanladı. Hiç yeri yokken Bana küfretti. Onun Beni yalanlaması; beni ilk yarattığı gibi geri döndüremez, deme-sidir. Halbuki ilk yaratma, Benim için geri döndürmeden daha zor de­ğildir. Onun Bana küfrü ise; Allah çocuk edindi, demesidir. Halbuki Ben, bir ve tekim. Doğurmamış ve doğurulmamış olan Samed’im. Eşi ve benzeri bulunmayanım. Bu rivayeti aynı şekilde Abdürrezzâk… Ebu Hüreyre’den nakleder. Ancak bu şekliyle her iki rivayette de Buhârî münferid kalmıştır.[1]

İzahı

Buradaki «O» zamiri, şe’n içindir. «Allah bir tektir.» dediğimizde; o, O’nun şe’ni demektir. Sözgelimi siz; Zeyd dışarı çıkmıştır, dediğinizde; onun o andaki hali böyledir, demek istemişsinizdir. Yani mes’ele şudur: Allah bir tektir, O’nun ikincisi yoktur. Burada o zamiri (gramer yönün­den) mübtedâdır, arkasından gelen cümle de bunun haberidir. Zami­rin bir mercie ihtiyâcı yoktur, çünkü o, müfred hükmündedir. Tıpkı si­zin; Zeyd senin çocuğundur, sözünüz gibi. Yani o, mânâ bakımından daha başlangıç durumundadır, mübtedâdır. «Allah bir tektir.» kavli, Al­lah’ın bütünüyle ondan ibaret olduğu bir şe’ni (hali) ifâde eder. Zeyd’-in babası gitmiştir, sözü ise böyle değildir. Çünkü Zeyd ve babası git­miştir, sözleri farklı iki mânâya delâlet eder. Binâenaleyh bunların ikisinin birleştirilmesini gerektiren bir edat lâzımdır. İbn Abbâs (r.a.) tan nakledilir ki: Kureyş’liler Hz. Muhammed’e; bizi kendisine davet ettiğin Rabbını bize anlat, demişler de bu âyet nazil olmuş. Yani nite­liğini sorduğunuz zât, o bir tek olan Allah’tır. Bu takdirde (gramer ba­kımından) «bir tektir» sözü hazfedilmiş olan bir mübtedânın haberi olur. Yani o bir tektir, demektir. Bu da aynı mânâya gelir.

Akıl bakımından O’nun bir tek olduğuna gelince; âlemin yaratıl­masında ve idaresinde, ya tek başına O, yeterli olacaktır veya olmaya­caktır. Eğer yeterli olursa diğeri lüzumsuz olacaktır ve ona ihtiyâç du­yulmayacaktır. Bu ise, O’nun eksik olduğunu gösterir. Eksik olan da tanrı olamaz.

Eğer âlemin yaratılması ve yönetilmesinde bir tek tanrı yeterli de­ğilse; o zaman bu eksik demektir. Akıl, failin mef’ûle (etkilenenin et­kileyene) muhtâc olmasını gerekli kılar. Fail ise mef’ûl için yeterlidir. Birden fazla fâii bulunması halinde bir failin diğerine tercih edilmesini gerektiren bir neden bulunmaz. Bu ise sonsuza kadar sayısız faillerin bulunmasını öngörür ki muhaldir. Öyle ise iki tanrının bulunması mu­haldir.

Diğer taraftan, iki yaratıcıdan birisi fiillerinden bir kısmını diğe­rinden ya gizleyecektir veya gizleyemeyecektir. Gizleyebilirse; gizleme­si diğerinin bundan habersiz olması demektir. Gizleyemezse bu takdir­de onun âciz olması îcâbeder.

Hem biz iki yok farzetsek ve bu yok olanlar da vücûdu mümkün olsa bu ikisinden biri o yoku var etme gücüne sahip olmazsa, onlardan her birisi âciz olur. Âciz ise tanrı olamaz. Birisinin var etmeye gücü yetse de diğerinin yetmese, diğeri ilâh olabilir. Hepsi birlikte muktedir olurlarsa ya birleşerek yoku var edeceklerdir ki, bu takdirde her biri diğerinin yardımına muhtaç olur. Binâenaleyh her biri âciz olacaktır. Eğer iki ilâhtan her biri yoku var etmeye başlı başına muktedir olursa ve bunlardan birisi de yoktan var edecek olursa, ikincisi ya var etme gücüne sahip olduğu halde var etmemiş olacaktır ki bu, muhaldir. Eğer var etme gücüne sahip olamazsa bu takdirde birincisi ikincisinin kudre­tini ortadan kaldıracaktır ve o birincinin gücü altında ezilip âciz duru­ma düşecektir. Bu takdirde de o, tanrı olamayacaktır.

Eğer derseniz ki: Birisi kendi gücünün yettiğini yoktan var ederse, var ettikten sonra onun kudreti yok olmuştur, bu takdirde diğerinin kendi nefsini âciz kılması gerekecektir. Ben derim ki: Birisi kendi gücü dâhilinde bulunanı yoktan var edince, onun var etme gücü tükenmiş olacaktır. Var etme gücü tükenen ise âciz olmaz, ancak ortak olan di­ğeri kendi gücünü tüketmemiş olacaktır. Yani birinin gücü diğerinin gücü nedeniyle tükenmiş olacaktır ki bu da ona acz isnadıdır.

«Allah’tır, Samed’dir.» Bu kelime mef’ûl anlamında bir fiildir. Kendisine yönelindi, dayanıldı, anlamına gelir. Bu, ihtiyâçlar halinde kendisine dayanılan efendidir. Mânâ şöyle olur: Sizin tanıdığınız Allah O’dur. Göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu kabul ettiğiniz ve sizi ya­rattığını i’tirâf ettiğiniz O Allah, bir tektir, eşi yoktur ve bütün mah-lûkât O’na dayanır. Ve hiç bir kimse O’ndan müstağni olamaz ama O, hepsinden müstağnidir, onlara gereksinme duymaz.

«Doğurmamıştır.» O’nun cinsi yoktur ki kendi cinsinden bir arka­daş edinebilsin de birlikte doğum yapmaları sağlansın. Allah Teâlâ’rnn «Onun nasıl çocuğu olur ki eşi yoktur» kavli de bu mânâya delâlet eder. «Doğurulmamıştır.» Çünkü doğurulan, sonradan meydana gelmedir ve cisimdir. Halbuki O, Kadîm’dir varlığının başlangıcı yoktur. Eğer Kadîm olmazsa hadis (sonradan meydana gelmiş) olması gerekir. Çünkü ara­larında aracı bulunmayacaktır. Sonradan meydana gelmiş olsaydı, ikin­ci bir sonradan meydana gelmiş olana ihtiyâç duyacaktı. İkincisi üçün­cüye ve böylece teselsül edecekti. Teselsül ise bâtıldır. O, cisim değil­dir. Çünkü cisim bileşik nesnelerin adıdır. Eğer cisim olsaydı, onun her bölümünün kemâl nitelikleriyle nitelenmiş olması gerekirdi. Bu takdir­de de onun her bölümünün ilâh olması îcâbederdi. O halde böyle demek fâsid bir söz olur. Tıpkı iki ilâhın varlığım söylemek veya kemâl sıfatıy­la muttasıf olmayan bir tanrının varlığını söylemek gibi. Yani zıdla-nyla nitelenme durumu meydana çıkar. Bu ise sonradan meydana gel­menin özelliklerindendir ki Allah için muhaldir.

«Hiç bir şey O’na denk değildir.» O’na denk olan ve benzer hiç bir şey yoktur. Müşrikler; peygamberden, davet ettiği tanrısını anlatma­sını istediklerinde; Allah Teâlâ’nm sıfatlarını ihtiva eden bu âyet kendişine vahyedildi. «O, Allah’tır.» kavli, O’nun eşyanın yaratanı ve yok­tan var edeni olduğuna işarettir. Yaratma ve yoktan var etme kavlinin içinde de kudret ve bilgi sahibi olduğu özelliği yer alır. Çünkü yarat­ma, kudreti ve bilgiyi gerektirir. Çünkü son derece muhkem, düzenli, nizamlı ve intizamlı bir meydana geliş, ancak yaratma adını alır. Bu nitelikler ise diri olması sebebiyle Allah Teâlâ’nm vasfıdır. Çünkü kudret ve bilgi sıfatlarıyla muttasıf olan zâtın mutlaka diri olması îcâbeder. Diri olunca da duyan, gören, konuşan ve irâde eden gibi diğer kemâl sıfatlarının da bulunması gerekir. Çünkü tanrı bu sıfatlarla nitelendi­rilmiş olmasaydı, bunun zıdlarıyla nitelendirilmesi gerekirdi ki bunlar eksikliğin ifadesidir. Aynca sonradan meydana gelmenin göstergesidir. Öyleyse Kadîm olan bir zâtın o niteliklerle nitelenmesi müstahîl olur. «Bir tektir» kavli ise birlik sıfatıyla muttasıftır, demektir. Yani ortağı yoktur ve O, yokları var etmede tek basınadır, demektir. Gizlileri bil­mede tek basınadır. «O, Samed’dir» kavli, O’nun kendinden başka hiç birine muhtaç olmadığını gösterir. Kendinden başka hiç bir şeye muh­taç olmayınca da, başkalarına gereksinme duymuyor, demektir. Halbu­ki herkes O’na ihtiyâç duyar. «Doğurmamıştır.» kavli; benzerlik, eş ve cinsi reddetmektedir^ «Doğurulmamış» kavli de sonradan meydana gel­meyi reddetmektedir. Öncelikle kadîm olma vasfını isbât etmektedir. «Hiç bir şey O’na denk değildir.» kavli ise, herhangi bir şeyin O’na benzer olması durumunu ortadan kaldırmaktadır. Benzerliğin reddedilmesi geç­mişle ilgili bir olaydır, şu anda da reddini göstermez halbuki kâfirler şu anda onun benzerlerinin bulunduğunu iddia ediyorlar sözüne gelin­ce; bu, sapıklığa dalmaktan başka bir şey değildir. Çünkü eğer geçmiş­te onun benzeri yoksa, zorunlu olarak şu anda da benzeri olmayacaktır. Sonradan meydana gelen, öncesiz olana (Kadîm) denk ve benzer ola­maz. Kâfirlerin sözünün özü ise şirke, teşbihe ve Allah’ın gücünü yok etmeye yöneliktir. Belirttiğimiz gibi sûre bütün bunları reddetmekte­dir.[2]

İmâm İbn Teymiyye der ki: Hişâm İbn Hakem ve Muhammed İbn Kerrâm ile onlara uyanlardan Allah’ın cisim olduğunu söyleyenler «Al­lah Samed’dir» kavlini delil getirirler. Onlar derler ki; O, Samed’dir. Samed, karnı olmayan demektir. Bu ise ancak ses çıkaran cisimler için’ bahis mevzuudur. Çünkü bu cisimlerin karnı olmaz. Dağlar ve kayalar gibi ve yine taştan yapılan direkler gibi. Bu sebeple bu âyetin tefsirinde; Samed; kendisinden bir şey çıkmayan ve kendine bir şey girmeyen, ye-yip içmeyen demektir, demişlerdir. Bunların olumsuzluğu ise ancak cisim olan şeyler için düşünülebilir. Derler ki: Samed’in aslı birleşme­dir, mal biriktirmek de buradan gelir. Bu ise ancak toplanabilen cisim­ler için düşünülebilir. Bunu reddedenlere gelince; onlar derler ki: Sa­med, ayrılıp bölünmesi caiz olmayan şeydir. Evrendeki her cismin ise ayrılıp bölünmesi caizdir. Ve yine derler ki: O, bölünme ve ayrışmayı kabul etmeyen bir tektir. Evrende bulunan her cismin, bölümlere ay­rılması ve parçalanması caizdir. Ve onlar derler ki: Siz ona cisimdir derseniz, bu takdirde o; cevherlerden ya da madde ve suretten mürek-keb bir bileşik olacaktır. Mürekkeb ve bileşik olan şey ise parçasına muhtaç olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ Samed’dir. Samed ise başkasın­dan müstağni olan şeydir, dolayısıyla bileşik olan şey samed olmaz. İbn Teymiyye’nin sözü burada son buluyor.

Râzî de der ki: Müşebbihe’nin câhillerinden bir topluluk bu âyeti delil getirerek, Allah Teâlâ’nın cisim olduğunu söylemişlerdir. Bu ise bâ­tıldır. Çünkü biz O’nun bir tek olmasının cisim olmasına aykırı oldu­ğunu açıklamıştık. Binâenaleyh bu âyetin mukaddimesi, Samed’den bu mânânın kasdedilmiş olmasının imkânsızlığını gösterir. Bu tefsire göre; samed, üst üste binmiş olan cisimlerin niteliğidir. Allah ise bundan mü­nezzehtir. Öyleyse bu ifâdenin mecaz anlamına hamledilnıesi gerekir. Bunun sebebi ise şudur: Bu şekilde olan bir cismin başkasından etkilen­mesi ve te’sîr altında kalması imkânsız olur. Bu da Allah Teâlâ’nın ken­diliğinden vâcib olduğunu, varlığında değişmenin imkânsız olduğunu, bütün sıfatlarıyla birlikte beka sıfatının da bulunduğunu gösteril. Râ-zî’nin görüşü de burada son buluyor.

Ben derim ki: Samed kelimesinin te’vîli konusunda en sahîh görüş bizim ilk zikrettiğimiz görüştür. Bu görüş İbn Cerîr’in ve başkalarının Arap dilinde bu kelimeden çıkarmış oldukları anlamdır, (Bu kelimenin mânâsı konusunda iki meşhur görüş vardır. Birincisi; samed, karnı ol­mayan şeydir. İkincisi; ihtiyâçlar halinde kendisine başvurulan efendi, demektir. Birinci görüş, sahabe ve tabiînden selef-i sâlihîn’in ekseriyeti­nin görüşü ile lügat ehlinden bazılarının görüşüdür. İkinci görüş ise, selef ve haleften bir taifenin görüşü ile lügat bilginlerinin hepsinin gö­rüşüdür.) Bu kesinleştiğine göre, bunun ötesinde ikinci görüşe gerek kalmaz.

Üçüncü olarak İbn Teymiyye der ki: Nasıl Allah Teâlâ’yı her türlü ayıp ve eksiklikten tenzih etmek gerekiyorsa, yaratıklarından herhangi bir şeye benzemekten de tenzih etmek gerekir. O’nun için sabit olan kemâl sıfatlarından hiç birine benzemediğini belirtmek îcâbeder. Bu iki tür tenzih Allah için vâcib olan tenzihleri ifâde eder ve bu sûre her iki tenzih şekline de delâlet eder. Çünkü «Hiç bir şey O’na denk değildir.» kavlindeki «bir» ifâdesi benzerlik ve ortaklıkları nefyetmektedir. «Sa-med’dir» ifâdesi ise bütün kemâl sıfatlarını ihtiva etmektedir. Binâen­aleyh her türden eksiklikler Allah Teâlâ’dan nefyedilmektedir. Yara­tıklara hâs olan her şey eksikliktir ve bunun Allah Teâlâ’dan tenzih edil­mesi icâbeder. Allah’ın tavsif edildiği şeyler bunun hilâfmadır. Kullar bu sıfatlardan ilim, kudret, rahmet ve benzeri ona uygun düşen nite­liklerle nitelenirler. Çünkü bunlar eksiklik değil, Allah tarafından tes-bît edilmiş olan Özelliklerdir. Bunlar Allah için kabul edilir, ancak hiç bir şekilde yaratıklar O’na benzemek şöyle dursun, yaklaşacak biçimde bile isnâd edilmez. Hattâ Allah’ın cennette yaratmış olduğu yiyecek, içe­cek ve giyeceklerden hiç birisi dünyada yarattığına benzemez. Her ikisi de yaratılmış olmakla beraber, aralarında yalnız isim birliği vardır. Al­lah Teâlâ mahlûkâtın kendi aralarındaki benzerliklerinden uzak olarak yaratandır. Allah Teâlâ kendisine Alîm, Halîm, Rauf, Rahim, Semî’, Ba-sîr, Azız, Melik, Cebbar ve Mütekebbir gibi isimleri vermiştir. Ve bazı yaratıklarını da bu isimlerle zikretmiştir. Ancak yaratıklardan hiç bi­risi bu isimlerle anlamların hiç birisinde yaratıcıya benzer veya denk değildirler.

Dördüncüsü: İhlâs sûresinin Kur’ân’m üçte birine denk olduğuna dâir yer alan ve bizim de daha önce zikretmiş olduğumuz hadîsle ilgili görüştür. Bu konuda değişik görüşler zikredilmiştir. Ebu’l-Abbâs İbn_ Süreye der ki: Kur’ân, üç bölüm olarak indirilmiştir: Üçte biri ahkâm,

üçte biri vaad ve vaıd, üçte biri de isimler ve sıfatlardır. Bu sure, ısim-leri ve sıfatlar^ içinde toplamıştır.

tmâm Gazzâlî merhum Cevahir el-Kur’ân’da der ki: Kur’ân’ın asıl görevi; Allah’ı bildirmek, âhireti bildirmek, sırât-ı müstakimi bildirmek­tir. Asıl bilgi bu üçünün bilgisidir. periye kalanlar buna bağlıdır. İhlâs sûresi bu üçten birini ihtiva eder ki bu, Allah’ı tanımak, O’nun kudsiyye-tini kabul edip cins ve tür bakımından her türlü ortaklıktan uzak ola­rak O’nun birliğini açıklamaktır, tşte bu; asıl, fer’ ve denkliğin nefyi ile kasdedilen husustur. Qazzâlî der ki: Samed niteliği ise O’nun varlık­ta kendinden başka hiç birine muhtaç olmayan efendi olduğunu iş’âr et­mektedir. Evet burada âhiret ve sırât-ı müstakimden bahis yoktur. Bu sebeple İhlâs sûresi Kur’ân’ın üçte birine denktir. Yani Kur’ân’m üç temel esâsından birini anlatmaktadır. Nitekim hacc, Arafat’ta durmaktır sözü de böyledir. Yani haccın asıl hükmü Arafat’ta durmaktır. Ge­riye kalanlar buna bağlıdır.

İbn el-Kayyim el-Cevzî, Zâd el-Meâd’da der ki: Rasûlullah (s.a.), .sabah namazının sünnetiyle vitirde îhlâs ve Kâfirûn sûrelerini okurdu. Bu ikisi ilim ve amel birliği ile bilgi ve irâde birliğini, inanç ve maksad birliğini birleştiren iki sûredir. İhlâs sûresi inanç ve bilgi birliğini ihtiva eder. Her ne şekilde olursa olsun, Allah Teâlâ için ortaklığı mutlak an­lamda reddeden birliğin tesbîtini gerektiren şeyleri ihtiva etmektedir. Samediyyet ise O’na hiç bir şekilde eksikliğin İlişemeyeceği, kemâl sı­fatlarının hepsinin isbâtıdır. Baba ve çocuğun nefyi ise samediyyet sı­fatının gereğidir. O’nun muhtaç olmayışının ve birliğinin icâbıdır. Teş-bîh, temsil ve benzerin reddi demek olan denkliğin nefyi ise, yine bu sûrede yer alan bir diğer husustur. Öyleyse bu sûre Allah için her kemâli isbât etmekte, her noksanlığı da reddetmekte, benzer ve eşlik konusun­da her görüşü nefy etmekte, mutlak ortaklık durumunu ortadan kal­dırmaktadır. İşte bu esâslar, ilmî ve i’tikâdî tevhidin hepsini birleştirir. Ve bu, sahibini her türlü sapıklık ve şirk fırkalarından ayırır. Bu sebep­le ihlâs sûresi, Kur’ân’m üçte birine denk olur.’ Çünkü Kur’ân’ın ana maksadı haber ve inşâdır. İnşâ emir, nehiy ve mübâh olmak üzere üç şeyden ibarettir. Haber ise iki türlüdür: Biri Yaratıcının zâtından, isim­lerinden, sıfatlarından ve rükünlerinden haberdir; diğeri de yaratıkla­rından haberdir. İhlâs sûresinde O’nun zâtından isimlerinden ve sıfat­larından haber verildiği için o, Kur’ân’ın üçte birine denk olur. Ve oku­yanı ilmî şirkten kurtarır. Tıpkı Kâfirûn suresi kasıdlı, iradî ve amelî şirkten kurtardığı gibi. Nasıl ilim, amelden önce ve ilim, amelin önderi, rehberi, hâkimi ise; ihlâs sûresi de Kur’ân’ın üçte birine denktir. Bu konuyla ilgili hadîsler hemen hemen tevatür derecesine ulaşmıştır. Kâ­firûn sûresi ise Kur’ân’ın dörtte biridir. Tirmizî’nin, İbn Abbâs’tan nak­lettiği bir rivayette; Zilzâl sûresi Kur’ân’ın yarısına, İhlâs sûresi üçte birine, Kâfirûn sûresi de dörtte birine eşittir, denilir. Hâkim, Müstedrek’-inde bu rivayeti nakleder ve; isnadı sahihtir, der.[3]

İslâm Düşüncesinde Tevhîd Gerçeği

Tevhîd İslâm düşüncesinin dayandığı ilk temel esâstır. İslâm dü­şüncesinin dayandığı ilk temel esâs olduğu gibi düşünce sisteminin hu­susiyetlerinden de birincisidir. İslâm düşüncesi hâlis tevhîd inancı ile yeryüzünde geçerli olan diğer i’tikadî ve felsefî düşünce sistemlerinden ayrılır. İşte bunun içindir ki biz burada «İslâm düşüncesinin hususi­yetlerinden» bahsederken «tevhîd» akidesinden söz ediyoruz. Bu araş­tırmamızın ikinci bölümünde İslâm düşüncesinin esaslarından bahse­derken de tekrar bu konuya döneceğiz.

İslâm düşüncesinin hususiyetlerinden söz ederken tevhîd akidesin­den bahsedişimizin gayesi, İslâm düşüncesinin tevhîd prensibiyle diğer inanç ve sistemlerden ne derece ayrıldığını göstermektir.

Bu arada şunu da belirtmek isteriz ki «tevhîd» Allah indinden ge­len her dinde karşılaştığımız en bariz hususiyetlerden birisidir. Ayrıca ilâhî dinlerin dayandığı temel esâsların da başında gelir. Esâs itibarıyla tarih boyunca gelen semavî dinlerin hepsi İslâm esâsına dayanmakta­dır. Ve hepsinin genel adı İslâm’dır. Çünkü İslâm, tek başına Allah’ın dinine teslim olmak ve hayat hâdiselerinde yalnız Allah’ın nizâmına uymak ve her türlü işte Allah’ın emrini benimseyerek O’nun nizâmına, şeriatına uyarak Allah’a kulluk etmektir. Gerek pratik hayat hâdisele­rinde, gerekse ibâdet duygulannda yalnız Allah’a kulluk etmektir. Ne var ki zamanla bu ilâhî dini getiren peygamberlerin peşinde gidenlerin düşünce sistemleri bozulmuş, bir takım sapıklıklar ve tahrifler başgös-termiş, bunun yanı sıra câhiliyet düşünceleri dinlere baskın çıkmış ve yeryüzünde sağlam dinî esâslara dayalı bir düşünce sistemi kalmamış. Sâdece Allah’ın hıfz u inayeti ile tahrif elinin uzanamadığı insanların hayatına hâkim olan câhiliyetin ışığını söndüremediği ve Hz. Muham-med (s.a;)in getirdiği bu düşünce sistemi kalmıştır. Tevhîd beşeriyetin sahip olduğu yegâne ilâhî din olan İslâm’ın ana hususiyetlerinden bi­risi olarak devam edip gitmiştir.

Bir de belirtmek zorunda kaldığımız başka bir husus var. O da tev­hîd akidesinin sâdece bu düşünce sistemine mahsûs olarak kapladığı sâ-hâ. Ve tevhîd düşüncesine dayalı pratik hayatın muhtelif yönleriyle il­gili ahlâkî ve içtimaî tanzîmât… Müslümanm düşünce sisteminde tevhîd akidesi kâinatın her safhasına yayılmıştır. Kâinattaki yegâne faal güç Allah’ın birliğinde ortaya çıkan güçtür. Müslümanın hayatında tek başına hâkim olan güç Allah’ın birliğine dayalı güçtür. Ayrıca tevhîd inancı insanlığın gizli açık… Büyük küçük… Üstün basit… Duygu ve hüküm… İnanç ve amel… Ferd ve toplum… Dünya ve âhiret ile ala­kalı bütün yönlerini tanzim eden bir unsurdur… Ve varlıklar dünya­sında âlemşümul tevhîd akidesinin dışında bir zerre bile oynayamaz.

İslâm düşüncesi şu esâsa dayanır: Ortada bir ulûhiyet gerçeği var­dır. Bir de kulluk gerçeği. Ulûhiyet tek başına Allah’ın zâtına mahsûs­tur. Kullukta ise Allah’ın dışında kalan her şey ve her varlık müşterek­tir. Hak Teâlâ ulûhiyet gerçeği ile nasıl tek başına temayüz etmişse buna bağlı olarak ulûhiyetin hususiyetleri ile ilgili konularda da tek basınadır. Her şey ve her canlı, kulluk konusunda nasıl müşterek ise aynen öyle de her şey ve her canlı ulûhiyetin hususiyetlerinden tama­men uzaktır. Şu halde meydanda birbirinden tamamen farklı ve ayrı iki varlık bulunmaktadır. Biri Allah Teâlâ’nın zâtı, diğeri de Allah’tan baş­ka Allah’a kul olanların varlığı. Ve bu iki varlık arasındaki münâsebet yaratanın yaratılmışla, Allah’ın kulla olan münâsebetidir…

İşte İslâm düşüncesindeki ilk temel kaide budur. Diğer kaideler bu temel kaideden doğar ve onun üzerine kâim olur. Ve İslâm düşüncesi­nin böyle bir temel kaide üzerine oturmuş olması daha önce de belirt­tiğimiz, gibi onun belli başlı özelliklerinden birisidir.

Biraz önce söylemiş olduğumuz tevhîd akidesinin Allah indinden gelmiş bütün dinlerde temel kaide olduğu gerçeğini Kur’ân-ı Kerîm muhtelif yerlerde defalarca tekrar eder. Hem her peygamberin kıssasını anlatırken, hem de toplu halde zikrederken kesin olarak bu hususu be­lirtir:

«Andolsun ki Nuh’u kavmine gönderdik de: Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük günün azabından korkarım, dedi.» (A’râf, 59)

«Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. De ki: Ey kavmim; Allah’a ibâdet edin. Sizin için O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız? dedi.» (A’râf, 65)

«Semûd milletine de kardeşleri Salih’i gönderdik: Ey milletim, Al­lah’a kulluk edin. O’ndan başka tanrınız yoktur. Rabbınızdan size bir belge geldi, dedi.» (A’râf, 73)

«Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Onlara şöyle de­di: Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Rabbınızdan size apaçık bir burhan gelmiştir.» (A’râf, 85)

«Musa’nın haberi sana geldi mi? Hani o, bir ateş görmüştü de aile­sine: Durun, ben bir ateş görd.üm. Size ya ondan bir kor getirir; veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum, demişti. Ateşin yanına gelince; kendisine: Ey Mûsâ, diye seslenildi: Şüphesiz ki senin Rabbın Benim Ben. Pabuçlarını çıkar. Zîrâ sen, mukaddes vâdîde, Tuvâ’dasın. Ve Ben, seni seçtim. Öyleyse vahyolunanları dinle. Şüphesiz Ben, Allah’ım. Ben­den başka hiç bir ilâh yoktur. Öyleyse Bana ibâdet et ve Beni anmak için namaz kıl.» (Tâha, 9-14)

«Allah buyurmuştu ki: Ey Meryem Oğlu îsâ; sen mi insanlara: Be­ni ve annemi Allah’tan başka iki ilâh edinin, dedin? Demişti ki: Tenzih ederim seni, hak olmayan bir sözü söylemek bana yaraşmaz. Eğer ben, onu söylemişsem; Sen onu elbette bilirsin. Sen benim içimde olanı bi­lirsin, ama ben Senin zâtında olanı bilmem. Doğrusu görülmeyeni en İyi bilen Sensin Sen. Ben; onlara Senin bana buyurduğundan başkasını söylemedim. Rabbım ve Rabbınız olan Allah’a kulluk edin dedim. Ben aralarında bulunduğum sürece üzerlerine şâhid idim. Beni öldürdüğün­de onların murakıbı Sensin. Sen her şeye şâhidsin. Eğer onlara azâb edersen; şüphesiz onlar Senin kullarındır. Şayet bağışlarsan; muhak-kajc ki Sensin Sen Azız, Hakîm.» (Mâide, 116-118)

«Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk ediri, diye vahyetmişizdir.» (Enbiyâ, 25)

Ne var ki bütün peygamberlerin getirmiş oldukları bu tevhîd aki­desi zamanla tahrifata uğramış ve muhtelif inanç şekillerinden kırpın­tılar karışmıştır. Gerek semavî dinlerden, gerekse putperest dinlerden eskiden kalma mitolojik hususiyetler bu dinlere karışarak onların asıl rengini değiştirmiştir. Kitabımızın baş taraflarında bu konuyla ilgili bir takım bilgiler sunmuştuk. İslâm düşüncesindeki tevhîd akidesinin kap­ladığı sahayı açıklamaya girişmeden önce tevhîd esâsının, İslâm dü­şüncesine hâs özelliklerden birisi olduğunu iyice kavrayabilmek için diğer düşünce sistemlerindeki ulûhiyyet ve kulluk ile alâkalı düşünüş tarzlanna temas etmemiz yerinde olur. Özellikle birbirinden ayn bir varlığı kabul edip bir nevi ilâh düşüncesine sahip olan fikir sistemle­riyle karşılaştırmamız yerinde olur. Meselâ Hinduizm tek bir varlığa inanır. Var olan tek varlık «Brahma»dır. Hinduizm’de Brahma’nın sı­fatları kendisine hâstır ve diğer varlıklardan ayrılır. Mutlak kemâle sâ-hibtir, tek başına hayrın temsilcisidir. Gerek devamlı olması, gerekse ezelî oluşu bakımından, yegâne varlıktır. Ve Hinduizm’de varolan bu tek varlığın dışındaki bütün varlıklar, varlığı mevcûd olmayan «yok­luktan» ibarettir… Bu kâinat ve içinde bulunan her şey esâs itibarıy­la yokluktan ibarettir.

Ne var ki Hinduizm bir taraftan bu tek varlık fikrini belirtirken, diğer taraftan hayrın ve kemâlin ifâdesi olan gerçek varlığın, şerrin ve eksikliğin timsâli olan «yokluğa» hulul ettiğine inanmaktadır. Brahma yokluktan ibaret olan bu varlıklar dünyasının her parçasına hulul et­miştir. Dolayısıyla insanın da içinde bulunduğu bu varlıklar dünyasının her parçası hem varlıktan, hem de yokluktan meydana gelmiştir. Hem hayırdan, hem serden. Hem kemâlden, hem de noksanlıktan, hem be­kadan hem de fenadan.

Şu halde inanmış bir Hindunun en mühim vazifesi devamlı olarak kendi benliği ile mevcûd olan hayır, kemâl ve beka varlığını; yokluk, şer, noksanlık ve fena varlığından sıyırarak Brahma’ya ulaşmak için gayret sarf etmektir. İşte bunun içindir ki Budizm de yokluktan ibaret olan bedenin feda edilerek ona hulul etmiş olan varlığa ulaşmak ve hür ol­mak herkesin idealidir. Erişilen bu mertebenin adı Budizm’de «Nirva-na»dır. Nirvana, varlıklar dünyasından kurtulup hürriyete ulaşarak Brahma’ya dönmektir. Esasen noksanlıklardan, serden, fenadan ve yok­luktan meydana gelmiş olan bu âlemi Brahma yaratmış değildir. Sa­dece ona hulul etmiştir. Brahma bu kâinatın idaresini ve tasarrufunu elinde bulundurmaz. Yalnız ona hulul etmekle her şey kendiliğinden olur.

Bununla birlikte hulul inancına sahip olan bu tek ilahlı düşünce sistemine mâlik Hinduizm’e teslis akidesinden de birçok hususlar sız­mıştır. Zîrâ HinduiznVde Brahma, tek bir ilahın üç şekilde görünme-sıyle ifâde edilir. Brahma.bir taraftan yaratıcı şekilde görünür, diğer bir ilâh olan «Fişna» koruyucu şekildedir, «Seyfa» adını verdikleri diğer ilah ise yıkıcı şekilde gözükür; Sonra Hinduizm’de ilahlığm ve felekle­rin kaderine hâkim olan «bir karma ilâh» inancı vardır. Bu karma ilâh âlemin deveranını, varlığı ve yokluğu idare eder ve işte böylece tevhîd akidesi o kadar yanlışlıklarla dolu olmasına, hulul akîdesiyle karışık bulunmasına rağmen kendisini koruyamamıştır.

Eski Mısır dini Achnaton inancında da bir nevi tevhîd şekline rast­lanmıştır. Çünkü Achnaton’un tavsif ettiği ilah «Aton» faaliyet ve vah­daniyet sıfatlarına sahiptir. Kâinatı o yaratmıştır, koruyucusu ve ida­recisi de odur. İşte «Achnaton» un ilâh anlayışı, beşeriyetin tanıdığı se­mavî olmayan dinlerin içerisinde en üstün bir ilâh anlayışıdır. Şu ka­dar ki «Achnaton» inancına karışmış olan semavî dinlerin te’sîrini de gözden uzak tutmamak gerekir. Bununla birlikte Achnaton’un inancı­na hâkim putperest unsurlardır. Zîrâ Achnaton maddî olarak gördüğü­müz güneşi, ilâhın bir remzi olarak kabul eder ve güneşe ilâhî adım ta­kar. Böylece tevhîd akidesine yaklaşan Achnaton inancı, putperestlikle karışır gider.

Aristo da «Vâcib el-Vücûd olan» bir ilâh ile «mümkin el-Vücûd olan» ilâhı birbirinden ayırır. Şu kadar var ki inandığı ilâh sistemini Aristo kâinat karşısında menfî bir tavır takınmış olarak kabul eder. Önce kâinatı yaratan Allah değildir. Kâinatın idaresi ile onun ilgisi yoktur. Sadece kâinatın hareketi kendi derûnunda gizli bulunan vâcib el-Vücûd’a karşı şiddetli bir şevk ve arzu ile meydana gelmektedir. Ve böylece kâinat Mümkin el-Vücûd halden vücûd haline intikâl etmektedir.

İbrahim (a.s.)in dininde de tevhîd akîdesi temel esâsı teşkil edi­yordu. Hz. İbrahim bunu İsmail’e ve İshâk’a da tavsiye etmşiti. Hz. İs-hâk’ın oğlu Ya’kûb (a.s.) da tevhîd dinine bağlıydı. Kur’ân-ı Kerîm’de anlatıldığı gibi Hz. Ya’kûb vefat edeceği sıralarda çocuklarına tevhîd akidesini tavsiye etmişti:

«Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir. Andolsun ki dünyada onu seçmiştik. Muhakkak ki o, âhirette de sâlih-lerdendir.

Hani Rabbı ona; teslim ol, buyurduğu zaman; o da: Âlemlerin Rabbına teslim oldum, demişti. İbrahim bunu oğullarına da tavsiye et­ti. Ya’kûb da: Oğullarım, Allah dinini sizin için seçti. Onun için siz de yalnız müslüman olarak can verin, dedi.

Yoksa Ya’kûb’a ölüm geldiğinde siz orada mıydınız? Hani o, oğul­larına: Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz? demişti. Senin ilâhı-,na ve ataların İbrahim’in, İsmail’in, İshâk’m tek ilâhı olan Allah’a ibâ­det edeceğiz. Ve biz, O’na teslim olmuşuzdur, demişlerdi.» (Bakara, 130-133)

Hz. Mûsâ İsrâiloğullanna peygamber olarak geldiği zaman tevhîd akidesini getirmişti. Ve hâlâ da Yahudilik tevhîd esâsına dayalı bir din olarak kabul edilir. Şu kadar var ki gerek Hz. Musa’dan önce, gerekse sonra İsrâiloğullan tevhîd akidesini tahrif etmişler, lekelemişler, Allah’­ın hükümlerinin yerini değiştirmişlerdir. Sırf îsrâiloğullarına mahsûs bir ilâh kabul etmişler ve onun birliğini kabullenmişlerdir”. İsrâiloğul-lannın ilâhı, millî bir ilâhtır ve diğer ilâhların kullarına karşı onlan korur. Bunun da ötesinde İsrâiloğullan kendi millî ilâhlarına iftira etmisler ve kendilerinin Allah’ın oğulları olduklarını, dostları bulunduk­larını ve işledikleri günâhlar yüzünden kendilerini azâblandırmayacağı-nı ileri sürmüşlerdir. Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmişler ve kendi aralarından kızlarla evlenerek Amâlika kavmini dünyaya getir­diğini iddia etmişlerdir. Nitekim Yahova bu kavmin de kendisi gibi ilâh­laşmasından korkarak onların arasına inmiş ve dillerini karıştırmıştır. Yahudiler Hz. Ya’kûb’un bir keresinde bu ilâhla çarpıştığını iddia etmiş­ler, bahçelerin gölgelerinde gezinerek havasından istifâde ettiğini söyle­yerek birçok efsâne ve hurafeleri tevhid akidesine karıştırıp gerçek tev­hîd akidesini de lekelemişler ve kirletmişlerdir.

Nihayet Hz. îsâ gelmiş, o da tevhidi getirmiştir. Sonra Hıristiyan­lar onu tevhîd esâsından kaydırarak üçlü bir ilâh sistemine dönüştür­müş, baba, oğul ve rûhu’l-Kudüs’ün teşkil ettiği üç uknuma dayalı tek bir Allah şeklinde göstermeye çalışmıştır. Ne varki oğulun uknumu ve irâdesi diğerlerinden tabiatı itibarıyla ayrılır. İşte böylece kendi dinle­rinin esâsı olan tevhîd akidesinden uzaklaşmışlar ve kiliselerinin or­taya attığı, gerçekle alâkası bulunmayan çeşitli inançlara sapmışlardır.

İşte bütün bunlardan dolayı açıkça diyoruz ki, saf ve mükemmel tevhîd esasına dayalı olarak bakî kalmış olan yegâne düşünce sistemi İslâm düşüncesidir. Tevhîd bu düşünce sisteminin belli başlı özelliklerin­den birisidir ve bugün yeryüzünde hâkim olan inanç sistemleri arasın­da tevhîd esâsına dayalı yegâne düşünce sistemi İslâm düşüncesidir.

Şimdi İslâm düşüncesindeki tevhidin mâhiyetini ve hududunu açık­lamaya girişebiliriz. Daha önce de belirttiğimiz gibi İslâm akîdesi ulû-hiyetin ayrı, kulluğun ayrı şeyler olduğunu bildirir. Ulûhiyet yalnız Al­lah’a mahsûstur. Her şey ve canlı varlık, O’nun ulûhiyetini müştereken kabullenir. Ulûhiyetin hâssaları da yalnız Allah’a mahsûstur ve her kul bu hâssaları yalnız Allah’a mahsûs olarak kabul eder. Ulûhiyetle kullu­ğun gerekleri ve İnsan hayatındaki neticeleri bu esâsa dayanır. Hak Teâlâ zâtı itibarıyla tektir. Ve bütün hususiyetlerinde eşsizdir.

«Ey Muhammed, de ki: O Allah, bir tektir. Allah’tır, Samed’dir. Do­ğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.» (İhlâs)

«O’nun benzeri hiç bir şey yoktur.» (Şûra, 11)

«İşte Babbınız olan Allah budur. O’ndan başka hiç bir tanrı yoktur. Her şeyin yaratanıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. Ve O, her şeye de Ve-kîl’dir.» (En’âm, 102)

«AUah, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş ve bir ölçüyle tak-dîr etmiştir.» (Furkân, 2)

«De ki: Allah’tan başka taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Yer­yüzünde ne yaratmışlardır gösterin bana. Yoksa onların ortaklığı gök­lerde midir? Yoksa onlara bir kitâb verdik de onlar bundan bir delile mi dayanıyorlar?» (Fâtır, 40)

«De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Allah’ındır, de.» (En’­âm, 12)

«O ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Çocuk edinmemiştir, mülkte ortağı yoktur.» (Furkân, 2)

«Ey insanlar; Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Allah’tan başka gökten ve yerden sizi nzıklandıran bir yaratıcı var mıdır? On­dan başka ilâh yoktur. O halde nasıl çevriliyorsunuz?» (Fâtır, 3)

«Nice canlılar vardır ki; rızkını kendi taşımaz. Sizin de, onlann da rızkım Allah verir.» (Ankebût, 60)

«Yeryüzünde yaşayan canlıların rızkını vermek Allah’a mahsustur. O, canlıları babalann sulbünde kararlaşmış ve anaların rahminde ka­rarlaşmakta iken de bilir.» (Hûd, 6)

«Muhakkak ki zail olmasınlar diye gökleri ve yeri tutan Allah’tır. Eğer zail olurlarsa andolsun ki, bundan sonra onları kimse tutamaz. Şüphesiz ki O; Halım, Gafur olandır.» (Fâtır, 41)

«Göğün ve yerin O’nun emriyle ayakta durması da yine O’nun âyetlerindendir.» (Rûm, 25)

«Biz; her şeyi apaçık bir kitâbta saymışızdır.» (Yâsîn, 12)

«O, kulları üzerinde yegâne hâkimdir. Ve size koruyucular yollar. Nihayet herhangi birinize ölüm gelince, elçilerimiz bir eksiklik yapmak­sızın onun canını alırlar. Sonra onlar, gerçek mevlâlarına döndürülür­ler. Dikkat edin, hüküm O’nundur. Ve O, hesâb görenlerin en sür’atli-sidir.» (En’âm, 61-62)

«De ki: Bana haber verir misiniz; eğer Allah, kulağınızı, gözlerini­zi alır ve kalblerinizin üstüne mühür vurursa; Allah’tan başka onları size getirecek İlâh kimdir?» (En’âm, 46)

«Sonra, göğe yöneldi ki, o duman halindeydi. Ona ve yere dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek ikiniz de gelin.» îkisi de dediler ki: «İsteyerek geldik.» (Fussilet, 11)

«Göğün ve yerin, O’nun ile ayakta durması da O’nun âyetlerinden-dir. Sonra sizi bir çağırmaya görsün, yerden hemen çıkıverirsiniz. Gök­lerde ve yerde bulunanlar O’nundur.» (Rûm, 25-26)

«Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler, büyüklük tasîa-maksızın Allah’a secde ederler.» (Nahl, 49)

«O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur.» (İsrâ, 44)

İslâm düşüncesindeki tevhîdle alâkalı konularda verdiğimiz bu ka­dar bilgi yeter. Bu açıklamamızda Allah’ın tek başına ulûhiyeti açıkça belirdiği gibi, Allah’tan başka herkesin ve her şeyin O’nun ulûhiyetine kulluğu da ortaya çıkmaktadır. Yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki alâkamn sadece kullukla ilgili olduğu belirmekte, ikisi arasında yakın­lık bulunmadığı, zât, sıfat ve hususiyet bakımından ortaklık ve benzer­liğin sözkonusu olmadığı açığa çıkmaktadır. Bu kadarlık ma’lûmât bile tevhîdin, İslâm düşüncesinin temel esâslarından birisi olduğunu belirt­meye yeter.

Şu kadar var ki, tevhîd hususiyetinden söz ederken kısa da olsa bu tevhidin insan hayatındaki gereklerine de İşaret etmek lâzımdır. Ayrıca tevhidin îcâbı olan hususlar tevhîd akidesinin neden İslam dü­şüncesinin temel hususiyetlerinden birisi olduğunu belirtmek yönünden lüzumludur.

İslam düşüncesindeki Allah’ın birliği inancının başta gelen gereği; beşer hayatına hükmetme bakımından ancak tanrıya hâs olan özellik­leri yalnız Allah’a tahsis etmektir. Nasıl ki inanç ve düşüncede, duygu ve ibâdette yalnız başına O’nu ilâh olarak tanıyorsak, beşer hayatına hükmetme mevzuunda da yalnız başına O’na teslim olmak mecburi­yetindeyiz.

Nasıl ki bir müslüman Allah’tan başka bir ilâh, Allah’tan başka ibâdete lâyık birisi, Allah’tan başka bir yaratıcı, Allah’tan başka bir rı-zık verici olmadığını, Allah’tan başka birisinin fayda ve zarar vermesi­nin sözkonusu olamayacağım, gerek kendisiyle alâkalı hususlarda, gerekse bütün kâinatla ilgili konularda Allah’tan başka bir hakim-i Mut­lak bulunmadığını kabul ederse ve bu inancından dolayı kulluk vazife­sini îfâ ederek, tek başına Allah’a yönelip yalnız O’ndan ister ve yalnız O’ndan sakınıp korkarsa… Tıpkı bunun gibi müslüman inanır ki, Al­lah’tan, başka bir hâkim-i Mutlak yoktur. Allah’tan başka temel hü­kümler koyacak birisi yoktur. Allah’tan,başka beşer hayatını ve beşe­rin kâinat ve canlılarla olan ilgisini ve kendi cinsinden insanoğullan ile olan münâsebetlerini tanzim edecek Allah’tan başka birisi mevcûd değildir. İşte bundan dolayı bütün hüküm ve teşkilâtını, hayat nizâmı­nı, geçim programını, münasebet kaidelerini, değer ve ölçü kıstaslarını Allah’tan alır ve hepsinde yalnız O’na yönelir. İbâdet ve kulluk nişane­si olarak Allah’a yönelmek, ümid ve istekle, korku ve çekinme ile Allah’a teveccüh etmekle hüküm ve nizâmı Allah’tan olmak, maişet programı­nı, hayat sistemini O’nun emirlerine göre tanzim etmek, içtimaî münâ­sebet kaidelerini, değer ve ölçü kıstaslarını ona göre ayarlamak arasın­da fark yoktur. Her iki husus da tevhîd akidesinin îcâblarındandır. Her iki husus da farksız olarak müslümanın hayatında ve vicdanında tev­hîd akidesinin muhtevası içerisine girer.

Kur’ân-ı Kerîm, tevhîd akîdesiyle bunun gereği olan konuların ha­yat ve vicdanda hâkim olması arasında kuvvetli bağlar kurar. Ve müslümana yüklediği mükellefiyetlerin hepsini ulûhiyet ve ubudiyeti, vahdâniyyeti, hâkimiyet ve saltanatın birliği esâsına göre tanzim eder. Bu mükellefiyetler, gerek vicdanî duygularla alâkalı olsun, gerek ibâdet şekilleriyle ilgili bulunsun, gerekse teşriî kaidelerle alâkalı olsun aynı­dır… İşte bakınız tek bir âyet-i kerime içerisinde hem tevhîd akidesi yer alıyor, hem hâkimiyet ve sulta mevzuu vârid oluyor. Hem de dünya ha­yatı ile âhiret hayatındaki konular hem de tevhîd akidesinin zarurî bir îcâbı olması münâsebetiyle Allah’ın şeriatına uyma emri tekrar edili­yor:

«Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O’dur Rahman, Rahim.»

«Şüphesiz ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün de­ğişmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Al­lah’ın gökten indirip, yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârların değiştirilmesinde, gökle yer arasında emre hâzır bekleyen bulutta, elbette akleden bir kavim için âyetler vardır.»

«İnsanlardan kimi de, Allah’tan başkasını O’na emsal edinir, Al­lah’ı sever gibi onları severler. îmân edenlerin Allah sevgisi ise, daha fazladır. Zulmedenler, azabı görecekleri zaman; bütün kuvvetin Al­lah’a âit olduğunu ve Allah’ın pek çetin azabı bulunduğunu keski bil­selerdi.»

«O zaman uyulanlar, uyanlardan uzaklaşmış ve azabı görmüş ol­dular. Aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.»

«Uyanlar dediler ki: Bizim için (dünyaya) bir dönüş olsaydı da (şimdi) bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık. Böylece onların bütün yaptıklarını Allah, hasretler halinde kendile­rine gösterecektir ve onlar ateşten çıkacak değildirler.»

«Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin. Şeytânın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düş­mandır.»

«O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmeyeceği­niz şeyi söylemenizi emreder.»

«Onlara; Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman, onlar: Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız, dediler. Peki ya ata­ları bir şey akledemeyen doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?»

«Küfredenleri (hakka) çağıran kimsenin misâli; bağırıp çağırma­dan başka bir şey duymayan (hayvanlar) a haykıranmki gibidir. On­lar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akledemezler.»

«Ey îmân edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olan­larından yeyin, Allah’a şükredin, eğer O’na’ kulluk ediyorsanız,»

«Allah size, ölüyü, kam domuz etini ve Allah’tan başkası için ke­sileni haram kılmıştır. Ancak kim mecbur kalırsa saldırmamak ve sı­nın aşmamak şartıyla (yemesinde) günah yoktur. Muhakkak ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.» (Bakara, 163-173).

Kur’ân-ı Kerîm’in akışı içerisinde yer alan bu âyet-i kerîme üzerin­de düşündüğümüz zaman âyet-i kerîme’nin önce Allah’ın birliğini be­lirttiğini .görürüz. Bundan sonra ilâhî kudretin tecellî ettiği kâinat sah­nelerinden manzaralar sunarak bu gerçeği dile getiriyor. Onu müteaki­ben de Allah’ın hâkimiyetinden başka hâkimiyetin sozkonusu olmaya­cağı kıyamet manzaraları sunuyor ve bütün bunların sonunda insanla­ra helâl ve haram konusunda Allah’ın şeriatına uymalarını emrediyor. Şeytâna uymaktan da sakındırıyor. Bu konuda câhiliyetin gelenekleri­ne uyanları tehdîd ederek Allah’tan başkasınm emir ve telakkilerine uymanın caiz olmadığını belirtiyor. Sonra inananlara dönüyor, Allah’ın helâl olarak belirttiği güzel nesnelerden yemelerini emrediyor. Şayet Allah’a kulluk ediyorlarsa mesele bu şekildedir. Allah kendileri için di­lediği şeyi helâl, dilediğini haram kılmıştır. Zîrâ tek başına kulluk edil­meye şâyeste olan, kendisi olduğu gibi helâl ve haram hükmünü vere­cek olan da O’dur. Bu kâinatı tek başına idare eden O’dur ve kıyamet gününde de yalnız başına kudret ve hâkimiyet O*nun elindedir. Allah’­ın birliği hem konulan nizâmlardan, hem yapılan ibâdetlerden, hem de belirtilen günde ortaya çıkar. Bunların hepsi birleşmeden tevhîd inan­cı mümkün olamaz.

Tıpkı bu âyet-i kerîme’ye benzer birçok âyetler vardır Kur’ân’da ve hepsi tevhidin mânâsını, şümul sahasını belirtir. Konuyu aydınlığa kavuşturmak için bir başka örnek daha vermemiz yerinde olacaktır sa­nırım. Ayrıca İslâm düşüncesinin hususiyetlerini ve esâslarını şümullü ve mükemmel olarak açıklama yönünden Kur’ân’ın metodunu öğrene­bilmek için de bu örnek faydalı olacaktır:

«Şehirlerin anasını ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve hakkında hiç bir şüphe bulunmayan o toplanma günüyle korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur’ân vahyettik. Bir fırka cennette, bir fırka da çılgın alevli cehennemdedir.»

«Şayet Allah dileseydi, hepsini tek bir ümmet yapardı. Ama O, di­lediğini rahmetine sokar. Zâlimler için ne bir velî vardır ne de bir yar­dımcı.»

«Yoksa O’ndan başka velîler mi edindiler? İşte Allah, O’dur velî. ölüleri O diriltir. Ve O, her şeye kadirdir.»

«İhtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm Allah’ındır. İşte Rabbım Allah budur. Ben, O’na tevekkül ettim ve yalnız O’na yönel­dim.»

«Göklerin ve yerin yaratanı, size kendinizden eşler yarattı. Davar­lardan da çiftler. Bu suretle çoğalmanızı sağlıyor. O’nun benzeri hiç bir şey yoktur. Ve O, Semî’dir, Basîr’dir.»

«Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğinin rızkını geniş­letir ve kısar. Muhakkak ki O, her şeyi bilendir.»

«Dine bağlı kalın ve onda tefrikaya düşmeyin, diye dinden Nuh’a buyurduğunu, size de teşrî’ buyurdu. Sana vahyettiğimizi ve İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya buyurduğumuzu. Kendilerini çağırdığın bu şey; müş­riklere ağır geldi. Allah, dilediğini kendisine seçer. Kendisine yöneleni de hidâyete iletir.»

«Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtiras yü­zünden ayrılığa düştüler. Şayet belirli bir süre için Rabbından bir söz geçmiş olsaydı, aralarında hüküm verilirdi. Onlardan sonra kitaba vâ­ris kılınanlar da ondan mutlak bir şüphe ve tereddüd içindedirler.»

«Şu halde sen bunun İçin davet et ve emrolunduğun şekilde dos^ doğru bir istikâmet tuttur. Onların heveslerine uyma. Ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği kitaba İnandım ve aranızda adalet etmekle emrolun-dum. Allah bizim de Rabbımız, sizin de Rabbınızdır. Bizim işledikleri­miz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak hiç bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplar ve dönüş de O’na-dır.» (Şûra, 7-15)

Bu âyet-i kerimeler üzerinde de düşündüğümüz zaman görürüz ki âyetler önce vahiy ve risâlet mevzularını belirtmekte ve Rasûlullah’ın kıyamet günüyle onları korkutması, âhiret gününde mü’minlerle zâlimlerin akıbetlerinin farklı olacağını, herkesin dünyadaki ameline gö­re mükâfatlandırılacağım, fakat kesin ve mutlak hüküm ve hikmet sa­hibinin Allah Teâlâ olduğunu beyân etmektedir. Bundan sonra kıyamet gününde ölülerin yeniden diriltilmesiyle tecellî eden ilâhî kudretin bir­liği ve eşsizliği belirtiliyor. Daha sonra yegâne hâkimiyet sahibinin yü­ce Allah olduğunu ve dolayısıyla yalmz O’na güvenmek ve dayanmak îcâbettiğini açıklıyor. Yegâne sığınağın Allah’ın kudreti olduğunu ifâ­de ediyor. Müteakiben de Allah’ın göklerde, yerde, insanların ve hay­vanların çifter çifter yaratılmasında ortaya çıkan ilâhî kudreti örnek­leriyle açıklıyor ve bunun yalmz başına eşi ve benzeri bulunmayan Al­lah’a mahsûs olduğunu bildiriyor. «Göklerin ve yerin anahtarları kendi elinde» bulunması münâsebetiyle tek başına hâkimiyet yetkisinin Al­lah’a mahsûs olduğunu, «rızıklan dilediği kimseye daraltıp, dilediği kimseye genişletmesi» ile gerçek rızıklandıncınm yalnız başına O oldu­ğunu belirtiyor. Allah’ın zâtı, sıfatları, kudreti ve saltanatı ile tek başı­na ve yalnız olduğu açıklandıktan sonra hemen meseleyi risâlet mües­sesesinin başından beri yegâne hüküm vaz’edenin kendisi olduğunu, O’ndan başka kimsenin hüküm vaz’etme yetkisinin” bulunmadığını be­lirtiyor. Kendisinin koyduğu şeriatın gerçek mânâda din mefhûmunu karşıladığını açıklıyor. En sonunda da Rasûlullah (s.a.)a Allah’ın vaa-dettiği nizâma ve şeriata insanları davet etmesini bildiren bir emir yer alıyor. İnsanlann hevâ ve hevesine uymaktan da hehyediyor. İlk ola­rak da peygamberin Allah’ın adaletle muamele etmesine dâir emrini yerine getireceğini ve insanlar arasında Allah’ın şeriatına göre hüküm icra edeceğini bildiriyor. Bölüm içerisinde yer alan âyetlerin son kısmın­da da Allah’ın şeriatına göre hükmeden mü’minlerle diğerleri arasında­ki kesin ayrılık belirtiliyor. Neticede her iki grubun dönüp varacağı yer Allah’ın huzurudur.

öyle sanıyoruz ki bu iki örnek İslâm düşünce sistemindeki Han­lıkla hâkimiyetin birliği anlayışıyla, bu birlik inancının insan hayatı üzerindeki te’sîrlerini. açıklamış bulunmaktadır. Ve yine bu iki örnek bu iki anlamdaki tevhîd inancının İslâm düşüncesinin hususiyetleri arasında yer almasındaki ehemmiyeti de açıklamış olmaktadır.

İslâm düşüncesinin temeli olan tevhîd inancı ve bunun insanların hayatı üzerindeki te’sîrine dâir bu kadarlık ma’lûmât kâfi gelir sanı­rım. Bundan sonra artık şu gerçeği açıkça söyleyebiliriz: Gerçekten tev­hîd esâsına dayalı bulunan İslâm düşüncesi insan ruhunda ve gönlünde öyle te’sîrler icra ediyor ki, bir başka düşünce sisteminin bunları te’mîn etmesi imkân hâricidir. Ayrıca insanın pratik hayatı üzerinde de bu düşünce sisteminin icra ettiği fonksiyonu başka bir düşünce sisteminin icra etmesi mümkün değildir.

İslâm düşüncesi insanın ruhunda, gönlünde ve hayatında bir kontrol te’sîs ediyor ve bu kontrol sayesinde insanın gözü önünde şekiller birden değişmiyor, değer ölçüleri kıymetini yitirmiyor, hareket ve ya­şayışta sarsıntı ve deprasyonlar meydana gelmiyor.

Ulûhiyeti bu anlayış içerisinde düşünen, kulluğun hududunu bu çevreler dâhilinde değerlendirebilen kişi şüphesiz ki kendi yönünü tes-bît eder, hareketlerini kontrol eder, dikkat ve itinâ içerisinde kim oldu­ğunu, varlığının gayesinin nelerden ibaret bulunduğunu, gücünün ne­ye yetebileceğini ve neye yetmeyeceğini kavrar ve bilir. Kâinatta mev-cûd olan eşyanın mâhiyetini kavrar. Kâinatta geçerli olan gerçek kuv­veti görür ve bilir. Bütün bunlardan dolayı da eşya ile muamelesini yü­rütürken mazbut hudûdlar dâhilinde hareket eder, sapmaz, – ayağı kay­maz, yalpalamaz… Düşünce sistemindeki otokontrol; aklî değer ve ölçü­lerde de muvâzene ve kontrolü sağlar. Gönülle ilgili konularda ve de­ğer ölçülerinde ağırlığını hissettirir. Ayrıca kâinattaki ilâhî kanunlar­la faaliyet icra etmek ve değer ölçülerini bu ilâhî kanunlara intibak ettirmek bu kontrol ve muvâzeneyi destekler, takviye eder ve sağlam­laştırır.

Bu gerçeği; yaratan, kudret sahibi, idare eden, nzık veren ve kah­redici güce sahip bulunan bir ve tek Allah’a dayanarak hareket eden müslüman bir ferd ile diğer düşünce sistemlerine bağlı ferd arasında mukayese yaptığımız zaman çok daha iyi anlarız. Diğer düşünce sis­temlerine bağlanmış olan ferdler ister hayır ve şer ilâhının varlığına inanan çok. tanrılı dinlere bağlanmış olsunlar, ister tek ve var olup ta yokluk denilen kâinatın yapısına hulul etmiş olduğuna inanan dinlere bağlanmış olsunlar, tster kâinat meseleleriyle ilgilenmeyen ve bu hu­suslara önem vermeyen bir ilâh anlayışına sahip bulunsunlar, ister do­nuk, kör, sağır ve hiç bir şey hissetmeyen madde ilâhına bağlanmış olsunlar, isterse aklın ve hafsalanın kabul etmeyeceği hurafe ve efsâne­lerin bataklığına gömülmüş dinlere bağlanmış bulunsunlar bu kıyâs önemini asla kaybetmez.

Ayrıca İslâm düşünce sistemi, insanın aklına ve gönlüne bir isti­kâmet verir. Rabbı Zülcelâl’e İslâm’ın belirttiği sıfatlar dâhilinde ina­nan ve bu mazbut ölçüler dâhilinde onunla ilgi kuran insanın gönlü ve- kafası elbette ki huzur ve istikâmet içerisinde bulunacaktır. Düşün­cesiyle hayatı arasında bir anarşi bulunmayacaktır. Müslüman Rabbı ile olan münâsebeti ve düşüncesi sayesinde Rabbımn neden hoşlanıp neden kızdığım gayet iyi bilir. O’nun nzâsına nail olabilmek ,için ger­çek mânâda inanmanın şart olduğunu, Allah’ın sıfatlanın bilmenin ge­rektiğini, O’nun belirttiği metod ve nizâm çerçevesinde hareket etme­nin îcâbettiğini bilir ve kabul eder. Hiç bir zaman için Allah’a oğullar ve yakınlar isnâd ederek iftira etmez. Araya şefâatçılar ve aracılar ko­yarak yaklaşılacağını kabul etmez. O’nun emirlerine uyup nehyettiklerinden sakınmaktan başka bir hedef ve gaye ile O’na kulluk etmez. S&; dece hükmüne ve şeriatına uyarak ibâdet vazifesini yerine getirir…

Ve işte bu bilgi ve anlayış, elbetteki mü’minin kafasında ve gön­lünde istikâmet duygusu meydana getirecektir. Doğru bir düzünce sis­temine bağlanmış olmaktan doğan doğru bir istikâmet. Doğru hareket etmekten neş’et eden doğru bir istikâmet.

Bunun yanısıra son derece sadelik, aydınlık, hareket ve gidişatta­ki kolaylık, düşünce ve fikirlerdeki açıklık… İşte tevhîd es^sı üzerine kâim olan İslâm düşüncesini bu mânâda ve bu çerçeveler dâhilinde de­ğerlendiren ve Hıristiyan kilisesini üç uknumda birleşmiş tek ilâh inan­cı ile mukayese eden insan bu hususiyetlerin hepsini görür. Hıristiyan­lıktaki tek bir Allah inancına yakıştırılması mümkün olmayan oğul is­nadı ve kiliseye verilen bağışlama sebepleri gibi basit ve esrarengiz prensiblerle mukayese eden kişi bu hususiyetleri açıkça müşahede eder.

Tabîatı ilâhlaştıranlar için de aynı şeyler söylenebilir. Evet duy­mayan, görmeyen, emir ve nehiy kabiliyeti bulunmayan, kullarından hiç bir fazilet ve amel istemeyen, hiç bir kötülükten ve rezaletten nehyet-meyen tabiat ilâhı için de aynı hususlar belirtilebilir. Tabiata kul olan insanlar hangi metodu ve sistemi benimsemek durumunda bulunan­lardır. Kafaları ve gönülleri hangi hususta huzura erecek? Genellikle inandıkları ilâhın mâhiyetini bile bilmemektedirler. Her gün bu yeni ilâhın yeni bir ma’rifetini keşfetmekle meşguldürler. Her gün bir gün önce bilmedikleri şeyin mâhiyetini ve niteliklerini biraz daha öğren-mekteler. Bu bilgileri de.çoğu kere tesadüflere ve deneylere bağlı.

Daha önce bahis mevzuu ettiğimiz diğer düşünce sistemleri için de aynı durumu belirtebiliriz. Onların hepsinde kapalılık, girifttik ve zor­luk mevcûd olduğu gibi hiç birisi de mensûblarına doğru bir istikâmet, sağlam bir düşünce ve hareket sistemi vermiyor ve işte bundan dola­yıdır ki insan kalbi ve kafası İslâm akidesi ile ilk karşılaştığı anda bir istikâmet hissediyor, bir sadelik görüyor. Bir aydınlığın varlığını mü­şahede ediyor. Ve İşte gerek Avrupacılardan, gerekse Amerikalılardan çağdaş müslümanları bu dine cezbeden en mühim husus budur. Bu dine ilk girdikleri zaman neler hissettiklerini yaptıkları konuşmalardan veya yazdıklarından okuyoruz. Hepsi c-e aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor­lar. Eskiden de, şimdi de Asya ve Afrika’nın ilkel toplumlarını bu dine cezbeden en önemli husus yine bu noktaydı. İşte görüyorsunuz ki insan fıtratı gerek ibtidâî, gerekse medenî olsun hep bu dinin esâs prensib-leri üzerinde birleşiyorlar.

Ayrıca bu düşünce sistemi gerek ferd, gerekse cemiyet halinde ol­sun müslümanlann benliğinde bir şahsiyet ve kuvvet te’mîn eder, ge­rek diğer düşünce sistemlerinin, gerekse dinlerin sebep olduğu parça­lanmayı, yıpranmayı ve birbirine düşmeyi önler. Asıl yaradılışı itibânyla bir birlik arzeden insan bünyesi, bu düşünce sisteminde kendisiyle birlikte faaliyet icra eden tek bir ulûhiyetin karşısında yer alır. Bu ulû-hiyet anlayışı ile inanç ve şuur; ibadet ve yöneliş bakımından, hüküm ve nizâm yönünden, dünya ve âhiret bakımından birlikte faaliyet icra eder. Ve insan bünyesi muhtelif ilâhlara bağlanarak parça parça inanç­lara bölünmez. Veya tek bir ulûhiyete bağlılık muhtelif unsurların elin­de kaybolup gitmez. Yahut da bir kısmı ilâhlık kavgasında, bir kısmı da onun dışında ve zıd güçlerin elinde yok olmaz. Hiç bir kanunu bu­lunmayan, uyuşma imkânı mevcûd olmayan belirli bir şekle girmemiş olan tabiat kuvvetlerinin elinde veya muhtelif ilâhların karşısında mah-volmaz.

Müslüman inanç, şuur ve ibâdet bakımından bir yöne teveccüh edip pratik hayat nizâmı bakımından da başka bir yöne yönelerek bocalayıp durmaz. O, her iki hususu da tek bir kaynaktan alır. Hem şuura, hem vicdana, hem harekete, hem de amele hükmeden tek bir kanuna uyar… Müslümanın uyduğu bu kanun; sadece insan varlığına hükmetmekle kalmaz, bütün kâinatı hâkimiyeti’altına alır. İnsan bünyesi bu kâinat­la müşterek bir faaliyete girişince hiç dağılmadan, parçalanmadan, şu­raya buraya koşarak bocalamadan bu tek kanunun ışığı altında hareket eder ve bu birlik düşüncesi karşısında hiç bir güç tanımayan korkunç bir enerji kaynağı haline getirir ferdleri… Beşer tarihi boyunca İslâm hayat sisteminin ve akidesinin ferdler üzerinde meydana getirdiği hâ­rikaların esrarı bu noktada gizlidir. Ve işte bu düşünceden doğmuştur o hârikaları meydana getiren birleşik enerji kaynaklan. Kendi bünye­sinde toplanıp karşılıklı anlayış içerisinde faaliyet icra eden ve kâ­inatın enerji kaynakları arasında da birleşmeyi sağlayan o düşünce sis­temidir. Çünkü bu düşünce sistemi gerek ferdleri, gerekse kâinat ka­nunlarını aynı noktada toplar ve daha önce belirttiğimiz gibi tek bir ulûhiyet sistemine yöneltir.

Nihayet İslâm düşüncesinin müslüman ferdlerin gerek vicdanla­rında, gerekse günlük yaşayışlarında, toplum yapısında ve kuvvet kay­naklarında meydana getirdiği, tevhîd akidesine dayalı o kendine hâs ve mümeyyiz te’sîrler üzerine gelmiş bulunuyoruz. Aslında tevhîd insa­nın hürriyetini elde etmesi… Bir başka ta’bîrle… İnsanlığın yeniden doğuşudur.

Ulûhiyetin birliği ve ulûhiyetin hususiyetlerinin yalmz Allah’a âit olması, geriye kalan varlıkların Allah’a kulluk hususunda birleşmeleri ve ulûhiyete dâir hususiyetlerden tamamen feragat etmeleri… Evet bu­nun mânâsı ve icâbı şudur: İnsanlar hayatları ile ilgili konularda Al­lah’tan başka kimseden hüküm ve şeriat alamazlar. Allah’tan başka bi­risine ibâdet etmeyecekleri gibi Allah’tan başkasının hükmüne de rızâ göstermezler. Ulûhiyetin başta gelen özelliklerinden olan hâkimiyet yetkişini Allah’tan başka bir kula vermezler. Aslında bu konuda bir mü’-min tartışmaya bile girmez.

Kur’ân-ı Kerîm’deki hükümler bu mânâyı belirttiği gibi, münâkaşa ve şüpheye mahal bırakmayacak kadar da kesin olarak ifâde eder:

«Hüküm; ancak Allah’ındır. Kendisinden başkasına ibâdet etme­menizi emretmiştir. İşte dosdoğru din.» (Yûsuf, 40)

«Yoksa Allah’ın izin vermediği bir şeyi, dinde onlara şeriat kılacak ortaklan mı var?» (Şûra, 21)

«Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin kendileridir.» (Mâide, 44)

«Hayır, Rabbıma andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde se­ni hakem ta’yîn edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içle­rinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen testfm etmedikçe îmân etmiş olmazlar.» (Nisa, 65)

Daha Önce de belirttiğimiz gibi İslâm düşüncesi ibâdetle, Allah’a yönelme hususu ile, Allah’ın şeriatına bağlanma hususu arasında asla bir ayrılık kabul etmez. Her iki hususu da Allah’ı iyi tanımanın ve ulû-hiyeti sadece Allah’a tahsis etmenin gereği olması itibarıyla araların­da bir farklılık gözetmez ve bu konulardaki yanlış tutum ne olursa ol­sun insanı kesin şekilde îman ve îslâm’dan çıkarmaya vesile olur. Ni­tekim yukarıdaki âyetler bu hususu kesin şekilde belirttiği gibi Rasû-lullah (s.a.)ın da aşağıdaki âyeti tefsirinde bu mevzuu açık şekilde be­yân ettiğini görüyoruz:

«Onlar Allah’tan ayrı hahamlarım, râhiblerini rablar edindiler. Meryem Oğlu Mesih’i de. Halbuki tek tanrıdan başkasına ibâdet etme­mekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. O; şirk koştukları şeylerden münezzehtir.» (Tevbe, 31)

Bu âyet-i kerîme’de sözü edilen ehl-i kitâb, Meryem Oğlu Mesih (a.s.)i itaat ve ibâdet konusunda Rab olarak benimsemişlerdi. Haham­larım ve râhiblerini, itaat ve ibâdet bakımından değil de emir ve hü­küm kaynağı olması hasebiyle Rab olarak kabul etmişlerdi. Fakat âyet-i kerîme onların Hz. îsâ’yı Rab olarak benimsemeleri Üe, râhiblerini ve hahamlarını Rab olarak benimsemeleri hususunu aynı noktada birleş­tiriyor ve bu yaptıklarının tek bir ilâha kulluk etmekle emrolunduklan hususa muhalif olduğunu bildiriyor. Bu sebepten dolayı şirk damgası ile damgalıyor onları. Hz. îsâ’yı Rab olarak benimsemeleri ile râhibleri ve hahamları hüküm nokta-i nazarında tanrılaştırmaları arasında şirki ifâde etmesi yönünden münâkaşa kabul etmeyecek kadar bir birlik var­dır. Ayrıca Hz. Peygamber bu âyet-i kerîme’yi her türlü münâkaşa ve değerlendirmelerin dışında tutmak üzere kesin şekilde açıklamıştır:

tmâm Ahmed ve Tirmizî muhtelif yollarla Adiyy İbn Hâtem’den rivayet ediyorlar. RasûluUah’ın İslâm daveti kendisine tebliğ edildiği zaman Adiyy Şam’a firar etmişti. Adiyy câhiliyet devrinde Hıristiyan­lığı kabullenmişti. Müslümanlar Adiyy’in kızkardeşi ile kendi kavmin­den bir topluluğu esîr almışlardı. Sonra Rasûlullah Adiyy’in kızkarde-şini bağışladı ve serbest bıraktı. Kadın kardeşinin yanına gitti ve Adiyy’i İslâm’a girmeye teşvik etti. Sonra ikisi birlikte Medine’ye gelmişlerdi. Adiyy kendi kavmi olan Tayy kabilesinin reîsi idi. Herkes onun dönü­şünden sözediyordu. Adiyy Rasûlullah’ın huzuruna geldiğinde boynun­da gümüşten bir haç vardı. Ve Rasûlullah (s.a.) bu âyet-i kerîme’yi oku­yordu. «Onlar Allah’tan ayrı hahamlarını, râhiblerini rablar edindiler.» Adiyy diyor ki: Ey Allah’ın Rasûlü; onlar hahamlarına ve râhiblerine tapınmıyorlar ki? dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu: Evet, onlar tapınıyorlar. Hahamları ve râhibleri kendilerine Allah’ın ha­ram kıldığı şeyleri helâl, helâl kıldığı şeyleri de haram takdim ettiler. Onlar da buna uydular. İşte onların tapınmaları bu şekildedir.

Süddî de tefsirinde diyor ki: Onlar halkla karışarak Allah’ın kita­bını sırtlarının arkasına attılar ve bunun için Allah Teâlâ: «Halbuki tek tanrıdan başkasına ibadet etmemekle emrolunmuşlardı.» diye bu­yuruyor… Yani o bir şeyi haram kılarsa, o şey haramdır. Helâl kılarsa o şey helâldir. Koyduğu hükme ittibâ edilir, verdiği hüküm tatbik edi­lir…

Bu konuda bu derece kesin ve kat’î davranan İslâm düşüncesi, böy­lece insanın hürriyetini i’lân etmiş oluyordu. Hayır, sadece hürriyetini değil insanın yeniden doğuşunu müjdeliyordu…

Bununla İslâm, kulların kullara kul olmasını kaldırıyor ve bütün insanları yalnız Allah’a kul ediyordu. Tâm manâsıyla insan yeryüzünde ancak hürriyetine ulaştığı, kölelikten kurtulduğu, kullara kul olmak­tan kurtulup akidesini ve vicdanını ne şekilde olursa olsun kullara Içul-luktan kurtardığı zaman hürriyetine ulaşabilir. İşte teşrî’ ve hâkimiyet konusunu sadece Allah’a tahsis etmekle İslâm, kullan kullara kul ol­maktan kurtaran ve yalnız başına Allah’a kul eden yegâne sistemdir. Diğer sistemlerin hepsinde hakimiyet ve teşrî’ yetkisi insanların elinde bulunan nizâmların bütününde, çeşitli şekilde kullar kullara kul olmak­tadırlar. Ve yalnız İslâm’dır ki, kulları kullara kul olmaktan kurtarmış, tek başına Allah’a kul etmiştir.

Şüphesiz ki bu, en geniş anlamıyla insanın hürriyetine ulaşmasının ifadesidir. Ve bunun içindir ki İslam’ın gelişi insanlığın yeniden doğuşu olmuştur. Ve İslâm gelmeden evvel insan, yücelik bakımından insanlık vasfını ihraz edebilmiş değildi…

İşte tevhîd akîdesiyle yeryüzündeki insanları hidâyete ulaştıran ilâhî kudretin insanlığa hediyesi budur…

İşte Allah’ın kullarına: «Bugün dininizi kemâle erdirdim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyet’i beğendim.» (M&ide, 3).

İşte tevhîd ehli müslümanların bütün beşeriyete verecekleri en bü­yük hediye de bu nimettir. Önce kendi nefislerinde tatbik ederek, sonra beşeriyete dağıtabilecekleri ve Allah’ın kendileri için seçmiş olduğu hu­suslarda kendilerinin de gönül rahatlığı içinde seçecekleri en büyük ni­met bu nimettir…

İşte tevhîd ehli müslümanların dün geçmişlerinin takdim ettiği şe­kilde bugün beşeriyete takdim edecekleri en büyük yenilik budur. Be­şeriyet dün bu yeniliği benimserken neler hissetmişse bugün de aynı şeyleri hissedecektir. Beşeriyetin inâdkâr tutumu ve sapkınlığı bu di­nin cazibesi karşısında mukavemet gösterecek kudrette değildir. Çünkü bugün İslâm beşeriyete hiç bir zaman eline geçemeyecek şeyleri veriyor. Bütün gücümüzle belirtiyoruz ki, İslâm’ın beşeriyete takdim edeceği şeyler, onun karşısında bulunan düşünce ve inançlardan, felsefî ve fik­rî akımlarından, nizâm ve sistemlerden tamamen farklıdır..

Âmir oğlu Rebî’ İslâm orduları başkomutanının elçisi olarak İran orduları başkomutanı Rüstem’in yanına gittiğinde şu muhavere geç­mişti aralarında: Rüstem Rebî’e sorar:

«Sizi ta buralara kadar getiren husus nedir?» İşte Âmir oğlu Rebî’-in birkaç kelimeyle ifâde ettiği bu karşılık, İslâm inancının tabiatım ve bu inançtan neş’et etmiş olan İslâm hareketinin mâhiyetini gayet güzel dile getirdiği gibi müslümanların bu inanç sistemini nasıl anladıklarını ve kendi vazifelerini ne şekilde idrâk ettiklerini belirtmesi bakımından gayet önemlidir.

Rebî’ Rüstem’e şöyle der:

«Bizi Allah gönderdi ta buralara kadar. Allah’ın dilediği nisbette kullan kullara kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmektir muradımız. Dünyanın sıkıntısından, dünya ve âhiretin bolluğuna erişmektir kasdı-mız. Dinlerin zulmünden, İslâm’ın adaletine getirmektir istediğimiz.»

İşte bu birkaç kelimelik cümleler içerisinde gizlenir, İslâm inancı­nın temel kaideleri ve işte bu ifâdelerde yatmaktadır İslâm düşüncesin­den neş’et etmiş ve aynı idrâkten hareket etmiş olan İslâm hareketinin tabiatı.

Maksad, Allah’ın dilediği nisbette kullan kullara kul olmaktan kurtarmak ve tek başına Allah’a kul etmektir. Yaşarken ve ölürken, dünya ve âhirette kulların bütün meselelerini Allah’ın emrine havale etmektir. Saltanat, hâkimiyet ve teşri’ koriulannda bütün hususiyet­leri yalnız başına Allah’a tahsis etmektir. Bu nokta o kadar önemlidir ki, bir mü’min bu hususta tartışmaya girişemeyeceği gibi küfredenler­den başkası da bu konuda münâkaşa etme cür’etini gösteremez. İnsanlık Allah’a teslîm olmadan hürriyeti bulamaz. Hattâ insanlığını da bu­lamaz.

Tevhîd akidesine sahip olan müslümanlar bugün de bu inanca bağ­landıkları ve yalnız tevhîd sancağını yükseltmeye çalıştıkları zaman Amr oğlu Rebî’in söylemiş oldukları şeylerin hepsini bütün insanlığa söyleyebilirler… Bugün de beşeriyet Amr oğlu Rebî’in yukarıdaki söz­leri söylediği günden farksızdır. Bütün insanlık kullara kul olma ba­taklığına dalmıştır. Âlemşümul manâsıyla tevhîddir ki ancak insanları kullara kul olmaktan kurtarır ve yalnız başına Allah’a kul eder ve an­cak böylece ve yalnız bu yolla insanoğlu hürriyetine kavuşabilir, hattâ yeniden doğabilir.

Tevhîd akidesine sahip olan müslümanlar Allah’ın kendilerine ih­san ettiği bu nizâma sarıldıkları ve Allah adına beşeriyete seslendikleri zaman insanlığa, insanlığını kaybettiren istisnasız yeryüzünün bütün sistemlerinden düşünce ve ekollerinden, nizâm ve prensiblerinden çok farklı ve insanlığını öğreten şeyler takdîm edebilirler. İşte bunun için­dir ki, bugün ve yarın gelecek dönem İslâm dönemi olacaktır. Evet, ye­niden doğmuş ulu bir insanlık âleminin devri. Beşeriyetin bataklığa daldığı, sapık zihniyetlerin yer bulamadığı asîl bir kumanda devri ola­caktır. Ve müslümanlar Arap Yarımadasında yaşayan ümmî ve bilgisiz Arapların insanlık tarihinde icra ettiği fonksiyonun aynısını bütün in­sanlık âleminin varlığı için icra edeceklerdir. İnsanlığın varlığına ve âlemşümul insanlık kumandasının mevcudiyetine yöneltmiş bir sebep olarak varlıklarını sürdüreceklerdir.

Bugün müslümanlar insanlığa ilim dehâlan, medenî keşifler takdîm edecek durumda değildirler. Beşeriyeti hayran edecek, kendi keşiflerini çok gerilerde fırakacak büyük buluşlar yapacak durumda değildirler. Ne var ki müslümanların insanlığa takdîm edecekleri daha başka şey­ler var. Evet her türlü ilmî buluşlardan ve medenî fütuhattan çok daha büyük ve üstün şeyler. Müslümanlar insanlığa hürriyetini verecek, yeniden insanlığın doğuşunu müjdeleyecek bir nizamı takdîm edecek durumdadırlar.

Ve işte müslümanlar beşeriyete bu hediyeyi sundukları zaman be­raberinde mükemmel bir hayat nizâmını da takdîm edeceklerdir. İnsa­na şerefli bir mevki’ veren, insanın elini, kafasını, vicdanım ve ruhunu her türlü kölelikten kurtaran hayat nizâmını… İnsanlığın bütün gü­cünü yeryüzünde Allah’ın ^hilâfeti vazifesini îfâ etmek üzere şereflice, efendice ve Allah’ın irâde buyurduğu şekilde sarfettirecek hayat nizâ­mını… Müslüman, hür ve efendi olarak hilâfet vazifesini îfâ ederken, ona paralel olarak da ilmî keşiflerde bulunabilir, medeni fütuhata giri­şebilir. Ve bu sâhâda da beşeriyete büyük buluşlar takdîm edebilir… Evet onu yaparken de hürriyetin doruğunda, efendiliğin zirvesinde yerini alır. Makinanın kulu ve kölesi olmaz… Beşerin âleti durumuna düş­mez… Bütünüyle köleliklerden kurtulur ve hür olarak şerefli mevkiinde oturur.

Allah bizi buna muvaffak kılsın.

«Ve hamd âlemlerin Rabbı olan Allah’a mahsûstur…»

Kuran

İhlas Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.