Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 22°C
Az Bulutlu
İstanbul
22°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 19°C
Cts 18°C
Paz 18°C

111 – Tebbet Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Mekke’de indiği hususunda görüş birliği vardır. Beş âyet-i kerimedir.[1]

111 – Tebbet Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Tebbet Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle

  1. Ebû Leheb’in iki eli kurusun. (Kendisi de) helak oldu zaten.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Nüzul Sebebi ve Ayetin Anlamı:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun…” buyruğu hakkında -lafız Müslim’e aiı ol­mak üzere- Buharî ve Müslim ile başka eserlerde İbn Abbas’üın şöyle dedi­ği rivayet edilmektedir: “Yakın akrabanı uyar. “(eş-Şuara, 26/214); “Ve ara­larından ihlâsa erdirilmiş taraftarlarını”[2] buyruğu nazil olunca, Rasûlullah (sav) evinden çıktı ve Safâ’nın üzerine çıktı. (Savaş ve baskın tehlikesini ha­ber vermek üzere kullanılan): Ya sabâhâh (sabah baskınına uğradık)! diye seslendi. Onlar: Bu seslenen kira? dediler. Muhammed diye cevap verdiler. Onun etrafında toplandılar. Şöyle buyurdu: “Ey filanoğulları, ey filanoğulia-n, ey filan oğullan. Ey Abd-i Menafoğull-arı, ey Abdo’l-Muttaliboğulları!” Hepsi de onun etrafında toplandılar. Bunun üzerine şöyle dedi: “Bu dağın arka tarafında karsınıza çıkmak üzere bir gtub süvarinin bulunduğunu size haber verecek olsaydım, ne dersiniz? Benim bu verdiğim haberi tasdik ed­er miydiniz?” Onlar: Biz şimdiye kadar senin yalan söylediğini tesbit etme­dik, dediler. Peygamber: “İşte ben şüphesiz son derece çetin bir azabın önün­de sizin için bir uyarıp korkutanım.” dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb: Helak olasıca! Sadece bunun için mi bizi topladıa’ dedi. Sonra kalkıp gitti. Bu se­fer şu: “Ebû Leheb’tn iki eli kurusun. Helak oldu zaten” diye başlayan bu sûre nazil oldu. (Hadisi) böylece (rivayet eden) el-A’meş, sûreyi sonuna ka­dar okudu.[3]

el-Humeydi ve başkaları şunu eklemektedir: Ebû Leheb’in karısı kendisi ve kocası hakkında Kur’ân’dan nazil olan buyrukları işitince beraberinde Ebû Bekir (r.a) ile Kabe’nin yakınında Mescid-i Haramda oturmakta olan Rasû-lullah (sav)’ın yanına gitti. Elinde avuç dolusu taş da vardı. Peygamber (sav)’in yanıbaşında durduğu halde Rasûlullah. (sav)’ı görmesin diye Allah göz­lerini perdeledi. Ebû Bekir’den başkasını görmüyordu. Ey Ebû Bekir, dedi. Bana ulaştığına göre senin arkadaşın beni lıicvediyoımıış. Allah’a yemin ol­sun onu bulacak olursam, bu taşlan onun ağzına atanın. Allah’a yemin ede­rim ben şair bir kadınım:

“Çok yerilen birisine karşı geldik. Onun emrinden yüz çevirdik Ve onun dinini terke ttik.”

dedi ve çekip gitti.

Ebû Bekir: Ey Allah’ın Rasûlü ne dersin? Seni görmedi mi? diye sordu. Pey­gamber: “Hayır, beni görmedi. Allah, beni görmesin diye onun gözünü per­deledi” diye buyurdu.[4]

Kureyşliler Rasûlullah (sav)’ı “yerilen (müzemmem)” diye adlandırıyor ve böylece ona hakaret etmek istiyorlardı. Peygamber de şöyle buyurdu: “Al­lah’ın Kureyş’in vermek istediği eziyetleri benden nasıl çevirdiğine hiç hay­ret etmiyor musunuz? Onlar “müzemmem” diye birisini hicvedip ona sövüp sayıyorlar. Ben ise Muhammed (çokça övülen)’im.”[5]

Bir diğer açıklamaya göre; sûrenin nüzul sebebi Abdurrahman b. Zeyd’in naklettiği üzere şöyledir Ebû Leheb Peygamber (sav)’a gelip: Ey Muhammedi Sana iman edecek olursam, bana ne verilecek? dedi Peygamber: “Diğer mü.s-lümanlara verilenlerin gibisi” diye buyurdu. Ebû Leheb: Benim onlara bir üs­tünlüğüm olmayacak mı? dedi. Peygamber: “Nasıl bir şey istiyorsun-1” diye sor­du. Ebû L.eheb: Böyle bir din olmaz olsun. Ben bunlarla birlikte eşit mi ola­cağım, dedi. Bunun üzerine onun hakkında yüce Allah: “Ebû Leheb’in iki eli kurusun. Helak oldu zaten” buyruklarını indirdi.

Abdurrahman 1). Keysan’ın naklettiği üçüncü bir görüş: Peygamber (sav)’ın yanma bir heyet gelecek olursa, Ebû Leheb onların yanına giderdi. Onlar da Ebû Lebeb’e Rasûlullah (sav) hakkında soru soruyorlar. Ona: Sen onu biz­den daha iyi tanırsın, diyorlardı. Ebû Leheb onlara şöyle diyordu: O çok ya­lancı bir sihirbazdır. Bunun üzerine Peygamberin yanına gitmiyor, geri dö­nüyor ve onunla karşılaşmıyorlardı. Yine bir heyet gelmişti. Ebû Leheb ay­nı şeyleri onlara da yaptı. Onlar: Hayır onu görüp de, sözlerini dinlemedik­çe geri gitmeyeceğiz, dediler. Bu sefer Ebû Leheb onlara şöyle dedi: Biz ha­la onu tedavi edip duruyoruz. O helak olsun, o yok olsun. Rasûlullah (sav)’a bu durum haber verilince bundan dolayı çokça üzüldü. Yüce Allah, bu se-beble: “Ebû Leheb’in İkİeJi kurusun…” sûresini indirdi.

Bir diğer görüşe göre Ebû Leheb, Peygamber (sav)’a bir taş atmak istedi. Yüce Allah onun bu isteğine engel oldu ve onun bu haline engel olunması dolayısıyla da yüce Allah: “Ebû Leheb’in iki eli kurusun, helak oldu zaten” buyruklarını indirdi.

” (îki eli) kurusun” buyruğu hüsrana uğrasın, demektir. Bu açıkla­mayı Katade yapmıştır. Ziyana uğrasın, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

Sapıttı, diye de açıklanmıştır ki, bu da Ata’nın açıklamasıdır.

Helak olsun, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da İbn Cübeyrin açık­lamasıdır. Yemen b. Riab dedi ki: Hiçbir hayır elde etmesin demektir.

el-Esmai, Ebû Amr b, el-Ala’dan naklettiğine göre; Osman -Allah’ın rah­meti üzerine olsun- öldürülünce insanlar sahibini gömleksizin birisinin şöy­le seslendiğini işittiler:

“Andolsun seni yalnız bırakıp geri gittiler Ne geriye baktılar, Be de döndüler. Adaklarının gereğini yerine getirmediler O yaptıkları sebebiyle helak olasıcalar.”

Özellikle “ellerin kurumasından sözedilmesi, çoğu işlerin ellerle yapıl­masından dolayıdır. Yani o eller de hüsrana uğrasın, kendisi de hüsrana uğ­rasın. “Eller” ile bizzat kendisinin kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü bazan kişinin kendisinden “elleri” diye sözedilebiiir. Nitekim yüce Allah: “Bu se­nin ellerinin önden gönderdiği sebebiyledir.” (el-Hac, 22/10) diye buyurmak­tadır. Bundan maksat, bi2Zat kendinin … demektir.

İşte Arapçanın üslubu, yolu yordamı budur. Bazan bir şeyin bir kısmını zikreder ve onun tamamını kasteder. Nitekim: ” O kimseye zamanın eli, musibetlerin ve ölümlerin eli isabet etti” denilirken “bütün bunlar o kimseye isabet etti” demek olur. Şair de şöyle demiştir:

“Musibetlerin eli onun üzerine çullanınca,

Yok mu himaye edip koruyacak olan kimse? diye seslendi.”

‘(Kendisi de) helak oldu zaten” buyruğu hakkında el-Ferrâ dedi ki: Bi­rinci “teb (ellerin kuruması, helak oluş)” (bed)duadır. İkincisi ise haberdir. Nitekim: Allah onu helak etsin, zaten de helak oldu, demek gibidir. Abdul­lah b. Ubey’in kıraatinde ise: “Zaten helak olmuştur’7 şeklindedir.

Ebû Leheb’in adı Abdu’l-Uzza’dır. Abdu’l-Muttalib’in oğlu olup, Peygam­ber (sav)’ın amcasıdır. Karısı el-Avra Um Cemil ise, Ebıı Süfyan b. Harbin kız-kardeşidir. Her ikisi de Peygamber (sav)’a aşırı derecede düşman idi.

Tarık b. Abdullah el-Muharibi dedi ki: bizler Zü’1-mecaz panayırında iken bir kimsenin şunları söylemekte olduğunu duydum: “Ey insanlar! Al­lah’tan başka hiçbir ilah yoktur deyiniz, kurtuluşa ereceksiniz.” Bir de bak­tım ki, arkasından bir adam ona taş atıyor. Bacaklarını ve topuklarını kanat­mış olduğu halde şöyle diyordu: Ey insanlar! Bu bir yalancıdır, bunu tasdik etmeyiniz. Ben: Bu kim? dedim. Muhammed, dediler, peygamber olduğunu ileri sürüyor. Bu da amcası Ebû Leheb’dir, o da onun yalancı olduğunu söy­lüyor.

Ata, İbn Abbas’lan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ebû Leheb dedi ki: Muhammed sizi büyüledi. Çünkü bizden herhangi bir kimse bir yaşını bitir­miş bir kuzuyu yiyor ve büyükçe bir kova süt içiyor yine doymuyor. Oysa Muhammed sizi bir koyun bacağı ile doyurdu, bir miktar süt içirerek susuz­luğunuzu giderdi. [6]

2- Ebû Leheb’e Bu İsmin Veriliş Sebebi:

•Yüce Allah’ın: “Ebû Leheb” buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Ona Leheb (alev) adının verilişi güzelliğinden ve yüzünün parlaklığından dola­yıdır. Bazıları bunun müşriğe künye verilebileceğine delil olduğunu zannet-mişlerse de bu kanaat batıldır. Çünkü ilim adamlarına göre yüce Allah’ın ona “Ebû Leheb (alevin babası)” künyesini verişinin dört sebebi vardır:

1- Onun adı Abdu’1-Uzza (Uzza’nın kulu) idi. Uzza ise bir puttur. Yüce Al­lah, Kitabında hiçbir puta kulluk izafe etmiş değildir.

2- O isminden çok künyesi ile meşhur olmuştu. Ondan dolayı açıkça kün­yesi zikredilmiştir.

3- İsim, künyeden daha şereflidir. Bu bakımdan yüce Allah, onu daha şe­refli olandan daha aşağı mertebeye indirmiştir. Zira ondan haber vermek ka­çınılmaz bir şeydi. İşte bundan dolayıdır ki yüce Allah, peygamberlere isim­leri ile seslenmiş, onlardan herhangi bir kimseden künyesi ile sözetmemiştir.

İsmin künyeden daha şerefli olduğunu gösteren hususlardan birisi de şu­dur: Yüce Allah’a isim verilir ama künye verilmez. Her ne kadar bu çok açık ve belli olmakla; künye taşımaktan yüce ve mukaddes olduğundan ötürü kün­yenin ona nisbeti imkansız olmakla birlikte böyledir.

4- Yüce Allah onu cehenneme sokmakla onun mensub olduğu künyenin (manasını) gerçekleştirmeyi murad etmiştir. Onun nisbetini gerçekleştirmek kendisi adına seçtiği, uğur kabul ettiği hususu yerine getirmek için o, o ate­şin babası (yani o ateşe atılan) kimse olmasını dilemiştir.

Adı ile künyesinin aym şey olduğu da söylenmiştir. Onun yakınları ona -yüzünün alev gibi parlaması ve güzelliğinden ötürü- Ebû Leheb adını veri­yorlardı. Onların sevilen ve hoşlanılmayan hakkında ortak olarak kullanıla­bilen “Ebû’n-Nur, Ebû’z-Ziya (nurun babası, aydınlığın babası, nurlu aydın-lıklı)” demelerini engellemiş ve sadece hoşlanılmayan ve yerilen kimselere mahsus olan “Leheb (ateş alevi)”e izafe etmelerini sağlamıştır ki, Leheb (alev) ateşin kendisidir. Daha sonra da ateşi onun karar kılıp yerleşeceği yer kılmak sureti ile de bunu gerçekleştirmiş olacaktır.

Mücahid, Humeyd, İbn ,Kesir ve İbn Muhaysın “Ebû Leheb” lafzının “he’.sini sakin olarak; diye okumuşlar; fakat, “Alevli” laf­zının “he” harfinin üstün olduğu hususunda da (kıraat alimleri) ihtilaf etme­mişlerdir. Çünkü onlar bu hususta âyetlerin sonlarını gözönünde bulundur­muşlardır[7]

3- Meydana Gelen Olaylar ve Kader:

• İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah, Kalemi yaratınca una: Olacak şeyleri yaz de­di. Onun yazdığı şeyler arasında “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” da vardı.

Mansur dedi ki: el-Hasene yüce Allah’ın; “Ebû Leheb’in iki eli kurusun”

buyruğu hakkında soru soruldu: Acaba bu da Ummu’l-Kitab’ta var mıydı di­ye ve acaba Ebû Leheb, cehennem ateşini isteseydi boylanmayabilir iniydi? el-Hasen şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, orayı isteği ile boylayamaması onun gücünde olan bir şey değildir. Şüphesiz ki o, Ebû Leheb de, onun an­ne ve babası da yaratılmadan önce Allah’ın Kitabında böyle idi. bunu Mu­sa’nın, Adem’e söylediği: “Sen Allah’ın eliyle yarattığı, kendisine ruhundan üflediği, cennetine yerleştirdiği, kendisine meleklerini secde ettirdiği Adem’sin. İnsanları zarara uğrattın, onları cennetten çıkardın” sözüne karşı­lık Adem’in söyiediği şu sözler de desteklemektedir: Sen de Allah’ın kelamı İle (kendisi ile konuşmakla) seçtiği Musa’sın. Sana Tevrat’ı verdi. Sen yüce Allah’ın benim hakkımda gökleri ve yeri yaratmasından önce yazmış oldu­ğu bir durumdan ölürü mü beni kınıyorsun? Peygamber (sav) şöyle buyur­du: ‘Adem getirdiği delil ile Musa’ya galib geldi.”[8]Bu (rivayet) daha önce­den (Ta-Ha, 20/121. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Hemmâm’ın, Ebû Hureyre’den naklettiği hadiste Adem, Musa’ya şöyle de­miş: “Sen Allah’ın beni yaratmadan önce Tevrat’ı ne kadar bir süre önce yaz­dığını biliyor musun!'” Musa: “İkibin yıl önce” dedi. Adem şöyle dedi: “Peki sen Tevrat’ta “Adem Rabbinin emrine karşı geldi de şaşırdı” (Taha, 20/121) buyruğunu da gördün mü?” Musa: “Evet” dedi. 13u sefer Adem şöy­le dedi: “Allah’ın benim hakkımda işlemeyi ben yaratılmadan ikibin yıl ön­ce yazıp takdir etmiş olduğu bir işten ötürü beni nasıl kılarsın?” Böylece Adem getirdiği delil ile Musa’yı yenik düşürdü.[9]

Tavus, İbn Hürmüz ve el-Arec’in Ebû Hureyre’den rivayetlerinde “…kırk yıl süre ünce,..” şeklindedir.[10]

  1. Malı da, kazandığı da kendisine fayda vermedi.

Onun topladığı mal, kazandığı makam ve mevki, Allah’ın azabını kendi­sinden uzaklaştınnadı. Mücahid dedi ki: Sahih olduğu ev!at (da bir işe yara­madı.) Çünkü kişinin evlatları da kendi kazançları arasındadır.

el-Ameş, “Kazandığı” anlamındaki buyruğu; diye okumuş ve bunu İbn Mestıd’dan rivayet etmiştir.

Ebû’t-Tufayl dedi ki: Ebû Leheb’in oğullan gelip İbn Abbas’ın huzurun­da davalaşlılar. Sonra da birbirleriyle döğüşlüler. Onlara engel olmak için kalktı, onlardan birisi onu itti ve yatağın üzerine düştü. İbn Abbas -çocuk­larını kastederek-: Şu kötü kazancı huzurumdan çıkartınız, dedi.

Aişe (r.anha)’dan rivayete göre Rasûlullah (sav) söyle buyurmuştur; “Ki­şinin yediği en hoş şey, onun kazancından yedikleridir ve elbetteki onun ev­latları da kazanılan cümlesindendir.” Bu hadisi Ebû Davıtd rivayet etmiştir.[11]

İbn Abbas dedi ki: Rasûlullah (sav) yakın akrabalarını cehennem ateşi ile korkutup uyarınca Ebû Leheb: Şayet kardeşimin oğlunun dediği gerçek ise malımı ve çocuklarımı fidye vererek kendimi kurtarırım, dedi. Bunun üze­rine, “Malı da, kazandığı da kendisine fayda vermedi” buyruğu nazil oldu.

“Fayda vermedi” buyruğundaki; …me” edatının nefy olma­sı da mümkündür. (Mealde olduğu gibi); soru olması da mümkündür. Yani bunun kendisine ne faydası oldu ki?

İkinci nin; anlamında (ism-i nıevsul) olması da mümkündür. Fiille beraber mastar manasını vermesi de mümkündür. Onun malı ve kazan­dıkları kendisine bir fayda vermedi, demek olur. (Birinci soru edatı kabul eli-dilirse: Onun malının ve kazandıklarının kendisine faydası nedir, demek olur.) [12]

  1. Alevli bir ateşi boylayacaktır o.

Alev alev yanan ateş demektir.

Buna dair açıklamalar daha Önceden el-Murselat Sûresi’nde (77/31- âye-tift tefsirinde) geçmiş* bulunmaktadır.

“Boylayacaktır o” anlamındaki: buyruğu genel olarak “ye” harfi üstün olarak okunmuştur.

Ebû Reca ve el-A’meş ise “ye” harfini ötreli okumuşlardır. Bu kıraati ay­rıca Mahbub, İsmail’den, ü İbn Kesir’den; Hüseyn, Ebû Bekir’den, o Asım’dan da rivayet ettiği gibi ei-Hasen’den de rivayet edilmiştir. (Ateşe atılacaktır, de­mek olur”.)

Eşheb el-Ukayli, Ebû’s-Semnial el-Adevi ve Muhammed b. es-Sümeyka’ ise “ye”yi ötreli “sad”ı üstün ve “lam” harfini şeddeli olarak okumuşlardır. (Bu) okuyuş Allah, onu oraya atacaktır demek olup yüce Allah’ın: “Ve cehenneme bir atılış” (el-Vakıa, 56/94) buyruğundan (hareketle böyle okunmuş)dur. Diğeri ise; “Başkasını atmak”tan gelmektedir ki; Al­lah onu atacaktır, demektir.

Yüce Allah’ın: “Biz onu ateşe sokacağız.” (en-Nisa, 4/30) buyruğundan dolayı böyle okumuşlardır. Ancak tercih edilen İlk okuyuştur. Çünkü insanlar onun üzerinde icma (ittifak) etmişlerdir. Buna da yüce Al­lah’ın; Kendisi cehenneme girecek olan müstesna” (es-Saffat, 37/163) buyruğu gerekçe gösterilmiştir. [13]

  1. Karısı da; odun taşıyıcısı olarak,

“Karısı” Ummu Cemil “da…”

İbnu’I-Arabi dedi ki: Um Kabih el-Avra’dır.[14] O tek gözü kör bir kadın idi.

“Odun taşıyıcısı olarak” buyruğu hakkında İhn Abbas, Mücahid, Katade ve es-Süddi şöyle demişlerdir: Bu kadın, insanlar arasında laf götürür geti-rirdi. Araplar birisi diğerinin aleyhine başkalarını kışkırtacak olursa; Filan kişi filanın aleyhine udun taşır” derler. Şair de şöyle demiştir:

“Şüphesiz el-Edremoğullan odun taşıyanlardır

Onlar hem hoşnutluk zamanında, hem kızgınlık halinde laf alıp götürenlerdir.

Lanet olsun üzerlerine onların ve beş parasız, çırılçıplak kalsınlar ortada.”

Bir bftşka şair de şöyle demiştir:

“Bir binek sırtında (binilerek) avlanılmamış beyazlardandır o, Kabile arasında yaş odun götürüp getirmemiştir.”

Şair bununla laf götürüp getirmediğini kastetmektedir. “Yaş odurTdan sö-zetmesi ise daha kötü bir şekilde yanan aşırı duman çıkarttığına işaret etmek içindir.

Eksem b. Sayfi gocuklarına şöyle demiştir: Laf götürüp getirmekten ok­ça sakınınız. O yangın çıkartan bir ateştir. Şüphesiz laf taşıyıcının bir saatte yaptığını, bir sihirbaz bir ayda yapamaz. Iiir şair bu anlamdan hareketle şöy­le demiştir:

“Şüphesiz laf taşıyıcılık bir ateştir, sakın ondan hem yakıcıdır Ondan kaç alabildiğince ve bu işi yapandan uzak dur.”

Bundan dolayı: Kin ateşi sönmez denilmiştir. Peygamber (sav)’den da: “Laf alıp götüren kimse cennete girmez”[15]dediği sabit olmuştur. Yine o şöyle bu­yurmuştur: “İki yüzJü kimse Allah nezdinde değerli birisi olamaz.”[16] Yine Pey­gamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanların en kötülerinden birisine bir yüz­le, diğerlerine bir başka yüzle giden iki yüzlü kişidir.[17]

Ka’b el-Ahbar dedi ki: İsrailoğulları bir kıtlık musibeti ile karşılaştıhr. Mu­sa (a.s) onları yanına alıp üç defa yağmur duasına çıktığı halde onlara yağ­mur yağdırılmadı. Musa: “İlâhi kullarındır (bunlar)” dedi. Yüce Allah ona: “Ben ne i’enin, ne de seninle* birlikte olanların duasını kabul ederim. Çünkü on­lar arasında laf götürüp getiren birisi vardır ve o laf taşıyıcılığını ısrarla yapmaktadır.” diye buyurdu. Musa dedi ki: ” Rabbim kim o? (Bize söyle) ki onu aramızdan çıkartalım.” Yüce Allah şöyle buyurdu: “Ey Musa! ben sana laf taşıyıcılığını yasaklarken kendim mi başkasını jurnalleyeyiın?” (Ka’b) de­di ki: Hep birlikte tevbe ettiler ve bunun üzerine onlara yağmur yağdırıldı. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır).

Laf taşıyıcılık (nemime, koğuculuk) büyük günahlardandır. Bu hususta gö­rüş ayrılığı yoktur. Öyle ki el-Fudayl b. İyad şöyle demiştir: Üç şey vardır ki salih ameii yıkar, oruçlunun orucunu bozar ve abdesti de bozarlar: Gıybet (çekiştirmek), nemime (koğuculuk) ve yalan.

Ata b. es-Saib dedi ki: eş-Şa’bi’ye Peygamber (sav)ın: “Kan döken, laf alıp götüren ve faiz alıp veren bir tacir cennete girmeyecektir.” sözünü hatırlat­tım; şöyle dedi: Ey Ebû Amil Yüce Allah laf alıp götüreni katil ve Faiz yiyen­le birlikte mi zikretti? diye sordum eş-Şa’bi: Acaba kanların dökülmesinin, mal­ların talan edilmesinin, çok büyük kötü işlerin körüklenmesinin, laf alıp gö­türmekten başka bir sebebi mi var, dedi.

Katade ve başkaları şöyle dedi: (Um Cemil) Rasûlullah (sav)’ı fakirliği do­layısıyla ayıplıyordu. Diğer taraftan mallarının çokluğuna rağmen sırtında odun taşırdı. Çünkü aşırı derecede cimri idi. Böylelikle cimriliği sebebiyle ayıplanmış olmaktadır.

İbn Zeyd ve ed-Dahhak dedi ki: O kadın dikenli çalı çırpıları taşır, Pey­gamber (sav)’ın ve ashabının gidip geldiği yollara geceleyin bırakırdı. İbn Ab-bas da böyle demiştir.

eı-Rabî dedi ki: Peygamber (sav) ipek üzerinden geçer gibi o dikenlerin üzerinden geçerdi.

Murnt cl-Ilemdânî dedi ki: Um Cemil her gün koca bir demet diken ge­tirir. Bunları müslümanların gidip geldikleri yollara bırakırdı. Bir gün yine bir demet taşırken bitkin düştü ve dinlenmek üzere bir taşın üzerine oturdu. Me­lek onu arkasından çekti ve öldü.

Said b. Cübeyr dedi ki: (Odun taşıyıcılığından maksat) büyük ve küçük günahları taşıyıcı olmasıdır. Arapların: Filan kişi sırlı üze­rinde odun taşır” tabirlerinden alınmıştır. Bunun (bu açıklamanın) delili, yü­ce Allah’ın: “Günahlarını sırtlarına yüklenerek…” (el-En’am, 6/31) buyru­ğudur.

Buyruğun, cehennemde odun taşıyıcısı olacaktır, anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir.

“Taşıyıcısı” anlamındaki lafız gene! olarak; şeklinde meı-fû’ ola­rak okunmuştur. Bu durumda; ” Onun karısı” anlamındaki lafız, mübtedadır. “Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu Jıalde”(4. âyet) anlamındaki buyruk da “taşıyıcısı” lafzmdaki zamir­den hal konumunda bir cümle yahutta ikinci bir haber olur.[18] Yahut “odun taşıyıcısı” lafzı “karısı” lafzının sıfatı olur. Haber de; “boynunda hurma li­finden bükülmüş bir ip olduğu halde” (4. âyet) anlamındaki buyruk olur. Bu­na göre ” Alevli” (3. âyet) lafzı üzerinde vakıf yapılır.

“Karısı da” buyruğunun, “boylayacaktır o” anlamındaki zamirin üzerine atfedilmesi mümkündür. Bu durumda “alevli” anlamındaki lafız üzerinde va­kıf yapılmaz. Buna karşılık “karısı da” anlamındaki lafız üzerinde vakıf ya­pılır. “Odun taşıyıcısı olarak” anlamındaki lafız hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olur.

Asım; “Odun taşıyıcısı olarak” anlamındaki lafzı yergi ol­mak üzere nasb ile okumuştur. Sanki bu yönüyle meşhur olmuş gibidir. O bakımdan tahsis için değil, yerilmek için bu sıfatı zikredilmiş olur. Yüce Al­lah’ın: “Lanete uğramışlar olarak. Nerede ele geçirilirler-se…”(el-Ahzab, 33/61) buyruğunda olduğu gibi.

Bu lafızları Ebû Kılabe: “Odun taşıyan olarak” diye okumuş­tur. [19]

5- (Hem de) boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.

“Boynunda” demektir. Şair İmruu’l-Kays şöyle demiştir:

“Ve bir boyun ki, apak ceylanların boynu gibi; hiç de çirkin değildir Onu kaldırıp uzattığında; üstelik zînetsiz de değildir,”

“Hurma lifinden bükülmüş bir ip” buyruğunduk i “mesed”, lif demektir. Nabiğa şöyle demiştir:

“Alabildiğine şişman, loplop etine dolgun Hurma lifinin çıkardığı gıcırtı gibi ses çıkartır.’

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Ey hurma lifinin ipi, sığın başkasına benden

Eğer sen yumuşak ve nazik birisi isen, şüphesiz ben

istediğim şekilde saçına ak düşmüş, ama gücünü kaybetmemiş birisiyim ben.”

bu ip, hazan deve köselesinden yahut kıllarından da yapılabilir. Şair şöyie demiştir:

“Ve dişi develer(in derisin)den iyice bükülmüş bir ip ki; Bu develer koca ve yaşlı develerden de değildir, derileri henüz sertleşmemiş dört yaşına girmiş develerden de değildir.”

Boyun, gerdan” lafzının çoğulu ” Hurma lifinden ip” lafzının çoğulu da; diye gelir.

Ebû Ubeyde dedi ki: Bu, yünden yapılan bir halattır. el-Hasen dedi ki: Bun­lar Yemen’de yetişen ve el-mesed adı verilen bir ağaçtan yapılan halatlardı. Bunlar bükülerek yapılırdı.

ed-Dahhak ve başkaları da şöyle demiştir: Bu, dünyadaki bir durumdur. Çünkü Ebû Leheb’in karısı Peygamber (sav)’ı fakirlikle ayıplıyor, kendisi ise boynuna liften taktığı bir halat ile odun taşıyordu. Yüce Allah, onu bu ipiy­le boğdu ve onun canını aldı. Ahirette ise bu, cehennem ateşinden bir ha­lat olacaktır,

İbn Abbas, Ebû Salih’in rivayetine göre şöyle demiştir: “Boynunda hur­ma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.” Uzunluğu yetmiş arşın gelecek bir zincir bulunduğu halde, demektir. Mücahid ve Urve b. ez-Zübeyr de böy­le demiştir: Bu zincir ağzından girecek, alt tarafından çıkacak ve geri kalan bölümleri de boynuna dolanacaktır.

Katade dedi ki: “Hurma lifinden bükülmüş bir İp” denizden çıkan bon­cuklardan yapılmış irili, ufaklı boncuklardan bir gerdanlık demektir. Şair şöy­le demiştir:

“Aklı ise boncukları emen küçük bir çocuk aklı gibidir.”

Mısraın son kelimesinin çoğulu: diye gelir.

el-Hasen dedi ki: Onun boynunda boncuklar vardı. Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Boynunda mücevherden oldukça değerli bir gerdanlık vardı ve şöyle demişti: Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki, bu gerdanlığı Muhammed’in düşmanlığı uğrunda harcıyacağım. Bu, kıyamet gününde onun boynunda bir azab olacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu onun ilahi yardıma mazhar olmayacağına bir işarettir. Yani o, hakkında geçmiş bedbahtlık hükmü sebebiyle iman etmek­ten alıkonulmuş ve bağlanmıştır. Tıpkı boynunda hurma lifinden bir ip bu­lunarak bağlanmış kimsenin hali gibi.

” Bükmek’1 demektir. İpini, halatını iyice bük­tü’ anlammdadır. Şair şüyie demiştir;

“Onun üst tarafındaki (sırtındaki) etleri iyice birbirine geçirir ve pekiştirir.”

Şair şunu demek istiyor; O otlar bu eşeğin sırtını güçlendirip, pekiştirir.

“Hilkati güçlü ve sağlam bir binek” tabiri yaratılışı itiba­riyle güçlü ve kuvvetli olan hayvan hakkında kullanılır. Şair şöyle demiştir:

“O bir ip {halat) ki dişi develer(in köselesin)den bükülmüştür

Pek beyaz olmayan fakat asil ve eti birbirine geçmiş develer

Bunlar yaşlı da değildir, derisi güçlenmemiş dört yaşındaki develer de değildir.”

(İkinci mısra) şöyle de rivayet edilmektedir;

“Zayıf da değildir onlar, etleri birbirine geçmiştir.”

el-Ferra dedi ki; Bu (ikinci mısranın son lafzı) merfûdur ve şiir mukfe’dir (kafiye kelimelerinin irabı farklıdır). Çünkü şair burada: ” Ak­sine onların etleri birbirine geçmiştir” demek istemektedir. Mübteda olarak bu lafzı merfû kabul etmiştir.

(Yine el-Ferra) diyor ki: Şairin: “Onlar zayıf da değil­dirler, etleri birbirine de geçmiş değildir” demek istemiş olmasına imkan yok­tur. Tıpkı: ” Ben babası ayakta duran bir adamın yanından geçtim” derken (son kelimeyi) mecrur okumak caiz olmadığı gibi.

Başkası ise şöyle demiştir: Burada: “Giden” demektir. O şöyle de­miş gibidir-: Onlar etleri zayıf kimseler de değildirler. Daha sonra “giden” laf­zını da zayıf kimselere atfetmiş (…ve gitmiyorlar da, demek istemiş)

Hilkati güçlü ve sağlam adam” demektir.

“Hilkati güçlü ve sağlam ve güzel cari­ye” demektir. “Fi’âl” vezninde; ise ‘in bir söyleyiş şeklidir. Bu da yağ ve balın konulduğu tulum demektir. Bütün bu açıklamaları el-Cev-heri yapmıştır.

Buna itiraz edilerek şöyle denilmiştir: Eğer onun odun taşıdığı ipi bu ise peki bu pasil ateşte kalacaktır. Bu itiraza şöyle cevab verilmiştir: Yandıkça onu tekrar yenilemeye azi2 ve celil olan Allah elbetteki kadirdir. Ebû Leheb’in ve karısının ateşte kalıcılığı ise onların ölüm halleri de dahil olmak üzere kü­für üzere kalmaları şartına bağlıdır. Her ikisi de kâfir olarak öldüklerinden ötürü onlar hakkında verilen haber doğru çıkmış olmaktadır. O halde bu, Pey­gamber (sav) için bir mucizedir.

Yüce Allah, karısının ipi ile boğulmasını takdir etmiştir. Ebû Leheb’in de (mü’minterin annesi Meymune’nin kızkardeşi olan) Um el-Fadi’ın kendisini yaralaması sonucu Bedir vakasından yedi gün sonra abese diye bilmen bir yara ile ölmesini sağlamıştır. Şöyle ki; el-Haysuman Mekke’ye Bedir’in sonu­cunu haber vermek üzere gelince, Ebû Leheb ona: Bana insanların durumu­nu bildir, dedi. el-Haysuman: Olur dedi. Allah’a yemin ederim. Bizler onlar­la karşılaşır karşılaşmaz hemen onlara kollarımızı uzaüverdik, onlar da silah­larını istedikleri gibi indiriyorlardı. Bununla birlikte ben insanlara dokuna­madım. Ablak atlar üzerinde beyaz birtakım adamlarla karşılaştık. Allah’a ye­min ederim ki bizi hiç bırakmıyorlardı. -Hiçbir şey bırakmıyorlardı demek is­tiyor.- Ebû Rafı dedi ki: Ben Abbas’ın bir kölesi idim. Zemzem suffasında çöm­lek yontuyordum. Yanımda da Um el-Fadl oturuyordu. Gelen haber bizi se­vindirmişti. Bunun için odanın örtüsünü kaldırıp, Allah’a yemin ederim İşte onlar meleklerdir, dedim. Ebû Leheb elini kaldırıp yüzüme oldukça şiddet­li bir tokat indirdi. Ben de ona karşı geldim fakat zayıf birisi idim. Beni kal­dırıp yere yıktı, göğsüme oturup beni döğmeğe başladı. Um el-Fadl ise odadan bir direk kapıp geldi ve: Efendisi yanında yok diye onu zayıf buldun öyle mi? diyor ve direkle başına vuruyordu. Başında büyükçe bir yara açtı.

Zelil bir şekilde ayaklarını sürüyerek kalkıp gitti. Sonra Allah onu adese has­talığına mübtda kıldı ve sonunda öldü. Üç gün defnedilmeksizin urtada kal­dı, sonunda kokuştu. Daha sonra çocukları onu su ile yıkadılar, fakat ade­se mikrobu kendilerine bulaşır diye üzerine suyu uzaktan döküyorlardı. Ku-reyşliler taundan sakındıkları gibi bu hastalıktan yakınırlardı. Sonra onu Mekke’nin üst tarafına doğru taşıdılar. Bir duvara onu dayandırıp, üzerine [aş­lar dizip üstünü kapattılar. [20]

(Tebbet Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Tebbet Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.