Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 4°C
Çok Bulutlu
İstanbul
4°C
Çok Bulutlu
Per 5°C
Cum 6°C
Cts 7°C
Paz 8°C

11 – Hud Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Adı: Bu sure adını, 50-60. ayetlerde kıssası zikredilen Hz. Hud’un (a.s) isminden almıştır. Nüzul Zamanı: Surenin konusu üzerinde derinlemesine düşündüğümüzde, onun Yunus suresiyle aynı dönemde ve büyük bir ihtimalle hemen onun ardından nazil olduğu sonucuna varırız.

11 – Hud Suresi | Tefhimu’l Kur’an

Hud Suresi | Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi )

Sure, Yunus suresiyle aynı konuyu işler; mesaja davet, tavsiye ve inzar. Bir farkla ki bu suredeki inzar (uyarı) daha şiddetlidir. Bu durum bir hadisle de desteklenmiştir.

Rivayet edilir ki, bu surenin nüzulundan sonra bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a) Rasulullah’a (s.a) söyle dedi: Son zamanlarda senin daha hızlı yaşlanıyor olduğunu görmekteyim. Bunun sebebi nedir?” Rasulullah (s.a) cevapladı: “Hud suresi ve benzeri sureler beni ihtiyarlattı. ” Bu gösterir ki, zaman Rasulullah (s.a) için çok çetin zamandı ve İslam’ın davetini baltalamak için elinden geleni yapan Kureyş’in azaba uğratılmasından duyduğu endişelerine, bu sert uyarılar da eklenmiş bulunmaktaydı. Çünkü artık Rasulullah (s.a) için Allah tarafından tanınan mühletin son sınırına giderek yaklaşıldığı ayan beyandı. Mühletin son demlerini yaşadığından ve kavminin azaba uğratılacağından korkmaktaydı.

Konu: Surenin daveti şudur: Allah Rasulüne itaat edin. Şirki terkedin ve yalnızca Allah’a ibadet edin; tüm hayat sisteminizi ahirette hesap vereceğiniz inanç üstüne kurun.

Tavsiyesi şu: Hatırlayın o insanları ki, imanlarını bu dünya hayatının zahiri parlaklığına feda edip, peygamberlerin mesajını inkar ettiler de, korkunç akıbetlerle karşılaştılar. Dolayısıyle sizlerde tarihin mahvolmağa götürdüğünü ispat ettiği yolun aynısını izleyip izlemediğinizi ciddi ciddi araştırın.

Uyarısı da şu: Azabın geciktiriliyor olması sizi aldatmasın. Bu, “Allah’ın yollarınızı düzeltin” diye size lütfuyla tanıdığı mühletten ibarettir. Bu fırsatı değerlendirmezseniz iman edenler dışında helak edecek olan kaçınılmaz cezaya çarptırılacaksınız.

Kur’an insanlara doğrudan hitap etme yerine, yukarıdaki hedefleri gerçekleştirmek için, Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb ve Firavun kavimlerine ait kıssaları kullanmıştır. Bu kıssalarda vurgulanan en önemli şey şudur: Allah’ın hükmü bir kavim üzerinde gerçekleştiği zaman, her ne olursa olsun, isterse devrin peygamberinin en yakın akrabası olsun Allah hiç kimseyi kayırmaz. Bundan azade olanlar yalnızca peygamberlere iman edenlerdir: inanmayanlar, isterse onun karısı ve çocuğu olsunlar bu hükmün içindedirler.

Dahası var: İman her bir müminden, hüküm geldiğinde akrabalarını tümüyle unutmasını ve yalnızca iman kardeşliğini esas almasını gerektirir. Zira kan ve ırk yakınlığını dikkate almak, bu tür durumlarda İslam’ın ruhuna zıttır. Ve müslümanlar bu öğretiyi Hud suresi’nin nüzulünden 4 yıl sonra Bedir Savaşı’da pratik olarak göstermişlerdir.

Rahman Rahim Olan Allah’ın Adıyla

1 Elif, Lâm, Râ, (Bu,) Ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi olan ve her şeyden haberdar bulunan (Allah) tarafından birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış bir Kitap1’tır (ki:)2

2 Öyle ki, Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben, sizi onun tarafından uyarıp-korkutan ve müjdeleyenim;

3 Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta ile metalandırsın3 ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin.4 Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.

4 Sizin dönüşünüz Allah’adır. O, her şeye güç yetirendir.

AÇIKLAMA

  1. Arapça “Kitab” kelimesi metnin bağlamı gereği “emir-ferman” anlamına alındı. Çünkü bu kelimenin anlamı yalnızca “kitab” ya da “yazılı metin” karşılıklarıyla sınırlandırılamaz; aynı zamanda “emir” ve “yüce ferman” anlamını da içerir. Nitekim, “kitap” kelimesi Kur’an’ın başka yerlerinde de aynı anlamda kullanılmıştır.
  2. Bu “ferman” muhtevası sabit, sağlam ve değişmezdir. Tüm esasları birbiriyle uyumlu ve dengelidir: İçine ne bir söz kalabalığı, ne teferruat, ne cerbeze, ne şiirsel hayal ve ne de hitabi aşırılık karışmıştır. Hakikat net biçimde zikredilmiştir ve hakikatten ne bir fazla ne bir eksik bir şey vardır. Ötesi, bu muhteva ayrıntılarıyla verilmiş ve herşey öylesine açık ve net hale getirilmiştir ki, herhangi karışıklık, karmaşıklık ve muğlaklığa rastlanmaz.
  3. “Allah size güzel geçim vasıtaları sağlayacak” şeklindeki güvence, şeytan’ın bu dünyaya tapan akılsızların kalbine, “dindarlık, gerçi insanı Ahiret’te felaha ulaştırır ama dünya hayatını harap eder” şeklindeki batıl fikri bertaraf etmek için verilmiştir. Allah müminleri temin etmektedir ki, rahmet ve bereketini, kendisinden korkan insanlar üzerinde tecelli ettirecek, onları mutluluk ve barış içinde yaşatacak, onurlandıracak ve her yerde saygın kılacaktır. Aynı şey Nahl: 97’de de biraz farklı biçimde zikredilmiştir: “Erkek olsun, kadın olsun, mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılıklarını yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” Böylece Allah, şeytan ve bağlılarının, dindarlığın hakkı ve doğruluğunu seçenleri kaçınılmaz olarak ızdıraba, belaya ve zorluklara sürüklediği yolundaki teorisini kesin biçimde reddetmektedir. Ve temin etmektedir ki, O kendisine inanıp doğru yaşayanların hayatını hem bu dünyada hem de ahiret’te felaha ulaştıracaktır. Bilinen bir tecrübedir: gerçek ruh huzurunu tadanlar, onurlu ve saygın bir hayat yaşayanlar, yalnızca Allah’tan korkanlar, nefsini temizleyenler, iş ve ilişkilerinde dürüst ve cömert olanlar, günahlardan uzak bulunanlardır.

Kur’an-ı Kerim’ e göre, hayat ve geçim vasıtaları ya iyi olur ya da aldatıcı.

Burada Allah’a yönelecekler için vadedilen geçim vasıtaları aldatıcı olanlar değil, iyi olanlardır. Eğer bir meta’ Allah’a daha yakın kılıyorsa ve Allah’ın hukuku, insanoğlunun hakları ve bizzat nefsin hakları uğruna kullanılıyorsa “iyi”dir. Bu tür “iyi geçim” kişinin hayatını bu dünyada da öbür dünyada da felaha ulaştırır. Bunun aksine, eğer bir meta’ tüketim ayartısı haline gelir de insanı bir dünyaperest yaparsa “aldatıcı”dır. “Aldatıcı geçim vasıtaları” her ne kadar zahirde mutluluk kaynağı ve “lütuf”muş gibi görünüyorsa da aslında bir kötülük, şer ve gelecek olan azabın hazırlayıcısıdır.

  1. Bu ayet temel bir ilahi ilkeyi dile getirmektedir. Karakter ve davranışta daha üstün olan kişi Allah katında da daha üstün bir mevkiye sahiptir. Bu, şu anlama gelir ki, Allah hiç kimsenin amelinin zayi olmasına izin vermez. Herkese kazandıklarının karşılığı verilecektir.

5 Haberiniz olsun; gerçekten onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini büker (Hak’tan kaçınıp yan çizer)ler.5 (Yine) Haberiniz olsun; onlar, örtülerine büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilmektedir. Çünkü O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.

6 Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de6 bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitaptır.

7 O’nun arşı su üzerinde iken7 amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur.8 Andolsun onlara: “Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz” dersen, küfre sapanlar mutlaka: “Bu, açıkça bir büyüdür başkası değildir” derler.9

AÇIKLAMA

  1. Sözü edilenler, Rasulullah’ın (s.a) Risaletine karşı aktif bir düşmanlık göstermeseler de, muhalefetten geri durmayan Mekke halkıdır. Bu durumlarından dolayı, ne onun mesajını işitmek isterler ve ne de Rasulle yüzyüze gelmek; tek yapabildikleri uzak durmak olmuştur. Eğer, aksine Hz. Rasulü (s.a) herhangi bir yerde oturur ya da halkla konuşur halde gördülerse hemencecik topukları üzerinde dönerek ona arkalarını çevirmişlerdir ya da onun kendilerine doğru yaklaştığını gördülerse hemen sıvışıp, kendilerine seğirtip mesajını sunar korkusuyla yüzlerini kapatmışlardır. Hakikatle karşı karşıya gelmekten korktukları için başlarını deve kuşu misali gömmüşler; eğer gizlenirlerse hakikatın kendilerinden uzak olacağına kendilerini inandırmışlardır; oysa hakikatten saklanmak için giriştikleri maskaralıklar ortadadır.
  2. Yani, “Sizlerin Alim olan Allah’tan saklanmaya çalışmak suretiyle cezadan kurtulabileceğinizi sanarak kendinizi kandırmanız akılsızlıktır. O küçücük bir serçenin yaşadığı yuvayı, minnacık sineğin bulunduğu deliği bilir ve her nerede yaşıyorlarsa onların rızıklarını tedarik eder. Her yaratığın devindiği ve ikamet ettiği yerleri bilir ve onları belirli bir vakte kadar yaşatır, sonra öldürür. Rasulden (s.a) yüzünüzü saklamakla, onu size gönderen Alim Allah’tan kendinizi gizleyebileceğinizi nasıl düşünürsünüz? Allah’ın peygamberini sizlere mesajını ulaştırmak için nasıl didindiğini ve sizlerin ona sağır kesilmeye çalıştığınızı görmediğini nasıl düşünürsünüz?

7.Bu muhtemelen, “gökler ve yer altı günde yaratıldığına göre, yaradılıştan önce ne vardı?” şeklindeki bir soruya cevap olsun diye ifade edilmiş parantez kabilinden bir cümledir. Cevap şudur: Su vardı. Burada suyla, ne tür bir suyun kastedildiğini söylememiz mümkün değildir. Herkesin bu isimle tanıdığı sıvı kastediliyor olmalıdır. Yahut belki de “su” kelimesi, maddenin şimdiki haline dönüşmeden önceki akışkan durumunu simgeliyor olabilir. Şu halde “Arşı su üzerindeydi” ifadesi benim görüşüme göre şu anlama gelmektedir: “Onun mülkü su üzerindeydi”.

  1. Bu ifade yaradılışın amacını açıklar: Allah gökleri ve yeri insanı yaratmak için yarattı. Ve insanı da, hilafet yetkileriyle donatarak, bu yetkilerin kullanımından onu sorumlu tutarak imtihan edebilmek için yarattı. Böylece, yaradılışın tüm amacının insanın imtihan edilmesi, kendisine devredilmiş yetkileri iyiye mi kötüye mi kullandığının muhasebesi ve karşılığında da mükafat ve mücazatının verilmesi olduğu vurgulanmış olmaktadır. Çünkü bu temel amaç olmaksızın tüm yaradılış eylemi anlamsız ve boşuna olmaktadır.
  2. Yani, “Kafirler akılsız bir şekilde yaradılıştan amacın, kendileri de yalnızca bir oyuncak olan şeyler içinde vakit geçirmekten başka bir şey olmadığını düşündüler. Bu aptalca kavrayışları içlerinde öylesine yer etmişti ki, Rasulullah (s.a) yaradılışın gerçek amacının ve içinde oynamaya daldıkları şeyin ne olduğunu kendilerine anlattığında “Senin mesajın bir tür büyüdür ve kavrayışımızın ötesindedir” diyerek onunla alay etmişlerdi.

8 Andolsun, onlardan azabı sayılı bir topluluğa (veya belirli bir süreye) kadar ertelersek, mutlaka: “Onu akılkoyan nedir?” derler. Haberiniz olsun; onlara bunun geleceği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ve alaya almakta oldukları şey de kendilerini çepeçevre kuşatacaktır.

9 Andolsun, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz o, (artık) umudunu kesmiş bir nankördür.

10 Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırırsak, kuşkusuz: “Kötülükler benden gidiverdi” der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir.10

11 Sabredenler11 ve salih amellerde bulunanlar başka. İşte, bağışlanma ve büyük ecir bunlarındır.12

12 Şimdi onların: “Ona bir hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?” demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısımını mı terkedeceksin? Sen yalnızca bir uyarıp-korkutucusun. Allah her şeye vekildir.13

AÇIKLAMA

  1. İnsanın bu sefil nitelikleri burada kafirlerin de aynı durumda olduklarını sergilemek için zikredilmiştir. Rasulullah (s.a) onları Allah’a isyanlarının sonuçlarına karşı uyarınca, onunla şu mealde alay etmişlerdi: “Deli misin sen? Bizim kudret ve refahımızı görmüyor musun? Hayatın bütün nimetlerini tatmakdayız ve çevremizdeki herşeye ve herkese hükmetmekteyiz! Nasıl oluyor da bize gelecek bir azaptan haber verebiliyorsun? Hangi gerekçeyle?”

Yukarıda zikredilen böbürlü davranış bu ayette sözü edilen sefil insan karakteriyle ilgilidir. Bu karakter şudur: İnsan, tabiatı gereği sathi, sun’i bir yapıya sahiptir ve derin düşünceden çekinir. Bu yüzden refaha erip kudret sahibi olduğunda zevkine düşkün, kibirli ve böbürlü bir hal alır. O kadar ki, herhangi bir ihtimalin bu mutlu şartları sona erdirebileceğini hayal etmek bile istemez. İşler bir gün tersine döndüğünde de, umutsuzluğun heykelleşmiş biçimi haline gelir ve orada, burada, heryerde kötü talihinden şikayete başlar. Hatta Allah’ı suçlamaktan, O’nun uluhiyetine hakaret etmekten bile geri durmaz. Fakat talihi tekrar döndüğü zaman uzak görüşlülüğü ile, bilgi ve başarıyla övünmeye başlar. Kafirlerin, Rasulullah’a (s.a) cevap yetiştirmeye çalışırken böyle sathi ve sun’i bir karakter sergilemelerinin nedeni budur. Allah’ın cezalarını tecil ettiğini unuturlar. Oysa Allah, bu mühleti onlara içinde bulundukları saçmalık üzerinde düşünebilmek, kendilerine tanınan bu süre içinde yollarını belirleyebilmek ve kendilerini, refahlarının derin temelleri olduğunu ve bundan sonra da hep olacağını sanıp aldatmasınlar diye vermiştir.

  1. Burada “sabır” (tahammül) kelimesi daha önceki ayetlerde zikredilen sathilik vs. gibi nitelemelerin zıddı olacak şekilde “sebat” anlamını da içermektedir. “Sabır/sebat gösterenler” hayatın dalgalanışlarına rağmen amaçlarında sabit-kadem olanlardır. Onlar şartların değişmesinden etkilenmezler; aksine benimsedikleri haklı, ma’kul ve doğru tavırlara sıkı sıkıya yapışırlar. Güç, refah ve isim kazandıklarında kendilerine bir hava vermezler, sarhoş olmazlar, şımarıp kibirlenmezler. Buna karşılık işler tersine dönüp şartlar olumsuzlaştığında da, şartlara yenilmezler, onların altında ezilmezler. Kısacası, her iki durumda da sabır/sebat gösterip bu ilahi imtihandan alınlarının akıyla çıkarlar.
  2. Bu Allah’ın böylelerine gösterdiği lütfudur. Onların kusurlarını bağışlar ve onlara iyi amellerinden ötürü mükafat verir.
  3. Bu ayette, Allah Rasulu’nü teselli edip rahatlatmakta ve ondan, en ufak bir tereddüde kapılmaksızın mesajını yaymasına, cevap yetiremeyeceği yahut halka alay konusu olacağı korkusuyla duraklamamasını istemektedir. O mesajını bütünüyle iletmeli ve gerisini Allah’a bırakmalıdır; zira Allah’ın herşeye gücü yeter. Bunun önemini tam anlamıyla kavramak için konuyla ilgili durumları gözönüne almak gerekir.

Bu ayetlerin nazil olduğu sırada Kureyş, tüm kabilelerin en güçlüsü ve en etkin olanıydı. Arabistan’ın dini merkezi Kabe’nin (Mekke) bekçileri olarak Kureyşliler, tüm Arabistan üzerinde dini, ekonomik ve siyasi bir üstünlük sağlamışlardı. Dolayısıyla “Sizin öncüsü olduğunuz din batıldır; yolundan gittiğiniz hayat tarzı, içinden çürümüştür. Mesajı reddettiğiniz için Allah’ın azabı sizi bekliyor. Bu azaptan kurtulmanın tek çaresi doğru yolu kabul etmeniz, Allah’tan gelen doğru hayat tarzını benimsemenizdir” çağrısında bulunan bir mesaja karşı çıkmaları, öfkelenmeleri doğaldı. Besbelli ki bu mesaj, onların “üstünlük”leri üzerinde sert rüzgarlar estirecekti ve bu yüzden daha başında ona karşı çıkmışlardı.

Mesajı kabul etmemelerinin ikinci sebebi Rasulün (s.a) saf karakteri yanısıra, akli ve ma’kul mesajı dışında risaletini kanıtlayacak olağanüstü birşeye sahip olmayışıydı. Ayrıca Kureyş için kendi dinleri, ahlakları ve kültürlerinin çürük yapısı dışında azabı çağıran hiçbir motif bulunmamaktaydı. Kaldı ki, onları aldatan bir “refah”a sahiptiler. Güya bu “refah”, Allah’ın, O’na ortak koştukları “ilah” ve “ilahe”lerinin lütfunun apaçık bir göstergesiydi. Bu gösterge onların “doğru yol”da olduklarını yeterince gösteriyor, kanıtlıyordu zanlarınca. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak bu insanların, yalnızca kalb ve akılları duyarlı küçük bir azınlığı mesajı kabul etti; büyük çoğunluk ise ona düşmanca tavır takındı. Hatta kimileri eziyet ve işkencelerle mesajın yankısını bastırmak istedi; kimisi saçma itirazlar ve haksız suçlamalarla mesajın anlamını küçük düşürme küstahlığında bulundu; kimileri de mesajın etkinlik ve direncini kırmak için planlı bir afarozu çare sandı. Bir diğerleri de vardı ki, mesajın ışığını engellemek için kaba istihzaya, çirkin alaya ve maskaralığa başvuruyordu.

Yukarıdaki durum yıllar yılı devam etti; ve bu haliyle bir kimseyi rahatça umutsuzluğa ve dirençsizliğe itebilirdi. Bu yüzden Kadiri-i Mutlak elçisine şu meyanda teminat verdi: “Meraklanma, bu kaba saba ve düşük insan güruhunu; bu, önyargıları, boykotları, alayları, maskaralıkları ve hakaretleriyle seni görevinden alıkoymak isteyen sefilleri hiç bir şekilde tasvib etmiyoruz. Sen doğru yoluna sebat ve cesaretle devam et. Sana vahyedilen hakikatı hiçbir tereddüt geçirmeden tebliğe devam et. Alay ederler, boykot edilirim korkusuyla mesajı yaymaktan asla çekinme. İster kabul etsinler ister reddetsinler, vahyi bütünüyle (asla taviz vermeden) bildir; zira herşey O’nun yed-i kudretindedir ve uygun gördüklerine hidayet ihsan edecek olan yalnızca O’dur.”

13 Yoksa: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Haydi siz, yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sure getirin ve eğer doğru sözlüler iseniz, Allah’tan başka güç çağırabildiklerinizi çağırın.”

14 Eğer buna rağmen size cevap vermezlerse, artık biliniz ki, o, gerçekten Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse artık, siz müslüman mısınız?14

AÇIKLAMA

  1. Burada da aynı delil iki şeyi kanıtlamak için öne sürülmektedir. Bu iki şeyden birincisi Kur’an’ın Allah tarafından inzal edildiği; ikincisi ise Tevhid öğretisinin doğruluğudur. Şöyle özetleyelim:

l)”Siz diyorsunuz ki Kur’an Allah tarafından vahyedilmedi, aksine benim tarafımdan uydurulup icad edildi ve sonra Allah’a izafe edildi. Sizin iddianızın aslı astarı olsaydı, sizlere tekrar tekrar meydan okumama bir karşılık olarak, sizin de buna benzer bir kitap icad etmeye gücünüz yeterdi. Tüm kaynak ve güçlerinizi birleştirmenize rağmen bunu başaramadığınıza göre, Kur’an’ın Allah’ın vahyi olduğuna dair iddiam kesin olarak, tamamen ve bütünüyle kanıtlanmış oluyor.”

2) Kur’an sizin tanrılarınıza iki koldan meydan okudu, fakat onlardan hiç ses seda çıkmadı. Onlar, Kur’an gibi bir kitabı üretmek konusunda size yardıma çağrıldılar; ama yardıma gelen olmadı. Bu da gösterir ki onların ne bir güçleri ne de uluhiyette bir ortaklıkları vardır. Onların bu imtihanı başaramadıklarını, aksine kendilerini kitaptaki açık saldırılara karşı savunmakta bile aciz kaldıklarını kendiniz gördünüz; Kitap, onlara tapmamalarını istemiştir insanlardan, çünkü onların uluhiyete herhangi bir iştirakleri yoktur. Tüm bunlar bu tanrılarda ilahi hiçbir özelliğin bulunmadığını ve sizlerin onları akılsızca ilah ittihaz ettiğinizi kanıtlar.”

Bu ayet göstermektedir ki, Hud Suresi Yunus Suresinden önce nazil olmuştur. Çünkü, müşriklere ilkin bu sureyle, Kur’an sureleri gibi on sure getirmeleri yolunda meydan okunmuştu, fakat onlar bunu başaramadılar. Sonra Yunus suresinin 38. ayetinde Kur’an’ın benzeri tek bir sure getirmeleri yolunda kendilerine meydan okunmuştur. (Bkz. Yunus: 38 ve an: 46).

15 Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse,15 onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiç bir eksikliğe de uğratılmazlar.

16 İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten16 başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur.

17 Rabbinden apaçık bir delil17 üzerinde bulunan, onu yine ondan bir şahid18 izleyen ve ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı (kendisini doğrulamakta) bulunan kimse, (artık onlar) gibi midir?19 İşte onlar, buna (Kur’an’a) inanırlar. Gruplardan biri onu inkâr ederse, ateş ona vaadedilen yerdir. Öyleyse, bundan kuşkuda olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların çoğunluğu inanmazlar.

18 Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden daha zalim kimdir?20 İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şahidler: “Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır” diyecekler. Haberiniz olsun; Allah’ın laneti zalimlerin21 üzerinedir.22

AÇIKLAMA

  1. Bu genel ifade, daha önceki ayetlerde dile gelen temanın bir devamı olacak şekilde ve kafirlerin Kur’anî mesajı reddetmelerinin mazereti olarak ileri sürdükleri batıl gerekçelere karşı söylenmiştir. Bu ayet Kur’an’ı reddetmiş (ve şimdi de reddetmekte) olanların genelde bu dünyaya ve zevklerine tapanlar olduğunu vurgulamaktadır. Redlerinin temelinde yatan (ve yatmakta bulunan) sebep, bu dünyanın zevklerinden ve dünya metaından öte hiçbir şeyin olmadığı ve onların elde edilmesinden (Kur’an’da ortaya konmuş olanlar gibi) birtakım sınırlamalar bulunmadığı şeklindeki batıl itikattı. Onlar ilkin bu secimi yaptılar kendi zihinlerini ve başkalarının zihnini tatmin etmeye çalışan (Kur’an’da benzerleri dile getirilmiş) deliller arkadan geldi.
  2. Bu dünyaperestlere yapılmış apaçık bir uyarıdır. Dünyaya tapanlar bilmelidir ki, dünyevi kazançları elde etmek için (her ne olursa olsun) yaptıklarının karışılığını tam olarak alacaklardır, fakat şunu asla unutmamalılar ki, öte dünyada alacakları hiçbir karşılık yoktur. Bu dünya menfaati için gayretlerini birleştirirken, öte dünyanın menfaati için hiçbir şey yapmayanlar, bu dünyaya ait maddi kazançlar için işledikleri ameller karşılığında hiç birşey umamazlar. Bunu tasvir etmek için, bu dünyada kendisi için bir saray inşa etmek isteyen ve böyle bir sarayı inşa edebilmek için her türlü aracı, ölçüyü ve vesileyi mubah sayan kimsenin durumunu örnek alalım. Kuşkusuz ki bu adam büyük bir saray inşa edebilecektir sonunda; zira bir kafir olması dolayısıyla saraya koyacağı hiçbir tuğlanın muhasebesini yapmayacak, hiçbir tuğlayı geri çevirmeyecektir. Fakat kuşku götürmeyen bir şey daha varki bu adam o büyük sarayı ve içindeki mefruşatı son nefesini verir vermez bu dünyada bırakacaktır. Sarayı (ya da başka birşeyi) bu dünya için inşa etmiş olduğundan, eğer öte dünyada kendisine bir köşk edinmek için hiçbir şey yapmamışsa, dünya sarayı kendisine öte dünya için hiçbir kredi sağlamayacaktır. Çünkü yalnızca, ilahi yasaya uygun olarak ahiret’te bir saray edinmeye çalışanların öte dünyada bir sarayı olabilir

Şimdi, tersine davranan kimsenin ötedünyada bir saray edinemeyeceği delilinin mantiki sonucu olan bir soru ortaya çıkmaktadır: “Peki, bir saray edinemeyebilir; fakat niye cehennem ateşine atılması gerekiyor ki?” Buna verilecek (ve Kur’an’ın da başka yerlerde verdiği) cevap şudur: Ahiret’i hiçbir şekilde hesaba katmadan yalnızca bu dünyada bir saray edinmek için çabalayan kimse, doğallık ve kaçınılmazlıkla Cehennem’de kendisi için ateş hazırlanmasına yol açan ölçü ve vesilelerin de göbeğinde demektir. (Bkz. Yunus. an:12)

  1. Kendi nefsinden, göklerin ve yerin yapısından kainatın nizamından çıkardığı apaçık delil üzere bulunan kimse inanır ki, yalnızca tek bir Allah, tek bir yaratıcı, tek bir Melik, Latif, Kadir olmalıdır; dünyanın tek bir müdebbiri… Şu halde kalbiyle tasdik edilen tüm bu şeyler, tabiatıyla kendisini bu dünyadaki hayatından sonra başka bir hayata inanmaya götürmelidir; bu dünyada yaptıklarının hesabını Rabb önünde vereceği, sonunda ceza ya da mükafat göreceği bir öte dünyaya…
  2. Bu şahid, o kimsenin enfüs ve afakında gözlemlediği alametlere hem tabii hem de aklî olarak şehadet eden Kur’an’dır.
  3. Daha önceki ayetler (12-16) veya bu bahaneyle Kur’an’ın mesajını reddeden dünyaperestlerle ilgiliydi. Bu ayette ise, kendi öz varlığında ve tüm kainat nizamında Allah’ın birliğine ve Ahiret’e dair apaçık deliller gören ve gerek Kur’an’da gerekse kendisinden önce gönderilmiş Hz. Musa’nın (a.s) kitabında aynı delile şehadet edildiğini gören kimse, dünyaperestlerin karşısına konmaktadır.

Bu ayet kendi anlam akışı içinde, Rasulullah’ın (s.a) Kur’an vahyedilmeden önce tabii hadiseleri gözlemleyip tefekkür etmek suretiyle tıpkı Hz. İbrahim (a.s) gibi ilim elde ettiği ve “gayb”e bu suretle inandığını açıklıkla ifade etmiş oluyor. Şu halde Kur’an-ı Kerim de yalnızca bu alametlere tanıklık edip teyid etmekle kalmıyor; aynı zamanda hakikatın bilgisini Hz. Peygamber’e tebliğ etmiş oluyor.

  1. Zalimlerin Allah’a haksız yere iftira ettikleri şeyler şunlardı: “Uluhiyetinde, hukukunda ve ma’budiyetinde Allah’a ortak ilahlar (!) vardır. Yahut Allah’ın hidayet etmede ve dalalete düşürmede bir dahli yoktur; O kullarının hidayetini sağlamak için ne nebi gönderir, ne Rasul ne de Kitap; insanları, istedikleri hayat tarzını seçmeleri konusunda özgür bırakır… Yahut, Allah insanoğlunu yalnızca eğlence için yaratmıştır ve onları bu dünyada yaptıklarından ötürü hesaba çekmeyecektir… Yahut, ahirette ne mükafat sözkonusudur, ne de ceza…”

2l. Bu ahiret’te vukubulacaktır.

  1. Bu ifade zalimleri meş’um ve mendebur kılan niteliklerin bazılarını vurgulayan bir parantez cümlesidir.

19 Bunlar, Allah’ın yolundan engelleyenler ve onda çarpıklık arayanlardır.23 Onlar, ahireti de tanımayanlardır.

20 Bunlar, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir24 ve bunların Allah’tan başka velileri de yoktur. Azab onlar için kat kat arttırılır.25 Bunlar (hakkı) işitmeye güç yetirmezlerdi ve görmezlerdi de.

21 İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurmakta oldukları (düzme tanrılar da) onlardan uzaklaşıp kaybolmuşlardır.26

22 Hiç şüphesiz bunlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır.

23 İman edip salih amellerde bulunanlar ve ‘Rablerine kalbleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar’, işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda temelli olarak kalacaklardır.27

24 Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu?28 Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?

25 Andolsun, biz Nuh’u kavmine gönderdik.29 (Onlara:) “Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp-korkutucuyum.”

26 “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım”30 (dedi).

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Onlar dosdoğru yolu izlemek istemezler, istedikleri o yolun kendi arzu, şehvet, vehim, hurafe ve kaprislerine uygun olarak dolambaçlı hale getirilmesidir.”
  2. Burada, ahiret hakkında yeniden açıklamada bulunulmuştur.
  3. Onlara çift katlı azap verilecek; zira kendilerinin yoldan sapması yetmiyormuş gibi başkalarını da saptırdılar ve gelecek kuşaklar için bir dalalet mirası bıraktılar. (Bkz. A’raf. an:30)
  4. Temelsiz olduğunu alenen gördükleri şeyler, onların Allah, kainat kendi hayatları hakkındaki teorileri yalancı ilahlarına, sahte sığınaklarına, hayali şefaatçılarına, karşılıksız teminatlarına karşı besledikleri güven ve ahiret konusunda ileri sürdükleri zanlardı. Bunların hepsinin batıl olduğu böylece anlaşıldı.
    1. ayette başlayan açıklama burada sona eriyor.
  5. Bu soruya verilecek cevap, sorunun kendisinde kapalı bir şekilde mevcuttur. Apaçıktır ki ne gideceği yolu gören ne de kendisine yol göstereni işitebilen kimse kesinlikle bir taşı yahut engeli aşarken devrilecek veya korkunç bir kazaya uğrayacaktır. Öte yandan yolu gören ve yolu bilenin kılavuzluğundan da yararlanabilen kimse tam bir güven içinde hedefine ulaşacaktır. Alemdeki hakikatın ayetlerini keskin biçimde gözlemleyip, Allah tarafından gönderilen peygamberlere kulak verenler ile ne Allah’ın ayetlerini gözlemleyen ne de peygamberlere kulak veren kimseler arasındaki bıçak sırtı ayrım budur. Besbellidir ki bu ikisinin ne seçme davranışları birbirine benzeyecek, ne de akıbetleri bir ve aynı olacaktır.
  6. A’raf suresi 47-50. açıklama notları gözönüne alınmalıdır.
  7. Bu sözler 2-3. ayetlerde Hz. Muhammed’in (s.a) dilinden zikredilenlerle aynıdır.

27 Kavminden, ileri gelen inkarcılar: “Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz;31 sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz32 ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz.33 Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz” dedi.

28 Dedi ki: “Ey Kavmim, görüşünüz nedir-söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş34 de (bu), sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?

29 “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum.35 Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. 36 Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.

30 “Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah’tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?”

AÇIKLAMA

3l. Aynı aptalca itiraz Rasulullah’a (s.a) Mekke müşrikleri tarafından yapılmıştı. Şöyle diyorlardı: “Sen de bizim gibi insansın, yiyor, içiyor, yürüyor, uyuyorsun; bizler gibi evleniyorsun; Allah tarafından gönderildiğine dair hiçbir alamet yok ki sende!” (Bkz. Yasin. an: 11]

  1. Mekke’nin “ileri gelenler”i de Rasulullah’ın ashabı hakkında aynı değerlendirmede bulunmuşlardı. Onunla şu şekilde alay ettiler: “Senin takipçilerin yalnızca ya toy çocuklar ya köleler yahut da bu toplumun sefilleri… Kısaca öyleleri izliyor ki seni, ne itibarları var, ne sağduyuları, ne de bilgileri.” (Bkz. En’am an: 34-37, Yunus an:78)
  2. Bu, şu demektir: “İddianıza göre sizler Allah’ın sevgili kullarısınız; Allah size lütfediyor da yolunuzdan gitmeyenlere azab ediyor. Fakat gerçek, bunun tam tersi. Çünkü servet, köle ve iktidarla taltif edilen bizleriz; sizinse bu tür hiçbir şeyiniz yok. Haydi bize bizden üstün olduğunuz bir yanınızı söyleyin.”
  3. Bu sözler, 17. ayette Hz. Peygamber’in (s.a) ağzından dile getirilenlerle aynıdır. Şöyle, “İlkin ben Allah’ın enfüs ve afakımdaki ayetlerini gözlemlemek suretiyle Tevhid’in gerçekliğini kesin biçimde kavradım. Sonra aynı gerçeklik vahiyle bana tey’id edildi.” Bu tüm peygamberlerin “gayb”ın bilgisine müşahade ve tefekkürle ulaştığını göstermektedir. Bu bilgiye ulaştılar ve sonra Allah onları, Rasul tayin ederek aynı zamanda fiili bilgiyle de lütuflandırdı.
  4. Bu sözler onların görevlerini yerine getirirken hiçbir nefsi (şahsi) saikle hareket etmediklerini şu mealde ifade etmekteydi: “Ben size tebliğde bulunuyorum ya, dünya kazancı olarak, hiçbir talebim isteğim ve beklentim yok. Aksine, beklediğim hiçbir çıkarın bulunmadığını belki sonunda anlarsınız umuduyla bunca işkenceye katlanıyorum. Risalet görevimi yürütürken herhangi bir şahsi çıkar yahut nefsi istek sahibi olduğuma dair bir alamet gösteremezsiniz.” (Bkz. Müminun. an: 70, Yasin. an: 17 ve Şura. an: 4l).
  5. Yani, “Onların gerçek değerleri, ancak Rabblerine mulaki oldukları zaman anlaşılacaktır. Bu yüzden sizin onları bu dünyada zillet içindeymiş gibi değerlendirmenizin anlamı yok. Ola ki onlar -bunu yalnız Rabbleri bilir- kıymetli mücevherdirler ve siz onları yalnızca kıymetsiz taşlar olarak değerlendiriyorsunuz.” (Bkz. En’am: 52, Kehf: 28).

31 “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum 37 ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak onlara bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir.”

32 Dediler ki: “Ey Nuh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vaadettiğini getir (görelim.)”

AÇIKLAMA

  1. Bu, Rasulün de (s.a) kendileri gibi bir insan olduğu şeklindeki itirazlarına verilmiş cevaptır. Hz. Nuh (a.s) şunu söylüyordu: “Aslında ben de sizin gibi bir insanım, bundan öte bir iddiaya asla sahip değilim. Benim tek iddiam, Allah’ın bana ilim ve amelin doğru yolunu gösterdiğidir ve sizler bu gerçeği istediğiniz gibi tahkik etmekte serbestsiniz. Fakat siz böyle yapacak yerde bana “gayb”a ait sorular soruyorsunuz. Oysa ben gaybı bildiğime dair bir iddiada bulunmadım. Siz benden öyle şeyler istiyorsunuz ki, ancak Allah’ın hazinelerine sahip olan kimse tarafından meydana getirilebilir. Oysa ben bu hazinelere sahip olduğumu hiç iddia etmedim. Yine siz benim fiziki hayatımın diğer insanlar gibi olmasına itiraz ediyorsunuz, oysa ben bir melek olduğumu yahut da insan olmadığımı iddia etmedim ki! İddialarımı gerçekten tahkik etmek istiyorsanız, benden kültür ve maneviyatın gerçek ilkelerini, itikadi dayanaklarını sormalısınız, gelecekteki olaylarla ilgili saçma şeyleri değil; zira ben bunları bildiğimi asla iddia etmiş değilim.” (Bkz. En’am: 3l-32)

33 Dedi ki: “Eğer dilerse, onu size Allah getirir ve siz (O’nu) aciz bırakacak değilsiniz.”

34 “Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz.38 O sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.”

35 Onlar: “Bunu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım.”39

36 Nuh’a vahyedildi: “Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.”

37 “Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda-boğulacaklardır.”40

38 Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: “Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz” dedi.

39 “Artık siz, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek.”41

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Eğer, iyiliklere ilginizin yokluğu ve kötülükte ısrarınızın devamı yüzünden Allah sizleri doğru yoldan alıkoymaya karar vermişse bir kez, benim sizin için yapacağım hiçbir şey işe yaramayacaktır. Çünkü Allah insanları kendilerinin seçtikleri yolda bırakır ki, diledikleri gibi gitsinler.”
  2. Bu ayette geçen sözcüklerden anlaşıldığına göre, Hz. Nuh’un (a.s) kıssasının tilaveti esnasında Hz. Muhammed’in (s.a) düşmanları herhalde Rasulün (s.a) bu hikayeyi kendilerine dolaylı yoldan sıkı bir darbe indirmek için uydurduğunu düşünmüş ve bu yüzden, “Sen böyle masalları bizi farkettirmeden hırpalamak için uyduruyorsun” diye sözünü kesmiş olmalıydılar ki kıssanın anlamında mezkur suçlamaya cevap vermek üzere böyle bir kesinti meydana gelmişti.

Ve şu bir vakıadır ki adi insanlar hep böyle davranırlar. Hayra meyyal olmadıkları için, herşeyi tersinden, karanlık tarafından ele alırlar. Birisi tutup onlara hikmetli bir öğütte bulunsa yahut onlara faydalı bir ders verse veyahut bir hataya karşı uyarsa bile, ne bunlardan bir fayda sağlarlar ne de yollarını değiştirirler. Bunları yapmak bir yana, tutup meselenin öyle bir yanını kurcalamaya kalkışırlar ki, ne bir hikmetle ne de bir öğütle ilgisi vardır; amaç yalnızca tebliğciyi suçlamak, güç durumda bırakmaktır. Herkes bilir ki bu yolla en güzel öğüt, en güçlü tebliğ bile yankısız ve etkisiz kılınabilir. Eğer dinleyici tebliğe, “arkadan vurmak” tabir edip çamur atıyorsa ve onu kendisine bir hakaret sayıyorsa alınacak sonuç budur. Dahası bu tür adamların düşünceleri daima kuşku ve güvensizlik üzerine temellenmiştir. Ortada gerçek olduğu besbelli olan bir kıssa vardır. İmdi, akıllı kişi bu kıssayı bir vakıa olarak ele alacak, sonunda kendi durumunu ve hatasını ele veriyor olsa bile ondan bir ders çıkaracaktır. Bunun aksine olarak, şüpheli ve ard niyetli kişi delil, isbat demeden hemencecik bu kıssanın kendisini güç ve muallak bir durumda bırakmak için tümüyle uydurulduğu sonucuna varacaktır.

Aynı şey Rasulullah’ı (s.a) suçlayanlar için de geçerliydi; onlar da Rasul’ün (s.a) kıssaları kendisinin uydurduğunu ve daha etkili hale getirmek için de onları Allah’a nisbet ettiğini ileri sürmüşlerdi. Allah da Rasul’üne şöyle demesini emretti: “Kıssayı ben uyduruyorsam akıbetine ben katlanacağım; fakat bu durum, yalnızca kendinizin sorumlu olduğu suçlarınızın cezalarını eksiltmez ki!”

  1. Bu ayet bir ilahi yasa olan mühletin (ihmal) sınırlarını ortaya koymaktadır. Rasul’ün (s.a) mesajı halka iletildiği ve reddedildiği zaman, içlerinden bir kısmının mesajı kabul edilebileceği kadar bir süre daha ceza geciktirilir. Ama bazılarının hidayete gelme imkanı tamamen ortadan kalktığında ve aralarında kötülük unsurundan başka bir şey kalmadığında Allah bu mühleti daha fazla uzatmaz. Ve bu Allah’ın lutfunun bir tezahürüdür; tıpkı iyi meyvenin çürüğünden ayıklanması ve emniyete alınması gibi. Bunun aksine olarak, eğer bu iflah olmaz günahkar insanlara merhamet edilirse böylesi bir durum, salihler ve gelecek kuşaklar için bir acımasızlık olacaktır.

4l. Bu, eşyaya yalnızca yüzeyden bakanlarla, gerçeğini bilenlerin bakış açılarını sergileyen vurucu bir örnektir. Öyle görünüyordu ki, Hz. Nuh’un (a.s) karada gemiyi inşa ediyor olduğu sırada kendisine inanmayan beyinsizlere bu aptalca bir şey geliyordu. Nitekim onunla şöyle alay etmişlerdi: “Bakın hele şu çılgın bunağa! Karada gemi yüzdürmeye çalışıyor.” Çünkü birkaç gün sonra geminin gerçekten burada yüzeceğini bilmiyorlardı. Bu yüzden Hz. Nuh’un (s.a) yaptıklarını, çılgınlığının apaçık göstergesi olarak görüyorlardı. Muhtemelen parmaklarıyla Nuh’un inşa etmekte olduğu gemiyi göstererek birbirlerine şöyle diyorlardı: “Daha önce vardıysa da, şimdi hiç kuşkumuz kalmadı değil mi? Bu adam gerçekten çılgın, karada, su falan olmadan yüzdüreceği bir gemi inşa ediyor.” Fakat içlerinden meseleyi ve yakın gelecekte bu geminin gerçekten işe yarayacağını bilen Resul, onların cahilliklerine, işin aslını bilmemelerine ve kibirlerine gülüyor ve şöyle diyor olmalıydı: “Nasıl da akılsızlık ediyorlar! Felaket başlarının tepesinde, onlarsa kendilerinden kibirli biçimde emin olmakla kalmadıkları gibi, kendilerini felakete karşı uyaran ve onları bu felakete karşı hazırlıklı kılmaya çalışan bana, çılgın diyorlar.” İşte genelde bu iki yol varolmuştur hep; akıl sahiplerinin ve akılsızların yolu.

Biri derinliğine düşünürken, diğeri meseleye yalnızca yüzeyinden bakar ve bunun bir çılgınlık olduğunu düşünür. Aynı şekilde o bunun bir çılgınlık ve aptallık olduğunu düşünürken diğeri meselenin gerçek hüviyetine vakıf olduğundan, olayın hikmet ve basiret üzere temellendiğini bilir. İşte size aynı şartlar altında oluşmuş iki ayrı tavır…

HARİTA -VII-

Nuh (a.s)’un halkının toprakları ve Cudi Dağı.

40 Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır42 feveran ettiği zaman, dedik ki: “Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni43 ve iman edenleri44 ona yükle.” Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.

41 Dedi ki: “Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah’ın adıyladır. Şüphe yok, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir.”45

42 (Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: “Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.”

43 (Oğlu) Dedi ki: “Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.” Dedi ki: “Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur.” Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

AÇIKLAMA

  1. Bu ayet hakkında farklı tefsirler yapılmıştır; fakat biz doğru olanın metinde geçen kelimelerle yoğunlaşan tefsir olduğu kanısındayız. Tufan, suyu kaynatmaya başlayan özel fırının, ayetin metninde geçen adıyla Tennur’un feveranıyla başladı. Aynı vakitlerde sağanak yağmurlar yağmaya ve su arzın her tarafını kaplamaya başladı. Bu durum Kamer suresinin ll. ve 12. ayetlerinde ayrıntılarıyla anlatılır: “Bizde müthiş ve sürekli bir sağanak halinde başlayan yağmurla göğün kapılarını açtık. Yeri de açtık; coşkun kaynaklar halinde sular fışkırdı ve bu iki su takdir edilen akıbeti gerçekleştirmek üzere birleşti.”

Bu bağlamda şu belirtilmelidir ki, “” dan önce gelen harfi tarif (elif-lam) takısı, fırının, tufanı başlatmak üzere modeli Allah tarafından belirlenmiş özel bir fırın olduğunu göstermektedir. Nitekim emir gelir gelmez, ” ” suyu kaynatmaya başlamıştır.

Müminun Suresi’nin 27. ayetinde Tennur’un modelinin daha önceden belirlendiği açıkça zikredilir.

  1. Yani, ailenden kafir olarak belirlenmişleri gemiye alma, çünkü onlar esirgeyişimize layık değiller. Büyük bir ihtimalle gemiye alınmayanlar iki kişiydi: Biri boğulan oğlu (ayet: 43) diğeri de karısı

(Tahrim: 10) Muhtemelen başkaları da vardı, ama Kur’anda bu ikisinin dışında başka isim geçmemektedir.

  1. Bu ayet tüm insan ırkını Hz. Nuh’un üç oğlundan başlatan tarihçi ve geneologların teorilerini reddetmektedir. Bu yanlış teorinin geçerlilik kazanması Kitab-ı Mukaddes’te geçen kıssada tufandan kurtulanlar arasında Hz. Nuh (a.s), karısı ve üç oğlu dışında kimsenin zikredilmemesiydi. (Tekvin 6: 18, 7:7, 9 ve 9:19). Fakat Kur’an Hz. Nuh’un ailesi dışında, sayıları az da olsa diğer müminlerin varlığını da birçok yerinde zikrederek, bununla çelişir. Dahası, Kur’an Hz. Nuh’un (a.s) sonraki kuşakların, O’nun ve tufandan kurtulanların halefleri olduğunu beyan eder: “Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan (olan insan kuşağı)…” (İsra:3). “İşte bunlar kendilerine Allah’ın nimet verdiği peygamberlerdendir. Adem’in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan…” (Meryem:58).
  2. Hz. Nuh’un (a.s) tufandan kurtuluşun kendi planları, aygıtları ve çabalarıyla olmadığını yalnızca çok bağışlayıcı olan Rabbinin rahmetiyle gerçekleştiğini söyleyerek gösterdiği tevazu bir müminin gerçek bir karakteristiğidir. Allah’ın kulu, bir dünyalı olarak gereken araçların tümünü ittihaz edebilir, fakat hiçbir şekilde bu araçlara bel bağlamaz, (sonucu yalnızca onlardan olmaz). O başarısı için yalnızca Rabbine güvenir, çünkü bilir ki, O’nun tasdiki olmaksızın hiçbir araç benimsenemez. Allah’ın rahmet ve lutfunun yardımı olmaksızın hiçbir alet kullanılamaz ve hedefe varılamaz.

44 Denildi ki: “Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.” Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cûdi46 (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: “Uzak olsunlar” denildi.

45 Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: “Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va’din de doğrusu haktır.47 Sen hakimlerin hakimisin.”48

46 Dedi ki: “Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş49 (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”50

AÇIKLAMA

  1. Kur’an’a göre gemi, Doğu Anadolu’da (eskiden) Cezire-i İbni Ömer olarak anılan bölgenin Kuzey-doğusunda bulunan Cudi Dağı’nın üzerine oturmuştur. Fakat Kitab-ı Mukaddes’e göre geminin oturduğu yer Ararat (Ağrı) dağıdır. Kadim tarihler de geminin oturduğu yerin Cudi Dağı olduğunu teyid etmektedirler. Sözgelimi M.Ö. 250 yıllarında yaşamış olan Babil kentinin dini lideri Berasus Keldanilerle ilgili tarihinde Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağı üzerine oturduğunu söylemektedir. Aristo’nun öğrencisi Abydenus ise aynı rivayeti te’yid etmekle kalmaz, aynı zamanda kendi çağındaki birçok Iraklının geminin parçalarına sahip olduklarını, bu parçaları batırdıkları suları da hastalara şifalı su olarak içirdiklerini yazar.

Şimdi meseleyi yeniden mütalaa edelim: Burada zikredilen tufan tüm yeryüzünü kapladı mı yoksa yalnızca Hz. Nuh’un (a.s) bölgesini mi içine aldı? Bu, şimdiye dek halledilmemiş bir sorudur. Kitab-ı Mukaddes’e ve İsrailiyata bakarsanız tufan arz çapında olmuştu. (Tekvin 7: 18-24) Fakat Kur’an bu konuda sükut etmektedir. Gerçi tufandan arta kalanları tüm insanlığın selefleri olarak zikretmektedir ama bu illa da tufanın dünya çapında olduğunu düşünmemizi gerektirmez. Bu meseleye şöyle bir açıklama getirilebilir: Tarihin o döneminde yeryüzünün yerleşim bölgesi yalnızca Hz. Nuh’un (a.s) yaşadığı bölgeydi ve tufandan arta kalan kuşaklar tedrici olarak yeryüzünün diğer bölgelerine yayıldılar. Bu teoriyi iki şey desteklemektedir. Birinci olarak, Dicle ve Fırat bölgesinde büyük bir tufanın meydana geldiği yolunda tarihsel geleneklerin, arkeolojik buluntuların ve jeolojik kanıtların te’yid ettiği kesin deliller söz konusudur. Buna karşılık yeryüzünün diğer bölgelerinde tufanın dünya çapında olduğunu kanıtlayacak herhangi bir delil sözkonusu değildir. İkinci olarak, Amerika ve Avustralya gibi birbirinden çok uzak yerlerdekiler dahil hemen tüm yeryüzü sakinlerinin geleneklerinde bir zamanlar yeryüzünde büyük bir tufanın koptuğu yolunda rivayetler vardır. Bunlardan çıkarılacak sonuç, insanlığın atalarının bir zamanlar yeryüzünün belli bir yöresinde yaşıyor olduklarıdır. Demek ki, bu olaydan sonra yeryüzünün çeşitli yerlerine dağılmışlar ve tufana dair rivayetlerini de beraberlerinde götürmüşlerdir. (Bkz. A’raf. an: 47)

  1. Yani, “Ey Rabbim, Sen ailemin tüm üyelerini bu felaketten kurtaracağına söz verdin, öyleyse oğlumu da kurtar, çünkü o da benim ailemin bir üyesidir.”
  2. Yani, “Sen hakimlerin en büyüğüsün, bu yüzden senin kararın (hükmün) son karardır ve ona karşı çıkacak kimse yoktur.” Ve “Sen hükmedenlerin en iyisisin, bu yüzden senin kararların (hükümlerin) tam bir bilgi ve mutlak adalet üzeredir.”
  3. Allah, Hz. Nuh’un (a.s) inkarcı oğlunu “salih olmayan bir iş” (hedefini bulmamış bir eylem) olarak isimlendirmiştir. Çünkü çocuklar, kendilerini büyütebilsin, birer “salih kişi” olarak eğitebilsin ve Allah’ın insanı yaratmadaki gayesine ulaştırabilsinler diye yaratıcı tarafından ailelerinin himayesine tevdi edilmiştir. Eğer bir baba bu yetiştirme “süreci”nde elinden geleni yapar, çocuğu salih bir kişi olmaya yöneltir, fakat bu çabaları boşa çıkarsa, babanın ellerinde bir hammadde mesabesinde olan çocuk o zaman “gayesine ulaşmamış bir iş”e (Kur’an’daki tabiriyle amel-i gayr-i salih) benzemiş olacaktır. Apaçıktır ki Hz. Nuh’un münkir oğlu bir “amel-i gayr-i salih”ti, çünkü babasının onda görmek istediği “salih amel”lerden hiçbiri kendisinde bulunmamaktaydı. Dolayısıyla bu anlamda o, Hz. Nuh’un (a.s) ailesinden değildi. O Nuh ki, önce kendi kanından ve canından olanları gelmek üzere tüm kavmini “salih ameller”in potasına dökmek üzere yaratıcı tarafından gönderilmişti. Bu yüzden bu inatçı ve münkir oğul, Hz. Nuh’la (a.s) kan bağından gelen tüm haklarını kaybetmişti ve iş “tufan” azabına kalmıştı artık.

Şimdi diğer bir soruyu mütalaa edelim: Hz. Nuh (a.s) kendi canından, kanından olan çocuğuna niye şefaat edemiyordu? Cevap şudur: Eğer insan vücudunun bir parçası çürümüş kangren olmuşsa cerrah, vücudun kalan kısmının selameti uğruna o parçayı kesme kararı vermek durumundadır

Muhatabı kesmemesi için ricada bulunuyor diye, kesmemezlik edemez; aksine şunu söyler: “Bu organ artık senin vücuduna ait değil, çünkü çürümüş.” Tabii bu söz, çürümüş organ fiilen o vücuda ait değil anlamına gelmez, ancak şunu içerir. “Bu organ vücudun bir parçası olarak artık fonksiyonunu icra edemiyor. Görevlerini yerine getiren sağlıklı organlara bakarak, çürümüş organın artık bu vücuda ait olduğu söylenemez.” İşte aynı şekilde Hz. Nuh’a (a.s) “O senin ehlinden değil” dendiğinde, oğlunun kendi öz sulbünden olmadığı söylenmek istenmemiştir. “Bozuk ahlak ve muamelatı yüzünden artık senin salih ehlinden sayılamaz.” Küfür ve iman çatışmasında kafirlerin safında yer alanları cezalandırmak üzere tufan geldiğinde, senin oğlun müminlerle beraber kurtulmayı reddetti. Bu, senin zürriyetinle kafirler arasında bir çatışma olsaydı durum farklı olurdu fakat bu salihlerle salih olmayanlar arasındaki bir çatışmadır ve tufandan salihler kurtulacaktır. İşte kastedilen şey budur.

“Amel-i gayr-i salih” ibaresinin Nuh’un oğlu için özellikle kullanılmış olması çok manidardır. Bu kullanış, ailelerin çocuklarını yetiştirirken gözönünde bulundurmaları gereken hedeflere atıfta bulunmaktadır. Meseleye yalnızca yüzeyinden bakan aileler çocuklarını, salih bir insan olarak yetişip yetişmediklerine bakmaksızın sırf kendi zürriyet ve rahminden oldukları için büyütmektedirler. Fakat, ayette geçen ibare, müminlerden çocuklarına “bir iş”, “bir amel” gözüyle bakmalarını istemektedir.

Çocuklar ailelerine, Allah’ın insan için öngördüğü gayeye ulaşacak şekilde potaya dökülsünler, bu gayeye hazırlansınlar diye hazır bir fıtratla emanet edilmişlerdir. Bu yüzden bir aile çocuklarını, Allah’ın insan için öngördüğü hedefler doğrultusunda yetiştirmek için verdiği tüm çaba boşa gider de, çocuk daha sonra Allah’ın değil, şeytanın kulu-kölesi olursa, ebeveyn tüm bu çabalarına “boşa çıkmış gayretler” (Kur’an’daki tabiriyle “amel-i gayr-i salih”) gözüyle bakmak durumundadır artık. Bu durumda ebeveynin “boşa gitmiş emekler” üzerinde daha fazla durmaması gerekir.

Yukarıda vardığımız sonuca bakarak aynı kuralı bir müminin diğer ilişkilerine de uygulayabiliriz. Bir mümin belli akidelere inanan ve belli amellerle yükümlü bulanan bir kişi olduğuna göre, başkalarıyla olan tüm ilişkilerini bu inanç ve amel manzumesine göre belirleyecektir. Eğer müminin kan hısımları, bir müminin taşıması gereken niteliklere sahipse kurulan ilişki çift kat güçlü olacaktır. Fakat onlar bir müminin niteliklerini taşımıyorlarsa, mümin onlarla ilişkilerini yalnızca kan hısımlığı düzeyinde sürdürecek ve onlarla hiçbir manevi ilişkiye girmeyecektir. Ve eğer sonuçta bu ilişki iman ve küfür savaşında karşı karşıya gelecek biçimde tezahür ederse, mümin onlarla tıpkı diğer kafirlerle savaştığı gibi savaşmak zorundadır.

  1. Rabbin’den gelen bu uyarı Hz. Nuh’un (a.s) bir iman zaafına düçar olduğu yahut da Hz. Nuh’un (as) cahili inançlara sahip olduğu anlamına gelmez. Zaten kendisinin bu uyarıya verdiği karşılık onun yüksek manevi seviyesinin bir göstergesidir. Hz. Nuh da tıpkı diğer peygamberler gibi bir insan olarak, çocuk sevgisi gibi insani hassasiyetlere sahipti. Nitekim, tufandan kurtulması için Rabbi’ne yalvarmıştı. Allah da kendisine “sen yüksek seviyeli bir peygambersin; kendi kanın ve canın için bile olsa böyle isteklerde bulunma”, şeklinde bir tavsiyede bulundu. İşte kendisine uyarı gelir gelmez peygamberliğin yüce makamında, sırf insan psikolojisinin kritik durumu yüzünden, yalnızca sıradan bir baba pozisyonuna düştüğünü anlamasının nedeni budur. Nitekim uyarıdan hemen sonra bu zaafından dolayı tevbe etmiş ve tufandan boğulan sanki oğlu değilmiş gibi davranmıştı. Dolayısıyla sergilediği karakter onun gerçek bir peygamber olduğunun açık göstergesidir. Çünkü aynı yüksek seviyeye yeniden dönmüş ve büyük bir yumuşaklıkla Rabbi’nden, Hakk’ı reddedip, batılı seçen oğluna meylettiği için kendisini bağışlamasını istemişti.

47 Dedi ki: “Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.”51

48 “Ey Nuh” denildi. “Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine bizden selâm ve bereketlerle (gemiden) in.52 (Sizden türeyecek diğer kâfir) Ümmetleri de yararlandıracağız, sonra onlara bizden acıklı bir azab dokunacaktır.”

AÇIKLAMA

5l. Kur’an Hz. Nuh’un (a.s) oğlunun boğulması kıssasını, Allah’ın emrinin mutlak anlamda kesin ve nihai olduğunu insanlara hatırlatmak için anlatmaktadır.

Bu, aynı zamanda Hz. İbrahim’in (a.s) halefleri oldukları, şefaatçı olarak birçok ilah ve ilahelere sahip bulundukları için Allah’ın azabına karşı bağışıklı olduklarını düşünen Kureyş’e de bir uyarı mesabesindedir. Aynı şekilde bu uyarı böyle inançları beslemiş ve hala da beslemekte bulunan Yahudi ve Hıristiyanlar, hatta hatta, aziz atalarının ve kutsi mertebelere sahip kimselerin kendilerini ilahi adaletin sonuçlarından koruyacağına akılsızca inanan bir takım müslümanlar için de vaidtir. Zira burada ortaya konan trajik manzara, kategorik olarak bu tür umut ve inançları reddetmektedir: “Ey akılsızlar! Niye böyle batıl itikatlar beslemektesiniz? Elçimiz Nuh, gözleri önünde boğulan oğlunu kurtaramadığına, oğlu için ettiği dua reddedildiğine ve hatta bu duasından dolayı azarlandığına göre, siz nasıl oluyor da Rasul’den çok daha aşağı seviyede olan birilerinin, sizleri ilahi adaletten kurtarabileceğini bekleyebiliyorsunuz?”

  1. Yani, “… Gemi’nin oturduğu dağdan aşağı inin.”

49 Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir.53

50 Ad (halkına da) kardeşleri Hûd’u54 (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz.55

51 Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?56

52 Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Üstünüze gökten sağanak (yağmurlar, bol nimetler) yağdırsın ve gücünüze güç katsın.57 Suçlu-günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.”

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Sen ve ashabın bu çatışmadan, tıpkı Hz. Nuh (a.s) ve izleyicilerinin çıktığı gibi, başarıyla çıkacaksın. Zira Hakk’a teslimiyet ve Allah korkusuyla yanlış yollardan sakınanlar, Hakk düşmanlarıyla olan mücadelelerinde ilk elde başarısızlığa uğrasalar bile sonunda mutlaka zafere ulaşacaklardır: Bu ilahi bir kanundur. Bu yüzden sizler maruz kaldığınız sıkıntılara sabırla göğüs germeli, yolunuzda karşılaştığınız engellere sebatla direnmeli, düşmanınızın geçici başarıları yüzünden asla direncinizi yitirmemelisiniz. Eğer muttaki olur, sağlam durursanız tıpkı Hz. Nuh (a.s) ve izleyicileri gibi kesinlikle felaha erersiniz.”
  2. Bkz. A’raf. an: 5l-56.
  3. Yani, “Sizler Allah’tan gayri taptığınız ilahlar hakkında yalanlar düzdünüz. Çünkü gerçekte o ilahlar da ne bir güç, ne de uluhiyete dair nitelikler var. Onlarda ibadet ve kulluk konusu olabilecek hiçbir şey bulunmamasına rağmen siz tuttunuz kendi heva ve hevesinize uygun batıl umutlar yakıştırdınız onlara.”
  4. Bu kısa ibare çok güçlü bir delili ihtiva etmektedir: “Şu bir gerçek ki, sizlerin benim mesajımı yüzeyden değerlendirmeniz, gerekli yoğunluk ve derinliğe dalmadan reddedivermeniz aklınızı kullanmadığınızın apaçık delilidir. Eğer anlamağa çalışsaydınız mütalaa etmeniz gereken çok şey bulacaktınız. Ve anlayacaktınız ki, benim kesin olarak hiç bir şahsi çıkarım sözkonusu değildir; aksine, mesajı iletmek için olmadık zorluklara göğüs germekteyim ki, mesajımın ne bana ne de ailemin bir ferdine (maddi) bir çıkar sağlaması sözkonusu değildir. Dünya zevklerinden ve rahatından yüz çevirmiş; asırlardır yerleşmiş bulunan törelere, göreneklere ve hayat tarzına savaş açmışım da tüm dünyanın hışmını üzerime çekmişim; bütün bunlar imanımın, bana bu gücü veren çok sağlam temellere sahip olduğunu açıkça ispat ediyor. Bütün bunların üzerinde derin derin düşünmek gerekmez mi? Niye o zaman hemencecik reddetmeden önce sağduyunuzu kullanmıyorsunuz?”
  5. Bu ibare, 3. ayette Rasulullah’ın diliyle ifade edilen şeylerle aynıdır. Ayet, manevi değerlerin yalnızca öbür dünyada mahsub edilmeyeceğinin, aynı zamanda bu dünyada da toplumların düşüş ve yükselişleri belirleyeceğinin açık bir delilidir. Böyledir, çünkü Allah alem üzerinde yalnızca kendi koyduğu tabiat kanunları uyarınca değil, aynı zamanda manevi ilkeler uyarınca da hükmünü icra eder. Nitekim Kur’an’ın birçok yerinde bir toplumun akibetini, elçilerinin aracılığıyla gönderdiği Mesaj’a bağlı olduğunu zikretmektedir. Eğer toplum mesajı kabul ederse O’nun rahmet ve bereketinin kapıları kendilerine açılacak, yok eğer reddederse helak edileceklerdir.

Kısaca bu ayet, Allah’ın insanla ilgisi içinde koyduğu manevi kanunun bir fırkasıdır. Buna karşılık aynı kanunun diğer bir fırkası da, dünya nimetleriyle şımarıp günah ve şer yollarına sapanların vakti gelince helak edileceğini vurgular. Fakat eğer felakete doğru bu dört nala yarış esnasında toplum ferdleri batılın içinde olduklarını anlar itaatsizlikten vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse, kötü akıbeti değiştirilir, vuku bulacak cezadan vazgeçilir, lütuf ve rahmet edilip bir süre için daha o topluma mühlet tanınır.

53 “Ey Hûd” dediler. “Sen bize apaçık bir belge (mucize)58 ile gelmiş değilsin ve biz de senin sözünle ilahlarımızı terketmeyiz. Sana iman edecek de değiliz.”

54 “Biz: ‘Bazı ilahlarımız seni çok kötü çarpmıştır’ (demekten) başka bir şey söylemeyiz.”59 Dedi ki: “Allah’ı şahid tutarım,60 siz de şahidler olun ki, gerçekten ben, sizin şirk katmakta olduklarınızdan uzağım;”

55 “O’nun dışındaki (tanrılardan).61 Artık siz bana, toplu olarak dilediğiniz tuzağı kurun, sonra bana süre de tanımayın.”62

56 “Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerindedir63 (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)”

57 “Buna rağmen yüz çevirirsiniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O’na hiç bir şeyle zarar veremezsiniz.64 Doğrusu benim Rabbim, her şeyi gözetleyip koruyandır.”

58 Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmet ile Hûd’u ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık. Onları şiddetli-ağır bir azabtan kurtardık.

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Sen bize, Allah tarafından gönderildiğini ve sunduğun mesajın hak olduğunu kesin olarak ispatlayacak apaçık bir beyyine getirmedin”.
  2. Yani, “Öyle görünüyor ki sen bir ilaha yahut ilaheye veyahut da bir azize edepsizlik etmişsin. Bu yüzden olacak onların hışmına uğrayarak çıldırmış, daha önce şeref ve onurla dolaştığın aynı caddede kötülenmiş, alçaltılmış ve taşlanmış bir vaziyettesin.”
  3. Bu, Hz. Hud’un (a.s) kendilerine apaçık bir beyyine getirmediği yolundaki itirazlarına bir cevaptır: “Sizin iddianıza bakılırsa benim Allah tarafından gönderildiğime dair hiçbir delilim yok. O Allah ki, yarattığı kainatında ne olup bitiyorsa herşeye tanıklık etmekte (haberdar olmakta) ve size bildirdiğim hakikatlerin mutlak olarak doğru olduğunu göstermek üzere alemde olup biten şeyleri birer ayet biçiminde önünüze sunmaktadır. Tüm bu kevni ayetler, sizin tanrılarınız hakkında iddia ettiğiniz şeylerin tümüyle batıl olduğunun ve hiçbir hakikat belirtisine sahip bulunmadığının kesin kanıtıdır.

6l. Bu, onların “Biz senin sözünle tanrılarımızdan vazgeçecek değiliz…” şeklindeki diretmelerine karşı Hz. Hud’un (a.s) verdiği cevaptır ve şunu içerir: “Şunu iyi bilin ki ben de sizin Allah’a karşı edindiğiniz ilahlarınızdan nefret ediyorum”

  1. Bu da “tanrılarımızdan biri seni fena çarpmış…” şeklindeki iddialarına Rasul’ün verdiği cevaptır. (Yunus: 7l’le karşılaştırın.)
  2. Yani, Rabbim ne eylerse hep doğru eyler, güzel eyler. Çünkü, O’nun işleri doğrudur, adildir; verdiği hükümler bütünüyle hak ve adalet üzeredir. Dolayısıyla benimle olan çatışmanızda asla başarılı olamayacaksınız. Çünkü siz hak yoldan sapmışsınız ve kötülükte boğulmuşsunuz; oysa ben hak yoldayım.
  3. “… Ne de sana inanmaya niyetimiz var” şeklindeki inatçı direnişe karşı Rasul’ün cevabıdır.

59 İşte Ad (halkı): Rablerinin ayetlerini tanımayıp reddettiler. O’nun peygamberlerine isyan ettiler65 ve her inatçı zorbanın emri ardınca yürüdüler.

60 Ve bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. Haberiniz olsun; gerçekten Ad (halkı), Rablerine (karşı) küfrettiler. Haberiniz olsun; Hûd kavmi Ad’a (Allah’ın rahmetinden) uzaklık (verildi).

61 Semud (halkına da) kardeşleri Salih’i66 (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda sizi ömür geçirenler kıldı.67 Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin,68 sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir.”69

AÇIKLAMA

  1. Her ne kadar onlara yalnızca bir peygamber gelmişse de, her çağda, her topluma gelen elçilerce tebliğ edilen mesajın aynısı gelmişti onlara da… Dolayısıyla bir Rasul’ü tanımamak, tümünü tanımamak anlamına geliyordu.
  2. Lütfen A’raf suresinin 57-62. açıklama notlarını gözönünde bulundurun.
  3. Bu ifade, “Sizin Allah’tan başka ilahınız yoktur” beyanına bir delil teşkil etmektedir. Delil, müşriklerin bir yaratıcı Allah inancını teslim etmeleri üzerinde temellenmektedir. Dolayısıyla Hz. Salih’in (a.s) tebliğ ettiği şey şu anlama geliyordu: “Siz de kabul edersiniz ki, ölü topraktan şu harika bedeninizi yaratan ve şu yeryüzünü yaşamanıza uygun bir yer haline getiren Allah’tır. Şu halde Allah’tan başka uluhiyet ve ubudiyete layık başka bir tanrı nasıl olabilir?”
  4. Yani, “daha önce başka ilahlara tapmanızdan ötürü bağışlanma dileyin.”
  5. Bu kısa ibarede Kur’an, her devirde insanları yanlış yollara sevketmiş olan müşriklerin bir yanlış anlamasına karşı çıkmaktadır. Onlar Allah’ın kendilerinden çok uzaklarda ve bu yüzden de onu dünya kralları gibi yaklaşılmaz olduğunu sanıyorlardı. Krallara yaklaşmanın tek yolu, onların huzuruna çıkabilen ve arzıhal sahiplerinin dileklerini sunabilen ve aldığı cevabı geri iletebilen aracılardı. Dolayısıyla zanlarınca Allah’a ettikleri duayı iletecek ve kabul olup olmadığını bildirecek aracılar gerekiyordu. Bunun açıkça batıl olduğu ortadadır. Bu inancı teşvik edip haklılaştıranlar, kendileri olmaksızın Allah’a ulaşmanın, dualara karşılık almanın mümkün olmadığını ileri süren bir takım uyanık tiplerdi. Dolayısıyla sıradan insanlar Allah’a ulaşmak için böylesi kutsal varlıkların peşine düşmeliydi. Böylece, çeşitli hediyeler sunarak Yüce Makam’a iletilmek üzere isteklerini bildirdikleri ve arzıhallerini iletmede oldukça hünerli olan kimselerin emrine girmeye başladılar. Bu yanlış anlama sonucu bir aracılar güruhu oluşup, ruhbanlık düzeninin kurulmasına yol açtı. Bu sistem cahili müşrik inanç izleyicilerini öylesine ablukaya almıştı ki, doğumdan ölüme kadar herhangi bir dini töreni bizzat icra edemez duruma gelmişlerdi.

Şimdi Hz. Salih’in (a.s) müşriklerin batıl inancını geçersiz kılan kısa cevabı üzerinde duralım. Cevap şudur: “Allah yakındır (karib). Bu yüzden O’nun yardımını herhangi bir aracının yardımı olmaksızın doğrudan isteyin. Evet. O yüceler yücesidir, ama herbiriniz O’nu isteklerinizi fısıltıyla bile ileteceğiniz yakınlıkta bilmelisiniz kendinize. Hatta isteklerinizi gizlice bildirebileceğiniz gibi açıkça da bildirebilirsiniz O’na. Dolayısıyla aracılar edinme, onları bu işe ortak koşma aptallığından vazgeçin ve dualarınızı, sizin en yakınınızda olan ve isteklerinize karşılık verecek olan Allah’a edin. (Bkz. Bakara. an: 188)

62 Dediler ki: “Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin.70 Atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan sen bizi engelleyecek misin?71 Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.”72

63 Dedi ki: “Ey kavmim, görüşünüz nedir-söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda da O’na isyan edecek olursam Allah’a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana (hiç bir yarar) sağlamayacaksınız.”73

AÇIKLAMA

  1. Yani, “Biz senin bilgeliğine, aklına, ileri görüşüne, ciddiyetine ve muteber kişiliğine bakarak büyük ve refah içinde bir insan olacağını ummaktaydık. Büyük bir başarı kazanacağın ve bu sayede bizim de diğer şube ve kabileler üzerinde egemen olmamızı sağlayacak imkanları ele geçireceğimiz günleri bekliyorduk. Oysa sen bizleri mahvedecek bir inancı, tevhid ve ahiret üzerine temellenmiş bir inancı benimseyerek tüm hayallerimizi yıktın.”

Burada belirtilmesi gereken bir şey var: Hz. Muhammed’in (s.a) kavmi de onun hakkında büyük umutlar beslemekteydi. Onlar da Rasul tayin edilmeden önce onun kabiliyet ve becerileri hakkında böyle yüceltici şeyler düşünüyorlardı. Zira onun büyük bir lider olacağını ve basiretinin kendilerine büyük faydalar sağlayacağını umuyorlardı. Fakat bu beklentilerin aksine Rasul onları tevhid ve ahiret inancına çağırmaya ve yüksek ahlaki ilkeleri vazetmeye başlayınca, yalnız umutlarını yitirmekle kalmadılar, müdahale etmeye, karşı görüşler geliştirmeye de başladılar. Şöyle diyorlardı: Ne kadar yazık! Şimdiye dek bunca iyi şeylere sahip bu adam, bir büyünün etkisiyle, sırf kendi kariyerini sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda umutlarımızı da berheva ediyor.

7l. Bu onların, kendi ilahlarına tapma gerekçesiydi. Babaları taptı diye bu ilahlara taptıklarını söylemekteydiler. Hz. Salih (a.s) ise şunu ileri sürmekteydi: “Allah’a tapın. Sizi topraktan yarattı ve arzı sizin için yaşanacak bir yer eyledi”. Bu cevaba karşılık şunu ileri sürdüler: “Bu ilahlar da tapmaya layık! Onlardan asla vazgeçmeyiz. Çünkü atalarımız uzun bir süreden beri onlara tapmaktaydılar.” İşte bu, müslümanlarla “cahilî”ler arasındaki mücadelede başvurulan karşılıklı delillerin tipik bir örneğini teşkil etmektedir. Birinciler delillerini sağlam bir akıl yürütmeye dayandırırken, ikinciler delillerini kör taklit üzerinde temellendirmektedirler.

  1. Kur’an bu şüphe ve “tereddüt”lerin mahiyeti hakkında bir açıklama yapmamaktadır. Çünkü bu tür duyguların tümü başka şahıslarda başka biçimde tezahür eder. Zaten mesajın karakteristik özelliklerinden biri de hitap ettiği insanların zihni ataletini söküp atmaktır. Her ne kadar geçirilen tereddütler çeşit çeşitse de herkes onlardan bir pay alır. Mesajın gelişinden önce herkesin tek tek sapma eğrisini izlemesinin imkansız olması yüzünden böyledir bu. Bu (çeşitlilik) herkesi “acaba doğru yolda mıyım yoksa cahili yollardan birini mi izlemekteyim” şeklinde düşünmeye sevkeder. Böylece hiç kimse “cahili” yolların yanlışlığı üzerine olan yaygın ve etkili eleştirilere karşı kimsenin gözünü kapatmaya, kulağını tıkamaya fırsat bulamayacak, Hak yolun aklî ve güçlü delillerine karşı çıkmak genel bir ortamı hazır bulamayacaktır. Dahası Rasul’ün yüce manevi karakteri, azmi, alçak gönüllülüğü, asil davranışları samimiyeti, haktanırlığı ve vakarı, en inatçı, en önyargılı muhaliflerinin izlenimlerini bile yanlış çıkaracak, mesaj, toplumun en kaliteli şahsiyetlerini kendine çekerek onları mükemmellik örneği şahsiyetler haline getirmek suretiyle en inkilabi değişimleri meydana getirecektir. Tabiatıyla tüm bunlar, hakikatın artık gelmesine rağmen “cahili” yolların açık olmasını arzulayanların zihninde şaşkınlık ve tereddütler hasıl etmek üzere birleşeceklerdir.
  2. Bu daha önceki soruya bir cevaptır: “Ben sizin hatırınıza Allah’tan aldığım hidayeti terkederek asi olursam O’na karşı beni savunamaz, koruyamazsınız. Böyle olduğu gibi, O’na karşı isyanımın günahına günah eklemiş olacaksınız. Dolayısıyla tebliğ etmek üzere gönderildiğim doğru yolu size göstermek yerine, sizin yolunuza uyarsam ilave bir cezaya çarptırılacağım.”

64 “Ey kavmim, size işte bir ayet olarak Allah’ın devesi; onu serbest bırakın, Allah’ın arzında yesin. Ona kötülük (vermek niyetiy)le dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azab sarıverir.”

65 Fakat onu öldürdüler. (Salih) Dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir.”

66 Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Salih’i ve onunla birlikte iman edenleri o günün aşağılatıcı azabından kurtardık.74 Doğrusu senin Rabbin, güçlü olandır, aziz olandır.

67 O zulme sapanları dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.

68 Sanki orda hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkı) gerçekten Rablerine (karşı) küfretmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (halkına Allah’ın rahmetinden) uzaklık (verildi).

69 Andolsun, elçilerimiz İbrahim’e müjde ile geldikleri zaman: “Selam” dediler. O da: “Selam” dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı75 getirdi.

70 Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan) hoşlanmadı ve içine bir tür korku76 düştü. Dediler ki: “Korkma. Biz Lut kavmine gönderdik.”77

AÇIKLAMA

  1. Sina Yarımadası’nda hala dolaşan rivayetlere göre, Allah onları azaptan kurtarmış ve buraya sevketmiştir. Nitekim Cebel-i Musa yanında Hz. Salih’in (a.s) adıyla anılan bir dağ vardır ki, söylendiğine göre, Peygamber, kavminin helak edilmesinden sonra burayı sığınak edinmiştir.
  2. Bu olay Hz. İbrahim’e (a.s) gelen meleklerin insan kılığında geldiklerini ve kimliklerini gizlediklerini göstermektedir. Bu yüzden Hz. İbrahim (a.s) onları yabancı misafir olarak değerlendirdi ve ağırlamak için de önlerine kızartılmış dana eti koydu.
  3. Bazı müfessirlere göre, Hz. İbrahim’in (a.s) korkusu, onların ete elini uzatmamalarından kaynaklanmaktadır. Onlara göre, Hz. İbrahim (a.s) misafirlerin et yemediklerini görünce kötü bir niyetle geldikleri sonucuna varmıştır. Çünkü Arap geleneğine göre eğer bir yabancı, ağırlanmayı reddediyorsa, bu misafir olarak değil, yağmacı olarak geldiği anlamı taşırdı. Fakat bu görüş müteakip ayetle desteklenmemektedir.
  4. Cevaplarından anlaşıldığına göre Hz. İbrahim (a.s) yemeği reddetmelerinden onların melek olduklarını anlamıştı. Korkusu ziyaretlerindendi. Çünkü meleklerin insan kılığında gelmesi hayra alamet değildi; bunu biliyordu. Korkmuştu çünkü melekler ailesinden yahut hemşehrilerinden birinin veyahut da bizzat kendisinin işlediği bir kusurun hesabını sormaya gelmiş olabilirlerdi. Eğer mesele sözkonusu müfessirlerin zannettiği gibi olsaydı, meleklerin cevabı şöyle olurdu: “Bizden korkma! Çünkü biz Rabbinden gelen melekleriz”. Ancak korkusunu gidermek için verdikleri cevabın “Herhangi bir korkuya kapılma! Biz (sana değil) Lut kavmine gönderildik” şeklinde olması, Hz. İbrahim’in (a.s) onların melek olduklarını anladığını fakat insan şeklindeki ziyaretlerinin onu korkuya sevkettiğini göstermektedir. Zira melekler ya bir kimseyi sert bir şekilde hesaba çekmek yahut da bir suçtan ötürü şiddetle cezalandırmak için geldiklerinde, insan kılığında gelirlerdi.

71 Karısı da ayaktaydı, bunun üzerine güldü.78 Biz de ona İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yakub’u müjdeledik.79

72 “Vay bana” dedi80 (kadın). “Ben kocamış bir kadın iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım?81 Gerçekten bu, şaşırtıcı bir şey!..”

AÇIKLAMA

  1. Buradan anlaşıldığına göre meleklerin insan kılığındaki ziyareti haberini aldığında ev halkı tedirgin olmuş, bu yüzden Hz. İbrahim’in (a.s) eşi de meselenin ne olduğunu öğrenmek amacıyla oraya gelmişti. Meleklerin kendi kavmini değil, Hz. Lut’un kavmini cezalandırmak üzere geldiklerini öğrenince rahatlıyarak memnun oldu.
  2. Melekler Hz. İbrahim (a.s) yerine Hz. Sare’ye verdiler bir oğlan çocuğu müjdesini; çünkü Hz. İbrahim’in (a.s) eşi Hacer’den olma bir oğlu vardı: Hz. İsmail. Fakat Sare’nin oğlu yoktu. Hüznünü dağıtmak için ona oğlu Hz. İshak’ı müjdelediler. Hz. İshak’ı ve oğlu Hz. Yakub’u. Her ikiside Allah’ın büyük peygamberlerinden olacaklardı.
  3. Bu sözcükler, onun tarafından bir üzüntü ve şikayet belirtecek şekilde sözlük anlamında kullanılmamıştır. Kendisi, haber karşısında duyduğu şaşkınlığı ifade etmek istemiştir yalnızca.

8l. Kitab-ı Mukaddes’e göre o sırada Hz. İbrahim (a.s) l00, Hz. Sare ise 90 yaşındaydı.

73 Dediler ki: “Allah’ın emrine mi şaşırıyorsun?82 Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecîd’tir.”

74 İbrahim’den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman, Lût kavmi konusunda bizimle çekişip-tartışmalara giriyor(du).83

75 Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi.

76 “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir.”84

77 Elçilerimiz Lût’a geldiği zaman,85 onlardan dolayı kaygılandı, göğsünü bir sıkıntı bastı ve: “Bu, zorlu bir gün” dedi.86

78 Kavmi ona doğru koşarak geldi; onlar daha önceden kötülükler işlemekteydiler. “Ey kavmim” dedi. “İşte benim kızlarım, bunlar sizler için daha temizdir.87 Artık Allah’tan korkun ve beni misafirim önünde küçük düşürmeyin. İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam da yok mu?”

AÇIKLAMA

  1. Soru kendisine her ne kadar yaşlıların çocuğu olmazsa da bunu sağlamanın Allah’ın gücü ötesinde olmadığını hatırlatmak için sorulmuştu. Onun gibi gerçek bir mümine hanımın, bu müjde karşısında şaşırıp kalmaması gerekirdi. (Kendisine bu hatırlatıldı).
  2. “… Bizimle tartışmaya koyuldu..” ifadesi meveddet ve muhabbet dolu bir ifadedir. Ve Hz. İbrahim’in (a.s) Rabbıyla olan yakın ilişkisini gösterir. Bu ilişkiyi anlamak kulun, Lut kavminin akıbetiyle ilgili nasıl istirhamda bulunabildiğini kavramaya yardım edecektir. Hz. İbrahim (a.s) durmadan “Rabbim, yaklaşan azabı Lut kavmi üzerinden çevir” diye yalvarmaktaydı. Rabb cevapladı: “Bu kavim, içlerinde hiçbir hayır unsuru kalmayacak denli ahlaken çöktü, günahları hiçbir merhamet duygusuna layık olmayacak denli tiksindirici bir hal aldı”. Fakat kul diretiyordu: “Rabbim, biraz daha mühlet ver onlara, evet belki içlerinde hayır adına pek az bir şey kaldı fakat belki de bu hayır çiçeklenir, meyve verir” Bu muhavere Kitab-ı Mukaddes’te daha ayrıntılı anlatılmıştır, fakat Kur’an’daki kısa anlatım çok daha anlamlıdır. (Karşılaştırma için bkz. Tekvin 18: 23-32)
  3. Hz. İbrahim’in (a.s) hayatı hakkındaki bu pasaja sathi biçimde bakan biri bu durumun uygunsuz olduğunu, özellikle Lut kavmine yaklaşmakta olan azaba bir başlangıç olarak konu dışı olduğunu düşünebilir. Ne var ki konuyla ilgili tarihsel olaylar ışığında meseleye bakan biri burada zikredilenlerin makul olduğu sonucuna varacaktır. Bu uygunluğu anlamak için iki şeyi gözönünde bulundurmak gerekir:

a) Bu tarihi olaylar burada Kureyş’e uyarı olması için zikredilmiştir. Zira Kureyş, Kur’an’ın kendilerini geleceğinden korkuttuğu azaba karşı gayet aldırmaz ve kendinden emin bir yanlış tavır içindeydi. Ne de olsa onların Hz. İbrahim’e (a.s) akrabalığı vardı, Kabe’nin bekçileriydiler, Arabistan’ın dini, iktisadi ve siyasi önderiydiler. Düşüncelerine göre ataları Hz. İbrahim (a.s), Allah’ın sevgili bir kulu olarak onlara şefaatçı olabilir ve onları Allah’tan gelecek bir azaba karşı savunabilirdi. Hz. Nuh’un (a.s) oğlunun ölümü de aynı şekilde, onun gibi büyük bir peygamberin oğlunu azaptan kurtaramayacağını göstermek için resmedilmişti. Üstelik duası kabul edilmemekle kalmamış aynı zamanda inkarcı oğlu adına istirhamda bulunduğu için hesaba çekilmişti. Demek ki, Hz. İbrahim’in (a.s) hayatından verilen bu örnek olay, Allah’ın peygamberine karşı tüm dostluğuna rağmen, O’nun Lut kavmi hakkındaki istirhamını reddettiğini göstermek için zikredilmiştir. Zira Hz. İbrahim (a.s) adaletin gereğine rağmen inkarcı bir topluma şefaat etmeye çalışmıştı.

b) Hz. İbrahim’in (a.s) hayatından alınan bu olay ile Lut kavminin helaki başka birşeyi vurgulamak için de zikredilmiştir: Kureyş ilahi adalet kanununun sürekli ve düzenli olarak geçerlikte olduğunu ve çevrelerinde buna dair birçok açık delilin bulunduğunu unutmuştu. Bir tarafta İbrahim peygamberin durumu vardı. Yurdunu Hak ve doğruluk uğruna terketmiş ve neresini uygun bulduysa orada yaşamıştı. Ayrıca kendisini destekleyecek hiçbir zahiri güç de yoktu. Fakat ilahi adalet doğruluğundan ötürü kendisine İshak gibi bir oğul, Yakub gibi bir torunla (aleyhimüsselam) ödüllendirdi. İsrailoğullarının bu ataları asırlarca, Hz. İbrahim’in (a.s) bir mülteci olarak yaşadığı Filistin’de egemen olmuşlardı.

Öte yandan Lut kavminin durumu vardı: Bu toplum büyük bir refah içinde yaşıyordu. Ancak bu refah onları o denli sarhoş etmişti ki apaçık bir küfür içinde yaşamaya başlamışlar, Allah’tan gelen cezayla alaşağı edileceklerini unutmuşlardı. Artık Hz. Lut’un (a.s) tebliğine kulak asan kalmamıştı. Fakat ilahi adalet Hz. İbrahim’e (a.s) müjdenin verildiği ve günahkar Lut kavminin yeryüzünden silinme emrinin çıktığı zamanla aynı zamanda gerçekleşti. Bunun sonucu olarak yeryüzünde onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Bu olay tüm zamanların inkarcılarına bir ders olmalıdır.

  1. Lütfen A’raf suresinin 63-68. açıklama notlarını gözönünde bulundurunuz.
  2. Kıssayla ilgili olarak Kur’an’ın çeşitli bölümlerinde zikredilmiş olan ayrıntılar, meleklerin Hz. Lut’a (a.s) yakışıklı gençler biçiminde geldiklerini ve Hz. Lut’un (a.s) onların melekler olduklarını farketmediğini sarih biçimde göstermektedir. Kavminin nasıl arsız, nasıl mücrim olduğunu bildiğinden dolayı endişeye kapılmasının, sıkıntı duymasının nedeni budur.
  3. “Kızlarım” ifadesiyle Lut aleyhisselam iki şeyden birini kastetmiş olmalıdır: İlkin “Kızlarım” sözüyle topluluğun içinde yaşayan kızları kastetmiş olabilir, çünkü bir peygamberin kavmine nisbeti bir babanın çocuklarına nisbeti gibidir. Fakat doğrudan kendi kızlarını da kastetmiş olması mümkündür. Ancak herhangi bir surette zina teklifinde bulunmuş olması muhaldir, zira bu ifadeyi takip eden “bunlar sizin için daha temizdir” ifadesi bu türden bir yanlış anlamaya mahal bırakmamaktadır. Hz. Lut’un (a.s) bu tür ifade tarzıyla onların cinsel arzularını gayri tabii yollar yerine şer’i yollardan tatmin etmek üzre kadınlara yönelmeleri gereğini işaret ettiği besbellidir.

79 Dediler ki: “Andolsun, senin kızlarında bizim haktan bir şeyimiz (ilgimiz ve arzumuz) olmadığını sen de bilmişsindir.88 Bizim ne istemekte olduğumuzu gerçekte sen biliyorsun.”

80 Dedi ki: “Size yetecek gücüm olsaydı veya sağlam bir yere sığınabilseydim.”

81 (Elçiler) Dediler ki: “Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında ailenle birlikte yürü (yola çık). Sakın, hiç biriniz dönüp arkasına bakmasın;89 fakat senin karın başka. Çünkü onlara isabet edecek olan ona da isabet edecektir.90 Onlara va’dolunan (azab) sabah vaktidir. Sabah da yakın değil mi?

82 Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan91 pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık;

83 Rabbinin katında ‘belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış’92 olarak. Bunlar zalimlerden uzak değildir.93

AÇIKLAMA

  1. Lut Kavminin bu cevabı, onların ahlaksızlığın gayyasına nasıl düştüklerini, nasıl arsız bir suratla dişiler yerine erkekleri isteyebildiklerini açıkça göstermektedir. Bu durum onların temizliğin doğal yolunu bırakıp pisliğin doğal olmayan yolunu seçmekle kalmayıp, tatminin doğal yoluyla tüm ilgilerini kestiklerinin deliliydi. Bu tür bir ahlak sefaleti, manevi çöküşün belirtisidir, zira geride iyi adına hiçbir şey bırakmamıştır. Şer’i olmayan davranışların müptelası olmuş, fakat aynı zamanda yaptıklarının çekinilmesi gereken yanlış davranışlar olduğunu bilen bir kimse düşünün. Hakkında “bu adam ahlaksızdır” dedirtecek denli iflah olmaz biri olsa bu kimsenin herşeye rağmen ıslah olma umudu vardır. Diğer taraftan şer’i hükümlerle hiçbir ilgisi olmayan ve bu yüzden kendini gayr-i şer’i davranışlara bütünüyle kaptırmış olan murdar kimselerin ise insan sayılmaya bile liyakatları yoktur ve dolayısıyla kökleri kazınmalıdır. Nitekim Allah Lut kavminin yeryüzünden bütünüyle silinmesini ferman buyurmuştur.
  2. Bu ayet azap mahallini terketsinler ve bir daha ne olup bittiğini görmek için arkalarını dönmesinler diye onlara durumun vehamet ve aciliyetini vurgulamaktadır. Bu suretle patlamalardan oluşan müthiş gürültüyü ve insanların çığlıklarını duymasınlar da helakına hükmedilmiş ve defteri dürülmüş olan yurtları yüzünden ayakları sürçüp geri kalmasınlar diye uyarılmış olmaktaydılar.
  3. Hz. Lut’un (a.s) karısının helaki bu surede geçen, hiç bir akrabalığın günahların sonucundan kişiyi kurtarmadığı temasıyla ilgili üçüncü olaydır.

9l. Muhtemelen azap, yerin altını üstüne getiren korkunç bir deprem ve taşlar yağdırıcı bir volkan patlaması biçiminde geldi.

“Pişirilmiş balçıktan taşlar” büyük bir ihtimalle volkanik bölgelerde sıcaklık ve lavlarla yerin altında teşekkül etmiş taşlara işaret etmektedir. Bu teşekkülün belirtilerine bugün bile Lut gölü yakınlarında rastlanmaktadır.

  1. Yani “her taş belli bir tahrip görevini yerine getirmesi, belli bir mücrimi helak etmesi için işaretlenmişti.”
  2. Bu ifade, günahlarında ısrar eden zalimleri uyarma anlamına geliyordu. Şöyle: “Kendinizi, sanki o sizden uzakmış gibi azaptan uzakta sanmayın. Azap, Lut kavmine gelmişse size de gelebilir. Ne Lut kavmi kendilerini Allah’a karşı savunabildi ne de sizler savunabilirsiniz!”

84 Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik).94 Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten ben, sizi bir ‘bolluk ve refah (hayır)’ içinde görüyorum. Doğrusu ben, sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum.”

85 “Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek- tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp- eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.”

86 “Eğer mü’minseniz, Allah’ın bıraktığı (helal işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim.”95

AÇIKLAMA

  1. Lütfen A’raf suresinin 69-76. açıklama notlarını gözden geçirin.
  2. Yani, “Benim sizin üzerinizde hiçbir gücüm yok. Size yapsam yapsam iyi niyetli bir kişi olarak tavsiyede bulunabilirm, tebliğimi kabul ya reddetmek size kalmış bir şey! Nasılsa bana değil, Allah’a hesap vereceksiniz; dolayısıyla Allah’tan korkun ve gerçekten mümin iseniz fesatçılıktan vazgeçin!”

87 Dediler ki: “Ey Şuayb, senin namazın mı96 atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi97 davranmaktan vaz geçmemizi emretmektedir. Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın.”

88 Dedi ki: “Ey kavmim görüşünüz nedir-söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile98 rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum.99 Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; O’na tevekkül ettim ve O’na içten yönelip dönerim.”

89 “Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavmini ya da Hûd kavminin veya Salih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet ettirmesin. Üstelik Lût kavmi size pek uzak değil.100

AÇIKLAMA

  1. Bu sıkıştırıcı soru Allah’tan gafil topluluğun, Hz. Şuayb (a.s) ve diğer Allah’tan sakınan insanların ibadet törenlerine karşı beslediği nefret hislerinin bir ifadesiydi. Köşeye sıkıştıracakları hedef olarak, namazı seçmelerinin nedeni onun gerçek dinin ilk ve önde gelen zahiri (göze çarpan) ibadet şekli olmasıydı ve bu şekliyle tanrıtanımaz inkarcıların nefretini çekmesi doğaldı. Bu nefret bugün de bile isteyerek inkar yollarını izleme dileğinde olanlar arasında geçerli olabilmektedir. Çünkü onlar da (namaz gibi) dini ibadetleri kendi şerir yolları için en büyük tehdit kabul etmektedirler. Namazı yaklaşan felaketin (!) göstergesi olarak değerlendirdikleri için, namazı ikame edenleri köşeye sıkıştırmaya başlarlar. Çünkü onlar bilirler ki “dindarlık illeti”nin kurbanları yalnızca kendi ıslahıyla yetinmeyecekler, başkalarını da ıslah etmek için ellerinden geleni yapacaklardır.

Korkarlar; zira bu illete yakalanan kimse kendilerine dine bağlılığı hak yolları tebliğ edecek ve kendilerinin Allah’a kayıtsız, maneviyat yoksunu yollarını eleştirecektir.

İşte namaz bu yüzden inkarcıların hedefi haline gelmektedir. Ve bir kimse namazı gerçekten kılıyorsa hakikatleri tebliğe başlar ve onların kötü yollarını eleştirir. Nitekim korktukları budur ve bu yüzden sanki tüm belaların nedeni namazmış gibi onu giderek artan bir şiddetle yuhalarlar.

  1. Bu iki şey gayet açık bir şekilde İslami yolla “cahili” yolu birbirinden ayırmaktadır. “Cahili” yol bir kimsenin atalarının yolunu izlemesi gerektiği varsayımına dayanır; bu düşünüşe göre bir şeyin atalardan tevarüs edilmesi (kabulü için) yeter sebeptir. (Cahili yolu izleyenlerin dayandığı) ikinci varsayım bir kimsenin inanç ve dininin yalnızca ibadet törenlerine ilişkin olduğu, dünya hayatıyla hiçbir ilişkisinin bulunmadığı ve bu hayatta herkesin canının istediğini yapabileceği yolundadır. Buna karşılık Allah’a teslimiyeti esas almayan herhangi bir yolu ve yöntemi batıl ve dolayısıyla izlenemez bir yol olarak görür. Zira O’nun yolu dışındaki hiçbir yol gerçek olduğunu kanıtlayacak, ne akıldan ne ilimden ve ne de vahiyden bir delil bulabilir. Ötesi, İslam yalnızca ibadet törenleriyle sınırlandırılamaz, kendi bütünlüğü içinde hayatın kütürel, sosyal ve ekonomik tüm yönlerini kapsar. İnsanın sahip olduğu her ne varsa gerçekte Allah’ın olması ve dolayısıyla sahip olduğu şeylerde keyfince tasarruf hakkının bulunmaması yüzünden böyledir bu.

Buradan anlaşıldığına göre, Hz. ‘Şuayb’ın (a.s) kavminin sahip olduğu şeyleri keyfince tasarruf edebilme talebi, hayatın dini ve dünyevi şeklinde iki ayrı bölmeye ayrılması teorisine yeni bir şey eklenmediğini göstermektedir. Aşağı-yukarı 3500 sene önce Şuayb kavmi, bugün batılının ve batılılaşmış toplulukların ısrar ettikleri bölünmede (din-dünya) ısrar etmişlerdi. Dolayısıyla batılı(laşmış)ların bu tür bir ayrımı evrimsel bir sürecin sonucu olarak insan tarafından gerçekleştirilmiş “zihni ilerleme” fikriyle insanlığın “aydınlanma”sının bir sonucu olarak görmeleri yanlıştır, batıldır. Çünkü ortada aydınlanma yok, karanlık vardır; bugünün karanlığı da yine binlerce yıl öncesinin karanlığı kadar yoğundur ve İslam geçmiş devirlerde olduğu gibi şimdi de bu karanlığın karşısındadır.

  1. Burada “rızk” iki anlamı içerir. Allah’ın hakikat bilgisinden bahşettiği rızk ve hayatın ihtiyaçlarından bahşettiği rızk. Birinci anlamıyla, bu surede Hz. Muhammed (s.a), Hz. Nuh (a.s) ve Hz. Salih (a.s) tarafından tebliğ edilenle aynıdır: “Allah bana vahyederek hakikatın bilgisini bahşetti. Nitekim afak ve enfüz ayetleri üzerindeki derin müşahedeler de beni aynı bilgiye ulaştırmıştı. Bu yüzden artık sizin batıl inançlarınıza, gayri meşru uygulamalarınıza ortak olamam.” İkinci anlamıyla alındığında da (rızk kelimesinin kullanılışı) onların şu şekildeki sıkıştırmalarına bir cevap teşkil eder: Gerçekten sen ülkede bulunan yegane halim (yumuşak huylu) ve reşid (aklı başında, olgun) kişisin”. Ve dolayısıyla şu anlama gelir: “Madem ki Allah beni hem hakikatın bilgisiyle hem de dünya nimetleriyle rızıklandırdı, sizin bu çabalarınız bu nimeti külfete döndüremez. Dolayısıyla dalaletinizi hidayet, gayri meşru davranışınızı, meşru göstermek gibi bir nankörlüğe asla düşmeyeceğim demektir.”
  2. Yani, “Size neyi tebliğ ediyorsam bizzat uyguluyor olmam iddiamın hakikat olduğuna bir delildir. Sözgelimi ben size tanrı ve tanrıçalarınıza ait kutsal (!) yerlere ziyaretinizi yasaklasaydım da kendim böyle bir tapınağın muhafızı olsaydım bana karşı ileri sürdüğünüz, benim Tevhid inancım yalnızca kendi ticaretime yer açmak ve başkalarının “işleri”ni baltalamak için tebliğ ettiğim şeklinde suçlamanızda haklı olabilirdiniz. Aynı şekilde eğer size gayri meşru vasıtaların kullanımını yasaklasaydım da aynı vasıtaları kendi ticaretim (çıkarım) doğrultusunda kullansaydım, bana karşı yönelttiğiniz, benim sizlere doğruluğu yalnızca kendi çıkarımın idamesi yolunda itibar kazanmak için emrettiğim şeklindeki itirazınızda haklı olurdunuz. Fakat sizler de şahitsiniz ki size yasakladığım şeyden kendim de sakınıyorum, sizi arındırmak istediğim pisliklerden kendimi de muhafaza ediyorum, kısaca sizi davet ettiğim yolu bizzat kendim izliyorum. Tüm bunlar size ilettiğim mesajın hak olduğuna kendimin de inandığını gösteren apaçık birer delildir.

l00. Yani, “Ülkeniz, helak edilmiş olan Lut kavminin ülkesinden hiç de uzakta değil, aksine çok yakın ve henüz aradan çok uzun süre de (600 sene) geçmiş değil.”

90 “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, esirgeyendir, sevendir.”101

91 “Ey Şuayb” dediler. “Senin söylediklerinin çoğunu biz ‘kavrayıp anlamıyoruz’.102 Doğrusu biz seni içimizde zayıf da görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten biz seni taşa tutar öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin.”103

92 Dedi ki: “Ey kavmim, sizce benim yakın-çevrem, Allah’tan daha mı üstündür ki, O’nu arkanızda unutuluvermiş (önemsiz) bir şey edindiniz. Şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır.”

AÇIKLAMA

l0l. Hz. Şuayb (a.s) Allah’ın yaratıklarına olan sevgisini sergilerken sözü özellikle kavminin ümitsizlikten vazgeçip kötü amellerinden ötürü Allah’tan bağışlama dilemesine getirmek istemektedir: “Allah katı kalbli ve zalim değildir. Yaratıklarına karşı hiç bir düşmanlık duygusu beslemez. Adeta azab etmekten zevk alıyormuşçasına (haşa) onları illâ da cezalandırmak istemez. Yalnızca onlar sınırları aştığında, (o da insanlığın hayrı için) cezalandırır. Dolayısıyla günahlarınızdan utandığınız ve tövbekar olduğunuzda Allah’ın nasıl “mühlet verici” olduğunu göreceksiniz. Zira o yaratıklarını pek çok sever.”

Hazreti Rasul (s.a) aynı şeyi bir darb-ı meselle açıklamıştır. Şöyle buyurdu: “Susuz bir çölde seyahat ederken, tüm yol erzakının üzerinde yüklü olduğu devesini kaybeden bir adam düşünün. Devesini her yerde aramış fakat bulamamıştır. Sonra o adam büyük bir yeis içinde bir ağacın dibine çöker. Bir de bakar deve üzerindeki tüm erzakla karşısında aniden belirivermiş. Nasıl mutlu olduğunu bir düşünün.

Allah, günahkar bir kul kendisine tevbe edip döndüğünde bundan daha çok sevinir.” Hazreti Ömer’den (r.a) rivayet edilen başka bir çarpıcı olay vardır: “Bir keresinde savaş esirleri Rasulullah’ın (s.a) huzuruna getirilmişti. İçlerinden bir ana çocuğunu kaybetmişti. Bu durum onu çılgına çevirmişti ve hangi çocuğu yakalasa göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Rasulullah (s.a) kadını görünce yanındakilere şöyle sordu: “Bu kadının çocuğunu ateşe atabileceği aklınızdan geçer mi?” Biz cevapladık: “Asla, ateşe atmak ne demek ateşe düşmemesi için elinden geleni yapar.” Sonra Rasulullah (s.a) şöyle dedi: “İşte Allah, kullarına bu kadının çocuğuna düşkünlüğünden daha çok merhametlidir.”

Şimdi aynı şeyi başka bir açıdan değerlendirelim. Allah anne babasının kalbinde çocuklarına karşı sevgi yaratmıştır. Bu ebeveyn sevgisi olmaksızın anne-babalar çocuklarını ne gözetirler ne de onlar için fekadarlığa katlanırlar. Hatta bazen çocuğun getirdiği zahmet ve sıkıntı yüzünden ona düşman bile olabilirler. Dolayısıyla anne baba da çocuk sevgisini yaratan Allah’ın, kullarına karşı kendi beslediği sevgi, ebeveyn sevgisinden tabii ki kat kat fazla olacaktır.

l02. Onlar güya, Hz. Şuayb’ın (a.s) söylediklerini yabancı bir dille konuştuğu için değil, tebliğe konu edilen şeylerin kendilerine kavranması zor ve karmaşık geldiği için anlamamışlardı. Oysa Hz. Şuayb (a.s) onlarla kendi dilleriyle konuşmuştu ve konu gayet basit ve açıktı. İşin aslı, onlar, anlamak istemedikleri için anlamamışlardı. Karışmış kafaları Hz. Şuayb’ın (a.s) söylediklerini anlamak için ne arzu bırakmıştı onlarda ne de yetenek…

Şu bir gerçektir ki, böyle taassup ve nefislerinin kölesi olan insanlar önceden edindikleri kavramların karşıtı olan herhangi bir şeyi kabul etmeye güç yetiremezler. Çünkü bu şeyler kendilerine söylenmiyormuş, yahut kendilerinin böyle şeylerle ilgisi yokmuş gibi davranıp ne dinlemeye yanaşırlar ne de anlamaya çalışırlar.

l03. Hz. Şuayb (a.s) kıssasının bu bölümünü araştırırken, bu kıssanın vahyedildiği Mekke’de hüküm süren şartları gözönüne almak gerekecektir. Kureyş, tıpkı Hz. Şuayb’ın (a.s) hayatına kastetmek isteyen Medyen halkı gibi Rasulullah’ın (s.a) kanına susamış biçimde onu öldürmek istiyordu. Yine tıpkı Medyen halkının sırf ailesinden korktuğu için Hz. Şuayb’ı (a.s) öldürmekten çekinmesine benzer şekilde, Kureyş de, Haşimoğullarından çekiniyor ve bu cürmü işlemekten doğacak riski göze alamıyordu. İşte bu kıssa Hz. Şuayb’ın (a.s) cevabından bir ders çıkarmaları için Kureyş’e yöneltilmiş bir uyarı niteliğindeydi. (Ayet, 92-93). Yani söylenmek istenen şuydu: “Ey Kureyş, Hz. Muhammed’in (s.a) cevabı da Hz. Şuayb’ınkinden (a.s) farklı değil.”

93 “Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; kuşku yok, ben de yapacağım. Kime aşağılatıcı azab gelecek ve yalancı kimdir, yakında bileceksiniz. Siz gözetleyip durun, ben de sizlerle birlikte gözetleyeceğim.”

94 Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulme sapanları dayanılmaz bir ses sarıvredi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.

95 Sanki orda hiç refah içinde yaşamamışlar gibi, haberiniz olsun; Semud (halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah’ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi).

96 Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık olan ispatlayıcı bir delille gönderdik.

97 Firavun’a ve onun önde gelen çevresine. Onlar Firavun’un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun’un emri doğruya-götürücü (irşad edici) değildi.

98 O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur.104 Sonunda vardıkları yer, ne kötü bir yerdir..

99 Onlar, burda da, kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. (Bu) Verilen bağış, ne kötü bir bağıştır.

100 Bunlar, sana doğru haber (kıssa) olarak aktardığımız (geçmişteki) kuşakların haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, (hâlâ izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerlebir edilmiş, kalıntısı silinmiş)dir.

AÇIKLAMA

l04. Bu ayetten Kur’an’da diğer bazı anlatılanlardan anlaşıldığına göre bir topluluğun bu dünyadaki önde gelenleri, kıyamet gününde de o topluluğun liderleri olacaklardır. Eğer liderler bu dünyada toplumu hakka, adalete ve doğruluğa sevketmişse, onu izleyenler de kıyamet günü liderin sancağı altında toplanacaklar ve Cennet’e onun öncülüğünde gireceklerdir. Yok eğer halkı dalalete, ahlaksızlığa ve zulme çağırmışsalar bu çağrıya uyanlar da onun liderliğinde Cehennem’e yürüyeceklerdir. Rasulullah (s.a) bir hadisinde bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “Kıyamet günü “cahili” şairlerin sancağı, İmr’ul-Kays’ın elinde olacak ve top yekün onun öncülüğünde cehenneme yürüyecekler.”

Şimdi bu iki yürüyüş kolunun durumunu resmetmeye çalışalım. Apaçıktır ki, birinci yürüyüş kolu, kendilerini cennete götüren, buna vesile olan liderlerini överek, ona dualar ederek gayet mutlu ve neşeli biçimde yürüyecektir. Diğer taraftan şerir liderleri izleyenler, kendilerini liderlerinin düşürdüğü sefil açmazın içinde bulacaklar ve tabiatıyla onlar hakkında tariflerin ötesinde bir öfkeye kapılacaklardır. Bunlar liderlerine lanetler yağdırarak, kendilerini azabın korkunç ateşine iten bu melunlara beddualar ederek, Cehennem’e doğru yürümektedirler artık.

101 Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiç bir şey sağlayamadı, ‘helak ve kayıplarını’ arttırmaktan başka bir işe yaramadı.

102 Onlar, zulüm işlemektelerken, -ülkeleri (veya kuşakları) yakaladığı zaman- Rabbinin yakalayıvermesi işte böyledir. Gerçekten O’nun yakalayıvermesi pek acıklı, pek şiddetlidir.

103 Ahiret azabından korkan için bunda kesin ayetler vardır.105 O, bütün insanların kendisinde toplanacağı bir gündür ve o, gözlemlenebilen bir gündür.

104 Biz onu sayılı bir sürenin (ecelin) dışında ertelemeyiz.

105 (Kıyametin) Geleceği günde, O’nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez.106 Artık onlardan kimi ‘bedbaht ve mutsuz’, (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.

106 Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orda (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır.

107 Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe,107 orada temellil kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır.108

AÇIKLAMA

l05. Yani, “bu tarihi olaylarda, Peygamberler tarafından haber verilip uyarılmış olan ahiret azabının kaçınılmazlığı üzerine derin derin düşünenlere açık seçik görünecek bir ayet vardır. İnsan bu azabın ne kadar korkunç olduğunu rahatça düşünebilir. Bu tasavvur onu öyle bir korkuya iter ki, Sırat-ı Müstakim üzere olur.”

Şimdi meseleyi düşünelim: Bu tarihi olaylar ahiret ve ahiret azabı hakkında nasıl birer ayet olabiliyorlar? Yalnızca bir olaylar kolleksiyonu olarak değil de, üretken mantıki sonuçlara varmanın vasıtaları olarak tarihe bakıp onun üzerinde derin ve eleştirel araştırmalar yapan bir kimse, topluluk ve ulusların yükseliş ve çöküşlerinde düzenli bir ardışıklık (tevali) bulacaktır. Dahası bu kimse bu yükseliş ve çöküşlerin olağanüstü bir biçimde işleyen manevi yasalara göre vuku bulduğunu da anlayacaktır. Görecektir ki, Allah Zül Celal, belli bir asgari standardın üzerindeki manevi (ahlaki) sınırları gözeten toplumları yükseltmiş, bu standardın altına düşenlerin seviyesini düşürmüştür. İkincilere yollarını belki değiştirirler diye mühlet vermiş, fakat buna rağmen sapık yollarına devam etmişler ve tüm bir helakı gerektirecek denli aşağı derecelere düşmüşlerse, diğerlerine ders olsun diye onları yok etmiştir. Düzenli safhalar halinde oluşan bu hadiseler, ödül ve cezanın ilahi yasanın sürekli bir parçası olduğu konusunda hiçbir kuşkuya mahal bırakmamaktadır.

Farklı topluluklara uygulanmış cezaları daha yakından incelemek şunu açıkça gösterecektir ki, bu cezalar her ne kadar belli bir ölçüde adaletin gereği olarak infaz edilmiş idiyse de, adaletin tam anlamıyla icra edilebilmesi için hala birşey eksik kalmış görünüyordu, zira suçlular yalnızca bizzat işlediklerinin ceremesini çekmişlerdi. Peki kendilerinden sonraki haleflerine bıraktıkları kötü örneğin karşılığı ne olacaktı?

Tarih araştırmalarının açıkça gösterdiği şey, “mücazat kanunu”nun, hükmünü ve adaletin gereğini yerine getirmek zorunda olduğudur. Böyle olmalı ki, topluluklar, kendilerinden sonraki izleyicilerine bıraktıkları kötülük mirası yüzünden cezalandırılabilsinler. Akl-ı selim ve adalet, bu dünyadaki hayatların sözkonusu “mücazat kanunu”nu tam anlamıyla uygulamak üzere bütünüyle tekerrürünü gerektirmektedir. Dolayısıyla Kadir-i Mutlak, tüm toplumları bu amaçla var edecek ve onları neye layıksalar onunla ödüllendirecek/cezalandıracaktır. (Bkz. Yunus. an: l0, A’raf. an: 30)

l06. Bu, şefaatçılarının (aracılarının) kendilerini O günün azabından koruyacaklarına inanan akılsızlara bir uyarıdır. Bu kimseler, şefaatçılarımız bizi kurtarır, onlar kendi günahkar izleyicilerini bağışlatmak üzere Allah’tan izin koparabileceklerine göre bizi azaptan korurlar zannıyla kötü ameller işlemekten sakınmaları için uyarılmaktadırlar böylece. Bu uyarının nedeni onların, ne pahasına olursa olsun Allah’ın üzmek istemeyeceği sevgili gözdelerine inanıp güvenmeleri, onları başlı başına bir güvence saymalarıdır. Herhangi bir etki uyandırmak için değil, tamamen hakikatı ifade etmek üzere, kendilerine O’nun izni olmaksızın şu gözdelerin herhangi bir dahli olamayacağı söylenmektedir. Hiçbir veli, hiçbir melek, gücü ya da etkisi ne kadar yüksek olursa olsun, O’nun izni olmaksızın o yüce mahkemede tek kelime edemez. Bu yüzden Allah ‘tan gayrısına bel bağlayıp bu tür şefaatçılar (yahut aracılar) edinerek, onların kendilerini ahiret gününün azabından koruyacakları umuduyla bu dünyada rahat rahat günah işleyenler, ne kadar akılsızca davrandıklarını anlayacakları için nihayette hayal kırıklığına uğrayacaklardır.

l07. l05 ve l06. ayetlerde geçen “gökler ve yer devam ettiği sürece” ifadesi, sözkonusu kimselerin uğrayacakları azabın sürekliliğini belirtmek veya ahirette yeni bir yeryüzünün, yeni göklerin yaratılacağına işaret etmek için zikredilmektedir. Yer ve gökler iki sebepten dolayı varolmaya devam edemez: Birincisi, Kur’an’a göre gökler ve yerin kıyamet gününde değiştirileceği gerçeğidir; ikincisiyse bu ayetlerde zikredilen olaylar ahirette meydana gelecektir.

l08. Bu ifade, onları ebedi azaptan kurtaracak hiçbir gücün bulunmadığını vurgulamak için zikredilmiştir. Kuşkusuz Allah dilediği kimseyi affeder, ayrıca istediği kimsenin azap süresini de değiştirebilir; zira bu yasaları kendisi için koymuştur ve O’nun yasası üzerinde, O’nun gücünü sınırlayacak herhangi bir yasa mevcut değildir.

108 Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orda temelli kalacaklardır.109 (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.

109 Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar.110 Kuşkusuz biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız.

AÇIKLAMA

l09.Yani, “Onlar ne Cennete sevkedilecekler ne de orada kalabileceklerdir. Bunu sağlayacak ve Allah’ı bu tür şeylere mecbur edecek istisnai yasalar kesinlikle sözkonusu değildir. Eğer Cennette kalacaklarsa bu ancak Allah’ın lutfuyla mümkün olabilir. Onlar hakkındaki herhangi bir değişikliği eğer dilerse, gerçekleştirmeye tam anlamıyla O kadirdir.

ll0. Bu ifade Rasulullah’ın (s.a) onların ilahları hakkında herhangi bir şüpheye sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Her ne kadar kelimeler Rasulullah’a (s.a) izafe ediliyorsa da, aslında ifade herkesi içine almaktadır. Yani ifadenin taşıdığı anlam şudur: “Aklı başında olan hiç kimse kuşku duymaz ki, ilahlara ibadet eden insanlar; onların mucizevi güçlerine inandırılmalıdırlar; aksi taktirde ne onlara ibadet eder ne kurbanlar bağışlar ve ne de onlardan yardım isteğinde bulunurlar.” Aslında onların ibadetleri, kurban ve dualara ne gerçek bir deneye, ne gözleme ve ne de bir bilgiye dayanmakta, aksine yalnızca atalarının körü körüne taklidini temel almaktadırlar. Dalaletlerinin ispatı da taptıkları ilahların, kendilerini her zaman ve tümüyle helak etmiş olan ilahi azap karşısında hiçbir şey yapamamış olmalarıdır.

110 Andolsun, Musa’ya kitabı verdik, onda anlaşmazlığa düşüldü.111 Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı.112 Gerçekten onlar, bundan (Kur’an’dan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.

111 Şüphesiz Rabbin, onlardan tümüne yapıp ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp ettiklerinden haberdar olandır.

112 Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran. Ve azıtmayın. Çünkü O, yapmakta olduklarınızı görendir.

113 Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.

114 Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl.113 Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.114

115 Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.

116 Sizden önceki kuşaklardan onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkârlardı.

AÇIKLAMA

  1. Bu, şu demektir: “Kur’an’a karşı farklı grupların aldıkları tavırlarda yeni hiçbir şey yoktur. Hz. Musa’ya (s.a) verilen kitaba karşı onlar da aynı tepkiyi göstermişlerdi. “Bu yüzden Ey Muhammed! Öğretisinin tüm açık ve seçikliğine rağmen Kur’an’ı reddedişleri moralini bozmasın!”
  2. Bu ifade Rasulullah’ın (s.a) ve müminlerin morallerini, inkarcıların Kur’an’a karşı takındıkları reddedici tavrın sonuçlarını sabırla beklesinler diye takviye etmektedir. Fakat bu sonuçların ne zaman gerçekleşeceğine Allah karar verecektir, zira her ne kadar insanlar acele ediyorsa da Allah hükmü icra etmede aceleci davranmaz.
  3. Bu ayet namazın üç vakitte yani sabah, akşam ve yatsı vakitlerinde ikamesini ön görüyordu. Bu da gösterir ki, ayet namazın mirac esnasında beş vakit olarak emrolunmasından önce nazil olmuştur. (Açıklama için bkz. İsra. an: 95, Taha. an: lll, Rum. an: 124)
  4. Kötülüğü dünyadan kazımanın yoludur bu: “Salih ameller işleyin ve onlarla kötülüğü yenin. Faziletli olmanın en iyi yolu namazı ikame etmektir. Namaz size tekrar tekrar Allah’ı hatırlatacak, hakikatın tebliğine karşı teşkil edilmiş, birleşik ve sistemli kötülük cephesine karşı başarıyla savaşmanız için gerekli nitelikleri size kazandıracaktır. Ayrıca size hayr ve ıslah sistemine işlerlik kazandırma gücü verecektir. (Bkz. Ankebut. an: 77-79)

117 Halkı, ıslah eden kimseler iken, senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi.115

118 Eğer Rabbin dileseydi, insanların elbette tek bir ümmet kılardı. Oysa, onlar, anlaşmazlığı sürdürmektedirler:

119 Rabbinin rahmet ettikleri dışında Onları bunun için yarattı.116 Böylece Rabbinin (şu) sözü tamamlanıp gerçekleşmiştir: “Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, onların tümünden dolduracağım.”

120 Sana peygamberlerin haberlerinden -kalbini kendisiyle sağlamlaştıracak- doğru haberler aktarıyoruz. Bunda da sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı gelmiştir.

121 İman etmeyenlere de ki: “Yapabileceğinizi yapın; kuşkusuz biz de yapacağız.”

122 Ve gözleyip durun; gerçekten biz de gözleyip durmaktayız.”

123Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır, bütün işler O’na döndürülür; öyleyse O’na kulluk edin ve O’na tevekkül edin. Senin Rabbin yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.117

AÇIKLAMA

  1. Bu ibarede, 25-99. ayetlerde sözü edilen toplumların çöküşlerindeki gerçek sebebe gayet öğretici bir tarzda işaret edilmektedir. Bu toplumların tarihlerini gözler önüne seren Allah, yalnızca onların değil, daha önceki kavimlerin de çöküş sebebi olarak aynı şeyi gösterir:

Allah onlara lutfunu bağışlar da, onlar bunu kötüye kullanır ve ülkelerinde fesat çıkaracak denli refahlarıyle sarhoş olurlar. Bu şekilde maşeri vicdanları da öylesine fesada uğrar ki, içlerinde kötülükten menedecek hiç kimse kalmaz. Belki birkaç doğru insan kalmış olsa da sesleri çok zayıftır ve onları kötülükten alıkoyamaz. Bunun sonucu olarak kötülük öylesine şedid bir hal alır ki, artık azabın gelmemesi için hiçbir sebep kalmamıştır. Yoksa Allah kullarına düşmanlık beslemez; salih ameller işleyip duruyorlarken sebepsiz yere zulmetmez onlara.

Bunlar üç şeyi vurgulamak için zikredilmektedir.

a) İnsanları kötülükten sakındıracak, iyiliği tavsiye edecek birtakım kimselerin bulunması gerekmektedir. Zira Allah yalnızca iyiliğe razıdır, kötülüğü ise ancak iyiliğin egemen olduğu veya belli bir potansiyele sahip olduğu sürece müsamaha eder. Fakat, içinde hiç iyi insan kalmadığı, yalnızca mücrimlerin yaşadığı veyahut iyilerin bulunduğu, fakat etkinliklerinin son derece az olduğu, hiç kimsenin bunlara kulak vermediği, kısaca manevi çöküntüye doğru atbaşı giden bir topluluk o kaçınılmaz akıbeti, yani Allah’ın azabını çağırmış demektir.

b) Kendileri salih ameller işlemeye çalışan birkaç kişi dışında herkese ve herşeye müsamaha eden bir toplum kendi fermanını imzalamış ve helakını davet etmiş demektir.

c) Bu pasajdan anlaşıldığına göre bir toplumun kaderi, o toplum içindeki salihlerin etkinliğine bağlıdır. Eğer bir topluluk içinde kötülüğü ve batılı defedip hakkı ve adaleti tesis etmeye gücü yetecek sayıda salih kişi bulunuyorsa genel azap, bir ıslah fırsatı tanımak için o topluluktan kaldırılır. Diğer taraftan eğer salih kişiler böyle bir ıslah girişimi için yeterli sayıda değilseler, topluluk onlara müsamaha etmiyor ve ıslah girişimlerine izin vermiyorsa o zaman topluluk kendi helakini hazırlamış demektir. Çünkü artık değersiz bir topluluk olduğunu bizzat kanıtlamıştır ve varolması için hiçbir haklı sebebi kalmamıştır. (Daha fazla açıklama için bkz. Zariyat. an: 34).

  1. Bu ifade, önceki ayette geçen inkarcı toplumların yok edilmesi kuralının takdire aykırı olduğu itirazına bir cevap teşkil etmektedir. İtiraz şudur: Niye bu topluluklar içlerinde yeterli sayıda salih kimse yok diye cezalandırılsınlar? Niye Allah o toplum için yeterli sayıda salih insan yaratmıyor? Allah bu itirazı şu şekilde cevaplandırmaktadır: Allah, insanoğlunu, nebatı ve hayvanı hayatta olduğu gibi sabit bir döngüyle sınırlamak istemez. Eğer istemiş olsaydı, insanoğlunu imana çağırmak için kitaplar ve peygamberler göndermesine gerek kalmazdı. Bu durumda herkes mümin ve müslüman doğar, ne bir kafir, ne bir asi kalırdı. Fakat Allah istediği yolu seçip izlesin diye insanoğluna seçme özgürlüğü tanımayı murad etmiştir.

Onun iki yolu da, hem Cennet hem Cehennem yolunu da açık bırakmasının ve her bireye, her topluma bu iki yoldan birini seçme ve izleme fırsatı tanımasının nedeni budur. Bu seçimi tam bir özgürlük içinde yapacak ve seçtiği yolda sarfettiği sa’y ve gayretin karşılığını bulacaktır. Allah’ın koyduğu bu çerçeve, meselenin irade özgürlüğü iman/küfür tercihi üstünde temellendiğini açıkça göstermektedir. İşte bu yüzden Allah, illa da sapık yollarda yürüyeceğim diyen bir toplumu hidayete zorlamaz. Yani Allah’ın koyduğu şema böyle bir toplumun tasarı ve uygulamalarına müdahale etmez. Eğer toplum potasında mücrim, zalim ve fasık bir halk oluşturmaya karar vermiş ve düzenlemelerini bu karara göre gerçekleştiriyorsa Allah doğumlardan, o toplum için gerekli bir “salih kimseler tahsisatı” ayırmaz. Her toplum kendini iyi ve kötü insanlardan teşekkül ettirmede özgürdür. Ve eğer bir toplum, topluca sapık yolu izlemeye karar vermiş, bünyesinde de hakikatı yükseltmek isteyecek salih kimselerin yetişmesi için daracık bir gölge bırakmışsa Allah o toplumu illa da hak yolu takip edeceksin diye zorlamaz. İstediği yolu, sonuçlarına katlanmak şartıyla istediği gibi seçip istediği şekilde izlemesini ister. Buna karşılık Allah, uğrunda yeterli sayıda hakikat davetçisi yetişen ve kollektif sistemi içinde bunların ıslah ve tezkiye gayretlerine imkan tanıyan toplumlardan rahmetini esirgemez. (Daha fazla açıklama için, bkz. En’am. an: 24)

  1. Surenin sonunda Allah küfrün savunucularını uyarmakta ve müminleri yüreklendirmektedir: “Allah İslam ile küfr arasındaki çatışmada her iki grubu da yakından izlemektedir. Kadir-i Mutlak, kendi mülkünde ne olup bittiğinin tamamen farkındadır. O herşeyi tam bir hikmetle izlemekte ve murakabe etmektedir. Islah çalışmalarında bulunanları keremiyle ödüllendirecek, sa’y ve gayretlerini asla zayi etmeyecektir. Ve her ne kadar fesad çıkaranlara, müsamaha ediyor, onlara mühlet veriyorsa da, onları mutlaka muaheze edecek, yargılayacaktır. Çünkü onlar hakikat erlerine zalimce eziyet ediyorlar, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar ve ıslah çabası içinde olanların önüne ellerinden gelen engeli koyuyorlar. Tüm bunları Allah biliyor; günahkarlar yaptıklarının bedelini mutlaka ödeyecekler, gerçek müminlerse eninde sonunda felaha ulaşacaklardır.”
Kuran

Hud Suresi

Tefhimu’l Kur’an ( Ebu’l A’la el-Mevdudi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.