Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 12°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
12°C
Hafif Yağmurlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

11 – Hud Suresi | Şifa Tefsiri

Kur’ân-ı Kerim’de yapılan sıralamaya göre 11. sûre olan ve “Hûd” sûresi diye isimlendirilen içerisinde Nuh (a.s.), Hûd (a.s.), Salih (a.s.), Lût (a.s), Şuayb (a.s.), Musa (a.s.), Harun (a.s.)’ın hayatların­dan bahsedilen bir sûrenin tefsirine başlıyoruz. Yunus suresinden sonra Mekke’de nazil olmuştur.

11 – Hud Suresi | Şifa Tefsiri

Hud Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

Kur’ân-ı Kerîm’de hemen hemen bütün âyetler, Allah (c.c.)’a itaat ve ibadeti emreder. Hatta bu konuda Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde buyuruyor; “Kur’an’da zikredilen her harfde Allah’a itaat et­mek vardır. Her harf Allah’a zikri, Allah’a itaati hatırlatır” diyor.[1] Onun için bu sûrede de ağırlık Al­lah’a itaat etmek Allah’a ibadet etmek, ahirete inanmak ve cezanın dehşetini gözlerimiz önüne sermek ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’nı Peygamberliğine iman etmek ve de Kur’an’a iman etmek. Ağırlık bura­dadır. Bunları anlatırken bizim toplum hayatında karşılaşacağımız benzeri birçok olaylara dair bazen emirler verir, bazen yasaklar koyar, bazen tavsiyelerde bulunur. Bazen de ahlakımızı güzelleştirici âyetler arada gelir. Çünkü Peygamber’in göreviydi bunlar.

Sûre Allah’a iman, ahirete iman, Peygamber’e, kitaba imandan bah­seder denilince, sanki sûre diğerinden bahsetmiyor gibi bir çağrışım yaptırmasın. Karşılaşabileceğimiz her olaya işaretle doğrudan delalet­le tavsiyeler, yasaklar veya emirler vermektedir.[2]

1- Elif, Lam, Ra. Bu, âyetleri sağlamlaştırman sonra (Hikmetle hükmeden) Hakim, (Herşeyden haberi olan) Habir tarafından açıklanan bir kitaptır.

Bu sûre de yine “Hurufu Mukattaa” harfleriyle başlıyor. Daha önce Bakara sûresinde bu harflerin ne manaya geldiğini kısaca açıklamaya çalışmıştık. Özetle şunu söyleyeyim. Bu harflerle Allah (c.c.) yine bu sûrede, biraz sonra gelecek olan : “Eğer bu Kur’an’m Muhammed tara­fından uydurulduğunu söylüyorsanız, buyurun 10 sûre de siz getirin” di­yor, Hûd sûresinde.

Allah (c.c). buna benzer bir ayeti de Bakara sûresinde veriyor “Eğer kulumuz Muhammed (s.a.v.)’e indirdiğimiz âyetler hakkında şüphe ederseniz, siz de bir sûre yapın, sûre getirin” diyor, Yani Kur’an’ın benzeri bir sûre de siz yazın. Arapsınız, arabın dilini çok iyi biliyorsunuz. Arab’ın dili de bu harflerden meydana gelir. Bunları da biliyorsunuz. Buyurun öyle ise siz de bir benzerini getirin anlamındadır.

Bu bir meydan okumadır. Yani sûre, başlarken bu harflerden mey­dana gelmiştir. Bu harflerden meydana gelen böyle bir sûreyi siz söyle­yemediğinize göre Muhammed de söyleyemez. Öyle ise bu sûre ve bu âyetler Allah (c.c.) tarafından indirilmiştir diyerek başlar.

İşte bu bir kitapdır. Bakara sûresinde de “İşte kitap budur” diyordu. Yani bizim kitap deyince bundan sonra hatırımıza Kur’an gelmelidir, buna kendimizi alıştıralım. Kitap aldım dediğinde bir adam, sizin hatırı­nıza “Kur’an mı aldın?” gibi gelsin. O bir başka kitap alınıştır. Mesela Matematikle ilgili bir kitap, ticaretle ilgili bir kitap almıştır. Olabilir.

Ama kitap denildiğinde “Kur’an” hatıra gelsin ama diğerlerinin ilave edilen ikinci bir kelimesi olsun. Yani matematik kitabı coğrafya kitabı aldım, kimya kitabı aldım gibi, ikinci tanıtıcı bir ifade bulunsun orada. Fakat kitap denildi mi Kur’an hatıra gelmeli. Bugüne kadar yazılan tef­sirlerde ve bizim İslâm alimlerinin nezdinde “kitab böyle yazar” dediler mi Kur’an akla gelir. “Hadiste kitab” dedin mi, Buharı hatıra gelir. Ha­nefi fıkhında kitap denildi mi “Kuduri” diye Hicri 4. asırda yaşamış bir zatın yazmış olduğu bir kitap hatıra gelir. Fıkıh dalında da o hatıra gelir. Ama hadis de, fıkıh da kaynağını Kur’an’dan alır, öyle ise kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Öyle kitap ki O, âyetleri gayet sağlam kılındı, Rabbim tarafından. Yani lafız ve manayı hakkı ile ifade edebiliyor. Bunu biz kendi aramız­da konuşurken şöyle deriz. “İçimdekini sana aktaramıyorum, kelimele­rim yetersiz” deriz. Akif merhum şöyle ifade ediyor:

“Benim de ruhu harabımda duyduğum hicran Duyulmadı hala mızrabı lisanımdan.”

Yani benim iç dünyam da duyduğum heyecanı şu dil mızrabımla si­ze anlatamadım diyor. Ama Allah kelamı öyle değil. Allah (c.c.) bize anlatmak istediğini lafızlarıyla anlatır, lafız da O’na aittir. Çünkü lafız-larıyla çok güzel, lafızda ve manada denklik vardır. Bu yönüyle muh­kemdir, sağlamdır. İçine başkası tarafından söz katılmamıştır. O yö­nüyle sağlam. Biz bu (ihkâm, tahkim) kelimesini Türkçemizde kullanı­rız. İstihkâm. Mesela; askeriyede bir birlik aynı kökten türemiş keli­medir. “İstihkâm taburu, istihkâm bölüğü” gibi. Yine o sağlamlaştırma­dan, işi sağlama almadan gelen bir köktür o.

Allah (c.c.) âyetlerinin dizilişi, indirilişi, manayı ifade edişi ve içine başka kelimeleri almayışı. Yani Peygamberin sözünün dahi bu Kur’anın içinde birtek kelimesi, bir harfi dahi yoktur,girmemiştir. Böyle birşey Kur’anın içine girerse dışına atacak durumdadır. O derece de muhkemdir. Sonra herşeyi sağlam yapan, yarattığında hikmetler olan, herşeyden haberdar olan Allah (c.c.) tarafından açıklanmıştır.

Kur’ân-ı Kerim bölümlere ayrılmıştır. Yani Bakara sûresi, Al-i Im-ran sûresi, Nisa sûresi, Mâide sûresi,…. diye bölümlere ayrılmıştır. Fasıllara ayrılmıştır. Bir de bunların manası bir başka ayet-i kerimeyle açılmıştır. Onun için başta dedik, Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir ederken yine birinci derecede Kur’ân-ı Kerîm’e müracaat edeceğiz. Yani Kur’an-ı Kur’an’la tefsir etmeye çalışacağız. Sonra Efendimiz (s.a.v.)’m hadisi şeriflerinden yardım alacağız, daha sonra gönül vermiş ulemâ-i âmilin, sulahâ-i sâlihin dediğimiz insanların görüşlerine müracaat edeceğiz de­dik.

Allah’ın (c.c); kendi kelamını kendisinin açıkladığını, bu ayet-i keri­mede haber veriyor. Peki ama bunları niye açıklayıveriyor? Yani helali ve haramı açıklayan geçmişden bize öğütler veren bu kitabı niye açık­lar, niye indirir? Allah’dan başkasına ibadet, kulluk etmeyesiniz diye yapıyor bunu. Kur’ân-ı Kerîm’in indiriliş gayesi de böylelikle bu ayeti kerimede bildirilivermiş oluyor. “Allah’tan başkasına kulluk yapmaya-sınız diye.” Kulluğu daha önce anlattık. Anlatırken evliliğimiz de, bo­şanmamız da, ticaretimiz de, ziraatımız da, alışverişlerimiz de, her türlü münasebetlerimizde; ölümümüz de, doğumumuz da, hukukî olan bü­tün meselelerinizde Allah (c’.g.) hükmünü kabul etmek ve O’nun emret­tiğini tutup yasaklarından kaçınmak ve Peygamberleri rehber bilip o yolda yürümek, Allah’a kulluk yapmak demektir.

İşte Allah’dan başkasına itaat ve ibadet etmeyesiniz diye Kur’ân-ı Kerîm’i Allah (c.c.) indirmiştir. Hani bazıları çıktı bu memlekette Kur’ân-ı Kerîm’de kaç tane “vav” var. Kur’ân-ı Kerîmde kaç tane “Kaf” var, Kur’ân-ı Kerîmde kaç tane “Lam” var. Bu da bir hocalık oldu. Be­nim çok değerli bir hocamın yanma biri gitmiş. “Duhâ sûresinde kaç tane “Vav” var ?”demiş. Çok değerli tefsir, hadis ve fıkhı çok iyi bilen hocam. Duhâ sûresinde kaç tane “Vav” olduğunu bilmez, bende bil­mem. Zahir hocası işte bilmez….! Duna sûresinde kaç tane “Vav” ol­duğunu bilmez. Etrafın d akilerde Konya’nın o değerli alimine “Vay be adamı hoca bilirdik, meğersem cahilmiş” demişler. Şimdi bazı çevreler tarafından bu yaygınlaştırılıyor. Hatta Amerika’da sahte bir Peygamber tarafından da yaygınlaştırılıyor. Harfler üzerinde durmak ve bütün mil­leti bununla meşgul etmek. Kur’ân-ı Kerîm’de 70 bin defa “Cim” harfi var dese, sen de hayır o kadar yok diye sayacaksın. Günlerce sayar­ken hanımınız, çocuğunuz, kardeşinizden, döndünüz, unuttunuz. Ve adamın dediği tutmadı, bir daha say. Delilere eskiden akıllandı mı, us­landı mı diye pösteki saydırııiarmış, bize de böyle bir saydırma verdi-ler.Fakat Kur’ân-ı Kerîm bu değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’; ne emrediliyorsa tutmak , ne yasaklanıyorsa vaz­geçmek üzere indirilmiştir. Allah (c.c.) bunu bildiriyor bize.

Allah’tan başkasına ibadet deyince bir hatıramı anlatayım: Bir cuma günüydü Yunanlı, Atina’da oturan bir ressam hanım Müslüman olmak istemiş, tesadüfen de bizi bulmuş. Bir caminin önüne geldim, ikindi na­mazından sonra idi. Ve onbeş yirmi kadar erkek aralarında bir bayan, telaşlılar. Derken oradan hoca arkadaş beni gördü. Hoca geldi dedi. Kendisi de iyi bir hoca, değerli bir hoca. “Hocam bu Müslüman olmak istiyormuş” “Ama müftülük kapalı.” dedi. Yahu müftülükle ne alakası var bu işin? Yani müftülüğe gitse daha iyi mutlaka ama kapalı zaten. Pazartesiyi bekle demişler. Öyle şey mi olur demiş o da. “Hocam ca­minin anahtarı var mı” dedim. Açtık, içeriye girdik.

Dedim ki; “Şu kelimeleri söylerken Müslüman olacaksın sen” . Be­raber söyleyeceğiz ama bunu sana söylemeden önce (tabii İngilizce bi­len bir arkadaş aracılık yapıyor. O da güzel biliyormuş İngilizceyi. İngi-lizceyi biliyor da o da “şehâdeti” bilmez..!!! “Neydi hocam” deyip bana döner. Oğlum dedim “Evvela seni Müslüman edelim de ondan sonra bunu Müslüman edelim” dedim) bu kelime ile neyi söylediğini evvela bir anla. Demek ki daha önce İslâm’la ilgili kitaplar okumuş. “Ben bugüne kadar çeşitli kitaplardan okudum, sonra tabiata baktım, dağlara, denizlere, yıldızlara, çiçeklere, böceklere baktım.” dedi

Şimdi bütün bunları gördükten sonra, Bu “Şahadet” kelimesiyle sen “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Yani Allah’tan başka Yaratan yoktur. Allah’tan başka Yaşatan yoktur. Allah’tan başka Yö­neten yoktur. Bu üçünü sayıyoruz. Yani dedim Özal da, Busch da, Gor-baçov da bizim gibi insandırlar. Bizim üzerimizde hükmetme hak ve selahiyetleri yoktur. Yalnız ve yalnız ona da, bana da Allah (c.c.)’m hükmetmesi gerekir diyeceksin.” Bu sefer kız başladı ağlamaya, o ağ­layınca bizim cemaati bir ağlama tuttu. Öyle bir durum. Ondan sonraki kelimelere biraz daha ağırlık verdik. Zira Hristiyanlıkta Hz. İsa (a.s.)’a haddinden fazla olmuş ve muhabbet, tapınmaya dönüşmüş. “Abdühû” kelimesi üzerinde de durduk. Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’de bunun üze­rinde çok durur.[3]

2- Allah’dan başkasına kulluk yapmayasınız diye (açık­lanmıştır). Şüphesiz ben sizin için onun tarafından (gönderilen) bir uyarıcı ve müjdeciyim.

Enbiya sûresi 25. ayet-i kerimesinde “Senden önce gönderdiğimiz bütün Peygamberlere şunu vahyettik. O da Allah’tan başka Yaratan, Yöneten yoktur. Ancak bana ibadet edin diye vahyettik.”

Yani Musa (a.s.)’a, Adem (a.s.)’a, Nuh (a.s.)’a, İbrahim (a.s.)’a bütün Peygamberlere gelen mesajlarda bu “Lâilâhe illallah” vardı diyor ayet-i kerime. Yunus Emre’de:

“Dört kitabın manası, Lâilâhe illallah.”

Diye özetlemiş. Özetlemiş ama ben bunu daha önce size söyledim. Fakat bu seyahatim esnasında keratanın biri bunu da saptırmış. Ho­cam diyor bana. Fetva alacak benden. “Dört kitabın manası lâilâhe il­lallah değil mi” diyor. “Evet” diyorum. “Öyle ise Kur’an okumaya ne gerek var? Al eline teşbihi, Lâilâhe illallah deyiver.”

Yani çok dikkat edeceksiniz konuşmalarınıza, ben de dikkat edece­ğim. Siz de konuşmalarınıza çok dikkat edeceksiniz. Tevile imkân bı­rakmayın. Yani bir başka yanlış anlamaya imkân vermeyecek şekilde konuşun. Kur’an öyledir. Hz. Peygamber’in hadisleri de öyledir.

Efendimiz bir hadisi şeriflerinde “Musa’nın yanında Harun nasılsa Benim yanımda da Hz. Ali öyledir.” buyuruyor. Hadis bu kadarla kalsa idi, çok yanlış mâna çıkardı. Çünkü Harun (a.s.)da Peygamber.

(Musa’nın yanında Harun (a.s.) nasılsa benim yanımda da Hz, Ali öyleIdir diyor. Bundan Ali de Peygamber manâsı çıkar, fakat Peygamber (Efendimiz “ancak benden sonra Peygamberlik yoktur.” buyuruyor.[4] Yani Musa, Harun’u ne kadar sever­se, ben de Hz. Ali’yi o kadar severim anlamında söylemiş, benden sonra Peygamberlik yok kaydını getirmiş, yanlış anlamayı önleme babında söylenmiş bunlar.

Onun için biz de konuşmalarımıza dikkat edeceğiz. Bir de Nahl 36. ayette, “Biz her ümmete, her topluluğa bir Peygamber gönderdik. Niçin gönderdik? Allah’a ibadet etsinler ve Allah’tan başka kendisini Rab ye­rine koyanlardan kaçınınız diye Peygamberlik gönderdik diyor Allah (c.c).

Yani bugün Allah’tan başka kendi koyduğu kuralları bize zorla kabullendirmeye çalışanlardan ve yürürlüğe koymaya *zorl ay anlardan uzak durmamız için Peygamberin gönderildiğini söylüyor Rabbim.

“Ben sizin için Allah tarafından bir nezirim, uyarıcıyım ve beşirim, müjdeciyim.” buyuruyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.)-Yani Allah (c.c.) Peygamber Efendimize böyle demesini istiyor. Ben size Allah katından bir uyarıcıyım ve müjdeciyim.

Uyarıcı, bazı meallerde korkutucudur o da doğrudur aslında ama, Arap bugün için şöyle kullanıyor. Bu alarm zili içinde “İnzar” kelimesi­ni kullanıyor. Yani bir olayın bir tehlikenin habercisi anlamında aynı ke­limeyi kullanıyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de kendisini “Ben çıp­lak uyarıcıyım” manasında Arab’ın dilinden konuşuyor.[5] Tabii çıplağın’üryan tercüme edilmesi iyi değil. Arab’ın di­linde bu bir deyimdir. Deyimlerin tercümesi biraz zordur.

Arab’ın dilinde bu şudur. Olayın vahametini, şiddetini, korkunçluğu­nu, anlatabilmek için bir adam yatağından fırlayıp sokakta bağırıyor. Elbisede giyecek zamanı kalmamış. İşte buna “Komşular uyanın, ma­hallede yangın var” diyecek adam. Gerçekten yangı…….. varsa elbise giymesine zaman yok çıplak, veya Mekke’ye bir saldırı olacak beş km. ileriden biri görmüş, onu haber vermek üzere gelen adam atın üzerinde elbisesini çıkararak gelirmiş. Çıplak olarak görülünce Mekke halkı da hemen faaliyete geçermiş. Yani bu çıplak gelen bize çok büyük bir teh­likeyi haber veriyor diye. Peygamber Efendimiz de kendisini o adama benzetiyor. Diyor ki: “Ben çıplak uyarıcıyım” diyor. Neden uyarıyor, eninde sonunda birgün öleceksiniz, kabir o Cehenneme giden bir kapı olabilir. Cennete giden bir bahçede olabilir. Sizi öyle bir ateşe düşmek­ten sakındırıyorum. Kur’an’da Efendimizin bu oluşu, Cehennemden sakındırışı ve de yani Cennetle, dünyada devlet, ahirette Cennetle müj-deleyiverişi de Kur’ân-ı Kerîm’de çok tekrarlanmıştır.[6]

3- Rabbinize istiğfar edesiniz, sonra tevbe edesiniz ki si­zi belirlenmiş zamana kadar güzel bir şekilde faydalandır­sın ve her fazilet sahibine lütfundan versin. Eğer yüz çevi­rirseniz büyük günün azabının sizin üzerinize olmasından korkarım.

Rabbinize istiğfar etmek için, yaptıklarımızdan dolayı Rabbimize yönelip “Ya Rabbi af talebinde bulunuyoruz, biz bundan vazgeçtik, is­temeyiz. Bundan sonra bunu yapmayacağız, geçmişte yaptığımızdan dolayı pişmanız, affını istiyoruz” diye tevbe edeceğiz. Sonra Ona tev­be ediniz ki belirli bir zamana kadar sizi en güzel şekilde ni’metlendirsin. Yani istiğfar, tevbe bize bu dünyada da ni’metler bahşediveriyor Allah (c.c.) böyle haber veriyor.

Günümüzde bu ayet-i kerimeyi duyunca insanın aklına şu gelebilir. Yani Rabbin diyor ki Allah’a istiğfar edin. Allah’a ibadet edeceksiniz, Peygamberin olduğunu kabul edeceksiniz. Cehennem’in den sakınacak, Cennetini arzul ayacaksın iz ve yaptığınız kötülüklerden dolayı da Al­lah’a istiğfar edeceksiniz, tevbe edeceksiniz. Eğer bunları yaparsanız dünya hayatınız da güzel olacak diyor Rabbim.

Ama bazı şeytan mantığı ile hareket eden adamlar diyorlar ki: “Vallahi hoca, İslânıî kurallara uyacak olursam elimdeki gider benim, zaten biz bunu gayrî meşru yollardan elde ettik. Bu rahata oradan ka­vuştuk, Müslüman kardeşlerimden tanıdığım var. Beş vakit camiden çıkmıyor, üçaylar orucu tutuyor. Ama maddi durumu da hiç düzelmiyor” diyor. Söylediği bayağı mantıklıdır. Mantıklı gibidir, dış görünüşte. Al­lah (c.c.) size dünyada güzel ni’metler vereceğini vadediyor, ama Allah dininin hâkimiyetini de şart koşuyor.

Yani bir kara parçası üzerinde Allah dininin hakim olduğunu görür­sek orada insanların mutlu olduğunu da görürüz. Yoksa bir tarafta kâfir bir sistem hakim olacak, onun içinde Müslümanlar ferdi olarak rahat edecekler, mümkün değildir. Bu mümkün değildir. Zaten burada da hep çoğul siğası ile söylüyor Rabbim. Rabbinize tevbe ediniz.

Önce istiğfar ediniz. Sonra tevbe ediniz ki Allah sizi güzel ni’metlerle ni’metlendirsin diyor. Dünya da, belirli bir zamana kadar, ölünceye kadar ni’metler versin diyor. Ama bunu çoğul halinde, yani bir millet olarak biz bunu yapacağız. Ya Rabbi günahlarımıza istiğfar ediyoruz.

seksen senelik, yüz senelik bir küfrü deneme dönemimiz vardır. Bun­dan biz netice alamadık, Ya Rabbi, biz bundan dönüş yapıyoruz gayri. Neye dönüş? İslâm’a dönüş bu tabiri kullanacağız. Geriye dönüş tabiri kullanmayacağız. Ne demek geriye dönüş, Öyle birşey yok. Kur’ân-ı Kerîm’de de Hadis-i Şerifte de öyle birşey yok. İslama dönüş var. Hani Mehmet Akif merhum da:

“Kapılmak istemezlerse seylabı eyyama Rücu etsinler artık şadın İslâm’a.” der.

Yani tekrar İslâm’a dönüş yaparsak bize Allah (c.c.) yine güzel ni’-metler vereceğini vaad ediyor ki zamanla vermiş. Sahabe daha Mekke ve Medine’nin dışına çıkamazken, tüccarları müstesna, orada bir çöl hayatı yaşarken bir de bakmışsınız ki binlerce yıldan beri çölü aşama­yan insanlar Kudüs’ü fethetmişler, dünyanın en büyük imparatorluğu ki iki imparatorluk var. Bizans, bir de İran imparatorluğu, ikisine de son vermişler. İran’ın bütün sarayları ellerine geçmiş, Azerbaycan’a kadar gitmişler ve orada Türklerin Müslüman olmasına sebep olmuşlar. Türkler de, Müslüman olduktan sonra “Kur’ân-ı Kerîm’i siz bugüne ka­dar taşıdınız, bundan sonra da biz taşıyalım” demişler. Ta Viyana ka­pılarına kadar varmışlar. Ona sarıldıkları müddetçe Allah (c.c.) bu dün­yada da güzel ni’metleri onlara bahşetmiş vermiş. Ne zaman ki sırt çe­virmişiz, Allah (c.c.) da bizim elimizden bu nimetleri almış.

Ve Allah (c.c.) her iş yapana mükâfatını verir ama, yüz çevirirlerse işte o büyük günün azabından sizin üzerinize gelecek, büyük günün azabından ben korkarım diyor Peygamber Efendimiz. Yani Peygamber Efendimiz’in merhameti de vurgulanmış oluyor burada. Cehenneme gi­decek olan başkası, kendisi değil ama Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e öyle bir merhamet vermiş ki, zaten Kur’ân-ı Kerîm’de de “Seni alemlere rahmet olarak gönderdik” diyor. İnsanların Cehenneme gidişinde en büyük acıyı duyan da yine Peygamberlerdir. Ben diyor, o büyük aza­ndan, sizin hakkınızda ben korkuyorum, diyor Peygamber (s.a.v.)[7]

4- Dönüşünüz ancak Allah’adır. O herşeye gücü yeten­dir.

Gitmem diyeni yok hiç. Allah’ı inkâr eden var bu memlekette, çok az kelaynak kuşları kadar da olsalar var da, ölümü inkâr edeni hiç yok.

Çünkü babası öldü, anası öldü, dedesi öldü, yakınları öldü gözleriy­le gördü. Bir dönüş var. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de isteyerek veya istemeyerek Allah’a itaatla, ibadetten bahseder Rabbim. Biz mü’minler isteyerek, kâfirler de istemeyerek giderler. Mevlana bunu açıklarken derki: “Değirmen taşının üzerindeki iki karınca gibi mü’min ve kâfirler. Değirmen taşının üzerinde iki karınca var, değirmen taşı dönüyor. Ka­rıncanın biri dönüş istikametinde gidiyor. Kolay bunun işi. Öbürüsü ise inat olsun diye tersine gidiyor. Dönüş istikametinde dönmüyor. Ama yine dönüyor aslında, ama o, inat ettiğinden dolayı bu tarafa gittiğini zannediyor.” Yoksa bu imansızların hepsi eninde sonunda Allah’a doğ­ru gidiyor. Şöyle de bağırıyor: Ben senin varlığını kabul etmiyorum. Et­me ama geliyorsun, bana doğru geliyorsun. Dönüşünüz Allah’adır. Ve O herşeye gücü yetendir. Dikkat et uyanık ol, bu ogün için Efendimiz (s.a.v.)’e, bugün içinde bizedir.[8]

5- İyi bilin ki onlar (münafıklar) ondan gizlenmek için göğüslerini eğerler. Yine iyi bilin ki onlar elbiselerine bü-ründüklerinde de, gizlediklerini de, açıkladıklarımda (Al­lah) bilir. O gönüllerin kendini bilir.

O kâfirler ondan gizlenmek için göğüslerini döndürürler, eğerler. Peygamber Efendimiz’i gördüklerinde görmemezlikten gelmek için sırt çeviriıiermiş veya gizli yerlerde bir suç işleyeceklerinde önlerine eğilir­ler orada yaparlarmış, gökten Allah görmesin diye.

Yine uyanık ol ki, onlar elbiselerine büründüklerinde de göğüslerini böyle gizlenmek için döndüklerinde veya eğildiklerinde de Allah onların gizlediğini de, açıkta olanı da bilir.

Yani bu keratalar “Vay efendim eğilirsek Allah göremez ” öyle bir inanç da yanlış. Veyahutta yatağın içinde yani yorganı üzerimize çe­kersek, üzerimize bir örtü örtersek günahımızı göremez anlayışı içinde gizli yerlerde günah işleyenlere Rabbim diyor ki: “Sizin açıkta yaptığı­nızı da, gizli yaptığınızı da Allah bilir.” O, değil onları, gönülden geçeni de bilir. Gönülden geçeni bildikten sonra daha gökyüzünde, yeryüzün­de gizli kalan hiçbir şey yoktur. Hani biz de gizliliği anlatmak için şöyle derler. “Karanlık bir gecede kara taşın üzerinde yürüyen kara karınca­nın ayağının hareketini görür Allah (c.c.) “derler.

O gönülden geçeni bilir. Gönülden geçenin bize göre maddi varlığı yok, onu bile bildiğine göre, Allah’a (c.c.) gizli birşey yoktur. Onun için bazı insanlar yaptıklarını insanlardangizliyorlar. Mesela hırsızlık yapan gizliden yapıyor, zina eden gizliden yapıyor. Bazı suçları gizli yer­lerde yapıyor insan ama bilsin ki nerede yaparsa yapsın Allah’ın verdi­ği elle yapıyor. Allah’ın verdiği dille yapıyor. Allah’ın verdiği bedenle yapıyor, onu yaratan da onun ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmekte­dir. İnsanlar bilmiş olsalar bile cezalandırmaları azdır veya geçicidir. Allah (c.c.) cezası daha şiddetlidir. Ondan daha çok korkmamız gereki­yor. İnsanlardan fazla Allah (c.c.) dan korkmamız gerekiyor.

Şimdi, peki, bildiğini nereden bilelim. Allah (c.c.) herşeyi bilir diyo­ruz ya, bildiğini biz görelim. Yani mesela Allah (c.c.) “Ölüleri ben diril­tirim” diyor da İbrahim (a.s.) “Ya Rabbi nasıl diriltirsin” Allah’a soru­yor. “Yoksa iman etmiyormusun” diyor İbrahim (a.s.)’a “Evet” diyor. “Ya Rabbi iman ediyorum, Sen ölüleri diriltirsin ama ben de şöyle gö­zümle göreyim de kalbim mutmain olsun” diyor.(Bakara ) Belki bizim mantığımızla Peygamber konuşuyor böyle. Yani bizim mantığımıza in­diriyor olayı.

Rabbim de yine gönülden geçeni bilir. Onların gizli de ve açıkta olanını bilir diyor. Peki bildiğini nereden bilelim.[9]

6- Yeryüzünde kıpırdayan hiçbir şey yoktur ki rızkı Al­lah’a ait olmasın. Onların duracak yerlerinide, emanet bı­rakıldıkları yeride bilir. Hepsi apaçık bir kitapdadır.

Yeryüzünde kıpırdayan hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olma­sın. Yani kıpırdayan her canlının rızkını Allah (c.c.) verir. Bu kadar mı, değil. Onların karargahını bilir. Yani insanların evini, böceklerin hücre­sini odasını, veyahutta kovuğunu bilir ve onların dolaştığı yerleri bilir. Ve onların nerede öleceğini dahi bilir. Onların, insanın, çocuğun ana rahmin de durumunu bilir. Doğunca nerelerde yaşayıp öleceğini bilir.

Bunların hepsi herşeyi apaçık yazan Kitap’dadır diyor Allah (c.c). Tefsirciler buna “Levhimahfuz” diyorlar. Bunu gerçekten hayatımızda görüyoruz. Bu televizyonda bazen belgesel yayınlanıyor. İşte filan de­nizde 10 bin metre derinlikte tırnak büyüklüğü kadar bir canlı, taşın üzerinde doğar orada ölür. Onun rızkını da Allah onun ayağına böyle akıtır. Onda güzel bir koku vardır. Onun rızkı ona doğru gelir, o da onu kapı verir. Böylece geçinir gider ve buna benzer böyle çok canlı olduğu­nu görüyoruz.

Rabbim hepsinin rızkını ayağına götürüyor. Mehmet Akif merhum, bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken, Safahatında bunu hocanın biri vaaz etmiş. “Herkesin rızkını Allah verir demiş” diyor. Çalışmaktan bıkmı­şın biri de “Yahu Allah madem verir, çalışmaya ne gerek var” demiş. Dağda bir mağaraya gidip orada ömrünü çalışmadan geçirecekmiş. Gi­derken bakmış ki yolda topal bir tilki açlıktan inliyor, ona bakarken bir de bakmış karşıdan bir arslan kükreyerek iniyor. Arslanın korkusundan bu adam ağacın tepesine çıkmış, olayı oradan seyrediyor. Arslanın ağ­zında bir ceylan varmış, yakalamış onu yamaçta yemesi zor olduğun­dan sürüyerek getirmiş. Tilkinin yanına kadar gelmiş, düzlükte yemeğe başlamış. Yemiş yemiş karnı doyduktan sonra çekmiş gitmiş. Derken tilki de sürünerek bir adım ilerisindeki ceylanın yanma varmış ve artığı da o yemiş. Derviş demiş ki “Hocanın dediği doğru Allah tilkinin bile rızkını ayağına getirdi” demiş. Çekilmiş mağaraya birgün beklemiş, ge­len giden yok. İkinci gün beklemiş, yine yok. Üçüncü gün ağzı açlıktan köpürmeye başladı ve kendi şuurunu kaybetmeye başladı diyor. Dör­düncü gün böyle açlıktan ne yaptığım, ne ettiğini bildiği yok. Hani insan iyice hastalanırsa veya rahatsızlanırsa dengeyi kaybederse sesler duymaya başlar. Böyle bir halde iken ses geldi. “Bre arslan gibi eli ko­lu tutan adam! Niye arslan gibi davranıp mal mülk kazanmıyorsun.?, topallar senin artığından yesin. Sen kendin topal tilki gibi olmaya öze­nme Kalk sende arslan gibi kazan da, kazanmayanlar senin artığından yesin” diye bir ses kulağına geldi. Oradan çıktı çalışmaya başladı di­yor.

Yani insan çalışacaktır ve çalıştığının neticesinde rızkım yiyecektir. O ayrı. Arap şairi güzel bir şiir söylemiş bu konuda, diyor ki: “Ekmek gölge gibidir. Gölgenizin peşinden ne kadar koşarsanız koşun ulaşa­mazsınız.” Yani güneş arkanızdan vursa önünüzde gölgeniz olsa, ayaklarımı başıma vuracağım diye koşsanız ulaşamazsınız. Dönüverin de gölge arkanızdan gelsin diyor. Yani gölgenin peşinden koşma­yın, tam ters istikamete yürüyün de gölge arkanızdan gelsin diyor.

Ben de bu anlamda “Köleliğin alfabesi, hürriyetin elifbası” isimli ki­tapçığımda buna benzer bir söz yani, okuyuşunuzda, üniversitede, di­ğer okullarda, okurken, ticaret yaparken, ne yaparsanız yapın, ekmek için yapmayın. Hizmet için yapacağım deyin, hizmet için okuyacağım deyin. Ama ekmek onun arkasından gelir ayrı.

İki çocuk düşünün, üniversiteye kaydolurken birisi diyor ki, mühen­dis olacağım veya doktor olacağım veya ilahiyat fakültesini bitireceğim hoca olacağım, işte bin ekmek elde edebilecek maaş alacağım, bir mil­yon maaş alacağım veya ikibin ekmek alabilecek maaş alacağım. Ço­cukları okutmaya başladığımızda birinci sınıftan itibaren, “Aman oğlum oku, oku da adam ol.” Yani devlet çiftliğine yerleş. “Ne olacak babt orada,?” “Ayda ikibin ekmek var oğlum” diyor. Bu iki veya bin ekmeğe kaç yıl koşacak 15 yıl. İlk okul, orta okul, lise ve üniversite onbeş yıl koşacak. Birinci sene geçti maşaallah 14 sene, ikinci seneyi geçti 13 sene kaldı. İşte 12 senen, 11 senen, 10 senen kaldı…..Derken üniver­siteyi bitiriyor. Koşucular 10 bin metreyi koştuktan sonra ödül alıp ku­pa aldıkları gibi bu da 15 yılı koştuktan sonra bin ekmeğe kavuşuyor.

Nasıl olsa buna kavuşacak adam, buna başlatılırken “Oğlum bak hoca olacaksın ama bu İstanbul şehrini alıp Allah’ın kitabım hâkim kıla­caksın ona göre kendini yetiştir.” Yani her yönüyle bu insanları etkile­yebilecek bir hoca ol. Kur’an-ı iyi öğren, sünnet’i iyi öğren, diplomayı eline al. Ekmek arkandan gelsin gölge gibi. Ama ekmeği hedefleyecek olursanız, adam ekmeği alınca da durakalıyor, Fakat hizmeti hedefle­yecek olursanız hem hizmet eder, hem de ekmek gölge gibi arkasından geliverir.

Hûd sûresinin 6. âyet-i kerimesini hiç unutmayacağız. Herkesin rız­kını Allah verir. Yalnız şart koşmuş, “kıpırdayan her canlının” biz kıpır-dayıvereceğiz,zaten çalışmalarımız kıpırdamakdır bizim. Rabbim En’am sûresinin 38. âyet-i kerimesinde de “Yeryüzünde kıpırdayan canlı yoktur ki, gökyüzünde iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, on­lar da sizin gibi bir ümmettirler “buyuruyor. Ümmet kelimesini kullan­mış, yani bir toplulukturlar onlar. Yine En’am sûresi 59. âyet-i kerime­sinde “Toprağın derinliklerindeki taneyi de Allah (c.c.) bilir. Ağaçtan düşen bir yaprağı da Allah (c.c.) bilir.”

Yani ağaçtan düşen yaprağı bilen, toprağın derinliklerindeki taneyi bilen ve onu çiçeğe dönüştüren Allah’a (c.c.) güvenmemiz yetiyor, bi­zim o yolda çalışmamız yetiyor.[10]

7- Hanginizin amelinin daha güzel olduğunu ortaya çı­karmak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Arşı su üzerinde idi. Eğer sen; “Siz öldükten sonra muhakkak dirileceksiniz” dersen, şüphesiz kâfirler: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” derler.

Allah (cc)’ün Arşı su üzerinde idi. O Allah (c.c.) ki yeri ve gökleri altı günde yarattı. Yeri ve göğü niçin yarattı? “Hangimizin işinin, ame­linin daha güzel olduğunu denemek için, imtihan etmek için” kendisi bildiği halde, burasını unutmayacağız kendisi bildiği halde.

Bazıları da; şöyle bir öğretmen emeklisi arkadaş gelmiş, “Hocam, bildiği halde niye imtihan ediyor?” diyor. Yani bizi alsaydı yaratmadan gönderseydi, ben yaratmadan da senin Cehenneme gideceğini biliyo­rum, hadi Cehenneme, ben senin Cennete gideceğini biliyorum hadi Cennete dese idi olmaz mıydı bunları biliyor muydu? Biliyordu, öyle ise getirmeye ne gerek var? diyorlar.

Okulda bir sene okuttuğun talebelere haziran ayının başında desenki: “Yavrularım hepinizin sene içindeki durumunuzu biliyorum. Şu yirmi kişiden on kişi sınıfı geçecek, derslerine iyi çalıştılar. Diğer arka­daşlarınız ise kalacaklar, yani seneye imtihana da gerek yok. Zaten imtihanı yapsam da kalacaksınız, yapmasam da kalacaksınız” dersen, o on talebe imtihanı ister mi istemez mi? Yani, tamam hocam biz bili­yoruz durumumuzu. Kalalım derler mi demezler mi?

Tabiki demezler “Hocam imtihanı yap, başaran geçsin, imtihanı ba­şaramayan kalsın” derler, demek ki imtihanı isterler. Peki imtihan ol­dular, gerçekten de kaybettiler. İşte kaybedince itiraz hakkı gider, o zaman vay hocam ben onluk yazdıydım da sen bana 3.5 vermişsin, o zaman kağıdını çıkarır şu sorunun cevabı budur, bu sorunun cevabını böyle yazmışsın der. Buna rağmen öğretmenler bilirler itiraz olur. Ho­cam ben 9 tuk yazdım, sen 3 vermişsin, bana gıcık gidiyorsun, ondan yapıyorsun bunu derler öğrenciler.

İnsanoğlu da ahirette, Kıyamette amel defterini görünce şöyle bir bakacakmış: “Ya Rabbi bu yanlış, bu başkasının defteri. Bu benim de­ğil” diyecekmiş. Ama Allah (c.c.) “O zaman ellerini konuştururuz” di­yor. “Ayaklarını konuştururuz.” Yani o işleri yaptığına dair ayaklarını ve ellerini konuştururuz diyor.[11]

Bir de bu âyet-i kerime de bizim dikkatimizi çeken “Hanginiz çok amel işleyecek, onu denemek için” demiyor. Rabbim “Hangimizin ameli daha güzel onu denemek için” diyor. Demek ki biz amelimizin çoklu­ğundan ziyade güzel olmasına dikkat edeceğiz.

Bazı arkadaşları görüyoruz, biz bir rekatı kılmcaya kadar 4 rekatı kılıp oturuyor. Ne yapar, nasıl yapar, nasıl okur mümkün değil. Yani akıl ermiyor bu işe. Bu arkadaş sabaha kadar yüz rekat kılacağına öbür taraf da bir arkadaş 4 rekat kılsın yeter. Yani bu hareketle yüz rekat kı­lacağına bir adam 4 rekatlı namazı kılsın, nafile namaz kılsın, yüz reka­ta değil bin rekata bedeldir bu.

Bu durum her hareketimizde böyledir. Elbise dikiyorsunuz, atölye­nizde eğru büğrü gidiyor dikişleriniz. Ama 100 tane çıkarıyorsunuz. 100 tane yapacağına 10 tane yap. Çünkü adam defolu diye geri gönde­rir bu sefer bütün mallan.

Yani çok yapacağına güzel yap veya güzeli çok yap. Güzeli çok yapmak yasak değil, ama güzel olması şarttır. Amellerin güzel olması bu ticaretinizden, ziraatinizden, siyasetinizden, ibadetinize kadar her yönüyle yapacağımız işin güzel olması istenmektedir.

Kıyametten bahsedecek olursan, oradaki insanların diriltileceğim, hesaplar görüleceğini, herkesin yaptığının iyi veya kötü karşılığını mut­laka bulacağını bahsedecek olursan o zaman da o kafirler; bu sihir ya­pıyor, bunun yaptığı apaçık bir sihirdir derler diyor.

Günümüzde bu sihir kelimesini pek kullanmıyorlar da günümüzün kâfirleri, ahirete iman etmeyenler, Türkiye’deki kâfirler bu âyette bah­sedilenlerden farklıdır. Niye anasında, babasında ve çevresinde, farkı­na varmadan bir ahiret inancı var. O zorla inkâra kalkıyor. Var olan bir-şeyi atmaya çalışıyor. Eğer Cennetin güzelliklerinden, Cehennemin dehşetinden bahsedecek olursan, ahirete inanmasa bile, “yahu bu işi bırakalım fazla derine dalmayalım” derler. Şöyle aleve düşü verecekmiş gibi bir hal alıyor. Yahu fazla derine dalmayalım, bırakalım bu konuyu, geçelim başka bir şeye deyiveriyor insan.[12]

8- Eğer onlardan azabı sayılı bir ümmete kadar geciktir-sek “O azabı tutan nedir?” derler. İyi bilinki onlara gele­cek olan gün onlardan geri çevrilemez ve kendisiyle alay et­tikleri (azab) da onları çepeçevre kuşatmıştır.

Belirli bir zamana veya sayılı milletler ve devletler gelip geçinceye kadar onlardan azabı tehir edersek, şöyle derler muhakkak. “Yahu bu azabı engelleyen nedir.” Kıyametin dehşetinden bahseden âyet-i keri­meler var, daha önce geçti. Özellikle Mekke’de nazil olan âyet-i keri­meler Kıyametin dehşetinden çokça bahsediyor.

Ama adam duymuşki ilk İslâm nazil olmaya başladığında Kıyamet alametlerinden ve dehşetinden bahseden âyetleri duymuş, aradan üç sene geçmiş, beş sene geçmiş kıyamet kopmuyor. Derlerki: “Yahu bu niye gecikiyor, bunu engelleyen nedir.” “Uyanık olun, bilin ki onlara o

gün gelir. Onlardan geri çevrilmişde değildir. Yani bu birgün gelecek­tir. Ve onların alaya aldıkları şey de onları kuşatmıştır” diyor.

Yani Allah’ın azabı onları kuşatmıştır. Onlar Kıyametin gelmeyece­ğini, olmayacağını, vukuu bulmayacağını alaya almışlar, dalga geçmeye başlamışlar. Allah (c.c.) da diyor ki: “O gün bir gün gelir ve onlarda alay ettiklerinden dolayı o günahları kendilerine bir ateş olarak etrafını çevirir” diyor Allah (c.c). Bundan sonra insanoğlunun karakterine dik­katimizi çekiyor.[13]

9- Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak, sonra­da onu ondan çekip alsak şüphesiz o ümitsiz ve nankör olur.

İnsana bir güzellik, rahmet, bir hayır tattırmış olsak, sonra da o hayrı, o mülkü, saadeti elinden çekip çıkarıversek bu sefer o bir de bakıvermişsin çok ümitsiz ve de nankör bir adam olmuş çıkmış. İyiliklei veriyorsun, makam, mal, mülk her türlü ni’metlerin içinde yüzüp gidi­yor. Derken bunları alıverdi mi boynu bükük, herkese küskün, kırgın ve de nankör, Allah’a isyankar, ne verdin de ne aldın ki, niye aidiydi, ben: mi bulduydu gibi isyanlar başlar. Daha çok kâfir kesimde.[14]

10- Ve eğer ona dokunan zarardan sonra ni’meti tattır sak elbette “kötülükler benden gitti” der. Şüphesiz o sıma rıktır, böbürlenendir.

Kötülüklerden, fakirlikten, zarardan sonra Allah ona ni’meti tattım sak şöyle der: Kötülükler benden gitti. Fakat o şımarır, böbürlü ve k: birli bir adam olur çıkar. Fakirlikten zengin olacak olursa şımarık ve d kibirli bir adam olur.

Kâfir için bu hani sonradan görmüş diyoruz. Türkçe karşılığı; ” sor radan görmüş, gök görmedik” diyoruz Anadolu tabiriyle. Ama mü’mi kesimi de tarif ediyor Allah (c.c). “Verdiklerimden dolayı şımarmay; smız. aldıklarımdan dolayı da ümitsizliğe düşmeyesiniz diye” diyor A

lah (c.c.).[15] Yani mü’min insan verildiğinde şımarmaz, alındı­ğında da üzülmez, nankörlük yapmaz. Bunu şöyle özetlemiş şairimiz.”Ne varlığa sevinirim, Ne yokluğa yerinirim.”

Bu âyetin Türkçe tercümesidir. Hadîd sûresinin 23. âyet-i kerimesi­nin Türkçe tercümesi “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim” Bu çalışmayı engelleyen bir söz değildir. Çalışılır. Çalışıyorsunuz, çalışı­yorsunuz elinize bir ni’met geçmiş, derken birgün kaybedilivermiş, de­ğişen birşey yok. Evinizi de, çoluğunuza, çocuğunuza, eşlerinize, dost­larınıza yine gülümseyeceksiniz.

Bakara sûresinde tefsiri geçti. Öylesine fakir insanlar var ki, cahil insanlar, halden anlayan insanlar onu dıştan baktığı vakit zengin zan­nederler. Ben dilencinin bile güzel elbise giyenini severim. Bazen iş yerlerimize de gelir. Tam traşlı, gravatmı takar, gömleği hep benimkin­den beyaz olur, çok güzel olur. Günlük nafakasını alır gider. Tahmin ederim herkesten de almıyor. Belirli yerler var, geçimini temin etmek için alıp gidiyor. Ütülü elbisesi, bizimki haftada bir ütüleniyor. Herhalde yalnız yaşıyor. Sormam da ayak üstü gelir alır ve gider. Sırf güzel elbi­sesi böyle pırıl pırıl olduğu için biz de ona veriyoruz. Kimdir, neyin ne­sidir bilmeyiz.

Âyet-i kerimede Rabbim, cahil ona baktığında adamı zengin zanne­der, aslında adam beş kuruşa muhtaç, bir lokmaya muhtaç. Yani bura­da aslında fakir övülüyor. Fakir zillet içine düşmemelidir. O halde iken bile, ama bazıları da “zekat verdik adama, şuna bak, şunun elbisesine benimkinden iyi “diyor. Yahu sevin, seninkinden iyi ise sevin. Allah’a çok şükür Ya Rabbi biz kazanıyoruz. Ve bizden daha mağdur olanları bizden daha güzel giydiriyoruz diye sevinmek lazım.

Böyle bir gönüle sahip olan insan, varlıkta sevinmeyen, yoklukta yerinmeyen bir insan evinde de mutlu olur. Dostları arasında da mutlu olur. Heryerde kalbi rahat olur. Bu kâfirlerin vasıfları yani eline bir ni’­met geçti mi şımarır elinden ni’metler gidiverdi mi de azar nankör olur ve herşeyden ümidini keser, kendini koyuverir.[16]

11- Sabredip ameli salih işleyenler müstesnadır. İşte on­lar için mağfiret ve büyük mükafat vardır.

Ama sabredenler öyle değildirler. Yalnız sabır edenler değil, güzel iş yapanlar, ameli sâlih işleyenler öyle değildirler. Sabredip, yani gelen

bela ve musibetlere metanetle göğüs gerenler, ya o göğüs gererken neyi nasıl yapacağını bilip ona göre hareket edenler, yoklukta yerin­mez, varlıkta sevinmezler. Allah katında mağfiret, af onlaradır. Ve bü­yük mükâfatta onlar içindir diyor Allah (c.c).

Yunanlı Müslüman olan ressam kıza dedim ki: “Bak biz Muhammed’e iman ederiz. Ama nasıl?” “biz şahidlik yaparız ki Muhammed (s.a.v.) Allah’ın elçisidir. Yani Kur’anm bize ulaştırılmasında elçilik gö­revi yapmıştır. Ve aynı zamanda bu insandır. Yani bir ana babadan dünyaya gelmiş, çocukluk dönemi olmuş, büyümüş, evlenmiş, çoluğu çocuğu olmuş, yavrularını bağrına basıp öpmüş, sevmiş, çarşılarda do­laşmış, yemek yemiş ve insanları dine davet etmiş, Kur’an-ı bize ulaş­tırmış ve birgün 63 yaşında vefat etmiş. Muhammed’i (s.a.v.) böyle ka­bul edeceksin” deyince biraz aklına yatmadı bu. Olur mu? dedi. Peygamber dediğin böyle Allah’ın gücü ile güçlenmesi lazım. “O Hristi-yanlıktan gelen bir inanç dedim. Biz böyle inanırız, böylesine bir insan olmamış olsaydı, bize örnek olamazdı.” dedim.

“Bakınız İsa (a.s.)’yı size yanlış tanıttılar. Sen beğenmeyip dinin­den çıkıyorsun. Niye? İsa (a.s.)’nın hayatını yaşayabilecek gücün yok çünkü. İnsan üstü birşey olarak tanıtıldı size. Sen de “yaşayamam ol­maz bu, yaşayamam mantığa ters düşüyor” diyorsun. Ama benim Peygamberim mantığıma da ters düşmüyor, benim gibi evlenmiş, çocu­ğu olmuş. Çocuğunun adı, benim çocuğumun adma benzer. Kızımın adı­nı Onun kızının adına benzettim ben, oğlumu Onun oğlunun adına ben­zetmeye çalıştım. Yani herşeyimle Ona benzemeye çalıştım ve bana zor gelen bir tarafı da yok. Yani öyle bir seviye tutturmuşki Allah (c.c.) Rasulüne bizim gibi insanların yaşayabileceği bir hayatı yaşatmış Ona ki örnek olsun diye” deyince bu da hoşuna gitti tabiiki.

Efendimiz de bizim gibi bir insandı onun için burada âyet-i kerime de “Ben de sizin gibi bir insanım diye bunlara duyur “diyor. Bize, ilah-laştırmayın ama bana vahiy geliyor diyor. Yani Peygamber Efendimiz’e vahiy geliyor, bizden farklı tarafı bu, birçok farklı tarafı var ama insan olduğunu unutmuyoruz. İnsan olduğu için Peygamber Efendimizin de gönlü bazı olaylarda sıkışıyormuş. Yani gönül darlığı oluyor. Nasıl, ni­ye? Mekke müşrikleri sana inanmayız, senin söylediklerin sihirdir di­yorlar, bizi kandırıyorsun diyorlar. Ahiret mi varmış canım diyorlar. Bü­tün bunları öylesine tekrarlıyorlarki Peygamber Efendimiz’e bir âyei nazil olduğunda gidip yine aynı adamlara anlatacağında sıkıntı duyarmış. Ya Rabbi yine bunlar inkâr edecekler diyor. Ama Rabbim uyarı­yor.[17]

12- Onların “Ona bir hazine indirilmeli veya beraberin­de bir melek gelmeli değilmiydi” demeleri nedeniyle göğsün daralacak belki de sana valıyolunanın bir kısmını (okuma­yı) terkedeceksin. Ancak sen bir uyarıcısın. Allah herşeye vekildir.

Onların sana madem bu Peygambermiş beraberinde hazineleri de olsaydı, madem bu Peygambermiş, yanında bir melek olsaydı da melek bize deseydi ki bu Peygamber, deseydi ya! Yanında hazineleri yok, ya­nında melek de yok, Peygamberlik iddiasında bulunuyor demelerinden dolayı yüreğin sıkılıyor ve nerede ise bazı âyetleri onlara duyurmaktan vazgeçeceksin diyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’ın gönlünden bazı şeyler geçiyor, bunu söylesem kabul etmeyecekler, şu âyet-i duyursam reddedecekler, şunu söylesem bin türlü, kırk dereden kırk türlü su geti­recekler gibi düşünceler var. Rabbim diyor ki: “Senin görevin o değil, senin görevin sana nazil olan âyetleri bu insanlara duyurmaktır” Efen­dim mantığa uyar mı uymaz mı? Mantığına uydursun bu adam. Siz niye Allah’ın ayetini onun mantığına uydurmaya çalışıyorsunuz? Bu şuna benzer, adamın naylondan bir kabı var, siz buna altından bir hilal döke­ceksiniz. Yahu bunun kabı almaz, yanar buna ben dökmeyeyim öyle ise altım atıvereyim, öyle değil. Altını atmayacağız, hilali biz yine ya­pacağız, onun kalıbını sağlamlaştıracağız. Yani bu kalıb buna dökül­mez diyerek, elimizdeki altını atmak yerine, onun kalıbını sağlamlaştır­mak en iyi yoldur.

Bu âyetler bu adamların mantığına uymuyor diye söylemekten ka­çınmak yok. Öylesine çok söyleyin ki onların mantığı ayete göre ayar­lansın. Adamların mantığı bugün düne kadar komünistliğe ayarlanmış­tı. Şimdi yavaş yavaş dönüyorlar. Birden dönmesi zor, arkadaşlar tele­vizyona çıkmış: “Vallahi efendim göçen komünistlik değilde komünist­liğin kötü uygulaması” diyor. Ne yapsın arkadaşı da mazur görün. Çün­kü 25 sene üniversitede okuttu. Televizyonda konuşurken binlerce si­yasal mezunu onun önünde komünstliği öğrendiler. Televizyondan da seyrediyorlar, hepsi sövmez mi televizyondan “ulan oğlum sen bize öğrettiydin bunu” diyecekler diye, efendim göçen komünstlik değil, gö­çen kötü uygulaması diyerek kurtarma tarafına gidiyor arkadaşlar.

Şimdi bu arkadaşların beyni ki, Bulgaristan’daki Müslümanların şu anda lideri durumunda bir zat buraya geldi görüştük, ismini söylemeyeyim. O diyor ki: “Biz Müslümanız, ama mantığımız komünist mantığı ile gelişti, herşeyi ona göre değerlendiriyoruz. Türkler olarak Müslümanız, fakat ayetin birçoğunu inkâr edecek durumdayız, mantığı­mız ona göre geliştirildi.

Benim” Allaha İman ve Altı Esası” kitabımın tercemesini yapmaya başlamış. “Bu güzel diyor. Bunda adamın aklında belirebilecek sorunun cevabı var, ama ilmihal kitabında bu yok. İlmihal kitapları da güzeldir. Müslüman için güzeldir. Müslüman olmuş bir adama abdestin farzı dörttür. Şuraları şuraları yıkayacaksın, ayağı mesh edeceksin veya to­puğa kadar yıkayacaksın. Ama bizim insanımıza abdestin faydası anla­tılmalıdır “diyor.

“Çünkü biz faydacılık dininden geliyoruz. Herşeyi ekmek hesabıyla yapmışız bugüne kadar. Bundan ne çıkar sağlarız diye yapmışız biz bu hesabı. Yani mantık olarak komünist mantığı hala daha var. %99 bu ama inanç olarakda %99 Müslümanız orada %100′, Müslümanız” di­yor. Onun için bu insanların mantığını düzeltmemiz gerek, yoksa Al­lah’ın ayetini onların mantığına uydurmak iş değildir.

Sen her halükârda Allah’ın âyetlerini onlara duyur. Onlar ne diyor­lar? Madem ki Peygamber yanında hazineler olsaydı veya melekler ol­saydı diyor. Rabbim diyor ki: “Sen uyarıcısın, sen görevini yap.”[18]

13- Yoksa “Onu (Kur’anı) kendisi uydurdu” mu diyor­lar. Deki: “Eğer doğru söylüyorsanız, haydin Aîlah’dan başka gücünüzün yettiği herkesi çağırın ve onun benzeri uydurma on sûre getirin.”

Herşeye vekil olan, herşeyi yöneten, yönlendiren Allah (c.c.)’dür. “Yoksa bu Peygamber bu Kur’an-ı kendisi uyduruyor mu?” diyorlar. “Madem öyle Muhammed bu sûreleri uyduruyor. Siz de on sûre uydu­run bakalım bir, hatta kendiniz de yapmayın. Eğer doğru söylüyorsanız Allah’tan başka kimden yardım isteyecekseniz, onları da çağırın. On­larla beraber Kur’an’m bir benzerini yazın veya on sûre benzerini yazın, veya bir sûre benzerini yazın” diyor Allah (c.c).

1400 senelik zaman içinde bu yapılamamıştır. Yani dinimizin güzel­liği, özelliğinin, yüceliğinin delillerinden bir tanesi de bu. Binlerce düş­manı var, milyonlarca düşmanı var. Özellikle ilim adamlarından düş-

man yetiştirmiştir Batı. Müsteşrik dediğimiz, şarkiyatçı diye, müsteş­rik diye bilinen veya oryantalist diye bilinen adamlar sırf bunun için ye­tiştirilir.

Yani İslâm Dini’ne neresinden girelim, Onu yok edelim diye devlet bütçesinden para ayrılarak bu adamlar yetiştirilir. Ve bu adamlar çok güzel Arapça’yı da öğrenmişlerdir. Arap aleminde Arap olmadığı anla­şılmamış, bütün Arap alemini, Suriye’yi, Mısır’ı, Kahire’yi, Ezher de ders vermiş, Suud’a gitmiş, Suud’un o günkü krallarını Osmanlı’ya kar­şı ayaklandırırken bu adamın Avrupalı olduğu bilinememiştir. O kadar güzel Arapça biliyor, ama Kur’an’ın bir benzeri bir sûreyi söyleyeme­mişlerdir. Hatta bu konuda komisyonlar kurulmuştur, ama başarılama-mıştır. Çünkü insan unutkandır, zayıfdır. Geleceğin ne getireceğini bil­meyen bir insan, kendisi bir kitap yazsa bile üçyüzüncü sayfaya geldi­ğinde birinci, onuncu sayfada neyi nasıl yazdığını, bakarsa bilebilir, bakmazsa unutabiliyor. Onun için hatalarla dolu yaptıklarımız. Allah (c.c.)’ın âyetleri ise baştan sona kadar birbirine uyumludur.[19]

14- Eğer cevap veremezlerse bilinki o Allah’ın ilmiyle in­dirilmiştir. Ve ondan başka ilah yoktur. Artık Müslüman oldunuz mu?

Eğer sana cevap veremezlerse yani bunu yapamazlarsa, yani Kur’an’ın bir benzerini, bir sûre dahi yazamazlarsa bilinki mutlaka o Al­lah’ın ilmi ile indirilmiştir. Ondan başka ilah yoktur. Bunu iyi bilin. Hâlâ Müslüman değil misiniz? Hâlâ Müslüman olmayacak mısınız? Hâlâ ne­den Müslüman olmaz siniz? diyor Allah (c.c). Bak yapamadığınızı an­lıyorsunuz, Kur1 anın bir benzerini yazamıyorsunuz. Öyle ise bunun Al­lah katından indirildiğini kabul edin ve Müslüman olun diyor Allah (cc).[20]

15- Kim dünya hayatını ve zinetini isterse onlara orada amellerinin karşılığını veririz. Onlar orada eksik verilmez­ler.[21]

16- İşte onlara ahirette ateşten başka birşey yoktur. Orada yaptıkları boşa gitmiştir ve amelleri batıl olmuştur.

Rabbim İsra sûresinin 15. âyet-i kerimesinde “Kim bu dünya haya­tım isterse ona bu dünyada istediğini veririz.” Adam çalışıyor, çabalı­yor mülk ediniyor, para kazanıyor, İstanbul’un en güzel yerinde bir köşk yapıyor. Allah ona; “sen gavur olduğun için bunu sana yaptır­mam,” demiyor. Yaptığının karşılığını adam alıyor. Rabbim diyor ki: “Kim de ahireti isterse ona hem dünyayı, hem ahireti veririz” diyor. Bazıları mü’minin dünya da gözü yoktur diyor. Mü’minin dünya da gö­zü var. Dünya Mü’minindir, Rabbim’indir. Dünyayı Yaradan Rabbim’dir. Yönetme hakkını da Müslümanlara vermiştir. Öyle ise mü’min bu dün­yayı yönetecektir. Yönetince dünya mü’minin ahirette mü’minin oluverecektir. İsra sûresinin 18. âyet-i kerimesinde “Ahireti isteyene dün­yayı da veririz, ahireti de veririz” diyor Allah (c.c).

Peki ahireti isteyen nasıl ister, oturur evine beş vakit namazına ila­ve nafile namazlar, oruçlar, zekatlar, haclar, vs… dışarı ile ilgiyi keser sonrada “Ahireti isterim, Ya Rabbi başka birşey istemem, Ya Rabbi.” Bu adam Cehennemi istiyor demektedir.

Rabbim’in mülkünde kâfir elini kolunu sallayarak geziyorsa, bu müslümanım diyenin de gücü yetiyor da onun kolunu şöyle bükmüyor­sa bu adam belasını arıyor demektir. Evinin içinde bela arıyor demek­tir. Ahiret yurdunu aramak o değildir. Ahiret yurdu Peygamber Efendimiz gibi aranır. Caddede aranır, camide aranır, evde aranır. Ahi­ret yurdu tarlada aranır. Yani her yaptığınızı Allah rızası için yaptığı­nızda Ahiret yurdunu arıyorsunuz demektir.

Kasas suresinin yetmiş yedinci ayetinde; Dünya nimetleri içinde ahireti aramamız ve dünyadaki payımızı da unutmamamız emredilmektedir. “Onların bu dünyada yaptıkları ahirette boşa gider “diyor. Ne yapmışlarsa boşa gider diyor Allah (c.c).[22]

17- (Yalnız dünya zinetini isteyen) o kişi, Rabbinden bir belge üzerinde olan gibi olur mu? Onu Allah’tan bir şahid takip eder. Ondan önce önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı vardır. İşte onlar o (Kur’ana) iman ederler. Bu grup­lardan kim onu inkâr ederse, onun vadedilen yeri ateştir. Bundan hiç şüphen olmasın. Çünkü o Rabbin tarafından bir haktır. Ancak insanların birçoğu buna inanmazlar.

Allah’tan, Rabbin’den bir delil üzerine olan kişi mi? daha hak üzeri­nedir? O kişiye ki Allah tarafından bir şahid gelmiştir, (yani Kur’ân-ı Kerîm) gelmiştir. O Kur’an’dan önce o Peygamberin Peygamberliğini doğrulayan ve o günün insanlarına rehberlik ve rahmet olan Kitapda onun Peygamberliği’ni müjdelemiştir. Böyle bir insan mı daha hak üze­rinedir yoksa diğerleri mi?

Yani Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Onun ümmetinin elinde Al­lah’ın âyetleri var, delilleri var. Allah’ın Peygamberinin Peygamber ol­duğu konusunda Kur1 an var, Onun Peygamberliğini müjdeleyen daha önceden geçmiş Tevrat var veya İncil var. Yani kitaplar var, böyle bir Peygamber mi daha hak üzerinedir, böyle bir ümmet mi daha hak üzeri­nedir? İşte onlar o Kur’an’a iman ederler. Kim bu Kur’an’ı inkâr ederse bu topluluklardan hizbin çoğulu, Türkçe karşılığı parti, bu partilerden hangi kimse Allah’ın Kitabı’nı inkâr ederse, onun varacağı randevu yeri Cehennemdir.

Sakın bu Kur’an hakkında şüpheye düşme. O Rabbin katından bir gerçektir, bir haktır ve hukuku belirlemek için inmiştir. Ancak insanla­rın birçoğu buna iman etmezler. İman etmezler de ne yaparlar, kendi­liklerinden birşeyler uydururlar. Rabbim de diyor ki:[23]

18- Allah’a yalan uydurandan daha zalim kim vardır. İş­te onlar Rablerine arz olunacaklar ve şahidlerde: “İşte Rablerine yalan söyleyenler bunlardır” diyecekler. İyi bilin ki Allah’ın la’neti zalimler üzerinedir.[24]

19- Onlar öyle zalimlerdir ki, Allah’ın yolundan ahko-yaıiar ve o yolu eğriltmek isterler. Onlar ahireti inkâr edenlerdir.

Peki zalimler ne yaparlar, vasıflarını anlatıyor, İnsanları Allah’ın yo­lundan alıkoy arlar. Zalimin tarifi bu. O Allah’ın dininde eğrilikler arar­lar. Yani Allah’ın dinini İslâm yolunu eğriltmeye çalışırlar. Onlar ahire­ti de inkâr ederler. Zalimin tarifi bu. Çok söylenmiştir. Asıl zulüm şirktir demiştim. Âyet-i kerimede; asıl zulüm şirktir. Yani memlekette işkence var, zulüm var diyorlar, bütün bu işkencenin, zulmün, pisliğin kaynağı müşriklikten kaynaklanı­yor. İmansızlıktan kaynaklanıyor. Ve zalimlerin sıfatlarım gösterirken Rabbim “Allah’ın yolundan insanları alıkoyarlar.” buyuruyor. Peki Na­sıl.? Eğitim yoluyla alıkoyarlar. Eğer takip etmezsen daha okula gönderdiğin ilk gün başlar.[25]

20- Onlar yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamazlar ve onla­ra Allah’dan başka dostlarda yoktur. Onlar için azap kat kat yapılır. (Çünkü) onlar (dünyada iken hakkı) işitmeye güçleri yetmedi ve onlar (hakkı) görmezlerde.

İşte onlar; o gavurlar varya o zalimler, Allah’ın dininden alıkoymak için bütün askeri, ekonomik güçlerini kullananlar, eğitim malzemelerin: kullananlar; yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamazlar. Yani Allah’ın kullarım bu işten engelleyemezler. Ne yaparlarsa yapsınlar bu işten engel­leyemezler ve bunun da şahidi biziz.

Yüz elli seneden beri bu memlekette özellikle de yetmiş seksen seneden beri tamamen Müslümanlığı kaldırmak için her türlü plan uy­gulanmasına rağmen Cağaloğlu’nun göbeğinde üç yüz tane adam Kur’an’ı anlayacağız diye hergün dairenin veya işyerinin yorgunluğun­dan sonra 7’den 8 30’a kadar burada bekliyor. Bunu gören imansızlar da nasıl oldu da biz bu insanları engelleyemedik diye kendi kendilerine hergün başlarım döğüp duruyorlar.

Rabbim de: “Onlar yeryüzünde sizi aciz bırakamazlar, taciz ede­mezler. Allah’tan başka onlarında dostları yoktur. Yani yöneticileri, ya­ratıcıları yok. Onların azabı ancak katlanır. O dinden alıkoyma faaliye­tinde bulunanların ancak azabı katlanır. Müslümanları vazgeçirecek durumda değiller. Ancak azâb katlanıyor, günahlarım çoğaltıyorlar. On­ların hakkı işitmeye de güçleri yetmez ve hakkı da göremezler” diyor.[26]

21- İşte onlar kendilerini hüsrana sokanlardır. Onların uydurduklarıda onlardan kaybolup gitti.

Onlar kendilerine zarar verenlerdir. Ne güzel âyetler. Yani bütün bu programı takip edenler, dinden insanları alıkoymak için planlar ko­yanlar, tuzaklar hazırlayanlar, ancak kendilerine zarar veren insanlar­dır. Ve onların bütün yaptıkları iftiralar da yok olup gitmiştir. Yani boşa gitmiştir diyor.[27]

22- Şüphesiz onlar ahirette ençok hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

Hiç şüphesiz ahirette en zararda olanlar da bu tür insanlardır. Hani bir gavur vardır. Kendi haline yaşar gider, onun azabı hem gavurluk ya­pıp hem de insanları dinden alıkoymak için bütün güçleri harekete geçi­renlerin azabına denk değildir. Bunlarınki, bu engelleyenin azabı kat kat olur ve en çok zarara uğrayanlar da onlardır diyor Allah (c.c).[28]

23- Şüphesiz iman edip ameli salih işleyenler ve Rableri-ne huşu içinde boyun eğenler, işte onlar Cennettedirler ve orada ebedidirler.

Ancak o iman eden ve desâlih amel işleyenler Rablerine yönelip gönülden O’na boyun eğenler, onlar Cennet ehlidirler ve orada onlar ebedî kalıcıdırlar diyor Allah (c.c.). Ve bir teşbih sanatıyla bu konuya son veriyor.[29]

24- Bu iki grubun (kâfirle mü’minin) hali, köre ve sağır­la, görenle işitenin haline benzer. Bunların halleri eşitmi-dir. Hala düşünmeyecekmisiniz?

Bu Müslüman grupla kâfir grubun durumu sağır ve körlerle, işiten ve görenlerin durumu gibidir. Yani bir tarafta hem işiten, hem gören bir adam, bir tarafta da hem sağır, hem de kör bir adam. Sağır ve kör. Sa­ğır hiçbirşey duymuyor. Kör de hiç birşey görmüyor. Bu adam ne yapa­bilir? İşte kâfirin durumu bunun gibidir diyor. Öbür tarafda mü’minin du­rumu da hem gözü gören, hem de kulağı işiten adamdır.

Bunlar hiç birbirlerine denk olurlar mı, teşbih bakımından birbirleri­ne benzerler mi, denk mi, değiller. Hâlâ mı akıllanmaz, aklınızı başını­za almazsınız? diyor. Başka bir âyet-i kerimede Rabbim “Görenle gör­meyen bir değildir. Işıkla karanlık bir değildir. Yakıcı sıcakla gölge de bir değildir.” buyurur.[30]

Aynen nasıl ki karanlık da aydınlık aynı değildir. Mü’minle kâfir de aynı değildir.Teşbih çok güzel, kafir karanlık içindedir. Karanlıkta ne kadar bağırırsa bağırsın zararı birinci derecede kendinedir. Kendi ka­ranlığını artırır. Kendi küfrünü artırır. Kendi günahını artırır. Müslümam zarar vermez mi? Zarar da verir, ama Müslümam da, yolundan alıkoy­maz diyor Allah (c.c.) bu âyet-i kerimeleriyle.

Allah (c.c.) âyet-i kerimesiyle haber vermiş ve bunları Peygambe Efendimiz’e kadar bildirdikten sonra bize de, Efendimiz tebliğ ettikteri sonra, Allah (c.c.) bu olayların yani dinden döndürme olaylarının dine giden yolu engelleme olaylarının yanlız bu ümmete has olmadığını, ta­rih boyunca çeşitli toplumlara gönderilen Peygamberlerin de aynı olay­larla karşı karşıya geldiğini bir örnekle Allah (c.c.) bize haber veriyor.

Ve de şöyle buyuruyor.[31]

25- Andolsun ki biz Nuh’u kavmine Peygamber olarak gönderdik. “Ben size apaçık bir uyarıcıyım” (dedi).

Biz Nuh’u da kendi kavmine gönderdik. O kavmine şöyle demişti. “Ben size bir uyarıcıyım, apaçık bir uyarıcıyım” demişti. Nuh (a.s.) ge­liyor ve kavmine “Ey kavmim ben size bir uyarıcıyım” diyor. Uyarı şu: Hani alarm işareti diyoruz ya, meselâ yeni kurulan fabrikalarda veya müesseselerde herhangi bir zarar, herhangi bir kontak attığında bir en­gel meydana geldiğinde yani normal seyrinde bir anormallik meydana geldiğinde o makinada bir düdük veya bir ışık verirler. O ışık yanmaya veya düdük çalmaya başlar. Yani bende arıza var diyor. Hani arabanın da ön göğsüne kırmızı ışık koymuşlar, “Aman hocam diyor, şu yandı­ğında arabayı sağa çekeceksin ve bir metre dahi gitmeyeceksin” diyor. Orada bir ışık yanar, birgün o yandı mı arabayı daha ileri götürmeye­ceksin, gerekeni yapacaksın, ona alarm diyoruz. Arapçası “Nezir” dir. Yani uyarıcı.

Peygamberlerin hepsi nezirdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i tanı­tan âyetlerde de nezir olduğu ve ilk nazil olan âyetlerde de “kalk ve in­sanları uyar” diyor Allah (c.c.)

Yani insanlar topluca, beraber, birlikte, devlet olarak millet olarak Allah’a isyana karar vermişler ve o doğrultuda hayatlarını tüketiyorlar. insanlar ana rahminden gelip kabre yani dünyanın tekrar rahmine düş­mek üzere ki, ahirete çıkar, o kabrin kapısı, oraya kadar yürüyorlar. Al­lah (c.c.) rahmet ve merhametinden Peygamberler gönderiyor ve Peygamberler uyarıcı, “ey ahali nereye gidersiniz, bu yolun sonu ateşe gider, giderseniz de dönemezsiniz. Dönmek isteseniz de başarılı ola­mazsınız” diye uyarmaya başlıyorlar. Onun için her Peygamber kavmi için bir “Nezir” dir. Yani uyarıcıdır. Alarm işareti veriyor, gittiğiniz yol yanlıştır. Bu yol sizi dünyada sefahate ahirette de Cehenneme götürür diyor.

Nuh (a.s.)’da kavmine Peygamber olarak gönderilmiş ve ey kav­mim, ben size uyarıcı olarak gönderildim. Bu gittiğiniz yolun sonu Cehenneme varır diyor. Buradan şunu da anlıyoruz. Tarih boyunca gelen Peygamberler, Peygamber Efendimiz dışındaki Peygamberler ge­nelde bölgesel Peygamberlerdirler. Belirli bir bölgeye gönderilmiş ve belirli bir millete gönderilmişler.

Hani âyet-i kerimelerle anlıyoruz ki, Nuh (a.s.), Hûd (a.s.) kendi kavmine, milletine gönderilmiş yani belirli bölgede yaşayan insanlara gönderilmiş, çünkü âyet-i kerimede Allah (c.c.) “her toplumun, her mil­letin hidayet rehberi vardır.” diyor. Yani onlara Allah’ın kitabını tanıta­cak, ahkâmını tanıtacak bir görevli her dönemde görevlendirilmiştir. Al­lah (c.c.) diyor ki Nuh’u da kavmine Peygamber olarak görevlendirdik.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise yine Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği­ne göre “Biz seni bütün insanlara Peygamber olarak gönderdik”[32] veya “Biz seni bütün alemlere rahmet olarak gönderdik”[33] diyor Allah (c.c).[34]

26- Allah’dan başkasına ibadet etmeyiniz. Şüphesiz ben, acıklı bir günün azabının sizin üzerinize olmasından kor­kuyorum (dedi).

Ben size uyarıcıyım demiş, sonra ne demiş “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin demiş. Nuh (a.s.). Ey ahali bunun mefhumu muhalifin­den şunu anlıyoruz. Ey ahali, siz sizin gibi insanların emrine uyuyorsu­nuz. Sizin gibi insanların yasaklarına uyuyorsunuz. Onlarla sizin ara­nızda ne fark var ki? Onların size üstün gelen tarafı neki? Onların koy­duğu kurallara göre evlenmek, onların koyduğu kurallara göre iş yap­mak, koyduğu kurallara göre vergi vermek bu insanın emrine bırakılıve-rilecek olursa insan zalim olabilir. Tarih boyunca bugüne kadar Allat (c.c.) ahkâmı’mn dışında hükümlerle hükmedenler bir vergi nedeni il< bile insanlara zülm ediyorlar.

Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde zekatı emrediyor, ama Peygambe Efendimiz (sa.v.) onu da sınırlıyor, %2.5 (yüzde ikibuçukdur) diyoi Yani Müslümanm bağlı olduğu devletine vereceği vergi %2.5 dur diyoı Yoksa % 50 ye, %80’e %90’a varan şeyi istemiyor. Çünkü o şahsı: kendi kazandığı malıdır.

Peki hocam devletin içe ve dışa karşı yapacağı masraflar, bu devle hepimizin devleti derseniz. İslâmi bir devlette top yekûn millet öyles: ne eğitilir ki malı Allah yolundadır. Mallarınızla, canlarınızla cihad ed niz, mücadele veriniz ayetinde canı da hazırdır, malı da her an o bağ olduğu, inandığı devleti için hazırdır.

Nuh (a.s.) diyor ki: Bak bu adamların peşinden gitmeyin, .yolunuz ateşe çıkar. Allah’tan başkasına itaat etmeyin, yolunuz Cehenneme çı­kar ve devam ediyor. O acıklı günün azabından sizin adınıza ben kor­kuyorum diyor.

Muhterem okuyucu! Peygamberlere iman ettik diyoruz. İmanımızda şüphemiz yok, ancak Peygamber’e iman ettim demek bu kelimeyi söy­lemek demek değildir. Annemi severim, babamı severim diyorsunuz, diyorsunuz ama ziyaretine gidiyorsunuz. Eğer size muhtaç durumda ise yiyeceğini, giyeceğini, kullanacağını, yatacağı, kalkacağı yeri siz ayarlıyorsunuz, bunları ayarladıktan sonra da günde bir defa olmazsada hafta da bir defa ziyaretine gidiyor, hayır duasını alıyorsunuz. Bu annemi babamı seviyorum demenin bir göstergesidir.

Ama bir adam annesine babasına hiç yardım etmese ve ziyaretine gitmese tamamen alakayı kesse de “Ben annemi babamı pek severim” dese kendi kendine yalan söylemiş olur. Peygamberlere iman ettim de­mek Peygamberlerin söylediğini söyleyip yaptığını yapmakla olur. Peki biz Nuh’a (a.s.) iman ettik diyoruz. Adem (a.s.), İdris (a.s.), Nuh (a.s.) diye sayıyoruz Peygamberleri. Nuh (a.s.)’a da iman ettik diyo­ruz. Öyle ise o Peygamberlerin yaptığını, o Peygamberin söylediğini söylemeliyiz ve bunu Allah’tan başkasına itaat etmeyin ey insanlar gü­nümüzde söyleyeceğiz ve size gelecek olan azâbdan korkarım demeli­yiz, çok güzel bir ifade. Peygamberlerin hepsi o gün kendi döneminde yaşayan kâfirin kendini sevmesinden daha fazla o kâfirin canım seviyor Peygamber.

Yani şöyle diyelim isim vererek, Ebu Cehil kendi canını sevmiyor kâfir, kendi canını da korumuyor da Peygamber Efendimiz öylesine rah­met yüklü bir Peygamber ki Ebu Cehil’in yerinin Cehenneme gittiğini görüyor ve Onun önüne geçiyor, etme eyleme bu canı Cehennemde yakma diye kıvranan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), biz o Peygamber’in ümmetiyiz, biz o Peygamberlere iman etmiş insanlarız şu anda Türkiye genelinde ve dünya genelindeki bütün imansızlara ay­nen Nuh’un (a.s.) dediğini diyoruz. O acıklı günün azabından, Cehennemin ateşinden sizin adınıza korkuyoruz. Sizin canınızın yan­masını istemiyoruz, kıyamıyoruz size diye insanlara duyurmamız la­zım, buna çok ihtiyacımız var. Türkiyede Müslüman belirli bir kesim, onların sayısı fazla kabarık değil ayrı. Hani %99 bir tarafa bırakalım %1 lik bile yoklar. Binde bir kişi belki olurlar bunlar.

Bunlara Müslüman öylesine takıldı ki Müslümanlar eğer gelecek olurlarsa bizi kesecekler, doğrayacaklar, yok edecekler diyor. Üniversi­tede doçent olan arkadaşım anlattı. 200 kadar doçent doktor imza at­mışlar. Efendim Türkiye Müslümanları gelişiyor, buna bir dur demeli diye . Basında yayınlanmıştı. 200 kadar profesör diyorlar isimlerini de veremiyorlar yalnız. Bizim kürsüden de bir doçent arkadaş o toplantıda bulunmuş demişki: Niye böyle sen de imza attın? Yahu gelecek olur­larsa keserler bunlar bizi diyormuş. Arkadaş da “Kesilecek ismi yapıyorsun yoksa, yani bir kötülük yapıyorsun da bu gelirse beni keser, o kanaatte misin kendinden şüphen mi var ? “dedim diyor.

Bizim Peygamberlerimizin öğrettiği kelimeleri bunlara duyurmak gerekiyor. Peygamberimizin kendi döneminde Ebu Cehü’e söylediği sözleri duyurmamız gerekiyor ve Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’yi terkettiğinde Medine devletini kurmuş, kendisini sürgün ettikleri Mek­ke’yi de feth etmişdi S sene sonra Kaâbe’de insanlara şöyle konuşma yaptı. “Benim size ne yapmamı bekliyorsunuz?” Karşısında imansızlar dizilmişler, Peygamber soruyor ne yapmamı bekliyorsunuz? diye sor­duğunda karşısındakiler, “Sen kerim oğlu kerimsin,” yani dedeni tanı­rız, babanı tanırız ve Senin ecdadının tamamını tanırız, soylu, yiğit cö­mert insanlardı, Senden de onu bekleriz demişlerdi. Halbuki bu insan­lar daha Önce Peygamber (s.a.v.) böyle demiyorlardı, şimdi boyun eği­yorlar, ama beklediklerini de Peygamberimizden buluyorlar, Peygamber (s.a.v.) onların hepsine şöyle hitap ediyor. “Hepiniz evleri­nize dağdınız ve hepiniz hürsünüz” buyuruyor.

Günümüzde dinime düşman olan bu insanların ıslah olmalarını isti­yoruz. Bunlara İslâm’ın rahmetini Peygamber (s.a.v.)’m alemlere rah­met olarak gönderildiğini anlatmamız gerekiyor. Gökyüzünden yağar yağmurun hem güle, hem de dikene, hem bülbüle, hem de akrebe rah­met olduğu gibi Müslüman neslin de hem imanlı, hem de imansız keşi me rahmet olacağını, zalimi zulmünden vazgeçirerek rahmet olacağın Mazlumun da zulmüne son vereceğinden dolayı rahmet olduğunu du yurmamız gerekiyor.[35]

27- Bunun üzerine kavminin kâfirlerinin ileri gelenleri “Biz seni bizim gibi bir insandan başka birşey görmüyoru? Ve bizim ayak takımımızdan ve basit görüşlülerden başkası nın sana uyduğunuda görmüyoruz. Sizin bizim üzerimiz bir üstünlüğüde görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar sanıyo­ruz” dedi.

Hûd sûresinde Allah (c.c.) bu okumuş olduğum âyet-i kerimelerde Nuh (a.s.)’m hayatını bize anlatır. Ayrıca Nuh sûresi diye de bir sûre vardır. Orada yine bu Nuh (a.s.)’ın kıssasını anlatacaktır. Burada da hatırlatıyor.

Peygamberlerin kıssaları Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli sûrelerde belirli kesitleri verilmiştir. Baştan sona şöyle başladı, şöyle bitti diye bir sû­rede anlatılmaz bir olay. Bakara sûresinde gördük, Musa (a.s.)’ın Fira­vunla olan mücadelesinin belirli bölümleri anlatıldı, diğer sûrelerde di­ğer bölümleri veya aynısı anlatılacak. Niye, konuya uygun Peygamber (a.s.)’a bir mesaj veriliyor ve insanlara birşeyi anlatması, o anlattığını yapması, yaparken karşılaşabileceği olayları bildiriyor, bunun bir ben­zerini de Musa (a.s.) hayatında olduğunu şöyle başardığım veya Nuh (a.s.)’ın hayatında olduğunu böyle başardığını bildirmek üzere tarihten de bize olayları bildiriyor.

Bir ilim adamımızın da dediği gibi tarih insanın hafızası gibidir. Eşi­mizi, işimizi, çocuklarımızı, .vb. şeyleri hatırlamamız hafızamızla müm­kün olur, Hepimiz 30 yıllık, 40 yıllık 60 yıllık hayatımızın bazı bölümle­rini hatırlıyoruz, hatırlamamız işlerimizin devamını sağlar. Bugün öğle­ye kadar yapmış olduğunuz işlerinizi hatırlamazsanız iş biter, hayat bi­ter. Ondan sonra kime mal verdiniz, kimden mal gelecek, kimden para gelecek, çocuğunuzu unutmuş olsanız, karşınıza gelse bir canlı varlık gibi görüyorsunuz, çocuğunuz olduğunu hatırlamıyorsunuz. İnsanın na­sıl ki yaşaması zorlaşıyor başkasının bakımına muhtaç oluyorsa, in­sanların da devletlerin de hayatında, tarihini unutması, bilmemesi hafı­zasını yitirmiş insanın durumuna benzer demişler.

Hafızasını yitiren insan bir başkasının vesayetinde yaşantısını de­vam ettirdiği gibi hastahanede doktor nezaretinde kalması gerektiği gi­bi tarihini inkâr eden insanlar da başka devletlerin nezaretinde yaşa­mak mecburiyetinde kalırmış.

Onun içindir ki yıllardan beri kurtulamayışımızm, belimizi doğrulta-mayişımızm yegane sebeblerinden biri, tamamı değil sebeblerinden bir tanesi de biz tarihimizi inkâr ettik, şu tarihten öncesini kabul etmiyo­ruz, tanımıyoruz diye zamanla yetkililerin ağzından bütün dünya dev­letlerine bildirilmiş. Şimdi onun acısı çok acı bir şekilde çekiliyor.

Allah (c.c.)’de Peygambere bir olayı anlatıyor örneğini ta Nuh (a.s.)’dan getiriyor. Nuh (a.s.) kavmine diyorki: “Ben sizin için ateşe girmenizden korkuyorum. Canınızın yanmasını istemiyorum, Cehennem’de yanmanızı istemiyorum, gelin bu yoldan vaz geçin.”

Allah’tan başkasına tapınmayın yani Allah’tan başka kural koyan, kanun koyan yoktur. O’na itaat edin, O’na ibadet edin. Kendi aranızdan ilah türetip de ona tapınma tarafına gitmeyin diyor. Nuh (a.s.) kavmi­nin ileri gelenleri dediler ki: “Sen bizim gibi bir adamsın, sana tâbi olanlar bizim ayak takımımız, bu adamlar fazla ileri görüşlü değiller, basit sığ görüşlü insanlar, yani toplumun fakir kesimi, okumamış kesi­mi sana tâbi oluyor diyor. Toplumun ileri gelenleri senin bize bir üstün tarafın da yok, senin bize üstün tarafın yok. Sana uyanlar da ayak takı­mı, biz sana nasıl uyalım? Biz sizi yalanlayanlardan zannediyoruz, öy­le biliyoruz diyorlar.

Muhterem okuyucu! Tarih boyunca Peygamberlerin verdiği mücade­le, şu insanlar arasında eşitliği sağlamaktır.: “Allah katında herkes eşittir.” Onun içindir ki Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) indirilen ilk âyetlerden biri de “Yaratan Rabbinin adıyla oku” dedikten sonra “O Allah insanı Alak’dan yarattı” yani meninin ana rahmine tutulmuş şek­line “Alak” deniyor. Ondan yarattı. Bununla şu mesajı veriyor. Allah (c.c.) insanlara. Hepimiz, işçiniz, iş vereniniz, o gün için köle var. Köle simsiyah Bilal-i Habeşi ile servet sahibi ve ?.ynı zamanda Mekke dev­letinin yöneticilerinden olan Ebu Cehil’in kaynağı aynı yer, ana rahmine düşmüş bir meniden meydana gelmiştir.

Öyle ise birbirinize hava atmaya, birbirinize üstünlük taslamaya gerek yok diyor. İlk nazil olan âyet-i kerime Nuh (a.s.)’un da kavmi öy­le diyor, senin yanındakiler ayak takımı insanlar, biz onlarla bir araya – gelemeyiz.[36]

28- (Nuh): “Kavmim, Ya ben Rabbimden bir beyyine üze­rine isem ve katından bir rahmeti bana vermiş de bu size gizli kalmışsa? Söyleyin. (Ne olur sizin haliniz?) Siz onu istemediğiniz halde biz sizi zorlayacakmıyız?” dedi.

Nuh (a.s.) diyor ki: “Ey benim kavmim, milletim, ne diyorsunuz? Ben Allah katından bir beyyine ile bulunsam, Allah katından benim elimde bir delil olsa “ki Peygamberliktir bu” ve Allah kendi katından bana rahmet verse ve bundan da sizin haberiniz olmasa yani gözleriniz görmüyor bu Allah’ın rahmetini, Allah’ın bana olan vahyini, Peygamber­liğini görmüyorsunuz? Siz istemedikçe ben sizi Ona zorlarmıyım” diyor. Ben sizi bana tâbi olmaya zorlamam diyor, bize de diyor Allah (c.c.)- (Nuh’a (a.s.) söylenendir.)

“Bana bir Peygamberlik verilmişse size duyuruyorum. Ama bu Peygamberliğimi kabul etme konusunda sizi zorlamıyorum” diyor. Ba­kara sûresinin tefsirinde geçmişti. Allah (c.c.) bize “Doğru yol ile eğri yol birbirinden ayrılmıştır. Dinde zorlama yoktur” diyor[37] Allah(cc).

Bir insanın başına tabancayı dayayıp da “iman et” demek dinen ya­saktır. Çünkü iman gönül ile olan birşeydir. Zorla sevgi olmaz, zorla da inanç olmaz. Zorla inançsızlık ta olmaz. Onun için Allah (c.c.) imani konularda zorlamayın. Allah (c.c.) ayeti doğrultusunda zorlamamamız istenmektedir. Nuh (a.s.) aynısını söylemiştir. ” Siz iman etmedikçe ben sizi zorlar mıyım “diyor onlara.[38]

29- “Ey benim kavmim, bu (tebliğime) karşılık sizden hiçbir mal istemiyorum. Benim mükafatım Allah’a aittir. Ben iman edenleri (fakirler) kovamam. Şüphesiz onlar Rab-lerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”

Ey kavmim, ey milletim benim bu Peygamberliğimin karşısında siz­den mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah katındadır. Ben ücretimi Allah (c.c.)’tan alırım. Bunun karşılığında malda istemiyorum sizden. Bu söz bütün Peygamberlerin söylediği sözdür. Birçok yerde Allah (c.c.) Peygamberlerin hayatını bize verirken İbrahim (a.s.) diyor ki: “Bunun karşılığında ücret istemiyorum” Musa (a.s.) diyor ki: “Bunun karşılığında ücret istemiyorum. Salih (a.s.) aynı şekilde söylüyor.

Kur’ân-ı Kerîm’de çokça vurgulanmış, her Peygamberin hayatında bu söz özellikle vurgulanıyor. Öyle ise günümüzde de Müslümanların üzerine düşen bir görev var. İslâm’ı tebliğ neticesinde o tebliğini para­ya tebdil etmesin, maddi çıkara tebdil etmesin, herkes geçimini kendi bileğinin, kendi alnının teri ile kazanmaya çalışsın vede İslâmî, hizme­tini geçim vasıtası olarak yapmamaya çalışsın. Bütün Peygamberlere iman ediyor, onların yolundan gidiyoruz. Öyle ise bu insanlara tebliğin karşılığında insanlardan para alınmamalıdır. Şahsi olarak para alınma­malıdır.

Ben o iman edenleri yanımdan kovamam, şehrin ileri gelenleri di-yorlarki Nuh (a.s.)’a: “Bak biz senin yanına gelmek istiyoruz, ama şu ayak takımı insanlar sana iman etmişler, onlarla biz aynı yerde otura-mayız. Onları yanından kovarsan biz de senin yanına geliriz, sana da iman edebiliriz.” Ümitte veriyorlar ama Nuh (a.s.) diyor ki ben onları yanımdan kovamam.

Onlar Rablerine kavuşacaklar, iman etmişler. Rabbim’in yolundan giden bir insanı ben nasıl yanımdan kovabilirim? Ben sizi cahil bir ka­vim olarak görüyorum, sözleriniz cehaletinizin söylettiği sözlerdir di­yor Nuh (a.s.).

Bize tarih kitaplarında okuturlar. Hindistan’ı tanıtırlarken, Hind din­lerinde insanlar üç gruba ayrılırlar.

1- Brahmanlar, (kimse brahman ola­maz)

2- Ordu takımı

3- çiftçilikle meşgul olanlar. (Bunlar böyle doğar­lar, böyle ölürler. Yani çiftçi takımından bir adam yönetime geçemez yönetimdeki bir adam da brahman olamaz) diye tarih kitaplarında okut­muşlardı. İnsanın olduğu yerde bu vardır, İnsanlar arasındaki ayırım in­sanların olduğu yerde vardır. Bunu ortadan kaldırabilecek yegane şe; bütün insanların bir Allah tarafından yaratıldığını ve bu yaratılışta her kesin eşit olduğunu kabul eden bir dine girmekle mümkündür.

  1. asır oldu, Peygamber Efendimiz geleliden bu yana 1400 sent geçti ama dünyanın en medeni milleti Amerika’da beyaz insan, siyal insan kavgası hâlâ devam ediyor. İsrail de, (ki İsrail Yahudi olan zen çileri kendi ülkesine çekti) zencileri Telaviv’deki Havraya almıyor. Irkı nız ayrı diyor, “Biz beni İsrailiz, siz Beni İsrailden değilsiniz” diyor Yahudi dinine girmişsiniz kabul de, beni İsrailden olmadığınız için si: Telaviv’deki şu havraya girmeyeceksiniz. Sizin için ayrı havra yapaca ğız dediler ve yaptılar. Ve onlar yürüyüş yapmıştı. Televizyonda gös termişti, niye ayırım yapıyorsunuz diye.

Bizde ise bindörtyüz seneden beri müezzinlerimiz iç ezanı okuma dan önce “Pirimiz,efendimiz,üstadırnız Bilal-i Habeşi’nin ruhuna” diye rek, fatiha okuyorlar. Eti kemiğine yapışmış Habeşli bir zenci ve ayr zamanda köle olan Bilal-i Habeş Müslüman olunca Hz. Ebu Beki (r.a.) satın almış kâfirin elinden, “hürsün bundan sonra” demiş ve H; Ebu Bekir’le yanyana oturmuşlar, beraber cenge gitmişler berabe mescidde namaz kılmışlar, beraber kitap okumuşlar, berabe Peygamber (s.a.v.)’in biri sağ tarafına, biri sol tarafına oturmuş. Güni müzde bir işçi adam filan adamın yanına varsın da koltuğuna otursur mümkün değil. Benim dinim Bilal-i Habeşiyi bütün İslâm’a efendi kabı etmiştir.

Burada da “Ben kovamam, Allah’a inanmış insanlar sizden yücedir. Onun için ben bu gariban takımını, ben bu ayak takımı diyebildiğiniz bu insanları yanımdan kovamam” diyor.

Dünyanın her tarafında insan ayırımı vardır. Türkiye’de de vardır. Bazı insanların toplandıkları yere bir başkasının girmesi yasak belirli yerler, eğlence yerleri vardır, Efendim çalıştığı yeri vardır, yattığı yeri vardır. Mahallesine giremezsin, çalıştığı yere giremezsin, eğlendiği ye­re de giremezsiniz. Her yerde vardır bu. İslâm’ın hâkim olmadığı her yerde vardır bu durum. Kıyamete kadar da olacaktır.

Yani bundan bin sene sonra insanlar şöyle medenî oldular, böyle medenî oldular, mümkün değil. İnsanın yaşı, insanın senesi ne kadar ileriye giderse gitsin bencilliği doğuştan geliyor, beraberinde hasetliği -de, fesatlığı da geliyor. Ama bunlar eğitimle düzeltilebiliyor. Hangi eği­timle? İnsanların icad ettiği bir eğitimle değil. O bencillik meydana ge­tirir.

Allah’ın (c.c.) koyduğu bir eğitim vardır ki, o eğitim öğrenmekle ol­maz, iman etmekle olur. O eğitimde iman ile oluyor. Meselâ hepimiz okuduk okullarda, bu eğitime inanarak okumadık, iman ederek okuma­dık. Okumamız gerektiğini kabul ettik ve okuduk. İslâmda eğitim öyle değil. Okuduğun şeye iman da şart. İman ediyorsun, gönlünde bunu in­kâr edersen gavur oluvereceksin inancı vardır. Böyle bir eğitimden ge­çiyor ve o insan Allah katında en değerli kimse, Allah’ın emirlerine ve yasaklarına en fazla riayet edendir.[39]

30- “Ey kavmim, eğer onları kovarsam bana Allah’dan başka kim yardım eder? Siz hiç düşünmezmisiniz?[40]

31- Ben size: “Allah’ın hazineleri yanmadadır” demiyo­rum. Ben gaybı bilmem. “Ben Melek’im” demiyorum. “Göz­lerinizin hor gördüğü kişilere Allah hiçbir hayır vermez” demiyorum. Onların nefislerinde olanı en iyi Allah bilir. (Eğer onları kovarsam) o takdirde ben zalimlerden olurum.”

Düşünmez misiniz bana kim yardım eder? Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Şimdi Peygamberler insanlara şöyle birşey de vaadetmiyorlar. “Ey ahali benim yanıma gelirseniz zengin olacaksınız, şu kadar mal kazanacaksınız” demiyor Peygamberler. Eğer böyle bir­şey olmuş olsaydı, yani Peygambere iman eden adam ev dolusu altına sahip olacak diye Allah bir kaide koysaydı, zengin takımının hepsi en önde giderdi. Böyle birşey yok.

Peygamberler bize söylüyor bunu, bütün Peygamberlerin müştere­ken söylediklerinden biri de bu. “Ey kavmim, size. Allah’ın hazineleri yanımdadır” demiyorum. Yani gelirseniz size para dağıtacağım, mal dağıtacağım, mülk dağıtacağım demiyorum. “Ben gaybı da bilmiyorum.” Yani hanginiz iyidir, hanginiz kötüdür, sonu iyi olacak, sonu kötü ola­cak bunu da bilmiyorum. “Ben meleğim de demiyorum.” “Hani sen de bizim gibi bir insansın” diyorlar. O da diyor ki: “Doğru, ben melek deği­lim” diyor. “Hani sizin gözleriniz hakir bir şekilde bakmıştı o adamlara, o ayak takımı dediğiniz ama bana iman edenler var ya Allah katında onların makamı iyi değildir de diyemem,”

“Allah onlara hayır vermez de diyemem. Allah onların nefislerinde taşıdıklarını bilir. Eğer bu sözleri söylersem yani bu ayak takımının Müslüman olmalarından fayda gelmez dersem o zaman ben zalimler­den olurum” diyor Nuh (a.s.). Yani bu ayak takımı dediği insanlar Rab-bine inanmış insanlardır ve yücedirler, sizden değerlidirler. İman etme­diğiniz takdirde, ama iman edecek olursanız siz de onlar gibi Müslüman kardeş olursunuz.[41]

32- Dediler ki: “Ey Nuh, sen bizimle mücadele ettin, mü­cadelemizi de çoğalttın. Eğer sen doğrulardan isen haydi bize vadettiğin azabı getir.”

Devletin ileri gelenleri dedilerki: “Bizimle çok uğraştın, bizi Allah’ın azabı ile korkutuyorsun ya hadi varsa getir bize, Allah’tan azâb varsa bize getir” diyorlar. Doğru söylüyorsan hadi getir diyorlar. Bu sözler günümüzde de söyleniyor.

Daha önce de geçmişti. Cemaatimden biri sormuştu, “Bizim daire­de biri var Allah’a inanmıyor, ateistim diyor. Ben de böyle deme çarpı­lırsın dedim, o da varsa çarpsın dedi. Hocam ne yapayım” diyor. Dedim ki bu eskiden beri söylenir, aynı söz.

Burda da diyorlar ki; Allah’ın azabı çarpsın bizi diyorlar. Yani bu söz yeni değil, küfür takımı da, ateist takımı da, kâfir takımı da şeytan­dan bu yana ve de Adem (a.s.) den bu yana, onların da bir mantığı ge­lişmiştir. Bu konuda kitaplar vardır. İmansızlık mantığım geliştirmişler o konuda kitaplar da yazılmıştır.

Bunlara Mevlana hazretleri diyorki: “Pirim sen sineğe benzersin” Sinek aslanın başına konmuş, hani nerede, aslan göremiyorum, eğer pençesi varsa, güçlü dişleri varsa karşıma çıksın diyormuş. Mevlana diyor ki: “Sen sinekliğine bakmadan aslana meydan okuyorsun, arslan-dan korkmak bile bir yiğitliktir. Aslandan ceylanlar korkar, çünkü cey­lanlar arslanın gücünü bilir. Sen ondan da mahrumsun yani arslanın bil­gisinden de mahrumsun. Korkmamak cesaret değildir.”

Hani iki yaşındaki çocuğunuz eline annesinin milini alıyor, elektrik prizine sokmaya çalışıyor. Siz hemen koşuyorsunuz ve çocuğu oradan çekiyorsunuz. Şimdi çocuğunuz elektrik prizine mili soktuğunda cesur mu ?, değil. Cehaletinden yapar bunu, bilmediğinden yapar. Peki siz elektriğe o mili sokmadığınızdan dolayı korkak mısınız, hayır. Tedbirli­siniz siz, yani birinin cesareti cesurluğundan, yiğitliğinden değil, bilgi­sizliğinden kaynaklanır. Onun için geçmiş ecdadımız “cahil cesur olur” diyor.

Allah’tan korkmak için bilgi gerekiyor. “Allah’tan bilgisi olan alimler korkar.”[42] O’nun sıfatlarını bilenler, O’nun gücünü, ilmini bi­lenler O’ndan çekinirler, O’na karşı gelmekten haya ederler. Bu adam söylüyorsa, sineğin aslandan korkmayışı gibi bir cesaretle, cehaletini göstermiş oluyor. Ve Nuh (a.s.) devam ediyor.[43]

33- Dedi ki: “Onu size ancak Allah dilerse getirir. Siz engel olamazsınız.”[44]

34- “Eğer Allah sizi azdırmak istemişse ben size nasihat etsemde nasihatim size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.”

Eğer Allah sizi azdırmayı murad ederse, benim size olan nasihatim size fayda vermez. Size iğva, etmesi azdırması, sizin azgınlığı isteme­nizden kaynaklanıyor. Allah (c.c.) onların kendileri azınca, kötülüğe doğru meyi edince Allah ta onların kalbim meylettiriverdi diyor.

İnsanlar azgınlığı isteyince Allah da onlara onu veriyor. Birisi düz­günlüğü istiyor, imam istiyor Allah (c.c.)’da ona veriyor. “Siz isteyip, Allah ta azgınlığı size verecek olursa, benim nasihatim size fayda ver­mez” diyor. Nuh (a.s.) hakkında hepimizin az çok bilgisi vardır. Çünkü Nuh (a.s.) ile ilgili bilgi bütün dünya edebiyatına geçmişti. Tevrat’ta, İncil’de vardır. Kur’aıı’da da var. Bunlarda olması sebebiyle dünyada Nuh’u (a.s.) tanımayan yoktur. Nuh (a.s.)’ın gemisini duymayan yok­tur. Allah (c.c.) bu olayın en doğrusunu Kur’an’da vermiştir. Gemiye binerken besmele çekilmesi emrediliyor ve Nuh (a.s.) bunu söyleyip ge­miye atlıyor. Gemiye bindiğinde de “Bizi kurtaran Allah’a hamd olsun” diyor.

Yani dilimizdeki kelimeler yeni değil, Nuh (a.s.)’dan bugüne kadar Peygamberlerin söylediği sözdür. Biz de bunları söylemeye devam edelim.[45]

35- Yoksa onlar “Bunu kendisi uydurdu” mu diyorlar? Deki: “Eğer onu ben uydurmuşsam günahım benim üzerimedir. Ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”

Suçluluk psikolojisi ile Peygamber Efendimiz’i hikaye uydurmakla suçluyorlar. Kendileri yaian soylemekden çekinmedikleri için, Peygamber Efendimizi de kendileri gibi görerek Nuh (a.s.) hakkında hikaye uydurduğunu iddia ediyorlar.

Efendimiz de “Eğer uydurmuşsam günahım benim üzerimedi’r” di­yerek kâfirlere karşı sorumlu olmadığını, Allah’a karşı sorumlu olduğu­nu ifade ediyor[46]

36- Nuh’a vahyedildi “İman edenlerin dışında kavmin­den kimse iman etmeyecek. O halde onların yaptıklarından

dolayı üzülme.

Bizler kimlerin iman edip, kimlerin iman etmeyeceğini bilemeyiz. Biz herkese İslamı tebliğ etmekle görevliyiz.

Burada Allah (c.c.) Hz. Nuh’a burada görevinin bittiğini, bundan sonra bu azgınlardan iman edecek kimse kalmadığını ifade ediyor ve iman etmeyenler için veya “ben görevimi iyi yapamadım” gibi bir halle üzülme diye Nuh’u teselli ediyor.

Burada “üzülme” denilen bir Peygamberdir. Bugün bizler her türlü hizmeti yaptıktan sonra yinede üzülmeliyiz, tasalanmalıyız. Çünkü biz­ler Allah’ın bize verdiği mal, can, akıl, makam, rütbe, unvan gibi güçle­rimizi tam olarak kullanmış değiliz. Birini kullansak öbürünü kullanamı­yoruz.[47]

37- “Gözlerimizin önünde ve vahyimizle gemiyi yap. Zul­medenler hakkında bana birşey söyleme (yardım isteme) çünkü onlar suda boğulacaklar.”

Çocukluğumuzda terzilerin piri İdris (a.s.), gemicilerin piri Nuh (a.s.), demircilerin piri Davud (a.s.) diye her mesleğin mucidinin bir Peygamber olduğu öğretilmişti.

Buradanda anlıyoruzki “hukukumuz vahye dayandığı gibi, sanayimizinde temeli vahye dayanmaktadır.”

Rabbimiz bir tarafda Nuh (a.s.)’a toplum düzeni için âyetler vahyederken öbür tarafda bir geminin yapımı içinde vahyediyor.[48]

38- (Nuh) gemiyi yapıyor. Kavminin ileri gelenleri ona her uğrayışında onunla alay ediyordu. (Nuh onlara) dedi ki: “Eğer siz benimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi bizde sizinle alay ederiz,”

Bizler ateşin içinde İbrahim (a.s.)’a gülistanı yaratan, suyun içinde firavun’a ateşi tattıran, hapishaneden Yusuf için devlete kapı açan, sa­raydan Nemrut için Cehenneme kapı açan, karada gemiyi yüzdüren Al­lah’a iman eder ve çağımız kâfirlerine karşı moral buluruz.

“Karada gemi yüzer mi” diyerek alay ediyorlardı. Ama Allah yerden ve gökden indirdiği sularla gemiyi yüzdürdü.[49]

39- Artık kendisini rüsvay edecek azabın kime geleceğini, daimi azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.[50]

40- Nihayet emrimiz gelip tandırda kaynayınca dedik ki: “Her birinden ikişer çift ve aileni ve iman edenleri yükle. Ancak aleyhinizde bulunanlar hariç. Onunla birlikte çok az kişi iman etmişti.

Rabbimiz dilerse sular “tolu” olur. Dilerse “kar” olur. Dilerse yer­den sular fışkırır, dilerse ateşler lavlar fışkırır.

Dilerse ateş yanan fırından sular fışkırır. Onun yardımı hiç hesap edilmedik yerden geliverir. Gemiye iman edenler alınır. İman etmeyen evladından olsada o uzakdır. En uzak olanlar iman edince en yakınlar­dan olurlar.

Herşeyden bir erkek ve bir dişi alındığı haberi daha ziyade denizde uzun müddet yaşayamayan hayvanları içermektedir. Çevrenin, hayvanların ve çevredeki dengenin korunmasında örneklerimiz ve Önderleri­miz Peygamberlerimizdir.

“Aileni ve iman edenleri gemiye yükle” ifadesinden ailede iman edenlerin dışında başka iman edenlerin de olduğunu ve insanlık ailesi­nin onlarında devamı olduğunu haber veriyor.[51]

41- (Nuh) dedi ki: “Binin onun içine. Onun yüzmeside, demir atmasıda Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim bağış­layandır, esirgeyendir.”

İnsanı yaratan Allah, Ağacı, suyu yaratan Allah. Ağaçtan gemi yapmayı düşünen aklı yaratan Allah, suya kaldırmayı veren, hacmi ve özgül ağırlığını ve oranlan yaratan Allah olunca geminin denizde yüz­mesi de,demir atması da Allah’ın adıyla olur. Gemici “Bismillahirrahmanirrahiym” diyerek yüzdürür ve durdurur. Gemide Allah’ın koyduğu tabiat kanunlarına göre hareket ettiği için onun adıyla hareket etmiş olur.[52]

42- O (gemi) dağlar gibi dalgalar arasında yüzerken Nuh (a.s.) bir kenara çekilmiş olan oğluna (Kenan’a) seslendi: “Oğulcuğum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle bera­ber olma.”

Baba yüreği oğlunun boğulmasına gönlü razı değil. Kâfirlerle bera­ber olursa bu dünyada suda boğulacak, ahirette de ateşte yanacak. Onun için “kâfirlerle birlikte olma” diyor. Bizde çocuklarımızın kâfirlerle beraber olmaması için gayret göste­relim.[53]

43- (Oğlu) dedi ki: “Ben dağa sığınırım. O beni sudan korur.” (Nuh’da) dedi ki: “Bugün (Allah’ın rahmet ettiklerinden başka, Allah’ın emrinden koruyacak, korunmuş kimseler yoktur.” ikisinin arasına bir dalga girdi ve o bo­ğulanlardan oldu.

Teknolojinin zirvesinde olan devletler saatta 300 kilometre hızla esen rüzgarda teknolojileriyle beraber Allaaaaah diye bağırıyorlar. Allah’ın emri gelince kurtuluş yok.[54]

44- “Ey yeryüzü suyunu yut, ey gökyüzü suyunu tut” denildi su kesilde ve iş olup bitti. Gemi, Cudi üzerinde dur­du. Zalimler topluluğunada “uzak olsunlar” denildi (ve helak edildi).

Nuh tufanının bölgeselini yoksa evrensel mi olduğu konusunda ayet ve hadislerden kesin bir delil yok. Hedef imansızları cezalandırmak ol­duğuna göre onlarda Hz. Nuh’un kavmi olduğuna göre bölgesel olduğu anlaşılabilir.

Her ırkdan insanların tufan olayını bilmesi evrensel olduğuna işaret etmez. Bu bilgi bütün insanların Hz. Nuh ailesi ve ona iman edenler­den türediğini gösterir.[55]

45- Nuh Rabbine seslendi ve dedi ki: “Rabbim, şüphesiz oğlum benim ailemdendir. Şüphesiz senin va’din hakdır, ve sen Hâkimlerin Hâkimisin.”

Baba yüreği dedik. Canından, kanından bir parça ciğerparesi için Rabbine yalvarıyor ama o konuda da doğru davranışın nasıl olacağını Rabbimiz Nuh (a.s.)’m şahsında bize öğretiyor.[56]

46- (Allah) dedi ki: “Ey Nuh, o senin ailenden değildir. O yaramaz bir işdir. O halde hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmayasin diye sana ben öğüt veriyorum.”

İman bağı kan bağınm önüne geçer. Biz İranlı Selmanı Farisiye rah­met okurken Efendimizin amcası Ebu Leheb’e “tebbet” okuyoruz.Bedir harbinde baba oğulla, kardeş kardeşle karşı karşıya gelmiş­tir.

İbrahim (a.s.) babasıyla karşı karşıya gelmiştir. O Peygamberler bizim örnek ve önderlerimiz olduğuna göre dostlarımızı belirlerken kan grubuna göre değil, iman grubuna göre belirleyeceğiz.

“Olur mu insan ciğerparesini bırakır mı?” denebilir. Ama bizler, çü­rüyen dişlerimizi bizi acı içinde kıvrandırmasın diye çekip atıyoruz. Kanserli organımız, diğer organımıza da geçmesin diye kesip atıyoruz.

İşte imansız kişide diğerlerinin ebediyen yanmasına sebep olaca­ğından ayırmak uzaklaştırmak karantina altına alıp ıslahına çalışmak gerek.

O salih olmayan bir amel, yaramaz bir iş olmuş. Yani babasının ve Peygamberinin tebliği onda tutmamış. Kâfirlerin kalıbına göre dökül­müş.[57]

47- (Nuh) dedi ki: “Rabbim, hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekden sana sığınırım. Eğer sen beni bağış­lamaz ve esirgemezsen ben kayba uğrayanlardan olurum.”

Peygamber kendi oğlunu Cehennemin ateşinden kurtaramazsa hiç­bir veli, hiçbir kâfiri, hiçbir zaman ateşten kurtaramaz.

Kâfir olan oğlu için dua eden Peygamber uyarılıyor. Ve o Peygamber de Rabbinden bağışlanma istiyor ve tevbe ediyor. Günümüzde nice kâfirleri Cennetlik yapmaya kalkışan küstahlar gördük.[58]

48- Denildi ki: “Ey Nuh, sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Seninle beraber olmayan diğer) ümmetleride yararlandıraca­ğız. Sonra bizden acıklı bir azap onlara dokunacaktır.

Nuh (a.s.) ve ona iman edenlerin nesli bereketli olarak çoğalırken yolunu şaşıranlar, sapanlar olmuş. Onlarada bu dünyada Allah ni’metler vermiş. Bugünkü kâfirlere verdiği gibi. Ama ahirette acıklı azabı tadacaklardır.[59]

49- İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce bunları sende, kavminde bilmiyordun. Sabret. Şüphesiz sonuç müttekilerindir.

Nuh tufanı hakkında kısaca birşey biliniyordu. O da suların çoğalıp insanların gemiyle kurtulduğu kulakdan kulağa geliyordu, ama bunun bir iman-küfür çatışması sonunda olduğu ve iman edenlerin kazandığı şeklinde değildi.

Ayet bizlere müjdeyi veriyor. Kâfirin sayısı, ekonomisi, siyaseti, si­lahı ne kadar güçlü olursa olsun sonuç müttakilerindir.

Hûd sûresinin 50. âyet-i kerimesi, bu sûreye bu ismi verdiren bö­lümdür. Bu bölümde Hûd (a.s.)’dan bahsedildiği için “Hûd” sûresi ismi verilmiştir. Ayrıca Hûd (a.s.)la ilgili olarak “El Araf ” sûresinde, “Eş Şuara” sûresinde, “El Ahkaf ” sûresinde ve diğer sûrelerde de bahse­dilmektedir. Nuh (a.s.)’dan sonra Hûd (a.s.)’m kıssasına geçiyor. Al­lah (c.c.) bu kıssaları o günün Mekkeli müşriklerine anlatışının sebebi ile bugünün müşriklerine anlatışının sebebi aynıdır.

Müşriklerin karakterleri değişmiyor. Kabilden beri devam eden ve­ya şeytanla başlayan, Kabil ile devam eden Ad, Semud kavmiyle süre gelen ve günümüze kadar gelen müşriklerin mantığı, karakteri, konuş­ma tarzları, dilleri hepsi birbirine benzerlik arz ediyor.

Onun için Allah (c.c.) o günün Mekke müşriğine, bugünün müşriği-ne hitaben birşeyler anlatırken Nuh (a.s.), Lût (a.s.), Salih (a.s.)’ı bize anlatıveriyor. Müşrikleri anlatırken o müşriklere hitap ediyor. Bu Peygamberleri anlatırken bize hitap ediyor. Çünkü biz bu Peygamber­lere iman etmiş insanız. Ve onların yolundan gitmeyi arzulayan insa­nız.[60]

50- Ad kavminede kardeşleri Hûd’u (Peygamber olarak gönderdik.) O (kavmine) şöyle dedi: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Siz iftira­dan başka birşey yapmıyorsunuz.”

Allah (c.c.) Ad kavmine Hûd Peygamber’i elçi olarak gönderiyor. Ad kavmi şimdiki “Yemenle Aden” arasında veya “Uman” arasında bulunan yerler de yaşamışlar. Âd kavmi diye tarihe kaydedilmiş. İremhrini kuran[61] Yemenle,Uman arasındaki Ahkafa yerle­şen[62] Yüksek tepelerde kaleler kurarak dünyada ebedi ka­lacakmış gibi davranan[63] inkarları sebebiyle, yedi gece sekiz gündüz esen şiddetli rüzgarla helak olan Ad kavmi budur.

“Ad” çok adi, çok eski, çok değersiz manasına da geliyor. Türkçede kullandığımız “Adi” kelimesi de bu kelimeden alınmış derler. Adi keli­mesinin çok eski kalitesiz anlamında kullanıyoruz biz. Arab’ın dilinden bize geçme bu kelime. Âd kavmi zaman içersinde güçlü devlet kurmuş, güçlü binalar yapmışlar, çok ta zulm edici bir toplum imişler ve Hûd (a.s.)’a iman etmemeleri sebebiyle helak olmuşlar gitmişler.

Ancak tarihi kalıntıların bugüne kadar geldiğini tarihçiler yazıyor. O topluma da Allah (c.c.) Hud peygamberi gönderiyor. Her peygamberin dediği gibi ve ilk söylediği gibi ilk ve en önemli şeyi söylüyor peygam­berler. “Gelin Allah’tan başkasına ibadet etmeyin, Ondan başka sizin için bir ilah yoktur. Ey kavmim Allah’a kulluk edin, ondan başka ilah yok yani ondan başka ibadet, itaat edilecek, emrine boyun eğilip, ya­saklarından kaçılacak bir başkası yok” diyor. Diğer Peygamberler de aynı şeyi söylüyorlar. Yani Hz. Adem’den Peygamber (s.a.v.)’e kadar gelen bütün Peygamberlerin söylediği “Ey kavmim Allah’a ibadet ediniz.

Hani genelde teravih namazlarında bazı hocalarımız, birkaç tane Peygamberin hayatını kısaca özetleyen âyet-i kerimeleri çokça okurlar. Hepsinin müştereken söylediği “Allah’tan korkmaları, Allah’a ibadet etmeleri, Allah’a itaat etmeleridir”[64] Burada Hûd (a.s.)’da Âd kavmine aynısını söylüyor.

İbadeti ve ilahı açıklamaya ayrıca girmeyeceğim. Çünkü bugüne ka­dar tefsirimizden anlaşıldığı gibi, hani bu adam ibadetine düşkün deyin­ce, yalnız namaz, hac, oruç, zekat ta inhisar etmiyoruz. Allah’ın bütün emrettiklerini yerine getiren, yasaklarından kaçman kişiye, ibadet eden, çok ibadet eden diyoruz. Yapılan işe de ibadet diyoruz.

Allah’a ibadet edin dedikten sonra sizin için Allah’tan başka ilah yoktur. Yani bir emrine boyun eğilecek, yasaklarından kaçınacak başka biri yoktur diyor. Biz de bu “Lâilâheillallah Muhammedenrasûlüllah” kclime-i tayyibesinde, Allah’tan başka ibadete layık olan birinin olma­dığım, ancak ve ancak Yaratanın, Yaşatanın ve Yönetenin O olduğunu itiraf ediyoruz. Ezan-ı Muhammedi ile de ilan ediyoruz. Her Peygamberin birinci derecede söylediği bu “Ey kavmim Allah’a ibadet ediniz” İkincisi çok önemli Nuh (a.s.)’da da geçmişti.[65]

51- “Ey kavmim, ben buna karşılık sizden ücret istemi­yorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Hala akıllan mayacakmısınz?”

  1. âyet-i kerime’de “Ücret istemediğini ifade ediyor.” Hani bir top­lumun karşısına geçseniz, bir şeyler anlatmaya çıksanız. Mesela Sul­tan Ahmet’e doğru gidiyorsunuz. Bir adam orta yerde sandalyenin üze­rine çıkmış birşeyler söylüyor ve etrafında da onbeş yirmi tane adam çevrelemiş onu dinliyor. Hatırımıza hemen leke çıkarıcı bir ilaç mı satıyor?. Yeni çıkmış bir ilacı bize satmaya mı çalışıyor?. Yani mutlak su­rette para ile ilgili birşey aklımıza gelir.

Bu yalnız bizim hatırımıza değil bundan binlerce sene öncesi insa­nının hatırına da bu gelmiş. Yani insanlık çıkarcılığı, özellikle imansız kesim çıkarcılığı düşündüğünden birisi Peygamberim diye ortaya çıktı­ğında birisi diğerine bıyık büküyor, acaba ne istiyor diye. Yani Peygamberlik ayağından köşe dönmek istiyor diye kendi hatırlarına ge­leceğini Peygamber biliyor veya Rabbim bildiriyor. Onlara “Allah’a iba­det edin” dedikten sonra o zihinlerindeki şüpheyi gideriyor.

Sakın ha hatırınıza sizden para isteyeceğimi, bir ücret, bir karşılık, beklediğimi sakın hatırınıza getirmeyin, hatırınıza gelmişse onu silin”. Ben de aslında bir ücret istemiyorum aslında ücretsiz iş yok ama be­nim ücretimi ben Allah (c.c.)’den alacağım, siz benim bu İslâmî tebliği­mi ücretimi verecek durumda değilsiniz. Ancak beni Yaratan bunu ve­rir. Ben de ondan isteyeceğim diyor. Hâlâ siz akıllanmadınız mı? Yani yaptığım bu işi Allah rızası için hiç hatırınızdan hayalinizden geçire­mez misiniz, başka birşey düşünemez misiniz. Paradan başka birşey düşünemez misiniz.? Hani özellikle fakir semtinde İstanbul, Ankara şehrinde, Ankara’ya eskiden “Mabedsiz şehir” derlerdi eskiden yazar­lar. Fakat şimdi öyle değil. Hani şehirlere köylerden büyük bir akın başladı diye şikâyetler varya. Ankara’ya gittiğinizde görürsünüz. Yeni kurulan bütün mahallelerde minareler yükselivermiş. İmansızın mantığı buna yetmiyor. Diyor ki: “Bu nasıl olur yahu” Hadi zengin semtler de olsa neyse, fakat bu fakir semtlerde minarelerin yükselmesi. Yani ada­mın havsalası almıyor bunu.

Çünkü adam herşeyi, Mevlana’nın taâbiriyle- öküzün karpuz kabu­ğuna bakışı gibi değerlendirdiğinden, ” bu olmaması lazım” diyor, ama işte vaka yani oluyor. Minare yükselmiş ve tahsisat yok, devlet engel­lemek için gerekeni yapıyor. Sağolsun uyanık, Anadoludan gelen Müslümanlarımız belediyenin arsası üzerine yapıyor, ondan sonra ba-ğınveriyor, camiyi yıkıyorlar filan diye onlar da oy hatırına susuyorlar. Oy hatırına yoksa yıkacaklar temelinden sökecekler, ama oy hatırına seslerini çıkarmıyorlar.[66]

52- “Ey kavmim, Rabbinizden mağfiret isteyin. Sonra ona tevbe edin ki gökyüzünden size bol yağmur göndersin. Kuv­vetinize kuvvet katsın. Suçlular olarak yüz çevirmeyin.”

Yaptıklarınızdan dolayı Allah’a istiğfarda bulunun. Yani bugüne kadar yaptığınız imansızlık Peygamber’e karşı yaptığınız saygısızlık varya Allah (c.c.) affedicidir, afdan ümidinizi kesmeyin. Allah’a istiğfar edin ve yaptıklarınıza tövbe edin, istiğfarla tövbeyi ard arda getirmiştir. Bir­birinin aynı anlamındadır ama ikisi yanyana gelecek olursa;

1- Geçmiş­te yaptığınıza pişmanlık duyun

2- Bir daha yapmamaya karar verin. Bir de yaptıklarınızdan dolayı Allahdan (c.c.) af talebinde bulunun.

Yani bir kötülüğü bırakıyorsunuz bir daha yapmamaya karar veriyor­sunuz, yeterli değil “Ya Rabbi, o bilmeden yaptığım hataen yaptıklarım varya onları da af et” diye istiğfarda bulunun diyor.

Şimdiki Yemen’in oralara Hûd (a.s.) Peygamber olarak görevlendi­rildiği dönemlerde birkaç sene yağmur düşmemiş, kıtlık almış yürümüş insanlar tedirginler ve onlara diyor ki Hûd (a.s.) “Siz Allah’a tövbe edin, O’na yönelin. Şu kendi aranızdan çıkmış insanların kanunları ile bu memleketi yönetmeye kalkmayın. Allah’a ortak koşmayın, yaptığınız kötülüklerden dolayı istiğfarda bulunun da Allah size bolca yağmurları­nı göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın” yani güçlü bir millet idiler onlar. Eğer İslama girecek olursanız kuvvetimize kuvvet katarız sakın suçlu olarak İslamdan yüz çevirmeyin diyor Hud (a.s.) Ad kavmine.

Buradan şunu anlıyoruz biz, kıtlık esnasında Allah’a (c.c.) açılan el­ler yapılan dualar Allah katında kabul görme ihtimali büyük. “Peygam­ber efendimiz (s.a.v.) bizzat kendisi yağmur duasında bulunmuştur ve yağmur duası için çıktığı yerde iki rekat namaz kılmıştır.”

Yani bu âyet-i kerime’yle sabittir yağmur duası, bir de Peygamber Efendimizin (s.a.v.) fiili tatbikatıyla vardır. Birgün Efendimiz Medi­ne’de Mescid-i Nebevi’de hutbe okurken dışardan, çölden gelen bir in­san “Ya Rasulüllah otlar kurudu, koyunlar yavrularını beslemez oldu, insanlar helak oluyor, hayvanlar ölüyor ne olur Rabbim’e dua etseniz” dedi, Sahâbi diyorki (anlatan Ravi); “Peygamber Efendimiz de. ellerini açtı ve şu duayı okudu diyor. (Duayı orada rivayet ediyor hadis kitap­larımız) ve dışarıya çıkmadan yağmur yağmaya başladı. Cuma günü biz namazı kılıp dışarıya çıktığımızda yağmur yağıyordu diyor. İçeri gir­diğimizde hiçbirşey yoktu, dışarıya çıktığımızda yağmur yağmaya baş­lamıştı. Bir hafta devam etti yağmur derken ikinci cuma da yine birisi geldi “Ya Rasulüllah çok fazla oldu” dedi, diyor. Peygamber Efendimiz yine dua etti. “Ya Rabbi yağmuru zarar vermeyeceği yerlere yağdır, üzerimize zarar verecek şekilde yağdırma” diye yine dua etti ve yağ­mur durdu “diyor.[67]

Şimdi İstanbul şehrinde de geçtiğimiz yıllarda eller açılmaya başla­yınca bir kısım imansızlar alay ettiler. “Açın bakayım, Allah yağdıracak mı.? dediler. Ama yağdı.

Bizim Atikali’nin değerli imamı Ahmet Hoca diyor ki: “Hocam, imansız diyorsun. “Gerçekten imansız doğrusu Arapça ifadesi ile imansız ancak elifi biraz çekmek lazım.” “limansız” demek lazım, doğ­rusu o da, hoca diyorki; “imansız deyip geçiyorsun” diyor. Yani kısa kesiyorum, zaten adamların imanı kısa da onun içindir diyorum ben de. Bu imanı kıt adamlar veya imanı olmayan adamlar hem imana karşılar, dine karşılar, hem de bunlar ilme karşılar. Bir kerre şunu bilmeleri la­zım; tarih boyunca yapılan yağmur duaları genelde yağmurun yağması­na sebep olmuş. Haa öyleyse araştırmaları lazım, Batılı dostlarına, ahilerine bunları rapor edecekler: Valla biz de sizin gibi inanmıyoruz, ama ne zaman dua edilse yağmur yağıyor. Öyleyse bunu ilmi yoldan araştırmanızı rica ediyoruz, istirham ediyoruz diye yazsalar daha iyi olur. Daha ilme saygı göstermiş olurlar bu adamlar.

Bir vakıadır, yağıyor ve bunu bizzat kendi gözlerimizle şurada gö­rüyoruz. Ne zamanki, hani ilim, yağmurla ilgili araştırma yapanlar ne diyorlar ve biz de görüyoruz. Yağmur genelde ormanın bol olduğu yere yağıyor, ormanın az olduğu yerde, yeşilliğin az olduğu yerlere yağmur yağmıyor. Niye? Onu çekiyor, ormandaki ağaçlar ve çiçekler bulutları çekiyorlar, onlar boyunlarını büküyorlar, yapraklarım böyle salıveriyor­lar “yağdır mevlam su” diye dua ediyorlar. Bu sefer de Rabbim bulutla­rım o tarafa doğru sevk ediveriyor. Yani onlar da dua ediyorlar, bir va­kıadır oluyor. Orada isteyen var, ihtiyaç hissedenler var ve isteklerini Rabbim’e bildiriyorlar. Mutlaka Rabbim’in koyduğu kanun var o cere­yan ediyor.

Öyle ise biz de kanuna uygun hareket edelim biz de isteyicilerden olahm. Kuşlarla, çiçeklerle, böceklerle Allah (c.c.)’den isteyenlerden olalım. Bu 52. âyet-i kerime’yle sabit ki istiğfar, Allah’a yönelme ve Al­lah (c.c.)’e dua-etme yağmurun yağmasına sebeptir.[68]

53- Dediler ki: “Ey Hûd, sen bize bir mucize getirmedin. Biz senin sözün üzerine ilahlarımızı terketmeyiz ve biz sana iman etmeyiz.”

Biz senin bu sözün üzerine bu ilahlarımızı terk etmeyiz. Bunlardan vazgeçmeyiz, ve sana da iman etmeyiz diyorlar. Delil istiyorlar. Hani günümüzdeki insanların bir kısım imansızların delil istediği gibi. Efendimizden (s.a.v.) de istemişlerdi. Bir âyet-i kerimede geçmişti. “Onunla beraber bir melek olmalı değilmiydi, veya Onun yanında bir hazine olmalı değilmiydi” diyorlar.[69] Aynı şekilde Hûd’un kav­mi aynı şeyi istiyor. Salih’in kavmi de aynı şeyi istiyorlar.

Yani apaçık bilmedikleri, tanımadıkları bir mucize olsun, o mucize ile onlar imana gelsinler. Bunu istiyorlar. Ama Allah (c.c.) öyle muci­zeler verse de onlar iman edici değiller diyor. Çünkü daha Önce Musa (a.s.)’ın mucizesini gözleriyle görenlerden bir kısmı iman etti, ama fira­vun ve onun çıkar çevresi iman etmemekte yine direndiler. İsa (a.s.)’ın mucizesini görenler, birçok imansız, imansızlığında devam etti gitti.

Asıl mucize aslında ( hani evliyalardan keramet aramayalım, ancak keramet haktır kabul edelim.) yine evliyalardan birisi söylemiş. Yahu bizim orada filan evliya uçuyor demişler. O büyük evliya demiş ki: “Ya­hu o sinek olmaya özenmiş. Ama efendim o denizin üzerinde yürüyor. Ee öyle ise o saman çöpü olmaya özenmiş” demiş. Saman çöpü de de­nizin üstünde yüzüyor.

Demiş ki: “Evliyalık adam gibi yürümektir” Adam gibi yürümek. Şu İstanbul şehrinde bir adam elini, dilini, gözünü ve gönlünü haramla kir­letmeden kimsenin şahsiyetiyle, namusuyla, vakarıyla oynamadan yürüyebilmişse bu adam 20. asrın evliyasıdır. Peygamberler de kendi çağlarında kimsenin namusuyla, şahsiyetiyle, vakarıyla oynamıyorlar, ve helal yollardan nziklarını temin ediyorlar. İnsanın insana kul olması­nı önlemek için mücadelelerini veriyorlar. İşte bu onların en büyük mu-cizesidir aslında. Yani insanca yaşamak en büyük fazilettir. İnsanlar da diyorlar ki;[70]

54- “Biz ancak ilahlarımızdan bazısı seni fena çarpmış deriz.” Hûd dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahid tutarım. Şahid olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.”

Hani günümüzde de buna benzer şeyler söylenir. Bazı İslâmî hiz­metlerinden dolayı çok değerli hizmetler verirken içeri alınan bazı arka­daşlarımızdan dengeyi biraz kaçıranlar olmuş. Mesela bedenen sakat-lanmıştır. Beynini zedelemişler. Hapishanedeyken beyni zedelenmiş tanıdığım insanlar vardır. Bunlara yapılan bir sinirsel harp neticesinde. Yani baskı yaparak, çeşitli yol deneyerek bazılarını Bakırköy’e alıp orada tedavi altında birşeyler verilmek suretiyle, bazılarına da kaba kuvvetle bir şeyler yapılıyor, dengesi kaçırılıyor. Ve ondan sonrada di­yorlar ki: “Ya gördün mü bizimkilerin yolundan, izinden gitmedin işte seni çarptı” Kim çarptı, onun avaneleri çarptı diyorlar. Aynı şekilde “bi­zim ilahlarımızdan bir kısmı sana kötü şekilde çarpmış deriz. Başka birşey demeyiz” diyorlar.

Yani bu kadar imkanları, bu kadar kadını, bu kadar parayı, bu kadar gayri meşru işleri terkediyorsun. Oğlum bu delilik, sen delirmişsin di­yorlar. Genelde de Peygamberlere diyorlar. “Sen delisin” diyorlar. Öyle ya hani Peygamber (s.a.v.)’e ” Sen devlet başkanı olmak mı istiyor­sun? buyur. Mekke’nin başına getirelim, efendim zengin güzel kadınlar­la mı evlenmek istiyorsun? buyur Mekke’nin en güzel kadınlarından sa­na bulalım. Zenginlik istiyorsan? en zenginimiz yapalım. Ama Peygamberlikten vazgeç.” diyorlar. Yok bunların hiçbirini kabul etmez­sen, En güzel kadını kabul etmezse, zengin olmayı, kabul etmezse, devlet başkanlığını, kabul etmezse ne olur bu adam? Bu adam delidir diyorlar.

Ama kimin deli, kimin akıllı olduğu zaman içersinde ortaya çıkıyor. Hani âyet-i kerimede tefsiri geçiyor. “Yakında neticeyi siz de görecek­siniz, biz de göreceğiz” diyor.[71] Onlara cevap olarak Rabbim bildiriyor ve gerçekten de bir gün geliyor. Mekke, Efendimiz (s.a.v.) tarafından feth ediliyor. Ebu Cehil Bedir’de geberdiğinden göremedi ama oğlu İkrime gördü. Oğlu güçlü bir komutandı. Müslüman olmamak için şehri terk etti, fakat yoldan dönerek Müslüman oldu. Müslüman olunca çok büyük hizmetler verdi. Onun için bu imansız kesimin çocuk­ları, İkrime gibi, hizmet edecek ümidiyle gayret etmemiz gerekiyor. Yani bunların tamamını bir kalemde silmeyip ümitvar olmamız gerekir.

Hûd (a.s.)’da diyor ki onlara: “Ben Allah’ı şahit kılarım, sizi de şa­hit kılarım ki sizin bu taptıklarınızdan Allah’a ortak koştuklarınızdan ben uzağım” diyor. Bunu hemen hemen bütün Peygamberler ifade edi­yorlar. Hani İbrahim (a.s.)’m örnek olduğunu bize bir âyet-i kerime ha­ber verir. “İbrahim ve Ona iman edenler sizin için örnektir” diyor Allah (c.c).

O Peygamberler müşriklere diyorlar ki: Biz sizden de sizin taptıkla­rınızdan da uzağız, beriyiz” diyorlar.[72] Şimdi İbrâhm’i örnek kabul edenler ki biziz. Biz de çağımızın putlarına vede putperestlerine şunu söyleyeceğiz; “Taptıklarınızdan ve sizden beri-ğiz” yani uzağız. Burada da Lût (a.s.) öyle diyor. “Allah’a ortak koş­tuklarınızdan ben beriyim.” Ben böyle şeyi bir göz açıp kapayıncaya kadar dahi kabul edecek değilim. Allah’tan başka şirk koştuğunuzdan ben beriğim.” Öyle ise hani bizim ilahlarımız sizi çarptı diyorlardı.?[73]

55- “O Allah’dan başka (ortak koştuklarınızdan uza­ğım.) Artak hepiniz bana tuzak kurun, sonra bana hiç göz açtırmayın.”

Peki, hepiniz biraraya gelin bütün planlarınızı, tuzaklarınızı, prog­ramlarınızı, askerlerinizi, herşeyinizi bana uygulayın, sakın mühlet de vermeyin. Türkçe karşılığı “elinizden geleni geri bırakmayın” başka bir­şey değil. Vay bizim ilahımız çarpmış, devlet büyüklerimiz seni perişan edecekmiş, bütün bunları geriye bırakmayın diyor Lut (a.s.). Biz de ay­nısını söylememiz için Allah (c.c.) bize nakl ediyor. Aynen Hud (a.s.)’a iman ediyoruz, onun yolundan yürüyerek aynı şeyleri söylememiz gere­kiyor. “Elinizden geleni geriye bırakmayın” Peki sen kime güveniyor­sun.?[74]

56- Şüphesiz ben, benimde, sizinde Rabbiniz olan Al­lah’a dayandım. Kıpırdayan hiçbir canlı yoktur ki onun alnından tutmuş olmasın. Benim Rabbim doğru bir yol üzere­dir.

Ben Allah’a güvenmişim. O Allahki hem benim, hem de sizin Rab­biniz. Yalnız benim değil, sizi bir ana’dan ve baba’dan dünyaya getiren, size bir damlacık su iken şekil veren, sonra besleyip büyüten, bu gücü ve kuvveti veren Allah (c.c.) varya..! işte o benim de Rabbim. Siz bu ahilerinize, yani putlarınıza, yöneticilerinize sığınıyorsunuz, ona güve­niyorsunuz. Ben de Allah’a güveniyorum.

O Allah (c.c.) ki, kıpırdayan her canlının alnından tutan odur. Bütün yaratıklar onun emrine uymaya mecburdur. “Ve benim Rabbim’in emir ve yasaklan da dosdoğru yol üzerindedir” Emirleri de, yasakları da güzeldir, “Sıratı Müstakim” Rabbimin yoludur. Biz Sıratı Müstakim’i bili­yoruz. Hergün okuduğumuz “Ya Rabbi bize dosdoğru yolunu ver” Sen­den önce geçen Peygamberlerin yolunu ver diye günde beş vakit nama­zımızda kırk defa tekrar ediyoruz.

Zaten Peygamber (s.a.v.) “Bu Hûd sûresi beni kocattı (ihtiyarlattı)” demiş. Bir başka rivayette de hangisi diye sorulduğunda; “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol)” ayetini ifade etmiş.

Günümüzde de “Doğru yoldan gidelim.”, “Allah doğru yoldan ayır­masın” diye ifadeler var. Kim belirleyecek bu yolu? Eğer ben belirleye­cek olsam, içinizde benden akıllı olabilir. Yani akıl akıldan üstündür. Öyle ise bir akıllının emrine, bütün insanları onun emir ve yasaklarına mecbur tutmayalım. Birini derebey yapıp öbürlerini onun kulu ve kölesi yapmayalım.

Allah (c.c.)’ın emir ve yasaklan dünya ve ahiretimiz için en doğru yoldur. Hani Hindistan devlet başkanı 800 milyon kişiyi yönetiyor. Deli bir adam değir bu, ama bu kadar insanı yöneten bu kişi annesi ölünce toprağa gömmüyor, elleriyle yakıyor. Bu yaptığı eğrimi? Onun aklına göre çok doğru. Öbür tarafta yamyam da anasını yiyor. Niye? Anamı ben toprağa verecek kadar zalim değilim. Ben onu kanım da taşıyaca­ğım diyor. Yamyama göre mantıklı bir ifade, diğeri de anam beni besle­yip büyütmüş, devlet başkanlığına kadar da getirmiş. Herşeyin pisini, kirini ateş temizler, anamında kirini, günahlarını ateşle temizlerim. Sonra Ganj nehrinde yıkarım onu diyor. Böylece yakıyor.

Londra Belediye Başkanı da şehri ısıtmak için ölüleri yakıp ısıtalım diyor. Kendine göre mantıklı, ekonomik yönden büyük katkısı olur di­yor. Bütün bunları insana havale edecek olursak bir başkası da başka türlü düşünür.

Rabbimiz bunları insanın mantığına havale etmemiş, bunların yolu­nu göstermiş. Toprağa defnini göstererek en doğru yolu Rabbimiz be­lirler bize. En doğru kanunu Allah koyar. Yoksa insanlar belirleyecek olsa her on senede bir düzeltmek için birinin çıkması gerekir.[75]

57- Eğer yüz çevirirseniz, artık ben kendisiyle gönderil­diğim şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir ve siz ona hiçbir şeyle zarar veremezsi­niz. Şüphesiz Rabbim herşeyi koruyandır.

(Eğer bu adamlar yüz çevirirlerse) Sırat-ı Müstakim’e gelmezlerse, Eğer siz yüz çevirirseniz. Hûd (a.s.) diyor ki: “Ben görevimi yerine ge­tirdim. Size neyi ulaştırmam gerekiyorsa o ulaştırılması gereken şeyi ulaştırdım. Böylece görevimi yerine getirdim.

Allah (c.c.) 57. ayeti’nde, benim üzerime düşen görev Onun size ulaştırmayı istedikleri şeyi size ulaştırmaktır. O görevimi yerine getir­dim. Eğer siz imansızlığınız da devam ederseniz Allah (c.c.) sizin dışı­nızda, sizin yerinize başka bir toplumu getirir. Sizin imansızlığınızın da Allah’a hiçbir zararı olmaz. Hepsi imansız, ateist olsalar da Allah’a za­rar veremezler. Hepsi imanlı olsalar da Allah’a fayda veremezler. Çün­kü kişinin imam kendi lehine, imansızlığı da kendi aleyhinedir. “Hida­yette olanın hidayeti kendi lehine, dalalette olanın sapıklığı da yine kendi aleyhinedir” diyor.[76]

58- Emrimiz geldiğinde Hûd’un ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve onları bü­yük bir azâbtan kurtardık.[77]

59- İşte Ad kavmi, Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler. Onun elçilerine isyan ettiler ve inadçı her zorbanın ardından gittiler.

“Allah’ın âyetlerini yalanlayan Âd kavmi, işte onlar Peygambere is­yan ettiler ve inatkar, zorba yöneticilere uydular” diyor. Yani helaki hak etmelerinin sebebi; Allah’ı inkâr edip, Peygamberlere isyan etme­leri ve Allah’ın kanunlarına karşı kanun icad eden zorba, inatkar yöne­ticilere uymalarından dolayıdır.[78]

60- Onlar bu dünyada da Kıyamet gününde de Ia’nete uğradılar. İyi bilin ki Ad kavmi Rablerini inkâr ettiler. İyi bilin ki Hûd’un kavmi olan Ad’a (Allah’dan) uzaklık vardır.

Yani Âd kavmi Allah’ın rahmetinden çok uzakta kalmışdır diyor. En büyük azap aslında uzaklıktır. Peki Allah bize uzak mı? Hayır. Al­lah bize bizden daha yakın. Hani bir âyet-i kerimede “Kişinin şah da­marından daha yakın olduğunu” Allah (c.c.) bize haber veriyor.[79] “Sensin bize bizden yakın. Görülmezsin hicab nedir?”

Yunus da böyle ifade ediyor.Yani bize bizden yakınsın ama arada bir perde var, biz seni göremiyoruz, diyor.

Allah (c.c.) mü’mine de, kâfire de aynı derecede yakın, ama uzaklı­ğını ifade ediyor. Sevmemek Allah’a uzaklıktır. Bazı eşler aynı ev ve yatakta yatmalarına rağmen sevgi eksikliğinden birbirlerine uzaktırlar ve onlar için bu en büyük azaptır. Bazen de sevgi bağının çok kuvvetli olmasından eşlerin biri burda, biri İngiltere’de olsa dahi birbirlerini de­vamlı mektupla, telefonla v.s. iletişim vasıtalarıyla arayarak birbirlerini mutlu ederler. Hatta düşünceleri birbirleri için olduğundan rüyaları da çok kere aynıdır, tşte bunlar yakındırlar.

Ama bu adam “Allah’tan uzak”, Allah (c.c.)’ın rahmetinden uzak, derken Allah (c.c.) sevgisinden uzak bunlar. Bak burada diyor ya Hûd (a.s.) kavmine “Eğer iman etmezseniz, Allah (c.c.) sizi helak eder, ye­rinize başka bir, iman eden toplum getirir.” Aynı şey bizde de var. Ayeti Kerimede “Kim dininden dönerse Allah o toplumun yerine başka bir toplum getirir.”[80] Yani iman ettirir. O toplum Allah’ı, se­ver, Allah’ta o toplumu sever. Sever kelimesiyle ifade ediyor ya, peki bunları severse ne demektir? Bunların mefhumu, muhalifi, o iman eden­lerden sevgisini kaldırır. İmansızlara en büyük azap aslında Allah’ın sevgisini kaybetmeleridir. Arkasından Cehennem azabı gelecek ama birinci derecede en büyük acı ve elem Allah’ın sevgisini kaybetmektir.

Ahkâf sûresinin 21. âyeti’nde, onların “Ahkâf” denilen yere yerleş­tiklerini, Ad kavminin o gün dünyaca meşhur “İrem” diye bir şehir kur­duklarını Fecr sûresinin 6 ve 7. âyetleri’nde fesatlık, azgınlık yaptıkla­rını fakat İrem şehrini kurduklarını, bazı tefsirler bu şehrin teferruatına

da girer, O gün için dünyanın en ünlü İrem bağları, bahçeleri diye ünlü bir şehrî kurabilmişler. Yüksek tepelere sığınacak köşkler yaptıklarını Şuarâ sûresinin 128. ve 135. âyetleri’nde haber veriyor.

Biz bu dünyayı istiyoruz. Rahatlık ise Ahirettedir. Cennet hayatı istiyoruz ama Ahirette ki Cennete hazırlık olması için bu dünyanın da Cennet olmasını istiyoruz. Bütün Peygamberler de bunu öğretiyor in­sanlara. Hûd (a.s.)dan sonra Allah (c.c.) Salih Peygamberin hayatına geçiveriyor. Hûd (a.s.)’ın kavmi, Nuh (a.s.)’m oğlu helak oluveriyor. Nuh (a.s.); “Ya Rabbi, Oğlum! diyor” Allah’ta; “Ey Nuh, oğlun senin ailenden sayılmaz artık” Madem ki iman etmemiş, senin ailenden sa­yılmaz.

Bunu Mevlânâ şöyle ifade etmiş. Diyor ki: “Dişiniz sizin en değerli organlarmızdandır. Sizin için çok hizmet verir onlar. Allı, kanlı, canlı ol­manıza yardım ederler. Ama birgün gelir dişiniz çürür ağrı yapmaya başlar. Duramayacak hale gelirseniz, o kendinizden olan diş fayda ver­meyecek hale gelince çeker atarsınız. O sizden sayılmaz artık” diyor. Çünkü içine kurt düşmüş onun. Sizin bir organınıza kurt düşünce o ar­tık sizin olmaktan çıkmıştır. Onu çekip atın diyor. Gerçekten de çekip atıyoruz. Dişçiye gidip; yahu bunu ben kırk elli sene taşıdım kıyamam diyemiyoruz. O bize kıymaya başlayıp, sabahlara kadar inlemeler baş­layınca, bu durumda biz ona kıyacağız.

İşte Nuh (a.s.)’ın oğlu, Lût (a.s.)’m hanımı, İbrahim (a.s.)’ın babası böylesine içine imansızlık kurdu girenlerdendir. Bunlar şunu anlatır bi­ze. Mesela: Oğlunun çok iyi olması babaya fayda vermez. Babanın çok salih bir insan olması, imansız oğluna fayda vermez. Rabbim bun­ları anlatarak; “Bak, Peygamber olan babanın oğluna faydası yok. Öyle ise size de “ben müezzin oğlu, müftü çocuğuyum” demenin faydası yok.” Babaları evliya olabilir ama oğlu kâfir olabilir. Tıpkı Nuh (a.s.)’dan kâfir bir oğul meydana gelebildiği gibi.[81]

61- Semud (kavmine) de kardeşleri Salih’i Peygamber olarak gönderdik. Salih şöyle dedi: “Kavmim, Allah’a ibadet ediniz. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Sizi yeryüzünden yaratan ve orada ömür geçirmenizi isteyen O’dur. O’ndan af dileyin. Sonra ona tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim çok yakındır, (duaları) kabul edendir.”

Yukarda Hûd (a.s.)’m kendi kavmine söylediği sözün aynını şimdi de Salih (a.s.), aynısını kendi kavmine söylüyor “Ey kavmim; Allah’tan başkasını ilah edinmeyin, Ondan başka sizin için ilah yoktur. Ne olur Allah’a ibadet ediniz.” “Ey kavmim” kelimesinde şefkat merhamet, yalvarma, yakarma vardır. Ne olur Allah’a ibadet yapınız. Başkalarına değil, sizin için Allah’tan başka ilah yok. Yani Allah’tan başka sizin için kanun koyucu yok. Ne olur başkalarının kanunlarına itaat etmeyi­niz diyor. Hûd (a.s.)’da, Salih (a.s.)’da aynısını söylüyor.

Bir kere mesajda birlik var. Efendimiz’de aynısını söylüyor. Mek­ke’nin insanına ve bize de. Salih, Musa, İbrahim, Adem (a.s.)’da hepsi aynı şeyi söylüyorlar. Birinci derecede bu, ondan sonra söyledikleri ka­vimlerin mantığına göre değişiyor. Hani tüccar bir kavme gönderilen Şuayb (a.s.)’m ziraatla uğraşanlara söyledikleri ayrı, Yusuf (a.s.)’ın hapishanedekilere söyledikleri şey ayrı.

Yani insanlara akılları oranında konuşun sözü varya, insanlara akıl­ları oranında konuşulacaktır. Yoksa adamın anlamadığı bir dilde İslâm’ı anlatmanın bir faydası yok. Burada da Salih Peygamber diyor ki: “Allah (c.c.) sizi topraktan bu hale getirendir.”

Yani Allah’a ibadete, Ondan başkasının kanunlarına uymamaya da­vet ediyorum. Peki, davet ettiğinin sıfatını öğretiyor şimdi. O Allah ki sizi topraktan inşaa etti. Yani topraktan böylesine canlı, kanlı gören duyan, seven birini yaratan Allah (c.c.)’ın kanunu mu güzel olur? Yok­sa kendisi yaratılan ve hiç bir şeyi yaratmaya gücü yetmeyen bir ada­mın kanunu mu daha güzel olur.? Bunun mukayesesini siz yapın.

Allah (c.c.) sizi bu topraktan yarattı ve üzerine de sizi yerleştirdi. Burada imar yapıyor evler kuruyorsunuz. Yine burada yaşıyorsunuz siz. Onun koyduğu kanunlar öylesine güzel ve düzenli ki, öyle ise Onun emir ve yasaklan da aynı derecede düzenli ve güzel. Ona ibadet ve kulluk ediniz. Ondan af talebinde bulununuz. Sonra Ona sığınınız ve tevbe ediniz.

“Benim Rabbim gayet yakındır ve dualara da cevap verendir.” di­yor. Yani icabet edendir. Şimdi genelde Allah (c.c.)’dan uzak yönetici­ler, halkından uzak olurlar. Ta o zamanda öyleydi. Yani Salih Peygamber dönemindeki kâfir yöneticiler halktan uzak olurlardı. O gün­den bugüne kadar ki yöneticiler aynı şekilde halkından uzak olmuşlar­dır. Adam bir kurşun menzili genelde halktan uzak duruyor. Polisler araya girerler, bir kurşun mesafesi kadar boşluk bırakırlar yöneticilerle. Dünyanın her tarafında Amerika’sından, Afrika’sına, Japonya’sından,

Rusya’sına kadar. Her tarafta halktan uzak tutulurlar. Onlara karşı ce­vaptır bu. Benim Rabbim gayet yakındır ve benim Rabbim isteklere ce­vap verendir, diyor. Siz bu yönetici kadrodan istekte bulunuyorsunuz. Cevap aldığınız yok, isteğinizi ulaştırabildiğiniz yok. Adamlar sizin aranızdan çıkmış ama size uzak ve cevap verecek durumda değil. Bazı şeylere cevap vermek istese gücü yetmez. Öyle ise Allah’a ibadet edin, Ona istiğfarda bulunun tevbe edin ve Ona sığının diyor. Salih Peygamber (a.s.).

Bir gazetenin birinde bir itiraz yazılmıştı. Şöyle: “İslâm’i bir toplum­da da devlet başkanı halkın içersinde yaşar ama işte Ömer vurularak öldürüldü, Osman vurularak öldürüldü, Ali vurularak öldürüldü” diyor. Peki bunların vurularak öldürüldüğünü söylüyor da, Ömer’le, Osman zamanında kaç tane vatandaş öldürüldü onu söylemiyor, yok. Bunların zamanında vatandaştan öldürülen yok. Adalet öyle tesis edilmiş ki öl­dürülen insan yok. öyle ise bunlar ne demek istiyorlar.

Bunlar için “Halkın canı ile yöneticinin canı ayrı şeylerdir”. Kendi canı ile insanların canı ayrı şeylerdir. Yani bir tane ateist öleceğine yüz bin tane Müslüman ölsün önemli değil. Bugün İngiliz’in, İsrail’in yaptığı o. Bir tane askeri öldürüldü mü en azından yüz ikiyüz tane çadırda ya­şayan gariban insanları gidip öldürüveriyorlar. Buna Amerika’sı, Avru­pa’sı aferin diyorlar. Birkaç tanesi kınayalım diyor. Amerika’sı yahu fazla kınadık, kızardı kaldı adamlar, kınamayalım diyor. Peki ağam kı­namayalım biz “kınayı” geri aldık diyor.

Bunlar insanlar arasında ayrım yapıyorlar, biz ayırım yapmıyoruz. Hz. Ömer’le, Bilal-i Habeşi’nin kanun karşısında farkı yoktur. Biz öyle birşey isteriz ki devlet başkanı ile çöpçüsünün arasında can farkı olma­sın. Birkaç tane çöpçü öldürüleceğine bir devlet başkanı öldürülsün. Çünkü can olarak aynıdırlar, canın büyüğü küçüğü yoktur.[82]

62- Dediler ki: “Ey Salih, sen bizim aramızda bundan önce ümit beslenen biri idin. Sen bizim atalarımızın taptığına bizim tapmamızı yasakliyormusun? Biz seni bizi kendisi­ne çağırdığın şeyden şüphe içindeyiz, kuşkulanıyoruz.”

Sâlih(as)’ın halkı; “Yahu sen bizim aramızda bu Peygamberlik id­diasından önce ümit veren bir adamdın” Akıllı, basiretli, sağlam iradeli bir adamdın. Yani biz senden, yarın öbür gün başımıza geçer bizi yöne­tir, diğer kabilelere karşı bir üstünlük sağlar diye senin gücüne kuvve­tine, aklına biz hayrandık ve biz sana böyle bir niyet için bakıp duru­yorduk diyorlar.

Ama sen babalarımızın ibadet ettiği şeylerden bizi men etmek isti­yorsun. Yani biz atamızın izinden gideriz, sen bizi atamızın izinden alı­koymak mı istiyorsun? diyorlar. Halbuki biz seni başımıza yönetici olup atalarımızın izinden daha fazla yürütecekken şimdi sen çıktın bizi atamızın izinden alıkoyuyorsun diyorlar. Ve senin bizi davet ettiğin şey varya biz o konuda şüphe içersindeyiz. Yani sen “İslâm, Kitap, Allah’ın emir ve yasaklan” diyorsunya biz şüphe içersindeyiz. Senin peşinden gelmeyiz, biz babalarımızın gittiği yol üzere yolumuza devam ederiz diyorlar.

O gün öyle demişler, bugünün insanı da bundan başka birşey demi­yor. Babası oğluna; “oğlum sen ilk okulda iken bayağı aklı başında bir çocuktun. Okulda hep birincilikle geçiyordun, bu üniversitede neyin ne­si bu İslamcılık?” diyor. Hani burada da Salih(as)’a diyorlar: “Daha ön­ce senden birşeyler bekliyorduk, ümit ediyorduk, ümitlerimizi kırdın oğ­lum sen bizim” diyorlar ya. Aynı şekilde baba oğluna veya kızına diyor.[83]

63- (Salih) Dedi ki: “Ey kavmim, ne dersiniz? Eğer ben Rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve bana bir rahmet vermişde ben de ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım eder? Siz bana zararı artırmaktan başka birşey ya­pamazsınız.”

“Ey kavmim ben Allah’tan gelen bir delil üzere isem ve Allah bana kendi katından bir rahmet vermişse ne diyorsunuz? Eğer ben Allah’a isyan edersem kim bana yardım eder.?” (Ki O Peygamber olarak gö­revlendirilmiş.) Ben de sizin İsteğinizi tutsam, sizin yolunuzdan yürüsem, ne diyorsunuz. Bana yardım edebilirmisiniz. Yani olaya bir de böyle bakın diyor.

Hani bu şuna benzer. Hz. Ali için söylenir: Adamın biri “Ben ahire-te falan inanmam” demiş. Hz. Ali o kadar uğraşmışsa da ikna olmamış. Sonunda Hz. Ali demişki: “Farzet ki ahiret yok” Yani senin mantığın içersinde düşünelim bunu benim şüphem yok da, “Sen farz et ahiret yok. Ben se bu dünyada “ibadet yapıyorum. Ben de öleceğim, sen de. Ne zararım var benim?”, Ee yok demiş zararın.” Zararı işte “üç bardak şa/ap içmedin, eşinden başka gül koklamadın”, bu zararı var yani. Peki demiş: “Ya ahiret varsa”, o zaman “Ben yandım” demiş.

Burada Hz. Ali’nin ki şüphe duymak değil, karşısındakinin şüphe­sinden hareket etmektir. Dediler ya biraz önce, “Senin bizi kendisine davet ettiğin İslâm varya? O konuda biz şüphe içersindeyiz diyor. O da diyor ki: Hadi siz şüphe içerisindesiniz. Ya bu gelenler doğru ise? ki ben şüphe etmiyorum sizin açınızdan söylüyorum, ve ben sizin sözü­nüze uyarak Allah’a isyan edersem bana o zaman kim yardım edebilir. Ve bana zarardan başka bir ziyadelikte de bulunamazsınız. Yani siz bana fayda veremediğiniz gibi ancak zararımı arttırırsınız diyor Salih Peygamber kavmine.

Günümüzdeki insanlara da vereceğimiz cevap aynısıdır. “Efendim İslâm’ın doğruluğu konusunda şüphemiz var?” diyorlar. Bizim o iman­sızların batıl oldukları konusunda şüphemiz yok. Kesinlikle sapıktırlar. Hani bazı imansızlar, hocam bu biraz katı değil mi? diyor. Yani bak biz her fikre saygılıyız. Sizin açınızdan sizin sözünüz doğru. Kendi yaptık­larınızdan, geçen sene söylediklerinizi bugün yalanlayabiliyorsunuz.

Bugün biraz mantıklı olarak “Yahu adam belki haklı” diyebiliyorsunuz. Doğru kendi mantığınız içersinde siz haklısınız. Çünkü akıl akıl­dan üstün, bunu kabul ediyorum. Ama ben kendi aklıma göre hareket etmiyorum ki. “Aklımı yaradan Rabbim Allah, vardır, birdir, şeriki ben­zeri yoktur. Onun doğru dediği doğrudur. Onun yanlış dediği yanlıştır.” Ben buna iman ettikten sonra dünyanın bütün ilim adamları profesörleri bir araya gelecekler. Allah (c.c.)’ın bir tek yasağı için “yok canım öyle şey olmaz bunun ilmi yönden şu faydaları vardır” deseler bile katiyyen inanmam.

Ama bugün bu yasaklan beğenmeyenler var. Mesela faizin faydala­rı konusunda üniversite profesörlerinin hepsini konuşturun, size bireı cilt kitap yazıverir adamlar. Ama yönetim Müslümanların eline ge­çerse, Bu sefer aynı adamlar size onar cilt faizin zararları ile ilgili ki­tap yazıverirler. Yine Salih (a.s.) diyor ki:[84]

64- “Ey kavmim, işte size bir mucize olarak Allah’ın dişi devesi. Onu bırakın Allah’ın yeryüzünde yesin. Sakın ona kötülükle dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”

“Bu sizin için bir ayettir, bir mucizedir. Bu Allah’ın devesi sizin için bir mucizedir. Bırakın onu kendi haline o bu Allah’ın mülkünde istediği gibi yayılsın, onu kötülükle dokunmayın, yoksa çok yakın bir zamanda size kötülük dokunuverir, azap alıverir” diyor.

Şimdi Salih (a.s.)’ın devesiyle ilgili çok şey anlatılır. Tefsirlerimizde ama Rabbim burada “Yalnız bu Allah’ın devesidir, sizin için bir ayettir” demiş, kimse o yöne yönelmemiş. Tefsirlerimizde çok uzun bazen ef­saneye varan hikayeleştirilmiş uzun şeyler anlatılıyor. Genelde meto­dum şu, Kur’an ve Sünnetin bildirmediklerine,yalnız tefsircilerimizin anlattıkları masallara pek riayet etmemek prensibimdir. Ama Kur’an ve de Efendimiz’in sahih hadisi bir olay hakkında bilgi vermişse, isterse mantığıma ters düşsün ben kabul ederim. Derim ki mantığım yanlış al­gılıyor olayı, mantığım yanılıyor. Yoksa sahih hadis, sahih haber yanılmaz.

“Bu Allah’ın bir ayetidir, onu kendi haline bırakın ona kötülükle do­kunmayın” diyor. Bunu şöyle alalım. O tefsir kitaplarında uzunca hikâyeleşmiş şeklini ortadan kaldıracağız. “Salih Peygamberin devesi var, bize de mucize olarak Rabbim bunu verdi. Buna kötü niyetlerle doku­nursanız başınıza bela gelir.” diyor. Buna benzer Allah (c.c); “buna yaklaşmayın” diyor. Adem (a.s.) ve Havva validemize de “Şu ağaca yaklaşmayın, bu ağaca yaklaşırsanız zalimlerden olursunuz” diyor. Pe­ki o ağaç haram bir meyve mi idi? Yok. Rabbim ona yaklaşmayı iste­mediğinden yasak vardı.

Şimdi bazı kitaplarımızda yasakla haram aynı şey derler. Yasak ayrı şey, haram ayrı şey ama genelde haramlar yasaklanmıştır. “Ama her yasak haram değildir. Ama her haram yasaktır.” Ayrıca orada Hz. Adem ile Hz. Havva validemizin yediği meyve haram bir meyve değil, hatta tefsir kitaplarının ifade eltilerine göre o buğdaydır, elmadır, incir­dir derler. Ama hep bahsettikleri yememiz helal olan ni’metlerdir.

Ama Rabbim yasak koymuştur. O ayrı, ama onlar onu yeyince za­lim oldular, yeryüzüne indirildiler. Yemeselerdi Cennette kalacaklar mı idi? yine ineceklerdi, doğru. Yemeselerdi yine ineceklerdi, doğru, niye?

Bakara sûresinde tefsirini yaptık. Meleklere dediki Rabbim: “Yeryü­zünde bir halife yaratacağım” diyor.[85] Yani Hz. Adem’in ya­ratılışı yeryüzüne halife olmak üzeredir. Ama yememiş olsaydı Cennette eğitimini biraz daha fazla tamamlayacaktı diye tefsir edilmiş.

Yani eğitimde biraz eksik olarak indirildi. Ama yine de Rabbine yö­nelerek dua etti, istiğfarda bulundu, dualarının kabul edildiğini, Âyet-i kelimesiyle Allah (c.c.) af edildiklerini haber veriyor.[86] Bu­rada da Salih Peygamber’in devesine kötü niyetle değerlerse azaba uğ­rayacaklarını bildiriyor. Yani bu şuna benziyor: “Oğlum bak şu pim’e değme patlar, siz zaten imansızlığınızla belayı hak ettiniz de pim’inize kendiniz basabilirsiniz.” Bu deveye değerseniz başınıza bela gelir di­yor.[87]

65- Derken onu (deveyi) kestiler. (Salih) dedi ki: “Evle­rinizde üçgün daha yaşayın” İşte bu yalan olmayan bir va’ddır.

Rusya’da veya Amerika’da imansızlar çoğunlukta, orada milyon­larca kişi bir araya gelip deveyi kesmeleri mümkün mü? Hayır, ama Rabbim onların hepsi deveyi boğazladılar diyor. Deveyi boğazlayan bir kişi veya ona yardım eden iki kişi. Diğerlerinin, bunların deveyi boğaz­lamasını onaylamaları o suça iştirak etmelerini gösterir. Onlar deveyi boğazladılar, boğazlamaya katılmayanlar da gönülden “oh iyi oldu” di­ye onayladılar.

Salih Peygamber diyor ki: “Madem ki deveyi kestiniz, evinizde üç gün haydi gönlünüzce yaşayın. Allah’ın vadi mutlaka gelecektir. Al­lah’ın vadinde hiç yalan çıkmaz” diyor. Belanızı bulacaksınız artık bitti. Yani kendi pim’inizi kendiniz çektiniz. Uyarıcı bir Peygamber olarak si­zi uyarmıştım. “Sakın” ha bu deveye dokunmayın” diye sizi uyarmıştım diyor.[88]

66- (Azâb) emrimiz geldiğinde Salih’i ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Şüphe­siz senin Rabbin kuvvetlidir, Azizdir.

67- Zalimleri korkunç bir sayha yakalayiverdi de onlar yurtlarında çöküp kaldılar.[89]

68- Sanki orada hiç yaşamamış gibi. İyi bilin ki Semud kavmi Rablerini inkâr etmişti. İyi bilin ki Semud’a AIlah’dan uzaklık vardır.

Sanki orada hiç yaşamamışlar gibi oldular. Yani evleri, yurtları, sa­rayları, mallan, mülkleri yok oldu da, sanki orada hiç ikamet etmemiş gibi oldular. İyi bilin gözünüzü iyi açın ki o Semûd kavmi Rabbini inkâr etmişti.

Yani bize diyor Rabbim. “Gözünüzü açın, Rabbini inkâr edenlerin akibeti öyle oldu”. Bundan ibret alın ve o kavmi Semûd Rabbinin rah­metinden uzak oldu, Allah’ın sevgisinden muhabbetinden uzaklaştırıl­dı. Yani siz Rabbimin sevgisinden uzaklaşmamak için inkârı değil, imanı tercih edin. İsyanı değil ibadeti tercih edin. Yalnız bu tercihle ye­rinilmeyecek tabii ki. Hani kurtulanlar kim, Salih (as) ve Ona iman edenler ne yapıyordu onlar, o insanların imana gelmesi için canla, başla mücadele veriyorlardı. Bizim de kurtuluşa ermemiz için yalnız iman et­tik deyivermemizle kurtulamayacağımızı ifade ediyor. Ayet-i kerime de “Yalnız iman ettik demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar” diyor.[90]

Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli yerlerine serpiştirilmiş Peygamber­lerin hayatlarımdan birer yönü anlatılıyor.

Bu da bize şunu öğretiyor. Bunlar size hikaye olsun diye anlatılmı­yor. Bakın mesela Salih Peygamberin hayatı burada var, bir başka âyet-i kerimede yine var. Fakat bu sûrelerle farklı’yönleri, Salih (a.s.)’ın bir başka olayı bir başka cevabı anlatılır. Allah’ın (cc) Hepsini bir sûrede ard arda vermeyişinin hikmetlerinden birtanesi, bize Kur’an-ı masal kitabı olarak indirmemiştir. Mesela İbrahim (a.s.) kıssasını baştan sona bir sûrede veriverseydi, biz de Onu ezberieyiverseydik. O zaman siz bunu çocuklarınızı uyutmak için masal kitabı yapardınız, ol­maz.

Çeşitli yerlerde, çeşitli imansızların söyledikleri sözler veya davra­nışlara karşı Peygamberler nasıl tavır almış devamlı hatırlatılıyor. Mesela Kur’ân-ı Kerîmi baştan sona okuyan bir insan Bakara sûresinde Musa (a.s.) kıssasını bir okur. Eğer tekrarlanmayacaksa unutur. Âl-i İmran’da bir başka yönüne dikkat çeker. Tâhâ sûresinde bir başka yö­nüne dikkat çeker. Bir başka sûrede ise bir başka yönüne dikkat çeker.

Kur’an-ı baştan sona okuyorsanız Musa (a.s.) ile, İbrahim (a.s.) ile, Hûd (a.s.)larla vb. beraber olursunuz. Böylece bütün Peygamber­lerle haşir neşir olursunuz ve duruma göre tavır alma taktiğini Öğretir Peygamberler bize. Diyelim ki boks öğrenmek için gidiyorsunuz. Bu­nun diyelim yüz tane oyunu var. Bir günde bütün taktikleri size öğreti­yorlar mı.? Hayır. Bugün şunu, yarın bunu öğreneceksiniz. Hatta oyunların büyük bir kısmını birden öğrense bile diyor ki: “Rakibin 10 senedir maç tecrübesi var.” yani o taktiğin çeşitli yerlerde uygulanabi­lirliğini de denemek gerekiyor. Allah (c.c.) bu Peygamberlerin kâfirlere karşı taktiklerini devamlı bize hatırlatıyor. Burada bir yönüne îbrâhim (a.s.)’ın şahsında bir örneği veriliyor.[91]

69- Elçilerimiz, İbrahim’e müjde ile gelerek “Selam” de­mişlerdi. Ibrahimde onlara “Selam” demişdi. (İbrahim) hiç vakit geçirmeden kızarmış bir buzağı getirdi.

Elçilerimiz yani meleklerimiz İbrahim (a.s.)’a müjde ile geldiler, de­diler ki: “Selam” diyorlar. Buradan şunu anlıyoruz: Selamlaşmak çok eskilere dayanıyor. Sadece Hz. Peygamber Efendimiz’e mahsus bir du­rum (sünnet) değil.

Ayette “Selamla selamlandığınız zaman, ona daha güzel şekilde veya aynı ile selamla karşılık veriniz” buyuruyor.[92] Bu ayet­ten anlaşıldığı gibi Hz. İbrahim (a.s.) zamanında da selamlaşma var. Melekler Hz. İbrahim (a.s.)’a selam verince O da onlara selam veriyor. Bu ayetten hareketle sünnete uygun selam “Selamün aleykümdür’ Sa­dece selam demekte yeterlidir, ama sünnete uygun değildir.

İbrahim (a.s.) denilince hemen akla Halil İbrahim sofrası gelir. Hz. İbıâhime (a.s.) Melekler gelince hemen fazla durmadan pişmiş bir da­nayı getirir, ve misafirperverliğini ortaya koyar. Yani Peygamberler bi­zim her halükârda örneğimiz. Her ne kadar günümüz şartları bu misa­firperverliği ortadan kaldırmaya çalışsa da misafirperverliği bırakma­mak gerekir. Zira biz Peygamberlerin yolcusuyuz.

Türkiye’de son zamanlarda misafirperverliğin ölmesi biz Müslümanlardan kaynaklanıyor. Zira bir hafta önceden hazırlık misafir geldikten sonra da bir hafta temizliği bir misafir için 10-15 gün zahmet çekiliyor. Bu böyle olmaz. Misafire hazırlık değil, evde bulunan ikram edilir. Zaten misafirin hafifi ağın yoktur. Ağır, hafif diye ayırdı mı? Me­sele bitmiş demektir. Herkesi Allah’ın kulu olarak görmek gerekir.

Bir de Hz. Peygamber’ ” iki kişinin yemeği üç kişiye, üç kişinin ye­meği de dört kişiye yeter ” buyurmaktadır. [93]

70- Onların (elçilerin) ellerinin ona (kızarmış buzağıya) ulaşmadığını görünce onlardan hoşlanmadı ve içine bir korku düştü. “Korkma biz Lût kavmine gönderildik” dedi­ler.[94]

71- Hanımı (Sara) ayakta idi. Güldü. Bizde ona (Sara’ya) İshâk’i, Ishâk’ın arkasından da (torun) Ya’kub’u müjdeledik.[95]

72- Hanımı dedi ki: “Vay bana, ben ihtiyar bir kadınım, şu eşimde bir ihtiyardır, ben nasıl doğum yaparım? Bu ger­çekten şaşılacak bir şeydir.

İbrahim (a.s.)’m hanımı, insan şeklinde gelen meleklere “Hayret ben mi doğum yapacağım? Ben ihtiyar bir kadınım. Kocam da ihtiyor.” diyor. Rivayete göre Sara validemiz 90 yaşında, Hz. İbrahim 100 ya­şında. Bizim bu ihtiyar halimizle mi çocuğumuz olacak. Çok acaib bir iş, bü garib bir olay.[96]

73- (Melekler) dediler: “Allah’ın işinemi şaşıyorsun? Ey ev halkı, Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun. O Hamiddir. (Övülendir) Mecid’dir, (iyiliği boldur).[97]

74- İbrâhimden korku gidip sevinç gelince Lud kavmi hakkında bizimle mücadeleye başladı.

İbrahim (a.s.)’dan korku gidince onların melek olduğu ve kendisine bir çocuğu (İshak) olacağı müjdesi verildikten sonra bu sefer. “Ya Rabbi Lût kavmini helak etme,” diye duaya başlıyor. Lût (a.s.)’ın kav­mi ki kadınları bırakıp, erkerlerle erkeklerin cinsel ilişki kurduğu bir ka­vim. İşte İbrahim (a.s.) böyle bir kavmin helak olmaması için dua edi­yor. Ve Allah da Onu övüyor. İbrahim (a.s.) yumuşak huylu yanık yü­rekli Rabbine yönelmiş Peygamberdir.

Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)’a misafirlerin geldiğini ve misafirlerin me­lek olduğunu, fakat İbrahim (a.s.)’m onları bir insan gibi görüp ikramda bulunduğunu meleklerin İbrahim (a.s.)’ı çocukla müjdelediğini ve Lût (a.s.) kavmini helak etmek üzere görevlendirildiklerini söylerler. İbrahim (a.s.) yumuşak huylu, yanık yürekli Allah’a gönülden bağlı bir insandı. İçindeki yanık yürekliliği nedeniyle Allah’a yönelir ve Rabbin-‘den bu Lût kavmine fırsat tanımasını ister, bu kadar pisliği işleyen bu imansızların helak edilmemesini Rabbim’den niyaz eder.

Bu konuda bu âyet-i kerime’de İbrahim (a.s.)’dan korku gidip kendi­sine de müjde verildikten sonra Lût kavmi hakkında mücadeleye başla­dı diyor. Mücadeleden maksat bir kısım tefsirciler meleklerle mücadele ettiğini, tabiiki meleklerle yapılan mücadele Allah’la yapılan mücadele demektir. Çünkü melekler kendiliklerinden bir iş yapmazlar. Onun için­dir ki Allah (c.c.)’dan emrinin tehir edilmesini istiyor İbrahim (a.s.). Yani bu adamlar bu pisliği işliyorlar ama, Ya Rabbi! ne olur bunlara bir tevbe fırsatı ver, yeniden bir hak daha tanıyalım der. Allah (c.c.) kaza­nın geldiğini yani Allah’ın emrinin onlar hakkında tahakkuk ettiğini, bunların helak olacağını bu konuda niyazda ve temennide bulunmaması gerektiğini İbrahim (a.s.)’a bildirdikten sonra İbrahim (a.s.)’ı bize övü­yor.[98]

75- Şüphesiz İbrahim yumşak huylu, yanık yürekli, ken­dini Allah’a verendir.

İbrahim (as)’ı övmekle Allah (c.c.) bize şu mesajı ulaştırmış olu­yor. Günaha giren insanlar ne kadar büyük günah içersinde olurlarsa olsunlar sizin onlara karşı davranışınız İbrahim’in davranışı gibi olmalı­dır. Yumuşak ve de yanık yürekli olmamız gerekiyor.

Yanık yürekli insan nasıl olur? Bu hadisi şerifde şöyle ifade edil­miş: Bir harb esnasında esirler alınmış, esirlerin arasında ihtiyarı var, genci var, kadını var, çoluğu çocuğu var, hepsi var. Çocuklar kadınlar hepsi birbirine karışmışlar. Peygamber Efendimiz Ashabıyla beraber o olaya bakıyor. Kadının biri çocuğunu arıyormuş. O çocuğa bakıyor, bu çocuğa bakıyor derken kendi çocuğunu buluyor, bağrına basıyor. Sonra ona göğsünü verip emzirmeye başlıyor. Peygamber Efendimiz diyor ki: “Şu kadını gördünüz, çocuğunu bulan ve bağrına basan kadını gördü­nüz. Bu kadın bu çocuğu ateşe atabilir mi? Atamaz Yârasûlellah. İşte Allah (c.c.) de mü’min kullarına karşı bu kadından daha merhametlidir.”[99]

Şimdi o kadının yavrusuna olan bir merhameti vardır. Onu arayıp buluyor, bizim de insanlara karşı merhametimiz böyle olmalıdır en azından. Yani bu insanlar ateşe düşüyormuş da kurtarıyormuşuz gibi olmalıyız.

ibrahim (a.s.) gibi yanık yürekli olmalıyız. Yüreği yanık olmayan in­sanın başkasına fayda vermesi mümkün değildir. Yani insanlara İslâmî mesajımızı götürürken İslâmı ulaştırırken şu gözle bakabilirsek, “Bu adam Cehenneme doğru kendisini atıyor, bile bile atıyor. Ve ben bu in­sana mani olmak için geldim. Elinden ve gönlünden tutayım, bu adamın ateşe düşmesini engelleyeyim” diye geldim, diyerek, gidecek olursanız insana, Allah ta nasip etmişse faydalı olunur.[100]

76- “Ey ibrahim bundan (Lût kavmi için yalvarmakdan) vazgeç. Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Şüphesiz geri çev­rilmeyen azap onlara gelecektir.

Ey İbrahim! Sen bu mücadeleden, yani Lût kavminin helak olmama­sı için niyazdan vazgeç. Rabbinin emri mutlaka geldi, yani bu kavmin helak olması konusunda Rabbin emrini verdi. Bundan sonraki niyazın faydası yoktur. Onlara geri çevrilmeyen azâb gelmiştir, diyor Allah (c.c.)- Yani bundan sonra hiçbir güç, Peygamber dahil, İbrahim (a.s.)’da dahil bunlara gelen azabı giderecek, geri çevirecek bir güce sahip değildir. Çünkü Allah (c.c.) emrini vermiştir.[101]

77- Elçilerimiz (genç delikanlı şeklinde) Lût’a geldikle­rinde (oğlancı olan kavminin onlara zarar vermesinden) onlar hakkında endişelendi, göğsü daraldı ve “bu zor bir gündür” dedi.

Bir tarafta kendi kavmi, yani kendisine iman etmeyen kavmi, Lût (a.s.)’ı inkâr eden, her türlü mesajına red cevabı veren hatta Lût (a.s.)’la dalga geçen eğlenen adamlar. Öbür tarafta Allah’ın elçileri ya­ni melekleri insan suretinde gelmişler, insan güzeli delikanlılar olarak Lût (a.s.)’m hüznü ise, üzüntüsü ise; Kur’an’ın ifadesiyle kadınlarla cin­sel ilişkide bulunmayıp da erkeklerle bulunmayı icad eden bu toplum, bu genç delikanlıları görünce benim eve hücum edecekler bu sefer mi­safire sahip olamamanın, misafiri koruyamamanın hüznünü taşıyor Lût (a.s.). Ve de yüreği sıkışıyor, daralıyor ve diyor ki: “Bugün zor birgün, çok sinir krizi geçirilecek birgündür” diyor Lût (a.s.).[102]

78- Daha önce kötü işler yapan kavmi koşarak Lût’a gel­diler. (Lût) dedi ki: “Ey kavmim, İşte kızlarım (kavmimin kızları) bunlar sizin için daha temizdir. Allah’dan korkun, misafirlerimin içinde beni rüsvay etmeyin. Aranızda aklı başında bir adam yok mu?”

O kavmi, (yani Lût (a.s.)’m kavmi) Ona koşarak geldiler. O gençle­rin Lût (a.s.)’m evine girdiğini görünce onlar koşarak geldiler. Onlar bundan önce de o pisliği yapıyorlardı, yani ibneliği icad eden Lût (a.s.)’ın kavmidir. Lût (a.s.)’a inanmayan bu inkarcılar ilk defa bunu icad etmişlerdi ve Lût (a.s.)’dan misafirleri vermesini istiyorlar. Yoksa evinin kapısını kırıp atacaklarını söylüyorlar.

Lût (a.s.) onlara diyor ki: “Ey benim kavmim, ey milletim! İşte ka­dınlarımız, kızlarımız var. Yani kızlarım var derken bir Peygamber ken­di kavmindeki bütün kızları kendi kızı gibi kabul ediyor, öyle nitelendi­riyor. İşte kızlarım var, Allah kızları sizin için yarattı. Siz ihtiyacınızı kızlardan giderin, bu sizin için daha temizdir. Bunlar sizin için daha te­mizdir. Niye pislikle uğraşıyorsunuz ki Allah’tan korkun ve misafirlerin önünde beni mahcup etmeyin, beni rüsvay etmeyin diyor. Yahu sizin aranızda şöyle aklı başında bir adam yok mu? Yani bu işi engelleyecek iyi yola götürecek hiç aranızda akıllı bir adam yok mu?” diyor Lût (a.s.) onlara. Diyorlar ki o ibneler:[103]

79- Dediler ki: “Sen de biliyorsun ki senin kızlarında bi­zim hiçbir hakkımız yoktur. Sen bizim ne istediğimizi bili­yorsun.”

“Sende biliyorsun ki senin kızlarında, yani bu milletin bu ümmetin kızlarında bizim bir alacağımız yok, bir hakkımız yok.” Yani bizim kız­larla ilişki kurmadığımızı biliyorsun, kadınları sevmediğimizi biliyorsun. Sen bizim ne istediğimizi gayet iyi biliyorsun. İsteğimizi ver diyorlar. Lût (a.s.) kendi kendine sızlanıyor.[104]

80- Lût dedi ki: “Eğer size karşı bir gücüm veya sağlam bir sığınağım olsaydı…”

Keşke bunları defedecek bir gücüm olsaydı veya sağlam sığınacak bir yerim olsaydı, Yani ya ben kendim doğrudan bunları engelleyebile­cek güce sahip olsaydım veya sığınacak bir yerim olsaydı, misafirlerim­le beraber kendisine sığınacağım sağlam bir yerim olsaydı diyor Lût (a.s.).

Şimdi günümüzde her türlü akımın daha önce işlendiğini tefsirimizin bir çok yerinde söyledik. Çağımızda enson çağdaş 21. asrın insanıdır diye bize takdim edilen küfür akımlarının tamamının geçmişten örneği vardır. Bunlar bu çağa yeni birşey getirmiyorlar, Fikir planında getirmi­yorlar. Teknolojide getiriyor, tekerlekten bugünkü teknolojiye geçilmiş­tir. Ama fikir planında yeni birşey getirmiyorlar. İmansızlığın her çeşi­dini getirsinler, söylesinler diyorum bana. Kur’ân-ı Kerîm’de daha önce bunun ya Kabil tarafından, ya Nemrut tarafından, veya Firavun tarafın­dan, ya şeytan tarafından veya bir başka imansız tarafından söylendi­ğini, yerini göstereceğim diye iddia ediyoruz. Bu konuda da 20. asır çağdaş insanı olabilmenin yollarından biri de, (devletin çağdaş olabil­mesi için) ibnesinin sayısının şu kadara ulaşması gerekiyormuş. Ama çağdaşlıkla alakası yok ta Lût (a.s.) kavmi de bunu yapmış ve bunun neticesinde biraz sonra göreceğiz helak olmuşlar.[105]

81- (Elçi melekler) dediler ki: “Ey Lût, şüphesiz biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamazlar. Gecenin bir kısmında aileni yürüt, içinizden hiçbir kimse geriye bakma­sın. Hanımın hariç. Onlara isabet eden (azâb) ona (hanı­ma) da isabet edecektir. Onlara (azâb için) va’dedilen vakit sabah vaktidir. Sabah vakti de yakın değil mi?”

Rabbim tarafından topyekün helak edilmişler. Diyorlar ki, (melekler diyor.) O delikanlı suretinde gelen melekler: “Ey Lût biz senin Rabbin tarafından gönderilmiş melekleriz, biz elçiyiz. Onlar sana hiç birşekilde ulaşamazlar. Ulaşsalar bile zarar veremezler, biz seni koruruz.

Bu âyet-i kerimeyi bir başka yerde tefsir ederken bir başka âyet-i kerime; “Allah (c.c). Kapının önüne kadar gelen ve o melekleri iste­yen, genç delikanlıları isteyen o toplumun gözlerini o esnada kör ettiği­ni” ifade ediyor.[106] Sonra devam ediyor Lût (a.s.)’a “Gece­nin bir yarısında aileni bu şehirden çıkar. Hiç biri şehirden çıktıktan sonra geriye dönüp bakmasın, hanımın müstesna, hanımın helak olan­lar arasında olacaktır. Çünkü Lût (a.s.)’ın hanımı da Lût (a.s.)’a inan­mayanlar arasındadır.

Şimdi bu sûrede şunu gördük. Lût (a.s.)’ın hanımı Lût (a.s.)’a inan­mıyor. Nuh (a.s.)’ın oğlu Nuh (a.s.)’a inanmıyor, İbrahim (a.s.)’ın baba­sı oğlu İbrahim’e Peygamber olarak inanmıyor ve bunlar imansız ölü­yorlar. İbrahim (a.s.)’ın babası, Nuh (a.s.)’ın oğiU; LQt (a.s.)’ın hanımı imansız ölüyorlar. Bunlar bize şunu gösteriyorki kanbağı insanı ahiret-te kurtarmaz. Ancak dinbağı kurtarır, o da İslâm dini ile olursa. Hrıstiyanlıkla, Yahudilikle olursa olmaz. Yahudilikle olmaz deyince Musa (a.s.) zamanındaki Yahudilik insanı kurtarır. İsa (a.s.) zamanındaki Hrıstiyanlık insanı kurtarır. Ama bugünkü saptırılmış şekliyle kurtar­maz.

Bugün insanları kurtaracak olan tek şey vardır, o da bütün Peygamberlerin getirdiği, son Peygamber’in bize öğrettiği İslâm dini ile bağlantımız varsa o bizi kurtarır. Yoksa Peygamber çocuğu olmak ve­ya Peygamber hanımı olmak veya Peygamber babası olmak veya Peygamber Efendimiz’in amcası olmak insanı kurtarmaz. Ebu Leheb kurtulamamıştır. O da gavur olarak gitmiş ve Cehenneme odun olmuş­tur. Leheb sûresi’ni hergün okuyorsunuz.

Âyet-i kerime’nin tefsirinde konu edildiğine göre onlar gecenin yarı­sında çıkıyorlar, Lût (a.s.)’m kendisine iman eden kızları vardır. Kızları iman etmiştir ve bir de sayısını bilemiyoruz, birkaç iman eden insanla­rı alıyor, şehirden dışarı çıkıyor ve ondan sonra olan oluyor.

Hanımına o kavme isabet edenin aynısı isabet edecek, hanımı da helak olanlar arasında olacaktır. Onların azabının zamanı sabah vakti­dir. “Sabah yakın değilmi?” diyor Allah (c.c).[107]

82- (Azâb) emrimiz gelince oranın üstünü altına getir­dik. Üzerlerine ard arda dizilmiş çamurdan taş yağmuru yağdırdık.

Nasıl helak olduklarını anlatıyor. Bizim emrimiz gelince o yerin altı­nı üstüne getirdik. Ve onların üzerine pişirilmiş ard arda taşlar yağdır­dık, yağmurun yağması varya öyle birşey.[108]

83- Rabbin tarafından işaretlenmiş (taşlar yağdırdık). Bu (taş yağmuru) zalimlere uzak değildir.

Ateş gibi taşlar ard arda yağdırılıyor. Öyle taşlar ki Rabbin katın­dan da belirlenmiş şekliyle, yani şöyle tefsir etmişler: Hangi taşın han­gi kâfire vurup öldüreceği de belli, yani taş şaşmıyor. Hangi kâfire belirlenmişse o kâfiri bulup onu öldürüyor. Tıpkı günümüzdeki güdümlü mermiler gibi “Böylesine işaretlenmiş olduğu halde taşlar yağdırdık onların üzerine. Bu zalimlerden uzak değildir.”

Bu tür helâklar, bu tür azâblar ve o taşlar bütün zalimlerden uzak değildir. Tefsirciler toprağın altındaki lavların üstüne çıktığını ve üzer­lerine yanmış, pişirilmiş taşlar yağmak suretiyle bu dünyada azâblarını çektiler. Yani yanarak öldüler. Ahirette azâb çekmeye devam ede­cekler.

Bugünkü ibnelerle o günkü ibneler arasındaki fark şu: Onlar biraz daha bugünkülere nisbetle saygılılar, biraz daha uyanıklar. Ayetin bir başka yerdeki tefsirinde, O Lût (a.s.)’ın kavmi diyorlar ki:”Bu Lût ile buna iman edenleri bu şehirden sürüp çıkaralım, bunlar temiz adamlar”[109] Yani o zamanın ibnelerinin farkı bu. Lût (a.s.)’a iman eden­lerin temiz kaldıklarının şuurundalar. Ama bugün gazetenin birine de­meç vermiş ibnelerin başı, diyor ki: “Bu işle ilgilenmeyen insanlar as­lında anormaldir.” Yani kendi anormalhiğini diğerlerine nisbet ediveri-yor adam. Onun için bugünkülerden onlar biraz daha insaflı. Bugünküler biraz daha tedaviye muhtaç olanlardır. Bizim yapmamız gereken bunları tedavi etmektir.

İslâmî bir devlet gelecek olsa bunları öldürür mü? Öldürmez, İslâm hukuku, geçmişe şâmil değildir der. Kur’an’da bu husus “İllâ mâ gad selef” diye okuduğumuz âyetlerin hepsi, bu hüküm geçmişi şâmil değil­dir manasınadır. Bir hüküm bildirilir “İllâ mâ gad selef” der, geçen geç­miştir. Çünkü şu andaki şu memleketteki şu kadar vesikalının olması, şu kadar hırsızın olması, şu kadar ibnenin olması, bugünkü sistemin uygulanışının neticesinde meydana gelmiştir. Yani bunlar kurbandır. Kurbanlar cezalandırılmaz tedavi edilir. Ama bunları bu yola sevk edenler eğer tevbe etmezlerse cezalandırılırlar.

Peygamber Efendimiz (a.s.) Mekke’yi feth ettiğinde bütün suçluları affetmiştir. Ancak şu onüç kişi Kabe’nin Örtüsüne sarılsalar yine de öl­dürün demiş. Mekke’ye saldırırken emir vermiş bu onüç kişiyi nerede bulursanız öldürün demiş. Efendim Kabe’nin içinde adam öldürülmez ya, Kabe’nin örtüsüne sarılsa bile yine öldüreceksiniz demiş. Ama on­lar gizlenmeyi başarmışlar, göze görünmemişler, zaman içinde Müslüman olmuşlar. Peygamber Efendimiz’e gelip “Ya Rasurüllah ben filan adamım, Müslüman oldum” demişler. Peygamberimiz de af etmiş. Çünkü tevbe edenlere, şehâdet getirenler kılıç kalkmaz. İki tanesi öl­dürülmüş o onüç kişiden. Onun için kurbanlar cezalandırılmaz. İnsanların bu yola bilinçli bir şekilde sevk eden insanlar eğer tevbe etmezlerse, suçlarını itiraf etmezlerse onlar cezalarını çekebilirler.

Daha uzun başka bir sûrede Lût (a.s.) kavmi tekrar yine anlatılı­yor, niye anlatılıyor. Önemli olduğundan dolayı. Çünkü Lût (a.s.) döne­minde bu pislik türemiş. Bu mikrop ondan sonra gelecek olan imansız­lar tarafından da yürürlükte kılınacağını Allah (c.c.) bildiğinden ara ara bunu bize tekrarlamak suretiyle bunlardan korunmamız ve nasıl dav­ranmamız gerektiğini Rabbim öğretecektir bize. Onun için fazla üzerin­de durulan bir konudur. “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Yalnız Allah’a ibadet, itaat edin” konusudur. Çünkü insanların karşısında en muhatap oldukları konudur.

Birileri çıkıyor, Allah’ın kanunlarına değil benim kanunlarıma uya­caksınız diyor. Rabbim de özellikle bunun üzerinde çok durur her sûre­de durur. Derken insanların yemesi içmesi vardır, yediği vardır. Haram lokma üzerinde çok durur ve insanın cinsel ilişkiye ihtiyacı vardır. O konu üzerinde durur. Nisa sûresi’nde geçti. Nasıl evleneceğimiz, ki­minle evleneceğimiz, kiminle evlenmeyeceğimiz, o konuları belirledi. Ve böyle bir sapma olacak olursa bunların da nasıl düzeltileceği konu­sunda Allah (c.c.) işaretler veriyor ve düzelmeyenlerin de bu dünyada da cezaya uğradıklarını yalnız ahirete kalmadıklarını bu dünyada uğra­dıklarını ifade ediyor.

Günümüzde de bu dünyada cezaya uğradıklarını geçen seneki, ev­velki seneki gazetelerde gördük. Bu dünyada halen tedavisi tesbit edi­lemeyen, bulunamayan hastalığın bu yolla ürediğini doktorlar söyledi­ler. Tedbir almak için yollar aradılar ve Batıda bu milleti hayran bırak­tıkları, yani batıdan birçok insana hayran bırakmışlardı. Televizyonda görürsünüz, filan artist öldü diyor. Bu benim anam değil, babam değil, bir ilim adamı değil, sanatkar değil. Neymiş? AİDS’den ölmüş, bir Amerikalı artistmiş. Yani bu milleti onlara hayran bıraktırdılar, bugüne kadar ve hepsi de sırayla gidiyorlar. Geçende onların berberi de AİDS’­den gitmiş, gazetelerin yazdığına göre.

Onlar cezasını bu dünyada iken çekiyorlar, ama bu bizi sevindir­mez. Onlardan fazla yine de bizi üzer. Çünkü onlar kurban. Bunlar Mındıkoğlu veya zındıkoğlu denen biri bu işin aracılığını yapıvermiştir. Ve bunları kurban etmiştir. Tabiiki devletin özel gayretiyle olmuştur. Niye özel gayret gösteriyor devlet? Şu kadar ehliyetli adam olacak, şu kadar su harcamamız olacak, şu kadar elektrik harcamamız olacak. Avrupaya girebilmemiz için şu kadar kağıt harcaması, yani fert başına şu kadar kağıt, fert başına şu kadar su, elektrik. Nüfusa şu kadar oran­da ehliyet olacak. Nüfus başına şu kadar da ibnesi olacak deyince bunu artırmak için gereken gayreti gösteri veriyorlar.[110]

84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (Peygamber olarak gönderdik.) Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ölçü ve tartıları eksiltmeyin. Ben sizi hayır içinde (zengin) görüyorum. Herşeyi içine alan (ahiret ) gününün azabından sizin için korkuyorum.”

Şimdi de Şuayb (a.s.)’ın kıssasına kısaca değinecek Rabbim. Bura­da da “Medyen halkına da onların kardeşi olan Şuayb’ı gönderdik.” bu­yuruyor. Yani aynı milletten olduğuna işaret ediyor. Medyen halkından Şuayb isimli birini o halka Peygamber olarak gönderdi Allah (c.c). De­di ki: Ey benim milletim Allah’a ibadet edin. Allah’a kulluk edin.” Al­lah’a kulluk edin deyince anlıyorsunuz, ibadeti yalnız oruç, hac, zekat, namaza sıkıştırmıyoruz. İnsanoğlunun Allah’ın emirlerinin tamamını yerine getirip yasaklarından kaçınmasına ibadet diyoruz, kulluk diyoruz.

Yani İslâm hukukunda emredilenlerle, yasaklananları yerine getir­meye biz ibadet diyoruz, kulluk diyoruz. Yalnız ve yalnız Allah’ın emir­lerini kanununu tatbik ediniz. O Allah’tan başka sizin için hiçbir yaratı­cı, yaşatıcı ve yönetici yoktur. Niye Allah’tan başkasını yönetici seçi­yorsunuz ki başınıza Allah’ın emir ve yasaklan dururken bu bütün Peygamberlerin müştereken söylediği ifadedir.

Daha önce Lût (a.s.) aynısını söylüyor, İbrahim (a.s.) aynısını söy­lüyor, Nuh (a.s.) aynısını söylüyor. Ama sonra devam eden bölümde her toplumun özel hastalığına dikkat çekiliyor yalnız. Hani Lût (a.s.)’m kavminde, kavmine “Ey kavmim Allah’a kulluk ediniz” dedikten sonra siz kadınlar dururken niye erkeklere gidiyorsunuz diyor. Burada da Şu­ayb (a.s.) Medyen halkına diyor ki: “Sakın ha ölçü ve tartılarınızda noksanlaştırma yapmayınız.” Çünkü Medyen halkı o gün için Mısır, Yemen, Mekke ve Şam arasında ticaret kervanlarının kesiştiği bir yer­de bulunuyor. Yani ticaretle geçimini temin eden bir millet Medyen hal­kı. Elleri hep terazide ve Peygamber bunların en büyük hastalığının da terazide eksik tartmayla olduğunu gördüğünden evvela Allah’ın kanu­nuna riayet edin diyor. Sonra da diyor ki: “Sakın ha ölçü ve tartılarınızı eksik yapmayınız.” Hastalıkları bu onların.

Ben sizi hayır üzerine görüyorum ve sizin üzerinize herşeyi kuşa­tan bir azabın gelmesinden korkuyorum diyor. Sizin adınıza gelecek olan azâbdan ben korkuyorum. Daha önceki Peygamberlerin de söyle­diği gibi size gelecek olan azâbdan ben korkuyorum. Şöyle bir durum, adam arka arkaya gidiyor. Siz bakıyorsunuz ki adam gitmiş, gitmiş bir uçurumun kenarına gelmiş, atılmak üzere, arka arkaya giderken adam korkmaz. Çünkü uçurumu görmüyor. Veya kör adam giderken tam uçu­rumun kenarına gelmiş bir adım daha atsa uçacak, adamın hiç korkusu yok. Çünkü uçurumu görmüyor, ama siz korkarsamız. Velevki kör düş­manınız bile olsa korkarsınız. Yani oraya düşmemesi için gayret gös­terirsiniz.

İşte Peygamberler de, Peygamberlerin ümmetleri de azaba düşme­sinden korkarlar. Düşen insan korkmasa bile bunlar korkarlar. Hani bir adam deseki size: ben Allah’ın azabından korkmuyorum, atsın beni Cehennemine dese, bizim yüreğimiz hoplamalı. Yahu düşüyorsun, diye korkmamız lazım. Sen kör gibisin veya arka arkaya yürüyen adam gibi­sin veya elektriğin çarpıcı olduğunu bilmeyen çocuğun elektrikten tut­ması gibi tutuyorsun bu olayı, ama ben korkuyorum. Anne korkuyor ço­cuğunun elektriğe değmesinden. Aynı şekilde bizde korkuyoruz.[111]

85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıda adaleti yerine getirin. İn­sanların eşyasını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk ya­parak kötülük yapmayın.”

Ey benim kavmim, ey benim milletim! Ölçü ve tartıyı adaletle yeri­ne getirin. Ne fazla olsun, ne eksik olsun, tam adil olsun ölçü ve tartı­larınız. İnsanların eşyalarında eksiltme yapmayın insanların eşyalarını değersiz hale getirmeyin manasına da geliyor. Eksiltme yapmayın, de­ğersiz hale getirmeyin de ve yeryüzünde de bozgunculuk yaparak koş­mayın, bozgunculuk için koşmayın yeryüzünde diyor onlara.

Eşya herşeye söylenebildi ifadedir. Türkçemizde de kullanırız bu­nu, şöyle böyle şeyler deriz veya eşya deriz. Eşya şeyin………çoğulu, şeyler dedik mi eşyayı tarif ediyor. Hefşeyi içine alan bir ifadedir eşya, öyle ise insanların sahip oldukları şeyleri değersiz hale getirmeyin.

1- Malını değersiz hale getirmeyin.

2- Şahsiyetini değersiz hale getirmeyin.

İnsanı değersiz hale getirmeyin, harcamayın bu insanları, israf et­meyin. İnsanların ve insanların sahip oldukları şeye değer veriniz. Onlan değersiz hale getirmeyiniz, Alınterini değersiz hale getirmeyin, ha­ni çalıştığının karşılığını verin, onların değerinin daha altında vermeyin manası var bu tüccarlara.[112]

86- Eğer iman ediyorsanız Allah’ın bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin üzerinize bekçi değilim.

Allah’ın bu haram kıldıklarının dışında helal kıldıkları sizin için daha hayırlıdır manası vardır. Eğer iman ediyorsanız, “Helâl sahası insanın keyfine kafidir” demişler. Haram mıntıkasına geçmeye gerek yoktur. Helal mıntıkası yetiyor bize. Eş alacaksınız, kadına ihtiyacınız var, he­lâl mıntıkasında arayacaksınız. Zinaya gitmeyeceksiniz. Lokmanız gibi ihtiyaçtır bu, burdan bir lokmanın geçmesi lazım, helal yollarla da bunu temin etmeniz mümkündür. Harama gitmeyiniz. Ağzınızdan çıkan keli­meler güzel olsun, çirkin sözlere, kötü sözlere tevessül etmeyin.

Yani helal mıntıkasında da insan keyfine göre yaşayabilir. Allah onu ifade etmek ister. Allah’ın yasakladıklarından geri kalanları sizin için daha hayırlıdır. Yani bunlar yasaklanmış ama “bunlar yasaklana­cak olursa biz ne ile geçineceğiz, tartıyı teraziyi, ölçüyü, metreyi biraz sündürmezsek, kendimize çekmezsek nasıl geçineceğiz? Veya bu işçi­lerin ücretini biraz daha kısmazsak ne olur bunun sonu?” demeyin.

Rabbim diyor ki: “Bunları vaptıktan sonra da geri kalanryla siz geçi­nirsiniz, sizin için de o daha hayırlı olur. Eğer iman ediyorsanız.” İman etmiyorsa ayrı, yetişmez o zaman. Çünkü helâl ile karnı doymaz. İman etmeyen bir adam mutlak surette haram ister. Çünkü yakışmaz, helâl o mideye, yakışmaz. Hani o tuvaletin kapısına gül takmak gibi birşey olur. Veya gül koymak gibi birşey olur. İki koku birarada olmaz ki. Ne yapıyor tiryakilerimiz sigara ile gidiyor tuvalete, yani onun kokusunu o bastırsın diye. Oraya o layık, başka birşey değil.

“Ben sizin üzerinize gözetleyici değilim”, ben görevimi yerine getiririm. Bu emir ve yasakları Rabbimden bana nasıl bildirilmişse size ulaştırırım, sonra da sizi sorguya çekecek değilim. Ben niye yapmadı­nız, niye yerine getirmediniz diye zorlayacak değilim. Ben görevimi ye­rine getiriyorum. Allahdan sakınmak sizin için daha hayırlıdır.[113]

87- Dediler ki: “Ey Şuayb, senin namazın mı sana, ba­balarımızın tapındığını terketmeyi, mallarımızda dilediğimiz gibi yapmayı, bırakmayı emrediyor? Sen yumuşak huylu, akıllı bîr kimsesin.”

Namaz çok önemli, adamlar her türlü ibadetinize, dini inancınıza saygı duyarlarda namazınıza saygı duymazlar. Birçok yerde biz dini bütün adam isteriz. Dinine, inancına saygılıyız derler de, o meclisde namaz kılınmasına dayanamazlar. Bir arkadaşım anlattı; “Beni de ma­son yapmak için geldiler” diyor. “Nasıl olur demiş, beni niye çağırıyor­sunuz buraya. Ben namazını kılan bir adamım, dinine bağlı bir insa­nım.” Zaten biz seni onun için çağırıyoruz demişler. Biz dinine saygılı adamları isteriz, dinsiz adam istemeyiz” demişler masonlar. Dedim ki; “Doğru söylüyorlar. Dinsiz adam istemiyorlar. Ama bunların Hindis­tan’da da şubeleri var. Hindistan’da da ineğe tapanları isterler. O mer­kezde de biz dinsiz adam istemeyiz, ineğe tapman gerekir” derler. Tibetin orada da fareye tapanlar varmış. Bir ara gazetenin biri gitti, re­simlerini de çekti. Ordakilere de biz dinsiz adam istemeyiz, senin fare­ye tapman lazım diyorlar. Tibeîin yöneticisine veya oradaki yetkili in­sanlara diyorlar.

Şimdi bunu demekle, adam şunu demek istiyor; yani “Senin namaz kılmanla, fareye tapman arasında zerre kadar benim açımdan farkı yok. Gel fareye tapanla, sen, üyemiz ol.” Tabiki bu arada onunla yan yana gelmekle senin şahsiyetin zedeleniyor. Peki girdiniz, namaz kılmanıza müsaade ederler, ama oradaki toplantıda kılmanıza müsaade etmezler, o meclisde namaz kılmanıza müsaade etmezler. Merkezde kılmanıza müsade etmezler. Evde kıl, camide kıl, bizim buraya geldiğinde kıla­mazsın, yer yok çünkü.

Şuayb (a.s.)’m namazına da, devamlı her Peygamber gibi diyorlar ki: “Yahu senin namazın mı bu atalarımızın yolundan gitmemizi engel­liyor” diyorlar, veya malımızda istediğimiz gibi tasarruf etmeyi engelle­yen namazın mı senin? Liberal ekonomi, serbest ekonomi denen şey, yeni şey değil. Medyen halkı bunu daha önce yapmış . Aynı ifade dile­diğimiz gibi malımızı tasarruf ederiz, dilediğimiz yönden parayı kazanı­rız. Köşe döneriz, avrat satarız, kendimizi satarız, teraziye alt yaparız, üst yaparız, kim nereden kazanırsa kazansın, kazandığını nereden kazandın diye sormayız. Sen soruyorsun, bunu namazın mı emrediyor di­yorlar.

Serbest ekonomiyi daha önce Medyen halkı uygulamış. Oğlum pa­rayı kazan da nereden, nasıl kazanırsan kazan demişler. Eskiden di­lencilerde icazet alırlarmış. Şimdi elbiseyi eski giyen tersine giyen çı­kıyor dileniyor, yoksa icazet almadan dilendirtmiyor. Aynı zamanda Mafya babası olan dilencilerin babası dilendirtmiyor. Dilencilerin birisi bu mafya babasına yıllarca hizmet etmiş, ondan icazet almak için. Yıllar sonra birgün baba bu çömezi hamama götürmüş, hamamda iyice keselenmiş. Sonra da dönüp; “Bir dileğin var mı ?”demiş. Çömez de; “Ne olur bana da icazet verseniz demiş. Ondan sonra ben de dilensem kendi adıma.” O da “pek sevdim seni, çıkınca vereceğim” demiş. “Ta­mam dilenebilirsin gayri. Yalnız sana nasihatim var demiş. Kim olursa olsun isteyeceksin. Yani bu paşaymış, bu ağayrnış, bu reisi cumhur-muş, fakirmiş yok, isteyeceksin. Nerede olursa olsun isteyeceksin, ne verirse versin alacaksın tamam mı?” O da “Tamam efendim” demiş, elini açmış “Allah rızası için demiş”, dilenciler başına. Mafya babası şaşırmış “Ulan bana da mı “demiş. “Efendim dedin ya kim olursa ol­sun.” Oğlum hamamda mı? “Efendim nerede olursa olsun.” “Ulan bura­da tastan başka birşey yok” demiş. “Efendim ne olursa olsun” demiş.

Şimdi bugünün ekonomistleri de diyorlar ki, nerede olursa olsun vu­racaksın, çalıp çırpacaksın. Bakanlık koltuğunda, ister otobüste yanın-dakini çarpacaksın, nerede olursa olsun, kim olursa olsun. Baban varsa soyacaksın. Kim olursa olsun, soyduğun, ne olursa olsun. “Alınmayacak satılmayacak birşey yok”diyorlar. ve aynısını Şuayb (a.s.)’a iman etmeyenler söylüyor. “Senin bu dinin, namazın mı, malı­mızda istediğimiz gibi alma, satma, verme, kazanmayı bize engelliyor” diyorlar. Sen önceden halim selim, yumuşak huylu bir adamdın, ne oldu sana? Bizim köşe dönmemize mani oluyorsun diyorlar.

Daha önce demiştik ya, bugün üretilen her türlü fikrin geçmişte ya­şanmışım Kur’an’da buluyoruz. Onun için “hocam ben, tarih ile ilgili ki­tap okumak istiyorum” diyen adam “Kur’an okusun. Hocam ben bu kış biraz kurgu bilimle ilgili kitap okumak istiyorum derse Kur’an okusun. Hocam ben felsefi akımları öğrenmek istiyorum derse Kur’an okusun.” Çünkü bu tür adamların ne söylediğini Rabbim Kur’an’da haber vermiş.

Bu konuda kitap okumak istiyorum derseniz yine de Kur’an okuyun derim. Çünkü yeni birşey yok. Düşünce planında yeni birşey yok. Söy­lenen yeni birşey de yok. Müslüman kesimin de söylediği yeni birşey yok. Söylediğimiz Hz. Adem’den beri bütün Peygamberler vasıtasıyla söylene gelmiş şeylerdir. Diyorki:[114]

88- (Şuayb) dedi ki: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbîmden bir beyyine üzerinde isem ve o bana kendisinden güzel bir rızik vermişse, ne dersiniz? Size yasakladığım şeyleri (ken­dim yaparak) size muhalefet etmek istemem. Gücümün yetti­ği kadar düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah iledir. Ona güvendim ve yalnız ona yönelirim.”

“Ey benim milletim, siz ne diyorsunuz? Ben Rabbimden bir beyyine üzerine isem, bir beyyine ki kendinden gönderdiği bir mesajla gönderi­yor ve beni güzel bir rızikla rızıklandırıyor.” Yani hem Peygamberliği bir nzık olarak kabul ediyoruz, hem de helâl azıklarla rızıklandırıyor. Rabbim bu ni’metleri bana verdiği halde ben sizin sözünüze uyup ta peşinizden mi gideyim? Harama mı dalayım? diyor.

Günümüzde de insanların bu imansız kesimin imanlı kesime söyle­diği bundan başka birşey değil. İmanlı kesimin de vereceği cevap ay­nen Şuayb (a.s.)’m dediği gibi olmalıdır. “Ne yapalım yani, Kur’an böy­le derken İslâm böyle emrederken ben, sizin bu serbest ekonomi dedi­ğiniz, liberal ekonomi dediğiniz şeyi mi kabul edeyim?” Buyurun işte örnek. Geçtiğimiz seneler içinde avrat ticareti yapan avrat, İstanbul’da vergi rekortmeni olmuş ve kadının biri geçen gazetede yurt dışında işte bilmem ne dergisine kapak olmaya kabul edilmişte, yani fahişelikte eşi benzeri yokmuş. Altında yazıyor gazete, “bunun bir benzeri görülmedi, fahişelikte bugüne kadar. Ve yurt dışında Türkiye’yi temsil edeceğim­den dolayı çok mutluyum” diyor. Fahişeliği ki söylemekten edep ede­rim.

Bize diyorlar ki: “Siz uyun, demokrasi var, demokrasinin gereği olarak bak bunlar çoğunlukta siz uyun.” Bakın 60 milyon küsur insan maazallah öyle olsa tek biz kalsak, değil öyle, beş milyar insan öyle olsa, birtek biz kalsak; “Rabbim böyle emretti” deyip burda kalmakla mükellefiz.

Yeni bir kitap yazılmış hoşuma gitti. Okumadım da adamın kitabı­nın ismini gördüm, “İlimde demokrasi olmaz” diyor. Kitabın adı böyle,

çok hoşuma gitti. Müslüman bir adam yazdı. Ahmet Yüksel Özemre diye değerli bir profesörümüz. İçeriği ne olursa olsun isim çok güzel. İlimde demokrasi olmaz, dinde demokrasi olmaz, imanda demokrasi ol­maz. Yani Allah birdir. Biz diyoruz ki iki milyar Hıristiyan Allah 3 de­se, oylama yapsak iki milyarı diyor ki 3, bende diyorum ki 1. İmanda demokrasi olmaz. Yok efendim çoğunluk 2 milyar insan 3 diyormuş. Rusya’da şu kadar milyon insan da hiç yok diyormuş, . Hiç benim aklı­ma girmez. “Allah vardır, birdir, şeriîki ve nazırı yoktur.” Bizim diyece­ğimiz budur. “İmanda demokrasi olmaz”, “hukukda demokrasi ol­maz.” “Allah (c.c.)’ın emir ve yasağı doğrudur. Beş milyar insan eğridir dese kabul etmem, çünkü beni Yaratan diyor ki bu doğrudur.

İmanda demokrasi olmaz, ahiret vardır, gidip görmedik ama Rabbim demiştir ki vardır. Bu kadar milyon veya milyar insan yoktur deseler, “Vay efendim oylama yaptık, kardeşim sen de gel buraya uy dese ol­maz.” Pislik üzerinde insanlar birleşecek olurlarsa âyet-i kerimede di­yor, onlara tâbi olma. “Çoğunluk sapıklıkta devam ediyorlarsa, onlara uyma. Seni yolundan sapıtırlar ” diyor Allah (c.c).[115]

Hani yasakladığım şeyler varya, onları yasakladığımda size ben muhalefet etmem. Yani yasakladıklarıma ben kendim de uyarım. Türk-çede bir tabir vardır; “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı.” Bu yasak­tır diye fetvayı verir, ama o yasağı kendisi çiğner. Peygamber diyor ki: Şuayb (a.s.) yasakladıklarıma ben de riayet ediyorum, yasakladıkları­ma kendim muhalefet etmiyorum. Yani emir ve yasakları ben size söy­lüyorum. Ama önce fiilen kendi hayatımda tatbik ediyorum. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) içinde Rabbim “Sizin için Allahm Rasülünde güzel örnek vardır.”[116] diyor. Yani bu emri Peygamberimiz nasıl yerine getirmiş, fiilen kendi hayatında tatbik etmiş. Ona bakacağız, bu yasaklardan nasıl korunmuş, Peygamber Efendimiz’e bakacağız ve ona göre hareket edeceğiz. Yani ben Peygamberim bu emir ve yasakların üstündeyim dememiş. Peygamberler bizzat yaşayarak örnek oluver­mişler. Ama Peygamberliğin dışındaki sistemlerde ise adamlar kendi­lerini bir üst tabaka olarak görüyorlar.

Meselâ Türkiye’de de vardır, dünyada da vardır bu adamlar. Doku­nulmazlığı var, siz bir adama bir tokat vurursunuz, savcı el koyma hak­kına sahip. Ama bir milletvekili gelip size bir tokat vurursa savcı mü­dahale edemez. İçeri atamaz, adamın herşeyin üstünde olma hakkı vardır. Kimden alıyor bu hakkı? Kendileri icad ediyorlar, kendi kendile­rine böyle bir hakkı tanıyorlar.

Bizim Peygamberimiz diyor ki: “Ben de bu kanunlara bağlıyım, ya­sakladıklarıma muhalefet etmem, emrettiklerimi yerine getiririm. Gü­cüm yettiği kadarıyla düzeltmeye çalışıyorum, düzeltmeyi istiyorum.

Gücümün yettiği kadar. Başarım Allah’tandır.” Yani ben bu işi başarır-sam benden değil, başarım Allah (c.c.) tarafındandır. Çünkü birçok Peygamber gelmiş. Peygamber (s.a.v.) Buhari’de rivayet edilen bir ha­disi şerifinde bize bildiriyor k;i öyle Peygamberler gelmişki, dünyada birtek ümmeti olmamış. Yani Peygamber olarak gönderilmiş, bir toplu­ma anlatmış, görevini yerine getirmiş, eceli gelince vefat etmiş. Rabbi-min huzuruna gitmiş, birtek ümmeti yok. Böyle Peygamberler olmuş. Peygamberimiz bunu haber veriyor.

Bu Peygamberlerle biz, Şuayb Peygamber arasında, bizim Peygamberimiz arasında fark gözetmeyiz. Hergün yatsı namazında di­yoruz. “Biz Peygamberler arasında ayırım yapmayız.” Bunlar aynı kay­naktan gelen sular gibidirler. Yani değişirler, kaplar değişir ama kay­nak aynı, kaynağın suyu aynı. Kaplar değişik. Kaynak Rabbimden geli­yor. Gönderen O, ama hani sürahiler değişik olur. Değişik sürahilerde sular ayrı şekil alırlar, ama su olmaları bakımından aynı kaynağın su­yudurlar.

Demek ki bütün peygamberler mesaj olarak “Allah’ın mesajını” ulaştırdılar, ama çağları değişik ve çağlarda hitab ettikleri insanların davranışları değişik. Farklılık buradan kaynaklanıyor. Biz o Peygamberleri de başarılı olmuş biliyoruz. Yani burada da Şuayb (a.s.); “Başarılı olursam, başarım Rabbim’dendir. Başarısız olursam yine Rabbim’dendir. Değişen birşey yok. Ben Ona güvendim ve ben Ona yöneldim” diyor.[117]

89- “Ey kavmim bana karşı gelmeniz sakın sizi Nuh’un kavmine veya Hû d’un kavmine veya Salih’in kavmine isabet eden azabın bir benzerine sevketmesin. Lût’un kavmi size pek uzak değildir.”

Ey benim milletim! Ey benim kavmim! Bana muhalefet ettiniz, beni kabul etmiyorsunuz, Peygamberliğimi reddediyorsunuz, emir ve yasak­lanma uymuyorsunuz. Bana olan bu muhalefetiniz; sizden önce Nuh (as)’ın, Hûd (as)’ın, Sâlih'(as)’m kavminin başına gelenlerin sizin de başınıza gelmesine sebep olmasın.

Yani yaptıklarınız size öyle birşey kazandmyorki, daha önce onu Nuh’un kavmi de kazanmıştı, o belâyı hak etmişti. Hûd’un kavmi de, Salih’in kavmi de hak etmişti. (Burada geçmişten misâl getirmek sure­tiyle halka birşeyler öğretiyorsunuz) “kabul etmeyiz” diyorlar. Bakın kabul etmezseniz daha önce Nuh (a.s.)’m Hûd’un (a.s.)’ın Salih’in (a.s.) veLut (as)’ın kavimleri kabul etmedi, onlar da.helak oldular. On­ların başına gelenler sizin de başınıza gelmesin diyor Şuayb (a.s.).

Lût.kavmi ki size pek uzak değil. Yani hem yurt olarak uzak değil. Yurtlarını biliyorsunuz, görüyorsunuz. Hem de zaman olarak uzak de­ğil. Aralarında bu insanların dilden dile anlatılan hikayesini biliyorlar. Lût (a.s.)’ın kavmi böyle bir pisliği yapmış, Peygambere iman etme­mişler, neticede yerin altı üstüne gelmiş ve ateş halinde yanmışlar, yok olmuşlar gitmişler diye biliniyor. Halk bunu biliyor. Medyen halkı bunu biliyor. Bir de Lût gölünün yanma kenarına gidip görüyorlar da.

Halen günümüzdeki araştırmacılar oradaki atılan taşların farklı bir taş olduğunu tesbit ediyorlarmış arkeoloji araştırmaları yapanlar. Lût gölünde de balık yaşamaz derler. Kendine has bir özelliği olan bir su, Lût gölündeki su. Peygamber Efendimiz de bazen oralardan geçerken “burası neresi?” diye sorarmış.”Geçmiş toplumların helak oldukları fi­lan yer” derlermiş. Konaklayacak olsa bile konaklamazmış. Efendimiz; “Burada daha önce bir kavim helak olmuş, uzak duralım”der çeker gi­der, başka yerde konaklarmış Lût kavminin helak olduğu yerde hala ot bitmez derler ve gölünde balık yaşamaz, balık değil hiçbir canlı yaşa­maz diyorlar. O günden bu güne kadar ibreti alem olsun diye Rabbim onları karşımıza dikivermiş.

İnsanlık tarihi içinde. Ad kavmi, Semûd kavmi, Salih kavmi, Fira­vun, Nemrut bunların helaki anlatılıyor. Bu kadar mıydı? Hayır, tarih boyu Gavurun milyarlarcası geçmiş. Ya bunlar neyin nesi,? bunlar bu­günkü ifadeyle söylüyorum;

Şimdi elektrik direklerinde bir ölmüş adam kellesi var. Ne demektir bu, “buraya yaklaşırsan ölürsün.” Yani daha önce biri yaklaştı? Bu hale geldi, sende yaklaşma demektir. İşte Nemrud’un, Firavun’un, Ad kav­minin, Semûd kavminin bize Kur’ân-ı Kerîm’de böylece iskeletlerini gösteriyor Rabbim. Bunlar helak oldular, siz helak olmayın diyor.

Mevlânâ bir hikâye anlatıveriyor. Diyor ki: “Arslan, Kurt ve Çakal ava çıkmışlar. Ormanda bir yaban öküzü, bir geyik ve bir de tavşan ya­kalamışlar, öldürmüşler şöyle koymuşlar. Arslan, Kurda demişki: “Sen taksim et bakayım” Üç tane avcı var, üç tane av var. Kurt demiş ki: “Efendim şu yaban öküzü zatı alinize olsun, şu geyik bana verilsin, şu tavşanı da tilki kardeşe verelim” Yani herkesin boyuna uygun, gücüne uygun taksim etmiş, ama Arslan pençeyi bir attı, Kurdun derisini ba­şından çıkardı alıverdi, öldürdü diyor. Yani sultanın olduğu yerde senin ne haddine taksimi yapmak. Tilkiye dönmüş taksimi sen yap bakayım

demiş. Tilki de “Efendim demiş, şu geyiği zatı aliniz sabah kahvaltısı yapsa, şu yaban öküzünü öğle üzeri, öğle yemeği yeseniz, yatarken de şu tavşanı çerez olarak yeyip yatsanız, ben böyle uygun-gördüm” de­miş. Arslan “Ulan bu aklı nereden öğrendin” deyince Tilki “Efendim Kurdun başına gelenler beni akıllandırdı” demiş.

Şimdi Allah’a (c.c.) karşı ilahlık taslayan, ” Allah’ın kanununa tabi olmam, benim kanunuma uyacaksınız.” diyen Firavun’un, Nemrut’un, Âd kavminin, Semûd kavminin altını üstüne getirmiş Rabbim, sonra da bize demiş ki: “bak bunlar bundan dolayı helak oldular, siz o hale düş­meyin” diye bildiriyor. Yoksa hoşça sohbet yapın diye, çocuklarınıza hikâye anlatın diye vermiyor bu haberleri.[118]

90- “Rabbinize istiğfar edin. Sonra ona tevbe edin. Şüp­hesiz benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.”

Rabbinize istiğfar ediniz. Sonra Ona tevbe ediniz ikisi bir araya geldiğinde şu mana var. Geçmişte yaptıklarınızdan dolayı Allah’tan af talebinde bulununuz ve o yap tıklarınızdan şu anda vazgeçiniz, ileride de yapmamaya karar veriniz.

Benim Rabbim gayet merhametlidir. Ve benim Rabbim sevendir. Seven Allah (c.c.)’ün Esmâ-ül Hüsnası’ndan bir tanesi de “Vedüd”. Çok. güzel hattatlarımız Hattat Hamid gibi, Hattat Hüseyin Kutlu gibi değerli hattatlarımız yazmışlar. “Ya Vedüd” diye de yazmışlar “Ey ya­rattıklarını seven Allah” dır. Burada da Şuayb (a.s.) benim Rabbim öy­le bir Rabdir ki; kullarını, tevbe edenleri sever ve onlara merhamet eder. Tevbe edin, istiğfar edin diyor. Bir başka âyet-i kerimede de “Na-suh tevbesi yapın”[119] der. “Nasuh” Arabın dilinde “yama­mak” manasına geliyor. Yani günah işlemekle, tertemiz olan ar dama­rınızı çatlatmış oldunuz, tevbe ile onu dikin, tekrar sağlamlaşürın ma­nasına geliyor.

Mevlânâ nasuh tevbesini de ayrıca bir hikâye ile anlatıvermiş. Na-süh’u orada bir isim olarak almış. Nasuh diye bir adam varmış. Kadın­ların avret yerlerine bakmak pek hoşuna gidermiş. Birgün düşünmüş, taşınmış demişki, en iyisi onun bunun camını gözetlemektense hama­ma tellak olarak, kadınlar hamamına girsem der. Traşını tam olarak yapmış. Kadın kıyafetine girmiş, çarşafa bürünmüş, hamama gitmiş. Hamamcıya fakirim, garibanım kalacak yerim yok. Burada ben pek gü­zelde dellaklık yaparım. Sesini de inceltmiş, onlar da inanmışlar. Oradaki kadın almış bunu dellak olarak. Birkaç gün dellaklık yapmış, ka­dınları ovuvermiş, kirlerini temizleyivemiş.

Derken çok hatırlı bir kadının yüzüğü kaybolur. Hamamda her taraf aranır, bulunamaz. Derlerki hamamdan kimse çıkmayacak. Çalışanlar ve patron dahil herkes sıraya girecek, herkes yoklanacak. Peştemalla-nn altına kadar bakılacak kadınlar tarafından. Derken Nasuh’ta sıraya girmiş. Bütün kadınların her tarafı yoklanıyor. Peştemalların altına ba­kılıyor. Nasuh 7. sırada. Birinci kadın yoklanmış, yok. İkinci kadın yok­lanmış, yok. Nasuh korkuyor. Tabiiki erkek olduğu bilinirse başının vurulmasından korkuyor.

Şimdi onun haleti ruhiyesini düşünün. İşte tevbe böyle olacak. Yani tevbe ederken Rabbimden başka birşey düşünmeden tevbeye bütün vücudunuz katılabiliyorsa o tevbedir. Şimdi bazıları namaz kıldıktan sonra dua ediyor. Ağız dil ayrı şey söylüyor, göz ayrı şey görüyor, ku­lak başka şeyler dinliyor. Tevbe böyle olmaz. Tevbeye tırnağınızdan saçınıza kadar bütün hücreler katılmalıdır. Nasuh orada ecel teri dökü­yor. “Ya Rabbi kadına mı, bir daha bakmam, tevbe” diyormuş. Al­lah’tan ki 6. kadında yüzük bulunmuş, Nasuh aranmamış. Nasuh o gün oradan çıkmış, birdaha kadın yüzüne bakmamış. Bu tevbedir artık. Na-suh’un tevbesi budur diyor. Biz de tevbelerimizi böyle yapmalıyız.[120]

91- Dediler ki: “Ey Şuayb, söylediğinin bir çoğunu anla­mıyoruz ve biz seni aramızda zayıf görüyoruz. Eğer çevren olmasaydı seni taşlayarak öldürürdük. Sen bize üstün de­ğilsin.”

Dediler ki: “Ey Şuayb biz senin söylediklerinin bir çoğunu anlamı­yoruz. Sen ne demek istiyorsun” diyorlar. Aynı sözler günümüzde de bir Müslüman bir yerde birşey anlatmaya kalksa orada böyle rejimin iyi yetiştirdiği adamlar vardır. Sen ne demek istiyorsun hemşerim di­yor. Sen ne anlatıyorsun, ne anlatmak istiyorsun? Eğer biraz baskın gelebileceğini anlayabilirse aynı ifadeleri kullanır. Ne anlatmak istiyor­sun, bir senedir, altı aydır. Anlaşılmıyor bile dediğin diyor.

Doğru anlaşılmaz, çünkü bizim terimlerimize yabancı kalmış adam. Herşeyi İngilizce konuşmaya can atmış bu adamlar. Türkçe kelimeleri kullanmaktan utanır hale gelmiş. T.R.T de muhabir olan, hem talebem, hem arkadaşım, İstanbula ziyaretime geldiğinde anlatmıştı; “Gelirken,

otobüste Bolu dağlarının oradayız, yanımdakine işte çam, ardıç filan ne güzel boyu var diyorum O adam demişki; “hala köylü gibi düşünüyor­sun, T.R.T. de muhabir olmuşsun, ama bu Ardıc’ın bir İngilizcesi yok-mu? onu kullansan” demiş.” Ardıc’ın İngilizcesini kullanırsan aydın ola­caksın. Ardıç kelimesini kullanırsan hala köylülükten vazgeçmiş olma­yacaksın. Bana bunu söyledi adam diyor.

Böylesine sömürgecilerin köpekliğini izzet kabul etmiş insanlar vardır. Şerefsiz insanlar bunlar ve bu insanlar bu kelimelerle haşır ne­şir ola ola birgün bu adamlara “İman, İslâm” kelimelerini kullandınız mı, neden bahsediyor acaba? der. Gerçekten anlamaz hale geliyor in­sanlarımız. Müslümana kulak vermemiş, anasını, babasını da dinleme­miş bu adamlar Aynı şeyleri söylemiş oluyorlar.

İşte Şuayb Peygamberin kavmi de “Senin söylediklerinin bir çoğunu anlamıyoruz. Biz seni aramızda zayıf görüyoruz. Tek başına adamsın çiğneyiveririz. Eğer senin şu sülalen olmamış olsaydı seni taşla öldü­rürdük, Sülalen varki onlardan da bir kısmı bizim tarafımızda.” diyorlar. Aynı şeyi Peygamber Efendimize de söylüyorlar. Peygamber Efendimiz’i öldürelim diyorlar. Toplanmışlar bir araya, Kur’ân-ı Kerîm’de “Kâfirler bir araya geldiler, tuzak kuruyorlar, planlar hazırlıyorlar seni haps etmek için, sürgüne gönderelim veya öldürelim diye plan ku­ruyorlar”[121] Biri demiş öldürelim kurtulalım bu adamdan. Ama demişler Haşim oğullan var bunların içinde inananı var, inanmayanı var. İnanını, inanmayanı sülalemizden biri öldü diye karşı cephe ala­caklar, sonu gelmez harpler başlar, öldürmeyelim demişler.

Senin bu şekilde sülalen olmasaydı seni biz taşlayarak öldürürdük diyorlar. Zaten yapacakları hiç başka birşey yok. O günün imansızının da, bugünün imansızının da öldürmek, işkenceye başvurmaktan . Çün­kü mantiken aklen verebileceği bir cevabı yoktur adamın. Cevap bitince silaha sarılıyor. O dönemin gavuru da yapmış, bu dönemin gavuru da aynı şeyi yapmaya devam ediyor.

Amerika’da bugüne kadar Müslüman liderlerden öldürülenlerin sa­yısı çok kabarıktır. Bize duyurulanlar ve de duyurulmayanlar vardır. Efendim her’türlü fikre açığız diyorlar ama yalan söylüyorlar. Malcolm X ki; bir zamanların mafya babası, Müslüman olur. Amerika’da Malik el Şahbaz ismini alır ve adamı 16 kurşunla bir konuşma esnasında şe­hit ederler ve katili hâlâ daha meçhul. C.I.A. kendisi öldürdü derler. Onun yerini doldurmak üzere Mısır’dan bir doktor gider İslâmi bilimler sahasında, çoluğuyla, çocuğuyla beraber evi kundaklanır ve öldürülür. Islâmı gerçek veçhesiyle tanıtan olacak olursa yaşatmazlar. Ama Müslümanhkda bir festival hale getirilecek olursa Türkiye’de Kültür Bakanlığı, kültür deyince ne anlar? Folklor, lazlar titreyiverecek, efendim güney doğudaki insanlarımız da halay çekecek. Kültürümüz bu seviyeye indirilmiş.

Sen bizim aramızda değerli değilsin. Senin bir gücün de yok bizim yanımızda diyorlar. Cevap olarak:[122]

92- (Şuayb) dedi kî: “Ey kavmim, benim çevrem size Al-lah’dan dahamı üstün ki O’nu (Allah’ı) arkanıza attınız? Allah yaptıklarınızı kuşatıcıdır.”

Ey benim milletim! Yahu size karşı benim sülalem Allah’tan daha mı güçlü. Yani siz Allah’tan kurmuyorsunuz, benim sülalemden korku­yorsunuz. Biz Şuayb’ı öldürürsek, sülalesi bize gelir onlarla harb çıkar diyorsunuz. Yani sülalem nedeniyle bana dokunmuyorsunuz. Bırakın bunu Allah daha güçlüdür. Allah ki beni yaratmış, sizi yaratmış ve beni de, sizi de sülalemi de öldürecek olan O. Niye Allah’tan korkmuyorsu­nuz da sülalemden korkuyorsunuz? Siz kavmimi önünüze alıyorsunuz, planlarınızı kurarken Allah’ı arkanıza atıyorsunuz. Yani hesaba katmı­yorsunuz. Siz bana karşı plan, tuzak kurarken Allah’ı hesaba katmıyor, benim kavmimi hesaba katıyorsunuz, diyor Şuayb (a.s.). Bize de burada uyarı var. Günümüzde insanoğlu, insan olması ha­sebiyle Rabbimin tabiata koyduğu kanunlar muvacehesinde çalışacak­tır, tedbir alacaktır. Ancak her türlü İslâmi faaliyetinde Rabbinin kendi­sine yardım edeceğini, ayrıca bir iman olarak yanında taşıyacaktır. Ama günümüzde insanımızın bir kısmı şu hesabı yapıyor: “Hocam imansızların elinde şu kadar asker var, şu kadar silah var, şu kadar pa­ra var, şu kadar köpek var. Bunları üzerimize salarlarsa biz ne yapa­rız?”

Akif in ifadesiyle

“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz”

“Bu yol ki hak yoludur dönme bilmeyiz yürürüz.”

Cehennem dediniz mi atom bombalarının hepsini toplasanız, Cehennemden bir kıvılcım olması mümkün değil. “Cehennemin bir dam­lası yere düşse, kokusundan ve ateşinden yeryüzü durulmaz hale ge­lirdi “diyor Peygamber (s.a.v.). Akif diyor ki: “Cehennem olsa, değil atom bombası, şüyu, buyu Cehennem olsa göğsümüzde söndürürüz” bu yol ki hakk yoldur, dönme bilmeyiz yürürüz. Ben yürürüm. Karşımdaki ne olursa olsun yürürüm, öldürürler şehit olurum. Yukarda geç­mişti, “Kâfirler bizden iki şeyden başka birşey istemezler ikisi de bi­zim için güzeldir.”[123] O da ya gazilik, ya şehitlik diyor. Yu­karda tefsiri geçti bunun. Ama onlar ölürse Cehenneme, öldürülürlerse de Cehenneme giderler, başka yolları yoktur.

Benim Rabbim sizin yaptıklarınızı kuşatmıştır. Yani herşeyiniz Onun ilmi içerisinde cereyan ediyor. Rabbim ilmiyle kudrediyle sizi ku­şatmış onun dışında kalmıyorsunuz ki, ben Rabbime güveniyorum. Siz asker topluyorsunuz, ekonomik ve askeri gücünüzü güçlendiriyorsunuz bana karşı, ama askeri gücünüz de, ekonomik gücünüzde bütün planla­rınız da, programlarınız da Rabbimin kudreti içersinde, ilmi içersinde oluyor ve Rabbim de bunun için bana yürü diyor öyle ise ben niye yürü­meyeyim? Planınız O’nun elinde, askerleriniz O’nun elinde, Rabbimin elinde, O’nun gücü kuvveti içinde cereyan ediyor bu olaylar. Öyle ise bana yürü diyen Rabbime ben güvenirim, yürürüm.[124]

93- “Ey kavmim, yerlerinizde yapacağınızı yapın. Bende yakacağım. Yakında kendisini rüsvay eden azabın kime ge­leceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetle­yin, bende sizinle beraber gözetleyiciyim.”

Ey kavmim madem iman etmiyorsunuz haydi haliniz üzere amel edin, ben de imanım üzere amel edeceğim. Siz yaptığınızı yapın, ben de yaptığımı yapayım. Buna benzer bizim bir dediğimiz var. “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun suresi)

Yakında siz de bileceksiniz azâb kime gelecektir? Yalancı kim ola­caktır? Onu siz de yakında bileceksiniz, azâb kime gelecek bileceksi­niz. Yalancı kimmiş? bana yalancı diyorsunuz ya, kendiliğinden uydu­ruyor diyorsunuz ya. Yalancı kimmiş siz misiniz, ben miyim? onu da bi­leceksiniz. Gözetleyin, bekleyin, ben de bekleyip gözetleyeceğim.

İlk nazil olan âyet-i kerimelerin bulunduğu sûre’de tefsiri geçmişti. “Yakında siz de göreceksiniz, biz de göreceğiz, onlar da görecekler di­yor Rabbim.[125] Hz. Peygamber yalnız, yanında üç beş Müslümanla Kâfirler karşısında, bununla da kalmayıp kafirler; “Bizans da bize yardım eder, İran da yardım eder senin hiç şansın yok” diyor­lar. Allah’ü Teala da “sen de göreceksin, onlar da görecekler de onlara.” buyuruyor. Ve neticede de gördüler. Hz. Peygamber sağlığında Arap yarımadası tamamıyla Müslümanlaştı. Aradan 30 sene geçme­den İran ve Kudüs Müslümanların eline geçti.[126]

94- (Azâb) emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla beraber îman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zalimle­ri korkunç bir sayha yakalayıverdi de onlar yurtlarında çö­küp kaldılar.[127]

95- Sanki orada hiç yaşamamış gibi. İyi bilinki Semud kavmi nasıl uzaklaştı ise Medyen içinde (Allah’dan) uzaklık vardır.

Orada sanki hiç ni’met görmemişler, zenginlikler tatmamışlar, tica­retler yapmamışlar, köşkler bina etmemişler, bahçeler kurmamışlar, ır­maklar akıtmamışlar gibi bir hale geliverdiler.

Semûd kavminin Allah’ın rahmetinden uzak olduğu gibi Medyen halkı da Allah’ın rahmetinden uzak durmuştur diyor Allah (c.c). Benim hatırıma şu geliyor. Nuh (a.s.).kavmi denizde boğulmuş, Şuayb (a.s.)’ın kavmi bir gürültüyle, bir sesle yok edilmiş. Sesle insanlar yok edilir mi? Yok edilir. Ki ona sayha denir. Hani bağırma be adam, ödümü patlattın derler. Yüksek frekanslı ses insanları öldürebilir. Tabii onun yanında diğer azâb da var. Lût (a.s.)’ın kavmi yerin altı üstüne gelmesi ve gökyüzünden pişmiş taşların yağmasıyla helak edilmiştir. Firavun denizde boğulmak suretiyle helak edilmiş, yok edilmiş.

Günümüzde bu kadar imansızlar, imansızlıklarını yaparlar da böyle birşey olmaz diye hatıra geliyor. Yani Allah (c.c.) niye Rusya’ya bunu yapmaz? Niye Amerika’ya böyle etmez, niye İngilizlere böyle yapmaz. Her dönemin Peygamberinin itikadda söyledikleri aynıdır da mesajda amelde değişiklikler vardır. Mucizelerinde değişiklikler vardır.

Çünkü insanlar ilerledikçe bazı değişime uğrayarak geliyorlar ve Peygamberler de o çağın insanının anlayışına hitab ederek gönderili-yorlar. Her Peygamberin kavminin azabı da çeşitli olmuş. Suda boğulan, ateşte yanan, yerin altı üstüne gelen veya bir ses ve gürültü ile helak edilenler diye ayrı ayrı olmuşlar.

Günümüz insanının belası da o günün insanlarına benzemiyor. Bu da bir başka oluyor. Bundan 50 sene evvel hiç yıkılmayacaklarmış gibi gÖrünen,ingiltere ve Rusya gibi devletlerin bugün parçalandıklarını gö­rüyoruz. Bu onlar için bir azapdır. Çünkü mazlumları ahi kalmıştır.

Mazlumun duası reddedilmez. Peygamber (a.s.); “mazlumun ahım almayın”[128] demiş, geçmişten ibret almaya dikkat edeceğiz. İtaat ve ibadete devam edeceğiz.[129]

96- Şüphesiz biz Musa’yı âyetlerimiz ve apaçık delille gönderdik.

97- Firavuna ve adamlarına. Ancak onlar firavunun em­rine uydular. Firavunun emri doğru değildir.[130]

98- (Firavun) Kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Vardıkları yer ne kötüdür.

Allah (c.c.) yukarıda Nuh (a.s.)’m, Şuayb (a.s.)’ın, Lût (a.s)’ın, ibrahim (a.s.)’ın hayatından bazı bölümleri anlattı bize derken Musa (a.s.)’ın hayatından da bir bölüme dikkatimizi çekerek Musa’yı da âyetlerimizle Peygamber olarak gönderdik. Ve apaçık bir sultan ile. Sultan kelimesi mucize olarak terceme edilmiş. Sultan kelimesi sulta dediğimiz otorite olarak da terceme edilmiş, ve Tevrat olarak da tercü­me edilmiş. Ayeti açıklar mahiyette Tevrat veya mucizeler. Ki asasının göstermiş olduğu mucizeler veya Musa (a.s.)’a sonunda sağlamış ol­duğu devlet otoritesi, apaçık bir otoriteyi Musa’ya verdiğini de Allah bu âyet-i ile ifade ediyor.

Musa’yı kime gönderdi? Firavun’a ve Onun çevresindeki yönetici kadroya yönetici olarak gönderdi de insanlara halka göndermedi mi? Genelde yönetici kadroya isim olarak kullanılmış, öncelikle onlara du­yurulduktan sonra zaten halka duyuruluyor demektir. Hani Peygamber(s.a.v.) Bizans devlet başkanı Heraklius’a mektup yazmıştır. Bu mek­tup Heraklius’a yazılmıştirda halka yazılmamıştır anlamını ifade et­mez. Efendimiz, onun zatına mektup yazmakla bütün halkına mektup yazmış sayılır. Yoksa bütün insanlara mektup yazmak mümkün olmaz­dı onun için devlet başkanına yazdığı, Heraklius’a yazdığı mektup bü­tün halka yazılmış demektir.

Allah (c.c.) burada Musa (a.s.)’ı Firavuna ve Onun çevresindeki yönetici kadroya Peygamber olarak gönderdiğini, ama Firavun çevre­sindeki insanlar Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri onlar için doğru yolu göstermiyordu. Doğru değildi, doğru yolu da gös­termiyordu. Yani Peygamberin karşısında kendisini ilah olarak insanla­ra takdim eden bir Firavun var. İnsanlara o da birşeyler veriyor. Hani daha önce tefsiri geçmişti. Firavun; “Ben size ancak doğru yolu göste­ririm, benim gösterdiğimi göreceksiniz. Ben sizi doğru yola götürürüm” diyor.[131]

Doğru yola götürme iddiası ile Musa (a.s.) da geliyor ama peygam­ber olarak gönderiliyor. Allah (c.c.) de diyor ki: O çevresindeki insanlar Firavunun çevresindeki insanlar Firavunun emrine uydular. Musa (a.s.)’m getirdiği mesaja karşı geldiler. Bu dünyada Firavun küfrün ön­cülüğünü yapıyor. Bu dünyada küfrün öncülüğünü yapanlar, kıyamet gü­nünde de milletinin önünde olacaktır. Firavun, başı o çekecektir. Ve onları cehenneme götürecek.” Evrede” kelimesi “Verade”den türetil­miş ve suya gitme manasına gelir. Suyun kaynağına varmak manasına geliyor. Allah (c.c.) de bunları ateşin kaynağına götürdüğünü Firavunun kendi etrafında kendisine inanan, kendisinin emirlerine itaat eden kişileri su kaynağına götürmek yerine, ateşin kaynağına götürdü­ğünü ve bu götürmede de Firavunun öncülük yaptığını ifade ediyor. “O su yolu diye gidilip te ateşle karşılaşılan yer ne kötü bir yerdir.”[132]

99- Burada (dünya) da kıyamet gününde de lanete tabi kılındılar. Bu ne kötü bir vergidir!

Şimdi burada şunu görüyoruz. Firavun, Fecr suresinde, ifade edil­diği gibi kendisini ilahhk iddiasında bulunan bir adam, bütün halkı kendi etrafına topluyor ve onların hepsine birden “Ben sizin en yüce Rabbinizim” dedi. Yani putlar zamanla yaşayan insanlardır. Yoksa ağaçtan, taştan, alçıdan dikilipde işte bu ilahdır, bu Rab dır diye inanma olmamıştır. Evet dikilenler vardır, ama o dikilenler daha önce ilah olarak kabul edilmiş insanların suretidir. Temsilid ir. Firavunların hala heykelleri günümüze kadar gelmiştir. Ama insanlar o heykele tapınmı­yorlar o heykelin asıl sahibi olana tapınıyorlar. İşte putçuluk oradan kaynaklanıp geliyor. Ve Allah (c.c.) de onlar Firavunun emrine uydular, emrine uymakla onu ilah olarak kabul etmiş oluyorlar. Bu kabul etme­nin neticesinde kimin arkasından girmişlerse ahirette de onun arkasın­dan gideceklerini 98. ayet-i kerimesiyle Allah (c.c.) haber veriyor.[133]

100- Bunlar sana anlattığımız şehirlerin haberlerindendir. Onlardan bir kısmı hala ayakta, bir kısmı da biçilmiş ekin gibidir.

İşte bunlar geçmiş şehirlerin haberleridir. Şehir anlamında kullanı­lan kelime “Karye’nin” çoğuludur. Koy manasına da gelir. Genelde Kur’anda özellikle baş şehirler kast edilir. Şehirden kasıt şehrin sakin­leridir demiş tefsire il erimiz. “İşte bunlar geçmiş ümmetlerin haberleri” diye de tercüme yapılacak olursa doğrudur. Ama ayet-i kerimede şehir­ler kelimesini kullanmış işte o şehirlerin haberleri bunlardır. Onları sana anlattık, Yani yukarda Hud (a.s.), Nuh (a.s.), Salih (a.s.) Şuayb (a.s.) Musa (a.s.)’dan bazı bölümler sana anlattık. O şehirlerden bir kısmı ayaktadır, vardır, kalıntıları kalmıştır. Bir kısmı da yerle bir olmuştur. Yani hasat yeri gibi olmuştur. Hani ekin biçilirde, ekinden eser kalma-yıverir, bir zaman sonraya öylesine yok olup gidenler olduğu gibi. O helak edilmiş şehirlerden ayakta kalanlar vardır. Veya şöylede mana vermişler, onların içinden bir kısmı helak olmuş. Hasat yeri gibi, bir kısmıda iman edenler ayakta kalmışlardır. Hani Lut (a.s.)’m kavmini helak ettis de iman edenleri kurtardı. Şuayb (a.s.) iman edenleri kur­tarmıştır, ve diğer peygamberler için de aynıdır. Yani Peygamberlere iman edenler ayakta kalmıştır. İman etmeyenler de biçilmiş ekin gibi olmuşlardır. Her iki yönüyle de mana doğrudur.

Peki bunlar neler işlemişler de Allah (c.c.) onların başına bu zulmü indirmiş.? Bazıları “bunu niye verdi?” derler. Filan vadide deprem ol­muştur. Veya yanardağ patlamıştır, veya başka bir olay olmuştur. Orada azab görenlere zulm edilmiş. Allah tarafından zulmedilmiş gibi bir ima uyandırılır, basın yayın yoluyla. Veya Lut (a.s.)’ın kavmi niye öyle olmuş, Salih (a.s.)’ın kavmi niye böyle olmuş gibi. Hatta Allah (c.c.)’ı zalim gibi tanıtmaya çalışırlar ki Kur’an-ı Kerimde Rahim, Rahman sıfatı çok geçmektedir. Ona bakmazlar. Rabbimin insanlara vermiş olduğu nimetlere, göz nimetine, el nimetine, dil nimetine bakmazlar, bütün bunları göz önüne getirmezler de bazı olayları gün­deme getirerek, Allah (c.c.)’ı haşa zalim olarak tanıtırlar.[134]

101- Biz onlara zulmetmedik. Ancak onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azab) emri geldiğinde Allah’ı bırakıpda tapındıkları ilahlar onlar hiç bir şekilde fayda sağ­lamadı. Onlara zarardan başka birşey artırmadılar.

102- Allah kasabaların zatim halkını yakalayınca böyle yakalar. Yakalamasida şiddetli ve elimdir.

Yani Lut’un kavmine de Şuayb’in kavmine de, Salih’in kavmine de zulmetmedik. Onlar kendilerine zulmettiler. Onların Allah’tan başka ilah edindikleri, Allah’tan başka çağırdıkları ilahlar da onlara hiç fayda vermedi. Yani Allah’tan gelen azabı def edecek hiçbir fayda vermedi. Onlara Rabbimin emri gelince o ilahları onları kurtaramadı. Hatta kur­tarmanın ötesinde onlara helak olmaktan başka birşey de ilave etmedi­ler. Yani ilahları Allah’ın azabına mani olamadığı gibi Allah’ın azabını artırdılar.

Bu yüz birinci ayet-i kerime bize kişinin başına ne gelirse gelsin se­bebin kendisi olduğunu ifade ediyor. Bir Müslümanın başına bela geldi­ğinde bizim yorumumuz iki yönlü olur.

1- Yaptığını çekiyor deriz. Ama herkes için bunu söylemeyelim.

2- Rabbim imtihan ediyor deriz. Bir Müslüman için söyleyeceğimiz budur. Bir insan bela ile mübtela olur, çok çeker bu dünyada. Deriz ki: Rabbim imtihan ediyor. Bu dünyada iken günahlarının affedilmesini istiyor. Rabbim onun için belalar veriyor. Çünkü belalar insanın günahının af olmasına sebep olur. Eğer sabr ederse, tabi ki mü’min için söylüyoruz, “sabredecek olurlarsa” belalar, günahların affına sebeb oluverir. Hani değerli bir halıya vurulan değneğe benzetirler. Halının tozunun silkilmesi için değnek vurulduğu gibi.

Allah (c.c.)’de kulunun ahirette azab çekmesini istemiyor, cehen­nemde yanmasını istemiyor. Fakat günah da işlenmiş, bu dünyada bazı belalar vermek suretiyle, o da sabrettiği takdirde bu dünyada iken affediliyor, öbür dünyada ceza ile karşı karşıya gelmiyor. Birinci planda biz müslüman için bunu düşüneceğiz, ama bazen Rabbim kişinin yaptık­larına karşılık olarak da belalar verir. Özellikle kafirler için; onlara kendi yaptıkları sebebiyle o zulümlerin verildiği, söylenir. Yani Rabbim zul­metmiyor yine.

Onlar kendilerine zulmettiler. Peygambere karşı gelmekle adaletten ayrılmakla, Allah’a karşı kendini ilah ilan etmekle kendilerine zulm etti­ler diyor Allah (c.c). “Kendi düşen ağlamaz” diyoruz ya, adam kendi kendini uçuruma atıyor. Bize düşen görev insanları uyarmak, uyarmanın ötesinde tutmak. Efendimiz (s.a.v.)’in bir hadisinde sizlerin kemerlerin­den tutuyorum, cehenneme düşmeyesiniz diye. Yani İslama girmelerini istiyor zorla, zorla derken zor kullanarak değil. Böylece gayret gösteri­yor. Ama onlar gidiyorlar.

Birgün efendimiz arkadaşlarıyla otururken birden demiş ki: “Yetmiş seneden beri yuvarlanan bir kütük cehenneme düştü.” Sahabenin hiçbirşeyden haberi yok, hayret ettik diyor. Sonrada öğrendik ki imansız­lardan biri ölmüş, öldü haberi gelmiş. Halbuki Hz. peygamber onun müslüman olması için kaç defa evine varmış, islamı anlatmış ona. Şimdi cehenneme düşünce kabahat peygamberimizde değil, sahabede de de­ğil. Onlar ellerinden geleni yaptılar. Allah (c.c.)’de de değil. Rabbimde Kur’an indirdi. Peygamber gönderdi, yanmamaları için. Ama biz yana­cağız diye ısrar ettiler. “Onlar kendilerine zulmettiler” diyor Rabbim. Rabbinin cezalandırması böyledir. O şehir halkı ve şehir zulmettiği halde o şehir halkını cezalandırması böyledir. Onun cezalandırması çok şiddetli ve acıklıdır. Şimdi burada hangisini kast ediyor? Hepsini. Çünkü yukarda dedi. İşte o şehirlerin, başkentlerin haberlerini sana verdik. Yani Nuh’un (a.s.) haberini, Lut’un (a.s.) haberini, İbrahim’in (a.s.) ha­berini ve onların kavimlerinin helak oluşlarını sana haber verdik. Yani birisi deniz suyu içinde boğulup gidiyor. Birisi ateşte yanarak ölüyor, yok ediliyor. Bütün o imansız grub, birisi bir sesle yok ediliyor. Tamamıyla şiddetli bir sesle rüzgarla yok ediliyorlar. Bunların hepsi Allah katındandır. Allah’ın cezalandırması ve Allah’ın cezalandirmasınında çok şiddetli olduğunu haber veriyor.[135]

103- Ahiret azabından korkanlar için şüphesiz bunda ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplandığı gündür. Bu herşeyin hazır olduğu bir gündür.

Allah (c.c.);”Ahiret azabından korkanlar için bunda ibretler vardır” diyor. Geçmişin haberlerini niye bildiriyor? Rabbim. Bize burada hik­metini beyan ediyor. Yani geçmiş peygamberlere inanmayan insanların kötü neticelerini, o peygambere inananların, iyi sonuçlarını haber veri­şinin sebebini anlatıyor.

Bir de bu surenin sonuna doğru 120, ayet-i kerime de haber veriyor. Burada “ahiret azabından korkanlar için bu olaylar birer ibrettir” diyor Rabbim. 120. ayette “senin gönlünü sabit kılmak için, yani kararsızlığı gidermek, şüpheleri yok etmek için geçmişdeki bu hikayeyi, kıssaları . sana anlatıyoruz. Ve bir vaaz olsun, bu bir hatırlatma olsun diye.” bu­yurmaktadır.

Ahiret azabından korkma konusunda, bize bu nasıl deli1 ve ibret olabilir.? Hani bir yolda yürüyorsunuz, özellikle dağcı olur bu. Ormanlıkta yürürken, çalılıksa, dikenlikse ayağınızı basacağınız yere dikkat edersiniz. Ayağıma bir diken batmasın veya diken ayağımı yırt­masın diye dikkatli yürürsünüz. Mesela deseler ki size: “Ormanda yü­rürken dikkat et, gittiğiniz yerlerde, ayılar için. kurtlar için tuzak ku­rulmuştur”..! o zaman daha çok dikkatli olursunuz.. Dikkatli basarsınız, böyle Önde giden adam bir çukurun içine düşüvermiş olsa bir tuzak kurulmuştur demektir.

Peki çukur kazılmış hafif yapraklarla örtülmüş olsa, adam da düştü. Gözünüzle gördünüz, sizde gelip oraya düşermisiniz.? Elbette hayır. Çünkü onun düşüşünü gördünüz. Aynı şekilde Allah (c.c.) de daha önce geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin düşüş şekillerini bize haber veriyor. Düşüş şekilleri peygambere karşı gelmek, aşırı derecede ticari sahada ahlaksızlığa düşmek. Mesela Şuayb (a.s.)’ın kavmi ticarette hiçbir kural tanımıyor; tek şey kazanmak. Lut (a.s.)’ın kavmi günü­müzde de çağdaşlık diye sunulan pisliğin içine düşmüşler ve Allah (cc.) onları cezalandırdığını bize haber veriyor, bize de diyor ki, sizde öyle bir duruma düşmeyin diyor.

O gün öyle bir gündür ki bütün insanlar o günde toplanmışlardır. Kıyamet için toplanmışlardır. Ahirette azap için toplanmışlardır. Hesap için toplanmışlardır. Ve o gün herşeyin görüleceği birgündür. Hesaplar görülecek, melekler görülecek insanlar birbirini görecek, herşey ortaya dokülüverecek. Öyle bir günde bütün insanlar bir araya gelecekler, karşılıklı haklar alınacak, verilecek ve hesaplarını kendi defterlerinde görecekler. İşte o günün azabından korkanlar için bu dünyada Allah’ın bize haber verdiği olaylar birer ibretdirler.[136]

104- Biz onu ancak sayılı bir zamana kadar geciktiririz.

Biz o kıyameti sayıları belirli bir zamana kadar tehir ederiz diyor Allah (c.c). Hani kıyamet ne zaman kopacak bilemeyiz. Kimbilir,? “Allah (c.c.) bilir.” Ondan başka kıyametin ne zaman kopacağını bilen olmamıştır. Peygamber (a.s.)’a bildirilmediği için bize de bildirilmemiş­tir. Hatta hadisi Cibril diye bilinen bir hadisi şerif de buyurmuş. “Burada sorulan sorandan daha bilgili değildir” demiş.

Cebrail (a.s.)’da bilmiyor kıyametin ne zaman kopacağını. Onun için bazı kişiler günümüzde bol miktardan Amerikan parasıyla yayın yapan arkadaşlar var. Türkçe olarak 2280 yılında kıyamet kesin kopacak de­yip kesin rakamlar veriyor. Geçmişte de buna benzer hezeyanlar söy­lenmiştir. Bundan 1000 sene evvel yazılmış kitaplarda işte şu kadar zaman içinde kopacak, şu kadar zaman içinde kopacak diye hezeyanlar olmuş. Adamlar sağlıklarında yalancı çıkmamışlar. Çünkü 2280 deyince 90 sene var daha, bu yazanında yaşı 35-40 yaşlarında. Yani kendisi sağlığında yalan çıkmayacak. Biz şuna inanırız, şu anda da kopabilir, 10 milyon sene daha geçebilir, bilemeyiz. Kesin rakam vermemiz mümkün değil.

Tarih verenler yalan söylüyor. Bunu söyleyen ister şeyh olsun, eğer hakiki şeyhse bunu söylemezler. Rakam vermekten edeb ederler. Peygamber vermemiş ki, o kim oluyor. Asıl şeyh olan insanlar haddini bilir. Onlar vermezler ama haddini bilmeyen insanlar veriyorlar rakam.[137]

105- O gün gelince Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz. Onların bir kısmı şaki (mutsuz) bir kısmı said (mutlu) dur.

Kıyamet birgün gelir, hesab ve kitap günü mutlaka gelir. Rabbimin izni olmadan, kimse orada konuşamaz. Yani burada yetkililerin önünde kişiler parasının gücü oranında konuşulur. Reisi cumhurun, başbakanın yakınında kim olur. Siyasi gücü veya para gücü olan insanlar olur ve onlar teklifsiz söz almak istenildiğinde izin almadan da konuşurlar. Ama Allah katında o gün hesap kitap görülürken Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz. “Nebe suresinin” sonundaki sayfada da bunu ifade ediyor Allah (c.c). “Rabbimin izin verdiği ancak konuşabilir.” Orada Allah’ın huzurunda ancak Allah’ın izin verdikleri konuşur. Buna meleklerde dahildir. O gün meleklerde ruhda Allah’ın huzurunda saf bağlarlar, Allah’ın ancak izin verdikleri konuşur. Allah’ın izin vermediği konuşa­maz. Ve burada da Allah’ın izin verdikleri konuşur demiyorda. Ancak Allah’ın izni ile konuşurlar. Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz di­yor.

Bu hesap kitabı vermede veya Allah katında şefaat izni olan pey­gamberler ve salih kullar olacaktır. Peki onlarda şefaat izni alacaklar­dır. Yalnız şefaat etme hakkına sahip olan peygamberler hemen böyle müdahale etme, hak ve salahiyetleri yine yok. Onlara şefaat iznini Rabbim veriyor.

Hergün Ayet-el Kürside okuyoruz. İzni olmadan kimmiş o şefaat edecek olan. Allah’ın izin verdikleri şefaat eder. Yoksa bu imansız kesim veya putlar, put adamlar insanlara şefaat edemezler. Ancak Allah’ın izin verdikleri olur ki o da Allah’ın hoşnud olduğu insanlardır. İnsanlardan bir kısmı Şaki’dir. Allah’a karşı gelmiş, isyan etmiş, mut­suzlar grubudur. Bir kısmı da mutlular grubudur.

Yani mesut olmak Allah’a itaatten geçer, mutsuz olmak da Allah’a isyandan geçer. Bu ayet-i kerimenin ifadesinden bunu anlıyoruz. Ahireti gözümüzün önüne getiriyor Rabbim. Ahirette insanlar iki gruba ayrılıyorlar. Mutlular vede mutsuzlar. Mutlular; Allah’a ibadet edenler, itaat etmiş, onun yolundan yürümüşler, cehenneme değil cennete gitme beratım almışlar. Mutsuzlar da; cehenneme sevk edilen insanlardır.[138]

106- Şaki olanlar ateşdedirler. Onlar orada (nefes alıp verirken eşek anırması gibi) yüksek ve alçak sesle nefes alıp verirler.

“Zefir”; kişinin nefes alırken, cehennem alevlerini yutma esna­sında ses çıkarmasıdır. “Şehik”, ise içeriye aldığı alevlerin, yine alev şeklinde dışarıya çıkarken ses çıkarması. Cehennemin alevlerini içine alıyor ve ses çıkartıyor. Ve nefes çıkarırken de yine ses çıkartıyor. Oradaki nefes alış verişlerini tasvir ediyor Allah (c.c). Günlük hayatımızda hani başımızı yorganımızın içerisine soksak hiçbir taraftan hava aldırmasak damlıyoruz. Neden kendi nefesimizden darahyoruz. ilim adamlarımızın izahı, oksijen bitiyor. Karbondioksidi çoğalıyor ve biz boğuluyoruz. Çünkü mevcut temiz oksijeni bitirip pis karbondiok­sidi alıyoruz. Zaten ateşte yanan bir insanın aldığı da böyle birşeydir Ama ölmek yok yalnız. Orada ölmez ama mutlu bir hayatta yaşamaz Ölümle yaşam arası bir hayat, ama azabı, acıyı duyuyor.[139]

107- Gökler ve yer var oldukça Rabbiyin dilediği (günahkar mü’minler) hariç orada ebedidirler. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır.

Allah korusun ne kadar devam eder onların azabı. Orada ebedi ola­rak kalırlar orada. Yer ve gök devam ettiği müddetçe orada kalıcıdırlar. Ancak Rabbin dilediği müstesna. Rabbinin dilediklerinden maksat ce­henneme iki tür insan gidiyor.

1- İmansızlar Allah’a, peygambere karşı gelmiş Allah’ın ayetlerini inkar etmiş. Günümüzde Allah’a inanırım, peygambere imanmam diyor. Beraber ilahiyattan mezun olduğum bir arkadaşım, Ankara’da imamlık yapıyor. O anlatmıştı; “Hacettepede bir profesör cuma namazını kılar; “Ben Allah’a inanırım, peygambere inanmam” diyormuş. Ben ne diye­yim ” diye bana soruyor. Allah’a inanmış, Cumayada geliyor ama pey­gambere inanmam diyor. Namazı niye kılıyor o zaman, peygambere inanmayan bu adam. Sübhanekeyi namazda niye okuyor.? Halbuki o peygamberin söztidür,Tesbih!er Peygamberin sözüdür, tahiyyat aynı şekilde peygamberin sözüdür. O zaman bu adamda geri zekalılık var diyoruz.

Bir kısmı da peygambere inanır, Kur’ana inanır. Kur’anımız der ama “içindeki bazı ayetlerin hükmü geçmiştir. Zamanı geçmiştir 1400 sene evvelinde kaldı” der. Bunlar asılsızdır. Bir ayetini inkar etmek, tama­mını inkardır. “Bir kısmına inanırlar da, bir kısmı inkar ederler” buyuru­yor Allah’ü teala. Bunlar ebedi cehennemdedirler.

2- Rabbimin dilediğini çıkardıkları ise müslüman adam, ama günah­kar adam. Allah (c.c.) mahşer yerinde o günahlarım af da etmemiş. O günahı oranında cezasını çekmesi gerekiyor. Cezasını çekmek üzere cehenneme gönderiliyor. Sonra cezasını bitirince Allah (c.c.) onu tekrar cennete alıyor. Rabbimin dilediği kişiler bunlar.

Şimdi bir kısım ismi büyük alimlerimizden ahiretin cehennemin bir­gün gelip yok olacağını hataen söylemişler. Çünkü İslam alimlerimiz tabiinden hiç buna iltifat eden olmamış. Daha sonraları hicri 7 asrın başından itibaren söylenmeye başlanmıştır bu sözler. Demişler ki: “Birgün cehennemde yok olacak kafirlerde toprak olup gidecekler.”

Yani cehennem yok olacak kup kuru hale gelecek. Bu ayet-i delil ge­tirmişler bu adamlar. Yer ve gök devam ettiği müddetçe, yerde ve gökde birgün yok olacak, öyle ise cehennemde yok olacak gibi bir ifade kullanmışlar.

Ama Allah (c.c.) buyurur; “Bu arz birgün gelir başka bir arza dönü­şür.” Gökyüzünde başka bir semaya dönüşür.

Yani ahiretin kendine has bir arzı kendine has bir seması olacaktır. İşte o devam ettiği müddetçe oda devam edecek, sonu gelmeyecektir. Yani cennetin toprağı, cennetin taşı, altını, gümüşü hani suları çiçekleri devam edecek ya, İşte orası devam ettiği müddetçe cehennem devam edecektir, diye mana vermişler, ayetide delil getirmişler, doğru olanı budur demişler.

Allah dilediğini yapandır. Yani dilediğini yapma yetkisi yalnız ve yalnız Allah’a aittir. Bizimde çok dileklerimiz var, ama gücümüz yet­mez. Dileriz ki şu kadar altınımız olsun, bu bir istekdir, ama olmuyor. Dileriz ki saçımız ağarmasın, ama olmuyor. Dileriz ki ihtiyarlamayalım, ama olmuyor. Dilediğini yapma yetkisi yalnız Allah’a aittir. Dilediğini yapan senin Rabbindir. Mutlaka senin Rabbin dilediğini yapandır buyu­ruyor.

İnsanların kendilerine ilah olarak kabul ettikleri insanlar kendi ölümlerine mani olamamışlardır. Öyle olunca kişinin bedenide, aklıda ölümlü olunca onun ürettiği kanunlarda ölümlü olur. Ama bir kısım in­sanlar onların peşinde gitmeye devam ederek cehennemdeki ateşini artırıyorlar.[140]

108- Mutlu kılınanlar ise gökler ve yer var oldukça, sonsuza değin cennettedirler. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. (Günahkar müminler günahlarının cezasını Rabbimiz dilerse çekeceklerdir) (Bu cennette ebedi kalış) kesintisiz bir ihsan olarak (verilmiştir).

Şimdi yukarda 106. ayette; isyanı, mutsuzluğu şahsın kendisine bağlıyor, kendi iradesiyle isyana gitmiş o mutsuz olanlar. Allah’a isyan kelimesini kullanıyor. Mü’minlerden bahsederken de …mesut kılınanlar. Mesut olanlar değil, “Mutlu edilenler” diyor. Yani bizi bu hale getiren, mutlu kılan, iman üzerinde devamımızı sağlayan Allah (c.c.)dür, buna hamd etmemiz gerekiyor.

“Sana bir iyilik isabet ettiğinde o Allah’tandır. Kötülük isabet etti­ğinde ise kendi tedbirsizliğinden, kendi nefsindendir.” Yani ikisinde de biz irademizi kullanıyoruz. İyiliğe meylederseniz Rabbim yardım edi­yor. Kötülüğe meyi edersenez Rabbim yardım etmiyor. Kendi imkanla­rınızla kötülüğü yapıyorsunuz. Burada da cennete doğru sevk edilen, mesut kılman kişiler mesut kılınanlar, mutlu edilenler diyor. Biz imanı tercih ediyoruz. Allah (c.c.) de iman ve amel üzerinde oluşumuzda yardım ediyor. Bizim sarf ettiğimiz enerjinin çok üzerinde Rabbim bize veriyor. Onlar nerede, onlarda cennettedirler.

Onlarda cennette ebedidirler. “Yer ve gök devam ettiği müddetçe, Rabbinin diledikleri müstesna.” Yani Allah (c.c.) cennetteki bize olan lütuflarmın ardı arkası gelmiyor. Bizim elimizdeki imkanların ise ardı arkası gelir. Çünkü sayılıdır. Dünyadaki nimetlerden ne istenir.?, ev, araba, yiyecek maddesi şu şu maddeler vardır. Çok imkanı olan adam­lar, bu İstanbul şehrinde para sıkıntısı diye birşey duymayanlar, hatta parasının hesabını kendisi yapamadığından 10, 20, 30, tane muhase­becisini, para müdürlerini bu işe tahsis eden adamların elde edemedik­leri maddi nimet yok ama onlarında peşinden koştukları çok şey var. Tulü, emel dediğimiz şeyler varya, onlarında istekleri sona ermez ayrı. Ama onlar maddi olmaktan ziyade biraz daha soyut kavramların peşinde koşarlar.

Allah (c.c.) cennet nimetlerinin sonu gelmez, kesintiye uğramaz. Allah’ın nimetleri onlara çeşitli hediyeler veriyor. Peygamber efendi­miz; “Gözlerin görmediği, gönüllerin hayal edemediği” nimetlerin oldu­ğunu haber verir.[141] Bu dünyada gördüklerimiz­den farklı çok şeyler var. İyilik güzellik olarak neyi hayal edebilir bir adam. Bir ev hayal etti bahçesiyle beraber. Onun içinde hanım hayal etti, bütün güzelliğiyle beraber. Güzellik anlayışı nedir, gördüklerinden hareketle bir güzellik çiziyor insanoğlu . Kendine hanım seçecek, haya­linde bir hanım çiziyor. Nereden hareket ediyor, duyduklarından, gör­düklerinden, bildiklerinden. Filanın kaşları onda olsa, filanın gözleri onda olsa, filanın kirpikleri onda olsa. Böyle bir güzellik çiziyor. Ama bildiklerinden hareketle güzellik çiziyor. Oturacağı evi, bahçesini de yine bildiklerinden hareketle birşeyler istiyor.

Ama Allah (c.c.) ve efendimiz hadisi şeriflerinde bize bildirmişlerdir ki, gözlerin görmediği, gönüllerin hayal edemediği güzelliklerin oldu­ğunu haber veriyor. Öyle olunca oraya doğru biraz fazla hazırlık yap­mamız gerekiyor. Yani bu dünyadaki evlerimiz, arabalarımız, iş yerle­rimiz, dükkanlarımız, dairelerimiz için sarf ettiğimiz gayretin fazlasını

oraya harcamamız lazım. Çünkü sonu gelen bir dünyadan, sonu gelme­yen bir dünyaya doğru gidiyoruz.

Milyarlarca seneye karşılık 70 sene. Binde bir değil, 1 milyonda bir değil, 1 trilyonda bir değildir. Öyle olunca bir insan aldığı nefesi Allah için almalı, verirkende Allah için vermelidir. Yediği her lokmayı Allah için yemelidir. Giydiği her elbiseyi Allah için giymelidir. “Allah için gi­yiyorum, bu ”elbise ile Allah için hizmet edeceğim” diyerek bu niyeti taşımalı. Ve attığı her adımda Allah’ın dinini hakim kılacağı bu adım­larla bu yolda yürümelidir. Dükkanınada gitse, işyerinede gitse, bağına bahçesinede gitse, nereye giderse gitsin hep bu niyetle hareket etmeli ki, ahirette Allah’ın vaad ettiği makamına kavuşma ihtimali artsın.[142]

109- Şunların taptıklarının (batıl olduğun) da şüphe içinde olma. Onlar ancak daha önceki atalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azabtan) paylarını eksiksiz vereceğiz.

Şunların ibadet ettiği ilahlar sonusunda şüpheye düşme. Yani bun­lar kesinlikle kendileri gibi zayıf, kendileri gibi ölümlü birine ibadet ya­pıyorlar. Onlar daha önce babalarının ibadet ettikleri gibi ibadet eder­ler. Yani imansızlar kendilerinden önceki atalarının yaptığı ibadetin aynısını yaparlar. Onun gibi yaparlar.

Bu konuda şüpheye düşme kesindir bunlar puta tapıyorlar diyor. Şimdi bizde günümüzde bazı insanlara doğru söylüyorsunda hocam beş vakit namazını geçirmiyor. Daha önce vaizlik yaptığım bir şehirde Bir camiye gittim. Bizim o taraflardan hemşerimiz biri gelmiş, emekli me­mur. Edremite yerleşmiş hacıyada gitmiş, sakalda bırakmış. Ordan bir ev almış deniz kenarında, orada yaşıyor. Beş vakit namazınada dik­katli camide kılar, görüşür hoşbeş ederiz. Bir gittiğimde camide yok, “nerede benim hemşerim.?”dedim. İmam dedi ki: “Kolundan tuttum, camiden dışarı defettim onu” dedi. Niye? Bugün caminin önünde oturu­yoruz dedi. İslam devleti, şeriat devleti filan bahsettik. Geç onu babam geç demiş. Hala mı şeriat devletinden bahsediyorsun demiş. İmamda kolundan tutmuş. Senin haccında, namazında senin hiçbirşeyin kabul olmaz, boşuna yatıp kalkma deyip dışarıya salıvermiş. Böyle namaz­dan sonra gittim hacının evine anlattık, geriye getirdik imamla barış­tırdık bunları.

Yani bu kanaatta olursa insan, hiç faydası yoktur. Ne var yani gül­lük gülistanlık, halamı İslam istiyorsunuz diyorsa bir adam, sabaha ka­darda teneccüt namazı kılsa, akşama kadar oruç tutsa, 365 gün oruç tutmuş olsa, “Allah’ın kanunlarından bir tek maddeye karşı olarak başka bir adamın kanunu beğeniyorum, bu daha güzel” diyecek olursa dinden, imandan çıkar. O onun ilahı olur, buna dikkat edelim. “Hiç şüphe etmeyin, burada sakın ha şüphe etmeyin Allah’tan başkasına uyan adamlar aynen babalarının gittiği yoldan gidiyorlar” diyor Allah.

Mesela diyelim ki adam şarabı içiyor ama “Allah affetsin” diyor. Bu adam günahkardır. Yarın öbür dünyada cezasını çeker, cennete gider mümin olarak ölürse. Ama öbür tarafta; “Yok canım öyle şeymi olur­muş. Allah öyle demiş ama günün şartlarını bilmeden söylemiş.” derse dinden çıkar. Seni yaratan, o günü yaratan O’dur. Günün şartlarını ya­ratan O’dur. Niye bilmesin. İşte burada bunu inkarla Allah’ı cehaletle sıfatlandırmak vardır. Yalnız isyan değil, işin içine giren Allah’ın Âlim sıfatını, yani gelmiş ve gelecek her şeyi bilmesini inkar vardır. Biz on­ların paylarını eksiksiz vereceğiz diyor Allah (c.c). Yani bu imansızla­rın nasibini, payını eksiksiz vereceğiz. Bu yaptıklarının karşılığını ce­hennemdeki azabından hiç eksiltme yapmadan karşılık verilecektir.[143]

110- Şüphesiz biz Musa’ya kitabı verdik onda hemon ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden (azabın geciktirilmesi hakkında) biz söz olmamış olsaydı aralarında hükmolunurdu. Şüphesiz onlar ondan (Kur’andan) kuşkulu bir şüphe içindeler.

“Musa’ya kitap verdik.” Yani Tevrat’ı verdi Allah (c.c). Musa (a.s.) ve o tevratta ihtilaf edildi. Musa (a.s.)’m sağlığında, Musa (a.s.)’m gösterdiği doğrultuda ona iman edenler, hem iman ettiler, hem de amel ettiler. Ama zamanla Musa (a.s.)’m vefatından sonra kendini ilim adamı olarak takdim eden insanlar, kendi aralarında ayetleri yo­rumlamada ve insanlara takdim etmede ayrılığa düştüler.

Allah’a hamdü senalar olsun ki dinimiz o kadar güzel korunmuş ki. Rabbim korumuş tabi, (yukarda tefsiri geçmişti). İçine girerseniz hay­retler içinde kalırsınız İslam alimlerinin gayretini 1400 sene evvelini düşünün imkansızlıklarını düşünün. Yazma çizme konusunda neler yaptıklarını düşünün araştırın ki batılı araştırmıştır bunu.

Avrupadaki insanların ağaç koğuklarında yaşadığı bir dönemde 1400 sene evvelinde bizim İslam alimlerimiz; “Kur’an arab diliyle nazil oldu. İleride Kur1 anın manasını başkaları gelibde kötü bir şekilde yo-rumlamasmlar diye kelimelerin manalarının neler olduğunu, şimdiden nazil olduğu gündeki manasını belirleyelim” demişler, lügati yazmışlar.

Batının tarihinde lügatçilik çok yenidir. Bizim tarihimizde 1300 se­neliktir lügat. Kur’anı bize getiren kıraati seba imamlarından imamı Kisai lügat yazmış. Ondan evvel Halil b. Ahmed yazmışdır ki, Irak onu basıyordu. Ben sekiz cildini gördüm, devam ediyordu. İlk lügat kitabını tabiin yazmaya başlamış. Niye yazmaya başlamışlar? İleride biri çıkar kelimelere yanlış ve kötü bir mana verir milleti yönlendirir.

Kur’an nazil olduğu günde “Rayb” kelimesi şüphe manasına gelirdi. Çünkü “cahiliye dönemi şairlerinden filan bunu şiirinde şöyle kullan­mıştır” diyerek lügat kitaplarını hazırlamışlar, ve ihtilafı önlemişlerdir. İtikad da hiç ihtilafımız yok bizim kimseyle.

İslam alimleri arasında mesela İmamı Şafii, imam Malik, İmam Ahmet bin Hanbel gibi zatların ihtilafları var. İhtilaflar açık. Kur’an ayetlerinde değil, Kur’an-ı Kerimin lafızlarında ifade ettiğinde ihtilaf yok. İşaret ettiklerinde peygamber (s.a.v.)’ın uygulamasında ihtilaflar var, oda ihtilaf değil aslında ihtilafda bizim anladığımız anlamda çelişki değil. İhtilafı bazıları çelişki gibi anlıyorlar. Bizim ihtilafımızı; Peygamber (s.a.v.) diyelim ki namaz kılarken “Allahu Ekber demiş, elini salmış” namazı öyle kılmış. İmam Malik (r.a.) hadis rivayet ettiği sahabeler ve o silsiledekiler bunu Hz. peygamberden görmüşler, na­maz kılarken ellerini salardı. Sahabeden biri kılmış mı böyle kılmış. İmam Ebu Hanife (r.a.) Kufe’de yaşamış. Oraya gelen sahabilerden ibni Mesud’da; “Ben peygamber efendimizi namaz kılarken gördüm. Allahu Ekber dedikten sonra ellerini bağlardı.” İbni Abbas elini bağlar­ken gördü. Diğer sahabe de elini salarken gördü, Yani Peygamber efendimiz namazda ellerini hem salarak kılmış, hem de bağlayarak kılmış.

Ama öğle namazının farzının rekat olması konusunda hiçbir mez­hep arasında ihtilaf yoktur. Bizim ana meselelerimizde hiç ihtilafımız yok, “onlar ise ihtilafa düştüler” diyor. O konuda ihtilafa düşürüldüler ve bir kısmı, “bu ayet Tevrat’ta yoktur” diyerek çıkardı, bir kısmı da, “kralın hoşuna gitsin” diye içine ayetler ilave etti. Ve günümüzde elle­rindeki Tevratta böyle.

Aslında bu bir suç ama, “eğer Rabbinin daha önceki geçmiş bir keli­mesi olmamış olsaydı aralarında hüküm verilirdi.” Yani dünyada Firavunun cezası gibi veya Nuh ‘a inanmayanların cezası gibi bir ceza verilirdi. Ama bunların cezası ahirete bırakıldı diyor Allah (c.c). Veya bunların cezalan konusunda bir hüküm verildi ki, o zaman gelmeden ceza verilmez. Yani kıyamette cezalarını çekeceklerdir. Ve onlar bu Kur’an konusunda şüphe içerisindedirler diyor Allah (c.c).[144]

111- Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını verecektir. Çünkü o yaptıklarından haberdardır.

Rabbin onların amellerinin karşılığını, bütün amellerinin karşılığını verecektir. Allah (c.c) onların yapmakta olduğu şeylerden haberdardır. Onların cezası verilecek yaptıklarından da haberdar. Şimdi bir Musa (a.s.)’m kavmini ele alalım, birde günümüz kafirlerini ele alalım. Birde peygamberin karşısındaki kafirler. O Allah (c.c.) onların yapmakta ol­duklarından haberdardır. Bütün yaptıklarınında karşılığını mutlaka ve­recektir. Amellerinin karşılığı olan cezayı onlara verecektir.[145]

112- Sen ve seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi doğru ol ve aşırı gitmeyin. Çünkü O yaptıklarınızı görmektedir.

Sen ey Habibim! Sen ve seninle beraber tevbe edenler emrolundu­ğun gibi dosdoğru ol diyor. Rabbim yalnız; “dosdoğru ol” demiyor. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” diyor. Zaten efendimiz; (a.s.) “Hud suresi beni ihtiyarlattı” buyurmuştur. Hûd suresi içindende bu ayet ol­duğu söylenir.

Yani biz doğru olacağız. Eşimize karşı doğruluk yapacağız, insan­lara karşı doğruluk yapacağız. Ama doğruluğu kendi anlayışımıza göre değil , emrolunduğumuz gibi doğru olacağız. Mesela bazılarımız; “Yahu şu adama bak doğruluk yok ki” diyor. “Eğer bu bir adam olsa benim hakkımı yemez” diyor. “Hayrola ne hakkı.?” diyorsunuz. “Ben bir mil­yon lira maaşla çalışan bir memurum, bu adamın Telefonunu bağlamaya geldim, adam bana çıkarıp 50 bin lira vermiyor, Şu sakalından utansın” diyor. Yani Rüşvet istiyor, normal görevini yapıyor. Telefon bağlamaya gelmiş, şimdi adamın doğruluk anlayışına bak. Adamın rüşvet verme-yişi eğriliğine işaret oluyor.

Yani doğruluk anlayışı (Allah’ın emrettiği doğrultuda yapmazsa) şahsa göre değişir, her şahsa göre değişir. “Merdi kıbdi sirkati ile övünür”

Yani yiğitliğini anlatırken, adam hırsızlığını anlatırmiş. Bu atasözü haline gelmiş bazı insanlar arasında, adam yiğitliğini anlatıyor; “Filan yere varıverdim, gecenin karanlığında çalı verdim, sonrada köşeyi şöyle döndüm.” diyor. Şimdi onlara göre çalmayanın hiçbir değeri yok. İnsan olarak değeri yok.

İşte insanlarda ahlak anlayışı böyle. Eğer belirli bi ölçünüz olmazsa topluma göre değişir. Onun için Allah (c.c); dosdoğru ol” ama nasıl .? “emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”

Yani doğruluk ölçüsünü peygamber efendimize de vermemiş Rabbim. Bizzat Rabbim belirliyor peygamber efendimizede diyor ki: “Buna uy sen” diyor. Daha Önce anlattım, yamyam anasını yerken çok mantıklı felsefeyle anlatıyor; “Anam beni 9 ay karnında taşımış, zorluk­larla dünyaya getirmiş. İki sene sırtında taşımış, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş. Benimle ağlamış, benimle gülmüş. Beni bu hale getirmiş. Anam birgün ölünce onu toprağa defnedecek kadar zalim değilim, ben onu yerim kanımda taşırım” diyor. Çok mantıklı, Öbür tarafda Hindistan devlet başkanı Rajiv Gandi annesini yaktı. “Beni bu hale getiren anamı toprağa veremem” diyerek. Sonra Rajiv Gandinin kendisi de bir kurşunla gitti, onu da oğlu yaktı. Televizyonda gördük, babasının cesedini zevkle, son görev olarak yaktı. Deli mi bu adam,? değil. Onun mantığına göre en doğrusu o. Yamyamın mantığına göre anasını yemek, Rajiv gandinin mantığına göre en doğrusu anasını yakmak.

Londra belediye başkamda bundan iki yıl Önce bir karar çıkartmıştı. İzin verildiği takdirde ölüleri Londra’nın ısıtılmasında kullanmak üzere yakacaklar. İsraf olmasın toprağa gitmesin diyerek gayet mantıklı. Yani buna karşı durmakta doğru değil, mantiken hareket edeceksiniz. O zaman sende bir başka yer düşünürsün. Sende yakarsın küllerini, kavanozon içine koyayım, batıda bazılarının yaptığı gibi. Anamı mezar­lıkta ziyaret edeceğime, evimde ziyaret ederim. Buda mantıklı, öyle ise beş milyar insana göre beş milyar doğru çıkar.

Biz bunları reddediyoruz, diyouz ki: “Bütün akılları, bütün mantık­ları yaratan Allah (c.c.) doğru yolu çizmiştir.” Ona “sıratı müstakiym” diyoruz. O yol üzerinden bugüne kadar peygamberler yürümüşler ve pişman da olmamışlar. Dünyada devlete varmışlar, peygamberler ahi-rette cennete varmışlar, öyle ise biz de Rabbimin çizdiği çizgiden yürü­yeceğiz ve Rabbim zaten diyor. “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol.” Sakın haddi aşma, isyana gitme, sen ve seninle beraber tevbe edenler, sakın ha haddi aşmayınız. Tuğyan dediğimiz şey ki, Allah’ın yerine ki­şinin kendisini koymasına Tuğyan diyoruz.

O “Allah (c.c.) sizin yapmakta olduklarınızı görür” buyurmaktadır. Hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret, kelam, tekvin diye Allah (c.c.)’ün sıfatı subutiyelerini ezberletmişlerdi ya buralardan alınmadır. Basir sıfatı.

Şimdi Rabbim emrolunduğun şekilde, dosdoğru ol diyor, peki bir Rabbimin emrettiği doğrular var, bir de zalimlerin doğru diye takdim et­tikleri var. Ona da dikkatinizi çekiyorum.[146]

113- Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’dan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız.

Sakın ha zalimlere meyletmeyin, zalimlere boyun eğmeyin. Zalim kim? Haddi aşan adam, “zulüm, haddi aşmaktır” diye tarif ediliyor. Zalim de, “haddi aşan adam.” Yani adamın haddi olmalı, “kişi haddini bilmeli” derler ya. Haddimizi bilmek, gücümüz ne kadara yeter, aklımız ne kadara yeter, gözümüz ne kadar görür. Paramız ne kadar yeret, bunları bilmek insanın haddini bilmesidir.

Bunu bilmezde adam ben insanlara koyduğum kurallarla hükmede­rim dedimi, ilahlık, yani kendi sınırını aştı. İlahlık iddiasında bulundu. Rabbim diyor ki: “Sakın bunlara boyun eğmeyin, bunlara meyilde et­meyin.” Yani gönülden bu adamları destekleme tarafınada gitmeyin. Allah’ın kanunlarına karşı başka kanunlar koyan kişiler zalimdir. Ve o zalimlere meyleden insanlarda onlarla beraber haşrolunurlar. Hem bo­yun eğmeyeceğiz, nemde gönülden meyletmeyeceğiz bu adamlara. Meyledersek ne olur, ateş bizi tutuverir diyor, sizi ateş tutuverir. Ve Allah’tan başka dostlar olmaz, sizin için Allah’tan başka dostlarınız olmaz. Sizi kurtaracak kimse olmaz, size yardım da olunmaz diyor Allah (c.c);[147]

114- Gündüzün iki tarafında (sabah-öğle-ikindi) ve geçeninde (gündüze) yakınında (akşam-yatsı) namaz kıl. Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir. Bu ibret alanlar için bir nasihattir.

Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın yerinde namazını kıl. Bu sabah namazı, yatsı namazı ve akşam namazı işarettir derler. Yani üç vaktin farz kılındığını bu ayet-i kerime ile belirlenmiştir derler. Diğer vakitler içinde başka yerlerde ayetler var.

Beş vakit namaza doğrudan işaret eden, emreden ayetler ve onu açıklayan hadisi şerifler vardır.

Mutlaka iyilikler kötülükleri götürür diyor Allah (c.c). İyilikler kötü­lükleri götürür. Yani bir kötülük yaptınız ama ardındanda bir iyilik yap­tınız, iyilik kötülüğü götürür, günahı götürür. Mesela insanın gönlünü kırıyorsunuz, sonrada gönlünü almaya çalışıyorsunuz, alınıyorda ba­zen, çoğunluklada alınıyor. Özür dilerim dediğinizde bir anda af ediyor adam. Aynen istiğfarda Allah (c.c.)’den özür dilemektir. Zaten “ya Rabbi bir hata işledim af et!l Derken bu iyiliktir ve kötülüğü silip götü­rüyor.

Kötülüğü kötülükle defetmeyiniz. Kötülüğü iyilikle defediniz. Ayet-i kerimede “iyilikle kötülük denk değildir, buyruluyor. O kötülüğü en iyi şekilde def et”diyor Rabbim.[148] O kendinle arasında düş­manlık olan adam varya, bakmışsın birgün sıcacık dost oluvermişsin diyor Rabbim.

Yani bir adamla düşmansınız sakın ha yaptığı kötülüğe karşı sizde kötülük yapmayın. Onun kötülüğünü iyilikle def edin. Birgün gelir o si­zin sıcacık dostunuz olur. Yaptığınız kötülük aranıza girer bu sefer. Yarın yüzüne bakacağına, akşamdan kötü söyleme derler. Bir hadisin anlatımıdır, Türkçede efendimizin hadisinin Türkçeleşmiş şeklidir bu. “Akşamdan yüzüne bakacağına gündüz kötü söyleme.” “Hani komşu­yuz, şurada yüz yüze bakacağız” derler anadoluda. Yüz yüze bakaca­ğınız insanlara kötü söz söylemeyin, yürekten çıkmaz. O kötülük yapmışsa iyilikle def edin. Kendiniz kötülük yapmışsanız yine kendiniz iyilikle def edin o işi. Bu nasihat alanlara bir nasihattir. Nasihat kendi­sine fayda verenlere nasihattir.[149]

115- Sabret. Şüphesiz Allah iyilik yapanların mükafaatını zavii etmez.

116- Sizden önceki çağlarda yeryüzünde bozgunculuk yapanları engelleyecek akıl sahipleri olmalı değil miydi? Ancak onlardan kurtardığımız çok az kişi (engellemeye çalıştı). Zalimler ise kendilerine verilen malın peşine düştüler ve suçlu oldular.

Sizden evvelki çağlardan bakiyye sahibi kişiler olmalı değilmiydi. Onlar insanları yeryüzünde kötülükten alıkoysalardı ancak bu alıkoyma işlemini çok az kişiler yapar. Onlar da bizim kurtardığımız insanlardır buyuruyor. Şu “Bakiyye” kelimesini Türkçe’de de kullanırız biz, “Askerden bakaya kaldı” derler. Bir de bu eski bakiyelerden derler. Yani adam 70- 80 yaşına gelmiş, gelmiş iyi şeyler düşünüyor, iyi şey­ler tavsiye ediyor. Köyün akıl danışılan adamıdır. “Yahu bu işi nasıl yapacağımızı filan adama soralım. O eski bakiyelerdendir.” deriz. Burada da yıllar geçmesine rağmen en sona kalmış insana o kelimeyi kullanıyoruz.

Mealler de ve tefsirler de “basiret sahibi” manasına almışlar. Ama bakiyye kelimesini ancak bizim anladığımız anlamda verelim. Yani geçmiş toplumlardan geriye kalan o toplumlardan gördükleri azablardan ibret alan insanlar yok mu aranızda.?. O insanlar, bu insanları kö­tülüklerden alıkoysunlar. Yani geçmişin acı tecrübelerini bilen insanlar yokmu ki aranızda bu insanlara nasihat etsinler de yeryüzündeki boz­gunculuğu önlesinler. Bunu az çok insan yapar. Onlarda Allah’ın koru­duğu insanlardır diyor.

Bugün için müslümanlardır, bugün için insanları bozgunculuktan alı­koyabilecek yegane toplum. Allah’ın koruduğu insanlardır. Biz koru­duğu insanlarız. Bu konuda yemin edebilirsiniz. Niye hiç değilse iman nimeti var, dünyevi saadeti pek temin edememişiz ama Allah’a hamdü senalar olsun ki iman nimetimiz var, ahiretti bir tutunacak dalımız var bizim. İnşaallah imanla gideriz. Zalimler ise dünya nimetlerine uyuverdiler, dünyada mal, mülk elde edince nevalarına ve şehvetlerine uyuverdilerde suçlulardan oldular diyor Allah (c.c).[150]

117- Halkı iyi işler yaparken zulümle şehirleri helak etmek senin Rabbine yaraşmaz.

Toplumsal değişmelerin kanununu bildiren ayetlerden biridir bu ayet-i kerime. Rabbim hiçbir şehri, hiçbir milleti o toplumun içinde is-lahcılar varken o toplumu helak etmez manasınadır. Bir toplum helak olmaz, içinde o toplumu düzelten insanlar var oldukları müddetçe. Günümüzde niye bu helaklar olmaz. Şöyle şöyle, böyle böyle oluyor, ama o toplumun içinde bunu iki yönlü izah ederiz.

O toplumun içinde İslah eden bir toplum var. Yani yetmiş senedir bu memlekette yetkililer İslama karşı savaş açmışlardı ama bu yetmiş senelik zaman içinde bu toplumunn içinde bu dini ayakta tutmaya çalı­şan salih insanlarda var olmuştur. Ama bazı toplumlarda hiç salih in­san yok. Peki onlarda kanunlarını tamamlamamışlardır. Hani bir yerden damlanın düşebilmesi için tam olgunlaşması gerekiyor. Allah (c.c.) bir toplumu topyekün yok edebilmesi için helak olmanın bütün kanunları olması gerekir. O tamam olduğunda onu kimse onu engelleyemiyor.[151]

118- Eğer Rabbin düeseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Onlar ihtilaf ederek devam edecekler.

Şayet Rabbin dilemiş olsaydı, insanları tek ümmet yapardı. Ama in­sanlar ihtilafa devam ediyorlar. Yani Rabbim insanları İslama gelmeye zorlamaz, ama ister. Müslüman olmanızı ister, ama zorlamaz. Zorlayacak olsaydı peygamber göndermesine gerek yoktu. Mü’min ola­rak yaratır, mü’min olarak devam ettirirdi. Birini de kafir olarak yaratır, kafir olarak devam ettirirdi. O zaman peygambere, kitap indirmeye ve imtihana da gerek kalmazdı. Cennet ve cehenneme gerek kalmazdı. Rabbim insanları yaratıyor, iradesini veriyor. İyiye de kullanabilirsin, kötüye de kullanabilirsin diyor, da, iyiye kullanmanı istiyorum. İyiye nasıl kullanacağını öğretmek üzere peygamber gönderiyorum, kitapda veriyorum diyor. Ve buna rağmen insanlar iradelerini kullanarak ihtilafa devam ediyorlar.[152]

119- Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesna. Onları bunun için yarattı. Rabbiyin: “Elbette cehennemi bütün cin ve insanlardan dolduracağım” sözü tam yerine geldi.

Ancak Rabbinin merhamet ettikleri kişiler ise ihtilafdan uzaklar. Onlar da müslümanlardır. Yani Hz. Musa zamanında ki Musa’ya ina­nanlar Hz. İsa (a.s.) zamanında ona inananlar şimdi de Peygamber (s.a.v.)’e inananlar, Rabbimin merhametine kavuşmuş insanlardır.

İşte onları bunun için yarattı. Yani imtihan için yarattı ve o imtiha­nın neticesinde birgün bir kısmı cehenneme, bir kısmı da Rabbimin rahmetine hak kazandı. “Rabbiyin-kelimesi tamamlandı”. Yani Rabbin kimlerin cennete kimlerin cehenneme gideceğini biliyor. Kıyamete ka­dar gelecek olanları da biliyor. Ve mutlaka ben cehennemi cinlerden ve insanlardan çoğuyla dolduracağım diyor. Yani İnsanlardan ve cinliler­den cehenneme gidecek olanlar da belli.

Şimdi inançsızlar şunları soruyor; madem belliyse niye yaratıyor? Yaratmadan da gönderiverseydi olmazmıydı..? Yani bu dünyaya gel­meden de madem biliyordu, imtihana ne gerek vardı. Daha önce bunun cevabım çok verdik. Çünkü çok soruluyor. Bunlara biz diyoruz ki; İmtihan ettikten sonra not defterini ilan ediyor, ona bile itiraz ediyor insanlar. Şimdi Rabbim; “ben sizi yarattım ama yaratmasamda gavur olacaktınız.” dese gavurun birine, O da ahirette der ki “Olur mu Ya Rabbi..! senin gücünü, kuvvetini, iradeni bildikten sonra, benim seni in­kar etmem mümkün değil. Ahirette inkarı böyle olacak insanın.

Onun için bu fırsatı vermemek için Rabbim bu dünyayı yaratıyor. Yaptıklarını da meleklere kaydettiriyor ve öbür dünyada da gösteriyor.[153]

120- Peygamberlerin haberlerinden hepsini onunla senin kalbini sabit kılmamız için sana anlatıyoruz. Bunda sana hak, nıü’minlerede öğüt ve ibret geldi.

Biraz önce manasını vermeye çalıştığımız ayetten sonra bu ayeti kerimede de Rabbim; işte sana bu peygamberlerin haberlerinin tama­mım anlattık. Onunla senin kalbini tesbit ediyoruz, sabit kılıyoruz. Yani peygamber efendimize güç veriyor. Peygamberlerin kıssası pey­gambere güc vermek içindir. Yani bu Mekke’Iiler seni inkar ediyorlarsa iyi bil ki Musa’yı da inkar ettiler, İbrahim’i de (a.s.) inkar ettiler. Bunlar

sana işkence ediyorsa bil ki Musa’ya da, İbrahim’e de, Nuh’a da haka­ret ettiler, işkence yaptılar. Onlar sabretti, bunlar seni yerinden, yur­dundan sürüyorsa, o peygamberler de yerinden yurdundan sürüldüler.

Yani neticede o peygamberlerin kazandığı gibi sen de kazanacaksın diye peygamber efendimizin kalbini kuvvetlendirmek üzere bu hikaye­ler Alla (c.c.) tarafından ani atıl ıvermiştir.[154]

121- İman etmeyenlere deki: “Yerlerinizde elinizden geleni yapın, biz de yapacağız.

O iman etmeyenlere söyle, yerlerinizde dilediğinizi yapın. Bizde yapacağız. Bugünkü makam manasına da gelir. Bugün şu makamları­nızda, yani oturduğunuz otoriteyi elde ettiğiniz yerler varya, bakanlık, başbakanlık, krallık, şahlık, padişahlık. Dünyadaki yönetim biçimlerinin tamamına şamil, şu makam ve mevkilerinizde imansızlık üzere yapa­cağınızı yapın, bizde durmayacağız, bizde yapacağız.[155]

122- Bekleyin. Biz de bekleyeceğiz.

Bizde üzerimize düşeni yapacağız. Bekleyin bizde bekleyeceğiz, Yani netice bakalım kimin olacak. Sizin mi olacak, bizim mi olacak bekleyin. Peki ne diyelim biz, biz kazanacağız. Biz mutlaka kazanaca­ğız, ama kazanmadan kasdımız nedir. Cenneti elde etmek mi orada ka­zanacağız. Hiç şüphemiz yok, fakat dünyada devlet, ahirette cennet di­yoruz.[156]

123- Göklerin ve yerin gaybi ( bilmek) Allah’a aittir Bütün işler Allah’a döndürülür. O’na ibadet et. Ona dayaı ve güven. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.

Dünyada devleti elde edecekmiyiz bilemeyiz belki biz öliirüzde ço­cuklarımız görebilir. Onun için yeryüzününde, gökyüzününde gayb bilgi­leri Allah’a aittir. Biz üzerimize düşeni yaparız daha yukarda geçmişti. Kafirler bizim hakkımızda ancak iki iyiliği isteyebilirler. Harb için kılınç çekilmiş, orada ayet-i kerime diyor ki kafirler sizin hakkınızda iki iyilik isteyebilirler. Öldürürler şehit yaparlar. Mağîub olur kafirler sizi gazi yaparlar.

Yani müslümanın kaybetmesi diye birşey yok. îslami çizgide yürü­düğü müddetçe öldürüiürse şehit oluyor, kalırsa gazi oluyor. Her iki halde de cenneti kazanıyor, ama dünyada devlet ilkesine ulaşır mı, ben ulaşır mıyım, sen ulaşırmısm gaybın bilgisi Allah’a ait biz elde etmek için çalışırız olursa bu olur, olmazsa cennet olur. Zaten hedef cennet.

Bütün işler Allah’a döndürülür. Bütün işler kime döndürülecekse ona ibadet yap. Ona tevekkül et, Allah’a güven. Rabbin yaptıklarınız­dan gafil değildir.

Mehmet Akif merhumda; “Allah’a dayan, saye sarıl, hükmüne râm ol. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” diyerek çok güzel ifade etmiştir.

Kuran

Hud Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.