Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 20°C
Az Bulutlu
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Pts 22°C
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C

107 – Maun Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Atâ ve Câbir’in görüşüne göre Mekke’de inmiştir. İbn Abbas’ın iki görüşünden birisine göre Mekke’de, diğer görüşüne gü­re ise Medine’de inmiştir. Katade ve diğerlerinin görüşü de budur.

107 – Maun Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Maun Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île

Yedi âyettir. [1]

  1. Dini yalanlayanı gördün mü?
  2. İşte o, yetimi şiddet ve sitemle itendir.
  3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyendir.
  4. İşte (böyle) namaz kılanların vay haline ki,

5- Onlar namazlarından gaflet içindedirler.

  1. Onlar hem riyakârlık yapanların ta kendileridir.
  2. Hem mâûnu da engellerler.

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Dini Yalanlayıp, Yetime Kötü Davrananlar:

“Dini” yani amellerin karşılığının görülmesini ve âhirette hesaba çekilme­yi “yalanlayanı gördün mü?” Buna dair açıklamalar daha önceden el-Fati-ha Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır.

”Gördün mü?” hıfzında ikinci hemze sabittir. Zira bunun yerine; denilemez. Fakat soru hemzesi teshil [2]ile okunmuştur. Bunu ez-Zeo câc zikretmektedir.

‘ İfadede hazfedilmiş lafızlar vardır, anlam şöyledir: Dini yalanlayanı gör­dün mü? O (böyle yapmakla) isabet mi ediyor, yoksa hata mı ediyor?

Bu buyruğun kimin hakkında indiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Ebu Salih’in, İbn Abbas’tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: Sûre el-A.s b. Vâ-il es-Sehmî hakkında inmiştir, el-Kelbi ve Mukatil de böyle demiştir.

ed-Dahhak’ın rivayetine göre (İbn Abbas) şöyle demiştir: Sûre münafık­lardan fiîr kişi hakkında inmiştir.

cs-Süddi dedi ki: el-Velid b. d-Muğire hakkında inmiştir. Ebu Cehil hak­kında indiği de söylenmiştir.

ed-Dahhâk: Amr b. Aİ2 hakkında inmiştir, demiştir.

İbn Cüreyc: Ebu Süfyan hakkında inmiştir. O her hafta bir deve boğazlar­dı. Bir yetim ondan bir şeyler istedi, asasıyla ona vurdu. Bunun üzerine yü­ce Allah bu sûreyi indirdi.

” Şiddet ve sitemle İten”; ilen ve kakan demektir. Nitekim yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Cehennem ateşine doğru şid­detle sürülecekleri gün” (el-Tur, 52/13) Bu lafza dair açıklamalar daha ön­ceden (el-Tur, 52/13. tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

ed-Dahhâk, İbn Abbas’tan şöyle dediğini nakletmektedir: “İşte o, yetimi şiddet ve sitemle itendir.” Yani hakettiğini ona vermeyerek itendir. Katade: Ona kahredip, zulmedendir, diye açıklamıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/7, âyet, 1. başlıkta) Arapların (İslâm’dan ön­ce) kadınlara ve küçük çocuklara miras hakkı tanımadıklarını ve malın an­cak ok ve mızrak kullanan, kılıç sallayan kimselere verilebileceğini söyledik­leri geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sav)’dan şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: “Her kim ihtiyaçtan kurtuluncaya kadar müslümanlarctan bir yetimi

(baktığı çocuklarının arasına) katarsa, o kimseye cennet vacib okır.'[3]’ Bu an­lamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç, yerde (mesela, el-Bakara, 2/3 âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır, [4]

2- Yoksulu Doyurmaya Teşvik:

“Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyendir.” Yani cimriliğinden, amellerin karşılığının görülmesini (cezayı) yalanladığından ötürü bu işi emretmez. Byı el-Hâkka Sûresinde yer alan yüce Allah’ın: “Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi. “(el-Hâkka, 69/34) buyruğunu andırmaktadır. Buna dair açıklama­lar da daha önceden (sözü gecen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu husustaki yergi, gücü yetişemediği için bunu terkeden kimseleri de kap­sayacak şekilde umumi değildir. Ancak onlar bir taraftan cimrilik ediyorlar, diğer taraftan kendileri için mazeret bulmaya kalkışıyor ve: “Allah dilese idi kendilerini yedirebileceği kimseleri mi yedirelim?” (Yasin, iti/Al) diyorlar­dı. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime, boyleleri hakkında nazil oldu ve on­lar bu tutumları dolayısıyla yerildiler. Buna göre ifadenin anlamı şöyle olur: Onlar güç yetirdikleri vakit, bu işi (yoksulu yedirme işini) yapmazlar, güç­leri yetmeyecek otursa da bu işi teşvik etmezler. [5]

3- Namaza Gereken Dikkati Göstermek;

“İşte (böyle) namaz kılanların vay haline!” Yani onlar için bir azab var­dır. Buna (“veyl; vay haline” lafzına) dair açıklamalar daha önce birkaç yer­de (mesela, ei-Bakara, 2/79. âyet, 1. başlıkla) geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar namazlarından gaflet İçindedirler.” ed-Dahhâk, İbn Abbas’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu namaz kıldığı vakit sevab alacağını ümit etmeyen, terketmesi halinde de bundan ötürü cezalandırılmaktan korkma­yan kimsedir. Yine ondan gelen rivayete göre bunlar, namazları vakitlerin­den sonraya bırakıp geciktirenlerdir. el-Muğire de İbrahim’den böylece riva­yet etmiştir, ü şöyle demiştir: Onlar (namaz) vakti(ni kaçırarak) kaybetmek suretiyle gaflet içerisinde olanlardır.

Ebu’l-Aliye’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Namazı kendine mahsus va­kitlerinde kılmazlar. Rükû’ ve sücudlarım tam yapmazlar.

Derim ki: Buna daha önce Meryem (selam ona) Sûresi’nde (19/59-63- âyet­ler, 1 ve 2. başlıkta) geçtiği üzere yüce Allah’ın: “Bunlardan sonra ise na­il mazı terkeden, arzularına uyan bir kavim geldi.” (Meryem, 19/59) buyru­ğu da buna delildir.

Yine İbrahim’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada sözü edilen ki­şi, secde ettiği vakit sağına soluna bakacak şekilde başını kaldıran kimsedir.

Kutrub dedi ki: Bu, namazında Kur’ân okumayan, Allah’ı zikretmeyen ki­şidir.

Abdullah (b. Mesud)’un kıraatinde: ” Onlar na-‘ mazlarında (gaflet’içinde) oyalanırlar” şeklindedir.

Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Peygamber (sav) yüce Allah’ın: “İşte (böyle) namaz kılanların vay haline ki! Onlar namazlarından gaflet İçindedirler.”buyruğu hakkında şöyle buyurdu; “Bunlar namazı -ona gerektiği gibi önem vermeyip ve ona aldırış etmediklerinden ötürü- vaktinden sonraya tehir edenlerdir. [6]

Yine İbn Abbas’tan şöyie dediği rivayet edilmiştir: Bunlar gizli hallerde na­mazı terkeden fakat aleni olarak namazı kıldıkları görülen kimselerdir: “Na­maza kalktıkları vakit de tembelce kalkarlar…” (en-Nisa, 4/142)

Bu buyruğun münafıklar hakkında indiğine delil yüce Allah’ın: “Onlar hem riyakarlık yapanların ta kendileridir” buyruğudur. İbn Vehb de Malik’ten böyle dediğini rivayet etmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Şayet: “Namazlarında gaflet içindedir­ler” elemiş olsaydı o vakit bu buyruk, mü’minler hakkında olurdu.

Ata dedi ki: “Namazlarından” diye buyurup; “Namazlarında” diye buyurmayan Aliah’a hamdolsun.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet: “Namazlarından” buyruğu ile “namazların­da” ifadesi arasında nasıl bir fark vardır, diye soracak olursanız cevabımız şu­dur: “…dan” ifadesi onların namazı terkedecek ve ona çok az aldıracak şe­kilde namazdan gaflet içerisinde olduklarını aniatır. Bu ise münafıkların işi­dir. Yahutta müslümanlar arasından fasık ve murdar kimselerin işidir,

“…da” ise; onlar namaz kılarken şeytan vesvesesi yahut içlerinden geçir­dikleri bir düşünce sebebi ile bazan namazlarında gaflete düşerler, demek­tir. Bundan ise kurtulabilen bir müslüman hemen hemen yok gibidir, Rasû-lullah (sav)’ın da -başkası şöyle dursun- namazda yanıldığı olurdu. Bundan dolayı fukaha yazdıkları eserlerinde “sehv secdesi” bahsini de yazmışlardır.

İbnu’l-Arabi dedi ki: Çünkü (namazda) yanılmaktan kurtulmak imkansız­dır. Rasûlullah (sav) da, ashab-i kiram da namazlarında yanılmışlardır. Na­mazında yanılmayan herkes, aslında namazı üzerinde iyice düşünmeyen, na­mazında okuduklarını akledip kavramayan, bütün derdi namazlardaki sayı­lan tesbit elmek olan bir kimsedir. Böyle bir kimse ise, kabukları yiyip, 02ü atan bir adama benzer. Peygamber (sav)’ın namazında yanılmasının tek se­bebi ise, namazdan daha büyük hususlar hakkında düşünmesidir. Ancak, şey­tanın kendisine hatırına hiç gelmeyecek şeyleri getirmesi şunları şunları hatırla demesi sonucunda vesveseleri etkisi altında kalan bir kimse, nama­zında yanılabilir ve sonunda kaç rekat kıldığını şaşırabilir. [7]

4- Namaz ve Riyakârlık:

“Onlar hem riyakârlık yapanların ta kendileridir.” Yani böyle bir kim­se takiyye (namaz kılmamaktan ötürü karşı karşıya kalacağı zorluklardan kur­tulmak) îçin namaz kıldığı halde, Allah’a ilaat olsun diye namaz kıldığını gös­terir. Fasık gibi. Bu kimse aslında namaz kılan birisidir, denilsin diye namaz kılmakla birlikte, İbadet olmak üzere namaz kıldığı izlenimini vermeye ça­lışır.

Riyakârlığın gerçek mahiyeti, ibadet yolu ile dünyalık elde etmek isteği­dir. Bunun kökü de insanların kalblerinde yer edinmek arzusudur. Bunun ilk basamağı, kişinin din ve dünyada maksat ve gidişini güzelleştirmeye çalış­maktır. Aslında bu peygamberliğin cüzlerinden olmakla birlikte, riyakârca bu işi yapan kişi, böyie davranmakla mevki elde etmek ve öğünmek istemek­tedir.

İkincisi, dünyada zâhidlik görüntüsü kazanmak maksadı ile kısa ve kaba eİbtsder giyinerek riyakarlık etmektir.

Üçüncüsü, dünya ehline kızdığını, işleyemediği hayır ve itaatler dolayı­sıyla üzüntülerini ve öğüt verme halini izhar etmek suretiyle sözlü riyakâr­lıkta bulunmaktır.

Dördüncüsü, namaz kılıp sadaka verdiğini göstermek yahutta insanlar gör­sün diye namazı güzelleştirmeye çalışmak suretiyle riyakârlık yapmaktır.

Buna dair açıklamalar uzun sürer. Bu (hususlar) onun (riyakârlığın) gös­tergesidir. Bu açıklamayı İbnu’l-Arabi yapmıştır.

Derim ki: Riya, hükümleri ve gerçek mahiyeti hakkında yeterli açıklama­lar, bundan Önce en-Nisâ (4/36. âyet, 1. başlıkta), Hûd (11/15. âyet, 1. baş­lıkla) ve el-Kehf Sûresi (18/110. âyet) sonlarında geçmiş bulunmaktadır. [8]

5- Farz Olan Salih Amellerin Açığa Vurulmasıyla Riyakârlık Sözkonusu Olmaz:

Farz olması halinde, salih ameli açığa vurmakla kişi riyakarlık yapmış ol­maz. Çünkü açıkça yapılmaları ve gizli saklı işlenmemeleri, farz amellerin hak­larındandır. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın farz kıldı­ğı hususlarda gizlilik saklılık olmaz.”[9]

Çünkü bunlar İslimin alametleri ve dinin şiarlarıdır. Diğer taraftan bun­ları, terkeden bir kimse.yerilmeyi ve gazaba uğramayı hak eder. O halde bun­ları açıkça işlemekle zan altında kalmaktan uzak durmak icab eder. Eğer iş­lenen amel nafile ise, o vakit bunun gizlenmesi gerekir. Zira bir kimse na­file ameli terkettiğinden dolayı kınanmaz, bundan dolayı da zan altında tu­tulmaz. Eğer kendisine uyulsun maksadı İle bu nafile ameli açıkça işieyecek olursa, bu güzel bir iş olur. Çünkü riyakarlık ancak amelini açıktan işlemek­le, başkalarının görmesi ve böylelikle salih bir kimse olmakla ondan Övgüy­le süzedilmek maksadının güdülmesi halinde sözkonusudur.

Birilerinden rivayet edildiğine göre; o mescidde şükür secdesine kapanıp o secdeyi uzatan bir kimse görmüş. Ona: Eğer sen bu işi evinde yapmış ol­saydın, bu ne kadar güzel olurdu! Bu sözü ona söylemesinin sebebi, o kim­senin bu davranışıyla riyakârlık yaptığını ve başkalarının bunu görmesini is­tediğini sezmesinden dolayıdır. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önce el-Ba-kara Sûresi’nde yüce Allah’ın: “Sadakalarınızı açıkça verirseniz o ne güzel­dir!” (el-Bukara, 2/271) buyruğu açıklanırken ve başka yerlerde geçmiş bu­lunmaktadır. Bundan dolayı da Allah’a hamdolsıın. [10]

6 Yardımlaşmaya Engel Olanlar:

“Hem mâünu da engellerler.” buyruğuCnda geçen mâûn hakkOnda oni-ki görüş vardır:

1- Maksat, mal Sarının zekâtıdır. ed-Dahhâk, İbn Abbas’tan böyle rivayet etmiştir. Ali (r.a)’dan da bunun gibi bir

görüş rivayet edilmiştir. Malik de böy-ie demiştir.

Bundan maksat ise, münafıkın zekâtı engellediğidir. Ebu Bekr b. Abdu’l-Aziz, Malikten şöyle dediğini rivayet etmiştir, Bana yüce Ailahın: “İşte (böyle) namaz kılanların vay haline kî! Onlar namazlarından gaflet için­dedirler. Onlar hem riyakarlık yapanların ta kendileridir. Hem mâûnu da engellerler” buyruğu hakkında şu açıklamalar ulaşmıştır: Münafık namaz kıl­dığı vakit riyakârlık olsun diye namaz kılar. Namazını geçirirse bundan do­layı pişmanlık duymaz. “Hem nıâûnu” Aüah’ın kendilerine farz kıldığı zekâ­tı “da engellerler” demektir.

Zeyd b. Eşlem dedi ki: Eğer zekâtı gizli saklı verebilme imkanı olduğa gi­bi, namazı-da gizli saklı eda etme imkanı bulunsaydı hiçbir şekilde namaz kılmazlardı.

2- “Mâûn”, Kureyş^lehçesinde mal demektir. Bu açıklamayı İbn Şihâb ve Said b. el-Müseyyeb yapmıştır.

3- Bu; balta, çömlek, ateş ve buna benzer evde kullanılan, birtakım ihti­yaç duyulan eşyanın hepsi hakkında kullanılan genel bir isimdir. Bu açıkla­mayı İbn Mesud yapmıştır. İlin Abbas’tan da bu görüş rivayet edilmiştir, el-A’şâ dedi ki:

“Onların semaları bulutlanmayacak olursa,

Mâûnıı (suyu ve yağmuru) ile (Fırat’ın suları) ondan daha cömert değildir.”

4- ez-Zeccac, Ebu Ubeyd ve eJ-Müberred’in naklettiklerine göre mâûn, ca-hiliye döneminde faydalı olan her şeydir. Balta, tencere, kova, çakmaktaşı ve az çok faydalı olan herbir şey demektir. Bunlar ayrıca el-A’şa’nın (yuka­rıdaki) beyi tini zikretmişler ve şöyle demişlerdir: İslâm döneminde İse mâ­ûn itaat ve zekâttır. Buna delil olarak da er-Râî’nin şu beyitlerini zikretmiş­lerdir:

“Ey Rahman’ın halifesi! Biz öyle bir topluluğuz ki

HanifLeriz, sabah akçam secde ederiz,

Öyle Araplarız ki, yüce Allah’ın bizim mallarımızda

Zekât hakkının bulunduğunu indirilmiş bir hüküm olarak biliriz

Biz hala İslâm üzereyiz, hiçbir zaman maunumuzu

Engellemediğimiz gibi, tehlili (la ilahe illallah demeyi) de zayi etmedik.”

Bununla zekân kastetmektedir.

5- Mâûn, iğreti olarak verilen şeyler demektir. Bu açıklama da İbn Ab-bas’tan rivayet edilmiştir.

6- Maun, insanların kendi aralarında karşılıklı olarak yaptıkları hertürlü ma­ruf (iyilik) demektir. Bu açıklamayı Muhammed b. Ka’b ve el-Kelbi yapmış­tır.

7- Su ve ottur,

8 -Sadece sudur.

el-Ferra dedi ki: Ben Araplardan birisini: Mâûn; su demektir, dediğini duy­dum ve bana bu hususta şu mısraı okudu:

“Onun bulutu mâûnu (suyu) alabildiğince döker.”

9- Maun: Hakkı engellemek demektir. Bu açıklamayı Abdullah b. Ömer yapmıştır.

10- Mallardan sağlanan faydaların kullanılmasıdır. Bu da az demek olan “el-ma’n”den alınmıştır. Bu açıklamayı et-Taberî ve İbn Abbas yapmıştır. Kut-rub dedi ki: “Mâûn”un asıl anlamı azlıktır. “Ma’n” az şey demektir. Araplar: ” Onun az olsun, çok olsun hiçbir şeyi yoktur” derler.

Yüce Allah’ın zekât, sadaka ve bunlara benzer iyilikleri “mâûn” diye ad­landırması bunların çok arasından veriien az şeyler oluşundan dolayıdır.

Kimileri de şöyle demiştir: “Mâûn”un aslı (yardımlaşmak anlamındaki): “Mâûnef’den gelmektedir. (Mim1 den sonraki) “elif” (mâûnetin sonundaki) “he” (yuvarlak te)’den bedeldir. Bu açıklamayı el-Cevherî nakletmiştır.

İbnu’l-Arabi dedi ki: “Mâûn” kelimesi: ” Yardım etti, eder” fiilin­den ism-i mef uldür. “Avn” ise güç, araçlar ve işi kolaylaştırıcı yollarla yar­dımcı olmak demektir.

11- Mâûn, itaat ve boyun eğmek demektir. el-Ahfeş fasih bedevi bir Araptan şöyle dediğini nakletmişüi: “Biz eğer konaklayacak olursak senin de­vene, sana “mâûnu” verecek bir iş yapacağım.” Bundan kasıt ise, sana bo­yun eğip, itaat edecek (bir iş yapacağım)dir. Recez vezninde şair şöyle de­miştir:

“Sen onların burunlarına halka takıldığını görecek olursan;

Onlar (sana) boyun eğer yahut sana mâûnu verirler (itaat ederler).”

12- Mâûn’un; su, tuz ve ateş gibi engellenmesi helal olmayan şeyler ol-tluğu da söylenmiştir,. Çünkü Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasû-lü dedim. Engellenmesi helal olmayan şey nedir? Şöyle buyurdu: “Su, ateş ve tuz.” Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, suyu anladım, ateş ve tuz da ne oluyor? dedim. Şöyle buyurdu: “Ey Aişe! Ateş veren kimse sanki bu ateş ile pişirilen her şe­yi sadaka olarak vermiş gibidir. Tuz veren bir kimse de sanki bu tuz ile lez­zeti yerine geien pişirilmiş bütün yemeği tasadduk etmiş gibidir. Her kim de suyun bulunduğu bir yerde bir yudum su içirecek olursa, altmış canı hürri­yetine kavuşturmuş gibidir ve her kim suyun bulunmadığı bir yerde bir yu­dum su İçirecek olursa, bir kişiye hayat vermiş gibidir. Bir kimseye hayat ve­ren bir kimse ise, bütün insanları hayata kavuşturmuş gibidir, “[11]

Bunu es-Sa’lebi Tefsirinde zikrettiği gibi, İbn Mace de Sünen’inde riva­yet etmiştir. Senedinde bir parça gevşeklik vardır. Bu da bu husustaki oni-kinci görüştür.

el Maverdi dedi ki: Bunun işlemesi kolay fakat Allah’ın ağırlaştırdığı şey­lerle mâûnet (yardımcı olmak) anlamına gelme ihtimali de vardır.[12]Doğru­sunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Abbas’ın azadlısı İkrime’ye: Herhangi bir eşyayı vermeyen kimseye veyl sözkonusu olur mu? diye soruldu. O: Hayır fakat bu üçünü bir arada ya­pana veyl olsun! Yani namazı terkedip, riyakarlık yapan ve mâûnu verme­yerek cimrilik gösteren.

Derim ki: Sûrenin münafıklar hakkında olması daha uygun ve onlara da­ha yakışır. Çünkü bu üç niteliği kendilerinde toplamışlardır; Namazı terket-mek, riyakârlık yapmak ve malda cimrilik göstermek. Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Namaza kalktıkları vakit de tembelce kalkarlar, insanlara gös­teriş yaparlar ve Allah’ı ancak pek az anarlar.” (en-Nisa, 4/142) Yine bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Namaza ancak üşene üşene gelirler. İnfak-tarım da mutlaka isteksiz yaparlar.” (et-Tevbe, 9/54)

İşte bunlar, onların (münafıkların) halleridir. Bunların gerçek bir müslü-manda bulunması uzak bir ihtimaldir. Eğer bir müslumanda bazıları buluna­cak olursa, ona da azarın bir parçası ulaşmış olur. Bu da muayyen olarak Les-bit edilebilirse mâûnu men etmek halinde sözkonıısudur, namazı terketme halinde sözkonusu olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Zaruret hali dışında mâûnu engellemek, mürüvvet açısından çirkin bir iş­tir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır, [13]

(MâCın Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Maun Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.