Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Az Bulutlu
İstanbul
23°C
Az Bulutlu
Sal 24°C
Çar 22°C
Per 21°C
Cum 21°C

106 – Kureyş Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Cumhurun görüşüne göre Mekke’de inmiştir. ed-Dahhak ve el-Kelbinin görüşüne göre ise Medine’de inmiştir. Dört âyettir.

106 – Kureyş Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Kureyş Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

Rahman ve Rahim Allah’ın Adı île

  1. Kureyş’în güvenlik ve esenliği İçin

Bu sûrenin mana itibariyle kendisinden önceki sûre ile bağlantılı olduğu söylenmiştir. Şöyle buyurmaktadır: Kureyş’in güvenlik ve esenliği için yani birbirleriyle ülfet etmeleri yahut Kureyş’in ittifak etmesi için ya da Kureyş’in güvenlik duyarak her iki seyahatine alışması için Fil ashabını helak ettim.

Bu iki .sûreyi, tek bir sûre olarak sayanlar arasında Ubeyy b. Ka’b da var­dır. Mushaf’ında bu iki sûreyi birbirinden ayırmamıştır.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bizim iki sûreyi birbirinden ayırmayan ve her ikisini birlikte okuyan bir imamımız vardı.

Amr b. Meymun el-Evdi dedi ki: Ömer b. d-llartab (r.a)’ın arkasında ak­şam namazını kıldık. Birinci rekatte “Andalsun incire ve zeytine” (et-Tin, 95/1) Sûresini, ikincisinde ise “Rabbinin Fil sahihlerine ne ettiğini görmedin mi?” (el-Fil, 105/î) ile “Kureyş’ingüvenlik ve esenliği için” CKurcyş, 106/1) sûrelerini okudu.

el-Ferra dedi ki: Bu sûre bundan önceki sûre ile bitişiktir. Çünkü yüce Al­lah, Mekkelilere, Habeşlilere yaptıkları ile üzerlerindeki büyük nimetini ha­tırlattıktan sonra; “Kureyş’in güvenlik ve esenliği İçin” buyurmaktadır.

Yani Biz, bunu Fil ashabına Bizden Kııreyş’e bir nimet olsun diye yaptık. Çün­kü Kureyşliler cahilıye döneminde ticaret maksadıyla Mekke’nin dışına çıkıp gidiyor, onlara baskın yapılmıyor ve kötü maksadla yaklaşılmıyordu. Arap­lar Onlar yüce Allah’ın Beytinin-ahalisidir, diyorlardı. Nihayet Fil .sahibi Ka’-be’yi yıkmak, taşlarını alıp anlarla Yemen’de insanların haccedip ziyaret ede­cekleri bir ev yapmak istemişli. Yüce Allah onları helak etti (bununla) on­lara (üzerlerindeki) nimetini hatırlatmaktadır. Yani yüce Allah, bunu Kureyş’in esenlik ve güvenliği için yaptı. Yani (ticaret maksadıyla) dışarı çıkmaya alışsınlar ve kimse »nlara (baskın yapmak) cesaretini bulamasın.

Bu, Mücahid’in ve Said b. Cübeyr’in yaptığı rivayete göre: İbn Abbas’ın görüşünün ifade ettiği mana ile aynı şeydir. en-Nehhas bunu şöylece zikret­mektedir: Bize Ahmeü b. Şuayb anlattı, dedi ki; Bana Arnr b. Ali haber ver­di, dedi ki: Bana Amir b. İbrahim anlattı -ki bu kişi insanların hayırlılarından güvenilir bir zat idi- dedi ki; Bana HaUab b. Cafer b. Ebi’l-Muğire anlattı, de­di ki: Bana .Said b. Cübeyr, tbn Abbas’tan yüce Allah’ın: “Kureyş’in güven-likve esenliği için” şöyle dediğini nakletti: Benim Kureyş’in üzerindeki ni­metim yaz ve kış yolculuklarında unların güvenlik ve esenlikleridir. (İbn Ab-bas) eledi ki: Onlar kışın Mekke’de kalıyorlar, yaz>Taif’te getiriyorlardı.

Bu açıklamaya göre ifade tamam olmamakla birlikte, ileride sûreyi açık­larken belirteceğimiz gibi âyet sonlarında vakıf yapmak caizdir.

Bu sûrenin (kendisinden önceki sûreye) bitişik olmadığı da söylenmiştir. Çünkü her iki sûre arasında ‘Bismillahirrahmanirrahim” bulunmaktadır. Bu ise önceki sûrenin bitişinin, yeni bir sûrenin başlamasının bir delilidir. (Su­renin başındaki) “lam” harfi yüce Allah’ın: “İbadet etsinler”(3. âyet) buyru­ğuna taalluk etmektedir. Yani bunlar bu Beytin Rabbıne ibadet etsinler Çünkü erzaklarını temin etmek maksadıyla yaz ve kış yaptıkları yolculukla­rında onların güvenlik ve esenliğini sağlamıştır.

el-Halıl de böyle demiştir: Bu sûre (Önceki ile) muttasıl değildir. Yüce Al­lah, şöyle buyurmuş gibidir: Allah Kureys’e bir güvenlik ve esenlik vermiş­tir. O halde onlar da bu Beytin Rabbine ibadet etsinler. “Artık… iba­det etsinler” buyruğunda gecen “fe” harfinden sonra gelen fiilin “fe den ön­ceki buyruklarda amel ediş sebebi, bunun atıf edatı olmayıp, zaid oluşundan dolayıdır. Tıpkı; “Zeyd’e gelince vur onu” demeye benzer.

Yüce Allah’ın: ” Kureyş’in güvenlik ve esenliği için” buyru­ğunun başındaki “lam” harfinin taaccüb için geldiği de söylenmiştir. Yani Ku­reyş’in güvenlik ve esenliğine hayret ediniz. Bu açıklamayı el-Kisai ve el-Ah-feş yapmıştır. Bunun; anlamında olduğu da söylenmiştir.

İhn Arnir “ye”siz olarak, belli belirsiz hemzeli bir şekilde: di­ye okumuş. Ehıı Cafer ile el-Arec daha hafiF (kolay) okumak isteğiyle lıem-zesiz olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri ise; ” Isın­dırdım, güvenlik verdim, ısındırırım güvenlik veririm” kökünden gelen bir fi­il olarak açık bir hemze ile ve “ye” ile; ( 1-M4V ) diye okumuşlardır. Şair de şöy­le demişti t:

“Yıldızlar değiştiğinde güzel işler yapıp arttıranlar Ve esenlik yolculuğu için yola koyulanlar,”

“Onunla ülfet ettim, ülfet etmek” de denilir.

Yine Ebu Cafer: “Kııreyş’in ülfeti için” diye de okumuştur. Bu her iki kullanımı şair şu beyitinde birlikte zikretmiş bulunmaktadır:

“Sîzler kardeşlerinizin Kureyş olduğunu ileri sürdünüz Onların bir ilfi olduğunu sizin de ilafınızın olmadığını.”

el-Cevherî dedi ki: “Filan kişi bu yer ile ülfet etti (ona ısındı, alıştı), eder'” denilir. “Bir başkası ona alıştı” di­ye kullanılır. Yine aynı şekilde “O yere alıştım, alışı­rım” denilir. Aynı şekilde; şekii de (aynı anlamda) kullanılır. Buna göre mazide “ef’ale ve feâle” şekilleri aynı olmaktadır.

îkrime ise, emir olmak üzere “lam” harfi üstün olarak: “Alışsın, gü­venlik ve esenlik bulsun” diye okumuştur. İbn Mesud’un mushafında ân böy­ledir. Emir “lam”ının fethalı okunuşu ise, İbn Mücahid ve başkalarının nak­lettiği bir söyleyiştir. İkrime: güvenlik ve esenliği için” şeklinde okuyanları ayıplardı. Mekkel il erden birisi de; diye okumuş ve Ebu Talibin kardeşi Ebu Leheb’e Rasûluilah (sav)’ı (ona iyi bakmasını, gözetme-sini) tavsiye ederken söylediği şu beyitleri tanık göstermiştir.

“Sakın onu büyük bir musibete hayatta kaldığın sürece terketmeyesin!

Sen afif ve imdada koşan bir kişi ol!

Haşimiler topluluğunu saldırılara karşı koru!

Çünkü onların insanlar arasındaki ilafları (emanları) en hayırlı ilaftır.”

Kııreyşlilere, en-Nadr b. Kinane b. Huzeyme h. Müdrike b. İlyas b. Mu-dar «oyundan gelenlerdir. Buna göre -Kinane ve ondan sonrakilerin soyun­dan gelenler bir tarafa- sadece en-Nadr soyundan gelenler Kureyşlidir. Ku-reyş’e nisbet bazan ‘ Kureyşi” şeklinde de yapılır, kıyasa güre de böyle olma­sı gerekir. Şair de şöyle demiştir:

“Üzerinde heybet bulunan her bir Kureyşli ile…”

Eğer “Kurcyş” ile belli sakinleri kastedecek olursak, bu kelime ınun-«arif gelir. Eğer onunla kabileyi kastedersek gayr-ı munsarıf olur. Şair şöy­le demiştir:

“Zor işlerde o Kureyş’e el verdi ve ona önderlik etti.”

Kazanç elde etmek” demektir. ” Toplandılar, bir araya geldiler” anlamındadır. Daha önceden Kureyşliler, Haremin dışında dağınık idiler. Kusay b. Kilâb, I iarem’de onları toplayıp biraraya getirdi ve orayım ken­dileri iğin mesken edindiler. Şair şöyic: demiştir:

“Bizim babamız Kusay’dır, o mücemmi’ (biraraya getirip toplayan)

diye çağırılırdı Onunla Allah, Fihirli kabileleri toplayıp biraraya getirdi.”

Kureyşlîlerin Fihr b. Malik b. en-Nadr’ın soyundan gelenler, olduğu da söy­lenmiştir. Buna göre Fihr’in soyundan gelmeyen herkes, Kureyşli değildir. An­cak birinci görüş daha sahih ve daha sağlamdır. Peygamber (sav) dan şöy­le dediği rivayet edilmiştir: “Bizler en-Nadr b. Kinane’nin çocuklarıyız. O ba-kîmdan biz ne annemizi itham ederiz, ne de kendimizi babamızdan başka­sına nisbet ederiz.”[2]

Vaile b. el-Eska’ da şöyle demiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: “Şüphe­siz Allah, İsmailoğullarından Kinane’yi seçti. Kinaneoğuilarından Kureyş’i seç­ti. Kureyş’den Haşimoğullannı seçti. Beni de Haşimoğulları arasından seçti.” Bu sahih ve sabit bir hadistir. Bunu Buhârî, Müslim ve başkaları rivayet et­mişti r.[3]

Onlara niçin Kureyş adı verildiği hususunda ise bir kaç görüş vardır.

1- Bu görüşe göre onlar, daha önceleri dağınık iken bir araya gelip top­landıklarından dolayı bu adı almışlardır. Tekarruş: Bir araya gelip toplanmak ve kaynaşmak demektir. Ebu Cilde el-Yeşkuri dedi ki:

“Onlar öyle kardeşler ki aleyhimize olarak günahları toplayıp biraraya getirdiler, Hem eski dönemlerinden beri, hem de yeni zamanlarında.”

2- Kureyşliler, kendi kazançlarından yiyen tüccar kimseler oldukları için bu ismi almışlardır. Çünkü “tekarruş” kazanmak, kazanç elde etınek demek­tir. Kazanıp, mat toplayıp biraraya getiren kimsenin bu durumunu anlatmak üzere: “Kazanıp mal topladı, kazanıp toplar” denilir. el-Fer-râ dedi ki: İşte “Kureyş”e bu manadan hareketle bu isim verilmiştir.

3- Kureyşliler; hacılar arasında bulunan ihtiyaç sahiplerini araştırırlar, onun ihtiyacını karşılar, giderirlerdi. ‘Kars” de araştırmak, teftiş etmek demek­tir. Şair şöyle demiştir:

“Ey kötü halimize sevinen ve bizim durumumuzu araştırıp teftiş eden! Amrin ne îdinde; acaba bunun kalıcı kılma özelliği var mıdır?”

4- Rivayet edildiğine göre, Muaviye, İbn Abbas’a: Kureyş’e niçin Kureyş. adı verilmiş, diye sormuş, şu cevabı vermiş: Denizde en güçlü hayvanlardan birisi olup, adına el-Kırş (köpekbalığı) denilen bir hayvandan ötürü bu isim verilmiştir. Bu hayvan başkalarını yer kendisini kimse yiyemez. Başka hay­vanların üstüne çıkar, kimse onun üstüne çıkamaz, deyip Tubbaın şu beyit­lerini nakletmiştîr:

“Kureyş (köpek balığı demek olan “kırş’ın küçültme iami) denizde yaşayandır

İşte onun adı ile Kureyş’e Kureyş denilmiştir

Zayıfı da, semizi de yer o, ve asla terketmes

Orada iki kanatlıya hiçbir tüy bırakmaz.

İşte ülkeler arasında Kureyş kabilesi de böyledir

Onlar, ülkeyi hızlı bir şekilde yer bitirirler

Ahir zamanda onların bir peygamberi olacaktır

Aralarından öldürülenler, yaralananlar çoğalacaktır.” [4]

  1. Kış ve yaz yolculuklarında, kendilerini güvenlik ve esenliğe ka­vuşturduğu için.

Mücahit! ve Hunıeyd “ye”siz ve “lam” harfi sakin olarak: ” Güven­likleri için” diye okumuşlardı. İbn Kesir’den de buna yakın bir rivayet nak­ledilmiştir. Aynı şekilde Esma’nın rivayet ettiğine göre o Rasûtullah (sav)’ı: ‘ Güvenlikleri için” diye okuduğunu işitıni.jtir. İbn Abbas’lan ve ban­kalarından da bu şekilde rivayet edilmiştir.

Ebıı Cafer ile Şamlılardan el-Velid ve Ebu Hayve “ye’ siz olarak ve belli be­lirsiz bir hemze ile şeklinde okumuşlardır.

Ebu Bekr’in rivayetine göre Asım ise birincisi hemzdi, ikincisi sakin ol­mak üzere iki hemzeli; diye okumuştur. Ancak her iki kelimede di: iki hemze ile okumak şaz bir okuyuştur.

Diğerleri ise, medli ve hemzeli olarak; diye okumuşlardır. Tercih olunan okuyuş şekli de budur. Bu lafız burada açıklamak için birinci “îlâf(gü-venlik ve esenlik)”den bedeldir. Bu, ülfel edecek hale getirilenin durumu­nu anlatan; “Ülfet etti” fiilinin mastarıdır. ;O bizzat ülfet el­li” demektir. da mastardır. Daha önce kıraatte açıklandığı üzere. Onla­rın alışageldikleri ve güvenlik içinde yaptıkları yaz ve kış yolculukları… de­mektir.

İbn Ebi Necîh, Mücahid’den yüce Allah’ın: “Yaz ve kış yolculuklarında kendilerini güvenlik ve esenliğe kavuşturduğu için” buyruğu hakkında şöy­le demiştir: Allah’ın Kureyg’e verdiği bir lütuf olarak ne kış, ne yaz yolculu­ğu onlara zor gelmezdi.

el-Herevi ve başkaları şöyle demiştir: Bu îlâf’ın sahihleri dört kardeştir. Bunlar Abd-i Menafin oğulları Haşim, Abdu Şems, el-Muttalib ve Nevfel’diı. Haşim, Şam kralı ile ülfet (güvenlik ve eman) sağlamıştı. Yani Şam’a yaptı­ğı ticarette emniyet altında olmasını sağlayacak şekilde ondan bir ahi d ve gü­vence almıştı. Kardeşi Abdu Şems, Habeşistan ile el-Mullalib, Yemen ile Nev-fel, Faris ile bu güvenliği anlaşarak sağlamıştı. “Himaye altına alır” de­mektir. İşte bu dört kardeşe (“himaye alanlar” anlamında): “el-mucirun” di­ye ad verilirdi. İşte Kureyş tacilleri de bu kardeşlerin aldıkları güvenlik ta­ahhüdü sayesinde bu bölgelere gider gelirler ve kimse onlara ilişmezdi.

el-Ezherî dedi ki: İlâf; Himaye ve emane (koruma ve güvenlik altına al­maya) benzer. Yük taşıyan develere (ve ticaretlerine) eman vermeyi anlat­mak üzere: “Eman ve güvenlik verdi, verir” denilir. (el-Ezheri de­vamla) dedi ki: (Buyruğun) tevili şöyledir: Küreydiler Haremde yaşıyorlar­dı. Onların ekinleri de yoktu, hayvancılık yapma imkanları da yoktu. Yaz ve kış mevsimlerinde güvenlik içerisinde ticaret yapıyorlardı. İnsanlar ise onla­rın etraflarından kapılıp götürülüyor!ardı. Onlar herhangi bir taarruz ile

karşılaştıklarında: Bizler Allah’ın Hareminin sakinleriyiz derler. O bakımda^ insaniar onlara ilişmezdi.

Ebu’l-Huseyn Ahmed b, Faris b. Zekeriya, Tefsir’inde şunu zikretmekte­dir: Bize Said b. Muhammed, Bekr b. Sehl ed-Dimyati’den, İbn Abbas’a ka­dar ulaşan kendi senediyle yüce Allah’ın: “Kureyş’in güvenlik ve esenliği İçin” buyruğu hakkında şunları söyledi: Yani yaz ve kış yolculuklarında on­ların güvenlik ve esenlikleri için. Şöyle ki; Kureyşl ilerden herhangi birisine bir açlık isabet edecek olursa, o ve aile ferdleri belli bir yere giderler, ken­dileri için bir çadır kurarlar ve orada ölürlerdi. Nihayet Amr b. Abdi Menaf geldi. Kendi döneminde efendi ve lider birisi idi. Esed diye bilinen bir oğ­lu vardı. Mahzumoğullanndan da onun akranı oian birisi vardı. Esed o kişi­yi sever, onunla oyun oynardı. Ona: Yarın bizler “afed” edeceğiz dedi. İbn Faris dedi ki: Bu, bu haberde yer alan bir lafız olup (son harfi) “dal” ile mi yoksa re ile mi bilemiyorum. Eğer re ile olursa muhtemelen toprak anlamı­na gelen “el-afer”den gelmektedir. Eğer dal ise iıangi anlama geldiğini bile­miyorum.[5] Zannederim bunun anlatmak istediği, onların sözü ediien çadı­ra gidişleri ve biribiri arkasında ölümleridir.

(İbn Abbas devamla) dedi ki; Esed, annesinin yanına ağlayarak girdi ve ak­ranının kendisine neler söylediklerini nakletti, Esed’in annesi o aileye yağ ve un gönderdi. Onunla birkaç gün daha yaşadılar. Arkasından yine arkadaşı ya­nına gelerek: Biz yarın toprağa gidiyoruz (afed ediyoruz) dedi. Yine Esed ba­basının yanına ağlayarak girdi ve ona arkadaşının durumunu haber verdi.

Bu hal Amr b. Abdi Menaf a ağır geldi. Kureyşliler arasında kalkıp bir hut­be inıd etti. Onun emirlerine itaat ediyorlardı. Şöyle dedi: Sizler öyle bir çı­ğır açtınız ki, bunun sonucunda sizler azalıyorsunuz, diğer Araplar çoğalıyor. Sizler zelil okırken Araplar güçleniyor. Halbuki sizler aziz ve celil olan Al­lah’ın Hareminin halkısınız. Ademoğuilarının en şereflilerisiniz. Sair insan­lar size tabidir. Fakat sizin bu i’tifadmız (tenhaya çıkıp ölümü beklemeniz) neredeyse sizi bitirecek.

Bunun üzerine: Biz sana uyarız dediler. O da şöyle dedi; Şu adamdan -Esed’in arkadaşının babasını kastediyor- işe başlayın. Onu i’tifada çıkmak ih­tiyacından kurtarın! Dediğini yaptılar.

Sonra o da develer boğazladı, koçları, keçileri kesti. Arkasından tirit yaptı, insanlara yemek yedirdi. O bakımdan ona Haşini denildi, bu beyiti şa­ir onun hakkında söylemiştir:

“O Amr ki, kavmine tirit hazırladı

Mekkeliler ise kıtlık içerisinde ve (açlıktan) zayıf düşmüşlerdi.”

Daha sonra, herbîr baba soyundan gelenleri kışın Yemen’e, yazın da Şam’a ticaret maksadı ite iki ayrı yolculuk yapmak üzere bir araya getirdi. Zengi­nin kazandığını fakir ite paylaştırdı. Nihayet onların fakirleri de zenginleri gi­bi öldü, Onlar bu hal üzere iken İslâm geldi. Araplar arasında Kureyşlilerden malı daha çok ve daha güçlü aynı babadan gelmiş başka kimseler yoktu. İş­te şairlerinin şu beyiti bunu dile getirmektedir:

“Onlar, fakirlerini zenginlerine katıp karıştıranlardır Ta ki fakirleri muhtaç olmayan kimse gibi olana kadar.’

Yüce Allah, Rasûlü Muhammed (sav)’ı peygamber olarak gönderinceye ka­dar onlar bu hal üzere devam ettiler. Yüce Allah da şöyle buyurdu: “Artık onlar bu beytin Rabbine ibadet etsinler. O ki kendilerini” (3. âyet) Ha-şim’in yaptıkları sayesinde “açlıktan doyuran” ve arablar çoğalırken kendi­lerinin azalmaları “korkusundan kendilerine güvenlik verendir.” (4. âyet)

Yüce Allah’ın: “Kış ve yaz yolculuklarında” buyruğundaki: “Yol­culuk” lafzı, mastar sebebiyle nasbedilmiştir ki; ” Yolculuk yap­maları” anlamındadır. Yahutta “kendilerini güvenlik ve esenliğe kavuşturdu­ğu için” buyruğunun onda amel etmesi sonucu ya da zarf olarak nasbedil­miştir. Eğer “Onlar biri yaz, biri kış olmak üzere iki yol­culuktur” anlamında ref konumunda kabul edilirse de caiz olur. Ancak bi­rincisi daha uygundur.

“Yolculuk”; Yolculuk yapmak” demektir.

Bu iki yolculuktan birisi kışın Yemen’e yapılırdı. Çünkü orası sıcak bir ül­kedir. Diğeri ise yazın Şam’a yapılırdı. Çünkü orası soğuk bir ülkedir.

Yine İbn Abbas’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Sıcak olduğu için kışı Mek­ke’de geçirirlerdi. Havası dolayısıyla yazı da Taif’de geçirirlerdi. Kış soğuğu­nun etkisini üzerlerinden giderecek sıcak bir yerlerinin, diğer taraftan yazın sıcağının etkisini üzerlerinden giderecek soğuk bir bölgelerinin bulunması, o kavmin üzerindeki en üstün ve değerli nimetlerdendir. İşte yüce Allah, on­lara bu nimeti hatırlatmaktadır. Şair şöyle demiştir:

“Bir nimet olarak kışı geçirir Mekke’de Yazlığı ise Taiftedir.” [6]

Burada dört konunun, dört ayrı başlık halinde ele alınması gerekmekte­dir:

1- Kur’ân Okurken Vakıf (Durak) Yapmak:

Kadı Ebu Bekr İbnu’l-Arabî ile diğer âlimlerin tercihine göre yüce Allah’ın: “Güvenlik ve esenliği için”O- âyet) (anlamındaki) buyruğu, kendisinden ön­ceki buyruklara taalluk etmektedir. Bu buyruğun kendisinden sonraki bir buy­ruğa taalluku ise caiz değildir. Ondan sonra gelen buyruk: “Artık onlar bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler” (3. âyet) buyruğudur. (İbnu’l-Arabi) dedi ki: Bu buyrukla ilişki yeni bir ifade ve yeni bir açıklama ile kesilip “Bismillahir-rahmanirrahim” satırı yazılmakla birlikte, bundan önceki sûreye taalluk et­tiği sabit olduğuna göre; kıraat esnasında Kur’ân ukuyanların, ifade tamam olmadan önce vakıf yapmalarının caiz olduğu da açıkça ortaya çıkmaktadır. Kıraat alimlerinin rivayet ettikleri vakıflar, şer’an Peygamber (sav)’dan riva­yet edilmiş değildir. Onlar bu yolla öğrencilere manaları öğretmek istemiş­lerdir. Öğrenciler bu manaları öğrendikten sonra artık diledikleri yerde va­kıf yaparlar. Nefesin kesildiği yerde vakıf yapılabileceği hususunda ise gö­rüş ayrılığı yoktur. Böyle bir durum ile karşı karşıya kalınacak olursa, daha öncesini tekrar okumaya gerek yoktur. Ancak nefesin yetersizliği dolayısıy­la durulan yerden tekrar okumaya başlanılır. Bu hususla benim görüşüm bu­dur. Onların söylediklerine herhangi bir şekilde delil bulunmamaktadır. Ancak ben onların dediklerinin dışına çıkmayı hoş karşılamadığım için ma­nanın tamam okluğu yerde vakıf yapmayı esas kabul ederim.

Derim ki: Bu görüşün doğruluğunun delillerinden birisi de Peygamber (sav)’ın; “Elhamdu lillahi Rabbi’l-alemtn” deyip, vakıf yapması sonra “er-rah-mani’r-rahim” dedikten sonra tekrar vakıf yapmasıdır, tiu daim önceden bu kitabın mukaddimesinde (Mukaddime, yüce Allah’ın kitabının okunuş key­fiyeti… başlığında) geçmiş bulunmaktadır.

Müslümanlar, yüce Allah’ın: “Sonunda onları yenmiş ekin yaprağı gibi

yapıverdi” buyruğunun nihayetinde vakıf yapmanın çirkin olmadığını ittifak­la kabul etmişlerdir. Bu (Fil) sûre birinci rekatte okunup ondan sonraki -sû­re (Kureyş sûresi)de İkinci rekatte okunabildiği ne göre ve arada kıraat ke­silmekle beraber nafhazın bir takim rükünleri de eda edildiğine göre, bura­da vakıf yapmanın çirkin olduğu nasıl söylenebilir? İlim adamları arasında bu­nu hoş görmeyen hiçbir kimse yoktur. Bunun tek bir gerekçesi sadece yü­ce Allah’ın: “Sonunda onları yenmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi” buyru­ğunun bir âyel sonu olmasıdır. Buna göre, kıyas yapılacak olursa ifade ister tamam olsun ve maksad sona ersin, ister olmasın ve maksad sona ermesin âyetlerin sonlarında vakıf yapmak uygun olmayan bir şey olarak görülme­melidir.

Aynı şekilde fasılalar (âyetlerin sonlarındaki harfler) muntazam olan ilâ­hi kelâmın süsü ve ziynetidir. Eğer bu fasılalar olmasa bu muntazam kelam ile nesir arasında da bir fark görülmezdi. Muntazam ifadelerin daha güzel ol­duğu da açıktır. Böylelikle fasılaların muntazam sözlerin güzelliklerinden ol­duğu da sabit olmaktadır. Buna göre fasılalar üzerinde vakıf yapmak sure­liyle Kur’ân’ın fasılalarını açığa çıkartan bir kim.se Kur’ân’ın güzelliklerini de açığa çıkarmış olur. Ayet sonlarında vakıf yapmayı terketmek, bu güzellik­leri örter ve nesri bu muntazam söze benzetmiş olur. Bu ise okunan lafzın hakkını ihlal etmektir. [7]

2- Yaz ve Kış Zamanlan ile Bunlara Dair Bazı Hükümler:

Mâlik dedi ki: Kış, senenin yarısı, yaz da senenin öbür yarısıdır. Ben Ra-bia b. Abdurrahman (Rabiatu’r-Re’y) ile onunla birlikte olanların sanklannı Süreyya yıldızı çıkıncaya kadar çıkarmadıklarını görüp duydum. Bu ise Biş-nesa [8]ayının ondokuzuncu günüdür. Rumların yahut Farslann hesabi arına gö­re yirmibeşinci güne rast gelir.

Süreyya yıldızının doğması ile zekât toplayıcılarının bu maksatla (zekât toplayacakları yerlere) çıkmaları insanların davaılarıyla su kenarlanna gitmeleri zamanını kastetmiştir. Süreyya yıldızının doğuşu yazın başlangıcı ve kı­şın sonudur.

Bu, bu hususta onun arkadaşlarının kendisinden herhangi bir ayrılıkları sözkonusu olmaksızın rivayet ettikleri bir husustur. Sadece Eşheb ondan şu­nu rivayet etmiştir: (İkizler burcunu teşkil eden yıldızlardan) üç parlak yıl­dız ulan “.ei-Hak’a” kaybolduğu takdirde, gece kısalmaya başlar. Süreyya yıl­dızının doğuşu yazın başı kabul edildiğine göre, bu yıldızın mutlak oiarak senede yazın bitişinden sonra altı ay, kışın da altı ay olması gerekir.

Muhammed b. Abdu’l-Hakem’e kış girene kadar bir kişiyle konuşmamak üzere yemin eden bir kimse hakkında sorulan soruya şu cevabı vermiştir; Ha-tur ayından onyedi gün geçmedikçe onunla konuşamaz, Şayet yaz girene ka­dar diyecek olursa bu sefer Bişnes’den onyedi gün geçmedikçe onunla ko­nuşamaz.

el-Kurazi dedi ki: Bunun Muhammed’den Bişnes ayı hakkında böyle de­diğini zikretmek bir yanılmadır. Bişnes’ten geçmesi gereken gün sayısı on-dokuzdur. Çünkü herbir konak için onüç gün hesabı ile konakları hesab ede­cek olursak, Hâtûr’den itibaren ondokuz günün menzillerinin ancak Biş­nes’den ondokuz gün girmesi ile tamamlanabileceği anlaşılır. Doğrusunu en iyi biten Allah’tır. [9]

3- Mevsimlerin İsimleri:

Bazıları şöyle demiştir: Zaman dört bölümdür: Kış, bahar, yaz ve sonba­har. Diğer bazıları da şöyle demiştir: Kış, yaz, aşın sıcak ve sonbahar.

Ancak Malik’in söylediği daha sahihtir. Çünkü Allah, (bu sürede) zama­nı iki kısma ayırmış, bunlara üçüncü bir kısım ilave etmemiştir. [10]

4- Yazlık ve Kışlık Edinmenin Hükmü:

Yüce Allah, Kureyş’in -önceden geçtiği üzere- yaz ve kış olmak üzere iki yolculuklarını bir lütuf olarak onlara hatırlatması, kişinin bu iki zamanda iki yer arasında gidip gelmesinin (yaz ve kış ayrı yerlerde kalmasının) caiz ol­duğuna delildir.

Bunlardan birisinin hali herbir zamanda diğerinden daha iyidir. Mesela, yazın denize yakın yerlerde oturur, kışın ise kıble tarafında kalır.

Ayrıca serinlemek için evlerde gerekli pencerelerin açılması ve keten tü­rü elbiseler edinmenin, ısınmak için ise kürk ve kalın elbiseler giyinmenin caiz olduğunu da göstermektedir. [11]

3- Artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler.

Yaz ve kış yolculuklarında onlara güvenlik ve esenlik verdiği için yüce Al­ladı onlara kendisine jbaılet etmelerini ve kendisini levhid etmelerini emret­mektedir.

(Âyetin) başına “fe” harfinin gelişi, ifadelerde şart anlamı bulunduğundan dolayıdır. Çünkü anlam şöyledir: Madem öyle (bunca nimetler için ibadet et­miyorlar), artık hiç olmazsa onlara güvenlik ve esenlik verdiği için ibadet et­sinler, demektir. Bu da şu anlama binaendir: Yüce Allah’ın onların üzerin­deki nimetleri sayısızdır. Şayet diğer nimetleri sebebiyle O’na ibadet etmiyor­larsa o halde, apaçık bir nimet olan bu bir nimeı dolayısıyla O’na ibadet et­sinler.

“Beyt”; Ka’bedir. Yüce Allah’ın kendisini bu Beyt’in Rabbi olarak tanıtma­sında iki vecih sözkonusudur. birincisine göre, onların başka birtakım put­ları vardı. Yüce Allah, böylece kendisini o putlardan ayırdetmiş olmaktadır.

İkincisi, onlar bu Beyt sayesinde diğer Araplardan üstün ve şerefli kılın­mışlardı. Yüce Allah, nimetini hatırlatmak üzere onlara bunu zikretmiş olmak­tadır.

“Artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler” buyruğu söyle <ie açıklanmıştır: Onlar iki yolculuğa alışıp güvenlik duydukları gibi, Kabe’nin Rabbine ibadete de alışsınlar.

İkrime dedi ki: Kureyşliler (Suriye topraklarındaki) Busra’ya bir yolculuk ve Yemen’e de bir yolculuk yapmaya alışagelmişlerdi. Onlara: “Artık onlar bu Beyt’in Rabbine İbadet etsinler.” Yani Mekke’de ikamet ikamet etsinler, denildi. Kış yolculuğu Yemen’e, yaz yolculuğu da Şam’a yapılırdı. [12]

  1. O ki, kendilerini açlıktan doyuran ve korkudan kendilerine gü­venlik verendir.

“O ki, kendilerini açlıktan” sonra “doyuran ve korkudan kendilerine güvenlik verendir.”

İbn Abbas dedi ki: Bu İbrahim (a.s)’ın duası sayesinde olmuştu. O şöyle dua etmişti: “Rabbim, burayı emin bir belde kıl! Halkından … iman eden­leri mahsullerle mıhlandır.” (el-Bakara, 2/126)

İbn Zeyd dedi ki: Araplar birbirlerine baskın ve talan yaparlardı. Biri di­ğerini esir alırdi. Haremin konumu dolayısıyla Kuıeyşliler bunlardan yana emniyet içindeydi. İbn Zeyd daha sonra: “Biz onları… herşeyin mahsulle­rinin toplandığı güven dolu bir Harem’de yerleştirmedik mi?” (el-Kasas, 28/51) âyetini okudu.

Şöyle de açıklanmıştır: Yaz ve kıs yolculuk yapmak, onlara ağır gelmeye başladı. Yüce Allah, Habeşi ilerin kalblerine onlara gemilerde yiyecek götür­me isteğini yerleştirdi. Onlar da oraya yiyecek götürdüler. Küreydiler onlar­dan korktu. Kendileriyle savaşmak üzere geldiklerini zanneui. Gerekli ted­birlerini alarak karşılarına çıktılar. Kendilerine yiyecek getirdiklerini ve gı­dalarla imdatlarına yetiştiklerini gördüler. Bunun üzerine Mekkeliler, deve ve eşekleriyie Cidde’ye çıkıyorlar, iki gecelik mesafeden yiyeceklerini alıp geliyorlardı.

Bu “ycdirnıe”nin şu olduğu da söylenmiştir: Onlar Peygamber (sav)’ı ya­lanlayınca kendilerine beddua ederek şöyle dedi: ‘Allah’ım bu yıllan sen on­ların Ü2erine Yusuf’un kıtlık yıllan gibi kıl.”[13]Bunun üzerine kıtlık ağır bir şekilde bastırdı. Ey Muhammedi Bizini için Allah’a dua et. Şüphesiz biz iman edeceğiz dediler. Peygamber dua edince Yemen topraklarından Teba-le ve Cureş denilen yerlerde ekinler bitti. Onlar da Mekke’ye yiyecek getir­diler. Böylelikle Mekkeliler bolluğa kavuştular.

ecl-Dahhak. er-Rabî’, Şerik ve Süfyan şöyle demiştir: “Korkudan” yani cü­zam korkusundan “kendilerine güvenlik verendir.” Kendi beldelerinde cüzam onlara isabet etmez.

el-Ameş dedi ki: “Korkudan” beraberlerinde Fil bulunan Habeşlilerin kor­kusundan “kendilerine güvenlik verendir.”

Ali Cr.a) da şöyle demiştir; Hilafetin kendilerinden başkaları arasında bu­lunmasından yana, içine düşecekleri korkudan yana kendilerine güvenlik ve­rendir.

Şöyle de açıklanmıştır: Krallardan güvenlik içerisinde seyahat etmek için

gerekli izin ve teminatları almaları hususunda Allah onlara kafi gelmiştir (yar­dımcı olmuştur). Doğrusunu en iyi hilen Allah’tır. Lafız umumidir. (Bütün bu anlamlan kapsamına alır). [14]

(Kureyş Sûresi burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun).

Kuran

Kureyş Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.