Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 19°C
Az Bulutlu
İstanbul
19°C
Az Bulutlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 15°C
Çar 14°C

10 – Yunus Suresi | Şifa Tefsiri

Mekkede nazil olmuştur yüzdokuz âyettir. Bu sure; doksansekizinci ayetinde Yunus (a.s.)’m adı geçtiği için “Yunus suresi” diye isimlendirilmiştir. Yoksa Yunus (a.s.)’dan bahsetmemektedir.Eşyaya isim verirken güzel isimler bulunur. Yaratılmışın tamamı Al­lah’a ait olduğundan Allah’ın yarattıklarına isim verirken Allah’ın razi olacağı isimler veriniz.

10 – Yunus Suresi | Şifa Tefsiri

Yunus Suresi | Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş )

Çocuklarınıza, köy, şehir, kasaba, mahalle, sokak, çarşı, meydan, dağ, ova, v.s. herşeye güzel isimler veriniz.[1]

1- Elif-Lam-Ra. İşte bu Hakim kitabın ayetleridir.

Bu kitabın hakim olduğuna bizler şahidlik yaparız. “Hakim” muh­kem, yani sağlam ve hikmetli manasınadır.

“Muhkem bina” veya “Muhkem kale” dediğimizde dışardan düşma­nın girmesini engelleyen sağlam bina veya sağlam kale kasdedilir. İşte bu Kur’anın ayetleride hakimdir, hikmetlidir. Muhkemdir. Bindördyüz sene­den beri kafirler ona batıl sözler karıştırıp tahrif etmek için gayret göster­mişler ama bir tek harf ilave edememişler ve bir tek harf eksiltememişlerdir.

Hakiki inci tanelerinden meydana gelen teşbihin içine, sun’i inci ka­rıştırıldığında ehli hemen anlar. Aslında burada Allanın ayetleri hakiki, tabii incidir. Anlayan gözlerde önemli iyi bir kalb ve iyi bir kulak Allah kelamının yerine konulmak istenen sözle Allah kelamının farkını farkeder.

Bizler bindörtyüz senedir aşılamayan, aşınmayan, aşındırılamayan bu hakim kitabın ayetlerine iyi sarılır ve onun koruma alanına girersek bizide kafirler aşamaz ve aşındıramaz. İçimize girip hastalandıramaz.

Bu manası gayet muhkem zamanla aşınmayacak ayetlerle dolu kita­bın ayetleridir. Hem hikmet doludur, hemde muhkemdir. Yani zaman içerisinde bu ayetin ahkamı bu Kur’anın ayetleri aşınmazda, aşılmazda öylesine hikmet dolu kitabın ayetleridir. Yani bir kısım insanların “Kur’an-ı Kerim 1400 sene evvel nazil olmuş, o günün şartları için gayet uygunmuş, insanlar birbirleriyle televizyon, telgraf, telsiz gibi ulaşım va­sıtalarıyla, yakından iletişim sağlayamiyorlarmış. Belirli küçük bir havza­da, küçük bir şehrin ihtiyaçları için Kur’an-ı Kerim yeterliymiş” gibi söz­ler söyleniyor. Allah (c.c.) bunların, böyle söyleyeceğini bildiği için Rab-bim, “işte bunlar hikmet dolu ve aynı zamanda zamanla aşınmayan ve aşılmayan muhkem kitabın ayetleridir” diyerek sureyi celileye başlıyor. Yani gönlünüzle iman ettiğiniz, bütün vücudunuzla emrini yerine getir­meye çalıştığınız bu kitaba güveniniz. Bu muhkemdir. Hakim olan Allah (c.c.) kelamı olması nedeniyle o da Hakimdir. Allah (c.c.) nasıl ki, za­manla kayıtlı değildir. Yani zaman onu eskitemez, zaman onun modası geçmiştir dedirtemez. Aynı şekilde Hakim olan Allah (c.c.)’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerimde Hakimdir.

Mekkeli müşrikler peygambere hayret ediyorlar. Yahu Allah insanla­ra peygamber gönderecekse, böyle bir yetimi mi seçmiş bizim aramız­dan? Yani seçecek adam mı bulamamış. Abdülmuttalibin yanında yetiş­miş, sonra Ebu Talibin yanında yetişmiş bir yetim, malı mülkü yok, arka­sı yok. Yani böylesine fakir ve yetim bir insanımı seçmiş bizim aramız­dan diye adamlar hayrette kalıyorlar. Allah (c.c.) de bunu bize haber veri­yor.[2]

2- insanları uyar, iman edenleri Rableri katında yüksek mertebe ile müjdele diye onlardan bir adama vahyetmemiz insanlar için şaşı­lacak bir şey mi oldu ki, kafirler “şüphesiz bu apaçık bir sihirbaz­dır” dediler.

Yani peygamber (s.a.v.)’ın olayını izah edemiyorlar. Yahu bu adam peygamber olsa bunu değil bizi seçmesi gerekirdi. Biz Mekke’nin soylu insanlarıyız, parlamenterleriyiz veya babalarıyız. Bizi niye seçmiyorda böylesine bir yetimi seçiyor diye hayret ediyorlar. Birde onun getirdiği ayetler karşısında hayrette kalıyorlar. Öyle bir şey ki o ayetler insanlara okununca bakıyorlarki, çocuk iman etmiş, gencecik delikanlı onyedisin-

de, onsekizinde iman etmiş. Babasından, annesinden ayrılmış. Veya ba­bası iman etmiş, çocuklarını iman etmek, üzere davet edip duruyor. Evin içerisinde cedelleşme bağlamış, karısı müslüman olmuş, kocasını müslüman etmeye uğraşıyor, veya kocası müslüman olmuş, hanımını müslü­man etmek için uğraşıyor.

Yani Mekke’nin evlerinde böylesine İslamla küfrün bir mücadelesi var. Mekke’li müşriklerin akıllarının almadığı da burası. Bu adamı biz ha­fife alıyoruz ama söylediğide insanların arasını açıyor. Karıyla kocanın arasını, babayla yavrusunun, anayla yavrusunun arasını açıyor. Öyle ise bu bir sihirbazdır diyorlar.

Muhterem okurlar, tarih boyunca insanların, müslümanları yıpratma konusunda geliştirdikleri metodlar hiç değişmemiştir. Hani tarih içersin­de Yusuf (a.s.)’ı zindana atmışlar. İbrahim (a.s.)’ı yerinden yurdundan et­mişler, ateşe atmışlar. Musa (a.s.)’ı yerinden yurdundan etmişler, çeşitli işkencelere tabii tutmuşlar, çeşitli peygamberleride şehit etmişler. Ayrıca başarılı olamadıkları takdirde de “bu adam bir delidir” deyivermişler. Ve­ya “bu adam sihirbazdır” demek suretiyle peygamberlerin etkisini hafif­letme tarafına gidi vermişlerdir.

Günümüzdeki kafirlerde onlardan pek geri değiller. Ama şu anda dünyanın en soylu milleti olduğunu kabul eden vede iddia eden ve bunu kabul ettirmek için bütün baskı unsunlarını kullanan devletler, kendi ırk­larının dışında bir ırktan yüce, soylu, kahraman, ilim adamı, sanatkar in­sanın çıkmayacağına inandıklarından dolayıdır ki onlarda diyorlar: “bü­tün dünyayı etkileyen bu insan araptan mı gelmesi lazımdı? Bizden gel­mesi gerekirdi. Batı ırkından gelmesi gerekirdi” diye adamların iddiaları var.

Türkiyede de bir kısım imansızlarında buna benzer sözleri var. Pey­gamber niye Türklerden gelmedi? Peki peygamber Türklerden gelseydi ne yapacaktın, iman mı edecektin sen? Allah (c.c.) bir ayet-i kerimesinde kimden, kimi göndereceğini seçmekte hür olduğunu ifade ediyor. “Allah dilediğini seçer” diyor. Allah (c.c.) insanların aralarında be­yazla siyah renkle bilmem neyle de ayırım yapmaya gitme haklarının ol­madığını, çünkü hepsinin Adem’den, Adem’inde topraktan yaratıldığını peygamber efendimiz (s.a.v.) haber veriyor. Öyle ise insanların birbirine karşı üstünlük sağlayabilmeleri Allah’ın hukukuna saygılı olmakla müm­kündür.[3]

3- Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arş üzerine istiva eden ve bütün işleri düzenleyen Allah’dır. Hiçbir kimse şefaat edemez, ancak onun izninden sonra (şefaat eder). İşte bu AHah’dır sizin Rabbiniz. O halde ona kulluk yapınız. Artık düşünmezmisiniz?

Mekkeli müşrikler saltanatlarının ellerinden gideceğinden korkuyor­lar. Yani Muhammed güçlenecek, kuvvetlenecek bu ayetleri uygulama sahasına koyacak, o zaman biz otoriteden uzaklaşacağız, devlet maka­mından uzaklaşacağız. Bizim çıkarlarımız yok olacak. Zalimler olarak mazlumları sömüremeyeceğiz, gasp edemeyeceğiz, çıkarlarımız zedele­necek diye karşı duruyorlar.

Ve şöyle bir mantık geliştirmişler ki, günümüzde Türkiye’de de bu bazı felsefe kitaplarında okutulur. Eskiden beri gelmiş bir mantık. Yani inkarcılarda kendi inkarlarını bir zemine oturtuyorlar. Ve diyorlarki; “Evet Allah var. Allah’ı kabul ediyoruz. Allah yeri ve göğü yaratmıştır. Ama ondan sonra bütün işleri evirip çevirmeyi bize bırakmıştır” diyorlar. Eski Yunandan devam edip gelen inkarcıların felsefesi bu. “Allah yeri ve göğü yaratır. Ama insanların yönetim işini ise insanlara bırakır” demişler. Aynısı Mekkeli müşriklerde de var.

Ama Allah (c.c.) onlara cevap olarak ta “Allah altı günde yeri ve gökleri yaratmıştır ve işleride O idare etmektedir.” Nasılki kanımızın akı­şını o sağlıyor. Gözümüzün bakışım, saçımızın uzamasını, tırnağımızın uzamasını O sağlıyor ki vücudumuzda kaç hücrenin olduğunu, şu anda ilim adamları toplansalarda sayabildikleri yok. Bütün bunların nasıl evi­rip çevrildiği konusunda belirli kanunlar tespit ediyorlar, ama binde biri­ne ulaşıldığı yok.

Bütün bunları çeviren Allah (c.c.) diyor ki, madem ki bunları çok dü­zenli devam ettiriyorum, ben sizin birbirinizle olan münasebetleriniz ko­nusunda da kanunlarımı indirdim. Onlara ibadet edecek ve onları yürür­lükte kılacaksınız diyor. Mehmet akif merhum Rabbimizin yarattıkları karşısında insanlığın keşfettiklerinin cılızlığını ne güzel anlatıyor:

Ulum’i şahikadan fışkıran süîun’i ziya Dayandı göklere lakin yetişmiyor hala,

Bülend nüsha’i icadın ilk sahifesine. Bu ilk sahife müebbed zalam içinde yine!

Birisinde zorunlu olarak Allah (c.c.) kanunları geçerli tabiatta. Ama insanlara hür iradesini vermiş, demiş ki: Kendi aranızdaki münasebetleri­nizde, benim şu indirdiğim hukuku uygulayacaksınız. Uygulamama hak­kınız yok, ama böyle bir serbestliğiniz var. Uyguladığınız takdirde bu dünyada devlete ve izzete, ahirette de cennete kavuşursunuz diye de müj­de vermiştir.

O Allah yeri ve göğü yaratandır. “Altı günde” derken, bizim bildiği­miz günlerdenmidir? Kur’an-ı Kerimde çeşitli yerlerde Allah katında birgün, “sizin bildiğiniz bin güne bedeldir”. Bir başka yerde de “birgün elli bin güne bedeldir,” diye çeşitli yerlerde ayet-i kerimeler gelmiş.[4]

Onun için alimlerimiz şöyle diyorlar: Gün dediğimiz şey, bizim bil­diğimiz güneşin doğumu, batımı ve ayla bilinen gündür. Yani ay ve gü­neşe göre hesabım yaptığımız yirmidört saate bir gün diyoruz biz. Peki ama yer ve gök yaratılmadan önce gün olmadığına göre, burada bahsedi­len gün bizim bildiğimiz günlerden değildir demişler.

Yasin suresinin son ayet-i kerimelerinde “Allah birşeyin olmasını is­tediğinde ol der. O da oluverir” der. Yani altı kademede yaratılmasının da bir çok hikmetleri vardır. Biz onları şu anda bilmekten adz durumdayız. Belki ilerde bazı açıklamalar getirilebilir,

“Allah katında Allah’ın izni olmadan şefaat edecek kimsede yoktur,” Ayet-i kerimede Allah’ın izni olmadan şefaat edecek kimse yoktur diyor. Peygamberler şefaat ederler ama onlara şefaat iznini Allah (c.c.) verecek­tir. Allah (c.c.) şefaat izni vermeden hiç kimsenin diğerine şefaat etme hakkı yoktur.

Şu günümüzde de kullandığımız “aracı” tabiride bu kelimenin karşılı­ğıdır. Hani bazı yerlerde işlerin iyi gitmesi için bir adam aracılık yapıve­rir. Aracı Rabbim katında yoktur. Bu dünyada iken bütün pislikleri işler, ama parası, ama dayısı vasıtasıyla adam bu dünyada cezalandırılmadan gidebilir. Rabbim o tip zalimlere söylüyor şimdi “Allah’ın izni olmadan Allah katında kimsenin şefaatçisi olmayacak, kimsenin aracısı olmaya­cak. Bu dünyada paranızla, dayınızla birçok kabaharlarınızı, zulümlerini­zi, günahlarınızı, işkencelerinizi kapatabilirsiniz ama, Allah katında bun­ların kapatılması mümkün olmayacaktır.

Ancak izin verdiği kişiler şefaat edecektir. Peygamber efendimizde buyurmuştur. “Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahibi olanlarınadır.”[5] Yani ümmetimedir diyor. O Raşule ümmet olanlara peygamber şefaat edecektir. O Rasule ümmet olma­yanlara ise şefaat etmeyecektir.

Hergün ayet-el kürside de okuyorsunuz.[6] “Onun izni ol­madan kim şefaat edecekmiş?” diyor. Yani Rabbimin izni olmadan kimse şefaat edemez. Peygamberlerin şefaat etme hakkı vardır. Rabbim vere­cektir o izni. Salih insanları, ameli iyi olan insanları, Rabbe yakın insan­ların şefaat edebileceğine dâir hadisi şerifler vardır, Ancak şahıs olarak, “şu adam şefaat edecektir” dememiz mümkün değil. Yani benim şeyhim bana şefaat edecektir. Onu demeyin. Çünkü Şeyhimizinde imansız gitme ihtimali olabilir. Onun için hiçbir insan hakkında peygamberler hariç, peygamber (s.a.v.) efendimizin bildirdiği insanlar hariç şahıs olarak Ali efendi, Veli efendi, Osman efendi bilmem ne efendi bana şefaat eder de­meyin.

Şöyle diyelim: “Ya Rabbi şefaat izni verdiğin insanların şefaatinden bizleri mahrum etme.” diye dua edersek, inşaallah onların şefaatine nail oluruz. Onların şefaatine nail olabilmek için tabiiki onlarla tanışmak ge­rekir.

Ömrünü Kur’an-ı Kerim okutmakla geçiren çok değerli bir hafızımı­zın yanma Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde yatarken gittim. Tamşmazdık, kendisini Kur’an-ı Kerime olan hizmetinden dolayı severdim. Yanma var­dım, çok zor konuşuyordu. Dedim ki: “Efendim sizin gönlünüzü hoş et­mek için gelmedim. Siz beni tanımazsınız. Ancak Mevlana Cami diyor ki: (Baharistan” isimli kitabında) “Ahirette kişinin günahı ile sevabı denk olursa melekler birbirlerine sorarlarmış -Allah (c.c.) talimatıyla tabii ki-sorun bakalım yeryüzünde filan zatı tanırmıydı o. Yani yeryüzündeyken onun çağında yaşayan, çok değerli hizmetleri olan insanı tanırmıydı o. Eğer tanırsa o adama sorarlar, yani o iyi hizmetleri olan zata sorarlarmış. “Sen bunu tanıyormusun?” derlermiş. O da “tanıyorum” derse, bu günah­larınızı es geçermiş ve hadi cennete doğru git dermiş.” Dedimki bak: “Benim günahım çok, öbür dünyada o aralıklarda dolaşırken sana soracak olurlarsa “bu adamı tanıyormuydun” derlerse tanımamazhktan gelme haa….” dedim. Çok hoşuna gitti, gülümsedi. Allah rahmet etsin birkaç gün sonrada vefat etti. Çok güzel hizmetleri vardı. Onun için çağımızda” dinimize hizmet eden insanlarla beraber olmaya gayret edelim.

“İşte “sizin Rabbiniz.” İşte sizi yaratan, işte sizi büyüten bu Allah (c.c.) dür. Öyle ise “Yalnız ona kulluk yapın.” Yahu sizi yaratan, sizi bü­yüten Allah (c.c.) dururken niye onun dışında onun yarattıklarına ibadet edersiniz.

İbadeti daha önce tefsir derslerime devam edenler bilirler. “İbadet” yalnız namaz kılmak, oruç tutmak manasına gelmiyor. Namaz ve orucu­muz ibadettir, haccımız ibadettir Ancak altıbin küsur ayetten bir kaçıdır

bunlar. Onun dışında ibadet Allanın (c.c.) emrettiklerim yerine getirmek yasaklarından kaçınmak. Yani hukuk olarak, kanun olarak doğrudan doğ­ruya Allahm (c.c.) kitabını kabul etmektir.

Rabbimde diyor ki: İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz. Yani sizi besle­yip büyüten O. Öyle ise “Ona itaat ediniz” onun yasaklarından kaçınınız. Onun dışında başka adamların emirlerini tutup yasaklarından kaçınma ta­rafına gidipte, Rabbinize isyan etmeyiniz. “Nasihat almazmısınız?” Öğüt almazmısmız? diyor Allah (c.c).[7]

4- Hepinizin dönüşü O’nadır. Bu Allah’ın gerçek va’didir. Şüp­hesiz o önce yaratır, sonra iman edip ameli salih işleyenleri adaletle mükafatlandırmak için onu (ahirete) döndürür. Kafirlere gelince on­lar için küfürlerinden dolayı kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.

Hepinizin varacağı yer odur. Yani bu dünyada emirlerini tuttuğunuz, yolundan gittiğiniz adamlarda ölecek sizde öleceksiniz. Onunla beraber yürüyeceksiniz Rabbinizin huzuruna. Öyle ise bu kafirlerin emirlerini tutmayın. Allah aşkına tutmayın. Bu heriflerin emirlerini değil Allah (c.c.) ‘in emirlerini tutun. Ondan geldik ona dönüyoruz.

Yani yaradılış onun tarafından başlatılmıştır. Hani günümüzde bir kı­sım insanlar varya efendim tesadüfen bir yerde büyük bir patlama oluver­miş, gazlar haline dönüşüyermişmiş, sonra gaz döne döne dünya oluver­miş. Kimsenin müdahalesi yokmuş. Gökyüzünde de böyle yıldızlar ol­dukları yerde dönü dönüvermişler. Yıldızlar oluvermişler.

Tabi batıdaki adam bu kadar demiyor. Bu kadar basit söylemiyor. O da kendince büyük izahlar getiriyor. Kendince bundan ilerisine benim ak­lım ermiyor diyor. Türkiye’deki inkarcı adam gibi değil. Adam inkarında yine bir açık kapı bırakıyor. Diyorki “bak ben ilim olarak şuraya kadar geldim, atomu parçaladım, maddeyi yok ettim ama enerjiye dönüştü. Korkunç bir şey”diyor. Böyle hatırınıza hayalinize gelmedik bir şey be­nim aklım burada dura kaldı diyor.

O yine imansızlıktan imana açık bir kapı bırakıyor. Ama beri tarafta tesadüfen oldu. Oysa tesadüfen bu güne kadar birşey oldu mu? Bugüne kadar gördün mü? Yani şöyle bir mermerin üzerinde durup dururken gü­lün biri çıkıvermiş. Böyle bir şey olmuş mu? Derken maymundan bir in­san gelivermiş. Böyle bir tesadüf olmuşmu? Yok, olmamış.

Öyle ise bütün bunlar bir düzen içerisinde devam ediyorsa, bunları böyle ince eleyip sık dokuyan böyle bir yaradan vardır. Gel bunu kabul edelim, deyince “benim böyle derin düşünmeye zamanım yok, fazla dü­şünmeye gerek yok” deyip, adam geçinip gidiyor. Hayvanlar gibi demi­yoruz, çünkü hayvanlar; biraz daha kendi yaratılış gayeleri doğrultusunda hizmetlerini yapıyorlar.[8]

5- Güneşi ışık, ayı nur yapan, senelerin sayısını ve hesabı bilesi­niz diye ona menziller takdir eden O’dur. Allah bunları bir hakikat île yaratmıştır. Bilen bir kavim için ayetleri açıklıyor.

“Nur’u” şöyle tarif etmişler; Nur’un parlaklıkta dereceleri vardır. Me­sela güneş doğmadan önce şafak açıyor, ortalık biraz ağanyor. Biraz daha yükseliyor, o güneşin nurudur derler. Her tarafta bir parlaklık var. Derken güneşin ışığı suya doğuyor. Oradan duvarınıza yansıyor, o da bir nurdur. Veya kendisi doğrudan vuruyor. Duvarda gördüğünüz ışıkta bir nurdur diyorlar ama, güneşin kendisindeki ziyadır. Yani güneşin ziyası denili­yor.

Allah (c.c.) “Güneşi ziya yaptı. Ayı da nur yaptı” diyor. Ayın ışığını güneşten aldığı açıklandı. Yani Güneşin kendi zatında ışık vardır. Ziya vardır. Ama ayınkisi ise ondan yansımış bir nurdur diye açıklamalar ge­tirmişler.

Yani bu ayet,i kerimeyle bugünün insanlarının vardığı neticeye alim­lerimiz daha önceden varmışlar, tefsirlerine yazmışlar. Allah güneşi ziya ve kameri de nur yaptı, ve onlara Ay ile güneşe menziller (yani ayın yö­rüngesinde uğradığı yerler) takdir etti. Bununla senenin aylarını ve günle­rini hesap edersiniz ve hesabınızı tam tutabilesiniz diye.

Muhterem okuyucu çok basit gelir ama bizim bütün yaptığımız işler bir hesaba dayanır. Yani adam meyve mi, elma mı yetiştirecek, sebze mi yetiştirecek, hesabı bilmek mecburiyetindedir. Eylül ayında tohum ataca­ğız. Yahutta Ekim ayında tohum atacağız. Filan ayda süreceğiz, filan ay­da hasılatı kaldıracağız. Ama bütün bu yiyecek, içecek, giyecek gibi her-şeyimiz hesaba dayalı ve teknolojideki hesap bizim anamızın, babamızın hesabından daha hassas saniyelerle değil saliselerle yapıyorlar işi. Koşu­cuların ve sporcuların bütün yaptıkları iş saliselerle yürütülüyor.Yani bü­tün kainatta bizim çıkarımıza olan her şey hesab üzerine dayalıdır.

Allah (c.c); Aya ve güneşe menziller takdir ettiğini buyuruyor. Bu­nunda hikmeti bizim aylan günleri hesap yapabilmemiz, hesabımızı doğ­ru tutabilmemiz içindir. Şimdi biz vakitlerimizi ayarlayabilmemiz için sa­ate bakıyoruz. Bu saatlerimizde aya veya güneşe ayarlıdır. Bizim saatleri­miz bozuluyor. Ama Allah’ın (c.c.) akrep gibi duran güneşi, yelkovan gi­bi dönen ayı hiç bozulmadan devam ediyor. Öyle olunca Allah (c.c.) bi­zim için nimet olarak bir ayın ve güneşin ışığı ve ısısı özellikle güneşin ısısı ve ışığı, ayın ışığı yalnız bunlarla kalmamış faydaları yeryüzünde bütün ekonomimizin, sanayiimizin, siyasetimizin bütün varlığımızın ev­lenmemizin, boşanmamızın, ölmemizin, kalmamızın hesabını ay ve gü­neş , akreple yelkovanı üzerine oturtuyoruz. Öyle ise nimetlerin en büyüğündendir.

“Hesapsız adam” diyoruz. Yani hesabını kitabını bilmemek o adam için ayıptır değil mi? Öyle ise bütün hesapların temelinde de dakikalar, saatler, günler, aylar vardır. Teknolojinin temelinde de o vardır, siyasetin temelinde de o vardır.

Ayrıca bunların menzilleride insanların üzerinde etkilidir. Ayın yeni halinde iken doğan eski halinde iken doğan insanlar üzerinde etki meydana getiriyor. Köyde kalanlar bilirler. Ayın eskisinde ağaç kesmezler. Evi­ne ağaç lazımdır. Hicri ayların 15’inden sonra kesmezler. Çünkü ağaç kurtlanır derler. İnsanlarda da ekzaması olanlar iyi bilirler. Onlarında ayın durumuna göre azdığı veya yavaşladığı dönemleri olduğunu doktor­larımız söyleyiveriyorîar. Denizlerdeki med ve cezir gibi vücudumuzda da etkisi vardır.

Bütün bu etkiyi yaratan sebepleri de ısısını da, ışığını da yaratan Al­lah (c.c). Hani ziyada hem ışık vardır, hem ısı vardır. Nurda ise ışık var­dır ısı yoktur derler. Güneşi ziya yapmış, ayı da nur yapmış Allah (c.c).

Yeryüzünün ısıtılması için Allah (c.c.) güneşin yakıtının tedarikini dünya insanına bırakıverseydi ne olurdu halimiz? Bütün dünyayı atıversiniz güneşe sobanın içine atılan bir yaprak gazeli kadar dayanır. Öyle ise Allah’a hamd etmek, ona itaat etmek, onun dışında bütün hüküm koyan insanları yıkmaktan başka çıkar yolumuz yoktur.

Allah, bütün bunları hak üzere yaratmıştır. Gerçek olarak yaratmıştır

ve hiçbir şeyi boş olarak yaratmamıştır. Al-i İmran suresinde tefsiri geç­mişti. “Ya Rabbi sen boş birşey yaratmadın”[9] Burada da bunları bir hak üzere yaratmıştır, boş yaratmamıştır. Allah bu ayetlerini bilenler için açıklar diyor. İlim sahipleri için Allah ayetlerini açıklar diyor. Allah’ın hem Kur’an ayetlerini anlamak için, hemde tabii ayetlerini anlamak için ilme ihtiyaç var.

Kitap okumaya başlıyorsunuz, Allah (c.c.)’ın kelamını okumaya baş­lıyorsunuz. Öyle ise onu ciddiye almalıdır. İmam-ı Malik (r.a.) peygam­ber efendimizin hadislerini okuturken tertemiz elbiselerini giyinir, güzel kokularını sürünür, andan sonra talebelerinin yanına çıkar, hadis-i şerif dersini öyle başlatırdı. Onun içindir ki 1200 seneden beri binlerce insan ona rahmetle dua okumaktadır. Okuduğu ve okuttuğu hadise önem verdi­ğinden dolayı. Bizde Allah’ın kelamına önem verirsek oda manasını bize açacaktır. Evimize getirdiğimiz geline siz önem verirseniz, yüzünü, duva­ğını açarsanız size gülümseyecektir. Ama duvağını açmayacak olarsamz o da size gülümsemeyecektir. İşte Allah’ın kelamını açar ona önem verir­sek, o da manasını bize açacaktır.[10]

6- Gece ile gündüzün ihtilafında, Allah’ın göklerde ve yerde ya­rattıklarında sakınan kavim için ayetler vardır.

Kolumuzdaki saate bile hakim olamıyoruz. Bir dakika ileri gidiyor, beş dakika geri kalıyor. Böylece zamanlarımızın ayarında bizi şaşkınlığa düşürüyor. Allah (c.c.) akrep ve yelkovan gibi gökyüzüne asıverdiği güneşle, ay; dünyanın kuruluşundan bugüne kadar bir saniye ileri gitmemiş, bir saniye geri kalmamıştır. Bunların ard arda gelmeleri ve birinin gelme­siyle öbürünün gitmesi ve dünya üzerinde bir denge sağlamaları Al-lah’ın(c.c) ayetlerindendir. Ayet, “birşeyin varlığına işaret eden” demek­tir. Hani yol boylarında Mekke’ye giden yolu ve kilometresini gösteren işaret levhaları vardır ya, işte tabiatta gördüğünüz, duyduğunuz, dokun­duğunuz, hissettiğiniz her şeyde Allah (c.c.)’ın varlığına ve de birliğine işaret levhalarıdır ve ayettirler. Yerde ve gökte gördüğümüz herşey, tuttu­ğumuz herşey onun için bir delildir.[11]

7- Bize kavuşmayı ümit etmeyen, alçak bir hayata razı olup onunla tatmin olan ve ayetlerimizden gafil olanlar..[12]

8- İşte onların kazandıklarından dolayı sığınakları ateştir.

Onlar dünyada yapmış oldukları günah ve küfür nedeniyle yollarının cehennem olduğunu Allah (c.c.) bize haber veriyor. Ahireti inkar tarihte olduğu gibi günümüzde de bulunmaktadır. Bunlar bu dünya hayatına razı olan ve bununla huzur bulmaya çalışan insanlardır. Aslında gönüllerinin en derin yerinde ahiret endişesi de yatmaktadır. Ancak ahiret inancı bu dünyadaki çıkarlarını engelleyeceğinden ve bu insanların haram lokmala­rını boğazlarında bırakacağından, Ahirete imanı terk tarafını tercih etmiş­lerdir.

Düşünmemeyi ve okumamayı ve bu konunun konuşulmamasını arzu etmektedirler. Çünkü lüks salonlarında, haram lokmaları boğazlarına in­dirirken, ahiret sahnelerinin en tatlı haram lokmalarını acıya çevireceğini bildiklerinden dolayıdırki ahireti inkar tarafına gidiveriyorlar. Bu konuda da kendilerine göre bir mantık geliştiriyorlar. “Giden gelmiş mi? Gelipte haber vermiş mi?” gibi basit sorularla kendi imansızlıklarını güçlendir­meye çalışıyorlar. Aynı soru kendilerine de sorulabilir: “Peki giden geldi de size haber mi verdi? Gitti biride ahiret denilen şeyin olmadığını habermi verdi?” diye bizde aynısını sorarız.

Bunun yanında yeryüzünde görmekte olduğumuz; bütün çiçekler, ağaçlar, sebzeler ve meyveler ahiretin olduğunu bize göstermektedirler. Çünkü onlar bahar mevsiminde dünyaya geliyorlar. Güz mevsiminde ölü­yorlar. Kardan kefenlere bürünüyorlar ve toprağa gömülüyorlar. Sonrada baharda yeniden İsrafilin Sur’u gibi bir bahar rüzganyla yeniden başak veriyorlar ve dünyaya yeniden geliveriyorlar. Bunlarda bize gösteriyor ki Allah (c.c.) insanları da İsrafilin Sur’uyla birgün mahşerde diriltecektir.

Ahirete inanmayan insanlar mevsimlik böcekler gibidir. Ağustos ayında dünyaya gelen böceklere “yahu bekleyin ilerde kış vardır, onun ilerisinde de bahar vardır” denilse hayatında hiç bahar ve kışı görmeyen bu sinekler bunu inkar tarafına gidebilecekleri gibi, ahireti görmeyen bu insanlarda ahireti inkar tarafına gideceklerdir. Allah (c.c.) mü’minlere ha­ber veriyor:[13]

9- Şüphesiz iman edip ameli salih işleyenlere imanları sebebiyle Rableri onları altından ırmaklar akan naim cennetlerine ulaştırır.[14]

10- Onların oradaki duası: “Allah’ım sen bütün eksikliklerden münezzehsin” (sözüdür). Sıhhat ve afiyet dilekleri: “Selam”dır. Dua­larının sonu ise: “Hamd alemlerin Rabbinedir.” (sözüdür).

Orada o cennetler alemindeki mü’minlerin duaları “Sübhanekellahümme” dir. Yani “Ey Allah’ım seni teşbih ve tenzih ederiz.” derler ve orada kendi aralarında konuşmaları da, sağlık temennileri de “Selâm” ke­limesidir. Selam kelimesini bu dünyada çok söyleyenler, Esmaiil Hüsnası olan Allah (c.c.)’ın (Darüs Selam) diye isimlendirdiği cennetine girecek­lerdir. Duaların sonunda da “Elhamdülillahi Rabbil alemin” diyecekler­dir. Yani dünyada beş vakit namazında kırk defa “Elhamdülillahi Rabbil alemiyn” diyenler alemlerin Rabbine hamd olsun ki Allah (c.c.) vaad etti­ğinin de ötesinde bize rahmetinden azıcık ibadetlerimizin karşılığı olarak çok büyük nimetler vermiştir diye Allah’a hamdü senalar edeceklerdir.

Gönüller arasındaki sevgi, gözle görülmeyen bir şeydir. Gözle görül­meyen bir sevginin bir insandan diğer insana nakledilmesi, yine gözle gö­rülmeyen bir şeyle olmalıdır. Yani bir vasıta ile olmalıdır ki, o da gönül­ler arasındaki “selam” kelimesidir. “Selam” Allanın (c.c.) Esma-ı Hüsnasındandır.

Haşr suresinin son ayetinde bildirildiği gibi Allah (c.c.)’m Esmaül Hüsnasındandir. Mü’minleri İslama sokan onları dünyada selamette kılan ve Ahirette de onları “Darüs Selam”ma ulaştıran Allanın (c.c.) ismidir. Birgün akşama kadar eğer bin kişiye selam verirseniz, Allah (c.c.)’rn isminide bin defa zikr etmiş olursunuz. Ayrıca karşı tarafa selametler dile­miş olursunuz. İnsanlar arasındaki kini nefreti yok edebilecek en iyi ilaç selam vermekdir. En fazla küs olduğunuz bir insana bir defa selam veriu niz. Belki sizin selamınızı almayacaktır. Ama ikinci defa selam verdiği­nizde biraz gönlü yumuşamış olacaktır. Üçüncü selamınızda size doğru

gönülsüz de olsa selamınızı alacak, dördüncüsünde ise kucaklaşmayı sağ­layacaktır bu selam. Onun içindirki Allah (c.c.) bir başka ayet-i kerime­sinde: “Bir selamla selaml andığın iz zaman, size biri selam verdiği zaman siz, onun selamından daha güzel bir şekilde veya aynı ile selamını alınız” diyor.[15]

Selam vermenin usulü hadisi şerifte de bize bildirilmiştir. Küçüğün büyüğe selam vermesi gerektiğini, yürüyenin oturana selam vermesi ge­rektiğini, vasıtalının vasıtasıza selam vermesi gerektiğini, Peygamber efendimiz bilâirmiş.[16] Kadınlar, erkekler birbirlerine aralarında selam verebileceklerini peygamber efendimiz (s.a.v.)’in kendi hayatındaki tatbikatından da ayrıca öğrenmekteyiz.

Selam da bir kelimedir. Kelimeler toprağa düşen bir tohum gibidirler ama tohum gibi çürümezler. Bazen anında çiçeklenirler, bazende elli sene gönülde durur, elli sene sonra meyve verirler. Ud’un tellerinden daha faz­la akorda muhtaçdır sözlerimiz. Kendimizi ayarlarken karşımıza hayat vermeliyiz. Hani şairler birbirleriyle atışmaya başlamadan önce biri diğe­rine “ayak” veriyor. Mesela “gül” diyor, gül üzerinden başlıyor şiir. Ona ayak tabir ediliyor. Ayak vermemiz gerekiyor. Dostçamıyız, düşmancamıyız, hayırmıyız, şermiyiz. Sözlerimizden Önce bir elçinin varıp karşımazdakinin yüreğinde dostane bir ortam hazırlamalı. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuş. “Önce selam, sonra kelam”[17] Batılı bir yazar şöyle diyor: “Kim icad etti bilmiyorum ama dünyanın en büyük icadı selamdır” Öyle ya insanların yapmış oldukları arabalar, uçaklar, uydular her türlü teknolojik vasıtalar insan içindir. Se­lam ise bütün insanları birbirine bağlayan aralarındaki kini yok eden gö­rülmez bir ilaçtır.

Yani evvela insanların gönlünü hoş eden bir ilaçtır. Gönlü hoş olma­yan her tarafı sızım sızım sızlayan bir insanı dünyanın en konforlu bir va­sıtasına bindirseniz ağrısını dindiremezsiniz. İçi kinle, düşmanlıkla dolu bir insan dünyanın en lüks köşkünde yaşasa rahat edemez, öyle ise onun evvela gönlü tedavi edilmelidir. Selam olan Allah (c.c.)’m İslamı gönlüne girmeli ve selamla o insan tedavi edilmelidir. Kelamdan önce selamı tav­siye eden peygamberin hadisi şerifinde, “Tokalaşmak kini yok eder, hediyeleşmek düşmanlığı giderir” diyor.[18] insanlar birbirine selamdan sonra efendimiz (s.a.v.)’m hadisine uyarak ellerini uzatırlar ve dostça tokalaşırlar. Hani yine hadisi şerifte bildirdiğine göre “İki mü’min tokalaşırken onların tokalaşması güz mevsiminde ağaçlar üzerinden yapraklar döküldüğü gibi günahlarının dökülmesine sebeptir”[19] insanlar barışın sembolü olarak zeytin dalını kullanmışlardır ve eli tavsiye etmişlerdir. Yani elin, elle tokalaşmasını tavsiye etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.) elle tokalaşmayı bizzat kendisi

yapmıştır ve”Tokalaşın, tokalaşmak kini giderir, buyurmuş. Zeytin dalı toprağın ürünüdür. Elimiz kendi canımız ve kanımızın ürünüdür. Onun için elimizden daha güzel bir elçi yoktur, ve selamımızdan daha güzel bir elçimiz yoktur.[20]

11- Eğer insanların hayrı acele istemeleri gibi Allah’da şerr’de acele etse idi, onların sürelerini bitiriverirdi. Bizimle kavuşmayı ümit etmeyenleri biz, azgınlıkları içinde bocalar halde bırakiveririz.

Yani kafirlerin küfründen dolayı Allah (c.c.) onları anında cezalandırmıyorsa onlara mühlet vermiş olmasındandır. Yoksa onlardan haber­dar olmadığı anlamına gelmez. Onların bu dünyada cezası verilmezse, ahirette mutlak surette cezalan verilecektir. Devam eden ayet-i kerimede, insanların karakterine, hemen hemen herkeste bulunabilen, kafirde daha fazla görülen bir hastalığına dikkat çekiyor.[21]

12- İnsana bir zarar dokunduğunda yan yatarken, otururken ve­ya ayakta iken bize dua eder. Ondan zararı kaldırdığımızda sanki ona dokunan sıkıntıya bizi çağırmamış gibi geçer gider. İşte müsrif­lere yaptıkları böyle süslü gösterildi.

Hani onulmaz bir hastalığa düşen, doktorlar tarafından ümit kesilen, sabahlara kadar ağrısı dindirilemeyen bir insan her yere baş vurduktan sonra ümidi kesilince, karanlık geceleri yaratan Allah (c.c.)’den başka dö­necek kimseciğinin olmadığını görünce ona yöneliyor. Allah, Allah, Al­lah diye bağırıyor. Ama neticede birde bakıyorsunuz ki Allah onun bela­sını, musibetini ve acısını alıvermiş.

“Onun belasını ve musibetini onun zararını giderdiğimizde sanki ona birşey dokunmamış gibi bize olan ibadetinden, duasından vazgeçiverir. Yani Allahı (c.c.) yine unutur, günlük hayatına döner ve orada kendi ha­yatında kendince hayalını düzenlemeye devam ettirir. Bunu yaparkende kendine göre bir felsefe geliştirir tabii şeytanın yardımıyla, o yapmış ol­dukları işlerde, müsriflere yaptıkları işler güzel gösterildi” diyor Allah

(c.c). Yani her insan yaptığı işi kendisine göre bir felsefesini yapar. Yani kendisini tatmin edecek bir mantık temellerini bu konuda bulur. O temel­ler zayıf mı veya kuvvetli mi onun için önemli değil. Kendisini ikna ede­cek bir vesveseyi bir felsefeyi o icat eder, şeytan yardım eder. Allah (c.c.) de o istedikten sonra bu kanunları halk eder. Ama Allah (c.c.) geçmişten ibretli sahneler veriyor bize ve diyor ki.[22]

13- Andolsun biz zulmettikleri için, peygamberleri apaçık deliller getirdikleri halde iman etmedikleri için, biz sizden önce nice çağlar (da yaşayan nesiller)ı helak ettik. İşte biz suçlu kavmi böylece ceza­landırırız.[23]

14- Sonra sizin nasıl yapacağınızı görmemiz için onlardan sonra yeryüzüne sizi halifeler yaptık.

Biz Halife kılınmışız zaman içersinde. Hz. Adem Allah’ın halifesi olarak yaratılmış ve onun çizgisinde devam eden bütün peygamberlerde yeryüzünde Allah’ın halifeleridir. Peygamberleri takip eden bütün mü’minlerde Allah (c.c.)’ın halifesidir. Halife kendisini seçen, kendisine o yetkiyi veren Allah (c.c.) adına yönetimi ele alan kişi demektir. Öyle ise biz Allah’ın (c.c.) koyduğu kurallar doğrultusunda, onun mülkünde, onun kullarına, onun kanunlarına uygun olarak insanları yönetmemiz için hali­fe kılınmışız. Mümin her halinde fotoğraf çektiriyormuş gibi düzenli ha­reket etmelidir.[24]

15- Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda, bize kavuşmayı ümit etmeyenler “Bize bundan başka bir Kur’an getir veya bunu de­ğiştir” dediler. Deki “Onu benim kendiliğimden değiştirmem benim için imkansızdır. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.”

Peygamber efendimiz (s.a.v.)’ın getirmiş olduğu ayet-i kerimeler, peygamberin kendisinden değil, Allah (c.c.) dandır. Bizim çıkarlarımızı en iyi bilen Allah (c.c.)’dir. Hangi şey bizim çıkarımızadır, hangisi zararınızadır.Onu da o, daha iyi bilmektedir. Onun içindir ki vermiş olduğu her emir ve indirmiş olduğu her yasak vede Kur’an-ı Kerimde bildirmiş olduğu her haber mutlak surette bizim lehimizedir.

O emirlere uyarak yasaklarından kaçınacak olursak iki dünyamızıda güzel eyleyeceğiz. İnsanların bazen kendilerinden bulduğu kaideler, ku­rallar vardır mutlu olabilmek için. Ama hayatımızda görüyoruz. Bir kısım insanlar mutlu olacağım diye kendine göre bir yol takip ediyor. Neticede bu dünyada bela ve musibetle karşı karşıya kalıveriyor. Bazen namusun­dan oluyor, hanımından, çoluğundan, çocuğundan oluyor. Malından, mülkünden oluyor. Hayatından bile oluveriyor. Yani kişiler kendi hayat­larının mutluluğunu kendilerinin koyduğu kurallar ve programlar içersin­de yapmaya kalkarlarsa yarının ne getireceğini bilemediklerinden dolayı-dırki, bir çok bela ve musibetlerle de karşı karşıya kah veriyorlar.

Mekkeli müşrikler ayet-i kerimelerin gelmesiyle kendilerinin çıkarla­rı zedeleniverince, o güne kadar yapmakta oldukları pisliğin de meşru ol­duğu konusunda, peygamber (s.a.v.)’dan ayetler istiyorlar. Ama peygam­ber efendimize emir “Bunları ben kendiliğimden söylemiyorumki, ben bana vahy olunana uyarım” de diyor. Peygamber (s.a.v.).

Günümüzde de bize “Kur’an-ı kerim ayetlerinin yanında Kur’an-ı Ke­rim ayetlerinden başka yine bizim sevdiğimiz saydığımız insanların söz­lerine de uyalım” diyenlere karşı biz aynen peygamber (s.a.v.)’ın söyledi­ği sözleri söyleriz. Burda peygamberimiz “bana vahy olunana uyarım” di­yor. Bizde Biz peygamberimize vahy olana uyarız.- Yoksa insanlara şeytanların vermiş olduğu vesveseye uymayız diye yirminci asırda bu in­sanlara peygamber (s.a.v.)’ın cevabını vereceğiz. Yine peygamber efendimiz cevap veriyor:[25]

16- Deki: “Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım ve onu size bildirmezdim. Ben daha önce sizin aranızda bir ömür boyu kalmış­tım. Akıl etmiyormusunuz?

Ebu Cehlin nesli yok olmuş değil, Ebu Leheb’in nesli de yok olmuş değil. Aynı şüpheyi taşıyan insanlar var. “Peygamber kendiliğinden uy­durdu. Arabistanda birkaç tane Yahudilere ve Hristiyanlara ait kitapları okudu. Bizans’a, Şam’a kadar geldi. Orada bazı papazlarla görüştü. Onlar­dan edindiği bilgileri onlara nakl etti” diye yayın bile yapılmıştır. Yani bu yayınlar batıda yapılmıştır. Bu yayınlar Türkiye’de bazı imansızlar nez-dinde kabul görmüştür.

Halbuki şunu bilmezler ki peygamber (s.a.v.) çocuk yaşta iken 12 ya­şında Suriye’ye kadar gelmiştir. Hani bir çocuk Türkçe’yi bilmese ve Tür­kiye’ye gelse, Türkiye’de Hukuk Fakültesine 15 günlüğüne misafir olsa Türkiye’de okutulan bütün hukuk kitaplarını ezberleyip gidipte bunu memleketinde anlatabilir mi insanlara? Mümkün değil.

Peygamber (s.a.v.) 12 yaşlarında Suriye’ye amcasıyla bir kervanla beraber geliyor. Rahip Bahire peygamber efendimizi görüyor. Peygamber efendimiz hakkında Ebu Taliple görüşüyor. Yani rahip, Ebu Talip’le görüşüyor.[26] Yoksa peygamber efendimizi görüyor ama onunla konuşmuyor. Yani o kısa zaman içersinde bütün bir kitabın bilgi­sini bir çocuğa nasıl aktarır. Madem o bilgi varmış rahibin kendisinde ne­den söylemezmiş.

Onun için peygamber (s.a.v.)’a Mekkeli müşrikler de bu kendiliğin­den de uyduruyor diyorlar. Günümüzde bir kısım imansızlarda aynı şeyi söylüyorlar. Peygamber kendiliğinden o günlerde çok güzel şeyler söyle­miş ama, modası geçmiş gibi, imansızca söz söyleme tarafına gidiveri-yorlar. Deki onlara:”ben sizin aranızda yıllarca yaşadım” siz benim 40 yaşma kadar ki yaşantımı biliyorsunuz. Yani kırk yaşına kadar sizinle ay­nı kültürün etkisi altındaydım. Yani Mekke’de neler duyuluyorsa, söyle­niyorsa, anlatılıyorsa bende onları duymakta ve onları ezberlemekteydim. Yani benimle sizin aranızda bu 40 yıllık yaşantımda bir fark yok, ancak fark surda, Allah (c.c.) ilerde onu seçecek ya daha peygamberliğinden önce de korumuş. Yalan söylememiş hayatında, iftira etmemiş, zina yap­mamış, hayatta içki içmemiş, puta tapınmamış, ayrı bir hayat yaşıyor in­sanlardan. Yine de hatırlatıyor. Mekke’li insanlara “40 yıl sizin aranızda kaldım ben. Şimdi size sizin duymadığınız sözleri söylüyorsam, daha ön­ce bunları ezberlemediğimi biliyorsunuz.”

Yani ben ezberlemiş olsaydım sizde ezberlerdiniz. Aynı şehirde yaşıyoruz. Aynı insanları görüyoruz. Aynı insanlarla tanışıyoruz. Öyle ise ben bunları kendiliğimden söylemiyorum. Bunu bana Allah (c.c.) vahy ediyor. Bende o vahyi size hatırlatıyorum. “Hala mı akıllanmayacaksı­nız? Hala mı anlamıyorsunuz, akıl etmiyorsunuz?” diyor Allah (c.c).

Bizde günümüzdeki insanlara aynısını söylüyoruz, ve diyoruz ki: Peygamber efendimizin yaşadığı çağ bundan 1400 sene önceki çağdır. O çağdaki dünyanın çeşitli yerlerinde yaşamış ilim adamları vardır. Rahip­ler, hahamlar vardır, çeşitli kültürlü insanlar vardır. O insanlardan günü­müze kadar kitabı gelebilmiş insanlarda vardır. Yani 1400 sene evvelin­den Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, Rusya’da ve Çin’de, Hindis­tan’da, günümüze kadar gelen kitaplar vardır. Buyurun o kitaplarda Kur’anın bir benzeri varmıdır?

Yani eğer peygamber kendiliğinden uydurmuş olsaydı, diğer insan­larla bir benzerlik meydana gelecekti. Mesela Türkiye’de bir yazarın sos­yal konularda yazmış olduğu bir yazıyı alın, aynı konuda da İngiltere’de bir yazı yazılmıştır. Bu adam ondan kopyamı etti. Hayır kopya da etmedi. Çünkü aynı çağda yaşadıklarından, aynı sorunlarla karşı karşıya geldikle­rinden, bu sorunlara insanlar çıkış yollarını bulurken birbirlerine benzer­lik arzederler. Onun gibi dünyanın çeşitli yerlerinde 1400 sene evvel ya­zılan kitaplar da birbirlerine benzerlik arz ederlerken, Allah’ın kelamında böyle bir benzerliğin olmadığını görüyoruz. Buda bize Allah Rasulünün bize getirmiş olduğu kitabın, Allah (c.c.) tarafından nazil olduğunu bil­dirmiş oluyor. Allah (c.c.) devam ediyor:[27]

17- Allah’a yalan uyduran ve onun ayetlerini yalanlayandan da­ha zalim kimdir? Şüphesiz suçlular kurtuluşa eremezler,

Gazetelerin manşetlerinde hergüft işkence konusu da işleniveriyor. Allah (c.c.) diyor ki: “Allah’a iftira atandan, yalan iftira atandan daha za­lim kim vardır. Onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır” diyor. Bir başka ayet-i kerimede “şirkin bizzat kendisi en büyük zulümdür” diyor.[28]

Yani insanlar insana işkence ediyorlarsa iyi bilin ki temelinde Al­lah’ın ayetlerini yalanlama vardır. Allah’a iftira atma vardır. Şirk koşma vardır. O olmamış olsaydı insanlar insana zulmedemezlerdi. Yaratılmışı yaratandan ötürü severlerdi. Allah’ın yarattığı bir insan, bir can, bir kuş, bir taş, bir çiçek veya bir böcek diye görmeye başlar. Bu sefer insanlar Allah’ın yarattıklarına karşı merhametli davranmaya başlarlardı. “Suçlular felah bulmaz” diyor Allah (c.c.) Yani Allah’a karşı iftira edenler ve Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar onlar iflah olmazlar, kurtuluşa eremezler diyor.[29]

18- Onlara Allah’tan başka fayda ve zarar vermeyenlere kulluk yapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyor­lar. Deki: “Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediklennimi haber veri­yorsunuz? O onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.”

Burda günümüzde peygamberleri dışında insanlar hakkında isim ve­rerek şu zat bana şefaat edecek demeyeceğiz. Daha önce bu sürenin üçün­cü ayetinde bu konu geçmişti. İsim vererek Ali efendi, Veli efendi, Ke­rim efendi, Osman, Ahmet efendi bana şefaat edecektir demeyeceğiz. Peygamberlerin dışında, şefaat etme hakkı bize Kur’an veya Sünnette bil­dirilmemiştir. Ayet-i kerimede ve Hadisi şerifte de; salih insanların, ilmi ile amel eden alimlerin,mücahidlerin, Kur’an-ı Kerimi manası ile kavra­yıp okuyan vede amel edenlerin yakınlarına şefaat edeceği bildirili­yor.[30]

Ama hafız efendinin bu dünyadan nasıl gittiğini biz bilemediğimiz­den dolayıdır ki, “o zatta bize şefaat edecektir” demeyeceğiz. Ancak “Ya Rabbi şefaat izni verdiğin kişilerin şefaatından bizleri mahrum etme” der­ken biz Rabbimize dua etmiş oluyoruz. Çünkü şefaat iznini de verecek olan O. Burada müşrikler Allah’tan başkasına tapmıyorlar, tapınırken de diyorlar ki: “Bunlar bizi Allah’a götürendir. Allah katında bizim için şefa­atçidirler” diyorlar. Böylece kafir olmuş oluyorlar. Onun için böyle şahıs­lar hakkında aynı şeyi söylemeyeceğiz.

Günümüzde de puta tapanlar vardır. Yani yalnız Mekke döneminde puta tapınılmış değil, bazı filmlerde gösterilirler. Ebu Cehlin, Ebu Süf-yan’ın,Ebu Leheb’in etrafındaki avaneleri geliyorlar, Taşın önünde, böyle garip garip merasimler yapıyorlar. Böyle bir şey yok. Onlara tapınıyorlar ama onun taş olduğunu biliyorlar. Allah kabul etmiyorlar. Bu Yunus su­resinin 18. ayet-i kerimesinde onlara ibadet ederlerken (Allah katında bunlar bizim aracımızdırlar, şefaatçimizdirler) diyerek onlara saygı duyu­yorlar, onlara ibadet ediyorlar. Onlar hakkında İbrahim (a.s.) putperestli­ğin karakterini onlar hakkın böyle fotoğrafını çekip veriyor bize, Allah (c.c.) ayet-i kerimesinde şöyle bildiriyor. Bu putları siz kendinize ilah olarak ediniyorsunuz ama şunun için: aranızda bir sevgi birliği olsun için

putları kendinize ilah kabul ediyorsunuz diyor. Yani birliğinizi sağlaya­bilmek için bu putları kendinize ilah kabul ediyorsunuz diyor.[31]

Şöyle açıklayalım bunu: Şu cemaatten dört tane eli silahlı çıkıyor ve diyor ki: “Tamam, hepiniz teslim olacaksınız ve bizim dediklerimize uya­caksınız” diyorlar. Sizin elinizde de silah yok. Şimdi bir köye bir muhtar olurmuş, bir şehre bir vali olurmuş çünkü “çatal kazık yere geçmez” der­ler. Bunların dördünden birisinin ileri geçmesi gerekecek. Hangisine ol­sun, biri olsa, öteki üçü itiraz eder. Öyle olunca orta yere bir baş dikerler. “Bu başa tapınacaksınız. Bayramlarınızı, seyranlarınızı, ibadetinizi, me­rasimlerinizi, taatlerinizi bunun etrafında yapacaksınız. Bizim dediğimiz yerde toplanacaksınız” derler.

Bütün devletlerin ve milletlerin hayatında bir yerde toplanma ameli­yesi olmuştur. Yani bütün bir millet bir yerde toplanır. Milli birlik ve be­raberlik kelimesi kullanılır ya, milli birlik ve beraberliği sağlamak gere­kir. Peki milli birlik ve beraberliği sağlamak için adres vermemiz gereke­cek. Diyeceksiniz ki Sultan Ahmet meydanında toplanalım. Yani adres verirseniz toplanırsınız. Birlik içinde adres vermek gerekiyor.

Biz diyoruz ki: “Hepiniz hep birlikten Allah’ın ipine sımsıkı sarılı­nız.”[32] Yani birliğinizi Allah’ın kelamı etrafında yapınız. Onun okunduğu ve anlatılmaya çalışıldığı mescitlerde bir araya gelmeye çalışınız.

Peki Allah’ın kelamına inanamazlarsa filan ağanın dedikleri etrafında toplanalım. Onun bulunduğu yerde bir araya gelelim, gibi adres vermek meydana gelir ki, orasıda sizin gibi ya bir insandır, ya bir inektir. Bir kuş veya bir taştır. Onun için Allah’ın yarattığına tapılmaz. Allah’ın bizzat kendisine ibadet edilir. Bütün yaratıklarda ona ibadet etmekle mükellef­tirler.

Yani Allah’a inanmayanların tapınma gayeleri insanların şahsi çıkar­larım yerine getirmeleri için tezgahlanmış bir olaydır. Başlangıçta putpe­restlik yoktu. Peygamberle hayatımız başka idi bizim.[33]

19- İnsanlar birtek ümmet iken ihtilafa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri konuda aralarında hüküm verilirdi.

Yani Adem (a.s.)’la başlayan ümmetin 10 sahifelik kitapları var,peygamberleri, yazıları var. Dinleri günleri ve ibadetleri yar. O azıcık ai­lenin Allah tarafından indirilmiş hukuku dahi var.

Öyle ise toplu halde idilerde, sonradan dağıldılar. Birbirleriyle ihtilaf ettiler. Bir peygamber ve kitabına sarıldıkları müddetçe, birlik halindey­diler ama orta yere çıkar hesapları girince, hani Kabil’in Habil’le olan kavgası vardır. Habil diyor ki: “gel bu meselemizi, mahkemelik olayımı­zı, Allah’ın kanunları çerçevesinde çözelim” diyor. Kabil’de diyor ki: “Al­lah bana akıl vermiş, mantık vermiş. Bir de bedeni güç vermiş. Ben kendi hakkımı kendim alırım” diyor ve kardeşi Habil’i öldürüveriyor.

Allah’ın kanununa karşı ilk kanun çıkaran kişi Kabil’dir. İlk kanda böylelikle akmıştır. Rabbime isyanla beraber yeryüzünde kan akmıştır. Onun içindir ki, Peygamber: (s.a.v.) “yeryüzünde haksız yere Öldürülen her insandan bir günahta Kabil’e gitmektedir” diyor. Çünkü ilk adam öl­dürmeyi o başlattığından dolayı.

Onun içindir ki, birlik sağlayabilmek için Allah’ın kitabına yönelinmesi gerekir. Eğer insana yönelecek olursak, bu sefer eli silahlı olan her­kes kendisini kıble kabul edecektir. İnsanların hepsinin kendisine yönel­mesini, insanlara verdiğini yutturmasını ve emrettiğini tutturmasını em­retme tarafına gidecektir ki, ayrıca o da bir put olup çıkacaktır.

“Eğer Allah (c.c.) geçmişte olan bir hükmü olmasaydı, bu ihtilaf et­tikleri konusunda Allah’ta onların hükmünü verirdi” diyor. Yani cezalan­dırırdı ama Allah (c.c.) kafirlerin yapmış olduğu suçtan dolayı hemen ce­zalandırmayacağını, yine bu surede bize haber vermiştir. Onun için acele etmiyor.[34]

20- “Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil mi?” diyorlar. Deki: “Gayb Allah’a aittir. Bekleyin. Bende sizinle beraber bekle­yenlerdenim.

İlk nazil olan ayet-i kerimelerde deRabbim müjde veriyor. “Bugün güçsüz gibisin, etrafında sana iman edenler fazla yok ama, yakında zafe­ri sende göreceksin, onlarda görecek” diyor. Neticede 13 senelik bir za­man sonra da peygamber efendimiz (s.a.v.) o güçsüz gibi görülen insan­larla devletini kuruveriyor. Sonra kalan 10 seneki toplam 23 senelik za­man içersinde ikibuçuk milyon m2 toprak üzerinde yaşayan insanların gönüllerini feth ediveriyor.

Allah (c.c), Mekke müşriklerini peygamber efendimizden mucize is­temeleri konusunda çeşitli ayet-i kerimelerim getirmiş. En’am suresinin 111. ayet-i kerimesinde “Eğer biz onlara melek göndermiş olsak veya bir ölüyü diriltip konuştursak veya herşeyi önlerinde onların toplasak, yine iman etmezler.” Bir başka ayet-i kerimede de[35] “Gökyü­zünden üzerlerine ceza olarak bir parça düşmüş olsa, derler ki bu bir bu­lut yığınıdır”. Veya “gökyüzünde üzerlerine kapı açılmış olsa onlar oraya çıkmış olsalardı, bu seferde sinirlendik herhalde, gözlerimiz sarhoş oldu, başımız dönüyor herhalde diye inkar tarafına gideceklerdir” diyor. Fecr suresinin 14 ve 15. ayet-i kerimesinde. “Bir ölüyü konuştur s aydık ve her şeyi toplamış olsaydık, bir yere veya gökyüzünden yazılı kitap indirseydik, Yani kağıdına bakıyoruz, Türkiye’de basılmış kağıt değil, yazı olarakta Türkiye’deki mürekkeplere benzemiyor. Fevkalade bir kağıt üzerin­de yazılı olarak bir kitap inmiş olsaydı- veya gökyüzünden üzerlerine bir taş düşmüş olsaydı, yine de iman etmeyecek olanlar, yinede iman etmez­lerdi” diyor Allah (c.c).

Muhterem okuyucu! aslında aklı başında olanlar gördükleri her şeyin mucize olduğunu bilirler Hani İmam Ahmed bin Hanbel’e sormuşlar: “Allah’ın varlığını ve birliğini ne ile ispat edersin demişler” Demiş ki: “Yumurta ile. Yumurta, içindeki civcive göre dünyanın en sağlam kalesi­dir, civcivin zayıflığına göre, onun içerisinden bir canlının çıkacağını da­ha önce bilmeyen adam inanmaz. Ama biz şimdi inanıyoruz.

Daha önce bilgimiz vardı ondan inanıyoruz bu işe. Hiç denizi gör­memiş, denizde balığın yaşadığını duymamış bir adama; deniz var, içinde de binlerce canlı var denilse, adam derki:”Gel senin başını suyun içersine sokalım, eğer beş dakika durabilirsen bende inanayım.” Ama denizin ke­narında yaşayanlar denizde yaşayan bu canlıları biliyorlar ve inanıyorlar. Niye? Gözleri hep görüp durduğundandır.

Bizim yaradılışımız bir damla sudan. Bakıyorsunuz bu sudan; bilen, konuşan, gören,gülen, sanat eserleri meydana geliyor. Allah (c.c.) koydu­ğu kanunlarla, insanların koyduğu kanunlar arasındaki fark: Allah (c.c.) yarattığı bu insanla, insanların meydana diktiği heykeller arasındaki fark gibidir. Nasıl ki insan sever, okşar, büyür, konuşur, gezer, çalışır. Öbürü­sü ise olduğu yerde dikilir, sevmez, başına konan bir sineğe “kış” bile diyemez. Ayrıca heykeli yapan insanın elini,aklını,fikrini ve heykelin mal­zemesini yaratan da Allah (c.c.)’dır.[36]

21- Onlara dokunan bir zarardan sonra insanlara bir rahmeti tattırdığımızda birde bakarsın ki ayetlerimize hile yapmaya çalışır­lar. Deki: “Allah’ın tuzağı daha çabukdur.” Elçilerimiz sizin yaptığı­nız hileleri yazıyorlar.

Bu yalnız müslümanlarda değil, dünyanın her tarafında aynı imiş. Doktordan fayda gelmemiş, doktorlar üzerine düşeni yapmışlar. Tedavi edemeyip, acıyıda dindirememişler. Bu sefer putuna yalvarmış, putuda yardım edememiş. Bu sefer karanlık gecelerde karanlık geceyi getiren, gündüzü getiren kim ise ona yöneliyor “Allaaah” diyor. Ama ne zaman belası ve musibeti kalkıyor, tekrar isyanına dönüveriyor bu imansızlar.

Allah (c.c) diyor ki:”Siz Allah’a hile mi yapıyorsunuz? Allah’ın oyu­nu sizin oyununuzdan daha süratlidir. (Bizim elçilerimiz (yani melekleri­miz) bütün yapmakta olduklarınızı yazmaktadır) diyor. Yani ağzınızdan çıkan her kelime ve mesaj, elinizde meydana gelen her hareket, dilinizle söylenenler, ayaklarınızla yaptıklarınız, gönülden geçirdikleriniz, herşeyiniz kayda geçiyor.

Nasıl ki video filmlere almıyor, bir insanın hayatıda melekler tarafın­dan kaydediliyor. Hocam 60 senelik bir adamın hayatı hep kaydedilse ca­mi dolusu kasetle dolması lazım. Öyle değil Allah’ın meleklerinin kendi­ne has yazım şekli vardır. Nasıl ki bilgisayarların içinde küçücük diskete kocaman kitaplar koymak mümkün.

Günümüzde teknoloji bunu göstermiştir. Allah’ın melekleride kayde­derler, nasıl kaydederler? Bilemem. Ancak incir çekirdeğinin içine incir ağacının dallarını, yapraklarını, meyvelerini nasıl Allah sıkıştırmışsa, yazmışsa işte meleklerde insanların yaptıkları herşeyi öylece kaydederler.

Öbür dünyada kötü bir defterle, kötü bir amelle karşılaşmak istemi­yorsak bu dünyada güzel söz söyleyelim. Ellerimizi dövmek yerine, sev­mede kullanalım. Ayaklarımız hep dinimize hizmet eden işlerde yürüsün. Gönlümüzde dinimin devlet olması için birşeyler düşünsün. Ayaklar ve ellerde o doğrultuda hareket etsin.[37]

22- Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Hatta siz gemide oldu­ğunuzda ve onlar (gemiler) içindekileri hoş bir rüzgarla alıp götür­düğü ve içindekilerin mutlu olduğu bir anda gemiye bir kasırga gelipde dalgalar her tarafdan onlara geldiğinde ve onlar çepeçevre ku­şat ıldiklarını sandıklarında, dini yalnız ona halis kılarak Allah’a dua ederler ve “Eğer bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden olaca­ğız” (derler.)

Hocam gemiyi, arabayı, uçağı biz icad ettik dersek, Allah (c.c); aklı­mızı kendisinin verdiğini, bütün bu uçağı, gemiyi, arabayı, v.s. daha önce Allah’ın (c.c.) yarattıklarına bakarak elde ettiğimizi biliyoruz.

Hani suyun üzerinde bazı şeylerin yüzmekte olduğunu görünce, insa­noğlu Nuh (a.s.)’la beraber gemiyi de icad edivermiştir. Allah (c.c.) herşeyde bize öncülük yapıveriyor. Akıl veriyor ve bununla tabiattaki ka­nunları keşfetmemiz için de yollar göster i veriyor.

Yani insanoğlunun bir kısmının bolluk zamanında Allah’ı unuttuğu­nu, ama darlık zamanında Allah’a sarıldığını işaret ediyor Allah (c.c). Bir kısım insanlar böylesine daraldıklarında, karanlık bir gecede her taraftan kasırgaların estiği, dalgaların gemiyi boğmaya başladığı bir anda, insa­noğlunun tedbir olarak almış olduğu her şeyi kullandıktan sonra, çıkar yol bulamayıp çaresiz kalınca, Allah’a (c.c.) ihlasla dua ettiklerini haber veriyor ve insanlar orada şöyle bağırırlarmış. “Eğer bizi buradan bir kur­taracak olursan biz bundan sonra sana şükredenlerden olacağız. Ya Rabbi” diye de dua ederler.

Hani sıkışınca “Ya Rabbi bir kurtulacak olsam kurban keseceğim, oruç tutacağım, şu kadar fakiri doyuracağım” gibi vaadlerde bulunur in­sanoğlu. Ama asıl faydalı olanı bol zamanlarda düa etmektir.[38]

23- Onları kurtardığımız zaman birde bakarsın yeryüzünde hak­sız yere taşkınlık yaparlar. Ey insanlar, taşkınlığınız kendi aleylıûıi-zedir. (Taşkınlığınız) alçak bir hayatın menfaati gibidir. Sonra dönü­şünüz bizedir. Bizde size yaptıklarınızı haber vereceğiz.

Adam hurma ağacının tam tepesine çıkmış inemeyivermiş, gözü ka­rarmış neredeyse düşecek oradan bağırıyormuş:. “Ya Rabbi Cemel kur­ban, cemel kurban” dermiş. Yani burdan sağ salim inecek olursam deveyi kurban edeceğim dermiş. Fakat aşağı sağ salim inince “Cemel mafiş” de­miş kaçmış. Yani deve yok, vermem, kesmem derler. Anadoluda bazı yö­relerde “Cemel mafiş” diye kullanılır bu. Aynen bu tür insanların karak­terini Allah (c.c.) de haber veriyor.

Yani insanlar arasında bir kısmı var ki, Allah’ı ancak zor günlerde hatırlarlar. Belalı günlerde, sıkıntıya düştüklerinde hatırlarlar. Ama sıkın­tıları gidiverecek olsa yine azgınlığa dönüş yaparlar. Allah (c.c.) de buyuruyor ki: “Ey insanlar sizin azgınlığınız kendi nefsinize zarar verir. Taş-kmlağımz size zarar verir. Allah’a zarar vermez ki.

Hani bolluk zamanında, saltanatı elde ettiğinde, büyük nimetlere, pa­raya sahip olduğunda, üne, makama sahip olduğunda azgınlık yapacak olursa kişi yine kendisine zarar veriyor. Çünkü insanoğlunun hayatı sınır­lı 60, 70,80 sene yaşıyor, sonunda gidiyor. Sonu gelmeyen bir hayata başlıyor. Bütün bir Ömür boyu makamını, mevkiini, parasını, pulunu, sal­tanatını elinde tutsada o hal içersinde ölse bile o makamın, paranın, pulun insana kazandırdığı rahatlık sınırlıdır.

Hani şu anda biz, yaşımız 30 da, 40 da, olanlar “yahu keşke 80 sene­yi rahat yaşasakda ondan sonra ne olacaksa olsun” diyebiliriz. Ama sek­senlik bir ihtiyara sorun bakalım, bir ömrü rahat geçirmişse bile, acaba o seksen senesinden memnunmudur? Seksen senesi bitmiştir onun için, hiç bir değeri yoktur. Ondan sonra gelecek olan saatler, aylar ve günler onun için önemlidir. Yani yaşanan hayat yaşanmamış gibidir.

Onun içindir ki geçici olan hayatında refah içersinde, ferah içersinde olmasını, nimet içersinde olmasını arzu edelim, temenni edelimde, dua edelim. Ama bu hayatımızında cennette devam edecek şekilde olmasını Allah (c.c.)’dan temenni etmemiz gerekiyor.

Yani Allah (c.c.) bu ayetleri bize örnek olarak verirken, dünya haya­tına meyletmeyin diye vermiyor. Dünya hayatı sizi Allah’a ibadetten, Al­lah’a kulluktan alıkoymasın. Yoksa bu dünyada azgınlığınız kendi zararı-nizadır. Allah’a hiç bir şekilde zarar veremezsiniz diyor.

Bunlar dünya hayatının metaidır. “Meta’ın” arabın dilinde bir manası da: (Kur’an-ı Kerim nazil olduktan sonra bizim ashabı takip eden Tabiin dönemi çok bereketli bir dönemmiş. Sahabeden almış oldukları ayet-i ke­rimeleri ve hadisi şerifleri doğru bir şekilde anlamak için, hemen arabın dilinin lügatini yazmaya başlamışlar. Kelimelerinde ne manaya geldiğini bilebilmek için çöllere düşmüşler. Hani Kisai gibi zatlar, çeşitli lugatçılanmız çöllere düşmüşler. Çöldeki arabın dilinde bu Kur’anda geçen kelime ne manaya gelir diye araştırmışlardır. Bunlardan bir tanesi bir çadırın kenarında otururken lügat hazırlıyor adam. Halk hangi kelimeyi ne mana­da kullandığını öğrenmek istiyor.) Mesela burada diyelim ki: (Meta1) kelimesi ne manaya gelir.

Gerçi Xürkçemizde kullanırız biz bunu (Meta1) meta’mı şöyle yaptım. “Emtia” olarak hukukta da terim olarak geçer. “Emtia-eşyalar”, meta-eş-ya manasında arabın dilinde. Kur’anda bunun ne manaya geldiğini bile­bilmek için Kur1 an nazil olduğunda arap onu ne anlama kullanıyordu, onu bilmek lazım. Onu bilmek için de dili bozulmamış arapların bu kelimeyi nasıl kullandığını bilmek lazım, onun için lugatçılar çöllere gitmişler. Hatta Kisai (H. 119 -189) çölde arapların yanında kaldı. Orada lügatim yazıp ondan sonra talebelerine de yazdırmış oldu. Bir gün annesi çocuğa bağırmış. Meta’ nerde? demiş. Çocukta demiş ki: “Köpek geldi ve meta’ı aldı ve dağa doğru gitti, yükseldi” deyivermiş. Meta’ dediğine baktım ben gördüm. “Meta” dedikleri: “bulaşık kabini yıkadıkları bez” diyor. Bulaşık bezine Meta1 diyorlar diyor.

Bu dünyada elde ettiğimiz nimetlerin tamamı güzel ve leziz yemekle­ri yerken yemekleri yıkayan o bulaşık bezine bakmak istemezsiniz. Ye­meklere bakmak istersiniz çok güzel şekilde dizilmiş, sofraya getirilmiş, karnınız açsa ağzınız sulanarak yiyorsunuz, gözünüzde ondan zevk alı­yor, dilinizde ondan zevk alıyor ama onu yıkayan bezden zevk almıyorsunuz.

Aynen cennet nimetlerinin yanında bu dünyada kazandığınız en iyi nimet bulaşık bezi gibi bir şeydir. Bu manayada bu ayet-i kerimede işaret vardır. Yani ahiretteki nimetlerin nasıl olduğunu izahı bize düştü. Hani birşeyi insana öğretmek, tarif etmek için bilmediği birşeyi bildiği şeyle tarif ederler.

Ama cennette hiçbir şeyi görmedik bilmiyoruz. Bize cennetteki ni­metler, bu dünyada bildiğimiz nimetlerle tarif ediliyor ama onlar değildir hiçbir vakit. Oradaki apayrı bir şeydir. Bu dünyada elde ettiğimiz nimet­ler onun yanında bulaşık çaputu gibi şeydir. Halbuki bu para ve parayla elde ettiğimiz şeyler gözümüze çok iyi gözüküyor. Güzeldir de ama bir başka güzelin yanına koyduğumuz da bunlar çirkin kalıveriyor.

Bu ayetteki “dünya” kelimesi “hayat” kelimesinin sıfatıdır.Onun için “alçak hayat “manasına gelir. “Dünya hayatı” diyede mana verilir.[39]

24- Bu alçak hayat gökten indirdiğimiz bir suya benzer ki onunla insanlar ve hayvanların yediği birbirine karışmıştır. Hatta yeryüzü süslenip püslendiğinde, onlar ona kadir olduklarını zannettiğinde, gecede veya gündüzde emrimiz ona gelirde, biz onu biçilmiş hale ge-tiririzde dün hiç yokmuş gibi olur. Düşünen kavim için ayetlerimizi biz işte böyle açıklarız.

Dağlara, baharla beraber sanki yemyeşil bir halı serilmiş gibi olur. O halının üzerinde papatyalar ise insana gülüveriyor. Onların arasında hay­vanların ve insanların yiyeceği sebzeler, meyveler ve otlar çıkıveriyor. “O yeryüzü kafirlerinden bir kısımda bu işleri kendilerinin yaptığını zan­nederler.”

Hani memleketimizde genelde çiftçilerimiz inanmıştır. Şu memleket­te ben ataistim diyen, Allah’a inanmam diyen insanlar, genelde çiftçilik yapmayan insanlardır. Yani bir çiçeğin veya buğdayın başağının nasıl ekilip, nasıl bittiğini, nasıl sulandığını, nasıl emek verildiğini bilmeyen insanlardır.

Dünya genelinde de toprakla uğraşanlar daha ziyade dinine bağlı in­sanlardır. Çünkü bir yaratıcının gücünü daima görmektedirler. Ama bir kısım imansızlar bu yeryüzündeki olanların kendileri tarafından yapıldı­ğını zannederler.

Hani şöyle bir şeyde geliştirmişlerdir. Çiftçilikle ilgisi olmayan bir adam “ne ekin ekerim, nede göğe bakarım” diyor. Veyahut “efendim ben yağmurlama sistemiyle gökyüzünden yağmuru indiririm. Sondajla yeryü­züne sular çıkarırım yinede Rabbe yalvarmam” deyiveriyor. Bunu çiftçi­lik yapan demez. O bilir ki Allah dilerse yağmuru bol verir çürütür, hiç vermez kurutur. Toprağın derinliklerindeki suyuda çekiyor.

Hani Tebarake suresinin en son ayet-inde “Toprağınızın derinlikle­rindeki suyu çekiverse Allah (c.c.) size bu parlak, berrak suyu kim geti­rir.” diyor. Allah (c.c.) den başka getirecek kimsede yok. Bu insanlar bu işleri kendileri yaptığım zannediyor. Yani toprağa tohumu attım, sulama sistemimi kurdum, gübresinide yaptım. Bu bana aittir kimse zarar vere­mez. Ben mahsulümü kaldıracağım der.

Ama, “Gecede veya gündüzde emrimiz yerine geliverirde, onu biciveririzde dün hiçbirşey yokmuş gibi oluverir” diyor ayet. Hani bazen do­lu geliverir. Dolu yağdı yerle bir ediverdi deriz. Bazen bir tarafa olur, bir tarafa olmaz, sınırdan çizer. “Herşey yemyeşilken emrimiz gecede ve gündüzde geliverirde sanki orada hiçbir şey yokmuş gibi oluverir,”

“İşte düşünen toplumlar için ayetlerimizi böylece açıklarız diyor Al­lah (c.c). Genelde sayıları az insanlarımız Allah’a imandan ziyade Avru­pa’ya iman ederler. Batıya iman eder. Hele hele Amerika’ya seksiz şüphe­siz iman ederler. Aaa bu Amerika’da olsa idi çoktan halledilirdi. Ameri-kada bu böyle meydana gelmezdi önceden tedbirlerini alırlardı. Herşeyin ölçüsü Amerika’ya göredir.

Ama Allah Amerika’nmda güçsüzlüğünü gösteriverdi. Efendim saatte 200 km’yi bulan bir rüzgar Kaliforniya’da şu kadar çatıyı aldı, şu kadar evide yıkrverdi. Şimdi Türkiye’de olsaydı bu, o binde bir olan kişiler. Ooo Amerikada olsaydı rüzgarın önüne set çekerlerdi adamlar derler. Amerikada bir fırtına oluyor, memleketin her tarafını kar felce uğratıyor, kasıpkavuruyor, hayat felce uğruyor. Yani o binde birlik insanların ilah diye tapındığr insanlar o herşeye kadirdir. Oher yerde hazır ve nazırdır. O her şeye rızık verir diye oraya iman etmeye başladılar ama onlarda tele­vizyonda arabaların kala kaldığını evlerinin yıkılıverdiğini, devletin çare­siz kaldığını, yardım elini uz atamadığını, uçaklarını oraya gönderemediklerini televizyon haberlerinden görüveriyoruz.

Allah (e.c.) onu ifade ediyor. “Ve yeryüzünün sakinleri zannederki ona güçlerinin yettiğini zanneder ” ama hiçte güçlerinin yetmediğini bir-gün görüverirler. Bir dolu geliyor tamamen hasadı biçip atıveriyor. İnsa­noğlu bakıp üzülmekten başka hiçbir şey yapamıyor. Öyle ise teknik ne kadar ileri giderse gitsin sığınılacak yegane yaratıcı Allah (c.c.) dır.[40]

25- Allah “darus-s-selama” (cennete) çağırır ve dilediğini doğru bir yola ulaştırır.

Bu dünyaya baktığımızda karada yürüseniz tehlike var. Denize girse­niz tehlikesi var, havada uçsanız tehlikesi var. Yeryüzünde yaşasanız rms-talik kapma, mikrop kapma, ölme tehlikesi var. Hele hele ihtiyarlığa ma­ni olamama hali var. Hani insan genç olarak hayatının devam etmesmris­ter. Ama hiç mani olamıyor. Simsiyah saçlarının beyazlaşmasını istemez ama hiç farkına varmaz.

İhtiyarlığımızı veren, gençliğimizi alan çeşitli hastalıklara müptela kılan ve bir günde öbür dünyaya götüren Allah (c.c.) Selam ülkesi ne davet ediyor. Orasıda cennettir. Yani selam ülkesi demek ihtiyarlığın ol­madığı, fakirliğin bulunmadığı, yandırıcı sıcağın, dondurucu soğuğun ol­madığı, gönüllerin istediği her şeyin bulunduğu bir cennet. İhtiyarlık yok, hastalık yok, insanı üzücü, gırgır, vırvır, zırzir hiç bir şey yok, rinsanları rahatsız eden hiç birşey yok. Ama insanoğlunun gönlünün arzu ettiği her­şey var. Onun için (Darüs Selam) yani insanoğlunun hoşlanmadığı şey­lerden beri olan bir yurda Allah (c.c.) insanları davet ediyor.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bunu şöyle ifade etmiş bize “Hani bir devlet başkanı ülkesinde bir bina inşa eder ve o şehrin insanlarını o bina­da yemeğe davet etmek için elçi gönderir. Oraya gelenlerden hoşlanır, onları sever. Davetine icabet edip katılmayanları da o sevmez. İşte Allah (c.c.) bu İslam yurdunda, yani müslümanların yaşadığı ülkeye, cennet evine Allah (c.c.) davet ediyor.(Ibni Ceriri Taberi) Davetine aracı olarak peygamberlerini göndermiş. Peygamber (s.a.v.) geliyor diyor ki: “Ey insanlar Allah sizi cennet yurduna davet ediyor.” Orada hastalık, ihtiyarlık, ölüm, üzülmek, dert, keder, fakirlik, zillet, hiç­bir şey yok. Oraya sizi davet ediyor. O davete icabet eden, İslama giren, islamca yaşayan insanlardan Allah (c.c.) razı oluyor. Girmeyenlerden ise razı olmuyor.Günümüzde Cumhurbaşkanının davetine katılmayı ayrıcalık kabul edenler var. Cumhurbaşkanlarını,kıralları,şahları,padişahlan yaratan Alla­nın daveti var,bu davete icabet ediniz.[41]

26- İhsanda bulunanlara daha güzeli (cennet) ve daha fazlasını (Allah’ın cemaali) vardır. Onların yüzlerini karanhkda kaplamaz, alçaklıkda. Onlar cennet yaranıdırlar ve orada ebedi kalıcıdırlar.

Peygamber (s.a.v.) “İhsan:Allah’ı görür gibi ibadet yapmandır. Her ne kadar Allah’ı görmüyorsan da, o seni görmektedir” diyor. Yani bundan sonra alışverişinizi yaparken, metrenizle ölçerken, terazinizle tartarken, söz terazinizi söylerken, yani sözünüzü de söylerken teraziniz olması ge­rekiyor. İnsanlara her türlü muamelede bulunurken, söylediğiniz sözün, yaptığınız işin, Rabbim tarafından gözetlendiğini hesap edeceksiniz.

Tıpkı uzun yolda giderken, aman radara yakalanmayayım, ilerde ce­za ödemeyeyim diye tedbir aldığınız gibi, Allah’ın sınırlarım aşmamak gibi söz, el, ayak terazinizde, davranışlarınızda, herşeyinizle ihsan halin-

de olacaksınız.

Yani Allah (c.c.) gözettiğini, meleklerin yazdığını, kıyamet gününde bunun hesabının verileceğini hesap etmemiz gerekiyor. Eğer bunu yapa­cak olursak, dilimiz güzel sözler söylüyor. Annemize, babamıza, çocuklarımıza, komşularımıza, arkadaşlarımıza, meslektaşlarımıza, kısaca Al­lah (c.c.)’ın yarattıklarına iyi davranıyorsak karşılığında güzellik vardır diyor.

Rahman suresinde “İyiliğin karşılığı iyiliktir” Fazlasida var. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde Cennette mü’minler Allah (c.c.)’m cemalini de, me­kandan münezzeh olarak, cihetten uzak olarak Allah (c.c.)’m cemalini göreceklerdir diye tefsir etmiştir. “O gün yüzlerine bir ar, bir kara bulut, bir perdelenme veya bir zillette isabet etmez. Yüzleri kararmaz öbür dünya da. Yani bedenleri dik, alınları ak olarak Allah (c.c.)’ın huzuruna varırlar” diyor.

Buradaki aklıktan kasıt şu bizim bildiğimiz beyaz renk değil, eğer beyaz renk olmuş olsaydı, zencinin durumu ne olacaktı. Müslüman zenci kardeşlerimiz var. Hani Bilal-i Habeşi (r.a.) efendimizdir ama simsiyah insandır.

O Allah (c.c.)’m huzuruna bembeyaz yüzle varacak derken; şu bizim beyazlık değil, insanın suçsuz hali vardır ya, suçsuz haliyle insanların ya­nına çıkar ya, işte ona alnı ak insan diyoruz. Mazaallah insanın aile haya­tı lekeli olmuş olsa caddelerde alnı ak, bedeni dik olarak yürüyemez. Velevki adam yaratılışda bembeyaz insan olsa bile ona alnı ak denmez.[42]

27- Kötülükleri yapanlara gelince, kötülüğün cezası misliyledir. Ve onları alçaklık kaplar. Onları Allah’dan kurtaracak kimse yok­tur. Sanki yüzleri gece karanlığından parçalarla örtülmüştür. Onlar cehennem yaranıdırlar ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.

Cezada denklik vardır. Suç ile ceza denk olmalıdır diyor İslam hu­kuku ve bu ayet-i kerimeyi delil olarak almışlardır. Kötülüğün karşılığı onun kadar bir kötülüktür. Yani öbür dünyadaki cezası bu. Dünyada yap­tığının tam karşılığı vardır, fazla olmayacaktır. Afvetmek daha hayırlıdır.

“Ve onların yüzlerini zillet bürür. Allah’ın huzurunda onları koruyacak ve savunacak biri de yoktur.[43]

28- O gün hepsini toplarız. Sonra müşriklere “siz ve Allah’a or­tak koştuklarınız, yerlerinize….” deriz. (Tapanlarla tapılanların) aralarını açarız. Ortak koşulan (tapılan)lar: “Siz yalnız bize tapmı­yordunuz” derler.

Yani aralarındaki perdeleri de kaldırırız. Tapanlarla tapınılanlar kar­şı karşıya gelirler. “Orada tapınılan putlar derlerki:”siz bize tapmıyordu­nuz ki” kendilerini kurtarmak için böyle diyecekler.

Dikkat edelim bu dünyada Allah (c.c.)’ın dışında emrine uyulan veya yasaklarına riayet edilen herkes bir puttur. Bu şahıs olabilir, kuruluş ola­bilir, ne olursa ölsün. Allah’ın emrine zıt bir emir koymuşsa, Allah’ın ya­sağına zıd bir yasak koymuşsa ve önada gönülden bir insan bağlanmışsa zorla bağlananlar ayrı, gönülden bağlanmışsa o adam veya kuruluş put olur, ona bağlanan kişide putperest olur.

Öbür dünyada Rabbim bunları karşı karşıya getirtiyor. Bunları taş olarak görmeyin efendim, cahiliyye döneminde taşlara tapınırlarmış. Al­lah (c.c.) diyor ki: “Orada putlar kendisine tapınanlara dönüyor diyorlar ki: “siz bize dünyada ibadet yapmıyordunuz niye biz sizin yüzünüzden ceza çekelim” diye bas bas bağırıyorlar.

Ama ilerde bir başka surede şöyle geçer. O put insana tapanlarda di­yorlar ki: “Ya Rabbi biz efendilerimize ve yöneticilerimize büyüklerimi­ze itaat ettik. Onlarda bizim yolumuzu sapıttılar.

Ya Rabbi onların azabını iki kat yap.[44] Bir, bizi kendilerine tabii yaptıklarından, birde isyanlarından dolayı azaplarını iki kat yap diye orada onlarda bağıracaklar.” Bunlarda cevap olarak “siz bize ibadet yap­mıyordunuz ki” diyecekler ama!….[45]

29- “Sizinle bizim aramızda Allah şahiddir. Biz sizin tapmanızdan haberimiz yoktu.”

Sizin ibadetinizden haberdar değildik. Yani biz geberip gittikten sonra sizin ibadetinizin bize hiç faydası olmadı ki, bize ulaşmadı ki di­yorlar. Gerçekten de geberip gidenlerin yolundan gidenlerin yaptıkları, o geberip gidene hiç fayda vermiyor. Yahu o adam aynısını söylüyor. “Si­zin ibadetinizden, yani benim koyduğum kurallara uymanızdan bana bir fayda olmadı. Bilakis zararınız oldu bize” diye feryad ediyorlar.[46]

30- Orada herkes geçmişte yaptıklarını deneyecek. Ve hepsi ger­çek mevlaları olan Allah’a döndürülürler. Ve (ilah diye) uydurdukla­rı şeyler yok olup gider.

Öbür dünyada neyi bulmak istiyorsak onu yapmaya çalışalım. Yaptı­ğımız amellerin iyisini bulmak, iyi şeyler görmek istiyorsak, iyi şeyler yapalım. İyi şeyler yemek istiyorsak, iyi şeyler yedirelim. Temiz şeyler giymek istiyorsak, temiz şeyler giyelim vede giydirelim. Haram veya pis şeyler yediğimizde, giydiğimizde, konuştuğumuzda, kuşandığımızda, gördüğümüzde hiç bir vakit bulaştırmam ay a dikkat edelim. Müşrikler ahireti inkar ederlerken bir taraftanda Allah (c.c.)’ın dünyadaki hakimiye­tini inkar ederler. Allah (c.c.) bunlara karşı şöyle dememizi emrediyor:[47]

31- Deki: “Sizi gökden ve yerden kim rızıklandınyor? Yahud o kulaklar ye gözlerin sahibi kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarır? İş(ler)i kim düzenliyor?” Allah” diyyecekler. Deki: “O hal­de (Allah’dan) sakınmazmısmız?”

Bir zamanlar batılı bir profesör; “beni Allah’a inandıran sekiz şey” di­ye sekiz tane tabiattan olayları nakletmişti. O sekiz olayı bizim Türki­ye’deki bir kısım yazarlarımız, çizerlerimiz makalelerinde konu ettiler. HatÇa broşür olarakta dağıtıldı. Acaba bu profesör o sekiz şeyden dolayı Allah’a iman ettiği için gerçekten iman etmiş sayılıyor mu? Mümkün de­ğil. Çünkü Allah (c.c.) Mekkeli müşriklerin, Allah’a iman ettiklerini, yani gökte ve yerde rızkın Allah tarafından verildiğini, insanlara kulağı ve gö­zü Allah’ın verdiğini, Ölüden diriyi, diriden Ölüyü çıkartanın Allah oldu­ğunu bu kainatta bütün evrilen çevrilen işlerin Allah tarafından yaratıldı­ğını kabul ediyorlar.

Onların kabul etmedikleri Allahın kulları üzerindeki hakimiyetidir. “Allah yeri göğü yaratmıştır. Yönetimi ise bize bırakmıştır. Biz kendi aramızda bir araya geliriz, kendi çıkarlarımız doğrultusunda kendi kanun­larımızı da koyarız” diyorlar ve böylelikle müşrik oluyorlar adamlar.

Yani yeri göğü yaratanı, çiçekleri donatanın o olduğunu biliyorsu-nuzda hala kendi aklınıza tabii olurken “Allah’tan sakınmazsınız” diyor onlara ve devam ediyor:[48]

32- İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Hakdan sonra sapık-hkdan başka ne vardır? Nasılda döndürülüyorsunuz.

Yani başkalarından Rab aramayınız. Sizin kanunlarınızı koyuvere­cek, size doğru yolu öğretiverecek başka Rablar aramayınız. Gerçek Rabbiniz sizi yaratan, gökyüzünü, yeryüzünü yaratan, buradakilerin rızkını veren, ölüden diriyi, diriden Ölüyü çıkartan Allah (c.c.)’dır.

“Gerçeğin dışında sapıklıktan başka birşey yoktur. Nasıl oluyorda döndürülüyorsunuz” Yani gerçek Rabbiniz olan Allah (c.c.)’den nasıl olu yorda döndürülüyorsunuz diyor ayet-i kerimesinde. “Nasıl oluyorda dö nüyorsunuz” demiyorda, “Nasıl oluyorda döndürülüyorsunuz” diyor.

Burada biz insanların zayıflığına dikkat çekilmiş oluyor. Bizlerir birde yönetimin gücüne dikkat çekiliyor. Yani insanlar sapıyorsa, saptın lıyor demektir. Saptıranda yönetimi elinde tutan güçlerdir. Allah (c.c.) b: rinci sırada sizi döndürenlere karşı mücadele verin. Yani sizin yolunuz kesen ve sizin yolunuzu başka istikametlere yönelten insanlar var. Si; döndüren insanlar var diyor. Ve bizi burada uyarıyor. Birinci derecec kabahat tabii ki bizimdir ama, ikinci derecede ise bizi döndürenlerindi İkimizinde suçlu olduğunu, ikimizinde bu suçtan kurtulmamız gerektiği: Allah (c.c.) bu ayet-i kerimesiyle ifade ediyor.[49]

33- Böylece yoldan çıkanlar için Rabbiyin söylediği: “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş oldu.[50]

34- Deki: “Sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan, yeniden yarata­cak sonra geriye iade edecek varmıdır?” Deki: “Allah yeniden yara­tır, sonra geriye iade eder. Nasılda saptırılıyorsunuz.”

İnsanların yönetiminde de Allah’tan başka birine yetki vermeye şirk diyoruz. Bunu veren adama da müşrik diyoruz. Allah (c.c.) soruyor şim­di. “Sizin Allah’tan başka o şirk koştuğunuz o kişi acaba kainatta birşey yaratabilir mi?” Yani Allah’ta kainatı yaratır ama bu ağabeyimiz, bu lide­rimizde insanları yönetir dediğiniz o kişi, acaba kainatta birşey yaratabilir mi? Bugüne kadar insanlar birşey yaratmamışlardır. Bir buğday tanesi yaratılamamış, bir tane toprak meydana getirilememiştir. Yoktan bir damla su yapılamamıştır.

Bir çiçek insanlar tarafından yapılamamıştır. Gökyüzüne Apollolan, soyuzları, gidiyor o da Allah’ın tabiata koyduğu madenlerin işlenip bir araya gelmiş hali oluyor. Yoksa bir tane toprağı yaratmak insanın kârı değildir. Böyle birşeyi yapamayacağını kendileri de itiraf ediyorlar.

Allah (c.c.) adına yönetimi ele aldığını iddia eden putlar, acaba bir­şey yaratabilirler mi? Yarattıktan sonra tekrar iade edebilirler mi? Deki: “yaradılışı ilk defa yapan O Allah’dır.” Yani birşeyi yaradan sonra yarat­tığını iade eden Allah (c.c). Bakıyoruz ki tabiatta baharla beraber çimen­lerin arasında rengarenk çiçekler açıvermişler, bir müddet insanlara güzel kokularını sunduktan sonra güz mevsimiyle beraber ölüyorlar. Kardan kefenlerin arasına bürünüyorlar.

Kabir hayatını yaşıyorlar, ama baharda İsrafil’in Sur’u gibi bir bahar rüzgarı esince beraber toprağın bağrındaki çiçekler, tekrar geçen seneki gibi aynı renkte, aynı tonda, aynı kokuda tekrar iade ediliyorlar. Bütün bunları evirip çeviren Allandır (c.c.)'[51]

35- Deki: “Sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan hakka götüren varmıdır? Deki: “Allah hakka götürür. Hakka götüren mi uyulmaya daha layıktır? Yoksa yol gösterilmeden doğru yolu bulamayan mı (uyulmaya daha layıkdır)? Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?

Hakka doğru insanları götüren mi kendisine uyulmaya layıktır. Yok­sa kendisi bile başkasının hidayetine muhtaç olan mı kendisine uyulmaya daha layık olandır? Bu insanoğlnki yarınının ne olacağını bilememekte, yarın sağ kalıp, kalamayacağını, yarınının ne getireceğini bilememekte ve insanları kendi görüşüne göre yöneltmeye çalışmaktadır.

Bugün için görüyoruz. Dünyada fikir üreten, küfür üreten bir çok in­san beş sene sonra küfrünün ve fikrinin sapık olduğunu, batıl olduğunu kendiside anlıyor, başkalarıda anlamaya çalışıyor. “Ne oluyorda siz böyle hükmediyorsunuz” Nasıl hükmediyorsunuz? Yani insanoğluna yarınının ne getireceğini bilemezken nasıl tabi oluyorsunuz? Herşeyi yaratan yarı­nı, geçmişi, bugünü yaratan, bütün insanları yaratan Allah’a (c.c.) niçin tabi olmuyorsunuz?[52]

36- Onların çoğunluğu zanna uyar. Zan ise hakdan hiçbirşey ka­zandırmaz. Şüphesiz Allah onların yaptıklarım bilir.

İnsanların koydukları kurallar kesinlikle böyledir denemiyor. Bir ba­kıyorsunuz, bugün çok doğru çok güzel diye kabul ettiğimiz şey, beş sene sonra gayet yanlış olduğu ve topluma zarar verdiği anlaşılıyor. Bu sefer değiştirme tarafına gidiveriyorlar.

Mesela bugün bir bakan televizyonda konuşuyor, veya genel müdür konuşuyor. Efendim şunları şunları yapacağız ama kanunlar müsaade et­miyor. Veya mevzuat müsaade etmiyor. Peki kanunlar ve mevzuuat bu adamın bu işi yapmasını engellemesi için mi çıkmış? Hayır. Çıktığı za­manlarda gayet faydalı olduğu zannediliyordu. Ama zaman içersinde za­rarları ortaya çıkıverdi, değiştirmek için yine uğraşacaklar.

Yani insanoğlu kendi aklı ile koyduğu kurallardan kendi etrafında bir tel örgü meydana getiriyor. Kendi kendisini hapsediyor, ve kendi yapaca­ğı hareketleri sınırlandırıyor. Çünkü insanoğlunun düşüncesinin bir sınırı vardır. İnsanoğlu ihtiyaçları ise her an yenilendiğinden o sınırın dışında ihtiyaçlar meydana geliyor. Birinin aklını kanun haline getirirseniz bütün insanların hayatını o adamın aklı içerisine mahkum etmiş olursunuz,

Allah (c.c.) onların görüşlerinin, mancuum, ifade etmediğini zanna tabii olduklarını haber veriyor. Gerçekte ise haki­kat karşısında zannın hiç bir değeri yoktur. Allah (c.c) herşeyimizi bildi­ğine göre onun bize vermiş olduğu emir ve yasaklara uyarsak, Hakkı bul­muş olur, adaletle ihsan arasında yaşar dünyamızida cennet eyler, ahireti-mizide cennet eylemiş oluruz.[53]

37- Bu Kur’an Allah’dan başkası tarafından uydurulmuş değil­dir.. Ancak o önce geçen kitapları tasdik eden ve kitabı açıklayandır. Onda şüphe yoktur. Alemlerin Rabbindendir.[54]

38- Yoksa “Onu uydurdu”mu diyorlar? Deki: “Eğer doğru söy­lüyorsanız onun benzeri süreler getirin. Allah’dan başka gücünüzün yettiğini çağırın.”

Yani bu Kur’an-ı Kerimi peygamber kendiliğinden uyduruyorsa, buy-run sizde arapçayı biliyorsunuz. Arabm edip insanları var, aranızda ünlü. şairleriniz var, şairlerinizi, ilim adamlarınızı toplayınız ve o Kur’an sure­lerinden bir surede siz meydana getiriniz diye Allah (c.c.) meydan oku­yor. Hani Bakara suresinin baş tarafında geçmişti. Bakara suresinin 23. ayet-i kerimesinde “Eğer kulumuza indirdiğimiz ayetler konusunda şüphe ediyorsanuz, sizde onun bir benzerini getiriveriniz.” diyor Allah (c.c.)

Burada ise gücünüzün yettiğini çağırınız. İlim adamlarınızı, şairleri­nizi, ediplerinizi ne kadar bu konuda aklına müracaat ettiğiniz, güvendi­ğiniz insanlar varsa onlanda çağırınız diyor. O günün Mekke müşriğinin, çok edip ve şair olan insanları, Kur’an-ı Kerimin belagatı ve i’cazı karşı­sında hayretler içersinde kalmışlar.

Hatta birçok şair Kur’andan bir ayet-i kerimeyi okumak suretiyle müslüman olmuştur. Mesela bir tanesi Nuh (a.s.)’ın kıssası anlatılırken “Ey sema suyunu kes. Ey yeryüzü suyunu çek” manasına gelen ayet-i kerimesini dinleyince adam müslüman olmuş. Nuh tufanında her tarafı su almış, bu esnada Allah (c.c.) peygamberi Nuh’u kurtarmak istikümesini istiyor.

Bu emri veren ayet-i kerimeyi okuyunca, bir tane şair müslüman olu­vermiştir. “Bu kelimelerle, böylesine akıcı, su şırıltısı kadar güzel, kulağa hoş gelen, dile hoş gelen kısa kelimelerle çok mana ifade eden bu cümle­yi kurmak benim gibi şairin gücünün üstünde. Muhammed bunu haydi haydi yapamaz. Bu ancak ve ancak Allah (c.c.)’ın kelamıdır” diyor adam ve Kur1 anın edebiyatı karşısında secdeye kapanıveriyor. O kadar güçlü şairleri olmasına rağmen Kur’an-ı Kerimin bir benzerim getirmeye cesa­ret edememişlerdir.

Fi Zilal-il- Kur’an-ı yazan, Allah’ın rahmetine şehid olarak kavuşan, Seyyid Kutup merhum şöyle anlatır. “Birgün Mısır’dan Amerika’ya gemi ile giderken Cuma günü, Cuma namazını kılmayı isteyen müslüman yol­cular bir araya geldik, Cuma namazını kıldık. Ben hutbeyi okudum, sonra Cuma namazım kıldırdım.

Fakat gemideki bütün yolcularda bizi seyrediyorlardı. İçlerinden Yu­goslavyalı bir dil bilimcisi bir bayan bana doğru yaklaştı ve bana dedi ki; “sen hutbende ve namazında hangi dilden konuştun.” Dedim ki: “Arapça-dan konuştum.” Peki ama “Arapçadan başka da bir dillede konuştun.” “Hayır ben yalnız arapça konuştum” deyince, Onun, benim konuştukla­rım arasında, benim konuştuğum arapça ile Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerimi birbirinden ayırd ettiğini öğrendim.

Yani Allah’ın kelamı Kur’an-ı Kerimi okuduğunda benim sözümden ayrı olduğunu kulak hassasiyeti ile anlıyormuş. O zaman bu ayet-i keri­meyi biraz daha iyi anlamaya başladım diyor. Seyyid Kutup (r.a.).

Yani peygamber (s.a.v.)’ın hadisi şeriflerim okusak, hemen ardından da bir ayet-i kerimeyi okusak hassas kulaklar ikisi arasındaki farkı kavra­yabilecek durumdadırlar.Yani elimizde okumakta olduğumuz Kur’an-ı Kerimi, o günün müşrikleri, günümüzünde müşriklerinin dediği gibi Mekke’de yaşamış bir insanın uydurduğu birşey değildir. Olması müm­kün değildir. Aklada uygun değildir.

Çünkü efendimiz 1400 sene evvelinden ayet-i kerimelerle Öyle şey­lerden bahsetmiş ki günümüz insanı daha bazılarını yeni yeni kavrıyor. Bugün şunu kabul ederlermi 1400 sene evvel bir adam çıkacak şöyle şöy­le diyecek ve bu adamların dedikleri 1400 senelik zaman içersinde de hep doğru “çıkacak. Böyle bir insan gelmiş değildir. Ama ayet-i kerime bun­lardan haber veriyor. Öyle ise bu, insan tarafından değil, Allah (c.c.) tara­fından gönderilendir. Hani hukuk olarak bile insanoğlu Allah’ın kelamın­dan ayrılıp, kendi aklını kendine put yapmaya başladığı andan itibaren mesela bir ceza yasasında çeşitli hükümler koymuştu. Bir dönemde zim

eden bir kadını, derisini yüzüp içine saman doldurup meydana dikerek olarak cezalandırmış. Bir başka zamanda, Yunanda gelmiş ki, en fazla zi­na eden kadının heykeli yapılıp tanrıça olarak ilan edilmiştir. Bir başka zamanda başka bir ceza uygulanmıştır.

Allah (c.c.) ise koymuş olduğu kurallarla her çağda, insanların teda­visi yapılabilecek cezayı koymuştur. Hırsızlığında, zinanında, adam öldürmeninde, rüşvetinde, her türlü cezai müeyyidelerde Allah (c.c.)’ın ve O’nun vahyi doğrultusunda hareket eden Rasulünün koydukları çağlar boyunca eskimiyor, porsumuyor, buda ilahi olduğunun bir delili oluveri­yor.[55]

39- Hayır, Onlar ilmini kavrayamadıkları, ve açıklaması gelme­yen şeyleri yalanladılar. Kendilerinden öncekilerde böylece yalanla­mışlardı. Bak, zalimlerin sonu nasıl oldu.

Yani durup dururken Mekke’deki bu insanlar geri zekalımı da Al­lah’ın ayetlerini yalanlıyorlar veya tamamen art niyetlilerde onun için mi yalanlıyorlar? değil. İlmini kavrayamadıkları şeyi yalanladılar.

Kur’an-i Kerimde öylesi şeyler veriliyor, öylesi şeyler bildiriliyor, öylesi şeyler yasaklanıyor, öyle şeyler haber veriyor ki, adamların aklı kavrayamamış. Çünkü kendi sözlerine daha fazla güveniyorlar, kendi mantıklarına daha fazla güveniyorlar, Allah’ın kelamını kendi mantığına vuruyor, “olmaz böyle şey” deyiveriyor. Böylece yalanlama tarafına gidi­yorlar.

Yani kavrayamadıkları bir emir yasak veya haber geliyor. O emir yasak veya haberi de açıklayamıyorlar. Peygamber efendimiz açıklıyor, sahabe açıklıyor, ama bu adamlar kendi kültürlerine, kendi mantıklarıyla bir tel örgüsü örmüşler o tel örgünün içine girmeyen doğru değildir. İçin­den dışarıya taşanda doğru değildir, gibi bir mantığı benimsemişler, onun için o mantık çerçevesi içerisine girmeyeni kabul etmeme tarafına gidive-riyorlar

Günümüzde de inkarcıların mantığı aynıdır. “Bu benim aklıma yat­mıyor” diyor. Peki ama benim aklıma yatıyor. Yani din senin aklın değil ki, milyonlarca müslümanın aklına yatıyorda senin aklına yatmıyorsa, ka­bahat Allah’ın ayetlerinde değil, senin kabının darlığındadır. Hani adamın fındık kabuğu kadar bir kabı varsa hütün bir denizi inkar etmesi mantık-

sızlıktır aslında “eğer bu su olsaydı benim kabıma sığardı. Benim kabıma sığmadığına göre bu deniz su değil, göl gibi birşey” diyor bu adamlar böyle söylemekle kendi akıllarını ilahlaştırıyorlar.

Onun için Allah (c.c.) “Kendi arzusunu kendi düşüncesini, kendi mantığını, kendini ilah kabul edeni gördün mü?” Yani gördün diyor.[56]

İşte inkarcıların mantığı bu. Bu tür adamlar en büyük despotturlar. En büyük zalim bunlardır. Çünkü bütün insanların aklını kendi akıllarının altında görüyorlar. “Benim dediğimdir en doğru olan, benim düşündü-ğümdür en doğru olan, benim söylediğimdir en doğru olan, dediğim de­dik, çaldığım düdük” diyen herifler, Allah’ın ayetini inkar edenlerdir. On­lardır despot olanlar.

Bunlar yalnız kendilerimi yapıyorlar değil. “Onlardan öncekilerde yi­ne aynı sebeplerden dolayı yalanlamışlardı” Allah’ın ayetlerini. Yani Hz. İsa (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. İbrahim (a.s.) zamanında o zamanın Nem-rudları ve Firavunları aynı mantıkla hareket ediyorlardı. Diyor ki: Musa (a.s.)’ııı karşisma dikilen kafir: “Ey ahali Musa’nın dediğine bakmayacak­sınız, onun dediğini tutmayacaksınız vede duymayacaksınız, Ben kendi görüşümle neyi, nasıl yapacağımı size gösteririm. Yani benim aklıma, benim mantığıma uyacaksınız. Doğru yola da ancak ben götürürüm sizi diyor.

Yani benim mantığıma uyarsanız, benim aklıma uyarsanız, benim görüşüme uyarsanız, doğru yola gidersiniz, yoksa Allah’ın gönderdiği Tevrat’a uyarsanız, doğru yolu bulamazsınız diyor. Bu da aynı mantık. Allah (c.c.) de: “İşte daha öncekilerde aynı şekilde yalanİamışlardı. Yani kavrayamadıkları ye hatırlayamadıkları bilgileri inkar tarafına gidiverdiler” buyuruyor.

Muhterem okuyucu! Bazı dökümlerin kalıplan var. Yanmayan de­mirden bir kalıbın içerisine erimiş altını döktüler mi, nasıl desen istiyorsa öylece çıkıyor. Kalıp sağlam olunca o kendine geleni kendi şekline göre şekillendiriyor.

Ama naylondan bir kalıp olursa, demiri veya altını erittikten sonra dökecek olursanız, onu parçalar. Şimdi naylon derki: “yahu ne biçim şey. Bu kalıba dökülecek madde değil” diye inkar tarafına giderse, mantıklı olur mu? İşte Allah’ın ayetleride bu insanların beynine geldiğinde, aklı küçük olupta alamazsa inkar tarafına gidişleri aynı şekilde olur. Naylon marka bir akıl, naylon marka bir düşünce, naylon marka bir beyin, bu be­yin ile Allah’ın ayetlerini kavrayamadı mı, adam inkar tarafına gidiveri­yor.Yani kavrayamadıkları şeyi “kavrayamadık” demedîlerde. Yalanlama tarafına gittiler. Kavrayamadık derse adamın küçüklüğü anlaşılacak. Kü­çüklüğünün anlaşılmasını istemiyor, inkar tarafına gidiyor. Böyle olunca “İyi bak zalimlerin sonu nasıl olacaktır.”[57]

40- Onların bir kısmı iman ediyor, bir kısmı iman etmiyor. Rabbin bozguncuları en iyi bilendir.[58]

41- Eğer seni yalanlarlarsa deki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, bende sizin yaptıkla­rınızdan uzağım.

Bu ayetin bir benzerim biz Kafinin suresinde onlara “Sizin dininiz si­ze benim dinim bana” diye cevap veriyoruz. Yine Bakara suresinde Allah (c.c.) de “Onlar geçmiş bir toplumdur. Onların yaptığı onlara, sizin yaptı­ğınız size” diyor geçmişler için.

Ama günümüzde yaşayanlar karşımıza dikilirler de, bizim söylediği­miz ayetleri yalanlama tarafına gidecek olurlarsa, Adamlara diyoruz ki: bekleyin. Sizin yaptığınız size, bizim yaptığımız bize. Biz sizin yaptığı­nız, taptığınız putlardan vede yapmış olduğunuz pisliklerden rüşvetinten, faizinden, haramından, yalanından, iftirasından, fuhuşundan, kepazeliğin­den uzağız. Siz de bizim İslami hareketimizden, eğer inkarınızda devam ederseniz, siz de bizden uzaksınız, uzak durun bizden. Ama imana gir­mek istediniz mi kapımız her zaman açıktır.[59]

42- İçlerinden seni dinlemek isteyenler vardır. Akıllarını çaliştırmıyorlarsa, sağırlara sen mi duyuracaksın?

Onlar, Seni dinlemek için geliyorda, Anlamak için gelmiyorlar. Haili hayvanın ses dinlediği gibi bir şey. Hayvanda kulağına bir ses geliyorda ne dediğini anlamıyor. Aynı şekilde. Mesela bir vaizi bir müslüman dinliyor. Aynı konuşmayı birde müslüman olmayan dinliyor. Müslüman zevk alıyor, bu konuşmadan. Öbürüde diyor ki,” bu neden bahsediyor” diyor.

Sizde hiç ilgilenmediğiniz bir konuda bir adamı dinlemek için gitse­niz. Bu İstanbul şehrinde belirli yerlerde, çok affedersiniz söylenemeye­cek pisliklerin güzelliğini anlatan merkezler var İstanbul şehrinde.

Benim komşularımdan bir tanesi gitmiş, dinlemiş gelmiş. Bana anla-tıveriyor, anlatırken adam haya ediyor, bende haya ediyorum. Yani haya­limize gelmeyecek pisliklerin, gayet iyiliğini anlatıveren merkezler kur­muş adamlar ve orada anlatıyorlar. Şimdi oraya girsek hicabımızdan yü­zümüz kızarır, çıkıp gideriz. Yani terk ederiz, biz orada sıkılırız.

Kafirde Kurânı dinlerken sıkılır. Çünkü kendi gönül perdesini, ken­di mantığıyla kapatmış adam. Ses geliyorda mana gelmiyor.[60]

43- İçlerinden sana bakanlarda var. Basiretleri körelmişşe körle­re sen mi yol göstereceksin?

Bunu tasavvuf şairlerinden biri şöyle ifade ediyor: “Halk içre bir ayineyim.” Yani halkın içinde bir aynayım. “Herkes bakar bir an görür. Her ne görür kendi Özün.” Aynada her kim ne görürse kendi özün görür.

“Ger yahşi ger yaman görür.”

Yani aynada kendinize baktığınızda aynadakini iyi görüyorsanızda kendinizsiniz. Aynadakini beğenmiyorsanızda gene kendinizsiniz siz. Çünkü bu insanlarda kendi gözleri ile kendi mantıkları içerisinde Efendi­miz (s.a.v.)’e bakıyorlar görmüyorlar ama. Peygamber efendimizede “görmeyenlere sen mi göstereceksin” diyor Allah (c.c). Peki bunlar gör­müyorlarsa Allah bunların akıllarını perdelemişse Allah’ta mı kabahat? Haşa.[61]

44- Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak in­sanlar kendilerine zulmeder.

Çünkü Allah (c.c.) insanı yarattığında. Gönül aynası lekesiz olarak yaratılmış, pırıl pırıl. Herşeyi iyi görmeye, iyi duymaya, iyi yapmaya meyyal olarak yaratılmış insanoğlu. Ergenlik çağma gelinceye kadar da bu böyledir. Onun içindir ki dünyanın neresine giderseniz gidin. Mesela Amerika’dan, Türkiye’den, Japonya’dan, Afrika’dan, İngiltere’den hepsi beş yaşlarında birer çocuk alın. Bunları bir eve koyuverin. Daha beş daki­ka geçmeden anlaşırlar ve kendilerine göre bir oyun kurarlar, onlar. Hal­buki dilleri ayrı. Yani biri Türkçe konuşuyor, biri İngilizce konuşuyor ama çocukça bir dil vardır. O da fıtratla getirilen safiyettir.

İki yaşındaki daha dili öğrenmeyen bir yaşındaki altı aylık çocuklar, çocuklarla daha iyi anlaşıveriyorlar. Babalarla konuşmuyorlar, ama ço­cuklarla konuşuyorlar. Fıtratta getirdikleri temizlik, birbirlerini çekiyor ve de oynaşıveriyorlar.

Bozulma akıl baliğ olduğu, ergenlik çağma erdiği andan itibaren yap­tığı her hareketin pisliğinden gönlüne bir damla veya bir nokta geliyor. İnsanoğlununda gönlü pırıl pırıl berrak iken, baliğ olunca ikinci günah, üçüncü günah, beşinci günah, onuncu günah, yüzüncü günah derken ada­mın kalbi kapanıveriyor.

Bakara suresinin başlarında, “Kalblerini mühürledi, gözlerini perde­ledi” diyor.[62] Ama perdelerin dokumasını insan kendi yapıyor. Perdeleri kendi amellerimizle, kendimiz dokuyoruz. Ve bir günde geriliveriyor gözlerimizin önüne, hakkı görmüyoruz. Onun için Allah (c.c): “Allah kimseye, hiçbirşey ile zulm etmez, ancak insanlar kendilerine zulmederler”diyor.[63]

45- Gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar gibi onları bir araya topladığımız günde onlar birbirlerini tanırlar. Allah’la karşı­laşmayı yalanlayanlar ve doğru yola girmeyenler, zarara uğramışlar­dır.

Muhterem okuyucu! Allah (c.c.) insanları ahirette toplayacağını ve insanların orada azabı görünce; “dünyada çok az bir zaman kaldıklarım” hatırlayacaklarını haber veriyor. Yani azabın dehşeti gelince, bu dünyada yaşadıkları ömürlerinin sanki seksen sene değilde, şöyle gündüzün belli saatinde, öğleye kadar veya öğleden sonra yaşamış gibi olacaklar.

Yani acı herşeyi unutturur anlamında. Bu bazen dünyada da olur.

Hani biz kendi aramızda konuşuruz. “Sana iyilik yaramaz” diyoruz. “Sana on sene iyilik yapsam, ama bir gün bir iğneyi benden göremesen, hiçbirşeyi görmedim” deyiverirsin diyoruz ya, veyahutta bir insandan öy­lesine bir kötülük görülürki, yapmış oldukları iyiliklerin tamamı defterin­den siliniverir.

İnsanoğlununda bu dünyada yapmış olduğu inkar, iftira, yalan, zina, her türlü pislik ahirette ateşini hazırladığından ateşi ile karşı karşıya geli­verdiğinden, dünyada yaşamış olduğu hayatın bir değeri olmadığım orada görüverir. Kur’an-ı Kerimde bu konuda bir kaç tane ayet-i kerime var. Üç dört yerde ayrı ayrı. “Birgün veya iki gün veya bir saat gibi zannedecek­ler” diyor.[64]

Mü’minler içinde bunun tam aksi oluyor tabii ki. Mü’min imanı doğ­rultusunda yaşamışsa Rabbimin rızasını kazanmak için, gayret sarf eder­se bu dünyanın içinde gönlünü cennet eyleyip, dışardaki insanlarla da bir cennet hayatı yaşamaya gayret etmiş ve bu konuda mümkün mertebe ba­şarılı olmuş veya başarılı olma yolunda savaşını vermişse, ahiretteki yeri­ni ve nimetlerini görünce; bu dünyada çekmiş olduğu çilenin tamamı bir anda yok ediliveriyor.

Hani bir insan hakkında kızarız, kızarız ama o insan bize bir gülüm-seyiverse, veyahutta beklemediğimiz bir anda bize iyi bir davranış içersi­ne giriverse daha önce onun hakkında duyduğumuz kanaatlerimiz silini-verdiği gibi. Mü’minlerin bu dünyada çekmiş olduğu çileler cennetin ni­metleri ile karşı karşıya gelindiğinde bir anda siliniverecektir. O çileler unutulmayacak ama bir günlük veya bir saatlikmiş gibi geliverecektir.

“O gün insanlar birbirleriyle konuşacaklar da” Yani mahşer yerinde bir araya geldiklerinde birbirlerini tanıyacaklar. Bu anasıdır, bu babasıdır, bu komşusudur, bu dayısıdır, bu amcasıdır, bu arkadaşıdır, bu camideki safta beraber namaz kıldığı arkadaşıdır, veya bu meyhanede içki içtiği ar­kadaşıdır veya şu beraber rüşvet işini hallettikleri arkadaşıdır. Veya şu fa­iz işini hallettikleri arkadaşıdır, veya şu insanlara zulmettikleri arkadaşı­dır veya şu insanlara zulmetmek için beraber kanun çıkardığı arkadaşıdır.

Yani bütün bunları orada tanıyacaklar. Ama bu tanışma bizim cami önünde tanışma, evlerde tanışmamız gibi değil ha. Beni bu hale düşüren sensin, beni cehenneme sevk eden sensin, sen olmamış olsaydın ben bu­ralarda olmamış olacaktım diye çekişecekler. Yani birbirlerinden kaçar gibi tanışacaklar ki Allah (c.c.) bunu ifade ederken: “O günde kişi karde­şinden kaçacak” diyor. “Anasından ve babasından kaçacaktır. Hayat arka­daşından ve çocuklarından kaçacaktır” diyor.[65] Yani insa­nın çocuğundan, hanımından, annesinden, babasından kaçması mümkün mü? Allah (c.c.) o günde onlar birbirlerinden kaçacaklardır. Tanıyacaklar

ama beni bu yola düşüren babam ve anamdı. Benim bu cehenneme gir­meme sebep olan arkadaşımdı veya oğlumdu veya komşumdu, onunla karşı karşıya geldiğimde bari bu dünyada bana bunun belası dokunmasın diye birbirlerinden kaçacaklardır.

Öyle ise kaçmayacak dostlar edinelim. Annelerimize, babalarımıza, çocuklarımıza, hanımlarımıza, arkadaşlarımıza, dostlarımıza ve komşula­rımıza sahip olalım. İslami çizginin dışına çıkmamaları için gayret sarfe-delim. O zamanda tanışacağız. Yasin suresinin beşinci sahifesinde: “On­lar ve onun eşleri, yani kan koca, çocuklar, yakınları, analar babaları bir araya gelecekler ve gölgeler altında ve kanepeler üstünde, altlarından ır­maklar akar, üstlerinden meyveler sarkar, öyle bir hayatı onların dostla­rıyla beraber yaşayacaklarını” Allah (c.c.) bize müjdeleyiveriyor buna erişebilmek için aynı güzel hayatı birlikte yaşamak lazım. “Ahireti inkar edenler zarar etmişlerdir ve onlar doğru yolu bulamazlar, hidayete ere­mezler” diyor Allah (c.c) .

Muhterem okuyucu! Kur’an-ı Kerimde ağırlık olarak birinci derecede Allah’a imandan, ikinci derecede ahirete imandan, bahseder. Bir çok ayet-i kerime, ahiret imanını bize hatırlatıp durmaktadır. Çünkü insanların bu dünya hayatında en büyük mucizesi: bir işi yapmaya veya bir kötülükten alıkoyan iç dünyasındaki müeyyidesi ahirete olan imandır. Yeryüzündeki bütün sistemlerde polisin veya diğer güvenlik güçlerinindegücünün yet­mediği, sistemi elinde tutan zorbalar mevcuttur. İşte bu zorbaların yegane korktukları, Ahiret gününün gerçekleşmesi endişesine içlerinde hep taşı­yorlar.

Onun içindir ki siz bir kısım insanlara, yahu ahiret var, soru var, sual var, mahşer var, cehennem var, sırat var, dediğimizde: “yahu şunlardan bahsetme geçelim başka konuya” derler. Niye?

Hani haram bir lokma tam boğazından geçerken “yahu ahiret vardır” derseniz o tatlı lokma ona zehir gibi gelir. Yani ağzının tadını bozduğu­nuz için öyle konulara girmek istemiyorlar adamlar. Yani hayatlarım tatlı bir şekilde yaşarken tutupda cehennemden bahsetmek!… hani şöyle ifade edelim bunu; Adamı bir bantın üzerine koymuşlar bant adamı uçurumun ucuna doğru götürüyor. Veya ateşe fırına doğru götürüyor. Hani ekmek fırını var ekmekler koyuluyor, fırının içersinde dolanıp çıkıyor pişip çıkı­yorlar. Fırının içerisine adam bantın üzerine koyulmuş . Fırına doğru gi­diyor; görüyor bu arada da bantın üzerindeki adam kendi aleminde yani içki içiyor veya her türlü kötülüğü yapmaya çalışıyor, yapabilir mi ateşi görüyorsa yapamaz.

Onun için Allah (c.c.) ayet-i kerimesiyle bize hep cehennemi, Sırat-ı, hesabı ve oranın dehşetini haber veriyor ki, haram yemeyin, yetimin malına el uzatmayın, komşunun namusuyla oynamayın, faizi midenize

indirmeyin, rüşvetle işlerinizi halletmeyin, Rabbimin kitabına karşı kitap icad etmeyin. Yoksa karşınızda cehennem var diyor Allah (c.c).

Ama bu geçici dünyanın zevkini tadalım diyen insanlar, cehennem­den bahsedilen meclislere pek gelmeyi arzu etmiyorlar, çünkü ağzımızın tadı kaçıyor diyor adamlar. Allah (c.c.) de diyor ki onlarda orada kaybe­decektir. Yalnız orada dağil. Hani Kur’an-ı Kerimin ayetleri bize hep ka­firlerin akibetinin yalnız cehennemde olduğunu söylemiyor bu dünyada da oluyor. Onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana bu dünyada gös­tereceğiz.

Yani daha ilk nazil olan ayet-i kerimelerde Allah (c.c.) “Onlar ne der­lerse desinler, onların sözlerine sabret, yolundan yürümeye davet et, neti­ceyi sende göreceksin, onlarda görecekler” diyor. Daha Mekke’de pey­gamber efendimiz (s.a.v.) bir kaç tane arkadaşıyla beraber İslamm tebli­ğine uğraşırlarken hiç bir insanında bunların başarılı olacağına inanmadı­ğı bir dönemde Allah (c.c.) peygamberine moral veriyor ve diyor ki; “Sende göreceksin onlarda görecek”[66]

46- Onlara va’dettiğimizin bir kısmını sana göstersek veya seni vefat ettirsek de onların dönüşü bizedir. Sonra yaptıklarına Allah şahiddir.

Peki peygamber efendimiz (s.a.v.) ölünce kurtulacaklar mı? Hayır. Yaptıkları bütün amellerini görmekte olan, bilmekte olan Allah (c.c.) var­dır ki, o onların her haline şahittir. Yani görücüdür diyoruz. Peygamber efendimiz Mekke’den, Medine’ye hicret ediyor devletini görüveriyor. Ka­firlerin ummadıkları başına geliveriyor.

Derken Mekke müşrikleri bütün ekonomik güçlerini bir araya getiri­yorlar, büyük bir uluslararası ticaret kervanı, yani bugünkü tabiriyle bü­yük bir holdingler veya karteller kuruyorlar, onun geliriyle müslümanların aleyhinde silah sanayiini kuracaklar ve Medine’deki müslümanların hayatına son Verecekler ama Allah (c.c.) onlar bir tarafta tuzaklarını ku­rarken bir tarafta da peygamber efendimizin (s.a.v.)’ın onlara karşı tedbi­rini alıyor ve Bedir harbinde karşı karşıya geliyorlar ve Bedir harbinde bir kişiye üç tane kafir düşmesine rağmen zaferi müslümanlar elde edi­yorlar. Böylece Allah (c.c.) peygamber efendimize (s.a.v.) bu dünyada kafirle aleyhine vaad edilen azabı göstermiş oluyor.

Devletini kurduruyor, devlet kurulduktan sonra kafirler ilk defa mağ­lubiyeti tadıyorlar, peygamber efendimiz karşısında ve efendimizde onla­rın mağlubiyetini gözleriyle görüyor. Sahabede tabiiki seviniyor, coşu­yor, Allah vadini yerine getirmiştir diyor. İmanları kat kat artıveriyor böylelikle. Bu ayet-i kerimeler yalnız peygamber efendimizin hayatını nakl etmek üzere nazil olmuş ayet-i kerimeler değildir tabiiki. Onlarıda nakl eder ama onun ümmeti olan insanlara da aynı Vaadde bulunuyor de­mektir. Eğer ki peygamber (s.a.v.)’m çizgisi üzerinde yürüyecek olursak, aynen peygamber efendimizin bu dünyada kazandığı devleti ve efendi­miz (s.a.v.)’ın ahirette elde ettiği cenneti bizde kazanmış oluruz.

En nihayet bize de hitap eder. Allah’ın kafirlere vaad etmiş olduğu azabın bir kısmını biz bu dünyada görebiliriz. Ama tarih boyunca gökyü­zünden melekler indiripte hiçbir zaman yeryüzünde İslami devlet kurdur-mamıştır. Böyle birşey olmamıştır. Yeryüzünden bir tek kişide olsa pey­gamber var veya o peygamber çizgisinde yürüyen bir insan var. Yani yer­yüzünde devlet müslümaniar tarafından kurulur, insan tarafından kurulur.

Yoksa sıcacık yataklar içinde yatarken: “Ya Rabbi şu kafirleri kahret, Meleklerini gönder, onların boynunu vurduruver. Bizde bu dünyada gül gibi yaşayalım gidelim” diye düa edersek böyle birşey Hz. Adem’den günümüze kadar olmamıştır. Ama müslümaniar Allah’ın peygamberinin yo­lunda, islami hizmet için yürürlerse, (ayet-i kerimelerle bildirmiş Rabbim.) Melekleri vasıtasıyla o mü’minlere yardım eder. Ama mü’minlere yardım eder, yoksa mü’minler olmadan Allah gökyüzünden melekler in­diripte yeryüzünün İslahım hiç yapmamıştır. Yeryüzünün İslahı için Al­lah (c.c.) Adem oğullarını yaratmıştır. Bizde o çizgide yürüyecek olursak bugünkü kafirlerin akibetini gözlerimizle görebiliriz. Ahirette de yine azaplarını ve azaba duçar oluşlarını yine gözlerimizle görebiliriz. Görme­ye başladık gayri.

Her hangi bir gazeteyi şu günlerde alıversek gündemde hep müslü­maniar var. Biz değil, yani müslümaniar bahsetmiyor, gazetelerde dinime düşman olan adamların, bahsettikleri hep o.

Efendim doğuda Rusya çöktü, kominizin gitti. Bulgaristan’da, Ro­manya’da, Çekoslovakya’da kominist karşıtı güçler iktidarı ele aldılar. Rusya’da da adamlar koministlikten istifa ettiler. Batının endişesi komi-nistlikten kalktı. Koministlikten endişesi yok, şimdi yeni bir endişe başla­dı diyor ve batı müslümanlara karşı kapılarını kapatıyor ve en büyük en­dişe olarak ta islami görüyor diyorlar. Amerika’nın burnunun dibinde ko­minist olan Küba gidiyor ama Amerika’nın burnunun dibinde adedi, yüz­de altı olan Trinidatta müslümaniar yönetime el koydular. Küba gidiyor ama “Amerika’ya bir üs olmak üzere, müslümaniar yönetime el koydular, aman bir araya gelelim, müslümanlara karşı nasıl tavır alınacaksa alalım” diyorlar.

Yüzde bir buçukluk adamlar. Türkiye’de bunların sayısı yüzde bir buçuk gelir veya gelmez; Ama geri kalan yüzde doksan sekiz buçuğu ise saf müslümandır. Hatalıdır, günahkardır, onların doğrultusunda bazı tica­ri işlerini, siyasi işlerini yürütmek için günaha giriyorlar ama, iç dünya­sında müslümanlığı bırakmamıştır. Bir çok insanlarımızla başbaşa kalı-verdiğimizde şunu söylüyorlar: “Ne yapalım ticaretimi veya siyasetimi yönlendirmek için bazı günahlara giriveriyoruz” Ama müslümaniar güç­lü olacak olsa yerimizi onların yanında almaya hazırız diyor. Yüzdedok-san sekiz buçuğu meydana getiren insanlardan, yüzde bir buçuğunun sesi daha fazla çıkıyor.

Sineğin kanadını mikrofonun ağzına koyuverseniz bu caminin içersi­ni gürültüye verir. Onun gibi gürültüye verişlerinden sakın güçlü oldukla­rını zannetmeyin, sineğin kanadının vızıltısıdır bu insanların beynini ve midesini bulandıran yazıları, sineğin kanadı kadar güçlerinin olmadığı kanaatindeyim şahsen. Ama biz bazen büyütüveriyoruz.[67]

47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onlara peygamberleri gelince (onlar yalanladığında) aralarında adaletle hükmoiunur ve onlar zulmedilmezler.

İmansızların devamlı sordukları bir soru: “Allah niye bütün peygam­berleri Otadoğuda göndermiş, Mısır’da, Irak’ta, Babü’da, Mekke’de, Ku­düs’te göndermişte, Amerika’da göndermemiş?” Niye Japonya’da bir pey­gamber göndermemiş?” Peki göndermemişliğini nereden çıkarıyorsun ki, onu sen diyorsun. Yani göndermemiştir diyen sensin. Kur’an-ı Kerim öy­le bir ifade kullanmıyor. Tam aksini kullanıyor. Rabbim ayet-i kerimede “Her ümmetin bir peygamberi vardır” diyor.

Her ümmet için Allah (c.c.) tarih boyunca bir peygamber göndermiş­tir. Hz. Adem’den Hz. Muhammed (s.a.v.) kadar insanlar peygambersiz kalmamış. Nerde bir topluluk varsa o topluma peygamber göndermiştir o çağda. Ama hani diyelim ki Hz. İsa (a.s.) Kudüs’ün oralarda Nasıra’da doğmuş, orada peygamberliğini yaymış üç tane havari ona iman etmiş, üç tane yiğidide ta Antakya’ya kadar gelmiş oradada islami anlatmışlardı. Yani peygamberi bir yere gönderiyorda onun elçileri etrafa gidiyor.

Yani her topluma peygamberin gönderildiği konusunda Allah (c.c.)”Her ümmete bir peygamber gönderilmiştir” diyor.

Şimdi bir adam cehenneme gönderiliyorsa yaptığı amelin karşılığı olarak gönderiliyor. Ceza fazla olarak verilmiyor. Yani suç ile ceza ara­sında denklik vardır. Ama iyilikle mükafatı arasında denklik yoktur. Al­lah (c.c.) iyiliğe karşı on kat, yedi yüz kat sevap verilebileceğini, daha fazlasını vereceğini ifade eden ayet-i kerimeler vardır.

Allah (c.c.) kimseye zulm edilmeyeceğini, yaptıklarının karşılığını göreceklerini ifade ediyor. Tabii bunuda peygamber gönderdikten sonra, hakikat kulağına eriştikten sonra bu ayet-i kerimeden ve birde İsra süre­sindeki ayet-i kerimesinden[68] alimlerimizin çıkardığı manaya gö­re peygamber gönderilmemiş, hiç bir peygamber sesi duymadan bir insan bu dünyada yaşar ve ölecek olursa o zaman Ebu Musa Eş’ari de veİmam Maturidi de “o kişinin cennete gideceklerini” söylüyorlar. Arada bir nü­ans farkı var ama ikiside neticede cennete gönderiyorlar.

Ama bir peygamberin gönderildiğinden haberdarlar, bugün dünyada peygamberden habersiz kişi yok. Japonya’daki de İslam’ın var olduğunu bir peygamberi, kitabı olduğundan haberi var ve Kur’an-ı kerim Japon­ca’ya terceme edilmiştir. İngilizceye tercüme edilmiştir. Bütün dünya dillerine tercüme edilmiştir.

Türkiye’de de hatta bu konuda bir kitap yayınlandı. Kur’an-ı kerimin bugüne kadar dünya dillerinde hangi dillere terceme edildiğini, kimler ta­rafından terceme edildiğini, hangi tarihte terceme edildiğini, kaç sayfa halinde olduğunu bildiren bir merkez tarafından böyle bir kitap yayınlan­dı ki 120 tane dilin üzerinde Kur’an-ı Kerim diğer dillere terceme edili­vermiş. Yani haberdar değildir demek biraz zor.

Ancak onlar böyle bir mazeretle gelirken, bizede bir meselede yükle­niyorlar yalnız. Mesela Türkiye’de Türkçe konuşan bu insanlar arasında, yüz senelik zaman içerisinde küfründe kendine göre bir mantığı gelişmiş­tir. Tabii bu mantık yalnız kendi ürettiği değil, batıdan da ithal edilmiş. İmansızlığın veya yeni tabiriyle ateistliğin eski tabirle gavurluğunda ken­dine göre bir mantığı var. O insanların o geri zekalı veya kendini beğen­miş insanların mantığını mağlup edecek şekilde de bunlar kaleme alınmış yazılmış.

Düşünün ki Türkiye’de bir garip çocuk, babası ve annesi biraz islanıdan uzak yaşamış, öyle bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. İlko­kulda öğretmeni seçilirken gavur bir öğretmeni tercih etmişler, özellikle aranmış, bulunmuş. Orta okulunda, lisesinde öyle.Yani bu memlekette dinin kökünü kazımak için açılmış özel okullarda okutulmuş. Ve üniver­siteyi ona göre bitirmiş bir adam. Bu adam bize acıyor, Allah rızası için değilde şeytan için bize acıy iv eriyorlar. “Hala Allah’a inanıyorlar yazık, hala peygambere inanıyorlar yazık” diye.

Biz onlara pek fazla acıyamıyoruz galiba, bizde onlara acımamız ge­rekiyor. Onlara imansızlığın getirmiş olduğu, gavurluğunun mantığını yı­kıp yok edecek Allah’ın (c.c.) vahyini duyurmakla görevliyiz. Efendim duyurmaya ne gerek var ? ezanı duymuyorlar mı?derseniz, Ezan-ı Muhammediyi dinlese ne yazar anlamadıktan sonra. Anlasa ne yazar iman etmedikten sonra. Onun için bizim üzerimize düşen görevler vardır.

Bu tür insanlara Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerimi tanıtmamız ge­rekiyor. Yoksa onunla beraber mahşer yerinde hesaba çekerler.. Belki onunkinden hafif olur ama, imansızla mü’min denk olmayacaktır. Fakat bu insanlara niye sahip çıkmadınız, Allah’ın kelamını niye bu insanlardan gizlediniz. Bakara suresinde (Allah’ın ayetleri indikten sonra onları gizle­yenler Allah’ın lanetine ve lanet edebilenlerin lanetine layık olurlar) diyor Allah (c.c).[69] Yani bu insanlara gizlemekte, söylememekte bir gizlemektir. Gidip duyurmamak bir gizlemektir.[70]

48- “Eğer doğru iseniz bu va’d (ettiğiniz azap) ne zaman” derler.[71]

49- Deki: “Allah’ın dilediğinin dışında ben kendi nefsime bile za­rar veya fayda verme gücüne sahip değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların eceli geldiği zaman ne bir an geri kalır, nede bir an ileri gider.”

Yani benim gibi bir peygamber, kendisine Allah dilemedikçe fayda verecek durumda olmazken, sizin ahiretinizi, ne zaman, nasıl olacağını, niçin olacağım ben size nasıl garanti edebilirim ki? mülk onun, varlık onun, her şeyde hükmünü yürüten o, kanımızda canımızda hükmünü yü­rüten o, öyle ise sizede yaptığınız ameller karşılığında cezanızı veya mü­kafatınızı verir.

Millet olarakta fert olarakta baki değilsiniz. “Her ümmetin bir eceli vardır.” Yani herkesin bir sonu gelecektir. Bütün insanlık toplumunun da bir sonu gelecektir. Devletlerin bir sonu var, ama topyekün insanlık ailesininde bir sonu vardır. “Onların eceli geldiği zaman bir an geriye gitmez bir an ileriyede geçmez” diyor Allah (c.c). Bu ayet-i kerimeye göre biz, ecelin uzamayacağına, ecelin kısalmayacağına iman ediyor, iddia ediyo­ruz. Ancak hatıra şu gelebilir. Doktor arkadaşlarımız diyebilirler ki: “Ho­cam bazı araştırmalarla görülmüştür ki, filan ülkede, hani yaşama ortala­ması, ölüm ortalaması altmış, yetmiş yaş dolaylarında iken, yemesinde, içmesinde, aldığı havasında bazı önlemlerle bu seksen, doksana çıkar gibi oluyor. Veya bazı arkadaşlarımız şöyle diyebilir. Efendim kafkaslarda yaşayan bir aile, yaş ortalaması, seksen, veya doksan, yüz, iken oradan buralara göç etmişler gelmişler. Şimdi sekseni bulan ölüyor. Altmışını, yetmişini bulan ölüyor. Yani yüze varmıyorlar.

Halbuki bunların dedeleri Kafkaslarda kalırken yüzü, yüz yirmiyi bu­luyordu, buraya gelince ömürleri kısaldı denirse, aslında hiç kısalmadı Allah (c.c.) bunların buraya geleceğini biliyordu. Bunun eceli buydu. Onun orada yaşayacağını biliyordu. Onunda eceli oydu. Doğru soğuk ül­kelerde ölüm yaşı biraz yüksek, sıcak ülkelere doğru bu biraz düşüyor. Ekvatorda 55, 60 arasındaymış bu ecel yani sıcak ülkelerde ecel biraz da­ha kısa oluyor.

Diyelim ki, buradan top yekûn bir aile çektiler gittiler, kafkaslarm eteğinde bir köye yerleştiler. Onların çocuklarının çocuklarının ömrü yü­ze çıkabilir. Yüz ona çıkabilir. Bu ecelin uzaması değil Allah (c.c.) takdi­rinde bu adamın babası dedesi burdan göçüp gidecek, oraya yerleşecek onlar orda dünyaya gelecek ve onların çocukları yüz on sene olarak belir­lenmiş uzalma veya kısalma yine söz konusu değil.

Yani havanın suyun yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz şeylerin bedeni­miz üzerinde etkisini görüp duruyoruz. Yahu hocam görmedik olurmu öyle şey demeyin hepimizin üzerinde kısa kollu gömlekli gezişimiz güne­şin etkisinden dolayıdır. Yani çevrenin bedenimizin üzerinde etkisini kı­şın ve yazın görüyoruz. Bunların bedenin çabuk eskimesinde de etkisi var. Bu eskimeyi önlerseniz bir müddet uzar. Ama uzamamış oluyor. O Allah (c.c.) zaten bu adam tedbirini alacak, şu kadar yaşayacak diye tayin etmiştir. Hani Hz. Nuh (a.s.) 950 sene yaşadığını haber veriyor.[72]

Peki 200 sene bir adamın yaşadığım görürsek bu uzatıldı mı? uzatıl­madı mı? Allah (c.c.) onun hayatını 250 sene olarak veriveriyor. O insan için gerekli ilaçlar, hava, su herşeyi ona göre ayarlandı da o öyle oldu. Yani uzama ve kısalma yok.

Yalnız bu mantıkla hareket ederek katil gibi düşünmeyelim. Katil de hakime sormuş. Hakim bey sen kadere inanırmısın? İnanırım. Peki bu adamın eceli bir dakika ileri gitmeyecek, bir dakika da geri kalmayacak,

ona da inamyormusun? İnanıyorum. Eee benim günahım ne, bu adam za­ten ölecekti. Bir katil mantığı bu. Eee bu adam belki ölecekti. Ama Allah (c.c.) sana “haksız yere adam öldürmeyin emrim vermiş sen yasağı çiğ­nemenin cezasını çekiyorsun.[73]

50- Deki: “Allah’ın azabı onlara gecede veya gündüzde geliverir­se suçlular hangisini acele isterler? Siz söyleyin.”

Allah’ın (c.c.) Kur’an-ı Keriminde üzerinde en fazla durduğu konu birinci sırada Allaha (c.c.) iman konusudur. Hatta efendimiz bir hadis-i şerifinde (Kur’anın her harfinde Allah’a itaat, Allah’a boyun eğmek, onun emirlerini yerine getirip, yasaklarından vazgeçmek konusu işlenmektedir diyor.) Her ayetinde değil, her harfinde Allah’a itaat ve ibadet zikredil­mektedir diyor peygamber (s.a.v.)[74]

Ondan sonra ikinci derecede üzerinde durulan en fazla konuda ahiret-tir. Yani insanın bir başlangıcı bir sonu vardır. En fazla işlenen konuda başlangıcı yaratan Allah (c.c.)’a iman ve ona itaat ve dönüşte varacağımız yer hakkında Allah bize bilgi veriyor. İman etmemizi istiyor, imanımız oranında öbür dünyada iyi veya kötü hayat yaşayacağımızı haber veriyor.

Onun için bu ayette “Rabbim (sor onlara)” Yani o gün için Mekkeli ve Medineli insanlara, bugün içinse İstanbullu ve dünyanın çeşitli yerle­rindeki insanlara bu hitap vardır. O gün için efendimiz söylüyordu. Bu­gün için o, efendimiz (s.a.v.)’ın yolunda olanlaradır bu emir. Efendimize denmiş ama bu emir onun şahsında aynı zamanda bizedir de.

Bize diyor şimdi; (deki) “Peki söyleyin bakalım görüşünüz ne? ne di­yorsunuz. Allah’ın azabı gecede veya gündüzde geliverse ne dersiniz, ne yaparsınız, nasıl tedbir alırsınız?”. (Mücrimler ne kadar da acele ediyor­lar, niçin acele ediyorlar.) Hani yukarda geçmişti. 48. ayet-i kerimede (Hani ne zaman o cehennemden vaad ediyordunuz, kıyameti bahsediyor­dunuz. Oradaki hesabı kitabı söylüyordunuz) Peki (ne zaman?) diyorlar. Allah (c.c.) da diyor ki: söyle onlara “Niçin azaba acele ediyorlar, bir ge­cede veya gündüzde gelecek olsa ne yapacaklar, söylesinler bakalım gö­rüşlerini bildirsinler” diyor Allah (c.c).

Muhterem okuyucu! Efendimiz (s.a.v.)’ın hicretinden günümüze ka­dar 1400 küsur sene geçmiş fakat kıyamet kopmamış. Bir kısım imansız kesim (hani kıyamet yakındı” diyor. Hani insanların ölçü birimleri kendi aralarında vermiş oldukları rakamlara göre oranlanır.

Ölüm yaş ortalaması 50 olan, 60 olan ülkeler var. Yani orada insanlar 50 sinde, 60, 65 de ölüyor. Kırk yaşında bir adam ölse “Genç yaşında öl­dü” demezler. Zaten elli, ellibeşi normal olmuş.

Ama kafkaslarda 120 sene yaşayan insanlar varmış. 100 sene yaşa­yan insanlar varmış, ortalaması 90, 100 seneymiş. Böyle bir ülkede 40 yaşında ölen bir adama ise genç yaşta öldü, gencecik oluverdi derler. Çünkü ihtiyarları 90,100,120’ye varıyor. Böyle bir yerde 40 yaş gencecik bir yaştır. Allah (c.c.) yeryüzünü yaratalı ne kadar olduğunu rakamlar olarak bilmemiz mümkün değildir. Yani Kur’an-ı Kerim bunu bize bildir­memiş. Tevratta ve İncilde bu konuda bilgi verilmemiş. İlim adamlanda kesin rakam vermiyor. Filan yerde bulunan fosil 100 milyon sene olduğu tahmin edilmektedir gibi rakamlar veriliyor. Ama kesin bilgi yok. 100 milyon, bir milyar senelik bir zamana karşılık. 1400 senelik zamansa çok yakın bir zamandır. Onun için kıyametin yakınlığından bahsedilir. Belki bizim üzerimize kıyamet kopmayabilir. Ama şahsen hepimizin kıyameti kopacaktır. Ne zaman kopacaktır? Onu Allah (c.c.) burada ki ifadesi ile kullanalım.

“Gecede veya gündüzde gelecek olursa ne yaparsınız”. Hani geçen Cuma gördüğünüz bir insanı bu Cuma göremiyorsunuz. Veya ikindi üze­re beraberdik, çayda içtik ama adam ölmüş, kalp sektesinden ölmüş diyo­ruz. Gecede veya gündüzde eceli geliveriyor. Bizde yarın yaparız, ihti­yarlayınca yaparım, veya emekli olunca dinime olan görevlerimi yaparım diye ilerki bir güne atacak olursak, o zamanın geleceğini kimse bize ga­ranti etmez. Kafirler ahiretin gelmesini istiyorlar. Tabii inkar babında söylüyorlar. “Hani o vaad ne zaman, doğru söylüyorsanız hadi gelsin ya”, yani Allah’ın azabından korkmadıklarını, inanmadıklarını ifade etmek için bunları söylüyor. Rabbim de: “Mücrimler (suçlular) niçin acele edi­yorlar” buyuruyor.

Muhterem okuyucu! Adama bir sene hapis cezası veriliyor, ve filan zaman da yatacaksın denildiğinde adam o günün gelmesi onun için çok uzun oluyor. Hani iki ay sonra hapse girecekse, iki aylık bir zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor, çünkü gelmesini istemiyor. Niye? çünkü ondan korkuyor. Çünkü katiyyetle biliyor ki o ceza bir gün gelecek buna imanı sağlam, ahirete imanının sağlam olmaması nedeniyle kişi suç işli­yor. Eğer kişi adının Ali, Veli olduğunu bildiği kadar ahiret hakkında da inancı olmuş olsa suç işlemesi zorlaşır.

Mesela bir insanı yürüyen bir bantın üzerine yatırsanız ve ilerde de bir fırının içersine götürülüyor. Yanmada en sevdiği bir kadın, en sevdiği içkiler koyulmuş olsa, ama bantın ilerisi bir fırına götürülüyor, adamda görüyor, her an oraya yaklaştığını anlıyor ve imanda ediyor. Kurtuluşu da yok, etrafını kapatmışlar, çıkması mümkün değil ne o kadına el uzatabi­lir, nede o içkiden içebilir. Ne o faizi yiyebilir, nede Rabbime karşı gele­bilir o esnada.

Onun için kıyamet sahnelerini Allah (c.c.) arada bir bizim gözümü­zün önüne getiriyor. Namazı anlatıyor ardından kıyamet sahnelerini geti­riyor. Evliliği anlatıyor, ardından kıyamet sahnelerini getiriyor. Ticareti anlatıveriyor, ardında kıyamet sahnelerini getiriyor. Dostlarla, anne ba­bayla münasebetlerini anlatıyor yine ardından kıyamet sahnelerini getiri­yor.

Sizinde bu hayat bandınızda cehenneme doğru yol alırken sizin ora­ya düşmenizi engelleyecek olan ananıza, babanıza yaptığınız hizmet, di­ninize yaptığınız hizmet, dostlarınıza İslami çizgide yaptığınız hizmet si­zi kurtarır diye Allah (c.c.)’de bize yol gösteriyor.

Onun içindir ki ahirete iman üzerinde Allah (c.c.) Kur’an-ı Keriminde çok duruyor. Hepimizin imanı var, biz şüphe etmiyoruz, fakat böyle göz­le görülecek, elle tutulacak şekilde değil. Ahiret vardır diyoruz da ateşe düşmekte olan, uçuruma düşmekte olan bir adamın bir endişesi gibi bir endişemiz yok, olanlarımız mutlak surette var ama bende dahil olmak üzere tanıdığım birçok dostum da bu endişemiz az, yoksa imanımız var. İmanımızda şüphe etmiyoruz biz, fakat bu kuvvetli bir şekilde bizi her hareketimizde yönlendirecek şekilde değil.[75]

51- (kiyamet) kopdukdan sonramı ona iman edeceksiniz? “Şimdi­mi (iman ettiniz) siz onu acele ediyordunuz, (denecek)

Bu sürenin 90 ve 91 nci ayetlerinde Firavun ve ordularının deniz de boğulurken iman ettiklerini ancak o anda imanın kabul edilmedğini haber verir.[76]

52- Sonra zalimlere: “Ebedi azabı tadın. Siz ancak kazandıkları­nızla cezalandırılıyorsunuz” denir.

Endişe etmeyin yaptıklarınızın dışında her hangi bir şeyle cezalandı­rılmayacaksınız.” Yani kişiler bu dünyadan Öbür tarafa odununu kendisi götürür diyor. Şiir halinde söylemiş Yunus Emre kişi kendi odununu ken­disi götürecektir. Yoksa sırtına alıp ardına alrp götürme değil yapmış olduğu ameller ateşe dönüşecektir.

Allah (c.c.) ona işaret etmek için yaptıklarınızın kazandıklarınızın dı­şında birşeyle cezalandırılmayacaksınız demek istiyor. Hani suçta ve ce­zada denkliğin olduğunu Allah (c.c.) bize haber veriyor. Ama iyilikte ve iyiliğin karşılığı olan mükafatta denklik yoktur. Kişi bir iyilik yaparsa Al­lah (c.c.) on katını, yediyüz katını, daha fazlasını verir, ama kişi bir suç işleyecek olursa o suçun karşılığını alacaktır.

Çünkü Allah (c.c.) kullarına zulm etmez. Kişi kendisine zulm eder. Daha önce geçen ayet-i kerimeler de (Siz kendi nefislerinize zulm ettiniz) diyor Allah (c.c). Nasıl? Kendisini cehenneme götürücü işler yapmak su­retiyle kişi kendisine zulm ediyor.[77]

53- “O gerçekmidir” diye senden soruyorlar. Deki: “Evet, Rabbime yemin olsun ki O şüphesiz gerçekdir. Siz onu önleyemezsiniz.”

Yani bu dünyada insanlar, epeyce teknolojide ileriye gitmelerine rağ­men, gökyüzünden geliveren bir rüzgar dünyanın süper gücü diye bilinen bir devleti evlerini binalarının çatılarını yok ediveriyor. Veyahutta gök­yüzünden geliveren bir kar bütün hayatı felce uğratıveriyor. Gökyüzün­den gelen bir yağmur, Hindistan’da, Amerika’da, bazı eyaletlerde şehri veya köyü götürüp gidiveriyor. Yani bunun karşısında insanoğlunun aciz­liğini itiraf etmekten başka da bir çıkar yolu kalmıyor. Hani depremler konusunda yapacak önleyici tedbirler mutlaka alınması gerekiyor. Din bunu emreder ama depremi durdurma işlemi ise bayağı şimdilik gücümüz dışındadır.

Yani insanoğlunun acizliğini her an kendisi görüp durduğu bu dünya­da bile bunu görmesi lazım. Ahirette “Mülk o gün tek olan ve herşeyi gü­cü altında tutan Kahhar olan Allah (c.c.)’m olacaktır” Orada kimsenin ekonomik gücü, askeri gücü hiç fayda vermeyecektir. Ancak selim bir kalp, yani şirkten, pislikten, yalandan, iftiradan, gıybetten her şeyden te­mizlenmiş bir kalp insana fayda verecektir.

Günümüzde de imansız kesim genelde müslümanların veya insanla­rın aklını bulandırmak için bu ahiret konusunun üzerinde fazla duruyor­lar, ahirete gidip gelen yok ya, onun için adamlar bu konuyu istismar edi­yorlar. “Canım gidip gelen mi var, gelipte haber veren mi var?” deyiveri­yorlar.

Hz. Ali demişki: “Hadi varsa” demiş. Yoksa benim zararım yok, seninde zararın yok. İkimizde öldük toprağa girdik. Hz. Ali bunu burda şüphe makamında söylemiyor. Ama o adamın imansızın mantığı içinde kullanıyor cümleyi. “Ya varsa” demiş, o zaman senin için bitik.

İşte bu arada insanların mantığına hitap edecek şekilde, imansızlaşma merkezleri kurulmuş onlar şunu söylüyorlar: “Doğru mu bu?” ahirete ina­nıyorsunuz. Yani doğru mu? gibi bir ifade kullanıyorlar. Kendileri bu 20. asırda fazla düşünmeyen kesimin aklına uygun inkar mantığı geliştirmiş­ler. Türkiye’de de bir dernek kuru vermişler. O kadar etkililerki televiz­yonda da milletin karşısına çıktılar böyle bir şeyin olmadığını söylediler. Bunlardan tefsir dersine katılanlardan birine sorduk “Bu kötü insanların bu dünyada yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak?” sorusuna, Hayır!., di­yorlar, onlarında yanlarına kâr kalmayacak. Ya ne olacak? deyince, yeni­den dünyaya gelirken akreb, haşerat veya yılan olarak dünyaya gelecek­ler. Peki iyi iş yapanlar, dürüst iş yapanlar; o zamanda onlar eski tabirle kral, kraliçe olarak gelecekler. Şimdi yeni tabirle onların yerine oturanlar. Demokratik usulle seçilenler olacaklar, öyle gelecekler diyorlar.

Dedim ki bakınız bu konuda küfründe kendine göre bir mantığı var ama, yanıldığınız taraflar çok, onlardan bir tanesi de (eğer senin dediğin olmuş olsaydı, yeryüzünde Hz. Adem’den sonra nüfus artmamış olacak­tı.” Bir Adem var, bir Havva var. İnanıyormusun, inanıyorum. Peki Hav­va öldü yılan olarak dünyaya geldi. Adem öldü akbaba olarak dünyaya geldi. Sonra bunlar ittifak ettiler kimseyi sokmadıklarından dolayı öldü­ler, Allah mükafatlandırdı. Kabil olarak geldi, öbürüde Habil olarak gel­di, onlarda iyi amel yaşadılar, bu seferde daha iyi olarak geldiler, yani o iki nüfus artmaması gerekir. Ruh üretim merkezi var mı? yok. Öyle ise nüfus artmaması lazım, hayvanların nüfusu da artmaması lazım, insanla­rın nüfusu da, ilk yaratıldığında ne kadardı o kadar olması lazım deyince, dedi ki: “Hocam teslim olmayayım da merkezime bir sorayım” dedi. Yi­ne bir perşembe geldiğinde dersten sonra sordum. “Yıldızlara götürüyor-larmış, bir kısmımda ordan buraya getiriyorlarmış”. Yani yıldızlarda da hayat varmış, uzaylı dostlarımız bir kısmını getiriyorlar, bir kısmımda götürüyorlarmış.

Nüfus artışı yine yokmuşta. Yani bir çoğumuz bizim gökyüzünden gelmişiz. Böylesine ipe sapa sığmaz şeyler. Ama inkar ediyorlar tabii. Çünkü evvela düşünme ve okuma melekesini yitiriyorlar. Maalesfe mem­leketimiz de topyekün okuma melekesini bir gecede alınan kararla yok ettiler. Dünya tarihinde böyle bir olay hiç bir devletin başına gelmiş de­ğildir. Yazı ihtilali, yazının değiştirilmesi, dünya tarihinde Rus’unda, İn­giliz’inde, Japon’un da, Çin’in de efendim Avrupalısında, Amerikah’sında, dünyanın bir devletinde bunun bir benzeri görülmemiş hiç, bir millete diyorsunuz ki, hepinizi yarın sabah cahil kılıyoruz. Eski kitapları da evi-

nizde bulunduracak olursanız cezalandırırız demişler. Ve adamlarda çu­vallara doldurmuş, belirli yerlere defnedivermişler.

Bu insanlar kitaptan, okumaktan soğutulunca ne verirsen ver. “Oğ­lum ölünce yılan olacaksın!!!” olacam abi. “Oğlum Ölünce akrep olacak­sın!!!” hazırım abi. Akrep gibi ruhu insanlara verivermişler bu dünyada. Onun içindir ki sokuyorlar. Komşusunu sokuyor, çeşitli vesilelerle zulm ediyor. Kendi geçiminden, ancak kendi çıkarlarından başka hiçbir şey dü­şünmüyor adam.[78]

54- Yeryüzündekilerin hepsi kendisine zulmedene ait olsaydı, on­ların hepsinifidye olarak verirdi. Azabı gördüklerinde pişmanlıkları­nı gizlerler. Aralarında adaletle hükmolunur veoniarazulmedilmez-ler.

Bu dünyada adam öldürüyorlar, sonra elindeki sermayenin bir kısmı­nı vermek suretiyle kurtuluveriyor. Zulm ediyorda, zulmünün karşısında ceza çekmiyor. Bunu her hangi bir gazeteyi bir hafta içinde okuyuverse-niz, filan şöyle şöyle yaptı kurtarttı. Savcılık makamına vardı, bir kahve içti çıktı diyorlar. Dünyada rüşvet, öyle hale geldi ki, sanki meşrulaştı. Hatta benim memurum geçinmesini bilir, devletine yük olmaz diye de­meçler verilmiştir.

Yani normalinde rüşvet alınız, bundan dolayı sorguya çekilmeyecek­siniz deniliyor. Bu dünyada da bu geçerli, nerde geçerli? Islamm hakim olmadığı yerde geçerli. Rabbim bu dünyada her şeyi yaratmış, tabiatta kendi kanunları geçerli. Yani kanımızın ceryanında, kalbimizin atışında, saçımızın beyazlaşmasında, ihtiyarlamamızda Rabbimin tabiat kanunu geçerli, burada söz hakkı kimseye verilmiyor.

Ancak bizim toplumsal faaliyetlerimiz ve, ferdi faaliyetlerimizde, imtihan gayesiyle, Rabbim bize irade etme hürriyetini vermiş. İrademizi vermiş. İyi yola gidebilirsin, kötü yola da gidebilirsin demiş. İnsanlar bu iradesinden sorumlu tutulacaklar. Onun içindir ki bu yeryüzünde islamın hakim olmadığı yerde rüşvet, zulüm işkence olur.

Hocam bizim ülkede olurda, Amerika’da olmaz, demeyin. İşte tele­vizyonda seyrediyorsunuz. Rüşvetsiz filim çevirdikleri yok, zalimlikte zirvedeler. ama ağabeyimizi bize iyi gösterdiklerinden dolayı gözümüze pek zalim görünmüyor. Adam Panamaya giriyor, onbaşı iken general

yaptığı adamı düşürüyor, arkasına vura vura Amerika’ya götürüyor. İyi yaptı diyorlar. Bizde iyi yaptı diyoruz. Türkiye’de iyi yaptı diyor. Fiilen işgal etti. Savunanları ise “orayı ıslah etmek için gitti”. Ağabeyim diyor.

Allah (c.c.) diyor ki: “O nefsine zulm eden insanlar bütün sahip ol­dukları şeyi verip o cehennemin azabından kurtulmak isterler, ama hiç faydası olmadı. Çünkü ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi orada hiçbir mal, mülk, evlad şefaatçi geçersizdir. Kafirlerin şefaatçisi çok olsa bile geçersizdir. Ancak mü’minlerin Rabbimin izin verdikleri kanalıyla şefaat edecek insanları olacaktır.

“Ve pişmanlıklarımda gizleme tarafına gideceklerdir”. Ateşli azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizleme tarafına gidecekler. “Ve onlara adaletle hükmolundu ve onlar zulme uğramayacaklardır”, diyor Allah (c.c). Yani Allah (c.c.) bana bu ateşi niye verdi, demek yok, yaptığımda, amel defterinle eline veriverecek.

Hani İsra suresinde Allah (c.c): “herkesin ellerine amel defterlerini takdim edeceğini (oku kitabını) denileceğini” haber veriyor. Adam şöyle bir bakarmış deftere; “Ya Rabbi yanlışlık var, bu benim değil başkasını bana vermişler” diyebilecek. O zaman Allah (c.c.)” Yasin suresinde ifade ettiği gibi “o zaman elleriyle ayaklarını konuşturacağını” ifade ediyor. El­lerini konuşturuyor diyor ki: “Ben şöyle şöyle yaptım” diyor. Ayaklar da “ben filan yere gittim” diyor. Hocam nasıl konuşturur Allah (c.c.) diyor. Canım insanoğlu plağın üzerine bir tane iğne koyuverince, içinde ilahimidir, türkümüdür. Ne varsa koyuverdiği gibi Allah (c.c.) parmak izleri üzerine kendine has iğnesini koyuverdimiydi o kendine has, hangi suçu işlediğinizi, kimlere karşı suç işlediğini, kimlere zulm ettiğini, kimlere rüşvet verdiğini, kimlerden rüşvet oldığını, Allah’ın dininin kitabının yok edilmesi için kimlerle böyle tokalaştığım bu el söyleyiverecek.

Onun için ellerinizin aleyhinize şahidlik yapmaması için, elinizi ko­ruyun. Hani adam bir kötülük yapsa biride şahid olarak görse adam çeker tabancayı ulan bana şahitlik yaparsan şöyle şöyle yaparım. Aleyhine şa­hitlik yapmayacaksın diyor. Sizde elinize deyin, suçu yapmadan önce ya­pın. Yani bu ellerle kimseyi dövmemeye, mü’mini dövmemeye, mü’mini sevmeye, bu eli Rabbimin dinini korumaya kullanın, yoksa müslümanlara karşı kullanmayın. Verici olsun, dağıtıcı olsun bu eliniz. Sevici olsun bu eliniz ve gözlerde kulaklarda Allah (c.c.) iradesi doğrultusunda hare­ket etsin.[79]

55- İyi bilin ki göklerde ve yerde olanlar Allah’a aittir. Yine iyi bilin ki, Allah’ın va’di hakdir. Ancak insanların çoğu bilmezler.

Şimdi ahiretin varlığını bize gösterirken dünyanın varlığını gözümü­zün önüne getiriveriyor. İyi bilin ki gökte ve yerde olanlar Allah’a aittir. Yaradanı o. Siz neyi inkar ediyorsunuz? Hani daha önce anlattığımı tah­min ediyorum. Bu bizim yakında hatta cemaatımızdan birisi, bir başkası için “hocambir adamın Allaha, peygambere, imanı var, ahirete imanı var ama Hz. Adem’in topraktan yaratıldığına imanı yok. (Olur mu öyle şey canım, mantar çıkar gibi yeryüzünden adam çıkıverir mi?) diyormuş. Onunla biz görüştük. Dedim ki “niye inanmıyorsun” yahu hocam bu canlı bu topraktan çıkmaz diyorsun. Öylemi.

Bir yaz günüydü, peki evine git bir tane domates al onu ez ve bıraki-ver. Üç gün sonra veya bir gün sonra sıcak günlerde tekrar yanına vardı­ğında, domatesin sıcaktan çürüdüğünü üzerinde yüz ikiyüz iane sinekciğin olduğunu görürsün. Nerden meydana geliyor, o çürümüş domatesten meydana geliyor.

Efendim havada bir mikropla orda birleşti o, doğru, amenna zaten Allah (c.c.)’ın toprağıyla Allah (c.c.) kendi tarafından verdiği ruh birleşti insanda da. Domatesten yüz, ikiyüz ve daha çok sineği yaratan Allandır. Etinizi bir yere koyuverseniz içinden kurtçuk çıkıyor, yaz gününde her tarafını kurt kaplar. Bir canlıdır o. Allah (c.c.)’da insanı böyle bu toprak­tan çıkarıverir.

Allah (c.c.) ahiretin doğruluğunu, gerçekliğini söylemeden önce yer ve gök Allah’a aittir diyor. Güz mevsiminde toprağa çekirdekler düşüyor. İnsanın toprağa düşüşü gibi, üzerine kardan kefenler buruyor. İnsanında kefene bürünüp yattığı gibi, sonra bahar mevsimi geliyor, toprağın bağrı­na cemre düşüyor ve toprağın bağrındakiler bu sefer yeniden yeşerip çi-çekleniveriyor. Neye göre, Düşüşüne göre çiçekleniveriyor yalnız. Elma ise elma olarak, karanfil ise karanfil olarak, lale ise lale olarak çıkıyor.

Sizde öyle olacaksınız. Ameliniz neyle kefenlenmişse onunla beraber çıkacaksınız. Yani amellerinizle beraber ya kapkara veya bembeyaz. Bembeyaz çiçekler gibi çıkaracaksınız veya sizin için söylemiyeyim, amelsiz imansızlar için söyliyeyim kapkara kömür gibi cehenneme odun olarak çıkacaklar. Allah o hale düşürmesin. O hale düşmemek için de, bu dünyada tedbirini alan, Rabbine itaat eden kullarından eylesin. Nasıl ki ahiretin olacağını bu dünyada misal olarak Allah (c.c.) vermiş. Yani eş­yanın toprağa düşüşünü, ordan dirilişi ahiretteki dirilişimizin bir misalidir bize, onları Rabbim öğretiyor.[80]

56- O diriltir ve o öldürür. Ve siz ona döndürüleceksiniz. Türkçe’de şöyle ifade ederiz. “Hayy dan geldik, huu ya gidiyoruz.” Canım haydan gelen huya gider, gerçi kötü anlamda kullanıyoruz ama, kelime olarak güzel bir kelimedir. “Hayy” Allah m (c.c.) isimlerinden bir isimdir. Hayat sıfatı onun sıfatıdır. Yani diri. Hay olan Allah (c.c.)’den geldik. Huya gidiyoruz. O, Hay olan Allah (c.c.)’den ona gidiyoruz diyo­ruz. Burada da o manayı ifade ediyor. Dirilten O’dur, öldürende O’dur, ve siz ona döndürüleceksiniz diyor Allah (c.c).

Aslında kıyametin gerekçeleri bunlar. Hani biz bu dünyada hiç yok iken, doktorların ifadesiyle; en fazla büyüten bir büyüteçle bakmış olsak, zor görebileceğimiz bir meninin beş milyonda biri olan bir küçücük can­lıdan meydana gelmişiz. Allah ona kalem gibi kaşlar vermiş, göz, el, dil, çizgiler vermiş. Hepimizin çizgisi ayrı ayrı.

Bunu yapan Rabbim ahirette insanı mı diriltmez. Dirilten O’dur, öl­dürecek olan da O’dur. İnsanlar ancak öldürmeye sebep olurlar. Yoksa, canı alan Allah (c.c.)’dür. Çünkü canı veren Allah (c.c.) dür. Ona döndürüleceğiz. Onun dışında bir yere gidecek olanda yok.

Adam ben ataistim diyor. Yani gavurun yeni Türkçesi. Ben gavurum diyor. Nereye gideceksin? adı Ali, Veli olduğu için müslüman kabristanı­na defnedecekler. Aslında müslüman devlet olsa, bu tür adamlar, ben ga­vurum diye gazetede ilan ettimi, o adamı müslüman kabristanına defn et­mez. Nereye defneder. Hristiyanlarınkine? Onlarda bizde de yer yok der­ler. Yahudilerinkine defn edelim? Onlarda olmaz alamayız derler. Ne ya­pacağız, bir yerde bir çukur bulacağız. Oraya insanlara zarar vermesin, ölüsü kokmasın, etrafa mikrop saçmasın diye oraya defn edilir.

Madem ki inanmıyorsun Rabbime, madem ki müslümanlarm inancı­na saygı göstermemişsin, müslümanlarm mahallesinde oturma, onların kazandığı ekmekten yeme. Bu imansızın ayağındaki yün, bu müslüman insanın koyunundan ve sığırından geliyor. Damarmdaki kan bu müslü­man insan m ürettiği yiyecek maddelerinden geliyor. Bu insanlara saygı duymayan bu adamın, aslında çekip gitmesi lazım. Veya kendilerine bir köy, kendilerine göre geçim vasıtaları kurması ve ona göre yaşamaları gerekirken, yününü, kanını müslümandan alıyor. Müslümanın inancına doğrudan söğüveriyor, bu şahsiyetsiz, karaktersiz, saygısız insanlar.[81]

57- Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt ve gönüllerinizdekine bir şifa ve iman edenlere yol gösteren ve rahmet gelmiştir.

Ey insanlar derken yalnız hedef olan, mü’minler değildir, insan ola­rak bu dünyaya gelen herkes bu ayetin muhatabıdır. Ey insanlar size Rab­binizden bir vaaz geldi. “Mev’iza” geldi ki, Kur’an-ı Kerimdir. Yani in­sanlara vaaz edilecek ayetler, nasihat edilecek ayetler bu Kur’an-ı Kerim­le geldi. Göniüdekilere şifa olan bu Allah’ın kitabı size geldi. Yol gösteri­ci bu kitap, mü’minlere rahmet olan bu kitap size Rabbiniz tarafından gel­di diyor.

Allah (c.c.) Yine İsra suresinde “Kur’an-ın mü’minlere şifa ve Rah­met olarak indirildiğini,” bize haber veriyor.(7sra 81) Neye şifa Kur’an-ı Kerim? Bir kere toplumsal hastalıklarımıza şifadır. Gönüllerimizi sıkan, bir kısmımızı delirten, bir kısmımız delirdiği halde delirdiğinin farkına varamıyor. Aslında birçok kimsemizin hayatı öylesine anormalleşmiş ki, herkes aynı anormalliğin içersine girdiğinden adamların ne deliliği belli olmuyor.

Bu yazar, çizer takımı yaman adamlar, televizyonda bir güldürü ha­zırlamışlar; Adam doktor, sıradan hastalan var, bunların içinden en acil olanını arıyor. Birine soruyor, “Senin neyin var?” “Efendim bacağım kı­rıldı!!” “senin ki acil değil” diyor. “Efendim kulağım patladı!!” seninki acil değil diyor. Bir tanesi “efendim bende şöyle şöyle hastalık var!!” aa sen acilsin gel bakalım diyor. Virüslük hastalığı varmış herifte, “oğlum yolda giderken bir on milyon bulsan ne yaparsın?” diyor. “Efendin en ya­kın karakola teslim eder, ordan da ilan ettiririm” diyor. Tamam bunlar alametleri bu hastalığın diyor. “Oğlum şeyle bir krediyi, rüşveti eline ge­çirecek olsan ne yaparsın?” diyor. Deikü: “almam efendim” diyor. “Oğ­lum sen hastasın, acil hastasın tedavi olman gerekir” diyor. Tedavi edi­yor. Tabi güldürü içersinde tedavi ediyor. Bu hastaya televizyon kanalıy­la, eğitim veya diğer tedavi yoluyla birşeyler verdikten sonra, soruyor. (Tabii kıyafetide değişmiş.) “Oğlum yolda giderken on milyon bulsan ne yaparsın?”!!! “kimseye çaktırmadan cebime atarım abi” diyor. Çeşitli so­rular aynı şekilde cevaplandırıyor. “Peki tedavi oldun, hadi git tedavi pa­ram öde” diyor. O da “ödeyecek göz var mı bende” diyor.

Şimdi bu adam delirdi aslında da fakat toplum topyekün aynı kanatta olduğundan o akıllı, dürüst adam, deli duruma düştü. Onun için delilerin bazı farkına varamayışımız, bizde de aynı şeylerin oluşundan kaynaklanıveriyor. Böyle tavırlar normal oluyor.

Bu tip ferdi ve toplumsal hastalıkların tedavisi için Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerimini indirdiğim bunun rahmet olduğunu, bu hastalıktan kur­tuluşun yolunu gösteren hidayet kitabı olduğunuda Allah (c.c.) bizzat kendisi gösteriyor.

Ekonomik hastalığımızdan kurtulmak, zilletten kurtulmak, filan adam “şöyle şöyle yapın, böyle böyle yapın diye telefon etti” gibi, emil almak zilletinden kurtulmak için, Kur’an-ı Kerime sarılmak gerekir. İkti­sadi konularda ekonomik özgürlüğü sağlayabilmek için Kur’an-ı Kerime sarılmak gerekir. Başkasının kitabına sarıldınızmi o kitabı yazanın emrin tutmak mecburiyetindesiniz. Kitaba sarılıyorsak Rabbimin emrini tutmal bizi zillete düşürmez. Aciz olduğu için izzete götürür. Ama başkasmır emirlerini tutacak olursak, zilletin içersinde devamını sağlar.

Kur’an-ı Kerim bedeni hastalıkların da şifasıdır. Doktorlarımıza teda vi ettirirken (Ya Rabbi şifa ver) diyerek duamızı esirgemeyiz. Am; Kur’an-ı Kerimin indiriliş gayesi daha ziyade insanın insanla olan ilişkisi ni, insanın Rabbi ile olan ilişkisini düzenlemek için indirilmiştir. Sosya hastalıklarda, ferdi hastalıklarda kalktı demektir. Çünkü birçok hastalık ya tabiatta olan münasebetimizde, hava kirliliğimizde veya çeşitli vesile lerle olan ilişkimizde vardır. Veya insanlarla çeşitli vesilelerle olan ilişki lerde mesela senedimizde, çekimizde, v.s. çeşitli münasebetlerimizd vardır. Birde Rabbimizle olan ilişkilerimizden memnun değiliz. Yaptiğ: mız işten sonra pişman oluyor, vicdan azabı çekiyoruz. O da bir hastalı! tır ayrıca.

Yani bütün bunlardan temizlencbümenin en kısa yolu; Allah (c.c.)’ kitabım açmak, okumak, okuduğu doğrultuda amel etmek ve onun hak miyetini sağlama yolunda bütün enerjisini harcamak. Böylece insanoğlu sağ olur günler görürse, bu dünyada rahat etmiş olur. Göremezse ahiret rahat edeceğiz.[82]

58- Deki: “Allah’ın lütfü ve rahmetiyle, ancak bununla mutlu ( şunlar. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”

İnsan neye sevinir. Bir baba evde otururken, öbür tarafta hanımı sa cılar içersinde kıvranırken birisi haber getiriyor, diyor ki “bir çocuğu oldu. “Hani oğlan kız el ayağı düz derler” Anadoluda, el ayağı düz sa lam bir çocuğun dünyaya geldi, “hanımında sıhhati yerinde” denildi bir insan buna sevinir.

Veya bir insan ticari hayatta bir beklentisi vardır, onun haberi gelmiş şu işin şöyle oldu denildi ondan dolayı seviniyor. Bir anne oğlunun as­kerden geliyor haberine sevinir. Herkesin kendine göre çok fazla sevindi­ği şeyler vardır.

Bunlar meşru olduğu oranda, sevinmek bizim için ayrıca teşvik edil­miş. Sevap bile bahsedilmiştir. Sevinmenizde gerekiyor, ama insanoğlu­nun en çok sevinmesi gereken şey “İslam nimetine sahip olmasındandır” diyor Allah (c.c). Allah’ın fazlına, keremine ve rahmetine sevinmemiz gerektiğini bu ayeti-i kerime ile haber veriyor.

Yani Allah’mıza harridü senalar olsun ki bizi müslüman bir aileden, müslüman bir babadan müslüman bir anneden dünyaya getirmiş, müslü­man bir çevrede büyümüşüz. Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerimi okuyabiliyoruz veya dinleyebiliyoruz. Yani okuma bilmeyenlerimizde dinle­mek bir nimettir. Bazı insanlarımız vardır ki dinleme nimetini bile elde edemezler. Gelemezler, gelseler bile rahat edemezler, dinleseler huzur bulamazlar. Bu tür insanlardan olmadığımızdan dolayı, ayrıca sevinme­miz gerekiyor.

Bu Kur’an-ı Kerimin hayata tatbiki ki, onu görmedik, yaşayanları ki­taplardan okuyoruz. Yani İslaman hakim olduğu dönemde toplumun eko­nomik sahada birbirlerine karşı nasıl yardım ettiklerini bazı kitaplarımız­da şöyle misaller var. Tabiinin büyüklerinden birisi için şöyle anlatılır. Ona bir bayram günü gelmiş, yaklaşmış çoluğuna, çocuğuna bir şey ala­cak durumda da değil. Maddi sıkıntısı vardır. Bayramlık veya bayramda alınması gereken şeyleri almamış, derken hanımda “çocuklarımız üzüle­cek, biz üzüleceğiz, işte şöyle olacak, böyle olacak” demiş. Bunun üzeri­ne arkadaşına bir mektup yazmış. Öbür mahalledeki arkadaşına çocuğunu göndermiş. O da ona bir kese para göndermiş, bir kese o zatın evine para­yı getiriyor. Ama bir öteki arkadaşı çocuğu göndermiş biraz borç para is­tiyor. Mevcut keseyi olduğu gibi çocuğa veriyor. Yani kendi ihtiyacı ol­duğu halde öbürüne veriverdi. O ilk parayı gönderen adam üçüncü arka­daşına oğlunu gönderiyor ve “git oğlum biraz para iste amcandan” diyor. O da ona gönderince para ilk sahibine geri dönmüş, o zaman anla­dı diyor. O üçü bir araya geldiler o kesenin içindekini bölüştüler diyor. Böylece bayramı mutlu olarak geçirdiler derler.

Yani böyle bir anlayışa sahip bir toplum meydana getirivermiş olsak herkesin namusu emniyette, herkesin ticari, siyasi, ev hayatı emniyetli oluverir. İşte Kur’an nimetine kavuştuğunuzdan dolayı seviniverdiniz. Şu anda seviniyoruz, Kur’an-ı okuyoruz veya okuyanı dinliyoruz. Ama manasını anlamaz ve yaşamaz isek bu şuna benzer “Bize diyorlar ağzınızda balı çiğneye­ceksin ama sakın yutmayacaksın, yutarsan kanma, canına , tenine faydası olur. Ağzından zevk alacaksın ama içine yutmayacaksın” gibi bir ifade ile bunu veriyorlar. Veya fındığın kabuğunu kırmadan yutmaya benzer bu iş. Yani son 50-60 senelik zaman içersinde Allah’ın kelamını anlayabileceği­miz arapçanın öğrenilmesinin yasaklanmasının yegane sebebi Kur’an-ı anlamasınlar diyedir. Eğer onu anlamış ve birde uygulama sahasına koy­muş olsaydık, bu dünyamızda ahiretimizde cennet oluverirdi. Allah (c.c.)’de işte bundan dolayı yani böyle bir nimete dahi sahip olduğunuz­dan dolayı sevininiz. “Bu onların topladıklarından daha hayırlıdır” diyor.

Hocam ben çalıştım çabaladım veya babamdan, kayınpederimden miras olarak kaldı. Şu kadar hanım, hamamım, ticari müessesem var di­yor. Allah (c.c.)’da diyor ki: “Bu İslam nimeti Kur’an onlara bütün topla­dıklarından daha hayırlıdır” diyor. Onların topladıklarının tamamından hayırlıdır diyor. Günlük hayatımızda bunların hayırlı olduğunu görüveri-yoruz. Adam tam kayınpederin malına gözdikmiş, böyle kaşının ortasına bakıyor. Ne zaman ölecek diye, tam kayınpeder ölmüş birde bakmış ki kayınpederin sağlığında kayınları malı üzerine geçirmiş, elleri boş kah-vermiş garibanın veya tam malı eline geçirirmiş malı hacizliymiş, karşı taraftan borç gelmiş veya gerçekten de mal tam eline geçiyor ama öbür tarafta bir başka engel önüne çikıveriyor.

Şu İstanbul şehrinde üzüntüsüz bir insan bulmak mümkün değildir. Herkesin kendine göre bir üzüntüsü var. “Ama hocam şu adam dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi”. Bir dediği iki edilmiyor. Ama onuda şöyle alıverseniz karşınıza alıp “senin ne derdin var? deseniz”. Evimde yatalak kızımı her görüşümde yüreğim ağzıma geliyor. Keşke bu sıhhatinde ol­saydı da bütün varlığım alınsaydı” deyiverebiliyor. Onun için insanoğlu­nun bu dünyanın tamamı kendine verilse hatta hadiste peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş. “Bir vadi i dolusu altını olsa, ikinci vadiyi ister” buyuruyor.[83] Yani Marmara denizi dolusu bir altını olsa, Ege denizi dolusu bir altında karşıda dursa orasıda benim olsa” diyor. Yani doyum sağlanmıyor. Bu dünyada doyum sağlanmıyor.

Öyle ise mademki ölümlüyüz. Bu dünyada gücümüz oranında bir mala sahip olmanın yegane gayesi şu olmalıdır. “Bu malla ben Rabbimin dinine daha fazla hizmet ederim”. Mevcutla hizmet edip daha fazlasını kazanıp onunla hizmet etmeye yönelik hareket edecek olursa bu insan yi­ne Kur’anm ve sünnetin doğrultusunda hizmet etmiş olur.

Hz. Ömer zamanında İran feth edilmiş. Bir imparatorluğa o gün için son verilmiş. Oradan ganimet mallan Medine’ye geldiğinde Hz. Ömer’in yanındaki sahabe şu ayet-i kerimeyi okuyormuş. “Allah’ın fazlı, rahmeti ve keremi bu bize ondandır, bundan dolayıda seviniriz”. Ayetini böyle

anlamış, sahabe seviniyor. Yani mal geldi diye seviniyor. Hz. Ömer de­miş ki: “Ayet senin anladığın gibi değil,” maldan dolayı sevinin diye de­ğil, İslam nimeti, Kur’an nimeti size verildiğinden dolayı sevinin. Çünkü ayetin devamında, “bu islam nimeti Kur’an-ı Kerim onların topladıkların­dan daha hayırlıdır”diyor.

Yani dünyanın tamamı terazinin bir kefesine konsa, Allah’ın bir kela­mı da terazinin öbür kefesine konsa, Allah’ın kelamı ağır gelir. Çünkü Al­lah baki dünya fanidir, insanda fanidir. Öyle ise fani olan şey ne kadar fazla olursa olsun. Allah’ın kelamına denk olması mümkün değildir.[84]

59- Deki: “Baksanıza Allah size rızık olarak ne indirdiyse siz on­dan bir kısmım haram, bir kısmını helal kıldınız.” Deki: “Allah size izin mi verdi? yoksa siz Allah’a iftiramı yapıyorsunuz?”

“Deki onlara, ne diyorsunuz? Allah’ın indirmiş olduğu rızıklar konu­sunda ne diyorsunuz?” Tabi rızıktan kasıt daha önceki bölümlerde ifade ettiğim gibi rızık, yediğimize nzık içtiğimize rızık, aldığımız havaya, ka­zandığımız ilme rızık, kazandığımız paraya rızık, sahip olduğumuz sihha-te rızık diyoruz.

Yani Allah’ın (c.c.) bize verdiği herşey rızıktır. Bedenin bütün azaları Allah’ın (c.c.) bize vermiş olduğu rızıktır. Deki ne diyorsunuz? Allah’ın size rızık olarak indirmiş olduğu şeyler hakkında “siz onlardan bir kısmı­nı haram bir kısmımda helal kıldınız” onlara deki: “Allah’ını size izin ver­di, bunun haram veya helal olduğunu belirleme hakkını size Allah’mı ver­di de onlara”

Kur’an nazil olduğunda Mekkeli müşrikler bir kısım eşyanın haram, bir kısım eşyanın helal olduğunu söylüyorlardı. Yani bu helal haramı şöyle anlayalım. Bir kısım eşyanın kullanılmasını devlet olarak yasaklı­yorlar. Bir kısmının kullanılmasını devlet olarak müsaade ediyorlardı.

Bugünde aynı şekil devam ediyor. Hani uluslar arası devletlerin ken­di iç kanunlarında veya uluslar arası kanunda da kabul ettirilen bazı pren­sipler vardır. Şunun kullanılması, alınması ve satılması yasaktır. Şunun alınması, satılması yasak değildir. Gibicesine kanunla çıkıyor. Allah (c.c.) diyor ki bu tür kanun koyanlara, yani bir şeyin haram veya helal (Türkçesi yasak veya serbest) edildiğini yasak olmadığını belirleme hak­kını Allah size verdi mi? diyor.

Yani aksi şöyle olur. Bir şeyin yasak veya yasak olmadığını belirle­me hakkını Allah ve Rasulü belirler. Rasulü belirler diyoruz. Çünkü Al­lah (c.c.) ona o müsadeyi verdiğinden dolayı. Kur’an-ı Keriminde Allah (c.c): “Allah’ın ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayanlarla harp ediniz” diyor. Böylelikle peygamber efendimizinde haram ve helal koy­ma hakkının Allah tarafından verildiğini görüyoruz.

Ama bu ayet-i kerimeyle onun dışındakilere verilmediğini, Allah (c.c.) beyan ediyor. “Bu konuda Allah’mı size izin verdi?” Yoksa Allah’a iftira mi ediyorsunuz? Yani bizde haram koyma hakkı, yasak koyma hak­kına sahibiz, bizde helal koyma yani birşeyin yasaklığım kaldırma hakkı­na sahibiz diyenler. Allah’a iftira eden insanlar olarak nitelendirilmiş olu­yor bu ayet-i kerime ile.

İnsan ve zaman genelde değişmiyorda kullandığı eşya değişiyor. Teknolojisi değişiyor. Hani Mekke döneminin vasıtası deve ve attı, katır­dı merkepti, bugünün insanlarının vasıtası uçaktır, gemidir, veya araba­dır, taksidir. Ama insan insandır. O günün insanı da biz Allah’ın kanunu­na göre hareket etmeyiz. Kur’ana göre hareket etmeyiz, kendimiz kuralla­rı koyarız diyenler vardı. Günümüzde de, aynı şekilde, aynen Mekke müşriğinin söylediğim söyleyenler var. Kur’an geçersizdir. Biz kendi ara­mızda bir araya geliriz. Kendi kurallarımızı kendimiz koyarız diyorlar ve Rabbimin yasakladığının yasak olmadığını ilan ediyorlar.

Türkiyede de bu vardır. Mesela: içki yasağı. Allah (c.c.) Maide sure­sinde kesinlikle “ki tefsirini yaptık geçtik” içki yasaklandığı halde mem­leketimizde içki teşvik edilir. Bilakis içmeyen insan terfii edemez hale gelmiştir. Hele hele belli bir makamdan sonra yükselebilmenin yolu an­cak içmekten geçiyor. İçirmekten geçiyor.

Yani içmeyen insanlar anormal kabul edilmiştir. Halk olarak değilde; belirli yerin yukarısında, bulutların üstüne çıktıktan sonra daha yüksekle­re çıkmak isteyen bir insan orada içmek mecburiyetinde kalıyor. Kumaı yasak değildir. Bazı yerler gösterilmiş şuralarda oynanacaktır diye ama bunu teşvik bile ediveriyor. Allah her ne kadar bunu yas aklamış şada ber müsade ediyorum demektir.

Allah (c.c): “bütün kadınlar muhteremdir. Bütün erkekler mükerrem-dir. Kerem sahibidir”. Ama insanların bu kerametini kaldırıp insanlanı namuslarını beş para edip fuhşa teşvik ediliyor. Belirli yerlerde, belirl makamlar ve belirli kanunlarda onları korumak üzere orada beklerler Devletin gücü vardır. Hani genelevinin en yakınında karakol vardır. Tür kiye genelinde genelevleri korumak üzere.oraya en yakın yerde karakol lar vardır. Onları korurlar ne olur ne olmaz diye.Yani bunlar rejimimizin alt yapısıdır. Onun için korunması gereki dercesine. Yani haram olan herşeyi helal, helal olan bazı şeyleride haram haline bilinçli olarak getiriliveriyor.

Allah (c.c.) da diyor ki: “Siz bunları haram ve helal olarak nasıl belir­lersiniz. Allah’mı size izin verdi? Yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsu­nuz?[85]

60- Allah’a iftira edenler kıyamet gününü ne zannediyorlar? Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Ancak onların çoğu şükretmezler.

İşte öbür dünyada karşılaşmak istemezmiyiz. Bunun hesabını yapa­cak olursak biraz kendimizi kötülüklerden alıkoyabiliriz. Yani kötülükle­re karşı kendimizi fren vazifesi görebilir. Bu dünyada dost olduğumuz in­sanla öbür dünyada da dost olmayı istermiyiz.

Yani öbür dünyada da bununla beraber bir yerde bulunalım. Bu nere­ye giderse bende oraya gideyim diyebileceğimiz. İnsanlarla dost olmaya gayret edecek olursak dünyamızıda, ahiretimizi de biraz düzeltme yolun­da adım atmış oluruz. Allah (c.c), bizim her adımımızın her işimizin her düşüncemizin ne olduğunu bildiğini şöyle ifade ediyor.[86]

61- Sen herhangi bir işde bulunsan onun hakkında Kur’andan bir şey okusan ve siz hangi işi yaparsanız, siz o işe daldığınızda biz si­zin üzerinizde şahidiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığında birşey Rab-binden kaçmaz. Ondan daha küçük ve ondan daha büyük olan her-şey apaçık bir kitapda (yazılı) dır.

ihsanı tarif ederken, “Allah’ı görür gibi ibadet yapmandır. Her ne ka­dar sen Allah’ı görmüyorsan da Allah (c.c.) seni görmektedir” diyor pey­gamber efendimiz (s.a.v.)[87] Söyleyeceğimiz her sözün kayda geçileceğini hesap ederseniz ağzımızdan kötü sözün çıkması zorlaşır. Vuracağınızda veya döveceğinizde veya sevece­ğinizde bu yapacağınız işin kayda geçtiğini hesap ederseniz işiniz biraz daha kolaylaşır. Herhalükarda Allah (c.c.)’ün bize şahid olduğunu, haya­tımızı murakabesi altında tuttuğunu hatırlayacak olursak, Allah (c.c.)’a karşıda, insanlara karşıda, meleklere karşıda, cinlere karşıda kötü bir iş yapmaktan sakınmış oluruz.

Araplar atom bombasını “Zerre” kelimesi ile ifade etmiştir. Bizim Türkçemizde de Zerre miktarı diyoruz, buna zerre kadar şu işten haberim yok. Zerre kadar bu işi yapmadım filan. Zerre kadar ondan almadım gibi. Yani zerreyi biz arapçadan almışız, mevcut bilgimizin, bildiklerimizin en küçük parçasına Zerre diyoruz.

Allah (c.c.) bu kelimeyle diyor ki: “Yeryüzünde ve gökyüzünde zerre kadar birşey dahi Allah’a gizli kalmaz. Hatta ondan daha küçüğü diyor. Atomdan daha küçüğü de, atomdan daha büyüğüde Allah (c.c.)’m Kitabı Mübininde yazılmıştır diyor bu ayet-i kerimede.

Kitabı Mübinden kasıt bir kısım alimlerimiz levhi mahfuz diyorlar. Bir kısım alimlerimizde şu okumakta olduğumuz kitapdır demişler. Yine bu ayetlerde “Kitabün mübiyn” lafzı vardır. Kasıt apaçık kitap manasına geliyor. Herşeyi açıklayan kitap manasınada geliyor. Bir açıklığını ifade ediyor. “Mübiyn” kelimesi birde açıklayıcılığım ifade ediyor diyor. Yani herşeyi açıklayan şu kitabın içindedir. Zerreden küçüğüde, zerreden bü­yüğüde bu kitapda vardır diyor Allah (c.c). Peki hocam ama peygamber (s.a.v.) 1400 sene evvel uçağın yani tayyarenin nasıl yapılacağını niye söyleyivermedi, acaba Kur’andan okusaydida söyleyiverseydi?

Muhterem okuyucu! Teknoloji insanların kültürü ve sahip olduğu imkanlarıyla beraber gelişir. Benzin olmazsa; kavuçuğu, plastiği bula­mazsın. Yani hepsi birbirini tamamlayarak gelir. Peygamber efendimiz (s.a.v.) uçaktan bahsetseydi; bunlar olacak, demirden yapılacak, sizi ve develerinizide içine koyacaksınız, onlarla havada uçup gideceksiniz de­miş olsaydı. O zaman efendimiz (s.a.v.) hakkında şüpheler daha fazla ar­tacaktı.

Hani insanlar birşeye hazır değilken o konuda birşeyin söylenmeside doğru değil, onun için. Mesela günümüzün teknolojisi bize bazı şeyleri şimdilik söylemiyor veya söyleyemiyor. Ama 50 sene sonrasının insanla­rı çocuklarımızın veya torunlarımızın sahip olduğu imkanlarla çok daha gelişme gösterebilir.

Nasıl ki deve ile hacca gitmeye, yaa gidilirmiydi? diyoruz ya.. Şimdi 3 saatte gidiyoruz. Ne kadar kolaylık değil mi? Ama yıllar sonra torunla-rımızbunabile nasıl bu meşakkate dayanmışlar diye şaşıracaklardır.

Kur’an-ı Kerimde Hz. Süleyman (a.s.) ile ilgili bir olay var. Peygam­ber efendimiz (s.a.v.) Süleyman (a.s.) ile ilgili bu olayı anlatıyor; Nemi suresinde ki, arada üçbin km.lik mesafeden bir kadının koltuğu ile bera­ber bir gözaçık kapayıncaya kadar getirildiğini haber veriyor. Kur’an bu­nu haber veriyor. Bir göz açıp kapayıncaya kadar,Yemen’den, Filistin’e Hz. Süleyman’ın huzuruna kadının oturmakta olduğu koltuğunun getiril­diğinden haber veriyor Rabbim. Bu Süleyman (a.s.)’m mucizesini onun yanındaki zatın kerameti olarak bildiriliyor. Türkiye’de yaşayan imansız­lardan biri bu konuyu ele almış, efendim Kur’an-i Kerimde müslümanlar böyle garib şeylere inanıyorlar diye.Muhterem okuyucu! Akif in tabiriyle: .

“Şarka bakmaz, garbı bilmez, Görgüden yok vayesi, Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi.”

Yani doğunun ilminide bilmez, batı ilminide bilmez. Görgüden hiç nasibi yok, ama sahib olduğu şey bir utanmaz, kızarmaz yüz diyor. Bütün sermayesi utanmayan ve kızırmayan bir yüzü olan insanlar bunlar. Doğu-yuda bilmiyorlar, batıyıda bilmiyorlar ve bunları konuşuveriyorlar. Bir­gün bu gerçekleşecek olursa o zaman onunda ömrü yetmeyecek tabii. Onun yolundan giden başka bir imansız tabii başka yönden Kur’an-ı Ke­rime girmeye çalışacak.

Ama efendimiz (s.a.v.)’a nazil olan ayetler devamlı insanların ufkunu açmış. Hani Yusuf suresinde Yakub (a.s.)’ın oğlu Yusuf un kokusunu (520 km.lik mesafeden şimdiki hesaba göre) aldığını açıklıkla Kur’an-ı Kerim ifade ediveriyor. Anında alıverdi diyor Kur’an-ı Kerim. Eğer saatte 100 km. hızla esen bir rüzgarla gelmiş olsa 5 saatte gelmesi lazım. Kur’an-ı Kerim kokuyu alıverdi diyor. Yani bir ışık hızında veya ceryan hızında bu kokunun almıverdiğini ifade ediyor.

Bu peygamberin bir mucizesidir. Mucizeye erişilemez ama aynısı birgün yapılacak olursa mucizeninde değeri düşmez. Çünkü peygamber­ler bu işi vasıtasız yaparlar, ama birgün gelirde televizyonunuza bastığı­nızda, televizyonunuzda gördüğünüz bahçenin çiçeklerinin renklerini gördüğünüzde kokusunuda görecek olursanız şaşmayın.

Peki bunu yaparlarsa Peygamberin mucizesinin değeri düşer mi? Düşmez, peygamberler vasıtasız yapıyor. Bugün insanımız mademki uf­ku açılmıştır. Yakup (a.s.) oğlunun kokusunu almıştır. Batı bunu bilir. Yani teknik sahada araştırma yapanlar müslümanlann kitabında Yakup peygamberin Yusuf’un kokusunu 520 km. lik mesafeden aldığını yazıyor. Bu bir ilim adamının o doğrultuda çalışmasına sebep olur. Peygamberine inanmıyor ama binlerce milyonlarca insanın peygamberinin kitabında böyle birşey varsa hele bir araştıralım. Bu yolda, bu doğrultuda çalışalım

deyiveriyor.

Neticede birgün bu alamazsa,, bunun yolundan giden bir başkası o da alamazsa onun yolundan giden bir başkası birgün alır. Ama bu imansızın cltennemde yazdığ. kahr yanma. Yanı dinime sataşan bu insanın yaptıg. kalır yanına, başka birşey degü.[88]

62- İyi bilinki Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar üzülmez­lerde. Zamanın velilerinden birine; “Efendim bizim orda bir evliya havada uçarken gördük”. “Vay canına, o öyleyse adam olmaktan bıkmışta sinek olmaya özenmiş” demiş. “Sinekte uçuyor yavrum. Eğer uçma ile velilik olsaydı, sinek evliya olurdu” diyor. Allah’ın bir veli kulu diyor bunu. “Ama efendim denizde yürürken de gördük biz onu.” Saman çöpüde de­nizin üzerinde yürüyor.

O zaman saman çöpü evliya olması lazım. Peki efendim sizce evliya kimdir? demişler. “Adam gibi yeryüzünde yürüyen, Allah’ın kitabına, Rasülünün sünnetine sımsıkı sarılan adam evliyadır” diyor.

Allah mü’minlerin dostudur diyor. Peki mü’minlerde Allah’ın dostu olduğuna göre Allah’a ve kitabına onun Rasuîüne ve onun sünnetine sım­sıkı sarılan adamlar evliyadır! der.

îstanbulda ve anadolunun bazı yerlerinde pejmürde gezen, elbisesini iki sene geçtiği halde yıkamayan, yüzüne su almayan, milletten dilenecek kadar da aklı olmayan bazılarına; “Hocam bu deli depildek geziyor ama, bu boş değil diyorlar.

Muhterem okuyucu! Bunların evliyalıkla hiç uzaktan yakından ilgisi yoktur. Allah’ın veli kulları bu toplumun elbisesi bakımından en temiz gi­yinenidir. En temizi yani en kaliteli kumaş demiyorum. En temiz giyineni . Allah’ın veli kuludur, (mü’minlerden tabi) yani Kur’ana ve sünnete sımsı­kı sarılmış ve elbiseside pırıl pırıl adam. Yoksa pis gezmez. O pejmürde­ler delidirler, veya meczubdurlar, onlara bakmak bizim görevimizdir ve onlar bize emanettirler.

Onlar bizim işaret taşlanmızdırlar. Aklımızın değerini her an bize ha­tırlatan insanlardır. Onun için para verin yani size hatırlattığı için, Akıl nimetini size hatırlatıverdiğinden dolayı. O insanlara yardım etmek, ha­mama götürüp banyo yaptın vermek, elbisesini yıkayıvermek, onlara iyi­likte bulunmak ev temin etmek bizim görevlerimiz arasında. Ona hizmet eden adam Kur’ana ve sünnete sarılarak onlara yardım eden adamlar veli olur. Ama pis dolaşan insanlar onlar veli olmazlar meczubdur.

Meczub olan insanda yaptığından dolayı sorumlu değildir. Hani deli yaptığından sorumlu değildir, oda aynı. Yani Allah’ın velileri, Allah’ın yeryüzünde kitabı kerimine sımsıkı sarılan sünnetini yiğitçe koruyan adamlardır. Fakat insanımızın anlayışı yanlış. Efendim işte harb esnasın­da toprakta yatan veliler Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi gibi zatlar kalkarlarmış kabirlerinden harp meydanına giderlermiş. Kore’de askerle­rimiz görmüş onlardan bir ikisini diyor. Mevlana’yı görmüş, Yunus Em-re’yi görmüş, Hacı Bektaşi Veli’yi görmüş veya sizin köydeki veliyi gör­müş, tam böyle sıkış mışlar, Çin askerleri sarmış. Bizimkilere Allah’ın velisi gelmiş, yardım etmiş. Bir arkadaş “Yahu biz Amerika’nın namına harb ettik. Bunlar Amerika’ya yardım ediyorlarda, Afganistan’da niye gö­rünmezler” diyor. Filistin’deki çocuklara niye yardım edivermezler. Bu bizim insanımızın kendi uydurduğudur.

Veliler sağ iken Allah’ın kitabına, Rasulünün sünnetine bir söz söyle­nirse, müdahale olursa, kılıç çekilirse, Kur’an ve sünnet yok edilmeye ça­lışılırsa ki yok edilmiş, yerine getirmek için meydan yerine yürüyen, o doğrultuda hareket eden insana Allah’ın veli kulları diyoruz. Yoksa mis­kin, miskin dolaşanlara Allah’ın veli kulu demeyeceğiz.[89]

63- Onlar iman ettiler ve korundular. “O Allah’ın veli kullan iman ederler, Allah’tan sakınırlar. “Takvayı” daha önce izah etmiştik. Bakara suresinin başında birinci ayetin tefsirinde açıklamıştık. Dikenli arazide ayakkabısı olmayan bir adamın dikene bas­mamak için dikkatle yürümesi varya, işte bu yeryüzünde de gözüm hara­ma değmesin, elim harama dokunmasın, ayağım haram yollarda yürüme­sin diye dikkatli, helal mıntıkaları arayarak yürümeye, takva diyoruz. Bu takvayı yerine getirene de Allah (c.c.) izahına göre veli insan diyoruz. Al­lah (c.c.) hepimizi, imanımız ve takvamız neticesinde veli kullarından ey­lesin. Amin.[90]

64- Dünya hayatında da, ahirette de onlara müjde vardır, Al­lah’ın kelimeleri değişmez. İşte büyük kurtuluş budur.

Muhterem okuyucu! Yunus suresinin 62 ve 63. ayet-i kerimelerinde Allah (c.c.) Allah’ın veli kullarının hiçbirşeyden korkmadıklarını ve hiç-birşeyede üzülmediklerini, onların yalnız Allah’a iman edip ona güven­diklerini ve ondan sakındıklarım Allah’ın dışında hiçbir kimseden kork­madıklarını haber veriyor.

Veli kullarının vasıflan bunlar. Korkmazlar, üzülmezler. Hani dün­yada kaybettikleri milyarlık sermayesi olsa, iflas etse üzülmez veya kar­şısına din düşmanlarından kim ne kadar silahı ile, askeriyle karşısına ge­çerse geçsin. Ondanda endişe etmez. Çünkü en sonunda insana gelebile­cek olan zarar, ölümdür!!. Ölümde müslüman için şehitliktir.

Hani bir alimimizinde dediği gibi; “hapse atın” dediklerinde “Elham­dülillah, herhalde hapishanede biraz dinlenip biraz Allah’a nafile ibadet­lerle meşgul olacağım” diye sevinivermiş. “Sürgüne gönderin” dedikle­rinde ise “fakirlikten şehir dışına çıkamamıştım, böylece başka bir şehiri-de görmek nasib olacak deyivermiş”. “Vurun boynunu” denildiğinde de, “bir mü’minin nihai hedefi şehid olmaktır. Herhalde buda gerçekleşecek” diye sevinmesi neticesinde o zatı serbest bırakıverdikleri gibi.

Kişinin malından, canından, endişe etmesi olmazsa, hepsini Allah’a teslim etmişse bu insan korkmaz. Onun içindirki, Allah’ın veli kulları korkmazlar vede üzülmezler, onlar Allah’a iman ederler ve Allah’tan sa­kınırlar diye tarif ediverdi Rabbim bize.

Devamında “Bu dünya hayatında onlar için müjde, dünya hayatı on­lar için iyi geçecektir. Ahiretleri zaten iyi olacaktır” diyor Rabbim. Ahi­rette yine onlar için müjdeler vardır. Dünyada da müjdeler vardır. Ahiret­te de müjdeler vardır diyor.

Allah (c.c.) Fussilet suresinin 30. ayet-i kerimesinde. “Bizim Rabbi-miz Allah’tır diyen, sonrada O Allah’ın gösterdiği Kur’an yolunda dos­doğru giden kişiler melekler onların yanına iner ve korkmamaları, üzül-memeleri için, veya korkmayınız, üzülmeyiniz derler.” Müjdeler olsun si­ze vaad olunan cennet, diye melekler onları müjdelerler. Çeşitli ayet-i ke­rimelerde ve Enfal suresinde Allah (c.c.) müslümanlann sıkıntılı anların­da melekler indirdiğini haber veriyor. Mesela Bedir harbini anlatırken Allah (c.c.) onlara “bir kuvvet olsun, sekine olsun, yüreklerini sağlam tut­maları, ayaklarını yerde sabit tutmaları için melekler gönderdiğini” Allah (c.c.) haber veriyor.

Melekler mü’minlere yardım ederler ama nasıl yardım ederler. Şekli hakkında bilgimiz yok, ama mü’minleri yüreklendirmek ayaklarını sabit tutmak, yani geriye kaçmalarını önlemek üzere meleklerin onlara yardım

ettiğini kesinlikle ayet-i kerimeler bize haber veriyor.

Fakat ölmüş velilerin yardım ettiği konusunda ayet veya hadisi şerif yoktur. Menkîbelerde vardır. Hani Evliya menkıbeleri anlatan kitablar vardır. Yoksa ayet-i kerimede veya hadisi şeriflerde böyle bir şeyden bahsetmemektedir Allah (c.c). Bu Veli kullara veli kullar deyince geçen­de söylediğimiz gibi Yani havada uçan, denizden geçen insanlar kasd edilmiyor. Kur’an ve sünnete göre hayatını düzenleyen kişilere Allah’ın veli kullan deniliyor. Allah’a iman eden ve ona nasıl ibadet yapılması ge­rekiyorsa öylesine ibadetinde tabi olan Allah’ın veli kullarıdır. Onlar korkmazlar. Yani “Efendim Amerika şöyle olmuş, Rusya böyle olmuş. Şöyle silahlarıyla gelirmiş, bu kadar uçakları varmış şöyle yapmış” diye duyduğunda yüreğinde korku hissetmez.

Allah’ın dediği olur. Müslüman üzerine düşen görevi yapmalıdır. Bu­nu yaptıktan sonra sorumluluktan kurtuluyor. Öyleyse, Allah (c.c.) huzu­runda sorumluluktan kurtulmaktan daha büyük birşey olmayacağından kişi endişe etmez. Üzülmezlerde, çünkü üzerlerine düşenleri yaparlar on­lar. Onun için üzülmezlerde böyle insanlara dünyada da müjdeler vardır. Ahirette de müjdeler vardır diyor Allah (c.c.) Enbiya suresi 103. ayet-i kerimesinde. “O büyük korku, büyük sarsıntı onları üzmez, melekler on­ları karşılarlarda. İşte vaad olunan budur derler.” Bugündür derler, yani cenneti onlara müjdelerler melekler.

Hadid suresi 12. ayetinde de “O günde sen mü’minleri görürsün, ahi­rette mü’min kadmlarıda mü’min erkekleride görürsün. Onların önlerin­den, ve yanlarından nur görürsün. Yani bir aydınlığın nurun olduğunu görürsün, o günde cennet onlara müjdelenir. Cennetle onlar müjdelenir” diyor Allah (c.c).

Allah’ın kelimelerini değiştirmek yok veya değiştiremezsiniz. Bu dünyada Allah’ın kelimelerini değiştiremediler, değiştirmeye güçleride yetmeyecektir bu dünyada. Hz. Peygamber efendimize Kur’an nazil oldu­ğundan bugüne kadar çeşitli insanlar ve devletler ilim adamları veya va­kıflar çeşitli kuruluşlar Kur’an-ın ayetlerini değiştirme konusunda birçok gayretlere giriştiler, gayret içinde bulundular, ama böyle birşeyi başara­madılar.[91]

65- Onların sözü seni üzmesin. İzzetin tamamı Allah’a aittir. O işitendir, bilendir. Peygamber efendimize (s.a.v.)’a bu emir, onun şahsında bize emirdir. O kafirlerin söyledikleri sözler seni üzmesin diyor Allah (c.c). Ne diyor­lardı çeşitli şeyler söylüyorlardı efendimiz (s.a.v.) için.

“Dürüst adamdı, doğru adamdı ama şimdi yalan söylüyor. Eskiden çok güvenilen aklı başında oturaklı bir adamdı ama ne oldu ise oldu, de­lirdi diyorlar. Eskiden böyle batıl işlerle uğraşmazdı, ama şimdi sihirle meşgul olmaya başladı” diyorlar. Böylelikle peygamber efendimiz (s.a.v.)’m hareketini, küçültmeye, basitleştirmeye gayret ediyorlar.

Günümüzde de aynı değil mi? Biraz İslami hizmetlerde ileri giden insanları evvela savcılığa sonra hapishaneye oradan da bakırköye sevk ediyorlar. Bakırköye sevk ederken şu hedef gözetiliyor, aslında adam deli değil ama ordaki doktorlarla işbirliği yapılarak, bu arkadaşda biraz delilik var dediniz mi ondan sonra ne derse desin o.

“Yahu yazık be iyi çocuktu ama demekki biraz kaçıklık varmış. Biraz kaçıklık var dedirttikten sonra o adamın söylediği sözün etkisinin olma­yacağını hesab ediyorlar. Mekke müşriğide aynı şeyi düşünüyordu ama, kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşüyor.

Mekke’nin müşriklerinden bir tanesi Necid taraflarına gitmiş, o taraf-daDımat diye ünlü bir doktor varmış. Ona misafir olmuş. Doktor sormuş, “Mekke’de neler olup bitiyor” demiş. Demiş ki: “Muhammed’i (s.a.v.) ta­nırsın”. “Tammazmıyım, tanıyorum. Çok yiğit bir insan güvenilen bir in­san”. Tabii ki peygamber olmadan önceki halini tanıyor. Sözüne güveni­len, yiğit, temkinli bir adam.

Demiş ki: “Delirdi, çok seviyorduk ama cinlilere karıştı abuk subuk laflar ediyor” Hemen doktor Dımat devesine bindi ve Mekke’nin yolunu tuttu. Niye çok sevdiği güvendiği bu yiğit adam hastalanmış tedavi ede­yim diye geldi. İlaçlarını aldı geldi. Peygamber efendimiz (a.s.v.)’la gö­rüştü.

Ama doktor Dınat kendisi tedavi oldu. Kafir olarak kapıdan içeri gir­di, müslüman olarak geriye döndü gitti. Ve kendi kabilesininde müslü-man olmasına sebep oldu. Şimdi bu adamın ve bu kabilenin müslüman olmasına sebep olan o kafir. Yani peygamber efendimizi deli diye ilan eden kafir o kabilenin müslüman olmasına da ayrıca sebep oluveriyor.

Onun için Allah (c.c) “Onların sözleri seni üzmesin, sakın üzmesin” diyor.” Aslında bize söylenen sözler bizim onurumuzu kırıcı gibidir. Gö­revimizi engelleyici gibidir ama Allah (c.c.) buyuruyor. “Bazı hoşunuza gitmeyen şeyler vardır ki sizin için hayırlıdır. Bazen hoşunuza giden şey­lerde vardır ki o da sizin için serdir diyor.”

Mesela bu, İstanbulda ve bazı büyük şehirlerde dinimi yok etmek üzere kurulmuş dernekler vardır. Sırf gayeleri, İslam dininin dünya çapıtıdaki harekelini durdurmak üzere kurulmuş kökü dışarda dernekler. Türkiye’de de kurulmasına müsaade edilmiştir.

İşte bu demeklerden biri, o şehrin saygıdeğer müftüsünüde davet edi­yorlar. “Efendim birde bize konuşurmusun” diyorlar. Peki niye sizin der­neğinizde konuşayım ki? Ben zaten konuşuyorum demesi gerekir. Ben camüde konuşuyorum buyurun gelin. Bu insanlarla beraber yanyana du­run, omuz omuza verin orda dinleyin.

Şimdi o hoca efendinin oraya gitmek istiyor ve kendisini şöyle kan­dırıyor. “Bu imansızlarada dini anlatacağım” diyor. Ama öbür tarafta di­yor ki: “bu hoca efendi buraya gelmekle bu şehirde etkisini yitirecek” di­yor. Onların hesabı bizim hesabımızdan güçlü geliyor.

Onun için Mescidi Dırar’ı yapan adamlar, mescid yapmışlar dinimi yok etmek için dernek kurar gibi. O zamankiler biraz daha akıllı imiş. Mescid kurmuşlar peygamber efendimizi davet etmişler. Ama peygamber efendimiz katılmamış mescidlerine, “hele ben bir sefere hazırlanayım, se­fer dönüşü görüşelim” demiş. Sefer dönüşünde de iki üç sahabeye; “gidin o mescidi yıkıp gelin” demiş, ve Allah (c.c.) “oranın zararlı mescid” ol­duğunu Kur’an-ı Kerimi ile haber vermiştir. “Onların söylediklerine üzül­me. İzzet, güç, kuvvet, galibiyet Allah’a aittir”. Tamamı Allah’a aittir.

Yani sen Allah’a güveniyorsun. O sana yürü diyor, sen yolu üzerinde yürürken yolun sağından ve solundan sana laf atıyorlar. Şimdi çağımızda bir alim (Allah rahmet eylesin) Bediuzzaman Said Nursi öyle derdi. “Duydum ki evim yanıyor. Ben evime nasıl koşarsam çoluğumu çocuğu­mu kurtarmak için; bu vatan üzerinde, milletin dini, imanı yanıyor ona koşuyorum. Ben bu koşmam esnasında yolumun sağından ve solundan bana laf atanlar var. Hiç kulağıma gitmez” diyor.

Bu ayet-i kerimeyi açıklar durumdadır. “Onların sözü seni üzmesin, yoluna devam.” Gücün otoritenin tamamı Allah’a aittir. Yücelik Allah’a aittir. Senin aleyhinde konuşulanları işitiyor, ve ne söyleyeceklerini dahi Allah biliyor, sana yürü diyen O, öyle ise yolda küfreden adama sataşma­nın anlamı yoktur.

Islami hizmetleri yaparken, gerek müslüman kesiminden gerekse ga­vurlar, bugünlerde müslümanı müslümana vurdurmaya çalışıyorlar. Müs-lümanın aleyhinde, müslüman konuşuyor. Yolda yürüyorsunuz İslami hizmetinizde nerede hizmet ederseniz edin bir yerde hizmet edin. Mutlak surette gidiyorsunuz hizmet ederken yolun kenarından bir imansız veya kandırılmış bir müslüman kardeşiniz size sövüyor. Baktınız ki gücünüz yetiyor, dövmeye kalkmayın. Eğer dövmeye kalırsanız, geç kalırsınız eviniz yanar, koşun ve çocuklarınızı kurtarın. Aynı şekilde o adamlarla vakit kaybetmeyin yürüyün bu memlekette din, iman Kur’ari yok edilme faaliyetleri var. Onları kurtarmak için yolu­muza devam edeceğiz. Aleyhinizde söylenen sözlere laf yetiştirmeye ça­lışmayacağız. Peygamber (s.a.v.) aleyhinde hergün dedikodu ediyorlar. Hergün yeni planlar uyduruyorlar, peygamberimiz onların söylediklerine cevapla vakit geçirmiş olsaydı, tebliğe sıra bulamazdı. İslami tanıtmaya fırsat bulamazdı. Çünkü onların sayısı daha fazla, peygamber efendimiz tek başına, sonra iki kişi, sonra üç kişi, söz yetişmez imansızlara. Efendi­miz sadece kendi mesajım yayıyor.

Onun için imansızların gazete yoluyla, basın yoluyla, surda burda. Eğer cevap vermekle vakit geçirseydik, her hafta cevap vermem gerekirdi ve Kur’an-ı da tanıyamazdık. Kur’an bize ne diyor? Onu öğrenemezdik. Yolda doğruca yürüyeceğiz, etrafımızdaki sataşmalara cevap bile verme­yeceğiz. Kendi mesajımızı sunacağız. Eğer devamlı kendi mesajınızı su­narsanız karşı taraf sizin çizginizde yürüme ihtiyacı hissedecektir.[92]

66- İyi bilin ki, göklerde ve yerde olanlar Allah’a aittir. AI-lah’dan başkasına tapanlar o Allah’a ortak koştuklarına uymuyor­lar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar ancak yalan söylerler.

İnsanlardan korkma, insanların senin hakkındaki dedikodularından da korkma, cinlilerden de korkma, cinlilerin dedikodusundan da korkma. Çünkü yerdekilerinde sahibi Allah, göktekilerin de sahibi Allah, yeri gö­ğü yaratan Allah, O Allah sana yürü diyor. Öyle ise insanlardan endişe etme, onlardan korkma.

Hocam korkma diyorsun ama adam almış hançerini, almış silahlarını, atom bombasını, efendim uçaklarım getirmiş haremi şerife dayamış. Şu anda elin oğlu Kuveyt’i işgal etti diye ayıplanıyor öbürüsü haremi şerifi işgal ediyor, Haremi şerifi, kıble olarak döndüğümüz yeri işgal ediyor. Buna ne yapalım hocam.

Muhterem okuyucu! Tarih çok şey göstermiştir. Dünyanın en güçlü ordularından Roma ordusu, Hz. İsa (a.s.)’a inanmış birkaç müslüman ha­varinin elinde müslüman olmuştur. Bu biliniyor, tarih biliyor. Yani en gaddar roma ordusu bir kaç tane Hz. İsa (a.s.)’a inanmış havarinin elinde müslüman olmuştur. Ondan sonrada hristiyanlığa hizmet etmiştir. Adil dönemleride olmuştur. Zalim iken adil oluvermişlerdir.

Dünyanın en güçlü ordusu, Cengizin ordusu İslam alemini baştan başa yıkmış ama bir nesil sonra İslam aleminde Cengizin torunlarından müslüman olmayan kalmamış. Batının endişesi bu. Afganistan’a girdi, or­dusunun bir kısmı müslüman oldu döndü. Başına bela oldu şimdi. Rusya Afganistan’a girdi, yıkıldı.

Şimdi Amerika onsekiz veya ondokuz eyalete parçalanacak. Hepsi istiklalini ilan edecek, ondan sonra göreceksiniz. Olmaz demeyin. İhti­yarlarımız bilir. Bundan 50 sene evvel İngiltere güneş batmayan impara­torluğa sahipti. Ama şimdi güneş doğmayan bir adanın içine sığındı, ida­re edecek bir erkekde bulamadılar, bir kadının eline kaldı. Hiç şahsiyetle­ri kalmadı adamların. Gel diyor Amerika, geliyor. Git diyor gidiyor, köle gibi çalıştırıyorlar şimdi.

Ama bir zamanların imparatoru dünyaya hükmeden bir osmanlı var birde o var. Osmanlı yıkılıyor o güçleniyor böyle bir durumdan dedeleri­miz onun yıkılacağına inanmazlardı. Şimdi dedelerimiz ve babalarımız onun yıkıldığını gördüler, aynı şekilde bizim de gözlerimiz gördü. Önce Rusya yıkılıyor dense kimse inanmazdı ama yıkıldı. Yıkılması tarihten de siliniyor anlamına değil bir başka imansızlığa dönüşüyor ayrı.

Onun için bunlarında belki eceli geldi, silahı tutan adamın yüreği vardır. Her silahı tutan bir bilek, her bileği yönlendiren bir yürek vardır. Yürekde Allah (c.c.)’ın elindedir diyor efendimiz (s.a.v.)

“Kalbleri evirip çeviren Allah’ım (c.c.) bizim kalblerimizi iman üze­rine sabit kıl diyor ptygamberimiz.[93] Kalb Rabbim tarafından evirilip çevriliyor. Silahı elinde tutan adamın müslüman olması tarih boyunca çok görülmüş, çevirmiş müslümana karşı silahı ama, yüreği müslümanda birşey görüyor. Bu sefer kendisine ateş et diyen adama karşı çeviriyor ve ona doğru ateş ediverdiği tarih boyunca çok gö­rülmüş olaylardandır. Bu netice mutlak surette bizim gözlerimiz tarafın­dan da mutlak surette görülecektir.

Allah’dan başkasına tabii olanlar; onlar o Allah’a ortak koştuklarına tabii olmuyorlar aslında. Yani Allah’dan başka ilah edinenler aslında on­lara tabi olmuyorlar. Onlar ancak zanna tabii oluyorlar. Yani görüşleri katiyyet ifade etmiyor. Kanunları kati şekilde adalet olma durumunda de­ğildir. Koymuş oldukları kanunlar, koyanların zannıdır. Yani biz bu ka­nunla bu insanlara şu mutluluğu belki sağlarız diyor. Kanun koyuyor. Sonrada eyvah hata etmişiz diyor. Bu kanunun değişmesi lazım diyor.

Türkiye’de de anayasa oylanıyor. Bir hafta sonra anayasa komisyonu başkanı, efendim bazı değiştirilmesi gereken maddeleri var diyor. Bu anormal birşey değil, normal birşeydir. İnsanoğlu düşüncesinde her an yenilik kazanıyor. Dün iyi dediğine bugün kötü diyebiliyor. Normaldir. Çünkü iyiliğide kötülüğüde biz belirlemeye kalkarsak her an duyduğumuz, yediğimiz, içtiğimiz bizi etkiliyor. Bu etkilenme neticesinde gele­cek hafta iyi dediğimize kötü, kötü dediğimize iyi diyebiliriz.

Onun için Allah (c.c.) iyiyi ve kötüyü suçu ve cezayı belirleme hak­kını kendisine tutmuş ve ona tabii olanlar hakka tabii olurlar. “Ona tabii olmayanlarda zanna tabii olurlar” diyor. Katiyyet ifade etmeyen ama her an değişebilme ihtimali olan zanna tabi olurlar diyor ve insanların tari­hinde ceza yasasını takip edecek olursak bu görülür.

Bir zamanlar hırsızlık yapanın derisini yüzmüşler, içine saman bas­mışlar, şehrin meydanına ceza olarak asmışlar. Bir gün gelmiş en iyi hır­sızlık yapan, en yiğit insan oluvermiş. Bir gün gelmiş üç sene hapis vere­lim demişler. Bir gün gelmiş başımıza başkan yapalım demişler. Hepimi­zin evlerini çalan bu adam başka devletlerin malımda iyi çalar demişler. Yani ceza yasasında daima değişiklik olmuş bir karar kıhnamamış. Allah’da “onlar zanna tabii olurlar ve onlar ancak yalan söylerler” diyor.[94]

67- Geceyi size sükûn bulaşınız diye, gündüzüde gösterici kıldı. Şüphesiz bunda işiten kavim için ayetler vardır.

Gece ile gündüz bütün dünya insanı tarafından biliniyor ve öyle bir bilgi ki kimse tarafından değiştirilemiyor. Yani gecenin gelmesini engelleyemiyoruz. Gündüzün gitmesini engelleyemiyoruz. Bu ikisinden misal veriyor, gücünü gösterirken. Geceyi ve gündüzü size yaratan, gündüz ça­lışınız, etrafınızı göresiniz diye gündüzü. Rahat edesiniz diye de geceyi yarattı Allah (c.c). Adam diyor ki Hocam: “Şimdi üç vardiye çalışmak çıktı. Geceleri her taraf elektriklendi ve insanlar geceleride çalışıyorlar, gündüzleri de uyuyorlar. Ve de dinleniyorlar.

Muhterem okuyucu! Çalışmayan bilmez. Üç vardiye çalışmayan bir adam bu söze kanabilir. Yani istirahat yalnız gecede olmaz hocam. Ayet-i kerime geceyi istirahat edesiniz, dinlenesiniz diye yarattık diyor. Sabaha kadar çalışıyor adam, gündüz akşama kadar dinleniyor diyor yani ayet yanlış söylüyor gibi ifadeyi çıkartıyorlar buradan.

Uç vardiye şahsen ben çalıştım. Üç vardiye çalışırken daha iyi anlar insan. Gündüz uykusu ne kadar karanlık odada yatarsanız yatın, ne kadar serin ve sessiz olursa olsun gündüz uykusu gecenin uykusunu tutmaz. Bu bizim hayatımızla onaylanmış şekilde biliyoruz yani. Çalışanlar bilir. Birde ilim adamları da söylüyor. Güneşin yeryüzüne bırakmış olduğu etki ne kadar karanlık oda olursa olsun, uykunuz gece uykusu gibi değildir. Geceleyin güneşin gitmesiyle yeryüzünün havasında bir değişiklik mey­dana getiriveriyor. O bizi dinlendiriyor. Gündüz ise ö havayı bulmanız, yani o istirahat ettirici havayı bulmanız mümkün değildir.

Kulağı duyan kavimler için, yani hakka karşı, yoksa kulağı duyan derken sağır olmayanlar kastedilmiyor. Yani fiilen kulağı sağırlık veya açıklık değil. Hakka karşı kulağı açık kişiler için, ayetler vardır, deliller vardır. Bu ayetler kulağı açık insanlara delildir. Onlara kılavuzluk yapar. Yoksa kulağını kapatan insanlara Allah’ın (c.c.) ayetleride fayda vermez.

Bizim oralarda ineğin yavrusu anasını sahibinden izinsiz emmesin diye burnunun üzerine dikenli şey takarlar. “Burunsalık” takarlarmiş. An­nesini emmeye gittiğinde o dikenler annesine batarmış, o da tekmeleyive-rir süt vermezmiş. Burunsalıklı danaya ana süt vermediği gibi niyeti kötü insanlara da Kur’an manasını açıvermez. Güzelliklerini açıvermez. Kişi evvela gönlünü, kulağını ve aklını Kur’ana açacaktır. İyi niyetle önüne oturacaktır. Allah’da ayetlerini ona açacaktır.[95]

68- “Allah oğul edindi” dediler. Haşa. Allah’ı tenzih ederim. O zengindir. Göklerde ve yerde olanların hepsi onundur. Bu konuda yanınızda hiçbir delil yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyimi söylü­yorsunuz?

Türkçeye de geçmiş. Halkımıza hocalarımız iyi yerleştirmişler, ina­nılmayacak bir olayla karşı karşıya kalıverdimi insan “Fe sübhanellah” diyoruz. İşte hocalarımız halka bu ayet-i kerimeyi ve buna benzer ayet-i kerimeleri söyleye söyleye dillerine nakşetmişler bunu. Allah oğul edindi dedi kafirler. Müslümanlarda pes doğrusu iftiranında bu kadarım bekle­mezdik. Anlamında mana verilmiş. Yine bunu destekler mahiyette Allah’ı böyle eksik sıfatlardan noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Allah (c.c.) böyle birşey edinmemiştir. O herşeye gücü yeter, herşeye sahib olan, yani “zen­gin” kelimesi kullanılmış.

Yani bütün mülk onun iken, o mülkün üzerindeki bütün insanlarıda o yarattığına göre ayrıca oğul edindi demenin ne manası vardır. Yerde ve gökte her ne varsa onun, herşey onun olduğuna göre bunun içerisinde,

yani bu insanlar arasından birini “Allah oğul edindi” demek, neyin nesi oluyor. Bu konuda sizin yanınızda bir deliliniz mi var da bunu konuşu­yorsunuz? Bu konuda sizin hiçbir deliliniz yok. Allah hakkında bilmedik­lerinizi siz mi söylüyorsunuz diyor Allah (c.c).

Muhterem okuyucu! Tarih boyu insanlar ikiye ayrılmışlar, inananlar ve inanmayanlar diye ikiye ayrılmışlar. İnanmayan insanlar içinde gaddar zalim insanlar olduğu gibi, bazen insaniyetini bozmadan kafir olarak ya­şayanlarda olmuştur. Onun için Allah (c.c.) bir ayet-i kerimesinde “Size harb ilan etmeyen size zulmetmeyen sizi ülkenizden çıkarmayan kafirlere dostça alışverişler yapmaktan, komşuluk yapmaktan, Allah sizi alıkoy­maz. Bu konuda size yasak getirmez” diyor Allah (c.c).

Tarih boyunca kafirler kendi aralarında birlik sağlamak için uğraş­mışlar, birliği sağlayabilmek için birinin ortaya çıkıp güçlü olması veya güçlendirilmesi gerekiyor. Güçlendirilen bu adam insanlara hükmetsin kafirleri kendi etrafında toplasın müslümanlara karşı mücadelesini versin. Tarih boyunca çeşitli sebeplere baş vurmuş insanların güçlendirilmesi konusunda ve ençok başvurulanlardan bir tanesi padişah, kral veya şah ne ise yönetimin başı, bunlara Allah’ın oğlu inancı verilmiştir. Mesela Ja­ponya’da Kral güneşin oğlu olarak kabul edilmektedir.

Buraya gelen Japon bir mühendise çok satan gazetelerden birisi sor­muş. Efendim hala yeni seçilen kralınızın güneşin oğlu olduğuna inanır mısınız. Yani bu kadar teknolojiye sahipsiniz bu kadar aklı başında adamsınız, “hala onun güneşin oğlu olduğuna inanırmismız?” dediğinde “inanıyorum” demiştir. Halkımla birlik sağlayabilmek için mademki hal­kım buna inanıyor. Bende inanıyorum diyor. Aslında ne demek istiyor. Gerçekte inanmıyorum, ama birliği koruyabilmek için halkımın inandık­larına benimde inanmak mecburiyetim var.

Onun için tarih boyunca gerçekte inanmasa bile inanmış gibi görüne­rek, böylesine güçlendirilmiş birini çıkarma ihtiyacını hissetmişler ve iç­lerinden birine demişler ki “bu Allah’ın oğludur”. Sonrada bazı toplum­larda güneşin oğludur gibi inanılmış. Günümüze kadarda böyle gelmiştir.

Zaman içinde bazı değişikliklere uğramıştır. Bunlar, seçilmiş toplum­larda, kalburüstü adamlar, yahutta kendilerini elit zümre diye kabul etlik­leri insanlar ortaya çıkmış, onlar halkın isteklerinede bakmadan, kendilerinde bambaşka güçler görmek suretiyle, halkı yönetme tarafına gidivermişler.

Bu kafirler; Allah’ın (c.c.) insanlar üzerinde tatbik edilmek üzere gönderdiği kitabı atıp, o insanların koyduğunu icra makamına getirmeye gayret sarfetmişler. Günümüz batısında bu sözler söyleniyor. Şu anda bir

çok davetlerde bu söz söyleniyor. Yani bu reisi cumhurumuz veya devlet başkanımız veya başbakanımız, “Allah’ın oğludur, güneşin oğludur,” gibi ifadeler kullanılmıyor ama, “bunlar kanun koruyucularımızdırlar, bu ka­nun koyucularımızın dokunulmazlığı vardır” diyorlar. Biz dokunulmazlı­ğın yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu biliyoruz. Ayet-i kerimede “Al­lah yaptığından sorumlu değildir. İnsanlar yaptıklarından sorumludurlar” diyor Allah (c.c.)

Yani yaptığından sorumlu olmayan yalnız ve yalnız Allah’dır İslam akaidine göre ama, İslam akaidine göre kendini şekillendirmeyen toplum­larda, mecburen yönetimin düzenli devam edebilmesi için bir kişi veya kişiler çıkartmaları gerekiyor. Onlar dokunulmazlığı olsun, yani biraz böyle ilahlaştırılma tarafına meylediliyor. Çünkü yönetim böylelikle daha iyi yürüyor.[96]

69- Deki: “Allah’a yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.”Allah buyurur. Deki onlara: “Mutlaka Allah’a iftira eden yalancılar yalanı Allah’a iftira edenler felah bulmazlar hayatta kurtuluşa ermezler. Bu dünyada felah bulmazlar, ahirette de zaten hiç bulmayacaklardır. Ama bu dünyada da o insanlar felah bulmazlar.[97]

70- Dünyada biraz menfaat. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra in­karları sebebiyle onlara şiddetli azabı tattırırız.

Şimdi peygamber (s.a.v.) halka bunları duyuruyor. Kur’an ayetlerini duyuruyor. Yerde ve gökte hakim olan Allah (c.c.)’dır. (Geçen ayet-i ke­rimelerde) “herşeyi gören Allah’dır. Bu kafirler zanna tabii olurlar, hakka tabii olmazlar.” Yani koydukları kurallar ve sizi yönettikleri kanunların tamamı zandır, BÖylede olabilir, şoylede olabilir. Hiçbir vakit gerçeği ifade etmezler. Gelin bu zan’ndan hakka geçin, küfürden imana geçin di­yor, fakat karşıdakilerde diretiyor.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu direnme karşısında üzülür tabii ki. Hani bir ayet-i kerimede Kehf suresinde “Nerde ise kendini helak ede­ceksin” diyor Allah (c.c.) peygamber efendimize. Gece gündüz çalışıyor, gayret ediyor ve nerde ise kendini helak edeceksin fazla çalışmaktan, ve üzülmekten diyor Allah (c.c). Ve ümitsizlik peygamber efendimizde ol­mamış, ama olmaması içinde ayet-i kerimeler nazil olmuş, hem peygam­ber efendimizin yüreğini serinletiyor, hemde kafirlere bir tehdid oluşturu­yor nazil olan ayet-i kerimelerde.

Bu da insanlara tebliğde bir metod oluyor, bu ayet-i kerimeler. İnsa­na bir gerçeği, doğruyu anlatıyorsun, anlatıyorsun adam diyor ki öldürü­rüm, cezalandırırım, hapse atarım, sürüm sürüm süründürürüm diyor karşısındakine.[98]

71- Onlara Nuh’un haberini oku. Hani O, kavmine “Kavmim, eğer benim makamım ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size büyük geldiyse, ben Allah’a tevekkül ettim. Siz ve ortaklarınız işinizi topla­yınız. Sonra işiniz size tasa olmasın. Sonrada bana hükmünüzü uygu­layın ve bana mühlet vermeyin.”

Bu bir meydan okumadır. Nuh’un (a.s.) kavmi arasında 950 sene kal­dığını Allah (c.c.) ayeti-i kerimesi ile haber veriyor.

Muhterem okuyucu! İmansızın biride geçen haftadan evvelki hafta aynı ayet-i kerimeyi ele almış, nasıl olurmuş efendim. Bilim bugün kabul etmiyor insanın 950 sene yaşayacağını diyor, hangi bilim onun okuduğu kitap yani onun okuduğu bir imansız kitap, 950 sene insanın yaşayacağını kabul etmiyor. Öbür tarafta başka bir tıp kitabını okuyorsunuz insanlar 150 sene 200 sene insanların yaşaması için gayret sarfediyorlar diyor. Olabilir mi? Daha önce bir vaazımızda da anlattık. Olabilir. O uzatma de­ğildir. Allah (c.c.) o tür insanların ömrünü o tür şartlara bağlı olarak öyle­ce uzun eylemiştir,.diye uzunca bunu açıklamıştık. Yine Yunus suresinin tefsirinde. Akif Merhum bunlar için:

“Şarka bakmaz, garbı bilmez, görgüden yok vayesi Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi.” Yani doğu ilimlerimde bilmez, batı ilimlerimde bilmez. İslami ilimlerinide bilmez. Ancak bütün bunların sermayesi utanmayan kizarmayan bir yüzdür diyor. Başka birşeyleri de yoktur bu arkadaşların.

Nuh (a.s.) kavmi arasında 950 sene kalıyor ve onlara peygamberliği­ni Allah’ın varlığını ve birliğini ahiretin olduğunu bu dünyada neyi nasıl yapacaklarını Allah’ın bildireceğini, insanların böyle birşeyi yapamayaca­ğını. Allah’ın koyduğu kurallar karşısında ayrıca kural koyarlarsa zararı kendilerine olur. Hem bu dünya da zararı kendilerine olur, hemde ahirette kendilerine olur, diye onlara hep hatırlatıyor. Ama iman edenlerin adedi bir gemiyi doldurabilecek kadar oluyor.

Bir gemilik müslüman ve onlar birgün ona bütün haşmetiyle geldik­lerinde planlar programlar tuzaklar hazırladıklarında Nuh (a.s.) da diyor ki: “elinizden geleni geriye koymayın” diyor. “Allah’a tevekkül ettim diyor.” Şimdi bizde bu kelimeyi çok kullanıyoruz ve güzeldir, kullanmaya devam ediniz.

İşinizi düzenleyin, planlayın, her türlü ihtimalleri değerlendirin, ayet-i kerimede bir işe evvela irade edeceksin içinden sonra onun şartlarını ha­zırladınız mı azim bu oluyor. Ondan sonra Allah’a tevekkül edip yürüye­ceğiz.

Hani bir ticarethane açacaksınız, bütün şartlarını, planınızı, paranızı, alacağınız yerleri, vereceğiniz yerler hepsini hesap ediyorsunuz. Üç aşağı beş yukarı uygun düşüyor. O zaman tereddüte gerek yok. Azimden sonra Allah’a tevekkül ediniz ve yürüyünüz diyor.

Allah (c.c.) burada da peygamber efendimize, Mekke müşriğine ha­ber ver, Nuh’un haberini ver onlara Nuh’a inanmayan insanların akibetini haber ver, Nuh’a inanan müslümanların az olmalarına rağmen galibiyetini haber ver diyor. İşte o azıcık müslümanlarda teknolojide öncülük yap­mıştır. Nuh (a.s.)’ın nezaretinde, Nuh (a.s.) ‘da Rabbin nezaretinde her-şeyde öncülük yapıyordu. İnsanlara “Allah’a tevekkül ettim” diyor ve Al­lah (c.c.)’ün emri doğrultusunda gemi yapmayada girişiyor. Fakat gemiyi yapmadan, eline silah almadan, ben Allah’a tevekkül ettim, buyurun ge­lin, öldürebilirseniz öldürün deseydi olmazdı. Yani müslümanm tevekkü­lü “ben Allah’a tevekkül ettim ecelim gelmişse ölürüm, ecelim gelmemiş­se ölmem. “Ey kafir topluluğu gelin beni öldürebilirseniz öldürün hadi bakayım. Ölürsem şehidim, kalırsam gaziyim” şeklinde olmaz. Böyle bir insana, Fahrettin Razi derki; “intihar etmiş muamelesi görür o insan” di­yor. Onun için tevekkül, esbabım hazırladıktan sonra Allah (c.c.)’a tevek­kül edilmesi gerekmekledir.

Şimdi bunu niye okuyoruz? Peygamber efendimiz Mekke müşrikleri­ne Nuh’un haberini veriyor. Ne olmuş neticede Nuh (a.s.) galib, çok olan kavmi mağlub durumdadır. Öyle ise bende size galip geleceğim. O kavmine meydan okumuştu bende size meydan okuyorum, ifadesi var aslın­da.

Ey ahali gelin ne yapacağınız varsa görün sizden korkmuyorum, eli­nizden geleni geriye koymayın değilde, benim kardeşim Nuh öyle demiş­ti ve neticede başarmıştı, bende onun yolundayım yani peygamberler yo­lu aynı yoldur. Benimde varacağım netice onun varacağı neticedir diyor.

Aynı şeyi bizde diyoruz. Peygamber efendimiz (a.s.) Mekke müşrik­lerine ne söylüyorsa, bugün bizde aynı şeyi söylememiz gerekmektedir. Yani ey kafirler bütün planlarınızı, programlarınızı, tuzaklarınızı, filoları­nızı, toplayın, bütün yandaşlarınızıda toplayın elinizden geleni geriye koymayın demeliyiz.

Ama sağlam bir itikada ve o itikadı insanlara güzel bir şekilde anlata­cak dile ve bunuda koruyacak gerekli silaha sahip olmamız gerekmekte­dir. Nuh (a.s.)’ı örnek olarak verirken, o günün teknolojisi içersinde fev­kalade ve en büyük icadını da Nuh (a.s.) yapmıştır.[99]

72- “Eğer yüz çevirirseniz, ben sizden her hangi bir ücret isteme­dim ki. Benim ücretim Allah üzerinedir. Ben müslümanlardan ol­makla emrolundum.”

Fakat bütün peygamberlerin halkına söyledikleri birşey var birinci planda Allah’tan başka ilah olmadığını duyurmuşlar. Adem (a.s.), Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Musa (a.s.), İsa (a.s.) peygamber efendimiz ve bütün peygamberler kavimlerine kendi topluluklarına Allah’tan başka ilah edin­meyin yani Allah’tan başka yaratan birini kabul etmeyin. Yaşatan birini kabul etmeyin, yönetende kabul etmeyin. Yani sizin yaratıcınız kim ise yöneticinizde odur. Sizin kurallarınızı o koyar onun dışında kural koyucu kabul ederseniz onları kendinize ilah edinmiş olursunuz. Onun aklı senin aklından ileri mi? Olabilir. Ama senin milletin içinde öyle akıllı vardır ki. ‘Ondan daha akıllıdır. Öyle ise akıllarınızı bir kaç tane adamın aklına kur­ban etmeyin dedikten sonra.

İkinci ve en önemli bir olaya dikkat çekmekte peygamberlerin hepsi. “Bundan dolayı sizden ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah’a aittir.” Yani Allah’tan alırım ücretini, Kur’an-ı Kerimde bir surede birkaç tane peygamberin hayatı arka arkaya verilir. İşte bu ayetlerde Nuh (a.s.) “bun­dan dolayı ben ücret istemiyorum benim ücretim Allah’a aittir”. Salih (a.s.) “bundan dolayı ben ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah’a ait­tir” gibi bütün peygamberlerin söylediği budur. Son peygamber efendi­miz (s.a.v.)’ın söylediğide budur.

Muhterem okuyucu! Öyle ise bizim günümüzde, yani 20. asırda müs-lümanlara vede müslüman olmayanlara etkin olamayışımızın sebebleri-nin birincisi: doğruları Kur’an-i Kerimden Rabbimin ifade ettiği şekilde aktaranııyoruz. İkinciside yaptığımız bu aktarmalar ve vazifeler karşılı­ğında insanlardan ücret istemek veya istenmese bile şöyle hediye kabilin­den verilenlere sevinmek. Bu bizi yok ediyor.

Şu anda dünya genelinde, yalnız Türkiye için söylemiyorum. Müslü­manların hizmetlerini yürütürken işlerin ağır yürümesi öncülerimizin bi­raz ücrete karşı, paraya karşı boynu eğik olmalarından kaynaklanmakta­dır. Onun için buna dikkatinizi çokça çekiyorum. Kur’an-ı Kerimde pey­gamberler bizim örneklerimiz. O peygamberlerin bizde en önemli olarak insanlara duyurduklarından birincisi Allah’a itaat ve ibadet, ikincisi aman ha, sakın ha beni yanlış anlamayın ben bu yaptığımdan dolayı ücret iste­miyorum demeleridir. “Yasin suresinin 2. sayfasında da bir şehiri, müslü­man yapmak üzere gelen üç tane yiğit hakkında, orada müslüman insan konuşuyor: onlara, “bu adamlara uyun sizden ücret istemiyorlar, maaş is­temiyorlar, uzun yolları kat ederek buraya kadar gelmişler zahmete kat­lanmışlar, hapse atmışsınız, onları bu adamlar sizden dünyalık birşey is­temiyorlar ki niye siz bu adamları dinlemiyorsunuz? diyor”. Ve ora halkı, o zatı öldürüyorlar, tefsirciler “Habibi Neccar” derler. Ayet-i kerimede is­mi zikredilmez. Kur’an-ı Kerim de birçok zatın ismini dahi vermez. Kehf suresinde Musa (a.s.) ile yolculuk yapan bir zattan bahseder. Ama Salih bir adam, iyibir insan der. Tefsire ilerimiz Hızır der. Anasının adı nedir. Nerede doğmuş, nerede ölmüş hiç önemli değil yaptığı iş önemli insanla­rın.

O insanların diğer topluma vermiş oldukları hizmet önemli. Onun için doğduğu tarih ile anasının adı, babasının adı önemli değil. Peygam­berlerin hiç birinin tabiiki bazıları istisna çoğunluğun %99, %98’in pey­gamberlerin anasının, babasının adıda Kur’an-ı Kerimde bildirilmez do­ğum tarihide bildirilmez, pek önemli değildir. Asi olan getirdiği mesajdır, islam tarihinde fazla böyle olaylara önem verilmemiş. Verilen o peygam­berin getirdiği mesajın bizzat fert hayatına, toplum hayatına yansıtılması ve onunla toplumun ısıtılması birinci plana alınmıştır.[100]

73- Bunun üzerine onu yalanladılar. Bizde onu ve onunla bera­ber gemide olanları kurtardık. Onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Bak uyarılanların sonu nasıl oldu!

Muhterem okuyucu! Günümüzde hani bizi kurtaracak olan yegane gemide Allah’ın kitabı, peygamberin sünnetidir. Müslümanlar bu ikisinin etrafında toplanırlarsa Nuh’un gemisinde toplanan insanlar gibi bataklığın içinde boğulmaktan kurtulurlar.

Ben İslamın içinde olmam ama, kafirlerin yaşantısmıda yaşamam di­yen, mü slüm ani ardan uzak kafirlerle beraber ama onların pisliğinden de uzak yaşamayı tercih eden, bu toplumda böyle bir insan var mı? Var. Müslümanlara selam vermeyen, sohbet yapmayan, alışveriş dahi yapma­yan, ama içki içmeyen, zina etmeyen, faiz almayan adam tanırım. Müslü­manlarla bugüne kadar konuşmamaya yemin etmiş gibi, hayatını öyle çizmiş adam, fakat kötülükleri de yapmıyor, “efendim benim kendi insani bazı kavramlarım var. Kendime göre bir anlayışım vardır. Ve bu iyilik anlayışımı yaşarım ve ömrümüde böyle geçiririm” diyor. Ne olur bunun hali?

Burnu pisliğe alışan sinek gibi tuvaletin en güzel kokulu yer oldu­ğunu isbat için vızıldar.

İnsanın kendi ürettiği çıkış yolları insanı koruyamaz, eğer insanın kendi ürettiği çıkış yolları korumuş olsaydı bugüne kadar insanlar kanun değiştirip durmazdı. Hergün değiştiriyor, değiştirme ihtiyacı hissediyor ve bakan çıkıyor. Efendim şunları şunları yapacaktık ama mevzuat müsa­it değil. Kanunun değişmesi lazım, efendim bu kanunu değiştirildikten sonra teklif sunacağız. Değiştirildikten sonra bu iş böyle olacak dört sene veya bir sene sonra yeni bir bakan geliyor, onun yerine değişiyor adam. Efendim kanun müsait değil, geçen sene kanun çıkaran arkadaşlar bazı yönleri eksik kalmış, bunu biz düzelteceğiz. Haksız laf mı ediyor. Hayır hakh bir söz ediyor. Geçen sene bunu koyanlar yeni senenin ne getirece­ğini bilemiyorlar.

Yeni senenin ne getireceğini, yeni seneyi yaratan bilir. On sene son­ranın ne getireceğini, onsene sonrasını yaratan bilir. Yüz sene sonrasının ne getireceğini, yüz sene sonrasını yaratan bilir. Onun için en iyi bilen Alim olan Allah (c.c.) dır. Böyle bir toplumda kendimizi Kur’an ve sün­net gemisini bindirecek olursak kurtuluşumuz mümkün olacaktır.

Muhterem okuyucu! Bugüne kadar elli, altmış, yetmiş senedir batıya, batı gemisine bindik. Yazını aldık ağam, elbiseni giydik ağam dedik. Ye­diğini yedik, içtiğini içtik. Hani içki alemleri yaptık, ama hala sen kapı­nın önüne bizi bağlamıyorsun diye de bas bas bağırıyoruz.[101]

74- Sonra onların ardından birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik. Onlara ayetleri getirdiler. Daha Önce yalanlamaları sebe­biyle îman etmediler. İşte haddi aşanların kalblerini biz böyle mü­hürleriz.

Hani Nuh (a.s.) vefat ediyor, yerine bir peygamber geliyor. Yahu za­ten biz Nuh’u kabul etmedik, bunu niye kabul edelim. Felsefesinden hare­ketle diğer peygamberleri de kabul etmeyenler oldu. Tamamı değil yoksa iman edenleride oldu, “Nuh (a.s.) gemiden çıktıktan sonra yer yüzünde İslami bir devleti kuruyor. Ancak Nuh (a.s.) vefat ediyor, onlarda vefat edince içinde çok iyi niyetli insanlar diyorlarki; yahu bu bizim “Yeuk” dediğimiz zaat, bu alim zaat “Ved” dediğimiz, bu alim zaat “Yeğus,” “Nesr,” “Süva”‘ dediğimiz zaatlar, bunları unutmamak için bunların hey­kelini dikelim demişler ve heykelleri dikilmiş. O nesil onlara tapınma­mışlar. İkinci nesil tapınmadı ama üçüncü nesil, onları bu sefer ilahlaştınıverdi.

Muhterem okuyucu! Onun için Allah (c.c.) efendimiz (s.a.v.)’a put yapmayı yasaklamıştır. Her ne kadar siz ilah olarak onu kabul etmeseniz de, Allah inancını yitirmeye yüz tutan toplumlar onların etrafında topla­nıp onların etrafında bayramlarını, seyranlarını icra etmeye başlayıveriyorlar.

Hani siz Cuma günü müslümanlar olarak biraraya gelirsiniz. Onlarda kendi putları etrafında öyle merasimlerini icra etmek suretiyle yine onlar­da bir ihtiyaç karşılama cihetine gidiveriyorlar. Allah (c.c.) “mühürleriz” derken Allah mühürledi de onlar mecbur kaldılar anlamında değil. Yap­tıkları küfürleri isyanları sebebiyle Allah (c.c.) onların kalplerini mühürlediğini ifade ediyor.[102]

75- Sonra onların ardından Musa ve Harun’u, Firavun’a ve ileri gelenlerine ayetlerimizle gönderdik, onlar kibirlendiler ve suçlu bîr kavim oldular.

Muhterem okuyucu! Allah (c.c.) efendimizi (s.a.v.) peygamber ola­rak görevlendirdiğinde, nasıl bir durumla karşılaşacağını kendisine bildi­riyor. Yani daha önceden hazırlıklı olmasını sağlıyor. Daha Yunus suresi­nin ikinci ayet-i kerimesinde kafirlerin kendisini hafife alacaklarını sihir­baz diyeceklerini ve insanların gözünden düşürmek için ne lazımsa yapa­caklarını haber vermişti, Kendi aralarında bir insanın kendilerine pey­gamber olarak gönderilmesine sataşacaklarını, “mademki peygamber ge­lecek, niye zenginlerimizden gelmiyor da fakirlerimizden geliyor” gibi, hayretler içinde kalacaklarım peygamber efendimize (s.a.v.)’e haber veri­yor.

Ve bu doğru yolunda yürürken karşısına çıkan engellerden yılmama­sı gerektiğini, çünkü tarih boyunca böyle olduğunu, Nuh (a.s.)’ında karşı­sına en yakın oğlunun çıktığım, hanımının karşı geldiğini, veyahut çevre­sinde ki insanların 950 senelik bir zaman içinde iman etmediklerini haber veriyor.

Arkasından bu ayet-i kerimelerde Allah (c.c.) ondan sonra Musa (a.s.) ve kardeşi Harun (a.s.)’ın firavun’a ve firavun çevresine peygamber olarak gönderdik diyor Allah (c.c). Yani peygamber efendimize örnekle­ri çoğaltıyor. Yani bu yolda, bela ve musibetlere duçar olan yalnız sen değilsin, senden önceki peygamberlerde, bu tür bela ve musibetlerle karşı karşıya geldiler, ama neticede zafer peygamberlerin oldu.

Bak Musa ile Harun da firavun ve firavunun çevresindeki insanlara peygamber olarak gönderilmişler, birde onlar kibirlenmişlerdi, zaten gü­nahkar idiler. Yine peygamberin mesajına kulak vermemekle isyana de­vam ettiklerini Allah (c.c.) haber veriyor.[103]

76- Onlara tarafımızdan hak geldiğinde “Bu apaçık bir sihirdir” dediler. Bizim tarafımızdan hak onlara gelince doğrular onlara bildirilince, yani firavunun kanunlarına karşılık, Allah’ın kanunu olan Tevrat gelince, firavunun yanlış düşüncelerine karşı, Allah’ın (c.c.) doğru ayetleri gelince dedilerki: “Bu apaçık bir sihirdir” dediler. Yani Musa’nın beraberinde ge­tirdiği bunlar sihirden başka birşey değildir dediler. Eskiden beri bütün kafirleri baş vurduğu metod bu. Peygamberlere veya peygamberlerin me­sajını getiren peygamberlerin tebliğini devam ettiren mücahid insanlarda her dönemdeki kafirler aynı damgayı vurmuşlardır.

Bunlar delidir veya bunlar sihirbazdır. Veya bunlar arabozuyor. Za­ten sihirden kasıtta, o hani sihir yaparak, kan ile koca arasını açmak, sihir yaparak, baba ile oğul arasını açmak işi ile uğraşırdı. Kafirler kendileri bu işle uğraştıklarından Musa (a.s.)’a iman eden oğul ile inanmayan baba­nın arası açıldığı için yahu bu sihir yapıyor diyorlar.

Hani Musa (a.s.)’a, hanım inanıyor, kocası inanmıyor. Bu sefer arala­rında kavga başlıyor, birbirleriyle çekişiyorlar, ayrılmaya kadar gidiyor. İşte diyorlar, sihir karı ile kocayı ayırıyor. Musa karı ile kocayı ayırıyor, bunun yaptığı bir sihirdir diyorlar.

Halbuki sihirbazlar genelde devlet yöneticilerinin önünde takla atma­yı, onun önünde gösteri yapmayı, onun gönlünü almayı çok arzu ederler. Onun önünde gösteri yapsın ve karşılığında devleti yönetenlerden bahşiş alsın isterler. Onun davetine katılmak onların canına minettir. Yani bir si­hirbazın dünyaca ünlü bir sihirbazın bir devlet başkanının huzuruna kabul edilmesi, onun huzurunda sanat icraa etmesi, onun için en büyük bir övünç kaynağıdır.

Musa (a.s.), sihirbaz olsa firavunun önünde sihirini icra etmekten şe­ref duyar. Halbuki o sihrini icra etmek değil görevini icra ediyor. Görevi­ni icra edincede karşılığında bahşiş almak yok, para almak yok, boynu­nun gitmesi, vurulması da söz konusu, ama peygamber efendimiz (s.a.v.) hadisi şerifinde bildirdiği gibi “şehidlerin en faziletlisi, en hayırlısı bir za­lim sultanın önünde hakkı haykırıp ve orada başı vurulan insandır” diyor. Yani zalimlerin suratına yaptıkları işi, zulümü söylemek ve orada şehid olmak. İşte peygamberlerde bunu bildiriyor. Firavunun karşısına geçiyor, yaptığının ilahlık olduğunu ve günahların en büyüğü olduğunu, ve bu­nunla cehenneme gideceğini onu uyardığını aklını başına alması gerekti­ğini, onun kendi suratına karşı bu hakikati söylüyor. Öyle ise Musa (a.s.) bir sihirbaz değil, Allah (c.c.)’ün kelamını insanlara duyuran bir peygam­berdir, ve o kelamı duyan yüreklerde de bir yeşerme meydana geliyor, bu yeşermeler sinirin neticesinde değil tebliğin neticesinde meydana geliyor.[104]

77- Musa: “Size gelen hak için böylemi söylüyorsunuz. Bu sihir-midir? Sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi.

Musa (a.s.)’a sen sihirbazsın denildiğinde cevab olarak diyor ki: “Si­ze hak böyle geldiğinde siz sihir mi diyorsunuz. Bu sihir mi yani, şu benim yaptığım Allah’ın ayetlerini size getirmem, okumam, zulümden vaz­geçin, haklan yemeyin, insanların haklarını iade edin, içki içmeyin, zina etmeyin, birbirinizin malını çalmayın, birbirinizin kanına girmeyin, hak­sız yere adam öldürmeyin gibi sözlerim sihir mi yani? Halbuki sihirbaz­lar felah bulmazlar, başarıya ulaşmazlar.”

Ben ki başarıya ulaşıyorum. Yani hergün başarıya doğru gidiyorum. Sihirbazlannki bir gösteriden öteye gitmez. Ne yaparlar televizyonda da seyrederiz veya bazı çadırların içinde geliyorlar gösteri yapıyorlar. Orada bir anlığına insanları hayretten hayrete düşürüyorlar ve orada da bitiyor onların saltanatı, yani gösterisi 15 dakika devam ediyorsa, saltanatı 15 dakika devam ediyor demektir. 15 dakika sonra saltanatı bitiyor onun gösterimi bitti, saltanatıda bitti. Musa (a.s.) diyor ki: “Bu sihirmidir. Sihir devamlılık arz etmez. Benimkisi ise devamlılık arz ediyor. Ve ben başarı­ya doğru gidiyorum. Öyle ise bu sihir değildir. Sihirbazlar başarıya ulaşa­mazlar diyor Allah (c.c).[105]

78- Onlar: “Sen, bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden döndüresin de yeryüzünde büyüklük (devlet) ikinize ait olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize inanacak değiliz.

Bu sefer kavmi, yani o kiptiler, firavunun nimetlerinden yararlanan, insanlara zulmederek kanma girenler, canına girenler, namusunu kirleten­ler, o gurup diyor ki: “Siz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeylerden yüz çevirmemizi temin etmek için mi geldiniz?” Yani bizim babamızda böyle idi. Babamızda kan dökerdi. O da namus kirletirdi. Babamızda zul­mederek mallan zimmetine geçirirdi. Rüşvet alırdı. Hırsızlık yapardı, soygunculuk yapardı. Yani kıptilerin dışındaki insanların haklarının ol-madığma inanır onların elindekini tamamını bize geçmesi için gereken herşeyi yaparlar, bundanda vicdani bir sorumluluk, üzüntü keder duy­mazlardı, bizde babalarımızın yolunu takip ediyoruz. Babalarımızın dini üzerineyiz diyorlar. Ya Musa sen gelipte bizi babalarımızın dininden alı­koymak mı istiyorsun?, Atamızın yolundan bizi alıkoymak mı istiyorsur diyorlar. Kur’an-ı Kerimde bu tür ayet-i kerimeler çoktur.

Çünkü imansız kesimin mantığı bunun üzerine dayalı da ondan iman sız kesimin mantığı şu eğer bizim gittiğimiz yol yanlış olmuş ol saydı ba balarımızda aynı yoldan gitmezdi dedelerimizde aynı yoldan gitmezdi Dedelerimiz, babalarımız aynı yoldan gitmişlerse ve bu yol üzerine dünyada saltanat kurmuşlarsa zulüm üzerine de olsa, babalarımız ve dedeleri­miz yaptığına göre bizde aynı yoldan gideriz. Ya Musa senin babanda, deden de bu yolun üzerinde idi. Yani sen bizi babamızın dedemizin yo­lundan alıkoymak mı istiyorsun bunun arkasında, yeryüzünde saltanatın size ait olmasını mı istiyorsun? Yani Musa (a.s.) ile Harun (a.s.) firavu­nun saltanatına son veripde kendiniz mi saltanatı elde etmek istiyorsunuz, Kral mı olmak istiyorsunuz diyorlar.

Biz sizin ikinize iman etmiyoruz edicide değiliz diyorlar, iman etme­yeceklerini böylece bildirmiş oluyorlar. Şimdi Allah (c.c.) bunu bildir­mekle, yani bu ayet-i kerimeyi indirmekle peygamber efendimiz (s.a.v.)’a küfrün mantığımda vermiş oluyor.

Bu ayet-i kerime de bize küfrün mantığını veriyor. Yani şu andaki dünyada küfrün sembolü olan, yöneten insanların mantığı aynı şekilde. Birleşmiş Milletler bu çizgi üzerinde, Avrupa topluluğu bu çizgi üzerinde gidiyor. Bunlar bu çizgi üzerinde giderken dünyada mutluluğu sağladık­larına göre yol yanlış bir yol değil.

Bundan önce ingiliz imparatorluğuda aynı yol üzerinde yürüyordu. Halkını mutlu ediyordu. Öyle ise bu yol yanlış bir yol’değil, diye savu­nanlar aynı mantığı devam ettiren insanlardır. Günümüzde de hani gazete köşelerinin her hangi birinde, (bazı gazetelerde tabii ki) her hangi bir ya­zarı alıverdiğinizde İslami kesime müslümanlara saldırırken efendim ba­tıda ne gördünüz, batı bu yolda ilerledi, uçağa, gemilere, uzayda uydula­ra, evlerindeki konfor, yollarındaki parlaklık, güzellik, düzenlilik, estetik bütün buna mı? karşısınız diyorlar.

Muhterem okuyucu! Buna karşı değiliz. Buna müslümanlar hiçbir şe­kilde karşı değil, bunun öncülüğünü müslümanlar yapmışlar zaten, yani bizim halkımız bizim insanımız, her ne kadar bunlardan uzak tutulmazsa da batılı biliyor. Yani müslümanların ilericiliğe, sanata, estetiğe karşı ol­madığını buna öncülük yaptığını batıdaki ilim adamları da biliyor.

Her hangi bir ilim dalını alıverseniz, bu sahanın öncüleri kimlerdirt denildiğinde, islam aleminden bir kaç tane ilim adamı karşınıza isim ola­rak çıkıverecektir. !

Müslümanların karşı oldukları şu; yeryüzünde, hani o gün içinde Mı­sır’da firavunun sağladığı bir rahatlık var, halk üzerinde özellikle kıptile-re. Kıptilerin binekleri en iyi binek evleri en güzel ey, en serin ev ogünün şartları içinde değerlendirecek olursanız çok ileri bir seviyede yaşıyor kiptiler, firavunun ırkından olan insanlar onun ırkından olmayan beni İs-railden olan ve peygamber soyundan gelen insanlarada o günün en rezil hayatı yaşatılıyor. Kasıtlı olarak ticaret ellerinden alınmış, ziraat ellerin­den alınmış. Ancak ziraat ve sanayide o günün sanaayisinde işçi olarak çalışma, işçinin ücretimde yine kiptiler belirleyecek, böylesine çalışarak, acıdıklarından değil, Ölürlerse işimizi yapacak adam olmaz, demek sure­tiyle askeri bir ücret tesbiti ile adamları çalıştırıyorlar. Ölmeyecek kadar çalıştırıveriyorlar. O gününü insanının mantığı aynı günümüzde devam ediyor. Adam diyor ki: “Senide bu konfordan faydalandırırım ancak be­nim gibi yaşayacaksın, benim gibi düşüneceksin.”

Muhterem okuyucu! Şu Türkiye’de bu kadar ahlâki bozulmamız bir kısım insanlarda olmasına rağmen, Türkiye’de bir anket yapılsa denilsin ki: “Bak batıda evler şöyle döşeli, su tesisatı, elektrik tesisatı ve elektriğin getirdiği yemeye, içmeye, giymeye bulaşığa efendim yemek yapmaya, çamaşıra, yani ev temizliğine ait fevkalade gelişmeler var. Bunlarla evini donatacağız, kuş tüyü yatakta ve kuş sütü ile besleneceksin böyle imkan­lar sağlayacağız, ama akşam yatağından hanımın canı istediğinde bir baş­kasının yatağına gitme ahlakını da getireceğiz bunuda beraberinde kabul edermisin?” denildiğinde ben şöyle tahmin ediyorum, %95 kabul edil­mez.

Yani dinine ve dininin ona kazandırmış olduğu namus anlayışına ters düşen şeyi kabul etmez. Peki bunu kabul etmezsen, eşinle beraber saman­lıkta yatıp kalkacaksın dediğinde derki, “iki gönül bir olunca, samanlık seyran olur” efendim der. Bu tarafı tercih ediverir.

Yani firavunda kendi halkına, kendi imansızlarına, imkan sağlıyor Müslümanların elindeki imkanları alıyordu. Günümüzde de aynı şey var Zaten Musa (a.s.) ile firavunun kıssasının Kuran-ı Kerimde çokça tekrar­lanması 20. asırda bizimkileri uyarmaya yöneliktir.[106]

79- Firavun: “Bütün bilgili sihirbazları bana getirin” dedi.[107]

80- Sihirbazlar gelince Musa onlara: “Atacağınızı atın” dedi.

Firavun diyor ki: “En bilgin sihirbazları getirin bana” diyor. Yani be nim devletim içinde sihirbazların en ünlülerini getirin Musa (a.s.) ile kar şılaştıracak. Sihirbazlarla Musa (a.s.) biraraya geldiklerinde Musa (a.s. dediki: “buyurun ne yapacaksanız yapın, atın atacaklarınızı.[108]

81- Onlar (iplerini ve değneklerini) atınca Musa: “Sizin getirdi­ğiniz sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Şüphesiz Allah )ozguncuların işini düzeltmez.

Onlar sihirlerini ortaya atınca, sizin bu getirdiğiniz sihirden başka ıirşey değil. Allah bu sihiri boşa çıkaracaktır. Allah bozguncu insanların işlerini düzeltmez. Sizin işiniz bozgunculuktur. Ve bu bozgunculuk işini­zde düzeltmeyecektir.”[109]

82- Suçlular istemesede Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir.

Allah kendi kelimeleriyle, yani Tevrat’ıyla, İncil’iyle, Kur’an-ı Kerimiyle hakkı gerçekleştirecektir. Günahkarlar ve suçlu insanlar beğenmeselerde hoşlarına gitmesede Allah hak’ki gerçekleştirecek. Hakkın ger­çekleşmesi demek, yani zulüm saltanatına son verilecek, Allah’ın adaleti yeryüzünde hakim olacaktır. Sihirle bu davayı yürütemezsiniz diyor Al­lah (c.c.) Günümüzde bazı insanlar özellikle üniversiteyi bitirmiş eski in­sanlarımız, yani ellisinde, altmışında olan insanlarımız, Şöyle böyle kırk senedir prof. olan insanlar, Bunlar rejimlere göre, hükümete gelen insan­lara göre ağız değiştirmişlerdir. 50-60 yılları arasında profesördü. “O dö­nemde yapılan işler gayet güzeldi, fevkalade ilerliyoruz. Allah başımız­dan eksik etmesin, bütün bu yaptıkları batı standartlarına uygundur” di­yor. O günün radyosunda konuşturulurdu.

Aynı adam 60 dan sonra yine radyodan “10 sene içinde bu millet pe­rişan edilmiştir. Yirmi sene geriye götürülmüştür, yapılan işlerin hiçbirisi uygun değildir” diyor. Derken devran değişiyor. 66’da aynı adam, “50 den 60’a kadar fevkalade ilerlemeler vardı derken, beş senelik inkıtaya uğradı ve şimdiki yapılan icraatlar tamamen batı standartlarına uygundur. Aman halkımızı destekleyin derken” 12 mart muhtırası yine onun göz ba-yıcılığı, kulak bayıcılığı yapıyor bu insanlar. Derken 80, 90 yıllan yine aynı.

Yani bu insanlarla firavunun sihirbazları arasında fark yoktur yani. Eskiden padişahların meddahları olurmuş, o işi yapıyorlar.

Bunlar tarihte hiç eksik olmamıştır. Firavun döneminde sihirbaz di­ye isimleniyorlardı. Şimdi ki dönemde başka bir isimle aynı şekilde yürü­yorlar. Öyle ise yapılacak iş nedir. Allah (c.c.)’ün ayet-i kerimesinde ifa­de ettiği gibi buyurun. Sizde bütün sihir kabiliyetlerinizi ortaya koyun, karşı karşıya gelelim, halkın önünde, halkın huzurunda tartışalım, siz kendi imansızlığınızı bizde imanımızı icra edelim, deseniz o fırsatı ver­miyorlar. Firavun döneminde veriliyordu. Dikkât edin ayet-i kerimeye fi­ravun döneminde veriliyor.

Ama dünya genelinde müslümanlara böyle bir fırsatı, basın ve yayın yolu ile hele hele televizyon yoluyla bu fırsatı katiyyen vermiyorlar. Efendim dini konuda Kur’an-ı Kerimin ayetleriyle sizinle bir söyleşi ya­pacağız, din programında altınada yazıyor, bunu gösterdikten sonra bil­mem ne mühendisliğinden profesör olmuş filan zat, ayet-i kerimeler üze­rine dini sohbet yapıveriyor. Madencilik sahasında profesör olmuş bir ar­kadaş dini sahada sohbet yapıveriyor sizlere, veyahutta islami sahada yapmış ama. namaz kılmaz, abdest almaz bir herif, size-dini sahada soh­bet yapıveriyor. Adamlar özellikle seçilip getiriliyor.

Muhterem mü’minler yani sihirbazlarımızla, hakiki müslümanlar kar­şı karşıya gelmesinler. O zaman sihirimiz ortaya çıkar diyerek, karşı kar­şıya gelmemenin bütün yollarım deniyorlar yalnız. Burada bunu söyler­ken şu hatırınıza gelmesin. Yani mevcut olanlar yapmıyor demiyorum. Mevcududa öyle, yirmi sene önceside öyle, oluz sene önceside, elli sene öncesidc, yani mevcut tenkit ediyor anlamında anlamayın, 50 senedir ya­şayanınız, 60 senedir yaşayanınız, 70 senedir yaşayanınız var. O günden bugüne radyoda verilenleri, televizyon çıktıktan sonrada televizyonda ve­rilenleri biliyoruz. Dini yayınlan ise 15 dakikadan, 20 dakikaya çıkardı­ğımıza seviniyoruz.[110]

83- Firavun ve ileri gelenlerinin fitnesi korkusundan Musa’nın kavminden ancak bir zürriyetinden başka iman eden olmadı. Çünkü firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o müsriflerdendi. Muhterem okuyucu! Dünyanın neresine giderseniz gidin, islami bir

devlet yaymaya çalışırsanız hiç müslüman olmayan yerde islamı yayma­ya çalışın. İlk defa size kulak verecek olanlar gençlerdir. Bu güne kadar 1400 senelik yaşantımızda görülen bu. Peygamber efendimize ilk iman eden Hz. Ali gencecik bir delikanlı, çocuk yaşta, Hz. Abdurrahman b. Avf, Ebu Talha, Ubeydullah b. Cerrah, Hz. Hamza 25 üzerinde, diğerleri 20’nin altındadırlar. Yani ilk kırk tane müslüman Hz. Ömer’le kırkıncısı olmuştur. Kırk müslümanın yaş ortalaması 20 dir. Niye? Çünkü daha az bozulmuşlardır da ondan daha az bozulduklarından dolayı tebliğa en açık olan insanlar gençlerdir. İhtiyarın işi biraz zor.

Orta doğuda dönen dolaplar müslümanın başında dönen dolaptır. Hangisinin başına çorap örülüyorsa müslümanın basma örülüyor yöneti­ciler imansız olabilir. Onlar namına çalışabilir. Ama altdaki insanlar, aç bırakılan, susuz bırakılan, ilaçsız bırakılan insanlardır.

Bunların durumu şuna benzer, bir adam zalimin köpeğine “hoşt” de­miş, taş atmış. “Vay nasıl atarsın” demiş, tabancasını almış gelmiş, o kö­peğine hoşt diyen adamda bir ilkokula sığınmış, çocukları rehin almış. Diyelim ki dışardaki eli kanlı zalim diyor ki, (yirmi milyonluk kızılderili-yi öldüren bu nesil diyor ki:) “Çık dışarıya” O da diyor ki: “Çıkmam elimde bu kadar çocuk var öldürürüm. Peki öyle ise bende sana gelen su­yu kesiyorum, yiyecek maddelerimde kısıyorum. Çocuklar ölecek. Ölsün sen benim köpeğime hoşt dedin. Sen benim köpeğime hoş dedin. Orda yüztane öğrencinin, talebenin ölmesine güzyuman bu zalim mi, daha za­lim. Yoksa orada çocukları rehin alan, köpeğe hoşt diyen adam mı daha zalim? İkisinde de zulüm var fakat zulümde dereceyi bulmak için söylü­yorum. 10 milyon, 20 milyon insanın aç ölmesine göz yuman bu insanlar mı zalim? Yoksa bunları ben rehin tutuyorum diyen kişi mi daha zalim?

Musa (a.s.)’a aynısı yapılmıştır. Ama başarılı olamamışlardır. Firavun o gün için ona ambargoyu uygulamış, erkek çocuklarım öldürüp, sizin neslinizi devam ettirmeyeceğiz demişler. Ama neticede Musa (a.s.) galip ve o zalim firavun mağlup oldu.

Tarih boyunca nice namussuz, imansız kesim Mekke’yi Mükerre-me’yi işgal etmiş ve orayı tahrip etmek için yönelmiş her defasında da kendileri mahvolmuşlardır. Allah (c.c.) bu olaylardan bir tanesini “Fiil” suresinde anlatıveriyor. Bugünün tankları yerine eskiden filleri kullanır-larmış, bir binayı yıkıverecek, bir duyan çekiverecek ve ilerisine gidiverecek ve altındaki adama oku atacak kendisi iyi korunduğundan dolayı ok veya kılmç kendisine yetişmeyecek ve düşman ordularının içinde düşma­nı tarumar edecek en güzel silah o gün için tank mesabesinde filler kulla­nılıyordu.

O günün teknolojisi içinde Kabe’yi tahrip için gelenlerin Rabbim ta­rafından helak edildiğini Allah (c.c.) bu ayet-i kerimesi ile bize haber veriyor. Kıyamete kadar da Kabe-i Muazzamanın korunacağını bu sure ile de garantilemiş oluyor Allah (c.c.)- Körfez savaşında, güya krallığa karşı olan, Demokrat Amerika, Suud’a çıkarma yapıyor.!! Bahane, kralı koru­mak. Fakat esas amaç.

1-İslam aleminde gelişmekte olan İslamcı hareke­ti durdurmak, yöneticilerini güçlendirmek, bak arkanızdayız bunların hepsine vurun, çökertin demek.

2- Petrollere sahip olmak ve bu arada hristiyanm müslümana galibiyetini Harem-i Şerifin bağrında haç takabi­leceklerini insanlara gösterebilmek.

Muhterem okuyucu! Allah (c.c.) bizim dünya hayatında mutlu bir ha­yat yaşamamız ve evlerimizi, caddelerimizi, sokaklarımızı, şehirlerimizi ve vatan edindiğimiz bütün bir yurdu cennet haline dönüştürmemiz için tarih boyunca peygamberler ve peygamberi eriyle beraber de kitaplar in­dirmiştir. Allah (c.c.) neyi, nerede, ne zaman, nasıl yapacağımızı Kur’an-ı Keriminde bize bildirir. Emirler verir, yasaklar koyar. Emirleri ve yasak­ları bizim yararımızadır. Bu emir ve yasakların yerine getirilmesine kal­kıştığımızda karşımıza çıkacak güçlerinde olacağını haber verir. Önceder uyarır Rabbirn. Siz bu dünyanın ıslahı için harekete geçerseniz, karş güçlerde ifsat etmek için faaliyet göstereceklerdir.

Bakınız Musa (a.s.) o günün toplumunu Allah’ın istediği şekilde yö netmek üzere faaliyete başlayınca, çıkarları zedelenen firavun karşısın; dikildi. Askeri, siyasi, ekonomik tüm gücünü topladı ve Musa (a.s.)’ıı karşısına dikti. Komutanlarına ve ilim adamlarına diyor ki: “Bütün plan larınızı bir araya getirin, sonra karşımda saf bağlayın, yani askeri ve ilin gücünüz ne ise planlarınız ne ise getirin ve bir arada toplanın. Yüce olaı kazanacaktır. Bugün yani Musa ile son kozumuzu paylaşacağız bugün di yor. Musa (a.s.)’da onun ilim adamlarını mağlup ettikten sonra kavmin şöyle diyor.[111]

84- Musa: “Kavmim, eğer Allah’a iman ediyorsanız ve eğer mü; lümansanız yalnız O’na tevekkül ediniz.” dedi.

Bu ayet-i kerimeden anlıyoruz ki Hz. Musa’ya inananlarada müsli man diyoruz biz. Hz. İsa’ya inananlarada müslüman diyoruz. Yani A lah’ın peygamberleri vasıtası ile gönderilen peygamber ve o peygamberi kitabına iman eden bütün müslü’manlar aynı derecede bizim kardeşimi; dir. Ve de isimleri müslümandırlar. Yani Allah’a teslim olmuş insan m; nasına gelen müslümandırlar.

Bu ayet-i kerimede de Musa (a.s.) kavmine diyor ki eğer müslümansanız, Allah’a inanıyorsanız Allah’a güvenin, Allah’a dayanın. Yani karşı­nızda firavunun ordularını ilim adamlarını ve bütün işkence aletlerini gö­rünce, ondan tarafa meyletmeyin, yalpalamayın. Onu da ordularımda as­kerlerini de, silahlarını da yaratan Allah (c.c.)’dır diyor.[112]

85- “Biz Allah’a tevekkül ettik, Rabbimiz bizi zalim kavim için fitne kılma.”dediler.

“Tevekkeltü alellah” bu kelimeyi çokça kullanalım. Mesela bugün üç defa, beş defa, on defa kullanırsanız yarında üç, beş, on defa kullanacak olursanız dile yerleşir, dile yerleştirirseniz çocuklarınızda duyar, onların­da kulağı aşina olur. Sonra dili alışır. Hani dedelerimiz babalarımız bu kelimeyi çok kullanırlardı. “Allah’a güvendim, Allah’a dayandım’Tabii ki esbabını yerine getirdikten sonra. Hani tarlaya tohum atmadan: “Yarabbi sana güveniyorum, sana dayanıyorum” Konyadaki tarlalarımdan şöyle sarı buğdaylardan, şu kadar ton istiyorum Ya Rabbi diyecek olursak, bu tevekkülden dolayıda günaha gireriz. Böyle tevekkül olmaz. Hani evlen­memiş adam Ya Rabbi şöyle bir çocuk istiyorum, veya böyle bir kız isti­yorum, bu konuda sana güveniyorum Ya Rabbi diyen adamda ayrıca gü­naha girer ve ayrıca kıyamette böyle tevekkül anlayışından dolayıda he­saba çekilir.

Yani çocuk istemek için evvela evlenilir. Buğday istemek içinde tarla sürülür, tohum atılır, yağmurlama sistemi kurulur, ilaçlaması yapılır, gübrelemesi yapılır. Ondan sonra Ya Rabbi sana havale ediyorum, sana güveniyorum denilir. İmansızların biri şöyle diyebilir. “Ben toprağı sür­dükten sonra, suladıktan sonra, gübre yaptıktan sonra, ilaçlamasını yap­tıktan sonra Allah’a niye tevekkül edeyim. Niye Allah’a güveneyim” der. imansızların bu kısmı bunlar genelde çiftçilik yapmayanlardır. Bitkiyi İstanbulda saksı da gören insanlardır. Çünkü çiftçi bir adam bunu diyemez. Her türlü sistemini kurduğu halde Allah istemedikçe olmaz. Yağmuru bol verir çürütür. Yağmuru hiç vermez kurutur. Sulama sistemide yetmeyebi­lir. 100 metre 150 metre tabandan su çekiliverebilir. Veya bir dolu ile be­raber haşat ediverir. Yerle bir ediverir. Onun için biz üzerimize düşeni yaptıktan sonra Ya Rabbi sana tevekkül ediyoruz diyoruz.

Burada Allah (c.c.) tevekkülü, düşman karşısında istiyor. Musa (a.s.) bakmış yanma, iman eden insan bir avuç. Karşı taraf o günün en güçlü zalim diktatörü firavun ve orduları, karşısına ordu bulamaz olduğundan dolayı harb edemez hale gelmişler. Yani böylesine güçlü bir devlet ve or­duları var. Bugünün imkanları içinde Silahlanda var beraberlerinde bu inanmış insanlar endişe duyuyorlar, korkuyorlar, sığınacak yer arıyorlar. Musa (a.s.)’da diyor ki: “Eğer Allah’a iman ediyorsanız Allah’a tevekkül ediniz. Onlarda imanlarını ikrar ediyorlar. Hepsi birden Allah’a tevekkül ettik diyorlar. Ama bir dua yapıyorlar, bu duayı bizde yapalım.

Böyle bir dua Mümtehine suresinde de var. Manası şu: “Ya Rabbi za­lim toplumlara karşı veya zalim toplumlar için bizi bir imtihan vesilesi kılma ya Rabbi” diyor. Ordaki mü’minler Musa (a.s.) ve ona iman eden­ler, Allah’a tevekkül ettikten sonra diyorlar ki: “Ya Rabbi bizi zalim ka­vimlere karşı bir imtihan malzemesi yapma” diyorlar. Bunun iki türlü manası var.

Ya Rabbi müslümanız diye ortaya çıktık. Bizde bugün için müslüma-nız diyoruz ve doğruyuz ve halka diyoruz, şu anda biz ey dünyalılar. Ba­kın koministlik bugüne kadar insanların derdine deva olur diye yıllardır uğraşıyorsunuz, üniversitelerde kürsüler açtınız, profesörler bunun işlen­mesi için çeşitli devletlerin üniversitelerinde anlatmaya koyuldular. Bu­nun doğruluğunu isbat etmek için yüzbinlerce ordu, yüzbinlerce insanın beynini ezdi. İnanmayanların beynini ezdi ama neticede boş olduğu orta­ya çıktı.

Öbür taraf da onun karşısındaki kapitalizm o doğrultuda gidiyor. Yani adamlar şikayetçilerde çıkış yolu bulamadıkları için devam ediyorlar, ay­rı düşünceleri. Yani kendi içindeki düşünürleri bununda çıkış yolu olma­dığını, insanlara mutluluk vermediğini, maddi rahatlık ama mutluluk ver­miyor diyor. Paranın üzerine yatıpta uyuyamazsın, eviniz dolu altınınızda olsa, yatsanız o size uyku vermez. Yiyeceğiniz giyeceğiniz kullanacağı­nız şeyler sınırlı, insanın midesi sınırlı, giyeceği elbise sınırlı ve içeceği de sınırlıdır. İnsanın bunlarıda elde ettikten sonra, kadın ihtiyaç hisset-mişse o da sınırlı. İnsanın bir gücü var o da sınırlı. O da bitince ne ola­cak Yani her türlü ihtiyacını karşıladınız, adam doydu fazla verirseniz adam kusar. Bu sefer bu adamın tekrar huzur bulması için başka şeyler arayacaktır. İşte o başka şeyleri diyoruz. Biz verebiliriz, Yani bu insanla­rın mutluluğunu temin edecek şeyi Allah Kur’an-ı Keriminde bildirmiştir. Buyurun diyoruz müslümanlar olarak. Burada sunuda diyoruz gayri. Ya Rabbi bizi zalimler karşısında imtihan vesilesi kılma, imtihan aleti kılma diyoruz.

Şimdi gözler müslümanlara çevrili. Bütün dünyanın gözü müslüman-lara çevrildi. Bugüne kadar düşünürleri çevrilmişti, şimdi siyasileri de gözlerini müslümanlar üzerine çevirdiler. Türk askeri Kore’ye gitmiş ger: dönmüş. Hani gidişi haklı değildi belki ama gitmiş, geriye gelmişler Şimdi Kore’nin içinde bir tane camii ve orada müslümanlar var Niye’ Buradan giden Ali çavuş oradaki insanlardan bir kaçma müslümanlığı an latıvermiş. Geldikten sonra o adamlar kendi kendilerine çalışmışlar gay­ret etmişler bir müslüman cemaat meydana getirmişler. Yani bir yere biri girerse oranın kültüründen etkilenmemek mümkün değil tabiiki.

İslam alemine haçlı seferleri ile girmişler, ama birçok insanın müslü­man olmasına sebep olmuşlar. Ve geriye İslam hakkında bilgi götürüp gitmişlerdir. Şimdi gözler müslümanların üzerinde hani şöyle biri gelse deseki bize: “ben hristiyanım veya ateistim” dese adam bana İstanbul şehrinde bir müslüman gösterin ben o adamı uzaktan takip edeceğim, ye­mesi nasıldır, yürümesi nasıldır, konuşması nasıldır, işi nasıl, dükkan ça-lıştırıyorsa, dükkana gelip gidenlere muamelesi nasıl, satışı nasıl, çek ve senetlerine sadakati nasıldır. Bütün bunları yani dini ile ilgili gayreti na­sıldır. Bunları uzaktan gözleyeceğim dese kimi gösterirsiniz. Anlatabil­dim mi bilmem?

Ayet-i kerime bunu anlatıyor aslında, ister Avrupa’dan biri, ister Tür­kiye’den biri, dediki size: “Ben İslama inanmıyorum. Fakat merakda edi­yorum, araştırma gereği duydum. Kitaplardaki güzel, herşey kitaplarda güzeldir. Ama birde bunu tatbik eden adamı görmek istiyorum. Yani İs­tanbul şehrinde bir müslüman göstereceksin, ben o adamı uzaktan takip edeceğim, o adamın bütün faaliyetlerini gözleyeceğim. Beğenirsem müs­lüman olacağım, beğenmezsem müslüman olmayacağım dese bu İstanbul şehrinde kimi gösterirsiniz. İşiniz biraz zor. Allah’a dua ederken bizde bunu yapmamız gerekiyor.

Bunun için Rabbimize Musa (a.s.)’a iman eden toplum diyor ki; “Ya Rabbi bizi zalimlere karşı imtihan vesilesi kılma.” Yani Ya Rabbi yaşan­tımızda eğiklik eziklik, bozukluk olmasın, o adamlar bize bakıp dinden nefret etmesinler. Yani imanımız ve amelimiz biribiri ile uyumlu olsun ki dışardan bakan bir adam bizim yüzümüzden, gavurluğunda devam etme­sin manası vardır bu ayet-i kerimede. İkinci bir manası vardır. Ya Rabbi biz bir avuç insan olarak dünyanın en güçlü devletine ve devlet başkanı­na, hak namına baş kaldırmış durumdayız. Eğer biz ezilecek olursak iki şey ortaya çıkacaktır.

İki türlü insan vardır. Zaten bir kafirler grubu, kafirler grubu diyecek­ler ki; eğer bu adamlar hak yolda olsalardı bize galip gelmeleri gerekirdi bu bir avuç insanı mağlup ettiğimize göre Allah destekliyor demektir. Ve bunları Allah desteklemediğine göre bunlar doğru yolda demek değildir. Onun için biz küfrümüze devam edelim diyorlar, bir kısım müslümanlar-da var burada. Müslümanlar diyorlarki ya ne karışıyorsunuz elin etlisine sütlüsüne gerçi bu adamlar zalim imansız ama bu adamlarla da başa çıkıl­maz ki. Kendin izi ateşe atıyorsunuz.

Ayet-i kerimede de kendini bile bile tehlikeye, elinle kendini tehlike­ye atma diyor. Günümüzde kullanılan bir kelimedir bu. Ayet-i kerimeyi

yanlış yönlendirerek ifade ediyorlar. Hani yiğiteesine küfre karşı saldıran delikanlılarımıza diyorlar ki: “Yahu kendini tehlikeye atıyorsun, karde­şim dünyayı sen mi düzelteceksin?” diyor.

Muhterem okuyucu! Belki tersine dönen dünyayı, tersine dönmesini durduramayız, ama kendimize olan güvenimizi. Şahsiyetimizi yok etme­yiz, bu yolda yürüyecek olursak ama küfür bütün hızıyla yürürken ben bunun önüne duramam deyip, onun yanı başında yürümeye devam eden pisliğin içinde boğulur gider. Bu dünyada pislik olur. Öbür dünyada da pislerle beraber cehenneme doğru akar gideriz. Karşı duracak olursak, eğer vade dolmuşsa, bu hareket olgunlaşmışsa, bir müslümanın karşı du­ruş hareketi o toplumun düzelmesine de sebep oluverir.

Hani Mısır’da bir hareket başlamıştı. Hasan el Benna, ile Seyyid Ku­tup hareketi başlatmıştı. Bu insanların birisi bir meydanda konuşurken bir kurşunla Amerikalı ajanlar tarafından öldürüldü bir tanesi de idam edildi. Şehit oldular ama eserleri bütün dünya dillerine tercüme edildi. Bütün dünyada onların sesi ve nefesi insanları etkiliyor.

Hani İngiltere’de doktorasını yapmış, siyasal ve ilahiyat mezunu bir arkadaşımız. (Doktora tezi de şu. İngilizler niye müslüman olur? nasıl müslüman olur.) Dört sene kalmış, doktorasını yapmış gelmiş. Şöyle an-latttı: “müslüman olan insanlarla görüştüm; bu zatların, (Hasan el Benna, Seyyid Kutup) eserlerini görmüşler, okumuşlar ve müslüman olmuşlar.

Yani bir insan ölüyor, şehid oluyor. Ama bin tane insanında dirilme­sine sebeb oluyor. Onun için ölüm de yok olmak demek değildir. Zillet içinde yaşamaktansa izzet içinde ölmeyi tercih etmiş, ecdadımız bizi bu günlere getirmişler. Bugünler deyince bugünkü halimizden memnun de­ğiliz. Çünkü zillet içinde yaşamak, onun bunun emriyle hareket etmek, insanın izzetini zedelemiş durumdadır.

“Ya Rabbi, bizi zalimler karşısında zalimlere karşı, fitne vesilesi, im­tihan vesilesi kılma”. Yani dostlarımız “demedik mi sana” demesinler. “Demedim mi” sana demesinler. Yahu dilini fazla uzatıyordun, vallahi seviyorduk ama. (söyleniyor bu bazı hocalarımıza”. “Hocam biraz azdiy-dı, hoca biraz ileri gittiydi.” Ne ileri gitmesi, geri kalıyordu da o çırpınıp duruyordu. Geri kalmanın çırpınmasını yapıyordu. Ama müslümanımız ayıplıyor, gavurdan önce müslümanımız: “Hocam gittiği yol sağlam de­ğildi.” Niye sağlam değildi? “İnançsıza karşı açıktan harp ilan etmişti.” Ne yapsın yani? senin gibi takla mı atsın, yağcılık mı yapsın.!!”[113]

86- Katır kavimden bizi rahmetinle kurtar” dediler.

Muhterem okuyucu! Ayet-i kerime bütün bunlar: içine alıyor. Ya Rabbi zalimlere karşı fitne vesilesi, imtihan vesilesi kılma diyoruz ve de­vam ediyor dua. “Ya Rabbi kafir toplumlardan bizi rahmetinle kurtar.” İki ifade kullanılmış, birinde kafir kavim var, diğerinde zalim kavim var. İçine hem kafirler girer, hem de müslüman olduğu halde müslümana ve­ya müslümanın faaliyetlerine zarar veren. Türkçeye de yerleştirdiler bu­nu. Aşırı dinciler ne demek? Yani aşın dinci Türkiye de müslümanlan iki gruba ayırdı. Televizyonu da, basımda “aşın dinci grub” diyorlar. Yahu ne yapmış aşın dinci gurup? O da beş vakit namaz kılar, buda beş vakit namaz kılar. Yani karşıtı ne olur, aşırı dinci grubun karşıtı ne olur. Aşırı dinsiz grub olur.

Yani bununla bizimi kast ediyor. Müslüman kelimesi yetiyor bize, aşırısı yok, gerisi yok. Yani ayet~i kerimede müslüman kelimesinden da­ha güzel bir ifade olmadığını Allah (c.c.) bize “Ben müslümanım demek­ten daha güzel bir söz yoktur” diye ifade ediyor. Aşırı müslümanlığı ka­bul etmiyoruz. Hiç birine, ilavede istemiyoruz. Ayet-i kerimede “müslü­manım” demek yetiyor bize buyuruyor. Müslümanım demek ise Kur’an-ı Kerimin bütün ahkamını fiilen hayatımızda yaşadığımız gibi etrafımızda­ki insanların da bu mutluluktan yararlanması için gayret göstermemiz oluyor.[114]

87- Musa’ya ve kardeşine: “Kavminiz için Mısır’da evler yapın. Evlerinizi kıble yapın. Namazı dosdoğru kılın ve mü’minleri müjde­le” diye vahyettik.

Anadoludan gelenlerimiz ve eski İstanbullularımız babalarınızın, de­delerinizin evlerini gözünüzün önüne getirin, bütün pencereler kıbleye bakar. Köyünüzdeki evlere bakın, pencereleriniz kıbleye bakar. Yani tesadüf değildir. Bu ayet-i kerimenin, bir devletin milletinin evlerine, müh­rünü vurmasıdır bu. Evlerin pencereleri kıbleye bakar, ve babanızın evi­ne, dedenizin evine gittiğinizde evleriniz de kıble düz olur, pencereye karşı olur.

Ama şimdi İstanbul’da elli seneden beri yapılmış olan evlerde ya giriş kapısına doğru namaz kılarsınız, yada köşeye doğru namaz kılarsınız, veya sormak mecburiyetinde kalırsınız. Bu evin kıblesi kardeşim ne tarafa? dersiniz.

Çarpık kıbleler vardır. Bu zaruret gereği değil, İstanbul’un imarı ile ilgilenen insan, ruhsat veren insanlar eğer bu ayet-i kerime doğrultusunda hareket ediverse, şu parseli kıbleye doğru yapıverseler. Ama parseli köşe­lemesine yaparsa bütün evlerin kıblesi köşeye gelir. Yani topraktan tasar­ruf yapma diye birşey yok. Şöyle yol verme ile böyle yol verme arasında değişiyor bu, evlerin pencerelerinin kıbleye gelmesi. Aynı zamanda ay-dmlığada gelecektir. Tabii ki hem kıbleye gelecek, hemde güneşe gele­cek. Ama güneşe ve kıbleye karşı sırt çevirdiğinizden dolayıdır ki evleri­nizin kıblesi dahi çarpıktır.

“Hat” yani güzel sanatlar, mimari her ne kadar elle yapılıyorsada in­sanın iç dünyasının dışa yansımasıdır. İnsanın içi iman ile dopdolu olur­sa, Kuranla dopdolu olursa bir şehri yeniden kuracağında, şehrin merke­zini Camii yapar.

Dağlarda yapılan çeşmelerin yönüde kıbleye doğru yapılırdı. Hz. Ömer Küfe şehrini ilk defa kurmuş. Komutanına demiş ki: “Kü­fe denilen yerde şehir kur. Orası askerin ve ilmin karargahı olsun demiş. Ve şehrin merkezindeki küçük tepeciğin üzerine de mescid yap ve oradan komutanına bir oku eline al, bir doğu tarafına at, bir batı tarafına at, bir güneyine, birde kuzeyine at. Okların düştüğü yere kadar olan yeri açık saha bırak ve ondan sonra yakınına üniversiteyi, askeriye karargahını ve de kendi komutanlık binanı inşaa et” ve ondan sonra caddeler ona göre yapılıyor. Bütün yollar camiiye çıkar hale getiriliyor.Bütün yollar camiiye çıkar. Şimdi bütün yollar bankaya çıkar.

Muhterem okuyucu! Kur’an-ı Kerim evinizin planına kadar ilgilenir. Kapı çalmasını öğretir, devleti yönetmesini öğretir. Uluslararası andlaşmaların veya harplerin nasıl biteceğini ve nasıl başlayacağını öğretir. Ya­ni hadisin ifade ettiğiyle bir sahabe öyle diyor. “Peygamberimiz bize her-şeyi öğretti. Hatta tuvalette oturmamızı dahi öğretti”[115] Tuvalette nasıl taharet yapacağımızı peygamberimiz bize öğretti. Hani girişi, sol ayağınızla gireceksiniz, sağ ayağınızla çıkacaksınız. Efendimiz “taharetinizi bolca su ile yapacaksınız” buyurdu. Orada oturmayida Öğ­retti, devlet başkanlığında oturmayı da öğretti.

Allah (c.c.) Kur’an-ı Keriminde bizim toplum hayatımızda muhtaç olacağımız her konunun izahını yapmıştır. İşle ilgili, kültürle ilgili herşey onunla ilgili. Hani evinizde abdest alacaksınız, biraz ihtiyarlarınız abdest alacağı lavaboya ayağını kaldıramıyor. Niye acaba, içinizde mühendis kardeşlerimiz var yani, bunun yukarıda olması ile aşağıda olması. Aşağı­da olunca ruhsat mı verilmez yok. Niye lavabo yüksekte, insanın göğsü hizasındadır. Amerikalının ayak yıkama derdi yok. Red Kit 50 senedir yaşıyor, hala ayakkabısını çıkarmadı. Ayak yıkama derdi yok adamın. Bizim günde beş defa ayak yıkama derdimiz var. Derdimiz değil ibadeti­miz var. Beş defa ayağını yıkayacak bu adamın ayağını göğsü hizasını kaldırması ihtiyarlar için zor. Biraz aşağıya yapıverse mühendisler ne olur yani.

Yani bu iş kültürle ilgilidir. Allah (c.c.) onu dahi veriyor. “Evlerinizi kıbleye yönelik yapın ve namazlarınızı dosdoğru kılınız. Mü’minleri müj­dele, namazını kılan, evlerini kıble yapan mü’minleri müjdele” diyor Al­lah (c.c.). Düşman karşısında yani firavun karşısında Musa (a.s.)’m duru­şunu anlatırken Rabbim “namazınızı kılınız” diyor.

Yani firavun bütün ordusuyla Musa’nın (a.s.) karşısına gelmiş, Musa (a.s.) kendi kavmine teselli veriyor. “İman ediyorsanız Allah’a güvenin”. Korkmayın bu heriften diyor ve emrediyor. Namazlarınızı kılın, harb es-nasındayız, namazlarımızı yarın kılsak olmaz mı? Namazınızı kılın, daha önce geçen ayet-i kerimede “Allah’tan sabırla ve namazla yardım talebin­de bulunun” dıyor.[116]

Muhterem okuyucu! Müslüman alemi tehlikeli günler yaşıyor. Böyle bir günde bizim birliğimizi sağlayacak yegane yerler mesciddir, yegane ibadette namazdır. Buna sımsıkı sarılalım, elimizden birşey gelmezse, di­limizden gelir. Dinimin düşmanlarını ya iman etmesi için, yada iman et­medikleri takdirde de helak olmaları için Rabbimize dua etmemiz gereki­yor. Çünkü Rabbim Musa (a.s.) burada dua yapıyor.[117]

88- Musa: “Rabbimiz, sen firavuna ve ileri gelenlerine bu alçak hayatta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, yolundan (insanları) saptırsınlar diye mi (verdin)? Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalblerini sık ki, onlar acıklı azabı görünceye kadar iman etmeyecek­ler.[118]

89- İkinizin duası kabul olundu. Dosdoğru olun ve bilmeyenlerin yoluna ikinizde uymayın.

Bu ayet-i kerime bize sunuda veriyor. Fıkhi hüküm olarak, bir insa­nın dua edip arkasındakilerin amin demesine delildir. Musa (a.s.) dua et­miş. Rabbim diyor ki: “ikinizin duasını kabul ettik. Yani Musa (a.s.) dus ederken Harun (a.s.) amin demiş ve kabul edilmiş, onun içindir ki iman efendi dua ederken biz amin diyoruz ya. Bazı arkadaşlarımız bunun delil var mı? Kur’an-ı Kerimi okursan görürsün.

Kur’an-ı Kerimin Yunus suresi 89. ayet-i kerimesi, Yunus suresi 88 ve 89 ayet-i kerimesinde Musa (a.s.)’ın dua ettiğini Harun (a.s.)’ın amiı dediğini ve Rabbimin de kabul buyurduğunu işaret veriyor Allah (c.c.) Böylelikle Fatiha suresinde de imam diyor: “Ya Rabbi bizi şu sapık hris uyanlarla, gazaba uğramış yahudilerin arkasından bizi götürme, onları: yolunu istemiyoruz.

Yani Avrupa birliğine karşı slogandır bu. Buradan giden yetkililer onlar zaten diyormuş. “Oğlum, sizdenim diyorsun, benim gibi yiyorsur içiyorsun, giyiyorsun ama senin halkının Cuma günü %75’i camiye gel yor, imam “Ya Rabbi şu imansız hristiyanlarla, şu sapık yahudilerin ark; sından biz gitmeyiz” diye bağırıyorlar. Git onların dilinden bu kelime al, ondan sonra gel diye gönderiveriyorlar. Biraz sizde fazla okuyuveriı Rabbimiz yardımcımız olsun.

Musa (a.s.) ile firavun karşı karşıya geldiklerini Musa (a.s.) kavmin: biraz korku duyduğunu, fakat Musa (a.s.) kendi kavmine Allah’a ime ediyorsanız Allah’a güvenin, Allah sizi koruyacaktır dediğini ve neticec Musa (a.s.) Rabbine yönelip, Rabbine de dua ettiğini ve kardeşi Harun’ı duaya amin dediğini, Allah (c.c.)’ında onların dualarım kabul ettiğini b: diriyor ve devam ediyor.[119]

90- İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu zı metmek ve saldırmak için onları izledi. Sonunda boğulmak ona ulaşinca: “İman ettim ki israil oğullarının iman ettiğinden başka il yoktur. Bende müslümanlardanım” dedi.

Hz. Musa’ya inananlar Hz. Musa (a.s.) ile beraber bir gece şehrin sına yani o devletin sınırları dışına çıkmayı ve orada Allah’a ibadet etn yi isterler. Halbuki Mısır’da sarayda, Musa (a.s.) bir eli yağda, bir eli b

da yaşıyordu. Sarayın içinde yetişmişti. Çocukluğundan itibaren firavu­nun gözdeleri arasında idi, ama Allah (c.c.) kendisine peygamberlik ve­rince, hani her türlü yağ ve bal içinde onun kulu olarak yaşamaktansa, kainatın yaratıcısı Allah (c.c.)’m kulu olarak yaşamayı tercih edince, bü­tün dünyevi imkanlardan mahrum oluyor, ama hürriyetin tadı, balın ta­dından daha tatlıdır.

Muhterem okuyucu! Onun için Musa (a.s.) kendisine inanan insan­larla beraber, hür bir şekilde Allah’ın ahkamını, Tevrat’ı tatbik edebilmek için o devletin sınırlan dışına çıkıyorlar. Yollan bir denize uğruyor. Bu­günkü ifadeyle Kızıl deniz deniliyor. Kızıl denizi geçiyorlar. Bir başka ayet-i kerimede ifade edildiğine göre Musa (a.s.) denize asasını vuruyor ve yol oluveriyor, yani su katilaşiveriyor, yani su üzerinden atlarıyla yaya olarak karşı tarafa geçiyorlar. Bu Rabbimin bir mucizesidir, bunlar ger­çekleşiyor.

Bir kısım insanların günümüzde batıya yaranmak için akli izahlar ge­tiriyorlar: “Efendim o anda med ve cezir olayı meydana gelmişti. Deniz­den su çekilmişti ve o kara haliyle geçmişlerdi” gibi batıya yaranmak için bu tür izahlara giderler. Biz hergün mucizeyi görmüyormuyuz, Allah bir mucize olarak suyu donduruveriyor bu Rabbimin bir mucizesidir. Ama çokça gördüğümüzden, önemli bir olay olmaktan çıkıyor.

Burada şunu demek istemiyorum. Yani Kızıldenizin üzerine de buz tuttu demiyorum. Allah (c.c.) Musa’nın (a.s.) geçebileceği şekilde katılaş-tırdı, onlarda geçtiler. Bu Allah’ın gücü ile hesap edilecek olursa zor bir iş değil. Bunlara inanmamız için Allah (c.c.) birçok olayları önümüze se-riveriyor. Suyun donma olayını gösteriveriyor Allah (c.c). Bizim içimiz­deki inkarcıların inkar ettikleri olayı, bir başka şekliyle günümüzde yaşa­makta olduğunu gösteriveriyor, ama görecek göz gerekiyor.[120]

91- Şimdi mi (iman ettin)? Halbuki daha önce isyan etmiştin ve bozgunculardan olmuştun.

Kafir olarak ömrünü geçirip, can boğazına geldiği an ben iman ettim diyen kişilerin tevbesini Allah (c.c.) kabul etmez buyuruyor o ayet ile. Bu ayet-i kerimeye dayanarak bizim akaid alimlerimiz akidemizi belirleyen Kur’an ve sünnet doğrultusunda akidemizin nasıl olmasını gerektiğini bi­ze haber veren alimlerimiz şunu söylüyorlar.

Ümitsizlik anında yapılan iman fayda vermez. Yani adam hayatının tamamını inkar ve isyan içinde geçirip yatağa yatmış, yatakdayken can

boğaza gelmiş tevbe ettim diyor, ama gidiyor. Böyle ümitsizlik anında yapılan tevbe kabul edilmez demişler. Ve bu ayet-i kerimeleride delil ola­rak göstermişler. Bir kere gerçekten iman etmediğini bu ayet-i kerimeden anlıyoruz.

1- Allah (c.c.) “Şimdi mi iman ediyorsun” derken imanının kabul edilmediğini ifade ediyor.

2- “Beni İsrailin ilahına iman ediyorum” diyor. Allah’a iman ediyo­rum demiyor. Yani onlar kabul ediyor, bende kabul ediyorum gibi bir, kü­çültme ifadesi var demiş alimlerimiz.

3- Bir insanın imanının sağlam olması için, Allah’ı (c.c.) bize tanıtan peygambere de imanı şarttır. Burada Musa’ya (a.s.) iman ettiğini ifade et­miyor. Beni İsrailin ilahına bende iman ettim diyor. Birde yeis halinde, yani ümitsizlik halinde söylediğinden dolayı, müslüman olmadığını, kafir olarak Rabbinin huzuruna vardığını anlıyoruz.[121]

92- Bugün senin (denizde boğulan) bedenini senden sonrakilere ibret olsun için (denizden) kurtaracağız. Şüphesiz insanlardan bir çoğu ayetlerimizden gafildir.

Milletlerin veya kavim halinde yaşayanların, yani kabile halinde ya­şayanların insanların genelde karakterinde şöyle birşey vardır. Büyük in­sanları kahramanlaştırmak, kahraman insanları ölümsüzleştirme meyli vardır. Hani bir adam çok büyük kahramanlıklar yapmıştır. Yiğitlikler göstermiştir derken ölmüştür ama halk onun hakkında efsaneler uydurur. O öldü ama “filan adam filan dağda görmüş, filan yerde filan adama yar­dım edivermiş kaybolmuş” gibi kahramanlıklarını yaşatmak isterler.

Allah (c.c.) diyor ki: “seni senden sonrakilere öldüğünün bir alameti olsun için bedenini sudan çıkardık ve koruduk diyor. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde çağdaş tefsire ilerimizden bir kısmı şöyle demiş: “Oradan onlar çıkarıldı” Bir kere çıkarıldığı konusunda geçmiş tefsircilerimizde, çağdaş tefsire ilerimizde birleşiyor. Denizden çıkarıldığı ve o insanın yani firavu­nun boğulup öldüğünü hem firavunun taraftarları, hem de Musa (a.s.)’m taraftarları gördüler. Yani “firavun ölmüştür” dediler.

Eğer öldüğü görülmemiş olsa idi, cenazesi insanlar tarafından görül­memiş olsa idi, ayrıca hani firavun kendini ilahlaştırmış “Ben sizin Rab-binizim” demiş. Ona tapanlar bizim ilahımız kayboldu, yine o çeşitli yer-

Serde görünür ve bizi korur derlerdi. Müslümanlardan da firavunun zul­münden korkanlar var. “Biz bu adamın ölüsünü görmedik, birgün yine selir başımıza bela olur” korkusu vardı. Allah (c.c.) ikisine de ayet olma­sı için onu denizin kenarına bir dalga ile atıveriyor, herkesde onu görü­yor.

Çağdaş tefsircilerimiz diyor ki: “sonra onun taraftarları onu aldılar mumyaladılar ve şu anda da Mısır piramitlerinin herhangi birinde cesedi durmaktadır. Hatta isim vermiş filan batılı araştırmacı onun cesedi üze­rinde araştırmada tuz e ma relerin ide yani, deniz tuzunun varlığını göster­miştir, görmüştür diyor. Son bir iki sene içinde Türkiye de yapılan bir ya­yında da Kızıl denizin kenarında yapılan bir kazıda bir cesede rastlanmış ve o cesedin firavunun cesedi olduğu tesbit edilmiş, gibi bir yayında ya­pıldı.

Biz ona veya buna inanma mecburiyetimiz yok. Ama şuna inanma mecburiyetimiz var. Rabbim “biz senin bedenini senden sonrakilere bir delil olsun için koruyacağız” buyuruyor. Yani öldüğü herkese gösteril­miştir.

Güçlü ordulara sahip olan o günün dünya üzerinde tek devleti olan fi­ravuna karşı Musa (a.s.) Allah’ın ayetleriyle yürüyor, kendince tedbirleri­ni alıyor. Düşmanın gücüne, kuvvetine, ekonomisine, siyasetine aldırma­dan, Allah’ın yürü dediği yolda yürüyor ve neticede Musa (a.s.) galip ge­liyor. Müslümanlar bundan bir ibret alıyorlar ve kafirin gücünden endişe etmiyorlar. Ama gafil olan insanlar, hala güce: saltanata, siyasete, otorite­ye veya ekonomiye tapınmaya devam ediyor.[122]

93- And olsun ki biz İsrail oğullarını çok doğru bir yere yerleştir­dik ve onlara en temiz rızıklar verdik. İlim kendilerine gelinceye ka­dar ihtilaf etmediler. Şüphesiz senin Rabbın kıyamet gününde, ihtilaf ettikleri şeylerde aralarında hükmedecektir.

1- Tevratm bütün ahkamı gelinceye kadar beraberdiler ama Tevratın ahkamını yorumlamada biribirlennden ayrıldılar. Bu ayet-i kerime yok bunu kasdediyordu, yok şunu kasdediyordu diyerek biribirlerinden ayrıl­dılar. Bu olur mu? Olur, Hani biraz önce okudum. Firavunun ayet-i keri­mesine dayanarak akaidde epeyce isim yapmış, Celaleddin Devvani isim­li bir zat, “firavun müslüman olarak ölmüştür” diyerek bir kitap yazmıştır.

Ve bizim çok sevdiğimiz Hanefi fakihlerinden Aliyyül Kari diye ismi bizce de meşhur bir alimde, çeşitli deliller ileri sürerek “firavunun iman etmediğini” yazmış ve bu ayet-i kerimeleri delil olarak kullanıyor, ikiside aynı ayet-i delil olarak kullanıyor. Yani bir ayetten bir insan bu tarafa doğru giden bir mana çıkarabiliyor, diğer bir insanda başka tarafa giden bir mana çıkarabiliyor. Peki o zaman orta yolu bulmak nedir?

Yani bu ayet-i kerimeden peygamber efendimiz (a.s.) ne anlamış onu bilemeyiz. Yoksa Türkiycdc de adamın birisi. Peygamberin (s.a.v.) bize getirmiş olduğu kitabın, peygamberin kendi sözü olduğunu iddia etti. bu-nuda isbat için Kur’an ayetlerini kullanan, bu adam bu memlekette yaşadı ve geberdi gitti. Böyle anlamak murad ettikten sonra, hani gülden gül ya­ğı, gülden gül rcçcii yaparsınız. Gülü ceketinize takarsınız. Bunların hep­si güzel şeylerdir.

Gülden zehirde yapabilirsiniz. Gülden zehir yapmak yasaktır. Zehir yapılabilir, onunlada insan zehirlenebilir. Ama onu yapmak yasaktır. Onun dışında gül yağıda, gül suyuda, efendim gül demetide yapmak ser­besttir. Yani iyiye kötüye kullanmakta mümkündür.

Neşter ile insanı tedavi etmekte vardır. İnsanı kesmekte vardır. “Aynı şekilde Allah’ın ayetlerini de kötü istikamette kullanma durumuna giren insanlar ihtilafa giriyorlar”.

Peki biz bunun doğrusunu anlayabilmek için bu ayet-i kerimeden efendimiz ne anlamış? Bu ayet-i kerimeden efendimizi gören sahabe ne anlamış. Buna dikkat etmemiz lazım. Bizimde onların yolundan yürüme­miz gerekmekte.

2- Mana olarak “ilim gelince” derken, Kur’an gelinceye kadar yahu-diler peygamber efendimizin (s.a.v.) geleceği konusunda birlik halinde idiler. Hristiyanlar İncil’de okuyorlarki onları kurtaracak bir insan, bir peygamber gelecektir. Buna inanıyorlardı. Ama peygamber {s.a.v.) gelin­ce, “olmaz sana inanmayız”. Niye? “bir kere yahudi ırkından değilsin de­mek suretiyle yine ihtilafa girdiler, çünkü bir kısmı iman etti.

Hani yahudilerin hahamlarından Abdullah b. Selam peygamber efen­dimiz (s.a.v.)’a geliyor, bazı sorular soruyor, ve de iman ediyor. Diyor ki: “Yarasülullah benim kavmimden insanlar gelecek, ben perdenin arkasına gizleneyim, sen onlara sor. Abdullan b. Selam nasıl bir adamdır de” On­lar gelmiş, peygamberimiz onlara demiş ki: “Hahamınız Abdullah b. Se­lam nasıldır? “o bizim en iyi insanımızır en derin adamımızdır, en iyi iba­detine düşkün adamımızdır. Tcvrati en iyi bilen odur.” Peki onun bana iman ettiğini söylesem ne dersiniz? “inanmayız” derler.

“Diyelimki kendisini buraya getirdim ve o iman etti, ne yaparsınız” “bizde iman ederiz” demişler. Abdullah b. Selam Hahamımız iman eder­se bizde iman ederiz. O arada Abdullah b. Selam perdenin arkasından çı­kıyor o da diyor ki; kelimei şehadet getiriyor ve iman ediyor. Bu’sefer, “sen delirmişsin deyip yine de iman etmeden gidiyorlar” yani ihtilafa böylece girmiş oluyorlar.

Allah onların ihtilaf ettiği konuların en doğrusunu kıyamette ayırt edecektir. Haklı ile haksızı kıyamette ayırt edecektir. Bazı olaylar varki, adam kendi aklı ile bu ayet-i yorumlamaya devam ediyorsa, geçmişten hiçbir sahabenin ve peygamberin sözünü ben kabul etmiyorum diyorsa, buna yapılacak hiçbirşey yok.

Bu adama doğruyu Allah (c.c.) ahirette gösterecektir ve cehenemde yerini göstermek suretiyle, o da hakkı hakikati öğrenecek ama, o da fay­dası olmayan bir yerde öğrenecek.[123]

94- Eğer sen, sana indirdiklerimiz hakkında şüphe içinde isen, senden önce kitap okuyanlara sor. Yemin olsun ki hak sana Rabbin-den geldi. Sakın şüphe edenlerden olma.[124]

95- Sakın Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma, yoksa hüs­rana uğrayanlardan olursun.

Bir peygamberin geleceğini, o peygamberin insanlara Allah’ın kela­mını getireceği konusunda bilgileri var, onlara sor. Yani bu yeni icad edilmiş bir peygamberlik, yeni indirilmiş bir kitap değil, daha öncede bu­na benzer kitaplar Rabbim tarafından gönderilmiş ve peygamberlerde gönderilmiştir. Bir insan tarafından gelseydi şüphe etmek üzerimize gö­revdi. Çünkü insan aklı belirli sınırı vardır. O sınırların ötesine geçemez yarının ne getireceğini bilemez. Yarın hakkında hüküm verirse yanılır in­san. Ama bu hak olan cenab-ı hakkın kelamı Rabbimden geldiği için, ya­rımda yaratan O olduğuna göre, bu Rabbin gönderdiği kelam konusunda şüphe etme.[125]

96- Rabbiyin kelimeleri kendilerine hak olanlar, iman etmezler.

İman etmeyenlere azab ahirette mutlaka vardır. Bazı toplumlara da bu dünyada Allah (c.c.) azabını tattırmıştır. Hani Lut (a.s.) kavmine azabı bu dünyada verip, helak ettiği gibi, Âd ve Semud kavmine bu dünyada azabı tattırdığı gibi, azabı tattırmıştır Allah (c.c).[126]

97- Onlara bütün deliller gelmiş olsa bile onlar acıklı azabı gö­rünceye kadar (iman etmezler).[127]

98- (Azap geldikten sonra) iman edipde imanı kendisine fayda veren bir memleket olsaydı, Yunus’un kavmi müstesna. Onlar iman edince dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir zamana kadar faydalandırdık.

Allah (c.c.) Yunus (a.s.)’a iman etmeyen bir topluma azab edeceğini bildirince onlar korkularından iman etmişler, imanlarındada samimi ol­muşlar Allah (c.c.) de onlardan azabı kaldırdığını ifade ediyor.

Bunlar azabla ilgili ayet-i kerimeler. Peygamber efendimiz (s.a.v.’ bütün insanların iman etmesi için çok büyük gayret sarfediyor. HatU Rabbimiz ona: “nerdeyse kendini helak edeceksin” diyor.[128]

99- Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi iman ederdi. C halde insanlar iman edinceye kadar sen mi zorlayacaksın.

“Dinde zorlama yoklur” diye Bakara suresinde 256 ncı ayetin tefsi­rinde geçmişti. Yalnız bu ayet Türkiye de istismar ediliyor. Dinde zorla­ma yoktur şu anlamda yoktur. Adamı başına tabancayı dayıyorsun “İman et bakalım” diyorsun bu yoktur. Çünkü iman gönül işidir. Adam dilinden iman etlim dese de, gönülden irnan etmese, iman etmiş sayılmaz bu adam. Ama müslüman bir devletle, müslümanın Allah’ın bütün emirlerini yapma, yasaklarından kaçma mecburiyeti vardır. Orada devlet onu zorlar. Namaz kılmaya zorlar mı? Zorlar. Oruç tutmaya zorlar mı? Zorlar.

Bugün bir devlette yaşıyorsunuz devletin emirlerini yerine getiriyor-sun, vergi kaçırmak için gerekeni yapıyorsunuz ama birlanede muhasebe­ci tutuyorsunuz. Aman kanuna yakalanmayalım diye. İslamda namaz bir emirdir. Zekat bir emirdir. Oruç bir emirdir, yasakları vardır.

Bunlara riayet o devletin lebcasının bir ölçüsüdür. Onun için o devletin emirleri ve yasaklan yerine getirilecektir. Ama burada inanmayanlara “İman edeceksin” diye bir zorlama yoklur. Ama tebliğe devam vardır. Efendimize diyor ki: “Sana tebliğ vardır, bizede onları hesaba çekmek

vardır.”[129] Yani sen duyuracaksın, hesaba çekecek olan biziz di­yor.

“Sen dilediğine iman veremezsin, Allah dilediğine iman verir.”[130] Sen veremezsin, senin görevin duyurmaktır. İslamın bütün gü­zelliklerini, özelliklerini insanlara anlatmaktır diyor.[131]

100- Allah’ın izni olmadım hiçbir kimse iman edemez. Akıllarını kullanmayanları pislik İçinde bırakır.[132]

101- Deki: “Hakin göklerdi: ve yerde neler var? İman etmeyecek bir kiivmc ayetler ve uyarılar (ayda verme)

İbrahim alcyhisselamı yakmayan mucizevi ateş Nemrud ve yandaş­larının müslüman olmasına fayda vermemişlir. Musa”mn(s.a.v) mucizesi, İsa’nın fs.a.v.)mucizesi inkarda direnenlere fayda vermemiştir. (gözünü kapalana ışık ne yapsın?[133]

102- Onlar kendilerinden önce geçenlerin başına gelen (acı) günlerin benzerini bekliyorlar. Deki: “Bekleyin. Bende sizinle beraber bekleyenlerdenim.

Beklediler ve Mekkenin ellerinden gittiğini gözleriyle gördüler.Kabirdeki azaplarımda gördüler ama feryatlarını bize işiltiremediler.Ancak Allah (c.c.) onların pişmanlığım bize haber vermiştir.[134]

103- Sonra elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Mü’minleri kurtarmak üzerimize bir oldu.[135]

104- Ey insanlar, benim dinimden şüphede iseniz, bende sizin AIlah’dan başka taptıklarınıza tapmam. Ancak sizi öldüren Allah’a kulluk yaparım. Ve ben mü’minlerden olmakla emrolundum.

Öldüren ve dirilten Allah’dır.Müslumanların canına kasdeden kafirin canını alacak olan da O olduğuna göre, mü’minlere yardım edeceğini de va’dettiğine göre,bize düşen görev Rabbimizc O nun istediği şekilde kul­luk yapmaktır.[136]

105- Hanif olarak yüzünü dine çevir. Sakın müşriklerden olma.[137]

106- Allah’dan başka sana fayda ve zarar veremeyene dua etme. Eğer yaparsan o zaman sende zalimlerden olursun.

Hiçbir puta ve put insana meyletmeden Allaha hiçbir kimseyi ortak koşmadan Allah’ın huzuruna varmaya çalışalım. Bu bize fayda veya zarar veremeyenlere dua eder, onlardan yardım istersek bizde zalimlerden olu­ruz. Bozuk terazinin başında dünyanın en dürüst adamida olsa haksızlık yapar zulmeder.[138]

107- Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu, ondan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır isterse onun lütfunu geri çevi­recek yoktur. (Allah) hayrını kullarından dilediğine verir. O, bağışla­yandır, esirgeyendir.

Manası apaçık olan bu ayeti peygamber efendimizin Abdullah b. Abbasa söylediği bir hadisi şerifle anlamaya çalışacağız. Efendimiz yeğeni Abdullaha buyurur: “Delikanlı, sana bazı kelimeler Öğreteceğim. Allah için koruki Allah’da seni korusun. Allah için koru ki onu karşında bula­sın. Birşey istediğinde Allah’tan iste. Bir yardım istediğinde Allah’tan yardım iste. İyi bilki bütün bir millet sana fayda vermek için toplansalar, Allah o faydayı sana yazmamışsa, fayda veremezler. Eğer bir millet sana zarar vermek için toplansalar, Allah’da o zararı sana yazmarmşsa, sana zarar veremezler. Kalemler kaldırıldı, sahifeler kurudu.”[139]

108- Deki: “Ey insanlar, size Rabbinizden hak geldi. Artık hida­yeti kabul eden kendisi için kabul etmiş olur. Sapitanda kendi aleyhi­ne sapıtmış olur. Ben sizin üzerinize vekil değilim.”

Biz hakkı cenabı haktan kullarına ulaştırmakla görevliyiz. Kimseye zor kullanamayız. İman gönül işidir, ancak karanlıklar içinde yaşayanla­ra, aydınlık bir yerlerinde var olduğunu söylemek ve göstermekle görev­liyiz. Hak ile batılı gördükten sonra dileyen dilediğine gitme özgürlüğüne sahiptir.[140]

109- Sana vahyolunana uy. Allah hükmünü verinceye kadar sab­ret. O hükmedenlerin en hayırlısıdir.

Biz bu özgürlüğümüzü, bize veren Allah’ın emirlerine uymakta kulla­nacağız. Böylece Allah’a kul olup kullara kul olmaktan kurtulacağız. İnşaallah.

Kuran

Yunus Suresi

Şifa Tefsiri ( Mahmut Toptaş ) | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.