Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 24°C
Az Bulutlu
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Çar 22°C
Per 20°C
Cum 20°C
Cts 19°C

10 – Yunus Suresi | İbn Kesir Tefsiri

10 – Yunus Suresi | İbn Kesir Tefsiri

Yunus Suresi | İbn Kesir Tefsiri

1 — Elif, Lam, Râ. Bunlar hikmetli kitabın âyetleri­dir.

2 — İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve îmân edenlere Rableri katında yüksek bir makam olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti ki kâfirler : Bu, apaçık bir büyüdür, dediler.

Vahiy Gerçeği

Sûrelerin başındaki tek tek harfler hakkında Bakara sûresinin ba­şında bilgi verilmişti. Ebu Duhâ’nın İbn Abbâs’tan «Elif, Lam Ra…» âyeti hakkındaki rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ben, Allah’ım, gö­rürüm. Dahhâk ve başkaları da böyle söylemiştir.

«Bunlar hikmetli kitabın âyetleridir.» Bunlar apaçık, muhkem Kur’an’m âyetleridir. Mücâhid, «Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmetli kita­bın âyetleridir.» âyeti hakkında: Kitab; Tevrat ve İncil’dir, demiştir’. Katâde de burada Kur*an’dan önce geçen kitablarm kasdedildiğini söy­ler. Ancak bu, izahı, yorumu ve bir anlamı olmayan bir sözdür.

«İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve îmân edenlere… müj­dele, diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti?» âyetinde Allah Teâlâ, beşerden peygamberler gönderilmesine şaşan kâfirleri haber ve­rip, onları tekdir buyurmaktadır. Kur’an da geçmiş nesillerin: «Bizi bir beşer mi doğru yola götürecekmiş?» (Teğâbün, 6) dediklerini de haber vermektedir. Hûd ve Salih (a.s.) de kavimlerine : «Sizi uyarma­sı için aranızdan bir adama Rabbınız tarafından bir haber geldi diye mi hayret ediyorsunuz?» (A’râf, 63, 69) demişlerdi. Yine Allah Teâlâ, Kureyş kâfirlerinin şöyle dediklerini haber vermektedir : «Tanrıları bir tek tanrı mı kıldı? Doğrusu bu çok tuhaf bir şeydir.» (Sâd, 5).

İbn Abbâs’tan rivayetle Dahhâk der ki: Allah Teâlâ Muham-med (s.a.) i elçi olarak gönderdiğinde araplar veya onlardan inkâr eden­ler, bunu inkâr ettiler ve : Allah Teâlâ Muhammed gibi bir beşeri elçi olarak göndermekten yücedir, dediler de Allah Teâlâ : «İçlerinden bir adama vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti?» âyetini indirdi.

Müfessirler «îmân edenlere Rabları katında yüksek bir makam var­dır.» âyetinde ihtilâf etmişlerdir, Ali İbn Ebu Talha’nın, «îmân eden­lere Rabları katında yüksek bir makam olduğunu müjdele.» âyeti hak­kında İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle dermiş : İlk zikirde on­lar için mutluluk geçmiştir.

Avfî’nin yine İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, «Rabları katında yüksek bir makam olduğunu müjdele.» âyeti hakkında şöyle dermiş : Takdim ettikleri, işleyip önden gönderdikleri mukabilinde onlar için güzel bir mükâfat vardır. Dahhâk, Rebî’ İbn Enes ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemişlerdir. Bu, Allah Teâlâ’nın : «Kendi katından şiddetli bir baskım haber vermek ve sâlih amel işleyen mü’ minlere güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için. Orada temelli kalacaklardır.» (Kehf, 2-3). âyetleri gibidir. Mücâhid ise : «Rabları ka­tında yüksek bir makam olduğunu müjdele.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Sâlih ameller; onların namazlan, oruçları, sadakaları ve teş­bihleridir. Muhammed (s.a.) onların şefâatçisidir. Zeyd İbn Eşlem ve Mukâtil İbn Hayyân da böyle söylemişlerdir. Katâde onların; Rabları katında sâdık selef, olduklarını söyler. İbn Cerîr, âyette zikredilen yük­sek makamın, onların takdim etmiş oldukları sâlih ameller olduğunu söyleyen Mücâhid’in kavlini tercih etmiştir.

«Kâfirler : Bu, apaçık bir büyüdür, dediler.» Her ne kadar Biz on­lara kendilerinden, kendi cinslerinden müjdeleyici ve uyarıcı olarak bir elçi göndermişsek de kâfirler; bu apaçık bir büyüdür, deyip yalanladı­lar.[1]

3 — Doğrusu sizin Rabbınız, gökleri ve yeri altı gün­de yaratıp sonra Arş’a hükmeden Allah’tır. îşi düzenler. İzni olmadıktan sonra kimse şefaat edemez. İşte Rabbınız Allah budur, O’na kulluk edin; öğüt dinlemez misiniz?

Göklerle Yerin Yaratılışı

Allah Teâlâ bütün âlemin Rabbı olduğunu, gökleri ve yeri altı günde yarattığını haber veriyor. Bu altı günün şu günler gibi olduğu; her günün insanlann saymakta olduğu günlerden bin sene gibi oldu­ğu söylenmiştir. Bunun açıklaması ilerde gelecektir. Sonra O, Arş’a hükmetmiştir. Arş; yaratıkların en büyüğü ve tavanıdır. İbn Ebu Hâ-tim’in Haccâc İbn Hamza kanalıyla… Sa’d et-Tâî’den rivayetine göre o : Arş, kırmızı yakuttandır, dermiş. Vehb İbn Münebbih Allah’ın, Arş’ı nurundan yarattığını söylemiştir ki bu açıklama garîbdir.

Allah Teâlâ yaratıkların işlerini idare eder. «Göklerde ve yerde zer­re kadar olanlar bile O’nun ilminin dışında değildir.» (Sebe’, 3). Bir durum ve iş, O’nu bir başkasından meşgul edip alıkoymaz, müşkiller ona zor gelmez, isteyenlerin ısrarlı isteyişleri onu usandırmaz, dağlar­da, denizlerde, ma’mûrelerde ve çöllerde büyükleri idare O’nu küçükle­ri idareden alıkoymaz. «Yeryüzünde yürüyen hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onların durup dinlenecek ve saklanacak yerL lerini de bilir. Hepsi apaçık kitabdadır.» (Hûd, 6), «Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere her şey apaçık bir kitabdadır.» (En’ânı, 59).

Derâverdî’nin Sa’d İbn İshâk İbn Kâ’b’dan rivayetine göre; o, şöy­le dermiş : «Doğrusu sizin Rabbınız gökleri ve yeri altı günde yara­tan Allah’tır.» âyeti nazil olduğunda, onlara araplardan büyük bir bi-nitli grubu tesadüf etmiş. Onlara : Siz kimlerdensiniz? diye sormuş­lar. Onlar da : Cinlerdeniz. Medine’den çıktık. Oradan bizi bu âyet çı­kardı, demişler. Bu haberi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ burada : «İzni olmadan kimse şefaat edemez.» buyu­rur. Başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «O’nun izni olmadan ka­tında şefaat edecek kimdir?» (Bakara, 255), «Göklerde nice melek var­dır ki, Allah dileyeceği ve razı olacağı kimseler için izin vermedikçe, onların şefaati hiç bir şeye yaramaz.» (Necm, 26), «Allah’ın katında, kendisine izin verdiğinden başkası şefaat edemez.» (Sebe’, 23).

«İşte Rabbınız Allah budur. O’na kulluk edin. Öğüt dinlemez mi­siniz?» İbâdeti tek ve ortağı olmayan Allah’a tahsis ediniz, ey müşrik­ler, durumunuz hakkında öğüt dinlemez misiniz ki Allah ile beraber O’nun yegâne yaratıcı olduğunu bildiğiniz halde bir başkasına da ibâdet ediyorsunuz. Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: dAndolsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan «Allah» di­yeceklerdir.» (Zuhruf, 87), «Yedi göğün Rabbı ve yüce Arş’ın Rabbı kimdir? de. Allah’tır, diyeceklerdir. Öyleyse O’na karşı gelmekten sa­kınmaz mısınız? de.» (Mü’minûn, 86-87).[2]


İzahı

4 — Hepinizin dönüşü O’nadır. Allah’ın va’di haktır. Doğrusu O, yaratmaya başlar, sonra îmân edip iyi amel işleyenlere adaletle karşılık vermek için onu tekrar eder. Küfredenlere de; küfreder olmalarından dolayı kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azâb vardır.

Allah Teâlâ, yaratıkların kıyamet günü dönüşlerinin kendisine olacağını haber vermiştir. Hiç kimseyi bırakmayacak ve başladığı gibi onları tekrar iade edecektir. Sonra Allah Teâlâ, yaratmaya başladığı gibi yaratmayı tekrar edeceğini zikredip : «Önce yaratan, sonra onu tekrar eden O’dur. Bu, O’nun için daha kolaydır.» (Rûm, 27) buyurur.

Sonra îmân edip iyi amel işleyenleri hakkaniyetle ve onların yap­tıklarına uygun bir mükâfatla mükâfatlandırmak için yaratmayı tek­rar eder. Kâfir olanlara da küfürleri yüzünden kıyamet günü kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azâb vardır. Onlar, küfürleri sebebiyle kıyamet günü aşağıdaki âyetlerde haber verilen çeşitli azâblarla azâb-landmlacaklardır: «Onlar, kızgın ateşte, kaynar sulardadırlar. Ve bir de kapkara dumandan bir gölge içindedirler.» (Vakıa, 42-43), «İşte kaynar su ve irin, tatsınlar onu. Bunlara benzer daha başkaları da var­dır.» (Sâd, 57-58), «Suçluların yalanladıkları cehennem işte budur! Onlar bununla kaynar su arasında dolaşır dururlar.» (Rahman, 43-44).[3]

İzahı

5 — Güneşi ışık, ayı nûr yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyen O’dur. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. Bilen insanlar için âyetlerini uzun uzadıya açıklar.

6 — Gece ile güdüzün değişmesinde; Allah’ın gök­lerde ve yerde yarattıklarında, sakınan bir kavim için âyetler vardır.

Güneş ve Ay

Allah Teâlâ, kudretinin kemâline ve saltanatının büyüklüğüne de­lâlet eden alâmetler yarattığım haber veriyor. O, güneş kitlesinden nesle günler, ayın seyri ile de aylar ve seneler bilinir, san’at, diğeri de başka bir san’attır. Birbirlerine karışmasın diye, bi­rini diğerinden üstün kılmıştır. Güneşin hükmünü gündüz, ayın hük­münü de gece kılmış, ay için konaklar düzenlemiştir. İlk göründüğün­de küçüktür. Sonra nuru ve kitlesi artar ve nihayet toplanıp dolunay haline gelir. Sonra tekrar küçülmeye başlar ve ayın sonunda ilk ha­line döner. Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Ay için konaklar ta’yîn etmişizdir. Sonunda kuru bir hurma dalına dö­ner. Güneşe aya ulaşmak düşmez. Gece de, gündüzü geçecek değil­dir. Her birisi bir yörüngede yüzerler.» (Yâsîn, 40), «Güneşi ve ayı da vakit ölçüsü kılmıştır. İşte bu; Azız, Alîm olanın takdiridir.» (En’âm, 96). Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de de : «Yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri düzenleyen O’dur.» buyurmuştur. Gü-husule gelen şuayı bir ziya; ayın şuasını da bir nûr kılmıştır. Bu bir

«Allah, bunlan ancak hak ile yaratmıştır.» Allah Teâlâ bunları boş yere yaratmamıştır. Bilakis bunda onun için büyük bir hikmet ve yüce bir hüccet vardır, Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöy­le buyurmaktadır: «Biz göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında bulu­nanları, boşuna yaratmadık. Bu küfretmiş olanların sannıdır. Vay ateşe uğrayacak inkarcıların haline.» (Sâd, 27), «Sizi boşuna yarat­tığımızı ve Bize hiç döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Gerçek hü­kümdar olan Allah yücedir. O’ndan başka tanrı yoktur ve O, yüce Arş’ın Rabbıdır.» (Mü’minûn, 115-116).

Allah Teâlâ buyurur ki: Bilen insanlar için âyetlerini, hüccetleri, delilleri uzun uzadıya açıklar.

Allah Teâlâ: «Gece ile gündüzün değişmesinde; âyetler vardır.» buyurur. Biri geldiğinde hemen öteki gider, biri gittiğinde hemen öte­ki gelir. Bunlar hiç bir şekilde birbirlerinden geç gelmezler ve birbir­lerini peşpeşe ta’kîb ederler. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyur­maktadır : «Gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürür.» (A’râf, 54), «Güneşe aya ulaşmak düşmez. Gece de, gündüzü geçecek değildir.» (Yâsîn, 40), «Sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükûn, güneşi ve ayı da vakit ölçüsü kılmıştır. İşte bu; Azîz, Alîm olanın takdiridir.» (En’âm, 96).

Allah Teâlâ burada: «Allah’ın göklerde ve yerde (azametine delâ­let eden âyetlerde), yarattıklarında (günâh işlemekten) sakınan bir kavim için âyetler vardır.» buyurur ki, başka âyetlerde de şöyle bu­yurmaktadır : «Göklerde ve yerde nice âyetler vardır…» (Yûsuf, 105), «Göklerde ve yerde neler var, bir bakın, de. Fakat bunca âyetler ve ihtarlar inanmayanlar güruhuna fayda vermez.» (Yûnus, 101), «Gök­lerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelme­sinde; akıl sahipleri için elbette âyetler vardır.» (ÂH İmrân, 190). Bu­rada ise şöyle buyurmaktadır: Allah’ın azabından, öfkesinden sakı­nan bir topluluk için âyetler vardır.[4]

İzahı

Işık Enerjisi ve Kaynaklan

Kâinat, madde ve ışımadan ibarettir. Işıma derken neticesi görü­lebilen fakat maddî varlığı farkedilemeyen enerji kaynağım kasdedi-yoruz ki buna «esir dalgalan» adı da verilir. Bu dalgalardan bir kıs­mını duyu organlarımız doğrudan doğruya alırlar ki biz bunlara «kır­mızı altı dalgalar» adını veriyoruz. Bunlardan kırmızı altı dalgaları, duyu organlarımız ısı şeklinde alırlar. Gözümüz bunu farkeder. Güne­şin gönderdiği beyaz ışıklar ise aslında değişik renklerden meydana gelmiştir. Gerçekte esîr dalgaları adını verdiğimiz bu ışınların sâdece izlerini görürüz. Meselâ mor ötesi (ültraviyole) ışınlarını dağların te­pesinde veya deniz kıyısında güneşe mâruz kalan vücûdlarda yaptığı izleri ile görürüz. Denizde yanmış veya güneşlenmiş kişinin rengj bronzlaşır. Keza ay yüzeyine yansıyan ve ayı aydınlatarak bize hilâl şeklinde görünmesini sağlayan, cisimleri yakan, yeryüzünün hava kü-t esinin alt kısımlarına kadar sızarak kalınlığı 200 metreyi bulan ince bir tabakadan dünyamızı aydınlatan güneş ışınları gibi. Bu ışınlar fe­zada saniyede 300.000 km. hızla yayılırlar. Bu ışın dalgalan, telsiz dalgaları gibi boyu mm. veya cm. ile ölçülen özel ölçü ve uzunluğa sâ hiptir. Kısa dalgalar ise mikron adı verilen ve cm. nin onbinde biri kadar olan bir ölçekle ölçülürler. Dalganın, saniye içerisindeki tekrar etme sayısına «dalga sayısı» adı verilir.

Işık, birçok renkler ıskalasından meydana gelir. Iskala, kısa dal­galı ışınlardan mor ile başlar, uzun dalgalı tarafa doğru yürüyerek kırmızı ile son bulur. Bu renklerin karışımından beyaz ışık teşekkül eder. Mor ışıklardan önce morötesi ışıklar gelir, bunlar gözle görül­mez. Kimyasal etkileri vardır, çok hassas fotoğraf ilimlerine veya kart-lanna etki ederler. Kırmızı renkten önce kırmızı altı renk gelir ki, bu da ısı şeklinde ortaya çıkar. Fakat gözle görülmez. Şu halde ışık ener­jisi, esîrî dalgalardan ibarettir. Özelliklerinin farklılığı ve cisimler üzerine etkisinin değişikliği, yalnızca dalga boyunun farklılığından gel­mektedir. İlmî bir gerçek olarak «Görülen ışık» diye adlandırılan ışık aslında görülmektedir. Meselâ güneş ışığı, bütün kâinatı yararak bize kadar gelir, ancak biz onu görmeyiz. O, yayıldığı şeffaf maddî ortamı aydınlatır. Ay yüzeyi veya atmosfer tabakası gibi şafak veya gurûb adı verilen, ufuk aydınlanması denilen göğün, gündüzün ışığıyla değişik renk alması da bir sırdır. Işığı, tayf analizi adını verdiğimiz yollarla ayırmak mümkündür. O zaman görülecektir ki en uzunu kırmızı, en kısası da mor dalgalardan meydana gelen bir renkler yekûnundan baş­ka birşey değildir.

Esir dalgalan ışık türü
on olarak ifadesi

Kozmik ışınlar
10-10-10-7

Gama ışınları
10-7-10-4

X ışınları
10-4-10-1

Mor ötesi ışınları
10-1

Işık
10-1-1

Kızıl Öncesi ışınları
1-10-3

Radar dalgaları
10-10

Radyo telsiz dalgaları
10-10

Işık dalgalarının uzunluğu ;

Beyaz ışığı oluşturan belli başlı ışınlar : Dalganın mikron olarak uzunluğunun ortalaması:

Mor ……•………………… 0,44

Mavi ……………………… 0,48

Yeşil ……………………… 0,50

Sarı ……………………… 0,58

Portakal rengi…………… 0,62

Kırmızı …………………… 0,71

Bu dalgalar ve ışınlar maddî ortamı geçerken (atmosfer tabaka­sı gibi) yansır ve birtakım tabiî olaylarla karşılaşır. Bir kısmı da böy­lece geri gönderilir.

Normal cisimlerin ışın neşretmeleri: Normal cisimler, farklı oran­da esîr dalgalarını emerler ve bu ışınlan farklı oranlarda tekrar salı­verirler; bu olaya maddî ışıma adı verilir. Yani maddî cisim, esîr dal­galarıyla aldığı ışınları tekrar gönderir. Bu durumda bu ışınlar, ısı derecesini ve enerji gücünü yitirirler. Öyleyse maddî ışıma, maddî cisimlerin tabiatından doğan bir olaydır. Meselâ biz bir parça demi­ri ısıttığımız zaman ısının demire yayıldığım farkederiz. Demiri da­ha fazla ısıtınca ışık saçtığını görürüz. Bu ışık önce kırmızı, sonra sa­rı, sonra maviye dönüşür. Isı derecesi arttıkça demirden saçılan renk dalgalan da farklılaşır. Genellikle maddî cismin saçtığı ışık dalgala­rının ve esîr ışınlarının boyu, Ölçüsü bu cismin ısısına ve cinsine bağ­lıdır. En çok ışın yayan cisimler, siyah cisimlerdir. Öyle ki siyah ci­simlerin yüzeyinin cm3 sinin yaydığı ısı enerjisi oran itibarıyla 0,4 e ulaşır. Bu enerjinin tümü, cismin yaydığı dalga boylarına göre eşit olarak yayılmaz. Her ısı derecesinin tabiî olarak cisim tarafından ya­yılan muayyen bir gücü vardır. Siyah cismin yaydığı dalganın boyu­nu bir mikron, bu cismin ısı derecesini d olarak kabul edecek olursak neticede şöyle bir denklem ortaya çıkar :

2940

_.- .—…….-

273 + d

Meselâ, güneşin dış yüzeyindeki ısı derecesinin 6000 C° olduğu­nu kabul edelim. Buradan 047 boyunda ortalama dalgalar yayılır ve bu dalgalar umumiyetle mavi renktedirler. Yeryüzü atmosferinin ısı derecesinin ortalama olarak sıfırın altında 70 C° olduğunu kabul ede­cek olursak atmosfer tabakası 15 mikron uzunluğunda dalgalar ya­yar. Bu boy, görülmeyen ısı mıntıkasını aşamaz. Aşağıda 3 no’lu cet­velde güneş yüzeyinin ve atmosfer yüzeyinin yaydığı dalga -uzunluk­ları açıklanmıştır. Gök cisimlerinin içinde yüzdüğü feza adı verilen boşluk da, radyo dalgalarından esîr dalgalarına kadar birçok dalga­lar neşreder. Şu halde feza, düşünüldüğü gibi tamamen boş bir or­tam değildir. Bu ışınların yanı sıra gözden uzak tutulmayacak kadar gaz ve toz kümelerini de ihtiva etmektedir. Bazıları, engin fezanın boş bir alan olduğunu sanmaktadırlar. Aslında fezadan yayılan ener­ji, dikkat çekici bîr mucizedir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm, bu noktaya işaret ederek şöyle buyurmaktadır :

1- «o, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbıdır. O halde O’na kulluk et. Ve ibâdetinde sebat et. Hiç O’nun ismini taşı­yan birini bilir misin?» (Meryem, 65)

2- «Musa : Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbıdır. Eğer hakikati yakînen bilmeye ehil kimselerseniz, dedi.» (Şuârâ, 24)

3- «o, göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbı olan Rahmân’dır. (Kâfirler) O’na hitâbda bulunmaya nail olamazlar.» (Nebe’i 37)

En büyük Dalga enerji M° + 273 En küçük En büyük Uzunluğu miktarı

Mutlak ısı derecesi ve mikron olarak dalganın boyu ;

Güneş çevresi 6000 0,7 4 047

Dünyanın yüzeyi 300 3,00 80 0010

Dünya Atmosferi 200 4 120 15

Herhangi bir maddî cisimden yayılan esîr ışınlarının dalga uzun­luğuna «tayf» adı verilir. Tayf; bir cisimden yayılan tüm dalga uzun­luklarını ve katı cisimlerin enerji miktarını ihtiva eder.

Gazların çoğunluğu ve buharlar, katı cisimler gibi sürekli ışık neşretmezler. Gazlar, katı cisimlerden daha az ışınlar yayarlar. Bir başka deyimle herhangi bir gazın veya buharın ışıma gücü, belirli dalgalarda ve muayyen olarak ancak siyah cismin ısınma gücüne yak­laşır. Öteki dalgaların bir kısmı ise sıfıra yaklaşır. Isının emilmesine gelince; (absorbasyon) birim alanlarına göre düşen ışığın, absorbe oranıyla ölçülen bu güç «Krichof» tarafından şöylece tesbît edilmiş­tir : Bir cismin bir dalgasının ısınma gücüyle ısı derecesinin arasın­daki orandır. Yani belirli ısı derecesinin altında herhangi bir maddî cisim, özel dalgada bir ışın yayarsa; kendisinin üzerine düşen aynı dalga boyundaki ışınları da aynı şekilde emer. Binâenaleyh belirli öl­çülerde dalga gönderen gazlar, bu ölçülerdeki dalgaları da emebilir­ler. Gazların ısınması veya absorbe etmesi diye bilinen bu olay, gü­neş ışınının geçmesine imkân sağlayan bir yapıya sâhib olan at­mosferde mühim bir rol oynar. Atmosferdeki gazlar, dalga uzunluk­larına göre güneş ışınlarını emerler ve tekrar yayarlar. Cisimlere öz­gü absorbe örneklerinden birisi de şöyledir< Biz, termometrenin alt kısmını doğrudan doğruya güneş ışınlarına tuttuğumuz zaman; bu kısım, gelen ışınların çoğunu katı bir cisimmiş gibi emer. Termomet­renin derecesinin hızla yükseldiğini görürüz. Bu yükseklik, normal havadaki ısıdan fazladır, İşte bunun için termometrelerin alt kısmı, doğrudan doğruya güneş ışınlarından koruyan bir çerçeve içerisine konur.

Güneş ışınları :

Güneş büyük bir yıldızdır. Çapı 1,3 milyon km’ye ulaşır. Güne­şin çapı dünyamızın çapından 100 kat daha büyüktür. Güneşin dış yüzeyinde ısının derecesi 6000 C° ye ulaşır. Merkeze yaklaştıkça bu ısı hızla artar ve merkezde ısı miktarı 20 milyon Cû nin üzerindedir. Güneşte büyük gaz fırtınaları meydana gelir ki boylan binlerce km’ yi bulur. Bu korkunç fırtınaların çapı bazan 50 km. civarındadır. Güneşte meydana gelen fırtınalardan sonra fezada bir elektrik dal­gası veya manyetik dalga yayılır. Bu fırtınaların, dünyamızın man­yetik alanları üzerinde büyük te’sîrleri vardır. Güneş ışınlan dünya­mızın atmosferine girmeden önce değişik ölçüde esîr ışınları ihtiva eder. Bu ışınların boylan değişiktir. Ancak 0,17 mikrondan 4 mikro­na kadar ulaşır. Güneşin tayf analizinden yüzde oranı itibânyla ışın miktarlan şöyle tesbît olunmuştur :

1- % 9 civarında morötesi ışın vardır. Bu ışınların dalga boy­lan 0,17 mikrondan 0,39 mikrona kadar uzar.

2- % 45 oranındaki parlak ışınları vardır. Bu ışınların dalga boylan 0,40 dan 0,74 mikrona kadar değişir. Asıl aydınlığın kaynağı bu ışıktır. Gün ortalarında bu ışığın meydana getirdiği aydınlık son dereceye (maksimum) ulaşır. Bu ışıklar, yaz aylarında kış ayların-dakinin iki katıdır. Kahire civarında bu ışıklar yazın 10.000 muma ulaşırken kışın 5.000 mum civarındadır. Rakamlan zihnimizde can-landırabilmemiz için şöyle diyebiliriz : Geniş bir salonu rahatlıkla ay­dınlatmak için 500 mum kâfidir. Güneş ışığının bitkilerin yetişme­sinde ve çiçeklerin açmasında büyük bir önemi vardır.

3- % 46 oranındaki ısı şeklinde beliren kızıl altı ışınlar. Bu ışınlann dalga boyu, 0,75 mikrondan 4 veya daha fazla mikrona ka­dar çıkar. Hava durumları üzerinde bu ışınlann büyük rolü vardır. Atmosferin dışında güneş işınlannm yoğunluğu cm2 ye C° ye ulaş­maktadır. Bu miktara güneş sabitesi adı verilir. Güneş sabitesi füze­lerle ölçülmüş ve 1,970 CVCm olarak tesbît edilmiştir. Güneş ışınla­rı atmosfer tabakasına girince, Atmosferdeki birçok nedenlerden do­layı kınlırlar. Bunlardan bir kısmı, atmosferin üst tabakalannda bu­lunan toz halindeki oksijenler tarafından emilir. Bu emilen ışınlar, morötesi ışınlardır ve bu emmenin neticesinde iyonosfer tabakasın­da ısı dengesi sağlanır. Güneşin saldığı morötesi ışınlann bir kısmı­nı, ozonosfer veya stratosfer tabakasındaki ozon gazlan emerler. Bu­rada yükselen ısı derecesi, atmosferin ısı dengesini sağlar. Güneş ışın­larının bir kısmı da, atmosfer tabakasının yüzey kısmında biriken su buharı tarafından emilir. Normal olarak havanın taşıdığı su buha-nnın oranı, ısınma ameliyesi üzerinde büyük bir etki yapmaz. Ancak basıncın 300 mm’ye kadar düştüğü yükseltilerde bu farkedilir. Gaz-lann emilmesi konusunda bu noktaya yine temas edeceğiz. Güneş ışı­nının atmosferde azalmasının en önemli sebeplerinden birisi de yan­sıma olayıdır. Çünkü fırtına ve volkanlann atmosfere dağıttığı tozlar ve bulutlar, her gün dünyamıza gelen güneş ışınlarının büyük bir kısmını fezaya geri götürür. Ayrıca dağınık halde dünyamızın ken­disine gelen ışınlan tekrar yansıtması da önemli bir kayıp faktörü­dür. Atmosfer tabakasının alt kısımlarında soğuk su buharı ve bulut çok bulunduğundan ancak dağların tepesindeki rasathanelerde güneş sabitesini ölçmek mümkün olur. Bazı etkenlere bağlı olarak yeryüzü­nün muhtelif bölgelerindeki güneş enerjisi miktarı değişiktir:

1- Bir bölgeye gelen güneş ışınlarının eğim açısı. Güneş ışın­ları yeryüzüne dik geldiği sürece bol ışık gelir.

2- Güneşle bu bölgenin arasındaki mesafe. Mesafe azaldıkça güneş ışınlarının kesafeti fazlalaşır. Genellikle yeryüzüne gelen gü­neş ışınlarının miktarı, enlemlere göre farklı olur. Yeryüzüne gelen güneş ışınları en çok Ekvatora, en az kısmı da kutuplara gelir. Biz, bir günlük ismin ısı ortalamasını 24 saatte Ekvator bölgesindeki ışın oranına göre değerlendirecek olursak, muhtelif enlem çizgilerine gö­re yıl boyu güneş enerjisinin miktarı şöyle olur :

Enlem : 50, 52, 54, 56, 58

Isı günü : 360, 345, 289, 208, 157

Dünyamızın güneş etrafındaki yörüngesini yuvarlak olarak de­ğil de hafif, eğik dâire şeklinde kat’ettiği için veya teknik tâbiri ile elips şeklinde olduğu için dünyamızın güneşe olan uzaklığı her za­man değişmektedir. Meselâ, ocak ayında 147.000.000 km. iken, Tem­muzda 152.000.000 kilometreye ulaşır ki bu 5 milyon kilometrelik bir farktır. Dünyamızın ekseni 23,5 derecelik eğime sâhib bulunmakta­dır. Bu yüzden ancak 21 Martla 22 Eylülde —ki bu tarihlerde dün­yanın her tarafında gece ile gündüz birbirine eşit olmaktadır— Ek­vatorda güneş ışınları tâm olarak dikey iner. 21 Marttan sonra gü­neş kuzeye doğru yükselir. Ve bu sayede dönencelere gelinceye kadar Kuzey Yarımkürede gündüzler gecelerden uzun olur. 21 Haziran tari­hinde Kuzey Dönencede güneş ışınları diktir. Bundan sonra güneş, gü­neye doğru kaymaya başlar ve 22 Eylülde Ekvatorda güneş ışınlan dikleşir. Güneş tekrar güneye doğru kaymaya devam eder, 22 Ara­lıkta güneyde Oğlak Burcunda (Güney Dönencesinde) olur. Bunun neticesinde mevsimden mevsime günün uzunluğu değişir. Mevsimden mevsime değiştiği gibi, enlem hattına bağlı olarak da değişir. Bunu şöyle bir çizelge ile gösterebiliriz :

Enlem hattına göre günün uzunluğu Enlem hattı : 50 41 63 66 67 28 93

Günün uzunluğu : 12 15 21 6,4 1 ay 4 ay 6 ay

22 Eylül ile 21 Mart tarihleri arasında Kuzey Kutbunda güneş doğmadığı için güneş ışını görülmez. Şu halde buradaki güneş ışını 21 Marttan 22 Eylüle kadardır. 21 Martla 22 Eylül arasında güneş doğmakla beraber havanın ısısı kutuplarda yaz aylarında da sıfırın altındadır. Kışın donan buzlan eritmek üzere gelen enerjinin büyük bir kısmı kaybolur.

Güneşte muntazam olmayan aralıklarla pek çok fırtınalar mey­dana gelir. Bu aralıklar ortalama 11 yıldır. Güneşteki patlamalar ve fırtınalarla dünya atmosferindeki enerjide değişiklik olup olmadığı uzun süre araştırılmıştır. Şüphesiz ki güneşte meydana gelen patla­ma ve fırtınaların, atmosfere yansıyan ışınların üzerinde büyük etki­si olması gerekir. Güneş ışınları, dünyamızın yüzeyindeki herhangi bir bölgede şu üç nedenden dolayı değinir :

a) Güneşin dış durumundaki değişiklikler. Bunun neticesinde mevsimler meydana gelir.

b) Zaman zaman güneş sabitesinin değerindeki değişiklikler. Güneşteki fırtınaların maksimum ve minimum derecelerinin arasın­da oynaması, güneş sabitesinin dünya atmosferinin dış kısmındaki durumuna te’sîr eder. Bu fırtına ve patlamalara göre, güneş sabitesi­nin değeri azalır veya çoğalır.

c) Dünyanın atmosferindeki havanın şeffâiiyetinin değişmesi­ne bağlı olarak yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının miktarı da değişir. Havanın şeffâfiyeti; volkanlarla, petrol ve kömür yakıtlarla, atom bombalarının patlamasıyla değişir. Çünkü atom bombası, havaya sa­yısız derecede gaz ve toz yayar. Bunun ise ışığın emilmesi ve yansı­ması üzerinde büyük te’sîri vardır.

Güneşin saçtığı ışık dalgalarının en kısası, morötesi ışınlardır. Gök, parlak ve temiz olmadıkça bu ışıklar dünyamızın yüzeyine ula­şamaz. Ancak bu ışınların; sağlığın korunmasında, hastalıklara mu­kavemette büyük etkisi olduğu kabul edilmektedir. Bunun için güne­şin bol olduğu yerde ültraviyole ışınlarından istifâde etmek için, yük­sek dağ tepelerinde güneş banyosu yapılması tavsiye edilmektedir.

Manyetosfer :

Her saniye dünyamıza milyonlarca büyük enerji yığınları taşıyan ve güneş sistemimizin dışında bulunan fezadan kozmik ışınlar gelir. Fezadan gelen bu ışınlar, atmosfer tabakasına girince atmosferdeki dağınık elementler üzerinde etki yaparak onları parçalar. Bu parça­cıklar yeryüzüne iner (dışardan gelen ışınlar değil) her saniye dışar­dan ğ-elen bu parçacıklardan yeryüzünde 1 cm2 lik alana 8 tanesi düşer. Bu demektir ki her an fezadan gelen cisimler insan vücûduna çarpmaktadır. Eğer bu cisimler, fezadan gelen ışınlar olsaydı; yeryü­zündeki canlıların hepsini öldürürdü. İşte bize fezadan gelen bu ci­simlerin çarpmasını önleyen şey, manyetosfer tabakasıdır. Bilindiği gibi yeryüzünün merkezinde meydana gelen manyetik güç, binlerce km. boyunca etkisini kaybetmeden fezaya yayılır. Yeryüzünde man­yetosfer tabakası büyük bir etkendir. Güneşin yaydığı ve sürekli ola­rak atmosfer tabakasına gelen sayısız ışınlar ve cisimlerin dünyamıza doğrudan doğruya girişini manyetosfer tabakası önler. Dünyamızın manyetik alanı, bir motor ve dinamodan oluşur. Şöyle ki, motor di­namoyu harekete geçirir. Dinamo da motor için lâzım olan elektriği verir. Elektrik enerjisini veren dinamonun harekete geçmesini sağla­yan enerjinin doğduğu mıntıka dünyamızın merkezidir. Dünyamızın manyetik alanının ekseni, coğrafî eksenine göre 11,5 derece batıya eğiktir. İnsanoğlu son yıllarda iyonosfer tabakasının, radyo dalgaları­nı nasıl yansıttığım bilmektedir. Bu vesile ile radyo dalgalarının uzak mesafelere ulaştırılması mümkün olmuştur. Keza insanoğlu bugün atmosfer tabakasına çarpan milyonlarca meteorların kül haline gel­diğini bilmektedir. 1962 yılında manyetosfer tabakası belirlenmiş ve içerisinde güneşten fırlayan parçaların ve atomların yakalandığı bir kapan mesabesinde kabul edilmiştir. Manyetik alanın etkisiyle güneş­ten kopan bu parçalar, kutuplarda kuzey ışınlarını meydana getirir. Dünyamız, kalınlığı 65 bin km. olan manyetosfer tabakasıyla çevrili­dir. Bu manyetosfer tabakasının çevresinde manyetik alan boyunca yeryüzünün merkezinde üretilen elektrik akımları meydana gelir. Bir­çok bilginlere göre; manyetosfer tabakası, fezanın muhtelif bölümle­rinden kalkıp budalaca dünyamıza doğru koşan öldürücü ışınların ön­lenmesi için bir te’mînât ve sigorta durumundadır. Güneş ışınlarıyla birlikte çekirdek enerjisinin ve elektriğin sürekli olarak dünyamızın manyetik alanına saptığı bilinmektedir. Dünyamızın görülen ve gö­rülmeyen kısmında ta ilk çağlardan beri insanları kimi zaman hayre­te kimi zaman korkuya düşüren parlak renkler ve değişik olaylar do­lup taşar. Belirli bir mıntıkada radar bağlantısını kesmek için sun’î kutuplar yaratmak mümkündür. Meselâ Hint Okyanusunun üzerinde 30 km. yükseklikte bir atom bombasının patlatılması Doğu Avrupa’da televizyon bağlantısının kesilmesini sağlar.[5]

7 — Doğrusu; Bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatından hoşnûd olup ona bağlananlar ve âyetlerimiz­den habersiz bulunanlar;

8 — İşte kazanır olduklarından dolayı onların vara­cakları yer cehennemdir.

Allah Teâlâ burada, kıyamet günü Allah’a kavuşmayı inkâr eden, Allah’a kavuşmakta hiç bir şey ummayan, bu dünya hayatından hoş­nûd olup, gönülleri ona bağlanmakta huzur bulan, mutsuzların du­rumlarını haber veriyor. Hasan der ki: Allah’a yemîn olsun ki dün­yayı o kadar süsledi ve yükselttiler ki, sonunda Allah’ın kevnî âyetle­rinden gafil olarak dünyadan hoşnûd oldular, Allah’ın kevnî âyetle­ri üzerinde düşünmediler. Allah’ın şer’î âyetlerini düşünüp, bunlara uymadılar. Allah’a döndükleri günde onların varacakları yer, dünya­larında kazanmış oldukları günâhlar, hatâlar, cürümler sebebiyle ve bir de Allah’ı, elçisini ve âhiret gününü inkâr etmiş olmalarının bir cezası olarak cehennemdir.[6]

9 — îmân edip, sâlih amellerde bulunanları, îmân­larına karşılık Rabları doğru yola eriştirir. Nimet cennet­lerinde altlarından ırmaklar akar.

10 — Oradaki duaları: Münezzehsin Allah’ım; dirlik temennileri: Selâm sizedir-, dualarının sonu ise : Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah’a mahsûstur.

İmân Edenlere Müjdeler

Bu, Allah’a îmân eden, peygamberlerini doğrulayan, emrolunduk-larına uyup, sâlih ameller işleyen mutlu kişilerin halini haber ver­mektedir. Muhakkak ki Allah, onlan îmânlarına karşılık doğru yola iletecektir. Âyet-i kerîme’deki îmân kelimesinin başında bulunan Bâ harfi cerrinin, sebeb anlamına olması mümkündür. Bu durumda âye­tin anlamı şöyle olacaktır : Allah Teâlâ dünyadaki îmânları sebebiy­le kıyamet günü sırat üzerinde onlara hidâyet buyuracak da onu ge­çecekler ve kurtulup cennete girecekler. Bu harfi cerrin istiane mâ­nâsında olması da mümkündür. Nitekim Mücâhid, «îmânlarına kar­şılık Rablan onları doğru yola eriştirir.» âyetinde : îmânları onlar için kendisiyle yürüyecekleri bir nûr olur, demiştir. Bu âyet hakkında İbn Cüreyc der ki: Kabrinden kalktığında ameli kişiye güzel bir şekil ve hoş bir koku içinde temessül ettirilir. Sahibini karşılar ve her bir hay­rı ona müjdeler. Kişi ona : Sen kimsin? diye sorar. Ben senin ameli­nim, der ve onun için cennete girinceye kadar önünde bir nûr kılınır. İşte Allah Teâlâ’nın : »îmânlarına karşılık Rabları onları doğru yo­la eriştirir.» âyeti budur. Kâfire gelince; ameli onun için kötü bir şe­kil ve pis bir koku içinde temessül ettirilir. Sahibine yapışır ve sonun­da onu ateşe atar. Bu açıklamanın bir benzeri, Katâde’den mürsel olarak rivayet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Oradaki duaları : Münezzehsin Allah’ım; dirlik te­mennileri : Selâm sizedir. Dualarının sonu ise : Hamd âlemlerin Rab-bı olan Allah’a mahsûstur.» buyurur ki bu, cennet halkının durumu­dur. İbn Cüreyc der ki : «Oradaki duaları : Münezzehsin Allah’ım…» âyeti hakkında bana haber verildi ki; onların iştahlarının çektiği bir kuş yanlarından geçtiği zaman onlar : »Münezzehsin Allah’ım.» der­ler. Onların duaları budur. Melek onlara arzuladıklarım getirir ve on­lara selâm verir. Onlar da meleğin selâmını alırlar. İşte : «Dirlik te­mennileri : Selâm sizedir.» âyeti budur. Yedikleri zaman Rabları olan Allah’a hamdederler. İşte Allah Teâlâ’nın : «Dualarının scnu ise: Hamd âlemlerin- Rabbı olan Allah’a mahsûstur.» kavli de budur.

Mukâtil İbn Hayyân der ki: Cennet halkı, bir yemek arzu ettik­lerinde içlerinden birisi : «Münezzehsin Allah’ım.» der. Onlardan bi­risi için on bin hizmetçi kalkar. Her hizmetçinin yanında altın bir tabak vardır. Her bir tabakta diğerlerinde olmayan bir yemek vardır. Onların hepsinden yer. Süfyân es-Sevrî der ki: Onlardan birisi, bir şey arzuladığında : «Münezzehsin Allah’ım.» der. Allah Teâlâ’nın : «Dirlik temennileri: Selâm sizedir. Dualarının sonu ise : Hamd âlem­lerin Rabbı olan Allah’a mahsûstur.» âyeti şu âyetlere benzemektedir :

«Allah’a kavuştukları gün temennileri «Selâm» dır. Onlara cömertçe bir mükâfat hazırlamıştır.» (Ahzâb, 44), «Orada boş bir lâf, günâha sokacak bir şey işitmezler. Yalnız selâma karşılık selâm işitirler.» (Va­kıa, 25-26), «Rahîm Rablarından bir de «Selâm» sözü vardır.» (Yâsîn, 58), «Melekler her kapıdan yanlarına gelir. Sabrettiğiniz için selam size. Burası dünyanın en güzel karşılığıdır, derler.» (Ra’d, 23-24).

Alllah Teâlâ : «Dualarının sonu ise : Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah’a mahsûstur.» buyurur ki buranın da delaletiyle Allah Teâlâ’ya ebediyyen hamdedilir, zaman boyunca yegâne ma’bûd O’dur. Bu se­bepledir ki O, yaratmaya başladığında, yaratmaya devamında, kita­bının başlangıcında, kitabını indirmeye başlamasında nefsine hamdet-miştir. Allah Teâlâ : «Hamd, O Allah’a ki kuluna dosdoğru kitabı in­dirdi.» (Kehf, 1), «Hamd, gökleri ve yeri yaratan, Allah’a mahsûs­tur.» (En’ânı, 1) buyurmaktadır. Bu ve anlatılması son derece uzun sürecek her durumda hamdedilen O’dur. İlk ve son, dünya ve âhiret hayatında, her durumda hamdedilen anffak O’dur. Bu sebepledir ki bir hadîste : Muhakkak ki cennet halkına nefes almaları ilham edil­diği gibi tesbîh ve hamdetmeleri ilham olunur, buyurulrriuştur. Bu böyledir, zîrâ onlar Allanın nimetlerinin üzerlerine kat kat arttırıl­dığını, tekrarlandığını, tekrar tekrar üzerlerine döndürülüp arttırıl­dığını, bir nihayeti olmadığını görürler. O’ndan başka ilâh ve O’nun dışında hiç bir Rab yoktur.[7]

11 — Eğer Allah insanlara hayrı çarçabuk istedikle­ri gibi, şerri de sür’atle verseydi, süreleri hemen bitmiş olurdu. İşte Biz, Bize kavuşmayı ummayanları böyle az­gınlıkları içinde bocalamaya terkederiz.

Allah Teâlâ, kullarına Latif ve Halim olduğunu haber veriyor. Onlar sıkıntı ve öfke hallerinde kendilerine, mallarına ve çocukları­na beddua ettiklerinde onların bu beddualarına icabet etmez. Onla­rın bu beddualarında bir kasıd olmadığını bilir de bu sebeple onlara icâbe’* etmez. Bununla beraber bu, O’ndan bir lütuf ve rahmettir. An­cak onlar kendilerine veya mallarına veya çocuklarına hayır, bereket ve artma için dua ettiklerinde onlann bu dualarına icabet eder. Bu sebebledir ki: «Eğer Allah, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, insanlara; şerri de sür’atle verseydi, süreleri hemen bitmiş olurdu.» buyurmuş­tur. Şayet onlar, kendisine her duâ ettiklerinde onlara icabet buyur-sa idi, onları helak ederdi. Fakat yine de bunu (bedduayı) çoğaltmak yaraşmaz. Nitekim Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr’ın Müsned’inde rivayet edilen bir hadîs şöyledir : Bize Muhammed İbn Ma’mer’in… Câbir’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Kendinize, çocuklarınıza, mallarınıza beddua etmeyiniz. Allah Teâlâ’nın icabet buyuracağı bir saata rastlarsınız da, sizin bu bedduanıza icabet eder. Hadîsi Ebu Dâvûd da Hatim İbn İsmail kanlıyla rivayet etmiştir. Bez-zâr der ki: Bu hadîsi rivayette Ubâde İbn Velîd İbn Ubâde İbn Sâmit el-Ansarî tek kalmış olup bunda hiç kimse ona katılmamıştır. Bu, Al­lah Teâlâ’nın şu kavlî gibidir ; «İnsan, hayır istiyormuşçasına şer is­ter. Ve esasen insan çok acelicidir.» (İsrâ, 11), Mücâhid bu âyetin, ya­ni : «Eğer Allah, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, insanlara; şerri de sür’atle verseydi…» âyeti hakkında der ki: Bu, insanın öfkelendiği zaman çocuğuna ve malına : Ey Allah’ım, onu bereketli kılma ve ona lanet et, demesidir. Kendilerine hayırda icabet edildiği gibi, şu hu­susta da çarçabuk icabet olunsaydı, elbette Allah Teâlâ onları helak buyururdu.[8]

12 — İnsan bir sıkıntıya düşünce; yan gelip yattığı, oturduğu veya ayakta bulunduğu anlarda Bize yalvarıp yakarır. Biz, sıkıntısını giderince de; karşılaştığı sıkıntı­dan ötürü Bize hiç yalvarmamışa döner. Böylece aşırı gi­denlere işledikleri hoş görünür.

İnsan Gerçeği

Allah Teâlâ burada, insanın kendisine bir zarar dokunduğu za­mandaki sıkıntı, kararsızlık ve sabırsızlığını haber veriyor. Başka bir âyette de : «Başına bir fenalık gelince, uzun uzun yalvarır.» (Fussi-let, 51) buyurmuştur. İnsana bir zorluk isabet ettiği zaman muzdarib olur, bundan feryâd eder, o esnada çokça duâ eder, yan gelip yat­tığı, oturduğu ve ayakta bulunduğu anlarda, bütün durumlarında bu durumun giderilmesi ve açılması için Allah’a duâ eder. Allah Teâlâ ondaki bu zorluğu kaldırıp gam ve kederini giderdiğinde ise yüz çevirir, uzaklaşır ve kendisine ulaşan bu şey sanki hiç olmamış gibi çekip gi­der. <dKarşılaştığı sıkıntıdan Ötürü Bize hiç yal varmamışa döner.»

Sonra Allah Teâlâ, yollan ve nitelikleri böyle olan kimseleri kö­tüleyerek : «Böylece aşırı gidenlere işledikleri hoş görünür.» buyurur. Allah Teâlâ’nın hidâyet, doğruluk, tevfîk ve olgunluk bahşettiklerine gelince; onlar, bundan müstesnadırlar. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Sâdece sabredip de güzel amel işleyenler…» (Hûd, 11) bu­yurur. Allah Rasûlü (s.a.) de şöyle buyurmaktadır : Mü’minin işine şaşılır; Allah Teâlâ onun için ne hüküm vermişse bu onun için ancak bir hayır olur. Ona bir sıkıntı isabet ettiğinde sabreder ve bu onun için bir hayır olur. Ona bir genişlik ve ferahlık geldiğinde şükreder ve bu da onun için hayır olur. Bu, ancak bir mü’min içindir.[9]

13 — Andolsun ki; sizden Önce nice nesilleri zulmet­tikleri zaman helak ettik. Peygamberleri onlara apaçık delilleri getirdikleri halde, onlar inanmamışlardı. İşte Biz, suçlu kavmi böyle cezalandırırız.

14 — Sonra onların ardından sizi, nasıl davranaca­ğınıza bakmak için yeryüzünde onların yerine getirdik.

Eski Nesiller

Allah Teâlâ geçmiş nesillerin, peygamberlerin kendilerine getir­miş olduğu açık hüccetleri ve delilleri yalanlamaları dolayısıyla baş­larına gelenleri haber veriyor. Allah Teâlâ onlardan sonra bu kavim­leri onların yerine getirmiş; kendisine itâatlarına ve peygamberine tâbi olmalarına bakmak üzere, onlara peygamber göndermiştir. Müs­lim’in Sahîh’inde Ebu Nadra kanalıyla Ebu Saîd’den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur : Muhakkak ki dünya tatlı­dır, yeşildir. Allah Teâlâ sizi orada halîfeler kılmıştır, yapacaklarınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının. İsrâiloğullannın ilk fit­nesi, kadınlar konusunda olmuştur.

İbn Cerîr der ki: Bana Müsennâ’mn… Abdurrahmân İbn Ebu Leylâ’dan rivayetine göre Avf İbn Mâlik, Ebubekir’e şöyle dedi: Rü’-yâmda gördüm ki gökten bir ip sarkıtılmış ve Allah Rasûlü (s.a.) bu­nunla göğe çekilmiş. Sonra ip tekrar sarkıtılmış ve Ebu’bekir çekilmiş. Sonra insanların minber çevresinde minbere olan uzaklıkları ölçülmüş ve Ömer minbere üç arşın daha yakın bulunmuş. Ömer : Bırak rü’yâ-nı, bizim ona ihtiyâcımız yok, dedi. Ömer halîfe olduğunda : Ey Avf, rü’yân (ne idi?) dedi. Avf : Senin benim rü’yâma ihtiyâcın mı var? Sen beni azarlamamış miydin? dedi. Hz. Ömer : Yazıklar olsun sana, ben sâdece Allah Rasûlü (s.a.)) nün halîfesinin ölüm haberinin verilme­sini hoş görmemiştim, dedi. Ve Avf ona rü’yâyı anlattı. Rü’yânın : İn­sanların minbere olan uzaklığı bu üç arşınla ölçüldü, kısmına gelince şöyle dedi : Birincisi muhakkak halîfe olacaktır. İkincisi Allah yolun­da ayıplayanın ayıplamasından korkmaz. Üçüncüye gelince; o, şehîd-dir, dedi ve şöyle devam etti: Allah Teâlâ : «Sonra onların ardından sizi, nasıl davranacağınıza bakmak için yeryüzünde onların yerine ge­tirdik.» buyurur. Ey Ömer’in annesinin oğlu, muhakkak ki sen halîfe seçildin. Nasıl yapacağına bak. Onun : Muhakkak ki ben, Allah yolun­da ayıplayanın ayıplamasından korkmam, sözüne gelince; Allah’ın di­lediği olur. O, muhakkak şehîddir, sözüne gelince; müslümanlar onun çevresinde dolaşıp dururlarken şehîdlik Ömer’e nereden gelsin ki?(…)[10]

15 — Âyetlerimiz onlara açık açık okununca; Bizim­le karşılaşmayı ummayanlar : Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir, dediler. Dedi ki : Onu kendili­ğimden değiştireni em. Ben, ancak bana vahyolunana uyanırı. Ben, Rabbıma karşı gelirsem; büyük bir günün azabına uğramaktan korkarım.

16 — De ki : Allah dileseydi, ben onu size okumaz dım. Ve size hiç bildirmezdim. Daha önce yıllarca aranız­da bulundum. Hiç düşünmüyor musunuz?

Allah Teâlâ hakkı inkâr eden, haktan yüzçeviren Kureyş müş­riklerinden kâfirlerin inâdlaşmalarını haber verir. Allah Rasûlü (s.a.) onlara Allah’ın kitabını, apaçık hüccetlerini okuduğunda: «Bundan başka bir Kur’an getir.» demiştiler. Yani onlar dediler ki: Bunu geri çevir ve bir başkasını bir başka şekilde bize getir. Veya onu bir başka şekle çevir. Allah Teâlâ da peygamberi (s.a.) ne buyurdu ki: «De ki: O’nu kendiliğimden değiştiremem (O’nu değiştirmek bana âit değil­dir.) Ben, ancak (emredilen bir kul ve Allah’tan tebliğ eden bir elçi­yim. Ben ancak) Kur’an’a uyanm. Ben, Rabbıma karşı gelirsem; bü­yük bir günün azabına uğramaktan korkarım.» Daha sonra Allah Te­âlâ, onun kendilerine getirdiğinin sıhhatına bir delil olmak üzere şöy­le buyurur : «De ki: Allah dileseydi, ben onu size okumazdım. Ve si­ze hiç bildirmezdim.» Ben size getirdiklerimi ancak Allah’ın bana iz­ni, dilemesi ve iradesiyle getirm isimdir. Bunları kendiliğimden söyle­yip haber vermediğime ve kendim düzmediğime delil ise, sizin ona karşı durmakta âciz olmanızdır. Muhakkak ki siz, benim doğruluğu­mu, emîn olduğumu, sizin aranızda yetişip büyüdüğüm andan bağla­yarak Allah’ın beni peygamber olarak göndermesine kadar açıkça bil­mektesiniz. Siz, beni ayıplayabileceğiniz hiç bir şeyle şimdiye kadar tenkîd de etmemiştiniz. Bu sebebledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuş­tur : «Daha önce yıllarca aranızda bulundum. Hiç düşünmüyor mu­munuz?» Sizin hakkı bâtıldan ayırıp bileceğiniz akıllarınız yok mu? Rûm kralı Hirakl, Ebu Süfyân ve yanındakilere Hz. Peygamber (s.a.) in sıfatına dâir sorduğu sorular içinde : Söylediği o sözleri söyleme­den önce, siz hiç onu yalanla itham etmiş miydiniz? diye sormuş ve Ebu Süfyân; hayır, demişti. O zamanda Ebu Süfyân kâfirlerin reîsi, müşriklerin büyüğü idi. Bununla beraber hakkı itiraf etmişti.

«Fazilet ve üstünlük, düşmanların şehâdet ettiğidir.» Hirakl de ona : Muhakkak ben biliyorum ki o, insanlara yalam bırakacak da sonra gidip Allah’a mı yalan söyleyecek, demişti.

Ca’fer İbn Ebu Tâlib de, Habeşistan kralı Necâşî’ye şöyle demişti : Allah Teâlâ bizim içimizde nesebini, doğruluğunu ve emîn olduğunu bildiğimiz bir elçi gönderdi. Peygamberlikten önce o, bizim aramızda kırk sene gibi bir süre kalmıştır. Saîd İbn Müseyyeb’den «Kırk üç se­ne.» rivayeti var ise de sahîh ve meşhur olan birinci görüştür.[11]

17 — Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabilir? Suçlular mu­hakkak ki felaha ermezler.

Allah’a İftira Edenler

Allah Teâlâ buyurur ki: Allah’a karşı yalan uyduran, Allah’a kar­şı yalan söyleyen, Allah Teâlâ kendisini peygamber olarak gönderme­mişken Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini sanandan daha zâlim, daha azgın ve günâhı daha şiddetli hiç kimse yoktur. Cü­rüm yönüyle, zulüm yönüyle ondan daha büyüğü yoktur. Böyle bir kimsenin benzerinin durumu aptallara bile gizli kalmazken, böyle bi­rinin hali nasıl olur da peygamberlere benzeyebilir? Doğru veya ya­lan olarak kim böyle bir söz söylerse; muhakkak ki Allah Teâlâ, gü­neşten daha açık bir şekilde onun iyiliğine veya günahkârlığına açık­ça deiller koyar. Muhammed (s.a.) ve Müseylime el-Kezzâb arasında­ki fark, her ikisini de gören kimseler için kuşluk vakti ile zifiri ka­ranlıktaki gece yansı vakti arasındaki farktan daha açıktır. Basiret sahibi olan herkes her birerinin simasından, sözünden ve işlerinden Muhammed (s.a.) in doğruluğunu, MüseyHme el-Kezzâb, Secâh ve Es-ved el-Ansî’nin yalanını kolayca çıkarıp anlayabilir.

Abdullah İbn Sellâm der ki: Allah Rasûlü (s.a.) Medine’ye gel­diğinde insanlar ondan kaçtılar. Ben de kaçanlar içindeydim. Onu gör­düğüm zaman bildim ki onun yüzü, yalancı bir kişinin yüzü değildir. Ondan ilk işittiğim sözler şunlardır :jky insanlar, selâmı yayınız, ye­mek yediriniz, akrabalarınıza gidip geliniz, insanlar uyurken gecele­yin namaz kılınız ki cennete selâmetle giresiniz.

Dımâm İbn Sa’lebe, Sa’d îbn Bekr oğullarından bir grup içinde Al­lah Rasûlü (s.a.) ne geldiğinde : Bu göğü kim kaldırdı? diye sordu. O; Allah, buyurdu. Bu dağlan kim dikti? diye sordu, Allah Rasûlü : Al­lah, buyurdu. O : Bu yeryüzünü kim yaydı? diye sordu, Hz. Peygam­ber : Allah, diye cevab verdi. Bu göğü kaldıran, dağları diken ve yer­yüzünü yayan adına söyle; bütün insanlara seni Allah mı gönderdi? diye sordu, Hz. Peygamber; evet, buyurdu. Sonra ona namazı, zekâtı, haccı ve orucu sordu. Bunlardan her birini sorduğunda yukardaki ye­mini veriyor ve Allah Rasûlü (s.a.) yemîn ediyordu. Sonunda Hz. Pey­gambere : Seni hak ile gönderene yemîn olsun ki bunlann üzerine ne ziyâde edeceğim ve ne de bunları eksilteceğim, dedi. Bu adam sâdece bununla yetinmiş ve onun doğruluğuna delâlet eden delilleri bizzat müşahede etmekle, görmekle onun doğruluğuna inanmıştı. Hasan İbn Sabit der ki:

«Şayet onun hakkında apaçık âyetler olmasaydı bile, onun açıklığı sana muhakkak haber getirirdi.» Müseylime’ye gelince; basiret sahip­leri onun fasih olmayan rekâketli sözleriyle, güzel olmayıp aksine çir­kin olan işleriyle hasret ve rüsvâylık günü onu ebediyyen cehennem­de bırakacak olan Kur’an’ıyla onun durumunu kesinlikle bilmiştir. O’nun sözüyle, «Allah, O’dur ki kendisinden başka hiç bir ilâh yoktur. Hayy ve Kayyûm’dur. O’nu dalgınlık ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi de O’nundur. O’nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Önlerinde ve arkalarında ne varsa bilir. Dilediği ka­darından başka O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. Kürsî’si gökleri ve yeri kaplamıştır. On) an koruyup gözetmek O’na ağırlık ver­mez. O, öyle ulu, öyle yücedir.» (Bakara, 255). âyeti arasında ne ka­dar fark vardır. Bir de Müseylime —’Allah onu çirkinleştirsin ve la’net etsin— nin gevelediği şu sözlere bakınız : «Ey iki kurbağanın kızı kur­bağa, ne kadar temizsin, nicelerini temizledin, suyu bulandırmadm, su içenleri engellemedin, Allah gebeye nimet vermiştir, ondan koşan bir canlı çıkarmıştır. Karın derisi ile iç organlar arasında. Fil, fil ne­dir bilir misin? Onun uzun bir hortumu vardır. Hamur yapan hamur­culara, ekmek yapan ekmekçilere, yağ ve iç yağını lokma lokma yiyen­lere yemîn olsun ki Kureyş muhakkak haddi aşan bir kavimdir.» Bu ve benzeri bir sürü hezeyan ve hurafeleri daha vardır ki; bu sözleri, çocuklar fctile bir alay olarak telaffuz edip söyleyebilirler. Niha­yet «Hadîkat’ül-Mevt» günü ölüm şerbetini içmiş, işleri dağılmış, arkadaşları ve ailesi ona la’net edip tevbe ederek Sıddîk’a gelmişlerdir. Onlar, Allah’ın dinine rağbet ederek gelmişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) nün halîfesi Sıddîk (r.a.), onlardan la’netli Müseylime’nin Kur’an’ın-dan bir şeyler okumalarını istemiş, onlar kendilerinin bundan affedil­melerini istemişler ve fakat Hz. Ebubekir, insanlardan onu işitmemiş olanların işitmeleri ve üzerinde oldukları hidâyetin, ilmin üstünlüğü­nü bilmeleri için mutlaka ondan bir şeyler okumalarım istemişti. Bu­nun üzerine onlar, yukarıda zikrettiklerimiz ve benzerlerinden Hz. Ebubekir”e okumuşlardı. Okumalarını bitirdiklerinde Sıddîk (r.a.) on-lapa şöyle demişti: Yazıklar olsun size, akıllarınız nereye gitmişti? Al­lah’a yemîn olsun ki bu hiç bir şekilde Allah’tan sâdır olmaz, olma­mıştır.

Anlatırlar ki Amr İbn el-Âs, Müseylime’ye gitmişti. Câhüiye dev­rinde Amr onun arkadaşıydı ve henüz müslüman olmamıştı. Müsey-lime ona Allah Rasûlü (s.a.) nü kasdederek : Yazık sana ey Amr, ar­kadaşınıza bu süre içinde ne nazil oldu? diye sordu. Amr : Onun asha­bının büyük ama kısa bir sûre okuduklarını işittim, dedi. Müseylime : O nedir? diye sordu. «Asr’a andolsun ki, hiç şüphesiz insan hüsranda­dır. Ancak îmân edenler ve sâlih amel işleyenler, bir de birbirine hak­kı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.» (Asr, 1-3). dedi. Müseylime bir süre düşündü, sonra şöyle dedi : Muhakkak ki ba­na da onun bir benzeri indirildi. Amr : O nedir? diye sordu da şöyle söy­ledi : «Ey çöl kedisi, muhakkak ki sen iki kulak ve bir göğüsten iba­retsin. Kalan kısmın küçük, hakirdir.» Nasıl buluyorsun ey Amr? Amr ona : Allah’a yemîn olsun ki, muhakkak sen de kendinin yalan söyledi­ğini pek âlâ biliyorsun, dedi. Müşrik olduğu halde bir müşrikten bu sözler sâdır olur; Muhammed (s.a.) in durumu ve doğruluğu ile Mü­seylime —Allah ona la’net etsin— nin durumu ve yalanı ona karış­maz ise basîret ve akıl sahipleri ile doğru, selîm akıl sahiplerinin bu­nu anlamaları daha evlâ olmaz mı? Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Al­lah’a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiç bir şey vahyedil-memişken; bana da vahyolundu, diyenden ve Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim, diyenden daha zâlim kimdir?» (En’âm, 93) bu­yurmuştur. Bu âyet-i kerîme’de de şöyle buyurur : «Allah’a karşı ya­lan uyduran veya âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabi­lir? Suçlular muhakkak ki felaha ermezler.» Peygamberlerin getirmiş olduğu hakkı yalanlayan ve aleyhinde hüccetlerin kâim olduğu kim­seden de daha zâlimi elbette yoktur. Nitekim bir hadîste şöyle buyuru-lur : Allah’a karşı insanların en azgını, şüphesiz bir peygamberi öldü­ren veya peygamberin kendisini öldürdüğü kimsedir.[12]

18 — Onlar Allah’ı bırakarak; kendilerine fayda da, zarar da vermeyen şeylere taparlar. Bunlar Allah katın­da bizim şefâatcılarımızdır, derler. De ki: Siz Allah’a gök­lerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yüce­dir.

19 — İnsanlar tek bir ümmetten başka bir şey değil­diler. Sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbuı daha ön­ceden bir söz vermemiş olsaydı; ayrılığa, düştükleri şey­ler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.

Allah Teâlâ, Allah katında şefâatlan kendilerine fayda verir sa­narak Allah ile beraber başkasına ibâdet eden müşrikleri takbih ediyor. Onların fayda ve zarar veremeyeceklerini, onların zannettiklerinin vu­ku bulmayacağını ve asla meydana gelmeyeceğini haber veriyor. Bu­yuruyor ki : «De ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz?»

İbn Cerîr buranın anlamının : Siz, Allah’a göklerde ve yerde olma­yan bir şeyi mi haber veriyorsunuz? şeklinde olduğunu söyler. Sonra Allah Teâlâ, kendisinin onlann şirk ve küfürlerinden münezzeh oldu­ğunu beyânla : «Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yü­cedir.» buyurur.

Allah Teâlâ bu şirkin insanlar arasında önceleri yok iken, sonra­dan olduğunu haber verir. Önceden bütün insanlar, bir tek din olan İslâm üzere idiler* İbn Abbâs der ki: Âdem ile Nûh arasında on nesil vardır ve hepsi de İslâm üzeredir. Sonra insanlar arasında ihtilâf mey­dana gelmiş, putlara, Allah’a eş koşulan şeylere ibâdet edilmiştir. Al­lah Teâlâ âyetleri, beyyineleri, yüce, üstün hüccetleri ve beyne işleyen burhanları ile elçileri göndermiştir. «Tâ ki, helak olan apaçık bir de­lilden dolayı helak olsun, yaşayan da apaçık bir delilden dolayı yaşa­sın.» (Enfâl, 42).

Allah Teâlâ : «Eğer Rabbm daha önceden bir söz vermemiş olsay­dı; ayrılığa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olur­du.» buyurur ki şayet daha Önceden Allah Teâlâ, hakkında hüccet ko­nulmadan hiç kimseye azâb etmeyeceği sözünü vermemiş ve yaratık­ları sayılı bir ecele kadar te’cîl etmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm verir; inananları mutlu kılar ve kâfirleri sıkıntıya sokardı.[13]

20 — Ona Rabbından bir âyet indirilmeli değil miy­di? derler. De ki: Gaybı bilmek Allah’a mahsûstur. Bekle­yin, doğrusu- ben de sizinle birlikte beklemekteyim.

Gaybın Bilgisi

Bu inâdçı ve Hz. Peygamberi yalanlayan kâfirler : «Muhammed’e Rabbından bir âyet inseydi ya.» deyip bununla Semûd kavmine deve­nin verilmesi gibi kendilerine de bir mucize verilmesini veya Safa te­pesinin kendileri için altma çevrilmesini veya Mekke dağlarının ken­dilerinden uzaklaştırılıp yerlerine bahçeler ve nehirler konulmasını ve benzeri olmak üzere Allah’ın kadir olduğu bir mucize istemişlerdi. Fa­kat Allah Teâlâ, işlerinde ve sözlerinde muhakkak hikmet sahibidir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Dilerse sana bunlar­dan daha iyi olan, içlerinden ırmaklar akan cennetler verebilen ve köşkler kurabilen Allah’ın şanı yücedir. Fakat onlar, kıyamet saatim da yalanladılar. Biz, o saatin geleceğini” yalanlayanlara öyle çılgın bir ateş hazırladık ki…» (Furkân, 10-11), «Bizi âyetler göndermekten alı­koyan şey; ancak öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semûd’a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik. Ona zulmetmişlerdi. Hal­buki Biz, âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.» (İsrâ, 59). Allah Teâlâ ezcümle şöyle buyurur : Yaratıklarım hakkında sünnetim şu­dur : Ben onlann istediklerini verdiğim zaman eğer îmân ederlerse ne âlâ, değilse onlara azabımı çabuklaştırırım. Bu sebepledir ki Allah Ra-sûlü (s.a.), onlann istediklerinin verilmesi ile onların bırakılarak müh­let verilmesi arasında muhayyer bırakılmıştır. İstedikleri verildiği tak­dirde icabet ederlerse ne âlâ, değilse azâbları çabuklaştırılacak, bıra­kıldıkları takdirde ise onlara mühlet verilecekti. Hz. Peygamber, onla­ra mühlet verilmesini tercih buyurmuştu. Nitekim onlara karşı defa­larca hilim ile muamele etmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, pey­gamberine onların istediklerine karşılık cevab olarak şöyle demesini öğütlemiştir : «Gaybı bilmek ancak Allah’a mahsûstur. İşlerin hepsi Allah’ın elindedir. O, işlerin sonuçlarını en iyi bilendir. Bekleyin, doğ­rusu ben de sizinle birlikte beklemekteyim.» Eğer siz, istediğinizi gör­medikçe îmân etmeyecekseniz o haide benim ve sizin hakkınızda Allah’ın hükmünü bekleyin. Bununla birlikte onlar, istediklerinden da­ha büyüğü olmak üzere Hz. Peygamberin mucizelerini müşahede et­mişlerdir. Bu cümleden olarak Allah Rasûlü (s.a.) bir dolunay gecesi aya işaret buyurmuş ve o ikiye bölünmüştü : Bir parçası dağın arka­sından, bir parçası da Önünden görünmüştü. Muhakkak ki bu, onlann istedikleri ve istemedikleri diğer yeryüzü mucizelerinden daha büyük­tü. Eğer Allah Teâlâ onların bu isteklerinin irşad ve hak üzere sabit ol­ma isteğinden doğmuş olduğunu bilseydi, mutlaka onların bu istekle­rine icabet buyururdu. Fakat Allah Teâlâ bildi ki; onlann bu istekleri, ancak bir inâd ve azgınlık sebebiyledir. Allah Teâlâ da onları şüphele­ri içinde bırakmıştır. Zîrâ onlardan hiç birinin îmân etmeyeceğini bil­mektedir. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Doğrusu üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile, elem verici azabı görünceye kadar.» (Yûnus, 96-97), «Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe on­lar yine de inanacak değillerdi. Fakat onlar bilmediler.» (En’âm, 111), «Onlara gökten bir kapı açsak da yukarı çıkmaya koyulsalardı; gözle­rimiz döndü. Biz herhalde büyülendik, derlerdi.)* (Hicr, 14-15), «Gök­ten bir parça düşer görseler : Birbiri üstüne yığılmış buluttur, derler.» (Tür, 44), «Eğer sana kâğıt içinde bir kitab indirmiş olsaydık da elle­riyle ona dokunsalardı; yine de küfretmiş olanlar derlerdi ki: Bu, ap­açık bir büyüden başkası değildir.» {En’âm, 7). Bu ve benzeri istek­ler, cevab verilmekten uzak ve değersiz şeylerdir. Zîrâ bunlara cevab-ta hiç bir fayda yoktur. Çünkü onların günâh ve fesâdlarımn çoklu­ğundan onlann inâd ve azgınlıklarında devam etmelerine mâni ola­mayacaktır. Bu sebepledir ki : «Bekleyin, doğrusu ben de sizinle bir­likte beklemekteyim.)) buyurmuştur.[14]

21 — Kendilerine dokunan sıkıntılardan sonra insan­lara bir rahmet tattırdığımızda; hemen âyetlerimize dü­zen kurmaya kalkışırlar. De ki: Düzen kurmada Allah en hızlıdır. Elçilerimiz de kurduğunuz düzenleri hiç şüphesiz yazmaktadırlar.

22 — Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide bulunduğunuzda geminin onları hoş bir rüzgârla götür­düğünde ve onunla sevindiklerinde birden şiddetli bir ka­sırga gelip onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepe­çevre kuşatıldıklarım sandıkları anda, Allah’ın dinine sa­rılarak : Bizi bu tehlikeden kurtarırsan; andolsun ki, şük-redenlerden oluruz, diye O’na yalvarırlar.

23 — Allah onları kurtarınca; hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar, yaptığı­nız taşkınlık aleyhinize, dünya hayatının eğlencesidir. Sonra dönüşünüz Bizedir. Biz de yaptığınızı size bildiririz.

İnsan Psikolojisi

Allah Teâlâ haber veriyor ki, insanlar kuraklıktan sonra yağmur, kıtlıktan sonra bolluk, zorluktan sonra ferahlık gibi kendilerine doku­nan bir sıkıntıdan sonra rahmetini tattırdığı zaman; onlar, hemen Al­lah’ın âyetlerine dil uzatmaya kalkışırlar. Mücâhid, onların «Alay et­me ve yalanlama» ile Allah’ın âyetlerine karşı tavır aldıklarını söyler. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurur : «İnsan bir sı­kıntıya düşünce; yan gelip yattığı, oturduğu, veya ayakta bulunduğu anlarda Bize yalvarıp yakanr. Biz, sıkıntısını giderince de; karşılaştı­ğı sıkıntıdan ötürü Bize hiç yalvarmamışa döner.» (Yûnus, 12). Sahîh bir hadîste rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.) geceleyin ya­ğan bir yağmurdan sonra sabah namazı kıldırmış ve : Bu gece Rabbi-nız ne buyurdu biliyor musunuz? diye sormuştu. Onlar : Allah ve Ra­sûlü en iyi bilendir, dediler. Şöyle buyurdu : Kullarımdan Bana îmân eden ve kâfir olanlar sabahladı. Allah’ın fazlı ve rahmeti ile bize yağ­mur yağdı, diyenler bana îmân etmiş, yıldızı inkâr etmişlerdir. Falan ve falan yıldızın doğmasıyla (veya batmasıyla) bize yağmur yağdı di­yenler ise, Beni inkâr etmiş, yıldıza inanmışlardır.

Allah Teâlâ : «Onlara de ki: Düzen kurmada Allah en hızlıdır.» buyurur ki; Allah Teâlâ, onların küfürlerini derece derece arttırır ve onlara mühlet verir. O kadar ki cürüm işleyenler kendilerine mühlet verilmiş olduğu ve bu mühleti kullanır haldelerken azâb edilmeyecek­lerini sanırlar. Sonra bir gaflet anında yakalanıverirler. Şerefli yazıcı­lar onun her yaptığını yazar ve onun adına kaydeder, sonra,da gaybı ve alenî olanı bilen Allah’a arzederler. O da büyük ve küçük, bir hur­ma çekirdeği veya hurma çekirdeğinin çukuru mesabesinde olan her amellerinin karşılığını verir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide bulunduğunuzda, geminin onları hoş bir rüzgârla götürdü­ğünde ve onunla sevindiklerinde birden şiddetli bir kasırga gelip (ge­miyi ve) onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldık­larını ve helak olacaklarını sandıklan anda, Allah’ın dinine sarılarak; O’na yalvarırlar.» O’nunla beraber hiç bir puta duâ etmezler. Bilakis sâdece O’na duâ ve huşu’ ile yalvarırlar. Allah Teâlâ başka bir âyette : «Denizde size bir sıkıntı dokununca yalvardıklarınızm hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır. Ama O, sizi karaya çıkarıp kurtarınca; yüz çevirir­siniz. Ve insan zâten pek nankördür.» (İsrâ, 67). buyururken, burada da şöyle buyurmaktadır : «Allah’ın dinine sarılarak : Bizi bu tehlike­den kurtarırsan andolsun ki, (bu duruma) şükredenlerden oluruz, (hiç bir şeyle Sana şirk koşmayız, nasıl ki burada yegâne Sana duâ ediyor­sak, bundan sonra da yegâne Sana ibâdet ederiz) diye ‘Ona yalvarır­lar. Allah Teâlâ da buyurur ki; «Allah onları (bu tehlikeden) kurtarın­ca; hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. (Sanki baş­larına bu felâket gelmemiş gibi olurlar. Kendilerine dokunan bir za­rardan Allah’a duâ etmemiş gibi olurlar.)»

Allah Teâlâ : «Ey insanlar, yaptığınız taşkınlık aleyhinizedir.» bu­yurur ki, bu taşkınlığın vebalini ancak yine siz tadarsınız. Ve dışınız­da hiç kimseye bir zarar veremezsiniz. Nitekim bir hadîste şöyle buyu-rulur : Haddi aşma ve akrabalarına gidip gelmeyi kesmekten Allah’ın böyle yapana âhirette hazırlayıp biriktirmiş olduğu azâbla beraber dünyada cezasını çabucak vermesine lâyık başka bir günâh daha yok­tur.

Allah Teâlâ : «Bunlar, dünya hayatının eğlencesidir.» buyurur ki, sizin için bu değersiz ve hakîr dünya hayatında birtakım nimetler, fay­dalanmalar vardır. «Dönüşünüz Bizedir. Biz de yaptıklarınızı size bil­diririz.» Bütün amellerinizi size haber verir ve size onları tâm olarak veririz. Kim hayır bulursa’ Allah’a hamdetsin, kim de hayırdan başka bir şey bulursa ancak kendini ayıplasın.[15]

24 — Dünya hayati; gökten indirdiğimiz su gibidir. Onunla, insan ve hayvanların yiyerek beslendikleri bitki­ler bol bol yetişir; yeryüzü renk renk, çeşit çeşit mahsûl­lerle süslenir. Ve yerin sahipleri bütün bunlara kadir ol­duklarım sandıkları sırada; geceleyin veya gündüzün em­rimiz geliverir ve orayı hiç bir şey bitirmemişe çeviririz. İşte Biz, âyetlerimizi düşünen insanlar için böylece açık­larız.

25 — Allah selâmet yurduna çağırır ve dilediğini dos­doğru yola iletir.

Dünya Hayatının Misâli

Allah Teâlâ dünya hayatının saltanatı, güzelliği, süsü ve sür’atle sona erip bitmesine; çeşitleri ve sınıflan farklı, insanların yediği ekin ve meyvelerden, hayvanların yedikleri mer’a, yoncalık ve başka şeyler­den olmak üzere gökten indirilen su ile Allah’ın yeryüzünden çıkarmış olduğu bitkiyi misâl veriyor. «Yeryüzü renk renk, çeşit çeşit ve fânî zînetleriyle, mahsûllerle süslenir, tepelerinden çıkan muhtelif şekil ve renklerde taptaze çiçeklerle güzelleşir ve ekip dikenler bütün bunları kesmeye ve hasadına mâlik olduklarını sandıkları sırada geceleyin ve­ya gündüzün emrimiz, bir yıldırım veya soğuk bir rüzgâr geliverir de yapraklarını kurutur ve meyvelerini telef eder.» Allah Teâlâ buyurur ki: «Geceleyin veya gündüzün emrimiz geliverir de orayı hiç bir şey bitirmemişe çeviririz.» Tazelik ve yeşilliğinden sonra orayı kurutuve-ririz. «Hiç bir şey bitirmemişe çeviririz.» Sanki ondan önce hiç güzel olmamış gibidir. Katâde der ki: Orayı hiç bir şey bitirmemişe çeviri­riz, sanki orada hiç bir şey yaşamamış ve orada hiç bir nîmet bitme­mişe döner.

Zevalinden sonra işler de böyledir; sanki hiç olmamış gibi olur. Bu sebepledir ki bir hadîste şöyle buyurulur : Dünya halkının en çok nîmete kavuşmuş olanı getirilir, cehenneme bir kere daldırılır ve kendi­sine : Hiç hayır gördün mü, sana hiç nimet uğradı mı? diye sorulur da; hayır, der. Dünyada insanların en şiddetli azaba dûçâr olanı ge­tirilir ve bir kere nimete daldırılır, sonra kendisine : Hiç bir sıkıntı ve yoksulluk gördün mü? diye sorulur ve o da; hayır, der. Allah Teâlâ helak olanlardan haber vererek şöyle buyurur : «Oldukları yerde diz üstü çöküverdiler. Sanki orada hiç yaşamamışlardı.» (Hûd, 94-95).

Sonra Allah Teâlâ buyurur ki: «İşte Biz, dünya ehlinden ona mağ­rur ve aldanmış, onun vaadlerine kanmış ve fakat o onlardan birden bire aynlıverirken dünyanın çarçabuk sona ereceği konusunda vermiş olduğumuz misâlden ibret alan ve âyetlerimizi, hüccet ve delillerimi­zi düşünen insanlar için böylece açıklarız.» Dünyayı isteyenden dün­yanın kaçması, ondan kaçanın da peşine düşmesi dünyanın tabîatın-dandır. Allah Teâlâ dünya hayatına, yeryüzünün nebatları ile Kitab-ı Azîz’inde birçok âyette misâl getirmektedir. Meselâ Kehf sûresinde şöy­le buyurur : «Dünya hayatının misâlini de anlat onlara. O gökten in­dirdiğimiz su gibidir. Ki bununla yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır. Ama sonunda da rüzgârın savuracağı çörçöpe^döner. Allah her şeyin üstünde bir kudret sahibidir.» (Kehf, 45). Aynı şekilde Zümer sûresinde (âyet, 21) ve Hadîd sûresinde (âyet, 20) dünya hayatına su­yu misâl olarak verir.

İbn Cerîr der ki: Bana Hâris’in… Abdurrahmân İbn Ebu Bekr İbn Abdurrahmân İbn Haris İbn Hişâm’dan rivayetine göre; o, söyle de­miştir : Mervân İbn Hakem’i minberde : «Yeryüzü renk renk, çeşit çe­şit mahsûllerle süslenir ve yerin sahipleri bütün bunlara mâlik olduk­larını sandıkları sırada; —Allah onları sahiplerinin günâhları karşılı­ğı olma dışında helak edecek değildir— …» şeklinde okuduğunu işit­tim. Mushaf’da olmadığı halde onu okudun, dedim. Abhâs İbn Abdul­lah İbn Abbâs : İbn Abbâs da bunu böylece okur, dedi. İbn Abbâs’a bi­rini gönderdiler de şöyle dedi: Übeyy İbn Kâ’b bana böylece okuttu. Bu, garîb bir kıraat olup tefsir için ziyâde edilmiş gibidir.[16]

Allah Teâlâ : «Allah selâmet yurduna çağırır…» buyurur. Allah Teâlâ dünyayı, onun çarçabuk sona ereceğini haber verdiğinde cenne­te teşvik edip oraya çağırır; cennete âfetlerden, noksanlıklardan, me-şekkatlerden kurtuluş yurdu ismini verir ve : «Allah selâmet yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru yola iletir.)) buyurur.

Eyyûb’un Ebu Kılâbe’den, onun Hz. Peygamber (s.a.) den rivaye­tine göre; o, şöyle buyurmuştur : Bana : Gözlerin uyusun ve fakat kal­bin uyanık kalıp anlasın, kulağın işitsin, denildi. Gözüm, kalbimin ak­lı uyudu ve kulağım işitti. Sonra şöyle denildi: Bir efendi, bir yurt (bir ev) )binâ etti. Sonra yemek hazırladı ve bir davetçi gönderdi. Davet-çiye icabet eden eve girdi ve yemekten yedi, efendi ondan hoşnûd oldu. Davetçiye icabet etmeyen eve girmedi ve yemekten yemedi, efendi de ondan hoşnûd olmadı. Allah o efendidir. Ev İslâm’dır. Yemek cennet’ tir. Davetçi ise Muhammed (s.a.) dir. Bu hadîs mürseldir. Muttasıl ola­rak da rivayet edilmiştir. Muttasıl olarak rivayeti şöyledir : Leys kana­lıyla… Câbir İbn Abdullah (r.a.) dan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Bir gün Allah Rasûlü (s.a.) yanımıza çıktı ve şöyle buyurdu: Ben rü’yâmda gördüm ki Cibril başucumda, Mîkâîl ayak ucumda. Biri ar­kadaşına : Şunun için bir misâl ver, dedi. O, şöyle dedi: İşit, kulağın duysun, aklınla anla. Muhakkak ki senin ve ümmetinin misâli bir kral gibidir ki o, önce bir yurt edinir, sonra orada bir ev bina eder. Orada bir yemek (ziyafet) verir. Daha sonra insanları yemeğine çağıracak bir elçi gönderir. Onlardan elçiye icabet edenler ve terkedenler vardır. İşte Allah o kraldır. Yurt İslâm’dır. Ev cennettir. Ve sen ey Muham­med, işte o elçisin. Kim sana icabet ederse İslâm’a girer, kim İslâm’a girerse cennete girmiştir. Kim de cennete girmişse ondan yemiştir. Ha­dîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir.

Katâde der ki: Bana Huleyd el-Asarî’nin Ebu Derdâ’dan rivayeti­ne göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Güneşin doğduğu hiç bir gün yoktur ki, iki tarafında nida eden iki melek olmasın. İnsanlar ve cinler hâriç, Allah’ın bütün yaratıkları o iki meleği işitirler. Onlar, şöyle derler : Ey insanlar, Rabbınıza geliniz. Yeterli ve az olan; çok olup da oyalayandan daha hayırlıdır. Muhakkak ki bu, Kur’an’da : «Allah selâmet yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru yola iletir.» âye­tinde indirilmiştir. Hadîsi îbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr rivayet etmiş­lerdir.[17]

26 — Güzel davrananlara daha güzeli ve fazlası var. Onların yüzleri ne kararır, ne de zilletten kızarır. Onlar cennetin yaranıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.

Güzele Güzel

Allah Teâlâ dünyada îmân ve sâlih amelle iyilik yapanlara âhiret yurdunda bunlara bedel iyilikler olduğunu haber veriyor. Başka bir âyette de şöyle buyurur : «İyiliğin karşılığı, iyilikten başka bir şey mi­dir?» (Rahman, 60).

Allah Teâlâ : «Daha güzeli ve fazlası var.» buyurur ki; bu, amelle­rin sevabının bir iyilik karşılığı on mislinden yediyüz misline kadar katlanması, arttırılmasıdır. Bunun da üzerine ziyâdelik, fazlalık var­dır. Ayrıca bu fazlalık; Allah’ın onlara cennetlerde vereceği sarayları, hurileri ve onlardan olan hoşnûdluğunu onlar için saklamış olduğu göz aydınlığını da kapsamaktadır. Bunlardan daha faziletli ve üstün olanı ise Allah’ın yüzüne (zâtına) bakmaktır. İşte bu, Allah’ın onlara verdiklerinin tamâmının en büyüğü olan bir ziyâdeliktir. Onlar buna amelleri ile hak kazanmamışlardır. Bilakis bu, Allah’ın fazlı ve rahme­ti iledir. Âyetteki ziyâdeliğin Allah’ın yüzüne (vech-i kerîm’ine) bak­mak olduğu şeklindeki açıklama Ebubekir es-Sıddîk, Huzeyfe İbn Ye-mân, Abdullah İbn Abbâs, Saîd İbn Müseyyeb, Abdurrahmân İbn Ebu Leylâ, Abdurrahmân İbn Sabit, Mücâhid, İkrime, Âmir İbn Sa’d, Ata, Dahhâk, Hasan, Katâde, Süddî, Muhammed İbn İshâk ile selef ve ha­leften başkalarından da rivayet edilmiştir. Bu husus (ziyâdeliğin Al­lah’a bakmakla tefsiri) birçok hadîste Allah Rasûlü (s.a.) nden riva­yetle vârid olmuştur. İmâm Ahmed’in rivayet ettiği şu hadîs bunlar­dandır : Bize AflEan’ın… Suheyb’den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) : «Güzel davranana, daha güzeli ve fazlası var.» âyetini okuyup şöyle buyurmuştur :

Cennet ehli cennete, girdiği zaman Allah Teâlâ : Size, artıraca­ğım bir şey ister misiniz? buyurur. Onlar : Bizim yüzlerimizi beyaz­latıp bizi cennete koymadın mı? Bizi ateşten kurtarmadın mı? der­ler. Allah Teâlâ hicabı (örtüyü) onlar için açar. (da O’na bakarlar) Allah’a yemîn olsun ki onlara Rablanna bakmaktan daha sevimli olan başka bir şey vermiş değildir. Hadîsi Müslim ve imamlardan bir grup Hammâd İbn Seleme’den rivayet etmişlerdir.

İbn Cerîr der ki: Bize Yûnus’un… Ebu Musa el-Eş’arî’den rivaye­tine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nden şöyle rivayet etmiş : Muhakkak ki Allah Teâlâ, kıyamet günü bir münâdî gönderir de münâdî ilkleri­nin ve sonlarının duyabileceği bir sesle şöyle nida eder : Ey cennet hal­kı, muhakkak ki Allah Teâlâ sizin için iyilik ve fazlalık va’detmiştir. İyilik cennettir. Ziyâdelik ise Rahmân’m yüzüne bakmaktır. Hadîsi İbn Ebu Hatim de Ebu Bekr el-Hüzelî kanalıyla Ebu Temime el-Hecîmî’den rivayet etmiştir. Yine İbn Cerîr der ki : Bize İbn Humeyd’in… Kâ’b İbn Ucre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den «Güzel davranana daha güzeli ve fazlası var.» âyeti hakkında şöyle rivayet etmiştir : Rahman’ in yüzüne bakmaktır. Yine İbn Cerir’in İbn Abdurrahîm kanalıyla… Übeyy İbn Kâ’b’dan rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) ne : «Gü­zel davranana daha güzeli ve fazlası var.» âyetini sormuş da şöyle bu­yurmuş : İyilik cennettir, ziyâdelik ise Allah’ın yüzüne bakmaktır. Ha­dîsi İbn Ebu Hatim de Züheyr’den rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Mahşer’deki Arafat’ta kâfir ve günah­kârların yüzlerine siyahlık ve toz rengi gelmesinin aksine onların yüz­leri ne karanr, ne de zilletten kızarır.» Onlara ne içte ve ne de görü­nüşte bir aşağılama, horlama meydana gelmez. Bilakis onlar hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Bu yüzden Allah, o günün şerrin­den bunları korumuştur. Ve onlara bir güzellik, bir sevinç vermiştir.» (İnsan, 11). Onların yüzleri parlak, kalbleri sevinçlidir. Fazlı ve rah­meti ile Allah Teâlâ bizleri de onlardan kılsın. Âmîn.[18]

27 — Kötülükleri kazananlara, kötülükleri kadar ce­za verilir; onların yüzlerini zillet bürür. Allah’a karşı on­ları savunacak kimse yoktur. Yüzleri, geceden de kara bir parçayla örtülmüş gibidir. İşte bunlar da ateşin yaranı­dırlar. Orada temelli kalacaklardır.

Allah Teâlâ, iyiliklerin kendileri için kat kat arttırıldığı ve bu du­rumları devamlı olarak artan mutlu kişilerin durumunu haber verdikten sonra, mutsuzların durumuna geçer ve onlar hakkındaki adaleti­ni beyân buyurur. Allah Teâlâ, onların kötülüklerine karşılık ancak onların misliyle karşılık verecek ve onlara cezayı arttırmayacaktır. On­ların yüzlerini, günâhları ve bu günâhlarından olan korkuları sebe­biyle zillet bürür. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : »Ateşe sunulurken zilletten başları öne eğilmiş göz ucuyla gizli gizli çevreye baktıklarını görürsün…» (Şûra, 45), «Allah’ı zâlimlerin yap­tıklarından habersiz sanma. Sâdece gözlerin dışarı fırlayacağı bir gü­ne kadar onları te’hîr etmektedir. O gün başları kalkmış, gözleri ken­dilerine dönmeyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş olarak ko­şup duracaklardır. İnsanları kendilerine azabın geleceği gün ile uyar…» {İbrahim, 42-45). Burada ise «Allah’a karşı onları savunacak kimse yoktur. Allah’ın azâbmdan onları koruyacak ve azaba mâni olacak kimse yoktur.» buyururken başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır : «İnsan o gün : Kaçacak yer nerede? der. Hayır, hiç bir sığınak yoktur. O gün herkesin duracağı yer, ancak Rabbınm huzurudur.» (Kıyâme, 10-12).

Allah Teâlâ’mn : «Yüzleri, geceden de kara bir parçayla örtülmüş gibidir.» âyeti, âhiret yurdunda onların yüzlerinin karalığını haber ver­mektedir. Nitekim başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır. O zaman yüzleri kara olan­lara : îmânınızdan sonra küfrettiniz ha! İşte o küfrünüzün cezası ola­rak tadın azabı, denir. Ama yüzleri ağaranlar, Allah’ın rahmeti içinde­dirler. Onlar, orada temelli kalacaklardır.» (Âl-i İmrân, 106-107), «O gün yüzler vardır, pırıl pırıl parlar. Güleç, sevinçli. O gün yüzler de vardır, tozlanmış. Bir karanlık bürümüştür. İşte bunlar, kâfirler ve ıâcirlerdir.u (Abese, 38-42).[19]

28 — O gün hepsini toplarız. Sonra şirk koşanlara; Siz ve koştuğunuz ortaklar yerlerinize, deriz. Artık onların arasını açmışızdır. Ortakları derler ki: Bize tapmıyor­dunuz.

29 — Allah, sizinle bizim aramızda şâhid olarak ye­ter. Sizin tapınmanızdan haberimiz yoktur.

30 — İşte orada herkes önceden yapmış olduğunu bi­lir. Gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Uydur­dukları şeyler ise kendilerinden kaybolup gider.

Allah’a Ortak Koşanlar

Allah Teâlâ buyurur ki: «İnsan, cin, hepsini iyi ve günahkâr ol­mak üzere bütün yeryüzü halkını bir gün toplarız.» Başka bir âyette de şöyle buyurur : «Hiçbirini bırakmaksızın toplarız onları.» (Kehf, 47).

«Sonra şirk koşanlara : Siz ve koştuğunuz ortaklar yerlerinize, de­riz. Artık onların arasını açmışızdır.» Onlara siz ve putlarınız muay­yen bir yere gidiniz. Orada inananların makamından aynimiz, denilir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Ayrılın bugün ey suçlular.» (Yâsîn, 59), «Kıyametin kopacağı gün, işte o gün inananlar ve inanmayanlar birbirinden ayrılır.» (Rûm, 14), «O gün in­sanlar bölük bölük ayrılacaklardır.» (Rûm, 43). Onlar iki bölük ola­caklardır. Bu, Rabb Teâlâ hükümleri ayırmak üzere geldiği zaman ola­caktır. Bu sebeble denilmiştir ki: Mü’minler Allah Teâlâ’dan hüküm­leri ayırması, vermesi ve bulundukları yerden ayrılarak kurtarılmala­rı için Allah Teâlâ’nm gelmesi için O’ndan şefaat isterler. Diğer bir hadîste ise : Bizler, kıyamet günü insanların üstünde ve yüksek bir yer­de olacağız, buyurulmuştur.

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme’de kıyamet günü müşrikler ve put­larına emredeceği şeyi haber verip şöyle buyurur : «Siz ve koştuğunuz ortaklar yerlerinize, deriz. Artık onların arasını açmışızdır. Ortaklan onlann kendilerine ibâdetlerini inkâr edip onlardan uzaklaşır ve der­ler ki: Bize tapmıyordunuz.» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle bu­yurur : «Putlar kendilerinin ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine döneceklerdir.» (Meryem, 82), «O zaman uyulanlar, uyanlardan uzak­laşmışlardır.» (Bakara, 106), «Allah’ı bırakıp ta kıyamet gününe ka­dar cevab veremeyecek olana, kendilerine yapılan dualardan habersiz bulunan şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? İnsanlar bir araya getirildikleri zaman bunlar, onlara düşman kesilirler ve onlann tapm-malannı inkâr ederler.» (Ahkâf, 5-6).

Bu âyette Allah Teâlâ, şeriklerin (müşriklerin Allah’a koştukları ortakların) kendilerine ibâdet edenler ibâdet iddiasında bulundukları sırada ve kendilerine mürâcatlarında şöyle diyeceklerini haber verir : «Allah, sizinle bizim aramızda şâhid olarak yeter. Sizin tapınmanızdan haberimiz yoktur.» Biz sizin ibâdetinizi hissetmemiş ve bilmemiştik. Siz, bizim sizi bilmeyeceğimiz bir şekilde bize ibâdet etmiştiniz. Sizinle ara­mızda Allah şâhiddir ki bize ibâdete sizi çağırmadık, size bunu emret­medik ve sizden bu konuda hoşnûd da olmadık.

İşte bu sözler, Allah ile beraber O’ndan başkasına tapınan müşrik­ler için işitmeyen, görmeyen, kendilerine bir yarar sağlamayan, ken­dilerine ibâdeti emretmeyen, bundan hoşnûd olmayan, bunu isteme­yen, aksine en muhtaç oldukları bir zamanda kendilerinden uzaklaşan­dan büyük bir susturmadır. Onlar Hayy, Kayyûm, Semî, Basîr, her şe­ye gücü yeten, her şeyi en iyi bilene ibâdeti terketmişlerdir. O; elçile­rini göndermiş, kitablannı indirmiş, tek ve ortağı olmaksızın Zâtına ibâdeti emretmiş, kendinden başkasına ibâdeti yasaklamıştır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur : «Andolsun ki, her ümmete : Allah’a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir. İçlerinden kimini Allah hidâyete erdirdi. Kimi de sapıklığı hak etti.» (Nahl, 36), «Senden önce gönderdiğimiz her peygambere : Benden baş­ka tanrı yoktur, Bana kulluk edin, diye vahyetmişizdir.» (Enbiyâ, 25), «Senden Önce gönderdiğimiz peygamberlerden sor. Biz, Rahmân’dan başka İbâdet edilecek tanrılara meşru kılmış mıyız?» (Zuhrûf, 45).

Müşrikler, birçok nevîlere ve kısımlara ayrılır. Allah Teâlâ kita­bında onları zikretmiş, durumlarını ve sözlerini beyân buyurmuş, en mütekâmil biçimde onların içinde bulundukları durumu reddetmiştir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «İşte orada, kıyamet günü hesâb yerin­de her nefis dünyada yapmış olduğu hayrı ve şerri bilir, hepsinden ha­berdâr olur.» Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «O günde ki, sırlar yoklanıp meydana çıkarılacaktır.» (Târik, 9), «O gün insana, önde ve sonda ne yaptıysa bildirilir.» (Kıyâme, 13), «Ve onun için kıyamet gününde açılmış bulacağı bir kitab çıkarırız. Oku kitabı­nı. Bugün kendi hesâbm için kendi nefsin yeter sana.» (İsrâ, 13-14).

Bu âyet-i kerîme’yi bazıları : «işte orada herkes dünyada yapmış olduğunu okur…» şeklinde okumuşlar­dır. Bazıları da bu yeni okuyuşa göre; âyetteki kelimesini, geç­mişte yapmış olduğu hayır ve şerrin peşine düşeceği, şeklinde anlamış­lardır. Bazıları da âyeti şu hadîsle tefsir etmişlerdir : Her bir ümmet, yapmış olduğunun peşine düşecektir. Güneşe tapmış olanlar güneşin peşine, aya tapmış olanlar ayın peşine, tâğûtlara tapmış olanlar da tâ-ğûtların peşine düşecektir…

Allah Teâlâ : «Gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler.» bu­yurur ki her iş, adaletli hâkim Allah’a döndürülür. Allah Teâlâ onlar hakkında hüküm vererek aralarını ayırır ve cennet ehlini cennete, ce­hennem ehlini cehenneme koyar. «Uydurdukları (ve Allah’a bir iftira olmak üzere Allah’ın dışında ibâdet etmiş oldukları) şeyler ise kendile­rinden kaybolup gider.»[20]

31 — De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim­dir? Kulak ve gözlere hükmeden kimdir? Diriyi ölüden çı­karan, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenle­yen kimdir? Onlar: Allah’tır diyecekler. O halde O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız? de.

32 — İşte gerçek Rabbınız olan Allah budur. Haktan sonra dalâletten başka ne vardır? O halde nasıl çevrili­yorsunuz?

33 — Böylece, fâsık olanların îmân etmeyeceklerine dâir Rabbının sözü gerçekleşti.

Kimdir Rızık Veren?

Allah Teâlâ müşriklerin, zâtının birliğini, Rabb olduğunu itiraf et­melerini onlara karşı tanrının birliğine delil getirir ve buyurur ki : «De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Gökten yağmur suyunu indiren, kudreti ve dilemesiyle yeryüzünü şak şak yaran, böylece ora­da taneler bitiren, üzümler ve yoncalar, zeytinlikler ve hurmalıklar, sık ve bol ağaçlı bahçeler, meyveler ve mer’alar çıkaran.» (Abese, 27-31) kimdir? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Onlar ; Allah’tır, diyeceklerdir. «Kimdir o ki, eğer o rızkını tutup kesiverecek olursa size rızık verecek?» (Mülk, 21). Allah Teâlâ’nın şu sözü de böyledir : «Kulak ve gözlere hükmeden kimdir?» (Yûnus, 31). Size bu işitme ve görme gü­cünü veren şayet dileseydi bunları sizden söker alır ve giderirdi. Nite­kim başka âyetlerde şöyle buyurur : «De ki: Sizi yaratan ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler veren O’dur. Ne de az şükrediyorsunuz!» (Mülk, 23), «De ki: Bana haber verir misiniz; eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi alır ve kalblerinizin üstüne mühür vurursa; Allah’tan baş­ka onları size getirecek ilâh kimdir?» (En’âm, 46).

Allah Teâlâ : «Yüce kudreti ve genel nimeti ile diriyi ölüden çıka­ran, ölüyü de diriden çıkaran kimdir?» buyurur ki, bu konudaki ihti­lâfları daha önce vermiştik. Âyet, bütün bunlar hakkında geneldir.

Allah Teâlâ : «Her işi düzenleyen kimdir?» buyurur. Her şeyin me-lekûtu elinde olan kimdir? O, koruyan, korunmaya ihtiyâcı olmayan, hükmünün dışında kimsenin kalmadığı yegâne Hâkim ve tasarruf sa­hibidir. O, yaptığından sorulmaz ama onlar sorulacaklardır. «Gökler­de ve yerde kim varsa hepsi O’ndan ister. O, hergün bir şe’n (durum) içindedir.» (Rahman, 29). Ulvî ve sûflî olanı ile bütün mülk O’nun-dur. Onlardaki melekler, insanlar ve cinler O’na muhtaçtırlar, O’nun kullarıdır ve O’nun katında O’na boyun eğerler ve : «Bütün bunlan yapan ve bunların sahibi Allah’tır.» diyerek bunu bilir ve itiraf eder­ler. «O halde O’na karşı gelmekten, kendi indî görüşlerinizle ve bilgi­sizliğinizle O’nunla birlikte başkasına tapınmaktan dolayı O’ndan sa­kınmaz mısınız?» de.

Allah Teâlâ buyurur ki : «İşte gerçek Rabbınız olan Allah budur. Haktan sonra dalâletten başka ne vardır? O halde nasıl çevriliyorsu­nuz?» Bütün bunlan yaptığını itiraf ettiğiniz; işte yegâne ibâdete müs-tehak olan gerçek Rabbınız ve İlâhınızdır. «Haktan sonra dalâletten başka ne vardır?» O’nun dışındaki bütün ma’bûdlar bâtıldır, O’ndan başka ilâh yoktur, O tektir ve ortağı yoktur. «O halde her şeyde tasar­ruf sahibi olduğunu, her şeyi yaratan Rabb olduğunu bile bile O’nun ibâdetinden başkasına ibâdete nasıl çevriliyorsunuz?

«Böylece, fâsık olanların îmân etmeyeceklerine dâir Rabbının sö­zü gerçekleşti.» İşte nasıl bu müşrikler Allah’ın yegâne yaratıcı, rızık veren, mülkünde yegâne tasarruf sahibi, peygamberlerini tevhidi ile gönderen olduğunu itiraf etmekle beraber Allah ile birlikte başkasına ibâdet ve O’na şirk koşmada devam etmişlerse; böylece onların cehen­nemde kalacak mutsuzlar olduğuna dâir Allah’ın sözü gerçekleşmiş ol­du. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Onlar da : Evet gel­di, dediler. Fakat azâb sözü, küfredenlerin üzerine hak oldu.» (Zümer, 71).[21]

34 — De ki: Ortaklarınız içinde önce yaratan, sonra bu yaratmayı tekrar eden var mıdır? De ki: Allah önce yaratır, sonra bunu tekrar eder. Nasıl da döndürülüyor­sunuz?

35 — De ki: Sizin ortaklarınız içinde; hakka ileten var mıdır? De ki: Allah hakka eriştirir. Hakka eriştiren mi, yoksa götürülmeden gidemeyen mi uyulmaya daha lâyıktır. Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?

36 — Onların çoğu, sâdece zanna tâbi olurlar. Şüp­he yok ki zan, hakikat karşısında bir şey ifâde etmez. Doğ­rusu Allah onların bütün işlediklerini bilendir.

Kim Hakîkata Götürür?

Bu, bir başkasıyla Allah’a şirk koşmalarında, putlara ve ortaklara tapınmalarındaki davalarının bir ibtâlinden ibarettir. «De ki: Ortak­larınız içinde önce yaratan, sonra bu yaratmayı tekrar eden var mı­dır?» Bu gökler ve yeri yaratmaya başlayan, sonra onlardaki yaratık­ları var eden, gök cisimlerini ve yeryüzünü ayıran, onlardakileri yoklu­ğa çeviren ve sonra da yaratıkları yeni bir yaratışla tekrar eden kim­dir? De ki: Tek ve ortağı olmaksızın yalnız başına bunları yapan Al­lah’tır. Olgunluk yolundan bâtıla nasıl da döndürülüyorsunuz? De ki: «Sizin ortaklarınız içinde; hakka ileten var mıdır? De ki : Allah hakka eriştirir.» Siz de biliyorsunuz ki ortaklarınız sapıklığa düşmüş, birini hidâyete eriştiremezler. Şaşkınlığa ve sapıklığa düşenleri hidâyete eriş­tiren, kalbleri azgınlıktan olgunluğa çeviren ancak kendinden başka tanrı olmayan Allah’tır. Gerçeğe eriştiren mi, yoksa götürülmeden gi­demeyen mi uyulmaya daha lâyıktır? Kul, kendini körlükten sonra gördüren ve hakka eriştirene mi yoksa körlüğü ve dilsizliği sebebiyle götürülmeden gidemeyene mi uyar, peşinden gider? Allah Teâlâ İbra­him’in şöyle dediğini haber verir : ((Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?» (Meryem, 42). Hz. İbrahim kavmine de şöyle demişti: «Yonttuğunuz şeylere mi ta­pıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.» (Sâf-fât, 95-96). Bu ve benzeri âyetler çoktur.

«Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?» Size ne oluyor da aklı­nız gideriliyor? Allah ile yarattığını nasıl müsâvî tutuyor, birini diğe­rine nasıl denk kılıyor ve hem O’na hem buna ibâdet ediyorsunuz? İbâ­deti Rabba, Mâlik, Hakîm, dalâletten hidâyete eriştirene mahsus kıl-saydımz, sâdece O’na duâ edip dönseydiniz ya.

Sonra Allah Teâlâ, onların bu dinlerinde bir delile, bir burhana dayanıp tâbi olmadıklarını beyân buyurur. Bu; yegâne bir zan, teveh-hüm ve hayâlden ibarettir, bunlar ise hiç bir fayda sağlamazlar. «Doğ­rusu Allah, onların bütün işlediklerini bilendir.» kavli onları bir teh-dîd ve şiddetli bir vaîdden ibarettir. Zîrâ Allah Tealâ, onları bu yap­tıkları sebebiyle yaptıklarına tâm uygun bir ceza ile cezalandıracağını haber vermektedir.[22]

37 — Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından uydu­rulmuş değildir. Ancak kendinden evvel geleni tasdik eder ve kitabı uzun uzun açıklar. Onda hiç şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbındandır.

38 — Yoksa: «Onu uydurdu» mu? diyorlar. De ki: Sâdıklardan iseniz, onun benzeri bir sûre getirin. Ve Al­lah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.

39 — Hayır, onlar bilgisini kavrayamadıkları, yoru­mu kendilerine gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak.

40 — İçlerinden kimisi buna imân eder, kimisi de bu­na îmân etmez. Rabbın fesâd çıkaranları daha iyi bilir.

Bu Kur’an

Bu, Kur’an’ın i’câzını beyândır. İnsanlık onun ne bir benzerini, ne on sûresinin benzerini ve ne de sûrelerinden birinin benzeri bir sûreyi getirmeye güç yetiremez. Zîrâ o; fesahati, belâğati, vecîzliği, halâveti nâdir; dünya ve âhirete faydalı mânâları içermesi sebebiyle ancak sı­fatlarında, işlerinde, sözlerinde ve zâtında hiç bir şeyin kendisine ben­zemeyeceği Allah katından olabilir. O’nun sözü de yaratıkların sözüne benzemez. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Bu Kur’an, Allah’tan baş­kası tarafından uydurulmuş değildir.» buyurmuştur. Bu Kur’an’ın bir benzeri ancak ve ancak yine Allah katından olabilir. Ve bu hiç bir za­man beşer sözüne benzemez. Kendinden evvel gelen kitapları tasdik eder, onları muhafaza eder, onlarda meydana gelen tahrif, te’vîl ve de­ğiştirmeleri beyân eder. Kitabı uzun uzun açıklar. Hükümleri, helâl ve haramları yeterli bir şekilde beyân eder. Âlemlerin Rabbı Allah’tan olduğunda hiç bir şüphe olmayan gerçektir. Haris el-A’ver kanalıyla Ali İbn Ebu Tâlib’den rivayet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir : Onda sizden öncekilerin ve sizden sonrakilerin haberi, aranızda olan hususların hail ü faslı vardır. Geçenleri ve gelecekleri haber verir. İn­sanlar arasındaki hususlarda Allah’ın sevip hoşnûd olacağı bir şeriat­la hüküm verir. Yoksa senin için : Onu uydurdu, mu diyorlar? De ki: «Sâdıklardan iseniz; onun benzeri bir sûre getirin. Ve Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.» Eğer iddia ediyor, iftira ediyor, bunun Allah katından olduğunda şüphe ediyor ve bir yalan olarak : Muhak­kak bu Muhammed’dendir, diyorsanız, Muhammed de sizin gibi bir be­şerdir. Sizin zannımza göre bu Kur’an’i o uydurmuştur. O halde onun benzeri bir sûre de siz getirin. Kur’an cinsinden bir sûre de siz yapm. İnsan ve cinlerden gücünüz yettiği herkesi de bu hususta yardıma ça­ğırın.

Bu, meydan okumanın üçüncü derecesidir. Allah Teâlâ ilk olarak onlara meydan okumuş ve eğer Kur’an’ın Muhammed katından oldu­ğu iddiasında samimî ve doğru iseler onun karşısına onun tek başına getirmiş olduğunun bir benzeriyle çıkmaları çağrısında bulunmuştur.

Bunda dilediklerini de yardıma çağıracaklardır. Ancak hemen bu çağ­rının peşinden buna güç yetiremeyeceklerini ve ona yol bulamayacak­larını haber vermiş ve şöyle buyurmuştur : «De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini yapmak için toplansalardı, birbirlerine yar­dımcı da olsalar (yine de) onun bir benzerini getiremezlerdi.» (İsrâ, 88). Sonra (ikinci mertebe olarak) onları, Kur’an’dan on sûrenin ben­zerini getirmeye çağırmıştır. Hûd sûresinin başında şöyle buyurur : «Yoksa : Onu kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylü­yorsanız, haydin onun sûrelerine benzer on sûre meydana getirin. Al­lah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın.» (Hûd, 13). Allah Teâlâ (üçüncü mertebede) onlann getirecekleri benzeri bir sûreye indirmiş ve bu sûrede şöyle buyurmuştur : «Yoksa : Onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Sâdıklardan iseniz; onun benzeri bir sûre getirin. Allah’tan baş­ka çağırabileceklerinizi de çağırın.» Aynı şekilde Bakara sûresinde —ki bu sûre Medine’de nazil olmuştur— onlara Kur’an’dan bir sûre getir­meleri çağrısıyla meydan okumuş ve onların asla buna güç yetireme­yeceklerini haber vermiştir. Orada şöyle buyurur : «Fakat yapmazsa­nız —ki yapamayacaksınız— o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ateş­ten sakının.» (Bakara, 24).

Gerçekten fesahat, onlarda bir seciyye halinde olup onların şiir­leri ve muallâkaları bu hususta en üstün mertebeye erişmişti. Fakat hiç kimsenin güç yetiremeyeceği bir şey Allah katından onlara gelmiş ve bu sebepledir ki bu sözün belagatını, halâvetini, güzelliğini, talâve-tini, ifâdesini ve parlaklığını bilmek suretiyle onlardan îmân edenler, îmân etmiştir. Zîra onlar, bunu insanların en iyi bilenleri, en iyi anla­yanları, ona en iyi bir şekilde tâbi olanları ve boyun eğmede insanla­rın en güçlüleri idiler. Nitekim sihirbazlar da sihir san’atını bilmeleri sebebiyle Musa’nın yaptığı şeylerin ancak Allah tarafından gönderil­miş, doğrultulmuş ve te’yîd edilmiş bir peygamberden sâdır olabilece­ğini anlamışlardı. Onlar bildiler ki bir beşer buna ancak Allah’ın izni ile güç yetirebilir. Hz. İsa da tıp âlimleri ve hastaların tedâvî edildiği bir zamanda gönderilmişti. O da dilsizleri, alatenlileri tedâvî eder ve Allah’ın izni ile ölüleri diriltirdi. Bu gibi şeyler, o zamanda tedâvî edi­lemeyen ve ilâcı olmayan şeylerdi. İşte onlann içinden bilenler onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu anlamışlardı. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet edilen sahîh bir hadîste o, şöyle buyurmuş­tur : Peygamberlerden hiç birisi yoktur ki bir benzerine beşerin îmân edeceği âyetler (mucizeler) verilmiş olmasın. Bana verilene gelince; o, Allah’ın bana vahyetmiş olduğu vahiydir. Ben (bununla) onlann tâbi-si en çok olanı olacağımı umanm.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Hayır, onlar bilgisini kavrayamadıkları, yorumu kendilerine gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlar Kur’an’ı ya­lanladılar, onu anlamadılar ve bilmediler. Onlara bunun yorumu da gelmemişti. Onlar bilgisizlik ve beyinsizlikle Kur’an’ı yalanladıkların­da ondaki hak dini ve hidâyeti elde edememişlerdi. Onlardan evvelki geçmiş ümmetler de böyle yapmış, hakkı yalanlamışlardı. Zâlimlerin sonuna bir baksana. Bak ki peygamberlerimizi zulüm ve büyüklenme ile, küfür, inâd ve bilgisizlikle yalanlamaları sebebiyle onları nasıl he­lak ettik. Ey yalanlayanlar, onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden sakının. Onların içinde buna îmân edenler de vardır. îmân etmeyenler de. Rabbın, fesâd çıkaranları daha iyi bilir. Ey Muhammed, senin kendilerine gönderildiğin kimseler içinde bu Kur’an’a îmân eden, sana tâbi olan ve senin kendisiyle gönderildiğinden istifâde edenler vardır. Ona îmân etmeyen, îmân etmemiş halde ölen ve bu halde haşro-lunacak olanlar da vardır. Rabbın, fesâd çıkaranları daha iyi bilir. Ki­min hidâyete hak kazandığım en iyi bilen O’dur ve onu hidâyete eriş­tirir. Kimin dalâlete hak kazandığını bilir ve onu sapıklık içinde bıra­kır. O, asla zulmetmeyen Âdil’dir. Herkese hak ettiğini verir. Yücedir, mukaddestir, münezzehtir, O’ndan başka ilâh yoktur.[23]

İzahı

41 — Şayet seni yalanlarlarsa: Benim yaptığım ba­na, sizin yaptığınız sizedir. Siz, benim yaptığımdan uzak­sınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım, de.

42 — İçlerinde sana kulak verenler vardır. Fakat sen sağırlara işittirebilir misin? Üstelik akılları da hiç ermi-yorsa.

43 — İçlerinde sana bakanlar da var. Körlere sen mi yol gösterceksin? Üstelik hiç görmüyorlarsa,

44 — Doğrusu, Allah insanlara hiç zulmetmez, ama insanlar kendilerine zulmederler.

Sen mi Duyuracaksın Sağırlara?

Allah Teâlâ, peygamberi (s.a.) ne şöyle buyurur: Eğer bu müş­rikler seni yalanlarlarsa onlardan ve onların işlerinden uzaklaş. Ve ; «Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız sizedir, de.» Başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur : «De ki: Ey kâfirler, ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz tapmazsınız. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapa­cak değilsiniz. (O halde) sizin dininiz size, benim dinim banadır.» (Kâ-firûn, 1 – 6). Hz. İbrâhîm ve ona tâbi olanlar da müşrik olan kavim­lerine şöyle demişlerdi: «Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptığınız baş­ka şeylerden uzağız. Sizi inkâr ediyoruz. Yalnız Allah’a inanıncaya kadar bizimle sizin aranızda ebedî düşmanlık ve öfke baş göstermiş­tir.» (Mümtahıne, 4).

Allah Teâlâ : «İçlerinde sana kulak verenler vardır.» buyurur ki onlar senin güzel sözünü, Kur”an-ı Azîm’i, kalblere, bedenlere ve dinlere faydalı, fasîh, sıhhatli sözlerini dinlerler. Aslında bu, büyük ölçü­de yeterlidir. Ama bu sözden istifâde ne sana ve ne de onlara âit de­ğildir. Zîrâ sen, sağırlara işittiremezsin. Aynı şekilde Allah’ın diledik­leri dışında sen bunları hidâyete erdiremezsin.

Allah Teâlâ : «İçlerinde sana bakanlar da var.» buyurur. Onlar sana, Allah’ın sana vermiş olduğu vakar ve teenniye, güzel simaya, yüce ahlâka, akıl ve basiret sahipleri için senin peygamberliğine açık­ça delâlet eden delillere bakarlar. Başkalarının baktığı gibi sana ba­karlar. Ancak başkaları için meydana gelen hidâyet onlar için husule gelmez. Sana, ancak inananlar vakar gözüyle bakarlar. Kâfirler ise hakaret gözüyle sana bakıyorlar. «Seni gördükleri vakit: Bu mu Allah’­ın gönderdiği elçi? diye alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. Ger­çekten tanrılarımız üzerinde direnmeseydik, bizi az kalsın onlardan saptıracaktı, derler. Azabı gördükleri vakit, kimin yolunun sapık ol­duğunu bileceklerdir.» (Furkân, 41 -42).

Sonra Allah Teâlâ haber veriyor ki, bazılarını Hz. Peygamber ile hidâyete erdirmiş, körlüğünü gidermiş, kör gözleri, sağır kulakları, ki­litli kalbleri açmış ve diğer bir kısmını da îmândan saptırmış olmakla birlikte asla hiç kimseye zulmetmez. O, mülkünde dilediğiyle tasar­rufta bulunan hüküm sahibidir. Yaptığından sorulmaz. Ama ilmi, hik­meti ve adaleti ile onlar sorulacaklardır. Bu sebepledir ki: «Doğrusu Allah, insanlara hiç zulmetmez, ama insanlar kendilerine zulmeder­ler.» buyurmuştur. Ebu Zerr’in, Hz. Peygamber’den rivayet ettiği bir hadîste Allah Rasûlü Rabbından şöyle rivayet eder : Ey kullarım, Ben zulmü kendime haram etim, sizin aranızda da haram kıldım. Birbiri­nize zulmetmeyin. Nihayet sonunda şöyle buyurdu : Ey kullarım, işte şunlar amellerinizdir, onları sizin için saydım. Sonra onları size tâm olarak veririm. Kim, hayır bulursa; Allah’a hamdetsin. Kim de, ha­yırdan başka bir şey bulursa; kendinden başkasını ayıplamasın. Ha­dîsi Müslim uzunca rivayet etmiştir.[24]

45 — O gün, Allah onları sanki dünyada gündüzün sâdece bir saat kalmışlar gibi toplayınca; birbirlerini ta­nırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar ziyana uğramış­lardır. Onlar hidâyete ermişler de değillerdi.

Allah Teâlâ burada insanlara kıyametin kopmasını, kabirlerinden kalkıp kıyamet sahasında toplanmalarını hatırlatıyor. Onlar burada toplandıklarında sanki dünyada gündüzün sâdece bir kısmında kalmış gibidirler. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Ve on­lar onu gördükleri gün (dünyada) sâdece bir akşam veya bir kuşluk vakti kalmış gibi olurlar.» (Nâziât, 46), «Sûr’a üflendiği gün, işte o gün, gözleri korkudan gövermiş olarak suçluları toplarız. Aralarında gizli gizli konuşarak : Siz dünyada sâdece on gün eğleştiniz, derler. Söylediklerini Biz daha iyi biliriz. En akıllıları da : Sâdece bir gün eğ­leştiniz, der.» (Tâhâ, 102-104), «Kıyametin kopacağı gün suçlular bir saattan başka kalmadıklarına yemîn ederler. İşte onlar, böylece alda­tılıp döndürülürler. Kendilerine bilgi ve îmân verilenler : Andolsun ki; Allah’ın kitabında yazılan o yeniden diriliş gününe kadar kaldınız. İş­te bu, yeniden diriliş günüdür. Ama siz bilmiyordunuz, derler.» (Rûm, 55-56). Bütün bunlar, âhiret yurdunda dünya hayatının çok kısa bu­lunacağının delilleridir. Başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Buyurdu ki: Yeryüzünde kaç yıl kaldınız? Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor, derler. Buyurdu ki: Çok az bir süre kaldı­nız. Keski bilseydiniz.» (Mü’minûn, 112-114).

Allah Teâlâ : «Birbirlerini tanırlar.» buyurur ki, oğullar babalan ve akrabalar da birbirlerini dünyada olduğu gibi tanırlar. Fakat her­kes kendisiyle (kendi nefsi ve derdiyle) meşguldür. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Sûr’a üflendiği zaman o gün aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez, birbirlerine bir şey de soramazlar.» (Mü’ minûn, 101), «Hiç bir yakın bir yakma soramaz. Yalnız birbirlerine gösterilirler. Suçlu kişi, o günün azabından kurtulmak için oğulların:! feda etmek ister. Eşini ve kardeşini, kendisini barındırmış olan sülâle­sini. Ve yeryüzünde bulunan herkesi. Fakat ne mümkün, çünkü o hâ’ üs alevdir…» (Meâric, 10-15).

Allah Teâlâ’nm : «Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğ­ramışlardır. Onlar hidâyete ermiş de değillerdi.» kavli «Yalanlayanla­rın o gün vay haline!» (Mürselât, 15) kavli gibidir. Zîrâ onlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini kaybetmişlerdir. İşte bu en açık bir zi­yandır, en büyük kayıptır. Hasret ve pişmanlık gününde sevdiği ile arası ayrılanın ziyanından daha büyük bir ziyan ve kayıp var mıdır?[25]

46 — Onlara va’dettiğimizin bir kısmını sana göste­ririz, veya seni (dünyadan) alırız. Onların dönüşü bize­dir. Allah onların yaptıklarına şâhiddir.

47 — Her ümmetin bir rasûlü vardır. Onların rasûl-leri gelince aralarında adaletle hükmedilir. Ve asla zul­me uğratılmazlar.

Allah Teâlâ Rasûlü (s.a.) ne hitaben şöyle buyurur : Onlara va’-dettiğimiz azabın bir kısmını sen hayatta iken gözün onlar yönün­den aydın olsun diye onlardan intikam almak suretiyle sana gösteri­riz, veya seni dünyadan alırız. Nasıl olsa onların dönüşü ve varacak­ları yer Bizedir. Allah senden sonra onların yapagelmekte oldukları amellerine şahididir.

Taberânî der ki: Bize Abdullah İbn Ahmed’in… Huzeyfe İbn Esîd’ den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle bu­yurmuştur : Dün, şu taşın yanında ilkiyle ve sonuyla ümmetim bana arzolundu. Birisi: Ey Allah’ın elçisi, yaratılanlar sana arzolundu. Pe­ki yaratılmamış olan nasıl arzedildi? diye sordu da şöyle buyurdu : Be­nim için çamurda tasvir olundular da, sizden birinin arkadaşını tanı­dığından daha iyi bir şekilde onları tanıdım. Taberânî, hadîsi ayrıca Muhammed İbn Osman İbn Ebu Şeybe kanalıyla… Huzeyfe İbn Esîd’ den yukardakine benzer şekilde rivayet etmiştir.

«Her ümmetin bir rasûlü vardır. Onların rasûlleri gelince…» âye­tinde Mücâhid’e göre, kıyamet günü kasdedilmektedir.

Allah Teâlâ : «Aralarında adaletle hükmedilir ve asla zulme uğ­ratılmazlar.» buyurur. Başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır : «Yer Rabbmm nuru ile aydınlandı, kitab konuldu, Peygamberler ve şâhid-ler getirildi. Onlara haksızlık yapılmadan aralarında adaletle hükmo-lundu.» (Zünıer, 69). Her ümmet Allah Teâlâ’ya peygamberinin huzu­runda arzolunacak, hayır ve şerri ile amellerinin kitabları konulup aleyhlerine şâhid olacaktır. Aynı şekilde ümmet ümmet hafaza melek­leri de hazır bulundurulacaktır. Her ne kadar bu şerefli ümmet yara­tılışta ümmetlerin sonuncusu olmuşsa da, kıyamet günü ümmetlerin İlki olacak, araları ayrılacak ve haklarındaki hüküm verilecektir. Bu-hârî ve Müslim’de Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet edildiğine göre; o, şöyle buyurmuştur : Bizler sonuncular, kıyamet günü ilkler (öncüler) iz. Bütün yaratıklardan önce haklarında hüküm verilenleriz. Onun üm­meti bu ilkliği ancak Rasûlünün şerefiyle kazanmıştır. Allah’ın salâtı ve selâmı din gününe kadar onun üzerine olsun.[26]

48 — Derler ki: Doğru sözlülerden iseniz bu vaad ne zamanmış?

49 — De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Her ümmet için bir süre vardır. Süreleri gelince; ne bir an geciktiri­lir, ne de öne alınırlar.

50 — De ki : Görmüyor musunuz ya Allah’ın azabı size gece veya gündüz gelirse? Suçlular neden bunu ace­le istiyorlar?

51 — Gerçekleştikten sonra mı ona inanacaksınız? Hemen şimdi mi. Hani siz onu acele istiyordunuz.-

52 — Sonra zulmetmiş olanlara denilir ki: Sürekli azabı tadın. Yalnız kazanır olduğunuz şeylerle cezalandı­rılmıyor musunuz?

Ne Zamanmış O Va’d?

Allah Teâlâ, bu müşriklerin kendilerine bir faydası olmadığı hal­de azabın vakti ta’yîn edilmezden önce onun vaktini sormaları ve azâb-da acele etmelerindeki küfürlerini, inkârlannı haber veriyor. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur : «O’na inanmayanlar, çabucak gelme­sini isterler. îmân edenler ise, ondan korku ile titrerler, ve O’nun hak olduğunu bilirler.» (Şûra, 18). Onlar her ne kadar kesin olarak vakti­ni biliniyorlarsa da o, mutlaka vuku bulacaktır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.) ne onlara şöyle cevab vermesini öğütler : «De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.» Ben ancak O’nun bana öğrettiğini söylüyorum. Be­ni muttali’ kıldıkları dışında ilmini kendine sakladığı hiç bir şeye gü­cüm yetmez. Ben O’nun kulu ve sizlere olan elçisiyim. Kıyametin ge­leceğini ve olacağını size haber verdim. Onun vaktine beni muttali’ kıl-mamıştır. «Her ümmet için bir süre vardır.» Her neslin takdir edilmiş bir Ömrü vardır. Süreleri bittiğinde «ne bir an geciktirilir, ne de öne alınırlar.» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Eceli gelince Allah hiç bir nefsi geri bırakmaz.» (Münâfikûn, 11). Sonra on­lara Allah’ın azabının ansızın geleceğini haber vererek şöyle buyurur : «De ki: Görüyor musunuz ya Allah’ın azabı size gece veya gündüz gelse? Suçlular neden bunu acele istiyorlar? Gerçekleştikten sonra mı ona inanacaksınız?» Onlara azâb geldiğinde şöyle ‘derler : «Rabbimiz, gördük ve dinledik. Artık bizi dünyaya geri çevir de sâlih amel işleye­lim.» (Secde, 12), Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Baskınımızı görünce: Yalnız Allah’a inandık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, de­diler. Ama bizim baskınımızı görüp de öylece inanmaları kendilerine fayda -vermedi. Bu, Allah’ın kanunudur. Ötedenberi kullan hakkında yürürlüktedir. Ve kâfirler burada hüsrana uğrayacaklardır.» (Ğâfir, 84-85)

Sonra zulmedenlere kıyamet günü onları bir azarlama ve sustur­ma şeklinde : «Sürekli azabı tadın.» denilir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulur : cO gün cehennem ateşine itildikçe itilirler. Yalan­layıp durduğunuz ateş işte budur. Bu bir büyü müdür, yoksa siz gör­müyor musunuz? Girin oraya! Sabretseniz de, sabretmeseniz de artık birdir. Çünkü siz, ancak işlediklerinizin karşılığına çarptırılıyorsunuz, denirj) (Tur, 13-16).[27]

53 — O gerçek mi? diye senden haber sorarlar. De ki: Rabbıma andolsun ki o, muhakkak gerçektir. Elbette siz O’nu âciz bırakacaklar değilsiniz.

54 — Yeryüzünde bulunan her şey, nefsine zulmeden kimsenin olsaydı, onu fidye verirdi. Azabı gördükleri za­man içlerinden pişmanlık duyarlar. Halbuki onlar haksız­lığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmolunmuştur.

Allah Teâlâ buyurur ki: Onlar sana; dönüşün, cisimler toprak ol­duktan sonra kabirlerden kalkmanın, gerçek olup olmadığını sorarlar. Onlara de ki: «Evet, Rabbıma andolsun ki o, muhakkak gerçektir. Siz O’nu âciz bırakacaklar değilsiniz. Sizin toprak olmanız, sizi yoktan yaratmış olan Allah’ı sizi tekrar döndürmekten âciz bırakacak de­ğildir.» «O’nun emri, bir şeyi murâd ettiği zaman, sâdece ona «ol» de­mektir. O da oluverir.» (Yâsîn, 82).

Bu âyetle beraber üç âyet dışında Allah Teâlâ’nm elçisine âhireti (âhiret yurdunda Allah’a cEönüşü) inkâr edenlere karşı kendi ismiyle yemîn etmesini emrettiği başka bir âyet daha yoktur. O iki âyetin bi­risi Sebe’, diğeri de Teğâbün sûresinde olup şöyledir ; «Küfredenler de­diler ki: Kıyamet saati bize gelmeyecektir. De ki: Hayır, gaybı bilen Rabbıma andolsun ki, o saat muhakkak size gelecektir.» (Sebe’, 3), «O küfredenler öldükten sonra kat’iyyen diriltilmeyeceklerini ileri sürdü­ler. De ki : Evet, Rabbıma andolsun ki, muhakkak diriltileceksiniz ve sonra yaptıklarınız size bildirilecektir. Ve bu, Allah’a göre pek kolay­dır.» (Tegâbün, 7).

Sonra Allah Teâlâ, kıyamet koptuğunda kâfirin keşke yeryüzü do­lusu altınla bunları fidye olarak vermek suretiyle Allah’ın azabından kurtulmuş olmasını isteyeceğini, haber verir. Azabı gördükleri zaman pişmanlık gösterirler. Onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında doğ­rulukla ve adaletle hükmolunmuştur.[28]

55 — Dikkat edin, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Dikkat edin, Allah’ın va’di şüphesiz bir ger­çektir. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

56 — Dirilten ve öldüren O’dur. O’na döneceksiniz.

Allah Teâlâ göklerin ve yerin mâliki olduğunu, va’dinin gerçek ve mutlaka olacağını, dirilten ve öldüren olduğunu, onların dönüşünü kendisine olduğunu, bütün bunlara kadir olduğunu, dağılan cisimleri ve yeryüzünün diğer ülkelerinde deniz ve çöllerinde parçalanıp dağılan şeyleri en iyi bilen olduğunu haber veriyor.[29]

57 — Ey insanlar, size Rabbınızdan bir öğüt, göğüs­lerde olanlara bir şifâ, mü’minîer için bir hidâyet ve rah­met gelmiştir.

58 — De ki: Bunlar Allah’ın lutfu ve rahmeti iledir. Sâdece bunlarla sevinsinler. O, bütün toplayıp yığdıkla­rından daha hayırlıdır.

Allah Teâlâ yaratıklarına, şerefli elçisine Kur’an-ı Azîm’i indirmek suretiyle ihsanda bulunduğunu haber veriyor. Ey insanlar, size Rab­bınızdan kötülüklerden men’eden bir Öğüt, göğüslerde olan şüphe ve tereddüdleri, onlardaki pislikleri gideren bir şifâ, mü’minîer, tasdik edenler ve içindekileri iyice anlayanlar için Allah’tan bir hidâyet ve rahmet gelmiştir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyu­rur : «Kur’an’dan mü’minîer için rahmet ve şifâ olanı indiririz. Zâlim­ler için ise ancak hüsranı arttırır.» (İsrâ, 82), «De ki: Bu, îmân eden­lere hidâyet ve şifâdır. îmân etmemiş olanların ise kulaklarında ağır­lık vardır. Ve bu; onlara kapalıdır. Sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.» (Fussilet, 44).

Allah Teâlâ : «De ki: Bunlar Allah’ın lutfu ve rahmeti iledir. Sâ­dece bunlarla sevinsinler. O, bütün toplayıp yığdıklarından daha ha­yırlıdır.» buyurur. Onlar, Allah’tan kendilerine gelen hidâyet ve hak dine sevinsinler. Zîrâ o, sevinecekleri şeylerin en üstünüdür. O, bütün toplayıp yığdıklarından, dünya menfaatlarından, mutlaka gidecek fâ-nî güzelliklerinden, nimetlerinden daha hayırlıdır. İbn Ebu Hatim bu âyetin tefsirinde der ki: Bakiyye İbn Velîd’den anlatıldığına göre; Saf-vân İbn Amr, Eyfâ İbn Abd el-Kelâî’nin şöyle dediğini işitmiş : Irak’ın haracı Ömer (r.a.) e geldiğinde Ömer ve bir kölesi çıkmıştı. Ömer, de­veleri saymaya başladı. Bir de gördü ki gelmesi beklenenden fazladır. Ömer : Allah’a hamdolsun, demeye başladı. Kölesi ise : Allah’a yemin olsun ki bu, Allah’ın inayet ve rahmetindendir, diyordu. Ömer şöyle dedi: Yalan söyledin. Bu, o değildir. Bu, ancak Allah Teâlâ’nm : «De ki: Bunlar Allah’ın lutfu ve rahmeti iledir. Sâdece bunlarla sevinsin­ler. O, bütün toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.» buyurduğudur. Bu ise, onların toplayıp yığdıklanndandır. Hafız Ebu’l-Kâsım et-Tabe-rânî, hadîsi müsned olarak Ebu Zür’a ed-Dimaşkî kanalıyla… Bakiy-ye’den rivayetle zikretmiştir.[30]

59 — De ki: Allah’ın size gönderdiği, sizin de bazıla­rını haram, bazılarını da helâl kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?

60 — Allah’a karşı yalan uyduranlar, kıyamet günü­nü ne sanıyorlar? Doğrusu Allah, insanlar hakkında lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem bu âyetin, «Onlar; Allah için, O’nun yarattığı ekin ve da­varlardan bir pay ayırdılar…» (En’âm, 136) âyetinde olduğu gibi ku­lağı kesik develeri, adak develerini ve vasile develerini [31] haram veya helâl kılmaları konusunda müşriklere bir redd makamında nazil ol­muştur, derler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca’fer’in.,. Ebul-Ah-vas Avf İbn Mâlik İbn Nadle’den, onun da babasından rivayetine göre, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ne geldim. Üstüm başım temiz ve düzenli değildi. Malın var mı? diye sordu, ben; evet, dedim. Hangi mal­dan? diye sordu. Ben : Bütün mallardan : Deve, köle, at ve koyundan, diye cevab verdim. Allah Teâlâ sana mal verdiği zaman senin üzerin­de görülsün, buyurdu ve şöyle devam etti: Senin kavminin develeri kulakları sağlam olarak doğarlar, kavmin eline bir ustura alıp kulak­larını keser ve : Bu beş defa doğurmuş ve beşincisi dişi olmuştur ve bu adaktır, deyip kulağını yarar veya derisini yarar da : Bunun kulağı ke­sik, deyip kendisine ve ailesine onu haranı kılar. Öyle değil mi? O; evet, diye cevab verdi. Allah Rasülü (s.a.) şöyle buyurdular: Allah’ın sa­na verdiği helâldir. Allah’ın pazusu senin pazundan daha güçlü, Al­lah’ın usturası seninkinden daha keskindir. Ve Râvî, hadîsin tamâmı­nı zikretti. İmâm Ahmed hadîsi ayrıca Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla Ebu’l-Ahvas’dan; Sehl İbn Esed kanalıyla da… Ebu’l-Ahvas’dan riva­yet etmiş olup hadîsin isnadı kuvvetlidir ve ceyyid bir hadîstir.

Allah Teâlâ hiç bir delilleri, hiç bir dayanakları olmaksızın mü-cerred kendi ve indî zayıf görüşleriyle Allah’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığım helâl kılanları ayıplayıp bu yaptıklarından ötürü on­ları kıyamet günü ile tehdîd edip şöyle buyurur : «Allah’a karşı ya­lan uyduranlar, kıyamet gününü ne sanıyorlar? Kıyamet günü Bize döndükleri günde kendilerine ne yapılacağını sanıyorlar?»

«Doğrusu Allah, insanlar hakkında lütuf sahibidir.» âyeti hakkın­da İbn Cerîr der ki: Allah Teâlâ dünyada onlara hemen azâb etme­mek suretiyle insanlar hakkında lütuf ve inayet sahibidir.,

Ben de derim ki: Allah. Teâlâ, dünyada yarattığı menfaatleri in7 sanlara mübâh kılmak, sâdece dünyalarında veya dinlerinde kendile’-rine zararlı olanları üzerlerine haram kılmakla insanlar hakkında lu-tuf ve inayet sahibidir. Âyetten bu anlamın kasdedilnıesi de mümkün­dür.

«Fakat onların çoğu şükretmezler.» Aksine Allah’ın kendilerine vermiş olduğu nimetleri haram kılarlar, dini kendilerine daraltırlar, bazısını helâl, bazısını haram kılarlar. Nitekim müşrikler, kendileri için koydukları kanunlarda bunu yapmışlar, kitab ehli de dinlerinde bu tür şeyler uydurmuşlardır. İbn Ebu Hatim bu âyetin tefsirinde der ki: Bi­ze babamın… Mûsâ İbn Sabâh’tan rivayetine göre; o, «Doğrusu Allah, insanlar hakkında lütuf sahibidir.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kı­yamet günü olunca, Allah’ı sevenler getirilir ve Allah’ın huzurunda üç sınıf olarak dururlar. Birinci sınıftan birisi getirilir ve : Niçin amel et­tin? diye sorar. Kul: Ey Rabbım, cenneti, ağaçlarını, meyvelerini, ır­maklarını, hurilerini, nimetlerini ve Sana itaat edenler için hazırladık­larını yarattın. Onlara iştiyakımdan gecemi uykusuz, gündüzümü su­suz geçirdim, der. Allah Teâlâ : Ey kulum, sen sâdece cennet için amel ettin. İşte cennet, gir oraya. Sana olan lutfumdan olarak seni ateşten âzâd ettim. Yine sana bir lutfum olarak cennetime koydum, buyurur. O ve yanındakiler cennete girer. Sonra ikinci sınıftan birisi getirilir ve : Ey kulum, niçin amel ettin? diye sorar. Kul: Ey Rabbım, cehennemi yarattın. Cehennemin bukağılarını, ateşini, kavurucu rüzgârlarını, kapkara dumanlarını ve düşmanlarınla Sana âsî gelenlere hazırladıklarını yarattın. Onlardan korkumdan gecelerimi uykusuz, gündüzleri­mi susuz geçirdim, der. Ey kulum, sen sâdece ateşimden korkundan do­layı amel ettin. Ben seni ateşten âzâd ettim. Sana lutfumdan olarak se­ni cennetime koyuyorum, buyurur. O ve beraberindekiler cennete gi­rer. Sonra üçüncü sınıftan birisi getirilir ve : Ey kulum, niçin amel et­tin? diye sorar. Kul : Rabbını, Senin sevginden ve Sana iştiyakımdan. İzzetine yemîn olsun ki Sana iştiyakım ve sevgimden dolayı gecemi uy­kusuz, gündüzümü susuz geçirdim, der. Rab Teâlâ : Ey kulum, sen an­cak Bana sevgi ve iştiyakından dolayı amel ettin, buyurur. Rab Teâlâ ona tecellî eder ve şöyle buyurur : İşte ben O’yum. Bak bana. Sonra şöy­le buyurur : Sana lutfumdan olarak seni ateşten âzâd ediyor, cenneti­mi sana mübâh kılıyor, meleklerime seni ziyaret ettiriyor ve bizzat Ben sana selâm veriyorum. O ve yanındakiler cennete girerler.[32]

61 — Ne işte bulunsan, Kur’an’dan. ne okusan ve siz ne iş yaparsanız; yaptıklarınıza daldığınızda mutlaka Biz üzerinizde şahidiz. Yerde ve gökte hiç bir zerre Rabbın-dan gizli değildir. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de şüphesiz apaçık kitabtadır.

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne onun, ümmetinin, bütün yara­tıkların her saatte, her an ve lâhzada bütün durumlarını bildiğini ha­ber verir. Hiç bir şey O’nun ilmine ve görmesine gizli değildir. Gökler­de ve yerde bütün küçüklüğüne rağmen zerre ağırlığı, ondan daha kü­çüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık bir kitabda olmasın. Allah Te­âlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Gaybın anahtarları O’nun katmdadır. O’ndan başka kimse bilmez. Karada ve denizde olanı da O bilir. Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki tek bir dane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere her şey apaçık bir kitabtadır.» (En’âm, 59). Allah Teâlâ : «Yerde yürüyen hiç bir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki; onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitabda hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Sonra on­lar Rablanna toplanırlar.» (En’âm, 38), «Yeryüzünde yürüyen hiç bir canlı yoktur ki; nzkı Allah’a âit olmasın. Onların durup dinlenecek ve saklanacak yerlerini de bilir. Hepsi apaçık kitabdadır.» (Hûd, 6) âyet­lerinde de ağaçlar ve diğer câmid şeylerin hareketlerini bildiğini haber verir. Gezip dolaşan hayvanlar da böyledir. Şayet Allah’ın ilmi, bu eş­yanın hareketleri hakkında böyle ise O’na ibâdetle emrolunmuş mü­kelleflerin hareketlerini bilmesi nasıldır? Başka bir âyette şöyle buyur­maktadır : «Azîz, Rahîm’e tevekkül et. Görür o seni (namaza) kalktı­ğında. Secde edenler arasında bulunduğunda.» (Şuarâ, 217-219). Bu sebepledir ki burada da : «Ne işte bulunsan, Kur’an’dan ne okusan ve siz ne iş yaparsanız; yaptıklarınıza daldığınızda mutlaka Biz üzeriniz­de şahidiz.» Sizi görüyoruz ve sizi işitiyoruz, buyurmuştur. Allah Ra-sûlü (s.a.) Cibril kendisine ihsanı sorduğunda şöyle buyurmuştu : San­ki O’nu görüyormuşsun gibi Allah’a ibâdet etmendir. Eğer sen O’nu görmüyorsan muhakkak ki O seni görüyor.[33]

62 — Dikkat edin, Allah dostlarına hiç bir korku yok­tur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir.

63 — Onlar ki îmân edip takvaya ermişlerdir.

64 — Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müj­de vardır. Allah’ın sözleri değişmez. Bu, büyük kurtulu­şun kendisidir.

Allah’ın Dostlarına Korku Yoktur

Allah Teâlâ haber veriyor ki, O’nun dostlan —ki onlar Rablarının da açıkladığı gibi îmân edenler ve sakınanlardır ve her kim muttaki ise; Allah’ın dostudur— na ilerde karşılarına çıkacak olan kıyametin korkularından hiç bir korku yoktur. Ve onlar, dünyada arkalarında bı­raktıklarına mahzun da olacak değillerdir. Abdullah İbn Mes’ûd, îbn Abbâs ve seleften bir çokları derler ki: Allah’ın dostları; görüldükleri zaman Allah’ın hatırlandığı, anıldığı kimselerdir. Bu mânâ, merfû’ bir hadîste şöyle ifâde edilir : Bezzâr der ki: Bize Ali İbn Harb er-Râzî’-nin… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bir adam: Ey Allah’ın elçisi, Allah’ın dostları kimlerdir? diye sormuştu, şöyle bu­yurdu : Görüldüklerinde Allah’ın hatırlandığı kimselerdir. Bezzâr bu hadîsin Saîd’den mürsel olarak da rivayet edildiğini söyler. İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Hişâm er-Rifâî’nin… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivaye­tine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah’ın kullarından öyle kullar vardır ki peygamberler ve şehîdler onlara gıbta eder. Ey Allah’ın elçisi, kimdir onlar? Olur ki onları severiz, denildi de şöyle bu­yurdu : Onlar öyle bir kavimdir ki mal ve neseb için değil, Allah için birbirlerini severler. Yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Bütün insanların korkacağı zamanda onlar korkmayacaklar, insanların mahzun olacağı zamanda onlar mahzun olmayacaklardır. Sonra : «Dik­kat edin, Allah dostlarına hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da ola­cak değillerdir.» âyetini tilâvet buyurdu. Hadîsi İbn Cerîr ve Ebu Dâ-vûd, Cerîr kanalıyla… Ömer İbn Hattâb (r.a.) dan, o ise Hz. Peygam­ber (s.a.) den yukardakine benzer şekilde rivayet etmişlerdir. Bunun da isnadı ceyyid olmakla birlikte Ebu Zür’a ile Ömer İbn Hattâb ara­sında kopuktur. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed’in Ebu Nadr kanalıyla… Ebu Mâlik el-Eş’arî’den ri­vayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Uzak kabileler­den ve bilinmeyen insanlardan öyle bir kavim gelecek ki, onları akra­balık bir araya getirmiş değildir. Onlar, Allah için birbirlerini severler. Allah için bir safta toplanırlar. Allah Teâlâ kıyamet günü onlar için nurdan minberler koyacak ve bunların üzerine onları oturtacaktır. İn­sanlar korkacak ve onlar korkmayacaklar. Onlar hiç bir korkuları ol­mayan ve mahzun da olmayacak olan Allah’ın dostlarıdırlar. Hadîs uzundur.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk’ın… Ebu Derdâ (r.a.) dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, «Onlar için dün­ya hayatında da, âhirette de müjde vardır.» âyeti hakkında şöyle bu­yurmuştur : Bu müjde müslümanın gördüğü veya ona gösterilen sâlih rü’yâdır. İbn Cerîr der ki: Bana Ebu es-Sâib’in… Ebu Derdâ’dan «On­lar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır.» âyeti hakkın­daki rivayetinde şöyle demiştir : Bir adam Ebu Derdâ’ya bu âyeti sor­muştu. Şöyle dedi: Öyle bir şey sordun ki birisinin Allah Rasûlüne sor­duğundan bu yana kimsenin bunu sorduğunu işitmedim. O buyurmuş­tu ki: Müslüman kişinin gördüğü veya kendisine gösterilen sâlih rü’­yâdır. Bu, dünya hayatındaki nıüjdesidir. Âhiretteki müjdesine gelin­ce; o da cennettir. İbn Cerîr’in Süfyân kanalıyla… Mısır halkından bi­risinden rivayetine göre; of Ebu Derdâ’ya bu âyeti sormuş ve İbn Cerir hadîsi yukardaki şekilde rivayetle zikretmiştir. Yine İbn Cerîr’in Müsennâ kanalıyla… Ebu Salih’ten rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Ebu Derdâ’yı İşittim. Ona : «Onlar ki îmân edip, takvaya ermişlerdi. Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır…» âyetini sormuşlardı… Ve İbn Cerîr yukardakine benzer şekilde hadîsi zikret­ti. İmâm Ahmed der ki: Bize Affân’m… Ubâde İbn Sâmit’den rivaye­tine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) ne sormuş ve şöyle demişti: Ey Al­lah’ın elçisi, Allah Teâlâ’nın : «Onlar için dünya hayatında da, âhiret­te de müjde vardır.» kavlini görür müsün? (Allah Teâlâ’nın bu sözü hakkında ne buyurursun?) Allah Rasûlü şöyle buyurdular : Bana öy­le bir şey sordun ki, ümmetimden kimse senden önce onu sormamıştı. O, sâlih kişinin gördüğü veya kendisine gösterilen sâlih rü’yâdır. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî’nin İmrân el-Kattân kanalıyla… Ebu Seleme’den ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir : Bize haber verildiğine göre; Ubâde İbn Sâmit, Allah Rasûlü {s.a.) ne bu âyeti sormuş… ve râvî hadîsi zik­retmiştir. İbn Cerîr der ki: Bana Ebu Humeyd el-Hımsî’nin… Humeyd İbn Abdullah el-Müzenî’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bir adam Ubâde İbn Sâmit’e gelip dedi ki: Allah’ın kitabında bir âyet var ki sana onu soracağım. Allah Teâlâ’nın : «Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır.» âyeti. Ubâde dedi ki : Senden önce bunu bana kimse sormadı. Onu Allah’ın peygamberine sordum da bunun bir benzeri olarak : Senden önce bunu bana kimse sormadı. Mü’min kulun rü’yâsında gördüğü veya ona gösterilen sâlih rü’yâdır, buyurdu. Yine İbn Cerîr in Mûsâ İbn Ubeyde kanalıyla… Ubâde İbn Sâmit’den riva­yetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) ne demiş ki: «Onlar için dünya ha­yatında da, âhirette de müjde vardır.» Âhiret müjdesinin cennet oldu­ğunu bildik, fakat dünya müjdesi nedir? Allah Rasûlü buyurmuş ki: Kulun gördüğü veya kendisine gösterilen sâlih rü’yâdır ve o, peygam­berliğin kırk dört veya yetmiş parçasından bir parçadır. Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Behz’in… Ebu Zerr’den rivayetine göre o : Ey Al­lah’ın elçisi, kişi bir amel işlerse; insanlar bu işinden dolayı onu över ve ona senada bulunur, demiş de Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : İşte bu, mü’minin âcil müjdesidir. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan’ın… Abdullah İbn Amr’-dan, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre O, şöyle buyur­muş : «Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır.» Mü; minin müjdelendiği sâlih rü’yâ, peygamberliğin kırk dokuz parçasın­dan bir parçadır. Kim bunu görürse, onu haber versin. Kim de bunun dışında bir şey görürse, muhakkak o şeytândan olup, onu üzmek için­dir. Bu durumda üç kere soluna üflesin, tekbîr getirsin ve kimseye bu­nu haber vermesin. Bu hadîsi tahrîc etmemişlerdir. İbn Cerîr der ki :

Bana Yûnus’un… Abdullah İbn AmrMan, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre şöyle buyurmuş : «Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır.» Mü’minin müjdelendiği sâlih rü’yâ, pey­gamberliğin kırk altı parçasından birisidir. Yine İbn Cerîr’in Muham-med İbn Hatim el-Müeddeb kanalıyla… Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, «Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır.» âyeti hakkında şöyle buyurmuş : O, dün­yada kulun gördüğü veya kendisine gösterilen sâlih rü’yâ; âhirette ise cennettir. Yine İbn Cerîr’in Ebu Küreyb kanalıyla… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre o : Güzel rü’yâ, Allah’tan müjdedir ve o müjdecilerden­dir, demiştir. İbn Cerîr’in bu kanaldan rivayeti mevkuftur. Yine İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb’in… Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Müslümanın gördüğü veya kendisine gösterilen güzel rü’yâ müjdedir, buyurmuştur.

İbn Cerîr der ki: Bana Ahmed İbn Hammâd ed-Devlâbî’nin… Üm-mü Kürz el-Kâ’biye’den rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöy­le buyururken işitmiş: Peygamberlik gitti ve müjdeciler kaldı. İbn Mes’ûd, Ebu Hüreyre, İbn Abbâs, Mücâhid, Urve İbn Zübeyr, Yahya İbn Ebu Kesîr, İbrâhîm en-Nehaî ve Ata İbn Ebu Rebâh’dan rivayet edildiğine göre; onlar, bunu sâlih rü’yâ ile tefsir etmişlerdir.

Bundan maksadın, mü’min kişinin ölüm halinde melekler tarafın­dan cennet ve bağışlanma ile müjdelenmesi olduğu da söylenmiştir. Nitekim bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurulur : «Muhakkak ki, «Rabbı-mız Allah’tır.» deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerlerine me­lekler iner, onlara : Korkmayın, üzülmeyin; size va’dolunan cennetle sevinin, derler. Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlannızız. Burada canlarınızın çektiği şeyler sizedir. Ve burada size umduğunuz her şey var. Gafur, Rahîm olanın ikramı olarak…» (Fussilet, 30-32). Berâ hadîsinde şöyle buyurulur : Mü’min kişi, ölüm halinde iken ken­disine beyaz yüzlü, beyaz elbiseli melekler gelir ve : Ey temiz rûh, ra­hat ve reyhana, öfkeli olmayan bir Rabba çık, derler de rûh onun ağ­zından su kabından damlanın aktığı gibi çıkıverir.

Onların âhiretteki müjdesine gelince; Allah Teâlâ başka âyetlerde bu hususta şöyle buyurur : «O, en büyük korku bile onları tasalandır­maz. Melekler onları: Size söz verilen gün, işte bu gündür, diye karşı­larlar.» (Enbiyâ, 103), «O gün ki, erkek mü’minlerle kadın mü’minle-ri, önlerinden ve sağlarından nurlarını koşarken görürsün. Müjde, bu­gün içlerinden ırmaklar akan ve içinde ebediyyen kalacağınız cennet­ler sizindir, denilir. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.» (Hadîd, 12).

Allah Teâlâ : «Allah’ın sözleri değişmez.» buyurur ki Allah’ın bu vaadi değişmez, bu vaaddan dönülmez ve değiştirilmez. Bilakis o kararlaş­tırılmış, sabit olup, mutlaka yerine gelecektir. «Bu, büyük kurtuluşun kendisidir.»[34]

İzahı

İyi bil ki; biz bu âyetin tefsirinde, önce velî adının kime uygun düştüğünü, kimlerin velî olduğunu açıklamak zorundayız. Biz deriz ki: Velî adının kime verilmesi gerektiği konusunda bilginler ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbâs bu âyetin tefsirinde der ki: Velîler; Allah Te-âlâ’yı göreceklerini Allah’ın bizzat zikrettiği kimselerdir. Taberî ken­di senediyle mürsel olarak Saîd İbn Cübeyr’den nakleder ki; o, Ra-sûlullah (s.a.) a Allah’ın evliyasının sorulduğunu ve Rasûlullah’ın da onların Allah’ı görünce zikredenler olduğunu, söylediğini bildirir. İbn Zeyd ise velîlerin; imân edip takva sahibi olan kimseler olduğunu söy­ler. Takvâsız îmânın kabul edilmeyeceğini bildirir. Bazıları da dediler ki: Velîler; Allah için sevişenlerdir. Hattâb oğlu Ömer (r.a.) den nak­ledilen bir hadîs de buna delâlet eder. Nitekim bu hadîste Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: Muhakkak Allah’ın insanlardan öyle kullan vardır ki; onlar peygamber değildirler, şehîd de değildirler, ancak peygam­berler ve şehîdler kıyamet günü Allah katındaki makamlarından do­layı onlara imrenirler. Orada bulunanlar dediler ki: Ey Allah’ın Ra-sûlü, onların kim olduğunu bize haber verir misin? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onlar; aralarında akrabalık bulunmadığı ve alış-veriş et­tikleri malları olmadığı halde, Allah için sevişen bir topluluktur. Al­lah’a andolsun ki, onların yüzü nurdur ve kendileri nûr üzeredirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar. İnsanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler. Sonra Rasûlullah (s.a.) : «Dikkat edin, Al­lah dostlarına hiç bir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değil­lerdir.» âyetini okudu. Ebu Dâvûd, Ebu Hüreyre’den naklen bildirir ki Rasûlullah (s.a.) şöyle demiş : Allah Tebâreke ve Teâlâ kıyamet gü­nü : Sevişenler nerededir? buyurur. Celâlime andolsun ki Benim göl­gemden başka bir gölgenin bulunmadığı bu günde onları gölgemde gölgelendiririm.

Müslim’in tahrîc ettiğine göre, Muâz İbn Cebel Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu duymuştur: Allah Teâlâ buyurur ki: Benim celâlim için sevişenlerin nurdan minberleri vardır. Peygamberler ve şehîdler onlara gıbta ederler. Tirmizî, bu hadîsi tahrîc etmiştir. Beğa-vî ise kendi isnâdıyla Ebu Mâlik el-Eş’arî’den nakleder ki; o, şöyle demiş : Ben, Hz. Peygamber’in yanında bulunuyordum. Rasûlullah dedi ki: Allah’ın öyle kullan vardır ki; ne peygamberdirler, ne de şehîd-dirler. Ancak kıyamet günü Allah katındaki makamlarından ve Al­lah’a yakınlıklarından dolayı peygamberler ve şehîdler onlara gıbta ederler. Ebu Mâlik el-Eş’arî dedi ki: Halkın bir tarafında bir bedevi oturmuştu. İki dizi üstü kalkarak elini yanına salıverdi sonra şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, bize onlardan bahset, kimdir onlar? Ebu Mûsâ el-Eş’arî der ki: Ben, Rasûlullah (s.a.) in yüzünde bir muştu alâmeti gördüm. Buyurdu ki: Onlar, Allah’ın kullarından bazı kullar­dır. Muhtelif ülkelerden ve değişik kabilelerdendirler. Buluşacakları bir akrabalık bağı yoktur. Sarfedecekleri dünyevî menfaatları yoktur. Ama yine de Allah’ın rızâsı için sevişirler. Allah onların yüzünde bir nûr halkeder. Ve Rahmân’m huzurunda onlara inciden minderler ko­yar. Halk dehşete düşerken, onlar dehşete düşmezler. Halk korkarken onlar korkmazlar.

Rasûlullah (s.a.) dan rivayet edilir ki: O, Allah Tebâreke ve Teâ-lâ’nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir : Benim kullarımdan öyle velî­lerim vardır ki; onlar, beni anarak zikrederler, ben de onları anarak, zikrederim. Beğâvî de senedsiz olarak aynı şekilde rivayet etmiştir. Taberî ise kendi senediyle Ebu Hüreyre’den rivayet eder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Allah’ın kulları arasında öyleleri vardır ki pey­gamberler ve şehîdler onlara imrenirler. Onlar kimdir ey Allah’ın Ra­sûlü? Belki biz onları görürsek severiz, denildiğinde; buyurdu ki: On­lar; mal ve neseb bağı olmaksızın Allah için sevişenlerdir. Yüzleri nur­ludur. Nurdan minderler üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar. İnsanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler. Ra­sûlullah (s.a.) daha sonra : «İyi bilin ki; Allah’ın velîleri için korku yoktur. Onlar üzülecek de değildirler.» âyetini okudu. İmrenmek, bir nevi kıskanmaktır. Ancak kıskanma kötülenmişken, imrenme övül­müştür. İmrenme ile kıskanma arasında şu fark vardır : Kıskanç ki­şi, kıskandığı kişinin üzerindeki nimetin zevalini ister. İmrenen kişi ise, imrendiği kişideki nimetin onun üzerinden kalkmadan kendisine de verilmesini ister.

Ebu Bekr el-Hasan der ki: Allah’ın velîleri, Allah’ın hidâyetlerini kendi üzerine aldığı kimselerdir. Onlar da Allah’a kulluğu ve Allah yoluna daveti yerine getirme hakkını üstlenmiş olanlardır. Velînin aslı kelimesinden olup yakınlık ve yardım anlamına gelir. Al­lah’ın velîsi, kendisinin üzerine farz kılınan her şeyde Allah’a yakla­şan kişidir. O, kalbi Allah’ın celâlinin nuru ile dolu olarak kendini Al­lah’a verir. Gördüğü zaman, Allah’ın kudretinin delillerini görür. Duyduğu zaman; Allah’ın âyetlerini duyar. Konuştuğu zaman; Allah’a hamd ü sena eder. Hareket ettiği zaman; Allah’a itaat için hareket eder. Çalıştığı zaman; kendisini Allah’a yaklaştıracak şeyler için çalı­şır. Allah’ın zikrinden hiç uzak kalmaz. Kalbiyle Allah’tan başkasını asla görmez. İşte Allah’ın velîlerinin nitelikleri bunlardır. Kul böyle olunca; Allah da onun velîsi ve yardımcısı olur. Onu destekler. Nite­kim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Allah, îmân etmiş olanların ve-lîsidir.»

Kelâmcılar’ dediler ki: Allah’ın velîsi; delile dayalı olarak gelmiş olan sahîh inançlara bağlanıp şeriatta vârid olduğu şekilde sâlih amel­leri işleyenlerdir. İşte bu âyette «Onlar ki inanmış ve takvaya ermiş­lerdir.» buyruğu da buna işaret etmektedir. îmân bütünüyle inanç ve amellerin üzerine dayanmalıdır. Takva makamı ise; kulun, Allah’ın yasakladığı her şeyden sakmmasıdır. Allah Teâlâ’mn, «Onlar için kor­ku yoktur» buyruğu âhirette başkalarının korktuğu zamanda onların korkmayacağını belirtmektedir. «Onlar üzülecek değillerdir» buyruğu da dünya nimet ve zevklerinden kaybettikleri hiç bir şeye üzülmezler, demektir. Bazı muhakkikler dediler ki: Allah’ın velîlerinden korku ve üzüntünün zail olması, ancak âhirette söz konusudur. Çünkü dünya diyarında üzüntü, keder ve sıkıntıdan uzak olmak mümkün değildir. Ariflerden bazıları dediler ki: Velayet, Allah’a yaklaşmak ve Allah ile devamlı hemdem olmaktan ibarettir. Kul, bu durumda olunca hiç bir şeyden korkmaz, hiç bir şeye üzülmez. Çünkü velayet ve bilgi makamı onun korkup üzülmesini engeller. [35]

Bu âvet-i kerîme, Allah’ın velîlerinin açıklanması konusunda bir esâstır. Allah Teâlâ Kitâb-ı Kerîm’inde, Rasûlü de sünnet-i seniyye’-^inde şeytânın dostları olduğu gibi, insanlardan da Allah’ın dostları­nın bulunduğunu belirtmiştir. Nitekim İmâm Takıyyüddîn İbn Tey-miyye merhum «Rahmân’ın Velîleri ile Şeytânın Velîlerinin Arasını Avırma» adıyla bir eser yazmıştır. Üzerinde durulması gereken bazı bölümleri oradan iktibas edelim. Çünkü velî ve evliya konusunda dil­lerde çok şeyler dolaşıyor. İbn Teymiyye merhum der ki: İnsanlar arasında Rahmân’ın velîleri ile şeytânın velîleri bulunduğu bilindiği­ne göre; bunların arasını Allah ve Rasûlünün ayırdığı gibi ayırmak gerekir. Allah’ın velîleri, bu âyette olduğu gibi mü’min ve müttakî olanlardır. Buhârî’nin ve başkalarının Ebu Hüreyre tarîkıyla Rasülul-lah’dan rivayet ettikleri hadîste Hz. Peygamber buyurur ki: Allah Teâlâ şöyle buyurdu : Kim, Benim bir velîmi kendine düşman edinir­se; Bana karşı savaşa çıkmış olur. Veya Ben ona savaş ilân etmiş olu­rum. Bu hadîs, velîler konusunda rivayet edilen hadîslerin en sahîhidir. Bu da gösteriyor ki kim Allah’ın velîsine düşmanlık ederse; Al­lah’a karşı savaş açmış olur.

Bir başka hadîste de; nasıl arslan intikam hırsıyla atılırsa ben de velîlerimin intikamını öylece alırım, buyuruluyor. Yani onlara düş­manlık edenlerden intikam alırım, tıpkı arslanın savaşta intikamını aldığı gibi. Bunun sebebi şudur: Allah’ın velîleri; Allah’a inanmış ve O’nu dost edinmiş olanlardır. Onlar; Allah’ın buğz ettiğine buğz et­miş, hoşnûd olduğundan hoşnûd olmuş, gazab ettiğine gazab etmiş, emrettiğini yerine getirmiş ve nehyettiğinden kaçınmışlardır. Allah’­ın verilmesinden hoşlandığı kimselere vermişler, verilmemesinden hoş­landığı kimslere de vermemişlerdir.

Velilik, düşmanlığın zıddıdır. Velayetin aslı, mehabbet ve yaklaş­madır. Allah’ın velîlerinin en afdalı peygamberleri, nebileridir. Nebi­lerinin en afdalı da onlar arasından gönderilmiş olan rasûllerdir. Ra-sûllerin en afdalı ise, Hâtem’ül-Enbiyâ olan Muhammed Aleyhisse-lâm’dır. O, müttakîlerin önderidir. Allah onu kitablarmın en önem­lisi ile göndermiştir. Şeriatlarının en değerlisi ile onun dinini va’zet-miştir. Kendi nebileri ile düşmanlarının arasında ayırıcı olarak onu göndermiştir. Öyleyse ancak Allah’a inanan onun velîsi olur. Onun Al­lah’tan getirdiği emre zahir ve bâtın olarak bağlananlar onun dostu olabilirler. Kim Allah’ın sevgilisi ve velîsi olduğunu iddia edip de pey­gamberlere tâbi olmazsa; o, Allah’ın velîlerinden değil, Allah’a mu­halefet eden Allah düşmanlarından ve şeytânın dostlanndandır. İn­sanlardan bir çokları, kendilerinin veya başkalarının Allah’ın velîleri olduklarını iddia etseler de gerçekte onun velîsi değildirler. Nitekim yahûdîler ve hıristiyanlar da, kendilerinin Allah’ın dostları ve velîleri olduklarını söylüyorlardı. Bunun için Allah Teâlâ, onlar hakkında şöy­le buyuruyor: «De ki öyleyse neden sizi günâhlarınızdan dolayı azâb-landırıyor? Bilakis sîz, Allah’ın yarattıkları kimseler gibi birer beşer­siniz.» (Mâide, 18)- Arap müşrikler de, kendilerinin Allah’ın ehli ol­duklarını iddia ediyorlardı. Mekke’de oturdukları ve Allah’ın evine komşu oldukları için Allah’ın ehli olduklarını söylüyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlar Allah’ın dostları değildirler. ((Allah’ın dost­ları ancak müttakîlerdir.» (Enfâl, 34) buyurdu. Keza kâfirlerden bir kısmı da kendilerinin Allah’ın velîleri olduklarım iddia ediyorlardı. Ancak onlar Allah’ın velîsi değil düşmanı idiler. Açıktan müslüman olduklarını söyleyen ve kelime-i şehâdet getiren fakat gizliden gizli­ye buna ters düşen inançlara sahip olan münafıklar da böyledirler. Çünkü onlar, derûnî olarak Peygamber’in risâletini kabul etmiyor­lardı. Onun, yalnız insanları kendi görüşüne boyun eğdiren ve peşin­den sürükleyen bir hükümdar olduğunu diğer hükümdarlar gibi gücünün yettiğini söylüyorlardı. Veya Hz. Peygamber’in yalnızca ümmîle-re hâs bir peygamber olduğunu bildiriyorlardı. Ya da onun avam kit­lesi için gönderilmiş bir peygamber olduğunu, Allah’ın velayetinin ise halka değil, kendilerine âit olduğunu söylüyorlardı… Allah’ın velîleri ancak Allah’ın kitabında tavsif ettiği gibi olanlardır. Dikkat edin, Al­lah’ın dosttan için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir. Onlar ki îmân edip takvaya ermişlerdir. îmân sahibi olabilmek için; Allah’a, meleklerine, kitablarma, peygamberlerine ve âhiret gününe inanmak gerekir. Hz. Peygamberin, insan ve cinlere gönderildiğine inanmak gerekir. Hz. Peygamber’in getirdiği her şeye inanmayan mü’min sa­yılmaz. Nerde kaldı ki o kişi, Allah’ın müttakî velîleri arasında bu­lunsun. Hz. Peygamberin getirdiklerinden bir kısmına inanıp bir kıs­mını inkâr eden de mü’min değil, kâfirdir. Hz. Peygamber’e îmânın bir gereği de; onun, Allah ile mahlûkâtı arasında Allah’ın emir ve ya­saklarını azâb ve tehdîdlerini, haram ve helâllarını teblîğ etmek üze­re tavassut etmiş olduğuna inanmaktır. Helâl; Allah ve Rasûlünün helâl kıldıklandır. Haram ise; Allah ve Rasûlünün haram kıldı&ı şey­lerdir. Din; Allah ve Rasûlünün koyduğu şeriattır. Kim, Hz Muham-med’e tâbi olmaksızın herhangi bir evliyanın peşinden giderek Allah’a ulaşılacağına inanırsa; o, kâfirdir ve şeytânın dostlanndandır… Ayrı­ca bir kişi bilgi, zühd ve ibâdetle ulaşabileceği mertebelerin en üstü­nüne ulaşsa, ama Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu gerçeklerin heo-sine inanmasa o, mü’min değildir ve Allah ile onun dostlu&u olamaz. Yahûdî ve Hıristiyan hahanılarıyla bilginleri bunlar arasındadır. Ke­za Arap, Türk, Hind ve diğer milletlerin putperestlerinden kendilerini ilim ve ibâdete adayanlar da beyledirler. Nitekim Hind ve Türk ha­kimlerinden bilgi ve zühd sahibi kimseler vardı. Dinlerinde âbid idi­ler, ama Hz. Peygamberin getirdiği hakîkatlara inanmamış oldukları için onlar da kâfirdiler, Allah’ın düşmanlarıdırlar. İsterse bir erup; onlann, Allah’ın dostlan olduklarını iddia etsin. İran’daki Mecûsî ha­kimlerinin kâfir oldukları gibi. Keza Aristo ve benzeri Yunanlı hakim­ler de kâfirdirler. Onlar müşrik idiler. Putlara ve yıldızlara taparlardı. Bu ffibi müşrikler arasında ilim, zühd ve irâde konusunda ileri git­miş ve çaba sarfetmiş olanlar vardır. Ama bunlar, peygamberlere inan­madıkları, onların getirdikleri gerçekleri doğrulamadıklan ve onların emrine itaat etmedikleri için mü’min sayılmazlar. Allah’ın dostları da değildirler. Bunlar ancak şeytânlara yaklaşırlar. Onlara ancak şev-tânlar geliverir. İnsanlara bazı konulan bu sayede açıklayabilirler. Si­hir cinsinden bazı fevkalâde tasarruftan olur. Bunlar; kendilerine şey­tânların indiği kâhinler ve büyücüler cinsindendir…

Allah’ın velîleri, mü’minler ve müttakîler olduğuna göre; onun îmânı ve takvası nisbetinde de velayeti olur. Kimin îmânı ve takvası daha mükemmel ise; onun Allah’a dostluğu da daha mükemmeldir. İnsanlar îmân ve takvadaki üstünlüklerine göre Allah’a dostlukta da üstündürler. Keza küfür ve nifâkdaki derecelerine göre de Allah’a düşmanlıkta ileri derecededirler.

Allah’ın velîleri iki tabakadır. «Birisi Sâbikûn ve Mukarrebûn (ön­den giden ve Allah’a yaklaştırılmış olanlar) dır. Diğeri de iktisâd ya­pan sağcılardır.» Allah Teâlâ Kitab-ı Kerîm’inin birçok yerinde bun­lardan bahsetmiştir. İyiler sağcılardır. Bunlar farzları îfâ ederek Al­lah’a yaklaşırlar ve Allah’ın emrettiklerini yapar, haram kıldıklarını terkederler. Bunlar kendilerini mendûblarla sorumlu tutmadıkları gi­bi mubahların fuzûlîlerinden de alıkoymazlar. Sâbikûn ve Mukarre­bûn zümresinden olanlar ise; farzlardan sonra nafile ibâdetlerle Al­lah’a yaklaşırlar. Hem vâcibeleri hem de müstehablan îfâ ederler. Hem haramları hem de mekruhları terkederler. Onlar, bütün sevgileriyle güçleri yettikçe Allah’a yaklaştıkları zaman, Allah da onları tâm ola­rak sever. Nitekim Kudsî hadîste; kul, Bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder ve nihayet Ben onu mutlak mânâda severim, buyuruluyor. Sonra kul, mü’min ve müttakî olunca Allah’a dost olur. Binâenaleyh kâfir ve münafıklardan bir kimse Allah’a dost olmaz. Keza îmân ve ibâdeti doğru olmayan da —günahsız dahi olsa— Allah’a dost olmaz. Kâfirlerin çocukları gibi ve kendilerine ilâhî davetler ulaşmamış olan­lar gibi. Her ne kadar onlara peygamber gönderilinceye kadar azâb edilmeyeceği söylenirse de, onlar yine de ancak mü’min ve müttakî olunca Allah’ın velîleri olabilirler. Keza iyilikleri yapmayarak kötü­lükleri işleyerek Allah’a yaklaşmak isteyen kimse de Allah’ın velîsi olamaz. Deliler ve çocuklar da böyle. Çünkü Hz. Peygamber; üç şey­den kalem kalkmıştır : Ayılıncaya kadar deliden, ihtilâm oluncaya ka­dar çocuktan, uyanmcaya kadar uyuyandan, buyurmuştur. Bu hadîsi Sünen ehli, Hz. Âişe’den rivayet etmişlerdir. Ve ma’rifet ehli de onu kabulde ittifak etmiştir. Mümeyyiz olan çocuğun ibâdeti sahîh olur ve ulemânın cumhuruna göre bundan dolayı sevâb elde eder. Hakkında kalem kalkmış olan deliye gelince; ulemânın ittifakıyla onun ibâdet­lerinden hiç birisi sahîh olmaz. Ne îmânı, ne küfrü, ne namazı ne de diğer ibâdetleri sahîh olur. Genellikle akıl sahipleri katında hiç bir dünya işinde selâhiyyeti, olmaz. Ticâret ve san’atta ehil sayılmaz. Bezzaz veya attâr veya demirci veya marangoz olmaya ehil değildir. Ulemânın ittifakıyla onların akidleri de sahîh olmaz. Ne alışı, ne ve­rişi ne evlenmesi, ne nikâhı, ne boşaması, ne ikrarı, ne şehâdeti ve da­ha buna benzer hiç bir sözü sahîh kabuledilmez. Bütün sözleri mana­sızdır, ona sevâb ve ceza terettüb etmeyeceği gibi, şerl hükümlere de konu olmaz. Mümeyyiz olan çocuğun durumu ise bundan farklıdır. Çünkü icmâ ve nassa göre; bazı yerlerde onun sözü muteberdir. Bazı yerlerde ise tartışma konusudur. Delinin îmânı ve takvası farz ve na­filelerle Allah’a yaklaşması doğru olmadığına ve kabul edilmediğine göre; Allah’ın velîsi olması da imkânsız olur. Öyleyse bir kimsenin, delinin Allah’ın velîsi olmasına inanması caiz değildir. Bilhassa deli­den duyduğu bir mükâşefeye dayanarak veya delinin bir adamı gös­terdiğini ve o adamın da delirdiğini veya öldüğünü görmek gibi bir ta­sarrufa dayanarak onun Allah’ın velîsi olduğuna inanmak caiz değil­dir. Bilindiği gibi kâfirlerin, münafıkların ve müşriklerle ehl-i kitabın da, bazı mükâşefeleri ve şeytânı tasarrufları vardır. Müşriklerin ve ehl-i kitabın âbidleri sihirbazları ve kâhinleri böyledir. Öyleyse onla­rın bu halinden dolayı Allah’ın velîsi olduklarına hükmetmek caiz de­ğildir. (…) Meselâ bir kimse; peygambere zahirî ve bâtinî olarak itti-bâ etmenin vâcib olduğuna inanmadığını, aksine şeriatın bâtinî hakî katma değil de zahirine tâbi olduğunu belirtirse veya Allah’ın velîle­rinin Allah’a gitmek için peygamberlerden ayrı bir yol tuttuklarını kabul ederse veya peygamberlerin yollan zorlaştırdıklarını veya pey­gamberlerin avamın önderleri olduklarını, havasın önderleri olmadık­larını söylerse veya buna benzer sözleri söyleyip de kendisinin velî ol­duğunu açıklarsa; o kimsenin Allah’ın velîsi olması şöyle dursun, îmâ­na ters düşen tavırları sebebiyle küfür içerisindedir. Böyle kimseden fevkalâde bir durumun sâdır olduğunu görüp de velî olduğunu sanan kimse, yahûdî ve hıristiyanlardan daha sapıktır. Deli de böyledir. Çün­kü delinin deli oluşu onun îmân ve ibâdetinin —ki bunlar velî olma­nın şartıdır— sahîhliği ile çelişir. Zaman zaman delirip, zaman zaman ayılan kimse; ayılmış iken Allah’a ve Rasûlüne îmân eder farzları ye­rine getirir ve haramlardan sakınırsa; delirdiği takdirde delirmesi; onun akıllı iken îmân ve takva üzere olmasından dolayı Allah’ın se­vabına nail olmasına engel değildir. Ayık iken yapmış olduğu ameller­den dolayı Allah’ın velîsi olabilir. Keza îmân ve takva sahibi olduktan sonra deliren bir kimseyi de Allah Teâlâ daha önceki îmân ve takva­sından dolayı sevaba nail eder. Kendi fiilinin neticesi olmaksızın deli­lik haline dûçâr olmuş bir kimsenin daha önceki emelleri karşılıksız bırakılmaz. Ancak delirdiği anda kalem kalkar.

Buna göre; farzları îfâ etmeksizin haramlardan sakınmaksızın, Allah’ın emrine ters düşen fiilleri işleyen bir kişi, velî olduğunu iddia etse de onun Allah’ın velîsi olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yok­tur. Çünkü böyle bir kimse eğer deli değilse, aklını yitirmiş veya bu-namıştır. Ya da zaman zaman delirmekte, zaman zaman ayılmakta­dır. Şayet farzları îfâ etmez ve peygambere tâbi olmanın gereksizliğini söylerse kâfirdir. Açık veya gizli olarak delirmişse onun hakkında ka­lem kalkar ve kâfirlerin çarptırılacağı cezaya çarptırılmazsa da îmân ve takva ehli gibi Allah Azze ve Celle’nin lutfuna da nail olmaz. Her iki takdirde de onların velî olduğuna inanmak doğru değildir. Fakat bir kişi ayıldığı anda mü’min ve muttaki ise bu takdirde ayık iken Al­lah’ın velîsi olabilir. Veya bir kişi küfür ve nifak halinde iken delirir-se; o, küfür ve nifâkdan dolayı cezasını çeker. Deliliği, onun ayık iken sâhib olduğu küfür ve nifak durumunu ve bunun cezasını ortadan kaldırmaz.

Zahirde Allah’ın velîleri için diğer insanlardan ayrı olarak mübâh kılınmış hiç bir şey yoktur. Bir elbiseyi giyip diğerini giymemek, saçı kesmek veya kısaltmak veya örmek gibi eğer mübâh bir davranış içe-ıisindeyse bunlardan herhangi birini ayırd edici bir özellik olarak kul­lanma diye bir şey yoktur.(…) Velîler Muhammed ümmetinin her sı­nıfı arasında bulunurlar. Yeter ki açıkça bid’at ve fücur ehli olmasın­lar. Kur’an ehli ve ilim ehli arasında velî bulunabilir. Cihâd ve savaş ehli arasında velî bulunabilir. Ticâret, san’at ve zirâat ehli arasında velî bulunabilir. Selef-i Sâlihîn, din ve ilim ehline kurrâ adını veriyor­lardı. Bunlar arasında âlim ve nâsikler bulunuyordu. Sonra sûfiyye ve fukara ismi ortaya çıktı. Sûfiyye ismi, yünden elbise giymeye nis-bet edilerek sûfdan türetilmiştir. Bu doğru olandır. Fakîhlerin safve-tine veya saffa veya Arap kabilelerinden zühd ve ibadetiyle tanınmış bir kabile olan Savfe İbn Edde mensûb olanlara verilmiş bir isim ol­duğu söylenmiştir. Safvet veya Suffe ehline isim olarak verildiği de söylenmiştir. Allah’ın huzurunda ön safta bulunanlara bu ismin ve­rildiği de söylenmiştir. Bütün bu sözler zayıf kavillerdir. Çünkü eğer bu sözler doğru olsaydı, onlara safî, safâî, sâffî denirdi de sûfî den­mezdi. Keza suîûk ehline de fakirler adı verilmiştir. Bu da sonradan meydana gelmiş bir örftür. İnsanlar, sûfî adını vermenin mi yoksa fa­kır demenin mi daha iyi olduğu konusunda tartışmışlardır. Keza şük­reden zengin mi, yoksa sabreden fakîr mi daha üstündür? diye müna­kaşa etmişlerdir. Halbuki bütün bunlarda Allah Teâlâ’nın buyurmuş olduğu şu hüküm en doğrusudur: «Ey insanlar, doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletlere ve kabilelere böldük ki tayaha takvadan başka üstünlüğü yoktur. Yine Allah Rasûlü buyurur ki; Allah Teâlâ sizden câhiliyyet dönemindeki övünme kibir ve guru­ru kaldırmıştır ve atalarla iftiharı yok etmiştir. İnsanlar iki kişidirler ya mü’min, muttaki veya fâsık, şakı.

Allah velîsinin yanılmaz, şaşırmaz bir ma’sûm olması şart değü- dir. Aksine bazı şeriat bilgilerinden haberdâr olmaması caizdir. Hattâ Allah’ın emrettikleriyle nehyettiği konulan birbirine karıştırması ca­izdir. Bazı hârikaların; Allah ve velîlerinin kerametleri sanılıp da as­lında derecesi düşük olduğu için şeytanın aldattığı şeyler olması da caizdir. Derecesinin düşük olması nedeniyle o, bunların şeytândan ol­duğunu bilmeyebilir. Bunlar onu Allah’ın velîsi olmaktan çıkarmaz. Çünkü Allah Teâlâ bu ümmetin hatâ, unutma ve zorlanarak yaptığı şeylerden vazgeçmiştir. Hz. Peygamber yanılan müçtehidi günahkâr saymamış ve aksine içtihadından dolayı ona mükâfat vaadetmiş, ha­tâsını bağışlamıştır. Bunun için Allah velîsinin hatâ etmesi caizdir. Ayrıca peygamber dışında insanların velî olduklarını sandıkları kim­selerin her sözüne inanmaları gerekmez… [36]

Evliya hakkında rivayet edilen hadîsler :

Bazı müfessirler, bu âyeti tefsîr meyâmnda bir takım hadîsler ri­vayet etmekte iseler de, bunların hiç biri sahîh değildir, râvî zinciri Ra-sûlullah (a.s.) a kesintisiz olarak ulaşmamaktadır. Bu müfessirlerin evliya hakkında rivayet ettikleri sofilerin bu konudaki anlayışlarına en uygun hadîs Ebu Hüreyre’nin merfû’ olarak rivayet etmiş olduğu şu hadîstir: Allah’ın bazı kulları vardır ki; peygamberler ve şehîdler onlara gıbta ederler. Onlar kimlerdir? ya Rasûlallah, diye soruldu. Ra-sûlullah: Onlar; bir menfaat ve mevki gözetmeden, sâdece Allah için birbirlerini sevenlerdir. Bunlann yüzü nurludur ve nurdan yapılmış minderler üzerinde otururlar. İnsanlar korktuğu zaman onlar kork­maz, üzüldüğü zaman da üzülmezler, buyurdu ve «İyi bil ki, Allah’ın velîlerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.» âyetini okudu. Bu hadîsi İbn Cerîr, hocası Ebu Hâşim er-Rufâî’den rivayet etmiştir. Bu-hârî; hadîs âlimlerinin, bu hadîsin zayıf olduğu konusunda ittifak et­tiklerini gördüğünü söylemiştir. Aynı hadîsi Ebu Dâvûd Ömer İbn Hat-tâb (r.a.) dan İbn Cerîr’inkine benzer bir râvî zinciri ile rivayet et­mişse de bu râvî zinciri Ebu Zür’a ile Amr arasında kopukluğa uğra­maktadır. Bazıları, bu hadîsi Hâkim’in de rivayet ettiğini ve; bu ha­dîs sahihtir, dediğini söylemişse de, biz onun el-Müstedrek isimli ese­rinde böyle bir şey göremedik. Şu da var ki; Hâkim’in «sahihtir» dediği her hadîs sahîh değildir. Ayrıca bu hadîs, anlaşılması zor bir ha­dîstir. Çünkü, evliyanın peygamberlerden daha üstün olduğu mânâ­sına gelmektedir. Ki bu, müslüman âlimlerin görüşüne ters düşmek­te, bazı şeytânı evliyanın (şeytân dostlarının) görüşlerine uymaktadır. Bu şeytân dostları, bir velînin peygamberden daha üstün olduğunu, bir peygamberin veliliğinin peygamberliğinden önemli olduğunu söylemek­tedirler ki; bu, şeytânı bir te’vîlden başka bir şey değildir.

Ebu Mâlik el-Eş’arî’nin merfû’ olarak rivayet ettiği şu hadîs de böyledir : İnsanlar içerisinde bir takım kimseler gelecek. Aralarında ak­rabalık bulunmayan bunlar birbirlerini Allah için sevecek, Allah için bir araya gelecekler. Allah, kıyamet günü bunlar için nurdan yapılmış minberler kurar ve onları bu minberlerin üzerine oturtur. İnsanların korktuğu gün, onlar korkmazlar. Onlar; Allah’ın korkmayacak ve üzül­meyecek olan dostlarıdır. Ahmed İbn Hanbel’in Şehr İbn Havşeb’den rivayet etmiş olduğunun tamâmı uzundur. Ancak bu Şehr eleştirilmiş, Hâftz’m et-Takrîb’de belirttiği gibi pek makbul sayılmamıştır.

Dünyada insana verilen müjdeyi; müslümanm gördüğü veya ken­disine gösterilen gerçek rü’yâ olarak açıklar mâhiyette, bir takım ha­dîsler rivayet edilmiştir. İbn Mes’ûd, Ebu Hüreyre, İbn Abbâs gibi sa-hâbîler; Mücâhid, Urve İbn Zübeyr, Yahya İbn Ebu Kesîr, İbrâhîm en-Nehaî, Atâ İbn Ebu Rebâh ve diğerleri bu görüştedirler. Bazıları da bunu, daha önce tefsiri ile beraber zikrettiğimiz Hâ Mîm secde âyeti ile tefsir etmişlerdir. Ayrıca İbn Abbâs v.b. lerinin evliyanın; Allah (c.c.) ı gördüğü zaman, Yüce Allah’ın da onlann bu görmesini andığı­nı söylediği rivayet edilmektedir. Bazı zâtların da merfû’ olarak riva­yet ettiği bu hadîs zayıftır. Ebu Hanîfe ve Şafiî’nin de : Eğer ulemâ; Allah (c.c.) m evliyası değillerse; evliya diye bir şey yoktur, dedikleri rivayet edilmektedir. Nevevî ise; âyette geçen evliyanın, ilmiyle amel eden kimseler olduğunu söylemiştir. Bu âyetin tefsiri meyânında riva­yet edilen hadîs ve görüşlerin özeti böyledir.

Sahîh hadîsler arasında evliya ile ilgili olarak sofiyyenin anlayı­şına en yakın hadîs olarak şu hadîs-i kudsîden başkasını bulabilmiş de­ğiliz : Benim bir velîme düşmanlık eden kimseye savaş ilân ederim. Bu hadîsi, sâdece Buhârî rivayet etmiştir. Fakat metni gibi râvî zincirin­de de tuhaflık olduğu meydandadır. Bu hadîsin râvî zincirinde Hâlid el-Katavanî, Ahmed İbn Hanbel, Zehebî, Hafız İbn Receb gibi zevat ta­rafından tenkid edilmiş, hadîsinin yazılabileceğini ancak kendisiyle is­tidlal edilemeyeceğini söylemişlerdir. Ahmed İbn Hanbel, onun rivâ yet etmiş olduğu bu hadîsi Müsned’ine almamış, Ezdî de bu zâtın baz hadîslerinin tenkid götürdüğünü söylemiştir. İbn Sa’d da bu zâtın müf rit bir şiî olduğunu ileri sürmektedir.

Bu hadîsde metin bakımından da bir takım garîblikler bulunmak­tadır. Hadîsin devamında şöyle denmektedir : Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder, tâ ki, Ben onu sevinceye kadar. Artık, Ben kulumu sevdiğim zaman, onun kendisiyle duyduğu kulağı olurum. Ha­dis, bu minval üzere devam ediyor. Bazıları bu hadîsle «hulul» ve «it-tihâd» inancına istidlal ediyorlar. Âlimler bu hadîsi te’vîl etmişlerdir. Biz de bu kitabımızda, Allah sevgisi ile ilgili açıklamalarımız arasında bize en uygun gelen te’vîli beyân etmiş bulunuyoruz.

Hayâl ve Şeytân Evliyaları

Buraya kadar bu iki âyeti, aynı mânâya gelen âyetleri örnek gös­tererek açıklamış bulunuyoruz. Kur’an-ı Kerîm’i en güzel ve en doğ­ru açıklayan müfessir yine Kur’an’dır. Kur’an’a uymayan her tefsir bâtıldır. Ayrıca açıklamamızı, bu mânâda rivayet olunan bazı hadîs­lerle de desteklemiş bulunuyoruz. Bizim inandığımız şudur: Allah (c.c.) in kendine dost olduklarını ilân ettiği evliyası müttakî, sâlih mü’ minlerdir. Fakat selef asrından sonra müslümanlar arasında evliyala­rın, akıl erdirilemeyen hayâlı bir âlem olduğu yaygın hale gelmiştir. Bundan itibaren evliyaların; gayb âleminde bir takım özellikleri, yer ve göklerde Allah (c.c.) in kitabında ve peygamberinin (a.s.) Sünnet’ inde peygamberlere tanınan yetkinin üstünde bir yetkileri vardır. Hat­tâ bunlar, putperestlerin Allah (c.c.) tan başka bir ilâh bildiği putla­rının da üstünde bir yetkiye sahiptirler.

Bu iddialar; kimi tarihte adı geçen velî diye meşhur olmuş bazı kimselerden, bazan da sâdece mutasavvıf ve ehl-i tarikat denen kim­selerden, bundan sonra vereceğimiz örneklerde de görüleceği gibi şirk kokan hurâfevarî iddialarını te’yîd eder mâhiyette anlatılan hikâye­lerdir.

Herhangi bir muhaddis veya müfessir, bu zâtların yukarıda nak­lettiğimiz görüşlerini Rablarının kitabına ve peygamberlerinin hadi sine dayanarak reddetse ona : Bu sapıktır, kerameti inkâr eden bir sa-pıtıcıdır. Kur’an’a muhaliftir, gibi karalamalarla saldırır ve hemen «İyi bil ki, Allah (c.c.) in dostlarına (evliyalarına) korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.» âyetini okurlar. Halbuki bu âyet, yüce Allah (c.c.) in şu ve daha Önce örnek verdiğimiz âyetlerin mânâsından başka ne mânâ ifâde eder ki… «Şüphesiz îmân edenler : yahûdîler, hiristiyanlar ve Sâbiîler, bunlardan kim ki, Allah (c.c.) a ve âhiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette onlara Rablan katında mükâfat vardır; onla­ra korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.» Evet iyi iş yapan bu müminler şüphesiz yüksek mevkilerdedirler. Ki, biz, bu dereceleri en aşa­ğısı ve en yükseğine daha önce kitabımızda (X, 24) işaret etmiş bulu­nuyoruz.

Tasavvufçular, kendi ürünleri olan bu hayalî velayete önce şeriat kılıfı girdirmişler, şeriata paralel bir kavram, «hakîkat» ihdas etmiş­lerdir. Bu hakikati, zaman içinde şeriatla iyice karıştıran tasavvufçu­lar, bid’atta aşırılıkları ve şeriattan uzaklaşmaları ile orantılı olarak İs­lâm’ın rûh ve mânâsından uzak düşmüşlerdir. Bunlar, kendilerinden önceki tabakadan Haris el-Muhasibî, Sirrî es-Sekatî, Mansûr, îbn Ammâr, Cüneyd, Şiblî, bütünüyle Kuşeyrî risalesinde zikri geçen ta-savvufçuların Ebu İsmâîl el-Herevî ve bunlardan sonra gelmiş geçmiş olan sûfı zevatın yolundan gittiklerini söylemişlerdir. Çünkü adım ver­diğimiz bu zâtların çoğu; hadîs rivayet etmiş, dinî bilgilerde ileri sevi­yelere ulaşmışlardı; Kurban ve Sünnet’e sarılmayı şiar edinmiş, mürid-lerini bid’atlardan sakındırmış, sahabe, tabiîn, ehl-i beyt imamları, ha-dîsçiler ve dört mezheb imâmı gibi selefe uymaya teşvik etmişlerdi. Şayet bu durum olmasaydı, ortaçağın a§ın tasavvufçulan ve daha son­ra gelen o bid’atçı hurâfeci sapık tasavvufçular ile bu zevat arasında Brahman mistisizmi ile’ İslâm, Elyeda ile Kur’an arasındaki durum olurdu.

Şimdi Şa’rânî’nin Tabakat’ül-Kübrâ’sina bakalım. Burada hadîs ve fıkıh imamlarının yaşayışı ile tasavvuf imamlarının yaşayışı ara­sında ibâdet, takva, ilim ve hikmet bakımından büyük bir fark göre­meyiz. Bir de bunlardan sonraki Ortaçağ ve daha sonrasına bakalım da, düşünelim ve karşılaştıralım. İşte buralarda deliler; başlarında, sa­kallarında ve çürüyünceye kadar hiç yıkamadıkları veya ancak sene­de bir kez yıkadıkları o kokuşan elbiselerinin üzerinde haşerât dolaşan hırpanîler görürüz. Ve bunlar, bütün bu hallerine rağmen kendilerini peygamberlerden üstün görmektedirler. Bunların içinde Allah (c.c.) la birleştiği veya Allah olduğunu iddia edenler de göze çarpmaktadır.

Şa’rânî’nin, tasavvufçulann «Aktâb-ı Erbaa» adını verdikleri kim­selerin hayatları hakkında yazdıklarına bakalım. İçlerinde Abdülkâdir Geylânî’den başka, halka şeriat İlimleriyle faydalı olan herhangi biri­ni bulamayız. İşte Ahmed er-Rufâî. Çağdaşı âlimlerce tenkid edilmek­te, deccâl lakabı ile anılmakta, kadınlarla erkekleri bir araya getirmek­le suçlanmaktadır. Desukî hakkında ise; bu zâtın farşça, süryânîce, ib-rânîce, kuş ve hayvanların dilini bildiğini yazar. Aynı müellif, bu zâ­tın bu dillerden biriyle yazdığı ve müridlerden birine gönderdiği, aslın­da saçma sapan şeylerle dolu olan bir kitab ve hacılardan biriyle Ra-sûlullah (a.s.) a gönderdiği mânâsız, faydasız, aynı saçmalıkta bir se­lâmdan bahsetmektedir.

Aynı müellif, bu zât gibi tasavvufçulardan sudûru normal olan faydalının yanında böylelerinin evliyalığına inananların dinini bozan bir takım sözler nakletmektedir. Kitabda şöyle deniyor: Hazret şöyle derdi: Ben, münâcâtmda Mûsâ (a.s.) hamlelerinde Ali (r.a.) idim. Ben yeryüzündeki velîlerin her biriyim. Ben onu elimle yarattım. Onlardan dilediğimin şekline girerim. Ben Allah <c.c.) ı gökte gördüm, O «kürsî» üzerinde iken O’nunla konuştum. Cehennem kapılan benim elimdedir, onları kapattım; Firdevs cenneti de elimdedir, onu açtım. Kim, beni zi­yaret ederse; onu Firdevs cennetine koyarım.

Ve işte bu âyetin tefsiri ile ilgili sözleri: Bil ki, ey oğul, Allah’ın evliyaları; korku ve üzüntüleri olmayan Allah ile birleşmiş olanlardır. Allah (c.c) ile birleşen her bir velî Mûsâ (a.s.) nın Allah (c.c.) a mü-nâcât ettiği gibi nıünâcât eder. Her bir velî Hz. Ali (r.a.) gibi, küf fara hamle yapar. Ben ve Allah’ın diğer evliyaları, ezelde Allah’ın ve Ra-sûlullah (a.s.) in huzurunda yaslı halde bulunuyorduk. Allah (c.c.) be­ni, Hz. Peygamber (a.s.) in nurundan yarattı ve bütün velîlere kendi elimle giydirdim. Rasûlullah (a.s.) bana, ey İbrahim, dedi, sen bunla­rın reisisin. Ben Rasûlullah (a.s.) ile beraberdim. Benim arkamda kar­deşim Abdülkâdir, onun da arkasında Rufai’nin oğlu vardı. Sonra Ra­sûlullah (a.s.) a döndüm. Bana, ey İbrâhîm, dedi, Mâlik’e git, Cehen­nemi kapamasını söyle, Rıdvan’a git, Cennetleri açsın. Mâlik ve Rıd­van emirleri yerine getirdiler.

Şa’rânî, bu zâtın çok konuştuğunu zîrâ «istîtâle» makamı denen bu mertebede, kişinin çok konuşacağını yazıyor. Ona göre; Abdülkâdir Geylânî ve diğerleri de, bu nevi konuşmalar yaptıklarını bunlara an­cak açık «nass» ile karşı çıkılabilir.

Biz diyoruz ki: Açık nassa ihtiyâcı olan; gayb âleminden Allah (c.c.) a, meleklerine, en büyük peygamberine (a.s.), cennet ve cehen­neme âit bir takım asılsız iddialarda bulunandır, onları inkâr eden de­ğil. Çünkü bu gibi iddialar, ancak kesin delil (nass) ile sabit olur. İler­de bu iddiaların dini bozma ve milyonlarca müslümanm sapıttmlma-sı gibi sonuçlarına ayrıca temas edeceğiz.

Rufâî tarikatına âit kitablarda zikredildiğine göre; Ahmed er-Ru-fâî bir balığa eliyle dokunmuş, müridleri bu balığı pişirmek istediğin­de ona ateş te’sîr etmemiş. Durum kendisine iletilen hazret şöyle de­miş : Rabbım bana, bu fakirin elinin dokunduğu bir şeyi dünyada da âhirette de ateşin yakmayacağını va’detti. Yine bu kitablarda şöyle ifâdelere yer verilir: Efendimiz Rufâî, canlıları öldürebilir ve ölüleri de diriltebilirdi, saadet ve şekavet fakirlik ve zenginlik verirdi. O, yedi kat göklerin ayaklarında bir halhal gibi olduğu bir makama vâsıl olmuştur. el-Bahçe adlı eserde ise; efendilerinin bazı kimselere cennette bahçeler sattığı, hattâ onun dört sınırını belirlediği yazılıdır.

Abdülkâdir Geylânî’nin mertebelerine âit yazılmış olan bazı ki-tablarda ise şunlar yazılıdır : Bir gün Hazretin müridlerinden biri ölür. Merhumun çok üzülen annesi gelir, ağlayarak ona yalvarır ve oğlunu kendisine tekrar döndürmesini ister. Buna üzülen imâm, ölüm meleği göklere çıkmakta iken onun peşinden göklere doğru uçarak ona yeti­şir. Bu esnada melek o gün kabzettiği ruhları, bir zenbil içinde taşı­maktadır. Ondan müridinin ruhunu kendisine iade etmesini ister. Me­lek, isteğini kabul etmeyince de zenbili tutup çekerek zenbilin içinde, bulunan ruhların dökülüp âit oldukları cesedlere dönmesi üzerine me­lek, Allah (c.c.) m huzuruna çıkarak Abdülkâdir Geylânî’yi O’na şikâ­yet eder. Ve Cenâb-ı Allah (c.c.) m buna verdiği cevabı burada zikret­meye edebimiz elvermemektedir.

Bu mealde zikredilen hurafeler zincirinden bir halka daha zikr­edelim : Hindistan’da müslümanlara va’zetmekte olan bir zât Abdül­kâdir Geylânî’nin bir menkabesini anlatır. Menkabe şöyledir: Kar­ganın biri Abdülkâdir Geylânî’nin doğum gününde —putlara kesilen kurbânlar gibi— kesilen kurbânın etinden bir parça kapar. Sonra kar­ga o etin kemiğini bir mezarlığa düşürür. Bunun üzerine Cenâb-ı Al­lah Abdülkâdir Geylânî’nin hürmetine o mezarlıkta yatan bütün mev­taları affeder. İşte bu gibi hurafeleri inkâr edenlerin vay haline! Bun­ları inkâr edenler (onlara göre) Allah (c.c.) m, «İyi bil ki, Allah’ın ve­lîlerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.» âyetini ve kerame­ti inkâr ediyorlar.

Onların iddiasına göre; inkârı kabil olmayan kerametlerden biri de, evliyalara vahiy gelmesi iddiasıdır. Yine onlara göre; bu keramet­lerin Kur’an’a ters düşmesi, şeytâna tapmış olma, bunun gayb ilmine girmesi, farzları bırakıp kötülükleri irtikâb etmiş olmak kerametlerin vukuu açısından önemli değildir. Çünkü onlara göre bu gibi haller, hattâ açıkça küfür demek olan bir takım iş ve sözler, Allah (c.c.) in bu dostlanndan ancak bir maslahattan dolayı zahirî olarak meydana gelmektedir. Bu noktada birkaç örnek verelim :

Birinci Örnek: İblisin ulûhiyyetine inanan sapık bir velînin kera­metleri hakkındadır.

Şa’rânî Şeyh Muhammed el-Hudrî’nin hayatı hakkında şunları zikreder: Bu zât, Cediy’nin dostlanndan biri idi. Normal halinde iken ilim ve ma’rifetin ince meselelerinden bahseden bu zât, cezbe haline girdiği zaman peygamberler v.b. hakkında sarfettiği sözleri dinlemeye kimse tahammül edemezdi. Şeyh efendi bir anda birkaç yerde görü- nürdü. Şeyh Ebu’I Fadl’ın anlattığına göre, bir cum’a günü onu gör­müşler. Kendisinden hutbe okuması ricası üzerine minbere çıkmış, Al­lah (c.c.) a hamd ve sena ettikten sonra şöyle devam etmiş : Sizin, şey­tândan başka bir ilâhınız olmadığına şâhidlik ederim. Tüm insanlar kâfirdirler. Bundan sonra kılıcım çekerek aşağıya inmiş. Fakat bütün cemâat câmi’den kaçmışmış. İkindiye kadar orada bekledikten sonra ayrılıp gitmiş. Sonra komşu köylerden insanlar gelmiş ve her bir köy halkı, aynı gün kendi köylerinde de namaz kıldırıp hutbe okuduğunu söylemişler. Belki otuz köy halkı o gün aynı şeyi anlatmış.

Şeyh Ahmed el-Kalaî’nin anlattığına göre; Sultan Kayıtbeg, bu zâtı yolda gördüğünde, kendisiyle karşılaşmaktan çekindiği için yolu­nu değiştirirmiş. Şeyh efendi birini beğenmediği zaman sakalını tutar, iyice hırpalaymcaya kadar yüzüne tükürürmüş. Onun dayağından kur­tulan insan çok az olurmuş. Bu zât şöyle dermiş : Benim gözümde dünya, önümde yemek yediğim kap gibidir. İnsanların bedenleri ise, cam şişeler gibidir. Ben onların içlerini görürüm.

Bana göre bu gibi saçmalıkları konuşabilen delilerin yeri tımarha­nedir. Ancak bu şekilde bunların küfür ve şerrinden emîn olunabilir.

İkinci Örnek: Fahişelerin dostu ve sapık bir velînin kerameti hak­kındadır.

Yine Şa’rânî, Ali Vahhiş Efendi dediği bir zât hakkında da şunları yazmaktadır : Hazret, meczûb ve ehl-i kerametin ileri gelenlerinden idi. Şehir şehir dolaşan bu zâtın birçok kerameti vardır. Şeyh Muhammed Tannihî bana bu zâtla ilgili şöyle bir hatırasını anlattı: Şeyh Vahhiş, bizim mahallede fahişelerin kaldığı bir handa kalırdı. Onların yanın­dan çıkan herkese dur derdi, sana şefaat edeyim. Yanında bunun için alıkoyduğu kimseleri bir iki gün bırakmadığı olurdu. Birgün handa kalan fahişelere: Hanı boşaltın, han yıkılacak, demiş. İçlerinden sade­ce biri ona inanıp çıkmış. Han, kalanların üzerine yıkılmış. Hepsi öl­müşler… Bu zâtın garip halleri vardı. Bu durumları, Muhammed İbn A’nan efendiye anlattım. Efendi hazretleri bunların gerçek olmadığı­nı, bu gibi işlerin hayâlini gösterdiklerini söyledi. Fahişelerle zina eden günahkârlara şefaat ettiğini söyleyerek bağışlanma garantisi va’det-mekle fahişelere kavatlık eden şu delinin kerametini gördünüz, değil mi? Bunun kerametinin çığırtkanlığım yapan hurâfeci “âlimler ise on­dan daha sapıktırlar.

Üçüncü Örnek: Küfür ve hezeyânlariyla Kur’an’a karşı çıkan bir delinin evliyalığı hakkındadır.

Şa’rânî, meczûb Şeyh Şa’bân’ın tercüme-i halinde de şöyle demek­tedir : Mısır’da olay ve varlıkları, dilediği gibi idare edebilen bir kimşeydi. Şeyh Ali el-Havvâs’ı Allah (c.c.) in yılbaşında o sene olacak her şeye muttali’ kıldığını anlatırdı. Ayrıca bu zâtın câmi’lerde Kur’an’da bulunmayan bazı sûreler okuduğunu, kimsenin bunlara karşı çıkma­dığını âyetlere olan benzerliğinden dolayı ümmî bir kimsenin bunları Kur’an zannettiğini de söylerdi…

Bu zât dâima çıplak gezer, sâdece ön ve arkasını bir deri veya bir paçavra ile örterdi. Çünkü, bunların ötesindeki dünya nimetlerini ha­ram sayardı. Şa’rânî bundan sonra şöyle devam ediyor : Herkes ona son derece i’tirnâd ederdi. Onun herhangi bir halini kınayan hiç bir kim­seyi görmedim. Hattâ halk, onu görmeyi bir bayram telâkki ederdi.

Ben diyorum ki: Eğer Şa’rânî Ezher ulemâsının en büyüklerinden ise, bu deli de Allah’ın evliyalarından ve sözüne güvenilen, şeyhinden bahsederken anlattıklarına inanılan bir kimse kabul edilebilir. Bu zâ­tın ve benzerlerinin, evliyalık ve kerametine şâhidlik edenlerin her bi­rinin deli kimseler olduğunu söylesek hatâ mı ederiz? Onun asnnda akıl, ilim ve dinin ne kıymeti vardı? Bu zâtın deliliklerinin ilâhî bir cezbe değil de, şeytanî bir hastalık olduğuna Şa’rânî’nin duyduğu, gör­düğü ve rivayet ettiği saçmalıklarla Kur”an’a karşı gelmesinden daha iyi delil olur mu?

Ticânî diye bilinen bir zâtla ilgili birkaç örnek :

Mağrib’te XIII. hicrî asırda Şeyh Ebu’l-Abbâs Ahmed et-Ticânî adında biri vardı. Bu zât Mağrib’ten Sudan, Cezayir, Tunus ve Mısır’a kadar yayılan bir tarikat kurmuştu. Bu tarikatın yüzbinlerce mensu­bu vardı. Tarikat, bir dizi hurafe ve bid’atlarla doluydu. Burada tari­katın şeyhi, kendisinden önce gelmiş geçmiş tüm kutublardan, hattâ peygamberlerden daha üstün sayılırdı. Meselâ, şeyhin tüm usûl, fürû’ ve mürîdlerine ve şeyhe yemek ile de olsa ikramda bulunan herkese her­hangi bir hesâb ve cezaya tâbi tutmadan Rasûlullah (a.s.) m yanında en yüksek mertebeyi kesinlikle sağlayacağı, çünkü şeyhin hatırı için tüm günâhlarının bağışlanacağı inancı vardı. Görülüyor ki bu zât, ta­rikatını sanki bütün tarikatların hilâfına insanların malım yemek ve onlar nezdinde nüfuz te’mîn etmek için kurmuştur. Bu zâtın mürîdle-rinden biri onun menkabeleri, kerametleri ve virdleri hakkında kendi­sinin kaleminden ve ağzından aldığını söylediği bir kitab yazarak Al­lah (c.c.) m kitabı ve Rasûlullah (a.s.) m sünnet’ini altüst etmiştir. Şeyh efendinin iddia ettiği Cevâhir’ül-Meânî adlı bu kitabdan birkaç örnek verelim :

Dördüncü Örnek: Ticânî ile ilgisi olan herkesin hesâbsız ve ceza­sız olarak cennete girme te’mînâtı ile ilgilidir.

Müellif, birinci babın ikinci faslında şöyle diyor :

Rasûlullah (a.s.), rü’yâda değil uyanık bir halde iken bana dedi ki: Sen ve seni görüp de îmân ile ölen herkes kurtulmuşlardansınız. Sana hizmet v.s. ile yardım eden, sana yemek yediren herkes cennete hesâb ve ceza görmeden girerler.

Rasûlullah (a.s.) m beni sevdiğini görünce dostlarımı, bana iyili­ği dokunanları, bana hizmet edenleri hatırladım, çoğunun; eğer sen göre göre cehenneme girersek Allah (c.c.) in huzurunda senden dava­cı oluruz, dediklerini duyuyor, ben de onlara bu konuda hiç bir şey ya­pamayacağımı söylüyordum. Hz. Peygamber (a.s.) in beni sevdiğini görünce; bana dost olan bana düşmanlık etmeyip çok az bir şeyle de olsa bir iyilikte bulunan, bana yiyecek ikram eden herkesi benim için bağışlamasını rica ettim. Hepsi cennete hesâbsız girecekler, buyurdu.

Ve benden el alan herkesin geçmiş gelecek tüm günâhlarının ba­ğışlanmasını, iyiliklerini kabul etmesini, Allah’ın onlardan uhrevî he­sabı kaldırmasını, ölüm anından cennete girinceye kadar Allah (c.c.) in azabından emîn olmalarım, hesâbsız olarak ilk Önce cennete giren­lerden olmalarını, cennetin en yüce makamlarında Rasûlullah (a.s.) m yanında benimle beraber bulunmaları için niyazda bulundum. Bana bunların hepsine te’mînât verdiğini söyledi.

Müellif, bunların Ticânî’nin kendisine yazdırdığı sözler olduğunu, şunları da şeyhin notlan arasında bulduğunu söylüyor :

Peygamber ©fendimiz (a.s.) den kendimin, annemin, babamın, bü­tün dede ve ninelerinin, onlardan doğan onbirinci batna kadar kadın -erkek, küçük-büyük herkesin, bana çok az da olsa iyilikte bulunan­ların, aramızda ilim, zikir ya da sır bakımından bir şeyhlik ilişkisi olan herkesin —bana düşmanlık etmemesi şartıyla— beni seven, beni dost edinen, ziyaret eden, hizmet eden, bir ihtiyâcımı karşılayan, bana duâ eden herkesin, bunların babası, anası ve çocuklarının cennete hesâbsız olarak girmelerini istedim. Kendimin ve bunların her birinin îmân üze­re ölmemizi, Allah’ın beni ve bunların hepsini azâb ve felâketlerinden, ölümle cennet arası sıkıntılardan emîn kılmasını, gelmiş geçmiş tüm günâhlarımızı bağışlamasını, tüm haksızlıklarımızı bağışlamasını, kı­yamet gününü hesâb, suâl ve rahatsız edici hallerinden korumasını, Arş’ımn gölgesinde gölgelendirmesini, sırat üzerinden meleklerin ka­natları üzerinde en sür’atli biçimde geçmemizi, Rasûlullah (a.s.) m havzından su içmemizi, cennete hesâbsız olarak ilk grup içinde girme­mizi sağlamasını, bu konuda güvence vermesini istedim. Rasûlullah (a.s.) bunların tümü için te’mînât verdiklerini söylüyor.

Sonra efendi hazretleri, Rasûlullah (a.s.) la yapılan bu konuşma­nın uyanıklık halinde olduğunu tekrar ederek şunları söyledi: Siz ve bütün dostlarım, beni görmeniz gerekmez. Bana dost olmayanlar yani benden el almayan ve yemeğini yemediklerim buna muhtaçtırlar. Be­nim dostlarım için, beni görme şartı olmaksızın yukardakilere dâir te’ mînât verildi.

Ticânî devamla şöyle diyor: Beni sâdece görüp de gayesi hesâb ve cezasız cennete girmek olan kimse eğer saydığımız kimselerden, dost­larımız, bize iyilik eden, bizden el alanlardan ise bizimle beraber cen­netlerde kalır. Rasûlullah (a.s.) bu konuda bana garanti verdi, söz ver­di. O, sözünden dönmez. Ancak ben, bize dost olup iyilik ettikten son­ra düşman olanları bu listeden çıkardım. Bunlar cenneti ummasınlar. Eğer bizim dostluğumuza sanlırsanız size haber verdiklerimle müjde­lenirsiniz. Çünkü bunlar kesinlikle olacaktır.

Müellif bu noktada bu büyük kerametin, daha önce hiç bir velîye müyesser olmadığını söylüyor. Biz buna ilâve olarak diyoruz ki; Hz. Peygamber (a.s.) hayatta iken ne ehl-i beytinden herhangi biri, ne de ashabının ileri gelenlerinden biri için, hattâ kendilerini cennetle müj­delediği kimseler için Ticânî’nin iddia ettiği gibi usûl ve fürûu mürid-leri içine alacak ölçüde bir te’minât vermemiştir. Hattâ onun getirdiği dinde, Allah (c.c.) m kendisine böyle bir şey. için izin verdiğini göste­ren herhangi bir şey de yoktur. Onun getirdiği dinin kuralı; ücretin, külfetle olduğu tarzındadır.

Sahih olarak anlatıldığına göre, «Yakın akrabam sakındır.» âye­ti indirildiği zaman, onları toplayan Rasûlullah (a.s.) in söylediklerin­den biri de : Dinin gereklerini yapınız. Ben Allah (c.c.) nezdinde sizin için hiç bir şey yapamam, hadîsidir. Hz. Peygamber (a.s.) bu cümleyi amcası, halası, kızı Fatıma ve eşi Hatice (r.a.) için söylemiştir. Ticânî ise tüm kendisine uyanların, yakınları ve dostlarının, kendisine iyilik edenlerin cennette peygamberlerin ümmetlerinin de üstünde bir yerde olacaklarını açıkça söylüyor. Bu; kendisinden önce kimsenin cür’et ede­mediği bir yalandan başka bir şey değildir.

Beşinci Örnek: Ticânî’nin uydurma virdlerinin, hadîslerle nakle­dilen tüm nafile ibâdetlerden daha üstün olduğuna dâirdir.

Müellifin «Fâtih» dediği ve uyanık bir halde iken Rasûlullah (a.s.) m emrettiğini söylediği şu salavâta bakalım : Allah’ım, kapattığı za­man açan daha öncekilerin sonu olan, hakka hak ile yardım eden, se­nin doğru yolu gösteren Muhammed efendimize onun akrabalarına rahmet et. Bu zâtın anlattığına göre; Şeyhi Ticânî bunu okurmuş, son­ra onu bir defa okumaya bedel Delâil-i Hayrât’ı yetmiş bin defa hat­metmek üzere bırakmış. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Delâil-i Hay-rât’ı bırakıp o salavâta dönmesini emretmiş. Bu konu kitabta şöyle an­latılmaktadır :

Peygamber efendimiz (s.a.) bu duayı okumamı emrettiler. Bunun üzerine onu okumanın faziletini sordum. Peygamber efendimiz (s.a.) bu duayı bin kere okumanın, altı defa Kur’an’ı hatmetmeye denk oldu­ğunu buyurdu. Bir defasında da bu duayı bir defa okumanın, dünya­da çekilen bütün teşbihlere küçük büyük tüm zikirlere, altı bin kere Kur’an’ı okumaya denk olduğunu açıkladılar.

Dualardan biri de seyfi duasıdır. Onu bir defa okumanın sevabı; Ramazân orucunun, kadir gecesini ihya etmenin ve bir senelik ibâ­detin sevabına denktir. Rasûlullah (a.s.) bana böyle spyledi.

«Ya men azhare…» diye başlayan duâ ise, bu seyfi duasından da­ha büyüktür. Bu duâ, Cebrail (a.s.) in Peygamber (a.s.) e hediyesidir. Onun Hz. Peygamber (a.s.) e haber verdiğine göre; yedi kat göklerin melekleri, bu duanın faydalarını anlatmaya çalışsalar kıyamete ka­dar anlatıp bitiremezler. Bu duâ hakkında Allah Teâlâ şöyle buyu-rurmuş : Bu duayı edene yedi kat göklerde, cennet ve cehennemde, Arş ve Kürsî’de yaratmış bulunduğum varlıklar kadar, yağmur dam­laları denizler, kum ve çakılların sayısı kadar sevâb veririm. Yine Al­lah Teâlâ, bu duayı okuyana yetmiş tane büyük peygamber sevabı ve­rir. Bu; Ömer İbn Şuayb’m defterinde bulunmaktadır. Babası, dedesi ve Rasûlullah (a.s.) senedi ile rivayet edilmektedir. Sahîh olan bu ha­dîsin sıhhatini Hâkim doğrulamaktadır.

Müellif, baştan sona tamamen yalandan ibaret olan bu sözleri’ kendisine şeyhi Ticânî’nin yazdırdığını söylemektedir. Müellif şeyhin­den nakillere şu ifâdelerle devam ediyor :

Kendisine Fâtih Salavâtını sordum. Altı yüz bin rek’at namaza denk olduğunu söylediler. Her bir salavâtta bu sevâb olur mu? diye sordum. Evet, dediler…

Sonra kendisine : Ona salavât getirmenin her biri dört yüz defa haccetmeye denk olan dört yüz defa cihâd etmeye denk olduğu mea­linde rivayet edilen hadîsin sahîh olup olmadığım sordum. Sahihtir, buyurdular. Kendisine Fâtih salâvatını da sordum. O, salavâtın her biri dört yüz bin defa cihâd etmek değerinde olan altı yüz bin rek’at namaza denk olduğunu buyurdu. Bu salavâtı bir defa okuyan kimse için meleklerin, cinlerin ve insanların dünya kurulandan beri kılmış olduğu namazın altı yüz bin kat sevabı bir hûrî, on günâhın silinme­si, on sevâbm yazılması, kendisine on derecenin verilmesi, Allah (c.c.) ve meleklerinin kendisine on defa rahmet göndermesi, istiğfar etme­si gibi mükâfatlar vardır. (Şeyh efendi şöyle dedi”:) Bunu kalbinle düşünürsen bu salavâta denk bir ibâdet olmadığım görürsün. Şimdi bir de onu çok defalar okuyan kimsenin Allah (c.c.) katında ne kadar mükâfatlar alacağını düşün.

Müellif bundan sonra, kendi aklının da ermediği ve aslında bunu aklın kavrayamayacağını söylediği yukarıda zikrettiğimizden daha aşı­rı olan mübalâğalara yer vermektedir. Milyonlarca insan ve meleğin sevabına denk saydığı ve İsm-i A’zam ile yapılan duadan başka bütün dualardan üstün tuttuğu şeklinde ifade ettikleri duâ bu cümledendir.

Kitabın yüz ikinci sayfasında müellif şöyle diyor: Faide, Efendi hazretleri dedi ki: Hz. Peygamber (a.s.) e bir defa salavât getirildiği zaman, onu getiren için Allah (c.c.) a tesbîh etmesi ve bunun duası o salavâtı getirene olması için Allah (c.c.) m yaratacağı yetmiş bin ka­natlı meleğin dillerinin sayısı 1.400 bindir. Her bir dil, bir anda Al­lah (c.c.) ı 70.000 lisân ile tesbîh eder. Bütün bunların sevabı, Hz. Pey­gamber (a.s.) e bir defa salavât getiren için verilir. Bu salavât-ı Fâtih için değildir. Onun için Allah (c.c.) yukarıdaki özelliklere sahip 600.000 kuş yaratır.

Altıncı Örnek : Ticânî’yi sevmeyen onu tenkid eden kimsenin kâ­fir olarak öleceği hakkındadır.

Bu kitapta tümüyle selef akidesine, muhaddis, fıkıh imâmı, mü-fessir ve kelâm âlimlerinin îmânlarına ters inanışlar vardır ki; bu tür inançlar Bâtmiyye, İttihâdiyye v.s. aşın mutasavvifeden sudûruna alışmış olduğumuz şeylerdir.

Ticânî mürîdlerini, kendisine itiraz etmek ve reddetmekten men’e-derken aşırılığa kaçmaktadır. Onun iddiasına göre onun yaptığı bir işi beğenmeyen, sözünü yanlış bulan, onu kınayan suçlayan ve sevmeyen kimse kesinlikle kâfir olarak ölür. Bu iddia da bütün mürîdlerinin, usûl ve furûunun kesinlikle cennete gireceği iddiası gibi bâtıldır. Çünkü bunlar, gayba âit bilgilerdir ve bunları ancak Allah (c.c.) bilir. Ulemâ, muayyen bir kimsenin kesinlikle cennete veya cehenneme gireceğine hükmetmenin Allah (c.c.) tarafından bildirilmedikçe caiz olmadığı meselesinde ittifak etmişlerdir. Ancak kesin olan şudur ki; îmân ile ölen kimse cennete, şirk ve küfür üzere ölen ise cehenneme girecek­tir. Ölüm anını ise Allah (c.c.) tan başka kimse bilmez.

Eğer bu zâtın Mısır ve Mağrib topraklarında mürîdleri olmasaydı; bu sayfalan, hurafeleri ile karalamayacaktık. Bana bu zâtın batıl id-diâlan ile ilgili bazı fetvalar sorulduğunda, onlann bâtıl olduğunu söy­ledim ve görüşlerimi el-Menâr mecmuasında neşrettim. Sonra bu tarî-katm mensûblanndan bazılan, aynı meseleleri el-Ezher meşîhat-ı İs-lâmiyyesinin Nûr’ul-İslâm adlı mecmuası müelliflerine götürmüşler. Bu makamın müftüsü, toprağın peygamberlerin bedenlerini çürütme­yeceğini, onlann mezariannda diri olarak bulunduklarını, kendilerine selâm verenlerin selâmlarını karşıladıklarını ileri sürerek onların if­tiralarını tasvîb eder bir fetva vermiştir.

Gerçek şu ki: Şühedâ ve peygamberlerin ölüm sonrası hayatları­na dâir rivayet edilen haberler; gayba âit meseleler olup bunlara baş­kaları kıyâs olunamaz, bu konuda nakillerin dışına çıkılamaz. Ulemâ, bu noktada icnıâ’ etmiştir.

Bunlara ilâve olarak şunu ifâde edelim ki: Ticânîy’ye tarikatının Mağrib ve Sudan’da Sünûsiyye ve Kâdiriyye gibi, İslâm düşmanı sö­mürgecilik ve hıristiyanlaştırma hareketine karşı koyma noktasında lehinde puanları olduğunu biliyoruz. Fakat bu tarikat mensûblannm temel kitabı mâhiyetinde olan Cevâhir’ul-Maânî kitabı, İslâm’ın ke­sin ve temel konularını bilen herhangi bir nıüslümanın kabul edeme­yeceği yanlış ve bâtılları onların üzerine yüklemiş durumdadır.[37]

65 — Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü izzet, bü­tünüyle Allah’ındır. O, Semî’dir, Alîm’dir.

66 — Dikkat edin; göklerde ve yerde kim varsa, hep­si Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar, gerçekte Al­lah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar, onlar bir ta­kım zanlara uyuyor ve ancak yalan söylüyorlar.

67 — O’dur size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasmız diye aydınlık kılan. Kulak veren bir kavim için bunlarda âyetler vardır.

Allah Teâlâ, elçisi (s.a.) ne hitaben buyurur ki: «Bu müşriklerin söylemiş oldukları sözler seni üzmesin. Onlara karşı Allah’tan yardım iste ve O’na tevekkül et. Bütün izzet muhakkak ki Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir. O, kullarının sözlerini en iyi işiten ve onların du­rumlarını en iyi bilendir.» Sonra Allah Teâlâ, göklerin ve yerin mâliki olduğunu, müşriklerin ne zarar ve ne de bir faydalan olmayan putla­ra taptıklarım, onların putlara tapınmalarında bir delilleri olmadığı­nı, aksine onların sâdece zanlanna, iftira ve yalanlarına tâbi oldukla­rını haber verir. Ve yine haber verir ki; hareketlerinden, yorgunluk ve zahmetlerinden istirahat etsinler diye kullan için geceyi yaratan O’dur. Gündüzü de onlann geçimleri, çalışmaları, seferleri ve faydalan için aydınlık olarak O yaratmıştır. Kulak veren, bu hüccet ve delilleri işi­terek onlardan ibret alan, bunlarda onları yaratanın, takdir edenin ve idare edenin azametine delil bulanlar için âyetler vardır.[38]

68 — Allah çocuk edindi, dediler. Hâşâ, Allah bundan münezzehtir. O, müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Bu hususta hiç bir deliliniz yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

69 — De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar hiç şüphesiz felah bulmayacaklardır.

70 — Dünyada biraz faydalanma vardır. Sonra dö­nüşleri Bizedir. Sonra Biz de küfreder olmalarından dola­yı onlara şiddetli azabı tattıracağız.

Allah’a Çocuk İsnâd Edenler

Allah Teâlâ, kendisinin çocuğu olduğunu iddia edenlerin iddiala­rını reddederek buyurur ki: «Hâşâ, Allah bundan münezzehtir, yüce­dir. O’nun dışındaki her şeyden müstağnidir. Her şey O’na muhtaçtır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun yarattıklanndan bir çocuğu nasıl olabilir? Her şey O’nun malı ve her şey O’nun kulu iken bu nasıl mümkün olabilir? Bu hususta hiç bir deliliniz yok. Söylediğiniz yalan ve iftiraya dâir yanınızda herhangi bir delil yok. Bilmediği­niz şeyi mi söylüyorsunuz?» Bunlar kuvvetli bir vaîd, inkâr ve şid­detli bir tehdîddir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyur­maktadır : «Bir kısım kimseler: Rahman çocuk edindi, dediler. Andol-sun ki, ortaya çok kötü bir şey attınız. Neredeyse gökler paralanacak, yer yarılacak ve dağlar göçecekti. Rahmân’a çocuk isnâd etmelerinden ötürü. Oysa Rahmân’a çocuk edinmek yaraşmaz. Çünkü göklerde ve yerde olan her şey Rahmân’a mutlaka kul olarak gelecektir. Andolsun ki, ilmi onları kuşatmış ve teker teker saymıştır. Kıyamet günü hepsi O’na tek olarak gelecektir.» (Meryem, 88-95).

Sonra Allah Teâlâ kendisini yalanlayan, iftira eden, kendisinin ço­cuğu olduğunu sananları tehdîdle onların dünyada ve âhirette kurtu­luşa ermeyeceklerini haber verir. Dünyada onlarm küfürlerini derece derece arttırır, onlara mühlet verir. Ve onları az bir miktar faydalan­dırır. Sonra onları, şiddetli bir azaba dûçâr kılar. Nitekim şöyle buyu­rur : «Dünyada biraz kısa bir müddet faydalanma vardır. Sonra kıya­met günü dönüşleri Bizedir. Sonra Biz de küfreder olmalarından do­layı, Allah’a karşı iddia etmiş oldukları iftira ve yalanlarında; yalan­ları, iftirâlan sebebiyle onlara en şiddetli azabı tattıracağız.»[39]

71 — Onlara Nuh’un haberini oku. Hani Nuh, kav­mine demişti ki: Ey kavmim, aranızda kalmam, Allah’ın âyetlerini hatırlatmam, onlarla öğüt vermem size ağır ge­liyorsa; ben Allah’a tevekkül ettim. Siz ve ortaklarınız top­lanıp ne yapacağınızı karârlaştırm, içinizde ne tasarlıyor­sanız açığa çıkarın, sonra bana mühlet de vermeyerek ya­pacağınızı yapın.

72 — Yüz çevirirseniz; zâten ben sizden öğütlerimin karşılığı olarak bir ücret istemedim. Benim ücretim an­cak Allah’a aittir. Ben, müslümanlardan olmakla emro-lundum.

73 — Onu yalanladılar; ama Biz, onu ve gemide be­raberinde bulunanları kurtardık. Bunları yeryüzünün ha­lîfeleri yaptık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise suda boğ­duk. Bir bak uyarılanların sonu nice oldu.

Hz. Nuh’un Haberi

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne hitaben şöyle buyurur : Seni ya­lanlayan ve sana muhalefet eden Mekke kâfirlerine Nuh’u ve kendisi­ni yalanlayan kavmi ile olan haberini anlat, haber ver, Allah Teâlâ sonuncularına varıncaya kadar onların topunu suda boğma ile nasıl helak edip köklerini kazımıştır. Belki bu suretle onların başına gelen helak ve yok olmanın kendi başlarına gelmesinden sakınırlar. Nuh kav­mine : «Ey kavmim, aranızda kalmam, Allah’ın âyetlerini, hüccet ve burhanlarını sizlere hatırlatmam, onlarla öğüt vermem size ağır ge­liyorsa; ben (ancak) Allah’a tevekkül ettim. (Size bunun ağır gelip gelmemesi beni ilgilendirmez ve ben bu davetimden asla vazgeçmem.) Siz ve (Allah’ın dışında tapagelmekte olduğunuz putlardan olan) or­taklarınız toplanıp ne yapacağınızı karârlaştırın. İçinizde ne tasarlı­yorsanız açığa çıkarın. (Benimle durumunuzu açığa vurup halledin. Eğer kendinizin doğru ve gerçekçi olduğunu sanıyorsanız, üstüme yü­rüyüp hakkımdan gelin.) Sonra bana mühlet de vermeyerek (Bir an bile benim hakkımda) yapacağınızı (geciktirmeyip, gücünüz neye ye­tiyorsa onu) yapın.» Ben size aldırmıyorum, sizden korkmuyorum. Zî-râ siz hiç bir şekilde hak üzere değilsiniz. Nitekim Hûd (a.s.) da kavmine şöyle demiştir : «Doğrusu ben, Allah’ı şâhid tutuyo­rum. Siz de şâhid olun ki, sizin Allah’tan o başka şirk koştuğu­nuz şeylerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana, sonra da hiç müsâade etmeyin. Ben sâdece benim de, sizin de Rabbı-nız olan Allah’a dayanıp güvendim. Yürüyen hiç bir canlı yoktur ki, O alnından tutmasın. Elbette doğru yoldadır benim Rabbım.» (Hûd, 54-56).

«Yüz çevirirseniz; (ve itaat etmez, yalanlarsanız) zâten ben sizden öğütlerimin karşılığı olarak bir ücret istemedim. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. Ben, müslümanlardan olmakla emrolundum. (Emrolun-muş olduğum Allah’a teslim olmaya sımsıkı yapışırım.)» İslâm; her ne kadar şeriatları ve metodlan müteaddit olsa da, ilklerinden sonun­cularına varıncaya kadar bütün peygamberlerin dinidir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: «Sizden her biriniz için bir yol, bir şe­riat kıldık.» (Mâide, 48). İbn Abbâs, bu âyetteki ve kelimelerini yol ve sünnet olarak açıklamıştır. Bu cümle­den olarak Nûh (a.s.) şöyle demişti: «Ben müslümanlardan olmakla emrolundum.» (Nemi, 91). Allah Teâlâ İbrahim Halil’in şöyle dediğini haber verir : «Hani Rabbm ona : Teslim ol, buyurduğu zaman o da: Âlemlerin Rabbına teslim oldum, demişti. İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti. Ya’kûb da : Ey oğullarım, Allah sizin için dinini seçti. Onun için siz de yalnız müslüman olarak can verin,’dedi.» (Bakara, 131-132), Yûsuf (a.s.) demiştir ki: «Rabbım bana Sen mülk verdin ve sözlerin te’vîlini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratanı, Sen dünyada da, âhi-rette de benim velîmsin. Müslüman olarak canımı al. Ve beni sâlihlere kat.» (Yûsuf, 101). Mûsâ (a.s.) : «Ey kavmim, eğer siz gerçekten Al­lah’a îmân etmişseniz ve teslim olmuşsanız O’na güvenin.» (Yûnus, 84) demiş; sihirbazlar: «Rabbımız; üzerimize sabır yağdır ve bizi müs­lüman olarak öldür.» (A’râf, 126) demişler, Belkıs : «Rabbım, şüphesiz ben kendime zulmetmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbı olan Allah’a teslim oldum.» (Nemi, 44) demiştir. Allah Teâlâ, başka âyet­lerde de şöyle buyurur : «Doğrusu Tevrat’ı Biz indirdik. Onda hidâyet ve nûr vardır. Kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamberler… onunla hükmederlerdi.» (Mâide, 44), «Hani ben, Havarilere : Bana ve peygam­berime îmân edin, diye vahyetmiştim de; inandık, şâhid ol ki biz, müs-lümanlanz, demişlerdi.» (Mâide, 111). Rasûllerin sonuncusu ve beşe-riyyetin efendisi de şöyle demiştir: «Muhakkak benim namazım, ibâ­detlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbı olan Allah içindir. O’ nun hiç bir ortağı yoktur. Ben böylece emrolundum ve ben müslüman-ların ilkiyim.» (En’âm, 162-163). Yine bu sebepledir ki kendisinden ri­vayeti sabit olan bir hadîste Hz. Peygamber : Biz peygamberler toplu­luğu; baba bir, analar ayrı kardeşleriz, dinimiz birdir, buyurmuştur ki o da; her ne kadar şeriatları çeşitli olsa dahi tek ve ortağı olmaksızın

Allah’a ibâdettir. Hz. Peygamberin hadîsinde geçen kısmının anlamı; baba bir, değişik annelerden olma erkek kardeşlerdir.

«Onu yalanladılar; ama Biz, onu ve gemide beraberinde bulunan {onun dinindeki) lan kurtardık. Bunları yeryüzünün halîfeleri yaptık. Âyetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. (Ey Muhammed.) uyanlanların (söz dinlemeyenlerin) akıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak; (inananları nasıl kurtardık ve yalanlayanları nasıl helak ettik.)»[40]

74 —Sonra onun arkasından peygamberleri kavim­lerine gönderdik. Onlara apaçık âyetler getirdiler. Fakat önceden yalanladıkları için inanmadılar. Aşırı gidenlerin kalblerini işte böylece mühürleriz.

Allah Teâlâ buyurur ki: Sonra Nuh’un arkasından peygamberle­ri kavimlerine gönderdik. Onlar getirdiklerinin doğruluğuna hüccet­ler, deliller, burhanlar getirdiler. Fak*^ önceden yalanladıkları için inanmadılar. Ümmetler kendilerine ilk gönderileni yalanlamaları se­bebiyle peygamberlerinin kendilerine getirdiklerine inanmadılar. Al­lah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Biz, onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de ona ilk defa îmân etmedikleri gibi azgınlıkları ifcinde kör ve şaşkın bırakırız.» (En’âm, 110).

Allah Teâlâ : «Aşın gidenlerin kalblerini işte böylece mühürleriz.» buyuruyor. Nasıl ki Allah Teâlâ onların kalblerini nıühürlemiş ve ön­ceki yalanlamaları sebebiyle îmân etmemişlerse aynı şekilde Allah Te­âlâ onlardan sonraki benzerlerinin kalblerini de mühürler. Ve acıtıcı azabı görünceye dek îmân etmezler. Burada kasdedilen şudur: Allah Teâlâ, peygamberleri yalanlayan ümmetleri helak buyurmuş, onlara îmân edenleri ise kurtarmıştır. Bu, Nuh (a.s.) dan sonradır. İnsanlar Âdem’in zamanından itibaren, Nûh’dan önce putlara tapmayı ihdas edinceye kadar İslâm üzere idiler. Allah Teâlâ onlara Nûh (a.s.) u gön­derdi. Bu sebepledir ki kıyamet günü mü’minler ona : «Sen Allah Te-âlâ’nın yeryüzü halkına göndermiş olduğu ilk peygambersin.» diyecek­lerdir. İbn Abbâs der ki: Âdem ile Nûh arasında on nesil vardır ve hep­si de İslâm üzeredir. Allah Teâlâ başka bir âyette : «Nuh’tan sonra ni­ce nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günâhları için Habîr ve Basîr ola­rak Rabbın yeter.» (İsrâ, 17). buyurur ki bu,-peygamberlerin ve rasûl-lerin sonuncusu ve rasûllerin efendisini yalanlayan müşrik araplar için büyük bir tehdîddir. Bu peygamberleri yalanlayanların başlarına Al­lah Teâlâ’nın zikretmiş olduğu azâblar gelmişse, onlardan daha büyü­ğü irtikâb eden, işleyenler hakkında ne düşünürler?[41]

75 — Bunlardan sonra Müsâ ile Harun’u âyetlerimiz­le Firavun’a ve erkânına gönderdik. înanmayı kibirlerine yediremediler. Zâten günahkâr bir topluluktular.

76 — Tarafımızdan kendilerine hak geldiği vakit; doğrusu bu, apaçık bir büyüdür, dediler.

77 — Mûsâ dedi ki: Hak size geldiğinde mi böyle söy­lersiniz? Bu mudur büyü? Halbuki büyücüler felah bul­mazlar.

78 — Dediler ki: Siz ikiniz; bizi, babalarımızı üzerin­de bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyük­leri olmak için mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz.

Hz. Mûsâ ve Hârûn

Allah Teâlâ buyurur ki: «Bunlardan (rasûllerden) sonra Mûsâ ile Harun’u âyetlerimiz (hüccet ve burhanlarımız) le Firavun’a ve erkâ­nına gönderdik. İnanmayı, (hakka tâbi olup boyun eğmeyi) kibirleri­ne yediremediler. Zâten günahkâr bir topluluktular. Tarafımızdan ken­dilerine hak geldiği vakit; doğrusu bu, apaçık bir büyüdür, dediler.» Sanki onlar, —Allah onları kahretsin— söylediklerinin yalan ve iftira olduğunu bile bile bu hususta yemîn de ettiler. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurur : «Gönülleri, kesin olarak kabul ettiği halde zulüm ve kibirle bunları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların so­nunun nasıl olduğuna bir bak.» (Nemi, 14). Onlan inkâr sadedinde ol­mak üzere Mûsâ kendilerine : «Size gelen hakka dil mi uzatıyorsunuz? Bu sihir midir? Sihirbazlar zâten felah bulmazlar.» dedi. Onlar : «İki­niz; bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden çevirmek ve yeryüzünün büyükleri olmak, (büyüklük ve riyaset size olması) için mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz, dediler.»

Allah Teâlâ Azız Kitabı’nda Hz. Mûsâ (a.s.) ile Firavun kıssasını birçok kez zikretmiştir. Zira o, kıssaların en şaşırtıcısıdır. Firavun Mû-sâ’dan şiddetle korkutulmuş ve fakat kader onu hükmü altına almış, şiddetle korkutulduğa Hz. Musa’yı yatağında, sofrasında çocuğu gibiy-mişçesine terbiye etmiştir. Sonra Mûsâ büyümüş, yetişmiş ve Allah Te­âlâ bir sebep yaratarak onu onların arasından çıkarıp ona peygamber­lik, risâlet ve Allah ile konuşma nimeti bahşetmiş; onu Firavun’un hü­kümranlık ve saltanatında yüce olduğu bir zamanda Firavun’u Al­lah’a ibâdete ve Allah’a dönmeye çağırmak üzere peygamber olarak göndermiş, Mûsâ ona Allah’ın risâletini getirmiştir. Onun, kardeşi Hâ-rûn (a.s.) dışında bir veziri ve yardımcısı da yoktu. Firavun büyüklen-miş, inâdla isyan etmiş, hamiyyetine ve baş kaldıran habîs nefsine ka­pılmış, çağrıya uymamakta diretmiş ve Musa’nın böyle bir şeye hakkı ve salâhiyeti olmadığı iddiasıyla açıkça Allah’a karşı gelmiş, büyüklen-miş, haddi aşmış ve îsrâiloğullarından îmân ehlini tahkir etmiştir. Al­lah Teâlâ ise elçisi Mûsâ ve kardeşi Harun’u inayeti ile korumuş, uyu­mayan gözüyle onları gözetmiştir. Mücâdele devam etmiş; mucizeler, akıl sahiplerini dehşete düşürüp âciz bırakacak ve karşı durulamaya-cak bir şekilde ve ancak Allah tarafından te’yîd edilmiş bilişince geti­rilecek şekilde birer birer Musa’nın ellerinde ortaya konulmuştur. Her bir âyet, ancak bir öncekinden daha büyük olarak zuhur etmiş, ama fakat Firavun ve taraftarları —Allah onları çirkinleştirsin— bütün bunları yalanlama, inkâr, inâd ve büyüklenmekte ısrar etmişler, so­nunda Allah Teâlâ onlara geri çevrilemeyecek gücünü, azabını gönder­miş, onları bir sabah vakti toptan suda boğup helak etmiştir. «Ve böy­lece zulmedenler güruhunun kökü kesilmişti. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah’a mahsûstur.» (En’âm, 45).[42]

79 — Firavun: Bütün bilgin büyücüleri bana getirin, dedi.

80 — Sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara : Atacağınızı atın, dedi.

81 — Onlar atacaklarını atınca; Mûsâ dedi ki: Bu si­zin yaptığınız sihirdir, Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah, elbette fesâdçüarın işini düzeltmez.

82 — Ve suçlular istemese de Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirir.

Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ (a.s.) mn sihirbazlarla olan kıssasını A’râf sûresinde zikretmiştir. Bu husustaki açıklamalar orada geçmişti. Kıs­sa; bu sûrede, aynca Tâhâ ve Şuarâ sûrelerinde de zikredilir. Firavun —Allah ona la’net etsin— insanların zihinlerini karıştırmak, Mûsâ (a.s.) mn getirmiş olduğu apaçık gerçeğe sihirbazların ve gözbağcıla-rm saçmalıklarıyla karşı durmak istemiş ve fakat kurduğu düzen ter­sine dönüp Firavun’un arzuladığının yerine o büyük ve genel toplantı­da ilâhî burhanlar zuhur etmiş, ona galebe çalmıştır. «Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar. Dediler ki: Biz, âlemlerin Rabbına inan­dık. Mûsâ ve Harun’un Rabbına.» (Şuarâ, 46-48). Firavun bütün sır­ları bile Allah’ın elçisine sihirbazlarla gâlib geleceğini sanmış, ancak hüsrana düşüp cenneti kaybetmiş ve ateşi kendine vâcib kılmıştır.

«Firavun : Bütün bilgin büyücüleri bana getirin, dedi. Sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara : Atacağınızı atın,» dedi. Hz. Mûsâ sihirbazlara bu sözü söylemiştir, zîrâ onlar Firavun tarafından bol hediyyeler ve kendisine yakınlardan kılınma va’dini almış olarak saf tuttuklarında : «Dediler ki: Ey Mûsâ, sen at, ya da ilk atanlar biz olalım. O da: Ha­yır, siz atın, dedi.» (Tâhâ, 65-66). Hz. Mûsâ, insanlar onların yaptık­larını görsünler, sonra kendisi onların peşinden hakkı getirip bâtılı izâ­le etsin diye başlamanın onlar tarafından olmasını istemiştir. Bu se­bepledir ki: «Atınca; halkın gözlerini büyülediler, onlara korku saldı­lar ve büyük bir sihir getirmiş oldular.» (A’râf, 116), «Bunun için Mû­sâ, içinde bir korku hissetti. Korkma, muhakkak sen üstünsün, dedik. Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun… Yaptıkları başarı kazanamaz.» (Tâhâ, 67-69). İşte onlar attıklarında Hz. Mûsâ : «Bu si­zin yaptığınız sihirdir, Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah, elbette fe-sâdçılarm işini düzeltmez. Ve suçlular istemese de Allah, hakkı sözle­riyle gerçekleştirir, demiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Ammâr İbn Haris’ in… Leys İbn Ebu Süleym’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ba­na ulaştığına göre; bu âyetler, Allah’ın izniyle sihre şifâdır. İçinde su olan bir kaba okunur, sonra sihir yapılmış olanın başına bu su dökü­lür. Bu âyetler Yûnus sûresinden : «Onlar atacaklarını atınca; Mûsâ dedi ki: Bu sizin yaptığınız sihirdir, Allah onu boşa çıkaracaktır. Al­lah, elbette fesâdçıların işini düzeltmez. Ve suçlular istemese de Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirir.)» âyeti, «Böylece hak yerini buldu ve onların yapmakta oldukları şeyler de boşa gitti.» (A’râf, 118) âyeti ve sonraki dört âyet, ve ((Yaptıkları sâdece sihirbaz düzenidir. Nerede olursa olsun, sihirbaz asla başarı kazanamaz.» (Tâhâ, 69) âyetidir.[43]

83 — Firavun ve erkânının kendilerine fenalık yap­masından- korktuklarından, kavminin bir kısım gençleri dışında kimse Musa’ya îmân etmedi. Çünkü Firavun, yer­yüzünde çok ululanan ve gerçekten aşırı gidenlerdendi.

Allah Teâlâ, getirmiş olduğu apaçık âyetler, kesin hüccetler ve par­lak burhanlara rağmen Hz. Mûsâ (a.s.) ya Firavun kavminden Fira­vun ve erkânı kendilerini eskiden içinde bulundukları küfre yeniden döndürür korkusuyla bu kavmin gençlerinden çok azı dışında kimse­nin îmân etmediğini haber veriyor. Zîrâ Firavun zâlim, inâdçı, isyan ve haddi tecâvüzde aşın idi. Satvetli, heybetli olup tebeası ondan şid­detle korkardı.

Avfî, «Firavun ve erkânının kendilerine fenalık yapmasından kork­tuklarından, kavminin bir kısım gençleri dışında kimse Musa’ya îmân etmedi.» âyeti hakkında İbn Abbâs’ın şöyle dediğini nakleder : İsrâilo-ğullan dışında Musa’ya îmân eden gençler, Firavun kavminden az sa­yıda kimselerdir. Firavun’un karısı, Firavun ailesinden birisi, Firavun’ un hazinedarı ile hazinedarın karısı bunlardandır. Yine İbn Abbâs’tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Kavminin bir kısım gençleri dışında kim­se Musa’ya îmân etmedi.» âyetinde İsrâiloğullarmın kasdedildiğini söy­ler. İbn Abbâs, Dahhâk ve Katâde’den rivayete göre; âyette geçen kelimesi, az anlamındadır. Mücâhid, «Kavminin bir kı­sım gençleri dışında kimse Musa’ya îmân etmedi.» âyeti hakkında der ki: Bunlar, Musa’nın kendilerine gönderildiği kimselerin çocuklarıdır. Uzun bir süre geçmiş ve babaları ölmüştü. İbn Cerîr, zamirin âyette kendinden önce zikredilenlerin en yakınma dönmesi suretiyle âyette kasdedilen gençlerin, Firavun kavminden olmayıp, İsrâiloğullanndan olduğu şeklindeki Mücâhid’in sözünü tercih etmiştir. Ancak bu, şüp­helidir. Zîrâ Mücâhid, zürriyet kelimesi ile yeni yetme gençleri ve bun­ların İsrâiloğullarmdan olduğunun kasdedildiğini söylemiştir. Halbu­ki bilinen; İsrâiloğuUanmn bütününün, Mûsâ (a.s.) ya îmân etmiş ol­duğudur. Onlar, Mûsâ ile müjdelenmişlerdi. Geçmiş kitablarında Hz. Musa’nın sıfatlarını, niteliklerini, Allah’ın Hz. Mûsâ ile kendilerini Fi-ravun’un esaretinden kurtarıp ona gâlib getireceğini biliyorlardı. Bu sebepledir ki bu, (Hz. Musa’nın yapacakları) Firavun’a ulaştığında son derece korkmuş ve fakat bu korkusu ona bir fayda sağlamamıştı. Hz. Mûsâ geldiğinde; Firavun, İsrâiloğullarına ağır eziyyetler etmiş ve on­lar : «Sen; bize gelmezden önce de, geldikten sonra da eziyyet edildi’ » demişler. Hz. Mûsâ (a.s.) da : «Rabbınızm, düşmanınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine getirmesi umulur. Ve o zaman nasıl dav­ranacağınıza bakacaktır.» (A’râf, 129) demişti. Bu, kesin olduğuna gö­re; gençlerin, İsrâiloğulları olan Musa’nın kavminden olması nasıl kas-dedilebilir?

Allah Teâlâ buyurur ki: «Firavun ve erkânının kendilerine fena­lık yapmasından korktuklarından…» Firavun kavminin eşrafının, on­ları fitneye düşürmesinden korkuyorlardı. İsrâiloğullanndan Kârûn dı­şında Firavun’un kendisini îmânı sebebiyle fitneye düşürmesinden kor­kan kimse olmamıştır. Kârûn, Musa’nın kavminden idi ve onlara kar­şı gelmişti. Aynı zamanda o, Firavun’a yakın ve onunla ilişki halinde olup onun ipine sarılmıştı.(…)[44]

84 — Mûsâ dedi ki: Ey kavmim, eğer siz gerçekten Allah’a imân etmişseniz ve müslüman olmuşsanız artık O’na tevekkül edin.

85 — Onlar da dediler ki: Biz, Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbımız; bizi, o zâlimler güruhu ile sınama.

86 — Merhametinle o kâfirler güruhundan bizi kur­tar.

Allah Teâlâ, Hz. Musa’nın İsrâiloğullanna şöyle dediğini haber ve­rir : «Ey kavmim, eğer siz gerçekten Allah’a îmân etmişseniz ve müs-lüman olmuşsanız artık O’na tevekkül edin.» «Allah, kendine güvenip tevekkül edenlere yeter. Allah kuluna yetmez mi?» (Zümer, 36), «Kim Allah’a tevekkül ederse; O, kendisine yeter.» (Talâk, 3).

Allah Teâlâ, bir çok yerde ibâdet ile kendine tevekkülü birlikte zikreder. Şu âyetlerde durum böyledir : «Öyleyse O’na ibâdet et. Ve O’ na güven.» (Hûd, 123), «De ki: O, Rahmân’dır. Biz O’na inandık ve O’na dayanıp güvendik.» (Mülk, 29), «Doğunun da Batının da Rab-bıdır. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse O’nu vekîl edin.» (Müzzem-mil, 9). Ayrıca Allah Teâlâ, mü’minlere bütün namazlarında defalar­ca : «Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz.» deme­lerini emretmiştir. İsrâiloğulları bu emre uymuşlar ve : Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbımız; bizi, o zâlimler güruhu ile sınama. Onları bize muzaffer kılma, onları bizim üzerimize musallat etme. Eğer bize karşı muzaffer olurlarsa kendilerinin hak üzere bizim de bâtılda oldu­ğumuzu sanır ve buna aldanır, bununla fitneye düşerler, demişlerdir. Bu açıklama, Ebu Miclez ve Ebu Duhâ’dan rivayet edilmiştir. İbn Ebu Necîl ve bir çokları Mücâhid’den rivayetle burayı şöyle açıklar: Bizi, ne Firavun kavminin elleriyle ve ne de katından bir azâbla azâblan-dırma. Eğer böyle yaparsan, Firavun kavmi : Eğer hak üzere olsalar­dı, azaba dûçâr kalmaz ve biz onların üzerine musallat kılınmazdık, derler ve bizim yüzümüzden fitneye düşerler. Abdürrezzâk’m İbn Uyey-ne kanalıyla Mücâhid’den rivayetine göre; o, «Ey Rabbımız; bizi, o zâ­limler güruhu ile sınama.» âyeti hakkında şu açıklamayı getirir*: On­ları bizim üzerimize musallat kılıp, bizi onlarla sınama.

«Merhametinle, ihsanınla o hakkı inkâr eden, örtüp gizleyen o kâ­firler güruhundan bizi kurtar.» Muhakkak ki biz, sana îmân ve tevek­kül etmişizdir, dediler.[45]

87 — Mûsâ ve kardeşine de vahyettik ki: Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edi­nin namaz kılın; ve mü’minlere müjdele.

Allah Teâlâ İsrâiloğullannı Firavun ve kavminden kurtarmasının sebebini ve İsrâiloğullannı onlardan nasıl kurtardığını zikrediyor. Al­lah Teâlâ, Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun’a Mısır’da kavimleri için evler edinmelerini emretmişti. Müfessirler, «Evlerinizi namazgah edinin.» âyetinin anlamında ihtilâf etmişlerdir. Sevrî ve başkalarının Husayl kanalıyla… İbn Abbâs’tan rivayetlerine göre; o, «Evlerinizi namazgah edinin.» âyeti hakkında : Evlerini mescid haline getirmekle (evleri mescidler edinmekle) emrolundular, demiştir. Yine Sevrî’nin Mansûr’ dan, onun da İbrahim’den rivayetine göre; o, «Evlerinizi namazgah edinin.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Onlar korkuyorlardı da evle­rinde namaz kılmakla emrolundular. Mücâhid, Ebu Mâlik, Rebî’ İbn Enes, Dahhâk, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ve babası Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir ama Firavun ve kavminin, onlara olan işkencesi artıp onları iyice sıkıştırdıklarında namazı çoğaltmakla emrolunmuşlardır. Nitekim Allah Teâlâ bir âyet-i kerîme’de: «Ey îmân edenler, sabır ve namazla Allah’tan yardım iste­yin.» (Bakara, 153) buyurmuştur. Bir hadîste zikredildiğine göre; Al­lah Rasûlü (s.a.) herhangi bir sıkıntıya dûçâr kaldığında namaz kılar­dı. Hadîsi, Ebu Dâvûd tahrîc etmiştir. Yine bu sebepledir ki Allah Te­âlâ bu âyet-i kerîme’de : «Evlerinizi namazgah edinin, namaz kılın; ve mü’minlere (sevâb ve yakın bir zaferi) müjdele.» buyurmuştur. Bu âyetin tefsirinde Avfî, İbn Abbâs’m şöyle dediğini nakleder : İsrâilo-ğulları Firavun’un kendilerini bir araya getiren (cemâatin toplandığı) kiliselerde öldürmesinden korktuklarında evlerini kıbleye doğru mes­cidler haline getirmek ve oralarda gizlice namaz kılmakla emrolundu­lar. Katâde ve Dahhâk da böyle söylemiştir. «Evlerinizi namazgah edi­nin.» âyetini Saîd İbn Cübeyr : Birbirlerine karşı (mukabil) hale geti­rin, şeklinde açıklamıştır.[46]

88 — Mûsâ dedi ki: Rabbımız, doğrusu Sen Firavun’a ve erkânına bu dünya hayatında süsler ve mallar verdin

Rabbımız; Senin yolundan insanları saptırsınlar diye mi? Rabbımız; mallarını yok et, onların kalblerini sık. Çünkü onlar, elim azabı görmedikçe îmân etmezler.

89 — Allah : İkinizin de duası kabul olundu. İkiniz de doğru yolda devam edin ve sakın bilmezlerin yolunu tut­mayın, buyurdu.

Allah Teâlâ burada Hz. Musa’nın, Firavun ve erkânına isyan, ki­bir, büyüklenme ve haksızlık ile sapıklıklarında, küfürlerinde, inâd ve inkârla devam edip hakkı kabul etmemekte direttikleri zaman nasıl beddua ettiğini haber veriyor. O, şöyle demişti: «Rabbımız, Firavun’a ve erkânına bu dünya hayatında süsler ve mallar verdin. Rabbımız; Senin yolundan insanları saptırsınlar diye mi? (Onların benimle gön­derdiğine îmân etmeyeceklerini bildiğin halde, katından onların küfür­lerini derece derece arttırmak üzere onlara bunları verdin.) Bu anlam, âyetteki kelimesinin ilk harfini fetha ile okuma halinde­dir. Allah Teâlâ başka bir âyette : «Onlardan bazılarını denemek için…» (Tâhâ, 131) buyurmuştur. Diğerleri ise, bu kelimenin ilk harfini zam­me ile okumuşlardır. Buna göre anlam şöyle oluyor : «Onlara verdiğin­le kullarından dilediklerin sapıtıp fitneye düşsün, senin saptırdığın kim­seler onlara bu malları onları sevdiğin ve onlarla alâkalandığın için verdin sansınlar için.»

«Rabbımız, mallarını yok et.» âyet-i kerîme’sindeki kelimesini İbn Abbâs ve Mücâhid, «Helak et.» şeklinde anlamışlardır. Dahhâk, Ebu’l-ÂIiye ve Rebî’ İbn Enes : Allah Teâlâ, onları (malları­nı) eskiden oldukları şekil üzere nakışlı taşlar kılmıştır, derler. Katâde der ki: Bize ulaştığına göre; onların ekinleri, taşa dönüşmüştü. Mu-hammed İbn Kâ’b el-Kurazî burayı; Onlann şekerlerini taş haline ge­tir, şeklinde açıklar.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize îsmâîl İbn Ebu Harisin… Muhammed tbn Kays’dan rivayetine göre; Muhammed İbn Kâ’b, Ömer îbn Abdül-azîz’e Yûnus sûresinden : «Mûsâ : Rabbımız, doğrusu Sen Firavun’a ve erkânına bu dünya hayatında süsler ve mallar verdin… Rabbımız, mal­larını yok et.» âyetini sonuna kadar okumuştu. Ömer ona : Ey Ebu Hamza, yok etme, silme hangi şeydir? diye sordu. Muhammed İbn Kâ’b: Bütün mallan taşa dönüşmüş, dedi. Ömer İbn Abdülazîz kö­lesine : Bana bir kese getir, dedi de köle keseyi getirdi. Bir de baktılar ki içinde kesilmiş, taşa dönüşmüş, taş kesilmiş nohut ve yumurtalar var.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Onların kalblerini sık. —İbn Abbâs’a gö­re; kalblerini mühürle.— Çünkü onlar, can yakıcı azabı görmedikçe îmân etmezler.») Hz. Mûsâ (a.s.), Firavun ve erkânına bu şekilde Al­lah için ve Allah’ın dini için öfkelenerek beddua etmiştir. Onun için iyi­ce anlaşılmıştır ki onlarda hiç bir hayır yoktur ve onlardan bir hayır da gelecek değildir. Nitekim Hz. Nûh (a.s.) da beddua etmiş ve : «Rab-bım, kâfirlerden yeryüzünde yurt tutan hiç kimse bırakma. Çünkü Sen onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar. Kötüden ve öz kâfirden başka da evlâd doğurmazlar.» (Nûh, 26-27) demişti. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ (a.s.) nın onlar hakkındaki bu bedduasını kabul buyurmuştur. Kardeşi Hârûn da bu duaya âmîn demişti. Bunun için Allah Teâlâ: «İkinizin de duası kabul olundu.» buyurmuştur. Ebu’1-Âli-ye, Ebu Salih, İkrime, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ve Rebî’ îbn Enes derler ki: Mûsâ duâ etmiş ve Hârûn da âmîn demişti. Buranın anlamı şöyledir: Firavun ailesinin helaki hususunda ikinizin de dile­ğine icabet ettik.

İmâma uyanın Fâtiha’nın okunmasında âmîn demesi, onu oku­muş olması mesabesindedir, diyenler bu âyeti delil getirirler. Zîrâ Mû­sâ duâ etmiş, Hârûn da âmîn demiştir.

Allah Teâlâ buyurur ki: «İkinizin de duâası kabul olundu. Nasıl ki duanıza icabet olunmuşsa, siz de doğru yolda ve benim emrim üze­re devam edin.» İbn Abbâs’tan rivayetle îbn Cüreyc âyetteki kelimesini: Emrime uyun, emrimi yerine getirin, şeklinde anlamışlar­dır ki; bu, istikâmet üzere olmaktır. İbn Cüreyc der ki: «Firavun’un bu bedduadan sonra kırk sene kaldığı (yaşadığı) söylenir. Muhammed îbn Ali İbn Hüseyin ise Firavun’un bu bedduadan sonra sâdece kırk gün yaşadığını söyler.[47]

90 — İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla ardlanna düştüler. Firavun boğulacağı anda: İsrâiloğullarınm îmân ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım. Artık ben de müslüman-lardanım, dedi.

91 — Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.

92 — Senden sonrakilere âyet olman için bu gün sâ­dece senin cesedini kurtaracağız, dedik. Doğrusu insanla­rın çoğu âyetlerimizden gafildirler.

İsrâiloğullarının Denizi Geçişi

Allah Teâlâ Firavun ve ordusunu denizde nasıl boğduğunu haber veriyor. İsrâiloğulları Mısır’dan Hz. Mûsâ ile birlikte çıktıklarında söy­lendiğine göre, gençler dışında altı yüz bin muhârib imişler ve kıptîler-den birçok zînet eşyasını emânet olarak almış, onları da yanlarında çı­karmışlardı. Buna son derece öfkelenen Firavun, şehirlere toplayıcılar göndermiş ve ülkesinin her tarafından ordularını toplayıp getirmişler; Firavun büyük bir azamet ve korkutucu bir ordu içinde onların peş­lerine düşmüştü. Zîrâ Allah Teâlâ, onlar hakkında murâd buyurduğu­nu mutlaka infaz edecekti. Memleketinin şâir yerlerinde devlet ve sal­tanatının uzandığı yerlerdeki herkes geri kalmayıp, orduya katıldı. Ni­hayet güneş doğarken İsrâiloğullarına yetiştiler. «İki topluluk karşı karşıya geldiğinde Musa’nın arkadaşları dediler ki: Gerçekten biz ya­kalandık.» (Şuarâ, 61). İsrâiloğulları deniz sahiline varıp Firavun peş­lerinden yetiştiğinde, İki ordunun savaşmasından başka ‘bir çâre kal­mayınca; Mûsâ (a.s.) nın ashabı, içinde bulundukları durumdan nasıl kurtulacaklarını ısrarla sormaya başladılar. Hz. Mûsâ (a.s.) ise : «Bu­raya gelmekle emrolundum. Hayır, muhakkak ki Rabbım benimledir. Bana doğru yolu gösterecektir.» (Şuarâ, 62) diyordu. İş ne zaman da-ralsa, genişler, fehvasınca Allah Teâlâ Hz. Musa’ya asasını denize vur­masını emretti. Hz. Mûsâ asasını denize vurdu da deniz koca dağ gibi yarıldı. «Her parçası yüce bir dağ gibi oldu.» (Şuarâ, 63). Ve her bir İsrâiloğulları kolu için bir yol olmak üzere on iki yol haline geldi. Al­lah Teâlâ rüzgâra emretti de, rüzgâr yanlan yerlerin toprağını kurut­tu. «Denizde onlara kuru bir yol aç. Batmaktan ve düşmanların yetiş­mesinden korkma, endîşe etme.» (Tana, 77). Yollar arasında her bir kavim diğerlerini görüp de helak olduklarını sanmasın için sular pen­cere şeklinde yarıldı. İsrâiloğullaıı denizi geçtiler. Onların sonuncuları da denizden çıkmıştı ki; Firavun ve ordusu, deniz sahiline ulaştı. Or­dunun diğer sınıfları dışında Firavun’un etrafında yüz bin süvârî vardi. (Denizin yarılıp İsrâiloğullannın geçmesini) gördüğü zaman kork­tu, durdu ve geri dönmek istedi. Fakat heyhat! Artık kaçacak yer yok­tu. Kader yerini buldu ve Hz. Musa’nın duasına icabet olundu. Cib­ril (a.s.) bir kısrak üzerinde geldi. Cibril’in kısrağı Firavun’un atı­nın yanından geçip ona kişnedi. Cibril ilerleyip denize atıldı ve içine girdi. Firavun’un atı da onun peşinden ileri atılıp denize girdi. Kendi­ne hâkim olamayan Firavun yiğitlendi de kumandanlarına cesur gö­rünmeye çalıştı ve : İsrâiloğulları denize girip oradan geçmeye bizden daha lâyık değildirler, dedi. Sonuncularına varıncaya kadar hepsi bir­den ileri atıldı. Mikâîl ardlannda idi ve onlardan hiç birini bırakmayıp tamâmını önde yürüyenlere iltihâk ettirdi. Tamâmı deniz içinde top­lanıp ilkleri oradan çıkmaya davranmca her şeye gücü yeten Allah Te-âlâ denize onların üzerine kapanmasını emretti. Deniz yüzerlerine ka­pandı da onlardan biri bile kurtulamadı. Dalgalar onları bir altına alı­yor, bir yukarı fırlatıyordu. Dalgalar Firavun’un üstünde toplanıyor­du. Nihayet sekerât-ı mevt kendini kapladığında bu durumdayken: aîsrâiloğullannm îmân ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım. Ar­tık ben de müslümanmı.» dedi. îmânın fayda vermeyeceği bir yerde îmân etti. «Baskınımızı görünce : Yalnız Allah’a inandık ve O’na or­tak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, dediler. Ama Bizim baskınımızı gö­rüp de öylece inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın ka­nunudur. Ötedenberi kulları hakkında yürürlüktedir ve işte kâfirler burada hüsrana uğrayacaklar.» (Ğâfir, 84-85).

Firavun bu sözleri söylediğinde; Allah Teâlâ, ona cevaben şöyle buyurdu ; «Şimdi mi inandın? (Bu sözü şimdi mi söylüyorsun?) Hal­buki daha önce (kendinle Allah arasındaki hususlarda Allah’a isyan etmiş) baş kaldırmış ve (yeryüzünde insanları saptıran) bozguncular­dan olmuştun.», «Onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet günü de yardım görmezler.» (Kasas, 41). Allah Teâlâ’nın Firavun hakkında naklettikleri bunlardır. Allah Teâlâ, Rasûlüne bunları gaybın sırları cümlesinden olarak hikâye buyurmuştur. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süleyman İbn Harb’ın… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; Allah Rasûlü (a.s.) şöyle buyurmuştur : Firavun : «İsrâiloğuIIarınm îmân ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım.» dediğinde Cibril ba­na dedi ki: Ey Muhammed, beni bir görecektin; denizin kara çamurun­dan almış, rahmet kendisine yetişir korkusuyla bunları Firavun’un ağ­zına dolduruyordum. Hadîsi Tirmizî; İbn Cerir ve İbn Ebu Hatim tef­sirlerinde Hammâd İbn Seleme kanalıyla tahrîe etmişlerdir. Tirmizî, hadîsin hasen olduğunu söyler. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî der ki : Bize Şu’be’nin… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; Allah Rasûlü (a.s.) şöyle buyurmuştur : Cibril bana dedi ki: Beni bir göreydin; denizin kara çamurundan almış, rahmet kendine yetişiverir korkusuyla bunu Fira-vun’un ağzına dolduruyordum. Hadîsi Ebu îsâ et-Tirmizî ve İbn Cerîr de değişik bir şekli ile Şu’be’den rivayet etmişler; Tirmizî hadîsin ga-rîb, hasen, sahîh olduğunu söylemiştir. Hadîsin İbn Cerîr’deki bir ri­vayetinde Muhammed İbn Müsennâ kanalıyla… Atâ ve Adiyy’den, on­lar da Saîd’den, Saîd ise İbn Abbâs’tan şeklinde bir isnâd zikredilir ki, buna göre Atâ ve Adiyy’den biri hadîsi merfû’ olarak rivayet ederken, sanki öbürünün rivayeti merfû’ değil gibidir. En doğrusunu Allah bi­lir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşeec’in… İbn Abbâs’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ Firavun’u suda boğdu­ğunda; o, parmağı ile işaret edip sesini yükselterek : «İsrâiloğullarınm îmân ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım.» demişti. Cibril, onun hakkında Allah’ın rahmetinin öfkesini geçeceği korkusundan ka­nadıyla denizin kara çamurundan almaya ve bununla onun yüzünü sı­vayıp örtmeye başlamıştı. Hadîsi İbn Cerîr de Süfyân İbn Vekî’ kana­lıyla Ebu Hâüd’den mevkuf olarak rivayet etmiştir. Bu husus Ebu Hü-reyre hadîsinde de rivayet edilmiş olup, bu hadîs şöyledir : İbn Cerîr’in îbn Humeyd kanalıyla… Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre; Allah Rasûlü (a.s.) şöyle buyurmuştur : Cibril bana dedi ki: Ey Muhammed, beni bir görecektin; Allah’ın rahmeti kendisine erişecek de Firavun’u bağışlayacak korkusuyla ben onu suya daldırıyor ve ağzına çamur dol­duruyordum. Hadîsin isnadında bulunan Kesîr îbn Zâzân hakkında İbn Maîn : Onu tanımıyorum, derken; Ebu Zür’a ve Ebu Hatim onun meçhul bir râvî olduğunu kaydetmişlerdir. Hadîsin isnadında bulunan diğer râvîler ise güvenilir kimselerdir. Bu hadîsi, seleften bir cemâat —Katâde, İbrahim et-Teymî ve Meymûn İbn Mihrân— mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Dahhâk İbn Kays’dan nakledildiğine göre; o, bu­nu insanlara bir hutbesinde zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ’nın : «Senden sonrakilere âyet olman için bugün sâ­dece senin cesedini kurtaracağız, dedik» âyeti hakkında İbn Abbâs ile seleften başkaları şunları anlatırlar: İsrâiloğullarmdan bazıları Fira-vun’un ölümünde şüphe ettiler. Allah Teâlâ da denize onun ruhsuz ce­sedini dışarı atmasını emretti. Üzerinde tanınan, bilinen zırhı vardı. Yüksek bir yere atılmıştı. Böylece îsrâiloğullan onun öldüğüne, helak olduğuna kesin olarak inanacaklardı. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Bugün sâdece senin cesedini kurtaracağım.» buyurmuştur. Yani seni

yüksek bir yere kaldıracağız. Âyette geçen kelimesini Mü-câhid : Senin cesedini kurtaracağız, şeklinde açıklarken; Hasan : İçin­de ruh olmayan cismini kurtaracağız, açıklamasını getirir. Abdullah İbn Şeddâd ise : Tanısınlar ve kesin olarak inansınlar diye parçalanmamış, düzgün bir şekilde, demiştir. Ebu Sahr da : Zırhınla, açıklama­sını getirmiştir. Daha önce de geçtiği üzere bu sözler arasında birbiri­ne zıdlık yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Senden sonrakilere âyet olman için…» buyurur ki, İsrâiloğullarına senin ölümün ve helakine, her canlının işinin Allah Te-âlâ’nın elinde olduğuna, öfkesi karşısında hiç bir şeyin kalmayacağına, her şeye gücü yeter olduğuna delil olması için… Bu sebepledir ki se­leften bazıları burayı : (lilil». J> j^cj ) şeklinde okumuşlardır ki böy­lece anlam: Seni yaratanın bir âyeti olması için… Doğrusu insanların çoğu âyetlerimizden habersizdir, şeklinde olacaktır. Yani onlar, Bizim âyetlerimizden nasihat almaz ve onlardan ibret almazlar. Bu, Buhârî’ nin de rivayet ettiği aşağıdaki hadîse göre aşûrâ günü olmuştur. Bu­hârî der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr’ın… İbn Abbâs’tan rivayeti­ne göre; o, şöyle demiştir :

Hz. Peygamber (s.a.) Medine’ye teşrif buyurdu. Yahudiler âşûrâ günü oruç tutuyor ve : Bu gün Musa’nın Firavun’a gâlîb geldiği gün­dür, diyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) ashabına : Sizler Musa’ya onlar­dan daha lâyıksınız, (o gün) oruç tutunuz, buyurdu.[48]

İzahı

Şihâbüddîn el-Hafâcî; el-İnâye isimli eserinde der ki : Kişinin ümitsizlik ve ölüm halindeki îmânı kabul edilmez. Nitekim âyet-i ke­rime, buna serâhaten delâlet eder : «Bizim azabımızı gördükleri vakit, îmânları kendilerine fayda verecek değildir.» (Ğâfir, 85) Füsûs el-Hi-kem’de; Firavun’un îmânının sahih olduğu ve onun «İsrâiloğullarımn inandığından başka tanrı olmadığına inandım. Artık ben O’na teslim olanlardanım» sözünün Firavun’un Mûsâ Aleyhisselâm’a inandığı şeklinde yorumlanması nassa ve icmâa muhaliftir. Her ne kadar Ce-lâleddîn ed-Devvânî merhum âyetin zahirine kail olmuşsa da, ben ona âit bir risaleyi okumuş ve gerçekten hayret etmiştim. Nihayet Halebî merhumun Tarih’inde bu risalenin ona âid olmadığını, Muhammed İbn Hilâl en-Nahlî isimli bir adama âit olduğunu gördüm. Nitekim Kaz-vinî de, bu risaleyi reddetmiş ve onu kötülemiştir. Bu, hiç bilinmeyen bir adamın meşhur olmak için Mekke’ye geldiğinde zemzem kuyusu­nu kirletmesi gibidir. Muhalefet et, tanınırsın, sözünde olduğu gibi. İbn Hacer merhumun fetvaları arasında, fakîhlerimizden bir kısmı­nın; Firavun’un îmân ettiğini söyleyenleri kâfir saydıkları bildirilmek­tedir. Bunun için de onun sözündeki Firavun’dan maksad, nefs-i em-mâredir, denilmiştir. Bütün bunlar hiç gereği olmayan şeylerdir. Ben derim ki: Şeyhimiz Attâr merhum Muhyiddîn’e itiraz edenlerin itira­zını red konusunda Feth el-Mübîn isimli kitap yazmış ve bu konuda şöyle demiştir. Bu arif kişiye nisbet edilen Firavun’un îmân edip kur­tulduğu sözünün sıhhatinin butlanı konusunda bir hatime. Sonra şöy­le devam eder. İyi bilinsin ki: İlim ehli arasında Muhyiddîn hazret­lerinin, Firavun’un îmân edip kurtulduğunu söylediğine dâir şayi’ olan rivayet gerçekte böyle değildir. Nitekim ondan aktarılan bölüm­lerde bu görülecektir. Evet o, Firavun’un îmân ettiği ve Kur’an âyet­lerinden alarak onun kurtulup kurtulmadığı konusunda söz etmiştir. Ancak bu mücerred bir söz ediştir. Yoksa başka bir şey değildir ve ke­sinlikle Firavun’un îmân ettiği konusunda söz söylememiştir. Muh­yiddîn Firavun’un kurtuluşu ve îmânı meselesini kendisine göre iki esâsa dayandırmıştır ki, bu esâslarda bilginlerin meşhurlarından bü­yük bir topluluk da ona muvafakat etmişlerdir. Bu iki esâs şunlardır :

Birinci esâs : Ümitsizlik halindeki îmânın hakikati beyânındadır. Muhyiddîn İbn el-Arabî’nin ve bilginlerden büyük bir topluluğun ya­nında; ümitsizlik îmânı, azabı görme anındaki inanmadır. Ölmekten başka durumu olmayan kişinin hali gibi. Bu durumda îmân fayda ver­mez. İlim ehli arasında bu konu üzerinde ittifak vardır. Bazıları da demişlerdir ki: Ümitsizlik îmâna; dünyevî veya uhrevî azabın görül­düğü andaki îmândır. Bu iki halden herhangi birisinde îmân fayda vermez. Bu arif kişinin ve bir topluluğun kanâatma göre; dünyevî azabı görmek îmânın sıhhatini engellemez. Her ne kadar dünyada helak olmayı gerektirirse de. Çünkü bu azabı gören kişinin dünyada helak olacağı kesindir. Ancak îmân ederse âhiret azabından kurtula­bilir. Sadece Yûnus peygamberin kavmi bunun müstesnâsıdır. Çünkü Allah Teâlâ, onları dünyevî helakten de kurtarmıştır.

İkinci esâs : Üzerine azâb hak olmuş kimse îmân lafzını inanmak kasdıyla söyleyemez. Söyleyecek olursa da inanmak kasdı gütmez. Bi­nâenaleyh Allah’ın onu yalanlaması gerekir. Hattâ onun dilinden ko­nuyu anlatırken bile, yalan olduğunu belirtmesi îcâb eder. Nitekim Al­lah Teâlâ, onlar şeytânlarıyla başbaşa kaldıklarında; biz sizinle bera­beriz dediler, buyuruyor. (Bakara, 14) Ve yine; bedeviler inandık, dediler. De ki; inanmadınız. (Hucurât, 14) Yani Allah Teâlâ, bu iddi­alarında onları yalanlamîştır. İşte bu esâs Allah Teâlâ’nın : «Üzerlerine Rabbı’nın sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar îmân etmezler.» (Yû­nus, 96-97) kavlinin mealidir. Buradaki hattâ edatı, gaye içindir. Al­lah Teâlâ onların îmânını, elîm azabı gördükleri son ana bırakmak­tadır. Bu da uhrevî andır, başka değil. Çünkü âhiret azabı elîm ola­rak nitelendirilir. Bundan önce îmân ettikleri iddiasını Allah Teâlâ reddetmektedir. Öyleyse âhiretten önce inanmalarının vukuu kasıdlı olur. Bu ise âyetin nassıyla imkânsızdır.

Bu iki esâsı belirttikten sonra derin âlimin Firavun konusunda Fütuhat el-Mekkiye ve Füsûs isimli eserlerinde söylediklerine döne­lim : Fütûhât’ta cehennem ehlinin tabakalarını zikrederken der ki: Firavun, cehennem ehlindendir. Nitekim bu bahiste; Firavun ve ben­zerleri gibi, der. Ona ve benzerlerine cehennemde ebediyyen kalacak­ları özel bir kat ayırır. Ve yine şu hadîsi zikrederken Fütûhat’ın bir başka yerinde Firavun’un küfrüne işaret eder : Hadîs şudur : Senden sana sığınırım. Der ki: Rasûlullah (s.a.), Firavun’un üzerinde bulun­duğu ittihâd makamından Allah’a sığınmıştır. Nitekim Firavun; ben sizin en yüce Rabbmızım, demişti. Bu işaretlere göre herkesin olduğu gibi Muhyiddîn İbn el-Arabî’nin yanında da Firavun kâfirdir. Bu ko­nuda bir problem yoktur. Ve sözün uzatılmasına da gerek yoktur. Ge­riye delil bakımından Firavun’un kurtulup îmân ettiğiyle ilgili söz kalıyor. Bu, mücerred olarak onun küfrüne kânı’ olanlarla yapılmış bir tartışmadır. Ancak bu konuda kesinlik yoktur. Çünkü Kur’an’dan alınan delil bunun hilafını gösteriyor. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bo­ğulacağı zaman; inandım, dedi.» Firavun burada üç kerre îmândan söz ediyor. İkisi Allah’ın huzurunda son anında söylenmiştir. Diğeri de Musa’ya îmândır.

Sonra şeyhimiz merhum dedi ki: Fütuhat da bu hususta özet ola­rak şöyle denilir : Firavun’un îmânı, .ümitsizlik anındaki îmân değil­di. Bu ne onun mezhebine göre, ne ona uyanların mezhebine göre, ne de başkalarının mezhebine göredir. Birincisine gelince; onun îmânı, dünyevî azabı gördüğü andaki îmânıdır. Ölüm anındaki îmân değil­dir. Dünyevî azabın görüldüğü andaki îmân, ümitsizlik îmânı sayıl­maz. Hem onun yanında hem de başka herkesin yanında böyledir. İkincisine gelince; Firavun’un sözü, dünyevî hayattan ümit kestiği anda olmamıştır. Çünkü o, Musa’ya ve onunla beraber kavminin inan­dığı şeylere inanan kimsenin mü’minler için açılmış olan yola iştirak anlamına geldiğini bilmektedir. Binâenaleyh îmânda onlara iştirak etmiştir. Onun zannına veya yakînine göre mü’minler için özel olan bu durum kendisinin gözüne görülmüştü. O bu durumda olan kim­senin muhakkak dünyevî helake düşeceği konusunda Allah’ın mevcûd olan kanununu bilmemiştir. Dünyada helak olmak ise, âhirette kur-tulmamaya delâlet etmez. Bu da açıktır. Öyleyse Firavun’un îmânı, her iki görüşe göre de yeis halindeki îmân değildir. Birincisi yakîn ile, ikincisi ortaya çıkan zahir iledir. Öyleyse kesin olarak kurtulduğundan ümitvar olmak da mümkün değildir, çünkü iştirak umûmîdir. Bu ari­fin mezhebi kendisine hâs olup ilâhî rahmetin genişliğine dayanmak­ta ve âyetlerin zahirini almaktan kaynaklanmaktadır.(…) İbn el-Arabi’nin; Firavun’un îmânı ve kurtuluşu konusundaki bahsini kesin bir ifâde olarak kullanmayıp Kur’an’ın zahirine dayandırdığı açıktır.[49]

93 — Biz İsrâiloğullarını güzel bir yere yerleştirmiş­tik. Onlara tertemiz şeylerden rızıklar verdik. Kendileri­ne ilim gelinceye kadar hiç ihtilâfa düşmediler. Şüphesiz Rabbm, kıyamet günü aralarındaki ihtilâflar hakkında hükmünü verecektir.

Allah Teâlâ, İsrâiloğullanna dinî ve dünyevî nimetler bahşettiği­ni ve onları «Güzel bir yere» yerleştirdiğini haber veriyor. Allah Teâlâ’ nın onları yerleştirdiği güzel yerler Beyt-i Makdîs ve çevresi ile civa­rındaki Mısır ve Şam ülkeleridir. Allah Teâlâ, Firavun ve ordusunu he­lak ettiğinde; Musevî devleti Mısır ülkelerine tamamen hâkim oldu. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Hor görülmüş o kavmi de, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mîrâsçı kıldık. Rabbmın isrâiloğullanna vuku bulan güzel sözü de sabretme­lerinden dolayı yerini buldu. Firavun’un da, kavminin de yapmakta ve yükselmekte oldukları şeyleri harâb ettik.» (A’râf, 137), «Fakat Biz onları bahçelerden ve pınarbaşlanndan çıkardık. Hazînelerden ve şe­refli makamlardan. Böylece onlara İsrâiloğullarını mîrâsçı kıldık. Gü­neş üzerlerine doğarken onları izlediler.» (Şuarâ, 57-60). Fakat İsrâ-iloğulları, Hz. Mûsâ (a.s.) ile beraber Beyt-i Makdîs ülkesine doğru yo­la devam ettiler. Orası Halîl (a.s.) in ülkesiydi. Hz. Mûsâ, yanındakiIerle birlikte Beyt-i Makdîs’e doğru yola devam etti. Orada Amâlika’-dan bir topluluk vardı. İsrâiloğulları, onlarla savaşmaktan korktular da, Allah Teâlâ onları kırk sene Tîh’de vatansız ve darmadağınık bir halde bıraktı. Orada önce Hârûn, sonra Mûsâ (a.s.) vefat ettiler. İsrâ-iloğulları, Hârûn ve Musa’dan sonra Yûşâ İbn Nûn ile beraber Tîh’den çıktılar ve Allah Teâlâ onlara Beyt-i Makdîs’in fethini nasîb etti. Buh-tunnasr onlardan burayı alıncaya kadar oraya hâkim oldular. Bir süre Buhtunnasr işgalinden sonra bu ülke tekrar onların eline geçti. Sonra Yunan kralları burayı ele geçirdiler. Uzun bir süre Yunan’lılann elin­de kaldı. Bu sırada Allah Teâlâ, Hz. îsâ İbn Meryem (a.s.) i peygam­ber olarak gönderdi. Yahudiler —Allah onları kahretsin— îsâ (a.s.) ya karşı düşmanlıklarında Yunan krallarından yardım istediler. Bu sı­rada Beyt-i Makdîs, Yunan krallarının hükümranlığı altındaydı. Hz. îsâ’yı bu krallara gammazladılar, ve onun tebeayı kendilerine karşı kışkırttığını söylediler. Yunan kralı, Hz. îsâ’yı yakalamak üzere adam­lar gönderdi de Allah Teâlâ onu kendi katına kaldırdı. Allah’ın dile­mesi ve kaderi ile, Havarilerden birisi onlara îsâ gibi gösterildi de onu yakalayıp haça gerdiler ve haça gerdiklerinin îsâ olduğuna inandılar. «Kesin olarak onu öldürmediler ve asmadılar. Bilakis Allah, onu kendi katma yükseltmiştir. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.» (Nisa, 157-158). Me-sîh (a.s.) den yaklaşık üç yüz sene sonra Yunan krallarından birisi olan Konstantin hıristiyan dinine girdi. Bundan önce de bir filozof idi. Hıristiyanlık dinine girmesinin takvasından olduğu söylenir. Bir söy­lentiye göre ise, bu dini bozmak üzere hıristiyanlığa girmiştir. Onlardan (Yunanlılardan) piskoposlar onun için kanunlar, bir şeriat ve sonra­dan uydurdukları bid’atlar koydular. Konstantin, onlar için büyüklü küçüklü kiliseler, manastırlar, heykeller, ma’bed ve ibâdet yerleri inşâ ettirdi. İşte bu zamanda Hıristiyanlık dini yayıldı, içindeki tebdîlât, tağyîrât, tahrîb, yalan ve Mesîh dinine muhalif şeylerle birlikte şöh­ret buldu. Gayet az bir ruhban grubu dışmda gerçek Mesîh dini üzere kimse kalmadı. Onlar da kendileri için çöllerde, boş ve ıssız yerlerde manastırlar edindiler. Hıristiyanlar Şam, Cezire ve Rûm ülkelerini ele geçirdiler. Yukarda anılan kral; Konstantiniyye şehrini, Kumâme ve Beyt Lahm’i, Beyt-i Makdîs, Busrâ ve başkaları olmak üzere Havran şehirlerinin kiliselerini sağlam, büyük binalarını inşâ ettirdi. O za­mandan başlayarak haça ibâdet ettiler, doğuya doğru namaz kıldılar, kiliselerini resimlediler, domuz etini helâl kıldılar, dinlerinin usûl ve fürû’unda bunlara benzer başka şeyler ihdas ettiler. Büyük emânet di­ye isimlendirdikleri küçük emâneti koydular. Onun için kanunlar tas-nîf ettiler. Bunu anlatmak oldukça uzun sürer. Nihayet onların devlet ve galebesi, sahabe —Allah onlardan razı olsun— bu ülkeleri alıncaya kadar devam etti. Beyt-i Makdîs’in fethi, mü’minlerin emîri Ömer İbn Hattâb (r.a.) eliyle olmuştur. Hamd ve minnet Allah’adır.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Onları tertemiz, faydalı, tabiat ve şeri­atça temiz, helâl nimetlerle besledik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilâfa düşmediler.» Onlar, meseleler hakkında ancak kendilerine ilim geldikten sonra ihtilâfa düşmüşlerdir. Halbuki ihtilâfa düşmemeleri gerekirdi. Zîrâ Allah Teâlâ, onlara bütün meseleleri beyân buyurmuş ve her türlü karışıklığı onlardan izâle etmiştir. Bir hadîste şöyle buyu-rulur : Yahudiler yetmiş bir fırka üzere ihtilâfa düştüler. Hıristiyan­lar yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bö­lünecektir. Onlardan bir tanesi cennette, yetmiş ikisi cehennemdedir. Onlar kimdir ey Allah’ın elçisi? diye soruldu da şöyle buyurdu : Be­nim ve ashabımın durumunda olanlar. Hadisi bu lafızla Hâkim, Müs-tedrek’inde rivayet etmiştir. Hadis Sünen ve Müsned’lerde mevcûddur. Bu konuyla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Şüphesiz Rabbın, kıyamet günü aralarındaki ihtilâflar hakkında hükmünü ve­recektir.»[50]

94 — Sana indirdiklerimizden şüphe ediyorsan, sen­den önce indirdiğimiz kitabları okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbından hak gelmiştir. Sakın şüpheye düşen­lerden olma.

95 — Sakın Allah’ın âyetlerini yalan sayanlardan ol­ma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

96 — Doğrusu, üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar.

97 — Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar.

Onlara Ne Kadar Mucize Gelse İnanmazlar

Katâde İbn Diâme der ki: Bize ulaştığına göre Allah Rasûlü (s.a.): Şüphe etmiyorum ve sormuyorum, buyurmuştur. İbn Abbâs, Saîd İbn Cübeyr ve Hasan el-Basrî de böyle söylemişlerdir. Bunda ümmet için sağlamlaştırma ve peygamberlerinin (s.a.) sıfatlarını kitab ehlinin el­lerinde bulunan geçmiş kitablarda mevcûd olduğunu onlara bildirmek gayesi güdülmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle bu­yurur : «Onlar ki; yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları; okuma-yazma bilmeyen ve nebî olan Rasûle tâbi olurlar…» (A’râf, 157). Sonra onu kitablarında oğullarını bildikleri gibi bilmelerine rağmen durumu karıştırıyor, tahrif ediyor, değiştiriyor ve aleyhlerine delil kon­duğu halde îmân etmiyorlar. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Doğrusu, üzerlerine Rabbınm sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar.» buyurmuştur. Onlar, kendilerine fayda verecek bir îmânla îmân etmezler. Bilakis onların îmânları, kişiye îmânının fayda vermediği bir Samandadır. Bu sebep­ledir ki Mûsâ (a.s.), Firavun ve taraftarlarına (kavminin ileri gelen­lerine) beddua ettiğinde şöyle demişti: «Rabbımız, mallarını yok et, onların kalblerini sık. Çünkü onlar elim azabı görmedikçe îmân etmez­ler.» Allah Teâlâ diğer bir âyette de şöyle buyurur: «Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değillerdi. Fakat onların çoğu bilmediler.» (En’âm, 111).[51]

98 — îmân edip îmânı kendisine fayda sağlayan bir kasaba olsaydı ya? Yûnus’un kavmi müstesna. Onlar, îmân ettikleri zaman üzerlerinden bu dünya hayatında rüsvâylık azabını kaldırdık, bir zamana kadar da kendi­lerini faydalandırdık.

Allah Teâlâ buyurur ki: Kendilerine peygamberler gönderdiğimiz geçmiş ümmetlerden bir kasaba bütünüyle îmân etmiş olsalardı ya. Bi­lakis ey Muhammed, senden önce hiç bir peygamber göndermemişizdir ki kavmi veya kavminin çoğunluğu onu yalanlamış olmasın. Allah Te­âlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Yazık şu kullara ki kendilerine bir peygamber gelmeyedursun, onu hemen alaya alırlardı.» (Yâ-sîn, 30), «İşte böyle. Onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber geldiğinde sâdece «büyücüdür» veya «delidir.» dediler.» (Zâriyât, 52). «Senden önce de herhangi bir kasabaya bir uyarıcı gönderdiğimiz va­kit, o kasabanın varlıklıları sâdece dediler ki: Doğrusu biz, babalarımı­zı bir din üzerinde bulduk ve onların izlerinde gitmekteyiz.» (Zuhruf, 23). Sahîh bir hadîste şöyle buyurulur. Peygamberler bana arzolundu. Bir peygamber geçiyor, yanında insanlardan bir cemâat var, bir pey­gamberin yanında bii adam var, bir peygamber yanında iki kişi var, bir peygamber yanında kimse yok. Sonra Allah Rasûlü, Mûsâ (a.s.) ya tâbi olanların çokluğunu, daha sonra da ümmetinin çokluğunu zikret­miştir ki; onlar, doğu ve batıyı kapatacak (dolduracak) bir çoklukta imişler.

Buradan maksad şudur : Geçmiş kasabalardan Yûnus’un kavmi dı­şında bütünüyle peygamberlerine îmân etmiş bir kasaba yoktur. Yû­nus’un kavmi, Nînevâ halkıdır; Onların îmânı, peygamberlerinin sa­kındırdığı azabın kendilerine ulaşması korkusundandı. Ancak bu azâ-bm sebeplerini (alâmetlerini) gördükten ve peygamberi aralarından çıkıp gittikten sonra îmân etmiştiler. Peygamberleri aralarından çıkıp azabın alâmetlerini gördüklerinde Allah’a duâ ettiler, O’ndan imdâd dilediler, huzurunda yalvardılar, alçaldılar, çocuklarım, hayvanlarını hazır ettiler ve Allah Teâlâ’dan peygamberlerinin kendilerini sakındır­dığı azabı üzerlerinden kaldırmasını dilediler. İşte o zaman Allah Te-âlâ, onlara rahmet buyurup azabı onlardan açtı ve te’hîr etti. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Yûnus’un kavmi müstesna. Onlar îmân ettikleri zaman; üzerlerinden bu dünya hayatında rüsvâylık aza­bını kaldırdık, bir zamana kadar da kendilerini faydalandırdık.»

Onlardan dünya azâbıyla beraber âhiret azabı da kaldırıldı mı, yoksa sâdece dünya azabı mı kaldırıldı? Bu hususta müfessirler iki gö­rüş ileri sürerler. Birincisine göre bu, sâdece dünya hayatmdadır. Ni­tekim âyette bu şekilde kayıdlanmıştır. İkinci görüş ise Allah Teâlâ’ nın : «Ve onu yüz bin veya daha fazlasına peygamber olarak gönder­dik. Nihayet ona inandılar. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.» (Saffât, 147-148). âyetinin de delâleti ile hem dünyada ve hem de âhi­ret hayatında onlardan azâb kaldırılmıştır. Zîrâ Allah Teâlâ, bu âyet­te onlar için îmân kelimesini kullanmıştır. îmân ise âhiret azabından kurtarıcıdır. Bu, açıktır. En doğrusunu Allah bilir.

Bu âyetin tefsirinde Katâde der ki: Önce küfredip de azâb geldi­ğinde îmân edip, îmân kendisine fayda verip bırakılan Yûnus kavmi dı­şında hiç bir kasaba yoktur. Onlar, peygamberlerini kaybedip de aza­bın kendilerine yaklaştığım zannettiklerinde, Allah Teâlâ onların kalblerine tevbe ilham etti. Kıldan elbiseler giydiler, her bir hayvanı yav­rusundan ayırdılar, sonra da tâm kırk gece Allah’a yüksek sesle yal­varıp yakardılar. Allah Teâlâ onların kalblerindeki sadâkati, tevbeyi ve geçmiş davranışlarından pişmanlığı bilip, azâb üzerlerine sarkıtıl­dıktan sonra onlardan azabı kaldırdı. Katâde der ki: Anlatıldığına gö­re Yûnus’un kavmi, Musul ülkesindeki Ninevâ’da idi. Bu açıklama; İbn Mes’ûd, Mücâhid, Saîd îbn Cübeyr ve seleften bir çoklarından rivayet edilmiştir. (…)

Ebu İmrân’m Ebu Celd (Ceylân İbn Ebu Ferve el-Esedî) den riva­yetine göre; o, şöyle demiştir: Azâb onlara inip de başkalarının üze­rinde kapkara gece parçaları gibi dolaşmaya başlayınca, âlimlerinden birisine gittiler ve : Bize bir duâ öğret de onunla duâ edelim; olur ki Allah Teâlâ bizden azabı kaldırır, dediler de onlara : Hiç bir dirinin ol­madığı zamandaki diri, ey ölüleri dirilten, senden başka tanrı yok, de­yiniz, dedi ve azâb onlardan kaldırıldı. Kıssanın tamâmı mufassal ola­rak inşâallah Sâffât sûresinde gelecektir.[52]

99 — Eğer Rabbm dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi îmân ederdi. Öyleyse sen mi insanları mü’min ol­maları için zorlayacaksın?

100 — Allah’ın izni olmadan hiç kimse îmân edemez. Ve o, pisliği akledemeyenlerin üzerine kılar.

Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, eğer Rabbm dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi îmân ederdi. Şayet Rabbm yeryüzü hal­kının bütününe senin getirdiğine îmâna izin vermiş ‘olsaydı, onların hepsi îmân ederdi. Fakat yaptıklarında hikmet Allah’ındır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur : «Rabbm dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Onlar ise hâlâ ayrılıktadırlar. Esasen onları bu­nun için yaratmıştır. Rabbınm rahmet ettikleri müstesnadır. Bunun­la beraber Rabbının şu sözü de tamamen yerine gelmiştir: Şüphesiz ki, Ben cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım.» (Hûd, 118-119), «İnananlar hâlâ anlamadılar mı ki; Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi.» (Ra’d, 31). Bu sebepledir ki burada da şöyle bu­yurmaktadır : ((Öyleyse sen mi insanları mü’min olmalarına zorlayaçaksın?» Bu senin* üzerine vazife değildir ve sana da havale edilmemiş­tir. Muhakkak ki, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdi­rir. Öyleyse onlara üzülerek kendini harâb etme.» (Fâtır, 8), «Onları hidâyete erdirmek sana düşmez. Allah dilediğini hidâyete erdirir.» (Ba­kara, 272), «Mü’min olmuyorlar diye nerede ise kendini mahvedecek­sin.» (Şuarâ, 3), «Muhakkak ki sen, her sevdiğini hidâyete erdiremez­sin.» (Kasas, 56), «Senin vazifen sâdece tebliğ etmektir. Hesâb gör-mekse Bize düşer.» (Ra’d, 40), «Sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir öğüt­çüsün. Onlara zor kullanıcı değilsin.» (Gâşiye, 21-22). Bu ve benzeri âyetler Allah Teâlâ’nın dilediğini işleyen, dilediğine hidâyet bahşeden, dilediğini de ilmi, hikmeti ve adaleti gereği sapıklıkta bırakan olduğu­na delâlet eder. Bu sebepledir ki burada şöyle buyurur : «Allah’ın izni olmadan hiç kimse îmân edemez. Ve O, pisliği akledemeyenlerin üzeri­ne kılar.» Allah’ın hikmet ve delillerini anlamayanlara kötülük, fe-sâd ve sapıklık verir. Hidâyete erdirdiğini hidâyete erdirmesinde ve saptırdığını da sapıklığa düşürmesinde O mutlak adalet sahibidir.[53]

101 — De ki : Göklerde ve yerde neler var, bir bakın. Fakat bunca âyetler ve uyarılar inanmayanlar güruhuna fayda vermez.

102 — Kendilerinden önce geçenlerin başlarına gelen olaylardan başka bir şey mi bekliyorlar? De ki : Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim.

103 — Sonra Biz, peygamberlerimizi ve îmân edenle­ri kurtarırız. Böylece üstümüze bir hak oldu : Mü’minleri kurtaracağız.

Göklere ve Yere Bakın

Allah Teâlâ kullarına; nimetleri, göklerde ve yerde yaratmış oldu-duğu akıl sahipleri için son derece açık ve parlak âyetleri üzerinde dü­şünmelerini öğütlüyor. Hele bir bakıp düşünsünler. Göklerde sabit nurlu yıldızları, seyyareleri, güneşi ve ayı, geceyi ve gündüzü yarat­mış. Birbirlerinin peşinden geliyor, birbirlerini ta’kîb ediyor, biri diğe­rine girdiriliyor da biri uzarken diğeri kısalıyor, sonra uzayan kısalı-yor, diğeri uzuyor. Gök yükseltilip genişletilmiş, onda güzellikler ve zî-netler var. Allah Teâlâ ondan yağmur indiriyor da ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltiyor, onda envâı çeşit meyveler, ekinler, çiçek­ler ve sınıf sınıf bitkiler çıkarıyor. Onda şekilleri, renkleri ve faydala­rı muhtelif hayvanlar yaratmış. Onda dağlar, ovalar, çöller, ma’mûr ve harâb yerler kılmış, denizde şaşılacak şeyler ve dalgalar var. Bu­nunla birlikte o, üzerinde yola çıkanlara müsahhar kılınmış gemileri­ni taşıyor ve gemileri, her şeye gücü yetenin müsahhar kılmasıyla yu­muşakça yürütüyor. O’ndan başka ilâh ve O’nun dışında Rabb yoktur.

Allah Teâlâ : «Fakat bunca âyetler ve uyarılar inanmayanlar gü­ruhuna fayda vermez.» buyurur. Gökteki ve yerdeki âyetler, doğrulu­ğuna delâlet eden bürhân, hüccet ve âyetlerle gelen peygamberlere îmân etmeyen bir kavme ne fayda getirecek? Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Doğrusu, üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile, elem verici azabı görün­ceye kadar.» (Yûnus, 96-97).

Allah Teâlâ buyurur ki: «Kendilerinden önce geçenlerin başları­na gelen olaylardan başka bir şey mi bekliyorlar?» Ey Muhammed, şu seni yalanlayanlar kendilerinden önce geçenlerden peygamberlerini ya­lanlayan ümmetlerin Allah tarafından başlarına getirilen azâb ve mu­sibetler gibisini mi bekliyorlar? Bekleyin, ben de sizinle beraber bekle­mekteyim, de. Nihayet Biz, peygamberleri yalanlayanları helak eder, peygamberlerimizi ve îmân edenleri selâmete erdiririz. Böylece mü’-minleri üstümüze bir hak olarak kurtaracağız. Bu öyle bir haktır ki Allah Teâlâ yüce nefsine bunu yine kendisi vâcib kılmıştır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: «Rabbınız rahmeti kendi üzerine yaz­dı.» (En’âm, 54). Buharı ve Müslim’de Allah Rasûlü (s.a.) nden riva­yet edildiğine göre; o, şöyle buyurmuştur –

Muhakkak ki Allah Teâlâ yaratmayı bitirdiğinde katında, Arş’ın üzerine : «Şüphesiz rahmetim öfkeme üstün gelmiştir,» yazdı.[54]

104 — De ki .- Ey insanlar, benim dinimden şüphede iseniz, ben Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam. Ancak, sizi öldürecek olan Allah’a kulluk ederim. Ben, mü’min-lerden olmakla emrolundum.

105 — Ve : Yüzünü tevhîd dinine döndür, sakın müş­riklerden olma.

106 — Allah’ı bırakıp da sana ne fayda, ne de zarar getiremeyecek olan şeylere tapma. Eğer böyle yapacak olursan; şüphesiz zâlimlerden olursun.

107 — Allah sana bir sıkıntı verirse; onu yine ancak Allah giderir. Sana bir iyilik dilediği takdirde; onun lutfu-nu geri çevirecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediği­ne verir. O, Gafur’dur, Rahîm’dir.

Allah Teâlâ, elçisi Muhammed (s.a.) e hitaben şöyle buyurur: De ki: Ey insanlar, Allah’ın bana vahyetmiş olduğu, size getirdiğim hanîf dinin sıhhatmdan şüphede iseniz, işte ben Allah’tan başka taptıkları­nıza tapmam. Fakat ben, tek ve ortağı olmayan Allah’a ibâdet eder, taparım. O, sizi nasıl diriltmişse öldürecek olandır. Sonra dönüşünüz O’nadır. Eğer Allah’tan başka tapındığınız ilâhlarınız gerçek ise, işte ben onlara tapmıyorum. Çağırın onları da bana zarar versinler baka­lım. Muhakkak ki onlar ne fayda, ne de zarar veremezler. Zarar ve fay­da ancak tek ve ortağı olmayan Allah’ın elindedir. Ben mü’minlerden olmakla emrolundum.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Yüzünü tevhîd dinine döndür, sakın müşriklerden olma.» Sâdece tek olan Allah’a bir muvahhid olarak ibâ­det et. Şirkten ayrıl, yüzçevir. Hanîf; şirkten ayrılan, yüzçevirendir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Sakın müşriklerden olma.» buyurmuş­tur. (…)

Allah Teâlâ’nın : «Allah sana bir sıkıntı verirse; onu yine ancak Allah giderir…» âyeti hayrın, şerrin, fayda ve zararın ancak ve yegâne Allah’a âit olduğunu beyân eder. Bu hususta hiç kimse O’na ortak de­ğildir. Tek ve ortağı olmaksızın ibâdete müstehak olan O’dur.

Hafız İbn Asâkir, Safvân İbn Süleym (veya Selîm) in hal terceme-sinde Abdullah İbn Vehb kanalıyla… Enes İbn Mâlik’den rivayet edi­yor ki Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Bütün ömrünüz boyun­ca hayır isteyiniz. Allah’ın rahmetinin esintilerine göğsünüzü açınız. Muhakkak ki Allah’ın rahmetinin esintileri vardır. Kullarından diledi­ğine onu isabet ettirir. Ayıplarınızı örtmesini ve korkularınızdan emîn kılmasını da O’ndan isteyiniz. Bu hadîsin bir benzerini İbn Asâkir, Leys kanalıyla… Ebu Hüreyre’den meriu’ olarak da rivayet etmiştir. Allah Teâlâ buyurur ki: «O, hangi günâhtan olursa olsun, şirkten bile olsa kendine tevbe eden, kendisine tevekkül edenin tevbesini kabul buyu­rur.’ O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.[55]

108 — De ki : Ey insanlar; size Rabbmızdan hak gel­miştir. Artık kim hidâyeti kabul ederse; o, ancak kendi faydası için hidâyete ermiş, kim de saparsa; kendi zararı­na sapmış olur. Ben, sizin başınıza bir bekçi değilim.

109 — Sana vahyedilene uy. Allah hükmünü verin­ceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

Allah Teâlâ elçisi (s.a.) ne emredip şöyle buyurur : İnsanlara ha­ber ver ki, senin Allah katından onlara getirmiş olduğun, hakkında hiç bir şüphe olmayan gerçektir. Kim, onunla hidâyete erer ve ona tâ­bi olursa; bunun faydası ancak kendisine döner. Kim de, ondan sa­parsa; bunun vebali ancak kendisine aittir. Onlara de ki: Ben sizin ba­şınıza bir bekçi değilim. Sizler mü’minler oluncaya kadar ben sizin ba­şınıza bekçi dikilmedim. Ben sâdece sizi uyarıcıyım. Hidâyete erdirmek tse Allaîı’a aittir.

Sana vahyedilene uy. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Al­lah’ın sana indirip vahyettiğine yapış. İnsanlardan sana zıd gidenlerin muhalefetlerine sabret. Ta ki Allah, seninle onların arasını açıp hük­münü verinceye kadar. O, adaleti ve hikmeti ile hüküm verenlerin, seninle onların arasını ayırıp açanların en hayırlısıdır.

Kuran

Yunus Suresi

İbn Kesir Tefsiri | İnterGez

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.