Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Az Bulutlu
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Paz 15°C
Pts 13°C
Sal 10°C
Çar 12°C

1 – Fatiha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

(Mekke’de Nazil Olmuştur 7 Âyettir) Tirmizî’nin Ubey b. Ka’b’dan rivayetine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyur­muştur: “Allah Tevrat’ta da İncil’de de Ümmu’l-Kur’ân (Kur’ân’ın anası olan Fatiha sûresi) gibisini indirmemiştir. es-Seb’ul-Mesani odur. Yüce Allah da bu­yuruyor ki o, benim ile kulum arasında ikiye pay edilmiştir. Kuluma da is­tediği verilecektir.”

1 – Fatiha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Fatiha Suresi | el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi Tefsiri )

I. Bölüm:

SÛRENİN FAZİLETLERİ VE İSİMLERİ

Buna dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [1]

1- Sûrenin Fazileti:

Tirmizî’nin Ubey b. Ka’b’dan rivayetine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyur­muştur: “Allah Tevrat’ta da İncil’de de Ümmu’l-Kur’ân (Kur’ân’ın anası olan Fatiha sûresi) gibisini indirmemiştir. es-Seb’ul-Mesani odur. Yüce Allah da bu­yuruyor ki o, benim ile kulum arasında ikiye pay edilmiştir. Kuluma da is­tediği verilecektir.”[2]

İmam Mâlik de el-A’la b. Abdurrahmân b. Yakub’dan şunu rivayet etmek­tedir: Abdullah b. Amir b. Keriz’in azatlısı Ebu Said’in kendisine haber ver­diğine göre Rasulullah (s.a) namaz kılmakta olan Ubey b. Ka’b’a seslenmiş­tir… dedi ve hadisin geri kalan kısmını zikretti.[3]

İbn Abdi’1-Berr der ki: Ebu Said’in adı tesbit edilememektedir. Medineli-ler arasında sayılır. Ebu Hureyre’den rivayeti ve bu hadisi mürseldir. Yine bu hadis-i şerif Ebu Said b. el-Mualla’dan da rivayet edilmiştir. Bu ashab-ı kiram­dan birisi olup yine adının ne olduğu tesbit edilememiştir. Bu hadisi Ebu Sa-id’den Hafs b. Asım ve Ubeyd b. Huneyn rivayet etmişlerdir.

Derim ki: Aynı şekilde et-Temhid’de de: “Onun ismi tesbit edilememek­tedir” demiştir. Ayrıca es-Sahabe, el-İstîâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb adlı eserinde de ismiyle ilgili görüş ayrılıklarını sözkonusu etmektedir. Bu hadis-i şerifi Bu-harî de Ebu Said el-Mualla’dan rivayet etmiştir. Ebu Said, dedi ki: Mescidde namaz kılıyordum. Rasulullah (s.a) beni çağırdı, ancak ben onun çağrısına cevap vermedim. (Daha sonra): Ey Allah’ın rasulu namaz kılıyordum, dedim (ve mazaretimi beyan ettim). Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Yüce Allah: “Sizi çağırdığı zaman Allah’ın ve rasulünün çağırışına uyun” (el-Enfal, 8/24)diye buyurmuyor mu?” Daha sonra şöyle devam etti: “Şüphesiz ben mescid-den çıkmadan önce Kur’ân-ı Kerim’deki en büyük sûreyi sana öğreteceğim.” Sonra elimden tuttu. Mescidden çıkmak istediğini görünce ona şöyle dedim: Bana Kur’ân-ı Kerim’deki en büyük sûreyi öğreteceğini söylememiş miydin? Şöyle buyurdu: “O: Elhamdülillahi rabbi’l âlemin..dir. es-Sebu’1-Mesani ve ba­na verilen Kur’ân-ı azim odur. “[4]

İbn Abdi’1-Berr ve başkaları şöyle demektedir: Ebu Said b. el-Mualla en-sarın en değerlilerinden ve ileri gelen efendilerindendir. Bunu sadece Buha­rı rivayet etmiştir. Adı Rafı’dir. Adının el-Haris b. Nufey’ b. el-Mualla veya Evs b. el-Mualla olduğu da yahut Ebu Said b. Evs b. el-Mualla olduğu da söyle­nir. Altmış dört yaşında ve yetmişdört hicri yılında vefat etmiştir. Kıblenin de­ğiştirildiği sırada Kabe’ye doğru ilk namaz kılan kişi odur. İleride gelecektir.

Baş tarafta kaydettiğimiz Ubey b. Ka’b’ın rivayet ettiği hadisi tam bir se­nedi ile Yezid b. Zurey’ kaydederek şöyle demiştir: Bize Ravh b. el-Kasım, el-Ala b. Abdurrahmân’dan, o babasından o da Ebu Hureyre’den rivayetle de­di ki: Rasulullah (s.a) namaz kılmakta olan Ubeyy b. Ka’b’ın yanına çıktı… Daha sonra hadisin geri kalan kısmını aynı manada zikretti.

İbnu’l-Enbârî de “Kitabu’r-Red” adlı eserinde şunu söylemektedir: Bana babam anlattı, bana Ebu Ubeydullah el-Verrak anlattı, bize Ebu Davud an­lattı, bize Şeyban, Mansur’dan o Mücâhid’den anlatarak dedi ki: Şüphesiz İb­lis (Allah’ın laneti üzerine olsun) dört defa sarsıla sarsıla inlemiştir. Lanete uğradığı zaman, cennetten indirildiği zaman, Muhammed (s.a) peygamber ola­rak gönderildiği zaman ve Fâtihatü’l-kitab indirildiği zaman. Ve o sûre Me­dine’de indirildi. [5]

2- Sûreler, Âyetler ve Allah’ın Güzel İsimleri Arasında Fazilet Farkı:

İPrn adamları bazı sûre ve âyetlerin diğer bir kısmından, yüce Allah’ın gü­zel isimlerinden bazısının diğer bazısından üstün olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, şöyle der: Bir kısmının diğer bir kısmına üstünlüğü yoktur. Çünkü hepsi Allah’ın kelamıdır. İsimleri de böyledir. Bi­rinin diğerine üstün olması sözkonusu değildir. eş-Şeyh Ebu’l-Hasan el-Eş’ari, Kadi Ebu Bekir b. et-Tayyib, Ebu’Hakim Muhammed b. Hibban el-Bus-tî ve fakihlerden bir grup bu kanaattedir. İmam Mâlik’ten de bu anlamda bir rivayet gelmiştir. Yahya b. Yahya der ki: Kur’ân’ın bir kısmının diğer kısmı­na üstün olduğunu kabul etmek yanlışlıktır. Aynı şekilde İmam Mâlik de sa­dece bir sûrenin defalarca tekrarlanıp durmasını (diğerlerinin okunmaması­nı) mekruh görmüştür. (Yahya b. Yahya) İmam Mâlik’ten yüce Allah’ın: “On­dan daha hayırlısını… getirmedikçe.” (el-Bakara, 2/106) buyruğu hakkında şöyle demiştir: Yani nesh edilen âyet yerine muhkem bir âyet getiririz, de­mektir.

İbn Kinane de bütün bu kanaatlerin benzerini İmam Mâlik’ten rivayet et­miş bulunuyor. Bu görüşü savunanlar, şu şekilde delil getirirler: Birşeyin da­ha üstün olması kendisinden üstün olanın eksikliği izlenimini verir. Halbu­ki bunların hepsi özleri itibariyle birdir. Bu da Allah’ın kelamı olmaktır. Yü­ce Allah’ın kelamında ise eksiklik sözkonusu olmaz.

el-Busti der ki: Hz. Peygamber’in: “Tevrat’ta da İncil’de de Ümmü’l-Kur’ân gibisi yoktur” buyruğunun anlamı şudur: Şanı yüce Allah; Tevrat ve İncil’i okuyan kimseye Ümmü’l-Kur’ân’ı okuyan kişiye verdiği sevabın ben­zerini vermez. Çünkü yüce Allah kendi lütfü ve fazl-u keremiyle bu ümme­ti diğer ümmetlerden üstün kılmış ve bu ümmete kendi yüce kelamını oku­ması karşılığında diğer ümmetlere kendi kelamını okuması karşılığında verdiği lütuf ve faziletten fazlasını vermiştir. Bu da Allah’ın bu ümmete bir lütfudur.

Yine el-Busti der ki: Hz. Peygamber’in: “En büyük sûre” ifadesi ile kas­tettiği ecir itibariyle en büyük sûredir. Yoksa Kur’ân-ı Kerim’in bir kısmının bir diğer kısmından üstün olduğu anlamına gelmez.

Kimi ilim adamları da aralarında üstünlük ve fazilet bakımından farklılık olduğu görüşündedir. Yüce Allah’ın: “Hepinizin ilahı tek bir ilahtır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, hem rahman hem de rahimdir.” (el-Bakara, 2/163); Âyetu’l-Kürsi (el-Bakara, 2/255), Haşr sûresinin son âyetleri (59/22-24) ve İhlas sûresinde (112. sûre) bulunan yüce Allah’ın vahdaniyyetine ve sıfatına delalet eden buyruklardaki özellikler, mesela: “Ebu Leheb’in iki eli kurusun” (Tebbet, 111/1) buyruğunda ve benzerlerinde bulunmamaktadır.

Üstünlük âyet ve sûrelerin ihtiva ettiği hayret verici anlamlar ve bu anlam­ların çokluğunda sözkonusudur. Nitelik bakımından değildir. Bu görüş doğ­ru görüştür. İshak b. Rahveyh (Rahuye) ve onun dışında birtakım ilim adam­ları ve kelamcılar üstünlük bulunduğu görüşünü kabul ederler. Kadı Ebu Bekr b. el-Arabi’nin ve İbnu’l-Hassar’ın tercih ettiği görüş de budur. Bu tercihe se­bep ise (az önce kaydedilen) Ebu Said b. el-Mualla tarafından rivayet edilen hadis ile Ubey b. Ka’b’dan gelen şu hadis-i şeriftir: Ubey dedi ki: Rasulullah (s.a) bana dedi ki: “Ey Ubey, sana göre Allah’ın Kitab’ında en büyük âyet han­gisidir?” Ben şöyle dedim: (Bana göre en büyük âyet): “Allah odur ki, ondan başka hiçbir ilah yoktur. Haydır, kayyumdur…” (el-Bakara, 2/255) âyetidir. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) göğsüme vurdu ve şöyle dedi: “İlme doya-sın ey Ebu’l-Münzir (Ubey b.Kab’ın künyesi)” Bunu Buharî ve Müslim riva­yet etmiştir.[6]

İbnu’l-Hassar der ki: Bu naslara rağmen konu ile ilgili görüş ayrılığından söz edenlere şaşarım. İbnü’l-Arabi der ki: Hz. Peygamber’in: “Allah Tevrat’ta ta İncil’de de ve Kur’ân-ı Kerim’de de onun benzerini indirmemiştir” buyru­ğunda diğer kitapları (indirilmiş sahifeler, Zebur ve benzerlerini.) sözkonu-su etmemesinin sebebi sözü geçen bu kitapların en üstün ve faziletli olma­larından dolayıdır. Herhangi birşey en faziletlinin de faziletlisi ise o vakit hep­sinin de en faziletlisi olur. Mesela, Zeyd, alimlerin en faziletlisidir, dediğiniz­de insanların en faziletlisidir, demek olur.

Fâtiha’da başka sûrelerde bulunmayan birtakım nitelikler vardır. Hatta: Kur’ân-ı Kerim’in tümü ondadır da denilmiştir.

Bu sûre yirmibeş kelimedir ki Kur’ân-ı Kerim’in ihtiva ettiği bütün ilim­leri kapsamaktadır. Şanı yüce Allah’ın bu sûreyi kendisi ile kulu arasında iki­ye ayırmış olması da bu sûrenin şerefi cümlesindendir. O olmaksızın yüce Allah’a yakınlık (namaz) sahih olmaz. Hiçbir amel onun sevabına ulaşamaz. İşte bu bakımdan bu sûre Kur’ân-ı Azim’in anası (Ummu’l Kur’ân) olmuştur. Nitekim: “De ki: O Allah’tır, bir ve tektir.” (el-İhlas, 112/1) diye başlayan sûre de Kur’ân’ın üçte birine denktir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim tevhid, ahkam ve öğüt­ler ihtiva etmektedir. “De ki: O, Allah’tır, bir ve tektir” buyruğunda ise tev­hidin bütünü açıklanmıştır. İşte bu anlamda Hz. Peygamber (s.a)’in Ubey b. Kab (r.a)’a: Kur’ân-ı Kerim’de en büyük âyet hangisidir?” diye sorunca o da: “Allah odur ki, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, haydır, kayyumdur” diye­rek Âyetu’l Kürsi olduğunu söylemiştir. Bunun en büyük âyet olarak nitelen­dirilmesinin sebebi tümüyle tevhidi kapsamasıdır. Nitekim Hz. Peygam­ber’in: “Benim ve benden önceki bütün peygamberlerin söylediği en fazilet­li söz: Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, bir ve tekdir, O’nun ortağı yoktur” sözüdür[7] buyruğu gereğince bu ifade zik­rin en faziletlisidir. Çünkü bu kelimeler tevhid ile ilgili bütün bilgileri ihti­va etmektedir. Fatiha sûresi de hem tevhidi hem ibadeti hem de öğüt ve ha­tırlatmayı ihtiva etmektedir. Yüce Allah’ın kudreti için de böyle bir şey uzak görülmemelidir. [8]

3- Fatiha ve Âyetu’l-Kursi:

Ali b. Ebi Talib (r.a) dedi ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Fâtiha-tü’1-kitab Âyetül-Kürsi, “Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını… açıkladı” (Al-i İmran, 3/18); “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım…” (Al-i İm-ran, 3-26-27) âyetleri Arş’a asılıdır. Bunlarla Allah arasında bir perde yoktur.”[9] Bu hadisi Ebu Amr ed-Dani, Kitabu’l-Beyan adlı eserinde senedini kaydede­rek zikretmektedir. [10]

4- Fatiha Sûresinin Diğer Adları:

Bu sûrenin on iki tane ismi vardır:

1- es-Salat (namaz)dır. Yüce Allah (kudsî hadiste) şöyle buyurmaktadır: “Ben namazı benim ile kulum arasında iki yarıya böldüm.”[11] Bu hadis-i şe­rif daha önce geçmişti.

2- Hamd sûresi: Çünkü bu sûrede yüce Allah’a hamdden sözedilmekte-dir. Tıpkı el-A’raf, el-Enfal, et-Tevbe ve benzeri sûreler denildiği gibi.

3- Fâtihatü’l-Kitab: Bu konuda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yok­tur. Ona bu adın verilmesinin sebebi Kur’ân-ı Kerim’in lafzen kıraatine bu sûre ile başlanılmasıdır. Aynı şekilde mushafların yazımına da bu sûre ile başla­nılmaktadır. Namazlara da bu sûre okunarak kıraate başlanılır.

4- Ummu’l-Kitab: Bu ismin verilip verilmeyeceği hususunda görüş ayrılı­ğı vardır. Çoğunluk bunu caiz görmekle birlikte Enes, el-Hasen ve İbn Şirin bunu mekruh görmüşlerdir. el-Hasen der ki: Ummu’l-Kitab (kitabın anası) he­lal ve haramdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bir kısım âyetler muh­kemdir. Bunlar kitabın anası (Ummu’l-Kitab)dır. Diğer bir kısmı da müteşa-bihtir.” (Al-i İmran, 3/17) Enes ve İbn Şirin de der ki: Ummu’l-Kitab Levh-i Mahfuzun adıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki o, katımızdaki ana kitabda (Ummu’l-Kitab’da yani Levh-i Mahfuzda)dır.” (ez-Zuhruf, 43/4)

5- Ummu’l-Kur’ân: Bunda da görüş ayrılığı vardır. Çoğunluk bunu caiz gör­mekle birlikte Enes ve İbn Şirin bunu mekruh görmüşlerdir. (Hoş görmemiş­lerdir.) Ancak bu konuda sahih hadisler bu iki görüşü de reddetmektedir. Tir-mizî’nin rivayetine göre Ebu Hureyre şöyle demiş: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: “Elhamdülillah (yani Fatiha sûresi) Ummu’l-Kur’ân’dır, Ummu’l-Kitabdır ve es-Seb’u’1-Mesanidir.” Tirmizî der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir.[12]

Buharı de der ki: Bu sûreye Ummu’l-Kitab adı verilmiştir. Çünkü mushaf-larda önce bu sûre yazılarak başlanılır. Namazda da bu sûre okunarak kıra­ate başlanır.[13] Yahya b. Ya’mer der ki: Ummu’1-Kura (şehirlerin anası) Mek­ke’dir. Ummu Horasan Merv’dir. Ummu’l-Kur’ân Hamd (Fatiha) süresidir. Bu­na Ummu’l-Kur’ân deniliş sebebinin Kur’ân’ın başı olması ve ihtiva ettiği bü­tün ilimleri kapsaması olduğu da söylenmiştir. Mekke’ye Ummu’1-Kura de­niliş sebebi ise, arzın ilkinin orası olması ve ordan itibaren yuvarlaklaştırıl-maya başlanmasıdır. Anaya “umm” denilmesi de bundan dolayıdır. Çünkü ana, neslin esasını teşkil eder. Umeyye b. Ebi’s-Salt da şu beyitinde yerden “umm (ana)” diye sözetmektedir:

“Arz bizim sığınağımızdır, bir zamanlar anamızdı

Kabirlerimiz ordadır ve orada doğuyoruz.”

Savaşta kullanılan sancağa da “umm” denilir. Buna sebep ise sancağın ön­de olması ve askerin de onu takip etmesidir.

“Umm” kelimesinin aslı dır. Bundan dolayı bu kelimenin çoğulu şeklinde gelir. Yüce Allah da: “analarınız” (en-Nisa, 4-23) diye bu­yurmaktadır. Mim harfinden sonraki “lıe” harfi düşürülerek da de­nilir. Şair der ki:

“Analarınla karanlığı açtın.”

“Ummehât” şeklindeki çoğulun insanlar hakkında, “ummât” şeklindeki ço­ğulun da hayvanlar hakkında kullanılacağı da söylenmiştir. Bunu İbnu’1-Fa-ris “el-Mücmel” adlı eserinde zikretmektedir.

6- el-Mesâni (tekrarlanıp duran): Bu sûreye bu adın veriliş sebebi, her rek’atte tekrarlanmasıdır. Bu adın veriliş sebebinin bu sûrenin istisna olarak yalnızca bu ümmete bildirilmiş olup bundan önce hiçbir ümmete indirilme-yerek bu ümmet için saklanmış olmasıdır da denilmiştir.

7- el-Kur’ânu’1-Azim: Bu ismin veriliş sebebi Kur’ân-ı Kerimin bütün ilimlerini ihtiva etmesidir. Çünkü bu sûre aziz ve celil olan Allah’a kemal ve celâl sıfatları ile senayı, ibadetlerin yapılmasını ve ibadetlerin ihlas ile yeri­ne getirilmesi emrini, yüce Allah’ın yardımı olmaksızın bu ibadetin yerine ge­tirilmesinden yana aciz kalınacağının itiraf edilmesini, dosdoğru yola hidâ­yet hususunda ona dua edilmesini, sözlerini yerine getirmeyenlerin halleri­ne düşmekten korumasının niyaz edilmesini ve inkarcıların akıbetini beyan etmeyi ihtiva etmektedir.

8- Şifa: Darimî, Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: “Fâtihatü’l-Kitab, her zehire karşı bir şifadır.”[14]

9- er-Rukye (manevi tedavi): Bu, Ebu Said el-Hudrî’den gelen hadisle sa­bittir. Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: Rasulullah (s.a) kabilenin (yı­lan tarafından sokulmuş) reisini Fâtiha’yı okuyarak tedavi eden adama şöy­le sormuştur: “Sen onun bir tedavi (rukye) olduğunu nereden bildin?” O: Ey Allah’ın rasulü, bu konuda içime böyle birşey doğdu, cevabını verdi.[15] Bu hadisi hadis imamları rivayet etmiştir. İleride bütünüyle gelecektir.

10- el-Esas: Adamın birisi eş-Şa’bi’ye böğrünün ağrıdığından şikâyette bu­lundu. Ona şu cevabı verdi: Kur’ân’ın esası olan Fâtihatü’l-Kitab’ı okuma­ya bak. Ben İbn Abbas’ı şöyle derken dinledim: Herşeyin bir esası vardır. Dün­yanın esası Mekke’dir. Çünkü dünya oradan yuvarlaklaştırılmaya başlandı. Se­manın esası Arîbâ denilen yedinci semadır. Arzın esası ise en altta yedinci arz olan Acîbâdır. Cennetlerin esası ise Adn cennetidir. Bu bütün cennetlerin gö­beğidir ve cennet onun üzerinde tesis edilmiştir. Ateşin esası ise cehennem­dir. Bu da ateşin en alt tabakası olan yedinci tabakadır. Diğer bütün tabaka­lar (derekeler) onun üzerinde tesis edilmiştir. İnsanların esası Adem’dir, Peygamberlerin esası Nuh’tur, İsrailoğullarının esası Yakub’tur, kitapların esa­sı Kur’ân’dır, Kur’ân’ın esası Fâtiha’dır, Fâtiha’nın esası Bismillahirrahmânir-rahîm’dir. O bakımdan sen hastalanır veya rahatsızlanırsan Fatiha sûresini oku­maya bak. Şifa bulursun.

11- el-Vâfiye: Bunu Süfyan b. Uyeyne söylemiştir. Çünkü bu sûre ikiye bö­lünmez ve parçalanmayı kabul etmez. Bir kişi namaz kıldığı rek’atlerin bi­rinde başka sûrelerden herhangi birisinin yarısını okusa, diğer rek’atinde de öbür yarısını okusa bu yeterli gelir. Fakat Fatiha sûresi iki rek’ate bölünerek her birisinde yarımşar okunursa caiz olmaz.

12- el-Kâfiye: Yahya b. Ebi Kesir der ki: Çünkü bu sûre başkasının yeri­ne kafi gelir, fakat başka sûre onun yerine kafi gelmez (yerini tutmaz). Bu­na Muhammed b. Hallad el-İskenderani’nin şu rivayeti de delalet etmekte­dir: Muhammed b. Hallad dedi ki:… Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Um-mu’1-Kur’ân (yani Fatiha sûresi) başkasının yerini tutar, fakat başkası onun yerini tutamaz.”[16]

5- Fâtiha’nın Tedavi Edici Bölümü:

el-Muhelleb dedi ki: Fatiha sûresinin tedavi edici bölümü: “Yalnız sana iba­det eder ve yalnız senden yardım dileriz” bölümüdür, sûrenin tümünün te­davi edici (rukye) olduğu söylenmiştir. Çünkü Peygamber (s.a) durumu kendisine bildiren kişiye: “Onun bir rukye olduğunu nerden bildin? ” diye sormuş, fakat: “Onda rukye (tedavi edici) bir bölüm olduğunu nerden bil­din?” diye sormamıştır. İşte bu, sûrenin tümüyle bir tedavi olduğunun deli­lidir. Çünkü bu, Kitabın başlangıcı ve Fâtihasıdır ve az önce de geçtiği gibi Kitaptaki bütün ilimleri ihtiva etmektedir. [17]

6- Fâtiha’nın Bazı İsimleri Başka Sûrelere Verilebilir mi?:

Fatiha sûresine el-Mesani ve Ummu’l-Kitab adının verilmesi başka sûreye de bu adların verilmesini engellemez. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: “Allah, sözün en güzelini müteşabih, tekrar edilen (mesani) bir kitap ha­linde indirmiştir.” (ez-Zümer, 39/23) buyruğunda Kitabı “mesani” diye ni­telemiştir. Çünkü onda yer alan haberler tekrar edilmektedir. Nitekim Kur’ân-1 Kerim’in yedi uzun sûresine de “el-Mesani” adı verilmiştir. Çünkü farzlar ve kıssalar bu sûrelerde tekrar edilmektedir. İbn Abbas der ki: Rasulullah (s.a)’a

Yedi Mesani verilmiş bulunmaktadır. Bunlar, yedi uzun sûredir. Bunu en-Ne-sai zikretmektedir.[18] Sözkonusu bu yedi sûre ise Bakara’dan A’rafa kadar olan altı sûrenin bunlardan olduğu ittifakla kabul edildiği halde, yedinci sûre­nin hangi sûre olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Yedincisinin Yunus olduğu söylendiği gibi Enfal ve Tevbe olduğu da söylenmiştir. Bu (son gö­rüş) Mücâhid ve Said b.Cübeyr’in görüşüdür. Hemdanh A’şâ der ki:

“Mescid’e girin, Rabbinize dua edin Ve bu Mesani ile uzun sûreleri iyice tetkik edin.”

Bu husus ile ilgili açıklamalar -yüce Allah’ın izniyle- el-Hicr sûresinde[19] gelecektir. [20]

7- “Mesani” Kelimesi:

“el-Mesani” kelimesi “mesnâ” kelimesinin çoğuludur. Bu ise, birinciden sonra gelen sayı demektir. “et-Tuval” kelimesi ise “atval” kelimesinin çoğu­ludur. Enfal sûresinin “el-Mesani”den sayılması, miktarı itibariyle uzun sûre­lerden sonra gelmesi dolayısıyladır. el-Mesani sûrelerinin ise, âyet sayısı Mu­fassal sûrelerin âyetlerinden daha fazla ve Miun âyetlerinin sayılarından da­ha az olan sûreler olduğu da söylenmiştir. Miun ise, her birisinin âyet sayı­sı yüz âyetten daha fazla olan sûrelere verilen addır. [21]

II. Bölüm:

SÛRENİN NUZÛLÜ, HÜKÜMLERİ

Bu bölüme dair açıklamalar yirmi başlık halinde sunulacaktır: [22]

1- Sûrenin Ayet Sayısı:

İslâm ümmeti, Fatiha sûresinin yedi âyet-i kerime olduğu üzerinde icma etmiştir. Ancak Huseyn el-Cu’fi’den altı âyet olduğuna dair rivayet gelmiştir ki bu da şaz “(icmaa aykırı istisnaî) bir rivayettir. Şu kadar var ki Amr b. Ubeyd Yalnız sana ibadet ederiz” buyruğunu bir âyet-i kerime saymış­tır ki o takdirde onun bu sayımına göre sûrenin âyet sayısı sekiz olur. Bu da şazdır. Yüce Allah’ın: “Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’ân’ı verdik.” (el-Hicr, 15/87) buyruğu ile “namazı kendim ile kulum ara­sında ikiye böldüm” kudsî hadisi bu iki görüşü de reddetmektedir.

Yine ümmet bu sûrenin Kur’ân-ı Kerim’den olduğu hususunda da icma et­miştir. Denilse ki: Eğer bu sûre Kur’ân-ı Kerim’den olsaydı, Abdullah b. Mes’ud bunu Mushaf’ında yazardı. Onun bunu Mushaf’ında yazmayışı bu sûrenin Kur’ân-ı Kerim’den olmadığını göstermektedir. Nitekim o, el-Muavvizeteyn (Felak ve Nas) sûrelerini de bu şekilde Mushaf’ına almamıştır.

Buna cevap Ebu Bekr el-Enbârî’nin şu sözleridir: Bize el-Hasen b. el-Hu-bab anlattı, bize Süleyman b. el-Eş’as anlattı, bize İbn Ebî Kudame anlattı, bi­ze Cerir, el-A’meş’ten rivayetle dedi ki: Sanırım o İbrahim’den rivayetle şöy­le dedi: Abdullah b. Mes’ud’a: Fâtilıa’yı neden mushaiina yazmadın? diye so­ruldu, o, şu cevabı verdi: Eğer ben bunu Mushaf’ıma yazmış olsaydım, her sûre ile birlikte yazardım.

Ebu Bekr dedi ki: Şunu anlatmak istiyor: Her bir rek’ate Fâtiha’dan son­ra okunacak sûreden önce Ummu’l-Kur’ân (Fatiha) sûresi okunarak başlan­ması gerekir. O bakımdan ben bunu yazmamakla işi kısa kesmek istedim ve müslümanların bu sûreyi ezberlemiş olmalarına güvendim. Onu herhangi bir yerde yazmadım ki her sûre ile birlikte yazmak zorunda kalmayayım. Çün­kü Fatiha sûresi namazlarda her sûreden önce okunan bir sûredir. [23]

2- Fatiha Nerede İndi?

Bu sûre Mekke’de mi inmiştir yoksa Medine’de mi inmiştir hususunda mü-fessirler farklı görüşlere sahiptir. İbn Abbas, Katâde, Ebu’l-Aliye er-Riyahi -ki adı Rufey’dir- ve başkaları: Bu sûre Mekke’de inmiştir, derler. Ebû Hurey-re, Mücâhid, Atâ b. Yesâr, ez-Zührî ve başkaları, Medine’de inmiştir, derler.

Yarısı Mekke’de, yarısı da Medine’de indiği de söylenmiştir. Bu görüşü Ebu’1-Leys Nasr b. Muhammed b. İbrahim es-Semerkandî kendi tefsirinde nak­letmektedir. Birincisi ise daha sahihtir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’ân’ı verdik.” (el-Hicr, 15/87) (Bu âyetin yer aldığı) Hicr sûresinin Mekke’de indiği ise ic-ma ile kabul edilmiştir. Yine namazın Mekke’de farz kılındığı hususunda bir görüş ayrılığı yoktur. İslâm tarihi boyunca “elhamdülillahi rabbi’l âlemin (di­ye başlayan Fatiha sûresi)” okunmaksızın bir namaz kılındığına dair bir ha­ber nakledilmemektedir. Buna da Hz. Peygamber’in: “Fâtihatü’l-Kitab okun­madıkça hiçbir namaz olmaz”[24] buyruğu delildir. Bu ifade, hükmü haber ver­mektedir. Yoksa olan bir şeyin haberi değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kur’ân’dan İlk Nazil Olan Buyruklar: Kadı İbnü’t-Tayyib Kur’ân-ı Ke-rim’den ilk olarak hangi buyrukların nazil olduğu hususunda görüş ayrılık­larını nakletmektedir. İlk nazil olan sûrenin “el-Müddessir” olduğu söylen­diği gibi, İkra sûresi olduğu da söylenmiştir, Fatiha sûresi olduğu da söylen­miştir. Beyhaki, “Delailü’n-Nübüvve” adlı eserinde Ebu Meysere Amr b. Şe-rahbil’den şunu nakletmektedir: Rasulullah (s.a) Hz. Hadice’ye şöyle dedi: “Yalnız kaldığımda bir ses işittim. Allah’a yemin ederim bunun hoşa gitme­yen bir iş olacağından korktum.” Hz. Hadice şöyle dedi: Bundan Allah’a sı­ğınırım. Allah, sana böyle birşey yapılmasına izin vermez. Allah’a yemin ede­rim sen şüphesiz emaneti yerine getirirsin, akrabalık bağına riâyet edersin ve doğru söz söyleyen bir kimsesin.

Rasulullah (s.a)’ın bulunmadığı bir sırada Ebu Bekir (r.a) eve gelir ve Hz. Hadice, Hz. Peygamber’in kendisine neler söylediğini ona anlatır ve devam­la şöyle der: Ey Atik, Muhammed ile Varaka b. Nevfel’in yanına git. Rasulul­lah (s.a) yanlarına girdiğinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamber’in elinden tu­tar ve şöyle der: Seninle birlikte Varaka’ya gidelim. Hz. Peygamber ona: “Sa­na durumu kim haber verdi?” diye sorunca Hz. Ebu Bekir: Hadice dedi. İki­si birlikte Varaka’nın yanına gittiler ve durumu ona anlattılar. Bu arada Hz. Peygamber şöyle dedi: “Yalnız kaldığım sırada arkamdan ya Muhammed, ya Muhammed diye birisinin seslendiğini işitiyorum, ben de kaçmaya koyulu­yorum.” Varaka: Hayır, böyle yapma, dedi. Bu sesi işittiğin takdirde, sana ne söyleyeceğini işitmek üzere yerinde dur, sonra yanıma gel bana durumu bil­dir. Hz. Peygamber yalnız kaldığı sırada ona: Ya Muhammed, diye seslenil­di. Bil ki: “Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla, hamd alemlerin rabbi Al­lah’a mahsustur…” buyruğunu “sapanlarınkine değil” buyruğuna kadar ya­ni sûrenin sonuna kadar inzal buyurdu. “La ilahe illellah” de. Daha sonra Hz. Peygamber Varaka’ya gitti ve bu durumu ona anlatınca Varaka ona şöyle de­di: Sana müjdeler olsun, sana müjdeler olsun. Ben tanıklık ederim ki Meryem oğlu İsa’nın geleceğini müjdelediği kişi sensin. Musa’ya gelen Namus (vahy)’ın benzeri sana da gelmiştir. Sen Rasûl bir peygambersin. Bundan son­ra sana cihad emri verilecektir. Bu emir sana geldiği takdirde ben hayatta olur­sam şüphesiz seninle birlikte senin yanında cihad ederim. Varaka vefat et­tiğinde Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: “Andolsun o keşişi, cennette üzerin­de ipek elbiseler bulunduğu halde gördüm. Çünkü, 9 bana iman etti ve be­ni tasdik etti.” Hz. Peygamber bu sözleriyle Varaka’yı kastediyor. el-Beyha-ki (Allah ondan razı olsun) der ki, bu (hadisin senedi) munkaü’dır. Eğer ger­çekten mahfuz bir rivayet ise bunun Hz. Peygamber’e: “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (el-Alak, 96/1) buyruğu ile “Ey örtülerine sarılıp bürünmüş olan” (el-Müddessir, 74/1 )buyruğunun nüzulünden sonra meydana gelmiş bir ola­ya dair bir haber olma ihtimali vardır. [25]

3- Fâtiha’yı İndiren Melek:

İbn Atiyye der ki: Bazı ilim adamları, Hz. Cebrail’in el-Hamd (Fatiha) sû­resini indirmediğini sanmışlardır. Buna sebep ise Müslim tarafından kayde­dilen İbn Abbas’tan şöyle dediğine dair rivayettir: Hz. Cebrail Peygamber (s.a)’ın yanında oturuyor iken üst taraftan bir ses işitti. Başını kaldırdı ve şöy­le dedi: Bu, şu ana kadar açılmamış ve bugün açılan semadaki bir kapıdır. O kapıdan bir melek indi, bunun hakkında da şöyle dedi: Bu, şu güne ka­dar nazil olmamış ve ilk olarak bugün yeryüzüne nazil olan bir melektir. Bu melek selam verip şöyle dedi: Senden önce hiçbir peygambere verilmemiş ve sana verilen iki nurun müjdesini sana getiriyorum. Bunlar, Fâtihatü’1-Kİ-tab ile Bakara sûresinin son âyetleridir. Bu sûrelerden okuduğun her bir har­fin mutlaka karşılığı sana verilecektir.[26]

İbn Atiyye der ki: Ancak bu durum sözü geçen ilim adamının zannettiği gibi değildir. Bu hadis-i şerif, Hz. Cebrail’in Peygamber (s.a)’e sözü geçen me­lekten daha önce gelmiş olduğunu, o meleğin gelişini ve onunla birlikte na­zil olacak olanı haber vermek üzere geldiğini göstermektedir. Buna göre Hz. Cebrail, bu sûrenin indirilişinde ortak hareket etmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Hadisin zahiri Hz. Cebrail’in Peygamber (s.a)’e bu konuda herhangi bir bilgi vermediğini göstermektedir. Bizler bu âyetin nüzulünün Mekke’de olduğunu önceden açıklamış bulunuyoruz. Hz. Cebrail, yüce Al­lah’ın şu buyruğu sebebiyle bu sûreyi indirmiş bulunmaktadır: “Onu emin olan ruh indirmiştir.” (eş-Şuara, 26/93) İşte bu buyruk, Hz. Cebrail’in bu sûre­yi indirdiğini göstermektedir. Çünkü bu âyet-i kerime, bütün Kur’ân-ı Kerim’in Hz. Cebrail tarafından indirilmiş olmasını gerektirir. Böylelikle Hz. Cebrail bu sûrenin okunuşunu Mekke’de indirmiş olup. Medine’de de bunun sevabı­nı belirtmek üzere sözü geçen melek tarafından indirilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bu sûrenin Mekkî ve Medenî olduğu Hz. Cebrail tarafından iki defa indi­rildiği de söylenmiştir. Bunu es-Sa’lebi nakletmiştir. Ancak bizim sözünü et­tiğimiz şekil daha uygundur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim ile Sünnet-i seniyyede-ki haberlerin arası böylece telif edilmektedir. Hamdimiz Allah’adır, minnet duygularımız O’nadır. [27]

4- Besmele ve Namazda Fâtiha’dan Önce Okunacak Dua:

Sahih kabul edilen görüşe göre, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet-i kerime olmadığını daha önceden açıklamış bulunuyoruz. Bu husus sabit olduğuna göre, namaz kılanın hükmü de şu olur: Tekbir getirdiği takdirde hemen onun arkasından Fâtiha’yı okumalı ve susmamalıdır. Ayrıca herhangi bir tevcih (vec-cehtu vechi…diye başlayan dua) ile herhangi bir teşbih (sübhanekellahum-me… diye başlayan dua) okunmamalıdır. Çünkü az önce gördüğümüz Hz. Ai-şe’yle Hz. Enes’ten ve başkalarından rivayet edilen hadisler bunu gerektir­mektedir. Fakat tevcih ve teşbih okunacağına ve susulacağına dair hadisler de gelmiş bulunmaktadır. Bir grup ilim adamı bu hadisler istikametinde gö­rüş belirtmiştir. Mesela Ömer b. el-Hattab ile Abdullah b. Mes’ud (Allah iki­sinden da razı olsun)’dan gelen rivayete göre, her ikisi de namaza ilk baş­ladıklarında şu duayı okurlarmış: Şanın ne yücedir Allah’ım, seni hamdinle teşbih ederim, adın yüce ve mübarektir, şanın pek yücedir senden başka hiçbir ilah yoktur.[28]

Süfyan, Ahmed, İshak ve ashab-ı rey bu görüşü kabul etmişlerdir.

İmam Şafiî de Hz. Ali’nin Peygamber (s.a)’dan rivayet ettiği hadis doğrul­tusunda görüş belirtir idi. Bu rivayete göre Hz.Peygamber namaza tekbir ile başlar, sonra da: duasını okurdu. Bu hadisi Müslim rivayet et­miştir.[29] En’am sûresinin sonlarında hadisin tamamı gelecektir. Yine orada bu mes’ele ile ilgili eksiksiz açıklamalar -yüce Allah’ın izniyle- gelecektir.[30]

İbnu’l-Münzir der ki: Rasulullah (s.a)’ın namazda tekbir getirdikten sonra kıraate başlamadan önce kısa bir süre susup şu duayı yaptığı sabit olmuştur:

“Allah’ım, benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arasını uzaklaştır­dığın gibi uzaklaştır, Allah’ım, beyaz elbise kirli elbiseden nasıl seçilip ayır-dediliyor ise, beni de günahlarımdan öylece arındır. Allah’ım, su ile kar ile dolu ile günahlarımı yıka.”[31] Ebu Hureyre de bu şekilde amel etmiştir. Ebu Seleme b. Abdurrahmân der ki: İmamın iki tane hafif susuşu (sektesi) var­dır. Bu iki susuşu esnasında kıraati ganimet biliniz.

el-Evzaî, Said b. Abdülaziz ve Ahmed b. Hanbel bu konuda Peygamber (s.a)’dan gelen bu hadise meyi ediyorlardı.[32]

5- Namazda Fâtiha’yı Okumanın Hükmü:

Namazda Fatiha sûresinin okunmasının vücubu ile ilgili olarak ilim adam­ları farklı görüşlere sahiptir. İmam Mâlik ve mezhebine mensup olanlar, şöy­le demişlerdir: Bu sûre her rek’atte imam tarafından da, tek başına namaz kı­lan tarafından da muayyen olarak okunmalıdır. Basralı, Mâliki mezhebine men­sup İbn Huveyzimendad der ki: İki rek’atli bir namazın bir rek’atinde Fatiha okumayı unutan bir kimsenin bu namazının batıl olacağı hususunda İmam Mâ-lik’ten farklı bir kanaat gelmemiştir. Fakat dörtlü yahut üç rek’atli bir nama­zın bir rek’atinde Fatiha okumayı terkeden bir kimse ile ilgili farklı görüşleri nakledilmiştir. Bir seferinde: Namazını iade eder demiş, bir diğer seferinde de: İki sehiv secdesi yapar demiştir. Bu İbn Abdi’l-Hakem’in ve başkalarının İmam Mâlik’ten yaptığı rivayettir. İbn Huveyzimendad der ki: Şöyle de denil­miştir: Bu rek’ati iade eder ve selam verdikten sonra sehiv secdesi yapar.

İbn Abdi’1-Berr der ki: Sahih olan görüş bu rek’ati (Fatiha okumadığı rek’ati) lağvetmesi ve onun yerine yeni bir rek’at kılmasıdır. Tıpkı yanılarak bir secde yapmayan kimsenin durumunda olduğu gibi. İbnu’l-Kasım’ın ter­cih ettiği görüş de budur. Hasan-ı Basri ve Basralıların çoğunluğu Mahzum-lu ve Medineli el-Muğire b. Abdurrahmân şöyle demişlerdir: Namazda bir de­fa Fatiha sûresini okumak namaz kılan için yeterlidir ve namazını iade etme­si gerekmez. Çünkü Ummu’l-Kur’ân (Fatiha sûresi)ni okuduğu bir namaz de­mek olur. Ve bu namaz Hz. Peygamber’in: “Ummu’l-Kur’ân’ı okumayan kimsenin namazı olmaz” buyruğu dolayısıyla eksiksiz bir namazdır. Bu kişi ise Ummu’l-Kur’ân’ı okumuş bulunmaktadır.

Derim ki: Ancak bu hadis-i şerifin “her rek’atte Fatiha sûresi okumayanın namazı olmaz” anlamına gelmesi ihtimali de vardır. İleride görüleceği üze­re doğru olan açıklama şekli budur. Yine “rek’atlerin çoğunluğunda Fâtiha’yı okumayan kimsenin namazı olmaz” anlamına gelme ihtimali de vardır. İşte konu ile ilgili görüş ayrılığının sebebi budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Ebu Hanife, es-Sevri ve el-Evzaî der ki: Namazın tümünde kasten Fatiha okumayı terketse ve başka bir sûre okusa bu onun için yeterlidir. Ancak bu konuda Evzaî’den farklı görüş de nakledilmiştir. Ebu Yusuf ile Muhammed b. el-Hasan der ki: Okumanın asgari miktarı ya üç (kısa) âyettir veya borç­lanma âyeti (el-Bakara, 2/282) gibi uzunca bir âyettir. Yine Muhammed b. el-Hasan’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir âyet miktarı veya (elhamdülil­lah) demek gibi anlaşılabilir bir söz miktarı okumanın uygun geleceği icti-hadındayım, fakat kedisine söz (anlaşılabilir bir kelam) demlemeyecek şe­kilde bir harflik okumayı uygun görmüyorum.[33]

et-Taberî der ki: Namaz kılan her rek’atte Fâtiha’yı okur. Fâtiha’yı okuma­yacak olursa, Kur’ân-ı Kerim’den âyet ve harf “sayısı onun gibi bir bölümü oku­madıkça caiz olmaz. Ancak İbn Abdi’1-Berr der ki: Böyle bir sınırlandırma­nın anlamı yoktur. Çünkü Fatiha sûresinin muayyen olarak okunmasının is­tenmesi ve özellikle onun sözkonusu edilmesi sebebiyle bu hüküm yalnız onun hakkındadır. Başka sûre veya âyetler hakkında sözkonusu değildir. Fa­tiha okuması kendisine vacib olan bir kimsenin Fâtiha’yı okuma gücü olmak­la birlikte onu terketmesi halinde yerine başka birşey okumasını kabule im­kan yoktur. Onun vazifesi (okumamışsa) Fâtiha’yı tekrar okumak ve onu ia­de etmektir. İbadetlerde muayyen olarak yerine getirilmesi istenen diğer farz­larda olduğu gibi. [34]

6- Rukû’a Varan İmama Uymak:

İmama uyan kimse; eğer rükû halinde iken imama yetişir ise, imamın kı­raati onun kıraatinin yerine geçer. Çünkü ilim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Kişi rükû halinde imama yetişecek olursa tekbir getirir, rukûa va­rır ve birşey okumaz. Eğer ayakta iken ona yetişir ise, Kur’ân okur. Bu işe bir sonraki başlıkta açıklanacaktır. [35]

7- İmam Namazda Gizli Okuyorsa:

Gizli okumanın sözkonusu olduğu namazlarda cemaatin imamın arkasın­da kıraati terketmemesi gerekir. Terkedecek olursa, güzel olmayan bir davra­nışta bulunmuş demektir. İmam Mâlik ve mezhebine mensup olanların görü­şüne göre herhangi birşey yapması da gerekmez. Şayet imam açıktan Kur’ân okuyacak olursa, buna dair bilgiler sekizinci başlık altında verilecektir. [36]

8- İmam Açıktan Okuyorsa:

Mâlikî mezhebinde meşhur olan görüşe göre bu durumda Fâtiha’yı da baş­ka bir sûreyi de okumaz. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okun­duğu zaman onu dinleyin ve susun.” (el-A’raf, 7/204) Rasulullah (s.a)’ın şu buyrukları da bunu gerektirmektedir: “Ne oluyor ki Kur’ân hususunda benim­le münazaa ediliyor?”[37] İmam hakkında da: “Kur’ân okuduğu vakit siz de su­sup dinleyiniz”[38] diye buyurması ile: “Her kimin bir imamı var ise imamın kıraati onun için de kıraattir”[39] buyurması bunu gerektirmektedir.

el-Buveyti’nin ve Alımed b. Hanbel’in ondan yaptıkları rivayete göre de Şa­fiî şöyle demiştir: İster imam olsun ister cemaat, imam ister açıktan okusun ister gizli okusun her rek’atte Fatiha sûresini okumadıkça hiçbir kimsenin na­mazı olmaz. Şafiî Irak’ta bulunduğu sıralarda imama uyan kimse hakkında şöy­le derdi: (İmam) gizli okuduğu takdirde (imama uyan) içinden okur. Fakat açık­tan okuduğu takdirde (imama uyan da) okumaz. Mâlikî mezhebindeki meş­hur görüş gibi. Fakat Mısır’a geldikten sonra şu şekilde görüşünü açıkladı: İma­mın açıktan okuduğu hallerde iki görüş vardır: Birinci görüş okumasıdır, ikin­ci görüş ise okumamasının da yeterli geleceği ve imamın kıraatiyle yetinece­ği şeklindedir. Bunu İbnü’l-Münzir nakletmektedir. İbn Vehb, Eşheb, İbn Abdülhakem, İbn Habib ve Kufiler der ki: İmama uyan hiçbir şey oku-maz.İmam ister açıktan okusun, ister gizliden. Çünkü Peygamber efendimiz’in: “İmamın okuması onun için (imama uyan kimse için) de okumadır” hadisi bu­nu gerektirmektedir. Ve bu hadisteki ifade geneldir. Çünkü Hz. Cabir de şöy­le demiştir: Her kim Fatiha sûresini okumaksızın bir rek’at namaz kılacak olur­sa, -imamın arkasında namaz kılması hali müstesna- namaz kılmış olmaz. [40]

9- Namaz’da Fâtiha’nın Okunması İle İlgili Sahih Görüş:

Bu görüşlerden sahih olanı Şafiî’nin, Ahmed’in ve Mâlik’in diğer görüşü­dür. (Yani) Fâtiha’nın her bir rek’atte ve genel olarak herkes için muayyen olarak okunması gerektiğidir. Çünkü Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş­tur: “Fâtihatü’l-Kitabı okumayan kimsenin namazı olmaz.”[41] “Her kim Um-mu’1-Kur’ân’ı okumaksızın bir namaz kılacak olursa, onun kıldığı bu namaz eksiktir” sözü ve bunu üç defa tekrarlamasıdır.[42]

Ebu Hureyre de der ki: Rasulullah (s.a) bana şu şekilde nida etmemi emir buyurdu: “(En az) Fatiha sûresi okunmadıkça namaz olmaz ve daha fazlası okunur.” Bunu Ebu Davud rivayet etmiştir.[43]

Nasıl ki bir rek’atteki bir secde veya bir rükû öteki rek’attekinin yerini tut­muyorsa, bir rek’atteki okuyuş da ötekindeki okuyuşun yerini tutmaz. Abdullah b. Avn, Eyyub es-Sahtiyani, Ebu Sevr ve bundan başka Şafiî mezhe­bi mensubu olan alimler ile Davud b. Ali (ez-Zahirî) de bu görüştedir. Ben­zeri bir görüş Evzaî’den de rivayet edilmiştir, Mekhul de bu kanaattedir.

Ömer b. el-Hattab, Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre, Ubey b. Kab, Ebu Eyyub el-Ensari, Abdullah b. Amr b. el-As, Ubade b. es-Samit, Ebu Said el-Hudrî, Osman b. Ebi’l-Âs, Havvat b. Cübeyr’in de şöyle dedikleri rivayet edil­miştir: Fâtihatü’l-Kitabsız namaz olmaz.[44] Aynı zamanda bu hem İbn Ömer’in hem de Evzaî mezhebinin meşhur olan görüşüdür. İşte bu konuda bütün bu ashab-ı kirama uymak gerekir, onlar örnek alınmalıdır. Bunların hepsi her rek’atte Fâtiha’nın okunmasını farz kabul etmektedirler.

İmam Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid b. Mâce el-Kazvini, Sünen’in-de bu konudaki görüş ayrılıklarını ortadan kaldıracak ve her türlü ihtimali izale edecek bir rivayet kaydederek şöyle demektedir: Bize Ebu Kureyb an­lattı, bize Muhammed b. Fudayl anlattı.[45] Bize Suveyd b. Said anlattı, bi­ze Ali b. Mushir anlattı, hepsi Ebu Süfyan es-Sa’di’den, o Ebu Nadra’dan, o Ebu Said el-Hudrî’den rivayetle dediler ki: Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: “Her bir rek’atte elhamdülillah (Fatiha sûresi) ile bir başka sûre okumayanın -ister farz olsun ister başka bir namaz olsun- namazı olmaz.”[46]

Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den namazın nasıl kılınacağını öğret­tiği kimseye: “Ve bunu namazının tümünde yap” dediği ifadesi yer almakta­dır.[47] Sözkonusu bu hadis-i şerif ileride gelecektir.

Yine bu konudaki delillerden bir tanesi de Ebu Davud’un Nafi b. Mahmud b. er-Rabi el-Ensari’den şöyle dediğine dair rivayetidir: Ubade b. es-Samit’in sabah namazını kıldırmak üzere gelmesi gecikince müezzin Ebu Nuaym ikamet getirdi ve cemaate namaz kıldırdı. Bu arada Ubade b. es-Samit gel­di, beraberinde ben de vardım. Ebu Nuaym’ın arkasında safa durduk. Ebu Nu­aym açıktan Kur’ân okumakta idi. Ubade Fatiha’yi okumaya başladı. Nama­zı bitirince Ubade b. es-Samit’e şöyle dedim: Ebu Nuaym açıktan okuduğu halde senin Fatiha sûresini okuduğunu duydum. O: Evet dedi. Rasulullah (s.a) açıktan Kur’ân okunan namazların birisini bize kıldırmakta iken Kur’ân okumasında biraz güçlük çekti. Namazı bitirince bize doğru yüzünü çevire­rek şöyle dedi: Ben açıktan okuduğum vakit sizler Kur’ân okuyor musunuz? Kimimiz: Evet biz bu işi yapıyoruz, deyince Hz.Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır. Ben de Kur’ân hususunda ne oluyor ki benimle çekişiliyor, dedim.

Ben Kur’ân okuduğum takdirde -Ummu’l-Kur’ân (Fatiha sûresi) dışında Kur’ân’dan birşey okumayınız.”[48]

İşte bu rivayet, imama uyanın okuyuşu ile ilgili açık bir nastır. Bunu Ebu İsa et-Tirmizî, Muhammed b. İshak’tan bu manada rivayet etmiş olup “hasen bir hadistir” demiştir.[49] İmamın arkasında Kur’ân okumak hususunda Pey­gamber (s.a)’ın ashabından ve tabiinden ilim adamlarının çoğunluğunun uy­gulaması bu hadis-i şerife göredir. Aynı zamanda bu Mâlik b. Enes’in, İbnü’l-Mubarek’in, eş-Şafiî’nin, Ahmed ve İshak’ın görüşüdür. Bunların hepsi ima­mın arkasında Kur’ân okunacağı görüşündedirler. Yine bunu Darakutni de rivayet etmiş ve: Bu hasen bir isnad olup hadisin senedindeki bütün rical (ra-viler) sika (güvenilir) ravilerdir demiştir. Ayrıca Mahmud b. er-Rebi’in, İlya (Beytü’l-Makdis) de yerleşen bir kimse olduğunu, Ebu Nuaym’ın da Beytü’l-Makdis’de ezan okuyan ilk kişi olduğunu zikretti.[50]

Ebu Muhammed Abdulhak der ki: Nafi b. Mahmud’u ne Buharı Tarih’in-de ne de İbn Ebi Hatim zikretmiştir. Buharı ve Müslim ondan herhangi bir ri­vayette bulunmamışlardır.[51] Ebu Ömer onun hakkında: Meçhuldür demiştir.[52]

Darakutni de Yezid b. Serik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Ben Ömer’e imamın arkasında Kur’ân okumaya dair soru sordum da bana oku­mayı emretti. Ben: İmam sen dahi olsan da mı? diye sordum, o da: Ben da­hi olsam dedi. Ben: Açıktan okusan da mı diye sordum, o: Açıktan okusam dahi dedi. Darakutni der ki: Bu sahih bir isnattır.[53]

Yine Cabir b.Abdullah’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: “İmam teminat altına alan kimsedir.[54] O ne yaparsa siz de öyle yapınız.” Ebu Hatim der ki: Bu, imam arkasında Kur’ân okumanın ge­rektiğini ileri süren kimseler için uygun bir delildir. Ebu Hureyre de: “Ben kimi zaman imamın arkasında olurum” diyen el-Farisi’ye buna uygun fetva vermiş ve daha sonra yüce Allah’ın (kudsi hadisteki) şu buyruğunu delil gös­termişti: “Ben namazı benim ile kulum arasında ikiye böldüm. Yarısı benim­dir, yarısı kulumundur ve kuluma istediği verilecektir.” Ayrıca Rasulullah (s.a) da şöyle buyurmuştur: “Okuyunuz. Kul der ki: Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur…” [55]

10- İmamın Arkasında Kur’ân Okunmaz Diyenlerin Delilleri:

Öncekilerin delil gösterdikleri Hz. Peygamber’in: “Ve (imam) okuduğunda siz de susup dinleyiniz” hadisini Müslim, Ebu Musa el-Eş’ari’den rivayet etmiştir. Cerir’in Süleyman’dan, onun da Katâde’den rivayet etmiş olduğu: “Ve (imam) okuduğunda susup dinleyiniz” fazlalığı ile ilgili olarak Darakutni şun­ları söylemektedir: Bu fazlalık da Süleyman et-Teymi’nin Katâde yoluyla yap­tığı rivayette Süleyman’a uyan olmamış ve Katâde’den hadis belleyenler bu konuda ona muhalefet ederek bu fazlalığı zikretmemişlerdir. Bunlar arasın­da Şu’be, Hişam, Said b. Ebi Aruba, Hemmam, Ebu Avane, Ma’mer, Adiyy b. Ebi Umare de vardır. Darakutni der ki: Bunların icma ile (bu fazlalığı riva­yet etmemeleri) Süleyman’ın bu konuda vehme kapıldığını göstermektedir. Ayrıca Abdullah b. Amir Katâde’den et-Teymi’ye mütabaatte (ona uygun ri­vayette) bulunduğuna dair bir rivayet gelmiştir. Fakat bu (Abdullah b. Amir) pek kuvvetli bir ravi değildir. el-Kattan ondan rivayet almayı terketmiştir. Yi­ne bu fazlalığı Ebu Davud Ebu Hureyre’den gelen yolla kaydetmiş ve şöyle demiştir: Şu.- “Okuduğu vakit susup dinleyiniz” fazlalığı mahfuz değildir. (Gü­venilir raviler tarafından bellenilmiş değildir). Ebu Muhammed Abdulhak’ın zikrettiğine göre Müslim, Ebu Hureyre’den gelen bu hadis-i şerifi sahih ka­bul etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadis bana göre sahihtir.[56]

Derim ki: Müslim’in bunu sahih kabul ettiğini gösteren delillerden birisi de -ravilerin üzerinde icma etmemiş olmasına rağmen- Ebu Musa’dan gelen rivayet yoluyla bu fazlalığı kitabına almış olmasıdır. Yine İmam Ahmed b. Hanbel ve İbnu’l-Münzir de bunun sahih olduğunu kabul etmiştir. Şanı yüce Al­lah’ın: “Ve Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun.” (el-A’raf, 7/204) buyruğu Mekke’de nazil olmuştur. Namazda konuşmanın haram kılınması ise, -Zeyd b. Erkam’ın da söylediği gibi- Medine’de nazil olduğundan dolayı bu onların lehlerine bir delil olamaz. Çünkü orada kastedilen -Said b. el-Müsey-yeb’in de dediği gibi- müşriklerdir. Darakutni’nin Ebu Hureyre’den rivaye­tine göre bu âyet-i kerime Rasulullah (s.a)’ın arkasında namaz kılınırken se­si yükseltmek hakkında nazil olmuştur. Ayrıca Darakutni der ki: Abdullah b. Amir ravi olarak zayıftır.[57]

Hz. Peygamber’in: “Bana ne oluyor ki Kur’ân hususunda benimle çekişi­liyor?” buyruğuna gelince; bunu Mâlik İbn Şihab’tan, o İbn Ukeyme el-Ley-si’den rivayet etmiştir. Bunun adı İmam Mâlik’in, söylediğine göre Amr’dır, başkası da Âmir demektedir. Yezid, Umare veya Ammar olduğu da söylen­miştir. Künyesi Ebu’l Velid’dir. 101 yılında doksanyedi yaşında iken vefat et­miştir. ez-Zühri ondan sadece bir hadis-i şerifi rivayet etmiştir. Sika bir ra-vidir. Ondan Muhammed b. Amr ve başkaları da rivayette bulunmuştur. Hadisinde anlatılmak istenen şudur: Ben açıktan okuduğum zaman siz de açıktan okumayınız. Çünkü bu münazaa (anlaşmazlık) bir çekişme ve bir karışıklıktır. O bakımdan siz içinizden okuyunuz. Bunun böyle olduğunu Uba-de’nin rivayet ettiği hadis ile Ömer el-Faruk’un verdiği fetva ve her iki ha­disi de rivayet eden Ebu Hureyre’nin rivayeti beyan etmektedir. Eğer Hz. Pey-gamber’in: “Ne oluyor ki Kur’ân-ı Kerim’de benimle münazaa olunuyor?” ha­disinden her türlü okumanın yasaklığı manası çıkabilseydi buna muhalif fet­va vermesi mümkün olmazdı. ez-Zühri’nin İbn Ukeyme’nin rivayet ettiği ha­dis ile ilgili olarak söyledikleri de şunlardır: Ashab-ı kiram Rasulullah (s.a)’dan bu sözlerini işitince Rasulullah (s.a)’ın açıktan okuduğu namazlar­da Kur’ân okumaktan vazgeçtiler, şeklindeki sözleriyle kastettiği önceden de açıkladığımız gibi, Fatiha sûresini okumaktır. Başarımız Allah iledir.

Hz. Peygamber’in: “Her kimin imamı varsa, imamın kıraati onun için kı­raattir” hadisine gelince, zayıf bir hadistir. Bunu el-Hasen b. Umare müsned olarak rivayet etmiştir. Ancak el-Hasen metruk bir ravidir. Ebu Hanife ise[58] zayıf bir ravidir. Her ikisi de bunu Musa b. Ebî Aişe’den o Abdullah b. Şed-dad’dan, o Cabir’den rivayet etmişlerdir. Darakutni de bu hadisi rivayet edip şöyle demiştir: Bunu Süfyan es-Sevri, Şu’be, İsrail b. Yunus, Şerik, Ebu Halid ed-Dalani, Ebu’l-Ahvas, Süfyan b. Uyeyne, Cerir b. Abdulhamid ve başkaları Musa b. Ebi Aişe’den o, Abdillalı b. Şeddad’dan mürsel olarak Peygamber (s.a)’den rivayet etmişlerdir ki doğru rivayet şekli budur.[59]

Hz. Cabir’in: “Her kim Fatiha sûresini okumaksızın namaz kılacak olur­sa, o imam arkasında olması hali müstesna namaz kılmış olmaz”[60] sözle­rini İmam Mâlik Vehb b. Keysan’dan, o da Cabir’den Hz. Cabir’in sözü ola­rak rivayet etmiştir. İbn Abdi’1-Berr der ki: Ayrıca bunu tefsir sahibi Yahya b. Sellam Mâlik’ten, o Ebu Nuaym’dan o Vehb b. Keysan’dan, o Cabir’den o Pey­gamber (s.a)’den rivayet etmiştir. Ancak doğrusu Muvatta’da olduğu gibi Ca-bir’e mevkufen rivayet edilmesidir. Bu mevkuf rivayetin fıkhi inceliklerinden bir tanesi de Fatihanın okunmadığı rek’atin iptal edilmesidir. Ayrıca bu İb-nü’1-Kasım’ın kabul ettiği görüşün doğruluğunu da ortaya koymaktadır. Bu­nu da (Fâtiha’nın okunmadığı) rek’atin sayılamayacağı, başka bir rek’atin esas kabul edileceği ve Fâtiha’nın okunmadığı bir rek’atin namaz kılan tarafın­dan sayılamayacağı hususunda İmam Mâlik’ten rivayet etmiştir. Yine bu ri­vayette şöyle bir fıkhı incelik de vardır: İmamın kıraati namaz kıldırdığı kim­seler için de kıraattir. Bu Hz. Cabir’in kabul ettiği görüştür, fakat bu husus­ta ona başkaları muhalefet etmiştir. [61]

11- Fatiha Her Rekatte mi Okunur?

İbnu’l-Arabi der ki: Peygamber (s.a)’den: “Fâtiha’yı okumayan kimsenin namazı yoktur” şeklinde gelen bu delil hakkında insanlar farklı görüşlere sa­hiptir: Acaba buradaki nefy (olmayacağını ifade eden buyruk) mükemmel­lik ve tamamlılık ile ilgili midir yoksa yeterlilik ile mi ilgilidir? Delili tetkik edenin durumuna göre fetvada da değişiklik görülmektedir. Bu asıl delil ile ilgili en meşhur ve en güçlü olan şekil, nefiy genellilik ifade eder, şeklinde olduğundan dolayı, İmam Mâlik’ten gelen güçlü rivayet de: Fatiha sûresini namazında okumayanın namazının batıl olacağı şeklindeki rivayettir. Fakat öte taraftan bu sûrenin her bir rek’atte tekrar edilmesi ile ilgili görüşü tet­kik ettiğimizde şunu görürüz: Peygamber (s.a)’ın: “Ve sen bunu namazının tümünde böylece yap.[62]”buyruğunu bu esasa göre tevil edip anlayan bir kimsenin tıpkı rükû ve sücudunu tekrarladığı gibi, kıraatini de tekrarlama­sı gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [63]

12- Fatiha Okumanın Farz Olup Olmadığı:

Bizim, bu bölümde zikrettiğimiz ve muayyen olarak Fâtiha’nın okunması gerektiğini ortaya koyan hadis-i şerifler ile bu doğrultudaki diğer hususlar, Ku­lelilerin muayyen olarak Fâtiha’nın okunması gerekmez ve Fatiha ile Kur’ân’ın başka âyetleri arasında fark yoktur, şeklindeki görüşlerini[64] reddetmektedir. Çünkü Peygamber (s.a) -açıkladığımız üzere- kendi buyruğu ile Fatiha sûre­sini tayin etmiş bulunmaktadır. Şanı yüce Allah’ın: “Namazı kılınız” buyruğun­dan neyi murad ettiğini beyan eden odur. Diğer taraftan Ebu Davud, Ebu Sa-id el-Hudrî’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Bize Fâtihatü’l-Kitab ile Kur’ân-ı Kerim’den kolayımıza gelen buyrukları okumamız emrolundu.”[65] İş­te bu hadis-i şerif Hz. Peygamber’in bedeviye: “Kur’ân’dan ezberlediklerin­den kolayına geleni oku”[66] buyruğundaki emrinin Fâtiha’dan fazlasını kas­tettiğini göstermektedir. Yine bu yüce Allah’ın: “O halde ondan kolayınıza ge­leni okuyun.” (el-Müzemmil, 73/20) buyruğunu da açıklamaktadır.

Diğer taraftan Müslim, Ubade b. es-Samit’ten şunu rivayet etmektedir: Ra-sulullalı (s.a) buyurdu ki: “Ummu’l-Kur’ân’ı (Fâtiha’yı) okumayanın namazı yoktur.”[67] Bir diğer rivayette de: “… ve ondan başka bir miktar okumaya­nın…” ilavesini de eklemektedir.[68]

Hz. Peygamber’in: “Eksiktir -sözünü üç defa tekrarlayarak- tamam değildir” şeklindeki buyruğu ise sözü geçen deliller gereği, yeterli değildir, anla­mındadır. Çünkü hadis-i şerifte geçen (ve eksiktir anlamı verilen kelime olan): kelimesi eksiklik ve fasid oluşu ifade eder. el-Ahfeş der ki: tabiri eksik olarak, tamamlanmadan doğumunu yapan dişi de­ve hakkında kullanılır. Hilkati tam olsa dahi doğum vaktinden önce erken doğum yaptığı takdirde de (yine aynı kökten gelen) : kelimesi kul­lanılır.

Konu üzerinde düşünüldüğü takdirde: “Eksiklik” halinde namazın caiz ol­maması gerekir. Çünkü eksik bir namaz tamam olmayan bir namazdır. He­nüz tamam olmaksızın namazdan çıkan bir kimsenin emrolunduğu şekilde (böylesinin de) namazı iade etmesi gerekir. Kıldığı o namazın hükmü ne ise iadesinin hükmü de odur. Eksik kalacağını kabul etmekle birlikte namazın caiz olacağı iddiasında bulunan kimsenin ise delil getirmesi gerekir. Sustu­rucu bir şekilde delil getirebilmesine ise imkan yoktur. Doğrusunu en iyi bi­len Allah’tır. [69]

13- Namazda Kur’ân Okumak:

İmam Mâlik’ten namazın herhangi bir bölümünde kıraatin vacib olmadı­ğı rivayet edilmiştir. İmam Şafiî de kıraati unutan kimse hakında Irak’ta bu­lunduğu sûrede aynı şekilde fetva vermekteydi. Ancak Mısır’da bu görüşün­den dönerek şöyle demeye başlamıştır: “Fâtiha’yı güzel bir şekilde okuyabi­len bir kimsenin Fâtiha’yı okumadan namazı sahih olmaz. Fâtiha’dan bir harf eksik okuması dahi yeterli değildir. Eğer Fâtiha’yı okumayacak yahut bir harf dahi eksik okuyacak olur ise, Fâtiha’dan başka yerler okumuş olsa dahi na­mazını iade eder.” Bu mesele ile ilgili sahih olan pörüş de budur. Hz. Ömer’den rivayet edilen akşam namazını Kur’ân okumaksızın kıldırdığı, bu durum kendisine anlatıldığında: Rükû ve sücud nasıldı? diye sorması üzeri­ne: Güzeldi cevabını alınca, O halde bir mahzur yoktur, şeklinde cevap ver­diği şeklindeki rivayet ise lafzı münker ve isnadı munkatı’ (kesik) bir hadis­tir. Çünkü bunu İbrahim b. el-Haris et-Teymi Hz. Ömer’den rivayet etmek­tedir. Bir diğerinde de İbrahim, Ebu Seleme b. Abdurrahmân’dan, o Hz. Ömer’den rivayet etmektedir ki her iki sened de munkatı’dır ve bunda de­lil olacak bir taraf yoktur. İmam Mâlik bunu Muvatta’da zikretmiştir. Bu Muvatta’ın ravilerinin birisinin Muvatta rivayetinde yer almakla birlikte, Yah­ya ve onunla birlikte bir grubun rivayet ettiği Muvatta’da yoktur. Çünkü İmam Mâlik daha sonraları bunu pek yerinde görmeyerek Muvatta’ından çıkarmış ve şöyle demiştir: Uygulama buna göre değildir. Çünkü Peygamber (s.a) şöy­le buyurmuştur: “Kendisinde Fâtiha’nın okunmadığı her bir namaz eksiktir.” Diğer taraftan Hz. Ömer’in sözü geçen namazı iade ettiği de rivayet edilmiş­tir. Ondan gelen sahih rivayet de budur.

Yahya b. Yalıya en-Neysaburi’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bize Ebu Muaviye, el-A’meş’ten, o İbrahim en-Nehai’den, o Hemmam b. el-Ha-ris’ten rivayet ettiğine göre, Ömer (r.a) akşam namazında kıraati unuttu, son­ra da cemaatle birlikte namazı iade etti. İbn Abdi’1-Berr ki: Bu muttasıl bir ha­distir. Buna Hemmam Hz. Ömer’den rivayetle tanık olduğunu belirtmiştir. De­ğişik yollardan bu şekilde rivayet edilmiştir.

Eşheb’in rivayetine göre Mâlik şöyle demiştir: Mâlik’e Kur’ân okumayı unu­tan kişi hakkında soru sorulmuş ve: Ömer’in bu konudaki sözünü beğeniyor musun? diye sorulunca şu cevabı vermiştir: Ben Ömer’in böyle birşey yap­tığını kabul etmiyorum dedi ve böyle bir hadisin olmayacağını söyledi. Son­ra da şunları ekledi: İnsanlar (cemaat) akşam namazında açıktan Kur’ân oku­madığını görecekler de ona unuttuğunu hatırlatmak üzere sübhanallah de-meyeceker, öyle mi? Benim görüşüme göre böyle bir işi yapan kişinin nama­zı iade etmesi gerekir. [70]

14- Kur’ân Okumaksızın Namaz Kılmak:

Konu ile ilgili kabul ettikleri usullerine göre (aslî delillerine) az önce açık­landığı üzere ilim adamları Kur’ân okumaksızın namazın olamayacağını ic-ma ile kabul etmişlerdir. Aynı şekilde Fâtiha’nın okunuşundan sonra kıraatin vaktini tayin etmemek hususunda da görüş birliğine varmışlardır. Şu kadar var ki kişinin Fatiha ile birlikte sadece tek bir sûre okumasını müstehab gö­rürler. Çünkü Peygamber (s.a)’den çoğunlukla rivayet edilen hal budur. İmam Mâlik der ki: Kıraatte sünnet olan ilk iki rek’atte Fatiha ile bir sûre oku­ması, son iki rek’atte de yalnızca Fatiha’yi okumasıdır. el-Evzaî de der ki: Fâ-tiha’yı okur, eğer Fâtiha’yı okumayıp bir başka sûre okuyacak olsa bu da onun için yeterlidir. Yine el-Evzaî der ki: Eğer üç rek’atte okumayı unutacak olur­sa namazını iade eder.

es-Sevri de der ki: İlk iki rek’atte Fatiha ile bir sûre okur, son iki rek’at­te de dilediği takdirde teşbih getirir, dilerse Kur’ân okur. Kur’ân da okuma­yıp teşbih de getirmeyecek olursa namazı caizdir.

Ebu Hanife ile diğer Kufelilerin görüşü de budur. İbnu’l-Münzir der ki: Biz Ali b. Ebi Talib (r.a)’dan şöyle dediğini rivayet ediyoruz: İlk iki rek’atte Kur’ân oku, son iki rek’atte de teşbih getir. en-Nehai de bu görüştedir. Süf-yan der ki: Şayet üç rek’atte Kur’ân okumayacak olursa namazı iade eder. Çün­kü bir tek rek’atte Kur’ân okumak onun için yeterli değildir. Yine Süfyan der ki: Sabah namazının bir rek’atinde Kur’ân okumayı unutması halinde de du­rum budur.

Ebu Sevr der ki: Her rek’atte Fâtiha’nın okunmadığı bir namaz caiz olmaz. İmam Şafiî’nin Mısır’daki (Cedid) görüşü gibi. İmam Şafiî mezhebinin bütün ilim adamları da bu görüştedir. Mâliki mezhebine mensup İbn Huveyzimendad da böyle söylemiştir: Bize göre her rek’atte Fatiha sûresinin okunması vaciptir. Bu meseledeki sahih görüş de budur. Müslim Ebu Katâde’den şöy­le dediğini rivayet etmektedir: “Rasulullah (s.a) bizlere öğle ve ikindi namaz­larını kıldırır, ilk iki rek’atte Fâtihatü’l-Kitab ile iki sûre okurdu. Kimi zaman bize bir âyeti işittirir idi. Öğlenin ilk rek’atini uzunca kıldırır, ikincisini kısa keserdi. Sabah namazında da böyle yapardı.”[71] Bir diğer rivayette de şöy­le denilmektedir: “Son iki rek’atte de Fâtihatü’l-Kitabı okurdu.”[72] İşte bu İmam Mâlik’in kabul ettiği görüşün lehine açık bir nas ve sahih bir hadistir. Her bir rek’atte Fatiha’nın muayyen olarak okunacağına -bu görüşü kabul etmeyen­lerin hilafına- açık bir nastır. Delil ise Sünnette olandır, Sünnete muhalif olan­da delil olma özelliği yoktur. [73]

15- Namazda Fâtiha’dan Başka Okuma:

Cumhur, Fâtiha’dan fazla okumanın vacib (farz) olmadığı görüşündedir. Çünkü Müslim, Ebu Hureyre’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Her namazda kıraat vardır. Peygamber (s.a)’ın bize işittirerek okuduğunu biz de size işittirerek (yani açıktan) okuyoruz. Bizden gizleyerek okuduğunu biz de sizden gizleyerek okuyoruz. Her kim Fâtiha’yı okuyacak olursa bu onun için yeterlidir. Ve her kim daha fazlasını okuyacak olursa bu da daha faziletli­dir.”[74] Buharî’deki ifade ise: “Eğer daha fazla okuyacak olursan bu bir ha­yırdır.” şeklindedir.[75]

İlim adamlarının çoğunluğu zaruret sebebiyle veya zaruretsiz olarak faz­ladan bir sûre okumayı terketmeyi kabul etmezler. İmran b. Husayn, Ebu Sa-id el-Hudrî , Havvat b. Cübeyr, Mücâhid, Ebu Vail, İbn Ömer, İbn Abbas ve başkaları bu görüştedirler. Bunlar derler ki: Fâtihatü’l-Kitab ile birlikte Kur’ân-ı Kerim’den herhangi bir bölüm okumayanın namazı olmaz. Araların­dan kimisi iki âyet, kimisi de bir âyet ile bunu sınırlandırırken kimisi de bu­na sınır getirmeyip: Fatiha ile birlikte Kur’ân’dan bir bölüm, demekle yetin­miştir. Bütün bunlar her halükarda Fatiha ile birlikte Kur’ân-ı Kerim’den ko­laya gelen bir bölümü öğrenmeyi gerektirmektedir. Çünkü Ubade b. es-Sa-mit ile Ebu Said el-Hudrî ve başkalarının rivayet ettikleri hadisler bunu ge­rektirmektedir.

(İmam Mâlik’in) el-Müdevvene adlı eserinde şöyle denilmektedir: Veki’, el-Ameş’ten, o Hayseme’den rivayetle dedi ki: Bana Ömer b. el-Hattab’ı şöy­le derken dinleyen birisi anlattı: Fâtihatü’l-Kitabı ve onunla birlikte bir mik­tar Kur’ân okumayanın namazı yeterli değildir.

Mezhebimizde (Mâlikî mezhebinde) Fâtiha’dan sonra sûre okumanın hükmü ile ilgili üç farklı görüş vardır: Sünnet, fazilet ve vacib görüşü. [76]

16- Fatiha’yı Öğrenemeyen:

Bütün gücünü harcadıktan sonra Fatiha’yı öğrenemeyen yahut Kur’ân-ı Ke-rim’den hiçbir şey belleyemeyen veya hafızasında ondan hiçbir şey tutama­yan kimsenin Kur’ân okunması gereken yerlerde tekbir, tehlil, tahmid, teş­bih, temcid yahut la havle vela kuvvete illa billah’tan mümkün olanı söyle­yerek Allah’ı zikretmesi gerekir. Bu şekilde zikir yalnız başına namaz kılma­sı veya imamın gizliden okuduğu namazlarda imam ile birlikte kılması ha­linde sözkonusudur. Çünkü Ebu Davud ve başkaları Abdullah b. Ebi Evfa’dan şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Bir adam Peygamber (s.a)’ın yanına ge­lerek şöyle dedi:Ben Kur’ân-ı Kerim’den herhangi birşey ezberlemek imka­nını bulamıyorum. Bana onun yerini tutacak birşeyler öğret. Hz. Peygamber: “De ki Allah’ı teşbih ederim. Hamd yalnız Allah’ındır. O’ndan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Bütün gücümüz ve takatimiz ancak Allah’ın yardımı ile­dir.” Bunu soran sahabi: Ey Allah’ın rasulü, bunlar Allah için söyleyeceğim sözlerdir. Ya kendim için ne diyeyim? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: De ki: Allah’ım bana merhamet buyur, bana afi­yet ver, beni doğru yola ilet, beni rızıklandır.”[77]

17- Hiçbir Dua Okuyamayan:

Şayet bu lafızlardan herhangi birisini de söylemekten aciz ise elinden gel­diği kadar imam ile birlikte (yani cemaatle) namaz kılmayı terketmesin. İnşa-allah imam bu konuda onun sorumluluğunu yerine getirir. Ölüm gelinceye ka­dar aralıksız olarak Fatiha’yı ve onunla birlikte bir miktar Kur’ân-ı Kerim’i öğ­renmek için bütün gayretini ortaya koymalıdır. O bu gayret içerisinde ona ölüm gelmelidir ki Allah’a karşı beyan edebileceği bir mazeret sahibi olsun.[78]

18- Arapça’ya Dili Dönmeyenler:

Arap olmayanlardan yahut başka kavimlerden arapçaya dili dönmeyen kimseye namazını kılması için anlayacağı diliyle arapça dua tercüme edilir. Yüce Allah’ın izniyle bu onun için yeterli gelir. [79]

19- Farsça Okumak:

Cumhurun görüşüne göre güzelce Arapça okuyabilenin Farsça okuyarak namaz kılması yeterli değildir. Ebu Hanife der ki: Arapça okuyabilse dahi Farsça okumak onun için yeterlidir. Çünkü maksat manayı isabet ettirmektir. İb-nu’1-Münzir ise der ki: Hayır, bu onun için yeterli olmaz. Çünkü bu Allah’ın emrine aykırıdır. Peygamber (s.a)’den bize gelen bilgiye de aykırıdır, müs-lüman cemaatlerin görüşüne de aykırıdır. Bu konuda Ebu Hanife’ye muva­fakat eden bir kimsenin olduğunu da bilmiyoruz. [80]

20- Kıraati Bilmeyen Kimse, Namazda İken Kıraat Öğrenirse:

Kıraati bilmeyerek ve emrolunduğu şekilde namaza başlayan bir kimse namaz esnasında kıraati öğreniverse ne yapar? Meseleyi şöyle tasarlayabili­riz: Namaz kılan bu kişi (namazda iken) Fâtiha’yı okuyanı işitir ve mücerred bu işitmesiyle onu ezberleyiverir. Bu durumda (namazını bozup) yeniden na­maza başlamaz. Çünkü o ana kadar kıldıklarını emrolunduğuna uygun ola­rak kılmıştır. Bunu iptal etmeyi gerektirecek bir durum yoktur. Bunu İbn Sah-nun “Kitab “ında zikretmiştir. [81]

III. Bölüm:

ÂMİN DEMEK

Bu bölüme dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: [82]

1- “Amin” Deme Şekli:

Kur’ân okuyan bir kimsenin Fatiha sûresini okuduktan sonra -Kur’ân olanın Kur’ân olmayandan ayırd edilebilmesi için kelimesinin “nun “harfi üzerinde sekte yaptıktan sonra “âmin” demesi sünettir. [83]

2- “Âmin” Deme Zamanı:

Ana kitaplarda (temel hadis kaynaklarında) Ebu Hureyre’den Rasulullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “İmam âmin dediğinde siz de âmin deyiniz. Çünkü her kimin âmin demesi meleklerin âmin demesine rast­lar ise geçmiş günahları affolunur.”[84]

Bizim ilim adamlarımız (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) derler ki: Geç­miş günahların bağışlanması, bu hadis-i şerifin ihtiva ettiği şu dört şeyin ger­çekleşmesine bağlıdır.

1) İmamın âmin demesi

2) İmamın arkasında namaz kılanların âmin demesi

3) Meleklerin âmin demesi

4) Cematin âmin demesinin meleklerin âmin demesine denk düşmesi.

Bu denk düşme ile ilgili; duanın kabul edilmesi hakkındadır, denildiği gi­bi, zaman hakkındadır, duanın -nitelik bakımından- ihlasla yapılması hakkın­dadır da denilmiştir. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Duanızın kabul edileceğini bilerek Allah’a dua ediniz. Ve bilin ki Allah gafil ve başka şeylerle oyalanan bir kalbin duasını kabul etmez.”[85]

3- “Âmin”in Fazileti:

Ebu Davud, Ebu Musabbih el-Makrai’nin şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Ashab-ı kiramdan olan Ebu Züheyr en-Numeyri’nin yanında otururduk. Çok güzel bir şekilde konuşur idi. Bizden herhangi bir kimse bir duada bulun­du mu: Onu âmin sözü ile bitir, derdi. Çünkü âmin bir sahifenin üzerindeki mühür gibidir. Ebu Züheyr dedi ki: Bunun neden böyle olduğunu size bil­direyim mi? Bir gece Rasûlullah (s.a) ile birlikte çıkmıştım. Israrla dua eden birisinin yanından geçtik. Peygamber (s.a) onun duasını işitecek bir şekilde durdu. Sonra Peygamber (s.a): “Eğer mühürlerse duası kabul olunur” dedi. Orada bulunanlardan birisi: Ne ile mühürleyecek ey Allah’ın Peygamberi? diye sordu. Hz. Peygamber: “Âmin ile” dedi. “Çünkü o âmin ile duasını bitirirse (kabulünü) gerektirmiş olur.” Peygamber (s.a)’e bu soruyu soran adam dua eden adamın yanına gitti ve ona: Ey filan, duanı mühürle (âmin diyerek bitir) ve (kabul olunacağına dair) müjde olsun, dedi.[86]

İbn Abdi’1-Berr der ki: Ebu Züheyr en-Numeyri’nin asıl adı Yahya b. Nufeyr’dir. Peygamber (s.a)’dan: “Çekirgeleri öldürmeyiniz. Çünkü çekirgeler Allah’ın en büyük ordusudur”[87] hadisini rivayet etmektedir.

Vehb b. Munebbih de der ki: Âmîn dört harftir. Allah her bir harften: “Al­lah’ım, âmin diyen herkes için mağfiret buyur” diyen bir melek yaratır.

Haberde şöyle denilmiştir: “Cebrail bana Fâtihatu’l-Kitab’ı bitirdiğim vakit âmin demeyi telkin etti ve: Bu mektubun üzerindeki mühür gibidir, dedi.” Bir diğer hadiste şöyle denilmiştir: “Âmin alemlerin Rabbinin mührüdür. “[88]

el-Herevi der ki: Ebu Bekir dedi ki: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki müh­rüdür, demektir. Çünkü yüce Allah onun vasıtası ile onların üzerinden afet ve musibetleri bertaraf eder. Tıpkı himaye eden ve bozulup içindekinin dışarıya çıkmasına engel olan mektup üzerindeki mühür gibidir. Diğer bir hadiste de şöyle denilmiştir: “Âmin cennette bir derecedir.”[89] Ebu Bekr der ki: Bunun anlamı şudur: Âmin öyle bir kelimedir ki bunu söyleyen bu vesileyle cennette bir derece kazanır.[90]

4- “Âmin”in Anlamı:

İlim ehlinin çoğuna göre “âmin” kelimesi, dua anlamında kullanılan bir kelime olarak “Allah’ım duamızı kabul buyur” demektir. Bazıları da: “Âmin” yüce Allah’ın isimlerinden birisidir, demiştir. Ca’fer b. Muhammed Mücâhid ve Hilal b. Yisaf’tan rivayet edildiği gibi İbn Abbas da bunu Peygam-ber(s.a)’dan rivayet etmekle birlikte bu sahih bir rivayet değildir. Bunu İb-nu’1-Arabi söylemiştir.

“Âmin”in anlamının: Böyle olsun demek olduğu da ileri sürülmüştür. Bunu da el-Cevheri’nin görüşüdür. el-Kelbi’nin, Ebu Salih’ten, onun İbn Abbas’tan rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a)’a: Âmin ne demektir? diye sordum, o: “Rabbim yap” demektir, dedi. Mukatil der ki:

Bu dua için bir güç ve bereketin indirilmesine bir sebeptir. Tirmizî der ki: Âminin anlamı, “sen bizim umutlarımızı boş çıkarma”dır.[91]

5- “Âmin”i Söyleyiş Şekli:

“Amin” kelimesi iki şekilde söylenir. Birincisi Yasin gibi “fail” vezninde med ile (“Âmin” şeklinde), ikincisi ise “yemin” vezninde kasır ile (“emîn” şeklin­de) söylenir. Medli söyleyişini şair şu beyitinde kullanmıştır:

“Rabbim, ebediyyen onun sevgisini benden alma Amîn diyen bir kula Allah rahmet buyursun.” Bir başkası da şöyle demiştir:

“Âmin âmin diyorum, razı olmam, bir tanesine

Ta ki ikibin âmin diyene kadar.”

Bir başka şair de kasr ile şöyle kullanmıştır:

“Ondan istekte bulununca Futhul benden uzaklaştı

Allah aramızdaki uzaklığı artırsın, emin.”

Mim’in şeddeli okunması hatadır. Bunu el-Cevheri söylemiştir.

el-Hasen ve Ca’fer es-Sadık’dan şeddeli okunduğuna dair rivayet de gel­miştir. el-Hüseyn b. el-Fadl’ın görüşü de budur. O vakit bu kelime kasdet-mek için kullanılan den türemiş ojur. Bizler sana yönelmeyi kastediyoruz, demektir. Yüce Allah’ın: Beyt-i haramı kast ederek gelenlere de saygısızlık etmeyin” (el-Maide, 5/2) buyruğu da bu kökten gelir. Bunu Ebu Nasr b. Abdurrahim b. Abdülkerim el-Kuşeyri nakletmektedir. el-Cevheri der ki: Âmin kelimesi iki sakin harfin birarada gelmesi dolayısıy­la kelimeleri gibi feth üzere mebnidir. “Âmin dedi” ve “âmin de­mek” anlamında: filan kişi âmin dedi” denilir. [92]

6- İmam’ın “Amin” Demesi:

İmam âmin’i söyler mi ve açıktan söyler mi konusunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. Şafiî ve Medinelilerin rivayetine göre, Mâli£ bu görüştedir. Kufeliler ve kimi Medineliler de: İmam âmin’i açıktan söylemez, demişlerdir. Taberî’nin görüşü de budur. Bizim ilim adamlarımızdan İbn Habib’in de görüşü budur. İbn Bukeyr de: İmam muhayyerdir, demiştir. İb-nu’1-Kasım’ım İmam Mâlik’ten rivayetine göre: İmam âmin demez. Onun ar­kasındakiler yani ona uyanlar âmin, der demektedir. Bu İbnu’l-Kasım’ın ve İmam Mâlik’in mezhebine mensup Mısırlıların görüşüdür. Bunların delilleri ise Ebu Musa el-Eş’ari’nin rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: Rasûlullah (s.a) bize hut­be irad etti. Bize sünnetlerimizi açıkladı, nasıl namaz kılacağımızı öğretti ve şöyle dedi: “Namaz kıldığınız vakit saflarınızı doğru tutunuz. Daha sonra siz­den herhangi bir kimse imam olsun. İmam: Allahu ekber dediği vakit siz de tekbir getiriniz. “Gazaba uğramış olanların ve sapıtanlarınkine değil” dediğin­de siz de “âmin” deyiniz. Allah sizin duanızı kabul buyurur.” dedikten son­ra hadisin geri kalan kısmını da zikretti. Bunu Müslim rivayet etmiştir.[93]

Sumeyy’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadis de bunun gibidir. Bunu da İmam Mâlik rivayet etmiştir.

Sahih olan ise birincisidir, (yani imam “âmîn”i açıktan söyler) Vail b. Hu-cr’un rivayet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: Çünkü Rasûlullah (s.a) “ve leddâllîn”i okuduğunda: Âmin der ve sesini yükseltirdi. Bunu Ebu Davud[94] ve Darakutni rivayet etmiştir. Darakutni şunu da eklemiştir: Ebu Bekr der ki: Bu, Küfe halkının yalnız başlarına rivayet ettikleri bir sünnettir. Bu hadis ve bundan sonraki hadis sahihtir.[95] “Buharı de: İmamın âmin lafzını açıktan söy­lemesi” diye bir başlık açmıştır.[96]

Ata der ki: “Âmin” bir duadır. İbn ez-Zübeyr ve onun arkasından namaz kılanlar öyle bir âmin dediler ki mescidde bir ses kalabalığı işitildi. Tirmizî der ki: Peygamber (s.a)’ın ashabından ve onlardan sonrakilerden ilim ehlin­den birçok kişi bu görüştedir. Bunlar kişinin âmini yüksek sesle söyleyeceğini ve gizlemeyeceğini kabul ederler. Şafiî, Ahmed ve İshak da bu görüştedir.[97]

Muvatta’da ve Buharı ile Müslim’de İbn Şihab’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (s.a) “âmin” derdi.[98]

İbn Mâce’nin Sünen’inde Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: İnsanlar “âmin” demeyi terketti. Rasûlullah (s.a) ise “Gazaba uğramış olanların ve sapıtanlarınkine değil” dediğinde “âmin” derdi. Onun âmin deyişini birinci saftakiler işitir ve bu ses ile mescid dolardı.”[99]

Az önce kaydettiğimiz Ebu Musa ile Sumeyy yoluyla gelen iki hadis ise “âmin” lafzının söyleneceği yeri göstermektedir. Bu da imamın “veleddâllîn” demesi sırasında olur. Böylelikle imam ile cemaatin âmin deyişleri birlikte olur ve cemaat ondan önce âmin demiş olmaz. Buna sebep ise az önce belirt­tiğimiz hususlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Diğer taraftan Pey­gamber efendimiz de: “İmam âmin dediği takdirde siz de akabinde âmin deyiniz” diye buyurmuştur.[100]

İbn Nafi’ de “Kitabu İbn el-Haris”de şöyle demektedir: İmama uyan bir kimse imamın “veleddâllîn” dediğini işitmedikçe bu sözü (âmin’i) söylemez. Eğer uzak olup da onun âmin dediğini işitmiyor ise demez. İbn Abdus der ki: O takdirde okuma miktarını kendisine göre tesbit etmeye çalışır ve bitir­diğine kanaat getirdiği yerde “âmin” der. [101]

7- “Âmin”i İçten Söylemek:

Ebu Hanifenin mezhebine mensup olanlar derler ki: Âmin’i içten söy­lemek açıktan söylemekten daha iyidir. Çünkü âmin bir duadır. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur: “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin.” (el-A’raf, 7/55) Buna delil ise, yüce Allah’ın: “İkinizin de duası kabul olundu” (Yunus, 10/89) buyruğunun tevili ile ilgili olarak gelen rivayettir. Burada denildiğine göre Hz. Musa dua ediyor, Hz. Harun da âmin diyordu. O bakımdan yüce Al­lah her ikisine de: Dua edenler adını vermiştir.

Buna cevap: Duanın gizlenmesinin daha faziletli oluşu riyakarlığın söz-konusu olması dolayısıyladır. Cemaat namazı ile ilgili hususlara gelince bu cemaate katılmak zaten İslâm’ın açık bir şiarını açıktan yerine getirmektir. Ve kulların açıktan yapması mendup olan bir hakkı izhar etmeleridir. İmamın du­ayı ve sonunda âmin demeyi kapsayan Fâtiha’yı açıktan okuması teşvik edilmiştir. Buna göre duanın açıktan yapılması sünnettir. Sünnet olan dualar­dan ise bu duaya âmin demek de ona tabidir ve onun gibidir. Bu da açıkça bilinen bir husustur. [102]

8- Bizden Öncekiler ve “Âmin”:

“Âmin” kelimesi bizden önce yalnızca Musa ve Harun (ikisine de selam ol­san )’a verilmiş ve öğretilmiştir. Tirmizî el-Hakim “Nevadiru’l-Usul” adlı eserin­de şunu zikretmektedir: Bize Abdu’l-Varis b. Abdüssamed anlattı, dedi ki: Bize babam anlattı. Dedi ki: Bize Hişam b. Hassan’ın mescidinin müezzini olan Rezin anlattı, dedi ki: Bize Enes b. Mâlik anlattı dedi ki: Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: “Şanı yüce Allah benim ümmetime kendilerinden önce kimseye verilmemiş üç şeyi verdi. Selam. Bu cennet ehlinin kendi aralarındaki selam­laşmalarıdır. Meleklerin saf saf dizilmesi (gibi namazda dizilmek) ve âmin de­mek. Musa ile Harun’un söyledikleri dışında(“âmin” öncekilerden kimseye veril­memiştir.) Ebu Abdullah der ki: Bunun anlamı şudur. Musa Fir’avn’a beddua etmiş Harun da âmin demiş idi. Şanı yüce Rabbimiz de Kitab-ı Kerim’inde Hz. Musa’nın duasını bize zikrettiğinde: “Sizin duanız kabul olundu” (Yunus, 10/89) dediğini bize bildirmekte ve Harun’un söylediğini zikretmemektedir. Hz. Musa: Rabbimiz, diye dua etti. Harun (as) da “âmin” diyordu. Bu şekilde ona da dua eden kişi adını vermiştir. Çünkü onun âmin demesini de onun dua et­mesi olarak değerlendirmiştir.

Şöyle de denilmiş bulunuyor: Âmin bu ümmete hastır. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Yahudilerin selam ve âmin demekten dolayı sizi kıs­kandıkları kadar hiçbir şeyden dolayı kıskanmamışlardır.” Bunu İbn Mâce Hammad b. Seleme’den, o Süheyl b. Ebu Salih’ten, o babasından, o Aişe (r.an-ha)dan rivayetle Peygamber (s.a) buyurdu ki., senediyle rivayet etmiştir.[103] Yine İbn Mâce İbn Abbas’tan Peygamber (s.a)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Yahudiler sizleri âmin dediğiniz için kıskandığı kadar hiçbir şey­den dolayı kıskanmamıştır. O bakımdan çokça âmin deyiniz.”[104]

Bizim ilim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: Ki­tap ehlinin bizleri kıskanma sebepleri şudur: Çünkü bunun (Fatiha Sûresi’nin) başı Allah’a hamdetmek, O’na senada bulunmaktır. Daha sonra O’na itaat et­mek, O’na yönelmektir. Arkasından bizi dosdoğru yola iletmesi için bir du­adır. Sonra da âmin demekle birlikte onlara beddua ediyoruz. [105]

IV. Bölüm:

FATİHA SÛRESİ’NİN ANLAMLARI, KIRAATLER, İ’RAB VE HAMDEDENLERİN FAZİLETİ

  1. Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile

2, 3, 4. Hamd âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm ve Din Günü’nün maliki olan Allah’adır.

  1. Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.
  2. Hidayet eyle bizi dosdoğru yola,
  3. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayan­ların ve yolunu sapıtanlarınkine değil. (Âmîn)

Bu bölüme dair açıklamalarımızı otuzaltı başlık halinde sunacağız:

1- Hamdetmek:

“Hamd Allah’ındır” buyruğu; Ebu Muhammed Abdu’1-Gani b. Said el-Hafız, Ebu Hureyre ve Ebu Said el-Hudri yoluyla Peygamber (s.a)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Kul ‘hamd Allah’ındır’ dediği vakit, Al­lah da: Kulum doğru söyledi. Hamd yalnız benimdir diye buyurur.” Müslim’in de rivayetine göre Enes b. Mâlik dedi ki: Rasulullah (s.a) şöy-j İle buyurdu: “Allah, birşey yediği zaman Allah’a hamdetmesi yahut birşey içtiği^zaman Allah’a hamdetmesi dolayısıyla kulundan razı olur.”[106]

el-Hasen der ki: Ne kadar nimet varsa, şüphesiz el-hamdülillah (hamd Al­lah’a mahsustur) demek ondan daha faziletlidir.

İbn Mace, Enes b. Mâlik’in şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasulullah(s.a) buyurdu ki: “Allah bir kula bir nimet verip de o kul el-hamdülillah di S yecek olursa, mutlaka Allah’ın ona verdiği şey ondan aldığından daha Uetli olur.”[107]

Nevadiru’l-Usul’de Enes b. Mâlik’ten rivayete göre Rasulullah (s.a) le buyurmuştur: “İçindeki herşeyiyle birlikte dünya, benim ümmetimden bir ^kişinin elinde bulunsa daha sonra da bu kişi el-hamdülillah diyecek olsa, buy I el-hamdülillah hiç şüphesiz bütün bu nimetlerden daha faziletli olur.[108] Abdullah der ki: Bize göre bunun anlamı şudur: Bir kişiye dünya verilmiş ve daha sonra da ona bu kelime ihsan edilip onu söylemesi lütfunda bulunul­muş ise, söylediği bu kelime bütün dünyadan daha faziletlidir. Çünkü dün­ya fanidir, söylediği bu kelime ise bakidir. İşte bu kelime de “geriye kalan kalıcı salih ameller” arasındadır. Zaten yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Geriye kalacak olan salih amellerdir ki, Rabbinin nezdinde bunlar sevap­ça da hayırlıdır amelce de hayırlıdır.” (el-Kehf, 18/46) Bazı rivayetlerde de şöyle denilmiştir. Onun verdiği aldığından daha hayırlı olur.[109] Bu ifadeye göre söylediği söz kulun verdiği olur, dünya ile de Allah’tan alınan şeyi kas­tetmiş olur. Bu tedbir (işleri çekip çevirmek) hakkındadır. Yine bu kelime kul tarafından söylenir, dünya da Allah tarafından verilir şeklinde de açıklandı­ğı olur. Fakat aslı itibariyle her ikisi de Allah’tandır. Dünya da Allah’tandır, bu sözü söylemek de O’nun lütfundandır. Allah kişiye dünyayı vermiş ve onu ihtiyaçtan kurtarmış olur, bu kelimeyi de söylemeyi lütfetmiş, bu sebepten dolayı da ona âhirette şeref ihsan etmiş olur.

/ibn Mace’de İbn Ömer yoluyla gelen şu rivayet yer almaktadır: Rasulul-

f lalı şunu anlattı: “Allah’ın kullarından birisi, Rabbim, zatının celâline, saltanatının azametine yakışacak şekilde sana ham ederim” dedi. Yazıcı melekler için bunu yazmak zor geldi. Bunu nasıl yazacaklarını bilemediler. Semaya çıktılar ve şöyle dediler: Rabbimiz, senin kulun öyle bir söz söyledi ki onu nasıl yazacağımızı bilemi-

/ yoruz. Aziz ve celil olan Allah kulunun ne söylediğini daha iyi bildiği halde der ki: Kulum ne dedi? Melekler: Rabbim, o şöyle dedi: Rabbim, zatının celâline, saltanatının azametine yakışır şekilde sana hamdederim, dedi. Yüce Allah o iki meleğe şöyle dedi: Bu sözü kulumun söylediği şekilde yazınız. Nihayet o bana kavuşacağında o sözün karşılığını ben ona vereceğim.”[110]

Müslim’de rivayet edildiğine göre Ebû Mâlik el-Eş’arî dedi ki: Rasulul-lah(s.a) şöyle buyurdu: “Abdest almak imanın yarısıdır, el-hamdülillah demek mizanı doldurur. Sübhanellahi vel-hamdülillahi demek de sema ile arz ara­sını doldurur -yahut doldururlar.-“[111]

2- “el-Hamdu lillah” Demenin Fazileti:

İlim adamları, kulun: “el-hamdülillahi rabbi’l âlemîn” demesinin mi yok­sa “la ilahe illallah” demesinin mi daha faziletli olacağı hususunda farklı gö­rüşlere sahiptir. Bir kesim: “el-hamdülillahi rabbi’l-âlemin” demesinin daha faziletli olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu hamdin kapsamı içerisinde “la ila­he illallah” diye ifade edilen tevhid de bulunmaktadır. Buna göre kulun “el­hamdülillah..” demesinde hem tevhid hem de hamd vardır. Fakat “la ilahe il­lallah” demesinde sadece tevhid sözkonusudur.

Bir başka kesim de; “la ilahe illallah” demenin daha faziletli olacağını söy­lemiştir. Çünkü bu tevhid kelimesiyle, küfür ve şirk ortadan kaldırılmakta­dır. Bunun söylenmesi için insanlarla savaşılır. Çünkü Rasulullalı (s.a): “Ben insanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” diye bu­yurmuştur.[112] Bu görüşü İbn Atiyye tercih ederek şöyle der: Bunun daha fa­ziletli olduğuna hüküm veren Peygamber (s.a)’ın şu buyruğudur: “Ben ve benden önceki bütün peygamberlerin söylediği en faziletli söz; la ilahe illal­lah vahdehu la şerike leh (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur, O bir ve tek­tir, O’nun ortağı yoktur) sözüdür.”[113]

  1. Alemlerin Rabbi:

Müslümanlar, yüce Allah’ın diğer bütün nimetlerine karşılık Mahmud (övülmeye, hamdedilmeye değer) olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Al­lah’ın lütfettiği nimetlerden birisi de imandır. Bu da imanın Allah’ın fiili ve yaratması ile olduğunun delilidir. Buna delil de yüce Rabbimizin:

Âlemlerin rabbi” buyruğudur. Âlemler ise, bütün yaratık­ları ifade eder. Bunlardan birisi de imandır. Yoksa durum ileride de açıkla­nacağı üzere Kaderiye’nin söylediği imanı insanlar yaratmamaktadır. [114]

4- Hamd’in Anlamı:

“Hamd”in arap dilindeki anlamı eksiksiz övgü, “sena”dır. Bunun başına gelen elif ve lam C-ı tarif) bütün hamd türlerini kapsaması içindir. Şanı yü­ce Allah bütün hamdleri hak edendir. Çünkü en güzel isimler ve en yüce sıfatlar onundur, “el-hamd” lafzı şairin şu sözlerinde cem’i kıllet (azlık bildi­ren çoğul) lafzı ile çoğul yapılmıştır:

“En açık şekilde hamdedilip övülene tahsis ettim

Sözlerimin en faziletlisini ve hamdlerimin en üstününü.”

Hamd’ın zıddı zem (yermek)dir. Övülen kimseye “hamîd” ve “mahmud” denilir. “Tahmid” ifadesi “hamd” den daha beliğdir. Ayrıca “hamd” şükürden daha kapsamlı ve geniştir. “Muhammed” ise övülmeye değer özellikleri çok­ça olan kimse demektir. Şair der ki:

“Şanlı, şerefli, kavminin efendisi,

son derece cömert ve çokça övülmeye değer özellikleri olana….”

Rasûlullah (s.a)’a da bu isim verilmiştir. Şair der ki:

“Onu tebcil etmek için kendi isminden ona bir isim türetti. Arşın sahibi olan (Allah) Mahmud’dur. İşte bu da Muhammed’dir.” Mahmede (övülmeye değer husus), yerilmeye değer hususun anlamını ifa­de eden “mezemme”nin zıddıdır. Kişi hamdettiği takdirde onun hakkında: Adam hamdetti, denilir. Hamdedildiği görülen kimse için de kişi der. Mesela: “Filan yere vardım ve oranın övülecek bir yer ol­duğunu gördüm” demek gibi. Yani orayı övülmeye değer ve uygun bir yer olarak gördüm demektir. Bu ifadeleri; orada kalıp yaşamayı veya orada hayvanlar için bulunan otlakları beğendiğimiz takdirde kullanınz. Eşyayı çok­ça öven ve özelliklerinden daha fazla şeylere sahip olduklarını ileri süren kimse için de”Humede” denilir. Ateşin alevinin çıkardığı ses için de “hame-detu’n-nar” tabiri kullanılır. [115]

5- “Hamd” ile “Şükür”:

Ebu Cafer et-Taberi ile Ebu’l-Abbas el-Müberred, hamd ile şükürün aynı anlamda olduğunu söylemişlerse de bu görüş pek kabule değer bir görüş de­ğildir. Ayrıca Ebu Abdurrahmân es-Sülemi de “el-Hakaik” adlı eserinde bu­nu Cafer es-Sadık ve İbn Ata’nın görüşü olarak da nakletmektedir. İbn Ata der ki: Hamd’in anlamı Allah’a şükretmektir. Çünkü onun bize zatına ham-detmeyi öğretmesi dolayısıyla O, bize bu alandaki lütfunu hatırlatmaktadır. Taberi de bu iki kelimenin aynı anlama geldiğini delil göstermek için kişi­nin: şükür olmak üzere Allah’a hamdolsun” demesinin doğ­ru olacağını delil göstermiştir. İbn Atiyye de der ki: Gerçekte bu onun kabul ettiğinin zıddına delildir. Çünkü kişi ayrıca şükür olmak üzere” demekle “hamd’i” tahsis etmiş olur. Bu nimetlerden herhangi bir nimete bir hamd ifade eder.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Şükür hamdden daha geneldir. Çün­kü şükür hem dil ile hem organlarla hem de kalp ile olur. Hamd ise sadece dil ile olur.

Hamd’in daha genel kapsamlı olduğu da söylenmiştir. Çünkü hamd, hem şükür manasını hem övmek anlamını kapsamaktadır. Bu ise şükürden daha geneldir. Hamd, şükür yerine kullanılabildiği halde şükür hamd yerine kul­lanılamamaktadır. İbn Abbas’ın da şöyle dediği kaydedilmektedir: el-ham-dülillah şükreden herkesin kullandığı bir sözdür. Adem (as) da aksırdığı va­kit “el-hamdülillah” demiştir. Yüce Allah da Hz. Nuh’a şöyle demesini em­retmiştir: “Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun, de.” (el-Mu’minun, 23/28) İbrahim (a.s) da şöyle demiştir: “Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve îshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun.” (İbrahim, 14/39) Hz. Davud ile Hz. Süleyman kıssasında da yüce Allah bize şunu bildirmek­tedir: “İkisi dedi ki: Bizi pek çok mümin kullarına üstün kılan Allah’a hamdolsun.” (en-Neml, 27/15) Yüce Allah Peygamberi Muhammed (s.a)’e de şöyle emretmektedir: “Evlat edinmeyen o Allah’a hamdolsun, de.” (el-İsra, 17-111) Cennet ehli de şöyle diyeceklerdir: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamdolsun.” (Fatır, 35/34); “Ve dualarının sonu da el-hamdülillahi rabbi âlemin (Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun, veya: Bütün hamdler âlemle­rin Rabbi Allah’a mahsustur) demeleridir.” (Yunus, 10/10). Buna göre “el-hamdilillah” şükreden herkesin söylediği sözdür.

Derim ki: Doğrusu şudur: Hamd, önceden bir ihsan sözkonusu olmaksı­zın nitelikleriyle övülmeye değer olana yapılan bir senadır, övgüdür. Şükür ise, bağışladığı ihsana (iyiliğe, güzelliğe) karşılık şükredilen kimseye yapı­lan bir senadır. İşte bu noktadan hareketle ilim adamlarımız şöyle demiştir: Buna göre hamd şükürden daha kapsamlıdır. Çünkü hamd hem sena, hem tahmid (yani hamdetmek) hem de şükür bakında kullanılır. Karşılık olarak yapılan (şükür), özel bir hali ifade eder. Ve sana iyilik yapana karşı bir mü­kafattır. O bakımdan âyet-i kerimede kullanılan hamd, daha genel bir mana ifade ediyor. Çünkü şükürden geniş bir anlamı kapsamaktadır.

Hamd’in rıza anlamına geldiğinden de sözedilmektedir. Mesela: yani; ben onu sınadım ve beğendim, denilir. Yüce Allah’ın: “Ma-kam-ı Mahmud” (el-İsra, 17/79) buyruğunda da geçen “mahmud” kelimesi ise (övülmeye değer anlamına değil de) beğenilen ve hoşnud olunan makam demektir. Hz. Peygamber de buyruğu: “Sidiğin çı­kış yerini yıkamanızı sizin için uygun ve yerinde görürüm”[116] anlamındadır.

Yüce Allah’ın: “el-hamdülillah” buyruğu ile ilgili olarak Cafer es-Sachk’ın şöyle dediği de zikredilmektedir: Şanı yüce Allah’ı kendi zatını nitelendirdi­ği şekilde sıfatlarıyla öven kimse Allah’a lıamdetmiş olur. Çünkü “hamd” ke­limesi, “h, m, d” harflerinden meydana gelmiştir. Ha, vahdaniyyetten, mim, mülkten, dal ise deymumiyyetten (devamlılıktan, bekadan) gelmektedir. Yüce Allah’ı vahdaniyeti, deymumiyeti ve mülküyle tanıyıp bilen bir kimse gereği gibi tanımış olur. İşte “el-hamdülillah”ın hakikati de budur.

Şakik b. İbrahim de “el-hamdülillah”in tefsirinde şunları söylemektedir: Al­lah’a hamdetmek üç şekilde olur: Birincisi, Allah sana birşey verdiği takdir­de o şeyi sana kimin verdiğini bilip tanımandır. İkincisi, sana verdiği şeye ra­zı olmandır. Üçüncüsü ise onun ihsan ettiği güç senin vücudunda kalmaya devam ettiği sürece herhangi bir şekilde O’na isyan etmemektir. İşte bunlar hamdetmenin şartlarıdır. [117]

6- Hamd ve Övgüler Allah’ındır:

Şanı yüce Allah “hamd” ile kendi zatını övüp sena etmiş ve Kitab-ı Keri­mi zatına hamd ile başlatmıştır. Bu hususta kendisinden başkasına izin ver­memiştir. Aksine Kitab-ı Kerim’inde ve yüce Peygamberinin dili üzere ken­dilerini bu şekilde övmelerini yasaklamak üzere şöyle buyurmaktadır: “O hal­de kendinizi övmeyin (temize çıkarmayın). O, takva sahibi olanları, en iyi bilendir.” (en-Necm, 53/32) Hz. Peygamber de: “Övücülerin yüzlerine top­rak saçınız.”[118] diye buyurmaktadır. Bunu el-Mikdad rivayet etmiştir. İleride yüce Allah’ın izniyle en-Nisa sûresinde (49- âyetin tefsiri yapılırken) insan­ların kendilerini övmeye dair açıklamalar gelecektir.

Buna göre “el-hamdülillahi rabbi’l-âlemin (hamd âlemlerin Rabbi Al­lah’adır)” buyruğunun anlamı şudur: Âlemlerden hiçbir kimse bana hamdet-meden önce ben kendi zatımı hamd etmiş (övmüş) bulunuyorum. Ezelden be­ri benim kendime hamdedişim herhangi bir sebebe bağlı değildir. Fakat insan­ların, yaratıkların bana hamdetmelerinin birtakım sebeplerle yapılma şaibesi vardır. İlim adamlarımız der ki: O bakımdan kendisine kemal ihsan edilmemiş yaratıklardan herhangi bir kimsenin menfaatleri çekmek ve nefsine gelecek za­rarları bertaraf etmek için kendisine hamdetmesi (övmesi) çirkin görülmüştür.

Şöyle de denilmiştir: Şanı yüce Allah kullarının kendisini hamdetmekten aciz olduklarını bildiğinden dolayı ezelde kendi zatını kendi zatı ile ve ken­di zatı için hamdetmiştir. O bakımdan onun kulları bu konuda bütün güçle­rini ortaya koyacak olsalar dahi O’na hamdetmekten aciz kalırlar. Peygam­ber efendimizin: “Ben sana yapılması gereken bütün övgüleri sayıp dökemem”[119] buyruğu ile bu konudaki aczini nasıl ortaya koyduğuna dikkat ede­lim. Şair de şöyle demiştir:

“Bir iyilik sebebiyle biz sana senada bulunsak dahi Sen bizim övdüğümüz gibi ve hatta övdüğümüzün de çok üstündesin.” Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah kullarına nimetlerinin çokluğunu onla­rın ise gereği gibi kendisine hamdedebilmekten acizliklerini bildiğinden dolayı – lütuf ve minnetin ağırlığını üzerlerinden kaldırdığı için sahip olduk­ları nimetlerden daha rahat ve huzurlu bir şekilde faydalanabilsinler diye -onlar yerine kendi zatını ezelde hamdetmiş, övmüştür. [120]

7- “el-Hamdu…”de Kıraat:

Yedi kıraat imamı ve insanların cumhuru el-hamdülillah” buyruğundaki “dal” harfinin ref edilmesi (du şeklinde ötreli okunması) üze­rinde icma etmişlerdir. Süfyan b. Uyeyne ve Ru’be b. el-Accac’dan “dal” har­finin üstünlü okunması ile “el-hamdelillahi” şeklinde okudukları da rivayet edilmiştir. Bu ise, bir fiilin takdir edilmesi anlamına gelir, “el-hamdülillah” ifa­desinde “dal” harfinin ötreli okunması, mübteda ve haberdir de denilmiştir. Haber olması ise, bir mana ifade etmesini gerektirir. Bunun ifade ettiği ma­na nedir? Bunun cevabı şudur: Sibeveyh der ki: Kişi (dal harfini) ötreli oku­yarak “el-hamdülillah” dediği takdirde Allah’a hamd ettim, ifadesinin ihtiva ettiği manaya benzer bir söz söylemiş olur. Şu kadar var ki “el-hamdü” diyerek “dal” harfini ötreli okuyan kimse hem kendisinin hem de bütün yaratıkların yüce Allah’a hamdettiğini haber vermektedir, “el-hamde” şeklinde “dal” harfini üstünlü okuyan bir kimse ise, yalnız kendisinin ham-dinin Allah’a olduğunu haber vermektedir.

Sibeveyh’ten başkaları ise şöyle demiştir: Bu şekilde yüce Allah’ın affına ve mağfiretine sığınmak, O’nu tazim etmek, şanını şerefini yüceltmek için söy­lenir. Böyle bir ifade ise haber kipinin anlamından farklıdır. Ondan çok di­lekte bulunmak anlamı vardır. Nitekim hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuş-tur: “Her kim beni anmakla uğraşırken bana talepte bulunmak fırsatını bul­mayacak olursa ona dilekte bulunanlara verdiklerimden daha üstün olanla­rını veririm.”[121]

Şöyle de denilmiştir: Şanı yüce Allah’ın kendi zatını övüp senada bulun­ması, bunu kullarına öğretmek içindir. Buna göre “el-hamdülillah”ın mana­sı: “el-hamdülillah deyiniz” şeklinde olur. Taberî der ki: “el-hamdülillah” şa­nı yüce Allah’ın kendisine yaptığı bir sena ve övgüdür. Ayrıca bunun kap­samı içerisinde kullarına kendisine övgüde bulunmalarını emretmektedir. Ade­ta: el-hamdülillah deyiniz, demiş gibi olur. İşte (bundan sonra gelecek olan): “Yalnız sana…. deyiniz” buyruğu da bu şekilde açıklanır. Bu sözün zahirinin açıkça ifade ettiği şeyleri Arap dilinde hazfetmek (zikretmemek) tü­ründen bir söyleyiştir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

“Ben biliyorum ki, toprak olacağım

Develer hızlı yürüdüğünde yürüyemez (olacağım)

Soranlar kime (kabir) kazıdınız? diye soracaklar

Cevap verenler onlara: Vezirî diyecekler.”

Yani: Kendisi için kabir kazdığımız kişi (şair) Veziridir, diyeceklerdir. Burada bu ifadelerin söylenmeyişi kullanılan sözlerden bunun açıkça anla­şılması dolayısıyladır. Bunun benzerleri pek çoktur.

İbn Ebi Able’den ikinci harfi birincisine tabi kılmak ve lafızlar arasında tecanüs (uygunluk) olsun diye dal ve lam harflerinin ötreli okunuşu ile: “el-hamdülullahi” şeklinde bir söyleyişle rivayet edilmiştir. Arapların dilinde böy­le bir tecanüs çokça kullanılan birşeydir. Mesela, sana geliyorum” kelimesi ile ve o dağdan inmekte iken,” söyleyişleri de bu türdendir. Şair der ki:

“Oynat bacaklarını annen seni kaybedesice”

Burada “nun” harfi kendisinden sonra gelen hemzenin ötreli okunuşu se­bebiyle ötreli okunmuştur. Mekkeliler de ardarda” (el-Enfal, 8/97 buyruğunda yer alan ra harfini mime uydurarak ötreli olarak okumuşlardır. kelimesinde yer alan “kaf” harfinin ötreli okunuşu da böyledir. Yi­ne araplar kelimesinde hemzeyi lam’a uydurarak esreli okumuşlar­dır. en-Numan b. Beşir’e ait olduğu belirtilen (ve avlamak kasdıyla bir kur­dun peşine takılmış bir kartalın durumunu anlatan) şu beyitte de durum böy­ledir:

“Havada takip ederek giden bu (kartalın) vay anasına

Şu yerde olup da takip edilen kişi gibi de olmasın”

Burada asıl şeklindeki söyleyiştir. Ancak birinci Lam hazfe­dilmiş ve esreden sonra hemzenin ötreli okunuşu ağır bulunduğundan do­layı bunu (yani esreyi) Lam’a aktarmış, sonra da gelen Mim’i de Lam gibi (ya­ni esreli) okumuştur.

el-Hasen b. Ebi’l-Hasen ile Zeyd b. Ali’den birincisini ikincisine uydurmak suretiyle “el-hamdilillahi” şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. [122]

8- “Âlemlerin Rabbi”:

Yüce Allah’ın: Âlemlerin Rabbi” onların mâliki, sahibi de­mektir. Herhangi bir şeye mâlik olan herkes o şeyin rabbidir. Çünkü “er-Rab”, el-mâlik demektir. es-Sihah adlı sözlükde şöyle denilmektedir: Rab, yüce Al­lah’ın isimlerindendir. Başkası hakkında ancak izafet ile kullanılabilir. Arap­lar cahiliyye döneminde bu kelimeyi hükümdar hakkında kullanmışlardır. Ha­ris b. Hillize der ki:

“O rabdır ve tanık olandır

Hiyareyn gününe ve sınama dediğin de odur.”

Rab, efendi anlamına da gelir. Yüce Allah’ın: “Beni rabbinin nezdinde an” (Yusuf, 12/42) buyruğundaki rab bu anlamdadır. Hadis-i şerifte de: “Cariye­nin rabbesini doğurması”[123] ifadesinin anlamı hanımefendisini doğurması-dır. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

Rab, aynı zamanda ıslah edip düzelten, işleri çekip çeviren, düzelten ve yöneten anlamına da gelir. el-Herevi ve başkaları der ki: Birşeyi düzeltip ta­mamlayan kişi için: tabirleri kullanılır.

O şeyi ıslah edip tamamlayan kimse için de O, onun

rabbidir denilir.

“Rabbaniler”e bu adın veriliş sebebi onların kitapların gereğini yerine ge­tirmeleridir. Hadis-i şerifte de denilmektedir. Yani, “senin onun üzerinde yerine getireceğin ve gereği gibi ıslah edeceğin bir ni­metin var mıdır?” [124]

Rab, aynı zamamda mabud anlamındadır. Şairin şu sözü böyledir:

“Tepesine erkek tilkinin işediği rab mı olur?

Üzerine tilkilerin işediği kimse andolsun, zelil olur.”

Birşeyi çoğaltıp büyütmek hakkında da bu kökten onu

büyüttü” tabiri kullanılır. Bunu da en-Nehhas kaydetmiştir. es-Sıhah’ta. da şöy­le denilmiştir filan kişi çocuğunu terbiye etti, büyüttü, denilir. “el-Merbub” da rabbi tarafından beslenip büyütülen kimse demektir. [125]

9- Yüce Allah’ın Rab İsm-i Şerifi;

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Bu yüce Allah’ın en büyük adıdır. Çünkü dua edenler bu ismi kullanarak çokça dua ederler. Kur’ân-ı Kerim’de bunu da dikkatle tesbit edebiliriz. Mesela Al-i İmran sûresinin sonlarında, İbrahim sûresinde ve diğer sûrelerdeki dualar böyledir. Bütün bunlar, rabb ile mer-bub (rableri tarafından yaratılan yaratıklar) arasındaki bu tür bir niteliği be­lirten bir ilişkiyi göstermektedir. Ayrıca bu kelime, her durumda şefkat, merhamet ve rabbe olan ihtiyacı da ifade etmektedir.

Bu ismin (rab adının) türediği kökün ne olduğu hakkında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunun “terbiye”den türediği söylenmiştir. Şanı yüce Allah bütün yaratıklarının işlerini çekip çeviren ve onları terbiye edendir. Yüce Al­lah’ın: Himayenizde bulunan üvey kızlarınız” (en-Nisa, 4/23) buyruğundaki “rebaib” kelimesi de buradan gelmektedir. Bu şekilde hanımın kızı olan üvey kızlara “rabibe” (rebaib’in tekili) denilmesi ko­canın bu üvey kızını terbiye etmesinden dolayıdır.

Şanı yüce Allah da yaratıklarının işlerini çekip çevirdiğinden ve onları ter­biye ettiğinden dolayı bu kelime yüce Allah’ın fiil sıfatı olur. Mâlik ve efen­di anlamına ise “rab”, zat sıfatı olur. [126]

10- “er-Rab”:

“Rab” kelimesinin başına elif ve lam getirilerek “er-Rab” denildiği takdir­de sadece yüce Allah kastedilmiş olur. Çünkü buradaki “elif, lam” ahd için­dir. Eğer “elif, lam” kaldırılacak olursa yüce Allah için de kulları için de or­tak olarak kullanılır. Mesela “Allah, kulların rabbidir” denildiği gibi “Zeyd evin rabbi (sahibi)dir” denilir. Şanı yüce olan Allah bu durumda rabler rabbidir. Mâlike de memlûke de (mülk sahibine de sahibi olduğu mülke de) mâlik­tir. Onu da yaratan ve ona da rızık veren O’dur. O’nun dışında kalan bütün “rabler” ise yaratıcı ve rızık verici değildir. Her mülk edinilen daha önce öy­le olmadığı halde o da başkasının mülkiyeti altına verilir ve bu mülk onun elinden alınır. Diğer taraftan mâlik kişi birtakım şeylere mâlik olduğu halde başka birçok şeye de mâlik olamaz. Şanı yüce Allah’ın sıfatı ise bütün bu hu­suslardan farklıdır. İşte yaratanın niteliği ile mahlukatın niteliği arasındaki fark buradadır. [127]

11- “Âlemler”:

Yüce Allah’ın: “el-âlemîn” buyruğu ile ilgili olarak te’vil ehli (tefsirciler) pek çok farklı görüşler ortaya atmışlardır. Katade der ki: “el-âlemûn” kelime­si “âlem” kelimesinin çoğuludur. Yüce Allah’ın dışında bulunan her varlığı ifade eder. Bu kelimenin kendi lafzından tekili yoktur. (Belli bir kalabalığı ifade eden): Raht ve kavm kelimeleri gibi. Her çağın insanları bir âlemdir, de denilmiştir. Bu görüş el-Huseyn b. el-Fadl’a aittir. Çünkü yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: “Âlemler arasından erkeklere gidersiniz ha!” (eş-Şuara, 26/165) Burada yer alan “âlemler”den kasıt insanlardır. el-Accâc da der ki:

“Hindif (kabilesi) bu âlemin tepesidir.” Cerir b. el-Hatafî de der ki:

“Bütün insanlık O’nun iyilikte bulunmasını istiyor ve O yücedir.

Ve bütün âlemler onun bakımı altında olurlar.”

İbn Abbas der ki: “Âlemler” cinler ve insanlar demektir. Delili ise yüce Al­lah’ın: “Bütün âlemlere uyarıcı olsun diye…” (el-Furkan, 25/1) buyruğudur. Hz. Peygamber ise, hayvanlara uyarıcı olmamıştır.

el-Ferra ve Ebu Ubeyde der ki: Âlem aklı eren kimseleri ifade eder. Bun­lar da dört ayrı ümmet (topluluk)tirler: İnsanlar, cinler, melekler ve şeytan­lar. O bakımdan aklı ermeyen hayvanlara âlem, denilmez. Çünkü bu şekilde çoğul (el-âlemûn ve el-âlemîn) sadece aklı eren varlıklar için kullanılır.

el-A’şâ der ki:

“Ben âlemler arasında onlar gibisini işitmedim.”

Zeyd b. Eşlem de der ki: Âlemler kendilerine rızık verilen kimselerdir. Amr b. el-A’la’nın: Bunlar ruhanî (yani ruh sahibi) varlıklardır sözü de buna ya­kındır. Yine İbn Abbas’ın şu sözünün anlamı da budur: (Âlem) ruh sahibi ve yeryüzünde hareket eden her varlıktır.

Vehb b. Münebbih de der ki: Aziz ve celil olan Allah’ın onsekizbin tane âlemi vardır ve dünya da bu âlemlerden bir tanesidir. Ebu Said el-Hudri de der ki: Yüce Allah’ın kırkbin âlemi vardır. Doğusundan batısına kadar dün­ya tek bir âlemdir.

Mukatil der ki: Âlemler seksen bin tanedir. Kırkbin tanesi karada kırkbin tanesi de denizdedir.

er-Rabî b. Enes de Ebu’l-Âliye’den şöyle dediğini rivayet etmektedir. Cin­ler bir âlemdir, insanlar bir âlemdir. Bunların dışında yeryüzünün dört bu­cağı vardır. Bu bucaklardan her birisinde bin beşyüz âlem vardır. Ve Allah bunları ibadeti için yaratmıştır.

Derim ki: Bu konudaki birinci görüş bütün bu görüşlerin en sahih olanı­dır. Çünkü her türlü yaratığı ve varlığı kapsar. Buna delil ise yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Fir’avn dedi ki: Âlemlerin Rabbi nedir? (Musa) dedi ki: Gök­lerin, yerin ve onların arasında olanların Rabbidir.” (eş-Şuara, 26/23-24) Di­ğer taraftan bu kelime “âlem ve alâmef’den türemiştir. Çünkü âlem ve alâ­met kendisini varedenin delilidir. ez-Zeccac da böyle demiştir: Âlem yüce Al­lah’ın dünya ve âhirette yarattığı herşeydir. el-Halil der ki: Âlem, alamet vema’lem: Birşeye delalet eden demektir. Âlem de kendisini yaratanın ve işle­rini düzenleyenin varlığına delalet etmektedir. Bu ise açıkça anlaşılan bir du­rumdur.

Nakledildiğine göre adamın birisi Cüneyd’in önünde “el-hamdülillah” demiş ona: Yüce Allah’ın buyurduğu gibi sen de onu tamamlayarak bir de “rabbi’l-âlemin” de, diye cevap vermiş. Adam: Peki âlemîn dediğin kimdir ki hak ile birlikte bunlar da zikredilsin? Cüneyd ona şu cevabı verdi: Sen öyle söyle kardeşim. Çünkü sonradan yaratılan birşey artık kadim ile birlikte zik­redilecek olursa bunun herhangi bir izi kalmaz.[128]

12- “Rabb” Kelimesinin Okunuşu:

“Rab” kelimesinin (esreli okuyuştan ayrı olarak) ref edilmesi (yani “rab-bu” şeklinde okunması) da caizdir, nasb edilmesi (rabbe şeklinde okuması) da caizdir. Nasb halinde okunursa, övgü ifade eder, ref halinde okunursa, önceki ifadelerle ilişkisi olmaksızın: “O âlemlerin Rabbidir” anlamına gelir.[129]

13- Allah ve Rahmeti:

Rahman, Rahim”: Yüce Allah “âlemlerin rabbi” olmakla kendi zatını’nitelendirdikten sonra “Rahman, Rahîm” olmakla da kendisini nitelendirmektedir. “Âlemlerin rabbi” olmakla nitelendirilmesinde korkutma anlamı bulunduğundan dolayı hemen akabinde “rahman rahîm” ile nitelen­dirmiştir. Çünkü bu da (korkutmanın aksi olan) teşvik ihtiva etmektedir. Böy­lelikle yüce Allah hem kendisinden korkmayı hem de nimetlerine ümit bes­lemeyi ifade eden niteliklerini bir arada zikretmiş olur. Bu O’na itaatte da­ha çok yardımcı olsun, isyandan daha çok uzaklaştırıcı olsun diye böyle gel­miştir. Tıpkı yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: “Kullarıma haber ver ki: Ben gerçekten mağfireti bol ve rahîm olanım. Benim azabım da el­bette en acıklı azaptır.” (el-Hicr, 15/49-50); “(O yüce Allah) günahları bağış­layan, tevbeleri kabul eden, azabı şiddetli olan ve nimeti geniş olandır.” (el-Mü’min, 40/3)

Müslim’in Sahih’inde yer alan Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre Rasu-lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Eğer mü’min Allah katında bulunan cezanın ne olduğunu bilse hiçbir kimse onun cennetini ummaz. Eğer kafir de Allah katındaki rahmeti bilse hiç kimse onun cennetinden ümit kesmez.”[130] Bu iki ismin ne tür anlamlar ihtiva ettiği ile ilgili açıklamalar daha önceden geçti­ğinden dolayı burada tekrarlamaya gerek yoktur.[131]

14- Kıyamette Mutlak Egemen:

“Din gününün mâliki” Muhammed b. es-Semeyka bu­rada yer alan ( Jüu) kelimesini (mâlike) şeklinde nasblı olarak okumuştur. Bu kelimenin dört söyleyiş şekli vardır. ile (Melik’in hafifle-tilmişi olarak ) şeklinde ve şeklinde. Şair şöyle demiştir:

“Ve bizim ünlü nice uzun günlerimiz vardır

O günlerde hükümdara itaat etmeyip karşı geldik.”

Bir diğeri de şöyle demiştir:

“Melikin pay ettiğine kani ol. Çünkü o İnsan tabiatlarını en iyi bilen, onları aramızda pay etmiştir.” Nafi’den kelimesinin sonundaki esreyi açık bir şekilde ( şeklinde harekeleri pekiştirenlerin söyleyişine uygun olarak okumuştur. Bu, el-Mehdevi’nin ve başkalarının sözkonusu ettiği ve arapların kullandıkları bir şivedir. [132]

15- Allah’ın Mâlikiyeti (Egemenlik ve Tasarrufu):

İlim adamları “melik” okuyuşunun mu yoksa “mâlik” okuyuşunun mu da­ha beliğ olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Her iki okuyuş şek­li de Peygamber (s.a)’den ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’den rivayet edil­miştir. Bu iki okuyuşu da Tirmizî zikretmektedir.[133] “Melik” söyleyişinin “mâ­lik” söyleyişinden daha kapsamlı ve beliğ olduğu söylenmiştir. Çünkü her me­lik, mâliktir fakat her mâlik, melik değildir. Diğer taraftan melik (hükümdar, mutlak yöneticO’in emri sahip olduğu mülkiyetindeki şeyler hususunda ve mâlik hakkında geçerlidir. O kadar ki mâlik (mülke sahip olan kişi) melikin yönetim emri dışında tasarrufta bulunamaz. Bu, Ebu Ubeyde ve el-Müberred’in görüşüdür.

“Mâlik” kelimesinin daha beliğ olduğu da söylenmiştir. Çünkü mâlik (mülk edinen, mülk sahibi) insanlara da başkalarına da sahip olur. O bakım­dan mâlikin tasarrufu daha ileri derecede ve daha büyüktür. Çünkü şeriatın kanunlarını yürütmek onun işidir. Ayrıca mülk edinmek gibi ek bir özelliğe de sahiptir.

Ebu Ali der ki: Ebu Bekr es-Serrac’in “melik” okuyuşunu tercih eden bi­risinden naklettiğine göre şanı yüce Allah “âlemlerin Rabbi” buyruğu ile zaten herşeyin mutlak mâliki olmakla kendisini nitelendirmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla “mâlik” şeklindeki okuyuşun bir faydası yoktur, çünkü bu bir tek­rar olur. Ebu Ali de der ki: Ancak böyle bir açıklamanın delil olma özelliği yoktur. Çünkü yüce Allah’ın Kitab-ı Keriminde bu şekilde birtakım buyruk­lar yer almıştır. Önce genel olan bir husus zikredilir, daha sonra özel bir hu­sustan söz edilir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “O öyle Al­lah’tır ki yaratandır, yoktan var edendir ve her bir yaratığa suret ve şekil verendir.” (el-Haşr, 59/24).

Yaratan bütün bunları kapsar. Suret veren olduğundan ayrıca söz edilme­si sanata ve hikmetin varlığına dikkat çekmek özelliği dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah Bakara sûresinin baş tarafında: “Onlar gayba inanırlar” (el-Ba-kara, 2/3) diye buyurduktan sonra “âhirete de kesinlikle inanırlar” (el-Ba-kara, 2/4) diye buyurmaktadır. Halbuki gayb hem âhireti hem onun dışında­ki diğer gaybları da kapsamaktadır. Özellikle sözkonusu edilmesi ise azame­ti ve ona inanmanın farz olduğuna dikkat çekmek, diğer taraftan da onu in­kar eden kafirlerin kanaatlerini reddetmek içindir. Ayrıca yüce Allah: “er-Rah-mân, er-Rahîm” diye buyurmuştur. Burada yüce Allah önce genel anlam ifa­de eden “er-Rahmân”ı zikretmiş ondan sonra ise “er-Rahîm”i zikretmiştir. Çün­kü yüce Allah’ın şu buyruğunda bu, sadece mü’minlere tahsis edilmiştir: “Ve o mü’minlere karşı rahimdir.” (el-Ahzab, 33/43)

Ebu Hatim der ki: “Mâlik” yaratanı övmek hususunda “melik”den daha be­liğdir. Yaratıkları övmek hususunda ise melik kelimesi “mâlik”den daha be­liğdir. Aralarındaki fark da şudur: Yaratıklardan “mâlik” olan kişi “melik (hü­kümdar)” olmayabilir. Şanı yüce Allah ise “mâlik” olduğuna göre aynı zamamda “melik”tir de.

Kadı Ebu Bekr İbnu’l-Arabi bu görüşü tercih etmiş ve bunu üç şekilde açık­lamıştır:

1- Bu kelime özele de genele de izafe edebilir ve: Evin, yerin, elbisenin mâliki, dediğin gibi, mâlikler mâliki de denilebilir.

2- Az olsun çok olsun, mâlik hakkında kullanılır. -Bu iki görüşü dikkat­le incelediğiniz takdirde tek bir görüşü temsil ettiklerini görürsünüz.

3- Mâlikü’1-Mülk (mülkün sahibi) denildiği halde melikü’1-mülk denilmez. İbnu’l-Hassar der ki: Bunun böyle olmasının sebebi “mâlik” ile anlatılmak

istenenin mâlik oluşa, mülkiyete delalet etmektir. Bu ise, “mülk”ü ihtiva et­mez. “Melik” ise, her ikisini bir arada ihtiva ettiğinden dolayı bunun müba­lağalı bir mana ifade etmesi daha uygundur. Aynı zamanda bu, kemal an­lamını da ifade eder. Bu bakımdan melikin, kendisinden daha aşağıdakiler üzerinde haklan vardır. Nitekim yüce Allah, İsrailoğullarına talepleri üzeri­ne melik olarak gönderilen Talut hakkında şöyle buyurmaktadır: “Muhak­kak Allah onu sizin üzerinize seçmiştir. İlimce de vücutça da ona bir üstün­lük vermiştir.” (el-Bakara, 2/242) İşte bundan dolayı Hz. Peygamber de:

“İmamlık Kureyş’tedir (yani imamlar Kureyş’ten olur)”[134] diye buyurmuştur. Kureyş ise, arap kabilelerinin en faziletlisidir, araplar da acemlerden daha fa­ziletli ve şereflidir.[135] Diğer taraftan bu kelime (melik) iktidar ve ihtiyar (se­çim ve tercihte bulunabilme) anlamlarını da ihtiva etmektedir. Bunlar ise me­lik hakkında zorunlu şeylerdir. Eğer melik, iktidar sahibi, istediğini seçip ter­cih edebilen, hüküm ve emri geçerli ve yürürlüğe girmeyen birisi olursa düş­manı onu baskısı altına alır, başkası ona galip gelir, yönetimi altındakiler de onu küçük ve hakir görür. Yine bu kelime, egemenlik altında tutmak, em­retmek, yasaklamak, vadetmek ve tehdid etmek anlamlarını da kapsamak­tadır. Hz. Süleyman’ın şu sözlerine dikkat edelim: “Ben neden hüdhüdü gö­remiyorum? Yoksa o gaiplerden mi oldu? Ben onu elbette ya şiddetli bir azap ile azaplandırırımyahut muhakkak onu kestiririm….” (en-Neml, 27/20-21) Ve daha bunun gibi “mâlik” kelimesinin ihtiva etmediği oldukça hayret ve­rici hususlar ve şerefli manalar “melik” kelimesinde vardır.

Derim ki: Kimisi de “mâlik” kelimesinin daha beliğ olduğuna dair fazla­dan bir harf ihtiva etmesini delil göstermiştir. Bu kelimeyi bu şekilde oku­yan bir kimse, “melik” diye okuyandan on hasene fazla alır. Derim ki: Bu, kelimenin şekline baktığımız takdirde böyledir. Manasına baktığımız vakit bu­nu ifade etmez. Diğer taraftan “melik” şeklindeki okuyuş da sabit olmuştur ve bu kelimede “mâlik” kelimesinde bulunmayan -açıkladığımız şekilde- ge­niş bir anlam vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [136]

16- “Melik (Hakim ve Egemen)” Adı Yaratıklara Verilemez:

Herhangi bir kimsenin böyle bir isim ile kendisini adlandırması ve Allah’tan başka kimseye böyle denilmesi caiz değildir. Buharı ve Müslim, Ebu Hurey-re’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Allah Kıyamet gününde yeryüzünü avucuna alır. Semayı da sağında dürüp katlar. Sonra da: Ben melikim, yeryüzünün hükümdarları nerede? der.”[137] Yi­ne Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a) şöyle buyurmuş­tur: “Allah katında isimlerin en hakir olanı kendisine “hükümdarlar hüküm­darı (melikü’l-emlâk)” adını veren kişidir.”[138] Müslim, şunu da eklemekte­dir: “Aziz ve celil olan Allah’tan başka mâlik yoktur.” Süfyan, (hadisin sene­dinde yer alan ravilerden birisi) der ki: “Mesela, şehinşah demek böyledir.” Ahmed b. Hanbel de der ki: “Ben Amr eş-Şeybani’ye hadis-i şerifte yer alan en hakir” kelimesinin anlamını sordum, o bana: “En aşağılık, en ze­lil demektir dedi.”[139]

Yine Ebu Hureyre’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Kıyamet gününde Allah’ın en çok gazap edeceği, en adi ve ha­kir göreceği kişi (dünyada iken) “melikler meliki” diye adlandırılan kimse­dir. Halbuki yüce Allah’tan başka melik yoktur.”[140]

İbnu’l-Hassar der ki: İşte “meliki yevmid-din” ile “mâliku’1-mulk” de böy­ledir. Bu isimlerin bütün yaratıklar hakkında kulanılmasının haram kılındı­ğı hususunda görüş ayrılığı olmamalıdır. Tıpkı melikü’l-emlak demenin ha­ram kılınması gibi. “Mâlik” ile “melik” olmakla nitelendirilmeye gelince; [141]

17- Yaratıklara “Mâlik” ve “Melik” Demek:

Bunların ifade ettiği anlama nitelik olarak sahip olanların (bunlarla) ni­telendirilmesi caizdir. Şanı yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah sizin için Talut’u hükümdar (melik) olarak göndermiştir.” (el-Bakara, 2/247) Peygamber (s.a) da şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden birtakım kimselerin bana Allah yolunda bu denizde tahtları üzerinde melikler olarak veya taht­lar üzerindeki melikler gibi yolculuk yapıp gaza edecekleri gösterildi.”[142]

18- Allah’ın “Din Günü’nün Mâliki” Olması Nasıl Anlaşılmalıdır?

Din günü henüz var edilmediği halde nasıl olur da yüce Allah “din günü­nün mâliki” diye buyurarak henüz varetmediği bir şeye mâlik olmakla ken­di zatını nitelendirmiştir? diye sorulsa şu cevap verilir:

Birinci açıklama şekli: Şunu bil ki “mâlik”, dan ism-i fail­dir. Arap dilinde ism-i fail ise, bazan kendisinden sonrakine izafe edilir. Bu durumda gelecek ifade eden fiil anlamındadır. Böyle bir ifade doğru, yanlış-sız, aklen anlaşılabilir bir ifadedir. Mesela, bir kimse: Bu yarın Zeyd’i vurucudur” dediği takdirde, Zeyd’i vuracaktır demek olur. Yi­ne: Bu gelecek sene Beytullahı hac eden­dir” dediğimiz takdirde bunun anlamı: Gelecek sene hac edecektir; demek­tir. Nitekim fiilin, henüz o işi işlemediği halde kendisine izafe edildiği de gö­rülen bir husustur. Bununla gelecekte o fiili yapacağı anlatılmak istenmiştir. İşte yüce Allah’ın da “din gününün mâliki” buyruğu da bu şekilde, gelecek hakkında te’vil edilip açıklanır. Yani o din gününe mâlik olacaktır. Yahut mey­dana geldiği takdirde din gününe mâlik olacaktır, anlamındadır.

İkinci bir açıklama şekli: Mâlik kelimesi, kudrete raci kabul edilerek açık­lanır. Yani o din gününde kadir olacaktır. Veya din gününü varetmeye, meydana getirmeye kadirdir. Çünkü birşeyin mâliki demek, o şeyde tasarruf eden ve ona güç yetiren demektir. Aziz ve celil Allah da her şeyin mâlikidir ve kendi iradesine göre o şeyleri evirip çevirir. Mülkiyeti altında bulunan hiçbir şey O’nun iradesine, tasarrufuna karşı çıkamaz.

Ancak birinci açıklama şekli arap diline daha uygundur ve daha yerinde­dir. Bunu Ebu’l-Kasım ez-Zeccacî söylemiştir.

Üçüncü bir açıklama şekli: Eğer: O hem din gününün hem de başka şey­lerin mâliki olduğu halde ne diye özellikle din gününü zikretmiştir? denile­cek olursa şu cevap verilir: Çünkü dünyada onlar mülkiyet hususunda (yü­ce Allah ile) anlaşmazlık içerisinde idiler. Firavun, Nemrut ve başkaları gi­bi. O gün mülkünde hiç kimse onunla çekişemeyecek, karşı çıkamayacak­tır. Hepsi O’na boyun eğmiş olacaktır. Nitekim yüce Allah: “Bugün mülk ki­mindir?” (el-Mu’min, 40/16) diye buyuracak, bütün yaratıklar O’na: “Gücü herşeye yeten (kahhar) bir ve tek Allah’ındır” (el-Mu’min, 40/17) diye cevap vereceklerdir. Bundan dolayı da burada yüce Allah: “din gününün mâliki” diye buyurmuştur. Yani o günde O’ndan başka hüküm verecek yargıç, O’ndan başka amellerin karşılığını verecek kimse olmayacaktır. O her türlü eksiklikten münezzehtir ve O’ndan başka ilah yoktur. [143]

19- Sıfat Olmak Bakımından “Mâlik” ile “Melik” Arasındaki Fark:

Şanı yüce Allah “melik” olmakla nitelendirildiği takdirde bu, O’nun zatî

sıfatlarından birisi olur. Şayet “mâlik” olmakla nitelendirilir ise, bu da onun

fiilî sıfatlarından olur. [144]

20- Gün:

Gün kelimesi tan yerinin ağarmasından itibaren güneşin batışına kadar olan vakittir. Bu kelime Kıyametin başlangıcı ile cennet ve cehennemliklerin her birisinin yerlerine varacakları vakte kadarki zaman için istiare yoluyla kullanılmıştır. “Gün” kelimesi onun kısa bir anı hakkında da kullanılabilir. Ni­tekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bugün sizin için dininizi tamamla­dım” (el-Maide, 5/3) Gün anlamına gelen “yevm” kelimesinin çoğulu “eyyam” şeklinde gelir. Bunun aslı şeklindedir daha sonra “ya” ile “vav” id-ğam edilerek “eyyam” şeklinde olmuştur.

Bazan sıkıntılı vakitler hakkında da “yevm” tabirini kullandıkları da olur. sıkıntılı bir gün, denildiği gibi, sıkıntılı, kapkaranlık bir gece” de denilir. Nitekim recez vezninde şair şöyle demiştir:

“O, yaman günde savaş arkadaşım olarak o ne iyidir!”

Burada geçen kelimesi, kelimesinden kalb edilmiştir. Vav’ı sona alınıp mim’i öne getirilmiş, daha sonra vav harfi ya harfine dönüştürül­müştür. Nitekim kova, kelimesinin çoğulunu yaparken der­ler. [145]

21- “ed-Din”:

Amellere verilen karşılık ve ameller dolayısıyla hesaba çekmek demektir. İbn Abbas, İbn Mesud, İbn Cureyc, Katade ve başkaları böyle söylemiştir. Bu Peygamber (s.a)’den de rivayet edilmiş bir açıklama şeklidir. Bu açıklama­nın doğruluğuna yüce Allah’ın şu buyrukları da delildir: “O günde Allah on­lara eksiksiz olarak hesaplarını (dinehum) kendilerine vererecektir.” (en-Nur, 24/25); “Bugün her bir nefse kazandığının karşılığı verilecektir.” (el-Mu’min, 40/17); “Bugünde işleyegeldiğiniz amellerinizle size karşılık verilecektir.” (el-Casiye, 45/28); “Gerçekten biz mi cezalandırılacağız (medînûn)?” (es-Sâffât, 37/53) Yani hesaba çekilip amellerimizin karşılığı mı verilecektir; anlamın­dadır.

Lebid de der ki:

“Ektiğini bir gün biçeceksin ve muhakkak

Bir gün kişi ne işlediyse onunla hesaba çekilecektir.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Bize yardım ettiklerinde biz de onlara yardım ederiz

Onlar bize karşılığı verilecek birşey nasıl verdilerse biz de onlara itaat ederiz.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ve kesin olarak şunu bil ki mülkün yok olacaktır Şunu da bil ki sen ne yaparsan ona göre karşılık göreceksin.” Dilciler der ki: Ona karşılık verdim anlamında: ” Onun yaptığına uygun olarak ona karşılık verdim” denilir.

Şanı yüce Allah’ın bir sıfatı olarak “ed-Deyyan” karşılık veren anlamın­dadır. Hadis-i şerifte de:Akıllı olan kişi kendi nefsine hükmederek itaat ettirendir.[146] diye buyurulmaktadır.

“Din”in yargı ve hüküm anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu aynı zaman­da İbn Abbas’tan da rivayet edilmiştir. Tarafe’nin şu beyitinde yer alan “din” kelimesi bu anlamdadır:

“Ömrüne andolsun (kardeşim) Ma’bedin yük develeri Etrafında otlanacak bol ot bulunan kuyular üzerinde

Mudar’dan senin dinine (hükmüne) karşı savaş açmış değildir.” “Din” kelimesinin bu üç anlamı da birbirine yakındır. Din aynı zamanda itaat anlamına da gelir. Amr b. Külsûm’ün şu beyiti de bu anlamdadır:

“Ve bizim ünlü nice uzun günlerimiz vardır O günlerde hükümdara itaat etmeyip karşı geldik.”

Buna göre “din” kelimesi müşterek (değişik manalar hakkında kullanı­lan) ortak bir lafızdır. Bunu da aşağıdaki paragrafta ele alacağız. [147]

22- “Din” in Diğer Anlamları:

Sa’leb dedi ki: Kişi itaat ettiği takdirde ( Ob ) kullanıldığı gibi, isyan et­mesi halinde de bu kelime kullanılır, güçlü ve üstün olduğu vakit de zelil ol­duğu vakit de başkasını kahrettiği zaman da bu kelime kullanılır. Buna gö­re bu kelime zıt anlamlılardandır.

“Din” adet ve durum hakkında da kullanılır. Şairin şu mısraında olduğu

gibi:

“Ve ondan önce Ümmü’l-Huveyris’ten gelen dinin (adetin ve durumun) gibi.” el-Musakkib de devesinden sözederken şöyle demektedir:

“Onun için yükünü bağlamak üzere örtümü yere serince der ki: Ebediyyen onun dini (âdeti) ve benim dinim (âdetim) böyle mi olacak?” Din, hükümdarın yaşayışı ve gidişi anlamına da gelir. Züheyr der ki:

“Eğer Esedoğullarma ait Cevv (denilen) bir yerde konaklarsan Amr’ın dininde ve ikimizin arasında Fedek bulunursa. . .” Burada kastettiği, Amr’ın itaati altında demektir.

el-Lihiyani’den nakledildiğine göre din hastalık anlamına da gelir. Buna delil olmak üzere de şu mısrayı gösterir:

“Selmadan dolayı ey kalbinin hastalığı;

(kalbin, istemeye istemeye) itaat altına alınmıştır.” [148]

23-“Yalnız sana ibadet ederiz.:

Burada üslubu çeşitlendirmek için gaibe hitaptan muhataba geçiş yapıl­mıştır. Çünkü sûrenin başından itibaren buraya kadar şanı yüce Allah’a dair haber verilmekte ve O’na sena edilmektedir. Nitekim yüce Allah’ın şu buy­ruğunda da durum böyledir: “Ve Rableri onlara tertemiz bir şarap içirmiş-tir.” (el-İnsan, 76/21) diye buyurduktan sonra: “İşte bu hiç şüphesiz sizin için bir mükafattır.” (el-İnsan, 76/22) diye buyurmaktadır. Şu buyrukta da bu şek­lin aksini görüyoruz: “Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman gemiler de onları güzel bir rüzgar ile götürdüklerinde…” (Yunus, 10/22) Bu şekil­deki anlatıma dair açıklamalar da bu âyetlerin tefsirinde yeri gelince yapıla­caktır.

“İbadet ederiz”in anlamı “itaat ederiz”dir. İbadet itaat ve zilletle boyun eğ­mek demektir. Gidip gelenler için rahat bir şekilde yapılmış olan yol hakkın­da da denilir. Bunu el-Herevi söylemiştir.

İbadetle mükellef olan kimsenin bu sözleri söylemesi Allah’ın rububiyye-tini ikrar ve yüce Allah’a ibadeti de tahkiktir. Çünkü başka insanlar O’nun dı­şında kalan birtakım putlara ve başka şeylere ibadet etmektedirler.

“Ve yalnız senden yardım dileriz”, yani yardımı, desteği ve başarıyı senden istiyoruz.

Sülemi, “Hakaik” adlı eserinde: Muhammed b. Abdullah b. Şâzân’ı şöyle derken dinledim: Ebu Hafs el-Ferğânî’yi şöyle derken dinledim: Her kim: “Yal­nız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz”in anlamını ikrar eder ve kabul ederse o Cebriyyecilikten de Kaderiyecilikten de uzak kalmış olur. [149]

24- İbâdet Yalnız Allah’adır:

Şayet mef’ul “İyyâke: Yalnız sana” lafızları) niçin fiilin (Na’budu ve nes-tein: İbadet ederiz, yardım dileriz) lafızlarından önce gelmiştir? denilecek olur­sa, şu cevap verilir: Önemi dolayısıyla böyle olmuştur. Araplar önemli ola­nı öne alırlar. Anlatıldığına göre bedevi bir arap diğerine sövmüş, kendisi­ne sövülen ona iltifat etmemiş, bu sefer söven kişi iltifat etmeyene seni kastediyorum” demiş, öteki de (aynı şekilde mef’ulu öne alarak): Ben de senden yüzçeviriyorum” diye cevap vererek her iki­si de daha çok önem verdikleri kelimeyi öne almışlardır. Diğer taraftan iba­det eden ile ibadet lafızları, kendisine ibadet edilen ma’buddan önce zikre­dilmesin diye böyle olmuştur. O bakımdan fiilin mef ulden önce getirilerek: (ı’h.v.-jj i1jl«i) şeklindeki kullanım caiz olmadığı gibi şeklindeki bir kullanım da caiz değildir. Bunun yerine Kur’an’ın lafzı ne şe­kilde ise ona uymak gerekir. el-Accac der ki:

“Yalnız sana dua ederim, kabul et, yalvarıp yakarmamı Günahlarımı bağışla ve gümüşümü (malımı) çoğalt.” Şairin:

“Sana doğru (yürüdü bu dişi deve) senin yanına varıncaya kadar.” Şeklindeki ifadesi ise şaz olup ona kıyas edilerek söz söylenemez. “Iyyâke (yalnız sana)” lafzının tekrarlanış sebebi ise “yalnız Sana ibadet

ederiz”, “başkasından yardım dileriz” gibi bir mananın vehmedilmemesi

içindir. [150]

25- “îyyâke” Kıraati:

Kıraat imamları ile ilim adamlarının cumhuru her iki yerdeki “iyyake” laf­zının “ya” harfini şeddeli olarak okumuşlardır. Amr b. Fâid ise, hemzeyi es-reli “yâ” harfini de şeddesiz olarak “iyâke” şeklinde okumuştur. Çünkü o, ya’nın şeddeli okunuşu ağır olduğundan ve ondan önce de esre bulunduğun­dan dolayı ya’yı şeddeli okumayı hoş görmemiştir. Şu kadar var ki bu, ka­bul görmemiş bir okuyuş şeklidir. Çünkü o takdirde anlam: “Senin güneşi­ne veya ışığına ibadet ederiz” gibi bir hal alır. Çünkü ifadesi “güneşin ışığı” anlamına gelir. Bazen baştaki hemze üstün olarak da (eyâtu) şeklinde de okunabilir. Şair der ki:

“Diş etleri müstesna güneş güzelleştirdi, beyazlattı onu(n dişlerini) Ve üstüne saçıldı, ayrıca ağzına sürme alıp ısırmadı (dişleri karannadı).” Ayın etrafındaki hale ne ise “iyâf’ın da güneş için o olduğu da söylenmiş­tir.

el-Fadl er-Rukaşi (hemzeyi üstünlü okuyarak) “eyyâke” şeklinde okumuş­tur. Bu yaygın bir söyleyiştir. Ebu Sevvar el-Ğanevi de her iki yerde de “hiy-yâke” şeklinde okumuştur. Bu da bir şivedir. Şair der ki:

“Sakın o işten, çünkü gidişleri geniş olursa, Fakat dönüşleri senin için dar olur. [151]

26- Yardım Yalnız Allah’tan İstenir:

Ve yalnız Senden yardım dileriz” buyruğu cümlenin cümleye atfedilmesidir. Yahya b. Vessab ile el-A’meş, ilk “nun” harfini esre-li okuyarak “nistein” şeklinde okumuşlardır. Temim, Esed, Kays ve Rabia’nın şivesi böyledir. Bu kelimenin (yardım diledi) anlamınadan geldiğini göstermek için vasıl eliflerinin esreli okunuşu gibi “nun” har­fi de esreli okunmuştur, kelimesinin aslı şeklindedir. “Vav” harfinin harekesi ayn’a kalb edilerek “ya” halini almıştır. (Nesteinu olmuştur)

Mastarı şeklindedir. Aslı ise dır. Vav’ın harekesi ayn’a intikal edince bu sefer vav, elife dönüştü. İki sakin bir araya gelmeyeceğin­den dolayı ve fazla olduğu için ikinci elif hazfedildi. Birinci elifin hazfedil-diği de söylenmiştir. Çünkü birincisi mana içindir. Bunun yerine geçmek üze­re de ha (yuvarlak t) gelmiştir. [152]

27- Dosdoğru Yol:

Bizi dosdoğru yola ilet.”

Bu buyruk, rabbe kulluk edenin rabbine yaptığı bir duası ve bir niyazı­dır. Anlamı şudur: Bize dosdoğru yolu göster ve ona yönelt. Sana yakın ol­maya ulaştıran hidâyetinin yolunu göster. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Yü­ce Allah, duanın belkemiğini ve özünü bu sûreye koymuştur. Bu duanın ya­rısında en kapsamlı şekliyle hamd -ü sena vardır. Diğer yarısında ise ihtiyaç­ların temeli yer almaktadır. O bakımdan bu sûrede bulunan duayı dua ede­nin yapacağı en faziletli dua kılmıştır. Çünkü bu sözleri âlemlerin Rabbi Al­lah söylemiştir. Sen O’na bizzat kendisinin söylemiş olduğu kelamı ile dua ediyorsun. Hadis-i şerifte de: “Allah katında duadan daha şerefli hiçbir şey yoktur.”[153] diye buyurulmuştur.

Bu duanın anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Sünnetlere uymak sure­tiyle farzlarını eda etmeye bizleri ilet.

Hidâyetin asıl anlamının meylettirmek olduğu da söylenmiştir. Yüce Al­lah’ın: Şüphesiz biz, sana yöneldik” (el-A’raf, 7/156) buyru­ğu da bu anlamdadır. Peygamber (s.a) de hastalığı esnasında iki kişi arasın­da sağa sola meyi ede ede çıkmış idi.”[154] “Hediyye” keli­mesi de burdan gelmektedir. Çünkü hediye birisinin mülkiyetinden ötekinin mülkiyetine meyletmektedir. Harem-i şerife götürülen hayvana ad olan “hedy” de buradan gelmektedir. Buna göre bu duanın anlamı şöyle olur: Sen bizim kalplerimizi hakka döndür.

Fudayl b. Iyad dedi ki: “Dosdoğru yol (sırat-ı müstakim) hac yoludur. Bu ise özel bir anlamdır. Anlamın genel olması daha uygundur.

Muhammed b. el-Hanefiyye, yüce Allah’ın: “Bizi dosdoğru yola ilet” buy­ruğu hakkında der ki: Bu şanı yüce Allah’ın kullardan başkasını asla kabul etmediği Allah’ın dinidir.

Asım b. el-Ahvel de Ebu’l-Aliye’den şunları nakletmektedir: “Dosdoğru yol” Rasûlullah (s.a) ile ondan sonra gelen iki arkadaşı (Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer)dir. Asım dedi ki: Ben el-Hasen’e: Ebu’l-Aliye: “Dosdoğru yol” Rasû­lullah (s.a) ve iki arkadaşıdır diyor, sen ne dersin, diye sordum.. O da: Doğru söyledi ve gerçekten samimi bir şekilde bunu dile getirdi, dedi. [155]

28- Yol:

Sırat kelimesinin arapçada asıl anlamı yol demektir. Âmir b. et-Tufeyl şöy­le der: “Onların topraklarını atlılarla doldurduk, o kadar ki Onları yoldan da daha zelil halde bıraktık.” Bir başka şair şöyle demektedir:

“Mü’minlerin emiri bir yol üzeredir ki Dosdoğrudur o, gelen yollar eğilip büküldüğünde.” Bir diğer şair de şöyle demektedir:

“Ve o açık seçik yoldan alıkoydu.”

en-Nekkaş’ın naklettiğine göre sırat Rumcada yol demekmiş. Ancak İbn Atiyye, bu oldukça zayıftır demiştir. Bu kelime yutmak anlamına gelen ve dan türeyen (sad harfi yerine) sin harfi ile şeklinde de okunmuştur. Yani sanki yol kendisini takip edeni yutuyormuş gibi bir anlam ifade eder. Aynı şekilde “sırat” sad ile “z” arasında bir sesle de okunduğu gi­bi safi bir “z” ile de okunmuştur. Ancak aslolan sin’dir.

Seleme, el-Ferra’dan şöyle dediğini nakletmektedir: “ez-Zirat” kelimesi, Uz-re, Kelb ve Benu Kaynlıların bir şivesidir. Bunlar mesela, “asdak” diyecek yer­de “ezdak” derler. Yine bunlar “esd” diyecek yerde “ezd” derler. Yine bun­lar “lesaka bihi” ifadesinde (sad yerine sin harfini kullanarak) leseka bihi der­ler.

kelimesinin son harfinin fethalı (nasb ile) okunması ikinci me-ful olduğundan dolayıdır. Çünkü hidâyetten türeyen fiil harfi cer ile birlik­te ikinci mefule de geçişli olur. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: Onları cehennemin yoluna götürün.” (es-Saffat, 37/23) (Tefsiri yapılan) bu âyette olduğu gibi harf-i cersiz olarak da iki me­fule geçiş yapabilir.

Âyetteki “dosdoğru” kelimesi, yol’un sıfatıdır. Bu ise eğriliği ve sapması olmayan demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: “Ve şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyunuz.” (el-En’am, 6/153) Bunun aslı şeklindedir. Vav harfinin harekesi kafa alındı, kaf harfi de ken­disinden önceki harfin esreli olması sebebiyle ya’ya dönüştü. [156]

29- Nimete Mazhar Olanlar:

“Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna”:

Buradaki sırat (yol), birinci “sırat”dan, birşeyin birşeyden bedel olması şek­linde bir bedeldir. Senin: Bana Zeyd -yani baban- geldi demen gibi. Anlamı ise: Bizim hidâyetimizi sürekli kıl, demektir. Çünkü insan, bazen doğru yo­la iletilir, sonra da bu doğruluk yolu üzere olması sona erdirilebilir.

Bu âyet-i kerimede sözü geçen sırat’ın (yolun) bir başkası olduğu da söy­lenmiştir. Bunun anlamı ise, yüce Allah’ı gereği gibi bilip tanımak, onun buy­ruklarını anlamaktır. Bu açıklamayı Cafer b. Muhammed yapmıştır.

Kur’ân-ı Kerim’in kullanışında Kimseler” kelimesi her üç du­rumda da (ref, nasb ve cer hallerinde de) değişmez. Huzeylliler, ref halinde derler. Kimi arap kabileleri de derken, kimisi de demektedir. Buna dair açıklama ileride gelecektir.

Kendilerine” kelimesi, on şekilde söylenebilir. Bunların çoğu ile de okunmuştur. (Bu okuma şekillerinin ilk altısı kıraat imamlarından nakle­dilmiş olmakla birlikte sonraki dört okuyuş araplardan nakledilmiş olup kı­raat imamlarından rivayet edilmemiştir. ) He harfini ötreli, mim harfini cezim-li okuyarak şeklinde; he harfini esreli mim harfini sakin şeklinde; he harfi esreli, mim harfi esreli ve esreden sonra da ya harfini ge­tirmek suretiyle (şeklinde, he harfi esreli, mim ötreli ve ötreden son­ra da bir vav eklemek suretiyle şeklinde; he harfi ve mim harfi öt­reli, ayrıca mimden sonra da vav getirmek suretiyle şeklinde. Di­ğer taraftan vav eklemeksizin he ve mim harflerini ötreli okuyarak şeklinde. Bu altı okuyuş kıraat imamlarından nakledilmiştir. Bundan sonra­ki dört okuyuş şekli ise araplardan nakledilmekle birlikte kıraat imamların­dan nakledilmiş değildir: He harfi ötreli, mim esreli ve mimden sonra ya har­fi getirmek suretiyle şeklinde. Bunu Hasan-ı Basri araplardan nak-letmiştir. Ha harfi ötreli ya harfi eklemeksizin mim harfi esreli olarak şeklinde; he harfi esreli vav eklemeksizin mim harfi ötreli şeklin­de; ha ve mim harfleri esreli ve mimden sonra ya getirmeksizin şeklinde. Bütün bu okuyuş şekilleri doğrudur. Bu açıklamaları İbnu’1-Enbâ-rî yapmıştır. [157]

30- Nimet Verilenler Kimlerdir:

Ömer b. el-Hattab ve İbn ez-Zübeyr (r.ahnuma) âyetin bu kısmını (sırat kelimesinden sonra “men” ekleyerek): şeklinde oku­muşlardır.

“Kendilerine nimet verilenlerin kimler oldukları hususunda farklı görüş­ler ileri sürülmüştür. Ancak müfessirlerin büyük çoğunluğu der ki: Burada peygamberlerin sıddîklann, şehidlerin ve salihlerin yolu kastedilmiştir. Bu gö­rüşlerini de yüce Allah’ın şu buyruğundan çıkartmışlardır: “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği pey­gamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi, ne güzel arkadaşdırlar.” (en-Nisa, 4/69) Âyet-i kerime bunların dosdoğru yol üzere olduklarını göstermektedir. Fatiha süresindeki âyette de kastedilen iş­te budur. Bu hususta ileri sürülen bütün görüşler dönüp dolaşıp buraya ge­lir. O bakımdan konu ile ilgili ileri sürülmüş görüşleri tek tek sıralamanın an­lamı yoktur. Yardımı Allah’tan talep ederiz. [158]

31- Bu Âyet ve İnsanın Fiilleri:

Bu âyet-i kerime Kaderiye, Mu’tezile ve İmamiye’nin görüşlerini reddetmek­tedir. Çünkü bunlar insanın – ister itaat olsun ister masiyet olsun – fiillerinin kendisinden sadır olması için iradesinin yeterli olduğuna inanmaktadırlar. Çün­kü onlara göre insan kendi fiillerini yaratır. Fiillerin kendisinden sadır olabil­mesi için Rabbine ayrıca ihtiyacı yoktur. Yüce Allah ise bu âyet-i kerimede on­ları yalanlamaktadır. Çünkü insanlar Allah’tan dosdoğru yola iletilmelerim is­temişlerdir. Eğer iş onlara kalmış ve seçim, Rablerine ihtiyaçları olmaksazın kendi ellerinde bulunan birşey olsaydı, doğru yola iletilmelerini rablerinden istemezler, her namazda bu dileklerini tekrarlamazlardı. Yine hoşlarına gitme­yen şeylerin bertaraf edilmesi için yalvarıp yakarmalan da böyledir. Hoşa git­meyen şey ise şu sözlerinde dile getirdikleri ve doğru yola iletilmeye aykırı olan hususlardır: “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğ­rayanların ve yolunu sapıtanlarınkine değil.” Ondan kendilerini nimet ver­diği kimselerin yoluna iletmesini istedikleri gibi, kendilerini saptırmamasını da istemişlerdir. Nitekim rablerine şöyle dua ederler: “Rabbimiz bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma…” (Âl-i İmran, 3/8) [159]

32- Gazaba Uğrayanlar ve Sapanlar:

“…Gazaba uğrayanların ve yolunu sapı­tanlarınkine değil.”

“Gazaba uğrayanlar” ile “sapıtanlar”ın kimler oldukları hususunda farklı görüşler vardır. Cumhur, gazaba uğrayanların yahudiler, sapıtanalann da hı-ristiyanlar olduğu kanaatindedir. Nitekim Peygamber (s.a)’dan Adiyy b. Ha-tim’in İslam’a girişini anlatan hadis-i şerifte bu şekilde açıklanmaktadır. Bu­nu Ebu Davud et-Tayalisi Müsned’inde, Tirmizî de eZ-Camt’inde zikretmiş­tir.[160] Bu tefsirin doğruluğuna yüce Allah’ın yahudiler hakkındaki: “… ve Al­lah’tan gelen bir gazaba uğratıldılar” (el-Bakara, 2/61); “Ve Allah onlara karşı gazap lanmış…” (el-Feth, 48/6) diye buyurmuş olması ile hıristiyanlar hakkında da: “Bundan önce onlar sapıklığa düşmüş, birçok kimseyi saptır­mış ve sonra da dümdüz yoldan sapagelmişlerdir.” (el-Maide, 5/7) buyruk­ları da bu tefsire delil teşkil etmektedir.

Gazaba uğrayanların müşrikler, sapıtanlann da münafıklar; “gazaba uğra­yanların bu sûreyi namazda okumayı farz kabul etmeyenler, “sapıtanlar”ın da bunu okumanın bereketinden mahrum kalanlar oldukları da söylenmiş­tir. Bunu es-Sülemi “Hakaik”inde el-Maverdi de Tefsir’inde zikretmiş ise de bunun doğrulukla ilgisi yoktur. el-Maverdi der ki: Bu reddedilen bir açıkla­ma şeklidir. Çünkü kendisi hakkında haberlerin çatıştığı rivayetlerin karşı kar­şıya geldiği ve görüş ayrılıklarının yaygın olduğu herhangi bir husus hakkın­da böyle bir hükmün verilmesi caiz değildir.

“Gazaba uğrayanlar” ile bid’atlere uyanların, “sapıtanlar” ile hidâyet yo­lundan uzak kalanların kastedildiği de söylenmiştir.

Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. Peygamber (s.a)’nın açıklaması ise da­ha önceliklidir, daha yücedir, daha güzeldir.

kendilerine” buyruğu ref mahallindedir. Çünkü bunun anlamı “kendilerine gazab edilmiş” şeklindedir.

Gazab; şiddet, katılık demektir. Sert tabiatlı kişi için denilir. Yi­ne bu kelime katılığı sebebiyle oldukça zarar verici, gaddar yılan hakkında kullanılır. kelimesi ise, üstüste katlanan deve derisinden bir par­ça demektir. Sertliği sebebiyle bu ad verilmiştir.

Yüce Allah’ın sıfatı olarak “gazab”m anlamı cezalandırma iradesidir. Bu zati bir sıfattır. Çünkü yüce Allah’ın iradesi zatının sıfatlarındandır. Veya biz­zat cezanın kendisi anlamına da gelir. Nitekim: “Şüphesiz sadaka Rabbin ga­zabını söndürür”[161] buyruğunda “gazap” bu anlamadır. Burada ise fiilî sıfat­lardandır. [162]

33- Sapıtmak (Dalâlet):

“Sapıtanlarınkine değil” buyruğunda geçen “dalal” Arapçada doğru yoldan, hak yoldan uzaklaşmak gitmek demektir. Su süte karışıp kayboldu­ğunda denilir. Yüce Allah’ın: Biz yer­de kaybolduğumuz vakit..” (es-Secde, 32-10) buyruğunda bu anlamı ifade et­mektedir. Yani biz ölüp de kaybolur ve toprak olsak da mı (diriltileceğiz)? demektir. Şair der ki:

“Niye sormazsın, bu diyar sana haber versin Kaybedilen o kabilenin nereye gittiğini?

kelimesi suyun vadide evirip çevirdiği dümdüz taş demek­tir. Aynı şekilde dağda bulunup da rengi dağın renginden farklı kaya parça­sı hakkında da denilir. Şair şöyle demektedir:

“Yahut bir dağdaki farklı renkten bir kaya parçası, fakat her ikisi de himaye edemedi.” [163]

34- Şâzz Kaide Dışı Bir Okuyuş:

Ömer b. el-Hattab ile Ubey b. Ka’b, şeklinde (aleyhim’den sonra ve ğayridd-âllîn diyerek) okumuşlardır. Yine her ikisinden “gayr” kelimelerini esreli ve üstünlü olarak okudukları da rivayet edilmiştir.

Esreli okunursa den veya deki he ve mim’den bedel olur. Yahut m sıfatı olur. Bu kelime ise marifedir. Marife olan kelimeler ise, nekre (belirtisiz)lerle, nekreler de marifelerle nitelendirilmezler. Ancak da maksat farklı olduğundan dolayı umumidir. Buna göre kullandı­ğımız bu ifade: Ben senin gibi birisinin yanından ge­çecek ve ona ikramda bulunacağım” demeye benzer. Yahut da kelime­si artık aralarında ortada birşeyin bulunmadığı iki şey arasında olduğundan dolayı marife olur. Senin: Hayatta olan ölüden başka birşeydir, duran hare­ket edenden başka birşeydir, ayakta bulunan oturandan başka bir şeydir, de­mene benzer. Görüldüğü gibi bu konuda birincisi el-Farisi’nin ikincisi ez-Ze-mahşeri’nin olmak üzere iki görüş vardır.

kelimesinin ra harfinin fethah okunması da iki şekildedir. Ya den haldir veya kelimesindeki ha ile mim’den haldir. Bu durumda şöyle demiş gibi oluruz: Kendilerine nimet verdiğin fakat üzerlerine gazap edilmemiş olanlannkine. Ya da istisna olduğu için nasbedilmiştir. Şöyle de­nilmiş gibi olur: Ancak kendilerine gazap edilmiş olanlannkine değil, Demek istiyorum ki fiili ile üstün okunması da caizdir. Bu şekilde bir açık­lama el-Halil’den nakledlmiştir. [164]

35- Sapıtanların Değil:

Yüce Allah’ın: sapıtanlarınkine değil” buyruğunda yer alan Değil” buyruğu hakkında farklı görüşler vardır. Bunun zaid ol­duğu söylenmiştir. Taberi’nin görüşü budur. “Seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (el-A’raf, 7/12) buyruğunda olduğu gibi.

Bunun te’kid için geldiği de söylenmiştir. Böylelikle “sapıtanlar” kelime­sinin kimseler” kelimesine atfedilmiş olduğu zannedilmesin. Bunu da Mekkî ve el-Mehdevi nakletmiştir. Kufiler de der ki: Burada yer alan kelimesi anlamındadır. Bu da Hz. Ömer ve Ubey’in kıraatidir. Az ön­ce buna da temas edildi. [165]

36- “Sapıtanlar” Kelimesinin Aslı:

Sapıtanlar” kelimesinin aslı, şeklindedir. Bura­da birinci lam’ın harekesi hazfedildikten sonra iki lam birbirine idgam edil­di. Böylelikle birisi elifin uzatması diğeri de idğam edilen lam olmak üzere iki sakin bir araya gelmiş oldu. Eyyub es-Sahtiyani ise (dat harfinden sonraki elifi.) uzatmasız hemze’li olarak şeklinde okumuştur. Sanki bu okuyuş ile iki sakini bir arada telaffuz etmekten kaçınmak istemiş gibidir ki bu da bir şivedir. Ebu Zeyd der ki: Ben Amr b. Ubeyd’i yüce Allah’ın: “O gün­de hiçbir insana ve hiçbir cinne günahı hakkında sorulmayacaktır.” (er-Rah-mân, 55/39) buyruğunu: şeklinde okuduğunu duymuştum. Ben araplardan şeklinde telaffuz ettiklerini işitinceye kadar lahin yaptığını zannettim. Ebu’1-Feth der ki: Küseyyir’in aşağıdaki mısraı bu söyleyişe göredir:

“Mızrakların uçları taze kanla ala boyandığı zaman…”

Kuran

Fatiha Suresi

el Camiu li-Ahkami’l-Kur’an ( İmam Kurtubi ) | İnterGez

YORUMLAR

  1. fatma aydemir dedi ki:

    dip notlari neden eklemediniz bu cok mühimdi kaynak belirtmek icin.

    1. İnterGez dedi ki:

      Merhabalar,

      İlgili departmana iletilmiştir. İncelenecektir.
      Değerli vaktinizi ayırıp bizlere yorum yazdığınız için teşekkür ederiz.

      Saygılarımızla.